{"url": "https://egoistokur.com/1-mayis-1977-katliam", "text": "Araştırmacı yazar Korhan Atay Metis Yayınevi'nden çıkan 1 Mayıs 1977 adlı kitabı için olaylara bizzat tanık olmuş 13 kişiyle röportaj yaptı. Atay, 1 Mayıs 1977 Katliamı'nı Gabriel Garcia Marquez'in Kırmızı Pazartesi romanında anlattığı hikayaye benzetiyor. Herkesin korktuğu, bildiği ama bir yandan da neredeyse beklediği bir felaket... Kırmızı Pazartesi'de bir cinayet öyküsü anlatılır. Böyle bir cinayetin işleneceği, nedenleri, katil adaylarının ve kurbanın kim olduğu bilinir. Herkes o cinayetin işleneceğinden endişe duyar, korkar ama kimse engel olmak için bir şey yapmaz ya da yapamaz. Ve kaçınılmaz cinayet işlenir. Taksim'deki o mutlu kutlamaya katılacak tüm sendikalar, siyasi grup ve partiler orada bir olay, bir provokasyon olacağından kaygı duyuyordu. Kaygının temelinde, dönemin siyasi yapılanmasında etkili olan Sovyetler Birliği yanlısı ve Çin Halk Cumhuriyeti yanlısı grupların birbirleriyle düşmanlığa varan rekabet ve çekişmesi yatıyordu. Yalnızca onların değil, soldaki daha pek çok siyasi grubun birbirleriyle silahlı çatışmaya hatta karşılıklı cinayetlere varan rekabeti de biliniyordu. Türkiye Komünist Partisi yandaşlarının önemli ağırlığa sahip olduğu DİSK yönetimi, Maocu grupları meydana almayacağını; Çin yanlısı gruplar da buna tepki olarak neye mal olursa olsun Taksim'e gireceklerini açıklamıştı. Siyasi çelişki ve rekabet öylesine yoğunlaşmıştı ki, taraflar birbirine Sosyal Faşistler ve Maocu Bozkurtlar diyordu. Her siyasi grubun korunma amaçlı silahlı elemanları vardı. Herkes o silahların kullanılmayacağını dile getiriyor, bunun için önlem alıyordu ama ortamın bir provokasyon girişimine ne kadar uygun ve açık olduğu belliydi. 1 Mayıs 1977 günü insanlar bu kaygıları yüreğinde taşısa bile akrabaları ve sevdikleriyle birlikte düğüne hatta devrime gider gibi coşkuyla koştu alana. Fakat korkulan gerçekleşti: Akıl almaz bir provokasyon yüz binlerce kişinin hınca hınç doldurduğu meydanı kana buladı. Böylece Türkiye solu tarihindeki en büyük darbelerden birini aldı. 1 Mayıs 1977 katliamı, insan haklarının ve adaletin resmen ayaklar altına alındığı; tıpkı Malatya, Çorum, Maraş katliamları gibi insanlığa karşı işlenmiş bir suç. Bu konuda pek çok eleştiri ve kitap kaleme alındı, önemli bilgilere ulaşıldı. Ancak ben bunca tartışma, eleştiri ve araştırmanın olayın sol içi yanına yeterince eğilmediği kanısındayım. Solun, öncelikle 1 Mayıs 1977 katliamından çıkarılacak derslere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Ortada kırık bir kol varsa eğer, daha fazla yen içinde kalmamalı. Bu kitabı hazırlamaktaki amacım solun 1 Mayıs 1977'yi daha fazla düşünmesine, tartışmasına ve eğer mümkünse dersler çıkarmasına bir nebze olsun katkı sağlamaktı. Bu da böyle bir başlangıç belki de... En azından bir tartışmanın ateşi yakıldı. Solda kızgınlık, kırgınlık, yüksek sesle dile getirilmese bile pişmanlık ön plandaydı. Sol gruplar, örgütler, partiler arasındaki çelişkiler daha da arttı ve keskinleşti. Solun hedef kitlesi işçiler ve gençlikle ilişkilerinde de duraklamalar ve kopukluklar görüldü. Kitleselleşme ve kitle eylemleri yerini hızla militanlaşmaya ve militanca eylemlere terk etti. Kitapta söyleşi yaptığım kişilerin hepsi 1 Mayıs 1977 katliamının, Türkiye'yi 12 Eylül 1980 askeri darbesine götüren en önemli basamaklardan biri olduğunu ve bu korkunç olayın ülkeyi bir askeri darbeye sürüklemek için bilinçli olarak tasarlandığını düşünüyor.1Mayıs 1977'den sonra sağ ve sol arasındakiler kadar sol içi çelişki ve çatışmalar da artıyor, siyasi cinayetler çığ gibi büyüyordu. Halk sol hareketlere uzak duruyor ve korkuyordu...12 Eylül 1980 darbesiyle birlikte herkesin bildiği gibi siyasi çatışmalar ve terör sanki birisi şalter indirmiş gibi bir günde bitti. Sonrası, solun tüm gruplarına ve işçi sendikalarına işkenceler, yargısız infazlar, idamlar, hapis cezaları ve tüm Türkiye halklarına ve demokratik haklara yönelik baskılardan ibaret bir süreç. Uzantılarını bugün de yaşamaya devam ettiğimiz bir süreç... Nerede, ne yanlış yaptık? diye düşünenlerin bu kitapta yanlışın ne olduğuna ilişkin ipuçlarını göreceğini düşünüyorum. 1 Mayıs 1977 katliamına dönüp baktığımızda sol adına ortada büyük bir yanlışlık olduğu açık. Yanlışlığı sadece egemen güçlere, hükümetlere, burjuvaziye, oligarşiye, onların uzantıları olan derin ya da sığ devlete hatta yabancı istihbarat örgütleri ve soğuk savaş çekişmelerine yüklemek mümkün. Böyle değerlendirenler haksız da sayılmazlar. Ama başka sorular da var: Biz ne yaptık? Biz de hata yaptık mı? Nerede yaptık? Bir daha yapmamak mümkün mü? Yanıtlamaya niyetiniz varsa soruları çoğaltılabilirsiniz... Ve bu yanıtlar gerçekten yararlı olabilir. Korhan Atay 1 Mayıs 1977 adlı kitabı için Doğan Ülgen, Bingöl Erdumlu, Mehmet Karaca, Gün Zileli, Feyyaz Kurşuncu, Murat Tokmak, Mahir Sayın, Ahmet Sami Belek, Kamil Arslantürk, Dinçer Doğu, Leman Fırtına, Murat Belge, Osman Cavit İyigün'le konuşmuş. İkisi hariç hepsi o tarihte içinde yer aldıkları sendika, siyasi parti ve sol hareketlerin orta ve üst kademe yöneticileriymiş. Çeşitli tahminlere göre o gün alanda eşimin de aralarında yer aldığı 300-500 bin kişi vardı. Hepsi ortak bir felaketin hem mağduru hem de tanığı olmuştu. Keşke o gün orada olan 500 bin kişiyle tek tek konuşabilseydim diye anlatıyor. Kitapla ilgili olumlu duygu ve düşünceler yansıtan pek çok telefon ve e-posta aldım. Yaşları 1 Mayıs 1977'yi anımsamaya yetenlerin tepkileri önemli tabii. Ama beni daha da heyecanlandıran gençlerin ilgi ve düşünceleri. 1 Mayıs 1977 katliamı onlar için ebeveynlerinin anlattığı ya da bir yerlerden kulaklarına çalınan çok eski dönemlerde yaşanmış karanlık ve kötü bir masal çünkü. Sayıca çok fazla değil henüz ama genç okurlardan bazı çok önemli değerlendirmeler ulaştı bana. Başka bir dünya, başka bir Türkiye açılmış önlerinde. Benzer yayınların artmasını istiyorlar. Umarım daha fazla genç okura ulaşmayı başarırız. Doğan Ülgen: Hiçbir örgüte bağlı değildi, 1977 yılında sosyalizme ve devrime gönül vermiş 19 yaşında bir işçiydi. Bingöl Erdumlu: THKP-C kurucularından. Olay sırasında Tarlabaşı'ndaki DİSK güvenlik ekibindeydi. Mehmet Karaca: DİSK Genel Sekreteri ve mitingin Tertip Komitesi Başkanı'ydı. Gün Zileli: Aydınlık/Halkın Sesi grubunun önde gelen yöneticilerindendi. Feyyaz Kurşuncu: Tarlabaşı'na gelen Halkın Yolu grubunun etkili isimlerindendi. Murat Tokmak: Türkiye Maden-İş Sendikası Topkapı Şube Başkanı'ydı. Olay sırasında Tarlabaşı üzerinden Taksim'e yürüyen kortejin güvenliğinden sorumluydu. 2011'de vefat etti. Mahir Sayın: Olay günü Kurtuluş hareketinin liderlerinden biriydi. Onların grubu da alana Tarlabaşı'ndan girdi. Ahmet Sami Belek: Halkın Kurtuluşu'nun etkin isimlerindendi. O gün, Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu ve Halkın Birliği gruplarının ortak koruma ekibindeydi. Kamil Arslantürk: Teğmen rütbesindeyken 2. THKP-C davasında yargılandı ve ordudan emekli edildi. Olay sırasında Halkın Yolu hareketinin etkili isimlerinden biriydi. Dinçer Doğu: Türkiye İşçi Partisi ve DİSK genel yönetim kurulu üyesiydi. 1 Mayıs 1977 öncesi TKP'li ekip tarafından DİSK'ten tasfiye edildi. Leman Fırtına: 1 Mayıs 1977'de 51 yaşında olan Leman Fırtına, 70 yaşındaki annesini yanına alarak, oğullarının aralarında yer aldığı Kurtuluş grubuyla birlikte Taksim'e gelmişti. Murat Belge: Can Yücel ve Ömer Laçiner'le birlikte Birikim, Aylık Sosyalist Kültür Dergisi'ni çıkarıyordu. Derginin siyasi görüşlerini savunanlara Birikimciler deniliyordu. Osman Cavit İyigün: Dev-Genç kökenliydi. O gün işyeri temsilcisi olduğu Genel-İş sendikasıyla birlikte gelmişti."} {"url": "https://egoistokur.com/10-guzel-kitap-cocuklara-tavsiyele", "text": "Amerikalı yazar Kathryn Erskine, 2012 Kristal Uçurtma ödülü alan kitabıyla ilk kez Türkçe'de! Okurlarını eğlence dolu bir maceraya davet eden roman, yetişkinlerin gençlere uyguladığı meslek seçimi baskısını mizahi bir dille eleştiriyor. Sürükleyici kurgusu, akıcı anlatımı ve birbirinden özgün karakterleriyle başarı kavramı üzerine düşündüren roman, umut duygusunu besliyor. Gözlem gücünü, derinlikli ayrıntılar ve gerçekçi diyaloglarla yansıtan Erskine, gençlere kendi dillerinden sesleniyor. Ayasofya Konuştu adlı çocuk kitabıyla sevilen Füsun Çetinel, bu kez okurlarını Fethiye'den Antalya'ya uzanan, tarihi Likya Yolu'nda sırlarla dolu harikulade bir maceraya davet ediyor. Anneanne torun ilişkisinin sevgi dolu sıcaklığını, arkeoloji ve aşkın gizemiyle harmanlayan yazar, bir ülkenin insanı olma duygusunu ve özgür seçimler yapabilmeyi birlikte düşündürüyor. Çocuksu düşlerin sınır tanımadığını hatırlatan roman, sıra dışı karakterleri, Adalet Kavanozu ve kırmızı kaplı defterle keyifli bir okuma deneyimi sunuyor. Ormanın kalbine bilinmezlerle dolu bir yolculuk... Her kasaba kadar işinde gücünde iki kasabaydı Herdemtaze ve Küpeçiçeği. Huzurlu bir düzen, adil bir iş bölümü ve çevreyle uyum içinde yaşardı insanları. Öyle sanırlardı, en azından. Derken, bir gece vakti, siyah bir akıntı sızdı toprağa. Onu ilk Ay gördü. Ardından, o dayanılmaz koku geldi. Onu da ilk Ay kokladı. Ertesi sabah, hiçbir insan mutlu uyanmadı. Hiçbir hayvan da bir daha o topraklarda uyanmayacaktı. Çünkü ormanın kalbi hastaydı... Kimsenin fark etmediği karanlığı aydınlatacak iki ışığın, İpek'le Burak'ın yolculuğu da, işte böyle başladı... Romanında hem doğadan hem de birbirinden kopmuş insanlara seslenen Aslı Tohumcu, bir gün bir şeylerin değişip düzelmesinde çocukların rolünün önemini hatırlatıyor. Usta edebiyatçı Nazlı Eray'ın hayal ile gerçeklik arasındaki sınırları zorlayan bu eseri, okurları İstanbul'un en güzel semtlerinden birinde unutamayacakları bir maceraya davet ediyor. Nazlı ile Osman'ın maceraları son sürat devam ediyor! Nazlı ve Osman, Şişhane'deki bir avize dükkanından girerek ulaştıkları büyülü ormanın şokunu atlatamadan kendilerini Madam Lidia'nın tozlu evinde bulurlar. Gizemli Madam Lidia'nın evi, her biri birbirinden çılgın eşya ve canlılarla doludur. Gelecekten haber veren aslan ayaklı masa, Balık Kral Necef ve zaman zaman canlanan Billur Ahtapot avize, gizemli geçmişleriyle kahramanlarımızı bir maceradan diğerine savuracaktır. Evet, Tom'un icadı ŞANS ÖLÇER'e göre kahramanımız şu sıralar hiç şanslı görünmüyor. Bir düzine karamelli gofret yese bile şansını tersine çevirmeyi başarabileceğe benzemiyor. Ama ibrenin yavaş yavaş aşırı şanslıyı göstermesi için güzel gelişmeler de yaşanmıyor değil! Aşırı gıcık Marcus'u zor da olsa alt etmeyi başarmak, bir dolu acayip şeyin yer aldığı bir öykü okuyarak coşmak ve pek tabii ki Gruplar Savaşı elemelerinde sahne almak. Tom Gates'in kahkaha garantili yeni macerasında sizleri iki de muhteşem sürpriz bekliyor. İp karalamaları ve uçurtma yapımı... Herhangi bir ip parçasının nasıl olağanüstü bir ip karalamacasına ya da rüzgara meydan okuyan bir uçurtmaya dönüştüğünü görünce gözlerinize inanamayacaksınız. Kitabın, başta Roald Dahl En Komik Kitap Ödülü olmak üzere, Red House ve Waterstones ödüllerini de kazandığını söylemeliyim. Dünya'nın 3,5 milyar yıllık geçmişini yalnızca bir saate sığdırabileceğinizi hayal edin. Bunu yapabilseydiniz dinozorlar, o saatin 56. dakikasına kadar ortaya çıkmamış ve çıktıklarında da 3 dakika sonra gözden kaybolmuş olurlardı. Modern insanlar saatin en sonunda, sürenin bitmesine sadece 0,2 saniye kala görünürlerdi. Uzay, zaman, buluşlar, enerji, insanlık ve daha fazlası... Eğer... büyük kavramları anlaşılabilecek ölçeklerle açıklayarak okuru Dünya'yı farklı bir bakış açısıyla görmeye davet ediyor. Rudger, Amanda'nın hayali arkadaşı. Yani gerçek değil! Yine de hayali arkadaşların peşine düşen Bay Kirazkuşu'ndan kaçması ve kendi hayali hayatını kurtarması gerekiyor! Hayali, tehlikeye de göz kırpan bir kitap ama güçlü ilişkileri, yaşadığımız sürece bunların bizi şaşırtarak, nasıl yer değiştirdiğini anlatırken çok etkileyici ve sevimli. Bir eleştirmen, Mizahla gerilimin yaratıcı bir karışımı... Bir doz da ürperticilik içeren fantastik hikayelerden hoşlananlar için mükemmel bir seçim demiş. Bir diğeriyse, kitabın mükemmel çizimlerinden bahsederken, Amanda ve Roger'ın birkaç sıradan cisimle kocaman, eğlenceli dünyalar kurmaları okurlara 'bizim de böyle harika bir arkadaşımız olsa' dedirtecek türden yorumunu yapmış. Sihrin gerçek olduğu Hokus Pokus Oteli serisinin ilk cildi Arka Pencereden Kaç adını taşıyor. Hikayeye göre, büyük sihirbaz Abrakadabra'nın ilk inşa ettirdiği günden beri Tyler Yu'nun yaşadığı bu otelde birçok gizemli olay yaşanmış. Bu sefer ise otelde kalan sihirbazlardan biri ortadan kaybolmuş! Ty bu gizemi tek başına çözemeyeceği için de Arkadaşı Charlie'den yardım alması gerekmiş. Serinin ikinci kitabıysa, Bir Hayaleti Yakalamak adını taşıyor. Bir gizemin bittiği yerde yenisi başlıyor, bu defa otelde kalan herkes bir hayaletin sesini duyduğunu söylüyor. Koridorlarda tekinsiz bir ses yankılanıyor ve kimsenin tanımadığı birinin ismini fısıldıyor. Bu hayalet, büyük sihirbaz Bay Abrakadabra'nın kendisi mi acaba? Tyler ile Charlie, yaşlı asansör görevlisi Brack'ın yardımıyla bu tuhaf gizemi çözmek zorunda! Bello, insana dönüştü dönüşeli Max'ın en iyi arkadaşı oldu! İki kafadar, bu durumun değişmesini hiç mi hiç istemiyor. Tabii Bay Bello'nun insan olarak kalabilmesi için mavi sıvıdan düzenli aralıklarla içmesi şart. Çünkü mavi sıvı, onun yeniden köpeğe dönüşmesine engel oluyor. Sorun şu ki, ellerinde yalnızca bir şişe mavi sıvı kaldı! Sıvıyı uzun yıllar önce icat eden Max'ın büyük büyükbabasının notları bir yerlerde olmalı... Bu notların peşine düşen Max ve Bay Bello, tarifi bulduklarında karışımı kendileri hazırlayabilecekler, böylece Bay Bello insan olarak kalacak. Peki, bu o kadar kolay olacak mı dersiniz? Tarifin peşinde heyecanlı bir maceraya atılan Max ve Bello ile birlikte bizleri de büyük bir sürpriz bekliyor!"} {"url": "https://egoistokur.com/10-kita", "text": "Hayatım, Marc Chagall. Zygmunt Bauman ile Söyleşiler, Keith Tester. Kedi ve Fare, Günter Grass. Yeniden Anımsanan Savaş, Geoff Dyer. A'dan B'ye ve Gerisin Geriye, Andy Warhol. Theo'ya Mektuplar, Vincent van Gogh. Faşizm Kehanetleri, George Orwell. Simone de Beauvoir Aramızda, Julia Kristeva. Sosyalizm ve İnsan Ruhu, Oscar Wilde. İşte Leonardo Da Vinci, Joost Keizer. Hepsini hararetle tavsiye ederim. Şimdi soruyoruz: Bir sanatçı nasıl doğar? Eğer Marc Chagall'ın doğumundan bahsediyorsak cevap hazır: Ölü! Alman edebiyatının önemli yazarlarından Nobel Ödüllü Günter Grass, Kedi ve Farede çocukluğunu geçirdiği Danzig'e götürüyor okuru. Avrupa, İkinci Dünya Savaşı'nın karanlığına gömülürken, ergenliklerini yaşayan bir grup genç, günlerini Danzig Limanı'nda avarelik ederek geçirmektedir. Ancak savaşın şiddeti yayıldıkça, gençlerin yazgısı da tarihin bu dehşet verici döneminin koşullarıyla kesişecektir. Bu ortamda 14 yaşındaki Mahlke, Nazi Ordusu'nda gösterdiği başarılarla ulusal bir kahramana dönüşecektir. Kurgu, deneme, eleştiri, seyahatname gibi farklı yazın türlerinde eserler veren Geoff Dyer'ın bir modern klasik kabul edilen kitabı Yeniden Anımsanan Savaş, yer yer gezi günlüğü, yer yer Büyük Savaş ve hatırlama üzerine derin bir tefekkür... Ancak bir yönüyle Birinci Dünya Savaşı'nı konu alan kitaplardan ayrılıyor. Çünkü Dyer, savaşa dair çarpıcı anılara yer vermekle birlikte savaşı nasıl canlandırdığımızı, algıladığımızı da irdeliyor. Savaş meydanlarını ve anıtlarını ziyaret eden yazar, artık birer sembol olmuş ünlü fotoğrafları, filmleri, şiirleri ve diğer yazın türlerinde verilen eserleri inceleyerek kimi zaman yaşananların nasıl öngörüldüğünü, kimi zaman da felaketin nasıl betimlendiğini, yeni nesillerin yaşananları nasıl algıladığını gözler önüne seriyor. Yaratıcılığı ve duyarlı kavrayış gücüyle, yirminci yüzyılın zihinleri de bedenleri de felce uğratan ilk büyük felaketi hakkındaki önyargıları, hatırlananların ve mitlerin oluşturduğu ağı sabırla çözümleyerek sorguluyor. Vincent Van Gogh'un kardeşi Theo'ya 17 yıl boyunca, yani intiharından iki gün öncesine dek yazdığı mektuplar, sanatçının Auvers-Sur-Oise'da noktalanan yaşamından ve yaratım sürecinden bir kesiti sunuyor. Bu büyük sanatçıyı daha iyi tanımak isteyenler okuyabilir ama sıkı edebiyat arayanlara da tavsiye ederim. Distopya türündeki karanlık romanı 1984 ve siyasi taşlama türündeki Hayvan Çiftliği olmasa George Orwell'i bilmeyecektik. Bu yüzden Sel Yayıncılık'ın yazarın külliyatını güzel kapaklarla yayınlaması çok yerinde bir karar. Kristeva'nın hayranlık ve eleştirellikle ele aldığı, dönemini önceleyen ve kendisini kuşatan Simone de Beauvoir üzerine yazılarından oluşan bu derleme bizi Beauvoir'ı yeniden okumaya davet ediyor. Hem yaşamıyla hem de eserleriyle antropolojik bir devrim gerçekleştirmiş, bireysel ve toplumsal geleceğimize damgasını vurmuş Beauvoir'dan bu yana feminist hareketin temel sorunlarına, farklılaşan algı ve yaklaşımlarına güçlü bir değini niteliği taşıyor. Oscar Wilde'ın bu açılış cümlesi, toplumsallığa değil bireyselliğe vurgu yapan bir sosyalizm anlayışına karşılık geliyor. Kalabalıkların inanç ve değer yargılarının çoğu zaman mutlakiyetçi otoriteye yol açtığını çok erken bir tarihte gören Wilde, geleneksel ahlakçılıklara, din temelli hayır kurumlarına karşı çıkar, belirleyici olanın insanın hayırseverliğe muhtaç olma durumundan kurtulması olduğunu vurgular. Öyle bir kurtuluş ki, sömürüyü ortadan kaldırarak insanlara kendi hayatlarını zenginleştirmede eşit imkanlar yaratsın, böylece bir insanın başka bir insana acımasının, yardım etmeye çalışmasının, ama bir türlü gerçekten yardım edememesinin bütün manevi yükünü de ortadan kaldırsın. İnsanın gerçek özgürlüğünün burada yattığını düşünen Wilde, sosyalizmin henüz taze ve umut vaadettiği bir günden yazıyor. Dünyanın en kendine özgü seslerinden birinin kitabı en azından ilgiyle okunmayı hak ediyor."} {"url": "https://egoistokur.com/12-000-kafka-arasinda-en-gorkemli-olan", "text": "Bugüne kadar hakkında 12 bin kitap ve makale yazılan Franz Kafka'nın ilk kez bu kadar ayrıntılı bir biyografisi çıktı. Dünyanın sayılı Kafka uzmanlarından Reiner Stach'in kaleme aldığı Kafka: Kavrama Yılları ve Kafka: Karar Yılları, Sel Yayıncılık etiketiyle raflarda. Garanti veremem ama bence bu kitapta hakikaten aklınıza gelen bütün Kafka sorularına bir cevap bulacaksınız. Walter Benjamin'in Kafka'ya dair ne düşündüğü ayrı mesele. Büyük adamların başka büyük adamları kimi zaman kıyasıya hatta severken öldürürmüş gibi eleştirdiklerine ilk kez tanık olmuyoruz. Fakat Brod'un Kafka'sıyla Benjamin'in Kafka'sı arasındaki fark bir gerçeği hatırlatıyor bize: Edebiyat dünyasının en tartışılan isimlerinden biri olan ve hakkında 12 bin kitap ve makale yazılan Kafka'nın kapsamlı bir biyografisi yakın zamana dek yoktu. Yazılanlar arasında da bir tutarlılık göremiyordunuz. Herkesin, hikayesinin sadece bir ucundan tutarak anlattığı bir yazar olarak kalmıştı Kafka. Reiner Stach'in yazdığı Kafka biyografisi imdadıma yetişti neyse ki. Sonuçta daha önce Kafka'nın Erotik Mitosu diye bir kitap daha yazmış olan Stach için dünyadaki en iyi Kafka uzmanı deniyor. Biyografi denen edebi türe yeteri kadar önem verilmeyen ülkemizde Sel Yayıncılık'ın bu kitabı Kafka: Kavrama Yılları ve Kafka: Karar Yılları olarak iki cilt halinde yayınlamasına çok sevindiğimi söyleyeyim önce. Çeviriyi yapan kişi de Sezer Duru olunca, Stach'in Kafka biyografisini adeta koşarak almak gerekiyor. Öte yandan farklı bir biyografi elimizdeki. Sadece Kafka'nın yapıtları, günlükleri ve mektupları değil, hakkındaki her belge, mesela gazete haberleri ve dergi makaleleri de satır satır taranmış. Şuraya buraya karalanmış minik notlar bile es geçilmemiş. Hatta Kafka'ya dair kurmaca eserlerden, romanlardan bile faydalanmış Stach. Böylece ortaya Charles Darwin'in, Robert Musil'in, Vladimir Nabokov'un hatta İzlandalı müzisyen Björk'ün ve sayamayacağım yüzlerce başka kişinin katkılarıyla görkemli hale gelen bir Kafka biyografisi çıkmış."} {"url": "https://egoistokur.com/14-yasindayim-gozlerim-taptaze-zafer-pesindeyi", "text": "Oleyyy! İşte nihayet siyaseten doğruculukta körlemesine düz gitmeyen ve okuma deneyimlerinden söz ederken lafını esirgemeyen bir yazar. Açıksözlülüğün bu türlüsünün nadir rastlanan bir meziyet olduğunu çoktan öğrendiğim için Hilary Mantel'in bu röportajını okur okumaz Egoist'in Yangında İlk Kurtarılacaklar bölümüne almaya karar verdim. Tadını çıkarın. Bu arada Ölüleri Getirin ve Kurtlar Hanedanı romanlarıyla iki kez Booker Ödülü kazanan Mantel'i bizde Artemis Yayınları basıyor. Bir de Alfa'dan çıkan Gazza Sokağında Sekiz Ay var. Evde okumayı severim. Devon'da deniz kenarındaki dairemde, güneş alan bir pencerenin önüne oturarak ve birkaç metre ötedeki dalgaların sesini dinleyerek... Mesela Sarah Waters'ın dev romanı Fingersmith'i alırım elime, gülümseyerek... İlk çıktığında bana kendimi yeniden çocukmuşum gibi hissettirmişti. Çarpılmış, büyülenmiştim. İdeal okuma günümde zaman sınırı ve peşpeşe gelen e-postalar olmamalı; akşam yemeği, havada süzülüp gelen bir masa örtüsünün üzerinde aniden yanımda belirivermelidir, sanki görünmez bir çift el tarafından getirilmiş gibi. Pratikte böyle bir şey mümkün değildir. Normalde trende falan, yani çalınmış saatlerde okurum yahut geceleri... Bazen de belirli bir amaçla, diyelim ki yazacağım bir makale için gerekli olduğunda okurum, elimde dolmakalemle ve pür dikkat kaşlarım çatılmış halde... Ama durun, düşündüm de, sanırım benim ideal okuma deneyimim zaman yolculuğunu da içermeli. Mesela... 14 yaşındayım, elimde halk kütüphanesinin Yetişkinler bölümüne kabul edilmemi sağlayacak turuncu giriş kartım var. Bütün kitaplar önümde sıralanmış, beni bekliyor. Yazarların hep yapageldiği o zavallı minik uzlaşmalardan henüz tümüyle habersizim. Edebiyat dışı kategorisindeki rafları dolduran kitapların daha önce yazılmış başka kitapların tekrarı olduğunu da bilmiyorum daha. Gözlerim taptaze. Zafer peşindeyim. Bir sürü kriket kitabı var, herhalde onlar. Kriket tarihi beni büyülüyor. Bazıları hakikaten çok iyi kaleme alınmış kitaplar. Okurken zihnimde Büyük Savaş öncesinde beyazlar giyerek kriket oynayan adamların hayaletleri canlanıyor. Ben hakiki bir kişisel gelişim kraliçesiyim, kendimi istisnasız her an geliştirmeye çalışıyorum. Hiç sahip olmadığım problemlerin, mesela obsesif kompülsif kişilik bozukluğunun veya sapkınca fobilerin çözümlerinden bahseden kitaplar okuyorum, ya bir gün benim de başıma gelirse diye... Hayır, elbette önerebileceğim belirli bir kitap yok. Bir gün bu türden bir kitabı hakikaten faydalı bulsam bile bunu kimseye itiraf etmez, başkalarına karşı avantaj elde etmek için kendime saklarım. Fazla temiz, sıradan ve sofuca gelebilir kulağa ama hiçbir kitap beni ilk kez 10 yaşındayken elime aldığım şu ucuz, kirli Shakespeare cildi kadar etkilememiştir. Ondan önce bir tek eski bir okul kitabımda rastladığım Julius Caesar oyunundan bir sahneyi okumuştum ve Bütün Eserleri bence o güne kadar okuduğum en iyi şeydi. Zevkten ölecek gibiydim. Amma tuhaf çocukmuşum! Siz karanlık bir yolda önünüzü görmeye çalışırken aniden ışığın yandığı ve ilerlemeye başladığınız an... Tabii aldığınız zevk, can acıtıcı bir zevk, çünkü o andan itibaren insanlık dışı bir tempoyla çalışmaya başlayacağınızı, sağlığınızı ve ilişkilerinizi önemsemeden, kızgın bir boğa gibi kafanız önde koşturuyor olacağınızı bilirsiniz. Şanslıydım çünkü ailenin üç kuşağı içindeki tek küçük çocuk bendim. Hemen yanımızdaki evde halalarım ve yetişkin kuzenlerim oturuyordu. Anlayacağınız bana kitap okumaya hevesli çok kişi vardı etrafta. Yetenekli sayılırdım, bana okunan her şeyi ezberlerdim. Bunun kötü tarafı zamanı gelince okumayı öğrenmeye pek gönüllü olmayışımdı. Niye olacaktım ki, nasılsa bana kitap okuyacak gönüllü kölelerim çoktu. Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri'nin okunmasına bayılırdım. Bir daha hiç o günlerdeki kadar eğlenmediğimi söyleyebilirim. Tabii okula başladığım zaman öğretmenler manyak bir kelime dağarcığım ve garip bir savaşçı giyim tarzım olduğunu fark ettiler. King Arthur'la alakam kalmadığı zaman Stevenson'un Kaçırılan Çocuk romanını keşfettim. İki ana karakteri vardı; biri genç ve masum David Balfour, ötekiyse serseri Alan Breck... David'in hikayesi aracılığıyla aldığım büyük derse gelince... Günün birinde evinden ayrılman, dünyayı dolaşman ve kendin olmayı başarman gerekiyordu. Yoluna çıkabilecek acayip ve hiç de rol model olamazmış gibi görünen kişileri katiyen küçümsememeliydin. Açıkçası bana kadın olmayı bundan iyi öğreten bir kitap okumadım. Sadece gazeteler... Ben bir gazete müptelasıyım, pazar günü çıkan kalın ekleri bile bütün hafta satır satır okurum. Sanırım sebebi hikaye sevmem. Bayat olmaları falan umurumda değil. Yorulmak bilmeden yazıp duran köşe yazarlarınaysa hastayım. Hiç de orijinal sayılamayacak bir fikir ve iki kıytırık bilgiden yola çıkarak ıkınıp sıkınarak her gün 800 kelime yazmak zorunda kalmalarını haince bir zevkle izliyorum. Dickens'ı okuyamıyorum bir türlü. Herkes büyük bir şey kaçırdığımı söylüyor ama n'apalım... Çocukken de okuyamazdım. Galiba aşırı duygusallığına ve ahlakçılığına katlanamıyorum. George Eliot'a da bayılmıyorum. Afrika'dayken pek az İngilizce bilen bir grup ergen öğrenciye Silas Marner'ı okutmak ve bu yüzden onlardan sürekli özür dilemek zorunda kalmıştım. Şu sıralar Henry James'i sevmeye çalışıyorum. Tabii ille bir James okumak zorunda kalacaksam kızı Alice ile erkek kardeşi William'ın yazdıklarını tercih ederim fakat bence Henry'den de zamanla hoşlanılabilir. Bir kitabı ilk sayfada bile yarım bırakmanıza itiraz etmem, dünya okunacak güzel kitaplarla doluyken hoşlanmadığınız bir kitabı istemeye istemeye bitirmeye çalışmanıza ne gerek var? Herkesin hayran olduğu bir yazardan uzak durabilirsiniz ama bence kafanızı karıştıran yazarlara mutlaka ara sıra geri dönmelisiniz. Bazen birini sevmek için zaman gerekebilir. Mesela 20 yaşındayken Ivy Compton-Burnett'ın yazdıklarını okumaya çalışmış ve hiç hoşlanmamıştım. Yazmayı beceremiyor diye düşündüğümü hatırlıyorum. Altı yıl sonra yeniden okuduğumdaysa, bu kez elimden bırakamadım. Kalbime ondan daha yakın bir 20'inci yüzyıl yazarı yok. Bizim şu ihtiyar Shakespeare elbette. Yazarlara sorulacak sorulara falan inanmıyorum. Onu tek bir gün takip etmek ve günlük rutinini görmek yeterdi. Bunu yaparken görünmez olmayı tercih ederdim. Kendisini korkutup yüreğine indirmek istemezdim çünkü."} {"url": "https://egoistokur.com/1658-tarihli-ilk-cocuk-kitabi-egoist-okurd", "text": "Denen o ki, o güne kadar çocuk kitapları hep dilbilgisi, aritmetik ve başka dersleri öğretmek amacıyla kaleme alınırken, bunda öncelikle çocuğun iyi vakit geçirmesi hedeflenmiş. Yani 1600'lerin usulüyle... Kitabın yazarı John Comenius'un Çek asıllı olduğunu ve eğitim reformları konusunda radikal fikirleriyle tanındığını ekleyeyim. O dönem için radikal sayılacak fikirler bugün için bile değerli; kız çocuklarıyla erkek çocuklarının, zenginlerle fakirlerin, kentlilerle köylülerin eğitim konusunda eşit şansa sahip olmaları için epey çalışmış. Ünlü ressam Rembrant'ın çizdiği bir portresi bile var, adam o kadar ünlü yani. Hmm, biliyorum, hiç bize göre değil. Ama işte bir ilk olduğu için önemli. Ardından tabiat, yeryüzünü oluşturan dört ana element ve diğer meselelir konuşuyorlar. Anlaşılan bütün bunlar asıl derse hazırlık için... Çünkü kitabın bir yerinde Tanrı'yı buluyorlar. Tanrı, Leonardo da Vinci tablolarındaki gibi sakallı bir erkek olarak gösterilmiyor, bunun yerine simgesel şekiller kullanılmış. İnsan ruhu bile kitapta bir şekilde resmedilmiş. Bütün bu metafizik konular bir çocuğa nasıl eğlenceli gelir, onu hala anlamış değilim tabii, ben Brittannica Ansiklopedisi'nin yalancısıyım. Orbisin bir özelliği de Avrupa çocuk yayıncılığının ilk megahiti olması. Anında birçok dile çevrilmiş ve yayınlandığı bütün ülkelerde çok satmış. Olayların oluşumlarından, sebep-sonuçlardan olusan daha genel bilgileri istiyorlar hatta hazır bilgileride istemeyip kendileri oluşturmak istiyorlar. Zaten bu bilinci asiladiktan sonra kendisi karar veriyor. Zihinleri var olanlarla doldurmak yerine açık zihin oluşturmak daha sağlıklı görünüyor."} {"url": "https://egoistokur.com/2014-videolariyla-iyi-ki-dogdunuz-halil-inalci", "text": "Aşağıda hem bu videoyu, hem de İnalcık'ın, doğumgününde yanında olan olamayan dostlarına yaptığı küçük konuşmayı seyredeceksiniz. Ama önce... İyi ki doğdunuz Halil Bey, iyi ki varsınız. 7 Eylül tarihi, artık tarihteki yerini aldı ve Eylül ayını iple çekmek bir gelenek, bir heyecan haline geldi. Hoca için de, sevenleri için de. Bu sene de ünlü tarihçimiz Emeritus Prof. Dr. Halil İnalcık'ın doğum günü için Ankara'da buluştuk. Bu sene, Bilkent Üniversitesi tarafından Bilkent Otel'de gerçekleşen davete Türkiye'nin pek çok şehrinden 120'ye yakın kişi davetliydi. Güldük, eğlendik, hocayla olmanın mutluluğunu yaşadık. Sağlık nedenleriyle İstanbul'a gelememekten muzdaripti ve İstanbul özleminin yakından tanığıydım. Kaç kere hayal kurup, plan yapmış, o hayalle yaşamış ama her seferinde yazmakta olduğu kitapları bitirme aşkı ve sağlığının izin vermemesi onu durdurmuştu. Arşivlerden deliler gibi görüntü taradım, taradıkça kayboldum, kendimi zaptetmem zor oldu; film kısa ve anlamlı olmalıydı. Bu arada Haziran ayında kitap çalışmamız için Ankara'daydım, Bilkent'te çekimler gerçekleştirmiştim. Hocanın adını taşıyan ama kendisinin tabii ki hiç bakamadığı facebook sayfasından bir çağrı yaptım ve gençlerden doğum günü mesajlarını çekip iletmelerini istedim. Zaten esas sürpriz İstanbul'du, ona İstanbul'u götürmek, güldürüp gülümsetmek istiyordum, ayrıca gençlerin onu ne kadar okuduğunu, sevdiğini göstermek ve de bu ülke için minnettarlığımızı ortaya koymak... Acaba nasıl karşılayacaktı? Beğenecek miydi? Gülecek miydi? Duygulanacak mıydı? Ya bir sorun olursa? Heyecan içinde filmi hep birlikte izledik."} {"url": "https://egoistokur.com/21-yuzyilda-turk-romani-erkegin-yittigi-yer-ozlenen-bir-yer-m", "text": "İngiliz Dili ve Edebiyatı'nda okurken ufkumu açan, bazı şeyleri öğrenmemi, geri kalanı da sorgulamamamı sağlayan, kısacası hayatımı bir şekilde güzelleştiren insanlardan biri de sevgili hocam Zeynep Ergun'du. Aşağıda Mine Akverdi'nin Zeynep Hanım'la yıllar önce Erkeğin Yittiği Yerde kitabına dair yaptığı röportajı okuyacaksınız. Bu kitabı 2006-2008 yılları arasında yazdım ama fikir çok daha öncesinden vardı. Türkiye ve dünyada yaşanan toplumsal travmalar beni böyle bir çalışmaya yöneltti. 21. yüzyıl başlarken komünist bloğun çöküşü, küreselleşme eğilimleri, etnik çözülmeler, ABD'nin 'yeni' muhafazakarlığı, vahşi kapitalizm ve saldırganlık politikaları, Avrupa Topluluğu ile ilişkiler ve iletişim, Afrika ve Ortadoğu'da yaşanan vahşet, değişen ekonomik, siyasal, toplumsal koşulların dünyaya ve Türkiye'ye yaşattığı travma, son dönemde iyice ortaya çıktı. Bu travmadan yazın da etkileniyordu. Geçiş dönemi olarak gördüğüm bu son birkaç yılın Türkiye'sinde bu siyasal ve toplumsal çaba ve çatışmanın yansımasını birbirinden çok farklı görünen üç romanı inceleyerek saptamayı amaçladım. Aslında Ahmet Ümit'in 'Kavim'ini, Murat Uyurkulak'ın 'Har'ını ve Latife Tekin'in 'Muinar'ını da bu çalışmaya dahil etmek istiyordum ama bu üç romanla bile hayli kalın bir kitap oldu. Bunları dışında bırakmak zorunda kaldım. Benim görebildiğim kadarıyla şu anda bir erkekler çatışması yaşanıyor. Coleridge döneminde de erkekler çatışması vardı. Bunun 100 yıl öncesinde tarihte ilk kez İngiltere kralı başı kesilerek öldürmüştü. Onun etkileri yaşanıyordu. Ama Coleridge'i endişeyle bakmaya yönlendiren Fransız İhtilali oldu. İhtilalden sonraki süreçte İngiltere ile Fransa arasında çok uzun bir savaş oldu. Bütün bu olaylarla Batı'da baba, ata figürü öldürülüyor, yitiyordu. Baba figürü, erkeğin hem 'böyle olacağım' dediği, hem de 'hiçbir şekilde bu olmayacağım' dediği bir model. Bunu öldürmüş olmanın verdiği bir suçluluk var, öte yandan bunun ardından yaşanan bir erk savaşı, erkeklerin savaşı var. Biz padişahı öldürmedik ama yok ettik. Ve Türkiye'de de bir erk savaşı hala yaşanıyor. Benim karşı olduğum bu erk savaşı. Çatışmalar devrimler/karşı devrimler, tezler/anti-tezler olarak görünüyor ama değişen bir şey yok. Çünkü ister Atatürkçü olsun ister İslam'a odaklanmış, ister post modern ister liberal, sesini duyurabilen kesimler paylaştıkları erkek merkezli doğrultudan ayrılmıyorlar. Bütün iktidarlar aynı sistem içinde çünkü. Din gibi, devlet gibi sistemin yarattığı bütün kurumlar da bu çarpışmanın içinde kendi tür şiddetlerini ortaya koyuyorlar. Erkekler savaşının Türkiye'yi ilgilendiren yanı, bu savaşın kadın bedeni üzerinden yaşanması. Kadın bedeni de bir savaş alanı oluyor ve adamlar kadının üzerinde tepinerek aslında birbirleriyle savaşıyor. Birbirileriyle yaşanmak istenen ilişki yaşanmıyor çünkü. İlla homoseksüel bir ilişkiden bahsetmiyorum. Normal bir ilişki erkekler arasında kurulamıyor, yaşanamıyor gördüğüm kadarıyla. Üstelik kurmaya çalıştıkları ilişkileri de kadın bedeni üzerinden cinsellik ve şiddetle hayata geçiriyorlar. Türban meselesi, erk savaşının kadın üzerinden yürütüldüğünün bir göstergesi. Bu da tipik bir erkek patolojisini, erkeğin ne kadar acı çektiğini gösteriyor. Ben de kitapta erkeğin acısını anlatıyorum. Erkeğin durumu hiç iyi değil. Erkek olma baskısı çok fazla ve erkek 'erkek' olmak için sırtına yüklenenlerin altından kalkamıyor. Çünkü erkek olduğunu devamlı kanıtlamak zorunda. Kanıtlamazsa 'erkek değilsin' diyorlar. Bu büyük bir aşağılama erkekler için. Erkekler için hangisinin penisi daha büyük, hangisinin her anlamda iktidarı daha fazla olduğu büyük önem taşıyor. Sürekli bir erk arayışı var, çünkü erkeklik toplumda ötekine üstün gelmekle var ediliyor. Bir yandan sistem erkeği yaratıyor ama erkeğin erkek olması için de sistemin devam etmesi gerekiyor. Erkek bunun içinde debeleniyor. Kadınlara yöneltilen vahşet de erkeğin nasıl bir çıkmazda olduğunu, şiddete dönüşen bir korkunun avucunda kıvrandığını kanıtlıyor. Bu sistem kadını yok görüyor. Bu, penisi merkez alan fallik bir sistem. Kadında ise onun yerine bir boşluk var. Onun için kadın bir boşluk olarak görülüyor. Öte yandan kadın bu sistemde bir şekilde kendine bir yer yaratma çabasında. Türban takarak yaratıyor, tayyör giyip Meclis'e girerek yaratıyor... Erkek kafasında boş ve düşman olarak görülen kadının hayatı çok tehlikeli bir konumda. Çünkü politikada, medyada, her yerde devamlı erkek metinleriyle yaşıyoruz. Ve bu erkek bakışını içselleştiren kadınlar var: 'Tamam boşuz, erkeğin aşağısında bir yerdeyiz' diyorlar. Bunlar, sessiz kalan, düzene böyle uyum sağlayan, erkeğin üstünlüğünü kabul eden ve köleliği kabul eden kadınlar. İkincisi ise sistem içinde kendilerine yer yaratan kadınlar. Kimi seçeneklerle örneğin profesör olarak ya da gazeteci olarak o sistemin içinde, o kurumların içinde senin de bir yerin oluyor. Ama ne kadar kadın kalırsın onu yaparken, o biraz kuşku verici. Üçüncüsü de yok olan, daha doğrusu yok edilen, öldürülen veya intihara itilen kadınlar. Ama ben daha radikal bir şeyden bahsediyorum: Sistemi yıkmamız gerektiğini, kendimize orada bir yer koymamız gerektiğini söylüyorum. Herhangi bir tarafın güçlenmesinden bahsetmiyorum. Çok daha radikal bir şeyden bahsediyorum. Tarafların olmamasından bahsediyorum. Erkeğin yittiği yer özlenen bir yer. Bundan kastım şiddet yanlısı güç için savaşan erkeğin yitmesi. Tüm bu debelenme, yani erkeklik ortadan kalksa, kadın da olmayacak. Çünkü erkek egemen bu sistemde kadın da kadın olmaya zorlanıyor. Erkek olmazsa kadın da olmaz. Hem erkeğin hem de kadının özgürleşebilmesi için toplumsal cinsiyet olarak ikisinin de ortadan kalkması lazım. Yani erkeğin yittiği yerde toplumsal cinsiyet olarak kadın veya erkek olmuyor; herkes birey oluyor. Tabii bu mümkün olabilir mi? Çok zor. Ama bu da benim metnim. 'Kar' bir erkek metni. Anlatıcısı bir erkek, başkarakter bir erkek. Ama başkarakter Ka'nın roman boyunca çıktığı arayış, kendini bulma çabası, erkek olmanın temelindeki kaygıyı ve yitme duygusunu yansıtıyor. Yani 'Kar'ın var olan erkekleri 'yok'lar ve yoksunlar. Romandaki iki önemli kadın karakter İpek ve Kadife ise erkek kurgularına göre yaşayan kadınlar. Bu iki kadın, bir filmin, erkek tarafından kurgulanmış negatif ve pozitif hali olarak sunuluyor. Bu kadınlar için hayatta kalmanın en işe yarar şekli verilmiş modellerden, rollerden birini üstlenmek. Ama her iki kadın da o donmuş, merkezden uzak Kars şehrinde kalakalıyor. 'Amat' ise daha fantastik öğelerle geriye bakan ve içine hiç kadını sokmayan bir roman. Görünürdeki tek kadın gemideki tahtadan oyulmuş kadın figürü. O da yapay olan, tasarlanmış, erkeklerce kurgulanmış bir kadın. Ama ben yakın okumayla şöyle bir kanıya vardım: Aslında metni anlatan bir kadın. Anlatıcının çok kadınsı bir duruşu var: Hiç 'ben' demeyen, devamlı başka metinleri kendine referans alarak kendini güvenceyi alıp bir şeyler söyleyen bir anlatıcı. Bu sebeple 'Amat' birçok açıdan çok kadınsı bir metin. Tümüyle erkek görünen bir metinde anlatıcının kadın sesi, bence müthiş bir ironi yaratıyor. Ki 'Amat'ta da zaten, o var olan erkekler ölü erkekler. 'Kar'da da aynı şey var: Başkarakter Ka'nın öldükten sonra hatırlanması. Bu erkekler, erkek olma sürecinde, erk sahibi olmak için verilen savaşta yitip gidiyorlar. 'Baba ve Piç'te ise farklı kuşaklardan birçok kadın karakter var. Erkek karakter yok. Çünkü yaşamıyorlar. 'Baba ve Piç'te tüm erkekler 40'ına gelmeden ölüyor. Bir kadın yazar bu sorunsalı erkeklerini yaşatmayarak çözüyor. Belki sorunsalın farkında değil; peki farkında olan kadın yazar nereye kadar gidebilir? Bir yerde tıkanıp kalıyor bu roman. Kadın karakterler hep ikircik durumlarda yaşıyor. Erkek egemen sistem kadınları da birbirine düşman ediyor. Anne-kız arasında rekabet yaratıyor, ilişkileri anormalleştiriyor. Güçlü bir karakter olan Zeliha kızıyla çok utangaçça bir ilişki kuruyor ama o da kopuyor. İki kadın, Asya ve Armanuş bir an bir birliktelik yaşayabiliyor ama Elif Şafak gerisini getiremiyor. İkisi romanın sonunda yokoluyor."} {"url": "https://egoistokur.com/21-yuzyilin-ilk-onemli-sanatsal-hamlesi-isteme-sanat", "text": "Yapımcıların manasız isteklerine uymak yerine dinleyicilerini yapımcısı haline getirmeye karar veren şarkıcı Amanda Palmer hayranlarından 100 bin dolar istedi, kısa bir sürede tam 1 milyon 200 bin dolar geldi. Bu arada bilmeyen var mıdır bilmiyorum ama Amanda Palmer favori çocuk kitabım Coraline'in yazarı Neil Gaiman'ın karısı aynı zamanda. Müzik dünyasının nevi şahsına münhasır şahsiyetlerinden özgür sesli, özgür ruhlu Amanda Palmer'ı önce Dresden Dolls topluluğunun solisti ve klavyecisi olarak tanıdık. Palmer ünlü İngiliz yazar Neil Gaiman'la tanışıp evlenmeye karar verince topluluk dağıldı, zira partneri Brian Viglione'yle uzun süren bir ilişkiyi yeni bitirmişti ve bu koşullarda müzik yapmayı sürdürmelerine imkan yoktu. O da ayrılıp Grand Theft Orchestra'yı kurdu. Her şeyi değiştiren şey de tam olarak bu Çok fazla hayranımız olduğu için mi? sorusu oldu zaten. Böylece Palmer basit görünen dahiyane bir buluşla müzik dünyasında bir nevi devrim yaptı. Grand Theft Orchestra'nın albüm yapmak için 100 bin dolara ihtiyacı vardı. Onları özgür bırakacak bir yapımcı bulamadıklarına göre bu parayı hayranlarından istemeye karar verdiler. Karşılığında albümü bildik yöntemlerle satmayacak, plak şirketlerine inat, herkes serbestçe dinleyebilsin diye internet üzerinden yayacaklardı. Palmer önce Kickstarter'a üye olarak bir kampanya başlattı ve hayranlarından 100 bin dolar istedi. Grand Theft Orchestra'nın albüm kampanyası Palmer'ı bile şaşırtacak bir başarı elde etti ve sonunda tam 1 milyon 200 bin dolar toplandı. The Theater is Evil albümü daha yayınlanmadan rekor kırmıştı. Palmer tüm kampanya boyunca, sabah akşam Twitter'da online kalmış, ayrıca dünyanın birçok ülkesinde gerilla konserler vermişti. Sosyal medyadan son dakikada duyurduğu ve sponsorsuz gerçekleştirilen bu konserlerde dinleyicilerden bilet ücreti talep etmemiş ama her konserin başında hayranlarına bir siyah melon şapka uzatarak gönüllerinden geçen parayı atmalarını istemişti. Gittiği ülkeler ve şehirlerde otelde kalmak, lüks restoranlarda yemek yerine de gene sosyal medyada tanıştığı hayranlarının evlerinde sabahlamış, onların yaptıkları yemekleri yemişti. Olup bitenleri biz Palmer'ın TED konferansından öğrendik ilkin. Tepkiler farklı farklıydı: Kimileri dinleyiciyle sanatçının arasından yapımcıyı çıkardığı için Amanda Palmer'ı 21. yüzyılın ilk önemli sanatsal girişimcisi olarak kabul ediyor, kimileri de yaptığının düpedüz dilencilik sayılması gerektiğini, ortada büyük bir ikiyüzlülük olduğunu söylüyordu. Palmer sonunda meramını bir kitap yazarak anlatmaya karar verdi. The Art of Asking, yenilikçi bir metin hatta kısmen bir manifesto olacak ve isteme sanatını duygusal, felsefi, pratik yönleriyle ele alacaktı. Amanda Palmer kitabını yazmadan önce akıl danışmak için tanıdığı en ünlü yazara gitmiş. Kocam Bay Neil Gaiman'a istemenin sihri üzerine bir kitabı birkaç ayda bitirip bitiremeyeceğim konusundaki ne düşündüğünü sordum. 'Yapabilirsin' dedi, ben de ona inandım! diyor her zamanki eğlenceli üslubuyla. Bugün 38 yaşında olan Amanda Palmer, yıllar önce Dresden Dolls'u kurduğunda geceleri barlarda, kulüplerde çalıyor, gündüzleriyse sokaklarda canlı heykel olarak çalışıyormuş. Hani vücutlarını ve yüzlerini boyayıp heykel gibi kıpırtısız duran ve hiç olmadık zamanlarda sizi şaşırtacak ani hareketler yapan performans sanatçıları var ya, onlardan biriymiş. Bembeyaz bir gelinlik giyiyor, yüzünü bembeyaz bir pudra tabakasıyla kaplıyor ve yine bembeyaz bir kutunun üzerinde saatlerce dimdik duruyormuş. Ve sokaktan geçerken performansını beğenenlerin attığı paralarla yaşıyormuş."} {"url": "https://egoistokur.com/24-31-mayis-leonard-cohen-alice-jeanette-winterso", "text": "Yazarın iştah açan, ağız sulandıran meyvelerden ilhamla yazdığı bir kitabı daha yayınlandı. Tek Meyve Portakal Değildirin kahramanı evlatlık alınıp misyoner olarak yetiştirilen ama aykırı eğilimleri yüzünden kiliseyi, evini ve ailesini terk ederek ona ilişkin bütün beklentileri suya düşüren Jeanette adlı bir kız çocuğu. Evet ya; bu enteresan roman gerçekten de Winterson'ın kendi otobiyografisi. Yazar mizahi tarzı ve keskin zekasıyla hem ilişkileri sorguluyor hem de otobiyografinin kalıplarını kırmayı deniyor. En güzel yanlarından biri de okurunu da kendini icat etmeye çağırması. 1985'te Whitebread Ödülü kazanmış bu müthiş roman 1990'da aynı isimle bir televizyon dizisi haline getirilmişti ve bu kez En iyi Drama dalında BAFTA Ödülü'ne layık bulunmuştu. Elimde İspanyol Miguel Tamen'in yazdığı derin ama eğlenceli bir kitap var. Metis Yayınları'ndan çıkan Sanat Neye Benzer, bildik sanat tarihi kitaplarının aksine kafa ütülemiyor, bunun yerine baştan sona her sayfada meselesini Alice evreninden seçilmiş yoğun göndermelerle anlatıyor. Ne varsa Alicete var diye düşündüğüm için açıkçası bayıldım. Aylak Kitap'tan çıkan Sevda Kitabı çok daha yeni tarihli bir kitap. Cohen'in 12 yılını Budist bir rahip olarak geçirdiği California'daki Baldy Dağı'nda yazdığı 150 şiir ve şarkı sözünden oluşuyor. Bazıları Zen koan'larını andıran şiirlerin esin kaynakları, şaşıracaksınız ama kuşlar, örümcekler, iklimle ilgili olaylar ya da çamaşırhaneler... Nasıl'ını, nedenini kendiniz okuyup keşfedin. Otoriteden, sistemden, aileden, hayvanat bahçelerinin tarifsiz hüznünden, aşkın bitişinden ve yaşlılıktan bahsederken bile neşesini kaybetmemesi, karanlığa teslim olmaması, umutsuzluğa kapılmaması çok güzel. Gerçek hiç de sandığınız yerde değil diyor Cohen satır aralarında bize ve kendi keşif sürecinden bahsediyor. Tavsiye ederim. Bitirirken bir de haber vereyim: Aylak Kitap, yazarın ilk romanı Görkemli Kaybedenleri de yayınlamak üzereymiş."} {"url": "https://egoistokur.com/2666nin-cevirmeni-anlatiyor-bolano-okuyucu-iliskisinde-ilk-goruste-ask-yoktu", "text": "Roberto Bolano'nun 2666 adlı dev romanını kusursuz bir şekilde çeviren Zeynep Heyzen Ateş'e bir çevirmen olarak en çok neden şikayet ettiğini soruyorum. Tabii Bolano'dan yeterince bahsettiğimize kanaat getirdikten sonra... Halbuki fark ediyorum ki bu aslında bir çevirmene ilk sorulacak soru. Yaşadıkları bu kadar zorluğa rağmen inatla çeviri yapmayı sürdürmeleriyse hayranlık uyandırıcı. O da tesadüf aslında. Kelebek yayınevinden Marian Keyes çevirir misin diye bir teklif geldi. O zaman çiklit jargonunu pek bilen yoktu. İsim yapmış çevirmenler böyle romanlarla zaten ilgilenmiyorlardı, ama bu romanlar aslında öyle pembe dizi denilip geçilecek kadar eften püften şeyler de değildi. Ben işi ciddiye alınca ortaya iyi satan, iyi çeviriler çıktı. Hakkını yemeyeyim, bütün bu süreçte yayınevinin sahibi Yıldıran Bey'in bana çok emeği geçti. Kelebek battığında çevirilerim diğer yayınevleri tarafından alındı ve herkesle çalışmaya başladım. Sonrası disiplin meselesi. Saat 9'da bilgisayar başına otururum ve beşten önce kalkmam. Ama kimi zaman Kuzey denizine bakan bir kafeden yaparım bunu, kimi zaman boğaza karşı. On yıldır böyle. Genelde 8'den 12'ye kadar da okunacak şeyleri okurum veya düzeltme yaparım. Bunca yıl içinde en kötü günümde bile yazıları ve çevirileri zamanında yetiştirmişimdir. Babam hastaneye kaldırıldığında, başucunda, kucağımda bilgisayar kitap çeviriyordum çünkü hastane masrafının bir şekilde çıkması gerekiyordu. Yaptığınız iş kadar para kazandığınızda ve başkalarının sorumluluğu sizin üzerinizde olduğunda o disiplini kaybetmiyorsunuz. Kaliteyi de düşürmüyorsunuz çünkü düşürürseniz sizin yerinizi alacak yüzlerce kişi var. Bir yayınevinin editörlüğünü yapıyordum eskiden, Bolano'nun haklarını almayı çok istedim ama çok yeni bir yayınevi olduğumuz için o zaman alamadık. Öyle bir metni İspanyolcadan Türkçeye çevirebilecek benim bildiğim üç çevirmen var, biri ve en genci- benim. Metis alsaydı bana vermezdi, Pegasus bana o şansı tanıdı. Her şey olacağına varıyor. Bolano'yu sevmek kolay değil. Çeviri tamamlanırken ilk okuyanlardan biri Tarkan'dır. Çevirimde en çok emeği olan kişilerdendir. Ben bu Bolano'yu hiç sevemedim demişti ilk okuduğunda. Sonra elinden bırakamaz oldu. Hoşlanmayan insanlara şunu söylüyorum. Okudunuz, hoşlanmadınız, eyvallah, bir kenara kaldırın. Birkaç yıl sonra bir daha deneyin. Çünkü Türk ya da yabancı, biraz zaman tanıdıktan sonra ısınan çok okuyucu biliyorum. İlk görüşte aşk, Bolano-okuyucu ilişkisinde ender bir durum. Tanıdıkça, parçaları yerine oturttukça seviyorsunuz. Bu sorunun cevabı, 2666'yı tek bir kitap gibi mi yoksa beş kitap gibi mi değerlendirdiğinize bağlı. 2666'yı okuyanların yazışmalarına, tartışmalarına, yorumlarına baktığınızda (New Yorker 2666 okuma ayı yapmıştı, derginin arşivinde duruyordur, orada çok ilginç yorumlar ve tartışmalar var örneğin) 5 kitaptan bazılarını çok bazılarını biraz sevdiklerini görüyorsunuz. Eser çok uzun bir zaman diliminde tamamlandığı için biçimsel farklılıklar var. Konular için de aynısı geçerli. Yahudi bir eleştirmen, beşinci kitabı okuduktan sonra hüngür hüngür ağladığını yazabiliyor. Geldiğiniz yere, baktığınız yere, bagajınıza bağlı. ABD'de çok garip tartışmalar oldu bu konuda. Ama onlara gelmeden şunu belirteyim, Bolano'nunki bence örneğin Neruda'nınki gibi bir politik tavır değil. Evet, Allende taraftarı, evet, Pinochet karşıtı ve sözünü sakımayan bir aktivist- ama onun politik meseleleri, üzerine gidilmesi gerektiğine inandığı konular, sağ-sol meselesinden biraz daha farklı. İnsanlık suçları, işkence, namus cinayeti ve Nazi'ler gibi konular onun için daha önemli. Güney Amerikalı biri neden Naziler ve İkinci Dünya Savaşı'na bu kadar kafayı takmış demeden önce durup bir düşünün -Naziler arasında kaçabilenler Güney Amerika'ya sığınmışlardı ve bu ülkeler kapılarını onlara açtılar. Bolano bunu unutturmayan yazarlardan. Para uğruna, çıkar uğruna, Nazilerin saklanmasına izin vermenin bu ülkelerin tarihine sürülen kara bir leke olduğunu tekrar tekrar söyleyen yazarlardan. İnsanların utanmadan toplama kampları öyle yerler değildi, hepsi Yahudilerin propagandası diyebildikleri bir çağda yaşıyoruz, Bolano gibi yazarlar öyle olmadığını ısrarla hatırlatmayı görev kabul eden kişiler. Aynı hatalara düşmemenin tek yolu bu çünkü. Uyuşturucu-Bolano ilişkisi çok konuşuldu. Malum, Amerikalılar skandal ve dedikodu seviyorlar. Yazarları tanrılaştırmamak gerek. 2666 bir başyapıt, ama bu, Bolano'nun mükemmel bir insan olduğu/olması gerektiği anlamına gelmiyor. Bolano bana teklif edildiğinde hazırlıklıydım. Uzun zamandır kitabın peşinde koşuyordum derken ciddiyim. En büyük şansım bu oldu. Zaten Bolano yazıp çizip duruyordum -Metis'in kitabının eleştirisinde de benim imzam vardır örneğin- ama metni çok iyi bildiğim halde bitirmek neredeyse iki yılımı aldı. Noktalama işaretleri ciddi bir sorundu, tırnak işaretleriyse daha da ciddi bir sorun. Sadece konuşma çizgisi veya tırnak işareti kullanarak bu metni bin kat kolaylaştırabilirsiniz. Bir iki yere virgül koysanız okuyucunun üstünden büyük bir yük kalkar. Bir iki virgül ekledik, ama bunun dışında orijinal formata sadık kalmayı seçtim. Para ise apayrı bir sorundu. Bir daha bu tür bir işe soyunmakta tereddüt edecek olmamın nedenlerinden biri de budur. Hiçbir yayınevi, size çıkarıp da iki yıllık masrafınızı karşılayacak para vermiyor. Gerçekten gönül verdiğiniz için bu tür projeleri kabul ediyorsunuz. 2666'nın kahrını en çok annem çekti bu anlamda. Otuz yaşında hala anneniz size bakıyorsa artık tutkularınızı gözden geçirmenizin zamanı gelmiş demektir. Bir daha ona bunları yaşatır mıyım, bilmiyorum. İspanyolca benim en rahat ettiğim yabancı dil. Yıllardır Türkiye'ye gelen politikacı, müzisyen, iş adamı kim varsa çevirmenliğini yapıyorum. İspanya'da özel projelerde İspanyolcadan İngilizceye çalışıyorum. Dilin İspanyolca olması benim lehime işleyen bir durumdu. Joyce'u İngilizceden çevirebilir misin dersen, çeviremem. Ama İspanyolcasından şansımı deneyebilirim. Bolano külliyatında bana bu kadar çarpıcı gelen başka eser yok. Ölümünden sonra müsveddelerden bir kitap daha yayındılar ama ben ısınamadım. Entre Parantesis veya Putas Asasinas olabilir. Bana en heyecan veren projeler şu an için Stephen King ve Toni Morrison. Matilde Asensi çevirmek istiyorum ama Türkçede okuyamayacağız her halde, Planeta 5000 avrodan aşağı teklif kabul etmiyordu en son. Bizde tanınmayan bir yazara da o parayı vermek zor. İspanya'dayken yeni keşfettiğim bir iki isim var ama telifleri daha alınmadığı için yazmayayım. Villalobos'u çevirmeyi isterdim, Hangi yayınevi aldı, kim çeviriyor bilmiyorum ama hakkının alındığını biliyorum. Bittiğinde güzel bir kitap okuyacaksınız. 2666 romanının güzelliğini tanımlayamam. Çeviren kişinin emeği ödenemez, hakkı hiç ödenemez. Bu yüzyılın bütün yangınlarıyla, bütün külleriyle ve acısıyla, tam ortasından doludizgin bir dille geçen Bolano'yu ve 2666'yı Türkçede tam kıvamında canlı kıldığı için tekrar teşekkür etmeliyiz Zeynep Heyzen Ateş'e."} {"url": "https://egoistokur.com/3-tavsiye-golge-sehir-komik-kiz-ve-ekoelestir", "text": "Ransom Riggs'in sahaflarda bulduğu ve taklidi imkansız güzellikte eski fotoğraflardan yararlanarak yazdığı Bayan Peregrine'in Çocukları dizisinin ikinci kitabı Gölge Şehir, İthaki Yayınları. Nick Hornby'nin orta sınıf ahlakının ikiyüzlülüğünü yerle bir ettiği ve 60'lı yılların panoramasını televizyon dünyasının en içinden bakarak çizdiği Komik Kız, Sel Yayıncılık. Greg Garrard'ın edebiyat ve çevre konularıyla tarih, felsefe, psikoloji, sanat tarihi, siyaset bilimi gibi ilgili alanların etkileşim noktalarının izini sürdüğü Ekoeleştiri, Kolektif Kitap. Ransom Riggs'in Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları romanını ne kadar sevdiğim herkesin malumu İthaki Yayınları, bu şahane serinin ikinci kitabını yayınlamakta gecikmedi, kendilerine teşekkür ederim. Yine ciltli ve fotoğraflı yayınlanan Gölge Şehir ilk kitapta karşımıza çıkan 3 Eylül 1940 tarihini saran esrar perdesini bir parça daha aralama yolunda sürükleyici bir çaba. On tuhaf, kusurlu ama mutlaka herhangi bir konuda çok yetenekli çocuğun, kusursuz bir dünya yaratma peşindeki öldürücü canavarlardan oluşan bir ordudan kaçtığını okumuştuk. Macera kaldığı yerden devam ediyor. Kahramanımız Jacob Portman ve arkadaşları, bin bir badireden kurtulduktan sonra Londra'ya gidiyor ve orada sevgili müdireleri Bayan Peregrine'e yardım etmenin bir yolunu arıyorlar. Tabii savaş yüzünden yaralanmış bu şehrin karanlık köşelerinde onları başka tehlikeli olaylar bekliyor. Ransom Riggs önceki kitapta olduğu gibi bu kez de sahaflarda bulduğu ve taklidi imkansız güzellikte eski fotoğraflardan yararlanarak yazmış romanını. Eski fotoğraflar ve Riggs'in metni birbirini kusursuz bir şekilde tamamlıyor ve biz her sayfayı soluğumuzu tutarak okuyoruz. Açıkçası Tim Burton'ın çektiği Bayan Peregrine filminin hemen öncesinde bu kitabın çıkması nefis oldu. Nick Hornby kimseye benzemeyen bir edebiyatçı, hem yaratıcı hem eğlenceli... Kıyak yazıyor, lafını esirgemiyor, bunu yaparken de kalp kırmıyor, onarıyor. Üstelik Bir Erkek Hakkında, Ölümüne Sadakat veya adı ne olursa olsun hromanlarında sanki hep benim hikayemi anlatıyor. Komik Kızda da böyle. Ona sunulan normal hayatı kararlılıkla reddeden, zaten reddetmese bile beceremeyecek olan taşralı bir güzellik kraliçesinin ince zekası ve sahiciliğiyle şöhret basamaklarını hızla tırmanıp bir komedi yıldızına dönüşmesinini anlatıyor Hornby. Kabul, okuyanların hepsi hayatlarında ille bu çizgiyi takip edecek diye bir şey yok ama yine de garanti veriyorum, bu romanda biraz da siz varsınız. Bu kez 60'ların popüler kültürünü mercek altına alan Hornby, sınıfsal çelişkilerin ve cinsiyet rollerinin hem güçlü bir parçası hem de üreticisi olan şov dünyasının çarpıcı bir portresini çiziyor. Televizyon yapımlarının kayıt dışı gerçekliğinden hareketle bir toplum panoraması sunuyor, orta sınıf ahlakının ikiyüzlülüğünü yerle bir etmekten de geri kalmıyor. Sel Yayıncılık etiketiyle ve çok tatlı kapağıyla raflarda. Greg Garrard'ın Ekoeleştiri adlı kitabı, edebiyat çalışmaları ve çevre konularıyla tarih, felsefe, psikoloji, sanat tarihi, siyaset bilimi gibi ilgili alanların etkileşim noktalarının izini sürüyor. Kolektif Kitap etiketiyle çıkan Ekoeleştiri, Kirlilik, Pastoral, Yaban Hayat, Kıyamet, Mesken, Hayvanlar ve Dünya gibi başlıklar altında ekoeleştirel kavramları inceliyor. Wordsworth ve D. H. Lawrence'dan Thoreau'nun Waldenına, Heidegger ve Derrida'dan Werner Herzog'un Ayı Adamına sayısız göndermeler yaparak, insanlarla çevre arasındaki ilişkiyi nasıl hayal edip tasvir ettiğimizi inceleyen Garrard, insan/doğa çatışmasının toplumsal çıkarımlarından ekofeminizme, küresel ısınmadan insanın doğaya uyguladığı şiddete işaret eden Kızılderililere kadar uzanan etkileyici bir çalışma sunuyor."} {"url": "https://egoistokur.com/3-tavsiye-kurbagalar-buyukanneler-ve-huseyin-rahm", "text": "Tabiatın Ayhan Geçgin, Behçet Çelik ve Barış Bıçakçı'ya ve onlar aracılığıyla bize anlattıkları... Kurbağalara İnanıyorum, İletişim Yayınları. Okurla yeniden buluşan Hüseyin Rahmi Gürpınar külliyatı. İlk 15 cilt, Papersense Yayınları. 2007 Nobel Edebiyat ödülü sahibi Doris Lessing, 2013'te ölmüştü. Çağımızın en üretken yazarlarından biri olan Lessing'in dört novella'sından oluşan yeni bir kitabı Kırmızı Kedi Yayınları'ndan çıktı. Büyükanneler adlı kitaptaki diğer üç novella'ya gelince; Lessing Victoria ve Staveney Ailesinde, yoksul bir siyahi kadının zengin -ve beyaz- bir erkekle yasak ilişkisinden olan kızıyla ilgili kurduğu hayalleri ve geleceğe dair korkularını anlatıyor. Distopya türündeki Yaşlı On İkide, mükemmel bir yönetim biçiminin geliştirildiği bir dünyada bile çöküşün er geç yine insanın zaafları yüzünden- yaşanacağını söylüyor. Aşk Çocuğunun esas karakteri ise, II. Dünya Savaşı'nda cepheye giderken evli bir kadınla kısa bir ilişki yaşayan, saf aşkın peşindeki bir asker. Lessing hem her birini sert ve yakıcı yüzleşme anlarında yakaladığı karakterlerle tanıştırıyor bizi, hem de eşsiz bir duyarlılıkla çeşitli insanlık hallerini tasvir ediyor. Bu güzel novella'larda, aşk ve sadakat, hayaller ve hayat arasındaki çelişkiler de var, toplumsal adaletsizliğin farklı ve en sinsi biçimleri de. İletişim Yayınları'ndan çıkan Kurbağalara İnanıyorum, Barış Bıçakçı, Behçet Çelik ve Ayhan Geçgin'in e-posta yazışmalarından oluşuyor. Bazıları gecenin zifiri karanlığında, bazıları şafak sökerken yazılan bu mektuplarda kimi zaman toplumsal bir mesele tartışılıyor, kimi zaman çok sevilen bir yazardan veya kitaptan bahsediliyor. Kurbağalara İnanıyorum, üç edebiyatçının dilinden edebiyata ve hayata bir methiye. Edebiyatımızın hakkı yenmiş, kıyıda köşede unutulmuş eserlerini güzel kapaklar ve titiz baskılarla yayınlayan Papersense son olarak Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın külliyatını basma kararı alarak ilk 15 cildi çıkardı. Diliyle, üslubuyla eskimeyen bu büyük yazarın romanları bu kadar güzel bir sunuşla, üstelik deri ciltli olarak yayınlanmamıştı doğrusu. Hüseyin Rahmi için Ahmet Hamdi Tanpınar, Türk romanında hakiki konuşma onunla başlar. Onda her cins konuşma vardır. En büyük kuvveti, insan yaratmasını bilmesidir. Kahramanları kitabın ortasında tabii muhitlerinde imiş gibi yaşarlar. Vakıa biraz fazla saçılıp dökülürler; fakat yaşarlar. Edebiyatımıza sokak onunla girmiştir demiş. Okumak için önce yazarın, matbuat caddesine attığı ilk adım olan Şıkı seçtim. Kitabın dokunaklı yayınlanış hikayesini ise bir arkadaşımdan öğrendim. Hüseyin Rahmi'nin 12 yaşındayken yazdığı ilk göz ağırısı büyük Aksaray yangınında yanıp kül olmuş. 25 yaşına geldiğinde, yani 1889'da, bir modern zamanlar eleştirisi olan Şıkı yazmış. Biten parçaları da Ahmet Mithat Efendi'ye yollamış. Dönemin bu popüler muharriri okuduklarından öyle etkilenmiş ki gazetedeki sütununda bu yarım romanı göklere çıkaran bir yazı kaleme almış, sonra da yazarını matbaaya davet etmiş. Hüseyin Rahmi hayran olduğu muharririn huzuruna tir tir titreyerek çıkmış. Ahmet Mithat ise, karşısında ufak tefek, mahcup bir çocuk görünce yalan söylediğini düşünerek hiddetlenmiş. Yalancılıkla suçlanan gencin tutamadığı gözyaşları anlatmış ona gerçeği. Ve roman Tercüman-ı Hakikat Gazetesi'nde tefrika edilmiş. Okumak için önce yazarın, matbuat caddesine attığı ilk adım olan Şıkı seçtim. Kitabın dokunaklı yayınlanış hikayesini ise bir arkadaşımdan öğrendim."} {"url": "https://egoistokur.com/4-yazardan-so-aylarin-enler", "text": "Yaz daha bitmedi ama iyi ki okudum dediğim kitaplar, Alice Munro'dan Açık Sırlar. Zehra İpşiroğlu'ndan Tabular, Korkular ve Kadınlar. Çocuk edebiyatımızda klasik kadın erkek rollerinin işlenişini lafını sakınmadan inceliyor. Gökçe İrten'in Kim Bu Gelen isimli sessiz kitabı. Sayfaları her çevirişinizde aklınıza farklı hikayeler gelecektir. Viyana'da keşfettiğim Millie İstanbul'da, Dagmar Chidolue. Her şeyinden şikayet ettiğimiz şehir Alman bir çocuğun gözünden bambaşka anlatılmış. Alakarga Yayınları'nın Joyce Carol Oates çevirilerinde yaşıyorum. Tersi ve Yüzü, Camus. Kör Baykuş, Sadık Hidayet. Bartleby, Melville. Jo Hoestlandt'dan Kocaman Kalpli. Karen Foxlee'den Gece Mavisi Elbise... John Boyne romanları. Okudum okumasına ama bir daha asla dedikleriniz. Dimitris Sotakis'ten Bir Süpermarketin Hikayesini çok zorlanarak ama inatla sonuna kadar okudum. Öncelikle Virginia Woolf, Bir Yazarın Güncesi. Bunun yanı sıra, Sevgili Ayşe Sarısayın'ın, Selim İleri'yle nehir söyleşisi O Aşk Dinmedi. Füsun Çetinel, Duvarda 3 Hafta. Ahmet Büke'nin Gizli Sevenler Cemiyeti ve Pierre Elie Ferrier'nin Bitlerimi Geri Verin. Alice Munro kitapları ve Fuat Sevimay'ın Kapalıçarşısı. Benim kitabım olmadığına karar verdiklerimi zaten yarım bırakıyorum. Okudum okumasına ama bir daha asla dedikleriniz. Kocaman Kalpli, Jo Hoestlandt, Ay Dolandı, Neslihan Önderoğlu, Piranalarla Yüzen Çocuk, David Almond, Gökkuşağı Yazı, Sevim Ak, Vatan Haini, Gudrun Pausewang, Uzakta, Mine Soysal. Ben Ayrıkotu, İrem Uşar, İnsan Kendine de İyi Gelir, Ahmet Büke, Yarından Sonra, Gillian Cross, Uzak, Shaun Tan, Son Kara Kedi, Evgene Trivizas. Çatıdaki Gezegen, Behiç Ak, Berk Mucit Oldu, Kaan Elbingil, Benim Babam Ömür Adam, Ömer Açık, Televizyona Düşen Çocuk Gip, Gianni Rodari. Bu kez yetişkinler için: Dokunmadan, Nermin Yıldırım. Kim Takar Salatalık Kral'ı başta olmak üzere Christine Nöstlinger kitapları ve J. K. Rowling'den Harry Potter Serisi. Freud Bana Masal Anlatsana, Aydın Parmaksız. Tania Del Rio'nun kaleme aldığı, Will Staehle tarafından resimlenen 13'üncü Warren ve Her Şeyi Gören Göz. Shaun Tan'dan Taşradan Öyküler, bu yazın en büyük sürpriziydi. Sevgi Soysal kitapları; Kumkurdu, Asa Lind; Alice Harikalar Diyarında, Lewis Carroll; Ballı Çörek Kafeteryası, Zeynep Cemali."} {"url": "https://egoistokur.com/4-yeni-kitap-4-okuma-tavsiyes", "text": "Köpekte, Alman dilinin yaşayan en büyük yazarlarından Paul Nizon bizi, varoluşsal sorularla karşı karşıya getiriyor. Neroç Köprüsünde, Rus edebiyatının az bilinen bir büyük yazarını, Leonid Borisoviç Tsıpkin'i yeniden okuma fırsatını buluyoruz. Thomas Mann, Değişen Kafalar adlı küçük ama fazlasıyla güzel romanında 12. yüzyıldan bir Hint efsanesini anlatıyor. Uzatmayayım, olaylar öyle gelişiyor ki ikili günün birinde kendilerini kıran kırana dövüşürken buluyor ve nasıl oluyorsa oluyor kılıçla birbirlerinin kafalarını kesiveriyorlar. Ölüyorlar yani. Bunun üzerine Şridaman'ın karısı Sita, her şey eski haline gelsin diye tanrılara yakarıyor. Efsane bu ya, dileği kabul ediliyor. Yapması gereken şey, gün doğmadan hemen önce ona verilen şifalı merhemi kesik kısımlara sürerek ölülerin kafalarını bedenlerine yapıştırmak. Genç kadın talimatlara harfiyen uyuyor ama karanlıkta açık seçik göremediği için yanlışlıkla Şridaman'ın kafasını Nanda'nın bedenine, Nanda'nın kafasını da Şridaman'ın bedenine ekliyor. İşte Değişen Kafalar, Sita'nın bu küçük hatasının yol açtığı vahim sonuçların romanı. Bizi ilgilendiren kısma gelince; Sita'nın hatası sonucu incecik, çevik bir bedene kavuşan Şridaman, bir süre sonra yeniden miskin, hımbıl birine dönüşürken Nanda'nın yeni tombul bedeni çok geçmeden eski fit görünümüne kavuşuyor. Çok basit: Hayatınızda bir şeylerin değişmesini istiyorsanız, önce kafanızı değiştirmelisiniz. Canto'yu okudum ve anladım. Sizi kutluyorum ve yeteneklerinizden dolayı sizi kıskanıyorum diye yazmış Max Frisch 1963 yılında, Paul Nizon'a gönderdiği kutlama telgrafında. Alman dilinin yaşayan en büyük yazarlarından Paul Nizon, Thomas Bernhard ve Peter Handke'yle karşılaştırılıyor. Edebiyatı özgürce seçilmiş varoluşsal bir görev sayan, biçimsel özgürlüğe her şeyden çok önem veren bu sanat tutkunu kent gezgini, kurgulanmış özyaşam öyküsü olarak tanımlanan öz-kurgu biçimini günümüzde yazınsal tür haline gelmeden çok önce kullanmaya başlamış. Köpek adlı kitabı, yoldan çıkmış, ailesini, köpeğini, gönül ilişkilerini terk etmiş, toplumsal yaşamın tüm değerlerine sırtını dönmüş bir sokak serserisinin hikayesi. Kitabın, gün boyu kaldırımlarda sürten, çevresindeki dışlanmış tipleri inceleyen ve sürekli eski yaşamını, köpeğini, ilişkilerini anımsayan anti-kahramanı, umutsuzca yaşamın ve yazının anlamını ve mutlak özgürlüğü ararken, yazarı da derinden etkilemiş öznel temalar aracılığıyla yöntemli bir şekilde kendisini analiz etmeye başlar. Nizon bu zor hikayeyi Celine'i, Henry Miller'ı anımsatan serinkanlı ve şiirsel bir tavırla anlatıyor. Emma, Aşk ve Gurur, Mansfield Parkın yazarı Jane Austen edebiyat dünyasının en sevilen yazarlarından biri. Çok okunan, çok sevilen bu romanlar aradan geçen onca yıla rağmen arka arkaya televizyona ve sinemaya uyarlanıyor. Austen'ın daha önce hiç okumadığımız eserleri şimdi Gençlik Eserleri adıyla toplu olarak yayınlandı. Yazarın ailesini, yakınlarını eğlendirmek için kaleme aldığı bu deli dolu, muzip ve esprili romanlar, ölümünden sonra ağırbaşlı bulunmadığı için uzun bir süre okurlarıyla buluşamamıştı. Yazarlık kariyeri boyunca çok az ürün vermesine rağmen Dostoyevski üzerine yazılmış en etkileyici romanlardan biri olan Baden Baden'de Yaz ile dünya çapında ün kazanan Leonid Tsıpkin, bu kez bütün eserleriyle Türkçede: İkinci Dünya Savaşı ve sonrasındaki Yahudi karşıtı hareketleri ve Stalin döneminin ağır baskı ortamını derinden hisseden bir Yahudi ailesinin öyküsünün anlatıldığı Neroç Köprüsü ve Yahudilerin gaz odalarında toplu kırımıyla İsa'nın çarmıha gerilişinin iç içe anlatıldığı Norartakir adlı otobiyografik kısa romanları da içeren Neroç Köprüsü adlı kitapta, yazarın bütün öyküleri yer alıyor. Değişen Kafalar inanılmaz bir kitap. Tavsiyeler için teşekkürler."} {"url": "https://egoistokur.com/5-cayi-en-iyi-kadin-yazar-olu-kadin-yazardi", "text": "Tolga: Nasıl duymam Gülenay, ortalık yıkıldı. Sosyal medya sağ olsun. Tolga: Yayınevi kullanılan eril dilden dolayı özür diledi. Sadece bu açıklama bile, rahatsızlığın da, özrün de, seviye olarak bayağı bir yukarılarda gezindiğini gösteriyor. Ben yine sosyal medya sağ olsun diyeyim. Gülenay: Sen rahatsız oldun mu? Ben kendi adıma, yazanın espri üzerine espri patlatmasını özenti buldum. İfadelerin uydurukluğu bir yana, büyük bir yazarı sadece ölümüyle tarif etmek bana sığ geldi. Öte yandan, iyi de oldu bir bakıma. Kitap arkası yazılarına dair konuşalım istiyorduk ne zamandır, bize vesile yarattı. Gülenay: Düzeltelim, ben kimseye Tolgiş demiyorum, yanlış anlaşılmasın. Tolga: Bu tür bir tanıştırma hürmetsizliğiyle de rahatsız ediyor o biyografi. Aynı yazı, başka bir yerde, mesela komik bir yazarlar galerisi kitabında hiç rahatsız etmeyebilirdi. Demek ki, o yazının yeri orası olmadığı için de rahatsız edici. Bir de, kabul edelim ki, ölüler ya da ölü yazarlar karşısında birçoğumuz hala dindarız. O biyografiyi yazanlar da öyle. Çünkü Müslüman mahallesinden yazarlar seçmemişler sonuçta. Hadi Tanpınar'ı, Sait Faik'i, Hüseyin Rahmi'yi falan öyle biyografilerle sunsunlar da görelim, dediğim anlamda dindar değillerse. Gülenay: O yok ama başka bir şey var. Hatice Meryem, Tezer Özlü'yü hep Hüzünlü, mahzun, gamlı prenses, Türk edebiyatının lirik prensesi, Edebiyatımızın nostaljik prensesi gibi nitelemelerle anmalarını eleştirmişti. Yaşamdan uzak, ölüme yakın, intihara meyyal, kırılgan, çocuksu, hasta, kurban, sistem kurbanı... Arka kapak yazıları, bu tip derinlikten yoksun laflar, berbat klişelerle dolu. Sylvia Plath'in hangisi olduğunu hatırlamadığım bir kitabının arkasına da Amerikan edebiyatının melankolik prensesi yazmışlardı. Bazı editörler, kadın yazarlar söz konusu olduğunda neden az sonra ilaçlı gazoz ikram edecekmiş gibi davranıyorlar acaba! Hep bir mazlumluk, bir boynu büküklük iması. İçlerinden, Ah, ben orada olsaydım, sen bu hallere düşmezdin diye geçiriyorlar sanki. En azından, bana verdikleri his bu. Tolga: Galiba yine ölüm giriyor işin içine. Özellikle de erken ya da sıra dışı ölümler. Ve tabii, dikkat çektiğiniz gibi, daha çok kadınların ölümleri. Sonuçta, yaşayan hiçbir yazar, kitaplarının arka kapağında kendisinden gamlı prenses falan diye söz edilmesini kabul etmez herhalde. Gülenay: Emin değilim, Dumas'nın Kamelyalı Kadınının Ben Onundum, O Herkesin gibisinden garabet bir adla yayınlanabildiği bir memleket burası. Hem Sade için de Yatacak yeri yok ama olsun, o işini ayakta da görüyor yazmışlar, baksana. İster misin, Gertrude Stein'a Talihsiz ilahe falan desinler de görsünler günlerini. :) Teşekkürler İsmail, Woolf'un okunması zor bir yazar olduğu konusunda da, şerdeki hayır konusunda da haklısın. Ve ben ısrarlıyım, duvara Virginia Woolf uyandı yazanların Woolf'la zerrece alakası olamaz. yok zaten. orada amaç gündemin ilgi uyandıran konusu üzerinden dikkat çekmek. eseri olamayan ama kendilerini göstermek isteyen insanların yapacağı bir hamle bu. Birçok yerde kullandı. The Pervert's Guide to Cinema'da var mesela. Fakat sizin üslubunuz hakikaten ayrı nezih, işiniz zor. zizek söze bayılmamış. vertigo'daki scotty örneğinde eril libidinal ekonomiyi tarif etmek için söylemiş. evet üslubum ayrı nezihtir teşekkürler ama işim hiç zor değil. benim işim sizin işinizin zor olduğunu göstermekten ibaret. Felsefe sizin, evet. Virginia Woolf da uyandı, biliyorum. Felsefeyi saklamak istemiyoruz sadece etikle estetiki ayırt etmeden edemiyoruz, Kierkegaard'ın dediği gibi."} {"url": "https://egoistokur.com/5-cayinda-kitap-elestirmenlerinin-zayif-noktalarini-konustu", "text": "Tolga: Fakat bu sefer de fazla arka arkaya yazıldı. Barış Bıçakçı'nın şiirin tuzağına eninde sonunda düşeceği önceki kitaplarından da belliydi. Gülenay: Öyle bir şey var gerçekten, ufacık bir dokundurmadan sonra bile sana bozuk atabiliyorlar, duygu sömürüsü yapanlar da çıkıyor, en basitinden Bu kitaptan kaç kişi ekmek yiyor, haberin var mı? sorusuna muhatap oluyorsun. Ama yayıncının alınganlığı istenirse aşılabilir bir şey. Gördüğün gibi aşılıyor da. Yayıncı bile farkında; ne övgüler kitap satışlarını arttırıyor, ne de olumsuz eleştiriler bir düşüşe yol açıyor. Aşılamayan şey, ordu halinde hareket etmeye mecbur hissetmemiz. Arkadaşlarımızdan fazlaca etkileniyor, fazlaca gaza geliyoruz. Barış Bıçakçı için Onu sevgiden öldürsem kaç yıl yerim? yazan kişiyi örnek verdin. Benim aklıma da Elif Şafak artık yazmasın diyen eleştirmen geldi. Hiçbir yazar eleştiriden muaf olamaz, derdim bu değil. Coşkunun iki tarafı keskin bıçak olduğunu söylemeye çalışıyorum. Eleştiri, coşku kaldıracak bir iş değil, makul miktarda soğukkanlılık gerektiriyor. Göklere çıkarırken karşısındakinden, yerin dibine sokarken kendinden büyülenenlerin yazılarını eleitiri adı altında okumak istemiyorum şahsen. Bu türden duygular şelale yazıları bir de şuna sebep oluyor: Aynı suyun içinde akmak istemediğin için sen de artık yazmıyorsun. Gülenay: Yok, duymadım. Ama şunu duydum. Falanca yazarın yeni romanı mayısta teslim etmesi gerekiyor, bak nisan geldi, başlamadı bile, gezip duruyor diyen editöre Gelecek yıl okur muyuz diye sorduğumda, Yok yahu, ben onu çalıştırmasını bilirim, kitap mayısa yetişecek diye cevap vermişti. Ve kitap haziranda çıkmıştı. Bilmiyorum, Simenon haftada bir roman yazıyormuş, demek herkes Simenon olmaya aday. Tolga: Sinirlerim bozuldu. Ben onu çalıştırmasını bilirim cümlesi unutulacak gibi değilmiş. Aklıma geldikçe gülerim ben buna. Böyle gülerek mi bitirsek acaba? Bu konuşmaları yaparken kendimize de güldüğümüzü ekleyerek hatta. Gülenay: Anlaşılan daha sık buluşacağız. Ha bu arada, Dinime küfreden bari Müslüman olsa derler, bizimki ona benzemesin hakikaten. Bir gün kendimize de saplayalım şu çuvaldızı."} {"url": "https://egoistokur.com/50-gercek-kahraman-ve-tuhaf-aliskanliklar", "text": "ames Gulliver Hancock, Artists, Writers, Thinkers, Dreamers: Portraits of 50 Famous Folks & All Their Weird Stuff diye bir kitap yazmış ve Leonardo da Vinci'den Coco Chanel'e 50 kültürel ikonun hayatını resimlemiş. Aralarında elbette büyük edebiyatçılar da var. Ernest Heminway, Lev Tolstoy, Oscar Wilde gibi... Sevdikleri şeyler, hobileri, yanlarından ayırmadıkları uğurlu eşyalar, günlük yazma rutinleri falan da var, hayatlarının önemli olayları ve eserleri de... Ama hepsi kısa kısa. Bence çok nefisler. Oscar Wilde için hazırladığı bu sayfayı mesela -korsan yöntemlerle ele geçirmiş olsam da- poster olarak odamın duvarımda bir yer bulup asmayı planlıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/50-mimarlik-fikri-mimariden-kacamazsini", "text": "Domingo Yayınları etiketiyle çıkan 50 Mimarlık Fikri, Mısır piramitlerinden Guggenheim Müzesi'ne mimarlık tarihindeki büyük fikirler, göz alıcı başarılar ve bunların ardındaki yaratıcı zihinlerle tanıştırıyor bizi. İlk bölümü, eski Yunan'dan 19'uncu yüzyıl sonlarındaki devrimsel gelişmelere mimarinin zengin geçmişini araştırıyor. İkinci bölümse, bir alışılmadık fikirler patlamasıyla gelişen modernizm ve sonrasına ayrılmış. Yazarı Philip Wilkinson'a göre bu fikirler patlamasının özünde, geçmişe sırt dönülmesi suretiyle üslubun azaltılması ve beton, cam, çelik gibi malzemelerin yükselişi var. Günümüzün eğilimleriniyse birkaç cümlede özetlemek biraz güç, zira mimarlar hararetle bundan sonra nereye gideceklerini araştırıyorlar. Mimarlık geçmişte nadiren bu denli çeşitlilik ve potansiyel içermişti diyor Wilkinson. 18'inci yüzyılda daha doğal bir yaklaşımı benimseyen İngiliz bahçe tasarımcılarının öncülüğü ve şair Alexander Pope'un teşvikiyle yeni bir anlayış ortaya çıktı. Genius Loci denen ve etkileri bugün de süren bu anlayış, doğaya ve toprağın ruhuna saygılı binalar ve bahçeler inşa edilmesini öngörüyordu. Pope, Fransızların aşırı üslupçu bahçe tasarımlarının insan ruhuna iyi gelmediğini yazıyordu. Böylelikle İngiliz taşra evleri sarmaşıklarla bezenmeye, bahçelerindeki küçük köşkler ve kameriyelerin etrafında güller, hanımelleri yetiştirilmeye başladı. Doğayla bağlarımızın kopmaya yüz tuttuğu şu günlerde psiko-coğrafya uzmanlarından çevre korumacılara kadar herkes için Genius Loci hala güçlü bir ruh. Bir diğer ilgi çekici akım, 1870'lerin Amerika'sında ortaya çıkan City Beautiful, yani güzel şehir oldu. Sanayileşmenin etkilerini bertaraf etmeyi amaçlayan bir grup mimarın başlattığı bu akım, şehir meydanlarını ve sokaklarını düzenlemeyi amaçlıyordu. Önemli olan artık yalnızca binaların stili değil, onların yerleştiriliş biçimiydi de. Böylece çağdaş anlamda kent planlaması kavramı gelişmeye başladı. City Beautiful'un en hararetli savunucusu mimar Daniel Durnham, 1909'da Chicago'yu yeniden düzenlemeye karar verdi. Bu sayede hem parklar, meydanlar, bulvarlar, yeni çiçeklenen gökdelenlerle kaplı şehir daha güzel görünecek hem de trafik sorununu ortadan kalkacaktı. Bu arada dönemin hızını alamayan mimarları metal ve camı birleştirerek olağanüstü güzellikle binalar yapmayı da ihmal etmediler. Bahçekent Hareketi'nden de söz etmek isterim. 19'uncu yüzyılın sonunda bir grup reformcu ve toprak sahibi, sırf zenginler için değil sıradan insanlar için de düzgün konutlar tasarlamaya karar vererek geniş bahçeleri olan ferah yerleşim alanları yarattı. Bu ilk bahçe banliyölerin ardından Avrupa'da birçok şehrin yeniden inşa edilmesini amaçlayan tasarımcı Ebenezer Howard öncülüğünde Bahçekent Hareketi başladı. Geniş yeşil alanlar, ferah mekanlar, kıvrımlı yollar, süt çiftlikleri ve sanat harikası kamusal tesislerle inşa edilen bahçekent insanları sıkışık mekanlar ve ağaçsız sokaklardan kurtarmak adına devrimci bir adım oldu. Organik mimarlık adlı akımın yaratıcısı olan Frank Lloyd Wright, İnsancıl niyetlerle yapılan her bina, toprakla uyumlu hatta toprağın temel bir öğesi olmalıdır demişti. Bu amaçla çok özel evler yarattı. Hayatı romanlara, filmlere de konu olan Wright inşa ettiği binalarda tabiatın dört ana elemeni olan ateş, hava, toprak ve suyu kullanmayı amaçlıyordu. Toprak, daha doğrusu bahçe zaten vazgeçilmeziydi. Kendi buluşu olan özel havalandırma sistemi ise içerisiyle dışarısı arasındaki kopukluğu ortadan kaldıran bir unsur oldu. Ateşi, yani ocağı yuvanın merkezi sayan ünlü mimar evlerinin çoğunu merkezde bir şömine etrafında planladı, ev sakinlerini ateşin sıcaklığına ve davetkarlığına yönlendirdi. Yine temel elementlerden suyu da tasarıma dahil etti. Mesela en meşhur eserlerinden sayılan ve çağıldayan su sesinin bir an bile eksik olmadığı Şelale Evi'ni doğrudan bir akarsu üzerine inşa etti. Bunun dışında da her evin içine minik su kanalları ve işlevsel havuzlar ekledi."} {"url": "https://egoistokur.com/50-yasinda-bir-olumsuzluk-elbisesi-yanik-sarayla", "text": "Sevim Burak'ın ölümsüz eseri Yanık Saraylar, 50. yaşını kutluyor... Böyle sıradan bir cümleyle başladığım bu girizgahın devamında sizinle, güzel bir kadının sıra dışı yazım dünyasının kapısını aralayacağız. Ve bunu belki de onun öyküleri üzerine yapılan en kapsamlı incelemenin mihmandarlığında gerçekleştireceğiz. Sevim Burak için O, benim annelerimden biri diyen akademisyen Seher Özkök'ün Sentez Yayınları'ndan çıkan Yaşama Teğelli Öyküler: Sevim Burak'ın Öyküleri Üzerine Bir İnceleme kitabından söz ediyorum. İşte Sevim Burak'ın öykülerinin içinde kaybolanlara yollarını bulmaları için bir rehber. Biz Egoist Okur'lar, 50. yılı böyle kutluyoruz. Boğaziçi Üniversitesi'nde doktora öğrenimine devam eden Uludağ Üniversitesi Türk Dili Bölümü Okutmanı Seher Özkök, kaleme aldığı Yaşama Teğelli Öyküler: Sevim Burak'ın Öyküleri Üzerine Bir İnceleme kitabında psikalanaliz ve dil üzerinden Burak'ın Yanık Saraylar, Afrika Dansı, Everest My Lord adlı öykü kitaplarını ele alıyor ve Burak'ın bir kadın, bir Yahudi, kısaca bir öteki olarak topluma duyduğu isyanını toplumun can damarı olan dilini yıkarak gerçekleştirdiğini ifade ediyor. 1965'te ilk öykü kitabı Yanık Saraylarla edebiyat dünyasına giren Sevim Burak'ın öykülerindeki şiirsel dizgi, büyük ve küçük harf kullanımı, tireler, slaşlar, metaforik kullanımlar ve diğer yıkıcı darbeler, Sigmund Freud, Jacques Lacan ve Julia Kristeva'nın izinde okumalarla kitapta yer buluyor. İşte o andan sonra okuyucuya bambaşka bir dünyanın kapıları açılıyor. Sevim Burak'ı iştah ve sevgiyle okuyup anlamakta güçlük çekenler, neden soruları içinde kaybolanlar, gözlerinin önünü kaplayan sisin ardındaki muazzam güzellikleri keşfettikçe bir ruhun, bir dehanın önünde saygıyla eğiliyor. Evet, öykünün tümüne yayılan bir ölüm isteği, var. Kullanılan dildeki tire'ler, dışardaki kadının intihar ettiğini, düşüp parçalandığını düşündüğünde ortaya çıkıyor. Benliğin bütünlüğü tehdit edildiğinde ya da heyecan, stres gibi duygular yaşandığında tireler kullanıyor Burak. Kadın, kendini aşağı attığında akıp giden zamanı durduracağını düşünüyor. Varlığı, ölümle görünür kılınacak çünkü. Öyküde geçtiği gibi o ana kadar yemek odalarında, mutfaklarda, sandık odalarında bağırtılan kadın, toplumun genel eğilimi olarak iç mekanlarla sınırlandırılıyor. Pencerenin perdesinin kapanıp açılması, perdenin koltuğun kenarına sıkıştırılması, mekana hapsedilen kadının ölüm isteğinin gelip gitmesini ifade ediyor. Kadının YEŞİL ŞAPKALI ADAM tarafından terkedilmiş olması da öykünün sonunu belirliyor; ... gürültüyle düşüp parçalanmaya başlıyorum diyor. Kitabını okuyunca bu öykünün içinde olanlarla daha da bir sarsıldım. Meğer ne güçlü bir başkaldırıymış Burak'ınki. Kadın olmak, Yahudi olmak ve öteki olmak. Zamana karşı durmak, mekana ait olmaya karşı durmak... Hadi sen anlat. Yanık Saraylar, Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılmasından doğan travmayı çok iyi anlatan bir öykü. Adıyla da zaten ortadan kalkmış bir geçmişin ifadesini taşıyor ki bu geçmiş Sevim Burak'ın öykülerini var eden bir yapı. Bunun yanı sıra, kadının toplum içindeki var oluş sürecini irdeliyor Yanık Saraylar. Öykünün baş karakteri gerçekte yaşamış biri. Burak'ın ablasının İstanbul Ticaret Odası'ndan arkadaşı olan Nebahat Hanım. Nebahat Hanım, Burak'ın elle yazdığı öyküleri daktiloyla temize çekiyor. Yanık Saraylar, Burak'ın hemen her öyküsünde olduğu gibi gizemli bir girişle başlar. Şiirsel bir dili vardır yine. Toplum düzenine, uğraş düzeni adını verir. Uğraş düzenin sıkıştırılmış yapısını ifade etmek için Yeşilköy, yol, kapılar, anahtarlar ve kilitler gibi ayrıntılar kullanıyor. Toplumsal olduğu için büyük harfle vurguluyor. Öyküde bir de tren nesnesi var. Modern dünyada tren hem mekan hem de zamanı belirleyen bir yapıyı simgeliyor. Öykü kişisi kendini YİRMİ YILIN DAKTİLOSU olarak görüyor. Yeni toplumsal düzene, Cumhuriyet Dönemi'ne ait bir daktilo ile geçmişe ait, yani Osmanlı Dönemi'ne ait hikayeler yazıyor. Eski hikayeleri anlatırken içinde yaşadığı sarayın yanışını da anlatıyor. Tam bu anda iki ayrı düzenin, kültürün, şimdinin ve dünün kaynaşamamışlığı tireler kullanılarak dile getiriliyor. Fulya Teyze önemli bir kadın figürü hatta anne figure olarak karşımıza çıkıyor aslında. Kendini odaya kilitleyen Fulya Teyze'ye öykü kişisi anahtar deliğinden seslenir: Beni hatırladın mı? Fulya Teyze hatırladığını; onu yakut bir sandık içinde bulduğunu, anne ve babasının boğulduğu için evlat edindiğini anlatıyor. Bu satırlarda Tevrat'ta geçen Musa'nın sepet içinde denizden gelişine gönderme var. Bahar, doğanın canlandığı bir mevsime karşılık gelirken Baron, aristokratik bir erkek iktidarına karşılık geliyor. İkisinin bir arada olması o erkeği nasıl gördüğünü ifade ediyor: Aşık olduğu adam ve iktidar olan adam. Burak'ın öykü kişisinin düzene ve erkeğe olan başkaldırışı cümlelerin alt alta gelişiyle kendini belli ediyor. Baron Bahar, sistemin adamı. Kadının aşkından, dilinden anlamıyor. Ama kadına getirdiği bir bahar hali de var. Öykü zaten Baron Bahar'la son buluyor. Batılılaşma sevdalısı biri olarak Amerika'da var olmaya çalışıyor ama pek de başaramıyor gibi. İllüstrasyon için Tülay Palaz'a, yazı için de elbette Dilek Atlı'ya ve Seher Özkök'e teşekkürler. Öykü kişisi saçlarını açıyor, mekandan çıkıyor. Cinselliğini yaşıyor. Bunu kentle yaşıyor. Modern dünyanın en belirgin kamusal alanı kenttir. Kendi doğallığıyla dış dünyaya çıktığında öykünün sonucu ölüm oluyor. Kente öldüğü atkıyla boğuyor kent onu. Ruh eşini kaybetmiş kadın, bütün hayatı boyunca eşini arıyor, kuş gibi. Hayatını bu arayışla geçiren kadının aslında modern hayatın içinde eşini bulamasının imkansızlığını kentin kadını öldürmesiyle gözler önüne seriyor Burak. Cumhuriyet döneminde var olan bir erkeğin azınlık mensubu bir kadına yaklaşımı ele alınıyor öyküde. Bilal Bey'in sevgilisi Yahudi bir kız olan Zembul ve Bilal Bey'in konak artığı ailesinin öyküleri bir günlük üzerinden anlatılıyor. Resmi dille yazılan bir günlük. Bu, çok ironik. Bilal Bey'in, hamile bıraktığı Zembul'e milliyetçi duygular nedeniyle aşkını esirgemesi söz konusu. Bu resmi dil, tutkusu ve resmi kimliğinin içine sıkışıp kalmasının yansımasıdır aslında. Tren, mekanlar arası yolculuğu zamanla kontrol eder. Kristeva'nın dediği gibi, zaman erkeğe dairdir. Erkeğe dair olanları kadın sabitleyemez. Bu nedenle, birçok saat rakamsal olarak sıralanmıştır bu öyküde. Trenin ifade ettiği modern dünya içindeki çizgisel hız, hareket ve zamanı bir kadın ancak bedenini ortaya koyarak, trenin önüne kendini atarak durdurabilir. Ancak böyle görünür kılabilir kendini. O metinleri iğnelerken yaşama teğeller atan Sevim Burak, ölümsüzlükten bir elbise dikti. Elleriyle diktiği bu elbisenin adını Yanık Saraylar koydu. Cinsiyetsiz, milliyetsiz bir elbise. 50 yaşında ölümsüz bir elbise. Şimdi bir ben giyiyorum o elbiseyi, bir sen. Sonra kimler kimler... Ellerini, gözlerini, kalbinden ve aklından geçenleri, isyanlarını yaşama teğellediği öykülerden esirgemeyen Sevim Burak'ı Yanık Sarayların 50. yılında saygıyla anıyoruz."} {"url": "https://egoistokur.com/520-1314-seni-daima-sevecegi", "text": "Alacakaranlık Kuşağı diye bağımlısı olduğum bir dizi vardı. Bir bölümünde dilini kaybeden bir adam anlatılıyordu. Adam günün birinde çevresindekilerin öğle yemeği yerine başka bir şey, yanlış hatırlamıyorsam dinozor dediklerini işitiyordu ve Dinozora gidelim mi? sorusu ondan başka kimseye acayip gelmiyordu. Günler geçtikçe yerini şaşırmış kelimelerin sayısı hızla artıyor, aralara son hızla tamamen anlamsız ses öbekleri dahil oluyor, nihayetinde adam bildiği, kullandığı dili hiç andırmayan bir ses kalabalığının ortasında kalakalıyordu. Bu durumda genellikle iki seçenek vardır: Ya inatla kimsenin kullanmadığı dilinizde ısrar edersiniz, ya da filmdeki adamın yaptığı gibi rastladığınız ilk kitapçıya girer ve bir alfabe satın alarak karınızla, çocuklarınızla, arkadaşlarınızla iletişim kurabilmenin ilk adımlarını atmaya başlarsınız. Neden geldim buraya? Çünkü Cins Dergi bir süre önce bana duyduğum en tuhaf sorulardan birini sordu: Yaşamak mı, Çince mi sorusu insana neler düşündürüyor, bilseniz. Uykudan gözlerim kapanıyorsa, bu çok acayip sorunuz yüzündendir. 'Çince öğrenmenin kısa ve acısız bir yolu olabilir mi' merakıyla dün gece internette epey dolandım. Varmış. Dünden beri azıcık Çince konuşabiliyorum. Hatırınızı sorabilir, dilerseniz size sebzeli noodle ısmarlayabilirim. Bunları yapmak zor sayılmaz, Çince temel cümle kalıplarını öğreten bir sürü site var. Yaşamayı öğretme vaadindeki kişisel gelişim kitaplarının lisan öğretme vaadindeki dijital versiyonları. En kolay yöntemi anlatayım: Dinle, yüksek sesle tekrar et. Pes etme, yine dinle, yine tekrar et. Kayıttaki sesle aynı tonu tutturana kadar yap bunu. Çalışırsan, dünyanın en kendinden emin sebzeli noodle ısmarlayan Çinlisi gibi tınlayabilirsin. Ha, ama biriyle Çince sohbet edebilir misin? Zor. Espri yapabilir ya da tefekküre dalabilir misin? Unutalım. İnternetten bakıp temrin yapa yapa öğrenilmiyor bazı şeyler. Fakat bakın, araştırırken öğrendiğim bir şey çok tuhafıma gitti. SMS yazarken Çince Seni seviyorum demek Çinlilere de zor geldiği için rakam kullanıyorlarmış. 520 mesela Seni seviyorum demekmiş. Peşine Daima anlamında 1314 iliştirilirse, alıcılar arasında havalara uçanlar oluyormuş. Kestirme aşk ilanı. Lafı getireceğim yer şurası: Burada onlara esas zor gelen hangisi olabilir sizce, duygularını Çince dile getirmek mi, yoksa birine onu sevdiğini söylemek mi? 520+1314 neyin maskesi? Yanımızdan geçenlere 'dokunmayıp çarptığımız' şu hız çağında, koşarken saçımıza başımıza takılan şeyleri ayıklayıp yüzümüze bulaşan kirleri temizlemek istiyoruz ya ara sıra, biraz durup nefes almayı, kendimize çeki düzen vermeyi ancak o zaman akıl ediyoruz. Başımıza gelenleri anlamlandırma, yani 'yaşama' fırsatımız oluyor. İnternetin Çinceyi, kişisel gelişim kitaplarının yaşamayı öğretemeyecekleri yer tam olarak burası. En güzeli, nefes almak için ders almaya hala ihtiyacımız yok."} {"url": "https://egoistokur.com/6-12-nisan-bu-hafta-ne-okusa", "text": "Yavaş yavaş toplum sahnesinden silinmeye başlayan meslekler, kitap yakmanın ürpertici tarihi, bir kadının gözünden Türkiye'deki kadın cinayetleri... Genç bir romancıdan unutmanın imkansızlığı, bir şairin kaleminden soluk kesen bir polisiye... Anne mutfağından hatıralar, yoga eğitmeni bir gezginin şeftali ağacıyla sohbeti... Sylvia Plath'ten çocuklar için şahane bir öykü kitabı... İşte seçtiklerim. Bazı meslek ve zanaatların yok oluşu, Türkiye'deki Rum, Ermeni, Yahudi nüfusun azalmasıyla da ilgili bir eksilme. Rita Ender'in İletişim Yayınları tarafından Kolay Gelsin: Meslekler ve Mekanlar adıyla kitap olarak yayınlanan söyleşileri bizi bu meslekleri tutkuyla, özenle yapan ustaların dünyalarına davet ediyor. Reysi Kamhi'nin resimleri, Berge Arabian'ın fotoğraflarıyla. Her şeyin bir tarihçesi varmış meğer, kitap yakmanın da... Lucien X. Polastron'un yazdığı ve Everest Yayınları'ndan çıkan Kitap Yakmanın Tarihi, bir kitabın başına gelebilecek en kötü şeyi, yakılıp yok edilmenin tarihini anlatıyor. MÖ 2500'lerde İskenderiye Kütüphanesi'nin yerle bir edilişiyle başlayan kitap, Hıristiyan ve İslam ortaçağına, Nazi Almanya'sına kadar geliyor. Biz de her yeni güç ve ideolojinin, üzerinde egemenlik kurmak istediği sistemin bilgisini, yok edilmesi gereken bir tehdit olarak algılamasının ayrıntılarını kitaplar özelinden okuyoruz. çıkçası incecik bir kitap olmasını isterdim, ama bu tarihçe o kadar kısa değil. Daha kötüsü kitabın gerçek anlamda bir finali de yok. Zira kitap yakmak eyleminin artık geçmişte kaldığını ne yazık ki kimse söyleyemez. Sylvia Plath'i bazıları bahtsızlığı ve trajik hayat hikayesiyle hatırlamayı tercih ediyor. Bense onu her şeyden önce iyi bir şair, romancı ve öykü yazarı olarak hatırlamaktan yanayım. Üstelik Kırmızı Kedi Yayınları'ndan çıkan yeni kitabı dramadan son derece uzak; tatlı mı tatlı, neşeli mi neşeli... Plath, Kiraz Hanım'ın Mutfağındaki öyküleri çocuklar için yazmış. Ama benden söylemesi, yetişkinler de okuyabilir... Zira kitabın kahramanlarından birinin Fırın olması, yazarın intihar etmek için seçtiği yöntemi düşününce bana fazlasıyla hazin geliyor. Son sözün ne olur? diyorum. Havva gözlerini gözlerime dikiyor. Ama şimdi ne çenesini kaldırmış öfkeyle, ne de sinirden elleri titriyor; öyle bırakmış kendini, öyle acılı, öyle yalnız ve çaresiz: Eğer ki bir erkek seni öldürürüm diyorsa, kadın ona inansın diyor. Yazar Burçe Bahadır, Ayizi Kitap'tan çıkan Ölü Kadınlar Memleketinde kocasını öldürmekten hüküm giymiş iki kadın ve karısını öldürmüş üç erkekle hapishanede konuşmuş, ardından hem öldürülmüş bir kadının babasını hem de bir başkasının ablasını dinlemiş. Sonra da oturup bu cinayetlerin hikayelerini yazmış. Ölü Kadınlar Memleketi, kadın cinayetlerinin neden kesinlikle politik olduğunu anlamamızı sağlıyor. Ayrıca içinde yaşadığımız atmosferin bu cinayetleri nasıl kolaylaştırdığını bir kez daha öfkeyle, üzüntüyle görüyoruz. Özlem Birsel Graves, Abis Yayınları'ndan çıkan Mutfaktaki Teselli adlı kitabında annesinin ölümünün ardından evini boşaltırken mutfak dolabında bulduğu bir defterden bahsediyor. Annesi bu mavi plastik kaplı ve sayfaları yemek lekeli deftere yıllar içinde beğendiği tarifleri toplamış. Yazar için bu defter, anne kokusunu simgeleyen kutsal bir emanet. Bulduktan sonra kitap olarak yayınlamasının sebebi bu. İşin güzel yanı, bu hatıralar ve tarifler bütünü, çocukluğumuzun kokularını, lezzetlerini hatırlamamızı sağladığından biz okurlar için de çok kıymetli. Yoga eğitmeni Çimen Erengezgin'in Gezginname: Bir Farkındalık Yolculuğu adlı kitabı Yitik Ülke Yayınları'ndan çıktı. Erengezgin eğitmenliğe dünyanın tek yoga üniversitesi Vivekananda'nın sertifika programını bitirdikten sonra başlamış. Kendi deyişiyle, Farkındalığı arttıkça, yaşamına yansıyanları gördükçe... Yetişkinlere verdiği integral yoga derslerinin yanı sıra hamileler ve çocuklarla da çalışıyor. İlk kitabı Gezginnameye gelince; kahramanı çocukken oturdukları evin bahçesindeki şeftali ağacı. Yürüyemeyen, konuşamayan, acısını ve sevincini kimseyle paylaşamayan bir ağaçtan kitap kahramanı olur mu demeyin ve lütfen okuyun. Sayfalar ilerledikçe hayata yeniden bir çocuk saflığıyla bakmaya, aklınızın sesine yenik düşen kalbinizin sesini yeniden işitmeye başlayacaksınız."} {"url": "https://egoistokur.com/6-kitap-tavsiyesi-her-yerde-golgeler-ve-insanla", "text": "Yukarıdaki satırlar Kemal Tahir'e ait. Nazım Hikmet'in ona tam 10 yıl boyunca mapushaneden yolladığı mektuplar, hem bu iki büyük edebiyatçının kişiliklerine, sanat ve dünya görüşlerine, hem de yakın tarihimizin hummalı bir dönemine tanıklık etmemizi sağlıyor. Bugün gözden düşen mektup türünün aslında hiç de zamana yenik düşmediğini kanıtlaması da cabası. Peter Ackroyd edebiyat tutkusu ile Londra sevgisini bir kez daha bir araya getiriyor. Hem on dokuzuncu yüzyıl İngiltere'sinin hem de Shakespeare döneminin ayrıntılarıyla bezeli Bir Zamanlar Londra'da, tüm zamanların en büyük ozanı üzerinden dönen bir gizem hikayesi. Patricia Highsmith'in bütün dünyada okur kitleleri kadar sinemaseverler tarafından da tanınan ve beğenilen ünlü Ripley dizisi ilk defa bütün romanlarıyla Türkçede. 1955'te Yetenekli Bay Ripley ile başlayan serüven, Ripley Yeraltında (1970), Ripley'nin Oyunu (1974), Ripley ve Peşindeki Çocuk (1980) ve Ripley Su Altında ile (1991) devam etmişti. Dizinin ilk kitabı Yetenekli Bay Ripleyde, New York'ta yaşayan hırslı, zeki ve kurnaz bir genç olan Tom Ripley'yle tanışıyoruz. Ripley, zengin bir ailenin, aile işlerine sırt çevirmiş oğlu Dickie'yi geri getirmek üzere İtalya'ya gönderilir. Dickie'nin yaşamı onu öylesine cezbeder ki, Dickie gibi olmak, ona yakın olmak arzusu Ripley'de kısa sürede bir takıntıya dönüşür. Bu takıntı, edebiyat tarihinin en unutulmaz antikahramanlarından birini doğuracaktır. Amerikalı öykü yazarı Ray Bradbury, Güneşin Altın Elmaları adlı kitabında, sıradan yaşamın tuhaf, gizemli ve büyülü yanlarını, bilimkurgu ve fantastik kurgunun sınırlarıyla oynayarak anlatıyor. Aile, iktidar, hayal gücü, yalnızlık ve uygarlık gibi temaları kendine has dili ve üslubuyla işleyen Bradbury'nin öyküleri, insanlık tarihinin dramatik bir özetine dönüşüyor adeta. Dün, bugün ve yarın... Dünya, Ay ve Güneş... Yakındakiler, uzaktakiler ve var olmayanlar... Bradbury'nin kaleminde mesafeler kısalıyor; gölgeler ise uzuyor. Mehmet Moralı'nın Türkçeye çevirdiği bu geniş kapsamlı öykü derlemesinde, Güneşin Altın Elmalarının yanı sıra, yazarın ünlü Roketin R'si kitabında yer alan öyküleri de bulacaksınız. Bozkırkurdundan Boncuk Oyununa yazını süregiden bir iç yolculuk çizgisinde okunabilen Hermann Hesse, politikadan kültüre, kitaplardan sevgi, mutluluk, ölüm temalarına açılan paletiyle özlü düşüncelerini bir araya getirdiği bu kitabında izlenimci bir ressam yalınlığıyla sesleniyor okura."} {"url": "https://egoistokur.com/62-yillik-yazi-munir-tanidigim-en-kabiliyetli-insandir-desem-olurd", "text": "Münir Özkul öldü dün. Daha ne diyeyim, konuşmaya halim ve arzum yok. O yüzden istedim ki, onu bu kez ben anlatmayayım, en yakınlarından biri anlatsın. Bir başka büyük aktör, Kamran S. Yüce; hani biriciğimiz Deniz Yüce Başarır'ın babası. Bir gün bana, Tanıdığın en garip insan kimdi? diye bir sual sorulursa, tereddütsüz, Münir diyeceğim. Kendine en çok güvenen kimdi? derlerse, gene Münir diyeceğim. Bir insan için sorulacak müsbet, menfi bütün soruların cevabını, rahat rahat Münir diye vereceğim. Münir benim için kimi zaman dünyanın en iyi insanı, kimi zaman en anlaşılmaz, en haşini olmuştur. Ama her zaman zeki, her zaman sevimli... Onu beğenmediğim, hakkında 'kötü bir insan' diye karar verdiğim anlar bile, zekasına, kendini kabul ettirebilme kudretine hayran kalmışımdır. Münir baştan aşağı tezattır. Tembel bir tezat. Çalışmağa başladığı an, -yani kendisinin yarın diye adlandırdığı an- Türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi aktörü olacaktır. Ama o yarın senelerdir gelmedi. Münir, hala zeki, sevimli, kültürlü ve tembel. Tam Doğu insanı. Hayır, tam değil! Batıdan aldığı öyle davranışları var ki insana, Biraz evvel konuşan bu adam mı idi? dedirtir. Gene birkaç dakika sonra ona değil, yargılarınızdaki değişikliğe şaşarsınız. Münir gene yakayı sıyırmıştır. Siz, beş on dakika içinde ona yakıştırdığınız sıfatların çelişmesi arasında, şaşkın kalırsınız. Münir tam bir bekar adam yaşayışı içindedir. Ama çok sevdiği bir karısı ve çok sevdiği bir kızı, bir de oğlu vardır. Münir okumaz dersiniz. Münir'i kimse iki satır okurken görmemiştir. Ama oğlunun adı, koca Sait'i hatırlatmak için Sait Ferdi konmuştur. Bir konu açılır, herkes bir şey söyler; gerçeğe en yaklaşanı Münir'inkidir. Batıda tiyatro adına ne olmuşsa, Münir bilir. Söz açılmadan bunu ondan öğrenemezsiniz. Söylediği zaman da altını çizmeden geçer. Bunun çaba ürünü bir iş olduğunu ancak dikkatiniz sayesinde anlayabilirsiniz. Münir güzeli bilir. Her şeyin güzelini... İstiklal caddesinden geçen bir kadın gösterin, Ha, o mu? der, adıyla söyler. Sonra, iyi pasta nerede yenir, ızgaranın en alası, pilavın en lezzetlisi hangi lokantadadır, tereddüt etmeden Münir'e sorabilirsiniz, cevap daima doğrudur. İyi giyinmek için; şu şu, şu gerektir. Bunu size rahat rahat anlatır. Ama dünyanın en kötü giyinen erkeklerinden biridir. Bir kere benim zorumla kumaş almıştı, bir sene tiyatroda kaldı, diktire- medi. Evine iyi şeyler almak ister, almaz. İsteğinde gerçekten samimidir. Yakında -yani yarın- çok iyi bir kitaplık kuracak. İkimiz M. E. B. Yayınevi'ne gidip 300-400 kitap alacağız. Taksitle tabii. İşin formalitesi tamamlanmıştır. Kağıtlar cebindedir. Ama her gün yarını bekleriz. Münir karısını çok sever dedim... Gerçekten içi titreyerek bahsettiği varlıklar, karısı, çocukları, bacıları ve babasıdır. Münir bu büyük sevgisinin yanında daima yarım aşklar geçirir. Bunların en uzunu bir, bir buçuk ay sürer. Bu ara telaşlıdır, korkaktır. Yahut öyle görünür. Ama sevimlidir. Şadan da onun sevimliliğine, insanlığına dayanamaz zaten. Ve Münir hep affedilir. Münir hep affedilir; ailesi, karısı, dostları, arkadaşları ve Muhsin Bey tarafından. Münir içerdi. Şimdi içmez. Münir ayda bir aşık olurdu, şimdi yılda bir olur. Münir sık sık hadise çıkarırdı, şimdi çıkarmaz. Bunlar hep affedile affedile olmuştur. Münir yarın -bu, gelecek cinsten bir yarındır- tembelliği hariç kusursuz bir insan olacaktır. Buna inanır. Buna Muhsin Bey ve Dr. Mişel de inandığı için inanır. Fakat Münir'in bir kusuru var, kendisi bunun farkında mı, değil mi bilmem? Olmamasını dilerim. Arada kötü işler yapar. Karşısındaki bunu anlarsa kızar, hakaret eder. Sonra utanır, köşesine çekilir. Münir, bundan da vaz geçecektir. Ona bunu açık açık söyleyen olmamıştır. Evet Münir, aktördür. O tarafını hepiniz biliyorsunuz diye üstünde durmadım. Tümünüzü sever. Onun kadar -Şükran Güngör hariç- seyircisini seven aktör görmedim. Arada bir, belki de sık sık, sahnede güler. Buna en çok üzülen, gene kendisidir. Münir en mutlu anının, en çok alkışlandığı dakika olduğunu söyler. Perde kapanınca alkış uzun sürerse Münir, günün en keyifli, en iyi adamıdır. Bu yüzden öğrenci seyircilerle çok sevişir. Onların alkışı daha candan, daha gençtir. Münir en çok durmaktan korkar. Eninde sonunda bir gün durmanın mukadder olduğunu bilir. Bu duruşun endişesi onda şimdiden başlamıştır. Ama belli etmek istemez. Münir beni yeni yeni sevmeğe başlamıştır. Biraz sinirli olmasına rağmen, aklı başında bulur galiba, arada açılır. Her gece oyundan sonra yürüyerek köprüye ineriz. Hemen bütün dertleşmelerimiz bu kısa süre içindedir. Her işin çalışarak yapılacağına inanır. Şansa pay bırakmaz. Sevmediği insanlarla açık açık alay eder. Ya da susar bir kenara çekilir. İşine gelmeyen bir şey söyler yahut sorarsanız, Aman aman dalgalandırma der, cevap vermez. Tiyatro konusuna dayanamaz. Söylemek istemediklerini bile söyler. Hepimizin kaçak yollar aradığı yerlerde açıktır. En iyi aktör? dersiniz, söyler. En kötü? dersiniz, söyler. Ben? dersiniz, gene söyler. Küçük Sahne'yi çok sever. Memleketin en iyi tiyatrosu yapacağız onu der. İyi para kazanır. Daima parasızdır. Çok cömerttir. Üstelik sık sık para kaybeder. Her para kaybedişinde daha dikkatli olması lazım geldiğine kendini inandırır. Oysa istediği konularda kurt gibi dikkatlidir. Örneğin tartışmalarda karşısındakinin açık vermesine göz yummaz. Çoğu tartışmayı kazanır. Kendi hakkında hiç konuşmaz. Dergi için konuşacağız dedim, kaçtı. Israr edince, Sen beni bilirsin, üstelik şairsin de, bir şeyler yazıver dedi, konuşmadı. Ben de oturdum, okuduklarınızı yazdım. Ama Münir için yalnızca Münir tanıdığım en kabiliyetli ve en tembel insandır desem de olurdu."} {"url": "https://egoistokur.com/8-kitap-askin-kirmizisi-siyahi-edebiyat", "text": "Aşkın içinde olan her şey bu romanlarda... Mutlu aşklar, ıstıraplı olanlar, ihanet içerenler, intikamdan beslenenler, sürpriz vaadedenler, hayatın yaşama değer olduğunu hatırlatanlar... Bu hafta aşk romanları okuyoruz. Aldatanın yaşadıklarını çok okuduk ama aldatanın ne hissettiğini ise pek de bilmiyoruz. Kızıyoruz, üzülüyoruz, hayatımızdan çıkarıyoruz ama arada aldatana bir şey olmuyor, o hep güçlü kalıyor gibi geliyor bize. Bir de Aldatma Antolojisi var. Yazar ve performans şairi Daphne Gottlieb'in kitabı. Adı 'Yalanlar Antolojisi', 'Gözyaşı Antolojisi', 'Öfke Antolojisi' ya da 'İntikam Antolojisi' de olabilirdi... Gottlieb çağdaş Amerikan edebiyatının yeni kuşak 25 yazarından aldatmaya dair öykü, şiir ya da denemeler istemiş; enteresan işler gelmiş. Evlilikler, ömür boyu süreceği sanılan aşklar, inancın mühürlediği beraberlikler, tek gecelik sevişmeler, internet buluşmaları, sado-mazo kulüplerinde başlan maceralar, kısacası modern hayatın içinde yer alan her türlü ilişki mevcut. Gizli İlişki Yaşamanın Yolları başlıklı bir yazı bile unutulmamış. Okurken şunu hissettim: İhanet aşkın gölgesi gibi bir şey, kişilere ve durumlara göre artıyor, azalıyor, yine de varlığını her daim hissettiriyor. Galiba böyle de sürecek. Biz büyük bir muammanın içinden alnımızın akıyla çıkıp Aşk nedir? sorusuna açık ve seçik bir cevap bulabildiğimiz güne dek. Ve o güne dek hepimiz aşkı bulmak, aşkı korumak, aşkı yıkmak için didinip duracağız. Aldatma Antolojisi, insanın kendini öteki'nin yerine koymayı denemesi için iyi bir yol. Bir kitap süresinde aldatıyorsanız aldatılan, aldatılıyorsanız aldatan olabilmek için... Aradaki çizgi öyle ince, görünmez ve kolay aşılabilir ki. Ama endişelenmeyin, bu haftanın okuma önerilerinin devamında aşka dair iç açıcı şeyler söyleyen kitaplar da var. Prenses Akademisi ve Grimm Kardeşler'in çocuklukta okuduğumuz peri masallarını Kaz Çobanı, Ateş Kız ve gibi nefis birkaç kitabıyla tanıdığım Shannon Hale, daha sonra dizi haline de getirilen Austen Diyarı ile Newberry Onur Ödülü'nü almış. İsrailli genç yazar Leigh Bardugo fütüristik bir distopyayı lattığı ünlü üçlemesinde, biri karanlık ve tehlikeli, diğeri iyi kalpli ve sakin iki erkek arasında kalan ve aslında dünyayı kurtarma potansiyeline sahip bir genç kızı anlatıyor. Kurduğu dünya müthiş. 18. yüzyıl Rusya'sından esinlenerek kurmuş bu dünyayı Bardugo. Ayrıntılı haritaları, müthiş güzel kapak çizimleri, kubbeli sarayları, karanlık ormanları, geleneksel Rus masallarından fırlamış dehşet verici yaratıkları, yorgun savaşçıları, seriye adını veren kibirli Grisha'ları, masum yüzlü iblisleri, yaşlı bilge kadınları, karların altında uzun uzun yürüdükten sonra barlarda, ateşin etrafında içilen 'kvas'ları, bolca kullanılan Rusça kelimeleri, farklı ve kudretli bir şıklığı simgeleyen renk renk 'kefta'ları... Bütün bunlar Grişa Üçlemesini genç okurlar için karanlık ama sürükleyici bir aşk hikayesi haline getiriyor. İlk kitap Gölge ve Kemikin ardından, Kuşatma ve Fırtına, Çöküş ve Yükselişi okuyabilirsiniz. Kargalar Meclisi ise yazarın aynı atmosferde geçen bir diğer romanı. Grisha dünyasıyla tanışmak isteyenler için... Bu arada hikayeyi pek yakında beyazperdede izleyeceğimizi de söyleyeyim. Bunu, geçirdiği motosiklet kazasıyla hayatı altüst olan Will'le tanışınca anlıyor. Will ufak tefek şeylerle ya da aklınıza gelebilecek herhangi bir büyük şeyle de mutlu olacak biri değil. Keyifsiz ve anlaşılır sebeplerle çok hırçın. Çevresindeki tüm renkler ve Will ciddi ciddi intihar etmeyi düşünüyor. Jojo Moyes'in Senden Önce Ben romanı sinemaya da uyarlanacak kadar büyük başarı kazanmıştı. Sıcak bir yaz öğleden sonrası hayata ve aşka dair kafa yormak ama çok da yorulmamak istiyorsanız, ideal seçim olabilir. Öte yandan kitabın devamının da çıktığını çıktığını söylemeliyim. Ama Senden Sonra Ben, Lou'nun Will'in ölümünden sonra yaşadıklarını anlattığı için fazlasıyla hüzünlü. Dünya katlanılmaz bulmaya başlayan Lou, sevdiklerini kaybeden insanların yollarına nasıl devam ettiklerini de öğrenmek zorunda artık. Ama bu kederden arınma yolculuğunun olağanüstü sürprizler barındırdığını öğrendiğinde, Will'in belki de hiç gitmediğini de keşfedecek. Bianca ve Manuel, resim ve müzik tutkuları aralarındaki mesafeyi ne kadar kısaltırırsa kısaltsın, farklı dünyaların insanları. Biri aydınlıkta yaşıyor, diğeri karanlıkta. Şiddet ve adaletsizlik ikisini farklı şekillerde etkiliyor, hırpalıyor. Ay'ın iki yüzü gibiler tıpkı, biri olmadığında, diğerinin de anlamı kalmıyor. Yarını düşünmemeye çalıştıkları bir aşkı paylaşıyorlar. Aralarında aileleriyle yaşadıkları sorunlar, geçmişin travmaları, hayallerle gerçeklerin amansız savaşı var. İtalyan edebiyatının genç yazarlarından Manuela Salvi, suç dünyasında hapsolmuş iki gencin arasındaki ilişkiyi anlatırken bize masumiyetin ve aşka dair de yeni şeyler söylüyor. Cath bir Simon Snow hayranıdır. Aslında, tüm dünya Simon Snow hayranıdır... Ancak Cath takipçi olma konusunda herkesten iyidir. İkiz kız kardeşi Wren'le çocukluklarından beri Simon Snow kitaplarını defalarca okumaktan, hayran kurgusu yazmaya kadar, kendilerini seriye adamış, annelerini kaybetmelerinin acısını da ancak bu şekilde atlatabilmişlerdir. Büyüdükçe Wren'in hayranlığı azalsa da Cath'in vazgeçmeye niyeti yoktur."} {"url": "https://egoistokur.com/8-tavsiye-kim-demis-cocuklar-okumayi-sevmez-diy", "text": "Çocuklar ne okur? Çocuk kitapları demeyin, bu hiç de yeterli bir cevap olmaz. Her şeyi okuyabilir onlar. Masal değil sadece; fantastik, korku, polisiye, aşk, mizah... Üstelik bu gerçeğin gayet farkında olan çok yetenekli yazarlar, çizerler ve yayıncılar var. İşte yoğun bir ders programları başladıktan sonra çocuklara nefes aldıracak birkaç güzel kitap. 14 yaşındaki Mike, kafası dağınık babasının sorumluluğunu almış, faturaları ve ev işlerini takip eden küçük bir yetişkindir. Hayatı matematikten ibaret olan babanın tek umursadığı şeyse, oğlunun şehrin küçük dahilerinin okuduğu liseye girmesi ve büyüyünce mühendis olmasıdır. Bir iş için 6 haftalığına Romanya'ya giden baba, Mike'ı da tanımadığı büyük yengesinin yanına gönderir. Çılgınca araba kullanan ve her söyleneni yanlış anlayan büyük yenge ile oturduğu yerden kalkmayacak kadar yaşlı olan büyük dayı, Mike'ın hayatında heyecan dolu günlerin başlamasına neden olacaktır. Daha da güzeli, gittiği yerdeki insanların yaşamı da Mike sayesinde değişmeye başlar... Amerikalı yazar Kathryn Erskine, 2012 Kristal Uçurtma Ödülü alan kitabıyla herkesi eğlenceli bir maceraya davet ediyor. Sürükleyici kurgusu, akıcı anlatımı ve birbirinden özgün karakterleri aracılığıyla başarı kavramını sorgulayan romanın en önemli özelliği, çocuklarda ve gençlerde umut duygusunu beslemesi. Çocukların meslek seçimlerine neden karışmamak gerektiği konusunda da yetişkinlere sıkı bir ders. Açıkçası kimse dedektifliğin büyüklerin tekelinde olduğunu söyleyemez. En azından kitaplar söz konusu olduğunda, durum hiç de öyle değil. Roman kahramanı çocuklar gayet güzel şifre çözüyor, iz sürüyor, gerçeği öğrenmeyi öyle veya böyle mutlaka başarıyor. Jacqueline Harvey'nin nefis serisinin kahramanı Alice Miranda da onlardan biri. Alice'imiz bu kez lüks bir gemide çıkacağı yolculuğa hazırlanıyor. Üstelik teyzesi aynı gemide görkemli bir düğünle evlenecek. Fakat o da nesi, kötü hava şartları yetmiyormuş gibi bir de mücevher hırsızlığı dedikoduları sarıyor ortalığı. Üstelik Alice Miranda'nın gözü gemideki doktoru sanki bir yelerden ısırıyor. Eh, kameralarda bir görünüp bir kaybolan sarışın çocuğun kim olduğu da meçhul. Yani işler çok çok karışık. Ve düğüne kadar bu gizemi çözebilecek kimse yok. Tabii Alice Miranda hariç! Sekiz yaşındaki Nuh'un bir sürü problemi vardır, o da bunlardan kurtulmak için kaçmaya karar verir ve her şeyi ardında bırakarak evi terk eder. Bir süre sonra olağanüstü özelliklere sahip bir ağaçla karşılaşır. Konuşan bir saatin, odalar arasında koşuşturan bir kapının ve sürekli hareket halindeki döşemelerin bulunduğu bu ağaç, aslında sihirli bir oyuncakçı dükkanıdır. Ama Nuh'un problemleri değişmemiştir. Gerçeklerden uzaklaşmak ve yaşadığı acıları unutmak için atıldığı bu macera, düşünmekten kendini bir türlü alıkoyamadığı o korkunç şeyle yüzleşmesine yardımcı olacak; oyuncak ustasının kuklalar aracılığıyla anlattığı hikayelerle kendi yaşamını sorgulayan Nuh evine geri dönecek midir? Ünlü yazar John Boyne'dan, sürprizli bir evrene açılan çağdaş bir masal. Çocuk klasiği Pinokyo'ya ve ustası Gepetto'ya da bir nevi saygı duruşu. Bir çocuk kitabında aşkın ne işi var demeyin, bu kitapta aşk anlatılıyor. Hem de üç kahramanı olan bir aşk... Dağ ve Deniz adlı iki dev, billur sesli bir deniz kızına aşık olursa neler olur? Bu hikayenin ilham kaynağı, Portekiz'in Algarve bölgesinde yer alan ve göz alıcı falezleri, dev kaya formasyonları, muhteşem doğal güzellikleriyle ünlü Rocha Plajı ve hakkındaki efsaneler... Yazar ve çizer Catarina Sobral, en sevdiği kumsalın ilham verdiği bu efsaneleri yeniden yorumluyor. 2014 Bologna Çocuk Kitapları Fuarı'nda En İyi İllüstrasyon Ödülü kazanan kitapta sanatçının temel renkler ve basit çizgilerle en zor konuları bile olağanüstü bir ustalıkla anlatabilme yeteneğine hayran oluyoruz. Küçük bir köyde yaşayan Pablo Fırçatüy'ün gayet güzel ve huzurlu bir hayatı vardır. Ta ki bahçesindeki maydonozların esrarengiz bir şekilde kaybolduğunu fark edene dek... Fırçatüy, maydanozlarını bahçesine izinsiz taşınan bir tavşanın yediğini keşfedince öfkeden deliye dönüyor ve onu kovmak için elinden geleni yapıyor. Gelin görün ki adı Tukur olan bu tavşan her şeyi yanlış anlayıp duruyor. Ressam Fırçatüy kapısının önüne çöp mü boşalttı; yeni mobilyalar geldi sanıyor. Yuvasına bir kova su mu boca etti; Yüzeyim, spor yapayım istiyor herhalde diye düşünüyor. Eh, bu durumda Pablo'nun ondan kurtulması gitgide imkansızlaşıyor. Bu hikayenin sevdiğim yanı, her şeyi önce Fırçatüy'ün, sonra da Tukur'un gözünden anlatması. Yani kararımızı her iki tarafı ayrı ayrı dinledikten sonra veriyoruz. Belki ikisi de haklıdır ve bunu bir fark etseler beraber yaşamanın sandıklarından çok daha güzel bir şey olabileceğini görecekler, kim bilir. Empati şart inancında olanlar çok sevecek."} {"url": "https://egoistokur.com/9-kitaplik-zor-soru-la-fontaine-mi-leyla-fonten-m", "text": "Tülin Kozikoğlu ve Sedat Girgin'in konuyla alakası nedir diye soracak olursanız, bütün ayrıntılar aşağıda. Gökçe Gökçeer'in kaleminden. La Fontaine'den Leyla Fonten'e, hayvanlar evimizde! Leyla Fonten, son dönemde duyduğum en güzel isimlerden, yaratıcılığın en iyi örneklerinden biri. Bu tatlı mı tatlı masalcı Leyla Hanım, La Fontaine'ın torununun torununun torunu olmakla övünüyor! Tıpkı onun gibi hayvanlarla arası çok iyi. Evinde kediden kirpiye, köpekten fareye, kurbağadan örümceğe ne ararsanız var. Balığı, kuşu ve sineği de unutmayalım! Redhouse Kidz'in yayımladığı dokuz kitaplık Leyla Fonten'den Öyküler serisi Tülin Kozikoğlu imzası taşıyor. Serinin henüz üç kitabı masamın üzerinde olsa da, bu heyecan daha devam edecek, biliyorum. Mutluluğumda, hiç şüphesiz, Sedat Girgin'in muazzam çizimlerinin de büyük payı var. Evde dokuz hayvan olur mu demeyin. İnsan hayvanları severse, istediği kadar hayvan besleyebilir. Bir sineğe kıyamayıp evinde misafir edebilir. Ya da bir kirpinin tüm inatçılığına tahammül etmeyi seçebilir. Leyla Fonten de böyle biri... Birini diğerinden ayırmadan bütün hayvanlarını seviyor ve tüm huysuzluklarına ve garip davranışlarına rağmen onlarla aynı evi paylaşıyor. Tıpkı büyük büyük büyük dedesi gibi öykülerini de onlar üzerinden kurguluyor. Aslında tesadüfen Leyla Fonten'in evine giren dokuz hayvan, belli ki bu evden bir daha hiç çıkmayacak. Öfkeli Örümcek Rıza, Mutsuz Kedi Dila, İnatçı Kirpi Mina... İlk üç kitap bu adları taşıyor. Daha sonra Utangaç Köpek Kaya, Bilmiş Fare Tuna, Kıskanç Kurbağa Eda, Sabırsız Sinek Feza, Tembel Balık Sefa ve Korkak Kuş Sema'yı tanıyacağız. ''Merhaba! Benim adım Leyla. Size bir hikaye anlatacağım. Beğenirseniz ne ala!'' Her kitap böyle başlıyor ve evet, çok beğeniyoruz Leyla'yı da öykülerini de... Çocuklarda görülen bazı davranış bozukluklarını hayvanlar üzerinden anlatmaya çalışan ve nefis çözüm önerileri sunan seri; mutsuzluk, inatçılık, sabırsızlık, utangaçlık gibi sorunları dokuz başlık altında inceliyor. Daha önce Bir Tanecik Oğlum, Lili ve Yedi Çocuğu adlı serilerinden tanıdığımız Kozikoğlu'nun Meraklı Gezginler Serisi'nde; Yemeğini Arayan Tırtıl, Özgürlüğünü Arayan Kelebek, Kelebeğini Arayan Ayşe ve Bulutunu Arayan Su Damlası kitapları Redhouse Kidz tarafından yayımlandı. Dilini, kalemini çok sevdiğimiz Kozikoğlu, klasik masalların izinden giden şiirsel metinleri ve harika karakter isimleriyle yine zekasını ve kalemini konuştuyor. Sedat Girgin ise, bir çocuk kitabında yer alacak çizimlerin önemini bir kez daha hatırlatmış bize. Çizimlerini Sabit Fikir dergisinden de hayranlıkla takip ettiğimiz Girgin'in imzasına; TUDEM, Can Yayınları, Redhouse Kidz ve birçok yayınevinin 50'yi aşkın kitabından aşinayız. Özgün tarzını nerede görsek tanırız."} {"url": "https://egoistokur.com/abarat-sevgi-neydi-sevgi-her-seyi-uc-kere-kontrol-etmekt", "text": "Hatasız kul olmaz diyen Arzu Akgün, başına gelen en talihsiz olaylardan birini anlatıyor. Hikaye gibi ama karakterler gerçek. Yazar, çevirmen, editör, dizgici... Her şey çok karışık. Şimdi bu karışıklığı bırakalım Abarat'ın yazarı Clive Barker çözsün. Bir işyerindeki ilk hatamı 19 yaşında bir turizm acentasında çalışırken yaptım. Yanlış hazırladığım liste yüzünden Kapadokya'ya gidecek adamı Pamukkale'de bırakmışlardı. Telafi edip adamın gönlünü almak için iki gece ücretsiz konaklama vermiştik. On yıldan fazla süren ithalat-ihracat sektöründeki günlerimde sonra da bazen benden bazen çalışma arkadaşlarımdan kaynaklanan hatalar oldu. Yanlış kişiye e-mail göndermek, dosya ektedir deyip eklemeyi unutmak, müşteriyi CC'de unutup dedikodusunu yapmak, yanlış sipariş göndermek gibi şeyler oldu. Ama işte müşteriye yanlış sipariş gönderdiğiniz zaman özür dileyip makul bir sürede doğrusunu gönderince sorun olmuyor, kitap ise bambaşka. Bir kitabın hazırlanmasında hata yaptığınız zaman bu hata mesela 2000 kere çoğaltılıyor ve memleketin çeşitli yerlerine dağıtılıyor. Üstelik yok olmuyor. Üzerinde çalışmaya başlamadan önce, biraz da kitaptaki birbirinden ilginç çizimler başımı döndürdüğü için, bir iki gün Clive Barker kimmiş, başka neler yapmış diye okumakla geçirdim. Kitabın içindeki yine yazara ait çizimler gerçekten şahane. O kadar canlı o kadar çekici ki romanın içine girmeniz hiç uzun sürmüyor. Kitabın kuşe kağıda renkli basılması da bu keyfi arttırıyor. Her şey dünyanın en sıkıcı yeri olan Chickentown'da başlasa da kahramanımızın kendisini Abarat'ta bulması uzun sürmüyor. Birdenbire bir dalga geliyor ve Candy'yi, kardeşleri başının üstündeki boynuzlarda yaşayan John Mischief adlı bir adam eşliğinde birbirinden garip huyları olan ilginç yaratıklar, mekanik böcekler, dev güveler arasına götürüyor. Candy karşılaştığı tehlikelere karşı mücadele verirken Abarat'ın da karanlık güçlerden kurtulmasına yardımcı olmaktadır artık. Okurken bazen hikayeden çok kahramanların enteresanlığına kapıldım. Yazar nasıl olmuş da kurgulamış bunları derken Barker'ın köpekler, fareler, japon balıkları, sakangurlar ve papağanlar dolu bir evde yaşadığını öğrenmek biraz olsun ilham verdi bana. Hatta yazarımızın papağanlarından birisinin adının Malingo olduğunu duyunca çok şaşırdım. Romanın bir yerinde Candy, kendisini filozof, sihirbaz ve rom uzmanı olarak tanıtan kötü yürekli Kaspar'ın eline düşünce ona yardım eden yaratığın da adı Malingo çünkü. Kitabı kendimi kaptırarak okudum hatta o kadar kaptırdım ki bazı sayfaları iki üç kere okudum. Olayların heyecanıyla bir şeyi kaçırmış olabilir miyim, kitabın bir yerlerinde benden habersiz canlı kalmış bitişik halde dahi anlamında bir de olabilir mi diye tekrar tekrar okudum. Renk renk kalemlerle yaptığım tashihi bitirince yayınevine teslim ettim. Onlar da yaptığım değişiklikleri kontrol etmesi ve değerlendirmesi için tekrar çevirmene göndermiş. Çevirmenimiz de bazılarını uygun bulmuş bazılarının da eksisi gibi kalması için not düşmüş. Değişikliklerin işlenmesi için grafik bölümüne tam da bizim üzerinde çalıştığımız kağıtlar verilmiş. Ve üstü çizilen cümleler arasında grafikteki arkadaş ne benim ne de çevirmenin yazdığı cümleyi değil de arada alınan notu yazmış: Google'da arattım, 38.100 sonuç çıktı. Sonra kitap böyle basılmış. Dağıtılmış. Raflarda yerini almış. Okuyucuya ulaşmış. O sayfayı gördüğümde bir süre konuşamadım. İtiraf edeyim başkasının başına gelse gülerdim ama gülemedim. Kitap çoktan dağıtıldığı için aklıma yapacak bir şey de gelmedi. Konusu, baskısı, çevirisi, imlası, her şeyi düzgün, ne güzel böyle bir kitapta imzam var diye sevinecekken sadece nasıl olur diyebildim. Üç saniyeyle kaçırdığı tren yüzünden kaderinin değiştiğini içten içe bilen biçare bir roman kahramanı gibi kalakaldım. İnsan ölümlüdür. Yine de bütün çabası bunu inkar olduğu için kalıcı bir şeyler bırakmak ister. Kalıcı işin kalıcı hataları oluyordu işte. Sevgi neydi? Sevgi her şeyi üç kere kontrol etmekti. Kendi adıma kitabın editörü olarak sürece yeterince hakim olamadığım için başta Clive Barker sevenler olmak üzere bütün okuyuculardan özür dilerim. Gökten üç elma düşmüş. Biri Türkçeyi düzgün kullananlara, biri Clive Barker sevenlere, biri de editörün hatasını hoş görenlere."} {"url": "https://egoistokur.com/acemi-bir-boksorun-defterleri-sosyolog-lois-wacquant-yumruklarini-konusturuyo", "text": "Ünlü Amerikalı aktör William Holden, Golden Boy adlı filmde ailesini geçindirmek için profesyonel olarak boks yapmak zorunda kalan genç bir keman virtüözünü canlandırmıştı. Jack Nicholson'ın da aynı zamanda konser piyanisti olan bir maden işçisini canlandırdığı Five Easy Pieces diye bir filmi vardı. Brad Pitt ve Edward Norton'luFight Club'ın sözünü bile etmeyeceğim... Anlayacağınız, boksun karşısına ona tezat bir başka disiplini koymak popüler kültürün ve Hollywood'un bayıldığı bir şey. Bize gelince, boks tecrübemiz, Kıvanç Tatlıtuğ'un sadece yakışıklılığını değil, oyunculuğunu, kaslarını ve yumruklarını da konuşturduğu Kuzey-Güney dizisinden ibaret. Peki ama popüler kültüre malzeme olmak dışında boks nedir? Birçok kişinin spor olarak kabullenmekte güçlük çektiği bir yumruklaşma biçimi, insanoğlunun en sert, acımasız ve vahşi faaliyetlerinden biri. Çoğu zaman para için ama bazen de başka şeyler, mesela kimlik yahut erkeklik adına girişilen bir hayatta kalma savaşı... Bu cevap yeterli gelmediyse, Ruh ve Beden adlı kitaba başvurmanızı tavsiye ederim. Çünkü Fransız sosyolog Loic Wacquant'ın, Chicago'nun siyahi gettolarından birindeki bir boks salonunda yaptığı gözlemlerden oluşan kitap, boksa dair kafanızdaki birçok soruyu cevaplayacak. Her gün sadakatle bu kulübe gideceği, günün olaylarını, konuşmalarını her akşam saatlerce vecd içinde kağıda dökerek 2300 sayfa ham malzeme toplayacağı o sırada aklının ucundan bile geçmiyormuş. Öyle ya da böyle kulübün kurucusu ihtiyar DeeDee Armour dahil tüm boksörlerin sevgisini, saygısını kazan Wacquant orada tam 3,5 yıl kalmış. Teknik becerisi yerlerde sürünürken bazen caymaya karar verse de fiziksel durumunu düzeltip güçlendirince tam bir yumruk erbabı haline gelmiş. Eldiven giyip kendisini ringde kanıtlamış. Altın Eldivenler Turnuvası'na katılmış. Hatta boksu o kadar sevmiş ki, profesyonel olmayı bile ciddi ciddi düşünmüş. Bugüne kadar aldığı en büyük övgü ise artık hayatta olmayan ihtiyar koç DeeDee'nin Louie bizim ruh kardeşimizdir! cümlesi olmuş. California Üniversitesi'nin Berkeley Kampüsünde sosyoloji profesörü. Ayrıca Paris'teki Centre de Sociologie Europeenne'de araştırmacı. 2008'de kent sürgünlüğü, etno-ırksal tahakküm, cezalandırıcı devlet, sosyal kuram ve muhakeme politikaları konularını içeren araştırmaları dolayısıyla Amerikan Sosyoloji Derneği'nce Lewis Coser Ödülü'ne layık görülmüş. Ruh ve Beden, eserleri 20 dile çevrilen Wacquant'ın bizde yayınlanan ikinci kitabı. Pierre Bourdieu ile birlikte yazdığı Düşünümsel Bir Antropoloji İçin Cevaplar daha önce İletişim Yayınları'ndan çıkmıştı."} {"url": "https://egoistokur.com/adlarini-romanlardan-alan-muzik-gruplari-", "text": "William S. Burroughs'un Çıplak Şölen'de anlattığı yapay penis... Virginia Woolf'un fare renkli mütevazı insanları... William Faulkner, Anais Nin, David Foster Wallace, Don DeLillo, Ranier Maria Rilke, Arthur Janov... İşte isimlerini romanlardan, yazarlardan, roman kahramanlarından hatta romanlarda geçen ayrıntılardan alan müzik grupları... Ve elbette parçaları. The Doors'tan House of Love'a adlarını romanlardan alan müzik gruplarıEfsane The Doors grubu ismini, Aldous Huxley'nin Doors of Perception adlı kitabından, artık unutulmuş bile olsa, 30 yıl boyunca enfes müzikler yapan Steely Dan ise o pek tuhaf ismini William S. Burroughs'un Naked Lunch romanından aldı. (Steely Dan, kitapta sözü edilen dildo'nun, yani yapay penisin adı. Grubun sex, drugs, and rock 'n' roll temalı şarkılarının sözleri hep dikkat çekici oldu. Good News for People Who Love Bad News albümüyle tanıdığımız Modest Mouse grubunun adı, Virginia Woolf'un The Mark on the Wall adlı öyküsünden geliyor. Woolf öykünün bir yerinde fare renkli mütevazı insanların zihinlerinden bahsediyor. Demek ki, Modest Mouse adamları, sıkı birer edebiyat okuru. Big Brother and the Holding Company grubu içinse fazla söze gerek yok; bu ad, George Orwell'in 1984'ünden geliyor. Primal Scream grubunun ilham kaynağı ise psikiyatr Arthur Janov'un The Primal Scream adlı kitabı. 19. yüzyıl İngiliz edebiyatının çok sevdiğim ama ikinci kez okumayı asla göze alamayacağım romanı Vanity Fair, 60'lı ve 70'li yılların ünlü grubu Vanity Fare'e küçük bir harf farkıyla ilham vermiş. Hala bir yerlerde yaşıyor ve müzik yapıyorlar. Pylon grubuysa William Faulkner'ın Pylon adlı romanından ilhamla bu adı seçmiş. Bir de Veruca Salt var. Bu grubun adı, Roald Dahl'ın Charlie and the Chocolate Factory'sindeki bir karakterden geliyor. House of Love grubunun isim seçerken başvurduğu roman, Anais Nin'in A Spy in the House of Love'ı. Airborne Toxic Event daha yeni bir döneme bakıyor ve adını Don DeLillo'nun White Noise adlı romanında geçen kimyasal atıktan alıyor. The Year of Glad'in adı, David Foster Wallace'ın Infinite Jest'inden geliyor. Steppenwolf grubu için açıklama gereksiz: Bu isim, Herman Hesse'nin Steppenwolf adlı romanından. Son örnek bir roman değil, şair. Rainer Maria grubunun üyeleri belli ki birer Rainer Maria Rilke hayranı. aslında daha bi sürü var... zamanla onları da eklerim diye umuyorum. hatta belki şarkıları ve videolarıyla."} {"url": "https://egoistokur.com/adornodan-ciorana-fragmental-edebiya", "text": "Paul Valery, bir kitap hakkında makale yazmak için o kitabı karıştırıp sayfalarına şöyle bir göz atmanın yeterli olduğuna inanıyormuş. Eleştirisini yapacağım bir kitabı asla okumam, insan etkileniyor diyen Oscar Wilde ise, bir kitabı okumak için en uygun sürenin altı dakika olduğunu öne sürüyormuş. New Yorker yazarı Mark O'Connell da günümüz okurunun bildiğimiz edebiyata, daha doğrusu başı, sonu, ortası olan standart romanlara değil, fragmental kitaplara ihtiyaç duyduğunu söylüyor. 20. yüzyıl sadece edebiyatta değil resimde ve sanatın diğer alanlarında da parçalanma çağıydı. Mark O'Connell imzalı bir makaleye rastladım geçenlerde. Kendi deyişiyle, sevdiği kitapları başka kitaplarla aldatan O'Connell, iştahlı bir okur olduğunu ama kitaplara duyduğu tutkulu aşkın onları kolayca terk etmesine engel teşkil etmediğini anlatıyordu. Ne yapayım, çok fazla okuyor ve yeni kitaplara 'Hayır' demekte zorlanıyorum. Öyle olunca da, pekala hoşuma giden bir kitabı yarım bırakıp kitapçıda rastlayıp vurulduğum bir başkasına geçebiliyor ve öncekini unutuyorum diyor O'Connell. Her zaman böyle değilmiş tabii, ara sıra esas kitaba geri döndüğü ve kaldığı yerden devam ettiği de oluyormuş. Şahsen birkaç kitabı aynı anda okuyabilenlerden değilim. Bir kitaba başlamış ve aşık olmuşsam sonuna kadar devam ederim. Bu açıdan, sadık olduğum söylenebilir, en azından elimdeki kitabın son sayfasına kadar. Sorun şu aslında: Aşık olduğum kitap sayısı gitgide azalıyor. Mark O'Connell haklı olabilir mi? Zira onu ihanete sevk edenin bildiğimiz edebiyat, daha doğrusu başı, sonu, ortası olan standart romanlar olduğunu söylüyor. Ona göre günümüz okuru bunların yerine, parçalar halinde yazılmış fragmental kitaplara ihtiyaç duyuyormuş. E. M. Cioran'ın Çürümenin Kısa Tarihi. İşte bu kitaplar atlayarak, bir yerden bir yere hızlı geçiş yaparak, bazı bölümleri geri dönüp yeniden okuyarak da olsa O'Connell'ın sonuna kadar gidebildiği kitaplardan. Adorno'nun Minima Moraliada amacı kendi deyişiyle, her noktası merkeze aynı uzaklıkta olan bir yazıya ulaşmak. Bu sebeple, felsefe, günlük hayat, siyaset, edebiyat, müzik, psikoloji gibi ilgilendiği bütün alanları fragmanlar halinde, sonlarına aforizmatik yorumlar ekleyerek bir araya getiriyor. Varoluşçularla ya da psikanalistlerle sıkı polemiklere girmeyi ihmal etmiyor elbette. İlgilendiği konular arasında yok yok. Astroloji bile Adorno'nun merceği altında, büyük tarihsel eğilimleri açıklayan bir şifre haline geliyor. Bana öyle geliyor ki dürüst okurların sayısı son yıllarda gittikçe artıyor. Aklıma, Pierre Bayar'ın kaleme aldığı Okumadığımız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşuruz adlı çarpıcı inceleme kitabı geliyor. Bayar'ın destek aldığı edebiyatçılardan biri, şair Paul Valery. Valery, bir kitap hakkında makale yazmak için o kitabı karıştırıp sayfalarına şöyle bir göz atmanın yeterli olduğuna inanıyor, hatta bazı kitaplar söz konusuysa yazmadan önce okumanın sayısız sıkıntılar yaratabileceğini düşünüyormuş. Eleştirisini yapacağım bir kitabı asla okumam, insan etkileniyor diyen Oscar Wilde ise, bir kitabı okumak için en uygun sürenin altı dakika olduğunu, bu süre uzarsa okuma sürecinin zihnimizde kendi otobiyografimizi yazma sürecine dönüşebileceğini öne sürüyormuş."} {"url": "https://egoistokur.com/afarin-sajedi-sismis-gozler-kirmizi-burunlar-ve-balik-kayganlig", "text": "Afarin Sajedi, bakmanın ıstırap verdiği portrelerin yaratıcısı olan Şirazlı bir ressam. Görünmeyeni görünür kılmanın, insan ruhundaki o bitmek tükenmek bilmez kargaşayı sanata aktarmanın peşinde. Bunu da tuval üzerine akrilik ya da yağlıboya çalışarak ve olağanüstü güzel, kırılgan, cesur kadın imgeleri yaratarak yapıyor. Bu kadınların yüzleri hep lekeler, yara izleri ve çillerle dolu. Zorlu bir savaştan çıkmışlar gibi duruyorlar. Kendini feminist saymıyor, Kafamda belirli bir cinsiyete ait meseleler değil, insani endişeler ve sorular var diyor. İşlerini kadına yönelik şiddet ve benzeri meselelerle ya da Ortadoğu ülkelerinin siyasal çatışmalarıyla ilişkilendirenlere de kızıyor. Ona göre, internet üzerinden dolaşıma sunulan bilgi akışı son derece yanıltıcı. Batılılar yanılıyor, o yüzden İran ve öteki Doğu ülkelerinin baskıcı yönetimleri ve geri kalmışlığıyla ilgili görüşlerini bir an önce değiştirmeli, hayata daha geniş bir perspektiften bakmalılar diyor. Sajedi, bu işe yıllar önce çocuk kitapları resimleyerek başlamış. Arada yönetmenlik ve oyunculuk da yapmış ama 2009'dan beri kendini tam zamanlı resim yapmaya vakfetmiş durumda. Gene de resimlerinde sinemadan yararlanıyor, mesela bugünkü stilini yaratırken Bergman-vari yakın plan yüz çekimlerini uzun süre tekrar tekrar izlemiş. Bergman karakterin iç dünyasında neler olup bittiğini, yüzüne odaklanarak ve simgelerden yararlanarak aktarır diyor, onun yaptığı da tam olarak bu. İki idolü var; Leonardo da Vinci ve Lars von Trier."} {"url": "https://egoistokur.com/ah-istanbulun-askinda", "text": "Arzu Akgün İstanbul kitaplarını yazdı. İstanbul denince akan sulan durur, bu yüzden lafı kısa kesiyor ve Arzu'nun yazısıyla baş başa bırakıyorum. Dalıp gittiğim bir kitapta İstanbul'un 50 yıl, 100 hatta bazen 1000 yıl önceki halini okuyorum. O çok aşık olduğun adam sanki sana gelmeden önce bütün heveslerini başka bir yerlerde bırakmış ve sen ne yapsan aşkınız aynı coşkuyla yeniden yaşanamazmış gibi hissedersin ya öyle bir kıskançlık kaplıyor içimi. Bütün o imparatorluklardan bana kalan bu kadar diye kırılıyorum. Bazen tesadüfen bir köşeyi dönüyorum, birden yükseliyor karşımda tarih. Nereye gitmiş o meydanlar? Neden ara sokaklarda kalmış bunca nakış bunca dua diye tekrar kitaplara bakıyorum. Her resim her fotoğraf her gravür her tasvir yeniden bilmediğim bir şeyi özletiyor bana. Her şeyin giderek birbirine benzediği bu yerde tarihten de masaldan da aşktan da uzak bir yere düşüyorum. Düştüğüm yerden yine kitaplar kaldırıyor beni. Hala okumak ve hayal etmek var en azından. Bütün yaz Reşad Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi'nin içinde gezindim durdum. Nasıl güzel anlatmış sokak sokak, kapı kapı, oda oda... Ayasofya da var içinde, bir rüya tabircisinin rüyalarınız hüsnü suretle tabir edilir diye verdiği gazete ilanı da, Abdülhamit'in hayatı da var, Abdülhamit devrinde, Cerrahpaşa'da sarhoşların elinden et kapmakla meşhur sokak köpeği de, camiler, türbeler de var, hırsızlar fahişeler de, İstanbul masalları da var dönemin sansasyonel magazin haberleri de. Ne zaman İstanbul Ansiklopedisi'nden başımı kaldırsam kendimi evimde değil de bir kahvehanenin köşesinde bir berberi izlerken buluyorum. Evet efendim eskiden berberler ayrı bir dükkan olmaz kahvehanelerin köşesinde yer alırlarmış. Ben berberi izlerken biri kolumdan tutuyor ve Hadi bak başlıyor anlatmaya diyor. Bazen bir eskicide çalışan güzel yüzlü Müslüman bir delikanlı ile Musevi bir kızın aşklarının masalını anlatıyor kahvehanedeki meddah bazen evdeki zulümden bıkıp erkek kılığında orduya katılmaya çalışan ve izdivacını hiç ummadık şekilde orada yapan başka bir kızınkini. Bu meddah hikayelerinin bir kısmını yine bir Reşad Ekrem Koçu kitabında buluyorsunuz. Aşk Yolunda İstanbul'da Neler Olmuş İstanbul'da geçen yarı gerçek yarı masal anlatılarla hem ne zamandır ihmal ettiğim sokaklara sürüklüyor beni hem de aşka inancımı tazeliyor. Üniversitedeyken Beyazıt'tan Eminönü'ne indiğim Uzunçarşı caddesinde, Tahtakale'nin olanca kalabalığından, telaşından ve renklerinden kendimi alamazken bir yandan da hayal ediyorum. Ben de karşılaşsam Koçu'nun anlattığı uzak diyarlardan gelen o büyücü ile diyorum. Tam da buralardaki bir dükkanda çalışırken kara sevdaya tutulan gencin derdine nasıl derman olduysa bana da akıl versin istiyorum. Uzunçarşı caddesinin Bizans'tan günümüze değişmeden gelen iki sokak isminden birisi olduğunu ise Semavi Eyice'nin Eski İstanbul'dan Notlar kitabından öğreniyoruz. İstanbul'a dair öğrendiğim her yeni şey biraz daha eskiyi merak ettiriyor bana. Eskilerden ise kalbimdeki en büyük yer elbette Evliya Çelebi'ye ait. Bazıları hiç okumadan Ay yazmış ama gerçek miymiş değil miymiş diye dursun ben Tanpınar'ın dediği gibi Evliya'yı hep inanmak için okudum ve karlı çıktım. İlk önce Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi'ni okumuştum. Tarih ve kültür bir yana İstanbul'un nasıl anıldığını görmek için bile okumaya değer. Bilirsiniz Evliya'nın seyahatleri evine yakın bulunan Eminönü'ndeki Ahi Çelebi Cami'nde gördüğü rüya ile başlar. Bazıları da vardır benim gibi hayal edip kitaplardan sevdalanıp gelir İstanbul'a. Çocukluğumuzun unutulmaz kitaplarından Çocuk Kalbi'nin yazarı Edmondo De Amicis de İstanbul adlı kitabında, yıllarca cilt cilt İstanbul üzerine kitap okuyup kalbinde taşıdıktan sonra büyük bir heyecanla gelir. Hem de ne gelmek Yarın sabah İstanbul'un ilk minarelerini göreceksiniz. dediklerinde yumruğunu küpeşteye sevinçle vurmasını öyle bir anlatıyor ki aynı anda benim de içimde denizden İstanbul'a bakmanın coşkusu kabarıyor. Çok seviyorum bu şehri, yıkılan her bina, değişen her sokak ismi, kıymeti bilinmeyen her tarihi eser yüreğimi söküyor. Demem o ki İstanbul'a iyi bakın bu günlerde, yazın, fotoğraflar çekip altına notlar düşün. Çocuğunuzun doğduğu sokakta hangi dükkanlar vardı, sokağın adı neydi onu anlatan bir iki satır karalayın. O yol, o ev, o bina, o sokak belki olmayacak. Arayacaksınız, bulamayacaksınız. Hiç olmazsa kaybettiğiniz şeyin ne olduğunu bilin ki bu bazen çok kıymetlidir. Hatırlar mısınız bilmem, Bumerang akşamı dışarda küçük bir sohbetimiz olmuştu. O zaman da söylediğim gibi, sessiz okuyucularınızdanım. İstanbul'u özlemişken, şu yazıyı da okuyunca bir de selam vermek istedim. Sevgili Zeliha, elbette hatırlıyorum. Güzel sözlerin için çok teşekkür ederim, Arzu'ya ileteceğim. Bu arada ben de senin bloguna baktım, çok leziz ve iştah açıcı :)) Tanıştığımıza sevindim. İstanbul'dan uzakta, ona aşık ve özlem içindeyken, aynı duygularla, bu güzel paylaşımınız için teşekkür ederim."} {"url": "https://egoistokur.com/ah-kitaplarim-beni-kimbilir-ne-kadar-ozluyordu", "text": "ON8'den çıkan Çıplaklar'ın yazarı Iva Prochazkova'nın bir röportajından parçalar. Bir bölümde, zamanında siyasi sebeplerle ülkesini terk ettiğinde kitaplarından da ayrılmak zorunda kalışını ve bunun sonradan ona nasıl bir özgürlük alanı açtığını anlatıyor. Kitaplarından ayrılamayacağını düşünen benim için bunu okumak bir parça ürkütücü ama yine de enteresan bir deneyim oldu, size de tavsiye ederim. Avusturya'da önce Almanca öğrenmek, sonra ortamı keşfetmek zorundaydım. Yeni arkadaşlar hatta yeni kitaplar arıyordum. Ama hepsi Almanca konuşuyordu. Karşımda yepyeni güdüler, sözcükler, fikirler vardı... Sonraları, halk kütüphanelerinin gayet iyi çalıştığını keşfettim. Bir de şunu: Sürekli olarak yer değiştirmek zorundaysanız, çok şeyi kaybetmeyi göze almanız gerekir. O zaman farkına varıyorsunuz ki kederinizin, sıla özleminizin asıl sebebi elinizde tutmak istediklerinizmiş. Eğer onlardan vazgeçebiliyorsanız, özgürsünüz. Ben öyle yaptım. Başlangıçta şunu sordum kendime: Acaba başka bir kültürün başka geleneklere sahip insanlarına yazmayı başarabilecek miyim? Sonrasında fark ettim ki, kendinizi akışa bırakırsanız pekala da olabiliyor. İnsanların ne söylediğini dinlediğinizde, düşüncelerinin, problemlerinin de farkına varıyorsunuz. Adım adım hem kendi hayatınızı hem de başka hayatları anlıyorsunuz. Yeni yaşamda her şey, her mesaj çok daha açık ve anlaşılır hale geliyor. Bu hayata bir de, yuvaya ve okula giden üç çocuk ekleyin... Böylelikle Avusturyalı ve Alman çocuklarla tanıştım, konuştum. Yani her şey son derece kendiliğinden ve bir anda gelişiverdi, sıla özlemim dindi. Bir şeye bağımlı olmayıp kendimi dünyaya açtığımda, her yerde yazabileceğimin farkına vardım. Kafamda, ama özellikle de defterlerimde bir sürü öykü var. Bu öykü, beklenmedik bir anda geliveren bir fikir de olabilir. Unutmamak için not ederim. Geliştirmediğim veya üzerinde çalışmadığım böyle bir dolu başlık var. Defterimde öylece beklerler. Mesela Prag'dan Berlin'e seyahat ederken bu defteri yanıma alır, sıkıldığımda veya gevşemek istediğimde sayfalarını karıştırır, eski notlarımı okurum. Kafamda o notu aldığım güne gitmeye çalışır, kendi kendime şimdiye kadar neden bununla ilgili bir şey yapmadığımı sorarım. Bu şekilde birkaç kez, yıllar önce aldığım notların beni tekrar, ama ilk not aldığım günkünden farklı nedenlerle ve biçimlerde heyecanlandırdığı olmuştur. Benim çalışma yöntemim bu. Temalar asla bitmez, zamanları da asla geçmez. Bu kimin için? diye merak ederim. Bunu kimlere söyleyeceğim? diye sorarım kendime. Böylelikle romanım oluşur. Ülkeler arasında her şeyden önce, geleneklere bağlı farklılıklar söz konusudur, çünkü her ülkenin farklı bir tarihi vardır. Sonuçta çocuklar, kendi ülkelerindeki tarih bilinciyle eğitilirler. 9 yaşında Berlinli bir kız çocuğu, Praglı bir çocuğun aksine büyük şehirlidir. Öte yandan kendi kendime hep şunu sormuşumdur: Bunlar gerçekten hesaba katılması gereken en önemli kriterler midir? Evet, bu kriterler elbette vardır, bunu inkar edemeyiz ama öncelik bunlarda mıdır? Ayrıca farklılıklar bir yana, Avrupa'da hepimiz için ortak geçerliliğe sahip şeyler vardır. Mesela hangi ülkeden olursa olsun çocuklar öyküleri kavramadan önce hisseder. Dolayısıyla benim okurum olmalarını istiyorsam, yazdığım öykülerde onlara hislere dair bu çizgiyi gösterebilmem gerekir. Bana göre çocuklar, kitapları okunup bitirilecek şeyler olarak görmemeliler. İşte bitirdim, şimdi artık sıra başka bir kitapta, diye özetlenip geçilecek bir şey olmamalı çocuğun kitapla arasındaki ilişki. Bana göre asıl harika olan, çocukların kitapla oynayabilmesidir. Kendi çocukluğumdan örnek vereyim: Kız kardeşim ve bir arkadaşımla, okuduğumuz tüm kitapları tekrar tekrar oyunlaştırıyorduk. Üç Silahşörler için böyle yapmıştık mesela. Kitabı en az beş kez okumuş, sonra diğer çocuklarla kostümler giymiş ve olayları adeta bir tiyatro oyunu gibi bahçede canlandırmıştık. Bu oyunlarda çok yaratıcı farklılıklar sergilenirdi. Böylece kitap yeni bir kademeye, tiyatroya geçerdi. Çocukların edebiyat aracılığıyla yapmalarını çok istediğim bir şey bu. Tabii günümüz çocukları sokakta oynamaktansa saatlerce bilgisayar ekranı önünde oturmayı tercih ediyor. Oyun denen şey gittikçe azaldı. Çocuklara bu konuda daha fazla şans verilse iyi olur. Onlara hiçbir zaman pes etmemelisiniz demek istiyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/ah-seni-ilk-ben-tanisaydim-buralara-dusurur-muydu", "text": "Solda aktris Gökçe Bahadır'ı görüyorsunuz. Türk televizyonlarının şahit olduğu en şahane işlerden biri olan Kayıp Şehir'de bir genelev kadınını canlandırıyordu. Fotoğraf oradan. Sağdakilere gelince, altta Arzu Arınel var, üstteyse Arınel ve Nazenin Tokuşoğlu. Bursa'da doğdum. İktisat okudum. Ulaştırma ekonomisiyle ilgilenirken tesadüfen gazeteci oldum, yine tesadüfen kitap yazdım. Tam emekli olmaya hazırlanıyordum ki, romanın kahramanında kendisinden çokça esinleneceğim bir hanım çıktı yoluma... Anlattıkları biz kadınlar için çok enteresan olabilecek şeylerdi. Biz, yani dışarı dünyanın kadınları, hadi bi gidip şu genelevi görelim, deyip oralara giremeyiz, röportaj için bile çok zor. Senelerce gazetecilik yapmama rağmen genelevin yanından bile geçmemiştim. Derken Berna ile bu dünyanın kapıları aralandı. İki sorunun cevabı çok merakımı uyandırdı. Birincisi onların Alem dediği dünyanın düzeni... Cumhuriyetleri var adeta; kanunları, kuralları... İkincisi de Nasıl düştün? sorusunun cevabı ve bu soruya niye alerjileri olduğu... Hiçbir yerde yayınlanmayacak bir röportaj yaptım onunla, sonra deşifre bile etmeden attım bir kenara. Bir gazeteci arkadaşım Onu kurgulayıp roman yapsana diyene kadar da unuttum gitti. Haber yapmakla roman yapmak bambaşka şeylermiş. Türkçeyi iyi kullanabilmek yetmiyor. Bu uğurda Murat Gülsoy'un Boğaziçi Üniversitesi'ndeki yaratıcı yazarlık atölyesine devam ettim. 41. Oda: Mardinkapı böyle çıktı ortaya. Evet. Romanın kahramanının adı Berna, benim röportajda anlattıklarından esinlendiğim hanımın adı ise bende saklı. Ama seninle bu sohbeti yaparken ona da Berna diyoruz, böylesi kolay oluyor. Ödül törenine geldi kendisi, bu beni çok etkiledi. Elimi sıkıp kutladı ve hızlıca çıkıp gitti. Roman her ne kadar bana ait bir kurgu olsa da onun verdiği belgesel tadında bilgilere çok şey borçlu. Hani masallardaki sarayların 40 odasına girmek serbesttir de 41. kapıyı açmamak gerekir ya, işte Mardinkapı o 41. kapı, sembolik bir rakam. Hayır, Mardinkapı 90'larda kapatılıp okul olmuş. Birçok genelev yer değiştirdi, villalaştı, şimdilerde de genelev geleneği bitiyor zaten. Kapatılmaya başladılar. Fuhuş arttı, genelevler yerine sokağa düştü sanırım. Tıpkı diğerleri gibi Nasıl düştün? sorusu... Hayat kadınlarının en öfkelendiği soru buymuş. Hikayelerini dinleyip, Ah ben seni önceden tanısaydım buralara düşürür müydüm diyen erkek çok olurmuş ama bir kere de Al şu vizite parasını, seninle yatmayacağım, sen bu hayatı hak etmiyorsun diyen çıkmazmış. Erkeklerin bu yaklaşımı çok ikiyüzlü geliyordu ona. Yaşı büyütülüp babaları tarafından satılanlar varmış. Bu soru sorulduğunda tekrar tekrar bu gerçekle yüzleşenler. Bazı detayları anlatırken çok defa kitlendi Berna ama geçmişinden kaçmıyordu, tersine bana ulaşıp hikayesini anlatmak istedi. Ailesi Berna'nın oradan oraya savrulmasının sebeplerinin başında geliyor elbette. Cehalet, sevgisizlik... Ekonomik koşullar, değişen Türkiye'nin yeni kültürüne adapte olamayan, kasabalıyken kentlileşemeyen bir aile... Aslında Kırşehirli bir ailenin en büyük kızı Berna ama bir şekilde bu yola sokuyor hayat onu. Yoksa o sırada genelevde çalışan hiçbir tanıdığı yok. Hayır, çoğu gibi onun da tek kuruşu yoktu. O niyetle giriyorlar ama ben şahane bir hayatı olanı duymadım. Kadınların oradan sağ salim çıkabilmesi bile şans. Ölene kadar müşteriyle birlikte olmuyorlar ama herhalde! Belli bir yaştan sonra yan işlere geçiriliyorlar, çaycılık, tuvalet temizleyiciliği gibi. Tabii bunlar, birkaç hikayeden yola çıkarak öğrendiklerim. Roman dediğim gibi benim kurguladığım bir öykü, yoksa sosyolojik bir araştırma değil. Bu tür ayrımların olmadığı ender yerlerden biri genelevler. İnsanlar diğer kimliklerini bırakıp giriyorlar herhalde içeri. Her çeşidi var. Ama devlet hastanesindeki heyetten tut, ahlak polisine, hatta genelev kapısına kadar her aşamada yolundan çevirmeye çalışıyorlar geneleve ilk girecek kadınları. Çünkü kapıdan ayağını atıp vesikayı aldığın anda kurallar değişiyor, çıkmak çok zor. Üstelik, genelev, devletin güvencesinde, kontrolünde bir yer ve sana daha enteresan bir şey söyleyeyim, oraya girmek isteyen kadın Ben geldim deyip kapıyı çalıp istediği geneleve giremiyor mesela. Nerede eksik kadro varsa oraya ataması yapılıyor bir bakma. Çok enteresan... Hangi ilde talep varsa orada girebiliyor işe kadın. Her ilin genelevinin kalitesi, müşteri kitlesi de farklıymış. Mesela Mersin genelevi çok büyük bir genelevmiş, Adana başka, Bursa başka. Ayrıca kadınlar peşinat yatırmadan da başlayamıyormuş, parası olmadığı için de borçlandırılıyormuş işe başlarken. Küçük bir genelevmiş. Haftada iki gün izni varmış. Regl oldu mu mecburen izinli. Haftalık izni ister kullanır, ister kullanmaz ama dışarı öyle elini sallayıp çıkamazmış. Zavağının gelip teslim alması lazımmış. Hiçbir şey vermiyorlar, her şeyi kadınlar ceplerinden ödüyor. Alışveriş için dışarı çıkarmışlar ilk gittiğinde. Saçın başın düzgün olsun, makyajını yap da ne istersen giy demişler; kombinezon, gecelik, bikini, sütyen, mini etek, büstiyer... Patron vekili ders vermiş, Boy pos göstermek için kızların çoğu ayakta durur. Fonda oyun havaları çalar, isteyen göbek atar, isteyen göz süzer, maksat müşterinin içini gıcıklamak. Senin de vardır elbet birkaç numaran, aklına ne gelirse onu yaparsın demiş... Berna'nın ilk dersi bu olmuş. Zavak: Genelev kadınını satan erkek. Alemde kadının genelev nikahıyla bağlı olduğu koca. Ancak zavak, halk arasında bilinen pezevenkten farklı bir kimlik. Öncelikle kadının dostu, aşığı. Kadının geneleve girmekteki birinci amacı, zavağını ve ailesini geçirdirmek. Zavakların çoğu başka kadınlarla resmi nikahla evli olup, nikahlı eşler kocanın ne iş yaptığını bilir. Sermaye: Zavağın malı durumuna gelen kadına sermaye denir. Sermaye, her türlü hak ve özgürlüğünden kendi rızasıyla vazgeçtiği için artık genelev sınırları içinde hapsedilmiş, bir nevi köle statüsündedir. Her zavak bir umut taciridir. Pazarladığı kadına yeterince paraları olduğunda yeşil panjurlu bir ev alıp orada sonsuza kadar mutlu yaşayacaklarını hatırlatmakla yükümlüdür. Çiftbaşlı: Zavaksız çalıştırılan kadın. Kadını getiren adamla patron masaya oturur, bir fiyat üzerinde anlaşır ve adam parayı alıp ortadan kaybolur. Kadın artık patronun sermayesidir. Emeklilik yaşı gelen çiftbaşlılar, tuvalet bekçiliği, çaycılık, başka kadınların hizmetçiliği türü yan işlere koşularak ölene kadar kullanılırlar. Patron: Genelevin sahibi ve yönetim kurulu başkanına denir. Genelev sınırlarının dışında ikamet eder. İçeride çok gerekmedikçe müdahil değildir. Vekil: Patronların, evleri fiilen idare eden çalışanları. Vekil, genelevin genel koordinatörüdür. Her akşam patrona hesap vermekle mükelleftir. Öte yandan patronun, aynı evde birden fazla kadına zavaklık etmesi halinde onlarla patron arasındaki ilişkileri düzenlemek de görevidir. Şalvar giymek: Genelevde çalışmasına rağmen, patronun özel kadını sıfatıyla, müşteri kabul etmeyen kadın şalvar giyer. Vekille beraber evin yönetiminden ve kasasından sorumludur. Vitrine bakanlar, şalvarlı kadına talip olmaya kalkmazlar. Bedavacı: Genelevde sunulan hizmetin karşılığını ödememek için taktik uygulayan müşteri. Gözlerine kestirdikleri kadınla birkaç kere viziteyi ödeyerek beraber olduktan sonra aşık olmuş numarası yapar. İşe yeni başlamış kadınlar için tehlikeli bir tuzaktır. Hacana: Herhangi bir mekanda çalışmayan, telefonla işe giden kadınların pazarlamacısı. Kadın ve müşteri genellikle otellerde buluşur, adres, muamele ve ücret önceden hacana tarafından belirlenir. Hacana aracılığıyla işe çıkan kadınlar arasında üniversite öğrencilerinin, mankenlerin, ev kadınlarının olduğu bilinir."} {"url": "https://egoistokur.com/ahmet-buke-baba-ogul-aske", "text": "Davul çalıyor, def vuruyor. Gürültünün, ağlamanın, küfrün bini bir para. Sonra ışıkları yakıp söndürüyor. Tepiniyor. Annesini çağırıyor mırıldanarak. Ama bizi de bir ana doğurdu. Hepsi neyse bu fena geliyor. Ağlayanlar oluyor; ekmek parçalarını bırakıp gidenler... Düzenimiz kalmadı. Öyle demeyin ama, böyle giderse ölüm demek bizim için. Şikayetimiz çoktur bu adamdan: Senden Melih senden. Tarihi bakkallar yazar. Bu kesin. Siyasete bulaşmamış terzi yoktur ama son sözü hep bakkallar söyle. Onlar ağır parmaklarını pirince ve şekere daldırdıklarında mahallede uçan kuşun teleği titrer. Zaman ağırlaşır. Tezgah üzeride sararan peynir parçaları bilir ki dükkanı saran koku paspasın ağır suyu değil o kadim tecrübenin kaynadığı imbiğin sesidir. Bakkal Mümtaz sigarasının filtresini dişleriyle kopardı. Tükürdü yere. Yaktı sonra: Derin bir oh.. OH Bir oksijen ve bir hidrojen. Patlayıcı değil ama tehlikeli bileşim. Dünyanın ilk istihbarat hücresinin atom bağı. Ulan bu adamı çözeceğim. Seni Melih seni. Ayda bir alışveriş torbalarıyla geliyor aynı adam. Benden bir karton Samsun alıyor. Eti Puf falan sardırıyor. Yarım kilo da yaz helvası. O giderken balkona çıkıyorsun. Arkasından bağırıyorsun. Beni bırakmayın anne, baba. Çocuklar var bu evin içinde. Delikli gömlek giyiyorlar. Kanı yok geyiklerin. Koridorda yonca bitiyor. O tek ayaklı çocuklar gelip her sabah biçiyor. Yonca zehirli, yeme sakın diyorlar bana. Kusana kadar tıkınıyorum. Kulaklarımdan fışkırıyor yeşil ama ölmüyorum. Devrem, biz nasıl kolay alıyorduk nefesi ama. Herşey elimizin ucundaydı. Daha havada, dizleri yere değmeden, titreyen bir yaprak gibi gözışığını bize verenleri düşünsene. Anne sana diyorum: elbezine kustum bu sabah. Senden kalan son tığ işiydi. Hem babayı hem de oğlunu aldık diyorum sana. Çocuk sarılmıştı babasının kemerine. Gözgöze gözkurşuna geldik. Hepsi parmağımızın ucundaydı işte. Öyle hızlıca çektik tetiği. Devrem, bırakıp gitme. O bıçağı neden attın denize? Beni neden bırakmıyorsun bir türlü. Bizim bir düzenimiz var. Karıncalar disiplini sever. Başka türlü yaşayamıyoruz. Seni Melih seni. Asker eskisi seni. Bıktık gürültünden ve huzursuzluğundan. Biz bu bildiriyle evi terk ettiğimizi ve koloni olarak Bakkal Mümtaz'a hicret ettiğimizi bildiririz."} {"url": "https://egoistokur.com/ahmet-buke-dunyanin-en-guzel-dedes", "text": "Bir hayal kurmasını, yaşamak istediği yeri seçmesini istedim Ahmet Büke'den... Benim bildiğim tek şey öykü yazmak dedi ve hayalini bir öykü aracılığıyla anlattı. Okurken, Ahmet'le dedesinin gemiden kütüphaneleriyle dünyayı köy köy dolaşıp yaşlılardan dinledikleri masalları kaydedişlerini ben de hayal ettim. Sonra bir çeşit huzur doldu içime: Bir kütüphane geminiz varsa eğer, işler kötü gittiğinde karaya oturabilir ama o zaman da siz onu bir deniz okulu olarak kullanabilirsiniz. Güzel, değil mi? Ama en güzeli şu: Gün gelir geminiz parça parça olabilir ve artık ne kütüphaneniz kalır, ne okulunuz... Bu gene de iyi bir şeydir, çünkü geminizin dağılması aslında eve dönme zamanı gelmiş anlamına gelir. Su samuru dadandı bu aralar. Kırçıllı ve kınalı sırtı var. Hayat herkesi yorarken onun kılı depreşmiyor. Çin'de Kara Nilüfer çetesindenmiş. Afyon zulasını satın hasta anasını doktora götürünce kız kardeşlerini boğmuşlar. Suda değil havagazı fırınında. Şaşkın şaşkın bakıyor yüzüme. Sonra çamurlu sulara atlayıp kayboluyor. Yağmur çok yağdı. Sesler kırıldı çatılarda. Ateş kiremitlerin kanıyla beraber süzüldüler toprağa. Karasuluklar patladı. Nem çiçekleri, küf çocukları göbekleri paylayıp yayıldı. Kaldığım Üzüm Salkımı'nın buna aldırdığı yok ama. Bütün yüzeyleri iyice yalıtılmış. Bu binalara salkım ismini vermek ne kadar da isabetli olmuş. Küçük, camdan oval odalar birbirlerine bağlı. Bütün vadiyi görebiliyorum. Yatağım, çalışma masam, üç raflık kitaplık. Odanın dokunduğu diğer odalara dar merdivenlerden bağlantılar var. Arkadaki ortak banyo ve mutfaklara ise yine cam silindirden koridorlarla ulaşılıyor. En yukarıda sinema ve kütüphane var. Onları uçuruma açan teraslarda ise çay, bira ve ot içilen sekiler duruyor. Manzara inanılmaz. Yan komşularımın gürültüsünden kaçıp sık sık geliyorum buraya. Çinli iki kız oturuyor. Yeni sevgili olmuşlar ama bir yere kadar. Öykü yazmak için işyerine gidiyorum. Yeni buldum bu işi. Son kitaptan aldığım kitabın telif kuponuyla iki yıldır Üzüm Salkımında kalıyorum. Yemek ve çamaşır yıkama dahil. Sürenin sonuna yaklaşınca yerel gazetelerden birinde düzeltmenlik yapmaya başladım günde iki saat. Haftada bir de röportaja gidiyorum. Ekstra kuponları biriktirip Büyük Göl'e kampa gideceğim. Gideceğim diyorum ama Kiraz olmasa daha kolay olacak. Kapağı bile nasıl olacak aklımda ama, bir türlü bitiremiyorum dosyayı. Kısa öykü yazma, demişti dedem. Dinlemedim. Zaten onu dinleseydim daha kızardı bana. Dedem, beş yıl önce yalıçapkınları çoğaltma istasyonuna gitti. İki defa mektubu geldi. Bir kez de arkadaşının e-posta adresinden selam yolladı bana. Gitmedim tabii. Dedemle bu konuda asla yarışamam. Annemi, babamı bilmiyorum. Dedem büyütmüş beni. Onun kütüphane gemisinde dolaşırdık bütün yıl. Dünyanın en uzak koylarına bile gittik. Bir defasında vardığımız köyün yaşlılarını dinleyip anlattıkları masalları kaydettik. Ertesi yıl eve dönerken gemi karaya oturdu. İki sene deniz okulu olarak çalıştırdık. En sonunda parçalandı da eve döndük. Bu sabah şehrin en yaşlı plak koleksiyoncusuna röportaja gidiyorum. Uyku tulumumu da aldım Acı Göl'de geceleyeceğim. hayallerim suya bırakılmış bir gemi gibi nereye üflersen artık oraya akıyor... devrilmek korkusu beni mahvetti ayakta kalmalıyım yelkenlerim fora olmalı...."} {"url": "https://egoistokur.com/ahmet-cemal-siir-ceviren-kisi-bir-nevi-sair-olmal", "text": "Evet, nitelikli çevirmen, işini iyi yapan çevirmen git gide azalıyor. Bu, bir süreden beri böyle. Bazı nedenleri var tabii bunun. Bir kere, yalnızca iki dil bilmekten ibaret değil bu iş. Ülkenin kültür dokusu gevşedikçe çevirmen de nitelik kaybediyor. Rahmetli Tomris Uyar'la çok sık konuştuğumuz bir konuydu bu. Çevirmenin yabancı dili kadar, kültür altyapısı da önemli. İşte o altyapı giderek zayıflıyor, doğal bir sonuç olarak da iyi çevirmen azalıyor. Giderek daha az okuyor ve hızla okuma özürlü bir toplum haline geliyoruz. Halbuki görünüşte daha çok kitap yayımlanıyor sanki. Çeşit olarak evet, ama adet olarak hayır. Eskiden beş altı bin basılırdı bir kitap, şimdi bin adet basılırsa iyi deniyor. Tüm o geçen yıllar boyunca artan nüfusu da düşünürsek günümüzde okumaya olan ilginin azaldığı açıkça anlaşılır. Yeni çevirmenler yaptıkları işi iki dili iyi bilmeyle çözebileceklerini sanıyorlar. Kimse çevirdiği eserin, yazarın kültürünü tanımaya kalkışmıyor. Eh, o zaman da pek çok gaflar çıkıyor ortaya; anlatımda yoksulluk oluyor. Üstelik bu durum düzeleceğine giderek kötüleşiyor. Kaynak metnin dilini, kültürünü çok iyi bilmesi gerek. Aynı şekilde yazarı, hayatını, yaşadığı dönemi ve kültürünü de tanımalı. Diğer eserlerini okumuş olmalı. Üniversitelerin çeviri bölümleri teknik çeviri açısından önemli olmakla birlikte edebiyat çevirisi konusunda işe yaramıyor pek. Benim düşünceme göre edebiyat çevirisi öğretilmez. Söylediğim gibi, bu ülkede kültüre, bilgiye ve insana verilen değer giderek azalıyor. Son günlerde epeyce sık tartışılmaya başladı bu konu, en son Erdal Atabek yazdı hayatımızda parasal değerlerin öne çıktığını. Eski bazı değerler de artık değer olmaktan çıktılar, önemsiz addedilmeye başladılar. O eski değerler arasında kişinin işini iyi yapması da vardı. Eksikliği en çok hissedilenlerden biri bu. Ben çok okuyan bir insandım, aileden gelen bir şeydi bizde okuma sevgisi. Sonra Doğan Hızlan'ın yardımıyla çeviriye başladım ve sevdim bu işi. Önceleri küçük şeyler çeviriyordum, sonra bir gün kendimi çevirmen olarak buldum. Günümüzde çevirmenler genellikle yayınevlerinin verdiği şeyleri çeviriyorlar. Başlangıç için tamam, ama ileride de böyle olursa sakıncalı bir şey. Çünkü her şeyden önce insan, diyalog kuramadığı bir yazarı iyi anlayamaz, iyi de çeviremez. O bakımdan edebiyat çevirmeni profesyonel değildir. Rahmetli Behçet Necatigil. Sonra Tomris Uyar, Cevat Çapan, Akşit Göktürk, Bertan Onaran, Fatih Özgüven... Bunlar ilk aklıma gelenler. Tabii eskilerden Sabahattin Eyuboğlu, Azra Erhat ve Vedat Günyol var. Bu isimler çeviri dünyamızın avuntuları. Hayır, onlara yakın isimler görmüyorum. Belki gelecekte olur. Bu saydığım isimler bilgi dağarcıkları çok büyük kişilerdi. Çevirmen oldukları kadar edebiyatçıydılar da. Şimdikilerse öyle değil. Öncelikle besteci olmak, sözün bestecisi olmak gerek şiir çevirmek için. Bir de her zaman söylerim; şiir çeviren kişi aynı zamanda bir nevi şair olmalı. O, kitabı Türkçe söylemiş, bizim dilimizde yazarın ağzından konuşturmuştur çünkü. Çok önemli bir şey bu. Vergilius'un Ölümünü çevirmesi 40 yıl alan ustanın önünde ben de saygıyla ve minnetle eğiliyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/ahmet-hamdi-tanpinara-gore-sezen-aks", "text": "O yazıda Sizin Sezen Aksu'nuz kime benziyor diye de sormuştum. Açıkçası hayatta hiçbir yazıdan ötürü bu kadar çok e-mail, mesaj ve telefon almadım. Bazıları Sezen Aksu'ya sevgisinden, bazıları kızgınlığından yazmıştı. Bazılarıysa benim hikayemi dokunaklı bulduğunu söylemek ve Keşke bir gün daha uzun anlatsan ailenin hikayesini demek için aramıştı. Biraraya gelmek, birleşmekteki güçlü vurguyu katiyen karşılamaz. Teklerin birleşmesinin olmazsa olmaz bir koşulu vardır; kendi tekliklerinden taviz vermek... Birleşmenin ideal formunun, farklılıklarını tümüyle törpülemiş ve handiyse tek-bir haline gelmiş bir yapı olduğunu söylemek yanlış olmaz ve onu artık Birleşmek diye telaffuz etmek gerekir. Toplumu adeta tek bir birey haline getirmeyi ve onu kutsamayı amaçlayan böylesi bir siyasi sağcılığın karşısında, dizginsiz bir liberalizm önerisi yer alır. Thatcher, bu ideal liberal ütopyayı toplum diye bir şey yoktur özdeyişiyle anlatmıştı. Kendimizi, kendimizden memnun insanlar olarak hissedeceğimiz bir toplumsal tasavvurun bu ikisi arasında bir yerlerde olduğu muhakkak... Bu yüzyılı bu arayışla geçireceğimiz de aşağı yukarı ortaya çıkmış durumda. Ben şarkılarıyla, davranışlarıyla, düşünceleriyle Sezen Aksu'yu, 'Bir'leşmeden birleşme arayışının neferlerinden biri olarak görüyorum. Sezen Aksu aklı pek az, fakat vicdanı pek çok kez vurgulayan bir sanatçı... Onu kendimizi, kendimizden memnun insanlar olarak hissedeceğimiz bir toplumsal tasavvurun neferi olarak görmemin en önemli nedeni bu. Bazı sorunları akılla çözemeyeceğimizi seziyor; bu, akıl çağında bilgeliktir. İşte bunu anlatmak istiyorum: Önemli olan vicdanın işliyor olması, gerisi bugün olmazsa yarın olur. Ben bu sorunun cevabını kendimce izah etmeye çalıştım. Evet, Tanpınar'ın hayat standartları farklı olan insanları biraraya getiren Beykoz çayırının günümüzdeki karşılığıdır Sezen Aksu. İzah etmek güç, evet ama, nasıl oluyorsa oluyor Ertuğrul Özkök'le Yıldırım Türker aynı sesi samimiyetle sevebiliyorlar işte. İnanın, bu o kadar da kötü bir şey değil. Ertuğrul Özkök'lerle Yıldırım Türker'leri birleştiren hiçbir şeyin olmamasından korkun siz."} {"url": "https://egoistokur.com/ahmet-sami-ask-insanin-en-hos-caresizligidi", "text": "Yaptığım bir şeye seksi denmesi çok büyük bir iltifat benim için. Birçok temel mesele var aslında, ama çıkış noktası, maskelerimiz. Hep rol yapmıyor muyuz? Belki şu an seninle bu röportajı yaparken bile ben yeteri kadar kendim değilim. Hayatta aradığım en önemli şey safiyet ve kendim olabilme hali. Masturi Kabare insanların rol yaptığı bir dünya aslında. Kimse yeteri kadar gerçek olamadığı için mutsuz! Neyse ki benim karakterlerim yavaş yavaş çözülüyor ve ucunda ölüm olsa bile maskesiz kalmayı başarıyorlar. Sadece Aziz değil bütün karakterler biraz benim. İnanılmaz gözlem kaynaklarım oldu. İstanbul'da özellikle yeni nesilden çok özgür bir gay komünite var. Öte yandan muhafazakar ve varoş semtlerde yaşayanlar da var. Karanlık, izbe gece kulüpleri ve hamamlarda yaşıyorlar bu gerçekliği! Aziz'in ailesi de muhazakar. Ahlak ve namusun en önemli değer olarak gösterildiği bir yaşam tarzından geliyor. Hesaplayarak yaptığım bir şey değil. Sadece şunun farkındayım, yazar olarak okurunla bir mahremiyeti paylaşıyorsunuz. O an sadece ikiniz varsınız, böylesi bir mahremiyet de her şeyi kaldırır! Yazarlığa yönelmemin en önemli sebebi okurla birebir kurulan ilişki. Siz samimiyseniz karşınızdaki bunu hisseder, böyle bir ortamda sansüre gerek yok! Bence dünya hep böyle bir yerdi. Kötülerin mutlak kahraman olduğu bir yerküredeyiz. Hangi işi yaparsak yapalım umutsuz olmak gibi bir lüksümüz yok bence. Önemli olan üretmek ve bunu paylaşmak. İhtiyacımız olan yarın için değil bugün için umutlanmak. Eren aslında hepimiziz. Hayatı matematik hesabıyla yaşıyor, aşk bile bir matematik onun için! Bizlerde olan kötücül malzemenin bir temsili. Güçle işbirliği ediyor ve her dönemde ihtirasları için bir kurtuluş yolu tasarlıyor. Sabaha kadar konuşabilirim bu konuda... Aşk insanın en hoş çaresizliğidir bence, ruhun varlığını kanıtlar. İktidar, para, ahlaki ve dini değerler, aile kavramı, kariyer hedefleri... İzin verirseniz aşk size nüfuz eder ve inandığımız tüm değerlerle savaşır. Aşık olduğunuz kişiye güzel özellikleri yüzünden aşık olmazsanız, aşk size paket halinde gelmiştir. Beni soruyorsan, aşkı her gün yaşıyorum ve risk alabiliyorum. Masumiyet yattığınız insan sayısıyla, aldatmalarla, grup seks partileriyle elden gidecek bir şey değildir. Hele ki bedensel hazlar üzerinden bir masumiyet eleştirisi yapamayız. Hepimizi çocuğuz aslında, özümüzdeki hamur çok temiz. En büyük sorunumuz bu çocuğu çaktırmamak için elimizden geleni yapmamız. O temiz hamuru birileri görecek diye ödümüz patlıyor. Oysa hepimiz çok masum olabiliriz, kirlenme merakımız her çağda boyut değiştirerek karşımıza çıkıyor. Esin kaynağım hayatın kendisi. Hepimiz aynaya bakınca ana karakteriz, lakin hayatın içinde çoğu başka insanın da yan karakteriyiz. Bu durumda yan karakterler derinliksiz olabilir mi? Herkes ana karakterdir bu hayatta! Karakterler iyi oturduğu zaman sizi ele geçiriyor ve artık onların seçimlerini yaşamaya başlıyorsunuz. Bu çok büyüleyici, sihirli bir şey! Ne olacağını siz de merak ediyorsunuz! Benim için bir yazar romanı ilk okuyandır, kelimelere dönüşmemiş bir şeyi okuyor ve insanlara aracı oluyor. Umarım yazarken karakterler bana kötü davranmamıştır. Çocukluğumdan beri hayatımıza nüfuz etmiş görünmez kast sisteminin farkındayım. Para en belirleyici güç! Evlilikler, ilişkiler, hatta aşklar bunun üzerine şekilleniyor. Neredeyse 10 yıldır gazetecilik yapıyor, İstanbul üzerine yazıyorum. Meslek beni bu şehrin her deliğine soktu. Maaşımı bırakacağım lüks bir restoranda iş icabı bir tadıma da katıldım, Tarlabaşı'na inip sokak röportajları da yaptım. Boğaz'da bir kulüpte geçirdiğim gecenin ardından Çapa'daki mütevazı evime dönüyordum hep. Bir gün içinde kaç farklı hayat! 2.000 liralık şişeler açtırılan ortamlardan çıkıp sefalatin kol gezdiği bir mahalledeki evime gidiyordum. Yine bir parti çıkışı oturduğum sokaktaki bir evin penceresi çekti dikkatimi. İçeride koltuk yoktu, insanlar battaniyenin üzerinde televizyon izliyordu. İstanbul tam olarak bu işte! Fermanı olmayan derebeylerinin hükmü altında yaşadığımız şehir. Klişe olacak ama ben bu şehre tutkuluyum. Galiba onunla aynı dili konuşmayı başardım. İstanbul'u ele geçiremezsiniz, ne kadar yaşlı olursa olsun enerjisinden ve dik duruşundan ödün vermez. Acıması yoktur, çarklarındaki dişler keskindir. Ama onu anlamaya başlarsanız dünyanın en bereketli yeri olur! Efendi gibi sadece şehri dinledim, her vuruşunu olgunlukla karşılamaya çalıştım. Nihayet uzlaştık ya da ben öyle sanıyorum. İstanbul ihtiyar bir çocuk gibi, hiç kül yutmuyor, her konuda deneyimli, enerjisi hiç bitmiyor! Ben bu şehir kadar keşiflerle dolu bir yer daha görmedim. Bu konuda iyi olduğumu söyleyebilirim. Size Küçükayasofya'daki bir reggae kafeden söz etsem, Samatya'da sıra sıra dizilmiş Ermeni cenaze organizasyonu dükkanları ve karşısındaki camiyi söylesem, Çemberlitaş'ta tepeden tırnağa deri giyinmiş rocker bir tuvalet bekçisini anlatsam... Binlerce hayat ve enerji alanı var bu şehirde. İnanın henüz çok azını keşfettik. Hayatım değişti diyebilirim. Köşesinde oyunlar yazan ve sadece kendi duygu dünyasını tatmin eden bir adam olarak görüyordum kendimi. Hayal edemediğim şeyler oldu. Mesela Almanya'da tanınan oyun yazarları arasına girdim. Afife Ödülü'nü de beklemiyordum. Bunlar, savaş verdiğim bir arenada yalnız olmadığımı hissettirdi bana. Ekim gibi perde diyoruz! Bir de İz'in metni çok ilgi gördüğü için kitap haline getiriyoruz."} {"url": "https://egoistokur.com/ahmet-tulgar-iki-hayatini-anlatiyor-birinin-sefkati-olmasa-digerine-katlanamazdi", "text": "İki hayatım oldu benim. İki hayat oldu benim için. Birinin şefkati olmasa diğerine katlanamazdım. Birinde yaptığım hataları diğerinde anlayışla karşıladım ben. Diğeri bana herkesi, öncelikle de kendimi affetmeyi öğretti. Bir bayram öğlesini hatırlıyorum şimdi. Çerkesköy 3. Zırhlı Tugay'da. Nasıl özlemişim annemi. Ne zaman gelecek? Bıyıkları yeni terlemiş bir yeniyetme, bir astsubay çavuş sıcağın altında yatırmış hepimizi yere, şınav çektiriyor ceza niyetine. Montumun altında her fırsatta gizlice devam ettiğim bir kitabı Albert Camus'nün, Veba Şınav tekrarlandıkça montumun ucu çıkıyor pantolonumdan ve kitap yerde. Pat. Çat. Komutanım diye cılız bir isyan, faşist muvazzafın tokadı şakladığımda suratımda. Bunu mu okulorsun ulan! Albert Camus tuttu beni o an sendelememem için. Minnet duyuyorum ona beni düşürmediği için. Beni düşürmedi zaten bir hayatım diğer hayatıma toptan. Düşsem iflahım kesilir, ölürdüm. İki hayatım oldu benim. İki hayat oldu benim için. Birinin zulmüne hayatta dayanamazdım, diğerinde zalimleri bile sevmesem. Kendimden saymasam. Kabullenmesem. Sağıma yatardım bir yıl, soluma yatardım bir yıl. Kitaplarımda kırmızı damgası idarenin. Almanca bilirlermiş gibi. Habermas anlarlarmış gibi. Mann'a nüfuz edebilirlermiş gibi. Orada anladım bi hayatın olursa eğer, diğerini de kimse alamaz elinden. Hayat, zihin ve zamandır aslında. Zamanı zihinde üretebilmek. Mekan değildir aslolan. Mekan bahane. Sabahları sayım biter bitmez, eli sopalı gardiyanlar gider gitmez diğer hayatıma giderdim ben de. Beni orada Cortazar beklerdi, kahvesi yarım; Benjamin beklerdi, gözlükleri buğulanmış; Enzensberger beklerdi, bir dizenin sevinciyle aydınlanmış yüzü. Böyle geçti cezaevi seneleri, anlaya anlaya. Neden? Bir hayatım olmasa, diğerinde asmıştım kendimi bir kalorifer borusuna. İki hayatım oldu benim. İki hayat oldu benim için. Birinin kahramanları olmasa bir aşk kahramanı olmazdım ben de. Böyle birlirmiş gibi yaparak, böyle korkusuz dalamazdım bir muammaya. Aşkı birinden öğrendiğimden, diğerine böyle usta yazıldım ben. Taşıyamazdım hasretin ağırlığını, el vermese Werther, Eduard, Aschenbach. Bir savaşsa aşk, yalnız değildim bu savaşta. Anlayış, saygı, biraz da kaygıyla anlatırlardı bana hikayelerini. Otobüste, vapurda, trende, tercih edilmiş akrabalarımla, tercihan akrabalarımla katlandım gördüklerime, duyduklarıma, orta zekanın trafiğine. Kabalığa. Elimdeki kelimeleri sökmeye çalışan mütecessislere içimden güldüm geçtim. Böylece geçtim bir hayattan, diğerinin yardımıyla. Plazalarda yalan ve manipülasyon üretilirken, onlar Genelkurmay'la, hükümetle, devletle, bilumum güç odaklarıyla halvet olurken, ben Buddenbrook'ların arasındaydım. Hanno'nun yasını tutuyordum. Lübeck'teki hayatım olmasa, İstanbul'da da bir hayatım olmazdı. Böylesi olmazdı yani. Bir medya mağlubu ya da sizce bir medya kahramanı olmazdım ben. Mesela Bernhard olmasa ben de olmazdım. Çoktan giderdim. Gitmiştim. O, Gmunden'de olmasa, ben de İstanbul'da olmazdım yani. Bu kadar. Lotte Weimar'a bir daha gelmese, ben de bu kentte kalmazdım. Bu kadar. Bir hayatımda insanın ihtişamını görmesem, diğerindeki alçalmaya tahammül edemezdim. Bu kadar."} {"url": "https://egoistokur.com/aksi-gibi-gazeteci-pinar-oguncten-oyku-kitab", "text": "İletişim Yayınları'ndan çıkan Aksi Gibi adlı öykü kitabında Pınar Öğünç, annesine benzemekten korkanların, kendisini beklemediği bir kavganın başaktörü olarak bulanların, bir masayla aynı evde otuz beş yıl yaşamaktan ruhu çürüyenlerin dünyasına çeviriyor bakışlarını. Çoğu öykünün sonunda, ağızda haklılığın ve çaresizliğin buruk tadı kalıyor. Aksi Gibi, gün içinde kendini birkaç kez mutlaka hatırlatıyor. Pınar Öğünç'ün gazete yazılarındaki eşsiz dilini, titizliğini, başarısını bilen biri olarak öykü kitabı çıkaracağını duyduğumda başta endişelenmedim değil. Gazetecilikten roman ve öykü yazarlığına geçiş yapanların yaşattıkları hüsrana bakarsak endişemde haksız da sayılmam. Fakat yanılmışım, genelde büyük şehir cenderesine sıkışan insanların açmazlarını dile getiren Aksi Gibi, herkesin muhakkak kendinden bir şeyler bulacağı sağlam bir öyküler toplamı. Yazdığı haberler ve köşe yazılarıyla ezilenin, ötekinin, güçsüzün yanında saf tutan, diline ve duruşuna gıpta ettiğim gazeteci Pınar Öğünç bu sefer öykücü kimliğiyle karşımızda: Aksi Gibi. Kendimizi günlük kargaşaya bırakıp yanlarından teğet geçtiğimiz, şöyle göz ucuyla dahi bakmadığımız, baksak bile merak edip üzerinde durmadığımız fakat bizzat içinde eridiğimiz kişilerin, olayların, sözlerin toplamından oluşuyor Aksi Gibideki kısa öyküler. Küçük yalanlar, ilk buluşma heyecanı, kredi kartının asgarisi, iç bunaltan aile halleri, sabah otobüsleri, üst balkondan atılan izmaritler, otoban kenarı satıcıları, mutfak dolabından fayansa süzülen leke... Hah, diyor insan öykünün bir yerinde, bu benim işte, nasıl da yakalamış! Neredeyse her bir ayrıntı farklı şeyler çağrıştırıyor. Eşyalar ve yiyecekler de büyük role sahip bu öykülerde. İşe giderken alınan dereotlu bir poğaça, yirmi yıl önce fabrika yollarına düşülen soğuk bir sabahı hatırlatabilir; çaya batırılan gevrek, zihinde bir akraba geçidine sebep olabilir; eski bir National Geographic sayısı, unutulmak istenen lise yıllarına döndürebilir; televizyon kumandası, birçok genç için babalara özgü o meşum despotluğu temsil edebilir. Bir şekilde özdeşleşiliyor, bütünleşiliyor karakterle; sıradanın gücü de burada yatıyor kanımca. Pınar Öğünç, annesine benzemekten korkanların, kendisini beklemediği bir kavganın başaktörü olarak bulanların, bir masayla aynı evde otuz beş yıl yaşamaktan ruhu çürüyenlerin dünyasına çeviriyor bakışlarını. Çoğu öykünün sonunda, ağızda haklılığın ve çaresizliğin buruk tadı kalıyor. Aksi Gibi, gün içinde kendini birkaç kez mutlaka hatırlatıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/al-pacino-cagiriyor-hey-ucuyoruz-degil-m", "text": "Alfredo James Pacino, Sicilya kökenli Salvatore ve Rose Pacino'nun tek çocuğuydu. 25 Nisan 1940'da Doğu Harlem'de dünyaya gelmişti. Babasının bir sabah çekip gitmesinden sonra annesi onu alıp Bronx Hayvanat Bahçesi yakınlarında küçük bir evde yaşayan ailesinin yanına taşındı. Pacino, taklit yeteneğinden ötürü küçüklüğünde bile Aktör diye çağrılıyordu. Aslında baseball'cu olmayı istiyordu ama oyunculuğa yetenekli olduğunu fark eden öğretmenleri kendini bu konuda geliştirmesini daha uygun buldu. Ama durun, size iyi haberi vereyim: Nihayet bu eşsiz oyuncuyu biraz daha yakından tanımak için bir fırsatımız var: 20 yıldır arkadaşı olan gazeteci yazar Lawrence Grobel'in onunla yaptığı upuzun röportajdan oluşan Al Pacino adlı kitap... Pacino'nun anılarını yazması için belli ki daha çok bekleyeceğiz, o zamana kadar bu kitabı ezberlemeye şahsen hiç itirazım yok. Beyazperdedeki en büyük aktör hiç şüphesiz Marlon Brando. George C. Scott da eşsiz. Gary Cooper bence rolü ele alış şekli ve ona kattığı itibarla bir fenomendi. Gelmiş geçmiş en iyi aktörlerden olduğunu söyleyebilirim. Charlie Laughton elbette hem arkadaşım hem ustam hem de her daim hep favorim oldu. Robert Mitchum ve Lee Marvin de mükemmeldi. Paul Newman var sonra, çok hassas bir kişilik. Frank Sinatra'yı da seviyorum. Şarkılarından ilham almışlığım var. Ayrıca güzel bir duruşu olan çok iyi bir oyuncu."} {"url": "https://egoistokur.com/alain-de-botton-kimdir-nedir-ne-ise-yara", "text": "Neslihan Elagöz'ü hatırlarsınız, Egoist Okur'un güzel ve ruhu fırtınalı köşe yazarlarından. Evet ya, böyle; sakin, huzurlu bir ruh arasanız da bulamazsınız bizde. Egoist Okur evreninde kitaplar sayesinde en sıradan günler bile soluk kesen maceralarla bitebilir. iki üç sene evvel, alain de botton da diğer pek çok yazar gibi, yazar olduğunu bildiğim ama hakkında başka hiçbir şey bilmediğim insanlardan biriydi. böylesiyle okumaya başlama anında tanışırım hep. öncesinde de sadece arka kapak yazısının takdimine izin veririm. bir gün kim bilir neredeki bir kitapçıda alain de botton'un olduğu raflardan birinde durdum ilk defa ve arka kapak yazısı üstünden fikir edinmeye çalıştım, epey de pozitif şeyler edindim. kitaplardan birinde alice ve eric'in ilişkisine ettiğimiz tanıklığa şemalar, resimler, descartes'tan platon'a, aretha franklin'den flaubert'e kadar birçok ismi kapsayan bir yazarlar ve düşünürler korosu eşlik ediyormuş. e etsin bakalım, yolumuz açık olsun. diğeri botton'un bir sevgilisinin biyografisiymiş. bu da güzel gibi. bu zamana kadar girişimler epey güncel gidiyor, yeni ve deneysel gibi gözüktüğünden umut filan veriyor. ve vaov, aşk üzerine'ye geldiğimizde botton aşkın haritasını aristo, marx, nietzsche, wittgenstein, tolstoy ve stendhal'in rehberliğinde çıkarıyo.. hey maşallah. kendimi kitaplara mitaplara, başkalarının aşkına vurmam gerekiyor ve üç kitabı da art arda okuma hedefiyle hemen eve geçiyorum. içlerinden hatırlamadığım birini seçiyorum, fazla hafif geliyor. olaylar şekillendikçe, botton'un reeldeki tutumları olduğunu tahmin ettiğim ataklarıyla karşılaşıyorum. bilgelikten çok uzak olduğunu düşünüyorum, saygı duymakta güçlük çekiyorum. aşırı bilinçli olduğunu sanmamıza sebep olan bir karakter devamlı güçsüz durumlara düşüyor, ağız burun kıvıra kıvıra, sonlarda da atlaya atlaya biraz da sinirlenerek, diğer kitaplarını okumamak üzere kaldırıp atıyorum bir kenara. buna rağmen, elime aldığım bir sonraki kitap yine o üç kitaptan biri oluyor. diğer kitap da bunu takip ediyor. kendime git gide daha fazla kızarak, daha büyük atlamalarla diğer kitapları da bitiriyorum. bir vesileyle adama ilgi duyuyor gibiyim, ama sorsalar pozitif tek şey de söylemeyeceğim. en azından cepteki kitapları bitirme hafifliğine sahip oluyorum gerçi. bu defteri kapadığımı sanıyorum. sonra bakıyorum, botton istanbul'a söyleşiye geliyormuş. yine bu negatif ilgimle bir arkadaşıma eklemlenip adamı dinlemeye gidiyorum. iyi kalpli olmayan ve tamamen faydacı bir girişimle tabii. diyorum ki bu adam yeri yerinden oynatıyor madem, dünya gözüyle görmüş olayım; listemde yanına tik atayım. gelin görün ki amman amman, rezalet bir okur kitlesi, adamın kitaplarındakinden yüz elli kat bir yüzeysellikle birtakım sorular soruyor. botton gülümseyerek cevap veriyor. neyse bu konuda da botton'a geçmiş olsun dileklerimi iletip bir kez daha kendisiyle vedalaşıyorum. akıllanmak bilmeden arka kapak yazılarına tav olmaya devam ediyorum. bu kez felsefenin tesellisi'nin muhakkak iyi yazılmış bir kitap olduğunu tahmin ediyorum. neşe bile doluyorum. olmuyor. olmuyor. bomboş buluyorum. işte alain de botton'dan kayıtsız kalmanın mümkün olmadığı iddia niteliğinde bir kitap daha! gel canım, gel, diyorum adama ayrılmış her zamanki tevazuyla. ve nihayetinde, konuyu ve süreci astral bir çerçeveye oturtmalık nihai malzemeyi ediniyorum. meğer tüm çile bu yüzdenmiş; meğer varmam gereken nokta buymuş; buraya çekiliyormuşum. proust hakkındaki biyografileri türkçe'de olmadığından okumadığım için yazara yönelik devamlı varolan magazinel merakım, giderilmesine en fazla ihtiyaç duyduğum dönemde, stalking enerjimi güncel ve ilişkili olduğum kişilerden tarihi kişilere kaydırdığım dönemde yani, giderilmiş oluyor. büyük bir zevkle. şeker şeker uyanışlara sebep olarak. botton, kedi olalı bir fare tutuyor. hizmet etmeyi iddia ettiği amacına ilk defa hizmet ettiğine tanık oluyorum. olmasını hayal edeceğim gibi; bağlamına oturmuş, komik yazılmış, yarar sağlayabilecek, magazinel de olan bir proust tatmini.. yaşasın! yazardan nihayet tatmin edici bir fayda sağlamama bakılırsa artık zorlamamam gerekiyor kapıyı. ama ben yine kendime güvenemiyorum bu konuda. ilerleyen aylarda, senelerde, yine elimde bu adamın kitaplarıyla kameralara yakalanacağımı öngördüğümden, bu süreci kaydetmek istedim, şu an, hızlı internet bağlantısından faydalanmak için evimden uzakta bir yerlerde download beklerken. eğer negatif bakış açısından sıyrılırsak, pozitifinden sıyrılmak bilmediğim için söylüyorum; bir yerlerde, güzel bir şey yaptığına inanıyorum ben bu adamın. parmakla gösteremesem de, her zaman olduğum gibi gerilerde bir bildiğim olduğunu düşünüyorum. evet, edebi bir vurgun yapıyor, kariyerinde bir hinlik var. kanıtları olan bir hinlikten ziyade, insana seni seniiii... diye parmak sallatan bir hinlik. ama botton'un, imalı imalı gülümseyeceğimiz bir figür olduğu gibi, şımarıkça sırtını sıvazlayacağımız biri olduğunu da düşünüyorum. çok yüce yerlerden bakmıyorsak eğer, yüce eserler ve kişilerle mukayese etmiyorsak, etik bakış açımız hiçbir noktadan hava girmeyecek derecede korunaklı değilse: olabilir yani. özetle botton, gizemli bir şekilde, umudumun ve negatif ilgimin her zaman aynı anda hedefi olan, bütünüyle olmasa da büyük ölçüde tahammül de edebildiğim bir yazar olarak benim dikkatimi çekiyor."} {"url": "https://egoistokur.com/alain-de-botton-radikal-dincilerden-degil-radikal-ateistlerden-korkuyoru", "text": "Bu röportajda, İnançsızlığınızı bu kadar açıkça ifade ettiğiniz için radikal dindarların öfkesini çekebileceğinizi düşünmüyor musunuz? diye sordum ona önce. Tam tersi, radikal ateistlerin 'Hey, adama bak, resmen dine methiyeler düzüyor' demelerinden korkuyorum cevabını verdi. Yazım hatalarını fark eden okurlara teşekkür ediyorum normalde. Ama tabii hata bulduklarında bir yolsuzluk skandalıyla karşılaşmış gibi davranmayıp nazikçe uyaranlara. Hande Eagle Hanım'ınsa iki yazım hatası yüzünden dehşete kapılmasını, dünyanın sonu gelmiş gibi davranmasını anlayamadım. Hadi onu kendi silahıyla vurayım; bitişik yazması gerekirken ayrı yazdığı 'de', gayretkeşliğinin bir sonucu olabilir ama keşke zehir dilli eleştirisinde bozuk olduğu aşikar o cümleyi kurmasaydı. Dinlere ihtiyaç duyduğumuz falan yok. Bana göre, insan herhangi bir dine bağlı olmadan da doğru düzgün bir hayat sürebilir. Fakat dinleri incelemeye, onlara dair düşünmeye ve en önemlisi onlardan çalmaya kesinlikle ihtiyacımız var. Dinlerin olumlu taraflarını laik hayatlarımıza yedirebilir ve bu dünyada yaşamak için daha sağlam bir düzen kurabiliriz. Bir ateist olarak dinlere sevgiyle yaklaşmanın hepimiz için yararlı olduğuna inanıyorum. Kitabımda bunu, bütün dinleri tek tek inceleyerek, onların benim özel ilgi alanım olan bazı mühim meselelere nasıl yaklaştıklarını öğrenmeye çalışarak yaptım. Bana göre, dinlerin sanat, ahlak, toplumsal hayat, iletişim, eğitim gibi konulardaki tutumları, göz ardı edemeyeceğimiz kadar önemli. Peşinen söyleyeyim, ben tanrıya inanmıyorum. Bugüne dek onunla işim olmadı, kimse için tanrı inancının gerekli olduğunu da düşünmüyorum. Bence hep sandığımızın aksine evrenin sonsuzluğunda ve bilinmezliğinde ne kadar küçük bir yer işgal ettiğimizi kavramak yeterli. Tanrı insanın alçakgönüllülüğünü simgeleyen bir metafor sadece, bizi çevreleyen esrarı kabullenişimizin simgesi. Bu kavrayışa sahipsek eğer, pekala tanrısız da yaşayabiliriz. Benim yeni ve laik dinim, iyilik ve erdem adına etkili bir propaganda oluşturabilmek için sanatın her dalından yararlanırdı herhalde. Bizi neredeyse sadece şoke edip şaşırtmayı amaçlayan çağdaş görsel sanatlardan ziyade, eski usul bir sanat anlayışı olurdu. Liberal ideolojiyle güçlü bir şekilde baş etmeyi hedeflerdi. Günümüzde hükümetler de, şahıslar da liberal ama içi boş bir yardım kavramını geliştirdiler. İnsanların sağ kalmasına, yiyecek bulmalarına, durumlarının düzelmesine yardım etmeyi amaçlıyorlar ama onların kendi hayatlarını nasıl geliştirebilecekleri, ayakta kalmayı kendi kendilerine nasıl başaracakları konusunda herhangi bir önerileri yok. Dinlerin tam tersi bir tutum bu. Dinler insanlara nasıl yaşayacakları ve ne için çalışacakları konusunda yol göstermeyi de amaçlıyordu. Bana göre sanat, öğretici, iyileştirici ve ahlaklı olmalı. Dinsel sanat bu yüzden etkileyici ve kalıcı olabildi. Sanat, bu üç mühim değerden vazgeçtiği için başarısızlığa mahkum. Artık bir oyun ya da bilmeceden daha fazla anlam ifade etmiyor, bu yüzden de insanların ilgisini çekmemeye başladı."} {"url": "https://egoistokur.com/alakargayla-sevdigimiz-seylerin-ormanina-adim-atalim-istedi", "text": "Her neyse, Suat Duman bir sürpriz yaptı ve söyleşiye cebinde James Joyce'un karısı Nora'ya yazdığı mektuplardan oluşan yeni Alakarga kitabıyla geldi. Sonraki post'ta onu da okuyacaksınız. Alakarga'nın kurucuları aynı zamanda yazan insanlardı. Kitap yayınlama sürecinin öbür tarafına aşinaydık ve yayıncıyı biraz yukarıdan, tereddütle, eserini hak etmeyen sıradan esnaf gibi gördüğümüz bir dönemimiz olmuştu hepimizin. Yine de gücün karanlık tarafına, yayıncılığa geçmemiz bu türden önyargılardan kaynaklanmadı. Alakarga'yla sevdiğimiz şeylerin ormanına adım atalım istedik galiba; başımızı ne tarafa çevirsek orada kitap görelim. Hemen hiçbir maddi hazırlığımız yoktu. Yazar, matbaa, dağıtım, muhasebe ve diğer ayrıntıların hiçbirini düşünmeden hadi o zaman dedik yine de, demiş bulunduk. Bir hikayesi varsa eğer, sudan çıkmış balığın hikayesidir, en azından en başında. Sonrası elbette kendi kendini şekillendirerek, arayışlarla, denemelerle devam eden kendi halinde bir anlatı. Alakarga sevgiden doğdu diyebiliriz, kağıda, kaleme, mürekkebe, matbaa makinasının mırıltısına, hayal eden insana, onun hayatı yücelten hayallerine olan karşı konulamaz sevgiden. Alakarga mavi bir kuştur. Küçüktür. Kolay kolay göremezsiniz, ele avuca sığmaz. Ona karga dememiz bizim hoşluğumuz aslında. Edebiyat budur diye düşünüyorum, ele avuca sığmayan mavi bir kuştur ama yeri geldi mi, kıymeti bilinmediğinde mesela, yayıncı bulamadığında, okura geçmediğinde, topa tutulduğunda, ateşe atıldığında, işte o zaman, uzun ömürlü o ayrıksı hayvan gibi göklerin asi kızları kargalar gibi kendi işine bakabilmeli, doğru bildiğini tek başına sürdürebilmelidir. Yine de en çok, o sevimli imgesi ve adının dildeki çınlamasını sevdik Alakarga'nın sanırım. Vazgeç der miyiz! Hayali kurulacak daha güzel ne olabilir ki. Açıkçası başlangıçta küçük bir yayınevi değildi hayalimiz. Daha doğrusu yayınevinin ideallerini belirlerken, şunlar söz gelimi, ülkemizin iyi genç yazarlarıyla buluşmak, unutulmuş yazarlarımızı anımsamak, ihmal edilen dünya klasiklerini yeniden basmak, modern edebiyatın genç ustalarını keşfetmek, yayınevinin çizgisini tayin ediyorduk aslında, altına girdiğimiz işin ticari külfetini pek düşünmüyorduk. Bu doğrultuda da uzun bir süre devam ettik. Pek çok zorluk yaşadık şüphesiz. Piyasanın gerçeklerini, edebiyatın iyiliği için görmezden geldik. Piyasanın da bizi görmeyeceğini sandık herhalde. Kısa bir süre de olsa bu görmezden gelme oyunu işe yaradı. Fakat bir noktada yayıncılık ideallerimizden şaşmadan, piyasanın prensiplerine karşı yeni yöntem ve argümanlar geliştirmek zorunda olduğumuzu anladık. Beşinci yılımızdan ve içinde olduğumuz yeni yayın döneminden söz ediyorum: Piyasa bizden kolay satabileceği kitap istiyor, biz piyasaya şimdiye kadar ki en iyi programımızla cevap veriyoruz, daha az yerli edebiyat ve dünyadan büyük ustalar, genç yetenekler. Göreceğiz bakalım. Çelişiyor mu emin değilim ama pek uyuştuğunu da söyleyemem. Bir yanıyla yan yana yakın iki iş gibi görünebilir. Gerçekteyse biri iş evet, hekimlik ya da taksi şoförlüğü gibi, diğeri ise yazmak, ne bileyim, yazmak iş değil herhalde. Kuralları, değiştirmenin bozmanın serbest olduğu kaideleri varsa da serbest, özgür bir alan. Kendi kendinize koştuğunuz uçsuz bucaksız vadiler gibi, kimsenin sizi tanımadığı, nereye, diye soranın olmadığı büyük kent meydanları, bulvarlar gibi yazmak. Yayıncı soruyor ama, nereye, neden diye. Ben soruyorum, yazarın bana hesap vermesi gerekmiyor şüphesiz. Beni dinlemesi de gerekmiyor. Bunu yapıyorum çünkü öğrendiklerimin ilk dosyasıyla yayınevimize gelen genç yazarın da işine yarayabileceğini düşünüyorum. İyi ya da değil, bir editor eline aldığı dosyayı ön yargısız ve beklentisiz bir şekilde okumalı öncelikle. Bir başyapıt aramamalı ama karşısında çalışılmış, birilerinin gözünün nuru olduğunu da unutmamalı. Dosyayla güzel/değil gibi kaba kategorik bir ilişkimiz yok, olamaz. Esasında iyi edebiyatı arıyoruz, onun nüvelerini barındıran, gür yapraklarını değilse de henüz en azından tohumlarını taşıyan metne denk geldiğimizdeyse heyecanlanıyoruz. Sonrası teknik bir süreç. Yazarla görüşme, dosya üzerine yorumlar vb. Metnin gereksindiği, yazarın esnediği yere kadardır editörün varlığı. Bazen yazar, editörün öngörü ve önerilerine sonuna kadar açıktır bazen de editör yazara ve metne inanmalıdır. Az önce andığım Amy Hempel öyle bir yazar örneğin. Amerikan edebiyatının yaşayan efsanelerinden ama ülkemizde bir kaç makale dışında adını anan olmamış. Keşfettiğimizde, değerli Billur Şentürk işaret etmişti, adını anmadan geçmek istemem, hemen bağlantıya geçtiğimizi anımsıyorum. Geçen yıl yayınladığımız Postacı Kapıyı iki Kere Çalar ve yakın zamanda bastığımız Vertigo da film uyarlamaları hayranlıkla izlenen ama nedense kimsenin esas metne dönüp bakmayı düşünmediği romanlar. İyi ki baktık biz, iyi ki bastık. Kimler yok ki, Hande Gündüz'ün, Erhan Sunar'ın, İsahag Uygar Eskiciyan'ın, Ercan Başer'in, Onur Çalı'nın, Deniz D. Şimşek'in, Arzu Bahar'ın, Kadire Bozkurt'un, Mustafa Özcan'ın, Tekin Budakoğlu'nun, Neslihan Önderoğlu'nun, Nilüfer Altunkaya'nın, Göknur Gündoğan'ın, Semrin Şahin'in, Billur Şentürk'ün, Bünyamin Bozkuş'un, Ayça Erkol'un, Orhan Veli Alıcı'nın, Evrim Emeksiz'in, İzzet Dönmez'in, Ece Karaağaç'ın, Caner Almaz'ın, Çiğdem Aldatmaz'ın... Adını saymadıklarım varsa affetsin, 2010'ların tüm iyi öykücü ve romancılarının hatırı sayılır bir kısmının kaşifi olmakla övünebilir Alakarga. Şahsen yayıncısı olmak isteyeceğim yerli yabancı yazarlar var elbette. Fakat önemli olan onların yazdıklarının bir şekilde okurla buluşması, kitaplarının nereden çıktığı ikincil bir mesele. Diyelim Cemil Kavukçu yeter ki yazsın, yayıncısı Alakarga olmasa da dert değil. İnci Aral ya da. Ya da Murathan Mungan. Okumayı seviyoruz Alakarga olarak hala, yayıncılık onun devamından başka şey değil bizim için. Roman mı öykü mü diye sorsam? İki türü karşılaştırmanızı istemiyorum aslında, sadece bir yayıncı olarak hangisine daha yakın durduğunuzu merak ediyorum. Okur olarak bu ayrımı yapmakta zorlanıyorum. 2000'lerin öyküsünü yakından takip etmiştim, öncesini de biliyorum elbette. Sonrasındaysa bu kez yayıncı olarak izledim. Türkiye'de şakası yok, iyi öykü yazılıyor. Türk öykücülüğünün dünya çapında olduğunu düşünüyorum. Bu gerçeklik yayın tercihlerimizde de bizi öyküye doğru itti haliyle. Fakat okurun yayıncıdan talebi daha ziyade roman yönünde. İyi öykü dosyalarıyla karşılaşmak sürpriz değil doğrusu ama iyi roman bulmak için her dosyanın kapağını umutla, heyecanla açıyoruz. İyi bir romanın az bulunur bir mücevher olduğunu düşünürüm. Sanıldığından daha zor yazılır ve asla alelade bir geniş zaman uğraşı değildir. Bu yalnızca Türk romanının problemi değil, çeviri metinlerde de dört başı mamur bir dosya okumayalı uzun zaman oldu ne yazık ki. Böyle zamanlarda dönüp klasikleri okurum. Önümüzdeki aylarda Japonca aslından ilk kez okurla buluşturacağımız Nobel ödüllü büyük yazar Yasunari Kavabata'nın romanlarını mesela, dört gözle bekliyorum bu yüzden. Köklü, sadeliğinden ödün vermemiş yayınevleri var. Edebiyat yayıncılığı yapan, zamanın geçici yönlendirmelerine gönül indirmemiş, ilkeli yayıncılar. İtalya'da söz gelimi, Fransa'da... Türkiye yıllık planlar yapmak için kolay bir ülke değil ne yazık ki. O nedenle hedefiniz ne olursa olsun, çoğu kez en fazla altı ay sonrasını görebiliyorsunuz. Olsun, yarın vedalaşacak olsak bile yazar ve okurlarımızla, kök salmış, geleneği olan yayınevlerini seviyoruz. Oraya, onların yanına gitmek istiyoruz. Türkiye'de de elbet, kendi okurunu oluşturmuş, belli bir edebiyat kültürünün oluşmasında katkısı inkar edilemez yayınevleri var. Onları da kendimize dost, yayıncılık konusunda öncü sayıyoruz. Alakarga denince hemen anımsanan ya da tersi, adı anılınca Alakarga'yla beraber anımsanan kitaplarımız oldu gerçekten de. Herhalde en başta Cem Kalender'in Kayıp Gergedanlar romanını söylemeliyim. Yayınladığımız yıl tüm listelerde en önemli romanlar arasında gösterilmişti. Neslihan Önderoğlu'nun ödüllü ilk kitabı İçeri Girmez Miydiniz?; yine ödüllü öykücümüz Hande Gündüz'ün Uzun Irmak Boyunca; epeydir unutulmuş harikulade roman Yasımı Tutacaksın; Virginia Woolf'un kurgu dışı tek eseri Kitap Nasıl Okunmalı; Fransız yazar Lydie Salvayre'nin kadın yazarlar incelemesi 7 Kadın; Amerikan kara roman geleneğinin en önemli yazarı James M. Cain'in 'kült' romanı Postacı Kapıyı İki Kere Çalar; Avrupa'da son yıllarda parmakla gösterilen genç yetenek Bjorn Rasmussen'in Ten Organları Sarıp Sarmalayan Elastik Kılıftır; yaşayan en önemli kadın öykücüler arasında gösterilen Amy Hempel'in Hayvan Krallığının Kapısında; Rus edebiyatının ustalarından Leonid Andreyev'in Şeytanın Günlüğü ve yeni kitaplarını da yayına hazırladığımız Arjantinli iyi yazar Eduardo Berti'nin İmkansız Hayat'ını söyleyebilirim, diğer tüm güzel kitaplarımıza haksızlık etme bahasına."} {"url": "https://egoistokur.com/albert-camusye-gore-seyahatin-faydalar", "text": "Seyahati zor ama öğretici bir deneyim sayan ve Seyahat etmenin insana haz veren bir yanı yoktur. Haz bizi kendimizden uzaklaştırır, seyahatse bizi kendimize geri getirir, diyen Fransız yazar Albert Camus, ABD ve Güney Amerika seyahatlerinde tuttuğu notları küçük bir kitapta toplamıştı. Fransız yazar Albert Camus, 1957'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanarak, Rudyard Kipling'den sonra bu ödülü kazanan en genç yazar olmuş, ödülü aldıktan üç yıl sonra da bir trafik kazasında ölmüştü. Hayatı boyunca varoluşçulukla ilgilendi ve temsilcileri arasında Samuel Beckett ve Eugene Ionesco gibi devlerin de bulunduğu absurdizm akımının öncülerinden sayılmıştı. Yabancı, Veba, Düşüş, İlk Adam, Sürgün ve Krallık ve ölümünden çok sonra yayımlanan Mutlu Ölüm en önemli yapıtlarındandır. Ama biz onu bu sayıda daha minör yapıtlarından biriyle, eni konu ince ve alçakgönüllü bir kitap olan Yolculuk Günlükleri ile anacağız. Yolculuk Günlükleri, yazarın 1946-40 yılları arasında, yani II. Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde Amerika Birleşik Devletleri'ne ve Güney Amerika'ya yaptığı seyahatlerde tuttuğu iki defterden oluşuyor. Salt seyahat anıları yok bu defterlerde, edebiyat üzerine görüşleri, yazmakta olduğu kitaplarla ilgili notları da var. Birinci bölümde Amerika'yı keşfederken önce merak, heyecan ve hayranlığını görüyoruz, sayfalar ilerledikçe bu duyguların yerini derin bir hayal kırıklığı alıyor ve Camus'nün yazdıkları bir çeşit sistem eleştirisine dönüşüyor. İkinci bölümdeyse birkaç yıl sonra yaptığı Güney Amerika seyahatini okuyoruz. Bu kez karşımızda hasta bedeni ve sıkıntılarıyla boğuşan, insanlardan uzak duran yorgun bir Camus var ve kitap daha içsel, daha felsefi bir hal almış."} {"url": "https://egoistokur.com/alberto-manguel-tanpinar-gorunmez-yol-arkadasim-old", "text": "Ahmet Hamdi Tanpınar, hayatının belli dönemlerinde yaşadığı beş şehri daha sonra bir kez daha ziyaret ederek edebiyatımızın unutulmaz eserlerinden birini kaleme almıştı. Yaklaşık 70 yıl sonra bambaşka bir coğrafyadan, Arjantin'den gelen yazar, çevirmen, seyyah Alberto Manguel, Tanpınar'ın kitabından yola çıkarak aynı şehirlere gitti ve gözlemlerini, izlenimlerini kitap haline getirdi. Borges'in öğrencisi Alberto Manguel'le, Yapı Kredi Yayınları'ndan Sevin Okyay ve Kutlukhan Kutlu çevirisiyle çıkan Tanpınar'ın İzinde Beş Şehir kitabını konuştuk. Yol arkadaşım dediği Tanpınar'ı okurken neler düşündüğünü, hissettiğini; İstanbul ve Ankara'nın niçin düşman kardeşler saydığını; İstanbul'un hangi semtlerini hakiki İstanbul olarak gördüğünü ve hayatının geri kalanını nerede geçirmeyi hayal ettiğini anlattı. Dünya denen kütüphanenin bir okuru. Okuduğu kitaplara duyduğu hayranlıktan cesaret alarak tereddütlerini kağıda dökmeye çalışan bir yazar. Kelimelere tutkun bir bibliyofil. Ve hayatın bize sunduğu her mucizevi anın aşığı. Bağlam metni daima etkiler. Buenos Aires'te okuduğunuz bir sayfa, Konya'da okuduğunuzda artık aynı değildir. Bana gelince; yaşadığım tüm şehirler okuma uğraşımı farklı biçimde etkiledi. Aynı metinleri farklı zamanlarda farklı yerlerde okudum, böylece her kitap benim için bir tür palimpsest haline geldi. Biliyorsunuz, eskiden parşömenlerin üzerindeki yazıları siliyor ve daha sonra yeni yazılar ekliyorlardı. Bu defalarca yazılmış, silinmiş parşömenlere de palimsest deniyordu. Jorge Luis Borges ahmaklığa zerrece tahammülü olmayan müthiş zeki ve esprili bir okurdu. Onun yanındayken konuşmaya cesaret edemez, ağzından çıkacak tek kelimeyi bile kaçırmamak için kulak kesilirdim. Tüm zamanların en büyük okurunun en gizli fikirlerine şahitlik etme ayrıcalığına bu sayede sahip olabildim. Tanpınar'ın geçmişin diliyle ve geçmişe özlem hisleriyle kaleme aldığı 5 Şehir bir gezi rehberi değil şüphesiz. Öte yandan onun kelimeleri, gezip dolaştığım şehirlerde benim rehberim oldu; seyahatimde bana hem entelektüel hem de duygusal olarak yol gösterdi. Bir bakıma görünmez yol arkadaşımdı. 5 Şehir dışında, Tanpınar'ın Huzur ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanlarını okudum. Bu iki kitap bana göre, Proust'tan Kafka'ya Batı edebiyatının bütün muazzamlığını taşıyor. Türk edebiyatını Tanpınar okuyarak keşfetmedim elbette ama onun yazdıkları, daha önce okuduğum diğer iki edebiyatçınızı, yani Orhan Kemal ve Nazım Hikmet'i de daha iyi anlamamı sağladı. En önemlisi, Osmanlı İmparatorluğu'nun tozlanmış görkemi ile Atatürk'ün düşlediği genç ütopya arasında sıkışıp kalmış olmanın insanların omuzlarına yüklediği o dayanılmaz kederi anladım. Çünkü milli bir kimlik oluşturulurken, ikisi de net bir şekilde birbirine benzememeye devam etti. Birinin aydınlık değerleri ötekinin gölgeli yanıydı. Şöyle de anlatabilirim belki: Ankara'yı yöneten güneşti, İstanbul'u yönetense Ay. Bilemiyorum. Ama eğer seçme şansım olacaksa, Tanpınar'la tanışmamı mümkün kılan bir arafta yaşamak isterdim. Kadıköy çarşısı. Yine o civardaki sahaf dükkanları. Edirnekapı'daki surlar. Galata'dan Boğaz'ı seyretmek. Rumelihisarı'nda Tanpınar'ın da yattığı Asri Mezarlık. Çünkü İstanbul beni buraya sürükleyen edebiyatçılar ve onların yazdığı hikayeler tarafından ele geçirilmiş gibi geliyor bana. Bir de büyükbabamdan dinlediklerim var tabii, bu peri masalı şehrinde yaşamak, büyükbabamın en büyük hayaliydi. Eğer 20'lerimde gelseydim, kesinlikle İstanbul'da kalmayı, burada yaşamayı seçerdim. Ama yıllar sonra herhalde bir şekilde mutlaka Konya'ya giderdim ve orayı gördükten sonra hayatımın geri kalanını geçirmek isteyeceğim yerin Konya olduğunu fark ederdim. Bu üç şehri farklı sebeplerle seviyorum: Bursa'nın tarihini, Erzurum'un sükunetini, Konya'nın ruhunu."} {"url": "https://egoistokur.com/alberto-modiano-kitabimin-ana-temasi-oteki-kelimes", "text": "Alberto Modiano bir fotoğraf sanatçısı... Ancak bu kez yüreğinin ona hissettirdiklerini kaleminin ucuna gelen kelimelerle dile getiriyor. Bu fotoğraflar başka fotoğraflar. Ama tarih duygusu ve hep hatırlanması gereken hikayeler aynı. Metinlerde yakın geçmişin unutulmaz olaylarının hikayelere yansımış halini bulacaksınız. Duyarlılıkla ve incelikle diyor ünlü Mario Levi, Alberto Modiano'nun öyküyle fotoğrafı birleştirdiği kitabı Fotoğrafların Öteki Yüzü için. Öykülerin ana teması kitabın adında geçen öteki kelimesi. Yahudi, Rum, travesti ve diğer azınlıklarla ilgili öyküler var. Hepsi kurmaca, Alberto'nun hayal dünyasının ürünü ama sonuçta bu ülkenin yakın tarihine bağlanıyor. Evet fotoğraf geçmişim eskidir. 1985'te ilk sergimi açtım. Bugün geriye baktığımda, çocukluğumun geçtiği Büyükada'nın kaybolmuş yüzlerini hiç çekmediğim için hep hayıflanırım. Belki onları zamanında çekebilmiş olsaydım onlar için de başka öykülerim olurdu. Ya da bir önceki kitabım Büyükada Arkamdan Bakar, biraz daha zengin olabilirdi. Aslında Cumhuriyet'ten günümüze ülkemizin zengin kültür mozaiği, yaşanmış bunca tatsız olaya karşın yine de güzel. Bunlar fotoğrafları ve öyküleriyle daha da güzelleşiyor. Geçen yüzyılın başında, İstanbul Yahudi nüfusu yaklaşık 100,000 kadardı. Maalesef bugün bu sayı 17,000'e düştü, düşmeye de devam ediyor. Yahudilerin yaşama şekilleri, ibadet ve ticaretleri benim için hep sosyal fotoğraf konusu oldu. Öykülemeye değer buldum bu konuyu. Gittikçe azalan bir cemaatin üyelerinin hiç olmazsa dini bayramlarda bir araya gelip bayramlarını kutlamaları, gelenekleri korumak ve geçmişi yaşatmak açısından çok önemli bence. Ne yazık ki ortak yaşama kültürü yok oldu. Benim okuduğum lise Osmanbey'de eğitim düzeyi düşük bir okuldu ama arkadaşlık vardı, dostluk vardı. Sınavlarda kopya vermek, sınıf geçmekten öte, bir paylaşma kültürüydü. Bunun gibi sınıfta hamursuz ve paskalya yumurtası ikram eder, birbirimizle paylaşırdık. Sınıfımız bir tür Hababam Sınıfı'ydı. Aradan 30 yıl geçti, ama hala birbirimizi arıyor ve zaman zaman buluşuyoruz. Bizim için hayat mezun olduğumuz günden beri değişerek ama aynı dostlukla devam ediyor. Ne yazık ki en çok askerde... Aradan çok yıl geçti, Tugay komutanlığının düzenlediği özel sınavda çavuşlardan da yüksek puan almama karşın, onbaşı rütbesini bana çok gördüler. Askerde rütbe sahibi olmak bir ayrıcalıktır. Ben lise mezunuydum, azınlıktım. Başka bir şehirden gelmiş bir çiftçi arkadaş o güne kadar horlandığı için belki, kendini rütbesiz askerlere dipçik ve yumruk atmakla ispatlamaya çalışıyordu. Askerliği bittikten sonra yeniden o günlere döneceğinin farkında değildi. O önemsiz gibi düşünülen tek çizgili onbaşı rütbesi insana biraz farklılık kazandırıyor ve hiç değilse ihtiyaç duyan bir iki kişiye yardımcı olabilmenizi sağlıyordu. Azınlıklar bir dönemin kültür tarihinin önemli parçasıydılar. O mozaiği fotoğraf aracılığıyla da görebiliyoruz... Giyinişleri, evleri, yaşam ve eğlence tarzlarıyla bu ülkenin kültürünü zenginleştirdiler. Ve bazı yanlış politikaların kurbanı olarak bu topraklarda sevimsiz olaylara maruz kaldılar. Fotoğraf yine bu olayların da tanığı oldu. Edebiyat ve kalem de tabii... Azınlıkların birçoğu doğduğu toprakları terk etmeye zorlandı, bir kısmı da küstürüldü. Bugün onlar da aramızda bulunsa, günümüz yaşamı çok daha zengin olabilirdi. Ben edebiyat yaşantıma Mario Levi'nin atölyesinde başladım. Yazmayı çok seviyorum ama yine de şunu baştan söyleyeyim: Bir edebiyatçı değilim hatta bu yolda ilerlerken bir ara bırakmayı bile düşünmüş, olmayacak demiştim. Mario çok yardımcı oldu, fotoğraflara öyküler yazabileceğimi söyledi. Böyle başladım. İkinci kitabım Büyükada Arkamdan Bakar, yarı biyografi yarı öykü tadındaydı. Bu elinizdeki ise tamamen kurgusal öykülerden oluşuyor. Kitabın adında geçen öteki kelimesi öykülerin ana teması. Kitapta sadece Yahudi öyküleri yok, Rum, travesti ya da diğer azınlıklarla ilgili olanlar da var. Bu öyküler, fotoğraflardan yola çıkarak yazdığım hayal dünyamın ürünü ama sonuçta bu ülkede yaşanmış bir siyasi tarihe bağlanıyor. Mediha ve Selahattin Askın'ın 1988'de çöpte buldukları ve piyano çalan bir genç kızı gösteren o çok yalın fotoğraf beni o kadar etkiledi ki! Böylece 20 sayfalık 20 Kur Askerlik öyküsü çıktı ortaya. Daha önceden de bir öykü yarışmasında yayınlanmaya değer bulunmuştu. Bir de dedem ve babaannem. Çocukluğumun geçtiği ama artık orada olmayan, çoktan yıkılmış ve yerine aynısı gibi inşa edildiği düşünülen ev... Fotoğraftaki altı kişiden üçü hayatta değil. Yaz aylarında Büyükada'nın ötekileri fazlaydı. Zaman geçti ne insanlar kaldı, ne de o sıcak yuvalar. Artık orada nasıl yaşanacağını bilmeyen insanlar var. Birçok yerde olduğu gibi. Yazmaya devam ediyorum. Eylül ayında tekrar dönüş yaptığım belgesel fotoğrafçılık konusundaki ilk sergimi açıyor ve beraberinde kitabını yayınlıyorum. Konusu Musevilik. Diğer yandan Büyükada'da geçen ve farklı dinden iki genci anlattığım başka bir ada kitabı üzerinde çalışıyorum. Bulgaristanbul var bir de; annemin ölümünden sonra daha önce yayınlanmış olan bu kitabımı gözden geçirerek yeniden yayınlamaya karar verdim. İlk hali 64 sayfalık bir yaşam öyküsüydü. Ama artık üzerinden çok zaman geçti, annem artık hayatta değil. Annemin cenazesinde onun hayatını anlattığım bu kitabı yeniden yazmanın benim için şart olduğunu hissettim. Her zamanki gibi Mario, içerik ve şekil açısından bu kez de bana destek oluyor. Sana daima hayallerinin peşinden koşacağın ve herbirini gerçekleştirdiğinde dostlarınla bu mutluluğunu paylaşıp kutlayacağın güzel bir hayat diliyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/alengirli-kitaplarin-agnostik-dusunurleri-inek-sutu-icerke", "text": "Can Bonomo'nun şiirlerine ilkin Altay Öktem'in çıkardığı Karakalem dergisinde rastlamıştım. Can daha sonra albümler çıkardı, Eurovision'a katıldı; adını duymayan kalmadı. Fakat OT ve Underground Poetics gibi alternatif yayınlara yazmayı sürdürüyordu. Kitabın editörü küçük İskender'se Can'a kütüphanesinde Kurt Cobain ile Nick Cave arasında bir yer ayırıyor. Adnan Özer'e gelince; yazısında Can'ı ölçüte saygısından dolayı methediyor, sonra uzun uzun müzisyenken şair olanlara duyulan önyargılardan bahsederek Leonard Cohen, Patti Smith ve Tom Waits'i örnek veriyor. Cohen'in edebiyattan müziğe geçtiğini söylesem mi ona acaba? Bir de ölçüte saygının ne manaya geldiğini açıklarsa sevinirim. Annemle dedem şiir severdi, onların teşvikiyle başladım. Çocuktum tabii, kötü kötü şiirler yazıyordum ama bir şeyin üzerine benimki gibi büyük bir inat ve kararlılıkla, tutkuyla gidince, zamanla biraz daha iyi işler yapmaya başlıyorsun. Çünkü müzik konusunda daha rahatım. Şiirdeyse mahcup ilerliyorum. Şiiri şairler yazmalı. Eh, ben de henüz şair değilim. Yok, dedim ya ustalara saygıdan. Hakikaten öyle... Şiirlerinde kendini bütünüyle açıyor, içini gizlemeden, saklamadan gösteriyorsun. Bu kitap aşağı yukarı benim günlüğüm sayılır. Ama mahrem bir günlük, çünkü şiir yazarken çıplağım. Bilmiyorum, önceden kararlaştırmıyorum hiçbir şeyi. Yazmak bir ihtiyaç; bunun için mutsuz olmayı beklemek gibi bir lüksüm yok. İçimden geliyor, yazıyorum. Elimde gitar varsa şarkı çıkıyor, kalem-kağıt varsa şiir... Etrafta birileri varken, kafelerde falan yazabilenlerden değilim. Sadece evde, tek başımayken yazabiliyorum. Yazarken mutsuzluktan beslenenler var, çok saçma. Aşktan beslenmek de öyle... Klişe bir şey söylemiş olabilirim ama şiirimi besleyecek hayattan daha şahane bir şey yok. Ve hayat da sırf aşktan, kederden ibaret değil. Her şeyin iç içe geçtiği karmaşık, rengarenk bir bütün. Yüzde 80'ini çöpe atıyorum. Gün içinde bazen 3 saat, bazen 10 saat yazıyorum, hepsini saklasam 500 kitabım olurdu. Öyle tabii. Başlangıçta bazen yolumu kaybediyordum ama şimdi iyi bir şey yazmışsam hissediyorum. Ya da beceremeyeceksem, Bundan bir şey çıkmaz deyip vazgeçiyorum. Şiir konusundaki sezgilerim yazdıkça gelişti. Hayır bana göre bir şey değil. Ben o kadar sabırlı olamam. Hayattaki en güzel şeyler ya sana çarpar ve alır götürür, ya da zaten hiç var olmamıştır. Vurucu, çarpıcı bir şey delilik. Gerçi sanat da ancak delilikten çıkıyor. Deli tarafımız yaratıyor, üretiyor. Doğru, ben mesela şiirlerimde ve şarkılarımda daha sahici, samimi bir adamım. Yazarken kendime bakıyorum çünkü, kendimi dinliyor ve içimde, en derinde ne varsa çıkarıp döküyorum kağıt üstüne. Dünyaya itiraflar... Anlattığım tamamen bana özgü bir ruh hali olmayabilir ama ben onu kendi penceremden yazıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/alexandra-whitaker-sonsuz-baglilik-diye-bir-sey-yo", "text": "Okuyacağınız röportaj Leaving Sophie Dean adlı romanı yakında bizde de yayınlanacak olan Alexandra Whitaker adlı yazarla yapıldı. Ama benim için bu röportajın önemi başka. Dünyanın en sıcak, neşeli ve enerjik kadınlarından biri olan Alexandra, Şibumi, Katya'nın Yazı, Kasaba, İnci Sokağı gibi romanların yaratıcısı Trevanian'ın kızı. Röportajın esas konusu da haliyle Trevanian oldu. En sağda, Axandra Whitaker'ın çocuğukluğunu görüyorsunuz. Babası Trevanian'ın kucağında oturuyor. Yazmak yalnız ve ağır bir süreçtir. Yazarken çoğu zaman tek arkadaşım karakterlerim olur. Dolayısıyla da sadece onları düşünürüm. Bakın, onları savunmaya geçtim bile! Yargılamaya gelince, tıpkı gerçek insanlar gibi, kurmacadaki kişiler de aynı anda pek çok rolü birden üstlenirler. Siz ya da ben hayatımızın farklı dönemlerinde aynı anda eş, anne, evlat, kızkardeş, arkadaş, aşık, birilerinin rakibi ya da meslektaşı olmuşuzdur. Bu rollerimizin her birinde başka türlü davranırız, evde daha iyiyizdir mesela ama dışarıdaki insanlara o kadar iyi olmayabiliriz. İnsanları ya da roman karakterlerini rollerine bakarak yargılamak pek akıl karı değil, mesela Sen 'öteki kadın'sın, o halde kötüsün diyemeyiz. İnsanların enteresanlıkları yetenekleri ve defolarında yatar, öyle değil mi? Dolayısıyla hakikaten birini tek bir bakış açısıyla anlatmak kadar gerçekçilikten uzak ve anlamsız bir şey olamaz. Bir dereceye kadar hepsiyle... Ama beni en çok anlatan kişi herhalde Sophie'nin sevgilisi Henry oldu, ilişkiler konusunda inandığım her şeyi kitapta o dile getirdi. Tıpkı onun gibi ben de vaatler ve sonsuz bağlılık gibi kavramları reddediyorum. Bence mutsuzluklarının temel sebebi, her birinin içlerinde taşıdıkları potansiyeli gerçekleştirmelerine izin vermeyen hayatlar sürdürmelesiydi. Sanırım baskıdan, yoksulluktan, hastalıktan ve savaştan dolayı acı çekmeyecek kadar şanslı insanların mutsuz olmalarının tek sebebi de bu zaten. Benim için hayatta en önemli şey gülmek ve başkalarını güldürebilmek. Kahkahanın sevmenin minik bir şekli olduğuna inanıyorum. Kitaplarımda muzip bir dil kullanıyorum, çünkü daha önce dediğim gibi yazmak yalnız ve uzun bir iş, dolayısıyla bu süreci biraz eğlenceli kılmak istiyorum herhalde. Bundan gurur duymuyorum ama evet, ben yazarken kendi şakalarına gülen biriyim. Kendime dair başka ne söyleyeyim? Yerinde duramayan ama melankolik, çalışkan ama tembel, cesur ama korkak, yalnız ama meraklı... İspanya'da kocam ve kızımızla yaşıyorum. Kendimi Temel Reis'e benzetiyorum, çünkü denize ve ıspanağa bayılıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/ali-nesin-roportaji-matematik-koyunun-delisine-sordu", "text": "Kimi zaman sağ olmasına şaşırıyorum. Sen ölmemiş miydin? diyorum. Ben de ölecek göz var mı? gibilerinden bir yanıt veriyor. Kimi zaman da yarı sağ yarı ölü görüyorum, zor yaşıyor. Ama çoğu zaman hayattaki gibi görüyorum. Yanımda oturuyor, o bir masada ben bir masada çalışıyoruz. Ya da ona bir soru soruyorum. Daha iki gün önce gördüm. Sadece vardı, o kadar, yanımdaydı. Her seferinde müthiş bir mutlulukla uyanıyorum. Birkaç gün sürüyor bu mutluluk. Acaba kendimi, babamı rüyamda görmeye eğitebilir miyim? Küçükken yapardım böyle şeyler. Uyumadan önce rüyamda neler göreceğime karar verirdim ve o rüyayı da görürdüm. Zamanla bu yeteneğim köreldi! Basit geometri ve aritmetikle herkes gibi okul öncesi ve okul yıllarımda karşılaştım. Ama araştırma sayılabilecek ilk uzun soluklu problemimi 10 yaşlarındayken çözdüm. Biri, bir iskambil kağıdı oyunu göstermişti. Hilesi hurdası, üçkağıdı, el çabukluğu filan yoktu. Belli ki bir mantık işiydi. Yemedim içmedim bir hafta odama kapandım ve oyunun nasıl olduğunu anladım. İkinci ciddi karşılaşmam 1-2 yıl sonra oldu. Bir ağabeyim bana tümevarımla kanıtı anlattı; hayran kaldım. Marksist açıdan bakacak olursak ekmek kapısı! Daha romantik bir açıdan bakarsak doğanın, evrenin dili, mantığı, özü. Aklın olduğu her yerde matematik vardır. Matematik yoksa, akıl da, belli bir düzen de yok demektir. Öngörülebilecek, belli bir düzen içinde tekrarlanan her olayın ardında bir matematik olduğu gibi, kaosun ardında da bir matematik vardır. Matematikle anlaşılamayan sorunları felsefeyle anlamaya çalışırsınız. Felsefe de yetmiyorsa sanat devreye girer. Matematik bilmeyen demiyorum, matematiksel düşünemeyen bir nevi köledir, başına geleceklerin, onun yerine düşünenlerin kölesidir. Çaresizdir. Çözümsüzdür. Yani matematik yerine tercih edebileceğim bir başka uğraş alanı mı? Yok. Ama ikinci seçenek olarak ressam ya da çapkın bir kumarbaz olabilirdim galiba. Herkesin hayatı ilginçtir herhalde. Hem iç dünyası hem de yaşadıkları, gördükleri, düşündükleri... Ama benim hayatım pek o kadar hareketli geçmedi. Hep kalem kağıtlaydım. Hocam geldi Matematik Köyü'ne. Yaptığımız harikaları gördü. Bütün bunların ruhsatsız yapıldığını öğrenince, Sen zaten hep istediğini yaptın! dedi. Eğer sonunda ölüm ya da işkence filan yoksa kimse bana istemediğim bir şeyi özgür irademle yaptıramaz. Ergenlikte başladı bu. Okulu da bu nedenden hiç sevmedim. Üniversitede bile derslere pek girmezdim. Çok farklıyız. Tek benzer yanımız aklımızı kullanmamız sanırım. Tabii öyle. Hep öyle değil midir? Elalemin çocuğunun yaptığı haylazlıklar pek umurunda olmaz ama kendi çocuğunun yaptığı haylazlıkları canında hissedersin. Burası da benim ülkem; sorunlarını iliğimde hissediyorum. Solda güzel günlerden bir aile fotoğrafı. Sağda ise bir üçlü... Öndekiler Ali ve Ahmet Nesin, arkada harıl harıl çalışansa elbette babaları Aziz Nesin. Solda, matematiğe ilk aşık oluş. Sağda, Matematik Köyü'nün logosu olan horoz. 24 yaşımdan sonra hep sevdiğim işi yaptım ve ben sevdiğim işi yapayım diye insanlar bana para verdiler! Mutlu bir hayatım olduğunu söyleyebilirim. İyi öğretmen olmak için de çocukları çok sevmek lazım. Röportaj sonrası fotoğrafı. Ali Nesin ile Matematik Köyünün Delisi'ni hazırlayan gazeteci Aslıhan Lodi."} {"url": "https://egoistokur.com/alis-hovanisyanin-harikulade-maceralar", "text": "Aslı E. Perker'in arkadaşım olmasından da, 11 dilde yayınlanan şahane romanlar yazmasından da hoşnutum. Bunlar tutkulu bir okur olarak benim hayatımı güzelleştiren şeyler. İyi ama Alis kim? diye soruyorsunuz, farkındayım. Kim olacak, hayatının amacı, okurdan gizlenmiş ürpertici edebi sırları bulmak ve ifşa etmek olan acayip bir kadın... Bana sorarsanız kendinize bir hediye verin ve önce bu röportajı okuyun, sonra acilen en alttaki linke tıklayarak Alis'in maceralarını takip etmeye başlayın. Bir süredir benzersiz bir kadınla tanışıyoruz sayenizde. Milliyet Sanat'ın internet sitesinde yayınlanan tefrika öykülerinizin kahramanı Alis Hovanisyan'ın kim olduğunu soracağım size önce. Alis Hovanisyan Amerika'da doğmuş, fakat daha çok küçükken anne babasını bir kazada kaybettikten sonra oradaki uzak akrabaları tarafından Türkiye'ye gönderilmiş, yatılı okula verilmiş. Varlıklı bir ailenin tek çocuğu olduğu için bütün miras ona kalmış. Buna İstanbul'da, bilhassa da Kurtuluş'ta katlar ve dükkanlar da dahil. Para kaygısı yok. Arada bir endişelense de her seferinde hesaplarını kontrol ettiğinde yüklüce parası olduğunu görüyor. Amerika doğumlu olduğu için Amerikan vatandaşı, istediği ülkeye vizesiz gidebiliyor. Yani bir ipucunun peşindeyse bir uçak biletlik işi var. Edebiyata yalnızlıktan, edebiyat dedektifliğine de biraz önce bahsettiğim sebepten merak salmış. Şimdiye kadar Dante'nin küllerini aradı, Emile Zola'nın Manet'nin düelloda tanığı olduğunu öğrendi, Eugene O'Neill'in hayatının aşkını buldu, Albert Camus'nün araba kazasını araştırdı, Sir Arthur Conan Doyle'un katil olup olmadığını anlamaya çalıştı, Charles Dickens'ın sahte kütüphanesini ortaya çıkardı. Bir düşünün, Alis Hovanisyan'ın peşinden koştuğu her sırrın peşinden haliyle yazarak ben koşmuş oluyorum. Kişisel bir merak diyelim. Bir de Alis adının harflerini bir karıştırın, bakın ne çıkıyor. Aslında iki buçuk yıldır İstanbul üzerinde çalışıyorum. Buna New York'taki kütüphanelerde başlamıştım, Türkiye'de devam ettim. Eski İstanbul'a dair elime ne geçerse okudum, okumaya da devam ediyorum. Gazete kupürleri, hatıratlar, kurgu ve fakat içinde geçmiş zaman dokusu barındıran romanlar. Dolayısıyla İstanbul'dan bahsetmek son zamanlarda benim için bir zevk olmaya başladı. Alis Hovanisyan hikayeleri günümüzde geçmiyor, seksenlerin sonları, doksanların başları. Neyse ki o döneme de yaşım uyduğu için hakimim. Evet, öyle bir projemiz var. Tabii hikayeler çok hızla birikiyor. Her hafta bir hikaye yazıyorum, anlamadan kitap ortaya çıkmış olacak galiba. Ajansım Nermin Mollaoğlu ilk olarak geçen yıl Sufle'nin yurt dışında basılacağını söylediğinde güzel dedim, ama heyecanlanmadım. Dur bakalım dedim, hangi ülkeler olacak. Sonra bir ülke, iki ülke, beş ülke, yedi, sekiz derken rakam şu ana kadar on bire ulaştı. Ben de haliyle sevinmeye başladım. Üstüne bir de İngiltere'deki yayınevi tanıtımı şöyle yapacağız böyle yapacağız diyerek bana doldurmam için anketler, formlar gönderdikçe iyiden iyiye heyecanlandım. Yavaş yavaş da ürünler ortaya çıkmaya başladı. Bakalım göreceğiz neler olacak. Ben de çok seviyorum Aslı'nın Alis'inin maceralarını."} {"url": "https://egoistokur.com/alisin-ayakkabisi-buyumuyor-ama-yasiyo", "text": "Kemal Gökhan Gürses'in illüstrasyonlarıyla zenginleşen bu nefis romanı okumalısınız. Önümüzdeki hafta Can'la röportajımızı okuyunca zaten koşa koşa gidip alacaksınız. Ama o zamana dek romandan bir bölümle iştahınızı açmayı deneyeceğim... Bölümün adı Alis'in Ayakkabısı. Bütün çocuk ayakkabıları gibi hiç büyümeyen bir çift yeşil ayakkabı... Ama edebiyat eserlerinde nesneler konuşur bazen ya, o da konuşuyor. Şimdi artık Oz yeşili ayakkabıya kulak verme zamanı... Çok yetenekli bir yazarla bu ilk merhabanın tadını çıkarın. Çünkü adını hep hatırlayacaksınız. Tanımadığım biri, ben can bulmadan önce neye benzeyeceğimi kağıt üzerinde tasarlamış. Yirmi yedi numara olmalıymışım. Bilekten atkılı olmalıymışım. Minicik topuklu olmalıymışım. En çok da yeşil olmalıymışım. Şansıma defosuz doğmuşum. Doğduğum yeri soracak olursanız maalesef hatırlamıyorum. Siz insanlar doğduğunuz yeri kendi başınıza hatırlayabiliyor musunuz sahiden? Hayatımın ilk yıllarına dair, büyük yerlerden geçerek uzun yolculuklar ettiğimden başka şey inanın hatırlamıyorum. Yaz sezonu gelince vitrindeki yerimi değiştirdiler. Kuytu köşeye sıkıştırıldım. Yanımdaki üç beş arkadaşımla kalakaldık. Ne olacak bizim bu halimiz diye birbirimize dert yanıp durduk. İçimizden biri yerinden alınıp da dışarıya çıkan bir insanın poşetine girince onun için mutlu olur, arkasından güzel dileklerde bulunurduk. Artık havalar iyice ısındığı için vitrine bakan kimse bizim durduğumuz kuytu köşeye göz ucuyla bile bakmaz olmuştu. Bir gün dayanamadım, arkadaşlara, Bu böyle olmayacak. Vitrine ilk yaklaşana hep bir ağızdan avazımız çıktığı kadar bağıralım dedim. Sahiden de bağırdık. Duyan olmadı. Kaderime boyun eğmiş, her gün arkadaşlarımın biraz daha azalmasını kabullenmeye ve vitrini sevmeye çalışırken, dükkanın kapanmasına az kala yerimden oynatıldım. Herhalde yaz bitiyor diye beni satılamayan kışlık ayakkabıların kapatıldığı, adının DEPO olduğu söylenen o korkunç, karanlık, dipsiz mahzene götüreceklerdi. Kaçış yolum yoktu. Korkudan tir tir titremeye başladım. Baktım ki o dışarıya göçen poşetlerden birine yerleştiriliyorum, nasıl olsa insanlar beni duymuyor, koca bir sevinç çığlığı attım. Birazdan özgürdüm. Nerelerden geçtim de buraya geldim, bilmiyorum. Daracık bir kabın içinde yolculuk ettiğimi söyleyebiliyorum sadece. Yol boyu hem sabırsızlandım hem tedirginlik duydum. Bir şarkı eşliğinde önce poşetimden sonra kabımdan çıkarıldım. İki ufacık yeşil göz karşıladı beni. Gözleri iştahla sulana sulana, Alis'in ayakkabısı! diye bağırdı. Demek Alis'inmişim. Beni ayağına giydi ve koşmaya başladı. Şarkı sürüyordu. Sözleri hala kulağımda: İyi ki doğdun Kozaaa... İyi ki doğdun Kozaaaa... Doğmasaydın ne yapaaaardık? İyi ki doğdun Kozaaaa... O iki ufacık yeşil gözün adı Alis miymiş Koza mıymış? Kurcalamadım. O koştukça ben uçtum, taklalar attım, göklere uzandım. Yürüyen bir çocuğun ayağında olmak kadar eşsiz bir duygu yoktur. Canım özgürlük! Bir de o gün Sindirella diye birinden ve onun ayakkabısından bahsetti Koza-Alis'in annesi bir başka anneye: 'Sindirella'nın kristal ayakkabısı çok kendini beğenmiş. Ben, Alis'in ayakkabısından isterdim' diye söylenince Koza, her yerde Alis Harikalar Diyarında'ki Alis'in atkılı düz ayakkabısını aradım. Sonunda Tanca'da buldum. Rengi Alis'inki gibi siyah değil ama yeşil olması daha güzel, değil mi Safiye? Koza-Alis'in annesinin dediklerinden tek çıkardığım benim vitrinin adının Tanca olduğuydu. Koza-Alis'le parka, sinemaya, çarşıya, okula, pastaneye, sahile, her yere her yere gittim. Birbirinden farklı yüzlerce ayakkabı tanıdım. Şehir dolusu arkadaşım oldu. Hayatımda sokak kadar güzel bir şey görmedim. O mutlu macera günleri hiç bitmeyecek sandım. Aniden bir sabah Koza-Alis'in ayağına olmadım. Koza-Alis çok ağladı. Koza-Alis'in üzüntüsünü görünce annesi dayanamadı ve duvardaki raftan süslü püslü bir kumaş parçası sarkıtıp beni ucuna astı. Asırlar önceydi bu anlattığım. Bunun gibi bir kış günüydü. O zaman bu zamandır buradayım. Duygulandığımı gördü Koza-Alis. Beni okşadı. İki ufacık gözyaşı aktı. Yeşildi gözyaşı. Bana benziyordu. Şimdi, kendi gençliğimi izler gibi hayran hayran sofra başında oturan Koza-Alis'i seyrediyorum. O o kadar büyümüş de ben niye hiç büyümemişim? Bunca asırlık yaşam bilgimle tahmin yürütüyorum: Benim bir türlü büyümeyişim, Koza-Alis'e bir zamanlar çocuk olduğunu ısrarla hatırlatmak için. İnternet jargonuna ve teknik ağzına çok yabancıyım. Bu yaptığınız blog mu, indie e-dergi falan mı bilemiyorum. Ancak çok güzel yazılar var ve nereden denk geldiğimi bilemiyor olmama rağmen artık hep okurum sanırım. Genel yorum yeri var mıydı, göremedim, o nedenle buraya yazdım."} {"url": "https://egoistokur.com/alp-bugdayci-dogurmaya-calistigim-bebegi-bogdula", "text": "Kan Sıcak Akacak, 1996'da yayımlandığında büyük gürültü kopardı. Ve Adalet Ağaoğlu'dan esinlenerek söylersek; alt tarafı bilmem kaç litre kanla bilmem kaç metre bağırsaktan ibaret şu bildiğimiz insanoğlu romanı sadece 6 gün yaşattı. Yazarıysa o günlerden bugüne, tam 15 yıl boyunca sustu. Bu, 15 yıl sürmüş aktif bir suskunluğun bütün iktidar odaklarını kapsayan yaralayıcı hikayesi... Ve yeni bir romanın müjdecisi. Tolga Meriç'in yaptığı Alp Buğdaycı röportajını okuyacak olanları uyarmak isterim. Uzun biraz. Çok uzun. Ve can acıtıcı. Haddinden fazla. İnsanı öfkelendiriyor, isyana teşvik ediyor. Nasıl bir ülkede yaşadığımızı, inanılmaz bir ikiyüzlülük içinde birbirimizi ağırlarken, neleri katlettiğimizi ve sonra nasıl içimiz rahat kalabildiğimizi resmediyor. Düşünün; öyle bir roman var ki elimizde topu topu altı gün okuruna ulaşabilmiş. Yazarı, sadece yasa nezdinde değil okur yazar takımının gözünde de lanetlenmiş bir kitap diyor. Zira antolojilerde, sözlüklerde, matbuatta adı yok. Sansürlenen Kitaplar listelerine hiç alınmamış, edebiyat dergilerinde sözü edilmemiş. İnanmayacaksınız ama kitabevleri bile satmayı reddetmiş. Yazarı bir daha tek bir romanını kitap olarak yayınlayamamış. Birdenbire mahkemeler, hakimler, savcılar ve ahlakçılaşmış entelektüellerle dolu bir dil çukuruna düştüm. 15 yıldır debeleniyorum. Kan Sıcak Akacak'ın 'imha' sürecinde, tedirgin yayınevleri ve yayıncılarla da sıkça kaşılaştım. Hatırımda kalan imge, birilerinin ellerinde Kan Sıcak Akacak, işaret parmaklarını uzatıp tehditler savurduğu... Kan Sıcak Akacak hakkında hiç kimseyle röportaj yapmadım, ilk soru-cevap şu konuşmamızdır. Ama edebiyat magazincileri Kan Sıcak Akacak'dan cümleler cımbızlayarak 'sanki ben söylemişim gibi' sayfalar dolusu röportajlar yayınladılar. 'Hatıralarımı' yazdığımı zannedenler ve saldıranlar da oldu. Herhalde beni seri katil falan gibi bir şey zannediyorlardı. Cihangir Cuntası üyeleri derin devletle el ele verip, dalkılıç saldırdılar bana. Ve öldü diye bıraktılar. Ama yaşıyorum işte. Kitaplar yazabiliyorum hala. Bunu Devletten ziyade Beyaztürkçeci Aydınlar'a sormak lazım. Aynı maddeden yargılanan ve kanunun yasaklarını aşan nice kitap var ama benim 'pis' kitabım aynı ilgiye mazhar olmadı. Toplatıldı, imha edildi. 3 ay da hapse mahkum edildim. 'Aynı suçu yeniden işlememek', yani romanı yayınlamamak kaydıyla 'cezamı' ertelediler. Roman kitapçılarda bir hafta kaldı, 3 bin tane de sattı ama ben kendimi teraziye vuramadım, kimlerin okuduğunu bilemedim. Doğurmaya çalıştığım bebeği boğdular gibi geliyor bana veya beni diri diri mezara gömdüler... Roman böylece zihinlerde de yakıldı. Üstelik bunu sadece Devlet yapmadı. Cihangir Cumhuriyeti'ndeki, özgürlükçü geçinen sosyalist görünümlü Okuryazar Faşistler yaptı. Kültür ortamı da Kan Sıcak Akacak'daki lisandan rahatsız oldu. İsim isim saymayacağım ama Eee, sen de porno yazmasaydın kardeşim' demişti mesela ünlü bir Şair. 'Savcı olsam ben de toplatırdım' demişti bir Gazeteci. 'Gece rüyama girdi, kabus gördüm' demişti bir Çevirmen. Tahakküm hususunda Devletin Savcısından bile daha cevvaldiler. İnanılmaz güzel mektuplar geldi. Ama Türkçe Edebiyat, sessizlik cezasına çarptırdı beni. Zamanında Rıfat Ilgaz'ı yasaklayan Savcının deyişiyle söylersek, yazar hasta ruhlu ve kitap da edebi değerden yoksundu. Bana yaratık görmüşçesine tuhaf tuhaf bakan yazar ve şairlere hala rastlıyorum. Gözlerini belertip, 'kim saldı bu vahşi hayvanı kafesinden' bakışları fırlatıyorlar. Edebiyatımızın seçkin ve nadide kalemleri... İşin tuhafı, çoğunu gençlik yıllarımdan tanıyorum. Bazen markette filan karşılaşıyorum. Makarna paketlerinin gölgesinde ben de onlara bakıyorum. Edebiyat magazincileri de ısrar ve inatla Kan Sıcak Akacak ile benim hayatım arasında paralellikler, bağlantılar kurmaya çalışmışlardı. Kan Sıcak Akacak'ı okuyup hayatımdan izler arıyorlardı. Romandaki en büyük imla hatası, baştaki ithaftı. Onu da sildim, çizdim ve yok ettim zaten. 'Yeraltı Edebiyatı' kavramını ben hiç kullanmam. İyi ve kötü edebiyat vardır, gerisi fasarya. 'Yeraltı'nın neyi imlediğini de tam olarak kestiremiyorum. Olsa olsa, 'kara'dır beni edebiyatım. 'Yeraltı' hadisesi bizzat bana 'Sakın kapımızın önünden geçmesin' diye haber uçuran Ayrıntı Yayınevi'nin ticari girişimiydi. İyi para götürdüler mi, bilmem. Yeraltı diye seçtikleri edebiyat yapıtları ya ölü ya da yabancı yazarların eserleriydi, yani tehlike arz etmiyorlardı. Nedense, 'ölü ve yabancı' olanı pek sever yayın dünyamız. 'Yeraltı edebiyatı' başlığı altında elbette çok iyi yazarlar da yayınladılar ama tercih ettikleri şuydu: Mümkünse Türkçe yazılmasın, mümkünse olaylar Türkiye'de geçmesin, başımız Mahalli Otorite'yle derde girmesin, dil hakikate doğru hamle yapmasın, yani zeka seviyesi düşük bir dil olarak kalsın. Kan Sıcak Akacak'ı 'yeraltı' diye tarif etmem. Bu kavrama inanmıyorum. Bu ticari bir kapitalist ayrım gibi geliyor bana. Ana akımın dışında konumlandırılmak gibi, sanki tecrit edilmiş ve karantinaya alınmış bir bölgede yaşamaya mecbur kılınmak gibi... Neden öyle olsun? İyi edebiyat yerüstündedir ve Otorite'nin dille dayattığı hayata karşı, bazen çok sert, bazen zarafetle ya da ince ince mücadele eder. Çünkü hayatı dil kurar. Yeraltı sözü, bir ikincileştirme, adileştirme anlamı taşıyor benim için. Kan Sıcak Akacak, şimdi de yayımlanabilir. Yasaklanan 9 sayfa Muzır Kurulu raporunun içinde olduğu gibi alıntılanmış; 9 sayfa boş bırakılıp rapor kitabın sonunda yayınlanabilir. Ama diyorum ya, benim biyografim sanıyorlar romanı buradaki yayıncılar. Söz konusu olan benim hayatımın karanlığı değil, fikirlerimin çatal yollarındaki şeytancıklar... Karanlık denen şey, fikirlerle ilgili. Yani boş zamanlarımı kan içerek veya zombilik yaparak değerlendirmiyorum. Herkes gibi, 'ben de topraktan bir canım' işte. Karanlık ne demek? Yazarın karanlık hayatı ne demek? Ama Ülke'nin Kültür Yapıcılarının hayatlarımız hakkındaki 'karanlık' emelleriyle ilgili, dili yapış ve hayata hükmediş tarzlarıyla ilgili gayet karanlık düşüncelerim var tabii... Diller yaratıp bize 'hayat bu' diyenlerin köküne edebiyat marifetiyle kibrit suyu dökmek istemek gibi 'sinirli' fikirlerim de var. Ece Ayhan'ın, Orhan Pamuk'un ve Dostoyevski'nin 'Kara'larına yakınım ben... Günlük hayatta ve diksiyonda, nezaket ve zarafet her zaman önde gelir; kaba bir insan da değilim ama 'edebiyatım karadır abiler!' Kan Sıcak Akacak'ı 'cinai' bir kitap olarak görenler, sadece düz metin okuyabilen edebiyat cahilleriydi. Hayat yazıya elbette sızar. 1993-94'de Ülke'de foşur foşur akan kan bu romanda hissedilir. Romanım zaman zaman belgesel sınırına kadar itelenen bir 'kurmaca'dır. O yüzen Kan Sıcak Akacak'ı hayatımla ilişkilendirenler saçma insanlardır. Anketörlükten spikerliğe uzanan karışık bir hayat hikayem var benim. Ama zaten hayat hikayem diye sunulan özgeçmiş tamamen uydurma ve yanlış olabilir, o kişi ben olmayabilirim de... Ayrıca edebiyat yapıtını okumanın yolu bu değildir. Romanda herkes birbirini öldürüyor ama hayatımda elime silah almadım ben. Yazarın, bir karakteri yazmak için 'O' olması gerekmez. Fahişe, Marangoz, Piyanist, Katil, Hemşire, Pilot, Cerrah veya Bahçıvan değilim ama böyle karakterler yaratabilirim. Stanislavski, katil rolünü oynamakta zorlanan aktöre, 'Bir sinek de mi öldürmedin?' diye sormuştu. Hem Kan Sıcak Akacak'ı yazarken bir yandan da Şahika Tekand'ın Studio'sunda oyunculuk çalışıyordum ve yazarken Eric Morris'in karakter yaratma tekniğinden fazlasıyla yararlandım. Karakter yaratmak veya bir dünyayı 'var etmek' için onu 'yaşamak' gerekmez; bazen yaşamamak daha iyidir. Üstat Nabokov, Humbert Humbert değildi, onun 'deneyimini' de yaşamamıştı ama müthiş güzel 'Lolita' romanını yaratabilmişti. Kan Sıcak Akacak'ın temel derdi, hükümranlığı hayatın her zerresine nüfuz etmiş hakim estetiğin diliydi, televizyonun ta kendisiydi. Romanda akan kan, sadece muhayyilemin ürünü değildi. TV'de seyrettiklerimdi. Haber spikerliğini midem bulanarak terk etmiştim. 1994 yılında da bu kitabı yazdım. Bab-ı ali muhabirlik yıllarımdan ve haber spikerliğimden damıtılmış canlı, sıcak, gerçekçi gözlemlerden de yararlandım. Roman, doğrudan TV-Radyo tecrübemden damıtılmış ve beslenmiş bir çalışmadır. Başka bir deyişle, sokağa bakarak ya da sokaktan beslenerek değil, doğrudan televizyona bakılarak, televizyonun içine girilerek ve masa başında 'lisan' üzerine çalışılarak yazılmış bir kitaptır. Romandaki dil, iktidarın, hayatın her alanına sinmiş hakim dilidir. Lağımlardan getirilircesine akıtılan bu dil'i, iktidara karşı savurabilmeyi amaçlamıştır... Seks veya şiddet sahneleri, bu anlayışla ele alınır ve 'lisan inşaları' şeklinde bina edilir. Dolayısıyla 'gerçekçi' değil, 'yapıntı'dırlar, 'iğreti'dirler... Kaldı ki romandaki her karaktere reality show, haber bülteni, pembe dizi formatları kullanılarak can verilir. Ve sayfalar art arda dizilirse, bütün romanın toplam 1 hafta süren bir 'canlı yayın'da geçtiği görülür. Her karakter bir TV kişisidir, kendileri değildirler, dilleri de kendilerinin değildir. Televizyonda canlandırılanlardır sadece. Romanın olay örgüsü de 'hayatın içinde' değil, TV'nin içinde akar. Kitabın kapağında şişman bir televizyon bile oturabilirdi, sonuçta kurguda başköşe onundu. Bunlar Cihangir Cuntası'nın mümessilleri. Dolaşımdaki Seçkin Söz'ü seçerek edebiyatı da örgütlüyorlar. Bugün Türkçede yazarlık, yaratıcılıktan çok editörlük masası faaliyetine indirgenmiştir ve bu editörlerin, yenidenyazımcılar'ın kimler oldukları da aşağı yukarı belli. Kan Sıcak Akacak, Muzır Kurulu tarafından yazılan bir raporla edebiyat dışı ilan edildi. 'Ahlaka aykırı' yaftası yapıştırıldı. İktidar dili'nin dışındaki bu muhalif söz 'muzır'lıkla suçlandı. Hoşa gitmeyen, egemen olanları rahatsız eden her söz muzırdır zaten. Muzır da doğası gereği Hınzır'dır, Kara'dır, Alaycı'dır. Kan Sıcak Akacak, tabii ki muzırdır. Tüm iletişim ve hükümet etme biçimlerinin dilsel formları zaten müstehcendir: TV haber bültenleri, politikacıların demeçleri vesaire... Yasaklanan tüm politik ve politik olmayan söylemler, ifade hakkı arayan bütün lisanlar ve yasaklanan bütün kitaplar, temelde politiktir. Tv' de sigara ve bilumum sanat eseri heykellerin pipilerini mozaikleyen bir ülkede yaşadığımızı düşününce, böyle kitaplar yazmak delilik olarak adlandırılabilir. -ne yazık ki- Ama hala bu yürekliliği gösterebilen yazarların olduğunu görmek iyi bi' şey. Yaşım gereği ilk kitabını hatırlayamadığım Alp Buğdaycı, son çare kitaplarını sanal ortamda yayınlamaya başladıysa, bu bence yazarların değil sanat ve kültür anlayışının temelli felç olduğunun kanıtı. Ki bu da hemen hemen hiç okumayan bir ülkenin yorgunluğudur; uyurlar geçer! Hakikatle oluşmuş yapıtları görmezden gelemeyiz. İnsanlıga dogru şeyler katabilecek mühim eserleri ortaya koymanın verdiği hazzı yitirmeyiniz. Her şey bir yana, sevgili Alp Buğdaycı'nın hayatı, geçmişi, sesi, romanları, yazıları, dili benim için asla göz ardı edilemez. Ondan öğrenecegim çok şey var -ki bu herkes için böyle. YÜZÜMÜZE ÇARPTIGINIZ GERÇEKLER ADINA SONSUZ TEŞEKKÜR. Bizler uyandık sıra diğerlerinde. Bu adam dünyanın en güzel kitabını da yazsa, tüm kitapları yok satsa hatta Nobel Edebiyat ödülleri bile alsa, her zaman Güneş K.' ye yaptıkları ile hatırlanacak. Her ne kadar aydın denilen kişiler tarafından kayrılsa da, bazıları görmezden de gelse unutmayacağım."} {"url": "https://egoistokur.com/alp-bugdayci-yazdi-sesler-yalan-soyleme", "text": "Vedalaşmayı beceremeyenlerdenim. Bugün kaybettiğim çok sevgili arkadaşım Alp Buğdaycı'yı ben bu yazısıyla hatırlayalım istiyorum. Başlangıçta ses yoktu. Yağmurun, şimşeğin, gök gürültüsünün, fırtınanın sesi, karın hışırtısı vardı. Uğultu, rüzgar ve boşluğun sesi yeryüzünü kaplıyordu ve hayat ağacı meyve verene kadar da başka ses duyulmadı. Sabah oldu, akşam oldu; birinci gün ve ilk ses, suda ve toprakta duyuldu. Canlılık varoldu. Dünya, ilk canlıyla beraber soluk aldı, nefes verdi. Nefes demek, ses demekti. Böylece yeryüzünde hayat oldu ve o hayat sesle doldu. Mamutlar haykırmaya, Anka kuşları konuşmaya, yanardağlar kükremeye başladı. Ve insan baktı: bir elin sesi yoktu; iki el, sevinçle birbirine dokununca, ses doğdu. Ses, hayat demekti. Kainatta her canlının, taşların bile sesi vardı. Bir ses vardır bizde, bizden içeri. Derin bir nefes alırız ve ruhumuz, sesimizde özünü beyan eder. Düzgün soluk alamazsak, sesimiz titrer. Varlıkların evidir ses; yüzleri unutabiliriz, sesleri asla. Sesler yalan söylemez. Duyuyorum, öyleyse varım. Duyduğum kadar varım. Ruhun aynasıdır sesler. Telefonda, aşığınıza yalan söylerseniz, sesiniz sizi ele verebilir. Ömürler midir değişen, yoksa ses mi? Nedir ses? İnsanın içinin dışına yansıması mıdır; hayatı neyse, o sesleri mi çıkarır insan? İnsan nasıl yaşarsa, sesi de öyle midir? Kibar ya da kaba, sevinçli veya üzüntülü, inandırıcı veya yalancı. Ses değişseydi, karakterler başkalaşırlar mıydı? Evet. Çocukken seyrettiğiniz filmlerin seslerini anımsamaya çalışın lütfen. Ses ile görüntü birbirini tamamlar, perdede canlandırılan karaktere ses yoluyla yeniden can ve ruh verilir. Ses, canlının neresinden çıkar? Karakterinin ne kadarını ele verir? Kimlik, sesle yaratılabilir ya da gizlenebilir mi? Kişiliğin ne kadarıdır ses ya da ses değişseydi, şahsiyet de değişir miydi? İki elimizi birbirine çarptırırız ve bir ses elde ederiz. Farklı biçimde çarptırırsak, farklı bir ses elde ederiz. Canlıların devinimleri sırasında çıkardıkları sürtünme, vurma ya da çarpışmalardır sesi yaratan. Yaşamsal iradeyle gelen bir basınç dalgasıdır, bir mucizedir ses. Radyolardan ve televizyonlardan duyulan sesler, bir kültürün bütün şifrelerini ve karakterini yansıtır. Kelimelerin toplumsal hafızası var ve her kelimedeki sesin, tıpkı müzikteki notalar gibi, değerleri var. Toplum, asla kolay kolay unutmayacağı bir ses hafızasına sahip. Ses hafızası, görüntü hafızasından daha güçlü. Eskilerden, mazilerden bir ses, birdenbire bütün duyguları, fikirleri harekete geçirebilir. Çünkü kulak aslında, göz'den daha etkin bir organ. 360 derecedeki bütün sesleri duyabiliriz ve sesleri yeniden duyduğumuzda hemen hatırlarız. Ses, tıpkı görüntü gibi sinemasal bir ifadeyi de betimler. Kişilerin ağzından çıkan, itici ve acınası konuşmalar, bizi izlediğimiz filmden koparır. O yüzden sinemada ses, mizansenin vazgeçilmez bir unsuru. Dublaj, Türkçe bir sözcük değil elbette. İngilizcede 'dubbing', 'ikilemek' anlamına geliyor. İşte seslendirme bu yüzden, karanlıkta, kelimeler ormanında, hem yol bulmaya çalışmak, hem de bütün manzarayı görmek gibidir. Dublajcılar belleklerde unutulmaz izler bıraktılar, seslerini hafızalara nakşettiler. Seyirciyi ya da dinleyiciyi, söylediğiniz yalana inandırmak zorundasınız. Kötü dublajlarda, hassas dinleyicilerin pek kolay farkettikleri sahtekar tonlamaları hemen duyarız. Sesin elbette aklı var, ama seslendirme sanatçısının da aklı olmalı. Sanatçı, aslında neyi 'duyuyorsa', o sesi çıkarabilir. Seslendirme sanatçısı, can ve ruh verdiği, tat ve lezzet kattığı kelimelerin, cümlelerin ardındaki 'aklı' hissettiği, idrak ettiği ölçüde, iyi bir seslendirme yapabilir, anlamın ardındaki 'aklı', seyirciye dosdoğru aktarabilir. Anlam, vurguda gizlidir ve vurgunun nasıl olacağını belirleyen de, sesin aklıdır. İnsan nasıl yaşarsa, o sesleri çıkarır. Yaydığı sesler, bedeninin özünden çıkar. İnsanın zihni neyse sesi de odur ya da sesi neyse zihni de odur. Akıllı bir insandan aptal bir ses çıkamaz ya da tersi. Bilenle bilmeyenin, inanmışla inanmamışın, aşıkla aşık olmayanın sesi aynı değildir. Bazı sesler tam olarak inandırmaz. İkna edişlerde ya da edemeyişlerde eksik yanlar vardır. Zihninin görülemeyen yerlerinden gelen, vahşi ya da zarif, vandal ya da narin kırıntılar, sızıntılar, haykırışlar ya da kavrayışlar... bunların hepsi, çıkarılan bütün seslerde mevcuttur. Kulak ancak o yöne çevrildiğinde duyulabilir. Dinlemeyen, dinletemez; duymayan, ses ile nakil edemez. Güzel ses biraz da sıkı, diri ve çıtırtıyı bile rapteden canlı bir kulak demektir. Hatta kulak, sesten önce gelir. Niceleri vardır ki, güçlü gırtlakla ünleyip dururlar kırlara bayırlara doğru; ama gezegendeki yerüstü ve sesaltı katmanların titreşimlerini duyacak kulak bahşedilmemiştir. Sadece duyduğumuz sesleri çıkarabiliriz, duymadığımız seslerin varlığını ve doğasını bilemeyeceğimiz için, anlam katacağımız vurgu tonlamasını bulma ihtimalimiz de yoktur. Kaydedilmiş sesini ilk defa dinleyen kişiye kendi sesi tuhaf gelir. Ses kaydındaki ses onunsa, konuşurken duyduğu ses kimin? Kayıttaki ses, onun. Ama konuştuğunda duyduğu ses, onun değil; başkalarının duyduğu ses o. Çünkü kimse kendi sesini duyamaz. Siz, konuştuğunuz sesi, iç kulak'la duyuyorsunuz; diğerleri, kendi dış kulak'larıyla duyuyorlar. Siz, onların dış kulak'larıyla kendi sesinizi dinlediğinizde, varlığınıza yabancılaşabilirsiniz. Yüksek desibelde yayılan çapakları alınmamış sesler, bütün canlıların sinir katsayısını yükseltir; köpekler havlar, insanlar birbirine bağırır, kuşlar da sürüler halinde öter, otomobil şoförleri klaksonlara abanırlar. Cankurtaran sirenleri de benzer etki yaratır. Konuşmada, açıklık, gerçeklik ve güzellik önemli. Düzgün soluk alamazsak, sesimiz, kulağı tırmalayan bir keçinin sesi gibi titrer. İnsanlar konuşurken genellikle yeteri derecede soluk alıp vermezler ve nefes almadan veya nefes nefese konuşurlar. O yüzden, düşünürken soluk almalı, sözü söylerken soluk vermeliyiz. Yumuşak sesle insanları ikna edip ruhlarında ahenk yaratabilirsiniz, yüksek ve saldırgan seslerle ruhlarını ve varlıklarını tarumar edebilirsiniz. Katı varlıkların içinden geçebilen tek canlı varlık, sestir. Bütün katı varlıklara değer, nüfuz eder, değer, onlara çarpar, içlerinden geçer ve bütün bu etkilerle canlıları ve hayatı dönüştürür. Sesler yalan söyleyemez."} {"url": "https://egoistokur.com/alper-caniguz-cehennem-aynada-basla", "text": "Oğullar ve Rencide Ruhlar'ın kahramanı, büyüyünce etrafındaki katlanılmaz yetişkinlere benzeyeceğini düşünerek şimdiden içi ürperen beş yaşındaki 'küçük varoluşçu' Alper Kamu. Albert Camus'yü çağrıştıran adına ihanet etmeyerek Beş yaş insanın en olgun çağıdır; sonra çürüme başlar diyor. Şimdi de öyle diyor. Biz onu ilk okuyalı on yıl oldu ama o aynı. Nereden mi biliyorum, Cehennem Çiçeği'nden... Alper Kamu'ya hasta olduğumu bilen Alper ısrarlarıma dayanamayarak sonunda Cehennem Çiçeği'ni elime tutuşturdu. Ama şimdi röportajımızı okuyun. Veya boşverin, okumayın. Onun yerine bir an önce Cehennem Çiçeği'ne başlayın. Lütfen yeni bir Alper Kamu yaz diye yıllardır Alper'in başının etini yediğim için bana teşekkür edeceksiniz. Karanlık bir tarafı var elbette, bu yüzden belki ama takdir edersiniz ki epey esprili de olabiliyor. Üslubunun yanı sıra, galiba hepimizde varolan dile getirebildiğimizden daha fazlasını bildiğimiz duygusunu da kaşıyor kendisi, beş yaşında bir düşünür-dedektif olarak. Ama bunlar tahmin tabii, herkesin kendince bir nedeni olabilir. Alper Kamu aslen kurgu bir karakter. O yüzden hikayenin dışındaki hayatı hakkında ben de fazla bir şey bilmiyorum. Duygusal açıdan içedönük, düşünsel açıdan dışadönük, kökleri yalnızlık duygusuna dayanan bir isyan duygusu taşıyan, savunma mekanizması olarak mizahı kullanan bir kardeşimiz olduğunu söyleyebiliriz galiba. Seninle arası nasıl Alper Kamu'nun? Ben bazen ondan kaçmak, kurtulmak istiyormuşsun gibi geliyor bana. Alper Kamu hikayelerinde farklı türden bir duygusal yoğunluk yaşadığım doğru. Cehennem Çiçeği'nin hikayesini daha ilk kitabı yazarken kurgulamıştım aslında. Hem seri kitap yazarına bağlamak istemediğimden, hem de belki dediğin nedenlerden araya dokuz sene girdi işte. Alper Kamu ismini kullanmak konusunda endişelerim vardı. Evet, tam da benim adım Alper olduğu için... Hikayenin otobiyografik okunmasını istemiyordum. Bu küçük Şeytan'ın kendisini bize bu isimle tanıtabileceğine sonunda ikna oldum ve kullanmaya karar verdim. Böyle yapmam konusunda Murat Menteş'in ısrarları da önemli rol oynadı. Bütün çocuklar çiçektir tabii ama hepsinin bahar çiçeği olduğunu düşünmemek lazım, bizimkisi de işte, cehennem çiçeği. Bilmem ki? Pedo-kriminolojik kara komedi belki. Diğer kitaplar, yazarlar hakkında atıp tutmayı çok şık bulmam aslında. Ben sevmediğimi fark ettiğim kitapları bir kenara bırakır, seveceğimi umduğum bir başkasına başlarım. O yüzden sevmedim diyebileceğim pek fazla kitap yoktur. Unuturum çünkü. Çok şaşırıyorum 600-700 sayfalık kitabın neredeyse her kelimesini bilip, çok kötü olmuş falan gibi yorumlar yapan insanlara. Hani edebiyat eleştirmeni değilsin, kültür muhabiri değilsin... Sevmediysen niye hatmettin kardeşim kitabı satır satır; silah zoruyla mı okuttular? Bırakıvereydin. Çok acayip hakikaten. Şu ya da bu nedenle beni açmamış kitapların ortak özelliklerini şöyle bir düşünmem gerekirse, edebiyattan ziyade edebiyat taklidi yaptıkları hissiyatına kapıldıklarım olduğunu söyleyebilirim herhalde. İlginçlik çok önemli bir ölçüt ve bence dramatik bir eser için gerekli, ama yeterli olmayan bir koşul. Bu yüzden bunu bir eksiklik olarak tespit ettiğimizde dile getirmek yerinde olsa da, salt ilginçlik üzerinden bir edebiyat değerlendirmesi yapmak yetersiz kalır. Kitap kapaklarımın tasarımını da yapan sevgili dostum Murat Yılmaz bir keresinde şöyle bir şeyler söylemişti: Şimdi Beşiktaş Meydanı'na bir kamyon tezek döksen, bu da bir yanıyla enteresandır ama güzel olduğunu söyleyemezsin... Yazar saymaya gelince biraz tedirgin oluyorum çünkü okumadığım pek çok değerli yazar bulunduğundan eminim. Son dönem edebiyatçılarından Murat Menteş, Emrah Serbes, Hakan Günday, Hakan Bıçakcı hem ilgi çekici hem değerli eserler veriyorlar. Cem Akaş'ı, Can Kozanoğlu'nu da severim. Kişisel Nobel'imi ise Murat Uyurkulak'a verirdim hiç düşünmeden. Kötülüğün binbir türü olsa da, hepsinin temelinde bencillik ve benmerkezcilik yatar diye düşünüyorum; en toplumcu saiklerle yapılanların bile... Cehennem nerelere kadar uzanır bilemem ama sanırım aynada başlar. Bu soruya edebiyatçıları değil de bazı roman kahramanlarını sayarak cevap vermeyi daha uygun bana göre. Aklıma bir çırpıda gelenleri sayayım: Jean Valjean, Heathcliff, Raskolnikov, Gregor Samsa, Holden Caulfield, Alyoşa ve Ivan Karamazov, Edmond Dantes, Jean de Pardaillan... Gider böyle."} {"url": "https://egoistokur.com/alper-caniguzden-rencide-ruhlara-eklektik-efka", "text": "On adet efkarlı parça seçmem gerekiyor. Peki nasıl olacak bu iş? Cem Karaca, Orhan Gencebay, Erkin Koray, Fikret Kızılok, Tom Waits, Miles Davis, Chet Baker ve daha birçok müzisyenden herhangi birinin külliyatından on şarkı sıralamak, ortalama bir depresifi intihara sürüklemeye yetebilir. Ya da ne bileyim, Blonde Redhead'in Misery Is A Butterfly ya da Miles Davis&Marcus Miller'in Music From Siesta albümlerinin adını vermek de öyle... Peki koca bir Türk Sanat Musikisi'nin, ilk iki nağmesiyle insanda kalan ömrünü alkol komasında geçirmenin çok da fena bir fikir olmayabileceğini düşündüren olağanüstü eserlerini ne edeceğiz? Hatta çok iyi bir Halk Müziği dinleyicisi sayılmamama rağmen, en azından önkol ve göğüs nahiyesinde birkaç jilet ve bir iki söndürülmüş sigara izi vaat eden on türkü seçebileceğime eminim. Ama sanki oradan gitmemek lazım. Öbür türlüsü, yani bir seçki yapmaya çalışmak, insanın ister istemez kendine bir DJ'lik vehmetmesine neden oluyor. Hani birbiri ardına dinlendiğinde az çok aynı dünyalara ait, belli bir duygudurum salınımını gözeten, efkarlı bir karışık albüm listesi hazırlamaya girişebilirim. Ama böylesi de, hem fena halde bu konudaki yeteneksizliğimi gözler önüne serme riski taşıyor, hem de işin kişiselliğini azaltıyor sanki. Neticede yaptım ama. Hazırladım bir liste. Sonsuz bir efkar coğrafyasında, zaman içinde uğramış bulunduğum, birbiriyle alakasız, ama bir yönüyle içime işlemiş yerler gibi düşünün her bir parçayı. Eskiden, daha özel radyolar falan kurulmadan önce TRT radyolarında, herhalde vakit doldurmak için yapılan bir pseudo-program vardı. Başında, bir spiker nedense son derece duygusuz bir sesle, Şimdi çeşitli müzik, der ve gelişigüzel sıralanmış bir sürü şarkı çaldıktan sonra aynı tavırla, Çeşitli müzik dinlediniz, diyerek programı bitirirdi. Korkarım, hazırladığım listedeki şarkıların arka arkaya dinlenmesi böyle bir etki yaratabilir insanda. Dario Moreno'nun Her akşam votka, rakı ve şarap / İçtikçe delirir insan, olur harap sözünü hatırlamakta da fayda var. Yani bunların herhangi biri, ölçüsünde içildiğinde keyifli olabilir ama hepsini karıştırdığınızda netice... işte üstadın dediği gibi. Buyrun size, beşi yerli beşi yabancı kaynaklı on adet çeşitli ve efkarlı müzik."} {"url": "https://egoistokur.com/alsem-charles-roidi-olmeyen-icin-yaris-bitmis-sayilma", "text": "Alsem Charles Roidi'nin Egoist Okur'daki ilk röportajını burada okuyabilirsiniz. Bu onun ikinci röportajı. Ben çok sevdim, sizin de seveceğinizi umuyorum. Hele kitaplarla nasıl tanıştığını ve yazar olmaya nasıl karar verdiğini anlattığı kısımlar çok tatlı. Röportajımızın sebebi olan romanı Yegane'ye gelince; daha önce internet üzerinde tefrika edilmişti ama şimdi kitap olarak -Kaplumbaa Yayınevi etiketiyle- basıldı. Karakterler ilginç; biri kumarbaz, biri hayat kadını, biri transseksüel, biri de hara sahibi... Niye bir araya geldiler, sonrasında ne oluyor, okuyunca öğreneceksiniz. Romanın esas yıldızıysa bence kurgu, çünkü olaylar bir at yarışı formunda ilerliyor. Eh, aslında bunda şaşılacak bir şey de yok, neticede yazarı aynı zamanda bir safkan at yetiştiricisi. Ama ben kısa keseyim ve sözü Nevzat Deniz'in yaptığı Alsem Charles Roidi röportajıyla baş başa bırakayım. Tabii. Anne tarafım Ordulu ama Kafkas göçmeni bir aile. Göç sırasında bir jenerasyon da Batum'da doğmuş. Baba tarafım ise İtalyan kökenli bir Fransız aile. Şark Ekspresi'nde istasyon şefi olan büyük dedem Türkiye'ye tayin olunca memlekete gelmişler. Bir tesadüf olarak dedem de babaannemi trende görmüş, beğenmiş. Babaannem Rum. Dedemin annesi Macar. Tabii böyle bir durumda isimde mutabık kalmak zor oluyor. Annemle babam da kendi isimlerinin birleştirerek çare bulmuşlar bu duruma. Babamın adı Alfred, annemin adı Sema. Yani Alfred'in Al'i + Sema'nın Sem'i = Alsem. Çalışkan ve yazdığım romana has bir form bulmadan rahat etmeyen tipte bir yazar olduğumu söyleyebilirim. Başlarken roman bir at yarışı gibi ilerlesin diye düşünmüştüm. Başta olanlar sonu muhakkak etkilesin ama sondaki birkaç kırılma romana asıl şekli versin istedim. İstediğimi yapabildiğimi düşünüyorum. İlk ana karaktersiz roman tabii ki Yegane değil ama romandaki baskın karakterlerden biri kumarbaz, diğeri hayat kadını, bir diğeri transseksüel, biri hara sahibi. Yollarının kesişmesi zor karakterleri bir arada barındırdığı için bir özgünlüğü olduğunu da düşünüyorum. Yani, aslında ben 17 yaşına kadar hiç kitap okumadım. Okullardan atılan, çoğunlukla boşta gezen bir tiptim. Evde sıkıntıdan yapacak bir şey bulamayınca son çare kütüphaneden bir kitap aldım; Knut Hamsun'un Açlık'ını. Okumak hoşuma gitti ama yine de haftada bir kitap bitiren, ''idare eder' denecek bir okurdum başlarda. Üniversiteye girince biraz daha tempo artırdım. 19 yaşında yazar olduğumu anladım ama yazı falan yazmıyordum. Günlük dahil. Ondan sonra 27 yaşına kadar romanlar hayal edip yazmayarak geçirdim günlerimi. Bir gün arkadaşımla Playstation'da maç yaparken kafamın içine yıldırım düştü; yeni bir fikirle birlikte... O an kendimi yazmaya adamazsam, kendimi affedemeyeceğimi de anladım. O gün bugün bu korkuyla çalışıyorum. Aslında affedememe gibi bir durum vazgeçseydim olurdu. İçime sinen bir roman olduğu için biraz rahatladım tabii. Korkunun kötü geldiği de oluyor tabii ama elinden gelenin en iyisini yapmak dışındaki seçenekleri elediği için bir yandan da bayağı faydalı. Favori karakterlerim Süleyman, Feride ve Bedri. Diğerlerinin de kendilerine ait bir sese sahip olmaları için çok çabaladım ama bu üçü sanki şahsına münhasır olma konusunda diğerlerinin bir adım önünde. Ömer'i de ekleyebilirim aslında bu üçüne. Sevmediğim bir karakter yok ama Ziver'in sinsi kötülüğü beni biraz irrite ediyor. Romanın içinde yokum. Karakterleri uyduruyorum. Hayatımda tanıdığım bazı insanların belli yönlerinin o karakterde de olduğunu düşündüğüm ve kitaba yansıttığım oluyor ama bu kadar. Hayatını kaybedenler de var kitapta, istediğini elde edenler de. Ama hayatta olduğu gibi kitapta da koşullar adil değildi. İşine saygılı, itinalı bir yazar olarak anılmak kafi."} {"url": "https://egoistokur.com/altandan-son-oyun-rowlingden-bos-koltu", "text": "İngilizce bilen okurların merakı birkaç ay önce The Casual Vacancy'nin yayınlanmasıyla nihayet buldu. Türkiye'deki okurlarınsa dişini biraz daha sıkması gerekti. Roman Boş Koltuk adıyla Doğan Kitap'tan bu ay çıktı. Öte yandan bizim buralarda epeydir beklenen bir başka roman daha vardı. Ahmet Altan'ın yeni romanının adı ne olacak, yazar ne anlatacak, bilmiyorduk. Aslında yeni bir roman yazacak mı, onu bile bilmiyorduk. Tek bildiğimiz, 2005'te yayımlanan En Uzun Gece'den bu yana edebiyatçı olarak kendisini isteyerek veya zorunlu olarak geriye çektiği ve okurunun karşısına sadece gazete yazılarıyla çıkmayı tercih ettiğiydi. Altan'ın yeni bir roman yazmakta olduğuna dair ilk ipucunu Taraf'tan ayrıldıktan sonraki süreçte Everest Yayınları'na transfer olduğu haberinden aldık. 2 Nisan'da da kitap raflarda yerini aldı. Üstelik şaşırtıcı bir rekorla... Zira söylendiğine göre Son Oyun'un 100 bin adetlik ilk baskısı iki saat içinde tükenmiş, kitapçılara ikinci 100 bin dağıtılmaya başlamıştı. Boş Koltuk, belediye meclisi üyesi Barry Fairbrother'ın ani ölümüyle boşalan koltuğunun yarattığı soru işaretlerinin çığ gibi büyümesini ve düşsel Pagford kasabasının görünürdeki sükunetinin yok oluşunu anlatıyor. Romanın ana karakterleri yine özellikle gençler. Onların sorunları da aslında Vernon Amca'yla Petunia Teyze'nin evinde yaşayan Harry'ninkilerle aynı. Tek fark şu: Buradaki gençlerin sihirle falan alakası yok, yani hayat onlara daha zor. baştan söyleyeyim; Ahmet Altan gibi yazdığı her kitapla olay yaratmış ve çok okunmuş bir edebiyatçının güncel politikaya dair köşe yazıları haricinde okurundan bu kadar uzak kalması insafsızlık sayılırdı, eksiği nihayet kapattığımız için memnunum. Son Oyun kurgusu sağlam, karakterleri ilginç, daha da önemlisi şurup gibi akan bir roman. Ege'de olduğunu tahmin ettiğim ama iç dinamikleri açısından günümüz Türkiyesi'ne fazlasıyla benzeyen bir sahil kasabasına yerleşen bir yazarı anlatıyor. Yazar yeni romanına hazırlanırken kendini bir anda cinai bir kurgunun içinde buluyor. Hikayenin akışı içinde de belediye başkanının uzatmalı sevgilisiyle tuhaf bir ilişkiye giriyor. Nasıl baktığınıza göre değişir; kadınla aralarında cinsellik var ama aşk yok yahut aşk var ama cinsellik yok. Genç kadınla yazar çoğu zaman bilgisayar başında chat yaparak, ara sıra da gizlice buluşup bazen başkaları gibi, bazen de kendileri gibi yani sapıkça sevişerek birlikte oluyorlar. Evlen benimle diyor kadın; emekli bir cami imamı bulup dini nikah kıydırıyorlar. Sat beni diyor, pavyon pavyon gezip uygun alıcı arıyorlar. Düşününce hiç de mantıksız değil, insanı en sevdiği yazardan daha iyi kim anlayabilir ve kimseye itiraf edilemeyecek türden günahkar arzular başka kimden istenebilir ki! Adamımız anlaşılan kendisinin de söylediği gibi kadınları en iyi anlayan yazardır, dolayısıyla sadece belediye başkanının uzatmalı sevgilisinin değil, diğer kadınların da en sevdiği yazar olmaya kararlıdır. O yüzden hepsini teker teker baştan çıkarır. Şahsi notum: Kadınları en iyi anlayan yazar sıfatı bana göre koca bir klişe. Altan'ın da kadınları iddia edildiği kadar iyi anladığını falan düşünmüyorum, olsa olsa onları hangi kelimelerin baştan çıkaracağı üzerine epey kafa yorduğunu, yazarlık tecrübesi edindiğini söyleyebilirim. Gerçi romanda kendisinin de bu klişeyle dalga geçtiğini fark etmek iç rahatlatıcı. Sonuç olarak son Oyun, hakkında ilk eleştiri yazısını yazan Yasemin Çongar'ın dediği gibi lezzet ve katmanlarıyla Camus'nunkileri misliyle aşan bir roman değil ama okunmalı. Fotoğraf, Carlos Moreira'nın flickr sayfasından alındı."} {"url": "https://egoistokur.com/altay-oktem-aslinda-biz-cok-korkuncu", "text": "Hekim yazarlarımızdan biri. Eski Bir Çocuk, Su Kuşu, Beni Yanlış Öptüler Aslında, Çamur Şiir ve Herşey; Oda Kırbaç Ayna adlı şiir kitaplarıyla tanıdığımız Altay Öktem, farklı türlere göz kırpan Tanrı Acıkınca ve Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak adlı kitapların da yazarı. Aslında korku edebiyatının, kalın çizgilerle çizilmiş sınırlarının olması gerekmiyor. Bildiğimiz edebiyatın sınırları içinde korkuya yer verilmemesi, edebiyatçılarımızın anaakımın dışına itilmekten, kabul görmemekten duydukları korkuyla ilişkili. Ülkemizde korku edebiyatının gelişmemesi tamamen yazarların korkusundan kaynaklanıyor! Korku çok insani bir duygu ve hepimiz bir şeylerden korkuyoruz aslında. Korkunun üstünü örtmek yerine üstüne gitmeyi tercih edersek, kendimizi korku edebiyatının sınırları içinde buluruz. Elbette Batı edebiyatında yer etmiş, klasik kalıpları var korkunun. Ama son yıllarda o kalıplar birer birer kırılıyor. Tüylerini diken diken eden, seni ürperten şey korkudur. Başka kalıba gerek yok bence. Anaakımın dışında kalan türlerin ya da tek tek yazarların bir anda anaakım içine çekilmeleri, hatta popülerleşmeleri dünya edebiyatında çok sık rastlanan bir durum. Korku, bana kalırsa doğrudan yeraltı edebiyatının sınırları içinde değildi ama yapısı gereği her zaman yeraltına yakın durdu. Korku edebiyatının da kendi içinde alttürleri var. Popüler kültür öğelerine sıklıkla yer veren, hepimizin yaşadığı gündelik hayatı fon olarak kullanarak korku öğelerini onun içine yerleştiren edebiyatın anaakım içinde yer alabilmesi doğal. Diğer yandan gotik korku, her zaman için boğucu, sisli bir atmosferin içinde yaşamaya, bu yanıyla da yeraltına yakın durmaya mahkum. Lovecraft gibi gotik korku ustaları bile ancak bu türün meraklıları tarafından biliniyor. Hatta her dönemde, kendine özgü fanatik bir okur kitlesi yaratabiliyor. Gore, çok daha spesifik bir alttür; anaakımın içine alınmasına imkan ve ihtimal yok. Korkuyu vahşetle yoğuran gore'un Türkiye'de yazılabilmesi de pek mümkün değil mesela. Kısacası, doğası uygun olan, anaakıma eklemleniyor; doku uyuşmazlığı olanlarsa, kim ne yaparsa yapsın, yeraltına yakın bir yerde kalıyor. Trajik bir durum var ortada. Batı kültürü, korku öğeleri açısından çok zayıf. Doğuya doğru ilerledikçe korku unsurları da artıyor. Anadolu toprakları, bu açıdan tam bir cevher aslında. Günümüzde bile, cinlere inanmayan neredeyse yok. Adım başı kesikbaş hikayeleriyle karşılaşıyoruz. Anadolu'da hala insanların nazardan öldüğüne, cin çarptığı için sakat kaldığına inanılıyor. Gündelik hayatını sayısız batıl inançla kuşatmış, o inançlar doğrultusunda yaşayan bir toplum var karşımızda. Ama bu toplumun korku edebiyatı yok. Hiç olmadı! Diğer yandan, doğru düzgün bir korku kültürü, böyle bir geleneği olmayan Batı toplumları basit bir cadı kavramından bile koskoca bir korku külliyatı çıkardılar. Edebiyatıyla, sinemasıyla zengin bir gelenek oluşturdular. Türk toplumu zaten kendi benliğini bulamamış, komplekslerini bir türlü aşamamış bir toplum. Doğal olarak, edebiyat dahil, her şeye yansıyor bu. Aşağılık duygusunu bastırabilmek için, yüksek edebiyat yapma kaygısına kapılıyor, kendimize ait değerleri, duyguları reddederek ve yerlerine daha üst değerler monte ederek dışarıya bunları yansıtıyoruz. Kimse yemiyor tabii. Atı alan Üsküdar'ı geçiyor; korkusuyla, fantastiğiyle, bilimkurgusuyla, pornosuyla bin bir çeşit zenginlik yaratıyor. Bizde ise eli kalem tutan herkes Tolstoy olmaya kalkıyor. Hep söylendiği gibi biz sahiden asker toplumuz. Günümüzde pek çok şey değişti, her türlü aşırılığa daha hoşgörülü bakılmaya başlandı. Ama bir şartla: Aşırılığı bile hizayı bozmadan yapacaksın! Kutsal olanı tahrip etme duygusu elbette gelişmemiş; hatta dokunulmasını istemediğimiz her şeye kutsal süsü vermeye alışmışız. Cinsellik ve din en önde gelen tabularımız zaten. Ülkemizde korku edebiyatı olmamasının, elbette bu tabularla doğrudan ilişkisi var. Çünkü korkunun asıl malzemesi cinsellik ve dindir. Bu ikisinin yarattığı klasik değer yargılarını öne çıkartarak, ya da aksine, bunlarla hesaplaşarak, her iki yöntemle de korku edebiyatının kapılarını rahatlıkla açabilirsin. Bu da cesaret ister. Sadece korku edebiyatını değil, alttürlerin hepsini küçümsemek, aslında küçük görmekten değil, kendine güvensizlik ve cesaretsizlikten kaynaklanıyor. Zaten tüm tabuları başlı başına korku kaynağı olarak kabul edebiliriz. Tüm dinlerin temelinde korku vardır. Din, insanı korkuta korkuta kula çevirir. Bu açıdan da korku edebiyatının çoğu unsuru dini inançlardan, anlatılardan çıkarılmıştır. Ciddi bir tabu olan cinsellik de korku edebiyatının besin kaynaklarından biri. Ölümle hesaplaşmak ve ölümün yaşamın sonu değil, parçası olduğunu göstermek gibi bir işlevi de vardır korku edebiyatının. Ölümün yaşama sızdığı ve yaşamı dönüştürdüğü, başka bir şeye çevirdiği yerleri göstermek, doğrudan korku edebiyatının işlevleri arasındadır. Ölümle hesaplaşmaya kalktığında, en başta dinle ve cinsellikle hesaplaşman gerekir. Sevişmek, bir insanın ölüme en çok yaklaştığı andır. Doğumun ve ölümün ortak noktası, bileşkesidir. Aşkınsa ölümle bir ilgisi yoktur. O yüzden daha yapay bir duygu, bir çeşit başkasını kullanarak kendini avutma biçimidir aşk. Bir çeşit sanıdır. O yüzden de gerçekliği sınırlıdır. Ölüm kavramına yaklaştıkça gerçek daha görünür olur. O yüzden de sevişmek daha yakındır gerçeğe. Ayrıca daha erdemlidir ama o başka konu! Din ise, hem hayata, hem hayattan öncesine, hem de sonrasına dair iddialar taşır, ölümü çekip çevirir, kendine göre hale yola koyar. Bizde korku edebiyatının olmamasında, kendisini besleyen bu iki önemli etkenin tabulaştırılması önemli bir rol oynuyor. Üzerinde düşünemediğimiz, konuşamadığımız, yazamadığımız şeyler bunlar. Konuşuyor gibi yapsak da, hizayı bozmak gibi bir lüksümüz yok. Aslında biz, çok korkuncuz!"} {"url": "https://egoistokur.com/altay-oktemden-cetrefilli-ve-tehlikeli-sarkila", "text": "Şair, yazar, dergici, yayıncı ve zaman zaman DJ Altay Öktem, canım arkadaşım... Onunla yıllardır öyle çok içtik, dertleştik, eğlendik, kim bilir kaç gece edebiyattan ve hayattan konuştuk ki artık ailemden biri sayılır. Ama şimdiye dek ondan bir Efkar Karması istemediğimi geçenlerde farkettim. Demek ki zamanı şimdiymiş, demek ki kalbimiz çok sıkışmış ve içimizdeki tarifsiz hüzün şarkılarla akmak istemiş. Ben bu listenin yanında size bir kadeh de rakı ikram edebilmeyi isterdim ama şimdilik teknoloji bu kadarına izin veriyor. Önce Altay'ın yazdıklarını okuyun, sonra şarkılarını dinleyin ve masanızda bir kadeh rakı varsa eğer; onun şerefine için! Deniz Seki, Leonard Cohen, Jeff Buckley, Kibariye... Ve tabii aralarında Altay."} {"url": "https://egoistokur.com/alternatif-rock-grubu-wilcodan-edebiyata-deste", "text": "Amerika'da, kurucuları arasında ünlü yazar Dave Eggers'ın da bulunduğu bir oluşum var, 826! Öğrencilere yazarlık dersleri verilmesini sağlıyor, böylece yetenekli çocukların heba olup gitmesini önlüyor. İşte bu 826! ile rock grubu Wilco geçenlerde bir işbirliğine girmiş. Daha önce de sözünü ettiğim Out of Print Clothing'in yardımıyla grubun esas adamı Jeff Tweedy'nin zevkine uygun olarak Don Quijote'li tişörtler üretmişler. Bu tişörtlerin üretilmesindeki amaç, 826!'ya ve dolayısıyla ücretsiz sürdürülen yazarlık derslerine finansal katkı sağlamak. Tişörtler hem Wilco'nun The Whole Love CD'sinin yanında veriliyor, hem de internetten sipariş edilebiliyor. Bu arada Wilco'nun edebiyata düşkün bir topluluk olduğunu, hatta konser posterlerinde bile kitaplı görüntüler kullandığını söylemek isterim. Ha bir de, acaba bizde böyle leziz rock grupları çıkacak mı diye merakla beklerim."} {"url": "https://egoistokur.com/ama-sozcuklere-ne-old", "text": "16 yaşındaydı güzellik yarışmasına katıldığında Zeynep Aksu. Babasına inat olsun diye girdiği yarışmada sinema güzeli seçildi. Çoğu genç kız zengin ve ünlü olma hayalleriyle evden kaçıp artist olmak isterken onun asıl nedeni sevilmemekti. Birbirlerine aşık olan annesi ve babası asalet düşkünü anneannesi yüzünden boşanmıştı. Üvey anneli ve sevgisizliğin hakim olduğu ev ona dar gelince kendi deyimiyle sevgi yoksulluğundan kaçmış artist olmak için. Kısa sürede Yeşilçam'ın parlayan yıldızlarından oldu. Türkan Şoray'a rakip gösterildi. Çok değil yedi sene sürdü artistliği ama akıllarda yer etti. Kısacık sinema kariyerine bir de ödül ekledi. Üvey Ana filmindeki rolü ona Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülünü getirdi. Aradan yıllar geçti. Babası, barışmak için sinemayı bırakma şartı koştu. Kazandığı parayı ve şöhreti elinin tersiyle itip babasının yanına dönmeyi kabul etti... Sonra biri iki, diğeri on dört yıl süren evlilikler, anneden ayrı geçen özlem dolu günler, aşkın, ayrılığın, yıllar sonra kesişen yolların hikayesi... Ve hayatın en büyük ödülü oğlu... Görüyorsunuz ya; Anlatsam roman olur lafı onun hikayesinde klişe olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşüyor. Çok güzel bir soru. Doğru, kimi yoksulluktan kaçıp yıldız olmak ister kimi de paraya ve mutluluğa ulaşmak için bu yolu seçer. Aslında ben de aynısını yaptım sadece amacım değişikti. Ben sevgi yoksulluğundan kaçtım. Mutlu olup olmadığımın umursanmadığı sadece katı kuralların uygulandığı ortamdan kaçtım. Sevgiye, beni sevgiyle bağrına basan anneciğimin ve kardeşlerimin yanına kaçtım. Kendimi değerli hissettiğim yere... Onların yanında kalabilmeyi, babamın gücünden yararlanmadan kendi ayaklarımın üzerinde durup bir şeyleri ispat etmeyi tercih ettim. Hepimizin içinde keşke duygusu vardır. Tabii ki çok iyi bir oyuncu olmak, mesleğimde kariyer yapmak isterdim. İşimin eğitimini almak ve kendimi yeterli bulmak çok isterdim. Ne yazık ki bu işe başladığım zaman ne kadar önemli bir iş yaptığımın, bu kadar kısa zamanda sinemanın benim gibi güzel ama bilinçsiz bir kıza kucak açmasının ne demek olduğunu anlayamayacak kadar saf ve tecrübesiz biriydim. Doğru, babam bana, ben de anneme hayrandım. Ama sözcüklere ne oldu? Babam bana bu duygularını hiç söylemedi. Bense bu gösterilmeyen sevgiyi anlayamayacak kadar küçük bir kızdım. Küçük kızlar parayla verilen ödülleri pek anlamıyor. Oysa annem bir sevgi yumağıydı. Beni ve kardeşlerimi mutlu eden, hep sevgi sözcüklerinin havada uçuştuğu bir ortamda yaşattı. Anneme hiç kızmadım, o mecbur olmasa benden bir dakika bile ayrı kalmazdı. Babamı en son gördüğümde artık çok hastaydı. Hastane odasından içeri girdiğimde zorla ayağa kalktı, bana sarıldı belki yirmi dakika belki daha fazla hıçkıra hıçkıra ağladı. Sanki benden tüm geçmiş için özür diliyordu. Bense susup kaldım. Bu onu son görüşüm oldu. Anneanneme gelince, bütün bunları nasıl bir psikolojiyle yaptığını bilmiyorum. Ama yaşasaydı da herhalde ona hiçbir şey söylemezdim çünkü o yaşadığı sürece torununu ve kızını nasıl bu kadar mutsuz ettiğini görüp kahroldu. Belki çok garip gelecek ama o kız çocuğu aynen öylece içimde duruyor, hiç büyüyemedi. O küçük kız çocuğuna hep Allah'a güven ve teslim ol. Kalbin iyi olursa her şey sonunda iyi olur. Sabır sabır diyorum. Tabii ki bütün olanları yıllardır bana anlatılan hikayelerden öğrendim. Evet, çok katı bir kadındı ama kızına olan sevgisi çok büyüktü. Ona bu hatayı yaptıran asalete ve zenginliğe düşkünlüğü oldu. Kesinlikle... Her sabah namaz kılarım ve Allah'a beni ödüllendirdiği için şükrederim. Oğlum benim için her şeydir. Öncelikle onu çok sayarım, fikirlerine, duruşuna, kişiliğine ve inançlarına hayranım. Uzun zamandır her şeyi o idare eder. Herhalde çocukluğumu değiştiremezdim ama ne yaptıysam yine aynısını yapardım. Yine anneme kaçar, yine kardeşlerimi bağrıma basar yine her şeyi ve her mesuliyeti alır, yine oğlumla o harika yolculuğa çıkar tüm iniş çıkışlara rağmen bu mücadeleli hayatı seçerdim. Çünkü ben sevdiklerimin yüzü gülünce, onların yanında mutlu olabilen biriyim. Belki zor bir hayattı ama içimdeki sevgi, inanç bu kötü senaryoyu iyi bir film haline getirdi. İnsanların yüreğinizin ya da hafızanızın neresinde yer ettiği önemli. Paylaştığınız anılar, yıllar, çocukluğunuz... Görüşüp görüşmemek sanki o kadar da önemli değil."} {"url": "https://egoistokur.com/amadeus-aramizda-bay-mozart-uyaniyo", "text": "Alman yazar Eva Baronsky, Mozart'ı ölüm döşeğinden kapıp günümüze getiren bir kurgu yaratmış. Gerçekte ne olacağını şüphesiz asla bilemeyeceğiz. Fakat Baronsky'nin Mozart'ına ne olduğunu neyse ki okuyabiliriz. Kırmızı Kedi Yayınları'ndan çıkan Bay Mozart Uyanıyor eğlenceli, ufuk açıcı, düşündürücü, özetle çok çok güzel bir kitap. Hiç tanımadığı bir dünyaya düşse bile bir caz kulübünde piyanist olarak iş bulmayı başaran ve en yakın arkadaşı bir sokak çalgıcısı olan bu Mozart'ı da eminim seveceksiniz. 30 yıllık kısa hayatında 600'den fazla eser veren Wolfgang Amadeus Mozart, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük bestecilerinden. Üstelik son derece kafa karıştırıcı bir şahsiyet... Tezatlarla dolu biyografilerindeki çeşitlilik inanılmaz. Mason olduğu söyleniyor, İllüminati, Gülhaçlar, Tapınak Şövalyeleri gibi örgütlerle ilişkileri yazılıyor. Hakkında üretilen efsanelerin en ilgi çekenlerinden biri de saray bestecisi Antonio Salieriyle aralarındaki husumet. Gerçekte ikilinin arasından su sızmadığı hatta Salieri'nin maddi manevi Mozart'a destek olduğu artık biliniyor ama bazıları karanlık bir rekabeti sanıyorum daha romantik ve etkileyici buluyor. Aleksandr Puşkin, Peter Shaffer, Nikolay Rimsky-Korsakov, Milos Forman, Anthony Burgess eserlerinde, ihtiyar Salieri'nin genç meslektaşını duyduğu haset yüzünden zehirlediğini öne sürenlerden sadece birkaçı. Fakat esas konu, Mozart'ın esrarını bir şekilde hep koruması. Ünlü Alman yazar Herman Hesse'nin, Mozart'ı ne kadar çok sever, onunla ne kadar çok meşgul olursanız, kişiliği sizin için o kadar karmaşık hale gelir demesi anlaşılan boşuna değil. Bir başka Alman yazar, Eva Baronsky ise kırmızı Kedi Yayınları'ndan çıkan Bay Mozart Uyanıyorda kurgusal olduğu daha baştan belli bir öykü anlatıyor. Roman, 5 Aralık 1791'de başlıyor. Dahi besteciyi ölüm döşeğinde görüyoruz. Karısı Constanze başucunda gözyaşları dökerken ıstıraplar içindeki Mozart bilincini yitiriyor. Ertesi sabah gözlerini açtığındaysa kendini bambaşka bir yer ve zamanda, metronun, atsız araçların, orkestrasız müziğin dünyasında buluyor. Tanrı belli ki yarım kalmış Requiem'ini başka bir hayatta da olsa tamamlamasını istemektedir ve Mozart ne pahasına olursa olsun bunu yapacaktır. Bir caz kulübünde piyanist olarak iş bulan ama adeta sudan çıkmış balık gibi ne yapacağını şaşırmış durumdaki dev müzisyenin tek pusulası müzik, rehberiyse Polonyalı sokak kemancısı Piotr olacaktır."} {"url": "https://egoistokur.com/amak-i-hayal-yeniden-burak-dakin-essiz-illustrasyonlariyl", "text": "Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi, dağılıp parçalanmış bir insanın tasavvufi olgunlaşma hikayesini çok katmanlı edebi bir biçimle anlatırken okuru hayali ve hakiki yolculuklara çıkarıyor. Tasavvufi, felsefi, sosyal ve fantastik olanın Türk edebiyatında benzeri görülmemiş bir karışımı olan A'mak-ı Hayal'de akıl hastanelerinden mezarlıklara sayısız mekanı ziyaret edecek, yirminci yüzyılın başında Osmanlı toplumundaki düşünce tartışmaları ve inanç krizlerine dair izler bulacaksanız. Aşağıda okuyacağınız inceleme yazısı çok sevgili hocamız Fatih Altuğ'un imzasını taşıyor. Zaten A'mak-ı Hayal'in Turkuvaz Kitap etiketli bu yeni edisyonunu da bizzat kendisi hazırladı, editörüyse dünyanın en titiz insanlarından biri olan Esra Akbulak. Edebiyatımızın bu nevi şahsına münhasır eserine illüstrasyonlarıyla hayat verense, çizer Burak Dak oldu. Hararetle tavsiye ederim. İkinci Meşrutiyet sonrasında Osmanlı edebiyat alanında bir yayın patlaması yaşanır. 1908-1913 arasında on dokuzuncu yüzyılda basılan kitap sayısının toplamından daha fazla kitap basılır. Sahnelenen tiyatrolarda, yayımlanmaya başlanan dergilerde ani bir artış görülür. İmparatorluğun farklı dilleri arasında etkileşim artar. Aynı zamanda başta polisiye olmak üzere daha önce denenmemiş ya da çok az örnek verilmiş yeni türlerde sayısız örnek ortaya konmaya başlar. Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi'nin fikri ve edebi faaliyetleri de bu dönemde yoğunlaşmıştır. Kendi çıkardığı dergilerde, başkalarının dergilerinde asıl ya da takma adlarıyla hummalı bir faaliyetin içine girer. Hiperaktif denilebilecek bir üretim gerçekleştirir. A'mak-ı Hayal, edebiyatın ve onu kuşatan kültür atmosferinin çeşitlenerek bereketlendiği böyle bir bağlamda ortaya konmuştur. Bu anlamıyla, döneminin bir ürünüdür ama aynı zamanda döneminin temel eğilimlerinden ayrılır, benzersizdir. Özellikle Recaizade Ekrem'in Araba Sevdası (1896) ve Halid Ziya Uşaklıgil'in Mai ve Siyah'ından beri bireyin iç dünyasını, duygu alemlerini ve zihinsel koşullarını bilinç akışı, iç monolog, iç çözümleme gibi anlatım teknikleriyle anlatan metinler, Osmanlı edebiyatında bireyin iç tecrübesini anlatan bir geleneğin filizlendiğini göstermektedir. Ancak bu türden metinlerde daha kapalı bir iç dünya ve ağırlıklı olarak psikolojik diyebileceğimiz bir söylem söz konusudur. A'mak-ı Hayal, daha önce Osmanlı romanının denemediği bir iç tecrübe anlatısına talip olur. Kuvvetli bir yıkım sürecine girmiş, herhangi bir hakikate inanmayı beceremediği kadar söz konusu hakikati inkara da kendini ikna edemeyen Raci'nin olgunlaşmasını, kemale erme sürecini takip ederiz romanda. Bu anlamda A'mak-ı Hayal, bir tür Osmanlı bildungsromanıdır. Manevi ve ruhsal bir krizi aşarak derli toplu bir olgunluğa ulaşma olarak okursak güzergahı çok belli, sürprizleri olmayan bir normalleşme hikayesi olarak konumlandırmış, böylece A'mak-ı Hayal'in çok katmanlılığını silmiş oluruz. Halbuki Raci'nin içsel tecrübesi, krizi akılla deliliğin kıyısında ilerleyerek, çoklukla bu sınırı ihlal ederek aşar. Hakikat süreci, toplumsal normlara tabi olarak değil bu normları aşan yüce bir delilik deneyiminin çeperinde işler. A'mak-ı Hayal'den önce hiç, sonra da pek denenmemiş bir mecradır bu. Üstelik Raci'nin psikolojik boyutlarıyla verilen krizi, tasavvufi pratik aracılığıyla dönüşür. Aynalı Baba ile Raci'nin ilişkisi aracılığıyla ve çoğu örnekte bir fincan kahvenin de dolayımıyla gerçekleşen hayali yolculuklar, tasavvufi söylemin değişik veçhelerinin görünür olduğu deneyim imkanları sunar Raci'ye. Öncesinde Osmanlı romanının denemediği yeni bir karşılaşma gerçekleşmektedir bu romanda. Tasavvufi söylemin imkanlarıyla romanınkilerin karşılaşmasından doğan bu terkibin bir benzerini ancak 1930'lardan sonra Semiha Cemal, Samiha Ayverdi ve Safiye Erol'un romanlarında görebileceğiz. Ancak bu romanlarda bile tasavvufi söylem sosyal ve duygusal ilişkilerin içinden iç dünya analizleri aracılığıyla belirir. A'mak-ı Hayal'in fantastik evreninden izler bulunmaz sonraki romanlarda. Kişinin kendinden geçtiği içsel deneyimler aracılığıyla hakikatin çeşitli veçhelerini temaşa etmek ve bu temaşaya okuru da dahil etmek A'mak-ı Hayal'in alamet-i farikalarındandır. A'mak-ı Hayal en belirgin özelliklerinden başka biri de parçalılıktır. Roman, parça parça yayımlandığı gibi en temelde iki ayrı kitaptan oluşmaktadır. Birinci kitap, dokuz bölümden oluşurken çok daha parçalı olan ikinci kitap ise Raci'nin Manisa Akıl Hastanesi günlerini, Raci ile Sami'nin mektuplaşmalarını, Raci'nin hastane gözlemlerinden oluşan hikayeleri, Yeni Bir Manzume-i Hayalat başlığıyla sunulan Raci'nin hayallerini ve Aynalı Baba'nın ölmeden önce Raci'ye emanet ettiği üç hikayeyi içerir. Üstelik bu hikayeler, hayaller ve seyranlar da tek sesli ve tek türlü değildir; epigraflar ve şiirlerle kat edilir. Yalnızca metin değil, ana karakter Raci de parçalanmıştır. Bu parça parça anlatının içerisinde benliği de paramparça olmuş Raci, Aynalı Baba'nın rehberliğinde yolculuğa çıkar, hakikatin çoğul veçhelerini tecrübe eder. Raci romanın başlangıcında küfür ile imandan, ikrar ile inkardan, onay ile şüpheden oluşmuş bir halita, alaşım olarak kendini görmektedir. Şüphe ejderhasının egemenliği altında hiçbir konumda karar kılamayan biridir. Hayali yolculuklarla kendini, dünyanın mahiyetini, görünüşler alemini, hakikatin değişik veçhelerini tanır. Hem anlatı yapısının hem de karakterin parçalılığı ile birlikte düşündüğümüzde, hele hakikatle kurmaca, gündelik gerçeklikle hayal arasında mekik dokumasını dikkate aldığımızda A'mak-ı Hayal'i, postmodern romanın 1980 sonrasında Türk edebiyatında yaygınlaştıracağı bazı eğilimlerin, tarihsel, fantastik, mistik tonları olan, bazen tüm bu tonların kesişiminden oluşan bazı postmodern kurmacaların öncüsü olarak da görebiliriz. Ancak hakikat arayışını hiçbir zaman bırakmayışı, tüm bu çok katmanlı ve heterojen yapıyı, bir göndermeler ağı inşa etmeye vesile kılmayışıyla postmodern kurmacalardan başka bir düzlemde konumlanır roman. Oyun anlamına gelen mel'abe kelimesi romanda sıkça geçer, ışık, hayal, fikir, birlik oyunlarıyla karşılaşılır ancak bunlar ikamet edilemeyecek uğraklardır. Bu oyunlu alanlar ve görünüşler kat edilerek hakikatin değişik veçheleriyle karşılaşılır. Her ne kadar Raci'nin hayali yolculuklarında, Aynalı Baba ile ilişkisinde baskın olan söylem tasavvuf olsa da A'mak-ı Hayal, başka hakikat düzlemlerine de açılır. Mecusiliğin, Budizmin, Brahmanizmin, Eski Yunan felsefe ve mitolojisinin hakikat kavrayışları da romanda geniş yer bulur. Bu durum da bu inançlardan yola çıkan olay örgülerinin kurulması açısından yenidir. Ahmet Mithat'ın Paris'te Otuz Bin Budi (1890), Avedik İsahagyan'ın Buddha (1913) gibi metinleri bulunmakla birlikte Asya merkezli bu inançların bu kadar kapsamlı bir şekilde kurmacaya dahil edilmesi bakımından A'mak-ı Hayal, yine öncüdür. Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi'nin Hikmet, Şehbal gibi süreli yayınlardaki yazılarına, İslam Tarihi kitabındaki tespitlerine baktığımızda bu inançlara dair bilgilendirici ya da çözümleyici birçok satıra rastlarız. Bu minvalde, A'mak-ı Hayal'de bu inançlardan yola çıkan kurmaca deneyimlerin yer alması, inançları çürütmek ya da geçersizleştirmek anlamı taşımaz. İslam'ın hakikatini mutlak olarak görmekle birlikte romanda, diğer inançların hakikat paylarına da yer vardır. Roman içerisinde yer alan çeşitli dipnotlarla göstermeye çalıştığım gibi bu inançlar araçsallaştırılmaz, Filibeli Ahmed Hilmi'nin bu inançlara dair bilgi ve analizleri de kurmacanın yapısına nakşedilir. İnançların kendi kavramlarıyla da ilişki kurularak Raci'nin deneyimi evrensel bir bağlama oturtulur. Romanın, yalnızca inançlar alemi değil coğrafyası da çok katmanlıdır. Bir tarafta İslami edebiyat metinlerinden tanıdık olduğumuz Kaf Dağı, Cablisa, Cablika gibi şehirlerin bulunduğu bu dünyanın kıyısında, sonlu ile sonsuz olanın karşılaştığı hayali sınırlarda konumlanmış bir coğrafya vardır. Diğer tarafta ismi bazen verilmekle birlikte çoğu zaman saklanan yirminci yüzyıl başının Osmanlı şehirlerinde gezeriz. Trenleri, demiryolları, kafeleri, mezarlıkları, Napoli taşlı yollarıyla gerçekçi bir fiziksel coğrafyadır bu. Çoğunlukla şimdiki zamanla hayal alemi arasındaki geçişler, bu iki coğrafya arasında geçişle paraleldir. Uyanıklıktan hayale geçişle tarih içerisindeki şehirlerden hayali şehirlere, dağlara geçiş yapılır ama bu her zaman böyle olmaz; bazen hayaller de tarihsel şehirlerde geçebilir, iki coğrafya birbiri üstüne katlanıp kıvrılabilir. Coğrafya bu iki eksen arasındaki geçişlerden ve kıvrılışlardan ibaret değildir. Raci'nin yolculukları makrokozmosa da uzanır. Kaf Dağı'na doğru Simurg ile yolculuk, uzayda yolculuğu da içerebilir. Dönemin bilim söylemi, klasik anlatıların manevi yolculuk güzergahlarını çeşitlendirir. Alemin sınırları ve bu sınırların anlamına dair bir yolculuk, takımyıldızları, gezegenleri, güneş sistemlerini kat etmeyi de barındırmaktadır. Tam da Halley kuyruklu yıldızının dünyaya çarpacağından bahsedildiği zamanlarda çıkmıştır Birinci Kitap. Romanda da izlerine rastlarız kuyruklu yıldızların. Başka bir düzlemde ise karıncaların alemine geçebiliriz. Mikronun içerisinden dünyanın nasıl görüldüğüne, farklı düzlemlerden hakikatin nasıl değişebileceğine dair hikayeler anlatılır. Karıncanın şehir algısıyla insanınkinin farklılaşması, hakikate dair perspektiflere dair bir tartışmaya yol açar. Raci'nin hareketliliği yalnızca romanın coğrafyasında tarihselle hayali, makroyla mikro arasında geçişleriyle sınırlı kalmaz. Raci, birçok hayalinde şekilden şekle girmekte, halden hale geçmektedir. Bazen çift dillidir, bazense çift bilinçli. Diller, etnisiteler ve bilinçler arasında hareket eder sıklıkla ve olaylara çoğul perspektiflerle bakabilmektedir böylece. Bazen de tüm canlılığın potansiyelinin saklı olduğu, henüz cinsiyet ve türü belirlenmemiş bir varlıktır. Evrenin yaratılışının makro süreci onun mikro varlığında cisimleşir. Hayvanlara dönüştüğü de olur. Raci, oluş halinde ve çok katmanlı bir alemi tecrübe etmektedir. Her bir hayal kıssadan hisse çıkarmadan önce bir oluş tecrübesini içerir. Aynalı Baba'nın mürşitliği, buyruklarıyla değil Raci'yi kendisinin çoğulluğunu tanıdığı oluş süreçlerine sokmasıyla icra edilmektedir. İkinci kitapla birlikte romana yeni katmanlar da dahil olmaktadır. Birinci kitap, Raci'nin Aynalı Baba aracılığıyla yaşadığı oluş süreçleriyle belirlenirken, temel eksende bu oluşlar yoluyla hikmetlenmek varken ikinci kitap birden fazla eksene sahiptir. Açılışta eksenimiz Raci'nin Manisa Akıl Hastanesi tecrübesidir. Bu başlangıç ilginçtir: Birinci kitapta tarihsel şehir isimleri saklanırken ikinci kitap doğrudan belirli bir şehrin içerisinde somut bir mekanla açılmaktadır. Raci'nin delilikle velilik arasında gelgitlerine işaret ettiği kadar bu hastanenin koşullarına ve buradaki delilerin hikayelerine yer verilir. Henüz Aynalı Baba ortada yoktur. Akıl hastanesinin koşullarına dair dikkati, A'mak-ı Hayal'i edebiyat tarihinde özgün kılacak bir başka veçhedir. O zamana kadar Osmanlı romanı çeşitli delirme hallerine işaret etse, deliliği yan izlek olarak ele alsa bile akıl hastanelerinin koşulları romanlaştırılmamıştır. Tam da bu yıllarda art arda akıl hastanesi metinleri çıkar. Mehmet Celal'in İsyan'ı (1910) ve Mehmet Hamdi'nin Tımarhane'si (1933 ) A'mak-ı Hayal ile birlikte çeşitli akıl hastanelerini konu alan romanlardır. Manisa Akıl Hastanesi'nin koşulları ise yalnızca A'mak-ı Hayal'de anlatılır ve o yıllarda bu hastanenin kötü koşullarına, burada gerçekleşen ölümlere dair haberler de gazetelerde yer almaktadır. Delilik izleği roman boyunca hakikatle kurulan ilişki bakımından merkezi bir öneme sahip olsa bile, görüldüğü gibi ikinci kitabın açılışıyla bu izlek, birdenbire kurumsal, tarihsel ve toplumsal veçheleriyle karşımıza çıkar. İkinci kitap birincisine göre çok daha toplumsaldır. Bu kitabın ikinci ekseninde yine Raci'nin hayalleri ve seyranları yer alsa da birinci kitaptaki hakikat ve maneviyat arayışları devam etmekle birlikte yeni izleklerle birleşir. Birdenbire İkinci Meşrutiyet döneminin at cinsini iyileştirme ve hayvan haklarını korumayla ilgili derneklerinin izine de bu hayallerde rastlarız. Ya da aynı dönemin bilim kavrayışları, din tartışmaları, sosyalistleri, immoralistleri de bu hayallerde dolaşmaya başlar. Filibeli Ahmed Hilmi isim vermeden yalnızca imalarda bulunarak dönemin aydınlarının bilgi ve hakikatle kurdukları ilişkinin parodisini de yapar. Bu örneklerde de görüldüğü gibi romanın tarihsel gerçeklik düzeyi artar. İkinci kitabın son eksenini Aynalı Baba'nın yazdığı hikayeler oluşturur. Şimdiye kadar kurmacaları belirleyen deneyimleri harekete geçiren ve hakkında konuşulan Aynalı Baba, anlatıcı konumuna geçmiştir. Şaşırtıcı bir şekilde bu mürşidin hikayeleri tarihsel gerçekle en sıkı ilişki kurulan, hayal düzleminden en uzak metinlerdir. Çeşitli Arap şehirlerinde geçen ibret verici gündelik tecrübelerle A'mak-ı Hayal tamamlanır. Hakikat arayışının tamamlandığı, Raci'nin kemale erdiği bir son değildir bu. Deneyimin sonlandırılamazlığına, yolculuğun devamlılığına işaret eden açık bir kapanıştır. Aynalı Baba'nın kıyafetlerine yapıştırdığı ayna parçaları gibi roman da parça parça ama çok katmanlı bir metin olarak vücut bulur. Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi, Türkiye'deki roman pratiğini daha önce hiç karşılaşmadığı bir terkiple tanıştırır. Bu terkibin hakkı hala tam olarak verilememiştir. Yazarın külliyatıyla daha yakından ilişki kurulduğunda, hala hepsi Latin harflerine aktarılmamış makale, risale ve kitaplarıyla tanışıldığında A'mak-ı Hayal'de yapılan tartışmaların, seçilen ifadelerin, gerçekleştirilen göndermelerin ve bunların hepsinin oluşturduğu ilişki ağının daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/andrew-millerdan-saf-olulere-yetmeyen-bir-mezarli", "text": "Kırmızı Kedi Yayınları'ndan çıkan Saf, son zamanlarda gördüğüm en güzel kitap kapağı olarak çarptı beni önce. Kitabın Costa dahil birçok önemli ödüle layık bulunduğunu öğrendikten sonra tarihle edebiyatı kusursuz şekilde buluşturabildiği için Yeni Hilary Mantel olarak selamlanan Andrew Miller'la -romanı vasıtasıyla- tanışmaya karar verdim. Saf çok iyi bir roman. Üstelik bize gayet aşina temalardan söz ediyor. Onunla yapılan röportajlardan birinde, romanının bir endişe koleksiyonu olduğunu söyleyen ve yazarken endişe denen duyunun insanlara tek tek ve toplu olarak ne yaptığını öğrenmeye çalışan Miller Geçmişin üstünden geçerek, anılarının kalıntılarını bile silip süpürerek sağlıklı bir şekilde ilerlenebilir mi? diye soruyor. Yıl 1785. Fransa Kralı, Aydınlanma Çağı düşünürlerinden aldığı ilhamla Paris'i arındırmaya niyetlenmiştir. Kral'ın halkı zehirlediğine inandığı Les Innocents Mezarlığı'nın duvarlarında görülmeye başlayan sloganlar ise bir devrim öncesinin gizemli atmosferini yansıtmaktadır. Saf, edebiyatın yeni Hillary Mantel'i olarak selamlanan İngiliz romancı Andrew Miller'ın 2011'de yazdığı ödüllü romanı. Yukarıdaki özette okuduğunuz gibi devrim öncesi Fransa'sında geçiyor ve aşırı doluluğundan ötürü çevreyi kirlettiği düşünülen bir mezarlığı, Paris'in Les Halles bölgesindeki Masumlar Mezarlığı'nı temizlemekle, daha doğrusu kilisesiyle beraber başka yere taşımakla görevlendirilen genç bir mühendisin hikayesini anlatıyor. Jean-Baptiste Baratte o güne kadar sadece doğduğu küçük kasabada bir köprü inşa etmiştir, o yüzden böyle zorlu bir işle görevlendirilmesi kendisini bile şaşırtır. Üstelik mezarlığın olduğu gibi kalmasını isteyenler de ona türlü çeşit yöntemle mani olmaya çalışmaktadır. Bize gayet aşina temalardan söz ediyor roman. Röportajlarından birinde, romanının bir endişe koleksiyonu olduğunu söyleyen ve yazarken endişe denen duyunun insanlara tek tek ve toplu olarak ne yaptığını öğrenmeye çalışan Miller Geçmişin üstünden geçerek, anılarının kalıntılarını bile silip süpürerek sağlıklı bir şekilde ilerlenebilir mi? diye soruyor. Romanı yazmaya ortaçağ tarihçisi Phillippe Aries'in 1977 tarihli L'Homme devant la mort adlı kitabını okuyunca karar vermiş. Kitapta Masumlar Mezarlığı'ndan uzun uzun bahsediliyormuş. Andrew Miller'ın Saf adlı romanı bu ürpertici mekanla ilgili yazılmış en kapsamlı romanların başında geliyor. Çok farklı türde olmakla beraber daha eskilerden akla gelen bir örnek daha var... Korku edebiyatının en popüler isimlerinden Anne Rice'ın Vampir Lestat adlı romanında Lestat Paris civarındaki bir grup vampirle karşılaşıyor ve onların Masumlar Mezarlığı'nın gizli bir köşesinde yaşadıklarını öğreniyordu. Mezarlık yok edilene kadar da hep birlikte orada yaşamayı sürdürüyorlardı."} {"url": "https://egoistokur.com/angelopolis-naziler-insan-degil-miyd", "text": "Son yılların gözde canavarları Alacakaranlık dizisi dolayısıyla vampirlerdi. Danielle Trussoni'nin Asi Melekler adlı tozu dumana katan romanıysa bizi yarı insan-yarı melek bir ırkla, yani nefillerle tanıştırmıştı. Meleklerden kaçmak bazen artık pek mümkün değil gibi geliyor bana. Koruyucu melekler, ilham verenler, aşk getirenler... Çok uzun zamandır tişörtlerin, kartpostalların, posterlerin; banyoda, mutfakta, yatak odasındaki her türlü dekoratif materyalin üzerinde onlar var. Kişisel gelişim sektörünün de en güçlü dinamikleri arasındalar. Rönesans sanatı ve öncesinin sözünü etmeyeceğim bile. Lakin Danielle Trussoni'nin ilk romanı Asi Melekler'in kahramanları bunların hiçbirine benzemiyor. Kitapta Tanrı'nın, insanoğlunun yaradılışıyla birlikte Cennet'ten kovduğu melekler anlatılıyor. İnsandan daha üstün oldukları halde kıskançlık ve kibir denen iki büyük günahın pençesine düştükleri için kovulan bu meleklerin sayısı İncil'e göre 7 milyondan fazlaymış. Sonunda dünyayı mesken tutarak insanlarla cinsel ilişkiye girme cüretini göstermiş ve çok güzel ama korkunç karakterli bir ırkın, yani yarı insan-yarı melek nefillerin doğmasına sebep olmuşlar. Elbette tamamen kurmaca bir hikaye anlatmasına ve neredeyse bir James Bond macerası hızıyla ilerlemesine rağmen, Danielle Trussoni Asi Melekler için epey araştırma yapmış, yüzlerce anı, günlük, araştırma kitabı, mektup, sanat tarihi dokümanını taramış. Sonuç olarak Asi Melekler, son yıllarda iyiden iyiye şişirilen cicili bicili melek kavramının pespembe spiritüelliğinden uzak bir keskinlikle yazılmış sürükleyici bir roman. Melekleri İncil'i, pagan efsaneleri, Bulgar coğrafyasını, sanat koleksiyonculuğunu, müzikolojiyi, Ortaçağ derebeyliklerinin günümüzdeki karşılıklarını bir araya getirerek ele alışında da etkileyici bir cesaret var. Kitabın merkezindeki sürprizli aşk hikayesi ve çarpıcı final ise hakikaten çok güzel."} {"url": "https://egoistokur.com/ankara-polisiyelerinin-yazari-emrah-serbes-memleket-sirki-andiriyo", "text": "Emrah Serbes'in yeni romanı Deliduman nihayet raflarda. Onunla yeni kitabını konuşamadık ama Tolga Meriç'in yıllar önce yaptığı bir Emrah Serbes söyleşisini yeniden yayınlayabilirim gibi geldi bana. Evet, röportajın yeni kitapla hiç alakası yok ama emin olun ruh aynı. Beni yazmaya çağıran karışık bir his. Tür olarak polisiye ya da bir yazım stratejisi olarak ironi, yolda öğrendiğim şeyler diyebilirim. İroniden kasıt dolaylı, mesafeli, mizahi bir anlatımsa, evet bunu seviyorum. Çünkü polisleri anlatıyorum, kafamda cop kıran Türk polisiyle özdeşim kuracak halim yok, o yüzden biraz mesafeli duruyorum. Bu da Tanıl Bora'nın deyişiyle cool bir anlatım sağlıyor. Zaten ikinci Behzat Ç. romanını da onun cesaret vermesiyle yazdım. Bunun yanında ilahi bir bakış açım yok, yazdığım kişilere tepeden bakmıyorum, Behzat Ç. bir açıdan baktığınız zaman kötü bir adamdır, başka bir açıdan baktığınız zaman iyidir. Pislik yönleri de vardır, ama temiz kalpli munis bir adam olduğu zamanlar da vardır. Ne kadar çok anlama tekabül ederse o kadar iyidir. İyi polis kötü katil masalına inanmadığım için, sonunda suçluların cezasını çektiği bir hayal dünyasına inanmadığım için, yani didaktik olmak istemediğim için ironiye yaslandım diyebilirim. Bir de şuna inanıyorum, ben yazarken ne kadar çok sıkıntı çekersem, okur okurken o kadar haz duyar. Roman kuramsal düşünceden değil, mizah duygusundan doğmuştur. Bunu Milan Kundera söylüyor Roman Sanatında. İlk örneklere bakın, Don Kişot'a Gargantua'ya, ziyadesiyle komik kitaplardır. Bir sayfada komik bir şey varsa, sizi tebessüm ettiren ya da güldüren bir şey, onu dikkatle bir daha okuyun, daha yakından bakın, bu komik şeyin aynı zamanda hüzünlü ve hatta korkunç bir şey olduğunu görürsünüz. Kafka, Davanın ilk bölümünü arkadaşlarına sesli olarak okurken odadaki herkes gülmüş. Ne var orada, iki tane müfettiş gelip Joseph K.'yı sorguluyor, bir yandan da kahvaltısını mideye indiriyorlar. Komik olanla korkunç olanı birbirinden ayıran çok ince bir çizgi var. Benim mizahtan anladığım bu. Bana yazma isteği veren şey genellikle okuduklarım oluyor. Çok güzel bir şey yaşadım, şimdi bunu yazmalıyım, hayatım roman duygusundan ziyade, iyi bir kitap okuduğum zaman heyecanlanıyorum. Bütün kitapların aslında tek ve büyük bir kitap olduğu, her yazarın aslında aynı öyküleri dönüp dolaşıp kendi üslubuyla anlattığı düşüncesi bana çekici geliyor. Bu yüzden göndermeleri seviyorum. Olayla tematik bir bağı varsa daha çok seviyorum ama illa ki olması da gerekmez, kimi zaman sezgilerle, okuduklarından kalan izlerle hiç beklemediğin bir yere savrulabilirsin. Polisiye için bu tür savrulmalar bir risk taşıyabilir ama varacağın yeri bildikten sonra fazla bir sorun olmaz, ekstradan bir güzellik olur. Her Temas İz Bırakırda başına gelenlerden sonra Behzat Ç. kimseyle konuşmaz oldu, benimle de konuşmaz oldu, onu konuşturmaya çalışmanın da pek bir anlamı yoktu aslında. Olduğu haliyle yazmaya çalıştım. Olduğu haliyle zorlamadan anlatmak bir avantajdı ama zorlukları da oldu tabii. Çünkü kişinin söyledikleri, girdiği diyaloglar benim için çok önemlidir. Onu, kağıt üzerindeki bir karton olmaktan çıkarıp sahici bir kişi yapar. Behzat Ç.'yi kaldığı yerden sahici bir kişi yapmaya çalışırken roman mı yazdım kavga mı ettim belli değil. En sonunda biraz barıştık, bir iki laf çıktı ağzından. Bu memlekette yaşamak ve kulaklarını açmak yeterli. Çünkü kallavi bir küfür dağarcığımız var. Geçen minibüste bir kadın yolcu kapıyı biraz sert kapattı, şoför Yavaş bacım kapının. mına koydun, dedi büyük bir içtenlikle. Tedavülde olan argoyu yakalamak için, insanın bir ayağının sokakta olması lazım. Maça gitmek, salaş meyhaneleri gezmek, vesaire. Bunun yanında Hulki Aktunç'un Büyük Argo Sözlüğü ve Filiz Bingölçe'nin çalışmaları da hep başucumda durur. Benim yazdıklarım, polisiye edebiyat içinde, polis prosedürü olarak bilinen türe yakındır. Yani soruşturmayı yürütenler özel dedektifler değil, Komiser Maigret ya da Martin Beck örneğinde görüldüğü gibi gerçek polislerdir. Benim bu türü yerli kılabilmem için Türk polisini yakından tanımam gerek. Tanıdığım kadarıyla, Türk polisi bir doğal afettir. 1 Mayıs'ta, gaz bombası tüfeğiyle gazeteci dövdüler. Tekme tokat cop neyse de, bu nedir yani? Türk polisi şikayet eder, fazla mesai yapıyoruz diye. Herkes yapıyor. Doktorlar daha fazla mesai yapıyor. Benim bir cerrah arkadaşım var, üç gün çalışıyor bir gün uyuyor. Dalağını kesip eline verse isyan edersin. O zaman kimse cerrahlar fazla mesai yapıyor demez. Ama Celalettin Cerrahlar kafanı kırsa, sorun fazla mesai olur. Polisin içinde münferit olan şiddet uygulamamaktır. Emniyetin alım ihalelerinde dönen rüşvetin haddi hesabı yoktur, bunları herkes bilir ama kimse söylemez, çünkü bu memlekette kimse polisle başının belaya girmesini istemez. Yazılanı yerli kılabilmek için bir de memleketin atmosferini koklamak lazım, bir yanda makul bir eğitim almış, nispeten belirsiz bir geleceğe sahip gençler var. Diğer yanda dini imanı para olmuş adamlar ve onların alışveriş manyağı karıları. Bir yanda 500 YTL asgari ücretle geçinmeye çalışanlar var, diğer yanda dolar milyarderleri. Bütün memleket bir sirki andırıyor ve yoksullardan bu sirkin cambazı olması isteniyor. Mesele yerli olmaksa, nerede yaşadığımızı bilmemiz gerek. Evet, bir arkadaş vasıtasıyla tanıştığım üst düzey bir emniyet mensubu var, o ilk kitabı okudu. Genel olarak beğendiğini söyledi, bir iki yanlışı düzeltti. Ben de Son Hafriyatı yazarken ona zaman zaman danıştım. Ziyadesiyle faydalı oldu. İlişkide bulunduğunuz insanları yazı malzemesi olarak görmek pek ahlaki bir tutum değil. Bunu bir yazarlık refleksine dönüştürmemek lazım. Ama bir yandan da bu bir paradoks. Yani bir insanı anlatmak için insanları da az çok gözlemlemek gerekiyor. Sanırım bir denge bulmak lazım."} {"url": "https://egoistokur.com/anlamadan-biriktirmek-bunlarin-hayat-diye-yasadig", "text": "Bizim oraya dünyanın her yerinden meraklı turistler gelir. Hepsi nasıl hassas, nasıl hislidir. Normalde görmezler beni, ama bir görseler, o yel değmemiş yürekleri çabucak inciniverir. 1900 derler, 40'lar gibi derler, ekmek bile karneyle demek, vah zavallılar, filan derler. Kendi hayatları bayram yeriymiş gibi, bana bakıp bakıp içlenirler. Bilmezler. Her şeyin satın alındığı bir dünyanın mahsulü olduklarını bilmezden gelirler. Şimdi bizim sokaklarda reklam yok; caddelerde ışıklı tabelalar, yol üzerinde afili mağazalar, mahalle aralarında devasa marketler, efendime söyleyeyim raflarda ambalajlı yiyecekler, reyonlarda üst üste yığılmış rengarenk giyecekler yok ya, bu onlara büyük yoksulluk gibi gelir. Baktıkça içleri acır. İşte bu zevat hep böyle, kendi talihine inanabilmek için başkalarına çilekeş hikayeler biçme telaşındadır. Ben alınmam, anlarım. Zaten ancak anlamayanlar alınır. Nurlar içinde yatsın, bendeniz yıllar evvel Mari Cruz isimli şahane bir hanımefendinin kıymetli ellerinden çıktım. Parmak izleri uzun kağıt ruloları tarafından silinmiş bir matbaa işçisiydi kendisi. Annemdi. Yani Gepetto Pinokyo'nun neyiyse, Mari Cruz da benim için öyle bir şeydi. Hakikatli kadındı bu Mari Cruz. Diktiği bütün karnelere şefkat gösterirdi. Sayfalarımızı okşarken eski bolerolar söyler, kalbimize ılık muhabbet tohumları ekerdi. Yanmış kibritler gibiydi çalışırken. Daima hafifçe öne eğilir, saçlarının koygun buklelerini zarifçe üzerimize dökerdi. Uzak yosunlar gibi, ne bileyim denizyıldızları yahut köpüklü sular gibi kokardı saçları. Galiba kocası denizciydi. Ama bu tatlı hayat uzun sürmedi. Günün birinde Mari Cruz'un atölyesinden çıkarılıp karanlık, küf kokulu bir depoya atılıverdim. Depomuz galiba Malecon'a yakın bir yerdeydi. Geceleri büyüyen dalga sesleri, sayfalarımın arasında gezinirdi. Bazı akşamlar rüzgar çöp kokuları taşırdı içeri; bazı akşamlar şeker kamışı, bazı akşamlarsa yorgun bacaklarını rumba ile canlandıran işçilerin şehvetli terini. İşte bütün bu kokular ve sesler arasında kim bilir kaç gün kaç gece geçirdim. Derken bir gün, bizim devreden çocuklarla birlikte Prusya mavisi bir kamyonete yükleniverdim. Dış cephesine devasa ebatlarda Che'nin nakşedildiği İç İşleri Bakanlığı ile Camilo'nun heybetle dikildiği Ulaştırma Bakanlığı binalarını geçtik; sarı boyaları pul pul dökülmüş perişan bir devlet dairesine getirildik. Nihayet, camekanlı bir bölmenin ardına sıralanıp, emekliliğine üç ay on iki gün kalmış yaşlı bir memur olan Pedro Bueno tarafından, şehir sakinlerine imza karşılığında takdim edildik. Sahibimin ellerine böylece kavuştum. Sahibim, Ulssyses namlı bir adamdı. Ona bu nefis adı veren babası, Fidel'in komünizmi dosta düşmana duyururken yanına aldığı talihli partililer arasındaydı. Oğluna harika bir miras bıraktığını düşünerek ölmüştü. Ulysses de harika bir miras devraldığını düşünerek büyümüştü. Ama işte babalar ölünce ve çocuklar büyüyünce, aralarındaki yaş farkı kapanıyor. O zaman hisler ve hevesler aynılaşabildiği gibi, bazen de farklılaşıyor. Ulysses büyüyünce mirasa burun kıvırmadı ama evladına değil çevreye güvenmeyen vesveseli analar gibi, onu tenkit etmeye başladı. Beni verdiği kadına, memleketinde hükümete laf etmenin güç olduğunu söylemişti. Kadın vahlanmaya kalkınca da Sizin düzende kolay mı sanki? Sahi, siz daha yeni çoluk çocuk sokaklarda ölmediniz mi? diye cevabı yapıştırıvermişti. Sevmediği bir şey varsa eski sahibimin, o da birinin, diğerine acıyarak kendini talihli saymaya çalışmasıydı. Zira gördüğüm kadarıyla, anlamadan biriktirmekten başka bir şey değil, bunların hayat diye yaşadığı."} {"url": "https://egoistokur.com/anlamak-sevmek-ve-bilmeyi-istemek-icin-50-fiki", "text": "Tüm dünyada bir milyonun üzerinde satan Gerçekten Bilmeniz Gereken 50 Fikir serisini yazmayı epeydir erteliyordum. Derken bir vesileyle yeniden karşıma çıktılar ve açıkçası birçok konuda hakikaten çok işe yarayabileceklerini fark ettim. Hayır, derin okumalar için değil elbette ama el altında dursunlar ve ihtiyaç durumunda az da olsa yolumuzu aydınlatsınlar diye. Domingo Yayınları etiketli bu eğlenceli ve bilgilendirici seriyi şahsen bilhassa gençlere, öğrencilere tavsiye ediyorum. Kabul edelim, bir sanat müzesi ziyareti ilham verici bir deneyim olabileceği gibi feci sıkıcı bir hal de alabilir. Sırf sanat eseri diye baktığımız her resim ya da heykeli seveceğiz diye bir kaide yok elbette. Ama şu da gerçek: Baktığımızın arkasındakini görmemizi sağlayacak bilgiye sahip olmak, o eseri başka türlü görmemize, anlayabilmemize ve hatta ondan etkilenebilmemize sebep olabiliyor. Başka bir deyişle, barok ya da post-modern gibi tanımlar biz dost meclisinde kullanıp havalı -ya da komik- gözükelim diye uydurulmadı: faydalılar. Gerçekten Bilmeniz Gereken 50 Sanat Fikri, Rönesans, klasik Yunan ve eski Mısır gibi ana sanat dönemlerinin yanı sıra romantizm, minimalizm, sürrealizm ve pop art gibi önde gelen hareketleri önemli temsilcilerinin eserlerinden örneklerle sunan, ideal bir sanat tarihine giriş kitabı. Tüm dünyada bir milyon adedin üstünde satan Gerçekten Bilmeniz Gereken 50 Fikir serisine ait bu kitap, Degas ile Monet ya da Dali ile Duchamp arasındaki farkı ayırt edemeyenleri -yalnız değilsiniz!- tarih öncesinden bugüne yaratıcılık, emek ve isyanla dolu bir yolculuğa çıkarıyor. Sanattan biraz daha fazla keyif almak isteyenler için güzel bir kitap. Kabul, konuyu Felsefe yapma! diye kestirip atabilmek büyük konfor. Felsefenin çetin sorularıyla cebelleşmektense filozoflara fildişi kulelerde yaşayan ve kaşıyacak bir şey olsun diye uyuz icat eden gerçek hayattan kopuk muhteremler klişesiyle bakmak mümkün. Ama klişeler üstünden yaşamak yerine kendi yolumuzu çizmek istiyorsak; ne yapabilirim? değil ne yapmalıyım? sorusunun cevabını arıyorsak yüzümüzü dönmemiz gereken yer felsefedir. Bırakın hayattan kopuk olmayı, tam da hayatın özüne dair konuşan şey felsefedir. Gerçekten Bilmeniz Gereken 50 Felsefe Fikri, anlatım dilinden tasarımına kadar kolay anlaşılabilir olmayı hedeflemiş, okuru dolambaçlı yollarda yalnız bırakmayan ideal bir felseye giriş kitabı. Her zaman felsefenin odağında olmuş bilgi, bilinç, kimlik, etik, hukuk ve estetik gibi kavramlar hakkındaki tartışmaları, kavanozdaki beyin problemi, Platon'un mağarası, berber paradoksu, ünlü düşünüyorum öyleyse varım önermesi ve tutuklu ikilemi gibi keyifli ve zihin açıcı başlıklar üzerinden okurla paylaşıyor. Önyargılarını kırıp adabıyla felsefe yapmak isteyen herkes için hayli faydalı bir kitap. Matematik hiç bu kadar keyifli olmamıştı! Hemen herkesin sizin psikolojiniz üzerine sizden çok kafa yorduğu bir zamanda yaşıyoruz. Şampuanınızın üstündeki yazı karakterinden ofis duvarlarının rengine; sevgili seçiminizden kime oy verdiğinize; tükettiklerinizden bağımlılıklarınıza hemen her şey psikolojik araştırmaların konusu ve bunların etkisi altında şekilleniyor. Psikoloji bilimi, hakkınızda o meşhur beni anlamadılar! serzenişiyle kestirip atamayacağınız kadar fazlasını biliyor; insana başka türlü bakmanızı sağlayacak kadar fazlasını. Gerçekten Bilmeniz Gereken 50 Psikoloji Fikri, anlatım dilinden tasarımına kadar kolay anlaşılır olmayı hedeflemiş, şahane bir psikolojiye giriş kitabı. Duygu, düşünce ve davranışlarımızın kökenine dair bilim insanlarının yaptığı keşifleri, sonuçlarına inanmakta zorluk çekeceğimiz deneyleri ve neden itaat ederiz? gibi mühim soruların cevaplarını paylaşıyor. İnsanı -öncelikle de kendini- tanımak isteyen herkes için güzel bir rehber."} {"url": "https://egoistokur.com/anlasilmayi-bir-kenara-birakalim-sevmeyi-konusali", "text": "Sahnelendiği ilk günden itibaren büyük heyecan yarattı Garaj. Esas karakterleri bir otoparkta karşılaşan daha doğrusu çarpışan iki ruh; fotoğrafçılık öğrencisi Kahraman ve Orkide adını seçmiş bir trans. Birbirlerinden farklı kişiler oldukları için çarpışmanın şiddeti de haliyle ikisi için farklı oluyor. Ve biz, izledikçe, tanıdıkça ikisini de seviyoruz ama başka başka şekillerde... Kahraman, korkuları ve tedirginlikleriyle olduğumuz, Orkide ise cesareti ve parıltısıyla kalbimizin en derininde olmak istediğimiz kişi. Açıkçası kalbe işleyen, zihne çakılan anlar, cümleler, diyaloglarla örülü bu oyunun kalıcı bir metne dönüşmesinden, yani kitap olarak yayınlanmasından mutluyum. Oyunun yazarı Kemal Hamamcıoğlu'na Garajı niçin kitaplaştırdığını sordum, Orkide'lerin sesi daha gür duyulsun diye dedi. Duyalım. Karanlığına sahip çıkan iki insanı anlatan ve hikayesi klişelerle dolu olan Garaj, sanırım karanlığın derinliğini seyirciye kırık bir tebessümle hatırlattığı için bu kadar sevildi. Karanlık iyidir; kir tutar. Köpeğimi her sabah Beşiktaş'ın çiçeksiz apartmanları arasındaki çocuk parkına götürüyorum. Geçen hafta 3-4 yaşlarındaki torunuyla bir dede geldi. Torunu köpeğimi sevmek istedi, dedeyse onu alıp parktan gitmemi. Orası çocuk parkıymış, torunu köpekten korkuyormuş. Yalan! O sırada torunu gülerek köpeğimin peşinde koşuyordu. Dede aksileşince dayanamayıp Köpeklerden değil, insanlardan kork! diye bağırdım. O da torununu da aldı ve kaçtı. Park da böylece bana, köpeğime ve bir kutunun yanında oynayan yavru kedilere kaldı. Sorunuza dönersem; işte Orkide ile Kahraman inatla o parkta kalmayı seçenlerden. Çocukken onları köpek ısırmış olsa bile köpeklerden korkmuyorlar. Dedeleriyse hiç olmadı. Dinlememekten değil o, her anını teşhir etmekten. Bir de canım, dostum kelimelerinin fazlalığından. Seni çok seviyorum dostum, İyi ki varsın canımların ortalıkta fütursuzca dönmesinden, ilişkilerin gündelik çıkarlar üzerine kurulmasından, her şey olmaya çalışıp hiçbir şey olamamaktan... Yoksa yalnız ve mutsuz olmak kıymetlidir. Pencere kenarında içilen her sigaranın bir hikayesi olduğunu ancak o zaman anlar insan. Ben yürümesini bilmiyorum, düşmem ondan. Orkide'yse yüksek topuklarıyla sapasağlam yürüyor. Sadece yürürken bir yandan da kendini ifade etmeye çalışmaktan bıkmış. Anlaşılmayı bir kenara bırakalım, ben sevmesini iyi bilirim, bunu konuşalım diyor. Sevmekten konuşsak ya! Sevmekten konuşalım. Ama şunu da duysun birileri... Garajın Isherwood uyarlaması Cabaret ve Capote uyarlaması Tiffany'de Kahvaltı türünden harika bir film olabileceğini hissediyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/anna-kareninanin-biyiklari-okurken-ne-goruru", "text": "Anna Karenina'yla ilk karşılaşmamın dikkat çekici bir yanı yoktu. Romandan değil, karakterden bahsediyorum. Anna ne çok baştan çıkartıcı bir kadındı, ne de öyle aman aman güzeldi. Tombuldu mesela, ayva tüyü bıyıkları vardı ve yazar bunları bize peşinen bildiriyordu. Öte yandan görünüşüne dair her şeyi bildiğimi iddia edemem. En basiti dört ciltlik romanın hiçbir yerinde burnunun neye benzediği bize söylenmiyordu. Gerçi kimin umurunda! Sorsalar, Anna'nın çok güzel ve cazibeli bir kadın olduğunu söylerdim. Bugün sorsanız, cevabım yine aynı olur. O yüzden sinema ve televizyonlardaki Anna Karenina uyarlamalarında seyrettiğim Anna'ların hiçbiri bana Anna gibi gelmedi. Greta Garbo fazla asil, Keira Knightley fazla kusursuzdu. Tolstoy'un yarattığı o müthiş gerçeklik duygusu istisnasız bütün filmlerde toz olup havaya karıştı. Ve ben, her seferinde kendi hayatımın filmini geri sardım, Anna Karenina'yı ilk okumaya başladığım güne döndüm. Bunları, ünlü kitap kapağı tasarımcısı Peter Mendelsund'un Metis Yayınları'ndan çıkan ve resmen aşık olduğum kitabı Okurken Ne Görürüz vesilesiyle yazıyorum. Mendelsund okurun da farkında olmadan yazar gibi yaratıcı bir eylem içine girdiğini söylüyor ve bir bakıma, Ne okuyorsan o aslında sensin diyor hatta bir adım ileri gidip, Okuduğun bütün kitaplardaki karakterler aslında sensin demeye getiriyor. Kitabı bir çırpıda özetlemem zor. Sırf bunlardan ibaret değil çünkü. Okumak ile zihinde canlandırmak arasındaki bıçak sırtı ilişkiyi son derece özgün bir dille, üstelik çizimler, fotoğraflar aracılığıyla, oyuncu bir üslupla anlatıyor ve okuma deneyiminin de en az okunan yapıtlar kadar ilgi çekici, üzerinde düşünmeye değer olduğunu gösteriyor. Eh, tutkulu okurların sevdikleri romanların filmlerini seyrederken hep hayal kırıklığına uğramaları işte bu yüzden. Yazar bize pek az veri sunduğu için ben kendi Anna'mı hayal ediyorum, yönetmen kendi Anna'sını... Hem yazarın verdiği ipuçlarına birebir uyulsa gene bir şey değişmeyecek hatta belki hayal kırıklığımız daha da büyüyecek. Mesela yukarıda beyazperdenin son Anna Karenina'sı Keira Knightley'nin bıyıklı bir fotoğrafını hazırladım, film bir anda şapşal bir komediye benzedi. Neyse ki, Mendelsund'un yaptığını yapmadım, siz ona şükredin. Kitabında Anna rolündeki Greta Garbo'yu burunsuz hale getirmiş. Doğrusu ben onun kadar zalim olamazdım. Mendelsund'un çok basit görünen Ulysses kapağı da sevdiklerimden. Üstelik orijinal Ulysses kapağına bir gönderme içeriyor."} {"url": "https://egoistokur.com/anneler-ve-sadik-kolele", "text": "Saklı Lezzetler, ünü dünyayı tutan Acı Çikolata'nın yazarı Laura Esquivel'den tenceresine sığmayan bir kitap. Esquivel mutfağın, insanın içindeki yaratıcılığı, sevgiyi ortaya koyabileceği bir ortam olduğunu düşünüyor. Ve mutfak aynı anda birçok şey olabiliyor... Aşkın mekanı. Okuma odası. Yalnızların sığınağı. Sıcak bir okul. Aşağıda tasarımıyla da dikkat çeken kitabın en güzel bölümlerinden biri yer alıyor. Çocukken beni çocukların kanını emen cadının hikayesi dehşete düşürürdü en çok. Bütün numaralarını en ince ayrıntılarına kadar gözümde canlandırırdım. Cadının çocuğu yakalayıp kanını emişi, kanı emilmiş çocuğun fersiz gözleri, cesedi teşhis eden annenin attığı çığlık, ama her şeyden çok, ölü cildin o sarımsı rengi. Geceleri bu görüntüleri zihnimden atabileyim diye saatlerce uğraşırdım, arkadan gelen ani bir saldırıdan korunmak için de mutlaka sırtım duvara yapışık olurdu. Ellerin bağlanması iki yönde gerçekleşir... İlkinde vurma, tehdit, şantaj gibi baskılarla çocuğu bir şeyleri yapmaya zorlayarak, ikincisindeyse ellerin çocuğun şahsi isteklerini takip etmesini önleyerek. İtaat etmek zorunda kalan eller kararlılık yetisini yitirerek bir başkasına ait arzuların nesnelerine, cadı anne iktidarının araçlarına dönüşür. Acı Çikolata'nın bir yerinde Tita annesinden ilk kez bağımsızlaştığında, elleriyle ne yapacağını bilemez. Ancak nesne olmayı bırakıp özneye dönüştüğünde, elleri artık onun gerçek doğasının talimatlarını yerine getirmeye başlar. Cadı annenin modus operandi'sinin, ona karşı duran birini safdışı bırakmak için iki farklı yönü vardır; fantazmagorik ve zehirli... Öyle ki sonunda varlığını, bulaşıcı bir hastalık gibi çocuklarından birine geçirir. Mesela Acı Çikolata'daki vampir anne, hastalığını Rosaura'ya geçirdi, yani annesinin ölümünden sonra kötülüğünü kızı sürdürdü, gelenek bayrağını eline alarak onu kendi istekleri, hevesleri, arzuları için kullandı. Öte yandan Tita'nın psikolojik hamileliği, affedilmemiş bir suçun yol açtığı suçluluk duygusunun bir çeşit dışa vurumuydu. Çünkü ağız sadece onu kapatandan kurtulabildiğinde özgürleşir. İşte o zaman hayalet kaybolur, ancak o zaman yemek insanlara yaşam ve rahatlık vererek gerçek işlevini yerine getirir, böylece irademizin ve varlığımızı idrakin eksiksiz kullanımı yeniden bizim elimize geçer. Acı Çikolata'yı yazdıktan sonra ben de cadı anneye karşı çıktım ve onu yendim. Bu sayede ağzım ve ellerim özgürlüğümü besleyen varlıklar olarak kapasitelerini kullanma yeteneklerini geri alabildi. Geceleri kanımı emmek için cadı annenin ortaya çıkacağı korkusuyla boğulup debelendiğim anlarda gördüğüm o kabus da yok oldu. Düşünemeyen, konuşamayan, yürüyemeyen, sevişemeyen, gülemeyen ama annelerine sonsuza dek bağlı kalacak ölüler yaratmak için... Bu kadar doğru bir cümle olabilir mi? Tüylerim ürperdi... İşte benim hayatım. melda hepimizin hayatıdır belki, hatta kendileri farkında olmasa bile anne olanların da. bilmiyorum, ben enteresan buldum bu yazıyı. ve bizim de çocuklarımız olacak :) yani benim olmaz belki ama olma ihtimali var ve gerçek kararımızı o zaman kararımızı vereceğiz aslında. Bunun bilimsel aciklamalari ve bu tarz etkilerden nasil kurtulabiliriz en iyi, psikolog Susan Forward tarafindan yazilmis. Ben cok faydasini gordum. Deytayli aciklamalari, ornekleri, digerlerinin tavirlarinda, ayrilarda yakaladigin gibi kendini de yakalamana, etkilenip degismene dogru yol aciliyor. Bir yerde bu zinciri kirmak mumkun. Bir surec olsa da, bir gecede gerceklesmese de mumkun."} {"url": "https://egoistokur.com/antabusta-bir-kufur-kadar-icten-olmak-istedi", "text": "Bir ilaç ismi. İçinde bulunduğu durumu insanlarla iletişim kurarak düzeltemeyince ilaca başvuruyor. Üçüncü sayfa haberleri üç beş satırdan ibaret olsa da kırk katır mı kırk satır mı türünden hikayeler anlatır diyor kahramanım Leyla. Bu haberler memlekette yaşanan ev içi şiddetin resmi istatistiğidir. Resmi olduğundan asgaridir, güvenilmezdir. Ama en az bu kadar şiddet vakası yaşanıyor diye baktığımızda bile çerçeve korkunç. Çoğumuz, üçüncü sayfa haberini okurken mağdura acıyarak Vah vah deyip geçiyoruz. O vakaların üzerinde düşünmek, değiştirmek için uğraşmadığımızda sadece samimiyetsizlik etmekle kalmıyor, suça ortak da oluyoruz; göz yummak suça dahil olmaktır... Üçüncü sayfa haberindeki mağdurun kurtuluşu sadece kendinden geçmiyor, bizim bir şekilde baskı oluşturup bu şiddet ortamını meşru kılan sistemi değiştirmemiz yahut tıkamamız şart. Kadınlara vicdanlı ve anaç olmak öğretiliyor, erkeklere güçlü olmak. Erkekler erk'liği bir kambur gibi sırtına yüklenmiş olarak büyüyor. Onlara dünyayı çükünün ucunda döndürme terbiyesi veriliyor: Göster amcalara pipini, oğlumuz sünnet olup erkekliğe adım atıyor, babası oğlanı geneleve götürecek çocuk milli olacak... Sonra da bu sözler, erkek değil mi? döver de sever de olarak zuhur ediyor. Bir insana doğduğu andan itibaren böyle bir muktedirlik verilmesi, çok büyük acımasızlık. Erkekler kendilerinden beklenen gücü kendilerinde bulamayınca, şiddet kullanarak durumu örtmeye çalışıyor. Erkekleri çüklerinin değil, vicdanlarının büyümesini önemseyecek şekilde yetiştirmek lazım. Bir küfür kadar içten olmak istedim. Hem açıkçası uygulanan fiilin dile dökülmesinde ahlaki bir problem görmüyorum. Tecavüz küfür değildir mesela ama fena bir şeydir. Sözün sertliği, yaşadığımız ev içi ve toplumsal şiddetin yanında çok hafif kalıyor. Muhafazakarsak insanı muhafaza edip mağduriyetini ortadan kaldıralım. Yaşanan bütün şiddete, tacize göz yumup muhafazakarlık adına üstünü örtmek çok ahlaksızca. Kullandığım dilden değil, toplumun bahsettiğin şekilde muhafazakarlaşmasından ürküyorum. Dayağın, tacizin, fiili halinden daha sert bir söz yok. Ne yazık ki tek bir örnek yok. Önce sözü, sonra özgürlüğü elinden alınmış o kadar çok insan var ki... Kapatıldığı evde, televizyondan ve konuşmayı kendi öğrettiği çocuğundan başka muhatap bulamayan kadınlar... Ağız susar, iç konuşur. Önceki kitaplarımda, iç sesiyle dış sesi arasında kalmış kadınları anlatıyordum. Orda kahramanın iradesi vardı. Leyla için bu da geçerli değil, ağzını açtığı an başı belaya giriyor. O yüzden sadece kulağımızı değil gözümüzü de bu insanların üzerinden ayırmamamız lazım. Ülker, özgürlüğü evden firarda ve hafif delimsi bir ruh haline bürünmekte bulmuş. Görmüş geçirmişlik açısından Leyla'dan bir adım önde. İlahi Komedya'da kahramana Araf'ı gezdiren Vergilius gibi... Sırf gidecek yeri olmadığından değil, kendisinden bile dertli insanlar görebileceği için hastanede. 20 yıl bilfiil dayak yemiş biri için, Benden kötüleri de varmış, diyeceği durumlarla karşılaşmak pek sık rastlanan bir durum değil... Biraz da üçüncü sayfa haberlerini okuyup Yazık, dünyada neler oluyor, gene halimize şükür diyenler gibi biraz... Başkalarına acıyarak kendi acınmışlığının intikamını alıyor. Kimsesizlikten ötürü kimsesizlerin kimsesi olmuş bir kadın... Ülker en azından acıdığı insanlara yardım ederek bir katkıda bulunuyor, darısı üçüncü sayfalara öylesine bakıp geçenlerin başına. Kitapla ilgili sinema hayali kurmadım ama bir tiyatro oyunu projesi var. Devlet Tiyatroları repertuvarına girdi. Bu sene sahnelenmesini bekliyoruz. Leyla'nın heykelle öpüşmesi bir umut provası. İlk gerçek öpüşmesinin kendi iradesiyle olacağını sandığından, Öpüşmeyi de bilmiyorum, rezil olmayayım diye heykelle öpüşüp prova yapıyor. Onda da bekçi gelip durduruyor. İradenin elinden alınmasının sadece ev içinde değil, sokakta devlet tarafından da olduğunun ironik bir göstergesi olarak kullandım Leyla'nın heykelle öpüşmesini. Mizah bir hayatta kalma, savunma, gerektiğinde saldırı sanatıdır. Leyla mizahıyla kendi sızısını hafifsemeye çalışırken okuyanın kayıtsızlığını örselesin istedim... Görmezden geline geline başkası yokmuş gibi yaşamayı öğrenmiş bir kadın. O da bir içsel intikam olarak kendisini görmeyenleri görmezden geliyor. Mizahla içini kalabalıklaştırıyor. Çok yalnız ve muhattapsız. Konuşacak kimsesi olmadığından gülerek kendine yankı yapıyor. Masaya bir öykü yahut roman yazmak için oturmadım. Genelde beni masaya oturtan bir dert oluyor. O yüzden kendimi öykü veya roman yazıyormuş gibi hissetmiyorum. Derdimi döküyorum. Hulki Aktunç, konu türüyle gelir derdi, benim de derdim türüyle geliyor sanırım. Türün üslubumu, edebiyatımı değiştireceğini düşünmüyorum. Beni anlatacağım karakter değiştiriyor. İlk iki kitapta, anlattığı karakterin mezhebinde bir tanrı anlatıcı kullanmıştım. Okuyan hikayeyi karakterin yan komşusunun ağzından dinliyor gibi hissetsin istemiştim. Leyla'nınki pek çoğumuzun dışardan baktığı bir hikaye olduğundan, tanrı anlatıcıyı tamamen devreden çıkarıp meseleyi Leyla'nın ağzından anlattım."} {"url": "https://egoistokur.com/antabusta-mizah-yaralama-sanatina-donusuyo", "text": "Semih bundan sonra yazılarıyla Egoist Okur'da olacak. İlk eleştirisi de Seray Şahiner'in Antabus adlı ilk romanına dair. Seray Şahiner'in Antabus'u, yılın en çok konuşulan, hakkında en çok yazılan kitaplarından biri oldu. Egoist Okur'daki söyleşisinde, 'Mizah bir hayatta kalma, savunma, gerektiğinde saldırı sanatıdır,' diyen Şahiner, bunca ilgiyi ve sevgiyi, mizahı yaralama sanatına dönüştürmesine de borçlu diye anlatıyor Antabus'u. Annemle babamın aslında hiçbir şeye birlikte karar vermediklerini, sorunları ortaklaşa sahiplenip çözmediklerini, babamın daima son sözü söyleyen olduğunu anladığımda bunu hiç yadırgamadığım, normal bulduğum için sonraları hep içim burkuldu. Binlerce yıldır böyle öğretildi çünkü: Güçlünün dediği olur. Haklı da olsa haksız da, iktidar buyruğuna daima uyulur. Korku, çaresizlik ve daha birçok etmen boyun eğdirir. Ailede, akrabalarda, komşularda, iş ve arkadaşlık ilişkilerinde, neredeyse bütün toplumsal, sınıfsal, kültürel bağlarda harç her zaman ikiyüzlülükle karılmıştır. Temel sağlamdır. İlişkilerin dayandığı, semirtip büyüttüğü ikiyüzlülük, kolay kolay çözülüp dağılabilecek bir şey değildir. Seray Şahiner de Antabus'ta, her gün içinde debelendiğimiz toplumsal ikiyüzlülüğümüzü ortaya koyuyor. Dinlerin, devletlerin, ailenin getirdiği yasakların, kimin neye dayanarak koyduğu belli olmayan ahlaki ölçülerin sadece kadın bedeni üzerinde şekillendiğini; kadın bedeni üzerinde, bazen sessiz kalarak, bazen umursamayarak, bazen de dostlar alışverişte görsün kabilinden bir iki kez vahvahlanarak, pervasızca tepinip kolektif bir suç işlediğimizi dile getiriyor. Bunu yaparken de mizaha başvuruyor ama acı, hiçbir şekilde karikatürize edilmiyor. Egoist Okur'daki söyleşisinde, Mizah bir hayatta kalma, savunma, gerektiğinde saldırı sanatıdır, diyor Seray Şahiner. Leyla'nın kahkahalar attıran hayat dolu iç sesi, insanın içindeki yaraların soyulup hava almasına, sızlamasına neden oluyor. Mizah, yaralama sanatına dönüşüyor. Bence bu tecavüz meselesini fazla abartıyorlar. Bu kadar büyütecek, gazetelere sayfa sayfa haber yapacak bir şey yok. Ne var, ben her gün uğruyorum! diyor Leyla. İnsan utanıyor. Ev içlerindeki, sokaktaki, toplum nezdindeki, her ama her yerdeki önlenemez şiddete baktıkça, kutsallaşmış riyakarlığın parçası veya sebebi olduğunu düşündükçe sadece utanıyor. Seray Şahiner hepimizi biraz olsun utanmaya çağırıyor. Sosyolojik bir okuma yapılırsa, Antabus, sadece kadına şiddeti, cinsiyet eşitsizliğini değil; köyden kente göç, kültür şoku, işçi sömürüsü, sınıfsal farklılıklar gibi birçok meseleyi içinde barındırıyor. Hepsi ayrı ayrı üzerinde düşünüp yazmayı gerektiriyor."} {"url": "https://egoistokur.com/aron-ralston-127-saat-ve-cehovun-silah", "text": "James Ralston, 127 Saat'in çekimleri sırasında seti ziyaret ediyor. Yönetmen, yapımcı, senarist ve tiyatro yönetmeni olarak çok yönlü kişiliği ile tanıdığımız Danny Boyle 1994 yılında Mezarını Derin Kaz ile televizyondan sinema dünyasına geçmiş, sonrasında Trainspotting (1996), Olağanüstü Bir Hayat (1997), Kumsal (2000), 28 Gün Sonra (28 Days Later) (2002), Milyonlar (2004), Gün Işığı (2007) filmleriyle geniş kitlelere ulaşarak itibarını artırmıştı. 2008 yılında yönettiği Milyoner ile de En İyi Yönetmen dahil aday olduğu kategorilerdeki pek çok ödülü kazanarak Oscar'lı yönetmenler arasına adını yazdırmıştı. Yönetmenin 127 Saat (127 Hours) filmi, 2010 Eylül ayında 54'üncüsü düzenlenen BFI London Film Festivali'nin kapanış filmi olarak anons edildiğinde seyretmek için doğrusu heyecan içinde ve merakla beklemiştim. Irvine Welsh, Alex Garland, Frank Cottrell Boyce, Vikas Swarup gibi edebiyatçıların çalışmalarını beyazperdeye ustalıkla aktaran yönetmenin 127 Saat filmi her ne kadar tam olarak bir edebiyat uyarlaması statüsünde olmasa da bir gerçek yaşam öyküsünün edebiyat dünyasında otobiyografik bir kitapla ebedi bir esere dönüşmesiyle kendisinden bu anlamda söz ettirmeyi hak ediyor. Okuyanlar bilir; Amerikalı genç mühendis Aron Ralston Between a Rock and Hard Place kitabında filme konu olan yaşam hikayesini anlatmıştı. Danny Boyle bu hikayeyi Hayatta, yaşama isteğinden daha güçlü başka bir istek yoktur önermesiyle güçlendirerek beyazperdeye taşımıştı. Gerçek yaşam hikayesinden bildiğimiz üzere; Aron Ralston 1975 doğumlu, Amerikalı bir mühendis. Intel'de çalışan, Fransızca bilen, piyano çalan bu genç adam aynı zamanda profesyonel bir dağcı. Hafta sonlarını ve tatillerini kanyonları keşfederek, dağlara tırmanarak, kayak yaparak geçiren Ralston bir süre sonra Intel'i bırakarak kendini tamamen zorlu dağ sporlarına adar. Hatta gönüllü arama-kurtarma ekiplerinde yer alır. 2003 yılında, hiç kimseye haber vermeden Utah'ın muhteşem doğasına sahip Blue John Canyon'una kendi deyimiyle parkta gezinti yapmaya gider. Genç adamın bundan sonra yaşadıkları ise 127 Saat filminin konusunu oluşturur: Aron Ralston bir hafta sonu söz konusu kanyona gitmek üzere ihtiyaçlarını hazırlar ve yola çıkar. Kanyon bölgesine vardığında kendisi gibi doğa sporları tutkunu iki kadınla karşılaşır ve onlara eşlik eder. Çoğu kişinin gezmeye dahi cesaret edemeyeceği kanyonlara yeni arkadaşlarıyla korkusuz bir şekilde tırmanan Aron, keşfedilmemiş yarıklardan kendisini bıraktığı boşluğun sonunda bulduğu manzara ile bu çılgınlığın keyfini çıkarır. Tanıştığı iki kadının bir süre sonra kendi yollarına devam etmesiyle günün ilerleyen saatlerine yalnız devam eden Aron, tırmandığı bir kanyonda dengesini kaybedince kolu devasa bir kayanın altında sıkışır. Aron Ralston kaderi ile baş başa kaldığı bu andan itibaren olağanüstü iradesiyle yaşam mücadelesine başlarken düştüğü yarıktan tek parça çıkabilmek için fazla bir seçeneğinin olmadığı gerçeğiyle yüzleşir. Filmde Aron Ralston'u James Franco canlandırıyor. 127 Saat filmine baktığımızda konu esasında oldukça net; bir kaza ve kazazedenin ölümle burun buruna gelmesi karşısında kendi kolunu keserek kurtulma çabası. Fakat Danny Boyle atmosfer, tek mekan ve tek karakter ile izleyiciyi hikayenin içine öylesine ustalıkla çekiyor ki seyreden kendini oyuncuyla bütünleştirerek empati köprüsünü kurmayı, parçalanan çekirdek aile kavramına yapılan göndermelerle dejenere olan toplumu ve buna sebep olan sistemle birlikte insanlığın doğa karşısında aciz kalışına dair sorgulamalarını yapmaktan alıkoyamıyor. Film, modernite ve modernizm adı altında tüketim toplumuna dönüşmüş hayatları gürültülü bir şekilde seyirciye sunarak açılırken diğer tarafta Narsisizm kültürünün bir çocuğu olan ve tüketim toplumunu sembolize eden Aron kendi yalnız dünyasında yola çıkmak üzere hazırlığını yapmaktadır. Bir dönemin iyi hikaye anlayışı üzerine söylenen Oyunun başında duvarda asılı bir silah varsa, oyunun sonunda mutlaka patlamalıdır sözünden yola çıkarak Çehov'un silahı deyişini hatırlarsak filmin başında israf edilerek akıtılan musluk suyunun ilerleyen dakikalarda önemine hasıl olmak kaçınılmazdır. Dini toplumsal yaşamın arka planına iten ve laikliği ilke olarak benimseyip geleneklerden koparak özgürlük fikrinin yaygınlaşmasını sağlayan modernite ile birlikte toplumsal yaşam içinde rasyonel bir kimlik kazanan modern insanın bencil ahlakı, insan tabiatına terstir. Tarihsel materyalizm doğrultusunda düşündüğümüzde düşünsel, politik ve ekonomik olarak çöken toplumsal değerlerle birlikte dünyada ve ülkemizde milyonlarca insan yarı aç ve fakir yaşarken, israf ve açgözlülükle dolu bir tüketim çılgınlığında hesapsız sürdürdüğümüz yaşamlar, vicdanları böylesi bir filmin seyrinden sonra uzun bir süre daha rahatsız edecektir. Kişisel ve sosyal bedellerini ödeterek insanları olabildiğince bencil, içlerine kapanık ve kamusal hayattan uzaklaştıran Narsisizm kültürünün belirleyici özelliklerinden biri de herkesin zararsız meşguliyetler bulması, toplumsal olaylardan kendilerini uzak tutacak hobiler edinmesi, sağlığın ve kişisel gelişimin kolektif bir saplantı haline gelmiş olmasıdır. İnsanlar kendilerine sunulan tüm imkanları da sırtlanarak yakın geçmişinden olabildiğince uzaklaşmak için hızla koşmaktadırlar. Aron da sırf bu yüzden hiç kimseye bir şey söylemeden, adeta insanlardan kaçarcasına gittiği kanyonda, deneyimli bir sporcu olmasına rağmen kendisini ölüme sürükleyen bu inanılmaz mücadelesinde uzaklaşmak istediği insanların aslında hayatında ne kadar değerli olduğunu acı çekerek hatırlayacaktır. Kapitalizm hunharca tüketimi körükleyip arzuları yönlendirirken günümüzde artık teknolojiyi kullanmaktan da geri kalmıyor. Teknolojik aletler birer protez gibi, ruhlarımızın ve bedenlerimizin eksiklerini tamamlar noktasına geldi. Küresel pazarda kitlelere söylenilen budur. Peki gerçekten böyle midir?.. Aron'un bu zorlu deneyimine günümüzün endüstri uygarlığındaki teknosfer, sosyosfer, enfosfer terimleriyle yaklaşırsak, bize yukarıdaki sloganla pazarlanan teknolojik aletlerin hayatımızdaki verimliliğini ve ne kadar işe yaradığının sorgulamasını da seyir esnasında yapmak mümkün olmaktadır. Tüm bunların yanı sıra elbette filmin duygusal gücü, görsel bir sanat formu olarak onun çekiciliği ve James Franco'nun tartışılmayacak derecedeki başarılı performansıyla da doğrudan bağlantılıdır. The Texas Chainsaw Massacre, Saw, Hostel ve benzeri slasher türündeki filmlerle birlikte şiddete karşı artan aşinalığımızın yanı sıra modern zamanlarda şiddet kavramını bir uzaktan kumanda düğmesine basarak geçecek kadar duyarsızlaşmamızdan dolayı, Aron'un fiziksel acısı birçoğumuzu rahatsız etmemiş olabilir. Fakat eminim ki alemin bir parçası olmak duygusunun yitirilişi ve dünyanın orta yerinde bir başına kalma duygusu istisnasız filmi seyreden bütün herkesi etkilemiştir."} {"url": "https://egoistokur.com/arsivden-cikan-bir-yazi-johnsonlar-ve-otekile", "text": "'Antony's Lonely Hearts Club Band'e eşlik edebildiğim için kendimi hafiflemiş hissediyor ve konserin başında kaybedip umudu kestiğim yüzüğümü konser bittiğinde yürürken yerde bulmamı kesinlikle hayra yoruyorum. Adları ne olursa olsun, gördüğüm 'Johnson yüzleri' beni mutlu ediyor. Bütün iyi insanları ailemden sayıyorum. Ailem kalabalık olsun, hayatım yalnız geçmesin istiyorum. Ve bol bol müzik dinliyorum. Halil Turhanlı 'Katiliniz Şehirlerde Dolaşıyor' adlı kitabında Beat yazarı William Burroughs'un 'Kazanamazsın' diye bir romana yazdığı önsözden bahsediyor. Burroughs'a göre Jack Black adlı kayıp yazarın kaleme aldığı kitabın kahramanları olan Johnson Ailesi, iktidarda olanları kollayan yasalara bağlı kalmayarak güçsüzlere yardım etmeyi seçen insanlarmış. Zaten bu dünyada bir Johnsonlar varmış, bir de ötekiler. Bir insanın Johnson olup olmadığını anlamanın en iyi yolu ise onun yüzüne bakmakmış. Bu hikaye, Antony and the Johnsons'ın yıkılıp dökülmüş, yanık ama hala mağrur Şan Tiyatrosu'ndaki konserinde geldi aklıma. Bir gün ben de büyüyüp güzel bir kadın olacağım ama şimdilik bir oğlan çocuğuyum diyen Antony'nin meleksi bakışlarından dolayı belki. Veya bembeyaz giysili iki dirhem bir çekirdek grubu The Johnsons'dan ötürü. Konser sevmem, evde müzisyenle baş başa kalmayı yeğlerim diyenlere aldırış etmeyin. Şaman ayinlerinin şekil değiştirmiş hali olan konser ritüellerinin yerini hiçbir şey alamaz çünkü. Bu konser de öyle eşsizdi işte. Antony 'I'm a Bird Now' diye şakırken gökyüzündeki kuşların ona vokal yapması ise primaydı. Bir toplum transseksüel çocuklarını kabul ettiği ölçüde sağlıklıdır. Onlara sahip çıkanlar kalplerinden altın bir nehir aktığını görürler. Siz bu açıdan çok şanslısınız diyen Antony Türkiye'yi bir çeşit rüya ülke sayıyordu. Varsın öyle sansın. Bu ülkenin İstanbul'dan ibaret olmadığını, 'normal' tanımı içinde yer almayı reddeden -veya bunu beceremeyenlere- her zaman şefkatli davranılmayabildiğini, mesela onun konserinden bir gün önce Eskişehirli bir travestinin acımasızca öldürüldüğünü bilmesin. Türkiye birilerinin rüya ülkesi olmaya devam etsin. Bana gelince; o gece 'Antony's Lonely Hearts Club Band'e eşlik edebildiğim için kendimi hafiflemiş hissediyor ve konserin başında kaybedip umudu kestiğim yüzüğümü konser bittiğinde yürürken yerde bulmamı kesinlikle hayra yoruyorum. Adları ne olursa olsun, gördüğüm 'Johnson yüzleri' beni mutlu ediyor. Bütün iyi insanları ailemden sayıyorum. Ailem kalabalık olsun, hayatım yalnız geçmesin istiyorum. Ve bol bol müzik dinliyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/arslan-sayman-ben-hala-icimdeki-cocuk-icin-yaziyoru", "text": "O zamanlar yazan sendin, ben de hazırladığım dergilere nefis yazılar yazan seni keyifle okurdum. Dergiler, yayıncılık eskide kaldı ama aklımda da kaldı. Keşke o güzelim dergileri yeniden yapabilsek. Çocuk kitaplarına gelince; şöyle gelişti; sevgilim Deniz Üçbaşaran sürekli çizer dururdu ama yayımlatmak için hiç uğraşmazdı. Yaptığı illüstrasyonlara mutluluktan dört köşe olarak bakardım. Ayrıcalığa bakar mısın, sadece ben görürdüm o işleri. Günün birinde o güzelim işlerden bir demeti önüme koydu, Benim için bir masal yazar mısın? dedi. Duvarları kıpkırmızı bir evde yaşayan, bundan acayip mutsuz olan bir kırmızı kuş vardı karşımda. Önce bunaldım, aklımdan ulan kimse bu durumda kalmasın! diye geçirdim. Uzatmayalım, Deniz'in Kırmızı Kuş'u için şiir döktürmeye başladım, baktım bizim kuş isyankar bir kahramana dönüştü, düpedüz anarşist oldu. Evin duvarları maviye boyandı, kuşumuz mutlu oldu ve ben ilk kitabımı yazmış oldum. Kuş'u kurtardık ya! Sevincimden uçuyordum. Sonra tutamadım kendimi, çocuklara yazmayı sürdürdüm. Bünyede varmış demek, pıt diye çıktı ortaya. Açıkçası bazen Çocuklar için mi yazıyorum? diye soruyorum kendime. Yayımlanıp kitapçı vitrinlerinde yerini aldığında öyle görünüyor ama aslında çocuk olan, öyle kalmak isteyen Arslan için yazıyorum galiba. Bir dosyayı çalışmaya başladığımda değişiyorum. Ota çoka zart zurt eden sevimsiz adam gidiyor yerine iyi bir çocuk olarak Arslan ortaya çıkıyor. Çok gülüp, eğleniyorum. Çocuklar için yazmanın tüm nimetlerini yaşıyorum anlayacağın. İstemem, yazmayacağım. Onlar için yazan bir sürü iyi yazar var! Haklısın, yıllar içinde heybemde birikenler yazmaya başladığımda mutlaka bir yerlerden kafalarını çıkarıp kendilerini yazdığım kitaplara dahil ediyorlar ama Oturup başımdan geçen şu olayı yazayım dediğim hiç olmadı. Şiir hala hayatımın ta göbeğinde yer alıyor. Okuru olarak tabii. Tiyatro ise bir kuyruk acısı diyelim, 9 Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi'nin sınavında çaktım, giremedim o güzide kuruma, yokmuş yeteneğim. Sonrasında üniversitedeyken amatörce uğraştım, sahneye çıktım, beni bir kere başrolde bile oynattılar. Bugün de tiyatro metinleri okumaya bayılırım. Kitaplarımı yazarken özellikle beni beslediğini düşündüğüm bu iki cevheri kullanmadan duramıyorum, iyi de yapıyorum. O kitap ve kahramanı doğrudan Kurbağalı Dere'den çıktı. Kalamış'ta gezerken fotoğraflar çekmiştim. Engin Mavi o fotoğraflardan bana bakıp durdu aylarca, sonra aklımı çaldı ve bana Yazsana kardeşim beni, ne duruyorsun! dedi. Engin Mavi önce kısacık bir öykü olarak yazıldı. Okuması için Aslı Tohumcu'ya gönderdim. Ne yani açık denize çıkmayacak mı bu güzelim kayık, aaa! dedi. Haklıydı, oturdum öyküyü devam ettirdim, romana döndü iş. Şimdi yine bir kare var belleğimde, İzmir'in şirin sahil kasabası Karaburun'da terk edilmiş bir evin bahçesinde öylece çürümeye bırakılmış bir bisiklet. Terk edildiği için sinirli elbette, şimdilik kafamın içinde söylenip duruyor Niye bıraktınız kardeşim beni buraya, gezip tozmak varken! diye. Yazacağım o bisikletin sıkıntılı yalnızlığını, bir çocuğun gelip onu o mezbelelikten kurtarmasını nasıl beklediğini... Vakti var, olgunlaşmasını bekliyorum. Gülenay, bu çok kazık bir soru. Birazcık esprili yanıtlamak isterim: Özgürlük bence hayat menüsündeki en lezzetli yemektir. O yemeği tatmak için bedel ödeyecek gücümün olmasını isterdim. Bu soruya kitabım Piri Reis'le Açık Denizde kitabım için gittiğim okullarda yaptığım bir etkinliğin verilerini paylaşarak yanıtlamalıyım. Kitabın kahramanı Azra Dünya üzerinde keşfedilmemiş bir yer kalmış mıdır? sorusunu soruyor ve başlıyor araştırmaya. Ayak basılmamış yerleri arıyor ama sonra fark ediyor ki kendi yaşam alanını, çevresini tam olarak keşfedememiş. Etkinliklerde okurlarıma kendi yaşadıkları sokağın haritasını çizmelerini istiyorum. Sokağa çık ve neler var yaşadığın sokakta bunları bizimle paylaş diyorum. Büyük kentlerde yaşayan çocuklar için sonuç ürkütücü. Sabah servise binip okula giden ve aynı yöntemle eve dönen çocuklar sokaklarını bilmiyorlar. Bırak sokağını bilmemeyi, yaşadıkları sitede karşı evde kimlerin yaşadığını bile söyleyemiyorlar. Eczaneden haberi yok, terzi, nalbur, ayakkabı tamircisi falan bilmiyor zaten. Gittiği berberin adını soruyorum, yanıt yok. Yani geçtim tabiatla falan ilişkiyi kendi yaşam alanlarına karşı bile ilgisiz, duyarsız çocuklar yetiştiriyoruz. Kitaplarımdan birinde dalgasını geçmek için yazmıştım. Kahvaltıda ısrarla peynir yemesi istenen çocuk soruyor İneğin neresinden yapılıyor bu? diye! Ben inat ederek kahramanlarımı evden dışarı çıkarıyorum. Kitaplarımı alan çocukların tabiatla buluşmalarını istiyorum. Böyle bir hayat da var! diye bağırıyorum. Beni işiten çocuklar olduğunu biliyorum ama asıl duyması gerekenler ebeveynler. Benim kuşağımın, hadi 26 yaşındaki kızım Ilgın'ın kuşağını da ekleyelim, hayatın bilgisini gerçeğinde arama şansları vardı. Hep bahçeli evlerde oturduk, İstanbul'da yaşarken bile öyle olması için çaba ve para harcadık. Ilgın bahçesinde tulumbası da olan bir evde, iki kavak arasında kurduğumuz hamakta büyüdü diyebilirim. Günümüzde çocuğun evde oturanı makbul, ne yazık ki böyle. Keşke, uğraşım o yönde ama gerçekleşmeyebilir gibi geliyor, umutsuzluğa kapılıyorum. Kentli, eğitimli ve ortanın üstü gelire sahip ailelerin çocukları daha da kötü durumda. İstanbul'daki seçkin bir okulda düzenlenen bir etkinlikte, Bruni'nin Avlusu kitabımı konuşuyorduk. Yaz tatilinde bilgisayar başında oturmak yerine mahalleli arkadaşlarıyla tiyatro çalışmaları yapan kahramanım çocuklara garip gelmişti. Yaz tatilinizin böyle geçmesini ister miydiniz? diye sormuştum ve aldığım yanıtlar beni sarsmıştı. Hele Annem bisikletle ortalıkta gezmemi asla istemez. Araba çarpar diyen çocuğun yüzündeki mutsuzluk ifadesi beni sarsmıştı. Sekiz çocuklu bir ailenin yedinci çocuğuydum desem! Gürültü patırtı içinde büyüdüm. Bahçeli bir evde doğdum, hemen hemen tüm yazlarım sahil kıyılarında ya da yaylalarda geçti. Ha! Her çocuk kadar yaramaz ve şımarıktım. İyi bir okur olduğumu söylerler, tarih de okuyorum elbette. Ancak tarihi kişilikleri yazayım diye yola çıkmıyorum. Piri Reis, Hezarfen kitaplarımın asıl kahramanları değiller. Arkada öylece duruyorlar. Derdimi anlatmak için onları kullanıyorum, kahramanlarıma eşlik ediyorlar. Doğrudan onları yazmayı istemem zaten. Kitaplarımın kuru, didaktik ve bilgilendirici olmamasını isterim. Öyle kitaplar var ve ben bile okumaktan keyif almıyorum. Uçmak isteyen ya da keşfetmek isteyen çocuklardan ilham alıyorum. Onların hikayelerini anlatırken araya bu tarihi kişilikler de giriyor, iyi de oluyor, anlatıyı besleyip destekliyor. Bu isimleri şimdiki kuşaklara tanıtıyorum, o da iyi. Sırada Kırmızı Kedi'den çıkacak olan Evliya Çelebi Gibi kitabım var. Bu kitapta da Evliya Çelebi'den yola çıkarak bambaşka bir dünya kuruyorum aslında. Kahramanım, gezgin olmayı kafaya takmış bir çocuk, ondan ilham alıyorum. Kitaplarıma Nazım'dan Sait Faik'e, Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Mehmet Akif'e edebiyatçıları da konuk ediyorum. Bunu misyon edindiğim için değil, hikayenin bir yerinde gerçekten kitaba girmelerini istediğim için, kendiliğinden giriyorlar."} {"url": "https://egoistokur.com/artemisia-ruhun-gizli-yaralarindan-bir-kar-tanes", "text": "Artemisia Gentileschi 17. yüzyıl başında yaşamış gerçek bir şahsiyet, resim tarihine geçmiş az sayıdaki kadın ressamdan biri (1593-1651). Bugün Caravaggio'dan sonraki ressamlar kuşağının en önemli temsilcisi kabul edilen Gentileschi'nin resimleri hala bakanı derinden etkiliyor. Dönemin diğer ressamlarının aksine fazlasıyla ateşli, yoğun, şiddetli tablolar onunkiler. En ünlüsü 1614 tarihli Judith Holofernes'i Katlediyor. Gentileschi güçlü ama incitilmiş kadın karakterler çizmesiyle de tanınıyor. Çoğu zaman mitolojiden ya da İncil'den kadın karakterleri resmetti. Yaşadığı dönemde parıltısının ve olağanüstü yeteneğinin neredeyse görmezden gelinme sebebine gelince; Artemisia Gentileschi tecavüze uğramış ve ona saldıranı yasaya şikayet etmişti. Bu o tarihte pek de hoş görülebilecek bir şey değildi. Hele ressamların derebeylerinin himayesine girerek sanatlarını icra edebildikleri bir dönemde hiç kimse bu türden bir lekeyi taşıyan bu kadını maddi olarak desteklemek istememişti pek. Gene de onu aşağılayan hatta uzak durmaya çalışanlara rağmen Gentileschi, Accademia di Arte del Disegno'ya kabul edilen ilk kadın ressam oldu. Anna Banti, az sayıda vaka etrafında ressamı anlatırken, yazar sıfatıyla kendi konumunu da kitap boyunca sürekli sorguluyor. Romanın elyazmaları, Mussolini Hükümeti'nin düşmesi üzerine Almanların Floransa'yı işgali sırasında, yani 1944'te kaybolup gitmiş. Ama Banti romanını yeniden yazmış. Üstelik bu kez kendi hikayesini de işin içine katıp kadınlık durumu üzerine, resim ve anlatı sanatları üzerine, bir hayatı ne ölçüde anlayabileceğimiz üzerine, karakteriyle söyleşerek sürdürdüğü derin bir düşünsel boyut da kazandırmış romana. İlk kez yayınlandıktan yıllar sonra tekrar keşfedildiğinde Susan Sontag gibi saygın eleştirmenlerde heyecan uyandırmasının nedeni de anlatı perspektifindeki bu modernist, kendi üzerine düşünen boyut olmuş. Tabii bir de muhteşem dili... Aşağıda Metis Yayınları'ndan çıkan bu şiirli kitaptan, 20. yüzyılın bu ihmal edilmiş klasiğinden küçük bir bölüm okuyacaksınız. Unutmadan kitabın sonunda çevirmeni Işıl Saatçioğlu'ndan şahane bir sonsöz var; tavsiye ederim. Ağlama. Hıçkırıklarımı birbirinden ayıran sessizlikte bu seda, yokuşu hızla tırmanmış, acil haberi bir an önce verip kurtulmak isteyen bir kız çocuğunun suretine dönüşüyor. Kaldırmıyorum başımı. Ağlama: Hecelerin kayışındaki sürat kavurucu yaz sıcağında yüksek, soğuk göklerden düşen bir dolu tanesi, bir ileti gibi sekiyor yerden. Kaldırmıyorum başımı. Yalnızım. Bir ağustos gününün bu yorgun ve ak şafağında benim için var olan şeyler hayli az. Boboli Bahçeleri'ndeki patikaların birinde, bir rüyada gibi üzerimde geceliğim, yerde, mıcırın üzerinde oturuyorum. Midemden başıma yükselen bir burkulmayla akıyor gözyaşlarım; bilincim yerinde ama elimde değil, tutamıyorum kendimi. Kafam dizlerimin üzerine kapanmış, altımda, minik taşların üzerinde ayaklarım çıplak ve gri. Tepemde, boğulan birini yutarak üzerine kapanan dalgaları andıran ve az önce indiğim yokuşta gidip gelen solgun bir kalabalık var: Kimsenin, yere oturmuş, hıçkırıklarla sarsılan bir kadına aldıracak hali yok. Sabahın dördünde ürkmüş bir koyun sürüsü gibi itişe kakışa, viraneye dönen şehirlerini kendi gözleriyle görmek ve gece boyu süren dehşetle art arda patlayan Alman mayınlarının dünyanın kabuğunu sarsma niyet ve gayretinin sonuçlarını duydukları seslerle ilişkilendirmek üzere herkes buraya akıyor. Farkında olmasam da her birinin Forte Belvedere'den göreceği manzara için ağlıyorum aslında: Mantıklı bir açıklaması yok gözyaşlarımın, ama içimde kaynıyor yaşlar ve giderek sıklaşıyor hıçkırıklarım ve kıvılcımların anlık ışıltılarında delice uçuşan saman saplarını, Santa Trinita Köprüsü'nü, altın sarısı kale burçlarını, çocukluğumun minik, çiçekli fincanını görüyorum. Bir saniye için dindiğim ve içimi kaplayan hiçlikte her şeye rağmen kalkmam gerektiğinin bilincine vardığım an, ağlama diyen o ses süratle uzaklaşan bir dalga gibi dokunuyor. Başımı kaldırıp bir an bakıyorum ki çoktan hatıra olmuş. Bu haliyle dinliyorum onu. En ağır, en sancılı kaybımı keşfetmenin şaşkınlığı içinde suskunum. Evimin enkazı altında yitirdiğim şey, ağır ve tatlı nefesiyle yüz sayfalık bir yazıda uykuya yatırdığım, üç asır öncesinden arkadaşım Artemisia. Ruhumun gizli yaralarından birer kar tanesi gibi sökün eden girdapsı imgelerde tanıyorum sesini: İlk imge dağlanmış ve umarsız, ölmeden önce ezilmiş bir köpek gibi kasılan Artemisia. Mayıs güneşi altında pırıl pırıl, tertemiz, çok net imgeler hepsi. Ardından, evinden iki adım ötedeki Pincio Tepesi'nde, keşişlerin enginar tarlalarında seke seke dolaşan bir Artemisia, küçücük bir kız çocuğu beliriyor. Ve nihayet yeni, bambaşka bir Artemisia: Odasına kapanmış, hıçkırıklarını bastırmak için ağzını mendiliyle kapatmış, kaşları çatık küfürler savuran ve bir elini öfkeyle havaya kaldıran bir genç kız. Ve bu yollarda, evet tam da bu yollarda, sırtında bayramlıkları, yüzünü hafif bir gülümsemeyle eğmiş, o ciddi duruşuyla çok farklı bir Artemisia: Düşes Hazretleri geçmek üzere. Gözlerim kurudu, ağlamıyorum artık ve patlamalardan yağan küllerin altında sohbete başlıyoruz: Borgo San Jacopo'dan Arno'ya baktığın pencere nasıldı? Ya Santa Felicita'ya gömülen şarkıcı arkadaşının portresi? Ama ulaşamaz oldum artık ona; sanırım çok küçüldü, mültecilerin kemerlerin altında açlıktan ağlamaya başlayan süt bebekleri kadar küçüldü şu an. Taş taş üstünde kalmamış bu dünyada, bir karınca yuvasından salgılanıyormuş gibi mekanik bir çeviklik ve istihzayla akmayı sürdürüyor imgeler: Durduramıyorum onları, benim için özel değer taşıyanları da seçemiyorum. Erzak odasında güğümünde duran süt ancak iki saat sonra dağıtılacak; bekleşen kadınların yüzleri ani bir hayal kırıklığı ve yeisle buruşuyor, iki sızlanan dilenci, bulunması imkansız bir ilacı isteyen saralı, sancısı tutan kalp hastası, veremli bir masalcı kadın ve bir yerine iki tayın koparan beş kurnaz çocuk. Felçli küçük Angelica bir mucize eseri dini alayıaşıyor: Mavi gözlerini anımsıyorum; güvenilmez, hain ve efsunlu gözler. Seyyar satıcı annesinin, çok dindardır yavrum deyişi de hala aklımda. Artemisia'yı kaybedeceğimi bilmediğim dönemlerde o gözlerden hareketle yeni bir öyküye soyunmak istemiştim; ve Angelica'nın çok korkmuş olabileceğinden kaygılanıyordum ki onun başı hizasında, o güne kadar hiç göremediğim bir netlikte, narin, zarif ve hafif küstah, isyankar hatlarıyla bakımsız bir kız çocuğu, on yaşındaki Artemisia beliriyor: Küçük, yeşilimsi bir yüzü, sarı saçları ve griye çalan gözleri var. Onun için esef ve özlem duymamı sağlamak ve duyduğum azabı daha da dayanılmaz kılmak için indiriyor gözkapaklarını: Bana asla söylemeyeceği bir şey düşündüğünü hissettirmek istiyor sanki. Ama hemen tahmin ediyorum ben: Cecilia, diyorum, Cecilia Nari'yi düşünüyorsun? Bu umarsız küçük kız var gücüyle sarılıyor bacaklarıma, duyuyorum onu. Henüz ayağa kalkmış da değilim ama hıçkırıklarım yalnız benim ve onun için şimdi: 1598 yılında doğmuş, yanı başımızda kol gezen ölümün içinde yaşlı ve şu an kırılgan hafızama gömülü Artemisia için. Bir arkadaş armağan etmiştim ona. Bir yetişkin olarak kendim inanmasam da bu dostu ona geri verebileceğime onu ikna etmem ve güvenini pekiştirmem gerekiyor. Ona duyduğum sevgiyle karışık merhamette kendim için bir özür, tümüyle bugüne ait, denetleyemediğim bir özür buluyorum. Angelica, Cecilia'nın gözlerine sahip ve onun hastalığından muzdarip, bu yüzden seviyorum onu. Her şeyi, olup biten her şeyi çok iyi hatırlıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/arthur-cravan-o-gun-olmediyse-sonrasinda-neler-old", "text": "Cravan'ın şu hep -biraz da abartılı ve anladığım kadarıyla kesinlikle gerçekle alakası olmayan bir romantize etme haliyle- denildiği şekilde saldan hallice teknesiyle açıldığı okyanusta boğulmuş olması mümkün tabii. Korsanların eline düşüp onlar tarafından öldürülmüş olması da... Gene de insanız işte, daha etkileyici hikayeler okumak istiyoruz. İşte bu konuda anlatılan en etkileyici hikayelerden biri. Üstelik gerçek de olabilir. Kendini mobilya gibi hissetmeye başlamışsan, çekip gideceksin! Daha önce yazmıştım, Arthur Cravan'ın karısıyla sürdüğü yoksul hayattan bıkıp kendini yeni bir kılıkta diriltmesi olmayacak iş değildi. Üstelik kendisi her şeyden önce usta bir dolandırıcıydı, sahte isimlerle seyahat etmek konusunda gerçek bir dehaydı. Bir keresinde, Belleğimde yirmi ülke var, yüzlerce şehrin renklerini sürüklüyorum ruhumda diye yazmıştı. Yaygın olan bir başka teoriye göreyse, Cravan kendini sahte Oscar Wilde el yazmaları üreten bir dolandırıcı olarak yeniden icat etti. 1920'lerin başında, Dorian Hope ve benzeri takma adlar kullanarak Parisli müzayedecilere Oscar Wilde'ın elyazmaları olduğunu iddia ettiği birtakım kağıtlar satan kişiden kuşkulandılar. Usta işi taklitlerdi bunlar, öyle ki Wilde uzmanı Christopher S. Millard bile kandı. Gerçek, New Yorklu bir kitapçının, Salome elyazmalarının Wilde'ın ölümünden çok sonra üretilen bir kağıt türüne yazıldığını fark etmesiyle ortaya çıktı. Ama iş işten geçmişti, Dorian Hope bir daha ortaya çıkmadı, dolayısıyla da yakalanamadı. Hope'un gerçekte Arthur Cravan olduğunu iddia edenlerin elindeki en önemli kanıt, takma adlarından birinin B. Holland olmasıydı. Cravan'ın babasının, Otho Holland Lloyd adını taşıdığını hatırlarsak, bu iddia gayet makul görünüyor."} {"url": "https://egoistokur.com/artik-tanpinari-dinleyebilir-tolstoyu-seyredebilirsini", "text": "Ahmet Hamdi Tanpınar nadir ses kayıtlarından birinde Yahya Kemal'i anlatıyor. Lev Tolstoy'sa nadir film parçalarından birinde hayatının son birkaç yılını izlememize izin veriyor. Bu rubaiyi vaktiyle bu kadar sever miydim bilmiyorum. Şimdi onda yalnız Türkçenin en güzel eserlerinden birini değil, Yahya Kemal'in kendisini görüyıorum. Sanki elinde kadehi, dudaklarında hepimizin tanıdığı o güzel ve hikmetli tebessüm, dinlenmiş yüzüyle bu dört mısraın çerçevesi içinden bize bakıyor. Aslında Tanpınar'ın bir filmi var, daha doğrusu bir filmde kumarbaz rolünde figüranlığı. Senaryosunu Ali Kaptanoğlu'nun yazdığı Lütfü Akad filmi Zümrüt'te. Başrollerini Sadri Alışık ile Çolpan İlhan'ın paylaştığı filmin bir yerinde kumarhanede geçen bir sekansta bir masada görünüyormuş. Fakat filmin kaydını baştan sona seyrettiğim halde onu gördüğümden bir türlü emin olamadım. Çolpan Hanım'a danışılabilir sanırım. Adını anladığım için bir de bana sordan özür dilrim."} {"url": "https://egoistokur.com/arzu-akgun-hayalperestler-ve-uykuda-dolasanlar-icin-yazdi-ruya-gormenin-tarih", "text": "İstihare mi? diye sordum. Evet dedi. Anlaşılır o zaman bu adam senin için hayırlı mı değil mi? Şükran Abla benim için rüyalar görürken ben istihare nedir ne değildir diye okumaya başladım, demek bir ben değildim gördüğü rüyalara göre hayatını şekillendirmeye çalışan. Sokrates'a atfedilen bir söz vardır; Evlenin, eşiniz iyi çıkarsa mutlu olursunuz, kötü çıkarsa filozof Benim mutsuzluğum da beni uyuyup uyuyup uyandığım, bazen aynı rüyaya devam etmek için tekrar uyuduğum yatağımdan çıkarmış koskocaman bir tarihin içine bırakmıştı. Yola çıktığımda kafamdaki soru Başkaları da rüyalarına göre karar alıyorlar mı? idi. Sonra anladım ki doğru soru karar alıyorlar mı değil aldıkları hangi kararları rüyaları üzerinden açıklamayı tercih ediyorlar imiş. Öyle ya değil binbeşyüz yıl önce yaşayan Jüstinyen'in yanında yatan adamın bile bir rüyayı gerçekten görüp görmediğini bilemezsin ama ortada bir anlatı var. Jüstinyen dedik oradan başlayalım. Rivayet o ki muhteşem Ayasofya'yı yaptırmadan önce Jüstinyen bir rüya görür. Nika ayaklanmasının hemen ardından yaptırılan üçüncü yani şimdiki Ayasofya'ya dair anlatılır bu rivayet. Rüyasında ak sakallı nur yüzlü bir aziz imparatorun önüne gelir Putperestleri kırmakla iyi ettin, şimdi bu hayrı tamamlamak için tüm dünyada meşhur olacak bir ibadethane yaptırmalısın ki İsa aleyhisselamın dini yayılsın Jüstinyen de gördüğü rüyanın ardından sabah devlet erkanını toplayarak yaptırmak istediği mabedi anlatır. Diğer yandan ise isyanın başlamasından çok kısa süre sonra inşaata başlanmış olması önceden tasarlanmış bir plana işaret eder. Yine Ayasofya üzerine başka bir anlatıda ise Jüstinyen kendisine getirilen planların hiçbirisini beğenmezken hayal ettiği planı rüyasında görür ve daha ilginci ise sabah bu rüyayı anlattığında kilisenin mimarı İsodoros'un aynı planı ona uzatması ve aynı rüyayı gördüğünü söylemesidir. Şimdi tam bu noktada zamanın içinde bir sıçrama yapıp bin yıl sonrasına gidiyoruz, Kanuni'nin Süleymaniye Cami'ni yaptırdığı zamana. Kanuni caminin inşasına karar verdiği zaman rüyasında Hz. Muhammed'i görür. Hz Muhammed ona camiyi nereye ve nasıl yapması gerektiğini söyler. Ertesi gün işaret edilen yere giderek Mimar Sinan'ı çağırtır. Mimar Sinan da Minberi şurada, kürsüsü şurada olur diyerek rüyadaki sözleri tekrarlar. Kanuni'nin Rüyamdan haberli gibisin demesi üzerine ise Sinan Sultanım! Sizin dün geceki kutlu rüyanızda ben de oradaydım ve bir iki adım gerinizden geliyordum! der. Anlatılan hep aynı hikaye midir yoksa insan benzer durumlarda benzer anlamlar ve çareler aradığı için midir bilinmez böyle yakınlıklar çoktur tarihte. Tekrar Bizans'a dönelim; Bizans'ta rüya üzerine yaptırıldığı söylenen tek kilise Ayasofya değil; Evliya Çelebi Kudüs'teki Kumame Kilisesi'nin yapılış sebebini bildirirken şu efsaneyi anlatır: Konstantin rüyasında İsa'yı görür, Ey Konstantin annen Hellena kraliçeyi Kudüs'e benim doğduğum Beytüllahm'e gönder ve bir mabedhane inşa etsin demesinden sonra annesini 40.000 askerle Kudüs'e gönderir. Şimdi Küçük Ayasofya diye bilinen Sergios ve Bakhos Kilisesi'nin yapımı da bir rüyaya bağlanır. Jüstinyen sonradan imparatorluk tacını giyecek olan amcası I. Jüstin ile birlikte zamanın imparatoru I. Anastasius'a karşı bir düzen hazırlamakla suçlanır ve ölüme mahkum edilir. Hüküm öncesi I. Anastasius'un rüyasında gördüğü azizler Sergios ve Bakkhos, ona idamdan vazgeçmesini söyler bunun üzerine de karar gerçekleşmez. Jüstinyen tahta çıkınca da bu tanrısal bağışlanmayı unutmayarak azizler adına bu kiliseyi yaptırır. Hristiyanlıkta rüya ve rüya tabirine başta paganik inançları çağrıştırdığı için çok sıcak yaklaşılmıyor ve daha çok şeytani yani vurgulanıyor olsa da daha sonraları rüya ile Hristiyan olanların olması hatta dinin gelişiminde olumlu etkisi olması göz ardı edilmiyor. Tarihçi Eusebius'a göre ilk Hristiyan Bizans imparatoru Konstantin rüyasında İsa'yı görür ve İsa ona haçı göstererek düşmanlarının üzerine bu işaretle yürümesini söyler. In hoc signo Vinces yani bu işaretle zafere Bizans'ın Hristiyan oluşunun bu rüyaya bağlandığı da olur. VI Leo, rüya tabirini şeytani uygulamalar listesinden çıkartıyor. II Konstans'ın kendine özel düş yorumcusu tuttuğunu, Porfirogenitus'un sefere giderken bile yanında tabirnamesini götürdüğünü biliyoruz. Bizans'taki rüya tabirnameleri ile ilginç olan bir nokta ise bilinen ilk rüya tabircilerinden biri olan Yunanlı Artemidorus'un eserinin orijinal halinden yararlanmak yerine daha çok Artemidorus'un Arapça çevirisinden yararlanılması çünkü Arapça çeviri tek tanrılı din inancına daha uygun. Rüyanın tarihi bizimle beraber aslında Sümer'deki çivi yazısından Uygurların türeyiş destanına, Hz Adem'in tövbesinin kabul oluş müjdesinden İsmail'in kurban edilmesine kadar her yerde çıkıyor karşımıza. Gelelim Osmanlı'ya. İslam'da rüyanın, nübüvvetin yani peygamberliğin kırkaltıda biri sayılması onu zaten başlı başına önemli kılıyor. Hatta bazı tarikatlarda seyru süluk sırasında müridin hangi aşamada olduğunu anlayabilmek için rüyaları anlattırılıyor. Cemal Kafadar'ın bize kazandırdığı 17. Yüzyılda bir Halveti dervişesinin şeyhine rüyalarını anlattığı mektuplar elimizde buna dair çok güzel bir örnektir. Yine Kafadar'ın dediği gibi Vahiy peygamberlere, keşif de ermişlere nasip olur ama rüya nisbeten eşitlikçidir, herkes tarafından görülebilir. Osmanlı tarihinde hem padişahların hem evliyaların hem de halktan kişilerin gördüğü pek çok önemli rüya çıkıyor karşımıza. İstanbul'un fethi sırasında Eyüp Sultan'ın mezarının Akşemseddin'in rüyası ile bulunduğu söyleniyor. Yine rivayete göre Yuşa Peygamberin mezarı Kanuni'nin süt kardeşi olan ve onun da rüyalarını anlattığı Yahya Efendi'nin rüyası ile bulunuyor. Tacüttevarih'e göre Fatih, Otlukbeli Savaşından bir gün önce Uzun Hasan'ı güreşerek yendiğini görür ve bu moralle sefere çıkar. Sultan III Murad şehzade iken rüyasını tabir ederek cülusunu haber veren Şuca Dede'ye tahta çıktıktan sonra büyük iltifatlarda bulunur. Sultan Ahmet'in Aziz Mahmut Hüdai ile dostluğunun başlangıcı da bir rüya tabirine dayandırılır. Rüyasında Macaristan kralı ile mücadele ederken sırt üstü düştüğünü ve kralın da üstüne çıktığını görür. Sultanın bu rüyasını yorumlayan çıkmaz, bunun üzerine rüyayı Üsküdar'da oturan Aziz Mahmut Hüdai'ye yorumlatması teklif edilir. Kendisine getirilen rüyanın yazılı olduğu kağıdı okumadan ulağa cevap mektubunu uzatır Aziz Mahmut Hüdai. Rüyayı şöyle yorumlamıştır. Sırt insanın en kuvvetli yeridir, toprak da en kuvvetli dayanaktır, bu ikisi birleşince kuvvet doğar, kısacası bu rüya İslamın kafirlere galabe edeceğini simgeler. Hocanın, Hasan Can'ın aceleciliğine kızması üzerine Hasan Can Ölüm tarihleri tahkik edilsin ve rüyanın tarihi ile karşılaştırılsın. Eğer rüya ölümünden önce ise ferman devletlü padişahındır; yok, işe böyle değil de aksine ise zahir budur ki cezası caize ihsanıdır. der. Yavuz Sultan Selim, Şam'dan gelen mektubu gösterir ve gördükleri rüyanın şeyhin göçtükleri gece olduğu meydana çıkar. Bunun üzerine hilat ile ayarı tam ikiyüz altın ihsan buyurur. Osmanlı'da rüya yol göstericiliği ve gelecekten haber alma amacı dışında tenkit ve eleştiri için de kullanılmıştır. Bu noktada karşımıza bir edebi tür olarak Habname çıkıyor. Habname, herhangi bir olay ya da düşüncenin sanki rüyada görülmüş gibi anlatılmasıdır. Örneğin Veysi Habname'sinde sanki rüyasında görmüş gibi İskender-i Zulkarneyn ile Sultan I. Ahmet'i devlet düzeninde görülen ve sultana kaygı veren suistimaller hakkında konusturur. Sonraki dönemlerde Hasmeti, Ziya Pasa, Namık Kemal ve Ruseni tarafından yazılmıs benzer metinler vardır. Tanzimattan sonra siyasi rüyaların sultan ve saltanat aleyhine tedricen kayışını takip etmek mümkündür. Abdülmecid devrinde yazılmış rüya olmayışı belki de aydınların büyük kısmının düşlerinin Tanzimatla gerçekleşmesindendir. Sultan Aziz zamanında yazılan birkaç rüya var ise de bunların yurt dışında neşredilenlerinde bile sadece sadrazam suçlanır ve hürriyet üzerindeki sınırlandırmalar yerilir. Abdülhamit döneminde ise rüyalar tekrar ortaya çıkar. Gördüğümüz üzere rüyalar bazen tenkid bazen teselli bazen ütopya olarak karşımıza çıksa da her zaman hayatın ve edebiyatın vazgeçilmez bir parçası olmuşlardır. Merhaba ElifNur, yorumun için çok teşekkür ederim. Zaten rüya kişisel mittir de derler."} {"url": "https://egoistokur.com/arzu-akgun-resad-ekrem-kocunun-mezarini-ararke", "text": "Artık hepimizin malumu; ister sadece arkadaş olsun ister sık sık uğranan bir sahaf yahut daha başka, daha mühim bir şey, Arzu'nun hayatına girmiş, girecek bütün erkekler Reşad Ekrem Koçu'yu bilmek, kabullenmek zorunda. Arzu dediğim, biliyorsunuz, fotoğraftaki güzel, tatlı kız. Egoist Okur'un yazarlarından. Bu defa Doğan Kitap'ın yeniden yayınlamaya başladığı Reşad Ekrem Koçu külliyatını yazdı. Daha doğrusu bu vesileyle Reşat Ekrem'in mezarının peşine düşmesini ve İstanbul Ansiklopedisi'nin gün ışığına çıkması özlemini anlattı. Göreceksiniz; İstanbul'u gezerken, okurken, hayal ederken mihmandarımız hala Reşad Ekrem Koçu, Reşat Ekrem Koçu'ya giden yolda elimizden tutacak olan da biricik Arzu Akgün. Bazı insanlar kabilesizdir, ben onlardan biriyim. Ucundan tuttuğun her etiket elinde kalır, sahiplendiğin her şeyin başka bir halini istersin, hep bir tarafı kırık insanları seversin. Hiç çözemeyeceğin bir düğüm bütün hayatını şekillendiriyor gibi gelir. Yine de bu karanlıklarda, ruhunun ait olduğu yerler, kalbinin en azından aşina olduğu birileri vardır. Onları da çabuk tanır, hiç ayrılmak istemezsin. Bazı insanlar kabilesizdir. Birini sevsen, bir kitabı okusun istersin. Bir büyüğün elini öptürmek gibidir bu. Beni anlamanı istiyorum ama nasıl yapacağımı bilmiyorum demektir. Senin iç dünyana o törensel kabul, o takdis, o bağ, ancak bir kitabı okursa, bir şarkıyı dinlerse, bir mezarın peşine neden düştüğünü anlarsa olacaktır. Ya da çoktan almış kabul etmişsindir dünyana da, yanında görmeye, aynı dili konuşmaya, eski bir arkadaştan bahseder gibi bir roman kahramanından bahsetmeye ihtiyacın vardır. Uzun, güzel bir pazar kahvaltısıydı, Reşad Ekrem Koçu'nun mezarını bulamadığımı anlatıyordum. Ömrünü İstanbul'u anlamaya, anlatmaya, öğrenmeye, yazmaya adamış bir adamın mezarı neredeydi? Bir de beraber gidip bakalım. dedi. Uyumak, film izlemek, geniş zamanlarda bir öğle vaktinin içinde kalmak ya da çıkıp dolaşmak yerine, benimle beraber mezar aramaya gelmeye niyetlenen bu adamla aynı klandan olduğumuza biraz daha inandım. Entelektüelliğin, ancak bir travmadan türeyebilecek bir çeşidi vardır. Okuyup okuyup da bir şeye dönüştürememek yine de biraz daha az uyumayı başarsan çok şeyler bir şeyler üretebileceğin hissi. Hayran olduğun her yazarı, tamamlanmayan aile hayalinin bir parçası saymak. Kalktık, gittik. Sahrayıcedid küçük ama çok dağınık bir mezarlık. Bir süre arayıp da bulamayınca görevlilerden birine soralım dedik. Daha önce sorduklarım bilmiyordu, belki bu bilirdi. Ertesi gün Karacaahmet'te Mezarlıklar Müdürlüğü'ndeydim. 1975 yılına ait büyük siyah defterlerden biri açıldı. Reşad Ekrem Koçu'nun öldüğü gün, onunla aynı yaşta ölen ve aynı semtte oturan ve Sahrayıcedid'e gömülen bir kişi var ama isim Mehmet Reşat Koca. Babasının adı Ekrem diye biliyorum ama defterde Mehmet yazıyor. Nüfusta kayıtlı olduğu isim farklı olabilir mi? Deftere yanlış kaydetmiş olabilirler mi? Olamaz mı? Olabilir. Türkiye'deyiz. Reşad Ekrem Koçu'nun resmi adının Mehmet Reşat Kaçü olduğunu da öğrenince mezarlığa tekrar gitmeye karar verip görevliden yerinin krokisini istiyorum. Gittiğimde ise yine bir hayal kırıklığı. Söyledikleri yerde Mehmet Rüştü Kocatuna diye biri yatıyor, üstelik 1945'te ölmüş. Yok. Memlekette olan biten, kırılan dökülen her şeyi, hiçe sayılan hayatları düşününce; bir mezar taşını bulamamak belki bu kadar dokunmamalı insana ama dokunuyor. İstanbul Ansiklopedisi'ni kastederek Bu eserden manevi bir hazdan başka beklediğim hiçbir şey yok. Bir de gelecek nesillerin hatırama akıtacakları gözyaşları en büyük mükafatım olacaktır demiş ya, gidip mezarında bir dua edemiyorum, içlendiğimde konuşamıyorum, sevgilimin elini onun mezarının üstüne koyup Bak ben kabilesiz biriyim ama yalnızlığımdan biraz olsun kurtarabiliyorsam böyle büyük adamlar sayesinde. diyemiyorum. Neden? Neden bir eşi benzeri olmayan İstanbul Ansiklopedisi tekrar basılamıyor? Neden herkesin önünde eğildiği bir isimken varlığı bir sır gibi kalıyor. Tarihin içinden bir sahneyi, Reşad Ekrem kadar keyifli, bütünlüklü, anlaşılır anlatan biri daha yokken, kitaplarının çoğunun baskısının olmamasını aklım almıyor. Doğan Kitap tarafından tekrar basılan, Osmanlı Tarihinin Panoraması, Kösem Sultan ve Eski İstanbul'da Meyhaneler Ve Meyhane Köçekleri kitaplarının bugünlerde yeniden raflarda olması biraz olsun umutlandırsa da, başta Aşk Yolunda İstanbul'da Neler Olmuş?, Aşık Şair ve Padişahlar, Tarihimizde Garip Vakalar, Erkek Kızlar, Dağ Padişahları olmak üzere diğer kitaplarının da bir an önce basılmasını umuyorum. İstanbul'un her sokağının ilmek ilmek işlenerek anlatıldığı İstanbul Ansiklopedisi'nin tekrar basılmaması, maddi yetersizlikler yüzünden Gökçınar maddesinde kalmasının utancı ise hepimize yeter. Reşad Ekrem Koçu, el emeği, göz nuru İstanbul aşkıdır. Reşad Ekrem Koçu, iğne oyası bir şehir tablosudur. Reşad Ekrem Koçu, bir erkek ayağı güzelliği, bir Çingene arabası, kayıp bir kilise, hüzünlü bir çeşme, bir karı koca kavgası, acayip bir meyve isminden bir sokak ismidir. Bir ömrü bir tarihe vakfeden insanın, o tarihin içinde bir mezar taşı bile olmayabilir mi? Olamaz. Üç editör yapıyoruz kitapları. Ben, Hülya Balcı ve Aslı Güneş. Kızlar yayınevinde her zaman, ben dışardan çalışıyorum. Yani onlara sorarsan daha içerden cevaplar alırsın."} {"url": "https://egoistokur.com/arzu-akgun-ve-hayatinin-butun-erkekler", "text": "Gelsin Tanpınar birkaç gün bende kalsın istiyorum. Şehzedabaşı'ndaki baba evinde biçare ablası Nigar, Nigar'dan daha biçare eniştesi, eniştesinin eski evliliğinden olan hasta kızı, o kızın bir ayağı sakat kocası, bir başka problem sıradağı halinde duran kardeşi Kenan ve ablasının sokaklardan topladığı sayısı her gün değişen kedilerle birlikte değil yazmak, yaşamak bile zor olmalı. Biraz kafasını dinler hiç olmazsa. Yemek yapar, üstünü başını düzeltirim. Sen bakma Yahya Kemal'e, ne demek şiir onunla bitmiş, ben senin şiirlerini daha çok seviyorum derim. Ben zaten akşamları çok konuşmam, bir köşeye uzanır kitabımı okurum. Olmadı Neslihan'a giderim. Baktım keyfi yerinde, Neslihan bize gelir, hep beraber rakı içeriz. Gelsin Reşad Ekrem son günlerini benim evimde geçirsin istiyorum. İstanbul Ansiklopedisi'ni kastederek Bu eserden manevi bir hazdan başka beklediğim hiçbir şey yok. Bir de gelecek nesillerin hatırama akıtacakları gözyaşları en büyük mükafatım olacaktır demiş ya. Teselli etmeye çalışsam onu, neye güvendiğimi bilmeden, Merak etme eninde sonunda tamamlanacak bu ansiklopedi, hem yazdığın kadarı bile baştan öğretti baştan sevdirdi bize İstanbul'u desem... Çıksak yürüsek beraber, o söylese ben hevesli hevesli not alsam. Yerinde tespit etmek mümkün olmadı dediğin bir sürü yere artık otobüs kalkıyor desem. Julianus tahta çıkmadan bir iki gün bende kalsa diyorum. Tek isteği öğretmenleri ve kitaplarıyla Atina'da kalmak olan bir adamı resmen zorla imparator yapmışlar. Annesi o doğduktan birkaç hafta sonra ölmüş, babası ve üvey kardeşi öldürüldüğünde beş yaşındaymış. Pagan olduğunu başta saklamak zorunda kalmış, imparator olunca da hırsını almış. Ölümü de yaşamı gibi trajik olmuş. Gencecik yaşta, savaş meydanında ölmüş. Ne Paganlara yaranabilmiş ne Hıristiyanlara. Bu kadar çabuk öfkelenme Julianus desem. Mor nevresimlerin üzerinde ellerini tutup Bak her şey geçti, kızgınlıkla karar almamalısın diye öğüt versem. Baktım olmadı bir taksiye binip psikologuma gitsek. Ben inanıyorum. Bir altı ay devam etse kendini de toplar imparatorluğu da. Hem filozof, hem mistik hem cesur bir erkek üstelik Kibele İlahisi'ndeki 17 bin kelimelik şiiri bir gecede yazacak bir şair. Sadece biraz ilgiye ihtiyacı var. Durdum sevdiğim adamlara baktım. Jung görse ağlardı bendeki Animus'a. Tanpınar desen sever de söylemez, ne geçmişten kopar ne benden ayrılır. Bırakmadığı yetmediği gibi bir de seni suçlar. Hep uzağında dur ama hiç gitme ister. Öyle işler ki ruhuna gitsen bile Boğaz'dan onu anmadan geçemezsin, o bir yudum rakıyı onu anmadan içemezsin. Reşad Ekrem desen sadece İstanbul Ansiklopedisi bile iğne oyası. İlmek ilmek işlenir mi İstanbul kağıda? Her sokağın her kapısı aynı sabırla anlatılır mı? İnsan Ayasofya ile bir sokak köpeğini aynı zarafetle yazar mı? Peki benim ayak tırnaklarıma her oje sürüşümde ansiklopedideki Ayak maddesini hatırlayıp her şeye iki kere dikkat etmemi ne yapacağız? Reşad Ekrem bir kadını sevse o ansiklopedi öyle bir sanat eserine dönüşmezmiş zaten. Ben dönüştürmezdim mesela, Kusura bakma Reşad ama haksızlık etmişsin derdim. Kadın ayağı da gayet güzeldir, ya o madde çıkacak ya ben gidiyorum derdim. Ya Julianus? O niteliklerle nasıl o kadar kötü bir imparator olunabilir, ben de merak ediyorum. Sen savaşa girmek istemiyorum diye Tanrılara yalvar. Boynunu büküp Khalkedon'dan Konstantinopolis'e ağlamaklı bak, gitmek isteme... Sonra bir kere karar alınca seni kimse durduramasın. Yok efendim hayır. Artık imparator da olsa bir erkeğin kariyeri için kendimi yormayacağım. Hay Allah üç tane aşık olduğum adamdan bir tanesini sevgili olarak beğenemedim. Bir tanesinin de eline liste verip markete gönderemedim. İnsanın hayran olduğu ve bağrına bastığı şeyler nasıl farklı. Gelsinler, kalsınlar, yesinler, içsinler ama ben asıl başka birini bekliyorum galiba. Hem bu üç adama da benzesin hem hiçbirinden olmasın. Aslında bu da önemli değil de en azından benim onların hayaletleriyle yaşamamı yadırgamasın. Kimi sevsem gelsin bir süre bende kalsın istiyorum. Hem hava soğuk, çayımızı demler, ayaklarımızı uzatırız. Bazen birkaç çeşit meze yaparım, rakı içeriz. Mezelerin üstüne baharatlarla kalp yaparım. Soslarla adının baş harfini çizerim. Öyle mum falan sevmiyorum, anaç romantizm benimki. Sonra tanışır tanışmaz İyi bana gel o zaman dememi de garip bulmasın. Bütün kutsal yerler gibi benim evimin kapısı da herkese açık. Mesele yolunuzun ikinci kere düşmesi."} {"url": "https://egoistokur.com/arzu-akgun-yazdi-bazi-kitaplar-beraber-yasamak-icindi", "text": "Reşad Ekrem Koçu'nun herhangi bir kitabını alıp yaşadığınız dünyadan kurtulabilirsiniz. Zaman, mekan, insanlar, alışageldiğiniz değerler, doğrular, kriterler silinir. Yerine rengarenk ya da şairin dediği gibi rengahenk bir evrende sürekli şaşırarak dolaşırken bulursunuz kendinizi. Doğan Kitap'tan çıkan Türk Giyim Kuşam ve Süslenme Sözlüğü için de geçerli bu. Üstteki satırlar Reşad Ekrem Koçu'nun Türk Giyim Kuşam ve Süslenme Sözlüğünün Çıplak Ayak Nizamı, Nümayişi ve Çıplak Ayak Modası maddesinden. 1957'de çıplak ayaklı bir genç kızı görünce yazmış ustamız. Aynı sayfanın üst kısmında, çıplak ayaklı bir kız resminin altında Sokakta çıplak ayakla dolaşma modasının öncülerinden bir egzistansiyalist süslü kız yazıyor. Yine aynı maddede 1826'da Yeniçeri Ocağı'nın kaldırıldığı tarihe kadar müstakil berber dükkanı olmadığını ve berber kalfa ve çıraklarının yalın ayakla çalışmalarının mecburi olduğunu ve 1885-1887 yılları arasında eski yangın tulumbacılarının kendi aralarında kesinleşmiş bir nizam olarak yaz kış yangınlara yalın ayakla koştuklarını da öğreniyoruz. Reşad Ekrem Koçu'nun bir kitabını okumak tam da böyle bir şeydir. Sadece tarih, sadece kuru bilgi değildir okuduğunuz. Yeni ve mutlaka şaşırtıcı bir şeyler öğrenirken bir yandan da Koçu'nun kendi arşivinden birbirinden ilginç resimlerle ya da Sabiha Bozcalı'nın incelikli çizimleriyle bambaşka bir dünyaya geçersiniz. Araya mutlaka ya o dönem uygulanan garip bir yasa, konuyla ilgili bir masal ya da bir şairden bir beyit karışır. Reşad Ekrem okurken kendinizi onunla giriş katı bir evin penceresinde gelip geçenin dedikodusunu yaparken bulursunuz. Reşad Ekrem size sıradan insanların büyük hikayelerini anlatır. Yazılan ne avcıların ne aslanların tarihidir. Ormana ait olmayı da ona sahip olmayı da bir an bile düşünmeyen ama her dalın, her yaprağın, her karıncanın hakkını vererek yazar. Reşad Ekrem Koçu iğne oyasıdır, çiçek dürbünüdür, yuvarlak pencerelerden denize bakmaktır, arnavutkaldırımıdır, kişiye özeldir, parmak izidir. Bir şeyi beğenmiyorsa hiç çekinmeden söyler. II. Abdülhamid'in kılık kıyafetle ilgili koyduğu bir yasağı okurken birden kendinizi Beatles grubunun üyelerinin saç kesimini beslemelere benzettiğini okurken bulursunuz. Fırın uşaklarının ne giydiğini de öğrenirsiniz, sadece Nedim'in bir gazelinde geçen kışlık bir kumaş türü olan germsudu da. Yine II. Abdülhamid zamanında öğrencisi için üniforması olan okullarda bir karış eninde kırmızı atlastan hamaylılar yaptırılıp üzerine sarı sırma yahut beyaz ipek ile Padişahım çok yaşa dövizi işletildiğini de yine Türk Giyim Kuşam ve Süslenme Sözlüğünden öğreniyoruz. Hamaylı ne diye soracak olursanız sanırım bizim en çok karşılaştığımız hali sünnet çocuklarının omzuna çapraz şekilde asılan Maşallah yazısı için kullanılanları olan bir bağ türü. Hayatımda sadece dolma olarak karşılığı olan kabak çiçeği'nin ise kıymetli taşları kadar mine işçiliğinin ayrıca değer taşıdığı bir broş adı olduğunu, uzun saç, zülüf, kakül, saç örgüsü anlamlarına gelen geysu maddesinde ise Melamilikten köçekliğe, toplum hayatından dervişliğe saç örgüsünün farklı karşılıklarını ve anlamlarını öğreniyoruz. Saat ve saç gibi zaten bildiğimizi düşündüğümüz maddelerde bile Koçu'nun ince gözlemleri ve merakı sayesinde bir sürü kapı açılıyor önümüzde. Bazı kitaplar beraber yaşamak, ara ara bakmak içindir. Reşad Ekrem Koçu onlardan biridir. Baktığınız her an dünyanın, tarihin, bir insanın sabrının, yaptığı işe verebileceği emeğin, biliyorum sandığınız her şeyin hiç de o kadar olmadığını öğrenirsiniz. Ustanın kitaplarından herhangi birini alıp yaşadığınız dünyadan kurtulabilirsiniz. Zaman, mekan, insanlar, alışageldiğiniz değerler, doğrular, kriterler silinir. Yerine rengarenk ya da şairin dediği gibi rengahenk bir evrende sürekli şaşırarak dolaşırken bulursunuz kendinizi. Reşad Ekrem yaptığı araştırmalar için varını yoğunu ortaya koymuş, kendisi için pek bir şey istememiş, Gelecek nesillerin hatırama akıtacakları gözyaşları en büyük mükafatım olacaktır demiştir. Sadece Türk Giyim Kuşam ve Süslenme Sözlüğünde değil romanlarında, şiirlerinde, eşsiz bir kaynak olan İstanbul Ansiklopedisinin her satırında da onun özenini, çabasını, insanın ancak kendi içinde taşıdığı bir iştiyakla edinebileceği bilginin görkemini bulabilirsiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/arzu-akgun-yazdi-kitaplar-ve-baska-guzel-ihtimalle", "text": "Bu yazı, kabına sığamayan fırtınalı bir ruh diye tarif edebileceğim ve bu açıdan yıllar önceki kendime pek benzettiğim bi'tanecik Arzu Akgün'den hem bana hem Egoist Okur'a tarifsiz bir yaş günü hediyesi. Okuyunca gözyaşlarımı tutamadım ama uzun süredir olmadığı kadar da mutlu hissettim kendimi. Ergenlikte başkaydı. O zamanlar bir kitap okusam yazarıyla, bir şarkı dinlesem söyleyeniyle tanışmak isterdim. Sonra hayata dokundukça içimde bir şey kırıldı. Kitaptaki dünya daha çok kitapta kalır oldu. Onlar yazsın biz okuyalım ama tanışıp da hayallerimi yıkmayayım dedim. Kitap benim hep sığındığım bir şeydi. Her şeyin olanca sıkıcılığıyla kendini tekrar ettiği yerde beni okumak kurtarmıştı. Bir şey bildiğimden değildi elbette. Peki yaşadıklarınızla başedebilmek için ne yaptınız? diye sormuştu psikologum da ben tam o an farkına varmıştım. Ölmekten, delirmekten, bu dünya üzerinde bir başıma olduğumu düşünmekten beni alıkoyan en önemli şey kitaptı. Önceleri kimse beni anlamıyor hissimi yazarlar, şairler aldı. Daha sonralarıysa benim sevdiğim kitapları sevenlerle kimseye haber vermeden, garip, sessiz hatta biraz da faşizan bir bağ kurdum. Sevdiğim kitapları sevenlerin benim gibi uykuya düşkün, benim gibi yemeyi seven, benim gibi vara yoğa ağlayan, benim gibi hem prenses hem çingene, benim gibi hep başka bir zamana ait olduğunu düşündüm. Benim ruhsal kabilem bazen masamın üstünde, bazen bir metroda birinin elinde gördüğüm kitaba bakıp ister istemez gülümsememde, bazen bir mağazada adamcağızın biri sadece öylesine bakarken ayy mutlaka alın dememde varlığını sürdürdü. Zaman geçtikçe insanları tanımak istemez oldum sandım ama içimdeki tebliğ etme sevdalısı kuş susmadı. Birisinin iyi bir şey yaptığını düşününce illa bunu ona söylemek istiyorum. Küçükken hiç mi aferin dememişler bana, bu huyumun sebebi tam nedir bilmiyorum. Onu da psikolog bulsun bence. Ben gider söylerim, İyi ki böyle bir şey yapmışsınız, ne iyi ettiniz de hayatıma geldiniz diye. Derken Gülenay'la arkadaş olduk. Gülenay da aynı bu site gibi renkli, oyuncaklı, şaşırtıcı, çok öğreten ama tepeden bakmayan, elini uzatan ama sararken boğmayan biri. Benim meraklı olduğu kadar tutucu bir yanım da vardır. Normalde ben okumam böyle şeyleri diyeceğim pek çok kitap Gülenay'ın sunuşuyla hayatıma girmiş sonra da ufuk açmıştır. Ayrıca yine Egoist sayesinde okumayla, yazmayla tam da benim gibi kendi çocukluğu, yaraları, hayalleri, kırık aşkları, büyük aşkları üzerinden bağ kuran insanlarla tanıştım. Gülenay sevdiği bir kitaptan öyle bahseder ki; cümlede kitap yerine bir insan ismi koysanız rahatlıkla yıllardır tanıdığı ve onu hiç yarı yolda bırakmayan, hep yüzünü güldüren bir dostundan bahsettiğini düşünebilirsiniz. Kendisi de aynı benim pek sevdiğim alt başlıktaki gibi Kitaplardan ve Başka Güzel İhtimallerden haberdar eder bizi sürekli. En güzeli da hakikaten bu devirde pek az kalan bir şekilde Egoist'e yazan herkesi kendisinden fazla yüceltir. Bir an siz o site kendiliğinden işliyor. Herkesin aklına o yazdığı yazılar kendiliğinden geliyor sanırsınız. Yok, Gülenay üşenmez, çevresindekilerin ışığını onlardan bile fazla görüp ortaya çıkarır bazen. Ben insanların adaletine güvenmesem de Tanrı'nınkine hala inanırım. Dolayısıyla Gülenay'ın etrafına saçtığı ışığın ona döneceğini de biliyorum. Çocuklukta bana sığınacak yer açan, ergenlikte kimsenin anlamadığı ruhumu tamamlayan, yetişkinlikte yalnızlığımı azaltıp bana dostlar kazandıran kitaplara bu kadar değer veren bu güzel kadın yeni yaşında çok çok çok mutlu olsun istiyorum. En güzel aşkı bulsun, harcayabileceğinden fazla para kazansın, sağlığı hiç bozulmasın, sevdikleri yanında olsun, başını yastığa rahat koysun, süprizler, yolculuklar, keşfetmediği şarkılar yeni yaşını ve bütün ömrünü süslesin diyorum. Çok teşekkürler :)) Ben de sizin yeni yılınızı kutluyorum. Uzaktan da olsa selamlaşabilmek güzel."} {"url": "https://egoistokur.com/arzu-kabuk-gibi-sirtina-yapisiyor-insanin-gerceklesmedigind", "text": "Egoist Okur, Engin Günaydın'ı çok sever. Onunla daha önce yaptığı röportajları bugün yeniden yayınlaması sadace bundan, başka sebebi yok. Sizin haberiniz yok tabii, şu sıralar Galip Derviş'te izlediğimiz Engin Günaydın'ın Efkar Karması'nı yayınlayacağım ya, benim için de geçmiş zaman hortladı bir bakıma ve bu yetenekli aktörün geçmişte, Vavien filmine dair yaptığımız röportajda ne şahane şeyler söylediğini hatırladım. Sadece filme değil, Türkiye'ye, bize, hayatımıza dair acayip şeyler anlatmıştı. Konuşurken insanın yüzüne değil sağa sola, tavana bakmayı tercih eden ve bir an önce kaçmak istermiş gibi huzursuzca oturan bu sıkılgan ruhlu adam iyi bir adam diye düşünmüştüm. Engin Günaydın, derin düşünüyor, kalpten hissediyor, fikirlerini ve hislerini keskin ve benzersiz ifadelerle anlatabiliyordu. İyi ki vardı. Ünlü olmaya ben karar verdim diyorsunuz. Yani tesadüfler sizi ünlü yapmamış, siz bugünü kendiniz hayal edip kurmuşsunuz. Biliyor musunuz, Burhan Altıntop'un en güzel tarafı, benim yapmayacağım her şeyi yapabilmesiydi. Ağzıma geleni söyleyebiliyor, karşımdakine saldırabiliyordum... Hayatımda kimseyi çekiştirmem, zevk ala ala dedikodu ediyordum. Harika duygulardı, çünkü normal hayatımda hiç yoktular. Burhan Yapabilirim özgürlüğünü tattırdı bana, bir terapi oldu. İnsan her türlü duyguyu barındırır ruhunda. Elinde olan şey, sadece yapacaklarına karar vermektir. Dedikodudan uzak durma kararını sen verirsin. Kimseye kötülük yapmamak senin seçimindir. Sinemayla aram iyi değil aslında. Uzun süredir filmler sıkıcı geliyor bana, bulmakta zorlanıyorum. A, ben bunu biliyorum zaten, niçin bir daha seyredeyim ki duygusuna kapılıyorum. Öte yandan biliyorum, Türk sineması kendi kanlı canlı hikayelerinin peşine düşse, kendi dilini, bakışını oluştursa, fotoğraf taklitçiliğinden sıyrılsa dünyanın önemli sinemalarından biri haline gelebilir. Vavien'i yazarken, mutsuzluğun bu ülkede yaşayan insanların hayatında gizli bir kasada saklandığını düşünmüş ve acaba o kasanın kilidini kurcalayıp açabilir miyim fikriyle yola çıkmıştım. Ardından, aydınlık ancak karanlığın dibine kadar gidilirse fark edilir diye düşündüm. Film, karanlıktan aydınlığa geçiş sürecini anlatıyordu. Kötü piknikle başlıyor iyi piknikle bitiyordu ve arada olanlar filmin karakterlerini olumlu anlamda değiştiriyor, dönüştürüyordu. Felaketti o rüyalar. Hele ilki... Anlatmasam daha iyi. Köşeye sıkışmış hissediyor, senaryoya bir türlü başlayamıyordum, arkadaşlarım bile ümidi kesmiş, Vazgeç bu sevdadan demeye başlamıştı. Uyumak istemiyordum rüya göreceğim diye. Bir tanesinde taksideyim, bakıyoruz dağlar erimeye başlamış. Lığırt derler Anadolu'da, ıslak çamura. Dağ aynen öyle eriyerek yola akıyordu. Biz de dosdoğru içine gidiyoruz, ölüme yani. Dehşete kapıldım, bu rüya çok büyük bir derdin, belanın habercisi gibi geldi bana... Ama yazmaya başlayınca kesildiler. Durul ve Yağmur'un ısrarları, beni inatla beklemeleri olmasa hiç yazamayabilirdim de. Aylar sonra birlikte mekan ararken, o dağların aynısını gördük, yemyeşil ve canlıydılar. Tamam dedim, Bu iyi haber, zihnim düzelmiş. Kolum kopsa umursamayabilirim ben, ama zihnimde arıza varsa eğer, o zaman başım dertte demektir. Vavien de aslında gizli mutsuzların, mutsuzluğunu kendine bile itiraf etmeyenlerin dünyasına girme çabasıdır. Galiba yazacağım her şey bu karanlık aydınlık karşıtlığını, birinin bazen ötekinin içine kolayca girebilmesini anlatacak. Hikayeden çok hisleri önemsedik biz. Bir his trafiği oluşturduk. Kahramanlarla birlikte seyirci de gerilsin, korksun, düşünsün, üzülsün, sevinsin istedik. Dikkat ettiğimiz tek şey filmin tonuydu. İstediğimiz tonu elde edersek, bütün bu temel duyguların seyircinin ruhunda da hortlayacağını düşündük. Binnur Kaya'nın filmdeki dönüş anı, kapıyı çalması müthişti... Bir hayalet gibi gelmişti o sahnede. O hayalet, çözmeden bir kenara ittiğin problemin geri dönüşüydü. Çözmezsen, hiçbir problemden kurtulamazsın, ha bire dert olur başına. Benim adam da anladı bunu bir süre sonra. Seyircinin kendi testlerini yapıp zihnini havalandırmasını, temizliğini bitirmesini istedim. Aksi takdirde, filmden sonra o da kendi huzurlu dünyasına geri dönemeyecekti. Demek ki benim zihnimde temizlik henüz bitmemiş... Ben hala filmi düşünüp duruyorum. Bir günde bütün Türkiye dayak yedi. Böyle böyle sırf bana değil, hepimize musallat oldu korku denen lanet duygu, artık onsuz yaşayamıyoruz. Biraz daha kendine güvenli olabilirdi bu ülkenin çocukları. Kendine güvensen, konuşmaya başlarsın. Hayallerini gerçekleştirmeye başlarsın. Daha mutlu olursun. Her şey kendine güvende veya güvensizlikte duruyor. Bütün sırlarını ortaya döktüler, birbirlerini en karanlık halleriyle tanıdılar, sorunlarıyla yüzleştiler. Hayata birlikte devam etme kararını ancak ondan sonra verdiler. Öncesinde akışa teslim olmuş gidiyorlardı, sonra birlikteliği sürdürmek artık onların kararı oldu. Ve bu, eskisine göre çok sağlam bir ilişkiydi. Sevgiden. Kararlılıktan. İlişkiyi sahiplenmekten. Bence kadınların duruşu, çocuk kafalı erkeklere göre çok daha sağlam. Filmde işlerin düzelmesi kararını veren, bunun peşine düşüp aileyi toparlayan kişi de kadındı. Onun özel çabalarıyla oldu hepsi. Her zaman kadınlardan yana olurum ben. Biz erkekler andavallı tayfasıyız. Bahçeye bir köpek girdi geçen gün, hopluyor, havalara zıplıyor, yere düşüyor, bir o tarafa bir bu tarafa dönüp çimenlerde yuvarlanıyor... Ne kadar bana benziyor dedim. Biri beni öldürmeye çalışsa bile anlamayabilirim gerçekten. O ne ya! Ne çıkardın cebinden. N'oluyo! Çattt! Çok kolay öldürülebilecek biriyim. Tam güvenle açarım bütün ilişkilerimi. Kapıyı kapatmayı karşımdakine bırakırım. Sen kapatmazsan, o kapı hep açık durur. Ama şikayetim yok. İnsanlara güvenmek ve onları dinlemek, gerçek ilişkiler kurabilmenin tek yolu. Binnur gerçektir, hiçbir hissinde sahte değildir, yalan söylemez. Çok önemli kararlarımı ona danışırım muhakkak. Söyleyince hoşlanmaz bundan, ama bir anne tarafı vardır. Bütün arkadaşları erkektir. Çok severiz onu hepimiz. O yüzden filmde olmasını çok istedim. Oradaki kadının vazgeçmeme hissini en iyi o yansıtırdı. Büyük bir derinlik kazandırdı filme."} {"url": "https://egoistokur.com/arzum-uzun-mutlu-sonlarda-hep-aglari", "text": "Arzum Uzun'un Süper Zeki Bir Kadının Über Salak Hikayesi, Nerdesin Aşkım, Bitli Pileyboy adlı romanlarının kahramanı olan ve başını belaya sokmadan duramayan Bilun Yılmaz'ın komik, eğlenceli, bir yandan da hüzün hareleri taşıyan kılçıklı sesini şahsen seviyorum. Devam romanı, daha doğrusu başlangıç romanı 99 Yazı ise biraz değişik. Bilun'un 15 yaşına gidiyoruz bu kez. Okurken insan kendini adeta bir home video seyreder gibi hissediyor. Hani sevdiğiniz bir arkadaşınız hayatının çeşitli evrelerini, çocukluğunu, gençliğini size kimi zaman komik kimi zaman da hüzünlü ve aradan yıllar geçtiği için haliyle epeyce sararmış görüntülerle seyrettirir ya, öyle. Arzum'la röportaja tam da buradan başlıyoruz. Herkes böyle hissediyor. Herkes böyle hissetsin diye bir yıl boyunca günde 16 saat çalışıyorum. Bazen günlerce kimseyi görmüyorum. Tek derdim nefes alan, kalbi atan, ete kemiğe bürünmüşçesine canlı karakterleri iyi bir matematikle kurguya yerleştirmek. Şöyle anlatayım o zaman: Oğullar ve Rencide Ruhların Alper Kamu'su ne kadar Alper Canıgüz'se Bilun da o kadar benim. Alper'le geçen gün konuştuk bunu. Alper Kamu senin olmak istediğin çocuk, değil mi? diye sordum. Olmak istediğim adam dedi. Konu bu kadar basit! Bilun Yılmaz benim olmak istediğim kadın. Bunu sorman iyi oldu. İşin aslında, onlar da tamamen aşk ve mizah üzerine kurulu değiller. Süper Über, medya dünyasının iki yüzlülüğü, Nerdesin Aşkım zengin koca bulma hayalinin patlak çıkması, Bitli Pileyboy ise biri olmaya çalışanların dünyasında dönen kirli çarkları anlatıyor. Ben insan duyguları, düşünceleri, motivasyonları üzerine çıkarımları, eğlencesi ve duygusu yüksek romanlar yazıyorum. Ama melankoli tüm romanlarımın bel kemiğidir, insanın kendini kalabalıkta yalnız hissetme hali ise çıkış noktamdır... Bakış açımın, üslubumun mizaha çalan bir tadı var, bunu dramı yumuşatmak için kullanıyorum. 99 Yazı, dördüncü romanım. Ve bana sorarsan o benim değil, hepimizin romanı. Ortak duyguları, kırıklıkları, travmaları... Hepimizin gençliği bu roman. İçinde herkes kendi kahkahalarını ve gözyaşlarını bulabilir. Dili ve kurgusunda daha iyiye gidebilmişsem, kendime has bir tarz yaratabilmişsem ne mutlu bana. Bambaşka bir samimiyeti olduğunun farkındayım. Çünkü bu romanı yazarken kendimi duygusal olarak çırılçıplak bıraktım. Sadeleştim. Küçüldüm. Kendimi buldum. İyi de oldu. Günün sonunda edebiyatta her şeyi taklit edebilirsiniz. Bütün kitaplarımın benden sonra yayınlanmış benzerleri var zaten. Ancak bir yazarın samimiyetini zorlamanız, imkansızdır. Çünkü herkesin bugününün bir hikayesi var. Geçmişinde yatan, kalbine batan, bugününü yerle bir eden. Süper Zeki Bir Kadının Über Salak Hikayesinden tanıdığınız Bilun'un gözünden anlatıyor 99 Yazı o günleri. Ancak hikayede Cenda ve Cenk, Bitli Pileyboyun kahramanları Ayda ve Luna da var. Böylece ortaya bir Arzum Uzun başlangıç romanı çıkmış oluyor. Okur isterse Bitli Pileyboyu okuyup Ayda ve Luna'nın büyümüş halini, isterse Süper Über serisinden Bilun, Cenda ve Cenk'in hikayesini okuyabilir. Beni hiç okumamış olan ama hikayenin devamını merak edenler için büyük kolaylık... Okumuş olanlar içinse üç romanda olan bitenin esas nedenini çözme aracı bu. Bu kadar umutla dolup bu kadar sakata gelmeyi hak etmek için ne gibi bir günah işlediğimizi çok düşündüm yıllarca. O günden sonra bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Dünya değişti, ülke iyice acayipleşti. Kendimizi koyacak yer bulamadık. Ama ben inanırım... Şerdeki hayra inanırım. Mutlu sonlara inanırım. Umuda inanırım. Başımıza gelen, memleketin başına gelen, dünyanın başına gelen tüm felaketlerde bu umut ayakta tuttu beni. Günün sonunda o felaketten bir mutlu son yaratmalıydım. Bunu kendime, hayata, en çok da gidenlere borçluydum. Kitabın sonunda ağlayacaklar evet. Ama mutluluktan. Herhangi bir dünyanın parçası olmak için çabalamıyorum. Kendime has bir evrenim var. Teşvikiye-Beşiktaş hattında oyuncular, yönetmenler, yazarlar, müzisyenler ve sıradan işlerle uğraşan komşularım var. Ben burada iyiyim. Seven sever, kabul eden eder, etmeyenin canı sağ olsun. Anlayacağın basit bir hayat süren, kendine göre rutini olan disiplinli bir edebiyat işçisiyim. Parker, Plath, Sexton, Atwood; bayıldığım kadınlar... İçimdeki karanlığı Bitli Pileyboyda fazlasıyla yansıttım diye düşünüyorum. Kendi üslubum ve formum üzerinde kafa patlatırken karanlığa da batırıyorum kendimi, aydınlığa da. Sevdiğim şairlerin şiirlerini keyif için çeviriyorum. Kelimelerin matematiği kafamı dağıtıyor. Evet. Romanlarımda da kullanıyorum fark ettiysen. Okuyucu da alıştı artık. İngilizce yazdıklarım online yayınlanıyor. Yazmak yüzde yüz disiplin ve çalışma işi. Tüm zamanını çalan bir sevgili. Ve aynı zamanda matematik işi, ruh işi. Biri eksikse iyi yazamazsınız. Maddi manevi zor günler geçirecekler, emeklerinin karşılığını alamayacaklar, çok kötü eleştirilecekler, yanlış anlaşılacaklar. Cinsiyetleri, yaşları, görüntüleri, yaşam tarzları yüzünden yargılanacaklar. Dünya, yeteneklerinin önüne set çekiyormuş gibi hissedecekler. Ve yine de yazmaktan vazgeçmiyorlarsa başaracaklar. Bu iş sabır ve inanç işi... Her yıkımdan, düş kırıklığından sonra kalkıp daha güçlü, daha cesur savaşma işi. Kırılıp dökülmekle vakit kaybedemezsiniz. Bu iş aşk işi. Ve bu hikayenin sonunda en iyiler değil, vazgeçmeyenler kazanır. Hayatta olduğu gibi."} {"url": "https://egoistokur.com/arzum-uzundan-geceyarisi-sarkilari-uyudun-m", "text": "Arzum Uzun tanıdığım en enteresan yazarlardan biri. Bu aralar maviyi deniyor olsa da kendisi benim için sarışın doğmuşlardan. Ortayı bulamayanlardan bir bakıma; komik, hüzünlü, hiperaktif, çalışkan, fazla zeki ve epeyce çatlak... Bu yüzden de sürprizli ve eğlenceli. Öncelikte poptan rock'a çorba gibi bir müzik zevkim var. 90'ların grunge'ı, 2010'ların melankoliğiyim. Elimden geldiğince, sarih bir liste düzenlemeye gayret ettim. Elbette ki kelimelerle uğraşan her insan gibi benim için de sözler müzik kadar önemli. Genellikle her şarkının bir cümlesi vurur beni. Oradan yakalar, çarpar. Bu da öyle bir liste. Bazı insanlar güzel söz yazıyorlar. Listeme gelince... Gece yarısından sonra keyifle dinleyiniz. Aşkın arada kalma halini son derece net anlatıyor. Bu aralar bu şarkıya takıldım. Çalışırken sık sık tekrara alıp dinliyorum. Çiğdem'in müziğinin ve sözlerinin bendeki yeri ayrı. Günlerden Salı, Çakmak, Ölürsen Haber ver, yazarken sıklıkla dinlediğim şarkılarından. Bu şarkının duygusu bambaşka. İnsan dinledikçe ağlamış kadar oluyor. Bu şarkının bu cümlesini den yazmadım diye çok kıskanıyorum. Nasıl ki ben birilerinin söyleyemediği sözleri söylüyorsam, Çiğdem de benim hissettiğim birçok duyguyu harika sözlerle notalara döküyor. Hastasıyım. Yani diyor ki, canımı daha fazla yakma, çık hayatımdan. Ben çıkaramıyorum. Sen çık. Bu akşam aklına gelirsem de beni arama. Bi zahmet sil adımı. Kurtar bizi. Gelmiş, geçmiş, gelecek en sevdiğim Teoman şarkısı. Şarkının hikayesi, ruhu, o kadar bana yakın ki... Zaman makinesi gibi. Hangi cümlesini daha çok seviyorum bilmiyorum. Sanırım şarkıyı hikaye olarak çok seviyorum. Az tanıdığın, çok sevdiğin biriyle yollara düşme şarkısı. Bu şarkıdaki kırgınlığı iliklerime kadar hissediyorum. Git derken kal demeler bizim işimiz. Kalan olmaz, o ayrı. Kalsa sever miyiz, o da tartışılır. Bu da gelmiş geçmiş gelecek en sevdiğim, tek sevdiğim Deniz Seki şarkısı. Nasıl naif, nasıl nazik bir vedadır bu. Dinledikçe güzelleşiyor. Okudun beni gecelerce! Şaka şaka yat uyu hadi. Bir Harun Tekin şarkısı. Bazen aşık olmak, birlikte olmaya yetmiyor. Hatta çoğu zaman aşk, ilişki için yeterli olmuyor. O kadar çok şey etki ediyor ki hayatlarımıza, en kolay olan, en zor oluyor. Bu şarkıyı kar yağarken dinleyin. Daha iyi oluyor. Ne muazzam bir ses. 70'lerde, yağmurlu bir sonbahar gününde, dev bir parkta yürümek gibi bu şarkıyı dinlemek. Yalnız. Üzerinde kahverengi maksi palto olan bir kadın düşünün. Üzgün bir kadın. O kadın olmak. Acıdan yorulmuş, bezmiş, bezerek huzuru bulmuş, sahil kasabasına yerleşmiş, ılık bir akşamüstü güneşin batışına karşı rakısını içen insan konforu. Özgürlük affetmektir. Savaştan kaçmaktır da bir yerde. Kabullenmektir. En sevdiğim uzun isimli gruplardan biri. Hangimiz eski sevgilimiz için Ama iyi bir insansın sevgilim sen de kendi özünde diye düşünmedik ki? Kimin iyisi? Neyin iyisi? Kime göre iyi? Biri için en iyisi, diğerinin felaketidir. Sanırım bu şarkı benden söz ediyor. Ayrıca Cemal Süreya candır! '99 Yazı'nda dediğim gibi. Çok fazla rapçi var, çok az şair. Şiir seven birini bulursanız, onu öpün, ona sarılın, onu asla bırakmayın. Şair burada uyumadım diyor. Amcanın sesi ne muazzam ama. Hakikaten karşısında aşkın tamamının durduğunu düşünüyor insan."} {"url": "https://egoistokur.com/asik-olmak-ya-da-olmamak-sen-hangisini-secerdi", "text": "Aşkta kim daha cesur sence, kadınlar mı, erkekler mi? Yeşim aşkı için düzenini bozmaktan çekinmiyor oysa Mahir mümkünse her şeyi o düzenin içinde sürdürmekten yana. Kadın hayatın her alanında daha cesur. Aşkta da bu kural bozulmuyor. Erkek belki aşkı başlatırken cesur davranıyor ama duyguları yükseldikçe onunla nasıl baş edeceğini bilemez hale geliyor. Bana öyle geliyor ki bizim ülkemizde erkekler sevmeyi bilmiyor. O yüzden de bir düzenin içinde sürüklenip gidiyorlar. Güvenle sevgiyi, bağlılıkla bağımlılığı karıştırıyorlar, tıpkı aşkla seksi karıştırdıkları gibi. Taşıması epey zor bir yara bu. Böylesi taşkın bir aşkla baş etmeye çalışırken bir de sebep olduklarınla yüzleşmen gerekebilir çünkü. Çok bıçak sırtı bir duruş bu. Ben sırtımı aşka dayadım. Yeşim sadece sürüklendi, akışa teslim oldu. Birilerini kırmak, incitmek adına kötü şeyler yapmadı, hesaplı kitaplı davranmadı. Hatta kırmamaya çalıştığı için kendi paramparça oldu. Ne ikinci kadın olmayı kabullenebildi ne de Mahir'den vazgeçebildi. Okuduğum bir araştırmada, Evliliklerin neredeyse yüzde 70'inin duygusal boşanması çoktan gerçekleşmiştir deniyordu. Yani hukuksal boşanmadan önce duygusal olarak bitiriyor insanlar ilişkiyi. Bu korkunç bir rakam; bir aldatmacanın içinde savrulduğumuzun işareti. Fakat kadınlar ve erkekler için durum farklı. Erkekler zaten evde bulamadığını dışarıda arama hakkını görüyor kendilerinde. Ama kadınlar için durum öyle değil. Birçoğu başka şansı olmadığı için katlanıyor bu duruma. Maddi özgürlük, zihinsel özgürleşme çok önemli. Ben böyle bir şeyi kabul edemem. Hayat mutsuz olmak için çok kısa. Güvenlik diye bir şey yok ki aslında. Yarın var mı yok mu, o bile belli değil. Ölümü bilen biri olarak, tarafım aşktan yana. İnsanların yaşamlarının sonunda yaptıklarından değil, yapamadıklarından pişman olduklarını iyi biliyorum. Keşke dememek için, vaktinde acı çekmeyi tercih ederim. Herhalde 'baba sendromu' dedikleri şey yüzünden. Benim ilk aşkım mesela babamın kopyasıdır. Halbuki şu hayatta en istemeyeceğim şey, babama benzeyen bir adamla olmaktır. Tabii bunu bilincim söylüyor. Demek ki zihnimin arkalarında başka gerçeklikler var. Bir de aşkın yaralarımızla yüzleşmemizi sağlamak için bu şekilde işlediğine inanıyorum ben. Çünkü aşık olduğum her adam, kalbimdeki bir yaraya denk düşüyordu, onlara çok şey borçluyum. Belki beni çok üzdüler ama sayelerinde ne istediğini çok iyi bilen bir kadına dönüştüm. Her romanımda güçlü kadınları yazıyorum. Babasız büyüdüğüm için ve etrafımda hep hayatla tek başına mücadele eden kadınlar olduğu için belki de. Fakat Yeşim'le farklıyız. Ben anne de olduğum için, kahramanım kadar gözü kara hareket edemeyebilirdim. Yine de hayata ve insanlara her şeye rağmen inanması, içindeki bir yanın hep masum kalması bakımından benzeşiyoruz galiba. Kesinlikle. Kusursuz bir insana rastlamadım zaten. Mühim olan kusurlarımızla yüzleşmeye istekli olup olmadığımız ve onlarla nasıl başa çıktığımız. Hayatımızın sorumluluğunu sırtlanacak mıyız yoksa suçu başkalarına, geçmişe, ailemize atıp kurtulacak mıyız? Sevmek de öğrenilebilir bir şey bence. Çocuklukta bu ihtiyaç tam doyurulmamışsa, ömür boyu o açlık yönetiyor seni ve incinmeye açık hale geliyorsun. Sonra da kendini korumak için etrafına duvarlar örmeye başlıyor, o duvarların altında da ilk sen kalıyorsun. Bir insanı her şeye rağmen sevmek, bence kıymetli olan bu. Aşk, var oluşumuzun da yok oluşumuzun da nedeni. Her şey zıddıyla mümkün ve aşkı büyülü yapan, bu iki uç arasındaki mesafenin genişliği. Aşk, imkansız kelimesinin harf harf yok oluşu aslında; insanın en görkemli yanı. Edebiyatım, samimiyeti temsil etsin, yeter bana. Kendi edebiyatım hakkında büyük cümleler kurmadım. Zaten öyle ustalarımız var ki onların karşısında ancak susabilirim. Yakın hissetme konusuna gelince, tanıştığım ilk günden beri İnci Aral ve Buket Uzuner öyledir. Murathan Mungan keza. Birhan Keskin'in şiirlerine hayranım, kendisini şahsen tanımıyorum ama çok yakın hissediyorum. Yine de kendime bir raf seçebilseydim, Jane Austen ile Ursula K. Le Guin arasında bir yer olurdu. Sırtımı da Irvin Yalom'a yaslamak isterdim. Edebiyatla ilgilenen herkesin takip etmesini şiddetle tavsiye ettiğim bir portal. Teşekkürler!"} {"url": "https://egoistokur.com/asil-turkan-hafifmesrep-mujde-elmaslari-seven-ajda-tavirli-bah", "text": "Bu ülkede yayıncıların nedense pek ilgi göstermediği biriciğim Erica Jong'un kitaplarına yeniden daldığım şu günlerde aklıma geldi bu konu. Jong romanlarına gerçek hayattan tanıdığı kişileri; yazarları, şairleri, aktrisleri, yönetmenleri konuk ediyor sık sık ve onların kırılabileceklerine, incinebileceklerine aldırmadan yazıyor. Bazılarını gerçek adlarıyla, bazılarını takma isimlerle anlatıyor. Çok da tepki alıyor bunu yaptığı için. Daha doğrusu alıyordu. Epeydir kimseyi incitmiyor çünkü. Konuyla ilgili hatırladığım en ayyuka çıkmış olay bu... Elif Şafak, ilk çocuğuna hamileyken, hayran olduğu Adalet Ağaoğlu'nu ziyarete gidiyor. Çocuğunu dünyaya getirip getirmemek konusunda kararsız, bu yüzden yazarlık aşkı uğruna hiç çocuk yapmamaya karar veren Ağaoğlu'ndan bir işaret bekliyor. Ve beklemediği bir şekilde geliyor o işaret! Şafak da bunu Siyah Sütte anlatıyor. Gelin görün ki, Ağaoğlu'nun itirazları var: Hem romanda kendisinden izinsiz söz edilmesine hem de anlatılış biçimine. Benim evimde çay demlenmez ki. Üstelik tabaktaki kurabiyelerin asker gibi durduğu yalan diyor. Ayrıca görüşme sırasında Şafak'ı Yazdıklarınızı okumuyorum, sizden bıktım diye haşladığını ama onun bu tür ayrıntıları romanına eklemediğini anlatıyor. Öte yandan Adalet Ağaoğlu da romanlarında gerçek insanları kullanmadı değil. Mesela rüyalarını anlattığı Gece Hayatımda, şair, yazar, felsefeci Hilmi Yavuz ile Türk sinemasının 'Sultan'ı Türkan Şoray arasındaki hayali sevişmeye yer verdi. Hem de nasıl yer vermek! Ben bundan şunu anlıyorum: Elif Şafak, Adalet Ağaoğlu'nu ziyaret edeceğine, oturup o ziyaretin rüyasını kurgulasaymış, hiç sorun yaşanmayacakmış. Türkan Şoray'ı yazan, ve bunu yaparken de onu Müjde Ar'la buluşturan bir yazar da Seray Şahiner'di. Genç yazar Gelin Başı kitabında yer alan İlk Öpüşte Aşk öyküsünde Türkan Şoray ile Müjde Ar'ı aynı bedende birleştiriyordu. Kadınların kendilerine kurdukları en büyük tuzak, filmlerden rol seçmektir diyordu hikayenin Türkan Şoray olmayı hayal ederken Müjde Ar olmaktan başka yol bulamayan kahramanı Çiğdem. Hikayeye gore, Türkan Şoray ihanet edeni terk ederken, aşkından ölse de bakmazdı arkasına. Asil ve mağrurdu. Ve hayat güzellik, saygınlık ve ona deli gibi aşık başka bir erkekle ödüllendirirdi onu. Müjde Ar'a gelince; hafifmeşrep ve şehvetliydi. Hep düşer, ayağı hep zaaflarına takılırdı. Gidenin peşinden koştukça küçülürdü. Pişman olacağı şeyler yapardı durmadan. İntikam için beklemezdi. Vicdan azabını, ayıplanmayı, en fenası kendini ayıplamayı göze almıştı. Yüzüne son yazısı düştükten sonra bile ağlamaya devam ederdi o. Selim İleri, Bir Akşam Alacası öyküsünde kısacık da olsa Bülent Ersoy'a yer vermişti. Hamdi Koç'un İyi Dilekler Ülkesi romanında da vardı Ersoy. Ameliyat olup cinsiyet değiştirdikten sonra hayat ona maddi her şeyi sunduğu ama hayal ettiği hiçbir şeyi vermediği için düşkırıklığına uğrayan, bu yüzden de artık iyi şarkı söyleyemeyen bir sanatçı olarak."} {"url": "https://egoistokur.com/asinmis-bir-hafizanin-gunlugu-piranes", "text": "Jane Austenvari gizemli öykü koleksiyonu Grace Adieu Hanımları ile Neil Gaiman'ın Son 80 yılda basılmış en kusursuz roman diye nitelendirdiği bol ödüllü Jonathan Strange ve Bay Norrell'in yazarı Susanna Clarke'ın bu kez geçmiş zamanlarda değil, yakın gelecekte geçen yeni kitabı çıktı. Romanın adı, labirentler, merdivenler ve ürkütücü işkence aletleri içeren 16 düşsel hapishane baskısıyla ün kazanan 18. yüzyıl gravür ustası Giovanni Battista Piranesi'den geliyor. Ressam Piranesi'nin gölgeli hapishaneleri, kitaptaki Ev'in de ilham kaynağı. Sayfanın sonunda bu hapishane gravürlerinden birkaçı var. Eh, bana sorarsanız başka birçok şeyin yanı sıra Piranesi'yi pekala böyle tanımlayabiliriz. Romana adını veren anlatıcı, okura daha ilk sayfalarda ezelden beridir Ev adını verdiği yapıda yaşadığını söyler. Üst katlarında bulutların sürüklendiği, alt katlarında nehirlerin çağladığı çok tuhaf bir yerdir bu Ev. Geçmişini hatırlamayan Piranesi'nin dışında bir de Öteki vardır. Öteki, daha yaşlı biridir ve görünüşe göre Ev'e dair daha çok şey biliyordur. Piranesi ile Öteki haftada iki gün buluşurlar. Çeşitli pozisyonlarda yatan ve sonsuz uykuya dalmış görünen 13 iskelet sayılmazsa Ev'de o ikisinden başkası yoktur. Bir de gelmesinden korkulan bir 16 vardır ama bundan bahsedersem spoiler vermiş olurum. Kendi adıma Susanna Clarke'ın önceki kitaplarını çok sevmeme rağmen Piranesi'yi okurken biraz zorlandım. Romanın dilindeki sarsaklık, tuhaf büyük harf kullanımı ya da anlatıcının en sıradan gündelik ayrıntıları bile gülünç denecek bir ciddiyetle aktarması beni biraz sıktı. Hatta elimdeki Türkçe baskıyı bir kenara koyup İngilizcesine yöneldim ama hissiyatım değişmedi. Piranesi ancak okumayı sürdürdükçe aydınlanmaya başladı benim için. Öteki karakteri Piranesi'ye süregelen bir konuşmayı aynı kelimelerle daha önce de yaptıklarını söylediğinde... Hafızasının Ev tarafından yavaş yavaş aşındırıldığı konusunda Piranesi'yi uyardığında... Piranesi'nin güncesindeki somut ayrıntıların bile birbiriyle çeliştiğini fark ettiğimde... Clarke belli ki bu rahatsız edici üslubu bile isteye seçmişti. Piranesi'nin güvenilmez bir anlatıcı olduğunu, dahası kurnaz ve kötücül biri olan Öteki tarafından sürekli manipüle edildiğini fark edince hikaye benim için biraz aydınlandı. (Piranesi'yi edebiyat dünyasının diğer güvenilmez anlatıcılarından ayıran şey, onun güvenilmezliğinin kısmen bazı şeyleri hatırlayamamasından, kısmen de Öteki'ye gereğinden fazla inanmasından, güvenmesinden kaynaklanması. Zaten kendi de günlüklerini şöyle bir karıştırınca aslında pek çok şeyi unuttuğunu fark etmeye başlıyor. Ev'in gerçekte ne olduğunu, on binlerce -ya da daha fazla- heykelin orada ne aradığını, albatrosların hikayedeki yerini, Öteki'nin anlatıcıya neden Piranesi adıyla seslendiğini, insanın onu hapseden bir mekanı sevmesinin ve o mekanın çirkinliklerini unutup güzelliklerini görmeye başlamasının nihayetinde neye mal olabildiğini finalde keşfediyoruz. Romanda C. S. Lewis'in Narnia Günlükleri adlı eserine epey bir gönderme var. Clarke'ın Ev'i yaratırken Platon'un Mağara'sından yararlandığı da ortada. Öteki adlı karakterin ilham kaynağınınsa Andersen'in Gölge adlı kısa ama etkileyici eseri olduğunu düşünüyorum. Gölge insanoğlunun hayatı boyunca aslında en çok gölgesiyle, yani ruhunun karanlık yanıyla savaştığını anlatan muazzam bir masal. Romanın adıysa, söylemeye lüzum var mı, labirentler, merdivenler ve ürkütücü işkence aletleri içeren 16 düşsel hapishane baskısıyla ün kazanan 18. yüzyıl İtalyan gravür ustası Giovanni Battista Piranesi'den geliyor. Ressam Piranesi'nin gölgeli hapishaneleri, romandaki Ev'in de esas ilham kaynağı. Giovanni Battista Piranesi'nin eserlerinden biri, Goethe'nin de vurulduğu Roma serisinden. Giovanni Battista Piranesi'yi bu sözünden daha iyi açıklayan başka bir şey yok. Aslında Susanna Clarke da romanını tam bu cümleden yola çıkarak yazmış. Piranesi, bir taş ustasının oğlu olarak Venedik'te doğdu, keşiş olan abisinin teşvikiyle klasik Yunan ve Roma edebiyatlarını öğrendi, şehrin su kanallarını inşa eden amcasından mimarlık eğitimi aldı. 18 yaşındayken gittiği Roma'da ünlü gravür ustası Guiseppe Vasi'nin çırağı oldu. Bir yandan da Roma'daki Venedik elçiliğinde teknik ressam olarak çalışıyordu. Vasi, onun eşsiz dehasını ilk keşfeden kişiydi. Çok geçmeden her iki işte de ustalaştı. Hem antik dönemin yapılarını kusursuz bir doğrulukla çizebiliyor hem de sınırsız hayal gücünün ürünü olan imkansız yapılar tasarlıyordu. Gravürlerindeki cesur ışık kullanımı ve dramatik sunum ona büyük şöhret kazandırdı. Piranesi, 27 yaşına gelince Vedute di Roma serisine başladı. Şehrin zengin arkeolojik eser hazinesini resmettiği bu resimlerle sanat dünyasında fırtına gibi esti. Olağanüstü yetenekliydi. Hakkında hep anlatılan bir anekdotu aktarayım: Alman şair Goethe, hevesle çıktığı Roma seyahatinde büyük bir düş kırıklığına uğramış çünkü Piranesi'nin gravürlerindeki gibi bir Roma göreceğini sanıyormuş, olmamış elbette. Piranesi birkaç yıl sonra İtalya'ya dönerek 14 levhalık Carceri d'invenzione serisine başlamış. Sonradan Holandalı ressam Maurits Cornelis Escher'e ilham verecek olan ve dönemine göre son derece avangart sayılan bu seride resim sanatının sınırlarını adamakıllı zorluyor, perspektif oyunlarını, uzamsal anomali ve yanılsama olanaklarını araştırıyormuş. İtalya'daki gerçek hapishanelere hiç benzemeyen bu yapılar mimari denen disiplinin kurallarına uymuyorlarmış ama bakanın üzerindeki etkileri muazzam oluyormuş. Yaklaşık on yıl sonra Piranesi bu levhaları bir kez daha elden geçirmiş ve seriye iki yeni gravür eklemiş. Öncekilerden daha karanlık ve karmaşık mekanlarmış bunlar, içlerinde ürkütücü işkence aletleri varmış. Hapishane gravürleri serisini tamamladıktan sonra yeniden Roma'ya dönen Piranesi bu kez arkeoloji alanında çalışmaya başlamış hatta bu alanda da radikal fikirleriyle öne çıkmış. Genel kanının aksine klasik Yunan ve antik Roma kültürünü estetik yetkinliğin zirvesi saymıyor, mimari sanatını Etrüsklerin yetkinleştirdiğini öne sürüyor, eski Mısır sanatını göklere çıkarıyormuş."} {"url": "https://egoistokur.com/asiri-tutkulu-okurlar-sehrazat-sendromuna-dikka", "text": "Aşırı tutkulu okurlar, ŞEHRAZAT SENDROMU'na dikkat! Stephen King'in Miserysinin manyak karakteri Annie Wilkes'i hatırlıyor musunuz? 'En sevdiği' yazarı diri diri gömülmekten beter etmiş, işkenceyle ona tam da kendi istediği gibi bir roman yazdırmıştı. Sevdiğim kitap yazarın değil, benimdir diyen Wilkes ve benzerleri Şehrazat sendromundan mustarip. 1001 Gece Masallarının Şehrazat'ı ölümden, celladına kendi masallarını anlatarak kurtulmuştu ya; ölümsüz olmak isteyenler de galiba hep kendi hikayelerini okumak istiyor. Arthur Conan Doyle, kahramanı Sherlock Holmes'u öldürdüğünde, İngiliz halkı resmen ayağa kalkmış. Üzüldükleri falan yoktu; hiddetlenmişlerdi diyen Doyle, Holmes'un öleceğini ilk olarak annesine haber vermiş ve kadın adeta delirmiş: O iyi kalpli Bay Holmes'u mu öldüreceksin? Arthur, sakın böyle bir şeye cüret edeyim deme!! Bildiğiniz gibi, Doyle tehditlere pabuç bırakmamış. Aşırı tutkulu okura bir örnek daha: İngiltere'den ABD'ye her ay Oliver Twist fasikülleri getiren geminin Baltimore'a yaklaştığı haberi geldiğinde, halk rıhtımda toplanıyormuş. Bir keresinde öyle bir kargaşa çıkmış ki aşırı hevesli okurlardan birkaçı boğularak ölmüş. Tabii vücut ısısı adamakıllı düştüğü için ölümün eşiğine gelen dağcı gibi olumlu örnekler de var. Arkadaşları ona saatlerce aralıksız 'Yüzüklerin Efendisi'ni okumuş, böylece genç adam komadan çıkabilmiş. Sevgiden mi, edebiyatın şifa etkisinden mi bilemem ama güzel hikaye. Umarım son günlerin saçma fiili ve zihinsel koşuşturmasından, siyasi ve magazinel keşmekeşinden bir an önce kendimizi çıkarıp, bu elzem sayılamayacak ama meşgul olması çok zevkli konulara dalarız... Okumayı seven herkese iyileştirici dozda 'Şehrazat sendromu', sevdiğim yazarlara da yazının hayat verdiğini bilen okurlar diliyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/ask-acisi-ogretiyor-ama-ne-ogrenecegimiz-bize-kalmi", "text": "Neden bilmiyorum, bizde güzel aşk romanı yazılmıyor pek. Wattpad'den keşfedilen çocuk yaştaki yazarların kitaplarını saymıyorum. Galiba özel bir vaha kurmuşlar kendilerine ve ne yazıyorlarsa birbirleri için yazıyorlar aslında. Aşk-ı Memnu ve Çalıkuşu gibi klasiklerimizin üzerinden de çok zaman geçti. Gerçi ben hala dönüp dönüp okuyorum bu iki kitabı... Ve tabii başka memleketlerin yazarlarını; Bronte'leri, Austen'ı, Anna Kareninasıyla Tolstoy'u... Ya da niye hep klasiklerden gidelim, bazen de Bridget Jones'lara, Charlaine Harris'lere falan sığınıyorum. Kendi okuma zevkimden yola çıkarak karar verdim. Bir roman, konusu ve karakterleriyle ilgimi çekebilir ama hikayenin geçtiği yer; tanımak, öğrenmek istediğim bir yer ise ilgim katlanır. Ben, hem dünyayı merak ediyor, öğrenmeyi seviyorum hem de mekanın hikayeye kattığı ruh zevkimi cezbediyor. Romanımı okuyanlar, Capri'yi adım adım dolaşmış gibi hissetsinler istedim. Hikaye aklımda yeşermeye başladığında, bir gezi romanı da olmasını istedim. Yani ta en başından beri hem Nazlı'nın hikayesini yazacaktım hem de Capri'yi. Amalfi sahilinde toplam üç hafta geçirdim ve Capri'yi görür görmez yazmak istedim. Yalnızca başkalarına anlatmak için değil; tüm güzellikleriyle burayı daha iyi kavramak için de. Ama bir yeri yazmak için o yeri gezmek yeterli değil. Gezi Traveller dergisinin yayın yönetmenliğini yaptığım yıllardan gezi yazarlığının dersine iyi çalışmayı gerektirdiğini biliyorum. Okurun Capri'yi zihninde canlandırabilmesi için orayı çok iyi tanımam gerekiyordu. Mevsim de hikayenin ruh halini belirleyen önemli bir unsur oldu. Bol ışığıyla, sıcağıyla, sereserpeliğiyle, umut ve iyilik hissiyle Şanslı Kızlar bir yaz romanı. Her insan gibi, her ilişki de biricik. Bu yüzden genellemelere temkinli yaklaşıyorum. Nazlı ve Deniz çocukluktan beri arkadaş. Çocukluğu paylaştığımız insanlara karşı daha toleranslıyız belki de. Kendimi eskisi kadar yakın hissetmediğim arkadaşlarımın bile çocukluk fotoğrafları beni duygulandırıyor mesela. Kadın dostluklarında çok fazla duygu ve mahremiyet paylaşılır. Bu da hem gerilime yol açar hem de bir çırpıda vazgeçmeyi zorlaştırır. Herkesin maskeleri var çünkü herkesin korkuları var. Korkularımızı saklamak, hayatta kalma dürtüsünün bir parçası. Fakat bir de sırf maskelerden ibaret olanlar var. Sosyal becerileri yüksek. Vitrinleri çok süslü, ışıltılı ama biraz yakından bakınca koflukları ve yavanlıklarıyla insanı hayrete düşürüyorlar. O vitrini yaratmak bir ''başarı elbette. Yine de her günü, olmadığın biri gibi yaşamaya uğraşmak zor bence. Her acı gibi aşk acısının da öğretici olduğunu düşünüyorum ama ne öğreneceğimiz bize kalmış. Acıyı besleyip büyütebiliriz. Sırf o sevmedi diye sevilmeye layık olmadığımıza inanabiliriz. Üç günlük dünyayı cehenneme çevirebiliriz. Ya da hayatın gerçek acılarına gözümüzü açar, minnet duymayı hatırlarız. Kendimizi iyi etmeyi öğrenir, kendi değerimizi keşfederiz. Şanslı olduğumuza inanırız. Neyi seçeceğimiz bize bağlı. Ve bunun için de aklımız var. Üstünden kara bulutların eksilmediği bir memleketteyiz ve epeydir adamakıllı kasvetli zamanlardan geçiyoruz. İyi değiliz, hafiflemeye ihtiyacımız var. Şanslı Kızları yazarken beni en mutlu eden şey, kendime alternatif bir dünya yaratabilmekti. Okurlar için de böyle olur umarım, yalnızca zihinlerinde de olsa, hafif bir hikayenin peşinde Capri'ye kaçmak onlara iyi gelebilir. Şanslı Kızların tamamen hayal ürünü bir hikayesi var. Kitabın kahramanı Nazlı ne fiziğiyle ne huyu suyuyla benziyor bana. Yine de ortak yanlarımız var tabii. Sadece Nazlı ile değil; Deniz ve Serra'yla da var ama bunlar mahrem şeyler. Yazmak istediğim çok hikaye, anlatmak istediğim çok yer var, aklımdakileri sıraya koymakta zorlanıyorum. Şanslı Kızlarda Capri'nin yeri ne ise, diğerlerinde de romanın ana karakteri gibi işleyeceğim şehirler olacak. İlle güneş ve deniz mi; hayır. İkinci romana başladım bile. Yolculuk bu defa Kuzey'e. On dokuz yaşındayken tek başıma, sırt çantasıyla bir ay Avrupa'yı gezdim. Çeşme'den yola çıktım, Lizbon'a kadar... Hayatımın ilk önemli yolculuğudur. Özgürlükçü ve açık görüşlü bir anne-babanın kızıyım. Şimdi dönüp baktığımda zamanlarının ilerisinde insanlar olduklarını görüyorum. Bana da kız kardeşime de istediğimiz yere gidebileceğimiz güvenini ve gücünü verdiler. Özgürlük, sorumluluk gerektirir ama sorumluluğu öğrenmek için de özgür bırakılmak şart. Seyahat, bunu tecrübe etmenin en zevkli yolu. Seyahat etmek, insana hayatına uzaktan bakma imkanı da veriyor; yeni bir perspektif kazanıyorsun. Dünya bildiklerimizle sınırlı değil. Bunu fark etmek bile zihninde yarattığın hapishanelerden kurtulmanın yolunu açıyor. Aklıma yatmayan hiçbir şey ilgimi çekmiyor. Akla inanıyorum. Mutluluk da akıl yoluyla yaptığın bir seçim. Mesela her şeyden şikayet eden insanlar vardır. Hep mutsuzdurlar, hep bir şeylerden şikayet ederler çünkü zihinleri iyi olanı değil, kötü ve olumsuz olanı bulup görmeye idmanlıdır. Böyle olmaya alışmışlar, zihinleri bu alışkanlığın esiri olmuş. Oysa hakikat dediğimiz şey zihnimizin dünyayı kavrayışı. Dünyayı nasıl kavradığımız da dünyaya nasıl baktığımıza bağlı. Tam da bu yüzden duyguların düşünceleri değil, düşüncelerin duyguları yarattığına inanıyorum. Düşünceler duyguları, duygular ruh hallerini yaratıyor. Ve zaman içinde bir bakmışsın ruh halin alışkanlığın olmuş, davranışların olmuş; sen olmuşsun... Bu yüzden nasıl düşünmeyi seçtiğimiz çok önemli."} {"url": "https://egoistokur.com/ask-deneyler", "text": "Açıkçası üsluplarını beğenmesem de ilgilendikleri konu çekici. Adı aşk olsun, seks olsun, evlilik olsun, fark etmez; iki insan arasındaki ilişki hala yeryüzünün en büyük esrarı... Hepimiz bilmek, o yarı karanlık alanı aydınlatarak yolumuzu görmek istiyoruz. The Uncommon Arrangements: Seven Marriages diye bir kitap var elimde, Katie Roiphe yazmış. Edebiyat sevenler için bir kişisel gelişim kitabı denebilir. 1910-1939 arasında Londra'da yaşanmış yedi ilişkiden yola çıkarak kendimizi, ilişkilerimizi gözden geçirmemizi sağlıyor. Sözü edilen dönem modernizmin, yani yeni ve daha iyi bir dünya arayışının ilk yılları, anlatılan kişilerse büyük yahut önemli edebiyatçılar... H. G. Wells-Rebecca West; Katherine Mansfield-John Middleton Murry; Kontes Elizabeth Von Arnim-John Francis Russell; Vanessa Bell-Clive Bell; Lady Ottoline Morrell-Philip Morrell; Radclyffe Hall-Lady Una Troubridge; Vera Brittain-George Gordon Catlin... Roiphe geleneklere meydan okuyarak tutkulu aşk deneyleri yapan kahramanlarını birer 'devrimci' sayıyor ve Amaçları yeni ilişki biçimleri icat ederek farklı bir ahlak sistemi oluşturmaktı diyor. Seçtiği çiftler aşkın yaratıcı bir eylem olması gerektiğine, sanatçı titizliğiyle biçimlendirilebileceğine, dahası kıskançlık ve sahiplenme arzusu gibi duyguları mantığın yardımıyla kontrol edebileceklerine inanıyorlarmış. Virginia Woolf'un kızkardeşi Vanessa Bell'in, kocası Clive ve ikisinin de sevgilisi olan Duncan Grant'le aynı evin içinde kurduğu üçlü ilişki var sonra. Çok tuhaf! Kızı Angelina babasının Clive Bell olmadığını 17 yaşına geldiğinde öğrenmiş. Ve annesi tarafından bir deney tavşanı gibi görülmenin yarattığı hayal kırıklığıyla koşa koşa gidip Duncan Grant'in öteki sevgilisi 'Bunny', yani hakkı yenmiş bir edebiyatçı saydığım David Garnett'la evlenmiş. Haliyle annesini de, olası iki babasını da düğününe çağırmadığı gibi onlarla bir daha hayatı boyunca görüşmemiş. Bilimkurgucu H. G. Wells genç sevgililerini karısıyla yaşadığı eve getirecek kadar cüretkarmış. Karısını, birbirlerinden hiçbir şey gizlemezlerse kimsenin yara bere almayacağına ikna etmiş. Kadının bu hakkaniyetsiz sözleşmeyi niçin kabullendiği meçhul. Çok incindiğini düşünüyorum. D. H. Lawrence'ın 'Lady Chatterley'in Aşığı' romanına esin kaynağı olan Lady Ottoline Morrell ise önüne geleni yatağa attığı halde, politikacı kocasının minicik bir sadakatsizliğini öğrenince darmadağın olmuş. Una Troubridge ve lezbiyen aşk hikayesi The Well of Lonelinessin yazarı Radclyffe Hall arasındaki ilişki de çok acayip. Hall bir erkek gibi giyiniyor ve topluluk içinde kendini hep Una'nın kocası olarak tanıtıyormuş. Onun Evgenya adlı bir Rus kadınla ilişkisi, Una'yı kelimenin tam anlamıyla yıkmış. Gerçi yıllarca acı çektikten, gözleri ağlamaktan kuruduktan sonra aldığı intikam da acı olmuş, çünkü kocasının ölümünden sonra, kendine metres olarak Evgenya'yı seçmiş. Başarısız olmuş bütün bu deneyleri yapan maceracıların içinde birer bilim insanı değil, yıkmaya, acı çekmeye, intikam almaya meyilli birer ruh var. Yine de yargılayıcı olmak istemem, okuduklarım bir yanıyla büyüleyici bence. Çünkü soru sormak ve denemeyi göze almak, başkalarının ilişkileri üzerine ahkam kesmekten çok daha iyi. Evet, insan kafasını bir şeye taktı mı takan, cevap bulmak için gerekirse hayatı kendine cehennem eden bir varlık, ama işte cennet de aramadan bulunmuyor ki! bir çocuk gibi can atarlar ve bir çocuk gibi görünmekten ürktükleri için susarlar. evet ya, çok güzelmiş. şarkıyı da dinleyeceğim birazdan. Vaktiyle elimdeki herşeyi tehlikeye atmış biri olarak söylüyorum ki, bazen tehlikeye attığınızdan daha güzelini elde edebilirsiniz... biraz cesaret bazen ödüllendirilir, risk almazsanız hep elinizdekiyle yetinmek zorunda kalırsınız. Teşekkür ederim Dilek. Sen gerçekten yapmıştın bunu, çoğu kişinin cesaret edemeyeceği bir şeyi göze almıştın. Sana bu yüzden de hayranım. Gerçekten. Çok güzelmiş. Ne kadar da doğru. Daha önce sizi okumamış olmama üzülürken bu fırsatı bulduğuma seviniyorum.. çok güzel bir 'aşk hikayelerinden kesitler' harmanıydı.. dünya döndükçe var olacak ama çözülemeyecek, esrarengiz, bir o kadar da çekici, yaşanası bir duygu aşk.. :) Geç de olsa okudunuz ama. Evet, ne yazık ki. Türkçesi çıksaydı mutlaka yayınevini de yazardım."} {"url": "https://egoistokur.com/ask-gerceklesmeyecek-ideal-evlilikse-aci-hakika", "text": "William Goldman'ın aynı adlı romanından uyarlanan filmi Princess Bride, Westley adlı bir genç adamın, büyük aşkı Prenses Buttercup'ı bulma macerasını anlatıyor. Westley, prensesini ararken bin türlü belayı atlatıyor, defalarca vuruluyor, yaralanıyor hatta bir keresinde ölüyor ve sihir yardımıyla diriltiliyor. Masal bu ya; sonunda da aşkına kavuşuyor. Tim Burton'ın Corpse Brideı bu yazı için fazla romantik belki ama ne yapalım. Sevimsiz bir mutsuz evlilik fotoğrafı istemedim. Barselona'daki Catalunya Tarih Müzesi'ndeki Seni Seviyorum? Aşkın ve Evliliğin Öyküsüe göre aşk dediğimiz şey binlerce yıldan bu yana çok değişmişti, evlilikse bir modern zaman icadıydı. Sergi, antik çağlardan günümüze flört, baştan çıkarma, inançlar, adetler üzerine bilgiler veriyor, evliliğinse bir sosyal kurumdan ibaret olduğunu söylüyordu. Aşk ve evlilik tarih boyunca asla el ele yürümemişti. Birbirlerine Doğu'yla Batı, Venüs'le Mars kadar uzaktılar. Biri arzunun, diğeri bürokratik, ekonomik ve sosyal dayatmaların meyvesiydi. Biri tehlike sunuyordu, öteki konfor. Biri gerçekleşmeyecek idealdi, öteki acı hakikat. Sergiyi hazırlayanlar daha da ileri giderek, aşkın istenmeden dünyaya gelmiş bir çocuk gibi huzur kaçırdığını, aileler arasındaki bir iş anlaşması gibi kağıt üstüne atılan imzalarla başlayan evliliğinse toplumun devamlılığı adına elzem sayılan bir kurum olduğunu söylüyordu. Zaten Bir aşk ilişkisi olarak evlilik kavramı, yakın zamanlarda ortaya çıkmış. Tüketim toplumlarında insanlara ürün sattırma unsuru olarak... Eh, herkesin bildiği gibi aşıklar, ev, araba, deterjan almakla ilgilenmezler, bunlar evli çiftlerin ilgi alanındadır. Ve öğrendiğim bir bilgi daha: Beyaz gelinlik giymeye 1930'da başlanmış. 100 yıl öncesinde gelinlikler pembe veya sarıymış; 19. yüzyıl öncesindeyse hepsi siyahmış. Evliliğin üzerindeki kara gölgeye işaret olsa gerek. Ünlü terapist, danışanları arasından seçtiği bir çifti örnek veriyor. 49 yaşındaki Martin ile 41 yaşındaki Claire 15 yıldır evli. Çocuklar, iş güç ve para konuları dışında pek konuşmuyorlar, birbirleriyle paylaşacak umutları, hayalleri kalmamış. Zaten baş başa kalmamak için de ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Ayrı odalarda uyuyorlar mesela; seks hayatları hiç yok, nadiren, o da sırf bir ödevi yerine getirir gibi sevişiyorlar. Buna rağmen sıkıntıdan patladıklarında ya da birbirlerine akla gelebilecek her konu yüzünden sinir olduklarında bile gülümsemeyi sürdürüyor, çocuklarının ve arkadaşlarının yanında her şey yolundaymış numarası yapıyorlar. Claire, Martin'i hala seviyor ama hissettiği aşkın, tutkunun çoktan bittiğini, en azından terapi sırasında itiraf edebiliyor. Martin ise değişimi kabullenemiyor ve bin türlü fedakarlıkla aralarındaki ilişkiyi eski haline döndürmeye çalışıyor. Yine de mutsuz çiftlerin zombi'lerden bir farkı var. Korku filmlerinde, romanlarda insanlar bir gecede zombi'ye dönüşebilir ama ilişkiler bir gecede ölmez; günlük hayattaki aksilikler ve küçük düşkırıklıkları size yavaş yavaş, sezdirmeden etki eder. Hasıraltı edilmiş sorunlar, çözülmeden unutulmuş anlaşmazlıklar zihninizin karanlık bir köşesinde birikir, birikir... Ta ki siz, banyo rafında ortasından sıkılmış diş macunu tüpü veya oturma odasında açık unutulmuş bir lamba görene kadar... Bu ilk çileden çıkma anından sonra başlangıçta umursamadığınız şeyleri, mesela eşinizin horlamasını veya uykusunda yorganı hep kendi tarafına çekmesini tahammül edilmez bulmaya başlar, bir noktadan sonra tiksinirsiniz. Başka biri yapsa aldırmayacağınız şeyleri eşiniz yaptığınızda, resmen kan beyninize fırlar. Halbuki niyetiniz iyiydi. İlişkinizi korumak için ufak tefek şeyleri göz ardı ediyordunuz sadece. Ne yazık ki bedeli ağır oldu, evliliğinizi öldürdünüz!"} {"url": "https://egoistokur.com/ask-neden-aciti", "text": "Bu yazıyı, gözünüzün önünden derdinize derman olacak bir yıldız siz görmeden kayıp gitmesin diye yazıyorum. Böyle bir kitaptan haberdar olup da bunu kendime saklamanın vebali altında kalamazdım. Bir tür başlığında aşk geçen kitaplar sorumlusu olarak Aşk Neden Acıtırın haberini alır almaz, pozisyonumun gerektirdiği tüm ciddiyetle bir kitapçıya koşup incelemeye koyuldum şu kitabı. İşlem tahmin ettiğimden kısa sürdü, çünkü arka kapakta gördüğüm bir cümleyi okumamla birlikte aniden kasaya yöneldim: Artık hiç kimse bu kitaba atıf yapmadan aşkı konuşamayacak. Açıkçası üzerine yatırım yapmaya değecek bir iddia! Metnin alt başlığı ise Sosyolojik Bir Açıklama. Yani, ona göre... Kitabın ismiyle ve rengiyle dağılan ciddiyetinizi yeniden toplamaya davet ediyor sizi. Kitabın yazarı Eva Illouz'un, bilimsel olan bu kitabın bilimsel olmayan amacı olarak işaret ettiği şey: aşk acısının t o p l u m s a l temellerinin anlaşılmasını sağlayarak bu acıyı hafifletmek. Bu yolla, ikili ilişkileri ve aşk meselelerini yolumuzu kaybetmişçesine değerlendirme çabamızı net bir şekilde görebiliyoruz. Hayır, mesele yanlış geçen bir çocukluk dönemi ya da bizim sorumluluğumuzda yanlış yönetilen kişisel süreçlerle ilgili değil. Modern dönemle birlikte geride bırakılan yanılgılar, insanın elinden aynı zamanda avutucu ve güzelleştirici birtakım kurguları da almıştı. Artık romantik bağlamda karşımıza çıkan herkes, duyguların tartılmasıyla değerlendirildiği kadar, ve belki de daha fazla, rasyonel seçim süreçlerine tabi tutularak değerlendirilmeye başlandı. O kişinin doğru kişi olup olmadığına dair aradığımız cevap, modernitenin insanın eline verdiği en önemli haklarla, yani seçim yapma ve talep etme yoluyla bulunmaya çalışılmakta. Eva Illouz, bu kitapta, aşk ilişkilerine dair hala güncellenmemiş olabilecek birtakım yerleşik varsayımlarımıza yeni ayarlar getirmemizi mümkün kılıyor. Kitapta önce modern çağ öncesi flört ve ilişki alışkanlıklarını ayrıntılı bir şekilde ele alıyor. Kullandığı kaynaklar, 19. yy'a ait mektuplaşmalar, başta Jane Austen'ınkiler olmak üzere dönem romanları ve dönemin yazılı kuralları olabiliyor. Bahsi geçen dönem, kadının kontrolsüz bir şekilde kendini duygusal bir ilişkinin göbeğinde bulmasının neredeyse olanaksız olduğu bir dönemdi. Flört sürecine dair herkes tarafından bilinen kurallar ve ritüeller mevcut, bilinmezliğin ilişkilerde belirmesi zordu. Söz verme ve sözünde durma, dönemin en önemsenen yetilerinden biriyken; kişilerin itibarı, sözünde durma kapasiteleri üzerinden yükseliyordu. Duyguların herkesçe bilinen roller aracılığıyla ifade edilmesi, kadının büyük kaygılara kapılmasını engelliyordu, buna ek olarak kadın, yakın ve yoğun bir ilişkiye aşama aşama giriyordu. Bu ve benzeri koşullar, yıllarca birikmiş ve anlatılmış hikayelerden zihnimizde kalan masalsı kalıntılara pek eşlik etmiyor elbette. Biz şahsımıza aşina gelen kimi hikayelerin hayalini kurarken, bunların gerçekleştikleri sırada ne gibi koşullarla çevrili olduğunun bilgisine çoğunlukla sahip olmuyoruz. Ama bu konu üzerinde düşünmekte ısrarcıysak da, bilmemiz gereken, aşk nesnesini değerlendirmek için kullanılan modern ölçütler. Modern ve modern öncesi dönemin kitapta karşılaştırılmasıyla, iki dönem arasındaki fark net bir şekilde görüldüğünden, beklentilerimizin hangi döneme uygun düşeceğini sınıflandırmamız epey kolay hale geliyor. Erkekler ise alışık olmadıkları yeni bir ekonomik ve toplumsal düzenle sınanıyorlar, rahatları bu yeni koşullarla bozuluyor. Tarih boyunca, erkeğin maskülenliğini ortaya koyma işlevine sahip olan alanların hepsi köklü değişimler geçiriyor. Dolayısıyla, moderniteyle birlikte erkeğe statü temin eden bu faktörlerin değişiklik gösterip tatmin sağlayamamaya başlaması, erkeğin statü edineceği yeni bir alan ve yöntem geliştirmesine sebep oluyor. Bu alan, cinselliğin alanı. Cinsel kapitalizm, duygusal sermaye, kadının talebe tamı tamına denk düşecek kadar sevgi arz etme yükümlülüğü gibi tabirler bu noktada dolaşıma giriyor. Kitap, işin teorik yanını en ince ayrıntısına kadar çok anlaşılır bir dilde izah ediyor. Kitabı daha can alıcı hale getiren ise, gerçek kişilerle kurulmuş tüm bu manzarayı destekleyen dialoglar. Soru cevap şeklindeki kısımlar ne gerçek hayatta kadınların erkeklerden duydukları yumuşatılmış beyanlara ne de erkeklerin kadınlarda gözlemledikleri üzeri kapalı hallere benziyor. Hiçbir aldatma/ikna etme motivasyonu içermediğinden, ürkütücü boyutta açık ve gerçek. Bu gibi dialoglar art arda gelince çok ama çok tutarlı tablo gerçek hayat boyutuyla da tamamlanmış oluyor. Seçim yapan da seçime tabi olan da, kadın olsun erkek olsun, karmakarışık ve tatsız bir ağın esiri olmuş durumda. Son yüzyılda neredeyse her şeye getirilmiş bilimsel açıklamalardan aşkın da nasibini alması sebebiyle aşka eşsiz, gizemli ve tarifsiz bir his olarak tutunmak zorlaşıyor. Aşkın gizemli yanının yok olduğunun sanılması, meselenin mekanik bir şekilde değerlendirilmesine yol açıyor. Görünen o ki modern insan, bu ayarsız aşk hissine dair son zamanlarda öğrendikleri sonucunda meseleye temkinli yaklaşmaya başlarken etkisi altına girdiği yeni şeyi gözden kaçırıyor. Bu kitabı kadınlara tavsiye etme sebebim, yanlış insanı seçtikleri için ya da çok fazla sevdikleri için sürekli kendilerini suçlamaya zorlanmalarının kültürel yanını görmelerini sağlamak. -Çünkü yazar göstermiş.- Kitabı erkeklere tavsiye etme sebebim ise, kimyasal bir durumun etkisini en aza indirgemeye gayret ederek kendi üzerlerindeki kontrolü sağlamlaştırmaya çalışırlarken nasıl yeni ve dışsal bir şeyin etkisine girdiklerini fark etmelerine vesile olmak. -Çünkü yazar fark ettirmiş.- Bu yeni etki, piyasanın etkisi. Aşk Neden Acıtırın tek başına kadına sağlayacağı fayda ancak ve ancak onun kaygılarını dindirmesi olabilir. Bu kitap yalnızca kadınlar tarafından okunacak olsaydı, diyebilirim ki, gerçekleşecek şey, kadının kendi üstüne gitmekten vazgeçmesi fakat ilişkilere dair umutsuzluğunun şiddetlenmiş bir şekilde sürmesi olurdu. Yine de bunun göz ardı edilmemesi gereken bir kazanım olduğunu düşünüyorum. Hal böyleyse, o hal iyice kavranmalı. Her iki taraf hayrına olacak değişimin gerçekleşmesi ise ancak erkeğin de durumun farkında olması ve bundan rahatsızlık duymasıyla mümkün olabilir. Bu noktada, bu büyük çaplı değişimi düşleyecek kadar saf olmayacağım. Bunca zamandır içinde bulunduğumuz durumun karmaşıklığını anlamakta güçlük çektiğimizi biliyorum. İlişkilere dair açıkta kalan, açıklama getiremediğimiz şeyler eksilmek bilmedi. Benim düşlediğim şey, neredeyse hiçbir şeyi açıkta bırakmadan kusursuz bir şekilde meseleyi ele aldığını gördüğüm bu kitabı daha fazla insanın okuması. Modern aşkın bilgisi bütünüyle bu kitapta. Yazı boyunca sizi daha hülyalı bir sonuca hazırlamak isterdim ama sanırım yalnızca böyle bir kitabın varlığından dolayı sevinç duymakla yetinmelisiniz. Hiç de fena olmayan bir şeyden söz ettiğimi göreceksiniz. Yaşadığımız dönem, bana dışsal etkilerin en fazla etkisinde kaldığımız dönem gibi görünüyor. Bu yüzden çözüm, oturup içimize bakmak, kendimiz üstüne düşünmek dışında bir şey olabilir: çözüm belki de neler döndüğünün farkına varmaktır."} {"url": "https://egoistokur.com/ask-ve-yemek-isabel-allendeden-7-afrodizyak-tari", "text": "İşte birkaç benzersiz afrodizyak tarif. Hem de bir edebiyatçıdan, yani Ruhlar Evi, Aşktan ve Gölgeden, Canavarlar Kenti gibi romanların Şilili yazarı Isabel Allende'den. Allende leziz mi leziz, okuması zevkli mi zevkli kitabı Aphroditein önsözünde, Bu kitabı erotik gezintileri ve oynaşmayı seven sevgililere, bir de korkak erkeklerle melankolik kadınlara adıyorum diyor. Tabii afrodizyak yemek tarifleri ve cinselliğe dair kışkırtıcı önerilerin yer aldığı Aphroditee bakıp Bu neyin kitabı? diye soranlara tatmin edici bir cevap bulmak zor. Yemek kitabı mı? Evet. Yaşam kılavuzu mu? Evet. Edebi anlatı mı? Ona da evet. Ama en önemlisi şu: Bu kitaptaki önerilere kulak verdikten sonra, yaşamınız farklılaşacak mı? Kesinlikle ve hararetle, evet. Sadede geleyim; geçmişin eksikliklerini telafi etmek, mutfakla aramızda barışın sağlanması adına elimden geleni yapıyorum. Bulabildiğim bütün güzel yemek kitaplarının da üstüne atlıyorum. Can Yayınları'ndan çıkan Aphrodite de onlardan. Aphrodite, adeta Allende'yle okuru arasındaki bir sohbet. Öncelikle yazarın kendi hayatından seçip paylaştığı mahrem anlar var. Kocasına bir yandan yemek pişirip bir yandan da onunla tatlı tatlı sohbet ederken kendilerini bir anda çırılçıplak bulmaları gibi hatıralar ve deneyimler adeta hikaye tadında. Dünya edebiyatının seçkin örneklerinden alıntılar güzel, yüzlerce, binlerce yıldır dünyayı dolaşan erotik efsaneler, masallar manidar. Hepsi bir araya gelince, yiyecek ve içeceklerin afrodizyak güçlerine dair eşsiz bir okuma şöleni oluşturuyorlar. Böylece hem eğleniyor hem de bir aşığın nasıl ayartılacağını, şehvet ateşinin ne gibi yöntemlerle tutuşturulacağını, sevişme eyleminin sonsuza dek sürdürülmesinin mümkün olup olmadığını falan öğreniyorsunuz. Taze yabani mantar bulamaz da kurutulmuşlarına başvurmak zorunda kalırsam, onları dirilinceye kadar iyi cins bir kırmızı şarabın içine yatırır, o arada şarabın geri kalanını da büyük bir rahatlıkla içerim. Sonra sarımsağı salt parmaklarımın kokması zevki için doğrarım, oysa bütün olarak kullansam da olur, daha sonra yabani mantarlar ve kültür mantarlarını sarımsakla birlikte, birkaç dakika boyunca -saymadım ama diyelim ki beş dakika boyunca- hızlı hızlı karıştırarak zeytinyağında kavururum. Et suyunu, Porto şarabını ve trüf mantarlı zeytinyağını katarım, ama hepsini değil, birkaç damlasını kulaklarımın arkasına sürmek üzere bırakırım, çünkü unutmayalım ki afrodizyaktır. Tuz ve karabiber eker, hafif ateşte kapağı kapalı olarak, yabani mantarlar yumuşayıp da evin içi cennet gibi kokuncaya kadar pişiririm. Sonunda onları karıştırıcıda ezerim; burası işin en az şiirsel olan yanıdır, ama kaçınılmaz bir şeydir. Çorbanın, insanın ağzını sulandıracak ve bedenin de ruhun da başka salgılarını harekete geçirecek bir kokusu, çamur kıvamında, oldukça koyu bir dokusu olmalıdır. Sonra en şık giysimi giyerim, tırnaklarıma kırmızı oje sürerim ve çorbayı, ısıtılmış kaselerde, üzeri çiğ kremayla süslenmiş olarak ikram ederim. Beyaz sos içermeyen pek az mus tarifinden biridir. Enginarları yaprakları kolayca ayrılıncaya kadar en az 30 dakika haşlayın. Suyunu iyice süzüp soğumaya bırakın. Yaprakların etli yerlerini bir kaşıkla çıkarın; enginar yaprağının tüylerini ayıklayın ve içlerle birlikte blenderde öğütün. Tuz ve karabiber ekleyin. Ardından jelatini bir parça kaynar suda eritin. Krema katılaşıncaya kadar çırpın. Konsantre süt kullanıyorsanız, çırpılmadan önce çok soğuk hatta neredeyse buz gibi olmalı. Bütün bunları blendere koyarak pütürsüz bir krema elde edinceye kadar birkaç saniye öğütün. Tereyağı sürülmüş tek kişilik iki küçük kalıba dökün; buzdolabında 2 saat bekletin. Kalıptan çıkararak istediğiniz sosun üzerinde servis yapın. Kuzu afrodizyak olarak kabul edilmemesine rağmen, bu tarifteki öteki malzemeler öyledir. Ispanağın hafif acı lezzetiyle kayısıların tatlı aromasının karışımı nefis sonuç verir. İçten bir sohbet başlatmak için mükemmel bir başlangıçtır. İki kişiye yetecek miktardadır ve yanında basit bir tereyağlı pilavla ikram edilebilir. Etleri sarımsakla beraber yağda kızartın. Et suyunu katın. Kapağı kapalı olarak yumuşayıncaya kadar 45-50 dakika pişirin. Ateşten alıp etleri ısıya dayanıklı kaba hatta daha iyisi toprak bir güvece koyun; üzerlerini ıspanak yapraklarıyla örtün. Tereyağını küçük bir kapta eritin. Unu katarak kısık ateşte çevirin. Kayısının suyunu da ekledikten sonra 2 dakika pişirin. Ateşten alıp tuz, biber, limon ve muskat rendesi koyun. Kremayı da katarak iyice karıştırın ve bu sosu ıspanakların üzerlerine dökün. Üzerini kayısılarla süsleyip alüminyum folyoyla örterek 20 dakika pişirin. Çok kolay ve leziz bir tariftir ama bir gün önceden hazırlanması gerekir. Tavuk göğsünü ikiye bölün; sirkeyle ovarak 15 dakika dinlendirin. Soğuk suyla yıkayarak, tuz, beyazbiber ve erimiş tereyağıyla çeşnilendirin. Bu iki parçayı buzdolabına koyarak ertesi güne kadar bekletin. Soğanla pırasayı geri kalan tereyağında çevirin. Aynı yağın içinde tavuk göğüslerini kızartın. Sütü kaynatarak kısık ateşte yarım saat pişirin. Yumuşayınca tavuk etlerini içinden çıkarın. Sosun içine un katarak, kısık ateşte karıştıra karıştıra pişirip leziz bir sos elde edin. Muskat rendesi ve brendi ekleyin. Sosu etlerin üzerine dökerek, safranlı üzümlü pilavla servis yapın. Gustave Flaubert'in şehvetli kahramanından esinlenmiş bir tatlı. Kirazların çekirdeklerini çıkartın. Öteki meyvelerle karıştırıp toz şeker de katarak 8 dakika pişirin. Ateşten alıp süzgeçten geçirin; suyunu saklayın ve soğumaya bırakın. Peyniri çatalla ezerek limon kabuğu rendesini ve ufalanmış bisküvileri katın. Meyvelerin ayırdığınız suyunu ve kirsch'i katarak yumuşak bir krema elde edin. Kadehin dibine bu kremadan koyun, ikram etmeden önce üzerlerini meyve karışımıyla örtün. Halka halka doğranmış muzla süsleyin. Sebze suyunu ısıtıp ateşten alın. Bir tavaya 3 kaşık sıvı yağı ile 1/2 kaşık tereyağını koyup soğanı, sarımsağı, kültür mantarlarıyla yabani mantarları çevirin. Bunları ayrı bir tabağa alın. Aynı tavanın içine sıvı yağın geri kalanını ve tereyağını koyup pirinci hafifçe kavurun. Kısık ateşte arada bir karıştırarak biberiye, muskat ve sebze suyunun yarısını katın. 20 dakika pişirin ve hemen arkasından mantarları koyun. Sebze suyunun geri kalanını da katıp karıştırdıktan sonra 10 dakika daha pişirin. Pirinçler iyice yumuşadığında ½ fincan kırmızı şarapla trüf mantarlı zeytinyağını ekleyip birkaç dakika daha pişirin. Ateşten alıp üzerine rendelenmiş peynir serpin ve sıcak sıcak servis edin."} {"url": "https://egoistokur.com/aska-hayir-laura-kipni", "text": "Yazara göre aşk bir nevi ruh ehlileştirme sistemi. Zira evli olanlarımız dahil hepimiz çok yalnızız, bir yandan bağlanma özlemi çekerken bir yandan da hayran olmaya ve olunmaya ihtiyaç duyuyoruz. Yani ruhlarımız zayıf. Aşka da inanmazsak elimizde bizi hayata bağlayacak pek az şey kalacak. Aşk, üyelerine mutluluk vaat eden bir kulüp diyor. Çitin dışındakiler sabırla kulübün lüks odalarından birine alınacakları günü bekliyor. Ancak o zaman güzel, cazibeli ve değerli olacaklar. Sevecek ve sevilecekler. Giriş kapısının önünde kuyruğa girip yıllarca -ya da sonsuza dek- beklemeleri gerekiyormuş, çok mu! Karl Marx'ın iş hayatını tarif ederken kullandığı benzetmelerin hazin bir tonda ev cephesi için de kullanılabileceğini söylüyor Kipnis. Ölü evlilikler, mekanik seks, soğuk kocalar ve frijit kadınlar, hepsi zevahiri kurtarmak için üzerlerine düşeni yapıyor. Arzu tükenirken resmi bağlılıklar veya adına ilişki denen zincirler güçleniyor. O zincirleri şüpheler, tuzak sorular, sadakat testleri, çeteleler, suçlamalar, öfke, küçük düşme ve düşürülme, dayatılan vicdan azapları, salt haklı çıkmak adına üstlenilen anlayışlı eş rolleri, psikolojik işkenceler, e-posta ve cep telefonu karıştırmalar sağlamlaştırıyor. Kulüp sıkıcı bir yer haline geliyor. Bu kez 'dışarıya' özlem başlıyor, sınırsız ihtimaller zihinleri istila ediyor... Biraz daha cesur olanlar acemi adımlarla kaçsalar bile çoğunlukla koşarak yeniden içeri sığınıyor. Ya aşktan kaçmak için aşka sığınmanın anlamsızlığını fark ettiklerinden ya da 'Makine'nin içine kendilerinden, kanlarından, geçmişlerinden fazlasıyla akıttıklarını hatırladıklarından. AŞK: 'Arzuyu bastırma' denen medeni başarıyı gösteremeyenlerin yaşadığı şey. EVLİLİK: Aşkın sürgün yeri. Zorunlu askerliğin 'şık' şekli. Parçaları bir arada tutma özelliği yüzünden takma diş zamkı gibi. Not: Kolektif iyilik için çaba göstermeyenler görevden alınır. ARZU: Küçük insani dramımızdaki 'joker'. Eğlencelidir. Kararları ve planları alt üst eder. Freud'a göre tedavisi yoktur. ALDATMA: Emek etiğinin oturma grevi. Uyarı: Kitlesel tatminsizliğin grev, isyan, başkaldırı, devrim gibi dışa vurumlarında birileri yaralanabilir. EVLİLİK TERAPİSİ: Bezgin kitleyi isyanın tedavi edilebilir bir nörotik rahatsızlık olduğuna ikna eden kurum. Kötü haber: Hastalığınız teşhisten sonra ikiye katlanacak, yani daha çok çalışmak zorunda kalacaksınız. ALIŞVERİŞ: Arzunun tüketime yönlendirilmiş biçimi. Çünkü alışveriş yapmak yerine sevişen bir toplum, ekonomiyi durma noktasına getirir. İstatistiklere göre, modern dünyada iş saatlerinin gitgide artmasının temel sebebi çalışanların akşam eve gitmekten kaçınmasıymış. Evde hayat öyle bunaltıcıymış ki, insanlar eve gitmek yerine fazla mesai yapmayı tercih ediyorlarmış. Ben şu sıralar işten kaçıp bir an önce o eve ya da bu eve gitme aşamasında olduğum için, kendi payıma söz konusu istatistiğin doğruluğunu garanti edemeyeceğim. Ama üzerinde düşünmeye değer olduğu kuşkusuz. Yeşilçam'ın zengin-fakir ilişkilerinin mümkünlüğü dışında farklı bir şey söyleyen yegane aşk filmiydi Selvi Boylum. O farklı şey de, aşkı arzudan ayıran hatta alınteriyle bir tutan heyecansız tariften başka bir şey değildi. Hani diyor ya, kapının önünde sırada bekliyorlar, dışarı da olmak aşkın acı tarafı iken içeri de olmak, tatlı tarafı olmalı."} {"url": "https://egoistokur.com/aska-inanmayan-kalp-katili-bazarovla-sevismek-ve-onu-aska-inandirmak-isterdi", "text": "En seksi roman kahramanı hangisi? sorusuna gelen cevapları yayınlamayı sürdürüyorum. Gülüm Dağlı'nın cevabı doğrusu en merakla beklediklerimdendi. Mtlda adıyla bir blog açtığı yıllarda, yani henüz 17 yaşındayken yayın yönetmeni olduğum Picus'a gelen Gülüm o gün bizim kadronun mühim bir parçası olmuştu. Picus'ta güzel işler yaptı. Bu yazısını okurken Turgenyev'in Babalar ve Çocuklar adlı romanının kahramanı nihilist Bazarov için benim de bir zamanlar öyle hissettiğimi hatırladım. Bugüne kadar okuduğum kitaplardaki birçok karaktere vurulmuşluğum oldu. Ama 'en seksi bulduğum roman kahramanının gönlümde tek bir karşılığı var: Bazarov. Ivan Turgenyev'in Babalar ve Oğullar kitabının narsisist, nihilist, ukala ve umursamaz adamı Bazarov'un seksiliği, okuduğum tüm sayfalar içinde rakipsizdir. Genelde yapmam ama bu kez yazarımı savunmak zorunda hissettim kendimi. O yazıda her erkeği kendime aşık edebilirim, yeter ki bir kez sevişeyim anlamına gelen bir cümle yok. Ona yakın bir cümle bile yok. İşin doğrusu burada eleştirilecek kişi sizsiniz, çünkü insanların neyi istediklerine, hayal ettiklerine karışmak kesinlikle zorbalık. Tanrı aşkına ben, yani Aleksis ile aşkın seksin ne ilgisi var? Kaldırın şu resmi şuradan. Ayıptır ayıp. Ne idiğü belirsiz resimleri sırf güzel gözüküyor diye koyamazsınız efendim! Ben koskoca bir Rus sanatçısıyım. Derhal aklınızı başınıza devşirin! Bir roman kahramaninin seksiligi üzerine bir yazi okumak ilgincti. Seksilik bence görmeyle ve duymayla ilgili bir kavram. Bir roman kahramaninda ikisi de olamayacagina göre, onun hakkinda hissedilen seksilik, bir idealin kurgulanmis hali olsa gerek."} {"url": "https://egoistokur.com/aski-gulden-daha-guzel-ne-simgeleyebilir-k", "text": "Aşkın simgesi sayılan gül, çiçeklerin kraliçesi. Ve artık tam da hak ettiği güzellikte bir kitabı var. Sanat tarihçisi ve yazar Gül İrepoğlu'nun hazırladığı ve Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Gül kitabı, herkesin kütüphanesinde bulunması gereken bir eser. Biricik Gül İrepoğlu, ismini aldığı çiçeğe adadığı kitabı Gülde insanlığın somut ve soyut gül bahçelerinde dolaşıyor. Okurlara en renkli demeti vermek için doğadaki gülden gülün tarihine, gülün dinde neleri simgelediğinden soflaramızda ne şekilde yer aldığına kadar bu olağanüstü güzel çiçekle ilgili her konuyu irdeliyor. O kadar ki kitabında güllü rüya tabirlerine ve gül suyunun şifalı özelliklerine bile yer veriyor... Sanatı da ihmal etmiyor elbette ve gülün resimlerde, minyatürlerde, çinilerde, porselenlerde, kumaşlarda, halılarda, işlemelerde, iç mekanların taş ve ahşap yüzeylerinde, mücevherlerde, maden ve camlardaki yansımalarını inceliyor, edebiyatta, bilhassa divan şiirinde gülü araştırıyor... Böylece her kütüphanede bulunması gerektiğine inandığım eşine az rastlanır güzellikte bir kitap çıkıyor ortaya. Dünyanın sevdiği çiçeğin adıyla çağrılmak hep mutlu etti beni. Zaten gözümü açıp gülleri görmüştüm, güzel anılarımın mekanı olan Bostancı'daki köşkün bahçesinde hep renk renk güller vardı. Sanat tarihçisi olunca da yeni anlamlar kazandı benim için. Yapı Kredi Yayınları Lale kitabımdan sonra bir de bunu yapmamı isteyince, sevinçle işe koyuldum. Konu çok genişti ama çalışmanın her anından büyük tat aldım. Evet, Güllü Kitaplar bölümünü Çalıkuşunun kahraman Feride'nin o etkileyici takma ismini anarak bitirdim. Gülbeşeker şekerle karıştırılıp pişirilen gül petallerinden yapılan bir çeşit reçeli tanımlıyor, hem lezzetli, hem hoş kokulu. Gülbeşeker, gülbeşeker şemsiyesi, celencebin ya da gülbalı, güllabiye, gül mayası, gül reçeli, güllü lokum, güllü akide, güllü çikolata, gül şerbeti, gül şurubu, gül çayı hep gülün yenen ve içilen hallerinden. Mevlana aşkla bütünleşmeyi Onun gül bahçesinde onun şekeriyle gülbeşekere dönmüşüm diyerek betimliyor. Gül hep güzelliklerle anılır, evet. İslam'da Hz. Muhammed'in terinin gül koktuğuna inanılır, zaten cennet bahçesinin çiçeğidir. Gül o kadar güzel ki, korunmak için dikenli yaratılmış olmalı. Belki de mutlak mükemmellik diye bir şey olmayacağını gösteriyor bize gülün dikenleri. Dikenler bu çiçeğin gücüne de işaret eder olabilir. Bu kitabı yazarken Divan Şiiri'ne bir kez daha hayran oldum, hatta bazı şiirlerdeki o eşsiz zarafet ve inanılmaz ustalık karşısında gözlerim doldu. Şairlerin Sultanı diye anılan Baki'nin kitapta tamamı yer alan gül redifli altı gazeli bana göre büyüleyicidir. Bir de küçük yaşımda şiiri sevdiren babamın bana Nedim'in dizeleriyle seslenişi kulaklarımdan gitmez: Gülüm şöyle gülüm böyle demektir yare mu'tadım/ Seni ey gül sever canım ki canana hitabımsın. Çağdaş şiirde en sevdiğim eser olan Ayrılık Sevdaya Dahilde Attila İlhan'ın ayrılık sahnesini sarmaşık gülleriyle kurması ağlatır beni. Zaten şiir okurken hep ağlarım ben. Bileşiminde 89 etken madde bulunduğu saptanan gülden yüzyıllardan bu yana tedavi amaçlı yararlanılmıştır. Eski tıp kitaplarında birçok güllü reçete ve öneri yer alır. 9. yüzyılda yaşamış hekim ve botanikçi Ebu Hanife Dinaveri Kitabü'n-Nebat isimli eserinde; 11. yüzyılda yaşayan ve Orta Çağ'da modern bilimin kurucusu olarak kabul edilen hekim, filozof İbn-i Sina ise El-Kanun Fi't-Tıbb isimli eserinde, gül suyunun serinletici ve ferahlatıcı etkisinden ötürü ateşlenmelerde kullanılmasını önermişlerdir. Çarpıntıya, bayılmaya, mide bulantısına, kulak ağrısına ve göz hastalıklarına karşı da gül suyu önerilmiştir. 13. yüzyılda yaşayan İbnü'l-Baytar Orta Çağın en önemli botanik-farmakoloji kitabı olan El-Müfredat isimli eserinde baş ağrısını gidermek için gül suyunun kaynatılarak buharının başa tutulması gerektiğini söyler. İbn-i Sina ve İbnü'l-Baytar'ın yanı sıra 14. yüzyılda ilk Türkçe tıp kitabı olan Edviye-i Müfredeyi yazan hoca tabib Geredeli İshak bin Murad ve Salih bin Nasrullah, gül suyunun zihni açıp beynin çalışmasını hızlandırdığını, algılama yeteneğiyle belleği güçlendirdiğini kaydeder. Ruhu rahatlatan, kalbe ferahlık veren gül suyu akıl hastalıklarının tedavisinde kullanılır. Bimarhanelerde, yani ruh hastalıkları hastanelerinde güllabici denen hasta bakıcılar günde iki kez hastalara gül suyu serpmiştir. Halk ağzında birilerini oyalayıp eğlendirmeye çalışanlara deli güllabicisi denir ya! Gülün sebep olduğu savaşlar yoksa da, İngiltere'de York Hanedanı'nı temsil ettiğinden York gülü olarak tanınan beyaz gül ve Lancaster Hanedanı'nı temsil ettiğinden Lancaster gülü olarak tanınan kırmızı gül cinsleri bir savaşa isim vermiştir. 1455-1485 yıllarında bu iki hanedan arasında geçen iç savaş tarihte Güller Savaşı diye tanımlanır. Öte yandan gülün savaşı durduğu bir zamanı da örnek verebiliriz: Fransız İmparatoru Napoleon'un eşi İmparatoriçe Josephine'in gül tutkusu tarihe geçen özelliklerdendir. Asıl ismi Rose olan ve Josephine ismi Napoleon tarafından verilen imparatoriçe 18. yüzyılın sonlarında Avrupa'da tanınmaya başlayan yediveren gül türleriyle ilgilenmiş ve Paris yakınlarındaki şatosu Malmaison'da göz alıcı çeşitlerle dolu bir gül bahçesi yaptırarak ömrü boyunca buraya her yerden güller getirtmiştir. Fransa- İngiltere savaşının en kızıştığı zamanlarında bile Josephine'in Malmaison için yüksek miktarlarda yeni gül fidanları ısmarladığı, Napoleon'un İngiltere'ye güllerin parasını yolladığı, İngiliz donanmasınınsa bu güllerin Josephine'e ulaşması için deniz kuşatmasını geçici olarak kaldırdığı bilinmektedir. Sevgili Gülenay Börekçi'nin isabetli sorulariyla güzellesen bir söylesi oldu, büyük keyif aldim, anlattikça anlattim! Tesekkür ederim."} {"url": "https://egoistokur.com/askin-arkeolojisi-ya-da-askin-ehlilestirilme-tarih", "text": "Sevgililer Günü diyerek 14 Şubat'ı kutladılar ya iki gün önce; ben inanmasam ve katılmasam da o kutlamalara, aşkın da diğer her şey gibi bir tarihi, dolayısıyla arkeolojisi olduğunu düşünerek bunu en iyi konuşabileceğim kişiyi bulmaya karar verip İsmail Gezgin'e gittim. Arkeolog İsmail Gezgin, Sel Yayıncılık'tan çıkan Fallusun Arkeolojisi, Antik Yunan ve Roma Sanatında Cinsellik ve Erotizm ve Sanatın Mitolojisi adlı kitapların yazarı. Bir süredir Gümüşlük Akademisi'nin Arnavutköy'de yeni açılan ve heyecan verici birtakım oluşumlara şahit olduğumuz İstanbul şubesinde arkeoloji seminerleri veriyor. Geçen aylarda Aşkın Arkeolojisini ele almıştı. Bu ayın konusu Gündelik Yaşamın Arkeolojisi. Türkçeye Arapça'dan girmiş bir kelime; işk, yakıcı, şiddetli sevgi manasına gelir. Kültürel anlamda tüm dillerde olumlu bir anlam yüklenmiş gibi görünmekle birlikte aslında antik dünya aşk ve aşığa hiçbir zaman sıcak bakmamıştır ve aşk toplumsal yapının önündeki en önemli tehdit olarak algılanmıştır. Küçük bir söylem analiziyle aşka bakışın çok da iyi bir bakış olmadığını ortaya koymak mümkündür. İstisnalar söz konusu olabilir ancak hiçbir kültürde olumlu atıflar yüklenmiş bir aşk hikayesi neredeyse yoktur. Toplumsal yapı aşkı sevmez, onu bir tehdit olarak algılar. Çünkü aşk, normatif olanı yani normal ve sıradan olmayı kabullenmez ve toplumun geleneklerini, yasalarını hiçe sayar. Roma hükümdarı Pompeius karısına duyduğu aşk yüzünden alaya alınmış, Sezar'a yenilmesinin nedeni olarak dahi bu gösterilmiştir. Dünyanın en eski Doğu-Batı Savaşı olarak anılabilecek Troia Savaşı da yine bir aşk hikayesi yüzünden ortaya çıkmıştır. İlk bakışta prens Paris'le güzel Helene'nin aşkı gibi görünen bu kadim hikaye, bir savaşa, insanların ölümüne ve bir ülkenin yıkımına yol açmıştı. Benzer biçimde çok bilinen aşk hikayelerinden bir başkası Roma hükümdarı Markus Antonius ile Mısır kraliçesi Kleopatra arasında geçmiştir. Her ikisinin de sonu fecidir ve bu aşk Augustus'a yenilmelerine sebep olmuştur. Benzer bir manzarayla karşılaşıyoruz. Aklımıza gelen ilk aşk öyküsü Leyla ile Mecnun'dur. Yine masum bir yaklaşımla müthiş bir aşk hikayesidir. Ancak bir alt okumayla bu hikayenin de topluma bu denli güçlü aşktan uzak durulmasının tembihlendiği bir mesel olduğu kolaylıkla görülecektir. Her şeyden önce bu hikayede erkeğin adı Mecnun olarak anılır. Hikayedeki kahramanın asıl adı Kays olmasına karşın aşk o denli güçlüdür ki asıl oğlanın delirişi özellikle vurgulanmak istenmiştir... Diğer aşk hikayeleri de aynıdır, örneğin Ferhat ile Şirin. Aşk için dağları deliyorsun ve sonu hüsranla sonuçlanıyor... Örnekleri sınırsızca çoğaltmak mümkün. Bu tür aşk hikayelerinin en önemli kaynakları yazılı belgelerdir. Antikçağ'dan günümüze kadar kalan yazılı kaynaklar, tragedyalar... felsefi metinler eski toplumların aşka yaklaşımının göstergesini oluştururlar... elbette şunu da vurgulamak lazım; sözü edilen aşk kavramı daha ziyade heteroseksüel ilişki temellidir. Çünkü toplum hiç bir zaman ötekileştirdiklerinin hikayesine yer vermemiştir. Biliyorsunuz Antik Yunan ve Roma kültüründe aşkın farklı bir boyutu daha var. Erastes ve Eromenos adı altında kavramlaştırılan olgun erkek-genç delikanlı aşkı... Filozoflar tarafından da yüceltilen bir aşk biçimi bu, hatta doğruyu söylemek gerekirse Antikçağ'da olumlu atıfta bulunulan tek aşk türü bu. Eski Atina'da demokrasinin filizlenmesine de neden olmuş. Aristogeiton adındaki olgun adamla delikanlı Harmodias'ın öyküsünü kısaca özetleyeyim: Dillere destan bir aşk yaşarlarken Harmodias güzelliğinden etkilenen tiranların aşk tekliflerini reddetmiş, böylece halkın nefretini kazanan yöneticilerin şimşeklerini de üzerine çekmişti. Tiranlar, Harmodias'ın kız kardeşini kullanarak intikam almaya kalkıştıklarında, iki sevgili bir suikast düzenleyerek tiranlardan birini öldürmeyi başarmışlardı. Bu suikast kısa sürede halkı da galeyana getirmiş, bir halk hareketine dönüşmüş ve sonuçta yönetim değişmişti. Bu hareketten sonra herkesin yasa önünde eşit kabul edildiği demokrasi rejimi devlet yönetimi olarak tesis edilmişti. Aklıma gelen bir başka aşk hikayesi de ünlü Roma İmparatoru Hadrianus'un Anadolulu Antinoos'la aşkıdır. Antinoos intihar edince İmparator o denli üzülmüş ki, ölümünün ardından sevgilisini tanrı ilan ederek onu ölümsüzleştirmiş, adına kült tesis ettirmiş ve her yeri onun heykelleriyle süslemişti. Fakat aslında bu, tam bir eşcinsel ilişki bile değil. Delikanlı büyüyüp sakalları çıkmaya başladığında ilişki sona eriyor. Bu, olgun erkeklerin gençlere verdikleri bir erkeklik dersi gibi algılanabilecek bir ilişki. Çocuk istismarı olduğunu ileri sürenler var. Sonuçta eşit bir ilişki söz konusu değil. Ama sonuçta bugünün kültürünün kabul etmediği ama Antikçağ'da bulunan tek ilişki biçimi de bu. Antikçağ'da eşcinsellik, özellikle de bir erkeğin pasif cinsel tutumu çok ağır bir suçtu ve cezası topluma göre değişmekle beraber ölüme kadar gidebiliyordu. Bugünkü kültürün, davranışların altında, buzdağının görünmeyen kısmında bu davranış ve kültürleri bir kukla gibi hareket ettiren şeyin geçmiş ve tarih olduğunu düşünüyorum. Yani bugünkü kültürel göstergelerin çoğu en azından yaklaşık 12 bin yıllık uygarlık sürecinin son halkasıdır. Bu nedenle de insanın kültürü ve hatta kendi bedeni bile geçmişin izini taşır. Yaklaşık 10 bin yıl önce çömleğin icadı yüzümüzün, dişimizin ve çenemizin bugünkü formuna kavuşmasının nedenidir. Ayaklarımız ve bedenimizin diğer uzuvları örneğin ayakkabı veya elbiselere göre yeniden biçimlenmiştir. Kültürel olarak da aile kavramının örneğin ilk köylerin kurulmasıyla başladığını düşünmek yanlış olmaz. Haliyle evlilik ve aşk diye tanımladığımız kurum ile duygusal davranışlarımız da o günlerde şekillenmeye başlamıştır. En azından yazılı kültürden itibaren aşk ve cinselliğin kesin çizgilerle ayrıldığını görebiliriz. İlişkiyi aşkın kültürlendirilmiş hali, evcilleştirilmiş cinsellik gibi düşünebiliriz. Özünde cinsel ilişki yatar. Biraz önce de söylediğim gibi aşkın aşkın hali toplumsal düzeni tehdit eder. Aşk üzerine meşhur Lesbos'lu şair Sapho'nun Helene'ye yazdığı bir şiir vardır, tam da bu noktada aklıma düştü. Eh, çünkü gönül ferman dinlemez. Aşkının peşine düşen ne kural ne kanun tanır. Bu nedenle de normatif toplumsal yapı bu ilişki biçiminin aşkın halinin tekinsizliğinden korkar. Bizim bilmediğimiz bir aşk yok. Aşkın ve cinselliğin tarihsel süreç içinde çok değişmediğini söylemem lazım. Ufak tefek şeyler dışında tarihteki en radikal kırılma noktası bana göre 68 kuşağı hareketidir. Neolitik dönemden itibaren kurulmaya çalışılan feodal, seksist ve eril cinsiyet rolleri bu olayla birlikte yeni bir döneme girdi. Hatta bugün çiçek çocukların verdiği mücadelenin meyvelerini paylaşıyoruz. Aslında bir ölçüde Sanayi Devrimi'nin de buna devrim demek de istemem ama- cinsiyet rolleri ve dolayısıyla aşk üzerine etkisi vardır. Kadının binlerce yıl sonra ilk kez kamusal mekanlarda boy göstermesi, üretimin ve dolayısıyla tüketimin bir parçası haline gelmesi önemli gelişmeler arasında sayılabilir. Ama bugüne ayrı bir vurgu yapmak lazım çünkü uygarlığın kemikleşmiş geleneksel yapısı artık değişiyor, dahası uygarlığın değiştiğini söylemek lazım. Ben post-insan diyorum buna, yeni bir dönem başladı; genler ve beden kader olmaktan çıktı. Doğduğumuz bedenle ve cinsiyetle yaşamak zorunda değiliz artık. Bedenimizi kendimiz yeni montaj teknikleriyle istediğimiz gibi modifiye edebiliriz. Artık ikili cinsiyet toplumu yok; Almanya çiftcinsiyetliliği yeni bir cinsiyet olarak kabul etti bile. Ne kadar birey varsa o kadar cinsel kimlik ve hatta cinsiyet söz konusu. Queer önemli bir ivme kazandı ve artık insanlar kendilerini hiç bir tarihsel gelenek bağıyla tanımlamak istemiyor. Bedenlerini diledikleri gibi değiştiriyor, tanımlıyor ve kullanıyor... bu, uygarlığın değişmesi anlamına geliyor bana göre. Neolitik dönemde atılmış geleneksel doku etkisini yitirmeye başladı. Masallar, oyuncaklar farklılaşıyor ve beraberinde tüm yaşam değişiyor."} {"url": "https://egoistokur.com/askin-sihri-simyasi-ilmi-matematig", "text": "Aşk ve evlilik terapisti Ayala Malach Pines'in İletişim'den çıkan Aşık Olmak: Sevgililerimizi Neye Göre Seçeriz adlı kitabına göre, gerçek aşkın gizli çöpçatanları benzerlik, uygunluk, yakınlık... Ve hiçbir ilişki tesadüf değil. Çok uzun yıllardır aşk ve ilişki terapisti olarak çalışan psikiyatrist Ayala Malach Pines, Aşık Olmak: Sevgililerimizi Neye Göre Seçeriz adlı kitabında, eş seçimlerimiz ve aşka dair diğer esrarengiz durumlara dair çok acayip bilgiler veriyor. İşin güzel yanı, anlattıkları kuru bilgiden ibaret değil. Pines hem farklı zamanlar ve coğrafyalarda yapılan araştırmaları aktarıyor, hem de bizimle 100 gerçek çiftin hikayesini paylaşıyor. Biz de aşk üzerine yazılmış öteki kitaplarda olduğu gibi Şu büyük felsefeci ne söylemiş, bu ünlü edebiyatçı hangi kelamı etmiş falan diyerek vakit kaybetmiyoruz ve doğrudan durumların, olayların, hikayelerin içine dalıyoruz. Ünlü terapiste göre, gerçek aşkın gizli çöpçatanları benzerlik, uygunluk, yakınlık... Kitabında da tesadüfen ya da kazara aşık olmadığımızı, aksine kime aşık olacağımızı bilinçli ve bilinçdışı yollarla ve son derece büyük bir dikkatle seçtiğimizi gösteriyor. Yani bütün aşkların coğrafi, psikolojik, mitolojik sebepleri var ve hiçbir ilişki tesadüfi değil! Pines'e göre, çift olması muhtemel iki kişi arasındaki coğrafi mesafe azaldıkça, birbirleriyle evlenme olasılıkları artıyor. Mesela bir araştırma için Philadelphia'da yaşayan 5000 çiftin evlilik cüzdanı incelenmiş ve yüzde 12'sinin evlilik başvurusu yaptıkları sırada aynı adreste oturduğu, yüzde 33'ününse birbirine beş ya da daha az sokak ötede yaşadığı görülmüş. Özetle, coğrafi mesafe arttıkça, çiftler arasındaki evlenme oranı düşüyor. Bu yüzden birbirine yakın semtlerde oturan hatta komşu olanların, ev veya iş arkadaşlarının, üniversitede aynı dersleri alan veya aynı kampüste kalan öğrencilerin birbirine aşık olması kuvvetle muhtemel. Aşkı arayanlara tavsiyeler: İki insan arasında romantik bir ilişki gelişebilmesi için ön koşul, bir tanışma fırsatıdır. İlişkiler mektup ve telefonla da gelişebilir elbette hatta günümüzde olduğu gibi e-postalarla da heyecan verici hale gelebilir ama birine hakikaten aşık olabilmek için hala onunla yüz yüze tanışmaya ihtiyacımız var. Araştırmalara göre yalnız insanların yüzde 60'ı ilk görüşte aşka inanıyor ama aşık çiftler arasında birbirlerine ilk görüşte vurulduklarını söyleyenlerin oranı sadece yüzde 11. Seni güzel bulmam için 1 saniye yeter! Araştırmalara göre, bir insanın yüzüne 150 milisaniye baktığımızda verdiğimiz çekicilik puanı, aynı yüzü uzun uzun inceledikten sonra verdiğimiz çekicilik puanıyla aynı. Yani birisini güzel bulmamız için bize saniyenin 150'de 1'i yetiyor. Ardından bu kısacık zaman diliminde hissettiklerimizi bilinçdışımıza itip o kişinin karakter özelliklerine yoğunlaşabiliyoruz. Pines'in anlattıkları içinde beni en şaşırtan şey kendini gerçekleştiren kehanetlerin gücü oldu. Özetle, bir deney esnasında kendilerine güzel oldukları ima edilen kişiler dışarı çıktıklarında karşılaştıkları insanlara da hakikaten eskisinden daha güzel, hoş, çekici gelmeye başlıyor. Aşkı arayanlara tavsiyeler: Özgüveninizi geliştirmeye ve hem dış görünüşünüzü hem de kişiliğinizi bir an önce iyileştirmeye bakın. Ayrıca kendini gerçekleştiren kehanetlerin gücünden faydalanın, yani olası eşlerinize tam aradığınız türden, seksi, heyecan verici, çekici kişilermiş gibi davranın. Türdeş kuşların sürüleri bir olur diyor Ayala Malach Pines. Anlayacağınız, insanlar ilişkilerinde kendilerini rahat ve uyumlu hissedebilmek ve birlikteliklerinden daha fazla haz alabilmek için sevgili veya eş olarak kendilerine benzeyen kişileri seçmeye eğilimliymiş. Sırf fiziksel benzerlik de yetmiyormuş, eşlerin kişilik özellikleri ve özgeçmişleri bakımından benzemeleri de önemliymiş. Peki ya zıt kutupların aşkı denen şey, o bir efsane mi? Hayır ama birbirine taban tabana zıt insanlar arasındaki ilişkiler ne yazık ki çoğunlukla sonsuza dek sürmüyormuş. Aşkı arayanlara tavsiyeler: Günün birinde dört nala çıkıp gelecek meçhul bir beyaz atlı prens tarafından kurtarılmayı beklemek yerine, ideal eşinizi size en yakın ortamlarda aramalısınız. Tüm önemli özellikleri size benzeyen kişiler arasında, kişiliği sizinkini heyecan verici ve tatmin edici bir biçimde tamamlayan birisi mutlaka çıkacaktır. Ve açıkçası o, sizin için yaratılmış sıfatını herkesten daha fazla hak ediyor. Bir kere aşık olduktan sonra evrim kuramcılarının bizi üremeye itmek için evrildiğine inandığı kimyasal bir süreç başlar. Bu süreç çeşitli hormonları ve 'aşk ve şehvetin simyasını' betimleyen bir tıp doktoru olan Theresa Crenshaw'un 'aşk tugayı' dediği diğer maddeleri içerir. Aşıkken, bu sürecin tetiklenmesi için sevgiliyi görmemiz, düşünmemiz hatta hayal etmemiz bile yeterlidir. Her şey, ismi uzun minik bir molekül olan feniletilaminle başlar ve feromonlarla cinsellik hormonu dehidroepiandrosteronu da içerir. Aşk molekülü olarak da bilinen PEA, beynimizin ürettiği doğal bir amfetamin ve aşık olmakla ilişkili heyecan, sevinç ve coşku gibi duyguların sorumlusu. Beyindeki PEA seviyesi yükseldiği zaman bir cinsel heyecan ve duygusal canlılık hissi oluşuyor. Aşık çiftlerin bütün geceyi sevişmekle veya derin, yürekten sohbetlerle geçirebilmesinin, dalgınlıklarının, cinsel uyarılmışlıklarının ve iyimserliklerinin, hayat dolu ve canlı olmalarının kimyasal nedeni tamamen bu. PEA iştahı da bastırıyor. Aşık çiftlerin birbirleri dışında her şeye karşı iştahlarını kaybetmeleri muhtemelen bundan. Hekimler ilk görüşte aşkı ve aşk bağımlılığını yüksek PEA seviyesiyle açıklıyor. PEA hücumuna bağımlı hale gelen kişilere aşk müptelası deniyor. Unutmadan, PEA çikolatanın içinde bol miktarda bulunuyor. Yani flört eden çiftlerin birbirlerine çikolata hediye etmesi de tesadüf değil. Dünyaca ünlü antropolog Helen Fisher'a göre, her insanın kokusu parmak izi gibi özel ve farklı, yani hepimizin bir 'kişisel koku imzası' var. O yüzden, kokusunu beğendiğimiz biriyle tanıştığımızda, içimizde o kişiye duyduğumuz çekimi güçlendiren bir tutku uyanıyor. Kısacası koku da aşkın önemli bir faktörü. aşık olduğumuz kişinin kokusunu hiç unutmuyoruz. Hatta o kişinin kullandığı parfümü yıllar sonra duyduğumuzda bile geçmiş zihnimizde canlanabiliyor. İlk bakıştaki fikir, duygu ve kesinlikle koku önemli. E heralde yani.... Üzgünüm, önce karakter diyecek kadar derin olmayabilirim. Tabii o dış görünüşü de karakteri de güzel kişiye bir an önce rastlamayı istiyorum Dilek'cim, Verona'da benim için boşuna çalışmış olma :))) Öperim."} {"url": "https://egoistokur.com/askla-tatli-tatli-dalga-gecen-mericit-jonesun-gunlukler", "text": "Meriç Mekik'in Dex Kitap'tan çıkan romanı, daha doğrusu aşkla tatlı tatlı geçen Mericit Jones'un günlükleri... Aslı Tohumcu yazdı. Aylin'le 2015 Ağustos'unda tanıştığımda evli, mutlu ve top gibi hamileydi. Ancak kocası aniden bir öğrencisine aşık olup onun evine taşınınca, kucağında el kadar bebeğiyle kocasının peşinden geldiği Kanada'dan İstanbul'daki baba evine dönmek zorunda kalmıştı. Şaşkındı, ama sadece yaşadığı kabustan dolayı değildi şaşkınlığı; yaradılışı öyleydi... Bir ruj sürüp dudaklarını renklendirmeye kalksa, dudakları çantasındaki ruja yapışmış bisküvi kırıklarına bulanırdı. İş yerinde herkes bütün gün kaynatır, Aylin şahane bir yanlış anlamalar dizisiyle, beş dakikada yok yere kovulmanın eşiğine gelirdi. Bir çocuk annesi kocaman kadın değilmiş gibi, annesinin yatağını toplaları ile yemeğini bitirleri arasında kalırdı tenis topu gibi. Bu şaşkınlığı, İstanbul'daki yakın dostları ona değişik profilde erkeklerle randevu ayarladığında da sürecek, yine korkunç yanlış anlamalarla dolu bu berbat randevulardan kalbi boş dönecekti. Ve tam umudu kesecekken spor hocası Tarık'a aşık olacak, ancak yeryüzünde dolaşan bu genç titanın kendi gibi balık etli, sakar ve çocuklu bir kadına bakmayacağından emin olarak umudunu bulduğundan hızlı yitirecekti. Meriç Mekik'in insanı yerinde hoplata hoplata güldürerek anlattığı hikaye, geçen yaz Ahh Kalbimle başlamıştı, bu yaz Al Sana Aşkla devam ediyor. Aman, devam romanı mı! diyecekleri hemen uyaralım; Al Sana Aşk, yazarın küçük hatırlatmaları sayesinde ilk kitabın eksikliğini hissettirmiyor. Fazladan kahkahalı saatler garanti tabii, o ayrı! Hayatında aşkın zerresi yokken birden birkaç aşk üçgeninin ortasında kalması, Tarık'ın en yakın arkadaşının başına açtığı belalar, iş yerinde çıkan yangının suçlusu olduğunun düşünülmesi ve karnı burnunda ablasının da baba evine dönmesiyle hayatının iyice zorlaşması, Tarık'ın etrafında pervane olan birbirinden havalı kızlarla rekabet derken Aylin'le birlikte bizim de soluğumuz kesiliyor. Herhalde yine Aylin'in başına sarılan bir belayla son buluyor. Bize de Meriç Mekik'in romantik ve komik kalemine hayran olmak kalıyor. Yazın sıcağından, memleket gündeminin cehennemsi havasından biraz olsun kaçabilmek ve soluk alabilmek isteyen, aşka ve güzel romanlara aşık okuyucular için Meriç Mekik'in Al Sana Aşkı kesinlikle doğru bir tercih."} {"url": "https://egoistokur.com/askta-aci-cekmekten-korkmamak-lazim-ogretiyor-cunk", "text": "Röportajda abümünü de konuştuk, müzikle olan aşk ilişkisini de... Ve geri kalanları... Tutkuyu, güveni, Metin Erksan'ı, Mabel Matiz'i, Zeki Müren'i, el yazısını sevmemenin bir insana neler yapabileceğini, biber gazı altında konser vermenin neye benzediğini... Okuyun, çok güzel oldu. Ucuz işlere imza atmadığın, beni ve diğer hayranlarını hiç hayal kırıklığına uğratmadığın, bu kadar akıllı, sezgili ve iyi kalpli olduğun için teşekkürler Göksel. Prodüktörlüğünü yine Ozan Çolakoğlu'nun yaptığı Sen Orda Yoksun'da neredeyse tüm şarkılar sözüyle, müziğiyle Göksel'e ait. Ve hepsi de çok kuvvetli görsel imgelerle örülü, tutkulu hikayeler anlatıyor. Öyle ki dinlerken bazı ruh hallerinin; pişmanlığın, özlemin, düş kırıklığının, kalp ağrısının, acının, öfkenin, korkunun fotoğraflarına baktığımı hissediyorum. Hele albüme adını veren şarkıyla, adeta 1960'lardan kalma bir Yeşilçam filmi canlanıyor zihnimde. Olmayan bir adamın siyah-beyaz fotoğrafı, onu arzulayan ama cevap alamadıkça hırçınlaşan bir kadın ve finalde fotoğrafa fırlatılan kadeh... Röportaja bu siyah-beyaz fotoğrafla başlıyorum. Sevmek Zamanı filmindeki adamı hatırladın, değil mi? Kadına değil, fotoğrafına aşıktı aslında. Her gün ona bakıyor, onunla konuşuyor, ona adeta gerçek biriymiş gibi davranıyordu. Bence hepimiz yapıyoruz bunu, yani aşıkken karşımızdaki kişiyi olmadığı biri gibi hayal ediyoruz. Ve ona içimizdeki boşluğu, özlemlerimizi, hayallerimizi yüklüyoruz... En çok da bizim kuşağın kadınları... Biz o kadar çok Türk filmi seyrettik ki, zamanla onlara inanmaya başladık. Hayatımızda da hep gururlu, mert, dimdik adamlar, kahramanlar olacak sanıyoruz. Ama öyle biri yok ki aslında, olamaz. Kahramanlar da insan çünkü. Şarkıdaki kadın öfkeleniyor... Sen benim kahramanım olmalıydın ama değilsin öfkesi o. Kendimle çeliştiğim bir şarkı bu, çünkü hayatla tek başıma baş edebileceğimi, bir kahramana ihtiyacım olmadığını biliyorum ve bu durumdan hoşnutum. Bir de şu var; aşk söz konusuysa karşındakinden asla emin olamazsın, kendinden bile emin değilsin ki... Duygularının ne kadarı gerçek, araya neler karışmış, bunları bilemeyebilirsin. Kimse değil. Tutkuyu ve güveni aynı anda yaşayabileceğim bir aşk hayal ediyorum sadece. Sevmeye, sevilmeye, güvenmeye ihtiyacım var ama tutkuyu da istiyorum. Fakat ben gerçekten de aşkla alakalı başka hiçbir şey istemiyorum. Kahramanım benim kadar kuvvetli olmalı. İçsel bir kuvvetten bahsediyorum... Bunun dışında ne fiziksel güzelliği umursarım, ne de başka bir şeyi. Bir de değerlerimiz bir olsun. Dürüstlük mesela, benim için öyle önemli ki. Tutkulu aşklar yoruyor da. Hele araya öfke ve nefret karıştığında. O şarkı öyle bir ruh halinin ürünü. Gerçi Seni seviyorum, aşk kahrolsun diye bitiyor. Yani aslında başladığımız yere dönüyoruz. O yüzden vücudum, gücüm kuvvetim izin verdiği müddetçe bu işi yapacağım; ölene kadar... Tabii şunu iyi öğrendim: Sen ne planlamış olursan olsun, hayatın bir günde değişebilir... Dolayısıyla geleceğe sadece bu andan bakabilirim. Evet, müziği hiç bırakmayacağım, çünkü çok seviyorum. Benim var olma sebebim şarkı yazmak ve söylemek. Demek ki aşk astrolojideki Satürn gibi... Astrologlara göre haritanda Satürn yükselmeye başlamışsa, bu sürecin sonunda mutlaka öğreniyor ve değişiyorsun. Hayat iki türlü işliyor. Bazen yolumuza harika şeyler çıkarıyor, bazen de bizi hırpalıyor, üzüyor. İşte hakikaten öğrenmek için o üzüldüğümüz dönemlerin bizi olumlu anlamda değiştirmesine izin vermemiz, hayatın getirdiklerine açık olmamız gerekiyor. Ya da evimize kapanıp kimseyle görüşmeyeceğiz. Hastalanmamak için dışarı çıkmayan insanlar vardır ya, öyle. Eh, ama o zaman da yaşamıyorsun ki! Şarkılarımı genellikle hayatımdan anları düşünerek yazıyorum. Geçmişin o anları benim için artık eski bir filmin kareleri gibi olmuş demek ki. Saklayacak değilim, şarkılarım beni anlatıyor, gözlemleyerek yazmadım hiçbirini. Zaten bir ruh halini anlamadan, tanımadan, bilmeden onunla ilgili güzel bir şarkı yazamam. Ama dur, ya bir gün bir seri katili anlatırsam? Eh, öyle bir şarkıyı öfkeli, yıkıcı, zalim anlarımı hatırlayarak yazardım sanırım. Bu üç seneyi çok güzel geçirdim. Arka arkaya konserler verdim. İşim o kadar hayatımın her alanını kaplıyor ki mutluluğu bundan ayrı düşünemiyorum galiba. Tatmin olma noktam orası. Şarkı söylerken ve üretken olduğumda mutluyum. Bir de seyahat ettiğimde... Ve aşıkken... Geçen üç senede bunların hepsi vardı hayatımda. Öte yandan insan mizacını değiştiremiyor, benim de işte hüzne yatkın bir tarafım var, ben istemesem de bir şekilde sızıyor. Hüsran, hicran gibi ağır ama aynı zamanda çok güzel kelimeler var o şarkıda ve sen onları sen çok şeker bir mizah katarak okumuşsun. O kelimelerin çağrıştırabileceği hallerle tatlı tatlı dalga geçer gibi. Çünkü yaşadığın aşk acı verir ama sen sırf bir şeyler hissedebildiğin için bu acıdan haz da alabilirsin. Böyle bir şey mümkün... Bir de insan yaşarken hissettiği bütün o büyük duyguların aslında o kadar da büyük olmadığını görebiliyor sonradan baktığında. Göksel'in geçen yaz verdiği konserde çekmiştim bu fotoğrafları. Zor ama güzel bir akşamdı. Kalın bir biber gazı bulutunun altındaydık ve gene de kimse konseri terk etmedi. Yazarken hakikatten yola çıktığında, dinleyici senin yalan söylemediğini, ortada bir kandırmaca olmadığını hissediyor. Ayrıca hakikati yazmak bana da iyi gelen bir şey. İçimden geldiği gibi. Hiç numara yapmadan. Kalbimi tamamen açarak. Ağıt yakmak gibi bir şey şarkı yazmak... Çok büyük acılar çekenler içlerinden gelen sesi durduramazlar ya, öyle. O ses senin içinden geliyor ama bir yandan da sen değilsin. Uçlarda yaşayan biriyim; mutluyken çok mutlu, üzgünken çok üzgün. Ve işte üzüntülü anlarda içimdeki o duyguların serbest kalması benim için büyük bir ihtiyaç. İnsanların birbirlerini anlamamaları, nefretleri, dünyaya sert davranmaları beni hakikaten ürkütüyor. Sonra yakınlarımı kaybetmekten korkuyorum. Ve söylemekten bile hoşlanmıyorum ama ya bir gün artık şarkı söyleyemezsem diye çok korkuyorum. Gezi sırasında verdiğin bir konseri unutamıyorum. Hani şu benim bir sürü fotoğraf çektiğim konser... Bir süre sonra Taksim civarından biber gazı atılmaya başlamıştı. Bir yandan bu hadiseler olduğu için çok üzülerek, bir yandan da burnumuzun direği sızlayarak dinledik seni. Ama kimse mekanı terk etmedi. Tanrı'nın beni sınadığı gecelerden biriydi. Arka arkaya birçok konserim vardı. Bazılarını erteledik ama bazılarını erteleyemezdik. Epeyce düşündüm ve şu karara vardım: İşimiz şarkı söylemek, müzik yapmak... Konserlerin iptal edilmesi, bizim için bir nevi hayatın durması anlamına geliyor. O gece çok üzgündüm; korktum, endişelendim, dışarıda neler olup bittiğini merak ettim, insanların iyi olup olmadıklarını bilmek istedim. Bir yandan şarkı söylüyordum ama bir yandan da ağzım kupkuruydu. Evet, biz de o 4000 kişiye Hadi evinize dönün demektense hayatı kaldığı yerden sürdürmeyi tercih ettik. Şimdi de öyle bir dönemden geçiyorum. Tam yeni albüm çıkmak üzereyken kuzenimin eşini kaybettik, yasımız var. Öte yandan hep neşeli kalarak müzik yapılmaz, işin doğasında hayatta ne oluyorsa müziğine onu dahil etmek de var. Doktor olsan ameliyata giriyorsun diye kimse şaşırmaz. Ama bizim işimiz eğlence gibi görülüyor, ben bile suçluluk duyuyorum bazen. Şarkılarımda hem kendimi anlamayı, anlatmayı deniyorum hem de başkalarının kendilerini anlamalarını sağlıyorum. Ben de hayatı, özgürlüğü, aşkı en çok şarkılardan öğrendim. Sanırım benim için de geçerli bu. Şahsen eğlenmeye itirazım yok ama üzgünken amacımız her şeyi unutup eğlenmeye bakmak olmuyor. İyileştirici bir etkinin peşine düşüyoruz daha çok. Haklısın, kasveti, karamsarlığı arttıran şarkılar yapanlar da var. Bu bir tercih. Ama bana göre değil. Lana Del Rey'e bayılıyorum mesela ama uzun süre dinlediğimde Yeter artık diyorum. Benim müziğim hiçbir zaman o kadar kasvetli olamaz. Çok iyi arkadaşım. Birbirimizi anlıyor ve seviyoruz. Önem verdiğimiz şeyler aynı. Tüm zamanını yaratarak, üreterek geçiren biri. Birlikte çok vakit geçiriyoruz. Bu yaz iki kez tatile çıktık, bütün yaz birlikteydik aslında. Bu albüme giren Denize Bıraksam dışında da bir sürü şarkı yaptık. Her şey çok tatlıydı. Düşünsene; yan yana odalarda kalıyor ve albümlerimize hazırlanıyoruz... Ben hem çalışıyorum hem de onun yan odada gitarını tıngırdattığını duyuyorum ve bu bana ilham veriyor. Denize Bıraksam'ı da uzun bir kahvaltıda yazdık. Sonra da koşa koşa odalarımıza gittik, şarkıyı unutmadan kaydedelim diye. Şöyle oldu: Kartonetteki sözleri ben yazayım, kenara köşeye minik çizimler iliştireyim istiyordum ama işte bir türlü bitiremiyordum. Yazımdan utanıyordum galiba, çirkin diye. Ve bu elimi kolumu bağlıyordu. Geçen ay Zeki Müren sergisini dolaşırken, onun elle yazdığı notları, mektupları gördüm. Yazısı muntazam değildi ama karakteristik ve çok güzeldi. Zeki Müren sayesinde ben de yazımla barışabildim. Bazılarını ben, bazılarını arkadaşım Emel Kurhan çizdi. Bir tanesiyse Mabel'in. Öylesine karaladığı bir şeyi çok sevdiğim için saklamıştım. O sayfaya çok yakıştı. Müziğe büyük bir tutkuyla bağlı olanlardan biriydi Zeki Müren. Müzisyenlik zor iş, özel hayatını hep ikinci plana itmek zorundasın. Yalnızlaştırıyor insanı. Zeki Müren'in hayatı boyunca nelerle mücadele ettiğini, neleri göze aldığını düşünsene... Yaptıkları cesaret gerektiriyordu. Sahnede mini ve maksi etek giymesinin büyük tepki yaratması üzerine, 1970 yılında bir manifesto kaleme almış ve İcap ederse günün birinde Adem ile Havva'nın Adem'ini temsil eder, tek bir yaprakla sahneye çıkarım; sanat cesaret işidir yazmış. Çok güzel. Ne kadar cesur bir ruhmuş ki birçok kişiyi karşısına alabilmiş ve sonunda da kabul görmüş. Sahnede öldü zaten. En profesyonel haliyle işini yapmaya çalışırken. Kendini onun yerine koysana; biraz kilo almışsın, yaşlanmışsın. Sert ışıklar altındasın, nefes alamıyorsun, bir sürü insan dolaşıyor etrafında, birazdan kameralar seni çekecek. Kilo almak, yaşlanmak gibi şeyler şöhretin arttıkça önemli hale geliyor. Bir süre sonra seni süzen gözlerle çevreleniyorsun, o yüzden hep iyi görünmek zorundasın. Çok zor, yorucu... Bazı kadınlar kokoş doğmuştur; yataktan kalkıp süslenmeye başlarlar. Ben öyle biri değilim. Hem zaten makyaja, süse püse o kadar vakit ayırsaydım, şarkılarımı yapmaya vaktim kalmazdı."} {"url": "https://egoistokur.com/asli-der-cocuklar-icin-yazarken-kirmizi-cizgilerim-yo", "text": "Kavgasız, gürültüsüz, mutlu bir ailede büyüdüm. Ergenlik yıllarımı da az sancıyla atlattım, en azından aile içinde büyük travmalar yaşamadım. Ve uzunca bir süre çevremdeki herkesin benimkine benzeyen hayatlar yaşadığına inandım. Adaletsizlik, kötülük, şiddet, ayrımcılık, savaş, karşılıksız aşklar, çaresiz hastalıklar kitaplarda olurdu, gerçek hayat daha az sancılı bir şeydi. Öyle sanıyordum. Sonra işte ergenlik dönemim geldi. Her birimizin mutluluğu olduğu kadar dertleri de taşımaya aday kılındığını, hiçbirimizin bdiğerlerinden daha üstün olmadığını o zaman fark etmeye başladım. Kötülük başkalarına ne kadar yakınsa bana da o kadar yakındı ve felaketler kişi ayırt etmeden geliyordu. Öte yandan şanslıydım, kitaplar bu gerçeğe hazırlamıştı beni. Şunu görmüştüm: Dünyanın neresinde yaşarsak yaşayalım, içinde yaşadığımız evler, kıtalar, konuştuğumuz diller değişse bile hepimiz benzer duygu durumları arasında savruluyor, benzer hikayeleri paylaşıyoruz. Gazetelerin üçüncü sayfalarında haber olmak ise hepimize aynı uzaklıkta. Öteki saydığının senden bir farkı olmadığını kavradığın an hayata bakışın değişiyor; yalnızlığın, umutsuzluğun, içine düştüğün karanlık azalıyor... Dediğim gibi o yıllarda okuduğum kitapların da etkisiyle, kafamın içinde dönüp dolaşan nice soruyu cevaplayabildim. Sonuçta çocuklar, gençler edebiyata daha çok yaslanarak büyüse, bambaşka bir dünyada yaşarız, buna eminim. Darmadağının hikayesi aslında birbirimizden farklı olmadığımızı, her birimizin başına iyi kötü her şeyin gelebileceğini, bununla baş edecek gücü kendi içimizde ve dostların yardımıyla bulabileceğimizi anlatıyor. Toplum olarak üç maymunu oynar hale geldik. Günümüz toplumu, dış görünüşe dayalı ışıltılı bir mükemmellik yaratıp bunun dışında kalan her bireyi, her durumu ötekileştiriyor. Sanal bir mükemmellik bu, yine de tüm toplumlarda kabul görüyor. Herkes sanal alemde en mutlu, en mütebessim, en kusursuz fotoğraflarını filtreden geçirerek paylaşıyor. Evet, ekranlarda gördüğümüz, kavganın, savaşın orta yerinde kalmış o 'talihsiz öteki için çok üzülüyoruz, ama kendi hayatımızın kusursuzluğu bozacak, düzenimizi altüst edecek diye de ödümüz kopuyor. Bir de şiddetten, baskıdan ürküp susanlar var. Ses çıkarmak konusunda iyi değiliz. Klavye başında aslan kesiliyoruz ama gerçek hayatta tepki vermekten kaçınıyoruz. Kendi küçük düzenlerimizden fedakarlık etmek istemiyoruz. Bu da baskıyı, şiddeti uygulayanları cesaretlendiriyor. Darmadağını düşün, anne başta tepki verseydi, Ece'nin hikayesi bambaşka olabilirdi. Yazarken kırmızı çizgilerim yok. Çocuklara, genç okuyucuya her konunun anlatılabileceğini düşünüyorum, buna şiddet de dahil. Ancak sözcükleri doğru seçmek, bunu onların sağlıklı akıl yürütmesini sağlayacak bir kurguyla yapmak gerek. Kitap için araştırma yaparken, ülkemizde son yıllarda özellikle kadına ve çocuğa şiddetin korkunç boyutlarda arttığını ayrıntılarıyla okudum. Daha da acısı, toplumda bu durumun yeterince önemsenmediğini hatta neredeyse normalleştirildiğini fark ettim. Oysa sessizliğimizi bırakıp şiddete tepki vermeli; okumalı, yazmalı, konuşmalı, çevremizdeki herkesin bu soruna kafa yormasını sağlamalıyız. Sadece bir gün değil, her gün... Şahsen insana ait her sistemin ancak insan tarafından düzeltilebileceğine inanıyorum. Hepimiz şiddete karşı olursak, değişir elbet bu durum. Yaşadıklarımız ne kadar zor olsa da ve bazen hayatımız içinden çıkılmaz bir hale dönüşmüş gibi görünse bile, bize yaklaşan, bizi dinleyen ve anlamaya çalışan birileri varsa, kendimizi daha güçlü hissederiz. Kitapta, Cem'in varlığı Ece'ye, Ece'ninki Cem'e ilaç oluyor. Bu hikayede beni rahatlatan tek nokta bu. Kesinlikle katılırım. İnsanın yaşamı boyunca özenerek, üzerine titreyerek yapması gereken ilk şey, kendini birey olarak var etmek bence. İnsan olmak yalnızca soluk alıp vermek, zamanın önlenemez akışına kapılıp öylece yaşamak olmamalı. Belli erdemlerin peşinde koşmuyorsan hayatın da anlamsızlaşıyor. Bir de şu var, insan er ya da geç vicdanıyla başbaşa kalıyor. Öyle anlarda kendini sağlam taşlarla, özene bezene inşa edenlerle, etrafı yıkıp dökenlerin durumu herhalde aynı değildir. Edebiyat, kendi yapıtaşlarımızı seçmek; şiddetle, savaşla, adeletsizlikle başka türlü bir ilişki geliştirmek açısından bize sonsuz olanak sunuyor. Yetişkinler için de yazacak mısın? Bunu çocuk edebiyatını hafifsediğim için sormuyorum, sadece yetişkinlerin de Meğer yalnız değilmişim duygusuna ihtiyacı olduğunu düşündüğümden soruyorum. Açıkçası hayır, okurun hayatında edebiyatla kurduğu ilişkinin ilk yıllarında var olmak bana daha ilgi çekici geliyor."} {"url": "https://egoistokur.com/asli-e-perker-iddiali-konusuyorsam-bir-bildigim-va", "text": "Sufle, Cellat Mezarlığı, Başkalarının Kokusu gibi kitapların yazarı Aslı E. Perker'in yeni romanı çıktı. Everest Yayınları etiketiyle raflarda yerini alan Bana Yardım Et, yazarın önceki romanlarından epey farklı. Bir kere karakteri, Aslı adında bir yazar. Ek olarak vampir olduğundan şüphe edilen 130 yaşında kadın ve ilk bakışta aşık olunan kötürüm bir erkek var. Ha bir de kedi ölen anneanne gibi kokuyor... Yani her şey çok karışık. Aslına bakacak olursan sana anlattığım hikayeyi yazmaya başlamıştım, halen de aklımda dönüyor. Fakat açıkçası sonuna kadar gerçekçi ve aklıselim sahibi biri olmama rağmen, bir yandan da kendimi başka güçlere, kadere kısmete teslim edebiliyorum. O hikayeyi yazmanın zamanı değildi, inat etmedim. Sonra bir arkadaşım bana üç anahtar kelime verdi ve Bak bakalım, bunlarla ne yazacaksın dedi. Bir şeyler karalamaya başladım, sonra karaladıklarım çok hoşuma gitti ve açılan kapıdan içeri o anahtarla girdim. Bir okur olarak ben de okuduğum her romanın kahramanını yazarıyla özdeşleştiriyorum. Yapma Aslı diyorum, gene oluyor. İşte bu sefer karar verdim, Evet, bu benim diyecek, okuru hiç şüphede bırakmayacaktım. Hem farkında değildim, arkadaşlarım söyledi, gerçekten benden çok iz varmış Aslı'da. Benzerliklerimizi soruyorsun; annem konuşmaz, babam konuşmaz, armut dibine düşer... Ben içimde fırtınalar koparken söyleyemem. Başka insanlarla iletişimi severim, hem de çok severim ama derine inmekten hoşlanmam. Yok, dur! Bütün bunlar di'li geçmiş zamanda kaldı Gülenay; çok önemli bir kırılma noktası oldu ve ben ondan sonra değiştim. Neyim var neyim yoksa, anlatmaya başladım. Ama bunu sorma. Aşık olurum, olamam değil. Ama deli divane aşık olmam. Diyelim ki aşık olduğum adam beni istemedi, peki öyleyse, adios! Dönüp bakmam bir daha. 15 yıllık eşim için bile geçerli bu. İddialı konuşuyorsam, bir bildiğim var. Tebdil-i mekanda ferahlık vardır. Zihnindeki sorulara cevap ararcasına sokaklarda başı boş dolaşmadın mı hiç? Yahut normalde inanmayacağın şeylere durup dururken inanacağın tutmadı mı? İşte Aslı da hayatının tam öyle bir noktasında. Her şeyin bir işaret olduğunu düşünebilir, olmadık şeylere olmadık anlamlar yükleyebilir... İşin güzel yanı, bunların izinde gerçekten yolunu bulabilir de. Eh, bu noktada annenannesinin ısrarıyla başvurduğu yazar evi davetini seçmesine şaşmamak gerek. Suflenin girişinde Faulkner'dan bir alıntı vardı: Keder mi hiçbir şey mi deseler, ben kederi tercih ederim. Bir yazar kederden, acıdan beslenebilir. Yazdığı bir komedi de olsa. Psikolog bir arkadaşım anlattı, kedi fobisini yenme terapilerinden birinde maruz bırakma denen bir yöntem varmış. Sen oturuyorsun, kediyi kucağına koyuveriyorlar. Farkındaysan Aslı'nın üstüne üstüne gelen her şeyden iki tane var. Zannediyorum yazarken kendime maruz bırakma terapisi uyguladım bir bakıma. Aslı bir şeye inanmayı ve birinin ona yardım etmesini istiyor ki, varlığından yazarı olarak benim bile emin olmadığım bir dala tutunuyor. Kitapta esas olarak Aslı Daniella'ya yardım ediyor gibi görünse de aslında tam tersi oluyor. Sen Hakan'la Aslı'nın da birbirlerini tamamladığını düşünüyorsun. Evet, Aslı çok güçlü görünen yaralı bir karakter. Hakan'ın yaraları görünürde ama o da buna rağmen inanılmaz güçlü biri. Biraz bencilce yazmışım, şimdi farkediyorum... Demek herkes Aslı'ya yardım ediyor. Demek Aslı'nın yardıma çok ihtiyacı var. Bana sorarsan, Hakan'ınki talihsiz bir aşk, Aslı'yla çok uğraşması gerekecek. Çünkü Aslı kendine dürüst ama başkalarına değil. Türk dizileri gibi uzamasın diye aşklarının akıbetini yazmadım. Ama merak edenler için söyleyeyim, yürümez o ilişki. Kesinlikle! Bunun içinde kendini sorgulama da var. Ne kadar yetenekliyim? Ne kadarını kullanıyorum? Elimden geleni yapıyor muyum? Eğer yaratıcılığın kullanıldığı bir alanda var olmaya çalışıyorsanız sizi bezdirecek, vazgeçmenize sebep olacak o kadar çok şey çıkıyor ki karşınıza. Parasızlık, kıyasıya eleştirilmek, kendini kendini değersiz hissetmek... Bu bir kısır döngü, sonunda koyvermek çok mümkün. Bunu kırabilecek tek şey önüne bakmak, inancını kaybetmeden çalışmak. Tembellik demeyelim ama cesaretsizlik benim ikinci adım. Başkalarını yüreklendirme konusunda kendimi yüreklendirmekten çok daha iyiyim galiba. Bunun sebebi başkalarıyla ilgili gerçekleri daha net görüp avantajları ya da dezavantajları tespit edebilmem. Yine de söyleyeceklerim kişisine göre değişir. Yaratıcılığı hem de nasıl besliyor! Başka yazarların da senin gibi etten kemikten olduğunu görmek, aynı meselelerden konuşmak iyi geliyor. Ama elbette ilk anda korku var. Ben misal Oya Baydar ve İnci Aral'la bira içip muhabbet ettim. Allah aşkına, bu iki ismin yanında benim söyleyeceklerimin ne önemi olabilir? Dut yemiş bülbüle döndüm tabii. Neyse ki onlar insaflıydı, bira da fazlacaydı da açılabildim. Galiba daha kolay. Her şeyden önce başka bir kültür, insanı besliyor. Başka bir bakış açısının zihni açtığı da bir hakikat. Türkiye, zaten senin içinde; söküp atman, unutman mümkün değil. Bunun üzerine başka bir ülkede öğrendiğin her şey kazanç."} {"url": "https://egoistokur.com/asli-e-perker-sefkatle-bir-derdim-va", "text": "Neredeyse kütüphanede yaşadım, hayatımda hiç olmadığı kadar çok kütüphaneye gittim. O zaman New York'ta yaşıyordum ve NY Kütüphanesi herhangi bir konuda araştırma yapmak için ideal bir yerdi. Dünyanın dört bir yanında her tür belge orada toplanmış. Beni en çok etkileyen, Türkiye'den gönderilen haberler oldu. Benim için New York Times başta olmak üzere pek çok Amerikan gazetesinde her gün çıkan haberler vasıtasıyla Osmanlı'nın o yıllar için günceline tanıklık etmek çok tuhaf bir histi. Tabii insan ister istemez bu haberlerin ve makalelerin ne kadarı doğruyu yansıtıyor ya da söylüyor, onu da merak ediyor. Örneğin Mustafa Kemal'le yapılmış bir söyleşi var ki onun kişiliğine ışık tutacak nitelikte. Çok rahat olduğunu belli eden, korkusuz cevapları var. Kadın meselesi. Osmanlı'da kadını hak ettiği yere oturtmamışım kafamda. Sanki tüm Osmanlı tarihi boyunca hep haremdeymişler gibi hayal etmişim onları. Bu benim eksiğimdi. Çünkü hiç de öyle olmadığını öğrendim. Modern kadının temelleri 1800'lerin ikinci yarısından itibaren atılıyor. Kadınlar giyim kuşam, evlilik, çalışma hayatı gibi konuları tartışıyor, haklarını arıyor, haklarını alıyor. Kadınlara haklar, Cumhuriyet'in ilanından sonra verilmiştir deniyor ya, işte o aslında bir mit. Kadınlara hiçbir şey verilmiyor, uzun bir mücadelenin sonunda haklarını kendileri alıyor. Cumhuriyet değil imparatorluk devam etseydi gene alacaklardı. Ama tabii Cumhuriyet tarihinin hakkını yememek lazım, belki daha uzun sürecekti. Belgeler Atatürk'ün de çok ilerici bir lider olduğunu açıkça gösteriyor. Ben çok benzetiyorum. Bilhassa toplumdaki bölünmüşlüğü... Bir tarafa ait olmak zorundaymışsın hissini... Üstelik hangi tarafta olursan ol diğer taraf sana vatan haini diyecek. Ne büyük bir kaos! Bugün de aynısı yaşanıyor kanımca. Oysa kimse vatan haini değil. Bakış açıları farklı. Handan'ın babası ile amcasının birbirine taban tabana zıt görüşlerini incelemek, düşünmek ve yazmak çok önemliydi benim için. Biri Osmanlıcı, hatta diyelim ki mandacı, diğeri İttihat Terakkici ve her ikisi de birbirini vatan haini olmasa bile vatanını sevmeyen hayırsız insan addediyor. Oysa durdukları yerden bakılınca, ikisi de haklı. Bizim memlekette bu işler çok karışık. Sanırım hem böyle oldu, böyle olacak. Handan'ın iki isim annesi var. Biri, evet Halide Edib'in Handan'ı. Sadece isim olarak esinlendim ama, karakter farklı. Hatta daha çok Halide Edib'e benziyor. İkinci isim annesi ise eski editörüm Handan Akdemir. Hem onu hem ismini çok severim. Bir de bazı halleri de benziyor bence. O dönem onları okuduğum için. Dedim ya benim için okumak ve yazmak sarmal bir döngü. Biri diğerinden muhakkak etkileniyor. Okuduğum bütün kitaplar bir şekilde sızıyor yazdıklarıma. Benim romanlarımda aşk hiçbir zaman tam olarak yok. Bir göz kırpıp kaçıyor. Hep kıyıdan köşeden, eskiden yaşanmış bir büyük aşkın izleri olarak zuhur ediyor. Bunda da öyle oldu. Ama bir şey itiraf etmem lazım: İlk yazdığımda bu kitapta aşk yoktu aslında. New York'taydım ve Türkiye'ye tatile gelmiştim. On beş günlüğüne falan. Her geldiğimde rahmetli Meral Okay Bebek Balıkçısı'na götürürdü beni. Gittik, o da Muhteşem Yüzyıl olduğunu sonradan anladığım bir dizi üzerine çalışıyordu. Kitabımı anlattım. Aşk yok mu dedi. Dedim. Yok. Cevap verdi: Olmaz, muhakkak ekleyeceksin. Dediğini yaptım. Rahmetli olmadan önce okudu, Şimdi oldu dedi. Onlar benim kendi suçluluk hallerim galiba. Bugünlerde de olduğu gibi. Anlık mutluluklarımdan bile utanır oldum. Haberin yok, çocuğunla gülüyorsun oynuyorsun, fotoğrafını çekiyorsun, paylaşıyorsun, sonra bir öğreniyorsun ki o anlarda bomba patlamış, şehitler verilmiş. Kendine kızıyorsun. Neler oluyor, senin aklın nerede diyorsun. Bu hep vardı bende. Gençken de. Handan'a yansımış olması normal. Ama işte insan bu, bence aslında sonunda çoğunun iddia ettiğinin tersine az da olsa mutlu olmayı seçiyor. Yoksa bir gün daha devam edemezdik. Bana çok şeyler oldu. Kurtuluş Savaşı'nın bildiğim kadarını, öğrendiğim kadarını umursuyordum. Tam olarak hakkını veremiyor, anlayamıyordum yapılan fedakarlıkları... Roman bittiğinde kendimden utanır haldeydim. Kahramanım ise bütün gitgellere rağmen en nihayetinde durmak istediği yeri seçiyor. Ve hem babasının hem amcasının haklı olduğunu görüyor. Yani hayat öyle bir şey ki sadece siz değil, karşı taraf da haklı çıkabilir. Bu, kitabımım önemsediğim bir mesajı. Nermin Yıldırım'ın yorumu çok güzel. Romanda memleket de Handan da şefkat sahibi bir anne arıyor sanki. Ya da şefkat gösterecek bir çocuk demiş. Handan'ın annesizliği, hep ona o sıcaklığı verecek kadını arayışı benim için de çok önemliydi. Anasız kız han soyundan olsa öksüzdür lafı çok dokunur bana. Onun kadınlığa dair ufak tefek detayları bile bilmiyor olması, üzerinde hassasiyetle çalıştığım bir konu oldu. Şefkatle bir derdim var. Kişisel hayatımda değil ama ülke genelinde. Bundan birkaç yıl önce Milliyet gazetesinde yazıyordum, bir yazıda değinmiştim, şahsen devlet babadan da beklentim bana parmak sallaması değil, beni koruyup kollaması. Sürekli azarlanan bir çocuğun sonunda sağlıklı olmasına imkan yok. Daha çok destek oluyorlar. Çok sevdim yayıncılık işini. Mutfakta olmak, her kitaba ihtimam göstermek zaten ancak bir yazarın yapacağı iş. Kitapların arka kapak yazılarını yazarken bile heyecanlanıyorum. Bu da meğer en az yazmak kadar yaratıcı yanı bir işmiş. Her gün satış müdürümüzün başına ekşiyorum, siparişleri sormak için. Halbuki bugüne kadar kendi romanlarımın satışını öğrenmek için bir kez bile kimseyi aramadım."} {"url": "https://egoistokur.com/asli-erdogan-ben-delirmeyim-de-kim-delirsin-simd", "text": "Nasıl olduysa aradan birkaç gün ya geçti ya geçmedi, İşeyen Atmaca adlı romanıyla tanıdığımız Göktuğ Canbaba aşağıdaki Aslı Erdoğan röportajını gönderdi. Erdoğan söz hakkı istiyordu belli ki, yayınlamakta tereddüt etmedim. Yine de okuduklarım içinde beni rahatsız eden birkaç şeyi söylemezsem içim rahat etmez. Erdoğan'ın, kitaplarının yayınlandığı ve uluslararası ödüller aldığı ülkelerden söz ediş biçimi mesela. Kolay beğenmeyen, burnundan kıl aldırmayan ülkeler diyor. İşin gerçeği, biz burnundan kıl aldıran ülkelerin okurları da her kitabı, her yazarı kolay beğenmeyebiliyoruz. Hatta Erdoğan'ın kitapları örneğinde olduğu gibi, eleştirebiliyoruz. Şu Norveç'te onu Kafka ve Joyce'la kıyaslayanlar bahsini ise hiç açmayayım. İlki bu yıl verilen, uluslararası edebiyat ödülü Ord i Grenseland Prisen Sınırda Sözcükler Ödülünü alan Aslı Erdoğan ülkesinde neden ödülleriyle değil de sağlık sorunları gibi haberlerle öne çıktığını anlayamadığını söylüyor. Jürisi İsveçli ve Norveçli yazar, yayıncı ve akademisyenler aynı zamanda PEN Genel Sekreteri Eugene Schoulgin ve İsveççe yazan Kürt yazar Mustafa Can'dan oluşan bu ödülü kazanan Erdoğan, Türkiye'de tanıdığın olması çok önemli. Eğer bir tanıdığın yoksa Nobel'i bile alsan seni gazete sayfalarında göremeyebilirler, diyor. Ödül aldığım zaman küçük de olsa bir yaranın kapandığını hissediyorum açıkçası. İnsan bir şeyler yazdığı zaman haliyle geri dönüş bekliyor. Herhangi bir işi yapan insan bekler bunu; fırıncıysan çıkardığın ekmeğin iyi olmasını ve insanların o ekmek hakkında sana iyi geri dönüşler yapmasını beklersin. Bizimki de böyle bir şey işte. Ödül bir şekilde iyi hissettiriyor. Özellikle yurt dışından gelen ödüller en güvendiğim geri dönüşlerden biri benim için. Yurt dışından gelen ödüllerin önemi, beni kişi olarak tanımayan insanlardan oluşan jürilerin değerlendiriyor olması. Sadece ve sadece kitaplarım üzerinden değerlendirilmek önemli. İnsan kendi ülkesinde binlerce önyargıyla karşılaşıyor çünkü. Yazarsan, hele de bir kadın yazarsan bu önyargıyı kırman çok zor oluyor. Ödül birinin bana kolye hediye etmesi gibi bir şey. İyi bir his uyandırıyor. Onu sürekli yanımda taşıyorum ama daha iyi yazmaya teşvik eden sihirli bir cisim olmadığının da farkındayım. İyi hissettiriyor, hayata birkaç gün daha tutunuyorsunuz ama derin acınız devam ediyor, hayatla olan o kapanmayan yaranıza biraz merhem sürmüşsünüz gibi bir şey ödüller aslında, daha fazlası değil. İlk defa verilen bir ödülü almak ve dahası güçlü rakipler arasından almak tabii ki çok iyi hissettirdi bana. Dünyanın önde gelen yazarlarından Neval Al Saddavi ve Slavenka Drakulic aday gösterilmişti. Onlar arasından aldım bu ödülü. Ödülü kazandığımı duyunca şaşırdım açıkçası. Hiç beklemiyordum. Aslında İskandinav ülkelerinde epeyce tanınıyorum, Almanya'da sevilirim ama dünya starı olmadığımın da farkındayım. Dolayısıyla bu ödül bende bir şaşkınlık yaratmadı değil. Açıkçası hiçbir fikrim yok. Kırmızı Pelerinli Kent, İsveç'te inanılmaz olumlu tepkilerle karşılandı. Norveç'te Kafka ve Joyce'la kıyaslandım. Yine bu ülkede Edebiyatın Omuriliği diye adlandırılan bir seride ilk 20 yazarın arasında seçildim, listede 13. sırada yer aldım. Bu ödüller ve bu ilgi kolay kazanılan bir şey değil. Kolay beğenmeyen, burnundan kıl aldırmayan bu ülkelerde böyle bir ödüle layık görülmek, böyle önemli sıralamalara girmek tabii ki güzel bir şey benim için. Ama Türkiye'de hala bana önyargıyla yaklaşıp burun kıvıranlar var. İşte bunu anlamıyorum. Bunu ben de çözemiyorum açıkçası. İsveç'te, Norveç'te de böyle başlıyorlar röportajlara. Bu sanırım binlerce yıllık ataerkil bir döngünün sonucu. Kadın yazar olmak Yunanistan'da farklı, İsveç'te farklı, Türkiye'de farkı bir durum. Her birinin arasında derece farklılıkları var. Kadın yazarları hala farklı kıstaslarla değerlendiriyorlar. Bu da bunun bir sonucu sanırım. O hep nefret ettiğim Sevdiğiniz ilk 20 kitap? sorularının yanıtlarına bakın. O listelerde kadın yazar bulabilmeniz çok zordur. Bir kadın yazar bulabiliyorsan ya yeni ölmüştür ya da popüler olduğundan yazılmak zorundadır. Böyle sorularda açığa çıkıyor işte durum. Bir de şu durum var tabii ki, Türkiye'de tanıdığın olması çok önemli. Eğer bir tanıdığın yoksa Nobel'i bile alsan seni gazete sayfalarında göremeyebilirler. Bence kesinlikle koruyor. Sadece biçimi ve derinliği değişiyor ama bir kadın yazarla erkek yazarın günümüzde aynı algılandığını düşünmüyorum. Evet, tabii ki barındırıyor. Yazar demek yerine kadın yazar demek bile yazar sözcüğünün erkeğin egemenliği altında olduğunun bir kanıtı aslında. Kadın yazar ama erkek gibi yazmış diye konuşan yüzlerce yazar, eleştirmen görebilirsin etrafta. Tabii ki benim söylediklerim kendi deneyimlerime dayanan sübjektif yorumlar. Şurada 12 senedir başka yazarlarla fikir alışverişinde bulunuyorum. Benim gördüğüm, dünyada da devam ettiği ama Türkiye'nin en kötülerden biri olduğunu söyleyebilirim. Kadın erkek ayrımcılığının en şiddetli yaşandığı ülkelerden biri Türkiye. Edebiyatta da böyle. Ülkede en önemsiz konularda bile ayrımcılık yaşanırken edebiyatta olmaması düşünülemez tabii ki. Mesela sokakta yürümek bile bir direniş ülkemizde. Benim ilk direnişim gece sokağa çıkmak için oldu mesela. Beyoğlu'nda gece sokağa çıkmak için büyük mücadeleler vermek ne komik geliyor değil mi insana. Ama böyle işte. Yaşam şeklinde başlar baskı ve edebiyata kadar gider bir şekilde. Gezi'de gördük işte. Biz kadınların TOMA'ların önüne böyle cesurca dikilebilmesinin sebebi zaten hep TOMA'larla karşı karşıya olmamız. Her erkek bir TOMA aslında. Biraz önce dile getirdim aslında. Gece sokağa çıkmak bile bir dert. Gece yürümeyi çok severim ben. Rio gibi çok tehlikeli şehirlerde bile yaptım bu yürüyüşleri. Yazarlığım da en çok yaptığım gece yürüyüşlerinden beslenir. Artık bu yürüyüşleri İstanbul'da yapamıyorum. İnadına inadına yapmaya çalışıyorum ama çok rahatsız oluyor ve vazgeçiyorum. Sırf kadın olduğum için oluyor bunlar. Bu kadar küfür hakaret duymak için mi evden sokağa çıktım diye düşünüyor insan ve mutsuz oluyor. İnsan olmak zor Türkiye'de, kadın olmak çok daha zor. Evet, beni en çok korkutan olaylardan biriyle İstanbul'da karşılaştım. Bir pazar gecesi yürüyüşe çıktım ve beni izlemeye başladılar. Peşime iki adam takıldı. Bir süre emin olmak için yürüdüm. Emin olunca eve dönmeyip tanık bırakmak istedim çünkü bana inanmayacaklarını düşündüm. O yüzden Taksim'e yürümek mantıklı geldi. Kalabalık ya, Bir sürü tanık olur diyegeçirdim aklımdan. O iki adam beni tam 2,5 saat izledi. Cep telefonum da yoktu yanımda, o yüzden kimseyi arayamadım. Bir süre önce çalınmıştı. Önceki günler Gezi'de yaralanmıştım, topallıyordum. Divan'a doğru gideyim dedim, sonuçta orada bir sürü polis vardı. Sonra bir ara beni takip edenlerle göz göze geldik. Bana doğru gelmeye başladıklarını, yaklaştıklarını fark ettim. Peşimde adamlar, önümde yüzlerce polis vardı. Ben polislere takip edildiğimi haykırdıkça, onlar güldüler. Harap haldeydim, topallıyordum, korkmuştum. Yanık bacağımla ara sokaklara girmeyi başardım ve izimi kaybettirdim. Aslı Erdoğan'ın Türkiye'de düştüğü en kötü anlardan biriydi bu durum. Ne kadar politik bir yazarım o da tartışılır. İnsanlar İsveç'te politik bir yazar olduğumu duyunca şaşırıyorlar. Orada varoluşçu bir yazar olarak tanınıyorum. Türkiye'de edebiyattan çok köşe yazolarımdan kaynaklı politik bir yazar olarak tanındım. Politik bir yazar olmak bazen insanı kahraman, vezir yapıyor, bazen de rezil... Ben o ikinci grupta kaldım hep. Belli bir dönemde bir gazetede yazdığım köşe yazılarının bedelini hala ödüyorum ne yazık ki, ödetmeye çalıyorlar bir şekilde. Politik bir yazarın bir sorumluluğu olması gerekir. Neden bahsedersen bahset bir kişiyi bile kırmamak için yazılarını sorumluluk çerçevesinde yazmalısın. Sözcükler birer cinayet aracıdır, onlarla hayat kurtarıp hayat söndürebildiğini bilmelisin. Bilmiyorsan yazar olmamalısın. Hakkında konuştuğun insan ölmüş olsa da ona karşı sorumluluk duyman gerekir. Bazı yazarları duyuyorum, kadınlar hakkında, kadın yazarlar hakkında ağza alınmayacak laflar ediyorlar. Yazar sıfatıyla bu kadar kolay cinayet işlememelisin. Benim de dilim sivridir ama hiç cinayet işlemeyi seçmedim. Yazarların kendine özgü bir sorumluluğu olması lazım. Ben politik yazılarımda insanların kılını bile incitmek istemedim. Bu insanlar kim olursa olsun; tamamen karşıt görüşte olanları bile. Ama karşılığında aldığım cevaplar aynı sorumluluğu taşıyan inanlardan gelmedi ne yazık ki. Özellikle köşe yazılarımdan sonra acımasızca eleştiriler aldım sürekli. Bir tarafta Kafka ile eş tutuluyorsunuz, diğer tarafta hakkınızda ağza alınmayacak şekilde kötü yazılarla karşılaşıyorsunuz. İşte Türkiye'de politik bir yazar olmanın sonucu. Ben delirmeyim de kim delirsin şimdi? Kadın yazarsan belli birtakım rolleri oynayacaksın. Cadı ya da cazgır olacaksın. Onu olamadın mı, o zaman sevimli, iyi kız olman gerekir. O da mı olmadı, o zaman iktidarla iyi ilişkide bir yazar ol, iyi eş ol. Bunlar dışında çok fazla seçenek yok. Hem cazgır değilsin, hem güçlü tanıdıkların yok hem de iki laf edip insanları yaralamıyorsun... O zaman insanı bitiriyorlar işte. Onu ben de anlamadım aslında. Arkasında bir dolap olabileceğini düşünmekten başka bir şey gelmedi aklıma. Avusturya'da ciddi bir işkenceye maruz kaldım. Hastanede çok kötü günler geçirdim. Perişan haldeydim. Sağlık sorunlarım vardı. Hastane çalışanları tarafından çok kötü muamele gördüm. Kurumsal ırkçılıkla karşı karşıya kaldım. Cidden insanın başına gelen en kötü hadiselerden birisiymiş bu. O günler hayatımın en zor günleriydi. Hastane, olayı kapatmaya çalıştı. Bana yaptıkları inanılmazdı. Defalarca özür dilediler. Ne istesem vereceklerdi. Ama ne isteyebilirdim ki? 10 bin dolar istesem ne değişecekti? Hayatımda kimseye dava açmadım ben. İlke mi, korkaklık mı bilemiyorum ama sevmiyorum mahkemeleri, olay bu. Adalet denilen kuruma hiç inanmıyorum. Özür dilediler, ben de konuyu kapattım. Olay kapandı. O özür bir şekilde bana yetti. Çok iddialı cümleler kullanmak için erken. Son iki yıl yoktum. İki yıl körüm demektir bu. Sistematik bir şiddet uygulandığını ve artarak devam ettiğini biliyorum. Bu şiddetin bir patlama yaratacağını sezmiştim. Ama bu kadar güçlü olacağını düşünmemiştim. Ne de olsa şiddet görünce boyun eğmeyi tercih eden bir toplumuz biz. Böyle bir başkaldırış beklemiyordum. Hayran kaldığımı söylemek zorundayım. Yan yana duramayacak insanların yirmi gün boyunca birlikte hareket ettiklerini gördüm. Ama dediğim gibi bu duruma ne kadar bel bağlamalı işte onu bilemiyorum. Yıllar önce Polis devleti oluyoruz demiştim, herkes itiraz etmişti. Şimdi iki taraf da benimle aynı şeyi düşünüyor. 12 Eylül gibi bir dönem yaşıyoruz aslında. İnsanların oldukça komik iddialarla hapse atıldığı bir dönem bu. Bir gizli tanık sizi ömür boyu hapse yollayabilir. Korkunç bir diktatörlüğe gittiğimizi gördü insanlar. Buna bir tepkiydi aslında olanlar. Ciddi bir ötekileştirmenin olduğunu fark ettiler. Bence hayran olunası büyük bir iş oldu. Bir baş kaldırıydı. Bu, başıma iş açar mı bilmiyorum ama övünülecek bir şey yaptık. Tam teçhizatlı binlerce polisin karşısına sütlerle, sirkelerle dikilmek yürek ister. Şiddet uygulamadığımızı da hatırlatmak lazım. Dergilere, gazetelere çıkan o sapanlı yaşlı kadını da hapse atacak kadar zorba bir adalet sistemimiz varmış demek. Neden yazıyorum sorusu andan ana, zamandan zamana değişebilir benim için. Belki de her yazarın ortak travmaları vardır. Bir şair muhteşem bir dizeyi niye yazdığını bilemez, bunun psikolojide de bir açıklaması yokur. Belki de bilemediği için zaten o dize dizedir. Mutlaka içerde bir kırılma, kapanmayan bir yara vardır. Her insanda vardır ama yazar o yarayı konuşturabiliyor işte. Yoksa hayatla derdi olmayan mı var? Hayatın da bizle derdi var bence. Hayat başlı başına bir dert. Niye kendi hikayemizi anlatarak tepki veriyoruz? Aslında bu benim Kırmızı Pelerinli Kent'te boğuştuğum bir konu. İnsan neden kendi hikayesini anlatır? Ölümlü olduğunun bilincindedir çünkü. Benim bulabildiğim tek yanıt bu. Kimi yazarlar güç için yazıyorlar. Kimileri toplumsal bir kimlik edinmek için, kimisi zevk aldığı için, bir diğeri gerçeklikten kaçış yakaladığı için... Şu anki edebiyat dünyasında bence hikaye anlatıcısına doğru bir kayış var. Tarihi roman olsun, polisiye olsun, edebiyat daha oyalayıcı bir şeye dönüştü sanırım. Şu an bitmiş hikayeler, kısa yazılar var. Bir de hem Avusturya'da yaşadıklarımın, hem de Gezi olaylarının yatışmasını bekledim. Çünkü ilginç bir coğrafyada yaşıyoruz. Kitap çıkaracağım için reklam yapmaya çalıştığımı söyleyebilirlerdi. O yüzden yavaş hareket ediyorum. Açıkçası ben çapulculuğu çok sevdim. Hayattaki rolümü buldum sanırım. Ne gerek var evde otur, yazı yaz. Sokağa çıkmak daha güzel. İyi hissettiriyor. Demek ki bir eylemci ruhu varmış bende. Zerrin Hanım, ben size hak veriyorum. Bu ülkede kadınların ve elbette kadın yazarların işi çok zor, buna kim itiraz edebilir ki? Üstelik Aslı Erdoğan'ın özel ve iyi bir yazar olduğuna da itiraz etmem, çok severim kendisini ayrıca. Benim itirazım bu noktalarda değildi. Hem bence siz de bana hak veriyorsunuz ki yazarın bazı röportajlarda söylediklerini garip bulduğunuzu belirtmek ihtiyacı duymuşsunuz. Ben bu kadar yetenekli bir kadının durmadan sızlanmak yerine daha çok yazmasını isterim okur olarak, hepsi bu. Zerrin Hanım endişeleriniz ve tespitlerinize ben de katılıyorum ama Gülenay Hanım'ın da belirttiği gibi, bence maalesef bizim kültürümüzün bir tortusu, sızlanmak. Keşke, daha iyisi nasıl olabilir, ne yapabilirime daha çok kafa yorabilsek, eleştirebilsek, eleştirenleri daha fazla hoşgörü ile karşılasak.."} {"url": "https://egoistokur.com/asli-tohumcu-aragornla-asla-tanisamayacagimiza-ikna-olmam-uzun-surmust", "text": "Bir okuyucu olarak bu soruya hevesle yanıt veriyorum: Elbette Aragorn. Üçlemeyi bitirdiğimde, onunla asla tanışamayacağıma ikna olmam epey uzun sürmüştü. Kabul, kendimi fazla kaptırmışım. Ama hala üzülürüm, bak şimdi yine üzüldüm!"} {"url": "https://egoistokur.com/astroloji-kediler-ve-burcla", "text": "Üstelik anladığıma göre, resimlerdeki kediler gerçekmiş. Lesley Anne Ivory'nin ve arkadaşlarının kedileriymiş hepsi de... Kedileri şahane çizdiği yetmiyormuş gibi, Ivory burçların sembollerini de müthiş resmetmiş. Güneş, ay, yıldızlar, dört element değerli taşlar, hayvanlar, çiçekler, renkler, baharatlar ve bitkilerle bezenmiş, ortaya da çok ama çok güzel 12 tablo çıkmış. Seri Oğlak'la başlayıp Yay'la bitiyor... Arayın, bulun kendinizi... Ve tabii ki kedinizi."} {"url": "https://egoistokur.com/asu-marodan-efkar-karmasi-aksamlar-aglatiyor-eski-bir-sarki-gib", "text": "Asu Maro'yla trende tanışmış, Kars senin, Erzurum benim, Erzincan bizim diyerek dolanırken çok sohbet etmiş, çok eğlenmiştik. Bana öyle gelmişti ki ben Asu'yu sanki çocukluğumdan beri tanıyormuşum, çok iyi arkadaşmışız, sonra işte bir gün karar verip Anadolu'yu gezmeye karar vermişiz... O küçük seyahatte fotoğraflar çekmiş, kasaba kahvelerinde çaylar içmiş, gizli saklı dükkanlar bulup leziz peynirler, ballar almıştık. Sonra döndük tabii. Neyse ki arkadaşlığımız şehirde de sürdü. Sabah yürüyüşleri ve zamansız kahvaltılarla... Asu gazeteciliğinin yanı sıra birkaç yıldır Asmalimescit'in gözde mekanlarından Off Pera'da DJ'lik de yapıyor. Yani Egoist Okur'a bir Efkar karması hazırlamak için şahane bir seçim. Sonuç olarak ben istedim, o hazırlayıp yazdı... Çok güzel oldu! Zamanı gelince gitmeyi bilmek çok iyidir ya, bu şarkı benim için o zamanlı gidişlerin tetikleyicisidir. Gidemeyecek gibi olduğunda insanı yüreklendirendir. En çok da Umay'ın sesinin çatladığı bir 'el sallarsın, yeter' bölümü vardır, iyi ki yeniden kaydedilmemiştir, işte oradaki çatlamayı severim. Evet, tabii işin içinde efkar olunca önce sözler geliyor. Bu şarkı da benim için bilerek-bilmeyerek birilerinin içine fazlaca ayna tutarsanız içinde kalakalacağınız efkar duygusunun dile gelmiş halidir. Tecrübe edilmiş, onaylanmış, Özlesen de, arasan da, kendine sakla / Herkes, her şey senin olsun, bir beni yasakla bölümü araba kullanırken yüksek sesle söylenmiştir. Bu albüm çıktığında ortaokul öğrencisiydim. Kelimelerin kafi olduğu bir mesleği seçeceğimi, hayatta insanı yanıltacağını bile bile kelimelere bu kadar bağlanacağımı tahmin etmiyordum tabii. Ama işte aradan yıllar geçince de insanı böyle eski yıllarda, eski yaşlarda, eski aşklarda dolaştıran, epey buruk bir şarkı bu. Bir de çok sade, süsü püsü yok, ondan herhalde bu kadar etkili. Gündoğarken'in bende izi olan çok şarkısı vardır ama bu galiba 'efkar karması'na en çok yakışanlardan biri. Bazen olur ya... Bir yerde eski sevgilini görürsün, unuttuğumu sanmaktasındır, hop, birden canlanır her şey. Allah kahretsin, nereden çıktı karşıma da yaramı deşti? demek yerine, onun yarattığı acıyı bile beğenir bir ruh halindeyseniz, bu şarkı o şarkıdır. Gerçekten bir insana daha büyük bir beddua edilemez. 'Unutma Beni 'değil, 'Unutama Beni'. O aradaki fark var ya, bazen sayfalarca yazsanız anlatamayacağınız her şeydir. Umay'ın Hareket Vakti'si tekrar kaydedildi maalesef. Emre aydın tarafından. Hatta benim kuşağımdaki diğer gençler büyük ihtimalle bu şarkının ona ait olduğu yanılgısına düşüyor.."} {"url": "https://egoistokur.com/atesin-etrafinda-toplanip-masallar-anlatalim-birbirimiz", "text": "Şifahen Masallar'ın kurucusu masal aşığı yazar Beyza Akyüz. Ayda bir kez İstanbul'un başka bir semtinde masal geceleri düzenliyor. Geçen hafta Çengelköy Açıkhava Sineması'nı kapattılar mesela... Dileyen herkes bu gecelere katılarak daha önce hiç görmediği, tanımadığı insanlara anılarını, deneyimlerini, hikayelerini; bildiği veya yarattığı masalları anlatıyor. Tıpkı kadim zamanlarda insanların ateşin çevresinde oturup sabaha kadar sohbet ettiği gecelerdeki gibi... Tıpkı yaz tatillerinde gençlerin kamp ateşi çevresinde toplanıp hayalet hikayeleri anlatması gibi... Aralarda da yanlarında getirdikleri yiyecekleri, içecekleri paylaşıyorlar. Bir sonrakine gideceğime söz verdim, onu ayrıca anlatırım. Veya belki siz de zaten gelmiş olursunuz. Şimdi size bir hikaye anlatacağım ve hikayenin sonunda daha önce bilmediklerinizi biliyor olacaksınız dedi anlatıcı. Çok iddialı bir giriş yapmıştı. Bir köşede ilgisizce oturan adam bile yan gözle şöyle bir baktı. Bir zamanlar, sufilerin yetiştirildiği bir dergah varmış. Dış dünyayla hiç bir bağı olmayan tıpkı Yusuf'un kuyusu gibi olan bu dergahta, dervişler eğitim görüyormuş. Yıllar yılları kovalarken dervişler de bilgi ve ahlakta yol kat etmiş. Ama esas hikaye başka... Bir gün, dergahın ulu rehberi bütün dervişleri başına toplayıp yıllardır bu kapıdan dışarı adım atmadınız ama eğitiminizi de tamamladınız. Dışarıya yani dünyaya çıkma vakti geldi der. Dervişler başta ürkseler de dünyada karşılaşacakları yeni insanları ve onlara öğreteceklerini düşününce mutlu olurlar. Fakat rehber bir not düşer: 8 ay sonra bugün, dönüp dergaha gelin, dünyada neler gördüklerinizi anlatın. Sonra dervişleri tek tek uğurlar. Dervişler dünyanın dört bir yanına dağılır, 8 ay boyunca gezer dururlar. Ve sonunda yeniden dergahta bir araya gelirler. Rehber, Anlatın bakalım, dünyada neler gördünüz, insanlar nasıl yaşıyor diye herkese sırayla sorar. İlk derviş, Dünya ben görmeyeli yoldan çıkmış. Ahlaksızlık almış yürümüş der. İkinci derviş, Kıyamet zamanı gelmiş, sapıklık diz boyu der. Üçüncü derviş, Bu dünyanın çivisi çıkmış. Herkes cehennemlik işler yapıyor der. Dördüncü, beşinci, altıncı derviş de aynı şekilde dünyadan şikayet edip durur. Sıra yedinci dervişe gelince rehber, Anlat bakalım, sen ne gördün dünyada diye sorar. Yedinci derviş, İyilik de kötülük de vardı dünyada, her şey her zamanki gibi merkezindeydi diye cevap verir. Diğer dervişler şaşırır. Aynı dünyaya mı gittik diye şüphe ederler. Ulu Rehber'e gelince; Hepiniz dergahta kalıp eğitim görmeye devam edeceksiniz, sadece yedinci derviş yeniden dünyaya dönebilir diyerek konuşmayı bitirir. Ve o günden sonra o dervişin adı, Merkez Efendi olur. Anlatıcı hikayesini tamamladığında, girişinin hiç de ilk başta düşündükleri gibi iddialı olmadığını düşündü dinleyiciler. Mitolojik hikayeleri, masalları, efsaneleri dinlerken belki sadece ilk başta, bir mesafe koyarız dinlediğimizle aramıza. Ama çok kısa bir süre sonra, anlatılanın içine çekiliriz. Ve geçmişte, kuyunun derinliklerinde, yeraltında, tarihin bilinmeyen dönemlerinde yaşandığı söylenen hikayede, bir anda kendimizi ve şimdiki zamanı buluruz. Bu hiç de tesadüf değildir. Masalların zamansız anlatımının sırrı buradadır. Thomas Mann, ... bizi ta oralara taşıyıp götüren geçmiş zaman unsuruna tabii biz alışkınız, başka bir şey var, artık vücudumuzun çekilişiyle içine doğru gittiğimiz, bir zamanlar olmuş bitmiş olan yaşamın geçmişi, bizim yaşamımızın da bir zamanlar derinden derine ona ait olduğu, yani ölmüş olan dünya. Ölmek, yani zamanı kaybetmek ve zamanın dışına çıkmak, ama bunun anlamı sonsuzluğu kazanmak ve her yerde olmak, işte gerçek hayat bu. Çünkü yaşamın varoluşu yaşanan zamandır ve sadece mistik bir tarzda sırrını, geçmiş ve gelecek şekillerinde gösterir diyor Yusuf ve Kardeşleri kitabında. Mitolojik kahramanlarla kendimizi özdeşleştirirken yanlış bir şey yapmıyoruz aslında, kendi ruh soyumuza iniyor, oradan arkadaşlar, dostlar seçiyoruz. Masal dinleyen kişinin, zihin kapısı açılıyor, aklın dışına çıkarak başka bir bakış kazanıyor ve şimdiki zamana hapsolmaktan kurtuluyor. İşte bu yüzden, anlatıcılık Havva'nın Adem'e kuşlarla ilgili bir hikaye uydurmasından bu yana var. Nasıl ve neden olduğunu bilmediğim bir şekilde ben de masalcı olacağım demiştim bir zamanlar. Ama gerçekleşmesi muhtemel birçok şey gibi, yıllar içinde unutmuştum. Geçen sene yeniden hatırladım. Ve hikayeler vasıtasıyla birbirimizi bir an önce dinlemeye ihtiyacımız olduğunu fark ettim. Şifahen Masallar böyle doğdu. Karşılaşma ihtimali olmayan insanların hikayeler etrafında toplanması ve ucundan kıyısından tanış olmaları yegane amaçtı. 1001 gece sürmesini dilediğim Şifahen Masallar, bize kapısını açan mekanlarda düzenleniyor. Ben geceyi uzun bir masalla açıyorum, ondan sonra açık sahneye dinleyicileri davet ediyorum. Anılar, şiirler, hikayeler, şarkılar, artık ne varsa eteklerinde ortaya döküyorlar. Verilen molada şahsen tanışıyoruz sonra tekrar biraz daha kaynaşmış olarak devam ediyoruz geceye. Direkt iletişim tarzının yoruculuğundan ve önyargıları kırmakta zorlanmamızdan dolayı hikayeler dolaylı ve yumuşak geçişlerle sanki daha uzun bir zamana yayıyor, birbirimiz hakkında karar verme sürecini. Şifahen Masallar anlatmak, dinlemek bana iyi geliyor. Her defasında şaşırıyorum. Ve tıpkı Merkez Efendi gibi, dünyada değişen bir şeyin olmadığını, iyiliğin de kötülüğün de yerli yerinde durduğuna şahit oluyorum. Ve bir sonraki masal gecesine kadar yeryüzünde gülümseyerek ve gerçek üstü yaşayabiliyorum. Hadi sen de bir masal gecesine katıl."} {"url": "https://egoistokur.com/atilla-senkon-yasadigimiz-kara-zamanlari-haykiran-yazarlar-old", "text": "Her Gün Perşembe Olsa, Uykusuz Gece Düşleri, Ten Yükü, Bıyık İzi Yalanları ve Gökkuşağına İki Bilet adlı kitapların yazarı Atilla Şenkon, Nazlı Eray'ın yaşam öyküsünden yola çıkarak yazdığı Bütün Düşler Nazlı'dır adlı bir de roman yazdı. Korku edebiyatı sevdiği ve önemsediği bir tür. Korku filmlerinde olduğu gibi, edebiyatta da bu işin tek ölçütü öd patlamasıdır bence. Sınırı ise, ensedeki hafif ürpertiyle kalpteki ani duruş arasında değişir. Varlığını bildiğimiz, çevremizde karşılaşabileceğimiz şey ve olaylarla okuru korkutmanın zor olmadığı görüşündeyim. Yılandan, seri katil cinayetlerinden korkan birini yazıyla korkutmak son derece kolaydır sözgelimi. Önemli olan, yazarın kendi yarattığı, gündelik yaşamda örneği bulunmayan yaratıklara ya da gerçeküstü durumlara okuru inandırıp korkutabilmesidir. Bu ise ancak dille kurulacak özel bir dünyayla sağlanabilir ve farklı bir edebiyat gerektirir. Karanlığın tekinsizliğini, sessizliğin içinde gizlenen sesleri betimlemeler aracılığıyla hissettirebilen, sözcüklerin gücüyle okura Bö!!! diyebilen yazar, gerçek anlamda korku yazarıdır. Özünde barındırdığı gizem ve bilinmezlik nedeniyle, bu türün yeraltı edebiyatına yakın durduğu, hatta çok yakıştığı bir gerçek. Ne var ki, sesini duyurabilmesi, varlığını gösterebilmesi için mezarını terk eden bir zombi gibi gün ışığına çıkarak normal yaşama katılması da şart. Başta Kaptanın Teknesi olmak üzere bütün kitaplarını ödüm patlayarak okuduğum, özellikle de Türkçeyi kuyumcu titizliğiyle kullanarak yerel bir korku atmosferi kurmayı başardığı için takdir ettiğim ve çok önemsediğim Sezgin Kaymaz, yüzünü okurdan bunca esirgememiş olsa, yapıtlarına gösterilen ilgi azalır mıydı, yoksa çoğalır mıydı, merak ediyorum doğrusu. Korku edebiyatımızı çorak ülkeye benzetirken, içinde her türlü gerilim öğesini barındıran son derece verimli bir 12 Eylül edebiyatını göz ardı etmeyelim lütfen. Kurt adamlar, kana susamış vampirler, bu dönemi anlatan romanların başkişilerinin yanında sütten çıkmış ak kaşık kadar temiz ve masum kalmıyorlar mı? Korku türü, ülkemizde edebi anlamda hiçbir zaman ciddiye alınmamıştır. Kendisi için gönül rahatlığıyla has edebiyatçı diyebileceğim Sezgin Kaymaz'ın romanlarını, yıllarca ara verdikten sonra edebiyata korkuyla dönüş yapan Pınar Kür'ün Hayalet Hikayeleri'ni nereye koyacağımızı, nasıl değerlendireceğimizi bilemeyişimiz de bundan kaynaklanıyor. Oysa Amerika'da ve Avrupa'da, bu türün yetkin adları için konmuş son derece saygın edebiyat ödülleri veriliyor. Bram Stoker, Edgar Allan Poe hemen aklıma geliverenler. Korkusuz bir millet miyiz sorusuna gelince... Eskiden öyleydik sanırım. Şimdi ise ne acı ki çoğumuz gölgemizden bile korkar haldeyiz. Korkmaktan, korkutmaya zaman bulamıyoruz galiba. Sivas toplu kıyımının küllerinin aradan geçen onca yıla karşın hala soğumadığı bir ülkede, kutsal olanı tahrip etme duygusunun gelişmesi beklenebilir mi? Aziz Nesin'e ödetilen bedel ve Salman Rushdie'nin boynuna asılan katli vaciptir yaftasının edebiyatın üzerine serdiği ölü toprağının altından Tanrı Kimseyi Duymuyor diye seslenen Özen Yula'yı; bugün içinde bulunduğumuz kara tabloyu on bir yıl önce Yeni Yalan Zamanlar'da avaz avaz haykıran İnci Aral'ı; Cinsel Öyküler Beşlemesinde birçok tabuyu yerle bir eden Buket Uzuner'i yürekli kalemlerinden ötürü kutlamadan geçemeyeceğim. Korku türünde ise, Sadık Yemni'nin Muska ve Yatır adlı romanlarını kutsal olana hafifçe dokunan yapıtlar olarak örnekleyebilirim. Eşim ve Tanrı ile kurduğum ilişkilerde her zaman dürüst olduğum için bugüne dek cinsel ve dinsel konularda ne kendimle hesaplaşmaktan, ne de başkalarına hesap vermekten korktum. Ölümle hesaplaşmak biz ölümlülerin haddini aşmasa, sorunun ikinci bölümünü de seve seve yanıtlardım."} {"url": "https://egoistokur.com/atlantis-yeryuzunun-felaketleri-ve-arkeoastronominin-sirlar", "text": "Mümtaz'ın İhsan için O, sevdikleri için yolları kısaltmayı bilirdi demesi gibi bazı kitaplar da yolları kısaltmayı bilir. Arkeoastronomi, Felaket Arkeolojisi, Kamusal Arkeoloji, Arkeogenetik, Bilişsel Arkeoloji yahut Deneysel Arkeoloji... Arkeoloji-Anahtar Kavramlar kitabı, gerçeğin peşinde koşan ve iğneyle kuyu kazarak ortaya çıkanlarla insanı anlamaya çalışan arkeoloji bilimini ve birlikte çalıştığı alanları öğrenmemizi sağlıyor. Bugün yeni bir kelime öğrendim: Arkeoastronomi. Terim ilk kez 1970'lerde kullanılmış. Tarihöncesi döneme ait yapıların mesela Stonehenge'in Ay'ın, Güneş'in ve yıldızların dizilimine göre yapılıp yapılmadığı ve eğer öyleyse nasıl yorumlanması gerektiği üzerine konuşulurken kullanılmaya başlanmış. Benim aklıma tabii hemen Erich Von Daniken geldi. Çünkü biz küçükken Harry Potter'lar, Yüzüklerin Efendisi, o pek sevdiğim yayınevlerinin filozof serileri yoktu. Kemalettin Tuğcu vardı, Ökkeşler vardı, neyse ki Ursula K. Le Guin vardı. Bir de Erich Von Daniken'in Tanrıların Arabaları vardı; Mayalar, Aztekler, İnkalar, Mısır Uygarlığı ve bütün o devasa yapılar, işaretler hep o kitapla girmişti hayatıma. Tarih sevgisi, her hayran olduğum yapıtın önünde dakikalarca durup arkasındaki sırrı anlama hayalim Tanrıların Arabaları ile başladı. Sonra kitaplığım büyümeye başladı, teker teker farklı uygarlıklarla tanıştım. Asıl mucize Daniken'in iddia ettiği gibi gökten inmeleri değil tam tersine yavaş yavaş ve birbirleriyle müthiş bir etkileşim içinde inşa edildiklerini görmekti. Masallardan batıl inançlara, ritüellerden gündelik hayata, sembollerden yapılara kadar her şey inanılmaz bir yolculuk halindeydi. Şu önünde durduğum taş 2500 yıl önce de buradaymış mesela, 2500 yıl önce de insanlar aynı Tanrı'ya olmasa da benim gibi sağlık ve aşk için dua etmiş. Bu bana hep büyüleyici geldi ve arkeoloji tam da bu noktada imdadıma yetişti. Bildiğim veya anladığım için değil, birilerinin ince uçlu bir fırçayla çalışıp, benim geçmişe uzanmamı sağladıkları ve o işlemeleri, heykelleri önüme serdikleri için. Bir rüyanın peşinden giderken eğer ruhunuza değiyorsa alakasız görünen parçalar bir anda bütünleşir. İletişim Yayınları'ndan çıkan Arkeoloji Anahtar Kavramlar kitabı da tam böyle oldu benim için. Gökyüzü, tapınaklar, söylenceler arasında gezinirken tane tane aralarındaki bağı kurmamı sağladı, bir de bunların isimlerini öğretti. Ne güzel, şairin dediği gibi gökyüzü hiçbir yere gitmiyor. Gökyüzünün izinden gidip bir tarihe varmak. Yine kitaptan öğrendiğimize göre, tarihçi Hesiodos'un eserinden de bildiğimiz üzere Yunanlı çiftçiler MÖ 8. yüzyılda ekim ve hasat içi uygun zamanı belirlemek amacıyla kimi yıldızların yıl boyunca gökyüzünde göründükleri tarihlerden yararlanıyorlarmış. Hatta bu yolla iklim değişikliklerinin neden olduğu sorunların üstesinden geliyorlarmış. Arkeoloji-Anahtar Kavramlar kitabı önümüze bütün bu ilginç örnekleri sunuyor ve sanki çok keyifli bir seyahat için Hadi derken yanımıza almamız gerekenleri de hatırlatıyor. Bütün o yapılar inşa edilirken kullanılan ayrıntılı ölçü birimlerini, geometriyi, o dönem yaşayan insanların ikamet ettikleri dünyayı nasıl algılayıp anladıkları konusunda da fikir veriyor. Her bölümün sonunda konuyla ilgili detaylı kaynakların da sunulması ayrıca hoş, böylece merakını derinleştirmek isteyenlere 'şimdi buradan devam edin' diyor. Kitapta Arkeoastronomi bölümünden sonra en ilgimi çeken bölüm ise Katastrof/Felaket Arkeolojisi kısmı oldu. Biliyorsunuz dünya tarihini felaketçi bir anlayışla yorumlamak 19. yüzyıl öncesinde Avrupalı düşünürler arasında da pek yaygın. Buna göre düzenli olarak doğal afetlere uğrayan yeryüzünün tarihi bir yıkımlar destanı. İskoçyalı James Hutton ise bunun aksini iddia eden ilk jeolog. Theory of Earth'de doğadaki faaliyetlerin şaşmaz, dengeli ve öngörülebilir olduğunu, mutlaka felaketle sonuçlanması gerekmediğini anlatmıştı. Hutton'un eseriyle birlikte yeryüzünün mevcut halinin olağan, bilinen ve gözlemlenen faaliyetler ve uzun zaman zarfında, iklim koşullarına bağlı olarak gelişen aşınmayla oluştuğu görüşü, yani tekdüzelik bakış açısı giderek yaygınlaşmıştı. Modern arkeolojik felaketçiliğin temelinde ister açık ister üstü kapalı olsun Platon'un anlattığı Atlantis'in yok olma hikayesi var. Platon, Timaeus ve Critias diyaloglarında, antik Yunan'da cesur savaşçıların kendilerinden çok daha güçlü Atlantislilere yenilmelerine öfkelenen Tanrıların bu ada kıtayı tamamen yok ettiklerini anlatır. Platon'un mitsel kıtasını Atlantik Okyanus'unun ortasına kondurması ve kendi zamanının 9300 yıl öncesine tarihlemesi ise hiç tesadüf değil. Platon basitçe okuyucularının tarih ve yer bakımından tespit etmelerini istememiş, ki bu aslında o tarihte mümkün olmayacak bir şey. Bu noktada Platon'un Atlantis'i ile modern felaketçilerin Atlantis'i arasında başka bir ortaklık kurulabilir. Felaket arkeolojisinin en bilinen tezlerinde kayıp medeniyetin, herhangi bir kanıtın doğrudan arkeolojik çalışma yapmanın imkansız olduğu Güney Kutbu'ndaki buz tabakasının altında olduğu iddia edilmekte. Hala büyük bir umutla dünyanın büyük müzelerinin kayıp kıtada bulunan hazinelerce dolup taşacağına inananlar var. Arkeoloji bir bilim ve bu bilimde maddi kanıtlar merkeze alınıyor ama yine de gerçekler insanların hayal kurmasını engellemiyor. Taşa, toprağa, tarihe, efsanelere dair öğrenecek çok ama çok şey var. Arkeoloji-Anahtar Kavramlar kitabı, gerçeğin peşinde koşan ve iğneyle kuyu kazarak ortaya çıkanlarla insanı anlamaya çalışan arkeoloji bilimini ve birlikte çalıştığı alanları öğrenmemizi sağlıyor. İnsanı daha iyi anlamak için farklı bilimlerle işbirliğ şart. Mesela Arkeogenetik, mesela Bilişsel Arkeoloji, yahut Kamusal Arkeoloji, Deneysel Arkeoloji ya da Etnoarkeoloji. Tüm bu alanların ne olduğu, insanın tarihini anlamak için bize ne tür katkılar sundukları ve neler yaptıkları gayet açık sunuluyor. İsterseniz bölüm bölüm göz gezdirip ilginizi çekenleri okuyun, isterseniz arkeoloji bilimini satır satır hatmetmeye koyulun, tercih sizin. Kitap bu anlamda işimizi kolaylaştırıyor. Tanpınar'ın Huzur'unda Mümtaz'ın İhsan için O, sevdikleri için yolları kısaltmayı bilirdi demesi gibi bazı kitaplar da yolları kısaltmayı bilir. Her şeyi bilmek elbette mümkün değil ama karıncanın dediği gibi kavuşamasak da yolunda ölmek güzel."} {"url": "https://egoistokur.com/attila-ilhanin-futbol-maclarini-canli-izlemesi-yasakt", "text": "Üniversiteyi bitirdiğim yıl çalışmaya başladık ama daha önce ben lisedeyken onunla görüşmeye başlamıştım. Her liseli öğrenci gibi ben de şiir yazdığımı sanıyordum. Bir arkadaşımla Attila Bey'i telefonla aradık ve şaşırdık; telefona cevap veren oydu ve hiç kapris yapmadan randevu verdi. Şiirlerimi gösterdiğimde kibarca Sen nesre yakın yazıyorsun. Nesir üzerine yoğunlaşmalısın diyerek okumam için birkaç yazar tavsiye etmişti. Üniversitede tez hazırladığım zamanda da Attila beyi tekrar aradım ve yine şaşırttı. Beni hatırlamıştı ve okul durumumu soruyordu. Tezimin konusuna göre Tevfik Çavdar'la görüşmemi tavsiye etti. Görüşmelerimiz devam etti ve okul bitince asistanlık teklif etti. Halbuki ben iktisat mezunuydum ve üniversitede kariyer yapmayı düşünüyordum. Fakat bir tarafım edebiyattan kopamadığı için kabul ettim ve on yıl çalıştık. Öncelikle aynı şehirde oturmamıza rağmen kalp rahatsızlığı olduğu için bankacı tabiriyle 7/24 aynı mekanda çalışmayı teklif etti. Babamın başlangıçtaki muhalefetine rağmen, kabul ettim ve Maçka'daki evinde yaz kış burun buruna çalışmaya başladım. Çalışma açısından tam bir usta-çırak çalışmasıydı. Dediğim gibi yaz kış burun burunaydık. Yaz tatillerine İzmir Ilıca'ya gider, her yıl Karaburun, Ildır ziyaretimizi yapardık. Çok sevdiği futbol maçlarını, doktor yasağıyla canlı izleyemeyip neticeyi sadece spor programlarındaki kritik gol pozisyonlarından öğrenirken, ben tam gol saniyelerinde 72 ekranlık televizyonun önüne geçip hınzırlık yapardım. Attila sinirlenmezdi. Evet Attila diyorum 'İlhan'ı bir kenarda kalıyor, bu kadar iç içe geçmişlik vardı işte. Yengecin Kıskacı hikaye kitabı benim ısrarımla çıktı desem yeridir. Yayınevi yeni kitap istiyordu. Şurada burada kalmış hikayeleri vardı. Asıl önemlisi, bir yapımcı senaryo istemiş; birkaç bölüm yazıldıktan sonra, yapımcı o işi yapamayacağını açıklayınca yarım kalmıştı. Senaryo 'Yengecin Kıskacı' idi. Senaryoyu toparlayıp hikaye kitabı olarak çıkması fikri belirdi ve kitap çıktı. Yoksa o hikayeler dergilerde kalabilirdi. Asistanlık meselesi Attila İlhan'la kapandı. Özel bir çalışma için yapabilirim ama şimdi 'yazmak' benim işim olmalı diye düşünüyorum. Üç roman sahibi, televizyon programcısı arkadaşım Müjgan Tekin ve Selim Hasbal'la geçen yıl 'Düşler Durağı' adıyla bir yazı grubu kurduk. Yeni arkadaşlarımız da katıldı. Yeni dönemde başlayacak bir dizi senaryosu yazdık; 'sitcom'a yakın, üç erkek arkadaşın merkezde olduğu tatlı bir dizi."} {"url": "https://egoistokur.com/avukati-fethiye-cetin-hrant-dink-cinayetini-anlatiyo", "text": "Adım adım HRANT DİNK davası: Utanç duyuyoruz! Her neyse, Fethiye Çetin tıpkı kitabındaki gibi, bu röportajda da cinayetin öncesine ve sonrasına dair tanıklığını, süreçte rol alanları, açılan davaları ve kararları anlattı. Bunların büyük bir kısmı adli makamların gereği kadar ilgilenmediği şeylerdi aslında. Fethiye Çetin de zaten o yüzden sonunda her şeyi esas hakime, yani bu coğrafyada yaşayan vicdanlı insanlara, kamuoyuna anlatmaya karar vermişti. Metis Kitap'tan çıkan Utanç Duyuyorum işte böyle bir aydınlatma çabası. Sizden ricam bu röportajı okumanız, okutmanız... Ama daha önemlisi, yıllardır hayranlık uyandıran bir inat, cesaret ve kararlılıkla davayı aydınlatmaya çalışan Fethiye Çetin'in kitabını almanız. Ondan sonra artık hiçbir şey gözünüze aynı görünmeyecek. Fethiye Çetin yıllardır hayranlık uyandıran bir inat ve kararlılıkla Hrant Dink cinayeti davasını aydınlatmaya çalışıyor. Hatırlayalım; devir, askeri vesayet rejiminin tüm hızıyla sürdüğü dönem ve aynı zamanda 1915'in tartışılmaya başlandığı zamanlar. O günlerde asker son sözü söyler, basın genellikle adeta esas duruşta bu sözün gereklerini yerine getirirdi. Hrant Dink, zaten duruşuyla, söylemiyle unutturulmaya çalışılan tarihi sürekli hatırlattığı gibi bir de Mustafa Kemal Atatürk'ün manevi kızı Sabiha Gökçen'in soykırımda yetim kalmış bir Ermeni çocuk olduğunu haber olarak duyuruyordu. İşte bu kabul edilemezdi! Yine Hrant'ın deyimiyle ona haddini bildirmek gerekirdi. İşte bu nedenle Genelkurmay Başkanlığı sert bir açıklama yaptı, ertesi gün Hrant Dink valiliğe çağrıldı, basın ve birtakım gruplar da Hrant Dink'i hedef göstermek üzere harekete geçti. O günler aynı zamanda, iktidar savaşlarının en keskin olduğu günlerdi. AKP bütün engelleme çabalarına rağmen parlamentoda çoğunluğu oluşturuyor, hükümeti kuruyor, askeri vesayet sisteminin kendini korumak için oluşturduğu mekanizmalar ve kurumlar birer birer elden çıkıyordu. Bu bağlamda verilen savaşın çok keskin günleriydi ve ne yazık ki bu savaş da onun yaşamı üzerinden yürütüldü. Medya, gerek kadim Ermeni düşmanlığında ve gerekse iktidar savaşlarında Hrant Dink'i hedefe koyan ve onu nefret objesi haline getiren sürecin psikolojik harekat kısmında kullanıldı. Ermeni düşmanlığı, bir kısım basında öylesine zihinlere işlemişti ki kimse Hrant Dink'in yaşamını ve onurunu koruma kaygısı gütmedi. Evet. İşte bu cümle, cımbızlanıp yazının bütününden ve bağlamından tümüyle koparılarak dava konusu edildi. Oysa yerleşik yargı pratiği, suça konu edilen cümlenin suç oluşturup oluşturmadığının anlaşılabilmesi için yazının bütününün incelenmesi gerektiği şeklindeydi ve Yargıtay içtihatları da bu yöndeydi. Savcı, yerleşik yargı pratiğine tamamen aykırı bir tutumla açmıştı davayı. Hrant'ın ne hissettiğini sordunuz... Yanlış anlaşıldığını düşünüyor ve bu yanlıştan mutlaka dönüleceğine inanıyordu. Bense bu davada işimin pek de kolay olmadığını tahmin ediyordum. Konu; dışlayıcı ve etnik vurgusuyla Türklük olduğunda Türk yargısının tarafsız olmayı başaramadığını o zamana kadar edindiğim sayısız tecrübeden biliyordum. Ancak burada sözü edilenin Türklük olmadığını anlatabilmem, bunun için de ne yapıp edip hakime yazı dizisinin bütününü okutmam gerekiyordu. Yazılanı anlamak, sakin ve önyargıdan uzak bir okumaya bağlıydı. Nasıl yapsam da yoğun iş yükünden bunalan, üst üste yığılı dosyalar arasında sıkışan hakime yazının bütününü okutsam diye uzun uzun düşündüğümü hatırlıyorum. Sonunda yazı dizinin bilirkişiye gönderilmesini istemeye karar verdim ve ısrar ettim. Yazı dizisinin hukukçu bilirkişiye gönderilmesi talebimi kabul eden hakim, bilirkişileri de belirledi. İ. Ü. Hukuk Fakültesi öğretim üyelerinden oluşan bilirkişi heyeti, Ortada bir suç yoktur şeklinde bir rapor verdi. Bu konuda yargı pratiğimiz şöyledir: Şayet bir davada hakim dosyayı kendi seçtiği bilirkişilere göndermişse, neredeyse istisnasız, gelen rapor doğrultusunda karar verir. Öyle olmadı. Bilirkişi raporu gelmişti, Hrant hakkında beraat kararı verilecekti ama Kerinçsiz ve ekibi çıktı sahneye. İşte o andan itibaren de davanın seyri değişti. Normal seyrinde giden dava neden farklı bir yola girdi, hakim beraat kararına hazırlanmışken ne oldu da üç celse karar veremedi, diye çok düşündüm sonradan. Bir şeyler olduğunu, bir iradenin sürece müdahale ettiğini seziyordum. İşte bu sorularımın cevabını Ergenekon dava dosyalarını incelerken buldum. Ergenekon sanıklarından Özel Harp Dairesi'nde görevli bir binbaşı, bir yüzbaşı, Ümit Sayın ve Sevgi Erenerol'ün Hrant Dink davasıyla ilgili MSN görüşmelerinde... Ancak Hrant Dink isminin geçtiği bölümlerin büyük bir kısmının çözümünün bulunmuyordu, bu kısımlar noktalarla geçiştirilmişti. Hrant Dink isminin geçtiği yerlerin önü ve arkası sansürlenmişti. Buna rağmen kalan kısımlardan bile Özel Harp Dairesi görevlileri ve Ümit Sayın'ın Hrant Dink davasındaki gelişmeleri yakından takip ettikleri anlaşılıyordu. Yaşım gereği bu ülkede çok sayıda cinayete, katliama tanık oldum. Failleri bulunmayan ya da tesadüfen bulunsa da bir şekilde cezalandırılmayan suçlar söz konusu olduğunda esasen toplum hep aynı yapıyı işaret ediyordu: Kontrgerilla ya da Özel Harp Dairesi. Başta Talat Turhan'ınkiler olmak üzere bu yapıya dair çok sayıda kitap okudum. Dink cinayetinde de bu yapının izlerini gördüm. Tek yaptığım, dava dosyalarındaki izleri takip etmek. Son olarak MİT'in TBMM Darbeleri ve Muhtıraları Araştırma Komisyonuna gönderdiği yazı ve ihbar mektuplarında da bu yapının çalışma biçimi, toplantı yerleri, eylemlerini nasıl gerçekleştirdikleri ve eylemlerinden sorumlu tutulmayacakları gibi bilgileri edindim. İlk defa resmi bir kurumun gönderdiği belgeden... Devletin içinde yer almasına rağmen devletin bilgisi ve denetimi dışında hareket eden, dokunulamayan, hesap sorulamayan gizli bir örgüt... II. Dünya Savaşı sonrasında NATO üyesi ülkelerin görünürdeki orduları bünyesinde oluşturulan, İtalya'da Gladyo, Yunanistan'da Koyun Postu adı verilen gizli orduların Türkiye'deki adı. CİA ve M16 tarafından NATO şemsiyesi altında oluşturulan bu gizli orduların fikir babası, Hitler'in beyin takımından Reinhard Gehlen. Gehlen, üst düzey Nazi subaylarından çekirdek bir kadro oluşturmuş ve bu kadronun eğitimiyle de bizzat ilgilenmiş. 1940'ların sonunda eğitim için Türkiye'den 16 kişilik bir grup gidiyor. Evet, Türkiye'de Özel Harp Dairesi adı verilen gizli ordu, Teşkilat-ı Mahsusa geleneğinden Albay Daniş Karabelen başkanlığında oluşturulmuş. Ecevit Kılıç'ın Özel Harp Dairesi kitabında yazılanlara göre, Kuleli Askeri Lisesini 1915 yılında bitiren Karabelen, aynı yıl Teşkilat-ı Mahsusa'nın Maltepe'deki kamplarında özel eğitime alınmıştı. Yani Karabelen, gayri nizami harp tekniklerini Amerika'daki eğitimden önce Teşkilat-ı Mahsusa kamplarında öğrenmişti. İttihat Terakki lideri Talat Paşa'nın talimatıyla kurulan Karakol örgütünde de çalışmıştı. Karabelen, Özel Harp Dairesinde görev alacak subay ve astsubayları da kendisi seçmişti. Savcı Öz, Türkiye'de esas tehlike Özel Harp Dairesi merkezli kontrgerilladır ve ben adımımı attığım her yerde bununla karşılaşıyorum, Doğan Yurdakul ise, Özel Harp Dairesi'nin sivil unsurlarının oluşturduğu birim, kendi arasında 'Ergenekon' adını kullanıyor demişti. Bildiklerimden, okuduklarımdan ve gördüklerimden hareketle söylüyorum; Özel Harp Dairesi ya da yeni adıyla Özel Kuvvetler Komutanlığı, Teşkilat-ı Mahsusa geleneğinin devamıdır. O gelenek ve zihniyet, günümüze kadar devam ettirildi, ırkçılık temelinde zorbalık ve vahşet bu örgütte egemen oldu. Örgütün hedefinde, azınlıklar, Kürtler, Aleviler, muhalifler yer aldı. Komünizm tehdit olmaktan çıksa da bu örgütün savaşacağı düşmanları vardı, olmasa dahi düşman yaratılarak sistem sürdürülecekti. Gelenek bunu gerektiriyordu. Birkaç gün önce Star Gazetesi'nde çıkan Helin Şahin imzalı habere göre, AKP Tunceli İl Başkanı Sinan Yerlikaya, Yeşil'in kendisine, Ben itiraflarımı kasete aldım, birkaç yerde var, ortaya çıkarsa devlet tarumar olur demiş. Bu sözlerden, faili meçhul cinayetlerin, suikastlerin, gözaltında kaybetmelerin devletle ilgili olduğu anlamı çıkıyor. Hatırlayalım, bir emekli general 1990'lar için, O zamanlar faili meçhuller devlet politikasıydı demişti. Hrant Dink cinayeti görebildiğim kadarıyla, iki devlet geleneğinin kesiştiği yerde duruyor. Siyasi cinayetler geleneği ve Ermeni düşmanlığı... Bu işin üstüne gidildiğinde, devletin hemen bütün kurumlarının ve o kurumlarda görevli olanbirçok kişinin cinayetle şöyle ya da böyle ilişkili olduğu ortaya çıkacak, işte bunun için susuluyor. Suskunluğun büyüklüğü her zaman suçun büyüklüğünün de göstergesidir. Hrant Dink cinayeti sonrası Başbakan, Bu bize yapılmış bir harekettir, beni de öldürmek istiyorlar, bu cinayeti çözeceğiz demişti. Fakat AKP iktidarını sağlamlaştırırken Hrant Dink'i de, davasını da unuttu. Acaba Hrant Dink davası bu iktidarı sağlamlaştırmada bir araç, bir dosya olarak mı kullanıldı diyorum ben de. Yani iktidarını sağlamlaştırırken muhaliflerine karşı kullandığı bir koz, masaya koyduğu bir dosya mıydı Hrant Dink cinayeti dosyası? O süreçte feda edilen ve unutulan bir cinayet davası dosyası olarak mı kaldı? Ergenekon soruşturması ve davası bir mutabakat mıydı? Davada yargılanan ekibin tasfiyesi için cinayetler ve eylemler görmezden mi gelindi? Bu öngörümü ya da iddiamı da, Başbakan ile dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt arasında yapılan ve içeriği sır gibi saklanan Dolmabahçe buluşmasına dayandırıyorum. Ergenekon davasında, kuvvet komutanlarına, genelkurmay başkanlarına dokunulduğu halde hakkında çok ciddi iddialar bulunan Yaşar Büyükanıt'a dokunulmamış olmasını da bu iddiamı gerekçelendirmekte kullanıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/ay-gunesten-bunalan-ruhlarin-tesellis", "text": "Önemli bir karar alacaksan, yeni ayı bekle ama eğer ilişkini bitireceksen veya kilolarından kurtulmaya karar verdiysen, dolunay zamanını seç... Bilinçdışının yöneticisi aydır, onun hareketlerine dikkat et... Yüzeyinde dikkate değer miktarda su bulunduğu için yeryüzünün geleceğini tamamen değiştirebileceği söylenen ay, bazı arkadaşlarımdan durmadan işittiğim bu sözlere bakılırsa aynı zamanda başka birçok şey... Ruhumuzun aynası. Çılgınlığımızın sebebi. Hayalgücünün, aşkın, deliliğin tetikleyicisi. Duyguların, hafızanın, mazinin, doğurganlığın, ruhun en gizli ve derin ihtiyaçlarının, bilinçdışının simgesi... Yin ve Yang'in gölgeli, karanlık, gizemli; kötülüğe ve ölüme dair yanı. İçinde ay geçen isimlere zaafımı, ayı belki ismimden belki karakterimden ötürü evim kabul ettiğimi herkes bilir. Dolunayda ruhumda fırtınalar koptuğunu, yeniay doğduğunda tuttuğum dileklerin gerçekleşeceğine inandığımı, Çehov'a göre kırık bir kadehte yansıyan bir parça ışık hüzmesinden fazla bir çekiciliği olmayan ayışığında uykuya dalmayı çok sevdiğimi de... Hiç yerinden kıpırdamadan her gece koşabilen, bir gün içinde tüm dünyayı ışığıyla gezebilen ayla ilgili şeyler beni büyüler. Sadece beni değil, başkalarını da... Bilim insanlarını, şairleri, müzisyenleri, romancıları, ressamları, sinemacıları... Aya dair yazılanların, çizilenlerin, söylenenlerin haddi hesabı yok. İsimlerinde ay geçen filmlere gelince... İlk akla gelen herhalde bu hafta gösterime giren Twilight. Vampirleri alemin en trendy mahlukları haline getiren dizinin film versiyonu özellikle gençler tarafından merakla bekleniyor. Eskilere dönersek, sonradan oyunculuğa soyunan ünlü şarkıcı Cher'e Oscar kazandıran Ay Çarpması var. Cher komedi türündeki bu filmde, aşık olunca o güne kadar bastırdığı tüm arzular bir anda baş edilmez bir hal alan bir kadını canlandırıyordu ve onun bu hali ayın aklını başından aldığı lunatiklerle karşılaştırılıyordu. Şu sıralar, yıllar önce işlediği cinsel taciz suçundan başı epey dertte olan Roman Polanski'nin Acı Ay filmi var bir de tabii. Başrolleri Peter Coyote ile sevgili karısı Emmanuel Seigner'a veren Polanski aşkın nefretle, arzunun intikamla iç içe geçtiği karanlık bir hikaye anlatıyordu. The End of the Moon adını taşıyan tiyatro oyunu da unutulmamalı. Müzisyen Laurie Anderson'ın yazıp başrolünü oynadığı bu tek kişilik oyunun sponsoru NASA. NASA Anderson'a iki yıl boyunca kurum içinde konuk işçi olarak çalışma imkanı tanımış. Anderson'ın bu oyunu yazma sebebini açıklarken Anderson, Eskiden ay romantik ve gizemli bir şeydi, şimdiyse bilmediğimiz hiçbir yanı kalmadı, en kuytu mağaralarını, gizli su yataklarını öğrendik. Bu sadece aya dair bildiklerimizi değil, romantizme dair hissettiklerimizi de değiştirecek diyor. Mesela dolunayda 'kafayı yiyen' insanlardan söz edildiğini duymuşsunuzdur. Çatlaklara o yüzden 'ayın etkisi altında' anlamına gelen lunatik denir ya! İstatistikler bunu kanıtlayacak hiçbir veri sunmuyor ama yine de dolunayda karakterinin değiştiğine inanan çok insan var. Bir görüşe göre bu, güneşin iyiliği, ayın kötülüğü simgelediğini öne süren ilk çağ mitlerine dayanıyor. Bir görüşe göreyse dolunaylı gecelerde etraf daha aydınlık olduğu için, bazı şeyler gizli kalamıyor. İsteyen inanmaya devam etmekte elbette serbest. Bir diğer şehir efsanesiyse aslında aya hiç gidilmediği yolunda. Bu komplo teorilerine göre, astronotların yanlarında getirdikleri kaya parçaları bile sahteymiş. Hatta bu konuda çekilmiş bir film bile var. Capricorn One adlı bu filmde bir grup astronot aya gittiğini zannederken, aslında NASA onları bir çöle gönderiyor ama tüm dünyayı sahte görüntülerle aldatıyordu. beyaz tenli olduğum için mi bilmiyorum ama güneşten kaçtım hep. ayın ışıklarının tenimde yansımasını da hep sevdim. güneş; kibirli, bencil ve acımasızdır bana göre. ona itaat etmemizi bekler. yoksa yakar. ama ay; narin, mütevazi ve cömerttir. bir de güneşe bakamayız ama aya bakarız ya, daha tanıdıktır. peki ya karanlık yüzü? belki de bizden saklısı var."} {"url": "https://egoistokur.com/ayasofya-konustu-merakli-bir-cocuk-ve-istanbulun-sirlar", "text": "Füsun Çetinel'in Günışığı Kitaplığı'ndan çıkan Ayasofya Konuştu adlı romanının kahramanı yoksul bir ailenin çocuğu olan Veli. Ayasofya Müzesi'ne ilgiyle, merakla, tutkuyla bağlı. O kadar ki müzenin ayrılmaz bir parçası olmuş; ne arkeologlar, ne turistler, ne de bekçiler düşünebiliyor onsuz bir Ayasofya'yı. Hele, Alman arkeolog Martha'yla sıkı dost olmuşlar. Yazar olarak bunları planlayarak çıkmadım yola. Öykülerimde, romanlarımda mekan çok önemli. Dahası İstanbul çok önemli. Şehrin tarihi semtlerini, pasajları, kaybolmaya yüz tutmuş zanaatkarların dükkanlarını gezmekten, arka sokaklarda kaybolmaktan keyif alıyorum. İnsanların, yerlerin hikayelerini dinlemeyi çok seviyorum. Fakat sizin sorunuz, şu ana kadar bilinçaltıma ittiğim bir gerçeği daha su yüzüne çıkardı. İlk üniversite seçimim İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'ydü. Annem, mezar kazıcısı mı olacaksın, elalemin adamlarıyla çadırlarda mı kalacaksın deyince o yıl tercümanlık yaptım. Ah, benim için de geçerli aynısı. Babam vazgeçirmişti arkeolojiyi yazmaktan... Müze memuru mu olacaksın diyerek. İçimde ukde kaldı. Suçu tamamiyle ona atmam haksızlık olur, demek ben de pek istekli değilmişim. İkinci yıl Boğaziçi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği'ni kazandım. Mezar kazıcısı olmadım ama dağcılık kulübünün faal bir üyesi olarak elalemin adamlarıyla çadırlarda kaldım. Öğretmenlik de bir nevi arkeologluk diyerek kendimi rahatlatabilirim. Öğrencinin içindeki cevheri, onu zedelemeden kazıp çıkartmaya çalıştım hep. Umarım öğrencilerime fazla hasar vermemişimdir. Koleksiyon yapmak, bitpazarları, kumsalda dalgaların sürüklediklerini toplamak, deniz dibinden çıkardığım çanak çömlek parçaları, eskicilerden bulduğum mektuplar, anı defterleri, fotoğraflar, kazı alanlarına olan düşkünlüğüm hep bu arkeoloji merakımdan olsa gerek diye düşünüyorum. Olmaz olur mu hiç? Çocukluk var. Sır, gizem var. Merak var. Öğretmenlik yaptığım yıllar var. Yazları Almanya'da sosyal sorumluluk projelerinde çalıştığım okullardaki öğretmenler var. Doğduğum, yaşadığım ve hiç şikayet etmediğim İstanbul var. Veli'nin evine benzer bir evde yaşamadım, onun sokağında oturmadım ama İstanbul'un böyle yerleri olduğunu da hep gördüm, hep bildim. Çalışmayı sevdiğim kadar yürümeyi, gezmeyi de seviyorum. Yeşim Cimoz'un, üç yıl boyunca, düzenlediği İstanbul'u Yazıyorum yazı grubumuzla Ayasofya'nın efsanelerini yazmak üzere Sultanahmet'te toplanmıştık. Müzenin önündeki meydanda yetişkinlerden oluşan upuzun bir kuyruk vardı. Bir çocuk tek başına bu müzeye girse yetişkinlerin merak etmediği nereleri merak eder, nerelere girmek ister acaba, diye geçti içimden. Yetişkinlerin göz hizasıyla çocuklarınki çok farklı. Ben bu farkı anlamaya, yazmaya çalıştım. Ayasofya devasa bir mekan, kurguda tezatlık iyi gidiyor. Karakter ufacık olunca her deliğe girebiliyor, başına her şey gelebiliyor. Tarihi maalesef ezberlemek zorunda olduğumuz sıkıcı ders kitaplarına hapsediyoruz, bir çocuk için daha feci ne olabilir ki... Veli gibi çok çocuk tanıyorum ben... Hasankeyf'te, Mardin'de, Harran ovasında, Dupnisa'da, Aladağlar'da ve diğer birçok yerde ne Veliler var. Değme rehberlere taş çıkartacak heyecan ve bilgi birikimiyle anlatıyorlar mekanları. El kol hareketleri, mimikleri, yöreye özgü kelimeleriyle şiir gibiler. Yaratıcı, sorumluluk sahibi ve en önemlisi yaptıkları işi seven minyatür rehberler onlar. Çocukların bir şeyi ciddiye almalarını istiyorsanız onlara sorumluluk verip geriye çekilmeyi bileceksiniz. Onlara güveneceksiniz. Evet kitaplar önemli ama her şey de kitaplardan öğrenilmiyor. Gerçek hayatın içinde yaşananlar çok daha kalıcı, çok daha öğretici. Burgazada Sait Faik Müzesi'nde düzenlediğimiz öykü atölyesinde, Sait Faik İlköğretim öğrencileriyle tam da bu anlattıklarımı yapmaya çalışıyoruz. Bir sürdürülebilirlik projesi bu. Çocuklar müzeyle toplum arasında bir köprü oluşturuyor. Müzede öğrendiklerini, deneyimlediklerini diğer çocuklara, kardeşlerine, ana babalarına iletiyorlar. Çocuklarımız, müzenin gönüllü rehberleri. Bu sayede milli, kültürel ve tarihi değerlerine sahip çıkmayı öğreniyorlar. Ve bunu severek, canı gönülden yapıyorlar. Bir işe yaradıkları için gururlular. Biz de onlarla gururlanıyoruz. Çocuklara ve gençlere yazma, yaratma, uydurma cesareti veriyorum. Edebiyatın korkutucu bir şey değil, bir özgürlük kapısı olduğunu ve bu kapının arkasında onları harika bir dünyanın beklemekte olduğunu göstermeye çalışıyorum. Bir öykü okuyorum, içindeki karakteri resmediyoruz. Veya o karakteri canlandırıyoruz. Nasıl yürüyor, nasıl konuşuyor, nasıl yemek yiyor? Hikaye kutumuz var. İçindekilerle bir öykü kuruyoruz. Renkleri beş duyu üzerinden tanımlıyoruz. Sonra karakter ağacımız var. Altı dakika kelimelerimiz, aklımızdan geçen düşünceler, öykü tamamlama, drama. Zaman yetmiyor bize. Çocukların, gençlerin, başkasının hikayesini merak etmelerini istiyorum. Ancak böyle daha iyi anlayabiliriz birbirimizi. Paylaşmak, ortak bir şeyler üretmek, birbirimizi dinlemek, başka değerlerin, başka hayatların olabileceğinin farkına varmak... Kötülük başka nasıl durdurulur bilemiyorum. ukde diye bir kelime yoktur efendim uhde olacak o. Ukde ve uhde aynı anlamlara gelmiyorlar, sözlüğe bakın. kızmak yok!"} {"url": "https://egoistokur.com/aybike-erturk-ask-hala-en-vazgecilmezimi", "text": "Annelerimiz, annelerimizin arkadaşları, arkadaşlarımızın anneleri hatta arkadaşlarımız, kısacası çevremizdeki bütün evli kadınlar bizi de bir an evvel hayırlı bir kısmetle başgöz etmek için yarışıyorlar. Sanki evlilik şahane bir kurummuş ve mutluluğun garantisiymiş gibi. Öte yandan yeni kuşak birçok genç kadın, evliliğin nimetlerinden o kadar emin değil. Evlilik bu yüzden en çok eleştirilen ama gene de vazgeçilmez bir kurum olarak varlığını sürdürüyor. Mutlu bir evliliği yürüten senarist Aybike Ertürk, Bayan Hiçbiri adlı ilk romanında kitabında, kadının evlilikteki yerini şüpheci ama çok eğlenceli bir dille sorguluyor. Bizler çoğu ev hanımı olan annelerin, sırtında tülbenti eksik olmayan, pamuklar içinde yetiştirilmiş çocuklarıyız. Ancak annelerimizin bizim için kurduğu hayaller kendi yaşadıkları hayattan farklıydı, kızlarını ayakları yere basan, ekonomik özgürlüğünü kazanmış kadınlar olarak yetiştirdiler. Bizim lanetimiz, annelerinin hayalini yaşayan ama aynı zamanda tıpkı anneleri gibi anne olmaya özlem duyan arada kalmış bir nesil olmamızdan kaynaklanıyor. Ama umutluyum; bir sonraki neslin böyle sıkıntıları olmayacak bence. İnsanız nihayetinde. Herkesin meziyetleri olduğu kadar kusurları da var ama nedense sahip çıkmıyoruz kusurlarımıza. Eksikliklerimizle yüzleşmeden tamamlanmamız mümkün değil. Kadınlar sürekli birbirleriyle karşılaştırılıyor. İşin kötüsü, hepimiz düşüyoruz bu tuzağa. Kendi içimizdeki mutluluğu sorgulamak yerine başkalarının eksiklikleri üzerinden mutlu olup halimize şükretme yolunu seçiyoruz. Kariyer sahibi kadın, evde oturanı küçümsüyor, evde oturan, kariyer sahibi kadını kötü anne olmakla suçluyor, sevgililer ise evli ve çocuklu kadınlara acıyarak bakıyor. Oysa kendi içinde mutlu olan insan, başkalarının mutsuzluğu veya eksiklikleriyle beslenmez. Kusursuz olmaya harcayacağımız enerjiyi kendi mutluluğumuz için harcarsak daha huzurlu ve güzel hayatlar yaşardık. Toplumun kadınlar üzerindeki baskısı tartışılmaz. Hepsi olsun, hemen olsun isteniyor. Oysa her şeyin bir zamanı var. Yeni doğum yapmış bir kadının bebeğini gönül rahatlığıyla başkasına teslim edip işine konsantre olması çok zor. Aynı şekilde kariyer yapmış bir kadının da evde oturup bebeğine bakarken geçmişine özlem duymaması imkansız. Ayrıca acı bir gerçek daha var: Çocuk doğduktan sonra o ateşli sevgili de hormonlar tarafından eli ağzı bağlanıp bir süreliğine çeyiz sandığına kaldırılıyor. Ve içimizdeki felaket tellalı sürekli olarak Artık hayatın bitti deyip duruyor. Geçmişe saplanıp kalıyor, geleceğimizi depresif ruh halimizle şekillendirmeye başlıyoruz. Bir an önce eski halimize dönme telaşı yüzünden de hayatımızın bu en özel döneminin tadını çıkartamıyoruz. Aslında biri çıkıp tünelin ucundaki ışığı gösterse şöyle rahat bir nefes alacağız. Kendimi çok sorguladığım ve çevremdeki anneleri sıkça gözlemlediğim bir dönemde başladım bu kitabı yazmaya. Bu yüzden Ela doğum yapmış çoğu kadının yakınlık duyacağı bir karakter. Birçok yönden ben de Ela gibi hissettim zaman zaman. Dolayısıyla mutlaka Ela'da benden bir şeyler vardır. Ama işin aslı Ela, bu hikayeye en doğru şekilde hizmet edebilmesi için kurgulanmış bir roman karakteri. Hiçbir zaman hırslı bir insan olmadım. Bu yüzden de kusursuz olabilmek hayatımın hiçbir döneminde pek gündemimde olmadı. Ama herkes gibi ben de sevdiğim insanlar tarafından takdir edilmek istedim. Sorun şu ki mutluluğunuzu başkalarını mutlu etmek üzerine kurarsanız, hayattaki tek besin kaynağınız diğerlerinin takdiri olur. Eh, takdir etmek konusunda da millet olarak pek bonkör olduğumuz söylenemez. Bu yüzden evlenip anne olduktan sonra önce kendimi mutlu etmeyi seçtim. Mutsuz kadın ne mutlu bir evliliği sürdürebilir ne mutlu bir çocuk yetiştirebilir ne de başarılı bir kariyere imza atabilir. Kadının toplumdaki yerinin değişmesiyle birlikte toplumun yapısı da değişti. Artık daha bireysel hayatlar yaşıyoruz. Kadınlar da erkekler de kendi alanlarını koruma peşinde. Kolay kolay kimseyi almıyoruz hayatımıza. Yalnızlığa çok alıştık ama aşk hala vazgeçilmezimiz. Toplumun yapısı değişse de algı aynı. Ancak evlendiğiniz zaman saygı duyuluyor yaşadığınız aşka. Bir süredir birlikte olduğunuz adam size evlenme teklif etmezse, ilişkiniz başkaları tarafından acımasızca sorgulanmaya başlıyor. Belki o adamla evlenmeyi aklımızın ucundan bile geçirmiyoruz ama bir bakıyoruz o teklifi duymak için can atar hale gelmişiz. Evlenmek istediğimiz için mi gerçekten? Yoksa Bu adam beni seviyoru topluma kanıtlamak için mi? Hedefe kilitlenip aslında o adamla bir ömür geçirmek isteyip istemediğimizi sorgulamıyoruz bile. Hal böyle olunca da en çok duyduğumuz cümle Şiddetli geçimsizlik oluyor. Ekonomik ve kültürel farklılıklarımıza rağmen aynı toplumun kadınlarıyız ve aynı kodlarla hareket ediyoruz. Kostümler ve dekor değişiyor ama bize biçilen roller aynı kalıyor. İster hava limanında güvenlik görevlisi olarak çalışın, ister bir holdingin üst düzey yöneticisi olun; fark etmiyor. Yaşadığımız sıkıntılar bir. Gün içinde çocuğumuzu özlüyor, karşımızdaki erkeğin başını döndüren kadın olarak kalmak istiyor ve kendimize vakit ayıramadığımız için hayıflanıp duruyoruz. Günün sonunda geldiğimiz nokta ise aynı: Kimse Sen fedakarlık yaptın diye altın madalya takmıyor. Dertlerime gülebildikçe hafiflediğimi söyleyebilirim. Hayatla başa çıkma refleksim nedense böyle gelişti. Dolayısıyla bu durum kalemime de yansıyor. Her anne gibi ben de evladım için her şeyin en iyisini istiyorum. Tek amacım vicdan sahibi, sevgi dolu, doğada yaşayan her cana saygı duyan bir insan yetiştirmek. Bunun dışında rahat bir anneyim. Zeyno beş günlükken dışarı çıkmaya başladı, bir daha da eve girmedi. Çukurcuma'da restoranımızın bulunduğu caddede, kalabalık bir insan topluluğu içinde büyüdü. Dolayısıyla çevresindeki herkesin sevgisinden nasibini doyasıya aldı ki bu benim için çok önemli. Sonuç olarak Ela'yı bilmem ama kitaptaki diğer karakterlerden organik Nermin'le kapışamayacağım kesin. Hiçbir zaman düzen insanı olamadım. Zaman zaman parka gittiğimde hala başka annelerden ıslak mendil dilendiğim doğrudur. Hiçbiri olmak en büyük özgürlük. Ben de bunun tadını sonuna kadar çıkartıyorum. Benim kahramanım annem. Hayatta en çok güldüğüm, en çok eğlendiğim, dertleştiğim insan. 20 yıldır MS hastası ancak hiç karalar bağlamadı. Atak dönemlerinde, yani yatağa bağlı yaşadığı günlerde bile kendinden ve alışkanlıklarından vazgeçmedi. Fönlü saçları ve boynuna bağladığı ipek fularıyla karşıladı ziyaretçileri. Annem sıra dışı bir kadın, harika bir anneydi. Her zaman aktif ve bakımlı oldu, babamın aşık olduğu kadın olarak kaldı. Umarım ben de ileride kızımın damağında böylesine güzel bir tat bırakabilirim."} {"url": "https://egoistokur.com/aycan-askim-saroglu-okudugum-en-seksi-erkek-ivan-karamazovd", "text": "Aycan bu yazısında Ivan Karamazov'u yazar gibi görünürken, aslında kendi şahsi okuma macerasının başlangıcından söz ediyor. O yüzden cinsellikten çok kitaplara dair bir yazı bu. Babamın kütüphanesinde dururdu Karamazov Kardeşler. Çocukken birkaç kez kitabı alıp alıp baktığımı hatırlıyorum. Hiçbir şey bilmediğim zamanlarda salt isminin hacmi büyülemişti beni. Karamazov ismi hayli görkemli, tutkulu gelirdi bana; bunun ses dizilimi yüzünden olduğunu düşünmüştüm. Doğru ama eksik... Sadece fonetik değil... O zaman sanki 'kara' hecesi karanlık bir şeyler çağrıştırıyordu ve sonundaki Z harfinin yarattığı etki de hiç anlamadığım bir şekilde büyüleyiciydi... Hiçbir zaman bana sıradan Rusça bir soyadı gibi gelmemişti. Bir yazarın bir karakter yaratırken anlatmaya murad ettiği enerjinin sözcüklere ve isimlere de yansıdığını, hiçbir ismin sadece isim olmadığını ise sonradan anlayacaktım. Dostoyveski Karamazov adını bir karanlık hikaye anlatmak için seçmişti. Nihayet yirmilerimin başına geldiğimde, gidip aldım iki ciltlik Adam Yayınları'ndan Nihal Yalaza Taluy çevirisinden kitabı. Tanrı'nın olmadığı bir dünyada her şeyin mübah olduğuna inanıyordu, nihilistti ama aslında çok yalnızdı, ben de yalnızdım... Çok şüpheciydi, kendi akılcılığında ıstırap çekiyordu, sevmeye korkuyordu, hiçbir kurtuluş olmadığına inanıyordu, aslında kabul edemediği Tanrı değil, onun yarattığı 'kötülükler'le dolu dünyaydı... Ben de öyleydim. Aslında ruhu inanma ve sevme açlığıyla perişandı... Perişandım. Nasıl da kurtarılmayı bekliyordu, bir kadın tarafından, benim tarafımdan... Şeytanla savaşır, o derin sancıları çekerken nasıl da şefkat uyandırıyordu... Nasıl da o güzel başını göğsüne yaslamak istiyordun... O kendi şeytanıyla ölümüne kavga ederken nasıl da teselli etmek istiyordun onu. İnanmak isteyen ama inanamayan bir ruh. Aslında kendi inkarıyla en derin bağlığı arasında gidip gelen bir sarkaca takılı, en şiddetle inkar ettiğine en çok muhtaç olan, gölgesiyle kavgalı bir ruh. İvan Karamazov bir romanda karşılaştığım ilk animus'umdu."} {"url": "https://egoistokur.com/ayfer-tunc-insan-bir-ucurumdu", "text": "Bitimsiz ağrıları biraz olsun hafifletmede yüzleşmenin ve edebiyatın ne denli etkili olduğunu hatırlatan Dünya Ağrısı hem sarsıcı ve unutulmaz bir roman hem de bu ülkede maruz kaldığımız şiddetin kısa ama etkili bir tarihçesi. Ayfer Tunç'un yazarlığının yirmi beşinci yılında yayımlanan Dünya Ağrısı, hiç tereddütsüz söyleyebilirim ki son yıllarda okuduğum en etkileyici kitaplardan biri. Yolları kasabaya benzeyen bir Orta Anadolu şehrinde kesişen iki dostun hikayesini merkeze alan roman, bizi insan olmanın açmazları üzerinde düşünmeye itiyor. Kitabın başkahramanı Mürşit, derinliği olan bir karakter. Yaşama uzaktan bakan Mürşit'in yalnızlığı, huzursuzluğu ve etrafındaki her şeye, herkese yabancılaşması çok iyi resmedilmiş. Mürşit, etrafındaki insanlarla ilişkisini minimum düzeye indirmiş, yaşamın gündelik dertleriyle ilgilenmiyor. Sürekli bir suçluluk hissiyle mücadele ediyor. Kendini yaşadığı şehre ait hissetmese de atalet onu öyle esir almış ki eyleme geçme gücü yok. Mürşit'in eylemsizliğinin sebeplerinden biri de vicdan yükü. Kendilerine karşı derin bir bağlılık duymasa da ailesini bırakmayı göze alamıyor. Kitap, Mürşit'in rüyasıyla açılıyor ve rüya sahneleri romanın farklı yerlerinde ortaya çıkarak Mürşit'in geçmişi ve iç dünyası hakkında bilgi edinmemizi sağlıyor. Mürşit'in hayatını etkileyen sırrı da ona işlediği suçu hatırlatan çocukluk arkadaşı Cumhur'un rüyasına girmeye başlamasından sonra öğreniyoruz. Olaylar taşranın kendine özgü, ağır akan zamanında anlatıldığı için romanda çok fazla hareket yok. Olay yerine diyaloglar, iç monologlar ve rüya sahneleri aracılığıyla karakterleri tanıyoruz. Kitabın ikinci kahramanı Madenci ise tıpkı Mürşit gibi yalnızlığının kabuğunda yaşayan biri. Geçmişine ait sırrının ağırlığını taşıyarak İstanbul'u terk edip maden ocağında çalışmak için Mürşit'in yaşadığı şehre geliyor. Mürşit ve Madenci birbirlerini yaralarından tanıyan iki arkadaş olarak başka kimsenin anlayamayacağı bir bağ kuruyorlar zaman içinde. Dağlara bakıp düşüncelere daldıkları rakı sofralarında kurtulmaya çalışıyorlar dünyanın ağırlığından. Ayfer Tunç hikayelerini genellikle erkek kahramanlar aracılığıyla anlatır. Dünya Ağrısı'nda da durum değişmiyor; ancak Mürşit'in işlettiği otelde kalan Madenci'nin iç dünyası Mürşit'inki gibi ayrıntılı bir şekilde işlenmemiş. Yazar, başta Mürşit'in karısı Şükran olmak üzere hepsi de kendilerine özgü mutsuzluklar biriktiren kadınları da anlatıyor arka planda. Madenci'nin intihar eden karısı Arzu, Pehlivan'ın kendini uçuruma bırakan kızı, Mürşit'le Şükran'ın kızı Elvan romanın diğer kadın karakterleri. Mürşit babadan kalma oteli işletiyor şehirde. Babası gibi olmak istemediği için baba yadigarı otele fazla sahip çıkmıyor. Felsefe okumak için şehri terk edip İstanbul'a gittiğinde hayatın anlamını bulacağını zanneden Mürşit, babasının hastalığı nedeniyle okulu bırakıp şehre geri dönüyor. Bundan sonra Mürşit'in hayatı hiç de istemediği bir yönde ilerliyor. Yatalak bir babası, kendisinden evin reisi olmasını isteyen bir annesi ve bakılması gereken kız kardeşleri var. Mürşit sevmediği, sevemediği için hicap duyduğu Şükran'la evleniyor ve yıllarca aynı döngü içinde sürecek bir hayata başlıyor. Tabii bu hayata ait hissetmiyor kendini hiçbir zaman. Ayfer Tunç, karakterlerini yaşadıkları mekanın içinde anlatmayı seven bir yazar. Mekanın çoğu zaman simgesel bir değeri de var romanlarında. Toplumun farklı kesimlerinden gelen insanları bir mekana toplayarak hayatlarının izlerini sürüyor. Bir Karadeniz şehrinde geçen Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi romanında, sırtını denize dönmüş bir yamaçta kurulmuş olan akıl hastanesi nasıl Türkiye tarihinin panoramasını sunan bir mekansa Dünya Ağrısı'nda da Mürşit'in oteli ve yaşadığı şehir, içinde barındırdığı insan hikayeleriyle simgesel bir mekana dönüşüyor. Otel, Mürşit'in uzaklara gidemeyişini, hep aynı yerde kalmaya yazgılı oluşunu da imliyor aynı zamanda. Otel nasıl yıllardır değiştirilmeden kalmışsa, bakımsızlıktan dolayı şehre gelen ayaktakımının sığınağı haline gelmişse Mürşit de yıllardır değişmeyen bir akışın içinde asılı kalmış gibi duruyor. Romanda olaylar bir Orta Anadolu şehrinde geçiyor ama tam olarak belli bir şehirden bahsetmiyor yazar. Çünkü kitabın yayımlanmasından sonra yaptığı röportajlarda dile getirdiği gibi İstanbul dışında koca bir taşradan oluşuyor Türkiye. Ayrıca mekanın simgesel değeri de olduğu için belli bir adresi işaret etmemesi gerekiyor. Şehrin silüeti değişirken ağaçlar kesiliyor, meydanlar küçülüyor, lokantalar azalıyor, meyhaneler kapatılıyor. Ufukları kararmış, parksız, kelebeksiz, arkadaşsız bir şehir burası. Yazar, taşranın kendi içine kapanan dünyasındaki ikiyüzlülükleri ve yalanları resmediyor. Romanda bir de şehir halkının altın bulma hayalinden bahsediliyor. Yaşamlarını boş bir umuda bağlayan halk, şehirde altın madeni açılacağı söylentilerinin ardından zengin olma hayaline kapılıyor. Bu onlar için kabuklarını kırma anlamı taşıyor. Edebiyatımızdaki taşra algısı hakkında çokça tartışıldı son yıllarda. Taşrayı romantik ve nostaljik bir atmosferde anlatan yazarlar olduğu gibi Nurdan Gürbilek'in deyimiyle taşra sıkıntısını anlatan pek çok yazar ve yönetmen de var. Sinemada taşra sıkıntısının son örneğini Nuri Bilge Ceylan'ın Altın Palmiye kazanan filmi Kış Uykusu'nda izledik. Taşra sıkıntısını anlatan eserlerde varoluşçu felsefenin etkisi görülür. Dünya Ağrısı'nda Mürşit'in yaşamının tekdüzeliği Albert Camus'nün absürt felsefesinden ilham alınarak yazılmış. Ayrıca Mürşit'in ve Madenci'nin ağzından yaşamın anlamsızlığı üzerine aforizma niteliği taşıyan cümleler duyuyoruz. İplerini başkalarının çektiği bir kukla gibi hareket eden Mürşit, karşılaştığı olaylar ve durumlar karşısında tercih yapmayıp ikisi de bir diyen Yabancı'nın kahramanı Meursault'yu hatırlatıyor. Dünya Ağrısı Türk ve dünya edebiyatından farklı eserlere açık ve kapalı göndermeler yapan bir roman. Ayfer Tunç belli ki kurguyu tasarlarken sevdiği yazarlarla bir bağ kurmak istemiş. Romanın asıl mekanlarından birinin otel olması da akla hemen Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli'ni getiriyor. Romanda yabancılaşma ve baba-oğul çatışması temaları ön planda. Mürşit, Bende gördüğün her şey babamla başlar. diyen Aylak Adam gibi hayatını otele ve şehre hapseden babasına karşı müthiş bir öfke duyuyor. İstediği hayatı yaşayamamasının sebebi olarak gördüğü babasını sevmiyor. Erkek evlat olmanın ağırlığı ve sorumluluğu altında ezilmiş olan Mürşit, iyi bir baba olmayı da beceremiyor Mürşit'in oğluyla kurduğu ilişki sağlam değil. İçindeki özgürlük isteğinden dolayı Özgür adını verdiği oğlu, Mürşit'in yapmak istediklerinin tam tersini yapan, geleceğe dair hayalleri olan ve şehir halkının tasvip ettiği bir hayatı yaşayan normal biri. Oysa normallik Mürşit'in en çok korktuğu şey. Kitaba adını veren dünya ağrısı, Almancadaki weltschmerz teriminin Türkçesi. İlk kez Johann Paul Friedrich Richter tarafından kullanılan bu kavram, 19. yüzyıl Alman romantiklerini etkilemiş, ardından da farklı yazarlar ve filozoflar tarafından kullanılmış. İnsanın hayat karşısında duyduğu iç sıkıntısı ya da varoluş ıstırabı olarak tanımlabilir. Mürşit başlangıçta dünya ağrısını sadece kendisinin ve onun gibi olan birkaç kişinin -Madenci, Pehlivan- çektiğini zannediyor. Oysa vicdan sahibi, dünyada yaşanan haksızlıkların farkında olan herkes dünya ağrısı çekebilir. Mürşit'in sıradan bir hayat yaşadığına üzüldüğü kızı Elvan bile; Yaşamak böyle bir şey değil mi zaten, baba... Dinmeyen bir ağrı (s.242) diyerek herkesin içindeki dünya ağrısıyla yaşadığını söylüyor. Yazarın deyimiyle içinde yaşadığımız duygusal taşlaşma çağında herkesin içinde bir ağrı var. Mürşit geçmişte yaşadıklarını hatırladıkça içindeki ağrıyan yeri kapatmaya çalışıyor. Fazla ipucu vermek istemem ama romanın sonunun beni şaşırttığını söyleyebilirim. Romanda intihar vurgusu sıkça yapılırken, karakterlerden ikisi intihar etmişken, Yusuf Atılgan'ın Zebercet'inin hayali otelin içinde gezinirken okur bir intiharla karşılaşacağı hissine kapılıyor ama Mürşit, Madenci'ye hikayesini anlatıp içini döktükçe onu nefessiz bırakan ağrıyı biraz olsun dindiriyor. Mürşit iç sıkıntısını giderebilmek için şehirdeki kırtasiyeden bir kitap alıyor. Kitabın ilk cümlesi şöyle: İnsan bir uçurumdur. Romanın farklı yerlerinde karşımıza çıkan bu leitmotif, Rumen yazar ve filozof Emil Cioran'dan alınmış. Ezeli Mağlup, Çürümenin Kitabı, Tarih ve Ütopya gibi kitapların yazarı Cioran, edebiyatçıları fazlasıyla etkilemiş bir düşünür. Nihilist düşünceleri ve karamsarlığıyla bilinen Cioran, aforizmalarıyla da dikkat çekiyor. Ayfer Tunç da bu kitabı yazarken anlatmak istediklerini destekleyen bir cümle olarak kullanmış İnsan bir uçurumduru. Ayfer Tunç dertleri olan bir yazar. Roman yazarken farklı anlatım teknikleri denese de üzerinde kafa yorduğu meseleler tekniğin bir adım önüne geçiyor. Kitaplarını okuduğumuzda dünyayla ilgili dertleriyle yazı yoluyla hesaplaşmak isteyen bir yazar kimliğiyle karşılaşıyoruz. Üstelik kendisi de yarattığı karakter Mürşit gibi dünya ağrısı çektiğini ifade ediyor. Bu yüzden varoluşçuların aksine yarattığı karakterlerin bunalımının toplumsal arka planını da gösteriyor. Mürşit'in hikayesini toplumsal olaylara bağlayan zeminde geçmişle hesaplaşma, vicdan, adalet, hafıza, şiddet ve toplumsal bellek temaları ön plana çıkıyor. Şehirde yaşayanların hayat hikayeleri ile birlikte Maraş katliamı, mezhep ve inanç farklılığı, linç kültürü gibi meselelere değiniliyor, bu ülkedeki şiddetin kısa bir tarihçesi veriliyor romanda. Ancak yine olaydan çok, olayların Mürşit'in iç dünyasına olan etkilerini yansıtıyor yazar. Bu hikayelerin her biri başka öykülerin, romanların konusu olabilecek nitelikte. Romanda sinematografik unsurlar var. Bu hikaye bir film olarak da izlenmeli diyorsunuz. Mürşit'in eylemsizliği, karakterlerin derinliği, taşranın ağır işleyen zamanı ve mekanın olanakları bize iyi bir film izleyeceğimizi düşündürüyor. Hatta bu filmi Zeki Demirkubuz çekmeli diye düşünmeden edemedim. Demirkubuz'un çektiği Masumiyet ve Kader filmlerinin otelde geçen sahneleri ile Dünya Ağrısı'nda otele gelen müşterilerin yaşadıkları ve konuştukları arasında bir paralellik kurduğumu da söyleyebilirim."} {"url": "https://egoistokur.com/ayfer-tunc-ruhum-daima-bu-memleketi-geziyo", "text": "Bazı yazarlar vardır, ne yazsalar çıkar çıkmaz alır okurum. Ayfer Tunç onlardan. Mağara Arkadaşları, Aziz Bey Hadisesi, Taş, Kağıt, Makas, Evvelotel, Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi ve Yeşil Peri Gecesi gibi muhteşem öykü ve romanların yazarı Tunç'un zaman zaman günlük hayatımıza, insan öykülerine, yakın tarihimizin ayrıntılarına baktığı kitapları da var. Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek veya Ömür Diyorlar Buna gibi... Yeni çıkan kitabı Memleket Hikayeleri onlardan biri. Ama benim için bunun, öncekilerden bir farkı var. Yazılacağını, yazılmakta olduğunu bir süredir sezdiğim bir kitap o. Zira Ayfer Tunç uzun süredir gezdiği, dolaştığı yerlerin fotoğraflarını çekiyordu. Kırık dökük evlerin, harabe haline gelmiş olsalar bile gözalıcı bir güzelliğin izlerini hala taşıyan tarihi binaların, çirkinleştirdiğimiz şehirlerin, sadece bu ülkede rastlanabilecek kadar acayip ve oyuncaklı dükkanların fotoğraflarına bakarak bütün bu kararlı çabanın bir amacı olmalı diye düşünüyordum. Yıllardır İstanbul sokaklarında en az yarım saat yürümeden güne başlamıyorum. Her seferinde de bu şehre olan aşkım depreşiyor. Ama bu kitabı yazış sürecime fotoğraflar tesadüfen eklendi. Kurtuluş'ta zalimce yıkılmaya terk edilmiş, bir zamanlar çok güzel olduğu her halinden belli olan bir binanın karşısında ansızın büyük bir acı duydum ve o anda bir amacım olmaksızın fotoğrafını çektim. Böyle başladı. Öte yandan hayatımın tesadüfleri bu memleketi zaman zaman bir seyyah gibi dolaşmamı gerektirdi. Bunun yazarlığıma katkısının tarif edilemez ölçüde değerli olduğunu söylemeliyim. Ama bu kitap için özellikle bir yere gitmedim. Ruhum daima bu memleketi geziyor ya da gezdiğim zamanların birbirine karışmış hatıralarını hep canlı tutuyor. Değerbilmez bir toplum haline geldiğimizi, tarih bilincimizin gelişmediğini, ağır bir ifade olacak ama yıkıcı bir topluma dönüştüğümüzü. Geçmişimize ve tüm hücreleriyle bizim olana ilişkin şefkatimizi kaybettik. Artık şefkatli bir toplum sayılamayız ne yazık ki. Benim için edebi varlığımın biricik kaynağıdır. Parçası olduğum için şükrettiğim şehirdir. Ama toplum olarak değerini bilmediğimiz ve giderek daha hızlı ve daha büyük bir açgözlülükle yağmaladığımız, dünya kültür başkentlerinden biri. Biz somut kültürel varlıklarımızla, atalarımızın yarattığı uygarlığın eserleriyle gurur duyan bir toplum değiliz. Öyle olsaydık, sokak aralarında gizli mücevherler gibi duran tarihi camilerin çevresini çöplüğe çevirmez, canım çeşmeleri ölüme terk etmez, uygarlık şaheserlerimizi binlerce çirkinliğin içine gömmezdik. İstanbul'u var eden o çokkültürlü zenginliği gizlemek için, kültür mirasımıza dahil olduğunu ısrarla reddettiğimiz kiliselerin çevrelerini derme çatma binalar, egzozcular, oto yıkamacılar, lastikçilerle sarıp gizlemiş bir toplumuz biz. Pek çok sayfasını kendi yazdığımız soyut ve yüzleşmesiz bir tarihle gurur duyan bir toplumuz. Dolayısıyla, kitaplarda kalmış bir İstanbul'un geçmişte oluşuyla gurur duyarız herhalde, bilemiyorum. Bitmiş bir aşkı dile getireceğiz. İşin acısı yaktığımız bu ağıtlar gelecek kuşaklar için ne ifade edecek bilmiyorum, Beyoğlu'na şapkasız çıkılmazdı klişesi haline gelecek belki de. Onların İstanbul'u başka olacak çünkü. Bütün Türkiye devasa bir taşra haline gelmeden önce, bir yanıyla haddini bilen, kendin memnun, sempatik yurt köşelerini, bir yanıyla da tıpkı Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Teslim adlı hikayesinde olduğu gibi boğuntulu bir kıstırılmışlığı ifade ediyordu. Bugün anlamı yok olmuş, arkaik bir sözcük. Bu kitap için özellikle bir yere gitmedim. Bugüne kadar gittiğim yerlerden, bana anlatılanlardan, okuduklarımdan, dinlediklerimden, bölük pörçük hatırladıklarımdan çıkan bir kitap oldu. Bu kitabı yazarken yazma sürecim sırasında tesadüfen gittiğim yerler olduysa da fiziksel bir yolculuk yapmadım. Buna karşılık zihinsel yolculuklarım bitmek bitmedi. Gittiğim tüm Anadolu şehirlerini yeniden yaşadım. İlginç olan şu, ben köklerimle ilgili asıl keşfi Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi'ni yazarken yaşadım. O roman Karadeniz kıyısındaki bir ruh sağlığı hastanesini merkez alır. Annemin anneannesi Karadeniz'in doğu kıyısında, Sohum'da, annemin babası Rize'de, Annem Adapazarı'nda doğmuş. Karadeniz'in doğusundan batısına doğru gelmişler. Buna karşılık babaannem, dedem ve babam Bulgaristan'da Varna'da doğmuşlar, Adapazarı'na gelmişler. Böylece doğudan batıya tam Karadenizli olduğumu o kitabı yazarken keşfettim. Köklerim bende yara değil, hiç olmadı. Ama yaş aldıkça merak haline geldi. Sohum'u da Varna'yı da görmek istiyorum. Aslına bakarsanız Osmanlı çok sağlam kayıt tutan bir toplumdu. Çünkü büyük bir devlet olduğunun bilincindeydi ve yarattığı uygarlığı en azından uzun bir dönem boyunca işletmeyi bildi. Cumhuriyet, tarihi sıfırladı. Arşiv ve kayıt sıkıcı bir bürokratik işleme dönüştürüldü. Ama asıl sorun devlet mekanizmasındaki arşivde değil, toplumların kayıtlara olan ilgisizliklerindedir. Bir devlet tarihi sıfırlayıp her şeyi kendiyle başlatıyorsa, o devletin toplumu da kayıtlara karşı ilgisiz kalacaktır. Buna bir de tevekkül toplumu oluşumuzu, zamanla ilişkimizin modern ve uygarlık odaklı bir ilişki olmayışını ekleyin, sonuçta geliştiğini sanırken kaosun içinde debelenen bir toplum resmi çıkar. Özellikle deprem ve İstanbul bağlamında öyle bir zamanı yaşıyoruz ki rant kaynaklı yıkımların coşkusu arşa yükselmiş durumda. İş makineleri yıkımlara karşı duracakların üstüne yürümeye hazır bekliyor. Dolayısıyla bu büyük gürültü arasında ne söylesek duyulmaz halde gelecek. Diyeceksiniz ki işe bu tür büyük yıkımlardan mı başlamak zorundayız? Hayır değiliz, ama unutmayalım ki koruma bilinci bir bütündür, mikro olanı da makro olanı da kapsar. Dolayısıyla şu anda yapılacak şey, boğulup gideceğini bile bile, umutsuzca da olsa ses çıkarmak ve sevmek. Ülkenin siyasal tablosuna bakarsak, sevmekle ilgili sorunlarımız olduğu açık. Hiç hatırlamıyorum desem.. Kitabın Büyük siyah lekeler başlıklı yazısında da anlattım nasıl hatırlayamadığımı. İthaflı olan hikayeler kaynağı belli olanlar. Onlarla da hayat yolumu kesiştirdi diyelim. Bence edebiyat hayatla asla aşık atamaz. Çünkü hayat edebiyatı da kapsar, ama edebiyatın amacı hayatla aşık atmak değildir, onu dönüştürmek, görünenin ötesini göstermek, anlamak, anlam yaratmak ve dolayısıyla insanlaşmaktır. Benim edebiyatımın bir ayağı muhakkak yere basar, kaynağı hayattan alırım. Dolayısıyla hayat ve edebiyat benim için tam ortasında durduğum bir etkileşim alanı. Hiç beklenmedik, ama çok değerli bir andı. Hikayem Yunan kökenli bir İngiliz olan Andrea'yı ağlattı. Andrea hikayemi çok dokunaklı olduğu için değil, tarif edilmez, açıklanamaz bir şeyin bizi birbirimize yakınlaştırdığını gördüğü, onda memleket sızısı yarattığı için ağladı. Diğer İngilizlere anlatmakta çok zorlandı. Çünkü hikayemde ona Rebetiko'yu hatırlatan şeyin ne olduğunu kendi de kendine açıklayamıyordu. Öte yandan düşmanlığın varlığımızın ayrılmaz bir parçası değil, sonradan konmuş bir hastalığı olduğunu gösterdi. İnsan hayatında böyle anlar çok azdır. Dolayısıyla şanslı olduğumu düşünüyorum. Fotoğrafların bir kitapta yer bulacağını ben de hissetmiştim. Ayfer Tunç'un fotoğrafları konu içinde sunuluyor sanki ve bir bütünün farklı parçalarını bırakırken de ister istemez belki de yazar kimliğinden dolayı, bir şekilde onların anlam kazanacağını düşündürtüyor. Bilgisine, anlatımına, saygı ve sevgi duyduğum bir yazar. Sonbaharı iple çekiyorum. En kısa zamanda okuyacağım kitaplardan."} {"url": "https://egoistokur.com/ayfer-tunc-ve-murat-gulsoydan-kurguyla-hesaplasmala", "text": "Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy'un Diyaloglar adlı kitabı çıktı. Kitap bu iki önemli edebiyatçının 2013'ten bu yana Diyaloglar adı altında gerçekleştirdikleri etkinliklerin yazıya dönüşmüş hali. Söz konusu buluşmaların video kayıtlarından derlenerek hazırlanan Diyaloglar'da Roberto Bolano, Guillermo Rosales, Thomas Bernhard, Sadık Hidayet, Dag Solstad, Sophie Mackintosh, Hang Kang, Erlend Loe, Jack London, Carlos Maria Dominguez gibi yazarların romanlarını konuşuyor Tunç ve Gülsoy. Ben her edebiyat tutkununun arşivinde bulunması gereken bir kitap diyebileceğim Diyaloglar'ı yeni okumaya başladım. Okurken de aklıma yıllar önce Ayfer Tunç ile Murat Gülsoy'u buluşturduğumuz ünlü Picus röportajı geldi ve bu vesileyle onu burada yeniden yayımlamak istedim. Kayıtları korumak önemli çünkü. Röportajın içeriğinde pek çok şeyin değişmiş olduğunun kuşkusuz farkındayım, en basitinden iki yazarın pek çok önemli yapıtı röportajın yapıldığı tarihten daha sonra yayınlandı, haliyle burada sözü edilen yapıtları hep 2005 öncesine ait olanlar. Hepimizin iyi bildiği üzücü bazı değişimler de oldu kuşkusuz, hala konuşuyoruz o meseleleri, mesela Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi artık yok. Dolayısıyla okuyanların bu röportajın 2005 tarihli olduğunu, 17 yıl önce yapıldığını unutmasınlar isterim. Neyse ki değişmeyen şeyler de vardı, bu iki çok önemli yazarın edebiyat konusunda tutum ve tavırları sözgelişi. Bazı konularda ne kadar öngörülü olduklarını da kendi adıma bir kez daha fark ettim. Yeniden okumak isteyenler için burada dursun. AYFER TUNÇ: Bir işte çalışmadığım zamanlarda yaşadım o gerilimi. Ben, hayatı parçalara ayırabilen biriyim; işle edebiyatı da ayırıyordum. Bence edebiyat bir iş ya da meslek değil çünkü. Edebiyat, benim için bir yaşama biçimi. Edebiyata ayırdığım saatler var, ayırmazsam kendimi kötü hissederim. Okumak da buna dahil. Bir işte çalışmadığım, Sadece yazacağım, dediğim iki uzun dönem oldu hayatımda; bir satır bile yazamadım. MURAT GÜLSOY: Benzer şekilde. Ama tabii şöyle bir fark var: Sonuçta yaz başka, kış başkadır üniversitede. Bir yandan mühendislik alanında, bir yandan da yaratıcı yazarlık alanında ders veriyorum. Biyomedikal mühendisliğinde bilimsel araştırmaların yürütücülüğünü yaparken bir yandan da Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi'nin genel yayın yönetmenliğini üstlenmiş durumdayım. Bir yanda bilim, öte yanda edebiyat, yayıncılık... Şimdi kendimi daha iyi hissediyorum... Daha önceki dönemlerde bir gündüz-gece yaşantısı vardı. AYFER TUNÇ: Bence yazarlıkta bu gündüz-gece yaşantısı kaçınılmaz bir şey. Edebiyat gerçek anlamda bireysel olduğundan işin ne olursa olsun, hiçbiri öbürünün tam olarak üstünü örtmüyor. Hangi meslekte olursan ol, yazıya neyi ayırdığın, onu ne kadar beslediğin önemli. Gazetecilik beni hayat açısından besledi, öte yandan gazetecilik yapmasaydım daha iyi yazar olurdum ya da daha kötü yazar olurdum gibi bir şey söyleyemem. AYFER TUNÇ: Değişimi gerçekleşme aşamasında değil, sonrasında görüyorum kendimde. İnsanın okumaları çok yön değiştirici; ne okuduğun, seni yapan bir şey. Bir Maniniz Yoksaya kadar daha toplumsal, Türkiye tarihine ilişkin okumalara ağırlık veriyordum, çok da zevk alıyordum. Hala zevk alıyorum ama insan kendini tanıma sürecinde yaşı ilerledikçe cesurlaşıyor ve bu süreçte okumalarında da farklı kanallar bulmaya başlıyor. Mesela Max Frisch beni çok etkiledi. Max Frisch okudum, dünyam değişti, diyemem ama onu okumanın dünyama epey büyük katkısı oldu. Taş-Kağıt-Makas, temelde uzun Max Frisch ve Freud okumalarından sonra çıkan bir kitaptır. Ama bunu o anda fark etmedim, sonra gördüm değişimi. Biçime gelince; her zaman kendime soruyorum: Yazdığım metinler içinde beni en memnun eden hangisi? Genellikle şunu fark ediyorum ki, en son yazdığım... Bu bir değişimi gösteriyor olmalı. Eğer son yazdığım bir öncekinden geride kalmışsa, bu beni rahatsız ediyor. Ben de sana şunu sorayım: Bu An'ı Daha Önce Yaşamıştım, bir okurun olarak senin en beğendiğim ikinci kitabın... Birincisi, Alemlerin Sürekliliği ve Diğer Hikayeler. Çok başarılı bir kitap o. Bu An'ı Daha Önce Yaşamıştım da biçim arayışları, anlatımdaki çeşitlilik ve yazarın metne yaklaşımı açısından çok kuvvetli bir kitap ve senin daha önce yazdığın öykülerden oluşuyor. MURAT GÜLSOY: Hakikaten beni de çok memnun eden bir öykü kitabıydı. Ama tabii romanın hemen üzerine, ondan altı ay sonra çıktı, yani talihsiz bir zamana denk geldi. AYFER TUNÇ: Büyübozumuyla da yakın bir zamana denk geldi ama aslında Büyübozumunu tamamlayan bir tarafı var o kitabın. MURAT GÜLSOY: Doğru. Yaratıcı yazarlık derslerinde, atölye çalışmalarında yazma tekniklerini ve sanatsal yaratıcılığı tartıştığım Büyübozumunu okutuyorum. Kırmızı Azap meselesine dönelim. Hem Gerçeklikte bir ucu olsun, diyorsun, hem de özellikle Kırmızı Azapta, gerçeklikle kurgunun hesaplaşması var. Suzan Defterde de benzer bir şey var, gerçekçi bir hikaye denemez ona. Magritte'in tabloları gibi. Her şey çok gerçektir ama onların bir arada oluşlarında fantastik bir taraf vardır. Bu benim edebiyatta da çok sevdiğim bir şey. Aynı dönemde yazan iki yazar olarak benzer bir tema kullanmamız beni şaşırtmıştı aslında. MURAT GÜLSOY: Tabii her ne kadar fantastik kurgular da olsalar, içlerindeki insan ilişkileri çok gerçek. O her zaman sevdiğim bir yaklaşım... Kendi yazma deneyimimizi konuşurken genel edebiyat ortamıyla nasıl bir etkileşimde bulunduğumuzdan da söz edelim bence. AYFER TUNÇ: Türkiye'deki edebiyat ortamından mutlu olduğumu söyleyemeyeceğim ne yazık ki. Sanırım sen de söyleyemezsin. Bizim bir şansımız var, yalnız değiliz. Ben uzun bir yalnızlık dönemi de geçirdim; edebiyata ilgimi paylaşamadığım bir dönem. İyi bir şey değildi bu kadar yalnız olmak. MURAT GÜLSOY: Hayalet Gemi'de kendi kendimizi geliştirdiğimiz bir ortam yaratmıştık. Edebiyat dergisi değildi aslında. Herhangi bir şey dergisi olarak da tanımlamıyorduk. Bir ortam oluşturma çabasıydı, farklı disiplinlerden insanlar vardı. Fizikle, tarihle, sosyolojiyle, psikolojiyle, edebiyatla ilgilenen insanların, ilgilenmekle kalmayıp kaynaklarını da yanlarında getirmeleri bizi çok geliştirdi. İkincisi, dışarıdan gelen yazıları değerlendirmek, bir dergi yaratmak, editörlük yapmak önemli deneyimlerdi. Benim açımdan güzel olan şuydu: Derginin her aşamasında aktif olarak çalışıyordum; masaüstü tasarım ve uygulamasından renk ayrımı, matbaa, dağıtım, tahsilat, reklam bulmak gibi işlere kadar... Bu, bir süre sonra kalıcı dostluklara vesile oldu. Son derece açık bir yapısı vardı Hayalet Gemi'nin. 1992'de başladık, 2002'de bitirmek zorunda kaldık. Her derginin bir ömrü var, bu çok doğal. Zamanında bitirdik bence, üzgün değilim bittiği için. Ama bittikten sonra bir boşluk oluşuyor. Şimdi tabii piyasadaki dergilerin de ömürleri çok kısa, hiçbir dergi kökleşemiyor. Edebiyat dünyasında, düşünce dünyasında benim gördüğüm en büyük sorun bu. Sıkı, köklü düşünce dergilerinin, ciddi gazete ve haftalık dergilerin eksikliğini ben çok hissediyorum. Her şey popüler kültürün ezici hızı altında eriyor gibi geliyor bana. Edebiyatçıların da, düşünce adamlarının da popüler kültürün kodlarıyla konuşmaya, yaşamaya, davranmaya başladıklarını görüyorum, bu da beni üzüyor. İşte postmodern dönemin böyle bir şey olduğunu düşünüyorum. Bunu edebiyattan önce gündelik hayatımızda tartışmalıyız. AYFER TUNÇ: Popüler kültüre sırt çevirmenin günümüz yazarı için yapılabilecek bir şey olduğunu düşünmüyorum. Popüler kültür bu kadar çok imkanla hayatımızın içine giriyorsa tümüyle uzak durmamız mümkün değil. Bence burada soru şu: Yazar, edebiyatçı, düşünce üreten insan, popüler kültürden yararlanıyor mu, yoksa kendisi mi popüler kültürün malzemesi haline geliyor? Yazarın popüler kültüre uzak durması değil, popüler kültürü bir anlama kaynağı olarak değerlendirmesi gerekir. Son dönemde düşünce üreten, yaratan kişilerin giderek popüler kültürün malzemesi haline geldiğini düşünüyoruz ve bu nedenle rahatsızlık içerisindeyiz. Oysa bu, o kadar da yaygın bir şey değil. Bazı görünür figürlerin öyle yapıyor olması, edebiyatçıların tümüyle popüler kültüre teslim olduğu anlamına gelmez. John Fowles'un Zaman Tünelinde bununla ilgili şahane bir bölüm var. Benim betes noires'ımdan biri de, yazarların pop yıldızlarıyla, spor şahsiyetleriyle, film artistleriyle karıştırılmasıdır. Bunların hepsi kamuoyuna yönelik yazma eyleminin, sürekli sahne ışığı, daha çok ün hasretiyle yanmak demek olduğu varsayımına dayalıdır. Bizim okunmak için yazdığımızı hiçbir romancı yadsıyamaz. Şan şöhret için yanıp tutuştuğumuza ilişkin varsayımı ise Çin'e göndermek istiyorum, diyor. Popüler kültür, adı üzerinde, kısa ömürlü bir şey. Yıldızlar var, bir de havai fişekler var... Havai fişek kısa ömürlü. Yıldızsa milyonlarca yıldır orada duruyor. Bu ayrımı yapabilmek lazım. MURAT GÜLSOY: Ama havai fişekler patladığı zaman yıldızlar gözükmüyor. AYFER TUNÇ: Evet, havai fişek çok göz alıcı bir şey ama hayatın içinde bir an. Gerçek olan, kalıcı olan, yıldızdır. Dolayısıyla havai fişeğin yeri ayrı, yıldızın yeri ayrı. MURAT GÜLSOY: Edebiyatla popüler kültürün birbirlerine göre duruşlarında tabii ki bir gerilim var. Çünkü aslında ikisi de başlangıç olarak aynı şeyi hedefleyen alanlar: İnsanlara hikaye anlatmayı... Örneğin bir 19. yüzyıl insanını düşündüğümüzde ayda beş ya da altı tane tam hikayeyle karşılaşıyor çünkü rutin bir hayatı var, sınırlı bir ortamda yaşıyor, kitle iletişim araçları yok. Günümüze geldiğimizdeyse artık herkes günde en az beş-altı tane tam hikayeyle karşılaşıyor. Edebiyat da hikaye anlatan bir sanat dalı sonuçta. Bu kadar hikayeye doymuş bir okura edebiyat alanında, çok daha ince, çok daha derinleştirici bir sanat dalıyla hikaye anlatmaya çabalamak büyük bir zorluk aslında. O yüzden de popüler kültürle gerilim yaşanıyor. MURAT GÜLSOY: Kapitalizmin sürekli etkisi bu. Sen her zaman eksiksin çünkü eksik değilsen satın almazsın, bu kadar basit. Hayatında bir şey eksik olmalı ki gidip onu satın alasın. Sürekli tüketime yöneltmek için kurgulanmış bir sistem. AYFER TUNÇ: Ahlakçı demeyelim ama yazının selameti açısından bu türden kendini sorgulayıcı bir bakış açısına ihtiyaç var. İnsan egosu kendinden çıkardığı metne hayran olmaya eğilimlidir. Dış dünyada olup bitenle kendi aranda sürekli bir mesafe oluşturma çabası göstermek gerek. MURAT GÜLSOY: Popüler kültür kodlarının içinde erimeye, yazını da bu kodlarla yazmaya başlamışsan hep aynı şeyi tekrar etmiş oluyorsun çünkü sanatçının yapması gereken şey, dünyayı metinselleştirmek, sanata dönüştürmek, bunu da bir zanaat olarak değil, kişisel bir tecrübe olarak yapmak. İnsan bunu kişiselleştirmeden yapıyorsa bir klişe üretmiş oluyor. Bir filmden, bir romandan aynı sahneleri alıp tekrar üretmek, aslında daha önce metinselleştirilmiş bir şeyi tekrar metin haline getirmek demek. Yani kopyanın kopyasını çıkarıyorsun. Okur bunu anlar zaten. AYFER TUNÇ: Yazar yazma amacını gözden geçirmeli, kendini ilkesel olarak sık sık sınamalı. Bence yazarın işi zor, düşünsel anlamda çalışan herkesin işi zor. Sosyal bilimler için hatta daha fazlası pozitif bilimler için de geçerli bu. Bilim tarihi okuduğumuzda, insanlığa hizmet etmiş insanlar serisi görüyor, onlara hayranlık duyuyoruz, günümüzdeyse bilimin insanlık için olup olmadığından kuşku duyuyoruz. MURAT GÜLSOY: O alanda tabii büyük bir tartışma var. Sistemin kendini devam ettirmesiyle bilimin yakın ilişkisi var. Sadece atom bombası yapıp insanları öldürmekle sınırlı bir şey değil bu. Bilimin her alanında etik, ciddi bir mesele olarak tartışılıyor. Edebiyat ve sanat söz konusu olunca benim düsturum içtenliktir. Sahicilik ancak içtenlikle yakalanabilir. Yazarın kendi deneyimi çok önemli. Yazıyla, dünyayla, hayatla, insanlarla, yazdıklarıyla ilişkisine bakışı, sorgulayışı ve bu deneyimi dillendiriş şekli beni ilgilendiriyor. Yoksa bana hakikatin yolunu göstermesini beklemiyorum. 18. ya da 19. yüzyılda yaşasaydık, evet, romanlardan ve öykülerden ve bunları yazanlardan gerçekliğe dair aydınlatıcı bir tutum bekleyebilirdik. Ancak bilimin gelişmesi ve yaygınlaşması artık gerçeklik konusunda sözü edebiyatçıya bırakmıyor. Ne yazık ki okurların bazıları hala bu beklenti içinde. Tabii karşılığını alamadıkları için bir süre sonra edebiyat okumuyorlar. Oysa yazarlar artık ataları gibi birer yol gösterici olacak kadar fikir geliştiremiyor. Geliştirmelerini beklemek de haksızlık. AYFER TUNÇ: Yol göstericilik de tartışılır bir kavram. Yazı bireysel bir iş. Toplumsal sonuçları var ama ben yaptığım işi, kendim için yaptığım bireysel bir iş olarak görüyorum. Bunun dış dünyada sonuçları var, bu sonuçlar beni başka bir boyutta ilgilendiriyor. Ama bu süreç içerisinde çeşitli nedenlerle ilkesel alan kimi zaman daralıyor, yazının insanın kendi hayatı içinde durduğu yerin saygınlığını koruyup korumadığına bakmak lazım. AYFER TUNÇ: Ama Fowles'da beni şu yadırgatıyor: Edebiyatçı demiyor, romancı diyor hep. Oysa edebiyatta beni türler ilgilendirmiyor, metinler ilgilendiriyor. Öte yandan bilinçli bir fütursuzluğu da var. Söylenmeyeni söyleme konusunda ısrarlı olması, bu fütursuzluğu beni etkiliyor. MURAT GÜLSOY: Kurgularında da öyle... Ben her zaman cesaretini takdir etmişimdir. Tarihi bir romanın sonunda uzaylılar iniyor. Herkes yapamaz; sırıtır, kötü durur. Postmodern dönemde her şey yapılabilirmiş gibi hissediyor okur. Ne yapsan gider felsefesi bu postmodern dönemin... Ama gitmiyor işte. Fowles, postmodern edebiyatın babası, yaşayan en büyük temsilcilerinden. O yapınca güzel oluyor. Ama herkes yapınca iyi olmuyor, yani orada da bir iyi edebiyat-kötü edebiyat ayrımı var. AYFER TUNÇ: Mesela onun herhalde yayımlandığında İngiltere'de de çok ses getirmiş imalarından ya da eleştirilerinden biri, eleştirmenlerle ilgili olanı... Çok hoşuma gitti. Eleştirmenler kendilerini anne-baba, romancıları da çocuk gibi görürler ve kendilerini onları azarlamakla, onlara çekidüzen vermekle yükümlü hissederler, diyor. Şu dersi veriyor insana: İyi düşündüysen her şeyi söyleyebilirsin. Biz gerçek düşüncelerimizi söylemeyen, ima kültürünü geliştirmiş bir toplumuz. Açıkça söylemek yerine ihsas etmeyi, anıştırmayı tercih ederiz. Bu aslında demokrasi fikrine uzak oluşumuzla da ilgili bir şey. Demokrasi kültürünün zayıflığı, otokontrolümüze de yansıyor. Bir şey söylerken çok düşünüyoruz, nasıl tepki alır diye. Fowles'un İngiliz Olmak diye bir yazısı var. Biri bu tür bir çözümlemeyi Türk Olmak diye Türkiye'de yayımlasa herhalde Salman Rushdie'ninkine benzer şeyler gelir başına. Çok cesur bir yazı. Onun için de insanı yazarın sorumluluğu konusunda düşündürüyor. AYFER TUNÇ: Edebiyat hikaye kavramını en azından bir süre için gömerse rahat edecek bence, başka şeyler çıkacak o zaman. Mesela Fowles, hikayeyi çok öne çıkaran bir yazar. Biz hikaye anlatırız, işimiz budur, diyor, doğru. Ama bazen, işimizin asli öğesini unutmamız, yaratıcılığımızı kışkırtacak bir noktaya taşır bizi. Hikayelerin bu kadar dile pelesenk olduğu bir zamanda, artık bu kavramla biraz didişmek gerekiyor. Ama tabii sonuçta hiçbir şey kendiliğinden olmaz, yazarın üretime ilişkin bir sıkıntısı, bir ihtiyacı doğurur bunu. Ben kendi adıma, hikaye kavramından bir parça uzaklaşmak istiyorum. Basit bir mesele bile artık televizyonda, dergilerde hikaye edilerek anlatılıyor. MURAT GÜLSOY: Tabii bu kötü yapıldığı zaman insana baygınlık veriyor. Mesela BBC'nin haberlerinde kullandığı yöntem şu: Diyelim Filistin'de patlamalar olmuş, onu bildirecek. Bunu yaparken bir yandan önce resmi haberi veriyor, sonra arkasına oradaki bir adamla yaptığı röportajı ekliyor. Adam diyor ki, Benim burada bahçem vardı, bu ürün yandı. O yüzden ben önümüzdeki kış hiçbir şey yiyemeyeceğim. İşte burada da bu çocuklar var... Böyle böyle anlatıyor. Fakat biz o hikayeyi dinlerken sadece bir insanın başına gelen dramatik bir durumu değil, oranın sosyolojisini ve coğrafyasını da öğreniyoruz. AYFER TUNÇ: Bence bu bir hikaye değil, gerçeklikten bir kesit. MURAT GÜLSOY: Ama yine de bir hikaye sonuçta. Sana o hikayeyi veriyor, verdiği için onunla özdeşleşebiliyorsun. Yoksa yabancılaşırsın. AYFER TUNÇ: Benim kastettiğim şey şu: Bir olayı sunarken basit hikaye formüllerinden yararlanmak, bunu hikaye ederek anlatmak... Artık bilgi almak istediğim bir konuda, dümdüz yazılmış bir metin okumak istiyorum. Bu ülke, bazı olayların yankılarını daha fazla yaşıyor, bozarak yaşıyor, çok hızlı tüketiyor. Zaten görsel olarak tüketmeye çok meraklı bir toplumuz... Ama yazıya ilişkin kavramlar da hızla tüketiliyor. Bu tüketimci mantığın edebiyata yansımasının, edebiyat açısından kötü sonuçları var. Yazar açısından sonuçları beni çok da fazla ilgilendirmiyor; o, tüketilebilir olmayı seçen yazarların sorunu... Ama sonuçta edebiyat bir yapı; hepimiz bir şey yazarak o yapıya bir şeyler ekliyoruz. O yapıdaki gedikler üzücü. Yazarın, yazdığını o yapıya sağlam bir tuğla olarak koyabilme arzusundan uzaklaşması benim için ürkütücü. Sağlam tuğla koymak kaygısını taşıyan yazarların yapıtları, benim için çok değerli çünkü hiçbirimiz, tek başımıza bir şey değiliz. Türkiye'de kuşaktan söz edilebilmesi için, sağlam yazarların kuşak oluşturması lazım. '60 kuşağından söz ediyoruz, çok sağlam bir kuşak, yapıtları hala yaşıyor. Ama 80'lerde bitti. 12 Eylül hakikaten bir çekiç darbesiydi. Bir yapının taşlarına vuruldu, hepsi tek tek kırıldı. Edebiyata da yansıdı bu. 12 Eylül'den sonra öykünün patladığı söylendi. Çünkü yaşanan bir parçalanmışlıktı ve öyküler o parçalanmışlığı anlatıyordu. 80'lerde çok ürün verilen türdü öykü. 2000'lere geldiğimizde roman patladı çünkü yeniden bir yapı oluştu. Bu yapı sağlam mı, değil mi, tartışılır ama sonuçta şimdi yayınevleri öykü istemiyor. MURAT GÜLSOY: Evet, piyasa edebiyatla yan yana durmaması gereken bir kelime... İşte biz de böyle muhafazakar kaldık. AYFER TUNÇ: Ben edebiyat değerleri anlamında, evet, muhafazakarım. Kendi adıma, anlamı olan, değerleri olan bir edebiyat istiyorum. Edebiyatın değer üretmesini istiyorum. Günümüzde değer yaratmaya ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Yıkmak, yeniden doğuşun başlangıcıdır ama bir değer olamaz. Oysa biz çok uzun yıllardır yıkımla karşı karşıyayız. MURAT GÜLSOY: Şimdi tabii yıkım, çokanlamlı bir kavram... Sen bir türün içerisinde metnini yazarken aslında bir hesaplaşmaya giriyorsun. Mükemmel bir form var ve ben o formu yineleyeyim diye bakmıyorsun. Muhafazakarın tanımı o. Bence sen kendine orada haksızlık ediyorsun. Çünkü senin edebiyatını biliyorum; her seferinde edebiyatın içerisinde yeniyi konumlandıracak bir yer buluyorsun. Tabii göreceli kavramlar bunlar en nihayetinde. Sanırım sözü edilen durumun patlama lafıyla anılması da kötü. Patlama, bir bütünün parçalarına ayrılması anlamına geliyor, çoğalmayı değil azalmayı, yok oluşu ifade eden bir şey. Bir anlamda da öyle zaten. Herkesin yazı yazmaya çalışmasına hiçbir itirazım yok hatta bunun çok geliştirici olduğunu düşünüyorum. Ancak bir şey var, okulda ders verdiğim için daha da net görüyorum: Özellikle gençlerde, içe doğuş belirleyicidir, gibi bir yargı var. Sanatla emek arasında ilinti kurmuyorlar. Aslında ilginçtir, Marksist sol gelenekte emek her şeyin başında gelirken, o kesimde de bunun çok içselleşmediğini görüyorum. O yazarlar gerçekte çok çalışıyor ve gerçekten de emek vererek yapıt çıkarıyor olabilirler ama bunun dile gelişi, bir vahiy geleneğinin devamı gibi... Ya da bir tür Dadaist tavır. Ruhla sanat arasına dil, yapı, kurgu, emek gibi herhangi bir şey girmesi istenmiyor. Bu naiflik karşısında mecburen zamanında büyüklerimizden duyduğumuz Gidin, çalışın, kitap okuyun, yazın, gibi çok temel şeyleri söyler konumda buluyor insan kendini. O zaman da, evet, ortaya bir muhafazakar bir görüntü çıkmış oluyor. AYFER TUNÇ: Ben edebiyatın içerisindeki serüven açısından muhafazakar değilim. Bu, ayrı bir mesele. Edebiyatın, hayatın içerisinde aldığı yer açısından muhafazakarım. Edebiyat değer üretmiyorsa, tüketimin bir parçasıysa, beni ilgilendirmiyor. Yazar olmak önemli bir şey değil, varlığımızın hiçbir önemi yok ki dünya üzerinde... Ama yazan, üreten, yaratan insan, hatta sıradan insan, herkes aslında bir vehimle, dünya üzerinde çok önemli olduğu vehmiyle yaşıyor. Yazmak da diğer işlerden daha farklı, diğer sanatlardan daha üstün değil ama ürettiğinin hakkını vermek ve kendinle hesaplaştığında kendini bulduğun yerden memnun olmak benim için hala önemli. O yüzden herhangi bir kaygıya, herhangi bir beklentiye sığınmayan metinleri değerli buluyorum. AYFER TUNÇ: Bir metin, yayımlandığı zaman değil, okuyup değerlendirildikten sonra bir anlam ifade eder. Dolayısıyla Türkiye yarım kalmış yapıtlar ülkesi. Çünkü birçok metin, hak ettiği ölçüde değerlendirilip sunuma çıkmıyor. Yayımlanıyor, vitrine çıkıyor, okur alıyor, o kadar. Bu bir yarımlıktır bence. Metnin değerlendirilmesi, o günün edebiyatı içerisinde bir yere konması gerek. O yer değişir zaman içinde, bunun bir önemi yok. Ama bu sürecin başlaması gerekir; başlamadıkça, yapıt yarımdır."} {"url": "https://egoistokur.com/ayfer-tunctan-gezi-parki-direnisi-icin-mektu", "text": "Öncelikle kardeşçe yaklaşımınıza ve duyarlılığınıza çok teşekkür ederim. İzin verirseniz size Gezi Parkı vesilesiyle twitter'da yeterince anlatamadığım görüşlerimi iletmek istiyorum. Öncelikle şunu bilmenizi isterim. Kartvizitinde siyasi bir unvan bulunan hiç kimsenin sofrasına oturmam. İktidar denen kavramın içinde az veya çok, bir miktar zehir bulunduğuna inanırım. Bunun hangi türden veya kime ait bir iktidar olduğunun bir önemi yoktur. Dolayısıyla iktidarların başarılı işlerini takdir etmek halktan biri olarak vicdanımın sesi iken, muktedirden gelen her türlü baskıya karşı çıkmak da insan ve yazar olmamın bir gereğidir. Toplumlara yaşanabilir bir düzen vermesi beklenen siyasetin günümüzde fazlasıyla kirlendiği kanısındayım. Buna partiler, oluşumlar, gruplar vb. her türlü siyaset dahil. Gençliğimdeki kötü tecrübeler nedeniyle sivil inisiyatiflere bile belli bir mesafeyle yaklaşıyorum. Öte yandan hayat siyasetin ta kendisidir, çünkü iki kişinin olduğu her yerde bir iktidar kurma çabası vardır. Ama kastımın günlük ve kirli bir siyaset olduğunu söylememe gerek yok sanırım. Bir söyleşimde ben solcu doğdum demiştim. Benim solculuktan anladığım bugün Taksim Meydanı'nda gördüğümüz flama sahiplerinin veya benzerlerinin temsil ettiği solculukla en ufak bir alakası olmayan, vicdan, adalet ve merhamet üçlüsünden oluşan bir solculuktur. Benim dünya görüşümü insana saygı, özgür düşünce, vicdan, adalet duygusu, haysiyet ve erdem oluşturur. İçinde yaşadığım çağdan şiddetle mustaribim, dünya görüşümün içinde yer alan bütün kavramlar sızlıyor. Eşyanın bile bir haysiyeti var. Haysiyeti incinmiş bir insanın hali benim için dünyanın en acıklı birkaç manzarasından biridir. Haysiyetini kaybetmiş toplumların iflah olacağı, payidar kalabileceği kanısında değilim. Son zamanlarda yaşadıklarımız haysiyetime dokundu. İktidarın en muktedir kişisi tarafından azarlanmaktan, hakarete uğramaktan, aşağılanmaktan doğan bir kahır içindeydim. Bu hakaretlerin bizzat şahsıma yönelmesi gerekmiyor elbette, kaldı ki bu hakaretler aynı hamurdan olmadığım insanları hedeflese de aynı kahrı hissederim. Haysiyetini korumak bir insan hakkıdır. Dindar biri değilim, hiç olmadım. Ama samimiyetime inanmanızı rica ederek söylüyorum, herkesin inancına göre yaşayabileceği bir ülke için canımı veririm. Bu ülkenin genç kızlarının hatırladığımda bile tüylerimi diken diken eden ikna odalarına alındıklarını öğrendiğimde hissettiğim utanç ve kahır emin olun bugün hissettiğim kahırdan bin kat fazladır. Benim için başörtülü bir genç kızı ikna odasına alıp zulmeden bir kadının bir solcuya işkence yapan bir polis şefinden hiçbir farkı yoktur. İnsanların zihinlerine yapılan işkence bedensel işkenceden çok daha ağır zarar verir. Türkiye hiçbir zaman gerçek anlamda demokrasiyle yönetilen bir ülke olmadı. Benim için demokrasi çoğunluğun dediğinin olduğu değil, azınlığın hakkının korunduğu adil ve vicdanlı bir sistemdir ya da olmalıdır. İçinde vicdan, özgürlük ve adaletin olmadığı hiçbir sistemi insani kabul etmiyorum. Bu ülkenin polisinin gösterdiği şiddet benim için yeni değil. Muhafazakarlar için de yeni değil. Bu ülkenin tarihini ne yazık ki muktedirlerin acımasızca kullandığı kanlı bir şiddet yazdı. Tarihimizin sayılmayacak kadar çok olan utanç sayfalarını gözden geçirdiğimde vicdan, adalet ve merhametin olmadığını, insanlığın askıya alındığını görüyorum. İnsanlık sicili başından beri bozuk olan ülkemi, psikopat ruhlu ana babasını her şeye rağmen seven bir çocuk gibi sevebiliyorum ancak, bu da bana çok acı veriyor. Sizin de kabul edeceğinizden kuşkum yok, bu türden ansızın başlayan hareketlerde bir toz bulutu kalkar, başlangıçta iyi niyetin kaynağını görürsünüz, sonrasında toz her yeri kaplar. Ortalığı toz kapladığında çekilmek bir yöntemdir, ama toza rağmen ve tozun içinde samimiyetini, merhametini ve vicdanını koruyanlara desteği sürdürmek de bir yöntemdir. Ben ikincisini seçtim. Toza rağmen direnenleri yalnız bırakmaya gönlüm elvermedi. Büyük resme bakmaktan yanayım. Fikirsiz ve bencil sandığım, tırnak ucu kadar değer veremediğim için kahrolduğum bir gençlik beni yanılttı. Bu gençler en çok her görüşten arkadaşlarıyla birlikte olabildikleri, masumca olanı korumak için olağanüstü çaba gösterdikleri, doğrudan ayrılmadıkları, içlerine girmeye çalışan fırsatçılara prim vermedikleri, oyuna gelmedikleri ve şaşırtıcı ölçüde zeki ve komik oldukları için beni yanılttılar. Bu gençliğin ilk kez keşfettiğim bu niteliklerini çok değerli buluyorum. Mustafa Kemal'in Askerleriyiz gibi ürkütücü, tehlikeli ve militarist bir sloganı Mustafa Keser'in askerleriyiz diyerek, gülünçleştirerek yerle bir edebilen bir zekaya saygı duyuyorum. Öte yandan şunu da söylemeliyim. 12 Eylül'de 16 yaşında olan biri olarak eylemlerin alacağı şekilden korktum. Korkumun esas kaynağını provokatörler değil, polis şiddeti oluşturdu. En ufak bir özgürlük talebini bile aşırı şiddetle bastırmaya alışmış, hatta bundan haz duyan, adaletsiz polis ve yöneticilerden korktum. Ne yazık ki hala korkuyorum. Kan akmasından, bu masum ve haklı taleplerin sadece ajan provokatörler tarafından değil, kibirli ve baskıcı, cebir ve şiddetten başka yol bilmeyen muktedirler tarafından manüple edilmesinden ve bu yepyeni, canlı gençliğin hoyratça ezilmesinden çok korkuyorum. Yeni bir zamanda yaşıyoruz. Bu zamanın tarihini dijital kuşak yazıyor, ben eski anlayışımla, eskimiş tecrübemle onlara ne yön verebilirim ne ahkam kesebilirim, ancak onları anlamaya çalışabilirim. Anlamaya çalışmak ise beni genç tutan tek şey. Size ve sevdiklerinize kahır ve utanç duymayacağınız, aydınlık bir gelecek diliyorum. Geçmiş dönemlerde olduğu gibi devlet yine refleksini göstermiştir. Mevcut hükümet ileri demokrasiyi dilinden düşürmüyorken nasıl da bir anda devletleştiğini gözler önüne sermiştir. Bir genç kardeşiniz olarak aydınlık geleceği yediden yetmişe hep beraber hazırlayabileceğimize inanıyorum. Boyle iyi bi kalemin mustafa kemalin askerleriyiz soyleminin ardindaki maneviyata saygi duymamasina sasirdim."} {"url": "https://egoistokur.com/aykiri-bir-aydinin-anisina-walter-benjami", "text": "Gazeteci arkadaşım Figen Yanık bu kez Walter Benjamin'i yazdı. Hem Benjamin'i ölümünün 71. yılında anmak, hem de yazarın Pasajlar ve Tek Yön gibi kitaplarını yayımlayan Yapı Kredi Yayınları'nın dikkatini çekmek için. Böylece belki bu kitapların ilk sayfasında, yani Benjamin'i tanıtan bölümde, 26 Eylül 1940'ta Port-Bou yakınlarında öldü cümlesi düzeltilebilir. Nazi zulmünün bir gün onun kapısını da çalacağına ihtimal verseydi, üç kez gittiği Danimarka'da Brecht'in yanında kalır mıydı? Ya da rahat yazabilmek için zaman zaman uzaklaştığı İbiza'da saklanır mıydı? Nasıl bir 'aykırı aydın' olma haliydi ki bu, Nazilerin postallarından kaçabilmek için ayağında mokasen ayakkabılarla Pireneleri aşıp kaçma alternatifine kadar sabretti. Tarih felsefesiyle hiç ilgilenmemiş, yıllarca üzerinde çalıştığı halde tamamlayamadığı Pasajlar'ının yayımlanan bölümlerini okumamış bile olsanız, akademisyen ve biyografi yazarı Jay Parini'nin Dar Geçitteki Aydın adlı kitabı elinize geçerse, Walter Benjamin'i sonsuza kadar merak edeceksiniz. Ama bu yazı, Dar Geçitteki Aydın'a övgü yazısı değil. Parini, tartışılamayacak yeteneğini Tolstoy'un son bir yılını anlattığı, Türkçeye de çevrilen Son İstasyon'da da kanıtlıyor zaten, biyografik roman meraklılarına önerilir. Bu yazının iki amacı var: Benjamin'i ölümünün 71. yılında anarken, Pasajlar ve Tek Yön kitaplarını yayımlayan Yapı Kredi Yayınları'nın da dikkatini çekmek. Böylece kitapların ilk sayfasında Benjamin'i tanıtan bölümde 26 Eylül 1940'ta Port-Bou yakınlarında öldü cümlesini düzelttirmek. Walter Benjamin, Pireneler'i aşmaya karar vererek dağlarda yürümeye başladı ama Fransa-İspanya sınırındaki Portbou'ya kadar gidebildi. Portbou ise Fransa'da değil, İspanya'da."} {"url": "https://egoistokur.com/aylin-aliverenden-efkar-karmasi-imkansizlik-olanagina-dair-sarkila", "text": "Gençliğin deliliği güzel ama zamanı geriye çevirememenin efkarı sonsuz. Melodisi ve Lhasa'nın o can yakan sesi eşsiz. Her üç adımdan sonra yola yeniden bakmak gerek. Çok masum, çok hüzünlü gelir bana gündüz ayrılan gece buluşan kol düğmelerinin hikayesi. Kendini paralarcasına değil ama içine içine acı çekenler için. Frankofonlar kızacak belki ama bu şarkıyı Jacques Brel'den değil Nina Simone'dan dinlemeyi tercih ediyorum. Simone'nin sesi o müthiş sözler ve melodiyle birleştiğinde tam değerini buluyor sanki. Bu şarkıyı da Jeff Buckley'e yakıştırıyorum en çok. O hüzünlü, erkeksi çocuk sesiyle söylesin ben dinleyeyim."} {"url": "https://egoistokur.com/aylin-aslim-her-kadin-buyucudur-aslind", "text": "Kuralları kabul etmeyenleri çok fazla yaşatmazlar bu piyasada. Bana da iki seçenek sunulmuştu, ya sistemin bir parçası olacaktım, ya da sen çizginin öteki tarafında kal, bize bulaşma, bizi zehirleme denmesini kabul edecektim. İkisine de ne gücüm var, ne yaradılışım izin veriyor. Mümkün. Biz kendi kendimize var etmeye çalışacağız onu, başka çaremiz yok. Başarıp başaramayacağımızı ise denemeden göremeyiz. O benden daha güçlü bir kadın. Ehlileştirilememiş bir kadın. İlişkilerinde vahşi bir kadın. Ben o kadar sert değilim. Daha yumuşak, daha sabırlı, daha anlayışlıyım. Eh, izin vermişim ki şarkısını yapmışım. Beni değiştiriyor. O şarkıları yazmasaydım, başka biri olurdum. İçtim içtim zehirlendim, içtim içtim şereflendim, kadehlerde temizlendim... İçince nasıl temizlenir insan? Mesela ben öyle zamanlarda ağzımdan çıkan dilin kendi gerçeğime daha yakın olduğunu, daha sansürsüz konuşabildiğimi düşünüyorum. Alkol belli kontrol mekanizmalarını çökerten bir şey. Sağlıksız bir şey aynı zamanda, vücudu ve ruhu zehirliyor. Fakat bazen köşe bucak her şeyi temizlemek ve kendini yeniden var edebilmek için dibe vurmak zorundasın. Her insanın arınma, iyileşme yöntemi farklıdır. Bazıları kendini ev işlerine, çamaşıra bulaşığa vurur, bazıları da işte içer, küfreder, ağlar, zırlar... Bir nevi ölür sonra da kendini baştan yaratır. Kendini hırpalamak, içmek, dağıtmak, yok olmak erkeklere yakıştırılıyor. Pete Dogherty içince cool diyorlar ama Amy Winehouse içince düşmüş kadın oluyor. Kadın hep zinde ve sağlıklı olmalı, öyle ya evine bakacak, ortalığı çekip çevirecek, çocuk doğuracak... Yoksa bütün o işleri kim yapar? Benim de o şarkıdaki gibi içerek kendimi yok ettiğim oldu. Hiç pişman değilim bu yüzden. Öleyim mi kalayım mı dediğim günler yaşadım. Dibe vurmadan hayatta kalma kararını veremiyor insan. Yaşamaya devam edebilmek için ölmenin nasıl bir şey olduğunu bilmen lazım. Müziğe bir güzellik gibi değil bir iktidar aleti gibi muamele edenlere yakınlık duyamıyorum. Herkes kendi hikayesini anlatsa, herkes kendi yolundan gitse işler başka türlü olabilirdi. Uyumu umursamayıp kıran kırana bir rekabete girenlerden, önüne gelene çelme takanlardan hazzetmiyorum o yüzden. Neyse ki herkes onlar gibi değil. Mesela Teoman... Kimsenin üstüne basarak yükselmemiştir. Kimseye yalakalık ettiğine de şahit olmamışımdır. İşini başarıyla yapmaya devam ederken kimsenin oyuncağı veya kuklası haline gelmemiştir. Bile bile kalp kırmaz. Rekabete girmez. Kendi kulvarını yaratmış bir adamdır ve benim arkadaşımdır. Ara sıra görüşürüz, ara sıra uzun aralarla görüşmeyiz ama dürüstlüğü ve açık sözlülüğü sebebiyle ben kendimi hep ona yakın hissederim. Tuna Kiremitçi Bugünlerde iftihar ettiğim özelliklerimden biri Aylin Aslım'ın bir arkadaşı olmak. Özellikle son albümünü dinlediğimden beri. Keşke hepimiz Aylin kadar yaratıcı ve kendimize karşı dürüst olabilsek. O zaman bambaşka olurdu dünya diye yazıyor. Medyanın sansasyon arzusuna kurban etmeye çalışıyorlar ama Amy Winehouse'u çok önemsiyorum. Büyük bir iş yapıyor. Bu kadar sarsıcı sözler yazabilen kadın ozanlar çok sık çıkmıyor çağımızda diyor Aylin Aslım."} {"url": "https://egoistokur.com/aylin-balboa-belki-bir-gun-ucariz-gencler-bu-kadin-ariz", "text": "AYLİN BALBOA + Belki Bir Gün Uçarız: Bu kadın arıza! Bak bu genç kadınlar böyle kanatlı kitaplarla raflara konduğu zaman, uçmaya daha bir inanıyor kalbim! Sanırım kitabının ilk okurlarındanım. BaĞzı yazarların kitaplarını birinci baskıda alma sapkınlığımın olduğu doğrudur, tanıdığım takip ettiğim yazarlardır genelde bunlar. Yani bir yerde seviyoruz, beğenerek takip ediyoruz, fav'lıyoruz, DM'den yürüyoruz, şehirlere bombalar yağarken her gece biz durmadan selfie çekiyoruz, menşın yapıyoruz. ''benim yazarım'' diyoruz. Çünkü biz 90 kuşağıyız, yani bir çeşit tehlike var bunda. Yavaş yavaş anlaşılıyoruz, ama çabucak idrak ediyoruz meseleyi. Aslında bahsetmek istediğim şey okurun sahiplenme tutkusu. Evet bu tutkunun tarihi çok eskilere dayanır ve artık çok saçmadır. Sağlıksızdır, çünkü artık yazarına ulaşmak çok kolay. Sevdiğiniz yazarlarla oturup bir bira içtiğinizde, kitaplığınıza darbe girişimde bulunmak isteyerek cinnetin eşiğinde bulabilirsiniz bir sabah kendinizi. Kitapların kötülüğünden değil, kitaplardaki karakterler öyle iyi ki kendilerine karakter kırıntısı kalmamış gibi yavan gelir bu insanlar size. Twitter'da bir bitirici tayfa olarak türeyip, günden güne çoğalıp, hergün birini linç ediyoruz bu şekilde. Kimse kusura bakmasın ama benim çağımda ''Afili Filintalar'' etkisine girip çıkmadan, bir yol arayan genç görmedim. Kalbini kalem ehline açmış hemen herkes yazdı Hz. Google'a Afili Filintalar'da nasıl yazılır? Sitenin bütün yazarları linç edildi bu soruyla. Sonra Gezi oldu, Samed patladı, Murat Uyurkulak siteden ayrıldı... Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Yani bunların canlı şahiti olduk biz bir radyasyon nesli olarak. Yani Afili Filintalar, yaşandı, evet çok güzeldi ve bitti. Murat Menteş bitti. Neden, çünkü çok sevdik ve gündeme düşen her abukluğu bize yapılmış saydık. Kabul ediyorum, sağlıksız. Yani, artık kalbimizi yeni bir yerlere açma vaktiydi. Yeni isimlerden beslenmek istiyorduk. Çağdaş yeni isimlerden... Mahir Ünsal Eriş Afili Filintalar'da ismen yer alsa da, bu yeni arayışımız için aslında Sait Faik ödülüyle vs çok güzel bir ışık yaktı kalbe. Olduğu kadar güzeldi! Sonra Giray Kamer, Seray Şahiner, Angutyus! Ve konumuz Aylin Balboa, çünkü bu kadın beklediğim, Onlar gelecek dediğim üsluplardan bir ışığı daha karaya gösterdi. Utanarak söylemem gerekir ki, ben bu üslup tatlısı kadını hiç tanımıyordum. Bir de kendimi sosyal medyayla, dergilerle, dil hınzırı bloglarla haşır neşir sanırım. Allah belamı versin, tanıyanlar tadını ne zamandır çıkarmış, iliklerine kadar sömürmüş kızın öykülerini, aforizmalarını ben yakalayamamışım. Kitabı önce Veysel Kaygusuz'un Don Kişot raflarında, bir güzel insanlar arasında gördüm. Seraycığım Şahiner'in yanındaydı üstelik, Figen Şakacı, Ayfer Tunç, Emrah Serbes falan. Sonra Mayir Bey hakkında bir şeyler yazmış ve Levent Cantek paylaşmış. Oralardan yazmıştım işte aklıma, geçen Aksaray'ın yağmurlu ve leş kokulu bir günü, midyeci Tahsin'in tezgahında midye yerken hatırladım. Uçmak, dedim. Belki Bir Gün? Öyle bir kitap vardı. Almalıydım. Gittim aldım hemen ve Fındıkzade parkında okumaya başladım. 30 Eylül başlangıç, 1 Ekim bitiriş tarihimdi. Kitabı bitirdiğimde hissettiğim en yoğun duygu, kıskançlık oldu. Böyle içim içimi yedi yani, bu ne enerjisi yüksek bir dildi, bu ne tatlı serserilikti, bu kadın nerenin arızasıydı, ben nasıl hiç denk gelmedimdi, okuyup okuyup kafayı daha bir kırarım mı sandılardı, niye benden sakladılardı, delirdim yani bir noktada koptu benden mesele. Ve hemen daldım eski sevgilinin yeni sevgilisini araştırır gibi yazarın ismine. Google'da entel-dantel şeysini buldum önce, okudum, kudurdum, okudum, kıskandım, okudum, sevdim, okudum, Allah belanı versin bu kız her şeyi anlatmış dedim ve Twitter'ı, Instagramı, her yeri talan ettim. Bu kadın bizden biri, dilinin enerjisi kalbinden geliyor. İçten, dobra dobra, kavgaya girer gibi giriyor bu kadın meseleye, kalemiyle adamın karnını deşip, çiçekli kenar süsleri yaparak kendini affettirecek kadar sevimli bir tip üstelik. Çok arabesk bir cümle kuracağım ama hayatın tokadını yemiş kimseler edebiyata ağız burun kırmak için dalıyor gibi geliyor bana. Balboa'nın kalemi ölümü bilir bir kalem, umudu bilir, delirmenin doruklarını bilir, kavgayı bilir ama kabullenmiştir. Uyuşturmuş bir yerde zamanı, dili buna tanıklık ediyor ama sakinleştiriciyle uyuşmuş bir dil değil, her yanı sızlarken sözcüklerinin, Acımadı ki! diye direnen bir deliden bahsetmek istiyorum ben size. Kendisi küçük harflerle yer vermiş öyküsünde bu cümleye, ben kalbime kocaman yazdım. Aylin Balboa'nın kalemi, tatlı argosuna ve tüm delikanlılığına rağmen buram buram kadın. Terk edilmiş kadın, aşk acısı çeken kadın, kendini kaybeden kadın, babası ölen kız çocuğu, abisinin karrdeşi Aylin gri eşofmanı karaktere çekmeden ruhumuza çekip, evde Ahmet Kaya dinleyerek ığıl ığıl ağlayan, yüzünü boyadıkça hüznünü kapatmaya çalışan, saçını kestirince geçmişten bir parçayı kuaför faraşında çöpe dökmeyi uman ve hiçbir zaman böyle olmayan, Seni, beni, bizi anlatıyor işte be kadın! Bir de şu mesele var tabii, dilde Ankara Tayfası. Aslı Tohumcu'nun Radikal'de Yine vurmuş yumruğunu masaya diye inanılmaz bir yazısı vardır. Deliduman hakkında yazılan en kötü yazıdır hatta bana göre, 17 yaşındaki okurların bloglarında daha niteliklilerini okudum. Affınıza sığınarak yeri gelmişken bunu söylüyorum, bunu söylüyorum çünkü orada tuhaftır ki kendisi değinmiştir bu tayfaya -kendince. Fakat Ankara tayfasından bahsetmek için bir yazıya, Bu alemin en delikanlı olmasa da, en harbi kızlarından biriyim ve kimseye yalan borcum da yok ya, o yüzden rahat rahat söyleyebilirim; ben bu Ankara tayfasından hafiften tırsıyorum arkadaş diye girilmez, -bence. Evet edebiyatta bir Ankara Tayfası var ve ben artık deli gibi merak ediyorum, Size orada ne yaşattılar kuzum? Bir ara ciddi anlamda o tayfadan bir arkadaşa ''Ya, ben İstanbul Üniversitesi'ni bırakıp Ankara'ya mı gitsem? gibi salak salak sorular soruyordum. Ankara'ya gidenin yazar olarak döneceğine inandırdınız lan çoluğu çocuğu. Aylin Balboa biyografisinde de okul hayatını Ankara'da geçirdiğini görünce, Belli dedim, Belli anasını satayım. Bir de köpeğinin adı Balık'mış. Benim de rahmetli japon balığımın adı Martıcık'tı. Yani oluyormuş öyle, sevdim. Yeni güne uyanacak gücünüz yoksa okuyun. Otobüste bir amca yanınıza gelip 'kızım kayar mısın' dediğinde 'kayamam' diycekseniz okuyun. Bir sabah uyandığınızda evde kendinizi bulamıyorsanız, okuyun. Mezarlık bekçilerinin canı cehenneme, mezarlıklarda sabahlamayı biliyorsanız mutlaka okuyun. Eski sevgiliniz giderken pencerede dikilip, Dönme, arkana dönme oç diyecekseniz ve o dönecekse okumayın orada kalıp biraz acınızı çekin. Görmez illerinde sazım çalınmadı Allahım diyor, tanıyın. Ama yine de keşke hayat kitapta durduğu gibi dursaydı be Allahım diyor, ben daha ne spoiler vereyim. Uçmayı severiz. Öyküyü daha çok severiz. Teşekkürler Aylin Balboa, Levent Cantek ve İletişim Yayınları'na."} {"url": "https://egoistokur.com/ayni-yarayla-baglananlarin-hikayesi-golem-ve-ci", "text": "Okuyun, sonra da mutlaka Golem ve Cin'i edinin, pişman olmayacaksınız. 1899'da Polonya Danzing'de Otto adında genç bir adam, Yehudah Schaalman adında yaşlı ama çok güçlü bir büyücüye gidiyor ve kendisine eş olarak bir Golem yapmasını istiyor. Golem aslında Yahudi mitolojisine göre kilden yapılarak canlandırılmış bir varlık. Ruhları yok, fakat canlı gibiler, sahiplerine bağlı çalışıyorlar ve insandan ayırt edilemiyorlar. Golemler sahiplerine köle olarak koşulsuz hizmet ediyorlar ama bütün köleler gibi yoldan çıkabildiklerinde bütün duvarları yıkan bir yok ediciye dönüşebiliyorlar. Golemlerin bir özelliği de insanların, tabii öncelikle sahiplerinin duygu ve düşüncelerini okuyabilmektir. Otto mutsuz bir adamdır, o ilk kez gelenekleri tersine çevirip kendine eş olarak bir golem istemiştir. Zira o güne kadar hiç dişi Golem yapılmamıştır. Bazı özellikler de talep etmiştir büyücüden, çalışkan, zeki ve meraklı olsun gibi... Otto güzel golemini bavuluna koyar ve yeni bir hayat kurmak üzere New York'a doğru yola çıkar. Ancak hayat ona izin vermeyecektir, ağır bir hastalığa yakalanmıştır ve New York'a inmeden önce hayatını kaybeder. Ancak ölmeden önce Golem'e komut verip canlandırmıştır. Genç bir kadın ya da daha doğru bir deyişle çalışkan, meraklı, güzel ancak kilden yaratılmış, köle olmak üzere dünyaya gelmiş, insanların duygu ve düşüncelerini okuyabilen Golem bir başına New York'ta kalakalmıştır. Aynı zamanlarda ise New York'un Suriye Mahallesi'nde bir başka genç bir kadın, kalaycı Arbeely'ye eski bir ibrik getirir tamir edip parlatması için, kalaycı ibriği parlatırken içinden bir duman yükselir ve bir gölge çıkagelir. Aslında tam 1000 küsur yılı aşkındır bu ibriğin içine hapsolmuş bir cindir. Usta bir büyücünün hapsettiği Cin, yakışıklı bir adam suretinde tekrardan dünyada ve New York'tadır bu kez. Ateşten yaratılmış bu varlık çok yakışıklı ve çok yetenekli bir adam suretinde görünse de aslında Suriye çöllerinde muhteşem bir sarayı olan bambaşka dünyaya ve ırka ait bir cindir. New York'taki yağmurlardan korkan bu adam daha sonra Ahmed adını alacaktır. İşte Ahmed ile daha sonra Havva adını alan Golem'in hayatlarının kesişmesinin ve bir dizi heyecanlı, gizemli, şaşırtıcı, ürpertici, hayretlere düşürücü, öyküsüdür Golem ve Cin. Bir anlamda çok yalnız, çok sıra dışı, çok kırılgandırlar, ikisi birbirinden çok farklıdır. Ama ikisi asıl olarak insan olmadıkları için bütün dünyadan farklıdır, işte tam da bu nedenle birbirlerine yakındırlar, çünkü diğer insanlardan farklı olmalarıyla birbirlerine bağlanmışlardır. Onları birbirine bağlayan şey, insanların dünyasında insan olmamalarıdır, o yüzden çok yalnız ve birbirlerine muhtaçtırlar. Doğru söyleyin, merak edip okumaz mısınız? Okumam ve merak etmem diyene şaşarım ve inanmam. Zaten okumaya başlayınca merakınız ve heyecanınız bin kat artacak, buna adım gibi eminim. Arketipsel demekle ne demek istiyorum, bunu biraz açmak istiyorum müsaadenizle. Fantastik edebiyatla arketiplerin çok ilgisi var. Bence bu kitap da bu arketipleri ve mitolojiyi son derece iyi biliyor. Fantastik edebiyatın en büyük gücü, kullandığı sembollerin ve sembolik dilin enerjisinden kaynaklanır. Sembol denen şey aslında; kadim bir bilgiyi binlerce yıl boyunca korumanın en etkili ve en kısa yoludur. Sembol ölmez, çünkü onun anlamı ve bu anlamın içsel kaydı doğrudan bilinçdışına geçer. Bilinçdışında korunur kuşaklarca. Bilinçdışı denilen o büyük okyanus da çoğu zaman asıl karar merkezimizdir. Bunu en iyi Dinle Küçük Adam kitabıyla milyonlarca insanı etkilemiş Willhelm Reich'ın saptamasında buluruz: Evet annemizin ninnileri ya da çocukken kulağımıza fısıldanan hikayeler bizim davranışlarımızı, yani hayatta aldığımız tutumları üniversitede okuduklarımızdan daha çok etkiler. Çünkü onlar doğrudan bilinçdışımızı tetikler. Hikayeler bilinçdışımızdaki sembolleri çalıştırırlar. İyi kitapların asıl başarısı bilinçdışı sembollere ulaşabilme yeteneğidir, bunu edebiyat yoluyla yapsa da, aslında binlerce yıldır iç sesimizde olan bilgiye erişmeyi başardıkları için büyük kitaplardır ve kitleler tarafından benimsenirler. O yüzden örneğin sinemada Star Wars'un efsane oluşu boşuna değildir, tıpkı Alice Harikalar Diyarı'nın, Harry Potter serilerinin ya da Yüzüklerin Efendisi'nin büyük başarısı gibi. Çünkü bunlar bilinçdışındaki sembollere ulaşmayı başaran eserlerdir, gücünü ruha ulaşma yeteneklerinden alırlar. İçimizdeki mitlere dokunurlar. İşte bir ilk kitap olmasına rağmen Golem ve Cin gerek konusu, gerek sembolleri kullanışıyla tam da böyle bir roman. Bir arketip romanı, mitlere, dine, eski bilgilere ve sembollere değinerek bilinçdışımızın o karanlık alanındaki doğru notalara basmayı beceriyor ve dahası bunu muhteşem bir şekilde gerçekleştiriyor. Ölüme, eski hayatlara, gizemli metinlere, çöle, uzak diyarlara, bilinmeyene, kutsal metinlerde işaret edilenlere, ölüme, ölümsüzlüğe, sonsuz aşka, kudret ve cürete, Tanrı ve şeytana dair bütün arketipsel kalıplarımıza bilinçaltımıza ustaca dokunuyor ve bizi kıskıvrak bağlıyor kendine. İki coğrafya, yaraların bağladığı bir puzzle'la bağlanıyor diyelim. Bana göre Helen Wecker yaratıcılıkta sınır tanımayan bir hikaye anlatıcısı, sanırım J. K. Rowling'in tahtını sallayacak tanıdığım bir aday. Golem Havva ve Cin Ahmed'in karakterleri müthiş çizilmiş. Bu biri Yahudi kültüründe, diğeri İslam kültüründe geçen iki karakter kendi varoluşlarının bütün özelliklerini korumakla birlikte insan olmanın tuhaf gelgitlerine de kapılmaktan kendilerini alamıyorlar. Hem güçlüler hem kırılganlar. Cin bütün türdeşleri gibi ateşten yapılmış, doğal düşmanları su ve demir. Golem ise kilden yapılmış ve zaman zaman kontrol edilemez bir gücü var, bu güç kontrolden çıkıp yakıcı ve öldürücü bir şiddete dönüşebiliyor. Tarih, büyü ve din bu hikayede birbirine karışırken bu iki uykusuz yaratık New York çatılarında gece karanlıkta sıçrayarak ilerlerken, onları diğer insanlardan ayıran farklılıklarının getirdiği yalnızlığı da birlikte aşmayı deniyorlar... Ama bazen hayat karşılarına dikiliyor. Gerçekten iyi bir hikaye okumak istiyorsanız, buyurun... Unutulmaz bir yolculuk sizi bekliyor. Helen Wecker fantastik edebiyatın yeni yıldızı."} {"url": "https://egoistokur.com/ayrinti-yayinlarindan-sari-kitapla", "text": "Kürtçe edebiyatın da klasikleri ve çok önemli modern metinleri var, o da diğer edebiyatlar gibi çeşitli aşamalardan geçti. Klasikleri soracak olursanız, Ehmede Xani, Feqiye Teyran, Mela Ahmede Ciziri ve Cegerxwin gibi şairleri sayabilirim. Modern edebiyata gelince; aklıma önce Baxtiyar Eli'nin evara Perwaneye, Ferhad Pirbal'ın Hotel Evropa, Jan Dost'un Martine Bextewer, Şener Özmen'in Rojniviska Spinoza, Mehmet Şarman'ın Kember, Eta Nahayi'nin Gulen Şoran, Helim Yusiv'ın Sobarto, Fırat Ceweri'nin Lehi gibi eserleri geliyor. Kürt olup çeşitli sebeplerle dünyanın birçok yerine dağılmış, yaşadığı ülkenin dilinde başarılı eserler vermiş Kürt yazarların eserlerini Kürtçe ve Türkçe çevirileriyle yayınlıyoruz. Böyle bir şey bizde daha önce sanıyorum yapılmadı. Çıkış noktamız dilinden sürgün edilen Kürt yazarların eserlerini yayınlamak olsa da en önemli kriterimiz yayınlayacağımız kitabın bir iyi edebiyat ürünü olması. Açıkçası kitabın kalitesi ve başarısı bizim için her şeyin üstünde. Türkçe çevirmen bulmakta zorlanmıyoruz fakat Kürtçe çevirmen bulmakta epeyce zorlanıyoruz. Buradan duyurmuş olalım, bizimle çalışmak isteyen arkadaşların katkısını bekliyoruz. Selim Berekat Arapça yazıyor. O da birçok yazar ve aydın gibi sürgün görmüş biri. Mahmud Derviş'le çok yakın arkadaşlar, Beyrut'a birlikte gazete çıkarmışlar. Şiirleri, romanları, öyküleriyle çok verimli bir yazar olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca ressam. Romanlarında Rojava'daki insanların ruh hallerini, parçalanmışlığını, devletsiz olmalarını işliyor. Kürt edebiyatı için çok önemli bir yer olan Rojava'daki Kürtlerin çoğu buradan kaçıp oraya yerleşmiş. Bir de çok önemli bir yazar olan Sherko Fatah'ın Im Grenzland adlı Almanca'dan çevrildi ve yeni yayınlandı."} {"url": "https://egoistokur.com/ayse-kulin-gay-romani-yazmak-icin-ille-gay-mi-olmaliyd", "text": "Yazar Ayşe Kulin'in yeni romanı Gizli Anların Yolcusu tartışmaları da beraberinde getirdi. Şimdi twitter'da ve internetteki başka mekanlarda eşcinsel olmayan bir yazarın eşcinsel dünyayı anlatan bir roman yazmasının doğru olup olmadığı, daha doğrusu bilmediği bu dünyayı hakkıyla anlatıp anlatamayacağı konuşuluyor. İnternette Ayşe Kulin'in yeni romanı Gizli Anların Yolcusu'yla ilgili yorumların birinde, Tecavüze uğramış bir grafikeri 'o yolun yolcusu' olarak gösteren Ayşe Kulin, iki erkeğin aşkını anlattığına inanmamızı beklemesin deniyor. Bir diğer yorumun sahibi, Ayşe Kulin'in eşcinselliği bir doğum kontrol yöntemi saymasını eleştiriyor ve Gerçekten böyleyse eğer, yani eşcinsellik tabiatın dünya nüfus artışının hızını kesmek için icat ettiği bir şeyse, aşkın bununla ilgisi ne? diye soruyor. Edebiyat eleştirmenlerine gelince; Ayşe Kulin'in yazdığı en iyi roman diyenler var. Eşcinsellerin romana temel itiraz noktası da bu aslında: Eşcinselliğin insan tabiatıyla ilgili bir seçim olarak değil, bir nevi ayak kayması yani kötü bir kaza olarak gösterilmesi. Eşcinsel olmayan birinin eşcinsel roman yazıp yazamayacağı meselesine gelince... Hiç konuşmayalım bunu, boşuna ve manasız bir tartışma çünkü. Erkek yazarların kadın kahramanları anlatamayacağını söylemek gibi bir şey. İyi bir yazar her türlü karaktere hayat verebilir, bu karakterler heteroseksüel veya eşcinsel de olabilir, uzaylı veya vampir de... Drakula'nın yazarı Bram Stoker vampir değildi, Gustave Flaubert'inse sonunda zehir içerek intihar eden hırslı ama umutsuz ev kadını Emma Bovary'le hiç alakası yoktu. Ve hayır, J. R. R. Tolkien Orta Dünya'ya bir kez bile gitmedi. Dolu ve boş taraf tamam ama ben esas kırık tarafa bayıldım :))) Bence kesinlikle EO'ya yaz. Kesinlikle pembe diziydi yaa... İnsanlara diyorum diyorum anlamıyolar. Hele eski sevgilimle ilk tanıştığımız zamanlarda bu kitabın kendisini anlattığını söylemişti, hayatımın en iyi kitabı demişti. Gerçekten katil olacağımı hissettiğim andı o benim. Neyse, kaliteli zevkiniz için teşekkür etmek istedim sadece."} {"url": "https://egoistokur.com/ayse-sasa-yesilcamin-kibritci-kiz", "text": "Ah Güzel İstanbul ve Gramofon Avrat gibi filmlerin senaryolarının, Yeşilçam Günlüğü, Delilik Ülkesinden Notlar adlı çok güzel kitapların yazarı, Kemal Tahir'in, Halit Refiğ'in, Metin Erksan'ın dostu Ayşe Şasa'yla tanışıklığım 1990'ların başına dayanıyor. Hayranlığım demeliyim aslında çünkü onun kadar güzel konuşan, güzel gülen, sezgisiyle, bilgisiyle, bilgeliğiyle ve elbette sohbetiyle ufuk açan çok az insan tanıdım. Ben bugün Ayşe Şasa'yı, Timaş Yayınları'ndan çıkmış Bir Ruh Macerası adlı kitaptan kısaltarak aldığım bir bölümle anmayı tercih ediyorum. Atipik şizofreni teşhisi konduktan sonra kendini nasıl yalnız hissettiğini ve can yoldaşını, hayat arkadaşını nasıl bulduğunu, daha doğrusu onca yıldır ona en dostane bakan gözleri birdenbire nasıl hatırladığını, koşup o gözlerin sıcaklığına sığındığını anlatıyor o bölümde Ayşe Şasa. Hikayenin devamını biliyor olmalısınız... Denebilir ki hayatta bazen masallar gerçek olur, bu o türden bir masal işte. Şahsen Ayşe Şasa'yı çok özleyeceğim. Ama sevgili eşi Bülent Oran'ın yanında olduğunu bildiğim için huzurluyum. Bülent sık sık gidip geliyor. Bir süre sonra evlenmeye karar veriyoruz; bana müthiş bir merhametle sahip çıkıyor, beni hayata çevirmek için birtakım şeyler buluyor, gayret gösteriyor."} {"url": "https://egoistokur.com/aysegul-son-50-yildir-her-kadinin-cocukluk-kahraman", "text": "Her biri sayısız dile çevrilen 50 macerası olan ve dünyada toplam 120 milyon satan Ayşegül, bugün tüm zamanların en başarılı kitap dizilerinden kabul ediliyor. İşin güzel yanı, hala yayınlanıyor, hala çok okunuyor... Ve son 50 yıldır hala her kadının çocukluk kahramanı. Yapı Kredi Yayınları bir süredir eskinin şu ünlü Ayşegül serisini yeniden yayınlıyor. Fransız Gilbert Delahaye ve Marcel Marlier ikilisinin yarattığı Ayşegül, son 50 yıldır her kadının çocukluk kahramanı. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama normalde macera romanlarına bayılan, gizem ve tehlike seven ben bile çocukken cicili bicili Ayşegüllerin içinde kaybolurdum. Her macerayı tekrar tekrar okuduğumu, bazılarını ezbere bildiğimi hatırlıyorum. İllüstrasyonlara gelince; o kadar güzellerdi ve ben galiba onlara o kadar çok bakıyordum ki bir süre sonra hepsi adeta zihnimde hareketlenmeye başlıyordu. Yani o resimler sayesinde düşsel de olsa kendi filmlerimi çekebildim. Ayşegül serisinin güzel yanı, hayatın tümünü kucaklayabilmesiydi. Hanım hanımcık kahramanımız her yeni macerasında insan ilişkilerine, dostluğa dair yeni şeyler öğreniyor, doğayı, hayvanları, bitkileri, şehir hayatını keşfediyordu. Bir şikayetimi de belirtmeden geçmeyeyim... Ayşegül kitaplarına bakınca, yayınevi keşke Delahaye-Marlier ikilisinin ilk döemde yarattığı 59 adet Ayşegül kitabını yayınlasaydı diye düşünüyorum. Yöyle ki... Yazar Gilbert Delahaye 1997'de öldükten sonra, hikayeleri illüstratör Marcel Marlier'nin oğlu Jean-Louis Marlier yazmaya başlamış. Derken 2011'de Marcel Marlier de ölmüş ve böylece seri sonlanmış. İşte YKY'nin yayınladığı yeni Ayşegüller 1997-2011 arası yazılmış, çizilmiş olanlar. Kabul ediyorum, bunlar da çok tatlı, çok şekerler ama orijinallerinin ruhu azıcık eksilmiş sanki. En alttaki Ayşegül bir peri masalının tam ortasında galerisine bir bakın, ne demek istediğimi anlayacaksınız."} {"url": "https://egoistokur.com/azize-tanla-ayvalik-film-festivalini-konustu", "text": "Ana akımın dışına çıkma demeyelim. Şimdiye kadar çalıştığım tüm kurumlar, İKSV olsun, Başka Sinema olsun bağımsız sinemaya yakın duran yerlerdi. Benim tercihim daha ziyade kişisel. Bir dernek kurarak başta Ayvalık olmak üzere büyük şehirler dışında kalan yerlerde kültür sanat etkinlikleri gerçekleştirmek istiyoruz. Uzun yıllardır birlikte çalıştığım ekip arkadaşlarımla bir araya geldik. Bir nevi kamu hizmeti bilinciyle çalışıyoruz. Merkezimiz de Ayvalık. Bu kadar yıllık tecrübemizi İstanbul dışı yerlere aktarmak istedik hepimiz. Bizim gibi bağımsız sanat kurumlarıyla iş birlikleri de yapmak istiyoruz. Ayvalık'a kasaba demek biraz haksızlık olur. Burası şehir kültürü olan bir yer. Ayrıca bir kesişme noktası çünkü civardan da çok sayıda insan gelebiliyor. İstanbul Film Festivali sonrası hep daha küçük ölçekli bir şehirde bir festival düzenlemek nasıl olur sorusunu sordum. Bir süre Edinburgh'da yaşadım. Burası bir festivaller şehri ve görece küçük bir kent. Cannes mesela Ayvalık'tan hallice bir yer. Avignon'da tiyatro festivalinin şehri nasıl dönüştürdüğünü görmek beni çok etkilemişti. Ayvalık'ı diğerlerinden ayıran en büyük özellik sanırım bizim diğer festivallere benzememe isteğimiz. Biz buraya özgü bir festival yapmak istiyoruz. Yarışmamız yok, kırmızı halımız yok, bol bol film izleyip filmler üzerine konuşabileceğimiz sohbet alanları yaratmak istiyoruz. En önemli özelliğimiz güçlü programımız. Gelenin bir daha gelmek isteyeceği bir festival olsun istiyoruz. Deniz ve güneş turizminin ötesinde kültürü, tarihi, mimarisi ve sakinleriyle, festival yapmak için ideal bir ortam sunuyor Ayvalık. Hem buranın yerlileri kültür sanata çok meraklı hem de sonradan yerleşen ve sayıları gittikçe artan kesim. Burada dostluklar kurduk. Festivali imece usulü yapıyoruz. Herkes işin ucundan tutuyor, katkı sağlıyor. Daha büyük şehirlerde yaşayamayacağınız bir yakınlık var burada. Fatih'le çalışmak bir ayrıcalık. Filmin ötesinde farklı sanat dallarını da programa katmak konusunda hemfikiriz. Festival içeriğine diğer festivallerde olmayan bir bakış açışı getiriyor. Fatih'ten her zaman bir şeyler öğrenmek mümkün. Alman ekolünden geldiği için çok da disiplinli. Son bir yılın merak edilen, çok konuşulan ödüllü filmlerini, yeni keşifleri ve sinema klasiklerini harmanlayan bir program yaptık. Park Chan-Wook'un Cannes'da en iyi yönetmen ödülünü kazanan son filmi Ayrılma Kararı ile açıyoruz festivali. Ressam, fotoğrafçı, seyyah Ulrike Ottinger bu yıl 80 yaşında. Biz de bu özgün sanatçının çektiği belki de en karakteristik filmi olan Dorian Gray'in Magazin Basınındaki Portresi'ni göstereceğiz. Jerzy Skolimowski, George Miller, Claire Denis, Kore-Eda Hirokazu, Dardenne Kardeşler, Mia Hansen-Love'ın en son filmlerini göstereceğiz. François Ozon'dan Peter von Kant'la birlikte filme ilham olan Fassbinder'in Petra von Kant'ın Acı Gözyaşları da programda. Gelecek vaat eden yönetmenlerin Güneş Sonrası, Beş Şeytan gibi ilk filmlerine de yer veriyoruz. Dediğiniz gibi belgeseller programın önemli bir parçası. Biz de Ahmet Gürata moderatörlüğünde festivalde filmi gösterilecek Noah Amir Arjomand, Ceylan Özgün Özçelik (Cadı Üçlemesi 15+), Melik Saraçoğlu ve Volkan Üce'nin konuşmacı olacağı, hakikat sonrası dönemde belgesellerde yeni anlatım olanaklarının tartışılacağı bir panel düzenledik. Armağan Çağlayan, Suna filminden yola çıkarak Çiğdem Sezgin ve Nurcan Eren ile kadın yoksulluğu, sinemada kadın temsili gibi konular üzerine sohbet edecek. Özen Yula festivalde filmi gösterilecek Funda Eryiğit, Hare Sürel, Gülçin Kültür Şahin ve Nihal Yalçın'a bir zanaat olarak oyunculuğun onlar için ne ifade ettiğini soracak. Tayfun Pirselimoğlu, Fatih Özgüven ve Alsı Ildır da Şu Anlaşılmazlık Meselesi: Bir Filmi Anlamamak başlıklı bir söyleşide yapacak. Lucile Hadzihalilovic'in yönettiği Earwig filminden yola çıkarak festival filmlerinin neden çoğu zaman anlaşılmaz olarak nitelendirildiği üzerine bir konuşma yapmanın ilginç olacağını düşündük. Ayrıca Genç Sinema programı çerçevesinde festival gönüllüsü üniversite öğrencileri için sinemacı konuklarımızın katılacağı atölye çalışmaları düzenleyeceğiz. Medusa Delux bu yıl benim için keşif oldu. Ai ve Öğle Güneşinde Yıldızlar ve tabii Ayrılma Kararı sevdiğim filmler. Güçlü bir yerli film seçkimiz var. Uzun metraj, belgesel ve kısalardan oluşan. Tayfun Pirselimoğlu'nun Yabancı Film dalında Oscar Adayı olduğu filmi Kerr, Çilingir Sofrası, Zuhal, boyun eğmeyen bir kadın hikayesi Suna, beni çok duygulandıran Eat Your Catfish, bu yıl çok ses getiren Aşk, Mark ve Ölüm. Kısa film seçkimizi özellikle öneriyorum: Belki Bir Gün Gideriz, Lekesiz, Our Ark, Rüzgar İçinde, Sıradan Bir Gün, Stiletto, Susam. Cüneyt çocukların sinemayla tanışmasına önem veriyordu. Vefatının ardından eşi Ayşegül Cebenoyan, kızı Elif Cebenoyan ve dostları onun adına Cüneyt Cebenoyan Çocuk ve Sinema Buluşmaları adında bir oluşumu hayata geçirdi. Çocuklara filmler gösterip atölye çalışmalarıyla görsel okur-yazarlık kazanmalarını hedefleyen bu oluşumla işbirliği yapıyoruz biz de. 17 ve 18 Eylül'de çocuklar için Sabancı Yaratıcı Teknolojiler Atölyesi'nde ücretsiz film gösterimleri ve atölye çalışmaları yapacağız. Erden Kıral, sinemamız açısından önemli bir yönetmendi. Çok meraklıydı ve sinemada neler olup bittiğini her daim takip ederdi. Cüneyt Arkın, sinemamızda bir ikon. Cem Madra, Ayvalıklı bir sanatçıydı ve çok genç yaşta aramızdan ayrıldı. Peter Brook aslında tiyatronun ustası kabul edilir ama biz bu çok yönlü sanatçıyı Jeanne Moreau'ya Cannes'da En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'ni kazandıran filmiyle anmak istedik. Festivalde bu yıl Mey-Diageo sponsorluğunda Yeni Bir... ödülünü vereceğiz. Kariyerinin başındaki bir sinemacıyı teşvik etmek amacıyla vereceğimiz ödül 40.000 TL değerinde. Ressam Levent Aygül, yazar yönetmen, oyuncu Ercan Kesal, yapımcı Nadir Öperli, oyuncu Tülin Özen ve yönetmen Aslı Özge'den oluşan jürinin ödüllendirdiği isim 16 Eylül akşamı açılış töreninde açıklanacak. Bu yılki ilk filmlere ve kısa filmlere baktığımızda sinemanın geleceğinden umutlanmak için yeterince sebep olduğunu düşünüyorum. Bu ilk filmlerin devamının gelmesini sağlamak ve bu genç isimleri desteklemek de amacımız."} {"url": "https://egoistokur.com/azra-kohen-nasil-sevisiyorsaniz-siz-aslinda-osunu", "text": "Röportajımızda ona önce kitaplarının adlarının ne anlama geldiğini sordum. Esas anlamları başka olabilir ama benim için ilk romanın adı olan 'Fi' kelimesi, ateş, ihtiras, güzellik anlamına geliyor. İkinci roman 'Çi', suyun buz hali, yaşam enerjisi... Son yayınlanan 'Pi'nin anlamıysa topraktan başını uzatan filiz, yani hayat... Bu kitapları 'çatlama cesareti gösteren bütün tohumlara' ithaf ettim cevabını erdi. Aşağıda bu yüksek enerjili, hiperaktif ve meraklı kadınla konuştuklarımızı okuyacaksınız. Benden değil kitabımdan bahsedilsin istiyorum, o yüzden. Akhilah eşimle sevdiğimiz bir isim, kızımız olsaydı ona bu adı verecektik. Mistik bir tınısı var. Arapça dahil birçok dilde kullanılıyor. Ve birçok bakımdan fazlasıyla muğlak; kadın mı, erkek mi, Türk mü yabancı mı, belli değil. Yoğun cinsellik dediğiniz topu topu 8 sahne. Onları da kitaplarım çok satsın diye değil, karakterlerimin hayatında cinsellik önemli olduğu için yazdım. Size bir sır vereyim: Siz aslında taktığınız saat, sürdüğünüz parfümsünüz gibi şeyler söylüyorlar ya reklamlarda; doğru değil. Nasıl sevişiyorsanız siz aslında o'sunuz, hatta seviştiğiniz kişisiniz; önce bunu bir anlayalım. Hepimiz sosyal hayatta başka, yatak odasında başka anne babaların çocuklarıyız, onların yapamadığı senkronizasyonu biz yapabilirsek, yani gerçekte olduğumuz kişiden utanmamaya başlarsak huzuru da bulacağız. Bizi ikiyüzlü insanlar haline getiriyor, kişiliksiz kılıyor. Aşk insanın tekamülüne hizmet eden bir şey. Biz öyle ilkel ve tembel varlıklarız ki çoğu zaman ancak aşık olduğumuzda gelişebiliyoruz. Aşk muhteşem bir motivasyon aracı. Burada tabii merakı ehlileştirmek giriyor devreye: Çoğu insan içi boş vitrin mankenleriyle birlikte aslında. Ayakkabısına, kravatına, şusuna busuna bakmaktan yanındakinin içinin boş olduğunu göremiyorsun ve aradan yıllar geçiyor. Merakını ehlileştireceksin ki kiminle muhatap olduğunu görebilesin, merakını ehlileştireceksin ki kendinle iletişime geçebilesin. Kendinle konuştuğun andan itibaren de zaten içeride acayip bir kaynak buluyorsun. Sanırım insanlar yapmak istediğim şeyi anladılar. Zihnimi kurcalayan meseleleri dile getirmezsem ya delirecektim ya da eyleme dönüştürecektim. Ben de oturup yazdım. Transa geçmiş gibiydim; içimde çok şey birikmişti herhalde... Kendimi yazar olarak görmüyorum, bunu baştan söyleyeyim. Nihai hedefim yazmaya devam etmek değil. Ciddi bir ekolojik sistem, daha doğrusu güneş ve rüzgar enerjileriyle çalışan büyük bir çiftlik kurmanın peşindeyim. Uygulanabilir maliyetleri araştırıyoruz ve işlerin kusursuz yürüdüğünü görürsek edindiğimiz bilgiyi başkalarıyla paylaşacağız. Bu romanları da orada uygulamaya çalıştığımız şeyleri herkes anlasın diye yazdım aslında. İnsanları bilgi bombardımanına hazırlamak için diyeyim... Dikkat etmişsinizdir, kitapta sık sık internet adresleri, linkler veriyorum. Belgesel filmler, araştırma kitapları ve daha bir çok şeyi de yazıyorum. İnsanlar benim minicik bir göndermeyle sözünü ettiğim herhangi bir konuda daha fazla ve ayrıntılı bilgi edinebilsinler diye. Birincisi insanları yanlış yönlendirmekten kaçınıyorum, ikincisi bilginin kaynağı olmak istemiyorum. Ama ben kuru bilgi sunmuyorum. bunun için çok çalıştım, o kitaplara bütün birikimim yansıdı aslında. Nöropsikoloji eğitimi aldım, şimdi bu konuda doktora yapıyorum. çalışma alanım beynin öğrenme mekanizması ve bunun hangi koşullarda daha iyi işlediği. Romanımın merkezde sıradan bir aşk hikayesi var gibi ama bilgiyi bu hikayeye insanların en doğru ve hızlı algılayabileceği şekilde yerleştirdim. Hem öğreniyorsunuz, hem okumaya devam ediyorsunuz. İnsanın niçin dünyaya zararlı, kendine zararlı, yavrusuna zararlı bir canlı türüne hatta bir nevi parazite dönüştüğünü gösteriyorum. Parazit önce yerleştiği organizmadan beslenir, o organizma tamamen tükenince de sistem çöker. Tıpkı bizim dünyayı tükettiğimiz gibi. Var olabilmek için dünyayı yok ediyoruz ama onunla birlikte biz de ölüyoruz. Hayır, görünüşte olan bu ama dahası da var. Evren denen o muhteşem mekanizma içinde insan kanserli bir kütleyi andıran kendi küçük sistemini kurmuş durumda. Bedende sistemden bağımsız bir şekilde hareket eden, sağlıklı hücrelerin oksijenini tüketerek var olmaya çalışan ve böylece tüm sistemi imha etmeyi başaran bir hücreler bütünü. Eğer temiz enerjiye geçebilirsek yani tükettiğimizi üretmeye başlarsak işler yoluna girecek. Hedef bu. Evet, kendi aralarında iletişime geçtikten sonra aktive oluyor ve hep birlikte hareket etmeye başlıyorlar. Hep birlikte hareket ettikleri için de hep birlikte tüketmeye başlıyorlar. Kanser dediğimiz şey de aslında bu. Hepimizin vücudu kanser hücresi üretiyor ama hepimiz hasta olmuyoruz. Yeterli miktarda melatonin salgılıyorsa vücudunuz kanser hücresi vücut tarafından kolayca tespit edilebiliyor. Ama o da sebepsiz değil, vücudumuzun yeterli miktarda melatonin salgılaması için doğru ve dengeli beslenmemiz gerek. Bedende kanserli bir grup hücrenin aktive olmasıyla insanlığın dünyayı hızla yok olmaya sürüklemesi arasındaki benzerlik şaşırtıcı; mikrodan makroya... Ayrıca bunlar sadece biyolojinin konusu da değil, başka birçok şey, mesela astroloji de bilmek gerekiyor. Dolunay zamanında bedendeki melotonin en yüksek seviyeye çıkıyor, böylece mutasyona uğramış yani kanser riski taşıyan hücreler bu dönemlerde daha kolay yok edilebiliyorlar. Ayın hareketleri hem dünyadaki bütün su kaynaklarını etkiliyor hem de bedendeki hormonları. Sarsılmamızın sebebi bu. Dedim ya gökyüzündeki bir cismin sende biyolojik yansıması var yani evrende her şey birbirine bağlı. Fakat biz henüz bu bağlantıyı hesaplayamayacak kadar ilkeliz. On binlerce yıl önce var olmuş uygarlıklara eski diyoruz ya, yanılıyoruz. Eski Mısırlıların piramitleri sırtlarında taş taşıyarak yaptıklarını sanıyoruz mesela ama bilimsel olarak bu mümkün değil. Frekans teknolojisini, ses teknolojisini kullanmak zorundasınız. Demek ki bize anlatıldığı yöntemle yapılmamışlar. Yahut onları yapanları yanlış biliyoruz. Bundan ne çıkar, tartışabiliriz ama henüz bütün bilgiye sahip değiliz. Ama ben geçmişte bunların zaten bilindiğini düşünüyorum. Bombardıman halindeki bu bilgiler yüzünden resmen beynim uyuştu dersem kızmazsınız umarım. Tai Chi yapıyorum. Hem vücuttaki oksijen dolaşımını arttırdığı için şifalı bir şey hem de beni rahatlatıyor. Spor salonlarına gidebilen biri değilim. Tai Chi'nin felsefesi de ilgimi çekiyor. Var tabii, çok şey var. Sonuçta robot değilim. Ama işte atomlarımın elektronsuz kalmasına yol açacak şeylerden keyif almıyorum yani sırf kendimi değil bedenimdeki bütün hücreleri de düşünüyorum. Sigara içmiyorum mesela. size fazla katı gelebilir ama gerçekten atomlarıma zarar vereceğini bildiğim bir şeyden zevk almam mümkün değil. Kürk de giymiyorum. Bir canlıyı öldürdükten sonra derisini yüzüp üzerimize geçirmeye ihtiyacımız olmadığını biliyorum. Ama kürk giyenlere saldırmak yerine yaptıklarının ne korkunç sonuçları olabileceğini fark etmelerini sağlamaya çalışıyorum. Hiçbir savaş savaşılarak kazanılmıyor, bunu keşfettim. Kitaplarımın çok satmasına, çok okunmasına sevinemiyorum bile. Bu sadece bir basamak. Önümde 300 bin basamak var. Hani İnkaların kurduğu o devasa tapınak var ya ben o tapınağın tepesini görmüşüm uzaktan, merdivenlerini çıkmaya bile daha başlamamışım. Ama şunu biliyorum: Gitmek istediğim yere tek başıma gidemem, çünkü oraya yalnız çıkılmıyor, hep birlikte çıkmak zorundayız. Değişim tek merkezden olmaz. Dünyanın birçok yerinde farklı farklı odaklar var. Amerika'da güneş enerjisi kullanılmaya başladı, Kanada ve Japonya'da temiz enerjiye geçilmesi konusunda ciddi bir hareketlenme var. Biz burada bir şeyler deniyoruz... Konuşma ve eylem aşamasında şunu fark ettim ben: Şimdi biz burada hali vakti yerinde insanlar toplanıp ekolojik olarak kendine yeterli bir sistem kurmayı konuşuyoruz. Bizim çiftlikte arı da olacak, balık da. Balığın kakasından toprağa gübre yapacağım, toprağı suladığım mekanizmadan balığın yararlanmasını sağlayacağım, böyle kapalı devre bir sistem. İşte onu anlatıyorum... Dağların arasında kimsenin ulaşamayacağı muhteşem sistemimizle muhteşem muhteşem yaşayacak mıyız? Savaştan kaçan Suriyelilere ne olacak? Arabayla yanlarından geçerken, Aman, bunlardan da bir türlü kurtulamadık mı diyeceğiz? Bunu yapanlara defalarca şahit oldum. Peki ama onlar silahlanıp dağdaki çiftliğimizi yağmaladıklarında kendimizi masum görmeye devam edecek miyiz? Evrende bir denge var ve bu denge, bilginin tek merkezde toplandığı her sistemin çökmesini gerektirir. Elindeki her türlü bilgiyi yaymak, bulaştırmak zorundasın. Bunu yapmazsan da evren seni cezalandırır. Bütün eski uygarlıklar, bilgiyi hapsetmeye başladıkları andan itibaren çökmeye başladı. Bir uygarlık kendi ilerlerken diğerlerini geride tutmak için manipülasyona başladıysa, er geç çöker, evrenin yasası böyledir. Öte yandan benim inancıma göre, hepimiz biriz. Yani trafikte beni sollayan kazma da benim, Aman bu Suriyeli dilencilerden bir türlü kurtulamadık diyen de. Hatta o Suriyeli çocuk da benim. Meraklıyım. Merak duygumuz bence keşfetmemizin, öğrenmemizin ve hayatta kalmamızın en önemli sebebi. Ama aynı zamanda vahşi bir at gibi; şahlanıyor, sağa sola saldırıyor... Üstüne binebilmek için onunla bir anlaşma yapmalısınız. 28 bin kez düştüm ben belki ama sonunda bu vahşi atı ehlileştirebildim. Merakını ehlileştireceksin ki kendinle muhabbeti geliştirebilesin. 10 yılımı aldı belki ama artık beni mutlu etmeyen uğraşlarla oyalanmıyorum. Bu konuda profesyonelim. Kapı kapı gezip insanlara merakını ehlileştir seminerleri bile verebilirim. Merakını ehlileştirmek bir bakıma kendini dinlemeyi öğrenmek, kendinle muhabbeti geliştirmek çünkü, o yüzden önemli. Tükettiğini üreten insanların yaşadığı bir dünya. En başa dönersek; parazit olduğunu fark ettiysen artık parazit olmamaya gidebilirsin. Her şey fark etmekle başlıyor. Hayalimdeki çiftlikten bahsetmiştim ya... O projeyi yaratırken her hareketimi belgeleyeceğim, yani videosunu çekeceğim. Teknolojiyi taklit edilebilir hale getirmek için bu şart. Videolara bakarak elektrik enerjisinden nasıl kurtulursun, güneş enerjisiyle nasıl elektrik üretirsin, neyi en ucuza nereden alırsın gibi bilgileri edinebileceksin. Kitapta ayrıntılı olarak anlatıyorum; Amerika'da dört yıl önce çiftçilikte bir devrim oldu. Traktör sahibi olmak da aksamları kapalı olduğu için bozulduklarında onları tamir ettirmek de astronomik derecede pahalıydı. 30 bin dolara satın aldığın traktörü 10 bin dolara tamir ettirebiliyorsun falan. Servisi arıyorsun, geliyorlar, koca traktörü taşıyorlar, haftalar sonra getiriyorlar, bir sürü para alıyorlar... Derken adamın biri çalıştı, didindi ve kendisi bir traktör üretti, sonra da bunun bütün parçalarının çizimlerini internete PDF formatında yükledi. Hatta bütün o parçaların nasıl tamir edileceğinin videolarını çekip internete koydu. Ve bu yeni sistemle artık 4 bin dolara traktör üretilebiliyor. Şahane değil mi? İşte ben o adamı örnek alıyorum. O yüzden çiftliğimi kurarken edindiğim her bilgiyi, yaşadığım her deneyimi insanlarla paylaşacağım, gerekirse onları da işleyişi görmeleri için davet edeceğim. Başkalarının sorunlarını çözmeye yardım etmek önemli, çünkü ben halihazırda o sorunu hiç yaşamamış olabilirim ama bu gelecekte yaşamayacağım anlamına gelmiyor. Hep birlikte öğreneceğiz. Acı. Kendi acılarım belki, kafa karışıklıklarım, sorularım. Fakat insan acı çekmeden de öğrenebilir hale geldiği zaman etrafındaki insanların acısına dikkat etmeye başlıyor. Düşünerek. Analiz ederek. Çaba göstererek. Vaktimi çalacak hiçbir şeyle ilgilenmeyerek. Dedim ya; merakımı kontrol altına alarak. Seri gerçekten çok iyi ilk etapta yorumlara bakarak okumak istemedim ama zincirleri kırarak okudum ve gerçekten başarılı. Isin acikcasi kitaplarini okumadim fakat konustuklarini bir bilim insani olarak bilimle cok alakali bulmadim. Kendisinin de bir bilim insani oldugunu okudum fakat artik inandigi ve konustugu noktalar spiritual olmus. Cok takdir edemedim isin acikcasi. Herkesi de orgutlemeye calisip pollyannacilik oynayan ne ilk ne son insan. Size nasıl ulaşacağım bilmiyorum o yüzden buraya yazmaya karar verdim lütfen cevap yazın veya bana bir şekilde ulaşın lütfen ayahuasca çayını daha önce bir dizide de izlemiştim, siz de kitabınız pi'de bahsediyorsunuz, bunu deneyimlediğinize inanıyorum, lütfen, bize ne önerirsiniz, bu deneyimi yaşamak istiyoruz. size nasil ulasabilim? Size anlatmam gereken mevzular var."} {"url": "https://egoistokur.com/b-a-k-kendi-gremlinlerimizi-fark-etme", "text": "Kişisel gelişimi çocuk edebiyatına taşıyan Gülenbilge Ersan, ikinci kitabı B. A. K. ta hem çocukları hem de yetişkinleri yepyeni bir göz edinmeye çağırıyor. Öncelikle sorunuzun içindeki nezaket için çok teşekkür ederim Tolga Bey. Ben bir edebiyatçı değilim elbette. Sadece çok değer verdiğim bir şey için çok sevdiğim bir şeyi yapıyorum. Çocuklar için yazıyorum! Ve bunu yaparken de en büyük tutkumu besliyorum: Öğrenmek! Arzum, bir yandan kendi yaşamıma çok rahatlıkla yansıttığım yeni bilgi ve teknikleri öğrenmeye devam ederken bir yandan da bunları kendi çocuklarımla olduğu gibi diğer çocuklarla da paylaşabilmek. Kitaplarımın amacı öğüt vermek veya mutlak doğrular öğretmek değil, hikayeden ilham alarak kendi yaşamlarında neler yapabilecekleri konusunda onları düşündürmek. Odaklı ve derin hayaller kurduğumuz zamanlarda, kısacık an kesitlerine bazen öyle büyük farkındalıklar ve yaratıcı düşünceler sığdırırız ki... Tıpkı rüyalarımızda olduğu gibi, o beş on dakika upuzun bir zihinsel yolculuğa dönüşür. Kitapta da, yaşamındaki beklenmedik ve hiç de hoşuna gitmeyen değişiklikler çocuğun korkularını fark etmesine neden oluyor. Bizi hayallerimize ulaşmaktan alıkoyan dört temel iç sesimiz yani düşünme alışkanlığımız var. Kimi zaman hayal kurmaktan, kimi zaman başarısızlıktan, kimi zaman da başkalarını üzmekten veya iç çatışma yaşamaktan endişe duyarız. Koçlukta Gremlinler adını verdiğimiz bu korkularımızla yüzleşme ve onların geçerliliğini sorgulama cesareti gösterdiğimizdeyse hayalimize ulaşmamızı destekleyecek içsel bilgeliğimizi kazanırız. Gremlinler'imizi fark etmek, bize yepyeni kapılar açar. Beş Dakikalık Upuzun Bir Yolculukta da çocuk, minik Gremlin'inin varlığını kabul ederek çıktığı eğlenceli zihinsel yolculukta Bilge Kedi'siyle tanışıyor ve yolculuğu süresince kapıların sorduğu güçlü sorular sayesinde hayallerine giden yolları keşfediyor. Her şeyden önce onları çok seviyorum! Ayrıca doğallıkları, saflıkları ve hissettikleri gibi davranma içgüdüleri çocuklarla çok benzer. Bir de çocuklar da, hayvanlar da bazen istemeden öyle komik oluyorlar ki, sizi en sıkıntılı zamanınızda neşelendiriveriyorlar. Tabii biz Walt Disney'le büyümüş bir nesiliz. Hayvanlara baktığımızda onlara insansı özellikle atfetmek hiç de zor değil. B. A. K.'la bakmak, aynı anda farklı yerlerde, farklı zamanlarda hatta farklı canlıların yerinde olabilmek demek; madalyonun sadece iki değil sayısız yüzünü görebilmek ve bu yüzlerin birleştiği bütüne de dışarıdan, zaman çizgisinin farklı dilimlerinden hatta evrenin uzak bir noktasından bakabilmek demek. Her seferinde yepyeni bir çift gözle, bir kişi olarak ama herkesin ve her şeyin adına bakabilmek demek. Bize öğretilmedikleri ve çoğunlukla işimize gelmediği için sanırım. Biz eğitmek dediğimizde, hala kuru ve mutlak bilgiler öğretmekten söz ediyoruz, ne yazık ki. Oysa hiçbir bilgi durağan değil. Bilgi değiştikçe biz değişiyoruz; biz değiştikçe de bilgi... Ayrıca deneyimlenmeyen bilgi de içselleşmiyor. Bunun yerine, çocukların kendi içlerinde var olan kaynakları fark etmelerini ve onları geliştirebilmelerini sağlamak; bu kaynakları farklı yaşam alanlarında, özgün biçimlerde kullanabilmeleri için onları desteklemek; özgürce düşünmelerine ve hayal kurmalarına alan açmak çoğu zaman beklediğimizden çok daha iyi sonuçlar veriyor. Hem kendileri hem de tüm dünya için. Sihir aslında nasıl yapıldığını bilmediğimiz için bizi hayrete düşüren bir şeydir. Ama her zaman keyiflidir. Örneğin ben, kendime, dünyaya ve yaşadıklarıma uzaydan bakabilmeyi küçükken babamdan öğrenmiştim ilk olarak. Sıklıkla kullandığım bu eğlenceli tekniğin aslında NLP'de algı konumları olarak geçen beş farklı bakış açısından biri olduğunu çok sonradan öğrendim. İçinde insan, özellikle de çocuk odağı olan her şeyi yapılmaya değer buluyorum. Bu kitapları yazarken hem yüzüm hem yüreğim gülüyor."} {"url": "https://egoistokur.com/bahadir-baruter-yazdi-ben-bu-kolayci-ve-bagimli-ulkeye-sitemliyi", "text": "Ressam, karikatürist, yayıncı ve dert ortağı Bahadır Baruter'den bu yazıyı ben istedim. Bir nedeni yoktu, o gün gazetelere biraz fazla bakmış, televizyonla içimi çokça bulandırmıştım. Anlayacağınız, ruh halim şüpheciliğin üst sınırlarında geziniyordu ve muhtemelen kendime bir suç ortağı arıyordum. Bahadır da beni kırmayarak yazdı. Böylece en sevdiğim ressam nihayet Egoist Okur'da yerini aldı. Epeyce sitemkar bir yazıyla. Lakin nihayetinde sitemkarlığın böylesi insanın içini ferahlatıyor. Öyle ya; aynı şeyleri görüyor, aynı şeyleri düşünüyor, aynı şeylerden dolayı acı çekiyoruz. Demek ki yalnız değiliz! ben ülkeme karşı sitemliyim. çünkü benim ülkem bağımsız bir ülke değil. ben küresel kapitalizmin bir uydusunda yaşıyorum. görebildiğim kadarıyla, devrimin iç destekçileri özgüvenli, kararlı, hırslı ve çalışkanlar. karşılarındaki kaybedenler ise hedefsiz, yörüngesiz ve iradesizler. bu değişimi anlamakla yükümlü olan entellektüeller bölündüler ve kutuplaştılar. karşılıklı cephelerden birbirlerini yıpratarak değersizleştirdikleri bir savaşın içindeler. yansız ve analitik düşünebilenlerin ise sesleri her savaşta olduğu gibi cılız çıkıyor. meselelere gökyüzünden bakabilenlerin cazibeleri sönük. çünkü onların tespitleri tarihin yargılarını beklemek zorunda. tazeyken anlaşılmaları imkansız. bütün tarihsel tespitler gibi, henüz çiğler. demokrasi bu ülke insanı için bir ütopya. ama bu ütopya yaşanmakta olan değişimin yine de en lezzetli havucu gibi sallanıyor toplumun önünde. çünkü sanırım demokrasiyi özlemek ve istemek, demokrat olmaktan daha kolay. ben bu kolaycı ve bağımlı ülkeye sitemliyim. sevgili bahadır baruter, kaleminize sağlık, çok dokunaklı, haklı, etkileyici bir yazı yazmışsınız. cahilliğime verin ama, bu yazının sizin yargılanmakta olduğunuz dava ile ilişkisini kuramadım. bildiğim kadarıyla dini duyguları rencide etmek gibi son derece yoruma açık bir koneda yargılanıyorsunuz. davanızın sonucu türkiye'de ateist olmak mümkün müdür yoksa değil midir ; ateistler açıkça tanrıya inanmadıklarını ifade edebilirler mi, gibi çok önemli bir meseleye yargının verdiği cevap olacak. bu noktada ülkenize sitemli olmanız değil, çizip altına imza attığınız karikatürünüzü nasıl bir aydın duyarlılığıyla savunacağınız çok ama çok önemli. saygılarımla. Yansız ve Analitik Düşünenlerin Sesi Cılız Çıkmıyor.."} {"url": "https://egoistokur.com/bakele-en-basit-seyleri-bile-niye-kimse-anlamiyo", "text": "Oradaki herhangi bir acı, oradaki herhangi bir acı değildir, senin kendi acındır bizzat ve tam da buradadır diyor Sezgin Kaymaz, Merve Koçak Kurt'la gerçekleştirdiği enfes sohbetinde. Bu yazı içinde o sohbetten birkaç alıntı daha yapacağım sanırım, herkesin o söyleşiyi notlar alarak okumasını tavsiye edeceğim. Yazıya bu cümleyle başlama sebebim, Bakeledeki hikayelerin içinde geçen acıların, sıradan acılar olduğunu düşünmediğim için. Tam da buramda bir sızı kaldığı için! Sezgin Kaymaz'ı nicedir isim olarak biliyordum ama uğraş düzeni içinde yazarından daha kıymetli olmayan önceliklerle oyalanıp, bir şekilde okuyamamıştım. Bu üslup tatlısı insanla ve Bakele ile April Yayıncılık sayesinde tanıştım. Bakele'deki hikayeler nedir ve nereye açılır, önce biraz bunlardan bahsetmek istiyorum. Bence Sezgin Kaymaz bütün yolları insana çıkan bir yazar. Eskiyen ve yenilenen her şeye inat, onca kötünün içinde yaşanabilirliği yüksek bir çatı kuruyor. Bugün bile! Gülümsetiyor, kalp burkuyor, düşündürüyor ama çok uzağa götürmüyor. Tam da burada oluyor her şey. Tuhaf adamlarla tuhaf yakınlıklar kuruyoruz. Yazının başında belirttiğim sohbetteki şu cümleleri paylaşmak istiyorum. Burası bence çok kıymetli. Burada biraz kalmalı. Burada düşünmeli. Bu cümleler beni Sait Faik'in çok sevdiğim şu satırlarından geçirmişti bir an,, Kitabın İkinci Şık hikayesinde yetimhanede büyüyen adamın, karısının nefretlik anne babasına annemler bekler umuduyla her gece gitmesi bundan belki. Ve daha tuhafı, ekmek almaya giderken vurulduğumuz, dolmuşta bıçaklanıp yakıldığımız, kartopu oynarken öldürüldüğümüz bu çağdan, hangi akılla geçeceğimizi bilmezken, böyle adamların varlığını düşünmekten başka tedavimiz yok. Son günlerde her sabah içimizde bir dünya biterken, iyi ki hikayeler kapımızı çalıyor. Sezgin Kaymaz'ın hikayeleri de onlardan oldu. Bu hikayelerin insanları öyle dilimizden ki hiç yadırgamadık. Tanışmadık, tokalaşmadık. Bi' yerde daha önce kaynaşmıştık ya, hemen sarıldık. Dili dilimizden diyorum, yani sokaktan, sosyal medyadan, an'dan! Kuralsız ama hiç göze batmayan. Mahallenin bir güzel abisini dinler gibi okuyoruz biz onu. Neysek o değil miyiz? diye soruyor Sezgin Kaymaz, Tam da oyuz! diye yanıtlayarak peşisıra. Tam da buyuz işte!"} {"url": "https://egoistokur.com/baliklar-da-bogulur-insanlar-gib", "text": "Tatlı sudan tuzlu suya geçtiklerinde balıklar, boğulmadan önce vurgun yemiş gibi zihinleri bulanır. Bu süre boyunca asla bir şey yemezler, o an var oldukları sudan kaçmayı hiç mi hiç istemezler. Sonra da ölürler. Hatırlamanın içinde her zaman korkunç kabuslar vardır... Roman türünün tüm imkanlarıyla, öykülerinden aşina olduğumuz o büyülü anlatımıyla bu kez ülkemizin en küçük şehirlerinden biri Bilecik'in merkezine denizi getiriveriyor. Ve hüzünle okunacak bir hikaye başlıyor. Bir balık boğulması bu. Çirkinlik çağının unutma ayini. Bora Abdo'nun yeni romanı Balık Boğulmasını (Beni Unutma Dörtlemesi 2) Berrak Yıldırım yazdı. Ölüme yazgılı insanın kendine verilen hayatı yaşaması da böyle değil midir? Bir gün ölmek için her gün yaşamak, yaptığımız şey en nihayetinde. Ama bazıları var ki, kendi ölümüne kendi yaratır. Tıpkı Balık Boğulmasının başkahramanı yoksul, aşık, belki meczup belki çok akıllı, ama çok insan, fazlasıyla hırpalanmış ruh şehir hatları vapurunun çımacısı Müşfik gibi. Kendisinden önce doğup ölmüş ağabeyinin adını aldığı için kendi gerçek hayatını yaşayamayan ve bundan ölümüne kaçan Müşfik gibi daha birçok ilgi çekici karakterlerle tanışıyoruz kitapta. Müşfik'in hadi öl oğlum diyen babası, Müşfik'in aşık olduğu zekası geri duygusu ileri Behice, Müşfik'in bir an ölmesi için elinden geleni ardına koymayan çirkin annesi, Behice'nin öldürülmesini ve katilin kim olduğunu bulmaya çalışan elleri olmayan polisin ve denizle alakası olmayan ama yazar tarafından deniz kenarına Bilecik'teki yarı var yarı yok insanların yarı gerçek yarı hayal öyküsü bu. Başlayıp biten bir hikaye beklemeyin romandan. Yok çünkü. Başlayıp biten, aklı başında fikirler de beklemeyin romandan. O da yok çünkü. Duygular var, düşünceler var, konuşmalar var, ama hepsi başlıyor ve bitmiyor. Okuyucuya fazlasıyla güveniyor Bora Abdo. Belki doğru belki değil. Ama daha önceki öykü kitapları Öteki Kışın Kitabı, Gerçek Adı Süreyya, Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü ve Seni Seviyorum, Çok kitaplarında bu böyleydi. Belli ki yazarın imzası bu. Abdo'nun anlatımı yoğun ve güçlü. Detaylar içinde kayboluyorsunuz sanıyorsunuz ama o detay bir süre sonra kitabın bir yerinde önünüze açılıyor. Açılmak doğru değil gibi Abdo'nun kitaplarında, kısıtlı bir açılma bu. Size yüzünü gösteriyor sadece, ardı tamamen okuyucuya kalmış. Okuyucu kurulan acı ya da yas dolu cümleler ya da çıplak hakikat duygu yansıtan monologlar arasında kendi dünyasını yaratmakta serbest. Romanın zarif bir acısı var. Zırdelilik ile meczupluk arasında bir yerde. Ya da modern insanın itiraf etmekten çekineceği kadar dürüst bir kaybetmişlik ve yok olmuş ya da olmamış bir var olma hali. Karanlık evet ama korkutucu ve bunaltıcı değil. Tüm soyutlamalara rağmen, anlaşılır kılıyor romanını Abdo. Balık Boğulması, Abdo'nun 2014'te yayımlanan Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü öykü kitabından bol bol iz taşıyor. Her iki kitap da Beni Unutma Dörtlemesinin içinde. O yüzden belki de, romandaki her bölüm, başlı başına bir hikaye gibi tasarlanmış. Ama hikayeler bir araya gelince başlı başına iyi bir roman olmuş. Öyle kolay kolay okuyup bitireceğiniz bir roman değil bu. Betimlemeler, anlatılanlar zaman zaman öyle soyutlanıyor ya da öyle derinleşiyor ki, çoğunlukla tekrar dönüp okumak isteği uyandırıyor. Derinlere dalma isteği, boğulma isteği belki de. Ya da tekrar dönüp okuyup bir kez daha anlamlandırmak isteği. Çünkü kapalı konuşuyor yazar ve kahramanları. Evet biraz yorucu ama o kadar da vurucu bir kitap bu."} {"url": "https://egoistokur.com/balyoz-davasinin-seyrini-bir-yazi-fontu-mu-degistirecek-calibri-operasyon", "text": "Bugünlerde hayatımıza Calibri denen bir şey girdi. Nedir? diye sorabilirsiniz. Hemen söyleyeyim; dünyanın en çok kullanılan yazı fontu. Bizim hayatımıza girme sebebiyse Balyoz Davası, daha doğrusu davanın temelini oluşturan ve içinde ana eylem planlarının bulunduğu öne sürülen DVD'lerle CD'ler... Bazı kafa karıştırıcı bilgilerin yer aldığı CD'nin doğruluğu zaten tartışılıyordu. Şimdiyse yeni bir gelişme daha oldu. Yıldız Teknik Üniversitesi Bilirkişi Heyeti'ne göre, söz konusu belgelerin 2003'te yazılması imkansız, zira o metinler Calibri fontuyla yazılmış. Eh, Calibri'nin dünyada piyasaya sürülme tarihinin 2007 olduğunu düşünürseniz, durumun gayet acayip olduğu anlaşılıyor. Hikayeleri okumak eğlenceliydi. Fakat mesela reklam kampanyasında Gotham adlı font kullanılmasaydı, Barrack Obama'nın ABD Başkanı seçilemeyeceğini öğrenince, meselenin sadece eğlenceden ibaret olmadığını kavradım. Zira Simon Garfield, mektuplarımızı hangi fontla yazdığımızın, bloglarımızda, kitaplarımızda yahut gazetelerimizde hangi fontları kullandığımızın, ürettiğimiz mamullerin ambalajları için hangi fontları seçtiğimizin hayati önem taşıdığından bahsediyordu. Obama'yı başkan yapan Gotham fontuyla yazılmış olan kitabı okuyun. Dilerseniz Calibri ve diğer fontların şaşırtıcı hikayesini ayrıntılarıyla öğrenip bir parça eğlenmek için, dilerseniz işi biraz daha ciddiye alarak bundan sonra yazacağınız metinlerde hangi fontları tercih etmeniz gerektiğine karar vermek için. Sonunda reddedilmeyeceğiniz bir aşk mektubu yazmak yahut hayatınızın iş başvurusunda bulunmak için bu bilgiler inanın çok işinize yarayabilir. Yarattığı Calibri fontunun Türkiye'de önemli bir davanın seyrini değiştirebilecek kadar etkili olacağını büyük ihtimalle bilmiyor. Bilse de çok umursayacağını sanmıyorum. Söylediğine göre şu hayatta tek bir ideali var: İnsanlar arasında huzurlu ve sıcak bir iletişim kurmayı mümkün kılacak bir yazı karakteri yaratmak. Yazının dostça bir havası olması hoşuma gidiyor. Yumuşak kavisleri olan, insancıl bir font insanların iletişimine yardım eder çünkü diyor. Luc de Groot, yazı tarihinde bir dönemeç sayılan en önemli çalışmasına 2002'de başladı. Microsoft firması ona elektronik kitaplar ve daha da önemlisi Vista işletim sisteminin vazgeçilmez parçası olacak bir font sipariş etmişti. Ortaya deneme mahiyetinde Consolas çıktı. De Groot daha sonra neredeyse bütün kitle iletişiminin çehresini değiştirecek esas başyapıtını, Calibri'yi tasarladı. Büyük bir görsel etkiye sahip, yuvarlak, esnek, tırnaksız bir font olan Calibri, Miscrosoft'un 2007'de kullanmaya başladığı font oldu. Hem Word'de Times New Roman'ın yerini aldı, hem de Outlook, Powerpoint ve Excel için standart font haline geldi."} {"url": "https://egoistokur.com/bangir-bangir-ferdi-caliyor-evd", "text": "Bi tanecik Burcu Yıldızer bu kez Mahir Ünsal Eriş'in geçen yıl hepimizin okuyup hasta olduğu kitabı Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde'yi yazdı. Bu arada fotoğrafı, Stuff Nobody Cares About adlı siteden aldım. Yaratıcısının, çocukluğunda ona anneannesiyle dedesinin hediye ettiği misketleri ve 1930 Misket Şampiyonu Vincent Sullivan'ı anlattığı Have you lost your marbles? başlıklı yazıdan. Artık kimsenin pek mühimsemediği eski güzel şeylerden bahseden bu site, tam benim içinde kaybolmayı isteyebileceğim mekanlardan. Hayatımda misket oynayan kimseyi görmedim diyor yazar. Buraya gelsin hemen. İstanbul'un, Ankara'nın ara sokaklarında, küçük mahallelerinde hala misket oynayan çocuklara rastlanabiliyor çünkü. Yaşasın, sevinecek bir şey bulduk! Bilirsiniz, bazı sözcükler tılsımlıdır. Hele ki o sözcükler kendi içerisinde duru, halden anlayan, hali anlatır cümlelere dönüşmüşse tılsım giderek büyür ve sizi de o dünyanın içerisine ansızın çekiverir. Alır demiyorum. Çeker! Hem de öyle bir hızla çekiliverirsiniz ki siz yavaşlamaya çalıştıkça cümleler sanki birlik olmuşçasına o tılsımlı dünyada, ruhunuzla birlikte sizi ele geçirir. Üstelik bu, hiç de kurtulmak isteyeceğiniz cinsten bir durum değildir. Duygularınız ayaklanır ve teslim olursunuz. Ben tamamen teslim olduğumu bilirim. Bazı kitaplar tıpkı başka bir hayattan seslenir gibi gelir size. Elbette siz de geçmiş olabilirsiniz aynı hayatın bir köşesinden. Sebepleriniz aynıdır. Aynı oyunlarda yaralanmış, bir dönem çok yakın olduğunuz arkadaşlarınızı kaybetmiş, sevdiğiniz adama/kadına aşkınızı söylemekten korkmuş ya da delikanlı gibi karşısına çıkıp içinizde ne var ne yoksa dökmüşsünüzdür. Tılsım bunun neresinde diyeceksiniz? İşte tam da bu noktada o ele avucuna sığmayan doğallıktan, yalınlıktan bahsetmek gerek. Süslemelerden uzak, okuyucusuyla bir çay bahçesinde oturuyormuşçasına sohbet ederek meramını anlatan, sizi kendi hikayelerinin baş misafiri haline getiren, hiç bitmese sohbet hep uzasa dediğiniz bir doğallıktan söz ediyorum. Mahir Ünsal Eriş de ilk öykü kitabı Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde ile bizi öyle bir dünyanın içerisine çekiyor ki duygularınız hızla akıp giderken siz inadına yavaşlamak için çaba sarf ediyorsunuz. Tıpkı sokakta en sevdiğinizin oyunu doya doya oynarken gaipten gelmesini umduğunuz annenizin 'Hadi eve gel artık çocuğum!' seslenişindeki gerçekliği göz ardı etmeye çalışmak gibi... Biraz daha zamanın olsa da oyunumu devam ettirebilsem, eve biraz geç girebilsem hayıflanışıyla kalakalıyorsunuz. Kitabı mümkün olabilecek en uzun zamana yaymayı, buram buram Erdek ve Bandırma kokan sokakları kah mutlu kah hüzünlü kah yaramaz adımlarla arşınlamak istiyorsunuz. İşin tılsımlı yanı da bu. Teker teker Eriş'in öykülerinde bahsettiği arkadaşlarından biri oluyorsunuz. Gazozla aspirin içen Serkan, kara kaşlı kara gözlü Gülderen, biten bir aşkın ardından yalvar yakar medet bekleyen adam, Fidan ve daha niceleri... Cinsiyetten bağımsız hepsiyle sarsılmaz bir bağ kurmanızı sağlıyor kitap. Çocukluğun en savruk zamanlarının içerisinden, olgunluğun en şaşalı dönemiyle geçer gibi garip bir hüzün bulaşıyor içinize. Ama kitaptaki öykülerin belki de en güzel tarafı, birçok yerde oldukça komik ayrıntıların da olması. Yani birden öyküde bahsi geçenleri, içi tebessüm dolu yeşil bir denizin içinde ekinlere sırt üstü uzanarak: Babam mı döver, Tommiks mi? diye sorular sormaya başlarken ya da en olmadık zamanda, Rönesans resimlerindeki iblislere gönderme yaparak, sevgilisinin gerdanına kusarken bulabiliyorsunuz. Duyguların bu iç içeliği sayesindeyse kitap için hüzünlü demek haksızlık olurdu. Mahir Ünsal Eriş bütün bu insanları ve onların başlarından geçen olayları, herkesin başına gelebilecek kadar sıradan şeyler olarak anlatırken, tam da yazının girişinde bahsettiğim gibi, okuyucusunun ansızın kahramanlarının doğal hayatlarına tanık olmasını sağlıyor. Hepimiz bu yaşanmışlıkların benzerlerini görmüş ya da duymuş olabiliriz."} {"url": "https://egoistokur.com/baris-bicakcinin-icin-icin-kaynayan-minimalizm", "text": "Edebiyat, sinema, siyaset, felsefe üzerine yazılarını ve elbette çevirilerini beğenerek takip ettiğim Ahmet Ergenç'in Barış Bıçakçı yazısı İzafi Dergisi'nin Mayıs-Haziran sayısında yayınlanmış ve aklımda kalmıştı. Sinan Sülün'ün yazısının ardından bunu da yayınlamak hoş olur diye düşünerek Ahmet'ten izin istedim. Teşekkürler. Fotoğraf hastası olduğum Andrew Brodhead'e ait. Barış Bıçakçı, en azından benim için, üzerine yazılması zor bir yazar. Okuduktan sonra insanın dimağını fersah fersah açan ama bir yandan da insanı bir sessizlik ve durgunluğa sevk eden kitaplar yazıyor. Söylenecek her şey söylenmiş de artık susmak lazım hissini uyandırıyor. Böyle bir şeyler olur da boğazınıza bir şey düğümlenir, soranlara da yok bir şey diye geçiştirirsiniz ya, biraz öyle bir şey. Ya da çok basit bir şey karşısında, mesela sabah vakti karşı çatıya vuran güneş karşısında tarifsiz bir mutluluğa, engin bir hissiyata ulaşır da bunu kimseye anlatamazsınız ya, biraz da öyle bir şey. İnsana basit, yoğun ama anlatılamayan hisler bahşediyor desem yeridir. Bu dosya için yazma vakti gelene kadar, son dönem Türkçe edebiyatta beni en derinden etkileyen yazarınlardan Barış Bıçakçı için bir şey yazmaya yeltenemedim, tam da bu sebeplerden ötürü. Bu yazı biraz Bıçakçı'yı neden bu kadar kıymetli bulduğumu anlamamın ürünü olacak. Yüksek sesle düşünür gibi. İlk kitabı Herkes Herkesle Dostmuş Gibi bu 'kim' sorusunun karşısına 'neredeyse herkes'i koyuyor. Ankara'da birbirine teğet geçen onlarca hayat çizgisinden, gündelik detayları birbirine bağlamadan ama ortak bir ışık yayarak ortaya çok katmanlı, çok karakterli bir roman çıkarıyor. Başrolde gündelik hayat ve gündelik hayatın olağan karakterleri var. Bu olağan karakterlerin hikayeleri bütün olağanlığıyla akarken, Barış Bıçakçı büyük hissiyatlar için büyük kırılmaların yaşanmasını beklemeden, küçük çatlaklar üzerinden insan halleri gösteriyor. Hayat ne tuhaf! Bazı çatlakların içinden insan davranışları sızıyor ve orada birikiyor.. diyor mesela. Yerine göre, hikayesine ve haline göre o çatlaklar bazen ışığa bazen karanlığa açılıyor. Ankara sokaklarında dolaşan binbir görüntü ve sesin peşinden giden anlatıcı, tam bir aylak, tam bir flaneur, tam bir duyan kulak, tam bir gören göz, tam bir hayat kaydedicisi. Kaydettikleri arasında Bıçakçı'nın daha sonraki romanlarında yeniden hayat bulacak karakterlerin hayatlarından kesitler de var. Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in Erden ile Çetin'i, Sinek Isırıklarının Müellifi'nin Cemil ile Nazlı'sı. Barış Bıçakçı aslında hep iki kişilik hikayeler anlatıyor. O iki kişinin arasına birileri girip çıkıyor ama o iki kişi baki kalıyor. İki kişilik bir mikro evrende küçük hareketlerden büyük anlamlar, üzüntüler ve sevinçler çıkıyor, çıkabiliyor. Ama bu bir yalıtılmışlığı getirmiyor. Bıçakçı'nın kitaplarında hayat bir nabız gibi, kaynayan çukur gibi. Hemen hemen herkes hikayesini anlatıyor, anlatabiliyor. İkinci kitap Veciz Sözler de bir yine karakterler geçidi. Bir 'sıradan insanlar' silsilesi. Baş rolde 'Veciz Sözler' adlı bir radyo programı. Programa 'yurdun dört bir yanından' bağlanan küçük insanlar ve büyük lafları. Sesini bu radyoda diğer kayıp vakalara duyuran, edebiyata meraklı kayıp vakalar. Günün kelimesi her neyse, ona dair yağan 'irfan kırıntıları,' küçük aforizmalar, veciz sözler. Hayatı sözlerle özetleyen, hayatın hakikati diye bir şey varsa, kayıp gitmeden yakalamaya çalışan sesler. Edebiyatı yücelten ve sorgulatan bir silsile. Bunların arasında hikayesi daha derinlemesine anlatılan biri var, Sulhi Saygılı. Anadolu'da kayıp bir küçük memur. Buruk bir öfkenin ve olmamışlığın cisimleşmiş hali. Tutunamayanlar ansiklopedisi aday adayı. Üçüncü kitap, Aramizdaki En Kısa Mesafe ise çocukluk hatıralarından çıkan, birkaç sayfalık gündelik ve basit hikayelerin kahramanlarından oluşuyor. Yine devasa bir karakterler geçidi. Küçük kesitler silsilesi. İnsanı zaman zaman gündelik hayatın içinden çıkan yersiz ve neredeyse sebepsiz korku anlarıyla ve bazen de gündelik hayattan süzülmüş felsefi izahatlar ve parıldamalarla başbaşa bırakan bir 'kesitler kitabı. İnsanlar arası küçük ilişkilerin büyük etkilerini kayda geçiren küçük bir kitap. Naif ama yüzeysel değil. Derinlikli ama gösterişçi değil. Dördüncü kitap, Bizim Büyük Çaresizliğimiz ise daha önceki kitaplardaki yanıp sönen kalabalık karakterler geçidinin aksine, 'iki kişilik bir azınlık' hikayesi anlatıyor. Bütün hayatlarını zıt karakterli tek yumurta ikizleri gibi beraber geçirmiş iki arkadaşın, Çetin ile Ender'in yine buruk ama ironik hikayesi. Otuzlu yaşlardaki bu iki 'tutunamayan'ın küçük güzel anların ortak tarihinden kurdukları bir dünya bu. Yüzlerini birbirlerine, sırtlarını dünyaya dönmüş iki arkadaşın arasında gelişen ortak dil ve jestler üzerine kurulu her şey. Yine gösterişi sevmeyen sakin sakin anlatılan bir hikaye. Aralarına giren Nihal'le bulanan suları bile berrak anlatan bir hikaye. İnsan bazen bakıp bakıp ağlamaz mı kendine diyen Cansever'i hatırlatan anlara eklenen, 'insan bazen bakıp bakıp gülmez mi kendine,' kendi acısını sevmez mi, şefkat göstermez mi hissi yaratan anlar. Son olarak yine başrolde gündelik rutinin olduğunu söylemek lazım. Daha hayatın içinde olan sevgi dostu Çetin'e, daha kitabi bir karakter olan Ender bir yerde şöyle diyor: Seninle ben Çetin gücümüzü, güzelliğimizi, canlılığımızı küçük yaşantıları sabırla tekrar etmekten alıyoruz. Kitap da o duru güzelliğini tam da bu küçük yaşantıları sakin sakin işleyişinden alıyor. Barış Bıçakçı burada 'mağlup' karakterlerini deşeliyor ama bunu severek yapıyor, sevgiyle atılan bir yumruk gibi. Öfke duyduğu insancıklara yarı sitemli yarı sever bir halde 'canım insanlar' diye seslenen Oğuz Atay gibi. Beşinci kitap Baharda Yine Geliriz'in 'kim'i yine birinci kitaba benziyor. İnsan portreleri. Enstanteneler. Gerçek kesitler. Görüntüler. Anılar. Hisler. Düşünceler. Rüyalar. Ve yine bunların yatağı olan gündelik hayat manzaraları. Altıncı kitap Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra bence Barış Bıçakçı kitaplığındanki en nadide eser. İlk defa karşımıza yaşayan ve anlatan birinin değil, ölmüş, daha doğrusu intiharı seçmiş birinin hikayesi çıkıyor. Hakikaten bir süre yere paralel gittikten sonra Kendi kendime, sanatçı tecrübe edinemeyen insandır, diyorum, bu dünyada hiçbir tecrübesi olmayan insandır ama şimdi sen karala bunun üstünü, yırt sen bunu, olmadı çünkü, olmadı işte. Nafile, diyerek kendini boşluğa bırakan, yaşamdan büyük yaşam beceriksizi Başak'ın hikayesi, geri dönüşlerle anlatılıyor. Ucuz bir dramatizme ve ucuz bir varoluşçuluğa vesile olabilecek bu 'intihar eden sanatçı' meselesi, Barış Bıçakçı'nın elinde yine sonra derece sakin ve durgun bir hikayeye dönüşüyor. İnsan sakinliğiyle altüst ediyor. Geldik son kitaba, Sinek Isırıkları'nın Müellifi. Bu romanın 'kim'i ise kitabın adında gizli. Yani ismiyle müsemma dedikleri türden bir kitap. Ankara'da toplu konutlarda yaşayan ve büyük trajedilerin büyük kahramanlarının değil ancak 'sinek ısırıklarını' yazdığı için kendiyle alay eden yazar adayı Cemil'in ve karısı Nazlı'nın hikayesi. Ankara'da toplu konutlarda cereyan eden, gerçek anlamda hiçbir şeyin cereyan etmediği bir hayatın hikayesi. İşte bu da toplu konutlarda yaşayan birinin payına düşen felsefe. Üç gram. İlaç niyetine. Kitapta 'gerçek hayatta' pek bir şey olup bitmezken, Cemil'in yazma ve hayat üzerine düşünceleri kitabı alabildiğine yoğunlaştırıyor. Cemil fiili değil fikri olarak yaşayan karakterlerden. Cemil'in yazma hikayesi hayat denilen dağınık manasız yığına bir anlam verme, parçaları yerine oturtma hikayesi. Dünyayı matematiğe has bir serafet ve kesinlik içinde açıklayabileceğini düşünüyordu. Bu aynı zamanda edebiyat üzerine bir üst-anlatı. İyi edebiyat nedir'in cevabını bulma çabası. Burada devreye Büyük Yazar ile Küçük Yazar arasındaki hayali diyaloglar ve Cemil'in İstanbul'daki editörle yazışmaları giriyor. Büyük Yazar bir yerde şöyle diyor: Gözlemlerini, fark ettiğin ayrıntıları hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi yazmalısın. Editör de şöyle çıkışıyor: Karakterinizi biraz kirletmeniz lazım. Yanlış olduğunu bile bile bir şeyler yapsın, kötü olduğunu bile bile. Hayatı gerçek bir hayat gibi değil de müsamere gibi sanki. Bir inci de Bıçakçı'dan: Yazmak bir bakıma anlatılmaya değilmez olanı anlatmaktır. Böylelikle anlamsız olanı anlamlı kılmaya cüret etmektir. Bir tane daha: Aforizma modern insanın kullandığı bir ağrı kesicidir. Hiç olmanın ağrısını dindirir. Sonra yine ağrı başlar. Bunlar bizi Bıçakçı'nın 'nasıl' yazdığı meselesine getiriyor. Aslında bu soruyu Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in arka kapak yazısı çok iyi yanıtlıyor: Nefes alır gibi, su içer gibi yazıyor. Ben de bir yere şöyle bir not düşmüşüm: Bıçakçı'yı okumak berrak bir kaynaktan içilen acı bir su gibi. Evet, Barış Bıçakçı hayata dair acı bilgileri içeren hikayelerini o acıları görmüş, süzmüş ve bağışlamış bir yerden yazıyor. Bu da yazısına bir duruluk, bir berraklık bahşediyor. Anlattığı hayat memat meselelerini nefes alır gibi bir doğallıkla, biraz da, iyi anlamda, kabullenmişlikle anlatıyor. İnsanlık durumu denilen şeye acı acı gülümseyen ve de ironik bir bakış atıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/barth-dovlatov-buzatti-rilkeden-7-roma", "text": "John Barth, postmodern tekniklerin ve yalın mizahın öncülerinden biri, ayrıca bir hiciv ve taşlama dehası. Barth, iki romandan oluşan Yüzen Opera ve Yolun Sonu kitabıyla adını Amerikan Edebiyatı'nın devleri arasına çoktan yazdırdı. Ah bu ben... Korkarım her şey çok önemli ve nihayetinde hiçbir şeyin önemi yok... Neden Yüzen Opera? Bu, eskiden Virginia ve Maryland gelgit suları bölgelerinde dolaşan bir gösteri gemisinin adının bir kısmıydı: Adam'ın Hakiki & Benzersiz Yüzen Operası... Kitapta anlatılanlar da kısmen o gemide geçiyor... Düşünün; gemi demir atmayacak, bunun yerine akıntıyla birlikte nehirde bir aşağı bir yukarı sürüklenecek, seyirciler nehrin iki yakasında oturacak. Gemi yanlarından geçerken, oyunun o anda oynanan kısmı neresiyse onu yakalayacaklar ama sonra başka bir parça daha yakalamak için akıntının gemiyi geri getirmesini beklemek zorunda kalacaklar, tabii hala orada oturuyorlarsa. Boşlukları doldurmak için hayal güçlerini kullanmak zorundalar... Çoğu zaman neler olup bittiğini hiç anlamayacaklar ya da aslında bilmedikleri halde bildiklerini düşünecekler. Aktörleri görebilecekler ama duyamayacaklar. Hayatın buna ne kadar benzediğini açıklamama lüzum yok. Arkadaşlarımız akıntıyla önümüzden geçerler, onlarla yüz yüze gelsek bile akıntıyla birlikte ilerlemeye devam ederler, biz de haklarında duyduğumuz söylentilerle yetinmek zorunda kalır ya da izlerini tamamen kaybederiz. Sonra tekrar gelirler; ya arkadaşlığımızı yenileriz ya da artık birbirimizi anlayamadığımızı fark ederiz. Boris Alihanov, henüz hiçbir kitabını yayımlatmayı başaramamış, beş parasız bir adam olarak soluğu Puşkin Tepeleri Milli Parkı'nda alır. En azından yaz boyunca biraz para kazanacak, alkol probleminden kurtulacak ve belki hayatını düzene bile sokabilecektir. Yapacağı işe gelince; Puşkin'i tanımak isteyen turistlere parkı gezdirmektir. Hem de kızıyla birlikte Amerika'ya yerleşme planları yapan eski karısından uzakta. Puşkin Tepeleri, zorluklar ve güzellikler sunan hayata sanatkarane bir bakışın romanı. Saf gündelik yaşamı kurguya dönüştürme gücüyle Rus edebiyatının en büyük yazarları arasında yerini alan Sergey Dovlatov, mizahın hüzne ne denli yakıştığını da gösteriyor Puşkin Tepeleri adlı kitabında. Dovlatov'un 'en şahsi romanı' olarak nitelenen Puşkin Tepelerini Rusça aslından Ayşe Hacıhasanoğlu çevirdi. Kurguladığı gerçeküstü, büyülü, kimi zaman tekinsiz dünyalarda kendine özgü mizah anlayışıyla çağımız insanının huzursuzluğunun çokkatmanlı izlerini süren Dino Buzzati, Bir Aşk romanıyla aynı temaya farklı bir rota üzerinden yöneliyor. Modern insanın ruhundaki karmaşayı ve çaresizliği bu kez tutkulu bir aşk ekseninde hikaye eden Buzzati'nin usta işi anlatımı Bir Aşkte göz kamaştırıyor. Okur olarak bizler de kahramanı Antonio'nun kıskançlık, tutku, sahiplenme dürtüleri ile bir parçası olduğu burjuva toplumunun çelişkilerle yüklü ahlak anlayışı arasında çaresizce bocalayışına tanıklık ediyoruz. Jeffrey Eugenides'in klasikleşmeye aday romanı Bakir İntiharlardan bahsediyoruz. Sofia Coppola tarafından beyazperdeye de aktarılan roman, Middlesex ile Pulitzer Edebiyat Ödülü'nü kazanan ve çağdaş edebiyatın en önemli yazarlarından birine dönüşen Eugenides7in kaleminden gençlik ve kaybolan masumiyetin romanı. Kitabın, bizden bir yazarın, Solmaz Kamuran'ın çevirisiyle yayımlandığını söylemekte fayda var. Amerikalı yazar Russell Banks yeni romanında karanlıklara, günümüzün gölgede kalan dünyalarına ürkmeden, çekinmeden giriyor. Cinsel suçtan hüküm giymiş 21 yaşındaki Kid ve üstün zekasıyla küçük yaştan itibaren dikkat çekmiş Profesör etrafında gelişen roman; olayların örgüsü, mekan kurgusu ve karakterleriyle okuru farklı bir atmosfere taşıyor. Banks, yalın, mesafeli bir dille düşkünleri, dışlanmışları, manipüle edilenleri anlatırken bizi, toplumsal, politik olayların görünen ve görünmeyen yüzleriyle baş başa bırakıyor. 1940 yılında Newton, Massachusetts'te doğan Banks bugün çağdaş Amerikan edebiyatının önde gelen isimlerinden biri olarak anılıyor. Kendisi Uluslararası Yazarlar Parlamentosu eski başkanı ve American Academy of Arts and Letters üyesi olarak da tanıtıyor. İki kez Pulitzer Ödülü finalisti olan Banks, Commonwealth Award for Literature dahil pek çok ödülün sahibi. Romanlarından birkaçı: The Reserve, The Angel on the Roof, Rule of the Bone, The Book of Jamaica, Searching for Survivors ve sinemaya da uyarlanan The Sweet Hereafter. Denemelerden oluşan Dreaming Up America ve The Invisible Stranger da sayılabilir. Gözkamaştırıcı yeteneğine rağmen Knut Hamsun, edebiyat aleminin en tartışılan yazarlarından biri oldu. Hamsun, değeri yıllar içinde daha da anlaşılan çok önemli bir yazar. Bizimle aynı fikirde olan başkaları da var. İşte bir tanesi: Nobel ödülünü hiç kimse Hamsun kadar hak etmemiştir diyen Thomas Mann. Elimizdeki Gizemler içinse Henry Miller'a başvuracağız. Kendisi, 1920 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Knut Hamsun'dan Dostoyevski'nin 'Budala'sına eş değer sayılan muhteşem bir roman. Gizemli kurgusu ve yalın üslubuyla okuyanı hayran bırakıyor. 'Gizemler'e duyduğum yakınlığı hiç kitaba duymadım diyerek tartışmaya son noktayı çoktan koymuş. 20'sindeki Franz Xaver Kappus, yazdığı şiirleri büyük edebiyatçı Rilke'ye gönderir, yanına iliştirdiği bir mektupla... Haftalar sonra, üzerinde Paris'in posta damgasını taşıyan bir mektup alır. Mektup Rilke'dendir. Aralarındaki yazışmaa 1908'e kadar sürer. Şiire, sanata, yaşama ve aşka dair muhteşem tespitlerle dolu Genç Şaire Mektuplar, bu bakımdan ustadan çırağa gönderilmiş bir yaşam kullanma kılavuzu sayılabilir. Stefan Zweig'ın Elinden, mükemmel olmayan hiçbir şey çıkmamıştır dediği Rilke sizin de yol göstericiniz olsun istiyorsanız, mutlaka okuyun."} {"url": "https://egoistokur.com/basar-basarir-egoist-okurda-bizi-hatirlayini", "text": "Neden derseniz; Başar'ın artık Egoist Okur'da Bizi Hatırlayınız başlıklı bir köşesi var. Bu köşede çoktan unuttuklarımız olacak. Bizi hatırlayın diyecekler eski fotoğraflar aracılığıyla ve yaşayanlara kendilerini göstermeye, varlıklarını hissettirmeye çalışan hayaletlerin inatçılığıyla onları unutmamızın bize neye mal olduğunu hatırlatacaklar. Güzide Sabri, hala Fecri ati ve daha eski devir muharrirlerimizn birçoğunda görülen melul bakışları taşıyor diyor Yedigün mecmuasının manşeti. Soru işaretleri, belirsizlikler, karışıklıklar... Hepsi Güzide Sabri'ye çok yakışıyordu! İlk soru işareti bu güzel hanımefendinin doğum tarihi. Selim İleri ve bir kısım kaynak 1883 diyor. Necatigil'e ve ansiklopedilere göreyse 1886. Ne önemi var? demeyin. Çok önemi var. Küçük Güzide'nin ilk eseri Münevver henüz 1899 da Hanımlara Mahsus Gazetede tefrika edilmiş. Yazarımız o sırada kaç yaşındaydı acaba? 13 mü, yoksa 16 mı? Böyle şeyleri önemsiyoruz biz. Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi, muhtemelen Münevverin kazandığı başarının etkisiyle genç yazara derhal yeni bir eser sipariş edilmiş. İlk basımı için hep 1905 deniyor. Ama bana kalırsa o da şüpheli. Burada gördüğünüz dördüncü baskının kapağı, basım tarihi 1928. Harf inkılabını kıl payı sıyırmış. Güzide Sabri, muhtemelen 1906-1908 aralığında, Beyoğlu 1. Noteri Ahmet Sabri Aygün'le evlendirilir. 1938 de Yedigün dergisine verdiği röportajda söylediğine göre 20 sene evli kalır. Evlilik süresince yazı yazması hoş karşılanmadığından bu işi gece geç saatlere bırakır, gizli gizli yazar. Bu yüzden 3. romanı geciktikçe gecikir. Ama kararlıdır. Hiç kimse, hiçbir şey yazmasına engel olamaz. Nedreti ancak ve nihayet 1921 de tamamlayabilir. Burada gördüğünüz 1923 (Hicri 1342, zaten kapakta iki tarih de yan yana yazıyor) tarihli baskı. Yayıncılar 16 sene sonra gelen Nedreti coşkuyla karşılar. Üstelik romanın kahramanı, bir önceki kitaptaki talihsiz çocuktur. Bir önceki eserin rüzgarından faydalanmak için Nedretin kapağına şu not düşülür: Ölmüş Bir Kadının Evrakı Metrukesi Zeyli. Yani eki, devamı. Onu seven, bunu da beğenir hesabı. Nitekim pek çok okur iki kitabı ayrı ayrı alacak, ama ikisini ciltletip tek bir kitap gibi okuyacaktır. Hicran Gecesi 1930 da çıkar (kimilerine göre 1937 de). Başlangıçta önemli bir başarı elde edemez, ama 1968 te Osman Seden tarafından sinemaya uyarlanacaktır. 1927-1928 aralığında bir yerlerde dul kalan Güzide Sabri, eşinin baskısından kurtulmasıyla birlikte kendini coşkuyla yazmaya verir. Çok velud bir döneme girer. Ne yazık ki ne yazarsa yazsın, ilk eserleriyle yakaladığı başarıyı asla tekrar edemez. İşte bu beşinci romanı Hüsran. İlk baskısı 1928 te yapılır, ikincisi ise tee 10 yıl sonra, anca 1938 te. Yukarıda gördükleriniz ilk ve ikinci baskıların orijinal kapaklarıdır. Popüler roman yayıncılığında bir devrim: Edebiyattan fotoromana kayış. 1940 lı yılların bir icadı olan bu baskı tekniğinde alakasız fotoğraflar metnin bağlamına bir şekilde uydurulup mizanpaja eklenmiş. Mazinin Sesi de, Necla da tek baskıda takılıp kalır. Güzide Sabri Hanım 1946 yılında bu dünyadan ayrılacaktır. Ölüm yeri olarak farklı kaynaklar İstanbul, Bursa veya Giresun'u göstermekteler. Yeşilçam'ın köklere dönüşü. Güzide Sabri romanları 1968, 1969 ve 1970 te beyazperdeye aktarılır."} {"url": "https://egoistokur.com/basar-basarir-favori-karakterimi-yazdi-eyta", "text": "Egoist Okur'daki Bizi Hatırlayınız sayfalarıyla hepimizin kalbinde taht kuran Başar Başarır'ın öyküleri için ne desem az. Sevgimi, hayranlığımı defalarca yazdım, biliyorsunuz. Başar son öykü kitabı Teklifinizle İlgilenmiyorum'la 2014 Yunus Nadi Öykü Ödülü'nün de sahibi oldu. Onu kutluyor, aylar önce yaptığımız Teklifinizle İlgilenmiyorum röportajını yeniden yayınlıyorum. Edebiyatımızın en ele avuca sığmaz kalemi Başar Başarır'ın Teklifinizle İlgilenmiyorum adlı kitabındaki öyküler hem keyfinizi yerine getirecek, hem de ağzınızın tadını epey bir kaçıracak... Nasıl derseniz, Başarır, taşkın zekası, akıcı dili, dayanılmaz mizahıyla sizi gene avucunun içine alacak. Ama bu cıvıltılı dilden beklemeyeceğiniz ölçüde ağır ve sert konulara girdiği için de hiçbirinizde huzur falan bırakmayacak. Ha bi de Eytan Hanım var ki o apayrı bir vaka. Gelmiş geçmiş en favori karakterimin Bir Başar Başarır öyküsünde cinsiyetini şaşırarak vücut bulmuş hali. Onu hiç anlatmayayım, kendiniz keşfedin. Başar Başarır favori karakterimi yazdı: Eytan! zmak zaten bir çeşit yaratıcılık oynamak değil mi zaten? Yazarak elde edilen tatminin bir sebebi de bu yaratma, yaratıcı olma imtiyazı değil mi? Tabii bünye ve terbiye lazım bu imtiyazı kaldırabilmek için. Ne de olsa her türlü güç önünde sonunda biraz yoldan çıkarabilir ölümlüleri. Şuraya gelmek istiyorum efendim... Belki sorun yaratıcının olduğundan daha acımasız görünmesi değildir de, göründüğünden de çok daha fazla acımasız olmasıdır. Kendini gizlemeye çalışmış ama belli ki başaramamış. Ben de kıs kıs gülüyorum. Ama Çok mu ağır oldu acaba? diye endişelenmeden de duramıyorum. Netice de argümanın özüyle ilgili bir şüphem yok, hiç yok. Ancak bu fikri ifade ederken sergilenen, tercih edilen diyelim, o kaba, vurdumduymaz, ya da sizin nazik deyişinizle acımasız tavır, okur tarafından farklı yorumlanabilir. Ben çoğu kez hayatta karşılaştığımız açmazları lüzumundan fazla ciddiye almamızın, bizi komikleştirdiğini düşünüyorum. Acı gerçeği, tatlı bir dille aktarma çabam da bu yüzden. Bir arayış içindeyim daima. Yeniyi, başkayı, ayrıksıyı kovalıyorum. Aynı dille, aynı kurguyla, aynı atmosferle birbirine benzeyen öyküler üretmek düşüncesi beni rahatsız ediyor. Pireleniyorum. Bu yüzden sürekli dönüp eski metinlere bakıyorum, Bunu daha önce yapmış mıydım diye. Eskiye gitmek de, geçmişe uzanmak da çok sevdiğim, telezzüz ettiğim bir tavır. Zaman aksı kayınca mecburen dil ve olay örgüsü de değişiyor. Bugünü anlatanla dünden geleni aynı kitabın sayfaları arasına koymaktan çekinmedim. Sonuç olarak hepsinin ortak yanı insan değil mi? Bu toprakların insanları. Kitabın kurgusu nedeniyle bu, ikinci öykü oldu. Çünkü ilk öyküde çatırdayan bir evlilik ve o evliliğin içindeki yetişkinler ve çocuklar vardı. İkinci öykü kopmuş bir ebeveynin annede kalan küçük oğlunun gözünden anlatılıyor. Annesi işe gitmek zorunda. O da zamanını şehir müzesinde geçiriyor. Sıkıntı, korku, tedirginlikle başlayan gün sonunda zamanın su gibi akıp gittiği müthiş bir eğlenceye dönüşüyor. Sorunuzun yanıtını bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: O çocuk büyüyecek ve sonunda görsel estetik alanında çok ünlü bir sanatçı, dünya çapında meşhur bir tasarımcı olacak. Zaten adı da öykünün başında açıkça yazılı. Sonunda insanlar etiketleniyor yani tagleniyor ya, biraz onun için yazdım. Ülkenin profil resmi cepheden çekilmiş kızgın bir pozla değişiyor ya, o yüzden yazdım. İçimde büyük bir yarılmayla, üzüntüyle, ve fakat yer yer filizlenen umutla yazdım. 90 kuşağına karşı bir mahcubiyet duygusuyla, kıçını kaldıramaz sandıklarımızın hakkını teslim etmek çabasıyla yazdım. Yargımız kalsın, önyargımız batsın diye yazdım. Çünkü sarışın bomba haklı olabilir. Gayet güzel yanılmış olabiliriz. Doğru tavır hatanın bir yerinden dönmekse, bunun acısına katlanmak gerekebilir. Öte yandan, günümüzde kimsenin kimseye diyecek bir sözü yok. Ben de Reha'yı hiçbir biçimde yargılamam. Gitse kızmam, kalsa ilenmem. Ne yürü derim, ne de dur otur. Kokmuş yumurta sonuna kadar yenmez ki. Bir ilişki bitmişse bitmiştir. Sürüklenmez. Ama marifet yemeğinizi sofraya otururken doğru seçmekte. Tabak önünüze geldikten sonra arıza çıkarmakta değil. Bunlar mevcudu muhafaza etmek isteyenlerin amentüsü. İlkel bir güdünün tezahürleri. Bir ceset kadar usluysan gerçekten, belki de öldün sen, sadece farkında değilsin. Öte yandan korkmamız gerekenler bunlar değil. Beni korkutanlar söylemle yetinmeyip fiiliyata geçenler. Başkasının hayatına müdahale etme hakkını kendinde bulanlar. Hatta bunu bir görev sayanlar. Orada durun işte. Çok analitik buluyorum onu. Mühendislik diploması var bir kere. Sadece sosyal zekası değil, soyut kavramlarla düşünebilme yeteneği de gelişmiş. Hayatın deltasını almayı, integral hesabını biliyor. Bütün bu teknik bilgileri de şahsi verilere uygulayabiliyor. Yani daha tehlikeli. Daha ikna edici. Özellikle de sohbet bel altına doğru indiğinde çok pervasız. Sakat bir tip, zaten hep öyledir. Ama bu diplomalı, fazlaca donanımlı. Aaa, değil mi? Şüpheniz mi var yoksa? Bana sorarsanız kelimelerin kaderiyle o kelimeleri kullanan toplumun kaderi birlikte hareket ediyor. Birkaç örnek sayabilirim hızlıca: Nikahlar neden kıyılır Türkçede? Ya da nişan neden alınır ya da atılır? Veyahut da aziz hanımefendi, can denen şeye neden başka bir şey olmaz da illa ki yanar? Elbette hayat değiştiği için dil de değişiyor. Örneğin 1990 öncesinde medya diye bir kelime mi vardı dilimizde? Basın yayın, bilemediniz matbuat, neşriyat filan denirdi. Bir gecede medya diye bir şey peyda oldu. Hepimiz içine düştük. 80'lik babam bana kızdığı zaman hala medyacı diyor, yani hiç iyi anlamda kullanmıyor kelimeyi. Küçükken evimizde sürekli tekrar edilen bir bilmece vardı. Herkes yanıtı bildiği halde oyunu tekrardan oynamak o kadar zevkliydi ki, hatırladıkça yineler, hatta eklemeler yaparak genişletirdik. Örneğin annem başlardı: Anaya değmez, babaya değer. Babam devam ederdi: Halaya değmez, amcaya değer. Sonra işte aklınıza ne gelirse: Kardeşe değmez, ablaya değer. Değere değmez, değmeze değer. Vallahi değmez, billahi değer. Bu bilmecenin yanıtı dudaktı. Hangi kelimeleri söylerken dudaklar birbirine değiyor, hangilerinde ise işi ağızın içindeki dil kendi başına hallediyor. Ama ben ciddi ciddi kuşkulanır, hakiki bir sebebinin olmasını düşünürdüm, yani neden dudaklarımız ana derken değmiyor da baba derken değiyor birbirine? Bu işin içinde bir iş olmalı derdim. Kendimce sebepler uydururdum. Alın size hayat bilgisi."} {"url": "https://egoistokur.com/basar-basarir-yazi-bir-hancer-degildir-ki-maziye-saplayasi", "text": "Bu, efendim, gerçeğin ta kendisidir. Ne yani, bir şeyler yazdım, yarattım, ama bunlar hayattakilere, benim görüp geçirdiklerime hiç benzemiyor diyebilir mi bir yazar? Olacak şey var, olmayacak şey var. Öte yandan neden bu cümleye ihtiyaç duydun derseniz, kimseyi acıtmak, üzmek istemediğim içindir. Yazı bence kin tutmaz. Yazı bir hançer değildir ki maziye saplayasın. Bu cümlenin hukuki bir hükmü var mı diye avukata da danıştım, güldü bana. Gülüşünden rahatsız oldum. Bu bir arayışın sonucu olarak ulaştığım son istasyondur. Kitapla, öykü kitabı formatıyla ilgili. Sanırım ilk kez bağımsız öyküler değil, tam ve bütün bir kitap yazdım ben. Birbirinden tamamen bağımsız, ayrı telden çalan, farklı hayat parçalarının altını çizen metinler mi bunlar? Evet öyleler. Ama bir bütünün parçası olarak düşünüldüler. Maksat şuydu: Öyle bir kitap olsun ki içindeki öykülerin öznesi değişsin. Hepimizi kapsasın. Okurken de birbirinden ayrılsın. Bir tarafından girilsin, öbür tarafından çıkılsın. Bunu da ancak böyle yapabildim. Aklım buna yetti. Kısacası, bir düzen merakından değildir. Öyküler kitap haline geldiklerinde bir bütünsellik yaratsınlar, okuması da kolay olsun diye. Elektrikler tamamen giderse ne yaparsınız? Eh, bu sorunun yanıtı tamamen size kalmıştır. Çelik çomak oynarsınız. Sakız çiğnersiniz. Ya da istif yaparsınız. Ben ne karışırım ki? Düzen bozmak ayrı iştir, yeni bir düzen kurmaksa ayrı. Ben olsam ne mi yaparım? Benimki köhne bir cevap. Zımnen bunu söyledim de zaten kitapta. Elektrikler kesilrse ben olsam, affınıza sığınarak derdim ki, oturup salim kafayla sakin sakin kitap okurum. Bu söylediğinize pek sevindiğim. İşte aradığım ideal okur budur efendim. Benimle gülecek, sarmaya gelecek, beğendiği lafı mimleyip dost sohbetlerinde tekrar edecek bir okur. Okudukça ağzının tadı yerine gelecek, keyiflenecek, icabında hıçkıracak, ama daha çok yüksek sesle gülecek. Ayıptır söylemesi, bunalımlı metinlerden gına geldi artık. Karanlık, kendi içine kapalı, kendine acıyan, boğucu, her şeyi ve herkesi kötüleyen, neşesi kaçmış, balonu sönmüş bir depresyon edebiyatı beni okumaktan soğutacak neredeyse. Yeter yahu. Acı var mı hayatta? Var ama, böyle de anlatılmaz ki. Acı çekmenin bile kendine has bir asaleti, kendiyle dalga geçebilen bir nezaketi olmalı. Ben o taraflardayım. Yazmadan bir süre metni kuruyorum zihnimde. Malzeme topluyorum. Konunun uzmanlarına danışıyorum. Misal, yumurtalıklarda rastlanan çikolata kistleri hakkında tıbbi bilgi araştırıyorum. O sırada kafam gidip geliyor. Genellikle soğukkanlıyımdır ama bazen kendimi kaptırıyorum. Özellikle de bizzat yaşadığım bir duyguyu birinin kalbine, zihnine yerleştiriyorsam. Bir kahramana böyle bir ameliyat yaparken kendimi de orada, ameliyat masasının yanında dikilirken görüyorum. Her şey birbirine karışıyor. Sonra, bir süre sonra bu gelgitler bitiyor. Bir kurguda, bir akışta karar kılıyorum. Yazmaya oturduktan sonra iş değişiyor. O adam artık sadece işini yapıyor. Gole giden pası almış, tek görevi topu kaleye sokmak. Biraz daha duyarsız, mekanik. İşe kalbini karıştırmayan bir operatör... Avını yakalamayı kafaya koymuş vahşi bir hayvan gibi çalışıyorum. Bitene kadar böyle. Bitince, hadi tekrar eski normal ben. Halim selim, sıradan bir ademoğlu. Ama yorgun, tüfeği düşmüş. Sanki araba birinci viteste on bin kilometre gitmiş de, bu yüzden su kaynatmış. Yaptığının iyi bir şey mi, yoksa büyük bir kabahat mi olduğunu merak eden çocuk gibi sabırsız, biraz masum, biraz da can sıkıcı bir mahluk. Genelikle gece saatlerinde yazabildiğimden, vakit çok geç olsa da uzun süre uyuyamıyorum. Oldu mu? Becerdim mi? Sonra ertesi gece yeni baştan."} {"url": "https://egoistokur.com/baska-yere-bakmayin-kotuluk-burada-biziml", "text": "ŞEYTAN ETKİSİ: Başka yere bakma, kötülük burada, seninle! Bir deney için bir grup sıradan insan, üniversitenin bodrumunda yaratılan cezaevi simülasyonunda mahkum ve gardiyan olarak ikiye ayrılır. Ve çok geçmeden kendilerini rollerine öyle kaptırırlar ki mahkum olanlar firar etmenin yollarını aramaya, gardiyan olanlarsa sükuneti sağlamak adına şiddete başvurmaya başlar. ŞEYTAN ETKİSİ: Başka yere bakma, kötülük burada, seninle! Blake Edwards güldürülerinin senaristi ve 'Pembe Panter' Clouseau'nun yaratıcısı William Peter Blatty, 1971 yılında bir roman yazdı... ve ortalık birbirine girdi. Bir süre önce 'The Lucifer Effect' diye bir kitap çıktı, anlamı 'Şeytan Etkisi'... Yazarı Philip Zimbardo. 1971'de bizzat başlatıp uyguladığı bir sosyal deneyden yola çıkarak kaleme almış kitabı. İnsanlığa dair trajik ve tüyler ürpertici bir saptamada bulunarak iyi ve sağduyulu insanların uygun koşullarda kötücül yaratıklara, canavara dönüşebildiğini ortaya koyuyor. Elinde sağlam kanıtlar da var. Philip Zimbardo, 1971'de Stanford Üniversitesi'nde çalışırken, bir gazeteye ilan vererek cezaevindeki yaşamla ilgili bir psikolojik deney için erkek öğrenciler aradığını belirtiyor. Seçilenlere günde 15 dolar ödenecek. Amacı, bir hapishane simülasyonu yaratmak ve insanların o koşullarda nasıl değişimler gösterdiklerini 'laboratuar ortamında' incelemek... Başvuranlar psikolojik testler aracılığıyla titizlikle eleniyor, aralarından zihnen ve bedenen en sağlıklı olanlar seçiliyor. Gardiyanlarla mahkumların belirlenmesindeyse özel bir ölçüt yok, yazı tura atıyorlar. Ardından Stanford Üniversitesi'nin bodrum katı izole ediliyor ve mekan dışarıdan gelecek her türlü sese, görüntüye kapatılarak bir tür simülatif hapishaneye dönüştürülüyor. Laboratuar bölmelerinin kapılarına demir parmaklıklar çakılıyor mesela. Koridorlara gizli kameralar yerleştiriliyor. Gardiyanlar, gardiyan gibi giydiriliyor. Gözlerinde aynalı gözlükler var, mahkumlarla göz temasları olmasın diye. Deneyden bir gün önce polis habersiz mahkum adaylarının evini basarak onları tutukluyor. Gardiyanların işi daha kolay. Evlerinde, karılarının, sevgililerinin yanında uyuduktan sonra sabah işe gider gibi gidiyorlar hapishaneye. Tüm deney boyunca bu böyle sürüyor. Geceleri bir tek nöbetçi gardiyanlar kalıyor. Gardiyanların takma isimleri, mahkumlarınsa numaraları var; gerçek isimler kullanılmıyor. Orduda ve yatılı okullarda da uygulanan bu isimsizlik yönteminin amacı, bireyselliği yok etmek. Takma isimler kullanmaları sorumluluk duygularını, dolayısıyla da vicdanlarını devreden çıkarıyor. Bu durumda kişiliğin önemi azalıyor, insan cinayet işlese bile kolaylıkla 'Ben yapmadım, o yaptı' mekanizmasını devreye sokarak kendi gözünde temize çıkabiliyor. Simülatif hapishanede her şey çok gerçek! Mahkumların önce gözleri bağlanıyor, sonra hortumla yıkanıp bite pireye karşı ilaçlanıyorlar. Mahremiyet sınırları işgal ediliyor. Bunu hiç unutmasınlar diye de kendilerine ya bol ya dar gelen mahkum kıyafetleri giydiriyor 'yönetim' onlara. Hepsinin ayak bileklerine küçük bir zincir takılıyor, yine hatırlatma amaçlı... Ve kurallar açıklanıyor: Birbirleriyle konuşmaları yasak, ışıklar söndükten sonra çıt çıkaramazlar... Kurallar gerçek hapishanelerdekilerle aynı. İlk gün dikkat çekici bir şey olmuyor. İkinci günse, bir mahkum, gardiyanların dediklerine itiraz ediyor. Bu küçük ihlalin etkisi büyüyor, ayaklanma çıkıyor. Ve inanılmaz bir hızla zincir boşanıyor... Baskı ve taciz alıp başını gidiyor, gardiyan rolündekilerin sadistçe zevkleri ortaya çıkıyor. 36 saatin sonunda mahkumlardan biri ilk sinir krizini geçirdiği için serbest bırakılıyor. Sonraki dört gün boyunca başka mahkumlara da aynısı oluyor. Gardiyanlar tarafından her dakika sözel veya fiziksel olarak aşağılanan mahkumlar -örneğin kafalarına kese kağıdı geçiriliyor veya coplanıyorlar- bir süre sonra kendilerini hadım edilmiş gibi hissetmeye başlıyorlar. Yürüyüşleri gözle görünür biçimde değişiyor hatta kadınsılaşıyor. Gardiyanlardan bazılarıysa bu işi çok seviyor. Fazladan bir ödeme yapılmadığı halde, eve gitmek yerine gece nöbete kalmayı tercih edenler çıkıyor. Philip Zimbardo'ya göre bu olay tek bir şeyin kanıtı: Çalıştıkları kurumun desteğini alan sıradan insanlar ellerine verilen güce kendilerini kaptırdıklarında kötücülleşmeye başlıyorlar. Ezilenlerse zaman içinde içlerine kapanıyor ve iyice edilgin hale geliyor. İşin berbat yanı, bir kişinin bozulması tüm grubun aynı biçimde bozulmasına sebep oluyor. Yani kötülük de, eziklik de bulaşıcı... 15 gün sürmesi planlanan deney akıl sağlığı neredeyse bozulan mahkumlar ve kontrol edilemeyecek kadar saldırganlaşan gardiyanlar da dikkate alınarak altıncı gün iptal ediliyor. Zaten gizli kameralar sayesinde gardiyanların gece yarısından sonra mahkumlara zevk için eziyet ettikleri ve cinsel tacizde bulundukları saptanıyor. En çarpıcı şey, böyle bir ortamda Zimbardo'nun ekibindeki psikiyatristlerin de deneyin parçası haline gelerek bir çeşit hapishane müdürü gibi düşünmeye başlamaları... Her şey bittikten sonra mahkumlar ve gardiyanlar yıllarca psikolojik tedavi görüyorlar. Not: Stanford Hapishane Deneyi parça parça da olsa internetten izlenebiliyor. Daha başlıktayken bile hem çevremdekileri hem de kendimi düşündüm. Kötülüğün bulaşıcı olmasından çok ezikliğin bulaşıcı olması beni daha da ürküttü. Her gün sayfayı kontrol ettiğim halde bazı bölümleri görmemişim. Bugün okuduklarım içime yerleşti kaldı. İyi ki Twitter'de başlıkları göndermişsiniz. Bugün Migros'ta kasa görevlisi benden kişisel gelişim kitaplarından okumak için kitap önerisi istedi. Çok bilmişlik mi bilmem, boşver onları, egoist okur diye bir sayfa var, harika bir şey diye ayaküstü konuştum. Haberiniz olsun. çok teşekkür ederim. migros'taki kız da umarım sever egoist okur'u. bu arada ben de tam sizin gibi düşünmüştüm, kötülüğün bulaşıcı olmasından daha ürkütücü ezikliğin bulaşıcı olması. toplum olarak akıl almaz bir şekilde edilginleşmemize bir açıklama belki. Eziklik de kötülük de aynı olamasa bile başka başka şekillerde katalizör etkisi görüyor. Hepimizin hayatlarında bu kadar acımasız bir yolla yapılmamış bile olsa bire bir şahitliklerimiz de vardır. Aslında bu kadar dedim de bu da benim iyi niyetim olsa gerek. Bilemiyoruz en nihayetinde. İnsan karşılaşmak istemese de hayatından uzak tutmaya çalışsa da ne yazık ki her güzel parıltının diğer bir tarafında o kötü karanlık var. experiment filmi oscar'lı iki oyuncu adrian brody ve forest whittaker'lı, gerçekten güzel çekilmiş bir filmdi. zor bir konuyu ele alıyordu ama ben william golding'in sineklerin tanrısını edebi eser olarak daha beğenirim. orada çocuk doğası da ele alındığı için daha bütüncül bir perspektif vardır. ve yazıldığı dönem itibariyle zamanın önünde bir eserdir. Haklısın elbette Efsun, Golding'inki edebiyat, buradakilerse belge. bir güzel yönünüz onca işiniz arasında bizlere de cevap vermeniz. çok güzel bir davranış. gracias. her şey gönlünüzce olsun. obtaner todo el curozon."} {"url": "https://egoistokur.com/baskanin-butun-kitaplar", "text": "ABD Başkanı Barack Obama'nın 23 Ağustos'a kadar Martha's Vineyard'da yaz tatilinde olacağını sağır sultan bile duydu. Hatta Beyaz Saray'ın PR'cıları sağolsun, Obama'nın orada kaldığı günlerde hangi kitapları okuduğunu, okuyacağını da öğrendik. Altı kitaplık liste perşembe günü yayınlandı. Listeyi merak ediyorsanız, hiçbirini okumadım ama ilk bakışta bana fazla New York Times geldi. ABD Başkanı Barack Obama'nın yaz kitapları listesindekileri hepimiz öğrendik. Ama buna geçmeden daldan dala, memleketten memlekete uçarak ünlü siyasetçilerin okuma zevklerine biraz bakmeye ne dersiniz? Ama ondan da önce çok sevdiğim tatlı bir romandan söz edeyim. İngiliz aktör ve oyun yazarı Alan Bennett, Kraliçe Kitap Okursa adlı 2007 tarihli romanında, İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth'ın her gece londra'yı gezen ve arada sarayının yakınlarına kadar gelen gezici kütüphane sayesinde tam bir kitap kurduna dönüşmesini anlatıyordu. Kraliçe Balzac'tan Nabokov'a, Proust'tan Ian McEwan'a, eline geçen her kitabı yutarcasına okuyor, hatta sarayda kitaplardan konuşabildiği tek kişi olan eşcinsel aşçı yamağı sayesinde yer altı edebiyatını da keşfediyordu. Sonrası şahaneydi. Her gece sabaha kadar kitap okuduğu için görevlerini aksatıyor, siyasi düzeni sorguluyor, protokol yemeklerinde muhafazakar siyasetçilere bile Jean Genet gibi aykırı ruhlardan söz ediyor, en beteri de başka hayatlara daldıkça insanları anlamaya, sevmeğe başlıyordu. Uzun bir girizgah oldu, farkındayım. Ama işte Obama'nın yaz tatilinde okuyacağı kitapların açıklanması bu soruyu yeniden hatırlamama vesile oldu. Bu noktada Orhan Pamuk'u hatırlamak şart... Pamuk, üç yıl önce New York Times'a verdiği röportajda kitaplarla ilişkisini anlatmış, bu arada ABD Başkanı Barack Obama'ya ve o tarihte başbakan olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'a birer okuma tavsiyesinde bulunmuştu. Obama'ya uygun gördüğü kitap, bilgisayar programcısı Robert Pirsig'in 1974'te yazdığı Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı olmuştu. Japon yazar Natsume Soseki'nin zeki bir kedinin ağzından yazdığı ve okuru aşırı Batılılaşmanın şeytani tehlikelerine karşı uyardığı romanı I Am a Cat ise Pamuk'un Erdoğan'a tavsiye ettiği kitaptı. James Salter'ın All That Is, Anthony Doerr'in All The Light We Cannot See, Elizabeth Kolbert'in The Sixth Exthinction, Jhumpa Lahiri'nin Lowland, Ta-Nehisi Coates'un Between The World and Me, Ron Chernow'un Washington: A Life adlı romanları var. Bunlardan yalnızca iki tanesi dilimize çevrildi. Anthony Doerr'ın Koridor Yayıncılık'tan çıkan kitabı Göremediğimiz Tüm Işıklar 52 haftada 1 milyon satmış ve birçok eleştirmen tarafından göklere çıkarılmış. Romanın konusu kısaca şöyle: Gözleri görmeyen 15 yaşındaki Marie-Laure, bir müzede kilit ustası olan babasıyla Paris'te yaşamaktadır. Babası ona yaşadıkları mahallenin mükemmel bir minyatürünü yapmıştır. Her yeri parmaklarıyla ezberleyen genç kız dışarı çıktığında evinin yolunu bu şekilde bulur. Fakat çok geçmeden savaşın kara bulutları şehrin üzerine çöker, Marie-Laure da yanında müzeye ait içi sırlarla dolu bir taşla birlikte, Saint-Malo'da deniz kenarında bir evde yaşayan ve yirmi yıldır dışarı adım atmamış olan amcasının yanına gitmek zorunda kalır. Bu arada Almanya'da bir yetimhanede büyüyen madenci Werner'i tanırız. Bembeyaz saçları ve meraklı zihniyle Werner özel bir çocuktur, karşılaştığı her elektronik aleti dakikalar içinde tamir edebilmektedir. Yeteneği bir subayın dikkatini çeker ve Werner, sonradan bir katil ordusu olduğunu öğreneceği özel bir okula gitme fırsatı elde eder. İkilinin kaderi Saint-Malo'da kesişecektir. Adanmışlıklarla ayrılmış, trajediyle birleşmiş iki kardeş. Geçmişle lanetlenmiş bir kadın. Devrimle darmadağın olmuş bir ülke. Kendi yitmiş, bedeli kalmış bir aşk. Günümüzün en önemli yazarlarından Lahiri'den, üç nesil ve iki ülkeye yayılmış büyüleyici bir roman. Konuşmalarında zaman zaman Nazım Hikmet'ten de dizeler alıntılayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 2015 yaz kitapları konusunda bir bilgimiz yok. Fakat birkaç yıl önce The İstanbul Review adlı dergiye edebiyatla ilgili verdiği uzunca röportajda sevdiği yazarları, şairleri anlatmıştı. Çocukken sevdiği masallardan da söz ediyordu, Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek ve Falih Rıfkı Atay'dan da. Hatta röportajın bir yerinde sansürün tehlikelerinden söz ederken şair Ece Ayhan'ın Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük dizesini anıyordu."} {"url": "https://egoistokur.com/basrol-yazmanindir-artik-nefes-almak-gibi-tiryakilik-gib", "text": "İlk Canım demek istediğinde ar etmiş dedem. Hanım dese malım demiş gibi olacağını düşünerek korkmuş, Vesile dese çok resmi, soğuk... Ama kendinden tarafa bakmasını istiyormuş, onu görmesini, onun içini, yüreğini, sevdasını fark etmesini istiyormuş; anlatacak, dökülecek, gerekirse ağlayacakmış. Baksana dese olmaz, Bak hele... demiş, devamını getirebilecekmiş gibi. Sezgin Kaymaz, son kitabıyla, yaşama, sokaktaki insana bir Bak hele demiş, içten, yalın anlatımıyla, onları öykülerinin kahramanı yapmış. Kendi yaşam öyküsünü de aralamış, annesi Hasibe, eşi Hülya, ilkokul öğretmeni ve öteki gizli kahramanları; hepsi Bakelede buluşuyor. April Yayıncılık'tan çıkan Bakele bir şömine başında sohbet gibi; buruk bir gülümseme, hüzün bırakıyor ardında. Ve her öykünün bir sürprizi, Sezgin Kaymaz tarzı, şaşırtıcı bir finali oluyor. Geber Anne... Bir tek bunu düşündüm. Acaba değiştirsem mi diye. bunu görürlerse ne derler kaygısında dolayı değil. Ne derlerse derler, herkesin kendi bileceği iş. Melek anne yazarsınız da yine kötü düşünen kötü düşünür. Başlık beni bile çarptı. Ama değiştirmedim. Babamız bizi terk etti. Hayatımızdan istifa etti. Kesin olarak gittiğini olay biraz olgunlaşınca annemiz söyledi. Bir daha gelmeyecek, beklemeyin dedi. 5 kardeştik. Travma demeyeyim de, maddi sıkıntıda zirve yaptık. 1967-68 yılları. Kreş yok, anaokulu yok. 4 yaşındayım, ablam 11, en büyük abim 14. O yıllarda en büyük abim, babam gibi geliyordu bana. Annem, bizi geleni geldiği gibi kabul etme paydasında birleştirdi. Hepimiz bir odada uyurduk. Ama annem hep bir eğlence çıkarttı. Birimiz saz, birimiz ud, birimiz keman çalmaya başladık. Çingene ailesi gibiydik. Fasıllar yapardık, bir taraftan maddi sıkıntıyı hisseder, bir taraftan da olmasa da oluyor derdik. Evet, yazara yazdığından gitmeye inanırım. Ama o labirentli bir yoldur. Kolay kolay gidemezsiniz. Ama Geber Anne adından, romandaki anlatıcının annesinin gebermesini istediği sonucu çıkmaz, tam tersi de çıkabilir o labirentten. Ama bir şekilde yazara götürür sizi. Bakeledeki bir öyküde, ben benim. Ama bir diğerinde ben ben değilim de bir arkadaşımla dalga geçiyorum. 1967'de geldik Konya'ya. Dayım ağır ceza reisiydi, annem de devlet memuru. Konya'ya tayini çıkmıştı. '70 yılına kadar abla kardeş dayanışmasıyla yaşadı. Dayım 42 yaşında trafik kazasında ölünce de annem yalnız kaldı. Bir günde saçlarının beyazladığını gördüm. Kişinin kendi hayat hikayesinden çıkardığı bir şey çok güzel olabilir ama siz onda bir güzellik göremeyebilirsiniz. Güzelin yerini bulması için sizde de bir karşılığının olması lazım. Bizde de o her zaman karşılığını buldu; ailecek... Ailede bir tarafta sanat müziğimiz vardı, aman terennüm edelim denirdi, konu komşu toplanır fasıl yapardık. Bir tarafta Mesnevi hikayeleri, meseller vardı, onlar konuşulurdu. Bir tarafta da annemin şakır şakır anlattığı eski İstanbul hikayeleri, fıkraları... Siz bunları duymayın der, kimi zaman bizi dışarı çıkartırdı. Komşu teyzelerle gülüşürlerdi. Ne büyük zenginlik yazmak için. Birisinin mutlaka yazması gerekirmiş. 1995'te daktilonun başına oturdum, 2-3 ayda Uzunharmanlar çıktı. Arkasından Geber Anne ve Kaptanın Teknesi... Kitapçıya girdiğimde kitaplara çok saygı duyuyordum. Ne görürsem göreyim. Ne müthiş, ya, bunu yazan ne kutlu bir insan derdim. Kendimi hiçbir zaman o raflarda hayal etmedim. Dolayısıyla yazarken kendimize fıkra anlatır, hikaye anlatır gibiydik, yani ben hep o düşüncedeydim. Yayınlanma hikayesi şöyleydi: Bir arkadaş gelmişti evime. Hülya, Bu inat ediyor, yazdıklarını kimseye göstermiyor dedi. Al bir oku diye verdim ben de. Orada kalmasını beklediğim bir maceraydı benim için. O arkadaş yayınevine verince, hikaye seyir değiştirdi. Aslında benim hiç öyle depolarım yok. Şurada bir şey gördüm, not edeyim gibi. Çoğu zaman ne yaşadığımı unuturum. Gözümüzün önünden geçen bir sürü şey gibi. Ama yazarken, onlar dökülür gelir, adresler çıkar, mükemmel bir navigasyon başlar, her şey yerli yerine oturur. O da şaşırtıcı olur benim için. Yaşadıklarım, gözlemlediklerim ve hafızamın depolarına attıklarımla mutlaka bir şeyler çıkar ortaya. Geber Annede Melek Anne oluyor, Bakelede Berber Hakkı... Bazen bir kişide üç beş özellik birikiyor. Onları hikaye ederken, farkında olmadan geri getiriyoruz. Ya da yeni birini yaratıyoruz. Öyle bir şey yoktu belki de biz o kişiye yakıştırıyoruz. Dominant. Kitaptaki yumuşak kalıyor. Kitaptaki öyküde sigara içerken yaptıkları da doğrudur. Eski milli jimnastikçidir Hülya. 1987'de evlendik. Ama öncesinde iki erkek arkadaş gibiydik. Evleneceğimizi huzur evindeki amca söyledi. Bunu da öyküde anlattım. Bir de aşkı anlatmışsınız. Yüz bin sene... öyküsünde. Sevdim mi tam severim, insanları tahammül sınırıma göre yargılamam. Ölçüp biçerek sevemezdim. İnsanları öyle kabul edince, anlamak ve anlatmak da kolay oluyor. Öyle kabul ettim. Siz onları öyle kabul ettiğiniz için, onlar da bir süre sonra göründükleri gibi olmayı kabulleniyorlar. Sizden bir şey saklamamaya başlıyorlar. Çünkü talepleriniz az. Neysen o ol da canımı sıkma. Ancak benim istediğim gibi olursan seninle dost olurum, arkadaş olurum diye bir şey yok. Ve beni en çok etkileyen öykülerinizden biri de Yapışmayın Çocuklara. Çocukları evlilik bağının tutkalı niyetine kullanmaya kalkan anne babalar, çocuklarını da kendi zindanlarına attıklarını göremiyorlar galiba diyorsunuz. Evet, mutlaka şahit olduğum bir şey. Şiddetli geçimsizlikte çocuk uhu gibi kullanılıyor, onun üzerinden barışmaya çalışılıyor. Aslında karı kocanın birbirleriyle olan ilişkileri bitmiştir. Küsünce de olan yine çocuğa oluyor. Hayat zıtlıkların muhasebesidir denir. Her şey zıddıyla ayandır yahut bir şey zıttı yoksa yoktur zaten. Gördüğümüz ve beğendiğimiz çok iyi şeyler kadar onların zıddı olmalıdır ki, siz bu halinizle var olabilesiniz. Böyle olursa biz sizi total severiz. Birinin bu taraflarını severiz, şu taraflarını sevmeyiz dediğimiz zaman, o bir sevgi ilişkisi değildir artık. İş ilişkisi, çıkar ilişkisi, adına ne derseniz deyin, başka bir şey olur. Mevlana, Konya Annemiz o zihniyetle kodladı bizi herhalde. Dolayısıyla hem bir insanda iki uç nokta, hem bir aile içinde iki uç insan hem de toplumda iki uç zihniyet, inanış, felsefe var... Onların hepsi bizde demek kibir şekilde işlendi, yazıldı, kaydedildi. Yeri gelince de romanda, hikayede bir yerlerden çıkıyor işte. Evet, göz ucuyla görüyorsunuz. Otobüs bekliyorum durakta mesela, önümden iki kişi gülüşerek geçiyor. Pavyonda nasıl oynadıklarını anlatıyorlar birbirlerine. Kulak misafiri oluyorum. Bir daha hiç görmeyeceksiniz o insanları. O size bir zaman sonra veya hemen o anda bir çağrışım yapıyor. Sizin bir arkadaşınız varmış. Ara sıra pavyona gider, oynarmış. Aslında çok dertli bir adammış. Derdini unutmak için mi gidermiş, yoksa o kadar serkeş olduğu için mi dertliymiş, bilemezsiniz hiçbir zaman. O duraktan geçen adam gülerken size çok dertli bir adam olarak gözükebilir. Bir de o duraktan geçip giden adamlar o kadar uzağa da gitmiyorlar demek, bir yerde duruyorlar. Çünkü yazarken geri gelirler. İşte o kavrayışla bir şeyler dökülüyor kağıda. Orta Asya'dan Atlantik Okyanusu'na kadar, Akdeniz havzasını ve Kuzey Afrika'yı da içine alarak yaşamış gelmiş, bu devasa coğrafyadaki bütün dillerden beslenerek gelişmiş bir dildir Türkçe. Müzikalitesi ve ifade gücü en yüksek dünya dillerinden biri olmasını da tastamam bu göçebeliğine borçludur; yol boyu uğradığı her ülkeden kendi ilham sözlüğüne bir şeyler katmış, dışlamadan, ırkçılık yapmadan on binlerce kelimeyi, kalıbı, anlatım biçimini bağrına basmış olmasına. Mükemmel bir dildir. Hentbolü 2006'da bıraktım. Voleybol Federasyonu'ndaki yoğun tempoyla birlikte yürümüyordu. Sonra 2012'nin hemen hemen sonuna kadar federasyonda yöneticilik yaptım. Ve maalesef yazmak voleybolla birlikte yürümedi. Çok isterdim ama bir dakika olsun vaktim yoktu. Derken voleybolun da sonu geldi ve yazarlığa kapak atabildim Tam dediğiniz gibi oldu sonrasında... Başrol yazmanındır artık; hiçbir zaman görev değil benim için. Nefes almak gibi, tiryakilik gibi... Hatta tiryakilikte bile bir görev saiki var. Biyolojiniz sizi bir fırt daha sigara çekmeye memur ediyor. Ama yazmak öyle değil, eserse, gelirse... Benim yazma tarzım öyle. Bir tarafta bir hırs olmalı. Hayata tutunma hırsı belki de. Başarma hırsı. Çok örtülü olsa da vardır sanırım. O kadar derviş olmayı başaramayız. Çünkü antrenörlük yaparken sahanın kenarında kendimi tanıyamadığım günler oluyordu. O gol atılacak. Taktik öyle uygulanacak. Sporcuya kan terlettiğim, kabus gösterdiğim anlar oluyordu mutlaka. Çünkü bir takımınız var ve kazanma hırsında yalnız değilsiniz. Onlar da kazanıyor sizinle beraber. Bir taraftan da hırsı hiç kabul etmeyen bir bünyem var. Çok iddialı biriyle tavla oynarım. Yense de eğlenirim. Hatta yenince daha çok eğlenirim. E-posta adresim saklı gizli değil, dileyen okur bana ulaşabiliyor, ben de hiçbirini cevapsız bırakmıyorum. Bazı dostları sarıyor mektupkardeşliği, bazılarını sarmıyor. Saranlarla kolay kolay kopmuyor bağlarımız. Ne zaman, ne kadar isterlerse yazıyorlar bana, sohbete aynı samimiyette devam ediyoruz. Başka dünyaların kapıları açılıyor böylece; bayağı sıkı dostluklar kuruluyor. Bundan çok memnunum. Bir zaman mefhumum yok. Nerede, ne vakit eserse o zaman yazılıyor romanlar ve hikayeler. Ankara bana ilham verenlerin başında geliyor. İnsanları, binaları, caddeleri, arabaları, sosyal alışkanlıkları, sokak hayvanları, pazar yerleri, okulları, semtleri... Ankara işte. Samimi ilişkilerim. Taksiye binerim, şoförle ahbap olurum. Dolmuşta yanımda oturanla kardeş olurum. Hemen açarım kapıyı, pencereyi, artık ne varsa. Samimiyet hissediliyor. O zaman da Korkacak bir şey yok diyor karşınızdaki. Camiye gidiyorum, dükkana bakıver diyen bir adama dönüyorsunuz bir anda. Karşındaki de hırsız da olsa dükkana girmiyor, çünkü Burayı bana emanet etti diyor. Öyle bir duygu. İnsanlara karşı kapalı değiliz. Ama moda olan sosyalliği yapmıyoruz. Ankara'yı daha çok seviyorum, kolay bir şehir... İstanbul zoruma gidiyor. Belki yaşasam alışırım ama Ankara'ya geldim ve hemen Ankaralı hissettim kendimi."} {"url": "https://egoistokur.com/basucu-kitabimiz-diyor-ki-bu-duzen-boyle-gitme", "text": "Başucu kitabımız diyor ki: Bu düzen böyle gitmez! Solda kitabın yazarı Michael Escoffier'i görüyorsunuz. Başucu kitabımız diyor ki: Bu düzen böyle gitmez! Genç Fransız yazar Michael Escoffier'nin Türkçeye çevrilen ilk kitabı İyi Kalpli Küçük Tavşan. Ormanda gezerken bulduğu havucu yemek uğruna kötü kalpli bir kurdun pençesine düşen ve onun fabrikasında işçi olarak çalışmak zorunda bırakılan tavşanın iyi kalpliliği kadar zekasına da tanık oluyoruz. 'Çalışmayandan ya tavşan ezmesi olur ya da tavşan yahni!' diyerek tavşanı sırtlayan kurt zihnimde Nazi etkisi yaratıyor. 'Arbeit macht frei' diye bağırıyor sanki faşist düzenin alçak kurdu. Fabrikaya zorla getirilen tavşancık bir bakıyor ki, burası kendi gibi birçok tavşanla dolu. Hepsi sabah akşam, harıl harıl çalışıyor. Üstelik ne için çalışıyorlar dersiniz? Kurtlar daha fazla tavşan yakalayabilsin diye kapan yapmak için! 'Ama bu haksızlık!' diyor küçük tavşan, ki ben de onunla aynı fikirdeyim. Hem de büyük haksızlık. Kardeşi kardeşe düşman etmeye çalışmak hem de bunun üzerinden prim yapmak... Ne tanıdık hikayeler bunlar diyorum. Tavşan isyan ettikçe içimin yağları eriyor. Kaderine boyun eğen diğer tavşanları örgütleyip kurda karşı hazırlıyor. Derken nihayet kurdu minicik elleriyle yaptıkları tuzak sayesinde yakalıyor ve fabrikayı ele geçiriyorlar. Bu kez tavşanlar kurt yakalayabilsin diye kurt kapanı yapmaya ve kendileri için çalışmaya başlıyorlar. İntikam duygusunu çocuklara öğrettiği için bu kitabı kaldırıp atmak isteyen anne babalar ya da pedagoglar çıkacağından eminim. Ama konuya daha farklı yaklaşılmasını rica edelim nazikçe. Kitap açıkça; sömürü düzenine karşı olmak, sürü psikolojisinden çıkmak, örgütlenmek ve haksızlığa isyan etmek gibi çok önemli noktalara işaret ediyor. Çocuklarının 'böyle gelmiş böyle gider'ci zihniyetten uzak büyümesini isteyen anne babalar, onlara gönül rahatlığıyla ve mutlulukla İyi Kalpli Küçük Tavşan'ı okuyabilir, hatta başucu kitabı yapabilirler. Kitabın yaş aralığı 3-7 olarak belirlenmiş. Siz 3-77 olarak kabul edebilirsiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/batinin-urperten-onyargisi-ama-ama-siz-muslumansini", "text": "Olaylar Fox News'un Reza Aslan röportajıyla zirveye tırmandı. Röportajın viral olarak hızla yayılan videosu kısa sürede internet fenomeni haline geldi, bilhassa sunucu Lauren Green'in cehaletiyle ve Ama... ama... siz bir Müslüman'sınız! cümlesiyle çok dalga geçildi. Bazı yorumculara göre daha önce de çeşitli vesilelerle İslamofobik tavırlar sergileyen Green aslında, Batı dünyasının alışılmış kibrini sergiliyordu ve Aslan'a Müslümanlar olarak haddinizi bilip kendi meselelerinizle ilgilenin ve bizim mühim konularımızdan uzak durun diyordu. Sözünü ettiğim tavır, Reza Aslan'ın geçen hafta Fox News'un Spirited Debate programına konuk olduğu gün iyice belirginleşti. Programın sunucusu Lauren Green 10 dakika boyunca çeşitli şekillerde yazara saldırdı, onu üzerine vazife olmadığı halde Hıristiyanların peygamberinin hayatını anlatmaya kalkışmakla suçladı. Aslan'sa saldırıları soğukkanlılığını bozmayarak savuşturmayı başardı. Ertesi gün Buzzfeed adlı haber blogu programın videosunu Fox News'un bugüne kadar yayınladığı en utanç verici röportaj bu olabilir mi? başlığıyla yayınladı. Viral olarak hızla yayılan video kısa sürede internet fenomeni haline geldi, bilhassa sunucunun Ama... ama... siz bir Müslüman'sınız! cümlesiyle çok dalga geçildi. Bazı yorumculara göre daha önce de çeşitli vesilelerle İslamofobik tavırlar sergileyen Green aslında, Batı dünyasının alışılmış kibrini taşıyordu ve Aslan'a Müslümanlar olarak haddinizi bilip kendi meselelerinizle ilgilenin ve bizim mühim konularımızdan uzak durun diyordu. Uzmanlık alanı Dinler Tarihi olan Reza Aslan'ın yaptığı şey önemli aslında. Yaşayıp yaşamadığı bile hala tartışılan Hz. İsa'nın efsane olmadığını, gerçekten yaşadığını kanıtlamayı deniyor öncelikle. Daha da önemlisi kutsal metinlerden kalan bilgileri deşifre ederek onların gerçek hayatta hangi hakikatlere tekabül ettiğini araştırıyor. O hakikatler doğrusu şimdiye dek duyduklarımızdan biraz farklı... Aslan'ın Hz. İsa'sı, yüreği sevgi ve merhametle dolu bir çoban, yani bir nevi barış insanı falan değil. Din adamı ve filozof tanımlarına pek uymuyor. Kendisine tokat atana da diğer yanağını çevirmiyor, tam tersi onunla savaşıyor. Utanç verici röportajda L. Green'in sadece Reza Aslan'a ayıp etmekle kalmayıp bir gazetecilik suçu işlediği de söyleniyor. En iyisi baştan anlatmak... Hz. İsa'dan gerçek bir insan olarak ilk bahseden kişi 1'inci yüzyılda yaşamış tarihçi Flavius Josephus. İki yüzyıl sonra, Tacitus ve Pliny adlı iki Romalı tarihçi de onu ve trajik ölümünü ele aldı ama açıkçası bu konuda hala fazla kaynak yok. Sonuçta Hz. İsa hakkındaki ilk yazılı metin olan Aziz Mark İncil'i onun ölümünden 40 yıl sonra kaleme alınmış. Diğer İncil versiyonları da söylentiler ve kulaktan dolma bilgilerle yazılmış hep. Hz. İsa'yı, gerçekliğinden bir türlü emin olunamayan karmaşık bir figür haline getiren şey de zaten tam olarak bu. Öte yandan özellikle son 200 yıldır sayısız araştırmacının, tarihçinin yazdıklarına bakılacak olursa, onu büyüleyici hale getiren şey de aslında bu belirsizlik. Günaha Son Çağrı adlı bir vakitler bizde de yasaklanan romanıyla Nikos Kazancakis'ten Da Vinci Şifresi adlı gerilim kurdelasıyla Dan Brown'a kadar mesih imgesinin arkasındaki gerçeği, insan İsa'yı bulup anlatmayı denemeyen edebiyatçı yok gibi. İşte ABD'de yaşayan İranlı prefesör Reza Aslan bunların sonuncusu. La İlahe İllallah: İslam'ın Kökenleri, Evrimi ve Geleceği ve Fundamentalizmin Ötesi: Küresel Çağda Dini Arışırılıklarla Yüzleşmek başlıklı iki kitabı daha var ama. Ama 20 yıllık bir çalışmanın meyvesi dediği Zealot onun için çok önemli. Bazı tutucu Hıristiyanların kanlarını beyinlerine sıçratan kitaba göre Nasıra doğumlu İsa yoksul bir işçiydi. Daha sonra Vaftizci Yahya'nın müridi oldu. Vaftizci Yahya gibi o da Tanrısal birliğe inanıyor, yeryüzünün yakında Tanrı'nın yahut onun seçtiği bir peygamberin yöneteceği bir devlet olacağını öne sürüyordu. Reza Aslan'ın İsa'sı ne yeni bir din ne de kilise kurmaya niyet etmişti. Kendini Musevi kabul ediyor, sadece Romalı muktedirlere değil, onların Filistinli temsilcilerine yahut Tapınak rahiplerine, zengin Yahudi aristokrasisine ve Herodias'ın seçkinlerine de karşı çıkıyordu. Trajik ölümüne tam bir hafta kala havarileriyle beraber, La İlahe İllallah nidaları eşliğinde girdi Kudüs'e. Ordusunun başına geçmiş bir kral gibi görkemli ve kışkırtıcıydı. Radikal bir sokak direnişini andıran kısa, çılgın ama etkili bir eylem oldu diye anlatıyor Aslan. Tek fark vardı; olay kutsal topraklarda, kutsal bir şahsiyet tarafından gerçekleştiriliyordu. Ardından Kudüs'ün Romalı valisi Pontus Pilatus'un ordusu genç direnişçiyi yakaladı. Ona Musevi saltanatına göz dikmiş bir partizan muamelesi ettiler. Yani İsa'nın suçu bütünüyle siyasiydi. Bu yüzden de onunla beraber düzeni değiştirmeye teşebbüs eden öteki haydutlar da çarmıha gerildi. Reza Aslan'ın kitabı Zealot şimdi çok satan listelerinde. Reza Aslan'ın Hz. İsa üzerine tezi aslında çok da özgün sayılmaz. Hermann Samuel Reimarus'un 18'inci yüzyıl sonunda kaleme aldığı Fragments da benzer şeylerden bahsediyordu. S. G. F. Brandon'un 1967 tarihli Jesus and the Zealots adlı kitabının da konusu bu sayılırdı. Fakat Aslan'ın kitabını önemli kılan başka bir şey var: Yazar, o çağın Filistin'ini ekonomisi, politikası ve dini yapısıyla son derece ayrıntılı bir şekilde aktarıyor. Musevi zenginlerin egemen Romalılarla işbirliği yaparak işçi ve köylü sınıfı sömürmesini, yüksek vergiler daha doğrusu haraçlarla insanların kanlarını emmesini okumak etkileyici. Aslan geçmişin olaylarını bugünün bakış açısıyla değerlendirme hatasına düşmese de okurken ister istemez günümüzün radikal İslamcılarıyla Hz. İsa'nın haydutlarını karşılaştırıyoruz. Kudüs'e giren havarilerin La İlahe İllallah nidaları da bizi destekliyor. Salon Dergisi yazarlarından Laura Miller'a göre, Aslan'ın kitabı, Batılıların günümüz 'haydutlarını', yani Müslüman direnişçilerini daha az yabancı ve ürkütücü görmesini sağlayabilir. ne yaparsa yapsın müslümanlar olmuyor.. 'psikolojik uzaklık' kavramı içinde. bunu avrupa da çok gözlemledim:) sevgiyle."} {"url": "https://egoistokur.com/bayan-aphra-behn-bu-cicekler-siz", "text": "Bütün kadınlar birleşip Aphra Behn'in mezarına çiçekler serpiştirmeliler, çünkü akıllarından geçen her ne varsa yazıya dökme hakkını kadınlara kazandıran odur, diyor Virginia Woolf, bir çeşit manifesto niteliği taşıyan ünlü eseri Kendine Ait Bir Odada. İşte karşınızda Aphra Behn ve birkaç çok yetenekli kadın yazar. İlklerimiz. Aphra Behn sadece roman türünün ilk örneklerinden birini ortaya koymakla kalmamış, daha köleliğin kaldırılması yolunda mücadele başlamadan çok önce kölelikle mücadele eden bir metin kaleme almıştı. Oyun yazarı, şair ve çevirmen Aphra Behn, sadece İngiltere'nin değil, belki de dünyanın ilk profesyonel kadın yazarı. Hayatını yazıyla kazanan ilk kadın olarak tarihe geçen Bayan Behn'den önce yaşamış ve yazmış kadınlar hiç kuşkusuz vardı ama onlar aristokrat ya da zengin ailelere mensup oldukları için, hayatta kalmak için paraya ihtiyaç duymamışlar, salt zevk için yazmışlardı. Eserlerini ancak Bir Hanım gibisinden anonim adlarla yayınlayabilen bu isimsiz yazarlar, kitaplarının başlarına da türlü çeşit özürler içeren garip önsözler iliştirmişlerdi. Aphra Behn ise bütün bu kadınlardan farklıydı. Ne izin istiyordu, ne de yazma hevesinden ötürü okurlarından özür diliyordu. Virginia Woolf'un Kendine Ait Bir Odada anlattığına göre, orta tabakadan gelen bu parlak zekalı kadının avam sınıflara özgü bir mizah duygusu, canlılığı ve hayran olunacak bir cüretkarlığı vardı. Kocasının ölümünden sonra beş parasız kalmış, geçimini sağlamak için de çeviri yapmaktan ve yazmaktan başka yol bulamamıştı. Yazmayı bir kadın için vakit öldürme ya da boş zaman doldurma uğraşı olmaktan çıkarmıştı Behn ve bir kadının yazı yazarak pekala para da kazanabileceğini kanıtlamıştı. Charlotte, Emily ve Anne Bronte kardeşler bile başlangıçta erkek adlarıyla, yani Currer, Ellis ve Acton Bell olarak atılmışlardı yazı hayatına. Gerçekte kadın oldukları anlaşıldığında da yerden yere vurulmuşlardı. İngiliz edebiyatı üzerine kitaplarda Aphra Behn'in edebiyat tarihinin ilk romanını yazmış olması ihtimalinden pek bahsedilmez. Oysa bu çok yetenekli kadının en başarılı eseri Oroonoko, roman türünün temel özelliklerini taşıyan bir kitap, üstelik birçok eleştirmenin ilk roman saydığı Robinson Crusoe'dan 30 yıl kadar önce, yani 1688'de yazılmış bir kitap. Yitik Ülke Yayınları tarafından Türkçe çevirisi yayınlanan romanın en dikkat çekici özelliği, Behn'in sadece köleliğin aşağılık ve ahlaksız olduğunu söylemekle kalmaması, vahşiler olarak nitelenen kölelerin efendilerinden çok daha ahlaklı olduğunu öne sürmesiydi. Gırtlağına kadar ikiyüzlülüğe batmış sömürgeci batı toplumu için bu tamamen yeni bir bakış açısıydı. Aphra Behn'in eleştirmenler tarafından uzun süre göz ardı edilmesinde bunun da payı olmalı düşünmek gerek. Enheduanna: MÖ 23. yüzyılda yaşadı. Akad Kralı Sargon ile Kraliçe Taşlultum'un kızı ve Ekişnugal Tapınağı'nın baş rahibesiydi. Aynı zamanda yazdıklarını kendi adıyla imzalamış olan ilk şairdi. Sappho: Milattan önce 7. yüzyılda yaşamıştı. Lir eşliğinde okuduğu şiirler yazıyordu. Lirik şiirlerinin pek azı günümüze kadar gelebildi. Murasaki Şikibu: 10. yüzyılda, yani Heian Dönemi'nde yaşadığı ve imparatorluk nedimelerinden biri olduğu tahmin edilen Murasaki Şikibu'nun gerçek adı bilinmiyor. Murasaki Şikibu, Murasaki Hanım'ın Günlüğünün ve bazı kaynaklarca ilk roman kabul edilen Genji'nin Hikayesinin yazarıdır. Christine de Pisan: 15. yüzyılda yaşayan Fransız yazar, eleştirmen. Bugün çoğu unutulmuş olan kadın ressamları anlattığı biyografiler kaleme aldı. En önemli eseri, 1405 tarihli Hanımlar Diyarı Kitabıydı. Pisan bu kitapta erkeklerin giremediği bir şehrin alegorik hikayesini anlatıyordu. Gülbeden Begüm: 16. yüzyılda yaşamış olan Babür Şah'ın kızı prenses Gülbeden Begüm, Hümayunname adlı hatıratıyla tanınıyor. Fatma Aliye: Türk romanının ilk kadın romancısı Fatma Aliye Hanım, Ahmet Mithat Efendi'nin öğrencisiydi, yazmaya 1800'lerin sonunda onun teşvikiyle başladı. Refet, Udi ve Levayih-i Hayat adlı kitaplarıyla tanınıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/bazi-buyuk-yazarlarin-olmayacak-acayiplikler", "text": "Öğreniyoruz ki, içlerindeki karanlığı görelim, bilelim diye türlü çeşit oyunlar icat eden büyük edebiyatçıların her şeye rağmen bizden gizledikleri büyük sırları da var. Ama zaten konumuz gizleyenler değil, en derin sırlarını kendilerine rağmen öğrendiğimiz edebiyatçılar. Hiçbir ressam can sıkıntısından ölmedi, kesin bilgi! Öğreniyoruz ki, içlerindeki karanlığı görelim, bilelim diye türlü çeşit oyunlar icat eden büyük edebiyatçıların her şeye rağmen bizden gizledikleri büyük sırları da var. Ama zaten konumuz gizleyenler değil, en derin sırlarını kendilerine rağmen öğrendiğimiz edebiyatçılar. Jane Eyrein yazarı Charlotte Bronte'nin sırrı hakikaten ürpertici. Tabii eğer gerçekse. Mary Shelley sadece ilk korku romanı olarak Frankensteinı yazmakla kalmadı, ölen kocasının kalbini kurutup ipek bir mendille sararak her daim yanında taşıdı. Evet, doğru okudunuz. Şair Percy Bysshe Shelley, 29 yaşındayken teknesiyle göle açılmış, fırtınada kaybolmuştu. Cesedi tam 10 gün sonra bulundu. Karısı Mary üzüntüden mahvolmuştu, kocasıyla bir biçimde birlikte olmaya devam edebilmek için onun kalbini kuruttu ve hep yanında taşıdı. Daha doğrusu şöyle oldu: Shelley'nin cesedi yakıldı ama kalbi kül olmak yerine taşlaştı. Kalbindeki bir tür enfeksiyonun yol açtığı düşünülüyor bugün. Mary Shelley de bu taşlaşan kalbi aldı ve bir mendille sararak sakladı. Percy Bysshe Shelley'nin kalbi Mary'nin ölümünden yıllar sonra bir çekmeceden çıktı. Şairin yakın arkadaşı John Keats için yazdığı Adonais ağıtıyla birlikte ipek bir mendile sarılmış haldeydi. Edith Wharton köpekleri çok seviyordu hatta onlarca köpeğine öyle düşkündü ki, eserlerinden birçoğunu kaleme aldığı yatak odasının penceresinin hemen karşısında yükselen tepeye onlar için bir köpek mezarlığı yaptırmıştı. Her sabah uyandıktan sonra ölen köpeklerinin hayaletlerine bakarak ve onlarla sohbet ederek saat 11'e kadar yazıyordu. Gelelim Charles Dickens Bey'e... Paris'te herkesin bir favori mekanı olduğunu söylerler, Viktorya döneminin ünlü romancısının Paris'teki favori mekanıysa şehir morguymuş. Blade Runner filminin uyarlandığı Do Androids Dream of Electric Sheep? adlı romanın yazarı Philip K. Dick'le devam edelim. Dick 1974'te bir diş operasyonu geçirmiş. İyileşme sürecinde de, sonradan soyut resimlere dönüştüreceği tuhaf şekiller, ışık oyunları görmeye başlamış. Durum zamanla daha da kötüye gitmiş ve Dick, bu ışık oyunları sayesinde gerçeği görmeye başladığını, etrafındaki dünyanın çoktan yıkıldığı sanılan antik Roma İmparatorluğu olduğunu nihayet anladığını söylemeye başlamış. Ona göre Romalı askerler her yerdeymiş. Arthur Conan Doyle'un iddiasına göre bu fotoğrafta bir peri var! Sherlock Holmes'un yaratıcısı Arthur Conan Doyle, ölülerin aramızda dolaştığına inanıyor ve onlarla konuştuğunu iddia ediyordu. Bu amaçla ruh çağırma seansları bile düzenliyordu. Paranormal bir topluluk olan The Ghost Club'a üyeydi ayrıca. Bitti mi? Hayır. Perilere inanıyor, onların fotoğraflarını çektiğini iddia ediyordu. The Coming of the Fairies, yani Periler Geliyor adlı bir kitap bile yazmış ve bu yüzden epeyce alay konusu olmuştu."} {"url": "https://egoistokur.com/bedri-rahminin-karadutu-kirik-bir-ask-hikayes", "text": "İş Sanat Kibele Galerisi'nde açılan Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar Biz Mektup Yazardık sergisinde, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun bir dönem büyük bir aşk yaşadığı ve Karadutum dediği Mari Gerekmezyan'la mektuplaşmaları da yer alıyor. Mari, sanatçının asistan olarak görev yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi'nin heykel bölümünde eğitimine misafir öğrenci olarak başlıyor, bir süre sonra aralarında bir aşk alevleniyor. Atölyedeki gizli buluşmalar zamanla Eren Hanım'ın kulağına kadar gidiyor. Kızları bu yasak tutkunun pençesinden kurtulsun isteyen ailesi Mari'yi bir başkasıyla evlenmeye zorluyor ve genç kadın çok geçmeden tüberkülozdan ölüyor. O dönem sanatçıyı teselli eden, bu zor günleri atlatarak yeniden resme odaklanmasını sağlayansa eşi Eren Hanım. Bedri Rahmi'ye gelince; kalbini esir eden öyle büyük ve tutkulu bir sevda ki ölümünden yıllar sonra bile Mari Gerekmezyan'ın adı geçtiğinde gözleri doluyor. O kadar ki yüreğindeki yangını Türküler bitti/ halaylar durdu/ horonlar durdu/ hüzün geldi başköşeye kuruldu/ yoruldu yüreğim, yoruldu dizeleriyle söndürmeye çalışıyor. Gerekmezyan belli ki çok yetenekli bir genç kadınmış, akademiyi birincilikle bitirmiş. Gerçekçi stilinden övgüyle söz ediliyor. Fakat eserlerinin çoğu bugün kayıp durumda. Evli bir erkekle aşk yaşaması yüzünden sanat çevrelerinin onu dışladığını söyleyenler de var. Bugün elimizde eserlerinden sadece birkaç tanesi kalmış durumda. Üç Horon Kilisesi'nde bir, İstanbul Resim Heykel Müzesi ve Ankara Resim Heykel Müzesi'ndeyse ikişer eseri bulunuyor. Sergide görme şansına eriştiğimiz Bedri Rahmi büstü ise, Eyüboğlu ailesinin Kalamış'taki evinde. Yahya Kemal, Şekip Tunç, Neşet Ömer büstleri ve Patrik Mesrob Tin maskının başına gelenler meçhul. Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar Biz Mektup Yazardık sergisinde onun hazin mi hazin mektuplarını görmek etkileyici, epeyce de hüzün verici. Ama tabii gördüklerimiz bu kadarla kalmıyor. Mari'nin yonttuğu ünlü Bedri Rahmi büstü ve sanatçının elinden çıkma çeşit çeşit Karadut portresi de yer alıyor projede. Mari Gerekmezyan Odası'ndan da söz etmeliyim, orada Bedri Rahmi'nin mektuplarının bir kısmını kendi sesinden, Mari Gerekmezyan'ın elimizde kalan tek tük mektubunuysa ünlü tiyatro sanatçısı Bennu Yıldırımlar'ın sesinden dinleme şansı buluyoruz. Daha ne yazacaktın be Usta? Her şeyi yazmışın işte.."} {"url": "https://egoistokur.com/behcet-celik-yazarin-ruh-gocunu-ve-okurun-kalbini-acitan-diken-uclarini-anlatiyo", "text": "Öykü yazmaya erken sayılacak yaşlarda başladım. Ortaokul son sınıfta 15 yaşındayken Adana'da çıkan Son Yaprak isimli edebiyat dergisine öykü yollamıştım; dergide önümüzdeki sayı öykünüz ya da eleştirisi yayınlanabilir diye bir not çıkmıştı. Ne var ki bir sonraki sayısı yayınlanmadı o derginin. Lise boyunca da bir şeyler yazıp durdum. Milliyet Sanat'ın Dünya Gençlik Yılı seçkisinde ve Yeni Adana gazetesinde yazılarım yayımlandı. Ama esas olarak 1987'de Varlık'ta Her Sayı Yeni Bir Öykücü köşesinde bir öykümün yayımlanmasıyla edebiyatla ilişkim başka bir boyuta geçti. Yazı yazmak uzun süredir benim için kurtarıcı bir işlev görüyor. Edebiyatla ilgisi olmayan bir işim var. Mesaimi buna veriyorum. Çalışmak, bu sırada yapılması gerekenler, alınması gereken roller, tavırlar insanı tüketiyor. Okumak ve yazmak gündelik hayatın can sıkıcı akışının yanında, bana kendi seçtiğim ve katılmaktan hoşnut olup keyif aldığım başka bir akış sunuyor. Sadece öykü ve roman yazmak değil, edebiyat üzerine ya da kitaplar üzerine yazılar yazmak da aynı işi görebiliyor. Yazmak son yıllarda, gelir anlamında değilse de, yetiştirilmesi gereken yazılar, telaşlar anlamında benim için ikinci bir iş halini almış olsa da, bu durumdan çok şikayetçi değilim. Yazı benden zaman bekliyor, ciddi bir emek istiyor. Ne yalan söyleyeyim, yorulduğum, yetişemediğimi hissedip telaşlandığım, O yazılar için de söz vermeseydim dediğim de oluyor, ama bir yazıyı tamamladığımda, hele ki o yazı başlarken umduğumdan başka bir şey olmuşsa, yazım sürecinde daha önce aklımda olmayan bağlantılar kurup hayatla, edebiyatla ya da kendimle ilgili yeni noktalar keşfetmişsem, gerçekten değiyor yorgunluğuna, telaşına. Bundan öte de bir vaadi yok sanırım. Bir şeyler keşfettiğim bir süreç yazmak. Aynı zamanda sevdiğim bir şeyle uğraşmak. Bir edebi metin üzerinde çalıştığım günün sonunda o gün yazdıklarımdan hoşnutsam bir tür doygunluk hissettiğimi söyleyebilirim. Yazamadığım günler bu nedenle çok sıkılmam ama yazabilmişsem hoşnutluk duyarım. Öykü kitapları öykülerin birikmesiyle oluşuyor. Kitap halinde yayınevine vermeden önce de kitabın bütünlüğü üzerine düşünüyor, öyküleri sıralıyor, belki bölüm aralarına alıntılar vs seçiyorum, ama o kitabı tamamlamak gibi bir his olmuyor pek. Her bir öykünün son halini verirken daha çok hissediyorum tamamlama duygusunu. Dolayısıyla söz ettiğiniz tamamlama/ayrılma sürecini roman yazarken daha çok duyuyorum. Dünyanın Uğultusu'nu tamamlamam yayımının gecikmesinden ötürü uzamıştı; yeniden okuyup düzeltme imkanım olmuştu bu zaman zarfında. Başlarken nerede biteceğini tam olarak belirlememiştim; sanırım tamamlama hissini romanın sonunu yazdığım sırada duydum. Daha sürdürmeye gerek kalmadığını hissettiğim yerde bitti. Galiba bu kurtulmadan ziyade tamamlama hissi oluyor. Mutlaka benden, benim ruh halimden de izler var içerisinde, ama daha genel bir şey sözünü ettiğim ruh hali. Bir kuşağın, dünyaya yakın noktalardan bakan, aşağı yukarı benzer şeyler yaşamış ya da benzer şeylere maruz kalmış insanların farklı durumlarda verecekleri tepkilerin ya da tepkisizliklerin peşindeyim. Kabaca aynı kişi gibi görünebilmelerine karşın ince nüanslarla ayrıldıklarını düşünüyorum. Aslında bu ince nüansları fark edebildiğimiz anlarda kişilikleri, duruşları hakkında bir şeyler görebiliyor, anlayabiliyoruz. Bazıları o reçetelerle de mutlu olabilirler, yeter ki başkalarına da bunu dayatmasınlar! Böyle bir şey de var. Kendilerine benzememizi, mutlu olmak istiyorsak ancak onların yaptıklarını yapmamızı da dayatmaya çalışıyorlar. Sahteliklerin olduğu yerde mutluluk çok mümkün olmazmış gibi geliyor bana. Sahteliklerle örülü bir hayatta bir an gelir dikişler atar, çırılçıplak kalırız gibi geliyor bana. Başkalarını hadi neyse, ama kendimizi sonsuza dek kandıramayız. Duygularımız bir şeylerin sahte olduğunu bize duyurur, tatminsizliklerimiz, hoşnutsuzluklarımız bunun alarmını verir. Sözü ettiğiniz reçeteler başka sahte şeylerle üzerini örtme çabasıdır mutsuzluklarımızın. Bunlar alınıp satılır şeylerdir çoğunlukla ve bunları edindikçe daha fazlasına da ihtiyaç duyan bağımlılara çevirir bizi. Bu yüzden mutluluğun reçetesi olur mu bilmem ama öncelikle daha az sahte olmakla başlamak bana en uygun yol gibi görünüyor. Galiba Uğur Yücel oyunculuk için kullanmıştı ruh göçü sözünü. Edebiyat için de geçerli olabilir bu. Yazarken de insanın ruhu yazdığı kahramana göç edebiliyor; ama bunun büsbütün bir kişilik değiştirme olduğu sanılmasın. Yazarla kahraman arasındaki bir gelgitten söz etmek daha doğru olur belki de. Kahramanın yapıp ettiklerini baştan sona yazar belirliyor sanılır, oysa kahramanın ne yapacağı, ne tutum alacağı çoğu kez hikaye ilerleyip kahramanın kişiliği oluştukça belirlenmektedir ve bir noktadan sonra yazara düşen bunu görüp kağıda dökmekten ibaret olabilir. Yazar böylece yarattığı kahramanın bile olsa bir başkasını tutumlarının ardında ne olduğunu, hesaplarını, tepkilerini etkileyen şeyleri görmek zorunda kalır, kimi zaman kendimiz için yapmadığımız ya da yapmaktan kaçındığımız bir odaklanma gerekir bunun için. Böyle bir odaklanma ister istemez insanın kendisini tartmasına da neden olabiliyor. Olan biten her şeyin baştan sona anlatıldığı, okura sadece edilgin biçimde bunları okuma, takip etme işinin bırakıldığı yapıtları bir yana bırakırsak, her edebi metnin içerisindeki boşluklar bizim o metne katılımımıza, hatta metni yeniden kurmamıza imkan sağlayan kapılardır. Benim yazdığım öykülerin bir farkı olup olmadığını ya da bu farkın ne olduğunu bilebileceğimi sanmıyorum. Şunları söyleyebilirim sadece: Bazen bir öyküyü tamamladıktan sonra Rodin'in sözünü ettiği gibi fazlalıkları attığım olur, ama çoğunlukla yazarken bu boşlukları koruyarak yazıyorum sanırım. Söz konusu olan insansa; belirgin, tek yönlü bir neden-sonuç ilişkisi içerisinde değerlendirmeler yapmak kolay değil. Dolayısıyla ister istemez ortada bir bilinemezlik alanı, daha doğrusu kimi soruların yanıtlarının mutlak biçimde verilemeyeceği bir alan kalır. Ne de olsa değişim sürekli; bir sorunun yanıtını bulduğumuz anda artık önceki durumda olmuyoruz, çok şey değişmiş ve dolayısıyla kartlar yeni baştan dağıtılmış oluyor. Bu durumda boşluklar olması kaçınılmaz. Öykü kişilerini kimi zaman tam da bunun farkına vardıkları anlarda ya da bunun farkına varmalarının ardından geçmiş hatalarını görmeye başladıkları sırada tanıyoruz. Belki bunun bir etkisi vardır. Sanırım bu tarzda yazılmış öyküleri ve romanları seviyor olmam etkilidir tercihimde. Büyük hayatların, büyük olayların kendiliğinden ilgi çeken bir yanı var. Bunlar çoğu zaman özel durumlar, kişilikler, olaylar... Oysa sıradan hayatlardaki ilk anda önemsiz görünen gerilimlere odaklanmak bize insan olmak hakkında da, hayat hakkında da daha çok şeyi araştırma imkanı sunar. Geçmişte bıraktığımız arkadaşlarımızla birlikte kendimizden de bir şeyler bırakıyoruz, eksiliyoruz. Kavgası etmeden, muhasebesini yapmadan, olan bitenlerdeki kendi payımıza düşen kabahati kabullenmeden sadece kaçarak, uzaklaşarak, görmezden gelerek geride bırakmaya kalkmışsak, bir gün bir biçimde o kapanmayan yara uç verebiliyor. Toplumsal diken uçlarımız olmaz mı? Onlar da kapanmayan yaralarımızdaki kendi dahlimizle yüzleşmediğimiz için canımızı yakmaya devam ediyor. Bunlarla yüzleşmeye daha yeni başlıyoruz bence. Toplumsal hayatımızdaki pek çok gerilim yüzleşmeyi göze alanlarla yüzleşmekten korkanların çatışmalarından kaynaklanıyor. Son yüz yıl boyunca çok büyük acılar çekildi, çekilmeye de devam ediyor. Bunca acının iz bırakmadan unutulacağını sanmak büyük hataydı, nitekim şimdi başka biçimlerde kendini gösteriyor. Çok taze bir olay, bir arkadaşımın twitter'da söz ettiği bir bağlantı: Van depremi sonrasında verilen ırkçı tepkilerden çok rahatsız olduk. Bunları yapanların çoğu 90'lı yıllardaki kirli savaş döneminin çocukları oysa. Bununla yüzleşmediğimiz için bugün böyle bir diken ucu mütemadiyen batıp duruyor. 90'ların kirli savaşı da 12 Eylül'le hesaplaşamamış olmanın sonucuydu. Böyle silsile halinde gidiyor. Şu sıralarda da bir roman üzerinde çalışıyorum. Bu romanı yazmaya başladığım son bir yılda çok az öykü yazdım, yazabildim, ama haklısınız, öykünün apayrı bir yeri var benim için. İlk romanım Dünyanın Uğultusu'nun ardından yeniden bir öykü kitabı yayınlayınca şaşıran arkadaşlarım olmuş. Bundan sonra romanla devam ederim diye düşünmüşler. Öykü benim çok sevdiğim bir tür. Okumasını da, yazmasını da seviyorum. Ama türler konusunda ayrımcılık yapmıyorum. Yazmaya karar verdiğim şey türü belirliyor. Öykünün cazip yanı, daha kısa bir an içerisinde daha çok şeyi saklıyor olması, başka bir deyişle yoğunluğu. Eksilterek anlatmaya yatkınlığı da etkili bunda."} {"url": "https://egoistokur.com/behzat-c-6-emrah-serbesten-efkar-karmas", "text": "Emrah Serbes'e Behzat Ç. hangi müzikleri dinler? diye sormuştum, En çok Neşet Ertaş dinler diye cevap vermişti. En iyisi Emrah'tan bir Efkar Karması istemek diye düşündüm ben de bunun üzerine. Kendisi öyle anlatmıyor ama bence Behzat Ç., yaratıcısı Emrah Serbes'ten çok farklı biri değil, hatta bir nevi onun alter ego'su. sabırsızlandığım filmlerden biri daha. gerçekten çok merak ediyorum...."} {"url": "https://egoistokur.com/bejan-matur-eski-bir-kaplan-tarihten-bana-ve-tum-insanliga-bakiyo", "text": "Orhan Pamuk, Bejan Matur'un zarif ve şiddetle hissedilen şiirleri'nden bahsediyor. John Berger, Onun amacı, anlamsızı kuşatarak, kurnazlıkla alt etmek. Bunu yapıyor, başarıyor diyor. Moris Fahri, Matur'un insanlık hali üzerine bir yolculuğa girişirken tutkulu bir feryatla, yanıtlanamaz görünen sorular sorduğuna değiniyor. Şiir bana yürürken gelir en çok. Yolda olduğum, hareket halinde olduğum zamanlarda. Uzun bir dağ yürüyüşünden şiirsiz döndüğümü hatırlamıyorum. Fakat duyulan o şiirin, seslerin kaydedilmesi kağıt kalem varsa mümkün oluyor. Çünkü şiiri bir müzik gibi duyuyorum ilkin. Orada sözler yok. Bir ritim olarak geliyor önce. Bir ses anaforunun içine düşmek gibi. O anafordan akan seslerin kelimelere, cümlelere dönüşmesi yanımda defter, kalem varsa mümkün oluyor. Şiiri elle yazıyorum. Elde yazmak kalbin ritmine daha uyumluymuş gibi gelir bana. Elin bedenin dışına taşıdığı kelimeler isteseler de ruhun uzağına düşemezler. İbrahim kitabı ilk dört kitaptan farklıydı. İlk kitaplarımdan tanımadığım bir tamamlanmışlıkla geldi şiirler. Sanki varlıklarını tamamlamış, kendilerini oldurmuş olarak doğdular. Büyük bir ses olarak. Geldiğinde kelimeleri, imgeleri hazırdı. Üzerinde en az çalıştığım kitabım budur. Yaklaşık üç ay gibi bir zamanda sağnak gibi döküldüler. Çok az oynadım üzerinde. Bölümler, başlıklar ve bazı sorunlu akan yerler dışında çok iş çıkarmadı bana İbrahim kitabı. Şiirin gizli matematiğine inanıyorsanız eğer anlamın şiirin neresinde konumlandığıyla ilgili sorununuz olmaz. İyi şiir aklın açıklayamayacağı binbir sırla gelir. Anlam da o sırrın bir yerinde kendine yer açar. Yeri yoksa zaten şiir eksiktir. Bitmiş, tamamlanmış olarak gelen bir şiire müdahale etmeye çalışın. Size kapılarını açmayacaktır. O dil duvarını aşıp dahil olmak daha fazla anlam, daha fazla ses katmaya çalışmak mümkün değildir. Çünkü şiirde anlam da, ses de imgeye içkindir. İyi şiir bizi sezgisel bir matematiğin olduğuna inandırır. Nedir o? Şiirin malzemesi olan imgelerin bilinç altından geldiğini söylerler çoğunlukla. Ben buna bilinç dışını da eklememiz gerektiğini düşünüyorum. Yani evrendeki varlığımız ve ona anlamını veren her şey aslında manayı yapan şeydir. Bu bizim doğallıkla sahip olduğumuz bir bilgi. Sadece o bilgiyle doğru ilişki kurmamız gerekiyor. Şiir bunun en önemli araçlarından biri. Anlamın çok fazla öne alınmasında hep bir akıl görürüm. Politik bulurum bu tavrı. Zaten nasıl söylediğiniz değil, ne söylediğiniz öne çıkıyorsa orada bir sorun var demektir. Şiir kadar yalanı kolay gösteren başka bir uğraş yok. Şiir yalanı kaldırmaz. Kalbinizin tozu alınmadan tek bir sahici dize yazamazsınız. Böyle olunca zihinsel müdahalenin anlam lehine işleyeceğini de bilmek gerekir. Yani anlam lehindeki müdahale, bir şey söyleme telaşı şiirin doğasını bozar. Fakat bu şiirde mantığın aranmayacağı anlamına gelmez. Şiirde muhakkak bir iç tutarlık gözetilmeli. Bırakın dizelerin kendi içinde, bir kitap bütünlüğünde dahi bir iç tutarlılık, bir ahenk aranmalı. Diğer şiirlerle kimyası uyuşmayan bir şiiri kitaba almadığım çok olmuştur. Bu kitabın dışına düşen şiirler de oldu. Şiir bize sonsuzluk içinde bir andan söz eder. O anın ezeli ve ebedi taşıdığı hissiyle var olur. Bir anın taşıdığı ebed ve ezelden haberdar olmayan kimse zaten şair olmaz. Benim zaman algım da böyle sanırım. Sonsuzluk içindeki sonlu ve sonsuz milyonlarca geçişin titrettiği bir ruh ancak kainattaki şiire kendini açabilir. Varlığın zamanla ilişkisini doğru algılamak şiiri getiren bir şey. Orada büyük bir şiir var. Tarihten bize bakan gözler. İnsanın binlerce yıllık arayışı, o arayışın işaretleri olan taşların içindeki şiir. Belki de bu yüzden zamana kalmış, daha doğrusu kendi zamanını aşmış mekanlar ilgimi çekiyor. Ben arkeolojik alanları dolaşırım. Sadece Türkiye'de değil gittiğim hemen her yerde ilgimi en fazla çeken şey arkeolojik alanlar ve müzeler oluyor. İbrahim kitabını yazmaya başladığım günlerde Sumatar'ın güneş, ay kültünü var eden tepelerinde çıplak ayakla, taşlara basarak yürüyordum. Şiir orada zaten var. Hep vardı. Sizin kalbinizin gölgesizliğine kalmış gerisi. Biz çocukken neolitik mezarların, yarım bırakılmış aslan heykellerinin, Ermeni kafataslarının bulunduğu tarlalarda oyun oynardık. Orada binlerce yıllık insanlık hikayesi ve çok da uzak olmayan acılarla karşılaşıyorsunuz. Tüm bunlarla karşılaşmanın, onları fark etmenin bilinci elbette zaman algınızı belirleyecektir. Çocuklukta yaşanan zamanın tanrısallığından söz ediyorum belki de. Çocukluktaki zamansızlıktan. Çünkü orada yaşanan her şeyin kendi biricikliği, ilksel oluşu var. Bu da başka bir uzay demek. Kendi zamanı, benzersizliği asıl önemlisi ilk oluşu. İnsan zihninin, kalbinin kainattan süzülen ruh levhasına, yani o saf boşluğa nelerin dolacağını çocukluk yaşantılarımız belirler. O manzarada gözümüze değen, duyduğumuz her ses, her yüz bir varlık halini alır. Bizi var eden odur aslında. O ilk bakışın, ilk duyumun yarattığı duygulardır bizi var eden. Doğuştan getirdiklerimize ancak çocukluktakileri ekleriz. Sonrasında yaşanan her şey, değişen, her an yenilenebilen ve öğrenildikçe terk edilen duygular, hikayeler oluyor. Biz ne öğrenirsek gençlikte öğreniriz. Sonrasında başımıza gelen, karşılaşmalarımız, yalnızlığımızı dolduracak diye sarıldığımız aşklar, şehirler, mekanların hiçbiri benliğimizde tam olarak yer etmez. Çocukluk yaşantılarımız bir kader gibi yolumuzu da belirler. Elbette öreniyoruz, öğrenerek ilerliyoruz ama dönüp dolaştığımız yer çocukluk referansları oluyor. Bu yüzden aşk eşitler arası bir şeydir. Ancak eşitler arasında mümkün olur. İnsan benzerini arar. Benzer acılar, benzer sevinçler, benzer arayışlar çeker bizi bir diğerine. Ama nihayetinde tamamlanmanız mümkün olmaz çünkü duygular benzer olsa da ruhun kendi uzayı bir teklik, bir yalnızlıktır. Aynı ailede büyüdüğümüz kardeşlerle dahi bunca farklı maceralar yaşamamızı başka nasıl açıklayacağız. İnsan eksiktir. Tamamlanma ihtiyacı içindedir. Dünyada olmakla varlıktan kopmuştur. Her durumda o ilk kaynağa yönelmesi de bunu gösterir. Doğum varlıktan, anneden kopuşsa ne kadar büyük bir yalnızlık olduğu sizin anneye, varlığa yüklediğiniz anlamla ilgili. Aslında hepimiz doğmakla, anneden kopmakla yalnızızdır ama Adem'in yalnızlığında doğumun mutlak anlamına dair çok sarsıcı bir dekor var. Çok şey söylenebilir ama o yalnızlığı ve hayreti hissetmenin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Şiir onu verebildiyse ne ala. O bilgiye yaklaşmak aslında hiç zor değil. Bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu söyleyen Tanrı'yı neden o kalıpların içinde aradığımız aklın insana cilvesi. Kaplanın zihnimdeki imgesi daha çok taşlardan, rölyeflerden, tarihten bu güne kalanlarla ilgili. Eski bir kaplan o. Tarihten bana ve tüm insanlığa bakıyor. Elbette bir kaplanın dinamiği ve pençeleriyle hareket ediyor ama arkaik bir kaplan. Binlerce yılı, tarihin yükünü, gücünü taşıyor. Çünkü bu kitaptaki şiirlerin nerdeyse tamamı İbrahim'in şehrinde geldi. İbrahim unutmayın Hanifti. İbrahim'in arayışında ona cevap olacak dinler yoktu henüz. Onun arayışındaki saflığın ve inanmasındaki gücün etkisi belki de. Düşünün güneşe gidiyor yok, aya gidiyor yok. Batan şeyleri sevmem diyor. Sonsuz olanın, mutlak olanın arayışında. Tüm bunları hissettiren o dekorun içinde ben o çarpışmayı yaşadım. O şiir bana geldiğinde adı da konmuştu sanki. Hiçbir şey tasarlamadım. Hiçbir kurgu yapmadım. Bazı şeyler açıklanmaya gelmez. Bu şiir kendini yazdırıp kapandığında bir adı olması gerekiyordu. Kalbimi yokladım. İsim rüyasına yatmak gibi bir şeydi. Baktım ki İbrahim adı uzaklaşmıyor zihnimden. Öylece kondu."} {"url": "https://egoistokur.com/bejan-matur-insan-siyaset-yapiyorsa-bile-icinde-siir-olmal", "text": "Orhan Pamuk Bejan Matur'un zarif ve şiddetle hissedilen şiirlerinden bahsetmişti bir yazısında. İngiliz yazar ve eleştirmen John Berger ise onun bir haykırışı andıran şiirlerine hayranlığını dile getirmiş, okurların bu şiirleri kelime kelime değil el ele takip etmesi gerektiğini yazmıştı. Evet, dağın coğrafi, kültürel ve politik olarak da önemli, arkasında koskoca bir tarih var. 100 yıl önce Ermeniler Musa Dağı'na sığındılar, bugün Kürtler başka bir dağ arayışındalar. Rakel'in hikayesindeki gibi... Tehcirden kaçan bazı Ermeniler dağa sığınarak Kürtleşiyor ve bir Kürt aşireti olarak yaşarken Hıristiyanlıklarını gizli gizli yaşıyorlar. Buna benzer o kadar çok dağ hikayesi anlatıldı ki. Kitaptaki bölümlerden biri de Anne. Şiirinde hep karşımıza çıkmış bir imge. Benim yolum galiba hep varoluşla ilgili imgelerle kesişiyor, kendimi oralardan çıkaramıyorum. Rüzgar Dolu Konaklarda dövmeleri solmakta olan, omuzları küçülmüş, yalnız bir anneyi yazmıştım. Bu kitapta ayva soyan, cevizlere, incirlere gülümseyen bir anne var. Gılela diye bir şiir var. Kürtçe bir kelime bu, annemden duymuştum ilk. Tozu, toprağı, kuru yaprakları toplayıp götüren, temizleyen küçük rüzgar hortumu anlamına geliyor. Aniden başlıyor, başladığı gibi bitiyor. Rüzgar adları çok güzeldir Kürtçede ve bazıları sanırım sadece benim doğduğum yerde, Maraş'ta kullanılır. Sonradan o şiiri okurken Ben bunu nasıl yazabildim duygusu geldi; aynaya, içine doğduğun yuvaya, yere, göğe, dünyaya bakıştaki, kainatı algılayıştaki saflık ürpertti beni. İlk şiirlerimde daha kapalı, sisli olan söyleyiş giderek sadeleşip yalınlaşmıştı. Daha az cümle, daha az kelime olmak istiyor benim şiirim, harf olmak hatta harf bile değil, ses olmak istiyor ve ruhum hep oraya, köklerimin durduğu yere, aslolana çekiliyor. Folklorik ya da kültürel bir motiften bahsetmiyorum, kainatla ilişkime dair bir şeyi kastediyorum. Şiirde kurgu yapmıyorum. O bana önce ses olarak geliyor. Genellikle de yürürken... Nota bilsem, o kelimeleri, daha doğrusu sesleri yazardım. Bir ses duyuyorum önce ve o sesin içinde ilerlerken, ayağımın altında taşı toprağı hissederken, işittiğim sesler müziğe dönüşüyor. Şiir neredeyse şaman ritüeli gibi. Kendimi bir zikir duygusuyla doğaya veriyor ve içimde oluşan ses anaforundan hatırlayabildiklerimi kaydediyorum. Ve işte onlar şiir oluyorlar. Geçen yaz şöyle bir şey yaşadım: Maraş'ta yürüyordum, bir ses geldi. Şiir bana daha çok orada geliyor zaten. Yanımda kağıt kalem yoktu ve duyduğum sesi bir şarkı söyler gibi mırıldanarak telefonuma kaydettim. Yoksa uçup giderdi, unuturdum. Çok acayip bir deneyimdi, çünkü ilk kez şiirin bana geldiği haliyle neye benzediğini sonradan görme şansım olmuştu. O kadar teslim alan bir şey ki. Elbette. Sen isteyince gelmez şiir, kendisi isteyince gelir. Hazır değilsen, kalbini tertemiz ve açık halde bırakmamışsan tek kelime yazamazsın. Bazen bir kelimeye takılıp değiştirmek isterim ama buna müsaade etmez. Yazmamıştım ama artık yazıyorum. Deniyorum en azından. Bu da bir geri dönüş çabası. Maraş kenarda hatta Kürtlüğün de kıyısında bir yer. Bizim konuştuğumuz Kürtçe ile standart Kürtçenin dili olan Botan yöresi Kürtçesi çok farklı. Tıpkı İrlanda İngilizcesinin standart İngilizceden farklı olması gibi. Biz İrlanda İngilizcesi gibi konuşuyoruz Kürtçeyi. Ben, yaşlılarımızın çok güzel konuştuğunu düşünüyorum. Neolitik nineler diyorum onlara ve giysilerine, tavırlarına, müzikal yeteneklerine, seslerine, sözlerine, arkaik neredeyse zamansızlık oluşlarına hayranlık duyuyorum. Bir saçağın altında oturan yaşlı kadına bakınca, yüzüne düşen gölgeyi görüyorum ve 10 bin yaşındaymış gibi geliyor bana. O kadınların konuştukları dil benim için anne dili, ben annemle hala öyle konuşuyorum ve Kürtçe şiir yazacaksam da o dille yazmak istiyorum. Kürtçe gramer çalışmaya cezaevindeyken başlamıştım. Şiir yazmaya da o sırada karar verdim zaten. Bir yol ayrımındaydım: Ya Türkçe yazacaktım ya da Kürtçe. Fakat Kürtçe yazarsam annemin dilinde yazmalıydım. Ancak şimdi çalışabiliyorum bunun üzerinde. Böyle 12 şiirim var, onları gözbebeğim gibi ayırıyorum diğerlerinden. Uzun yıllar köşe yazarlığı yapmıştım, artık bıraktım. İstanbul'da yaşıyorum, New York ve Londra'ya gidiyorum. Önümüzdeki dönem New York'ta daha uzun bir süre kalacağım sanırım. Bir yandan da hep korumaya çabaladığım bir iç alanım, mağaram var ve aslında oradan hiç çıkmıyorum. O mağara benim karanlığım, yalnızlığım; çok değerli... Dışarıdaki hayat o kadar acımasız ve incitici ki kendimi ancak orada iyileştirebiliyorum. Bana sorarsan içinde şiir olmayan hiçbir uğraş değerli değil. İnsan etet yapıyorsa bile içinde mutlaka şiir olmalı. İnsana dair çok değerli bir cümle sarf etmişsen, kalplere dokunmuşsan o şiirdir. Marangozsun diyelim, bir masa yapıyorsun... Şiirini bulabilirsen o masa başka türlü bir masa olur. Sonuçta Anadolu'nun, Mezopotamya'nın dilini kullanan bir şairim ve hep seyahat halinde yaşıyorum, çocukluk manzarama dönmek de iyi geliyor. Ama sırf Maraş'ta yazmıyorum elbette, şiirin mekanı yok. Uçakta ya da uyku arasında çok yazarım. Yabancı bir yerdeyken yazmak ilginç oluyor, dil aracılığıyla başa, doğduğum yere dönüyorum. Edebiyatın konusu da bence bu geri dönüşler. İnsan asla aynı kişi olarak dönmüyor. Şiir özünde sese dayalı bir şey. Ve bir dildeki sesi başka bir dilde yaratmak imkansız olduğu için aslında çevrilemez. Öte yandan pek çok şairi çevirilerden sevdiğimiz ortada. Denemeler yapıyoruz ve ararken bazen şanslı anlarımız oluyor. Ben iyi çevirmenin gelip beni bulacağına inandım ve şiirlerimin çevrilmesi konusunda acele etmedim. Ondan önce onlarca kişi denedi. Kimi çok akademikti, kimi daha kuru ve zihinsel bakıyordu. Bazıları da fazla lirikti. Çevirmenin anlam dünyasının derinliğinin şairinkine uymasını önemsiyorum. Çünkü şiir, dilin gramer kurallarının ve gündelik kullanımının gerisindeki karanlık alanıyla, rüyaların alanıyla ilgili bir şey. O şiir ses ve ritm olarak diğerlerinden farklı oldu, göktaşı gibi düştü adeta. Sonuçta senin hikayen, yaşadığın toplumun tarihi aynı zamanda. Ve ben insanların anlattığı hikayeleri dinlemeyi çok seviyorum. Ünlü İngiliz sanat tarihçisi ve yazar John Berger sana hayran olduğunu söyledi ve Bejan'ın şiirinde tarihin acısı var dedi. Benim için o kadar değerliydi ki bunu duymak. . Elbette. Şiirimde içine doğduğum toplumun çok da dile gelmemiş hikayelerini, kalbe gömülmüş acılarını anlatıyorum. Bir vakanüvis değilim, sadece bazı olayların geçip gittikten sonra arkalarında bıraktığı tortuyu da yazmak, kayda düşmek, onu yaşamamışlara hissettirebilmek gerektiğini inanıyorum. Sözünü ettiğin şiiri yıllar önce yazmış ama unutmuştum. Sonradan not defterlerimin birinde rastlayınca hatırladım. Kendimi hep şiirle iyileştirdim, şiire dair beni en büyüleyen şeylerden biri bu. En son Uluslararası Af Örgütü için bir konuşma yapmamı istediler. Cezaevinde işkence görmüş olduğum için davet edilmiştim, çünkü konu insan haklarıydı. Her şeyi bir yana bırakıp şiirin gücünden bahsettim. Cezaevindeyken hücremin karanlığında elmas gibi parlayan bazı kelimeleri bulmuştum ve o kelimeler beni hayatta tutmuştu. Sonrasında yazdığım her şey o sağ kalma çabasının bir tutanağı gibi. Yürekten yazıyor ve yüreğe değebiliyorsanız, evet. Öteki türlüsü şiir değil zaten, strateji. Şiirin tabii ki bir matematiği var. Sezgisel bir matematik o, müzikteki, heykeldeki, mimarideki gibi... Şiir bana önce ses olarak geliyor, anlatmıştım ama sonrasında ciddi bir zihinsel uğraş başlıyor. Büyük bir disiplin var orada; büyülü bir gayret ve titizlik. Her şeyi kağıtlara aktardıktan sonra neyi ne zaman söyleyeceğinizin sırasını belirliyor, bir yapı inşa ediyorsunuz. Şiir toprağın en derin yerinden çıkardığın kapkara bir taş gibi ve onu ince ince işleyerek elmasa dönüştürüyorsun. Elması nasıl işleyeceğin bilgisine sahip değilsen, ter akıtmaya gücün, cesaretin yoksa harcanır gider o taş. Bence o yüzden her köşe başında bir öykü-roman yazma kursu var ama şiir yazma kursuna rastlamadım pek. Birine ona gelen imgeleri nasıl işleyeceğini, damıtacağını, duygusal tortulardan, lirik hezeyanlardan arındıracağını anlatabilirsin ama imgeyi hissettiremezsin. İmge aklımızla elde edebileceğimiz bir şey değil, kalbimizi açarak aktarabiliriz ancak. Yıllardır yok saydığımız ve ancak yenilerde tartışmaya başladığımız Dersim trajedisiyle ilgili o şiir ama öncesini anlatmam lazım. Bir gün Kalan Müzik'in sahibi Hasan Saltık aradı ve bir şeyler göstermek istediğini söyledi. Hasan'ın Dersim konusunda muazzam bir arşivi vardır hatta bugün medyada gördüğümüz fotoğrafların birçoğu onun arşivindendir. Onları ilk görenlerden biri de benim işte. Haritalar, krokiler, ordu tarafından kırmızı kalemle işaretlenmiş harekat planları, insanların ne şekilde yürütülüp hangi mağaralara doldurulacağının bilgileri ve bakmaya dayanamayacağın fotoğraflar vardı. Yaşlıların anlattıklarını dinlemiştim, sözlü kültürden aşinaydım orada yaşanan trajediye ama onunla bu kadar çarpıcı bir çıplaklıkta karşılaşmak beni çok etkiledi. O dönemde büyük bir mühendislik çalışması gerçekleştirilmiş ve uyumsuz kaldığı, teslim olmayı reddettiği için Dersim, daha steril bir toplum yaratma çabasının adeta çıbanbaşı saydığı bir yer olmuş. Bütün bu vahşet elbette tarihçilerin konusu, ben yalnızca bunları topluca görmenin verdiği duyguyu kağıda döktüm. Türkiye'de biz çok konuşuyoruz ama hiç bir şey söylemiyoruz. Bir sonucu olmuyor konuştuklarımızın, bir değişime ya da dönüşüme yol açmıyor hiçbiri. O zaman başbakan olan R. Tayyip Erdoğan'ın Dersim'le ilgili olarak Gerekirse özür de dileriz cümlesi çok değerli olabilirdi ama bunu CHP'yi dövmek için yaptığını fark edince orada başka türlü bir pragmatizm seziyorsun. Yüzleşmenin bir doğrudanlığı, vakarı, haysiyeti vardır. Suçunu kabullenmen, karşındanin üzüntüsünü hissetmen, acısını kalbinde duyman gerekir. 1915'in 100'üncü yıldönümü yaklaşıyor, ne yapıyoruz? Gerekirse Ermenilerden özür dileyeceğimiz söyleniyor. Eh, tabii ki gerekiyor. Kitap Artık her şeyi bağışlıyorum dizesiyle bitiyor. Bu özgürleştirici olmalı. Ama af dilemek de özgürleştirici bence. Kesinlikle. Bağışlamak arındırıcı bir şey... Toplum olarak da nefreti yenmek zorundayız. Öfke ve acı ayrı ama nefretin kalbi karartan bir ağırlığı var. Alevilik için de geçerli bu. Memlekette Alevi-Sünni çatışması Kerbela'dan beri bin yıldır devam ediyor, tamam, anlıyorum ve işte şimdi de Alevi Açılımı konuşuluyor. Oysa Alevilerin topu topu 8 maddelik bir gündem listeleri var, en önemli madde de cemevlerinin ibadethane kabul edilmesi. Bu kadar basit aslında, evirip çevirmeye gerek yok. Ama işte burada da Dersim ve Ermeni meselesinde olduğu gibi bol bol laf kalabalığı yapılıyor ve bir türlü bir yere varılamıyor. Halbuki bu toprakların insanı özünde barışçıl. Devleti yönetenlerin aklı doğru işlediğinde toplum o kadar kolay entegre oluyor ki. O yüzden çok daha ferasetli, çok daha derin ve toplumu doğru anlayıp yorumlayan yöneticilere ihtiyacımız var. Yöneticilerin de kalbi olmalı. Toplum hiçbir dönemde bu kadar kutuplaşmadı, biz ve onlar kelimeleriyle başlayan cümleler hiç bu kadar kolay kurulmadı. Bu iki kelime faşizmin çekirdeğidir ve sen cümlelerini böyle kurduğun zamanlarda fitili ateşlemiş olursun. Barış çok büyük, büyülü bir kelime. Hepimiz bunu arzuluyoruz, hepimizin kalbi orada atıyor. Türk-Kürt savaşıyla ve silahların susması gerektiğiyle ilgili olarak çok yazdım ve bu uğurda her çabayı çok değerli buluyorum. Ne hayaller kuruldu, sözler verildi biliyoruz, ne kadarı tutulacak, onu da göreceğiz. Yine de pozitif bakmamız ve elimizden gelen desteği vermemiz gerektiğini düşünüyorum. Barış sadece iktidara bırakılmayacak kadar değerli bir ihtiyaç."} {"url": "https://egoistokur.com/bejan-maturun-siddetle-hissedilen-zarif-siirleri-uzerin", "text": "İbrahim'in Beni Terketmesini Orhan Pamuk İngilizce çeviriye yazdığı arka kapak yazısında, Bejan Matur'un zarif ve şiddetle hissedilen şiirleri... diye tanıtıyor. RC: Muhtemelen In the Temple of a Patient Goddaki çevirmenin önsözünden bildiğiniz üzere, Bejan ilk Türkçe şiir kitabıyla ansızın kapımda beliriverdi. Ben hep onun gönderilmiş olduğunu düşündüm ve çok kısa sürede onun tuhaf anlatılarında alttan alta akıp giden mit ve efsanelerin çekimine kapıldım. RC: Çeviriyle her zaman ilgiliydim; okuldayken ödevlerle uğraştığım, Homeros ve Vergilius'tan parçaların doğrudan tercümelerinden fazlasını yazmaya çalıştığım zamandan beri; çünkü onlarda önemli bir eksik olduğunu düşünüyordum ama bunun ne olduğunu bilmiyordum. Ayrıca şiir okuyan ressam bir babam vardı; Chaucer'in Troilus ve Cressidasını modern İngilizceye çevirmekle uğraşıyor ve bunu dinlemek isteyen herkese sesli şekilde okuyordu; buna kızları da dahil olabiliyordu. İşte eskilere dayanan bir şiir ve çeviri altyapısı... Bejan'ı çevirmenin çekiciliği, diye soruyorsanız... Bence bu çoğunlukla sade ve dolaysız gibi görünen bir dil ile onun sunduğu son derece güçlü kavramlar arasındaki farkı çözmekte yatıyor. Bir peygamberin sesindeki gibi bir ağırbaşlılık var. Şiirlerdeki diğer sesler tuhaf, gerçeküstü, bazen naif ve ikinci kitapta da oldukça enerjik. Okur ve çevirmen sürekli Bu sesler bizi nereye götürüyor? diye merak ediyor. RC: Bence kitaplar arasındaki temel fark, varılan çözüm hissinde ve sezdirilen olasılıklarda yatıyor -bir demir atılmış gibi. Adlandırılacaklar adlandırılıyor, şair kendini bile tanımlıyor. Şair bir söyleşisinde burada bir büyüme süreci olduğunu söylüyor. Vezin çok benzer, dil hala soyutla somut arasında gidip geliyor, erken dönem işlerindeki masalsı atmosfer üç tek tanrılı dinin daha bilindik hikayelerine dönüşüyor. Bir yaratılış öyküsü var; tanıdık kahramanlar Adem ve Havva, yılan, bahçe, İbrahim ve oğulları, alevli kılıçları olan melekler var. Nerede olduğumuzu bildiğimizi zannediyoruz, sonra şair bizi döndüre döndüre bir dönüş ayinine gönderiyor. Bu sebepten bir muhabir sufi mi olup olmadığını sorduğunda, şair gülüp geçti: Mistik değilim. Ancak yeni kavramlar, tutku, aşk, huzur gibi sözcükler ortaya çıkıyor. Belki şairin Mahatma Gandhi'ye hayranlık duyduğunu açıklaması bu enigmatik şiire bir ışık tutabilir. Umarım çeviri bu atmosfer değişimini yansıtmada başarılı olmuştur. RC: İşbirliği birçok şekil alabilir. İki büyük Türk şair üzerine Richard McKane'le işbirliği yaptığımızda hem beraber hem de ayrı ayrı çalışmıştık; açıklamam gerekirse, seçtiğimiz şiirleri ayrı ayrı çevirdik, birbirimize okuduk ve gerektiğinde kaynak dilde konuşanları ve okuyanları arayarak yorum önerilerimizi değiş tokuş ettik. Nadiren uzun şiirler üzerinde birlikte çalıştık, çok şükür ki orijinalle ilgili ortak bir duygusal hissimiz vardı. İşbirliği yapan kaç kişi böyle çalışır bilmiyorum. Bejan'ın işlerini iyi anlayan Selçuk Berilgen, her müsveddeyi titizlikle okuyan biriydi ve Türkçe tabirler, gelenekler ve görenekler hakkında çok değerli bir bilgi kaynağıydı. Bu da, iş son kararları vermeye geldiğinde yükü ciddi anlamda hafifletti. Onunla çalışmak bir keyifti. Onunla başka, çok farklı bir Türk kadın yazar üzerine de birlikte çalıştık; her kelimeyi ve deyişi neredeyse bir kazı alanındaki arkeologlar gibi kazarak çıkarıyor, şaire bir kaynak olarak başvuruyor ve her sezgimizi paylaşıyorduk. Şu anda Bejan'ın düzyazı anlatılarından oluşan bir kitap üzerinde çalışıyoruz, Selçuk uzmanlığı ve kendi çalışma alanı olması nedeniyle bunda öncülük ediyor."} {"url": "https://egoistokur.com/beklenen-roportaj-tolga-meric-hakkinda-bildigim-her-se", "text": "Tolga Meriç, hayattaki en yakın arkadaşlarımdan. Gitmeyeceklerden. Gitse de kalacaklardan. Egoist Okur'dan tanıyorsunuz onu. Bir de tabii Picus döneminden bu yana yaptığı görkemli röportajlarından... Bazılarını burada yeniden yayınlamayı düşünmüyor değilim, röportaj nasıl yapılır, öğrensin herkes diye. Yirmili yaşlarımda, biri bana kitaplar vereceğini söylediğinde, o kişiyi sıkabilecek sözsüz bir ısrara kapılırdım. Nasıl anlatayım bunu? Bambaşka şeyler yaptığımızda bile, ağzımı açıp da istemediğim halde, o kişi aslında kitapların verilmesini beklediğimi bir biçimde sezerdi. Daha öncesinde ise, çocukken yani, yapamadıklarımı başkalarına yaptırma becerisi edinmiştim. Üstelik aynı şekilde: Yaptırmak istediğim şeyi hiç söylemeden yine. Kardeşim bunu anlamıştı, ondan neyi istediğimi de anlamıştı ve benim için kitaplar çalmıştı. Belki on belki yirmi tane. Fakat sonra vicdan azabı duydu ve çaldığı kitapları yine tek başına gidip, aldığı yerlere geri koydu. Ödünç verme meselesine gelince... Kitap ödünç vermeyi sevmediğimden, verdiğim kitapları geri istemeyi ya da beklemeyi doğru bulmadım. Bu konuda herkes böyledir diye düşündüğümden olacak, ödünç aldığım kitapları geri verme gereği de hissetmedim pek. Bence ödünç alıp vermek o işin adı olmuştur da, aslı başka bir şeydir. Fakat evet, insan bu tür kandırmaların dışında tutamıyor yine de kendini. Bu sorunun karşılığı olmayacak ama bir yazar dokunulmazlık halesiyle taçlandırıldığında, çok sevdiğim bir isim bile söz konusu olsa, içimde o yazara dönüp yeniden bakma ve sevgimi gözden geçirme dürtüsü oluşuyor. Oğuz Atay, Bilge Karasu ya da Leyla Erbil gibi yazarları kuşatan dokunulmazlıktan söz ediyorum. Kuşku ve bıkkınlık uyandırıyor bende bu. Göklere çıkarmada, onunla at başı gittiğine inandığım linç kalabalıklarının gölgesini de görür gibi oluyorum. Vapurlarla otobüsler hariç, açık havada ya da dışarıda kitap okuyabilen biri değilim. Zaman seçmem pek ama oturarak okuyamam genelde. Sırtüstü uzanabileceğim ya da yan yatabileceğim bir koltuk ararım. O koltuğun dokusunun bana tanıdık olmasını da isterim. Bedenimin şeklini az çok almış bir koltuk olmalı. Herhalde bu yüzden, başkalarının evinde, o evde yalnız bile olsam doğru dürüst kitap okuyamam. Başkalarının evlerinde kitapla arama bir şeyler girer. O evlerin koltuklarının içine gömülecek, göçülecek yerlerini ya da serinliklerini, gölgelerini keşfedecek zamanım olursa -neredeyse eşyayla aramdaki erotik bir ilişkidir bu- kitaplarla da yakınlaşmaya başlarım. En çok öykü ve roman okumayı severim. İyi yazılmış otobiyografileri de severim. Fakat şairlerle gerçekten uzun zaman geçirmem gerekir. Bir şairden ötekine atlayamam. Yılda ikiden fazla şairi anlayıp tanıyabileceğimi sanmıyorum. Behçet Necatigil, Gülten Akın ya da Walt Whitman gibi anında çarpıldıklarımla ise ilişkim ömürlüktür. Kitaplığımın acıklı bir hal almasını önlemek için ıvır zıvır, şıpınişi yazılıp piyasaya sürülmüş kitapları kendileri için satacak birilerine veririm. Böylece kitap atmanın, kağıt için üzülmenin yükünden kurtulmuş olurum. Eğer bu bir hazine koruma yöntemi sayılırsa, kitaplığımı görenler küçük, buruk sevinçler duyabilirler. Şaşırtıcı olansa kitaplığımdaki bir şeyde değil, kitaplığımın kendisinde ve evde sahiplendiğim tek malım gibi duruşundadır. Charles Dickens'ın Büyük Umutları, Oktay Rifat'ın Bay Learı ve Stephen Hawking'in Büyük Tasarımı. Komik bir şey söyleyeyim: Ben hayatımda kimseye Adamım falan demedim. Öyle şeyler diyecek biri olmadım hiç. Ama nedense Stephen Hawking'i Adamım benim diye seviyorum. Fizik için yeni bir dil yaratma çabasına hayranlık duyuyorum. Tanımakta geciktiğim ölü yazarların kitapları. Marguerite Yourcenar'ın sözünü ettiği, belli bir birikimden sonra kapıldığımız yeni yapıtlar karşısında duyulan şu bildik tiksintiyle tanışıyorumdur belki de. Olmayacak bir işe kalkışarak her yıl bir roman yazanların fabrikasyon, hormonlu kitaplarını, bunu yapanlar arkadaşlarım ya da sevdiğim yazarlar bile olsa, almak istemiyorum artık. Okuru, yaşadıkları siyasi yoksunluk krizleriyle istismar ettiğini düşündüğüm yazar ya da kitapları ise iş olsun diye bile okuyamam. Bunlar zaten çapsız ürünlerse aslında o kadar aldırmam da, okur ya da eleştiri düzeyinde toplu bir budalalık, görmezden gelme ve ikiyüzlülük sezersem edebiyat adına umutsuzluğa kapılırım. Bence zaman karşısında her kitap kendi layığını buluyor. Yine de, Oktay Rifat'ın, Selim İleri sayesinde keşfettiğim Bir Kadının Penceresinden adlı romanı ilk aklıma gelen. Mehmet Erte. Arzuda Bir Sapmadaki birkaç öyküsünü okurken hayatımda ilk defa kıskançlık duydum. Metinlere karşı bende hiç olmayan bir duygudur bu. O yüzden çok şaşırdım. Fakat benim keşfettiğimi kaç kişi keşfedebilecek emin değilim. Çünkü hakkında bayağı bir yazı çıktı ama kitabı ya da yazarı tam olarak kavrayabilmiş yazılar değildi bunlar. Gerçi ben Mehmet Erte'nin de kendisini tam olarak anlayabildiğini düşünmedim. Eğer anlarsa, metinlerine şu saçma sapan hayatın yerine kendi dünyasını koyarsa, bambaşka bir yer açabilir edebiyatımızda."} {"url": "https://egoistokur.com/belirsizlik-guvensizlik-surekli-tehdit-algisi-varolus-kaygis", "text": "Zaaf ve Gertrude 2'ye Nasıl Bölündü adlı kitapları aracılığıyla Şule Öncü'nün edebiyatçı yönünü epey zaman önce tanımıştık. Şimdi elimizde onun psikoterapist olarak yazdığı ilk kitap var. Doğan Novus etiketli Yatıyorum Bir Şey Diyor Musunda Öncü, bağlanma korkusu, ayrılık travması, çevrimiçi ilişkiler ve kimsenin gerçek anlamda karşılaşamadığı, tanışamadığı, buluşamadığı ıssız hayatlar etrafında aşk ve ilişkilere dair sorular soruyor, çözüm önerileri sunuyor. Psikoterapist Şule Öncü'nün aşk ve ilişkiler üzerine yazdığı yeni kitabı okurken, son zamanlarda aklımı çok kurcalayan bir meseleyi düşünüyorum: Kiminle konuşursam konuşayım, insan denen varlığın karanlık doğasından bahsediyor, onun bencilliğe ve yıkıcılığa meyilli olduğunu söylüyor. Bense soruyorum: Buna inanmak, bize bir çeşit özgürlük; özensiz davranma özgürlüğü veriyor olabilir mi? Böylece normalde beğenmeyeceğimiz şeyler yaptığımızda, yani kendimizi sevmemek için gerçek sebeplerimiz olduğunda, suçu kolayca 'doğamıza' atıyoruz. Bilmiyorum, benimki sadece bir fikir. Şule Öncü'yse, Kendini sevme konusu çoğunlukla yanlış anlaşılıyor diyor. İnsanın ötekiyle bağ kurmadan, öteki olmadan kendini sevmesi pek mümkün değil. Kendini sevmekse, 'kendinden hoşnut olmak ve yalnızlığı da yaşanır kılmak'tan başka bir şey değil. Kendini sevmemenin temelinde de zaten genellikle vaktiyle başkaları tarafından sevilmemek ya da aşırı şımartılmak var. Tabii bu kişileri sevildiklerine inandırmak da zor oluyor. O halde risk almamak için aldığımız en büyük risk, kendimizi attığımız ateş nedir? diye soruyorum Öncü'ye, Eylemsizlik diyor. Harekete geçiyor ve röportajımıza buradan başlıyoruz. Kadınla erkeğin hem kendine hem de birbirine yabancı olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bu durum, birbirine aç ve muhtaç olan iki cinsin gerçek anlamda karşılaşmasına, denk düşmesine, birbirinin ihtiyacını karşılamasına, birbirinden beslenerek büyümesine, olgunlaşmasına engel teşkil ediyor. Biz geleneksel kolektivist bir toplumken, birkaç on yıl içinde modern metropol kültürüne gark olduk. Lafta kabul ettiğimiz ama bir türlü içselleştiremediğimiz değerlerimiz ve inançlarımız var, ilişkilere dair. Mantığı anlaşılmamış, sağduyu süzgecinden geçirilmemiş bulanık normlar var ve kendi aklıyla düşünmeye alışmamış bir toplumun bu normlara uyma çabası... Dolayısıyla biz ilişkilerimizi bu bulanıklığın ortasında, bir sis ve toz bulutu içinde, birbirimizi göremeden, itiş kakış yaşıyoruz. Ben bu kitapta, birbirini gereksinen ama yeterince iyi bir ilişkiyi bir türlü olduramayan kadınla erkek arasında biraz temizlik yapmak, bulanıklığı gidermek, sis perdesini aralamak ve görüşü netleştirmek istedim. Karmaşık, dağınık ve anlaşılmaz olanları anlaşılır, dolayısıyla değiştirilebilir kılmaya çalıştım. Çünkü kendinizi, ilişkiyi ve ilişkide olduğunuz kişiyi yeterince net göremezseniz ilişki gözünüzün yaşına bakmaz; savurur sizi, yerden yere vurur. Küslüğe yakın bir etkileşim zemininde, ifade edilemeyenlerin titrek bir özeti o cümle. Yeterince uzatılamamış bir barış çubuğu gibi. Hem yakarış, hem kaçış. Bizden önceki kuşakların kafası bizim kadar karışık değildi. Daha çok şey bildiklerini değil ama bildiklerinden daha emin olduklarını düşünüyorum. Bu durum zihinsel dinginliğe olduğu kadar sabit fikirli oluşa da sebepti tabii. Geleneksel rol dağılımını kabullendikleri için ilişki içindeki duruşlarını bizim kadar sorgulamıyorlardı. Ve bu kabullenişte ne gizli isyanlar, ne derin mutsuzluklar, ne sönmüş cevherler, kendinden vazgeçişler vardı... Daha mutlu değil ama daha kadercilerdi. Kesinlikle etkiliyor. Belirsizlik, güvensizlik ve sürekli tehdit algısı, varoluş kaygısını arttırıyor. Genel kaygı arttıkça yakınlık kaygısı da artıyor. Çünkü gerçek yakınlık cesaret gerektirir, kaygılı insan ise korkak olur. İlişkilerde algılanan sahte yakınlık da bir yanıyla artan kaygılarımıza bağlı. Ayrıca toplumsal hayatta aşırı baskı altında hisseden birey o kadar yorgun ve gergin ki, ilişkideki sorunları el birliğiyle çözülecek pürüzler olarak değil, varlığına yeni bir tehdit olarak algılıyor. Bu yolun sonu da ya ciddi çatışmalara ya da ilişkiden uzak durmaya çıkıyor. Maalesef öyle. Tehdit algısı defans refleksini tetikler ve bu refleks yakın ilişkileri de belirler. Yine de dışarıdaki koşullar ne olursa olsun yakın ilişkileri steril tutmak ve çöldeki bir vaha koşullarında yapılandırıp yaşamak mümkün. İki tarafın da dahil olmadığı ilişkiler. Duygularıyla, sezgileriyle orada değiller. İlişkiye yerleşememişler. Ötekine bir ezber perdesinin ardından bakıyorlar. Yani ötekinin gerçekliğini görmeye çalışmak yerine önceki yaşantılarının iz ve tortularından yola çıkarak niyet ve zihin okuyorlar. Sevgiliyi anne, baba, önceki sevgililer gibi başkalarının rolüne atıyor ve başkalarının geçmişten kalan borçlarını sevgiliden tahsil etmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla gerçek anlamda karşılaşamıyor, tanışamıyorlar. İlişkiyi yaşamıyor, ilişkiye maruz kalıyorlar. Bu metafor, ilişkiyi iktidara ulaşmanın bir yolu olarak görenler için geçerli olabilir. Toplumsal iktidara ancak oğlu üzerinden ulaşabileceği için oğlunu büyütmeyen, kendine bağımlı kılan anne gibi. Ya da evliliği kadın üzerindeki tahakkümünü meşrulaştıran bir araç gibi kullanan erkek gibi. Sevdiğine iktidarını dayatan, bedelini öder, karşısındakinin ondan nefret etmesiyle öder. Terk etmesiyle öder. Ama bir biçimde öder. İnsanın kendini yaşanan anın getirdiklerine bırakabilmesi için ona öncelikle cesaret gerek. Acıdan kaçınarak değil, hazza yaklaşarak mutlu olur insan. Sürekli defansta kalarak sevemeyiz ki. Sürekli isyanda kalarak anlam yaratamayacağımız gibi. Kırılganlığın inkarında olmak gücün değil, bilakis zayıflığın göstergesidir. Bunu idrak ve kabul edersek birbirimize karşı daha merhametli olabiliriz diye düşünüyorum. Ötekine kabuğumuzun sert ve kalın yanlarını değil, yumuşak karnımızı dönebildiğimizde yakınlaşırız. Ortak acılar, yaralar birleştirir bizi. İlişkiyi, zorlukların üstesinden birlikte gelmek güçlendirir. Aşk altı ay-bir yıl arasında aşınır ve biter. Çünkü temel itibarıyla bir yanılsamadır ve kapalı devre yaşanır. Asıl ilişki, aşk illüzyonu eridiğinde, tarafların birbirine tuttuğu dev aynaları tuz-buz olduğunda başlar. İnsan ancak o zaman hem karşısındakini hem de kendini görebilir. Nispeten gerçeği yansıtan bir aynaya, yani artık aşık olmadığı ötekine baktığında gördüğü kendi yansımasını beğenmezse, yani aslında olmak istediği, olmayı hayal ettiği kişi değilse, kendini kendinden kurtarmak için yeni bir aşka sekme ihtimali yüksektir. Çünkü aşığın dev aynası bizi olduğumuzdan daha büyük, daha muktedir, daha muzaffer gösterir. Dolayısıyla kendinden hoşnut olmayan kişi, en uç noktada dev aynalarına bağımlı yahut aşka aşık kişi olma potansiyeli taşır. Edebiyattan hiç gitmedim ki döneyim. Beş yıldır hikaye ya da roman yazmadım ama sürekli yazıyorum ve kurguluyorum aslında. Psikoterapist kimliğimle edebiyatçı kimliğim entegre oldukça, psikoterapiyle edebiyatın ortak topraklarında, melez metinler yazmaya başladım. Bir kısmı dergilerde yayınlandı, bir kısmı 'Yatıyorum Bir Şey Diyor musun?'da, bir kısmı neredeyse bitmek üzere olan gelecek kitabımda... Ayrıca sinematerapi seminerleri, hem sinema hem de edebiyat deneyimimden yola çıkarak tasarlayıp geliştirdiğim bir seri. Son yıllarda yaratıcılığımı bu gibi terapötik metin ve performanslara kanalize ettiğim için, roman ya da hikaye yazmasam da kendimi yazıdan ve okurdan kopmuş hissetmiyorum. Edebiyata kırgın olmak şöyle dursun, şükran duyuyorum. Hayatıma anlam inşa ettiğim zeminlerden biri edebiyat. Okumak da yazmak da; kendimi arama, anlama, temize çekme yolu benim için. Bu aralar melez metinler dışında kendime döndükçe şiir yazıyorum. Kırgınlık derken edebiyat okurunun sayıca azlığını kastettiysen; okura da kırgın değilim, çünkü fazlasıyla gerçekçiyim: Edebiyatın faydası çok rafine, çok dolaylı, kana yavaş karışan bir faydadır. Yavaşlamayı, durmayı, paradoksal bir şekilde hayata damardan girmek için hayatın dışına çıkmayı gerektirir edebiyat. Yazar için de okur için de böyledir. Yaşadığımız çağ ve koşullar ise; edebiyat için fazla hızlı, hoyrat ve sarsak maalesef. İncelikten, derinlikten, anlamdan mahrum bırakıyor insanı. Çok üzücü bir durum bu. Ben de üzülüyorum. Hepimiz adına üzülüyorum. Hayatını edebiyata adayan biri, bu hoyrat dünyada yapıtlarının da kendisinin de ziyan olduğunu hissettiği için kırgın olabilir. Haklıdır da. Ziyan oluyorum! duygusu, kendini yeterince gerçekleştirememenin semptomudur. Gel gör ki; burnumuzun dibinde gencecik canlar yok yere yitip giderken, ziyan olmanın tanımı da an be an yeniden sorgulanır hale geliyor... Hayat hem öldürüyor hem de süründürüyor. Herkes kendiyle, kendi karşılanmamış ihtiyaçlarıyla, kendi kaygılarıyla, dertleriyle o kadar meşgul ki. Can havliyle doğrudan fayda sağlayacak olanın peşinde koşuyorlar. Çünkü ihtiyaç var. Ben biraz da bu durumun kabulüyle bir süredir birikimimi daha açık ve doğrudan bir tarzla dile döküyorum. Günün birinde örtük ve dolaylı anlatıma döner miyim, ömrüm varsa zaman gösterir. Yazı biraz da kendini yazdırır bilirsin."} {"url": "https://egoistokur.com/belki-baska-bir-hayatta-2-tren-yolculugu-ve-1-kitapci-dukkan", "text": "Bir roman... Susan Sontag'ın bir sahafta bulduğu unutulmuş başyapıt, bir mücevher. Ve bir film... Neredeyse aynı tarihlerde aynı kitapçıda geçen ama yarım kalmaya mukadder bir başka aşk. Bence Leonid Tsıpkin'in YKY'den çıkmış Baden Baden'de Yaz romanını bir an önce edinin ve Dostoyevski'nin Mutluluğu başkalarının acıları üzerine; tek bir yaşamın, mahvolmuş bir yaşamın, hele çocukların yaşamının üzerine inşa etmek mümkün değildir sözü üzerine düşünün. Ecinnilerle savaştan galip çıkan insanlara dair bütün hikayeler gibi, bu da iyi gelecek. 84 Charing Cross Road filmini de yağmurlu bir hafta sonuna yakıştırdım ben, vaktiniz varsa bulup seyredin. Tsıpkin Rusya'nın ıssız, soğuk ve karanlık bölgelerine yaptığı bu seyahati Dostoyevski'nin 1867 yazında, genç karısı Anna'yla birlikte Avrupa'ya, Baden Baden'e yaptığı yolculukla karşılaştırmaya başlar. Ve Dostoyevski'nin hayatı boyunca yakasını bırakmamış ecinnilerin, o güneşli seyahat boyunca güçlerinin tam zirvesinde olduğunu öğrenir. Dahası, aynı ecinnilerin kendi başına da bela olduğunu fark eder. Ve bir yandan güçsüzlüğüne lanet ederken, bir yandan da sürekli kavga edip birbirlerini hırpalayan Dostoyevski ile Anna'nın aşklarını kurtarma mücadelesine hayranlık duyar. Yapı Kredi yayınları'ndan çıkan Baden Baden'de Yazın yazarı Leonard Tsıpkin'in adını, şahsen ilk kez duyuyorum. Siz de duymamış olabilirsiniz. Bunun için Susan Sontag'a teşekkür etmemiz gerek, çünkü kitabı yıllar önce, Londra'nın Charing Cross Caddesi'ndeki küçük bir kitapçı dükkanında, ikinci el kitapların yıpranmış kapaklarını gözden geçirirken o keşfetmiş. Lütfen bir an önce bu kitabı edinin ve Dostoyevski'nin Mutluluğu başkalarının acıları üzerine; tek bir yaşamın, mahvolmuş bir yaşamın, hele çocukların yaşamının üzerine inşa etmek mümkün değildir sözü üzerine düşünün. Ecinnilerle savaştan galip çıkan insanlara dair bütün hikayeler gibi, bu da iyi gelecek. Sontag'ın kitabı keşfedişi yıllar önce seyrettiğim bir filmi getiriyor aklıma. Başrollerini Anthony Hopkins'le Ann Bancroft'un paylaştığı bu küçük filmin adı, 84 Charing Cross Road. Kitapları seven herkesin seveceği türden bir romans. Üstelik yaşanmış bir olayı anlatıyor. Olaylar, II. Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında geçiyor. Amerikalı bir kadın, Londra'daki bir sahafın ilanını görünce, birkaç az bulunan kitap sipariş ediyor. Yazışmaları sürdükçe, kitapçıyla aralarında bir arkadaşlık başlıyor. Kadın, New York'taki küçük dairesinde yapayalnız. Adamsa, Londra'nın yoksul semtlerinden birindeki evinde mutsuz bir evliliği sürdürüyor. Hep buluşmak istiyor ama erteliyor da erteliyorlar. Yıllar sonra, beklemediği bir anda adamın ölüm haberi gidiyor kadına. Kadın ancak o zaman tüm cesaretini topluyor ve artık rafları bomboş olan kitapçıyı ziyaret ediyor. Anlayacağınız '84 Charing Cross Road', aşıkların hiç karşılaşamadığı bir aşk hikayesi. Ve ben, Susan Sontag'ın Dostoyevski üzerine yazılmış en güzel romanlardan biri olan Baden Baden'de Yazı 84 numaralı kitapçıda bulduğuna inanmak istiyorum. Ne de olsa, Charing Cross Road bilgisine sahibiz. Dahası, biraz daha hayal kurabilirim... Eğer Sontag bulmamış olsaydı, dükkan sahibi Baden Baden'de Yazı Amerika'daki sevgilisine yollayacaktı belki de. Ve kadın Dostoyevski ile Anna'nın, hayatlarını karartan ecinnilere rağmen birbirlerini bu kadar kuvvetli bir aşk ve bağlılıkla sevebilmelerine hayranlık duyacak, asıl cesaretsizliğin ölüm olduğunu anlayacaktı. Belki o zaman film başka türlü bitecekti. Ya da belki böyle bir film bile olmayacaktı. Baska bir hayata ve oradaki kavusmaya bel baglayanlar ölümün cesaretsizlik olmasina aldirmazlar gibime geliyor. Ölüm cesaretsizlik mi? Bilmiyorum. Hakkında konuşamayacağımız şeylerden bence, sadece üzerimizdeki etkisini anlamaya çalışabiliriz, ölmeyi değil. Bu konularda temkinliyim. Okudugunuz bir romandaki mekani, yasadiginiz gercek hayatta bulmayi istemenizi pek sempatik buldum. Bu herkeste böyle mi bilmem ama kendimi yokladim; sanirim bende de öyle. Izledigim bir filmin yahut okudugum bir $iirin, romanin izlerine kendi hayatimda rastlamak, onlari okurken ya da izlerken hissettiklerimi renklendiriyor belki... Burada baska boyutlar katiyor demeyi düsündüm ama reklendiriyor u tercih ettim, niye bilmiyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/bella-andre-akil-sagligimi-korumak-icin-tek-carem-yazma", "text": "Yıllarca Crosby Stills, Nash & Young gibi grupların, Santana ve Jewel gibi müzisyenlerin vokalistliğini de yapan besteci, söz yazarı ve şarkıcı, Bella Andre bugün yazdığı aşk romanlarıyla tanınıyor. Kitaplarının her biri milyonlarca satıyor. Üstelik büyük yayıncılardan biriyle çalışmak yerine kendi yayınevini kurmuş ve böylece ülkesinin önde gelen bağımsız yayıncılarından biri olmuş. Yazarlar için düzenlediğim atölye çalışmalarında öncelikle e-postaları ve telefonları cevaplamak, Facebook'a bakmak, ilk taslağı yazarken hiç de ihtiyacınız olmayan tonlarca bilgiyi derleyip toplamak için internette uzun uzun gezinmek diye tarif edebileceğim beyaz gürültüyü engellemek üzerine konuşuyor ve gerçekten yazacağınız hikayeye odaklanabilmeniz için simgesel olarak atgözlükleri takmanızın gerekliliğinden bahsediyorum. Yazmaya başladığım her kitapla sağlamasını bir kez daha yaptığım bir tavsiye bu. Muhtemelen sizin de bildiğiniz gibi, geçen 2,5 yılda Sullivan Ailesi'nin çeşitli üyelerinin romantik maceralarını anlattığım tam on kitap yazdım. Bugün onbirinciye başlıyorum. Yeni kitabımı yazmaya karar veriyorum. Kitabıma başlamak dışında her şeyi ama her şeyi yapıyorum. Nihayet kitabıma başlayabilmek için dev stratejiler kuruyorum. Kitabıma bir türlü başlayamadığım için resmen kafayı yiyorum. Yapılacaklar listemde yazmakla ilgili olmayan herhangi bir maddeyi tamamladığımda, yanına yapıldı anlamına gelen bir çentik atıyorum. Gene de nedense her geçen gün daha huysuz biri haline geliyorum. Kendimi dizüstü bilgisayarımdaki boş sayfaya gözümü dikip oturmaya ve 1000 kelime yazmadan kalkmamaya zorluyorum. Bugün onbirinci Sullivan kitabına başlamam tesadüf değil. Önceki iki hafta boyunca yukarıda sözünü ettiğim şeyleri, artık tahammülüm kalmayana kadar defalarca yaşadım. Ama bu sabah, yapılacaklar listesinin bir süre bekleyebileceğine karar vermiş olarak uyandım. E-postalara çevap vermek bekleyebilir. Yürüyüş yapmak bekleyebilir. Yemek yemek bekleyebilir. Benim odaklanma kabiliyetim, kendimi yeni bir kitaba başlamak için zorladığımda, işte ancak o zaman ortaya çıkıyor. Neyse ki bir kez başladıktan sonra elimdeki taslağa her geçen gün daha fazla gömülüyorum. Beyaz gürültüyü engellemek, ben yazmaya devam ettikçe daha da kolaylaşıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/ben-calmadim-icimdeki-kitapperest-cald", "text": "İzafi adlı edebiyat dergisinin Şubat-Mart 2012 sayısında Kitap Neden Çalınır? başlıklı bir dosya var. Orçun Üçer de o dosya için bir yazı yazdı. Ben de kendisinin izniyle yazıyı Egoist Okur'a alıyorum. Ama uzun olduğu için ikiye bölerek... Yani bu okuyacağınız, o yazının birinci bölümü. Tabii ki bu türden 'çalma'ların, kitap çalmayla alakası yok; en azından, doğrudan yok. Dolaylı olanını açıklayacağım. Bir Arap atasözü şöyle der: Kitabı emanet veren büyük deli, geri getirense en büyük deli... Ne kadar doğru. periyodik olarak soyduğum bir kitapçı vardı ankara'da. niye soyduğumu anlatayım. okul açılmış, ders kitaplarını topluyoruz. birinin baskısının olmadığını öğrendik. bir sahafta buldum, 400 lira, dedi, pahalı geldi, yürüdüm. iki dükkan sonra yeni baskısını 250 tl. ye buldum. o sinirle sahafa geri dönüp, talana başladım. 50-60 kitap götürmüşlüğüm vardır, zaman içinde. hem de seçerek! pişman mıyım? öfkeli ve öğrenciydim, şimdi de pişman değilim. 3 sene falan oluyor, cebimdeki son parayla Georges Perec'in Yaşam Kullanma Kılavuzunu almışım sahaftan, ilk baskıydı. Çok iyi hatırlarım. Kütüphaneme koydum hemen, aklımın bir köşesinde ama okuyacağım. Bir de baktım yok, o gün bugündür hiç acımam çalarım arkadaşlardan, ödünç alırım getirmem. Adaletsiz dünya, elden ne gelir. Hala da burnumda tüter o kitap. Çok eğlenceli bir konu. Bu yazıya resmen bayıldım."} {"url": "https://egoistokur.com/ben-yapmadim-o-yapti-romanlar", "text": "Freud'un bilinçdışını, içerideki karanlığı, ruhun dipsiz kuyularını keşfetmesinden çok önce Dostoyevski Öteki adında küçük ama çok etkili bir roman yazdı. Ardından Andersen, Gölgeyi kaleme aldı. Stevenson'ın Dr Jekyll'i ve Wilde'ın Dorian Gray'in Portresi romanları geldi sonra. Ama FluTV'deki Nevzat Kaya'lı bölümlerden birini izlerken Edgar Allan Poe'nun William Wilson'unu öğrendim. Benzer bir hikayeyi meğer Poe herkesten önce, 1839'da anlatmış. Gerçi ona bakarsanız, Washington Irving'in Lord Byron'ın Yazılmamış Hikayesi adlı yapıtı gene aynı temayı ele alıyor ve hepsinden eski tarihli. Sonuçta Ben yapmadım o yaptı edebiyatını araştırırken öyle çok geriye gittim ki başım döndü. Böyle böyle cennet bahçesindeki yılana ulaşacağım galiba. Başta tatlı bir masal anlatacakmış hissi yaratan Andersen, okurunu hiç belli etmeden tuzağa düşürüyor ve onu finalde karanlık bir dünyanın ortasında bırakıveriyor. Gölge, Robert Louis Stevenson'ın Dr. Jekyll ile Bay Hyde ve Oscar Wilde'ın Dorian Gray'in Portresi romanlarıyla aynı ruhu taşıyor. Hatırlayalım, benzer bir şekilde bu iki yapıt da aynı insanın bedeninde iki farklı ruhun; iyilikle kötülüğün simgesel savaşını anlatıyor. Kimin kimden etkilendiğine bakacaksak, Stevenson'ın Andersen'den, Wilde'ınsa her ikisinden birden etkilendiğini düşünmemizde bir sakınca yok. (Tarihler yeterince açıklayıcı: Stevenson, Dr. Jeckyl ve Mr. Hydeı 1886'da, Oscar Wilde, Dorian Gray'in Portresini 1891'de yazmış. Andersen'in Gölgeyi yazma tarihi 1847. Unutmadan, Wilde'ın Andersen'in en büyük hayranlarından olduğu biliniyor, ayrıca masallarının birçoğu da açıkça ondan izler taşıyor. Balıkçı ile Ruhu masalı mesela, Andersen'in Küçük Deniz Kızı ile Gölge masallarının bir karışımı gibi. Fakat Andersen'in de bir ilham kaynağı var. Hem de muazzam bir ilham kaynağı ki ona da geleceğim, merak etmeyin. Ama bitecek mi araştırmamız? Hiç sanmıyorum. Neyse, sırayla gitsek daha iyi galiba. Gölgenin konusundan bahsedeyim önce... Yazdıklarıyla insanlara iyiliği, doğruluğu aşılamak ve dünyayı daha yaşanabilir hale getirmek gibi yüce ama pek demode bir amacı olan edebiyatçı ile ondan daha cüretkar bir mahluk olan gölgesinin hikayesini okuyoruz... Hırslı ve kötülük kabiliyeti çok yüksek olan Gölge, günün birinde bedenini, dolayısıyla efendisini terk ediyor ve yıllarca ortaya çıkmıyor. Döndüğünde çok değiştiğini görüyoruz. Bir kere gölgelikten çıkmış, düpedüz insan olmuş. Çok para kazanmış sonra, güçlenmiş ve kendine ait karanlık bir ruh hatta bir gölge edinmiş. Sürekli olarak eski efendisini aşağılıyor ve onu sinsice yok etmeyi planlıyor. Nasıl biri olduğunu anlayın diye ufak bir örnek vereyim... Sonradan görme Gölge, Bazı insanlar kaba bir kağıdın yırtıldığında çıkarttığı sese dayanamaz, bazılarıysa cama sürtünen tırnağın gıcırtısı yüzünden fenalaşır, benim sorunumsa aşırı samimiyetten hoşlanmamak. O yüzden bundan sonra lütfen bana 'sen' diye hitap etmeyiniz, diyor eski efendisine. Peki ya sonra? Yeni düzende artık sadece onun gibiler el üstünde tutuluyor, o yüzden insan idam ediliyor, görünüşünden parasına, bilgisinden karizmasına her şeyi çalma çırpma olan gölgesiyse kral oluyor. Yükselmek, güçlenmek uğruna nelerin ve kimlerin pervasızca heba edilebildiğini kusursuz bir kurguyla okuyoruz. Fakat çok daha önemlisi, bu masalda Andersen'in insanın içindeki en gizli arzulara işaret etmesi. Bir noktadan sonra masalın iyi ve temiz kalmaya her şeyden çok kıymet veren entelektüel kahramanının, yükselmek ve şöhret kazanmak için kendine kötü kalpli bir gölge yarattığına, yani ikisinin aslında aynı kişi olduğuna emin oluyoruz. Günah işlediğini kendine bile itiraf edemeyeceği için onca fenalığın bir başkasının marifeti olduğunu düşünmek işine geliyor belki de. İnsanın masumiyetine kendini ve başkalarını inandırabilmek için Ben yapmadım o yaptı demeyi akıl etmesi nasıl da kafa karıştırıcı. William Blake'in John Milton'un Paradise Lostu için yaptığı resimlerden biri. Adem, Havva ve Yılan. Ve elbette Adem ile Havva'nın yasak meyvenin cazibesine kapıldıkları o anı. Eğlenceli ayrıntılar da var: Mesela dünyayı bir de birlikte gezmeye karar veren edebiyatçıyla gölgesi bir kaplıca şehrinde fazla net görmekten mustarip bir prensesle tanışıyorlar. Güzeller güzeli prenses, kaplıcalarda tedavi olup iyileşiyor, yani normal insanlar gibi o da yarı net görmeye başlıyor. Meğer mutluluğun sırlarından biri buymuş; gerçeklerin epeyce bir kısmını görmemek. Stevenson ile Oscar Wilde'ın en önemli eserlerini bu masaldan ilhamla yazdıklarını söylemiştim. Ama Gölgenin de bir ilham kaynağı var aslında: Dostoyevski'nin eşsiz novellası Öteki. Dostoyevski, Herkesten önce benim keşfedip ortaya koyduğum çok büyük, çok önemli bir fikirden doğdu. Edebiyata bu fikirden daha ciddi bir katkım olmadı demiş Öteki için. Anlayacağınız, o kadar önemli bir yapıttan söz ediyoruz. 1846 tarihli romanda St. Petersburg'da bir devlet dairesinde memur olarak çalışan, özgüven yoksunu, her durumda kendini suçlamaya ve pes etmeye hazır Yakov Petrovich Golyadkin'in başına gelenler anlatılıyor. Bir sabah işe gittiğinde kendisine tıpa tıp benzeyen biriyle, öteki Golyadkin ile karşılaşıyor. Görünüşleri aynı olsa da bu yeni Golyadkin özgüveni doruklarda bir adam, üstelik tıpkı Gölge karakteri gibi o da iki yüzlü, ahlaksız, ve kötücül. Ezik Petrovich Golyadkin'in çok isteyip de cesaret edemeyeceği şeyleri yapmak için bu karanlık karakteri yarattığını düşünmemek elde değil kuşkusuz. Düşünebiliyor musunuz, Freud'un bilinçdışını, insanın içindeki karanlığı, ruhun dipsiz kuyularını falan keşfetmesinden çok daha önce yazmış bu küçük ama çarpıcı kitabı Dostoyevski. Ardından iyilikle kötülüğün varlıklarını tek bedende, tek ruhta, birbirleriyle savaşa savaşa sürdürmesini başka edebiyatçılar da kaleme almış. 1847'de, yani Dostoyevski'nin Ötekiyi yazmasından tam bir yıl sonra Hans Christian Andersen, Gölgeyi yazmış ve insanın hayatı boyunca aslında hep gölgesiyle, yani ruhunun karanlık tarafıyla savaştığını anlatmış. Ardından sıra Robert Louis Stevenson'a, sonra da Oscar Wilde'a gelmiş. Hepsi bu değil üstelik, sürer gider bu liste ama daha fazla yerim yok, en iyisi burada keseyim. Chuck Palahniuk'un Dövüş Kulübü romanı da artık başka yazıya kalsın. Tam yazıyı nihayet yayına alacaktım ki, Edgar Allan Poe'nun William Wilson adlı kısa öyküsünü öğrendim. FluTV söyleşisinde Nevzat Kaya'dan. William Wisonun yazılış tarihi hepsinden eski: 1839. Yani yazıda sözünü ettiğim eserlerin fikir babası harikulade Bay Poe'dan başkası değildir, kim bilir. Gerçi Poe hikayeyi yazarken Washington Irving'in Lord Byron'ın Yazılmamış Hikayesi adlı yapıtından ilham aldığını söylemiş bir keresinde. Bugünlerde okumayı kafaya koyduğum hikayenin sonunda ana karakter kılıcıyla düşmanını öldürüyor ama maskesinin altında kendi yüzünü görüyormuş. Döndük işte gene başladığımız yere. Ben galiba böyle geriye gide gide en sonunda cennet bahçesindeki yılana ulaşacağım."} {"url": "https://egoistokur.com/benden-ayrildiginizda-bu-filmi-mutlaka-seyretmenizi-rica-edecegim-sizde", "text": "Selim İleri sohbetinde bir arkadaşımın sorusunu da götürmüştüm yanımda. İşte o soruyu yönelttiğimde, Selim İleri'yi de, Türkan Şoray'ı da daha fazla sevmeme yol açan bir an yaşandı. Röportajın bu kısacık bölümünü sizinle paylaşmak istiyorum. Röportajda bahsi geçen filmin YouTube'da bulduğum bir kopyasını da sona ekliyorum. Bu arkadaşımız belli ki daha çok genç. Onu kandırabilir, Evet, gösteriyor, diyebiliriz. Ama bana sorarsanız, göstermiyor. Roman bir zaman geçirme aracından, oyalantıdan başka bir şey değil. Çalışmak, daha çok çalışmak. Anton Çehov'un dediği gibi, zamanın akıp geçtiğini bildiğimiz halde bu geçişten uzağında kalabilmek için elimizden gelen tek şey bu. Bambaşka bir yerden vereceğim yanıtı: Bütün Suçumuz Sevmek adında bir film vardır. Başrollerini Türkan Şoray, Tanju Gürsu ve Çolpan İlhan'ın üstlendiği bu filmi ben 1963'de izlemiştim, Pangaltı'daki İnci Sineması'nda... Bugün yok o sinema. Yönetmeni Ülkü Erakalın da yok. Hatırlar mısınız, ucuz melodramlarıyla tanınırdı Erakalın. Birkaç ay önce Türkan Hanım'a o filmi ne kadar çok sevdiğimi anlattığımda, inanılmaz bir şey söyledi. Çekimlere başlarken tek düşüncem iyi oynamak, Türkan Şoray olmaktı ama nasıl olduysa o film bana işçi kızlarının hepsinin bir gün mutsuz olacağını öğreten film oldu dedi. Basit zannettiğiniz bir şeyin altından, bakın nasıl bir derinlik çıkıyor. Türkan Şoray'ı o insan duyarlılığına getiren şeylerden biri de o film olmuş demek ki. Benden ayrılıp evinize gittiğinizde bu filmi mutlaka seyretmenizi rica edeceğim sizden. Bu kadar. Başka hiçbir şey yok!"} {"url": "https://egoistokur.com/berra-sertelle-yin-yoga-uzerin", "text": "Berra Sertel'in hayatıma girmesi benim için muhteşem bir tesadüf. Merakımdan katıldığım Yin Yoga dersinde, Berra'nın içtenliği ve bilgisi beni aldı götürdü ve sadece derslerine katılmakla yetinmedim ve ondan eğitmenlik eğitimi de aldım. Hiç aklımda olmayan bu eğitimde bana en büyük cesareti yine Berra verdi. Bana göre yoga, bir şifa sistemi. Fakat şifa sistemi deyince, spiritüel bir şeymiş gibi geliyor kulağa. Aslında sadece kullanılan dil farklı. Yoga, insan vücuduna çok uygun, bedensel ve zihinsel bir çalışma. İkisini ayırmak mümkün değil. Bugüne kadar ayırdığımız için pek başa çıkamadık hastalıklarla. Hareket ettikçe enerji bir şekilde vücutta dengelenmeye başlıyor. Yoga benim için sağlık ve şifa demek. İnsanlar genel olarak önyargılı. Ben de önyargılıydım yogaya karşı. O önyargıyı kırmak için denemek gerekiyor. Ve denediğimiz zaman da yoganın sadece OM olmadığını hissediyoruz. Yogayı ne kadar yayabilirsek, yoganın faydalarını ne kadar anlatırsak, bizim için o kadar iyi olacağını düşünüyorum. Yoganın içinde hızlı yapılan ya da enerji ve çakralarla çalışılan birçok farklı çeşidi var. Yin, bunların içerisinde daha durağan olanı. Aslında yin, Taoist düşünceden ortaya çıkan ve Çin tıbbından esinlenen bir yoga türü. Bedene bir bütün olarak bakıyor ve evrenle bütünlüğünü bu açıdan ele alıyor. Yin ve Yang, ateş ve su anlamına geliyor ve şifa için vücutta bu ikisi arasında bir denge sağlanması şart. Bu çok temel bir şey. Yin ve yang yoga pratiğinde yaşam enerjisidir; omurga ve çakralar boyunca akar, ellere, ayaklara, iç organlara, kısacası bedenimizdeki her yere dağılır, bedenin ötesinde bir yaşam gücüne ulaşır. Yin Yoga aktif yapılmaz, pozlarda kalabilmek, durabilmek önemli. O kadar hızlı bir yaşam sürüyoruz ki, durup dinlemek, bedenimize durağan pozlarda gevşemeyi hatırlatmak çok önemli. Ben Yin Yoga'yla o kapalı bedenimin çabucak açıldığını, esnediğini gördüm. Evet, kırmızı ışıkta bile kimse durmak istemiyor. Yin bize durmayı öğretiyor. Kendimden örnek vereyim. Ben trafikte çok sinirlenen bir insandım, artık sinirlenmiyorum. Önümdeki araba gitmeyince, Acaba niye gitmiyor, adamın morali mi bozuk, bir şey mi olmuş gibi şeyler düşünmeye başladım. Bakış açınız değişiyor, hoşgörünüz artıyor. İnsan kendi bedenine hoşgörülü davranınca, bunu çevresine yaymaya, yaşamının her alanına yansıtmaya başlıyor. Ama tabii ki yoga sınıfına girip, Ben daha yavaş, daha hoşgörülü biri olacağım, insanlara merhametli davranacağım, durmayı öğreneceğim deyince, hiçbir şey olmuyor. Ama ister hızlı, ister yavaş çalış; o 1,5 saati kendine ayırman ve elinden gelenin en iyisini yapman, anın tadını çıkarman çok önemli. Zor yok. Deneyerek alışkanlık haline getirmek var bence. Ama oluyor. Ama yoga yaptım, hep andayım diye bir şey yok. Hayatında birini kaybediyorsun, çok değerli. Sonra birden yaşadığın ana dönemezsin. Durmak ve anı yaşamak konusunda alışkanlıklarımızı ne kadar değiştirebilirsek, yaşamımız o kadar kaliteli olur. Herkesin yapması gerekir. Özellikle ofiste çalışanlara kesinlikle tavsiye ediyorum. Yaşam o kadar hızlı akıyor ki, bu hızın içerisinde patronla, ekiple didişiyorsunuz. Bir stres hali yaşanıyor. Bu stresten uzaklaşmak adına yapılmalı. Hatha, Vinyasa çok sevdiğim yoga tarzları, fakat gün hızlı... Akşam onu dengelemek için çok hızlı bir şey yapman gerektiğini düşünmüyorum. Özel bir rahatsızlığın yoksa eğer, çok çalışıyorsan, hızını dengelemen gerekir. Sinir sistemi de dengeleniyor. Bunun bilimsel açıklaması da var. Kesinlikle evet. Ama hayatta da bir akış var ve bu akışa uyum sağlayarak durmayı bilmek gerekiyor. Oradaki dengeyi yakalamak çok önemli. Ben hep aynı benzetmeyi veriyorum. Bir terazi gibi düşündüğümüzde hayatımızı, neye ağırlık verirsek onu yaşıyoruz. Ancak yoga yaparken, spiritüalizm, evrene ulaşacağım gibi duygularla yapmak, yok böyle bir şey. Her şeyin fazlası hastalıklı... Ben biraz yavaşladım ama anlattığım kadar yapamıyorum. Kalçada öfke duygusu, kasıklarda travma birikiyor. Öfkeyle başa çıkamıyorum, travmayla kalabiliyorum. Zaten kadınlar daha iyi kalabiliyor. Sağlığıma kavuştum. Çok ağır bir astım hastasıydım. Ne kortizon, ne hormon kullanıyorum. Daha büyük başka bir değişiklik de bütün çevremin değişmesi. İnsanlar belli bir yerden sonra o kadar sığ ve yüzeysel kalıyor ki, onlara ihtiyaç duymuyorsun. Hayatında yerleri kalmıyor. Sana bir şey katmayan insanlarla da zaman harcamak istemiyorsun. Farkındalığın artıyor. Gerçekte ne istediğini daha iyi anlamaya başlıyorsun. Spiritüellikte kök çakra denen şey var ya; biz ona aramızda da ayakları yere sağlam basıyor deriz. Kök çakranın anlatmak istediği zaten topraktan alınan enerji. İşte o enerji akışında bir engel yoksa kişinin özgüveni yüksek oluyor. Ayaklarının yere sağlam basması da özgüvenle ilgili. Yine öfkelenmemek giriyor devreye, çünkü sen kendine güveniyorsan, kim sana ne yaparsa yapsın, derse desin, öfkelenmezsin. Dolayısıyla her şey kökten başlıyor. Hiç yapmadıysa, belki birkaç derse gelip, ondan sonra tek başına yapmayı sürdürebilir. Hep söylediğim bir şey var; grup enerjisi bambaşka oluyor. Yıllardır bu işin içinde olmama rağmen ben bile yalnız yapmıyorum. Canım yapmak istediğinde, gidip bir hocanın dersine giriyorum. Çünkü daha farklı hissettiriyor. Evde insan yüzleşemiyor, pozlarda canı acıyor, kaçıp gidiyor, bırakıyor. Fakat derste kaçma şansı olmuyor. Kitap bir kılavuz gibi sadece yol gösteriyor. Daha yazacak çok şey var. Ama bir şey yazmadan önce, onu kendim hazmetmeliyim. Hazmetmeden yazarsam, insanları da kandırmış olurum. Dolayısıyla benim de gittiğim bir yol var. Bilgi paylaşımını o yüzden çok seviyorum. Bir şeyi paylaştığımda kendim de yeni bir şey öğrenmek zorunda kalıyorum. Eğer bu yolda ilerliyorsam, işim buysa, bana da yeni bir kapı açıyor. Sonra üzerinde çalışıyorum. Onu derslerde anlatmaya başlayınca da yazacak duruma geliyorum. Bir temel yoga kitabı yazacağım. Hatta başladım. Kimsenin kafasını karıştırmayacak bir kitap olacak. Akışa bıraktım, yazıyorum. Bence çok var. Yeni nesille İstanbul kurtarılabilir. Çünkü onlar, daha hoşgörülü, daha açık her şeye. Kendi akrabalarımdan, çevremdeki daha yaşı ileri insanlardan biliyorum; bir şeyi dinlemeden reddetme isteği var bizde. Deneme isteksizliği var ve denemeden de kurtaramayız. Kişi sakinliği öğrenince, o enerjiyi mutlaka etrafına yayıyor. Aynı böyle 20 kişi masada oturduğumuzu hayal et, biri gülmeye başlayınca, herkes zincirleme gülüyor, ağlamak, üzüntü için de aynısı geçerli. Batı'ya göre bedenimizin belirli yerlerinde bulunan ve belirli fonksiyonları olan organlarımız var. Doğu'ya göre ise, bu organlar sadece fiziksel değil, bedenimizin dışına taşar. Doğu'ya göre kan dolaşımımız bile sadece damarlardan geçmez, bütün meridyenlerden geçerek tendonlarımızı besler. Çin tıbbında akupunktur noktaları, derinin yüzeyindedir, meridyenler ise, onların uzantısı olarak bedenin daha derinlerine doğru yola çıkar, her kas grubundan ve iç organlarımızdan geçer. Yin Yoga pozlarında üç dakika kalındığında meridyenlere etki gidiyor. Meridyenler öfke, sevinç, endişe gibi duyguları da içlerinde hapsediyor. Oralar gevşemeye başlayınca, kişi, kendiyle de daha rahat başa çıkmaya başlıyor. 12 meridyen kanalı var, simetrik. Bir de bunları, yöneten iki ayrı kanal var. Buna ek olarak üç tane de yedek kanal var. Orada enerji akışında bir sıkıntı olunca, şarj olur gibi beslenebildiğimiz üç ayrı kanal var. Hastalıkla mücadele edilmesi gerektiğinde devreye giriyorlar. Ben kendimde hala sıkıntı yaşıyorum. Akciğer meridyeniyle ilgili sıkıntı var. O enerji sıkışıklığı benim kemik yapımı değiştiriyor. Ve daha kapalı ve sıkışık bir hal alıyor. Dolayısıyla onu temsil eden elementle de, onu temsil eden duyguyla da başa çıkamıyorum. Bu durumla ancak bedenimi esneterek baş edebilirim. Bir akarsu düşün. Onun önüne bir kaya parçası koyarsan, akış kesilir, dengeli akmamaya başlar. Burada da enerji tıkandığında aynı şey oluyor ve hastalıklar ortaya çıkmaya başlıyor. Yani bir şekilde sakladıklarımız, söyleyemediklerimiz birer hastalık semptomu olarak gösteriyor kendini. Yin Yoga işte bunları açığa çıkarmamıza yardımcı oluyor. Çok derin rahatsızlıklarda elbette doktor gerekir. İlaç alınması gereken durumda da alınır. Ama Yin Yoga'yı da bırakmamalıyız. Genelde belirli pozlarda uzun süre kalınca, canımız acıyor, bırakmak, kaçmak istiyoruz hatta hocadan nefret ediyoruz. Aslında o acı değil, pozlarda hissettiren şey. Bu hissettiren şeyin iyi bir şey olduğunu düşünerek, o duyguyla kalmak önemli. Gerçekten de iyi olduğunu görüyoruz sonradan. Bana ilk başlarda çok garip gelmişti. Ben kendimi fazla bırakamadığım için hissetmiyordum. Ama insanlar ağlayabiliyor, gülebiliyor. Ağlamak ve gülmek, en iyi travma attıran iki şey. İçimize attıklarımızın ortaya çıkması. Gülenle birlikte gülüyoruz. Ama ağlayan insanın yanına gitmem ben, çünkü orası ona ait bir alan. Mat ve kendisi... Bunu yaşaması gerekiyor. Kendi haline bırakmak lazım. Zaten öğrenci dersin sonunda bu olanın ona iyi geldiğini söyleyebiliyor. Skolyoz, fıtık. Özellikle panik atak, manik-depresyon. Manik-depresyona çok iyi geliyor. Yin Yoga'da stres hormonu çalışıyor. Amerika'da iki grup arasında ilginç bir çalışma yapılmış. Bir grup daha hızlı yoga yaparken, diğer grup Yin Yoga yapıyor. Yin Yoga yapanların büyük çoğunluğu zayıflıyor, çünkü stres hormonları azalıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/betul-mardin-ben-sansli-bir-kadini", "text": "Arif Mardin'in kız kardeşi. Haldun Dormen'in eski eşi. Ayşe Arman'ın kayınvalidesi. Ve elbette bir süredir Alya'nın babaannesi. Betul Mardin, halkla ilişkiler dendiğinde akla gelen ilk isim. Benzersiz bir şahsiyet. Yıllardır topuzundan, pantolonundan ve bastonundan vazgeçmemiş. Bunları şekle dair ayrıntılar sanıyorsanız yanılıyorsunuz; Betul Mardin, sadece nasıl biri olacağına değil, nasıl görüneceğine de baştan karar vermiş ve seçtiği yolu değiştirmemiş bir kadın. Halkla ilişkiler mesleğinin efsane ismi Betul Mardin, bir süredir Alain de Botton'un yarattığı The School of Life'ın İstanbul şubesinde İyi Yaşlanmak seminerleri veriyor, yaşlanma kaygısıyla baş etmenin, kaçınılmaz olanla barışmanın yollarını gösteriyor. Ben de işte 88 yaşındaki Betul Mardin'le röportaja zamanı geri getirmeye çalışmadan bilge bir zarafetle yaşlanmanın nasıl bir şey olabileceğini anlamak için gittim. Çıktığımda cevabı öğrenmiştim: İyi yaşlanmak için insanın ne mucize kremlere, ne estetik operasyonlara ihtiyacı vardı. Hayatının yönünü kendin belirlemek ve her anını dolu dolu yaşamaktan başka yapman gereken bir şey yoktu. Ruhun aynı kalsa da sen yaşlandıkça vücudun değişiyor, güçten düşüyorsun, yaşlılık dedikleri bu. Ama hazırsan, kabullenmen zor olmuyor. Ben şanslı bir kadınım. Yaşlanmak benim için beklenmedik bir şey değildi, kaçınılmaz olduğunu çok küçük yaşta öğrenmiştim. Büyükanneler ve büyükbabalarla büyüdüm. Dolayısıyla yaşlılarla her gün aynı sofraya oturmak nasıldır, bilirim. Büyükbabam Necmettin Molla Bey olağanüstü akıllı bir adamdı. Dinle... Kendi arazisinde dolaşırken, bir yerlerden akan suyu görüp Nedir bu? diye soruyor. Su diyorlar. Üşenmeyip arıyor, ta Kocataş'ta o suyun kaynağını buluyor. Bakıyor, tepeden tertemiz bir su akıyor, lezzetli. Ama boşa akıyor. Kilometrelerce boru döşetiyor ve suyu aşağıya indiriyor, bununla da Kocataş Su Şirketi'ni kuruyor. Suyu şişelere doldurup satıyor ama Sarıyer'in orta yerine bir de çeşme yaptırıyor, yöre halkı suyu bedava içebilsin diye. İnsan hayatına giren herkesten bir şeyler öğrenir ama dedim ya, ben şanslı bir kadınım, ailemde böyle insanlar vardı ve onlardan çok güzel şeyler öğrendim. Büyükbabam Necmettin Molla Bey her şeyin para olmadığını biliyor, insanlara elinden geldiğince yardım ediyordu. Kalabalık bir aileydik, sofraya 3-5 kişi değil, 24 kişi otururduk. Dedem bana yaşıtı gibi davranır, konuşurken ara sıra bana dönüp Anladın mı? diye sorardı. Böyle bir adamın yanında yetişince, her şeyi anlıyorsun zaten. Ufkun geniş, dünyan zengin oluyor. Mesela bir gün Almanlar gelecek, al bunları, dağ tepe gezdir dedi. Yıl 1937-38 falan, II. Dünya Savaşı başlamamış ama olacaklar belli ediyor kendini. Boğaz'ın üst kısımlarına çıktık. Büyükbabam, Ne konuşurlarsa gel bana anlat diye tembihlemişti. İngilizcem çok iyi, Fransızcam da var ama adamların konuştuklarını anlayacak kadar Almanca bilmiyorum. Zaten onlar da daha çok manzara fotoğrafı çekiyorlar. Neyse gezdik, dolaştık, döndük. Büyükbabam yemekte bana eğilip Ne yaptılar yukarıda? diye sordu. Pek bir şey yapmadılar, sadece fotoğraf çektiler diye cevap verdim. Dedemde suratı düştü, Çantaları dışarıda duruyor, çaktırmadan çıkıp kameralarının kapaklarını kurcala dedi. Silinsin diye yapıyorum zaten; adamlar casusmuş. Hayır, hatta gelen ecnebileri tepeye çıkararak testten geçirmek artık benim işim oldu. Arka arkaya fotoğraf çekiyorlarsa, anlıyordum ki bunlar casus ve hemen Daha iyi bir yer var bahanesiyle ormana götürüyordum onları. Fotoğraf çekseler bile hiçbir işlerine yaramayacak yerlere... İnsan tanımayı böyle öğrendim. Daha önemlisi gerçekçi biri oldum. Ben, çocukların hayatında annelerle babalar kadar büyükanneler ve büyükbabaların da önemli olduğuna inanıyorum. O yüzden torunlarımla elimden geldiğince çok vakit geçiriyorum. Özel bir şey yapmasam da benimle öğrenecekleri çok şey olduğunu biliyorum. Derken, Madem büyüdüm, artık çalışmam lazım dedim kendi kendime. Fakat büyükbabam çok sert, büyüdüğümde bile çalışmama izin vermeyecek, Otur çocuklarını büyüt diyecek. Bu bana resmen dert oldu. 5 yaşımda konuşmaya başladım ama o zaman bile düzgün konuşamıyordum, kekemeydim. Ailedeki diğer çocuklar da dalga geçiyorlardı işte. Hain olabilir, zayıf biri çıkarsa karşılarına peşini bırakmazlar. O gün beni üzmüşlerdi, ben de kaçıp o ağacın arkasına sığınmıştım. Sonra odamda bağıra çağıra kitap okumaya, derin nefesler alarak dil egzersizleri yapmaya başladım. İnanır mısın, tuvalette bile periler varmış da ben onlarla konuşuyormuşum gibi oyunlar uydururdum, öyle düzelttim kekemeliğimi. Görüyorsun bu yaşımda seminerler veriyorum. Hatalarını yok etmek için elinden geleni yapmalısın, çünkü ikinci bir hayatın olmayacak. Onları epey zaman unuttum gitti. İlk kocam babamın yanında çalışıyordu, ben de ecnebilere Türkçe, Türklere İngilizce dersi veriyordum. Kapıcı dairesinin yanında, küçücük bir dairede yaşıyorduk. Türkçe dersi alanların bazıları da aslında casusmuş meğer. Çünkü casuslar konusunda çocukluğumdan kalma bir tecrübem var. Delireceğim, öyle sorular soruyorlar ki Ulan, bu adamda bir iş var diyorum. Sonra tesadüfen kocamın bir akrabasının eskiden Emniyet'in MAH biriminde görev yaptığını öğrendim tesadüfen. MAH dediğim gizli servis, Milli Haber Alma Teşkilatı... Neyse, Dolmabahçe Sarayı'nda büyük bir davet vardı ve bu adam da davetliler arasındaydı, bir yolunu bulup ondan akıl almaya karar verdim. Tam yanına gideceğim, bir Amerikalı gelip Merhaba dedi, ben de anında uzaklaştım. Neyse, bilgi alırım diye ümit ettiğim adamla Amerikalıyı bir köşede fısır fısır konuşurken gördüm az sonra. Eh, ödüm patladı, koşa koşa eve kaçtım ve bir daha ikisiyle de görüşmedim. Çünkü insan yaşarken öğreniyor, öğrendikçe de korkusu artıyor. O dönem demek ki memlekette bir şeyler dönüyor, ajanlar girip çıkıyordu. 50'lere dek sürdü bu. Her gün alkış kıyamet büyük Amerikan gemileri yanaşıyordu kıyıya ve dostluk konuşmaları yapıyordu. Aslında kim bilir neler oluyordu. Önce bir dönem gazetecilik yaptım, Tercüman'ın magazin sayfalarını hazırladım. Utangaçlığım yoktur benim, rahatımdır, herkesle konuşur, soru sorabilirim. Bu sayede işi çabuk öğrendim. Hınzır da bir kalemim vardı. Ayrıca çok çalışkandım. Zaten hayatımda büyük bir değişiklik olmuş, kocamdan boşanmıştım. Çünkü hem gazete hem evlilik yürümüyordu, gazete kocam olmuştu. Yok aslında başka sebepler vardı ama karıştırmayalım. Kocamdan ayrıldığım günden beri de bu evde oturuyorum, 60 yıldır... O zaman bu eşyaların hiçbiri yoktu, bir masa üç iskemle... Zamanla bir şeylere sahip oluyorsun. O dönem beni ayakta tutan şey kendime verdiğim sözlerdi. Uyumadan önce yatağımın kenarına yaslıyordum başımı ve yapacaklarıma, yapmayacaklarıma dair yemin ediyordum. Hala yapıyorum bunu. Para kazanmak için neler yapabileceğimi, evlatlarımı nasıl büyüteceğimi, ben her şeyi hep planladım. Kolay bir hayat değildi. 57 yaşında düşüp kalça kemiğimi kırdım, kaç yıl geçti aradan, hala ağrılarım var. Ama unutma; başına ne gelirse gelsin üstünde durmayacak, ah vah etmeyeceksin. Yaşamaya devam etmekten başka çaren yok, bir yaştan sonra annene babana bile güvenemezsin, hep tek başınasın... Gazetecilik, televizyonculuk, öğretmenlik derken bir gün halkla ilişkiler yapmaya karar verdim. O kadar güzel bir meslekti ki bahar rüzgarı gibi geldi bana. Hep hareket halinde olmamı, düşünmemi, yaratıcılığımı kullanmamı gerektiriyordu. Çok seyahat ettim, hele Uluslararası Halkla İlişkiler Derneği'nin başkanlığını yaptığım yıllarda Avrupa, Amerika, Mısır, Çin, Hindistan, dünyanın her yerine gittim, konuşma yapmadığım memleket kalmadı. Vaktim yoktu öyle şeylere, çocuklarımı büyüttüm. Hayır, yetti bana. 18 defa evlenilmez ki, yorucu olur. Az önce benden dinlediklerinin özetini anlatayım sana: Hayatını sen şekillendirmeli, kararlarını kendin vermelisin. Sen mesela benimle bir süre yaşasan, yanmıştın. Esas yapmak istediğini keşfederdim ve hatta onu sana muhakkak yaptırırdım. Bak sana bir sır vereyim: Her gece yatarken yanına kalem kağıt al. Göreceksin, gece saat üçe doğru zihnini meşgul eden soruların cevapları teken teker gelmeye başlayacak. Bir kenara not etmezsen, hepsini unutursun. Şaka değil, mutlaka dene bunu. İnanılır gibi değil ama problemin her neyse, sabaha karşı çözümü mutlaka gelecek, Onu öyle yapma, böyle yap diyecek sana bir ses. İyi ki böyle insanlar var. Bir tek cümlesinden bile feyz alabilsek kar. Betül Mardin sen çok yaşa. Ne kadar güzel şeyler söylemiş umarım feyz alabiliriz. Gülenay Börekçi harika bir söyleşi olmuş elinize sağlık."} {"url": "https://egoistokur.com/beyefendi-erkeklere-methiy", "text": "Şen, kışkırtıcı ve ayarsız bir dilin yaratıcısı olarak edebiyatta kendine has bir yeri olan Hatice Meryem, Siftah, Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun, İnsan Kısım Kısım Yer Damar Damar ve Aklımdaki Yılan gibi kitapların ardından Beyefendi: Erkeklere Methiye adlı tuhaf ve güzel metniyle yeniden okur karşısında. Beyefendi'yi herhangi bir türün sınırları içine dahil etmek güç. Editörüne bakarsanız, mensur şiir veya manzum nesir denebilir belki. Bana sorarsanız karanlık bir hesaplaşma. Deliliğe çağrı. Orantısız sürrealizm. Kopkoyu bir mizah. Korku türünün sularında dolaşan bir anlatı. Ve elbette, evet, bir dişi manifesto, kesinlikle. Bir de tam olarak alakalı değilse de şu: Uzun süredir gördüğüm en güzel kitap kapağı. Kitaptaki olağanüstü güzel desenler Zeynep Özatalay imzasını taşıyor. Beyefendi aslında anlatılmaz gibi ama deneyeceğim... Mutfakta doğan, banyoda büyüyen ve yatak odasında ölen sonsuz sayıda kadın adına biz diyerek konuşan dişi ses, önce aydınlık bir salona davet ediyor sen diye seslendiği soylu, suskun, sabırlı erkeği... Bir fincan kahve içmek üzere... Kelimelerin başrolde olduğu sohbette, o fingirdek sesin sarf ettiği her kelime çift anlamlı, bol çağrışımlı, yoldan çıkarıcı... Kahvenin ardından, erkeği kendi cehennemine, yani içinde ürpertici bir karanlığın hüküm sürdüğü yatak odasına çağırıyor. Biz, gelmiş geçmiş bütün kadınların sesi oluyor artık. Boydan boya siyah aynalarla kaplı yatak odasının duvarları bütün bir kadınlık tarihinin acısını, öfkesini, susturulmuşluğunu yansıtan bir sinema perdesi haline geliyor sanki. Ayartıcı kelimeler en dipten yüzeye fırlıyor, önlenemez bir hız ve öldürücü bir keskinlikle. Ölüm çok yakınlarda bir yerlerde, bu belli. Peki sonra? Sonrası, binlerce yıldır yazıya ve sanata hakim olan erkeğin diliyle, iktidarıyla amansız bir hesaplaşma denemesi. Ressam Osman Hamdi Bey'in Darıca'daki evinin zarif gül bahçesinde buluyor kendini milyarlarca kadın ve tek erkek. Üzerlerinde yanan mumlar duran kaplumbağalar geziniyor bahçede. Emin miyiz o erkeğin tek olduğundan ve milyarlarca kadının bir olmadığından? Emin miyiz, bu yüzleşmenin eşzamanlı olarak Türkiye'nin toplumsal ve siyasi tarihinin uzak yakın çeşitli dönemlerinde, 60'larda, 70'lerde, 80'lerde... mesela benim bu yazıyı yazdığım, sizinse okuduğunuz bir zamanda gerçekleşmediğinden? Emin miyiz aralarındaki yıkıcı aşkın sonsuzluğundan ve tüketilebilirliğinden? Her neyse, onlar ve erkek Doğu'yu ve Batı'yı, Osman Hamdi Bey'i ve Tezer Özlü'yü, Dersim'i ve Roboski'yi, daha birçok meseleyi tartışıyorlar. Satır aralarında daha az masum isimlerin gölgeleri dolaşıyor. Kadın susmak bilmemecesine konuşuyor bu kez, erkek ilk kez beklemediği yerden susturulmuşluğu tadarak dinliyor. Zeynep Özatalay'ın etkileyici desenleriyle daha da güzelleşen Beyefendi'yi kimi zaman heyecanla, hırsla, kimi zaman boğazınız düğümlenerek okuyacaksınız. Bazı satırlarda hergele bir tebessüm gelip oturacak yüzünüzün orta yerine, bazı satırlar sizi insanlığı tarihinde dedektifliğe davet edecek. Ve hiçbir surette kayıtsız kalamayacaksınız."} {"url": "https://egoistokur.com/beyoglu-sahaf-festivalinde-lekeli-bir-zihnin-oyunlar", "text": "İyi bir sahaf müşterisi, müdavimi olduğu dükkanın raflarını avucunun içi gibi öğrenmiştir. Aylarca bakıp bakıp iç geçirdiği kitaplar olur, öyle alışır ki onların varlığına, hiçbir yere gitmeyecekler, orada öylece onu bekleyecekler sanır. Sonra bir gün bakar ki, uçuvermişler. Eskiden İstanbul'daki bütün sahaf dükkanlarını tanıdığımı söyleyebilirdim kolaylıkla. Hangi sokağın hangi ıssız köşesinde bir kitapçı vardı, bilirdim. İyi bir sahaf müşterisi, müdavimi olduğu dükkanın raflarını avucunun içi gibi öğrenmiştir. Aylarca bakıp bakıp iç geçirdiği kitaplar olur, öyle alışır ki onların varlığına, hiçbir yere gitmeyecekler, orada öylece onu bekleyecekler sanır. Sonra bir gün bakar ki, uçuvermişler. Şimdilerde 'John Malkovich Olmak' oyunu oynuyorum. Aklımda kaldığı kadarıyla, Charlie Kaufman'ın bu filminde John Cusack çalıştığı ofise sığamayan birini canlandırıyordu. Tavanlar fazla alçak, duvarlar fazla yakın, masalar fazla küçüktü; her şey cüceler için yapılmış gibiydi. Bir sandalye çekip oturabilseniz bile çalışamıyordunuz, çünkü bu sefer de kendinizi miniminnacık masaya uyduramıyordunuz. Yazarken iki büklüm olmazsanız kafanız tavana çarpıyordu. İçeri girdikten sonra çıkış, dışarı çıktıktan sonra da giriş zordu, çünkü insan o binanın kapılarından ancak sürünerek geçebiliyordu. Kaufman elbette ironi yapıyor ve günümüzde sistemin insanları gitgide nasıl işlevsiz hale getirdiğini anlatıyor. Eğlence anlayışı yerlerde sürünen biri olarak ben de onunla aynı fikirdeyim. Halbuki yeni keşfettiğim bir kitapçıda bulduğum bir hazineden söz edecektim size. Kısmet değilmiş, artık daha sonra!"} {"url": "https://egoistokur.com/bi-cesit-canavar-metallica-audrey-ve-trumb", "text": "Metallica'nın Some Kind of Monster belgeselini seyrederken düşündüm. Mecbur kalsam, hangisini seçerdim? Ne Hetfield, ne Ulrich, ne Hamnett, sahsen ben bu üçünün yarattığı deli, manyak, über-yetenekli Metallica canavarını seviyorum galiba en çok. Metallica, video için 1971 yapımı filmin tamamını satın almış. İyi de yapmış, zira çoktan unutulmuş olan Dalton Trumbo'nun hatırlanmasında hatta bir bakıma yeniden keşfedilmesinde bu videonun etkisi büyük oldu. İşte Trumbo gammazcı ya da inkarcı olmadığı için ve tabii solcu olduğundan, uzun yıllar susturulmuş, işsiz bırakılmış bir yazar. Kahramanı Johnny gibi o da çeşitli yollar bulmuş konuşabilmek için. Takma adlar kullanmış. Hatta bu takma adlarla iki Oscar kazanmış. Mesela Audrey Hepburn'lü şahane Roma Tatilini yazan esasen o. Kendi ismini kullanmadığı için gidip ödülünü alamamış. Hakikati, belki biraz da Metallica'nın videosu sayesinde, 1992'de öğrenmiş dünya. Trumbo çoktan ölmüşken... 2008 yapımı Trumbo belgeselinden öğrendiğime göre, hiç değilse Spartaküs ve Kelebek gibi senaryolarını kendi adıyla yazabilmiş. Görüyorsunuz, başka canavarlar da var: Paranoya, tehdit, şantaj, aşağılama, zorbalık. Adamlar, yani Hetfield, Ulrich ve Hammett belgeselde o kadar tırsak, sünepe ve sığ ki, Ride the Lightning, Master of Puppets, And Justice for All gibi albümleri bu sersemler mi yaptı diye şaşıyor insan. O derece inanılmaz. This is Spinal Tap filmi için uyduruk bir rock grubu yaratıp güya belgeselini çeken, sonra da yıllar yılı Spinal Tap gerçek değildi, müzisyen sandığınız adamların hepsini casting ajanslarından toplamıştım, siz de benim sahnelediğim bu şakaya inandınız diyerek dünyayı ikna etmeye çalışan Rob Reiner yazsa senaryoyu, bu kadar olurmuş ancak. Ama filmi en çok bu yüzden sevdim zaten. Dünyanın en popüler metal grubunun parayı bastırıp sadece seks ve uyuşturucu gibi görkemli dibe vuruş hallerinden ibaret olmayan sefil ve sıradan çöküşlerini belgeleme cesareti hayranlık uyandırıcı. Bu üç sünepenin bir araya gelmesiyle oluşturdukları muazzam şeye ise söyleyecek lafım yok, hastasıyım. Çünkü Metallica iyidir, büyüktür; canavardır!"} {"url": "https://egoistokur.com/bi-dakka-gulmeden-once-biraz-durup-dusunseniz", "text": "İsminin bir kesme işaretiyle yazılmasını istiyor. Anın içinde olmak ve tadını çıkarmaya ithafen... Ayrıca sanıyorum ismini bu şekilde yazarak, taa 2000 yılında kurduğu ilk grubu Anima'ya bir selam gönderiyor. Ceyl'an Ertem'le daha önce tanışmamıştık. Fakat Anima'dan beri sesini, şarkılarını, deneme cesaretini seviyordum. Bu röportaj vesilesiyle tanıştık ve ben onun tavrını, titizliğini, işine saygısını, açık sözlülüğünü, mesafeli ve soğukkanlı oluşunu da sevdim. Yalnızlığı severim ama yalnız hissetmeyi sevmem. İkisinin arasında deviniyordum. O yüzden biraz melankolik yazılar çıktı benden. Sürekli defterler dolduruyorum. Günlük tutar gibi, aklıma ne gelirse kaydediyorum. Hayatı not alıyorum... Sen bir şey söylüyorsun mesela, hoşuma giderse, unutmayayım diye yazıyorum. Böyle bir sürü şey birikiyor. Bir albüme başladığımda da ilk baktığım şey, o defterler oluyor. Yeni bir şey yazmıyorum, bunun yerine defterlerimden bulup çıkardığım parçaları, notları bir araya getirerek oluşturuyorum şarkı sözlerimi. Aynen öyle. Bir de galiba bu süreçte ha bire Müzeyyen Senar, Bergen, Yıldız Tilbe, Sezen Aksu, Umay Umay dinledim. İlk albümüm Soluk'ta ne kadar caz dinlediysem, ikinci albümüm Ütopyalar Güzeldir'de ne kadar rock, pop ve caza akraba müzikler dinlediysem, bu albümde de çok fazla arabesk dinledim. Tam 2 yıl... Gece müzik dinlemeye hangi müzisyenlerle, hangi şarkılarla başlarsam başlayayım, sonunda kendimi Müzeyyen Abla'yla baş başa buluyordum. Buna ben de inanamıyorum. Bergen çok önemli bir simge. Sahnede onun bir şarkısını 10 dakika söylüyordum. Sen affetsen ben affetmem dediği şarkı. Tanrı'ya çok büyük bir sitem o. İşte o şarkıyı sahnede çalabilmek için Bergen gibi hissetmeye çalıştım. Performans bittiğinde ellerim titrer, dizlerim tutmaz olurdu. Düşünsene; sadece hayal etmişim, o olayı yaşamamışım bile. Ama tabii sen şiddet görmüyorsun diye, kız kardeşinin gördüğü şiddeti göz ardı edebilir misin? Gerçi kadın olmak mevzusu çok karikatürize de edilebiliyor. Bi' dakka! Gülmeden önce biraz durup düşünsenize. Uzaktakilere değil, çevremizden insanlara. Türkiye'de kadın olmaktan bahsettiğimde bunun önemsiz bir mesele olduğunu öne sürenlere. Onlara göre hayatta endişelenecek başka şeyler var. Yahu gazeteleri açıp üçüncü sayfa haberlerini okusanıza... Komik değil bu konu. Hiçbir zaman da komik olmayacak. Türkiye'de bir kadın olarak var olmak, anne olmak, aile kurmamayı ya da anne olmamayı seçmek, bir erkeği istememek, özgürleşmeye çalışmak, toplumun ve dinin dayatmalarına karşı çıkmak... Bunlar ağır problemler. Çok şey gördüm bugüne kadar. Müzik okulunda bir müzisyene Kadın gibi çalma denmesi yahut arka sokaklarda bir kadının rap yaptığı için saçlarından sürüklenmesi hikayelerini dinledim mesela. Bu memlekette sahne kostümünü giyip çalıştığın bara, konser mekanına şarkı söylemeye giderken bile on kişinin tacizine uğrayabiliyorsun. Olmaz mı? Bunu reddeden annelere, kadın müzisyenlere kızgınım. Rahat yaşamaları bencil olmalarını gerektirmez. Dediğim gibi ben şiddete ve tacize maruz kalmıyorum ama inkar da etmiyorum. Bir de ters uçtakiler var; bir dönem erkek dış kimliğine bürünen kadınlar dahi olmuş. Ancak o şekilde rahat edebilmişler. Ya da feminizm bir zamanlar daha iddiasız olmayı gerektirmiş. Ayşe Tütüncü mesela, makyaj yapmaz. Fularını kapar, düğmelerini ilikler. Ona sormuştum, Bizim zamanımızın anlayışı buydu demişti. Öyle de bakılabilir ama bence kendini geri çekiyor aslında. Üzerine daha az gidilsin, rahat bırakılsın diye. Halbuki ben, kadın olmanın yanı sıra insanım. Özgür olmalı, ne yapmak istiyorsam onu yapabilmeliyim. Hem müziğimle karşımdakini taciz etmiyorum ki. Bir alışveriş merkezinde benim şarkılarımı duyamazsın. Yaz tatilinde beach'lerde de çalınmaz. Kimse beni tesadüfen dinleyemez. Kadın müzisyenlere karşı büyük bir taciz söz konusu. Hele bu sıralar daha da arttı. Benim için adeta bir ders gibiydi. Müzikal olarak değil, orada gördüğüm tavırla alakalı bir dersten bahsediyorum. 30 yıldır beraber çalan arkadaşların birbirine olan saygısı. Eşi tekrar sahneye çıksın diye Gülten Ablanın avuçlarını patlatırcasına alkışlaması. O adama sevgisi. İnancı. Benim de öyle bir grubum ve öyle bir sevdiceğim olsun istedim. Az bilinen bir şarkılarını çalmadan önce Bülent Abi, Biz 40 yıl bekledik bu şarkıları hep bir ağızdan söyleyebilmek için, öyleyse biraz daha ilk albümden çalalım dedi. Şunun şurasında daha kaç yıldır sahnedeyim, ben bile bazen isyan edebiliyorum. Bülent Abi ve arkadaşlarının sabrına, 40 yıl bekleyebilmelerine hayran kaldım. Bir şarkının tek bir kelime yüzünden yasaklanabildiği günler geliyor aklıma. Çalınmıyor ki şarkılar, o yüzden. Bizi hiç dinleyebiliyor musun televizyonlarda? Çalmıyorlar. Sansür değil belki ama başka türlü bir engel var. Bilmem, ben öyle düşünmüyorum. Küçükken Sezen Aksu'nun bütün fotoğraflarını, röportajlarını, hakkında çıkan haberleri biriktirirdim. Hayatının her ayrıntısını biliyordum. Evi nerede. Şu an Onno Tunç'la ne yapıyorlar araştırırdım. Dedektif gibi. Şimdi internetteyim ama ne yaptığım o kadar da ortada değil. Eskiden Instagram yokken Tumblr'a her gün bir fotoğraf yüklüyordum. Yani eskiden de fotoğraf günlüğü tutuyordum. Bunun yerini artık Instagram aldı. Herkesin fotoğraf çekiyor olmasını çok seviyorum, çok tatlı geliyor bana. Ama saygı da bekliyorum bir yerde. Geçen gün Erkan Oğur'un yanına gittim mesela, çekingenlikten ölecek gibiydim, konuşamıyordum bile. Halbuki arkadaş gibiyiz onunla. Benim hayranım olduğunu iddia eden bazı kişilerin tavrıysa Ne haber Ceyl'an? diyerek omuza vurmak seviyesinde. Bir konsere gittim geçenlerde ve konserin yarısını cadı gibi dolaşarak insanlara Şşştttt, sussanıza biraz diyerek geçirdim. Parti değil ki bu, konser. Kon-ser! Öteki türlü bir eğlence istiyorsan git bara, içkini de al eline ve istediğin kadar gürültü yap. Bar programı da yaptım yıllarca, gecede 3,5 saat sahnede kaldım ve o yılların bana çok şey kattığına inanıyorum. Ama bu başka. Özel bir şey yapıyoruz ve seyircinin de heyecanımızı paylaşmasını bekliyoruz. Alkışlamasalar da olur ama garsona içki siparişi için bağırmasın, müziği bastıracak şekilde çığlık çığlığa konuşmasın ve şarkıları dinlesinler... Öpüşsünler, sevişsinler, mutlu olsunlar, mutsuz olsunlar, yeter ki dinlesinler. Şahane bir dinleyici kitlesi de var. Kesinlikle var. Sevgisini çok güzel dile getiren, varlıklarıyla sana güç veren seyircilere minnettarım. Başka türlü de bu iş yapılmazdı. Eh işte, biz gene hanımefendi kişiliğimizi koruyoruz demek ki. Müzeyyen Abla kesin dağıtırdı ortalığı. Biraz şifreli bir şarkı o... Müzisyenler çok içer, çok dağıtır diye yaygın bir inanç vardır. Benim babam da çok içerdi... Dediğin gibi ben içmiyorum. Şarkıyı alkol yasaklarına denk düşen bir dönemde yazdım. Hayali bir masa o, gerçek değil. Kim karışır içmemize diyerek ilerliyor sözler. Az önce kadına şiddetle ilgili söylediğim şey burada da geçerli: İçmiyorum ama içene karışılmasını da kabul etmiyorum. Şarkıda ezan sesinden bahsediyorum, çünkü seviyorum. İyi ezan söyleyen bir müezzin varsa, sabaha kadar beklediğimi bilirim. Gitar sesine gelince; ezan sesiyle gitar sesi birbirine çok aykırı olmamalı. Değil zaten! O bir aşk hikayesi. Aklı başkalarında olan bir adam var; güzel kadınlarla, taptaze güllerle birlikte oluyor. Olmuyorsa bile dedik ya, aklı onlarda. Şarkıyı söyleyen kız da vazgeçirmeye çalışıyor. Hepimizin dikenleri yok mu? Senin dikenleri kırma gecelerin olmuyor mu? Dikenleri sevme gecelerimiz de olabilir. Arabesk bir durum. Yıldız Tilbe'nin bir şarkısını söylemiştim sahnede, çok beğenildi. Yıldız Abla'nın da kulağına gitmiş bu. Bir gün beni arayıp Kahroloji'yi hediye etmek istediğini söyledi. Sonra bir konserinde sahneye davet etti, El Adamı'nı söyledim. 'En beğendiğim El Adamı yorumu bu' dedi ve havalara uçtum elbette o gece. Sonra da iki şarkıyı albüme verdi. Böylece albüme iki Yıldız Tilbe şarkısı girmiş oldu. Benim için çok önemli bir kadın. Özel bir ruh. Onun beni sevdiğini söylemesi ve içinden gelerek bana bir hediye vermesi hayatımdaki en önemli anlardandır. Ben bir hikaye anlatıcısıyım. Müzisyenlerin çoğu böyledir. Bile İsteye'deki kadın asla ben değilim, hiç öyle bir aşk yaşamadım. Çok isterdim ama yaşamadım. Birçok şarkıdaki kadın ben değilim; özellikle bu albümde... Hikaye anlatıcılığını sevmemin sebebi, başka biri olmama izin vermesi. Mafyanın yanında çalışan bir genç çocukmuşum gibi hissederek yazdığım şarkım var. Bir şarkımı biseksüel olduğumu hayal ederek yazdım. Bir kadına aşık olsam nasıl hissederdim, bunu düşündüm. Yahut erkek doğsam... Başka birinin yerine geçmek çok eğlenceli, öğretici bir şey; oyun gibi. Bu ruzigar-ı bi-mededin inkılabı var yasaklanan ilk şarkılardan biri. Hikayesi de çok acıklı. Ceyl'an Ertem'e başarılar dilerim. Çok güzel bir söyleşi olmuş! Dr. Nazım 1926'da idamından önce, son isteği olarak bu şarkının çalınmasını istiyor. Daha sonra da bu şarkı yasaklanıyor. Ne kadar acı! Bilmiyordum, çok teşekkürler. Bile Isteye'nin öyküsü ne acaba. Ayrıca cok güzel bir röportaj."} {"url": "https://egoistokur.com/bi-gun-ihtiyaciniz-olabilir-yalancilari-tanima-kilavuz", "text": "YALANCILARI TANIMA KILAVUZU... Sizin de ihtiyacınız olabilir! Yalan yakalama tekniklerini bitkiler üzerinde yaptığı biyolojik deneyler sırasında geliştiren eski bir CIA ajanının kurduğu Backster School of Lie Detection, her yıl yeni 'yalan avcıları' yetiştiriyor. Ha bu arada, okulun kurucusu olan ve bitkilerin dilini anlayan adam olarak nam salan Cleve Beckster'ın hikayesi de epey enteresan... Hakkındaki ilk bilgileri noetik bilimci Lynne MacTaggart'ın Niyet Deneyi ve Alan adlı kitaplarından öğrenmiştim. Kaba bir sınıflandırma olabilir ama 1980'lerin oburluk çağı olduğu söylenirdi; para, seks, gösteriş, tabii ki yiyecek içecek konularında, yani aslında akla gelebilecek her şeyde... 1990'lar hem şahsi, hem toplumsal şiddet çağı oldu. Görünen o ki; 2000'lerde hükün süren ölümcül günah 'yalan'. 'Ben aslında öyle dememiştim' çağında yaşıyoruz. Ve Pinokyo misali sürekli yalan söylüyoruz. Ben onunla birlikte değilim... Ben o paralardan tamamen habersizdim... Yok canım, sen o kadar şişman değilsin ki... Karımı hiç aldatmadım... Bu çağ, üç maymun çağı. Görmedim, duymadım söylemedim hakimiyetinde yaşanan sırlar ve yalanlar zamanı. Öte yandan insan, bu belki de iyi bir şey diye geçiriyor içinden. Öyle ya; sürekli gerçeği söylemeye başlasaydık, dünyada ne arkadaşlıklar, ne evlilikler ayakta kalabilirdi. 'Aşk' diye bir kavram bile icat edilmezdi. Hatta insanlık yerle bir olurdu. Eski bir CIA ajanı da olan Backster yalan konusunda akla gelen 1 numaralı uzman. Hem bitkiler ve hayvanlar üzerinde yaptığı şaşırtıcı parapsikolojik deneylerle tanınıyor, hem de yalan araştırmalarıyla... Sorgulanan kişilerin söyledikleri yalanları yakalayan poligrafları icat edip CIA'nın II. Dünya Savaşı ve sonrasında kullanmasını sağlayan Backster şu anda kendi adını taşıyan Backster School of Lie Detection'ın, yani bir 'Yalan Yakalama Okulu'nun kurucusu. Hikaye tam olarak şöyle... Yalan konusunda ABD'nin bir numaralı uzmanı sayılan Backster 1960'larda tesadüfen bir poligrafın, yani yalan yakalama cihazının o sırada mekanda bulunan bitkilerin algılarını da kaydedebildiğini gözlemliyor. Bitkiler insanların birbirlerine yönelik saldırgan düşüncelerini, olumsuz niyetlerini ve acılarını hemen algılayarak tepki veriyorlar ve bu da poligrafa kaydediliyor. Yani odada aklından karşısındakine tokat atmayı geçiren biri varsa, bitkiler bunu algılıyor ve kendi dillerinde hoşlanmadıklarını ifade ediyorlar. Ya da kederli biriyle birlikte, tabii gene kendi üsluplarıyla, 'üzülüyorlar'. 1960'larda yapılan bu keşif büyük fırtına koparıyor. Bunun üzerine 'yalan avcısı' Backster benzer deneyleri önce bakteriler, sonra hayvanlar, nihayetinde de insanlar üzerinde tekrarlıyor. Ve her seferinde aynı sonuçları elde ediyor. Yani biri eğer bize saldırmayı düşünüyorsa, biz bunu bilmesek de bir şekilde algılıyoruz ve bu da ruh halimizin kararmasına sebep oluyor. Backster'a göre bu deneyler, Bütün canlıların birbiriyle hücresel düzeyde, kendileri farkında olmasalar bile etkileşim halinde olduğunu kanıtlıyor. Bu müthiş keşfin ardından da CIA'daki aktif görevinden istifa ediyor. Ve bir yandan kendini bitkiler, hayvanlar, insanlar olarak hepimizin aynı devasa organizmanın parçaları olduğumuzu kanıtlamak için daha ciddi araştırmalar yapmaya adarken, bir yandan da o araştırmalara mali kaynak temin etmek amacıyla San Diego'da Backster School of Lie Detection'ı, yani dünyanın ilk yalan okulunu kuruyor. Backster School of Lie Detection'ın yöneticilerinden Gregory C. Adams'dan aldığım bilgilere göre, Backster School of Lie Detection'daki yalan yakalama kursları çoğunlukla CIA gibi istihbarat kuruluşlarının öğrencileri için düzenleniyor. Bir kursu tamamlamak için 320 saat ders almak gerekiyor. Sınıflarsa en fazla 30 kişiden oluşuyor. Eğitim bittiğinde elinizde resmi bir yalan avcısı sertifikanız oluyor. Resmi olarak diploma sahibi olabilmeniz içinse onaylanmış bir kurumda 30 poligraf deneyiminden, yani yalan avcılığından doğru sonuçlar elde ederek alnınızın akıyla çıkmanız şart. Dersler arasında yüksek teknolojiyle üretilmiş poligraf cihazlarının kullanımı öğrenmek ve psikoloji bilgisiyle insanları daha iyi tanıyarak gözlem yapma yeteneğini geliştirmek de var. Ayrıca tarih, ileri sorgulama teknikleri, ayrıca bu tekniklerin etik gereklilikleri, poligraf grafikleri okuma sanatı gibi dersler de öğretiliyor. Okuldan mezun olabilmek için hatırı sayılı düzeyde bir hukuk bilgisi edinmiş olmanız da önemli, yoksa mezuniyet belgesi almayı unutun. Zira poligraf kullanarak birinin yalan söyleyip söylemediğini öğrenebilmek yasal açıdan öyle herkesin yapabileceği bir iş değil, belli yetkilere sahip olmayı gerektiriyor. Yalanı anlamak konusunda davranışlarımız aracılığıyla ne sağlam ipuçları verdiğimizi çözmüşler gibi görünüyor. Birkaç yüzyıl sonra eski Yunanlar ise psikolojik tespitlerde bulunuyorlar yalanı yakalamak için. Hatta şüphelenilen kişinin nabız atışlarını sayıyorlar. Mesela tarihçi Plutarkhos'a göre, Kral Nicator'un oğlu hastalandığında hiçbir hekim derdini çözememiş. Sonunda ünlü Erasistratus'u çağırmışlar. O da üvey annesi Stratonice'nin adı geçtiği zamanlarda genç prensin nabzının düzensiz atmaya başladığını keşfetmiş. Böylece teşhis gerçekleşmiş: Aşk hastalığı. Vedaların ve Yunanların yararlandığı iki yöntem bugün de bir dereceye kadar geçerli. Gırtlağımızdaki kasların titreşim frekanslarını tespit eder ve gergin olduğumuz zaman bu titkreşimlerin belirgin bir şekilde düşeceği teorisine dayanır. Tartışmalı bir yöntemdir. Yalan söylediğimizde sesimiz gergin çıkacaktır ama sesimiz her gergin çıktığında yalan söylüyor olmayabiliriz. Neticede poligraflar, yani yalan makineleri bile yanılmaz değildir. Öte yandan, pek önerilmiyor ama siz de eğer bir akatör yalan avcısı olmak istiyorsanız, bilgisayarınıza yükleyerek kullanabileceğiniz bazı software'ler var. > İnsanın başkalarının yalanlarını yakalaması sevgilisinin ya da eşinin yalanlarını yakalamasından daha kolaydır. Yalan yakalamak ojektif olmayı gerektirir. Poligraf da zaten bu yüzden icat edildi. > Karşınızdaki kişinin konuşmasındaki ayrıntı eksikliği, akla yatkın olmayan, mantıksız cevaplar vermesi, geçmiş zaman kipini aşırı kullanarak muğlak kelimelere ve olumsuz ifadelere yer vermesi yalan ihtimaline işaret ediyor. > Konuşurken dudaklarını ikide bir sımsıkı birbirine bastıran kişi yalan söylüyor olabilir. > Gereksiz ayrıntılarla süslü muğlak ifadeleri ve tekrar tekrar aynı kelime ya da söz gruplarını kullanan kişiden şüphelenmek gerek. > Şahsi bir soru sorulduğunda Ben ifadesi kullanmadan cevap veren ya da kendinden üçüncü tekil şahıs olarak söz eden kişi büyük ihtimalle yalancıdır. > Ayrıntılı ama gerektiğinde doğrulanabilir bilgi içeren cevaplar güvenilirdir. Gece arkadaşlarlaydım, zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişim gibi bir cevaptansa, Gece çocuklarla Yakup'ta içmeye başladık, oradan Otto'ya geçecektik ama yer yoktu, biz de Babylon'daki konsere uğradık, cuma olduğu için her yer kalabalıktı, gene de çok eğlendik, sonra evlere dağılacaktık ama polis çok içmiş olan Ahmet'in arabasını çevirdi ve böylece geceyi karakolda tamamladık gibi bir ifade tercih sebebidir. > Bir insanın hem ne dediğini dinleyin, hem de bunu nasıl söylediğini... Karşınızdakinin kullandığı kelimeler ve bunları söyleme biçimi vücut dilinden çok daha önemlidir. > Yalanı, yalancı için duygusal ve kişisel olarak önemli kılın. Şöyle ki; ortada kaybetme riski varsa kişinin yalan konusundaki becerisi zayıflar. Sizi aldattığını düşündüğünüz partneriniz, sonunda onu kesinlikle terk edeceğinizi bilirse, açık verecektir. > Etkileşime girmeyip gözlem yapın. Tıpkı bir gazeteciymişsiniz de, hiçbir duygusal bağınız olmayan biriyle röportaj yapıyormuşsunuz gibi. > Ona yalanlarını hazırlaması için zaman tanımayın. Beklemeden sorun, öğrenin. > Yüzde 25 son 24 saat içinde en az bir kez yalan söylediğini kabul etti. Kalan yüzde 75 ise son 24 saat içinde herhangi bir biçimde yalan söyleyip söylemediğinden emin olamadığını ifade etti. > Son 24 saat içinde hiç yalan söylemediğini iddia eden, sadece yüzde 8 oldu. > Katılımcıların yüzde 31'i kendilerine bir ya da daha fazla kişi tarafından yalan söylediğini düşünüyordu. > Yüzde 37 alçakgönüllü davranmadı ve yalan konusunda çok yetenekli olduğunu öne sürdü. > Yüzde 45 her an yalan söylemeye hazırlıklı olduğunu belirtti. > Yüzde 43 komşularına, yüzde 41 arkadaşlarına 'gerekli zamanlarda' yalan söylediğini kabul etti ama bu konuda herhangi bir rahatsızlık duymadığını da sözlerine ekledi. > Yüzde 20 sigorta şirketlerine yalan söylediğini itiraf etti."} {"url": "https://egoistokur.com/bill-clintondan-ilk-roman-baskan-kayi", "text": "Winston Churchill'in Nobel Edebiyat Ödülü aldığını biliyordum ama Savrola adlı bir roman yazmış olduğundan habersizdim. Altbaşlığı Laurania'daki İhtilalin Masalı olan 1897 tarihli Savrola ilkin McMillan dergisinde sessizce tefrika edilmiş, iki yıl sonra da kitap olarak basılmış ama eleştirmenlerden ve okurdan pek ilgi görmeyince yayıncısı tarafından raflarda unutulmaya terk edilmiş. Dilerseniz online arşivlerde bulabilirsiniz ama tavsiye etmem, çünkü çok sıkıcı gibi. Benito Mussolini'nin Kardinalin Metresi adlı heyecan fırtınası da ilk akla gelenlerden. Fakat denen o ki hikaye berbatmış, kurgu dökülüyormuş, heyecan meyecan hep laftaymış ve kitap Churchill'in romanından bile daha sıkıcıymış. Nobel Barış Ödülü sahibi Jimmy Carter'ın da bir romanı var: Başbelası diye çevirebileceğimiz The Hornet's Nest, Amerikan İç Savaşı'nda geçen bir hikayeyi anlatıyor. Eski Irak Lideri Saddam Hüseyin de roman hem de aşk romanı yazan siyasetçilerden. Kocasından eziyet gören sıradan bir kadının iyi kalpli, bilge bir kral tarafından kurtarılmasını anlatan Zabibah ile Kral bunların en ünlüsüymüş. Bu alegorik aşk hikayesinde kadın Irak halkını, koca Amerika'yı, kralsa elbette bizzat yazarı temsil ediyormuş. Komedyen Sacha Baron Cohen'in Diktatör adlı filmi de bu romanın epey serbest bir sinema uyarlamasıymış. Eski Libya lideri Muammer Kaddafi'nin Yeşil Kitapına gelince; siyasal parti kavramının olmadığı ve halkın kendi kendini idare ettiği ütopik bir ülkede geçiyor. Yazarın, önsözü John F. Kennedy'nin kurmaylarından Pierre Salinger tarafından yazılmış Cehenneme Kaçış diye bir de öykü kitabı var."} {"url": "https://egoistokur.com/bilmedigimiz-7-shakespear", "text": "Shakespeare Müslüman'mış, gerçek adı da şeyh Pir'miş. Haydaaa! Şahsi fikrim, Shakespeare'in nereli olduğu pek de umurumda değil. Sonuçta onun kendinden başka biri olduğunu sanmıyorum ama yine de herhangi biri olabilir, hatta hiç kimse olmayabilir. İnanmak isteyene öyle çok Shakespeare var ki! Üniversitede 2 yıl Shakespeare dersi almıştım, dolayısıyla bu büyük şair ve oyunyazarı hakkındaki rivayetlerin çoğunu zaten biliyordum. Shakespeare'in eşcinsel ya da kadın olma ihtimalini de okumuştum, casusluk yaptığını da. Dini inançları konusunda da farklı görüşler vardı; kimilerine göre Anglikan, kimilerine göre Protestan, kimilerine göre de kimliğini gizlemek zorunda kalmış bir Katolikti. Mason veya Yahudi olduğu da söyleniyordu. Hele gerçek adının ne olduğu meselesine girerseniz, kendinizi karmakarışık bir labirentin içinde kaybolmuş gibi hissediyordunuz. Şahsen onun zamanda yolculuk yaptığını ve gelecekten geldiğini öne süren bir çatlağa bile rastlamıştım. Stratford-on-Avon'lu bir eldivencinin oğlu olan William Shakespeare'in, hayatı boyunca tek bir oyun bile kaleme almadığı çoktan kanıtlandı diyen mizah yazarı Mark Twain kuşkusuz haklıydı. Dolayısıyla 'her lafı olay' adam Kadri Mısıroğlu'nun bildik ve sevimsiz saçmalıklarını pek umursamadım. Ama gösterilen tepkileri görünce de ister istemez lafa karışmak gerektiğini hissettim. Destek çıkmak için değil, adama dünyanın en acayip şeyini söylemiş gibi yapanlar çok bilmişlere Abartmayın, çünkü bu, ilk kez söylenmiyor, Shakespeare'e dair yüzlerce varsayımdan sadece biri demek için. Öte yandan, bence Shakespeare adının mahlas olup olmadığı zerrece önemli değil. 52 yıllık kısa ömründen geriye 38 oyun ve 154 sone kaldığını ve o eserlerin dünya edebiyatında bir benzeri bulunmadığını biliyorum, bana bu kadarı yetiyor. Hakkında çıkarılmış yüzlerce efsaneyi umursamıyorum, onlar bence sadece Shakespeare'in her türden insanlık halini mükemmel yazabilme kabiliyetini, büyüklüğünü kanıtlıyor. Düşünsenize, 400 yıl önce ölmüş bu eşsiz şairin eserlerinde herkes kendinden bir parça buluyor ki bütün bunlar uyduruluyor. İnanmak isteyene, öyle çok Shakespeare var ki! Kraliçe I. Elizabeth'in sevgililerinden Edward de Vere, yani Lord Chamberlain aynı zamanda yetenekli bir şairdi. Bunu kimse bilmesin istediği için de arkadaşı William Shakespeare'in imzasıyla yazmıştı. Shakespeare gerçekte Yeni Atlantisin yazarı Sir Francis Bacon'mış. Kimilerine göre Bacon'ın bazı oyunları Shakespeare'inkileri andırmıyor da değil. Kont William Stanley'nin hobisi tiyatroydu. Will adıyla sahneye çıkmaya da başlamıştı. İşe bakın ki bizim Shakespeare diye bildiğimiz şahsiyet bazılarına göre ondan başkası değildi. İleri gidip Shakespeare'in aslında William Stanley'ye aşık olduğunu söyleyenler de oldu. Sonelerdeki iyi kalpli, sarışın ve eşiti erkek oymuş; ikisini birden idare eden Meşum Karanlık Kadın ise I. Elizabeth'miş. Mesela eleştirmen Joseph C. Hart ve Delia Bacon'a göre, Shakespeare aslında bir değil çok kişiydi. Oyunlarını aralarında Sir Francis Bacon, Sir Philip Sydney ve Sir Walter Raleigh gibi entellektüellerin bulunduğu kalabalık bir 'parlak zekalar ordusu' yazmıştı. En iyisi Müslüman Shakespeareden başlayarak bazı efsanelere göz atmak. Shakespeare araştırmacısı Martin Lings'in 2004 tarihli kitabı elbette bu konudaki en önemli kaynak. Lings'e göre, eserlerindeki bazı ipuçları değerlendirildiğinde Shakespeare'in sufi geleneklerini iyi bildiği anlaşılıyor. Öte yandan bu tarz araştırmalar yapan başkaları da var. Sussex Üniversitesi'nde Shakespeare ve İslam üzerine araştırmalar yapan Matthew Dimmock, Shakespeare'in Müslüman olduğunu düşünmüyor ama İslam olmasaydı Shakespeare de olmazdı diyor ve iddiasını Shakespeare oyunlarından alıntılarla destekliyor. Claire Chambers da aynı fikirde. Geçen mayısta kaleme aldığı makalede İngiltere'nin İslam dünyasıyla iletişiminin tarihçesinden bahsediyor. I. Elizabeth döneminde ilişkiler iyice sağlamlaşmış, Kraliçe'nin teşvikiyle İngilizce metinler süratle Arapça'ya, Arapça olanlar da İngilizce'ye çevrilmeye başlanmış. Osmanlı İmparatorluğu, İran ve Fas'la ticaret de almış başını yürümüş durumdaymış. Müslüman alimler, tüccarlar, diplomatlar da çeşitli vesilelerle İngiltere'ye geliyormuş. Fas elçisi Al-Annuri bunların en bilinenlerinden. 1600 yılında altı ay Londra'da yaşamış. Tabii ülkede göçmen düşmanlığının başlaması da bu tarihlere denk geliyor. Al-Annuri, Shakespeare'in ilk kez 1604'te sahnelenen Othellosunun Arap kahramanının da esin kaynağı. Ek bilgi: Shakespeare'in Venedik Taciri, VI. Henry, Titus Andronicus, Fırtına gibi 21 oyununda toplam 150 İslami motif yer alıyor, ikisinde Hz. Muhammed'den, birindeyse Kanuni Sultan Süleyman'dan bahsediliyor. Othello dışındaki oyunlarında İslam göndermeleri oryantalist birer süsten ibaret. Shakespeare'le ilgili duyduğum en garip rivayet, onun aslında bir kadın hem de Kraliçe I. Elizabeth olduğu. Biyografi yazarı Bertram Fields, Shakespeare'in Gizemli Şahsiyeti adlı kitabında, Kraliçe'nin hükümdar kimliğinden ötürü bir takma ismin ardına saklandığını ama aslında pekala bu oyunları yazabilecek kadar yüksek eğitim aldığını belirtiyor. Ayrıca güya sonelerin içine bazı ipuçları da gizlemiş. Açıkçası ben inandırıcı bulmadım. Hele şuna iyice güldüm: Hesapta Shakespeare'in o gerçek olup olmadığı bile bilinmeyen ünlü portresinin sakalı, bıyıkları bilgisayarla iyice temizlendiğinde ve kafasına saç eklendiğinde, Kraliçe'nin aynısının tıpkısı oluyormuş. Aktör Richard Burbage, Shakespeare'in en yakın arkadaşıydı, birçok oyununda başrolü ilk o oynamıştı. Ünlü Globe da dahil olmak üzere iki önemli tiyatro salonunun sahibi olduğu düşünüldüğünde, üstadın patronuydu da. İkisinin de çok çapkın olduğu hatta paylaşımcı bir ruha sahip oldukları söyleniyor. Mesela bir keresinde genç bir courtesan, kulise gidip Burbage'ı evine davet etmiş, hatta Hizmetkarlarıma bu akşam ziyaretime III. Richard'ın geleceğini söyleyeceğim demiş. Buna kulak misafiri olan Shakespeare de arkadaşından önce davranıp kadının evine III. Richard şifresiyle gitmiş, içeri de alınmış. En matrağı Burbage aheste aheste kapıda belirdiğinde hizmetkarlara, Fatih William III. Richard'dan önce geldi dedirtmiş. Shakespeare'in neredeyse bütün oyunları hatta komedileri bile casusluk olaylarıyla doludur. Denen o ki buna sebep, gençliğinde Kraliçe'nin casusu olarak görev yapmasıymış. Shakespeare tarihçisi Stephen Greenblatt gibi tam aksine onun İngiliz Sarayı'na Katoliklerin casusu olarak sızdığını öne süren uzmanlar da yok değil. Bilindiği gibi Kraliçe I. Elizabeth o yıllarda Katoliklerin birçoğunu idama mahkum ederek kanlı bir gövde gösterisi yapmıştı. Bir iddiaya göre şairin devlet memuru babası John da aldığı emir uyarınca Stratford'daki küçük Katolik Şapeli'nin mihrabını parçalamış. Öte yandan yıllar sonra Shakespeare'in doğduğu evde bulunan bazı belgeler, John'un aslında Katolik olduğunu ama öldürülme korkusu yüzünden bu hakikati herkesten gizlediğini ortaya çıkardı. Kendi gibi gizli Katoliklerle arasında haber alışverişini de küçük oğlu William üstleniyordu. William 26 yaşında Anne Hathaway'le evleninceye kadar ulaklığı sürdürdü. Birkaç yıl sonra da bilinmeyen bir sebepten Londra'ya gitti, karısını da yıllarca aramadı. Sonelerinden birinde Yeniyetme bir anarşisttim yazdığını hatırlatayım, tam olsun. Shakespeare'in bir gece partilerken aşırı alkol aldığı için öldüğü söyleniyor. Bu rivayete göre, meslektaşları Ben Jonson ve Michael Drayton'la bir handa buluşup adamakıllı dağıtmış, sabaha da cesedi bulunmuş. Belki de Londralı oyun yazarlarının esrarengiz şekillerde ölmesi adettendir, bilmiyorum. Çünkü Christopher Marlowe 29 yaşındayken bir bar taburesinde bıçaklanmış, Robert Greene ise salamura ringa balığı yediği ve bozuk bira içtiği için zehirlenmişti. Bu arada yeri gelmişken bir rivayetten daha söz etmek isterim... Shakespeare'in yaşıtı olan ve Dr. Faustus adlı fevkaladenin fevkinde oyunuyla tanıdığımız Christopher Marlowe, dönemin en parlak oyun yazarlarından biri, kimilerine göre de birincisiydi. Bazı Marlowe uzmanları Shakespeare'in olgunluk dönemi eserlerinin aslında Marlowe'a ait olduğunu, ahlaksız Shakespeare'in Marlowe'un geride kalan taslaklarını düzenleyerek kendi imzasıyla yayınladığını iddia ediyor. Shakespeare gençken, Stratford'ın en güçlü derebeylerinden Sir Thomas Lucy'nin mülkiyetindeki bir geyiği çalarken yakalanıp kamçı cezasına çarptırılmış. Bu olay onu o kadar utandırmış ki Londra'ya taşınıp günün popüler mesleği aktörlüğü seçmeye karar vermiş. Sonrası malum! Bahsi kapatmadan, devamını da anlatayım... Globe Tiyatrosu çalışanlarından biri, Shakespeare'in yıllar sonra en iyi bildiği yolla intikam aldığını, Lord Lucy için acımasız taşlamalar yazdığını söylemiş. Erken dönem dört biyografide yer alan bu olay, muhtemelen şairin Londra'ya taşınmasındaki esrarı çözmek isteyenler tarafından uyduruldu. Öğrenmenin yaşı yoktur, pek ilgim olmamasına rağmen, makaleniz o kadar güzel yazılmış ki nasıl bitirdim açıkcası anlamadım."} {"url": "https://egoistokur.com/binalar-sesler-hatirala", "text": "'1800'lü yılların sonunda yaptırılan Abud Efendi Konağı yatırımcıları bekliyor. Yap işlet devret modeli uygulanarak satılacak konağın restorasyonu için 4 milyon dolar keşif bedeli belirlenmiş. Sultanahmet Meydanı'na yaklaşık 70 metre uzaklıkta olan bina şu an yüzde 20 kapasiteyle hizmet veriyor. Yücel Kültür Vakfı'na 1972 yılında geçmiş olan 3243 metre karelik konak alanı tarih serüveni boyunca, dini eğitim veren bir konak, Hıristiyan okulu ve kültür vakfı olarak hizmet vermiş. Yücel Kültür Vakfı bina için restorasyon projelerini hazırlatmış. Vakfı şu an birkaç şirketle yap-işlet-devret modeli üzerinde görüşüyor. Öte yandan binanın altına 1939 yılında Türkiye'de kadın ve erkeğin ilk kez bir arada sinema izlediği Alemdar Sineması da kurulmuş. Yılları geri sardım. Oysa ne kadar da çok önünden geçmiştim bilmeden. Binaların da konuştuğunu, ruhunuza çalınanın sadece gördüğümüz ve duyduğumuz kadar olduğunu da biliyordum. Ne kadar sinir olsa da evlenecektir Belkıs Abud. Hatıralar, hikayelere, sesler görüntülere, cümleler yüzlere karıştı; karşıma oturdular, sofralarına aldılar, konağa girip çıktılar. Şazidil Kalfa acaba bu konakta da kalmış mıydı? Hüzünlü güzel yüzünü hatırlarken Poerio'dan bana kalan hatıra madalyon aklıma geldi. Yuvarlak, üzerinde geminin resmi kazınmış bir teneke parçası ama işte nereden nereye, işgal İstanbul'una demir atmış bir gemiden. Yıl 1921. O dönem kışları Sultanahmet'teki Abud Efendi Konağı'nda kalıyoruz. Konağın çevresinde bir sürü değişik tipte insan geziniyor. Çok iyi hatırladığım karelerden biri Arap Fransız askerleri... Resmi kıyafetlerle dolaşıp konağın önünden geçiyorlar. Çocuk aklı, gözümü alamaz bakıyorum. Ürkütücü geliyorlar bana. Ben ömür boyu Araplardan korktum. Çünkü bir dedikodu çıkmıştı, çocukları fırına atıp yiyorlar denirdi... Yalıdaki Arap dadılardan da korkardım. Annemin dadısının adı Adadı'ydı, Nermin'in dadısı Şazidil Kalfa'ydı, bir hizmetçimiz İnci Kalfa, o da Araptı. Ödüm kopardı onlardan, hep uzakta dururdum, bir türlü ısınamadım. Hele Şazidil Kalfa'nın akrabası kambur Nadire Bacı geldi mi uyuyamazdım. Arap dadıların akrabaları arada ziyarete gelirlerdi. İlk iş evin hanımlarının eteklerini öperler, akrabalarına yardım ederler, akşamları aralarında sohbet ederler. Nadire Bacı, üstelik gece çok horlardı, ablama, Ne olur yanında yatayım, diye yalvarırdım o gelince... O Arap işgal kuvveti askerleri yarattı bu korkuyu. Ben Tevfik Paşa Konağı'nı biliyordum ama yıkılmıştı o zaten. Fata Morgana, bir fotoğrafla beni aldı taa Şehzadebaşı Camii'nin minaresine çıkardı. Oradan bugün yerinde olmayan, bir dönem Abud eşrafının yaşadığı Vidinli Tevfik Paşa Konağı'nı görmeye çalıştık. Bir dönem Şehzadebaşı'nda Tevfik Paşa Konağı'nda kaldık. Bu konak büyükannemindi, Vidinli Tevfik Paşa'nın konağı. Sonra yıkıldı. Bodrumla beraber beş katlıydı. Bodrum, tamamen odunla dolar, çini sobalarla ısıtılırdı. Her odada bir soba bulunurdu. Çocukluğum Tevfik Paşa'nın konağında geçti, bir ara Gülhane Parkı'nın yakınında, çınarın tam karşısına denk gelen Hasan Paşa Konağı'nda oturduk. Sonra Cağaloğlu'nda küçük bir konakta, sekiz-dokuz sene kadar. Arada Sultanahmet'te Büyük Abud Efendi Konağı'nda, yani sonradan Alemdar Sıhhat Yurdu olan konakta ve en sonunda da, ben Galatasaray Lisesi'ne giderken Suriye Hanı'ndaki iki dairede... Büyük Abud Efendi Konağı, kardeşi Ahmet Abud Efendi'ninkinin tam karşısındaydı. Onların konağı daha güzeldi, altında Alemdar Sineması vardı. Kardeşiyle anlaşamayan büyükbabam uzun yıllar önce ilişkisini koparmıştı, ikisi tam zıt karakterde iki insandı. Ramazanlar çocukluğumun en hoş, eğlenceli günleri arasında. Nedense hep aklımda kışa denk gelmiş ramazanlar var... Herkes oruç tutardı bir kere. Aşçılar ramazanlarda çift maaş alırlardı. Tevfik Paşa Konağı'nın büyük sofasına masa kurulur; reçeller, renkli kağıtlar içinde simitler, yağlı-yağsız pide, sucuklar, pastırmalar, peynirler... En az 25 kişi olurduk. Çocukların dergisi M. Ç geldi aklıma. Bir grup çocuğun tv'nin, radyonun olmadığı o dönemlerde hayal güçlerini kullanarak hazırladıkları derginin hatırasının yıllar sonrasına kalacağını hiç akıllarına getirmişler miydi? Kokoları, kikirdemeleri, misafirlere taktıkları isimleri ve resimleriyle, esprileriyle, yazılarıyla kendilerini var ettikleri Meclis-i Çocukan ayda bir gece aile eşrafına okunuyordu. Meclis-i Çocukan dergisinde Yalı Çapkını rumuzuyla yazan kuzen Vedat'ın konak resmi. 1932 yılıydı... Sultanahmet'teki konak Rıza Dayımın hastanesi olarak çalışıyordu: Alemdar Sıhhat Yurdu. Büyükannemin dizleri ağrıdığı, romatizması olduğu için -Kandilli ona yaramıyordu- Sultanahmet'te, hastanenin arkasındaki evde kalıyorduk. Büyülendim adeta. Muhteşem bir ses... İnsanı mıknatıs gibi kendine çekiyor. Osman Efendi dayıma kalmaya gelmiş, böylece biz de kendisiyle tanıştık. Gözleri görmemesine rağmen her şeyi mükemmel hisseder, kafanızdan geçenleri okurdu. O gece biz çocuklar annemle en alt katta yattık. Osman Efendi, en üst katta, dayımın dairesindeydi. Ben hemen uykuya daldığımı hatırlıyorum. Annemse sürekli tekbir getiren bir ses duymuş. Ertesi sabah sorduğunda Osman Efendi'nin hasta olan babamın lalasının yanında yatarak bütün gece zikrettiğini öğreniyor. İlk bağlanışımız böyle başladı ve annem müridi oldu. Osman Efendi, isterse müritlerine görünürmüş. Bana bir kere göründü, ödüm koptu. Evden çıktım, bir tramvaya atladığım gibi soluğu konağın karşısında aldım. Boşaltılmış, yarı viraneye dönmüş yeni sahibini bekliyordu. İçeri girdiğimi, merdivenleri çıktığımı ve pencerelerden birinden dışarıyı seyrettiğimi hayal ettim. Kalabalıklar arasından bana gülümsüyorlardı. Seslendim duymadılar, Koşar adım aşağı indiğimde çoktan kaybolmuşlardı."} {"url": "https://egoistokur.com/binnur-kaya-ile-asklar-korkular-zaaflar-uzerine-bir-roporta", "text": "Binnur Kaya ile bu röportajı Vavien filminin setinde yapmıştım, anlatayım. Senaryosunu Engin Günaydın'ın yazdığı ve Taylan Biraderler'in yönettiği Vavien, Tokat'ın Erbaa ilçesinde çekiliyordu. Kalktım gittim röportaj için. İlk sabah uyandığımda kaldığım otelin kahvaltı salonuna indim. Baktım Binnur Kaya da orada, açık büfede. Bir çay alayım, sonra da yanına gidip kendimi tanıtayım diye düşündüm. Çattık, diyorum içimden. Amma çok yiyor bu kadın. Gene de sesimi çıkarmadan söylediği gibi dolduruyorum tabağımı, ardından yanına gidiyorum. Binnur şu sıralar TV8'de yayınlanan Kırmızı Oda dizisinde oynuyor. Üstelik gene çok sevdiğim birini, Dr. Gülseren Budayıcıoğlu'nu canlandırıyor, seyrediyorsunuzdur. Ama bu röportajımızı da okuyun lütfen. Kimsenin sormadıklarını sordum Binnur'a, o da sanırım kimseye söylemediklerini söyledi. Güzel oldu. İnsan neden utangaç olmasın ki? Ya da neden ille çok sosyal, çok girişken olması gereksin? Girişkenlik benim hoşlandığım bir şey değil. Rol yapmak oyun oynamanın bir biçimi; hayal kurmak, bir hayal dünyasına geçmek, ama sonra orada kalmayıp dönmek. Benim işim bu aynı zamanda. Onun dışında evet, yabani biriyim, sıkılganım. Yine de insanın kendini ifade edebilmesi harika bir şey. Esas edememesi bir problem. Hem evet hem hayır. Her zaman istediğiniz şeyleri söylemiyorsunuz ki, hoşlanmadığınız karakterleri canlandırdığınız da oluyor. Bütün iyi sıfatların zıttı da var içimizde; siyahla beyaz, geceyle gündüz, kötüyle iyi. Kötülük yapmamamız, içimizde kötülük barındırmadığımız anlamına gelmiyor. Hayat o duruma getirmesin kimseyi ama insan gün gelir, kötülük yapmak zorunda kalabilir. Birine kötülük ediyorsunuzdur ama bu, haklılığı, haksızlığı geçelim, o an için sizin tek hayatta kalma biçiminizdir. Dolayısıyla kötüyü de iyiyi de oynarken ben kendimden yola çıkıyorum. Ayrıca zaaf değerli bir şey, insanı farklı ve özel kılıyor. Muhakkak olmuştur. Kötü yanlarımı kendime itiraf etmeye çalışıyorum zaten. Mesela bir öfkem vardır, bilirim bunu. Sabrımı son noktaya kadar muhafaza ederim ama artık tek taraflı hale geldiğinde, sabra ayıp etmek istemem, onu boşa harcamam. Hayvanlarla yaşlılara yapılan kötülükler. Samimiyetsizlik, karşımdakinin yalan söylediğini bilmek. O zaman onunla yolum bir daha kesişmesin diye elimden geleni yaparım. Bu konularda medeni değilim. Kendiyle uğraşsın insan zaten. Kolay öğrenemediğim için aynı hataları tekrar tekrar yapan biriyim, bu yüzden yaptığım iyi şeyleri hep aklımda tutuyorum. Diyorum ki, bunu unutma, muhafaza et. Kriz anlarında zamanı durdurmaya, öfkemi bastırıp susmaya çalışıyorum. Dil yarası ilişkileri telafisi olmayan bir şekilde zedeliyor çünkü. Çok yaptım geçmişte. Şimdi bastırmaya çalışıyorum. Kendimi zapt edeyim istiyorum, dilim yanlış bir şey söylemesin, diye. Sevdiğim birini kırdığımda ben daha çok üzülüyorum. Ama saygısız olduğunu düşündüğüm kişiler karşısında susmam, onları bile isteye kırabilirim. Bazı zaaflara yenik düşmeye sadece sevdiklerimin hakkı var. İnsanın kendiyle uğraşması, ilgilenmek biçimindeyse iyi bir şey. Didişmek ve savaşmak ise gerzeklik. Kiminle savaşıyorsun, sanki iki tane sen varsın. Biri doğruyu biliyor, öteki yanlıştan yana. Biri doğruyu istiyor, ötekine yanlış cazip geliyor. Yok ki öyle bir şey, herkes bir tane. Adam gibi bir işte çalışmak. Tatil yaptığı zaman yorulanlardanım. Güldüren erkek dünyanın en biçimsiz erkeği bile olsa en seksi sıralamasında ilk üçe girer. Kadın içinse böyle bir şey söz konusu değil. Halbuki kadın olmak trajediye varacak kadar zor, o yüzden de malzeme daha fazla. Erkeğin güldürmek için yaptığı şeyler basit karşılanmazken, kadın için tam tersi. Bir de galiba kadın güzel görünmek istiyor, oysa öyle haller var ki, insan tüm zaaflarını göz önüne serip baş zavallı olabilir. Nasıl göründüğünüze takılırsanız, karakterin bu halini gösteremezsiniz. Hayatta nasıl oluyorsa, öyle. Oynarken zavallı durumlarını hatırlıyorsun, yüzündeki ifadenin, gözündeki bakışın zavallılığını, elini kolunu nereye koyacağını bilemeyişini. Komedi hakikaten zor iştir, içinde çok fazla zaaf, defo, kendini ele verme hali vardır çünkü. İnsan zevk almasa yapabilir mi bu işi? Seçme sebeplerinden biridir mutlaka. Ama her zaman beğenilmeyebilir, fiziki olarak arzulanan biri olamayabilirsiniz. N'apalım, dünyanın yarısından çoğu böyle. Birini beğenmek, tanıdıkça oluşan bir şey. Tanıdıkça, önceden hiç beğenmeyeceğimiz birini çok arzular hale gelebilirsiniz. İnsanın en erotik yeri beyni, biz onunla varız veya yokuz. Korktuğum için bir yerde çok kalamıyorum, yine korktuğum için bir yerde hep kalıyorum. Ya gidemiyorum ya da koşarak kaçıyorum. Hayatımdaki insanlara tüm zamanımı ayırmak istediğim için yeni insanları almıyorum. Yalnızlığımı baş tacı etmiş olmama rağmen, yalnız kalmak istemiyorum. Hayatım korku üzerine kurulu. Yaşamak da ölmek de korkutuyor beni. Nasılsa ayrılırız, şimdiden gideyim bari... dercesine korkakça şeyler yaptım, evet. Bununla savaşacak donanıma sahip değilim, o gücüm yok. Bunu düşünüp daha da acı çektiriyorum kendime. Hayalleri gerçekleşsin diye kurarım genelde ama aşkta durum değişik. Aşkta, hayallerimin gerçekleşme kapısını kendim kapatıyorum. Bir hayalde bile insanın ruhunu başkasına emanet etmesi zor. Cemal Süreya der ya; Daha nen olayım senin, onursuzunum. Aşk, onurunla beraber onursuzluğunu da emanet ettiğin kişiyle yaşadığın şeydir. Öyle biriyle birlikteysen, bu ilişki çok kıymetli bir şey olur, ölümden bile korkmazsın artık. Gerçekten iyi işler yapmayı istemeleri. Bildiğimiz şeyleri ısıtıp ısıtıp önümüze süren, seyirciye bir şeyler 'kakalayan' zihniyeti utanç verici buluyorum. Hele televizyonda. Televizyonla bir ülkeyi batırabilirsiniz de, çıkarabilirsiniz de. Çocuklarımızı sabah ilk iş televizyon açan anneler yetiştirmiyor mu? Tiyatro harika bir şey, sinema bir büyü, televizyonu da işte para kazanmak için yapıyorum gibi bir söylem bana kaypakça ve çirkin geliyor. Bu ülkede asgari ücret ne kadar biliyorlar mı? Bir milyonun bile hesabını yapmak zorunda insanlar, aileleri, çocukları var, çocukların eğitimleri var. Kimse kusura bakmasın ama televizyon çok önemli. Önemsememek ve sadece para kazanmanın hesabını yapmak ise bu ülkeye yapılacak en büyük kötülük. Ben iyi işlerde olmayı önemsiyorum. Seyircinin ona değer verdiğimi görmesini istiyorum. Bilet parasını hakkını helal ederek ödemesini istiyorum. Ve çok sevdiğim memleketimiz için yapabileceğimiz en elzem şeyin üstlendiğimiz işleri iyi başarmak olduğuna inanıyorum. Kesinlikle. Bir hayali vardı ve onu kağıda dökebilmişti. Bir insan hayalini gerçekleştirmek için yola çıktığında sizi de davet ediyorsa eğer, yapacağınız tek şey bunun kıymetini bilmek olmalı. Kolay sıkılan biriyim ben, sürekliliği beceremiyorum. Şaşırmayı seviyorum. Şaşırmam için de hayran kalmam gerekiyor. Engin'de bir sürü şeye hayranlıkla şaşırabiliyorum. İşini ciddiye alıyor ve çok disiplinli. Hem kendini hem de setteki öteki çalışanları yüksek tutmak için elinden gelen her şeyi yapıyor. Onunla oynarken yorulmuyorsunuz. Dramda da komedide de bu mesleğe çok yakışıyor. Zekasına, yeteneklerine, insan ilişkilerine, iş disiplinine, samimiyetine, zaaflarına yenik düşmemek için çaba göstermesine saygı duyuyorum. En çok da cömertliğine... Paraya dair bir şey değil bu. Engin insanı her yerde ve her zaman iyi ağırlar. Okulda tanıştık. En mutlu zamanımızdı, gülmekten acı çektiğimiz oluyordu. Çevresindekilere karşı bu kadar anlayışlı olması beni endişelendiriyor. Kendini korumayı öğrensin isterim. Kendini koruyamazsa dilerim hayat onu koruyup kollar. Aç gözlü değiller, hayatta kalmak için öldürüyorlar sadece. İnsan ise hep daha fazlasını istiyor. Yeryüzündeki her şeyi kendine ait saydığı için işkence etme, can alma yetkisini, hadsizliğini görüyor kendinde. Sokağında yaşayan canlılara bir kap su verme ihtiyacı bile hissetmeyebiliyor. Öldürülsünler istiyor. Hayvanat bahçeleri, pet shop'lar, hayvanların çalıştırıldığı sirkler utanç kaynağı. Sen herkesten önce mazluma, güçsüze, zor durumda olana kötülük etmemelisin ki, insanlığın ilk adımını atmış olasın."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-16inci-yuzyil-bloggeri-olarak-montaign", "text": "Unutmadan... Sarah Bakewell, 16. yüzyılın Denemeler yazarının, günümüz bloggerlarının öncüsü sayılması gerektiğini söylüyordu. Bir de şu: Bakewell'e göre Denemeler, 19'uncu yüzyıl İngiltere'sinde Laurence Sterne'e, modern romanın başlangıcı sayılan Tristram Shandyyi yazması için ilham vermişti. Rönesans asilzadesi Michel Eyquem de Montaigne'e göre bunların hepsi, cevap arayan o büyük sorunun, Nasıl yaşanır? sorusunun türevleriydi. Montaigne başkalarının deneyimlerinden mesul değildi, dolayısıyla bu sorunun cevabını yaşadıklarını ve hissettiklerini günlük formunda yazarak bulmaya çalıştı. Dürüstlükten taviz vermeyerek, ahkam kesmeye uğraşmayarak... Ve bunları yaparken çok ama çok önemli bir şey başardı; ister çağdaşı olsun, ister günümüzde yaşasın insanlar Montaigne'in yazdıklarını okurken, kendilerini daha iyi anladıklarını fark ettiler. Bu yüzden Denemeler adlı kitabı çıktığı günden itibaren bir çoksatan daha doğrusu hep satan oldu. Pascal'dan Virginia Woolf'a, Nietzsche'den Zweig'e kadar pek çok mühim insan onu bir kitaptan çok bir hayat arkadaşı olarak gördü. Bütün bunlar yeterince ilgi çekiciydi ama beni kalbimden yakalayan esas şey yazar Sarah Bakewell'in Montaigne için bloggerların atası tanımını kullanmasıydı. Ben bile blogging'in 20'inci yüzyılın sonunda doğduğunu sanıyordum, halbuki Bakewell'e göre öyle değildi. Teknolojinin ilerlemesi dijital günlük yani blog tutmayı ve bunu anında başka insanlara iletmeyi mümkün kılmış olsa da her gün yaşadıklarının kaydığını tutan, olaylara fikirlerini, fikirlere duygularını katan ve kendinden yola çıkarak yazdığı denemeleriyle, okuyan herkesin ruhuna ayna tutan ilk insan 16'ıncı yüzyıl asilzadesi Montaigne'di. Daha açık seçik anlatırsam; 16'ıncı yüzyılın deneme yazarları günümüzde şekil değiştirerek blogger olmuştu. Günlük bir rutinle ve belirli bir düzen çerçevesine hapsolmadan kendilerini yazan insanlara blogger diyorduk. Ve iyi bir deneme yazarını yahut iyi bir blogger'ı okuduğumuzda, mutlaka şu yorumu yapıyorduk: Vay, be tam da benim düşündüklerimi yazmış! Bridget Jones'u hatırlayın... Fazla kilolarından, bir türlü iş bulamayışından, sigara bağımlılığından, erkeklerle yaşadığı bitmek tükenmek bilmeyen sorunlardan ve zaman zaman da politik meselelerden bahsediyordu. İşte Montaigne, Bridget'ın çok daha akıllı ve derin olanı sayılabilir. Genellikle kısaltılmış versiyonlarıyla yetindiğimiz ama toplamda binlerce sayfayı bulan Denemelerinde hayatının sıkıntılı ya da mutlu anlarını yazmış. Kimi zaman seksten söz etmiş, kimi zaman politikadan. Araya dünya meseleleri ve sanat girmiş, hepsi karışmış ve ortaya şahane bir kargaşa, yani hayat çıkmış. Sarah Bakewell'in kitabından Montaigne'le ilgili öğrendiğim bir enteresan şey de, Denemelerin 19'uncu yüzyıl İngiltere'sinde Laurence Sterne'e, modern romanın başlangıcı sayılan Tristram Shandyyi yazması için ilham vermiş olması. Gerçi Denemeler çok daha öncesinde de birilerinin dikkatini çekmişti. Mesela büyük oyun yazarı William Shakespeare, ünlü karakteri Hamlet'i Montaigne'den yola çıkarak şekillendirmişti. Hamlet de Montaigne gibi sürekli olarak kendini kurcalıyor, herkesinkilerden önce kendi kusurlarını görüyor, hayata dair şüpheler geliştiriyor ve kararsızlıklar içinde kıvranıyordu."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-alain-de-botton-sorusu-binalar-insanlari-mutlu-eder-m", "text": "Bilmeyenler için; De Botton, Living Architecture adlı oluşum bünyesinde bir süredir İngiltere'nin en ünlü mimarlarına giderek ülkenin çeşitli yerlerinde evler yaptırıyor, sonra da bunları bütün sene tatilcilere kiralıyor. Amacı, usta bir mimarın inşa ettiği mekanlarda yaşamanın neye benzeyeceğini insanlara göstermek. Sıradan bir otelde kalmaktansa bu mekanlarda tatil yapmak çekici gelirse, Living Architecture web adresine siz de bir göz atın. Evlerden bazıları fazla avangard gelebilir ama farklı oldukları kesin. Onlar kötüymüş, sarkastikmiş, yalancıymış, iyi ruhları duygu sömürüsü yaparak kandırmak istiyorlarmış, olabilir, mümkündür. Yine de doğruluk payı yok mu söylediklerinde? Nihayetinde evsiz barksız bırakılmak, insanın yeryüzünde istenmediğini anlamasının en garantili yoludur. Ev ne demek, diye sormazlar mı o zaman? Makul bir tarifim var: Güldüğümüz, ağladığımız, öfkelendiğimiz, uyuyup uyandığımız, rüya gördüğümüz, yas tuttuğumuz, seviştiğimiz yerdir evimiz. Sığınağımızdır aynı zamanda. İnsan en çok oraya mahkum etmiştir kendini ve en çok da orada özgürdür. Konuyu açmamın sebebi, gündelik hayatın nedense pek ciddiye alınmayan mühim ayrıntılarıyla da ilgilenerek bir çeşit popüler kültür felsefesi yapmaya soyunan Alain de Botton'un Mutluluğun Mimarisi adlı kitabı. Bizi mimari tarihi içinde gezintiye çıkaran De Botton, kitap boyunca tüm bunlara ve Binalar, içlerinde yaşayanları mutlu edebilirler mi? sorusuna cevap arıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-ayda-yazar-olunur-m", "text": "Yaşasın, NaNoWriMo vakti geldi çattı: Üşümeyin, roman yazın! Amerika'da başlayıp prestijli birer uluslararası etkinlik haline gelen NaNoWrimo ve Script Frenzy, roman ya da senaryo yazmak isteyip de bir türlü nereden başlayacağını bilemeyenler için birer fırsat. Üstelik Neil Gaiman, Dave Eggers, Philip Pullman ve Tom Robbins gibi yazarların da destek verdiği bu etkinlikler, dünyanın neresinde yaşıyor olursanız olun romanınızı ya da senaryonuzu yayınevlerine ya da yapımcılara ulaştırmanızı sağlıyor. Tabii yayınlatıp yayınlatmamak sizin maharetinize kalmış. Egoist Okur'lara bir not: Siteye geçen yıl koymuştum aslında bu yazıyı, kasım ayı neredeyse gelip çattığına göre yeniden yayınlamak yerinde bir fikir gibi geldi bana. Sonuçta hazırlıklarınızı tamamlayıp ilk romanınızı yazmaya başlamak için önünüze sadece 10 gün var. Özetle diyorum ki, üşümeyin, roman yazın. En azından eğlenirsiniz. Yaşasın, NaNoWriMo vakti geldi çattı: Üşümeyin, roman yazın! 1999'dan beri süregelen NaNoWriMo etkinliğini duydunuz mu? ABD'de yaratıcı yazma dersleri veren bir grup eğitmenin Amazon işbirliğiyle başlattığı NaNoWriMo her yıl 1 Kasım'da başlayan bir roman yazma etkinliği. Katılımcıların tek yapması gereken nanowrimo. org sitesine kayıt yaptırdıktan sonra 30 Kasım'a kadar 50.000 kelimelik bir romanı yazıp bitirmeleri. Her gün 2000 kelime yazma zorunluluğu var. Ayrıca yazdıklarınızı sitenin diğer üyeleri de okuyabiliyor ve size önerilerini iletebiliyorlar. Eğlenceli bir yazma fuarı da diyebilirsiniz buna. Amaç, yaratıcı yazım konusunda gençlere bilmek istedikleri her şeyi öğretmek. Ayrıca yazmayı çok isteyip de nereden başlayacağını bilmeyenlere yol göstermek, onları bir anlamda motive etmek... Yaratıcı yazım dersi verenler şunu fark etmişler: İşlerini ertelemeye eğilimli olan ruh tembelleri birine her gün 2000 kelime yazmayı resmen vaat ettikten sonra romanlarını daha kolay bitirebiliyormuş. Yani mecburiyet yazma arzusundan daha baskın olabiliyormuş. İstatistiklere göre ilk yıl, yani 1999'da katılan 21 kişinin sadece altısı romanını bitirebilmiş. 2010'da ise 167.150 katılımcı olmuş ve bunların 32.178'i romanlarını tamamlamış. NaNoWriMo başlangıçta ulusal bir etkinlikmiş ama şimdi uluslararası hale gelmiş. Her ülkeden katılım kabul ediyorlar. Sonunda bir ödül filan yok. Sadece NaNoWriMo'ya katılıp romanınızı tamamlandığınıza dair bir belge veriyorlar size. Kasım ayındaki etkinlik dışında gençlerin bütün yıl yararlanabilecekleri yazma dersleri de var sitede. Roman yazma, karakter oluşturma, olay örgüsü kurma ve aklınıza gelebilecek her konuda yüzlerce ders ücretsiz olarak hizmetinizde. Ünlü yazarlar da videoları veya yazılarıyla size roman yazma teknikleri üzerine bildikleri her şeyi aktarıyor. NaNoWriMo bünyesine gönüllü katılan bu yazarlar arasında Neil Gaiman, Dave Eggers, Philip Pullman ve Tom Robbins gibi büyük isimler var. Prestijli bir etkinlik haline gelen NaNoWrimo'nun en önemli özelliği yayıncılar ve yazar ajanları tarafından da takip ediliyor olması. Yani burada dikkat çeken romanların sonradan yayıncı bulması daha kolay oluyor. 100'ü aşkın NaNoWriMo romanı çoktan yayınlanmış. Hem de Ballantine Books, Delacorte Press, HarperCollins gibi yayınevlerinden. Aralarında öne çıkan örnekler de var. Gayle Brandeis'in Self-Storage adlı romanı birkaç ödül almış. Jessica Burkhart'ın romanı Take the Reins Simon & Schuster'dan çıkıp çok satanlar listesine girmiş. Lisa Daily'nin The Dreamgirl Academy adlı kitabını Penguin Putnam basmış. Spor yazarı Farhan Devji ilk romanı Hockey Farmer'ı bu şekilde tamamlayabilmiş. Saranna DeWylde her sene bir roman bitirerek bir How to serisi hazırlamış. Böylece ortaya How to Lose a Demon in 10 Days (Bir Şeytanı 10 Günde Nasıl Yok Edersiniz), How to Seduce an Angel in 10 Days (Bir Meleği 10 Günde Nasıl Baştan Çıkarırsınız) gibi başlıklar taşıyan romanlar çıkmış. Şimdi bu kitaplardan ilkinin sinemaya uyarlanması söz konusu. Etkinliğe, anlatacak bir hikayesi olan, macerayı kaçırmak istemeyen ve ScriptFrenzy. org'a üye olan herkes tek başına ya da bir partnerle beraber katılabilir. Hiçbir sınırlama ya da deneyim şartı yok. Onlardan beklenen 30 gün içinde 100 sayfalık bir sinema ya da televizyon senaryosu yazmaları. Tür ayrımı da yok, kısa film, animasyon, her şey olabilir. Yazmaya 1 Nisan'da, saat tam 00:00'da başlanıyor, 30 Nisan gecesi saat 23:59'da bitiriliyor. Senaryonuzu ister internette online olarak yazıyorsunuz, ister kendi bilgisayarınızda yazıp tamamladığınızda yayınlıyorsunuz. Neil Gaiman: Fantastik edebiyatın en ünlü isimlerinden. Sandman çizgi romanlarının ve hepsi Türkçe olarak da yayınlanan harikulade başka romanların yaratıcısı. Dave Eggers: Son dönem Amerikan edebiyatının en yetkin ismi. Müthiş Dahiden Hazin Bir Eser ve Ne Nedir adlı romanları dilimize çevrildi. Tom Robbins: Parfümün Dansı adlı tek romanı bile edebiyat tarihine geçmesine yeterdi. Dilimize bütün yapıtları çevrildi. Philip Pullman: Kuzey Işıkları adlı üç romanlık dizisi tüm dünyada öyle büyük başarı kazandı ki başrolünü Nicole Kidman'ın oynadığı sinema filmleri de çekildi. İsa peygamberin şeytani bir ikizi olduğu varsayımından yola çıkarak yazdığı Good Man Jesus and the Scoundrel Christ adlı son romanı tartışma yarattı. Lemony Snicket: Başrollerini Jim Carey ve Meryl Streep gibi müthiş isimlerin oynadığı sinema filmlerine dönüşen Talihsiz Serüvenler Dizisi adlı 13 romanın esrarengiz yaratıcısı. Lemony S. takma adı. Gerçek adıysa Daniel Handler, ama onu pek az kullanıyor. Peter Carey: Che'nin Yasadışı Benliği, Bir Sahtekar Olarak Hayatım, Jack Maggs gibi romanların ünlü yazarı. Janet Fitch: Beyaz Zakkum adlı romanı başrolünü Michelle Pfeiffer'ın üstlendiği bir film oldu. Sue Grafton: Alfabetik isimli ünlü polisiyelerin yazarı. Meg Cabot: Chick Lit'in ünlü ismi. Prenses Günlükleri'nin yazarı."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-borges-oykusunun-icinde-oldugumu-nasil-anlari", "text": "Bir Borges öyküsünün içinde kayboldun, çıkamıyorsun. Öğrenmenin yolu var mı? Dene. Aşağıdaki soruların tek bir tanesine bile 'evet' dersen, başını ellerinin arasına alıp kara kara düşünmeye başlayabilirsin. Yahut da durumun tadını çıkarırsın. Anlatması güç. Anlayamazsın... Sadece başla! Var olmayan bir kütüphanedesin ve berbat hissediyorsun. Öyküyü yazan mı sensin yoksa öykü mü seni yazıyor bilemiyorsun. Güney Arjantin seyahatinde başına çok kötü bir şey geliyor. Bir kürenin içinde ayakta duruyorsun. Merkezi her yer, çevresiyse hiçbir yer. Dehşete kapılıyorsun. Yakınındaki herkes Kabala'da kusursuz bir şekilde gizlenmiş plana uygun şekilde, teker teker öldürülüyor. Bir İskoçyalı sana hayatını mahvedecek bir kitap satıyor. Kızıl saçlı bir kadın sana aslında zaten hep bir ölü olduğunu anlatıyor. Çölde kayboluyorsun. Tek harita var; çölün kendisi. Bir cinayet işliyorsun ama bundan çok da emin değilsin. Baktığın her yerde tekinsiz bir eşkenar üçgen görüyorsun. Trendeki kondüktör sana kaba davranıyor, meğer bir zamanlar Babil'de kralmış. Rüya görüyorsun. Hiç var olmamışsın. Doğuyorsun. Borges'in muğlak bir versiyonu gibisin ve bin yıldır ölüp duruyorsun. Eli bıçaklı bir güney Amerikalı kovboy sana kahkahalarla gülüyor. Eyerinde kan lekesi var ama sen aslında dört gündür hastanedeymişsin. Eyer falan da yokmuş ortada. Bir bakıyorsun, bıçak senin elinde. Kimse gülmüyor. Bomboş bir şehrin ortasında tek başına yürüyorsun. Bu şehir aynı zamanda bir kaplanın cesedi. Issızlığın ortasında sana yoldaşlık edecek tek bir kişi var, o da aslında var olmayan bir kişi. Ve senin peşine düşmüş durumda. Bir insansın evet ama aynı zamanda bir aritmetik formülüsün, anlatması güç, anlayamazsın."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-cocuk-kitaplari-manifestos", "text": "Her neyse, Barnett bu manifestoyu, Jon Klassen, Brian Biggs, Sophie Blackall, Carson Ellis, Laurie Keller, Adam Rex, Jon Scieszka ve Lemony Snicket'in de bulunduğu 21 resim kitap yazarı ve ressamıyla ortaklaşa kaleme almış. Hedef kitlesi herkes! Yazarlar, çizerler, editörler, eleştirmenler, yayıncılar, sanat yönetmenleri, kitapçılar, kütüphaneciler ve ebeveynler. Aşağıda okuyabilirsiniz. Mac Barnett ve John Classen'in birlikte yazdığı o şapşahane kitaptan, Kurt, Ördek ve Fare'den bir sayfa var yukarıda. Okuyunuz, okutunuz. Resim kitabın başının belada olduğunu duymaktan ve durum hiç de öyle değilmiş numarası yapmaktan bıktık."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-cocuk-suc-ve-cezayi-nicin-okumal", "text": "Hadi bakalım, düşünelim... Bir çocuk Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sını niçin okumalı? Söze Sahiden okumalı mı? diye başlayacak, hele bir de sağ kaşınızı kaldıracaksanız, sizinle tartışabilirim. Sorunun cevabını sona saklayıp anlatmaya baştan başlarsak... Domingo Yayınları'nın o muhteşem Hepsi Sana Miras serisinde, kadim Sümer destanı Gılgamış'tan Dostoyevski klasiği Suç ve Ceza'ya dünya edebiyatının önemli yapıtları çocuklar için yeniden yazılmış. Serinin yaratıcıları arasında, başta Alessandro Baricco olmak üzere, Umberto Eco, Mario Vargas Llosa, Dave Eggers gibi devler var. Üstelik kitapların hepsi de çizgi aleminin yıldızları tarafından resimlenmiş. Çocukken okuyabileceğim kitaplar sınırlıydı, daha doğrusu pek fazla çeşit yoktu. Hele şimdiki gibi sadece çocuklar için kitaplar üreten yayınevleri neredeyse hiç yoktu. Bulabildiklerimizi tekrar tekrar okuyor, sonra mecburen büyükler için yazılmış kitaplara dalıyorduk. Bir şikayetim yok aslında, o sayede yepyeni başka dünyaları keşfettik. Gerçi şimdi düşününce bunda sevimsiz bir yan da varmış gibi geliyor bana, neticede hepimiz bazı kavramlarla vaktinden çok önce, en sert ve doğrudan halleriyle karşılaşmıştık. Domingo Yayınları'dan çıkan Hepsi Sana Miras dizisinden söz ediyorum. Fikir babası Alessadro Baricco'nun gerekçesi nefis. İpek adlı romanıyla büyük ün kazanan Baricco, Tüm zamanların en büyük klasiklerini bize bugünün büyük yazarları anlatsa ne güzel olurdu diyerek arkadaşı bütün çağdaş edebiyatçılara giderek onları unutulmaya yüz tutmuş klasikleri çocuklar için bir kez daha ama bu kez yeni bir dille kaleme almaya davet etmiş. Okuma alışkanlığını henüz edinmiş ama ne okuyacağını kestiremeyen çocuklar için bir nevi kurtarma botu denebilecek projesine katkıda bulunanlar arasında, Umberto Eco, Dave Eggers ve Nobel ödüllü Maria Vargas Llosa gibi yazarlar var. Çocukların bu klasikleri neden okuması gerektiği daha iyi anlatılamazdı. Seri için çağdaş edebiyatın önemli isimlerinden Dave Eggers da, Jules Verne'in bilimkurgu romanı Denizler Altında 20.000 Fersahı günümüze uyarlayarak 14 yaşındaki bir çocuğun gözünden anlatmış. Edmond Rostand klasiği Cyrano De Bergeracı Stefano Benno, Alessandro Manzoni klasiği Nişanlıları Umberto Eco, Jonathan Swift klasiği Güliver'ın Gezilerini Jonathan Coe, kadim Sümer destanı Gılgamış'ı Yiyun Li olağanüstü bir şekilde çocuklar için baştan yaratmış. 10 kitaplık Hepsi Sana Miras serisinin çocuk yetişkin herkese tavsiye ediyorum. Orijinal romanda çocuklar için sakıncalı olabilecek bir şey var mı? Kısaltılmış veya uyarlanmış versiyonları sevmiyor. Yaş 12 ama biraz daha büyük varsayabiliriz. Tesekkür ederim. Ben de hiç sevmiyorum kısaltılmış kitapları. Bu dizinin farklı yanı kısaltma değil, bir tür yeniden yazım yapılması ve yazanların da önemli edebiyatçılar olması. Yoksa söylediklerinize sonsuz katılıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-edebiyat-besleyicisinden-fatih-ozguvenden-hikayele", "text": "Fatih Özgüven, bir edebiyatçıdan çok, edebiyatçıları ve edebiyatı besleyen şaşırtıcı, aykırı ilham vericilere benziyor; yazanlardan değil de, yazdıranlardan sanki. Hayatın içinde bir star gibi dolaşmayı becerebilen bu tipler, edebiyatın ne olduğunu, nerede saklı bulunduğunu yazarak değil de, yaşayarak gösterirler. Avcı yazarlar, bu çekici insanları görür görmez anlar ve ondan beslenmeye başlar. Yazabilen biriyseniz, bayağı bayağı romanlar, öyküler yazdırırlar size. Tuhaf bir şekilde, hayatın gerçeğine hiç benzemeyen ve görünmeyen, gündelik yaşamda var olamayan o edebi gerçekliği, görünür, yaşar hale getirirler çünkü. Hani şu, yanlış kullanıla kullanıla biraz ayağa düşmüş olan kendini edebiyat eserine çevirmiş olma durumunu gerçekten de hakkıyla taşırlar. Kimileri elli kitap çevirir, sadece çevirmen olarak kalır. Kimileri de, kitap çevirdikçe, başka hiçbir şey yazmasa bile, tuhaf bir şekilde okur tarafından yazar gibi algılanmaya başlar. Fatih Özgüven, ikinci gruptakilere giriyor benim için. Nedeni de şu galiba: Mesela bir Tomris Uyar çevirisinde, nasıl ki Tomris Uyar'ın edebiyatını da hissediyorsak, Fatih Özgüven'in de ortaya çıkarmadığı bir edebiyatı vardır da, o görünür sanki çevirilerinde. Fakat görünen bu şey, hiç de ilk yapıtlarını vermeye başlayacak birinin kendini önce çeviride sınamasına benzemez. Tam tersine, cesaret tedirginliğinden, sırasını bekliyor olmaktan ya da ürkeklikten eser bile yoktur onun çevirilerinde. Hatta terbiyeyle iç içe geçmiş, dozunu tutturması çok zor, en kalitelisinden, hak edilmiş bir snobluk daha baskındır. Bu çekici snobluk asla okurla değil, sadece çevirdiği yazarla ya da yapıtla ilişkisinde belirir. Tepeden bakan, ezici değil de, düelloya dönüşmüş, eşitleyici bir flörtü andırır. İşte, Metis'ten çıkan yeni kitabı Küçükburunu okurken, kendimce biraz bulur gibi oldum Fatih Özgüven'in bu edebi tavrının nereden geldiğini. Fatih Özgüven, bir edebiyatçıdan çok, edebiyatçıları ve edebiyatı besleyen şu şaşırtıcı, aykırı ilham vericilere benziyor; yazanlardan değil de, yazdıranlardan sanki. Hayatın içinde bir star gibi dolaşmayı becerebilen bu tipler, edebiyatın ne olduğunu, nerede saklı bulunduğunu yazarak değil de, yaşayarak gösterirler. Avcı yazarlar, bu çekici insanları görür görmez anlar ve ondan beslenmeye başlar. Yazabilen biriyseniz, bayağı bayağı romanlar, öyküler yazdırır bu kişiler size. Tuhaf bir şekilde, hayatın gerçeğine hiç benzemeyen ve görünmeyen, gündelik yaşamda var olamayan o edebi gerçekliği, görünür, yaşar hale getirirler çünkü. Hani şu, yanlış kullanıla kullanıla biraz ayağa düşmüş olan kendini edebiyat eserine çevirmiş olma durumunu gerçekten de hakkıyla taşırlar. Bu nefis vazgeçişlerin, bu dokunaklı olmamışlığın taçlanması adına, bir okur olarak, Küçükburundaki hikayelerin, hiç ama hiç benzememesini isterdim hikayelere. Çünkü ara ara çok öykülük sahneler çıkıyor karşımıza. Keşke o çarpıcı sahneleri de başkalarına armağan etseymiş Fatih Özgüven. Her şeyini başkalarına vermiş haliyle daha da güzel olurdu bu kitap."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-elmanin-sizi-kullandigini-hic-dusundunuz-m", "text": "Kitap, bitkilerin gayet zeki olduğu, birbirleriyle iletişim kurabildiği bir gezegen hayal etmemizi istiyor; edelim. Bu düşsel gezegende bitkiler bilgi alışverişi yapabiliyor, en dipteki köklerden en tepedeki yaprağa kadar her türlü bilgiyi kaydedip aktarabiliyor. Başka? Çevrelerinde kendi türünden olanlarla yabancıları ayırabiliyor, tuzak kurarak avlanabiliyor, iklim geçişlerine, kuraklığa ya da aşırı yağmurlara karşı tedbir alabiliyor... Diğer bitkilerle hatta bazı hayvanlarla iletişim ağı kuranlar bile var. Bazıları da kendilerini korumak ve otçullardan sakınmak için, başka canlılardan yardım alıyor, üremek için işbirliği geliştiriyor. Stefano Mancuso ile Alessandra Viola'nın yazdığı ve bizde Yeni İnsan Yayınevi'nden çıkan Bitki Zekasını kesinlikle tavsiye ederim. Bir elmanın sizi kullandığını düşündünüz mü hiç? sloganıyla çarpan o nefis Arzunun Botaniği ile tanıdığımız Michael Pollan'a kulak vermekte fayda var: Birkaç saatliğine alışık olduğunuz insan merkezciliğinizi bir kenara bırakın, daha zengin ve daha muhteşem bir başka aleme adım atın. Pişman olmayacaksınız, dahası bu yeni dünyadan eskisi gibi çıkamayacaksınız. Carlo Petrini'nin ünlü kitabı gecikmeli de olsa Türkçede. Petrini gıda üretiminin endüstriyelleşmesi ve yemek kalitesinin sürekli olarak düşmesiyle mücadele etmek ve unutulmaya yüz tutmuş yemek kültürlerini ve geleneklerini canlandırmak amacıyla çalışmaya başladı. 1986'da Roma'daki tarihi bir meydanda Mc Donald's açılmasına tepki olarak başlattığı Slow Food Hareketi, yıllar içinde büyüdü, 132 ülkede temiz, adil, sağlıklı gıda ilkesini benimseyen 100 binin üzerinde üye ve destekçiye ulaştı. Bizde de sayısı 20'i aşkın kasaba ve şehir bu hareketin logosunu taşıyor. Hareketin iünlü logosunu eminim biliyorsunuzdur: Salyangoz. Neden? Çünkü Petrini'ye göre yavaş, temkinli ama kararlı adımlarla ilerleyen salyangoz sürekli yerken cüssesinden beklenmeyecek mesafeler aşar, dahası geçtiği yerlerde izini bırakır. Tıpkı Slow Food Hareketi gibi. Temiz, adil, sağlıklı gıda elde etmek için eskinin yeme içme geleneklerini, tarım yöntemlerini ve biyoçeşitliliğini diriltmek ve korumak adına çalışan Slow Food Hareketi'nin heyecan verici macerasını okumalısınız. Biz şehirde yaşayanlar daha sakin hayatlar kurmak için ücra köşelere taşınmayı hayal etsek de genellikle mevcut ekonomik düzen buna izin vermediğinden, bunu yapamıyoruz. Kaçmayı başarsak bile, seçtiğimiz yerler çoğu zaman yaşadığımız metropolün daha yeşil ve küçük bir versiyonu oluyor. Yani burada da, sığındığımız mikro-şehirlerde de durum değişmiyor, sürekli tüketiyor, sürekli yoruluyoruz."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-fantastik-kurgu-ustadiyla-kisa-sohbetle", "text": "Zoran Zivkoviç, bizde en çok Başka Zaman Kütüphaneleri, İmkansız Karşılaşmalar ve Gizli Kamera adlı kitaplarıyla -tanınıyor. Fakat bu, onun yeni kitaplarıyla karşılaşmayacağımız anlamına elbette gelmiyor. Dilimize ilk Cumhur Orancı'nın çevirdiği ünlü Sırp yazarın önemli eserleri Sola Yayınları etiketiyle teker teker dilimize aktarılıyor. Sanıyorum editör de Orancı. Zivkoviç'le çok sevgili yazar arkadaşım Ayşe Kilimci, kısa bir sohbet gerçekleştirdi. Dahası sohbetin ardından ondan Türkiyeli okurlara hediye olarak bir öykü aldı. Sohbeti burada, Telefon adlı öyküyü ise bir önceki postta okuyabilirsiniz. Hoşgeldiniz Bay Zivkoviç, Sizinle tanıştığımız için çok memnunuz. Zoran Zivkoviç, fantastik kitaplarıyla tanınmış bir Sırp yazar. Belgrad Üniversitesi Filoloji Fakültesi'nde karşılaştırmalı edebiyat bölümünü bitirmiş. 2007'den bu yana kendi okulunda yaratıcı yazarlık profesörü olarak çalışıyor. Yazarlık, öğretim üyeliği, yayıncılık, çevirmenlik yapmış. Seksene yakın kitabı İngilizceden Sırpçaya çevirmiş. Yayıncılığı oyalayıcı, güç bir iş saydığı için artık yapmıyor, ancak öğretim üyeliğini ve yazarlığı sürdürüyor. Başlangıçta bilimkurguyla başlasa da, artık bu türün devrini tamamladığını düşünüyor. Hikaye ve romanın geleceği ona göre fantastikte. Zivkoviç, 2003'te dilimize Başka Zaman Kütüphaneleri adıyla çevrilen kitabıyla World Fantasy Award'u kazandı. Kitap bir ara İstiklal Kitabevi'nden çıkmıştı, şimdi önce Zepros Yayıncılık'tan, sonra da Sola Yayınları'ndan Zivkoviç külliyatının bir parçası olarak, yeniden basıldı. Yetmişli yıllardan doksanlara kadar o dönem ilgilendiği bilimkurgu türünde yazmış. Dört de deneme kitabı var. Yayıncılığı da verimli, kendi kurduğu yayınevinde iki yüzden çok kitap yayınlamış.15 yıl boyunca hep beğendiği kitapları basma şansını yakaladığını söylese de bunun zaman zaman tüketici bir iş olduğunu eklemeden edemiyor. Araştırmacı yanını es geçemeyiz, mesela hayli geniş tutulmuş bir bilimkurgu ansiklopedisi çıkarmış. Ayrıca kitapları yirmi dile çevrilmiş ve 23 ülkede basılmış, yine de Zivkoviç kendi ülkesinde ne kadar tanınırsa tanınsın hala çok satan bir yazar sayılamayacağını düşünüyor. Gerçi bu meseleyi umursadığı pek yok. Yayın dünyasının kimi cilveleri ve vampir edebiyatıyla başa çıkılamayacağı görüşünde. Esaslı kitapların az sattığı konusunda onunla elbette hemfikiriz. Aldığı ödüllere gelince; World Fantasy Award haricinde 4. Halka ile Milos Cirnijanski, Köprü ile Isadora Sekuliç ödüllerini kazandı. Stefan M. Luubisa Ödülü de var. 2005'te Belgrad'da bir televizyon kanalı, bir romanını televizyon dizisi yaptı. Sırp yönetmen Pulissa Dordaviç'in filmi İki de Zivkoviç'in kurgularından esinlenerek çekilmişti. Tren ve Alarm Clock On The Night Table adlı öyküleri BBC'de radyo oyunu oldu. Prestijli Amerikan dergisi World Literature Today, 2007'de ona bir onur ödülü verdi. Zivkoviç bir ara, bilimkurguyla ilgili bir TV programı da hazırladı. Yazar kendini Klasik ve asil düzyazının mütevazı uygulayıcısı olarak niteliyor. Başlarda bir edebiyat ajanı, yapıtları ABD'de pazarlanabilsin diye, Donald Livingston takma adını kullanmasını önermiş ve elbette Zivkoviç bu öneriyi geri çevirmiş. 93-2016 arasında 21 kurgu kitap yazan Zivkoviç'in dilimize dört kitabı çevrildi. Üç yeni kitabı da yayın aşamasında. Peki etkilendiği yazarlar kimler? Orta Avrupa geleneğinden olanlar diyor. Hoffmann, Bulgakov, Kafka, Calvino, ayrıca Stanislav Lem, Arkadiy, Strugatskiy, Ursula K. Le Guin. Zivkoviç'in insanlarla iç içe bir hayatı var. Toplu taşıma kullanıyor, köpeğini gezdiriyor, tiyatro tiyatro, konser konser gezip televizyonda spor programı izliyor ve elbette okuyor. Onu en çok mutlu eden şeyler bunlar. Yamb, yani bir çeşit zar oyunu oynuyor bir de."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-hazine-peter-newelldan-devrimci-bir-cocuk-kitab", "text": "Çok sevdiğim bir kitaptan bahsedeceğim size. Geçen hafta Instagram sayfamda takipçilere anlatmıştım ama Egoist Okur'da da olmalıydı. Kitabın adı, The Hole Book, yani Delik Kitabı. 20. yüzyıl başlarında yaşayan ve benim resmen aşık olduğum bir çizerin, Peter Newell'in imzasını taşıyor. Yani yazan da, çizen de, tasarlayan da o. Tasarım açısından son derece devrimci olan bir kitap bu ve tarihi epey eski aslında, 1908'de basılmış. Bakmayı çok sevdiğim bu kitabın linkine tıklayıp isterseniz sayfaları çevirerek, isterseniz büyüterek mutlaka göz atın. Günümüz çocuklarının pek ilgisini çekmez herhalde ama illüstratörler, tasarımcılar ve benim gibi eski kitaplarda nice acayip hazine bulunduğunu bilenler için hala çok şey ifade ediyor. Bitti mi sandınız? Tabii ki hayır! The Hole Booku bir kurşunun maceraları diye özetleyebilirim. Bu arada kitabın kendi de basbayağı delik. Newell'ım Peter'ım kapak dahil, kursunun geçtiği her sayfaya bir delik açmış."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-istanbul-masali-obelisk-ve-banktaki-ked", "text": "Her sabah yaptığı gibi o sabah da defne ağacının karşısına geçti ve bir süre öyle kalakaldı. Dallardan birine belli ki çoktan yerleşmiş sığırcığın sesini duyduğunda henüz ruhu geceden güne uyanmamıştı. Defneyle buluşmanın mutluluğuyla gülümserken farketti. Kumru ve serçenin arasında kısacık bir mesafe vardı; kadim bir ağaç onları neredeyse her sabah biraraya getiriyor, günün belli saatlerinde onları sanki anlaşmış gibi burada buluşturuyordu. Korna ve araba sesi baskın hale gelince 'günaydın' dedi kendi kendine. Bugün acaba neler olacaktı? Kulaklarını tıkamak, kedilerin, köpeklerin, kuşların, denizin sesi dışında çok az kişiyi duymak istiyordu. Herşey karmakarışıktı. Kimsenin içinden çıkamadığı, anlamakta zorlandığı tüm akıldışılıklar birleşip, köy köy, şehir şehir dolaşıyor, konuşuyor, anlatıyor, hayatları işgal ediyor ve hatta bununla da yetinmeyip neredeyse hemen her evin kapısını çalıyordu. Bir kere kapıyı açarsanız gitmek bilmiyordu da. Garip günler, aylardan geçiyordu memleket. Gerçekler üzerine geldiğinde İstanbul'a sığınırdı. İstanbul mu kaldı sığınacak diyenlere boş gözlerle bakar, içten içe aşkının büyüsü bozulmamış diye sevinirdi de. Her daraldığında kendini tarihi yarımdanın, eski İstanbul'un bildiği, bilmediği sokaklarına atar, her seferinde ruhu bu sihirli kentten nasibini almış halde huzurla eve dönerdi. Hep böyle olmamış mıydı? Bambaşka dönüşümlere sahne olmuş semtlerinde bile üzüntüsünü dağıtacak bir karakter, bir bina, bir pencere, bir çeşme ona bambaşka şeyler anlatmamış mıydı? O kadar ki üzerine evler, otoparklar yapılmış surlarında bile bir dize görür, sanki oradan birileri ona el sallıyor gibi gelir, hayal kurmaya devam ederdi. Ne kadar çirkinleştirilmeye çalışılsa da bu şehirle arasında kurduğu özel bir dilin olduğunu, gözgöze gelip öyle susarak anlaştıklarını bile düşünürdü. Zaman, mesafeler neydi ki zaten? Nereden geldiğini bilmediği bir güç onu ona iter, asırlar içiçe geçer ve o, o güçlü enerjiyle kimsenin aralarına girmesini istemezdi; büyü bozulurdu çünkü, hayalleri kurduran bu kitabın sayfaları birbirine karışırdı. Giyinip çıktı. Günü çoktandır görmediği dostlarıyla sohbetle geçirdi. Akşamın çökmesine az kalmıştı. Sultanahmet'e gitmek, Yenikapı kazılarında ortaya çıkan limanı yaptıran Theodosius'u görmek istedi. İmparator Theodosius, hep oradaydı zaten, iki yanında iki oğlu öylece durur ve kendini hatırlatmaya çalışırdı. Bugün belki de yüzlerce kez gördüğü imparatora farklı bakmayı deneyecekti. İstanbul, Konstantin'in şehri, Konstantinopolis olarak başkentliği kutsandıktan 17 yıl sonra başa geçen, hem Doğu Roma hem de Batı Roma'yı idare eden son imparatordu Theodosius. Tramvaya atladığı gibi soluğu Sultanahmet'te aldı. Milion Anıtı'na uğramadan olmazdı; bugün Divan Yolu denilen eski Messe Caddesi'ni, sütun ve revaklarla çevrili yolları, mola verdiren forumları, oradan devam edip istikamete göre çıkılan sur kapılarını... Bir daha hayal etti. Theodosius'un bu yol üzerinde aynen Roma'da olduğu gibi zafer takı da vardı bir zamanlar. İmparatorluğun büyüyen başkentinin iaşe ihtiyacını karşılamak için bugünkü Bayrampaşa deresinin ağzına da arkeologların bulduğu o meşhur limanı yaptırmıştı. 7 Ocak 395'te Milano'da ölse de vasiyeti üzerine aynı yılın 8 kasımında İstanbul'da defnedildi. Mezarı nerede derseniz meçhul. Aynen Konstantinopolis şehrinin kurucusu Büyük Konstantinin mezarı gibi meçhul. Merak da etmemiş, eski bir Roma kentinin bu çok önemli karakterleriyle ilgili bir kültürel etkinlik, sergi de yapmamışız. Oysa fethettiği bu güzel şehri birbirinden güzel hanlar, külliyeler, mahallelerle süsleyerek bugünkü ruhunu kazandıran, kendini Roma İmparatorluğu'nu devam ettiren olarak gören Fatih Sultan Mehmet, Latin işgali ve fakirlikten harap düşmüş Konstantinopolis'in Roma geçmişine sahip çıkmıştı. Ne tarihi yollarını bugün hala kullanılıyor ne de geriye kalan mimari yapılarını tahrip etmişti. Theodosius, muhtemelen aynen Konstantin gibi bugün Fatih Camii'nin bulunduğu alanda varolan Havariyum'a gömülmüş olmalı. Muhtemelen de Fatih kendi adını taşıyan camii ve türbesi için bu alanı onları korumak için, bilerek seçmişti. Million'dan uzaklaşıp eski hipodroma yani Osmanlı'nın At Meydanı'na, imparatorluğun günler süren şehzade düğün sünnet törenlerinin alanına doğru ilerlemeye başladı. Ne günlerdi. Sultanı İbrahim Paşa Sarayı'ndaki özel yerinden törenlerde geçit yapan askeri ticari şehir esnafını izlerken gösteren rengarenk minyatürler aklına geldi. Alman Çeşmesi'ni geçmişti ki birbirlerine aldırmadan bankta oturan kediyle orta yaşlı adam dikkatini çekti. Birbirine dokunmayan, birbirine saygılı iki karakter. Kediye laf atıp biraz sevdikten sonra o dönemde Mısır'ı almış Roma imparatorluğunun taa oralardan getirttiği meydanın en yüksek anıtına yaklaştı. Obelisk denen bu anıtın kaidelerinde birer birer gezinerek Theodosius'a baktı. Hipodromdaki törenleri izlemek üzere locada iki oğluyla, Arcadius ve Honorius'la öylece duruyor ve İstanbullulara kendini, o günleri hatırlatıyordu. Burası aynı zamanda siyasetin nabzının da attığı yerdi. Ne kavgalar kopmuştu burada, aynen bugün nasıl haksızlık karşısında futbol takımları siyasete tepkilerini koyduysa kentin kalbinde dün yaşananlar da aynıydı. Gözünü bir an ayırıp hipodromun anıtsal girişini düşündü. Sabahları dört, öğleden sonra dört yarış yapılırdı ve sabahları erkenden insanlar burada toplanırdı. Bir jetonla içeri girdiklerinde sirk gösterilerinden araba ve atletizm yarışlarına, siyasi toplantılardan resmi devlet alaylarına kentte ne yaşanıyorsa dahil olurlardı. İmparator beyaz mendil atarak oyunların başlaması için işaret verirdi. Yarış başladığında basamaklarda oturan izleyiciler, hipodromun tam ortasında duran bu anıtların etrafında dönen yarışçılarla birlikte heyecana kapılır, sesleri şehrin sessizliğini inletirdi. Etrafta çok az insan vardı, birkaç turist grubu obeliskin üzerindeki hiyerogliflere bakıyordu. Mısır'daki Karnak tapınağının girişinde bulunan, orijinali 30 metreyi bulan bu anıtı buraya dikmek ne de sorun olmuştu; kesilerek 20 metreye indirilmiş, buraya çıkarmak için kıyıda bekletilmiş, çözüm aranmış ve sonunda kentin valisi Proclus, makara ve kaldıraçlarla hipodroma dikmeyi başarmıştı. Anıtın kaidesindeki basit kabartma çizimlerle resmedilmiş bu sahneyi tek tek izledi. Veda eder gibi locasında tören ve yarışları izleyen imparator Theodosius'la oğullarının donmuş gözlerine bakarak arkasını döndü. Emine bu tatlı kediye, İstanbullu programının çekimleri sırasında rastlamış. Bir kaç adım atmıştı ki gökkubbeyi çınlatan, Sultanahmet Camii ve Nuruosmaniye'den münavebeli okunan, bölgenin meşhur akşam ezanı başladı. Şehir sanki ilahi bir nefesle kutsanıyordu; taşlar, yarışçılar, imparator, herkes, herkes sustu. Caddeye doğru ilerlerken banktaki kedi gözüne çarptı. Gözlerini tamamen kapamış, patileriyle sabitlediği vücudunu öne arkaya sallıyordu. Kendinden geçmiş, zikir yapar, ezanla huşu içinde alemlere dalan bir insan gibi sallanıyordu. Bir anlık mı bunu yapıyor diye bekledi. Ezanın sonunda hareket durdu, gözler uykudan uyanmış gibi açıldı. İstanbul'la kutsanmış arkadaşının gözlerine uzun uzun baktı ve oradan uzaklaştı."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-jane-austen-romaninin-icinde-oldugumu-nasil-anlari", "text": "Daha önce Bir Borges öyküsünün içinde olduğumu nasıl anlarım? ve Bir Murakami romanının içinde olduğumu nasıl anlarım? konulu testleri yayınlamıştım. The Toast'ta bu testi bulunca heyecanla atladım. Fakat heyhat... Şimdiye kadar hayatımın bir Jane Austen romanına benzemesini isteyişim ne büyük hataymış! Jane Austen ne garip bir kadınmış, romanları ne acayipmiş... Bunu böyle madde madde okuyunca fark ettim. Yine de istiyorsanız yapın. Canınız isterse benim cevaplarımı da okuyabilirsiniz. Evet'ler çoğunluktaysa, yandınız. Bundan sonra hayatınız bir Jane Austen romanı içinde hapis geçecek! Fernando Vicente imzasını taşıyan illüstrasyonlar bu adresten alındı. Olmayacak biri seni Bath'a seyahate çıkmaya ikna etmeye çalışıyor. Baban para konularından zerrece anlamıyor. Ama bunu ona kimse söylememiş. Sevimsiz biri biri seni iskambil oynamaya davet ediyor. Senden nefret eden bir kadın inanılmaz yüksek perdeden piyano çalıyor. Bir piknik partisinde hiçbir şey yolunda gitmiyor. Bir ordu mensubunun ahlaksızın teki olduğu ortaya çıkıyor. Şerefi beş paralık olmuş biriyle yürüyüşe çıkıyorsun. Annen dahil oturduğun şehirdeki herkes, seni ve kızkardeşlerini çekicilik bakımından derecelendiriyor. Listenin en altlarında olduğunun farkındasın. Senden daha genç ve zengin bir kadın hakkında kaba ama övücü bir şeyler anlatıyorsun. Tek arkadaşın var; 30 yaşında, babanla iş yapıyor ve günün birinde onunla evlenmen bekleniyor. Sınıfsal bakımdan senden az aşağı ya da az yukarı biriyle arkadaşlık etmeye başlıyorsun ama anlaşılan bu yüzden cezalandırılacaksın. Yeni tanıştığın bir kız sana bir sırrını anlatıyor, bu yüzden onu küçümsüyorsun. Yılda 500'lük bir gelirin var. Kimden? Hangi para birimiyle? Bilinmiyor. Umursanmıyor da. Böyle bir servetin sahibisin. Her yıl 500... Hepsi bu kadar. Hayatında üç erkek var: Biri gerçek aşkın, biri baştan çıkarıcı ama güvenilmez biri, diğeriyse uzak bir ihtimal... Bu üçüncüsü flörtöz ve özenli ama seninle pek ilgilenmiyor. Gerçek aşkının uzak bir kuzeni veya yakın bir arkadaşı, aranızda mümkün değil hiçbir şey olamaz. Annen olmayan bir kadın sana kızıymışsın gibi davranıyor. Annense ya çoktan ölmüş ya da sersemin teki. Bir erkek önce sana, sonra sen onu reddedince bir başka kadına evlenme teklif ediyor. Bu seni kızdırıyor. Çekici bir adam seninle flört ediyor. Ne korkunç! Yaptığın bazı şeyler seni sonradan felaket utandırıyor. Bulunduğun sosyal çevredeki herkesi şok edecek bir evlilik haberi alıyorsun. Komik şapkalı bir kadın sana kaltakça şeyler yapıyor, seninse elinden bir şey gelmiyor. Bahçede dolaşırken öyle şeyler görüyorsun ki hayretler içinde kalıyorsun."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-kadinin-kahramani-olmak-isterdim-diyen-ceylan-ertem-kontrol-kulesind", "text": "Ceylan Ertem güzel bir kadın. Hem ruhu güzel, hem sesi, hem de kendisi. İkinci solo albümü Ütopyalar Güzeldir ile müzikal kariyerinin uzun soluklu olacağını ispatlıyor. Albüm; farklı bir söylemi; deneysel çalışmaları da içinde barındırıyor. 80'lerde doğan, 2000'li yıllarda farklı bir müzikal tavrı sürdüren isimlerden biri olan Ceylan Ertem, Tüm fikirlerin birbirine karıştığı bir dönemden yolun ucunu bulma çabasıyla hareket ediyor. Mesela; farklı müzikleri ve farklı sesleri birbiri içinde eriterek, süzerek hem kendisine, hem de kendi kuşağının içinde bulunduğu kaotik dönemin ruhuna göndermede bulunuyor. Ortaya hem bizi sarsan ve tökezleten ama müzikal zenginliğiyle de ikramda bulunan Çerkez kızının hikayesini bulacağınız şarkılar çıkıyor. İkili ilişkilere baktığımızda bazıları başarabiliyor biz olmayı. Bazıları da yıllarca birlikte olmasına karşın hala sen ve ben durumunu yaşıyorlar. Özelden çıkıp genele bakarsak eğer biz kavramına baktığımda 68 dönemi aklıma geliyor. Sanki biz olabilmişler. Bir ilüzyon da olabilir bu. Yaşamadığım bir dönem. Biz olabilmeyi becerebilen bir kitle de görmüyorum çevremde açıkçası. Kime bakarak bu kanıya varabilirim. Belki muhatabım olan bir dinleyici kitlesinden yola çıkarsam; sanki o eski ruh yok gibi geliyor. Genelleme yapmak istemiyorum bazıları var ki, hep beraber şahane bir şekilde ilerliyoruz. Ama bazıları da var ki daha benim ettiğim lafı anlamadan, cümlenin sonunu bile okumadan hemen tepki vererek ve sonrasında o cümleyi bile içinde sindirmeden ilerliyor. Belki dediğin gibi ben olamamakla ilgili bir şey bu. Kendini tanımadan biz olmaya çalışmakla ilgili olabilir. Sanırım biz olmak için daha çok zaman var. Lisede okurken bunun üzerine düşünürdüm hep: Neden kendimi ona daha yakın hissediyorum diye. Aidiyetle ilgili bir mesele bu. Kimi zaman bir kitapla olabilir, kimi zaman da müzikle. Bu dönemde yetişenler bunu hiç düşünmüyor belki. Bir de her şey çok hızlı gelişiyor. Bazılarını görüyorum başarabiliyorlar dedin ya biraz önce, genel anlamda soruyorum, biz aldatmacısını çok fazla dayatıyorlar. Sahiden biz varmışız gibi davranıyorlar. Ben ikili ilişkilerden söz etmiştim bunu söylerken. Yaşlı bir çift görüyorsun; hala beraber, el ele yürüyorlar, arkadaş olabilmişler. Biraz o gördüğüm çiftlere göndermeydi. Oradaki arkadaşlık ve saygıydı beni daha çok heyecanlandıran. On altı yaşlarındaydım sanırım Biz Kimiz diye bir şiir yazmıştım. Sonra da Enis Batur'un Biz Kimsinizini görmüştüm. Bunu düşünmek lazım, çok güzel bir soru. Hele bunun içinde olup da bunu sormak önemli diye düşünüyorum. Sen iyi bir şiir okurusun diye biliyorum. Özellikle de Edip Cansever'in şiirlerine yakınlığın var. Müzisyen olup şiir sevmemek bana enteresan geliyor. Hele ki şarkı sözü de yazıyorsanız. Tabii kimseyi eleştirmiyorum ama şiir müzikle dolu bir sanat. Şiir müzikal bir şey. Okurken, bir taraftan bir müzik de dolaşıyor kafamda. Müzisyenlerden çok şairlerden etkilenmişimdir. Kimden etkileniyorsun sorusuna, genelde şairleri, yazarları örnek gösteririm. Evet İkinci Yeni şairlerinden çok etkileniyorum ama Can Yücel'i, Nazım Hikmeti' de çok severim. Albümde Annem duysa üzülüyor adlı bir şarkı var. Nasıldır annenle aran? Anne kız ilişkisinden söz etsek biraz. Tabii, ilkokul birinci sınıftan sonra onaltı yaşına kadar babaannemle büyüdüm. Biraz o da benim annem gibiydi. O ev iki katlıydı. Evin içinde bir sürü halanın, kadın komşuların, büyük babaannelerin, yani bir çok kadının olduğu bir evdi. Yaz tatillerine gittiğimizde de yazlık ev kadınlarla dolu olurdu. O nedenle kadın gibi düşünmek ya da kadınları sevmek, kadın olmaktan mutlu olmak o zamandan kalma bir şey. Kendimi hiç erkek Fatma gibi hissetmedim, hep kadın hissi vardı. O nedenle sadece annemle olan ilişkim değil, halamla babaannemin ilişkisi, teyzemle annanemin ilişkisi, babaaannemle kayınvalidesinin ilişkisi de vardı bunların arasında. Büyükbabaannem kendi kayınvalidesinden çok çekmiş. Dolayısıyla, aynısını kendi gelinine yapan bir kadın. Sonra babaannem de aynısını anneme yapmış. Bu tavır böyle sirayet ederek devam etmiş. Şöyle enteresan bir durum da var. Büyük babaanne kayınvalidesini keşke ölmeseydi diye anar, aynı şekilde babaannem de kayınvalidesini o şekilde anardı. Annem de şu anda bu ailede ölmemesi gereken tek kişinin bababannem olduğunu söylüyor. Annem kendi annesini babaannemden daha çok eleştirir. Annem yirmi yaşında evlenmiş, babaannem de on altı yaşında. Bir anlamda kayınvalideleri anne olmuş onlara. Annem babaannem gibi yemek yapardı, babaanem gibi kızardı, hatta hastalandığında bile onun gibi hastalanırdı. O zaman anneannem sanki anneme çok uzak biri gibi olurdu. Annanemin değil de babaannemin kızıydı sanki. Bu durum, bir yanıyla doğaldı. Anneden çok kayınvalidenin yanında kalmanın getirdiği sonuç bu. Bir taraftan zorlu bir dönem olmasına rağmen keyifle anıyorum o yılları. Kız arkadaşlarımın kızları olmasını ve hep beraber büyük bir aile olma arzusunu içimde taşırım hep. Daha çok babaanneye bir gönderme o. Babaannem dominant bir kadındı. Gerçekten o öldükten sonra aile bağlarımız koptu. Demek ki aileyi arada tutan oymuş. Çok sertti ama herkese hakkını da verirdi. Babaannem Çerkez'di. Biz de Çerkez'iz. Babaannem Sapanca'nın Yanık köyünde çok rahat büyümüş. Adapazarı'nın merkezine taşındıklarında yobaz bir ortamda yaşamak zorunda kalmış. Dedem hacca gittiği gün babaannemin yaptığı konuşmayı kapı aralığından duymuştum. Sen gidiyorsun şimdi ama döndüğünde hiç bir şey değişmeyecek. Ben hacca gitmiş birinin karısı olmayacağım. Ben nasılsam öyle olacağım, kızların da gelinlerin de öyle olacak demişti. Babaannem değişik bir kadındı. Annem duysa üzülüyordaki hikaye de şöyle: Hepimiz yaşayarak bir takım şeyleri tecrübe ediyoruz. Dolayısıyla yapılan hiç bir nasihat bir kadını durdurmuyor. Annem de kendi tecrübe ettiği şeyleri bana söyleyerek uyarıda bulunuyor doğal olarak. Severim anaçlığı. Herhangi birine de farkında olmadan o şekilde davranabiliyorsun. Çerkez olmanın getirdiği bir takım ritüeller var. Mesela hizmet etmek, misafirperver olmak zorunluluğu... Bunlar da geçmiş bana bir şekilde. Sonuçta ailemin kadınlarından örnek aldığım kadar, ibret aldığım durumlar da var. Kendini feda etme durumu ibret aldığım şeylerden biri. İşte orada ben olamamak devreye giriyor. Ben diyen çok az kadın vardı. Ama babaannemin biraz önce dedemle ilgili anlatığım o tavır örnek aldığım bir şeyken, amcam eve geldiğinde sıraya dizilip hoşgeldin deme zorunluluğunu da yaşıyorduk. Ya da halalarım sevgilileriyle buluşmak için örgü ördükleri yünleri sobada yakarlardı ki, dışarı çıkıp yün alabilsinler. Anlatınca komik geliyor ama trajik durumlar bunlar. Evet, Aysel Gürel. Benim kahramanlarımdan biri. Onun yazdığı şarkılardan çok etkilendim. Aynı zamanda rahatlığı, doğal tavırları mesela tepkisini eteğini kaldırarak göstermesi gibi tavırları güzel bir feminist tavır taşıyor. Aysel Gürel'i ben de çok severim. Çok özel bir kadın o. Yol açmıştır. Çok önemlidir. Ama kahramanlık kavramına şüpheyle bakarım. Pek de inanmam. Kahramanlık diye söz ettiğim seni harekete geçiren, ilham aldığın şey. Hani ben şimdi Aysel Gürel'i içimde bambaşka yorumluyorum, Sezen Aksu'yu, Müzeyyen Senar'ı bambaşka yorumluyorum. Kendi içimdeki kahramanlıkları farklı. Bu şarkı aynı zamanda albümün adı olduğu için herkes bunu soruyor. Bir yandan da yanıtlaması zor bir soru. En son şöyle cevap vermiştim: O güzellik yarışmalarındaki kızlar gibi, dünya barışı falan gibi söylemlere girmek istemiyorum. Barış yani. Kendinle barış, çevreyle barış... Bu topraklarda sürekli aldığımız o kötü haberlere bakınca ütopyanın bir gün gerçekleşmeyeceğini bilsen bile buna ısrarla, umutla bağlı olmak hali gibi. Maaleasef politik ortamlar nedeniyle bunun hiç bir zaman gerçekleşmeyeceğini bilsem de bu ütopya her zaman devam edecek. Benim ütopyam şu demek istemiyorum. Ya da mesleğimle, içimdeki aşkla ilgili ütopyadan söz edemiyorum. Politikacıların en büyük korkusu halkların hayallere dalması olabilir. Hayaller çok önemli ve bizi harekete geçirebilir. Sanat da öyle. Bir heykel de öyle. Neden heykeller yıkılıyor mesela? Neden sanatın karşısında bu kadar politika var? Çünkü biz dürtüyoruz. Bu da rahatsız ediyor. İlk albümle bu albümü karşılaştırdığımda, bu albüm daha bütünlüklü bir çalışma olmuş. İlk albümde bir dağınıklık söz konusuydu. Ya da şöyle söyleyeyim; bu albümde Ceylan Ertem'in arayışları daha net ve ne istediğini bilen bir tavrı var. Çoşkun ve her şeyi öğrenme arzun çok heyecan verici. Bu albüme de yansıyor. İlk grubum Anima'yla yollarımız ayrıldıktan sonra yalnız kaldım. Ve yalnızlığı hiç sevmem. Hep bir grubum olsun ve elli yaşında da o grupla halen çalışıyor olayım diye bir arzum vardı. Çocukluğumun hayallerinden biriydi. Olmadı. Ama sevdiğim birçok müzisyen bana destek oldu Soluk albümünde. Elli kişi vardı albümde. O nedenle de albümde ister istemez bir tutarsızlık oldu. Ütopyalar Güzeldir albümünün Soluka göre daha bütünlüklü olmasının, çekirdek kadroyla çalmış olmakla da ilgisi var. Bir de yaşadığınız şeyler, dinledikleriniz yaptığınız albümü etkiliyor. Mesela; hiç bir zaman Bülent Ortaçgil gibi olamayacağım. Çok saygı duyuyorum kendisine. Yaptığı her şey çok iyi ve tutarlı. Birçok müzisyende var bu durum. Şarkı sözleri çok güzel, müzikler de öyle. Ama ben o tutarsız hali de tutarsızlıkları da seviyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-kartalin-kanat-cirpisi-ve-zitlarin-bulusmas", "text": "Sağda görkemli bıyıklarıyla Taylan Mutaf, solda yöresel müzisyenler eşliğinde dans eden Amigo Kadir Memiş. Bilecik doğumlu Amigo, bugün Almanya'nın en ünlü dansçı ve koreograflarından biri. 10 yaşındayken ailesiyle Almanya'ya göçmen olarak ilk geldiklerinde dil bilmemesi ve bu yeni ülkenin kültürüne uyum sağlayamaması yüzünden çok acı çekmiş. Breakdance'ı keşfettiği gün sakinleşmeye başlamış. Hele çocukluğundan bildiği Ege'nin zeybek dansıyla breakdance'i harmanlayarak oluşturduğu Zeybreak'i yarattığı gün ruhu tamamen şifa bulmuş. Zeybreak, iki kültürü, Doğu'yu ve Batı'yı birleştirmemi sağlayan bir köprü oldu diyor. Hal böyle olunca; küratörlüğünü yaptığı projeyi ikiye bölünmüş Arpaçay Köprüsü önünde konuşmamız bana daha da anlamlı geliyor... Dans konusunda ne kadar önemli ödül varsa hepsini kazanan Amigo, şaman bir kültürün izini sürüyor ve Anadolu danslarında figürlerin aslında hep kartalın kanat çırpışını gösterdiğini düşünüyor. Bunu bir gün ayrıca konuşmaya karar veriyoruz. Orhan Pamuk'un İstanbul kitabından ve oradaki hüzün kavramından yola çıkarak gekleştirdiği ilginç çalışmasını da konuşacağız. Şimdi en iyisi, Amigo'nun Red Bull BC One Anadolu Dans Turnesi kapsamındaki projesine yoğunlaşmak. Proje, 1970'lerin başında New York'ta siyahi ve hispanik gençler arasında doğan ve dünyaya yayılan breakdance'i Türkiye'nin yöresel halk oyunlarıyla buluşturacak. Şimdi aralarında Ege Üniversitesi Türk Halk Oyunları Bölümü öğretim üyelerinden ünlü zeybek üstadı Abdurrahim Karademir'in de bulunduğu kalabalık bir ekiple beraber Anadolu'yu ve danslarını keşif turundalar. Turu tamamladıktan sonra Amigo, dünyaca ünlü üç şampiyon dansçıyı Türkiye'ye davet edecek ve hep birlikte Aydın, Alanya ve Kars'a doğru yeniden yola çıkacaklar. Yaz boyunca belirledikleri halk oyunlarını yeniden ama bu kez breakdance'le harmanlayarak yorumlamak üzere... Red Bull sponsorluğunda gerçekleştirilecek proje, eylül ayında Taylan Mutaf yönetmenliğinde bir belgesele de dönüşecek. Benim için işin en güzel yanı, Aydın, Alanya ve kısmen şahit olduğum Kars seyahatlerinde köy ve kasabalarda insanlarla uzun uzun konuşarak, düğünlere ve kutlamalara katılarak her şeyi yerinde görmeleri, yerel folklorcularla buluşup dansları yerinde incelemeleri, halk oyunlarında çalan müzisyenlerle tanışıp onlardan ilham almaları oldu. Karslı halk dansçılarının, Ani harabeleri önünde 10-15 farklı dansı Amigo'ya öğretmelerini, onun da olanca ciddiyetiyle çalışmasını seyretmek öyle zevkliydi ki. Sinemaya Fatih Akın'ın öğrencisi olarak başladı. The Salon (2011), Time Wont Wait For You (2012) ve Lady Windermere (2011) gibi filmleri var. Türkiye'de de Bedük'le Heartbreaker ve Ceza'yla Sabah Bastı Geceyi gibi klipler çekti. Kars gezisinde onunla iki gün geçirdik. Görkemli bıyıklarına rağmen dünyanın en sakin insanı gibi görünüyordu ama öyle olmayabileceği hissi de vardı açıkçası. Kendi yazdığı şeker mi şeker biyografisinden öğrendiklerime gelince; çifte kavrulmuş fıstıklı lokum yemeği, salyangozları seyretmeyi, tehlikeli birilerini çaya çağırmayı, filmlerde ağlamayı seviyor, sihire inanıyor. Başka? İşini aşkla yapıyor, rüya görmek için sabırsızlanıyor, en çok içindeki çocuğu eğlendiriyor... Bir de hala aşk mektupları yazıyor. LILOU: Daha önce iki kez İstanbul'a gelen Lilou sahne adıyla tanınan Ali Ramdani, Cezayir kökenli bir Fransız dansçı. Pokemon Crew üyesi olan Lilou, 1999'dan beri dans ediyor. Ayrıca Kung Fu'da siyah kuşak sahibi. Arapça, Fransızca ve İngilizce bilen Lilou en yetenekli ve nevi şahsına münhasır B-Boy'lardan biri kabul ediliyor. Red Bull BC One'da iki kez şampiyon olmuş tek dansçı. NEGUIN: Madonna, Xzibit, Marcelo D2, Charlie Brown isimlerle çalışan Neguin, 1999'da Sao Paulo'nun arka sokaklarında hip hop'la tanıştığında 14 yaşındaydı. Çeşitli dansların ardından 2003'te breakdance'la tanışıp B-Boy'luğa adım attı. Gösterişli bir stili olan, inanılmaz zeki ve agresif bir dansçı. Sahneye çıktığında rakibinin gözlerinin içine bakarak üstünlüğünü hissettirmeyi seviyor. ROXRITE: San Fransisco'dan çıkan efsanevi Amerikan ekolü Renegrades'in üyesi. Dans etmeye 12'sinde başladı. Yarışmalarda 77 birinciliği var. Renkli hareketleri ve seyircisini bir saniye bile sıkmadan dans etmesiyle tanınıyor. Gerçek üstü sayılabilecek bir hareket kabiliyeti ve benzersiz bükme hareketleri göz kamaştırıyor. Red Bull BC One Anadolu Dans Turnesi projesinin müziklerini Türkiye'nin en ünlü beatmaker'larından biri olan ve Anadolu ezgilerini hip hop'la harmanlayan Da Poet yapıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-on-sevisme-sekli-olarak-dondurm", "text": "Bu yazıyı geçen sene, Emine Şenlikoğlu, Dondurma firmalarının amacının satış yapmak değil 'rezilliği ve fuhşıyatı' normal göstermeye çalışmak olduğunu ve ahirette onlardan davacı olacağını söylediğinde yazmıştım. Yani şöyle... Düşünmüş, düşünmüş, Şenlikoğlu'na yardımcı olmak için sadece dondurmanın değil, çikolata, kremalı pasta, meyveli puding, kiraz, çilek, incir, şeftali, limon suyu, yumurta sarısı, sebzeli Çin çorbası gibi cinselliği çağrıştıran başka tehlikeli imgelerin de reklamlarda, filmlerde yıllardır kullanıldığını hatırlatayım demiştim... Belki onlardan da davacı olmak ister diye. İngiliz Filolojisi'nde okuduğum yıllarda en şaşırdığım şey, 19'un yüzyıl İngiliz tiyatrosunda sansürün ne kadar etkili olduğunu görmekti. Kraliçe Victoria döneminde yazılan oyunlarda masanın, sandalyenin bacağından söz edilmesi, oyun yazarının ve sahneye koyanların ceza alma sebebiydi. Malum, masanın bacağı başka bacakları, dolayısıyla da çıplaklığı ve cinselliği hatırlatabilirdi. Masalar ve bacakları çoktandır özgür. Ama masanın bacağından korkan zihniyet varlığını sürdürüyor. Son yaşadığımız şu dondurma hadisesini alın... Hani İslami kesimden yazar Emine Şenlikoğlu dondurma firmalarının amacının satış yapmak değil, rezilliği ve fuhşıyatı normal göstermeye çalışmak olduğunu öne sürerek O rezil ürünleri alanlarla bu dünyada görüşemeyeceğimiz belli ama ahirette hepsinden davacı olacağımdemişti ya; işte o. Emine Şenlikoğlu'nun muhafazakarlıkta zirve yapan sözlerinin ardından Twitter'da dondurmalı mesajlar dalga dalga yayıldı. Herkes Şenlikoğlu'nun fuhuşla cinselliği bir tutmasına, o rezil reklam ürünlerini alanları günahkar diye nitelendirmesine haklı olarak tepki gösteriyordu. Şenlikoğlu sonunda yarım ağızla da olsa, Değerli takipçilerim, biraz şirazeden çıktım sözleriyle özür diledi. Öte yandan bu olaydaki dondurma, masanın bacağından farklıydı, çünkü reklamlarda görülen cinsiyetçi yaklaşım feministler tarafından zaten yıllardır eleştiriliyordu. Yine de sanki böyle bir şey ilk kez dile getiriliyormuş gibi davranıldı, kimileri şaşkınlığını Ne cinsellik mi, yok daha neler? tavrıyla gösterdi. Çikolata, kremalı pasta, meyveli puding, kiraz, çilek, incir, şeftali gibi meyveler falan tamam, birer cinsel haz simgesi olarak kullanılmalarına aşinayız. Kendi adıma filmlerde hazza gönderme amacıyla limon suyu, yumurta sarısı, sebzeli Çin çorbası kullanıldığını bile gördüm. Tony Richardson'ın 50 yıl önce çektiği Tom Jones filminde Albert Finney ile Joyce Redman birlikte uzun uzun ama tek kelime etmeden yemek yiyordu. Çiftin istiridyeleri gülümseyerek bir lokmada mideye indirmelerini, önlerindeki butların üzerini iştahla sıyırmalarını, meyveleri birbirlerinin gözüne baka baka dişlemelerini görünce anlıyordunuz, yemek bittiğinde birbirlerinin üzerine atlayıp sevişmeye başlayacaklardı. Yemek burada ön sevişmeyi simgeliyordu. Kim Basinger'la Mickey Rourke'sa 9,5 Hafta filminin çoğu sahnesinde buzdolabının önündeydi, o kadar ki filmin diğer başrol oyuncularının krem şantili çilek, bal ve şampanya olduğunu söylesem, yalan sayılmaz. Labor Day filminde Josh Brolin'in Oscarlı Kate Winslet'a armutlu turta yapmayı öğrettiği ve sonra seviştikleri sahne de unutulmazdı. Tarifteki malzemelerden en güzeli, vücuduna yaslanmış biridir diyordu Brolin. Acı Çikolata'da Tita aşık olduğu adamı büyülemek için ona içine kendi kanını kattığı çikolatalı, çilekli turtalar yapıyordu. Freddie Highmore ile Helena Bonham Carter'ın oynadığı Toast ise mutfaktaki fırının davetkar etkisinden söz ediyordu. Carter'ın limonlu turtalarının karşı konulmazlığının da davete katkısı büyüktü tabii. Yiyeceklerin filmlerde komik cinsel çağrışımlar amacıyla kullandığı sahneler de var. Lise çağı filmlerinin en nefisi Fast Times at Ridgemont High'ın ünlü kafeterya sahnesinde Jennifer Jason Leigh çantasından çıkardığı havuç aracılığıyla arkadaşı Phoebe Cates'e uygulamalı oral seks dersi veriyordu. Görüyorsunuz ya; havucun gözlere iyi gelmek dışında faydaları da var. Aynı şekilde When Harry Met Sally filmindeki Meg Ryan da hamburger yerken orgazm taklidi yaparak seyirciyi gülme krizine sokmuştu. Hatırlarsınız, Billy Crystal utançla başını öne eğerken yan masadaki müşteri garsonu çağırıp O kadın ne yiyorsa aynısından hemen istiyorum demişti. Düşünelim; filmlerdeki ve reklamlardaki yiyecekler ve seksi bağdaştıran görüntüler, seyredenlere mutluluk mesajı veriyor. Bir de şu var: Yakın olduğumuz kişiyle bir şeyler yerken sadece sevişmiyoruz, bazentartışıyor, bazen gülüp eğleniyor, sohbet ediyoruz. Birlikte yemek, sevgimizin de simgesi oluyor. Sırf yiyecekler değil tabii, cinsellik aslında her yerde... Sansürün en amansız olduğu yıllarda filmlerde sevişmenin adı bile geçirilemezken, Alfred Hitchcock, North by Northwest filmini çekmiş ve Cary Grant ve Eva Marie Saint'in öpüşmesinin hemen ardından trenin tünele girişini göstermişti. O kadar manidar bir sahneydi ki. Gene de hiçbir sansürcünün buna söyleyecek bir lafı olamamıştı. Dondurmanın günahları: Sadece seks değil, ırkçılık da! New York'lu müzisyen Michael Hearst enteresan topluluk One Ring Zero'nun üyelerinden biri. Stephen King'den Paul Auster'a, Margaret Atwood'dan Dave Eggers'a ünlü yazarlara şarkı sözü yazdırabilmesiyle de tanınıyor. Hearst daha önce Songs For Ice Cream Trucks diye bir yaz albümü yapmış ve Günümüzde dondurma reklamlarında kullanılan müzikler öyle ruhsuz ki dayanamayıp bu albümü yaptım, dondurmacılar diledikleri gibi kullanabilir demişti. Ve sirk müziğini andıran hülyalı düzenlemeleriyle yüz yıl önceki dondurma arabası şarkılarını diriltmişti. Ama o şarkıların da pek masum olmadığı yıllar sonra, geçen mayısta çıktı ortaya. Meğer yıllardır kısaltılmış versiyonları çalınan bu şarkıların orijinal halleri gayet açık ırkçı mesajlar içeriyormuş. Huffington Post'ta çıkan bir makalede de Irkçılık yüzlerce yıldır Amerikan kumaşının dokusuna sinmiş durumda, en masum deneyimlerde, en basitinden dondurma keyfinde bile gizleniyor. Popüler kültürü ırkçı mesajlardan arındırmak zor iş deniyordu."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-tatil-macerasi-zevkli-rezillige-donu", "text": "Bir tatil macerası: Zevkli rezilliğe dönüş! İnternette bir sitede geziniyordum. Ama sandığınız gibi koltuğa yayılmış, bilgisayarı kucağıma almış, bir yandan kahve içerken diğer yandan lakayt bir şekilde yaptığım sanal bir gezinti değildi bu. Masamda tıpkı bir banka memuru ciddiyetiyle, dimdik oturmuş, pür dikkat ekrana bakıyordum. Çünkü internette gezmek artık eskisi gibi tekin değil ve bu büyük bir stres kaynağı benim için. Sağdan soldan üstüme gelen reklam bannerlarına basmadan sayfayı aşağı doğru ilerletmeye çalışmak ya da okumak istediğim haberin tam üstünde kabak çiçeği gibi açılan reklamı kapatmaya çalışmak büyük bir dikkat ve inatlaşma gerektiriyordu. Ben mi kazanacaktım yoksa o neon ışıklarıyla yanıp sönen, flaşlar patlatan, fotoğraflar oynatan reklam şeritleri mi? Bu iş giderek kızışan bir savaşa dönüşmüştü. Ama elimde de değildi. Onları görmezden gelmeye çalıştım, üzerinde yazanları asla okumamaya gayret ettim ama hiç beklenmedik yerlerden bir anda karşıma çıkınca, ya da ben köşesindeki oka basarak onu kapatmaya çalışırken onların birden kocaman bir site olarak açılıvermesi bende gerçek bir travma yaratmaya başlamıştı. Birine sus dediğinizde daha çok konuştuğunu, gözümün önünden kaybol dediğinizde tam tersine dibinize kadar girdiğini ve siz nereye dönerseniz dönün hep onu gördüğünüzü düşünsenize, bu sizi de çıldırtmaz mı? İnternette gezinmek beni bu derece çıldırtmaya başlamıştı. Bir gün ne kadar uğraşsam da reklam bannerlarından birine yanlışlıkla bastım ve buum! Evet mayın patladı ve üzerine bastığım reklamın sayfası önümde açılıverdi. Ama garip ve beklenmedik bir şey oldu. Açılan sayfayı görünce o ana kadar hissetmediğim bir duygu kapladı içimi. Huzur ve sonsuz barış! Çünkü bilgisayarımda tam sayfa açılı duran, bir tatil sitesiydi! Ben tam da çıldırmışken, bir stres topunun patlamış halindeyken, gözümün önünden yeşilimsi dümdüz bir deniz, tertemiz el değmemiş bir sahil, özel tasarım şezlonglar, ütülü çarşafları olan otel odaları, XXXL yataklar, köpüklü jakuziler, şemsiyeli kokteyller, tatmin olmuş müşteri suratları geçmeye başladı. Hayır hayır bu bir serap değildi. Bu 'sınırsız fırsatlar' sunan tatil beldesinin hazırladığı slayt gösterisiydi! O güne kadar, hiç böyle pahalı ve lüks bir otelde kalmamıştım. Köylü bir ailenin memur oğlu olan babamın şehirli kızıydım ama her yaz tatilinde dedemlerin bahçesine giderdik. Her yıl üç aylık yaz tatilinin değişmeyen planı buydu. Şehre ait ne varsa şehirde bırakıp bahçeye gitmek, o bilim kurgu kitaplarında okuduğunuz zaman makinesiyle yapılan maceralardan halliceydi. Düzgün kıyafetlere, aşırı temizliğe, sahte kibarlığa, rutin uyku saatine, evin önünden uzaklaşmama kuralına ve düzenli beslenmeye ara verdiğim özgür tatillerdi. Yırtık pırtık kıyafetlerle çamurla bulanmak, saçına bit düşmeye bir kalaya kadar yıkanmamak, tuvaletini toprağa yapmak, bahçenin alt tarafındaki kuzenini yemeğe çağırırken avazın çıktığı kadar bağırmak ve gece olunca damın üstünde milyon tane yıldıza bakarak, hayaller kurmak, herkes evde sıcakta yanarken üşüyerek efil efil esen rüzgarda uyumak. İşte benim bildiğim tatil böyle rezil ve böyle zevkliydi. Medeniyetler aramda ne kadar mesafe varsa o kadar mutluydum. Ama aradan bunca zaman geçmişti, belki de ufak ufak sınıf atlamanın tam zamanıydı. Ve sanki o an beni mutluluğa götürecek tek yol, bu bol yıldızlı otelin önünden geçiyordu. Hiç düşünmeden hipnotize olmuş gibi, hemen karar verdim. Son kuruşuma kadar harcadım. Tabii ki yetmedi, bir de üstüne borç para aldım ve cennetin bile vaat etmediği fırsatları sunan reklam bannerından çıkma o tatil köyüne gittim! Hollywood filmlerinden alışkın olduğumuz o Hawaii karşılama törenini aratmayacak bir giriş yaptım otele. Adım attığım her an, ne kadar iyi yaptım bunu hak etmiştim deyip duruyordum içten içe. O slayt gösterisindeki müşteri suratlarının abartı olduğunu düşünmekle ne ayıp etmiştim. Benim o anki memnun suratımı çekseler, mutluluğun fotoğrafı diye sitelerine koysalar yeriydi. Odama yerleştim. Halılara, fayanslara bal döküp yalamayı bile düşündüm ama sonra vazgeçtim. Belki daha sonra jakuziyi yalayabilirdim ama. O kadar para verdim ama değdi demekten yorulmuştum ki kapı çaldı. Yine filmlerden aşina olduğum gibi, gelen oda servisiydi. Sipariş verdiğim yemeği getirmişti. Kuş kadar bir et parçası ile yanında da bir tas patates püresi. Ne bir yeşillik ne bir fırında sebze! O kadar para veriyoruz, bu yapılır mı şimdi? deyip sinirle fırlayıp kalktım. Telefonu elime almadan önce derin bir nefes aldım ve resepsiyonu aradım. Bıdı bıdı ama gayet kibar ve nezih ve hatta zengin bir insanın soğukkanlılığıyla şikayetimi anlattım. Resepsiyondaki görevli de nezaketle, bu menünün fiks olduğunu, bir dahakine ekstra istediğim şeyler olursa özellikle belirtmemi rica etti de sinirim biraz olsun yatıştı. Ama yine de manzarayı filan unutup, söylene söylene yemeğimi yedim. İlk akşam bu mükemmel kusursuz odanın tadını çıkarmak niyetinde olduğum için yatağa girip biraz kestirmek istedim. Pikeyi havalı bir şekilde kaldırdım ama gözlerime inanamadım. Çarşaf bildiğin ütüsüzdü. Hatta üzerinde toz gibi şeyler bile vardı! Asla kabul edilemeyecek şeylerdi bunlar. Çünkü o kadar para vermiştim! Öyleyse verdiğim paranın karşılığını da almalıydım. Derin bir nefes almadan hemen resepsiyonu aradım. Orta karar bir kibarlıkta, dişlerimi sıkarak, iğneli ve ağdalı bir konuşma yaptım. Görevli, yarın daha özenli olacaklarına söz verdi de bir nebze rahatladım. Kendimi temiz çarşaf kokusuna boğmak için yatağa girip televizyonun kumandasını elime aldım. Evimde televizyon olmadığı için burada ne kadar kanal varsa hepsine göz gezdirmek niyetindeydim ki kanallar 25'den sonra tekrar başa döndü. Nasıl yani? Bu bir şaka mıydı? Sadece 25 kanalı olan bir otele mi o kadar para vermiştim? İyice sinirlenmeye hatta stres olmaya başladım. Yoksa bir hata mı yaptım sorusu işte o an ilk kez su yüzüne çıktı! En iyisi uyumadan önce, gidip bir havuza gireyim, su sakinleştirir diye düşündüm ve aşağıya indim. İnmez olaydım! O havuzun suyu temizse ben de rahibe teresayım! Sinirlerim iyice gevşemeye başlamıştı. Verdiğim onca paraya karşılık aldığım hizmet hiç de sınırsız değildi! Benim yaylar iyice gerilmeye başlamıştı. Kendimi sakinleştirmeye çalıştıkça sanki daha da sinir olmaya başlamıştım ki telefonum çaldı. Arayan arkadaşım, otelin biraz yukarısındaki ormanlık alanda çadır kurduklarını söylüyor beni de ateş başında sohbete çağırıyordu. Bir çadır kurmuşlardı onun bile sağı solu yırtıktı. Kullanmak için kısıtlı su vardı. Lokanta yok tabii kavun, peynir, ekmek o kadar. Plastik bardaklarda içiyoruz! Üstleri başları toz toprak içinde. Rezillik diz boyu. Ama herkes rahatlıktan birazdan ölecek gibiydi sanki. Ateşin etrafına oturduk, şarkılar türküler, masallar derken oksijen patlaması yaşayarak kahkahalar attık. O gece birçok insanla tanıştım, başımıza yıllarca fıkra gibi anlatacağımız acayip olaylar geldi. Yani tam olarak ne kadar acayipti hatırlamıyorum. Gecenin karanlığında, ay ışığında birden beliren bir boz ayıyla göz göze gelip, sanki bir ayıdan fazlasıymış gibi duran o efsunlu anı hiç yaşamadık. Ama muhtemelen, her iyi kafanın yapacağı gibi, basit bir sivrisineğe kafayı takıp, onun üzerine saatlerce felsefe yapıp sonunda da bu derin bilinçaltının anlamsızlığıyla dalga geçerek uykuya dalmışızdır. Ertesi gün de ne acayip bir geceydi deyip bir tevatür dalgası yaratmışızdır herhalde. Sonra da herkes kendi acayip hikayesini uydurup sağda solda anlatmıştır. Tıpkı şu an benim yaptığım gibi! Velhasıl çadırdaki o gece de tıpkı bahçedeki medeniyete uzak geceler gibi zevkliydi. Benim gibi orta sınıf birinin, verdiği paranın karşılığını almayı sistemden öç almak olduğunu sananlar için en iyi tatil para vermeden yaşanılan rezilliktir. Ha yok ben orta sınıfken siz rezillik nedir hiç bilmeyen üst sınıftansanız, lanet olsun bu düzene, yemişim zevkli rezilliği bunlar hep yokluktan edilen afilli laflar."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-tereddudun-sanati-roma", "text": "Bilim kesinliğin peşine büyük bir tutkuyla düşmüş olabilir ama sanatın böyle bir iddiası ve gündemi olduğunu söyleyemeyiz. Hatta kesinsizliklerin sivrileştiği, bir bıçak gibi keskinleştiği yerde boy verir çoğu büyük sanat yapıtı. Elbette roman için de geçerlidir bu. Hatta roman mükemmellikten oldukça uzak ve sadece içerik olarak değil, biçim olarak da ele avuca sığmaz yapısıyla dünyanın toplam ruhu ve karmaşası hakkında büyük fikir verir bize. Bu fikir, oluş halinin imkanlarına, hayatın olanaklarına dairdir; varoluşsal tereddüdümüzle ilgilidir, sadece şüpheyle açıklanamayacak, ondan daha büyük bir tereddüttür bu. Romancı ne zaman kendini bir peygamber, bir müjdeleyici gibi görür, kanımca işte o zaman yazmayı bırakmalıdır. Hiçbir şey bilmeyen bir yazardan daha sıkıcı olan bir şey varsa o da her şeyi bilen bir yazardır çünkü. O kadar ki, bu yazar sadece karakterleri inceden inceye tasarlamakla kalmayacak, onların size ne ifade etmesi gerektiğini de söyleyecektir size güvenmeyerek. Zarifce işaret etmekten ötesidir bu. Yazar, kitabı kapadığınızda neye inanmanız gerektiğini bildiriyordur size. Aslında her yazarın az çok bunu yaptığını söyleyerek itiraz edenler olabilir bu düşünceme. Hak vardır bu itirazda. En azından konuşmaya değer bir konudur bu. Çünkü her yazar gerçekten okuyucusuna şöyle ya da böyle bir yön işaret eder, bir şey işaret etmediğinde bile ediyordur aslında. Ancak bu yanıltıcı olmamalıdır, çünkü bu başka bir şeydir. Bir yön göstermiş olmak buyurgan olmayı içermez, hepimiz biliriz bunu. Bazı yazarlar sadece sorulara işaret eder, bazıları bunu bile yapmak istemez ve bir ayna tutarlar hayata, bir kısmı da çok sesli bir dünyanın olanaklı olduğunu ispatlamak ister bize, adeta bir sahne kurar sayfalar arasında, o sahnede hayalinden oyunlar oynar bir çocuk pervasızlığında, dilediğince, dilediği gibi. Kırılma noktası buradadır. Ayrım buradadır işte. Çünkü müjdeleyici ve buyurgan romancı gerçeğin sesiymişcesine ve çoğu kez oldukça didaktik bir tavırla gösterir kendi yüzünü metninde. Uzun çözümlemeler eşliğinde dünyayı kendi fikrine tabi kılmaya kalkabilir ve olası en iyi ahlakın ne olduğunu söyleyebilir mesela size. Peyami Safa -kısmen- bunlardan biridir mesela. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu gibi eşsiz bir kitabın yazarıdır o. Özel bir yetenekle, bir ruhun neredeyse her kıpırdanışını mercek altında izleme yeteneğiyle doğmakla kalmamış bunu kendine has bir üslupla, bir dille birleştirmiştir o. Evet, dilinde büyüleyici, benzersiz bir yan vardır Peyami Safa'nın. Bir ritim tutturur, o ritim zihnimizde benzersiz vurur. Ne var ki Safa, sonsuzluğu hapsetmek isteyen bir ölümlünün tipik kusurlarına sahiptir. Özgürlüğün geniş imkanlarından korkar ve kendisindeki başka başka Safa'ları ve o Safa'ların kendinde yarattığı tüm tereddüdü boğmak istercesine sarılır zaman zaman kalemine. Böyle olunca da sadece kendine değil, romanına da zarar verir. Roman hayata dahil olacak, Picassovari bir deyişle yapıt doğaya eklenecekken, metin doğayı da, insanı da, hayatı da bir metne, üstelik bir yazarın metnine hapseder sanki. Sanki o anda tüm yollar kapanmış, gerçek ilan edilmiş, tarihin sonu gelmiş ve son insanın nasıl olması gerektiği bulunmuştur. Yazarın kusuru, tereddüdü ve eylemin zengin imkanlarını dışlaması ve her türlü eminliğe bir emniyet arzusuyla sarılmasıdır. Okuyucu affetse roman affetmez bunu. Michel Foucault, Heidegger'den yola çıkarak kendi kitaplarının önemli kısmının deneyim kitapları olduğunu söyler. Bunlar sadece okuyanın değil, hatta daha ziyade yazarın, daha kitabı yazarken değiştiği, başka biri olduğu kitaplardır. Bu kitaplar olanaklı olanı genleştiren, olasılıkları çoğaltan, imkanın sınırlarını genişleten kitaplardır. Ancak bazen yazar imkanını daraltmayı seçer ve bunun için en güçlü silahına, kalemine sarılır, umudunu -umutsuzluğunu hatta- yazdığı metne bağlar, yani aslında yazar, mesela romancı diyelim, bir fikre angaje olmuştur yahut olmayı istemektedir ve angaje olduğu fikrin ilanını kitabıyla yapar. İşte Peyami Safa birçok kitabında bu yolu seçmiştir. Safa bana kalırsa sanılanın aksine bir tereddüdün adamıdır aslında. Hayatı da zıtlıkların birleşiminden oluşmuş gibidir. Onun gibi söyleyelim, zıtlıklardan mürekkep bir haletiruhiyedir onunkisi. Daima bir kesinlik arzusuyla yanıp tutuşur, çünkü kesinlikten uzaktır. Doğu'yu onaylar ama yaslandığı kaynaklar daha ziyade Batı'dandır. Korktuğunu yere çalmak ister ama en çok korktuğu kendisidir aslında. Bu müthiş bir kavgadır. Çünkü beri yandan savrulmamalı, yere sıkı basmalıdır. Kesin inançlı bir adam olma arzusu duyar Safa. Çünkü kesin inançlı değildir. Onun tereddüdü tüm romanlarına sinmiştir. Çünkü ruh onda durağan değildir, daima salınır. Kontrolsüzce salınır üstelik. Yazdığı makaleler, yaptığı tartışmalar ve meslektaşlarıyla atışmalar, içindeki sesi boğmaya, ikizini öldürmeye yetmez. Onun için makalelerden uzun bir halat, her türlü kavgadan sıkı düğümler lazımdır. Kendini kendi sesinde boğacaktır, planı budur, bunu da romanla yapmayı seçecektir Safa. Safa'nın tereddütleri vardır, doğru, Dostoyevski'nin tereddütlerine benzer tereddütlerdir bunlar ama o bir Dostoyevski değildir. Dostoyevski'den başka kim Dostoyevski'dir ki zaten! Petersburglu Usta'nın neredeyse yalnız makalelerde yaptığını o romanına taşır, kendini tek, sabit, değişmez bir adam yapmak arzusu duyar. Bu adama ihtiyacı vardır, çünkü inanmaya ihtiyacı vardır. Bu adam ayakta kalmalıdır, çünkü tereddütten batıyordur. En azından bir zamanlar batmış olduğuna kanaat getirmiş olmalıdır. Foucault deneyim alanını genişletirken, Safa daraltmayı seçer. Çünkü ve sanki tüm kahramanları gibi bir muvazeneye ihtiyacı vardır. Muvazene, Safa'nın sözlüğünde karşımıza belki de en çok çıkan kavramdır. Bir denge bulmak mecburiyeti Safa'da hayat memat meselesidir. Çünkü masadaki adam gazetesine makalelerini yazmalı, üstelik bunu her gün yapmalıdır. Az çok para kazanıp hayatını sürdürmeli, iyi kötü bir hayata tutunmalı, içinde salınan imanı makul bir hayata bağlamaldır. Yazar yeterince büyükse -Safa oldukça büyüktür- kendisi bile boğamaz kendi sesini. Bir Tereddüdün Romanı'nın öyle bir yanı vardır ki romanın sonuna doğru, kapanışına yakın egemenleşen teksesliğe rağmen, metin çoksesliliğe selam gönderir, hatta dahil olur, yazarın iktidarına gizlice başkaldırır. Bu da romanın yapısındaki üstkurmaca tekniğiyle ve metnin kendi kendine yaptığı atıflarla mümkün olmuştur. Peyami Safa tereddüdü boğmak üzere masanın başına geçmiş gibidir. Bunu Safa'nın başka romanlarından da biliyoruz. Bir düşü, bir inancı vardır ağız dolusu anlatmak istediği. Evet, bazı yerlerde uzun tek yönlü anlatılara dönüşür roman ve bir romancıyla mı yoksa ahlakçıyla mı karşı karşıya olduğumuza karar veremeyiz. Bizi sürekli belli bir çıkış kapısına doğru sürer, iter Peyami Safa, bunu da görür, farkederiz. Ancak roman hayata benzer, bir yer bulur kaçar elinden avucundan yazarın. Roman, kendi olanağının peşine düşer adeta. Yazar yeterince büyükse roman ikinci bir benlik gibi çalışır, bir oyun oynar yazara ve tıpkı hayat gibi köşeye sıkıştıralamayacağını sezdirir. Tereddüdün sadece mümkün değil, olmazsa olmaz olduğunun sezilmesidir bu. Aslında tereddüt araçsallaşamamış, romanın ruhu lafzına, biçimi içeriğine direnmiştir. Senin ve benim olasılıklarımızın olmasıdır demektir bu."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-yarayi-hicbir-sey-ask-kadar-kolay-onarama", "text": "Bir yarayı hiçbir şey aşk kadar kolay onaramaz! Bir yarayı hiçbir şey aşk kadar kolay onaramaz! Kaç gündür bir adamın gözlerini düşünüyorum. Duruşu, elleri, dünyaya karışması ve elbette benim için çok önemli olan kelimeleri onun nasıl kullandığı. Her şeyi bir fotoğraf duruluğunda aklımda. Ama gözleri işte; tekrar tekrar gözlerini düşünüyorum. Gözlerinde nasıl taşıyor hayatın ağırlığını, gözlerinde neleri saklıyor onu anlamaya çalışıyorum. Anladıklarımın ne kadarı doğru ne kadarı olanı biteni benim hayal ettiğim hikayeye yakıştırmam hiç bilmiyorum. Memnunum üstelik bilememe halinden. Ben daha çok rüya görürüm bu ben onu çok eskiden tanıyormuşum coşkunluğundan. Aşkın en kıymetli hallerinden birisi bu bilinmez anlardır zaten. Toprağın altından bin yıllık bir heykeli elinizde ince uçlu bir fırça ile çıkartır gibi karşınızdaki kişiyi tanımaya çalışmak. Birazdan kişisel tarihinize bir not düşülecek bulduklarınızdan. Belki yalan belki avuntu belki de kim bilir başka bir gerçeğiniz. Ben hala adamın gözlerindeyim. Gözlerini düşündükçe hiçbir şeyin tesadüf olmadığına inanıyorum. Bir kitap aldım, bir köşeye çekildim. İnsan en iyi kendinden kaçarken, kendini anlamaya çalışırken öğreniyor. Ruh dediğimiz şey ne garip, hem bütünüyle hissettiği hem bir yere varamadığı bir şey insanın. Bir yere varamasa da herkes görür görmez tanıyor bir yandan. Bazen gözlerinden tanıyorsun bazen kokusundan bazen de bir kelimeyi ancak seni tanıyorsa öyle kullanabileceği fikrinden. Sadece bir insanı sevmekle de ilgili değil üstelik. Bazen ilk defa geldiğim bir yerde hep orada yaşıyormuşum gibi çıkarıp makyaj malzemelerimi masaya dizme isteği, mutfağa geçince her şeyin yerini elinle koymuşsun gibi bulmak. Bazen de tam tersi ne yapılsa edilse rahat edememek karşında dünyanın en kusursuz bedeni ve aklı olsa bile yabancı kalmak. Göz, ruh, eşya... Ne kadar garip ve ne kadar manalı her şeyin birbirine bu kadar bağlı olması. Gözden ruha varmak, ruhun eşyaya sinmesi, ve yine herhangi bir eşyadan o kişinin ruhunu anlayabilmek. İnsanın yaşadığı bütün hikayelerin an an toplanıp sonra süzülerek bir bakışta ortaya çıkması. İlk görüşte aşk varsa bu biraz da bütün ortak hikayelerin izlerini tanıyabilmektir. Hatta tanımadan o izlerin peşinden gidebilmek. Carlos Castaneda, bizi gizemle doğa arasında birbirinden ilginç yolculuklara çıkardığı kitaplarından birinde Doğada hayatta kalabilmek için iki şey çok önemlidir der Biri iz sürmek biri de iz bırakmamak Doğa hayatı ile pek aram olmasa da iz sürmek üzerine epey düşünmüştüm. İzleri tanımak, izleri takip etmek aslında hayatın her yerindeydi. Bir insanı sevmek de böyle bir şeydi hatta. Yüzündeki, gözlerindeki, ellerindeki izlerden tanımak ve yaklaşmak. İz bırakmamak ise belki de daha zor olanı, doğada nereye nasıl gittiğimizi gösteren ayak izlerinin takip edilmeyi ve yakalanmayı kolaylaştırması gibi günlük hayatta da ruhumuzu ele vermemek belki de korunmak için izlerimizi yok etmek. İzleri yok etmek denilince ise bana hep bir şey yanlış anlaşılıyormuş gibi geliyor. Nerede ise bütün kadim inançlarda bilge olan, muteber olan yaşlılık iken modern zaman bir garip şekilde genç olmayı över durur olmuş. Biz de bir dakika bile demeden bu yola girmişiz. Saçlarımızdaki beyazlar, yüzümüzdeki izler her biri kurtulunması gereken dertler gibi görülmeye başlanmış. Elbette bilgeliğin salt yaşla geldiğini iddia edecek değilim ama yılların da mutlaka insana getirdiği bir şeyler vardır. İzleri yok edeceksek işe yaralarımızdan başlamamız gerekiyor. Bir yarayı ise hiçbir şey aşk kadar kolay onaramaz. Çünkü Tanrı'dan da gittikçe uzaklaştığımız bu dünyada ancak aşk bizim hayatla ve dünyayla bağımızı yeniden kurar, o bütünlüğü sağlar. Hayatımdaki çok ilginç tesadüfleri düşündüğüm bir gün bütün o inanılmaz rastlantıların hepsinin ya çok aşıkken ya da başka birisi için bir şey yapmaya çalışırken denk geldiğini fark ettim. Belki insan ancak başka birisini öylesine güçlü düşündüğü için kendini aşıp bütüne yaklaşıyordur belki bu da bir türlü kendini yeterince sevemeyen içimizdeki küçük canavarlar yüzündendir. Evet illa ki geldiğinde bir şeyleri söker, canınızı acıtır. Aşk kötümserdir çünkü, kötümser olması da iyidir bir yandan. Hep o baş edemez hal, insanı maceradan maceraya sürükler, alır küçük dünyasından kendinden de beklemediği hikayelerin içine koyar. Aşkın bu hali bana hep şamanizmde şaman olacak kişinin göreve hazır olduğunun işaretlerinden birinin de kişinin zor bir hastalığa yakalanması olduğunu aklıma getirir. Çünkü ancak kendi hastalığını yenen kişinin başkalarına da çare bulabileceğine inanılır. Belki de derdine razı olduktan sonra mucizeyi buluyordur insan. Tanrı hepimize aşık olmasak bile aşk halinde günler versin, hayatla flört etmeyi eksik etmesin içimizden. Susuz kalmaktansa dalgalarla boğuşalım. Aşkın derdi bile güzeldir bazen. Gök yüce tanrı dizlerini Engin Yer'in üzerine koydu, Sevinçle yaşam bitkilerini doğurmaya koyuldu Yer, Ey muhterem yedi ata, bana alkış veriniz. der. Önünden ay, arka tarafından güneş doğsun. der. Başkalarının tutamadığı yerden sen tut der. Kutlu ve mutlu ol! der ve merasim biter."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-yogurt-tanitim-brosuru-tam-biorgesli", "text": "Bir yoğurt tanıtım broşürü: Tam Biorgeslik! Jorge Luis Borges ve Adolfo Bioy Casares... Edebiyat dünyasının en verimli ortaklıklarından birini, Biorges'i anlatıyorum bu yazıda, daha doğrusu Biorges'in ilk ve en şaşırtıcı adımı olan yoğurt tanıtım broşürünü. Okuyun, çünkü eğlenceli. Bence biraz da öğretici. Bir yoğurt tanıtım broşürü: Tam Biorgeslik! Jorge Luis Borges, 1899'da Buenos Aires'te, içinde devasa bir kütüphanenin bulunduğu bir evde doğdu. 1923'te ilk kitabı Buenos Aires Tutkusu'nu yazdı. Ardından inanılmaz bir hızla arka arkaya başyapıtlarını üretmeye başladı. Eserleri, büyülü gerçekçilik türünün ilk örneklerinden oldu. 1955'te Arjantin Ulusal Kütüphanesi'nin müdürlüğüne atandı. Görme yetisini kaybetmesi de o yıllara denk geldi. Bu gerçeği, Bana aynı anda hem 800 bin kitabı hem de karanlığı veren Tanrı'nın muhteşem ironisi, diyerek kabullendi. Bioy Casares'in dedesinin kurduğu ve daha sonra yönetimini dayısının devraldığı La Martona süt fabrikası 1935 yılında Arjantin'de pek bilinmeyen bir ürünü, bildiğimiz yoğurdu piyasaya sürmeye karar verir. Dayısı, yeğeninden yoğurdun bilimsel özelliklerini ve faydalarını anlatan bir tanıtım broşürü hazırlamasını ister. Sayfa başına 16 peso ödeyecektir. Bioy, işin içinde arkadaşı Jorge Luis Borges'in de olması koşuluyla teklifi kabul eder. Böylece iki edebiyatçı kafa kafaya verip büyük ustanın Pardo'daki aile evine gider ve bir broşür hazırlamaya koyulurlar. Adolfo Bioy Casares'in günlüklerine bakılırsa, terk edilmiş haldeki, harabeden farksız ev çok büyüktür, sayısız odası vardır. Bu kadar büyük olduğu için ısınması da zordur. La Martona broşürünü işte orada, soğuktan titreye titreye, içinde okaliptüs yapraklarının yandığı şömineden gelen tatlı çıtırtılarla arka arkaya içtikleri sıcak kakaolar eşliğinde yazarlar. Şair Adnan Özer, Tam Borgeslik bir olay! diyor bunun için. Uruguaylı eleştirmen Emir Rodriguez Monegal'inse itirazı var. Ona göre doğru sıfat, Biorgeslik! Olayın kahramanlarından Bioy Casares'e gelince; yoğurdun faydalarını anlatan bu broşürü hazırlamanın kendisi için ömre bedel sayılacak çok değerli bir eğitim süreci olduğunu söylemiş o sonradan ve Bitirdiğimde adeta başka bir yazara dönüşmüştüm, demiş. Siz şimdi Borges ile genç dostunun bu gayet ticari iş için neler yazdıklarını, orada da bir şeyler uydurup uydurmadıklarını merak ediyorsunuzdur haliyle. On sekiz bölümden müteşekkil broşürde kuşkusuz bol bol gerçek olmayan alıntılar, uydurma ata sözleri falan vardır. Sıhhati yerinde olanın umudu da olur, diyen sözde Arap atasözü bunlardan biridir mesela. Borges ve Bioy Casares bu atasözünün hemen ardından, çöl şahinlerinin sıhhatli olmalarını sağlayacak o çok önemli şeye, yoğurda sahip olduklarını yazarlar. Birkaç sayfa geçtikten sonra da yoğurttan Bulgaristan'ın temel gıda maddelerinden biri olarak bahsederler. (Meğer Bulgaristan'da insanların 100 yıldan uzun yaşamalarının sebebi buymuş, öyle düşününce yoğurt, ölümsüzlüğün anahtarı bile olabilirmiş. Fakat siz bunları, doğruluk aramadan okuyun lütfen. Mevzubahis olan şey, doğruluk değil, yaratıcılık çünkü.) Devamında okuyuculara sayfalar arasında bir çeşit dünya turu yaptıran ikili, yoğurdun Bretonlar, Fransızlar, Tatarlar ve Kalmullar tarafından da çok faydalı sayıldığını anlatır, çeşitli yemek tariflerine yer verirler. En matrağı bütün bunları, 1917 devrimi yüzünden ülkesini terk edip güya Arjantin'e yerleşen Rus yemek yazarı Elias Metchnikof'un imzasıyla yazmaları olur. Yemek tarifleriyle yazınsal alıntıları harmanlamak hesapta bu bilge Rus yazarın icat ettiği parlak bir tekniktir. Hadise bundan ibaret. Broşür basıldıktan ve şehre dağıtıldıktan sonra neler yaşandığını merak ediyorsanız, La Mortana'nın aranan bir marka haline geldiğini söyleyebilirim. Gerisi tarih. La Martona mamullerinin satıldığı dükkanlardan biri ve La Martona Süt Barı. Yapılışı: Fırını 180 dereceye ayarlayın. Kuru malzemeleri karıştırarak elekten geçirin. Yumurtaları, yoğurdu ve tereyağını da katıp yoğurun. Yağlanmış tepsiye yayın ve sıcak fırında 50 dakika pişirin. Don Isidro'nun 1940'larda Buenos Aires'te karanlıkta kalan cinayetleri, failleri bir türlü yakalanamayan hırsızlık olaylarını, gizemli intiharları adeta bilmece çözer gibi aydınlattığı bu eşsiz serüvenler, polisiye edebiyata bir saygı duruşu aynı zamanda. Bustos Domecq Vakayinameleri enfes bir parodi, Jorge Luis Borges ile Adolfo Bioy Casares'in edebiyat dünyasına büyük bir şakası olarak kabul ediliyor. Kurmaca yazar Honorio Bustos Domecq, okurla ilk olarak Don Isidro Parodi'ye Altı Bilmece adıyla yayımlanan polisiye öykülerle bir araya gelmişti. Bustos Domecq Vakayinameleri ise yazarın bir edebiyat ve kültür muhabiri olarak Ultima Hora gazetesi için kaleme aldığı yazıları içeriyor. Domecq bu denemelerinde adı sanı duyulmamış sanatçıları, yazarları ve şairleri tanıtıyor okuyucuya, edebiyat, tiyatro, mimari, resim, heykel ve moda gibi pek çok farklı sanat dalındaki yeni ve deneysel çalışmalardan, gelişmelerden bahsediyor. Kitabın çevirmeni, Sena Akalın. Zaten ben de bu yoğurt broşürü hadisesini ilk onun blogunda okumuştum yıllar önce. Okurken onlarla birlikte sıcak çikolata içip sıhhatli çöl şahinlerini görmüş kadar oldum. Yazıdaki Meğer Bulgaristan'da insanların 100 yıldan uzun yaşamalarının sebebi buymuş, öyle düşününce yoğurt, ölümsüzlüğün anahtarı bile olabilirmiş bölümüne gönderme yaptım sadece. Güzel aydınlatıcı makale için teşekkürler daha iyisi samda kayısı umarım faydalı çalışmalarınızın devamı gelir."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-zamanlar-facebook-300-yil-once-acilan-bagimsiz-haberlesme-ag", "text": "İnternet sitesi Metafilter'a göre, Facebook'tan önce içeriği değilse bile işleyişi ona çok benzeyen The Republic of Letters vardı. 17. yüzyılda entelektüellerin oluşturduğu kalabalık ve karışık bir ağ olan The Republic of Letters, coğrafi sınırları ve dil farklılıklarını aşarak Aydınlanma Çağı'nın en önemli fikir adamlarını bir araya getirmişti. Kendini resmi olmayan bir cumhuriyet diye tanımlayan topluluğun bünyesinde Voltaire, Leibniz, Rousseau, Linnaeus, Franklin, Newton, Diderot ve daha birçok yazar, felsefeci ve bilim adamı bulunuyordu. Birbirleriyle iletişimleri yazışma yoluyla gerçekleşiyordu. Bugün Stanford Üniversitesi'nde kalabalık bir araştırmacı ordusu, Aydınlanma Çağı'nın 6400 mühim temsilcisinin 300 yıl önce birbirlerine gönderdiği 55.000 mektubu tarayarak kapsamlı bir The Republic of Letters haritası çıkarmayı deniyor. Stanford Üniversitesi'nin The Republic of Letters için hazırladığı internet sitesinde ve açtığı YouTube kanalında projeyle ilgili bir tanıtım videosunu da seyretmek mümkün."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-zamanlar-feminizm-bikini-giymis-antik-romali-kizla", "text": "Sicilya'da, Piazza Armerina kasabası yakınlarındaki Villa Romana del Casale'nin odaları ve koridorları eşsiz güzellikte mozaiklerle doluymuş. Üstelik mozaiklerden bazıları epeyce şaşırtıcıymış. Hele bir tanesi varmış ki, müthiş! Günümüzün bikinilerine çok benzeyen yazlık kıyafetlere bürünmüş genç hanımları gösteriyormuş bu mozaik. Peki ya konunun feminizmle bağlantısı? Okuyun en iyisi. Dünyanın en büyük antik Roma mozaik koleksiyonlarından biri, M. S. 4. yüzyılın başlarında inşa edildiği tahmin edilen Villa Romana del Casale'de. Koleksiyondaki mozaiklerden en ilginç olanı hiç kuşkusuz girişte sözünü ettiğim mozaik. Villanın Sala delle Dieci Ragazze, yani On Kızın Odası adlı bölümünde yer alıyor. Kızlar bikiniler içinde koşuşturup duruyor. Tabii arkeologlara göre bu kıyafetin bikiniyle hiç alakası yokmuş aslında. Bu iki parçalı kıyafetin alt kısmı kumaştan ya da deriden yapılmış bir tür ufak peştemaldan ibaretmiş, adı da subligaculummuş. Üst kısmıysa eski Yunan'da mastodeton veya apodesmos, eski Roma'daysa strophium adı verilen bir tür göğüs bandından oluşuyormuş. Kaynaklara bakılırsa, bu göğüs bantları genellikle ketenden yapılıyor ve spor yapan kadınlar tarafından giyiliyormuş. Yukarıda açıkça görüyorsunuz zaten, kızlardan bir tanesinin elinde dumble benzeri iki ağırlık var. Fakat bunlar kasları güçlendirmek için değil, uzun atlamada daha yükseğe ya da daha uzağa sıçrayabilmek için kullanılıyorlarmış. Mozaikte disk atmaya ya da koşmaya hazırlanan hatta top oynayan kızlar bile var. İlginç bir ayrıntı: Bu tür oyunlarda kaybedenler kazananları sırtlarında taşımak zorundaymış. İzin verilmeyen şey, kadınların erkeklerle yarışmalarıymış. Sebebi şu: Erkeklerin çıplak egzersiz yapması son derece doğalken kadınların kamusal çıplaklığı hiç hoş karşılanmıyormuş o yıllarda. Dolayısıyla bikiniye benzeyen bu iki parçalı kıyafet, kadınların kamusal alanda spor yapmalarını mümkün kılan çok önemli bir araç haline gelmiş."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-zamanlar-instagra", "text": "Meğer Instagram tarzı fotoğrafçılığın babası, yani bütün o acayip güzel filtrelerin esas yaratıcısı, çok eskilerde, 20. yüzyılın başında yaşamış bir Fransız bankermiş. 1909 yılında milyoner Fransız banker ve sanat koleksiyoncusu Albert Kahn o dönemde yaşayanların çok tuhaf bulacağı bir maceraya atıldı. Lumiere Kardeşlerin 1907'de icat ettiği autochrome'u, yani renkli fotoğrafı kullanarak, yeryüzünde insana dair ne varsa görüntüleyecek ve tüm canlılığıyla, renkleriyle insanlığa dair devasa bir katalog oluşturacaktı. Gerçekten de bugün Büyük Çöküş diye anılan mali kriz patlayana kadar tam 20 yıl bunun için çalıştı. Emrinde 20 farklı ülkeye yayılarak an be an, harıl harıl fotoğraf çeken dev bir fotoğrafçı ordusu vardı. Toplam 72 bin fotoğraf elde edildi, ayrıca bol bol da film çekildi. Ve tüm zamanların en kapsamlı renkli fotoğraf arşivlerinden biri oluşturuldu. İrili ufaklı insan topluluklarının dini ritüellerinden gelenek, göreneklerine hatta siyasi olaylara, isyanlara, devrimlere kadar her şey kaydedildi. Adına da Gezegen Arşivleri dendi. Gezilen ülkeler arasında Osmanlı İmparatorluğu'nun bazı bölgeleri de vardı. İşin acı yanı bu devasa koleksiyonun gün ışığına çıkması çok sonraları, 1980'lerde oldu. Bütün bunları BBC'nin hazırladığı belgeselde izleyebilirsiniz. En güzeli şu bence, renkli fotoğrafın bugününü hatta şahsen son aylarda hayatımı çekilir kılan yegane zevk olan Instagram filtrelerini bile onun bu neredeyse fetiş haline getirdiği fotoğraf tutkusu belirlemiş."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-zamanlar-internet-19-yuzyilda-chat-yapmiyorlar-miydi-sank", "text": "Bir Zamanlar Teknoloji bölümündeki yeni örnek, Tom Standage'ın The Victorian Internet adlı kitabından. Standage, 19. yüzyılın ikinci yarısında geliştirilen ve önlenemez bir furya halinde yayılan telgrafın hikayesini anlatıyor. 19. yüzyılda telgraf kullanananlar da tıpkı bugün internet kullananlar gibi, başka bir şehirde hatta başka bir kıtada yaşayan kişilere zaman farkı engelini aşarak mesaj yollayabiliyorlarmış. Telgraf başlangıçta sadece zorunlu iletişimler, yani ticari, askeri ve politik haberleşmeler için kullanılıyormuş ama bir süre sonra insanlar şahsi iletişim için de kullanmaya başlamışlar. Bu şekilde chatleşerek tanışıp evlenen çiftler bile olmuş. Dahası o yıllarda da tıpkı bugünün hacker'larına benzer şifre kırıcılar varmış. Görüyorsunuz; tıpa tıp aynı değiller ama aralarındaki benzerlikler aşikar."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-zamanlar-quora-gonul-ablanin-fena-halde-ciddi-bir-akademik-versiyon", "text": "Facebook'tan ayrılan bir grubun kurduğu Quora, Türkiye'de henüz çok fazla kullanıcısı olmayan bir sosyal medya platformu. Siz soru soruyorsunuz, birileri de o sorunun cevabını sizin için araştırıp buluyor. Birçok akademisyen de faydalanıyor. Anlayacağınız bir nevi bilgi paylaşımı modeli. Yahut Gönül Abla köşesinin akademik versiyonu. Meğer Quora'nın da kökeni 17. yüzyıla dayanıyormuş. 1690-1697 yılları arasında Londra'da yayımlanan The Athenian Mercury adlı bülten retro bir Quora gibi çalışarak okurların aşk, edebiyat, bilim, din ve diğer birçok konuda sorularını cevaplıyormuş. Cevaplar, yayıncı John Dunton ve üç yakın arkadaşından oluşan The Athenian Society tarafından kaleme alınıyormuş. Hatta bu cevapların en enteresan olanları daha sonra, 1020'lerde The Athenian Oracle: Being an Entire Collection of All the Valuable Questions and Answers in the Old Athenian Mercuries adlı kitapta toplanmış."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-zamanlar-sinema-alice-lanterne-magicad", "text": "M. Ö. 2. yüzyılda Çin'de icat edilen ve sinemanın atası sayılan sihirli fenerleri belki bilirsiniz. Batı, onların varlığını, 17. yüzyılda Ars Magna Lucis et Umbrae adlı kitaptan öğrenmişti. Lanterne Magica adıyla 19. yüzyılda yaygınlaşan bu aletler daha sonra iyice küçüldü ve çocuklar için oyuncak olarak da üretilmeye başladı. Fotoğraf makinesinin keşfi, önünü epeyce açmıştı. Meşhurların kartpostalları ve manzara fotoğrafları kullanılarak 24 karelik kısa filmler bile oluşturulabiliyordu Lanterne Magica'da. Derken... Pufff! Hareketli film kamerası keşfedildi ve Lanterne Magica tarih oldu. Aşağıda Lewis Carroll'un Alice Harikalar Diyarında'sının Lanterne Magica için hazırlanmış 24 görüntüsünü bulacaksınız. İllüstrasyonların tarihi, tahminen 1910-1925 arası. Bir not: Ahmet Mithat Efendi'nin lanterne Magica için kullandığı Sihr-i Siraci deyişini de çok sevdiğimi söylemek isterim. O konudaki ayrıntılar Nüket Esen'in Hikaye Anlatan Adam kitabında."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-zamanlar-twitter-100-yil-once-pariste-yazilan-uc-satirlik-tweetle", "text": "Güneşin altında belki de gerçekten yeni bir şey yoktur! Bugün okuduğum bir haber, Twitter, Facebook, Quora, YouTube ve Tumblr gibi sosyal medya araçlarının aslında hiç de yeni olmadığını, bazılarının kökeninin çok çok eskilere dayandığını bana hatırlattı. Mesela gündelik meşguliyetimiz olan tweetler, bundan tam 100 yıl önce, Rimbaud ve Joyce gibi edebiyat dehalarını keşfeden anarşist sanat eleştirmeni Felix Feneon tarafından Paris'te icat edilmiş. Maurice Marullas adlı polis memuru kendi silahıyla beynini patlattı. Bu dürüst adamın unutulmasına izin vermeyelim. twitter kısa ve öz iletişim aracı olma özelliğiyle bana 2000 yılına kadar kullanılan 2 satır ekranlı çağrı cihazlarını anımsatır zamanında sahip olamanın verdiği üzüntümdenmidir bilinmez twittere o kadar sahip çıkıyorumki birileri eliminden alsa sanki oyuncağı alınmış bir çocuk gibi mızmızlanıyorum bazen."} {"url": "https://egoistokur.com/bir-zamanlar-youtube-19-yuzyilda-cekilen-yuzlerce-komik-vide", "text": "Maru the Cat tarzı saçma ama çok eğlenceli kısa filmleri seyredebileceğiniz en iyi yer neresi? YouTube mu? Eh, elbette. YouTube, zamanımızın sosyal medya fenomenlerinin neredeyse en önemlisi. Ama aslında o bile yeni sayılmaz. Güneşin altında yeni bir şey olmadığını ve Twitter, Facebook, YouTube gibi sosyal medya araçlarının aslında hiç de yeni sayılamayacağını çeşitli vesilelerleyazdım, okudunuz. O halde şunu da okuyun: Thomas Edison olmasaydı YouTube da olmazdı. Sırf elektrik ve ampul faaliyetlerinden ötürü değil... Edison 1800'lerde çektiği, çektirdiği yüzlerce komik kısa filmle YouTube'un ilk provalarını da yapmış aslında. Edison ve ekibinin çektiği kısa filmler arasında boks yapan kediler bile var. Boks yapan kadınlar filmi daha da garip. Otantik bir eğlence için size de tavsiye ederim. Bu adrestedaha fazlasını bulabilirsiniz. çok harika bilgiler bunlar! edison benim gözümde sadece lamba demekti =) harika bir site, emeğinize sağlık."} {"url": "https://egoistokur.com/bisikletli-sahaf-tohum-ekilmezse-olur-masal-anlatilmazs", "text": "Bisikletli Sahaf'ın işleyişi şöyle: Ellerinde hangi kitaplar olduğuna ve fiyatlarına internet sitesindeki listeden bakıp siparişinizi veriyorsunuz, onlar da nerede oturursanız oturun, kitabı size getirip bırakıyorlar. Bisikletleriyle. Karda, kışta, çamurda... Yorulmadan, üşenmeden. Rüzgar'ı size biraz daha anlatayım... Elinden geldiğince para harcamadan yaşama kararı almış. Hem o yüzden hem de hayvan yememek için freegan'lığı seçmiş. Cep telefonu bile yok. Fosil yakıt kullanmadan on binlerce kilometre katederek Avrupa'yı dolaşmış. Ortağı Filiz'le de o yolculuk sırasında, Belçika'da tanışmışlar. O gün bugün bir aradalar. Yakında Anadolu'yu köy köy gezerek tohum ve masal toplamaya başlayacaklar. Uzatmayıp burada kesiyor ve sizi onların anlattıklarıyla baş başa bırakıyorum. Rüzgar ve Filiz, geçen yıl çıktıkları Avrupa turunda kullandıkları hiçbir şeye para ödememiş, ya emekleriyle almış ya da ödünç istemişler. Fotoğraf makinesi, dizüstü bilgisayar; yola çıkarken ödünç aldıkları her şeyi dönüşte geri vermişler. Herkes gibi. Türkiye'deki her çocuk biz de baskıcı toplumun ezberi eğitim sistemiyle yetiştik ve bundan kurtulup kendimizi bulmamız yıllarımızı aldı. Üniversitede de durum parlak değildi, bize para kazandıracak bölümler seçmeye zorlandık. Tam da gerektiği kadar tembel insanlarız. Tembelliğimiz sayesinde bize bol bol enerji ve zaman kalıyor, bunları kullanarak bize keyif verecek, fikirlerimize uygun işler yapıyoruz. Yusuf Atılgan'ın ünlü romanındaki Aylak Adam gibiyiz, tek fark bizim parasız olmamız. Amaçlarımızdan biri tabii ki eğlenmekti, fakat dikkat çekmek istediğimiz noktalar da vardı. 2014'ün baharında bisikletle çıktığımız Avrupa turunu hiç fosil yakıt harcamadan, hayvan yemeden, gerektiğinde çöpten beslenerek tamamladık. İnsanlara, yola çıkarken söz verdiğimiz gibi, Görün işte, böyle de olabiliyormuş diyebildik. Yolda olan herkes gibi biz de birçok ilginç şeyle karşılaştık. Parasızdık, bu yüzden normalde olabileceğinden daha fazla insanla temas etmemiz gerekti. Yemek bulamadığımızda birilerinden istedik. Bazısı kapısından kovarken, bazısı bizi evinde konuk etti, yedirdi, içirdi. Yemek bulamayıp geceyi aç geçirdiğimiz de oldu. Bazen uyumak için şehir parklarını, otobüs duraklarını veya birilerinin bahçelerini kullandık. Biz Freegan'ız. Buna, insanın kendi kendinin efendisi olması denebilir. Vegan ve hem bedava hem özgür anlamına gelen free sözcüklerinden türetilmiş. Freegan'lar yani Türkçesiyle çöpçüler, para harcamadıkça özgürleşen ve kesinlikle et yemeyen insanlar. Ellerinden geldiğince ekonomik sistemin dışında yaşamaya çalışıyorlar, çünkü o sistemin efendileri var ve para kullanmak bir yerde onlara biat etmek oluyor. Freegan'lar ya yiyeceklerini çöpten kurtarıyor ya da bahçelerinde meyve sebze yetiştiriyorlar. Fosil yakıt yerine de kas gücünü tercih ediyorlar. İstanbul'da, paraya dokunmadan yaşamak pek mümkün değil. Bisikletli Sahaf'ı o yüzden kurduk. Gündelik hayat ve fikirlerimizle çatışmayan bir iş olduğundan, seve seve yapıyoruz. Aksi takdirde kendimizden ödün vermiş olurduk. Güzelmiş. Oğuz Atay da Hayatım, hayatımın romanı olsun demişti. Gerçekten her insan bir kahraman, hepimiz kendi hayatlarımızda kahramanca işler yapmak istiyoruz. Sonra bir şekilde başka kahramanlar dahil oluyor romanımıza ve ulaşmak istediğimiz yere ulaşmamıza engel oluşturuyorlar. Ama zaten iyi bir romanın olmazsa olmazı çatışma, öyle değil mi? Biz de işte biz olabilmek için romandaki diğer kahramanlarla savaşan iki kişiyiz. Cep telefonumuz olmadığı için, bizi arayamazsınız. Ama ulaşmak için bisikletlisahaf. com adresine yazabilirsiniz. Her tarz. Edebiyat, felsefe, tiyatro, sanat ve tarih kitaplarından oluşan mütevazı ama bol çeşitli bir arşivimiz var. Öyle bir durumda, kitap elimize geçince haber vermek üzere çalışıyoruz. Bulursak seve seve getiririz. İstanbul bazen bizi ruhen yoruyor ama bedenen pek yorulmuyoruz. Haftada ancak 3-5 kitap sattığımız için, yetişme sorunumuz olmuyor. Tıngır mıngır götürüyoruz kitapları. İnternet sitemizden herkes bize ulaşabilir. Destek olmak için okumak isteğiniz kitaplar var mı diye listemize göz atıp satın almak istediklerinizi yazabilirsiniz. Bir destek yolu da eski kitaplarınızı topluma kazandırmamız için de bize bağışlamanız veya satmanız olur. Şimdi sırada Türkiye Turu var. Mart'ta yola çıkıyoruz. Amacımız organik tohumlar ve yaşlılardan masallar toplamak. Tohumla masal benzer şeyler: Biri ekilmezse ölüyor, diğeri anlatılmazsa... Bu yolculuğa da parasız başlayacağız, gerektiğinde takas veya günlük işlerle geçimimizi sağlayacak, köylere uğraya uğraya 10.000 küsur kilometre dolaşacağız. Ulaşımımızı bisikletle sağladığımız için, her şeyden önce işimizi kolaylaştırıyor. En basitinden İstanbul' da hiçbir yere geç kalmıyoruz. Trafik sıkışabilir, hava koşulları berbat olabilir ama biz bundan etkilenmeyiz. Bunun dışında bisiklet bize başka bir dünya resmi çiziyor. Güçlü olanın zayıf olanı ezmesi ilkesi üzerine kurulu bu motorize faşizmde bizim için kendimizi ifade etmenin, üstümüze üstümüze gelene Dur! demenin bir yolu. Her şey bizim kontrolümüzde, en büyük artısı bu. Sürerken rüzgara eşlik ederek ıslık çalmak, şarkı söylemek gibi artıları da var. Tabii ki herkes bisiklete binebilir, binmeli de. Biz her yerde biniyoruz ama ikinci sorunuzun cevabı kişiden kişiye değişir aslında. İstanbul' da her şey gibi bisiklet sürmek de tehlikeli bir şey. Siz ne kadar dikkatli olursanız olun, her an bir araba gelip üzerinize kırabilir. Yine de biz oyumuzu İstanbul'da da bisiklette binmekten yana kullanalım. Bu iki muhteşem insanı bu kadar cesur olabildikleri için tebrik ediyorum. Son zamanda okuduğum en güzel ve umut verici yazı."} {"url": "https://egoistokur.com/biz-burada-iyiyiz-istanbul-ve-berlin-uzerinde-gokyuz", "text": "Berlin bir özgürlük adası. Almanya'da bütün baskı dönemlerinde iktidarların en çok yok etmek istedikleri yer. Nazizmin yükseliş sebebi neredeyse... Ama onca şeyden sonra 90'larda hiç hayal edilemeyecek bir şey oldu ve şehri ikiye bölen duvar yıkıldı. O travma döneminde Almanya'da yazılanlara bakarsan, Gezi'den sonra bizde yazılanlara eşdeğer olduğunu görürsün. Duvarın yıkılmasıyla birlikte, aniden başka bir dünyanın içine düştüler. İki farklı dünyanın insanları bir anda birbirleriyle karşılaştı; Doğu tarafı Batı'yla, Batı tarafı Doğu'yla yüzleşti. Duvarın yıkıldığı gece mi? Oradaydım. Sonra da gittim defalarca. Duvar yıkılmıştı ama hala orada, görünmez bir şekilde şehrin ortasında duruyordu... Tamamen ortadan kalkması çok yavaş oldu. En çok ilgimi çeken de milletçe geçmişleriyle yüzleşmeleri ve yanlışlarından ötürü af dilemeleri oldu. Bu bizim yapamadığımız bir şey. 100 yıllık acıların bile üstünü örterek yaşamaya çalışıyoruz biz. İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere yaptıklarımızı konuşmuyoruz mesela. Yahut Aşkale'den bahsetmiyoruz hiç. Halbuki travmalarımızla baş edip işlediğimiz suçlarla yüzleşmemiz gerekiyor. Kendimizi affetmenin yolu bu. Hiçbir şey bir günde değişmez, bunu bekleyenler hayal kuruyor. Ama uzun vadede bir şeyler değişecek. Yavaş yavaş... Tıpkı dünyanın dört bir yanında 1968'in etkilerini hala görüyor olmamız gibi. Gezi'yi olumlu ya da olumsuz bir şekilde anmadan politika yapmak bile mümkün değil artık. Gezi'nin çocukları bir gün politikaya da girecekler elbette. Ve 20 sene sonra ülkeyi onlar yönetecek. Kendi çocuklarını nasıl yetiştireceklerini artık biliyoruz. Muhtemelen çok daha özgür, çok daha iyi insanlar olarak... Biz göremeyeceğiz belki ya da görsek bile çok yaşlanmış olacağız ama fark etmez. Emrah Serbes'le senin romanlarınız tesadüfen eşzamanlı yayınlandı. Okurken benzer damarlardan yürüdüğünüzü fark ettim. Çok genç karakterleri yazmışsınız ve arka planda Gezi var. Ayrıca referanslar hep edebiyat yapıtlardından; karakterler çok kitap okuyor ve bunu sıklıkla dile getiriyorlar. Türkiye'nin son beş senesini hatta gelecek beş senesini arka planda Gezi olmadan anlatmak mümkün değil. Anlık bir şey değildi Gezi, ağaçlar kesiliyor diye patlak vermedi. Çok uzun zamandır arka arkaya gelen baskıların birikmesiyle büyüyen bir toplumsal hadiseydi. Brezilya'da bile Gezi diye pankart açıyor insanlar. O yüzden günümüzde geçen bir hikaye anlatıyorsan ve içinde Gezi yoksa, sen aslında yaşamıyorsun demektir. Uyar galiba. İçimde çok uzun zamandır uyuyan bir hikaye vardı ve artık dışarı çıkması gerekiyordu. İnsanlar okusun, hikayem unutulmasın istedim. Hikayemizi herkes öğrensin diye değil, biz unutmayalım diye yazdım diyor Eren. Gezi esnasında yaşadıklarımız 10 sene sonra da hatırlanacaksa, bu edebiyat sayesinde olacak. Benim romanım sayesinde bir kişi bile hatırlasa gelecekte, yeter bana. Ama bu hatırlayışın şahsi bir yanı söz konusu. Eren'in söylediği bir şey daha var çünkü... İnsan yazdıkça kendi içindeki kuyulara çekiliyor bilmeden; kazdıkça, derine indikçe siyahlaşıyor suları o kuyuların da diyor. İnsanın kendi içine inip hatırlamaya başlaması acılı, korkutucu bir süreç. Unuttuğunu sandığın hiçbir şeyi unutmadığını fark ediyorsun. Hatırlamamayı seçmişsin sadece. Yazarken her şey bir başka şeyi tetikliyor ve birdenbire net ve apaçık görmeye, hatırlamaya başlıyorsun. Keşke unutmak diye bir şey olsa ama yok. Ben de yazarken, üç yaşından beri duyduğum, gördüğüm, hissettiğim her şeyi teker teker yeniden yaşamaya başladım. Zamanla keder veren anılar artık incitemiyor, güzel anılar aynı şiddette haz vermiyor gibi bir şey yok o zaman. Hayır, hayır, hayır. Aksine. Ama şu oluyor, acılarınla hesaplaşabiliyorsun. Yüzleşiyorsun çünkü, sana o acıyı yaşatanı affediyorsun. Ama unutmuyorsun. Isherwood 1930'larda Berlin'e gidiyor ve hikayelerini orada yazıyor. Elveda Berlin'deki Sally Bowles'u orada yaratıyor mesela. Sonradan Cabaret filminde Liza Minelli'nin canlandırdığı meşhur karakter... Berlin'in ve Sally Bowles'un temsil ettiği o özgürlük hissi, hiç yok edilemeyen, dipten dibe hep kaynayan bir şey. Truman Capote yıllar sonra Sally Bowles'dan etkilenerek Tiffany'de Kahvaltı'yı yazdı. Filmde Audrey Hepburn'un canlandırdığı Holly Golightly aslında Sally Bowles'dur. Başlarken hiç bilmiyordum onlarla ilgili bir şey yazdığımı, farkında bile değildim. Ama Tiffany'de Kahvaltı'ya saygı duruşu gibi bir şey çıktı sonunda. Evet, Yasemin, Holly Golightly, yani bir özgür ruh. Eren'se bir gün ünlü bir yazar olmayı hayal eden o gay çocuk. Bunu roman bittiğinde fark ettim. Eleştiride acımasız biri olduğumu ve eleştirdiğim insanların bazılarının romanıma karşı tavır alabileceklerini biliyor ama aldırmıyorum. Öte yandan edebiyat torpil gerektirmez, beğenirsen beğenirsin. Kimse kimseye bir kitabı zorla beğendiremez. Pat diye söylerim. Ama her zaman yazmayabilirim. Eleştirmekte özgürler, dilediklerini yazıp söyleyebilirler. Ama eleştirmek için iyi bir donanıma sahip olman lazım. 1940'lardan kalma edebiyat bilginle eleştiri falan yapamazsın. Türkiye'deki birçok eleştirmenin sorunu bu, dünyada ne olup bittiğinden ve çağdaş edebiyatın nereye gittiğinden haberleri yok. Oturup uslu uslu jüri üyeliği yapsınlar daha iyi. Bunu söylemen iyi oldu, bu ülkedeki bütün önemli edebiyat ödüllerinde jüri neredeyse hep aynı isimlerden oluşuyor. Bu tuhaf bir durum. Tuhaf gerçekten. Sen de ben de kitap okuyoruz, üstelik bu işi profesyonel yapıyoruz ve bir insanın senede okuyabileceği kitap sayısını biliyoruz. 23 jüride de aynı kişi varsa, o kişinin aralarından seçim yaptığı bütün o kitapları ne zaman ve nasıl okuduğunu merak ediyorum açıkçası. Bunun tek bir anlamı var: Demek ki kitap okumuyor aslında ama okumadığı kitaplara ödül veriyor. Bazılarının romanımı beğense bile yazmayacağını düşünüyorum hakikaten. Ama bu bir endişe mi; hayır. Hala okurun gücüne inanıyorum. Edebiyat eleştirmeni bütün gücüyle bir kitabı övse bile onun çok okunmasını sağlayamaz. Aynı şekilde ne kadar yererse yersin, iyi kitap okur tarafından er ya da geç keşfedilir. Twitter'da kendi aralarında haberleşen ve birbirlerine kitap tavsiye edenler var ya, onlar benim için daha önemli. Arkadaşım Sırma Köksal'ın ne diyeceği önemliydi. Can Yayınları'nın genel yayın yönetmeni, biliyorsun. Yayınlasın diye değil, hakikaten fikrini merak ettiğim için gönderdim. Bir de gene yakın arkadaşım olan yazar Ünver Alibey okudu. Onun tavsiyelerine uydum açıkçası hatta romanın yarıdan fazlasını attım. Kelime kelime ayıklayarak, cımbızlayarak... Ama esas beğensin istediklerim elbette gençler. Arkadaşların seni tanıyor ve iç dünyanı biliyor sonuçta; beğenmeye hazır hepsi. Karakterler benden izler taşıyor ama bu doğal, çünkü sadece ilk romanlar değil bütün romanlar otobiyografiktir. Yazdığım her şeyde benden, ailemden, arkadaşlarımdan, beni etkileyen insanlardan, teyzemden, ablamdan, ne bileyim Ayşe Kulin'den, Murat Somer'den, senden izler olacak. Ama bunların toplamı otobiyografik mi diye sorarsan; hayır, değil. Ben kendimi anlatmak için değil, bu ülkede yaşayan gençlerin mutsuzluğunu anlatmak için çıktım yola. Ne yapsalar umutlarını, heveslerini kıracak bir şey çıkıyor karşılarına. İstedikleri zengin ya da ünlü olmak değil, daha özgür ve mutlu olmayı istiyorlar sadece. Ama söylediklerine kulak asan yok. Her seferinde önleri kesiliyor. Gezi onların seslerini duyurmalarını sağladı. Edebiyatçılar gençlere çok aldırmıyor sence, genç karakterleri anlatmıyor kimse mesela. Ve genç edebiyatçılara kimse destek olmuyor. Mesela 1980'lerde genç edebiyatçı denen kişiler hakikaten gençti. Latife Tekin ilk romanlarını 20'lerinde yayınladı. Buket Uzuner de şöhret olduğunda çok gençti. Onlara kendilerinden önceki kuşaklar el verdi. Bir önceki jenerasyonun desteğiyle parladılar. Şimdiyse şöhretli edebiyatçıların hepsi belli bir yaşın üstünde. Yayınevleri de yeni edebiyatçıları parlatmak adına çok şey yapmıyor. Roman keşfetmiyorlar mesela. Genç edebiyatçılar sadece okur gücü ve desteğiyle var oluyor. Yayıncılığın sanayi olma yolundaki hızlı gidişinin fazlasıyla garantici seçimlere sebep olduğunu düşünüyorum, neticede bundan edebiyat zarar görüyor. Bağımsız yayıncılar, küçük ve orta ölçekli yayınevleri bu yüzden kesinlikle desteklenmeli. Kitap ekleri ve edebiyat dergilerinde de görebiliyorum bu risk almama halini. İlk romanını yazan harika bir yazarı kapakta göremiyorsun hiçbir zaman, hep 300 yaşındakileri kapağa çıkarıyorlar. Olgun bir yazarın genç bir yazara itirafları. Okudum, çok güzeldi. Ama o yazıyı kapağa koymamışlar işte. Hiçbir şey değişmedi hayatımda. Şu anda çalıştığım yazarların çoğuyla çok uzun süredir çalışıyorum. Hepsi arkadaşım hatta ailemden insanlar gibi. Roman yazacağımı söylediğimde hepsi müthiş destekleri beni. Bitirdiğimde fikirlerini ilk aldıklarım da Latife Tekin, Ayşe Kulin ve Kürşat Başar oldu. Uzun uzun konuştuk, kendi kitapları gibi sahiplendiler romanımı. Hayatımda değişen tek şey, yazmaya devam edecek olmam. Ama bu saatten sonra yazar ajanı olarak yeni yazarlarla birlikte çalışmayacağım. Belki de yazmaya çalıştığım bu kitabı hiç bitiremeyeceğim. Ya da bitirebilirsem de yayımlatamayacağım. Yayımlatmak istemediğimden ya da kimse yayımlamak istemeyeceğinden değil. Tam tersine, yazdıklarımı herkes okusun istiyorum. Ama bu kitabın içinde herkesi, tamam, herkesi değil belki ama sevdiğim herkesi incitecek şeyler var. Onları incitmek için yazmıyorum oysa. Bunu onlara anlatmak çok zor, biliyorum. Ne kadar roman yazıyorum, desem de ben bile bunların yaşanmış olduğunu biliyorum. Sadece isimleri değiştiriyorum; belki biraz da dış görünüşleri. Ama işte babam orada duruyor; bu kitabı okuyabilse Halit'in kendisi olduğunu anlamamasına imkan yok. Başkaları anlayacak elbette, o anlayamasa da. Çünkü o en azından ne yaptığını biliyor. Annemi de tanıyacaklar; çünkü onun da ne yapmadığını biliyorlar. Bana elini uzatmadığını, beni öylece, istemediği, yanlışlıkla alınmış ya da hatırası var diye saklanan ama hiç yüzüne bakılmayan bir eşyaymış gibi kenarda tuttuğunu biliyorlar. Halbuki ben kimseyi üzmek için yazmıyorum; sadece kendimi iyileştirmek için yazmaya başladım. Başka bir hikayeydi bu üstelik ilk başta; kendi başlarına büyüyen üç çocuğun hikayesi. Anasız babasız ama sokaklarda da değil; başka bir dünyanın olabileceğine dair bir umut hikayesi. İnsan yazdıkça kendi içindeki kuyulara çekiliyor bilmeden; kazdıkça, derine indikçe siyahlaşıyor suları o kuyuların da. Sonunda yazdığım her şeyi silip bu hikayeyi yazmaya başladım. Aslında çok da farklı değil başlarken düşündüğümden; yine üç çocuğun hikayesi. Yine birbirlerine tutunarak büyüyorlar; ama bu kez anasız babasız değil hiçbiri. Aksine, şimdiki yalnızlıkları onları hep ana babalarıyla olan hikayelerine çekiyor. Babasının terk ettiği bir evde hayatını kızına adayan annesiyle büyüyen bir çocuk, harcadığı hayatının acısını çocuklarından çıkaran bir babanın izlerini silmeye çalışan bir başkası, kendisi olmasına izin verilmeyen bir diğeri. Ve o gece var bir de. Ama Yasemin; o kırılacak. En çok o kırılacak. Çünkü onun bu kitapta anlattığım hikayesini sadece ben biliyorum. Bu hikayeyi kitabıma koyduğumu da. Evet, bu kitap bitse bile yayımlanmamalı. Yasemin bu kitaptaki hikayeleri okumamalı. Yayımlanırsa ilk o okuyacak. Biliyorum. Fotoğraflar Berlin'de çekildi. Küçük fil Panchali romanda geçen fil. Önünde bisikletler olan kafe, romanda Yasemin'in hep gittiği yer, sonunda Eren de gidiyor. Oda Barbaros'un Berlin'deyken kaldığı ve romanını yazdığı oda. Eren'in de odası o aynı zamanda. Gökyüzüyle heykele gelince; Biz Burada İyiyiz'in kapağı oradan ilhamla tasarlandı. Barbaros'un perişan haline gelince; sorun değil, o sayede güzel bir kitap okuduk."} {"url": "https://egoistokur.com/biz-gizliden-prenses-olmaya-hazirlanirke", "text": "Biba; bugün internette bile adı geçmeyen sevgili dergimiz... Bunun üzerine Seray'ın kitabı Gelin Başı'nı elbette bir solukta bitirdim. Başka türlü olsa okumaz mıydım, okurdum elbet Fakat bu kadar acele eder, iki elim kanda olsa havasına girer miydim, bilmem. Bu ülkede çıkmış en nevi şahsına münhasır kadın dergisi olan Biba beni en mutlu eden işlerimdendi çünkü. Başına buyruk, kural tanımayan, neşeli, kışkırtıcı, kimi zaman melankolik ama asla kasvetli olmayan acayip güzel bir dergiydi. Yayın yönetmeni Simten Danışman'la benden, bir de şimdi neredeyse sadece facebook'ta filan görüştüğümüz ekibimizden başka kimse de hatırlamıyor gibiydi. Meğer öyle değilmiş. Seray hatırlıyordu mesela. İlk buluşmamızda Biba'dan çok söz etti. Bugün öyküler, oyunlar yazıyorsam eğer, bunun müsebbibi biraz da Simten'le sensin, sizin güzel yazılarınız, hayata bakışınız, duruşunuz dedi, elinde kalan Biba sayılarına gözü gibi baktığını anlattı. Saçlarımın o zamanlar kızıl olduğunu bile biliyordu. Dinlerken gözlerim doldu. Hayatta hiçbir şeyin boşuna yaşanmadığını, iyi işlerin asla unutulmadığını, görmesi gerekenler tarafından muhakkak görüldüğünü bir kez daha fark ettim. Bugün öykülerini hayranlıkla okuduğum, romanını sabırsızlıkla beklediğim Seray Şahiner'le işte böyle arkadaş olduk. Yazarken hayata çiçek dürbününden bakmıyorum. Yazmak dünyanın en huzurlu işi değil ama heyecan verici. Ben ne yazacağımı bilerek oturuyorum masa başına, ama içimde olduğunu bilmediğim şeylerle karşılaşıyorum yazarken. 'Beynelmilel' filminin yönetmeni Sırrı Süreyya Önder, ' Bir şarkının neden söylendiğini bilmiyorsanız, nasıl söyleneceğini de bilemezsiniz' der ya... Ben de dünyanın farklı yönlerini tanımayı önemsiyorum. Sadece yazmak değil, layığınca yaşamak, anlamak, yorumlamak ve mizahını yapabilmek adına da... Henüz çocukken hayatını yazarak sürdürmeye karar vermiş biri olarak tüm bu dünyaları görmeyip kendimi masa başında eğitmeye kalksam, yazdıklarım eksik kalırdı. Sonuçta yaptığım işlerin hepsi farklı çalışma ve yaşama disiplinleri gerektiriyor. Tecrübe de insana iyi hikaye anlattırıyor, türlü çeşit jargondan konuşmayı öğretiyor. Yaşlıların o kadar iyi anlatıcı olmasının sebebi budur belki de. Anneanem kadar iyi hikaye anlatsam, daha ne isterim! Akvaryum balığı değilim. O korunaklı camın dışına çıktığında, lağım sularının denize karıştığı yeri de, mercan kayalıklarını da nefesin yettiğince gidip görüyorsun. İncelemek değil sadece, orada yaşamayı öğreniyorsun. Sıradan şeylerin çok enteresan olduğunu, figüran sandıklarımızın aslında başrolü hakettiğini... Sırf bu terbiyeyle yazıya oturmak için bile o kadar farklı işi yapmaya değerdi. Gitar çalmak ve resim yapmak, röntgenci yönümü perçinledi benim. Dikkatle dinleyen, bakan biriydim zaten ama gitar çalarken daha iyi dinlemeyi öğrendim, resim yaparken de hareketsiz bir cisme saatlerce sıkılmadan bakabilmeyi... Yazarken bunlar çok işe yarıyor. Bir de şu var, daha 25 yaşındayım, 'anlatsam roman olur' diyebileceğim kadar çok şey yaşamadım. Dolayısıyla hayat beni içine karıştıkça besliyor. Hayat. Ama hayatın ne kadar heyecan verici olduğunu edebiyat sayesinde öğrendim. Çok kadınlı bir ailede büyüdüm, dillerini ve iç dünyalarını iyi biliyorum. Ve tuhaf bir biçimde onları daha çok merak ediyorum. Kendimizi ne kadar açarsak açalım, sırlıyız. Kadın kuaförlerinin camekanları jaluziyle örtülüdür mesela, erkek kuaförlerinin camındaysa tül bile yoktur. Biz gizliden prenses olmaya hazırlanırken, erkekler seyirlik şekilde tıraş olup kulak kıllarını aldırabilir. Kadınlarınsa bir yanları hep gölgeli... Ben onların ışıkta bıraktıkları yanları yerine üzerini örttükleri hislerini, sahneye hazırlıklı çıktıkları anları değil, kamera arkası görüntülerini yakalamayı istiyorum. Bizi şahane eş olmak, temiz sevgiyi bulmak gibi idealler mahvediyor. Aşka düştüğümüzde o duyguyla ilgileneceğimize, kalıplarla ilgileniyoruz. Acaba şöyle mi deseydim, hakkımda şunu mu düşünmüştür, ay beni hafif kadın sanmasın... Adamların hakkımızda ne düşündüğüne kafa yorduğumuz kadar kendimizle ve hayatla ilgilensek dünya başka türlü bir yer olurdu. Doğruyu, yanlışı sözlük anlamlarına göre yaşasaydık, doğar doğmaz hayattan emekli olmamız gerekirdi. Annelerimizin doğrularının dışına çıkmak öğretiyor biraz bize yaşamayı. Umarım yıllar geçip hayatımız film şeridi gibi gözümüzün önünden akarken bunca badireyi 'annem haklıymış' demek için mi atlattım? demeyiz. 80 sonrası kuşağın kendilerine kurdukları en büyük tuzak, filmlerden rol seçmekti. Karşımızda birbirini tutmayan iki model var: Türkan Şoray ve Müjde Ar. Türkan Şoray, gurur, Müjde Ar tutkudur benim için. Aşka takılınca ayağa kalkabilmek için iki seçenek... Tercih yapmak zorunda kalmayan şanslı bir kadın var mı, bilemiyorum. Hakkımda ne düşünürler kaygısıyla gurur ya da tutkudan birini seçmeye kalkınca ikisinin arasında arafta kalıyor zaten insan. Söylediklerimden azade mi yaşıyorum aşkı, bilmiyorum. Farkında olmak çözmeye yetmiyor. Matematiğe vurmamaya çalışıyorum. 'Seni üzmek istemiyorum' diyen erkek. Mutlaka üzüyor onlar çünkü. Akıllı davranıp riski önceden söylüyorlar. Kırkıncı odanın kapısını açmak istemeyecek kadın var mı? Neticede, bile bile lades demiş olmakla kalıyorsun. Tersine bir Pamuk Prenses hikayesi gibi... Pamuk Prenses daha en başta Avcı'ya aşık oluyor. 'Seni üzmek istemiyorum' imasıyla Avcı, Pamuk Prenses'i bırakıp bir ceylan kalbi aramak üzere yola çıkıyor. Prenses de onun peşine düşüyor, 'Kalbimi niye almadın, ben onu sana vermek istiyordum zaten' diyerek... Bunun üzerine bir tiyatro oyunu yazıyorum şimdi. 'Seni üzmek istemiyorum' diyen erkekler karşısında, 'Erkekler karakterli kadın sevmiyor şekerim' diye üzülen kadınların hikayesi."} {"url": "https://egoistokur.com/biz-mektup-yazardik-bir-doneme-isik-tutan-mektupla", "text": "Bedri Rahmi'nin hem kendi yakınları hem de yakın tarihimizin önde gelen sanatçıları, siyasetçileri ve iş adamlarıyla mektuplaşmalarından oluşan Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar Biz Mektup Yazardık 20 Haziran'a kadar gezilebilecek. Sergide yakın tarihimize ayna tutan bu mektupların yanı sıra sanatçının eserlerinden seçmeler de yer alıyor. Bir dönem sanatçıların çektiği maddi sıkıntılara da şahit oluyoruz bu mektuplar aracılığıyla, siyasi tarihimizin çalkantılarına da. Bedri Rahmi'nin hayatındaki en önemli insan olan eşi Eren Eyüboğlu'yla yazışmalarını okurken aşkın gücünü hissediyoruz. Araya sanatçının kırık bir aşk hikayesi yaşadığı Mari Gerekmezyan'ya ilişkisine dair belgeler de giriyor. Fakat en güzeli neydi biliyor musunuz; mektup yazmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu hatırladık. Serginin oluşumunda büyük katkısı bulunan Hughette Eyüboğlu'nun da istediği bence buydu. Her neyse, sergiyi gezip bitirenleri eski tip bir çalışma masası bekliyor. Dileyenler, oraya oturup sanatçının desenleriyle hazırlanmış kağıtlarla zarfları kullanarak sevdiklerine mektup yazabiliyordu. Sırf bunun için bile gidilir bence. Sergide yer alan parçalardan birkaçı. Solda Bedri Rahmi ve eşi Eren Eyüboğlu'nu gençlik yıllarında görüyoruz. Elimize kalemi kağıdı alıp sevdiklerimize, kızdıklarımıza, kalbimizi kıranlara, sevgilimize, arkadaşlarımıza veya ne bileyim sadece uzakta yaşayan ama iletişimde olmayı istediğimiz kişilere mektup yazmayı, kartpostal göndermeyi çoktan bıraktık. Telefonda konuşmak, görüntü bakımından şahsilikten tamamen yoksun e-postalar veya SMS mesajları atmak bize yetiyor. Ona gelen yahut onun gönderdiği yüzlerce mektup arasından seçilerek sergiye alınan mektuplar, Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun 64 yıllık hayatına sığdırdığı her şeyi; aşklarını, sevinçlerini, hüzünlerini, kırgınlıklarını, özlemlerini, dostluklarını, en önemlisi sanat tutkusunu, zihninin her daim resimle ve şiirle meşgul olmasını olanca canlılığıyla bugüne taşıyor. Eyüboğlu'nun hem yazısından kağıda hem de sanatından tuvale yansıyan naifliği, coşkusu mektuplarında da kendini gösteriyor. Zarif el yazısıyla kaleme aldığı ve tablolarındaki gibi narlar, dutlar, ayvalar, antik uygarlıklardan miras kalmış şekiller, kanlı canlı kırmızı ve mavilerle süslediği bu mektuplar aracılığıyla büyük sanatçının iç dünyasına giriyor; onun Güzel Sanatlar Akademisi'nde başlayıp Paris'te süren eğitim macerasını, öğretmenlik yıllarını, resim tutkusunun peşinden gittiği Anadolu'da yaptığı birbirinden verimli seyahatleri öğreniyor, yakın tarihimize içeriden; sanatçıların, siyasetçilerin ve iş adamlarının gözüyle, kalemiyle şahitlik ediyoruz. Bedri Rahmi'nin Aşık Veysel'e bir ses kayıt cihazı alınabilsin diye hazırlayıp satışa çıkardığı kartpostal. O dönem sanatçıların yaşadığı maddi zorluklara bir misal. Sanat tarihimizde Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi bir isme çok da sık rastlamadığımızı söyleyen Ruken Kızıler haklı bence; Eyüboğlu hakikaten benzersiz bir figür: Sadece ressam ve şair değil, aynı zamanda heykeltıraş, öğretmen, yazar... Ayrıca mozaik, seramik, vitray ve yazma sanatçısı. Nazım Hikmet'ten Ahmet Hamdi Tanpınar'a Fikret Mualla, Aşık Veysel, Adalet Cimcoz, Orhan Veli Kanık, Necip Fazıl Kısakürek, İbrahim Çallı, Andre Lhote, Fahrünisa Zeid, Abidin Dino, Reşat Nuri Güntekin, Cemal Tollu, Nurullah Berk ve Arif Kaptan'a kadar hemen her sanat dalından çok çok önemli isimlerle mektuplaştığını düşünürsek, Eyüboğlu'nun yazışmaları da bu zengin yelpazeye yakışır çeşitlilikte. Her biri tarihi belge niteliğindeki ve çoğu zaman olağanüstü bir açık sözlülükle yazılmış bu mektuplaşmalarında hangi dalda üretirse üretsin sanatçılar arasında o dönem kurulabilmiş kuvvetli bağlara tanık oluyor, yaşadıkları ekonomik sıkıntılara dair fikir ediniyor, bütün bu zor koşullara rağmen umutlarını yitirmemelerine ve ideallerini gerçekleştirebilmelerine hayranlık duyuyoruz. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından uzun soluklu ve titiz bir çalışmayla hayata geçirilen Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Çağdaşlarından Mektuplar Biz Mektup Yazardık kitabı vesilesiyle ortaya çıkan sergi, 20 Haziran 2015'e kadar İş Sanat Kibele Galerisi'nde ziyaret edilebilecek. Sergiye giderlere tavsiyem, sanatçının gelini olan Hughette Eyüboğlu'nun hazırladığı, editörlüğünü ise Ruken Kızıler'in üstlendiği kitabı da edinmeleri. Çünkü sergide olan her şey bu kitapta var. Ayrıca mekan yetmediği için kullanılamayan fotoğraf, mektup ve belgelere de yer verilmiş. Serginin ve kitabın tasarımını Emre Senan üstlenmiş. Sergi, pazar ve pazartesi günleri hariç her gün 10.00-19.00 saatleri arasında gezilebilir. Sanatın çok farklı dallarında ürün vermiş Bedri Rahmi Eyüboğlu 1911'de, Görele Kaymakamı Mehmet Rahmi Bey ve Lütfiye Hanım'ın ikinci çocuğu olarak Trabzon'da doğmuş. Yeteneği lise yıllarında, resim öğretmeni Zeki Kocamemi tarafından keşfedilmiş. Yine bu dönemde edebiyata da merak salmış ve ilk şiirlerini yazmaya başlamış. 1929'da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'ne girerek, Nazmi Ziya ve İbrahim Çallı gibi büyük ressamların öğrencisi olma şansına erişmiş. Ahmet Haşim'den de estetik ve mitoloji dersleri alıyormuş. 1930'larda Fransa'ya gitmiş, Dijon ve Lyon'da bir yandan çalışarak Fransızcasını geliştirirken, bir yandan da Gauguin, El Greco, Cezanne gibi beğendiği ressamların eserlerini kopya eder. Ernestine Letoni'yle de orada tanışır. 1940'larda kalbine kara saplı bir bıçak gibi saplanan Mari Gerekmezyan girer hayatına. Bedri Rahmi Eyüboğlu 1975'teki ölümüne kadar geçen çeyrek asrı, aşkla, resimle, edebiyatla, dostlarıyla, dönemin önde gelen kültür ve düşünce insanlarıyla bir arada grir."} {"url": "https://egoistokur.com/biz-sadece-ayriligin-acisini-unutacagiz-birbirimizi-ne-cok-sevdigimizi-degi", "text": "Tolga Meriç'in bir anne kediyle yavrusunun ayrılığını anlatan Pati İzleri adlı kitabı, sert bir konuyu çırılçıplak bırakıp sevgiyle örüyor. Tolga, Epsilon Yayınevi'nden çıkan kitabını bu kez Volkan Varlıker'e anlattı. İki yıl kadar önce, 22 yıl yaşadığım ve çok sevdiğim İstanbul'dan ayrılıp Seferihisar'a yerleştim. Düşlediğim doğaya, hayata, bahçelere kavuştum. Fakat gelişimizden kısa bir süre sonra, bir yaşındaki kedim Bıdık maalesef bir köpek tarafından öldürüldü. Ölümünden üç dört ay sonra, Bıdık'ı çok özlerken yazmaya başladım Pati İzlerini. Evet, Bostancı'da, bir apartmanın yüksek girişinde oturuyordum. Sokaktan balkonuma gelen kediler vardı. Arka bahçeye bakıyordu balkon. Bıdık'ı o bahçede, annesiyle birlikte görmüştüm ilk olarak. Önceleri annesinden hiç ayrılmıyordu tabii. İkisine düzenli mama götürüyordum, Bıdık balkona atlayamadığı için. Sonra, kitaptaki öyküyü, günbegün gördüm: Her yavru kedi gibi, Bıdık'ın da annesinden ayrılacağı o gün geldi. Anne kediler, zamanı gelince, hayatta kalabilsinler diye yavrularını tanımaz olurlar, onların kendilerinden kopmalarını sağlarlar. Keskin bir kopuştur bu. Dönüşsüz bir ayrılıktır. Annesi Bıdık'ı bahçede bırakıp başka yerlere gitti. Gitmeden önce evimin pencere pervazlarına koyduğum mamaya nasıl ulaşacağını öğretti Bıdık'a. Sonra da ortadan kayboldu. Bıdık da, pencere kenarında birkaç kere mama yedikten sonra, tatlı tatlı eve girip yerleşti. Annesi geceleri yine geliyordu penceremize ama kendini Bıdık'a göstermiyordu. Bıdık bir iki kere yakaladı onu, sevinçle yanına koştu fakat annesi ayrılıkta kararlıydı, Bıdık'ın iyiliği için her defasında onu reddetti. Evet ama dediğim gibi, bu bütün anne kedilerle yavrularının yaşadığı bir ayrılık hikayesidir. Tabii incelmiş ya da dönüşmüş biçimde, aslında bütün annelerle çocuklarının hikayesidir aynı zamanda. Annesinin Bıdık'a söylediği gibi, yaşayabilmeleri için çocuklardan kopmak gerekir. Bu ayrılış sevgiden doğar. Ve ancak sevgiyle mümkündür. Bu ayrılıktan kaçıldığında, çocukların hayatı çalınmış olur bir bakıma. Bu galiba işlediğiniz konunun dünyasını çırılçıplak görebilmekle ilgili. Koyunların, tavukların, yani yenilebilen hayvanların çizgi filmlerde konuşturulmasını çocukların ruh sağlığı adına yasaklamış ülkeler var. Gerçeğin doğası bu şekilde örtbas edildiğinde sevinç de, sevgi de ölür ve insan asıl o zaman hastalanır. Adına ister medeniyet hastalığı deyin, ister şizofreni. Kitabın, dediğiniz gibi sert bir konusu var ama bu sertliği ayrılığa yakıştıran biziz. O ayrılığı neyse o olarak görme çabası, insanın yakıştırması olan o sertliği kendiliğinden yok etti sanıyorum. İletişimi, anlamayı ya da anlatmayı sözle ilgili sayıyoruz. Oysa, Heidegger'in dediği gibi, gündelik konuşmaların kişinin kendisiyle de, gerçekle de hiçbir ilgisi yoktur. Bence anlamak da, anlatmak da ancak görmekle, göstermekle mümkün... Hatta bağımlılıklarımızda bile gözün önemli bir payı olduğuna inanıyorum. Raymond Carver'ın bir öyküsünde körlerin genelde görenler kadar sigara bağımlısı olmadığı geçer. Tiryakiyseniz, gözü kapalı içmeyi deneyin; gerçekten de o sigarayı bitiremeyecek derecede tat kaybına uğrarsınız. Kedilerse tıpkı burunları, kulakları, patileri gibi, gözlerinin de sırlarına insanlardan daha hakimler. Bıdık, kartondan yapılmış yuvalarına baktığında, aylar önce yağmış olan karı bile görebilmeyi bu sayede öğreniyor annesinden. Sevdiğimiz çocuk kitaplarının çoğu öyle değil midir? Dijitalleşen yaşamla birlikte insanın da dijitalleştiğini ve bunun insanı daha önce hiç olmadığı şekilde yasallaştırdığını düşünüyorum. Ne yazık ki bu yasallaşmaya çocuklar da dahil ediliyor, çocuk edebiyatı da. Pati İzlerini yazarken hayatı bir yavru kedinin ve annesinin gözünden görmeye çalıştım. Onların gözünden görünen hayat, çocuk edebiyatına kendiliğinden çağırdı beni. Fakat yetişkinlerle arasına mesafe koyan bir edebiyat olmadı bu. Sonuçta, hem sevgi dolu hem de itaatsiz kedilerin dünyasını yasallaştıramazdım. Bir pedagog gibi düşünerek kitabı tıbbileştiremezdim de. Keşke kedi edebiyatı diye bir kategori olsaydı da, yetişkin-çocuk ayırt etmeksizin, o edebiyata dahil edilseydi Pati İzleri."} {"url": "https://egoistokur.com/biz-uyurken-uyumayanlarin-romani-tanri-acikinc", "text": "Altay Öktem'in Tanrı Acıkınca adlı romanını okurken, Ne şahane bir çizgi roman olur bundan diye düşündüm. En iyi bildiğimiz yahut öyle sandığımız bir yerde, tam içimizde büyüleyici bir dünya, bambaşka bir coğrafya tasarlamış Altay. Bu coğrafyada engebeli dağlık araziler, kıvrımlı patikalar, yüzeyi düz ve parlak olan uçsuz bucaksız ovalar var. Aralarından şırıl şırıl sular akıyor. Biraz ilerlerseniz koyu kırmızı durgun göllere, fırtınalı denizlere varıyorsunuz. Bu diyarın sakinlerinden bazıları kutu gibi evlerde yaşıyor, bazıları şaşaalı saraylarda. Şölen sofraları kuruluyor zaman zaman, amansız savaşlar patlak veriyor. Sonra o dünyada da tıpkı burası gibi düzenden yana olanlar ve düzeni bozmaya niyetlenenler var. Bu ikinci gruptakiler, yani baş kaldıranlar her şey yıkılsın ve daha adil, daha parazitçe yeni bir dünya kurulsun istiyorlar. Dünyalar güzeli Shigella ile aşıklarının sözünü bile etmiyorum. Aslında bir bağırsak paraziti olan Shigella o kadar duygulu, tatlı ve seksi bir dişi ki anlatmaya benim kelimelerim yetmez, en iyisi Altay'ın romanını okuyun. Neyse işte... Görüyorsunuz, sonunda bir biyolojik fantastik romanımız da oldu. Lütfen biri çıksın bunu çizgi roman haline getirsin. O zamana kadar da herkes hemen bir tane edinip okumaya başlasın. İçimizde öğrenecek çok şey var, emin olun. Tanrı Acıkınca, bir yanıyla biyolojik bilimkurgu. Bir yanıyla fantastik ama asıl felsefi ve gerçekçi bir roman. Ben belli bir kalıp içine girmeyi sevmediğim gibi, kitaplarımı da tek bir türün özellikleri çerçevesinde kaleme almaktan hoşlanmıyorum. Rahatsız oluyorum bundan. Romanda, bir yandan dış dünyada geçen bir kurgu var, onun paralelinde de insan vücudundaki bakterilerin, parazitlerin hayatı anlatılıyor. Bu yanıyla dünyada çok az örneği olan biyolojik bilimkurgu örneği olarak ele alınabilir; yani insan vücudunun bir evren olarak konu edildiği, hikayenin vücudun içinde geçtiği bir kurgusal roman. Bu hiç üzerinde düşünmediğimiz, ciddiye almadığımız bir konu. Vücudumuzun içinde yüzlerce çeşit canlı yaşıyor ve onların da kendine özgü hayatları var. Kimisi bizi canlı tutan yaralı mikroorganizmalar, kimisi de zararlı! Zararlı olarak kabul ettiklerimizi, hangi antibiyotikle, ne kadar sürede öldürebileceğimizi hesaplıyoruz ve bu konuda inanılmaz bilimsel araştırmalar yapıyoruz. Milyar dolarlık bütçeleri olan büyük bir ilaç endüstrisi kurmuşuz. Oysa onlar da doğadaki diğer canlılar gibi yiyen, içen, üreyen, gezip dolaşan, uyuyan, kendilerine ait hayatları olan varlıklar. Doğadaki her türlü canlıyı inceleyen belgeseller var. Oturup merakla, keyifle izliyoruz onları. Ama kendi bünyemizdeki canlıları nedense yok sayıyoruz. Oysa mikroskopta bir baksak, hayata bakışımız değişir. Kesinlikle öyle. Birçok şeyi yok saydığımız gibi onları da yok sayıyoruz. Çünkü bir yanıyla da rahatsız edici canlılar bunlar. Hiç kimse içinde milyonlarca başka canlının yaşadığı gerçeğiyle yüzleşmek istemez. Bunu bilirse, yatağında rahat uyuyamaz. Çünkü biz uyurken onlar uyumuyor olabilir! Bu soruyla işin fantastik kurgu tarafına geliyoruz. Anlattığım mikroorganizmaların hepsi gerçek. Hatta fiziksel özellikleri bile gerçeğe çok yakın. Elektron mikroskobuyla binlerce kez büyütülmüş hallerini gördüm çoğunun. Ama yaşadıkları hayat, elbette kurgu. Fantastik kurgunun öğeleriyle bambaşka bir dünya kurdum onlara. Bu anlamda hayal ürünü ama hayalin gerçekle örtüşmesine de çok dikkat ettim. Elbette bir bağırsak paraziti bizim gibi yaşamıyor. Bizim gibi sevişmiyor, entrikalar kurmuyor. Onların gerçek hayatlarını biraz içinde yaşadıkları canlıların, yani bizlerin hayatlarıyla kesiştirdim. O da işin gerçeklikle ilgili kısmı. Sadece insan için geçerli değil bu; doğadaki tüm canlıların dişileriyle baş etmek zordur. İnsanın içindeki canlılar da, biz göz ardı etsek bile, yine de doğanın bir parçası. Eh, onların dişisiyle de baş etmek zor tabii. Shigella, sahiden de çok çekici, baştan çıkartıcı bir canlı. Bir o kadar da zor, baş edilmez biri. Aynı bizim dünyamızda rastladığımız kadınlar gibi. Elbette. Eğer doktor olmasaydım, insan vücudunu bu kadar yakından tanımasaydım böyle bir kurgu yapamazdım. Paralel kurguyla, insan vücudundaki yaşam, gerçek roman kahramanlarının yaşamıyla beraber ilerliyor romanda. Aşk, aldatma, entrika, sevgi, nefret ve gittikçe karmaşıklaşan insan ilişkileri... Tüm bunlar yaşanırken, içimizdeki canlılar da bizden habersiz, benzer şeyleri yaşıyorlar. Romanda sarışın, güzel, hırslı bir kadın gazeteci karakteri var. Evet, Ayşegül Harman karakterini yaratırken, tam da ben romanı yazdığım dönemde popüler olmaya başlamış, yaptığı röportajlarla dikkat çeken bir gazeteciden, Ayşe Arman'dan esinlendim. Ama gerçek karakter romandaki gazetecinin karakteriyle ne kadar örtüşür, o konuda bir şey söyleyemem. Evet, paralel kurgu, paralel evrenler aslında bizi paralel tanrılar kuramına götürüyor. Bizim içimizdeki canlılar, başka bir bedenin içinde yaşadıklarını bilmiyorlar elbette. Ama bizim her hareketimizden etkileniyorlar. Öksürdüğümüzde, dalağımızdaki mikro organizmalar bundan etkilenmiyor ama akciğerlerimizdekiler için bir fırtına, bir hortum demektir bu. Midemiz bulanıp kustuğumuzda midemizdeki canlılar sele kapılıp gidiyor. Doğal afet diye adlandırdığımız şeylerin de kendi vücudumuzda bire bir karşılıkları var. Madalyonun tersinden bakarsak; bizim dünya dediğimiz şeyin başka bir canlı olmadığı ve bizim onun içinde yaşayan mikro organizmalar olmadığımız nerden belli? Belki o da kendinden milyonlarca kat büyük bir canlının içinde yaşayan küçük bir mikro organizmadır. Biz Tanrı'yı keşfetmeye çalışıyoruz. Bizim içimizdeki canlılar da yaşadıkları dünyayı keşfe çıktıklarında, aslında bizi keşfetmiş oluyorlar. Belki onların Tanrısı biziz. Böyle bakarsak, kendiliğinden bir zincirleme tanrılar kuramı oluşur. Doğruluğu tartışılır ama yanlışlığı da o oranda tartışılır! Aslında çok görkemli sahneler ve insan vücudunun birebir yeryüzü gibi ele alınması ama organların yapısına da bağlı kalınmasından kaynaklanan uçuk bir dünya profili var. Sinematografik olarak da insanın gözünde canlanıyor. Aslında yazarken bunu amaçlamamıştım ama görsellik ve karakterlerin fiziki özellikleri çok net olunca, bu açıdan da birçok kişinin ilgisini çekti. Özellikle animasyon film ve çizgi roman olarak kafasında canlandıran, bunu benimle paylaşan çok oldu. Ama animasyon yapılması Türkiye şartlarında çok zor, hatta imkansız. Bu boyutta bir çizgi roman da ciddi bir emek ister ki bu da ciddi bir maliyet getirir. O yüzden de hayalinde canlandıran çok oldu ama bu konuda ciddi bir teklif gelmedi henüz. Sanıyorum Tanrı Acıkınca yurtdışında yayımlanmış olsaydı, şimdiye kadar çoktan çizgi roman olurdu. Eh, bu da yaşadığımız coğrafyaya ilişkin bir şey. Biz de Shigella'nın ülkesinin buradaki eşdeğerinde yaşıyoruz. Shigella da bağırsakta değil de beyinde ya da karaciğerde yaşasaydı, bambaşka bir hayatı olurdu."} {"url": "https://egoistokur.com/bize-sokagin-aksini-iceriyi-sukuneti-itidali-telkin-ediyorla", "text": "Tabii ona da söyledim bence tersi de geçerliydi, birey olmanın, tek olmanın tehlikelerine karşı da uyarılıyorduk durmadan ve bir arada durmanın tuhaf, sakinleştirici güzelliğine de alıştırılıyorduk. Mehmet Sait Aydın'dan Efkar Karması: Türküler Eylül'e yakışır! Kızıltepe'den önce İstanbul'a, sonra Ankara'ya, ardından gene İstanbul'a göçmek gibi bir şey yaşadım, evet. Diyarbakır doğumluyum ama o kadar, sadece birkaç ay yaşadım orada çok sonradan. Şimdilerde ülke yıkan, evler bozan, sinelere yangın düşüren dersanelerden birinde talebelik ettim birkaç ay Diyarbakır'da. Bahar ayıydı, devletin izin vermek zorunda kalarak alan tahsis ettiği ilk Newroz'a gitmiştim orada yaşarken. Yoğun ilişki meselesi netameli aslında, tatile gidebiliyorum anca artık. İki yaz evvel kuzenimin nişanı için birkaç günlüğüne Kızıltepe'ye, oradan da nişanın yapılacağı yere, Elazığ'a gitmiştim. Yaz ayıydı ve hasta düştüm nişan evinde. Bizimle gelen doktor akraba bakıp, Üzüleceksin ama biz buna kendi aramızda 'turist hastalığı' diyoruz. demişti. Şimdi bir parça daha eklenebilir Alataş'ın bu dediklerine; sanırım artık gömleğinin altında silah görünmeyen yerlilerin çocukları da benzer şeyler yapıyor, anneleri benzer şeyler giyiyor ilanihaye. Tersine İstanbul'un, Ankara'nın, Antakya'nın, Eskişehir'in bazı sokaklarının da oradaki o sokaklara benzediğini gördük yaz başında. Cevabın başında dediğimle, sonunda çelişmek pahasına diyeyim aslında: Sokak, sokaktır. İş ki biz ona nasıl muamele ediyoruz. Masallarda ve haberlerde bize neden hep sokağın tehlikeli olduğu söylendi, söyleniyor? Geçmişte ve bugün bizi neye karşı uyarıyor, neden sokaktan, dışarıdan uzak tutmak istiyorlar? Bence tersi de geçerli... İnsanları birey olmanın, tek olmanın tehlikelerine karşı da uyarıyor ve onları bir arada olmanın sakinleştirici güzelliğine de alıştırmaya çalışıyorlar. Görünürde kalıp uyuşmuş halde gezinmen istenen bir şey çünkü genellikle... Yeter ki düşünme! Mustafa Irgat'ın bir kitabı var, adı Sonu Zor. Aklıma nedense o geldi. Sokağın aksini; içeriyi, suhuleti, sükuneti, itidali telkin edenlerin aklında öyle bir şey olmalı sanki. Sonu zor. Çıkma, konuşma, düşünme, bağırma. Sokak ancak mutenalaşırsa sokak. Ofisten öğlen yemeğine gittiğimde bir sitenin önünden geçiyorum. Müthiş güvenlikli falan olması artık zaten enteresan değil ama kale duvarı gibi duvar inşa etmişler. Fatih'in toplarıyla saldırsan yıkılmaz. Neyden nasıl korkuyorlarsa artık. Ama onlar için bence trajik olan şu ki, alt kattakiler karşıdaki şahane manzaradan mahrumlar. Korku, estetiğin önüne geçiyor. İki manada da öyle sanırım. Olumlu ya da olumsuz. Bunu biraz sık anlatmış olabilirim muhtelif yerlerde yahut bana öyle geliyor... Edebiyatla ilişkim önce amcamın kitaplarını aşırmak, sonra lisedeki edebiyat öğretmenim Erdal Can, sonra kıymetli arkadaşlar, edebiyat dergileri, kitapçı ziyaretlerinin sıklaşması ve devamı. Çoğumuz gibi iyi öğretmene rastlamak talihi aslında. Nasıl sürüyor? İşte okumaya, yazmaya devam ederek sürüyor. Biraz da çeviri faaliyetiyle sürüyor. Emeğimin edebiyata doğru, edebiyattan doğru olmasına gayret ediyorum. Dünya kimi zaman seviyor, kimi zaman dövüyor. Bu konuda da ilk kitap çıktıktan sonra anlatıcı mevzuu üzerinden Orhan Pamuk emsaliyle cevap vermiştim. Aynı yerde duruyorum. Alıntının sahihliği yahut ciddiyeti bir yana, Pamuk'un Saf ve Düşünceli Romancı'da söylediklerine sempatim büyük: 1. Hayır, ben kahraman Kemal değilim. 2. Ama romanımı okuyanları Kemal olmadığıma asla inandıramam. Şiirimin personası, personaları konusunda ben bile spekülasyon yapabilirim ama sokağın bir tehlikesi varsa ve benim de bununla ilişkim varsa, şiirimin bununla doğası gereği bir ilişkisi var. Dal ağaçtan mesul değildir belki ama parçasıdır. Kerametli söz gibi oldu bu ama öyle düşünüyorum aşağı yukarı. Bir şair olarak değil, bir dili layıkıyla öğrenmeye çalışan biri olarak da yanıtlayabilirim bunu. Bence diller müthiş şeyler. Çok dil biliyorum sayılmaz ama bildiklerimde bazı etimolojik bağlantılar, kimi alelacayip kurallar, kimi kuralsızlıkların zamanla kural oluşu, o dille yıllar içinde yapılanlar, geri dönüşler, eskiyi ithal etmeye kalkışmalar, başarılar ve başarısızlıklar müthiş ilgi çekici geliyor bana. Tietze'nin sözlüğünün E harfinde kalmış olmasına epey üzüldüğüm vakidir. İyi şiirin karşısında heyecanlanmamak mümkünse, o kara parçasına henüz vakıf değilim. Bu defa da keramet umdum gibi oldu, kendi kendimi şerh etmeyim daha fazla, evet. O bölümde kendi şiirim için yeni bir şey denediğimi sanıyorum. Yoksa Türkçe şiir için biyografi yazmak, daha doğrusu üçüncü kişilerin ağzından kendilerine dair bir şeyler yazmak yeni ve ilginç değil. Aslında dünyada yazılan şiir için de geçerli bu. Flaubert yazarken doğru kelimeyi aradığını söylüyor. Ben o kısımda, başkasının ağzından o doğru kelimeyi bulmaya çalıştım. İçim bütünüyle rahat değil ama denemek istediğim bir şeyi denemiş oldum. Nasıl ortaya çıktı? Orada konuşanların hepsi Kızıltepe'den, ya tanıdığım ya dinlediğim insanlar. Mahsum mesela, çocukluk kahramanım olan delidir. Süreyya Abla, bizim köy askerler tarafından boşaltıldıktan sonra, çocuklarıyla bahçede bizimle yaşamaya başlayan biriydi. İki küçük oğlu kardeşimle büyüdü. Köylü İbo 80 öncesinin mühim devrimci karakterlerindendi, hep dinlerdim. Delirmişti ben onu gördüğümde. Sonra da intihar kokan bir trafik kazasıyla göçtü buralardan. Ahmet Amca'yı göremedim ama TİP'li ve çok acayip hikayeleri anlatılan biriydi hep. Kilis sınırına gidip elinde kireçle sınır çizmişti mesela. O kısımda genel olarak bir dilsizlik, sessizlik, suskunluk gibi bir şey de sezilebilir ama ben daha gürültü olsun diye yazdım. En azından Süreyya Abla'ya okuyabilsem, mutlu addedeceğim kendimi. Aslında bir süredir konvansiyonel yayıncılığın biraz daha dışında bir iş yaptım ben. Fakat yayıncılık yaptığım zamanlarda da kendimi şanslı sayabileceğim bazı kitaplar hazırladım diyebilirim kolaylıkla. Ama biliyoruz evet, bir sürü kağıt israfı da oluyor memlekette ve kahir ekseriyeti şiir değil. Ticari olarak şiir zayıf halka günümüzde, dağıtımcısından kitapçısına, okurundan yayınevi sahibine herkesin bildiği bir şey var demek ki. Müşterisiz meta zayidir denmiş eski zamanlarda. Müşterisi az ama iyisi asla zayi olmayan bir şey edebiyat. Şiir de bundan vareste değil. Şikayet son tahlilde sıkıcı bir şey oldu artık. Biz işimize bakalım. 160. Kilometre'nin derdi şiir ve şiir üzerine metinler yayımlamak. Bazılarının neredeyse hiç satmayacağından emin olduğu bu işi yapması, çok akıl karı olmasa gerek. İşte o zayi olmayacak duygusuyla yapılıyor aslında yapılan. Sadece 160. Kilometre de değil, Pan da, Dedalus da, İkaros da ve daha başkaları da benzer bir şey yapıyor. YKY, Metis gibi şiir de yayımlayan yayınevleri artık neredeyse hobi haline getirmiş durumda şiir yayıncılığını, o da gerçek. Eskiden YKY'nin kare kitapları vardı en azından, şimdi mevsimde bir adede düşürdüler neredeyse. Başarmak büyük kelime, o kısmı geçeyim. Ama şiire bunca yüz verilmeyen bir zamanda Raskol'un Baltası'yla beraber 50 sayısına ulaşmak ve devamını omuzlamak kolay sayılmasa gerek. Bunun cevabı klişe ama güzel klişe. Şiir çoğu zaman her yerde. Yeni şiir kitabı yayımlamak, dağıtmak, satmak ve almak konusunda nazlı olabiliriz ama halen güzel bir şeyi tarif ederken neredeyse en üst mertebe olarak şiir gibi diyoruz. Gezi'de hepimiz, hep beraber bir daha gördük ki, şiir duvara da çok yakışıyor, sokağa da. Tomris Uyar, Turgut Uyar'ın tababet kitaplarını çok sevdiğini ve çok sık başvurduğunu anlatıyordu. Orada da bir şiir kıymeti görmüş olmalı. Ya da şimdi ben yakıştırıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/bizi-hatirlayiniz-1001-kalem-kemalettin-tugc", "text": "Kemalettin Tuğcu: İçindeki yaşama sıkıntısına iyi gelen tek şey hiç durmadan yazmaktı! 20. yüzyıl Türk yayın dünyasının en üretken kalemlerinden biriydi. 94 yıllık hayatı boyunca üç yüzün üzerinde roman yayınladı, tercümeler yaptı, dergiler çıkardı. Onu daima 70'li yıllarda yayımladığı iç burkan çocuk romanlarıyla hatırlarız. Oysa Tuğcu yaşamı boyunca yazının her türlüsüne bulaşmış, çok farklı alanlarda kalem oynatmıştı. Bütün bunları da çoğu kez bilinçli bir tercihle değil, daha çok maddi zaruretler nedeniyle yazmıştı. Kısacası, o sadece hayatını yazarak kazanmaya çalışan üretken bir yazardan başkası değildi. Ama hayat gailesi onu tarzdan tarza, konudan konuya savurmuş. Çengelköy'deki o büyük bahçeli evde doğduğunda ruhu gibi ayakları da içe dönüktü. Tedavi edilemeyen bu fiziksel sakatlık yüzünden hayatı boyunca daima zorluklarla karşılaştı. 30 yaşına kadar ne okula gitti, ne de doğru düzgün bir işte çalışabildi. Kendi kabuğunda yaşadı, okudu ve tercüme yapacak kadar Fransızca bile öğrendi. Ama içindeki yaşama sıkıntısını ezmek için tek bir çare bulabiliyordu: Hiç durmadan yazmak! 27 yaşındayken kısa bir süre için demiryollarının bir taşra şantiyesinde memuriyeti denedi. Dayanmadı. İstanbul'a döndü. 1932'de hayatını değiştirecek ilk işini buldu: Tahsin Demiray'a ait olan Türkiye Matbaası'nda dizgici olarak başladı. Kısa süre patron bir de yayınevi kurunca Kemal Tuğcu'nun imzası matbaa mürekkebiyle tanışıyor. 1936 tarihli bu çocuk gazetesinin fiyatı 100 para, yani 2,5 kuruş. Tuğcu küçük okurlar için Altın Bilezik adlı masalı kaleme almış. Daha sonra aynı adla bir roman da yayınlayacak. Ve ilk kitap! Kemalettin Tuğcu çalıştığı yayınevinde düzenli bir şekilde hakkının yendiğini düşünmektedir. Hem dizgi ve cilt gibi fiziksel işlere, hem de yazı yazarak içeriğe katkıda bulunduğu halde arzu ettiği kadar parayı bir türlü kazanamıyor. Bu yüzden çareyi ek işler alarak başka yayınevleri için yazmaya başlıyor. Bu sayede 1942 yılında ilk kitabını Arif Bolat Yayınevi'nin Dişikuş serisinde yayınlamayı başarıyor: Kocanızı Nasıl Muhafaza Edebilirsiniz? Bu küçük eserin kısa sürede 4 baskı yapması Tuğcu'ya hayatının ilk eleştiri yazısını da armağan edecek. Akşam'ın efsane yazarı Şevket Rado kitabı yererken, 'Koca, Öküz mü ki Muhafaza Edilsin?' diye sormaktan kendini alamıyor. Zor soru doğrusu. Patron Tahsin Demiray, kendi elemanının dışarıda kitaplar yayınlamasına bozulur. Bir çeşit terfi ayarlayarak yeni çıkardığı Ev-İş dergisine yazı işleri ve teknik sekreter olarak atıyor Tuğcu'yu. Konular tamamen kadınlara yönelik. Nisan 1943 tarihli bu nüshada erkekler için kolsuz kazak nasıl örülür konusu işleniyor. Sağ üstteki künyede iki kişilik dev kadro okunuyor. Ve Tuğcu'nun kitap halinde basılan ilk romanı: Saadet Borcu. Yine 1943'te Evin Romanları serisi yayınlanmaya başlıyor. Hissiz Adam, Uçurum, Taş Yürek, Küçük Sevgili hep bu seriden çıkacak. Yetişkinler için yazılmış aşk temalı kitaplar bunlar. Yukarıda aynı kitabın 1943 ve 1976 tarihli iki farklı baskısı yan yana görünüyor. Tuğcu bir yandan da Fransızca'dan tercümeler, daha doğrusu adaptasyonlar da yapıyor. Kahraman İzci Fransız yazar Arnould Galopin (1865-1934) tarafından 1908'de yayınlanmış olan Le Tour du Monde de Deux Gosses adlı eserin serbest bir adaptasyonu. Karakterlerin bazıları Türkleştirilmiş, bazı olaylar Türkiye'ye getirilmiş. Kitap Türkçe'de iki ayrı cilt halinde basılıyor. 1947 tarihli ilk cildin iç kapağında orijinal eserin yazarının adının altında Kemalettin Tuğcu nakleden olarak geçiyor. Ne hikmetse 1948'te çıkan ikinci ciltte, Galopin adı düşüyor, sadece Türkçe'ye nakleden kalıyor. Binbir Roman adlı dergi için yazıyor Tuğcu. Yıllar boyunca tekrar tekrar çıkarılıp, sonra kapatılan bu derginin üçüncü serisinde tefrika romanlar kaleme alıyor. Bu dergide çıkan Tuğcu romanlarından bazıları şunlar: Kan Yağmuru, Maymun Adam, Istırap Kulesi, Istırap Kasırgası, Dişi Kurt, Ayrılık Gecesi. 17 Mayıs 1950 tarihli bu sayıda çıkan Sırat Köprüsünün klişesinde 'aşk ve macera romanı' yazıyor. Bu tanımlama diğer tefrikaları da kapsıyor aslında. Yıl 1958. Yine küçük okurlara yönelik bir dergi: Çocuk Haftası. Aynı adlı başka bir dergi 1950'lerde çıkmıştı. Bu ikinci seri. 9 Temmuz tarihli bu sayının kapağı Kemalettin Tuğcu'nun tefrikasını kapaktan anons ediyor. Üç Arkadaş adlı tefrika içerideki sayfada hissi ve öğretici roman olarak tanıtılıyor. Fukaralık içinde kıvranan Ömer, Kenan ve Özcan'ın acıklı maceraları. Üç Arkadaş romanın 1972 tarihli baskısı. Bu kitabı okurken en çok neye takıldığımı hatırlıyorum. Kapaktaki çizime bakıp bakıp Ömer, Kenan ve Özcan üçlüsünü gözümün önüne getirir, hangisinin hangisi olduğunu düşünürdüm. 1960 yılıyla birlikte Türk sineması bir Ayşecik fırtınasına tutulur. İlk filmin afişinde Eser: Kemalettin Tuğcu yazmaktadır. Oysa Tuğcu'nun bu isimli yazılmış bir eseri yoktur. Senaryoyu çocuk yıldız Zeynep Değirmencioğlu'nun babası Hamdi Bey, Tuğcu romanlarının birkaçından aynı anda yararlanarak yazmıştır. Ayşecik izleyiciler tarafından hemen benimsenir, çok tutulur, gişe rekorları kırar. Muhterem Nur, Turgut Özatay ve Hulusi Kentmen başrolde. Babıali esnafı sinemanın ticari başarısını gözden kaçırmaz. Ceylan Yayınları derhal filmin fotoromanını çıkarır. Ancak ne bu baskılardan ne de sonradan çevrilip sinemaları dolduran devam filmlerinden Tuğcu'nun cebine para girecektir. Zaten ikinci filmle birlikte yazarın adı ortadan tamamen kaybolur. Tuğcu bir ara olayı mahkemeye götürecekken, yapımcı As Film'in sahibi Muzaffer Aslan kendisine bin lira vererek konuyu kapatır. Kemalettin Tuğcu 1954'te Türkiye Yayınevi'nden tamamen kopmuş, Doğan Kardeş'e matbaa müdürü olmuştur. 1955'te Hayat Dergisi çıkınca yayıncı Şevket Rado'ya yardımcılık etmeye başlar (Evet, 1942'deki ilk kitabına o acımasız eleştiriyi yazan Şevket Rado'ya!) Emekli olana dek burada kalacaktır. Bu arada Hayat Tarih'te yazıları çıkmaktadır. Ekim 1966 tarihli bu sayıda Yazma Eserler Satın Alınacaktır ilanında ilgililere mektuplarını Bay Kemalettin Tuğcu'ya yazmaları bildiriliyor. Hayat Dergisi bir yayıncılık olayına imza atıyor ve Resimlerle Hazreti Muhammet'in Hayatı adında bir ek yayınlıyor. Yıl 1966, ekin metin yazarı Kemalettin Tuğcu. Şubat 1967 tarihli Resimli Hayat'ın kapağında ressam İbrahim Çallı bir nü tablosuyla görünüyor. İçeride ise Kemalettin Tuğcu okurlara Üsküdar'daki Yeni Valide Camii'ni tanıtıyor. Aynı yıllarda Kemalettin Tuğcu romanları artık İtimat Yayınevi markasıyla çıkmaya başlıyor. 1968 tarihli bu iki kitap, çok belli olmasa da çocuk kitapları serisine aitler. 1970'ler boyunca Türk çocuklarının neredeyse tek okudukları yazar Kemalettin Tuğcu olacak. Parasızlık, kimsesizlik, hayat zorlukları, maceralar, acımasız üvey anneler, doğuştan gelen sakatlıklar, zorlu kış şartlarında açıkta kalan yetimler... Ama hep çalışan kazanır diyor Tuğcu, zenginler o kadar mutlu değil, merak etmeyin diye ekliyor. İnsafsız kaderimi yazı yazmakla yendim... Kemalettin Bey'in şairliği de var. Ölümünden bir yıl önce, 1995'te derlenen bu kitap ismiyle gayet uyumlu şiirler içeriyor doğrusu. Özgeçmişim şiirinde anlattığı hayat hikayesi ise onun tüm eserlerini oluşturan temel sorunları kısacık bir özet halinde sunuyor kuşaklar dolusu okura. Bütün şansızlıklarına rağmen bazı açılardan da epey talihli bir adam Tuğcu. Belki de en büyük talihi yeğeni öykücü Nemika Tuğcu. Nemika'nın titiz çabası, amcasına olan bağlılığı olmasaydı 2004 yılında Can Yayınları böyle bir kitap basmazdı büyük ihtimalle. Sırça Köşkün Masalcısı da, onu var eden zorlu hayat koşulları tamamen ihmal edilerek, sadece eserlerindeki eksiklikler ya da fazlalıklarla eleştirilmekten kurtulamazdı. Ben Türkçe öğretmeniyim. Çocukluğumda hep Kemalettin Tuğcu okudum. Yaşadığı dönemin toplumsal gelişmelerini çok iyi ele almış fakat bana edebi anlamda hiçbir getirisi olmadığı gibi hayata karamsar bakmaya güdülemiştir. İyi ile kötünün keskin çizgilerle ayrıldığı bu eserler güvensizlik aşılıyor. Ben öğrencilerimi bu eserleri okumamaları yönünde yönlendiriyorum. Ruhsal gelişimlerini olumsuz etkilediğini düşünüyorum. İleriki yaşlarda tercihleri doğrultusunda okumaları daha sağlıklı olacak kanısındayım. Dilek'cim çocukken hep okumak isterdim fakat annem Kemalettin Tuğcu görürse elimden alırdı. Galiba onlar da senin gibi düşünüyorlardı. Aslında sana katılıyorum, çünkü açıkçası sonradan baktığımda ben de pek sevemedim. Demek ki sadece arkadaşlarımın elinde gördüğüm için hevesleniyormuşum. Öte yandan bir çocuk bir kitabı okumayı çok istiyorsa bırakalım okusun derim. Tabii dediğin gibi ona hakikaten güzel kitaplar önermekten ve almaktan vazgeçmeyerek. Bilmiyorum Osman, sanırım ben de okumadım onu. Nadir Kitap sitesinde arayabilirsin."} {"url": "https://egoistokur.com/bizi-mutsuz-eden-su-buyuk-sozler-ve-ulysse", "text": "Çocuk Ölümü Şarkıları, Melekler Erkek Olur, Çiçeklerin Tanrısı gibi romanların yazarı Hamdi Koç'un Ulysses'le ilgili bu yazısını James Joyce seven herkes okumalı. Okuma hayatı bir büyüme hayatı olduğu kadar bir bozulma hayatıdır da. İnsan, diyelim, gençliğinde tutkuyla bağlı olduğu kimi kitapları on sene, yirmi sene sonra görmezden gelmeyi tercih edebilir. Ya da hatta bütün bir külliyatıyla koskoca yazarları. Zevk, elbette, değişir. Hayalgücü genişler, ruhun ihtiyaçları çeşitlenir, artar ve biraz da belirsizleşir. Heyecanlanmak zorlaşır; yeni şeylere eskisinden daha büyük bir açlık duyulur: İçimizde yaratamadığımız, hayatımızdan üretemediğimiz yeniliği bize yeni kitaplar, yeni yazarlar yaşatsın isteriz. Kaybettiğimiz neşenin, vazgeçtiğimiz hayallerin, gidip içine düştüğümüz tatminsizliğin suçlusu o eski kitaplar, o eski yazarlarmış, yol boyunca bize yetmemişler, yetmeyi becerememişler gibi, onları kişisel geçmişimizin diplerine doğru kaybolup gitmeye bırakırız. Yirmi yıldır aynı romanı sevmekle yirmi yıldır aynı kadına aşık olmak arasında bence bir fark yok. Birini yapabilen diğerini de yapabilir. Yapmalı mıdır, ayrı konu. Hiç olmazsa bu akşam bu yazıyı yazarken öyle bir düşünceye kapılıyorum. Yarın vazgeçme hakkım saklı, ama. Yarın abarttığım kanısına kapılırsam cevabım hazır: Derim ki, O zaman gençtim, o zaman öyle hissediyordum. Klişeler üzerinden çalışmak her zaman işe yarar. İdeal olan, hızlı anlaşılmaktır. Hayır, ben o kadar ileri gitmezdim. Alimallah, yayıncılar adamı n'apar! Sektörle iyi geçinmek de hızlı anlaşılmak kadar önemlidir. Ayrıca atıp tutarken bile sevimli olmak şarttır. Bugünün çocukları olarak hiç değilse en kaba kurallara uyalım ve mesela tutup 'Ulysses'den başka roman tanımam baba, gerisini kaldır at, lüzumsuzdur, külfettir, israftır, abesle iştigaldir, fuzulidir, tayyaredir demeyelim. Gençken derdik, herkes bizi dinlemek için can atıyor sanırken. Sevdiğimiz şeyin önemi bizim kendi önemimizmiş sanırken. Artık, olmadığını, biliyoruz. Onun yerine başa dönelim, yaşımızın bize vermiş olması gereken olgunluğu içimizde arayıp şöyle diyelim: Hayatta en çok 'Ulysses'i sevdim. Bunun için üzgünüm. Keşke sizinle aynı romanı sevseydim. Daha mutlu olurdum. Şaka değil. 1980 senesiydi ve o yıl ve ertesi üç, dört yıl boyunca ne İstanbul'da, ne de Ankara'da hiçbir kitapçıda Ulysses satılmadı. Ciddiyim. Tek bir nüsha bile. Getirilmedi, satılmadı. ODTÜ'nün koca kütüphanesi ve British Council dahil, ulaşabildiğim hiçbir kütüphanede de bir Ulysses kopyası bulamadım. Istırap böyle başladı. İlk kopyamı edinmem iki yıldan fazla sürdü. O zaman Merkez Bankası'nda genel müdür olan eniştem IMF'yle kredi görüşmesi için devlet heyetiyle New York'a gidiyordu. Bütün utangaçlığımı yenip ondan rica ettim. Zeki abi, ya böyle böyle bir durumum var... Yabancım olduğundan değil, ama meşgul adam. Memleket batarken çarşıya çıkıp bana kitap mı arayacak? diye dertlendiğim için. Evet, bende memleket sevgisi çok eskiye, çok derine gider. Yine de kitabın adını yazıp verdim. Hani belki bir fırsat olur filan. Fırsat olmamış. Dönüşünü yüreğim ağzımda beklediğim Zeki abim kitabı almadan geldi, iyi mi! Üstelik krediyi de alamamışlardı. Öyle fena oldum ki memleket gibi ben de battığımı hissettim. Ama Zeki abi hatırşinas biri olduğunu gösterdi. Çarşıya çıkamamış ama IMF'den bir ahbabına kitabın adını vermiş, Al da bir gelenle gönderiver, demiş. Böyle. Hayatımın kitabı, bütün edebi istikbalim IMF'nin ellerindeydi! Bekledim. Eliot'ın şiirindeki gibi: Ümit etmeden bekledim! Yine Eliot'ın bir başka şiirindeki gibi: Yana yana bekledim! Yani, şimdi, koskoca IMF görevlisi, te New York'dan kalkıp elin Hamdi'sine kitap getirsin! Bu Ulysses kopyam şimdi lime lime ve hala kitaplığımdaki en aziz tuttuğum şey. ODTÜ'nün dandik yurdundaki masamda elim titreye titreye iç kapak sayfasının üst köşesine adımı yazışımı hala unutamıyorum. Yarabbi! Aylarca nasıl mutlu oldum! Ve aynı zamanda nasıl mutsuz oldum ara ara, anlayamadığım yerler çıktıkça! O gün bugün, benim için, Ulyssesi okumak, tıpkı önümdeki hayatı yaşamak gibi, kendime seçtiğim ve beni kendine seçen aşkı yaşamak gibi, sürdürmek gibi, inişli çıkışlı, başarı ve başarısızlık dolu, vaat ve engel dolu bir yaşantı oldu. Bir sır, okur sırrı: Zevk alabildiğim yerde zevk aldım, alamadığım, mutsuz olduğum yerde de, hayatın öyle bir anında ne yapıyorsak onu yaptım: Yoluma devam ettim. Zamanla, hayatındaki sorunları çalışarak ve bekleyerek aşan biri gibi romandaki sorunları da birer ikişer aştığımı gördüm. Sonunda, diyelim iki üç sene sonra, romanda bana bu da ne ya? dedirten bir engel kalmadı, istediğim yerden açar, bir iki paragraf, birkaç sayfa okur ve öyle küçük anlar içinde de romanla sarmaş dolaş olur bir hale geldim. Öyle çok yer ezberime yerleşti ki bazen kendi romanımda yazdığım bir cümlenin Ulyssesteki bir şık cümlenin ritmini yakalamaya çalıştığını farkederim ya da bazen bunu bilerek yaparım. Sonra da kendi kendime derim ki Gayet Joycean bir cümle oldu, gayet zarif! Yalnızlık, işte, başka birşey değil. Ama dedim ya, beni mutsuz eden şu büyük roman diye, romanın okunmasını dolambaçlı hale getiren o engeller ortadan kalktıkça romanın etkisi de hacmen arttı. O etki, adına Joyce etkisi diyorum, biraz altedici bir etki. Joyce'u çok sevmiş her genç yazar bir gün yeni bir Ulysses yazmayı hayal etmiş ve bu yüzden kendini epeyce hor görmek zorunda kalmıştır. Ezra Pound, mesela, genç Beckett'la Joyce'un da bulunduğu bir akşam yemeğinde alay etmişti, Sen ne zaman Ulysses yazacaksın? diye. Belki Hemingway gibi kıvrak bir yazarsan bir hikayende şöyle deyip işin içinden sıyrılır ve yol yakınken kendine büyük iyilik yaparsın: Bir dahiyi ele al. Joyce'u ele al. Joyce'u dahi olarak sınıflayınca kendi sınıfının üzerindeki baskı ortadan kalkar ve elinde ne varsa onunla yazarsın ve olabileceğin en iyi yazar olursun ya da olmazsın. Belki başarırsın, belki de başarının sadece aptalların düşü olduğuna inanmak zorunda kalırsın. Çalışma, sabır, irade, inanç iyi hoş da, yetmiyor. Yeter diyene inanmayın. Çünkü yetenek diye ayrı birşey var. O da, malum, eşit dağıtılmıyor. Ve dağıtılırken nedense sen orada olmamış oluyorsun. Ta ki zaman her gerçek yazarı kendi yoluna sokuncaya, kendi üslubuna götürünceye ve okuruna ve nihai adına teslim edinceye kadar. Ulyssesle, şimdi, otuz yılı doldurmak üzereyim. Otuz yılda eski yeni yüzlerce roman okudum. Tahminen yazılmış ve az çok önem kazanmış tüm romanları okumuşumdur, ihtiyaçtan, meraktan ya da bazen sadece mecburiyetten işim bu çünkü, ve başkaları bu işi nasıl yapıyor, neleri kovalıyor, bilmek isterim. Ulyssesten sonra, ne mutlu ki beni mutsuz eden başka bir roman olmadı. Çok sevdiklerim, hatta kıskandıklarım oldu elbette. Ama hiçbiri içime çöreklenip kalmadı. Onlarla daha kolay hesaplaştım ve, Moby-Dick, Molloy, Middlemarch ve başka birkaç roman hariç, pek azını bir kereden daha fazla okuma isteği duydum ve daha da azı karşısında yenilik, orijinallik karşısında uğranan şaşkınlığa uğradım. Ulysses başka. Ulysses yorulmuyor. Çok kullanılan şeylerin zaman içinde üreyen yavanlığına karşı baştan izole edilmiş. Çok sevilen şeylerin zaman içinde sahteleşmesine karşı baştan terbiye edilmiş. Somutlaşmış bir sadakat, Ulysses, benim için. Gücün, esinin, neşenin kaybedildiği zaman aranacağı tek yer. Ve bulunacağı tek yer. Bilirim, o an içimde olmayan ve ihtiyacını duyduğum şey, ruhsal birşey, mutlaka Ulysseste vardır. Ulysses okumaya başlamaktan korktuğum bir kitap, galiba kafamdaki kitap kavramını değiştirmesinden korkuyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/bizzat-kemal-tahirden-yazarlik-dersi-almaya-ne-dersini", "text": "Ben romancı olarak yaşıyor, insanlara, olaylara romancı gözüyle bakıyorum. Aklımda, notlarımda birçok roman konusu bir arada, karmakarışık halde bulunuyor. Yavaş yavaş olgunlaşıyor bunlar. İçlerinden biri, çoğu zaman dış etkiler altında, ağır ağır ötekilerin önüne geçiyor. Bu ilk hazırlığa 'romanın maddi temeli' diyorum. Bunun, romanın esas alanına ayak atabilmesi için kendi kanunlarıyla canlanması lazım. Bu canlanışı, Mikelanj'ın 'İnsanın Yaradılışı' tablosuna benzetiyorum. Romanın kişisi de bir duygu esintisiyle aniden canlanıyor, gidip gelmeye, öfkelenip sevinmeye, insanı yücelten ya da aşağılaştıran şeyler düşünmeye başlıyor. İşte bu an, romanın duygu üst yapısının maddi temelin üzerinde yaşamaya başlaması demektir. Bu yaşayış, o güne kadar dünyada örneği hiç bulunmayan yepyeni, yüzde yüz orijinal bir yaşayıştır. Kendisiyle beraber kendi kanunlarını da getirmiştir. Romancının bundan sonraki işi, bu yeni yaşayışı, romancılık zanaatıyla düzenleyip yürütmektir. O zamana kadar dünyada benzeri bulunmayan bir kişiyi kendi özel kanunları içinde yaşatmaya başlarken, bence en usta romancı bile, aslında çıraktır. Ustalığı bu çıraklık süresini kısaltmaya yarar. Bu sebeple başlangıç her zaman zordur; usandırıcı ve yıprandırıcıdır. Romancı, burada, bilgisini, romancılık gücünü, kısacası nesi var, nesi yoksa her şeyini ortaya atar. İlk müsveddeler bu hava içinde yürür. Yazma gidişinin romana kattığı ayrı bir canlılık, 'teferruat' vardır. Romana önceden düşünülüp bulunması imkansız zenginlikler verir bu."} {"url": "https://egoistokur.com/bob-dylan-son-troubadou", "text": "Bob Dylan önümüzdeki ay İsveç'te düzenlenecek Nobel ödül törenine katılmayacakmış. Katılacağını düşünmemiştim zaten. Açıkçası böyle düşünmeyi ben de sevdim. Fikrinizi duymak isterim. Paris Review her şeye rağmen zarif davranmış, çünkü Dylan'ın Nobel'i yüzünden itiraz edenler, öfke nöbetleri geçirenler de oldu. Öte yandan ünlü müzisyen kimileri tarafından zaten William Shakespeare'le karşılaştırılacak seviyede bir şair olarak nitelendiriliyordu. Bir anımı aktarayım... Yıllar önceydi, koyun Dolly henüz kopyalanmıştı. Arkadaşlarla bir gün insanları da kopya ederler mi, ederlerse kimi görmek isteriz falan diye konuşuyorduk. Herkes bir fikir atıyordu ortaya ama sonunda Wolfgang Amadeus Mozart'ta karar kıldık. O hep okuduğumuz ama hayal etmekte bile zorlandığımız muazzam performanslarından biriyle sahnede, piyanosunun başında... Shakespeare de şahsen görmeyi deli gibi isteyeceklerimizden biriydi. Şimdi olsa Marlon Brando'yu da katardım listeye, fakat Brando o tarihte henüz hayattaydı. Bir not: Beckett'ın Nobel alamamasını umursayanlardan değilim, çünkü gözümde onun değerini eksiltmiyor bu. Dylan'ın Nobel'ini de abartmamak gerekiyor. Bu ödülün Oscar'ın yazınsal versiyonu olmak dışında bir özelliği yok çünkü. Yine de güzel bence, sonuçta yayın sektörüne hareket getiriyor, kitapların konuşulmasını sağlıyor. İki de kitabı var. Birincisi şiirle nesir karışımı 'değişik' bir şey; Beckett romanlarına benzeyen Tarantula... İkincisi, Chronicles adlı otobiyografisi. Çocukluğundan başlayarak hayatını anlatıyor. Türk asıllı babaannesinin kızlık soyadının Kırgız olduğunu, Amerika'ya Kars'tan göç ettiğini o kitaptan öğreniyoruz. Dylan çocukken içinde Türk kelimesi geçen şarkılara bayıldığını da anlatıyor. Ama bu kitapların o kadar da önemi yok galiba, çünkü nihayetinde Dylan'ın yazınsal büyüklüğü şarkı sözlerinde gizli. Nobelli Kenzaburo Oe, Onu büyük yapan kelimelerdir. Dylan muazzam yetenekte bir şarkı söz yazarı. Ben söylüyorsam doğrudur, çünkü iki konuda müthiş iddialıyım. İyi şarkı sözünü ve iyi kovboy filmini anında tanırım. Dylan, sürreel dizeleri aracılığıyla aslında beni edebiyatla ve bilinçakışı tekniğiyle tanıştıran adamdır demiş. Başta Samuel Beckett demiştim, onunla bitireyim: Beckett, Bugün etenekli bir genç şairin şiirlerini dinledim diyor. O genç şair, bugün olgunluk çağında Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık bulunan Bob Dylan'mış. Hayatta bazen hakikaten acayip şeyler olabiliyor, sevinelim. + Lisede çekingen bir çocukmuş. Edebiyat öğretmeni B. J. Rolfzen'a hayranmış ve onun derslerinde mutlaka ön sıraya otururmuş. Gerçekte Zimmerman olan soyadını değiştirip Dylan yapması da bu yüzdenmiş, çünkü Rolfzen İrlandalı şair Dylan Thomas'a hayranmış. Çocukluğundan bahsetmekten pek hazzetmeyen Dylan, şöhret olduktan sonra da hocasını unutmamış ve doğduğu kasaba olan Hibbing'e her gidişinde mutlaka onu ziyaret etmiş. + O mahcup çocuk cesaretini müzikle haşır neşir olmaya başladıktan sonra toplamış. Lisedeyken bile kimseye benzemeyen bir gitar stili varmış. Okulda düzenlenen bir yarışmada müdür, Bu garip ses sussun artık diye sahneye giden elektrik kablosunu kesivermiş. 20'sinde puantiyeli gömlekleri, kara gözlükleri ve fırça saçlarıyla sahneye çıkarak gündeme bomba gibi düşmüş. Hep 'akşamdan kalma' hissi veren çatlak ve detone olmaya gayet eğilimli sesiyle şarkı söylerken yaydığı enerji inanılmazmış. Farklılığı büyüleyici olduğu kadar korkutucu da geliyormuş insanlara. Siyahi blues müzisyeni Robert Johnson'la birlikte onun da bir gece yarısı otoyolun kenarında şeytanla buluşup bir sözleşme imzalayarak ruhunu sattığı söylentileri yayılmış. + Sözleşme meselesi enteresan. 2005'te canlı yayınlanan bir televizyon röportajında Ed Bradley, bu söylentide gerçeklik payı olup olmadığını soruyor Dylan'a. O da, Bunu iddia edenler haklı diyor. Bir vakitler sahiden bir pazarlık yapmış ve ruhumdan vazgeçmiştim. Bugün olduğum yerde olabilmemin başka yolu yoktu. Haliyle kaçınılmaz soru geliyor: O pazarlığı kiminle yaptığınızı sormamda bir mahsur var mı? Cevap: Başkomutanla! Sürdürüyor Bradley: Nerenin başkomutanı? Dylan gülüyor: Bu dünyanın ve göremediğimiz diğer dünyaların... Bence Tanrı'dan söz ediyor veya sadece espri yapıyor. Ama bilemezsiniz, çünkü o Bob Dylan."} {"url": "https://egoistokur.com/bohem-flaneur-seri-masalci-romanci-richard-farin", "text": "Bohem. Flaneur. Seri masalcı. Kendi deyişiyle aynalar tasarlayan adam. Yalandan da olsa gerilla. Şair sonra, öykücü. Thomas Pynchon'un hem arkadaşı hem de hayran olduğu bir romancı. Bob Dylan'ın hem dostu hem de sıkı rakip gördüğü bir müzisyen. New York'un folk müzik patlaması yaşadığı yıllarda sahneye çıkıp şarkılar söylemiş, masallar anlatmış. Kendine maceralar uydurmuş ve hayatının her anını doğaçlama yaşamış. İlk -tek- romanı matbaadan çıktıktan iki gün sonra da ölmüş. Bu yazıda size muhtemelen adını ilk kez duyacağınız bir yazardan, o tek romanıyla unutulmazlar arasına yerleşen Richard Farina'dan söz edeceğim. The Crying of Lot 49, Inherent ve Gravity's Rainbow gibi kitapların efsane yazarı Thomas Pynchon'un bir yazısından aldım bu cümleleri. Hayran olduğu bir yazarı, daha doğrusu onunla ilk tanıştığı gençlik günlerini anlatıyordu. Bilirsiniz, Pynchon esrarlı bir adamdır. Vladimir Nabokov'un öğrencisi olarak çıktığı yolda David Foster Wallace gibi edebiyatçılardan Paul Thomas Anderson gibi yönetmenlere birçok sanatçıyı etkilemiş ve zamanla çok büyük bir edebiyatçı haline gelmiştir. Röportaj vermeyi, fotoğraf çektirmeyi sevmediği ve gözlerden ırak yaşadığı için günümüzün Salinger'ı olarak da anılır. Şu halde, başyapıtı Gravity's Rainbow'u ona ithaf ettiği de düşünülürse, Pynchon'un Farina konusunda ilk kulak verilmesi gereken kişilerden olduğu aşikar. İtiraf edeyim, şu Farina denen tiple ben de yeni tanıştım. İki haftalık covid-19 karantinam esnasında tesadüfen elime geçen Been Down So Long It Looks Like Up to Me adlı roman vesilesiyle... Bakar mısınız kitap adının güzelliğine; o kadar uzun zamandır dipteyim ki orası bana artık zirveymiş gibi geliyor. Şikayetim yok, karantina sürecimi renklentiren keşfimden ötürü mutluyum. Bir tek, Richard Farina'nın bu dünyadan erken gitmesine üzüldüm. Düşünün, Been Down So Long It Looks Like Up to Me, bu çok yetenekli yazarın yayınlanabilmiş tek romanı. Yeni keşfettiğim bu yazarın hayatına biraz daha ayrıntılı bakalım... İrlandalı bir anne ile Kübalı bir babanın çocuğu olarak New York, Brooklyn'de doğan Richard Farina. Üniversite yıllarında Thomas Pynchon'un yanı sıra Bob Dylan'la da arkadaş olmuş. Dylan önemli çünkü onun aracılığıyla Joan Baez'in kız kardeşi Mimi ile tanışmış, evlenmişler. Bir süre sonra da New York'un ünlü Greenwich Village Folk Sahnesi'nde beraber sahne almaya, şarkı söylemeye başlamışlar. Farina gitar ve santur da çalıyormuş. Celebrations for a Grey Day ve Reflections in a Crystal Wind adlı iki albümleri o yıllarda fırtına gibi esmiş ama bugüne sonradan Joan Baez ve Johnny Cash'in de söylediği Hard Lovin' Loser ve Pack Up Your Sorrows adlı iki şarkıları kalmış sadece. Sanırım elimizdeki gerçekler üç aşağı beş yukarı bunlardan ibaret. Oysa Been Down So Long It Looks Like Up to Me'nin orijinal baskısının arka kapağındaysa bambaşka şeyler anlatılıyor. İşin üzücü yanı, kendine yalanlarla örülü bir hayat kuran Farina'nın, romanı matbaadan çıktıktan iki gün sonra trajik bir kaza sonucu ölmesi. Hayır bu artık yalan değil... Adamımız 30 Nisan 1966 günü karısı Mimi için Kaliforniya, Carmel'deki Thunderbird kitapçısında sürpriz bir doğum günü partisi verecekmiş. Öğlen saatlerinde kitapçının kafe bölümüne girip bir masaya oturmuş ve kahve eşliğinde taze çıkmış Been Down So Long It Looks Like Up to Me ciltlerini imzalamaya başlamış. Amacı doğum günü partisine gelecek konuklara birer kitap armağan etmekmiş. Her seferinde büyük harflerle aynı kelimeyi yazıyormuş; ZOOM, yani odaklan. İmza işi planladığından erken bitmiş. Güneş pırıl pırıl parlıyormuş o gün, gökyüzü masmavi, berrakmış. Farina da parti öncesinde biraz hava alsın diye dışarı çıkmış ve kaldırımdaki kırmızı Harley-Davidson Sportster motosikleti görmüş... Her şey birkaç saniye içinde olup bitmiş, öngörülemez trajedi gerçekleşmiş, Richard Farina labirent misali dolambaçlı ve tehlikeli bir yol olan Carmel Valley Road'da geçirdiği motosiklet kazasında ölmüş. Henüz 29 yaşındayken. Adeta bir rock star gibi. Madem başladım, şununla bitireyim... İster komplo teorisi deyin, ister aşırı kuşkuculuk ama 29 Temmuz 1966 günü, yani Richard Farina'nın trajik ölümünden birkaç ay sonra, Bob Dylan da bir motosiklet kazası geçirmiş ve kelimenin tam anlamıyla ölümden dönmüş. Bugün bile tam olarak çözülemeyen bu kazanın sonucu olarak da aylarca yürüyememiş. Dylan ile Farina'nın besteci ve şarkı sözü yazarı olarak sürekli karşılaştırıldıkları hep söyleniyor zaten. Farina yaşasaydı edebiyatçı olarak da karşılaştırılacaklardı belki çünkü anlaşılan Dylan, kaza geçirdiği sırada, ilk romanı Tarantula'yı yazmaya henüz başlamış. İki şaibeli kazanın arka arkaya olması bana sorarsanız enteresan tesadüf. Tabii eğer sahiden tesadüfse. David Hajdu'nun ima ettiği şeyse çok başka... Hadju'ya göre, Avrupalı'ların epeydir alışkın olduğu, New York entelijansiyası içinse pek yeni bir figür olan Bohem Flaneur persona'sını Dylan Farina'dan alıp kendine uyarladı hatta bu persona'nın yaratıcısını unutturmayı da bir güzel başardı. Tercüme edeyim, karakterini çalmış diyor resmen. Farina yaşasaydı Nobel Edebiyat Ödülü'nü alır mıydı, merak etmek hakkımız. Yazımı, Farina'nın öykülerin ve geriye kalan taslaklarının daha sonra Long Time Coming and a Long Time Gone adıyla yayınlandığını söyleyerek bitireyim. Ölmüş bir yazarı mutlu etmenin tek yolu onu okumaktır, onu da hatırlatayım."} {"url": "https://egoistokur.com/bora-abdo-bu-hep-boyle-surecek-bir-sevgililik-hal", "text": "Edebiyat ve sanat arasındaki bağ birçok farklı şekilde tarif edilebilir. Bazen bir sergide bir tabloya takılırsınız; sizi içine çeken resim, başlar size hayatınızdan bir hikayeyi, bir yabancıymışsınız gibi anlatmaya. Bazen de baktığınız resim, sizi kendine mühürler. Bakarsınız, hissedersiniz ama sırrı tariflendiremezsiniz. Edebiyata başvurursunuz; aklınızdan okuduğunuz ve sizi, bu tablonun yaptığı gibi içine mühürleyen öteki eserler; romanlar, öyküler, şiirler geçer. Onların da mührünü tariflendirememişsinizdir. Bir şey; tarif edemediğim bir duygu, bir renk, bir çekim... dersiniz yanınızdakine ya da kendi kendinize. Öteki Kışın Kitabı ile 2013 Yunus Nadi Öykü Ödülü'ne; Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü ile de 2014 Sait Faik Hikaye Armağanı'na layık bulunan Bora Abdo, bu defa Seni Seviyorum. Çok, ile karşımızda. İstanbul Maçka'da çimlerinde horozların öttüğü, köpek ve kedilerin yan gelip yattığı bir parkta Bora Abdo ile son kitabını konuşmak üzere buluştuk. Abdo, yaşamıyla birlikte kitaplarında da kendine mesken bellediği Büyükada'nın deniz kokusu ve martı seslerini masamıza koydu. Büyükada'ya bir de onun kitaplarından baktık. Uzun süre yazmadım. Önceleri dergilerde öykülerim yayımlanıyordu ama kitaplaştırma fikrine çok sıcak bakmadım. 17-18 yaşlarındaydım ve ustaları okuyunca kendi yazdıklarımı beğenmiyordum. Arkasında duramayacağım metinlerdi. Sonrasında artık yazmayayım dedim. Hayatın dertleri de girdi araya ve uzun süre sadece okudum. Defterler dolusu notlar alıyordum. Olaylar, hikayeler katmanlarıyla sürmeye devam ediyordu. Yıllar sonra yazmaya başladım. Bazılarını öykü türünde yazarken bazıları da ayrıntı çokluğundan ötürü roman türünde gelişiyordu. Bu, yazmak istediğiniz temaya bakışınızla ilgili. Ama bu yapılarda ilk taşı doğru ve yerli yerine sabitleyince, sonradan ekleyeceğiniz taşlar uzun yıllar sonra gelse bile yapının bütünlüğünü bozmuyor. Serilere dalışımın en belirgin sebebi buydu. 12 yıl. Hala sürüyor tabii ama yazmadan okumak, 12 yıl sürdü. Bu arada düşündüm. Ne yapabilirim, nasıl bir dil kullanabilirim diye. Çünkü hep ada üzerine kitaplar okudum son zamanlarda. Büyükada, adalar tarihi, sürgüne gönderilen keşişler, adalıların anıları, ada sevdası, adalı olmak... İster istemez birçok detay öğreniyor, bilgi ediniyorsunuz. Bunu yazmalıyım diyorsunuz. Böylece, Beni Unutma Dörtlemesinin ikincisi Balık Boğulmasına ara verdim. Pergel İkilemesinden Seni Seviyorum. Çok, a geçtim. Ve şimdi ikilemenin ikinci ucu olan romanı yazmak fazlasıyla heyecanlandırıyor beni. Evet, buna yoğunlaştım. Ayrıca dürüst olmak gerekirse bir sözümü tutayım istiyorum ve en azikilemeyi en azından tamamlamak istiyorum. Aslında evet, bir yönüyle doğru. Ama sadece bu değil. Pergel sözcüğü ve onun yarattığı düşünce üç türlüydü. İlki dediğiniz gibi, öykülerin aynı tematik bütünlük içinde dönüp dolaşmasıydı. İkincisi, pergelin bir ayağı sivri ve kanatıcıyken diğer ayağının işe yarar olmasıydı... Üçüncüsü ise, kitaba Seni Seviyorum. Çok, adını koymama da sebep olan şey; pergeli iki ayağından ötürü bir sevgililiğe benzetmemdi. Dönem dönem birinin sivri ve yıkıcı olması gibi. İlk çıkış noktası aslında buydu. Öyleyse kitabı okurken hissettiğim ikinci duyguya gelmek istiyorum: Sevginin şiddeti. Seni Seviyorum. Nokta. Çok. Buradaki 'çok' kelimesi sevginin tehlikeli kısmıymış gibi sanki. Bazen çok sevmek öldürücü de olabiliyor. Tehlikeli ve bitmeyecek kısmı. Seni Seviyorum. Çok, kitabın bütününde iyi duyguları, aşkı ifade ettiği gibi günümüzdeki kadın cinayetlerinin de altını çiziyor. Erkeğin devletten aldığı güçle, kendi mutsuzluğuyla kadını öldürmesinin en büyük ifadelerinden biri, Seviyordum, öldürdüm şeklinde. Bir insanı sevmek konusunda insanlığın aslında hiçbir zaman gelişmediğini ve bunun üzerine hiçbir anlam katamadığını düşünüyorum ben. İnsanlığın tarihi, insanın dünya üzerinde yalnız bırakılmışlığı ve av kültürüyle ilgili. v kültüründe insanlar avlamak istedikleri hayvanın kılığına bürünüp onun çıkardığı sesleri taklit eder, böylece avını ona benzediğine inandırarak kandırır. Bu benzerliğe inanan hayvan kolayca yakalanır, avlanır. Bu hep böyle sürecek bir sevgililik hali. Taklit ve benzeme yalanıyla öldürme. Kitaba adını veren öyküde 64 bin yıllık sanat tarihinden bahsediliyor. Müzisyen, dünyanın sevme ve sevilme hallerini anlatıyor. Resim çizmek, beste yapmak, yazmak ve tüm bunların da merkezinde olan sevmek duygusunu, 64 bin yıl önceden 19. yüzyıla kadar getirirken, şunu düşündüm: Tarihte sevmek, hep kıskançlıkla başlamış. Öyküdeki karakter de sevdiği kadını kıskanıyor. Mağara duvarlarında sevdiği kadının resmini görüyor, onun geçmişini sorguluyor. Aslında ikili ilişkilerde, aşk denen şeyde, kadın cinayetlerinde böylesi ince ayrıntılar var. İnsan mağara devrinde de, teknoloji ve iletişim çağında da aynı seviyor; kandırarak ve öldürerek. Kurban etmek de hala var. Adak adamak, bedel ödemek, bir kurban vererek korktuğu şeyden uzaklaşmak. Öyküdeki karakter sevdiği tayı veriyor şimşeğe, gök gürültüsüne. Şimdi de çok korkuyoruz. Çünkü gitgide fazlalaştı insanlığın tanrıları. Konuştuğumuz ya da bir şekilde temas halinde bulunduğumuz her varlık, her kavram bize tanrı olduğunu söylüyor. Kırılıp büzüşüyor, bunların ne zamandan beri tanrımız olduğunu sorgulamaya çalışıyoruz. Bu bazen korkutucu. Ama en azından bilimsel yollarla bazı bilinmezlikleri kendimize açıklayabiliyoruz. Diğer taraftan yine korkularımız nedeniyle kurbanlar vermeye devam ediyoruz. Benim için cesaretlendirici. Nasıl İkinci Yeni oluşumu şiire yeni bir anlayış getirdiyse, öyküde de 1950 kuşağı, yani Yusuf Atılgan, Bilge Karasu, Nezihe Meriç, Leyla Erbil, Vüs'at O. Bener klasik anlatıya karşı durdular. Cesaretle ilgili bir şey bu. Bu isimlerin yanına kendi adımı koyamam elbette ama elimden geldiğince ben de ustalarımızın yaptığı şeyi yapmaya çalışıyorum. Başka bir şekilde anlatmaya, başka bir şekilde göstermeye çalışıyorum; bunu önemsiyorum. Seni Seviyorum. Çok, un arka kapak yazısı karakterlerden birine ait. Son cümlesi de şu: Yazma! Yazıp da kendini öldürme. Bu cümle üzerinden farklı okumalar yapılabilir. Örneğin, bu bir öykü karakteriyse ve böyle bir cümle kullanıyorsa belki yazarların yaratım dünyasındaki karakterlerin yazım süresince yaşadığına dair bir gönderme olabilir. Doğru düşünmüşsünüz. Ben cümlenin farklı anlamlara gelmesini severim, iyi metinlerin de bu tür cümlelerden oluştuğunu düşünürüm. Birçok anlama gelen ve hikayelerdeki Yazma! Yazıp da kendini öldürme ifadesi kurgunun içinde de devam eden bir cümle. Öykü kahramanlarından Şekip Adil, bir yazar olarak arka kapak yazısını yazmak istiyor. Yazar burada Yazma! Yazıp da kendini öldürme diyor. Yazar olarak okuyucuya, Ben yazarak burada kendimi öldürdüm diyor da olabilirim. Ama en çok hikayenin iyi ve güzel gitmesi için kullandım bu cümleyi. Çoğu yazar kadar severim. Melal, kitabın ana karakterlerinden biri. Bir roman üzerine konuşsaydık sinopsis gibi kısaca anlatabilirdim. Tüm öykülerde, öykülerin kendi içinde Melal'den bir iz bulmak, öykü kitabı için yorumları güçleştiriyor. Melal, benden istenen Beklemek temalı bir seçki için doğdu. İstanbul ve adalar tarihi üzerine okuyordum o dönem ve kafamda belirli karakterler belirmeye başlamıştı. Bu karakterleri bir öyküye uyarladım. Karakterlere isim vermekte zorlanan, üzerine uzun uzun düşünen biriyim. Vüs'at O. Bener'den söz ettik. Örneğin onun Bay Muannit Sahtegi'nin Notları kitabından isimler rastgele konmamıştır. Muannit, inatçı, Sahtegi, sahte demektir. Melal de hüzün anlamına gelir. Kitaptaki çoğu karakterin ortak yanı hüzündü. Karakterin ismini de bu hüzün duygusunu versin diye Melal olarak belirledim. Sucu Adil Efendi'nin üvey kızının adı da Melal, diğer öyküdeki Şekip Adil'in 6 yaşındaki kızının adı da. O, çok acıklı bir şekilde ölüyor. Diğer Melal de zaten Sucu Adil Efendi tarafından öldürülüyor. Bu, karakterler arasında kendiliğinden kurulan kan bağı, evet. Tokadizade Şekip Bey, gerçek biri. İzmir, Karşıyakalı bir şair. İlk oğlunun ölümü üzerinden çok geçmeden 1932'de ikinci oğlunu da kaybetmiş, tifodan... O dönem Cenap Şahabettin sürekli eleştiriyor onu, neden hiç mutlu şiirler yazmıyorsun diye. Öyküye Tokadizade Şekip'in bazı şiirlerinden birkaç mısrayı ve Cenap Şahabettin'e verdiği cevabı da ekledim. Ruhum böyle, gözüm bunları görüyor diyor. İlk oğlunun ölümünden sonra bir silah edinmiş ve ikinci oğlu tifoya yakalanıp ölünce kalbine kurşun sıkarak intihar etmiş. Mezarlığa oğluyla birlikte gömülmüş. Soğukkuyu Mezarlığı; Soğuk uyu gibi... Öteki Kışın Kitabında denediğim dil bir yönüyle hem bu ritmi yakalamak hem de kışın ve karın hatta ölümlerin diyeceğini birden demesinden çıkmıştır. Bir şaire ve şiire ihtiyaç hissetmeden. Ama bir daha o dilde, yani Öteki Kışın Kitabındakilere benzer öyküler yazamayacağımı biliyorum. Dilsel ve biçimsel anlamda birbirine benzemeyen kitaplar yazmak istiyorum. Bunu becerebilirsem mutlu hissederim kendimi. Günümüz edebiyatını tabii ki. Ayşe Ediboğlu karakteri, öyküde Şekip Adil'in roman yazma heveslisi ama bir türlü yazamayan, üstelik kızını da kaybeden eşi. Şekip Adil kızlarının adına Melal Yayınevi'ni kuruyor, romanı da karısının yerine tamamlıyor. Ayşe Ediboğlu'yla yapılan söyleşiler Şekip Adil tarafından kurgulanıyor. Sanki roman tüm dünyada övgüyle eleştirilmiş, büyük ödüller almış gibi... Bu metnin ilk hedefi, arka kapak yazıları yazanlardı. Bence yazmanın en temel kuralı okumaktır, okumadan yazılmaz. Bir eleştiri de bunaydı. Direkt isim vermedim ama etkilendiği yazarlara Bilge Atılgan, Yusuf Karasu dedim. Şekip Adil bir yönüyle bunlarla eğlenirken bir yönüyle de acısını akıtıyor. En sonunda da Ayşe Ediboğlu'nun akrostiş şiirini koyuyor hikayenin içine. Ama o öyküde Ayşe Ediboğlu'ndan daha çok Şekip Adil'in yazma tutkusu ön plana çıkıyor. Tek tek sıralarsam aslında birçok gönderme var. Olur olmaz bir küfrü ya da cinsel temayı metnine sıkıştıran usta ve genç maymunlardan da bahseder Şekip Bey mesela. Ödüllerden sonra kitaplarım daha duyulur ve görülür oldu. Ama ben kavramlara karşı çıkıyorum. Özellikle kapalı diyen eleştirilere. Öykülerim yeterince açık, iyi bir okumayla her şey anlaşılabilir. Onlara gerçeküstücü bir hava katma çabasına hiç girmedim. Kurgu beni böyle yönlendirdi. Metin bazen sizi geçer. Bazen öykü sizi ve kaleminizi alır götürür. Ben de adlandıramadığım bir ruh haliyle yazıyorum bazı zamanlarda. Üzerinden zaman geçip de tekrar okuduğumda oluşan metne ben de şaşıyorum. Şu an istesem yeniden yazamayacağım öyküler var. Elbette birçok yorum da yapılıyor, beğenen olduğu kadar beğenmeyenler de var. Dikkate alıyorum tabii ama yine kendi zihnimdeki yazın macerasına dalmayı tercih ediyorum. Aksi takdirde yazmam. Öteki Kışın Kitabında ritimsel bir cümle yapısı yakalamak istedim. Bu nedenle kısa cümleler hakim metinlere. Yüksek sesle okudum, çok sildim. Bir sözcük cümleye de dönüşebiliyor ama o sözcüğü yersiz kullanırsanız ritmi bozarsınız. Diğer hakim duygu da kıştı. Hemen hemen tüm öyküler kışın geçiyor. Bir öykü Ağustos ayında geçiyor ama o da kış gibi bir ağustos. Kar, fırtına öykü içinde de bölüm adlarında da hissediliyor. Yazarken çoğu zaman ikinci, üçüncü kez yaşarsınız anlattıklarınızı. Bu da her şeyi değil de en önemlilerini yazmanızı gerektirir. Boşluklar oluşur. Kitaptaki öykülerin sonunda karakterlerin çoğu hayatın yaşanmaya değip değmediğinden çok, uğruna heder oldukları şeyin en güzel ölüm sebebi olduğuna ikna olunca intihar ederler. Bu müntehirlerin bilinmeyen sırlarını biraz olsun anlamaya çalışırım. Ama bilirim ki buna kimsenin gücü yetmez. İntihar, yalnızca bir suçtur çünkü ülkemizde. Her şeyden önce orada yaşıyorum ve bildiğim yeri yazmaya çalışıyorum. Gerçekten de Büyükada benim için çok önemli. Uzun bir aradan sonra yeniden yazıya döndüğümde Büyükada'daydım ve ilk öykülerimi orada yazmaya başladım. Latince ada, izole demek zaten. Tüm kış mevsiminde, bu izole olmuşluğu hissediyorsunuz. Her gün iş için sabah 6'da yola düşüp şehre gitsem ve akşam dönsem de, yalnızlık, doğanın içinde olma duygusu benim için önemli. Belki ilk kitaptaki karakterlerin çoğunun intihar ederek ölmesi bu umutsuzluğu fazlaca düşünmemden kaynaklanıyordu. Şehrin korkunçluğundan kaçarken yarattığınız bir metinde neden karakterlerin çoğunu intihar ettiriyordum diye soruyorum kendime. Neden karşılarına onları vazgeçirecek dostlar çıkarmamıştım. Sonraki kitapta, yani Çağanozda da, insanlardan iyi sözler duyamadığı için iyi sözleri kendi kendine söyleyerek intihar eden bir karakteri yazdım yine. Ada sayesinde kendi içime bakıp biraz da bu öfkeyle ve suç işleme isteğiyle ilham perilerini bekledim. Çünkü üzeri gazete kağıtlarıyla örtülmüş at ölülerini ve Adalar'dan İstanbul'a çalışmaya giden insanların hayatlarındaki acı yoksulluğu gördüğünüzde, durağan ve naif metinler yazamıyorsunuz. Öfke sızım sızım bulaşıyor. Büyükada, anlamadığım ve benim boyumu geçtiğini düşündüğüm bu hayat çırpınmasının ağırlığında, boşuna uğraşma, olmayacak umutsuzluğunda, çoğu kez elimden tutmuştur. Bu yüzden de metinlerime sızmasına karşı duramıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/borgesten-ceviride-mutlu-ve-yaratici-sadakatsizlige-ovg", "text": "Jorge Luis Borges, 1955 tarihinde yazdığı bir makalede, Binbir Gece Masalları'nın Richard Francis Burton, Dr. Joseph Charles Mardrus, Enno Littman hatta Jean Antoine Galland, Edward Lane gibi geçmiş çevirmenlerini ele almış, kaynak metni gizli gizli kutsal sayan geleneksel çeviri anlayışına karşı çıkarak Binbir Gece Masalları'nın Avrupalı çevirmenlerinin özgün metne nasıl büyük bir özgürlükle yaklaştıklarını anlatmıştı. Gördüğüm kadarıyla Borges'in tutumunun, sözgelişi Onegin'in gelmiş geçmiş çevirilerini inceleyen Nabokov'un tutumundan temel farkı, sadakatsiz diye eleştirilen çeviri metinlerin varlığını üzücü değil, sevindirici bulması. Hal böyle olunca, Binbir Gece Masalları'nın özgün metnindeki on kelimelik bir cümleyi yedi satırlık upuzun bir paragraf olarak çeviren Fransız çevirmen Dr. Mardrus'u, sadakatinden dolayı değil kuşkusuz ama mutlu ve yaratıcı sadakatsizliğinden ötürü övmek gerekiyor. Not: İstanbul Okan Üniversitesi Çeviribilim Yüksek Lisans Programı'nda aldığım Dünya Çeviri Tarihi Üzerine Söylemler dersi için hazırladığım ödevlerden birinin ilk parçasıydı bu yazı. Bu vesileyle Cemal Demircioğlu hocama teşekkürü bir borç bilirim. Çeviribilim alanındaki kuramsal-tarihsel çalışmalarıyla tanıdığımız Lawrence Venuti'nin editörlüğünde hazırlanan ve çeviri tarihi araştırmalarında önemli bir kaynak kabul edilen The Translation Studies Reader, özellikle 1900'lerin başından günümüze kadar yapılan temel çeviri araştırmalarının ve çalışmalarının bir incelemesi. Kitap altı ana bölümden oluşuyor ve bu bölümlerdeki makalelerin her biri, hem temel bir çeviri problemini ele alıyor hem de bu tür problemlerin çözümünde yol göstereceği düşünülen spesifik öneriler sunuyor. Kitapta çevrilebilirlik sorunsalına eğilen araştırmacılar, çoğunlukla bir dilin edebiyat dizgesinde yer alan bir eseri başka bir dilde yeniden yaratmanın imkansızlığına vurgu yapıyorlar. Bunun sebebi, kaynak ve erek dillerin tarih boyunca birbirinden çok farklı yazınsal biçemler, türler ve geleneklerle üretilmiş olması. Edebiyat eserlerini çevirmenin imkansızlığına vurgu yapanlardan biri, The Task of the Translator: An introduction to the translation of Baudelaire's Tableaux Parisiens başlıklı makalesi yer alan Walter Benjamin. Alman kültür tarihçisi ve eleştirmen Benjamin, bu metninde okur karşısına katı bir kelimesi kelimesine çeviri taraftarı olarak çıkıyor. Kitaptaki en önemli makaleler bence Jorge Luis Borges ve Vladimir Nabokov'a ait. İşin ilginç yanı, The Translators of One Thousand and One Nights başlıklı makalenin yazarı Jorge Luis Borges ile Problems of translation: Onegin in English başlıklı makalenin yazarı Vladimir Nabokov, birbirlerine taban tabana zıt görüşleri savunuyorlar. Tıpkı ütopik denecek bir uyumun peşinde olduğunu öğrendiğimiz Walter Benjamin gibi, Nabokov da kelimesi kelimesine çeviriden ve erek metnin açıklamalarla desteklenmesinden yana. Çevirinin başarısını biçemsel yaratıcılıkta gören Borges ise serbest çeviriyi destekliyor. Çok hoş bir yazı olmuş. Aklıma bir İtalyan atasözünü getirdi : 'Traduttore, tradutore' çevirmen ihanet eder. Çünkü çeviri kadın gibidir, güzeli sadık olmaz, sadığı güzel olmaz."} {"url": "https://egoistokur.com/brigitte-labbe-ile-soru-sormanin-guzelligine-dai", "text": "İş hayatıma ara vererek. Hakkım olan bir yıllık ücretli izin dönemini felsefe derslerine ayırdım. Çocuğum olmasaydı, dünya turuna çıkacaktım. Neyse ki 8 yaşında bir kızım vardı, ben de evime çok yakın olduğu için Sorbonne Üniversitesi'ne girmeye karar verdim. Ve hayatım değişti. 15 yıldan beri felsefeyi bırakmadım, hala ders alıyorum. Sorbonne profesörlerinden Michel Puech'le yarattığımız Çıtır Çıtır Felsefe dizisini bugün Pierre-François Dupont-Beurier ile sürdürüyoruz. Cevabı düşününce, tüylerim ürperdi! Çünkü geçmişte bana kafa karışıklığı yaşatan yüzlerce durum hatırlıyorum ama dair belirgin bir ilk anıyı yakalamaya çalışırsam, galiba hamile kaldığımı öğrendiğim an diyebilirim. Çocuklar. Hayranlık, merak ve soru sormanın keyfini kaybetmedikleri için. Eğer felsefe hayatımızda değişiklik yaratamıyorsa, şık akşam yemeklerinde veya davetlerde kendimizi göstermemize yahut da sınavlarda başarılı olmamıza yarayan bir bilgiye dönüşmüş demektir. Bir kuleye hapsedilmiş akademik bir ders de gerçekte kimsenin işine yaramaz. Ne demek istediğimi anlamanız için size felsefenin nasıl doğduğunu hatırlatacağım: Atina'da bir adam, eski püskü pabuçları ve delik deşik paltosuyla sokakları arşınlıyor, karşılaştığı herkese soru soruyor, paranın, dış görünüşün, şöhret ve iktidar arayışının hakimiyeti altına girmemelerini sağlamaya çalışıyordu. Sorularıyla insanların hakikaten önemli şeylerle uğraşmalarında, iyi ve adil bir hayat kurmalarında onlara yardımcı oldu. Ve aradan 2400 yıl geçtikten sonra bile bu adam hala gerçeği aramak konusunda insanları cesaretlendirmeyi sürdürüyor. Felsefeden etkilenmiş harikulade politikacılar var; Gandhi, Martin Luther King, Nelson Mandela... Günümüzde de felsefeden etkilenecek politikacıların listesi uzun olabilir ama keşke hepsi bu konuyla ilgilense... Dolayısıyla sorunuza cevabım, evet. Bin kere evet! Barış: Kuş. Sadako Sasaki'nin yazdığı Kağıttan Bin Turnakuşu. Edebiyat: Tüy kalemin kağıtta çıkardığı ses. Okul: Arkadaşlar, teneffüste bahçeye çıkmak, korku, notlar, keşif; ilk aşk. Aşk: Kuş tüyü yorgan ve kanatlar."} {"url": "https://egoistokur.com/brigitte-labbeden-citir-citir-felsefe-dersler", "text": "Saatchi & Saatchi ajansı ortaklarından Brigitte Labbe yıllar önce sıkıntıdan patlamak üzereyken Paris'teki Sorbonne Üniversitesi'nde felsefe eğitimine başlamıştı. Daha sonra çalışmalarını, karışık felsefi kavramları çocuklara aktarmak üzerine yoğunlaştırdı ve ortaya zıt kavramların sorgulandığı Çıtır Çıtır Felsefe dizisi çıktı. Felsefenin bana öğrettiği en önemli şey, insanları tanımlı kutulara hapsetmemektir. Hele çocukları. O yüzden sorunuzu şöyle cevaplayabilirim: Umarım çocukken, o söylediğiniz sıfatların hepsine, hiçbirine zarar vermeden sahip olabilmişimdir! Çocuklar için konu, neden anlamakta zorlandıkları yetişkin meseleler olsun ki? Kendimden örnek vereyim... Çocukluğumu taşrada küçük bir kasabada geçirdim. Bisiklet sürerek, top oynayarak... Zihninizde dertsiz tasasız bir yaşam canlanmasın, benim de kendime göre dertlerim vardı. Ciddi çocukluk dertleriydi bunlar. Çocuk olmanın kendisinden kaynaklı dertler... Arkadaşlarla kavgalar. Oğlan meseleleri. Karnedeki kırık notlar. Ev ödevi azabı. Anne babaların yaptıkları haksızlıklar, kardeşlerle bitmeyen didişmeler... Bedensel tasalar, dış görünüşle ilgili saplantılar. Başarılar, başarısızlıklar. Zenginlik ve fakirlik konusunda hissedilen kafa karışıklığı... Keşke o zamanlar başıma gelenler, çevremde olup bitenler ve yakınlarımın yaşadıkları üzerine düşünürken bana yardımcı olacak Çıtır Çıtır Felsefe türünde kitaplar olsaydı. Bunu hakikaten çok isterdim. Cevap tam da sorunuzun içinde saklı: İkisi de... Hayat olmadan Sorbonne, salt akademik bir derstir. Tek başına sadece akademik ortamlarda parlamanızı sağlar. Öte yandan, düşünceden, sorgulamadan yoksun bir yaşam da, önüne ilk geleni takip eden bir sürünün üyesi olmaktan öteye geçmemek anlamına gelir. Düşüncenin inşasında kullanılacak bir alet çantası. Öncelikle beni heyecanlandırıp cesaretlendiren güzel iltifatınız için teşekkür ederim. Her zaman ihtiyacım var buna, çünkü bildiğiniz gibi diziyi yazmaya devam ediyorum. Şimdi 43'üncü kitap için kapandım. İş kadını olmaktan vazgeçmemi sağlayan şey, yaptığım işi anlamsız bulmaya başlamamdı. O işi niçin yaptığımı anlamıyor, kendime bunu sorduğumda da bir cevap alamıyordum. Felsefe derslerine başlayınca, sorduğum sorular çeşitlendi. Kendimi daha çok sorgulamaya, daha önce açmadığım pencereleri cesaretle açmaya koyuldum. Ondan sonra da artık hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Evet. Benim için sonraki aşama, yaşadığım bu hayranlığı, tam da felsefeye teşne bir yaşın üyelerine, gençlere aktarmak olacaktı. Çünkü tam da sorgulama yaşındalar. Amacım, armut piş ağzıma düş şeklindeki hazır cevaplarla onların sorgulama süreçlerini sekteye uğratmadan düşüncelerine yol vermek, cevaplara gidecek yönleri onlarla birlikte bulmak... Tabii bunun için, öncelikle, genellikle hep yaptığımızın tam aksine, cesaret etmemiz gerekiyor. Bilmiyorum demeye. Çocukların sorularına, her şeyi bilen yetişkinler gibi yaklaşmamaya ve bize giydirilmiş bu rolden bir an önce kurtulmaya... Bilmeyen ve merak eden yetişkinlere dönüşüp, çocuklarla birlikte başka maceralara atılmaya... Hadi, birlikte öğrenelim diyebilmeye... Her neyse, anlayacağınız, zihnimi kurcalayan soruları yaşam-ölüm, adalet-haksızlık, iyilik-kötülük gibi zıt kavramlar üzerine en çok soru soran kitleye, yani çocuklara sormaya karar verdim. Onlara bir cevaplar katalogu sunmak yerine sorularına destek olacak bir alet çantası ürettim. Sorularını ve düşüncelerini adım adım ilerletmelerinde; kendilerini özgür, eleştirel, zihinleri açık bireyler olarak inşa etmelerinde yardımcı olmaya çalıştım. Felsefenin bize faydalı olduğunu söyleyebilmemiz için, daha iyi bir şekilde yaşamamıza yardımcı olması gerekir. Sokrates, yani felsefenin babası, Atina sokaklarında ne yapıyordu sizce? Söyleyeyim, insanların, yeniden doğmalarını sağlıyordu. Diziyi yazma serüvenim hala sürdüğünden, keyif her aşamada devam ediyor. Ama bugün geldiğim noktada, zorluk açısından şunu söyleyebilirim: En zoru, 8-9 yaş ve üzeri çocuklar tarafından anlaşılabilecek bir dilde yazmak ve ilgiyi sürekli yüksek tutabilmek. Bir de fikirlerin özünü ve yoğunluğunu yitirmeden, onları basitçe ifade edebilmek. Basitçe ama basitliğe kaçmadan. Ah, keşke siz sorabilseniz onlara! Benim kendimce farkına vardığım şey, çocukların bu konularla ne kadar ilgili oldukları. Dahası bu konulardan söz eden yetişkinlerin de aynı tutkuyu sergiledikleri. Bunu sağlayan, felsefi düşüncenin ta kendisi. Sanırım, felsefe, çocukları da yetişkinleri de büyülüyor, çünkü ufuklarını açıyor, yaşadıkları hayatın bir kereliğine ve geri dönüşsüz bir şekilde planlanmadığını, tam tersi aksine her şeyin durmaksızın değiştip dönüştüğünü gösteriyor. Kitaplarımı yetişkinler de okuyor. Yetişkinlere, çocuk kitabı kılığında felsefe demişti bir felsefe öğretmeni. Yetişkinlerin de felsefeyle yakınlaşmasına, felsefe okumaya cesaret etmesine vesile oldukları için sanırım. Her yerde. Kafede, evimde... Nasılsa bilgisayarım var, istediğim her yerde çalışabilirim. Küçük kızım okula gitti mi, ilk iş evdeki çalışma masama kuruluyor ve başlıyorum yazmaya. Sabahları daha iyi yazdığımı söyleyebilirim. Tercihen de yalnız kaldığımda. Dinlediğim müzik, özellikle eşim müzisyen Wassim Soubra'nın piyanosudur. Biliyorsunuz kendisi besteci ve o da benim gibi evde çalışıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/bu-bir-bavul-degildir-onu-duchamp-tasarlad", "text": "Bu bir bavul değildir! Çünkü onu Duchamp tasarladı. Duchamp 1935-1940 arasında bu bavullardan 20 adet yapmış, her birine de bir adet orijinal eser eklemiş. Şimdi MOMA gibi bazı müzelerde, dünyaca ünlü koleksiyonlarda yer alıyor. Ha, AliExpress'te de boş halleri mevcut orası ayrı."} {"url": "https://egoistokur.com/bu-kitabi-okuyan-ay-tavsani-kadar-muhtesem-olsu", "text": "Bu kitabı okuyan AY TAVŞANI kadar muhteşem olsun! Ben daha ne söyleyeyim. Gökçe Gökçeer yazdı, yetmez mi? Gökçe'nin yazılarını ayrı seviyorum, tavsiyelerine aynı güveniyorum. Dolayısıyla bu, şu demek oluyor: Hazırlanalım; Muhteşem Ay Tavşanı, çok güzel bir kitap. Bu kitabı okuyan, Ay Tavşanı kadar muhteşem olsun! Bademezmelerinizi hazırlayın, taytınızı giyin ve en komik şakalarınızı 'mesela' cebinize doldurun! Çünkü Muhteşem Ay Tavşanı'yla buluşmaya gidiyoruz. P. J. maceraya atılmak, ortalığı toz duman etmek, ciyak ciyak bağırmak ve saçma sapan şeyler istemek için her an hazırda bekleyen bir kız. O kadar enerjik ki, yetişmek mümkün değil. Hele bir gece, o muazzam gece, Ay Tavşanı odasından çıktığında neler olacağını tahmin etmeye çalışmak bile heyecan verici. Peki tüm bu kahkaha tufanı arasında neler oluyor, nasıl maceralar yaşanıyor dersiniz? Satranç oynarken sürekli hile yapan Kral Winston, Kral Rupert tarafından kellesi uçurulmak üzere kaçırılıyor. Sebebi ise Rupert'ın veziri bulamaması. Hayır hayır, zavallı Sandra yemedi onu. Satranç taşı olan vezirden bahsediyorum! P. J. ve Ay Tavşanı, Sandra'nın da yardımıyla Kral Winston'ı, yani P. J.'in babasını kurtarıyor. Ama bu kahramanlık hikayesinde madalyayı Ay Tavşanı'na ya da yeni adıyla Steven'a vermek gerekiyor. Zira onun zekası olmasaydı bu başarı da imkansızdı! Birgitte Sif'in çizimlerini görünce 'nereden tanıdık acaba' diyenler olmuştur. Yanıtı: Oliver! Sue Monroe'nun espri anlayışı ise tamamen yeni ve hayranlık uyandırıcı. Ama İngiliz çocuklar onu radyo ve televizyon programlarından tanıyor. Muhteşem Ay Tavşanı'nın devamını sabırsızlıkla bekleyen çok kişi olduğuna eminim, onlardan biri de benim! Neyse ki Redhouse Kidz çok yakında yeni macerayı okuyacağımızı müjdeliyor kitabın sonunda. Kahramanlarımız bu kez define hırsızlarının peşine düşüyor. Şimdi başınızı kaldırıp aya bakın. Dolunaysa, hani şu yusyuvarlak olan, tavşanınıza merhaba deyin. Eğer göremezseniz ya ayı temizliyordur örümcek bağlamasın diye ya da gardırobunuza girmiştir siz görmeden. Ivırlar ve zıvırlarla uğraşıyordur. Hatta belki taytlarınızdan birini giymekle meşguldür, kim bilir!"} {"url": "https://egoistokur.com/bu-kitap-kapaklari-uzun-yollar-kat-ett", "text": "Penguin 75 adlı kitapta bütün bu soruların cevapları var. Bir de kitap kapakları. Özellikle Emily Bronte'nin Uğultulu Tepeler'i için yapılan kapağa aşık oldum. Kitap kapağı deyip geçtiğimiz ve bizde pek de önemsenmeyen ayrıntının aslında hiç de ayrıntı sayılamayacağını, tek bir kitap kapağının bile ne zorlu aşamalardan geçerek son halini aldığını görmek için okumak gerek."} {"url": "https://egoistokur.com/bu-su-olmeden-once-olmemek-ici", "text": "Şimdi bu konuşma azıcık kısaltılarak ve stop motion tekniği kullanılarak bir kısa film haline getirdi. Çok güzel oldu. O kadar güzel oldu ki, seyreder seyretmez bir daha seyretmek sonra da acilen Egoist Okur'a eklemek istedim. this is water by david foster wallace from charles roderick on Vimeo."} {"url": "https://egoistokur.com/bu-ulkede-hak-etmeyen-insanlar-hep-sizin-onunuzde-olaca", "text": "Çağdaş edebiyatımızın sevilen öykü anlatıcılarından olan Ahmet Büke, ON8 Blog'daki Sosyal Ayrıntılar Ansiklopedisinde bir yıl boyunca her hafta öykü yazdı. Sonunda da 12 yeni bölüm ve bir de final ekleyerek bu öyküleri İnsan Kendine de İyi Gelir adlı bir romana dönüştürdü. İlham kaynağı, Yaşar Kemal ve Orhan Kemal'in bir zamanlar günlük gazetelerde yayınladığı tefrikalardı. Ahmet Büke'yle buluştuğumuzda, elbette bunları ama daha çok bu çok yetenekli yazarın kendine has küçük ve güzel bir öykü gibi sihirli dünyasını konuştuk... Bir de yayıncılığımızın en tuhaf kitaplarını derlediği diğer yeni kitabını. Çocukluğumla alakalı bir şey bu... Kitap bulamayınca evde bulduğum her şeyi okurdum. Dedemin Hayat Ansiklopedisi ciltlerini de çok severdim ve anlattıklarını anlamasam bile resimlerine, fotoğraflarına bakardım. Tefrikanın her bölümünde mahalle hayatının başka bir ayrıntısını anlatma fikri oradan geldi. Bölüm bölüm ilerlesin ve hepsi sonunda bir bütün oluştursun istedim. Reşad Ekrem Koçu'dan ve severek okuduğum meşhur İstanbul Ansiklopedisi'nden de epeyce ilham aldım. Yazmayı sürdürdükçe hikayelerin ana iskeleti ortaya çıktı. Hayatta dün de bugün de değişmeyen, değişmeyecek şeyler vardır. İşsiz olan karakterimin hayata tutunma çabası mesela, zamansız bir durum. Bazen yiyecek parası bile olmuyor ama tam ümidi kesecekken, kapı çalınıyor ve biri geliyor. Dedesi ölmeden önce yiyecek siparişi vermiş meğer. Bazen de epeyce gerçeküstü şeyler oluyor. Kapıyı çalan adamın işi, açlıktan ölmek üzere olan insanların evine gidip onlara yiyecek hazırlamakmış mesela. Önce kartvizitini gösteriyor, sonra mutfağa gidip konserveleri açıyor, tarhanaları pişiriyor. Çizgi romanlarda olur böyle şeyler, hiç beklemediği anda kahramanın imdadına bir süvari yetişir ve tüm sorunlar çözülür ya, onun gibi. Hayatta kalmak, yarınımızı kurtarmak hepimizin temel meselesi; genç işsizliği çok yaygın... Mahalle hayatı var romanımda ama eskisiyle aynı değil, dayanışma ruhu kalmadı pek. Öte yandan umudu kesmemek, vazgeçmemek gerek, son anda da olsa bir çıkış yolu, bir hal çaresi bulunuyor. Kulağa klişe gelebilir ama ben bu mesajı önemli buluyorum. 2 yaşındaki kızım olmasa, vazgeçebilirdim. Bu romanı benden ona bir şey kalsın diye yazdım zaten. Baban yenildi belki ama umudunu yitirmedi, sen ondan da güçlü ol ve zor durumlarda hep bir çıkış yolu bulunacağını bil, pes etme, vazgeçme demek için. Bende babamın karamsarlığı, annemin iyimserliği var. Babam okumuş yazmış ama karamsar biriydi. Annemse okumamıştı ama hayata inancı kuvvetliydi. Kara gün kararıp kalmaz derdi hep. Babam erken yaşta öldü, annemse hayatta. Bizim ailenin bütün erkekleri erken öldü, hepsi de karamsar insanlardı. Galiba bizde hep en son kadınlar öldü. Şimdi düşünüyorum da iyi ki kızım olmuş, oğlum olsa üzülürdüm. Ölüm var hikayelerinde ama bu, hayatın normal akışını kesmiyor hiçbir zaman. O benim Egeli ve kasabalı oluşumla alakalı bir şey. Ege kasabalarında ölüm trajik bir şey sayılmazdı. Kimse uzun uzun ağlayıp dövünmezdi mesela, çünkü hayatın olağan akışının bir parçasıydı. Doğmak nasılsa ölmek de öyleydi. Hatta biz çocukken sevinirdik, helva yiyeceğiz diye. Modern hayatta bu değişti, insanlar kendi evlerinde değil, hastane köşelerinde ölüyor. Çocuklara da göstermiyorlar ölüyü, uzaklara gitti falan diye yalanlar söylüyorlar. Kitabında daha önce hiç yayınlanmamış 12 bölüm var. Yaşar Kemal usulü bitirmişsin romanı. Evet, yüklükte başlıyor, yüklükte bitiyor. Ve o 12 bölümün yanı sıra romanın finali de internette yok. Bildiğimiz yüklük işte... Kitap yüklükte başlamıştı, çocukluğumla. Bizim evde en sevdiğim yer babaannemin odasındaki yüklüktü, yaramazlık yaptığım yerdi orası, yüklüğe girip yorganların arasına sızar ve orada uyuyakalırdım. Zayıf bir çocuk olduğum için beni saatlerce bulamazlardı. Dolabın kapağını da kapatırdım. Ana rahmine dönüş gibiydi bir bakıma, tüm dünyayla bağlantım kesilirdi. Bir de babaannem bahçedeki hanımelinin çiçeklerini toplayıp yüklüğe, temiz çarşafların arasına koyardı, güzel koksun diye. Ahşap kokusu, temiz çarşaflardaki sabun kokusu, hanımeli kokusu; hepsi birbirine karışırdı. Edebiyat dünyamızda ayrı bir yerin var; hem içindesin bu dünyanın hem de dışında... Hem genç kuşağın önemli yazarlarındansın hem de tam buraya ait değilsin, uzaklardan selam ediyor gibisin... Bir de ben edebiyat dünyasından olup da seni sevmeyen birine rastlamadım. Ne güzel, öyleyse gerçekten... Şu an İzmir'deyim ama İstanbul'da olduğum zamanlarda da hayatım böyleydi. Birkaç arkadaşım vardı, hep onlarla oturur, onlarla sohbet eder, yazar çizer tayfasıyla da pek içli dışlı olmazdım. Ama genç okurlarla ilişkim iyi... Sosyal medya üzerinden iletişim kuruyoruz daha çok. Öykü yazmayı takıntılı biçimde seven ve bunda ısrar eden bir kuşak geliyor, mutluyum. Cep harçlıklarını biriktirip dergi çıkaran gençler var. Tasarımcıya verecek paraları yok, önce oturup tasarım öğreniyor, sonra da her şeyi kendileri yapıyorlar. Öğüt vermiyorum, çünkü kendim de öğüt almaktan hoşlanmıyorum. İyi bir mesleğiniz olsun, yazarlığı çizerliği onunla birlikte yürütün, öbür türlü yaşamak zor, yıpranırsınız diyorum sadece. Çok iyilerin bile yazarak yaşamasının çok zor olduğu bir ülke burası. Hak etmeyen insanlar hep sizin önünüzde olacak, onların çok rahat hayatlar yaşadığını göreceksiniz ve siz, çok yetenekli bile olsanız hep zor koşullarda yaşayacaksınız diyorum. Aksi takdirde para kazanmak için sevmeyecekleri şeyler yazabilirler... Gençken bir arkadaşım Konya'dan bir sürü kitapla gelmişti. Orada bir han varmış, yayıncıların olduğu. Bunlar burada çok satıyor, siz de yazın, basalım demişler. Kapalı kadınların, muhafazakar erkeklerin aşkları... Anadolu'da böyle müthiş bir network var ve bu tür kitapların her biri 200-300 bin satıyor. Okur için öykünün güzel yanı nedir, bilmiyorum ama benim için çabuk bitmesi. Mesela geçen sene ON8 Blog'a her ay beş öykü teslim etmem gerekiyordu ve ben bunun için ayda üç gün ayırıyordum. Evde bir çalışma odam yoktu ve sürekli gürültü yapan küçük bir kızım vardı. O yüzden yazacağım günler bizim mahalledeki kahveye gidiyordum. Bana bir sade kahve yap diyordum, zaten tanıyordu çocuk beni, hatta televizyonun sesi yüksekse ben söylemeden kısıyordu. Uzun süre borsacı zannetmiş. Sürekli internete bakıp duruyorum ya... Abi nasıl gidiyor borsa? diye sordu bir gün. Borsacı değilim ki öykü yazıyorum dedim. Yazık! deyip uzaklaştı. Şakalaşacak kadar tanıyorduk birbirimizi anlayacağın, bana prize yakın masayı ayırıyorlardı. Bir yazarın her yerde, her koşulda yazmayı öğrenmesi gerek. Ben bunu yapabiliyorum. Bazen arkadaşlar maç izleyip bira içerken benim bir köşede çalıştığım olur. Olabilir. Kahvede çalışmak öğretici bir şey... Bizimkine yaşlı amcalar gelir genelde. Her gün okey oynayıp aynı şeyleri konuşur, aynı meseleler için kavga ederler. Sonra teyzenin biri girer içeri ve oradakilerden birine Altı saattir buradasın, evin yolunu unuttun diye bağırmaya başlar. 1920'lerden itibaren Türkiye'de basılmış absürd kitapları. 60'larda yazılmış şu ünlü Sevgiliye Aşk Mektubu Örnekleri mesela... Okurlara örneklerle aşk mektubu yazmayı öğretiyor. Eskiden vardı. Ve benim düşünceme göre, bizdeki deli zenginliği 1980'lerde tükendi. Yani o tarihten itibaren delilikte de vasatlaşmaya, birörnekleşmeye başladık. Bakıyorum, 80'lerden sonra da berbat kitaplar yazılmış ama hiçbiri pek orijinal değil. 80'lerden önce, hele 1940-70 arası benzersiz işler çıkmış. Galiba Foucault'nun 1900'lerin Avrupa'sı için söylediği şeyi biz yeni yeni yaşıyoruz; deliliği hapsediyoruz. Ben çocukken deliler de dışarıda, sokaktaydı. Hele taşrada onlar belki de insanların tek eğlencesiydi. İstismardan, dalga geçmekten söz etmiyorum; onlara sahip çıkılırdı ve korunur, kollanırlardı. Babam esnaftı ve hatırlıyorum bizim eve her gün ayrı deli gelirdi. Ve bizimle sohbet eder, soframızda otururlardı. Biri mesela sadece pazartesileri gelirken, bir diğeri yılda tek gün gelirdi. Atıyorum, her yıl 3 Mayıs'ta gelip babamdan beş lira alan bir adam vardı, sonra çekip giderdi. Bu insanlar bizim toplumun zenginliğiydi. Şimdi sokakta deli falan göremezsin, hepsi evlere, hastanelere kapatılmış durumda. Oysa aslında çoğu aramızda yaşayabilecek durumda."} {"url": "https://egoistokur.com/bu-ulkede-hakki-teslim-edilmeyenler-kimlerdir-cevap-en-iyi-olan-herke", "text": "Romancı Hamdi Koç'la Habertürk Gazetesinin Kitap Eki için bir söyleşi yapmıştık. Mühim şeyler konuşmuştuk ama ekin sınırlı sayfa sayısı yüzünden ne yazık ki tamamını yayınlayamamıştım. Çok uzundu. Kesmek gerekmişti. Yazık olmuştu! Sonbahar geldi ya, ben bugünlerde biraz içime kapandım o yüzden daha çok kitap okuyorum, daha çok dergi karıştırıyorum ve aklıma bazı soruların takılıp duruyor. Hızla sarıldım telefona, bir randevu daha istedim Hamdi'den. Kırmadı, kabul etti. Ben aklımda ne varsa sordum, o çekinmeden cevapladı. Böylece ortaya yepyeni bir söyleşi çıktı. Okuyun ve şu durgun, herkesin cici cici, terbiyeli terbiyeli birbirini ağırladığı, ara sıra da birinin çıkıp sırf kendini göstermek, adına birilerine çamur attığı, bu arada iyi kitapların ve sıkı okurların heba edildiği edebiyat dünyamızdaki tek ciddi hareket çabasına dair görüşlerinizi yazın. Katılın, itiraz edin, alkışlayın ama susmayın. Galiba onlara değil, kendime arkadaş arıyorum. Yazarken bunu düşündüğümü hatırlamıyorum ama şimdi senden duyunca birden aslında öyleymiş gibi geldi. Çocukluğumdan beri başkalarıyla zevk paylaşımı sağlayamamak gibi bir problemim oldu. Bu kendimde hatırladığım en eski problemim. Şimdi artık yetişkin biri olarak paylaşma heyecanım elbette azaldı. Mesleki deformasyon da başladı tabii, hatta aldı başını gidiyor. Birileriyle bir araya gelince artık Ezra Pound'dan ya da Conrad'dan bahsetmek hiç içimden gelmiyor, eğer benden bahsetmeyeceksek susalım oturalım, dinlenelim, gülüp eğlenelim diye geçiyor içimden. Aman dikkat! Böyle söylemenden hoşlanmayacaklar olacaktır... Zira senin çoğu zaman buruk bir tını taşıyan şakalarını bilerek ya da bilmeyerek yanlış anlamaya ve anlatmaya eğilimi var birilerinin... Ben seninle söyleşilerimizin birinde, kimse yanlış anlayamasın diye smiley'ler kullanmayı denemiştim mesela. İçimden böyle geçiyor, ne yapalım. Çünkü artık yorgun oluyorum. Her iş yorucudur elbette, ama yazmak bilhassa yorucu. Yine de eski alışkanlık, birinin elinde bir kitap görünce sevdiğim bir yazarın kitabı olsun diye hızlıca dua ediyorum. Çünkü kötü bir yazarı okuyan birinden iyi bir şey beklemem, mesela o kafede oturmak bile içimden gelmez. Geçenlerde acayip bir şey oldu. Bir gün Beşiktaş'ta esnaf çaycısına oturdum, bir baktım yanımda genç bir çocuk iki büklüm olmuş Heidegger'in Basic Writings'ini okuyor. Nasıl hoşuma gitti, anlatamam. Çayı hemen büyük boy istedim, su bardağıyla. Bir de tabii şey var, memleketin hali endişesi. İyi yazarlar iyi ruhlar yaratır. Gençler edebiyatın devlerini tanısınlar istiyorum. Tanımıyorlar. Sadece gençler değil kimse tanımıyor. Çünkü devler insandan olağandışı bir çaba bekler, algı seviyeni yükseltmeni bekler. Conrad'ın herhangi bir romanını, mesela Nigger of Narcissus'u, ya da Melville'in Billy Budd'ını pür dikkat kesilmeden okuyamazsın. O enerjiyi de kimse vermiyor. Eh, tabii, zevk unsuru var, roman okurken kolayca zevk almak yerine yorulmaya başlarsan orada duruyorsun. Thomas Mann var mesela. Henry James de öyle. Yalnız, doğru anlaşılmak halinde bir ironi var. Öyle olunca, enteresandır, para da kazanıyorsun, hayatın rahat geçmeye başlıyor. Zavallı Joyce borç içinde öldü. Dul karısı üç kuruşa Ulysses'in manüskrilerini satmak için müşteri aradı. Ne acı, değil mi? Bugün Joyce İrlanda'nın en kıymetli aktifi. Henry James gerçi büyük paralar kazanamadı ama rahat yaşadı, ve göçmen olduğu bir ülkede şövalye yapılacak kadar muteber biriydi. Herman Melville. Adamcağızın çekmediği kalmadı. Dünyanın en büyük romanını yazmış adamdı, Moby Dick'i. Üstelik Moby Dick ilk kez Amerika'da değil, o devir için daha derin, daha köklü bir roman duygusuna, hatta endüstrisine sahip bir ülkede, İngiltere'de yayımlanmıştı. Kimse oralı olmadı. Tüm zamanların en büyük romanı yanıbaşlarında, iki adım ötelerinde, çarşıda yayınlandı ama Londralılar bu romanı ıskaladı. Güzel soru. Düşünmem lazım. Ama uzatmadan şunu söyleyebilirim, eskiden beri aklımda kendimin küçücük soğuk bir odada küçük bir tahta masada oturmuş, edebiyata hizmet eden adam olarak görüntüsü vardır. Bu hizmetkar yanımı gözden kaçırdığımı fark edince moralim bozulur. Benim de hayatım bütün görünürdeki avantajlarıma, şanslarıma rağmen engellerle dolu. En büyük engel de içimde. Yetti artık, sıkıldım, bıktım, yoruldum, hallerine girmek. Ya da bazen şımarmak. Ya da memlekete kızmak. Bu tuzaklara düştüğümü ya da düşmek üzere olduğumu fark ettiğim zaman içimi temizlemek için yine küçük oda, küçük masa, küçük adam görüntüsünü ararım. Ve tabii kağıt kalem. Birkaç ay öncesine kadar evime gelsen beni hacker filan zannederdin, beş altı bilgisayarla birden çalışıyordum. Şimdi hepsini kaldırıp arka odaya attım, çıkardım kağıdı kalemi, eski güzel usullerle, yani iki satır yazıp olmadı deyip kağıt yırtıp atarak çalışıyorum. Naif halini. Biraz salak ama tatlı bir hayalcilikle dolu, edebiyatı dünyanın en önemli şeyi sandığın, yazma işiyle uğraştığının elinin iki parmak boğumundaki mürekkep lekesinden anlaşıldığı, hatalarını delete edemediğin, elektrik kesilmesinden korkmadığın halini. Kastettiğim kendi kusurlarıma takılmaktı. Bazen kendimi ızdıraplı bir roman kahramanı sanmak gibi bir eğilimim var. Onlardan değil, kendimizden esirgediklerimizi kastediyordum. Onlar ölümsüz olmuşlar, hatta çoğunun copyright süresi bile dolmuş. Yani bizden alacakları bir şey kalmamış. Ama biz kendimizi zorlarsak, daha iyi bilen, daha zevk sahibi bireyler olabiliriz. Yüksek edebiyat klasik müzik gibidir. Herkes dinleyemez gibi gelir insana, oysa kafayı takarsa herkes dinleyebilir, yeterince dinlerse de bir gün zevkle dinlemeye başlar. Bu bir kişisel eğitimdir, insan inat eder ve kendi kendini eğitir. Bil, öğren, ama istersen sevme! Conrad'ı, Henry James'i oku, sonra istersen de ki bu adamlar bana göre değil çünkü ben insan bilincinin o kadar karmaşık olduğunu düşünmüyorum, bu tür bir üslubu da müzikli bulmuyorum. De. O zaman herkes sana şapka çıkarır. Kendine o terbiyeyi verirsen ondan sonra sıradan yazarların ve daha da sıradan eleştirmenlerin seni kandırması daha zor olur. Ondan sonra sevdiğini niye seviyorsun, bilirsin. Bir kere, eleştirmenler her şeyi yaparlar. Cidden. Eleştirmen de yazar gibi kendinden bahsettirmek zorunda olan kişidir. İlgi çekmek, kendini takip ettirmek, ne demiş dedirtmek zorundadır. Yazardan farkı ölümlü olmasıdır. Öldükten sonra başarı kazanmış çok yazar vardır ama yaşarken önemsenmemiş, önemi sonradan farkedilmiş hiçbir eleştirmen yoktur. O yüzden büyük laflar etmeleri, mesela futbol ve roman gibi çarpıcı benzetmeler yapmaları, hadise çıkarmaları şarttır. Çünkü işi bugünle sınırlıdır. Çünkü öldükten sonra etkisi süren eleştirmen yoktur. Edmund Wilson'ın Ulysses için ne dediği ya da F. R. Leavis'in D. H. Lawrence için ne dediği zamanında önemliydi ama bugün kimsenin umurunda değil. Edebiyat tarihi içinde bile bir önemi yok artık. Hatta vakti zamanın ortalığı titreten eleştirmenlerinin bugün kitaplarının baskıları bile yok. Edebiyat kuramcısıysan eğer, o zaman iş biraz değişir. Senden daha seksi bir kuramcı gelene kadar bir süre akademik bir atraksiyon olursun. Ama o da bir süre. Yetmişlerde seksenlerde bir Barthes fırtınası vardı, doksanlarda bir baktık yerine Derrida geçmiş. Artık o da rüzgarını kaybetti. Soruyorum sana, Yapısalcılıktan geriye ne kaldı? Soruyorum, deconstruction'dan geriye ne kalacak ve kimin umurunda olacak. Ama edebiyat kuramları hiçbir zaman romancıları etkileyen şeyler olmamıştır. Aksine, kuramlar romanların arkasından gelir. Neyse, eleştirmenlere dönelim. Neyse. Boşver. Sıkıldım. Eleştirmenleri eleştirmenin sonu yok. Faydası da yok. Yeter. Hele Türkiye gibi basının da okurun da ideoloji üzerinden çalıştığı bir diyarda çok da yetmiştir. Türkiye solcuların otuzlardan, kırklardan itibaren kültür hayatının idaresini ele geçirdikleri zamanlardan beri bir körler ülkesi olmuştur. İnce Memed'i baş tacı edenler Huzur'u, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü, Yalnızız'ı görmezden gelmişlerdir. Bir Gün Tek Başına'yı büyük Türk romanı ilan edenler Tutunamayanlar'ı görmezden gelmişlerdir. Yalan mı? Bana Türkiye'de eleştirmen deme Allahını seversen. Türkiye'de eleştirmen yoktur. Hiç olmamıştır. Sadece zevksiz bir takım solcular atıp tutmuşlardır. Bizden olanları kollamış, olmayanlara sırtlarını dönmüşlerdir. Bugün inanmıyorsan, yirmi yıl sonra haklı olduğumu görürsün. Türkiye'de ciddi eleştiriye yaklaşıldığı tek an Cemil Meriç'in Demirciler Çarşısı Cinayeti için iyi de bu atlılar nereden geliyorlar nereye gidiyorlar? sorusunu sorduğu andır. O an tektir. Ondan önce de ondan sonra da solcular tarafından afaroz edilme korkusu kimseye hiçbir genel kabul görmüş roman ya da romancı hakkında gerçek bir soru sorulmasına izin vermemiştir. Memlekette basın düzeyinde de akademik düzeyde de hiçbir zaman bilgi cultivate edilmemiştir, sadece cehalet muhafaza edilmiştir. Olur tabii. Hatta çok olur. Birçok büyük yazar yeterince takdir edilemeden, daha doğrusu takdir edildiklerini göremeden ölmüştür. Mesela Joyce'un dünyanın en büyük yazarı olduğu 20'li yıllardan itibaren az çok kabul ediliyor, dile getiriliyordu. Ama bunun sebeplerinin ortaya dökülmesi için 50'li yıllara gelinmesi gerekti. Daha önceki yüzyılların romancılarını hiç saymıyorum. Ama bunun tersi de doğru. Vaktiyle Sartre yeri göğü inletirdi. Bugün kimse onun büyük romancı olduğunu iddia etmiyor. Artık neredeyse sadece edebiyat kültürü babında okunan yazarlardan biri oldu. Öte yandan Proust büyüdükçe büyüyor. Tabii Proust Joyce'a göre avantajlı. Proust okurken dış referans sıkıntısı çekmiyorsun. Onunki bütün cevapları kendi içinde olan bir dünya. İhtimal, bir elli sene sonra, Proust'un gelmiş geçmiş en büyük yazar olduğunu söyleyeceğiz. Eleştirmenler ve okurlar bir yana, yazarlar başka yazarları keşfetmek ve methetmek konusunda cömert oldular mı? Bana öyle geliyor ki, edebiyattan başka ölçüler girdi hep işin içine. Mesela bir yazarın sağda mı solda mı durduğu ona verilen değeri belirleyen bir şey oldu. Evet, bu da bize has, gözlerimizi kör eden bir hastalık. Memlekette yazarlar için bir yere yaslanma mecburiyeti var. Hem öyle sıradan bir yaslanma da değil, temiz bir yaslanmadan bahsediyorum. Yani net olacaksın. Tanpınar da esasen CHP'ye yaslanmıştı, herhalde Behçet Kemal Çağlar'ın forsunu kıskanıyordu, öte yandan romanlarında Osmanlıcı, hatta yer yer Müslümanca anlar vardı ve makalelerinde ne yazarsa yazsın romanlarındaki bu anlar elbette not ediliyordu. Sonunda ortada kaldı. 70'li yıllarda, yani benim ortaokul, lise yıllarımda Tanpınar'ı sağcı yazar diye bilirdik. Seksen başlarında Adam Yayınları Aydaki Kadın'ı bastığında çok kişi Mehmet Fuat gibi solcu biri nasıl böyle bir yazarı basar diye hayret etmişti. O sıra, hatırlıyorum, birkaç yıl boyunca, Tanpınar bizim yeni yetişen entellektüellerimizin underground sevgisine mazhar oldu. Türkiye böyle. Burada pasta ideoloji bıçağıyla kesilir. Peyami Safa. Onu da benim çocukluk yıllarımda, faşist yazar diye bilirdik. Bugün hala romanlarının marjinal kalmasında ısrar ediyoruz. Oysa adam bana göre harikulade iki roman yazdı, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ve Yalnızız. Tanpınar'ın başına gelen şey. Onun lafı zaten. Huzur'un basından, eleştirmenlerden ilgi görmemesinden yakınırken söylüyor. Zavallı, memlekette eleştirmen var sanıyor. Evet, sen meselenin benden daha gerçekçi tarafına parmak bastın. Şimdi koskoca yayınevi kendince çalışıp çabalayıp bir roman patlatmaya hazırlanıyor, ama adamın biri kalkıp daha o hafta bir kitap ekinde o romana geçiriyor. Okuru etkilemeyebilir, ama bu yazarın ve yayıncının moralini bozar. Sen de eğer kitap eki editörü isen ve o yazıyı basmaya göze almışsan o yayıncıdan bir daha reklam alamamayı da göze almışsın demektir. Ben yayıncı olsam ben de sana bir daha reklam vermem. Ya da yazarsam ve bir gün gelir benden röportaj ya da bir dosya için görüş ya da yazı istersen sana başka kapıya derim. Derim, hiç acımam. Ama işte, bu geçirmelerin altında hep bir amatörlük, bir cahillik, bir kıskançlık, bir birikmiş hesapları görme arzusu ve bir ruh kötülüğü yattığı için etki böyle oluyor. Eleştiri ve kitap tanıtımı bizde adı konmamış ama gavurun review dediği şeyi kastediyorum- henüz bizde saygın bir temele oturmadı. Bu mecralar bu işleri parasız yaptırdıkları için bu işlere ancak çoluk çocuk koşturuyor, onlar da eh, en iyi niyetli söyleyişle, yeni yetme oluyorlar ve işi çığrından çıkarıyorlar. Onların cirit attığı yerlerde de doğal olarak sağlam adamlar arzı endam eylemiyorlar. Ne oldu, bak? Sonunda koca bir edebiyat piyasasında insanları etkileyen tek bir tane edebiyat dergisi ya da kitap dergisi kalmadı. İyi kötü yüz yıllık bir Türkçe edebiyat geleneğimiz var ama bir TLS'miz yok. Niye? Çünkü olanlar hakkaniyetli ve özgürlükçü olmadılar. Kaybettiler. Çünkü tek kusursuz romanımızdır. Çünkü baştan sona okura aynı zevki verir. Tempoyu da ritmi de bozmaz. Bizim Türk yazarlarının en büyük hastalığı olan şişirme, uzatma hastalığına yakalanmadan, disiplinini bozmadan yazar, bitirir. Gerçi sonraki romanlarında Peyami Safa da o tuzaklara düştü. Mesela Yalnızız gibi müthiş bir romanı aralara ütopya düşünceleri sokarak bozdu. Yalnızız'ı çok severim, ama o bölümleri çıkararak. Huzur da hep bu araya mesaj sokma, düşünmeye davet etme hareketleri yüzünden tempo kaybediyor. Böyle şeylerin romanda yeri yoktur. Bireyin perspektifini kaçırdığın an roman dağılmaya başlar. Ne yaptığımı bilmek. Sadece bu. Gerisi önemli değil. Sonunda ben kazanacağım."} {"url": "https://egoistokur.com/bu-yasimda-yapmadigim-hicbir-sey-beni-utandirama", "text": "Kütüphanesine gizlice süzüldüğümüz yazarlardan biri de Mülksüzler, Yerdeniz Büyücüsü, Aya Tırmanmak, Lavinia ve Dünyaya Orman Denir adlı kitapların yaratıcısı Ursula K. Le Guin oldu. Onun Neil Gaiman gibi okuma gözlüğü kullanıp kullanmadığını bilemiyorum ama bu röportajıyla kitap kulüplerine karşı önyargılarımı yerle bir ettiğine şüphe yok. Meğer Ursula'mız da amatör bir kitap kulübüne üyeymiş ve her hafta hevesli okurlarla buluşup edebiyat sohbetleri yapıyormuş. Bu soruyu hiç sevmiyorum, çünkü edebiyatı bir yarış gibi algılamamıza yol açıyor. Şuna karşı bu, ona karşı şu... Yok, hayır, ben almayayım. Elbette kendime göre tercihlerim, favorilerim var ama onları listelemeye kalkışmıyodrum. Ama üyeyim zaten. Bizim kulüp, yeni ya da eski her tür romanı okuyup onlar üzerine konuşmayı seven bir grup zeki insandan oluşuyor. Kitaplarımı okudukları ay beni davet etmişlerdi. Tartışmalarını dinledikten sonra ben de gruba katılmak istedim. Elime ne geçerse okurdum, hiç durmamacasına... Evimiz kitaplarla, oturduğumuz kasaba kütüphanelerle doluydu. Mutluluktan ölebilirdim! 1970'lerin feminist kitaplarını hiç okuyamadım ama açıkçası kimse de beni buna zorlamadı. Beyaz Saray'ın kargaşasından biraz olsun uzaklaşsın diye, Jane Austen'dan Mansfield Park. Ohooo, öyle çok kitabı yarım bırakıyorum ki. Her gün bir sürü şey yolluyorlar, çoğunlukla da editör içine bir not iliştirmiş oluyor; Falanca yazar bu kitapla kurmacayı yeniden icat etti ya da Daha önce yazılmış bütün kitapları unutun, hepsi bunun gölgesinde kalacak gibisinden şeyler... Böyle notlar beklentilerimi yükseltiyor ve bir şans veriyorum ama çoğunu bitiremiyorum bile. İtiraf edeyim, bazen de aradan Kij Johnson ya da Helen Phillips gibi bir yazar çıkıyor ve hayat benim için bir anda güzelleşiyor. En sevdiğim yok ama bazılarının bir parça ihmal edildiğini düşündüğüm için onlara daha şefkatle yaklaşıyorum. Sesler ve Lavinia onlardan. Benim yaşımda, yapmadığım hiçbir şey beni utandıramaz. Belki sadece eskiden, çok uzun zaman önce yaptığım şeylerin bazılarından utanabilirim."} {"url": "https://egoistokur.com/bugun-bir-hakim-hatice-kacmazin-katiline-indirim-verd", "text": "Yollar yürümekle aşınmıyormuş sahiden. Dilinde tüy bitse, canı anlamak istemeyince karşındakinin, anlamayabiliyormuş gerçekleri. Cehalet, maddi zorluklar, aptallık değilmiş sadece kötülüğün sebebi. Bugün bir hakim, Hatice Kaçmaz'ın katiline indirim verdi. 3 buçuk yaşında kızı olan gencecik bir kadının hayatını sonlandıran adamın tutku derecesinde aşırı sevgiden öldürdüğüne kanaat etti. Bu ülke gencecik kadınları toprağa koymaya doymadı, doyamıyor. Hepimiz ölsek, öyle hemencecik de değil, ölmeden önce şöyle 15-20 kez bıçaklansak, sürüklensek, tecavüze uğrasak anca rahata erecek bütün memleket sanki. Hatice'nin mahkemesinin olduğu gün Burdur'da kadın heykeli saldırıya uğramış ve kan kırmızısına boyanmış. Kadının mermerine bile tahammül edemeyen sapıklarla aynı enleme aynı boylama denk gelmişiz. Öldür Allah bitmiyoruz bir yandan, bir yandan da üreyip duruyoruz. Hatice Kaçmaz'ın Haziran ayında görülen davasına gitmiştim. Katil süt dökmüş kedi gibi nasıl da güzel bir arkadaşlıkları olduğunu anlatıyordu. Ellerini önüne iliştirmiş, kravatını takmış, mahkemeye saygıda kusur etmeden Hatice'yi ne kadar sevdiğini anlatıyordu. Hatice'nin yaşlı anası ile babası çaresizce inliyordu arada bir. Ben taa arka sıradan duyuyordum onların iç çekişini. Akraba olduğunu tahmin ettiğim bir adam katile bağırdı. Onun da anasını bilmem ne edeceğini haykırarak. Öyle ya analar, bacılar, kızlar kendi aramızda alırız erkeklerin birbirinden intikamını. Hatice'nin avukatı Kadın Cinayetleri'ni Durduracağız Platformu'nun gencecik kadın avukatları söz aldı sonra. Ses kayıtlarını bulmuşlar. Meğer katilin evlenme teklifine hayır diyormuş Hatice, katilin anlattığının tam aksine. Zavallıcık nasıl da iletişim çağında yaşadığımızı unutmuş. Big Brother kırk yılın başı bir işe yarayacak, o da bu garibanı bulmuş iyi mi? Kayıtta Hatice korku dolu bir sesle sen benden daha iyilerine layıksın minvalinde sözler söylerken- bizimki meğer çok delikanlıymış, hiç de mahkemede durduğu gibi ürkek değilmiş- tehdit dolu bir sesle beni terk ediyorsun ha, beni diyor şaşkınlıkla. Sonra katil tekrar sözü alıyor. Hemen 112'yi aradım diyor. Genç avukatlar küt diye yine bir ses bandı çıkarıyorlar. Bak sen, Hatice can çekişirken kendisi aramış 112'yi meğer. Son bir çabayla telefona sarılmış, bıçaklandım gelin beni kurtarın diyor. Ölüyorum yetişin diyor. Ben artık sadece Hatice'nin annesiyle babasının iç çekişini duyuyorum. Mırıl mırıl bir sesle kendine yakın gördüğü orta yaşlı erkek hakime, birbirlerini nasıl da sevdiklerini anlatıyor bu defa katil. Hakim 'ne ilgisi var bunların, olay gününü anlat' diye azarlayınca umutlanıyorum. Nihayet gerçeği görebilen biri var diye... Bunca ses kaydından sonra rezil herif artık hak eden cezayı alır diye düşünüyorum. Sonraki mahkemelerde Hakim değişmiş. Yerine başkası gelmiş. O da, bir kadınla buluşmaya kurban bıçağı ile giden adamın taammüden değil, ani bir ihtirasla kadını öldürdüğüne kanaat etmiş. Canımız tehlikede. Hepimiz tehdit altındayız. Bu tehdidin kaynağı sefaleti, perişanlığı vücudunun her zerresine sirayet etmiş o zavallı insan müsveddeleri değil. Sadece onlarla baş edebilmek çok kolay olurdu. Biraz korku salsan, seni soktum mu içeri bir daha çıkarmam desen, diyebilsen bir daha gıkını bile çıkaramayacak rezil sürüsünü sindirmek işten bile sayılmazdı. Kadınlar için en büyük tehdit, bu katil sürüsüne fırsat verenlerdir."} {"url": "https://egoistokur.com/bugunlerde-faulkner-okuyorum-bizim-cukurovali-faulkne", "text": "Çocukluğunu adamakıllı hatırlayamamak gibi bir özre sahibim. Aklımda kalanlar sadece unutulmayacak kadar derin iz bırakan şeyler. Kapı komşumuz kreş işleten bir anneydi, Gülay Teyze... Çocuk dergileri getirdiğini hatırlıyorum. Onun çocuklarıyla birlikte ilgiyle karıştırırdık bu dergileri. Karikatürlerini okur, bulmacalarına filan kafa yorardık. Evimizde özel bir kitaplık yoktu. Sanırım okulumuzda da hatırı sayılır bir kütüphane yoktu. Böyle olunca kitaba ulaşmak neredeyse imkansız hale geliyor tabii. Yalnız sınıfta kitaplık kulübü temsilcisiydim, onu hatırlıyorum. Her yıl kitaplık kulübünün temsilcisi ben oluyordum niyeyse. Üzerime yapışıp kaldığı için herhalde. Öğretmen dolabının kırık dökük bir rafına sıkıştırılmış kitaplar için de okuma takip defteri tutuyordum. Kim hangi kitabı almışsa gelip bendeki deftere kayıt yaptırıyordu. İlkokulda en sevdiğim kitabın sadece resimlerini hatırlıyorum. O da hayal meyal. Hayvanlar arasında geçen bir hikayeydi galiba. Sonrasındaysa sık sık okuduklarım R. L. Stevenson ve Jules Verne'in birkaç kitabıydı. Dönüp dönüp Define Adasını, Balonla Beş Haftayı filan okuyordum. Bir de ortaokul yıllarımda bir yaz köye gittiğimde Aziz Nesin'in Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamazını birkaç kere okumuştum. Lise yılları ise sokaklarda sürtmek ve ders çalışmak arasında geçtiği için okumayı bütünüyle boşladım. O yılları neredeyse hiçbir şey okumadan geçtim sanırım. Ya da aklımda iz bırakmayacak kadar eften püften şeylerdi okuduklarım. Kitap, eh, elbette çaldım birkaç tane. Üniversitede staj için bir ilkokula gitmiştim. Okulun kütüphanesinde Durkheim'ın İntiharlar Kitabını araklamıştım. Bayağı da oylumlu bir şeydi mübarek, çantaya zor sığdırdığımı hatırlıyorum. İlkokul çocuklarını böyle tehlikeli bir konudan uzak tutmak gerektiğini düşünerek vicdanımı rahatlatmıştım sonra. Bir de bir ilçe halk kütüphanesinden Turgut Uyar'ın Divanını yürütmüştüm. Harika bir kitaptır. Onun yerine de başka bir şiir kitabı bırakmıştım, sanırım hafifletici sebep kabilinden. Ufak tefek başka vukuatlarım da olmuştur aslında. Düşünsem çıkar. Ama pek hatırlamak istemiyorum galiba. Ödünç alıp vermediğim, veremediğim sekiz-on kitap var. Hepsinin sahibini tek tek biliyorum. Onlar da beni kara deftere yazmışlardır herhalde. Buna karşılık benden ödünç alınıp da getirilmeyen düzinelerce kitap vardır. Burada o arkadaşların isimlerini anıp kendilerini rencide etmek istemiyorum. Şaka bir yana, olmazsa olmaz kimi kitaplar dışında, kitap biriktirmek değil kitap dağıtmak taraftarıyım. Ömrüm boyunca bir daha kapağını açmayacağım kitapların evimde durması beni yoruyor, sanırım kitabı da. Benim bütün okuma serüvenim yaramazlık üzerine kurulu bir ara dönemler rejimi halinde yaşandı, yaşanıyor. Kimi zaman bir yazarın birkaç kitabını ardarda okumak ya da çocuk kitaplarına ağırlık vermek dışında her daim, her telden okuyorum. Hikaye yazma derdinde olan biri, her türden insana yanaşıp, herkesten özgün bir şeyler duyma çabasında olduğu gibi farklı alanlardan kitaplarla da haşır neşir olmak durumundadır bence. Şaka gibi gelecek ama istanbul trafiğinde acayip iyi okuyorum. Metrobüste ya da metroda ya da herhangi bir taşıtta oturacak kadar şanslıysam değmeyin keyfime. Yanımdan istanbul akarken ben Bukowski'ye dalarım. Kafamı kaldırdığımda okuduğum kitaptan fırlamış karakterler bulmak da cabası. Kütüphanede de okurum tuvalette de, vapurda da odamda masa başında da. Yazmak için de öyle, neredeyse hiçbir özel şart aramam. Bu biraz sürdürmek zorunda olduğum yaşamın bana bu lüksü sunmamasıyla ilgili sanırım. Okumak ve yazmak için zaman ve mekanı dert edecek durumda değilim demek istiyorum. Ama ille de ideal bir okuma deneyimi duymak isterseniz bir yıla yakın bir süre kaldığım hapishaneden söz ederim size. İşte orada yoğunlaşmanın ve içselleştirmenin son kertesinde, tamamen özgürce bir okuma serüvenim oldu. Ne tür kitapları sever, okursunuz? Kütüphanenizin bir haritasını çizmenizi istesek neler anlatırsınız? Okumayı en az sizin kadar seven biri kütüphanenizi görse ne hazinelerle karşılaşır? Bir de orada bizi şaşırtacak, sizden beklemeyeceğimiz ne bulurduk. Kitaplığımda çok özel şeyler yok, çoğunluğu eski baskı kitaplar. Yaşamıma bir biçimde burnunu sokmuş bütün kitaplar benim gözümde oldukça değerli parçalardır ama. Hazine sayılır mı sayılmaz mı bilmem ama üniversiteden beri lime lime ederek okuduğum Ulysses öyledir mesela. Ya da Saroyan'ın Yoksul İnsanları öyledir. Salinger öyledir... Ne bileyim, dışardan bir göz için pek kıymetli sayılmaz hiçbiri. Sadece benim için, benim hayatımdaki sekme taşları oldukları için değerli olan nesneler işte onlar. Tür ayrımım yok diyebilirim. Ancak zamanını beklediğim, şimdilik tadına varamadığım, tipim olmayan türler var. Polisiye ve fantastik gibi. Şimdilik! Bir de öykünün uzununa içim ısınmadı hiç. Ve çeviri şiire. Okumaya başlayıp da yarı yolda bıraktığım kitapların saysam buradan köye yol olur. Önemli sayılan bir kitapta düşkırıklığına uğradığımda kusuru kendimde bulmayı yeğlerim ama. İnsan başkaları hakkında kolayca atıp tutar da kendine toz kondurmaz ya pek. En azından kitap söz konusu olduğunda bir okur olarak kendimi tartıya vurup Sırası değilmiş demeyi bilirim. Hala geçmişi keşfetmekteyim ben. Yeni yayımlananlar keşif düzeyinde menzilime girmiyor pek."} {"url": "https://egoistokur.com/bulusma-ve-direnme-mekanlarimiz-parkla", "text": "Günümüzde mimarlar ve şehir idarecileri 'park' adı verilen ama yeşillikmiş gibi göründükleri halde aslında modern hayatın light birer yansımasından başka bir şey olmayan alanlar yaratıyor, çevrelerini alışveriş merkezleri, içlerini marka ilanları, fast food şubeleriyle dolduruyorlar. Körlemesine bir şekilde yalnızca değişiklik isteğinin peşinden gidiyoruz ve bu değiştirmelerin bize getirdiği şeylere karşılık sonsuza dek bizden aldıklarını belki de yeterince bilmiyoruz diyor Sarkowicz. Bunları okuyunca Gezi gibi eski, köklü parkların niçin çok kıymetli olduğunu ve neden korunmaları gerektiğini daha iyi anlıyor insan. Önce park ve bahçelerin resmi olmayan tarihine bakmak gerek belki. Şöyle üstün körü bir hatırlama çabasıyla akla gelecek ilk örnek hiç şüphesiz kutsal kitaplarda da yeri olan iki kişilik Cennet Bahçesi. Yaradılış mitine göre Adem ile Havva'nın yılan kılığına giren Şeytan'a uyarak bilgi ağacının yasak meyvesini yemeleri ve böylece sonsuz mutluluğu yitirmelerinin öyküsünü hepimiz biliyoruz. Otoritenin bilginin tehlikeli olduğunu biz insanlara öğretme biçimi bu aslında. Başka kadim bahçelerden de söz edilebilir: Eski Mısır'ın evrenin minik birer versiyonu olarak yaratılan olağanüstü güzellikteki bahçeleri, çoktan yitip yok olduğu halde cennetin ikizi imgesiyle dünyanın yedi harikasından biri olarak günümüze kadar gelen Babil'in Asma Bahçeleri, Çinlilerin metaforlar ve simgelerle dolu gizemli bahçeleri, Japonların yalın, mütevazı ve özgür ruhlu bahçeleri... Buradan Eski Yunan ve Roma'nın felsefe konuşulan bahçelerine geçebiliriz. Bizans, Moğol ve İslam bahçeleri de hatırlayabiliriz. Buradan atlamamız gereken yer Avrupa'nın Manastır bahçeleri. Elimde bir kitap var: Parkların ve Bahçelerin Tarihi. Alman tarihçi Hans Sarkowicz yazmış. Tabii burada bahçeyle kastedilen, bir zamanlar şahıslara ait olan ama artık kamuya açılmış durumdaki kent bahçeleri. Sonuçta artık onlar da bir çeşit park... Paris'teki Lüksemburg Bahçesi'ni hatırlayın. 1612'de Marie de Medici tarafından yaptırılmıştı, artık hem tüm Parislilerin hem de turistlerin buluşma ve gezinme mekanı. Her neyse, aslında parkların tarihinin insanlık kadar eski olduğunu ama resmi olarak ortaçağda başladığını bu kitaptan öğreniyorum. İlk parkları aristokratlar ve derebeyleri geyik avlamak için yaptırmış, çevrelerine kalın ve yüksek duvarlar ördürmüş, derin hendekler kazdırmışlar. Dışarıdan kimse giremesin diye. 17'inci yüzyıldan sonra bu parklar sadece avlanma mekanı olmaktan çıkmış, sahiplerinin zenginliğini ve toplumsal statüsünü ortaya koyan meyve ve çiçek bahçelerine dönüşmüş. Lancelot Capability Brown adlı bir mimar İngiltere'nin bütün aristokratlarının bahçelerini yenileyerek dönemin hatırı sayılır şöhretlerinden olmuş. Böylece peyzaj mimarisiadı verilen yeni bir meslek ortaya çıkmış. 19'uncu yüzyıldaki sanayi devrimiyle birlikte şehirler kalabalıklaştıkça, bu özel bahçelerin hepsi teker teker halka açılmış. İnsanlar buluşmak, konuşmak, yürüyüş yapmak, çeşitli spor etkinlikleri gerçekleştirmek, toplumsal olaylarda bir araya gelip durum muhasebesi etmek veya bildiri yayınlamak gibi birçok farklı amaçla artık parklara geliyormuş. Parkların bugün anladığımız anlamda kamulaştırılması sırasında yaşananlarsa ibret verici. Frankfurtlu düşünür Theodore W. Adorno'nun anılarında yer alan bir olay var mesela. 1926'da Almanya'daki Loewenstein Parkı'nda bir arkadaşıyla oturup kitap okurken park bekçisi onları kovalamış. Bu banklar kraliyet alesinin efendilerine aittir diye bağırıyormuş bir yandan. Adorno'nun deyişiyle, Yeni ve demokratik bir park politikasının uygulanmaya başlamasının hemen öncesinde yaşanan bu olay aslında tükenmekte olan bir efendi parkları dönemine aitmiş. Parkların tarihçesi işte bu kadar kısa. Ve geliyoruz günümüze... 100 yıl öncesinin hobi ve botanik bahçelerini, şifa parklarını okuyoruz önce. Ardından günümüzdeki park ve bahçe çeşitliliğini görüyoruz. İnsanın içini karartacak bir tablo sayılabilir. Neler yok ki bugün gittikçe bir parklar ve bahçeler topluluğuna dönüşen dünyamızda. Prefabrik evlerden oluşan konut parkları, heykel parkları, lunaparklar, sanayi parkları, teknoloji parkları, bilim parkları, multimedya parkları, alışveriş parkları... Ve hepsinin bir simgesi olarak Disneyland. Eskiden parklar 'soylulaştırılmış' bir doğa yaratır ve korurken, yeni park kreasyonları adeta parazit olarak yaşıyor diyor Hans Sarkowicz. Alman tarihçiye göre mutlaka korunması gereken vahşi doğa parkları bir yana bırakılırsa, günümüz Avrupalı ve Amerikalı parkları, çağrışımları harekete geçiren bir yeşillik alan izleniminden ibaret hale geliyor yavaş yavaş. Mimarlar ve şehir idarecileri park adı verilen ama yeşillikmiş gibi göründükleri halde aslında modern hayatın light birer yansımasından başka bir şey olmayan alanlar yaratıyor, çevrelerini alışveriş merkezleri, içlerini marka ilanları, fast food şubeleriyle dolduruyorlar. Eski, köklü parklar bu yüzden çok kıymetli, bu yüzden korunmalı... Hans Sarkowicz Körlemesine bir şekilde yalnızca değişiklik isteğinin peşinden gidiyoruz ve bu değiştirmelerin bize getirdiği şeylere karşılık sonsuza dek bizden aldıklarını belki de yeterince bilmiyoruz diyor."} {"url": "https://egoistokur.com/bumerangin-iyi-icerik-atolyesinden-kalanlar-egoist-okurun-10-emir", "text": "29 Kasım 2012'de Hürriyet Gazetesinin düzenlediği Bumerang Ödülleri sahiplerini buldu. O gece ben de birçok yeni ve güzel blogla, bloggerla tanıştım mutluyum. Her ödül alanla birlikte ben de yeniden ödül almışım kadar sevinmemin sebebini ise hakikaten bilmiyorum. Her neyse, tören öncesinde düzenlenen İyi İçerik Atölyesi kapsamında geçen yılın birincilerinden biri olarak benden de bir konuşma yapmamı istediler. İyi bir blog yapmanın sırlarını anlatacaktım. Kalabalık karşısında konuşma yapmakla ilgili tüm korkularıma rağmen yaptım. Orada bulunamayanlar için konuşmanın metnini buraya da alıyorum. Zira hem Egoist Okur'un bazılarınızın zaten bildiği hikayesini anlattım o gün, hem de onunla haşır neşir olduğum 1,5 yıl boyunda öğrendiklerimi. Böylece ortaya Egoist Okur'un 10 Emir'i çıktı. Umarım size de faydalı olur... Bence olur :) Kendi blogunuzu açmanız konusunda size azıcık cesaret verse, o bile yeter. Ben bir blogger'ım. Fakat bunun ne anlama geldiğini tam olarak bilmiyorum. Günlük tutmak gibi bir şey belki. Ama benim web günlüğümü yani blogumu gizlice okumanıza gerek yok. Yakalanma ve beni utandırma korkusu taşımadan yazdığım her şeye rahatça göz atabilirsiniz. İzin vermekle kalmayıp sizi buna teşvik ederim hatta okuduğunuz için sevinirim. Blogumun günlükten bir farkı daha var: Benimki tersten okunuyor. Yani son yazdığım şey, sizin ilk okuduğunuz şey oluyor. İlk olarak ne yazdığımı merak ediyorsanız, sayfalarca geriye gitmeniz gerek. Böyle işte. İnternet birçok şeyi tersine çeviriyor. Ama bir illüzyondan bahsedemeyiz, hepsi gerçek. Üstelik zevkli ve heyecan verici. Gerçi bazen şunu düşünüyorum... Dünyamızı ziyarete gelen bir uzaylı ezkaza internete girse, blogger denen mahlukların tırnaklarını garip renklere boyayıp herkes görsün diye yayınlayan insanlar olduğunu sanabilir. Ortalığı işgal eden kedi videolarından da bahsedebiliriz. Karton kutulara bayılan kediler, aynadaki yansımalarından korkan kediler, bir fare yavrusuna şefkat gösteren iyi huylu kediler ve tabii nadiren de olsa hırlayıp duran hiddetli kediler... İçimden Keşke sokaktaki kedileri de kedi videolarını sevdiğimiz kadar sevebilseydik demek geliyor. Tabii blogların hepsi böyle değil. Geçenlerde, 2009'da İngiltere'de yaşanan bir politik skandalı oyunsever bloggerların ortaya çıkardığını anlatan bir kitap geçti elime. Bir amaç için toplandığımızda sandığımızdan çok daha güçlü olabileceğimizi fark ettirdiği için bana harikulade geldi. Birkaç hafta önce de dünyayı cep telefonları ve blogların değiştireceğine inanan biri İranlı, diğeri Faslı iki genç adamla tanıştım. Bloglarında tefrika halinde yayınlamaya başladıkları çizgi romanları sayesinde dünya çapında şöhret kazanmış durumdalar. Daha parıltılı bir örnek istiyorsanız, Huffington Post'un zaferini hatırlayın derim. Arianne Huffington adlı kadın 2005'te bir blog açmıştı. Soyadını taşıyan bu gazetemsi şey, yedi yıl sonra tarihte ilk kez bir blogger'ın Pulitzer Ödülü kazanmasını sağladı. Ü, Ö ve Ç harfleri yüzünden ismim ve soyadım bir bloga yakışmayacağı için galiba kendimi asla Arianne Huffington'ı kadar başarılı hissetmeyeceğim. Egoist Okur adlı blogum, az önce verdiğim örnekler kadar radikal değişikliklere sebep olmadı. Henüz... Öte yandan insanlık için değil ama benim için büyük bir adımdı, hayatımda neredeyse her şeyi değiştirdi. 2011'de kazandığım Bumerang Ödülü'nden bahsediyorum... Eskiden söyleseler inanmazdım. E-postalara cevap vermek ve Google'da gezinmek dışında internetten pek anlamayan, teknoloji özürlü biri olarak bir blog açacağımı ve yaptığım işlerin birileri tarafından görüleceğini düşünmek benim için bir hayal, asla gerçekleşmeyecek bir peri masalıydı. Ama işte bugün buraya bu sebeple davet edildim. Kendi tecrübelerimden yola çıkarak size başarılı bir blog hazırlamanın yollarını anlatmamı istediler. Tamam, blogosfer adı verilen karmaşık ama büyüleyici alemde keşfettiğim birkaç küçük sırrı sizlerle paylaşacağım. Ama pek kolay olmayacak. Birkaç gündür gergin ve endişeliyim. Ne söyleyeceğim? Nasıl sakin konuşacağım? Çünkü yazı yazarken veya röportaj yaparken olduğumun aksine ben, kalabalık karşısında konuşurken bi parça beceriksizim. Size tüm bunları itiraf ediyorum. Çünkü konuşurken kızarırsam veya sesim titrerse, beni hoşgörmenizi istiyorum. Bir sebep daha var, hayatım boyunca başka ejderhalarla da karşılaştım. Ama onları yendim. Egoist Okur baş edemeyeceğimi sandığım birkaç ejderhayı etkisiz hale getirebildiğimin bir kanıtı. Blog açmaya karar verdiğimde yani 2009 yazında profesyonellerden yardım istedim. Çok geçmeden birkaç tasarım örneği geldi. Hepsi çok sıkıcı ve renksizdi. Yazmak istediğim şeyleri, içime sinmeyen bu tasarımlarla bağdaştıramıyordum. Ya Edebiyat blogu yapacaksanız, biraz ciddi ve ağırbaşlı olmalı açıklamasıyla yetinecektim ya da vazgeçecektim. Vazgeçtim. Gerçi şimdi dönüp geriye bakınca buna seviniyorum. Zira o siyahlı, kahverengili, ağır abi tasarımlarla muhtemelen Egoist Okur'un içeriği de pek şahane olmazdı. Herkesi memnun edemezsiniz, o halde başkalarını değil kendinizi mutlu etmeyi deneyin. Yani bir blog açacaksanız, gerçekten istediğiniz şeyin ne olduğunu keşfedin. Ve hiçbir önyargının sizi yolunuzdan saptırmasına izin vermeyin. Bunu yaparsanız, başkalarının doğru olduğunu iddia ettiği klişelere itibar etmek zorunda kalmazsınız. Evet, klişeler bazen hayatı kolaylaştırır ama onlara körü körüne uyulması da gerekmez. Egoist Okur'u, okumayı çok sevdiğim ve benim kadar seven başka insanlarla tanışabileyim diye açmıştım. Blogum geceleri evdeki herkes uykuya çekildikten sonra yorganın altında el feneriyle gizlice kitap okuyan küçük kıza verdiğim bir hediyeydi. Birkaç ay sonra, 2009 kasımının sonunda öyle bir şey oldu ki blog falan düşünemeyecek hale geldim. Bir kaza geçirdim ve doktorlar bir süre yürüyemeyeceğimi söyledi. Felaketti. İşe gidemeyecektim. Aslında hiçbir yere gidemeyecektim. İlk bir ayı kendime acımakla geçirdikten sonra yılbaşı gecesi 23:30 sularında çoktan unuttuğum hayalim kendini bana hatırlattı. İnternete girip bir alan ismi satın aldım. Yapmak istediğim blogu en iyi ifade eden kelimelerle; Ü'süz, Ö'söz, Ç'siz... Bir dilek dileyip gerçekleşmesini beklemek yerine, onu kendim yapacaktım. Yeri gelmişken, Egoist Okur'la birbirimize bu kadar çok benzememizin bir sebebi de bu olabilir mi acaba? Sonuçta o gece benim de doğum günümdü. Yani ikimiz de Oğlak burcuyuz. Fakat ortada acı bir gerçek vardı: Blog nasıl açılır, site tasarımı nasıl yapılır, hosting ne anlama gelir, bilmiyordum. Ben de Google'a baktım, çeşitli forumlara girdim, yüzümü kızartıp hiç tanımadığım insanlardan bilgi istedim. Sadece Türkiye'den değil başka ülkelerden de... Bazıları kibirli davranıp sustu, bazıları üşenmeyip yardım etti. Derken bir arkadaşım, WordPress for Dummies diye bir kitap tavsiye etti. 'Gerizekalılar İçin WordPress' adı kulağa pek sevimli gelmiyordu ama çok işe yaradı. Üç-beş başarısız denemenin ardından, Egoist Okur birkaç hafta içinde yüzüne bakılır bir blog haline geldi. Yardıma ihtiyacınız olduğunu kabul edin. Ve size yardım edebileceğinizi düşündüğünüz herkese gidin. Utanmayın, sorun. Üşenmeyin, araştırın. Ve bol bol okuyun! Hikayeyi burada kesiyorum. Başka problemlerden söz etmeyeceğim. Sonuçta beni buraya başarılı bir blogun sırlarını vermem için davet ettiler. 1. Birbirinden ne kadar farklı görünürse görünsün sevdiğiniz, ilgilendiğiniz hiçbir konuyu ihmal etmeyin. Hepsi günün birinde muhakkak imdadınıza koşacak, blogunuzun daha zengin ve güzel olmasını sağlayacak. Bir kitap blogu yaptığım halde müzikten asla vazgeçmedim. Egoist Okur'un Efkar Karmaları galiba bu yüzden çok sevildi. Futboldan anlamıyorum ama emin olun bi parçacık bile ilgilenmiş olsaydım, blogumda görecektiniz. 2. Blogunuz sizin bir parçanız olsun, ismiyle ve içeriğiyle size benzesin. Yanlış olduğunu düşündüğünüz hiçbir yazıyı ya da fotoğrafı, ilgi çekebilir diyerek yayınlamayın. 4. Herkesin yaptığını yapmayın. Diğer blogları okuyun, onlardan fikir alın ama taklit etmeyin. 5. Blogosfer'in tamamen linkler yani bağlantılar üzerine kurulu bir evren olduğunu unutmayın. Bu evrende var olmak istiyorsanız kullandığınız her bilgi ve görsel malzeme için link verin. 6. İyi blogların ortak özelliği içeriklerinin orijinal ve farklı olması. Bilgi veriyor ama bunu sıkıcı olmadan yapıyorlar. Ayrıca haberlerini, fotoğraflar ya da videoların da desteğiyle birer hikayeye dönüştürmeyi başarıyorlar. 7. İnternetin genç ruhuyla çelişse de gerçek şu: Bloglar yaşlandıkça değer kazanıyor. Technorati'ye göre internetin etkili 100 blogundan en genci 3,5 yaşında. O yüzden iki günde sıkılanlardan olmayın. Sebat edip yazmayı sürdürün. 8. Takipçilerinizle aranızdaki ilişkiyi ve onların fikirlerini önemseyin. Uyarılarını dikkate alın, gerekirse hatalarınızı kabul ederek düzeltin. Ara sıra yazmak istemediğiniz dönemler de olabilir. Dürüst olup, günlüğünüze bunu yazın. 9. Cinderella olun ve eve daima biraz erken dönün. Bloggerlık ağır iştir. Kan, ter ve gözyaşı gerektirir. Abartıyor muyum? Belki. Gene de bence siz normalden azıcık geç yatıp sabahları erken kalkmanın ve blogunuzla daha çok uğraşmanın bir yolunu bulun. 10. Az kaldı. En önemlisini, yani kurallar yıkılmak içindir kuralını hep hatırlayın. Benim için bunlar dışında bir sır, kural yok. Söyleyeceklerimi toparlamalıyım... Bugün Hürriyet Gazetesi'nin sosyal medya reklam platformu Bumads'in oluşturduğu Bumerang için bir araya geldik. Size elimizde büyük bir güç bulunduğunu hatırlatmak istiyorum. Hepimiz bloggerız. Kimseden izin ya da onay almadan birer blog açıp söylemek istediklerimizi söyleyebiliriz. Bu, dünyanın en şahane şeyi. Time dergisi birkaç yıl önce geleneksel Yılın İnsanı anketini yayınlarken kapağa üzerinde Siz yazan bir bilgisayar ekranı koymuştu. Çünkü artık yılın insanı diye bir şey yoktu, söz bundan sonra bloggerlarındı. İtiraf edeyim, bu yüzden kendimi şanslı addediyorum. Bir de şu var: Ödül kazandığım halde geçen yıl Bumerang'ın partisine katılamamış, o sıra hasta olan annemin yanına dönmek zorunda kalmıştım. Bu gece partimizin tadını çıkarmaya kararlıyım. Yani akşama görüşür, gerekirse daha uzun konuşuruz. Siz de ne güzel aktarmışsınız, bu hayat duruşunuzu. Uzun zamandır düzenli aralıklarla takip ediyorum blogunuzu, sadece okumakla kalmıyor sosyal ortamda da paylaşıyorum. Çok teşekkür ederim :)) Beni mutlu ettiniz. Yazilarinizi ilgi ve hayranlikla takip ediyorum. Bu yazinizdan blogumda alinti yaptim."} {"url": "https://egoistokur.com/bunu-ben-de-yasadim-dedirten-kita", "text": "Norveçli Karl Ove Knausgaard, en ince ayrıntıyı bile atlamadan kendini anlatıyor ve böylelikle ruhunu parçalara ayırarak önümüze servis ediyor. Ve biz o parçalarda kendimizi de buluyoruz. Kavgamın yeni cildi yayında. 1) Celebrity kategorisinden birine, mesela bir oyuncuya, iş adamına, müzisyene... Yahut da örneğe lüzum yok ama yazar olarak elde edebileceği şöhretten çok daha fazlasını arzulayan bir şöhret sevdalısına. 2) Ölmüş ve her geçen yıl önemi artan bir edebiyatçıya. Kafka diyeyim, Marquez diyeyim, Sabahattin Ali diyeyim, anlayın. 3) Doğrudan kendi hayatını yazan birine, yani kitabının kahtamanı veya antikahramanı da olan birine. Lafı Kalp için hayat basittir, atabildiği kadar atar ve sonra... durur sözünün sahibi Karl Ove Knausgaard'a getireceğim. Kavgam başlığı altında topladığı 5000 sayfalık dev romanında hayatını en mahrem anları bile gizlemeden anlatan, bunu yaparken de gerekirse çevresinde ona yakın ya da uzak kim varsa harcamaktan çekinmeyen Knausgaard'ın kitaplarının kapaklarında mutlaka yazarın portresi bulunuyor. Serinin bizde yayınlanan dördüncü kitabı Karanlıkta Dans da buna dahil. Açıkçası Monokl Yayınları'nın kapak seçimine bu kez itiraz etmeyeceğim. Dördüncü cildi henüz okumadım ama önceki üç tanesini ne kadar sevdiğimi hatta yazarıyla röportajımda bunu ona da söylediğimi hatırlayacaksınız. Selfie çağının başyapıtı denen Kavgamın bu yeni parçasını da seveceğimi hissediyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/burak-fidan-yazar-asistanligi-beni-tatsiz-ve-sikici-biri-olmaktan-kurtard", "text": "Altı yıldan fazla oldu. Bu işi kimler, hangi şartlarda yapıyorlar hiçbir fikrim yok. Ben yazarlarımı kendim seçtim. Önce mahallelerine, sonra evlerine, sonra da yaşamlarına sızdım. Bu işe başlarken yazar asistanlığı diye bir kavram yoktu bende, böyle bir meslekten haberdar da değildim. 20'li yaşlarımın başıydı. Edebiyatla ilgileniyordum ama ilgim kitaplar değildi. Yazarların yaşamını, daha çok da şairleri merak ediyordum. Şair olmayı istiyordum ama asla şiir yazmayı değil. Söylemek istediğim, bazı şairlerin yaşam karşısında aldıkları tavırdan etkileniyor, o tavra sahip olmak istiyordum. Derken, o dönemde rastlantı sonucu Lale Müldür'le tanıştım. Sabahın çok erken saatlerinde Lale'nin bir şiirini okuyordum. Birden yanımdaki arkadaşımın telefonu çalmaya başladı ve ben açtım telefonu. Arayan Lale Müldür'dü ve yanlışlıkla arıyordu. İşte vesile! Vardır elbette ama benim çalıştığım yazarların yaşı yok, bir de ölmüyorlar. Yaşınızın ilerlediğini düşünen bir yazarsanız, sağlık problemlerini de ciddiye alıyorsanız, kendinize bir sekreter ararsınız. Türkiye'de henüz yazar asistanlığı kavramını belirginleştirecek sosyal ve ekonomik şartlar oluşmadığı için, yazar asistanlığıyla yazar sekreterliği birbirine karışır. Ben de bu ayrımı çalıştığım yazarlarla yaptığım işlerin niteliklerine bakarak öğrendim. Yazarların el yazılarını bilgisayar ortamına taşımak, yazarlarla yapılan söyleşileri çözümlemek, e-posta trafiği, arşiv düzenlemesi gibi işler vardır. Bunları yaparken kendimi bir yazar sekreteri olarak görürüm. Yazar asistanlığında ise yazarın yazarlığıyla yaşamı arasında işlevsel bir konumda olmak gerekir. Yazarın yapıta doğru ilerlediği yolda, bir hayalet göz, bir hayalet kulak ve bir hayalet bilinç olmaktan söz ediyorum. Başka bir açıdan yazar asistanı, yapıtın ilk okuru, ilk yayıncısı, ilk editörü ve ilk eleştirmeni olma görevini üstlenir aslında. Tatsız ve sıkıcı biri olmaktan kurtuldum. Sürekli kendimle meşgul olma cehenneminden de... Öyle artistik bir laf olsun diye söylemiyorum bunu; sahiden öyle. Kendinizi bir yazarın hemen iki adım arkasında bir yerde düşünün. Onun omuzlarının arkasından dünya büyük bir roman sahnesi gibi önünüze açılıyor. Siz yoksunuz, doğal olarak yaşamın ağırlığı da yok. Bir okursanız, hayran olduğunuz yazarla tanışmamanızı tavsiye ederim. Hem okur hem yazarsanız, hayran olduğunuz yazarı görünce arkanıza bakmadan kaçmanızı ise şiddetle tavsiye ederim. Ama bir yazar asistanı olmak istiyorsanız, bu tanışma sizi hayret verici yerlere götürür; korkmayın. Bu tür zorluklar en çok eğlendiğim alan. İlham dediğiniz yazmak için gerekli olan bir tahriktir. Her yazarın bu tahrik unsurlarına ihtiyacı vardır ve farklı farklıdır. Küçük sırlarım var. Gecenin bir saatinde, bir parça çikolatayla çalışma odasını bir ilham perileri karnavalına dönüştürebilirsiniz ve yazarınız Orhan Duru birden hayalet kadınlarla bir tango gecesinin içinde yazmaya başlayabilir. Her şey mümkün. 'Edebi Şeyler' adlı bir ajansımız var. Daha kapsamlı bir biçimde yazarlara hizmet vermek istiyoruz. Şair arkadaşlarım Ömer Şişman, Ali Özgür Özkarcı yayınevleri '160. Kilometre'yle yeni yazarlar, şairler keşfediyorlar. Kendi edebi karnavalımızı kuruyoruz."} {"url": "https://egoistokur.com/burak-turna-bir-dedektif-gibi-gizlenen-sucun-pesine-dustu", "text": "Metal Fırtınanın yazarlarından Burak Turna, Osmanlı'nın Gizlenen İşgali 1909 adlı kitabında, Osmanlı İmparatorluğu'nun dünyanın büyük ülkelerinin askerleri ve donanmaları tarafından, terör örgütleriyle ortaklık içinde işgal edildiğini ve bu işgalin askeri şifreler yoluyla tarihten tamamen gizlendiğini anlatıyor. Bunu yaparken de belgelerden; dönemin gazete kupürlerinden, makalalelerinden yararlanıyor. Bir süredir duruyordu aşağıda okuyacağınız sorular ve cevaplar ama bir şekilde yayınlayamadım. Konunun anlayanı olmayışıma verin. Ama o dönemde neler olup bittiğini merak ediyor muyum, evet. Üzerinde düşünmeye değer. Arkadaşım Burak'ın Twitter hesabından son zamanlarda sürekli yaptığı uyarılar ve hatırlatmalar da öyle. Özetlemek gerekirse, 1909 yılında bugün kimsenin bilmediği dev bir Osmanlı'yı işgal harekatı başlamış, İstanbul dünyanın büyük güçleri tarafından ele geçirilmiş. Bu büyük olayı saklamak için de tarih tamamen çarpıtılmış ve uydurulmuş. Yanlış anlaşılmasın; ben dönemin gazete kupürlerinden bir tarih oluşturmuyorum. Dönemin gazete kupürlerinde yer alan ipuçlarından yola çıkarak, bir detektif gibi gizlenen bir suçu ortaya çıkarıyorum. Bu haberlerin içinde meta-data dediğimiz yalan yazılamayacak bölümler var, onları kullanıyorum. Mesela bir devlet adımının başka bir ülkenin başkanıyla görüşmei haberine yazılan yorumları değil, doğrudan o görüşmenin haberini kullanıyorum. Balkan halklarını ayaklanmaya çağıran bir mektuptu o. İçeriği çok geniş ve detaylı, kitapta bu konu inceleniyor. O sesleniş sadece bir başlangıçtı. Balkanlarda çok uzun süren ciddi bir terörizm dalgası üretildi. Büyük güçler bu dalgayı lehlerine kullanarak işgali gerçekleştirdi. 1909 işgaline Roosevelt'in, emrindeki askeri birlikle katıldığına dair çok önemli deliller var. Bu arada Roma vatandaşlığı kavramının hala devam ettiği bilgisini ortaya çıkaran kitabım 1909 oldu. Bu bilginin varlığı bile başlı başına bir tarihsel devrim ama ne yazık ki durumu bu seviyede kavrayan kimse çıkmadı henüz. Büyük güçlerin birbiriyle ilişkisini anlamak için biraz oyun teorisi bilmek lazım. Kitabımdaki delilleri ve akıl yürütmeyi okuyan herkes bunu çözebilir. Bir hayli basitleştirdim meseleyi. Tabii çok uzun bir zaman aldı bunu yapmak. Osmanlı halkının tamamına Batıda Türk denilirdi. Yani Batılı için Yahudi olsun Hristiyan olsun, Sırp olsun, Arnavut olsun herkesin ortak adı Türk'tü. Sonra Balkan Hristiyanlarına Avrupa Türkü, Anadolulu Müslüman Türklere de Anadolu Türkü demeye başladılar. Osmanlı'yı yıkıp yerine geçen de Avrupa Türkü dedikleri Balkan Hristiyanları oldu. Basit anlattığıma bakmayın, bunlar hep gizlenmiş bilgiler. Doğrunun tarafındayım. Yani bir düşmanlık gütmüyorum ya da gizli bir gündemim yok. Tek istediğim gerçek ortaya çıksın, gerisi beni çok ilgilendirmiyor. efsaneden ibaret. Hiç bir yazdığı ve söylediğinin gerçekle alakası yok. gelişmesine yol açmaktan başka bir işe yaramaz. yoktur. Madem gerçekleri insanlara anlatmayı seçmiş. Neden parayla satıyor. Gerçekler parayla satılmaz."} {"url": "https://egoistokur.com/buraya-kucuk-mutlu-gunesler-koysak-hepimiz-ici", "text": "Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın... Birhan Keskin'in dizeleri zihnimizde dönenip duruyor. Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, ama kim bilir, birazdan uzanıp dokunursun... Çoluk çocuk uzanıp dokunmak istiyoruz, hem de nasıl. Ülkenin gündemi, çocuklarımızı güçlendirmek, donatmak gerekliliğini zorunlu kılıyor. Herkes savaştan nefret ediyorsa, neden her yerde savaş var? Ne zaman bitecek? Kendini savununca da savaşmış olmuyor muyuz? Çocukların bu sorularını geçiştiremeyiz. En iyisi, oturup mesela Fransız yazar Brigitte Labbe'nin ünlü Çıtır Çıtır Felsefe dizisindeki Savaş ve Barış adlı kitabı onlarla birlikte okumak, sonra da, Barışın doğal bir durum olmadığını, onu her gün, her gün yeniden kurmak ve korumak gerektiğini birlikte kavramaya çalışmak. Müge İplikçi'nin sunduğu mucizelerden biri, Kömür Karası Çocuk. Babasına ulaşmak için çıktığı yolculukta Malili küçük Salif'in yolu, İstanbul'da bir sığınmacı evine düşüyor. Salif, ülkesinin müziğini bu yabancı kentte duymayı, arkadaşlar edinmeyi başardığında, yaşamın büyülü gücü onu sıcacık sarmalayacaktır. İngiliz yazar Laura S. Matthews da Balık adlı kitabında, bilinmeyen bir coğrafyada yardım gönüllüsü anne babasıyla yaşayan bir çocuğun öyküsünü yazmış. Savaşın yaklaşması üzerine, yaşadıkları yabancı köyden ayrılmak zorunda kalan aile, yollara düşüyor. Çamur birikintisindeki küçük bir balığı da yanına alıyor çocuk ve o küçücük balık için titreyen yüreği, savaş karşısında tüm canlıların çaresizliğini, perişanlığını duyumsatıyor, barışın kırılganlığını hatırlatıyor. Önyargılara, ayrımcılığa karşı duran, samimi bir duyarlılık taşıyan öyküler, çocukların yüreğinde her tür savaşa karşı direnç filizlendirebiliyor. Kitaplar biz fark etmeden zihnimizi sağaltır, düşüncelerimizi berraklaştırır. Çocuklara yazılan eğlenceli kitaplar da buna dahil; onlar da hiç mi hiç küçümsenmemeli. İki çocuk dizisini yaz ayları için hatırlatalım. Bir önerim de Korkunç Gıcık III. Hıçkıdık dizisi. İngiliz yazar ve illüstratör Cressida Cowell'ın yarattığı bir Viking şaheseri. Akıl yürüterek güç durumlardan kurtulmayı başaran, zayıf bedenli, şef oğlu Hıçkıdık'ın maceraları biliyorsunuz sinemaya da aktarıldı. Okumaya, Nasıl Korsan Olursun ya da Ejderha Laneti Nasıl Bozulur adlı kitaplarla başlanabilir."} {"url": "https://egoistokur.com/burce-bahadirin-yazisi-icin-yanmazsa-insan-degilsi", "text": "Burçe Bahadır'a bu yazıyı yazarak zihnimizde dolaşan o delirtici soruyu sorduğu için teşekkür ederim. Burçe'yi size kısaca şöyle anlatabilirim: Radyo ve televizyon yapımcısı, ayrıca karısını öldüren erkekler, kocasını öldüren kadınlar ve kurban yakınlarıyla röportajlar yaparak hazırladığı Ölü Kadınlar Memleketi adlı, Ayizi Yayınları'ndan çıkan bir kitabı var. Özgecan'a hep birlikte, elbirliğiyle üzülmek ne kadar kolay. Masumiyeti göz bebeklerinden akan bir küçücük kız olduğu ne çok belli. Okuldan çıkmış, avm'ye gitmiş, annesi sütünü harçlığını vermiş, eve gitmek için akşam 8'de dolmuşa binmiş bir kız çocuğuna üzülmezsen, acımazsan zaten hayvansın, barbarsın, sapıksın demektir. Tecavüze uğramak için hiç bahanesi yok. Ne mini etek giymiş, ne bardan çıkmış, ne de erkek arkadaşı ya da kocaymış tecavüze yeltenen... Hiç tanımadığı bir minibüs şoförüymüş, zaten o da sorunluymuş. Şimdi Özgecan'a da üzülmezsen artık, Nihat'lardan ne farkın kalır. Özgecan'a da için yanmazsa artık rezilsin, sefilsin, öküzün önde gidenisin. Hele hele dolmuşa binmiş bir fahişe olsaydı? Zaten tecavüzünü yer oturur, gıkını bile çıkaramazdı. Çoktan heder olmuştu gündelik hayatımızın içinde üç satırcık gazete haberiyle. En fazla üç satır... O da eğer kadın öldüyse. Ya da eski kocası, yeni kocası, sevgilisi tecavüze kalksaydı, sonra da bıçaklasaydı kim bilir kaç yerinden? Yine bu kadar rahat, bu kadar derinden üzülebilecek miydik? Elleri kırılsın di mi Sayın Bakan? Hep beraber beddua edelim hadi, sanki elimizden hiçbir şey gelmiyormuşçasına. Elleri kırılsın her bir yerinden. Hem verirsin üç beş yıl, ıslah olur. Olmazsa çıkınca birkaç kadın daha ölüverir, ne olacak. Yine girer, yine ıslah olur. Elleri kırılsın katillerin. Kırılsın da bir müddet daha vuramasınlar hiçbir kadına. Çıkınca cezaevinden? Orası Allah kerim. Özgecan... Büyüklerimizin kurallarına o kadar uygun gitti ki yavrucak, ben de az biraz insanım diyen kimsenin gıkı çıkamaz. Orospu değil, mini etek giymemiş, katil tahrik edildiğini söylemiyor -ki söylese pek çok şey değişebilirdi aslında, neyse ki bu katil diğerleri kadar cevval, kurnaz ve sinsi çıkmadı- hem kocası değil bir kere, Allahtan sevgili hiç değil. Ki işin içinde sevgili, koca varsa büyük handikaptır polisimiz, adaletimiz, hakimlerimiz için... Elleri ayakları birbirine dolanır. Hiç tanımadığı herifin biri o masum kıza nasıl kıyar, nasıl tecavüz eder sonra da yakar, gömer, kaçar. Üzülmesi ne kolay. İçin yanmazsa insan değilsin. Cezaları uygulasak sadece, 13 yılda çıkarmasak mesela bir kadın katilini. Sokaktaki her bir erkek bilse ki bir kadına zarar verirse, devlet bırakmayacak peşini, ona göre kontrol altına alsa nefsini. Bu kadar basit işte. Hiç karısını öldürmüş bir erkekle konuştunuz mu? Hiç gözünün içine bakıp ne zaman korktun diye sordunuz mu? Ben sordum. Gazeteler Rekor ceza... 84 yıl diye yazınca korkmuş en çok. Sonra dinmiş korkusu neyse ki. Tahrikti, orospuluktu, erkekliğe hakaretti...14 yıla düşmüş cezası. E şimdiye kadar sinirli sinirli oturduğun hata. Hiç pişman oldun mu diye sordunuz mu başka bir katile. Evlendiği için pişmanmış, ceza yediği için pişmanmış, çocuklar ortada kaldı diye pişmanmış. 24 yıllık karısını, 3 çocuğunun anasını öldürdüğü için hiç pişmanlık duymamış. O kadın da hak etmeseymiş. Ayrılmak istemeseymiş. 20 yıl önce söz vermiş, evlenmiş, sonra da sözünden dönemezmiş. Ben bunları duydum. Kendi kulaklarımla duydum hem de. Özgecan'ın katili içimizi soğutacak bir ceza alacaktır muhakkak. Bu kadar da olmaz dedirtmezler, eğer az biraz akılları varsa. Buna yeterli ceza verilsin ki; biz susalım. Susalım ki; sevgilisi-kocası tarafından katledilen, akşam 8'den sonra sokakta gezmeyi göze alabilen, aşık olmak isteyen, evlenmeden sevişebilen, boşanmakta ısrar eden, kendi hayatı hakkında bir kez olsun karar vermek isteyen kadınlar için nefesimiz kalmasın."} {"url": "https://egoistokur.com/burcu-yildizer-am", "text": "Sağanak halinde geliyor ve sonra gidiyor. Ne dur diyebiliyorum ne de devam et. Tek yapabildiğim zamanını dolduruncaya ve gönlü geçinceye kadar beklemek... Bazen hiç ummadığım, orada bir yerde olduğunu bilmeme rağmen beni unuttuğunu düşündüğüm anlarda, öyle büyük bir şeylerin olması da gerekmiyor, yeniden içimde beliriyor ve baş edemediğim bir hızla içimden taşıp gidiyor. Onca yolu ne için geldiğini bulabilmek uğruna yırtınıyorum. Nedenler ordusunun peşine takılıyorum. Sonrası aynı. Kocaman bir durgunluk ve bomboş gözlerle etrafı seyreden gözler. Kaldığım yer belki de kalmaya meyilli olduğum yer. Mevsim normallerinin üzerinde bir birliktelik bizimkisi. Ya çok soğuk ya da çok sıcak. Rüzgarın şiddetine bağlı olarak yer yer günbatısı veya gündoğusu. Kaynağından kaçıp kurtulmaya öylesine meraklı ki onu cezbedecek bir hikaye her zaman var. Çok önceleri, kahramanların da bu hikayelerde belirgin rolleri vardı ama gün geçtikçe bu hikaye, asıl kahramanını kaybetmeye başladı. İlk nerede yüzü silinmeye başladı çok iyi hatırlıyorum. Akşamdı. Sokaklar her zamanki gibi kalabalık, yoğun ama akıcıydı. Bir asansörün iniş ve çıkışına benziyordu insanların bu uzun koridordaki yürüyüşleri. Az önce çıkmıştık içkilerimizi yudumladığımız ve gereksiz sorgulamaların peşine takıldığımız bardan. Etrafımızdaki gürültü büyüdükçe karşılıklı söylenen sözlerimiz de büyüyordu. Sayfaları çevirdikçe olası sahneleri görebiliyordum. Bu huyumdan oldum olası ürkmüşümdür çünkü ne zaman olacakları henüz olmamışken görmeye başlasam gerçekleşmesi an meselesiydi. Belki de gerçekten, düşünceler eylemlerden önce koşuyordu. Ya da eylemlere varış için başlangıç noktasıydı. Durdurulamaz bir şekilde yol alıyorduk. İşin kötü tarafı ne ben ne de o durdurmak adına bir şeyler yapıyorduk. Sanki başımıza gelecekleri önceden kabullenmiş ve çoktan boynumuzu eğmiştik. Ne de olsa kalbimizdeydi bizi birbirimize bağlayan kelepçeler ve bir kelepçeden kurtulmak hiç de öyle sanıldığı gibi kolay değildi. Aklımda tuttuğum soruyu sordum. Cevabını hiç geciktirmeden verdi ama koca bir ama yı da peşine takarak. Bir bağlacın, bir bağı kopartabileceğini işte o an fark ettim. Küçücük, kendi kendine bir anlamı olmayan üç harf, bir cümleden diğerine köprü kurmaya çalışırken yıkıldı her şey. İpler yavaş yavaş parçalandı ve en nihayetinde de koptu. O dakikadan sonra söyleyebileceğim herhangi bir kızgınlık cümlesi yoktu. Çaresiz, yanı başında göz kapaklarımı aşıp yanaklarıma tutunmaya çalışan gözyaşlarıyla yürüdüm. Sessizliğin kahredici şiddetini, dudaklarımın içe doğru kıvrılan sızısında hissedebiliyordum. Yol boyunca nelerden bahsetti, bir türlü anlayamadığım öfkesini nelere ve kimlere kustu hatırlamıyorum. Kelepçeler koptu. O sağanak yağmur durdu. Mevsim başlangıcı yerini, yazın kavurucu sıcaklarına bıraktı. Denizin gürültüsü, dalgaların durgun sohbeti, kitapların sayfaları arasına sıkışan kum tanecikleriyle geçip gitti. Ne dur diyebildim ne de devam et. Tek yapabildiğim kalbini saran karanlığın, bana bıraktığı korkuların dinmesini ve zamanın tacizinden kurtuluncaya kadar beklemek oldu. Yine de bazen içimde bir yerde, kendi kendini hapsettiğine inandığım anlarda, oracıkta bir yerde beliriveriyor. Beni saran duygunun adını bilmiyorum. Hiçbir yerde, konuştuğum hiç kimsede bulamadım. Ne pişmanlık ne hüzün ne acı ne korku ne yalnızlık ne de... Sadece karşı koyamadığım bir hızla içimden, içimi delip gidiyor."} {"url": "https://egoistokur.com/burcu-yildizer-geri-dondu-bilmem-yeter-m", "text": "Hiç yetmediğini bildiğim halde seni seviyorum demenin eksikliğini tadıyorum. O iki kelimenin içini yaşadığımız sabahlar, geceler tamamlıyor. Okuduğunda, duyduğunda onları da katıp mı alıyorsun içine, anlayayamıyorum. Eksik deyişim bundan. Geçmişimizden getirdiğimiz o kağıt kesiği, kara kaplı deftere yazılıp gün ışığına çıkartmaktan içten içe sakındığımız kirli duygular bu dağınık dünyanın en orta yerinde duruyordu. Ne sen bana ait olanları biliyordun ne de ben sana ait olanları biliyordum. Yaşamak ve belki yaşatmak uğruna çektik silahlarımızı hep. Gelmek istedin. Git dedim. Sahip olmayı denedin. Benim bağlarım yok dedim. Bıkmadan anlattın. Dinlermiş gibi yaptım. İnadın ruhumun anahtarıydı. Sakla dım. Sorularla devrildin üzerime. Yetmedi gücüm. Bilinmez vakitlerin günün birinde varolacağına inancın tamdı. Yarım kalan bendim. Kalbin sulhu kolay sağlanmıyordu. Arzular, istekler, karşı konulması güç fırsatlar zihnimizi ele geçirmek için çalışıyorken sen bana, ben de sana bir bilinmez öyküde tutunmaya çabalıyorduk. Bu yüzden sözlerimizin gel giti çok oldu. Bu yüzden kelimeler kurşun yarası gibi delip geçti ruhumuzu. Kalkıp gitmeye çalıştığın gecelerde içimdeki yangını söndürmek için yutkunurken ben, gitmek istemediğini ama gitmezsen de kalmanın bizi biz yapmayacağını düşündüğünü biliyordum. Bir yanın korkuyordu o kolu tutup da 'gitme' dememe ihtimaline karşı. Parçalamak değildi belki niyetimiz ya da kırıp dökmek ama en az bir duygumuz tetikteydi. Ruhuna karşılık koymuştun ruhumu. Ağırdı. Zordu. Sonluydu. Her şeyi bilerek kırdım inadımı. Özledikçe daha fazla özlem koydum yerine. Kalbimin duraklarını kaldırdım her geldiğinde bekleme diye. Zamana kafa tuttum altında kalacağımı, duygularımı sokacağını bile bile. Hayırlarım evete, gitlerim gele, kaçmak için kullandığım bütün o yollar evimin sana açılan kapısına dönüştü. Dünyayı toparladım. Şimdi öyle bir gök/yüzünün altındayım ki güneşi de yağmuru da gecesi de gündüzü de bir. Ama tek bir an, tek bir gün var ki sanki tüm yıldızlar bir bir yanaklarımdan aşağıya bir toz bulutu halinde dağılıp düşüyor. O an gök/yüzün kayboluyor gözlerimin önünden. Ebedi bir istirahate çekilecekmişçesine kalbimin hüzünbaz köşesine gelip kuruluyor. Dokunmak istiyorum. Bir ufak dilek düşüyor aklıma. Yanımda ol istiyorum. Kader dudaklarımın kenarında olmaz diyor çizgilerin içine saklanıp. Başım omzuma yakın, parmak uçlarım seni haykırıyor. Sen orada, kendi evinde akıp gidenlerden habersiz öylece oturuyor ve belki de uyuyorken ben burada sensizliğimi dolduruyorum. Hiç yetmediğini bildiğim halde seni seviyorum demenin eksikliğini tadıyorum. O iki kelimenin içini yaşadığımız sabahlar, geceler tamamlıyor. Okuduğunda, duyduğunda onları da katıp mı alıyorsun içine, anlayayamıyorum. Eksik deyişim bundan. Geride kalan onca yılda verdiğim mücadelenin altında kalmamak uğruna dünyama dağılmasın diye duygularımı süzüp kelimelerden cümleler inşa ediyorum. Sorgularımı, kalbime kesikler atan soru işaretlerimi yok olsunlar diye dillendirmiyorum. Ufacık bir sızıntının içinde çırpınıyorum. Göstermiyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/burcu-yildizer-kalindan-inceye-sureksiz-sert-duygula", "text": "Egoist Okur takipçisi olarak hayatımıza giren ama artık Egoist Okur'un yazarlarından biri olan Burcu Yıldızer'den yeni bir yazı... Ama aslında bir öykü... İşin tuhafı yeni de değil aslında. Çünkü Burcu bunu bana aylar önce göndermişti ama ben hayatımın en zor döneminden geçtiğim için biraz savruk davranıp yazıyı kaybetmiştim. En güzeli yeniden istemek olacaktı, öyle yaptım. Kalabalığın tam ortasındaydım. Adımlarım neredeyse duracak kadar yavaşlamış, göz bebeklerime düşen ışık giderek azalmıştı. Karanlığa doğru sessizce kendimi bırakacağım ana kadar yürümem gerektiğini hissetsem de sonunda ne olabileceğini ben dahil kimse bilmiyordu. Yine de insan kendisine en tanıdık gelen ayrıntıların peşinden gitmeyi istiyordu. Seçenekler arasındaki geçişte, düşünceleri hiçe sayan bir yaşanmışlık mutlaka vardı. Tecrübeler her zaman sabit bir öğrenilmişliği getirmiyor ve hata payı, varlığını daima koruyordu. Önceleri her şey kalın bir çizgiden ibaretti. Zaman içerisinde görüntüler silindikçe çizgi üzerindeki hakimiyetim de kayboldu. Kurşun kalemle yazı yazmak gibi değildi kağıtların üzerine değen darbelerin geride bıraktıkları. Harfler yaşarken inceliyordu. Daha az önce kalem tıraşa ihtiyaç duyacağımı bildiğim için yanı başıma koymuştum. Şimdiyse kalın çizgilerle başladığım hikaye birdenbire incelmeye, neredeyse okunamayacak kadar belirginliğini kaybetmeye başlamıştı. Kalemi değiştirdim. Yine aynı şey oldu. Bir diğeri... Değişmedi. Belki de masanın başından kalkmalıydım. Kafamı toplamalı, yanlış bir yola girmemeliydim. Uzun değil birkaç ay boyunca hep aynı yere geldim. Kısa süreli vazgeçişlerim bir işe yaramadı. Çizgiler önünde sonunda beni buluyordu. İnsan kendi bıraktığı izlerden en fazla ne kadar uzağa gidebilirdi ki? Hayatı boyunca taşıyacağı bir zorunluluk vebali gibiydiler. Boynunda, kalbinde, bacaklarında, ellerinde; onu var eden her yerinde yıllarca duracaklardı. Geldiğimde parmaklarım bıraktığı yerden devralmıştı zamanı. Ardımda kalan ama hiçbir zaman önümde başlamayacak anların yüzleşme sahneleriyle işe koyuldum. Soyundum. Ne var ne yoksa harflerin arasına savurdum. Yapmam gereken teslim olmaktı. Teslim oldum. Korkuyordum. Her sorgulamanın başında bütün bedeni titreyen bir suçlu gibi ben de korkuyordum. Ne yapacağımı tam olarak bilemesem de çizgileri takip ederek nihayetinde yeni bir cümle bitimine kavuşacağımı sadece hissedebiliyordum. Yıkım çok önceleri hayatıma girmişti. Engel olamadım. Kalbimden hiç kimseyi teğet geçirmeyi başaramadım. Bu yüzden çok saldırıya uğradım. Ardına kadar açık kalan kapıların her yerinden sızdılar. İçime kadar girdiler. Orada kaldım. Yüz üstü bırakmadım. Kalın duygularla sevdim. Ama yaşarken duyguların da tıpkı harfler gibi incelebileceğine hiç ihtimal vermemiştim. Yazmaya başladım. Herkes kim olduğunu bilsin istedim. Ama öyle göstere göstere değil. Benim çizgim üzerimdeki kelimelerin anlattıkları yeterli olacaktı. Fakat bazen sana ait olanlar da senden habersiz iş çevirebiliyordu. Sen ve senin diğer yansımaların ortaklaşa çalışıyordu. Çizgiler incelmeye başladıkça barınan duyguların sürekliliği de kayboluyor, değişiyordu. Sonuçta, seni açık edecek cümlelerden itinayla kaçsam da okursan yalnızca senin anlayabileceğini düşünsem de kötü bir rastlantı sonucunda herkes bütün olanlara tanık oldu. Alfabeden yanlış harfleri seçebilme ihtimalimin olduğunu söylemiştim. Eskiden bahsettiklerime geri dönmeyeceğim. Derdim yeniyle. Ben onu arıyorum. Çünkü bu kısır döngünün bir şeyler yapmazsam değişip dönüşeceği yok. Bir sürekli bir süreksiz oyalanıp durduğumuzun farkında değil misin? Her şey olabildiğince karmakarışık. Karanlığa doğru yürüyorum. Başlangıç yanılgısı dediğim gün, her ne kadar aydınlık bir zamana denk gelse de kısa bir süre sonra o günün en karanlık gün olduğunu öğrenmiştim. Taş duvarlar arasına serpiştirilmiş birkaç koltuk, ahşap masalar ve avuçlarımın arasında bütün o söylenilenlerden sonra tutmaya çalıştığım karton bardakla kalakalmıştım. Bir ara beklenmedik bir gayret gösterisiyle yerimden kalkmış ama çok geçmeden koltuğun köşesindeki yerime geri oturmuştum. Yığılmıştım. Üzerimde taşıdığım ağırlık bedenimin ağırlığından çok daha fazlaydı. İnsan öldüğünde yirmi bir gram kaybediyor olabilirdi ama yaşarken kaybettiklerinin yirmi bir ton olması içten bile değildi. Daha o akşam, kendi kelimelerinle ortaklaşa çalışan cümleler kalından inceye doğru çoktan yol almıştı. Ayağa kalkmamla oturuşum arasındaki o kısa aralıktaysa ben, bütün bunların tohumlarını kendi ellerimle ekmiştim. Süreklilik halindeki kızgınlığım, kırgınlığım yerini büyük bir suskunluğa bırakmış, kalından inceye süreksiz sert duygularım da ilk o andan itibaren hayatıma yayılmıştı. Süreksizdiler çünkü ne zaman ve nerede karşıma çıkacaklarını kestirmek imkansızdı. Aramızdaki sözüm ona dengenin şaşacağı an belli olmuyordu. Sen uzaklaştıkça sertleşiyor, yakınlaştığındaysa yumuşuyor, biçim değiştiriyorlardı. Bir süre sonra her şey içinden çıkılamaz bir hale geldi. Yakınımdaki arkadaşlarıma hep aynı şeyleri tekrarladığımı fark ettim. İyi, kötü, iyi, kötü, iyi, kötü, kötü, kötü, kötü... Sıralamanın bozulduğu yerde durdum. Artık kalbim kirli duyguları temizlemek için yeterince kan pompalamıyordu. Bu benim yenilgimdi. Görünürde her şeyi bırakmıştım. Ayrıntılara takılacağını biliyordum. Son sahne her zaman geride kalanları unuttururdu. İşine en fazla yarayacağı anda hiç olmamışlar gibi davranmayı severdi insanoğlu. O ana nelerin neden olduğu hatırlanmazdı. Ya da kimileri için umursamamayı becerebilmek büyük şanstı. Her ikisini de yapamadım. Umursadığımı, kalından inceye doğru yol alan süreksiz sert duygularıma nelerin sebebiyet verdiğini defalarca anlattım. Dinliyordun. Susarak. Tepkisiz ve şaşkındın. Ya da bana öyle geldi. Ne de olsa her şey apaçık ortadaydı. İhtimal bunca şeye sebebiyet vermiş olabileceğinin farkında bile değildin. O an bir nesneden farkın olsun istedim. Ama sen orada öylece oturmanın nasıl bir duygu olduğunu bana hissettirmekle yetindin. Sona doğru hafızamdaki görüntüler ansızın silindi. Ben anlatmaya devam ettikçe yaşadığımız her şey büyük bir hızla yok oldu. Geçmişe dair tek bir iz vardı ve artık o, senin elindeydi. Yuvarlak mavi bir kolye. Bunu boynundan hiç çıkarmayacaksın. dediğin günü anımsadım. Oysa aylar önce o kolyeyi, beni inceltmeye başladığın o günde, bir daha takmamak üzere çıkarmıştım. Çizgileri takip ettim. Günlerce, aylarca, bıkmadan takip ettim. Tanıdık ayrıntıların peşinden gittim. İkimizin yerine bir umudu sahiplenmenin ağırlığını işte o zaman anladım. Doğru kelimeleri seçmiştim ama asıl hissettiklerim daha fazlasıydı. Kurşun kalemle yazı yazmak gibi değildi kağıtların üzerine değen darbelerin geride bıraktıkları. Harfler asıl yaşarken inceliyordu. Giderken bile kalan olmanın verdiği ağırlıkla, oturduğum sandalyede, şu anda olduğu gibi duran da ben oldum."} {"url": "https://egoistokur.com/burcu-yildizer-parmak-uclarinda-bir-ruy", "text": "Yolculuk biraz da yanılsamalarla dolu bir sürgün rüyasında, hangi sahnenin oyununa dahil olduğunu bilememekti. Uzaklardayım. Tenimin bir kapı imgesinden, tanıdık bir şehirden kendini zorla sıyırıp attığı bir otel odasında, boylu boyunca uzattığım düşüncelerimin seyrini izliyorum. Kalem darbeleri yaşanmadan hemen önce, aklım sanki karmaşık mekan ve zamanlardan görüntüler seçip cümle resmi geçidinde beni uykumdan uzaklaştırıyor. Yörünge hep aynı, değişen yalnızca olayların hızı. Belki de bunca sessizliğin ve bunca gürültünün bir arada olmasının tek sebebi budur. Tavandan aşağıya doğru sarkan spiral ışık huzmeleri, duvarda asılı tablonun içinde yüzünü göremediğim krem rengi sırtı açık bir elbise giymiş kadının çekiciliği aklıma, geçmiş zaman hikayelerini düşürüyor. Caddeden gecenin geç saatinde durmaksızın geçen tramvayın rahatsız eden sesi, patavatsızca bir şeyler söylüyor. Dışarıdan garip sesler geliyor. Apartman boşluğundan zihnimin içine kadar dolan ve dilini hiç bilmediğim bir ülkenin kelimelerinden dökülen bu yalnızlığa bir ad vermek zor. Sesler uzamaya, yayılmaya başlıyor. Sert sessizlerin kavgasına şahit oluyorum. Duygular kırılıyor. Belki de gülüyorlardır ama yüzlerini göremiyorum. Her köşede, şekillerinin hangi harfe denk geldiğini anlayamadığım alfabenin gizli gizli fısıldaşmalarını duyuyorum. Yabancıyım. Bu hissi hep taşıdım. Fakat şimdi, bütün yaşama cesaretimi aldığım bu esriklikten farklı bir şeyler var. Yalnız kalmayı yeğliyorum. Dışarıya çıktığımda, hiç tanımadığım sokak adlarının nereye varacağını bilemesem de uzun uzun yürüyüşler yapmalıyım. Hiçbir yalnızlık beni burada, şu otel odasındaki gibi yabancı hissettirmedi. Sevdiğim adamların bir misafir gibi hayatıma girip çıkmaları bile. Çünkü her şey olup bittikten sonra açıklanması güç bir direnme gücü tam da düşmüşken, orada bir yere yerleşiveriyor. Durdurulamaz bir şekilde önüme gelenleri biçimlendirmek, yepyeni ve açılmamış parantezleri tanıyıp dokunmak istiyorum. Yabancı olmayı seviyorum. Yataktan kalkıyorum. Pencerenin kenarındaki boşluğa sokuluyorum. Perdeler soğuk ve is kokuyor. İğrenmiyorum. Çıplak bacaklarımı iyice sarıyorum. Sert, pütürlü bir dokusu var. Küçük sıyrıklar alıyorum ama umursamıyorum. O sıyrıkların, yüzlerce tel örgünün, ağaç kıymıklarının içinden geçip geceye bakıyorum. Bütün binalar, zamanın durduğu bir şehirde olduğumu anımsatıyor. Herkesin tek kelime bile etmediği sadece mimikleriyle bir şeyleri anlatmaya çalıştığı uzak ve yabancı bir yerdeyim. Çıplaklığımı üzerime örtüp etrafı geziyorum. Yanımda olan insanların hepsi gitti. Uzun bir gece var önümde. Hatırlamak için henüz geç değil. Unutmayı aklımdan bile geçirmedim. Oysa hayat çokça, bir başınalığı ararken peyda oluyor. Ne anlama geldiğini bilmediğimiz rüyaların hemen ertesinde tarifsiz çaresizlikler; yazarken, konuşurken, bir şeyleri okurken ve uyurken elini bedenimize değdirip kaçıyor. El kalıyor. Çaresizlik de. Ama hüküm burada sonlanmıyor. O eli bir başkasına değdirip yepyeni bir doğumun peşinden sürükleniyoruz. Aldatmacası bol bir kısır döngünün çocuklarıyız ve bu döngü, kalabalıkların arasında koca bir yalnızlığı süslüyor. Anlam büyüyor. Karmaşa artıyor. Hiçbir şey 'yaşamak' özleminin yerini belki de tutmuyor. Tek bir kelimenin içinden doğacak yenilikler, yüklenilecek anlamlar için sıramızı kolluyor ve içimizde hep büyük bir beklenti açlığı çekiyoruz. Herkes kendi şehirlerinde tutsak. Şehirler içinde şehirler. Arsız bir kendini kanıtlama isteği dudaklardan dökülüyor. Bir bedeni severken ruh, başka bedenlerde dolaşıyor. Her şeyi burada anlatamam. Doyumsuzluğu ne kadar kanatırsan, bir o kadar daha ister. Doyuramazsın. Birkaç gün önce, daha henüz bu şehre gelmeden bir rüya görmüştüm. Karanlık, loş ışıkların iç içe hüküm sürdüğü, köşe başlarında ahşap sandalye ve masaların olduğu bir yerdeydim. Alkol kokuları, sesleri birbirine karışmış insanların kahkahaları, her şeyi ele geçirmiş gibiydi. Bir adam vardı. Hemen arkamdaki masanın ayakları yere değmeyen kadınlarıyla konuşuyor, elleriyle anlattığı şeyi pekiştirmeye çalışıyordu. Yavaşça yüzümü döndüm. Uzun uzun baktım. Görmedi. Sanki mekanlar içinde başka bir mekandaydım. Ama her nasılsa ben onu görebiliyorken o beni göremiyordu. Sağ kolunun oraya yaklaştım. Başımı kollarına dayadım. Ben sokuldukça o uzaklaştı. Gittikçe düşüyordum. Önce dirseklerine, sonra bileklerine... En sonunda parmak uçlarında kalakaldım. O sonsuz coğrafyanın en hisli yerinde. Uzaklaşmasından korkmuş olsam da geldiğim yerden mutluydum. Dokunduğu her yeri ben de onunla birlikte hissedebilecektim. Sevdiği, sevmediği birçok şeyi öğrenebilirdim. Ama artık gözlerim yoktu. Sadece onun parmak uçları. Orada kaldım. Mademki o da beni göremiyordu, o halde istediğim gibi davranabilir, onunla birlikte yaşayabilirdim. Gece devam ediyordu. Aradan çok zaman geçmemişti ki yürümeye başladı. Gidip bir yere oturdu. Tam olarak ne olduğunu kestiremediğim bir şeylere dokundu. Sanki naylonumsu ve ıslaktı. Kısa aralıklarla ellerini gezdirip geri çekti. Ara sıra heyecanlandığını hissettim. Belki de geri çekmeyi istemediği şeylerdi. Kim bilir. Sonra buz gibi bir bardağa dokundu. Bekledikçe daha da soğuyordu. Herhalde içi buz dolu bir bardakla bir şeyler içiyor diye düşündüm. Müziğin sesi gittikçe artıyordu. Isınıyordum. Elleri alev gibi olmuştu. Birden gürültülerin içinden bir kadın sesini duydum. Sürekli Yapsana! diye bağırıyordu. Parmak uçlarına yerleştiğim adam: Tamam ama biraz sabret, zamanı geldiğinde yapacağım. diyerek sessiz olmasını istedi. Birkaç kişi daha geldi yanına ama ne konuştuklarını duyamadım. Birileri gülüyor, birileri acele acele bir şeyler anlatıyordu. Sonra biraz yalnız başına kaldı. Kimse gelmedi yanına. Tek eliyle yüzünü ovuşturdu. Şöyle bir etrafa bakıp yerinden kalktı. Daha sakin bir yere doğru yürüdü. Sesler gittikçe azalıyordu. Gıcırtılı bir kapı aralandı. İki eliyle kapıyı kapattı. Boyundan küçük bir kanepeye uzandığını, elleriyle kendini sığdırma çabalarından anlayabiliyordum. Bir süre yattığı yerde rahat edene kadar döndü. Sonunda durdu ve parmaklarını saçlarının arasına sokup Ahhhh diyerek saçlarını var gücüyle sıktı. Ağladı. Hıçkırıkları tüm odayı dolduruyordu. Bedeni öylesine kuvvetli sallanıyordu ki bir an 'ya düşersem' diye korktum. Parmak uçları ne sıcak ne soğuktu. Saç telleri de içinde yaşadığı karmaşıklıktan nasibini almış, sırılsıklam olmuştu. Gözlerine değmek, neden olduğunu kestiremediğim gözyaşlarını silmek istedim. Ama parmak uçlarından nasıl çıkacağımı bilmiyordum. Belki bu da rüyamın içindeki bir başka rüyaydı. Kendi rüyamın içinde sıkışmıştım. Karanlıkta çakmak sesiyle irkildim. Sanki benim orada olduğumu hissetmiş olacak ki parmak uçlarını birbirine hızlıca sürttü. Canım yanıyordu. Bağırdım. Sürtmeye devam etti. Kendi çığlıklarımda boğuluyordum ki gözlerimi açtım. Uyandığımda salondaki kanepenin köşesine kıvrılmış bir halde oturuyordum. Televizyon açık kalmıştı. Gece saat üçü gösteriyordu ve yanımda boylu boyunca uzanmış bir adam yatıyordu. Sevdiğim adam... Rüyanın etkisiyle bir an için neye uğradığımı şaşırmıştım. Gülümsedim. Çünkü elleri çekingen, ürkek bir çocuk gibi ellerimdeydi. Derin bir oh çektim. Parmak uçlarımla yüzüne dokunup sabahın ilk ışıklarına kadar onu sevdim, sevdim. Usulca başını yastığa koyup üzerine beyaz hırkamı örtüp salondan çıktım. Bu rüyayı günlerdir aklımın en ücra köşelerinde evirip çeviriyorum. Boşluk ve karanlık arasında gidip geliyorum. İçinden çıkamadığım esaslı bir rol çalıyorum sanki hayattan. Baş etmekte zorlanacağımı bile bile gönüllü bir teslimiyeti devralıyorum. Rüyada geçen sahnelere benzeyen, zamanında gitmiş olabileceğim yerleri hatırlamak için aklımı zorluyorum. Büyük, ağır bir kaya parçası ansızın düşüncelerimin tam ortasına yerleşiveriyor. Kıymıklar şimdi daha çok batıyor. Çıplaklığım derimi soyuyor. Soydukça inceliyorum. Kılcal damarlarımın arasında, anlam veremediğim bir rüyanın peşinden sürükleniyorum. Şehri izliyorum. Gece hala çok uzun; perdeler soğuk ve is kokuyor. Yorgunum. Kelimenin anlamından çok daha yorgun. Perdeden sıyrılıp uyumak için yatağa geri dönüyorum. Sabah olduğunda tramvay, dün geceki gibi gürültülü bir şekilde caddeden geçip gidiyordu. İnsan, kurtulduğunu sandığı bir kabusa her an geri dönebilirdi. Çünkü sanmak sancılıydı. Emin olamadığın her şeyin karşılığı zamanla gizlendiği yerden koy veriyordu kendisini. Uzaktaydım. Ne kadar uzak olduğumu bilsem de asla yetmeyecek bir uzaklıktı. Yabancılık, yalnızlık bunların hepsi ufak, asılsız bir aldatmacadan başkası değildi. Dibine kadar kalabalıktım. Beynimin içinde beni kemiren seslerin, olayların, biriken her şeyin kölesiydim. Onlar istiyor, ben yapıyordum. Dışarı çıktım. Hiçbir köşe başında yaşanmış herhangi bir şeyi bana anımsatacak sokakların, köşe başlarının olmadığı bu şehirde yürüyordum. Yol soran insanlara ellerimle 'bilmiyorum' diyordum. Ellerim beni tanıyordu ama onlar bilmiyordu. Dört beş saat aralıksız bir kayboluştan sonra tarihi binaların göz doldurduğu bir meydana gelmiştim. Olduğum yerde tıpkı bir pergel gibi dönüp etrafa baktım. irili ufaklı hepsi taştan olan binaların tam orta yerindeydim. Belki de bu şehrin merkezi bendim. Anlaşılmayan sözcükleriyle, tanınmamış sokak aralarıyla baktığım her yer benden bir parçaydı. Dokunmak istedim. Hepsine parmak uçlarımla dokunmak... Bile isteye... Soğuk olduklarını, derimi parçalayacaklarını bilsem de onlarla aramda bağ kurmaya çalıştım. Dokundum da oysa ne kadar açık sözlüydüler. Her şeyi bir bir anlattılar. Duydum. Anlatılanların hiçbirisine yabancı değildim. Ama ben yine de 'yabancı olmayı' seçtim. Her insan, hangi şehre gittiğini iyi bildiğin bir yolculuktu aslında ve yolculuklar yalnızca bedenleri uzaklaştırıyordu. Yanılsamalarla doluydu yol ve mola yerinde her zaman iyi yürekli bir anlatıcı beklemiyordu. Çünkü dinlemek zordu. Dinlemek, sürgüne gitmek gibiydi. Sahneyi hazırla... Ben o parmak uçlarında kalmak istiyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/burcu-yildizer-ve-defterin-ortasindaki-boslu", "text": "Kimse için 'önemli' olmak istemiyorum. İki lokma bir şeyler yeme hevesim vardı, o da sayende boğazımda kaldı. Üç gündür hastanedeyim. Beni tanıyan kimsenin bu durumdan haberi yok. Sadece iş arkadaşlarım aşırı derecede yorulduğum için izin aldığımı sanıyorlar. Onlara göre ben evdeyim ve dinleniyorum. Yalan söyledim. Her gün birkaç tane mesaj geliyor telefonuma. Bir an önce iyileşmeliymişim. Kendime dikkat etmeliymişim. Falan filan. Hastayım ve biliyorum, bu acılar beni öldürecek. Her şey yolundaymış gibi davranmayı sen öğrettin ne de olsa bana. Şimdi öğrendiklerimi tekrar etme zamanı. İkili koltuğu attım. Hastaneye yatmadan hemen önceydi. Zaten sevişmek için oldukça küçüktü. Sen severdin. Zaten hiçbir zaman o daracık koltuğa sıkışıp giderayak yaptığımız sevişmelerimize bir anlam veremedim. Aslında bilmeliydim hani o kapıdan bir sabah çıkarken bana söylediklerinin tam karşılığını bir gün senin bana yapmak için kullanacağını. Yazmak ağır iş. Olmayanı var etmek mi yoksa olanı dökmek mi daha kolay kelimelere, kestiremiyorum. Sen bilirsin, ne de olsa benden daha tecrübelisin. Şimdi bu renksiz, duvarları neredeyse bir ölüyü andıran hastanede kendi tecrübelerimi yazıyorum. Hemşireye söyledim, zamanı geldiğinde hepsini sana verecek. Gitmek daha kolaymış. Hani o malum konu var ya cevabını vermekte zorlandığımız, düşündüm de neyse yaşanan öyle kalması daha iyi. Kimsenin kimseye alacak verecek hesabı yok. Aynı yanılgılar, aynı umutsuzluk, aynı adamlar. Hiç birinin senden bir farkı yok! Asıl bunu itiraf etmesi zormuş meğer insanın kendisine. Seni diğerlerinden ayırt eden bir tarafının olduğuna kendimi inandırmaya çalışmanın yüküymüş bunca zamandır beni kahreden. Bunca hazımsız duyguyla, şiddetli mide ağrılarına neden olan buymuş. Susmanın zamanı gelmiş. Yağmur da bitti artık. Oluklarımdan, içimdeki mazgallardan seni bana taşıyabilecek hiçbir şey kalmadı. Hayat, senin yokluğunda kelimelerimin etrafında dolaşan en büyük tıkaçmış. Sen gittin. Ben gittim. Gidecek kimse ve gidilecek bir yer kalmadığına göre huzurla ölebilirim. Hemşire karşımdaki yatağın hemen yanı başında durmuş hastanın evraklarını inceliyor. İnce ve kırılgan ayak bilekleri var. Benimkilere ne de çok benziyor diye geçiriyorum içimden. Sen seversin. Sana bir sır vereyim mi? Herkes çok sevdi. Uzanıp defteri almak istiyorum, serumların uyuşturduğu kolum izin vermiyor. Morluklar bütün vücuduma yayıldı. Çürüyorum. Üç günde nasıl bir şeye benzediğimi görsen bir daha yüzüme bakmazdın. Hoş, sen benim yüzüme hiç bakmadın ki gerçekten. Hemşire fark ediyor. Gülümseyerek yanıma gelip kibarlıkla defteri bana veriyor. Karalamalarımla dolu, bir yığın birbirinden bağımsız sesler duyuyorum her sayfanın başında. Defterin ortasında kocaman bir boşluk var. Sanki bilincimin içinde olup bitene tanık olan yabancı biri tarafından bilerek işgal edilmiş gibi öylece duruyor. Olası bir uyku düzeni bozukluğunda hayatım boyunca hiç kullanmadığım silgilerden birini elime alıp, o koca boşlukta yaratmış olabileceğim kendi çaresizliğime bakıyorum. Hayır, insan bir defa uzaklaştı mı yeniden bir yakınlık kurması öyle kolay olmuyor. İstemiyor. Kafasının içinde bir şeyler durmadan onu dürtüyor. İçindeki seslere başkaldıramaz, katlanamaz oluyor. Aradaki mesafe açıldıkça sayfaların arasındaki boşluk da büyüyor. Biraz önce hemşire bir kez daha uyuşturmak ve acılarımdan bağımsız huzurlu bir uyku uyuyabilmem için günün son iğnesini yaptı ve gitti. Herkes gidiyor. Her sabah uyandığımda bir önceki günün vardiyası yok oluyor. Üç gündür öyle çok doktor ve hemşire tanıdım ki insan bazen ölümü için bu denli canla başla çalışan insanların olduğunu görmekten sıkılıyor. Bırakın beni diye bağırıyorum. Bari bu defa kendi başıma bir iş yapabileyim. Elimden, kolumdan kimse tutmasın. Gözlerimin içine kimse bakmasın. Bana kaybedilmiş sıcaklıkları hatırlatacak hiçbir şey enjekte edilmesin. Olmuyor. Biri gidiyor diğeri geliyor ve aynı işkence üç gündür devam ediyor. Bugün perşembe. Duvarlar boş boş bana bakıyor. Sesini duymak istemediğim herkes beni arıyor. Açmıyorum. Kendimi iyiden iyiye bu sessiz ölüme alıştırdım. Oysa daha birkaç gün önce sokaklarda gülücükler dağıtarak anlatıyordum başına gelenleri. Sana söylemeyi çok istedim. Bir kez daha buraya geleceğimi anladığımda açıp telefonu, aynı soruyu sormayı bile düşündüm. Tanıdık ve ezberletilmiş bir cevaptan çok, daha fazlasına ihtiyacım vardı. Arasaydım... Arasaydım ne söyleyeceğini iyi bildiğimden vazgeçtim. Gözlerim gittikçe kapanıyor. Sanırım iğne etkisini göstermeye başladı. Pazar günü seni düşünmüştüm. Sırf sen de erken kalkıyorsun diye sabahın köründe yatmış olmama rağmen kalkıp kahvaltı hazırlamıştım. Belki yanımda değildin ama o saatlerde seninle aynı şeyi yapıyor olmak düşüncesi bile beni mutlu etmişti. Karar verdim artık daha fazla yazmayacağım. Kağıdı, kalemi şuraya koyuyorum. Hastane masalarının rengi solmuş. Benim gibi... Koridorlardan gelen ayak seslerini duyuyorum. Yemek dağıtıyorlar. Karşı odadaki kız acılarına daha fazla dayanamıyor. Çığlık çığlığa ortalığı birbirine katıyor. Nedense bir türlü sakinleşmiyor. Ağzımı açıp ona bir şeyler söylemek istesem de yapamıyorum. Dudaklarım uyuşmuş. Kaslarımı oynatamıyorum. Bir iğne, ufak bir doz beni yatağımdan alıp karanlık bir defter sayfasının içindeki boşluğa almaya yetiyor."} {"url": "https://egoistokur.com/burcu-yildizer-yazdi-adi-her-neys", "text": "Teker teker saymaya başladım. Önce hangi ismin kalbimde titrediğini bulmak onca yıldan sonra çok zor olur sanıyordum. Geçmişin kapıları ağır değildi. Bir durgunluk hali, bir yaprağın olur olmaz kıpırdanışı, aylak bir rüzgarın tenimi sıyırıp geçmesi yeterliydi. Kalbimdeki titreşimler büyümeye başladıkça isimler de harf harf büyümeye başladı. En çok onun adının baş harfi yol oldu damarlarımda, usul usul geçti koridorlarımda. Unuttuğunu sanmanın bakiyesiydi hatırlamak ve yanılgılar daima pusuda bekleyen acılardı. Sonra yeniden saymaya başladım. Üstüne basa basa, geride kalan günlerin takvim yapraklarını yırta yırta onca şey arasından. İçime işlemiş yanılgılarım ve doğrulmak bilmeyen kararsızlıklarımla baş başa günlerce akıp giden hayatın çıtını çıkarmadan saydım. Geriye kalan hep bir isim, varlığıma eklenmeyen bir aşk oldu. İnatla, azimle yerini dolduramadığım bir hayalin üzerime sinmişliğiyle yılları devirip en huzursuz uykuları uyudum. Çare değildi uyanmak, yeni bir günün getirilerini hesaplamak. Oradaydı ve süresi belli olmayan bir zamana kadar da orada kalmaya devam edecekti. Kalbimin o hep beklenmedik anlarda dayanılmaz bir ağrıyla geri tepen ve tıpkı bir gönüllünün her şeye göğüs gerip katlanışı, olanı biteni sahiplenişi gibi sessizlikle karşıladığı o sözler, sancısı büyük bir sızıyla devroldu. Tutsaklığımın meşrulaştırılmış haliydi bu sızı. Kurtulmayı başaramadıkça da hayatım boyunca izlerini her duyduğum cümlede hatırlayacaktım. Çünkü biliyordum, sözler kainatın kara büyüsüydü. Ve bu büyünün tek çaresi bir başka büyüğünün etkisinde kalana kadardı. O son andan kalan izlerin, tek tek kalbimi dağlayan sözlerin sancısı bir türlü geçmek bilmiyordu. Önceleri başa çıkmakta zorlanmıyordum ama zamanla ruhumdaki delikler her geçen gün daha da büyüdü. Şüphe damarlarımda kor bir ateş gibi dolaştı. Kurtulmaya çalıştıkça daha da saplandı. Ne gün geceye ne de gece güne devroldu. Zamanı kaybolmuş odalarda aklıma yenilmemek için savaştım. İtinalıydı sözler. İlmek ilmek kanıma giriyordu. Oysa farkındaydım olup bitenin. Adanmışlığımdı beni çaresizce hareketsiz bırakan, yüreğimi dağlayan. Uğruna kaybettiklerimi düşündüm. Kalbimin içindeki her kımıldayış, ansızın sessizliklerimi bölen her hatırlayış beni bugünden, yaşanabilecek her yeni başlangıçtan alıkoymuştu. En çok da böyle kolu kanadı kırık olmak, bir yol, bir çıkış bulamamak beni kendimle karşı karşıya getiriyordu. Sınırlarımı bilmek istiyordum. Ezberlerimi bozmam, tanıdık gelen onca şeyden kurtulmam gerektiğini anladığım birgün, yeniden teker teker saymaya başladım. Başka türlü olmayacaktı. Yarattığım zindanlardan çıkmak için ona ait olan her şeyi temizlemeli ve belki yerine başarabilirsem yenilerini koymalıydım. Önce eşyalardan başladım. Yatağımın altındaki kutularda, birlikte okuduğumuz kitapların sayfa aralarında, giysi dolabının en kuytu köşesinde saklı tuttuğum anılarda biriktirdiklerimi birer birer hayatımın derinliklerinden çıkardım. Hala ilk gün ki gibi tazeydi anılar. Kendimi izledim. Sonra onu ve bizi... Kolaydı acılara tutunmak, sanıldığı kadar zor değildi. Yaralarla büyümeyi, onlardan eski de olsa yeni bir dünya yaratabilmeyi her nasılsa başarabiliyorduk. Hafızalardan silinmeyen, yaşamdan da silinmiyordu. Kalple beyin yer değiştiriyordu. Hayallerimin başkahramanının, hayallerimin önünde duran bir engel olduğunu da er geç o engeli yıkmam gerektiğini de ona ait her şeyi toplayıp kapının önüne koyduğumda fark ettim. Bir zamanlar onun gelişine açtığım kapılar tek bi anın içine sığıvermişti. Ve kapı tereddütsüz kapanmıştı. An önemliydi. Başlangıç ve sonun sahibi, sürüp giden hayatın kimi zaman iyi kimi zaman da kötü tanığıydı. Her şeyi kendi kıskacında tutan, parçalanmasına müsaade etmedikçe de yerini korumasını bilendi. Korktukça seni kendisine hapseden, vazgeçtikçe yıkıntılarını yüzüne acımasızca vurandı. Beklemezken... Hep içtedir oysa o, adı her neyse. Onca kırılmış hayalin ardından, onca seslenişin kalpte bıraktığı yangına rağmen gelendir. Umulmadık bir sessizliğin bozuluşu hep böyledir."} {"url": "https://egoistokur.com/burcu-yildizer-yazdi-sahi", "text": "Kapının önünde durmuş bekliyordu. Geceyle birlikte o da giyinmişti. Vaktimiz yok demeye meyilli ama sessiz kalmayı tercih eden gözlerine baktı. Gökyüzü gibi çıplak ve çaresizdiler. Bir süre öyle kaldılar. Çoğu başarısız birkaç deneme sonrasında bu hikayenin asıl anlatıcısının kendisi değil de O olduğunu bedeninde kalan sıcaklığa sarılınca anlamıştı. Öylesine ona aitti ve o, öylesine ona sahipti ki bir yanlışlığın isimsiz iki kahramanı olarak hikayedeki yerine razı oldu. Kapıyı açtı. Sessiz ve yavaşça ilerliyordu parmakları. Birazdan saatin dolacağını ve az önce yanı başında yüz üstü yatarak yarı uyanık bir halde parmak uçlarının ilerleyişini tenine kazıyan adamın gideceğini biliyordu. Yine de hiç acele etmeden sırtındaki bütün tümsekleri usulca okşadı. Dilinin ucuna her defasında gelip de ondan esirgediği cümleleri teker teker dolaştığı yerlere bıraktı. Gece hiç olmadığı kadar gürültülüydü. Kalbindeki sesler mi yoksa aklıyla verdiği mücadelede ona yeni engeller çıkartan güvensizliği mi bunca sese neden oluyordu? Sorgulamalardan da bu hayata dayanabilmek için her defasında yeni bir hayal bulmaktan ve o hayalin peşinden koşmaya çalışmaktan da çok yorulmuştu. Nereye varacağını bir türlü kestiremediği bu sır dolu ortaklık, zaman geçtikçe kalbinde geniş bir yer kaplamaya başlamıştı. Vücudundaki her köşeyi artık çok iyi tanıyordu. Tanıyacak kadar birlikte vakit geçirmişlerdi. Zaman doğurgan değildi. Onunla birlikte geçirdiği her gece bir sonrakine, bir sonrakine ve hep aynı sona bağlanıp duruyordu. Değişen hiçbir şey olmuyordu. Kendisi hariç. İlk günlerde kaçmak için yollar ararken yıllar geçtikçe kendi yazdığı 'son'dan ne kadar da uzaklaştığını fark ediyordu. Tüm o klişe tanımlarıyla aşkın gerçekte böyle bir duygu olup olmadığını bulmaya çalışıyordu. Son üç yıldır onunla yaşadıklarının kalp çarpıntısı ve sinir nöbetleri arasında tutunacak bir yer arıyordu. Bir yabancıdan bütün bir geçmişi çekip almak kolaydı. Bir gece, üç gün, iki ay... Ama o artık bir yabancı değildi. Üstelik hem her şeyi hem de hiçbir şeyiydi. En zoru da buydu. Parmak uçlarındaki şarkı hala bitmemişti. Yarım saatten fazla bir süredir bıkmadan kollarına, kasıklarının başladığı yerdeki minik çukurlara, gezindikçe ürperen tüylerine, en çok da geniş bir ovaya benzeyen sırtına kendince bir şeyler anlatmıştı. Beni unutamayacaksın. Olur da başka bir kadına dokunursan ben, olmayacağım. Neden birbirimize bu kadar geç kaldık ki? ve daha niceleri... Yani tam da o anlarda yüzünü dönse ve: Aklından ne geçiyor? diye sorsa asla yüzüne karşı söyleyemeyeceği cümleleri, ellerinin marifetiyle dua eder gibi bedeninin içinden geçiriyordu. Çünkü biliyordu. Ten unutmazdı. Kolları yorulmuştu. Saate baktı. Gitme vaktinin geldiğini bilmesine rağmen sesini çıkarmadı. Parmaklarının altında öylesine sessiz ve öylesine huzurlu uzanmıştı ki hangi sebeple hayatına aldığını ve aslında burada olmaması gerektiğini bildiği adamı uyandırmak istemedi. Bugüne kadar uykuya daldığı anlarda onu uyandıran, istemeden de olsa -uğurlamak için- kısıtlı dakikalarını üzerine giydiği geceden sıyrılan hep o olmuştu. Gözlerini kapattı. Hiç gerçekleşmeyecek bile olsa kendi hikayesinin kahramanı olmaya devam etti. İçinde hep bir gong sesiyle, uyandırmamaya çalışarak. Sonra bütün o gecenin büyüsü, yokluk uykusu bozuldu. Adam: Gitmem gerekli. diyerek ve apar topar bedenini sürükleyerek kadını, yataktaki yetmiyormuş gibi ruhunda da kocaman bir çukur bırakarak kalktı. Oda, kadranından fırlamış akreplerle doldu. Yanaklarından süzülen gözyaşları kanadı. Gerçekler hep haklıydı. Kimi zaman baş etmek için hikayesinin kurgusuyla oynasa da er geç sonu onlar yazıyordu. Peşinden gitti. Kapının önünde durmuş bekliyordu. Geceyle birlikte o da giyinmişti. Vaktimiz yok demeye meyilli ama sessiz kalmayı tercih eden gözlerine baktı. Gökyüzü gibi çıplak ve çaresizdiler. Bir süre öyle kaldılar. Çoğu başarısız birkaç deneme sonrasında bu hikayenin asıl anlatıcısının kendisi değil de O olduğunu bedeninde kalan sıcaklığa sarılınca anlamıştı. Öylesine ona aitti ve o, öylesine ona sahipti ki bir yanlışlığın isimsiz iki kahramanı olarak hikayedeki yerine razı oldu. Kapıyı açtı."} {"url": "https://egoistokur.com/burcu-yildizerden-bir-uyanma-hikayesi-dustuk-ist", "text": "Yaşadığının bir düş olduğunu geç fark eden kadının hikayesini bi' tanecik Burcu Yıldızer yazdı. Okuyalım, okuduktan sonra ne kadar üşüdüğümüzü fark edelim ve ısınmanın bir yolunu bulabilelim diye... Öyle ya, insan üşürken en çok ısındığı anları özler. Yürüyordum. Sadece tek bir duyguyla durabilir, bir tek onunla dizlerimdeki yorgunluğu bağlayabilirdim. Geçen her saniyede, kayıp bir notanın izini sürerek ve yavaşça günlere bölünmüş bir sanrının peşinden sürüklenerek, kendimden çıkıp yola koyulmuştum. Bilinmeyenin çekiciliği tarafından ele geçirilmiş ve tam anlamıyla anlatılanlara inanmamış bir duygunun günlerce devam eden şüphelerine hapsoldukça saatler geçiyor, bir duygudan diğerine amansız bir bekleyiş de devam ediyordu. Çoğu kez suskunca olduğum yerde kalıyor, kimsenin duyamayacağı bir şekilde, Belki de bu benim için kötü bir oyundan başka bir şey değil, diyordum. İç sesim ve dış sesler birbirine karışıyor, bildiğim bütün önermeler yerle bir oluyordu. Sonra telefon çalıyor. Ansızın. Merhaba demeyi unuttuğumu fark ediyorum. Susuyorum. Sustukça karşıdaki ses de susuyor. Büyük, anlamsız bir sessizliğin çekiciliğine kapılıp gidiyoruz. Bir şey kırılsa! Tam da o an, bütün o başlangıcı oluşturan kelimeler parçalansa... Sığınmak istediğin yer bir tarafa, affedilmeyi dileyen ruhun öteki tarafa dağılsa... İkimiz de oturduğumuz yerden ayağa kalksak ve bu felaketin sınırlarına henüz gelmeden Hoşça kal demeyi becerebilsek. Biliyorum, olmayacak. O geceyi öldüreceğiz. Bir defa yaşanacak, yerle bir olacak ve sonunda kendimi yine yürürken bulacağım. O gece de buna benzer bir şeyler olmuştu. Ev çok sessizdi. Bir yerlerde kar yağıyordu ve kalbimin içi alevler içindeydi. Yatağa uzandığımda beklenmedik bir anda bozulan sessizliğin, gürültüye dönüşen kelimelerin hızına şaşırıp kalakalmıştım. İş olsun diye kalkıp birkaç adımda odalar arasında kısa bir gezi yapmış, yatağa geri dönmüştüm. Cümle düzenindeki melodi hızlandıkça sabırsızlığım artmaya başlıyordu. Neyle oyalansam, yeterli olmadı. Birdenbire hangi ara elime aldığımı anımsamadığım kitabın sayfaları arasında bilinçsizce dolaşmaya başladım. Çok uzun değil kısa bir süre sonra, okuduklarımı algılamadığımı fark edip garip bir sızıyla irkildim. Dakikalar, saatler geçti. Parmaklarımın arasına sıkıştırdığım kitabın ciltli kapağı canımı yakmıştı. Beni bu ana gelene kadar ayakta tutan, heyecanımı körükleyen her duygu solmakla kalmamış, içimdeki güç de uçup gitmişti. Sımsıkı kendisine kapanmış, birdenbire körelen düşüncelerime yol açan neydi, bilmiyorum. O gece daha sonra ne oldu, hatırlamıyorum. Aynı gürültü yeniden yaşandı mı? Belki yaşandı. Uyudum mu? Uyumuş olmalıyım. Hafta sonları ne zamandır telaşsız ve bilinen tarihinin çok uzağında geçiyordu. Yıllar arasında meydana gelen değişikler, silinmeyi bekleyen bazı anlar, belleğimdeki yerlerini kaybetmemek uğruna yine de direniyordu. Kara kutunun ardındaki adam artık hiç gelmiyordu. Daha o zamanlar yazmaya başladığı öyküler çoktan başka insanların evine girmişti. Herkesin onun öykülerinde altını çizdiği bir cümlesi mutlaka vardı. Ben de çok çizdim. Kalemimin tutukluk yaptığı zamanlardaysa gözlerimle iyice yerlerini belirginleştirdim. Artık yok edemeyeceğim kadar yakınımdalar ve bir sessizlik anında, onlardan herhangi birini tutup tutamayacağım konusunda hiçbir fikrim yok. Bazı şeyler öyle beklenmedik anları kollar ki sahibinin onlar üzerindeki etkisi neredeyse yok gibidir. Çıkıp gitmek, yalnız kaldıkları her an için öç alırcasına kendilerini bırakmayı isterler. Ne de olsa karşı taraf kendi sözleriyle vurulacaktır. İnkar edeceği, türlü yalanlara başvuracağı ve kaçmayı deneyeceği bütün çıkışlar kapanacaktır. Sabah olduğunda uğultulu bir ses, yataktan çıkmamı engellemişti. Yakın tarih, henüz gerçekleşmemiş bir tarihle dans ediyor gibiydi. Durup dururken hatırlananlar, unutmaya fırsatın olmayanlar ve bunlar arasında süre giden amansız söz düellolarıyla, bir süre daha yatakta düşünmeye devam ettim. Sonunda kendimi bir odada, ayaklarımı boylu boyunca uzatmış onu izlerken buldum. Kısa bir düş. Yanımdaydı. Ellerini alıp parmaklarımın arasında tuttum. Teninden önce derisine dokundum. Uzun uzun. Bastıra bastıra... Ses çıkarmadı. Oysa ben konuşmasını istiyordum. Kaybolan heyecanını arıyor, bulabilmek uğruna bir açıklık bulup oradan sızmaya ve olup bitenleri anlamaya çalışıyordum. Düş yoluyla da olsa içimde dirence dönüşen bu kendini koruma içgüdüsünü fark etmesini bekliyordum. Canı yandı. Patlamış bir lambanın parçaları gibi öfkesi yüzünden etrafa dağılmaya başladı. Bir şeyler söylemesi için bekledim. Konuşmadı. Elimi çektim. Oysa dokunmaktan hiç korkmamıştım. İçimdeki, bastırılmış ve susturulmuş bir isyandan başkası değildi. O geri çekildikçe bu duygu, bilinmeyen karanlık koridorlarda düzenli bir şekilde yol almış, kaos çemberinin en ortasına da beni koymuştu. Yataktan apar topar kalktım. Düşten çıktım. Bir sonraki günün ne getireceğini bilmiyordum. Yapılan planlardaki sıra yer değiştirmişti. Dışta usul usul içte gürül gürül hayata devam ediyordum. Tanıdık sessizliklerdi. Yine de baş etmesi neredeyse imkansızmış gibi görünüyordu. Kış, karın yağışıyla birlikte kendini hissettirmeye başlamıştı. O gece söylenen sözler, sakladığım sesimin duyulmasıyla kaybolup gitmişti. Zaman ağırdı. Sakinleşmek uğruna yaptığım hiçbir şey işe yaramıyordu. Bilinmeyen, çoğu zaman beni büyük bir mücadeleye sürükleyen bir dizi kalabalık duyguyla boğuşuyordum. Yazmak her geçen gün biraz daha zorlaşıyordu. Saatlerce masanın başında oturuyor ve tek bir cümlenin kağıda düşmesi için bekliyordum. Olmuyordu. Üstelik okunmayı bekleyen kitaplarıma bile yaklaşamıyordum. İsteksizliğim günden güne büyüyordu. Sürekli sandalyenin başında oturup derin derin dalıyordum. Düşüncelerim hiçbir sonuca bağlanmayan, birbirinden kopuk yol çizgilerine benziyordu. Kısacık bir Teşekkür nelere mal olmuştu. İnanılır gibi değildi. En zoru da insanın kendi kendine verdiği sözlere karşı yenik düşmesiydi. Uzun zamanlar alıyordu duyguların inşası ve bir boşluğun yeri öyle kolay dolmuyordu. Ama boşluğu büyütmek için bütün her şey büyük bir hızla çalışıyordu. Beden, gittikçe genişleyen bir çemberin ortasında dört dönüyordu. Bu huzursuzluğun sebebi benim! Adı kimseye lazım değil. Sonra birden yön değişti. Herkes, o da dahil, yollara düştü. Uzun sessizliklerin yerini o salı günü aldı. Akşam oldu. Biraz çıplak biraz sabırsız. Hazırlıksız yakalandık ben ve şehir. Gürültülü sesler ve bakışlar arasında tanıştık. Uzunca. Ellerim üşüyordu. Dışarıda kar başlamıştı. Isıt dedim. Tut onları. Şaşırdı. O soğukta sadece ikimizdik. Bir şeyler düşündü. Baktı. Neredeyse vazgeçecektim. Hayal gücümün seni ele geçirmesinden korkuyordum ve yalnızca ben istediğim için benimle olmak istediğini düşünmeye başlamıştım. dedi. Geciktiğini biliyordum. Yolunda gitmeyen bir şeylerin varlığını da ama işte buradaydık. Haftalardır yokuş aşağı yuvarlanan onca şeyi alt etmeyi başarmıştık. Bir adımda içeri girdim. Kapı kapandı. Uzun uzun odaya baktım. Söz verdiği gibi şarap, masada duruyordu. Yaklaştı. Boynumdaki atkıyı yavaşça çözerek çıkardı ve kendi boynuna doladı. Gök boşaldı. Kar dışarıda kaldı. İçeride yalnızca saksafonun baş döndürücü sesi yankılanıyordu. Sıcaktı. Hala soğuklar mı? diye sordu. Gülümsedim. Şaşkın, minik bir soluk aldım. Ben sokakları severim. Bir yanılgı gibi adım adım büyürler bedeninin altında. Bazen de küçücük kalırlar. Çıkmazları çoktur. Bizler gibi... dedim. Ellerimi ellerinin arasına koydum. Tenine dokundum. Uzun uzun. Hissede hissede... Konuştu. Seni bekliyordum. Bütün kaldırımlara ayak basalım, bütün taşları yerlerinden oynatalım. Çıkmaz sokaklara rastlarsak şayet o zaman da sonuna kadar gidelim. Elimizi duvarlara sürüp geri dönelim. Başka başka sokaklar için yeniden yürüyelim. dedi. Doğruldum. Elim soğuktu. Kar yağmaya devam ediyordu ve kalbimin içi buz kesmişti. O katıksız heyecandan geriye kalanları arayıp bulmaya koyuldum. Yazdıklarım silinmişti ama bir yerlerde az da olsa bir şeyler vardı. Bundan emindim. Işıkları kapattım ve yatak odasına doğru yürümeye devam ettim. O gece daha başka ne oldu hatırlamıyorum. Kim bilebilir daha sonra ne olduğunu? Kimilerine çok uzak düşer anlatılanlar. Gerçeklik kazanmayan bütün o şaşalı sözler, aklıselim olmayan duyguların içinde yerle bir olur. Yaşama aykırı olsun isteriz. Oysa yaşam, tam da bu aykırılığın koynunda uyur her zaman. Büyük, baş edilmesi güç bir korku gelip ele geçiriverir her şeyi. Bir odanın, saatin ilerlemiş olduğunu fark etmesi imkansızdır. Ama üşürken en çok ısındığımız anları özleriz. Biz fark ederiz. Geriye kalansa sadece kötü bir oyundur!"} {"url": "https://egoistokur.com/burhan-sonme", "text": "Burhan Sönmez, 2009'da yayımladığı ilk romanı Kuzey'in ardından Masumlar ile şimdiden adını edebiyatın kalıcıları arasına yazdırdı. Neden, çünkü Masumlar, daha dumanı tüterken, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2011 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'ne değer bulundu. Tabii bir de bu kadar kısa zamanda fanlarını yaratmış olması da bu iddianın diğer nedeni. Öyle ki genç bir çift, birbirlerine duydukları aşkı Kuzey'deki kelimelerin izini sürerek itiraf edebilmiş. Sönmez, ona bu hikayelerin ruhunu fısıldayan annesiyle babasının, kitaplarını okuyamamasından ötürü kederli. Gazeteci, editör, senarist ve yazar arkadaşım Meral Aslankaya, şu sıralar üçüncü kitabı üzerine çalışan Burhan Sönmez'le buluşup Egoist Okur için bir röportaj yaptı. Sönmez'in, onu var eden süreci birbirine bitişik iki ayrı bahçe yahut iki ayrı alem imgesiyle anlatması, suçunu bilmek isteyen Kafka karakterleriyle cezasını arayan Dostoyevski karakterlerini karşılaştırması ve her metnin ruhunu düzenleyen gizli bir el olduğundan bahsetmesi bu röportaja da masalsı bir atmosfer katıyor. Çocukluğumdan benim zihnimde kalan iki temel parça varsa, birincisi, doğduğum, büyüdüğüm köy. Bozkırın ortasında, ücra, sanki dünyadan yalıtılmış bir küçük alem. Çerçilerin beş on günde bir uğrayıp at arabalarıyla eşya sattığı, parayla pek az teması olan çocukların birer avuç buğdayla veya dikenlerden toplanan koyun yünleriyle çerçiden bir şeyler aldığı, sonra elektriksiz günlerin ve gecelerin içinde büyüklerin dünyasının parçası olarak onlardan masal ve mesel dinlediği, radyonun büyülü bir şey olduğu, onun ise sadece günde yarım saat ya da bir saat açıldığı bir dünya. O dünyadan şehre geçtik sonra, ama ruhumuza ilk saplanan şeyler topraktan sökülemeyen kayalar gibidir, zihin coğrafyamıza yer eder. Şehirle beraber farklı bir dünyayla karşılaşmamdan önceki yan buydu, birinci yan. Köyümüz Haymana Ovası'nda, Şexan Köyü, Türkçe adı Büyükkonakgörmez. Taşındığımız şehir ise Polatlı'ydı. Oradaki hayat yarı-göçer hayatı gibiydi. Yılın yarısını, yani okul zamanını şehirde, geri kalan yarısını yani harman zamanını ise köyde geçirirdik. Büyüme zamanım, siyasi kargaşalar ortamına denk geliyordu. Ama çocukluk ile ergenlik arasındaki zihnim, o günleri, büyülü bir atmosfermiş gibi algılıyordu; veya sonradan ruhumda öyle bir yer edindi. O zamanlar içimde ikinci bir alemin oluşmaya başladığını hissediyordum. Beni var eden süreci bu iki bahçe ile, ayrı ama bitişik iki bahçe ile tanımlayabilirim. Birinci bahçede, köyde annemin anlattığı masallar ve onunla simgeleşen bir dünya var... Buna Sokrates Devri diyorum. Sokrates çünkü kendi yazmamış, ama yazacak kişileri yaratmıştır, Eflatun'u ve Aristo'yu... Annemin bende böyle bir yeri var. Büyüdüğüm ikinci bahçeye ise, Palto Devri diyebilirim, Rus edebiyatının Gogol'ün Palto hikayesinden çıkmasından ilhamla... Beni var eden ikinci bahçe, o zamanlar özendiğim abilerimin 'palto/parka'sından, onun arkasındaki ütopyadan çıkmıştır. Herkesin hayatının bir Sokrates'i ve bir de palto simgesi varsa, benimkiler böyle oluştu. Kuşkusuz, insan tek harfli bir ses değil, zengin bir alfabedir. Hayatımın bu yanlarına zamanla çok şey dahil oldu. Ama kendimizi anlatmak bir alfabeyi baştan sona okumaksa, benim için ilk iki harf, yani elif ba, bunlardır. Sosyolojik bir dil veya didaktik bir söylemle aktarılmaz bunlar, ama yazarken zihnimizdeki dünyada bunların nefesini hisseder ve bu nefesi kelimelere üfleriz. Zihnimizdeki sosyal arka plan veya Selim İleri'nin ifadesiyle sosyal endişe, bazen görünmez bir el gibi hareket eder. Piyasayı düzenleyen gizli bir el vardır derler ya, buna pek itibar etmem ama edebi metnin ruhunu düzenleyen gizli bir el vardır. Küçüklüğümde abimin verdiği şiir kitapları, Özdemir Asaf, Ahmet Arif, Enver Gökçe; Çoban Çeşmesi gibi şiirler... orta okulda, bir tatil günü kütüphaneye gidip, raftan kitaplar seçtiğimi hatırlıyorum, güneşli güzel bir gündü. Neruda'nın Yirmi Aşk Şiiri ve Bir Umutsuz Şarkı adlı kitabını orada buldum, kim olduğunu bilmeden. Yorgo Seferis'i orada görüp tanıdım, Anadolu'nun ortasındaki bir taşra kentinin tenha kütüphanesinde. O zamandan şiire heves ettim. Zaman içinde şiirle yeşeren hayatım sonra başka dallar verdi. Şiirden uzaklaşmak insan için yenilgidir, ama burada, m. duras gibi ben boyun eğerken başkaldırıyordum demek gerek. Şimdi elim roman tutuyor olsa da, eğer kader diye bir şey varsa, ölmeden önce bana bir de şiir kitabı nasip etmesini dilerim. Romantik ve gerçekçi bir yolda olduğumu hissediyorum. Sadece romantik tek yanlıdır ve sadece gerçekçi olmak ise eksiktir. İkisinden birer tutam alıp, güzel kokulu bir çay yapmak iyi olur. Ama bunların ötesinde, esas olarak her yazar kendi ruhuna ait, kendini anlatan bir söyleyiş bulmak ister. Hani derler ya, Dostoyevski aslında günah işlemiş karakterler yaratır ve bu karakterler kendi cezalarını ararlar. Kafka'da ise tam tersi, yani cezasını bulmuş karakterler vardır, ama bu cezanın, günahın nedenini bilemezler. Dava'da, Dönüşüm'de... Her yazarın buna benzer hareket noktaları vardır veya var olması umulur. Ben dünyanın bizi körleştiren gerçekliğine biraz masal tozu katarak, ona hakiki bir gerçeklik kazandırmaya çalışıyorum. Rousseau'nun Gerçek dünyanın sınırları bellidir, ama hayal dünyası sınırsızdır sözü rehber olabilir. Yazarın bulmaya çalıştığı kendisine ait ses, sadece bir üslup değil, romanda vaadettiğimiz alemi kurarken ister istemez uç veren bir şey. Bu sayede yazar ve hikaye benzer bir iklimde buluşur. Dünyanın gerçekliğini daha hakiki kılmak derken, buna umudu eklemek gerek. Bütün hikayeler, en acılı olanı bile bir umut taşır. Bunun iki yanı vardır; birincisi geleceğe dair iyimserlik ise, ikincisi, geçmişe dair de benzer bir iyimserlik taşımaktır. Çünkü geleceğe dair yaratacağımız her iyi şeyin aslında geçmişte kökü vardır. Bu temel inanca yaslanıyorum, iki romanımı da bu atmosferde kurmaya çalıştım. Kuzey'de insanlığın geleceğini kadınların kadim kudreti üzerine kurarken, hem insanın geleceğini onlara bağlamış oluyorum, hem de geçmişimizin en güzel parçasını yine kadınların prizmasından yansıtmaya çalışıyorum. Bu açıdan, geçmişle gelecek arasındaki süreklilik benim için asli öneme sahip. Belki de hakikat, geçmişin kendini gelecek içinde var etmesidir. Yazının farklı yolları öğretilebilir, ama yazarlık öğretilemez. Resim yapmak isteyen birine, ışık, perspektif ve renklerin uyumu anlatılabilir, ama ondan sonra güzel bir resim yapmak o fırçayı tutan kişiye kalmıştır. Kimseye dışarıdan bir şey verilemez, bu bizim insan felsefemize aykırıdır. Kant, her insanın içinde yaratıcı bir cevher bulunduğunu söyler. İnsanlara bu cevher dışarıdan akatrılamaz, ama bu cevheri açığa çıkartmanın imkanları birlikte aranabilir. Bazen insanlar, bir bahçeye nereden gireceklerini bilemez. Biz onlara bir bahçe sunamasak da o bahçenin kapısına nasıl ulaşılabileceği konusunda yardımcı olabiliriz. Sonrası ise onların kendi potansiyeline bağlıdır, çünkü o bahçe onlara aittir. Okurun dünyası, yazarın kudretinin ötesindedir, orada neler olup biter bilemeyiz. Kuzey romanını birbirlerine hediye eden ve sonrasında oradaki kelimeleri birlikte takip ederek gizli aşklarını dile getiren bir çiftle tanıştım. Belediye otobüsünde Masumlar romanını okurken ağlamaya başlayan bir kadının otobüsten indiğini duydum. Acı olan şey ise, annemin ve babamın, bana bu hikayelerin ruhunu veren iki güzel insanın benim kitaplarımı okuyamıyor olmasıdır. Kuzey üç yıl önce, Masumlar ise geçen yıl yayımlandı. Hala onlarla vedalaşabilmiş değilim."} {"url": "https://egoistokur.com/burhan-sonmezden-istanbul-decameron", "text": "Kuzey ve Masumlar gibi romanların yazarı Burhan Sönmez'in üçüncü kitabı İstanbul İstanbul İletişim Yayınları'ndan çıktı. Sönmez romanını İtalyan yazar Giovanni Boccaccio'nun ölümsüz klasiği Decameron'dan ilhamla yazmış. Orada bir veba salgını sırasında karakterler birbirlerine 10 gün 10 gece boyunca hikayeler, masallar anlatıyorlardı; aynısını burada hapishanedeki mahkumlar yapıyor. 10 gün ve 10 gece boyunca hücrede İstanbul konuşuluyor. Neden İstanbul? diye soruyorum röportajımızda Sönmez'e. İnsan bazen insana benzemez de, kentler insana benzeyebilir. İstanbul, yaşadıklarıyla, tanıklık ettikleriyle, sakladıklarıyla insanın derinliklerine kök salan müstesna bir mekan. Bazen çok konuşan, bazense dilsiz... Eh, onca çekiciliği, kirliliği, bozuluşu ve yeniden yapılanışıyla orada dururken, İstanbul'a el atmamak olmazdı, olamazdı diye cevap veriyor. 10 günlük bir zaman dilimini kapsıyor İstanbul İstanbul. Ama tabii geriye dönüşlerle bu süre genişliyor, uzuyor. İstanbul'u bir hapishane hücresinden anlatmak fikrinden söz eder misiniz? Görülen İstanbul'u değil hatırlanan ve hayal edilen İstanbul'u anlatıyorsunuz. Kitapta hücre, hayatın pek çok vechesinden sadece bir tanesi. Hücrede olmak ama aslında orada olmayı zihinde aşarak, kendi içinde başkalaşmak, başka olmak... Borges, Mutluyken pek bir şeyin farkında olmazsınız, farkında olmak mutsuz eder der. Şimdi bunu tersine çevirelim ve hücrenin o titreme, korku billurlaşmasının olduğu odağa dönerek orada mutsuzluk yaratması gereken o daracık evrende, mutlu bir insan olmanın saf arayışına bakalım. Hücrede insan zorlukların çıplak yalnızlığında insan olmayı deniyor. Bu durumda tek bir hücreden değil, insan dediğimiz hücrelerden, onların var olma çabasından söz etmek daha doğru. Burada da işte hayal devreye giriyor. Hayata tutunmanın ve zaman denen sınırı aşmanın bir yolu bu. İstanbul, bu hayalin tükenmez kaynağı, gizli öznesi ve merkezi... Zorlukların aşılmaz göründüğü yerde hayal gerçek ile yer değiştirir ve gerçeğin o dayanılmaz gerçekliği bazen sadece hayale tutunarak aşılır. Dillerde ve hayallerde direniyor, hayallerin direnmesine yardım ediyor. Önemli bir nokta bu. Yaşadığımız kenti trafiğinden geçim sıkıntısına kadar bütün sorunlarına rağmen seviyorsak, bunu o kenti zihnimizde canlı tutan imgeler sayesinde başarıyoruz. Hikayeler bize gerçeğin içindeki başka katmanları verirken, dünyayla aramızdaki bağı farklı bir yerden örüyor. Ölümü, korkuyu ve acıyı aşabilmenin pek çok yolu var, mizah gibi, hikaye anlatmak gibi... İstanbul İstanbul bu açıdan, bir geleneği yeniden kuruyor ve o kurma çabası içinde İstanbul kentini de yeni baştan, yeni bir gözle yaratıyor. Evet, kahramanlar, yaşamla ölümün, tek parça kalmakla parça parça olmanın kıyısında, kendi gerçeklerini minimalize ederek azar azar anlatmayı deniyorlar. Az az anlattıkları, üçüncü ellerde birbirlerinin aleyhine kullanılacak bir şeye dönüşmemeli. İşkence halinden değil sadece, daha geniş bir manada insan olma halinden bahsediyoruz. Sır! Hayat, bir sır, insan bütünüyle sır. Ama sırların bazen zorlandığı, büküldüğü yerler vardır. İşte buna meydan vermemek adına dikkatli birer hayat ve hayal anlatıcısı oluyorlar. Hikayeler ve içindeki İstanbul, insanı ele vermemek adına kendilerini ele veriyor diyebiliriz. Yer altında hikayeyle soluk almak, hikayeden güç almak, insandan güç almaktır. İstanbul, onca karmaşasıyla burada dev bir şemsiye görevi üstleniyor ve romanda yeni bir kahraman, baş kahraman rolüne bürünüyor. Ben de bu ülkedeki pek çok kişi gibi, hapishanenin, oradaki insan karşıtı muamelenin tanığı ve muhatabı oldum. Ama kitabın tüm kahramanları yazara ait değil mi zaten? Oradaki herkes bir yanıyla benim! Ama aynı zamanda ben oradaki hiç kimse değilim! Kitabın geniş perspektifinde bir ülke, bir kent, bir kültür, bir insan panoroması görülsün istedim. Fichte, büyük düşünür, Lohusada, ölmek üzere olan bir kadına, bebeğinin öldüğünü söylemek gerekir mi? sorusuna, mutlaka doğruyu söylemek gerekir, çünkü bu tek bir insana ait bir durum değil, bütün insanlığa ait bir durumdur yanıtını verir. Yalansız gerçek! Felsefe bazen böyle bir iddiada bulunabilir, bunun hayat karşısındaki zorluğunugeçelim. Edebi düzlemde, Tolstoy eşsiz bir yalancı mı yoksa yaratıcı mıdır? Sanat, günlük hayatın yalan sandığı şeyi bir yaratma eylemi olarak taşır kendinde. Sevdiğimiz yazarlar, kendi sözlerinin dehlizlerinde kaybolurken bize yalanı mı, salt gerçeği mi veriyorlar? Yoksa iç içe geçmiş iki durumu mu? Edebiyat, yalanı yalan olmaktan çıkarıp, onun hayatla yer değiştirmesini sağlama becerisidir de. Yazarın buradaki yaratıcılığı, gerçeğin zıddı değil, onun dönüştürülmesi, olmadık hale sokulması ve kafalarda bir inanç haline getirilmesidir kimileyin. Bir hikayeye inanmak dediğimiz şey, olmamışa inanmak diye basitçe geçiştirilemez. Onun insanın ruhunda karşılığı olduğunu unutmamak lazım. Bu yüzden, nice gerçek vardır ki, insanda karşılığı yoktur, nice hikaye vardır ki, içimizde karşılığı bulunur. Romantizm, insanın eksikliğinin, esrikliğinin derin yarılmasının, yabancılaşmanın boy vermesinin olduğu yerde bir ad, bir çağrıydı. Ama çağrısını tek yanlılığını çokça düşünmeden yapmak gibi bir naifliğe de sahipti. Gerçek nedir? Gerçeğin ne olduğunu kim söyleyebilir. Biz gerçekliği, gerçek zannediyoruz. Halbuki elimizdeki gerçeğin saysız türevlerinden herhangi biridir. Romantizmin, gerçeğin onca hırçınlığına rağmen, gerçek denen şeyi bulmadaki çaresizliği, insanı ikisi arasında bir arayışa itti. Son iki asrın edebiyat geleneği içinden bakıldığında bu romantik çaba, dönemi açısından saygıdeğer olabilir ama kesinlikle yetersiz. Artık romantizmin de gerçeğin de tersi hallerine meftunuz ve açıkçası ben öyle yol almak isterim. Sözünü ettiğiniz röportajda verdiğim yanıt, edebiyat denen realitenin bir anına ve yanına karşılık gelmiştir ama bu cevap da diğer hepsi gibi sürekli değişebilir, değişir de. Bir paradoks olarak, Virginia Woolf'un sözünü hatırlayalım... Gerçek denen kahrolası şeyden bir tane yeter. Gerçek, gerçek, gerçek, diye sürekli vurgulamak yerine, hayallerden vazgeçmemiş insanın yarattığı dünyayı dile getirmek ve bunu istemek, yeni bir insanın ve yeni bir İstanbul'un varolması demektir."} {"url": "https://egoistokur.com/burroughs-ginsberg-kerouac-ve-digerleri-just-beat-i", "text": "Burroughs, Ginsberg, Kerouac ve diğerleri: JUST BEAT IT! Burroughs, Ginsberg, Kerouac ve diğerleri: JUST BEAT IT! Sel Yayıncılık ile 6.45'i bir araya getiren, kimisi için büyülü, kimisi içinse tehlikeli olan Beat kavramı oldu. Okur, sonunda 'Beat Kuşağı Antolojisi'ne kavuştu. Şenol Erdoğan'ın hazırladığı, yayın yönetmenliğini İrfan Sancı'nın yaptığı, kapak tasarımı Erol Egemen'e ait olan bu antoloji sayesinde, hem beat kuşağı yazarlarını daha yakından tanıma, hem ürünlerinden örneklere ulaşma, en önemlisi de, zaten iyi kötü bildiğimiz halis beat kuşağı yazarlarının yanı sıra, Frisco'nun aslarını, beat edebiyatına meraklı olanların bile muhtemelen çok yakından tanımadıkları Black Mountain ekolüne, New York Okuluna, Ashburg tayfası ve aktivist kuşağa dahil olan yazarları da tanıma fırsatı bulduk. Hatta, beat kuşağının kadın şairleri için ayrı bir bölüm bile hazırlanmış antolojide. Elimizde böyle derli toplu ve kapsamlı bir kaynak bulunması elbette önemli. O yüzden, 'Beat Kuşağı Antolojisi'nin yayınlanmasını bir bayram çocuğu edasıyla bekledim. Antolojinin önemi bununla da sınırlı değil. Çünkü bu antoloji ne kadar önemliyse, yayınlanma tarihi de bir o kadar manidar! Her ne kadar 'edebi eser' nitelemesi konusunda son kararı verebilecek düzeyde akademik yetkinliğe sahip olurlarsa olsunlar, tüm bir beat kuşağını takip edemeyebilirler. Misal, Burroughs, Ginsberg, Kerouac, Ferlinghetti görüldüğü yerde yakalansa bile, Tuli Kupferberg, Kenneth Rexroth, Lew Welsch gibi isimler pekala gözden kaçabilir. Oysa bu antolojiyi, yasaklanacak sözcükleri daha büyük bir hassasiyetle seçilebilmek için bir rehber olarak da kullanılabilir artık! Beat yapıtları, bilinç akışı da sıklıkla kullanılarak, tam bir esriklik ve kendinden geçme haliyle, bir tür ruh boşalımıyla üretiliyor, dünyevi kaygıları tamamen dışlıyor, ille de dünyevi olacaksa, kaygılar ya da hırslar yerine zevkler önceleniyor. Oysa günümüzde, içinde bulunduğumuz toplumsal yapı içinde hiç kimsenin kendinden geçmesine, esrimesine, bir tür meditasyon duygusu içersine girmesine olanak tanınmıyor. Çünkü bu hal, bilincin sınırlarını zorlar, insanın gerçeklerin ötesine geçmesini sağlar, hatta görünmeyenin görülmesi, fark edilmeyenin fark edilmesi riskini de beraberinde getirir. Bu da, sistemin asla izin vermeyeceği bir tehlikedir. Yoksa, bir yapıtın içinde argo sözcükler olmasını ya da 1950'li, 60'lı yıllarda roman yazan bir adamın 2011 yılındaki Türk aile yapısını hesaba katmadan kitabını yazmış olmasını kimsenin umursadığını düşünmüyorum. Beat'in başka bir yaşam tarzını, algılayış biçimini, hırs yerine zevki öncelemesi, plastikleşen dünya yerine doğal olanı tercih etmesi, madde yerine ruha önem vermesi, maddi, manevi her şeye ticari değeriyle değil de etik ve estetik değeriyle ele alması, içinde yaşadığımız sistem açısından ciddi bir tehlike oluşturuyor. Değil kitaplara, bu sözcüğe bile tahammül edilememesinin nedeni bu. Bugün gündemde olan popüler edebiyatın, neden beat'in tam tersi olan bir anlayışla üretildiğini, daha doğrusu günümüzün ekonomik, politik ve hatta stratejik koşullarına uygun olarak üretilen yapıtların neden popülerleştirildiğini düşünürsek de, konuya aksi istikametten yaklaşıp aynı sonuca ulaşırız. İçinden geldiği gibi, esrikleşerek, kendinden geçerek değil; her sözcüğü hesaplayarak, okurun ilgi alanlarını ve ticari başarıyı planlayıp ona uygun bir proje geliştirerek yazmak... Samimi olmak yerine ürün stratejisine uygun olarak yazmak... İşte tam da bu noktada sorun, edebiyat tarzları arasındaki farklılıktan çıkıyor, küreselleşmenin dayattığı yazma tarzı ve metalaştırma anlayışıyla, hiçbir şeyi hesaba katmadan hayatı kendine dahil etmeye çalışan insanların önerdiği yazma biçimi ve metalaşma karşıtlığına dayanıyor. Beat'in edebiyatından değil, adından bile tedirgin olunmasının nedeni bu."} {"url": "https://egoistokur.com/bursanin-demirtas-koyunden-abdye-bir-gen-yolculug", "text": "Jeffrey Eugenides'in ünlü romanı Middlesexten daha önce birkaç kez bahsetmiştim. Domingo Yayınları'ndan Solmaz Kamuran çevirisiyle çıkan romanın, Bursa'da başlayıp İzmir'de devam eden, oradan Amerika'ya hatta Berlin'e uzanan bir hikayesi var. Hikayenin bizi ilgilendiren kısmıysa, Türkiye ile Yunanistan arasındaki mübadelenin öncesini ve sonrasını anlatması... Kendi ailesinin geçmişte yaşadıklarından yola çıkarak yazdığı bu roman için Eugenides uzun uzun tarih, coğrafya, mitoloji, sosyoloji, biyoloji, ekonomi çalışmış ve tam 9 yılını verdiği bu romanla daha sonra bir de Pulitzer Ödülü kazanmış. Aşağıda yazarla röportajımızı okuyacaksınız. Romanı da mutlaka okuyun. Başlangıçta, hayır. Çiftcinsiyetli bir bireyi odak alan uzunca bir öykü yazacaktım. Ama yazarken çiftcinsiyetliliğin bazı izole azınlık topluluklarında ortaya çıkabildiğini keşfettim. Yabancıların, ailelerine girmesini istemedikleri için korunmak amacıyla çocuklarını kendi içlerinden insanlarla evlendiriyorlardı, bu da genetik sorunlara yol açabiliyordu. Ben tabii en iyi bildiğim azınlık topluluğunu anlatmaya, yani hikayemi babaannemle dedemin doğup büyüdüğü yerde; Bursa'nın hemen dışındaki o küçük köyde başlatmaya karar verdim. Anlayacağınız, bir ailenin üyeleri tarafından kuşaktan kuşağa aktarılan mutasyon geçirmiş bir genin peşine düşmüştüm. Sorunuza dönersem; başlangıçta değil ama bu noktadan itibaren artık büyük bir şey yazdığımın farkındaydım. Sizin aileniz felaketin öteki yüzünü yaşamış... Evet, bizimkiler Türkiye'nin bir köyünde yaşarken Amerika'ya göç etmek zorunda kalmışlardı. Büyükannem hayatı boyunca o toprakları, evini özledi, kalbindeki özlem onu hasta etti. Kötü olaylar yaşanmıştı ve hepsi de çok uzun yıllar öncesinde kalmıştı ama işte unutulmamıştı. Ben çocukken bizim eve hep Anadolulu Rumların geldiğini hatırlıyorum. Teyzelerimden birini yenilerde kaybettik, 100 yaşındaydı ama büyükannemle dedem öldüğünde çok küçüktüm, bu konuları uzun uzun konuşacak fırsatı bulamadık. Zaten doğru dürüst İngilizce konuşamıyorlardı. Açıkçası Middlesexi yazarak, kalanların yaralarını elimden geldiğince iyileştirmek, olanları hiç değilse bir romanın sınırları içinde tamir etmek istedim. Sürekli ailemin Anadolu'da nasıl bir hayat sürmüş olabileceğini hayal etmeye çalışıyordum. Beni bu hikayede ilgilendiren, başkalarından farklı doğmuş bir insanın kimseninkine benzemeyen bir hayat sürmesiydi. Kahramanım hem kadın hem erkek özellikleri taşıyor ve hangisinin hangisine ağır bastığını okur bir türlü kestiremiyor çünkü oranlar akış içinde değişebiliyor. İlham kaynağım Ovidius'un Dönüşümlerde anlattığı Tiresias karakteriydi; evren ve hayat bilgisinin derinliği, enginliğiyle beni büyülemişti. Neticede hem bir kadının hem de bir erkeğin hayatını yaşıyordu ve bu bir roman kahramanına çok uygun olabilirdi. Öte yandan üslup konusunda zorlandığımı itiraf etmeliyim, anlatı ne fazla maskülen ne fazla feminen olmalıydı ama açıkçası, maskülen ya da feminen olmayan bir sesin neye benzeyeceğini kestiremiyordum. O noktada imdadıma biyoloji yetişti, Cal'in kromozomlarının onun bedenini, sesini, beyin kimyasını, hafızasının işleyişini nasıl etkilediğini araştırdım, onunla tıpkı bir hekimin hastasıyla uğraştığı gibi uğraştım. Evet, bir romancı kesinlikle her iki cinsiyetin iç dünyasını da aynı ustalıkla anlatabilmeli. Cal bu bir yazar için ideal kahraman, ama zorlayıcı da. Tabii ben ona salt kadın ya da salt erkek diye bakmadım, o tamamen kendine has biri olmalı, kendi olarak yazmalı, konuşmalıydı. Dolayısıyla her cümleyi inceden inceye düşünecek kadar da kendi üslubumun polisi olmadım. Ama tabii hikayenin küçük ayrıntılarını oluştururken şahsi deneyimlerimden yararlandım. Kahramanım çiftcinsiyetliydi ve ben hiç bilmediğim, şahit olmadığım bir deneyimi anlatıyordum, hikayeye bir sahicilik duygusu kazandırabilmek için de mümkün olduğunca otobiyografik ögelere yer verdim. Cal ile benim doğum tarihimiz aynı, 1960. Ve ikimiz de aynı şehirde, Detroit'te dünyaya geldik. Hayır, hayır, Lucifer'la alakası yok. Karakterlerime isim verirken bu tarz bir sembolizme gerek duymam. Ama The Obscure Objectin adının Bunuel'in Arzunun O Belirsiz Nesnesi filminden geldiği doğrudur. Tarih ve genetik üzerine okumalar yaptım. Dinler tarihine, göçmenlerin hayatlarına, kahramanlarımın ait oldukları ve yaşadıkları toplumların geleneklerine baktım. O kadar çok araştırma yaptım ki neredeyse yıllarca kütüphaneden çıkmadım. Bu araştırmalar belirli konularda bilgi edinmemi sağladı elbette, ama daha önemlisi anlatacağım öyküyü geliştirdi, zenginleştirdi. Okudukça aklıma yeni yeni fikirler geliyordu. Mesela bir ara tesadüfen Amerika'daki İslam Milleti hareketinin kurucusu Fard Muhammad'in tıpkı benim kahramanlarım gibi 1930'larda Detroit'te yaşadığını öğrendim. Böylece kaçınılmaz bir biçimde o da romanımda yer aldı. Bunun gibi birçok örnek var. Özetle hikayeme çoğu zaman gerçekler ilham verdi."} {"url": "https://egoistokur.com/butun-isi-gucu-yasamak-olan-sincap-anneann", "text": "Roman, öykü ve anlatı türündeki yapıtlarıyla tanıdığımız Yasemin Eğinlioğlu, hayatı edebiyatın merceğinden yaşarken, edebiyatını da kendinden yola çıkarak kuran yazarlardan. Fakat son kitabı Sincaplar Ülkesinde Sincap Anneannede, çocukluğun o kendine has muhteşem dünyasını görünür kılmak için kendini özellikle geri çekmiş. Sincaplar ülkesi Amerika'da bir orman evinde yaşayan, doğayla piyanosu aracılığıyla iletişim kuran ve kitaplar yazan anneannenin yazarın kendisinden izler taşıdığını yetişkin okurları sezecektir. Yasemin Eğinlioğlu bu konuda zaten cesur bir yazar. Kendini saklayanlardan, kendinden korkanlardan değil. Edebiyatı bunun değil, tersine, kendini inkar etmenin zedeleyeceğine inananlardan. Fakat çocuk edebiyatı söz konusu olduğunda, içindeki duru bakışı, katıksız neşeyi, saf sevgiyi ve çocukluğun dilini korumakla yetinmiş. Başrolleriyse üç küçük toruna bırakmış: Tomurcuk, Kestane ve Boncuk'a. Bu üç torun, anneannelerinin sihirli olduğuna inanıyor. Onu bazen ormanla, bazen okyanusla, bazen sincaplarla konuşurken görmeye zaten doğduklarından beri alışıklar. Fakat zamanla, özellikle de anneannelerinin kitaplarını okumaya başlayınca, onun iksirlerini de keşfeder gibi oluyorlar. Sadece müzikle değil, kelimelerle de sihirler yaptığını fark ediyorlar. Kitaplarından pasajlar seçip anneannenin sihirlerinin peşine düşüyorlar. Örneğin, anneanneleri onlara bir şeyi hikaye ettiğinde, o hikaye bilmedikleri, hatırlamadıkları zamanlara bile dair olsa, anında anılarına dönüşüyor torunların. Sanki sinemada seyretmiş gibi oluyorlar anneannelerinin anlattıklarını. Bunun nasıl mümkün olabildiğini öğrenmek için de sık sık anneannelerinin Hatıralar Sineması'na gidiyorlar. Yani kendilerini anneannelerinin sihirli kelimelerine bırakıp canlıymış gibi yaşadıkları hayallere kapılıyorlar. Anneanne torunlarına onların doğumlarını hikaye ediyor tek tek. Birbirinden canlı ve güzel bu hikayeler, okuru da Hatıralar Sineması'nın içine sokuyor. Anneanne bunu nasıl yaptığının sırrını torunlarına açıklıyor açıklamasına ama aslında onları bir adım daha ileriye taşımak istiyor. Sadece geçmişi değil, geleceği de canlandırmanın mümkün olduğunu fısıldıyor ve onlara Zaman Makinesi'nden söz ediyor. Bileti görmeyi öğrenmek olan bu makineye torunlarını bindirmek istemesinin çok önemli bir nedeni var. O da, çocuk doğasında ilk uç veren duygulardan biri olan kıskançlıkla nasıl başa çıkabileceklerini öğretmek. Sincap Anneanne, lakabını Nazım Hikmet'in şiirindeki sincaptan alıyor. Yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, bütün işi gücü yaşamak olan sincaptan. Sincaplar Ülkesinde Sincap Anneanne bu çetin ve muhteşem uğraşın ürünü."} {"url": "https://egoistokur.com/buyuk-diktato", "text": "Büyük Diktatör filminden birkaç kare. En üstteki karede Chaplin aşağıda okuyacağınız ünlü konuşmasını yapıyor. Ama ben imparator olmak istemiyorum. Bu, benim işim değil. Kimseye hükmetmek ya da boyun eğdirmek istemiyorum. Elimden gelirse, herkese yardım etmek isterim: Yahudi olan, olmayan, zenci veya beyaz... Hepimiz karşımızdakine yardım etmek isteriz; insanların doğası budur. Biz birbirimizin mutluluğu için yaşamayı isteriz, kötülüğü için değil. Birbirimizden nefret etmek, birbirimizi aşağılamak istemeyiz. Bu dünyada herkese yetecek yer var. Ve toprak hepimizin ihtiyacını karşılayacak kadar bereketli. Hayatın bize çizdiği yol, özgürlük ve güzelliklerle dolu olabilir ama biz onu yitirdik. Hırs ruhumuzu zehirledi, dünyayı bir nefret çemberine aldı, hepimizi kaz adımlarıyla sefalete ve kana sürekledi. Hızımızı arttırdık ve bunun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Edindiğimiz bilgiler bizi alaycı, zekamızı ise katı ve acımasız yaptı. Çok fazla düşünüyor ama çok az hissediyoruz. Makineleşmeye değil, insanlığa muhtacız aslında. Zekaya değil, iyilik ve anlayışa... Bu değerler olmadan hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz. Uçaklar ve radyo denen icat bizi birbirimize yakınlaştırdı. Bu buluşların varoluş nedeni, insanın içindeki iyiliği ortaya çıkarmak, evrensel kardeşliği inşa etmek ve birleşmemizi sağlamak. Şu anda bile sesim dünyadaki milyonlarca insana, acı çeken kadınlara, erkeklere ve çocuklara, suçsuz insanları hapse atıp işkence eden bir sistemin kurbanlarına bu sayede ulaşabiliyor. Beni işitenlere şunu söylemek istiyorum: Umutsuzluğa kapılmayın. Üstümüze çöken bela; vahşi bir hırsın, insanlığın gelişmesinden korkanların duyduğu acının bir sonucu. İnsanlardaki bu nefret duygusu geçecek, diktatörler ölecek. Ve halktan aldıkları güç, yine halkın eline geçecek. Son insan ölene kadar özgürlük. Askerler!!! Kendinizi vahşilere teslim etmeyin. Sizleri hakir gören ve esir edenlere, hayatlarınızı yönetmeye çalışanlara, size ne yapmanız, ne düşünmeniz, ne hissetmeniz gerektiğini emredenlere, hepinizi hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp topun ağzına sürenlere boyun eğmeyin. Bu doğa dışı adamlara, bu makine kafalı, makine kalpli adamlara boyun eğmeyin. Sizler birer makine değilsiniz! Sizler hayvan da değilsiniz! İnsansınız. Kalbiniz insanlık sevgisiyle dolup taşıyor. Nefret etmeyin! Yalnızca sevilmeyenler nefret eder... Sevilmeyenler ve doğaya aykırı olanlar. Zalimler de böyle sözler vererek iktidara geldiler. Ama yalan söylediler! Sözlerini tutmuyorlar. Hiç bir zaman tutmayacaklar! Diktatörler sadece kendilerini özgürleştirir, insanlarıysa esarete mahkum ederler. Haydi şimdi bu sözleri tutmak için savaşalım. Dünyayı özgürleştirmek için savaşalım. Uluslar arasındaki sınırlar olmadan yaşayabilmek, kendimizi hırstan nefretten ve hoşgörüsüzlükten arındırmak için... Sağduyulu bir dünya için... Bilimin ve gelişmenin bütün insanlığa mutluluk getireceği bir dünya için savaşalım."} {"url": "https://egoistokur.com/buyuk-sair-t-s-elioti-bir-pop-kultur-fenomeni-yapan-kedile", "text": "Gelenek ve inancı şiirin merkezine koyan Nobel Ödüllü şair, oyun yazarı, eleştirmen, yayıncı T. S. Eliot'un hayatının son günlerinde bir parça eğlenmek için yazdığı ve tüm zamanların en sevilen müzikallerinden biri olan Catse ilham veren kitabı İhtiyar Farenin Kediler Kılavuzu, büyük şairin biyografisiyle eşzamanlı olarak çıktı. İşte gelenek ve inancı şiirin merkezine koyan ve zaten bunlar olmasa başta şiir, hiçbir sanatın mümkün olamayacağını söyleyen Eliot'un hayatının kısa bir özeti: 1888'de Amerika'da doğdu, 1914'te İngiltere'ye yerleşti. 1917'de The Love Song of J. Alfred Prufrockı yazarak ortalığı tam anlamıyla birbirine kattı... Ardından The Waste Land, Ash Wednesday ve Four Quartets gibi başyapıtları geldi. Bir yandan da manzum tiyatro oyunları yazıyordu. 1948'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Son eseri, biraz da eğlenmek için kaleme aldığı tatlı mı tatlı, eğlenceli mi eğlenceli İhtiyar Farenin Kedi Kılavuzu oldu."} {"url": "https://egoistokur.com/buyuk-soru-dunyanin-bekledigi-on-birinci-romanci-ki", "text": "Kütüphanemi karıştırırken bir köşede bulduğum kitap bu hafta derin düşüncelere dalmama sebep oldu. Yeterince vaktim vardı. Pandemi dolayısıyla bir süre için evde çalışma sistemine geçmiştik ve bu, herkes gibi benim de eskisine göre çok daha fazla okuduğum, yazdığım ve düşündüğüm anlamına geliyordu. Tahir, ilkin Maksim Gorki'nin Batı dünyasında edebiyat çok da sanatçı yok sözünü -bir tarih ilavesiyle- aktarıyor: 1910'dan bu yana, dünyada roman çok da romancı yok! Ardından kendi büyük romancılarını sıralıyor. Listesi, 1547'de doğan Cervantes'le başlıyor, 1910'da ölen Tolstoy'la son buluyor. Gorki'nin cümlesini değiştirme sebebi de işte bu, yani Tolstoy'un ölüm tarihi. Üstada göre, Tolstoy öldükten sonra başka büyük romancı kalmamış. Ne Zola'ya yer var bu listede, ne de Dickens, Gide, Proust, Steinbeck, Faulkner, hatta büyük Gorkiye... Tahir'in gözünde hiçbiri bu on kişilik listeye girecek kalibrede değil. Kemal Tahir 1910 sonrasında yazmış modernist edebiyatçıları da, daha sonra gelen öncü postmodernleri de listesine almamış. Yani ne Joyce var, ne de Woolf... Bir Türk romancı ise hiç yok. Kemal Tahir'in Cervantes ile başlayıp Tolstoy'la bitirdiği 10 büyük romancı listesinin kısa özeti. Kemal Tahir'in mülakatını okurken, Benim on birinci romancım kim olurdu? sorusunu elbette kendime sordum. Gerçi benim Top 10'um da zaten Kemal Tahir'in listesiyle tam olarak uyuşmuyordu. Cervantes, Laclos, Gogol, Dostoyevski, Flaubert, Tolstoy, tamamdı ama söz gelişi Abbe Prevost'u ve farkındayım, olacak iş değil ama Stendhal'i okumamıştım, Balzac da minör denebilecek birkaç romanı hariç, benim yazarlarımdan olmamıştı. Diğer yandan daha ilk satırlarını okurken vurulduğum Moby Dickin yazarı Herman Melville'in ve Büyülü Dağın yazarı Thomas Mann'ın Top 10'umda olmaması kabul edilemezdi. Tom Jonesun yazarı Henry Fielding'i, Tristram Shandynin yazarı Laurence Sterne'ü ne kadar sevdiğim malumdu. Hemingway ve Faulkner'sa aşık olduğum yazarlardandı ve benim listemde biri Silahlara Vedasıyla, diğeriyse Ses ve Öfkesiyle mutlaka olmalıydı. Başka? Charlotte ve Emily Bronte'ler, Lewis Carroll, Charles Dickens, Henry James, James Joyce, Marcel Proust, Vladimir Nabokov, J. D. Salinger, kesinlikle Joseph Conrad, Albert Camus, offff, uzayıp gidiyordu benim listem. Üstelik daha ucuz zevklerimden, yani Amerikalıların deyişiyle guilty pleasurelarımdan bahsetmedim bile. O yüzden listemi uzatmayıp çok sevdiğim yazarların birincisini anlatacağım. Kendisi Kemal Tahir'in listesindeki son büyük yazar aynı zamanda. Lev Tolstoy'dan söz ediyorum. Tolstoy'un rakipsiz bir hayal gücü vardı, üstelik onun hayal gücü cinlere, perilere, ejderhalara ihtiyaç duymuyor, hayatın en gündelik hallerini kağıda dökerken bile parlıyordu. Yarattığı evren hayret verici bir şekilde geniş, karakterleri şaşırtıcı düzeyde biricikti. En sevilmeyecek, daha mühimi bizzat kendisinin en sevmeyeceği karakterlerini bile anlama, anlatma hatta Anna Karenina örneğinde olduğu gibi sevdirme ve sevme kabiliyeti büyüktü. Savaş ve Barışın Nataşa Rostova'sı, Prens Andrey'i ya da Piyer Bezuhov'u gibi birçok karakteri, sayfalar ilerledikçe olumlu ya da olumsuz ama mutlaka ikna edici bir şekilde değişiyor, gelişiyor, yaşlanıyordu. Mekanları, atmosferleri olağanüstü bir canlılıkla tasvir ediyor, bütün bu her şeye hakim olma çabası esnasında da okuru ihmal etmeyerek onun da kendi fikirlerini geliştirmesine, kendi sonuçlarına varmasına izin veriyordu. Yüzlerce sayfalık devasa romanlarının tek bir sayfası bile sıkıcı değildi. Bütün bunları Tolstoy'un yazarlıktaki teknik becerisine bağlayabilirsiniz, kısmen de haklı olursunuz. Gelin görün ki, İnsan Neyle Yaşar tarzındaki mesellerinde şahit olduğumuz bir şey var ki Tolstoy'u Tolstoy yapan şey, bence esasında bu: Kendisi yukarıda saydığım özelliklerine ek olarak, başka türlü hissetme ve bunu dile getirme cesaretine sahip bir edebiyatçıydı. Açıkçası işin bu kısmını unutmak, manzarayı eksik anlatmak anlamına gelir. Öteki uçta yer alan Joyce'u ise anlatmak için bana sayfalar yetmez. O yüzden onda ve Tolstoy dahil sevdiğim bütün büyük yazarlarda var olduğunu yenilerde fark ettiğim bir özelliğe yer vermekle yetineceğim. Kelimeleri alışılmadık şekillerde kullanan, dilde haylaz bir çocuğun misketlerle oynayışındaki kendiliğindenlikle icatlar yapan, mizah duygusunu her daim diri tutan Joyce'un yazdıklarını ben aynı zamanda ülkesi İrlanda'ya ve elbette İrlandalılara bir armağan olarak görüyorum. Joyce'un romanlarını ve öykülerini okurken Dublin, gecesi ve gündüzüyle, geniş caddeleri ve kuytu mekanlarıyla, tarihi ve geleneğiyle canlanıyor, kağıt üzerinde de yaşayan bir yere dönüşüyor benim için. Dublinlileri neredeyse tek tek görüyorum. Gençken söyleseler itiraz ederdim ama büyük edebiyatın aidiyet duygusundan yoksun, ayağı başka kafası başka yerlerde dolanan bir örneğini kendi adıma ben bilmiyorum. Kafa açıcı bir yazı. Elinize sağlık. Güzel bir içerik olmuş. Emeğinize sağlık. Kemal Tahir büyük ustanın büyük edebiyat eseri ve okuduğumuzda girdiğimiz ruh hali arasındaki ilişkiyi bu şekilde anlatması... müthiş. Ancak, Laclos ve Prevost aşina olmadığım sanatçılar."} {"url": "https://egoistokur.com/buyuk-yonetmenlerin-gizli-yasamlar", "text": "Yumurtalardan korkuyorum... O hiçbir deliği olmayan, yuvarlak beyaz şeyler... diyordu filmleriyle tüm dünyayı korkutan Alfred Hitchcock. Robert Schnakenberger Domingo Yayınları'ndan çıkan kitabı Büyük Yönetmenlerin Gizli Hayatlarında buna benzer birçok sırrı ifşa ediyor, sinemanın Stanley Kubrick, Francis Ford Coppola, Federico Fellini, Jean Luc Godard, Brian de Palma, David Lynch, Pedro Almodovar, Steven Spielberg, François Truffaut, Quentin Tarantino gibi dahileri hakkında sadece arkalarından konuşabileceğiniz gerçekleri açıklıyor. Pedro Almodovar'ın Madrid'deki ilk yılları, en yaratıcı, en üretken ve en tuhaf dönemlerinden biriydi. Star, Vibora ve Vibraciones gibi yeraltı gazete ve dergileri için makaleler yazıp kırmızı noktalı karikatürler çiziyordu. Karmaşık bir aşk üçgeni içindeki bir tampon imparatoru hakkında soft porno bir foto-roman yazdı. Peruk takıp, gözlerine siyah kalem çeken Almodovar, file çoraplarla tamamladığı kostümüyle, arkadaşı Fabio de Miguel'le kurduğu sahneye kadın kıyafetleriyle çıkan punk-rock ikilisi Almodovar & McNamara'nın vokalistliğini yapıyordu. Belki de o dönemdeki en tuhaf icraatı olarak kendine Patti Diphusa adıyla bir kadın porno yıldızı alter egosu yarattı ve haftada bir, onun taşkınlık dolu anılarını La Luna gazetesine gönderdi. (Kitap bizde Patty Diphusa Anıları adıyla yayınlandı. Lafazan yönetmenin had safhada bir ayak fetişi var. İnanmıyorsanız, hem Pulp Fiction ve hem de Kill Bill'de birçok defa ekrana gelen Uma Thurman'ın çıplak ayaklarına, Günbatımından Şafağa'da Tarantino'nun Salma Hayek'in ayakkabısından tekila içtiği sahneye, Tarantino'nun dudaklarının yüzü görünmeyen bir kadının ayak parmaklarıyla buluştuğu sayısız paparazzi fotoğrafına ve 2008'de bir film festivalinde yönetmen John Waters'la gerçekleştirdiği röportajda, o uzantılara meyilli olduğunu kabul etmesine bir bakın. Senarist Joe Eszterhas, Hollywood Animal adlı anı kitabında manikürcüsünün kendisine Tarantino'nun bu ilgisini ve bir keresinde zevk için Cameron Diaz'ın ayak parmaklarını emdiğini anlattığından bahsetmişti. Kill Bill filminin oyuncuları, Tarantino'nun sette herkesin ayaklarını çekmekle oldukça meşgul olduğunu ve isterse sadece bu ayak çekimlerini kullanarak baştan sonra ayrı bir film yapabileceğini anlatmışlardı. Tarantino 2006'da ünlü top model Tyra Banks'in yapımcılığını ve sunuculuğunu üstlendiği Amerika'nın Yeni Top Modeli yarışmasının özel ayak fetişi bölümünde de jüri üyesi olarak ekrana çıkmıştı. Spielberg'i çapkın biri olarak hayal etmek ne kadar güç olsa da, gençliğinde onun da biraz yaramazlık yapmış olduğunu söylemek gerek. Evlenip çoluk çocuğa karışmadan önce Victoria Principal ve Sarah Miles gibi medyatik kadınlarla takıldığı olmuş. Tavladığı en meşhur isimse, valerie Bertinelli'ymiş. Tanışır tanışmaz ikili arasında kıvılcımlar çakmış ve Spielberg, çiçekler gönderip sevimli yıldızı yemeğe davet etmiş. Bertinelli yaşadıklarını bir röportajda sonradan şöyle özetlemiş: Birkaç kez beraber gezip tozduk... bundan daha fazlasını da yaptığımız oldu. İkilinin bu küçük aşk macerası akla hayale gelebilecek en tuhaf nedenden bitmiş. Spielberg'in sarımsağa karşı klinik boyutlara varan bir tiksintisi vardı. Bir akşam onun için yemek hazırlıyordum. Tam sarımsakları doğramaya girişecekken bunu gördü, diye hatırlıyor Bertinelli o günü. Birden 'Hayır, hayır, hayır, sarımsak olmaz!' demeye başladı. Ben de 'Gerçekten mi? Peki' dedim. Ancak o sırada kafamdan geçen şuydu: Sarımsak yiyemeyen biriyle hayatta beraber olamam. 1970'lerde pek çok ergenin hayallerini süsleyen Bertinelli'nin İtalyan mutfağıyla barışık birinin kollarına kendisini atması fazla uzun sürmeyecekti. Bu kişi de, gitar virtüözü Eddie Van Halen'den başkası değildi. Vahşi Batı, Hiç Bu Kadar Vahşi Olmamıştı... Fıstık Gibi Kızlar... Utangaç Kovboylar! Coppola'nın 1962'de çektiği soft porno filmi Tonight for Sure'un afişinde bu slogan vardı. İlk profesyonel işi için tuhaf bir seçim yapan Oscar ödüllü yönetmenin çektiği 69 dakikalık bu müstehcen, yan dairede bir fotoğrafçının yaptığı çıplak fotoğraf çekimini fark eden ve bir sapık için bulunmaz bu fırsat yakalayan ihtiraslı bir röntgencinin maceralarını anlatıyordu. Adam, kadınların çıplak vücutlarını rahatça röntgenleyebilmek için güçlü bir teleskop edinmişti... Coppola, porno eserini ara sıra, birkaç memenin görüldüğü saçma bir komedi olarak tanımlamıştı. Müzikleri de babası Carmine'e hazırlatmıştı. Ardından ikinci bir porno için teklif aldı. The Bellboy and the Playgirls adlı bu filmde de iç çamaşırı mankenlerinin kaldığı odaya sızmak için bir sürü dolap çeviren azgın bir otel komisinin başından geçenleri anlattı. Filmde on yedi yaşındaki bir kız dışında -babası görürse öldürür diye korkuyordu- tüm kadınlar üstsüzdü. Coppola kızın sutyeniyle kalmasına izin verdi. 1960'ların başında, şöhretinin doruğundayken, Godard başrol oyuncularından Anna Karina ile fırtınalı bir evlilik yaşar. Paris'in en gözde çifti olmalarına rağmen ilişkileri berbattır. Godard, durup dururken haftalarca ortadan yok olur. Bir defasında Karina'ya bir paket sigara almaya çıkacağını söyledikten sonra neredeyse bir ay boyunca ortalıkta görünmediği söylenir. Bir aradayken de kedi köpek gibi didişirler. Mesela senaryo yazarı Paul Gegauff çiftin evine yaptığı bir ziyarette, onları, kıyafetlerinin jiletle lime lime doğranıp etrafa saçılmış olduğu buz gibi bir odanın iki ayrı köşesinde çırılçıplak bulduğunu anlatmış. Her yerde cam kırıkları varmış. Godard, Sana içmek için bir şeyler ikram ederdim ancak hiç bardak kalmadı der ve Gegauff'ten evden çıkabilmeleri için üstlerine giyecek birer yağmurluk satın almasını rica eder. Çift 1965'te ayrılır. Fellini, her ne kadar Katolikliği reddedip, bedenselliği kutsayan filmler yapsa da, ruhani dünyaya saplantılı bir ilgi duyuyor ve Penus gibi hoş bir isme sahip favori medyumunun eşliğinde ruhlar alemi ile iletişime geçme şansını hiçbir zaman kaçırmıyordu. Bu yaşlı gizemci,1960'lı yıllarda şoförlü bir limuzin içinde genç erkek asistanıyla beraber Roma'da dolanmaktaydı. Fellini bir dizi başka çatlak kutsal insanla da çalıştı. Aralarında Alman bir astrolog, İtalyan bir inanç şifacısı ve sadece Nardu Amca olarak tanınan ve istediği zaman kendini bir ata çevirebileceğini iddia eden bir büyücü bulunuyordu. 1960'ların ortalarında yönetmen meşhur İtalyan kahin Gustavo Adolfo Rol'un müridi oldu. Rol, iddialara göre, kapalı kitapları okuyabiliyor, zihin gücüyle nesneleri hareket ettirebiliyor ve geleceği görüyordu. Fellini Rol'un bir parkta büyük bir eşek arısını yalnızca telekinetik güçlerini kullanarak öldürdüğünü gözleriyle gördüğünde ısrarcıydı. Bir yandan da filmlerinin gişe başarısı hakkında kendisine önceden bilgi vermeleri konusunda ruhani arkadaşlarına bel bağlamıştı. Bir defasında medyumlarından birinin yönetmene sıradaki iki film gişede çakılacak dediğinin duyulmasıyla, onunla çalışarak kariyerlerinin ölüm fermanını imzalayacaklarından korkan oyuncular, Fellini'nin telefonlarına çıkmamaya başladı. Sonuçta iki film de fiyaskoyla sonuçlanarak Fellini'nin psişik dünyaya olan inancını ölümüne sağlamlaştırdı. Komplo teorisi meraklıları arasında Kubrick'in düzmece olarak kabul edilen aya iniş görüntülerine yaptığı sözde katkılara dair dedikodular yıllardır dolaşıyor. Efsaneye göre 1968 yılının başlarında NASA yetkilileri büyük bir gizlilik içinde Kubrick'e ilk üç ay yolculuğunu yönetmesi için oldukça kazançlı bir teklif sunar. Kubrick 16 ayını, Huntsville, Alabama'da özel inşa edilmiş ses geçirmez bir stüdyoda, Apollo 11 ve 12'nin aya inişinin her evresini sahnelemekle geçirir. Ortaya çıkan filmle, Neil Armstrong, Buzz Aldrin ve diğerlerinin ayın yüzeyinde yaptığı muziplikler televizyondan gösterilir ve her gördüğüne inanan Amerikan halkına gerçekmiş gibi sunulur. Yayın Houston'daki Johnson Uzay Merkezi'nde bulunan Kubrick tarafından, 2001 filmindeki İnsanlığın Doğuşu sahneleri için geliştirdiği önden gösterim metodunun aynısı kullanılarak uzaktan yönetilir. 1970'lerin başında De Palma, daha sonra Süpermen serisinde Lois Lane rolünü oynayacak olan aktris Margot Kidder ile tutkulu bir aşk yaşadı. Çift, çok sık ve azgınca sevişmeleriyle ünlenmişti. Bir keresinde bir arkadaşlarının evindeki dolabın içinde bile seviştiler. Seks yapmadıkları zamanlarda ise satranç oynuyorlardı. Aslında kidder'a oyunu öğretenDde Palma'ydı ancak yeni öğrenen birine karşı sabır göstermek sahip olduğu erdemlerden biri sayılmazdı. Kidder ne zaman akılsızca bir hamle yapsa, satranç tahtasını kaldırdığı gibi taşları oyuncunun tepesinden boca ediyordu. Transandantal meditasyon yapmaya başlamadan önce, Lynch'in hem kendisi hem de köpeği öfke doluydu. Yaklaşık 20 yıl boyunca bastırdığı saldırganlığından arta kalanı The Angriest Dog in the World adlı bir karikatür dizisine aktardı. Bu karikatürlerdeki mizah duygusu, acınası derecede mutsuz ve ızdırap içindeki insanların hastalıklı halinden yola çıkmaktadırdiye de bir açıklama yaptı. En Kızgın Köpek, 1992'de sessiz sedasız ortadan kaybolana kadar, kendine muhtelif gazetelerdeki maceralarını heyecanla takip eden bir kitle yarattı. Lynch, kısa bir süre önce onu sanal alemde tekrar hayata döndürdü. Öte yandan Lynch'in hayvanlara pek de iyi davrandığı söylenemez... Çünkü ünlü yönetmenin kan donduracak bir hobisi var, kendisi eğlence için hayvan kadavraları inceliyor. Bu tuhaf uğraşı, bir veterinerin ona ölü bir kedi hediye etmesiyle başlamış. Lynch ölü kediyi eve götürmüş ve hemen kesip içini açmış. Artakalanlarını bir şişeye doldurduğu hayvan burada katılaşıp adeta sonsuza dek kedigiller familyasından bir Cutty Sark'a dönüşmüş. Ardından Lynch, kendi deyimiyle dokularını incelemek için başka hayvanları kesmeye başlamış. Kadavraları parçalara ayırdıktan sonra onları dikerek deri ve iç organları kalaslar üzerine germekten hoşlanıyormuş. Maket uçağa benzettiği bu kombinasyonlara da set adını veriyormuş. Yıllar içinde kedi, fare, balık, tavuk ve ördeklerden setler oluşturmuş."} {"url": "https://egoistokur.com/buz-prenses-camilla-lackberg-bir-hayalin-pesinden-giderek-butun-hayatini-degistird", "text": "Eskiden ekonomist olan Camilla Lackberg, İsveç'in en çok satan yazarı. Buz Prenses adlı romanı bizde de yayınlandı. Her biri rekor kıran öteki kitapları da bu kış sırayla yayınlanacak. Onunla Stockholm'de buluştuğumuzda, yazar olmaya nasıl karar verdiğini anlattı. Camilla Lackberg'in polisiye türündeki romanları sadece İsveç'te değil, tüm Avrupa'da çok satan listelerinin en tepesinde. Gittiği ülkelerde rock yıldızı muamelesi görüyor, imza günlerinde izdihamlar oluyor. Onunla röportaj yapmak için davet edildiğim Stockholm'de buna bizzat şahit oldum. Kitapçı vitrinleri baştan aşağı Camilla Lackberg posterleriyle süslüydü. Kafelerde, parklarda herkesin elinde onun romanları vardı. Düşünün; röportajdan sonra Lackberg'e bindiğim taksilerin şoförleri, kaldığım otelin çalışanları için bile kitap imzalatmak zorunda kaldım. Hem de nasıl! Polisiye romanlara aşık olma sebebim o. İlk kez yedi yaşındayken, babamın kütüphanesinde bir romanını bulup okumuştum. Öylesine büyülenmiştim ki, bir çırpıda bütün kitaplarını bitirmiştim. Şimdi de günümüz polisiyelerini fazla sert buluyorum ve eski usul polisiyeleri okumaya devam ediyorum. Onlarda artık kaybettiğimiz farklı bir lezzet var. En büyük hayalim polisiye romanlar yazmaktı ama bir türlü zaman bulamıyordum. En kötüsü cesaretim yoktu. Sonunda eski kocam Noel hediyesi olarak beni bir yaratıcı yazarlık kursuna yazdırdı. Artık görüşmesek de ona hayatım boyunca müteşekkir kalacağım. Kurs bana cesaret kazandırdı, kendime güvenmemi sağladı. Vay be, meğer yazabiliyormuşum! dedim kendi kendime. Buz Prenses'e de zaten orada öğrenciyken başladım. Tabii sonradan iki yıl gece gündüz bu romanla uğraştım, o ayrı. Karar vermiştim: Sevmediğim bir işi sürdürmek yerine hayal ettiğim işi yapacaktım. En iyi bildiğin şey neyse onu yazmalısın demişti öğretmenlerden biri. Romanlarımda tabii ki kendimi yazmıyorum ama başta annem olmak üzere tanıdığım bütün karakterlerin bir biçimde hikayeye sızdıklarını fark ediyorum. Olaylar hep doğduğum küçük kasabada geçtiği için de çok rahatım. Yazarken yolumu gözüm kapalı bulabiliyorum. Hayatta saf kötülük ve saf iyilik diye bir şey yoktur ki. İnsanlar ruhlarında ikisini de barındırırlar. Bile isteye, hesaplı kitaplı kötülükler biraz daha başka tabii. Bu tür kötülükleri sadece sevgisiz, empati yoksunu kişiler yapabilir. Diğerleri için hep bir umut vardır. Ama bir yazar olarak ben bütün karakterlerimi anlamaya, hak vermeye çalışıyorum. En kötü kalpli olanına bile bir çeşit sevgi duymalıyım, yoksa onlara soluk aldıramam. Hem zaten kusursuz insanlara tahammül edemiyorum. Buz Prenses'i yazarken sadece annemin okuyacağını sanıyordum. Beni bile şaşırtarak çok popüler oldu. Dünyanın her yerinde bir sürü okurumun olması, her seferinde sadakatle bir sonraki romanımı beklemeleri şahane bir şey. Geçen ay İspanya'daydım. Herkesin elinde kitaplarım vardı, imza günlerinde izdiham yaşandı. Nasıl mutlu olduğumu anlatamam. Kendimi bir rock star gibi hissettim. Ama sonuçta yazarlık yalnız yapılması gereken bir iş. Kalabalıkların sevgisi alışkanlık haline gelirse, insan üretemeyebilir. En büyük malzemem insanlar ve kurdukları ilişkiler. Kafelerde rahat etme sebebim de bu. Ara sıra yazmayı bırakıp arkama yaslanıyor, kahvemi içip kekimi yerken etraftaki insanları seyrediyorum. Susabilen biri de değilim pek, birisi ilgimi çekerse yanına gidip çekinmeden sohbet edebiliyorum. Sanırım evet. En çok da bir hayalin peşinden giderek bütün hayatımı değiştirebilme cesareti bulmuş olmamla gurur duyuyorum. Herkesin hayalleri vardır ama pek az kişi bunları gerçekleştirmeye çalışır. İyi ki işimi bırakıp yazmaya başlamışım. Bunu yapmasaydım şimdi hem başarısız, hem de çok mutsuz bir kadın olacaktım. Pek yok. Sadece çocuklar evde çok gürültü yaptığında bazen tek çare bir kafeye gitmek oluyor. İlkem, ofis saatleri dışında asla yazmamak. Akşamları asla çalışmıyorum. Herkesten çok kendim için yazıyorum. Daha doğrusu okumak istediğim romanları yazıyorum. Dolayısıyla yazdıklarımı önce kendime beğendirmek zorundayım. Ben beğendiysem, korkmaya gerek kalmıyor. Gerilim romanları ve polisiye okuyorum. İngilizleri özellikle seviyorum. Peter Robinson, Reginald Hill, Denise Mina... Ama Patrick Süskind'in Koku'su ile Donna Tartt'ın Gizli Tarih'inin aşılamamış olduğuna inanıyorum. İkisi de muhteşem. Ona kendi hayatımdan, karakterimden çok şey ödünç verdim. Arkadaşlarımı, okuma zevkimi, yemek tutkumu... İlerleyen romanlarda onun farklı yönlerini keşfedeceksiniz. Üçüncü kitapta anne olacak mesela. Yok o çok daha sonra. Önce çocuk sahibi olacaklar. Ama sürprizi bozmayayım. Tamamen tesadüf. Çünkü ilk kitabı yazarken başka biriyle evliydim. Şimdiki eşim Martin'le beşinci kitabı yazdığım sırada tanıştık... Belki de kaderdir, kim bilir. Onu daha gerçek kılmak için elbette. Bu tür kusurları okurun Erica'yla özdeşleşmesini sağlıyor. Ben olsaydım ne yapardım? deme şanına sahip oluyorlar. Ayrıca Erica kilolu ama çok cazibeli bir kadın. Okurlarımın onu çok sevmesinin sebebi zekası, yeteneği ve kilolarına rağmen aşırı güzel olması. Çünkü doğup büyüdüğüm ve en iyi bildiğim yer bu küçük kasaba. Herkesi tanıyorum. Ailem hala orada yaşıyor. Hem küçük kasabalar bence daha enteresan. Metropollerde ne yaptığınızı kimse umursamaz ama küçük bir kasabada o gün nasıl göründüğünüz, kimlerle konuştuğunuz hemen dikkat çeker. Yani katilin, işlediği suçları gizli tutabilmek için çok daha zeki olması gerekir. Bu da hikayenizi ilginçleştirir. Bunun için kendimi suçlu hissetmiyorum. Fjallbacka'nın turizmden gelecek paraya çok ihtiyacı var. Bu sayede bir sürü eski bina onarılabildi, yeni okullar açıldı, kütüphanelerin sayısı arttı. Bazen Fjallbacka'nın eski halini özlüyorum ama orada yaşayan insanların, özellikle balıkçıların daha fazla para kazanmasından şikayetçi değilim."} {"url": "https://egoistokur.com/byron-ayanoglu-seks-bitti-elimizde-bir-tek-yemek-kald", "text": "Dimitri, II. Dünya Savaşı sonrasında Moda'da doğan bir Politis, yani bir İstanbullu Rum'dur. Biricik annesiyle geçen toz pembe çocukluk yıllarının ardından büyümenin sancılarıyla baş etmek zorunda kalacağı günler gelir, daha da kötüsü memlekette 6-7 Eylül 1955 utancı yaşanır. Türkiye'nin yakın tarihinde derin yaralar açan bu 2 gün, Dimitri'nin de hayatını darmadağın eder. O da tası tarağı toplayıp önce Londra'ya sonra da Kanada'ya göç eder, kalbinin bir parçasını İstanbul'da bırakarak. Byron Ayanoğlu'nun ta kendisi olan Dimitri annesinden öğrendiği tariflerle İstanbul'un Rum mutfağını dünyada yeniden yaratır. Ve hayatını film setlerinde, ünlülerin mutfaklarında güveçler, salatalar, cacık, lakerda, imambayıldı gibi birbirinden leziz yemekler hazırlayarak kazanmaya başlar. Bir de hiç unutamadığı Leyla'sı vardır, çocukluk aşkı. İstanbul'dan Montreal'e, özünde bir aşk hikayesi. Çocuk yaşta ayrılan ve biri İstanbul'da kalan öteki dünyanın öteki ucuna göç eden iki aşığın ilerleyen yıllarda birbirlerini özlemelerini, unutmalarını, başka insanlarla başka şeyler yaşadıktan sonra yeniden birbirlerine rastladıklarında bu kez farklı bir sevgi ilişkisi kurmayı denemelerini anlatıyor. Kitabı bulursanız okuyun mutlaka ama önce hayatının büyük bir bölümünü Londra ve New York'ta geçiren ve bir dönem Mick Jagger ve Robert de Niro gibi ünlülerin evlerinde aşçılık yapan yemek eleştirmeni yazarıyla birkaç yıl önce yaptığım bu röportaja göz atın. Bilmeyenlere not: Byron Ayanoğlu'nu ne yazık ki birkaç yıl önce kaybettik ama bu röportajı bulunca yayınlamadan edemedim. Byron çok güzel şeylerden söz ediyordu çünkü. Bilirsiniz, Türkiye'de yemek kadın işidir. Çocuklar da öyle yetiştirilir, mutfağa erkek çocuk hiçbir zaman girmez. Eh, ben de bir Türk çocuğuyum; Türkiye'de doğdum ve mutfağa, yemek yapmaya dair hiçbir şey bilmeden büyüdüm. Aşçı olmaya Londra'da karar verdim. Dil öğrenmek için gitmiştim ve para kazanmam gerekiyordu. Ben de yemek yaptım. Ufak işlerle başladım önce. Şişman olmam bir avantajdı, bir işe başvurduğumda Bu çocuk iyi yemek yapar diye düşünüyorlardı, o yüzden öğrenmek de kolay oldu, sonrasında iş bulmak da. Anneme gidip Bana birkaç şey öğret dedim. Temel bilgileri edinince üzerine kendin ekliyorsun zaten zamanla yeni şeyleri. Avrupa ve Amerika'nın büyük şehirlerinde insanlar yemek yapmazlar. Bilmezler de. Çoğunlukla restoranda yer ya da aşçı tutarlar. Ben de Kanada'da yaşarken evlere gidip yemek yaparak başladım. Hippie zamanlarımdı, bir komünde yaşıyordum, ortak çabamızla McGill Üniversitesi'ni kurduk. Komün hayatı değişiktir, herkes bir iş yapar, Biri ulaşımdan sorumlu olur, diğeri temizlik işlerini üstlenir. Ben, altı yöneticiden biriydim ve yemek işlerinden sorumluydum. Alışveriş, bütçe ayarlamaları, mönü, hepsi benim üzerimdeydi. Asıl orada öğrendim bu işi diyebilirim. Tüm dünyayı gezdim. O seyahatler de öğretici oldu. Her kültürden alabileceklerimi aldım. Bir keresinde Yunanistan'dan bir teklif geldi, Atina, Selanik ve Girit'e gidip oraların yemek kültürünü yazmamı istediler. Orada geçirdiğim süre içinde Ege mutfağına dair çok şey öğrendim. Yazarlık ve seyyahlık benim aşçılığımı besledi. Çok. Özellikle Girit'i. Denizsiz yaşayamayanlardanım, Girit şahane bir yerdi. Gerçi Giritlileri çok sevdiğimi söyleyemem. Fazla maço bir kültürleri var, aksi ve sert, birbirlerini sürekli yanlış anlayan, öfkeli insanlar... Oradaysan, hep tetikte olmak zorundasın; bana göre değil. Benim mutlu olmam için içimden geleni söyleyebilmem gerek. O yüzden hayatımın bundan sonrasını İstanbul'da geçirmek istiyorum. Belki yemek yazarlığıyla uğraşırım, belki de restoranlara danışmanlık yapıp onları yönlendirir, yeni mutfaklar ve füzyon konusundaki tecrübelerimi paylaşırım. Nasıl yapıldığını, içine neler konduğunu, ilk lokmada çözerim. Büyük sırlar yok yemekte. Bütün mutfakların özü aynı. Temel iyi atılmışsa, sonradan her şeyi öğrenebilir, her şeyi yapabilirsin. Şöyle düşünün, hormonlar senede iki kez ürün veren bitkiye senede beş kere ürün verdirtiyor. Olabilir, ucuza geliyor ama işte tadı olmuyor, suyu olmuyor, kokusu, vitamini olmuyor. Yine de bundan kaçınmak mümkün, hele Türkiye'de. Hormonsuz etler belki biraz daha pahalı ama hem daha sağlıklı, hem lezzetli oldukları için aradaki fark göze alınabilir. Hormonsuz yetiştirilen sebzeler de bulunabiliyor. Lezzetli yemek yapmak istiyorsanız, bilin ki hormonsuz sebzeyle pişirmelisiniz. İnsanoğlu için iki büyük haz vardır: Biri seks, öteki yemek. Lakin seks artık birçok sebepten ötürü eski değerini yitirdi. 1960'ların cinsel özgürlük furyası çoktan geride kaldı, şimdi hastalıktan ve şiddetten korkuyor insanlar ve seks yapmıyorlar. Elimizde bir tek yemek kaldı. Öte yandan seks iki kişi arasındadır, yemek ise toplumsal bir aktivitedir. Yemek yerken konuşuruz, sohbet ederiz, eğleniriz, tartışırız, sevgi sözleri söyleriz. En büyük dertler ve en büyük sevinçler sofrada ifadesini bulur. Sofrada her an her şey olabilir, seksten kesinlikle daha sürprizli, daha maceralıdır. Byron Ayanoğlu sağda. Soldakiyse en fiyakalı günlerinde Mick ve Bianca Jagger. Oyun yazarlığında ilerlediğim günlerde New York'a gitmiştim, zira New York tiyatro sanatının merkezlerinden biriydi. Ama tabii yemek yapmak da en iyi bildiğim işti, böylece bir ajansa baş vurdum. İşiniz ne olursa olsun, bir ajansınız yoksa New York'ta iş bulamazsınız. Brezilyalı bir kız vardı ajansın başında. Brezilya'daki National Bank'in CEO'sunun kızı. Sanırım meşhurlarla tanışmanın bir yolu olduğu için ajans açmıştı. Her neyse, bir gün arayıp Mick Jagger aşçı arıyormuş, gelip görüşmen lazım dedi. Fakat telafuzu bir tuhaf olduğu için ben bunu Ms Yager anladım, yani Bayan Yager. Ev sahibi Brezilyalı bir hanım gibime geldi ve verilen adrese gittim. Kapıyı upuzun boylu, sarışın bir kadın açtı, boyu neredeyse iki katımdı, üzerinde dar binici pantolonu vardı. Salonda birkaç kişi oturuyordu, içerisi duman altı, esrar içiyorlar belli ki... Allah Allah dedim, Bayan Yager hayatın tadını çıkartmayı biliyor... Neyse uzatmayayım, meğer o Bayan Yager zannettiğim kişi Mick Jagger'mış. Kapıyı açan sarışın da esas sevgilisi Jerry Hall. Yıllar içinde gördüm, başka bir sürü sevgilisi daha vardı beyefendinin. Evi adeta seks kokardı. Minicik bir adam. Ama enerji topu. Koşturup duruyor, hızlı hızlı konuşuyor. Satisfaction şarkısını yapmış nihayetinde, Hayatta tatmin diye bir şey yoktur... Yaptığım hiçbir şeyin beni tam olarak tatmin etmediği zamanlardı, uyduk birbirimize. Hala da öyleyim galiba. Neyi başarırsam başarayım hep daha fazlasını istiyorum. Rolling Stones üyelerinin hepsiyle tanıştım. Keith Richards'la sohbet ederdik, hep kafası iyi gelirdi. Çayına şeker atıp karıştırması yarım saat sürerdi, uyuşturucunun etkisiyle çok ağır ağır hareket ediyordu. Mick Jagger yemekle pek ilgilenmiyor, uyuşturucuyu tercih ediyordu. Patronum daha çok Jerry Hall'du aslında. Mutfaktan iyi anlardı, çok zeki ve kültürlüydü, gerçek bir hanımefendiydi. Bir Zamanlar Amerika filminin çekimlerinde ekibe yemek yapmıştım. Acayipti. Sergio Leone, Robert De Niro, James Woods... Hepsi başka bir şey istiyor, hepsinin yeme saati farklı. Biri havyar ister, öteki patates, biri 5'te yer, öteki 10'da... Sergio Leone'yle başta bayağı bir takıştık ama sonra anlaştık. İtalyanlar tuhaftır, yemeği sevmezlerse kibar kibar otururlar, ama severlerse sonuna doğru sapıtırlar, birbirlerine çatalla patates falan atarlar... Leone'nin ekibi İtalyan yemekleri istiyordu, Robert De Niro ise balık ve deniz ürünlerine düşkündü."} {"url": "https://egoistokur.com/caitlin-moran-her-vajinanin-anlatacak-bir-hikayesi-vardi", "text": "Büyüdüğümde ne oldu peki? O kitapların hepsi birden sırra kadem bastı. Feminist literatürün yerini de yavaş yavaş hafif aşk romanları aldı, bir kadının feminist olduğunu söylemesi küçük düşürücü, demode bir şey sayıldı. Feminizm akademisyenlere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir diye düşünen Moran, yazılarında sadece kadına yönelik şiddeti, kürtaj haklarını, aynı işi yapan kadınlarla erkeklerin eşit ücret alamadığını dile getirmekle kalmıyor, mastürbasyonun ve uygun sutyeni bulmanın zorluklarından, meme dikleştirme operasyonlarıyla Brezilya usulü ağdanın saçmalığından da bahsediyor. Doğrusu, en sevdiğim röportajlarımdan biri oldu. Caitlin'in röportaj sonrası bana yaptığı teklife gelince, ciddi ciddi düşünüyorum ama bu ayrı konu. Niye olmasın ki! Feminist olmak için özel bir yeteneğe sahip olmanız gerekmiyor, profesyonel feminist diye ortalıkta dolanan ve hayatını bu şekilde kazanan birilerini de yok doğrusu. 21. yüzyılda kadın olmanın ne anlama geldiğini, biz kadınların nelerden korkup nelerden uzak durmayı tercih ettiğimizi, neleri sevdiğimizi ben de anlatabilirim, siz de anlatabilirdiniz... Müzik yazarı da olsam sonuçta kadınım ve hem kendim hem de iki küçük kızım için özgürlük istiyorum. Esas mesleğimin ne olduğunun bir önemi yok. Şu dünyada yaşayan her kadın feminizmin gelişmesine, güçlenmesine katkıda bulunabilir. Blogunuzda yazarsınız mesela ve ertesi gün yüzlerce kişi bunu okur... Kendi adıma bu konuda bir şeyler yapmayı çok istiyordum. Ayrıca memelerim ve seks hakkında anlatacak güzel hikayelerim vardı. Siz benim yerime anlattınız aslında; önemsiz addedilen kadınlık meseleleriyle daha ciddi adaletsizliklerin birbirinden çok da ayrı şeyler olmadığını göstermeye çalıştım. Medyanın dayattığı güzellik standartlarına uymadığınız için ayna karşısında öyle durup kendinizi çirkin, şişman ve kötü giyinmiş bulmanızla Hey, sen kadınsın, yapabileceklerinin sınırı belli diyen adamları dinlemek zorunda kalmanız aynı derecede ıstırap vericidir. Yeni yetme bir kızın dürüstçe anlatılmış büyüme hikayesi, yani cinselliği ve kendini keşfetmesi, hem kanlı ve korku dolu hem de çok eğlenceli olabilir diye düşünüyordum. İki bakış açısı da doğruydu ve gerekliydi. Büyümeyi bu şekilde anlatan bir kadın yoktu, ben ilk olmak istedim. Elbette. Erkek yazarlar bugüne dek her şeyi anlattılar. En önemsiz konuda bile ne düşündüklerini biliyoruz. Fikirleriyle ve buluşlarıyla dünyayı şahane bir yer haline getirdiklerini biliyorum ve bundan şikayetçi değilim. Teşekkürler penisilin, teşekkürler WiFi, teşekkürler Einstein, teşekkürler Beatles! Öte yandan kadınlar yazmak şöyle dursun, konuşmaya bile yeni başladı. Neden, erkeklerle aramızdaki fark ne? Ufacık bir şey, vajinamız... Ve o hala gizli, utanç verici, sözü edilmemesi gereken bir şey. Bu küçük, zarif ayrıntımızla ilgili daha korumacı bir tavra sahip olmamız gerektiğine inanıyorum. Bacak aranızın tahriş olmasına yol açan g-string külotlara, Tina Turner gibi görüneyim derken dans pistinde iki seksen yatmanızın sebebi olabilecek sivri topuklu pabuçlara, mastürbasyon dahil giriştiğiniz her eylemi güçleştiren uzun kıvrık manikürlü tırnaklara ve cebinizi boşaltan binlerce dolarlık pahalı çantalara da karşıyım. Yanlış anlaşılmasın, bir kadın vücuduna neyi isterse onu yapabilir, kimse benim beğendiğim gibi görünmek zorunda değil elbette. Ama birilerinin sırf işleri yürüsün diye biz kadınları tabiata aykırı formlara sokmaya çalışmasından hoşlanmıyorum. Hem o binlerce dolarlık pahalı çantaların 90 poundluk deri çantam kadar çabuk kirlenebilmesi size de enteresan gelmiyor mu? Çalınma ve kaybolma gibi kazalardan söz etmiyorum bile. 80'lerin başında kazandığımıza inandık. Güçlüydük. Rahatlayabilir ve eşit işe eşit ücret nidalarını terk edip kürtaj hakkı konusunda gösteri yapmaktan vazgeçebilirdik. Ayrıca durmadan bir şeyler talep etmekten hoşlanmıyorduk. Meğer gücümüz sadece canımızın istediği Spice Girl plağını alabilmemize yetiyormuş, aile içi şiddetin kökünü kazımakta pek etkisi yokmuş, bunu sonradan fark ettik. ABD'de Cumhuriyetçi Parti'den senatör Rick Santorum o ünlü konuşmasında 14 yaşındaki kızına tecavüz edilirse, kürtaj yaptırmasını istemeyeceğini, bebeği Tanrının bir armağanı sayacağını söylemişti. Hala nelerle uğraşmak zorunda olduğumuzu görebiliyor musunuz? Aile içi şiddetin, tecavüzün yasa dışı olmasını istiyorsak, bazı şeylerin değişmesi adına taleplerimizi artırmalıyız. Bunun adı feminizm. Başka da bir kelime bilmiyorum. Türkiye uzmanı değilim, sahip olmadığım bir bilgiyle yola çıkarak ne söyleyebilirim ki? Ama sanırım biz Avrupalı kadınlar sahip olduğumuz özgürlükler bakımından daha şanslıyız. Halbuki ülkeniz, kadınlara tam yasal haklarını tanıyan ilk ülkelerdendi. Fakat bazıları eşitliği bir lüks; zengin ülkelerin bir ayrıcalığı gibi görüyor. Sadece kadın erkek eşitliğinden söz etmiyorum, eşcinsellerin, engellilerin, etnik ve dini azınlıkların hakları da aynı derecede önemli. Herkesin eşit haklar elde edebildiği ülkeler çok daha hızlı gelişecektir. En büyük zenginliğimiz petrol, altın veya uranyum değil sonuçta; zekamız, bilgimiz, yeteneğimiz... Ve feminizmin coğrafyası yok, kadın her yerde kadın! Pornonun tiksinti verici olduğunu ama ihtiyacımız olan şeyin daha az değil daha çok porno olduğunu yazıyorsunuz. Doğru, salt erkeklerin değil kadınların da sevişmekten gerçekten zevk aldığı porno filmler çekilsin istiyorum. Önüne gelene atlayan değil, birbirini gerçekten arzulayan insanların sevişmesini izlemek hepimize iyi gelebilir. Grinin Elli Tonu için ne düşünüyorsunuz? Şahsen bana beyaz dizi kitaplarının pornografik bir versiyonu gibi geliyor. Sizin gibi ben de o kitabı beş para etmez buluyorum. Bir kadın aslında bambaşka şeyler arzularken kamçılanmaya razı oluyorsa, orada bir tuhaflık var demektir. Öte yandan o berbat kitap iyi ki yazıldı ve ilgi gördü. O sayede yayıncılar güzel yazılmış başka erotik romanları da yayınlayabileceklerini fark ettiler. Anais Nin gibi eskiler bile yeniden keşfedildi. Bence bu, kötü bir kitabın yarattığı bir devrimdi. Devrimlerin düzgün, ilham verici ve görkemli bir şekilde gerçekleştiğini kim iddia edebilir? Bazen devrim bir roman karakterinin edebiyat lezzeti taşımayan, zevksiz tarifiyle de başlayabilir. Yani, işin özü, Grinin Elli Tonu'nu okuyup masturbasyon yapmam ama siyasi açıdan onu ve devamında birçok kadının cinsellikten söz etmeye başlamasını kesinlikle desteklerim. Lady Gaga'ya hayranım, dünyayı şenlik ateşiyle sarsan biri o... Bu kitabı yazmam konusunda bana varlığıyla cesaret verdi. MTV ödül töreninde başından aşağı bir kova kan dökülmüş olarak çıkmayı başarabildiyse, ben de adet görmekten bahsederken daha az utanç duyabilirdim. Mae West'e tapıyorum. Gelmiş geçmiş en korkusuz kadın. Kendi olmaktan zerrece taviz vermedi, üstelik toplumun kadın cinselliğini yadsıdığı, buna onay vermediği bir çağda... Defalarca sansürle başı derde girdi ama o hiç kimseye aldırış etmeden işini sürdürdü. En önemlisi sonunda koskoca film ve eğlence sektörünün baş aktörü haline geldi, herkesin saygısını kazandı. Muhteşemdi. Onun gibi zamanının yüzlerce yıl ötesinde olabilen öncü kadınlara her şeyden çok ihtiyacımız var. Jane Eyre ve Küçük Kadınlar'daki Jo March. Kusurlarıyla savaşan ve mizah duygusu olan farklı tipler. Prenses değil, yaşayan insanlar ikisi de, işçi sınıfından geliyorlar. Güzel de değiller. Onlardan önce yaratılmış bütün roman karakterleri birbirine benziyordu; ne yaptıklarını değil, nasıl göründüklerini okuyorduk. Kahramanlarımı soruyorsunuz... Tina Fey. Jennifer Lawrence. Lady Gaga. Beyonce. Anne Hathaway. 25 yaşında Girls adındaki kendi televizyon dizisini yazıp yöneten ve başrolünü oynayan Lena Dunham. Aslına bakarsanız, bir kadının kabalaşmadan ve kendine güvenini yitirmeden neler başarabileceğini herkese gösteren ve kamuoyu karşısında feminist olduğunu söylemekten çekinmeyen her kadın benim kahramanım. Erkek genelevi falan nereden çıktı, röportajda bu konuyu konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Sanırım bir daha okumanız lazım. Kelimeleri birebir algılamadan, kavramlar üzerinden tekrar okursanız eleştirilerin haklı olduğunu göreceksiniz. Gayet haklı bir eleştiri yazısı olmuştur, blogu yazan kişiyi tebrik ediyorum duyarlı bakış açısından dolayı."} {"url": "https://egoistokur.com/calibronun-harikalar-diyarini-kesfettiniz-m", "text": "Üstteki Sue Zheng imzalı illüstrasyonlar bu adresten alındı. Kitapları benim kadar seven biri için çok kitaba sahip olmak harika bir şey, kabul ediyorum ama bunun ağır bir yüke de dönüşebileceğini iki yıl önce, mecburen ve hızlı bir şekilde evimi taşımak zorunda kaldığımda öğrenmiştim. Kitapları kutulara yerleştirmek, kitaplık raflarını ertesi gün bir daha monte ettirmek üzere sökmek, en kötüsü de bütün o cilt cilt kitabı tozlarını alıp temizleyerek ve kategorize ederek teker teker yeniden raflara yerleştirmek... Bu arada taşıyanların özensizliği yüzünden hırpalanan, bazen de kaybolan kitaplar... Açıkçası zahmetli ve yıpratıcıydı. Dahası bu kaçıncıydı! Demek istediğim her taşınmada durum iyice katlanılmaz hale geliyordu. Aklıma gelen, almak istediğim herhangi bir kitaba 30 saniye içinde sahip olmak müthiş bir şey. Bunun için evden çıkıp arabaya, metroya binmem, kitapçıya gitmek için yağmur çamur demeyip yürümem gerekmiyor... Ayrıca e-kitap platformlarının hemen hepsinde kitapların ilk birkaç bölümünü ücretsiz okuyabiliyorum. Beğenmezsem, satın almıyorum... Dünya edebiyatının klasikleri bonus olarak genellikle bedava. Bağımsız genç yazarları keşfetmek içinse açıkçası e-kitapçılardan daha şahane bir yer bulamadım şimdiye dek. Tek sorun Türkçe e-kitap platformlarının henüz yeterince zengin sayılmayacak durumda olması ama birkaç yıl içinde bunun değişeceğine eminim. Yayıncılar açısından da kağıt, baskı, stok, dağıtım gibi giderleri ortadan kaldırdığı için e-kitapların fiyatları daha ucuz. Bu da korsanla savaşta etkili bir silah olarak çıkıyor karşımıza. Baskısı tükenmiş kitapları okurla buluşturarak yeniden ekonomik hayata döndürmek de yayınevleri için küçümsenemeyecek bir maddi kazanç sayılmalı. Kağıt kullanmak için ağaçları yok etmek gerektiğini düşürseniz bu cihazlar ayrıca çevre dostu. Özetle e-kitapla ilişkimde durum bu. Halihazırda balayı dönemimizi yaşıyoruz... Kitaplarımın çoğunu dağıttığımı yazının başında söylemiştim ama orijinal baskıları, hayatımda önemli yeri olan, tasarımlarını beğendiğim yahut tarafıma imzalanmış kitapları saklıyorum. Üzerlerindeki mürekkep lekelerini, sayfalarındaki kırışıklıkları bile sevdiğim ve kolay kolay vazgeçemeyeceğimi bildiğim eski kitaplarım da duruyor. Onlarla bir geçmişimiz var çünkü; her birini ne zaman aldığımı, kiminle okuduğumu, ilk okuduğumda ne hissettiğimi hatırlıyorum... Bunu da e-kitap okumanın kolaylığına ve kütüphanemi cebimde gezdirmenin rahatlığına bile değişmem, doğrusu. Türkiye'nin kitap ekosistemi Libronet, yayıncılık dünyası için bir devrim anlamına gelen dijital kitap teknolojisini kendi ürettiği elektronik okuma cihazıyla Türkiye'ye taşıdı. Basic ve dokunmatik ekran özellikli Touch Lux olmak üzere iki modeli bulunan ve ekran ışığı ortama göre ayarlanabilen Calibro adlı bu cihaz, ülkemizin en yeni kitap satış ve okuma platformu babil. com'la bağlantılı olarak çalışıyor. Diğer özelliklerine gelince... 6 inç ekran büyüklüğüne sahip ve 3.000 kitap alabiliyor. Çantanızda hatta cebinizde taşıyabileceğiniz kadar hafif. İstediğiniz kitabı 30 saniyede indirebiliyor, Sesli Sözlük desteğiyle okurken istediğiniz kelimeye bakarak anlamını öğrenebiliyorsunuz. Kağıt doğallığındaki ekranı gözü yormuyor. Kitaplar üzerinde istediğiniz bölümleri işaretleyebiliyor, not tutabiliyor, seçtiğiniz metinleri sosyal medyada paylaşabiliyorsunuz. Cihazın şarj süresi 10 bin sayfa okumaya yetiyor, bu da tam 1 ay demek. Calibro, elektronik mürekkep özelliği taşıyan ve paper sense yani kağıt hissi veren ekranı sayesinde bilgisayar ve tabletlerin aksine gözü yormuyor. Ayrıca Babil. com'a üye olduğunuz takdirde kitaplarınıza sadece Calibro okuma cihazından değil, markası ne olursa olsun bilgisayarınız, Android ve iOS destekli akıllı cihazınızdan da ulaşabilirsiniz. Bu illüstrasyonlarla beni tanıştırdığın için teşekkür ederim, bayıldım. Sesli Sözlük'ün İngilizce-Türkçe, Touch Lux modelinde ise ABBYY'nin İngilizce'den birçok Batı diline sözlük desteği var."} {"url": "https://egoistokur.com/calikusu-ve-digerleri-edebi-lezzetler-gercek-hayatt", "text": "Türk edebiyatından lezzetleri gerçek yemeklere dönüştürmeyi ve fotoğraflamayı istesem, mesela bir Gülbeşeker Tatlısı tasarlayıp çekmeyi düşünebilirdim. Bilirsiniz, Çalıkuşu'nda vardır. Daha doğrusu yoktur da, bizim delifişek Çalıkuşu Feride var olduğunu sanır. Halbuki o tatlı aslında tatlı falan değildir de... Neyse ya, size romanı anlatmayayım, okumuşsunuzdur zaten. Her neyse, böyle bir işe bizde girişmiş biri var mı diye merak ettim, baktım iki yıl önce Artanç Savaş enfes bir haber hazırlamış. Buraya da alıyorum. Okul müdiresinin, baş karakteri Feride'ye taktığı lakaptan almıştır adını Reşat Nuri Güntekin'in klasik romanı Çalıkuşu. Çocukken tanırız onu; içi içine sığmayan, coşkulu bir kızdır. Ancak bir o kadar da masum ve kırılgandır. Yıllar geçip öğretmen olduğunda; kendisine başka çıkış yolu bırakmayan aşk acısının etkisiyle, idealizme dönüşür çocukluk mirası coşkusu: Feride, artık ücra Anadolu köylerinin 'Muallime Hanım'ıdır. Öyle etkileyici anlatılmıştır ki yaşadıkları, o dönem romanı okuyan sayısız kadın, genç Cumhuriyet'i geleceğe taşıma arzusuyla Anadolu'daki okulların yolunu tutacaktır. Diğer yandan Kamran'a aşkı nedeniyle çektiği çilelere ve Anadolu'nun 'engebeli' yaşantısına rağmen, çocuksu alışkanlıklarını yitirmez Feride. Kendi deyimiyle 'dünyada en delicesine sevdiği şey' fondandır örneğin. Bir seferinde şöyle anlatır bu şekerleme hakkındaki düşüncelerini: Ben şimdi yalnız fondanlarımla meşgul görünüyordum. Bir mücevher muhafazası seyreder gibi sevinçle kutuya bakıyor, içinden çıkardığım şekerleri, bir resimli gazetenin üstüne sıralıyordum. Aynı zamanda da saçmasapan şeyler söylüyordum: Bunları yemek bir sanattır, Kamran. Bak, mesela sen şu sarıyı kırmızıdan evvel yemekte bir zarar görmezsin değil mi? Halbuki ne yazık? Çünkü kırmızı; hem fazla tatlıdır, hem biraz nanelidir. Onu evvela yersem sanırım o nazik lezzetine, o şairane kokusuna yazık olur. Ah canım şekerler. İnsan, onları ağzında eritirken yüreği de beraber eriyor... Belki öğrenciliğinde Kamran'ın ona fondan hediye etmesidir bu tutkunun sırrı. Belki başka bir şey. Ama biliriz ki Feride'yi Çalıkuşu'na ve hatta 'Gülbeşeker'e dönüştüren etkenler arasında Kamran kadar olmasa da fondanın da yeri vardır. Aslı E. Perker, üçüncü romanında, hayal kırıklıklarının en keskin sembolünü ve iyileşmek için en güzel ilacı bir yemek tarifinde, suflede bulan üç kırık kalbin hikayesini anlatıyor. Karısı Clara'nın yasından arınmak için yemek yapmayı öğrenen Marc, yatalak olmak için elinden geleni ardına koymayan annesinden tek kaçışı mutfakta bulan Ferda ve evinde kalan pansiyonerlere yemek yaparak geçmişin hayal kırıklıklarından kurtulmaya çalışan Lilia... Anlatıcı, sufleyle hayatın birbirine ne kadar benzediğiniyse, belki de en iyi şu satırlarla anlatıyor: Lilia, suflesinin ortası her çöktüğünde kendi yaşamını görüyordu sanki. Kendi yaşamında da ne kadar çabalarsa çabalasın bir anda ruhunun ortası çöküveriyor, hayat etrafına yıkılıveriyordu. İniş çıkışları efsanevi sufleden farklı değildi. Ne zaman fazladan sevinecek olsa bir anda bir mutsuzluk gelip kapısını çalıveriyordu. Baba Evi, Orhan Kemal'in çocukluğundan izler taşır. Okurken fark edersiniz: Kemal içini dökmüştür bu romanda. Ailenin huzurunu bozan otoriter babasından yakınır; merhametli annesiyse mutlu anlarının kahramanıdır. Diğer yandan yokluk ve açlık da Kemal'in romanında ön plandadır. Bu nedenle bazılarınız, son paragrafında Ey açlık! Seni midemde, iliklerimde, kanımın küreyvelerinde duydum. Ve sen, benim iyi, benim şefik ve rahim olan soyum, insan soyu, sen ebedi tokluğu fethedeceksin! satırlarının yer aldığı bu romana, yemek ve edebiyat konulu bir çalışmada yer vermemizi yadırgayabilir. Ancak sakın ola unutmayın: Tok, açın halinden anlamaz. Açlığı yaşamamış kimse, bol soğanlı bulgur pilavının yanında yenilen turşunun lezzetini, Kemal'in Baba Evi'nde yaptığı kadar lezzetli anlatamaz! Yusuf Atılgan, bir ismin bile çok görüldüğü C.'nin hikayesini anlatır Aylak Adam'da. C., bir ilkyaz günü, Karaköy'de yüksekokul öğrencisi Güler'le tanışır. Ardından kimselere görünmemek için uzağa, Sarıyer'de bir balık lokantasına giderler. Denizden yana köşedeki masaya Güler'i, ötekilerin bakışlarından tedirgin olmasın diye arkası onlara dönük oturttu. O aldırmazdı. Lokantalarda oturdupu masaya başka gelenler olursa, çevresine büyük şehir yalnızlarının bildiği görünmez perdeleri çekerdi. Garsonun uzattığı listeyi aldı. Biraz sonra uğrarsın, dedi. Biraz sonra uğrar garson. İki kılıç şiş, iki ıstakoz, iki bira ve bir ufak şarap isterler. Vakit geçtikçe, içkinin etkisiyle rahatlar Güler. Ardından C. sorar: Artık çekinmiyor musun? Onlardan mı? Sen yanımdayken vız gelirler bana!"} {"url": "https://egoistokur.com/calismiyordum-seks-hayatim-bombostu-bir-plan-yapti", "text": "Ve işte bu yüzden önceki yazıda sözünü ettiğim Al Pacino kitabının en hararetli bölümlerinden birini buraya almakta sakınca görmüyorum. Bu konuya ne zaman geleceğimizi merak ediyordum. Çalışmayı seviyorum, çünkü seksi gölgede bırakıyor. Aksi takdirde seks tek meşgalem olabilirdi. İlk cinsel deneyimim? Hmmm, 9 yaşındayken bir kızla yakınlaşmıştık. Bluzunu çıkarmıştı ve galiba benden büyüktü. Göğüslerine dokunduğumda kıkırdadı. Yaylı bir somyanın yanında ayaktaydı. Biraz itiştik, onu ittim. Yatak yaylıydı ya bu hareket onu havaya zıplattı. Bunu üç dört kez tekrar ettik. Ve ben seksin bundan ibaret olduğunu sandım. Sonra da hemen gidip prezervatif aldım. Hepimiz prezervatiflerimizi cüzdanlarımızda taşıyorduk, ne için kullanılacaklarını bilmesek de. Belki bir tek en yakın arkadaşım Cliffy biliyordu. Cliffy hep bir sır saklıyor gibiydi. Vahşiydi, cinsel anlamda da bizden ilerideydi. 14 yaşında Dostoyevski okuyor ve onun ne mükemmel bir yazar olduğunu anlatıyordu. Bir keresinde annemi pandiklemeye çalışmıştı. 30'unda uyuşturucudan öldüğünü duydum."} {"url": "https://egoistokur.com/camdan-mezbahalar-hepimizi-yaran-dil-uysal-olabilir-m", "text": "Unutmadan, Alp'le gelecek için birkaç projemiz var, vakitsizliğimden belki de tembelliğimden ötürü bir türlü el atamadığım ve başlayamadığımız... Ama o zamanda dek Egoist Okur'da yazılarını okumayı çok istiyorum. Modern Cam Mezbahalar'daki hayata karşı bizi ayakta tutan kelimeler bunlar. Uslu edebiyat? Hayır. Çoksatar roman tasarımları? No! Reklam ışıklarının, parlak neonların ötesinde; edebiyat baronlarıyla işbirliği içindeki ajanların ilgilenecekleri yazarlardan değil. Saf gerçeklik, duru dil. Hayata indirilen kıldan ince kılıçtan keskince kelimeler, darbeler; eleştiri değil, tespit değil. Acımasızca biraz. Ama hepimizi yaran dil, efendi veya uysal olabilir mi, boyun eğebilir mi, yerlerde sürünebilir mi? İzzet Yasar, bağırmadan, haykırmadan saplıyor çuvaldızı. 'Özel Sektör İmamı'ndaki (2003) hikayelerin çoğu; kentli insanın, seçilmiş ve süreli sabitliklere çaresizce uzaklaşmaya çabaladığı, üretim ilişkilerinden, işbölümünden, kentin kargaşasından, kaosundan kaçtığı, En güzel, ama en korkunç yaz tatillerinin geçtiği kıyı kasabalarındaki pansiyonlarda hayat bulur. Mevsim genellikle yaz sonudur, ailelerin, taşkın tatilcilerin ve çılgın kalabalığın nispeten hafiflediği zaman. İşte o vakitlerde bu tatil kasabalarında, Yasar'ın anlatıcısı bize, içinde yaşadığımız ama asla farketmediğimiz garip dünyanın, bilinmeyen görünmeyen hikayelerini, usul usul, damla damla anlatır. Gökdelenler yoktur bu hikayelerde. Artıdeğer üretirken, emeklilik ve sağlık sigortaları ve toplukonut taksitleri ile beraber otuz yıl boyunca insan ruhunun her gün kesildiği bu mezbahalardan uzaklardadır dil. Kentteki kargaşadan sonra elde avuçta kalan 'artık' zamanları ısrarla yazan bu hikayelerde, 'mekan' daima, ücretli kölelik ile zihinlerin bulanmadığı, nispeten az tahrip edilmiş, uzak bir ölüdoğadır. Cam Mezbahalar'daki elementlerden beslenen bazı tuhaf canlılar, acayip hin ve kötücül fikirlerle, bu tabiatta arz-ı endam ederler. Hayal, fantazma, bakış'ları ucubeleşmiş varlıkların düşünceleri ve eylemleri, hepsi, bir ülkeyi, bir dili, bir coğrafyanın zamanını çağrıştırır gibidirler ama aynı zamanda bu hikayelerdeki zaman ve zemin, bütün dünyadır ve bütün dillerdir. Hikayecinin dili, öyle bir yalınlıktadır ki bebeklere masal anlatıyor gibidir sanki. 'Temiz Tarih' hikayesinde, Tavşan Adasına giden çocuk, Yanıma birkaç tane havuç almıştım. Tavşanlara attım, yediler. Ama bir tanesi hiç yemedi, der. Çocuk daha sonra, zaman içinde yolculuğu mümkün kılan bir çeşit, 'Einstein-Rosen köprüsü' bulacaktır; istihbarat teşkilatının görevlendirdiği genç ve güzel nükleer fizikçi Nükhet aracılığıyla kurmayların eline geçen bu bilgi sayesinde ise, yaşadığımız toplumun tarihini 'temizleme' görevini başarıyla yerine getiren 'Siliciler' peydahlanacaktır. 'Özel Sektör İmamı' (2003) olsun, 'Dönüşü Olmayan Hikayeler' olsun, İzzet Yasar'ın, nev-i şahsına münhasır derinlikli Türkçesiyle, yalın ifade gücüyle tatlandırdığı lezzete, okuyucuyu da ortak ettiği kitaplar. Yasar'ın hikayelerine, popüler edebiyatla beyni yıkanmış okuyucuların, ilkokul öğrencisi mi yazmış merakı ve ilgisiyle yaklaşma ihtimalleri yüksek. Oysa o duru ve basit dilin içinde, en karmaşık hakikatler gizli. Ve İzzet Yasar, edebiyat magazininde görünmese de veya gazetelerin haftasonu eklerinde evini ve çalışma odasını teşhir eden yazarlar sınıfına hiç girmese de, bir kez okuyanın asla bıyıkaltından gülmezlik edemeyeceği, unutulmayacak, unutulmaz bir yazar."} {"url": "https://egoistokur.com/camilla-lackbergden-polisiye-okulu-4-diyalo", "text": "Evet, havadan yani bir hiçten karaktere benzer bir şey elde ettiniz. Yeni bir arkadaş edinmek gibi, öyle değil mi? Fakat romanlarda, hele polisiye romanlarda ilgi çekici karakterler yaratmak romanı zevkle okutmaya yetmez. Bütün o karakterlerin konuşmaları, birbirleriyle diyaloga girmeleri de gerekir. Bu, üzerinde ciddiyetle çalışmanız gereken bir konudur. yeterince zaman ve enerji harcarsanız, emin olun polisiye roman yazmakta çok başarılı olacaksınız. Metnin içinde diyalog gerektirecek bir dinamik olmasını sağlayın. Patrik yaşlı kadının kapısını çalarak açmasını bekledi... tarzında sıkıcı bir cümle yazmaktansa doğrudan diyalog yazın ve karakterin ne yaptığını, kiminle karşılaştığını o vesileyle anlatın. Bence cümle içinde aşırı zarf kullanmak da berbat bir şey. Zarfları kullanırken bir parça cimri olmaya çalışın. ... dedi kısık bir sesle, ... diye fısıldadı sessizce, ... diye bağırdı öfkeyle gibi zarfları kastediyorum. Bunun yerine okurun kavrayışına ve satır aralarını okuma kabiliyetine güvenin. Gerçekçi diyalogların nasıl yazılacağı da ayrı bir konu. Gerçek hayatta insanlar birbirlerini gördüklerinde bir sürü gereksiz cümle sarf ederler. Ayrılırken de tabii. O yüzden hikaye için gerekli olmayacak her ayrıntıyı kırpın. Net olmak her zaman gereksiz süslemeler yapmaktan iyidir. Son tavsiyem: Yazdığınız diyalogları yüksek sesle okuyun ve kulağınıza nasıl geldiğine bakın. Metroda, bir kafede ya da başka tür bir açık have mekanında çevreye kulak kabartıp konuşulanları dinlemek feci yararlı olabilir. Duyduklarınızı kaydedin ve bu diyalogun geçtiği bir entrika tasarlayın. Ardından, söz konusu diyalogu defalarca yeniden yazın. Ama karakterlerin yaşlarını, mesleklerini vb. değiştirerek... Bu konuda sınırsız özgürlüğünüz var. Neticede yazar sizsiniz, kim ne karışır! 2. Bir karı koca, oğullarının genç kızlara tecavüz edip öldürdüğünden şüphelenmektedir. Baba hemen polise gitmeleri gerketiğini düşünür, anne ise sessiz kalmaları gerektiğini söyler. Donna Tartt'tan Gizli Tarih... Bu kitap, yazılmış en iyi gerilim romanlarından biridir. Başlıbaşına onu okumak bile bir eğitim sayılır."} {"url": "https://egoistokur.com/camilla-lackbergden-polisiye-okulu-5-cevr", "text": "Bir önceki diyalog ödevi zordu, öyle değil mi? Ama eminim eğlenceli de buldunuz. Sizden istediğim şeyleri, mesela kalabalık yerlerde başkalarının konuşmalarını dinleme işini ben hala zevkle yapıyor hatta sonradan o konuşmaları küçük değişikliklerle yeniden yaratıyorum. Kitaplarımdaki bazı diyaloglar açıkçası bu küçük egzersizlerden sonra ortaya çıktı. Polisiye romanda önemli bir diğer unsur da çevredir. Hatta bana göre çevre başlı başına bir karakter sayılır. Kendi sesi ve tonu vardır. Şimdi bunun üzerine çalışalım. Romanınızın geçeceği ortamı dilediğiniz gibi seçin. Ama dikkat! Tatil için birkaç haftalığına kuzeye gitmiş ve çok beğenmiş olabilirsiniz, yine de romanınız burada geçmesin. Zira orayı ne kadar severseniz sevin, üzerine ne kadar çok araştırma yapmış olursanız olun, kuzeyi çok iyi tanımıyorsanız romanınızın burada geçmesi saçma olur. Bence hikayeniz sizin yaşadığınız ve zamanınızın çoğunu harcadığınız yerde geçmeli. Orada atmosfer size asla yabancı değildir, insanları tanır, tabiatlarını bilirsiniz. Mesela benim romanlarım Fjallbacka'da geçiyor. Çünkü orada büyüdüm. Tamam, 13 yaşıma bastığımda oradan ayrılmış olabilirim ama yine de hakkında bilinebilecek her şeyi biliyorum. Şu anda yaşadığım Stocktholm'ü bile çocukluğumun geçtiği bu kasaba kadar iyi anlatamam. Mekan tariflerinde beş duyunuzun beşini de kullanın. Görmek değil sadece, koku almak, dokunmak, işitmek ve tatmak da çok önemlidir ve romanınızı gerçekçi kılar. Sonra Yağmur yağıyordu demektense yağmur yağdığında olanları anlatın. Bu da üslubunuza gerçeklik katacaktır. Her mekanın kendi tarihi, ekonomisi ve elbette efsaneleri vardır. Bunların hepsini okura anlatmanız gerekmeyebilir ama sizin bilmeniz kesinlikle şarttır. Bir kadın 20 yıldan sonra ilk kez çocukluğunun geçtiği yere döner. Çevreyi ve kadının duygularını iki A4 kağıtta anlatın."} {"url": "https://egoistokur.com/camilla-lackbergden-polisiye-okulu-6-arastirm", "text": "Evet bir polisiye roman yazmak için gereken birçok unsuru hızlıca gözden geçirdik. Ama tabii kimse her şeyi bilemez. İşte burada devreye araştırmanın önemi giriyor. Bilmediğiniz konularda araştırma yapmalı, işi şansa bırakmamalı, hikayenizin gidişatını kumar oynar gibi yazı tura atarak belirlememelisiniz. Almanız gereken ilk önemli ders şu aslında: Kitabınızda anlattığınız her şeyin doğru olması gerekmiyor. Ama inandırıcı olması kesinlikle gerekiyor. Polisiye romanınızı yazarken, konuya dair sahip olduğunuz bilgileri gözden geçirin. Takıldığınız noktaları araştırmanız gerektiğini de bilin. 1. Adli tıp uzmanı, bir kadın cesedi üzerinde otopsi yapmaktadır. Kimse kadının nasıl öldürüldüğünü bilmiyordur, bu sorunun cevabını uzman bulacaktır. İki A4 uzunluğunda bir metin yazın. 2. Hannukah bayramını kutlayan bir Yahudi, kutlamaların tam ortasında ailesinden brinin öldürüldüğünü fark eder. İki A4 uzunluğunda bir metin yazarak kutlamaları ve karakterinizin cinayeti keşfetmesini yazın. Bir adli tıp sözlüğü edinmeniz işinize yarayabilir."} {"url": "https://egoistokur.com/camilla-lackbergden-polisiye-okulu-7-esas-karakte", "text": "Umarım başladığımız ilk bölümden bugüne, polisiye roman yazmak için seçilmiş insan falan olmak gerekmediğini, işin yönetimi bilir ve onun üzerine çalışırsa herkesin polisiye yazabileceğini artık öğrenmişsinizdir. SİZ DE yazabilirsiniz! Bugün son ve bence en önemli dersimizi görecek, esas karakterimizi yaratmayı öğrenecğiz. Esas karakteri olmayan ve yine de başarılı olmuş pek az polisiye yazar vardır. Esas karakter romanınızın tonunu belirlemenize yardımcı olur. Dolayısıyla belirli bir kişi çevresinde dönen olaylar yaratacaksanız, onu gerçeken sevilebilir hatta özdeşleşilebilir biri haline getirmenizde yarar vardır. Öncelikle karat verin: Karakteriniz bir dedektif olarak amatör mü yoksa profesyonel mi? Bir polis memuru yaratmanın avantajları büyüktür, karakterinizin niye kendini zırt pırt cinayetlerin ortasında bulduğunu açıklamanız gerekmez. Öte yandan amatör bir dedektif yaratırsanız bu da heyecan verici olabilir çünkü bu şekilde polisiyeye farklı bir bakış açısı kazandırabilirsiniz. Ingrid Kampas'ın hemşire, Liza Marklund'un gazeteci, Agatha Christie'nin örgü örmeye bayılan yaşlı kadın karakterini düşünün. Bir de yarı profesyoneller vardır. Kay Scarpetta'nın tıbbi araştırmacı, Asa Larsson'un avukat ve Jonathan Kellerman'ın psikolog karakterlerini hatırlayın. Bence karakterinizin iyi bildiğiniz bir mesleği olması avantajınızadır. Mesela Ingrid Kampas yazar olmadan önce hemşireydi ve hepimizin bildiği gibi Liza Marklund da gazeteciydi. Esas karakterinizi tasarlayın ve iki A4 kağıtta onu bana anlatın."} {"url": "https://egoistokur.com/can-gurses-anlatiyor-kitapcida-cazibeli-karsilasmala", "text": "En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın, Kırık Beyaz ve çocuklar için İnce ile Uzun serisinin yazarı olan, zaman zaman da Egoist için Cennet de Cehennem de Bu Ellerde öyküleri kaleme alan Can Gürses'in cevaplarını okuyunca anladım ki bir zamanlar sahilde Kafka okuyan o küçük kız hala en çok güzel kitapları seviyor. İllüstrasyonlar yazar ve enteresan şahsiyet Audrey Niffenegger'ın çizdiği The Night Bookmobiledan. Hayran olduğum bir yazarın daha önceden bilmediğim bir kitabının kitapçıda karşıma çıkıvermesi akıl almaz heyecanlandırır beni. Aynı şiddette cazibeli bir başka tanışma ise bir ömür benim yazarım olacak yepyeni bir yazarı, kitapçının kuytu köşesinde bulmaktır. Kendi dünyasında yaşayan yazar kaderini paylaşabileceğim bir dosta kavuşma duygusudur bu bir anlamda. Antoni Casas Ros son zamanlarda bana bu duyguyu yaşatan yazar oldu, sağ olsun!"} {"url": "https://egoistokur.com/can-gurses-yalniz-oleceksek-bari-birlikte-yasayali", "text": "Adını ilk olarak unutulmaz televizyon dizisi Öyle Bir Geçer Zaman kinin senaryo yazarlarından biri olarak duyduğumuz Can Gürses, ilk romanıyla okur karşısında. İyi bir kitap karşısında okur nefsine hakim olamaz. Çünkü iyi bir kitap, dediğim dediktir. O an aşk sarhoşu da olsa varoluş bunalımında da olsa öfkeli de olsa huzurlu da olsa gözünün yaşına bakmadan okuruna kafasındakini yapar. Ama En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın iyi bir kitapsa eğer; aynı zamanda hem iştah kabartmalı hem iştah kapatmalı. Çünkü evet, okurumu mükellef bir aile sofrasında ağırlıyorum ama söz konusu aile olunca iştahın kapanmaması da elde değil. Okurun ruhunda, zihninde ve dahi vücudunda türlü duyguları iştahlandırıyorsam ne mutlu bana! Dilerim okuyan o sofradan edebiyata doymuş olarak kalkar. İnsanı sevdiği bir şey üzerinden anlamak ve anlatmak, zannettiğimizden zor. Ben vapur iskelelerini seviyorsam, siz eflatun seviyorsanız, bir başkası zeytinyağlı pırasa seviyorsa oturup bunlar üzerinden o kişileri bir yere kadar açıklayabiliriz. Sevenle sevilen arasındaki tuhaf bağa dair başka birinin söyleyebileceği söz sınırlı. Oysa insanın sevmediği şey üzerinden ona avuç avuç tanım, kabahat veya nitelik bulabiliriz. Ben de bu inançla, romanımın her bölümüne aile üyelerinden birinin sevmediği yemeğin adını verdim ve bir başka aile üyesinin o yemeği sevmeyen akrabası üzerine iç dökmelerine kulak verelim istedim. Düşünsenize; biri size revani sevdiğini söylüyor. Siz de o kişiyi seviyorsanız ona en iyi revaniyi yedirmeye çalışırsınız. Ama o sonuçta revaniyi seven nicesinden birine dönüşür. Revani sevmediğini öğrendiğiniz biriyse aklınıza o şekilde kazınır. Ve bu bilgi üzerine insan ne güzel kafa patlatır! Neden revani sevmiyor sorusu bizi o kişiye dair keşfedilmemiş gizemlere götürür. Abarttığımı düşünüyorsanız, etrafınızdaki insanlara hangi yemeği sevmediğini bir sorun. Romanımın yüzde doksanını Edinburgh'ta yazdım. İskoçya'nın bir sofrası yok. Şahane somonu var, o kadar. Ben daha ziyade Fransa'dan, İtalya'dan gelmiş peynirleri yiyordum. Zaten daha çok tatlıyla beslenen biriyim. Gözüme kestirdiğim bir iki pastane sağ olsun hayatta kaldım. Oysa her zamankinden iyi ve çok yemem gerekiyordu, çünkü hava eksi 25 dereceydi ve ben daima hastaydım. Hasta olup kendime çorba yapmak zorunda kaldığımda bir lokma daha büyüdüm. İşin fena yanı, ben o çorbayı taş çatlasa iki üç kez yaptım. Hem halsizlikten hem insansızlıktan... Tek başına yemeyi hiç mi hiç sevmeyen biriyim. Bunu da büyüyememiş yanıma vermeli. Zaten her an zihnimdeki o mükellef roman sofrasında oturduğum için birden doyuveriyordum. Edinburgh'taki en güzel yemeklerim, bir dilenci arkadaşımla yediğim, daha doğrusu içtiğimdi. Ne zaman buzlu sokakta oturur görsem ona sıcak çikolata, kendime çay alıp yanına gidiyordum. Ve yanına oturup onunla beraber içiyordum. Bir kez olsun konuşmadık. Ama o gökyüzü rengi gözleriyle bana nasıl baktığını bir ömür unutamam. Türk mutfağına gelecek olursak... Benim için yemeğin ne olduğundan çok kimin elinden çıktığı önemli. Annesinin yemeklerine alışmış birine başka birinin yemeklerini beğendir beğendirebilirsen! Benim annem çok az yemek yapmayı bilir ama ne yapsa herkesten iyi yapar. Çünkü sevgiyle ve beraber yiyelim diye yapar. Uzun sözün kısası, yemekleri milletlere değil kişilere, daha doğrusu annelere mal etmeli! Ama sofra denen şeyin her millet için aynı anlamı taşıdığına inanıyorum. Ailenin kim olduğu, sofra başındaki insanlardan belli olur. Her toplum için bu böyledir. Aslında roman kalabalık içinde yalnızlıkla başlıyor ve yalnızlık içinde kalabalıkla bitiyor. Kalabalık ve yalnızlık, aynı ironinin iki ayrı yüzü. Hele söz konusu aileyse... Kimi akraban bazen varlığıyla bazen yokluğuyla seni ısrarla yalnız eder. Kimi akraban ise seni var da olsa yok da olsa daima kalabalık tutar. Hayatı güzel kılmak istiyorsak güzel sofralar kurmalı ve oturup beraberce, keyifle yiyip içmeliyiz. Hayatı güzel kılmak istemiyorsak, dahası buna becerimiz yoksa zaten o sofraları kurmak içimizden bile gelmez. Sonuçta yol her zaman yalnızlıktan açılıp yalnızlığa çıkar. Kalabalık denen şey bir his yanılmasıdır. Herkes yalnız kendi hayatını yaşar ve kendi hayatını ölür. Yalnız öleceksek bari birlikte yaşayalım. Eşyalar, bu dünyadaki en sabırlı varlıklardır. Görmedikleri, bilmedikleri şey yoktur. Senin unuttuğunu eşya hatırlar ve iyi bir romancı gibi tam zamanında sana hatırlatır. Eşyalar canı istediğinde domuz gibi susar, canı istediğinde bülbül gibi öter. Ser verir sır vermez derken kafası atar, gider senin sırrını başkasına döker. Ne yapacağı hiç belli olmaz. Hakkı da vardır. Eşya, zaman dışı bir masal kahramanıdır. Çünkü bazen bir tek eşya, bir insanın bütün bir zamanıdır. Ne şanslıyım ki 2011'den bu yana nefis Bir+Bir dergisinde edebiyat eserlerinde başrolü oynayan kılık kıyafetlerin öykülerini yazıyorum. Şimdiye dek gardıroptan Marguerite Duras'ın Sevgili'sindeki pembe erkek şapkasını, Oğuz Atay'ın Beyaz Mantolu Adam'ının amma da mantosunu, Tolstoy'un Anna Karenina'sının Anna kırmızısı çantasını, Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sının ruhani kürk mantosunu, Lewis Caroll'ın Alis Harikalar Diyarı'ndaki Çılgın Şapkacı'nın zamanı çaya batıran şapkasını, Sait Faik'in dünyaya küsen İpekli Mendil'ini, Mehmet Rauf'un Eylül'ündeki aşkın eldiven tekini, Gonçarov'un Oblomov'unun hırkasını ve Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi'ndeki Füsun'un hüzünlü küpe tekini çıkarıp, ballandıra ballandıra anlattım. Edebiyat Gardırobu'na dair iki hayalimden biri, En Güzel Günlerini Demek Bensiz Yaşadın'da Koza'nın giydiği gülkurusu pantolonu ve geçen yaz tamamladığım ikinci romanım Kırık Beyaz'ın baş kahramanın mor kadife sabahlığını bir gün Edebiyat Gardırobu'nda görmek. Diğer hayalim ise İstiklal Caddesi'nin orta yerine, anahtarının çok az sayıda edebiyat tutkununda olacağı, devasa bir Edebiyat Gardırobu yerleştirmek. Bir insanı yargılamanın en zahmetsiz yolu onu görüntüsü üzerinden yargılamaktır. Bunu aklımızın bir köşesinde tutarak giyiniriz. Ancak ne giyersek giyelim, istediğimiz gibi görünemeyiz. Çünkü herkes aynı şeyi başka görür. Ben yine de giysilerin, ön yargılara dair elimizdeki en büyük kalkan olduğuna inanıyorum. Çoğu insan giydiğine bilinçle yaklaşmaz, anlam yüklemez. Oysa ben yüklerim. Korkunç önemserim giydiklerimi. Çünkü hayatım boyunca önyargılarla karşılaştım ve daha nice önyargıyla karşılaşacağıma da eminim. Madem öyle, ben de beni en iyi ifade eden şeyi giyer, yargımı herkesten önce kendim koyarım. Roman kahramanları, giysilerine bu bilinçle yaklaşmazlar. Ama her kişinin, ister hayat kişisi olsun ister roman kişisi, giysi seçimini bilinçaltındaki bir şeylerle yaptığını düşünüyorum. En nihayetinde giyinmek, her gün yenilenen bir seçimdir. Renk, kumaş, doku, kalınlık, incelik, desen, uzunluk, darlık, bolluk, silme felsefeye, silme -izm'e taş çıkartacak kadar derindir. Giyinmeyi sevmemin bile edebiyat sevgimle bir ilgisi olmalı. Çünkü ikisi de ayrıntıcılığı, inceliği ve bütünü görmeyi gerektiriyor. Benim için giysi yorumlamak, rüya yorumlamaktan daha matrak. Çünkü rüyanı yalnız sen görürsün ama giysini cümle alem görür. Benzetme bana ait. Kemal Gökhan Gürses'in çizdiği ıspanaklı gül böreğini Alis'in Tırtıl'ına benzettim, Can çok güldü. bilmem siz ne dersiniz? Bence yanılmıyorum, Can da anlatıyor zaten macerayı uzun uzun aşağıda. Sait Faik, Edip Cansever, Tezer Özlü, Turgut Uyar, Oğuz Atay, Jean Rhys, Kafka, Marguerite Duras. Tüm bu isimler kahraman olamayacak kadar insandılar. Belki tam da bunun için benim kahramanlarım onlar. Süt Çorbası: Sütü sebebiyle Koza'nın hala içemediği çorba. Yaprak Ciğer: Haziran'ın artık yiyemediği et yemeği. Kekikli Bulgur Pilavı: Kekiği yüzünden Mine'nin yemediği pilav. Acılı Ezme: Laubali bir bahaneyle, Semih'in geri çevirdiği meze. Ispanaklı Gül Böreği: Ispanak sevmeyen Yılmaz'ın yemediği börek. Biber Dolması: Hicaz'ın, kabuğunu ayırdığı dolma. Zeytinyağlı Kereviz: Ruhunun açlığını doyuramayacağını anlayan Kor'un yemediği yemek. Mine'ye göre Edibe'nin en güzel yemeği. Topik: Ermeni mezesi olduğundan Kıvanç'ın ağzını sürmediği, Kor'unsa kişilikli bulduğu meze. İrmik Helvası: Tatlı sevmeyen Korkmaz'ın tenezzül etmediği, Haziran'ın elinden çıkan tatlı. Brie Peyniri: Koza'nın, ilk defa Rosa'nın elinden yediği, pek beğendiği ve hep ekmeksiz yediği Fransız peyniri. Levrek: Hicaz'la Haziran'ın, Neşe çok seviyor diye, Galata Köprüsü'nden tuttukları balık. Kılçığı Hicaz'ın boğazına kaçan. Simit: Haziran'ın, Kamer'le bölüşüp yediği nimet. Kurabiye: Haziran'ın, kucağında bebeğiyle dilenen genç kadına hediye ettiği tatlı. Börülce, tahin-pekmez, badem: Edibe'nin babası Cemal Bey ile annesi Belkıs Hanım'ın '64 senesinde İstanbul'a, Edibeler'e, sandıkla gönderdiği gıdalar. Dondurma: Tarih dersinde başına gelen olay sonucu huzursuzlanan Mine'nin annesinden gizlice alıp yemeyi düşlediği tatlı."} {"url": "https://egoistokur.com/can-gursesten-cennet-ve-cehennem-oykuler", "text": "Fikir öyle güzeldi mi soluğum kesildi. Ve çok geçmeden Can'dan ilk öykü geldi: Köşebaşındaki İğde. Şimdi aradan çekiliyorum, lütfen Can'ın ilk öyküsünü okuyun. Kimi eller para saymak, kimi eller yaprak sarmak için yaratılmıştır. Yaprak saranların para saydığı pek görülmediği gibi, para sayanların yaprak sardığı da görülmüş şey değildir. Cennet'in elleri, yaprak saran ellerdendi. Gençken, binbir ihtimamla yaptığı yaprak sarmalarından bile ince olan parmakları, hüneri para saymak olan ellerin evlerini temizleye temizleye, baştan savma sarılmış, pirinçleri fazla pişmiş, yaprakları katır kutur kurumuş, kalın mı kalın sarmalara dönmüştü. Çok şükür, para sayan çoğu elin aksine, Naciye Hanım'ın elleri, en az yüreği kadar açıktı. Naciye Hanım, Cennet'in bal rengi arap sabunuyla halı silmekten, doğal limon özünden yapıldığı iddia edilen ne idüğü belirsiz kimyasallarla bulaşık yıkamaktan -ki Naciye Hanım ona her defasında bulaşık makinesini kullanmasını söylese de Cennet, ömründe sahip olamayacağı incelikteki tabakların canı varmış da incinirmiş gibi endişelendiğinden hanımının bu önerisini kulak ardı ederdi- ellerinin keçe gibi olduğunu, bir bayram günü Cennet'in avcuna kızları için harçlık sıkıştırırken fark etmiş ve hemen birkaç gün sonra sadık ve hünerli hizmetkarına kendisinin de kullandığı beta glukanlı -bir diğer değişle piyasadaki en pahalı- el kremini hediye edip, her gece sürmesini tembihlemişti. Otobüste oturacak yer bulabildiği eşsiz akşamlardan birine denk gelmişse, Cennet hemen çantasından Kuran-ı Kerim'ini çıkarır, merak ve adanmışlıkla, ineceği durağa dek başını kaldırmadan okurdu. Geçenlerde otobüste bir delikanlı kendisine yer verdiğinde Cennet minnettarlıkla sevinmiş, ancak yerine oturur oturmaz çok yaşlı görünüyor olmalıyım diye iç geçirip, hüzünlenmişti. Çantasından el alışkanlığıyla çıkardığı kitabını dizlerinin üzerine muntazam bir şekilde yerleştirirken bir süredir boyatmadığı saçlarını en yakın zamanda boyatma kararı almıştı. Aldığı kararla yaşlanma korkusunu başka bir iş dönüşüne ertelemiş ve rastgele bir sayfa açıp, okumaya koyulmuştu. Elbette önemli olan Cennet'in rahatlamasıydı ancak senin çok rahatlamaya hakkın yok okurcuğum. Zira Cennet, sarışın da olsa beyazlı-kestane saçlı da olsa başı bağlı çıkardı sokağa. Cennet kutsal kitabını okurken, ona yer veren delikanlı da ayakta dikilmiş, sırt çantasından az evvel çıkardığı tuğla gibi -Anna Karenina olması pek muhtemel- romanı okuyordu boşta kalan eliyle; diğer eliyle de tutamaca asılmıştı, ömrünü yarı idamlık geçirmeye mahkum bir adam gibi. Onların bu simetrik hali, pek çok şeyi anlatmaya yeteceği için midir nedir, Cennet huzursuzlanıp, kitabını kapatıp, kitabın üzerinde istiflediği ellerini seyredalmıştı. Bir gece önce, Hayırlı geceler dilediği kocası -ki kendisi ülkemizin eşkıyası İşsizlik sağ olsun, kah evde oturup semirir kah kahvede lak lak ederdi- Cennet'e, Kadınlığından bi hayır görmüyoruz yıllardır. Acık gel şöyle koynuma deyip, yirmi altı yıllık karısını kendine çekmişti. Cennet, annesi hastalanıp, İstanbul'a yanına taşınalıberi gitmediği Müfettişler Köyü'nün süt kokulu serin rüzgarını duymuştu içinde. Diri bir ürperti. Yıllanmış bir canlılık. Kocasının göğsüne başını yaslayıp yummuştu gözlerini, alnında bir öpücüğün, ellerinde bir okşayışın yolunu gözlemeye. Öyle değil yahu! Kalbimde üfürme var bilmiyon mu? Ne koydun kafanı öyle tam kalbime? Nefes almıyım diye mi? Kaldır kafanı da şu benim cengaverle ilgilen hadi. Bozuk süt tadı. Mide bulantısı. Açsa kapıyı. Yalınayak çıksa sokaklara. Baş örtüsüz, sade geceliğiyle sırtında. Kimse dönüp bakmasa. Sokak, Cennet yürüdükçe aydınlansa. Yol denize varsa. Cennet -yüzme de bilmez ama- geceliğini atıverip yüzse her nasılsa. Ne duruyosun be kadın! Cennet işte o zaman anladı, köşebaşındaki iğde gibi, gidemeyip orada duradurduğunu. Hamuru oklavayla incecik eder gibi öfkesini mırıldandığı duayla sakinleştirdi. Ürkütücü bir donukluktaydı. İstediği her şeyi yapabilecek kadar nefret ve inanç doluydu. Kocasının ayakucuna doğru kaydı. Sol eliyle, bir celladın yumuşaklığıyla, kocasının, adını içinden bile söylemekten iğrendiği organını sıvazlamaya başladı. Yetime merhamet eder gibi değil! Kadın gibi yap şunu! Kaç gece rüyasında kocasını boğduğunu görerek ter içinde uyanırdı Cennet. Aklının derinliklerinde bile olsa böylesi bir isteğe kapıldığı için ne dualar okumuş ne rekatlar kılmıştı. Kocasının tek mal varlığı olan o el kadar çükünü boğazlamak -evet, Cennet bu sözcükle düşünen ve derhal tövbeler eden- kocasına verilebilecek en münasip ceza olurdu. Onca yılın, onca cefanın karşılığında ona bu bile azdı. Ne hikmetse bu arzu, az önceki sözcük kadar utandırmamıştı onu. Naciye Hanım'ın tabaklarının onda biri kadar kıymeti yoktu kocasının. Otobüs, Cennet'in evinin durağına varmıştı. Cennet, dün geceyi anımsayarak, bir yabancıya aitmiş gibi duran ellerine bakıyordu. Gözü sokağın köşesindeki iğde ağacına takılınca geldiğini anladı. Hızla davranıp, ayağının yanına yasladığı borcamı kucakladı -Naciye Hanım'ın oğluna sevdiği kekten yapmıştı. Onların evinde borcam yoktu. Cennet ne zaman kek yapacak olsa kendi evinde, kendi borcamında yapar, Naciye Hanımlar'a taşır, onların ince tabaklarının genişine keki özenle aktarır, borcamı bir güzel yıkayıp, gecesinde de evine getirirdi-. Cennet, Fransızca olduğunu bilmediği, ancak hayırlısından sonra en çok kullandığı sözcük olan pardonu ortalığa büyük sesiyle saça saça kapıya ilerledi. Cennet'e yerini veren delikanlı, kapının hemen aşağısındaydı. Cennet'in bir yandan eteğini toparlayıp, bir yandan da solcu olduğunu zanneden gazeteye sarılı borcamı zaptederek inmeye çalıştığını görünce, Elinizdekini bana verin dedi. Cennet, bir anlık tereddütten sonra borcamı oğlana verdi. Oğlan boşta kalan elini Cennet'e uzatıyordu. Güneş üzerine varmış gibi, Cennet'in saç diplerini, dudağıyla burnunun arasını, en çok da gerdanını ter basmıştı. Hadisene bacım diye huysuzlanıyordu arkadaki. Cennet, sol elini delikanlıya uzattı. Yalnızca iki basamaktı indiği. Sanki birazdan başka bir diyara atacaktı adımını. Masallardaki gibi olmasa da köyündeki gibi bir diyar. Hayırlısıyla sütbeyaz çocukluğuna varacaktı. Sokak karanlıktı. Lamba gene bozuktu. Cennet, gözlerini kaçırarak, Allah razı olsun dediği oğlanın yanından çarçabuk uzaklaştı. Evine vardığında, arkasını dönüp, delikanlıya el sallamak istedi. Yapmadı. Hem nereden biliyordu oğlanın orada olduğunu? Biliyordu işte. Gece boyu, sırtı kocasına dönük, zamanı ezanlara bölmüş sabahı beklerken, delikanlının ellerine tutunmuştu. Sıcaklığı, tazeliği, dostluğu avcunun içinde sımsıkıydı. Ertesi gün, Nalan Hanım'ın günüydü. İşini erken bitirince, Nalan Hanım Cennet'e çıkabileceğini söyledi. Nalan Hanım, her seferinde Cennet'in gözü önünde sayardı paraları. Cennet hep utanıp, önüne bakardı. Keşke Nalan Hanım da Naciye Hanım gibi zarfa koyup usulca veriverseydi parasını. Parayı öyle gözü önünde sayınca kendini suçlu hissediyordu. Kuaförün parıltılı aynasının karşısında ağır ağır çözdü başının bağını. Kuaför Firdevs onu sevgiyle karşılamıştı. Kııız! Uzundur görünmüyodun. Her zamankinden mi? Holivud sarısı? diye sordu. Gülümseyerek başını salladı Cennet. Saçlarına çiğ süt rengi boya sürülürken, Manikür pedikür ister misin abla? diye sordu kalfa kız. Cennet tökezledi. Ellerine bakım yaptıran kadınlar, o olamayacak kadar yabancıydı Cennet'e. Cennet'in elleri de onun olamayacak kadar yabancı değil miydi? Özür diler gibi, Ele olan hangisiydi? diye sordu. Manikür ablam. İster misin? Günahını kabul eder gibi, başıyla olurladı Cennet. Ooo Cennet diye atıldı Firdevs, bir başkasının saçını kabartırken, Ne bu bakımlar filan? Ayıp mıydı gençliğini yitirmiş bir kadının güzelliğine umutlanması? Nasıl bu kadar çabuk uydurduğuna şaşmaya bile zaman bulamayarak, Bizim bi akrabanın düğünü var da... El sıkışıyosun onca insanla... Benim eller de temizlikten az biraz berbat... Ayıp oluyo... deyiverdi. İyi iyi. Yarasın! dedi Firdevs, çapkın gülücüğüyle. Sonra, kalfa kıza yönelip, O kremden de sür bitince! diye seslendi. Cennet heyecanlanmıştı. Çocuk ilgisiyle seyretti parmaklarına olan şeyi. Sokulduğu o küçümen kabın içinde eğreti duruyordu nasırlı, emektar elleri. Cennet'in ellerini kendi dizleri üzerindeki beyazı atmış havluya koyarken, Oval mi keseyim küt mü? diye sordu manikürcü kız. Cennet ikisini de gözünün önünde canlandıramamıştı. Gönlünden hangisi geçerse dedi kıza. Alıcı gözle Cennet'in ellerine bakan kız, Oval yakışır senin ellerine. Öyle herkeslere de yakışmaz, deyip, becerikli hamlelerle Cennet'in tırnaklarını Nalan Hanım'ınkiler gibi kesti. Naciye Hanım, tırnaklarını kendi keserdi. Süse ihtiyaç duymayacak kadar kendiliğindendi güzelliği. Ne renk oje sürelim? diye sorunca kız, Cennet alev gibi endişelendi: Gerek yok. Yeter bu kadar. Şu şeyden sürsen tamam olur... Firdevs'ten edindiği işini mükemmel yapmaya yemin içmiş düsturuyla, kız, Cila sürseydik bari ablacım diye hayıflandı. Gerek yok. Firdevs Abla'nın dediğinden sür sen. Manikürcü kız, rengarenk ojelerin arasından yamru yumru bir el kremi çıkardı. Tüpü sıktı ama krem akmadı. Kremi yaprak sarar gibi rulo yapıp, var gücüyle üzerine bastırınca, nihayet bir top krem fışkırdı. Havluya bulaşan kremi serçe parmağının tersiyle sıyıran kız, kremi, ustalıkla Cennet'in ellerine yedirdi. Ellerinin sütlerle yıkandığını hissetti Cennet. O ucuz krem, kimseyi mutlu edemeyeceği kadar çok mutlu etmişti Cennet'i. Saçları yıkandı. Boyası tam kıvamındaydı. Aramızda kalsın ama bu saç rengi, Cennet'i olduğundan daha yaşlı gösteriyordu. Başının eşarbını sıkıca bağladıktan sonra, Cennet manikürcü kızın avcuna, tıpkı Naciye Hanım'ın usulüyle bir beşlik sıkıştırdı. Kız sevecen bir muziplikle, Bir dahaki sefere kırmızı oje sürücem sana deyince bir an evvel oradan çıkmak istedi Cennet. Parasını ödediği Firdevs'e, aceleyle Hayırlı işler dileyip kendini sokağa attı. Ellerini cebine saklayıp, yağmurun yağdığını bile duymayarak evine dek yürüdü. Kuaförün kreminin etkisi bir gün bile sürmemişti. Ertesi güne, denizsiz bir coğrafyanın hakimiyeti altındaydı elleri. Canım elleri, o yok olmak bilmez deriyle silbaştan kaplanmıştı. O kırçıllı deri, Cennet'in başka bir hayatı yaşamasına engeldi. Naciye Hanımlar'ın yeşil sarı mutfağı. Bağdaş kurup yere çökmüş Cennet. Önüne dünya gibi yuvarlak bir tepsi dizmiş. Gece beli ağrıyacak. Yapraklar bir tencerede, tarçınlı iç diğer tencerede. Sol avcunun içini açıyor Cennet, paletini tutan ressam edasında. Zarifçe bir yaprak alıp yerleştiriyor oraya. Yaprak ona hep yürek biçiminde görünüyor. Bir tutam pirinç alıyor sağ eliyle, renk seçer gibi eserine. Pirinci avuç içindeki yaprağın orta yerine dolduruyor. Önce sol, sonra sağ kanadını örtüyor yaprağın, kendi içine kapanan bir yürek gibi. En son uç kısmını da kapatıp, Hayırlısı dercesine sarıyor yaprağı ince ince. Tepsi tepeleme yaprak sarmayla dolana dek eğile doğrula çalışıyor Cennet. Çok çok güzel, dil sade, konu anlaşılır, zevkle okunacak bir metin, kalemine sağlık Can."} {"url": "https://egoistokur.com/can-sikintisina-karsi-portatif-edebiya", "text": "İspanyol yazar Enrique Vila Matas yola gazeteci olarak çıkmış, hem de dünyaca ünlü şahsiyetlerin röportajlarını çevirerek. İlki bir Marlon Brando röportajıymış. Genç Vila Matas, editörüne İngilizce bilmediğini söylemeye utanmış. Ayrıca o yıllarda Google'ın çeviri makinesi de yokmuş, o yüzden hem soruları hem de cevapları oturup yazmış. Uydurmuş anlayacağınız. Bir süre böyle idare ettikten sonra, daha da beter bir durumla karşılaşmış. Bir gösteri için Barcelona'ya gelen Rudolph Nureyev'le röportaj yapması bekleniyormuş. O güne dek yarım yamalak da olsa İngilizce konuşmayı biraz öğrenmiş aslında, ama iş soru sormaya, çatır çatır cevapları almaya gelince gene dili tutulmuş. Böylece eski usulle, yani gene uydurarak tamamlamış röportajı. Hem bu kez çevirdiğini değil, ünlü baletle bizzat gidip konuştuğunu söylemeye de cüret etmiş. Böyle böyle piyasada genç röportajcı olarak hatırı sayılır bir isim yapmışken, bu kez Anthony Burgess'la konuşması gerekmiş. Soru hazırlamaya vakit yok demiş kendi kendine ve o gece sabaha kadar uyumayıp Burgess'la Vanguardia gazetesi için hayali bir röportaj yapmış. Söylemeye lüzum var mı, röportajın hayali olduğunu bir tek kendisi biliyormuş. O zaman uyanmış Vila-Matas ve aslında kurmaca yazmak istediğini, içindeki roman ve öykü yazma arzusunu da röportajlar uydurarak tatmin ettiğini anlamış. Ve bütün bu işlerden uzaklaşıp kurmacaya vermiş kendini. Shandies denen gizli örgütün dadacılar gibi şakacı, fütüristler gibi aşırılığa meyilli, sürrealistler gibi düzenbaz olan üyelerinin ortak özellikleri her birinin birer taşınabilir edebiyat meraklısı olması. Örgüt üyeleri arasında kimler yok ki... Duchamp, Tristan Tzara, Aleister Crowley, Scott Fitzgerald, Walter Benjamin, Federico Garcia Lorca, Man Ray, Berta Bocado, Paula Negri, Maurice Blanchot, güzeller güzeli Georgia O'Keeffe... Anlatılanlar elbette gene kurmaca ama ayrıntılar çok gerçek. Tavsiye ederim. Edebiyatın büyük ideallerin yanı sıra, biraz da can sıkıntısını şifalandırmak için icat edildiğini unutmazsanız, çok eğlenebilirsiniz. Enrique Vila-Matas, Walter Benjamin'e geleceği parlak, sıkıcı, bunaltıcı, minyatürleştirilse bile valize sığmayacak kitapları hemen tespit edecek bir makine tasarlatıyor. Hayli karmaşık olan bu makine, Vila-Matas'a da tanıdık gelmeyen parçalarla donatılmış: geniş açı mercekler, odaklanma aygıtları, bakır halkalar, oval silindirler, madeni düğme ve tıkaçlar, mıknatıslı iğneler, somun ve cıvatalar. Walter Benjamin makinenin tasarımının bir aydan kısa bir sürede tamamlanacağına emin. Görünüşe bakılırsa, metinleri yüklemek için kitaplar silindir şeklinde bir hazneye yerleştirilecek, burada devasa yuvarlak bir mercek tarafından incelenecek. Portatif, yani okumaya değecek kitaplar derhal siyah bir silindirden geçip özgür bırakılacak, yere dik açıyla konumlanan bu ağır görünümlü silindirin en tepesinde, üzerinde YÜCE ÜSLUBA KARŞI yazan küre şeklinde koca bir ampul bulunacak ve ampulden yayılan mavi ışığı gündüz gözüyle bile görmek mümkün olacak. Makinenin heyecanlı titreşimleri yüzünden ampul birkaç saliseliğine söndüğünde camının renkli olmadığı, ışığın kendisinin mavi olduğu açıkça görülebilecek. Derken ışık, makinenin en yüksek noktasına, mümkün olursa 27 dilde, YAŞASIN VERMEER ifadesini yazacak, böylelikle az önce özgürlüğüne kavuşmuş bütün kitapları coşkuyla selamlamış olacak."} {"url": "https://egoistokur.com/canavarla-bas-etme-yollar", "text": "Will Schofield'in şahane blogunda Erkin Koray'ın bir şarkısı eşliğinde 25 eski Türk kitap kapağı yer alıyor. Bazıları çok güzel, bazıları felaket... Aralarında Giovanni Scognamillo'nun Uzaydan Geldileri de var. Bir de Komünistlerin Söylediklerine İnanılabilir mi? adlı nadide eser... Tepenize inmeye hazır gibi görünen kızıl bir elin parmaklıklarla engellenmesini gösteren kapak komik denecek kadar ürkütücü. Kitabın yazarı Dr. Fred Schwarz. Nereden nereye... Bu konuyu aklıma getiren şeyin ne olduğunu ayrıca düşünmem lazım!"} {"url": "https://egoistokur.com/caner-fidaner-yazdi-registannamenin-oykus", "text": "Taşınmayı sevmesem de o bahaneyle kitapları derleyip toplamak hoşuma gider. Her seferinde dolapların, çekmecelerin diplerinde, kaybolduğu için uzun süredir üzüldüğüm kitaplar elime geçer çünkü. Ancak bu kez farklı bir şey geldi başıma. Mart ayının son haftasıydı, ben bir yandan taşınma günü yağmur yağarsa ne yapacağımı düşünürken bir yandan da kitaplarımı kolilere aktarıyordum. Eski dostları teker teker elden geçiriyor, birbirlerine vurarak tozlarını silkeliyor, hatta bazılarının sayfalarını şöyle fırt fırt diye hızla çeviriyordum ki Görünmez Kentler ile Yüzyıllık Yalnızlık'ın arasından daha önce hiç görmediğim ufak tefek bir kitap çıktı. Bütün kitaplarımın kapaklarını ezbere bilirdim ama buncağızı hatırlayamamıştım, anlaşılan hiç okumamıştım da. Kitaplığımın bu yeni konuğu ele pütürlü gelen samanlı kağıda basılmıştı. Hem eskiydi, hem de yıpranmış görünüyordu. Üst kenarın tarazlı haline bakılırsa alındığında kapalı olan sayfalar, bıçak niyetine kullanılmış tarak gibi bir şeyle açılmış olmalıydı. Öteki sayfalardan biraz daha kalın bir kağıda basılmış olan kapakta resim de yoktu, çerçeve de; yalnızca ortada iki sözcük okunuyordu, iri harflerle Registanname ve onun altında biraz daha küçük Hikayeler. Yazarı, çevireni, basımevi, basıldığı yıl... Bütün bunları boşuna aradım. İç kapağın arka sayfasında on üç öykü adı sıralanmış, karşılarına da sayfa numaraları yazılmıştı. Böyle eski kitaplarda pek içindekiler bulunmadığından bu liste beni şaşırttı. Yüze yakın sayfanın tümünü gözden geçirdim, sahibine ya da kullanan kişiye ait olabilecek bir not, imza ya da herhangi bir karalama bulamadım. Registanname'nin nasıl olup da kütüphaneme girdiğini hiç mi hiç anlayamamıştım. Sonunda çok değerli olabilir diye bu kitabı bir süre hiç kimseye göstermemeye karar verdim. Bir iki gün sonra taşınma işi kabaca bitti, ben de yeni keşfimle ilgilenme fırsatı buldum. Önce içindeki öyküleri gözden geçirdim, sonra okumaya başladım. Anlatılanlar tanıdık geliyordu. Örneğin ilk öyküde kahramanımız kendisinin bir benzeriyle karşılaşıyordu, Poe'nun William Wilson'unda, Dostoyevski'nin Öteki Ben'inde olduğu gibi. Galiba Paul Auster'in bir romanında da buna benzer bir şeyler vardı. Kitap öyle ilginç geldi ki okuma keyfi çabucak sona ermesin diye ilk öyküyü bitirince kenara koydum, yarın devam ederim diye. Ertesi gün York Kilisesi'ndeki sarışın bir Norveçli kadından söz eden ikinci öyküyü okurken fark ettim ki ayın ikisi olmuştu. Bu ilginç rastlantı bana bir işaret gibi göründü. Kaderin istediğini yaptım, ayın üçünde yalnızca üçüncü öyküyü okudum, o da bütün kitapları bir araya getirmeye çalışan bir grubu anlatıyordu. Dördüncü günün öyküsünde ilginç bir sözcükle tanışmıştım, amfisbena; 'kuyruğunda da kafası olan yılan' anlamına geliyordu. Ayın on ikisinde ise yalnızca tek yüzü olan bir diskin de var olabileceğini öğrenmiştim. On üçüncü gün, yani ayın on üçünde son öyküyü okuyup kitabı bitireceğimi düşünerek Registanname'yi elime aldım, fakat bir sürprizle karşılaştım. İçindekiler listesinin sonuna bir öykü eklenmiş, bütün öteki öyküler bir üst sıraya kaymıştı. Dünkü ilk öykü ise kaybolmuştu, listede de, kitapta da izi yoktu. Sayfa sayıları da değişmişti. Heyecanla o günün on ikinci öyküsünü okudum, son başlığı ertesi güne bıraktım. Kitabı yastığımın altına koyup uyuduğum o gece gördüğüm düşü hiç unutmayacağım. Çöldeydim, dört yanımda göz alabildiğine kum tepeleri uzanıyordu. Ne tarafa gideceğimi kestiremiyor, fakat bundan dolayı bir rahatsızlık duymuyordum. Çünkü kum taneleri her türlü ihtiyacımı gideriyordu; susuzluk, açlık hissetmiyordum. Sabah uyandığımda ilk işim Registanname'nin sayfalarını karıştırmak oldu. Evet, beni şaşırtan olay tekrarlanmış, kitabın sonuna yeni bir öykü eklenmiş, dünün ilk öyküsü ise silinip gitmişti. Artık neler olup bittiğini biriyle konuşmanın zamanı gelmişti. O gün yalnızca on ikinci öyküyü okumakla kalmadım, kitabı göstermek ve kendi başıma çözemediğim gizemi danışmak için sahaf arkadaşım Cafer'i aradım. Gittiğimde Cafer meraklı bir yüzle beni kapıda bekliyordu. Bir eliyle benimle tokalaşırken öteki eliyle sakalını sıvazladı, dükkanı kilitledi. Sonra hoş geldin bile demeden koluma girip Yürü! diye beni yakındaki köfteciye sürükledi. Belli ki buraya önceden telefon etmişti, bizi üst kata, özel bir odaya aldılar. Oturur oturmaz Registanname'yi cebimden çıkarıp masaya bıraktım; her şeyi başından anlattım, dün geceki düş hariç. Cafer dikkatle kitabı eline aldı. İlk sözü, Registan neresi, biliyor musun? oldu. Sonra cebinden bazı fotoğraflar çıkardı, önüme koydu. Cafer, çevresinde cami benzeri tarihi yapılar olan bir meydanda pozlar vermişti. On on beş yıl oluyor, Semerkand'a gitmiştim, bunlar orada çekildi. Registan bu şehrin kalbidir. 'Reg' ya da bulmacalardan hatırlayacağın şekliyle 'rıh' Farsça 'kum' demek. Semerkand'daki üç büyük medresenin ortasında kumla kaplı bir meydan vardır, oraya 'registan' derler. Ayranlarımız geldi, bardaklarımız dolarken sustuk. Garson gidince sordum: Peki, 'registan' aynı zamanda 'çöl' anlamına da geliyor mu? Cafer bıyığında kalmış beyazlığı peçeteyle silerken Evet, dedi, Yalnız hikaye bu kadar değil. Ben Registanname'yi önüme çekerken kitabı gözleriyle takip ederek devam etti: Zamanında o meydanda idam cezaları infaz edilirmiş. Kılıçla. Dökülen kanın kolayca emilmesine yarar kum. Köfteler geldi. Zeki Usta da şu köftenin lezzetini hiç bozmadı, dedim. Cafer başını salladı, Biliyor musun, dedi, Hani şu gladyatörlerin dövüştüğü 'arena'nın adı da aslında 'harena'dır. Bu sözcük Etrüskçedir derler, o da 'ince kumla kaplı' demekmiş. E arenada da kanı emecek bir zemin gerekiyor tabii. Cafer durakladı, son köftesini ağzına attıktan sonra, Yani Registanname Türkçeye 'Arena kitabı' diye çevrilebilir. dedi. Bir süre sessiz kaldık. Kemalpaşa tatlımızı yerken sordum: Sence ne zaman basılmıştır? Cafer önce lokmasını yuttu, sonra kitabı önümden alıp karıştırdı, Latin harflerine 1928 de geçildi, bunun da o tarihten eski olmaması gerek. Fakat içindeki öyküler değişebildiğine göre harfleri neden değişemesin ki? Masadan kalktığımızda kafamdaki soru işaretleri azalmamış, tersine iyice artmıştı. Artık her gün kitabımın başından bir öykü eksilirken sonuna bir yenisi ekleniyor, ben de on ikinciyi okuyup son öyküyü ertesi güne bırakıyordum. Saçma da olsa bir düzenin var olması iyidir, ne olacağını bilmek insanı rahatlatır. Bu düzene de kısa sürede alıştım. Registanname ile kurduğumuz dostluk ilişkisi epey sürdü. Yine de gidişte bir değişiklik olacak diye duyduğum endişeden kurtulamıyordum. Her sabah olduğu gibi 30 Haziran'da, yani dün de uyanır uyanmaz yastığımın altından kitabımı aldım, on üçüncü sıraya, yeni isme baktım: Registanname'nin Öyküsü. On ikinci öyküyü okuyup kitabı yastığımın altına koydum. Dün gece kendimi çölde bulduğum düşü yeniden gördüm, yalnız bu kez çölde gece olmuştu, ben üşümeye başlamıştım. Kum taneleri de pek arkadaş canlısı gibi görünmüyorlardı. Bu sabah içine baktığımda Registanname beni bir kez daha şaşırttı; içindekiler listesinde de, öteki sayfalarda da düne göre bir değişiklik yoktu. Aynı öyküler, aynı yazılar. Son öykü de aynı. Bugün onu okursam kitap bitecek. Sonra ne olacak? Bilmiyorum. Ama korkuyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/cantasizlar-kampindan-anekdotla", "text": "Behçet Çelik, çocuklar ve gençler için yazmayı sevmiş görünüyor. Ama bu işin ayrı zorlukları da var gibi, çünkü Yazarken, kitabınızı çocukların, gençlerin okuyacağını göz ardı etmemeniz, birçok karakteri onların diliyle konuşturmanız gerekiyor. Dikkatlerinin ne kadar çabuk dağılabileceği düşünülünce, olayların hızlı bir kurguyla ilerlemesi de şart diyor. Sık sık kendi çocukluğunu hatırlatması ise Çelik için çocuklara yazmanın en güzel yanı olmuş. Edebiyat bazen hiç gelmeyecek sandığımız şeylerin bir zamanlar var olduğunu ve bir gün yine geleceğini, onlarla yeniden karşılaşacağımızı hatırlatır. Oyun sayesinde çabucak kaynaşmış beş çocuk var romanda, temel dertleri oyunu sürdürebilmek. Kavgaları, tartışmaları da hep oyunlardan çıkıyor. Bir gün kendilerine oyun alanı olarak seçtikleri mekanı kaybedeceklerini öğreniyorlar ve orayı korumak, kendilerini, birbirlerini ve daha önemlisi arkadaşlıklarını korumak anlamına geliyor. Benim dönüş biletim doğa ve çocukken okuduğum kitaplar. Şehirde büyüdüm ama yazları iki ay yaylaya çıkardık. Çocukluğuma dair hatırladıklarımın büyük kısmı yaz tatillerinde yaylada geçirdiğim zamanlarla ilgili. Ben 10 yaşına gelene kadar elektrik bile yoktu yaylada, ama doğayla iç içeydik. Oyun alanımız bahçe, orman, ağaçlar, dereler, tepelerdi... kitaplar önemliydi; Pal Sokağı Çocukları ve diğerleri. Şimdi yaz günleri öğle saatlerinde uzanıp kitap okuyabildiğimde, çocukluğuma gitmiş gibi oluyorum. Hareketsizliğin sebep olduğu fiziksel gelişim farkı. Ev-okul çemberi arasında bir de saatlerce bilgisayar başında oturuyorlar. Onların ruhsal-duygusal gelişimini etkiliyor bu. Sokağın, mahallenin canlılığı, kalabalık oluşu, barındırdığı çeşitlilik çocukların sonraki hayatlarını da belirler. Bunlar önemsiz gibi gelebilir ama ama yetişkinlikte nasıl biri olacağımızı, dünyaya nereden bakıp gözümüzü nereye dikeceğimizi, olaylar karşısında nasıl tutumlar alacağımızı belirleme ihtimalleri küçümsenecek gibi değil. OKUL ÇANTASI: Kitaptaki biraz da benim çocukluğum. Çocukken ne bulursam pantolon ceplerime doldururdum, hele yaz tatillerinde. Öteberiyi çantaya değil cebe tıkıştırmak, yazı, tatili, meşguliyetlerden kurtulmayı, aylaklık özgürlüğünü hatırlatıyordu sanırım. Şimdi sabahın erken saatlerinde okula gitmek için servis bekleyen çocukların kendilerinden büyük çantaları sırtlanmaları bana üzücü geliyor. OYUN: Oyun çocukların temel meşguliyeti, varlıklarının bir parçası. Birbirlerini tanımalarının, yaşıtlarıyla iletişim kurmalarının, yaratıcılıklarını ortaya koymanın, kaynaşmanın, yarışmanın yolu... Sosyalleştiren bir yanı da var. Başkalarının varlığının bize güç kattığını ilk olarak oyunlarla deneyimliyoruz. Hem bize benzeyen hem de bizden çok farklı başka çocuklarla arkadaşlık ederken, kendimiz olmanın ve başkalarının varlığının önemini kavrıyoruz. Gelecekteki fikirlerimizi, duruşumuzu belirleyen de bu ilk deneyimler. YARDIMLAŞMA: Bir başkasını bizden farklı kılan özellikleri, davranışları nedeniyle eşitimiz olarak görüp görmeyeceğimiz sorusuyla ilk kez çocuklukta karşılaşıyoruz. Bir de şunu görüyoruz: Tek başımıza altından kalkamayacağımız işler söz konusuysa, el ele vermek, dayanışmak gücümüzü arttırıyor. Romanı kurgularken, böylesi anlarda çocukların ne gibi tepkiler vereceklerini düşünmeye çalıştım. 'Arkadaşlık' sözü ilk anda oyunu çağrıştırıyor ama sırf o değil. Arkadaşlarımızın bize ne kadar güç verdiğini hatırlamamız gerek."} {"url": "https://egoistokur.com/catwoma", "text": "Madem hayat bir kaltak, bari ben de öyle olayım diyor en sevdiğim 'Batman' filminin en sevdiğim kahramanı Selina Kyle, nam-ı diğer Kedi Kadın. Ve vahşi bir intikam duygusuyla ortalığın tozunu attırıyor. Ezenlerle ezilenleri aynı cehenneme gönderiyor, ezmeye ve ezilmeye devam etsinler diye. Elinin değdiği her şey parça parça olup havaya savrulurken Kedi Kadın, adı üstünde, ısırıyor, tırmalıyor... Güzelliğini bir çirkinlik maskesiyle gizleyip dokuz hayatının dokuzunu da fütursuzca harcayarak kendisini en çok sevenlere veriyor en büyük zararı ve en sevdiklerini hırpalıyor en fazla. Aşık olduğunda yaptığı ilk şey, yara izlerini gizlemek oluyor. Yeni yaralar uyduruyor kendine, sahici olanlar çakılmasın diye. Ve her seferinde insanın ağlayası geliyor onun sevmeyi bir türlü beceremeyişini seyrederken. Çünkü, öyle ya, sende yeri bu kadar ıssız olan bir şeyi başkasına nasıl verebilirsin! Düşünün; her akşam eve Sevgilim, ben geldim diyerek giriyor, her seferinde anahtarları Ama benim sevgilim yok ki! diye fırlatıp atıyor. Güzelleştiğinde bile çok öfkeli. Hayallerini gerçekleştiremediği için, kalbi boş olduğu için, erkeklerle flörtten daha derin bir iletişimi katiyen beceremediği için, kendine tahammülü olamayan birine başkasının da tahammül edemeyeceği bildiği için... Madem hayat bir kaltak, bari ben de öyle olayım kararını verdiğinden beri de, öfkesini sadece alter ego'su aracılığıyla, yani Kedi Kadın olarak dile getirebiliyor. Şüphesiz, bu kadar nörotik ve 'maskeli' bir kadına Bruce Wayne'den daha uygun bir sevgili bulunamazdı. Selina Kyle'ın cazibesine kapılan Bruce, onun aslında Kedi Kadın olduğundan habersiz. Selina da Bruce Wayne ile nefret ettiği Batman'in aynı kişi olduğunu bilmiyor. Sevişirlerken giysilerini çekiştirerek Batman ve Kedi Kadın olarak birbirlerine farkında olmadan armağan ettikleri yara izlerini kapatmaya çalışmaları öyle acıklı ki. Hakikati, finaldeki maskeli baloda, punk grubu Siouxie and the Banshees'in insanı kalbinden vuran şarkısı Face to Face eşliğinde keşfediyorlar. Bu çağın insanları oldukları için çok yalnızlardı ve çevrelerini görünmeyen dikenli tellerle örmüşlerdi. Engelleri aşıp içeri girebilen olmuyordu. Üstelik bu öyle bir tuzaktı ki, dışarı da çıkılamıyordu. Öpüşmenin sonu hep kan revan oluyordu."} {"url": "https://egoistokur.com/cay-icmek-evin-icindeyken-ve-hava-bulutluyken-de-piknik-yapabilmekti", "text": "Gary Syder'ın kim olduğunu bilmiyorsanız okuyun. Bu yazı en azından merak etmenizi sağlayacak. Gary Snyder'ın bu sözleri bilemezsiniz nasıl güzel geldi bana. Kahve üstüne kahve devirdiğim gençlik günlerimi hatırladım, son zamanlarda sebze meyve sularına merak salışımı düşündüm. Fal bakan olmazsa kahve içmiyorum artık pek, sebze meyve sularıysa işte susuzluk gideriyor, açlık bastırıyor, o kadar. Lakin insan yetinemiyor tek bir şey olmakla; canı istediğinde kirlenmeyi de seviyor, vakti geldiğinde arınmayı da gereksiniyor. Kim bu Gary Snyner derseniz, konuyla bir alakası yok ama söyleyeyim yine de; Jack Kerouac'ın 'Zen Kaçıkları' diye çevrilen kitabındaki Japhy Ryder karakterine ilham veren adam, Pulitzer ödüllü bir şair ve çevreci. Ben yeni keşfettim çayın nefasetini, ruha iyi gelmesini, bedene enerji vermesini, düşünceleri harekete geçirmesini, mutsuzluğu seyreltmesini... Her fincan çayla yeni bir yolculuğa çıkmayı... Çay içilen her yerin bir biçimde sıcak bir yere, eve dönüşmesini... En çok da insana oyun oynuyormuş hissi veren hazırlanış biçimini... Çay içmek siz içerdeyken ve hava bulutluyken de piknik yapabilmektir diyen yazar Alice Walker haklı bence."} {"url": "https://egoistokur.com/cek-sarisini-kozel-ve-kafkanin-corbas", "text": "Çek sarışını Kozel'in Türkiye'de de üretilecek olması sebebiyle davet edildiğim Prag ve birkaç günlük seyahatim çok güzeldi. Fakat itiraf edeyim, Çek'lerin aşırı et tüketimi yüzünden şu sıralar yeme alışkanlıklarımı değiştirmeyi ciddi ciddi düşünüyorum. İlham kaynağım ise Prag'ın ayrılmaz parçası olan büyük yazar Franz Kafka. Franz Kafka, Kozel için gittiğim Prag'ın her tarafına damgasını vurmuştu. Sağlığında bu şehri hep terk etmek istemiş ama asla yapamamış. Komünist rejim sırasındaysa adından söz etmek yasaklanmış. Yazarla şehrin, aralarında sulh ilan etmesi çok yeni. Ama gördüklerim arasında en güzeli, Kafka Müzesi'ydi. Gezip görünce anladım ki ödül alması, Avrupa'nın en iyi yazar müzesi seçilmesi boşuna değil. Tabii balığın bu sözleri işitip işitmediğini, anlayıp anlamadığını bilmiyorum. Ama Kafka'nın harika bir şey yaptığını hissedebiliyorum. Yazarımın sağlıklı beslenme takıntıları da varmış. İşte bir tanesi: Her lokmayı yutmadan önce en az 32 kez çiğniyor, bunu yaptığı için de hiç kilo almayacağına inanıyormuş. Bir başka tuhaf alışkanlığı da çilek, muz, kiraz gibi meyveleri yemeden önce uzun uzun, adeta sevişir gibi koklamasıymış. Brod'a göre ağzına alkollü içki koymazmış. Yine de bulunduğu mekanda et yenmesinden ve bira içilmesinden çok hoşlanıyor hatta bazen yanındaki masanın tabağına, bardağına uzanıp kokuyu içine çekiyormuş. En büyük hayali, son sevgilisi Dora Diamant'la İsrail'e yerleşip orada bir restoran açmakmış. Prag'da çok gezdim, çok gördüm ama patates, havuç, mantar ve kızarmış sarımsak gibi yeraltı lezzetlerinden oluşan ve çavdar ekmeğinin içinde sunulan bramboracka'ya apayrı bir ihtimam gösterdim. Meğer bramboracka, taze-kuru meyve çorbasıyla birlikte Kafka'nın en sevdiği yiyecekmiş. Hikayesi de var: I. Dünya Savaşı'nın ardından genç Kafka gıda işine girmeye niyetlenmiş. Dedesi kasapmış ama bir vejetaryen olduğundan kendisi patates yetiştiriciliğinde karar kılmış. Neyse ki kader diye bir şey var. Hepinizin bildiği gibi Kafka patates yetiştiricisi değil yazar oldu. İzninizle, İyi ki öyle olmuş diyebilir miyim? Zira çorbasız yaşayabilirim ama galiba Kafka'sız olmaz! 2 adet sarımsak, dişleri ayrılmış, kabukları soyulmuş. Fırını 180 dereceye getirin. Ardından sarımsak dişlerini yağa bulayıp folyoya sarın ve 45 dakika kızartın. Soğuduktan sonra küçük bir kaseye koyun. Bir kenarda beklesin. Tereyağının orta sıcaklıkta ılınmasını sağlayın. Soğanları da katıp iki dakika soteleyin, sonra unu da katın ve hafifçe esmerleşene dek karıştırarak bir iki dakika daha bekleyin. Sonra mantarları ekleyin ve pişirmeye devam edin. Sebze suyunu, havuçları, pırasaları, kimyon tanelerini, kekiği, tuzu ve beklettiğiniz kızartılmış sarımsakları ekleyin. Kaynayana kadar pişirin. Sonra ısıyı minimum getirin ve patatesler yumuşayıncaya kadar pişirmeye devam edin. Servis sırasında dilediğiniz kadar tuz ve karabiber ekleyebilirsiniz. Ekmeğin içinde sunup sunmamak size kalmış. Fotoğrafları görünce bi Prag yazısı beklemiştim zaten. Prag'ı ve Kafka Müzesi'ni daha çok merak ediyorum artık. 'Yeraltı lezzetleri' demişsiniz Gülenay, belki kök sebzeler için kullandınız ama bana mistik şeyler çağrıştırdı ve çok sevdim."} {"url": "https://egoistokur.com/celil-oker-yazdi-ates-etme-istanbu", "text": "Polisiye bu ülkede ezelden beri tu kaka edilen bir tür olmaktan çıktıysa, bunda Celil Oker'in büyük payı vardır. Zira polisiye denince akla hemen hemen sadece Dashiel Hammet, Raymond Chandler ve Simenon gibi yazarların geldiği ülkemizde Celil Oker ilk saf polisiye romanları kaleme alan kişi olarak okurun gönlünde haklı bir yer edinmiştir. Bir de kahramanı vardır Celil Oker'in, anti-kahraman olmaya daha yakın duran, korsan bir iş yaptığı için polise bulaşmamayı tercih eden, alaycı ve nihilist Remzi Ünal. THY'den kovulmuş bir eski pilottur. Yapacak daha iyi bir iş bulamadığından kendini özel dedektifliğe tayin etmiştir. En büyük benim, korkun falan demez. Kötülerin amansız düşmanı, adaletin yegane sağlayıcısı da değildir. Nedir peki? Ondan istenenlerin hemen her zaman başkalarının el sürmek istemediği pis işler olduğunun farkında olan bir adam. Suçluyu yakaladığında her şey yolunda gitse bile bir süre sonra af çıkacak ve adam serbest kalacak, biliyor. Ama yapacak bir şey yok sonuçta, hayatını kazanmak için bu işi seçmiş bir kere. İlk beş kitabım cesetli isimler taşıyordu haklısınız, bir seri olduklarını bildirmek istedim çünkü. Fakat beşinciden sonra artık kitaplarımın adlarını söylemek yerine onlardan, birinci kitap, ikinci kitap söz ettiğimi fark ettim. Sanki aralarında fark yokmuş gibi. Dolayısıyla altıncıdan itibaren cesetsiz isimler seçmeye başladım. Sizin İstanbul'unuzun aynısı. Şimdi bakın, yıllardır birçok yabancı yazar furya halinde İstanbul'u yazıyor, burayı oryantalist bir bakış açısıyla, gerçekle alakasız egzotik bir şehir olarak anlatıyor. 1960'larda filme çekilen From Russia with Love'da mesela James Bond, Ayasofya, Sultanahmet ve Yerebatan Sarnıcı'nda dolaşıyordu. Elbette, aynı olacak, yabancı yazarların bildiği bu kadar çünkü. Halbuki İstanbulluların hayatı hep Mısır Çarşısı'nda, Sultanahmet Meydanı'nda geçmiyor. Arada bir gidiyoruz, o kadar. Normalde işe giderken alışveriş merkezlerinin önünden geçip trafik sıkışıklığıyla boğuşuyoruz, çay bahçelerinde soluklanıyoruz. Ben romanlarıma oryantalizm bulaşmasın, İstanbul'un gerçek yüzünü yansıtayım istiyorum. Ben onu anlatmamayı seçtim. Uzun boylu olduğunu çıkarabilirsiniz belki ama yaşını, yüzünün neye benzediğini benden duyamazsınız. Okurun kendi Remzi Ünal'ını yaratmasını tercih ederim. Lakin Remzi'nin temel dertleri belli: korsan bir iş yaptığını düşünürsek polisten uzak durmaya gayret ediyor. Ondan istenenlerin hemen her zaman başkalarının el sürmek istemediği pis işler olduğunun farkında. Bildiği bir şey daha var: suçluyu yakaladığında her şey yolunda gitse bile bir süre sonra af çıkacak, adam serbest kalacak. Dolayısıyla temel dürtüsü Kötülerin amansız düşmanıyım, adaleti ben sağlayacağım gibi bir şey değil. Hayatını kazanmak için bu işi seçmiş, hepsi o. Gençliğimde çılgınlar gibi yabancı polisiye okumuştum. Onlara bir çeşit teşekkür belki. Bir de şu var: Okuduğum sayısız yabancı polisiye beni dünyanın farklı ülklerinde dolaştırdı. Şimdi yabancı okurlar da benim romanlarım aracılığıyla İstanbul'u keşfediyorlar ve bu acayip hoşuma gidiyor. En önemlisiyse, dünya halleri, insanlık halleri, ülke halleri konusunda ahkam kesecek yeterlilikte bulmuyorum kendimi, bir sürü şeyi ben çözemedim ki... O yüzden polisiyeye ihanet etmiyor, normal romanlar yazmaktan kaçınıyorum. Bazı şeyler değişiyor elbette. Bebek perişan oldu mesela. Üniversitedeyken Bebek Kahve'yi icat edenlerden biriyim. Bir mahalle kahvesiydi eskiden, caminin karşısında olmasından dolayı farklı bir ağırlığı vardı. Esnaf ne diyecek diye tedirgin olurduk giderken. Derken felsefe hocamız Hilmi Yavuz dersleri orada yapmaya başladı, böylece ayağımız alıştı. Karımla tanıştığımız yerdir aynı zamanda. Çevirilerimi orada yaptım, ilk romanlarımı yazdım. Artık gitmiyorum doğrusu. Remzi Ünal da pek gitmez. Fakat Beşiktaş, Ortaköy, ruhunu her şeye rağmen koruyabilen birçok semt var. Tabii bugünün gençleri kendi mekanlarını yaratıyorlar, buna direnmek anlamsız bir çaba olur. Bu değişimi, hayatın içindeki yeni icatları şahane buluyorum. Kuşkusuz. O gençlere kim ne diyebilir ki? Gezi'yi bir süre için kendilerinin kıldılar, oraya bir ahlak getirip onu ısrarla korudular. Sonra hayata kendileri gibi bakmayanların şiddetine makul bir şekilde karşı koydular. Farklı fikirlerden ve kesimlerden insanlarla yan yana durabildiler. Bence kazandılar. Bu çok önemli bir şey. Önümüzdeki yıllarda edebiyata yansımaları muhteşem olacak. Hayatımızı nasıl değiştirecek, onu henüz bilmiyoruz. Bekleyeceğiz. Bildiğim, toplumların 15-20 günde değişmeyeceği. Ama bir kıpırtı başladı ve bunun gayet somut etkileri olacağını hissediyorum. Ben yazmaya öyküyle başladım, polisiyeyle alakası yoktu o ilk yazdığım öykülerin. Geçen yıl da böyle bir öykü kitabı çıkardım, eski günlere bir selam olarak: Beyaz Eldiven, Sarı Zarf... Öykü kurallarla en rahat oynayabildiğiniz tür. İçiniz rahat bir şekilde yoldan çıkabilirsiniz. Beyaz Eldiven'de yaptım bunu mesela. Roman yazarken de oyun oynayabilirsiniz ama okura verdiğiniz temel vaatlere uymak zorundasınız. Bir cinayet işlenecek ve katil yaptığı işi gizleyecek. Amatör veya profesyonel bir soruşturmacı bu işi takip ederken okuru kandırıp delilleri gizlemeyecek. Bu esnada da arka planda olayların geçtiği zamanın ve toplumun bir paroraması çizilecek... Okurla aramdaki gizli sözleşmenin maddeleri bunlardan ibaret. Edebi anlamda hangi oyunları oynarsam oynayayım, romanlarımda bu kurallara hep sadık kaldım."} {"url": "https://egoistokur.com/celil-okerden-genc-yazarlar-icin-hikaye-anlaticiligi-kilavuz", "text": "Celil Oker yaratıcı yazarlık atölyelerinde, Joseph Campbell'ın ayak izlerini takip ediyor. Birtakım temel ilkeleri var Oker'in, Yaratıcılık doğuştan gelen bir yetenek ya da armağan değildir, öğrenilir, yani çalışarak elde edilir diyor mesela ve Acaba ben de bir gün yazar olabilir miyim? sorusunu zihnimize çakanların, insanlığın başından beri yaptığımız bir eylem konusunda kendimizi yetersiz hissetmemize sebep olduklarını söylüyor. Bu isimde bir kitap da yazıldı ama işin aslı bu soru yanlış bir soru. Celil Oker Bilgi Üniversitesi'nde, masal bilimci Joseph Campbell'ın teorileriyle desteklediği enteresan bir yazma dersi veriyor yıllardır. Campbell, Kahramanın Sonsuz Yolculuğu adlı kitabında, en sıradan görünen insanın hayatının bile bir yolculuk olduğunu ve herkesin kendi yolculuğunda 'kahraman olma' potansiyeli taşıdığını anlatır. Yeter ki dostlarla ya da düşmanlarla karşılaştığı, engellere takıldığı, beklemediği darbeler yediği ve yine beklemediği yardımlar aldığı ama engellerle mücadele ederken bile büyüdüğü, öğrendiği bu yolculuğun sonunda iksiri bulup getirebilsin. İksir, kahramanın deneyimlerinden öğrendiklerini başkalarına da aktarabilmesinin simgesi aslında. Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri için Kutsal Kase, Külkedisi masalındaki prens için ise aşık olduğu genç kızın ayakkabısının kayıp teki olabiliyor. Çok daha başka şekillerde de çıkabiliyor karşımıza. Celil Oker de atölye çalışmalarında bu kuramı roman sanatına uyarlayarak, Campbell'ın ayak izlerini takip ediyor bir bakıma. Birtakım temel ilkeleri var; Yaratıcılık doğuştan gelen bir yetenek ya da armağan değildir, öğrenilir, yani çalışarak elde edilir diyor mesela. Acaba ben de bir gün yazar olabilir miyim? sorusunu zihnimize çakanların insanlığın başından beri yaptığımız bir eylem konusunda kendimizi yetersiz hissetmemize sebep olduklarını söylüyor. Ve bir yol haritası tutuşturuyor okurunun eline. O haritada, kurmacanın olay örgüsü, karakter yaratmak, çatışma, diyalog ve üslup gibi temel öğeleri somut örneklerle anlatılıyor, hikaye sanatının incelikleri gösteriliyor, işin püf noktalarına ve bu alanda sık yapılan yanlışlara dikkat çekiliyor. Genç Yazarlar İçin Hikaye Anlatıcılığı Kılavuzu okuyanı yazar yapar mı bilemem ama cesaret vereceğine şüphem yok."} {"url": "https://egoistokur.com/cem-erciyesin-harikulade-okuma-maceralar", "text": "Cem işi okumak ve kitaplara dair yazmak olan biri. O yüzden yeni kitaplarla, klasiklerle ilgili olarak hep yazıyor, köşesinden takip edebilirsiniz. Fakat okuma maceralarını, bu işe nasıl başladığını, ilk olarak hangi kitaplarla büyülendiğini, yoldan çıktığını şahsen hep merak ettim. Aklımdaydı, Yazsana bunları diyecektim ilk kahve çay buluşmamızda ama daha iyisini yaptım ve ondan bir Yangında İlk Kurtarılacaklar röportajı istedim. Kırmadı beni, cevapladı. Gerçi Radikal Kitap'ı yangından kurtaran Cem, 10 kitaplık bir liste vermeyi, Ben böyle bir liste yapamam. Gerçekten... Üstelik yangından da çok korkarım diyerek reddetti. Olsun, bunun dışında o kadar çok şey anlattı ki... Kimi zaman tehlikeli sularda gezindi, kimi zaman da kimsenin bilmediği harikulade okuma maceralarını nakletti. Benim küçük bir çocuk kitapları kütüphanem vardı. Hepsi en az üçer dörder kere okunmuş kitaplar. Yaşadığımız küçük kasabalarda kitapçı yoktu, büyük bir yere gittiğimizde bana da illa bir iki kitap alınırdı ama ben onları hemen okur bitirir sonra da döner yine okurdum. Hayatımda en çok kütüphaneye de çocukluğumda gittim. Geçenlerde yazlık bir yerde İlçe Halk Kütüphanesi'ni görünce burnumun direği sızladı. İçine girip bordo ciltli, sararmış kitaplardan birisini alıp rutubetle karışık kağıt kokan serin salonda bir köşeye oturup okuyasım geldi. Evdeki kitaplar arasında Afacan Beşler, Gizli Yediler serileri, Kolo, Küçük Kara Balık, Okumak İstiyorum, Sefiller beni en çok etkileyenler, döne döne okuduklarımdı. Bir sürü Kemalettin Tuğcu kitabım da vardı. Tabii o zamanki tabirle 'teksas tommiks' yani çizgi roman okumaya da bayılırdım. Sanırım ben yarış atı çocukların öncü kuşağına mensubum. Anadolu Lisesi sınavları için test çözüp hazırlanmak zorundaydım ve o test kitaplarının içine teksas tommiks değil ama yakalanırsam daha az tepki çeksin diye romanlar koyup okurdum. Ve tabii yakalanırdım. İlçe kütüphanesinde en çok Doğan Kardeş ciltleri ilgimi çekerdi. İki Yıl Okul Tatili, Küçük Erkekler, Küçük Kadınlar, Cevat Şakir'in Turgut Reis ve Uluç Reis'lerini de yanlış hatırlamıyorsam oralarda okumuş, pek sevmiştim. Hala denizcilik maceraları okumaya bayılırım. İlkokuldan sonra gittiğim yatılı okulun iyi bir kütüphanesi vardı ve iki yıl boyunca o kütüphaneyi neredeyse yağmaladım. 1984'ü, Moby Dick'i, Goriot Baba'yı, Kızıl ile Kara'yı, birçok klasiği ilk kez orada okudum. Bir sürü de saçma macera kitabı okumuştum, şimdi adları aklımda değil. Tabii daha ilkokul yıllarından itibaren kendi kitaplarım yetmediği için anne babamınkilere de tebelleş olmuştum. Fakir Baykurt'un Yılanların Öcü romanını ve devam kitaplarını ilkokuldayken okudum. Aziz Nesin'in sayısız öykü kitabını da... Tekin Yayınevi baskıları hala gözümün önünde. Kitap kaçırmazlardı, 'Bu sana ağır gelir' diye uyarırlardı o kadar. Okumanın teşvik edildiği bir evdi bizimki. Ben anlasam da anlamasam da yetişkin kitaplarını okumaya çalışırdım. Ne bileyim, Arthur Hailey'in Hastane, Mario Puzo'nun Baba, Cengiz Tuncer'in Kerkenez, Uğur Mumcu'nun Sakıncalı Piyade, Yaşar Kemal'in İnce Memed gibi o zamanlar popüler olmuş, kimi klasik kimi çok satar pek çok kitabı biraz erkenden okumuş oldum. Aslında 'ağır gelir' lafı çok da yanlış olmasa gerek; çünkü mesela Kozinksy'nin Boyalı Kuş'u beni çok etkilemiş, içindeki şiddet hakikaten ağır gelmişti; biraz daha büyüyünce okusam hiç fena olmazmış yani. Pek edebi sayılmayacak macera romanlarını, savaş romanlarını filan çok okuduğum zamanlar oldu. Artık biraz iş icabı yine böyle şeyleri elime alıyor ve sonuna kadar gidiyorum. Şimdi sen sorunca uzun zamandır Conan ve Örümcek Adam okumadığımı farkettim mesela. Ortaokul yıllarımın fenomenleri. Biri o eski albümleri önüme koysa, hemen atıştırmaya başlayacağımdan eminim. Klasikleri hep çok severek okudum. İşin açıkçası, güncel edebiyatın kendi içine doğru kıvrılan helezonlarından çok sıkıldığım bir zaman kendimi tekrar 19. yüzyıla vermiştim. Şimdi her sene biri yaz mevsiminde olmak üzere en az iki 19. asır romanı mutlaka okuyorum. Hala iyi geliyor, herkese de tavsiye ederim. Ben yatarak okurum. Kanepede yatarak ya da koltukta kaykılıp mutlaka ayaklarımı bir şeyin üzerine uzatarak. Herkes gibi, okumak için en ideal zaman bence de gecedir. Kendini bir romana kaptırıp onu gecenin geç saatlerinde, hatta sabaha karşı bitirmenin hazzı hiçbir şeye değişilmez. Yolda da iyi kitap okurum, yani otobüste uçakta filan. Havaalanları ve uçaklar sonsuz sıkıcılıktaki beklemeler, çaresiz koltuğa çakılmalar ama nezih atmosferi ve otobüs gibi sallanmaması sayesinde okumak için şahane yerlerdir. Gürültülü yerlerde de kitap okuyabilirim. Sık sık dikkati dağılan biri olduğum için kitaptan kafamı kaldırdığımda bakacak bir şeyler olması hoşuma gider ve kafelerde okumaya bayılırım. Saatlerce aynı yerde oturup, bir ton da sigara içip bir kitabı bitirip kalktığım olmuştur. Hatta akşamları televizyon açıkken, ekranın karşısında bile oturup okurum. Mutlaka yanımda kalem bulundurum, kitapları hunharca çizer kenarlarına notlar alırım. Köşelerini kıvırırım, ayraç pek kullanmam. Yani nesne olarak aşık olsam da aslında kitaplara çok iyi davranmam. Onların da benimle birlikte ölüp gideceklerini pek azını benden sonra bir başkasının alıp okuyacağını bildiğim için böyle davranıyorum. Bazen aşka gelip elimdeki kalemle deftere bir küçük yazı başlangıcı yapar, o kitapla ilgili ya da aklıma getirdiği meseleyi yazarım. En çok roman okurum. Sonra tarih, sonra da sanat. Tabii ki benim okuma listem çok kalabalık ve karışık, çünkü bir kitap eki yönetiyorum. Kendim için yukarıda dediğim gibi klasik romanları okurum. Bilim kurguya bayılırım. Bir dönem Yüzüklerin Efendisi, Yerdeniz Büyücüsü gibi fantastiğin babalarını da çok severek okumuştum. Ama şunu söyleyeyim, mesela tarihi romanları sevmem. İyisi yazılmadığı için mi, o tür romanlar ister istemez çok geveze olup ha bire bana bildiğim şeyleri anlatmaya çalıştıkları için mi yoksa her birinin illa bir büyük fikri ama hamaset ama tabu devirme derdi olduğu için mi bilmiyorum. Ama tarihi romanlar bende hep tatsız bir etki bırakır. Ben ara ara büyük temizlikler yapıyor, koliler dolusu kitabı sahaf arkadaşlara 'bila ücret' veriyorum. Eve gelenlere kitap vermeyi sevmem çünkü kitap olsun da ne olursa olsun diyenlere gıcığım. Hele artık hali vakti yerine gelmiş arkadaşlarımın beleş kitap peşinde koşmasına çok kızıyorum. Sahafa veriyorum, çünkü bazıları hakikaten çok uzmanlık işi bu kitapların ancak orada meraklısıyla buluşacağına inanıyorum. Zaten gazetede de en sevdiğim şey, bir kitabı tanıtımı bitince onu en çok sevecek meraklısına vermektir. Bu nedenle fazla eski kitabım yok. Mesela bir dönem siyaset bilimi kitapları pek çoktu, sonra ilgimi kaybedince onları verdim. O arada tarih kitapları da gitmiş. Sonra tarih programı yapmaya başlayınca bir sürüsünü yeniden almak zorunda kaldım. Salonun tamamını ve çalışma odasını kaplayan beyaz Billy kütüphanemin bazı bölümleri camekanlı. Oralarda çoğu imzalı Orhan Pamuk, Yaşar Kemal, Selim İleri, Murathan Mungan, Elif Şafak, Ahmet Ümit külliyatları ile ikisi hariç hepsi imzasız Margareth Atwood, Jose Saramago ve Ian McEwan külliyatları durur. Ve tabii ki Nazım Hikmet'ler, Sabahattin Ali'ler ve diğerleri. Ağır oldukları için sanat kitapları hep en alt rafları kaplar ve bir kuşak gibi bütün kütüphaneyi dolaşır. İki büyük raf tıklım tıkış tarih kitaplarına ayrılmıştır. Bu tür, dağınık biçimde bütün kütüphaneye sirayet eder. Raflardan biri, özel bir alan olarak bahriye kitaplarını taşır. Eski donanmalar üzerine Türkçe ve İngilizce ne bulursam edinmeye çalışırım. Deniz Kuvvetleri yayınları bile vardır aralarında. Çok sayıda Çanakkale Savaşları kitabı da bu raftadır. Ben Çanakkaleli olduğum için bu konuyla doğuştan alakalıyım :) Bembeyaz Can Yayınları ile simsiyah Yapı Kredi rafları büyüklükleriyle bu kütüphanede hemen dikkat çeker. Çalışma odasında daha eski kitaplar karmakarışık durur. Buradaki şiir ve oyun kitapları bölümü de hatırı sayılır büyüklüktedir ve karıma aittir. Okuma koltuğunun hemen yanındaki rafta üst üste yeni çıkanlar yığılı durur. Benzer bir yığın da son zamanda çalışma odasının zemininde oluştu. Bu yığın, içinden çekip çekip karıştırayım, okuyayım diye oradadır ve bana keşif imkanı verdiği için pek kıymetlidir. Keşfe değer bulunmayanlar hızlıca tasfiye edilir ve yerlerine yenileri gelir. İki küçük rafta toplanan sözlüklerimi hiç kullanmasam da çok severim. Kütüphanemde hiç dergi yoktur. Oralardaki yazılara bir daha dönülmeyeceğini bilirim. Ansiklopedi olarak da bir tek Tarih Vakfı'nın İstanbul Ansiklopedisi var. Ona sıkça başvurur, bir de Reşat Ekrem Koçu'm olsa ne güzel olurdu diye arada hayıflanırım. Hemen bakayım: Hew Strachan-Birinci Dünya Savaşı, Say. Mehmet Eroğlu-Issızlığın Ortası, İletişim'deki yeni baskısı. İlyas Barut, Bil Ki Hayat Virane, İletişim, The First World War, R. Prior/T. Wilson. Bunlar bugün açtığım tatil valizimden çıkanlar; oradayken okumuştum, çalışma masasının üzerine koymuşum duruyor. Salondaki sehpanın üzerinde ise dergilerle birlikte sözünü ettiğim o yeni çıkanlar yığınından çekilmiş iki kitap var Melida Tüzünoğlu'nun Size Müthiş Bir Yemek Hazırladım romanıyla Dilek Yankaya'nın Yeni İslami Burjuvazi'si. Kitapçı rafında varlığından haberdar olmadığım, yeni çıkmış iyi edebiyat, farklı bir araştırma ve güzel tasarlanmış her şey beni heyecanlandırıyor. Daha bugün Robinson Kitabevi'nin yeni yerinde tuhaf fotoğraf kitaplarını karıştırarak epey vakit geçirdim. Ama başkalarının rafında eski kitaplar ilgimi çeker. Çok eski baskılar, unutulmuş çok satanlar, vaktiyle pek kıymetli olmuş yabancı dildeki kitaplar hatta kalın ciltli meslek kitapları bile... Sırf eski oldukları için. Unutamadığım kütüphane Paris Türk Büyükelçiliği'nde gördüğümdü. Dekor gibi tavana kadar dizilmiş ve belli ki onlarca yıldır yüzüne bakılmamış o ciltleri çektikçe 18. yüzyıl Mitoloji kitaplarından, 19. yüzyılda basılmış Verlaine'ler, Voltaire'ler, Adam Smith'lerle karşılaşmıştım. O kitapları karıştırmak o zaman beni benden almıştı. Radikal Kitap'ı yapan üçlü... Derviş Şentekin, Burcu Aktaş ve Cem Erciyes. Aşk kitaplarını, hele ki çok satan olsun diye yazılmış, basılmış aşk kitaplarını almam. Kişisel gelişim kitapları hiç okumam. Görev icabı herkesi ve her şeyi okuyorum ama 'benim yazarım değil' dediğim tabii ki çok sayıda isim var. Ben böyle bir liste yapamam. Gerçekten... Üstelik yangından da çok korkarım."} {"url": "https://egoistokur.com/cem-mumcu-parlayan-parlayana-artik-herkes-star-olmak-istiyo", "text": "Cem Mumcu'ya göre, birinin peşine takılırsak, uygun diyeti yaparsak, en trendy kıyafetleri giyip gerekli sözleri sarf edersek aşkı bulacağımızı sanıyorduk hepimiz... Ve tam da bu yüzden aşk gittikçe uzaklaşıyordu bizden. Aynaya bakınca her şey ters görünür ya; artık aynaya bakıp bugüne dek yaptıklarımızın tersini yapmayı akıl etmeliydik belki. Yani aşkı arayacağız diye soluğumuz kesilene kadar koşmak yerine durup kendimizle ilgilenmenin bizi ne kadar mutlu edeceğini, özgür kılacağını, yazarın deyişiyle zorumluluklarımızdan kurtaracağını keşfetmeliydik. Gerçek olmayan bir seks imgesi sardı etrafımızı. Hepsi görüntüden, dışavurumdan ibaret. Asıl duygularımızı, düşüncelerimizi, kim olduğumuzu saklayan bir perde var hep. Gerçek olmayan insanlar haline geliyor ve gerçek olmayan insanlarla sevişiyoruz. Ne korkunç değil mi! Görüntüden, gürültüden ve kopyalardan ibaret bir dünyaya doğru gidiyoruz. Ve hepimiz star olmak istiyoruz, o yüzden parlayan parlayana... Herkes nasıl daha fazla parlayacağının hesabını yapmakla meşgul. Sonunda dikkat çekecekse her şeyi yapmaya hazır. Memesini sunuyor, dudağını sunuyor, o olmazsa edepsizliğini sunuyor, terbiyesizliğini sunuyor, küfürünü sunuyor. Aslında anormal olan bu değil. Eskiden de insanlar olduğundan daha iyi ve güzel izlenimi yaratmayı tercih ederdi. Ama şimdi daha tehlikeli bir şey görüyorum. Facebook profil fotoğrafı çekilir diye ilanlar çıkıyor mesela... Normal bir insanın fotoğrafı Ajda Pekkan gibi olmayıversin. Kendin gibi göründüğün fotoğraflar çirkin olamaz ki zaten. Başka bir şeye benzeme çabası, hayatın bütün alanlarında prodüksiyon yapma gayreti çirkinleştiriyor her şeyi. Halbuki mesele seksi olmaksa, en seksi olan şey sahicilik, hakikilik. Oysa bizi tersine inandırmayı başardıkları oluyor. Reklamlar, video klipler, televizyonlar, gazeteler, internet bizi etkiliyor nihayetinde. Adama şöyle demek lazım: Silikon göğüsler seksi değil, senin hayatında, tarihinde bir yeri yok. 20 yaşında genç çocukların üzerinde o aynı kareli gömlek. Ucuzundan pahalısına... Kendi egosu, kendi kültürü, kendi tarihi, kendi idealleri, kendi tarzı, kendi sözleri olmaz mı bir insanın yahu! Ama bütün bu aynılaşma öylesine bir sis bulutu gibi kaplamış ki ortalığı, tek ve özel olana yer kalmamış neredeyse. Öte yandan herkes gene aynı derecede yalnız, gerçekten şöhret filan da olunmuyor. Bi dakka, onların tamamen farklı olduğunu söylemiyorum ki. Dizüstü edebiyat çağın görüntüsünü yansıtıyor, benim görüşlerimi, isteklerimi, üslubumu değil... Göklere çıkarıp hepsinin inanılmaz eserler, tam da benim okumak istediğim kitaplar olduğunu söylemiyorum. İyi yanları da var, o kadar iyi olmayan yanları da. Ama yaratıcı ve komikler. Tamamen onaylar mıyım, hayır, ama bir yayıncı olarak verimli buluyorum, ilgi çektiğinin farkındayım. Narcissus hikayesini boşuna anlatmıyorum. Çok ama çok yakışıklı bir adam, günün birinde ormanda, su kenarına oturuyor ve sudaki yansımasına aşık oluyor. O görüntünün aynı kalması, kaybolmaması için hareket etmemesi gerek. Bu da haliyle ölümüne sebep oluyor. Yaşamak için devinim gerek çünkü. İyice yaygınlaşan narsisistik kişilik bozukluğu kadar insanı kıskıvrak bağlayan, hareket ettirmeyen, dönüştürmeyen, değiştirmeyen, insanın etrafa, ne bileyim sevgilisine bile bakmamasına sebep olan bir şey yoktur. Narsisist bir kişi ne sevgili edinebilir, ne mutlu olur, ne de hayatında kötü giden işleri yoluna koyar. Hiçbir şey yapmadan sadece kendine hayran hayran durur. Aynaya bakalım, ama gerçek bir ayna olsun o, bizim her halimizi göstersin. Başkalarına bakacağımıza kendimize baksak, başkaları bize baksın diye uğraşacağımıza biraz kendimizle uğraşsak, her şey tamamen ve iyiye doğru değişir. Sadece kusurlarımıza, çirkinliğimize bakmayı kastetmiyorum, güzelliğimize de bakmamız lazım. Neresinin güzel olduğunu da bilmiyor insanlar. Kendi değerlerini görmez oldular. Başarabiliyor muyum bilmiyorum, onu söylemek büyük bir iddia olur. Bakmaya çalışanlardan, kendine hedef olarak bunu seçenlerdenim diyelim. Hayır, başkalarına bu kadar hoyrat ve acımasızken, kendimize de azıcık bakalım diyorum. Bir imaj olmaktan çıkıp gerçek hallerimizi gösterelim. Saklamayın bazı hallerinizi. Onlar sandığınız aksine sizin kusurunuz değil, güzellikleriniz. Bak, ben yara severim. Gerçekten, fiziksel olarak yara severim. Sevdiğimin bir yerinde yara izi varsa orayı öperim mesela. Güzeldir o yara izi, yaşamıştır. İnsanların romantik imgeleri, bireysel tarihleriyle alakalı olduğu için eşsizdir. 30 yaşında iki insanın karşılaşıp birbirine aşık olduğunu düşünelim, 30+30, yani 60 yıllık bir tarih anlamına gelir bu. Freud'un İki kişi yatağa giriyorsa, geçmişlerindeki herkes yanlarındadır sözünü çağrıştırıyor. Annemizle ilişkimizin bizi çok etkilediği doğru, ama her kadında onu aramayız. Hatta bazen annemize benzediğini düşündüğümüz bir kadınla karşılaşırız ve tam aşık olacakken tüyeriz. Bu işler belli olmaz, karışıktır çok."} {"url": "https://egoistokur.com/cep-telefonunun-mucidi-dunyanin-en-guzel-kadiniyd", "text": "BİR ZAMANLAR CEP TELEFONU: Meğer mucidi dünyanın en güzel kadınıymış! Şaka değil, gerçekten öyle! Cep telefonunun icadının hikayesini, Hedy's Folly adlı kitabı okuyunca yazmaya karar verdim. İlginizi çekeceğini umduğum yazıda dünyanın en güzel kadını lakaplı Hedy Lamarr ve geçen yüzyıl başında ortalığı kasıp kavurmuş dahi besteci George Antheil var. Fotoğrafta ikisini de görüyorsunuz. Ama hikayeye başka mühim şahsiyetler de karışıyor. Mesela Ezra Pound ve Man Ray. Hitler ve Mussolini. İnternetin ilk önemli blog ağının ve hastası olduğum Salon dergisinin kurucularından Richard Rhodes. Salon'la geçmişim epey öncelere, 90'ların ortalarında The Well isminde bir blog ağı kurdukları zamana dayanıyor. The Well okuması zevkli, merak uyandırıcı yazılarla dolu bir yerdi. Julia and Julie filmine konu olan yemek blogu bile orada başlamıştı. Bugünün birçok ünlü gazetecisi ilk kez orada yazı hayatına atılmıştı. Ortada ne Huffington Post vardı ne de öteki popüler ağlar. The Well'deki bloggerlar arasındaki en dikkat çekici isim Richard Rhodes'du. The Making of the Atomic Bomb adlı kitapla Pulitzer kazanmıştı. Rhodes bugün internetin en şahane yayın organı Salon'un sahibi. Sadede geliyorum... The Well yıllarında Rhodes blogunda sessiz sinema döneminin güzeller güzeli oyuncusu Hedy Lamarr'la ilgili enteresan şeyler yazmıştı. Buna göre Lamarr cep telefonunun öncüsü sayılacak bir cihazın mucidiydi ama hakkı teslim edilmemişti. Böylece Rhodes kendini Lamarr'ın unutulmuş buluşunun kitleler tarafından öğrenilmesine ve bir mucit olarak ünlü yıldıza hak ettiği saygınlığı kazandırmaya adadı. Lamarr Rhodes'un çabaları sayesinde ölümünden hemen önce, 1997'de, Electronic Frontier Foundation tarafından verilen Pioneer Ödülü'ne de layık görüldü. Şimdi Rhodes, Lamarr'ın cep telefonunu icat etme sürecini, Hedy's Folly: The Life and Breakthrough Inventions of Hedy Lamarr, the Most Beautiful Woman in the World adıyla kitap haline getirdi. Rhodes, bu kitap için geçen yüzyıl başı Viyana'sının finansal ve sosyal çevrelerini, sessiz sinema dönemi Hollywood'unu, 1920'lerin Paris'ini, deneysel müziğin ilk ortaya çıkış aşamalarını, II. Dünya Savaşı öncesi silah tasarımcılığını, patent yasalarını ve iletişim teknolojilerini araştırdı. Lamarr'ın icatlar dünyasına katkısının ne olduğunu öğrenebilmek için titiz davrandı, onun müthiş zekasını küçümseyenler de dahil, ulaşabildiği herkesle konuştu. Güzel ama kafasız terimini yalanlayacak kadar çok kanıt elde etti. Yahudi asıllı Hedy Lamarr'ın çocukluğu Viyana'da geçti. Olağanüstü zeki bir çocuk olduğunu söylüyorlardı. 16 yaşındayken, eğitimini bırakıp aktris olmaya karar verdi. Daha ilk filmiyle ün kazandı, afişlerde onu dünyanın en güzel kadını diye tanıttılar. 19 yaşında Ekstase adlı filmin başrolünü üstlendi. Bu filmdeki cesareti ve pervasızlığı hayranlık uyandırıcıydı. Bazı sahnelerde çırılçıplak koşuyor, yüzüyordu. Beyazperdedeki ilk orgazm sahnesi de bu filmdeydi. Hedy aynı yıl zengin ve güçlü fabrikatör Friedrich Mandel'le evlendi. Ondan 13 yaş büyük olan sıkıcı ve zorba kocasını hiçbir zaman sevemeyeceğini anladığında artık çok geçti. Mandel hem 'dediğim dedik' bir adamdı, hem de çok kıskançtı. Ekstase filminin bütün kopyalarını yaktırdı. Karısının filmlerde oynamasını da yasakladı. Lakin Lamarr'la baş etmek zordu, kendi deyişle mücevher kakmalı şık bir kutuda gece gündüz kontrol altında yaşamaktan bıkınca kusursuz bir kaçış planı yaparak Amerika'ya gitti. Ama durun; öncesi var... Kocasının her gece eve davet edip sabaha kadar sohbet ettiği ve yeni silahlar üretmek konusunda iş yapmayı hedeflediği arkadaşlarının çoğu fabrikatörler ve endüstri tasarımcılarıydı. Hitler ve Mussolini de evlerine gidip gelirdi. Lamarr'ın evliliği ve kocasıyla ilgili tahammül edemediği şeylerin başında da bu geliyordu aslında. Kocası başlangıçta el bombaları üretiyordu, derken silah üretmeye başladı. Özellikle de uzaktan kumanda sistemleriyle ilgili çalışmalar yapıyordu. İşin tuhaf yanı, konukların hiçbiri Lamarr'ın akşam sohbetlerini çok dikkatle dinlediğinin farkında değildi. Bu sohbetlerde elde ettiği bir yığın bilgiyle Amerika'ya giden genç kadın, çok geçmeden Hollywood'un yolunu tuttu, yapımcılarla görüştü ve sonunda ünlü yapımcı yönetmen Louis B. Meyer'in dikkatini çekmeyi başardı. Artık beyazperdenin yeni ilahesiydi. Dünyanın öteki ucundan devam ediyoruz. Daha doğrusu biraz başa dönüyoruz... Prusyalı besteci George Antheil, müzik eğitiminin ardından Paris'e gitti ve 1920'lerin başında konser piyanisti olarak çok büyük ün kazandı. Ezra Pound ve Man Ray gibi büyük ustalarla arkadaş olmuştu. Dünyanın en önemli avangarde bestecisi sayılıyor, Makinist lakabıyla anıliyordu. Eserlerinin adları da bu lakaba uygundu: Airplane Sonata, Sonata Sauvage, Jazz Sonata ve Death of Machines. 16 piyano için bestelediği ve uçak pervanesi, polis sireni gibi cihazların seslerinden yararlandığı Ballet Mecanique ise daha ilk çalınışında sansayon yarattı. Antheil bir süre sonra Amerika'ya giderek Hollywood için film müzikleri bestelemeye başladı. Bir yandan da çatlak dahi imajına uygun bir biçimde, Esquire dergisine aşk ve endokrinoloji üzerine tuhaf makaleler yazıyordu. Every Man is His Own Detective: A Study of Glandular Endocrinology adlı bir kitabı bile vardı. Hedy Lamarr ile George Antheil Hollywood'da bir partide tanıştı. Lamarr besteciye garip sorular sordu: Memelerim güzel mi sizce ve onları daha iri gösterecek bilimsel bir yol biliyor musunuz? Eh, sonuçta Antheil bu işin ehli sayılırdı, Esquire dergisindeki köşesinde, endokrinoloji bilgisini kullanarak insanın karısının sadakatsizliğini nasıl anlayacağını, hangi kadınların sadık hangilerinin sadakatsiz olduğunu, endokrinoloji ilminin bir kadını nasıl daha güzel gösterebildiğini filan yazıyordu. Lamarr sinemayı bırakıp sadece icatlarıyla yaşamaya karar verdiğinden bahsetti. Derken savaş sırasında torpillerin radyo frekanslarıyla uzaktan kontrol edilip edilemeyeceği konusu açıldı. Aslında bu fikir yeni sayılmazdı ama Lamarr kendi bulduğu ve frekans sıçraması adını verdiği yepyeni bir metodu denemek istiyordu. İki parlak zihin bir araya gelmiş ve partiyi tamamen unutmuştu. Gizli İletişim Sistemi'ni kurmak için çalışmalara başladılar. Birkaç ay çalıştıktan sonra da buluşlarını Ulusal Mucitler Konseyi'ne gönderdiler. İşler sandıkları kadar kolay olmadı, fikri gerçeğe dönüştürmekte epeyce zorlandılar, çünkü buluşun uygulanabilirliğinden şüphe duyanlar vardı. Lamarr ve Antheil, çalmadık kapı bırakmayarak bebeklerine maddi destek bulmaya çalıştılar. 1940'ın aralık ayında ABD Donanması, onların icadı olan frekans kaydırma cihazını üretmeyi kabul etti. Böylece Hedy Lamarr 1942 yılında bir gecede yedi milyon dolarlık bir anlaşmaya imza attı. Ancak bu buluştan bir gizli iletişim sistemi olarak yararlanan Amerikan Ordusu daha sonra üretimi kesti. Bir piyanist ve bir oyuncuyu ciddiye almıyor, yeterince güvenmiyorlardı. Bir süre sonra Lamarr ve Antheil de işin peşini bıraktı. Gene de buluşları başka bilim adamları tarafından önemseniyor, araştırılıyordu. Zaten birkaç yıl sonra patent tarihi doldu, icadın kullanım hakları serbest kaldı. 1962'de Küba krizi dolayısıyla buluş yeniden gündeme geldiğinde artık yolunu kaybetmiş gemilerin kıyıyla iletişim kurabilmesi için kullanılıyordu. Bugün bu teknoloji ABD ordusunun uydu savunma sisteminde, ayrıca cep telefonu ve telsizlerin üretiminde kullanılıyor. yakında filmi çekilir herhalde. çok ilgi çekici. belgeselini izlediğimde çok şaırmıştım gerçekten olağanüstü bir kadın. güzel kadınların da zeki olabileceğinin en güzel örneğidir hedy lamarr.."} {"url": "https://egoistokur.com/ceren-unlu-yazdi-hadi-gel-manzaraya-ba", "text": "CEREN ÜNLÜ: Hadi gel manzaraya bak! Ceren Ünlü'yle, Picus yıllarında tanışmıştım. Tam olarak nasıl oldu diye sorsanız, bilmiyorum, ayrıntıları unutmuşum. Benim için hep varmış gibiydi çünkü. Picus'a yazıyor, zaman zaman da röportajlar yapıyordu. Esas güzel olansa Ceren'in hikayeler üzerine sohbet edebileceğim harika bir arkadaş olmasıydı. Ama sonra farklı işler yaptı. Bitkilere, otlara, baharatlara merak sardı mesela... Ardından ondan da yorulup uzaklara, Bodrum'a yerleşti. Derken Sabit Fikir'in Şahane Bir kitap köşesinin yazarı ve Cadı romanının yazarı Oylum Yılmaz'la birlikte Gümüşlük Akademisi'nin Bahçe Yazı'sını yazma işine giriştiler. Orada yaptıkları güzel işleri Egoist Okur'da da bazen okuyorsunuz. Pastel boyalarımı yemeyi düşünürdüm bazen. En canlı renkte olup da resim defterinin üzerinde en kolay kayanları. Temel Reis'in ıspanak kutularından çizerdim, çubuk çubuk yayılan ışınlarıyla dağların arasından batan güneş ve sıralanmış yeşil toplar gibi ağaçlar yapardım, herkes yapar. Biri gelsin arı mayayı çizsin isterdim, beceremediğimden. Hiç sıkılmadan manzarayı izledim yol boyunca. Bir ara başımı arabanın penceresinden uzatıp havayı kokladım, gözlerim kapandı. Bir tren düdüğü duyduğuma eminim. Tren seferlerinin kaldırıldığını söylemişlerdi oysa. Gözlerimi açtığımda dizili boncuklar gibi, uzun yıllar önce resmini yaptıklarıma benzeyen tepeler arasından geçiyorduk. Çevresindeki apartmanlar yüzünden nice zamandır gölgede kalmış olan bir arka bahçemiz vardı, ortasında da yaşlı bir portakal ağacı, güneşli yıllardan armağan... Resimlerimi işte bu bahçeye bakan upuzun, dar balkonda serili kilimin üzerinde yapardım. Her seferinde bir başyapıt yaratacak olmanın ciddiyetiyle... Ne var ki pek uzun sürmezdi bu macera. Kiminde kulağıma çalınan oyun cıvıltılarının kaynağını aramaya başlar, kiminde sıkılır dağıtırdım boyaları, kimindeyse yer yer yosun tutmuş balkon duvarına kayardı gözlerim; bir süre aralıksız baksam duvar çatlaklarının arasında her an değişen, tarifi zor bir resim ortaya çıkardı. Ama ben sabredemezdim, bir şey içimi yiyip yiyip bitirirdi. Yok kızım hiçbir şeyin derdi annem önce, gayet iyi görünüyorsun, karnım neden ağrıyor o zaman? derdim, nane, limon yapayım, üşütmüşsündür, ya üşütmediysem... Kaşlarını çatıp sesini yükseltirdi. kafandan uyduruyorsun bunları, yeter artık! Peşini bırakmazdım, kafamdan uydurduğuma ikna olmalıydım, çok sinirlenirse bir şeyim yok demekti. Ağır bir hastayı üzmek istemezdi herhalde, öyle vicdansız biri değildi. Apandisitim patlamış olabilir, aldırmak için geç kalmış olabiliriz! Çok sinirlenirdi sonunda, bu anı beklemek de iyi bir fikir değildi gerçi. Ama, içime kuşku tohumları düşmesin! Annem bu halim karşısında şefkat göstermekten ne zaman vazgeçti acaba? Aradığım ilgiyi annaennem ve kapı komşularında buldum. Hastalıklardan bahsedişlerindeki rahatlık yüreğime su serpti, bir çeşit kader ortaklığı... Beş yaşında bir çocuğun pimpirikli düşünceleri hayatı kabullenişlerine dahildi. Dışarıda değildim, romatizmaları kadar olağandım, normaldim. Elime tutuşturdukları salçalı ekmekler çok lezzetliydi. Unutmanın güzelliğini keşfetmek unutulmaz bir şey bence. Bir anda oluyordu aslında, bir anda boynuma, ellerime bir sıcaklık yayılıyordu. Unutmak acıkmak demekti, ben acıkmazdım. Kendi balkonumuzda değil de, onların ya da bunların balkonunda olduğumda unuturdum, başka evler, başka oyuncaklar olduğunda, kaldırımın üzerinde küçük bir kaplumbağa bulduğumda... Kaplumbağamı arka bahçedeki serin gölgeler arasında kaybedip, saatlerce aradıktan sonraydı, karnımda bu defa hiç kuşku götürmeyecek denli değişik bir burulma oldu. Emindim bundan. Üşütmüştüm ve yanılmıştım, üşütmek düşündüğüm kadar basit bir şey değildi. Kolumdan tutularak bizimkine hiç benzemeyen, kalabalık bir aile olan amcamların evine sürüklendim. Aydınlığa bakan küçücük penceresi bir telle örtülü, daima karanlık olan kilerleri, büyük kavanozlarda bakliyatlar, salçalar, tarhanalar, un çuvalları ve hepsinden de büyük bir gizemle doluydu. Karanlığa dalma isteğiyle içimi gıcıklayan türden... Yengem kilerden gülümseyerek, tombul parmaklarının arasında tuttuğu bir takım kuru otlarla çıktı. Otları hemen kaynattı, bir bardak çayı tutuşturdu elime. Yavşanmış adı. Kokusundan önce adı çarpıyordu yüzünüze. Yapış yapış, üstünüze bulaşan, kurtulunması zor bir adı vardı. Kokusu hiç bilmediğim acılara sürükleyebilirdi beni. İçmemek için çok direndim, sonrası bulanık... Baskılara direnemeyip kusma numaralarıyla, burnumu tıkayarak içmiş olmalıyım. Kısa bir süre sonra karnımın ağrısı geçmişti ve önemli bir bilgi edinmiştim. Evet, bazı durumlarda acı şeylere katlanmak gerekebilir. Yaz aylarını geçirdiğimiz anneannemin evinin bahçesi bizimkinin aksine güneşli, meyveli, çiçekliydi. Bahçeye açılan ve sıcaktan adeta eriyen balkonlara kovalar dolusu buz gibi suların dökülüp durduğu o günlerde, teyzelerle dostluğum sürmekteydi. O yaz kalp hastalıklarında bir artış görülmüştü. Yaz sıcakları kalbi yorarmış, öyle söylüyorlardı. Tırmandığım kayısı ağacından inip de yanlarına gittiğimde bilirdim o tekinsiz sohbetlerinden kaçamayacağımı. Falancanın kalbinin kapakçığı çalışmaz olmuş, falancanın kalp damarını bir pıhtı tıkamış, inşallah açılacakmış. İçlerinden biri çok üzgün görünürse, tamamen destek amaçlı anlıyorum derdim, kötü bir şey yoktur, bana da oluyor bazen. Anneannemin en yakın arkadaşı Bedriye Teyze, suskunluk anlarında derin bir nefes alır hayat... derdi kafasını iki yana sallayıp, omuzlarına sarkan beyaz tülbeltin uçlarını çekiştirirdi sonra. Kayısı ağacına tekrar tırmansam ya da ağaçtan inip çamurdan tabaklar, çanaklar yapsam ne yazar? Kulaklarım her şeyi duydu. Doğuştan kalbi delik olan çocuklar vardı işte, anlatıp durdular, yazıktı çok onlara. O yaz göğsümün tam ortasına bir ağrı yuva yaptı. Biri kalbime küçük bir çivi batırıyordu. Kalp krizi için henüz erkendi, farkındaydım ama kalbimde minicik bir delik olup olmadığını kim bilebilirdi? Hiç kimse... Sabahları çok erken uyanır, güneş, balkonu saran asma yaprakları üzerinde parlayana, anneannem kuş adımlarıyla pıtır pıtır mutfakta dolaşmaya başlayana dek dinlerdim kalbimi. Arayıp bulurdum sızlayan yeri. Kimseler uyanmadan önce, yerde dizlerimizin üzerinde sessizce çamaşır katlarken anneannemle dertleşirdim gizlice. Çamaşırları öyle yavaş katlardı, saatler, günler öyle uzundu, sanki yıllarca sürdü ağrım. Durumum ciddiydi ama zamanla bundan yakınmayı saçma bulmaya başladım. İnanılmamak daha zordu. Sesim bir başkasının sesine dönüşüyordu anlatmaya çalıştığımda. Nasılsa bir gün pat diye düşecektim yere. Kalbimdeki delik büyümüş olacaktı, bir anda bayılacaktım. O zaman evdekilerin durumu fenaydı işte. Bana inanmadıkları için hayatları boyunca pişman olacaklardı. Vicdan azabı hüngür hüngür ağlatacaktı onları... Kalp krizi geçirmedim, bayılmadım, kimse bana inanmadığı için pişman olmadı. Kalp ağrım değil, zayıflığımla iştahsızlığım konuşuldu, hatta bayağı kaygı uyandırdı ki bana kalırsa önemsiz bir ayrıntıydı."} {"url": "https://egoistokur.com/cesur-bir-yuzlesmenin-romani-gozlerini-kacirm", "text": "Irmak Zileli'nin kutsal annelik kurumuyla hesaplaştığı ikinci romanı Gözlerini Kaçırma çıktığından beri elimin altında, ilk okunacaklar rafında ama itiraf edeyim henüz okumadım. Daha doğrusu okumaya yeltenmedim. Yukarıdaki alıntıdan da anlayabileceğiniz gibi acı ilaç etkili kitaplardandı ve annelikle başımın hiçbir zaman pek hoş olmadığını da düşünürsek, halihazırdaki ruh halim bunu kolay kaldıramayabilirdi. Galiba o yüzden okumayı erteledim. Aşağıda Ayfer Genç'in romanla ilgili bir yazısını okuyacaksınız. Irmak Zileli'nin Gözlerini Kaçırma romanının kahramanı Didem, romanın adına yakışır biçimde korkusuzca ve hatta belki de aşırıya -ya da acımasızlığa- kaçan dürüstlükle yüzleşiyor kadına yakıştırılan toplumsal rollerle. Bazense aynı toplumsal rollerin tuzağına düşüyor tam da onlardan kaçarken."} {"url": "https://egoistokur.com/ceviride-eksiksiz-sadakat-mumkun-mudu", "text": "Lawrence Venuti'nin editörlüğünde hazırlanan ve çeviri tarihi araştırmalarında önemli bir kaynak kabul edilen The Translation Studies Reader'dan daha önceki iki yazıda söz etmiştim. Şimdi üçüncü bir yazıyla bu bir nevi mini çeviri dizisini tamamlıyorum. Şahsi fikrimi baştan söyleyeyim: Güzel olanın sadık da olmaması için hiçbir sebep yok bence, ihtimaller arasındaki en doğru ve güzel ihtimal pekala aranıp bulunabilir. Öte yandan, dünya edebiyatının çok önemli eserlerinden biri, doğru ama çeviri kokan bir şekilde aktarılmışsa, bundan sonra çeviri kokmayan, özgür bir çeviriyle aktarılmasında da artık bir sakınca yok demektir. Sadakat kelimesiyle, çevirmenin kaynak metnin anlam ve biçim katmanlarını erek dil okuruna birebir aktarma çabasını kastediyorum. Birçok çeviribilimciye göre, iki farklı dil, iki farklı kültür hatta iki farklı evren söz konusu olduğu için ve kaynak dilin olanakları erek dilin olanaklarıyla çoğu zaman uyuşmadığından, eksiksiz sadakat, gerçekleşmesi mümkün olmayan bir hedeftir. Basit bir örnek vereceğim: İngilizce It's raining cats and dogs cümlesinin sadık -yani doğru- çevirisi ne olabilir? Sözlüğe bakıp Gökten kedi köpek yağıyor dediğimizde mi doğru çeviri yapmış oluruz, yoksa kaynak cümleyi erek dilde, o gün sular seller gibi yağmur yağdığını imleyen başka bir cümleyle karşıladığımızda mı? Bu soruya cevap verecek hiç kimse, özel bir kullanım söz konusu değilse, Gökten kedi köpek yağıyor cümlesinin doğru çeviri olduğunu iddia etmeyecektir. Öte yandan, Nabokov'un vurguladığı gibi, özel kullanımların erek metni etkilediği durumlar da çevirmenin ilgi alanında olmak zorundadır. Başka bir deyişle bu cümleyi tek başına çevirmekle bir bağlam çerçevesinde çevirmek bambaşka şeyler olabilir. Kaynak metnin kutsallığını, bozulamazlığını imleyen aslına uygunluk ya da orijinaliyle tıpatıp aynılık fikri, Batı çeviri tarihinin büyük bir bölümünü oluşturan kutsal metin çevirilerinden miras kalmıştır. Geçmişte İncil gibi kitapların çevirisinde kaynak metnin erek dile mümkün olduğunca tam aktarılması gerektiği düşünüldüğünden, en küçük bir yoruma bile yer verilmediğini ve buna kalkışan kimi çevirmenlerin cezalandırıldığını hatta öldürüldüğünü çeviri tarihi okumalarımızdan biliyoruz. Nabokov'a dönelim... Onun Puşkin'in Onegin'ini kelimesi kelimesine çevirme girişimi, hiç kuşkusuz bu tür bir kutsallık anlayışından kaynaklanmıyor. Burada biz daha ziyade, bir Rus edebiyatçının hayranlık duyduğu başka bir Rus edebiyatçının başyapıtını İngilizceye okurun hiçbir ayrıntıyı kaçırmamasını sağlayarak, noksansız çevirme iddiasını görüyoruz. Nabokov, kelimesi kelimesine çeviri dışında bir yöntem teklif ediyor: Puşkin'in Fransız şiirinin etkisi altında Rusça yazdığı manzum romanını çevirecek kişinin, sadece Rusçayı ve erek dili iyi bilmesinin yetmeyeceğini, Rus ve Fransız şiir geleneklerini de derinlemesine okumuş olması gerektiğini, ayrıca şairin etkilendiği Fransız kaynaklardan etkilenmiş erek dil şairlerini tanımak zorunda olduğunu anlıyoruz. Dolayısıyla Puşkin'i İngilizceye çevirecek kişi Rus, Fransız ve İngiliz şiir geleneklerini bilmeli, ayrıca bu üç şiir geleneğinin birbiriyle etkileştiği noktaları çözümlemiş olmalı. Borges'e gelince... Borges tam da Nabokov'un tiksindiğini söylediği şeyin; hikaye anlatımının ve dilsel sürükleyiciliğin peşinde. Bu yüzden başkalarının sadakatsiz bulduğu Binbir Gece Masalları çevirilerini zevkle okurken sadık ama kuru çevirilerden uzak duruyor. Böylece sonuç bölümünün başında sorduğum ikinci soruya bir cevap da vermiş oluyor: Anlıyoruz ki, Borges'e göre çeviride eksiksiz sadakat, mutlaka istenir bir şey değildir. Yine de bana sorarsanız, ille Borges'ten ya da Nabokov'dan yana olmak zorunda değiliz. Üniversitede hocam olan Akşit Göktürk, Mina Urgan'ın bir keresinde İyi çeviri, çeviri kokmalıdır, dediğini anlatmıştı. Şair Can Yücel'se, erek dildeki söyleyiş geleneğine odaklanarak, yani yerlileştirmeyi de aşan bir adaptasyon tekniğiyle yapmıştı çevirilerini. Yabancılaştırıcı Çeviri, Yerlileştirici Çeviri başlıklı makalesinde Çevirmen Armağan Ekici ise, şair Yahya Kemal örneğini vermişti. Buna göre Yahya Kemal, Ömer Hayyam'ın Rubailer'ini, 'Hayyam bunu Türkçe söyleseydi nasıl söylerdi' diye düşünerek ve kendi zihninden çıkıp onun zihnine girmeye çalışarak çevirmiş, yani bir bakıma kendini günümüz Türkçesiyle konuşan bir Ömer Hayyam haline getirmişti. Bunların hepsi, zamana, amaca, ortama, himayeye, geleneğe göre uygulanabilir stratejiler. + Vladimir Nabokov, Lolita'nın ya da Solgun Ateş'in yazarı olan Nabokov olmasaydı, 1500 sayfalık Onegin çevirisini o şekliyle yayınlatamayabilirdi. + Yahut bir Harlequin, yani Beyaz Dizi romanını çevirecek kişiden, Nabokov'un açıklamalı kelimesi kelimesine çeviri yöntemini uygulaması katiyen beklenmezdi. + Seri cinayetler işleyen bir katilin ilhamını, Binbir Gece Masalları'ndan aldığını öğrenen polis ekibi ipucu ararken, metnin Borges'in sevdiği türden serbest bir çevirisini okumak yerine kuru ama sadık bir çevirisini okumayı tercih ederdi. Natalija Vid'in The Challenge of Translating Children's Literature: Alice's Adventures in Wonderland Translated by Vladimir Nabokov başlıklı incelemesine göre, Nabokov Lewis Carroll'un Alice's Adventures in Wonderland adlı eserini çevirirken Onegin'de uyguladığından bambaşka bir strateji uygulamış ve metni Rusça'ya yerlileştirerek aktarmıştı. Alice'in adını Anya yapmıştı mesela ve üçüncü bölümde Fare karakterinin verdiği -aşırı sıkıcı- tarih alıntılarının yerine bir Rus tarih kitabından seçtiği -yine aşırı sıkıcı ve gerçek- paragrafları yerleştirmişti. Lewis Carroll'un bu birkaç paragrafı tam da sıkıcı olsunlar diye romana eklediğini düşünürsek, Nabokov'un çeviri stratejisine katılabiliriz. Tabii onun neden Onegin'de başka bir strateji uyguladığını anlamak koşuluyla. Çevirmenin kaynak metnin anlam ve biçim katmanlarını erek dil okuruna birebir aktarması, her zaman mümkün olmayabilir. Hiçbir edebiyat metninin de tek bir kusursuz çevirisi yoktur ama stratejisi ne olursa olsun kaynak metne saygıyla yaklaşan -ya da yaklaşmayan- çevirmenler vardır. Armağan Ekici'nin Yabancılaştırıcı Çeviri, Yerlileştirici Çeviri başlıklı bir makalesi var. Oradan öğrendiğime göre Yahya Kemal, Ömer Hayyam'ın Rubai'lerini çevirme işini, 'Hayyam bunu Türkçe söyleseydi nasıl söylerdi' diye düşünerek ve kendi zihninden çıkıp onun zihninin içine girmeye çalışarak yapmış. Nazım Hikmet'se, İyi çeviri, çeviri kokmalıdır ekolündenmiş besbelli. Bunu, Kemal Tahir'e yazdığı bir mektuptan anlıyoruz."} {"url": "https://egoistokur.com/cevrilsin-istediklerim-cadilarin-kesf", "text": "Şu sıralar yayıncılık dünyasındaki en popüler karakterler cadılar. Üstelik masallardan bildiğimiz cadıların aksine 21. yüzyıl cadıları güzel, masum, iyi kalpli ve neşeli... Anlaşılan 17. yüzyılda Salem'de kurulan ve binlerce genç kadının yakılmasıyla sonuçlanan cadı mahkemelerinin intikamı nihayet alındı ve görünen o ki cadılar beraat etti. Yeni bir şey değil, zaten biliyorsunuz, Harry Potter dizisi, çocuklar için sihirli bir dünyanın kapılarını açmıştı. O kapıdan kaçamak bir şekilde yetişkinler de girebiliyordu ama resmen kabul edilmeleri, yani kendileri için yazılmış kitapları okuyabilmeleri için 21. yüzyılı beklemeleri gerekti. Son 10 yıldır yayın dünyasındaki en popüler kahramanlar vampirler, kurt adamlar, zombiler ve periler... Çok satan kitap listelerinin başında hep onların hikayeleri var. Lakin son birkaç yıldır en sevilenler hangisi derseniz cevap daha da şaşırtıcı: Cadılar. Tarihçi Deborah Harkness'ın akademik çalışmalarına bir parça ara verip eğlenmek için yazdığı A Discovery of Witches adlı romanın iki yıl önce kazandığı sansasyonel başarının ardından şimdi neredeyse herkes cadıların aşklarını ve maceralarını yazıyor. Üstelik 21. yüzyılın cadıları, masallardan tanıdığımız karga burunlu, çirkin ve kötü kalpli mahluklara hiç benzemiyor. Hepsi güzel, masum, iyi kalpli ve gün ışığı kadar neşeli... Yani S17. yüzyılda alem'de kurulan ve binlerce genç kadının yakılmasıyla sonuçlanan cadı mahkemelerinin intikamı nihayet alındı ve cadılar beraat etti. Yayın dünyasındaki cadı fenomeninin yaratıcısı Deborah Harkness nevi şahsına münhasır bir yazar. Doğa üstü unsurları olan aşk romanlarıyla listelerin zirvesine yerleşse de aslında saygın bir akademisyen olarak tanınıyor. Uzmanlık alanı 16. yüzyıl İngiltere'sinde simya, büyü ve diğer gizli bilimler. Romancılığının yanı sıra birçok araştırma kitabı da var. Mesela kariyerinin başlarında, bilinen en ünlü kara büyücülerden Dr. John Dee'nin biyografisini yazmıştı. (John Dee's Conversations with Angels: Cabala, Alchemy, and the End of Nature, Cambridge University Press, 1999) Tabii Harkness'ın en büyük başarısı, 1994'te John Dee'nin kayıp el yazmalarından birinin iki nadir kopyasını British Library ve Bodleian Library'nin tozlu köşelerinde bulup gün ışığına çıkarmasıydı. Anlaşılan yazarın 16. yüzyılda yaşayan ve kraliçe I. Elizabeth'in doktoru ve aşığı olarak da bilinen John Dee'yle yakın ilişkisi halen sürüyor. Zira A Discovery of Witches'ın devam romanı Shadow of Night'taki esas karakterlerden biri Dr. Dee. Bu iki romanın olağanüstü popülerliğinin ardında yatan sebeplerden biri Harkness'ın insanların, cadıların, vampirlerin ve deamon'ların bir arada yaşadığı modern ve ikna edici bir dünya yaratabilmiş olması. Birbirlerinin alanlarına bulaşmadıkları sürece bu dört topluluk yeryüzünde mutlu mesut bir hayat sürdürebiliyorlar. Daha önemlisiyse yazarın ele aldığı konuya son derece hakim olması. Simya ve büyü üzerine yaptığı çalışmalar sayesinde gizemli bilimlerle ilgili neredeyse bilmediği şey yok. Tarihçi olmanın avantajlarından da sonuna dek yararlanıyor. Mesala cadı olarak doğmasına rağmen büyü yapmamaya kararlı kahramanı güzel Diana'nın aşık olduğu Matthew bir vampir ve tam 1500 yaşında. Matthew'un yaşıyla Harkness'ın tarih bilgisi bir araya gelince, biz de kendimizi içinde bol miktarda hakikatin yer aldığı iki fantastik romanla baş başa buluyoruz. İlk roman günümüzde geçiyor. İkinci romandaysa Diana ve Matthew zamanda yolculuk yaparak 16. yüzyıl İngiltere'sine gidiyorlar. İşte o kısım hakikaten çok eğlenceli. Çünkü sayfalar arasında Shakespeare başta olmak üzere dönemin bütün ünlü simaları birer roman karakteri olarak boy gösteriyor. Yunan mitolojisinde ve okültizmde çok önemli bir yeri olan daemon'lar Harkness'ın evrenine insan anne ve babalardan doğan, olağanüstü yetenekli ama tekinsiz, tehlikeli ve huzursuz ruhlar olarak girmiş. Bu evrende Christopher Marlowe, Oscar Wilde, Jim Morrison ve Jimi Hendrix, gibi büyük sanatçılar aslında birer daemon. Düşününce, hiç de olmayacak şey gibi gelmiyor insana doğrusu. 17. yüzyılda kurulan cadı mahkemelerinin geçtiği Salem'de yani Massachusetts'te doğdu. Tarihçi olarak çok uzun yıllar İngiltere'de görev yaptı. British Library'den sonra Henry E. Huntington Library, Folger Shakespeare Library, Bodleian Library ve All Souls College Library'de çalıştı. Özel ilgi alanı Avrupa ve İngiltere'de büyünün tarihi. Bugün Güney California Üniversitesi'nde Avrupa tarihi dersleri veriyor. Bir şarap tutkunu ve eksperi de olan Deborah Harkness'ın Good Wine Under $20 adında bir blogu var. A Discovery of Witches ve Shadow of Night'ın devamını yazdıktan yani All Souls Üçlemesi'ni tamamladıktan sonra bir daha cadılarla ilgili roman yazmayı düşünmüyor."} {"url": "https://egoistokur.com/charles-baudelaire-seni-oldurmekten-korkuyoru", "text": "Kötülük Çiçekleri, Yapma Cennetler gibi kitapların yaratıcısı büyük Fransız şair Charles Baudelaire'in mektubunu, Yıldız Teknik Üniversitesi'nde Fransızca Mütercim Tercümanlık bölümü lisans programı öğrencisi Alican Yüksel gönderdi. Şairlerin, yazarların, aktörlerin mektuplarının yer aldığı Des lettres'den çevirmiş. Bir küçük bilgi: Baudelaire'in annesi Caroline'le fırtınalı, yıkıcı bir ilişkisi olmuş hep, sevgiyle nefretin birbirine karıştığı... Derler ki beyaz tenli kadınlarla birlikte olamıyor, sevgililerini hep siyah kadınlardan seçiyormuş. Beyaz tenli bir kadınla yatmak ona annesini hatırlattığı ve bir nevi ensest gibi geldiği için... Hayatı annesinden borç istemekle ve çoğu zaman reddedilmekle geçmiş. Annesi gün gelmiş, parasını doğru kullanamadığı gerekçesiyle oğlunu mahkemeye bile vermiş. Aşağıdaki mektubun satır aralarında hepsi var. Şairin hissettiği sevginin ve nefretin kaleminden aynı anda dökülüşünü kendi sözcükleriyle okuyun. Alican Yüksel'e bir kez daha teşekkürler. Gerçekten annelik duygularına sahipsen ve eğer hala bezgin hissetmiyorsan kendini, Paris'e beni görmeye hatta beni bulmaya gel. Ben, bin tane korkunç nedenden ötürü Honfleur'e gelemedim. Oysa biraz cesaretle biraz da sevgiyle istediğim şeyleri orada aramak ve bulmak istiyordum. Mart ayının sonunda sana yazmıştım: Bir daha asla görüşemeyeceğiz! diye. Çünkü korkunç gerçeklerle karşılaştığımız şu bunalımlardan birini yaşamaktaydım. Oysa senin yanında birkaç gün geçirmek için nelerimi vermezdim. Sen, hayatımı 8 günlüğüne, 3 günlüğüne, birkaç saatliğine durduran dünyadaki tek varlıksın. Elveda, ben tükenmiş bir vaziyetteyim. Sağlığımdan bahsedecek olursak, yaklaşık 3 gündür ne yemek yedim ne de uyudum. Boğazım düğüm düğüm. -Ve çalışmak zorundayım. Hayır, sana elveda demeyeceğim zira seni tekrar göreceğimi umuyorum. Ah! Mektubumu çok dikkatlice oku ve iyice anlamaya çalış. Biliyorum ki bu mektup senin içine işleyecek ama kuşkusuz bu mektupta çok nadir olarak duyduğun tatlılığın, sevecenliğin ve hatta umudun bir vurgusunu bulacaksın."} {"url": "https://egoistokur.com/chuck-palahniuk-adolf-hitler-ve-dunyanin-ilk-sisme-bebeg", "text": "Not: Bir okurdan gelen uyarıyla yazıya küçük bir ekleme yapıyorum. Borghild ilk modern şişme kadın. yoksa buna benzer ilkel bir icat 17. yüzyılda İspanyol gemiciler tarafından dama de viaje adıyla kullanılıyormuş. Dövüş Kulübü'nün yazarı Chuck Palahniuk'un Ölüm Pornosu adıyla çıkan son romanı Snuff!'ın ana karakteri, porno kraliçesi Cassie Wright. Cassie görkemli kariyerini kameralar önünde arka arkaya 600 erkekle seks yaparak taçlandırmak ve bir dünya rekoru kırmak istiyor. Ana karakter o, ama Palahniuk'u, dolayısıyla bizi ilgilendiren, karşısındaki 600 erkek... Hangisi ne zaman içeri çağırılacak bilmiyorlar. Sadece yeşil odada sıralarını bekliyorlar. İsimleri yok, tıpkı Nazi döneminde toplama kamplarına alınan kurbanlar gibi. Oraya geliş sebepleri belli, kaderlerinde ne olduğuysa kendileri dışında kimse için fark etmiyor. 1'den 600'e kadar numaralandırılmış olan bu 600 erkek ölüme, yani hiçliğe giden yolda hikayelerini anlatıp duruyorlar. Şimdi gelelim romanın ilham kaynaklarına. Casie Wright aslında porno oyuncusu Annabel Chong. Kendisi, 1995 yılında 10 saatlik bir zaman diliminde 70 erkekle 251 kez seks yaparak dünya rekoru kırmıştı. Zaten Palahniuk Linda Lovelace ve başka birçok porno yıldızıyla birlikte Chong'dan da söz ediyor. Filmdeki porno film isimlerinin de hepsi gerçek. Bildiğimiz film adlarının edepsiz versiyonları.... Fakat kitapta bunlardan daha tuhaf ve gerçek olan bir şey var. Meğer Adolf Hitler yalnızca 6 milyon Yahudi'yi katleden ve dünyayı cehenneme çeviren Nazi İmparatorluğu'nun kurucusu değil, şişme kadın denen şu sevimsiz seks nesnesinin de mucidiymiş. Haydi mucidi değil de akıl edeni diyeyim... Ölüm Pornosu'nun bir yerinde bu bilgiye rastlayınca Palahniuk yazarlık özgürlüğünü kullanarak atıyor mu diye bile düşündüm önce ama araştırınca öğrendim, doğruymuş. İlk şişme kadın Borghild, Nazilerin güzellik ideallerini aynen yansıtıyormuş, sarı saçlı, beyaz tenli, mavi gözlüymüş. Bilim adamlarından bazıları kahverengi saçlı olanlarını da üretmek istemiş, ama SS Hijyen Enstitüsü bütün şişme kadınların her bakımdan Kuzeyli özellikleri taşımasına karar vermiş. Dönemin ünlü Alman kadın atletlerinden birkaçı üretim sürecinde teknisyenlere modellik yapmış. Yüzününse aktris Kathe von Nagy'e benzemesi uygun bulunmuş. Ama Nagy buna karşı çıkarak Dr. Mrurgowsky'nin teklifini nazikçe geri çevirmiş. Borghild'i ilk test eden bizzat Himmler olmuş. Sanıyorum o kadar memnun kalmış ki, 50 adet daha üretilmesini emretmiş. Anlayacağınız dünyanın en kanlı ölüm fabrikalarını yaratan Adolf Hitler, nekrofiliye en yakın seks biçimini de akıl eden kişiymiş. Üzerine biraz daha düşününce şaşkınlığımı saçma buldum. Seksin bazı halleriyle ölüm ezelden beri aynı yerde buluşmadı mı? Hem ayrıca pornografinin dünyasıyla faşizmin birbirine uzak olmadığının bir ispatı olabilir bu bağlantı. Nazi lideri Adolf Hitler'in yakın bir zamanda yeni fotoğrafları yayınlandı. 1925 tarihinde çekilmişler. Faşist lider bu fotoğraflarda kendi konuşmalarından birini dinleyerek bir sonraki konuşmasında yararlanacağı jestleri, mimikleri seçiyor... Bakınca maskaralık gibi geliyor insana -allah benzetmesin, Jim Carrey'nin Dumb and Dumber dönemi gibi bir hal bile var- ama bu çok prova edilmiş konuşmaların etki gücünü, yarattığı sonuçları ve kaç kişinin hayatına mal olduğunu düşününce, insanın içi sızlıyor. yeni ve daha heyecan verici bir charles bukowski. chuck bana nedense bukowskinin çağdaş halini anımsatıyor.. Tuhaf di mi? Gözlerini kırpmadan milyonların öldürülmesini emrediyorlar, öte yandan şişme bebek üzerine neredeyse bir teknisyenler ordusunu seferber ediyor, saçından kirpiğine özenle tasarlıyorlar. Bu arada yazıda ha bire şişme bebek demişim, o antipatik oyuncaklara kadın demek içimden gelmemiş herhalde, şişme kadın olarak düzelttim. Ölüm Pornosu'nu yeni okudum ve benzer hisler içindeydim ki yazına rastladım. Çok güzel bir yazı olmuş eline sağlık. Toros Öztürk'e de teşekkürler."} {"url": "https://egoistokur.com/cicekci-bana-bir-gul-ve", "text": "İki ciltlik kitabı satın almak için bu adrese bakabilirsiniz. Yirmi bir yaşındayım. Hayvan Dergisi'nde çalışıyorum. Şiirleri, şairleri ve serin ilkyaz akşamlarını seviyorum. Her yeni gün yeni bir yanılsamayla başlıyor benim için. Dünya olduğundan da büyük bir yer. Sokaklarda trompetler çalıyor. Hep bir ağızdan şarkı söylüyor çocuklar. Devrim kentten mi yoksa kırdan mı gelecek diye tartışıyor birkaç gözlüklü adam. Devrimin hiçbir yerden gelmeyeceğini, kelimelerin altına saklandığını bilmiyorum o zamanlar. Ahmet Erhan haftaya dergiye gelecek, diyorlar. Söyleşi için. Sevinçten dağılıp, yitiveriyorum. Şiirlerine hayranım. Kendisiyle tanışmışlığımız yok. Bir iki kere telefonda konuşmuşuz. Onun da birçok şair gibi dünyanın sırrına erdiğini, bu yüzden bir yarı Tanrı'yla karşılaşacağımı düşünüyorum. Fakat öyle olmuyor. Tanrı zile basıyor. Kapıyı açıyorum. Tanrı'nın üzerinde oduncu gömleği, bir kolu boşlukta sallanıyor -gelmeden birkaç gün önce düşüp kolunu kırmış- çamura bulanmış ayakkabıları, pos bıyığı, dudaklarının kenarına iliştirdiği yarım sigarasıyla içeri giriyor. Tanrıların kolu kırılmaz ki diyorum. Oduncu gömleği de giymezler. Hem bu kadar güzel de gülmezler. Çünkü uzun yolculuktan dönmüş bir baba gibi özlemle gülümsüyor. Merhaba Sinan diyor. Sesi kalabalık, sıcak bir ev gibi içimi ısıtıyor. Gel böyle otur Ahmet Abi diyorum. Ahmet Abi demek hoşuma gidiyor. Saatlerce sohbet ediyoruz. Karşılıklı bira, sigara içiyoruz. Öğretmenlik yaptığından, edebiyattan, şiirden, müzikten bahsediyor. İstanbul'u pek sevmiyor. Bir iki sunturlu küfür savuruyor. Komik komik şeyler anlatıyor. Anlattıkları beni güldürüyor... Bazen hiçbir şey söylemeden dalıp gidiyor. Gittiği yeri merak ediyorum. Hayırsız oğlanları, cırcır böceklerini, belki de akasya yüklü kervanları düşünüyordur diyorum. Sonra bir an göz göze geliyoruz. Önündeki boş birayı işaret ediyor. Hemen fırlıyorum tekele. Birkaç tane daha alıp geliyorum. Bir sigara alıyor paketten. Kibriti uzatıp yakıyorum. Elimi avuçlarının arasına alıyor. Elimi değil de sanki beni avuçlarının arasına alıyor. Tebessümle gözlerini kapatıp açınca, mısraları beni sarıp sarmalıyor. Gittikten sonra aralarda telefonlaşıyoruz. Halimi hatırımı soruyor. İyiyim, diyorum. Sen nasılsın abi? İyi sayılırım ben de, diyor. Sesinde nedense hep bir hüzün varmış gibi geliyor. Aradan çoğul mevsimler geçiyor. Sonra hayat beni Ahmet Erhan'dan, şiirden, ilkyaz akşamlarından uzak yerlere savuruyor. Gözümden kaçmış bu yazı, çok güzelmiş. Keşke hayattayken yayımlansaydı kitap. Çok sevindim ilk başta ama hayattayken tek bir kitabına bile ulaşılamıyordu. Her gittiğim kitapçıya soruyordum, takıntı olmuştu. Bu kadar güzel şiirlere sahip birinin bu kadar az tanınmasını garipsiyordum. Şimdi öldükten sonra aslında herkesin tanıdığını görmek çok üzücü. Neden hayattayken gösteremiyoruz bunu? Kendime de kızıyorum. Ona mesaj gönderme şansım varken heyecandan yapamadım. 16 yaşındaydım ve onu okuduğumu bilmek sevindirmez miydi? En büyük pişmanlığım, hayattayken değer verelim artık nolur. Çok teşekkür ederim Feyzanur. niçin üzüldüğünü, hatta kendine niçin kızdığını anlıyorum ama bence hiç değilse bundan sonra okunmasını sağlamak için çalışabiliriz. Ahmet Erhan'ı yazmak istersen, ben de yayınlamayı çok isterim."} {"url": "https://egoistokur.com/ciceklerin-lisan", "text": "Ahmet Rasim, son yazılarından sayılabilecek ve Latin harflerine daha önce hiç aktarılmamış Çiçeklerin Lisanı adlı yazısında, sadece çiçeklerin halk arasındaki anlamlarını vermekle kalmıyor, kendisine has Türkçesi ve şen şakrak anlatımıyla kur yapmanın inceliklerini, çiçeği koklamanın adabını -raconunu da denebilir- gösteriyor. Bu yazıya Jaguar Kitap'ın muhteş blogunda rasladım ve aldım. Okuyun ama sonrasında blogu incelemeyi de unutmayın. Evlerin pencerelerindeki kafeslerinde, cihannümalarında, haremlerde göğsün başlar üzerinde, ellerde, hediye demetler halinde delalet ettikleri manalara, piyasalarda kupa arabaların karşılarında tek, çift, tutam, buket halinde de bulununca anlayış ve anlayıştaki muvaffakiyete göre yine o manaya delalet eder. Zampara burunlarının nazarları takiben bu çiçeklere doğru uzanışı, koklayışı, koku alır almaz, Vay burnum! veya Koklayanın burnu düşer! der gibi çekilen, güya kokusundan baygınlık geçiriyormuş gibi süzülüş, Oh! İçim açıldı! manasına münşerihane duruş, kaşlar, gözler, Bir tanecik olsun ver! deyiş etvar-ı taklidiyesi, araba sürtünüp geçer gibi yaklaştıkça, İkisi de çiçek! gibi sözlerle harf atış ve misali maskaralıkları arada sırada bu panoramaya mudhik manzaralar verirdi. İlkbahara müsadif ramazanlarda arabalar içinde lale, sümbül, fulya, zerrin, menekşe, gül demetleri bulundurmak adet hükmünde idi. Ben arabanın basamağına atlayarak bu çiçeklerden kapıp kaçanları ve bu hali piyasacılığın en şayan-ı iftihar bir şiarı addedenleri bilirim. O zamanın polisi böyle bir teşebbüsü adeta büyük bir tecavüz olmak üzere telakki eder, takib ve tevkif ederdi. Kırmızı karanfil: Derdinden kan kusuyorum, merhamet et. Sarı gül: Hayatımdan hiç ümidim kalmadı. Lale: Sensiz yaşayamayacağım. Beni terk etme. Zambak: Bu gece rüyamda seni gördüm! Beyaz leylak: Hiçbir mani kalmadı, benim olacaksın! Beyaz yasemin: Bana fotoğrafını gönder, bari onunla yatayım. Leylak: Dün nereye gittin? Hakkında bir şey işittim. Sarmaşık yaprağı: Sana bunun gibi sarılmak isterim. Zerrin, beyaz fulya: Amasya'nın bardağı, biri olmazsa biri dahi. Nergis: Niçin mektup yollamıyorsun? Bu akşam mutlaka beklerim. Sümbül: Ah! O senin kokusuna can dayanmayan perçemin! Itır: Gel de seni koynumda koklayayım. Menekşe gülü: Ufacıksın tefeciksin ama ne çiçeksin. Her dem taze: Beni ihtiyar ettin, sen böyle kaldın! Şeftali çiçeği: Bir busene can vermek için müşteri oldum! İnci çiçeği: Beni incitme, ah ederim! Dalı dikenli bir gonca: Etrafındakileri beğenemiyorum. Ahmet Rasim, Hakimiyet-i Milliye, 16 Mart 1927."} {"url": "https://egoistokur.com/cigdem-erken-sevmemisler-sevisememisler-kavusamamislar-cografyasind", "text": "Çiğdem Erken, yıllardır Yıldız Teknik Üniversitesi'nde piyano ve oda müziği dersleri veriyor. Ayrıca çeşitli tiyatro oyunlarına yaptığı müziklerle bugüne kadar birçok ödül kazanmış. Geçen yıl Kız Kafası adlı bir albüm çıkardı. Bugünlerde ben ve arkadaşlarım buna takılmış durumdayız... İsmi bile albümü sevmem için sebep. Şarkılar da öyle: Ölürsen Haber Ver, Saçlarım Daha Uzunken, Soyunma, Ağlayamazsın... Bir de tabii şu hayatta en sevdiğim insanlardan biri olan Mete Özgencil var. Ne yapsa güzel ve doğru yapan Mete Çiğdem'in albümünün süpervizorü. Hüzün benim göbek adım. Daha çok küçük bir çocukken dinlediğim müziklerden bu geceye bir rota çizsek yollar hep aynı şehrin içinden geçer. Bir kenara yazdığım şeyler de hep bu duygudan bana eser. En mutlu gününde bile şen şakrak tek bir dize yazamamışlardanım. Olmamışlar, gelmemişler, sevmemişler, sevişememişler, kavuşamamışlar coğrafyasının başı dumanlı tanımı içimdeki. Bildiklerimi, sevdiklerimi, zor zamanlarda yoldaşlık etmişlerimi bir sıraya dizmek, onlardan adeta hüzünden bir kolye yapmak ne zormuş. Hüznün kolyesi yanına tanıdık anıları da aldı geldi. Benim bu şarkıların hepsiyle uzun mesailerim oldu. Çoğu da geceden güne uzanmış fazladan mesailer... Arkaik bir Anadolu töreni ile gömülsem giderken yanımda götürmek isteyeceğim, kalbime çöreklenmiş gizliler. İçime sinen efkar karmalarından birisi olmuş. Çiğdem Erken'i albümü çıktıktan çok kısa bir süre sonra dinlemeye gitmiştim. Şarkılarından bazılarını internetten biliyordum. Ama benim asıl ilgimi çeken şey piyanonun başında, şarkılarını çalarken bedeninin duruşu olmuştu. Kadınca bir duyguydu elbette hissettiğim. Orada parmaklarının ucunda başlayıp tüm bedenine ve ruhuna yayılan bir hesaplaşma, bir açıdan kabulleniş, haykırış. Bütün duygularının güzel bir karmasıydı yansıyanlar."} {"url": "https://egoistokur.com/cimen-yapraklari-gercek-bir-edebiyat-deneyim", "text": "Tekrar tekrar okumaktan bıkmayacağım bir kitaptan, Walt Whitman'ın Çimen Yapraklarından. Walt Whitman'ı okumaya başladığımızda, içimizde zaten var olan fakat ancak onun şiirleriyle birlikte yaşamaya başlayan tanımsız bir şeyle çoğalıyoruz diyen Tolga Meriç, Çimen Yapraklarının Sel Yayıncılık'tan çıkan Memet Fuat çevirisini yazdı. Edebiyatçının kendi dünyasını kurmuş olması zaten beklenen bir şeydir. Fakat bazı yazar ve şairler bu olmazsa olmazı da aşarlar ve bize yazı üzerinde daha önce hiç kurulmamış bir dünyadan seslenirler. Büyüleyici gelense, yazı üzerinde daha önce kurulmamış olan o dünyanın, okudukça, bize kendi dünyamızı, kendi doğamızı da açıklamaya başlamasıdır. Bilmediğimiz hayatlarla, tatmadığımız zevklerle ya da bastırdığımız duygularla ilgili değildir bu. İçimizin karanlığında başıboş kalmış, yani bilmediğimiz halde aslında bizde hep var olan fakat ancak o edebiyatçı sayesinde aydınlanıp yaşamaya başlayan bir şeydir söz konusu olan. Ve okur için edebiyat deneyimi diye bir şey varsa, o da budur çoğu zaman. Amerikalı şair Walt Whitman, okura işte bu türden bir deneyimi yaşatan edebiyatçılardan. Çimen Yaprakları adlı büyük yapıtından Memet Fuat'ın çevirip seçtiği şiirlerinden birinde Bir şey vardır insana şimdi gelen ve sürekli/ Basılı değildir, buyurulmuş, tartışılmış değildir, tartışmadan da, basımdan da kaçar/ Bir kitaba sokulamaz, bu kitapta da yok/ O senindir kim olursan ol, duyman ya da görmen sana ne kadar uzak olabilirse, o da ancak o kadar uzaktır/ En yakın, en sıradan, en hazır şeylerde gizlidir, hep onlarla canlanır... diyor. Sonra da bütün şiirlerinde peşine düştüğü şeylerden biri bu oluyor. Ve aslında bizde hep var olduğu halde, ancak onun şiirleriyle tanışınca içimizde yaşamaya başlayan da aynı şey oluyor. En yakında, en sıradan, en hazır şeylerde gizli olanlar her şiiriyle birlikte içimizde ve çevremizde biraz daha canlanıyor. Walt Whitman 1892'de öldüğünde, büyük yapıtından Avrupa'da övgüyle söz edilir olmuş. İşçilerin, kadınların, kölelerin ve sıradan insanların hikayelerini destansı bir anlatıya dönüştürmesiyle Amerikan edebiyatının yapıtaşlarından biri haline gelişi içinse biraz daha zaman geçmesi gerekmiş. Şiirini, şiirden uzaklaşarak kuran bu şair her zaman şaşkınlık yaratmış. Kimileri onun bireyci, kimileri de toplumcu olduğunu öne sürmüş. Kimileri doğaüstü güçlere inandığını ileri sürerken, kimileri de tam bir materyalist olduğu fikrinde birleşmiş. Hatta insana ve insan bedenine duyduğu sevgiyle yazdığı şiirlerde kadınla erkeğe aynı hayranlıkla seslendiği için onun eşcinsel olduğunu söyleyenler de çıkmış. Whitman ise İngiliz edebiyatçı John A. Symonds'a yazdığı mektupta şiirleri bir bütün halinde okunmazsa hakkında öyle düşünülebileceğini belirtip, eşcinsellikten aklından bile geçirmediği, hastalıklı, hiç hoş görmediği ve tiksindiği bir şey olarak söz etmiş. Zaten eşcinsel olsa bunu saklamayacak güçte bir şair olduğu bütün şiirlerinden bellidir."} {"url": "https://egoistokur.com/cirkin-oldugunda-daha-guzelsi", "text": "Epeydir okumak istiyordum Gregory Maguire'ın imzasını taşıyan Lanetliyi. Okuyunca gördüm ki, kötüler değişmiyor. Katıksız iyilerse masallarda bile yok artık. Gregory Maguire imzalı bir kitapta rastladım ona. Epeydir okumak istiyordum zaten adı Lanetli olan bu kitabı. Gerçekte zayıf ve korkak bir adamdan başka bir şey olmayan ama gölge oyunu efektiyle kendisini olduğundan çok daha büyük gösteren sahte büyücüsü, iyi ve kötü cadıları, güzel ve çirkin yaratıkları, iksirleri hatta bol entrikalı büyücülük okuluyla, nasıl söylemeli, tam ağzıma layıktı. Ama işte okuyamamıştım bir türlü, denk düşmemişti. Geçen gece arkadaşlarımla peynir, şarap, sohbet üçlüsünün tadını çıkarıyorduk ki masanın ortasına pat diye düşüverdi. Yani aslında tam öyle olmadı galiba ama şarabın etkisiyle bana düşmüş gibi geldi. Lanetli, aslında Oz Büyücüsünün ters yüz edilmiş hali. Kahramanı, Batının Kötü Cadısı. Bebekliğinden itibaren onun hayatı anlatılıyor. Nasıl kötü biri olduğu, daha doğrusu nasıl bir türlü tam kötü olamadığı... İyi Cadı'nın hainliğini görüyor, büyücülük okulunda en hızlı yükselenlerin entrikayı en iyi becerenler olduğunu keşfediyoruz ve kötülüğe alet olan sersem iyilere üzülüyoruz. Yeşil teninden ötürü azınlıkta kalmaya mahkum olan Elphaba, en sevdiği insanın başına gelenlerden sonra yüzünü karanlık tarafa çeviriyor. Beden yaptığı yanlışlar için ruhtan özür diliyor, ruh ise davet edilmeden girdiği bedenden kurtulmayı arzuluyor... Oysa bazen insan çirkin olduğunda daha güzel. Görüyorsunuz ya, kötüler pek değişmemiş. Katıksız iyilerse masallarda bile yok artık. Ne biri ne öteki olamayanlara gelince; hep ve en çok onlar hatırlanıyor. Gregory Maguire'ın yarattığı dünya öyle canlı ve zengin ki, Oz artık o çocuk filminde seyrettiğimiz Oz değil. Hayvanlar sadece konuşmuyor, birinci sınıf vatandaşlık hakları için mücadele ediyorlar. Munchkindlandliler'se orta sınıf konforuna kavuşmaya can atıyorlar. Teneke Adam'ın astığı astık, kestiği kestik. Büyüdüğünde Batı'yı şerriyle titreten, küçük yeşil kız çocuğu Elfaba da işte zeki, sinirli, hayatı boyunca yanlış anlaşılmaya mahkum bir mahluk. İyi ve kötü hakkında içimize nakşolmuş tüm önyargılara meydan okuyor. Lanetli, Nazi Almanyası'ndan Nixon Amerikası'na kadar her şeyi taşlayan muhteşem bir alegori. Mükemmel bir kara mizah ürünü, edebi bir şölen, iyi ve kötü üzerine derin bir felsefi çalışma, Oz'un gizli kalmış tarihi. İnsan her ayrıntısından zevk alıyor ve Elfaba'yı anlamaktan, ona hayranlık duymaktan kendini alamıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/cizgi-roman-50-milyon-harcamadan-film-cekmenin-kestirme-yol", "text": "Doğrusu böyle bir sükseyi beklemiyordum. Fakat küçüklüğümden beri tarihi kitaplar okumayı, bir de eski Türklerle ilgili hikayeleri seviyordum. Karikatürist olarak kendime yer edinmeye başladığımda, yani 29 yaşımdayken, benden Viyana Muhasarasını anlatan bir çizgi roman hazırlamamı istediler. Astronomik bir ücret teklif ettiler hatta. Fakat ben öyle emperyalist bir hikaye anlatmayı istemedim. Gitmişiz, şehri kuşatmışız, kaba kuvvetle almaya, o dönemin kuvvetlisi olarak zayıfı ezmeye çalışmışız... Bunu marifetmiş gibi anlatacak mıydık yani? 50'lerin sonuydu, solcu gençler Go Home Amerika sloganları atarken böyle bir şey çizmek yakışık almazdı. İlk Türkleri anlatmak geldi aklıma. Dağlarda başıboş çobanlar halinde dolaşan Türkerin bir bayrak altında toplanma süreci daha enteresandı. En zengin dönemimizi bırakıp en yoksul dönemimizi mi anlatacaksın? diye sordular hayretle. Yoksul ama soylu dedim. Gazetedeki tefrika böyle başladı. Önceleri sadece kendi egomu tatmin ediyorum zannediyordum. Fakat sonra ortaya çıktı ki, meğer millet böyle bir hikayeye susamış. Gazetenin tirajı 30 binden 120-130 binlere çıktı bir anda. Herkes sokaklarda haytalık ederken ben oturup ilk çizgi romanımı yaptım. Fakat öyle tecrübesizim ki, önce kurşunkalemle çizmek gerektiğini bilmiyorum. Doğrudan mürekkeple çizdim. Çiziyorum, balonu çekiyorum, yazıları yazıyorum... 80 sayfayı böyle bitirdim. Yıllar sonra Bedri Koraman'la Altan Erbulak'a gösterdim, Kurşunkalemleri iyi silmişsin dediler. Ne kurşunkalemi! Kayseri'de yaşayan bir çocuk olarak dünyadan habersizdim, çizgi rmancıların önce kurşunkalemle taslak yaptığını bilmiyordum. Yıllarca her şeyi öyle çizdim ben, kurşunkalemsiz, silgisiz. Şimdi anladım ki işin kolay yolu bu, bir de gözlerim diabetten dolayı biraz zedelendi, artık imzamı bile kurşunkalemle atar hale geldim... Ama sorunuza dönersem; küçük yaştan beri hep at resimleri yapardım, ama üzerine de muhakkak kendimi çizerdim. Kılıç kuşanmış olarak, koştururken, tırmanırken, uçarken... Karaoğlan biraz da benim hayallerimdir o yüzden. Sinemada Recep İvedik fırtınası esiyor ya; çirkinlik, pislik adilik, avamlık... Karaoğlan o zaman aynı fırtınayı estirmişti, yiğitlik, mertlik, güzellik, kahramanlıkla... O yıllarda millette olan aynı açlık ve susuzluğun şimdi de var olduğunu görüyorum. Tek endişem bizim film piyasasının hem kaypak hem ürkek olması. Çok hızlı çalışmak gerekiyor dizilerde, Karaoğlan'da da zahmetli sahneler var ya, yetiştiremiyorlar bir türlü. Bir gün daha yaşlı ve tecrübeli bir rejisörle konuşuyoruz, bunu anlattım. Gülerek Yahu Suat Bey, siz zaten kare kare çizmişsiniz filmi, onlara bir tek çekmek kamış, diyaloglar da hazır, niye yetiştiremiyor? dedi. Sizin çizgi romanlar ayrıntılı birer storyboard gibi zaten. Evet ama ellerindeki hazır malzemenin de kıymetini bilmiyor işi bilmeyen adamlar. Benim yazdığım diyalogları çıkarıp yenilerini yazmaya kalkıyorlar. Niçin? diye soruyorum, Beğenmemiştir diyor yapımcı Abdullah Oğuz. Nasıl söylersin sen bana bunu, benim yazdığım diyaloğu beğenmeyen adam benden önce bir şey yazmış mı acaba? Yaşar Kemal gelse, o bile Suat Yalaz'ın yazdığını değiştiremez. Gayet tabii. Buna benzer güçlüklerle karşılaştım. Birkaç yıl önce nihayet yeni bir Karaoğlan filmi çekmek için yola çıktık. Kenan İmirzalıoğlu'nun oynamasını istediler. Olmaz ki, Karaoğlan nihayetinde 23 yaşında, atılgan. devrimci, delişmen bir çocuk. Babası var, Baybora, o daha farklı, muhafazakar. Bir denge kurdum ben; Karaoğlan bir delilik yaptığında babası onu durduruyor, Baybora fazla tutucu davrandığında oğlu ona cesaret veriyor, silkeliyor, zamanın değiştiğini söylüyor. Gerçi bazen babası bile durduramıyor Karaoğlan'ı. Cengiz Han'a kafa tutabilecek kadar cüretkar çünkü. Ve tabii tam da bu yüzden bir kahraman. Elbette, elbette. Düşünebiliyor musunuz, kavgaya gittiklerinde babanın oğlu aklında, oğulun aklı babasında. Kolluyorlar birbirlerini. Kenan İmirzalıoğlu bence bu filmde Baybora'yı oynayabilir. Hatta daha iyisi Karaoğlan'ın can düşmanı Camoka'yı oynasın. Camoka, dazlak kafalı, ne idüğü belirsiz, vahşi ve kuralsız bir adam, onu oynayan aktör büyük sükse yapar. Bir de şu var, bu filmin bir starı var zaten; Karaoğlan. Çizgi kahramanları tanınmamış insanların oynaması her zaman daha iyi sonuç vermiştir. Biz o zaman Türkiye çapında ilanlar vermiştik, Karaoğlan aranıyor diye... Halbuki o dönemin iki büyük ismi olan Ayhan Işık ve Yılmaz Güney oynamak istiyordu. Ama biz ilanla bulduğumuz isimsiz bir oyuncuyu, Kartal Tibet'i seçtik. Bu defa da öyle olsun istiyorum. Bakalım, göreceğiz. Çekimler sonbaharda başlayacak. Daha önce çizdiğim karikatürlerde güzel kadınlar olurdu. Karaoğlan'da o güzel kadınlar da olmalıydı. Hem yetişkinler için çizgi roman yaptığım için erotizm şarttı. Bu yüzden onları rahatça soydum. Fransa hariç! Orada Karaoğlan 18 yaş altındakiler için yayınlandığından, benim o güzel kızlarımı hep giydirdiler. Karaoğlan önüne çıkan bir Türk kızıyla halvet olamazdı ki, Türk kızları bu konularda yasaklıydı. Yasağa uymazlarsa, kötü kadın olurlardı. Evlendiler diyelim, bu defa da Karaoğlan'ın kahramanlığı kalmazdı. Bayırgülü vardır mesela, yavuklusu... Kız hep evlenmek isterdi, Karaoğlan da tam evlenecekleri sırada bir punduna getirerek kaçıp giderdi. Orada birtakım önemli şahsiyetler, irili ufaklı kahramanlar üzerinden Fransa tarihini anlatan çizgi romanlar gördüm. Bu çeşit bir şey bizde de yapılabilirdi. Düşünsenize; yakın tarihimize damgasını vuran birçok kişiyi tanımıyoruz. Enver Paşa'dan, Çerkes Ethem'den, Topal Osman'dan, Atatürk'e yapılan suikastlerden, İstiklal Mahkemelerinin adsız kahramanlarından bihaberiz. Önce Enver Paşa'yla birlikte Babıali baskınını gerçekleştiren fedaileri anlatmaya karar verdim. Silahları çekip atlarına binerek baskını gerçekleştiren bu adamların hikayesinden western filmlerine benzer bir şey çıkabilirdi. Sonra sıra diğerlerine geldi. Mesela Atatürk'ü Samsun'a niçin gönderdiler biliyor musunuz? Topal Osman denen ve adamlarıyla Rumlara, Ermenilere ve İngiliz Müfrezelerine saldıran deliyi hizaya getirmesi, durdurması için. Ama Mustafa Kemal tam tersini yaptı; susturmasını, etkisiz hale getirmesini bekledikleri Topal Osman'a tam destek verdi. Elbette. Çerkes Ethem mesela kimilerine göre hain kimilerine göre kahramandır ve çok enteresan bir adamdır. Padişaha kafa tutmuştur. Hollywood gibi bir film sektörümüz olsa, hepsinin defalarca filmi çekilmişti... Şöyle diyelim; ben 50 milyon dolar harcamadan onların filmini çekmenin bir yolunu buldum, yani çizgi romanlarını yaptım."} {"url": "https://egoistokur.com/cizgi-romanla-roman-arasinda-fark-goremiyoru", "text": "Hayatı alacakaranlık kuşağı içinde geçen insanları severim, belki kendim de onlardan olduğum için. Eski kitap eksperi Peter Kolinsky'i de sevdim. Kendisi garip biri, epeyce prestijli bir müzayede evinde antika kitap alıp satarken istemeden mafyaya bulaşıp suçun kıyısından dönmüş. Şimdiyse gündüzleri nefret ettiği bir işte çalışıyor, geceleriyse uykusuzluğunu katlanılır hale getirmenin yolunu arıyor. Derken bir gün kendi gibiler için açılmış Insomnia Cafe'de Angela'yla tanışıyor. Angela ona çılgın ve güzel bir kütüphanenin, Yazılmamış Kitaplar Kütüphanesi'nin kapılarını açıyor. Çizgi üstadı, yazar ve yayıncı Kutlukhan Perker'in yıllar öncesinden gelen Insomnia Cafesini okurken, oturup ben de düşündüm... Acaba sevdiğim hangi yazarın henüz yazılmamış kitaplarını okumak isterdim... Hayattaki yazarları katmamaya karar verdim. Diğerlerinden açık ara öne çıkan birkaç isim oldu elbette. Andersen'in kayıp masallarını, Lewis Caroll ya da Dickens imzalı birkaç roman taslağını bulduğumu hayal ettim. Bronte'lere de hayır demezdim. Peki bizden kim olabilir? diye düşündüm sonra. Reşat Ekrem Koçu'nun yarım kalmış İstanbul Ansiklopedisi'nin G harfinden sonraki maddeleri de baktım Yazılmamış Kitaplar Kütüphanesi'nde beni bekliyor. Eh, kimlerin henüz yazılmamış kitaplarını okumak isteyeceğini röportajımızda Kutlukhan'a da sordum haliyle. Yazılmamış Kitaplar Kütüphanesi'nde bir sürü Asimov ve Stephen King hatta bir de Salinger var ama ben o kütüphaneye girsem, yeni bir Metin Kaçan romanı bulmayı isterdim dedi. Sürekli aldığım notlar, kaydettiğim anekdotlar üzerine yaptığım mühendislikten geliyor. Metroda kulak misafiri olduğum bir diyalogdan tut televizyonda izlediğim bir reklamdaki detaya kadar birçok referans noktasının üzerine kuruyorum hikayelerimi. Hatta bir ara bu notlar artık o kadar çoğaldı ki bazılarını bir hikaye kurgusunun içinde harmanlamak yerine, doğrudan aktardığım Defterler isimli bir çizgi seriye dönüştürdüm. Penguen ve Karakarga'nın ardından buna şimdi Ot Dergi'de devam ediyorum. İlham bence beklediğinde değil, peşine düştüğünde gelen bir tür enerji. Eğer daimi bir kreatif motivasyona sahipseniz, kendisiyle daha sık karşı karşıya gelebilirsiniz. Dolayısıyla bu her an mümkün olabilir; etrafına baktığında da, gözlerini kapattığında da... Mesela bazı hikayelerin fikirleri bana uzun yürüyüşler sırasında geliyor. 35 yaşıma kadar ben de bir gece kuşuydum, son 9 yıldır öyle değilim. Yine de hala az uyurum. Neden, çünkü başarı için değil ama mutlu olmak için çok çalışmak, çok emek harcamak gerektiğine inanıyorum. Kitaplarla ilişkim her zaman çok iyi oldu. Pulp romanlardan ansiklopedilere kadar her tür neşriyatı didiklemeye bayılırım. Eski kitapları karıştırmaksa, tüm modern zaman insanları gibi benim için de bir zihinsel aklanma seansı gibi... Şiir çok severim ayrıca, ezberimde de kalır. Bir de dergileri önemsiyorum. Herhangi bir erkek dergisinden sektör dergisine her tür periyodik yayını alır, beğendiğim sayfaları kesip saklarım. Norman Mailer, Elmore Leonard, Daniel Woodrell, Murat Menteş, Metin Kaçan, Tom Perrotta çok sevdiğim yazarlardan. Umarım çok çalıştığı için uykusuz kalır, uzun zamandır üzerinde çalıştığı bir çizgi romanın son sayfasını çizdiği için uykusuz kalır, çok sevdiği bir arkadaşının doğum günü partisinde eğlendiği için uykusuz kalır ya da 3 aylık bebeği uyandığı için uykusuz kalır. Umarım böyle güzel şeyler için uykusuz kalır... Hayale gelince; ne hayal ediyorsa, umarım bu hayalde yalnız kalmaz. Oblomov'u söylüyorsun. O bir hommage... Hikaye yazarken ya da çizerken göndermeler yapmayı, sevdiğim eserlere ya da sanatçılara saygı duruşunda bulunmayı çok seviyorum. Bilgiçlik taslamak ya da gösteriş yapmak gibi durmadıkça da bu tür hommage'ların kıymetli olduğuna inanıyorum. Çok teşekkür ederim. Zaman zaman bunu soranlar oluyor hatta teşvik edenler de. Ama açıkçası ben sözünü ettiğin türler arasında fark göremiyorum, yani roman ve çizgi roman ya da hikaye ve çizgi öykü arasında bence pek fark yok. Öyle olunca da roman yazayım diye bir ihtiyaç duymuyorum. En azından bugüne kadar böyle oldu. Yıllar evvel Öküz dergisinde şiiri çizgiyle birleştirdiğim bir seriye başlamış ve onu daha sonra Türk Mucizesi'nde devam ettirmiştim. Utangaç Balıklar İçin Buzlu Camdan Akvaryumdu adı. Evet, en bilinen işlerinden biri Sin City serisidir. Hala Küçük kardeşim der bana. Insomnia Cafe hazır, bitmiş bir kitap olduğu için ciddi bir çalışma yapmadık aslında. Bir kafede ona hikayeyi uzun uzun anlatmıştım, o da çok sevmiş, hemen basmak istediğini söylemişti. Ama birlikte mesai harcadığımız işler de yaptık. Örneğin suç hikayeleri antolojisi Noirda ve Pulitzer ödüllü yazar Michael Chabon'ın romanı Kavalier ve Clayden uyarlanan The Escapists serisinde çalıştık. Bütün bu tecrübeler bana dev gibi adamların domine ettiği bir sektörde neden bu ufacık tefecik kadının sözünün geçtiğini ve bir çizgi roman festivali ya da fuarına girdiği zaman onu gören kalabalıkların neden Kızıldeniz gibi ikiye ayrıldığını gösterdi. Onu bir David Lynch filmi gibi hayal ediyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/cocugunuz-bir-androide-asik-olsa-ne-yaparsini", "text": "Henüz yüz yüze tanışmasak da Twitter'da laflamayı sevdiğim Kaan Kavuşan genç bir gazeteci. Epeydir Akşam gazetesinin hafta sonu eklerinde kıyak işler yapıyor, futbol, sinema, müzik falan yazıyor. Kafa dengi birkaç arkadaşıyla açtıkları Moon Station Z diye bir blogları var, açıkçası tam ağzıma layık bir yer, tavsiye ederim. Klasik Futbol diye bir blogu da var ama futbol beni pek alakadar etmediği için orayı es geçiyorum. Kızın yaşamayacak olması çok kötü ama zaten kim yaşıyor ki? der keskin nişancı Gaff, Blade Runner'ın son repliğinde. Bu soru, hayatın, düşlerimizin ve neyin gerçek olduğuna dair düşüncelerimizin yarattığı bin bir türlü paradoks bulutuna verilen yağmurlu bir cevaptır aslında. Ama cevabını düşündüğümüzde işin içinden çıkamadığımız için, bir cevaba da ulaştırır bizi. Hepimiz için cevap farklıdır. Aynı kişi için bile farklı zamanlarda değişkenlik gösterebilir ve nihayetinde algımızla sınırlıdır. 2019 yılında, Dünya, savaşların ardından yıpranmıştır. Dünyadışı koloniler revaçtadır ve oralarda daha iyi bir hayat sağlanmıştır. Çok gelişmiş, düşünmeye ve hisleri taklit etmeye programlanmış androidler dış kolonilerde köle ve ağır işçi olarak kullanılmaktadır. Yaşam süresi 4 yıl olan bu androidlerden herhangi birinin dünyaya girmesi yasaktır. Amaçlarıysa piramit şeklindeki binasında androidler yaratan tasarımcı Dr. Tyrell'e ulaşarak, bu önceden belirlenmiş süreyi ortadan kaldırmaktır. Polis teşkilatının göz bebeği Rick Deckard'ın göreviyse bu androidleri emekliye ayırmaktır. Bu işleme 'emekliye ayırma' denir, çünkü cansız olan bir şeyi öldüremezsiniz. 'Kanlı canlı' karşınızda olsa bile cansızdır çoğunluğun gözünde. Bir nevi vicdani mastürbasyon yaptıran bu kelimeyi kullanmak zorundasınızdır eğer polisseniz. hay allah tüylerim diken diken oldu şimdi. birinin Blade Runner hakkında mantıklı ve amaca hitap eden bir yazı yazmasına sevinelim yoksa böyle bir filmin varlığına mı bilemiyoruz. ama blade runner demişken, pk dick demişken filmdeki görsel setting'in çıkış noktasından da bahsetmemek olmaz. Mr. Scott ciddi şekilde Jodorowsky-Moebius ikilisinin işlerinden etkilenmişdir. laf lafı açar, konu konuyu ama bir gün belki Jodorowsky ve Moebius ikilisinin işlerinden de bahsetmek isteyebilirsiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/cocugunuzun-hangi-kusurunu-degistirmek-isterdini", "text": "Bir eleştirmen, Andrew Solomon'un Armut Dibine Düşmeyince adlı kitabı için Ötekiliğin zarif bir anatomisi demiş. Başka bir eleştirmenin, Her on yılda bir ortaya çıkabilecek türden anıtsal bir eser yorumu da dikkat çekici. Nobel Fizyoloji/Tıp Ödüllü Eric Kandel ise, Toplumdaki farklı kimlik gruplarına ilişkin kavrayış, empati ve akıl dolu zihin açıcı bir deneyim tarifini yapmış. Başta 50 kategori açacaktım ama çoğunu eledim, sonunda 12 kategori kaldı. Körlük ve sağırlık için iki ayrı kategori açabilirdim mesela, çünkü çok farklı kültürel anlamları olduğunu biliyordum ama sadece birini almayı tercih ettim. İlk bölümü, engel ya da hastalık olarak görülen durumlara, ikinci bölümü ise sosyal farklılıklara ayırdım. Görüştüğüm, konuştuğum aileler rehberim oldu; çok şaşırtıcı hikayeler dinledim onlardan. Her şeyden önce, hayatta esnek olmak gerektiğini öğrendim. Sıra dışı çocukları olması bazı ailelerin dağılmasına sebep olurken bazılarında ebeveynleri birbirlerine daha da sıkı bağlamıştı. Onları bir araya getiren şeyin ne olduğunu görmek istedim. Zor deneyimleri kolaylaştırmanın, onların altında ezilmemenin en iyi yolu, yaşadıklarınızda anlam aramak, bulmak... Bu kitabı yazarken, çocuklarımızı oldukları gibi kabul etmemiz ve gelişim süreçlerinde yanlarında olmamız gerektiğini daha iyi anladım. Alışılagelmiş klişe mutluluk tarifi, kesinlikle tek mutluluk tarifi değil. Farklı olanı tedavi edip normalleştirmeye çalışmak ya da görmezlikten gelerek dışlamak yerine, insan çeşitliliğinin güzelliğini, kıymetini fark etmek zorundayız. En yaygın hata, farklılıkları tıbbi olarak iyileştirmeye çalışmak. Evet, elbette çocuğunuz cüce olarak doğmuşsa, omurga sıkışması problemi vaktinde yapılan bir ameliyatla tedavi edilebilir. Öte yandan şizofreni öyle değil. Cücelerin tek sorunu uzun insanlar için yaratılmış bir düzenle başa çıkmakken, şizofrenilere karşı inanılmaz önyargılı davranılıyor. Sıra dışı çocuğu olan aileler, umutsuzca onları kendilerine benzetmeye çalışmak yerine, değişmeyi göze almalı. Sıra dışı bir çocukla geçirilecek bir hayatın eksik ya da trajik olacağı önyargısı da var toplumda. Farklı bir hayat olacağı açık ama mutlu günler de yaşayacaklar. Çocukluğum ve gençliğim boyunca kendimi yetersiz ve küskün hissettiğimi, eşcinsel kimliğimi talihsizlik olarak algıladığımı hatırlıyorum. Utanç duyuyor, kendimi gizliyor ve olduğumdan farklı biri gibi görünmeye çalışıyordum. Öğrenilirse artık kimse beni sevmeyecek gibi geliyordu. Keşke anlayışlı bir çevrede büyüseydim! Farklı sayılan çocukla için çaba göstermemin sebebi bu. Bu sorunun net cevabı yok. Bugün bir şey söylerim, yarın başka bir şey. Ama her şey yolunda... Kalabalık bir aileyiz; çocuklardan hangisinin hangi ebeveynle, ne kadar kalacağı ya da nasıl bir okula gideceği gibi konularda farklı görüşlerimiz olsa da önemli olan, temel ahlaki değerlerde fikir birliğine varmamız. İlk yıllar daha çok tartışma çıkıyordu ama artık sakin ve huzurluyuz. John ile ben, George'la harika vakit geçiriyoruz. George ile Blaine birbirlerini çok seviyor. Yaşça daha büyük olan Oliver ve Lucy ise küçük kardeşlerine karşı hep çok iyi ve şefkatli. Dediğim gibi, özellikle şizofreni çok zor bir rahatsızlık. Kişiyi kalıcı bir biçimde ve uzun süreli harap ediyor ve haliyle bir ebeveyn için bu durum yıpratıcı olabiliyor. Tabii bununla hayranlık uyandıran bir kuvvetle başa çıkanlar var. Yine de bence en zoru, suçluların, cinayet işlemiş kişilerin ailelerinin yaşadıkları. Yardım edenleri olmuyor, tüm yükü kendileri taşıyorlar. Normalliğe takıntılı olmamalı, algımızı esnetmeliyiz. Bir örnek vereyim... Otistik çocukların yardıma muhtaç, yaralı bireyler olduğu varsayılıyor. Oysa birçoğu, kendilerine has düşünce biçimleri olan ve hepimizden daha yüksek kavrayış becerisine sahip insanlar. Mutlu olmalarını istiyorsak, korumak adına karşılarına engeller çıkarmak yerine, kendi düşünce sistemleriyle yaşamalarını sağlamalıyız. Normal anlayışımızı genişletirsek, hem biz daha mutlu oluruz hem de dünyayı daha güzel bir yer haline getirebiliriz. Çocuğum yok ama olsa, bunu kabul etmezdim. Neden biliyor musunuz, çünkü çocuklarımızı oldukları gibi, kusurlarıyla seviyoruz. Bu kusurların varlığı, bizim sevgimizi test ediyor, güçlendiriyor. Hem kusursuz bir çocuğun ebeveyne ihtiyacı olur muydu? Mevlana, Işık yaradan girer derken haklı. Bütün kusurlar iyidir demiyorum. Yine de onların bizi birbirimize yaklaştırdığına inanıyorum. İnsanın en kötü şeyi yapmış olsa da çocuğunu sevmeye devam ettiğini gördüm. Ayrıca suç unsurunun mutlaka ailelerin hataları sonucunda ortaya çıkmadığını anladım. Bu tür suçlular söz konusu olduğunda ailelerini suçlayanlar çok adaletsiz davranıyor. Ben, tüm yaşananlara rağmen Klebold'ların olağanüstü birer ebeveyn olduğunu düşündüm. Şu var, harika çocuklarım olmasına rağmen, günün birinde korkunç bir şey yapma ihtimalleri yok değil. Bunu hayal etmek bile acı veriyor ama meseleyi iyi tarafından görelim: Bu ihtimalin varlığı beni daha iyi bir ebeveyn yapıyor. Batı'da sağlık hizmetleri, eğitim, sosyal destek gibi kaynakların daha gelişmiş olması, sıra dışı çocuklar üzerinde dönüştürücü bir etki yaratabiliyor. Ayrıca bireyci Batı toplumlarının aksine, kolektif bir bakış açısı taşıyan Doğu toplumlarında farklılıkların daha fazla problem yarattığı kesin. Öte yandan, Doğu toplumlarında aile bağları daha güçlü, bu da sıra dışı bir çocuk için harika bir şey. Zaten tanık olduğum kadarıyla o ülkelerde farklı çocuklar mucizevi bir şekilde daha fazla desteklenip korunuyor. Anlayacağınız, ortada evrensel bir sorun var. İnsan, beklentilerinin boşa çıkmasına ve farklılıklarına rağmen, çocuğunu nasıl sevebilir? sorusunun cevabı her yerde aynı. Çocuğu olan bir kadın iki yeni ilişki içine girer: İlki çocukla olan ilişkisi, ikincisi anne olduğunda kazandığı yeni kimlik. Bu iki ilişki birbiriyle çelişebilir, yani çocuğunuzu sevmenize rağmen annelik rolünden rahatsız olabilirsiniz. Ebeveyn olmak insanın büyük bir değişimden geçmesini, başka bir insanı kendinden daha çok düşünmesini gerektiriyor. Bazıları buna kolay adapte olurken, bazıları zorlanabilir. Ama en zor haliyle bile hayatınıza mutluluk katacağı kesin."} {"url": "https://egoistokur.com/cocuk-kitaplar", "text": "Hayranı olduğum Çek asıllı Amerikalı yazar-çizer Peter Sis'ten Küçük Prens ve Pilot, naif ve dokunaklı çizgileriyle tanıdığımız İtalyan Nicoletta Ceccoli'den Bir Çift Söz, geç de olsa keşfettiğim için kendimi mutlu hissettiğim enteresan Fransız yazar Pierre Gripari'den Broca Sokağı Hikayeleri ve bir edebiyat seminerinde Ahmet Ümit'in söyledikleri... Bu hafta çocuklar şanslı. Peter Sis'in kitabından hatırlıyoruz: 1900'da Fransa'da, uçağın icat edilmekte olduğu bir dönemde doğan Saint-Exupery, çocukken hep uçmayı hayal etti. Sonunda genç yaşta pilot olunca soluk kesen maceraları başladı. Uçakla posta taşıyan ilk pilotlardan biri oldu, pilot arkadaşlarıyla uzak diyarlara yeni uçuş rotaları yarattılar. Uçağıyla dağları, çölleri aştı, rüzgarlarla, fırtınalarla boğuştu, hatta havacılık rekor denemelerine girişti. Birkaç kez uçağı düştü. Yukarıdan yeryüzünü seyrederken dünyadaki ve gökyüzündeki hayat üzerine uzun uzun düşünmeyi severdi, bu düşünceler ona yazma konusunda ilham verdi. Peter Sis'in resimli Saint-Exupery biyografisi Pilot ile Küçük Prens, dünyanın en sevilen yazarlarından birini gökyüzüne yerleştiriyor. O da zaten Küçük Prenste buna benzer bir şey yazmıştı: Birinde ben oturuyorum, ben gülüyorum diye, geceleri gökyüzüne baktığında bütün yıldızlar gülüyormuş gibi gelecek sana; gülmeyi bilen yıldızların olacak. Birkaç ay sonrasında, yani babalar gününde, bir kurye adama kişiye özel basılmış bir kitap getirmiş. 'Broca Sokağı Hikayeleri'nin ilk sayfasında küçük bir kalple birlikte, 'Küçükken beni çok eğlendiren bu hikayeleri sen de kızınla oku, kızınla gül diye... Babalar günün kutlu olsun!' yazıyormuş."} {"url": "https://egoistokur.com/cocuk-kitaplari-ayi-olmayan-bir-ayinin-hikayes", "text": "Birkaç ay önce Egoist Okur'da yazmaya başlayan Gökçe Gökçeer benim için harika bir keşif oldu. Artık biliyorum; o bir kitabı severse, ben de seveceğim. Sevmezse de ona hak vereceğim... Çünkü Gökçe tıpkı benim gibi çocuk kitaplarına, masallara çok düşkün biri ama yeri geldiğinde eleştirilerini de esirgemiyor. Bir de doğaya, çocuklara, hayvanlara, masum ve renkli diğer şeylere bayılıyor. Philip Pullman'dan şahane roman: BEN BİR FAREYDİM! Ayı olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu! Bir ayının kış uykusuna yatması, son derece alışılagelmiş bir durum. Bahar gelince uyanıp hayatına kaldığı yerden devam etmesi de... 'Ayı olan ayılar' genellikle böyle yaşar! Ayı Olmayan Ayı'nın yaşadıkları ise pek böyle değil. O da kış uykusuna yatıyor, mışıl mışıl uyuyor ama uyanınca hiçbir şey beklediği gibi olmuyor. 'En zoru çocuk kitabı yazmaktır' diye boşuna dememiş Roald Dahl! Zeka ve mizahı herkesin kaleminden tatmak imkansız zira, en iyi o biliyor olmalı. Frank Tashlin bu nevi şahsına münhasır yazarlardan biri ve sadece yazar olarak değil çizer olarak da çocuklar için büyük şans. MGM ve Warner Bros. için çizgi filmler hazırlayan Tashlin bir dönem Disney stüdyolarında çalışmış ve Dr. Seuss ile ortak çalışmalara imza atmış şanslı bir dahi. Mükemmel mizah anlayışının onu sinema sektöründe Jerry Lewis ve Bob Hope'la çalışma noktasına getirmesine de şaşmamalı! Ayı Olmayan Ayı, David Hume'un 'yarın güneş doğmayacak' önermesini hatırlatıyor. Yatılan her uykunun ertesinde her zamanki gibi uyanılamayabileceğine dair bir paranoya, korkunç bir şüphe gibi... İnsanoğlunun doğaya ve hayvanlara verdiği açık ve seçik zararın trajikomik hikayesi. Tam uykuya yattığının ertesi günü ininin üzerine kurulan fabrikanın başına getireceklerinden habersiz bir ayının büyük kabusu. 'İyi bir tıraşa ihtiyacı olan, kürk palto giymiş budala adamın teki' olmakla suçlanan ve bir fabrika işçisi olduğuna inandırıldığı için kafası fena halde karışan bir zavallı ayının acısı... Bir acıya bu kadar gülünür mü? Bir çocuk kitabının altmetinleri bu kadar güçlü olur mu? İşte o da Frank Tashlin'in dehası! Ayı Olmayan Ayı'da, gayet ayı olan ama hiç de budala olmayan bir ayının hayatının zorla elinden alınma çabasını okuyacaksınız. Okumak yetmez, izlemek de isteriz diyenler için aşağıda küçük bir sürpriz de yer alıyor. Bitirirken; bu kitabı kitaplığınızın en özel rafında ya da başucunuzda tutsanız, hatta başınızın üzerinde taşısanız yeridir!"} {"url": "https://egoistokur.com/cocuk-kitaplarinin-renkli-yaraticisi-once-hikaye-va", "text": "Bizim nesil resimli çocuk kitaplarıyla büyümedi ama o zamanın koşullarıyla üretilmiş ne kitap varsa bizim eve girmiştir sanıyorum. Net olarak hatırladığım Ayşegül serisi. Bu görsellerin içine düştüğümü hatırlıyorum. Sonrasında tabii ki çizgi romanlar, Tommiks-Teksas serileri benim için vazgeçilmez oldu. Yani resimlenmiş her tür kitap ilgimi çekerdi. Önce hayran olduğumu sonra çizmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Anlaşılan güzel çizimler kanıma girmiş. Güzel Sanatlar Akademisi'ne girdiğimde aklımın derin bir köşesinde kitap resimlemek vardı. Ne yazık ki bu istek uzun yıllar o köşede kaldı. İlk çizdiğiniz kitap Kırmızı Kuş olmuş. Okuduğum için iyi biliyorum, görselleştirmesi zor bir kitap ama siz mükemmel bir iş çıkarmışsınız. Kırmızı Kuşun hikayesi biraz farklı. Kurguladığım öyküyü çizdim ama yazmayı beceremedim diyebilirim. Yaklaşık 15 yıl sonra Arslan Sayman öyküye hayat verdi ve çok da güzel yazdı. Yani önce resimler sonra metin geldi. Kitap resimleme isteğim büyüktü ama koşullar çok elverişli değildi. Belki yazabilseydim durum farklı olurdu ve zor piyasa koşullarına dayanmayı deneyebilirdim. Kırmızı Kuş, benim üniversiteden sonra ilk kitap atağım ve sonra Yıldız Cini var. İkisi de yıllarca yazarını bekledi. Ben de bu sevdayı aklımın derin köşesinde sakladım. Ta ki reklam ajanslarından emekli olana kadar. Evet ilk kitap ortaklığımızdan sonra devamı da geldi. Birlikte epeyce kitap yaptık. Arslan yazıyor ben resimliyorum. Öyküyü ilk ben okuyorum, sonra eleştirim varsa söylüyorum, görseli çok zorlayacak bir durum varsa bazı isteklerim de olabiliyor. Arslan çizere çok saygılı bir yazar, resimde mantık hatası olmadığı sürece karışmaz. Çizgisini, öyküyü yorumlama şeklini, renklerini, titizliğini tanır ve buna göre öyküsünü teslim eder ya da etmez. Aslında her koşulda önce hikaye var. Ben yazamayan bir çizer olarak Kırmızı Kuşta olduğu gibi hikayeyi kurgulayıp çizebilirim. Bir metin olmasa da hikayeyi resimle anlatabilirim. Ama önce hikaye... Yaratmak biraz da güzel tesadüfler, aniden ortaya çıkan fikirler ve ortak heyecanlarla gelişiyor, bu nedenle de ucu bucağı yok sanırım. Keşke, ama kendimi yeterli görmüyorum. Kafamda fikirler uçuşuyor ancak yazmak başka bir ustalık. Çocuk kitaplarında resim kesinlikle bir aksesuar sayılmaz. Kitabı daha verimli veya daha çekici hale getirmek için ilave edilen bir unsur değil, hikayenin kendisidir. Hikayeyi tekrar tekrar renklendirir. İyi resimlenmiş bir kitap hikayenin değerini de güçlendirir, anlamını da. Türkiye'de de özellikle son yıllarda kitap resimlerinin süsten öte bir şey olduğunu çizerlere verdiği önemden anladığımız, öyküsünün ruhuna uygun çizer arayan yazarlar var. Bu ortaklıkla çıkan kitaplar zaten kendini gösteriyor. Öykü-resim ilişkisi çok önemli. Resim öykünün söylediğinden farklı bir şey söyleyemez; kelimelerin, duyguların renklenip hareketlenmiş halidir. Öykünün içindeki mekan, duygu, insan, hayvan, doğa unsurlarını canlandırır, yorumlar. Her çizer kendine özgü çizgisiyle, rengiyle, birikimi ve iç dünyasıyla yeniden okur öyküyü. Ben renkleri çok ciddiye alıyorum, renk uyumuna ve dengesine çok önem veriyorum. Öykünün özündeki duyguyu, iyiyi, kötüyü olabildiğince çarpıcı vermeye çalışıyorum. Mesela içinde karanlık duyguların olduğu bir öyküyü doğru renkler ve doğru ifadeler kullanmadan veremezsiniz bence. Dünyada müthiş çizerler var, bakıp bakıp doyamadığım işler yapıyorlar. Bizden birkaç adım öndeler sanki. Ben farklı tarzları seviyorum. Klasik çizgisiyle Feridun Oral, resim tadıyla Can Göknil, komik karikatür tiplemeleriyle Behiç Ak, daha geleneksel motifleriyle Mustafa Delioğlu, ayrıntılı çizgisiyle Ayşe İnan Alican, kıvrak bileğiyle Sedat Girgin, canlı renkleriyle Huban Korman, sevimli tiplemeleriyle Ferit Avcı, yumuşak çizgisiyle Gözde Bitir, az çalışsa da özenli çizgisiyle Şafak Okdemir bazıları. Biraz da yurtdışından; Ofra Amit, Gabriel Pacheco, Monica Barengo, Paul Hess, Elena Odriozola, Maurizio Quarello, David Mckee, Rob Scotton, Emily Carew Woodard ve daha pek çok isim diyebilirim. Çocuk kitaplığımda yerli-yabancı pek çok güzel kitap var. Bunlardan bazıları benim için daha etkileyici. Wolf Erlbruch'dan Ördek, Ölüm ve Lale, Mei Matsuoka'dan Karda Ayak İzleri, Roald Dahl'dan Bay ve Bayan Kıl gibi. Aslında o kadar çok birbirinden güzel kitap var ki ara ara sayfalarını çevirmeyi, göz gezdirmeyi seviyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/cocuk-kostebek-tilki-ve-at-kalbe-dokunan-sicacik-bir-oyk", "text": "Elimizde, içinde saf sevgiyi, sıcacık dostlukları ve şahane bir mutluluk formülünü barındıran bir kitap var ve 7'den 70'e her okuru sarıp sarmalıyor. Çocuk, Köstebek, Tilki ve At, şimdiden rekor satış rakamlarına ulaşmış durumda. İngiliz karikatürcü ve çocuk kitapları ressamı Charlie Mackesy, üç yıl önce Instagram hesabına küçük bir çocuk ve tombul bir köstebek resmi yükledi. Bugün tüm dünyada satış rekorları kıran Çocuk, Köstebek, Tilki ve At adlı tatlı mı tatlı çizgili romanının hikayesi de işte tam olarak o gün başladı. Mackesy her gün yeni bir resim yayınlıyor ve resimlerin altlarına kısacık öyküler yazıyordu. Çocuk, kırlarda dolaşırken umutlarını, zayıflıklarını, korkularını, üzüntülerini arkadaşlık ettiği hayvanlarla, yani köstebek, tilki ve atla paylaşıyor, onlarla zihnini kurcalayan derin meseleleri konuşuyordu. İnsanın okulda değil, sadece yaşayarak ve başkalarıyla iletişim kurarak öğrenebileceği cevapları vardı çocuğun sorduğu soruların. Mesela en güçlü olduğu zamanı soruyordu ata bir sayfada, o da Zayıflığımı göstermeye cesaret ettiğim zaman cevabını veriyordu. Pandeminin ve küresel ekonomik krizin yarattığı zor zamanlarda dünyanın dört bir yanından insanlar bu çocuğu ve arkadaşlarını öyle sevdi ki, çok geçmeden Mackesy'nin Instagram postları bir kitaba dönüştü. Başarı inanılmazdı. Aylarca çok satanlar listesinin üst sıralarında kaldı, 34 dile çevrildi, ödüller kazandı... Çocuğun Çok tuhaf değil mi? Sadece dışımızı görebiliyoruz, oysa hemen her şey içimizde oluyor, cümlesi o dönem dünyada en çok paylaşılan kitap alıntısı oldu. Kitabın bu hızlı yükselişini, Antoine de Saint-Exupery'nin Küçük Prens'ine, A. A. Milne'nin 1926 tarihli Winnie the Pooh'suna ve Richard Bach'ın 1970 tarihli Martı'sına benzetenler oldu. Küçük Prens'ten söz etmeye gerek bile yok, herkes neredeyse ezbere biliyor çünkü. Diğerlerine bakalım... Tıpkı Çocuk, Köstebek, Tilki ve At gibi ilk Winnie the Pooh kitabı da küresel bir kaosun hemen arkasından yayınlanmıştı. Birinci Dünya Savaşı çoktan geride kalmıştı ama güvensizlik ortamı ve ekonomik kriz olanca ağırlığıyla devam ediyordu. 7'den 70'e her yaştan insanın, iyilik, sevgi, umut, dostluk aşılayan güvenli bir sığınağa ihtiyacı vardı ve bu sığınak adeta bir kitap formunda gelmişti. Martı'ya gelince... Amerikalı emekli pilot Richard Bach, Vietnam Savaşı henüz sürerken, tüm o kayıpların ve umutsuzluğun ortasında bir dergi için küçük yazılar kaleme almaya başlamıştı. Bu köşe yazıları öyle sevilmişti ki, kısa sürede kitaplaştırılmış ve milyonlarca okura ulaşmıştı. Charlie Mackesy'nin yazıp resimlediği ve Tankut Baler'in çevirdiği Çocuk, Köstebek, Tilki ve At da yukarıda sözünü ettiğim kitaplar gibi hiçbir kasırganın sonsuza kadar sürmeyeceğini, zor zamanların ancak sevgi ve iyilikle atlatılabileceğini anlatarak tüm okurların kalbine dokunuyor. Kim bilir, ihtiyacımız olan şey şimdilik sadece budur belki de."} {"url": "https://egoistokur.com/cocukken-kolay-kuser-yetiskinlikte-kolay-kiriliri", "text": "Neden kaşı bıyığı gür bir kadın kahraman yarattınız? Pek alışkın olduğumuz bir şey değil bu. Evet. Pala'lık fazlasıyla erk'ek bir dünyaya erkeksi bir dille dayılanmayı, bıyıkları yeni terlemiş biri olmayı imliyor. Hayriye 90'ların üniversite ortamında, basın dünyasında gezinerek kendine bir kimlik arıyor. Bu meşakkatli dönemde birey olmak, bağımsız düşünebilmek, kendi beden bilincine, diline sahip ve hakim olmak gibi bilgileri yavaş yavaş öğreniyor. Bitirgen, 80'lerde çocuk olmayı anlatıyordu. Hayriye de kadın olmanın 90'lı yıllardaki günlüğünü tutuyor bir bakıma. Ama dönem değişse de kadın olma uğraşı aslında her dem edebiyatın konusu olageldi... Simon de Beauvoir Kadınlığımın Hikayesi başta olmak üzere nerdeyse bütün eserlerinde bunu pek de güzel anlatır. O cümlenin içinde, Hayriye'nin Bitirgen'lik günlerine bir selam var, adam adama mücadele etme yetisine, sokağa çıktığı anda yeniden sarılma ihtiyacı var. Hayriye canı yandığında, canını yakanlardan değil kendinden hesap sordu hep. İktidar diliyle diklenenlere, güç ilişkilerine tabi olmasını isteyenlere yadırgayarak baktı... Çocukken kolay küser, yetkişkinlikte kolay kırılırız. Biri öpünce geçer, diğerine bazen en güçlü tutkal bile kar etmez. Bitirgen gibi bir çocuk büyüdüğünde nasıl biri olabilir sorusunu çok sordum kendime. Bitirgen'in o çocuksu boş boğazlılığı, büyüklerin dilini anlamayıp kendi dilini yaratması, kendine hayali bir ülke kurup sık sık oraya yolculuğa çıkması aslında Hayriye olmaklığın hamurunu da mayalandırdı diyebilirim. Küçükken ailesine, evine ait hissedemiyordu kendini, büyüdüğünde de bir çatı altında bitişik nizam durmayı beceremedi. Nereden gelirse gelsin iktidarın soluğunu ensesinde hissettiği anda ya kürküne küstü, ya da oradan hemen tüydü. Büyümek bir türlü bitmiyor diyorsunuz bir yerde... Bir kadın nasıl büyür, Hayriye büyürken hangi sancıları çekiyor? Emeklemeyi bırakıp iki ayağımızın üzerinde durduğumuzda büyümenin kronometresi de çalışmaya başlar. Hiçbir yere tutunmadan yürümeyi, ayakta kalmayı, dengeli durmayı öğrenirsin ve bu bilgi hayatı boyunca eşlik eder insana. Üstelik sadece ayakta durmak yetmez, dik de duracaksın, kendinden emin adımlarla yol alacak, son durağa gelene kadar da önüne çıkan engelleri bir bir aşacaksın. Bu serüven sadece kadınları değil herkesi yorar, yıpratır. Sonuçta bizden beklenilenin aksine yalpalayarak yürüdüğümüz bir yoldur büyümek... Kahramanım Hayriye de bu yola çıktığında epey yıprandı, ona güçlü ve kendinden emin bir birey olma payesi vermektense dediğiniz gibi mahrem anlarına da eşlik ederek, beden, zihin ve ruh dünyasında ne gibi değişimler yaşadığını, ayrı başlıklar altında topladığım hikayelerle katman katman açarak anlatmaya çalıştım. Hayriye'nin evden çıktığı anda içine düştüğü dünya onu hem şaşkına çeviriyor hem de kucağında biraz fazla sallayarak ve sarsarak büyütüyor. İlk gençliğinden yetişkinliğine kadar uyumsuzluk, aidiyetsizlik, yalnızlık gibi sancılar çekiyor. 43 yaşıma geldim ama ne kadar büyüdüm hala bilmiyorum. Öyle yaşlılık korkusu falan da yok üzerimde. Bizim gibi toplumlarda birey olma yaşının bir hayli geç başladığını düşünürsek aslında yeni yeni kaidesine oturuyor her şey diyebilirim. Hayriye'yle elbette benzeşiyor tabii ki çok ayrışıyoruz. Dizimiz kanamadan, canımız yanmadan, bol bol hata yapmadan büyümek mi olur? Böyle bir süreç kimin için kolay olmuş ki, benim ya da Hayriye için kolay olsun. Siyasi bir roman mı emin değilim ama 90'ların politik atmosferine yakından bakmaya çalışma denemesi diyebilirim. 80'lerde çocuk olan benim kuşağımın bugün yapıp ettiklerine bakıp, hepsini aynı kefeye koymayı, yargılamayı hiç istemem. Her birimiz yaptığımız seçimlerle yerimizi, tutumumuzu yeterince belli ettik. Gezi bize korkusuz büyüyen bir kuşağın, hiç de politik argümanlara ihtiyaç duymadan, kendi varoluşlarına, yaşam biçimlerine nasıl sahip çıktığını gösterdi. Gezi deneyimi farklı dünya görüşünden birçok insan için milat oldu. Aynı zamanda siyasetle uğraşanların, kendilerine devrimci diyenlerin, başkasının derdiyle dertlenenlerin, iktidarın karşısında olmayı haysiyetiyle hizalayanların önünde durduğu kocaman bir boy aynasıdır. O gençlerin eylem biçimleri, slogan dilleri, protesto yöntemleri, paranın dolaşımda olmadığı bir dayanışma becerisi ezberleri bozdu. Bu yeni muhalefet anlayışı 12 Eylül'den bu yana toplumun nasıl bir değişimden geçtiğini ama devletin zulüm etme, can alma, kendi gençlerine kıyma konusundaki kararlılığından bir adım geri sapmadığını da gösteriyor. Bence Gezi sürecinin en acıklı yanı da budur. Yazarken mizah yapmaktan çok korkarım hatta hiç yeltenmem. Edebiyatta zaten mizahın terazisi pek hassastır. Dozunu fazla kaçırırsanız kahramanınızı karikatürize eder, kendinizi de komik duruma düşürürsünüz. Sorunuzdan anladığım kadarıyla yazar olarak ben bu sınavdan gayet bilinçsiz bir şekilde geçmişim. Kitaptaki mizahi ton sanırım karakter özelliğimden, Bitirgen'in Bilinmeyenler Ülkesi'ne kaçısı gibi benim de en karanlık zamanlarda olaylara biraz sarkastik bakmaya çalışmam, mizahla en azından kendi önümü aydınlatma, yoluma devam etme refleksimin yazım sürecinde pırt diye ortaya çıkmasında, benim de buna karşı bir önlem almayışımdandır."} {"url": "https://egoistokur.com/cocuklar-icin-harika-bir-macera-en-kahraman-kirpi-bizim-kipr", "text": "Bazı kitapları karıştırmaya başladıktan sonra bir bakmışsınız ki son sayfaya gelivermişsiniz. İşte Kipri benim böyle bir vapur seyahati sırasında aşık olduğum kitaplardan. Anlatayım... Mahallede bütün kirpilerin gitmeye can attığı bir park vardı. Parkın önündeyse vızır vızır işleyen bir cadde... Ah ne zordu caddeden karşıya geçmek! Arabalar, bisikletler, kamyonlar, hepsi kirpiler için hayati tehlike taşıyordu. Bizim küçük kahraman yavru kirpimizse karşıdan karşıya geçmek için güvenli bir yöntem bulabileceğine inandı. İnsanları izledi, azmetti ve sonunda önce trafik canavarını yendi, sonra da Azmi adını alarak bir efsaneye dönüştü. Kitabın adının niçin Kipri olduğuna gelince, işte onu söylemeyeyim. Sürpirizi kaçmasın. Kipri onun bol resimli, bol eğlenceli kitaplarından biri. Gökçe Ateş Aytuğ'un harika çevirisiyle yayınlandığını da eklemek isterim."} {"url": "https://egoistokur.com/cocuklar-icin-yazma-dersleri-en-guzel-oykunu-ya", "text": "Biliyorsunuz, yaratıcı yazarlık tavsiyelerini seviyorum ve bu konudaki kitapları, ufuk açıcı, cesaret verici olduklarına inandığım sürece, destekliyorum. Sevmediklerim, edebiyatın ne olduğundan dem vurarak kafa ütüleyen, iç sıkıcı kitaplar... Okuyanda yazma arzusu uyandırmak yerine, yazmayı korkutucu bir şey haline getirdiklerini düşünüyor ve onlardan titizlikle uzak duruyorum. Parlak, heveslendiren örneklere ise bayılıyorum. Domingo Yayınları'nın çocuklar için yayınladığı En Güzel Öykünü Yaz, tam da böyle bir kitap. Soldaki illüstrasyon Christopher Edge'in Twelve Minutes to Midnight kitabından. Sağdaki illüstrasyon ise En Güzel Öykünü Yazdan. Evet, yapabilirsin! İşte en iyi öykünü yazmak için ihtiyacın olan HER ŞEY! diye başlıyor ve bir dolu küçük ama mühim dersle devam ediyor. Yaratıcılığı parlatacak öneriler, ilham verici fikirler, yazarken kesinlikle uzak durulması gereken tuzaklar da var. Okumayı seven bir çocuğun hemen şimdi, burada kalemi eline alıp yazmaya başlaması için gereken her şeyi içeren harika ve kesinlikle çok eğlenceli bir alet çantası... Üstelik Domingo ekibi kuru bir çeviri yerine Türk yazarlardan örnekler seçerek ve bizden deyimler ekleyerek kitabı yerlileştirmeyi ihmal etmemiş. En güzeli korku, polisiye, aşk, fantastik, bilimkurgu gibi türlerin de ayrı ayrı ele alınması... Senaryo yazımına dair bir bölüm bile mevcut. Derslerin hepsi şahane illüstrasyonlarla süslenmiş. Büyüleyici kelimeler kullan: Hatta dilersen kendi kelimelerini yarat. Ve okuru sersemletecek bir sonla noktayı koy: Harika öyküler harika sonlara ihtiyaç duyar."} {"url": "https://egoistokur.com/cocuklar-james-joyce-okuyor-ve-daha-neler-nele", "text": "Çocuklar James Joyce okuyor. Ve daha neler neler! En genç yayınevimiz Hep Kitap'ın çocuk kitaplarına kelimenin tam anlamıyla bayıldım. Hele Franziska Biermann'ın yazıp resimlediği Bay Tilki'nin hastası oldum. Gerçi Bay Tilki'nin kitaplarla ilişkisi biraz farklı. Kendisi edebi tat aldığı kitapların kütüphanesinde değil de midesinde durmasını tercih ediyor. Eh, iştahlı da... Dolayısıyla başı dertten derde giriyor. Israr etmeyin sonunu anlatmayacağım. Troisdorf Resimli Kitap Ödülü ve Fallt aus dem Rahmen Edebiyat Ödülü sahibi Kitapsever Bay Tilkiyi kendiniz keşfedin. Hoşunuza giderse ikinci macerası da hazır ayrıca... Biraz ipucu: İkinci macerada Bay Tilki, kitabı çoksatanlar listesine girip filme çekilince, uluslararası üne kavuşan bir yazar olarak çıkıyor karşımıza. Ama bir problemi vardır: Bir sonraki kitabı için aldığı tüm notları ve karalamaları çalınmıştır. (Kendi mi yedi mi acaba diye sormak geliyor içimden ama İyiliksever Bay Tilkiyi henüz okumadığım için cevabı bilemiyorum. Aynı yayınevinden çıkan ve İçinde resimler yoksa, kitap okumak neye yarar! kategorisine dahil edebileceğim bir diğer James Joyce imzalı bir mücevher: Kopenhag'ın Kedileri. Yazarın 1936'da postayla küçük torunu Stephen'a gönderdiği ve çok yakın zamanda keşfedilen bu kısa öykünün kahramanları caddede karşıdan karşıya geçerken çok zorlanan ve kendilerine yol gösterecek, yardım edecek birine ihtiyaç duyan kediler. O tarihte Kopenhag'ta bulunan Joyce, Sana şeker ya da kedi göndermek isterdim ama burada ikisi de yok, o yüzden bir öykü yazdım demiş torununa. Buradan şu sonuca varabiliriz: Bence Joyce gerçek bir kedi aşığıymış. Nihayetinde, torunu için yazdığı bir diğer öykünün adı, Kedi ile Şeytan... İletişim'den çıkmıştı. Ama belki de kedileri seven aslında Stephen'dı, kim bilir. Fakat ben ısrarlıyım... 20'inci yüzyılın en önemli romanı Ulysseste kahramanımız Leopold Bloom'la tanıştığımız bölümünü hatırlamakta fayda var: Yumuşak kalpli Bloom ile çok acıkmış bir sokak kedisi arasında geçen diyalog, bence Joyce'un kedi sevgisini de açıklar nitelikte. Napoli Dörtlemesi ile tüm dünyada milyonlarca okura ulaşan Elena Ferrante bu kez bir çocuk kitabıyla okur karşısında. Kumsalda Bir Gece, Ferrante sevenlerin kaçırmak istemeyeceği bir masal. Yarının Ferrante sevenleri için de şahane bir tanışma fırsatı. Kitabı resimleyen Mara Cerri'nin de harika bir iş çıkardığını söylemek isterim. Arkadaşları, prenses bir annesi ve aktör bir babası olduğu için çok şanslı olduğunu söyleseler de küçük Elias'ın derdi büyük: Annesi ve babası hep meşgul; hep meşgul! Düşünsenize; yedi yaşına gelmişsiniz ve 'Uzaylılar' oyununun nasıl oynandığını hala bilmeyen bir anneniz ve uçurtma yapmayı doğru dürüst öğrenememiş bir babanız var. Olacak şey değil! Çek yazar Iva Prochazkova'nın Büyükannem Cebimde adlı kitabı, yalnızlık çeken çocukların düşlerini renklendirecek sıcacık bir dostluk öyküsü anlatıyor. Kitap Marion Goedelt'in tatlı resimleriyle ete kemiğe bürünmüş. Tuhaf şeyler olmuş, olmaya da devam ediyor! Önce herkesin kitapçılarda kuyruk olup beklediği şimdiye kadar yazılmış en güzel öykü kimse onu okuyamadan ortadan kaybolmuş. Sonra, Alba ve Diego kardeşler en sevdikleri kitap Peter Panı okurken, öyküde hiç olmaması gereken bir sahneye rastlamış; Kaptan Kanca'nın lazer tabancası kullandığı bir sahneye! Eh, merak etmek iki kardeşin hakkı: Bir tarafta kimse okuyamadan ortadan kaybolan yepyeni bir kitap, diğer tarafta içine tuhaf karakterler sızan ünlü bir klasik. Bu ikisi arasında bir ilişki olabilir mi? Alba ve Diego hem kayıp kitabı bulmak hem de Peter Panı eski haline döndürmek zorundalar. Ama bunun için önce o öykülere sızmaları, içine girip neler döndüğünü anlamaları gerek... Kitapçılardan oluşan çok gizli bir örgüt onların Peter Panın sihirli dünyasına girmelerine yardım edecek. Sonra mı? Sonrası hayal edebileceğinizin bile ötesinde. Owen Skye'ın hayatı tehlike ve maceralarla doludur. Bataklık Adam yakındaki tarlada pusuda bekler, uzaylılar mesaj yollar... Bir de gözleri tıpkı birer mücevher gibi parlayan Sylvia vardır. İşler karıştığında insanın, yanında kardeşlerinin olduğunu bilmesi güzel şey! Ve Andy ve Leonard hep Skye'ın yanında neyse ki."} {"url": "https://egoistokur.com/cocuklari-eglendirebiliyorsam-catlak-lakabini-iltifat-sayari", "text": "Unutmadan; Yavaş röportajın sonunda en sevdiği çocuk kitaplarının bir listesini de verdi. Aralarında adlarını bile duymadıklarım var ama aramaya, okumaya şimdiden başladım. Gökçe Gökçeer yazdı: Çok acayip bir amca ve arkadaşı zebra! Fotoğraf, Kürşat Bayhan imzasını taşıyor. Genç Osman Yavaş'ın kitaplarındaki çizimlerse Nalan Alaca'ya ait. Zebra mı? O aslında bir ihtiyaçtan doğdu. Yeğenlerime ne okusam, ne anlatsam, onları nasıl oyalasam diye düşünürken, kendimi bir hikaye anlatırken buldum. Birincisi, doğru tahmin ettiniz, bu hikayelerin içinde ben de varım. Uydurukçuluğuna gelince; esas kahramanımız Zebra'nın geçmişi hakkında pek bilgi sahibi değiliz zaten, dolayısıyla amcanın anlattıklarına inanmaktan başka çaremiz yok. İşin aslı onun çatlaklığını ben de seviyorum... Düşünsenize; çocukken masalları çok seven birçok kişi onları artık hatırlamıyor bile. Günlük hayatın zorlukları, tatsızlıkları bu kadar ağır basarken, çocuklarla çocuk olmam ve zaman zaman hayal alemine balıklama dalabilmem beni çatlak yapıyorsa, üstüne üstlük bu şekilde çocukları ve bazı büyükleri eğlendirebiliyorsam, 'çatlak' lakabını iltifat olarak kabul ederim. Mümkün tabii! Karakterim sınırları zorlayabiliyor. Ama aslında bize doğru olarak sunulan bazı şeylerin esasen ne kadar eğreti, ne kadar yanlış olduğunu anlatmak istiyordum sadece. Bunun için gerekirse ve işe yarayacaksa, her şeyi baş aşağı gösterebilirim. Artık çok fazla gülmüyorsak ve hayatın eğlenceli taraflarını neredeyse unutmaya başlamışsak, 'uydurmak' elbette çok zor. Ama tutunabildiğiniz, keyif aldığınız şeyler varsa, çok da zor olmuyor. Bu çok zor bir soru. Mümkünse o an için en zor görünen yolda, hiçbir yalana başvurmadan, yani dürüstlükle ilerlemek, sonra da bunun verdiği 'kuş gibi hafiflik' hissiyle uçmak en güzeli. Beni en mutlu edecek yol bu olurdu. 'Yalan' kısmım galiba bunun devamında başlıyor. Artık altında ezilebileceğim bir şey kalmayınca, büyük bir vicdan rahatlığı ve mutluluk hissiyle hikayelerimdeki devasa nesneleri minicik taşlarmışçasına sağa sola fırlatmaya başlayabiliyorum. Hayatımı güzelleştiren kuyruklu yalanlarım oluveriyor bunlar. Kesinlikle katılıyorum. Ebeveynler çocuklarını korumak adına onlara hayvanların cısss, kötü! olduklarını anlatıyor ve bu şekilde çocukların hayvanlardan korkmasına sebep oluyor. Bu yüzden, çocuklara hayvanları güzel bir şekilde anlatmak çok önemli... 'İnsanı yalanlarına bağımlı kılan türden bir uydurukçu' olduğum kısmına gelince; doğru, yeğenlerim beni gördükleri her yerde Hadi sonra ne olduğunu anlatsana! diye sıkıştırıyor. Demek ki gerçekten de bağımlılık yapan bir tarafı varmış uydurukçuluğumun. Çevirmenlikte de, müzisyenlikte de okullu değil alaylıyım. Haliyle beni zorlayacak her şey ilgimi çekiyor. Müzikte elime geçen her enstrümanı çalmayı öğrenmek istiyorum mesela. Edebiyatta da böyle oluyor. İsviçre'de doğup büyüdüm, Almanca biliyorum ve bu dili Türkçe'ye çevirirken ne kadar ileri gidebileceğimi de görmek istiyorum. Kitapların sonunda, kare kodlar aracılığıyla ya da internetten dinlenecek şarkılar var. Sözleri de, müzikleri de kendisi yazmış. Böyle bir düşünce yoktu aklımda ama sonra, çocukken böyle bir şeyin beni ne kadar mutlu edeceğini düşününce üşenmeyip şarkı da yazdım ve haliyle bunu yaparken çok eğlendim diyor. Babama arkadaşlarının bir gitar hediye etmesiyle başladı her şey. Nasıl kimileri, yakın çevresinde birileri ona boksör dedi diye boksör oluyorsa, ben de etrafımda bir gitar bulunduğu için müziğe bulaştım. Evet, Mavisakal, solist olarak dahil olduğum 'Kan Kokusu' albümüyle 'efsane' sayılıyor, 2012 tarihli solo albümüm 'Gökyüzü Masmavi' bugün hala dinleniyor ve bunlar beni inanılmaz mutlu ediyor. Öte yandan müziğe büyük bir aşkla bağlı olsam da hiçbir zaman iddialı olmadım. Ama şu var: İnsan tutkusunu bulduktan sonra ondan ayrılmamalı. Zihne de bedene de bundan iyi gelen şey yok. 1990'larda kimi müzisyenler sırf imaj uğruna yaz sıcağında deri ceketle kameralara yakalandılar Bodrum sahillerinde. Yani rockçı da olsa birçok insan istediği gibi bir hayat sürmüyor. Ben mecbur olduğum şeyleri değil, içimden gelenleri yapıyorum. Madem rock'çıyım, bana şöyle her şeyi yerden yere vuracağım bir kitap yakışır düşüncesiyle yazsam, sadece piyasaya bir 'zoraki' eser daha eklenmiş olurdu. Ah, o kaygılar! İnsan kesinlikle mecburiyetleri bir kenara itip kendi seçtiği yoldan devam etmeli. inal Kültür Yaynınları'na Amcam ve Benin ilk macerası olan Havaalanında Bir Zebrayı ilk verdiğimde, bana birkaç illüstratör ismi önerdiler. Aralarında Nalan Alaca da vardı. Çizimlerini görünce hemen kararımı verdim. İlk taslakları gönderdiğindeyse artık dönülmez bir yola girmiştik. İkinci kitap olan Restoran Macerasında da birlikte çalıştık. Bu şekilde devam edeceğimizi ve daha birçok macerayı onunla birlikte anlatacağımızı ümit ediyorum. Nalan, anlattıklarımı ve hayalimde canlananları harika bir üslupla resimliyor. Çizimler o kadar tatlı ki bazen sırf onlara tekrar tekrar bakmak için kitapları açtığım oluyor. Uyumlu ve çalışılması çok keyifli biri."} {"url": "https://egoistokur.com/cocuklari-maceraya-davet-eden-10-kita", "text": "Sadede geliyorum: En genç yayınevimiz Hep Kitap'ın çocuk kitaplarına kelimenin tam anlamıyla bayıldım. Hele Franziska Biermann'ın yazıp resimlediği Bay Tilki'nin hastası oldum. Gerçi Bay Tilki'nin kitaplarla ilişkisi biraz farklı. Kendisi edebi tat aldığı kitapların kütüphanesinde değil de midesinde durmasını tercih ediyor. Eh, iştahlı da... Dolayısıyla başı dertten derde giriyor. Israr etmeyin sonunu anlatmayacağım. Troisdorf Resimli Kitap Ödülü ve Fallt aus dem Rahmen Edebiyat Ödülü sahibi Kitapsever Bay Tilkiyi kendiniz keşfedin. Hoşunuza giderse ikinci macerası da hazır ayrıca... Biraz ipucu: İkinci macerada Bay Tilki, kitabı çoksatanlar listesine girip filme çekilince, uluslararası üne kavuşan bir yazar olarak çıkıyor karşımıza. Ama bir problemi vardır: Bir sonraki kitabı için aldığı tüm notları ve karalamaları çalınmıştır. (Kendi mi yedi mi acaba diye sormak geliyor içimden ama İyiliksever Bay Tilkiyi henüz okumadığım için cevabı bilemiyorum. Küçük sefil ev cini Dobby, Privet Drive'da bir anda ortaya çıkıp Harry Potter'ın Hogwarts'a kesinlikle geri dönmemesi için ısrar edince Harry, bunun ardında ezeli düşmanı Draco Malfoy'un olabileceğinden şüphelenir. Ron Weasley'nin korkunç Dursley'lerden sihirli bir uçan araba yardımıyla kurtardığı Harry, yazın kalan günlerini Kovuk'ta geçirir. Weasley'lerle yaşam dikkat dağıtıcı bir sürü sihirli şeyle doludur, Harry kısa sürede Dobby'nin çılgın uyarılarını unutur. Ama okulda karanlık bir koridorda Dobby'nin korkunç şeyler olacağına dair öngörülerini yineleyen korkunç bir mesaj bulunur... Hatırladınız mı? J. K. Rowling'in klasikleşen serisinin ikinci kitabı Sırlar Odasının konusu buydu. Kitap şimdi muazzam illüstrasyonlarla, ciltli ve büyük boy olarak yeniden yayımlandı. Resimlerin, efsane illüstratör Kate Greenaway'in anısına verilen ödülün en önemli kazananlarından biri sayılan Jim Kay'e ait olduğunu ekleyelim. Kay, büyücüler dünyasını neredeyse büyülü ayrıntılarla canlandırıyor... Hem hayranlar hem de yeni okurlar için mükemmel. İngiltere'de Oxford Yayınları tarafından basıldıktan sonra birçok ülkede yayımlanan ve büyük başarı kazanan Yaratık Öğretmen serisinin ikinci kitabı Yaratık Öğretmen Çıldırdı da tıpkı ilk kitap gibi çocuklara devasa eğlence vaat ediyor. Jake ve sınıfı, Wilf'in Vahşi Macera Parkı'nın açılışına gidiyor. Bu çılgın park muhteşem oyunlarla dolu ama en sevdikleri öğretmenleri Bay Hyde'ın yine o meşhur Yaratık'a dönüşmesiyle işler çığırından çıkıyor, kargaşa başlıyor! Biz de hem eğlenerek okuyoruz hem de merak ediyoruz, acaba Jake ve arkadaşları, gözden kaybolan Yaratık'ı bulup, öğretmenleri hakkındaki gerçek ortaya çıkmadan önce yeniden Bay Hyde'a dönüşmesini sağlayabilecekler mi? Son sürat akan bir nehirde yol almak kadar heyecan verici ve takla atan timsah kadar eğlenceli bir maceraya hazır olun! Soru 1) Belalı bir korsan, şu bizim Zehir Reis. Sürekli hazine peşinde, denizleri aşıyor. Bakalım, bir insanın sahip olabileceği en büyük hazineyi bulabilecek mi? Cevabı, Zehir Reisi okuyanlardan alalım. Soru 2) Büyük Şef, Küçük Kızılderili, sana verilecek adı hak etmek için güneş batmadan önce olağanüstü bir şey yapmalısın... diyor. Peki Küçük Kızılderili'nin adı ne olacak? Cesur Kartal mı, Minik Karınca mı? Küçük Kızılderiliyi okursanız, öğrenirsiniz. Soru 3) Kitaplarla dostluk kurmak öykülerde de güzel... Tıka basa dolu bir kütüphanenin raflarından bir kitap düşer yere, yuvarlanarak. Kitaptaki öyküde yer alan kurt da çarpmanın şiddetiyle dışarı fırlar ve kendini gizemli bir odanın içinde bulur. Ama vakit yok, zavallı kurt acele etmeli! Odada dolaşan korkunç kediden kaçmak için, kendine sığınacağı yeni bir kitap ve acilen yeni bir öykü bulmak zorunda! Bulabilecek mi? Kitaptan Düşen Kurtu okuyalım, öğrenelim. Thierry Robberecht, Gregoire Mabire ve Quentin Greban'ın kitapları Remzi Kitabevi'nden çıktı. Kitaplar, edebiyat sevgisi, merak, yardımlaşma ve paylaşmanın gücü... Hayaller, gizemler ve merak... Japon yazar Sachiko Kashiwaba bizi küçük bir kütüphanede sihirli bir yolculuğa davet ediyor. Okuduğumuz kitaplardaki karakterlerin başlarına daha sonra ne geldiğini merak ederiz ya hep, Bitmemiş Hikayeler Kütüphanesinde tam tersi oluyor, karakterler kitaplardan teker teker fırlıyor ve okurlarının peşine düşüyor. Hadi biraz anlatayım... Küçük bir kasabanın kuytu kütüphanesinde çok acayip şeyler olur. Karakterler durup dururken kitaplardan çıkar ve içine kapanık kütüphaneci Momo'nun yardımına başvururlar. Merak ettikleri şey, hikayelerini okuyan çocuklara daha sonra ne olduğudur. Momo da çaresiz bu vahşi ve haşarı konuklara yardım eder. Ama onun da yardıma ihtiyacı vardır. Bir not: Kitabı resimleyen, Tokyo metrosunun Fukutoshin ve Shinjuku San-chome istasyonlarındaki mozaik duvara Alice Harikalar Diyarındadan motifler yaparak tanınan Yoko Yamamoto. Siz hiç gecenin bir yarısı korsanlar tarafından kaçırılıp Kesin Ölüm'ün Yağlı Sırığı'nda yürümeye zorlandınız mı? Peki ya hiç süt içme yarışında bir dev ayıya meydan okudunuz mu? Ne dediniz, hayır mı? O zaman Mabel Jones'un akıl almaz maceraları sizin için çok heyecan verici, nefes kesici ve hatta dehşet verici olabilir. Will Mabbitt'in 2016 Branford Boase Ödülü finalisti olan kitabı Mabel Jones'un Akıl Almaz Maceraları, Ross Collins'in çizimleri ve Sevin Okyay'ın çevirisiyle macera dolu bir okuma şöleni sunuyor. Konuya gelince... Hiçbir şeyden korkmadığını iddia eden Mabel Jones mışıl mışıl uyurken ani bir gürültü onu uyandırır. Ortamda şüpheli bir sessizlik mevcuttur. Etrafı araştırırken farkında bile olmadan O İŞ'i yapar ve sessiz lemur Uğursuz Sus tarafından anında başka bir mekana ve zamana paketlenir. Mabel artık Korkunç Larva adlı korsan gemisinde Ebenezer Çatlak'ın hizmetindedir ve yeniden insanların arasına dönebilmek için maceradan maceraya koşmak zorundadır. İki Medyum Karşı Karşıya Gelirse Ne Olur? Hele bu medyumlar genç hatta pek gençse... Hayaletleri görebildiğinden artık kesinlikle emin olan Kat, zamanla onlarla iletişim kurma korkusunu da yenmeye başlamıştır. En iyi arkadaşı ve tabii ki gerçek bir hayalet olan Jac'le Fısıldayan Çamlar Dağ Evi'ne gider ve birlikte çoktan ölmüş bir medyumu ait olduğu yere göndermeyi denerler. Fakat bilirsiniz, tecrübe her zaman çok mühimdir ve bizim iki çaylağın beceriksizlikleri sonucu işler kontrolden çıkar. Kısacası iç karartıcı kara bulutlarla savaşmaktan en iyi arkadaşıyla kavga etmeye kadar birçok talihsiz olay yaşadığı Fısıldayan Çamlar Dağ Evi'ndeki bir haftalık tatil Kat için gerçek bir felaket olmuştur. Üstelik şimdi karşısında iki seçenek vardır: Yoluna ya yanlış yönlendirilmiş bir ruhla devam edecek ya da işler ters gittiğinde ondan bile daha tehditkar olabilen en iyi arkadaşıyla karşı karşıya gelecektir. Genç yazar Elizabeth Cody Kimmel, Hayalet Arkadaşlarım serisinin yeni kitabıyla okur karşısında. Bitirirken, yukarıdaki özete bakıp bu kitabın okurken insanı tir tir titreteceğini zannedenlere yanıldıklarını söylemek isterim, çünkü Mutsuz Medyum hem çok eğlenceli hem de resimleri bir harika. Sherlock Holmes gibi zeki bir dedektif, Dr. Jekyll gibi azimli bir bilim insanı ve Harry Potter'dan bu yana görebileceğiniz en sıra dışı genç kahraman, özetle Flavia. Böylece, olasılıklar ve bağlantılarla dolu bir bilimsel araştırma süreci başlar. Önce Flavia'nın cinayetle suçlanan babası Albay de Luce, nezarethanede küçük kızına inanılmaz bir hikaye anlatıyor. Ardından da artık ayrı zamanlarda gerçekleşmiş iki cinayeti birbirine bağlayarak yeni şüphelilerin peşine düşmek için yeterli bilgiye sahip olan Flavia araştırmalarına başlıyor. Ve sonunda karşısında İngiltere Kralı'nı buluyor. Sonrasını okuyun... Turtanın En Tatlı Yeri gizemli ve sürükleyici bir polisiye. Bir çocuk nasıl düşünür, daha önemlisi ne kadar derinden hissedebilir? Soruyorum, çünkü elimdeki kitap, yani Lotarya tam olarak bununla ilgili. O kadar çok sayıda ödül kazanmış, hakkında öyle şahane yazılar yazılmış ki şahsen kitabı alır almaz okumaya başladım. Bir çeşit iskambil destesini andıran kitabın tasarımı da çok farklı ve güzel. Konuya gelince... Dağılmış bir ailenin kızı olan 11 yaşındaki Luz Maria Castillo, konuşmamayı tercih ediyor ve büründüğü sessizliğin içinde teselliyi çok sevdiği lotarya kartlarında arıyor. Her bir kart aşka, sadakata, aidiyete, şiddete, trajediye, umuda dair farklı bir anıyı temsil ediyor Luz Maria için. O kartları teker teker açarken, kartlardan bize başka ailelerin dramları da yansımaya başlıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/cocuklarla-okuyoru", "text": "Hiç yazı kullanmadan hazırladığı sessiz kitabı Uzakla dünya çapında ün kazanan ve böylelikle hepimizin akınla kelimelerin kullanılmadığı bir edebiyatın mümkün olabileceği gibi çılgın bir fikri sokan Avustralyalı yazar-çizer Shaun Tan'den yine evrensel temalar üzerine kurulu güçlü bir resimli öykü. Genç yaşında, kariyerine Oscar dahil sayısız ödül sığdıran Shaun Tan'in, çocukken ağabeyiyle çıktığı balık tutma maceraları ve yaşadığı şehirlerde kendisini etkileyen mimari yapılar gibi kişisel deneyimlerinden yola çıkarak yarattığı bu gerçeküstü dünyada karşımıza çıkan tablo gibi enstantanelerin her biri göz kamaştırıyor. Arka kapakta vurgulandığı gibi; siz siz olun asla kuralları çiğnemeyin, özellikle de ne olduklarını anlamıyorsanız... Hele şu kuralı: Shaun Tan yazmışsa okuyun, düş kırıklığına uğramazsınız! Müze, müzelere ilişkin durağan ve eski algımızı çocuksu bir coşkuyla bozan enerji dolu bir kitap! Amerikalı yazar Susan Verde'yle ödüllü illüstratör Peter H. Reynolds'un birlikte yarattıkları eser, hem küçükleri hem büyükleri etkileyecek nitelikte. Okuru bir sanat müzesinin kapısından içeriye, sınırsız bir hayaller dünyasına davet eden kitap, Van Gogh, Picasso, Rodin gibi ünlü sanatçıların eserlerini örnekleyerek, eğlenceli ve düşündürücü müze yolculukları tavsiye ediyor. Dünyaca ünlü sanat eserlerinin önünde bambaşka duygulara kapılan, hayallere dalan bir kız çocuğu eşliğinde yaşamın bin bir halini anımsatan bu kitabı her yaştan çocuk çok sevecek. Bir eleştirmen, Müzede kahkaha atmanın, poz vermenin, meraklı sorular sormanın aslında ne kadar ne kadar doğal olduğunu hem çocuklara hem de yetişkinlere hatırlatan bir kitap yorumunda bulunmuş. Yazarlıkta karar kılıncaya kadar, boks antrenörlüğünden ressam ve heykeltıraşlara modellik yapmaya, muz plantasyonlarında hamallıktan gece kulüplerinde garsonluğa kadar çeşitli işlerde çalışan Jose Mauro de Vasconcelos'un başyapıtı Şeker Portakalı, günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsünü anlatıyor. Can Yayınları'ndan Utku Lomlu tasarımıyla çıkan kitap bir Aydın Emeç çevirisi. Bu romanı bitirdikten sonra yazarın Güneşi Uyandıralım ve Delifişek adlı romanlarını da edinebilir ve Zeze'nin serüvenlerinin devamını okuyabilirsiniz. Bir zamanlar Messina'da, Kola adında bir oğlu olan bir kadın yaşarmış. Kola sabahtan akşama kadar hep denizdeymiş. Annesi de ona kıyıdan, 'Kola! Kola! Karaya çık, sen balık değilsin ki!' diye seslenirmiş. Ama oğlu hep daha uzaklara yüzermiş. Zavallı annenin de bağırmaktan karnına ağrılar girermiş. Günlerden bir gün, oğlu onu o kadar bağırtmış ki zavallı kadıncağızın sabrı taşmış, 'Kola! Dilerim balık olasın!' diye haykırmış. Şimdi... Büyük yazar Italo Calvino'yla denizler altına dalmaya, Venedik, Sicilya, Palermo ve diğer şehirlerde anlatılan İtalyan masallarını dinlemeye var mısınız? Deniz Masalları adlı kitapta Balık Koladan Yosunlarla Kaplı Adama sularda geçen altı güzel İtalyan masalı, Barbara Nascimbeni'nin renkli illüstrasyonlarıyla hayat buluyor. Hatırlatırım; Kola'nın yeniden karaya ayak basıp basamayacağını da ancak kitabı okuyunca öğreneceğiz."} {"url": "https://egoistokur.com/cok-acayip-bir-amca-ve-arkadasi-zebr", "text": "Çok acayip bir amca ve arkadaşı zebra! Gökçe Gökçeer'in yazılarını ne kadar sevdiğimi biliyorsunuz. Bu yazı için de ona sıkı sıkı sarılmak istedim. Beni böyle tatlı bir kitapla ve şahane yazarıyla tanıştırdığı için. Efsane grup Mavi Sakal'ın solistiyken kariyerine solo devam etmeyi seçen ve daha da güzeli bu kariyeri çocuk kitaplarıyla renklendiren Genç Osman Yavaş'ı, Gökçe gibi artık ben de takip edeceğim. Final Kültür Sanat Yayınları'ndan geçenlerde çıkan Amcam ve Ben serisinin ilk kitabı Havaalanında Bir Zebra, genç yerli yazarlara daha çok şans verilmesi gerektiğini bir kez daha ispatlıyor. Gerçi son dönemde bu şansın verilmediğini söylemek de pek doğru olmaz. Artık eskisi gibi belli isimlerin etrafında dönmüyor çocuk edebiyatı. Hem yerli hem yabancı, özgün yapıtlara her zaman ihtiyacımız var. Genç Osman Yavaş, yazar olarak adı gibi genç ama müziğe yıllarını vermiş biri. Onu efsane Mavi Sakal grubunun solisti olarak hafızamıza kazıdık. 2012'de çıkardığı Gökyüzü Masmavi albümüyle kariyerine tek başına devam eden Yavaş, aslında yayın dünyasında daha önce çevirmen olarak da iz bırakmış; Goethe ve Rilke çevirileri yapmış, bu yolda ilerlemeye de ediyor. Ne iyi etmiş ki, bir de kitap yazmış. Amcam ve Ben serisinin ikinci kitabını heyecanla bekliyorum, çünkü ilk kitabı okurken çok eğlendim. Ben de arada mesajımı verdim, rahatladım! O halde, yazımı nihayetlendirebilirim. Kitabı yeğenleri Peri ve Elif'e ithaf eden, son derece akıcı ve eğlenceli bir dile sahip olan Genç Osman Yavaş'ın çocuk kitabı yazmaya devam etmesini naçizane tavsiye eder, yeni kitaplarını okumayı çok istediğimin altını çizerim. Bu arada kitabın arkasında yer alan, Yavaş'ın bu seri için özel olarak bestelediği şarkılar da işin son dakika sürprizi olsun. Yazarı ve kitabı keşfedip yayımlamaya değer bulan Final Kültür Sanat Yayınları'na ve çizimleriyle hikayeye bambaşka bir hava katan Nalan Alaca'ya teşekkürler."} {"url": "https://egoistokur.com/cok-genc-cok-cahil-cok-merhametsi", "text": "Suya, toprağa, gökyüzüne, ağaçlara hatta rüzgarda uçan yapraklara yazan Hande Şarman bu kez bir aşk masalı yazdı. Birbirine aşık iki büyücünün hikayesi biraz melankolik, çokça hüzünlü ama çok güzel. Bir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde bir yerlerde hiç eşyası olmayan ferah ama küçücük bir evde yaşayan bir çift varmış. Nehir kenarındaki bu ev, misafir ağırladığı görülmemiş, bacası tütmeyen, kendi halinde ama değişik bir evmiş. Sözü geçen çift de kadim zamanlardan kalma en güçlü büyülere hakim büyücülermiş. Onlar aslında birer su perisiymiş. Zavallı güzel yaratıklar bir tür lanetle yaralanmış, aynı anda bir tür kutsama ile ödüllendirilmişlermiş. Kendilerinin bile tam hatırlayamadıkları kadar uzun zaman önce olmuş bütün bunlar. Cezalandırılmalarının sebebi birbirilerine aşırı düşkünlükleriymiş. Aşkları o kadar büyükmüş ki asıl işlerini çok uzun zaman ihmal edip büyücüler topluluğunda bir sürü soruna yol açmışlar. En affedilmez suçları ise izinsiz bir şekilde sık sık zamanda yolculuk etmeleriymiş. Yasak olan ve ancak kurul kararlarıyla onaylanıp uygulanabilen bu büyüyü yaparak defalarca birbirilerini büyük ve geri dönüşü olmayan yaralardan, kazalardan ve savaşlardan kurtarmışlar. Zamanla bu şekilde oynamak, kaderi değiştirmek, evrende kötülüğü tetiklediği ve güçlendirdiği için çok tehlikeli ve yasakmış. Bizimkiler ise birbirileri için her şeyi göze almaya daima hazırlarmış işte. En eski büyücüler, hem bu aşkı göz ardı edememişler hem de bu suçlara izin veremeyiz demişler ve bu çifti birbirilerine ve insanlar diyarında yaşamaya mahkum etmişler. Aslına bakarsınız bizimkilerin umrunda bile olmamış. Nasılsa birlikteler. Eskisi kadar güçlü olmasalar ne çıkar! Hayattalar, birlikteler; yeter. Şimdi nehir kenarındaki evde tek başlarına kalmış olan bu çift, artık sadece birbirilerine büyü yapabildikleri ve dünyada kaldıkları için insan formunda gezdikleri için temkinli olmak zorundalarmış. Birbirilerini bir şeylere dönüştürerek oyunlar oynar, işlerini görür, işleri bitince büyüyü sonlandırırlarmış. Sanki gerçekten de birbirilerinden başka hiçbir şeye ihtiyaçları yokmuş. Bir fincan çay mı istedin? Al ben senin için bir fincan çay oldum, iç. Uykun mu geldi, ben senin için dünyanın en rahat yatağına dönüşürüm. İyi uykular. Avlanmak için mızrak mı lazım oldu? Benden daha ölümcül bir mızrak bulamazsın! Ancak gün gelmiş bizim çift bazı şeyleri birlikte yapamamaktan yakınır olmuş. Binlerce yıl yaşamaktan da sıkılmış olabilirlermiş ama bunu kendilerine bile itiraf edemezlermiş. Çünkü bir şeylerden sıkılmak aslında onların doğasında da varmış. Cezalarını çektikleri bu coğrafyada yaşayan insanlar gibi. Günlerden bir gün, canlarına tak edince evin önünde nehre bakarken Başımıza ne gelebilir ki demişler. Çıkalım yola, gidelim. Belki bu büyüyü bozacak biriyle karşılaşırız. Belki kaderimiz bu değildir, görelim. O anda evi bırakıp çıkmışlar yola. Yollarda ağaçsız kalmış orman perileri, taş kılığında ajanlar, ruhsuz insanlar, dengesiz kediler, kafası karışık devler gibi pek çok tehlike atlatmışlar. Biri diğerini bir ormana dönüştürmüş, büyüyü bozarken ormanın büyük kısmını gerçeklikte bırakmışlar; orman perileri mutlu olmuş. Ruhsuz insanlara kitaplar okutup masallar anlatmışlar. Taş kılığındaki ajanlara, bu işin yaş olduğunu fısıldamışlar. Dengesiz kedilere güzel kuyruklar hediye etmişler. Kafası karışık devlere şarkı söylemişler. Çünkü tehlikeleri güzellikle, iyilikle bertaraf edecek kadar olgun ve deneyimlilermiş. Ancak ne olduysa, yönlerini kaybedip aynı yollardan geçmek zorunda kalınca uzun zamandır insanların hüküm sürdüğü bu topraklarda hiçbir şeyin onların bildiği gibi yürümediğini anlamışlar. Ormanlar yine yağmalanmış, ruhsuzlar kitapları yakmış, ajanlar iki katına çıkmış, kedilerin kuyrukları kesilmiş, devler huzursuz edilmiş. Kaos ve kötülük kol geziyormuş. Yollarda oldukları için kendi formlarında rahatça gezdikleri ve insan kılığına girmeye gerek görmedikleri için de başları belaya girmiş. İnsanlar, kendilerinden farklı olan her şeyi yok etmek istermiş. Bu güzel büyücü su perileri çok yara almış, çok incinmiş, çok üzülmüşler. Aslında başından beri kendilerine yapılan en büyük kötülüğün insanlara yakın yaşamak zorunda bırakılmak olduğunu fark etmişler. Ne güçlerinin ellerinden alınması, ne diğerlerinden ayrı kalmak ne de birbirilerine mahkum bırakılmak. Zamanında yasaklanmış o büyüleri yaparak acaba bütün bunlara biz mi neden olduk diye de düşünmüşler. Varsa hatalarını tamir etmek için çok uğraşmışlar. İnsanlık tarihinden çok daha yaşlı olan bu iki güzel ruh, bütün bilgeliklerine rağmen uğraşlarının emeklerinin hiç işe yaramadığı görmüş. Bunu kabullenmeleri kolay olmamış. Mücadele etmişler. Hatta daha çok fayda sağlamak için bir süre ayrılmışlar. Bütün güçlerini kullanmışlar. Bildikleri bütün büyüleri yapmışlar. Defalarca tanrı ilan edilmiş, sonra terk edilmiş, cadı diye yakılmış, başka gezegenden diye kovalanmış, ölümle burun buruna gelmişler. Olmuyormuş. Olmuyormuş. İkna olmuşlar; insan denen varlık çok farklı. Çok genç. Çok acımasız. Çok yıkıcı. Çok aptal. Çok cahil. Çok bilmiş. Çok merhametsiz. Binyıllar süren, yorucu ve yıkıcı mücadeleden sonra zor bir karar vermişler. Daha önce hiç denemedikleri bir şeyi yapacaklarmış. 3-2-1! Aynı anda birbirilerini birer kayaya dönüştürmüşler. Sonsuza dek kaya olarak kalacak iki kaya. Sarmaş dolaş gibi görünen, birlikte kalmak isteyen, umudunu şimdilik yitirmiş iki güzel dev kaya. Deniz kenarında, dalgaların okşadığı, yıpranmaya gönüllü, bir arada kalmaya niyetli kayalar olarak sonsuza dek bir arada kalmışlar. İnsan değişir mi diye beklemekten içten içe vazgeçmemişler ama beklerken neyi beklediklerini defalarca unutacak gibi olmuşlar. Bu masal da burada bitmiiiş. Merhaba, İnsan umudunu kaybetmeye görsün elinde geriye tutanacak hangi dal kalır ki. Sadece boşluk. Umudumuzu kaybedince kaybecek başka hiçbir şeyimiz kalmaz ve gerçekten kayadan farkımız olmaz. Bize bunu hatılatan Harika bir masal ellerinize sağlık."} {"url": "https://egoistokur.com/cok-satan-bir-roman-yazmanin-gizli-formulu-var-m", "text": "Gerçeği kabul edelim; bugün birçok kişi, televizyonu, bilgisayarı ve sinemayı kitaplara tercih ediyor. Bir çeşit zihin tembelliği söz konusu; entelektüel çaba gerektiren ciddi kitaplar birkaç istisna dışında okumuyor. Öte yandan Dan Brown, J. K. Rowling, Stephen King, Stieg Larsson, Adam Fawer, Stephenie Meyer, Paulo Coelho, Jean-Christophe Grange, Umberto Eco gibi yazarların tüm romanları tüm dünyadaki gibi Türkiye'de de çok satıyor. Anlaşılan, birçok başka üründe olduğu gibi çok satanlarımızı da Batıdan ithal ediyoruz. Ve bizim çok satan edebiyatçılarımız, arada sırada göze çarpan şaşırtıcı tesadüfler bir yana bırakılırsa; Orhan Pamuk, Elif Şafak, Ayşe Kulin, Ahmet Ümit, Tuna Kiremitçi ve gazeteciliğe başladığından beri edebiyatı unutmuş görünen Ahmet Altan'dan ibaret gibi görünüyor. Bu arada yazmak hala erkek egemenliğinde sayılsa da, kadın yazarların sayısının her geçen gün artması sevindirici bir gelişme. Erkekler biraz okuma tembeli. Onlar için tarihi romanların daha fazla şansı var. Bir kere tarihe meraklı erkekler, ana karakterin cinsiyeti ne olursa olsun o kitaba ilgi gösteriyor. Hem tarih dağarcıkları gelişiyor, hem macera dürtüleri kışkırtılıyor. Kimbilir bir kısmı da belki kadınları daha iyi tanımak için okuyordur. Çok satan birkaç kitabın yazarıyım ama özel bir formülüm yok. Yazdığınız kitabın türü ne olursa olsun kendi duygularınızı katabilmeli, yarattığınız karakteri gerektiğinde ruhuna bürünebilecek kadar iyi tanımalısınız. Yazmak da hayat gibi bir çeşit kumar sonuçta. yine de size som altından bir kural verebilirim: Uçmayı başarabilecek kadar çok hayal etmeli, ama yeniden iki ayağınızın üzerine konabilecek kadar da mantıklı olmalısınız. Çok satan bir kitap yazmanın formülü yok. Ama bazı tavsiyelerim var: Yazmadan önce okumak, okumak, okumak... Sonra da içinden geldiği gibi yazmak... Yazmadan yapamıyorum diyen yazarlar olmalı. Okur, kendini kahramanın yerine koyabildiği, mekanı ve atmosferi zihninde canlandırabildiği hikayeler istiyor ve dil oyunlarından ziyade kolay takip edilecek cümleleri yeğliyor. Galiba biraz da hayat üzerine formüllere ihtiyaç duyuyor. Mutlu olmanın yollarını gösteren kitapların çok satmasının sebebi bu. Öte yandan okurun yüreğine dokunmak şart. İnsanların yüreğine dokunan birçok hikaye yeterinci iyi pazarlanmadığı için kıyıda köşede unutuluyor. Çok okunmak isteyen biri, önce kitap kurdu, sonra dil ve hikaye cambazı olmalı. Psikolojiden ve sinemadan anlamalı. Matematik ve ekonomi yönü güçlü olmalı. Ekonomi duygusu olmayan biri, hikayesini gereksiz karakter ve ayrıntılarla doldurur. Matematik duygusu olmayan biri ise anlatır da anlatır... Bence müzik ve mimari bilgisi de gerekli. Romancı için 'bulmak' önemlidir. O özü bulduktan sonra yazar romanını bir ayda da yazar, üç yılda da... Yazar adaylarına şunu da tavsiye ederim: Yazdıklarınızı güvendiğiniz birine okutun. Gözlerine bakın. Gözleri parlıyorsa, tamamdır. Sadece şöhret ve para hayalleri kurarak yazmaya çalışan, 50 adet A4'ten sonra Marquez kesilen tiplerin hiçbir şansının olmadığının altını kalın kalın çizmek isterim. Nasıl bir kitap yazarsam çok satar? sorusunu soran bir yazarın başarılı olabileceğine inanmıyorum. Çünkü çok satan kitap yazabilmek çok başka bir yaratıcılık ve sezgi istiyor. Eğilimleri hissetmek, özlem ve beklentilere hitap etmek, sonra da bunları okuyucunun beynine ya da yüreğine dokunacak biçimde kaleme almak gerek. Alacakaranlık dizisinin yaratıcısı Stephenie Meyer'in başarısı burada gizli. Aşk kavramının içi o kadar boşaltılmış, tutkulu ve güçlü bir aşka özlem o kadar artmıştı ki, Meyer romanlarıyla böyle aşkların hala yaşanabileceğini gösterdi, hatta okurlarına Keşke vampir sevgilim olsa dedirtti."} {"url": "https://egoistokur.com/cok-tatlidir-bizim-dilimiz-beyefend", "text": "Küçücük bir kitap Beyefendi ama Kontrol Kulesi'nin bekçisi Deniz Durukan'ın da bu yazıda belirttiği gibi önemli ve kıymetli bir kitap. O yüzden ikinci kez konuk oluyor Egoist Okur'a... Hatice Meryem erkekleri ve kadınları, onların ezeli beraberliklerini ve çatışmalarını bu çok tekinsiz ama büyüleyici metin aracılığıyla yorumlarken cinsiyetçi zihniyeti ve yaklaşımları da acı bir ironiyle eleştiriyor. Etnik kimlikler üzerinden yürütülen politikalara çomak sokmayı da ihmal etmiyor. Not: Deniz'in bahsettiği Arkadaş Z. Özger şiiri Merhaba Canım'ı da en altta okuyabilirsiniz. Böyle diyor Hatice Meryem, Erkeklere Methiye altbaşlıklı Beyefendi kitabında... Erkekleri seviniz adı Arkadaş Z. Özger'in 1970 tarihli Merhaba Canım adlı şiirine de gönderme bir taraftan. Arkadaş Z. Özger'in bu şiiri Zeki Müren'i seviniz dizesiyle bitiyor. Hatice Meryem'in Beyefendi'si ise Erkekleri Seviniz önermesiyle mücadele ediyor. Ama önce neden Arkadaş Z. Özger'e selam çakıyor Hatice Meryem, onu açıklamam gerek. Bir hakkaniyet belirtisi mi bu? Bir yanıyla öyle. Ama bu hakkaniyette ya da Arkadaş Z. Özger'le kurduğu bağda, aynı zihniyete karşı çıkmanın yoldaşlığı da var. Özger'in erkek olma ritüellerine, toplum tarafından biçilen rollere karşı verdiği mücadele, özellikle Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası şiirinde çok net. Sadece toplumun uyguladığı baskı değil, aynı zamanda içinde bulunduğu ama bir o kadar da dışında kaldığı şairler loncasının tavrı fazla sakallı bıyıklı bir Cumhuriyet olmuş. Geçelim! Çünkü değişen bir şey yok! O nedenledir ki; Hatice Meryem'in bu ilk şiir kitabının ana mevzusu kadının ötekileştirilmesi meselesine dokunuyor. Ama bunu öfkeyle veya hırçın bir dille yapmıyor. Aksine, kadınlara öğretilmiş olan o dişiliğini kullanma meselesini sözcüklerle sevişerek hatta ayıptır söylemesi en olmadık harfleri yalayarak gösteriyor, en ince ayrıntısına kadar... Üstelik bunu büyük bir ironiyle, fırlama bir söylemle yapıp bir anlamda punduna getiriyor. Yanlış anlaşılmasın, bu şiirlerde büyük bir aşk da var, tutku da. Dolayısıyla genelde kadının ötekileştirilmesi meselesine değinirken, özelde ikili ilişkilerdeki beklentilerden ya da çıkmazlardan da dem vuruyor. Mesela; korkmayın bizden çıkmaz/ isyanımızdan çıkar/ sizi gerçekten sevecek/ yeni kadın dizeleri kadının özgürleşmesiyle gerçek aşkın ve birlikteliğin mümkün olabileceğinden söz ediyor. Asıl korkucu olan; tabularla, yasak ve günahlarla baskılandırılmış kadının sevgisizliği. O halde Hatice Meryem'in yeni kadın sözü yabana atılmamalı. Yeni kadın aşk vaad ediyor çünkü. Köhnemiş fikirlerle ağır aksak ilerleyen bir toplumun da yenilenmesi anlamına geliyor bu. Dahası da var. Başta aile, evlilik gibi kurumların miras hukuku aracılığıyla sadece sermayenin korunması için kutsallaştırılması, kurgulanmış bir ahlak sistemini doğuruyor. Kirli ve çok pis bir sound'u var bu sistemin; özellikle kadın üzerinden yürütülen... O nedenle kadın özgürleşirse, toplum da özgürleşir, egemen ideolojinin yeniden üretilmesi sekteye uğrayabilir. Çok mu iyimserim? Belki! Kuşkusuz bu, egemenler için endişe verici. Yine öğretilmiş kadınlık, dişilik mevzularıyla vuruyor Hatice Meryem. Aslında bizim nasıl yetiştirildiğimiz ve yönlendirildiğimize de bir nazire bu söylem. Ve erkeklerin en zayıf noktası, yine ayıptır söylemesi, Hatice Meryem'in söylemiyle vinçlerinin kendiliğinden çalışmamasıdır. Aslında Hatice Meryem, iktidar baskısının dünyayı kontrol etme hırsını tetiklediğine kadar vardırıyor işi. İnsanoğlu kendi bedeniyle barışırsa dünyayla da barışacak, bu önermeyle de bakabiliriz şiirlere. Ne bileyim, psikanaliz yöntemiyle de inebiliriz insanın karanlık odalarına. Ama ben anlamam. Biz dizeleri kısım kısım ayrıyoruz ya, psikiyatristler de insan ruhunu kısım kısım ayırıyor. Hatice Meryem, Beyefendi'de erkekleri ve kadınları dize dize, hece hece bölüyor, çarpıyor, topluyor. Kadının ev içindeki ruh halini de odalara göre ayırmış. Yatak odası, uyumak ya da sevişmek için ayrılmış bir bölümden çok, erkekle kadının hesaplaşma yeri. O nedenle karanlık yatak odamız diye bir başlık açılmış. Tüm korkuların, zaafların, söylenmemiş kelimelerin, sustuklarımız ya da biriktirdiklerimizin hesabının dürüldüğü yer orası. Salonda durumlar farklı. Orası daha aydınlık bir yer. Aydınlık olmasının mekanla da bağlantısı var. Salonlar misafirlerin ağırlandığı bir yer olması sebebiyle her zaman daha gösterişli, bol ışıklı ve ferah alanlardır. Dolayısıyla aydınlığın konforla da ilişkisi bulunuyor. Zaten Hatice Meryem'in salonunda, erkek konforlu bir biçimde ağırlanıyor, ikramlar, hoş sohbetler eşliğinde... Bir nevi ısınma turları atılıyor. Ön sevişme denebilir buna. Aydınlık salon imgesi biraz da bundan. Beyefendi; önemli ve kıymetli bir kitap. Önemi sadece anlattıklarından değil, dili kullanma biçiminden de kaynaklanıyor. Kendine has üslubu, cesareti ve sözcükleri kullanmasındaki esneklik çok çarpıcı. Hatice Meryem'in ilk şiir kitabı ama biz onu öykücü ve romancı kimliğiyle tanıyoruz. Neyse anlatacaklarım bitmedi, lütfen uyuyup dinleniniz... diyor Hatice Meryem. Şiirler yazacağız size, söz."} {"url": "https://egoistokur.com/colette-su-gulden-baska-hicbir-sey-beni-avutama", "text": "Avustralyalı Damon Young, Can Yayınları'ndan çıkan Bahçede Felsefe adlı kitabında, insan ve doğa ilişkisine değişik bir pencere açıyor, tartışmanın merkezine bahçe kavramını oturtarak bu ezeli ve ebedi ilişkinin dinamiklerini anlamaya çalışıyor. Felsefe ve edebiyata ilgi duyanlar kadar, dünyaya değişik açılardan bakmayı sevenler için de son derece çekici bir okuma ve bence tam bir yaz kitabı. Aşağıda kitaptan Colette'le ilgili kısa bir bölümü okuyabilirsiniz. Sinema, zaman aralıklı fotoğraflama yöntemiyle çiçekleri çok büyük ölçekte gösterebilir. Öyle ki bezelye bitkisi bir piton gibi, zambak bir timsah gibi görünebilir. Bu imgeler Colette'i rahatsız ediyordu fakat kapıldığı dehşeti iyimserlikle bastırıyordu. Fleurs et Fruits'de sineklerin üşüştüğü çürüyen bir bitkiyle ilgili olarak, Hiç bilmesem daha iyi diye yazmıştı. Bırakalım da o küçük kara sır, bitki cehenneminin derinliklerinde kalsın. Colette'in dünyasında çiçekler masumdu. Ona göre, çiçekler evrenin normal yasalarından farklı işleyen sihirli bir molaydı. Claudine a'l'ecole adlı eserinde, Claudine'in yaşadığı kasabanın çiçekli bir kameriyeye dönüştüğü sahne, gençliğin bir tür fantezi diyarıydı. Colette'in gülleri sadece dekoratif amaçlı değildi. Aynı zamanda gülün ayırt edici karakterini hayal etmeye bir davetti. Alman filozof Arthur Schopenhauer'in derin düşünce dediği hali yaratmaya yardımcı oluyordu. Bu haldeyken derin düşünceye dalan bilinç, şeylerin ne zaman, nerede, nasıl ve niye öyle olduğunu düşünmeyi bırakır, sadece ve sadece ne olduklarına bakar diye yazar Schopenhauer. Colette için bu, hayal ederek yeniden kurgulama anlamına geliyordu ve bu, çiçeklerin hayvanlar gibi ayırt edici özelliklere sahip bireyler olmadıklarını fark etmekle başlıyordu. Colette onların düzenli şekillerini, renklerini alıp evrensel kişiliklere dönüştürüyordu. Schopenhauer buna tek ve değişmeyen bitki gerçekliği der. Sözgelimi hercai menekşeler VIII. Henry gibiydi, sıradan ama asil... kendinden memnun... çabuk bozulan... Dağlalesi kararlıydı, belli bir zamanı geçirdikten sonra bir anda açılıveriyordu; rüzgara kapılmış bir paraşüt gibi. Güllerin hanedanları vardı, tek bir hanedana mensup kızkardeşler gibi yüzlerce çiçekten oluşuyorlardı. Colette'in Dişi Kedi adlı romanında Alain karakterinin, annesinin bahçesinde en sevdiği şey devamlılıktır; geçen onca yıla rağmen bahçenin hala ayakta olmasıdır. Genç karısını annesinin bahçesi için terk eden Alain, Oh, adaçayı hep aynı! diye haykırır. Colette'e göre bu bilimsel olmasa da bir tür edebi keşifti, sanatla dikkatli doğa gözlemini birleştiriyordu. Amaç, daha az hesapçı, daha cömert bir başka hayatın portresini sunmaktı."} {"url": "https://egoistokur.com/copyleft-vs-copyright-sanat-sadece-cok-parasi-olanlar-icin-midi", "text": "Albümlerini dinleyiciye parasız ulaştıran Bandista gibi müzik grupları gittikçe artıyor. Aynısını yapan yazarlar, sinemacılar ve bilim insanları da var. Kimileri karşı çıksa da, Copyright'ın, yani telif hakları sisteminin karşıtı olarak ortaya çıkan Copyleft, sadece parası olanın kültüre, bilime ve sanata erişmesini önlemeyi hedefleyen yepyeni ve özgürlükten yana bir dağıtım sistemi... Bir göz atmaya, hatta derinden incelemeye değer. Copyright yani telif hakları başlangıçta sanat eserlerini ve fikirsel üretimleri korumak adına üretilmiş bir kavramdı. Fakat artık bambaşka amaçlara hizmet ettiğinden kuşku duyanlar var. Copyright'ın karşısında ise Copyleft duruyor. İnternetle birlikte sayıları hızla artan Copyleftçiler, insanlığın hizmetindeki fikir ve sanat eserlerinden kazanç beklemenin yanlış olduğunu düşünüyor. Biraz daha fazlasını öğrenmem gerek... Ona Copyleft'in normal prosedürde nasıl uygulandığını soruyorum. 'Bu ürün copyleft'tir, alın istediğinizi yapın' cümlesi bile kuralsızca iş görür diyor. Öte yandan yasal zeminde karşılığı olan gayet kurallı uygulamalar da var. Creative Commons bunların en popüler olanı. Bir de ticari kullanıma izin vermeyen ama sanatsal kullanımları serbest bırakan Art Libre Lisansı var. Özetle Copyleft'e dijital çağa iyi ayak uyduran güncellenmiş bir telif yaklaşımı diyebiliriz. Örneğin bir müzik albümünü bu şekilde yayınlamak, onu dinleyiciyle arada para ilişkisi olmaksızın paylaşmak demek. Bu ne CD/DVD satışına engel olur, ne de lisans ücreti ödenmesine... Tüm Hakları Saklıdır yerine Bazı Hakları Saklıdır denmiş olur, hepsi bu. Ayrıca özellikle müzisyenler açısından artık tek gerçekçi gelir kaynağı performanslar, yani konserler... Dolayısıyla Copyleft ya da Copyright fark etmiyor, kimse albüm satışından zaten çok para kazanamıyor. Tabii bağış toplamak da söz konusu... Mesela Röyksopp ya da Radiohead gibi müzik toplulukları, albümlerini bağış yöntemiyle satmayı denediler, yani dinleyicilerden gönüllerinden ne koparsa istediler. Zarar etmediklerini biliyoruz. Biz özellikle bir lisanslama yöntemi benimsemedik. Copyright, yani yayın hakkı kitabın yazarına ve altKitap'a aittir diyoruz. Tercihimiz kendi sitemizden dağıtım yapmak. Olasılıkla, CreativeCommons'ın bazı alt lisanslama önerilerine uyuyor olabiliriz. Bilmiyoruz, önemsemedik de... altKitap, özgürce paylaşmayı destekliyor ve okurla para alışverişinde bulunmuyor. Ancak Copyleft'te olduğu gibi ürünleri yeniden yapmayı, değiştirmeyi ve yeniden yaymayı benimsemiyor. Düşünsel üretimin her alanında işlevi var. Bilim zaten böyle çalışıyor. Bir şeyi yapmanın, bir sözü söylemenin, bir sayıyı işlemenin, ıslıkla çalabildiğiniz bir melodinin, bir aşk dizesinin, bir devrim marşının, bir küfür cümlesinin, küf tutmayan bugdayın, siyah lalenin, pamuk sekerin tarifinin copyright'ı alınabilir belki, hatta alınıyor. Ve Copyleft butün bunları paylaşmayı mümkün kılıyor. Şan, şöhret! Bu işin şaka kısmı, Bill Gates'i herkes tanıyor, fakat Richard Stallman veya Lawrence Lessig'i kaç kişi tanır? Üretimleriyle para kazanmak, geçimini sağlamak herkesin hakkı. Copyleft'le parayı sınırsızca kazanmak, bunu bir iktidar aracı haline getirmek zorlaşıyor. Güç kendini, özgürlük herkesi sevmektir demişti Hazzlitt. Hepimiz, tüm insanlar kazanıyor copyleft'le."} {"url": "https://egoistokur.com/cormoran-strike-mi-harry-potter-m", "text": "J. K. Rowling'in Robert Galbraith adıyla yazdığı ve Zeynep Heyzen Ateş çevirisiyle Pegasus Yayınları'ndan çıkan Guguk Kuşu'yla ilgili aradığınız her ayrıntı bu yazıda. Baştaki sorunun cevabını baştan vereyim. Her bir cildini kafam attıkça tekrar tekrar okuduğum Harry Potter serisine bayılıyorum, çok önemli buluyorum ama açıkçası Guguk Kuşu'nu da çok sevdim. Ordudan ayrıldıktan sonra özel dedektif olarak çalışmaya başlayan pejmürde görünümlü ve meteliğe kurşun atan kahramanımız Cormoran Strike'a ise hakikaten aşık oldum. Roman sinemaya uyarlanırsa onu Jeff Bridges oynasın istiyorum. Bu tür dileklerim genelde pek gerçekleşmez ama ben gene de söyleyeyim, dilekler evrene gitsin :) Ha bu arada, Cormoran mı Harry mi daha iyi sorusuna cevaplarınızı bekliyorum. Yayıncılık alemine ve medyaya sıkı bir dersti bu aynı zamanda. Gerçek öğrenildikten sonraki gün Cuckoo's Calling 18 bin adet sattı, ardından 4709'uncu sıradan 1'inci sıraya yükselerek hatırı sayılır bir rekorun sahibi oldu. Belli ki ortada büyük bir açmaz vardı ve Rowling gerçeği tokat gibi yüzümüze çarpmıştı. Bu alemde işlerin yürümesi; bir kitabın hakikaten okuruna ulaşması ve çok satması için PR gücü şarttı. İsimsiz bir yazarın ilk romanı ne kadar iyi ve sürükleyici olursa olsun, dağıtımcıların, kitabevlerinin, dergilerin, gazetelerin ve dolayısıyla okurun pek ilgisini çekmiyordu. Galbraith'in gerçek kimliği ortaya çıkınca Cuckoo's Calling'in Dan Brown'un Cehennem'i başta olmak üzere birçok parıltılı çok satan romanı geride bırakması da bunun en bariz kanıtıydı. Daha enteresanı ilk iki ay boyunca kitabı doğru dürüst tanıtan, eleştiren kimsenin çıkmamasıydı. Ancak Galbraith'in aslında Rowling olduğu ortaya çıktıktan sonra birçok eleştirmen romanı ne kadar beğendiğini yazdı. Rowling, ezelden beri eski ABD başkanlarından Robert F. Kennedy'ye hayranmış. Bir de çocukken yeni tanıştığı insanlara kendini Ella Galbraith olarak tanıtıyormuş. O yüzden alter ego'suna isim seçerken zorlanmamış; Kennedy'nin adını, Ella'nın soyadını alması yetmiş. Web sitesinde yayınladığı kısa tanıtımda, Çocukken hep Ella Galbraith diye çağrılmak isterdim. Sebebini hiç bilmiyorum ama bu isim beni büyülüyordu diyor. Kitabın arka kapağında tıpkı The Cuckoo's Calling'in kahramanı Cormoran Strike gibi Galbraith'in de ordu istihbarat servisinden emekli olduğu yazılı. Onu eski istihbaratçı ve asker yapmamın çok pratik bir sebebi vardı. 'Yazarın neden hiç fotoğrafı yayınlanmıyor' sorusunu bertaraf etmek için bulduğum bir yoldu bu. Bilirsiniz, istihbarat elemanları emekli olduktan sonra bile pek röportaj vermez diyor Rowling. J. K. Rowling Cuckoo's Calling'de tıpkı Harry Potter gibi yaralı bir karakter yaratmış. Ordudan ayrıldıktan sonra özel dedektif olarak çalışmaya başlayan pejmürde görünümlü ve meteliğe kurşun atan Cormoran Strike ilk bakışta sıradan biri gibi. Hayatının büyük iniş çıkışlarına, sırlarına hikaye ilerledikçe vakıf oluyor ve J. K. Rowling'in yazarlık hüneri sayesinde büyüsüne kapılıyoruz. Bu arada da hem bir cinayeti çözmeye çalışıyor hem de yan hikayeleri takip ediyoruz. Potter serisinden de bildiğimiz gibi, iç içe geçen hikayeler örmekte usta bir yazar Rowling. Mesela daha romanın açılış sayfalarında Strike'ın şahane güzellikteki aristokrat sevgilisinden henüz ayrıldığını, daha doğrusu kadının, sebebini bilmesek de onu terk ettiğini keşfediyoruz. Bu durumda adamımızın büyük aşkına yeniden kavuşup kavuşamayacağı roman boyunca en merak ettiğimiz şeylerden biri oluyor. Bir de Strike'ın evlilik dışı bir çocuk olarak doğduğunu fark ediyoruz. Babası efsaneleşmiş bir rock yıldızı, annesiyse onunla kısa bir ilişki yaşamış olan bir groupie'ymiş. Neyse spoiler yağmurunu burada keseyim, bunlar okudukça öğreneceklerinizden sadece bir kısmı. Bir de asistan Robin var... Kazara Cormoran Strike'ın ofisinde sekreter olarak iş buluyor. Çocukken en büyük hayali dedektiflik yapmak olduğu için de elbette havalara uçuyor. Fakat nişanlısı durumdan çok rahatsız, Cormoran'dan hazzetmiyor ve bir an önce istifa etmesi için Robin'e baskı yapıp duruyor. Açıkçası ben kitabı bir solukta okudum. Hatta bittiğinde, Agatha Christie ve Ruth Rendell gibi İngiliz kadın polisiyecilerin üzerine polisiyeci tanımadığımı düşündüm. Kanepeye uzanıp hanım hanımcık ama keskin zekalı büyükanneler tarafından yazılmış hissi uyandıran bu romanlara zevkle gömülebilirdim. Cuckoo's Calling de bu tarz bir kitap, sürükleyici ve eğlenceli. Lüks malikanelerden leş gece kulüplerine kadar birçok yeri gezip çeşit çeşit insan tanırken bir an bile sıkılmıyorsunuz, üstelik şiddetten kusacak hale gelip kendinizi kan banyosu yapmış gibi falan da hissetmiyorsunuz. Hayalim Cormoran'ı Jeff Bridges'ın oynaması, bakalım gerçekte kim oynayacak. İri yarı ve kaba saba tavırlı dedektif Cormoran Strike, dev Hagrid'den epeyce ilham almış gibi. Zaten Grimm Kardeşler'in bir masalında geçen devin adı da Cormoran. Potter serisi, Harry'nin aslında sihir yapabildiğini ve bu yüzden öğrenci olarak Hogwarts Sihir Sanatları Akademisi'ne kabul edildiğini öğrenmesiyle başlıyordu. En büyük hayali dedektiflik olan Robin ise yeni işinin bir dedektiflik bürosunda çalışmak olduğunu, tam nişanlandığı gün öğreniyor. Ve bu inanılmaz rastlantı için sanki sihir diyor. Cuckoo's Calling'deki maktulün adı, Lula Landry. Süpermodelin öldürülmesi haberi tabloid gazetelerin sayfalarını haftalarca süslüyor. Potter serisindeki tabloid gazete bağımlısı kızı hatırladınız mı? Bildiniz, Luna Lovegood. Yanlış bir büyü sonucu Hermione'nin ön dişleri irileşmiş ve herkes tavşan dişli diye onunla dalga geçmeye başlamıştı. Cormoran Strike'ın işvereni ve öldürülen kızın üvey abisi John Bristow'un da gerçek olamayacak kadar iri tavşan dişleri var. Cormoran, ilkokul öğretmeninin hayatının en büyük talihsizliklerinden biri olduğuna inanıyor ve onu hatırlatan her şeyden nefret ediyor. Cormoran'ın öğretmeniyle Harry'e hayatı zehir eden öğretmen Deborah Umbridge arasındaki benzerlikler bariz. Rowling hep okurlarını çikolotayla baştan çıkarıyor. Potter'larda çikolatalı sahneler boldu, hatta bir tanesinde kahramanlarımız beladan sihirli çikolata yiyerek kurtulmuştu. Burada da bitter çikolatalar, kakaolu bisküviler ve çeşitli vesilelerle çekmeceden çıkarılıp ikram edilen çikolatalı lezzetler resmen iştah açıyor. Mesela hipoglisemiden mustarip Cormoran eski sevgilisinin başka bir erkekle nişanlandığını öğrenince aşırı içtiği bir gecenin sabahında ayılmak için aile boy çikolata yiyor. Cormoran Strike serisinin ikinci kitabı olan Silkworm'un henüz yayınlandığı şu günlerde J. K. Rowling, hayranlarının karşısına bir sürprizle çıktı. Ünlü yazar, yeni bir Harry potter öyküsü yazıp sitesi Pottermore'da yayınladı. Son Potter romanının 2007'de yayınlandığını düşünürseniz, bu sahiden büyük olay. Öyküde kahramanımız 34 yaşında Harry'i yetkişkin bir adam olarak okuyoruz. Yuvarlak gözlükleri değişmemiş ama saçları hafifçe ağarmış, şakağında da daha önce görmediğimiz bir yara izi var... Ron ve Howard'la Quidditch Dünya Kupası final maçında buluşuyor. Ron'un ailesinden kalan şaka dükkanının başına geçtiğini, Hermione'nin İse Sihir bakanlığı'nda çalışmaya başladığını öğreniyoruz. Neville Longbottom ve Luna Lovegood gibi yan karakterler de aralarda karşımıza çıkıyor. Öykü, Günlük Kehanet Gazetesinin hırslı muhabiri Rita Skeeter'ın ağzından yazılmış bir dedikodu haberi formunda ilerliyor. Rowling gene hakkında türlü çeşit dedikodu çıkararak zamanında kendisinin de canını epey yakmış olan tabloid gazetelerle dalgasını geçiyor. Fakat görünen o ki Potter hayranlarının sevinci kursaklarında kalacak. Rowling ufukta yeni bir Harry Potter romanı olmadığını açıkça söylüyor çünkü."} {"url": "https://egoistokur.com/cuneyt-cebenoyandan-kirmizi-yildizli-sarkila", "text": "Çok eski arkadaşım Cüneyt Cebenoyan sinema ve müzik eleştirileriyle tanınan bir yazar. Birgün'de köşesi var, zaman zaman Bir+Bir gibi bağımsız dergilerde de rastlıyoruz. Onunla yapılmış bir röportajda, Türkiye'nin en özgür film eleştirmeni olduğunu söylemiş. Doğrudur... Ayrıca sağlam kalemdir. Filmlere dair girişi, gelişmesi, sonucu belli yazılar kaleme almaz. Yazılarını bağlarken de o sinir bozucu yüzeysellikteki sevdim-sevmedim, beğendim-beğenmedim, olmuş-olmamış yargısıyla yetinmez. Vicdanlı, komik ve iyi kalpli biridir; okuyanın ufkunu açmayı, zihnini harekete geçirmeyi, kasvete boğmadan düşündürmeyi seçer. İşte Cüneyt Replikas grubunun aylar önce Egoist Okur için hazırladığı Efkar Karması'nı görmüş geçenlerde. Güzel bi'şeyler söyledi. En hoşuna giden de listede Bonnie Prince Billy'ye rastlamak olmuştu. Kaçırır mıyım fırsatı, başladım hemen hadi, hadi ısrarlarına... Böylece içinde Bonnie Prince Billy'den de iki şarkı bulunan nefis bir liste geldi."} {"url": "https://egoistokur.com/cunku-agaclar-da-guler-aglar-konusu", "text": "Kimi yazarlar, iki yoksul çocuğun emekle ve dostlukla filizlendirdikleri bir şeftali ağacının hikayesini anlatan Samed Behrengi'nin Bir Şeftali Bin Şeftalide yaptığı gibi romanını yazar ağaçların, kimileri de alfabesini hazırlar. Aileden gelen bir yeşil sevdam var benim. Çocukluğum bahçesinde muşmuladan Trabzon hurmasına, karaduttan fındığa kadar her tür ağacın bulunduğu bir bahçede geçti. Çocukluk yıllarımda İstanbul'da kolaylıkla bulunabilen ıhlamur ağacını ve çeşit çeşit incirleri saymıyorum bile. Ortaköy Dereboyu'ndaki bu bahçede dedemin seraları vardı. Dayım, evin önünde bir köşeyi çitlerle çevirmişti ve burada ticari amaç gütmeden, az bulunan bitkiler ve çiçekler yetiştirdi. Hatta babamın dayıma yurtdışından tohumlar getirdiğini hatırlıyorum; çiçek ve ağaç sevgisi hayatıma doğal yollardan girdi ve gönlümdeki yerini hep korudu. Evimde, pencerenin önünde ve balkonda hep bitkilerim oldu. Uzun lafın kısası bitki ve ağaçlara zaten çocukluğumdan beri düşkünüm. Elbette, yetiştirip hayranlık duymanın dışında bitki ve ağaçlarla ilgili kitaplara göz atmayı oldum olası seviyorum. Kitaplıkları da... 2015 yazında Cevat ile Gönül Çapan'ı yazlıklarında ziyarete gitmiştik. Kitaplara bakarken gözüm Tuğrul Mataracı'nın Ağaçlar, Doğa Severler İçin Rehber Kitap, Marmara Bölgesi Doğal Egzotik Ağaç ve Çalıları kitabına takıldı. Bu kitabın baskısı maalesef çok uzun zamandır yapılmıyor. Bulmuşken kitabı karıştırmakla kalmadım, defterimi çıkarıp notlar da almaya başladım. İçindeki kimi ağaçları tanıyor ama kimileriyle ilk defa karşılaşıyordum. Ağaçların isimlerine odaklanınca bir de yıllardır zihnim çocuk kitaplarıyla meşgul olunca bir alfabe yapabilir miyim diye düşündüm. Çocuklara ağaçları tanıtan yayınlar vardı, çoğunluğu kurgu dışı denen ve birçoğu ülkemizde olmayan ağaçlardan oluşan... Ama o anda ilk duygusu içimde boy atmaya başlayana kadar böyle bir alfabeye rastlamamıştım. Yapraklarını döken, dökmeyen, meyve veren, vermeyen, simgesel özelliği olan ve memleketimizde yetişen ağaçlardan bir liste oluşturmaya karar verdim. A'dan Z'ye sayısız liste yaptıktan sonra da eleye eleye nihai haline getirdim. Türkçemizde ğ ile başlayan kelime yok. Ama ğ olmazsa ağaç da ağaç alfabesi de kendini tamam edemezdi. Öte yandan kitapta 29 ağaç var aslında. Kitabın kapağında alfabeyi oluşturan ağaçlardan biri değil de mabet ağacı yer alıyor. Manolyayla beraber en sevdiğim ağaçlardan biri... İkisinden de vazgeçemediğim için böyle bir çözüm buldum. Hem kapak görseli şiir gibi olduğu için yazıya, anlatılmaya da muhtaç değildi hem de alfabemizin asal ve asil sayısına ulaşmış oldum. Bence bu sevgi çocukların dünyayı görme biçimleriyle alakalı. Hayvanlara da öyle yaklaşıyorlar. Eğer çevresindeki bir yetişkin aksini söylemezse çocuklar hayvanlardan pek korkmaz, bilakis onları sever. Çocuklara ağaçlarla ilgili kötü bir şey söyleneceğini sanmıyorum. Hoş sinek yapıyor diye incir ile dut ağaçlarını kestirmek isteyenler, polenleri uçuşuyor diye kavak ağaçlarına balta vuracakların olmadığını söyleyemeyiz. Yapraklarını döküp tekrar yapraklanması, çiçeğinin yemişe dönüşmesi çocuk gözünde mucize değil de nedir! İnsan, doğadaki doğal döngünün bir parçası olduğu için onu seyretmeyi de sever. Geceden sonra gün, kıştan sonra bahar... Tohumdan sonra fidan, çiçekten sonra yemiş... Bu zorunlu takip çizelgesindeki derin anlamı en iyi çocukların kavrayabildiğini, büyüdükçe belirginleşen, hesaplanmış doğadan kopuş ediminin çocukları bu kavrayış zenginliğinden uzaklaştırdığını düşünüyorum. Ağaç insanlığın çocukluğudur. Her şey onunla başlar ve güzelleşir. Tabii eğer çıkıp dallarından sallanmasına izin verilirse ağaçlar çocuğun ayağını yerden kesen oyun arkadaşlarıdır da. En fazla İncir ağacına çıkma düşersin! diye uyarırlar. Hatırlıyorum, ben bu öğüdü dinlememiş ve kolumu kırmıştım. Ama ağaçlara hiç küsmedim, nihayetinde incir ağacı bir şey yapmamıştı, sakarlık edip düşen bendim. Kuzey Amerika'da General Sherman adını verilmiş bir sekoya ağacı var. 84 metre uzunluğunda ve gövdesi 11 metre genişliğinde. 2 bin yaşında olduğu tahmin ediliyor. Muhtemelen Roma İmparatorluğu zamanında bir fideydi. Osmanlı İmparatorluğu onun ömründe kuruldu ve yıkıldı, Kıta Amerikası onun ömründe keşfedildi, sonra binlerce savaş yaşandı, hatta uzaya gidildi. Tüm bunlar olurken o hep aynı yerdeydi, işini yapmaya devam ediyordu, halen ediyor. Havayı temizliyor, kuşlara yuva oluyor, gövdesinde başka canlıları barındırıyor. General Shermandan ne olursa olsun mevzimizi terk etmemeyi öğrenebiliriz. Neredeyse herkesin memleketi terk etme planları yaptığı, başka ülkelere gittiği bu dönemde olduğumuz yerde kalıp ne yapıyorsak onu en iyi şekilde yapmayı öğrenebiliriz. Vaghar benim çok yakın dostum. İkimiz de bitkilere ve ağaçlara düşkünüz, hatta Vaghar'ın Orman diye seslendiği bir oğlu var. Kaç kişi evladına Orman adını verebilir? Bu kitabı elbette Vaghar ile yapacaktık. Vaghar çalışmaya başladığında farklı bir tarz denemek istedi. Birkaç çizim yaptı, sonra çok soyut olabileceğini düşündüğünden vazgeçti. En nihayetinde kitaptaki narin, naif ve romantik ağaçlardan bir ormanımız oldu. Şimdi o orman hem benim aklımda göğeriyor hem de ulaşabildiği çocukların kütüphanelerini süslüyor. Sanırım dünyada bundan büyük mutluluk azdır."} {"url": "https://egoistokur.com/d22den-bent-carpilmaya-hazir-misini", "text": "Oyunun adı, Bent. Çok genç yaşlardaki üç genç aktörün kurduğu yeni tiyatro topluluğu D22 tarafından sahneleniyor. Ben birkaç hafta önce seyrettim ve kelimenin tam anlamıyla çarpıldım. Çok sert, lafını dolandırmadan söyleyen ve seyircinin makul bir ruh halinde kalmasına, neşelenip hafiflemesine izin vermeyen acayip bir oyundu. Halbuki bir parça önyargılı gitmiştim; bir La Cage aux Folles veya Birdcage versiyonu seyredeceğimi sanıyor ve Yeni bir taneye daha ihtiyacım var mı? diye düşünüyordum. Öyle olmadı. Bent'ten çıktığımda gözlerim dolu doluydu, boğazımda felaket bir ağrı vardı ve ben kendimi hasta gibi hissediyordum. Ardından vakit yitirmeden Bent'le ve yazarı Martin Sherman'la ilgili ne bulabildiysem okudum. Oyunun yıllar önce Ian McKellen'ın oynaması için yazıldığını, Richard Gere'ın Broadway'de parlamasını sağlayan ilk oyun olduğunu, yıllar sonra çekilen sinema filminde Cliwe Owen, Jude Law ve Mick Jagger'ın oynadığını öğrendim. Yetmedi oyunun yönetmeni Meltem Cumbul'u aradım, tiyatro D22'nin kurucuları olan Berkay Ateş, Can Kulan ve Emir Çubukçu'yla konuştum. Her neyse, notlarım aşağıda, okuyun. Sonra iyiliğe, kötülüğe, zorbalığa, başkaldırıya, adalete dair bu harikulade oyunu bir an önce izleyip düşündüklerinizi burada anlatın. Sağda Bent'in sahnelenişi sırasında arka planda oynayan video performanslarından bir karede Berkay Ateş'le Necati Kutlu'yu, solda ise Bent'e konu olan gerçek şahsiyetlerden birkaçını, Nazi Almanyası'nın toplumsal hiyerarşinin en altında saydığı için bin türlü işkenceye maruz bıraktığı pembe üçgenli eşcinselleri görüyorsunuz. D22'nin kurulma hikayesi enteresan. Lee Strasberg'in adıyla anılan ve Marlon Brando, Robert de Niro gibi büyük aktörleri yaratan metot oyunculuğundan gelen D22, tam da oyunu nerede sahneleyeceklerini düşünürken Kuledibi'ndeki Hamursuz Fırın'ı görüp aşık olmuşlar. Neden öyle hissettiklerini anlamak benim için güç olmadı. Yağmurlu bir gece vakti ara sokaklara girip çıkarak aradım Hamursuz Fırın'ı ve tamirhanelerin olduğu bir sokakta aniden karşıma kırmızı bir kapı çıktı. İçerisi eski taş avlusu ve renkli ışıklarıyla adeta bir masal alemi havasında, acayip sıcak ve güzel bir yerdi. Berkay Ateş, Can Kulan, Emir Çubukçu ve diğer oyuncular yıkılmak üzere olan Hamursuz Fırın'ı kendileri yenilemiş, boyasını, badanasını, tadilat işlerini bizzat yapmışlar. Tiyatronun her aşamasında ter akıtmanın metot oyunculuğunun bir gereği olduğunu söylüyorlar. Oyunun benim için farklı ve çarpıcı bir yanı daha var. Gerçek duygularını, ruh hallerini açığa çıkarmak amacıyla her oyun öncesinde yaptıkları ısınma egzersizlerini doğrudan seyircinin önünde tekrarlamayı tercih etmiş D22. Böylece gong çaldığında salona giriyorsunuz ve oyuncuların en büyük korkularını, heyecanlarını, umutlarını dinlemeye başlıyorsunuz. Çok heyecanlıyım diyor bir tanesi gözünüzün tam içine bakarak. Bunu başarmak için çok çalıştım, hayatımı buna adadım diyor bir diğeri. Korkuyorum diye içine kapanıyor bir üçüncüsü. Meltem Cumbul sahne arkasında hissettikleri her şahsi duygunun kıymetli olduğunu ve oyunun hizmetine sunulabileceğini öğretmiş onlara çünkü. Metot oyunculuğunda buna işçilik adı veriliyormuş. Bu enteresan deneyimi izleme şansını bence kaçırmayın. Olaylar II. Dünya Savaşı öncesi Almanyası'nda geçiyor. Büyük savaşa arsızca hazırlanan Hitler ve taifesi bir gece içinde yönetici kadrosundaki tüm eşcinselleri öldürüyor. Uzun Bıçak Gecesi diye anılan o meşum gecenin ardından sıra ülkedeki diğer eşcinsellere geliyor. Hepsi teker teker bulunup toplama kamplarına gönderiliyor. İnsanın eşcinsel olması o dönemde çok büyük suç, eşcinsel olduğunu açıkça ifade etmesiyse iki katı büyük suç. Cumbul'a ilk yönetmenlik denemesini tiyatrodan öğrencisi olan genç oyuncularla yapmanın nasıl bir deneyim olduğunu da soruyorum. Onlar artık öğrencilerim değil, meslektaşım diyor. Oyunu yönetme kararını onların bana verdiği cesaret ve inançla aldım. Beraber olduğumuz her çalışma günü benim için çok güzel, adeta kutsanmış anlardan oluşuyor."} {"url": "https://egoistokur.com/daha-cehennemden-cennete-atlama-arzus", "text": "Evet, öyle diyebiliriz. Hatta şimdi düşünüyorum da, bugüne kadar yazdığım hikayelerin çoğu vicdanların suyunu çekmesiyle başlıyor. Sonra da o vicdan denilen şey her neyse, hayat adındaki cerrah tarafından, bir apandisit gibi sökülüp alınıyor. Galiba bu hikaye de, böylesi bir ameliyat sonrasında olanları anlatıyor. Bazı karakterler, vicdansız hayata anında alışıyor, bazıları da yeniden bir insan gibi hissedebilmek için hayatları boyunca bir vicdan naklinin peşinde koşuyor. İnsan kaçakçısı Gaza'nın evinin bahçesinden öldürülmüş insanların cesetleri çıkıyor. O bahçe Türkiye toprakları gibi; faili meçhuller mezarlığı... Siz de kitabınızı diri diri gömülen hayatlara ithaf etmişsiniz zaten. Bence insanın ve dolayısıyla devletlerin bütün sırlarını ve suçlarını gizlemek için aklına gelen ilk yer, üzerlerinde yaşadıkları toprak. Dolayısıyla bu dünya, her şeyden önce, büyük bir kasa. Ama yaptıklarından, gömerek kurtulabileceğini sananlar için bir sorun var çünkü bu kasanın bir anahtarı yok. Kapısının açılıp geçmişin gün yüzüne çıkması sadece bir zaman meselesi. Üstüne bir baraj da inşa etseniz, elbet ortaya çıkıyor. Diri diri gömülenler içinse durum biraz daha farklı çünkü onların dışarı çıkmasına bile gerek yok. Seslerini duymak için kulağınızı toprağa yaslamanız yeter. Evet, bütün mikropları öldürdüğüne inanılıyor ama insan da en nihayetinde bağışıklık kazanıyor ve belli bir dozdan sonra antibiyotik hiçbir halta yaramıyor. Ayrıca her bireye aynı reçetenin yazıldığı bir eğitimden pek bir şey beklememek gerekiyor. Bence, hafızaya ilişkin bu oyunların çoğu birer savunma mekanizması. Hatta bir refleks. Ve unutarak ya da yanlış hatırlamaya çalışarak kendinizi sürekli savunmak zorunda hissediyorsanız, hiç bitmeyen bir saldırı altında olduğunuzu düşünüyor olmalısınız. Bütün dünyanın size düşman olduğunu düşünüyorsanız da dünyanın merkezi olduğunuzu düşünme eğiliminiz vardır. Tabii bütün bu yanılsamalar bir akıl hastalığının belirtilerini çağrıştırıyor... Belki de hafızayla bu kadar derdi olan toplumların, geleceğe ilişkin hayallerinde bir sorun vardır. Yani doğru dürüst kuramadıkları hayaller ve doğru hatırlamak istemedikleri bir geçmiş arasında sıkışıp kalmışlardır. Eğer derdiniz bir hikaye anlatmaksa, bir bulutun hayatını da anlatsanız, elbet o buluttan çıkan yağmurun düştüğü toprağı da anlatacaksınız. Belki de amacınız hiçbir zaman toplumsal hafızayı diri tutmak olmayacak ama hikayeyi tamamladığınızı hissettiğinizde, karşınıza bir resim çıkacak. Ve o resim belki de bütün dünyanın unutmak için uğraştığı bir olayın yerini almış olacak. Dolayısıyla iyi bir hikayeden, insanlık tarihini uzak tutmaya çalışmak, işin doğası gereği mümkün değil. Sadece şimdiyi bile yazsanız, geçmişin sonucu olan bugünden bahsediyorsunuzdur. Geleceği bile yazsanız, şimdiden bakıp anlatıyorsunuzdur. Evet, Gaza, ne kadar büyüse de daima çocuk kalan bir karakter. Dolayısıyla yaşadığı toplumun değerleri karşısında da, namus meselesi gibi bir kavram karşısında da saf tepkiler veriyor. Yani bir yetişkine dönüşüp, çocuk çalıştırmanın namus meselesi olarak ele alınmayışını doğal karşılaması mümkün olmuyor. Çevresine bakınca görebildiği tek şey, insanın, onur gibi bir kavramın içini nasıl sahtekarca doldurduğu. Ve bir çocuk olarak, sahte namus meselelerini bir görüşte tanıyor! Kaçak göçmenleri, Doğu'dan Batı'ya taşıyan bir organizasyonun parçası olan Gaza için Türkiye'nin tanımı bu. Aslında yıllar içinde geliştirdiği bir tanım. Hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır, bilmiyorum ama aralarındaki fark Türkiye, ondan eminim diyor. Kültür kavramını büyütmemek gerek diyor anlatıcı. Kültürün, hiçbir alışkanlığından vazgeçmeyip, bütün davranışlarını nesilden nesile aktararak dünyayı bir çöp eve çevirdiğinden bahsedilip Kültür, toplumsal hafızaydı ama Alzheimar'a yakalanma eğilimi vardı deniyor. Binlerce yıllık kültürlerin birbirlerine davranışlarını ve kendilerini inşa ederken başkalarını yıkma eğilimlerini gördükçe, kültür kavramı üzerinde düşünmeye başlıyor Gaza. Ve insanın kültür dediği birikime katmak için ne gibi kavramları muhafaza ettiğine bakınca, o noktada da bir tezgah olduğundan şüpheleniyor. Bireyin geleceğe doğru uzanmasına ve dönüşmesine imkan verecek olan kavramların özellikle es geçildiğini hissediyor. Dolayısıyla kültürün bireyi yarına fırlatacak bir mancınık olarak değil de, bir pranga olarak inşa edildiğini gördükçe, herhangi bir kutsallığı olmadığına ikna oluyor. Eşcinselleri öldürmek bazı ailelerde ata sporuydu diyor anlatıcı. Eşcinsel cinayetlerine karşı tepki olarak yapılan simgesel eylem müthiş... Birini öldürdünüz ama yeni bir eşcinsel akrabanız oldu demek için katledilen eşcinselle evlenen bir başka eşcinsel. Bence nefret suçlarındaki ortalama zeka seviyesi o kadar düşük ki bunlara verilen tepki ne olursa olsun, müthiş görünecektir! Dünyanın en basit tepkisini de verseniz, bir nefret suçlusunun yanında daima bir dahi gibi kalırsınız. Ne de olsa bir insanın nefret suçu işleyebilmek için yapması gereken ilk şey, aklından tamamen vazgeçmek. Daha benim için, sözlükteki tanımının çok ötesinde anlamlar taşıyan kelimelerden. Sadece bu kelimenin varlığı bile, hiçbir şeyin bitmediğine bir kanıt gibi. En nihayetinde bir romanın adı, hikayenin üstüne çektiğiniz bir örtüdür. Her şeyin görünenden fazlasını taşıdığını anlatan bir hikaye kurmak istiyordum ve doğru örtünün Daha olduğunu düşündüm. Hikayem, bireyle toplumun ya da tek olanla çok olanın her türlü ilişkisi üzerine kurulu. Dolayısıyla linç de, bu ilişkilerden biri olarak var. Tek olan karşısında birleşmek, bir topluma dönüşmek için kullanılan araçlardan biri... Tabii hikayede bunun tersinin de geçerli olduğu bölümler var: Yani tek olana karşı duyulan nefretin tam tersi: Tek olana duyulan hayranlık... Ve bu topraklarda linçle ilgili tarihsel örnekler vermek gerektiğinde çok zorlanmıyorsunuz. Kulağınızı toprağa yaslamanız yetiyor!"} {"url": "https://egoistokur.com/daha-daha-zeki-muren-mesela-pasanin-7-sirr", "text": "Müren: Sus, bayılırım. Laf aramızda, muhit müsait olursa pek de tatlı anlatırım, bilirsin. Yaz kış duş almadan kat'iyen yatağa girmez. Takside olsun, hususide olsun daima arabanın önünde oturur. Sevdikleriyle konuşurken hayatım, şekerim, tatlım tabirlerini çok kullanır. Sevmedikleriyle zaten konuşmaz. Bedia Muvahhit, Mualla Gökçay, Cahide Sonku, Melahat İçli, Malatyalı Fahri, Nevzat Akay gibi sanatkarların taklitlerini çok güzel yapar. Ayak numarası 38'dir, gözlük camı astigmat 1.50'dir. Sabah kahvaltısı yapmaz, sadece 1 bardak meyve suyu içer. Soğuk yiyemez, yedi senedir dondurma yememiştir. Akademi mezunu ressam Zeki Müren, tablolarına alem isimler veriyormuş. Mesela... Bulutlar Kan Ağlıyordu, Nereye Kaçtın Sen, Acıdım Bıldırcınlara, Mora Bayılırdım Seni Tanımadan, Neron'un Çırası, İhanetin Şimşek Şimşek... En kasvetli eserlerinden birine Pollyanna adını vermesindeki ironiye ne demeli, bilmiyorum. Efendim, önümüzde bayram ve yılbaşı gibi tatlı günler var. Kış da yavaş yavaş yaklaşıyor. Mutlu yuvalarımızda rahat rahat, ılık ılık oturduğumuz geceleri bendenizin buluşu bir içkiyle süslemek istersiniz diye sizlere Müren Kokteyli'nin tarifini veriyorum. Deneyiniz, hem çok kolay hem de nefis oluyor. 10 limonun kabuklarını tertemiz hatta hiç kullanılmamış bir rendenin orta delikli kısmından güzelce rendeleyip bir komposto tabağına koyacağız. Sonra limonları iyice sıkıp suyunu üzerine dökeceğiz. Bir su bardağı toz şeker ilave edip karıştıracağız. İçkiyi içebilme dozumuza göre bir şişe konyak ve bir şişe votkayı beraberce kaba dolduracağız. Buz parçalarını ilave edip bir saat bekleteceğiz. Rendelenen limon kabukları şişip üste çıkacaklar."} {"url": "https://egoistokur.com/dahiyane-tavsiye-mukemmel-esi-bulamadiysan-kendin-yara", "text": "DAHİYANE TAVSİYE: Kendi kusursuz eşini kendin yarat! Wendy Moore'un kitabının adı bile beni paralize etmeye yetmişti: İyi Bir Zevce Yaratmanın Yolları: Britanya'nın En İstenmeyen Bekarı ve İdeal Eşini Eğitmenin Peşindeki Mücadelesi. İşte karşınızda Moore'un anlattıklarının küçük bir özeti. 1769 baharında, 21 yaşındaki Thomas Day nişanlısınden bir mektup aldı. Genç kız ayrılmak istiyordu. Mektupla terk edilmek elbette Thomas'ın pek ağrına gitti. Halbuki ne umutlarla başlamıştı bu ilişkiye... Bir arkadaşının çekici, kültürlü ve neşeli kızkardeşi Margaret'la önceki yaz tanışmışlardı. Lakin anlaşılan birbirlerine pek uygun değillerdi. En azından genç kız somurtkan ve aşırı ciddi Thomas'ı yeterince çekici bulmuyor gibiydi. Genç adamın hayali, her an yanında olacak ve ona sadık kalacak bir eşle yaşayarak bilimsel çalışmalarını sürdürmekti. Margaret'in esas kabahatiyse aslında Thomas'a uygun olmamak falan değil, dünyanın onu kirletmesine izin vermekti. Sonradan Meğerse bir hayali sevmişim diye yazacaktı genç adam. Thomas Day'in dönemin ünlü ressamlarından birine yaptırttığı portresi. Bunları ve daha başka ayrıntıları Wendy Moore'un İyi Bir Zevce Yaratmanın Yolları: Britanya'nın En İstenmeyen Bekarı ve İdeal Eşini Eğitmenin Peşindeki Mücadelesi isimli kitabından öğrenebilirsiniz. Thomas Day, doğru kadını o güne dek bir türlü bulamadığı için doğru kadının hiç var olmadığına inanıyordu diye yazıyor Moore. Ama pes etmemiş. Tıpkı Pygmalion yahut daha da beteri Dr. Frankenstein gibi, o da kendi eşini kendi yaratmaya karar vermiş. Rousseau'ya göre çocuklar okullarda tercih edilen ezber yöntemiyle değil, oyun ve keşif aracılığıyla öğrenirlerdi. Onlara cesaret verilmeli, ruhları beslenmeliydi. Bilimsel deneylere katılmalarına imkan tanınmalı ama soğuk ve açlık gibi zor deneyimleri yaşamalarına da ses çıkarılmamalıydı. Bu, karakterlerini kuvvetlendirirdi. Kahramanı Emile bu ilkelere uygun yetiştirilir. Fakat sıra kendine bir hayat arkadaşı aramaya gelince, olası bütün eş adaylarının eğitim açısından ondan çok daha vasat olduğunu fark eder. Anlaşılan Emile için kusursuz eş, basit, sanattan anlamayan bir taşralı kız olacaktır. Gerçi bu işin resmin 'bok'unu çıkarmaya kararlı olan Thomas Rousseau'nun tavsiyeleriyle yetinmeyecektir. Onun eşi hem Emile'in zekasını, kültürünü taşımalıdır, hem de adeta sihirli bir şekilde taşralı bir kız kadar itaatkar olmalıdır. Margaret olayından sonra, yani 21 yaşına geldiğinde genç adama hatırı sayılır bir miras kalır. Artık zengin de olduğuna göre deneylerine bir an evvel başlayabilecektir. Öksüzler yurduna giderek biri 11 öteki 12 yaşında iki küçük kız seçer. Kızlar, Day'in Fransa'daki yakın bir arkadaşının evinde yaşayacaktır. Onlara Sabrina ve Lucrecia adlarını koyar, yeni giysiler alır ve yeni eğitimlerine başlayacakları Fransa'ya gönderir. Aman yarabbim! Söyleyecek söz bulamıyorum. Hakikaten bir kez daha, ne zihinler, ne zihinler! Sabrina ile Lucrecia'ya okuma yazma, aritmetiğin yanı sıra hizmetçilerin bilmesi gereken her şey öğretilir. Fakat Lucrecia umutsuz vakadır. Thomas bir yıla kalmadan onun feci şekilde salak olduğuna karar vererek, küçük kızı yıllık 400 Sterlin ücretle bir şapkacının yanına çırak olarak yerleştirir. Belli ki müstakbel karısı, zeki ve itaatkar Sabrina olacaktır. Rousseau'nun erkek çocukların eğitimi için tavsiye ettiği her şeyi Sabrina üzerinde uygulamaya başlar. Misal, ilkin kollarına sıcak balmumu döker. Sonra yüzme bilmediği halde onu göle atar ve çırpınışını izler. Başka bir sefer gürültüye dayanıklılığını ölçmek için, kuru sıkıyla dolu silahlarla ateş eder. Ha, tabii bir zevcede dişilik de önemlidir, o yüzden kıza yeni bir elbise alır. Ama bir yere kadar... Adamımız iki dakika sonra kızdan elbiseyi ateşe atmasını ister ve cayır cayır yanmasını seyrettirir. Bütün bu alelacayip deneyler Sabrina'nın önce kafasını karıştırır, sonra da resmen çileden çıkmasına sebep olur. Eğitim artık neredeyse tamamen bitmiş gibidir, kız artık daha çok evin hizmetçisi gibidir. 14 yaşına geldiğinde Thomas'ın kusursuzluk hayaliyle uzaktan yakından alakası kalmamıştır. Feci hayal kırıklığına uğrayan genç adam cebine bir miktar para sıkıştırıp, onu yatılı okula gönderir. Deney hezimetle sonlanmıştır. Thomas Day elbette sonunda aradığı sadık kadını bulup evlenir. Sabrina ise 26 yaşına geldiğinde evlenmek için Day'in yakın arkadaşlarından birini seçecektir. Bunun sebep olduğu hayal kırıklığından mı bilinmez, Day 41 yaşındayken atından düşer ve hafızasını kaybeder."} {"url": "https://egoistokur.com/dali-emily-dickinson-ve-casablanca-filminin-kederli-asiklar", "text": "Ilsa ile Rick, yani şu meşhur Casablanca filminin kederli ve cazibeli aşıkları yeniden çıkıyor karşımıza... Bir Emily Dickinson cildinin gizlediklerini keşfediyoruz... Amber'in Zaman Kapsülü'nde geçmişini geleceğe taşıyanların öyküsünü dinliyoruz... Kıvrım kıvrım ince bıyıklarıyla bir çocuk kitabının sayfalarında boy gösteren egzantrik dahi Salvador Dali'yi selamlıyoruz... Hayaltoplayan'la hayali maceralara çıkıyoruz... Güzel güzel eğleniyor, güzel güzel hüzünleniyor, çocuklar için hazine değerinde kitaplara gömülüyoruz. Peki bu sonuncunun kahramanları kim, biliyor musunuz? Ilsa ile Rick elbette; yani şu meşhur Casablanca filminin kederli ve cazibeli aşıkları. Bu gizemli ve gölgeli dünyada, müzik bitse, plağın cızırtılı sesi kesilse bile dünya dönmeye devam ediyor. Çünkü Gürses'in bize incelikle hatırlattığı gibi, insanlar birbirlerini sevdikçe zaman akıyor. Bu 11 yaşındaki küçük kızın adı, Emily Elizabeth Davis. İsmi boşuna konmamış, İngiliz Edebiyatı profesörü olan annesi, günün birinde Emily Dickinson gibi büyük bir şair olmasını istiyormuş. Hatta kızının ağzından çıkan ilk sözcük, yürümeye başladığı ilk günün tarihi gibi hayati önem taşıyan bilgileri Emily Dickinson'ın Bütün Şiirlerinin kenarına not düşmüş. Emily bir gün kitabın bir kenarında babasının adının da kaydedildiğini öğreniyor. Ama aksi gibi hemen ertesi gün kitabı kaybediyor. Artık hayatının tek bir amacı var: O kitabı bir an evvel bularak babasının kimliğini öğrenmek. Bu serüvende en yakın arkadaşı Wavey, kuzeni Mortie ve bazı gizemli güçler de ona yardımcı olacak. Zaman-geçmiş-anılar arasında ilginç bağlantılar kurarak geçmişe takılıp kalmadan daima geleceğe bakmamız gerektiğini anımsatan Amber'in Zaman Kapsülü, merak uyandıran konusu, hayatın içinden renkli karakterleri ve metaforik düşünmeye dayalı süreç odaklı kurgusuyla dikkat çeken ustaca yazılmış bir ilk roman. Sizden daha iyi yazan biri varken kitap yazmaya gerek var mı? Ya da ressamlar en güzellerini kullanmışken renklere uzanmaya? Peki, mor gökyüzü olur mu? Rüyalarınızın sonu sizden niye kaçar? Kısacası, beğenilmeyen hayallere ne olur? Yanıtı Hayal Kasabası'nın sokaklarında!"} {"url": "https://egoistokur.com/damardan-gercekci-bir-cehennem-kitabi-266", "text": "Yazarın hayranlarından biri de Patti Smith. Okuduğum en acayip romanlardan biri olan 2666, birbirinden bağımsız olarak da okunabilen beş novella'dan oluşuyor. Dilerseniz bunları birbirinden bağımsız addedebilirsiniz. Hepsini tamamladığınızdaysa, aslında bir bütün oluşturduklarını fark edeceksiniz. İçinde görünüşte kendi halinde ama içten içe cehennemi andıran küçük bir kasabada işlenen kanlı cinayetler, ölüm, sonuçsuz ama zevkli edebi tartışmalar, Bolano'nun en küçük ayrıntısına kadar anlattığı hayal ürünü kitaplar, varolmayan yazarlar, başka ülkelerde yaşayanların bir tutku yüzünden kesişebilen yolları, arayışlar, buluşlar, kayboluşlar, arzular, düşkırıklıkları yalnızlık ve kasvet var. Bolano'nun keskin üslubu yazmaktan çok labirent kurmayı andırıyor. Neyse ki ironiden yoksun bir üslup değil bu, o yüzden bir an için bile sıkılmıyor, yorulmuyorsunuz. Stephen King'den Patti Smith ve Kazuo Ishiguro'ya birçok ünlü yazarın hayranlıkla söz ettiği romanın her şeyi, hatta adı bile esrarengiz, şifreli. Çünkü epeyce kalın olan kitabın herhangi bir sayfasında 2666 tarihine bir gönderme yok. Öte yandan 2666 tarihi yazarın daha önce yazdığı birçok kitapta çeşitli şekillerde karşımıza çıkıyor. Mesela Amulet adlı romanında Mexico City'deki bir caddeyi 2666 yılının mezarlığı gibi diye tarif etmişti. Vahşi Hafiyeler adlı romandaysa şöyle bir bölüm vardı: Cesarea gelecek günleri anlattı. Öğretmen ona hangi zamanları kastettiğini ve neler olacağını sordu. Cesarea 2600 civarında bir yıldan bahsediyordu; iki bin altı yüz bir şey... İlgisi var mı bilmiyorum ama İncil'de bu tarih, Yaratılış'tan tam 2666 yıl sonra gerçekleşecek ruhsal arınma, masumiyete dönüş zamanı geçiyor. Hayatı boyunca politik görüşlerinden ötürü polisle başı epey derde giren, defalarca hapis yatan ve hayatının bir döneminde eroin bağımlısı olan huzursuz ruh Roberto Bolano, Metis Kitap'tan çıkan Vahşi Hafiyeler romanında 'damardan gerçekçiler' adlı bir edebiyat akımı kuran birkaç genç şairin trajik, hüzünlü ama eğlenceli hikayesini yazmıştı. İnsan, kendisinin de bir zamanlar infrarealizm akımını kurduğunu hatırlayınca, hafiyelik ile edebiyat eleştirmenliğini bir araya getirmeyi sevdiğini düşünebilir. 2666 zaten tam olarak böyle bir şey; damardan gerçekçi bir üslup denemesi. Ama kesinlikle üsluptan ibaret değil. Roman, gerçek bir olaya dayanıyor. 1993-1997 arasında Meksika'nın Ciudad Juarez kasabasında işçi sınıfından gelen 400 genç, yoksul, eğitimsiz kadın vahşice katledilmiş. 1993'ten bu yana esrarengiz şekilde ortadan kaybolan ve bir daha haber alınamayan kadınların sayısıysa 5000'miş. Roman bu ürpertici cinayetler serisinden ilham alıyor. Sadece Ciudad Juarez'in adı Santa Teresa olarak değiştirilmiş. Müzisyen, şair, ressam, fotoğrafçı ve yazar Patti Smith, Roberto Bolano'nun başyapıtı 2666'yı okuduğunda nasıl altüst olduğunu, Kitaplar pek çok işe yarar, sizi bazen çalışmaya bazen eğlenmeye ve bazen de yazmaya teşvik eder. Bolano'yu okumak bana yazma konusunda ilham veriyor. Tam bir dahi. Simya gibi bir şey yapmış burada, edebiyatı gerçeğe dönüştürmüş. Okurken hiç bitmesin istedim, bittiğindeyse en yakın arkadaşımı kaybetmiş gibi hissettim sözleriyle anlatıyor. Smith, Bolano'nun eleştirmenlerin gözdesi olduğunu, sadece İspanyolca'da değil, tüm dünya edebiyatında Gabriel Garcia Marquez'in yerini dolduracak güçte bir yazar sayıldığınıysa kitabı okuyup bitirdikten çok sonra öğrenmiş. Japon yazar Kazuo Ishiguro'ysa Bu yılki okumalarıma çoğunlukla Roberto Bolano hakimdi. Bolano, 2666'da Güney Amerika, ABD ve Avrupa geleneklerini; modernizmin vahşi gerçekçiliğiyle suç romanlarını pürüzsüz bir şekilde bir araya getiriyor. Bolano'nun, modern edebiyat tarihinde çok önemli bir yeri var diyor. I. Eleştirmenlerle ilgili bölüm: Benno von Archomboldi adlı kült Alman yazarın izini süren dört eleştirmenin Santa Teresa'ya uzanan hikayesi. II. Amalfitano'yla ilgili bölüm: İlk kitabın sonlarında tanımaya başladığımız Meksikalı profesör Amalfitano'nun, Meksika'nın, aşkın ve deliliğin hikayesi. III. Fate'le ilgili bölüm: Santa Teresa'ya bir boks maçının haberini yapmaya gönderilen ama aslında öldürülen kadınları yazmak isteyen ve bu arada Amalfitano'nun kızına aşık olan gazeteci Oscar Fate'in hikayesi. IV. Suçlarla ilgili bölüm: Santa Teresa'da işlenen cinayetlerin, yani cehennemin hikayesi. V. Archimboldi'yle ilgili bölüm: Polonya, II. Dünya Savaşı, bir adam ve bir kadın... Kitabın neredeyse yazılma sebebi denebileek Archimboldi'nin belirişinin ve kayboluşunun hikayesi. Çok uzun zamandır bir kitabı okumaktan böyle büyük bir keyif almamıştım. Okurken de bitirdiğimde de o heyecanla kitap hakkında iki blog yazısı yazmıştım. Yeniden okuyacağım kitapların arasındaki yeri aldı. Üzerinden biraz zaman geçtiğinde yine o kitap hakkında yazabilirim ve bu ara arkadaşlarım benim bu kitap hakkında konuşmamdan sanırım sıkılmışlardı. Ama hala kitaptan bölümler aklıma geliyor, ne yapayım. Çevirinin ne kadar özenli olduğunu da belirtmek isterim. Lütfen çevirenin adını yazı içinde/kitap künyesinde belirtin ve çevirinin kalitesi hakkında da bir yorum yapın. 1) Bu kitabın telif hakkı çevirenindir; 2) Mükemmel edebiyat eserleri kötü çeviri yüzünden okunmaz hale gelebiliyor. Egoist gibi bir yayından bu özeni beklemek hakkımız. Haklısınız. Kitabı Zeynep Heyzen Ateş çevirdi. Fakat benim çeviriyi eleştirebilme yetkim yok. İngilizce biliyorum ve kitap İspanyolca orijinalinden çevrilmiş. En azından öyle yazıyor künyede. Ben Türkçesinin düzgün olduğunu söyleyebilirim ama kitabın orijinal İspanyolca versiyonunu okumadığım için de çevirisi üzerine yorum yapmak istemedim. Fakat uyardığınız için teşekkür ederim. Bundan sonra kitapların çevirilerine dair de yorumlarımı yazacağım. İnsanların kafasında İngilizce İspanyolcadan kolay gibi bir imaj olduğu için ve/veya İngilizceden de çeviri yaptığımı görüp bu soruyu yöneltenler oluyor. İngilizce benim dördüncü dilim. İspanyolcayla çok daha rahatım. Bu kitabı İngilizceden çevirmek, Joyce'un Ulysess'ini çevirmeye benzerdi. Benim ingilizcem öyle bir yükün altından kalkmaya yeter miydi bilemem. Ama ispanyolcam yetiyor. Virgüllere bir diyeceğim yok ama miş'li geçmiş benim tercihim. Bence metnin lezzetini korumak açısından doğru da bir tercih. Yine de her zaman -iyi niyetli olduğu sürece- eleştiriye açığım. Aslında herhangi bir imalı söz etmedim, söz öyle anlamışsınız. Sadece kendi İspanyolca bilmeyişimi vurgulamak istedim. Öte yandan kendi adıma çeviride bir sorun olduğunda, özellikle de Türkçe kullanımıyla ilgili, bunu belirtiyorum. Bu kitapla ilgili yazıda belirtmedim, çünkü takıldığım bir yer olmadı. Dediğim gibi orijinalini okumamış biri olarak söylüyorum bunu. Gene de ayrıca söyleyeyim, Zeynep Heyzen Ateş'in de iyi iş çıkardığını düşünüyorum. Ben de kitap çıktığından beridir, çevirisiyle ilgili bir yorum arıyordum. Piyasada o kadar çok okunamayacak derecede kötü çeviri, çeviri iyi olsa bile, yayıncılık dünyasında o kadar çok sansürcü zihniyet var ki... insanın eli çeviri bir kitap almaya gitmiyor. Gülenay Hanım, bir cümleyle de olsa, çeviriye dair yorum bekleyen çok insan vardır bu yüzden eminim. egoistokur birçok insan için bir edebiyat-kültür-sanat dergisi niteliğinde. Kemal, İnce Memed'te okurla sohbet eder gibi anlatır hikayeyi, sanki gözleriniz kapalı yazarı dinliyormuş gibi kolayca okursunuz, bu yüzden bırakamazsınız elinizden, Kemal gibi, Bolano'nun üslubu da, okurla sohbet ediyor gibi, okumuyor da sanki, yazarı dinliyorsunuz... Bu nedenle çok kolay yazdıklarını, doğuştan gelen bir anlatım yetenekleri olduklarını düşünüyorum bu tür yazarların. Atay'ı da aynı kategoriye alıyorum; çok kolay yazabilenler kategorisi. Örneğin Eco ya da Pamuk romanları gibi değil... Eco, Pamuk gibi edebiyatçıların yazarlarken sancılandıklarını, kıvrandıklarını, aradıklarını, araştırdıklarını, denediklerini, vazgeçtiklerini, yeniden yazdıklarını, zorladıklarını, zorlandıklarını... düşünüyorum. Bu kitaba iki kez başladım ve ikisinde de yarım bıraktım. Ne anlattığı nereye gittiğini konusunu bir türlü anlamdıramadığım koca bir kitap. Niye aldın diye soracak olursanız bu kitap hakkındaki olumlu ve heyecanlı eleştiri yazılara bakarak aldım. Boşa verilen para bence. Açık ve net söylüyorum. Emeği geçenlere saygısızlık değil amacım, ancak benim gibi kitap kurdu olmayıp sıradan bir okursanız kitabı almayın. Olumlu eleştiriler size kitabı satın almanızı söylemezler. En azından bunu dikte eder bir tonla söylemezler. Ama siz beğenmediğiniz bir kitap için okurlara düpedüz Bunu almayın diyebiliyorsunuz. Tuhaf!"} {"url": "https://egoistokur.com/dan-brownin-kaleminden-ikonografinin-50-ton", "text": "Da Vinci Şifresi, Melekler ve Şeytanlar, Kayıp Sembol gibi kitaplarıyla listelerin üst sıralarının değişmez ismi haline gelen Amerikalı yazar Dan Brown'un yeni romanı Cehennem aylardır bekleniyordu. Çıkar çıkmaz satış rekorları kırmasına bu yüzden kimse şaşırmadı. Brown, Dante Alighieri ve İlahi Komedya'dan yeni bir bilim dalı olan transhümanizmden, ölümsüzlükten, yapay olarak hızlandırılmış bir evrimin mümkün olup olmadığından, geleceğe nostalji besleyenlerden, dünyanın doğal kaynaklarının akıl almaz bir hızla tükenmesinden, Grinin 50 Tonu'ndan ve her eve üç çocuk hayallerinin tehlikelerinden bahsettiği romanının 100 sayfasını İstanbul'a ayırmıştı. Gerilimi her seferinde sanat tarihinin başyapıtları ve şifreleri üzerine kuran bir yazarın yolunun günün birinde İstanbul'la kesişmemesi de zaten imkansızdı. Eh işte, kitapta elbette seks yok. Lakin sayfalar boyunca pornografik bir hızla akıp giden bütün o simgeleri ve şifreleri düşünürseniz, İkonografinin 50 Tonu diye bir kitap varsa, bence o Cehennem'den başkası olamaz. Yani Cehennem bir bakıma sanat tarihinin pornografisinden başka bir şey değil. Dan Brown Cehennem'de arka planda tüm haşmetiyle büyük İtalyan şair Dante Alighieri'nin başyapıtı İlahi Komedya'nın durduğu, Floransa'da başlayıp Venedik'te devam eden ve İstanbul'da sonlanan bir hikaye anlatıyor. Kahramanımız her zamanki gibi dinler tarihi ve simgebilim profesörü Robert Langdon. Karşısındaysa bu kez, Dante'yi takıntı haline getirmiş ve eylemlerini ondan alıntılarla şifreleyen bir deli dahi var. Minik bir özet geçeyim... Robert Langdon bir akşam gözünü Floransa'daki hastane odasında açar. Beyin sarsıntısı geçirmiş, hafızasını yitirmiştir. Yetmiyormuş gibi ne Floransa'ya geliş sebebini, ne de kendisine saldıranı hatırlar. Tek bildiği rüyasında yeşil gözlü, gaga burunlu ve pek de insana benzemeyen birini gördüğüdür. Su yerine kan akan kızıl bir nehrin kıyısında duran adam ürkütücü sesiyle dünyaya ölümün yakışacağını söylemektedir. Kızıl nehir, tıpkı Dante'nin Cehennem'indeki gibi çırpınan sefil insanların bataklığıdır. Langdon'un rüyasında meleksi güzellikle bir yaşlıca kadın da vardır. Boynunda nazar boncuklu bir kolye taşıyan bu beyaz saçlı ve yüzü peçeli kadın, kahramanımıza Ararsan, bulursun diye fısıldar. Kafası bandajlı Langdon başına ne gelmiş olabileceğini, hiç tanımadığı o iki insanı niçin rüyasında görüp durduğunu anlamaya çalışırken odasına bir suikastçi dalar. Ama Sienna Brooks adlı doktor tarafından kurtarılır. Şimdi bomboş hafızasıyla Floransa sokaklarında kalakalmıştır. Çok geçmeden peşinde sadece punk saçlı, deri ceketli suikastçinin değil, başkalarının, mesela Amerikan hükümetinin de olduğunu öğrenecektir. Hem hafızasını yeniden kazanmak, hem de bu arada sağ kalmak zorundadır. Tek yardımcısı da güzel Sienna'dır. Üstelik bütün bunlar neredeyse ilk 20-30 sayfa içinde gerçekleşir. Sonra Floransa'nın tarihi mekanları arasında acayip bir koşturmaca başlar. Açıkçası, Dan Brown'ın en büyük başarısı usta Hollywood senaristleri gibi hareket etmesi, yani her bölümün sonunda okura, sonraki bölümü okutacak bir tuzak kurması. Öyle tuzaklar ki bunlar, insan kitaba başlayınca bir türlü elinden bırakamıyor. En basiti kötü adamların bazıları masum çıkıyor, bazıları için de Eh, meğer o kadar da kötü biri değilmiş diyorsunuz. Ayrıca Cehennem'in iyileri kesinlikle kötülerden daha kafa karıştırıcı. Hele bir tanesi var ki önce iyi, sonra kötü, sonra kahraman oluyor. Kim mi? Yok, ısrar etmeyin, bunu öğrenmek için kitabı okumanız gerek. Sanırım Zobrist'in ve şüphesiz Dan Brown'un Cehennem'in kapılarını İstanbul'da açmalarının sebebi açık: Her şeyden önce, binlerce yıllık bir geçmişi olan bu şehir, Doğu ile Batı'nın kesişim noktası. Batı sanat tarihinin temelleri burada atılmış. Yani ilhamını sanat tarihinden alan bir macera romanı için İstanbul müthiş hazineler barındırıyor. Şehri gizli bir ağ gibi birbirine bağlayan labirentsi yeraltı dehlizlerini, su kanallarını ve sarnıçları, Dan Brown'ın övgüyle söz ettiği Göksel Gülensoy'un belgeselinde de izleyebilirsiniz. Düşünün, başka hangi şehirde bir batık saray var ki? Ayrıca İstanbul dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri. Avrupa ve Asya'dan her gün sayısız turist buraya gelip gidiyor. Dolayısıyla yaratıcısının kısa sürede tüm insanlığa bulaşmasını beklediği bir virüsü açığa çıkarmak için seçebileceği eşsiz bir başlangıç noktası. Finali azıcık açık etme tehlikesini göze alarak bir soru da ben sorayım: Herkese en az üç, üç de yetmez beş çocuk tavsiye eden başbakanımızın Cehennem'i okuduğundaki tepkisi acaba ne olacak? Hele Zobrist'in İstanbul'da realize ettiği korkunç planın bir veba salgını başlatmak değil, bir kısırlık virüsü yaymak olduğunu, dahası Dan Brown'ın açıkça değilse bile satır aralarında sanki Zobrist'e hak verdiğini öğrenince ne diyeceğini sahiden merak ediyorum. Dan Brown bir önceki kitabında bizi yeni bir bilim dalıyla tanıştırmıştı. Noetics biliminin kurucusu Lynne McTaggart da kitabın yan karakterlerindendi. McTaggart insanın bilincini kullanarak somut bazı eylemleri gerçekleştirebileceğini, mesela hastalıkları düşünce gücüyle tedavi edebileceğini söylüyordu. Ben de o vesileyle McTaggart'ı bulup Habertürk için bir röportaj yapmış hatta onun dünya çapında kalabalık bir grupla gerçekleştirdiği deneye katılmıştım. Deneyin sonucu beni tatmin etmese de konunun ilgi çekici olduğu kesindi. Brown Cehennem'de bizi, yine yeni bir bilim dalıyla, transhümanizmle tanıştırıyor. Ölümsüzlüğün bir hayal olmayabileceğini düşünen transhümanistler evrimin hızını fazla yavaş buluyor ve her türlü teknolojik imkanı kullanarak yapay bir evrim yaratmayı hedefliyorlar. Romandaki ölüm taşıyıcısı Bertrand Zobrist de bir transhümanist. Eylemlerinde ilham aldığı kişi, yani transhümanizmin kurucusuysa son yüzyılın enteresan şahsiyetlerinden İranlı bir fütürist. Dan Brown kitapta hem Geleceğe karşı derin bir nostalji besliyorum sözüyle tanınan Feridun M. İsfendiari'nin hikayesine yer veriyor, hem de karakterlerinden bazılarını onun yarattığı sistemle adlandırıyor. Şöyle ki... Avrupai bir öğrenim gören İsfendiari herkesin en az 100 yıl yaşayabilecek kapasitede olduğuna inanıyormuş. Ailelerimizin koyduğu isimlerin bizi körelttiğini düşündüğü için de kendisine şifreli bir isim seçmiş. Asıl isminin baş harfleri olan FM ve olası ölüm tarihi olarak hesapladığı 2030'u bir araya getirerek FM-2030 adını almış. Cehennem'de Langdon'un mücadele etmesi gereken kişilerden FS-2080'e dikkat edin, sizi epeyce şaşırtacak. Dan Brown, transhümanizmin insanlığa ikinci bir Hitler dönemi, daha doğrusu genetik faşizmi yaşatacağına dair şüphelerini açıkça belirtiyor. Çünkü transhümanist bir dünyada parası olan sağlıklı kalacak, diğerleri gözden çıkarılabilecek. Gerçi en azından Feridun İsfendiari'nin hesaplarının tutmadığını ve gizemli fütüristin 2000 yılında, yani olması gerekenden 30 yıl önce pankreas kanserinden öldüğünü biliyoruz. Fakat cesedi emirleri doğrultusunda dondurularak muhafaza edildi. Kanserin tedavisi kesin olarak bulunursa, İsfendiari'nin yeniden hayata döndürülmesi için çalışmalar başlatılabilecek."} {"url": "https://egoistokur.com/darian-leader-tibben-cok-ilerledigimiz-algisi-bir-illuzyo", "text": "Bu projeye iki sebepten başladım. Birincisi, hastalıklarının sebeplerinin psikolojik olduğunu düşündüğüm danışanlarla daha sık meşgul olmaya başlamıştım ve bu konu çok ilgimi çekmişti. İkincisi, zihin-beden tıbbıyla ilgili araştırmalarımda şaşırtıcı sonuçlar elde etmiştim. Bazı alanlardaki tıbbi araştırmalar dediğiniz gibi inanılmaz düzeyde, bazı alanlardaysa durumumuz Ortaçağ'dan hallice. Nedeni açık: İşin içinde tıbbi teknoloji varsa, bundan etkileniyor ve tıbbın genel olarak bu derece sofistike hale geldiğini varsayıyoruz. Ama tıbben çok ilerlediğimiz algısı bir illüzyon. Aslında insanlara acı veren birçok durum görmezden geliniyor. Bir uzmandan bir uzmana giden ve yine de sorunları bir türlü çözülemeyen hastaları düşünürseniz, ne demek istediğimi anlarsınız. Hastalıkları bütüncül bir bakışla ele almak gerektiğini unutuyoruz. İnsan vücudu, her bir parçasıyla başka bir uzman ilgilenirse iyileşebilecek bir yapı değil. Bu parçaların hepsi bir bütünü oluşturuyor ve o bütünün, yani bireyin ne hissettiği, ne düşündüğü de çok önemli. Konvansiyonel tıp daha çok kronik veya tedavisi imkansız hastalıklarla ilgileniyor, geri kalan hastalıklar konusuna ise yeterince aldırış etmiyor. Doktorundan memnun olmayan hastaların sayısını tahmin bile edemezsiniz. Alternatif uygulamalar bu yüzden yükselişte; insanlar alakasız gibi görünen hastalık semptomlarını ayrı ayrı iyileştirmeye çalışan değil, o semptomların hepsini birden ele alarak sonuca ulaşabilen, en önemlisi de bunu yaparken onları dinleyen kişiler tarafından tedavi edilmek istiyorlar. Valla, işin aslı sizde hala aile hekimliği diye bir şey varsa, şanslısınız. İngiltere dahil birçok ülkede bu sistem kalkmış durumda. Hangi doktora muayene olduğunuz fark etmiyor, hastaneye gidiyorsunuz ve her gittiğinizde karşınızda başka birini buluyorsunuz. Oysa hekimle hasta arasındaki ilişkinin niteliği de ileşme açısından çok önemlidir. İnsanlar arasındaki bağlantı ya da süreklilik boyutu pek umursanmıyor. Bence bu tam olarak doğru değil. Fakat faydalı olduğu çoktan kanıtlandığı halde maddi getirisi olmadığı için birçok tedavi biçimi var. Buradaki anahtar çok basit: Bir çözüm keşfettiyseniz ya da bin yıldır unutulmuş kadim bir çözümü yeniden keşfettiyseniz, bunu dünyaya nasıl duyuracaksınız? Elbette doktorlar, hastanelerve medya aracılığıyla... Ama para, dolayısıyla PR ve reklam sektörleri büyük ilaç firmalarının elinde. Evet, insanlar bedenleriyle ilgili bilgi sahibi olmanın önemini kavradılar. Haklılar, çünkü tıp bilmesi gerekenlerle ilgili her geçen gün daha az şey bilir hale geldi. Nadiren ilaç kullanıyorum ama ilaç kullanmaya karşıyım diyemem. Bu şahsi bir karar. Birçok insan hastalıklarının gerçek sebeplerini aramaktansa bir hap alıp unutmayı seçiyor. Gerçekte neden böyle hep tatsız tuzsuz, keyifsiz hissettiklerini öğrenmek isteyenlerin sayısı az. Bence kültürel düzeyde, bir toplumun alternatifleri bilmesi ve insanları tek tip bir tedaviye mecbur bırakmaması çok önemli bir şey. Öte yandan anti-depresanların aşırı kullanıldığı bir gerçek. Türkiye'deki durumu bilmiyorum ama İngiltere'de bir süre önce musluktan akan sularda eser miktarda Prozac tespit edildi. Neden biliyor musunuz? O kadar çok kişi anti-drepresan kullanıyor ki, duş yaptıklarında veya diğer kullanımlarda bedenlerindeki anti-depresanlar suya karışıyor ve suyun tamamı bundan henüz arındırılamıyor. Bence günümüzün hastalığı yaşlılık. Daha doğrusu yaşlanmayla ilgili hastalıkların hepsi. Kendi adıma, inanılmaz bir hızla yaşlanan bir toplumun mensubuyum. Kimlik dediğimiz şeyse temelde hafızayla; hafızanın devamlılığıyla alakalı. Dolayısıyla yaşlı bir insan size bakıp kim olduğunuzu hatırlamıyor, yani hafızasıyla alakalı problemler yaşıyorsa, o kişi artık birey olarak algılanmıyor. Fakat çok acı bir şey söyleyeyim; araştırmalarıma göre yaşlılar aslında onlardan unutmaları beklendiği için unutuyorlar!"} {"url": "https://egoistokur.com/dartagnanin-satosunda-yasayan-neseli-kemanci-andre-rie", "text": "Andre Leon Marie Nicolas Rieu ya da kısaca tanınan adıyla Andre Rieu, Hollandalı bir besteci ve kemancı. Aynı zamanda Johann Strauss Orchestrası'nın kurucusu ve şefi. Son 100 yılın en önemli müzisyenlerinden biri kabul ediliyor. Mart ayında İstanbul'da vereceği konsere giderseniz sakın sıradan bir klasik konser izleyeceğinizi sanmayın. New York Times tarafından Klasik müziğin Madonna'sı olarak tanıtılan Rieu'nün konserlerinde seyirciler dans ediyor, şarkı söylüyor ve tıpkı rock konserlerindeki gibi kurtlarını döküyor! Yani utangaçlık etmezseniz, buradaki konserde siz de çok eğlenebilirsiniz. Elbette öyle. Karamsar olmanın kime ne yararı var ki! Bir keresinde bir arkadaşım bana bir mektup yazmıştı: Güneşe bak, sonra başını hafifçe arkaya çevir ve güneş ışınlarının yarattığı gölgeni gör.. Bence hayat tam da böyle bir şey işte. Bu yüzden işler yolunda gitmediğinde asla geriye bakmam ben, yararı olmayacağını bilirim. İleri bakmayı tercih ederim, yeni planlar yapmayı, yeni müzikler keşfetmeyi, yetenekli gençler aramayı... Beni mutlu eden şey neyse onu yapmalıyım, hayat bunu bana çoktan öğretti. Yok yahu, alakası yok. Bütün diğer çocuklar gibi benim de aklımda hep futbol vardı; bulduğum topa sarılıyor, okuldan ve ders çalışmaktansa nefret ediyordum. Fakat babam orkestra şefiydi ve bu yüzden kardeşlerim ve ben birer enstrüman çalmak zorundaydık. Keman çalmaya 5 yaşındayken başladım. Annem çok yetenekli olduğumu söylerdi ama deha düzeyinde bir yeteneğim olduğunu sanmıyorum. Bu soruya cevap veremeyeceğim. Kemanla verdiğim ilk konseri hakikaten hatırlamıyorum. Çok küçük olmalıydım... Fakat bir keresinde oğlanlar korosuyla kilisede Noel şarkıları söylemiştik, ayine katılan insanlar da bize eşlik etmişti. Benim için büyük olaydı. Öyle çok ki. Franz Lehar'ın operetlerini çalmayı da dinlemeyi de çok seviyorum. Emmerich Kalman'a da hayranım. Beethoven, Mozart elbette başta geliyor. Cosi Fan Tutte ve Saraydan Kız Kaçırma en sevdiğim eserler. Bu ikinciye Mozart'ın Türk Operası denir, bilirsiniz. Verdi, Puccini, Bartok, Carl Orff ve Ravel'i de unutmaman gerek. Anlayacağınız listem epey uzun. Hahaha... Güzel soru! Küçükken Tintin adlı çizgi romanda yer alan Marlinspike Hall şatosuna bayılır ve hep öyle bir yerde yaşamayı hayal ederdim. Şimdi yaşadığım yere gelince; doğru söylüyorsunuz, bir zamanlar gerçek D'Artagnan yaşamış ama orası bir şato falan sayılmaz. 15'inci yüzyıldan kalma eski ve çok güzel bir ev sadece. Orada yaşamak beni mutlu ediyor. Evimde çektiğimiz bir Noel konseri kaydı var, bulup izleyin, ne kadar harika ve romantik bir atmosferi olduğunu göreceksiniz. Onunla sahneye çıkmak benim için bir şeref. Harika şeyler hissediyorum elbette. Çıkardığı ses eşsiz, başka bir kemanla bunu elde edemezsiniz. Fakat onun sahibi olduğumu düşünmüyorum. Birkaç yıl onu çalabilecek olan talihli biriyim sadece. Ben öldüğümde başka bir kemancının olacak ve umarım o da Stradivarius'uyla en az benim kadar mutlu olur. Öyle mi yapmışım, hiçbir fikrim yok. Sigorta işlerini şirketim üstleniyor, bir şeyler yapıyorlar da ama bu konular beni sıkıyor ve işleri tamamen onlara bırakıyorum. Kesinlikle mimar. Bina inşa etmek isterdim veya az önce konuştuğumuz gibi şatolar falan... Bir keresinde dekor olarak Viyana'daki Schönbrunn Şatosu'nun bir kopyasını inşa etmiş, sonra da onunla dünya turnesine çıkmıştım. Şimdi delirdiğimi düşünüyorum, çünkü o maketi inşa etmek bile çok zordu. Kuşkusuz hala bir klasik müzikçiyim. Müziği icra edişimde klasik müziğe aykırı hiçbir şey yok, bundan taviz vermedim, veremem. Strauss valsleri çalarken Johann Strauss o valslerin nasıl çalınmasını hayal etmişse öyle çalıyorum. Pop-vari davullar, DJ usulü disko efektleri falan eklemiyorum. Her şey tamamen Strauss dönemindekiyle aynı. Bir farkımız varsa o da şudur: Klasik müzikçilerin genel olarak takındıkları o ağırbaşlı halden eser yok bizde. Ben ve orkestra arkadaşlarım müzik yaparken sıkılmıyoruz ve bunu her fırsatta gösteriyoruz. Ha bir de stil sahibiyiz. Yani şık ve gösterişli tipleriz, sahne üzerindeki giyimimize kuşamımıza özen gösteriyoruz. Haklısınız, benim konserlerimde seyirciler sahiden de konserin bir parçası haline geliyor. Bunu çok önemsiyorum. Sahnede keman çalarken kendim için değil onlar için çaldığımın bilincindeyim. Yüzlerindeki tebessümü görebiliyor, mutluluklarını hissedebiliyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/dave-eggers-su-kahrolasi-kitabi-yazin-dunya-bekliyo", "text": "İşte Eggers'ın biriciğim NanoWriMo için kaleme aldığı bir yazı. O kadar içten ve o kadar hakiki ki, 10 cilt yaratıcı yazma dersleri kitabına bedel. Okumalısınız. Zaten bu yazı da insana cesaret vermezse ne verir, ben artık bilmiyorum. Erteleme nedir, biliyor musunuz: Okuduğunuz bu yazı benden tam üç ay önce istenmişti ama masanın başına ancak şimdi geçebildim. Farklı tarihlerde üç teslim günü geçti aradan ve beni galiba en az 10 kere aramaları gerekti. Doğru söylüyorum. Dolayısıyla ne tür bir erteleme probleminiz olursa olsun, benimle yarışamazsınız, ben bu konuda hep en kötü durumdaki kişi olacağım ve her geçen gün daha da kötüye gideceğim. Şimdiyse bir saatlik işi tamamlayabilmek için bile her gün sekiz saat yazma koltuğuma öyle veya böyle çakılı kalmak zorundayım. Patetik bir oran. Sürekli erteliyor, savsaklıyor, sanki biri beni aslında yapmaktan nefret ettiğim berbat bir işe zorluyormuş gibi bahaneler uyduruyorum. Söz verdiğim hiçbir teslim tarihine de riayet edemiyorum. Söylemeye çalıştığım şey şu: Başlamak önemlidir. Yazma cesaretini toplamak çok önemlidir. En önemlisi de bitirmektir. Neticede nasıl yazı yazacağınızı biliyorsunuz; parmaklarınız var ve bir de hayatınız... O tek hayatta kelimelerinizi yazarak sesinizi duyulur hale getireceksiniz, sonra da başkalarının sizi işitmesini sağlayacaksınız. Bunun için yapmanız gereken şey, yazmak. İnsanlar zihninizin içinde dolaşan fikirleri okuyamaz. Onlar ancak sizin dikkatle ve muazzam bir aşkla kağıda döktüğünüz düşüncelerinizi okuyabilir. O halde lanet olsun ki yazmaktan başka çareniz yok. Bitirdiğinizde koltuğunuzun arkasına yaslanıp mutlu olabilirsiniz. Yaslanır ve rahatlarsınız. Yaslanır ve gurura benzer bir şey hissedersiniz. Sonra yazdığınız şey her neyse onu on kere, yirmi kere yeniden yazacaksınız elbette ama şimdilik konumuz bu değil."} {"url": "https://egoistokur.com/dave-eggers-ve-baska-unlu-yazarlar-size-mektup-yazsin-ister-misini", "text": "Ünlü bir yazar ve yönetmen de olan Stephen Elliott projeyi gerçekleştirmek için tanıdığı, röportaj yaptığı bütün yazarlara gitmiş. Bazıları ilgilenmemiş, Dave Eggers Marc Maron, Stephen Elliott, Janet Fitch, Nick Flynn, Margaret Cho, Cheryl Strayed, Wendy MacNaughton, Emily Gould, Tao Lin ve Jonathan Ames gibi bazılarıysa ikna olmuş. Letters in the Mail'e üye olmanın yıllık bir ücreti var. ABD'de yaşıyorsanız 5 dolar, başka bir ülkede yaşıyorsanız 10 dolar. Tabii mektuplar size özel değil. Öte yandan başka hiçbir yerde yayınlanmıyorlar. Yani nasılsa daha sonra internette okurum diye düşünmeyin. Her biri özel olarak sadece Letters in the Mail üyeleri için yazılıyor. Bir iyi haber daha... Hepsi değil ama yazarlardan bazıları kendi adreslerini de zarfa ekliyor. Böylece onlara cevap yazmanız, bir nevi edebi mektup arkadaşlığı başlatmanız da mümkün olabiliyor. Ne kadar güzel bir uygulama! Tebrik etmeli dusunen kısıyı."} {"url": "https://egoistokur.com/dave-eggerstan-fan-fiction-hayran-oldugu-yazarin-romanini-yeniden-yazd", "text": "Egoist Okur'da daha önce de bahsetmiştim; edebiyat dediğimiz romandan, şiirden, öyküden ibaret değil, çağır ruhuyla üretilen yeni türler var artık. Mesela fan fiction... Bir yazarın, hayran olduğu başka bir yazarın kitabının kurgusunu değiştirerek, canı isterse yeni karakterler katarak yeniden yazmasına deniyor. Jane Austen'dan Tolkien'e, Shakespeare'den Kafka'ya, Joyce'tan Flaubert'e, Oscar Wilde'dan J. K. Rowling'e kadar bütün önemli yazarların yapıtları fan fiction'a malzeme olabiliyor. Okuduğum son fan fiction örneği, Siren Yayınları'ndan çıkan Vahşi Şeyler. Pulitzer adayı Dave Eggers bu kitabı Maurice Sendak'ın Where the Wild Things Are adlı resimli masalından uyarlamış. Hem de bizzat Sendak'ın ricasıyla... Dünya çocuklarının 40 yıldır sevdiği masal da böylece yetişkinler için yazılmış komik, sarsıcı ve karanlık bir romana dönüşmüş. Vahşi Şeyler'in kahramanı Max annesi ve ablasıyla yaşayan bir çocuk. Üç kişilik bu dünya küçük ama çok karışık. Zehir gibi zekasına rağmen Max'in bile içinden çıkamadığı şeyler var. Babasının onları niye terk ettiğini, annesinin niçin eve genç bir sevgiliyi getirdiğini bilmiyor. Ha bire süslenip püslenip dışarı çıkan ablasının ona artık niçin vakit ayırmadığını da çözemiyor. En önemlisi yetişkinlerin zevk aldığı her şeyi kabahat saymasını bir türlü anlayamıyor. Yerinde olsanız ne yapardınız? Kahramanımız belki sıkıntıdan belki elinden sadece bu kadarı geldiğinden, vahşi hayaller kurmaya başlıyor. En sonunda da evden kaçıp ormana sığınıyor. Sonrası işte bu macera... Canavarı andıran mahluklarla tanışıyor hatta bin türlü hadiseden sonra onların kralı seçiliyor. Fakat Max şunu keşfediyor çok geçmeden: İnsan ya da canavar fark etmiyor, başkalarıyla birlikteliğin, yaşayarak öğrenmek gereken bazı çok mühim kuralları var. O kurallara uymayan kral bile olsa mutlu olamıyor. Yani işler daima ve mutlaka karışıyor. Eggers ise çağdaş Amerikan edebiyatının en iyi romancılarından. Müthiş Dahiden Hazin Hikaye adlı romanında, her şeyi ve daha fazlasını isteyen, hayallerinden sorumlulukları adına vazgeçmeyi reddeden kayıp kuşağın sayıklamalarını dile getiriyordu. Ne Nedir adlı romanındaysa, Afrika topraklarında tek başına hayatta kalma mücadelesi verdikten sonra Amerika'ya sığınan ve oyunu kurallarına göre oynamayı deneyen mülteci Valentino Achak Deng'in hikayesini anlatıyordu. İkisi de insanın yüreğini acıtacak kadar dokunaklı, deyim yerindeyse hazmı zor romanlardı. Masalsı bir dünyada geçse bile Vahşi Şeyler de öyle. Bir kurt kostümünün içine gizlenmeye ve sinirinizi bozanları ısırmaya pek azınız cesaret etmiştir ama sizin de sizin de kontrolü kaybettiğinize inandığınız, olup bitenleri katlanılmaz bulduğunuz, herkesin size karşı hareket ettiğini düşündüğünüz ve kendinizi çok yalnız hissettiğiniz olur. Öyle zamanlarda kaçıp uzaklara gitmek istersiniz. Ben isterim. Gidebilsek daha mutlu, huzurlu, bilge insanlar olarak geri dönecegiz belki. Ama işte cesaret edemeyiz. O yüzden de devamında neler olacağını hiç bilemeyiz. Vahşi Şeyler bunu görmek için iyi bir yol. Biraz ileri gidersem; birlikte yaşamayı savaşlar ve hırgür yüzünden imkansızlaştırdığımız bir zamanda, birbirimizle yeniden iletişim kurmayı öğrenmek için bir rehber bile olabilir. Sendak hayranıyım ve bu kitaba en sevdiğim yazarın getirdiği yorumu okumak için heyecanlanıyorum.."} {"url": "https://egoistokur.com/david-hockney-ipad-yeni-bir-ortam-onun-da-artilari-ve-eksileri-va", "text": "Baharın Gelişi, Normandiya, 2020 sergisi Sakıp Sabancı Müzesi'nde ziyarete açıldı. Sergi, çağdaş sanatın önde gelen sanatçılarından David Hockney'nin Covid-19 salgınının ilk aylarında, yani karantinanın başlangıcında Normandiya'daki evinde yaptığı 116 resimden oluşuyor. Baharın gelişini müjdeleyen bu resimler, Hockney'nin meyve ağaçları, çalılar, çiçek bahçeleri, göletler ve nehirlerle bezeli bir manzarada çalıştığını, baharın her yıl tekrarlanan geliş yolculuğunu gün gün gözlemleyerek resmettiğini gösteriyor. Hockney'nin resimlerinde çıplak ağaçlar yeşil yapraklara bürünüyor önce, ardından tomurcuklanıyor ve her yer adeta bir bahar şenliği gibi çiçeklendikten sonra meyveler oluşup olgunlaşıyor. İşin ilginç yanıysa serginin Hockney'nin iPad'le yaptığı resimlerden oluşması. Küratör Edith Devaney'nin de belirttiği gibi, David Hockney resim yapmanın yeni yollarını keşfetmenin önemine inanan bir sanatçı. Söyleşilerinde, hayatta olsalar Van Gogh ya da Monet'nin de tıpkı kendisi gibi iPad'den yararlanacaklarını söylemesi bundan. Aşağıda Hockney'nin iPad kullanmaya nasıl başladığını ve resimlerini hangi uygulamalardan yararlanarak ürettiğini anlattığı yazısı yer alıyor. Hiçbir ressam can sıkıntısından ölmedi, kesin bilgi! Dünya neye benziyor? Şahsen ben onun fotoğraflardaki dünyaya benzediğini düşünmüyorum. Neye benzediğini kendiniz bulmalı, onu tam da o haliyle resmetmelisiniz. Resim sanatının geçmişinde harikulade dönemler var. 19. yüzyıl Fransası bu açıdan eşsiz örneğin; Ingres, Delacroix, Daumier, Manet, Monet, ardından gelen Renoir ve şahane bir ressam olan ve dahası çok farklı tarzlarda üretmesi ve dünyayı kendi zihin algısına göre resmetmesiyle Van Gogh, Bonnard, Matisse ve Picasso'ya yolu açan Degas. Peki sonra ne oldu, insanlar resim yapmaktan niye vazgeçti? Fotoğrafların nihai gerçekliği görüntülediğini sanmak çok saçma. Fotoğraf dünyanın nasıl bir yer olduğunu görmemizi sağlayan sonsuz sayıdaki arayış biçiminden sadece bir tanesi çünkü. Şimdilerde ben iPad'de çiziyor, resimlerimi iPad'de yapıyorum. Normandiya'ya baharın gelişini tasvir etmek için çalışıyorum mesela. Baharın gelişi yaklaşık üç ay sürüyor ve bence doğanın dünyanın bu bölgesinde yaşayanlara sunduğu en heyecan verici şey bu. 2011'de iPad'de çalışmaya ilk başladığımda kullandığım uygulamanın adı Brushes'dı. Çok yeni bir ortamdı iPad benim için, kullanmayı öğrenmek eğlenceliydi. Zaman içinde birkaç başka uygulamayı daha denedim ama sonunda en iyisinin Brushes olduğuna karar verdim. Kullanması kolaydı çünkü fırça darbeleri birbirlerinden farklı sembollerle ayrılıyorlardı, onlara akılda tutması güç adlar verilmemişti. Ayrı bir yağlı boya fırçanız yahut özel sulu boya fırçanız falan olmuyordu, iki fırça darbesini birbirinden ayırmak için tuvalin üzerinde bırakacakları izleri görmeniz yetiyordu ve sonuçta hepsi bundan ibaretti, dolayısıyla Brushes görüp görebileceğiniz en net, en dürüst uygulamaydı. Derken 2016'da gelişme ve ilerleme adına uygulamadaki birçok özelliği değiştirdiler. Bana her şeyi mahvetmişler gibi geldi, bu yüzden onlara yeni iPad modellerinde artık bu uygulamayı kullanmayacağımı bildirdim. Derken 2018'de asistanım Jonathan Wilkinson, Leeds'te yaşayan bir matematikçinin bana özel bir fırça uygulaması yapabileceğini söyledi, böylece yeniden başladık. iPad beni gene heyecanlandırdı. Sabahtan akşama kadar resim yapsam bile temizliğe gerek olmaması mesela hiç alışık olmadığım bir güzellikti. Sonuç olarak pandemi ilan edilip karantina kararı alındığında şahsen bu beni kişisel olarak pek endişelendirmedi. Evimiz meyve ağaçlarıyla dolu dört dönümlük bir bahçenin tam ortasındaydı. Belirli bir şeye konsantre olabilir ve evdeki işler yürürken her gün hiç değilse bir tane resim yapabilirdim. Öyle de oldu. Bütün gün Jonathan ve J. P. ile beraberdik. O ikisi her gün alışverişe gidiyor ve bana fazlasıyla ihtimam gösteriyorlardı. Harıl harıl çıplak kış ağaçlarını, yaprakların çıkıp dalların yeşile dönmesini, rengarenk tomurcukları ve çiçekleri, dökülen taçyapraklarının ardından oluşan meyveleri resmetmeye devam ettim. Ekran üzerinde resim yapma konusunda her geçen gün daha da ustalaştım, sonlara doğru Monet usulü nilüferler çizmeye bile başladım. Belirtmem gereken bir şey var: Bu resimleri yaparken gerçek modeller kullandım, yani fotoğraflardan hiç yararlanmadım. iPad yeni bir ortam. Artıları ve eksileri var. Keşfettiğim ilginç şeylerden biri, her resmi palete dönüştürebilmeniz. Resminizde kullandığınız renklerden herhangi birini seçerek alıyor ve başka resimlerinizde kullanabiliyorsunuz. Bir gün Jonathan'la iPad'in eksilerinden söz ediyorduk, bir çeşit kağıt direnci oluştursun diye cam yüzey üzerine incecik bir film tabakası yapıştırmamızı önerdi. Bu müthiş bir keşifti. Bir gece bahçede oturuyorduk. Ay ışığı daha da parlaklaşsın diye tüm ışıkları söndürdük. Böylece ayın ağaçların gölgelerini çimlere düşürdüğünü görebildik ve ben ekran aydınlatmalı iPad'im sayesinde bu görüntüyü resmedebildim. Elimde bildiğimiz kağıt ve fırça olsaydı böyle bir resim yapamaz, bu etkiyi mümkün değil yaratamazdım. Aşağıdaki etkinliklere ücretsiz katılmak için Sakıp Sabancı Müzesi web sitesinden kayıt yaptırabilirsiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/david-ickea-gore-ay-yokmus-bazi-insanlar-da-surungenmi", "text": "Gökte Ay yokmuş ve bazı insanlar da sürüngenmiş! Komplo teorisyeni David Icke'ın çok çok garip şeyler anlattığı 700 küsur sayfalık kitabı İnsanoğlu Ayağa Kalk Destek Yayınları'ndan çıktı. Meğer binlerce yıl önce, Sümerler döneminde dünyamıza sürüngene benzeyen uzaylılar gelmiş ve bizi insan olduklarına inandırmanın bir yolunu bulmuşlar. Bugün de aramızdaymışlar ve bilinçlenmemizi önleyerek bizi yönetmeye devam ediyorlarmış. Tıpkı ben çocukken yayınlanan televizyon dizisi Visitorsdaki gibi. Hatta Ay da gezegen değil, sadece onların üssüymüş. Kubrick 2001: A Space Odysses filminde bunu anlatıyormuş. Hatta Eyes Wide Shut filminde bu sürünenlerin büyük sırlarını ifşa etmeyi denediği için öldürülmüş. Hmmm, komplo teorilerini ciddiye alanlardansanız zaten okursunuz. Ciddiye almayıp onları sansasyonel yazının bir türü sayıyorsanız, gene okuyabilirsiniz. Hiç değilse eğlenirsiniz. Aşağıdaki yazının sahibi Arzu Akgün'e gelince; o tabii ki Icke'a değil, benim gibi Ay'a inananlardan. Komplo teorileri hepimizin alışageldiği şeyler. Dünyayı bir avuç insanın yönettiği, her belanın altında İsrail'in aranması gerektiği, Amerika'nın bile onlara hayır diyemediği, bütün o kazaların, intiharların, suikastların aynı büyük planın parçası olduğu ve buna benzer teorilerin hiçbiri bu coğrafyada yaşayan insanlar için yeni değil. Eğer benim gibi ergenliğiniz Erich von Daniken okuyarak geçtiyse, başta Mısır olmak üzere bizim için hala bir parça gizemini koruyan antik medeniyetleri aslında uzaylıların kurduğu teorisi de size yabancı değildir. İşte David Icke'ın İnsanoğlu Ayağa Kalk kitabı bu iki teoriyi birleştiriyor. Nasıl mı? Anlatayım. David Icke kitabına ilk olarak kişisel aydınlanma sürecini anlatarak başlıyor. Nasıl aydınlandığını, hiç kimsenin farkında olmadığı bir gerçeği anlatmaya çalışırken herkesin onu deli diye nasıl aşağıladığını ve dalga geçtiğini açık açık anlatıyor. Hatta kendisini sonsuz bilincin parçası olarak gördüğü için, Ben Tanrı'yım demesi o dönem TV programlarında bile alayla konuşulmuş. Öte yandan siz de kitabını okumuşsanız bile onun bahsettiği şeyleri saçma bulabilirsiniz, çünkü neticede o da söylüyor ya: Zihnimiz baskılanmış durumda ve her an kontrol ediliyoruz. O kontrolörler gerçeği öğrenmemizi ve mücadele etmemizi asla istemiyorlar. Biz de bunları eğlenerek okuyor, bir yandan da Daniken teorilerinin üstüne bir tutam The Matrix ekliyoruz. Icke uzun uzun hayatındaki iniş çıkışlardan, başta olumsuz olduğunu düşündüğü ama sonradan kendi ruhsal olgunlaşmasını sağlayan olaylardan bahsettikten sonra büyük sırrı yavaş yavaş anlatmaya başlıyor. Onun deyişiyle ilk uyanışından kısa bir süre sonra hayatına Mısır, Sümer ve Babil giriyor. Büyük Tufan'dan başlayarak farklı kültürlerde ve dinlerde ortak olan anlatılara vurgu yaptıktan sonra bütün yolların Sümer'e çıktığını söylüyor. Bu arada yazarımız kitapçıda dolaşırken mucizevi şekilde bazı kitaplar önüne düşüyor, yani okuması gerekenler neredeyse kendiliğinden ona geliyor. Peki neden? Eh, çünkü ancak bu komplo üzerinden İsrail istediği gibi dünyayı yönetebilir. Hatta Nazi kamplarında işkence görenler de aslında Yahudi değiller, bu durum da komplonun bir parçası. Daha doğrusu Icke böyle diyor. kesin bir doğruyu illüminati, evangelistlerin ve siyonistlerin birlikte hazırlandıkları Büyük İsrail ve Kıyamet Savaşı Armegeddon gerçeklerini daniken vari saçmalıklarla karmaşıklaştırma oyunları. siyonistler bunu hep yapar. kendi uzun hedeflerini gizlemek için bazen kendileri hakkında komik komplo teorileri üreterek ürettirerek arada kaynarlar."} {"url": "https://egoistokur.com/defter-calisma-masasi-hellboy-ve-diger-muhim-seyle", "text": "Hikmet Hükümenoğlu'nun yeni yazısı gelsin isteyenlerdenseniz, müjdemi isterim. İşte sevgili yazarımız bu defa da şapşahane bir yazıyla okurlarının karşısında. Bu kez defterlerle kurduğu çarpık ilişkiyi anlatıyor. Roman yazarken, daha doğrusu herhangi bir şey yazarken, defterlerle çarpık bir ilişkim var. Elimde kalem, önümde boş bir sayfa olunca kafam daha iyi çalışıyor, o yüzden defter tutmayı seviyorum. Ayrıca fiziksel olarak defterleri ve kalemleri seviyorum, yazı yazma sevgisini onlardan ayrı tutmam imkansız. Buraya kadar gayet normal. Normal olmayan tarafı defterlerimi okumaktan karabasanlardan kaçar gibi kaçmam. Zaten kendi yazdıklarımı okumaktan oldum olası hoşlanmadım Bir de defterde en ham halindeyken, üzerinden yüz defa geçip düzeltilmemişken okumaya kalkmak daha zor geliyor. Beynim tuhaf tepkiler veriyor. Çok zorlarsam kendi kendini kapatıyor. Malum, yazdıklarımı düzeltmek için önce okumam lazım. Böyle de bir çıkmaz söz konusu. Beynimin bir tarafı Bir an önce oku da adam et, daha çok işin var, hemen başla, diyor. Diğer tarafı, Sakın okuma, berbat yazmışsındır, nasıl olsa çöpe atacaksın, boş yere moralini bozma, hem daha bulaşık makinasını da boşaltmadın, önce onu hallet istersen, sonra da yürüyüşe çıkarsın hazır güneş de açmışken, diyor. Eminim psikiyatride bu tarz davranış bozukluklarının fiyakalı bir ismi ve mantıklı bir açıklaması vardır. Ancak benimkine henüz tanı konulamadı. Son zamanlarda yeni bir adet edindim. Defterlerin kaybolma ihtimalini de göz önünde bulundurarak, yazdıklarımı dört-beş günde bir bilgisayara geçiriyorum. Yarım gözle, neredeyse hiç okumadan, okusam da en ufak bir düzeltme yapmadan kopyalıyorum. Aylar sonra, ilk taslak dediğim şeyin bitmesine yakın, yazıcıdan bölüm bölüm çıktı alıp üzerini çizip karalamaya başlıyorum. Bundan sonrası tam anlamıyla iç savaş. Bazen on saatte yazdığım satırları tek bir çarpıyla imha ediyorum. Bazen satır aralarına bit kadar el yazısıyla yeni cümleler ekliyorum. Yeni cümleler bazen yeni bölümlere dönüşüyor. Sayfanın tepesindeki bir paragraftan dibindeki paragrafa doğru kıvrıla kıvrıla uzarken birbirine karışıp düğüm olan oklar çiziyorum. Sonra o sayfaları düzeltilmiş haliyle tekrar bilgisayara atıyorum, ikinci taslak ortaya çıkıyor, aynı süreç baştan başlıyor, üçüncü taslak, dördüncü, beşinci, vs. derken bir-iki yıl geçiyor işte. İşin o kısmını, başka bir yazıda anlatırım. Kendi defterlerimi okumaya karşı bir tür beyin alerjim var (1) ama başkalarının defterlerine müthiş ilgi duyuyorum. Geçenlerde kendi kendime hediye olarak Guillermo del Toro'nun defterlerinden derlenmiş kocaman bir kitap aldım. Hellboy, Pan's Labyrinth gibi filmlerinden bilirsiniz, del Torro müthiş yaratıcı bir yazar, yapımcı ve yönetmen. (Not: Eski filmlerinden El espinazo del diablo / The Devil's Backbone'u izlemediyseniz hemen izleyin! Guillermo Del Torro'nun Acayiplikler Dolabı, pardon defterlerinden yaptığı kitabı. İkincisi ise oyuncaklara olan merakı. Bunu da en sevdiği oyuncaklarla oynayan bir çocuk heyecanıyla yaptığı tasarımlarda görebiliyorsunuz. Del Torro'nun insanın beynine kazınıp çıkmayan karakterleri vardır. Mesela gözleri avucunun içinde olan arkadaşı gören bir daha unutamaz. Ya da Hellboy'daki yarı organik, yarı mekanik kötü karakterleri. Kamera uzaktan çekerken göremeseniz de bilirsiniz ki, o mekanik parçaların hepsi açılır, kapanır, kapalı kısımların altında çarklar ve pistonlar vardır, ve hepsi bir şekilde çalışır. Guillermo Del Torro'nun defterlerinden bir sayfa. Guillermo Del Torro'nun defKitapta Guillermo del Torro'nun evini, çalışma ortamını ve defterlerini görünce hem hayranlığım ikiye katlandı, hem de kendi defterlerime biraz daha sevgi ve ilgi göstermem gerektiğini düşünmeye başladım. Çok şahane defterler tuttuğumdan değil, sadece defterlerle iyi ilişkiler içerisinde olmanın ne kadar eğlenceli olduğuna bir defa daha tanık olduğumdan. Aşağıda resmini gördüğünüz defter, 04:00 isimli romanımın ilk taslağını yazdığım üç defterden biri (2). Evet, del Torro'nunkilerin yanında çok zavallı görünüyor. Günün birinde dünyanın en meşhur yazarı olsam da kimsenin benim müsveddelerimin fotoğraflarını içeren bir kitaba ilgi göstermesini beklemiyorum. Yine de zavallı defterlerim benden şu anda gördükleri kötü muameleyi hak etmiyor. İşte geçenlerde bu düşünceler kafamda dönüp dururken, defterimi elime alıp karıştırmaya başladım. Kafamın içinde zıp zıp zıplayan bütün alerjik tepkileri bastırmaya çalıştım. Günlerden yaş günümdü. Böyle derin anlamlar yüklenmiş günlerde adet olduğu üzere, bir yandan da ruhsal sonbahar temizliği yapıyordum. Hikmet Hükümenoğlu'nun ilk bakışta Guillermo del Torro'nun defterlerinden çok daha sade ve sakin görünen ama sıkı bir incelemeyle birlikte karmaşıklıkta hiç de ondan geri kalmadığı anlaşılabilecek defteri. İlk sayfanın köşesine Aralık 2009 diye not düşmüşüm. Günü belli değil. Şu anda kesinlikle hatırlamadığım bir roman denemesine başlamışım ve tam yirmi sayfa sonra vaz geçmişim. İsabet olmuş, çünkü rezalet bir denemeymiş. Bu alerjik reaksiyon filan değil, cidden kötüymüş. Kafamdaki müthiş fikir bir yere gitmiyor diye fazla tepem atmamış demek ki, yoksa bir daha gözüm görmesin diye kesin çöpü boylardı defter. Çöpe atmak yerine çekmeceye kaldırmış ve üç yıl sonra bulup çıkarmışım. Boş bir yaprak bırakmışım ve sonraki sayfanın köşesine 1 Şubat 2013 diye not düşmüşüm. Ardından da şu anda üzerinde çalıştığım ve önümüzdeki aylarda başına bir kaza gelmezse beşinci kitabım olacağını umduğum romana başlamışım. Aylar önceydi, aylardır hiçbir şey yazmamıştım ve kendi kendime kızıyordum. Amerika'da yaşayan bir arkadaşım tatile gelmişti, yemek yiyorduk ve ona dert yandığımı hatırlıyorum. Tembellikten aylardır hiçbir şey yazmadım, diye söylenmiştim. O da, Tembellik değil bu. Hiçbir şey yapmadığını sanıyorsun ama belki de bu şekilde kendini hazırlıyorsun, demişti. Bu laf kulağıma hoş gelmişti ama bir yandan da beni rahatlatmak için böyle söylediğini düşünmüştüm. O gece, defterdeki 1 Şubat 2013 tarihinin üzerinden belki dört ay geçmişti, belki beş. Şimdi dokuz ay geçmiş. Sonbahar temizliği sırasında, Nereye gitti bu dokuz ay? diye düşündüm. Öncelikle çalışma ortamımın böyle şahane bir romanı yazmaya, daha doğrusu herhangi bir roman yazmaya elverişli olmadığına karar verdim. Çalışma ortamından kastım salondaki yemek masası, yıllardır onun üzerine yayılıp çalışmaktayım. Sık sık 20 kişilik yemek davetleri veren bir insan olmadığımdan yaklaşık üç metre uzunluğundaki masayı da sırf üzerine rahat rahat yayılıp çalışabileyim diye yaptırmıştım. Üç tane romanı o masanın üzerinde yazdım (3). Ancak son zamanlarda fark ettim ki, çok fazla yayılıyordum. Tembelliğimin sebebi bu olabilirdi. Gözümün önünde okunmamış elli tane kitap dururken nasıl kafamı toplayabilirdim ki? Kötü enerjimle ilham perilerini kovuyor olmalıydım. Acaba güzel bir çalışma masam olsa, şöyle ufak ama derli toplu bir şey, bu romanı altı ayda bitirmez miydim? Internet, IKEA katalogları, dekorasyon dergileri derken, sonunda kafamdaki müthiş projeyi çok sevgili mimar arkadaşımla paylaşmaya karar verdim. Nereye koyacaksın masayı? diye mesaj attı. Pencerenin önüne, diye mesaj attım. Evimde çalışma masası konacak başka bir yer yok. Kafayı mı yedin? Pencerenin önünde masa konacak yer yok. Şımarıklığı bırak, yemek masanda çalış. Kocaman masa, ne güzel yayılırsın, diye mesaj attı. Bunları daha kibar ve yapıcı sözcüklerle ifade ettiğine eminim. Mesajları silmişim. Bahçe kütüphanesi. Bu adreste yakından inceleyebilirsiniz. Çalışma masası projesinden vazgeçtikten sonraki haftayı, yazı-yazma-bilgisayarımı yenilesem mi, yenilemesem mi diye düşünerek geçirdim. Tüm çabalarıma rağmen mevcut bilgisayarın herhangi bir kusurunu bulamadım. Bunun üzerine, müzik-yapma-bilgisayarımı yenilemem gerektiğine karar verdim. Dokuz ay nereye gitti diye de düşünüyordum düşünmesine, ama aslında durum o kadar da fena sayılmaz. Yazdığım yetmiş-seksen sayfadan işe yarar belki yirmi sayfa çıkar. Bu da demektir ki daha önümde en iyi ihtimalle üç-dört defterlik yolum var. Ama nasıl bir roman olacağını biliyorum. Kendi kendime nasıl tuzaklar kuracağımı biliyorum. Okuyucuya nasıl oyunlar kuracağımı biliyorum. Romanın sesini buldum diyemem ama tonuna karar verdim sayılır. Öyküsünü kurdum. Karakterlerin hepsi olmasa da bazıları nefes alıp vermeye başladı. Romanın adı bile belli! Bu ilk kez oluyor. Dürüst olmak gerekirse, adı daha yazmaya başlamadan önce belliydi aslında. Hatta bütün roman o ismin tohumundan yeşerdi. Tarih kitapları okudum. Okumam gereken tarih kitaplarını araştırıp belirledim. Bir ara haritacılığa merak saldım. Sonra bu romanda işime yaramayacağına karar verdim ama başka fikirlere kapı açtı. Nöroloji ve aşkın kimyası -beyin kimyası- üzerine bir sürü gereksiz kitap ve makale topladım ama sonra çok sıkıcı bir konu olduğuna karar verdim. Astroloji ile ilgili daha önce hiç ilgimi çekmeyen konularda komik şeyler öğrenmeye başladım. Onlar işime yarayacak sanırım. Aylar önce o gece yemekte arkadaşımın söyledikleri aklıma daha çok yatmaya başladı. Defterde yazmasa da biliyorum ki dokuz ay boyunca hoşuma giden, beni etkileyen bir sürü roman ve öykü okudum. Film izledim. Dijital ortamda ve kafamın içinde bir sürü şey biriktirdim. Ve arada sırada -bazen hiç beklenmedik anlarda- aklıma güzel fikirler gelmeye başladı. Beni heyecanlandıran, hemen bir defter kalem bulup not etmek isteyeceğim roman kırıntıları. Ertesi sabah uyanınca çok saçmaymış demeyeceğim türden kırıntılar. Fakat bir yandan çöp de birikiyor hayatımızda. Ve insan hayatını çöple doldurunca beyni de kokuşmaya başlıyor (4). Beyni kokuşmaya başladığında da, sırf o heyecanlı kırıntılar gelsin diye, ya yeni çalışma masasını nereye sığdıracağını kafaya takıyor, ya da yeni bilgisayara ne kadar hafıza taktırmak gerektiğini. (1) Bu yüzden günlük tutmayı da beceremem. Geçenlerde Twitter'da günlük tutanlar yazdıklarını okuyor mu diye sordum. Yılda bir bakanlar da var, her hafta okuyanlar da. Ben galiba günlük yerine twitter'ı kullanıyorum. (2) Buraya yeni defterlerimin resmini koyarsam henüz bitmemiş romanımın sihiri kaçar diye çekindim. Bütün defterlerim birbirine benziyor. (3) Kar Kuyusu'nu Türkçe karakterleri olmayan ve soba gibi cayır cayır yanan bir diz üstü bilgisayarda, kelimenin tam anlamıyla diz üstünde yazmıştım. Çok sıcak bir yazdı. Sanırım o yüzden romanın dörtte üçü muazzam bir kar fırtınası sırasında geçer. Hiç kızmadım, deli de demedim. Delilik bile olsa, bunlar gerekli delilikler zaten. Bu yazıları sohbet olsun, insanlar karşılıklı içini döksün, kendini ifade etmesine fırsat bulsun istediğim için yazıyorum ve böyle güzel yorumlar beni çok mutlu ediyor. Teşekkür ederim. Ayrıca yeni romanınız için tebrikler! Yolu açık olsun."} {"url": "https://egoistokur.com/delal-arya-ruhumun-yarisi-denizse-oteki-yarisi-istanbu", "text": "Delal Arya, açık denizlerde geçen soluk kesici maceralardan oluşan Yedi Denizlerde ve Pera Günlükleri adlı iki fantastik kitap serisinin yaratıcısı. İkisi de Can Yayınları'nın Heyecanlı Kitaplar serisinden çıkıyor. Pera Günlüklerinde hikayeler hep İstanbul'un gerçek ya da hayali sırlarıyla ilgili oluyor. Araya seyyah Marco Polo, polisiye yazarı Agatha Christie, mimar Alexander Vallaury, casus Mata Hari ve ressam Osman Hamdi Bey gibi gerçek kişiliklere dair bilgiler giriyor hatta bu kişilikler hikayenin bir parçası oluyor. Yedi Denizlerde serisindeyse dünyayı gezerek maceradan maceraya atılıyoruz. Denize ilk açıldığımda daha küçücük bir bebekmişim, hatta annem hamileyken bile şeytan merdiveninden, gemilere çıkar inermiş. Ama benim denize dair anılarım beş yaşımdan sonrasına ait. Bir ranzası olan, ablamla paylaştığım küçük kamaramı, gemicilerin benim için yaptıkları tahtadan oyuncaklarımı, makine dairesinin gizli saklı köşelerini, uzaktaki gemilere bakmak için kullandığım dürbünümü, telsizin başına geçip Filipinli denizcilerle sohbet ettiğimi hatırlıyorum. Makine gürültüleri, sintine kokuları, yağ lekeleriyle geçen bir çocukluktu benimki. Ama o hayata dair her şeyi çok seviyordum. Her yeni gün yepyeni bir dünya demekti. Sabahları uyanır uyanmaz bugün dünya nasıl bir yer diye düşünerek lumbuzdan dışarı bakardım. Bir gün dünya ölü dalgalar yüzünden yalpa yapan bir denizken, öteki gün balta girmemiş ormanların arasında bir nehre dönüşüyordu. Akıntılar, fırtınalar, deniz dibinin tabiatı, sisler, tehlikeli sular, mayınlı bölgeler... Öyle yağmur yağar ki, geminin başını göremezsin. Kum fırtınaları kapatır önünü, gene göremezsin. Geminin içine kum girer, makineleri bozar. Dünyanın belli yerlerinde çift gözlü ve elektronik korsanlar, büyük gemileri kıran yirmi metrelik dalgalar vardır. Fırtınalar yumurta gibi çıkarlar ve biterler. Denizciler de katlanır onlara. Kabul edeceksin, yapacak bir şey yok, Bu benim kaderim diyeceksin. Fırtınanın içinde dövüne dövüne, bata çıka yürür gemiler. Fırtına durdu mu da dünyalar gemicilerin olur. Bizim için de gemide maceradan kaçış yoktu. Fırtınada korkusundan makine dairesine saklanan bir aşçıbaşı tanıyorum, o bile kaçamamıştı. Deniz bazı insanlara özgürlüğü hatırlattığı gibi o uçsuz bucaksızlık bazı insanların kendini köşeye kıstırılmış hissetmelerine yol açıyor. Her gün aynı tekdüze maviliğe bakacaklarını düşünmek kimilerini korkutuyor. Bazı denizciler asla alışamıyor bu hayata ve kısa zaman sonra tekrar karada çalışmaya başlıyor. Deniz benim için dünyanın ta kendisi. Dünyayı toprak zannediyor, yeryüzünün 4'te 3'ünün denizlerle kaplı olduğunu unutuyoruz. Ama öyle değil! Burası bir su dünyası, gerçek yurttaşlarıysa gemiciler. Orada yaşamak için her gün bir mücadele vermek, daha da önemlisi yeryüzünü tanımak gerekiyor. Akıntıları, rüzgarları tanımak, güneşi ve yıldızları kerteriz alıp konum belirleyebilmek... Denizde hayat, karaya bağımlı insanların korktuğu gibi tekdüze bir mavilik değil hiçbir zaman. Ve her gemi minyatür bir dünya... Burada suyunun, yakıtının, kumanyanın her şeyin bir gün biteceğini bilirsin ve kapitalist sistem insanları tüketmeye zorlarken, gemide bunu yapamazsın. Benim için deniz bu dünyayı anlamak için en doğru yer. Çoğu denizci için de öyle. Yıllarını açık denizlerde geçirip filozof olmamış tek bir denizci bile tanımadım. Gemi hayatı kitaplara çok benziyor. Ne de olsa her ikisinde de yaşadığımız dünyanın teferruatlı sorunlarından uzaklaşıp dünyanın en ilkel gerçeklerine dalıyoruz... O yüzden gemideki hayvanlar da deniz hayatının olmazsa olmazları. Gevro'yu on kardeşiyle birlikte Nijerya'daki Papağan Adası'ndan almıştık. Cross Nehri'nin ortasında papağanların ciyak ciyak sesleriyle yankılanan küçücük bir adaydı. İnsanlar onları daha yumurtadan yeni çıkmış haldeyken ağaçlardan toplayıp satıyordu. Gevro'yu almak ve bu kötü ruhlu ticarete fayda sağlamak tam bir barbarlıktı. Ne büyük bir hata yaptığımızı o zaman anlamamıştık. Gevro geldiğinde daha tüyü bitmemiş bir bebekti. Babam patates püresini şırıngayla ağzına enjekte ederek besledi onu, Gevro babamı annesi bildi. Hiç omuzundan inmezdi. Gerçekten o korsanlı kitaplardaki omzunda papağanla dolaşan kaptanlara benziyordu. Birlikte motorlu kanoya binip kıvrıla kıvrıla akan nehirde keşif yolculuklarına çıkıyorlardı. Maymun Anto'yu ise Benin'in Cotonou limanındaki bir çocuk hediye etmişti bize. Maymunlara dair anlatılan her şeyin hakkını veriyordu. Usta bir komedyendi ve sonradan İstanbul'daki hayata da ayak uydurmayı başardı. Bir keresinde de Bangkok'ta filden boa yılanına kadar türlü çeşitli hayvanın satıldığı hayvan pazarından Niko adını verdiğimiz bir de köpek aldık. O da gemiyle uzun bir yolculuk yapıp İstanbul'a geldi. Onlar ve dünyanın bütün limanlarından gelen bitkilerle dolu bir evdi bizimki. Denizde çocuklar kraldır. Ailesinden uzakta yaşayan denizciler özlemlerini gemideki çocuklarla giderirler. Onlara tahtadan oyuncaklar yapar, bir balina yaklaştı mı dışarı çıkıp baksınlar diye haber verir, güvertede dinlenen albatrosları tutup çocukların kucağına bırakırlar. Hamaklar, havuzlar, kilerdeki dondurmalar çocukların emrine amadedir. Aşçıbaşı devamlı onlar için pastalar, kekler yapar. Süvari Bey ortada olmadığında öteki kaptanlar dümeni çocuğun eline verirler. Yakındaki gemiler denizde bir çocuk olduğunu duyduklarında onun için telsizden şarkılar çalarlar. Yunuslar bile gemide çocuk olduğunu hissedince daha çok gelirler sanki. Benim için gemi bir şato gibiydi. Deniz benim krallığım, koşarken oraya buraya vurduğum dizlerimdeki morluklar da savaş yaralarımdı. Makine dairesi zindanlar, geminin karnına geçilen koridorlar yeraltı sarayları olurdu hayalimde. Ambarlar dağların kraterleri, balinalar deniz canavarlarıydı. Afrika'nın liman şehirlerinin, yağ tabakasıyla kaplı kanalları, yemyeşil ormanları ve uzaklarda tüten fabrika bacalarıyla ziyaret ettiğim bilim kurgu ülkeleri olduğunu düşlerdim. Kamaramda ranzanın üst katına çıkar, hayalimden uydurduğum haritalar çizer, ülkeler keşfederdim. Deniz benim hayal gücümü hem geliştirdi, hem de o uydurduğum haritalar gibi hayallerimin sınırlarını çizdi, onları bilge bir akıl hocası gibi düzene soktu. Yedi Denizlerdeki kaptan kızı Renda'da kendimden yaşadıklarımdan ve çocukken yaşamayı hayal ettiklerimden çok şey var. Kitaptaki Shonga adındaki geminin resmi bile hala evimin duvarında asılı duruyor. 1990'larda Çin'de sökülüp jilet olana kadar dünyanın en güzel gemilerinden biriydi. Kaptan Abidin Dodo'yu tanıdığım kaptanlardan, en çok da babamdan esinlenerek yarattım. Pera Günlüklerideki Kaptan Barnekas da aynı şekilde duvarımda asılı bir kaptan resminden çıkıp girdi kitaplarıma. Bir çarkçıbaşı gemi boyalarıyla gömlek kartonuna yapmış Barnekas'ın resmini. Portekiz'de elleri olmayan, ayaklarıyla resim yapan bir kadına aşıkmış. Aslında ben değil, o yaratmış Barnekas'ı. Galiba bu yüzden benim için daha değerli. Cook Cahit, babamın gemilerinde aşçıbaşılık yapardı, papağanımız Gevro bacağını kırdığında onu tedavi edebilecek kadar da becerikliydi. Nijerya'daki kabilelerin dillerini bilir, köpekbalıklarıyla dolu denize korkusuzca atlayabilirdi. Onları kitaplarımda yaşatmak, çok özlediğim denizi ve gemi hayatını yeniden yaşamamı sağlıyor. Geçen kış o hayatı yeniden koklamak için bir konteyner gemisiyle Cebelitarık'tan çıkıp Gine Körfezi'ne kadar indim. Yedi Denizlerdenin ikinci kitabı İskelet Sahilindeki Sırı da o gemideki kamaramda yazdım. Arkas Denizcilik'e ait güzeller güzeli Vivien A. gemisi, dokunduğumda titreyen duvarları, egzoz gazı kokuları, şakacı denizcileri, bir gece etrafını saran yüzlerce yunusu ve içine girdiği sapsarı güneşle aydınlanan tehlikeli Afrika limanlarıyla beni kitabımın dünyasına soktu, hayallerimi sarıp sarmaladı. Gizemler, sırlar, fısıltıyla konuşulan şeyler, denizcilerin anlattığı hikayeler, eski binaların duvarlarına kazınmış işaretler, yeraltı geçitleri... Bunlar benim için içi dantelalar, ipekler, mücevherlerle dolu eski bir sandık kadar değerli. Bu gibi şeylere karşı müthiş bir açlığım var ve İstanbul da bu açıdan tam ağzıma layık bir hazine sandığı. Romanlarımda gizem İstanbul'u bir dantel gibi sarıyor ve yavaş yavaş okurun gözünün önünde bir desen belirmeye başlıyor. Bir terzi gibiyim, dikiş dikiyorum aslında. Makaraya sarılı iplikler döne döne hikayenin içine akıyor. Çocuklar için dikilmiş esrarengiz bir kıyafet bu ama içinde çocukça hiçbir şey yok. Ruhumun yarısı denizse, öteki yarısı İstanbul... Bu şehirde doğdum, bu şehirde okula gittim. Hep gizemlere yakın oldum. Okuduğum okulların, yaşadığım yerlerin altında hep hikayeler saklıydı. Altında geçitlerin gizli olduğu zemin taşları, hayaletli köşkler, Bizans İstanbul'u, 1900'lerin başındaki İstanbul. Galata, Pera, adalar... Alexander Vallaury'nin binalarıyla yenilenen, içinde Venedik'i, Ceneviz'i barındıran gizemleriyle, sabah sisinin içinde mum gibi yükselen minareleriyle, Osman Hamdi Bey'in İstanbul'u. Bu şehrin altında büyülü bir ateş yanıyor sanki. Beni o ateş ısıtıyor, o ateş bana ilham veriyor. Şu anda gördüğüm hiçbir şeyi sevmiyorum, dışarı çıktığımda hep gözümü kaçırıyorum İstanbul'dan ama o büyülü ateşin gölgeleri hala her yerde. Ben onlarla besleniyorum. Genelde kitaplardaki çocukların isimlerinin Avrupai oldukları düşünülüyor ve insanlar beni çok eleştiriyor, neden Türkçe isimler kullanmıyorum diye. Aslında tam tersi... Çocukken çok sevdiğim Ran adında bir arkadaşım vardı. Lusin de gene üniversitede birlikte okuduğum bir başka arkadaşımın ismi. Renda tanıdığım genç bir kaptan kız. Türkiye'nin ilk kaptanlarından... Rudabe'nin ismini Firdevsi'nin Şeyhname'siden aldım. Hepsi, içinde yaşadığımız bu coğrafyada kullanılan isimler. Ermenice, Türkçe, Kürtçe, Farsça... Pera Günlükleri, benim hayal ettiğim bir İstanbul'da geçiyor. Vikinglerin bile yaşadığı bir İstanbul. Bunlar da bu topraklarda olmasını hayal ettiğim isimler. Daha kadim, daha köklü, daha eski bir İstanbul'a aitler. Ve böyle oldukları için de çok isterim ki bu kitapları dünyanın değişik yerlerindeki çocuklar da okusun. İstanbul'un çocuklara hitap eden ruhunu onlarda koklasın. Bu soruyu çok işitiyorum, çünkü çocuklar kadar kitapları çocuklarına alan anneler tarafından da okunuyor kitaplarım. 70 yaşında okurlarım bile var. O yüzden yetişkinler için de yazıyor sayılırım. Aynı şekilde çok sert geçişleri olan, kurgusu daha keskin cinayet romanlarının bile en derininde bir yerlerde aslında çocuk masallarına ne kadar benzediklerini keşfetmek hoşuma gidiyor. Bu türden cinayet romanları okumayı sevdiğim gibi yazmayı da seviyorum. Ama henüz tamamlanmış bir kitap yok."} {"url": "https://egoistokur.com/denemeye-deger-shakespeare-yogas", "text": "Heidi E. Spear, New York ve Washington üniversitelerinde karşılaştırmalı edebiyat ve sahne sanatları eğitimi olan bir yoga hocası. Bir dönem Londra'da Shakespeare's Globe Theatre'da da çalışmış. Bir yoga hocası Shakespeare üzerine farklı ne söyleyebilir diyorsanız, Hamlet ve Venedik Taciri'nden yola çıkarak yazdığı yazıyı okuyun. Ve sonrasında mutlaka üzerine düşünün. Hayatımızda önyargıların doğduğu noktayı, öteki kavramının muhtemel sebeplerini, düalitenin bizi nasıl keskin bir bıçak gibi ortadan ikiye ayırdığını ve öteki olasılıkları geçersiz hale getirdiğini anlamaya çalışın. Söz veriyorum, iyi gelecek! Shakespeare'in eserleri dünyanın farklı yerlerinde yüzlerce yıldır neden hala popüler? Çünkü hepsi insanlık hallerini yansıtıyor. Tutkulu diyaloglar, şiirsel monologlar... Duyguları, fikirleri ve kafalardaki soruları şüpheye yer bırakmayacak bir kesinlikle dile getiren sessizlikler... Ve yazılmalarının üzerinden dört yüz yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen geçerliliğini yitirmemiş dramlar... Shakespeare'in Hamlet'i aktörlere, Tabiatın alçakgönüllüğünün önüne set çekmeksizin, tam tersine onunla tamamen uyumlu bir şekilde eylemi kelimelere, kelimeleri eyleme uydurun tavsiyesinde bulunur. Başka bir deyişle, tiyatronun amacı insanlığa ayna tutmak, aktörün işiyse bütün o yazılanları inandırıcı kılmaktır. Shakespeare'in oyunları bunu hala başarabiliyor. Çoğumuz içimizde uyuklamaktan bir türlü vazgeçmeyen o şiddetli huzursuzluk yüzünden yoga yapıyoruz. İçsel huzurun ve zihinsel dinginliğin peşinde ama hep bir huzursuzlukla başlarız yogaya. Mesela kilo vermek istemenin, şu ya da bu sebepten sarsılmış dengemizi aramanın, aydınlanma ihtiyacının, neşelenme arzusunun veya gerilimden kurtulmaya çalışmanın huzursuzluğuyla. İşe bakın ki ikiliklerin yok oluşu sadece sutraların dilediği değil, aynı zamanda Shakespeare'in hayal ettiği şeydir. Düalizm hayatta her şeyin zıttıyla var olduğunu söyler. Her hikayenin, her yaşantının iki yüzü vardır onlara göre. Bence bu doğru değil. Her hikayenin, her yaşantının ikiden fazla yüzü vardır. Ya şöyle ya da böyle olmalı gibisinden bir şey söylediğinizde, hayatı düalist bir bakış açısıyla görüyorsunuzdur. Aynı şekilde ben ve o ifadelerini içeren cümleler kurmaya başladığınızda da bu, sizin hayatı içerdiği engin çeşitlilikten koparıp hepi topu iki seçenekten ibaret bir hale getirdiğiniz anlamına gelir. Oyunun tamamı toplumun ve dinlerin, insanları Yahudi ve Hristiyan olarak ölümcül bir kesinlikle ikiye bölmesi üzerine kuruludur. Shylock'un sözleri de aslında Shakespeare'in, söz konusu düalist bariyeri yıkma çabasndan başka bir şey değildir. Yaşadığı döneme göre çok ilerici bir çaba bu bence. Bugün de gerekliliğini sürdürüyor. Şair, Hıristiyan ve Yahudi olması fark etmez, her birey insanlığın parçasıdır ve kimse ötekine zıt sayılamaz diyor bir bakıma. Size sunulan sonsuz seçenek yerine sadece iki seçeneği görebildiğinizi fark ettiğiniz zamanlarda, hiç değilse üçüncü bir seçeneği düşünmeyi deneyebilirsiniz. Biriyle konuşurken, tartışırken düalistik düşünme eğiliminden kurtulmayı denemek kolay bir iş değil ama çoğumuz için bütünüyle yeni bir deneyim olduğu kesin. Sizi zorlayan bir durumda, Sonu iyi mi olacak, yoksa berbat mı diye düşünmekten de vazgeçmeye çalışmanızı öneririm. Olumlu veya olumsuz beklentilerinizi unutun ve sadece olacakları görmeye çalışın. Sihir tam da burada, yani bütün cevapları önceden bilmediğiniz ve kontrolü bıraktığınız yerde başlar. O zaman sürprizleri beklemeye ve görmeye başlayabilirsiniz. Heidi E. Spear'in yazısının orijinalini Kripalu adlı web sitesinde bulabilirsiniz. 2013 Kripalu Center for Yoga & Health. Reprinted with permission."} {"url": "https://egoistokur.com/deneysel-bir-arkeoloji-calismasi-hitit-mutfagindan-tarifle", "text": "Mutfak tarihi denince bendeki merak çarkı işlemeye başlıyor. Kimin, ne zaman, neyi nasıl pişirdiğini öğrenmek istiyorum. Lezzetin damaklarımızda adeta genetik bir miras gibi yer ettiğini bilmek, beni en heyecanlı aksiyon filminden bile daha çok heyecanlandırıyor. 2005 yılında benim gibi beslenme öğretmeni olan arkadaşım Ülkü Solak'la bu alanda çalışmaya başladık. Arkeolog Ahmet Uhri de bize katıldı. Köylerdeki etnoarkeoloji çalışmalarına baktık. Bulduklarımızı literatür taramasında elde ettiğimiz bilgilerle örtüştürdük ve deneysel aşamaya geçtik. Bütün bunlar, 3 yılımızı aldı. Net yemek tarifleri yok, sadece ipuçları var. Ekşi ekmek diyor mesela, nasıl olabilir diye düşünüyorsunuz. Bizim için mutfağın canlanması çok önemli. Tabii ki, Bugün canım çok istedi hadi Hitit mutfağı yiyelim denilecek kategoride değil bu tarifler, ama aralarında çok lezzetli yemekler var. Kitapta iki bölüm var; ekmekler ve et yemekleri. Ancak sebzelerle ilgili ipuçlarına da ulaştık. Çok zevkli bir çalışmaydı. Bir dakika bile sıkılmadık, her güne yeni bir heyecanla başladık. Tablette Kalın somun ekmek, kızılca buğday unundan yapılır diyor mesela. Ya da nemli buğday unu ve arpa ezmesinden bahsediliyor. Kızılca buğdaya en yakın buğday hangisidir diye araştırmaya başladık. Onun için taş değirmen bulduk ve o dönemin nişasta ve sertlik oranına en yakın buğdayı öğüttürdük. Öğütülen buğdayla yapılan ekmek bir saat sonra, iki saat sonra, bir hafta sonra ne hale geliyor, bunları inceledik. Fermantasyon derecelerini ölçtük. Ve tablet çözümlemelerindeki ipuçlarını en çok anımsatan notları aldık. Bunları tek tek denedik, ya da hepsini bir arada kullandılarsa diye düşünerek bir de hepsini yaptık. Böylece mesela kalın somun ekmeğin 7-8 tarifi çıktı. Köylerdeki etno-arkeolojik çalışmalarda bulduğumuz kap kacak ve fırınlar, bir de oralarda yaşayan kadınlar bize çok destek oldu. Çünkü o fırınları kullanmayı bilmiyorduk. Deneysel çalışmaların hepsini köyde birlikte yaptık. Tabletlerde tarif edilen fırınların benzerleri vardı. Özellikle köy meydanında herkesin ortak kullandığı, 5 yılda bir imece usulü tamir edilen fırınları kullandık. Köy kurulduğundan beri varmış onlar. 50-60 yılda bir ciddi tadilattan geçiliyor, 5 yılda bir de rutin bakım yapılıyor. 60-70 yaşındaki kadınlar, Bunlar, çocukluğumuzda kullandığımız fırınlar diyordu. Öncesini de düşünürseniz, en az 100 yıllık fırınlardı. Her köyde farklı yöntemlerle karşılaştık. Köyde doğal mayayla yapılan ekmek yaklaşık 30 gün kullanılıyor. Buğdayı öğüttük ve mayaladık, ilk fermantasyon oldu. Kadınlar mayalandıktan sonra hamuru gece yoğuruyor, sabah da ezanla birlikte pişirmeye başlıyor. Bir de üçüncü fermantasyon vardı ki o, çok enteresandı. Yani ekmek piştiğinde hemen dilimleyip tüketemiyoruz. Hala içinde fermantasyon devam ediyor. Patiska bir beze sarılmış ekmeğin içini çekmesi, kokusunun ve gazının çıkması bekleniyor. Sonra da istifleniyor. Böylece bir ay bozulmadam kalabiliyor. Kitabı 2005 yazmaya başladık, 2008'de çıktı, 2009'da da ödül aldı. Dünya üzerinde her 3 yılda bir Hititoloji konferansı yapılıyor. Çorum da bu konferanslara 6 yılda bir ev sahipliği yapıyor. Fakat 2008'e kadar mutfak kültürüyle ilgili bir çalışma yapılmamıştı. Mesela birayla ilgili birtakım sonuçlar elde ettik. Birayı kamışla içtiklerine dair resimler vardı. Fermantasyonu kullanıyorlar. Hititler Anadolu'ya geldiklerinde zaten Anadolu'da yaşayan halk bir mutfak kültürüne sahipti. Mercimeği, buğdayı, çeşitli bitkileri kullanmaya başlamışlardı. Soğan, sarmısak vardı. Soğan, sarımsak, pırasa, bezelye, bakla, kuru fasulye tüketiyorlardı. Mesela bezelye Anadolu'daki bazı evlerde daha iki-üç yıldır pişirilmeye başlamış. Sanki sofralarımıza yeni girmiş gibi. Ama köylü kadınların yabani bakla dedikleri şeyin aslında bezelye olduğunu gördük. Ama bunu sadece hayvanlara yediriyorlar. Bu çalışmalarda bir de bağ kurduk ve doğal fermente şaraplar ve pekmez yaptık, doğal bal ürettik. Mesela kebereyi Hititler de kullanıyormuş. Ama yemeklerde mi yoksa ilaç olarak mı kullandılar, elimizde bununla ilgili bir ipucu yok. Ama Çorum'un Osmancık ilçesinde yetişen kaparileri ve çalılarını saray mutfağındaki helvacıbaşların satın aldığı geçmiş kayıtlara. Kaparileri Ege'den almaktan çok daha pahalıya geliyor ama saray mutfağı kayıtlarına göre kapariler özellikle Çorum, Osmancık'tan alınıyor. Çorum'la Osmancık arasında Dodurga diye bir yer var, yurtdışına da oradan gidiyor kapari. Hititlerin yaşadığı her bölgede bir etno-arkeolojik örtüşme görüyorsunuz. Bizde malak denilen bir tatlı var, bu malağın hamuru Hitit tablet çözümlemelerinde nında. tu ekmeğini andırıyor. Bu ekmeğin ve tatlının bir benzeri Mersin ve Yozgat civarında da yapılıyor ama adı farklı. Arapaşı çorbasının hamuru da nında. tu ekmeğinin pişirilmesiyle çok örtüşüyor. Ekmek ve hamur kültürü, Hititlerin yaşam sürdüğü yerlerde bir çorbanın, tatlının içine girerek hala yaşatılıyor aslında. Sebze yiyorlardı ama bizim bildiğimiz gibi domates, patlıcan değil. 3500 yıl önceki kaynakları incelediğimizde karşılığı salatalık, soğan... Sebzeleri ezip ekmeğe sürüyorlardı. Soğanla ekmeği birleştirip bir çeşit sandviç yapıyorlardı. Mercimek gibi, ceviz gibi, antepfıstığının yabani hali olan çitlembik gibi birtakım yağlı tohumları kullanıyorlardı. Mesela başakları ateşte kavurup bugün kavurga dediğimiz şeyi yapıyorlardı. Evet. Ekmeği mayalayıp pişirdiğinde daha lezzetli olduğunu, daha uzun süre sakladığını görüyor. Hayat şartları da yiyecekleri uzun süre saklama gereğini doğuruyor. Bizim bugün peksimet dediğimiz sert ekmekler de var. İnsanlar savaşa giderken yanlarına bunu alıyor. Nında purpura, avuç içi büyüklüğünde ekmek demek. Eti açık ateşte ızgara ettikleri gibi kaplarda fırınlayarak da pişiriyorlar. Ama sakatat onlar için çok daha kıymetli. Yemeklerle ilgili ipuçları en çok dini ritüellerin kayıtlarında geçiyor. Mesela ateşe un serpiyorlar, çünkü ne kadar çok alev ve duman çıkarsa tanrıların kendilerini o kadar çok duyacağına inanıyorlar. Hayvanın dokuz uzvunu alır, pişirir diyor. Bizde de mesela kelle paça kültürü çok fazladır. Hatta öyle ki, Çorum'un İskilip İlçesi'nde kelle paça, bol sarımsak ve sirkeyle pişirilip küplere doldurulur, kış için turşu yapılır; kelle paça turşusu. İçindeki sarımsak ve sirke uzun süre saklamanıza yardım ediyor. Mesela Hayvanın içini oyar, doldurur, fırınlayarak pişirir diyor tablette. Tablette keçi kulağı kızartmasından bahsediliyor. Şimdilerde kullanılmıyor ama onu da denedik. Çok kullanılıyor, tabletlerde güzel kokulu yağ olarak geçiyor. İncir de aynı şekilde. Bana hep Çorum'da Hitit mutfağının izleri var mı diye soruyorlar; var. Anadolu'nun her yerinde keşkek yapılır ama adı hep başkadır. UNESCO'nun kültür mirası listesine giren keşkek, bugün Çorum'da törenlerde yapılıyor. Hitit mutfağındaki törensel niteliğiyle örtüşüyor bu. O dönemde şeker yoktu ama bal ve pekmez kullanıyorlardı. Bazı meyveleri pişirip şekerinin ortaya çıkmasını sağlıyorlardı mesela. Baharat olarak da kişniş ve kimyon vardı. 20-25 yıl. Maksimum 35 yaşına kadar yaşıyorlarmış. Dişleri çok bozuk mesela. Çok iç yağı tüketiyorlar. Sağlıklı beslendiklerini söyleyebiliriz aslında ama sanırım birtakım salgın hastalıklar vardı. Hitit metinlerinde geçen bir ifadeye göre ciğer ve yürek tuzlanır, üzerine un serpilir ve ızgarası yapılır. AN. TAH. SUM bayramıyla ilgili bir metinde karaciğerin ve kalbin tamamının ızgarada pişirildiği belirtiliyor. Hazırlanışı: Yürek ve ciğer bütün halde tuzlanır. Üzerine un serpilir. Izgara edilir. Hitit metinlerinde geçen bazı ifadelere göre; saf etler, boyun ve ayaklar koyun yağıyla birlikte ateşte pişirilir, kızartılmış etin lezzetini artırmak için üzerine sos olarak zeytinyağıyla karıştırılmış bal dökülür. Hazırlanışı: Etler tuz ilave edilerek toprak bir kapta pişirilir. Zeytinyağı ve bal karışımı etlerin üzerine dökülür. Metinlerde GU. TUR olarak geçen bitkinin bezelye olduğu düşünülüyor. Yine metinlere göre bu bitkiyle yapılan bir de ballı ekmek var. Hazırlanışı: Un, bezelye, maya, 200 gr bal ve su birlikte yoğrulur. Bir gece sıcak bir ortamda mayalanmaya bırakılır. Şekil verilir ve pişirilir. Pişen ekmeğin üzerine bal dökülür."} {"url": "https://egoistokur.com/deniz-durukan-70lik-bir-nine-olana-kadar-da-kirmizi-saclarimi-bayrak-gibi-sallayacagi", "text": "Yaş ilerledikçe karın kısmında oluşan yağlanma mı beni rahatsız eder, yoksa sağ üst dişimin hizayı bozup öne atlayarak başkaldırması mı estetik ve simetri takıntımı tetikler? Düşündüm, ikisi de pek önemsiz geldi. Ama saçlarımı önemserim. Saçlarımın dalga dalga omuzlarımdan aşağıya yayılmasında özgürlük bulurum. En başa dönelim, yani çocukluğa: İlkokulda saçlarımı tarayıp örmekten sıkılan annemin Böyle daha modern diyerek sürekli saçımı kestirmesi, erkek çocuk gibi yıllarca ortalarda gezinmeme neden olmuştu. Sanırım bunu gurur meselesi yaptım. Ortaokul ve lise döneminde annemi dinlemeyip saçımı uzatma çabasına girsem de saçlarım toplanacak kadar hiç uzayamadığından bu sefer okul yönetiminin saçlarını ör ya da kestir baskısına maruz kaldım. Tabii ki dinlemedim, disiplin cezası almama sebep olan saçlarımı uzatma çabasından da hiç vazgeçmedim. Annemin ve otoritenin benim saçlarımla neden bu kadar uğraştığını o zamanlar çözememiştim. Anneminki koruma amaçlı ve daha masumdu ama aynı fikre hizmet ediyordu. Mesele; dikkat çekmemem, gösterişimi en aza indirmemdi. Saklan, kendini gösterme diyorlardı yani. Korkulan oldu. Saçımı uzattım, üstelik kırmızıya boyadım. Ömrüm yeterse, 70'lik bir nine olana kadar da kırmızı saçlarımı bayrak gibi sallayacağım."} {"url": "https://egoistokur.com/deniz-durukan-replikasla-konustu-anadolu-pop-postmodern-bir-baskaldiridi", "text": "Bu albümü dinlediğimde aklıma ilk gelen şey; Ben neyin devamıyım sorusuna verilen bir cevap olduğu. Gerçi siz bunun cevabını daha önceki albümlerle de vermiştiniz. Neden böyle düşündüğümü de söyleyeyim. Bundan aylar önce genç bir müzisyen benden fikir almak üzere yanıma geldiğinde ben neyin devamıyım, bunu merak ediyorum diye sormuştu. Sanırım o genç müzisyene de bu albüm hediye edilebilir. Bir seçenek oluşturabilir aradığı cevaba. Gökçe Akçelik: Bu, başından beri Replikas'ın kimliğinin oluşmasında belirleyici olan unsurlardan birisi. Anadolu Pop'un bizim müziğimizin içine bu kadar girmesi, aslında böyle bir meselenin farkına varmış olmamızla ilgili. Çünkü biz hep yabancı müziklerle büyüdük. Sadece müzikte değil, genel anlamda her türlü beğenimizde Batı kültürünün etkisi altında kaldık. Ama bir gün, özellikle Erkin Koray üzerinden bu müziğin varlığını öğrenince, kendi içimizde şunu da fark ettik: Bizi etkileyen her ne kadar Batı kaynaklı akımlarsa da, bizim yaptığımız müzik, sonuçta buraların müzik kültürünün bir parçası olacak. Aslında kendimizi çok kopuk hissederken, ister istemez başka bir bütünün parçası olduğumuzu fark ettik. Zen ve Babazula'nın yaptığı şeyler de farkındalığımızı geliştirdi. Bir şekilde Neyin devamıyım? sorusuna bir cevap olarak gelmişti bu zaten bize. Selçuk Artut: Batılılaşma aslında geniş ölçekli bir proje; hedef gösterilmiş bir nokta. Bir yandan da kaçar yol, kısa yol gibi bir hali var. Batı tüm örnekleriyle hedef alınacak bir medeniyet değil. Şöyle de bir gerçek var: Batı kendi kültürüyle tüm dünyaya egemen olmuş. Fakat eleştirilecek yöntemlerle ortaya çıkmış bir yapı söz konusu. Bu yanlış yapı Türkiye'ye empoze edilmeye çalışılmış. Temelleri olmayan bir kitle için bunu kabul etmek, anlamak ve yorumlamak mümkün olmamış, yüzeysel kalmış. Müzik anlamında da dışarıdan dogmatik akımlar empoze edilmiş. Mesela; caz, tango gibi. Bunlar Türkiye'deki müzik akımlarını oluşturmuş. Modernleşme çabasında Osmanlı bile yurt dışından getirtilen bestecilerle birtakım şeylerin önünü açmaya çalışmış. Nedense burada yapılan şeylerin kenara itilmesi de söz konusu. Dogmatik ve baskıcı bir anlayışın dayatılmasıyla karşılaşılmış. Anadolu Pop'a geldiğinizde, ilk başlarda İngilizce sözlerle kullanılmış, sonra birtakım düzenlemelerle, aranjmanlarla kırılmış bu, en sonunda tüm bunlara bir reaksiyon olarak, biz bunu salt müzik armonisi olarak değil, kendi ezgilerimizle de harmanlayalım diyen bir çabaya dönüşmüş. Bu yanıyla da Anadolu Pop bir başkaldırış olarak yorumlanabilir. Anadolu Pop'u modernizme karşı postmodern bir başkaldırı olarak görüyorum. Modernleşmenin eforu, seni var eden bütün görüşleri yok et, yeni bir şey var et, üzerine kurulu. Postmodernizm bir anlamda buna yanıt verip özüne dönmeyi öneriyor. O anlamda, dönemsel olarak politik görüyoruz bu tavrı. Tam da altmışlar, yetmişler dönemi. Bir anlamda en özgürlükçü anayasanın olduğu dönem. Gökçe Akçelik: Anadolu Pop'un Batı kültüründen etkilenmesi konusuna değinmek isterim. Batılılaşma sürecinde öyle yetişmiş bir kuşağın, yani Cumhuriyet sonrası şehirli insanın, belli bir yaşa gelmiş ve o kültürü almış insanların geri dönüp kendi köklerini aramasını önemli buluyorum. Selçuk Artut: Tüm dünyadaki müziği şekillendirmesi açısından Beatles'ın büyük etkisi olmuştur. Grup müziğini büyük bir çoğunluğa örnek kılmış bir hali var. Beatles'ın kendi içerisinde popüler olan çizgisinden öte, popüler olmak onların biricik arzusu değilse de, bir anda o durumdan kopmaları, John Lennon'un başka bir dünyaya ulaşması gibi etkenler ve yenilikçi yaklaşımları, global anlamda müziğe şekil vermiştir. Anadolu Pop'un muhalif bir çehre kazanması daha çok yetmişli yıllara rastlıyor. Altmışlı yıllar bir geçiş ve arayış dönemi olarak nitelendirilebilir. Hatta o dönemler Cumhuriyet ideolojisinin müzik politikalarına da uygun bir gidişi var sanki... Yetmişli yıllardaki muhalif tavır dönemin ruhuyla da çok doğru orantılı. Yetmişli yıllar, işçi sınıfın bilinçlenmesinin, sendikalaşmanın, özgürlük hareketlerinin öne çıktığı bir dönem. Doğal olarak aşık geleneğinin Anadolu Pop'a yansıması da etken o muhalif tavırda. Selçuk Artut: Evet aşık geleneğinden besleniyorlar. Aşık geleneği bir yanıyla şehre taşınıyor. Sonuçta ortada dönen şey büyük şehir, mesela; İstanbul. Başka bir forma dönüşüyor. Daha iyi bir ifadeyle modernizm denebilir buna. Ama kesintiye uğramış bir modernizm. Elbette bir başkalaşım oluyor. Oradaki adamın hissettiği duyguyu başka bir tarafa götürüyorsunuz. Biz de kendimizi halk ozanının dilinden sesleniyor gibi hissetmiyoruz. Olmaz zaten. Gökçe Akçelik: Başka bir röportajda da konuştuk bunu aslında. Bütün o türküler yorumlanırken, aralarında Kürtçe, Ermenice türkü yok. Çünkü öyle bir referans bulmak istemişler. Oraya bağlanmak istenmiş bu hareket... Dolayısıyla bu, müziğe de yansımış. Bu işi ilk akıl eden aslında Erdem Buri. Aşıklarla birebir ilişkisi var. Sadece etkilenmek ve yorumlamakla kalmıyor. Bizzat Tülay German için yazdığı türkü var. Onlarla böyle bir bağ kurmuşlar. Aslında birebir onların içinde olduğu bir grup haline gelmişler. Mesela Cem Karaca ile Mahzuni'nin de yakın dostluğu var. Selçuk Artut: Bu albümle beraber en çok merak edilen şey bu olmaya başladı. Zaten o dönemde yaşananlardan dolayı bugün bir hesaplaşma da yaşanıyor. Bu albümün çıkışı, bir yanıyla o hesaplaşmanın tekrar sorgulatılması olarak da görülebilir. Bunun yanıtını vermek çok zor bizim açımızdan. Albümün adından da anlaşılacağı gibi, biz orada yoktuk o zaman. Darbenin ne kadar zarar verici olduğunu sadece hissedebiliyoruz. Ama çok belirgin bir şey var, sadece aydınlar veya müzik alanındaki isimler değil, herkes yok olup gitmiş o dönemde. Orçun Baştürk: 2000'lerde sanırım o döngü tamamlanıyor. Bunun sebebini tam olarak bilmiyorum, belki sosyolojik bir açıklaması vardır. Belli bir yaşa gelmiş, o dönemlerde yirmili yaşlarını süren grupların köklerini arama ihtiyacı, ya da dönüp ne yapıldığına bakma ihtiyacı diye de yorumlanabilir. Bunun iyi örnekleri olduğu kadar kötü örnekleri de oldu. Ticari meta olarak da kullanıldı. Bu durum hem iyi, hem de kötü. Bir yandan bu tarz müziğin duyulmasına ve daha görünür olmasına neden olurken, bir yandan da müzikal anlamda kalitesiz ve kötü örneklerin çıkmasına neden oldu. İyi olan gruplar elbette ki kalıcı oldu. Seksenler ve doksanlardan söz ederken şunu da göz ardı edemeyiz: Dünyanın en çok çekişen iki büyük gücünün taraflarından biri olan Doğu bloğunun artık gittikçe sonlanmaya başladığı, SSCB'nin yok olduğu, doğu ve Batı Almanya'nın birleştiği bir dönem. Maalesef bir yenilgiyle beraber ABD'nin dünya üzerinde kültürel bombardımanının başladığı süreç. Seksenlerin değil de doksanların bizi şekillendiren unsurlarından birisi MTV oldu. Oradan beslenen ve öykünen gruplar daha çok İngilizce söylemeyi tercih etti. Yine o grupların kılık kıyafeti, alınan dergiler etkilenmeye izin veriyordu. Ben de doksanlı yıllarda onlu yaşlarımı sürdüğüm o dönemde heavy metal müzikten etkileniyordum. Yurt dışından dergiler geliyordu, onları okuyordum. Yani buraya dair etkileneceğiniz pek bir şey yoktu. Selçuk Artut: Yıkmayı o anlamda değil de geliştirmek anlamında ele almakta fayda var. Aksi takdirde yok etmek biraz da modernizmin arzu ettiği bir şeye doğru gidiyor. O bizim çizgimizde olan bir şey değil. Köledoyuran'da da bariz olan çizgimiz, gittikçe çok daha sağlam bir temele oturmaya başladı. Sanırım Köledoyuran'ı yaptığımız dönemde bu çizgiyi fazlaca öne çıkarma ihtiyacı duyduk. Geleneğin farkına varıp üzerine atlama gibi bir durum. Buradan şu çıkar ya da şuna bakalım demekten doğan bir ihtiyaçtı. Ama gün geçtikçe şarkıyı yapış biçimimiz, sahnede çalma durumumuz başka bir tarafa doğru gitti. Bu grubun en önemli tavrı, mütevazı olmak. Evet, biz geleneği biliyoruz ve onu yıkalım gibi bir durum değil bu. Geleneği bilmeden de onun üzerine bir şey koymak mümkün değil. Gelenek dediğimiz şey çok geniş bir şey. Onun hangi parçasını alıp kullandığın da önemli. Çok ilerici olan yanını da alıp kullanabilirsin. Ben sizi provoke etmek için kullandım bunu. Selçuk Artut: O zaman provokasyonuna yanıt vereyim. Sahnede döne döne durumlar yaratmak, onun ne olduğunu bilmeden kullanmak şekilci ve formcu yapar sizi. Sanırım o zamanki eleştirim de ona yönelikti. İçeriğinin ne olduğunu anlamdan geleneğe sadece şekilci yaklaşmak yaptığınız işin içini boşaltır. Orçun Baştürk: Bu albümdeki şarkıları birebir alıp yorumladığımızı söyleyenler de oldu. Körü körüne o parçaları alıp muhafaza etmedik. İlk çıktığımız günden bu yana müziğimizde oluşturduğumuz kemik bir yapı var. O iskeletin üzerine tam olarak geleneği muhafaza etmek gibi bir şeyi değil de Replikas'ın yapı bozumcu tavrını ekledik. Yani o parçaları, Replikas'ın yapısına dahil ederek kullandık. Ama bunu belli bir ölçüde yaptık. Çünkü o dönemin ruhuna, ortaya çıkan düzenlemelere, icralara saygı duyuyor, önemsiyorduk. Biz o dönemin neferiyiz gibi bir algı da oluşmasın. Yaptığımız şey bir vefa borcunun ödenmesi daha çok. Orçun Baştürk: Önemli ölçüde bu olmakla beraber, dinlerken bizi şoke eden ya da çok heyecanlandıran şarkıları almaya da dikkat ettik. Zaten bazılarını sahnede çalıyorduk bu şarkıların. Doğal gelişen bir süreçti bu. Selçuk Artut: Hazineyi araştırıp derinlerde bir şeyler bulmuş gibi yapmadık bunu. Mesela; Ecevit'in Karaoğlan plağını almadık. Ama Barış Manço söz konusu olduğunda en bilinen ve popüler şarkıyı alalım çabasına da gitmedik, zaten tüketilmişti çoğu. Gökçe Akçelik: Bu şarkıların az biliniyor olmalarıyla bizim için çekici olma sebepleri aynı. O şarkılarda bizim için çekici olan, popüler olmalarına engel olan bir durumdu aslında. Seksenden sonra grup anlayışının yerine tek başına star olma kavramı öne çıktı. Bugün gerçek anlamda o grup anlayışına sahip çok az isim var. Siz, tek başına star olmak kavramına prim vermeden ilerleyen gruplardan birisiniz. Bu anlamda yaptığınız bu çalışma sizin tavrınızla örtüşüyor. Orçun Baştürk: Yaratırken de, çalarken de birlikte hareket etmeyi önemsedik. Replikas adı altında toplanmış, bir araya gelmiş ve belli bir derdi olan insanlarız. Bu, şu anlama da geliyor: Kendi müziğini tanıyıp onu farklı yerlere getirmeye çalışan, ana akıma kapılmayan, müzik tarihine yeni bir taş koymakla ilgilenen bir misyonu var Replikas'ın. Müzik dışında öğelerle de ilgilenmediğimiz için hepimizin inancı bu yönde. Bir şeye inanma meselesi var. O meselede kimse kendini öne çıkarıp göstermek istemiyor. O zaman hiyerarşik yapı bozulur. Yeni müzikleri dinleyip kendinizi geliştirme ve araştırma içerisine soktuğunuzda zaten egoyu da kontrol edebilirsiniz. Sizin için önemli olan tek şey müzik yapmak olur. Selçuk Artut: Sanırım ben nasılım, kendimi izleyeyim demek yerine, başkası ne yapmış, nasıl şarkı söylemiş demek, ona bakmak gerek. Tek başına grupta karakter olarak öne çıkmış bazı müzisyenlerin TV'de sadece kendi klibini izleyip, diğerini izlememe tercihi egodan kaynaklanıyor. Elbette her sanatçısının egosu vardır. Ama çılgınlık ve bağımlılık halini aldığında iş başka yere kayar."} {"url": "https://egoistokur.com/deniz-durukandan-kadina-siddet-ve-iktidar-iliskisi-uzerin", "text": "İnsan psikolojisinde en güçlü iki dürtü; cinsellik ve saldırganlık olarak ifade edilir. Saldırganlığın sonucu olarak şiddet, toplumlarda birçok boyutta gözlemlenen önemli bir olgudur. Şiddetin temeline indiğimizde çeşitli faktörler; çevre koşulları, yetiştirilme biçimi, toplumsal özellikler, özellikle de ataerkil kültürün dinamikleri başat unsurlar olarak karşımıza çıkar. Kuşkusuz saldırganlığın içgüdüsel bir tepki dışında eğitilebilir olması gibi, öğrenebilir bir davranış biçimi olduğunu da söylemek yanlış olmaz. Şiddet, şu ya da bu şekilde hepimizin maruz kaldığı, üstelik çocukluktan itibaren şahit olduğumuz, dolayısıyla öğrendiğimiz, hatta kanıksadığımız bir davranış biçimi olarak yaşantımızın önemli bir parçası konumunda. Bireyin şiddetle ilk tanışması öncelikle aile içinde başlıyor. Hatta doğumla başlayan bir travma sonrasında aile içinde karşılaşılan şiddet nedeniyle, ardından, bireyin sosyalleşerek aile dışında, çevreyle veya kurumlarla kurduğu ilişkide de şiddetin araçlarıyla her şekilde karşılaşması olası. İşin aslı, insanoğlunun dünyaya gelmesi de başlı başına bir şiddet unsuru. Böyle baktığımızda, bireyin devletle olan ilişkisine de baskının ya da yaptırımların, şiddet unsuru olarak yansıdığını söyleyebiliriz. Bu, aynı zamanda şu anlama da geliyor: Şiddet ve iktidar ilişkisi toplumsal yaşama egemen olmuştur. Ancak şiddetin iktidarla ilişkisi, insanın yerleşik hayata, tarım toplumuna geçmesiyle ilintili. Bu ataerkil bir kültürün başlaması anlamına da geliyor. Yani erkek otoritesine dayalı bir tür toplumsal örgütlenme. Avcı ve toplayıcı toplumlarda kadın ve erkek arasında belirgin bir fark olmaması, gündelik hayattaki kadın ve erkek arasındaki paylaşımların benzer faaliyetler içermesi gibi nedenlerle, söz konusu dönem kadın ve erkeğin eşit statüde olduğu bir dönem olarak nitelendirilebilir. Yerleşik hayata ve tarım hayatına geçilmesiyle birlikte kadın ve erkeğin ortak paylaşımları, faaliyetleri ayrılır. Erkek dışarıya, kadın içeriye çekilir. İşin özü, cinsiyet ayrımcılığı dediğimiz şey cinsel kimliğimizle değil, verilen rollerle ilgili bir durum. Erkeğin kurduğu bir dünyada ve onun kurduğu bir dille yönlendirilen bir kadın modeli ve kadına biçilen bir rol söz konusu. Duruma böyle baktığımızda, bugüne kadar kadın üzerinden yürütülen politikaların da aynı egemen bakışla sürdürüldüğünü görürüz. Kendine biçilen rol gereği kadın; anne, iyi bir ev kadını, ailesine sadık, çevresiyle uyumlu, sessiz, erkeğin gerisinde durmayı bilebilecek ve hepsinden önemlisi, hem kendi namusunu, hem de beraber olduğu erkeğin namusunu üzerinde taşıyabilecek özelliklere sahip olmalıdır. İdealize edilmiş bir kadın tipi çizilir. Türk toplumunda, özellikle yerleşik hayata geçildikten sonraki döneme ait edebiyata baktığımızda bunun örneklerini görmek mümkün. Bu dönemde kadına bakışın dini referanslarla da ele alındığı görülür. Zaten yerleşik hayata geçilmesiyle kadının eve kapatılması, Osmanlı İmparatorluğu'nda, sarayda haremlik- selamlık uygulaması kadının konumuna dair önemli bir simgedir. Bu durum kadının toplumsal hayattan soyutlanması, kendisi için belirlenen sınırlar içersinde yaşaması anlamına gelir. Çünkü kadın güzelliğiyle erkek üzerinde haz uyandırma etkisine sahiptir. Kadının eve kapatılması, hem kadını hem erkeği bu haz duygusundan korumak içindir. Kadına biçilen bu rolün dönemin edebiyatına da yansıdığını görürüz. Kadının ötekileştirilmesi, Simone de Bevoir'in söylemiyle ikinci cins olarak görülme algısı bugün de devam ediyor. Her ne kadar kadına Cumhuriyet devrimiyle evinden dışarı çıkma, sosyalleşme ve birey olabilme şansı tanımış olsa da; o geleneksel algının ve egemen söylemin hala devam ettiğini görüyoruz. Çünkü kadına verilen özgürlüğün, ataerkil kültürün devam etmesi adına, yine de şartlı bir özgürlük olduğunu kabul etmek zorundayız. Sistemin işlemesi kadın üzerinden yürütülen politikalara bağlı. Bu politikaların özünde, tamamen kadının dişiliği ve güzelliği üzerine bir pazar sisteminin kurulması ve kadının sadece kendisiyle, fiziğiyle uğraşarak oyalanması projesi vardır. Kadına yönelik şiddet kavramını, aslında bu pasif gibi görünen şiddeti de göz önünde tutarak değerlendirmek gerek. Buraya kadar kısaca şiddeti oluşturan nedenlere; politik, kültürel ve geleneksel yapıya değinmeye çalıştım. Çünkü bugün kadına uygulanan fiziksel veya psikolojik şiddetin temelinde ataerkil zihniyetin, dolayısıyla egemen söylemin iktidarda kalma mücadelesinin olduğunu söylemek, sanırım yanlış olmaz. Ancak olaya böyle baktığımızda, büyük güçlerin genelde toplum, özelde birey üzerindeki baskısını ve uyguladığı şiddeti iyi çözümlediğimizde, erkeğin kadına uyguladığı baskıyı, şiddeti de doğru bir şekilde teşhis edebiliriz. Bu anlamda, kadına biçilen rol kadar, erkeğin kendine biçtiği rol de önemli. Erkeğin iktidar olma savaşımı doğduğu andan itibaren başlıyor. Kadın, kendisine önceden öğretilen rol gereği, oğluna, erkek olma ritüellerinin hepsini öğreterek onu hayata hazırlıyor. Erkek doğduğu andan itibaren penisiyle iktidar arasında kurduğu ilişki içersinde debelenmek zorunda bırakılıyor. Erkeğin, kadına ve topluma gücünü göstermek adına sürekli bir iktidar kışkırtmasıyla yüz yüze kalması da egemen anlayışın birey üzerindeki şiddetinden başka bir şey değildir. Kadının bugün sonucu ölüme varan bir şiddet görmesi, kuşkusuz kadının farkındalığının artmasıyla, daha eğitimli ve kendine güvenli olmasıyla da ilişkili. Toplumsal cinsiyet rollerinin bireyde yarattığı baskı, kadınının zincirini kırıp özgürleşme arzusunu kamçılarken, erkeği de, ne olursa olsun gücünü koruma ve kadını yönetme alışkanlığının sarsılmasını engelleme teşebbüsüne yöneltmiştir. Elbette yukarıda sözünü ettiğim geleneksel yapı, bireyin yetiştirilme tarzı, kapitalist sistemin kadın üzerinden bir pazar stratejisi geliştirerek ekonomiyi canlı tutma hırsı ve erkeğin sürekli iktidarla kışkırtılması şiddetin oluşmasındaki önemli etkenlerdir. Ancak hastalıklı düşünceler, cinsel istismar ve psikopatlığa varan şiddet eğilimleri ise daha farklı, derin analiz gerektirir. Peki, kadına yönelik şiddet karşısında ne yapmak gerekir? Kadınların çocuklarını, özellikle de oğullarını, öğretilmiş erkek imgesiyle değil, ruhen ve kafaca sağlıklı bir birey olarak yetiştirmesiyle başlanabilir işe. Kuşkusuz bunu yapabilmeleri için de önce kadının birey olabilme meselesini halletmesi gerekiyor. Bu da ancak erkek ve kadının birbirini anladığı bir ortamının yaratılmasıyla mümkün. Erkeğin de bilinçlenmesi ve kendine verilen toplumsal cinsiyet rolünün baskısını azaltacak hafif sebepler bulması gerekiyor. Mesela, David Cohen'in dediği gibi, gevşemeliler."} {"url": "https://egoistokur.com/deniz-durukanla-fahriye-abladan-canakkaleli-melahata-turk-siirinde-kadin-imges", "text": "Üniversitede İngiliz ve Amerikan edebiyatı okumuştum. Oradaki eğitim sisteminin hepimizi şiir ve edebiyatın erkeğe özgü bir sanat olduğuna inamaya yönlendirdiğini yıllar sonra fark ettim. Kadınlar yazmayı beceremez denmiyordu okulda elbette ama kadın şairler neredeyse yok sayılıyordu. Daha çok erkek eleştirmenlerle edebiyat tarihçilerinin methiyelerine mazhar olmuş erkek şairleri tanıyıp öğreniyorduk. Geçen hafta Deniz Durukan'ın da dahil olduğu 21 kadın şairin çağdaş şiirimizin önde gelen erkek temsilcilerini ele aldığı Fahriye Abla'dan Çanakkaleli Melahat'a adlı inceleme kitabını okurken, okulun katı ve önyargılı sisteminin dışarıda da sürdüğünü fark ettim. Kitapta Divan şiirinden günümüze Türk şiiri inceleniyor. Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Hilmi Yavuz, Sezai Karakoç gibi birçok şairin yarattığı kadın karakterler aracılığıyla erkeğin kadına bakışı sorgulanırken bu bakışın Divan şiirinden bu yana pek az değiştiği ortaya konuyor. Toplumdaki her olguyu şiire bakarak anlamak mümkün. Kadının toplumda nasıl konumlandırıldığını şiire bakarak görebiliriz diyor kitabın editörü Durukan. Türkan Yeşilyurt, Ayşe Nalan, Nilay Özer, Çiğdem Sezer, Hayriye Ünal, Deniz Durukan, Seda Eriş, Betül Tarıman, Neşe Yaşın, Didem Gülçin Erdem, Asuman Susam, Elif Sofya, Gökben Derviş, Petek Sinem Dulun, Betül Dünder, Arife Kalender, Eren Aysan, Hilal Karahan, Gülce Başer, Derya Önder ve Betül Yazıcı, yani yeni kuşağın 21 kadın şairi bu yüzden bir araya gelmiş. Erkek şairlerin şiirlerindeki kadınları inceleyerek, egemen anlayışın kadın algısına bakmak ve şiir yazan kadın sayısının neden az olduğuna cevap aramak için... Sonuçta Ahmet Muhip Dranas'ın Fahriye Abla ve Ece Ayhan'ın Çanakkaleli Melahat adlı şiir karakterlerinin adını taşıyan bu kitap çıkmış. Her şey okuduğum şiirlerin içindeki karakterleri merak etmemle başladı. Bu basit bir meraktan daha fazlasıydı; çünkü ilgimi çeken karakterlerin hemen hepsi kadındı. O kadınlara bakarak hem kendimin, hem de genel anlamda tüm kadınların nasıl bir gelişim gösterdiğini, nasıl konumlandırıldığını açıkça görebiliyordum. Çünkü toplumdaki her olguyu şiire bakarak anlamak mümkün. Bu düşünceyle 2009 yılında Tüyap'ta, Yasak Meyve bünyesinde Fahriye Abla'dan Çanakkaleli Melahat'a adlı bir panel düzenledik. Sonra kitap fikri gelişti. Kadın şairler, erkek şairlerin şiirlerindeki kadın karakterleri inceleyerek, hem erkeklerin gözünden egemen anlayışın kadın algısına, hem de kendilerine bakacaktı. Bu çalışmanın başka bir anlamı daha var. Şiir yazan kadın sayısının neden az olduğu ya da kadının şiire adını yazdırmakta neden geç kaldığı sorusuna da bir cevap niteliğinde bu kitap. Kısacası, kadınlar şiir aracılığıyla kendi sivil tarihlerini yazmak için ilk adımı attılar diyebiliriz. Kadından şair olmaz anlayışı bizim edebiyatımızda da hakim bir düşünce. Bunu zaman zaman açıkça dile getirenler olduğu gibi, hiç dile getirmedikleri halde aynı zihniyetle davrananların sayısı az değil. Adonis kadından şair olmaz, çünkü kadının kendisi şiir demiş. Bu, kadın şiirde ancak ilham kaynağı olur anlamına da geliyor. Dolayısıyla şiir yazmak erkek işidir Adonis'e göre. Bu zihniyetin ataerkil kültürle yakından ilişkisi var. Yani erkek otoritesine dayalı toplumsal örgütlenmede, erkeğin kurduğu dünyada, onun kurduğu dille yönlendirilen, şekillendirilen bir kadın modeli idealize ediliyor. Dolayısıyla bize öğretilen şeyler önceden belirlenmiş ve öngörülmüş. Meslek seçimlerimiz bile fiziksel özelliklerimiz bahane edilerek belirlenmiş. Oysaki şiir yazmak kas gücü gerektirmiyor. Veya şiir yazmak erkeksi bir iş değil. Bu yüzden, şiir yazan kadınlar kadınlık özelliklerini kaybetmezler. Evet, o nedenle kitabın alt başlığı Modern Türk Şiirinde Kadın İmgesi. Çünkü kadın hala imge düzeyinde değerlendiriliyor. Kitapta kadın karakterleri inceledik ama incelerken şunu da gördük ki, aslında zihniyet çok da değişmemiş. Kadın, gelenekten gelen kadın algısıyla değerlendiriliyor hala. Cumhuriyet dönemine kadar olan süreçte kadın şiirde somut olarak yer almıyor. Cumhuriyet dönemiyle birlikte görünür olmaya başlıyor. Bu görünürlük onu bir hayal ürünü olmaktan kurtarsa da, gerçek anlamda birey olduğunun onaylandığı anlamına gelmiyor. İdeolojiler dün de, bugün de kadın üzerinden yürütülen politikalarla kurulmuş. Cumhuriyet ideolojisinde kadın medeniyetin temsilcisi olarak referans kaynağı olmuş, Cumhuriyet öncesinde de kadın dini referanslarla değerlendirilmiş, erkeğin hazzından korumak bahanesiyle kadını sokağa çıkarmayan bir anlayış sergilenmiş. Ama değişmeyen tek şey, namus kavramının her zaman için kadın üzerinden yürütülmesidir. Öyle tabii ki. Ama yazılı tarihte kadınlar hep geri planda oldukları için bir çok kişinin bu isimleri bilmemesi normal. Divan şiir geleneğinde kadın şairlere dair çok fazla bilgi olmamasına karşın, son yıllarda bu konu üzerine yapılan çalışmalar var. Aslında acı olan, altı yüzyıllık Divan şiiri geleneğinde oldukça az sayıda kadın şairin kendisini var edebilmesi. Osmanlı toplumunda hakim olan ataerkil anlayışın buna izin vermemesi diye özetleyebiliriz bu durumu. Kadının şiirde birey olarak kendini var edebilmesi, toplum içerisinde ne kadar var olduğuyla da ilintili bir durum. Dolayısıyla Divan şiiri geleneğinde kadının kendine yer açması, adından söz ettirmesi hiç kolay olmamış. Çoğu kadın şair isimlerini saklayarak, cinsiyetlerini belli etmeden şiirler yazmış. Aynı zamanda kadın şairlerin kendilerini kabul ettirmesi için ya da o çevreye girebilmesi için yüksek zümreden olması gerekiyordu. Mihri Hatun ve Zeynep Hatun gibi şairler ataerkil anlayışa karşı tepkilerini dile getirebilmiş ender kişiler. Özellikle o dönemde kadının kendinden söz etmesi ayıp sayıldığı için kendilerinden de, aşklarından da söz edemezlerken Mihri Hatun bu konuda cesur davranmış ve bazı tabuları yıkmış. Bugün elbette kadının kendi aşkından söz etmesi daha kolay. Ama cinsellikten söz etmesi hala riskli. Aşkını cinsellikten arındırarak anlatmak daha kabul görür bir şey. Eğer bunu rahatlıkla anlatıyorsanız, sizi hafif biri olarak değerlendirmeleri çok mümkün. Doksanlı yıllara kadar şiirde kadınlar kendi cinselliklerini anlatmakta çok da rahat değillerdi. Ancak doksanlı yıllardan itibaren, özellikle de iki binli yıllarda bu konuda kadınlar artık cesurlar. Kendi bedenlerinden rahatlıkla söz edebiliyorlar. Bunun bize öğretildiği gibi utanılacak bir şey olmadığının farkına vardılar. En azından o bedenin sadece kendilerine ait olduğunu ve bu konuda tek söz sahibinin kendileri olabileceklerinin farkına vardılar. Asıl ayıp ya da pornografi, bir şeyin üstünü örtmek ve görmezden gelmekle başlar. Elbette sadece şiire değil, şarkılara, romanlara, sinemaya bakarak da toplumun geçirdiği değişimleri görebiliriz. Edebiyat eserleri dönemin toplumunu ve bireyleri anlamada, gerçeklikle kurmacanın örtüştüğü yerde bizlere önemli bilgiler verir. Edebiyatın yansıtma özelliği vardır. Dil araç olarak kullanılır ve estetize edilerek topluma anlatılır. Yazarın, şairin içinde bulunduğu zaman dilimi, bizi yazarın, şairin yaşadığı an'a da tanıklık ettirir. Dolayısıyla, yazılı metinlere bakarak kadının evden sokağa çıkma sürecine de tanıklık edebiliyoruz. Kadının birey olma mücadelesi Türkiye'deki kentleşme sürecinin ivme kazanmasıyla paralel gider. Yine altmışlı yıllarda dünyada başlayan özgürlük hareketlerinin bize yansımasıyla, yetmişli yıllarda kadın edebiyatı, özellikle de öyküde büyük bir ivme kazanmıştır. İtiraz ettiğimiz şey, genel olarak toplumdaki kadın algısı ve cinsiyet ayrımcılığı. Doğa bizim cinsiyetimizi belirliyor ama toplumsal cinsiyeti kültür belirliyor. Kız ya da erkek doğmamız biyolojinin sonucudur. Bu, kadın ile erkek arasında biyolojik farklılıklar olduğu anlamına gelir. Hak ve özgürlüklerde eşit olmadığımız anlamına gelmez. Sorun bu kadar basit aslında. Erkek şairlerin şiirlerine baktığımızda toplumdaki kadın algısını görüyoruz. Ya da en azından onun uzantısı olan bir değerlendirmeyle karşılaşıyoruz. Bu, bir anlamda sevdiğimiz şairlerle de yüzleşmemizi sağlıyor. Sorunun kaynağı kuşkusuz şairler değil. Toplumsal cinsiyet dediğimiz, yani kadına kadın olma, erkeğe erkek olma ritüellerinin öğretilmesi ve bu öğretideki adaletsizlik. Ayrıca, erkeğin sistem tarafından sürekli iktidarla kışkırtılması da acıklı bir durum elbette. Orhan Veli ve Nazım Hikmet'in şiirlerinde kadın ilk kez görünür oluyor ama asıl her haliyle görünür olması İkinci Yeni ile gerçekleşiyor. Burada kadın soyut bir kavram veya bir hayal ürünü değildir artık. Yaşayan, gerçek, gündelik hayatımızda karşılaşabileceğimiz kadınlar girmiştir şiire. Özellikle Orhan Veli'nin kadınları her an kapımızı çalıp içeri girebilecek kadar gerçek ve samimi karakterler. Nazım Hikmet'in kadınları ise sosyal statüleriyle de karşımıza çıkarlar. Bu kadınlar kimi zaman dava arkadaşıdır, kimi zaman sevgilisi ya da karısıdır. Ellilerde ise bir uyanış söz konusu. Ama o uyanış daha çok kadınların cephesinde oluyor. Sanırım asıl farkındalık altmışlı yıllarda başlıyor. Tüm dünyadaki özgürlük hareketi, kadınların hak arayışı ülkemizde de etkisini gösteriyor. Özellikle kadın edebiyatçıların sayısında bu yıllardan sonra artış olması, yetmişli yıllarda çok fazla kadın yazarın ortaya çıkması o özgürleşme ve var olma çabasının sonucu. Şiirde ise kadın hareketi ya da şiir yazan kadın sayısının artması diyelim seksenli yıllarda başlıyor. Şiirde kadının bu kadar geç kalmasının nedenini Nazan Bekiroğlu kadının altı asırlık divan şiiri geleneğinden mahrum kalmasına bağlar. Erkek şairler yarışa altı asırlık bir avansla başlamıştır ona göre. Kitapta Nazım Hikmet ile ilgili yazıyı Nilay Özer yazdı. Onun söylediklerini önemsiyorum. Nazım Hikmet kimi şiirlerinde kadını olumlayan, erkek bakışını eleştiren şiirler yazsa da, genel anlamda geleneksel bir algıyla kadına yaklaşıyor. Nazım Hikmet kadını sahiplenir ama kadınlarımız bizimdir söylemi, kadının kendinden önce yanındaki erkeğe ait olduğu düşüncesini yansıtıyor. Yani kadın Nazım'ın şiirlerinde gerçek anlamda özgürleşmemiştir. Egemen anlayış, kadının ikinci cins olarak görme algısı, hayatın her alanında olduğu gibi, elbette şiirde de karşımıza çıkıyor. Bugün de bu anlayış o kadar katı olamamakla beraber devam ediyor. Ellili yıllar önemli bir dönem. İkinci dünya savaşı bitmiş, Türkiye tek partili dönemden çok partili döneme geçmiş. Tarımda modernleşmenin başlamasıyla büyük kentlere göçün yoğunlaştığı, sanayileşme çabaları ve kentleşmenin hız kazandığı bir süreç ellili yıllar. Diğer taraftan kurulan ve kurulması devam eden yeni düzenin bozulmaya başlandığı; dünyadaki kapitalist sisteme eklemlenen, Amerika'yı model alan bir Türkiye vardır. Böylesi bir değişimin yaşandığı bu süreçte 1950'li yıllarda Türk şiiri, İkinci Yeni'yle farklı bir boyut kazanır. Şair içinde bulunduğu toplumsal yapının, aşk, mekan, zaman gibi birçok algısını artık geçmişteki bilgiyle aktarmaz. Yeni şiir, kentleşmenin ve kalabalık kentlerde yaşayan, hem kendisine hem de diğer insanlara yabancılaşan ve yalnızlaşan insanının şiiridir. Bu, aynı zamanda toplumdaki değişimin de aynasıdır. İkinci Yeni'de kadın; sosyalleşen ve dışarı çıkan, cinselliğiyle veya huzursuzluğuyla, hayata bakışıyla capcanlı, somut bir halde karşımıza çıkar. Erotizmin ön plana çıkması da İkinci Yeni'nin özelliklerinden biridir. Toplumdaki bu değişimin, kentleşme sancılarının, bireyin içindeki çatışmanın yeni şiire yansıdığını görürüz. Kadın şairlerin şiirlerindeki kadınlara baktığımızda, hem kendi yaşamlarından, hem yaşanmışlıklardan yola çıkılarak anlattıkları kadınları görürüz. Bu kadınlar kimi zaman anne, kimi zaman eş ya da sevgili olarak karşımıza çıktıkları gibi politik duruşlarıyla da şiirdeki yerlerini alırlar. Mesela; Gülten Akın'ın şiirlerinde ezilmiş, susturulmuş kadınların sesini duyarsınız. Ama bu kadınlar ezilmişliğe karşı mücadele ederler. Gülten Akın'ın Kestim Kara Saçlarımı demesi boşuna değildir. Orada isyan ve başkaldırı vardır. Ya da Didem Madak'ın şiirlerinde hırçın, başkaldıran, dalga geçen, hayata pabucunu ters giydiren ama çocuksu bir yalınlıkla da bakan bir kadın profiliyle karşılaşırız. Bunu örneklerle çoğaltmak mümkün. Son yıllarda yazılan şiirdeki kadın sesinde, cinsellikten korkmayan cesur söylemlerin, anarşist bir tavrın da hakim olduğunu görüyoruz. Ahmet Muhip Dıranas'ın Fahriye Abla şiiri edebiyatımız açısından niçin çok önemlidir? Üstelik Dıranas enteresan bir şair. Neredeyse hayattan bütünüyle kopuk gibi görünen birçok şiiri varken, tutup günün birinde Fahriye Abla'yı yazıyor ve okuru bir anda son derece canlı, adeta soluk alan, dokunabileceğimiz kadar gerçek bir kadın imgesiyle buluşturuyor. Fahriye Abla şiiri 1935 yılında Varlık dergisinde yayınlanmış ve yayınlandığı dönem şairler arasında tartışmalara neden olmuş. Bugün baktığımızda Ahmet Muhip Dıranas ismi Fahriye Abla şiiriyle özdeşleşmiş durumda. Hatta şairin diğer şiirlerinin önüne geçecek kadar popüler olmuş bir şiir Fahriye Abla. Bu şiir, o dönem için toplumsal değişimi simgeleyen, aynı zamanda gelecekte yazılacak olan bireyin şiirinin öncülü olması açısından önemlidir. O döneme kadar şiirde kadın bu kadar ayrıntılı, bir roman kahramanı gibi tasvir edilmiyor. Üstelik gündelik hayatta karşılatabileceğimiz kadar gerçek ve sıcak bir karakter Fahriye Abla. Bu kadar sevilmesinin nedeni de bu olsa gerek. Çanakkaleli Melahat'ın gerçek olup olmadığı bilinmiyor. Bunun pek de önemi yok. Önemli olan şiirde Çanakkaleli Melahat kimliğiyle bir kadının var olması. Neden önemli? Çünkü sivil tarihin sivil kahramanıdır o. Ece Ayhan'ın toplumun ve statükonun onayladığı bir karakterle değil, dışlanan, dışarıda bırakılan bir kadın aracılığıyla sivil tarihimizi anlatması manidardır. Çünkü kadın hangi sosyal statüde olursa olsun, tarihi boyunca ötelenmiş, Simone de Beauvoir'nın deyimiyle ikinci cins olarak değerlendirilmiştir. Bu nedenle de kadın zaten sivildir. Çanakkaleli Melahat bu anlamda önemli bir simgedir."} {"url": "https://egoistokur.com/deniz-yuce-basaririn-storytel-alemindeki-maceralar", "text": "Deniz Yüce Başarır bundan yirmi yıl önce o sıralar Yapı Kredi Yayınları'nın başında olan Enis Batur'a giderken bir değişimin eşiğinde olduğumuzun farkında değildi. O yalnızca sesli kitap yapmak, Harry Potter'ları sesli kitap olarak okumak istiyordu. Yolculuğu böyle başladı. Hem de bizzat J. K. Rowling'in onayıyla. Üstelik dünyada Harry Potter'ları okuyan ilk kadın olarak tarihe bile geçti. O yıllarda sesli kitaplar CD formatında yayınlanıyor, bir kitap sekiz on CD'ye güç bela sığıyordu. Dolayısıyla da şimdiki gibi yemek yaparken, çamaşır yıkarken, koşarken, araba kullanırken ya da hava limanında uçağın kalkış saatini beklerken kitap dinlemenize dinlemeye imkan ihtimal yoktu. Anlayacağınız sesli kitap dinlerken hazırlığınız uzun, yükünüz ağır oluyordu. Neyse ki işler epey değişti, sesli kitapların ses niteliği yükseldi, dahası onları birkaç saniyede telefonlarımıza indirip dinleyebilir hale geldik. Bu konuyu sesli kitap platformu Storytel'de yüzden fazla romana sesiyle hayat veren ve Ben Okurum podcastinin yaratıcısı Deniz Yüce Başarır'la konuşmak istedim. Haydi toplanın ateşin başına; Deniz Hanım, sesli kitap alemindeki maceralarını anlatıyor. Seslendirme üniversite yıllarımdan beri hep severek yaptığım bir iş oldu. Ama bütün bir kitabı okumak elbette klasik seslendirmeden epey farklı. Tek başına bir stüdyoda yazarın sesiyle baş başa kalıyor hatta onun sesi oluyorsun. Çok eğlenceli. Çok doyurucu. Benim kaderim okumaktan açılmış zaten, bu bir kez daha kanıtlandı. Keyif için oku, yayımlansın mı diye değerlendirmek için oku, fikrini söylemek için oku, yazmak için oku, podcast için oku, kocan romanın yeni bölümünü bitirmiş yüksek sesle oku, ki duysun kendi ritmini, eh şimdi bir de stüdyoya gir oku. Şenlikli hayatıma, yeni bir eğlence daha! Hep savunduğum sesli kitabın ülkemizde de kabul görmesi ve her geçen gün kitlesini arttırması beni çok mutlu ediyor. Evimdeki stüdyodan bu dünyanın bir parçası olmak, üreten tarafta yer almak beni özgürleştirdi sanki. Hücre gibi karanlık bir oda nasıl özgürleştirir insanı demeyin! Tam da orada, öyle özgürleşir insan. Çoğu yerli yazarı zaten iyi tanıyorum, yani yazdıklarını. Söz konusu Türkçe yazılmış bir eserse çok sorun olmuyor. Bir yerde takılırsam mesela, yayıncısını ya da yazarını arayıp sorabiliyorum. Seslendirme yaparken en büyük derdim kötü çeviriler. Nasıl başlayıp nasıl bittiği belli olmayan, Türkçe olduğundan bile şüphe duyduğum o cümleler... Bana kalsa, oturup baştan sona değiştiririm bazı metinleri ama mümkün değil tabii. Tonlamayla doğru duyguyu vermeye çalışmaktan iflahım kesiliyor. Böyle durumlarda o metnin çevirmeniyle ve editörüyle görüşmesen daha iyi zaten. İki taraf için de hiç sağlıklı sonuçlar çıkmaz sanırım. Ben aslında edebiyatçıların sesli kitapları henüz o kadar ciddiye almadığını düşünüyorum. Genellikle iş bittikten sonra beğenilerini belirtenler, teşekkür edenler oluyor. O da çok sık değil. Biz seslendirme sanatçıları en çok dinleyenlerle iletişim halindeyiz. Onlardan çok mesaj geliyor; yüreklendirici, sevindirici, çok içten mesajlar... Artık metinleri sizin tonlamalarınızla okuduğumu fark ediyorum, iç sesim siz oldunuz, diyen birçok kişiyle tanıştım sosyal medya ortamında. Akraba gibi oluyoruz zamanla. Edebiyat yapıtlarını seslendirmeyi daha çok seviyorum. Duyguların ağır bastığı metinler okumak, hele yüksek sesle okumak bana şevk veriyor. Bol diyaloglu metinlerde ayırt edici bir ton farkı yaratmaya dikkat ediyorum. Erkek seslerini biraz daha pes okuyorum mesela. Ama çok da değil. Çünkü ben de sıkı bir sesli kitap dinleyicisiyim ve metnin önüne geçen teatral okumalar beni eserden koparıyor. Seslendirme sanatçısı metnin önünde değil, yanında yer almalı. Dinleyene duyguları geçiren ama onları sömürmeyen bir okuma en ideali. Gurur ve Önyargı örneğinde Darcy'i biraz daha pes, Elizabeth'i daha yumuşak ama kararlı, ablasını ondan da yumuşak okumaya çalıştım. İşin sırrı, kişilik özelliklerini sesle vermek ama çok da oynamamak. Ne kadar başardığımı bilemem. Eh evet, bir tür oyunculuk. Zaten bu işi yapanlara artık seslendirme oyuncusu deniyor. Gerçi ben hala pek kullanamıyorum o tanımı, çünkü oyuncu değilim, bu işin eğitimini almadım, sadece 1986'da kaybettiğim oyuncu babamın rahle-i tedrisatından geçtim. İlkokuldan itibaren her resmi törende şiir okuyordum ve ilk başlarda babam tarafından sürekli eleştirilip düzeltiliyordum. O öyle okunmaz böyle okunur, vurgu şurada olacak... Hatta ilkokul birinci sınıfta öğretmenimin Bu çocuk daha altı yaşında ve o kadar mükemmel okumak zorunda değil, çok üstüne gitmeyin, diye annemi uyarmışlığı var. Şimdi de vurgunun nerede olması gerektiğini hep düşünerek çalışıyorum. Ses ve vurgudaki farklılıklar aracılığıyla aynı cümleden en az üç farklı anlam çıkarabilirsiniz. Ben hep hızlıca acaba yazar hangisini söylemek istiyor diye düşünürüm. Tabii öncesiyle sonrasını hesaba katan, hikayenin tamamını göz önünde bulunduran bir süreç bu. Seslendirmede bana en yardımcı olan şey, çok kitap okumam oldu. Bir de insan her işte olduğu gibi seslendirmede de zamanla tecrübe kazanıyor. Şizoid durumlara gelince, teknik bir okuma olduğu için, o kadar da dağılmıyorum okurken. Olmaz mı! Ben bir de kendimi çok kaptırıyorum. Hiç kalkmadan üç-dört saat çalışabilirim. Tek başıma okuyor olsam da sanki başımda birileri varmış gibi hatasız okumaya, akıcı olmaya gayret ediyorum. Hata yaptım mı kendime çok kızıyorum. O yüzden bütün vücudumun kasıldığını hissediyorum. Akşam işe son verdiğimde sırtım, omuzlarım, kollarım, bacaklarım ağrıyor. Şimdi artık biraz akıllandım, arada kalkıp birkaç esneme hareketi yapıyorum. Ses tellerimin yorulduğu da oluyor ama daha çok bedenim uyarıyor beni. Metinlerin ritmini, sesini en iyi yüksek sesle okurken keşfediyor insan. Ben kendi yazdıklarımı gözden geçirirken de yüksek sesle bir kere okurum muhakkak. Yazarların hangilerinin bu ahenge önem verdiğini daha iyi anladım diyebilirim. Bir de aklıma şu geliyor, Leyla Erbil'i Storytel için okurken, ki çok zor metinler yüksek sesle okumak için, muhakkak söylemeliyim bunu, Leyla hanımın kendi dönemi için ne kadar yenilikçi bir yazar olduğunu idrak ettim. Biliyordum elbette, ama daha önce hakkını bu kadar verememiştim. Nermin Yıldırım'ın tüm kitaplarını çok severek okudum. Vigdis Hjorth'un Miras romanını seslendirmek de çok keyif verdi. Başar'ın son romanı Dolunay İki Gece Sürer çok sevdiğim işlerden oldu. Bir de çok duygusal bir sebeple, kendi yazdığım Perde Kapanmasa Görecektiniz'i seslendirirken büyük heyecan yaşadım. Storytel'de 100'ün üzerinde kitap var seslendirdiğim, içlerinde ancak beş tanesinden falan zevk almadım okurken. Kendime uygun bir yönünü muhakkak buluyorum okuduklarımın. Çok eğleniyorum. Hem de çok. Adam şu açıdan haklı, narsistik bir yanı da var sanırım bu işin. Ama ben kendi sesime değil de yazarın sesine odaklanmayı tercih ediyorum. Kendi sesinizi dinlemeye başlarsanız, metnin önüne geçme riski oluyor seslendirmenin. Bu benim hiç istediğim bir şey değil. Daha önce de dedim ya, dinlerken de o narsistik okumalardan hoşlanmıyorum. Derdim, metni dinleyene en doğru şekilde anlatmak. Kendimi bütün kabile ateşin başında toplanmışız da size bir masal anlatıyormuşum gibi hissediyorum. Bana sorarsanız sesli kitaplar, duygusunu tam da böyle bir yerden, insanlığın hikaye anlatma ve dinleme ihtiyacından alıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/dev-bir-muzisyenin-romani-devin-sarkis", "text": "Müzik yazarı Raife Polat'ın Günışığı Kitaplığı'ndan çıkan Devin Şarkısı adlı romanı birkaç çocuğun ormanda iki deve rastlamasıyla başlıyor. Birbirlerine çok aşık bu iki devden İgıl romanın sonunda bir rock stara dönüşüyor. Müzik piyasasının içinden biri olan Sadi Güran'ın harikulade illüstrasyonlarıyla zenginleşen roman müziğin adeta tılsımlı bir etkiyle sınırları ortadan kaldırabildiğini, birbirinden apayrı dünyaları buluşturabildiğini dile getiriyor. Şarkı söyleyen devin hikayesi zihnimde yavaş yavaş şekillenirken, söylediği şarkılara da yaşam vermek istiyordum. Dolayısıyla yazarken İgıl'ın müziğinin peşine düştüm diye anlatıyor bunu. O süreçte birçok müzisyen ve yapımcıyla görüşmesi yazacağı hikayeyi öyle zenginleştirmiş ki hikaye basit bir metinden çıkıp romana evrilmiş. Çok uzun bir hikaye bu. Benim için neredeyse takıntı halini alan bir gereksinimden ortaya çıktı Devin Şarkısı. 1990'larda Milliyet Sanat dergisinde müzik yazıları yazıyordum. 23 Nisan sayısı hazırlarken çocuklara yönelik müzik üretimini araştırmak haliyle bana düştü. Türkiye'de çok sığ bir üretim olduğunu keşfettim. Aslında yıllar geçtikçe değişen hiçbir şey olmadığını gördüm. Radyo programlarımda konuk ettiğim müzisyenlere bıkmadan, usanmadan, niye çocuklar için müzik yapılmadığını soruyor ama hiçbir seferinde tatmin edici bir yanıt alamıyordum. Büyük bir boşluk vardı bu alanda. Devin Şarkısı bu boşluktan doğdu. Sadece çocuklar için yapılmış bir albüm hayaliyle yazdım. Öyle bir albüm yapamazdım belki ama çocuklara müziği anlatabilirdim. Bir müzisyen bundan etkilenir belki ve harekete geçer diye düşünmüş de olabilirim. Esas hayalim kitapla müziğin eş zamanda yapılabilmesiydi. Müzisyen olmadığım için hayalimi paylaşacak bir müzisyenin peşine düştüm. Biraz daha zaman var. Ama umuyorum Devin Şarkısı'nı okuyan çocuklar yakında müzikleri de dinleyebilecek. Ben uzun yıllar müzik üzerine yazdım. Hala da yazıyorum zaman zaman. Pek çok müzisyenle söyleşi yaptım, bir kısmıyla arkadaş oldum. Bu söyleşilerde hangi kuşaktan olursa olsun müzisyenlerin endüstriyle ilgili ortak dertlerini, sorunları da konuştuk. İster istemez endüstrinin bu çok boyutlu halleri kitaba yansıdı. Enzo ve arkadaşları ormana, doğaya yakınlar aslında. Hatta içlerinden biri doğa bilimci olmaya aday. Ama tabii İgıl ve Bigıl'ın varlığı doğanın gizemli, sürprizli yanı onlar için. Saf hali bir anlamda. İkisinin varlığı ve ormandaki diğer canlılarla ilişkileri ormanın ve doğanın kusursuz dengesinin göstergesi. Bu da çocuklar için oldukça merak uyandırıcı. Bir o kadar da yitirilmemesi gereken değerli bir durum. Sonradan bir pop stara dönüşecek olan İgıl'ın fiziksel görünümü bence karakterine ve hayat tarzına müthiş uygun. Birçok büyük müzisyen gibi İgıl da çok özel yeteneklere sahip, ayrıca sırf görünüşü, hali tavrıyla bile diğer insanlardan farklı olduğunu hissettiriyor. Ben İgıl için rock star demeyi tercih ediyorum. Bu türe daha yakın olduğum için... Muhalif bir tarafı var. Bazı açılardan belki. Yaşamın sesine karşı algıları daha açık bence. Müzik çoğumuzun yaşamının vazgeçilmezi olabilir ama müzisyenler için bir tutku. Günışığı Kitaplığı'yla yollarımız birleştiğinde benim için en heyecanlı bekleyiş çizerin netleşmesi süreciydi. Aklımda belli görüntüler olsa da, kitapta hiçbir betimleme yok kahramanlarıma dair. O nedenle çizerin yorumu çok önemliydi benim için. Hayalimdeki isim Sadi Güran'dı. Bir şeyi çok isteyince oluyor galiba. Sadi'nin çizeceğini öğrendiğimde gerçekten çok mutlu oldum. Olağanüstü bir iş çıkarttı. Onun çizimleri hikayemi 'gerçek' kıldı bir anlamda. Bu durum hala heyecan ve mutluluk veriyor bana. Roman diye yola çıkmadım aslında, ama İgıl ve Bigıl o kadar güçlendiler ki zaman içinde, onların dünyası benim dünyam oldu. Bence roman yazmanın en güzel yanı da bu. Yaşamınız sürüp giderken başka bir yaşamın içine dalıveriyorsunuz. Bir süreliğine sadece sizin bildiğiniz ve yön verdiğiniz bir yaşamın. Bu gerçekten olağanüstü bir duygu. Ne tür bir yazar olduğumu söylemek için biraz erken; taze bir yazarım. Günümüz çocuklarının yaşam hakkındaki çıkarımları, gözlemleri, yorumları beni ilgilendiriyor, yaratıcı yanımı tetikliyor. Aynı şeyi sanat için de söyleyebilirim. Kesinlikle beni besliyor. Sürekli yanımda taşıdığım bir not defterim var. Aklıma gelenleri karalıyorum. Bu notlar çıkış noktam oluyor, ama yazarken elbette yeni fikirler, dönemeçler, doğaçlamalar gerçekleşiyor. Bu durum aldığım notlardan daha eğlenceli ve zenginleştirici benim için. Kendimi şaşırtabiliyorum çünkü! Oğlum doğmadan önce başladığıma göre, on yılı aşkın bir süredir neredeyse sadece çocuk ve gençlik kitapları okuyorum. Çocukken çok kitap okuduğum söylenemez. Enyd Blyton'un Gizli Yediler ve Afacan Beşler'inin peşine takılmıştım bir süre. Bir de Milliyet Çocuk vardı, vazgeçemediğim. Okulun gizemli, küçük kütüphanesinden aldığım Michael Ende'nin Bitmeyecek Öykü'sü adıyla tavlamıştı beni. Meğer o zaman okuduğum kitap, kısa bir özetten başka bir şey değilmiş. Yıllar sonra tamamını okurken bile çocukluğumdaki o bitmeyen öykünün peşindeydim. Son yıllarda heyecan veren yazarlardan ilk aklıma gelenler, J. K. Rowling, Asa Lind, Andrew Clements, Daniel Pennac... Nazlı Eray'ın çocuklar için kaleme aldığı her şeye bayıldığımı da eklemeliyim."} {"url": "https://egoistokur.com/devlet-bize-belali-eski-kocamiz-gibi-davraniyo", "text": "Aile içi şiddete uğrayan kadınlardan görücü usulüyle evlenenlerin oranı yüzde 69.0, anlaşarak severek evlenenlerin oranı yüzde 22.9, evliliğe zorlananların oranıysa yüzde 8.1. Antabus adlı romanında kadına şiddeti ele alan yazar Seray Şahiner, Kadının iş hayatında ve sokakta görünür hale gelmesi devletin de kocanın da işine gelmiyor. Zaten çoğu zaman devlet belalı eski kocamız gibi davranıyor bize diyor. Seray Şahiner daha ilk kitabı Gelin Başında jinekolog çatalında geçen bir öykü yazmaya cesaret etmişti. O öykü yüzünden başıma gelmeyen kalmamıştı diyor. Son kitabı Antabusta ise kadına şiddeti ele alıyor. Ev içi şiddet, duvarların ardında ama görünmez değil. Yan evden duyulan, yahut sokakta gördüğünüz kadının gözündeki morluktan anlaşılan bir şey. Bunu görmezden gelenler rahatsız olsun, gözlerini o kadından kaçırırken yakalanmış hissetsinler isterim. Ama asıl acımasızlık bir insanın hayatının bir diğerinin insafına bırakılmış olması. Kadın cinayetlerine verilen cezalar yıldırıcı değil. Gönül Çalışkan'ı benzinle yakan kocası onu hapisten tehdit etmeye devam etti ama aldığı ağırlaştırılmış müebbet, fiilin teşebbüs aşamasında kalması ve sanığa iyi hal indirimi uygulanmasıyla 16 yıla indi. Erkekler şiddetin kadın diliyle anlatılmasından tedirgin oldular. Kadınlar ise erkekler kadar dehşete düşmedi, onlar olup bitenleri en azından öyle bir yakınımız vardı diyerek, tanıdık bir acıyla karşıladı. Neticede, Kızımboşanmaya kalkışma, içkisi yok, dayağı yok otur işte sözlerini duyarak büyüyoruz hepimiz. Dayağın olması değil, olmaması haber. Varlığı tartışmaya açık olmak, en büyük problem bence. Pedimiz, hamile göbeğimiz, kahkahamız, iffetimiz her şeyimiz yoruma açık. Bunların televizyonda tartışılıyor olması da bizi hedef gösteriyor. Son zamanlarda bize verilen tek hak, 9 yaşında başörtü takma özgürlüğü! Bir haktan verilen diye bahsetmekten ayrıca rahatsızım. En doğal haklarımızı korumak yahut almak için bile mücadele vermek zorunda kalıyoruz. Şu da var, bunun için sokağa çıkanlar, evde dayak yiyenler değil. Onlar çıksa bir dayak daha yerler. Biz, hemcinslerimizin yankısı olarak sokağa çıkıyoruz; bir anlamda vekaleten. Eskisinden daha mı çok kol kırılıyor bilmiyorum ama artık daha azı yen içinde kalıyor. Kadın hareketinin bunda büyük payı var. Kadına şiddetin medyada olağan gösterilmesine, cinsiyetçi dil üzerinden gelişen şiddete verilen tepkiler sayesinde bu durumların normal karşılanmasının önü büyük oranda alınıyor. Kadının iş hayatında ve sokakta görünür hale gelmesi devletin de kocanın da işine gelmiyor. Zaten çoğu zaman devlet belalı eski kocamız gibi davranıyor bize."} {"url": "https://egoistokur.com/diane-arbus-aristokratlarin-fotografcis", "text": "Şahane, değil mi? Okuyun. Bu yazıda Arbus'un trajik hayat öyküsü, intiharı falan yok. Onun bize verdiği harikulade bir ders var. Yüzü bandajlarla kaplı bir kadın 23'üncü kez estetik ameliyat oluyor. Düzeltin beni diye yalvarıyor doktorlara, Hiç değilse azıcık normal görünmemi sağlayın. Eller ve neşterler çalışıyor, ameliyat tamamlanıyor. Günler sonra, bandajlar açılırken kadının ayna isteyen sesini duyuyoruz. İşte dehşet anı! Zira aynaya yansıyan yüz çok güzel. Bu kez doktorlarla hemşireleri gösteriyor kamera. Yerelmasına benzeyen yamru yumru suratlarıyla öyle çirkinler ki! Nicole Kidman ve Robert Downey jr'ın oynadığı müthiş güzel filmde de vardı benzer bir hal. Moda fotoğrafçısı Diane Arbus'la bir 'hilkat garibesi'nin aşkını anlatan 'Fur' insanın, normal-anormal, güzellik-çirkinlik, uyum-uyumsuzluk, aydınlık-karanlık, sanat-hayat kavramlarını bir kez daha düşünmesine yol açan bir yapımdı. Bu filmin üzerine, geçenlerde Arbus üzerine bir seminere denk gelince, Diane 14 yaşındayken, annesiyle babasının dev mağazalarından birinin reklam bölümünde çalışan fotoğrafçı Allan Arbus'la evleniyor. Kaçarak... Hem de annesiyle babasının her türlü itirazına hatta tehditlerine rağmen. O sırada 19 yaşında olan kocası bir süre sonra savaşa gidiyor, döndüğünde de birlikte bir fotoğraf stüdyosu açıyorlar. O arada epey yumuşamış olan annesiyle babası, Allan Arbus'u şirketlerine resmi fotoğrafçı seçiyorlar. Daha çok teknik işlerle ilgilenen Alan, karısının keşfedilmemiş bir dahi olduğuna inanıyor, kendine güvensiz Diane'se fotoğraf konusunda yeteneğinden asla emin olamıyor. Bu böyle 10 yıl kadar sürüyor, sonra Diane esrarengiz bir şekilde kocasından boşanmaya ve Vogue, Harper's Bazaar, Esquire gibi dergilere çekim yapmak yerine mesleki hayallerinin peşinden gitmeye karar veriyor. Zira o moda fotoğraflarının gerçekte var olmayan bir dünyaya ait olduğunu biliyor. Modeller hep aynı tornadan çıkmış gibi diyor, Bakışlar aynı, duruşlar aynı, gülüşler aynı... Bu emniyetli alanda hiçbir şey insanı şaşırtamaz, şaşırtmadığı için de büyüleyemez diye düşünüyor. Hakikati süslü bir yalandan daha fazla istediğini idrak ettiğinde de, stüdyoyu terk edip sokağa çıkıyor. Önce dönemin ünlü fotoğrafçsı Lisette Model'dan ders alıyor. Bağımsız ruhlu bir kadın Model, yani Diane'in tam tersi. Onunla çalışmak genç fotoğrafçının özgüvenini kazanmasını sağlıyor. İlk olarak da meşhur Hubert's Freak Museum yani Hilkat Garibeleri Müzesi'ne gidiyor. Sokağın insanlarını, uyumsuzları; eşcinselleri, travestileri, sakatları, ucubeleri, delileri çekmeye başlıyor. Tehlikeli bir maceraya atılır gibi... Fotoğrafını çekeceği insanlarla uzun zamanlar geçiriyor, kimi zaman günler, kimi zaman haftalar... Hepsi çoğu zaman tek bir kare için. Sonradan sevgili olduğu Marvin Israel'e göre ise Diane'e heyecan veren şey, fotoğraf yahut sanat falan değil aslında. O, bir fotoğrafı çekene kadar yaşadığı deneyimi heyecan verici buluyor daha çok. İlk sergisini açtığında kimileri hayranlıkla alkışlıyor Diane Arbus'u. İnsanların çirkinliğini vurgulamanın etik olmadığına inananlarsa onu yerden yere vuruyorlar. Susan Sontag, saldırgan bir makale kaleme alarak Arbus'un modellerinin tuzağa düşürüldüğünü, fotoğraflarda nasıl gülünç ve trajik göründüklerini bir an olsun fark etmediklerini yazıyor. Tartışmaları umursamayan Arbus ise sokaklarda tanımadığı insanlarla arkadaş olup onları görüntülemeyi sürdürüyor. Aslında başkalarının hilkat garibesi deyip geçtiği insanlara kelimenin tam anlamıyla hayran. Onlara büyük bir hassasiyetle, saygıyla yaklaşıyor. Bunu bir röportajında, Göstermeye çalıştığım şey tam olarak şu: Hiç kimse derisinden kurtulup başka biri haline gelemez. Nihayetinde hepimiz dünyaya kendi trajedilerimizi yaşamak üzere doğuyoruz diye anlatıyor. Bense Sontag'ın biraz da aşağılayarak kullandığı terimle Arbus'un fotoğraflarındaki 'tekinsiz naifliği' çok seviyorum. Dahası, Arbus çekmese, varlıkları bile bilinmeyecek olan bütün o insanların, başkalarına benzememeye ve çirkin bulunmaya aldırış etmeyecek kadar büyük bir özgüven sahibi olduklarını hissediyorum. Kibirli bir gözle bakıldığında en acınası görünenin bile ezik durmamasına, gizlenmemesine, varoluşunu dünyaya mağrurca dikte etmesine bayılıyorum. Yukarıdaki fotoğrafta gördüğünüz bigudili genç travesti bence Arbus'un Vogue için fotoğrafladığı patenli küçük kızdan çok daha gerçek ve güzel. Bir nevi deneyim aristokrasisi! Öyle ya; bazıları yaşayarak öğrenir, bazıları doğuştan bilir."} {"url": "https://egoistokur.com/diktatorlukle-yonetilen-memleketlerde-duvarlar-tertemizdi", "text": "Benim için çok büyük bir zevk bunu işitmek, büyük bir onur. Arkasında koca bir 50 yıl var. İnsanüstü denecek kadar çok çalıştım bunun için, sırasında kirayı ödeyemediğim aylar, ekmek alamadığım günler oldu, 15 sentim çıkışmadığı için metroya binemedim. Çok geç geldi diyorum bazen, sonra her şeyin en uygun zamanda gerçekleştiğini fark ediyorum. Everest'in tepesine iki şekilde çıkılır, ya helikopterle, ya tırmanarak... Ben tırmandım, zor ama sağlam oldu. Türkiye'nin en pahalı ressamı diye nitelenmenin sıkıcı bir yanı varsa eğer; şu olabilir: Artık her şeyi parayla ölçmeye başladığımızın bir göstergesi bu. Dünyada iki büyük müzayede salonu vardır, Sotheby's ile Christie's... Oralarda yapılan gece müzayedeleri çok önemlidir. Bir resme bu müzayedelerde ödenen fiyat öyle belirleyicidir ki, ondan sonra o resmin tüm dünyada fiyatı o olur. Mesela dünyanın en pahalı resmi şu anda Picasso'nun bir tablosu, 104 milyon 600 bin dolara satıldı. Ama başka herhangi bir galeride bir resme diyelim ki 1 milyon dolar ödense, hiçbir kıymeti olmaz. Ne kayıtlara geçer, ne lafı edilir. Ressamın geçmişte yaptıkları, bugünkü işleri ve gelecekler yapabilecekleri düşünülerek ödenir para. Şahsi değerlendirmelerle işin içinden çıkamazsınız. Şu duvardaki tabloya biri gelir bakar ve Şaheser der; siz bakarsınız, Bu da ne böyle, beş yaşındaki oğlum yapar dersiniz. Sanatçılar ve koleksiyoncular tarafından Giotto'dan beri, yüzyıllarca tartışılmış bir konudur aslında. Sanatta kesin ölçütler yoktur. Bir atletin başarısının ölçütü tartışılmaz, şu kadar mesafeyi, şu kadar sürede koşar ve birinci gelirse, tartışılacak bir şey olmaz. Sonucu kronometre belirler. Tenis'te de öyle, Federer'i kim yenerse 1 numara o olur. Futbolda da kimin kazandığı atılan gol sayısına göre hesaplanır. Sanatta, hele resimde ise ölçütler belirsiz, bulanık... O yüzden değerinin neyle ölçüleceğini çok uzun süre keşfedememiş, sonunda da en pahalı resim en iyi resimdir kararını vermişler. Picasso'nun şarlatan olduğunu söyleyenler de var ama bana göre dört-beş yüzyılda bir gelecek türden bir ressamdır, yani en pahalı ressam olması hiç boşuna değil. Raphaello'lar ya da Leonardo da Vinci'lerin fiyatı ise tahmin bile edilemiyor. Benim ilham kaynağım duvarlar. Duvarlar inanılmaz güzel, soyut sanat eserleridir. Berlin Duvarı'nı filan kastederek insanı insandan ayırmak için yapıldı diye bir görüş de geliştirdiler ama aslında insanoğlu duvarları kendisini dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korumak için yaptı. Duvarı insan yapar ama tabiat işler. Soğuk, güneş, rüzgar, her şey yapısını değiştirir, onu güzelleştirir. Sonra üzerine yazı yazılır duvarların, resim çizilir. Ufak bir çocuğa kağıt kalem verip resim yapmasını isteyin, bir süre sonra kağıdı bırakıp duvarı boyamaya başlayacaktır. Neden, biliyor musunuz? Duvar en mükemmel iletişim aracıdır ve çocuk bunu sezgisel olarak bilir. İnsanlar kendi fikirlerini serbestçe ifade edebilecek bir zemin bulamazlarsa, duvara koşarlar. Genlerimizde var; ilk resimler mağara duvarlarına yapılıyordu. Çiğ et yiyen ve dişleri döküldüğünde, diyelim ki 19 yaşında ölen taş devri insanları tüm cehaletlerine rağmen korkunç güzel mağara resimleri yapabiliyordu. Boyaya ihtiyaçları yoktu. Duvarlar toplumun aynasıdır. Nişantaşı'nda duvar yazısına rastlamazsınız, demek ki orada oturanların fikirlerini duvarlara yazarak ifade etmeye ihtiyacı yok. Dolapdere'de ise tam aksi. 70'lerde bu şehrin duvarlarında bir santimetrekare boş yer bulamazdınız. Ben dünyanın neredeyse bütün ülkelerine giderek 30 bin duvar çektim. Bunun için bankadan kredi aldığım oldu. 1960'lardan beri yaptığımı düşünürseniz, yakın tarihin bir özeti var elimde. Duvarlarda ait oldukları toplumun herşeyini görüyorsunuz; hislerini, arzularını, istedikleri şeyleri, yaptıklarını, yapamadıklarını... Ekonomik durumlarını, sosyal ve politik hayatlarını, başlarındaki dertleri... Mesela diktatörlükle ya da askeri rejimle yönetilen memleketlerde duvarlar bomboş, tertemizdir. Demokrasinin kendini hissettirdiği ülkelerde, mesela Fransa'da Belçika'da ise duvarlar rengarenktir, özgürdür, harikadır. Doğal bir sergi alanı gibidir. Rio'da hükümeti öven sloganlar haricinde bir tek duvar yazısı bulamamıştım. Tabii ghetto'lara gittiğinizde durum değişirdi, ama oralar da çok tehlikeliydi. Polis olup olmadığımı merak ediyorlardı, ikna edebilirsem ne ala, edemezsem yandım vaziyeti. Arjantin'de saldırıya uğradım, burnuma kloroform dayayıp Nikon'larımı çaldılar. Başka bir Güney Amerika ülkesinde bıçaklandım. Beni büyüleyen şeylerden biri de şu: Bazen Türkiye'deki duvarlarda yeni bir şey yaygınlaşıyor, sözgelişi sekse dair müstehcen bir çizim. Sonra Meksika'ya gittiğinizde de görüyorsunuz o çizimi. Demek ki diyorsunuz, bazı şeyler dünyanın her yerinde aynı. Kalp tabii ki. Bazı ülkelerde içine isimlerin baş harfleri kazınıyor, bazılarında ortasından ok çıkıyor, bazılarında kan damlıyor... Sonra sulh işareti ve Che resimleri var. Kimsenin resmi Che kadar çok çizilmemiştir duvarlara. klavyenizde + tuşu vardır muhakkak, büyütebilirsiniz. çok değerli bir sanatçı ve insandı. Çok güzel bir yazı olmuş. Elinize sağlık."} {"url": "https://egoistokur.com/dilek-atli-heideggerin-daseinina-gore-aaahh-belindayi-yazd", "text": "Senaryosunu Barış Pirhasan'ın yazdığı nefis Atıf Yılmaz filmi Aaahh Belindanın bir televizyon dizisi olarak yeniden çekileceği konuşuluyor bugünlerde. Müjde Ar'ın canlandırdığı karakteri bu kez genç oyuncu Neslihan Atagül canlandıracakmış. Macit Koper, Yılmaz Zafer, Füsun Demirel, Güzin Özipek, Tarık Papuççuoğlu, Erol Keskin, İsmet Ay, Levend Yılmaz'ın rollerini kimlerin üstleneceği ise henüz belli değil. Anlayacağınız, Dilek Atlı'nın yazısı tam zamanında geldi. Bir efsane dirilirken onun bambaşka bir gözle yeniden ele alınması ilginç oldu. Unutmadan, Dilek Atlı'nın Egoist Okur'un çok eski yazarlarından biri olduğunu hatırlarsınız. Ama bu yazıyı 2019'da, Uludağ Üniversitesi Felsefe Bölümü Yüksek Lisans Özel Öğrencisiyken yazmış Dilek. Teşekkürler. Bu çalışmada, 21. yüzyılda gündelik yaşamın içinde varlık sorgulamasına giren bireyin toplumsal ve ekonomik alanlardaki sıkışmışlık ve yabancılaşma duyguları, Atıf Yılmaz'ın Aaahh Belinda filmi üzerinden incelenecektir. Bu incelemeyi yaparken ontolojik olarak bir açıklamaya ihtiyaç duyulacak, bunun için de Martin Heidegger'in Varlık ve Zaman adlı eserinde yer alan Dasein tanımından yararlanılacaktır. Günlük yaşam; zamansallık, endişe, toplumsallık ve ekonomi gibi kavramlardan ayrı düşünülemeyeceği için konu, ontolojisinin yanı sıra fenomenolojik hermeneutik, marxizm ve feminizm açısından da ele alınacaktır. Bu bakışlardan hareketle, Heidegger'in Dasein'ı, Marx'ın yabancılaşma ve meta fetişizmi, Butler'in feminist kuramı ışığında Aaahh Belinda filmindeki Serap ve Naciye karakterleri hakkında bir analize gidilerek 21. yüzyılın günlük yaşantısına hakim olan yabancılaşma ile varlığın zamana ve mekana sıkışmışlığı incelenecektir. Elde edilen sonuçla, herkes benliği ile Dasein'ın çatışması arasında kendini gösteren gündelik yaşamdaki varlık sorgulaması, bireyin varlık bilincinin ortaya çıkarılmasıyla ne kadar ortadan kaldırılabilir sorusuna yanıt aranacaktır. İngiliz oyun yazar William Shakespeare'ın Nasıl Hoşunuza Giderse adlı oyununun üçüncü bölümünün yedinci tragedyası, Bütün dünya bir oyun sahnesidir... Ve bütün erkekler ve kadınlar sadece birer oyuncu... sözleriyle başlamaktadır. Bir kimse bir rolü canlandırdığında ima yoluyla gözlemcilerinden gözleri önüne serilen izlenimleri ciddiye almaları talep eder. İzledikleri karakterlerin sahipmiş gibi göründüğü niteliklere gerçekten de sahip olduğuna, yapmakta olduğu işin yol açacağı ima edilen sonuçlara gerçekten yol açacağına ve genelde her şeyin göründüğü gibi olduğuna inanmaları istenir kendilerinden. Buna uygun olarak kişinin performansını ve sahnelediği gösteriyi başkaları için yaptığına dair popüler bir görüş de vardır. Performansları ele alırken soruyu tersine çevirmek ve kişinin karşısındakilerde yaratmaya çalıştığı gerçeklik izlenimine kendisinin inanıp inanmadığı sorusuyla başlamak yerinde olacaktır. Peki, varlık nedenini araştıran bu soru, yanlış bir soru olabilir mi? İnsanın varoluşunu olduğu gibi ortaya koymaya çalışan, varoluşçuluğun böylece daha sağlam bir felsefe zemininde temelleştirilmesi amaçlayan ve özlerin araştırmasını yapan fenomenoloji yönteminin kurucusu Edmund Husserl'in öğrencisi Martin Heidegger'e göre yanlıştır. Heidegger'e göre doğru soru, varlık nedir değil, varlığın anlamı nedir sorusudur. O zaman biz de yeniden Shakespeare'e dönüp tüm dünyanın bir sahne olduğunu varsayarsak sormamız gereken soru, Benim rolümün anlamı ne? olacaktır. Kuşkusuz ki, 21. yüzyıl insanının zamanın pençesinde akıp giden günlük yaşamında, toplumsal ve ekonomik koşulların da etkisiyle yakasını kaptırdığı sıkışmışlık ve yabancılaşma duyguları tam da bu soruyla yüzleşmekten doğmaktadır. Günümüz insanı, günlük yaşamında kendini koşuşturmaya adayarak bu yüzleşmeden kaçsa da yer yer zamansallık ve endişe kıskacında kendine bir cevap aramaya da çalışmaktadır. Elbette ki bu yüzleşme öyle kolay ve acısız gerçekleşmeyecektir. Varoluş ekseninde gündelik hayattan ne anlaşıldığını ve gündelik hayatın nasıl yaşandığını, Aaahh Belinda (1986) filmi örneğiyle açıklamak bu makalenin temel motivasyonudur. Gündelik hayata ilişkin varoluşumuzla ilgili Heiddegger'in Dasein'ı bu yazıya son derece nitelikli bir açıklamanın kapısını açmaktadır. Bununla birlikte, filmin iki farklı hayata sahip aynı karakterleri Serap/Naciye, gerek Türkiye'deki feminist hareketlerin başlangıcı olan 1980'li yıllarda bir kadın olarak, gerekse dönemin Başbakanı Turgut Özal'ın 24 Ocak 1980 kararlarından sonra ortaya çıkan orta direk sınıfın ekonomik ayrışmalarına maruz kalan bir birey olarak filmde yer almaktadırlar. Buradan hareketle filmi analiz ederken Heiddeger'in Dasein'ının yanında, Marx'ın yabancılaşma yaklaşımı ve reklamlar ile yaşamımıza giren Meta Fetişizm'i, Judith Butler'in Toplumsal Cinsiyet Teorisi de göz önünde tutularak bu makalede çok yönlü bir değerlendirilmenin yapılması amaçlanmaktadır. Heidegger'in söz konusu varlığın anlamı ne sorusundan yola çıkarak Shakespeareyen bir tarzda insanın kafasını kurcalayan Bu dünyadaki rolümün anlamı ne? sorusunu bir örneklemle bu yazımda açıklamak istiyorum. 1980'li yıllarda yanı başındaki Avrupa kentlerinde kendini gösteren Feminist hareket, Türkiye'de de karşılık görmüştür. Birçok sinema filmi toplumun her köşesinde kendini gösteren bu hareketi konu edinmiştir. Beyaz perde, o yıllarda yalnızca kadın hareketini konu edinmemiş, bunun yanı sıra modern dünyanın toplumsal ve ekonomik pek çok soru ve sorunu da gündeme getiren senaryoları seyirciyle buluşturmuştur. Elbette ki bu dönemin filmlerinde olaylar gündelik yaşam zemininde beyaz perdeye aktarılmış ve gündelik yaşamın sancıları asla konulardan kopuk olarak tasarlanmamıştır. Atıf Yılmaz'ın 1986 yılında çektiği Aaahh Belinda filmi için de baştan aşağı bir gündelik hayat hikayesidir demek bu nedenle mümkündür. Film, yönetmenin 1980 sonrası kadın filmleri döneminin başlıca örnekleri arasında sayılabilir. Senaryosunu Barış Pirhasan'ın yazdığı Aaahh Belinda filminde Atıf Yılmaz, kadın ve varlık merkezli toplumsal ve ekonomik yapıları olduğu kadar ilişkiler ve günlük yaşam konularını da felsefi öğelerle iç içe geçirerek izleyiciye aktarmıştır. Türk sinemasının önemli senaryolarından biri olan film, sinema sanatçısı Müjde Ar'ın hayat verdiği Serap/Naciye karakteri ile yukarıda söz ettiğimiz yüzleşmenin ağırlığını seyirciye hissettirmektedir. Serap, Naciye'ye dönüştüğünde tıpkı Heidegger'in Dasein'ın herkes benliğine dönüşmektedir. Filmdeki Serap karakteri bir Dasein'dır. Tam bu noktada Heidegger'in Varlık ve Zaman eserinde ortaya koyduğu Dasein'ı yakından tanımakta fayda var. Dasein'ın Heidegger'in deyişi ile varoluşsal bir önceliği vardır. O, kendi varoluşunun farkındadır. Fakat buna rağmen Dasein'ın varolmaya ilişkin farkındalığı Heidegger'e göre olabildiğince örtük ve gizlidir. O, günlük hayatında çoğunlukla bilinçsiz bir şekilde varlığa ilişkin anlayışını ve varoluşunu hayata geçirir. Artık Serap, Naciye'dir. Naciye'nin hayatını yaşamaktadır. Serap, Naciye olarak herkes gibi bir kadındır. Heidegger'in Dasein'ı herkes benliği ile karşı karşıyadır. Husserl'den aldığı fenomenojik yöntemi hermeneutikle harmanlayan Heidegger için fenomenolojik hermeneutik, ele alınan şeyin kendisini bir yorum vasıtasıyla kendisinden hareketle apaçık kılmak anlamına gelir. Dasein'ın nasıl varolduğu sorusunun yanıtı, onun adeta dünyaya atıldığıdır. Dasein, dünya içinde varlıktır ve bu onun en belirgin özelliği budur. Heidegger, Dasein'ın seçiminin dışında, bundan kaçışı ve/veya üstesinden gelme ihtimali olmayacak bir özellikten söz etmektedir. Bu, dünyada ikamet etmek ve dünyayı başkalarıyla paylaşmak gibi kategorik bir içinde olmak durumu değildir. Varlık ve Zaman eserinde belirttiği gibi ilgisel ve ilişkisel bir biçimde dünya içinde varolmaktan söz etmektedir. Serap için ev kadınlığı ve annelik bir hapisliktir. O, asla orta direk bir aile ferdi olmayacaktır. Fakat Naciye olarak tam da böyle bir yaşam sürmektedir. Serap olarak oyununu sergilemek üzere sahnedeyken toplumun köşeye sıkıştırdığı Asiye karakterinin gözünden bakabilmektedir dünyaya. Ama Naciye iken, yani kendi bu hayatın bir parçasıyken içinde varolduğu dünyayı ve bu dünyanın insanlarını kabul edememektedir. İçinde varolduğu dünyadaki kocasına, çocuklarına, arkadaşına, komşu ve akrabalarına karşı ilişkisel, onların hayatlarına karşı ilgisel olmayı reddetmektedir. Oysa Dasein ya kendi dünyasına uygun biçimde başkaları ile beraber olur ya da başkalarının dünyasına dahil olur. Yani, dünya içinde başkalarıyla birlikte varolmak zorundadır. Serap, Naciye olarak elde ettiği tiyatrodaki yan rolünde başarılı bir performans sergilese de bir akşam kocası, akraba ve arkadaşlarının ani bir baskını sonucunda sahneden indirilerek yeniden mahkum hissettiği günlük yaşamının içine konulur. Bu saatten sonra umudunu yitiren, direnmeyi bırakan Serap, artık Naciyeliği kabul eder ve Heiddeger'in herkesi olur. Ev kadına dayatılan toplumsal normlar, kısıtlı ekonomik şartlar, Serap, yani artık Naciye için günlük yaşamın bir parçasıdır. Yabancılaşma ve sıkışmışlık duygusu, herkesin onayını aldığı, herkes gibi olarak telafi edilmeye çalışılır. Kendi varoluşundan kaçan Dasein gibi Serap da varoluşundan vazgeçmiştir. Serap, yani Dasein, Naciye olarak sahici olmayan varoluşu içinde toplumun herkesten beklediği kadınlık görevlerini de yerine getirmektedir. Kocasına yatak odasında kadınlık, çocuklarına annelik, kayınvalidesine gelinlik, komşularına ev hanımlığı, bankada da işçilik yapmaktadır. Hatırlamak gerekir ki Dasein, Heiddeger için insan anlamında kullanılsa da çoğu kültür için insanın bir de kadın cinsi vardır. Ataerkil toplum yapısına sahip ülkelerden biri olan Türkiye'de kadın, ev, iş ve sosyal yaşam alanlarında ikinci cins olarak kabul edilmektedir. Antropoloji bilimine göre, ilkel toplumlarda kadının ikinci cins olarak erkekten sonra gelmesi ve hatta bir meta olarak besin karşılığı verilmesi erkeğin kadın üzerindeki üstünlüğünü, söz sahipliğini göz önüne sermektedir. Bu söz sahipliği kuşkusuz ki tahakküm altına alınmayı sağlamak için birtakım kuralları da beraberinde getirmekteydi. Bunun ilk örneğineyse Hititler Dönemi'nde rastlamaktadır. Hitit Kanunu'ndan modern çağa kadar uzanan dönemde Türkiye gibi ataerkil toplum yapısındaki ülkelerde kadını erkekle eşit bir cins olarak kabul etmek yerine mülkiyet olarak kabul etmek anlayışı sürmektedir. Kadın demek mülkiyet demektir yaklaşımı, Aaahh Belinda filmi de Naciye'nin çok anlayışlı bir kocaya sahip olmasına rağmen yalnızca kadın olduğu için içinde yaşadığı toplumun temelini oluşturmaktadır. Film, Serap/Naciye karakteri ile bu konuya da vurgu yapmaktadır: Günlük hayatın içinde bir de kadın olmak. Feminist kuramcılar toplumsal cinsiyetin, cinsiyetin kültürel yorumu olduğunu ya da kültürel olarak inşa edildiğini iddia ediyorlar. Toplumsal cinsiyetçilikte kadın ya da erkek olarak biyoloji kader değil, kültür kaderdir anlayışını gözler önüne serilmektedir. Simone de Beauvoir, İkinci Cins adlı eserinde Kişi Kadın olmaz, kadın doğar diyerek toplumsal cinsiyetin inşa edildiğini ortaya koymuştur. Bunun yanında Lee Comer de Evlilik Mahkumları adlı kitabında Evlilik, bir ilişkidir, bir meslek değildir cümlesini vurgulayarak kadının ikinci cins olarak algılayan kültürü işaret etmektedir. Heidegger'e göre Dasein'ın böylesi varoluşu düşmüşlüktür. Buna göre Dasein, bu düşmüşlük yaşantısı esnasında bazen bir endişe yaşar. Gündelik yaşam içinde aniden beliren bu endişe, Dasein'ı adeta yakasından yakalayarak boğuluyormuşçasına sıkışmışlık duygusuna gark eder. Herkesliğe yabancılaşma yaratan bu endişe, Dasein'ın korkudan farklı olarak nedensiz ve nesnesizdir. Asıl mesele Dasein'ın olanaklara ve seçme şansına sahip olduğunu bildiği halde gündelik yaşamdaki herkesliği seçmiş olmasının verdiği rahatsızlıktır. Dasein, kendiyle yüzleşmek zorunda olmaktan kaçamadığı bu anlarda ontolojik anlamına kavuşmaktadır. Yani, Dasein'ın varlığı kaygı dır. Heidegger'e göre Dasein'ın Varlığı olarak kaygının anlamı zamansallıktır. Sözü edilen zaman kavramı, saatin tik-taklarıyla sonsuzluğa doğru ilerleyen bir sistem değil, geçici ve sonlu bir kavramdır. Dasein, bu nedenle bencil bir şekilde şimdici değil, yani geçmiş ve gelecekten bağımsız değildir. Geçmişin ağırlığını, geleceğin belirsizliğini ve/veya endişesini içinde barındıran bir şu an kavramının esiridir. Naciye'nin hayatına mahkum edilmiş, herkes gibi olan Serap da zamansallığın ekseninde, kaygıyla doludur ve geçmişini ağırlığı altında Serap'ım ben Serap, unutturamazsınız diye isyan eder. Serap, Naciye'nin herkes benliğindeki yaşamında geleceğinden ve bir daha Serap olamamaktan büyük kaygı duyarak varoluşunu gündelik yaşamın içindeki sıkışmışlık ve büyük yabancılaşma ile sorgulamaktadır. Üstelik Serap olarak adeta tiksindiği bir kadın olma durumunun içindedir. Bu nedenle de Naciye'ye, Naciye'nin dünya içindeki varoluşuna ve onun günlük yaşamına büyük öfke duyar. Heiddeger'e göre Dasein'ın kurtuluşu seçimler yapabilmesinden geçmektedir. İlgisel ve ilişkisel dünyada içindeki varoluşunda elbette ki izole bir yaşam süremez ama otantik bir yaşam sürebilmesi için zamansallık içinde Dasein'ı adeta yakasından yakalayan kaygıya kulak vermelidir ve günlük yaşantısı içerisindeki sıkışmışlık ve yabancılaşma duyguları ile yüzleşmelidir. Bu acılı sürecin sonunda içine atıldığı dünyada kendi varoluşunu bulabilme ve yaşayabilme olasılığı vardır. Heiddeger'e göre Dasein dünyaya atılmış/fırlatılmış olduğu için ilişkisellik ve ilgisellik içinde izole bir yaşam süremeyeceği gibi, doğacağı coğrafyayı, aileyi, dini, ırkı, dili, cinsi, kültürü ve ekonomiyi de seçemez. İçine atıldığı/fırlatıldığı dünyasından kopuk olamaz ve onu adeta yanında taşımak zorundadır. Naciye'de dünya içindeki varoluşunda orta sınıf bir ailenin parçası olarak ekonomik özgürlüğü kısıtlı bir herkes benliğindedir. Bu konunun ise Marxist ekonomi politikle güçlü bir bağı bulunmaktadır. Şöyle ki; gündelik hayatın içinde yer edinen sınıfsal ayrışma ve kültürel-sosyal ve politik içerik görünen görüldüğü gibi kabul edildiği takdirde gündeliğin sefaletini üretmeye devam edecektir. Naciye, ailesiyle birlikte makarna, börek ve ekmek ağırlıklı beslenir. Sıcak su kullanımı kısıtlıdır. Saç kurutma makinesi yoktur. Evlerinde televizyon olmasına rağmen aydınlatma kullanımları kısıtlıdır. Kooperatif taksiti ödemektedirler ve sosyalleşmek için nadiren de olsa pikniğe gitmektedirler. Serap ise, Naciye olarak dünyanın içine fırlatıldığında panik halinde evi terk edip taksiyle yolculuk yapar, oyuncu arkadaşlarıyla her akşam sosyalleşmek için buluştuğu Ece Bar'a gidip tanıdıklarını arar. Marx, çağındaki insanın durumuna bakar ve bu noktada insanın kendisine, emeğine, emeğinin ürününe ve diğer insanlara yabancılaştığını iddia eder. Bu bağlamda, yabancılaşma, insanın kendisiyle ve başka insanlarla olan ilişkilerinde gerçekleşir ve dile gelir. Serap'ın reklamları tiyatro maskesi takarak reklamları izlemesi de Naciye'nin hayatında yaşarken akşam yemeğinde tereyağlı bonfile hazırlayıp muzlu meyve tabağını sofraya getirmesi de Marx'ın yabancılaşma yaklaşımına örnek olarak gösterilebilir. Serap, modern-bohem hayata ait genç-çalışan-bekar bir kadın olarak benliğini topluma sunarken Naciye'nin yaşamındaki ekonomik koşullarına yabancılaşmasının yanında topluma suni/geçici mutluluklar vadeden reklam filmlerine de önyargı ile bakar ki taktığı maske bunu simgeler- yani orta direğe olduğu kadar suni ve geçici popüler kültüre de yabancılaşma yaşar. Filmin gizli başrol oyuncusu olan Belinda Şampuan ise bir güzellik markası olarak hem Serap'ın hem de Naciye'nin hayatını etkileyecektir. Serap'ı hem ekonomik olarak rahatlatacak hem de beyaz ekranda role girme konusunda büyük deneyim kazandıracaktır. Naciye'yi ise bir orta sınıf üyesi kadın olarak Serap gibi kadınlara benzemek ve/veya kocası, çevresi tarafından daha çok beğenilmek konusunda geçici/suni mutluluk verecektir: Belinda, ailenizin büyülü şampuanı. Filmde Serap'ın Naciye'ye dönüşmesi için reklam yönetmenin makyöze nasıl bir saç ve makyaj istediğini şu sözlerle anlatması son derece manidardır: gündüzleri işinde, geceleri evinde, çalışkan, fedakar, bakımlı, hem güzel hem alçakgönüllü. Bu cümlelerden yola çıkarak Reklamların çekiciliği ile yarattığı Marxist terminoloji içinde false consciousness diye geçen, yani üretim mekanizmalarını elinde bulunduran burjuvanın yine bu araçları kullanarak burjuva olmayanların algılarını değiştirmesini anlatıyor olmasına dikkatleri toplamak mümkündür. Filmin sonunda Serap kendini Heidegger'in sözünü ettiği sahtekarlığa tamamen teslim eder. Serap, tam bir düşmüştür ve kendini Naciye olarak yaşatmaya başlar. Öyle ki yemek masasında tarifler verir, çocuklarını kavınvalidesinin Dunganga adlı korkutucu ninnisiyle uyutur. Komşularını evinde ağırlar. O, artık tamamen Naciye'dir ve kocasına yatak odasında kadınlık yapmaya da hazırdır. Dasein, herkesin benliğine yenik düşmüştür. Tam bu anda... Koşulsuz herkes benliğine bürünüp Naciye olarak tüm rolünü kusursuz oynadığı anda... Yatakta kocasına kadınlık yapmak üzereyken, saçların ne güzel kokuyor karıcığım diyen kocasına, Aaahh Belinda, Belinda, ailemizin büyülü şampuanı diye yanıt verdiğinde yönetmenin stop sesiyle Naciye, Serap'a ve Serap'ın hayatına geri döner. Dasein'ların dünya içindeki varoluşlarından kaçarak herkes benliğinde yaşamayı seçtiklerinde, toplumun onlara biçtiği rollere sığındıklarında, onlar için tüm dünya Shakespeare'in söylediği gibi bir sahnedir artık. Onlara düşen günlük yaşam içinde benliklerini bir vitrine koyarak sunmak, çeşitli performanslar sergilemektir. Evde, iş yerinde, okulda, sokakta, resmi ya da gayri resmi ortamlarda, farklı roller oynayan Dasein'lar çoğu zaman yalnız, çoğu zaman takım halinde yakalandıkları kaygı içinde yabancılaşma yaşamaya ve dünün ve yarının ağırlığının bugünün sıkışmışlığını gündelik yaşamda duyumsamaya devam edeceklerdir. Dasein, Heiddeger'in Oradaki Varlık anlamında icat ettiği bir terimdir. Bununla insanın, yani Dasein'in varoluşu esastır ve varoluşunun gerekçesi nedeniyle zamansallıkta geçmişi ve geleceği katarak bugünü ile ilgili kaygı duyması kaçınılmazdır. Dasein, ölümlüdür. Ölümlü olması bile bugünüyle ilgili kaygı duymasının en önemli sebeplerinden biridir. Kaldı ki varoluşunu gerçekleştirme ve/veya anlamlı kılmak kaygısı da varoluşu nedeniyle her zaman yanında taşıyacağı bir parçasıdır adeta. Bu nedenler dünyaya fırlatılmışlık, kaygı ve zamansallık kavramları Dasein'ın olmazsa olmazlarıdır demek doğru olacaktır. Diğer taraftan, dünya içinde varolan Dasein, günlük yaşamındaki seçimler ile bunun dozunu kendi için ayarlayabilir. Yani, Dasein'ın varlık bilinci ile ilgili farkındalığı ve bu doğrultuda kendi için yapacağı otantik seçimleri onu, günlük yaşamın sıkışmışlığından ve yabancılaşma hissinden mümkün olduğunca uzakta tutmaya yarayabilmektedir. Fakat yukarıdaki Aaahh Belinda filmi örneğinde de açıklanmaya çalışıldığı gibi, her ne kadar varoluş nedenini anlamlandırmaya ve farkındalığını yüksek tutan bir Dasein olmaya yakın olsa da onu gerek cinsi, gerekse toplumsal ve ekonomik nedenlerle herkes benliğine itmek isteyen faktörler olacaktır. Toplumdan izole bir yaşam sürmek mümkün olmayacağı için bununla baş etmenin yollarını bulmak zorundadır. Görüldüğü gibi Dasein'ın görevi, toplumun ve onun getirdiklerinin/dayattıklarının olumsuz etkisine karşı gelmektir. Buradaki karşı gelmek ifadesi, isyan şeklinde değil günlük yaşamdaki üstün Dasein etkisini elden geldiğince gösterebilmek, bu doğrultuda varoluşunu gerçekleştirmek üzere çaba sarf etmektir. Heiddeger'e göre varoluşun gerçekleştirilmesi için Dasein'ın sahiciliğe yönelmesi, imkanları üstlenmesi, bunları hayata geçirmesi gerekmektedir. Zira Martin Heiddeger'in Varlık ve Zaman eserinde belirttiği gibi; varlığın anlamına ilişkin soru sadece Dasein tarafından yanıtlanabilir. Koca M. (2016). Naciye Nasıl Kurtulur?: Aaahh Belinda, İstanbul. Seçme B. (06.06.2017). Aaahh Belinda Üzerine, İstanbul."} {"url": "https://egoistokur.com/dinlemeye-hazir-misiniz-alain-de-bottondan-yeni-bir-pornografi-teklif", "text": "Bu arada, Sel Yayıncılık'tan çıkan Hayat Okulu kitaplığının diğer ciltlerini okudukça sizi haberdar edeceğim... En azından isimleri acayip vaatkar. Fifty Shades of Grey (Grinin 50 Tonu) diye bir kitap var, aylardır tüm çok satan listelerini işgal etmiş durumda. İlk haberini ben yapmıştım ve birinci cildi bile güç bela tamamlayabilmiştim, o kadar kötü ve sıkıcıydı. Ama işte dünya kadınları öyle düşünmüyor, bu zaman zaman pornografiye varan bir dille yazılan kitap 60 milyonu geçen rekor satış rakamlarına ulaşıyordu. Porno sektörünün özellikle internetin çıkışından sonra nasıl çığ gibi büyüdüğü de ortada. İnsanlar evlerinden çıkmadan porno film satın alabiliyor, porno romanları tablet bilgisayarları veya okuma cihazları sayesinde fark edilme korkusu olmadan kafelerde, parklarda okuyabiliyor. Anlaşılan felsefecilikten yaşam koçu olmaya doğru büyük bir hızla evrilen Alain de Botton'u şu sıralar en çok rahatsız eden şey bu. Romantik Hareket, Statü Endişesi, Proust Hayatımızı Nasıl Değiştirebilir, Felsefenin Tesellisi, Seyahat Sanatı, Mutluluğun Mimarisi ve Ateistler İçin Din gibi kitaplarında kariyer seçimlerimizin, yaşadığımız evlerin, inandığımız dinin, okuduğumuz kitapların ve aşka bakışımızın mutlu olmamızda veya olmamızda ne kadar etkili olduğunu yazıp duruyor Botton. Londra'da açtığı Hayat Okulu'ndaysa kitaplarındaki teorik bilgileri uygulamalı bir biçimde gösteriyor. Şimdiyse Cinselliğe Nasıl Farklı Yaklaşırız adlı yeni kitabında seksi konu ediyor. (Gerçi kitabın orijinal adı nasıl daha fazla seks düşünebiliriz? anlamına geliyor ki şahsen kimsenin buna ihtiyacı olduğunu zannetmiyorum. Fakat Botton her seferinde enteresan olabilen bir yazar, o yüzden okumakta yarar var. Böyle diyerek başlıyorum. Ve anlıyorum ki yazar aslında kitabında şunu demeye çalışıyor: Aklımızda hep cinsellik var, ama yanlış bir bakış açısıyla. O yüzden esas yapmamız gereken bir an önce cinsellikle ilgili daha sağlıklı düşünmenin yolunu bulmak. Böylece günümüzde yaşanan cinselliğin çelişkilerini ortaya koymak için şehvetten fetişizme, aldatmadan sansüre pek çok konuya değiniyor. Hem yaşadığımız cinselliği düşünmemizi istiyor bizden, hem de yaşamadığımız cinsellik üzerine kafa yormamızı talep ediyor. Alain de Botton son olarak bu amaçla Better Porn adını taşıyacak bir porno site yaratmaya karar verdiğini de açıkladı. Bu sitede cinselliğin temiz yüzünü sergileyecek. İnsanların bir kafede otururken bu siteye laptoplarının ekranından girebilmelerini ve bundan utanmamalarını istediğini de söylüyor. Bunun için de seksologlardan akıl fikir alacak hatta günümüzün önde gelen porno yönetmenleri ve oyuncularıyla buluşacakmış. Şahsen Botton'un tek amacının ilgi çekmek ve böylece gerçekten faydalı ve renkli kitaplar olan Hayat Okulu Serisi'nin okunmasını sağlamak olduğunu düşünüyorum. Kitabında şöyle bir şey de söylüyor çünkü: Aslında buna benzer bir şey yaşadığımız dünyada şu an var; hem de akla gelebilecek en son yerde: Hıristiyan sanatında. Ve Boticelli tablolarındaki meryem figürlerini ve kilise tavanlarındaki mozaikleri örnek veriyor. Ne dersiniz, porno sitelerin popülerliğiyle yarışabilecek olsaydı Boticelli tabloları bunu zaten çoktan yapmaz mıydı? Üstelik başka bir isim bulması gerekecek. Çünkü ona kötü bir haberim var: Better Porn diye bir siteyi çoktan yapmışlar. Ve evet, en az eski pornolar kadar berbat. İnsan olmak ile seksi olmak arasındaki o acı seçime mecbur değiliz! Yazıda söyledim zaten, kitaplarının PR'ını yapmak için seçtiği bir yl sanırım bu, daha fazlası değil."} {"url": "https://egoistokur.com/doganin-ruhu-hakan-bicakcidan-bir-hayalet-hikayes", "text": "Son birkaç yılda ses getiren eserlere imza atan Hakan Bıçakcı korku, gerilim ve fantastik edebiyat türlerinde yazdığı roman ve öykülerle tanınsa da son romanı Doğa Tarihi'nde tarzını biraz değiştirip bir kadın karakter üzerinden tüketim kültürünü, beton bloklara hapsedilmiş yaşamları ve teknolojinin insanları ağına alan tutsaklığını çok çarpıcı bir dille eleştiriyor. Kitap Eski Ayna, Yeni Ayna ve İki Ayna Arasında başlıklarını taşıyan üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm, artık her an her yerde karşılaşabileceğimiz ve yazarın plaza kadını olarak tanımladığı başkarakter Doğa ile tanıştırıyor okuru. Gençlik yıllarında punkçı olan Doğa, üniversiteyi bitirince iş hayatının kar odaklı düzenine kolayca uyum sağlamayı başaran bir işkadınına dönüşüyor. Üstelik bu dönüşüm süreci bilinçli bir tercihin sonunda oluyor. Çünkü Doğa bir Londra tatilinde elindeki son parayla hayranı olduğu Sepultura'nın cd'sini değil, üzerinde grubun fotoğrafının yer aldığı bir tişörtü almayı tercih ediyor. Çünkü herkesin, onun bir Sepultura hayranı olduğunu öğrenmesini istiyor. Doğa'nın dönüşümüyle birlikte yazar, üniversite yıllarında ideallerinin peşinden giden ancak okulu bitirip hayata atıldıktan sonra ideallerini bir anda unutup düzenin kendilerine dayattığı bir yaşama biçimini benimseyen insanları eleştirmiş aslında. Doğa itici bir kadın. Sürekli dış görünüşüyle ilgileniyor, alışveriş yapıyor, iki ayda bir en yakın arkadaşını değiştiriyor, sevmediği bir adamla sırf parası ve itibarı var diye birlikte oluyor. Yani sürekli mış gibi yapıyor, hiçbir duyguyu tam olarak yaşayamıyor. Cinsellikle ilgili sorunları da var. Birlikte olduğu Onur'u çekici bulmuyor, hatta Onur'un pantolonundan taşan tombul bacakları ona itici geliyor. Eski sevgilisi Ulaş, Doğa'yı geçmişine bağlayan bir köprü görevi görüyor. Spor eğitmeni Engin ise cinsel çekiciliğin karşılığı. Engin'in kaslı vücudunu çok beğeniyor Doğa ve düşlerinde bu üç erkeği birleştiriyor zaman zaman. Romanda bu üç erkek ayrıntılı olarak tahlil edilmemiş, romandaki tüm karakterlerle okur arasında bir mesafe var. Bu, yazarın bilinçli bir tercihi. Yoksa yaratmak istediği yabancılaşma duygusu eksik kalırdı. Doğa'nın dış görünüşüyle ilgili takıntıları var. Kendini bir türlü beğenmiyor, zayıf olmasına rağmen kilo aldığını düşünüyor. Kendisi de zaten insanları dış görünüşlerine göre yargılıyor, ondan iyi görünenleri rakibi sayıyor. Birkaç kez estetik operasyon geçiriyor. Yüzünde kırışıklık olmasın diye mimik yapmamaya çalışıyor. Hakan Bıçakcı kadınlara has duyarlıkları iyi bir şekilde gözlemlemiş. Bazı yazarlar için Kadınları çok iyi anlatıyor, kadın dünyasını iyi biliyor gibi ifadeler kullanılır. Bence burada Bıçakcı da Doğa'nın sürdüğü kremlerden, giydiği kıyafetlere kadar iyi ayrıntılar yakalamış. Kadınların fiziksel görünüşlerine verdikleri önem hakkındaki tespitler de yerinde. Herkesin birbirine nasılsın sorusundan önce kilo almışsın ya da vermişsin dediği ve sürekli kalori hesabı yaptığı bir dönemde yaşıyoruz neticede. Doğa'nın anne ve babası ayrılmış. Annesi, babasının bir gün ona döneceği umuduyla yaşarken babası da genç sevgilisiyle, üstelik Doğa'nın büyüdüğü evde yaşıyor. Aslında Doğa'nın eski evindeki odası romanın sonlarına doğru önemli bir mekan olarak karşımıza çıkıyor; çünkü annesiyle birlikte yaşadığı konforlu ve içinde her türlü teknolojik cihazın bulunduğu yeni evinde kendine ait bir odası yok. Doğa'nın kişiliğinin oluşma sında anne ve babasının önemli bir rolü var. Arka kapak yazısında bir distopya olarak tanımlansa da romanda anlatılan dünya bize çok uzak değil. Biz bu distopyanın içinde yaşıyoruz zaten. Kentsel dönüşüm projeleri adı altında insanların yaşam alanlarından uzaklaştırıldığı, apartmanlarının camlarından bakanların karşıdaki başka apartmanları gördüğü, yeşil alanların talan edilmesinin üstünün şu kadar ağaç diktik söylemleriyle örtüldüğü, şehirlerin belediye başkanlarının alışveriş merkezlerinin fazla olmasıyla övündüğü, yüksek binaların artmasıyla iklimin değiştiği bir ülkede yaşıyoruz. Bütün şehirler birbirine benziyor artık, şehirlerin kendilerine ait bir siluetleri pek kalmadı. Yazar bu ortamı iyi betimlemiş. Doğa, yerin yedi kat altındaki ofisine gidebilmek için evden çıkıyor, evinin karşısındaki işyerine arabayla gidiyor. Alışveriş ve spor merkezi en çok vakit geçirdiği yerler. Doğa, böyle bir yaşama sahip bir roman kahramanı olarak kendi tarihini yok ederken insanoğlu da kendi doğasının tarihini yok ediyor. Bıçakcı insanların görünür olmayı sevdikleri, beğenilmeyi ve onaylanmayı önemsedikleri bir çağda bize bu ortamı en çok sunan mecra olan sosyal medyayı da eleştiriyor. Tabii ki sosyal medya çok geniş bir alan ve onu hangi amaçlarla, ne kadar sıklıkla kullandığımız önemli. Burada özellikle facebook'tan bahsedilmiş. Üstelik ismi o kadar çok tekrar ediliyor ki bir süre facebook'a girmek istemiyorsunuz. Doğa facebook'ta sık sık fotoğraflarını paylaşıyor, yorum yapıyor, yapılan yorumları okuyor. Günümüzün sloganının Görünüyorum, öyleyse varım cümlesi olduğunu söyleyen yazar, insanların içinde bulundukları anı yaşamaktansa, o anı yaşadıklarını başkalarının da görmesini istemelerini anlamsız bulduğunu Doğa üzerinden dile getiriyor. Doğa'nın işyeri ortamını anlatırken iş hayatındaki rekabet ve hırs savaşlarına da değiniyor yazar. Doğa şirketin üst düzey yöneticisi olmasına rağmen pek bir iş yapmıyor aslında. Kendisinin yerine geçeceğini düşündüğü rakibi Alev'den nefret ediyor, onun her hareketini gözlüyor. Alev nasıl biri tam olarak bilmiyoruz. Doğa nasıl anlatırsa o şekilde tanıyoruz onu. Alev bir kişilik kazanmıyor romanda, Doğa'nın hırsının ve korkusunun karanlık arzusu haline geliyor. Kitapta çok az diyalog var. Doğa, hakim anlatıcının gözünden anlatılmış. Son bölümde ise onun bilinçaltı ve rüyaları devreye giriyor. Doğa'yı konuşurken pek göremiyoruz ama kendi adıma yazar, bu plaza kadınını Türkçe-İngilizce karışımı bir dil olan plaza Türkçesiyle konuştursaydı nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Romanın bir yerinde onun bebek gibi konuştuğunu öğreniyoruz. Son birkaç yılda sayıları hızla artan bebek taklidi yaparak konuşan kadınlar, yeni bir insan türü haline geldi adeta. Doğa da onlardan biri. Romanın kurgusu ilk bölümde biraz sıradan bir şekilde ilerlerken ikinci bölümün sonlarında ve üçüncü bölümde yazarın tedirgin edici anlatımı ve gerilimi hissettiren üslubuyla birleşince etkisi artıyor. Başlardaki kapitalist sistem eleştirisi bir kadının mutsuzluk ve kayboluş hikayesiyle birleşiyor. Romanın özellikle üçüncü bölümünün okuru rahatsız eden bir atmosferi var. Yazar burada gerçeküstü öğelere yer veriyor. Yaşam tarzının yapaylığından bunalan Doğa, içinde bulunduğu durumdan kurtulamadığı için nevrotik tavırlar sergilemeye, panik atak krizleri geçirmeye başlıyor ve hızla kayboluyor. Gerçeklerden uzaklaştıkça da eski yaşamına ait hatıralara, rüyalara sığınıyor; kabusların ve karabasanların içine düşüyor. Ürkek, tekinsiz ve kasvetli anlatıların yazarı Bıçakcı; Doğa'nın rüya ve kabuslarında dondurulmuş hayvanları, suları, renkleri, erkek arkadaşlarını, babasını, köpeğinin tasmasını ve küçük adamları bir araya getiriyor. Doğa Tarihi'ni inceleyen Hikmet Hükümenoğlu, Dave Eggers'in The Circle; Cem Erciyes ise Jonathan Lee'nin Joy'un Son Günü romanıyla Bıçakcı'nın romanı arasında benzerlikler keşfetmişler. Üç romanda da farklı coğrafyalarda yaşasalar da hayatlarından memnun olmayan ve bir şekilde uçuruma sürüklenen kadınlar anlatılıyor. Benim aklıma da kitabı okurken Woody Allen'in Blue Jasmine filmi geldi. Her ne kadar Jasmine, Doğa gibi varlıklı biri olmasa ve kendisini aldatan, insanları dolandıran zengin kocasından ayrılmayı sınıfsal bir gerileme olarak görse de iki kadının yaşadıkları arasında benzerlikler var. Cate Blanchett'ın canlandırdığı, hayli kırılgan yapıda bir kadın olan Jasmine karakteri de tıpkı Doğa gibi kendi kendine konuşuyor, sinir krizleri geçiriyor, ilaç kullanıyor. İlk bölümlerde uzaklık ve soğukluk duygusuyla karşıladığımız Doğa için sonunda üzülüyoruz. Her ne sebeple olursa olsun yaralanmış bir kadınla karşılaşıyoruz. Kitabın adını aynalardan alan üç bölümden oluştuğunu yazının başında belirtmiştim. Doğa, iki bölümde de odasındaki aynaları kırıyor ve kendine zarar veriyor. Sonunda ise iki ayna arasında kalıyor. Romanı Lacancı psikanalist yaklaşımla okumak biraz abartılı olabilir ama yazarın aynayı romanın farklı yerlerinde bir simge olarak kullandığını görüyoruz. Doğa'nın gittiği bir falcı ona; Senin içinde iki kadın var kızım. diyor. Doğa'nın beni ve öteki beni bunlar. Doğa'nın kendini bulması ve kendi öznesini yaratması gerekiyor ama o ötekinin karşılığını tam olarak bulamıyor: Annesi, Alev ya da eskiden punkçı olan ve Ulaş'ı gerçekten seven Doğa... İçindeki diğer kadının kim olduğuna bir türlü karar veremiyor. Kendisiyle barışamadığı için de aynalarla da barışamıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/doganin-ruhu-hakan-bicakcidan-bir-hayalet-hikayesi-", "text": "Son birkaç yılda ses getiren eserlere imza atan Hakan Bıçakcı korku, gerilim ve fantastik edebiyat türlerinde yazdığı roman ve öykülerle tanınsa da son romanı Doğa Tarihi'nde tarzını biraz değiştirip bir kadın karakter üzerinden tüketim kültürünü, beton bloklara hapsedilmiş yaşamları ve teknolojinin insanları ağına alan tutsaklığını çok çarpıcı bir dille eleştiriyor. Kitap Eski Ayna, Yeni Ayna ve İki Ayna Arasında başlıklarını taşıyan üç bölümden oluşuyor. İlk bölüm, artık her an her yerde karşılaşabileceğimiz ve yazarın plaza kadını olarak tanımladığı başkarakter Doğa ile tanıştırıyor okuru. Gençlik yıllarında punkçı olan Doğa, üniversiteyi bitirince iş hayatının kar odaklı düzenine kolayca uyum sağlamayı başaran bir işkadınına dönüşüyor. Üstelik bu dönüşüm süreci bilinçli bir tercihin sonunda oluyor. Çünkü Doğa bir Londra tatilinde elindeki son parayla hayranı olduğu Sepultura'nın cd'sini değil, üzerinde grubun fotoğrafının yer aldığı bir tişörtü almayı tercih ediyor. Çünkü herkesin, onun bir Sepultura hayranı olduğunu öğrenmesini istiyor. Doğa'nın dönüşümüyle birlikte yazar, üniversite yıllarında ideallerinin peşinden giden ancak okulu bitirip hayata atıldıktan sonra ideallerini bir anda unutup düzenin kendilerine dayattığı bir yaşama biçimini benimseyen insanları eleştirmiş aslında. Doğa itici bir kadın. Sürekli dış görünüşüyle ilgileniyor, alışveriş yapıyor, iki ayda bir en yakın arkadaşını değiştiriyor, sevmediği bir adamla sırf parası ve itibarı var diye birlikte oluyor. Yani sürekli mış gibi yapıyor, hiçbir duyguyu tam olarak yaşayamıyor. Cinsellikle ilgili sorunları da var. Birlikte olduğu Onur'u çekici bulmuyor, hatta Onur'un pantolonundan taşan tombul bacakları ona itici geliyor. Eski sevgilisi Ulaş, Doğa'yı geçmişine bağlayan bir köprü görevi görüyor. Spor eğitmeni Engin ise cinsel çekiciliğin karşılığı. Engin'in kaslı vücudunu çok beğeniyor Doğa ve düşlerinde bu üç erkeği birleştiriyor zaman zaman. Romanda bu üç erkek ayrıntılı olarak tahlil edilmemiş, romandaki tüm karakterlerle okur arasında bir mesafe var. Bu, yazarın bilinçli bir tercihi. Yoksa yaratmak istediği yabancılaşma duygusu eksik kalırdı. Doğa'nın dış görünüşüyle ilgili takıntıları var. Kendini bir türlü beğenmiyor, zayıf olmasına rağmen kilo aldığını düşünüyor. Kendisi de zaten insanları dış görünüşlerine göre yargılıyor, ondan iyi görünenleri rakibi sayıyor. Birkaç kez estetik operasyon geçiriyor. Yüzünde kırışıklık olmasın diye mimik yapmamaya çalışıyor. Hakan Bıçakcı kadınlara has duyarlıkları iyi bir şekilde gözlemlemiş. Bazı yazarlar için Kadınları çok iyi anlatıyor, kadın dünyasını iyi biliyor gibi ifadeler kullanılır. Bence burada Bıçakcı da Doğa'nın sürdüğü kremlerden, giydiği kıyafetlere kadar iyi ayrıntılar yakalamış. Kadınların fiziksel görünüşlerine verdikleri önem hakkındaki tespitler de yerinde. Herkesin birbirine nasılsın sorusundan önce kilo almışsın ya da vermişsin dediği ve sürekli kalori hesabı yaptığı bir dönemde yaşıyoruz neticede. Doğa'nın anne ve babası ayrılmış. Annesi, babasının bir gün ona döneceği umuduyla yaşarken babası da genç sevgilisiyle, üstelik Doğa'nın büyüdüğü evde yaşıyor. Aslında Doğa'nın eski evindeki odası romanın sonlarına doğru önemli bir mekan olarak karşımıza çıkıyor; çünkü annesiyle birlikte yaşadığı konforlu ve içinde her türlü teknolojik cihazın bulunduğu yeni evinde kendine ait bir odası yok. Doğa'nın kişiliğinin oluşma sında anne ve babasının önemli bir rolü var. Arka kapak yazısında bir distopya olarak tanımlansa da romanda anlatılan dünya bize çok uzak değil. Biz bu distopyanın içinde yaşıyoruz zaten. Kentsel dönüşüm projeleri adı altında insanların yaşam alanlarından uzaklaştırıldığı, apartmanlarının camlarından bakanların karşıdaki başka apartmanları gördüğü, yeşil alanların talan edilmesinin üstünün şu kadar ağaç diktik söylemleriyle örtüldüğü, şehirlerin belediye başkanlarının alışveriş merkezlerinin fazla olmasıyla övündüğü, yüksek binaların artmasıyla iklimin değiştiği bir ülkede yaşıyoruz. Bütün şehirler birbirine benziyor artık, şehirlerin kendilerine ait bir siluetleri pek kalmadı. Yazar bu ortamı iyi betimlemiş. Doğa, yerin yedi kat altındaki ofisine gidebilmek için evden çıkıyor, evinin karşısındaki işyerine arabayla gidiyor. Alışveriş ve spor merkezi en çok vakit geçirdiği yerler. Doğa, böyle bir yaşama sahip bir roman kahramanı olarak kendi tarihini yok ederken insanoğlu da kendi doğasının tarihini yok ediyor. Bıçakcı insanların görünür olmayı sevdikleri, beğenilmeyi ve onaylanmayı önemsedikleri bir çağda bize bu ortamı en çok sunan mecra olan sosyal medyayı da eleştiriyor. Tabii ki sosyal medya çok geniş bir alan ve onu hangi amaçlarla, ne kadar sıklıkla kullandığımız önemli. Burada özellikle facebook'tan bahsedilmiş. Üstelik ismi o kadar çok tekrar ediliyor ki bir süre facebook'a girmek istemiyorsunuz. Doğa facebook'ta sık sık fotoğraflarını paylaşıyor, yorum yapıyor, yapılan yorumları okuyor. Günümüzün sloganının Görünüyorum, öyleyse varım cümlesi olduğunu söyleyen yazar, insanların içinde bulundukları anı yaşamaktansa, o anı yaşadıklarını başkalarının da görmesini istemelerini anlamsız bulduğunu Doğa üzerinden dile getiriyor. Doğa'nın işyeri ortamını anlatırken iş hayatındaki rekabet ve hırs savaşlarına da değiniyor yazar. Doğa şirketin üst düzey yöneticisi olmasına rağmen pek bir iş yapmıyor aslında. Kendisinin yerine geçeceğini düşündüğü rakibi Alev'den nefret ediyor, onun her hareketini gözlüyor. Alev nasıl biri tam olarak bilmiyoruz. Doğa nasıl anlatırsa o şekilde tanıyoruz onu. Alev bir kişilik kazanmıyor romanda, Doğa'nın hırsının ve korkusunun karanlık arzusu haline geliyor. Kitapta çok az diyalog var. Doğa, hakim anlatıcının gözünden anlatılmış. Son bölümde ise onun bilinçaltı ve rüyaları devreye giriyor. Doğa'yı konuşurken pek göremiyoruz ama kendi adıma yazar, bu plaza kadınını Türkçe-İngilizce karışımı bir dil olan plaza Türkçesiyle konuştursaydı nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyorum. Romanın bir yerinde onun bebek gibi konuştuğunu öğreniyoruz. Son birkaç yılda sayıları hızla artan bebek taklidi yaparak konuşan kadınlar, yeni bir insan türü haline geldi adeta. Doğa da onlardan biri. Romanın kurgusu ilk bölümde biraz sıradan bir şekilde ilerlerken ikinci bölümün sonlarında ve üçüncü bölümde yazarın tedirgin edici anlatımı ve gerilimi hissettiren üslubuyla birleşince etkisi artıyor. Başlardaki kapitalist sistem eleştirisi bir kadının mutsuzluk ve kayboluş hikayesiyle birleşiyor. Romanın özellikle üçüncü bölümünün okuru rahatsız eden bir atmosferi var. Yazar burada gerçeküstü öğelere yer veriyor. Yaşam tarzının yapaylığından bunalan Doğa, içinde bulunduğu durumdan kurtulamadığı için nevrotik tavırlar sergilemeye, panik atak krizleri geçirmeye başlıyor ve hızla kayboluyor. Gerçeklerden uzaklaştıkça da eski yaşamına ait hatıralara, rüyalara sığınıyor; kabusların ve karabasanların içine düşüyor. Ürkek, tekinsiz ve kasvetli anlatıların yazarı Bıçakcı; Doğa'nın rüya ve kabuslarında dondurulmuş hayvanları, suları, renkleri, erkek arkadaşlarını, babasını, köpeğinin tasmasını ve küçük adamları bir araya getiriyor. Doğa Tarihi'ni inceleyen Hikmet Hükümenoğlu, Dave Eggers'in The Circle; Cem Erciyes ise Jonathan Lee'nin Joy'un Son Günü romanıyla Bıçakcı'nın romanı arasında benzerlikler keşfetmişler. Üç romanda da farklı coğrafyalarda yaşasalar da hayatlarından memnun olmayan ve bir şekilde uçuruma sürüklenen kadınlar anlatılıyor. Benim aklıma da kitabı okurken Woody Allen'in Blue Jasmine filmi geldi. Her ne kadar Jasmine, Doğa gibi varlıklı biri olmasa ve kendisini aldatan, insanları dolandıran zengin kocasından ayrılmayı sınıfsal bir gerileme olarak görse de iki kadının yaşadıkları arasında benzerlikler var. Cate Blanchett'ın canlandırdığı, hayli kırılgan yapıda bir kadın olan Jasmine karakteri de tıpkı Doğa gibi kendi kendine konuşuyor, sinir krizleri geçiriyor, ilaç kullanıyor. İlk bölümlerde uzaklık ve soğukluk duygusuyla karşıladığımız Doğa için sonunda üzülüyoruz. Her ne sebeple olursa olsun yaralanmış bir kadınla karşılaşıyoruz. Kitabın adını aynalardan alan üç bölümden oluştuğunu yazının başında belirtmiştim. Doğa, iki bölümde de odasındaki aynaları kırıyor ve kendine zarar veriyor. Sonunda ise iki ayna arasında kalıyor. Romanı Lacancı psikanalist yaklaşımla okumak biraz abartılı olabilir ama yazarın aynayı romanın farklı yerlerinde bir simge olarak kullandığını görüyoruz. Doğa'nın gittiği bir falcı ona; Senin içinde iki kadın var kızım. diyor. Doğa'nın beni ve öteki beni bunlar. Doğa'nın kendini bulması ve kendi öznesini yaratması gerekiyor ama o ötekinin karşılığını tam olarak bulamıyor: Annesi, Alev ya da eskiden punkçı olan ve Ulaş'ı gerçekten seven Doğa... İçindeki diğer kadının kim olduğuna bir türlü karar veremiyor. Kendisiyle barışamadığı için de aynalarla da barışamıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/dogu-yucel-kalp-bicimli-bir-havuzda-kalbi-kanayarak-yuzen-adam-ve-otekile", "text": "Hayalet Kitap ve şimdi yeni çıkan Varolmayanlar'ın yazarı Doğu Yücel'le yıllarca aynı binada çalıştık ama tanışma sebebimiz Kevin Moore'un olağanüstü güzel şarkısı Space-Dye-Vest oldu. Kevin Moore, ünlü progressive rock grubu Dream Theater'ın eski klavyecisiydi. Sonra ayrılıp şahsi kaderini oluşturmayı denedi. Bir ihtimal adını Office of Strategic Influence ve Chroma Key gibi deneysel projelerden duymuş olabilirsiniz. Hatta onu belki 'Okul' ve 'Küçük Kıyamet' filmlerinin müziklerini yapan adam olarak da tanıyor olabilirsiniz. Benim içinse K. V., her şeyden önce Space-Dye Vest şarkısını yapan ve çalan şahıstır. Dünyanın en güzel aşk şarkısı elbette Freddie Mercury'nin sesinden gelebilirdi, öyle de olmuş. Nefis Dusty Springfield şarkısının metalik yorumu. Aşkın coşkusu ve adrenalini gitar distortionıyla yaşanır! Tüm zamanların en güzel ayrılık platonik aşk şarkısı. 2000'li yılların en samimi kadın solistlerinden MacDonald'dan harika bir aşk şarkısı. Pespembe. Yerli kontenjandan alacağım ilk şarkı bu olur. Ayrılık şarkısı. Efkar ve öfke bir arada. Aşk ve nefret hiç bu kadar güzel bir araya gelmemişti. Aşkınız yanıtsız kaldıysa dinlenecek ilk şarkı."} {"url": "https://egoistokur.com/dogum-gununden-ozel-fotograflarla-iyi-ki-dogdunuz-halil-inalci", "text": "Yıllar önceydi, İstanbul tarihine çok acı bir kayıt düşülmüş, Haydarpaşa Garı bombalanmıştı. Ölü sayısının bini aştığı söyleniyordu. İşte o facia günün ertesinde, tarihin akışını değiştirecek bir hadise daha gerçekleşti. Günün birinde Osmanlı'yı merak ederek, araştırarak, inceleyerek ve çözerek efsaneleşecek bir karakter, Halil İnalcık dünyaya geldi. Yıl 1942. Şevkiye Işıl ve Halil İnalcık nişanlanıyor. Şevkiye Işıl'ın ailesiyle hatıra pozu. Osmanlı tarihiyle ilgili hemen her konuda eser veren, ömrünü arşivlerde tüketen İnalcık, herkes bilmez belki ama, bir İstanbul aşığı ve tarihçisidir de. İstanbul'la ilgili ilk yazısını 1953'te yazmış, sonra onun sırlarını sayfa sayfa bize okutmaya çalışmıştır. Bu derin sevdanın kökleri öncelikle Eyüp, Kızıltoprak, Kalamış ve Boğaziçi'ne demir atmış, sonra kalelerden ara sokaklara, sultanların sofralarından ayaklanmalara, göçmenlerin yaşantısından şairlerin dizelerine, Kanuni'den Hurrem'e, fetihlerden günlük yaşama hemen her yeri, neredeyse bu şehirdeki her ruhu ziyaret etmiştir. Yazdığı makaleler, kitaplar sadece Osmanlı'yı değil İstanbul'u da bize olanca gerçekliğiyle ortaya sermiş ve abartısız, 'geçmiş nasıl okunur'u tüm dünyaya öğretmiştir. Kızıltoprak'ta istasyona yakın, tren yolunun hemen altında bir köşk. Yanında bir köşk daha var, ik kız kardeş için babaları yaptırmış. Kalabalık bir aile, cıvıl cıvıl bir yaşam. Parantez açıp İnalcık gibi yapalım ve yer adından biraz daha geriye gidelim. Toprağı kızıl renkte olduğu için Kızıltoprak deniyor buraya. Bir karakter, Divrikli Ali çıkıyor karşımızda; 18. yüzyıl sonunda burada bir ocak kuruyor bu genç adam. Oysa belgelere göre Divriği'den İstanbul'a yoğun göçün tarihi 19. yüzyıl; demek daha önce gelenlerden. Köşkteyiz. Burada İnalcık'ın anneannesi olan Haminne'nin sözü geçiyor, otoriter bir kadın. Adı Hatice. Hatice Hanım Köşkü bugün yok, yanındaki Cemile Hanım Köşkü ise bir otomobil firmasının. Ama o zamanlar dört fıstık çamı, bostanı, kuyusu olan bir cennette doğuyor İnalcık. Anneannenin babası, Eyüp Nakşibendi tekkesinin tanınmış şeyhlerinden Şeyh Murad. Dedesi genç deniz subayı Seyit Mehmet Efendi'yi de Eyüp'te tekkeye gelişlerinde görüp huyunu, ahlakını beğeniyor ve kızı Hatice'yle evlendiriyor. 7 Eylül 1917'de dünyaya gözlerini açtığı yerde büyürken bir yandan da Papaz'ın Bahçesi'ni, mesireleri, edep erkan diyarı İstanbul masalını kayda başlıyor. Bir dram var ailede ama o sonra öğrenecek. Haminne, babasını önce İnalcık'ın teyzesiyle nişanlıyor ama teyzesi Kalamış'ta bir sandal gezisinde denizin çalkantısına yenik düşüp boğulunca sahne donuyor. Annesi Bahriye üzüntülü, Boğaziçi'ne hava değişimine yollanıyor ve hiç istemeyerek, kalbinde kızkardeşinin acısı, babasıyla evlendiriliyor. Çaresi yok, annesinin ömrü boyunca taşıyacağı bu hüznü o da hiç unutmayacak. Köşkteki yaşamın ardından Aksaray ve Tepebaşı'ndaki sokaklar, evler, oyunlar, babası Osman Nuri Bey'le gittiği müzeler İstanbul aşkının bahçesinde birer birer işleniyor. Surlara kaçıyor, şadırvanlardan su içiyor, Ramazan gecelerinde Karagöz'ü izliyor. Her hareketini kontrol eden, yemeğini üstüne dökmesine, yollarda çamurlara basmasına sinirlenen, kendi deyişiyle onu lord gibi yetiştiren babasıyla Osmanlı İstanbul'unda dolaşıyor. Halife Abdülmecid'in Cuma selamlığına gidiyor, cami ziyaretleri yapıyor, Yuşa tepesinde, bugün yerinde yeller esen Hünkar Suyu olmak üzere İstanbul'un mesire yerlerinde bu güzel şehrin tadını çıkarıyorlar ailece. Hayallerinin, arzularının, edebiyata, şiire merakının menşei bu yıllar... Eros okunu atıyor ve İstanbul ile tarih kalbine damgasını basıyor. Birlikte yaptığımız uzun söyleyşiden oluşan Tarihçilerin Kutbu'nda gözleri parlayarak anlattığı gibi yeniçerilere ilk ilgisi de o yaştan: O zaman Aya İrini askeri müzeydi, orada manken yeniçeriler vardı; palalı yeniçeriler hala hayalimde. İlk tarih merakım da orada başladı ve yeniçerileri hep öyle palalı düşündüm. Şanslıymış, bizim palalılarımız manken değildi! Aslında o doğduğunda İstanbul tarihine çok acı bir kayıt düşülmüştür. Haydarpaşa Garı bombalanmıştır, ölü sayısının zamanın koşullarında ne yazık ki tam bilinemediği o facia günün ertesi tarihin akışını değiştirecek, Osmanlı'yı çözerek efsaneleşecek bir karakter olarak dünyaya gelir. Tarihçilerin Kutbu'nun söyleşileri esnasında annesinin 'Sen doğduğunda İngilizler Haydarpaşa Garı'nı bombalıyorlardı' cümlesinden hareketle, yani gayet basit bir tarihi izle ona şunu derim: 'Bombalamanın ertesi günü doğmuşsunuz. O zaman sizin doğum tarihiniz 7 Eylül 1917'. Bu bilgiye çocuklar gibi sevinir, çünkü yıllarca 26 Mayıs'ta kutlamıştır doğum gününü. Edebiyat, şiir, tarih, İstanbul'la kendini inşa etmeye çalışırken genç İnalcık, Fransız şair Alfred de Musset'nin La nuit de Mai şiirinden o kadar etkilemiştir ki 26 Mayıs'ta doğmak istemiştir. 19. yüzyılda yazılmış, şairle ilham perisinin arasında geçen konuşmayı anlatan; dramatik, metaforlarla, hayatın incelikleriyle yüklü bu şiirin geçtiği ayı almış, 26 eklemiş, nüfusta İstanbul'un yanına not düşülmüştür. Kur'an'ın arkasına düşülen doğum tarihi kaybolmuştur zaten, hem Mayıs sonu romantiktir, hüzünlüdür, hem de baharın başlangıcı, çiçeklerin, meyvelerin uyanışı, yeniden doğuşudur. Böylece on yıldır baharı görüp Tanrı'ya şükrederek bahar şarkısını söylediği Mayıs ayının 26'sında ve 7 Eylül'de doğum gününü kutlarız. Evet, İstanbul'u ona götüremem ama 7 Eylül'deki büyük davetine gitmeden önce muzip, hoşuna gideceğini düşündüğüm hediyeler hazırlıyorum. Bir çerçevede mizah, bir diğerinde bana iyi gelen, ona da iyi geleceğinden emin olduğum, sevdiğim fotoğraflar. Birinin paketini kelebeklerle süslüyorum. Güzel, sıcak, mutlu bir günde 7 Eylül'de Ankara'dayım. 80 kişinin katılacağı bu davet özel bir önem de taşıyor. Mühim bir ayrıntıyla, doğum tarihiyle ilgili hayatını yazdığım kitabında bir tashih meselemiz var. Konuşmasını o gece yapacağım, isteği üzerine. Özlem Kumrular ile birlikte onu evinden almaya gittiğimizde eğlenceli ilk hediyemi veriyorum. Bir çerçeve içinden 'Yaşlılık, herkesten çok daha uzun süre genç olmaktır; hepsi bu' diyor komik karakter. Ağrılarından dertli, yaşlılığın büyük bir trajedi olduğunu söyleyen İnalcık'ı güldürmeyi başarıyorum. Akşam doğum günü masasına koyalım' diyor. Öyle yapacağız. Çerçeve, tabağının önünde yerini alacak. Hepimiz mutluyuz ama yine de... Matematiğiniz çocukken zayıfsa hiç şüpheniz olmasın ileride düzelmiyor. İnalcık Enstitüsü Genel Sekreteri Hasan Soygüzel beni uyarıyor, 'Yanlış hesapladın, 96 yaşında hocamız', diyor. İnatlaşıyorum, yaz göreceksin, diyorum. Ertesi gün, elinde bir kağıt, gece tek tek kağıda yılları yazmış halde geliyor. Özlem, inceleyerek içinden çıkmaya çalışıyor. Ben sabah konuya takıp parmak hesabıyla içinden çıkmışım, evet, hocamız 96 yaşında. Mutluluğumuz bozulmuyor, yıllar hala bizim, kardayız. Ertesi gün Ankara Kalesi'nde geleneksel Kınacızade Konağı buluşmasındayız. Kıvırcık Usta ve oğlu Fuat Ülger'in davetlisi olarak şahane sohbet ve yemek eşliğinde son saatler. Hocanın eşyaları, kitapları, şiirleri, mini müze Halil İnalcık Odası ziyareti. Garip bir diyardır burası, ülkeniz için ömrünüzü verir, tarihinizi yeniden yazarak dünyaya kendinizi kabul ettirirsiniz de doğduğunuz, sizi siz yapan şehirde, İstanbul'da adınızı taşıyan bir enstitü, akademi kurmayı akıl bile etmezler ve Ankara'da tarihi yaşatmaya çalışan bir usta size konağının bir odasını ayırır ve müzeniz olur. Bireysel değer bilmelerle sevinirsiniz. Evet, ayrılma vakti. Veda. Hüzün. Mutluluk. İstanbul özlemi. Planlar. Hayaller. Gerçekler. Yine de hayaller. İyi ki varsınız hocam. Sizi çok seviyoruz. Not: Doğum günü fotoğrafları için Özlem Kumrular, Hasan Soygüzel ve Teyfur Erdoğdu'ya teşekkür ederim. Ne güzel! Vefa duygusu bu topraklarda varlığını devam ettirdikçe geleceğe umutla, iyimserlikle bakmamız daha da mümkün ve kolay olacaktır. Onlar ki bizim hocalarımız, büyüklerimiz, yaşayan hazinelerimiz.. Sadece hazine olmakla kalmayıp eserleriyle nesiller boyu aramızda yaşayacak değerler üreten değerlerimiz. İnalcık Hoca'nın bu mutlu gününü sanki oradaymışızcasına bize aktaran, yenebilecek kadar halis niyetli insana teşekkürler.."} {"url": "https://egoistokur.com/dogurmanin-her-seyden-degerli-goruldugu-bir-distopy", "text": "Margaret Atwood imzalı Damızlık Kızın Öyküsünün yeniden basımını uzun zamandır bekliyordum. Bizde Doğan Kitap etiketiyle çıkan romanda Atwood, kadınların erkeklerin altında bir kast sistemine göre sınıflandırıldığı ve doğurmanın her şeyden değerli görüldüğü totaliter ve teokratik bir sistemi anlatıyor. Sorumu sordum, şimdi yazıyı okuyabilir, illüstrasyonlara bakabilirsiniz. Romanın konusu şöyle: ABD`nin gün be gün itibar kaybetmesine bir son vermek amacıyla askerler başkanı öldürür ama bunu bir terörist saldırı gibi göstererek suçu Müslümanlara atarlar. Bu da, ilk hedefleri düzeni yeniden inşa etmek olan Jacob`ın Oğulları hareketini başlatan adım olur. Oğulların yaptığı ilk iş, ülkedeki tüm kadınların banka hesaplarını dondurarak haklarını ellerinden almak olacaktır. Yeni askeri diktatörlük, toplumu teokratik, ırkçı ve şovenist bir şekilde yönetmeye başlar. Kadınlardan oluşan kastın en tepesinde doğuramayan evli kadınlar, en aşağısında da otellerde erkeklere zevk vermek için çalışan fahişeler vardır. Aradaki sınıflar da Kız Evlatlar, Martha`lar ve Teyzeler`den oluşur. Bir de hayattaki tüm amaçları daha üst sınıflar için çocuk doğurmak olan Damızlık`lar, anlatıcı Offred'in deyişiyle, iki bacaklı rahimler vardır. Onlar sevemez, aşık olamaz, belirlenmiş bir dilin dışındaki kelimeleri telafuz edemezler; bunların hiçbirine izin verilmez. Bu dünyada tek gerçek, savaş ve üremedir; özgürlük yoktur. Margaret Atwood'un Damızlık Kızın Öyküsü, güvende olmak adına özgürlüğümüzün ne kadarından vazgeçmeye gönüllü olduğumuzu sorgulayan ve feminist distopyanın iyi örnekleri arasında sayılan bir roman. Bütün distopyalar gibi bu dünyaya ayna tuttuğunu söylemeye herhalde gerek yok. Okunmalı. Ben bu kitabın kopyalarını nadir kitap adlı sitede ki bazı sahaflarda budum, oraya bir bakabilirsiniz.."} {"url": "https://egoistokur.com/dorsayin-kaleminden-ovguler-yergiler-atismala", "text": "Neler yok ki kitapta... Costa-Gavras'ın bir Dorsay kitabına övgü yazması... Dorsay'ın birçok filmde ağladığının ortaya çıkması... Geçmeyen Galatasaray sevdası, Sezen Aksu hayranlığı... Fransız kültürüne düşkünlüğü... Ucuz linç kültürüne nefreti... ABD başkanları Clinton ve Obama'nın Türkiye ziyaretleri üzerine anıları... Şakir Eczacıbaşı, İbrahim Tatlıses, Doğan Hızlan, Mahsun Kırmızıgül, Cem Yılmaz, Şahan Gökbahar gibi ünlü isimler üzerine özgün anekdotlar... Dolu dolu yaşanmış bir hayatsa dair okunmaya değer bir kitap Övgüler, Yergiler, Atışmalar. Atilla Dorsay'ın en büyük tutkularından biri, Türkan Şoray'dır. Yeşilçam'ın büyük starıyla en parlak günlerinde tanışmış, birçok söyleşiye imza atmış ve çok satan bir de kitap yazmıştır. Yılmaz Güney için olduğu gibi... Dorsay'ın Bir kez gerçek dost olunca, o duygu artık ölümsüzdürdüşüncesi, bu kitapta da ortaya çıkıyor. Geçen hafta bu sütunlarda Hıncal Uluç ve ben, Catherine Deneuve-Gerard Depardieu ziyareti sırasındaki medya röportajları için benzer şeyler yazdık. Ve onlarla konuşan genç gazetecilerin sorularını yetersiz ya da yerel olmakla suçladık. Geciken cevabım için kusura bakma. Sophia Loren'le o gün, eğer yanılmıyorsam, benimle birlikte 2-3 kişi daha söyleşi yaptı. Ancak benimle konuştuktan sonra Who is this man? demiş olabilir ve haklı da olabilir. Zira ben de karşımda yorulmuş, söyleşiyi kerhen yapan, yes ve no cevaplarıyla bana da who is this dedirten yaşlı bir kadın bulmuştum. En kötü söyleşimdi diyebilirim. Unutma, Nobody is perfect."} {"url": "https://egoistokur.com/dostoyevski-sarkilari-tanri-yoksa-ben-tanriyi", "text": "Alıntılar, Fyodor Dostoyevski'nin Ecinniler'indeki farklı siyasi görüşlerden karakterlerin ağızlarından dökülen cümleler. Şu sıralar Ecinniler'e dalmış durumdayım ya. Bitince alçakgönüllü novellası Öteki bekliyor beni. Sonrasını kestiremiyorum. Tek bildiğim, çıkışın kolay olmadığı. Aşağıda Iggy Pop, The Go-Betweens, Frank Turner, Cursive, Belle and Sebastian, Adam Green, Dandy Warhols, Fun Lovin' Criminals gibi topluluk ve müzisyenlerin şarkılarından küçük bir derleme bulacaksınız. Açıkçası şarkılar doğrudan Dostoyevski'yi anlatmıyor, bunun yerine onun dünyasına, romanlarına, şahsiyetine irili ufaklı göndermeler içeriyorlar... İçinden Dostoyevski geçen şarkılar da denebilir. Birkaç tanesi gerçekten çok güzel. Tavsiye ederim. Aşağıda Iggy Pop, The Go-Betweens, Frank Turner, Cursive, Belle and Sebastian, Adam Green, Dandy Warhols, Fun Lovin' Criminals gibi topluluk ve müzisyenlerin şarkılarından küçük bir derleme bulacaksınız. Açıkçası şarkılar doğrudan Dostoyevski'yi anlatmıyor, bunun yerine onun dünyasına, romanlarına, şahsiyetine irili ufaklı göndermeler içeriyorlar... İçinden Dostoyevski geçen şarkılar da denebilir. Birkaç tanesi gerçekten çok güzel. Tavsiye ederim."} {"url": "https://egoistokur.com/dostoyevskinin-dev-yapiti-ecinnile", "text": "Elimde Timaş Yayınları'nın güzel kapaklı klasikler serisinden çıkan Ecinniler var. Fyodor Mihailoviç Dostoyevski'nin kalın ve epeyce göz kokutan romanı. Devrimcilerin yükselişe geçtiği ve ideolojilerin teker teker çöktüğü bir dönemde geçen roman, 19'uncu yüzyıl sonu Rusya'sından yazınsal bir tanıklık... Dostoyevski, hem muhafazakarları, hem de ideolojik temellerini demonik olarak tarif ettiği devrimcileri eleştiriyor. Hikaye farklı ideolojileri temsil eden beş ana karakter çevresinde dönüyor. Yazar bir yandan onların felsefelerini sorguluyor, bir yandan da ülkesinin sürüklendiği kaosu resmediyor. Karakterler sanki görülmez bir mekanizmaya kapılarak, sonunda bilinçli ya da bilinçsiz olarak bizzat kendilerinin zemin hazırladığı bir felakete sürükleniyor. Gerçekleri göremedikleri için, kendilerini yöneten şeytani dürtüleri -itibar hırslarını, gözü dönmüş güç tutkularını, fanatizmlerini, cehaletlerini ve kontrol edemedikleri güdülerini- fark edemiyorlar."} {"url": "https://egoistokur.com/douglas-coupland-clive-barker-ve-aska-dair-ise-yarar-bir-formu", "text": "Douglas Coupland'ın bir öyküsünde okuduğum aşk tarifi ve Clive Barker'ın bir yerlerde karşıma çıkan formüle etme çabası terk edilmiş birini teselli etmeye yarar mı? Açıkçası ben denedim, pek işe yaradı diyemem ama göz yaşları içindeki bir arkadaşımı biraz olsun güldürebildim. Belki size de iyi gelir. Gözlerinde dopdolu yağmur bulutları geziniyor. Fırtına koptu kopacak, arkadaşım ağladı ağlayacak. Gülümsemeye çalışıyor ama performansı pek kötü, hakikaten neşeli olduğuna bir türlü ikna edemiyor beni. Yaşadığı hayal kırıklıklarından sonra kalbini kimseye vermeden, içine kimseyi almadan, özenle oluşturduğu zırhı sayesinde hiç yaralanmadan yaşayabileceğine inanmış ama sonra beklenmedik bir anda biriyle tanışmıştı. Birbirlerine gülümsedikleri andan itibaren her şey değişti, arkadaşım aşık oldu. Uzun yıllar yersiz yurtsuz dolaştıktan sonra yuvaya dönmek gibi diyordu, gözleri siyah kehribarlar gibi ışıldarken. Arkadaşım o evrende, hiç bitmeyen bir şakanın içinde yaşarmışçasına mutluydu. Peki sonra ne oldu da gülmeyi unuttu? Anlaşılan, sevgilisi hiçbir şey söylemeden terk etmiş onu. Arkadaşım da kendini aniden aşk bitince patlayarak saçılan tehlikenin tam ortasında, yani gerçek evrende buluvermiş. Yaşadığı bu üzücü deneyimin nasıl yaralayıcı olduğunu iyi bildiğimi söyleyerek teselli edebilir miydim onu? Nihayetinde, koruyucu zırhını hiç çıkarmamaya, bir daha denememeye karar verirse, bunu anlardım, çünkü aynısını bir zamanlar ben de yapmıştım. 'Çivi çiviyi söker' yöntemini de önerebilirdim. Her aşk biter, derdim; hayat bitiyor, düşünsene. Sonsuzluk sadece bir hayal. Sense bu gerçeği görmezden gelerek kendini aldatıyor, bir yalanının büyüsüne kapılarak yas tutuyorsun. Hem ihtimaller sonsuzdu, 2'yle, 3'le sınırlı kalmıyordu. Ve aşkın insanın başına hayatta sadece bir kez geldiği, bizi inandırmaya çalıştıkları koca bir yalandı. O yüzden, Acı verici bir biçimde bitse de, bu ilişki arkadaşıma hayatta aşka dair bir mutluluk ihtimalinin her zaman mümkün olduğunu göstermeliydi aslında. Olan şey kesinlikle iyi bir şeydi; yaşamaya, nefes almaya, hücrelerini ve ruhunu diri tutmaya dair bir şey... '1-2-3-2-1' formülünün sağlaması bile pek o kadar kötü bir şey sayılmazdı. Başa dönebileceğin, yeniden kendin olabileceğin ve bir kez daha çoğalabileceğin anlamına geliyordu çünkü. Bir şey olmuştu. O halde başka şeyler de olacaktı."} {"url": "https://egoistokur.com/dovus-gecesi-dot-bu-oyunun-basrolu-seyircini", "text": "Hayır yanlış söyledim aslında, seyirci bu oyunun sadece metin yazarı ve yönetmeni. Baş rolde olan, star payesi taşıyan, çoğunluk. Seyircinin çoğunluğu. Ama tabii bunu anlamak için oyunun bitmesi ve Rage Against the Machine'i dinlemeye başlamanız gerekiyor. Yok, spoiler vermeyi kesmeliyim, yoksa ipin ucunu kaçıracağım. Onun yerine daha makul bilgiler vereyim. TV dizisi Dallas'ın sezon finallerinden birinde JR vurulmuştu. Yapımcı Lorimar, dizinin bütün oyuncularıyla ayrı ayrı birer JR'ı vurma sahnesi çekeceğini açıkladı. Bununla da kalmayacak, yeni sezonun ilk bölümü, bütün bu oyuncularla her türlü olasılık düşünülerek sayısız farklı kombinasyonla çekilecekti. Böylece JR'ı vuran kişi kim olacaksa onu canlandıran oyuncu bile önceden gerçeği bilmeyecek ve kimsenin, sırrı basına sızdırma ihtimali olmayacaktı. Senaristler kimin katil olacağına son dakikada karar verecekti. Arada eski ABD başkanlarından Ronald Reagan ve var olup olmadığından bir türlü emin olamadığımız bir ayı var. DOT'un seyircinin oylarıyla yol alan ve yön değiştiren bir demokratik sistem simülasyonu olarak tarif edilen yeni oyunu Dövüş Gecesi insana önce kaçınılmaz olarak geçen haftaki yerel seçimleri sonra da televizyon ve sahne dünyasının dökülmeye her an hazır ışıltısını hatırlatıyor... Zaten oyun sahne içinde sahne, perde arkasında perde, beş oyuncu ve bir sunucudan oluşuyor. Kimin gideceğine, kimin kalacağına karar verense, girişte eline verilen elektronik bir cihaz aracılığıyla, bizzat seyirci. Karanlıkta bir yandan cihazın tuşlarına dokunarak oy veriyor, bir yandan da modern seçim sisteminin tuzaklarını keşfetmeye çalışarak neye göre oy veririz, bizi belli bir adaya oy vermeye iten şey nedir, seçmen ve adaylar arasındaki ilişkinin derininde ne yatar gibi seçim sürecine dair kritik bazı sorulara cevap arıyoruz. Haklısınız. Sadece sahnede beş parti yok. Beş insan, beş farklı hayat biçimi arasından seçim yapıyor seyirci. Sizin ve benim gibi beş sıradan insan... Ama bununla bile beklenmedik sonuçlara ulaşılabiliyor. Yazar Alexander Devriendt oyunu tasarlarken, seçimleri bir boks ringine benzetmişti. Ben sahnelerken daha farklı bir yorumu tercih ettim. Seçim denen şey sizin de söylediğiniz gibi show business'in bir parçası. Bu yüzden oraya kırmızısı çok baskın bir perde ekledim mesela. Şu bile yeterli buna ikna olmak için, ABD'nin en tartışılan başkanlarından Ronald Reagan eski bir Hollywood aktörüydü. Oyunun başındaki Ormandaki Ayı hikayesi onun seçim propagandası için hazırlanan reklam filminden alındı mesela. Ormanda bir ayı var. Birileri görüyor, birileri görmüyor. Bazılarına göre ehlileşmiş, bazılarına göre kötücül ve tehlikeli. Kimin haklı olduğundan kimse tam olarak emin değilse, o ayı kadar kuvvetli olmak daha emniyetli bir yol sayılmaz mı? Tabii orada gerçekten bir ayı varsa. Ormandaki ayı, Sovyetler'i simgeliyordu, Reagan da insanların en derin şüphelerini, korkularını harekete geçirmişti. Başkan olmasını buna borçluydu. Her neyse, ben de sahnede manipülasyon ve imitasyonun had safhada olduğu bir ortam yaratmaya çalıştım ve bunların, etkilenmeye zaten çok açık kişiler olan seçmenleri nereye taşıyabileceğini göstermeyi denedim. Siz 6 dediniz ama oyunda 7'inci bir karakter var; seçmen. Seyirciler çıkıp giderse ya da kalır ama oy vermeyi reddederlerse oyunun hiçbir şekilde ilerlemesi mümkün değil. Kesinlikle. Seyirci profiline göre... Seyirciler her gece aynı değil ki atılan oyuncuların sıralaması aynı kalsın. Dövüş Gecesi hayran olunacak türden zorlu bir çalışma. Oyunun ilerlemesi için seyircinin oylarına göre belirlenen sayısız kombinasyon var. Anladığım kadarıyla, oyuncular da bu olası kombinasyonları gözeterek çalışmış ezberlerini. Bu açıdan gerçekten bizi zorlayan ama çalışırken de çok zevk aldığımız bir oyun oldu. Eğer seçim sonrasında seyirci sayısı azalırsa bunu görmek isterim. Seyirci sayısındaki iniş çıkışlar ve dalgalanmalar da ilgimi çekiyor. Sırf bu oyunda değil, her oyunda... Hele bu, bence hiç zamana ve mekana hapis bir oyun değil. Bu oyunun mekanı ve Türkiye'yle ilişkisi benim için bir nevi sosyoloji laboratuarı... Seyirci seçimlerden sonra da artık başka bir zihinle, başka türlü bir deneyimi tecrübe etmiş olarak gelecek. O yüzden oyunla alakalı seçimlerin sonrasında yaşanacakları da merak ediyorum açıkçası."} {"url": "https://egoistokur.com/dunya-belki-gercekten-kotu-bir-yer-ama-hayat-degi", "text": "Her zaman çok ilgili ve meraklıydım. Bilgimin yoğun olduğunu söyleyemem elbette. Daha çok sezgiye, kalbe dayanan bir bağ içindeydim sanırım. Tuhaf bir babaanneyle büyüdüm. Balkonda deniz anası beslerdik. Özel bir şerbet yapardık sonra, kötü ruhları uzaklaştırsın diye. Piyano kursundan kaçıp camiye gitmiştim bir gün. Ailem kriz geçirdi tabii beni arayıp bulamayınca. Camideki çocukların elindeki kitaptan gördüğüm tek duayı yazmıştım kağıda: Peygamberi rüyada görme duası. Bilinmeyen, sırlı ve gizemli şeyler bazı ruhları çeker. Dinlerle ilgili şeyler, özellikle de dualar da bana çok sürprizli geliyor. Dua ederken, kimseye anlatamadığın şeyleri döküyorsun. Günah olarak gördüklerini, hata diye tekrarladıklarını veya sende eksik olanı, gelmesini dilediğini... O yüzden sanırım insan en çok dualarında kendisi oluyor. Nihai olarak cahil olduğum konusunda kendimi ikna etmeye çalışıyorum sanırım. Didiklemeyi bırakmaya çalışıyorum ki bu benim için çok zor gerçekten. Hakikatin bilgiyle gelmeyeceğine inandım. Bir hayvanı tanımak için parçalarına ayırdığında onu yok etmiş oluyorsun. Yani öğreniyorsun ama sonlandırarak... Dünyayı anlamaya çalışmak da beni mutsuz kıldı. O yüzden şimdilik kendimden elimden geldiğince iyi, barışçıl bir ruh yaratmaya çalışıyorum. Hayır, şunu anladım sadece: İnsana duyduğum aşk bu dünyayaya dair merakımı, endişelerimi, korkularımı geçirmez belki ama daha az tedirgin yaşamamı sağlar. Hep teselli, hep teselli... Kalbinin içinde sinekkuşu besleyenlere ithaf ediyorsun kitabını. Yasak olduğu iddia edilen aşklara da ithaf edecekmişsin ama sonra üzerini çizmişsin o cümlenin, neden? Üzerini çizdiğin başka cümleler de var o sayfada. Çünkü yasak aşk kavramı sözlüklerden kalkarsa, yani onu kelimelerle ifade etmezsek artık, daha rahat ederiz bence. İthaf kısmını kitap bitince düşündüm. İlk kitabımda kimlere teşekkür ettiysem, bir bir çıktılar hayatımdan. O yüzden ithafların uğursuzluğuna inamaya başladım. Diğer yandan üzerlerini çizmiş de olsam oradaki ithafların hepsi aklımdan geçen şeylerdi. Otoriteye, hükmedene karşı gelen şiirler zaten. Politikanın ve toplumun aşka kıyıcı davranmasına tahammülüm yok. Öte yandan Yine de Amindeki tüm şiirleri yaşanamayan aşklara adayamazdım. Çünkü kitapta sadece insana duyulan aşk yok. Özellikle ortasından itibaren biraz daha kaçık bir hal alıyor şiirler ve karakter düzenin biçimlendirdiği aklından feragat ederek kendi ütopyasını kurmaya başlıyor. En sonda da Allah'la konuşması var. Çünkü kendi yarattığı aşk mitinin dağılışını seyrediyor, kıyametine tanık oluyor bir bakıma. Ve o kutsal günde yalnızca kalbi dile geliyor. İşte tam da orada, yasak olan hiçbir şey yok artık. Kalben özgür. Seninle geceyarıları Twitter'da kitap falı, şiir falı bakıyoruz, kahve falı hayalimizi gerçekleştiremedik ama o da olacak yakında. 2013 yazında, kanaldayken, bir kadın geldi yanıma ve fal bakmak istediğini söyledi bana. Sonra da fincanı hiç kaldırmadan, okumaya, olanı biteni anlatmaya başladı. Bazı bağlar vardır, görünmez değildir; apaçık ve ortadadır. Tümünü anlattı bana gerçekten. Yaşadığım aşk için de Olmayacak duaya amin diyorsun dedi. Olsun, yine de amin... diye cevap verdim. Oradan geliyor kitabın adı. İmkansız gibi görünen her şeye yazıldı bu şiirler aslında. Acı ve şiddettin yanında o yüzden hep bir ironi ve umut var. Bunun için çaba gösterdim. Kapak tercihim bilinçliydi. Neon ışıklarıyla Yine de Amin yazıyor. İslamiyet'in ve Allah'ın adının altında dönen her türlü ahlaksızlığa ve sömürüye tepkimi göstermek için seçtim bunu. Antikacılar Sokağı önemli. Türk Sanat Müziği çalıyor ve sokak çaycılarındaki çay 1 Lira... Ben o sokağı keşfettiğimde gerçekten üç insan oturuyorduk sanırım ve tüm yaz boyunca o taburelerde şiir yazmıştım, onlarca bardak çay tüketip. İşten çıktığım bir gün, ayakkabılarımı çıkarmış Antikacılar Sokağı'nda yürüyordum. Böyle anlatınca mutsuz bir kadın sanılacağım, halbuki benim için çok güzel bir gündür. Her neyse, orada gramofoncu bir abi var, taş plak tamiri yapıyor... Beni görüp dükkanına çağırdı. Birlikte piknik tüpünde çay demleyip Zeki Müren dinledik. O gün hayatımın geri kalanında da bu sokağı çok seveceğimi anladım. Hani bazı insanlar kendi evlerinden başka yerde uyuyamaz ya, ben de sanırım Kadıköy'den başka yerde aşık olamıyorum. En iyi yardımcı katil ödülünü alan kişiye gelince, ödülünü aldı, sahneden indi. Evet, fonda He shot me down, bang, bang! çalıyordu. O başlık aslında bir porno yönetmeninin repliğinden esinlenme. Ahlaki değerlere aykırı düşen bir sistem var Türkiye'de, aşkta... Hiçbirimiz kendi hayatımıza karşı dürüst değiliz sanki. Şiirler bir hikayeyle ilerlediği için o şiir daha çok bir kapanış metni. Az önce sözünü ettiğim gibi son üç şiirde zaten karakter kendi ölümüne, kıyamete ve ahiret gününe şahit oluyor. İnsana duyduğu aşk sona eriyor ve Kur'anda yazıldığı gibi tüm organları dile geliyor... Aslında yalnızca kalbi... Orada Allah'ın susması, var olmadığı anlamına gelmiyor, aksine... O yüzden zaten Kalbim Ziggurat adıyla geçiyor karakter. Aşk zaten Babil Kulesi gibi. Yeri ve göğü birbirine bağlamak için, yaratıcıya ulaşmak için bir şeyi yapılandırıyorsun. Sonunda yalnızca kelimeler kalıyor. Belki de doğuyor. Ben en çok da insan kalbine inanıyorum. Bir gün onu keşfedeceğiz, o yüzden de şimdilik oyalandığımız hikayeler yaşıyoruz."} {"url": "https://egoistokur.com/dunyanin-sairi-uskudarda-iste-bunlar-hep-sii", "text": "9 Nisan'da başlayan ve Türkiye'nin yanı sıra, Arjantin, Suriye, Birleşik Arap Emirlikleri, Almanya, Arnavutluk, Ürdün, Kuzey İrlanda, ABD, Fas, Güney Afrika, İzlanda, Makedonya, Macaristan, İngiltere, Jamaika'dan 33 şairi İstabullularla buluşturan II. Uluslararası Üsküdar Şiir Festivali, 16 Nisan'a kadar sürüyor. Üsküdar Belediyesi'nin düzenlediği festivale katılan bizden isimler arasında Mustafa Muharrem, Cevdet Karal, Hayriye Ünal, Baki Ayhan T., Eren Safi, Adem Turan ve Sıddık Ertaş var. Dünyadan konuklara gelince... Ürdünlü şair Hisham Bustani, Kuzey İrlandalı şair, romancı Nick Laird, Jamaikalı şair, müzisyen Mutabaruka, Suriyeli şair, aktivist Ammar Rajab Tabbab ve Birleşik Arap Emirlikleri modernist edebiyatının güçlü isimlerinden şair, yönetmen Nucum el-Ganim ilk akla gelenler.. Jamaica doğumlu bu karizması yüksek Rastafarian şair, aynı zamanda müzisyen ve aktör. Şiirinde cinsiyetçilik, siyaset, ayrımcılık, yoksulluk, ırk ve din meseleleriyle ilgileniyor. Festival direktörü İsmail Kılıçarslan'dan öğrendiğime göre, etkinlik boyunca burada olacak hatta 16 Nisan'daki kapanış gecesinde, grubu High Times Band'le bir de konser verecek. Mutabaruka'nın gerçek adı Allan Hope ama dünya onu seçtiği Rwanda dilindeki ismiyle tanıyor. Hayranları içinse sadece Muta... Müzisyenliğinden bahis açıldığında, Şarkıcı falan değilim diyor. Fakat ne yaparsınız ki uzun uzun konuştuğumda insanların sıkıldığını fark ediyorum ve ara sıra şarkılar söyleyerek onları canlandırıyorum. Altın zincirleri ve renkli giyimiyle dikkat çeken Muta şarkılarında, Yeni Dünya'nın siyah Amerikalılarla ilgili politikalarını eleştiriyor, kimi zaman da mesajlarının daha iyi anlaşılması için dramatik gösteriler yapıyor, mesela boynundaki zincirleri sert bir hareketle söküp çıkarıyor. Onu Üsküdar'da dinlemek ve izlemek ilginç bir deneyim olacak. İrlanda şiirinin William Butler Yeats'ten sonraki en büyük ismi olduğu söylenen Nobel ödüllü Seamus Heaney'nin övgüyle bahsettiği Nick Laird, şiirleri ve romanlarıyla birçok önemli ödülün sahibi oldu. Şair olarak Seamus Heaney, romandaysa Ian McEwan ve Nick Hornby'ye hayran. Esas mesleği olan avukatlığı terk ederek geçtiği edebiyata şiirle başlamış olsa da, çocukluğu 1990'ların başında, Kuzey İrlanda'nın o en belalı döneminde, yani İrlandalıların Na Triobloidi adını verdiği iç savaş sırasında geçen Belfastlı genç romancılar kuşağının en önemli temsilcilerinden biri aynı zamanda. Öfkenin itici bir güç olduğu muhakkak. Eh, benim gezegenim de Mars zaten. Go Giants adlı kitabımda, ölümü ne şekilde efsaneleştirdiğimizi, onu nasıl bir ideaya dönüştürdüğümüzü anlatıyorum. Ölüm soyut bir idea değildir, tam tersi şüphe götürmeyecek kadar fiziksel ve somut bir şeydir. Ben de işte şiirlerimde sözde trajedilerin yarattığı gerçek acılarla ilgileniyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/dunyayi-degistiren-birkac-ozel-ked", "text": "Kediler için 'nankör' diyenlere sakın inanmayın. 'Gamsız' diyenlere ara sıra inanabilirsiniz. Zira dünya kedilerin çevresinde döner ve tabaklarında yiyecek, kutularında temiz kum olduğu ve tabii ki sevilip okşandıkları müddetçe başkalarının ne yaptığını, ne dediğini, ne düşündüğünü pek umursamazlar. Ona başrolü vermek istedim. Benim kitaptan derlediğim listenin ilk kedisi Koko olsun... Bir gün onun hikayesini daha uzun anlatacağım, bunu hak ediyor. 1976'da California'nın Woodside kasabasında doğan Koko, Noam Chomsky'nin dil kuramından yola çıkılarak 'konuşma' yeteneği kazandırılan ilk gorildi. 1000'i aşkın işaret dili simgesi öğrendi ve fiziksel ihtiyaçlarından ruh haline varana kadar her şeyi anlatmak için kullandı. Koko, 1984'te doğum gününde armağan olarak kedi istediğini yine işaret diliyle anlattı. Önüne bir sürü yavru getirdiler ve o, kuyruksuz, gri ve ondan ürkmeyen yavruyu seçti, adını da Hep Top koydu. Onu aylarca kucakladı, öptü, bebek goril gibi sırtında taşıdı. Birlikte oynadılar. Hep Top günün birinde araba altında kaldığında Koko'yu teselli etmek mümkün olmadı. Günlerce ağladı, işaret diliyle bakıcılarına kaybından duyduğu üzüntüyü anlatmaya çalıştı. Sürekli işaret diliyle Kedi uyku diyor, Ağla, üzgün, kaş çatık işaretlerini yapıyordu. Küçük arkadaşının ölümüne duyduğu derin tepki tartışılmazdı. Keder sözcüğünü işaretle anlatamasa bile büyük bir kedere gömüldüğüne kuşku yoktu. Schrödinger'in kedisi, kuantum fiziği araştırmalarında dev bir sıçrama yarattı. Fizikçi ve ilahiyatçı Dr. Albert Schweitzer kedisi Sızı sol kolunda uyuyakaldığında kendiliğinden kalkıp gidene kadar kolunu kıpırdatmazdı. Tıpkı Hz. Muhammed'in sevgili kedisi Müezza'ya yaptığı gibi. Kedi Beerbohm, 1970'lerden 90'ların sonuna kadar Londra'nın West End bölgesindeki Gielgud Tiyatrosu'nda fare avcısı olarak 27 yıl çalıştı. Her oyunda en azından bir kere sahne ışıklarında belirmeyi severdi. Ölümü Time'da, Guardian'da bile haber oldu. Besteci Scarlatti, Fa Minör Füg'üne çalışırken, kedisi klavsenin üzerinde gezinmeye başlamış ve çıkan sesler Scarlatti'nin o kadar hoşuna gitmiş ki, bunları da bestesine katmış. Eser bugün Kedi Fügü olarak anılıyor. Kedi maması 9 Lives'ın sözcüsü Kedi Morris'i biliyor musunuz? Bir gün bir sokak kedisi açık pencereden firma sahibinin mutfağına dalıp yerdeki kedi mamalarına iştahla saldırmış. Tesadüfen içeri giren adam da onu fotoğraflamış. Görüntü öyle inandırıcıymış ki, tarihin en başarılı reklam kampanyası yaratılmış. 9 Lives reklamlarında hala aynı kedinin resimleri kullanılıyor. Sarman Orangey beyazperdede göründükten kısa süre sonra süperstar oldu. En ünlü filmiyse başrolü Audrey Hepburn'le paylaştığı Tiffany'de Kahvaltıydı. Hatta buradaki rolüyle hayvan dünyasının Oscar'ı olan Patsy Ödülü'nü bile kazanmıştı. Yerçekimini keşfeden matematikçi Sir Isaac Newton ikide bir bahçeye çıkmak isteyen kedisine kapıyı açmaktan sıkılınca bir cihaz icat etti. Halen pet shop'ların gözdesi olan 'kedi kapısı' böyle ortaya çıktı. Ünlü bilim adamı Nikola Tesla elektrik üzerine mühim keşiflerini kedisi Macek'in tüylerinin karanlıkta hafif bir ışık saçtığını fark ettiğinde gerçekleştirdi. Kartopu adlı Kanadalı kedi unutulmuş birkaç tüyüyle polisin aylardır peşinde olduğu bir katilin yakalanmasını sağlamış hatta adli tıp alanında devrime yol açmış. F. D. C. Willard adlı kedi ise düşük enerji fiziği hakkında bir araştırma raporuna sahibiyle birlikte imza atmış. 2006'da İngiltere'de, ansızın gelen sara nöbetleri yüzünden hiç evden çıkamayan bir adamın imdadına kedisi Tee Cee yetişti. Tee Cee nöbetleri yarım saat önceden sezerek sahibini uyarabiliyordu. Yılın Cankurtaran Kedisi Ödülünü de o aldı. 15. yüzyılda yaşayan Sir Henry Wyatt zindana atıldığında bir sokak kedisi ona güvercin taşıyarak aç kalmamasını sağladı. Kediye Wyatt'ın yemekçisi ünvanı takıldı. Sir Henry sonradan çok zengin oldu ve kedileri hep çok sevdi. ABD'li diplomat J. K. Galbraith, 1960'larda Hindistan'da elçilik yaparken kedisinin adının Ahmed olduğu öğrenilince, işler karıştı. Ahmed Hz. Muhammed'in isimlerinden biriydi. Durum Müslümanlığa hakaret olarak algılandığı için Pakistan'da ayaklanma çıktı. Amerikan binaları taşlandı, ABD'li personel saldırıya uğradı, mollalar Galbraith'in kellesini istediler. Kedinin adı değiştirilinceye kadar kriz sürdü. Glasgow'daki Halk Sarayı'nda 11 yıl fare avcılığı yapan Kir Pas, 1990'da emekli oldu. Sendika kartı da vardı. Müze personeli onu önce Ulusal ve Yerel Hükümet Memurları Derneği'ne mavi yakalı işçi olarak kaydetmek istemiş ama başvuru reddedilmişti. Bunun üzerine Genel Belediye Kazan İşçileri Sendikası Kir-Pas'ı saflarına katmaktan çok mutlu oldu. 1988'de İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher'ın evinde fare avlayan Humphrey, basın tarafından pencere önüne yuva yapan serçenin yavrularını öldürmekle suçlandı. Hükümet, suçlamaları resmi bir açıklama ve sert bir dille reddetti. Yıllar sonra yeni başbakan Tony Blair'in karısı Cherie onu istemeyince, kedicik taşrada yaşlı bir çiftin yanına gönderilecekti. 1983'te müzisyen David Sutch Kudurmuş Canavarın Resmi Zıpırlık Partisi adlı bir siyası parti kurdu ve başkanlığına da kedisi Mandu'yu getirdi. Karacık adlı kedi konuşma özgürlüğü için yasal olarak dava açtı. Nasıl yaptığını merak ediyorsanız, sahibine sorun. Merak ederiz tabii. Hem sinemada, edebiyatta ve gerçek hayatta da hep öyle olmamış, herkes karşı kahramanların büyüsüne kapılmamış mı? Fakat insan anti'lerle kedi anti'ler arasındaki fark büyük: İnsanlar ne yaptıklarının daima farkındalar. Burada konu edilen kediler ise ne yaptıklarından tamamen bihaber. Hem zaten onlar aslında kötülük mötülük bilmiyorlar ki. Tıpkı yazmış olduğunuz gibi, kediler nankör değildir ama gamsız olabilir, bu konuda haklısınız. Kediler gerçekten en sevimli ve tatlı hayvanlardandır."} {"url": "https://egoistokur.com/dunyayi-istiyorsan-eger-okuyan-bir-kizla-ci", "text": "Dünyayı istiyorsan OKUYAN bir kızla çık! İnternette küçük çaplı bir fenomene dönüşen bir yazı var. Rosemarie Urquico diye bir genç kadın yazmış. Öyle tatlı, öyle dokunaklı bir şekilde matrak ki Rosemarie'nin kim olduğunu feci merak ettim. Minik blogundan anladığım kadarıyla şiir, viski-kola ve kareoke seviyor, Mariah Carey gibi şarkı söyleyebilmek istiyor, bir de kovboy şapkalarına bayılıyor. Okuyan bir kızla çık. Parasını kıyafet yerine kitaplara yatıran bir kızla çık. Kitapları yüzünden dolabına sığamaz o. Okuyacağı kitapların listesini yapan, 12 yaşından beri kütüphane kartı olan bir kızla çık. Okuyan bir kız bul. Okuyan bir kız olduğunu çantasında her zaman okuduğu bir kitap bulunmasından anlayabilirsin. Kitapçıda, sevgiyle raflara bakan ve aradığı kitabı bulduğunda sessizce çığlık atandır o. Sahafta, eski bir kitabın sayfalarını koklayan fıstığı gördün mü? İşte o okurdur. Hele sayfalar sararmışsa kesinlikle dayanamazlar. Kahvecide beklerken okuyan kızdır o. Fincanını dikizlersen, sütsüz kremasının yüzdüğünü görürsün çünkü o çoktan dalmıştır kitaba. Yazarın yarattığı dünyada kaybolmuştur. Sen de bir sandalye çek yanına. Sana ters ters bakabilir çünkü okuyan kızların çoğu rahatsız edilmek istemezler. Ona kitabı sevip sevmediğini sor. Ona yeni bir kahve ısmarla. Murakami hakkında ne düşündüğünü söyle. Kardeşliğin ilk bölümünü bitirip bitiremediğini öğren. Joyce'un Ulysses'ini anladığını söylüyorsa entelektüel görünmeye çalışıyor demektir. Alice'i seviyor mu yoksa Alice mi olmak istiyor, bunu sor. Okuyan bir kızla çıkmak kolaydır. Doğum gününde, yılbaşında ve yıldönümlerinde ona kitap alabilirsin. Ona sözcükler hediye et, şiirlerden şarkılardan hediye sözcükler. Ona Neruda, Pound, Sexton, Cummings hediye et. Kelimelerin aşk olduğuna inandığını bilsin. Gerçekle kitaplardaki gerçeği ayırt edebilir ama yine de yaşamını biraz da olsa, en sevdiği kitaptakine benzetmeye çalışacaktır. Bunda senin suçun yok. Bir biçimde, bunu deneyecektir. Ona yalan söyle. Sözdiziminden anlıyorsa, yalan söyleme ihtiyacını anlayacaktır. Sözcüklerin ardında başka şeyler var: niyet, değer, ayrıntılar, diyalog. Dünyanın sonu olmayacaktır. Onu bırak. Çünkü okuyan bir kız çöküşlerin her zaman zirveyle biteceğini bilir. Çünkü her şeyin bir sonu olduğunu bilir. Hikayenin devamını her zaman yazabilirsin. Tekrar tekrar başlayabilir ve hala kahraman olarak kalabilirsin. Bu hayatta bir iki kötü adama yer vardır. Olmadığın her şey için neden korkasın ki? Okuyan kızlar bilirler ki tıpkı karakterler gibi insanlar da gelişebilirler. Twilight serisi istisnadır. Eğer okuyan bir kız bulursan, yanından ayırma/ayrılma. Gecenin bir yarısında, kitabı göğsüne yaslamış ağlarken bulabilirsin onu, bu durumda ona çay yap ve sarıl. Onu birkaç saatliğine kaybedebilirsin ancak her zaman sana dönecektir. Kitaptaki karakterler gerçekmiş gibi konuşacaktır, çünkü bir anlık da olsa, gerçektirler. Ona bir sıcak hava balonunda ya da bir rock konserinde evlenme teklif et. Ya da bir dahaki hastalığında gelişigüzel bir şekilde. Skype üzerinden teklif et. O kadar sıkı gülümseyeceksin ki neden hala kalbinin infilak etmemiş ve göğsünün kan içinde kalmamış olduğunu merak edeceksin. Yaşam öykünüzü yazacaksınız, garip isimli ve garip beğenileri olan çocuklarınız olacak. Çocuklarınıza Şapkalı Kediyi ve Aslan'ı aynı gün izletebilir. Yaşlılığınızın kışında birlikte yürüyeceksiniz ve sen botlarındaki karı temizlerken, o mırıldanarak Keats okuyacak ezberinden. Okuyan bir kızla çık çünkü bunu hak ediyorsun. Hayal edilebilen en renkli hayatı sana verebilecek bir kıza layıksın. Eğer ona sadece monotonluk, kayıp saatler ve yarım yamalak öneriler verebileceksen, yalnız kalman daha hayırlı. Eğer dünyayı ve onun ardındaki dünyaları istiyorsan, okuyan bir kızla çık. Ya da iyisi mi, yazan bir kızla çık sen. Bu yazı aslında Charles Warnke tarafından yazılan ve gerçekten de komik You Should Date An Illiterate Girl, yazısına cevaben yazılmış. Belki okumak istersiniz diye altta linkini vermeye çalıştım. Bunu da biri cevirse de yayinlasaniz çok güzel olur. Okuyan ve okumakla kalmayıp yazan bi kızla henüz ismi koyulmamış bir ilişkim varken karşıma çıkan bu yazıdan ötürü hem Rosemarie ablaya, hem türkçeleştiren Onur abiye, hemde okumamı sağladığınız için size teşekkürü borç bilirim. Çok güzel! Yeni konuların çevirisini bekliyoruz. Okuyan kız zeki kızdır ve bu çağın çekiliciliği zekadır."} {"url": "https://egoistokur.com/duru-goru-kolektif-bilincalti-golge-ve-uykusuzla", "text": "Gülşah Elikbank çok sevdiğim bir arkadaşım. Onu bir yazar olarak benim için özel yapan şeyse fantastik edebiyata duyduğu aşkla karışık tutku. O kendini en çok bu dünyayla başka dünyalar arasında mekik dokurken özgür hissediyor. Uykusuzlar, bazılarının deyimiyle de Düş Gezginleri; insanların rüyalarına sızabilen, gerek görürlerse rüyalarda düzenlemeler yapabilen hatta dünyayı ilgilendiren bir mesele varsa; rüyayı tamamen değiştirebilen bir ırk. Aslında evrende yaşayan onlarca ırktan biri ama, 1946'da bir Uykusuz'un insan bir kadına aşık olmasıyla farklı bir mücadele içine giriyorlar. O zamana kadar kadınları yalnızca rahimlerine yerleşmek ve yeniden doğmak için kullanmışlar. Oysa aşk; her şeyi değiştiriyor. Üstelik aldıkları ceza, insanların sol omzuna sürgün edilmek oluyor ve onlara göre bu, başlarına gelebilecek en kötü şey. Evet, ben üç farklı rüyadan söz ediyorum. Bunlardan ilki, günün tortusu dediğimiz, günlük yaşamdan zihnimize sızan önemsiz rüyalar, bir nevi aklın kendini rahatlatma, boşalma yolu... İkincisi duru görü, yani haberci, uyarıcı, hikmetli rüyalar. Sonuncusu ise, bilinçli görülebilen rüyalar, lucid dreaming diye de bilinen ve Oneironot'ların başarabildiği bir rüya çeşidi. Freud'un somnium, oraculum ve visio olarak ele aldığı rüyalara ben, insanlığın kendi düş evreninden bakarak yaklaştım. Gölge benim için hep bir simge olmuştur. Karanlık yanımızın simgesi. İçimizde iyilik kadar, kötülük de var çünkü ve yok sayarak bunu değiştiremeyiz. İnsan, kötülük yapma potansiyeli en yüksek varlık. Ama gölge ortadan kaybolursa, geriye bizden de pek bir şey kalmıyor, eksiliyoruz. Kötülükle yüzleşip onu eğitmek, ehlileştirmek gerek. Ölmeden önce ölünüz, sözü bana hep bunu düşündürür. Özgür olduğumuzu düşündüğümüz şu dünyada, hayatımızı ne kadar çok şeyin sınırladığını fark ettiğimizde, insanın isyan edesi geliyor. Fantastik edebiyat, biraz sağ gösterip sol vurmaya benziyor. Çok farklı bir evren kurguladığını düşünüyorlar, aslında sen sadece sihirbazlar gibi ilgiyi başka yere çekip, eleştirmek istediğin sistemi en çarpıcı şekilde yerden yere vuruyorsun. Tıpkı distopyalar gibi. Ben de bir kadın olarak, özgür yazma ve fantezi kurma hakkımı fantastik edebiyatta kullanıyorum. Evet, çocukluk yıllarımdan beri duru görüye sahibim. Özellikle uyarıcı birçok rüya gördüm, bunlar birebir çıkan, saatiyle, yeriyle beni uyaran rüyalardı. Özellikle depremler ve tanıdığım kişilerin ölümü konusunda... Fakat bu, insanı oldukça rahatsız eden bir yeti. Bilinçli rüya görme konusu ise sonradan hayatıma girdi, bunu çok geç öğrendim yani. Daha erken keşfetme şansım olsaydı, hayatımda çok şey değişirdi. Şu ana kadar 3-4 kez bilinçli rüya görmeyi başardım yani rüyanın içindeyken rüyada olduğumu anlayarak rüyayı yönettim ve sonlandırdım. Bu çok fazla çalışma gerektiren bir yöntem. Uykusuzlar'ın satır aralarında, bunların ipuçlarını da paylaştım okurla. Jung'un fikirlerini kendime Freud'dan daha yakın buluyorum. Freud birçok kavramı cinsellikle, kadın-erkek ilişkisindeki sorunları da anne-baba üzerinden çözmeye çabalamıştır ama Jung, daha geniş perspektiften bakar. Kolektif bilinçaltından yani ruhsal kalıtımdan söz eder. Edindiğimiz tüm bilgilerin bir yerde depolandığını ve bizim bu bilgilerle dünyaya geldiğimizi söyler. Bunun bilincine direkt varamasak da sezmemiz mümkündür. Her yeni neslin ileriye giden atılımlar yapabilmesi, hayatta kalma güdüsünü ve başarısını arttırması bence buna bağlı. Romanda da, geçmiş nesillerden aktarılan bir kehanetten söz ediyorum, rüyalar aracılığıyla nesilden nesile geçen bir bilgi bu ve bilgiye sahip olan bile bunu taşıdığının, bir aracı olduğunun farkında değil. İlk olarak, Uykusuzlar adını romanıma koymayı düşündüğümü belirtip, İnci Aral'ın fikrini ve onayını aldım. Romanı okuması ve beğenerek beni cesaretlendirmesi, sonrasında da arka kapak yazısını yazması, tarifsiz bir mutluluk. Yazdığı her romana, öyküye hayran olduğum bir yazarın onayını almak, bana bir nevi el vermesi; özgüvenimi tazeledi. Fantastik bir metnin, böyle bir ustadan onay alması, okur için de önemli olmalı, diye düşünüyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/durul-ve-yagmur-taylan-biz-depreme-hazirlanmiyoruz-onu-bekliyoru", "text": "İkinci filmleri Küçük Kıyamet'le ilgili söyleşimizde, Taylan Kardeşler politize korku sinemasını, paranormal olayları, hayaletleri, bir cehennem tasarımı olarak aileyi, aynı şehri paylaştığımız insanlara duyduğumuz şiddetli güvensizliği, tatil düşlerini ve iş yeri kabuslarını anlatmışlardı. Çok güzel röportaj olmuştu, okumalısınız. DURUL TAYLAN: Çok hesapladığımız bir şey değil bu aslında. Biraz öyle denk geldi. Hem 'Okul' ve 'Küçük Kıyamet' de doğrudan korku sinemasının içinde yer alıyor sayılmaz. 'Okul' bir hayalet hikayesi gibi görünüyor ama sonunda öyle olmadığı anlaşılıyor. 'Küçük Kıyamet' de öyle... Yine de korku sineması, sevdiğimiz, meraklı olduğumuz bir tür, çünkü biz hayata çok materyalist bir yerden bakmıyoruz. YAĞMUR TAYLAN: Daha bilinemezci bir yerden bakıyoruz. Ben tıp öğrenimi gördüm, Durul makine mühendisliği okudu. Bilime olan bağlılığımıza rağmen hep bir şeylerin eksik kaldığını hissettik hayatımızda ve paranormale ilgi duyduk. Psikolojide bile Freud'dan çok Jung'un yazdıklarını okuyoruz, mitoloji ilgimizi çekiyor... Ama merakımızın sebebini biz de tam olarak çözmüş değiliz. Hayatı açıklarken bilim tek başına yeterli gelmediği için başka şeylere ihtiyaç duyuyoruzdur belki de. Felsefe, psikoloji, sosyoloji, yani başka kaynaklar... Bunlar arasında paranormal de var. Astrologları kızdırmak istemem ama burçlar seviyesinde değil bizim ilgimiz. YAĞMUR TAYLAN: Kesinlikle öyle. Varoluşumuzun sırrını biraz olsun açıklamaya yardımcı olacak, kendimizi biraz daha iyi hissettirebilecek türden bir paranormale ilgi duyuyoruz biz. DURUL TAYLAN: Filmlerimizde inanmadığımız bir şeye yer vermiyoruz. Mesela ben hiç hayalet görmedim, yani öldükten sonra burayı ziyaret edenlere rastlamadım. Ama hayaletlere inanmasam da hayalet görenlere inanıyorum ben. Hayalet dediğimiz şey, sandığımızdan başka bir şeydir belki, ne biliyoruz? Sonuçta hayalet hikayeleri eski çağlara uzanıyor. Demek ki kolektif bilinçdışımıza ait bir arketip aslında. Dolayısıyla hayalet yoktur demek bir şey, 'hayalet fenomeni' yoktur demek başka bir şey. YAĞMUR TAYLAN: Öte yandan korku, insanın yaşamını sürdürmesi, sağ kalması için gerekli bir duygu. Korktuğumuz şeyler, başımıza gelebilecek şeylere temkinli yaklaşmamızı sağlıyor. DURUL TAYLAN: Mitolojinin işlevini şimdi sinema üstleniyor. On binlerce yıl önce mağaralarda hikaye anlatırlarmış, şimdi karanlık sinema salonlarında film seyrediyorlar. Kutsal kitaplarda da birçok korku hikayesi var. Hepsi insanın evrene duyduğu korkuyu anlatıyor. Kendimizi yalnız ve korunmasız hissediyoruz ve korkular üreterek ayakta kalmanın yollarını arıyoruz. DURUL TAYLAN: Tatil birçok anlama geliyor: Şehirden kaçmak, o boğucu atmosferden kurtulmak, sevdiklerimizle baş başa kalmak, onlarla şehirde denediğimiz ama bir türlü beceremediğimiz ilişkileri kurmak, çocuklarımızla daha çok vakit geçirmek, işimizden kurtulmak... İş ortamında geçen bir korku filmi çekebiliriz bir gün, çünkü bizim için iş hayatı tam bir cehennem. Aslında korku, sadece ormanda vahşi hayvanlarla baş başa kalmakla alakalı bir şey değil, insanın varlığına yönelik fiziksel ya da manevi her türlü tehdidi de içeriyor. 35 katlı bir plazanın 18. katında bütün gün çalışmak da cehennem. Hem işsiz kalmaktan korkuyorsun hem de nasıl olsa ertesi gün oraya gideceğini, kurtuluş olmadığını biliyorsun... Tatil de bizim için cennet adı verilen bir cehennem. Sorunlarından kaçıp rahat etmek için gidiyorsun ama öyle bir rahatlık yok. YAĞMUR TAYLAN: Tatil köyünde geçen süper bir korku filmi yapabiliriz ve hakikaten korkunç olur. Şehirli insana çevresindekilerle binlerce yıl önce olduğu gibi samimi ilişkiler kurabileceği yanılsaması veren tatil köyleri var. Adı niçin köy? Kapalı çünkü, etraftan yalıtılmış; marketi var, havuzu var, animatörü eğlendiricisi var... Ama gerçekte tam anlamıyla bir cehennem. DURUL TAYLAN: Sorunlu bir evlilik izliyorsunuz ama bunun altı çizili değil, çünkü zaten evlilik böyle bir şey... Bilinçdışına bastırılmış korkular, yaşanmamış şeyler, aileye ilişkin imgeler, düşünceler... Biz kolektif bir alana dokunmayı, çok özel bir aile anlatmamayı tercih ettik. Bence on yıl sonra her evlilik cehenneme dönüşüyor. Başka seçenek var mı derseniz, hayır, henüz yok. İnsanlık şimdilik daha iyi bir çözüm üretemedi. Cehennem olarak aile. Tamam, aile bir cehennem ama bana kalırsa asıl cehennem aileye bulunan alternatifler. Komün hayatı mesela ya da eş değiştirme grupları... Hayata karşı bir direnme noktası da denebilir aile için. YAĞMUR TAYLAN: Aile sosyal bir şey, kültürel bir şey ve topu topu birkaç yüzyıllık bir şey. Oysa annelik homo sapiens olarak var olduğumuz günden beri ayakta kalan bir güdü. Babayla çok işimiz olmadı bizim filmde, o yüzden önce baba öldü. YAĞMUR TAYLAN: Biz bir aile hatta o ailenin içinde bir karakter seçtik ve onunla anlatmaya çalıştık felaketin ne anlama geldiğini. Deprem bölümlerini son derece minimal kullandık. Felaketin korkunçluğunu değil, karakterimizin felaketle yüzleşmesini göstermek istedik. Asıl karakterimiz seyirciydi. Herkesin kendi ölüm korkusuyla yüzleştiği anı göstermek istedik. bir de bizce insanın asıl korktuğu şey kendi ölümü değil, sevdiklerinin ölümü. Kıyamet diye bir kavram var. Dünyanın sonu. Tuhaf. Bitecek bu hayat. İnsanoğlu kendi ölümünü düşünmüş ama bir taraftan da evrendeki tüm hayatın bittiğini hayal etmiş. Doğduğumuz andan itibaren öleceğimizi biliyoruz ama evrendeki her şeyin öleceğini anı da hayal ediyoruz. DURUL TAYLAN: Bir şey olacak duygusu bir şey oldu duygusundan daha güçlü bence, o yüzden büyük kıyamet bir yanıyla daha az korkulacak bir şey. Bize gelince; şahsi olarak büyük kıyamete inanmıyoruz ama küçük kıyamet var. Oluyor. Ölünüyor. Arkadaşlarımız ölüyor. Sevdiğimiz insanlar ölüyor. Tanıdığımız biri bile olması gerekmiyor ölenin, uzaktan sevdiğimiz ve bir şekilde ruhsal ilişki kurduğumuz insanlar ölüyor. Küçük küçük kıyametleri hep yaşıyoruz. Düşün işte, biriyle samimi oluyorsun, çok seviyorsun onu, onunla yaşıyorsun. Sonra gün geliyor, artık görüşmemeye başlıyorsunuz. Yani o insan ölüyor senin için. Daha kötüsü sen onun için ölüyorsun... Ya da onun büyüdüğünü görüyorsun, geçmişte tanıdığın o insan değişiyor; ölmüş oluyor bir bakıma. Değişmek de ölüm. Donuk bir karakter Bilge, yaşıyor gibi göründüğü zamanlar aslında sadece ölüm tehdidini hissettiği zamanlar. Bu, 'ölüm borcundan kaçmak için hayatın kredisini reddedenlerden' söz eden Otto Rank'i hatırlattı bana. Aşırı temkinli Bilge ölüm korkusu yüzünden hayatını dolu dolu yaşamıyordu belki de... Ama her şeyin bitmek üzere olduğu anda tüm enerjisini toplayarak çocuklarını kurtardı. YAĞMUR TAYLAN: Doğru bir tespit. Filmin tezi bu, anlattığı en önemli şey. Ayrıca bu tip bir hissediş modern insanda çok yaygın görünen bir durum, mutsuzluğumuzun temel sebeplerinden... Bu açıdan Hazreti Muhammed'in 'Bugün ölecekmiş gibi ibadet et, hiç ölmeyecekmiş gibi çalış' lafı çok önemli. Bence bunu tam olarak anlamadan insanın hayatını iyi yaşamasına imkan yok. Hem hayatı sonuna kadar yaşayacaksın hem de ölümü kabulleneceksin... Ne kadar kabullenirsen ölümü, hayatı da o kadar kabulleniyorsun. Ölümden uzaklaştıkça, hayatında da o derece mutsuz oluyorsun. Hayatı unutuyorsun. DURUL TAYLAN: Bilge sadece ölümden değil, hayattan da uzak. Kendini şehirden soyutlamış, hep pencereden bakıyor. Özellikle yapay bir manzara olsun, şehir tablo gibi dursun istedik. Ama İstanbul tablo değil, aksine hayatın ta kendisi. Ölümden kaçmak ve bu uğurda yaşamamayı seçmek de çok soyut bir şey değil. Kapkaççılardan, tinercilerden, hırsızlardan; alt sınıfa ait olanlardan korkmamız gerektiği telkin ediliyor bize. Niçin diye durup düşünmek lazım. Kapkaççılık diye bir şey tabii var ama bundan korkarak yaşayan bir nörotik kadın tipi de var. Kapkaççılardan korkmak, insanlardan korkmak anlamına geliyor, seninle aynı şehirde yaşayanlardan korkmak anlamına geliyor. DURUL TAYLAN: Yönetmen için de empatidir. Bir sahne çekerken karakterlere kızıyorsanız ya da onlar için üzülüyorsanız, sorun yok demektir. Ama yönetmenin oyuncudan farkı şudur: Oyuncu yalnızca oynadığı karakterle empati kurar, yönetmense filmdeki tüm karakterlerle! Biraz daha ağır bir durum. YAĞMUR TAYLAN: Dünyada üç beş kent var çok şiddetli deprem beklenen. İstanbul, San Fransisco ve Tokyo'yla birlikte depremi bekleyen üç büyük şehirden biri. Tokyo'daki hazırlıklar müthiş, çok etkileyici. San Fransisco da hazır depreme. Bizdeyse hiçbir şey yok. Biz hazırlanmıyoruz, sadece bekliyoruz. Filmle birlikte seyirci İstanbul'a dair düşünsün istedik biraz. Çünkü bu şehir kaotik bir yer, burada düşünmek bile çok zor. DURUL TAYLAN: Ayrıca birkaç şey daha var. Bir, bu söyleşiyi okuyanlar fluoridli diş macunları kullanmasınlar artık. Araştırıp baksınlar. Biz evde homoepatik macunları kullanıyoruz, ötekileri eve sokmuyoruz. İki, kolalı içeçeklerin formülleri hala belli değil, o yüzden hemen içeriği açıklansın. Üç, Batu'ya kulak versinler. Filmimizdeki tek bilinçli karakter o çünkü. Biz, gençlere güveniyoruz. Bilge'den, Zeki'den yana umudumuz pek yok. Çok alegorik konuşuyorum ama onların yapabilecekleri tek şey ölümü kabullenmek ve ölmek. YAĞMUR TAYLAN: Bizim kuşağın çocuklarına söyleyebileceği tek şey var: Anneyle baba sizi çok seviyor!"} {"url": "https://egoistokur.com/dususten-sonra-insan-olmanin-kiyiciligi-ve-istirab", "text": "Düşüşten Sonra, Selim İleri'nin, geçirdiği beyin kanamasının ardından ölüme dokunduğu zamanların kitabı. Bir bilinmezliğe gitti, döndü, sonra da yazdı, daha doğrusu anlattı. Anlattığı ölüm değildi ama, zihninde bu ölümle yakınlaşma deneyiminden ötürü daha da berraklaşan hayattı... Bu süreçte yanında hep Burcu Aktaş vardı; soran, dinleyen ve aktaran olarak... İkisi arasında ilham verici bir yol arkadaşlığı oluştu. Okuyacağınız röportaj benim için çok önemli... Daha önce Burcu'yu Selim'den dinlemiştim ama bu kez Selim'i Burcu'dan dinleyecektim. Haliyle ona yıllardan beri süregelen dostluklarını, daha da önemlisi bu kitap vesilesiyle oluşan yol arkadaşlıklarını sordum. Araya girip bir anımı anlatıyorum, Selim İleri'yle serin bir güz akşamında buluştuğumuzu ve ilerleyen saatlerde Burcu'nun o sıralar yeni çıkan romanı Vahşi Şeyler için Kimse fark etmemiş olabilir ama Mualla karakterini Burcu benden esinlenerek yazdı, dediğini... Çocuk edebiyatımızda bir benzeri olmadığına inandığım ve çok sevdiğim Vahşi Şeyler'in seksen beş buçuk yaşındaki kahramanı Mualla için O, bizi birbirimize yaklaştırdı. Daha doğrusu, Selim Bey Vahşi Şeyler'i okuduktan sonra ben öyle hissettim, diyor Burcu. Düşüşten Sonra kuşkusuz daha da yakınlaştırmış onları, bir yakın gözlüğü vazifesi görmüş bir bakıma, Burcu'nun Selim İleri ile ilgili bildikleri, hissettikleri o sırada köklerini bulmuş. Selim İleri bana göre başka birçok şey olmasının yanı sıra edebiyatımızda hakkaniyetin, merhametin de simgesidir. Çocukken yumurta kabuğundan kasap kağıdına kadar pek çok şeyi saklayan, ipte kalmış mandalların yağmur altında üşüdüğüne, parçalanmış kağıtların canının yandığına inanan İleri, büyük bir yazar ve aynı zamanda olağanüstü duyarlı, vicdanlı bir insandır. Bir özelliği de unutmamasıdır. Hafızası kuvvetlidir; başkalarının önemsemeden geçeceği şeyleri hatırlamakla kalmaz, onlara adeta sondaj yapar, yani yüzeyi kazır, korkusuzca derinlere iner. Burcu'ya Selim'in sadece kendi anılarına değil başkalarınınkilere de bu kadar büyük bir saygıyla yaklaşmasından ne öğrenmemiz gerektiğini soruyorum. Kitabın adını Selim Bey koydu. O bu ismi bulana dek karşılıklı çok isim düşündük aslında ama içimize sinmedi hiçbiri. Eledik, eledik, derken bir gün, kayda başlamadan önce, Selim Bey bir kağıt parçası uzattı. Okudum, çarpılıp kaldım. Hastane günlerinde hatta sadece o günlerde değil, hayatı boyunca aklına ve kalbine üşüşen kişileri, geçmişten gelen kahkahaları, sessizlikleri, ağlayışları düşündüm hemen. Dediğiniz gibi, gerçekten, Selim İleri'nin edebiyatı hatta biraz daha ileri gideyim hayatı için de yol gösterici bir yanı var bu alt başlığın. Kitapta, Ölümcül bir olayla karşılaşınca yaşamla bağın sıfıra iniyor, diyor. Tecrübesi çok ağır bir olay sonrası söylenmiş bir cümle bu. Sorunuzun cevabı da burada, yaşama ait hissetmemekte saklı sanki. Yazmak kısmına gelirsem... Bana göre Selim Bey'de yazmak neredeyse içgüdüsel bir şey. Yaşamını çepeçevre edebiyatla sarmalamış ve yaşamından/yaşamdan edebi ürünler çıkarmış. Öyle ki terzinin bir kumaştan yelek, pantolon, ceket çıkarması kadar doğal. En zor soru! Nasıl anlatayım... Fikir ve duygu yağmuru dinmeyen bir kitap Düşüşten Sonra. Bu yüzden kitabı yazarken kimi zaman o yağmurda istemediğim halde sırılsıklam ıslandım, kimi zaman üşümeye aldırmadan kendimi o yağmura teslim ettim, kimi zaman da altına saklanacağım bir saçak aradım. İnsan olmanın ne demek olduğunu düşünmem açısından bildiklerimden başka yollar gösterdi bana Düşüşten Sonra. En çok da, insanın olduğu gibi yaşayabilmesinin hayatiyetini tarifi imkansız bir şekilde anlattı bana bu kitap."} {"url": "https://egoistokur.com/ebru-akkas-kuseyri-turuncu-teyzeyi-anlatiyo", "text": "Birdenbire değil, usul usul ortaya çıktı. Aslında her şey Sevin Okyay'ın ondan istenen bir yazıyı Ben yazamam ama Ebru yazar demesiyle başladı. On seneyi geçti. Çocuk kitaplarıyla bu kadar haşır neşir olup çocuk edebiyatı sahasındaki önemli insanlarla çalışınca yazmam konusunda cesaretlendirmeleri ve telkinleri beni yönlendirdi. Süper Baba dizisinin tretmanlığını yapan, İkinci Bahar'ın senaryosunu yazan ve sevdiğim birçok çocuk kitabın da yazarı olan Muharrem Buhara bir gün Benden daha fazla kitap isteme, kendin yazmaya başla diyerek beni bir nevi görevlendirdi. Ben de sorumluluk hissettim. Diğer yandan da aklımda fantastik kitapları çok seven ve gerçek hayatında bir ağaçla kitaplardaki gibi bir dünya kurmak isteyen bir çocuğun hikayesi vardı. Kitaplardaki hayat ile gerçek hayatın çarpışmasını, sonunda çocuğun ayaklarının yere basmasını anlatmak istiyordum. O hikayeyi sonraya sakladım ama derdi onunla aynı olan Turuncu Teyze ortaya çıktı. Çocukların düz mantığı, oyun sevgisi ve maalesef zamanlarını anne babalarıyla değil de başkalarıyla geçirmek durumunda kalmalarını da biraz dert etmemin payı var elbet. Çocukları anlamaya çalışmakla hayatı anlamaya çalışmak arasındaki şaşırtıcı paralellik, insanı verimli kılıyor. Merak nereye yönelirse verim orada çiçekleniyor. Ben çocukları ve renkli dünyalarını seviyorum, diyelim. Onlara öğretmeye değil, onlardan öğrenmeye hevesliyim. Turuncu Teyze hayali biri. Benim hayatımda böyle bir komşu teyzem pek olmadı. Fakat geniş ve beraber zaman geçirmeyi seven, yakın yaşayan çekirdek ailelerden oluşan büyük bir ailede büyüdüm. Aslında Turuncu Teyze özellikle kentlerde yitmekte olan bir toplumsal değerle ilgili galiba. Bir çocuğu karşılıksız seven bir yabancı... Ülkemizde, dünyada çocukların üzerine çöken karabasan, Alilere göz kulak olacak Turuncu Teyzelerin yavaş yavaş hayatımızdan çekilmesiyle ilgili bence. Evet, yeğenim Bade, uzun bir süre beni halası olarak değil de oyun arkadaşı olarak gördü. Halen de öyle. Aslında anne babası onun rahatlığı ve geleceği için uzun mesailere katlanırken biz Bade ile saklambaç oynadık, masaların altına girdik, sonra birilerinin bizi bulmasını bekledik. Kitaplarla dolu bir evim olduğu için çoğunlukla kütüphanecilik oynadık. Kitap okumayı ve kitapların mülkiyetini de sevdi. Bununla birlikte sevmediğini söyleyecek kadar dürüst, beğenisini paylaşacak kadar samimi bir kitap eleştirmeni oldu benim için. Ufkumu genişletti. Çocuklarla iyi ilişki kurmanın bir reçetesi var mı bilmiyorum ama yeğenimle ilişkimden yola çıkarak bir şeyler söyleyeceksem o da şu olur; yalan söylemedim, çocuklara verilen sözlerin tutulması gerektiğini bildiğim için tutamayacağım hiçbir söz vermedim, samimi oldum, her şeyi anlayabileceğini düşündüğüm için açıkladım ve bunları yaparken onun boyuna inmeye gayret ettim. Tüm bunlar hayatımın en acımasız eleştirilerini 6 yaş altındaki çocuklardan almamı engellemedi tabii. Vaghar ile Can Çocuk Yayınları'nda çalışırken tanıştık. Çizgilerini çok beğeniyordum. Sadece çizgilerinin değil aklının ve kalbinin de güzel olduğunu anladım zamanla. Samimiyetimizin ilerlemesinde 30 kelimeyi geçmeyen Farsçamın payı da var sanırım. Turuncu Teyze'ye dostluğumuzun mütevazı bir ürünü diyebilirim. Burada Sarıgaga Yayınları'nın kurucusu Esra Okutan'ı anmadan geçemeyeceğim. Bize inanıp heyecanımızı paylaştığı için kısa diyeceğimiz bir sürede yayımlandı kitap. Aslında bizim memlekette yazar ile çizerin birlikte çalışması pek mümkün olmuyor. Yazarlar birden patron kesiliverdiği için sağlıklı bir ilişki kurulamıyor. Genelde yayınevi yönetiyor bu ilişkiyi. Yazarın özel bir ricası yoksa kitabı kimin resimleyeceğini, kitapta kaç resim olacağı yayınevi belirliyor. Yazarın özellikle resmedilmesini istediği sahneler varsa, eşkal verilmişse onlar kitap çizere gönderilirken belirtiliyor. Turuncu Teyze özeline gelirsek; metni tamamladıktan bir süre sonra Vaghar'a bahsettim. Sevmezse, gözünde canlandıramazsa çalışmaya başlamaması konusunda ondan söz aldıktan sonra metni gönderdim. Okuduktan sonra tamam dedi. O zaman ben resmin de bir hikayesi olsun dedim. Mesela kitaptaki kedi Vaghar'ın hikayesinde var, benim yazdığımda değil. Ali'ye evin duvarına resim çizmek gibi yaramazlıkları da Vaghar yaptırdı. Bir de dost olunca kitapta sadece ikimizin anlamlandırdığı şeyler de yer aldı. Mesela Turuncu Teyze, Ali'ye Shaun Tan'ın Eric adlı kitabını okuyor; ikimiz de o kitabı çok seviyoruz. Ali'nin altına saklandığı masanın üzerinde bir sukulent var; o da benim Vaghar'a hediye ettiğim sanseveria. Saklambaç oynadıkları sayfaları kısa buldular, oyun biraz daha sürse daha iyi olurmuş. Yazar bir arkadaşımın kızı Güney ise Babamın kitapları daha kalın oluyor, diyerek metni kısa bulduğunu söyledi. Ama okuma etkinliklerinde kitabı sonuna kadar merakla dinlediklerini görüyorum, bu da beni mutlu ediyor. Kip Kardeşler ve Mercan Adasını bir solukta okuduğumu hatırlıyorum. Karpatlar Şatosunu da... Milliyet Kitap'ın yayımladığı mavi ciltli kitapların bazılarını da çok sevmiştim. Fakat çocukluğuma damga vuran kitap on bir, on iki yaşındayken okuduğum Lermontov'un Zamanımızın Bir Kahramanı oldu. Çocuk kitapları editörü olduğun için hala bu tarz kitapları çok okuduğunu tahmin etsem de bir yetişkin olarak okuma zevklerin, tercihlerin nasıl değişti diye sormak istiyorum. Çocuk kitapları elbette ilk tercihim. Fakat kütüphanemde hatırı sayılır miktarda öykü var. İlk gençliğimden beri de sıkı bir polisiye okuruyum. Kitap, bir ekip işi. Yazarı, yayın yönetmeni, koordinatörü, editörü, tasarımcısı hepsi bir bütün. Ekip çalışmasına kıymet verenlerle bir araya geldiğinizde işin tüm zorluklarına değiyor ve ortaya çıkan kitap insanı mutlu ediyor. Diğer türlü her şey zorlaşıyor. Güzel bir ürün ortaya koyduğunuzda ve bu kitap pazarlama duvarına tosladığında da içi burkuluyor insanın. Yayınevlerinin kar etmek üzere kurulmuş birer şirket olduğu ve kitabın da bir meta olduğu gerçeğini hatırlatıyor. Bir de yeni dosya başvurusunda bulunan yazar adaylarının sabırsızlığı var. Herkes öncelik kendinde olsun istiyor ve hemen yanıt alamayınca senden kötüsü olmuyor. Bir parıltı gördüğünüz, ne yapmak istediğini anladığınız ama bir yerde tıkandığını düşündüğünüz yazar adaylarına bazı okuma önerileri yaptığınızda Ben yazıyorum, pek okumuyorum mesnetsiz özgüvenle karşılık vermeleri de beni şaşırtmaya devam ediyor. İşin başka bir yönü ise birlikte çalıştığınız yazarların kitabı ile ilgili yazarına Keşke daha iyi bir editörlük alsaymışsınız temennisinde bulunan diğer editörler. Aslında egoları bir yana bırakıp sahanın ileri gitmesi için bir şeyler yapmak varken böyle işlerle uğraşılıyor maalesef. Çocuk kitabı editörlerinin sayısının artması lazım. Macmillan, dünyanın en büyük ve en eski yayıncılarından biri, aynı zamanda kitapları çocuk klasikleri arasında olan Lewis Carroll ve Rudyard Kipling gibi büyük yazarların da yayıncısı, ilk kez 1918'de çocuk kitapları editörü istihdam etmeye başlamış. Onu daha sonra diğer yayıncılar izlemiş. Bizse yolun başındayız. Anatole France, Çocuklar için yazdığınız zaman ayrı bir eda kullanmayın; iyi düşünün ve çok iyi yazın. Canlı, engin ve ihtişamlı olun, diyerek aslında nelerin gözetilmesi gerektiğini çok güzel söylemiş. İyi bir çocuk kitabını yetişkinler de okuyabilmeli, okurken zevk alabilmeli. Çocukların birer okur olduğunu unutuyoruz. Onlar bizim fikirlerimizi aşılayacağımız fidanlar değil, sevme sevmeme hakkı olan, güzelden zevk alabilen bireyler. Çocuk yayıncılığı sektörü gün geçtikçe büyüyor. 17 milyona yaklaşan çocuk ve genç bir nüfusu olduğu düşünülürse bu çok doğal. Yaklaşık 800 yayınevi çocuk ve gençlik kitapları yayımlıyor. 2014 yılında 7 bin çocuk ve gençlik kitabı yayımlanmış. Çocuk yayıncılığında para var diyerek bu işe giren, kaliteyi düşürenlerin sayısı da az değil. Telif haklarının satıldığı Bologna Çocuk Kitapları Fuarı'nda Bu diziyi birinci sınıflara çakarız, bir de kızlara pembiş kitaplar bulduk mu tamam diyen yayıncılara rastlamak mümkün olabiliyor. Kendi ideolojisine göre çocuk yetiştirmek, ahlak dersi vermek ve illa bir şey öğretmek gayesi ile yazılan birçok kitap mevcut piyasada. Maalesef öncelik edebiyata verilmiyor. Diğer yanda dişinden tırnağından artırıp gerçekten görsel ve edebi zenginliği olan kitapları yayımlamaya gayret eden butik yayınevleri var. Sadece ticarete odaklamayan, yılda 150 kitap yayımlıyorsa bunun en azından yüzde beşinin artistik denebilecek tarzda kitaplardan oluşmasını dikkat eden ve bu riski alabilecek çocuk kitapları yayıncılarımız olsun isterim."} {"url": "https://egoistokur.com/ece-dorsay-kalbim-nefes-aldi-mevsim-degist", "text": "Geceme el at dedim Tanrıça'sına cennetin. Karanlığın her zaman düşleri kandırdığı klişesinin savaşçıları gibiyik. Kornasına basmadan korkularımızın, direksiyonu bırakmıyorduk. Fren yapmaya niyetimiz yoktu ama hızlı da sürmyorduk, etrafımızdaki her görüntünün, güneş ışığının, yağmur damlalarının, sisin tadına varıyorduk sonuna kadar. Temize çekmek ister gibi hayatı, her lezzeti tadar gibi ruhlarımızdaki, sevginin sofrasını kurar gibi birbirimize, sürükleniyorduk bilinmeyene. Dur diye bağırdım karanlığa, sen yeterince yer kapladın hayatımızda, biraz da ışıklara bırak yerini. Zaten yerli yersiz düşüyorsun ruhumuza, bari hayatımızın tümünü kaplama. Bunu içten söyleyince karanlık biraz kenara çekildi. Yer verdi ışığa ve bir çocuk kahkasına benzeyen yaşama sevincine. İnsanın insana ihtiyacı var, aksini iddia eden yalancı ya da cahildir, tecrübesizdir. Beklerken, kendi içsel sarayını kurmak da mühimdi tabii, muhtaç olmadan sevmekti güzel olan. Beyninden ve kalbinden tüm düşünceler, hisler bir çığ gbi düşüyor, sel gibi akıyor, gün ışığı gibi aydınlatıyordu yolunu. Endişelerin yerini almıştı umutlar, şükran duyguları Kendine yardım etme kitapları gibi klişe ve zavallı bir dünyada hapsolmamıştı ruhu çünkü insanın kendi içindeki doğayı, Tanrı parçacığını keşfetmesi, ancak sevgisinin aktığı denizden karşılığını alınca gerçekleşiyordu. Kendini kaybetmiş bir şairin dizelerinden ziyade kendini bulmuş bir şairin dizeleriydi adeta. Belki kendini kaybetmek, kendini bulmanın başlangıcıydı. Çıplak bir ruhun itirafları gibi okumak mümkün bu yazıyı ama aslında tüm hisler an'lıktır, tekrarları sıklaştıkça ve bu hisler hayata hakim olmaya başladıkça kalıcı olabilirler ancak. Endişenin esir aldığı ağır bir çağda, tüm naifliğiyle, kalpteki romantik şairin ruhsal, hayati devrime inancını koruyabilmek en maharetli ve zor ama kıymetli yolun taşlarıydı."} {"url": "https://egoistokur.com/ece-dorsay-yazdi-havuzd", "text": "Elinde kılıcı atının üzerinde ilerleyen Don Kişot gibiyim demişti yıllar önce. Kimseye benzemeyen müziği, karakteri ve seçimleriyle bence hala öyle. Eh, neticede Şablonlara uymamak, zor yoldan gitmek ve kendi gibi olmayı seçmek de politik bir duruş demişti yine o yıllar önceki röportajda. Kıvırcık saçlarıyla suya daldı. Havuzun bir ucundan diğerine yüzdü. Saçlarını at kuyruğu yapmıştı. Bir erkek için epey uzun saçlıydı. Böyle klişelere meydan okuyordu ama uzun saçın da rock çı etiketinden kurtulamıyordu. Havuza her daldığında günün tüm ağırlığını unutup, sıska vücudunu yeniden doğmuş gibi hissediyordu. Suya olan sevgisi, annesinin onu çocukken her gün yıkamasıyla başlamıştı. Önceleri nefret ettiği suya iyice bağışıklık kazanmış nerdeyse suyla bütünleşmişti. Yine boydan boya tüm havuzu, su altından katetmek istiyordu, önce nefes egzersizleri yaptı. Suyla çocuk gibi oynadı. Havuzda kimse yokken keyif aldığı bir lükstü bu. Küçük oyunlar... Suyun dalgalanmalarını seyretti. Aklından tüm sevdiği ve ayrıldığı insanların yüzleri geçti. Kimisi erkek kimisi kadındı. Kimisi havuz suyu kadar berraktı. Her uzun dalış yaptığında, geçmişiyle yüzleşiyordu. Bir yüz belki bir çizik yok olur kalbinden diye umuyordu. Ayaklarını taşlara sağlam bastı. Havuzun sığ tarafından derinine dalacaktı. Aşka dalmak da böyle değil miydi? Derinlik ve sığlık kavramlarını kalbinin havuzunda yüzdürüyordu, gerçek dalış belki kurtarır küllerinden geçmişindeki yüzlerin diye düşünüyordu. Hayatının kulvarlarından geçen her yüz onu bugün olduğu kişi yapmıştı. Kısaca hepsi önemliydi. Her birinin oyukları vardı gözlerinde. Göz bebekleri su altında irileşti. Kafasını sudan çıkardığında bir ses duydu. Sesin sahibi tanıdıktı. Uzun yıllardır görmediği ama özlemini derin bir ağrıyla çektiği eski sevgilisini gördü. Su altında bilincini yitirip hayal gördüğünü düşündü. Çok net bir hgörüntü vardı karşısında. Eski sevgilisi kırmızı sörf şortuyla havuz kenarına oturdu ve bacaklarını suya uzattı. Tam bir esmer güzeli erkekti. Kısa saçlarının dalgası alnına dökülüyordu. Alper diye seslenip ona doğru yüzdü heyecanla. Kollarını bir anda Alper'in bacaklarına yasladı. Alper başını eğmiş ona sinsi sinsi gülümsüyordu. Burada ne işin var dedi Alper'e. Alper seni görmek istedim dedi. Bunca yıldır nerdeydin diye soramadan donakaldı. Alper saçlarını okşamaya başladı. Kadınlarda bulamadığı bütünlüğü Alper'de bulmıştu ve onu hiç unutamamıştı. Havlusunu alıp soyunma odasına gittiğinde Alper ortadan kaybolmuştu. Kollarında az önce ağladığı bu güzel adam O'nı hayata döndürmek için mi belirmişti, peki şimdi nerdeydi? Havuza her gün geldi ama Alper', bir daha göremedi. Bilinç altıyla üzerinin birbirine karıştığı, aldığı mutluluk haplarının etkisinin havuz suyuyla karıştığı bir seraptı belki hepsi, belki de gerçekti. Hem ne fark ederdi ki, iyileştirici, dönüştürücü bir an yaşamıştı."} {"url": "https://egoistokur.com/ece-dorsaydan-kirik-kalplere-sahane-sarkila", "text": "Ece Dorsay'ı biliyorsunuz. Yürek yakan bir müzisyendir. Dahası çocukluk kahramanım Atilla Dorsay'ın kızıdır. En önemlisi sevilesi bir insandır. İşin tuhafı, onunla henüz tanışmıyoruz. Yani birbirimizi hiç görmedik. Ama uzun süredir arkadaşız. İnternet üzerinden... Yakında nihayet görüşebileceğimizi hissediyorum. Egoist Okur için Ece'den de bir Efkar Karması istemezsem içim rahat etmezdi. İyi ki yapmışım. Öyle güzel şarkılar seçmiş ki. Hele kapanışı favori şarkımla yapması büyük incelik."} {"url": "https://egoistokur.com/ece-gamze-aticinin-cok-renkli-dunyasinda-dolasiyoru", "text": "Hiper zeki, çok akıllı ve iştahla okuyan bir genç kadın Ece Gamze Atıcı. Genç edebiyatçılar içinde kalemi en kuvvetli olanlardan biri aynı zamanda. Nar, Adem Aynası, Sevdiğini Öldürmek Bizde Aile Geleneği adlı birbirinden şahane romanları var. Edepsizin El Kitabı adlı kitabını da unutmamak gerek. Ece'yle bir yangında ilk kurtarılacaklar röportajı yapmazsam olmazdı, yaptım da. Üstelik birkaç hafta oldu yapalı ama sonrasında benim hayatımda bir şeyler ters gitti, dahası Egoist Okur'un alt yapısında vahim bir sorun yaşadık. Neyse ki şimdi tüm sorunlar çözüldü ve ben sonunda röportajı yayınlayabiliyorum. Stephen King'in Carrie'sini çok küçük yaşta okuduğumu ve çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Yani onu okurken ben de roman yazma hayalleri kuruyordum. Galiba hayal kısmı oralarda bir yerlerde başladı. Muhtemelen ilkokuldaydım. Yine o dönemi düşündüğümde ilk aklıma gelenler Gümüş Patenler ile Kibritçi Kız. Sonra Zühtü Bayar'ın Filler Mezarlığı var. Peşinden Beyaz Zenciler, Boyalı Kuş derken Steinbeck'in Bitmeyen Kavga'sı okuma uğraşımın başka bir noktaya taşındığı yer diyebilirim. Daha çok ciddiye almaya başladım galiba. Zira sonrası Camus, Sartre, Simone de Beauvoir, Nietzsche, Virginia Woolf, Dostoyevski, Yusuf Atılgan, Latife Tekin, Nazlı Eray, Nilgün Marmara, Kaan İnce falan diye gidiyor... Şiir de çok okurduk biz. Biz dediğim arkadaşlarım ve ben. Hep okuyan, okuduklarını konuşan, yazan çocuklardık. Bizim için bir insanın olabileceği en büyük şey yazardı. Çocukluk insanın yetişkinlik harcı oluyor tabii. Oradaki hayaller insanı şekillendiriyor. Bir sonraki kırılma noktam da Tutunamayanlar'dır. Ya orta sondaydım ya da Lise 1. Sayesinde roman yazmaya karar verdim. Karar da denmez aslında. Ne yapacağımı biliyordum artık. Bir daha sorgulamadım hiç. Biz herhangi bir şeyin kaçırılmadığı, kısıtlanmadığı bir kuşağız galiba. Korku filmleri, Alacakaranlık Kuşakları, kırmızı noktalar, Ömer Seyfettinler falan epey rock & roll bir ortamda çocukluk yaşamışız. Otobüslerde sigara içiliyordu mesela. Bunu iyi ya da kötü bir yerden almıyorum. Dünya başkaydı. Gizli gizli okuduğum bir kitap hatırlamıyorum ama ailemin korku filmi kısıtlaması getirmeyi denediğini ve başarılı olamadığını hatırlıyorum. Çünkü video izlenen döneme denk geldi çocukluğum. Ben korku filmlerini çok seviyordum. Hala severim. Üstelik o zamanlar türün altın yıllarıydı. Aileler çalışıyordu. Biz de kuzenlerim ve arkadaşlarımla bir araya gelir her fırsatta korku filmi izlerdik. Hatta izlediğim korku filmlerini okula giderken servisteki arkadaşlarıma sahne sahne detaylı biçimde anlattığımı hatırlıyorum. Radyo tiyatrosu gibi. Elm Sokağı'nda Kabus 3 anlatmaktan en hoşlandığım filmdi. Hikaye anlatıcılığımın başladığı yer burası olabilir. Kitap çaldım, evet. Ergenlik yıllarında insan sınırlarını zorluyor ya, o döneme ait anılarımda var öyle şeyler. Ama asla ödünç aldığım bir kitaba el koymadım. Prensipleri olan biriyim ben :) Hatta kitap ödünç almayı pek sevmem. Bir an önce geri verme tedirginliğine kapıldığım için gidip satın almayı tercih ederim. Ama benim verdiğim kitaplara el konduğu olmuştur. O yüzden ödünç kitap da vermem. Hediye etmeyi tercih ederim. Rollo May'in Yaratma Cesareti en çok hediye ettiğim kitaptır bu arada. Fazladan olur kitaplığımda ve hoşuna gideceğini düşündüğüm arkadaşlarıma mutlaka veririm. Beni büyüten kitaplardan biridir. İlk romanım Nar'ı yazmaya başlamadan önce en büyük desteği aldığım kitaptır. Kitaplardan yana yaramaz diyebileceğim seçimlerim pek olmuyor galiba. Yaramaz olduğunu düşündüğüm kitapları direkt yarım bırakıyorum. Sen guilty pleasure olarak sordun tabii. Mahcup zevk olarak mı çeviriyoruz onu? Utanç veren zevk falan da olabilir belki. O ihtiyacımı dizilerle, filmlerle gideriyorum. Magazin de severim bir noktaya kadar. İnsan, zihnini dinlendirecek şeylere ihtiyaç duyuyor. Schopenhauer da demiştir bunu benzer bir şeyler. Hemen arkamıza huysuz bir ihtiyar alalım da sözlerimiz sayılsın, değil mi? :) Sürekli entelektüel faaliyet üretemez zihin. Verimli olmaz yani. Dinlenmeye ihtiyaç var. Fakat dijital temsilimizin de olduğu bir çağdayız ya... Hatta analogdan çok dijitaldeyiz. Tüm beğenilerimiz de görünür halde. Ve o beğenilerimiz kimliğimizin önemli bir kısmını oluşturuyor. İnsan diğerlerinin kendisi hakkında ne düşündüğünü haddinden fazla önemsediğinde o kimliğin temsil ettiklerini de çok ciddiye alıyor. Kendi gerçekliğinden uzaklaşıyor yani. Bende yok o his pek. Evlilik ya da yemek programları kadar olmasa da magazin izlerim. Popüler kültür de severim. Zira zihnim yeterince yoruluyor. Bu mahcup zevklerin benden bir şey eksilttiğini hissetmiyorum. Bilakis. İnsanım. İdeal bir saat ve yer yok aslında. Her yerde her saatte okuyabilirim. Kitabın gücüyle ilgili bir şey o. Bir de tabii benim o kitabı okuma arzumla. Yani mükemmel randevu gibi bir şey var benim için. Çok okumak istediğim ve beni içine alıveren bir kitapsa elimdeki, mekan ve zaman kaybolur gider. Bitirene kadar bırakmam elimden. Bunu ilk yaşadığım kitap Tutunamayanlar'dı. Lise 1'deydim galiba. Kitabın atmosferine, kişilerine o kadar bağlanmıştım ki ayrılamıyordum. Her yere onunla gidiyor, kendime bir kuytu bulup okumaya devam ediyordum. O dünyada kalmaya çalışıyordum bir nevi. Ailece gittiğimiz misafirliklerde evde boş oda bulup kitabı okumaya devam ediyordum. Okulda da. Aklımda bir sahne var bununla ilgili. Kimya dersindeyiz. Ben o kocaman kitabı sıranın üstüne koymuş okumaya devam ediyorum. Kimya hocamız geldi. Ne yapıyorsun Ece? dedi. Ben de sanki herkesin yapması gereken buymuş da kimyayla ilgilenerek oyalanıyorlarmış gibi Tutunamayanlarokuyorum hocam, dedim. Ukala da bir çocuktum. Kimya hocası hemen ikna olup Peki diyerek hafif mahcup bir şekilde uzaklaştı. Hissimi geçirmiştim yani. Romanlarla ilgili ilk küçük zaferim olarak kalmış aklımda o an. Edebiyatın yanı sıra dil, felsefe ve psikoloji kitapları var epey. Bir ara benim için kıymetli kitapların eski baskılarını toplardım. Paradise Lost'un çok eski bir baskısı vardır mesela, Avustralya'da bir sahafta bulmuştu yakın bir arkadaşım. Aldığım süper hediyelerden biridir o. Yazarların hayatlarının anlatıldığı kitaplardan bahsedebiliz. Ya da yazarların yazmak üzerine kaleme aldıkları kitaplar var epey. Yazmak çok kendi başına bir iş olduğu için önce gelenlerden anı paylaşımı bana iyi geliyor. Düştüğümde hemen elimden tutan kitaplar onlar oluyor genellikle. Bir de kitap yazdığım bir dönemse kurmaca dışı okumayı tercih ediyorum. O da genelde psikoloji, felsefe, popüler bilim türlerinde oluyor. Bu söyleşide adı geçen yazarların çoğunun tüm eserleri halihazırda vardır. Kütüphanem kaset, cd, plak ve dergi de içerir. Başyapıt olan albümlerin eski, orijinal kayıtları; kült dergilerin eski sayıları -hatta ciltlenmiş halde- vardır. Ama birkaç sene önce kütüphanemi ayıkladım. Benim için çok önemli olan parçalar haricinde her şeyi verdim, dağıttım. Zihnim dijitale geçti. Benim için içeriğin kalitesi önemli. Eğer o baskının sıra dışı bir özelliği yoksa kitabı matbu olarak saklamak artık bir şey ifade etmiyor. O içeriğin orijinal haline en kolay biçimde ulaşmam yeterli. Kütüphanemin küçük bir bölümünde parti malzemeleri, renkli peruklar falan var. Tanımasanız şaşırırsınız belki. Ben pek asla insanı değilim. Fazla büyük geliyor bana asla. Kişisel gelişim türü bana göre değil diyebilirim mesela. Yani şimdiye kadar ilgimi çekmedi. Ama herkesin okuduğu ya da söz ettiği bir şeye bir iki laf edeceksem önce bir bakmayı, okumayı tercih ederim. Zira lisansım İngiliz Dili ve Edebiyatı. Aynı bölümdeniz seninle, malum. Eleştiri dersi aldık. Ayrıca Neden? diye nasıl sorgulanacağını Zeynep Ergun'dan öğrendik. Bir şey hakkında etraflıca konuşmadan önce hem üslup hem de yöntem öğretildi. İlginiz, beğeniniz, zevkinizden bahsetmeniz değil kast ettiğim. Ben bir şeyi eleştirmekten bahsediyorum. Eğer kötüleyeceksem de onu ciddiye alıyorum. Mecbur kalmadıkça yapmamaya çalışıyorum. En azından artık. İlk nesil ekşi sözlük yazarıyım ben. O ihtiyacımı yıllar içinde sözlükte karşılamış olabilirim. Onun yerine beğendiğim, çok hoş bulduğum şeylerden bahsetmeyi tercih ediyorum. İlgi alanıma beğendiklerimi alıyorum yani. Ama eleştiride bulunacaksam da fikrimin altının doldurmaya çabalarım. Bir nevi refleks olarak. Eğitimini aldım çünkü. Öyle düşünmek ve kendini ifade etmek öğretildi. Üniversitede yıllarımız Justify your idea, yani Fikrinizi ispatlayın, cümlesiyle geçti. Diğer bir deyişle, kişisel gelişim yerine psikoloji okumayı tercih ediyorum. Çok da zevk alıyorum. Bilginin derinliğini daha tatmin edici buluyorum çünkü. Murakami sevemiyorum. Benim hoşlandığım, aradığım derinlikten yoksun bir anlatı gibi geliyor. Kitaplarındaki atmosferi anlıyorum, o atmosferin hissinden hoşlanıyorum ama daha iyi olabilecek bir şeylerin günümüz yavanlığına uyarlanmış hali gibi geliyor bana. Kalbimi koyamıyorum yani okurken. Tam heyecanlanmıyorum. Defalarca denedim kötü birer randevu gibi oldu her defasında. Müzik zevkleri hiç birbirininkine uymayan iki insanın müzikten bahsetmesi gibi. Üstelik edebiyatın beni katı gerçeklikten uzaklaştırmasını beklerim. Anlatılan hikayenin ayakları yere basmasın ya da anlatıcı güvenilmez olsun isterim. Ona rağmen olmadı. Bir de Marquez'e bayılmam. Edebiyat dünyasında ona bayılma refleksi var. Bende yok o. O da sohbet etmekten hoşlanacağım biri gibi değil. Benim Hüzünlü Orospularım'ı biraz sevmiştim. Çabuk bitti diye olabilir tabii. Ama sakin olalım, Game of Thrones'u da sevemedim mesela ben. Üç defa falan başlayıp aynı yerde bıraktım diziyi. Hiç çekmedi beni. Ama House of Cards'ı dört-beş kez izlemişimdir baştan sona. Son sezonunu bile müthiş bir zevkle izledim. Jenerik dışında hiç müzik kullanılmayan bir anlatı. Öyle de temiz ve iddialı. Başyapıt. Trevanian daha çok okunmalı gibi geliyor bana yazar olarak. Müthiş buluyorum kendisini. Çocukluğumda da beğendiğim yazarlarla tanışma arzusu olmazdı bende. Şimdi tanışırız da gıcık biri çıkar ve kitaplarından soğurum gibi son derece haklı bir savunmam vardı. Bir tek Trevanian'la tanışmak isterdim. Çok ilginç biriymiş zira. John Wick karakteri sinemada bu kadar sevildiyse -ki ben de bayılıyorum- sebebi Trevanian'ınŞibumi'sidir. Neden kimse bundan bahsetmiyor? Katya'nın Yazı da hala çok etkilendiğim romanlardan biridir. Bitirdiğimde evde yalnızdım ve bütün ışıkları açıp oturmuştum, içim ürperdiği için. Bergman'ın Persona'sını izlediğimde de aynı hisse kapılıyorum. Ya da İbn Arabi okuduğumda. Her biri kendine has bir sarhoşluk yapıyor bende. Her şeyin çok belirsiz ve geçici olduğu bir yerdeyiz. Bahsettiğin duyguyu yakalayamıyorum. Ya da diğer bir deyişle epeydir beni çok etkileyen bir eserle karşılaşmadım. Edebiyattan çıkıp baksam öyle bir film ya da şarkı söyleyemem mesela. Her şey hemen oracıkta tüketilsin diye üretiliyor zaten. Bunu bir eleştiri değil, bir tespit. Derinlik yerine erişilebilirlik, kolay temas var. Daha fazlasının içinde bulunduğumuz zamanda taşınması neredeyse imkansız bir duygu olduğunu düşünüyorum. Aşk gibi. Şimdi olmaz yani. Her şeyin o kadar da büyük olmadığı bir yerde bu da sorun değil aslında. Bizim kuşak ve bizden öncekiler büyük şeylere çok alışkın olduğundan zamanın ruhunu anlamakta ve uyum sağlamakta zorlanıyor. Belki de her şeyin o kadar büyük olmaması şimdilik iyi bir şeydir. Koşullar ve biz bu haldeyken büyük şeylerle ne yapabiliriz ki? Yani bizim de durumumuz yoktur belki. Bir şeyi kaybettik de kimse ne kaybettiğimizi söylüyor ne de neyi kaybettiğimizi. Kalın bir kadife perdenin ardından dünyaya bakmaya çalışıyoruz gibi. Burada bir yerde ertelediğimiz kocaman bir yas var yani. Bütün temaslarımız da yüzeysel bu yüzden. Hem kendimizle hem birbirimizle hem de dünyayla. Çok yorgunuz. Ve bir sürü derdimiz var. Sadece hayatta kalmaya çalışıyoruz. Ölmemek için uğraşıyoruz yani. Yaşamak için değil. Belki bu anlatıldığında kayda değer bir şey anlatılmış gibi hissedebilirim. Belki o zaman iyileşiriz. Şimdi böyle düşününce bir tek White Lotus geliyor aklıma. Derinlikli meselelerin günümüz üslubuyla şahane anlatıldığı bir dizi. Haneke filmi hissi aldım ben o diziden. Bahsettiğin duyguya hitap eden bir iş bana göre. Bunu yapan daha nice güzel iş yapabilir diyebiliyorum ancak. Bir de belki Elena Ferrante keşke Türkiye'de daha çok okunan yazar olsa diyebilirim. Benim için edebiyat hem insan ruhunun derinliklerini kavramayı sağlıyor hem de yaradılıştan, kendi varoluşundan memnuniyet duymanı. Bu iki tema benim için vazgeçilmez. Peşinde olduğum iki duygu aynı zamanda. O yüzden Rollo May'in Yaratma Cesareti'nden bahsettim ama yine anmak isterim burada. Ben bir şeyler yaratacağım, üreteceğim diyen herkes için iyi bir dost bu kitap. Engin Geçtan'ın İnsan Olmak ve Hayat kitaplarını da anmak isterim. İbn Arabi, Mevlana, tasavvufa dair elinize ne geçerse, o memnuniyet ve bütünlük hissini yakalamaya yardımcı olacağını düşünüyorum. Kaba saba gerçeklikten, dünyadan kurtarır. Buradan kurmacaya geçiyorsak herkesin bildiği klasikleri yeniden sayarak sıkıcı olmak istemem. Klasiklerin neden klasik olduklarını hatırlatmak yeterli. Çünkü zamansız ve evrenseller. İnsanı yakalamışlar. Ve belli ki unutulmaz biçimde gözler önüne sermişler. Kaybolduğunuzu hissettiğinizde size kendinizi hatırlatırlar."} {"url": "https://egoistokur.com/ece-irem-dinc-kutuphanem-benim-icin-basli-basina-bir-hazin", "text": "Adalet Ağaoğlu, Olga Tokarczuk, Sevgi Soysal, Sevim Burak ve aralarında şu günlerde adeta bir ağır işçi gibi yazmakta olan Ece İrem Dinç. Küçük yaşta bana okuma alışkanlığını kazandıran annemdi, başlangıçta biraz zoraki olsa da. Çocuklar için dünya klasikleri serisinden pek çok kitap okuduğumu hatırlıyorum. Balonla Beş Hafta, Tom Amca'nın Kulübesi, Küçük Kadınlar ve Monte Cristo gibi... Büyüdükçe İpek Ongun kitaplarına tutuldum. Serra Noyan'ın günlüklerine bayılırdım. Ama benim için en hoş olanı, annemin bana anlattığı kadarıyla, henüz okuma yazma bilmediğim dönemde kendi kitaplarımı hazırlamamdı. Dört-beş yaşlarımdayken tüm gün sayfalarca resim yapar, babam eve gelince de onu bir köşeye oturtup Şimdi ben sana hikayeyi anlatacağım, sen de resimlerin altına yazacaksın dermişim. Öyle de yaparmışız. Geleceğe dair sırlarımızın açık edildiği bir zaman çocukluk. Keşke o ilk ve en saf çocuk öykülerimi okuma şansım olsaydı şimdi, kendime dair kim bilir neler bulurdum içlerinde... Buraya bir favori çocuk kitabımı da eklemek isterim ayrıca, İsveçli yazar Astrid Lindgren'den Pippi Uzunçorap. Ben Pippi ile çocukken olmasa da ilk gençlik yıllarımda tanıştım. Bu dünyada olan her harika şey, ilk önce birinin hayalinde gerçekleşti diyen kızıl örgülü Pippi şahane bir kahramandır. Annemin aşk romanları ayrı bir yerde dururdu. Onlara dokunmazdım. Gizlice okuduğum bir kitap hatırlamıyorum ancak annemle babamın tuttuğu defterleri gizliden kurcalamayı çok severdim. Özellikle babamın şiir defterini sıkça kaçırıp okurdum. Dürüst olmak gerekirse kitap kaçırdığım oldu evet, fakat tamamen iyi niyetle. Çalıştığım bir okulun tavan arasında feci bir ardiye odası vardı. Orada çöp niyetine köşeye atılmış, bir kısmı harap vaziyette çok değerli kitaplar bulmuştum, çoğu 1960'lı yıllarda basılmış İslam klasikleriydi. Mevlana ile Molla Cami'nin birer kitabını temizleyip kendi kütüphaneme kaçırmıştım. Bugün hala beraberiz kendileriyle, yaptığımdan hiç pişman değilim. Fransızların Belle Epoque dediği bir dönem var, 1871-1914 yılları arasını kapsayan bir tür altın çağ. Thomas Mann, Emile Zola, Marcel Proust, Andre Gide gibi yazarların parladığı günler. Bu dönem edebiyatının Türkiye'deki karşılığı Edebiyat-ı Cedide akımı. Benim yaramaz seçimlerim, zaman zaman çağdaşlardan kaçıp kendimi kollarına attığım kitaplar da bu akıma dahil diyebilirim. Sadece aydın kesime seslenen, salon aristokratlarını yücelten, İstanbul sınırlarını aşmayan, illa ki köşklerde ve yalılarda geçen, müzikli diliyle boyuna burjuvaziyi öven bu tür romanları çokça da gülünç bulurum. Seçimimin yaramazlığı zaten bu yüzden. Lamialar, Behlüller, Peykerler... Buram buram Paris parfümleri kokan, saçların Gibson Kız modeli tarandığı, kadınların hiçbir sayfada korsesiz dolaşmadığı bu romanlar insana hoşça vakit geçirtebilir. Biz ailecek severiz Bihter ruhunu. Özel bir saat ya da mekan tercihim pek yoktur, fakat uyumadan önce mutlaka okurum. Bu benim için çok tatlı bir ritüeldir, ince ve gizli bir zevk. Yatağa girmeden evvel telefonumu tamamen kapatırım. Rüyaya dalmadan önce son ve kesintisiz ilişkimin elimdeki kitapla olmasını severim. Bunun her koşulda bilincimi durgunlaştırıp yatıştırdığını birçok defa deneyimledim. Ayrıca çanta tercihlerim de hoşluktan öte her zaman bolca kitap taşımaya yöneliktir. Kitapsız dışarı çıkmam diyebilirim. Bir kafede kahve içerken, bankada sırada beklerken, uçakta veya trende, bulunduğum her mekanda ve bulduğum her vakitte okurum. Kütüphanem benim için başlı başına bir hazine. Açıkça ve gururla söylüyorum ki, en büyük yatırımı daima oraya yaptım ve yapıyorum. Orası bana dünyanın uzayda süzülüp gittiğini hissettiren yer, iç evrenimdeki en büyük tedirginlikleri, açmazları yumuşatan ve duygularımı sürekli yenileyen bir başlangıçlar evi. Şimdilerde kütüphanemin büyük bir kısmı İtalya'da olsa da Türkiye'deki kitaplığım da hiç fena sayılmaz. Doğduğum coğrafyaya çok benzetirim onu, çoğulcu ve hibrit, düzensiz ama bütün. Bana göre kendi uyumunda yansıyan geniş bir aile var orada. Fransız edebiyatı her zaman ağırlıkta, Fransızların o karanlık romantizmini çok severim. Portekizli yazarlar Jose Saramago ve Fernando Pessoa baş tacımdır. Kuzey Avrupa edebiyatının insanın zihninde bir parça bile açıklık bırakmayan bulutlarla kaplı doğası bana çok büyülü gelir. Elias Canetti ve Emil Cioran'ın da tüm kitaplarını toplarım. En sıkıntılı anlarımda içimdeki umudu seferber edenlerse düşsel yönderlerim Adalet Ağaoğlu, Sevim Burak, Sevgi Soysal ve Olga Tokarczuk'dur. Kurgu dışı olarak çoğunlukla astrofizik, egzobiyoloji ve dünya mitolojisi seçkilerim vardır. Dikkatli bakan bir gözü şaşırtacak kitaplara gelince; onlar Büyükada'da yaşadığım yıllardan yadigar, çoğu 1900'lerin başında İbranice ve Fransızca dillerinde kaleme alınmış şiir kitaplarım. Voltaire'in 1906 yılında basılmış Oeuvres completes kitabı sanıyorum kütüphanemin mücevher parçası. O sayfaların rengi, kokusu, bilmem ki nasıl anlatılır... 1906 yılında basılmış bir kitaba dokunmanın duygusu benim açımdan tek başına bir roman konusu esasen. Barbara Cartland'ın 1970'lerde Türkçeye çevrilen son derece acıklı ve cinsiyetçi aşk romanları. Hepsi annemin vefatından sonra kütüphaneme eklenen parçalar. Hikayesini bilmeyen bir göz için şaşırtıcı olabilir diye düşünüyorum. Ben genelde aynı anda birkaç kitap birden okuyorum, hem kurgu hem de kurgu dışı. Murakami'nin Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu kitabını henüz bitirdim. Şu anda Oya Baydar'dan Yazarlarevi Cinayeti romanıyla paralel olarak Güney Koreli kültür kuramcısı Byung-Chul Han'ın Zamanın Kokusu kitabını okuyorum. Öte taraftan İsrailli biyolog Daniel Chamovitz'ın Bitkilerin Bildikleri isimli kitabı da elimin altında. Gelecek günlerde okumak üzere başucuma yığdıklarımsa Murathan Mungan'dan Şairin Romanı, Bulgar yazar Georgi Gospodinov'dan Zaman Sığınağı ve Budapeşte doğumlu Georg Lukacs'dan Roman Kuramı. Daha kitabın adıyla okura çok kesin bir mesaj verme peşinde olan türleri açıkçası hiç sevmiyorum. Şunu yap, böyle davrantonundan seslenen buyurgan yazarları da. Ne elim ne fikrim ne de kalbim bu cins kitaplara asla gitmiyor. Bir de hatırı sayılır bir kimse öldüğünde hemen arkasından yazılan biyografiler beni biraz kızdırıyor. Saf edebiyat duygusunun nemalanma güdüsüyle kirletilmesi gibi geliyor bu bana, hayalciliğin ve edebi emeğin bayağılaştırıldığı durumlar hoş değil. Böylesi kitapları okumaktan kaçınıyorum. Elena Ferrante'den Napoli Romanları serisi benim için bir düş kırıklığıydı. Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım romanı özellikle çok övülmüştü. Bense kitabı yarılayamadım bile. Vitrinde duran kitapları yazarları ikinci sınıftır demek istemiyorum elbette. Ancak büyük reklam bütçeleriyle desteklenen ve ne yazık ki kimi vasıfsız kitaplar birinci mevkii yolcuları gibi lanse ediliyor. Halbuki asıl güzellik diğer tarafta bana kalırsa. Titanik'in üçüncü sınıf mevkiinde yaşanan o muazzam eğlence gibi. İnsanın koşullara rağmen barındırdığı yeterli aydınlığı ve çok gündelik karanlığı bu alt kamara yolcularının yüzlerinde görürüz. Fakat gemi batarken ilk feda edilen de onlardır. Türk edebiyatından aklıma gelen ilk isim Berrak Yurdakul. Elleri Titremeden Ateşi Tutabilene isimli romanını çok büyük bir zevkle okumuştum. Kitabı kapattığımda uzun bir müddet kafamda dönüp durmuştu hikayesi. Kurgu ve üslup beni çok etkilemişti. Halihazırda tanınan bir yazar oluşuna karşın ilerleyen zamanda daha da parlayacağına inanıyorum. Dünya edebiyatından örnek vermek gerekirse, doğrudan Per Petterson derim. 1952, Oslo doğumlu bir yazar kendisi. Elbette dünya çapında ciddi bir üne sahip, fakat Türkiye'de henüz bilinmeye başlandı ismi. Kitapları Metis Yayınları tarafından yayımlanıyor. Banu Gürsaler Syvertsen'in çevirisiyle basılan Benim Durumumdaki Erkekler isimli romanının çokça okunmasını temenni ederim."} {"url": "https://egoistokur.com/ecenin-ozel-tarifi-hayalleri-kisik-ateste-pisirme-sanat", "text": "Böyle bir renkte huzur aramak yersizdi belki. Tam tersi de mümkündü, huzurun olduğu yerde gelişen bir bağ da olabilirdi. En azından, kalbi güzel olan her şeye açıktı. Kıymet bilmeyi hayat görgüsü ve yaşadığı acılar fazlasıyla öğretmişti ona. Daha çok yolu vardı tabii, katetmesi gereken ama yine de şansını kendi yaratmayı öğrenmişti. Taşların yerine oturması için adımlarını vazgeçmeden ama sakince atıp, hayallerini kısık ateşte pişirme sanatını idrak etmişti. Kısık ateşte pişen hayaller, her gün bir bombardımana maruz kalıyordu. Kırgın ruhların halısı olmuştu tüm parıltılı rüyalar. Zarardan dönmek ne kadar zorlaşmıştı ama hala bir umut vardı. Gökyüzünde uçuşan martılara baktı, denizin dalgalarını dinledi, doğanın seslerine sığındı. Kaotik çağrışımların kafayı ve kalbi esir aldığı günlerdi. Coşkular, büyük umutlar bacayı sarmış ama bir yandan da büyük çöküşün alarm sesleri ülkeyi boğmuştu. Kişisel zaferlerin toplumsal çöküşlerle zıtlaştığı dönemler çoktu hayatında. Ne zaman işleri yoluna girse, ülkenin imdat zilleri çalıyordu. Kaderin tuhaf bir cilvesiydi bu. Anarşi ortamlarında mı güneşi doğuyordu, gerçekten akıl sır erdiremiyordu. Kabullenmişti ama bu tuhaflığı. Karışıklık, belki de hayatımın çok sıkıcı durgunluğundan daha iyidir diye düşündü. Böyle bir renkte huzur aramak yersizdi belki. Tam tersi de mümkündü, huzurun olduğu yerde gelişen bir bağ da olabilirdi. En azından, kalbi güzel olan her şeye açıktı. Kıymet bilmeyi hayat görgüsü ve yaşadığı acılar fazlasıyla öğretmişti ona. Daha çok yolu vardı tabii, katetmesi gereken ama yine de şansını kendi yaratmayı öğrenmişti. Taşların yerine oturması için adımlarını vazgeçmeden ama sakince atıp, hayallerini kısık ateşte pişirme sanatını idrak etmişti. Salyaları akan, beyin kanaması geçiren bir ülkenin vatandaşı olmak yeterince zorken, kişisel travmalarını aşmıştı ve ruhunda çiçekli bir bahçe yaratmıştı. Kayıp şehirlerin nüfusları toplamından ibaret bir ruh değildi, diğerleri gibi tüm gün şikayet etmek de istemiyordu. Kaygan bir zeminde yürümeyi göze almadan ulaşamıyordu bazı hislere, bazı kalplere. Gönül gözünü açmadan, aptal önyargıları kırmadan keşfedilemiyordu özel ruhlar... Bunu anlamak ve uygulamak değerli bir yetiydi ve başarmıştı. En azından çok daha yakındı, hayatı boyunca özlemini çektiği duygulara... Fırtınalı bir düzende, zehir saçan insanların birbirine kıydığı yerde kıyma olmamak için sığındı arınmış ruhlara... Arınabilen ruhlar belki de en karanlık tünellerden geçmiş ve aşırılıkları tadıp olgunlaşmış kişilerdeydi. William Blake'in Aşırılık bilgeliğe ulaştırır sözüne inanıyordu. Kendisi aşırılıkları denemese de, en dipleri ve en tepeleri görüp olgunlaşmış insanlara saygısı vardı. Kendisine sahici renkler katabilecek, 3. gözleri açık insanları bulmak ve onları asla bırakmamak en önemsediği başarıydı belki hayatta. Böyle bağlarla ilhamı artıyordu çünkü yaşam bir anlam kazanıyordu. Üretiminin sahiciliği ve verimliliği en fazla böyle bağların varlığında ortaya çıkıyordu. Her zaman üretkendi ama en arınmış halini, köprülerin üzerindeyken yaşıyordu."} {"url": "https://egoistokur.com/edebiyat-dunyasindan-cevap-beklemedigimiz-10-sor", "text": "- - - - - - - - - - Dördüncü sorunun cevabının mutlaka verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Tolga Meriç son derece haklı. Yazım yanlışıyla karşılaşmadığımız bir kitap neredeyse yok gibi. Bir iki yayınevine çok hatalı bulduğum kitaplarla ilgili mail atmış ve e o kadar da olur canım gibi bir tepkiyle karşılaşmıştım. Yayıncılık sektörünün işleyişi konusunda çok bilgi sahibi değilim ama bu konu üzerinde durulması gerekir fikrimce. Kesinlikle haklısın Sibel. Ama bunlardan söz açtığımızda zaten kitap okunmayan ülke diye başlıyorlar ve sen çaresiz kalakalıyorsun."} {"url": "https://egoistokur.com/edebiyat-sagaltiyor-ve-ben-bu-limana-siginiyoru", "text": "Oya Baydar'dan yazmak, yaratıcılık, yazarlık hevesi, yazma tutkusu, sanatçının vasatı aşma kaygısı, zamanın önüne çıkan her şeyi öğüten gücü, edebiyatın metalaşması, sektörün talepleri, medyatik anlamda iştah açan çoksatarlar, büyük kentlerde yuvalanmış masonik edebiyat klikleri, bu dünyada var olmaya çalışan gençlerin önünü kesen ve beğenmediklerini kuyunun dibine iten kibirli editörler, dahası tüm bunların yanında en kalbe dokunanı, baba-evlat ilişkisi üzerine bir roman Yazarlarevi Cinayeti. Yazarlarevi Cinayetinde ben sadece romanın baş kahramanı Yazar'ın edebiyat, edebiyat ortamı, yazma edimi üzerine düşünceleriyle, bir de hikayenin geçtiği Ada'da yaşıyor olmamla varım. Siyasi geçmişim Yazar'ınkinden çok farklı ama o geçmişi sorgulamamda biraz benzerlik bulunabilir belki. Nabokov, Bütün büyük romanlar özünde masaldır, diyor. İlk bakışta bir gerilim romanı gibi görünen Yazarlarevi Cinayetine edebiyatın ve hayatın temel meseleleriyle uğraşan bir masal denebilir mi? Yazar, Şair gibi karakterleriniz birer kavram adeta. Salt kendilerini değil, başka yazarları, şairleri de temsil ediyorlar. Ada da anakaradan bağımsız olma özelliği taşıyan ve kendine has yaşama pratikleri gerektiren düşsel bir yer gibi. Bütün romanlar bir hikaye anlatır, Yazarlarevi Cinayeti de ünlü bir yazarın yeni bir anlatım, yeni bir dil yakalayarak kendini aşma tutkusunun marazi bir saplantıya dönüşerek tehlikeli noktalara varmasını anlatıyor. Romanda gerilim ana unsur değil, metni gerilim üzerine kurmadım ama Yazar'ın kızı, babasının kuşkulu ölümünü araştırırken gerilim de kendiliğinden doğuyor. Asıl gerilim, Yazar'ın iç dünyasında ve kızın babasıyla ilişkisinde yaşanıyor. Yazar veya Şair karakterlerinde çoğu edebiyatçının duygularından, düşüncelerinden, tutkularından, zaaflarından izler olduğu düşüncenize katılıyorum. Ada ise insanlarıyla, yıllar boyunca geçirdiği değişimle, gündelik yaşamıyla düşsel değil tümüyle gerçek. Bu romanı yazmama neden olan birkaç olay var... Birincisi, zaten romanda da anlatılıyor, Benim romanım, ben yazdım diyerek sokakta kendi kitaplarını satmaya çalışan genç. İkincisi, büyük merkezlerin dışında, küçük kentlerde, kasabalarda karşılaştığım ve edebiyata tutkuyla bağlı olan, yazmak, yazar olmak, yayımlanmak, okunmak için çırpınanlar. Üçüncüsü de hikayenin geçtiği Marmara Adası'nın 50'lerde, 60'larda önemli yazarların, sanatçıların uğrak yeri olması ama bu geleneğin zamanla sönüp gitmesi. Romanın kahramanı Yazar, okurların beğenisiyle, günümüz edebiyat dünyasının ölçüleriyle zaten büyük sayılan, çok okunan, çok satan bir romancı ama kendisi vasatlığının farkında, çoksatar olmasını vasatlığına borçlu olduğunu seziyor. Vasatlığı aşmayı, edebiyatın doruklarına ulaşmayı başarabilir mi? Kendini aşabilir mi? Denemek için hayatında radikal bir değişiklik yapması gerektiğine inanıyor. Ben hiç olmadım ama geçmişte böyle gruplar vardı. Hala var mı bilmiyorum. Günümüzde yaratıcı yazarlık atölyeleri artık bu türden edebiyat çevrelerinin yerini aldı sanırım. Yazmaya şöyle ya da böyle hevesli insanların bir çevre içinde gelişmeye ihtiyaç duyduklarını düşünüyorum. Yazar'ın trajedisi, başyapıt saydığı ve ödünç aldığı, daha doğrusu çaldığı metni sesin gerçek sahibiyle paylaşmaya yanaşmamasından, sadece kendisine mal etmek istemesinden kaynaklanıyor. Bu hırs da o güne kadar ilkeli, dürüst, saygın biri olarak tanınan Yazar'ı trajik bir sona götürüyor. Sorduğunuz anlamda bir ustam, bir yol göstericim olmadı. Yol göstericim beş yaşında okumaya başladığım klasikler, bütün büyük yazarlar, yani dünya edebiyatının olanca birikiminin kendisiydi. Şimdi de Yazar olmak istiyorum, ne yapmalıyım? diye soran gençlere önerim, Okuyun, ülke ve dünya edebiyatının klasiklerini, çağdaş edebiyatın başyapıtlarını okuyun, sonra yazmaya başlayın, oluyor. Bu biraz da kılavuza ve yazar adayının karakterine bağlı... Edebiyat çok özgün, çok kişisel bir alandır. Kılavuza teslim olmak, özgünlüğün önünde bir engel olabilir elbette ve yaratıcılığı törpüleyebilir. Yazarlarevi Cinayetindeki Yazar karakterinin de zaten tam tersi görünmekle birlikte aslında destekleyici değil, köstekleyici olduğunu hatırlayalım. Bir bakıma evet, ben şanslıydım. 1959-64 yılları arasında yazdığım ilk gençlik romanlarımdan otuz yıl sonra yeniden edebiyata döndüğümde, yurtdışında siyasi mülteciydim ve Türkiye'ye ne zaman dönebileceğim belli değildi. Frankfurt Kitap Fuarı'nda Can Yayınları'nın kurucusu Erdal Öz'e rastlamasaydım, Erdal, 12 Eylül faşist darbesi döneminin Türkiyesi'nde yayımlanabileceğini bile düşünmediğim Elveda Alyoşayı basmaya cesaret etmeseydi, Elveda Alyoşa, Sait Faik Hikaye Ödülü'nü kazanmasaydı, ben belki yazmaya devam etmezdim bile. Ama şunu da söyleyim, edebiyat çevreleri zaten uzun süre beni yazar saymadı, çoğunun gözünde komünist militan kadındım. Kabul görmem 2001'de, Sıcak Külleri Kaldı romanımla Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanmamdan sonra oldu. Siyasi kimlik bazen edebi kimliği geri planda bırakabiliyor. Aydın, sadece edebiyat alanında değil, başka konularda da hep destekleyen, yüreklendiren biriydi. Ne yaptıklarıma karışırdı ne de yazdıklarıma. Benim de zaten özgürlüğümü kısıtlayan biriyle birlikte olmam mümkün değildi. Birçok kadın sanatçı, edebiyatçı ve yazar, erkeğin gölgesinde kaldığından bekleneni verememiştir. Kısaca iyi edebiyat, insanı derinleştiren, yaşama anlam katan bir edebiyat arayışı diyebilirim. Romanda sözü geçen kitapların, şiirlerin kimisi çok basit görünüyor, kimisi de az okunmuş, az bilinen eserler ama hepsi de iyi edebiyatı örnekleri. Böyle bir yazı evrenini ülkemizin ve dünyanın içinden geçtiği bu güç dönemde sağaltıcı, kurtarıcı buluyorum ve ben de bu limana sığınıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/edebiyat-ve-su", "text": "Birkaç hafta önce Gianluca Casseri adlı bir İtalyan, korkunç bir cinayet işledi. Casseri suçu ırkçı CasaPound adına işlemişti. Örgüt, adını büyük şair Ezra Pound'dan alıyordu. Yani Hitler ve Mussolini'ye sevgisiyle bilinen Pound ölümünden çok sonra faşist bir cinayete ilham vermiş oldu. Torunu Mary de Rachewiltz 5 bin üyesi olan CasaPound'dan kendine bir an önce başka bir ad seçmesini talep etti. Büyükbabasının da ırkçı fikirleri olduğunu -elbette- kabul ediyordu ama bunu hiçbir zaman şiirlerine yansıtmadığında ısrarlıydı. Ve bence bu konuda kesinlikle haklıydı. Gerçi Ezra Pound faşist bir eyleme alet olan ilk sanatçı değil. Mesela bir süre önce Kırmızı Kedi Yayınları, Mozart ve Naziler diye bir kitap çıkardı. Tarihçi Erik Levi, büyük bestecinin, Nazi Almanyası'nda faşist rejimin çıkarları doğrultusunda insancıl ve kozmopolit dünya görüşünden soyutlanıp bir propaganda malzemesi haline nasıl dönüştürüldüğünü inceliyordu. Yani Pound gibi, Mozart konusunda da bıçak sırtı bir noktada duruduğumuzu bize gösteriyordu. Naziler'in onu göklere çıkarmasına sinir olup Mozart'ın müziğini hayatımızdan çıkardığımızı düşünün, ne çok şey kaybederdik. Bence bir edebiyatseverin Pound'u hayatından çıkarması da benzer bir şey. Gerekli mi bilmiyorum ama başlamadan önce, söz konusu edebiyat eserlerinin şiddete sebep olmak konusunda en az Reşat Nuri Güntekin'in romanı Çalıkuşu kadar masum olduğunu söylemek isterim. Ortada bir suç varsa eğer, okurundur. 1988'de İngiltere'de yayınlanışından bu yana en az 50 kişi bu romanla ilgili olayların sonucunda hayatını kaybetti. Kitabın Hz. Muhammed'le ilgili bazı bölümleri katı Müslüman toplumlarda infial yarattı, hatta 1989'da İran'da Ayetullah Humeyni yazarın derhal öldürülmesi gerektiğini buyurdu. Sayısız ölüm tehdidi alan Rushdie o gün bugün korumalar gözetiminde gizli saklı yaşamayı sürdürüyor. Son olarak aldığı tehdit telefonları yüzünden Jaypur'daki bir edebiyat festivaline gitmekten vazgeçtiğini açıkladı. Mağdur durumda olan sadece yazar değil elbette. Kitabın Japon çevirmeni bıçaklanarak katledildi. İtalyan çevirmeni bir saldırıda ölümcül yara aldı. Kitabı yayınlamaya karar veren Aziz Nesin'in Madımak'ta başına gelenleri de biliyorsunuz. Nesin kurtuldu ama 37 aydın hayatını kaybetti. İlk yayınlanmasının üzerinden çok zaman geçse de kitap hala gündemde. Son olarak aldığı ölüm tehditleri üzerine Rushdie'nin Hindistan'ın Jaypur şehrinde bir edebiyat festivaline katılmaktan son anda vazgeçmesiyle hatırladık onu. Stephen King ilk romanlarını Richard Bachman takma adıyla yazmıştı. Bunlardan Öfke'de bir lise öğrencisinin cinnet geçirerek öğrencileri ve öğretmenleri esir almasıyla başlayan dehşeti anlatıyordu. ABD'de daha sonra benzer birçok olay yaşandı. Bunlardan birinde, Michael Carneal adındaki öğrenci okula silah getirip bir sürü arkadaşına ateş etti. Carneal'ın cebinden Öfke'nin bir kopyası çıktı. Bu olay bardağı taşıran damla oldu. King hemen yayıncısını arayarak kitabın bir daha basılmamasını talep etti. Conrrad'ın romanı, faaliyetlerini uzun yıllar Unabomber adıyla sürdüren ve tutuklanmadan önce 16 bombalama olayı gerçekleştirerek 3 kişiyi öldüren, 23 kişinin de yaralanmasına sebep olan terörist Ted Kaczynski'nin en büyük ilham kaynaklarından biri. Kendisiyle yapılan tektük birkaç röportajda bu kitabı düzinelerce kez okuduğunu, bir nüshasını yatağının baş ucunda sakladığını ve kendisine rol model olarak, yanında daima bir bombayı hazır ederek dolaşan anarşist karakter Profesörü seçtiğini söylemişti. Anabomber, kaldığı otellerde de kendini hep Conrad adıyla kaydettiriyordu. John Lennon'ın katili Mark David Chapman tutuklandığında cebinden Gönülçelen çıkmıştı. Zaten Chapman imzasını da Holden Caulfield olarak atıyordu. Lennon'ın vuruluşundan sonrası kan dondurucu: Chapman cebinden Gönülçelen'i çıkarıp okumaya başlamış. Hem de ünlü müzisyen son nefesini verene dek... 9 yıl sonra, Robert John Bardo adlı biri aktris Rebecca Schaeffer'ı öldürdü. İşin kötüsü, onun da cebinden aynı roman çıkmış. Tehlikeli kitaplar arasında adını anmak doğru mu emin değilim ama bu kitap hem ABD toplumunda kölelikle ilgili belirgin bir toplumsal değişime, uyanışa sebep oldu, hem de dönemin ABD Başkanı Abraham Lincoln'ün de belirttiği gibi, o dönemdeki birçok şiddet olayına ilham verdi. Lincoln, yazar Harried Beecher Stowe'la Amerikan iç savaşının hemen başında tanıştığında onu İşte bu büyük savaşı başlatan hanımefendi diye selamlamıştı. ABD'de köleliğin kaldırılması yolunda Stowe'un romanının çok etkili olduğunu söyleniyor. Pierce'ın kendi adını gizleyerek, Andrew MacDonald diye bir takma adla kaleme aldığı bu kitap, ırkçı sağ kesimin İncil'i olarak anılıyor. Kitapla ilgili birçok suç olayından bahsediliyor. Bunlardan en önemlisi de Oklahoma City'deki bombalama hadisesi. Olayı gerçekleştiren Timothy McVeigh polis tarafından nihayet yakalandığında arabasının koltuğu altında kitabın 61. ve 62. sayfalarının fotokopisi bulunmuştu. Bu sayfalar da aslında tam olarak bir ABD şehrinin bombalanışıyla ilgiliydi. Nietzsche'nin ünlü kitabının suç ve şiddetle ilgili olarak kazandığı şöhret gerçekten fena. Ben, ilham verdiği suçlulardan en ünlü olanının adını söylemekle yetineceğim. Nazi İmparatorluğu'nun kurucusu Adolf Hitler, cephedeki Alman birliklerine Böyle Buyurdu Zerdüşt'ün her sabah bir dua kitabı gibi yüksek sesle okunmasını emretmişti. Askerlerin içindeki savaşçı cesareti artıracağını düşündüğü için... Hitler kendisini de zaten kitapta tarif edilen Üstün İnsan olarak görüyor ve Weimar'daki Nietzsche müzesini her fırsatta geziyordu. Hatta ünlü düşünürün büstüyle yan yana sayısız fotoğrafı var. Aslında cehalet ve vulgarizm eleştirisi yapan bu müthiş romanda, kelebek koleksiyoncusu asosyal bir adamın, çılgınca aşık olduğu Miranda adlı güzel ve narin genç kızı kaçırıp koleksiyonunun parçası haline getirişi anlatılıyor. Kitap, gerçek hayatta da birçok seri katile ilham verdi. Mesela bunlardan Leonard Lake sürekli Koleksiyoncu'yu okuyor ve kaçırıp önce işkence ettiği, sonra da öldürdüğü genç kadınları Miranda Operasyonu'nun bir parçası olarak dosyalıyordu. Bu fütüristik roman serisinde Asimov 3000. yılda geçen karanlık bir gelecek kurmuş. Romanda insanlığın tek umudu olarak matematikçi Hari Seldon ve bilimadamlarından oluşan ekibi gösteriliyor. Ancak bu ekip zaman içinde tehlikeli işler yapan bir tarikata dönüşüyor. Japon kıyamet tarikatı Aum Shinrikyo'nun müritleri de dünyanın sonunun yaklaştığını düşünüyor, hatta net olarak kıyamet tarihini bildiklerini öne sürüyorlardı. Ayrıca o gün gelmeden dünyayı ele geçirmeye kararlıydılar. Aum Shinrikyo'ya gelince... 1989'da Tokyo metrosunda sarin gazı yayarak 12 kişinin ölmesine, 6000'den fazla kişinin de ağır yaralanmasına sebep oldular. O sırada Japonya'da 9000, dünyadaysa 40 bin üleleri bulunuyordu. Tarikat, üye sayısı çok azalmış da olsa varlığını sürdürüyor, hatta bir internet sayfası bile bulunuyor. vakıf serisi ile ilgili yoruma itirazım var. öncelikle iki tane vakıf var. birinci vakıf ikinci vakıf'tan habersiz. her iki vakıf da yoldan çıkmıyor. zamanla ikinci vakıf daha aktif rol oynuyor. en olumlu transfer Tom Amca'nın Kulübesi olmuş. Korkunç kolleksiyoncu kızın özgürlüğüne mani oluyordu ama işkence yoktu ama o korku yeterdi zati. otomatik portakal da da salt şiddet değil şiddete sebebiyet veren dış etkenler de betimleniyordu. Yazıdaki kara cehaletten ziyade sizin okuduğunuzu anlamamanız söz konusu, zira Hitler'le Nietzsche'yi fikirsel düzeyde ilişkilendirmek zaten söz konusu olamaz. Başta da söylüyorum bunu. Tıpkı Mozart'la Hitler'i de ilişkilendirmediğim gibi... Ama Hitler'in Nietzsche'nin yazdıklarını yanlış yorumlayarak Zerdüşt'ü kendine bir nevi kutsal kitap bellediği nihayetinde tarihsel bir gerçek."} {"url": "https://egoistokur.com/edebiyat-yemekleri-yazarlardan-agiz-sulandiran-tarifle", "text": "Yemek kitaplarına merakım, malumunuz. Şu sıralar kitapların yanına pek şahane birkaç blog da eklendi. Okuyorum, öğreniyorum... Yapamıyorum ayrı. Neyi mi? Patricia Highsmith'in fıstık ezmeli granüllerini, J. R. R. Tolkien'in baharatlı yoğurtla marine edilmiş mantar salatasını, Victor Hugo'nun böğürtlen soslu geyik etini, Friedrich Nietzsche'nin kuşkonmaz ve naneli limon risottosunu. İsterseniz deneyin. Benim gibi beceremeyecek olanların da gözleri bayram ediyor. Ev işleriyle arası iyi sayılamayacak kuşaktanım. Ütü, çamaşır, bulaşık; hepsi elimden gelir gelmesine ama beceremem. Zorlanır, bir an önce bitsin diye gereğinden aceleci davranırım. Ve her defasında Herman Melville'in şu ünlü romanının tekinsiz karakteri Bartleby gibi, Yapmamayı tercih ederim cümlesi geçer içimden. Yemek yapmak hariç! Sıra yemeğe gelince, Bartleby'nin o cümlesinin şekli şemali, ruhu tabiatı değişir, içten ve umutsuz bir Keşke yapabilseydime dönüşür. Yine de işte çocukluktan beri meraklıyım mutfak işlerine... Anneannemi yemek yaparken seyretmekle ve sonra Bak, ben de yapabiliyorum diye sürprizlerle ev halkının karşısına çıkmak şeklinde gelişen sayısız oyun icat ettim mutfakta. Gerçi galiba istisnasız hep gümledim! Babamın Pek nefis olmuş derken, yüzünde beliren 'bitsin bu işkence bakışını' da iyi hatırlıyorum, annemin 'insan yapa yapa öğrenir, biraz daha uğraşırsan olacak' tarzında cesaretlendirmelerini de... İyice küçükken, yaz aylarında bahçede icat ettiğim yemeklerin sözünü bile etmiyorum. Asma yapraklarından tabaklara kilden köfteler mi yoğurup dizmedim, çiçek yapraklarını şekilli şekilli yan yana getirip leziz görünümlü ama beş dakikada rengi solan tatlılar mı yapmadım. Hayal kurmak ve oyun oynamak güzeldi ama işte hepsi bundan ibaretti. İsterdim ki o aşçılık heveslisi küçük kız, bir başarı hikayesine imza atsın. Ama olmadı. Bunun yerine, yapamadığım yemeklerin hikayelerini, kitaplarını okumakla yetindim. Şu sıralar kitapların yanına pek şahane birkaç blog da eklendi. Bunlardan biri Paper & Salt, yani kağıt ve tuz. Romanlarda, şiirlerde sözü edilen yemekleri hatta bizzat yazarların şahsi tariflerini ustalıkla pişirip harika fotoğraflarla karşımıza getiriyorlar. Büyük iş. O kadar başarılılar ki blogda yaptıklarını kitaba da dönüştürdüler. Böylece Patricia Highsmith'in fıstık ezmeli granüllerini, J. R. R. Tolkien'in baharatlı yoğurtla marine edilmiş mantar salatasını, Victor Hugo'nun böğürtlen soslu geyik etini, Friedrich Nietzsche'nin kuşkonmaz ve naneli limon risottosunu pişirmeyi deneyebiliyorsunuz. Benim gibi beceremeyenlerin de gözleri bayram ediyor. Son olarak obsesif bir ilgiyle ve 'adamlar yapıyor' duygusuyla okuduğum çok güzel birkaç yemek kitabından da söz etmek istiyorum. İlkinin adı, Leo Tolstoy's Family Recipe Book... İçinde edebiyat devi Tolstoy'un Anna Karenina, Savaş ve Barış gibi romanlarını yazdığı ünlü Yasnaya Polyana çiftliğinde pişirilen yemeklerin tarifleri var. Yazarın en sevdiği yemekler de unutulmamış."} {"url": "https://egoistokur.com/edebiyatcilar-anlatti-yasar-kemali-nicin-cok-seviyoru", "text": "İlkin; bu coğrafyadaki her insan gibi benim Yaşar Kemal'le tanışmam da okumayı ilk söktüğüm dönemlere rastlar. Hem evde hem de okulda herhalde adını ilk duyduğum yazar oydu. Ve ilkokul yıllarımdan bugüne Yaşar Kemal imgesi aklımda hep bir antik çağ efsanesi olarak biçimlendi; algımda o, Türkiye'den daha eskiydi hep. Liseye kadar pek kitap okumadım, hoşuma gitmeyen bir düşünceydi okumak. Fakat lisede Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karıncayı ödev vermişti edebiyatçımız Nedret Hanım. Özetini aradım, buldum fakat baktım ki kitap incecik bir şey, riske atmaya değmez deyip okuyuverdim. O kitabı okumamla birlikte hem özet arayışımdan ötürü utanç hem de okuduktan sonra bende ateşlediği şimşeklerle yeni bir ses duyuverdim içimde. Bir bakıma, birkaç bin yaşındaki Yaşar Kemal'le gerçek anlamda okumaya başladım. Şimdi de onu kitaplarına, kahramanlarına ve cümlelerine bölüp düşünmektense ilk çocukluğumdaki gibi hissediyorum; sanki kapısı açılıp da içine giriliveren bir heybetli dağ o, atmosferin en duru yerine kurulu. Ben, Yaşar Kemal'in biz ölümlüler gibi yaşadığını kavrayamadım hiç ve bundandır ki bugünlerde duyduğum haberler bana yine bir Yaşar Kemal romanı gibi geliyor. Gerçekliği yendi onun gerçekliği. Ve yine bu yüzden anlatabilmek güç; çünkü dilimizde en çok onun ayak izi var. Çelikten ve çiçekten. Benim için, sihirli bir halıya binip Çukurova'ya seyahattir onu okumak. Hem masalların efsanelerin, ağıtların fısıldayıcısı, hem de ülkemin gerçeklerinin eşsiz anlatıcısıdır Yaşar Kemal. Son günlerde bir konuşmasında söylediği sözleri sık sık hatırlıyorum: Bir toplum, hoşgörüsü kadar güçlü, sağlam, haklıdır. Zulmü kadar zalim, yaratıcılıktan yoksun, zayıftır. Bu topraklarda ürettiği her düşünce, edebiyatımıza kattığı her eser bizlere sunduğu benzersiz armağanlardır; şanslıyız. Gözümü edebiyata açtığımda ilk Yaşar Kemal'i gördüm, 50 yaşına geldim, hala hayatta olan bir duayen, bir edebiyat efsanesi olarak usta yanı başımızda. Bir büyük yazarlar vardır, bir de edebiyatın, sanatın hatta hayatın üstünü bir şemsiye gibi kaplayan dev yazarlar... Yaşar Kemal, 100 yılda bir ortaya çıkabilen bu dev yazarlardan. Gönlümüzün Nobel'ini alan, Türkiye'de eli kalem tutan kim varsa, ona ışık olmuş bir usta. Uzun ömürler diliyorum. Yaşar Kemal'in kitapları karşıma ilk kez Antep'te çıktı. 14-15 yaşlarında bir çocuktum. İstanbul'da okuyan abilerim İnce Memed'i getirmişti. Kalınca bir kitaptı. Kapağında, atının üzerinde dimdik duran, tüfekli bir adam vardı. Müthiş hoşuma gitmişti. Deniz Gezmiş'in, Mahir Çayan'ın öldürüldüğü, ama yenilmediği yıllardı. Çocuktuk, gençtik ve idollerimiz onlardı. İnce Memed de onlar gibiydi, bu yüzden sevmiştik. Bizim gözümüzde özgürlük için dövüşen bütün kahramanları simgeliyordu. Ardından Yaşar Kemal'in bütün kitaplarını okumaya başladım. Sonra ben de yazar oldum. Tanıştık, dost olduk. Varlığıyla benim için bir yol göstericiydi. İlk cümleden itibaren bir kitabı yazarken hep aklımın bir köşesinde duran yazarlar vardır, Bunu okusa ne derdi acaba der, onlara layık olabileyim diye yazarım, işte Yaşar Abi onlar arasında ilk sıradadır. İkimizin hayatındaki bazı paralelliklerden de söz edebilirim. O Osmaniyeli, ben Antepliyim. İstanbul'dan Antep'e giderken otobüs Çukurova'dan geçerdi ve ben toprağa, güneşe, dağlara bakıp onu, romanlarını, kahramanlarını düşünürdüm. Anlayacağınız, bir coğrafi yakınlığımız da var. Bizim gibiler Türkçeyi herkesten iyi kullanır, oğlum der sohbetlerimizde. Farklı kültürlerin edebiyatçılarını biliyoruz; bazıları kitap okuyarak yetişiyor, bazıları sokakta büyüyor... Hepsi ayrı ayrı değerli, önemli ama Yaşar Kemal, Orhan Kemal gibi sokaktan gelen yazarlarda hakikilik duygusu, destansılık daha yoğun biçimde hissediliyor. Son olarak; Yaşar Kemal bu ülkenin sorunlarına uzak kalmayışı, bunları cesaretle dile getirişi ve elini her zaman taşın altına koyabilmesiyle de örnek aldığım, hayranlık duyduğum bir yazardır. Yaşar Kemal'in kitaplarını okumaya başladığım ilkgençlik yıllarımda bu eserlerin üzerimdeki ilk etkisi bana doğaya daha dikkatli bakmayı öğretmesi olmuştur. Yazları Torosların eteğinde bulunan Bürücek Yaylasına çıktığımızda, onun roman ve öykülerinde ayrıntılı biçimde tasvir ettiği ağaçların, çiçeklerin, kuşların benzerlerinin arasında bulunduğum düşüncesiyle kitaplarına ayrı bir yakınlık duyardım. Beni o yaşlarda bir şeyler yazmaya kışkırtan birkaç yazardan biridir Yaşar Kemal. Onun yazdıklarına öykünerek doğanın ön planda olduğu öyküler yazmaya çalışırdım. Muhteşem anlatımı hem okuma hem yazma iştahımı artırırdı. Dünyada ezenlerin ve ezilenlerin olduğunu, adil bir dünyada yaşamadığımızı öğrenmem de gene o yaşlarda onun eserleri sayesinde oldu. Bunlardan birkaç yıl sonra, bir solukta okuduğum, ama bitirir bitirmez dönüp yeniden, dikkatle okuma ihtiyacı duyduğum Yusufçuk Yusuf ve Demirciler Çarşısı Cinayeti gibi romanlarıysa edebiyatın zorlu, ciddi emek isteyen bir uğraş olduğunu fark etmemi sağladı. Yaşar Kemal, efsanelere, masallara gerek konu gerekse dil olarak yakın duran ve benzersiz üslubuyla yazdığı eserleriyle çağları da birbirine bağladı. Bu açıdan edebiyatımızda bir benzerini bulmak hayli zor. Onun Bir Ada Hikayesi serisini oluşturan romanları ise yakın tarihimizin unutulmuş, unutturulmuş kanlı kıyımlarını, insanın karanlık ve aydınlık yanlarını iç içe geçmiş bir bütün içerisinde ele alarak edebiyata taşımış olması da emsalsizdir. Bir klişe halini alan ölümsüz eser tabiri, sanırım, en çok onun romanları için geçerlidir."} {"url": "https://egoistokur.com/edebiyatcilarin-vazgecemedikleri-aliskanliklar", "text": "Yazdığım ortam, yazacağım türe göre değişir. Çok ciddi yazacaksam odanın kapısını, penceresini sımsıkı kapatırım. Masamda bir iskelet kafası durur. Yoğunlaşabilmem için evde ölü sessizliği olması, bu derin sessizlik içinde sürekli müzik çalması gerekir; Brahms, Bach, Beethoven'i dinlerim. Dikkatimin uyanık kalması için odanının ısısı 16 dereceyi geçmemelidir. Dolayısıyla yaz aylarında ciddi yazılar yazamam, sıcaktan yazılarım mizahi olur. Milli eserleri de yine bu atmoser içinde yazarım. Yalnız yazdığımın milli olması için, masamda buzlu rakıyla sakız leblebisi bulunmalıdır. Zora geldikçe rakı içerek kafayı bulurum. Yazımın evrensel bir düzeye ulaşması için, viskiye votkayı karıştırıp yaptığım ve adını 'koegzistans' koyduğum içkiden içerim. Romantik ve lirik yazılar yazmak için dağ başında ya da deniz ve göl kenarındaki otellere çekilirim. Mizah yazılarımı da ya hamamda ya da hayvan pazarlarına yakın çok gürültülü yerlerde yazmayı yeğlerim."} {"url": "https://egoistokur.com/edebiyatcinin-bir-gunluk-yazari-olarak-portres", "text": "Günlüğün kökenleri epeyce gerilere, binlerce yıl önce tacirlerin alıp sattıklarını, çiftçilerinse ekip biçtiklerini kaydettiği defterlere kadar uzanıyor. Geçmişte şahsi birer istatistik oluşturma amacıyla tutulan ilk günlüklerin yanı sıra günahlarını kağıda dökerek itiraf eden ve böylece bir nevi öz-terapi yapanların tuttuğu daha ruhani günlükler de varmış. Aradan geçen yıllar içinde bunlar toplumlara ayna tutan birer belgeye dönüşmüş. Tüccar ve çiftçilerin defterleri kıtlıkların, yokluğun hangi yıllarda ve hangi sebeplerle yaşandığını aydınlatırken günah kayıtlarının insanların neleri arzuladığını ya da en derinlerde nelerden korktuğunu ortaya çıkardığı fark edilmiş. Bu yazıda edebiyatçıların günlüklerine bakıyoruz, son durağımız, şair Nigar Hanım'ın günlükleri. Çünkü biliyorsunuz, şair Nigar Hanım'ın 1628 sayfalık günlüğünün ilk sekiz defteri, kronolojik sıraya konularak ve yeni harflerle Timaş Yayınları tarafından yeniden yayınlandı. Kitabı titizlikle yayına hazırlayan Zeynep Berktaş, onu önsöz ve notlarıyla zenginleştirense daha önce Nigar Hanım'ın nefis bir biyografisini de kaleme alan Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu. Bir insanın gün içinde yaşadıklarına dair düşünce ve duygularının, gözlemlerinin kronolojik sırayla dökümünden oluşan metinlere verilen diary adı, Latince gün anlamına gelen dies ve gün dökümü anlamına gelen diarium kelimelerinden geçmiş İngilizce'ye. 19. yüzyıldaysa diary'ler popüler hale gelerek edebiyatın bir parçası olmuş. Halbuki günlüğün kökenleri çok daha gerilere, binlerce yıl önce tacirlerin alıp sattıklarını, çiftçilerinse ekip biçtiklerini kaydettiği defterlere uzanıyor. Şahsi birer istatistik oluşturma amacıyla tutulan bu günlüklerin yanı sıra geçmişte günahlarını kağıda dökerek itiraf eden ve böylece bir nevi öz-terapi yapanların tuttuğu daha ruhani günlükler de varmış aslında. Bu şahsi istatistiklerin her biri, aradan geçen yıllar içinde toplumlara ayna tutan belgelere dönüşmüş. Tüccar ve çiftçilerin defterleri kıtlıkların, yokluğun hangi yıllarda ve hangi sebeplerle yaşandığını aydınlatırken günah kayıtlarının insanların neleri arzuladığını ya da en derinlerde nelerden korktuğunu ortaya çıkardığı fark edilmiş. 19. yüzyıla kadar salt erkekler günlük tutuyormuş, bu tarihten sonra kadınlar da harıl harıl günlük tutmaya başlamış. Bir de günlük tutan, zihinlerinin en kuytu odalarını okura açan edebiyatçılar oldu. Stefan Zweig'dan Virginia Woolf'a, Baudelaire'den Sylvia Plath'e, Ahmet Hamdi Tanpınar'dan Tomris Uyar'a, Erdal Öz'den Onat Kutlar'a birçok edebiyatçının tuttukları şahsi defterler bugün en az kaleme aldıkları eserler kadar önemli sayılıyor. Başka? Bizden Aynalar Günlüğü'yle Salah Birsel, Jurnal'leriyle Cemil Meriç, elbette Adalet Ağaoğlu, Cemal Süreya, dünyadan Franz Kafka, Huzursuzluğun Kitabı'nı yazan Fernando Pessoa, yolculuk defterleri tutan Albert Camus... Uzar gider bu liste. İlk kadın şairlerimizden Nigar Hanım, kadınların duygularından açıkça bahsedemediği hatta bir bakıma erkek duygularını taklit ederek yazdığı, yazabildiği yıllarda bir kadın olarak kimliğini sahiplenmiş, duygularını açıkça ve sansürsüz bir dille kağıda dökebilmişti. Türk edebiyatında en uzun süre günlük tutan kadın yazardı Nigar Hanım. 25 yaşındayken başladığı bu alışkanlığı 1918'de ölene dek sürdürdü. Defterlerinde hem şahsi hikayesini; aile ilişkilerini, eşi İhsan Bey'le fırtınalı evliliğini, sanatla meşguliyetini, yazma serüvenini, kimseye anlatmadığı acılarını, isyanlarını, kalabalık bir sosyal hayatın tam ortasında filizlenen derin yalnızlığını anlattı hem de karşımıza olağanüstü bir şahıs kadrosu ve okuma listesi çıkardı. Defterlerinin en heyecan verici yanlarından biri, satır aralarında Nigar Hanım'ın sanatçı dostlarının, okuduğu, tartıştığı eserlerin arka arkaya boy göstermesiydi. Tabii en önemlisi, okurun bu defterler aracılığıyla Nigar Hanım'ın yaşadığı toplumun siyasi ve sosyal hadiselerini, değişim ve dönüşümlerini bireyin gözünden ve tarih kitaplarında bulamayacağı ayrıntılarla öğrenmesi. Yeme içme ve giyim kuşam konuları, gezme mesire yerleri, alışveriş edilen mağazalar, tiyatro ve sinemalar, ulaşım ve ısınma araçları, dekorasyon trendleri, ev sahiplerinin hizmetkarlarıyla ilişkileri gibi ayrıntılar okuyana 19. yüzyıl sonu Türkiye'sini içeriden anlama imkanı sunuyor. Defterleri sunuş yazısıyla zenginleştiren Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu, şairin hayatının Birinci Dünya Savaşı başladıktan sonraki kısımlarını özellikle önemsiyor. Ömrü boyunca bir aristokrat olarak konaklarda ve yalılarda yaşamış, salonlarda güzel kıyafetlere bürünerek dolaşmış, hükümdarlar, veliahtlar, sefirler, sultan efendiler ve prenseslerle dostluk kurmuş, bir anlamda paradan yana zerre sıkıntı çekmemiş bir kadınken savaşla birlikte yokluğu ve kıtlığı da tecrübe etmeye başlamış Nigar Hanım. Vatanının bütün fertleri gibi o da pahalılıkla ve karaborsayla yüz yüze gelmiş, tiksindiği harp zenginlerini tanımış, öyle zamanlar yaşamış ki vesikalık ekmek bile bulamadığı olmuş, felç olmuş bir ulaşım sitemi içinde maaş, vergi, yakacak ve yiyecek derdine düşmüş. Üstelik bütün bunları açık açık, gizlemeden, tüm samimiyetiyle yazmış. Tanzimat sonrası edebiyatımızın 'ilk kadın şairi' ünvanını taşıyan Nigar Hanım, 1856'da İstanbul'da doğdu. Annesi, Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa'nın mühürdarı Nuri Bey'in kızı Emine Rifati Hanım, babasıysa 1848 Macar İhtilali'nden sonra Türkiye'ye sığınarak Müslüman olan ve Macar lakabıyla tanınan Osman Paşa'ydı. Onu yedi yaşındayken Madam Garos'un Kadıköy'deki yatılı okuluna yazdırdılar. Orada piyano, resim ve dikiş derslerinin yanı sıra Fransızca, Rumca, İtalyanca ve Ermenice dersleri aldı. Ebüllisan Şükrü Efendi'den Türkçe, Arapça ve Farsça da öğreniyordu. Örtünme yaşı gelince okula veda edip eğitimine evde devam etmek zorunda kaldı. Yazmaya başladıktan sonra ilk olarak 1887 tarihli Efsus adlı şiir kitabıyla tanındı. Efsus'un ikinci cildinden sonra 1896'da Niran adlı kitabı başyazarı olduğu Hanımlara Mahsus Gazete Kütüphanesi'nde yayımlanınca II. Abdülhamid tarafından ikinci dereceden Şefkat nişanıyla ödüllendirildi. Hayatı boyunca Almanya, Avusturya, Macaristan, Mısır, İtalya ve Fransa'ya seyahatlere çıkan, Köstence'de Carmen Sylvia adıyla şiirler yazıp yayımlayan Şair Nigar, yaşadığı dönemin önde gelen, seçkin şahsiyetlerindendi. Hanedan mensuplarının evlerinde sanat konuşulan meclislere katıldı, Osmanlı şehzadeleri tarafından huzura kabul edilerek iltifat gördü. Şişli'deki konağı bir nevi sanat ve edebiyat merkeziydi. Dönemin tanınmış sanatçıları her Salı bu evde toplanır, sabahlara kadar şiirler okur, müzik dinler, sanat ve edebiyat konuşurdu."} {"url": "https://egoistokur.com/edebiyatcinin-bir-marangoz-olarak-portresi-marque", "text": "İlk kitaplarımı gazetecilik dönemimde daha kendiliğinden, üzerinde çok da düşünmeden yazdım. Yüzyıllık Yalnızlık'a gelene kadar ne yapmak istediğime dair belli belirsiz bir fikrim vardı ama gene de sanki bir şey eksikti ve doğru tonu keşfettiğim güne kadar o şeyin ne olabileceğinden pek de emin değildim. Doğru tonu ilk kez Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazarken buldum ve kullandım. Çıkış noktam, büyükannemin masal anlatma yöntemiydi. Büyükannem bize olmayacak türden, hayali şeyler anlatırdı sürekli ama bunları çok büyük bir doğallıkla anlattığı için de hepimiz oturup merakla dinlerdik. Kullanmam gereken dili, büyükannemin masal anlatırkenki yüz ifadesi bir gün gözümün önüne geldiğinde buldum ve on sekiz ay boyunca her gün oturup bunun üzerinde çalıştım. Büyükannemin yüzündeki ifade bize masal anlattığı süre boyunca hiç değişmezdi. Anlattıklarını büyüleyici kılan onun hali ve tavrındaki bu değişmezlikti. Yüzyıllık Yalnızlık'a başladığımda, kendi yarattığım hikayeyi açıkçası pek de inanmamıştım. İşte daha sonra büyükannemi hatırlayınca hikayeme önce kendim inanmam gerektiğini fark ettim ve onun üslubuyla yazmaya başladım. Büyükannemin üslubu dediğim de şu: Taş gibi bir suratla! Başka bir deyişle gazetecilik deneyimlerimden hep yararlandım ve bazı gazetecilik numaralarını edebiyata uyarladım. Gökyüzünde filler uçuyor, dediğimde kimse bana inanmaz ama Şu anda gökyüzünde tam dört yüz elli fil uçuyor, dersem, birilerinin inanma olasılığı artar. Yüzyıllık Yalnızlık bu tip ayrıntılarla doludur. Şu uyuyamama salgını meselesine gelince; Oedipus tragedyasından beri yaşanmış salgınlar hep ilgimi çekmiştir, ayrıca Orta Çağ'daki salgınlar hakkında da cepeyce okudum ve araştırma yaptım. En sevdiğim kitaplardan biri de ünlü Robinson Crusoe'nun yazarı Daniel Defoe'un Veba Yılı Günlüğü'dür. Kitap tamamen hayal ürünüdür ama okurlar bunu fark edemez. Ben mesela epey bir zaman Defoe Londra'daki veba salgının tam ortasında yaşadığı için o dönemi bu kadar şahane anlattı sanmıştım, gerçeği sonradan öğrendim. Meğer veba salgını sırasında yedi yaşında bile değilmiş ama uzun yıllar gazetecilik yapması sayesinde kazandığı beceriler sayesinde hayal ürünü bir hikayeyi okura son derece ikna edici bir şekilde aktarabilmiş. Varmak istediğim yer şurası: Gençlik günlerimden beri Kolombiya'daki politik şiddetin ülkeyi adeta bir veba salgını gibi sardığını, bu ikisinin aynı metafizik boyutta ele alınabileceğini hissediyordum, dolayısıyla salgın hastalıkları farklı şekillerde de olsa kitaplarımda tekrar tekrar kullandım. Gazeteciliği bırakıp tam zamanlı roman yazmaya başladığımda benim için en büyük zorluk çalışma saatleri olmuştu. Gazetecilikte gece çalışmak zorundaydım, roman yazarkense sadece sabah dokuzdan öğleden sonra ikiye, yani oğullarım okuldan dönene kadar çalışabiliyordum. Başlangıçta az çalıştığımı düşünerek kendimi bir parça suçlu hissettim ve öğleden sonra da çalışmayı denedim ama olmadı. Öğleden sonra yazdıklarım işe yaramıyordu, sabah olunca hepsini baştan yazmak zorunda kalıyordum. Böylece beni suçlu hissettiren önceki sisteme döndüm ve öğlene kadar çalışmayı sürdürdüm. Eh, ne de olsa daha az çalışmak için türlü çeşit bahane arıyor insan. Gene de her gün düzenli çalışmayı ve ilham gelsin diye umut etmeyi bırakmadım. Özellikle söylüyorum bunu. İlham sözcüğünü romantikler çok istismar etti, Marksist dava arkadaşlarımsa kabullenmekte zorlandı ama adına ne derseniz deyin, ilham denen şeyin kolayca ve akıcılıkla yazabildiğiniz ve bütün bahaneleri etkisizleştiren çok özel bir ruh hali olduğunu biliyorum. Deneyimlerime göre, ilham ancak siz doğru temayı bulduğunuzda ve o temayı nasıl işleyeceğinizi keşfettiğinizde geliyor. Ayrıca sevdiğiniz bir şeyi anlatmalısınız çünkü sevmediğiniz işi yapmaktan kötüsü yok. Bir edebiyatçı için sezgi de vazgeçilmezdir. İlham, gerçekten seveceğin doğru temayı bulmandan başka bir şey değildir. İşi daha kolay hale getirir bu. Roman yazmanın temelini oluşturan sezgi, hakikati bilgiye ihtiyaç duymadan çözmene yardımcı olur. Yerçekimi kanunlarını bile sezgilerinle çok daha kolay anlarsın. Bir romancı için sezgi esastır. Diğer yandan, yaşlandıkça, hele ilham daha az gelmeye başladığında, tekniğe daha çok güvenmelisiniz. Teknik yoksa, tüm yapı çöker. İlham gelmiyorsa, daha yavaş ve titiz yazın yeter, o zaman sorun kalmaz. Yazarken sizi en zorlayacak şey ilk paragraf olabilir. Bir ilk paragraf için aylarımı harcarım ben ve onu tamamladığımda gerisi çorap söküğü gibi gelir. Birçok sorunu daha ilk paragrafta çözdüğümü söyleyebilirim, en azından romanın teması, tarzı ve dili ortaya çıkar. İlk paragraf bana göre kitabın tamamının nasıl olacağını gösteriyor, yani fragman gibi gibi bir şey. İlk yazmaya başladığım sıralarda rüyalara epey ihtimam gösterirdim. Sonradan en büyük esin kaynağının doğrudan hayatın kendisi olduğunu gördüm. Rüyalar adına hayat dediğimiz o koca denizin sadece küçük bir parçasıydı, gerçekse çok daha zengindi. Bilmiyorum, belki de benim rüyalarım çok renksizdir. Dominikli yazar Juan Bosch'un yirmi beş yıl önce söylediği bir şeyi duymuştum. Kendisi, yazıyla ilgili teknikleri, genç yaşta gizli gizli öğrenmek gerektiğini söylemiş. Biz yazarlar papağanlara benzeriz, yani yaşlandıkça daha iyi konuşmayı öğrenmemiz imkansız. Yaşlandıkça, hele ilham azaldığında, tekniğe daha çok güvenmelisin. Teknik yoksa, tüm yapı çöker. İlham gelmiyorsa, daha yavaş ve daha titiz yazmalısın, o zaman sorun kalmaz. Toulouse Üniversitesi'nde Latin Amerika edebiyatı hakkında yazan bir Fransız profesör vardı. Ona ulaşmam gerektiğini söylüyorlardı, çünkü kendisi bir türlü benim hakkımda yazmıyordu. Ulaşmayı denemedim, çünkü gerçekte buna ihtiyacım yoktu. Genç arkadaşların unuttuğu şey şu: Onların yaşındayken eleştirmenler benim hakkımda değil, Miguel Angel Asturias hakkında yazıyordu. Sözüm genç yazarlara, zamanınızı çalışmak yerine eleştirmenlere harcamayın, çünkü yazmak hakkınızda yazılmasından çok daha önemli. Edebi kariyerim hakkında çok önemli başka bir şey daha var, isterseniz size ondan da bahsedeyim: 40 yaşına geldiğimde 5 kitabım yayınlanmıştı ama yüzde bir telif bile almamıştım. Her durumda, bu hikaye zaten geçmişe aittir. Şimdi önemli olan şey, bir sonraki hikayen demişti arkadaşım Jorge Alvaro Espinosa. Hiçbir tavsiyenin bundan daha akıllıca olamayacağını fark edinceye kadar ben tam tersine inandım, anlayacağınız o kadar kör ve aptaldım. Jorge ilk önce hikayeyi, sonra stili oluşturmam gerektiği şeklindeki sarsılmaz fikrini açıkladı, hem bu ikisi birbirine adeta köle misali bağlıydılar. Bu köleliğe sadece klasiklerde bulunan o sihirli değnek de denebilir. Jorge Yunan şairleri, düşünürleri tutkulu ve tarafsız bir şekilde okumam gerektiğini tekrarlayıp dururdu, sadece Homeros'u değil. Okuyacağıma söz verir ve o diğer isimleri duymak isterdim, ancak hızla konuyu değiştirir, bunun yerine hafta sonu okuduğu bir kitabı, mesela Andre Gide'in Kalpazanlar'ını anlatmaya başlardı. Ona bu konuşmanın hayatımın gidişatını belirleyebileceğini söyleyecek cesareti hiç bulamadım. Ve her gece uyumadan o sırada çalıştığım öyküyü unutup sonraki öyküm için notlar aldım. , edebiyatta ortaokul ders kitaplarında rastladığım akılcı ve son derece akademik örneklerin dışında sayısız imkanın olduğunu birdenbire anladım. Kafka'yla tanışmak benim için bekaret kemerimi yırtmak gibiydi. Öyle her hoşuna giden fikri icat edemeyeceğini hatta hayalini kuramayacağını yıllar sonra keşfettim. Hoşuna gitmekten yola çıkıyorsan, gerçeklerden kaçıp yalanlara sığınıyorsun demektir ve yalan edebiyatta hayatta olduğundan daha ciddi bir meseledir. En keyfi yaratının bile kuralları vardır. Kendini kaostan ve total akıldışılıktan kurtaramazsan, mantığın incir yaprağını da atamazsın. İlk kitaplarımı gazetecilik dönemimde daha kendiliğinden, üzerinde çok da düşünmeden yazdım. Yüzyıllık Yalnızlık'a gelene kadar ne yapmak istediğime dair belli belirsiz bir fikrim vardı ama gene de sanki bir şey eksikti ve doğru tonu keşfettiğim güne kadar o şeyin ne olabileceğinden pek de emin değildim. Doğru tonu ilk kez Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazarken buldum ve kullandım. Çıkış noktam, büyükannemin masal anlatma yöntemiydi. Büyükannem bize olmayacak türden, hayali şeyler anlatırdı sürekli ama bunları çok büyük bir doğallıkla anlattığı için de hepimiz oturup merakla dinlerdik. Kullanmam gereken dili, büyükannemin masal anlatırkenki yüz ifadesi bir gün gözümün önüne geldiğinde buldum ve on sekiz ay boyunca her gün oturup bunun üzerinde çalıştım. Büyükannemin yüzündeki ifade bize masal anlattığı süre boyunca hiç değişmezdi. Anlattıklarını büyüleyici kılan onun hali ve tavrındaki bu değişmezlikti. Yüzyıllık Yalnızlık'a başladığımda, kendi yarattığım hikayeyi açıkçası pek de inanmamıştım. İşte daha sonra büyükannemi hatırlayınca hikayeme önce kendim inanmam gerektiğini fark ettim ve onun üslubuyla yazmaya başladım. Büyükannemin üslubu dediğim de şu: Taş gibi bir suratla! İlham, gerçekten seveceğin doğru temayı bulmandan başka bir şey değildir. İşi daha kolay hale getirir bu. Kurgu yazmanın temelini oluşturan sezgi, hakikati bilgiye ihtiyaç duymadan çözmene yardımcı olur. Yerçekimi kanunlarını bile sezgilerinle çok daha kolay anlarsın. Bir romancı için sezgi esastır."} {"url": "https://egoistokur.com/edebiyatcinin-trol-olarak-portresi-arthur-crava", "text": "Sürrealist şair Arthur Cravan otuz bir yaşında Meksika sahillerinde sırra kadem bastığında, kendi ölümünü sahnelediği şeklinde rivayetler dolaşmaya başlamıştı. Ölümünün bile gerçek olmadığının düşünülmesi doğaldı çünkü Cravan bir bakıma günümüz sosyal medya trollerinin yüz yıl önceki karşılığıydı. Şiir de yazsa, dergi de çıkarsa, boks ringine de çıksa öncelikli amacı sansasyon yaratmak, her eylemiyle kendini bir efsaneye dönüştürmekti. Sayısız takma adı ve kimliğiyle şeytana pabucunu ters giydiren bir dolandırıcıydı aynı zamanda. Bir gün karısının yanına gitmek için derme çatma bir yelkenliyle okyanusa açıldı ve bir daha geri dönmedi. Kendini mobilya gibi hissetmeye başlamışsan, çekip gideceksin! Barcelona'da sönen fırtına. Arthur Cravan, Barcelona'da Jack Johnson'la dövüşürken altıncı rauntta nakavt olduğunda, Ah, bırakın beni! Bırakın da Jack Johnson gibi güleyim, demişti. Boksör de olan bir şairdi Arthur Cravan. Fakat itiraf etmek gerekirse ne büyük bir şairdi, ne de çok arzulamasına rağmen sıkı bir boksör olabildi. Ama durun da en baştan başlayayım... Arthur Cravan'ın gerçek adı Fabian Avenarius Lloyd'du, İngiliz bir anne ve İrlandalı bir babanın çocuğu olarak 22 Mayıs 1887'de İsviçre'de dünyaya gelmişti. Henüz yirmilerinde bile değilken Arthur Rimbaud'dan esinlenerek macera arayışıyla memleketini terk etti, uydurma pasaportlar kullanarak dünyayı dolaşmaya başladı. Bir süre sonra Paris'e yerleşmeye karar verdi, orada çeşitli mahlaslarla şiir yazmaya, resim yapmaya başladı. Resimlerini Edouard Archinard adıyla sergiledi. Gündüzleri el arabasıyla şehrin sokaklarını dolaşıyor, meyve ya da sebze satar gibi şiir satıyordu. Andre Breton, Marcel Duchamp, Man Ray, Clara Tice, Beatrice Wood hatta William Carlos Williams tarafından Dada'nın öncüsü sayılmasına yol açacak Maintenant adlı dergiyi çıkardı. Derginin yazarı, editörü, tasarımcısı, yayın yönetmeni ve elbette sahibiydi. Amacı skandal yaratmaktı. Amerikalı Olmak ya da Olmamak başlıklı bir makalesinde Paris'in tamamının gerçekte Amerikalı olduğunu yazmıştı. Amerikalılığın yöntemi basitti: Tükürün, küfretmek dışında hiç konuşmayın, üzerinize iki beden büyük gelen kıyafetlerle dolaşın. Tütün çiğneyin, meşgul görünün ve kendinizi kibirle taçlandırın. Kendisinin de titizlikle takip ettiği tavsiyelerdi bunlar. Arthur Cravan New York'ta gittiği bir kıyafet balosunda sürrealist şair ve ressam Mina Loy'la tanıştı. Evli ve iki çocuk annesi olan Loy, Cravan gibi huzursuz bir ruh, bir çeşit gönüllü serseriydi. Birbirleri için yaratılmış gibiydiler. Birliktelikleri sanat dünyasında büyük infial yarattı. Güzel ve Çirkin masalındaki karakterleri andırıyorlardı. Zarif bir bibloyu andıran Loy'un güzelliği dillere destandı, Cravan ise sadece iki metreyi aşan boyuyla değil, kaba ve küstah tavırlarıyla da dikkat çekiyor, tepki topluyordu. Gelin görün ki, Loy Cravan'a sular seller gibi aşık oldu, dahası sevgisiyle onu eni konu nazik, anlayışlı hatta sevilebilir bir adama dönüştürdü. 25 Ocak 1918'de evlenmeye karar verdiler ve kilise düğününe paraları yetmediğinden, yoldan geçen iki tanıkla bir devlet dairesine gidip alelacele evlendiler. Beş parasızlardı, tekinsiz bir apartman dairesinde yaşıyorlardı. Berbat hayat şartları ve kötü beslenmenin etkisiyle ikisi de çok zayıflamıştı. Derken, şairin kabarık bir suç sicili olduğu ortaya çıktı, Amerikan polisi izlerini bulmuştu, Buenos Aires'e kaçtılar. Cravan birlikte intihar etmeyi önerdiyse de hamile olan Loy bunu kabul etmedi. Genç kadın için Şili'ye gidecek bir gemide yer ayırttılar. Artık ifşa olan Cravan'ınsa geçerli bir pasaportu yoktu, bu yüzden çok eski ve küçük bir tekne satın aldı. Onu onaracak, yüksek bir fiyata satmayı başarırsa da karısının yanına gidecekti. 1918 yılının kasım ayında bir deneme yolculuğuna çıktı ve geri dönmedi. Teknenin fırtınada battığı sanılıyor. Fotoğrafta Arthur Cravan'ın kızı Fabienne'ı görüyorsunuz. Mina Loy Cravan'ın ölümünden sonra 5 Nisan 1919 tarihinde Londra'da bir kız çocuk getirdi dünyaya ve ona Fabienne Cravan Lloyd adını verdi. Fabienne başta Man Ray olmak üzere Dada'nın önemli isimleri tarafından fotoğraflandı. İşte onlardan biri. Unutmadan, bir Mina Loy yazısı da ayrıca sözüm olsun."} {"url": "https://egoistokur.com/edebiyatin-marlonu-trevania", "text": "Bunları Şibumi adlı kitabında Trevanian yazmıştı. İlk okuduğum yıllarda, Trevanian'ın kimliği meçhuldü, kendisi benim için aşık olunacak biriydi ama gene de gölgeler arasında gizleniyor gibiydi ve açıkçası bu bir parça ürkütücüydü. Yıllar sonra İspanya'da yaşayan ve kendi de romancı olan kızını buldum ve ona babasını anlattırdım, linki burada. Böylece gerçek Trevanian'ın meçhul ve hakkında binbir rivayet dolaşan düşsel Trevanian'dan çok daha sevilesi biri olduğu çıktı ortaya. E öve öve bitiremediğiniz Bay Whitaker ile alakalı yazı bu kadar mı yani!!! Neden favori yazarınızdı? Kızına kadar gidip babasını onun ağzından dinlemenizi sağlayan sebepler vs... Çok havada, yüzeysel ve merak uyandırmayan bir yazı."} {"url": "https://egoistokur.com/edgar-keretin-dunyasi-buzdolabinin-ustunde-bir-kiz-va", "text": "Etgar Keret'in dünyası: Buzdolabının üstünde bir kız var! Yoksa siz hala bir Keret öyküsü okumadınız mı? Bu soruya cevabınız olumsuzsa işe İsrailli yazar Etgar Keret'in önceki ay çıkan 'Buzdolabının Üstündeki Kız'ıyla başlayabilirsiniz. Şaşırtıcı, acımasız ama eğlenceli, kara mizaha bulanmış bir dünya sizi bekliyor. Etgar Keret'in dünyası: Buzdolabının üstünde bir kız var! Malum, devir roman devri. Sürükleyiciliğine kapılacağımız bir macerayı, zeka ürünü kurguyu, mizahı aradığımızda, şaşırmak istediğimizde karşımıza fazlasıyla öneri çıkıyor. Fakat elbette çarpıcı kurguyu, eğlenceli kelime oyunlarını, mizahı bulabileceğimiz, bizi şaşırtacak hikayeler sadece romanlarla sınırlı değil... Konuyu getirmek istediğim yer bir öykü kitabı; 'Buzdolabının Üstündeki Kız.' 1967 Tel Aviv doğumlu yazar Etgar Keret'in bu hikaye kitabı Siren yayınlarından, Avi Pardo'nun güzel çevirisiyle önceki ay çıkmış. Bugüne kadar Türkçede yayınlanmış üç öykü kitabı daha var; 'Nimrod Çıldırışları', 'Gazze Blues' ve 'Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü'. Bu sonuncusu 2004'te yayınlandığında tüm dünyadan, Keret'in önemli yazarlar katına çıkmasını sağlayan epey olumlu tepki almış. Kitap Türkçeye bu yılın başında çevrilmişti. Hakkındaki bazı övgüleri öncesinde duymama rağmen ancak keşfedebildim. Ne de olsa övgüsüz çıkan kitabın bulunmadığı bir reklam devrindeyiz... Her nasılsa tanışmamızın ardından kısa sürede beğenisine güvendiğim Zehra, Buzdolabının Üstündeki Kız'dan söz ederken şaşırtıcı, kara mizah var, zekice hikayeler türünden şeyler söyleyince bana da kitabı hemen almak düştü. Onun söylediklerine ekleyebileceğim; eğer daha önce bir Keret öyküsü okumadıysanız, büyük ihtimalle daha önce benzeriyle karşılaşmadığınız eğlenceli şeylerle karşılaşacaksınız. Keret yaşamını İsrail'de sürdüren ve politikayla yakından ilgilenen bir yazar. İsrail-Filistin arasında yakınlaşmayı, barışçı çözümü aramayı öneren bir politik çizgisi var ve özellikle Amerika'da konuyla ilgili görüşlerine sıklıkla başvuruluyor. Haaretz, The New York Times, The Guardian, Le Monde gibi gazetelerde makaleleri çıkıyor. İsrail toplumunu iyi gözlemleyen biri olarak bu gözlemlerini yalnızca politik makalelerinde değil, eğlenceli öykülerinde de fazlasıyla kullanıyor. Öyküleri bugüne kadar 40'ın üzerinde kısa filme ve iki uzun metrajlı filme konu edilmiş. Kısacık öykülerde atmosfer yaratmaktaki becerisi, yine bu kısa alanda hikayeyi keskin manevralar yaparak anlatması, çapraşık durumları bir araya getirerek olaya boyut kazandırması Keret öykülerinin dikkat çekici özellikleri. Fakat okuyan herkesin hemfikir olduğu gibi; en ilginç yanı öykülere sinen kara mizah. Bahçesine dalan çocuklara tüfekle karşı koymaya çalışan babaanne; anne babasının ve cinselliğin anlaşılmaz dünyasını çözmeye çalışan çocuk; kendisini terk eden muhabir sevgilisini bulmak için özel bir röportaj ayarlamaya çalışan genç adam; kendisini sorgulamaya çalışan dünyanın en geri zekalı ajanı... Acımasız hayatın, içinden çıkılamaz hale gelen karanlık durumlarını aşmaları için öykü kahramanlarını bekleyen kapıdan, yine kara mizahın ışıkları sızıyor. Acımasız ama şenlikli bir dünya bizi bekliyor."} {"url": "https://egoistokur.com/edith-piaf-senin-mutlulugun-icin-her-seyi-yapari", "text": "Not: Ufaklıklarla Piaf, Marcel Cerdan'ın üç küçük oğlunu kastediyor. Mektubun sonundaki Momone Piaf'ın, gerçek adı Simone olan üvey kardeşine taktığı isim. LouLou ise Piaf'ın menajeri."} {"url": "https://egoistokur.com/efkar-karmasi-yayin-dunyasinin-prensesinden-hikaye-tadinda-sarkila", "text": "Nursel Calap, on yılı aşkın süredir yayın dünyasında kan, ter ve gözyaşı akıtıyor, o yüzden ismine bugüne dek birçok kitabın künyesinde rastlamış olmanız yüksek ihtimal. Çeşitli internet sitelerinde ve elbette kendi blogunda yazılarını okumuş olmanız da öyle... Kocanı Seviyorum adında bir de romanı var, yakında raflarda olacağını umuyorum. Kadınlar kitap okur. Mutsuz kadınlar daha çok kitap okur. Mutluyken kitap okunmaz, mutlu olmak için kitap okunur. Efkar kitaba en az kahve ve şarkılar kadar yakışır. Her yıl başında Truman Capote okurum, Tiffany'de Kahvaltı'yı. Sanki yeni yılın ilk sabahı böyle başlarsa tüm yıl güzel kitaplar okuyacakmışım gibi geliyor. Okurken başlıyorum Moon River dinlemeye; mutlaka Audrey Hepburn'den. Yılın son günleri okumak zorunda olduklarımın dışında, zevk alacağımdan emin olduğum, sadece kendim için okuyacağım kitaplar seçiyorum. Her birine güzel şarkılar eşlik ediyor. Fly Me To The Moon'u Frank Sinatra söylerken Venedik'te Ölüm'ü okuyacağım mesela. Sonra ışıkları kapatacağım... uyumam mümkün değil kitap okumadan! Her ne kadar Santana Everlast'le birlikte Put Your Lights On dese de yakacağım başucu lambamı. Başucumda Rafik Schami'nin Bir Avuç Yıldız'ı vardır, onu okurum. Aydınlanır odam birden. Gece uyanırsam aniden, belki Binbir Gece Masalları'ndan birini okumam gerekir, yoksa uyuyamam. Mutlaka bir şarkı etmelidir. Lovage, Book Of The Month diyerek kulağımda inler. İşte o zaman sabaha umutla uyanırım. Sevgilim bana beni o gün de sevdiğini söyler. Aradığında muhtemelen Hafız Divanı'ndan rastgele bir sayfa açmış o günkü falıma bakıyorumdur. Mohsen Namjoo da onun şiirlerinden birini, Zolf Bar Baad'i söylüyordur. Sevgilimsin, olma el! diyen bir şarkıdan sonra kitabı kapatıp onun yanına gitmek isterim. Tom Baxter, Tell Her Today derken varırım yanına. Nasıl olduysa Bülbülü Öldürmek'i okumamış, elimde ona hediyem Harper Lee'den."} {"url": "https://egoistokur.com/efsane-yazar-trevaniani-kizi-anlatt", "text": "Leaving Sophie Dean adlı romanı E Yayınları'ndan çıkan Alexandra Whitaker, Reagan döneminde Amerika'yı terk ederek İspanya'nın Bask bölgesine yerleşen emekli sinema profesörü Rodney William Whitaker'ın kızı. Bu söylediğim sizin için bir şey ifade etmediyse, sıkı durun, açıklayayım: Alexandra'nın babası, sizin Trevanian diye bildiğiniz adam. Yani Şibumi, Katya'nın Yazı, Kasaba, Hesaplaşma gibi über-başarılı, tekrar tekrar okunası romanların efsane yazarı. Ben tabii bunu öğrenince hemen Alexandra'dan bir röportaj istedim. Benim ülkemde de çok sevilen babanızı, Trevanian'ı konuşalım... Zira okurları ona hala büyük hayranlık duyuyor ve hakkındaki birçok şeyi merak ediyor. Mesela neden takma isimle yazıyordu? Bu onun için bir oyun muydu yoksa gereklilik mi? Öte yandan babanız romanlarının orasına burasına gerçek kimliğiyle ilgili ipuçları sepiştiriyordu, Şibumi'de, Hesaplaşma'da Rodney Whitaker'la, yani bizzat kendiyle alakalı pasajlar yer alıyor. Nicholas Sears ve Edouard Morin gibi başka takma isimler de kullanmış. Sears'ın Ortaçağ'da geçen alegorik öyküleri muhteşemdir. Sorunuzun cevabı çok basit: Babam uzun yıllar üniversitede hocalık yaptı ve akademik yazılarını, kitaplarını gerçek adıyla yayınladı. Bir karışıklık olmaması için de romanlarında başka isimler kullandı. Aslında sadece gerilim, polisiye gibi türlerde Trevanian adını kullandı. Fakat aklında aşk, western, korku gibi başka türlerde de yazmak fikri hep vardı, çünkü belirli bir türün sınırları içinde sıkışıp kalmak ona göre dünyanın en sıkıcı şeyiydi. Yayıncılarıysa başka alanlara el atmasını istemiyordu. Sanırım polisiye ve gerilim türlerini ticari açıdan çok daha avantajlı buluyorlardı. Babam içinde gerilim bulunmayan romanlarını, öykülerini Trevanian adıyla bastırmakta güçlük çekeceğini anlayınca kendine yeni isimler seçti. Siz de okumuşsunuz, Nicholas Sears'ın kitapları içerikleri ve anlatımları bakımından Trevanian romanlarına hiç benzemiyor. Eduard Morin'se bütünüyle ayrı hikaye... Babam, Kasaba adlı romanını Morin imzasıyla yayınlayacaktı. Fakat yayıncısı buna izin vermedi. Babam da kitabını isimsiz yayınladı. Müthişti. İsmi ve yüzü olmayan bir yazarın kitabının satış rekorları kırabildiğini herkes gördü. Kitap, bu çarpıcı başarı üzerine yeniden, bu kez Trevanian imzasıyla basıldı. Babanız, Ludlum rivayetleri çıkınca, Bu adamın kim olduğunu bile bilmiyorum. Zaten 20. yüzyıl edebiyatçılarının çoğunu tanımam; Proust hariç! diye bir açıklama yapmış. Şöhret babam için önemli sayılmazdı. Ama satışları önemsiyordu. Türkiye'de ne kadar sevildiğini, okunduğunu da biliyordu. E Yayınları'yla çalıştığını, aralarında iyi bir ilişki olduğunu biliyordum. New York'taki ajansımla romanımla ilgili yabancı yayınevlerinden gelen teklifler üzerinde konuşuyorduk ve Leaving Sophie Dean'in Türkiye'de babamın yayınevi tarafından basılması gerektiğini biliyordum. O yüzden bu kadar farklı isimde yazdı ya zaten. Yazar olarak kullandığı isimlerin farklı karakterleri, alışkanlıkları vardı. Aslında hayat hikayeleri, geçmişleri, sesleri, görünüşleri, her şeyleri farklıydı... Babam önce hikayeyi nasıl birinin yazacağını belirliyor, sonra da bu karakterin başka bir ismi olması gerektiğini bilerek masa başına geçiyordu. Hayır, açıkçası bana uygun bir yöntem değil. Benim yaptığım anlatıcının tonunu belirlemek, o kadar. Tabii şu da var, aslında yazarlık özellikle diyalogları yaratırken epey bir oyunculuk yeteneği gerektirir. Çocuklar sırlara bayılır. Onun gizli kimlikleri olduğunu bilmek bizim için büyük eğlenceydi. Ama sırrını hiçbir zaman açık etmedik. Komşular, arkadaşlarımızın şüphelenen aileleri falan tarafından sorguya çekildiğimiz zamanlarda bile. Fakat lütfen sorunuzda bir şeyi düzeltmeme izin verin... Babam hiçbir zaman sıradan bir adam gibi görünmedi. Reagan iktidarı sırasında... O yıllarda ABD'nin içeride ve dışarıda yaptıkları onu çok üzüyordu. Keşke Obama'nın başkan seçildiğini görebilseydi. Gerçi Amerika siyasal açıdan onu büyük hayal kırıklığına uğrattı ama o coğrafyaya ve insanlarına sevgisinde bir azalma olmadı. Sürekli farklı yerlere taşındık, farklı evlerde yaşadık. Ama o evlerin hepsinde babam daima, aralıksız yazdı. Ortalık daktilosundan gelen seslerle çınladı. Gökgürültüsü gibi. Evi adeta sarsarcasına. Belki çocuk olduğumuz için bize öyle geliyordu, kim bilir. Yazarken kendi kendine sürekli bir şeyler mırıldanır, koltuğunda pozisyon değiştirip dururdu. Mimikleriyle, jestleriyle de yazdıklarına eşlik ederdi. Bazen çalışma odasına sessizce girip ona akşam yemeğinin hazır olduğunu söylememiz gerekirdi ama duymamış gibi sürdürürdü. Çok tatlı, oyuncu ruhluydu. Kimi zaman bir öğretmen gibiydi, çocuklara karşı sonsuz sabrı vardı. Hikaye anlatmayı seven, büyüleyici ve yakışıklı bir adamdı. Ama ruh hali değişken olabiliyordu, çabuk öfkelenirdi. Bilhassa kendini yetersiz hissettiği konularda, özellikle sosyal adaletsizlik gibi meseleler karşısında. Dağcılık, mağaracılık gibi sporlara düşkündü ve bu konularda çok iyiydi. Deri ceket giyer, motosiklet kullanırdı. Bilirsiniz, gülümseyişiyle odayı aydınlatan insanlar vardır, babam onlardan biriydi. Sağlığı iyice kötüleşmişti. Bu yüzden son birkaç romanını yazarken ona yardım ettim. Onları yine kendi yazdı elbette. Benim rolüm sadece sohbetlerimizde söylediklerini not almak ve sonradan gerekirse ona hatırlatmak şeklindeydi. Yazmanın ekip işi olmadığını ikimiz de biliyorduk. Fakat bu konuda ondan çok şey öğrendim, çünkü harika bir öğretmendi ve 'gizemli dahi' pozları takınmazdı. Çalışırken çok eğlendiğimizi hatırlıyorum, kimi zaman gülmekten gözlerimizden yaşlar gelirdi. Sonra Hadi tatlım, şimdi biraz ciddiyet derdi. Amerika'yı terk ederek İspanya'da Bask bölgesine yerleşmesi okur için bir şey ifade etmiyorsa zaten o okur Travanian ile tanışmamış demektir."} {"url": "https://egoistokur.com/eglenceli-bir-alternatif-tarih-kitabi-bir-nefeste-cinselli", "text": "Tarihin savaşlardan, devrimlerden ve büyük ihanet ve kahramanlık hikayelerinden ibaret olduğunu düşünüyorsanız, size Karen Dolby'nin Bir Nefeste Cinsellik Tarihi adlı kitabını tavsiye ederim. Kelli felli mizah yazarı Mark Twain'in 1601 adında erotizm sınırlarını aşan bir roman yazdığını biliyor muydunuz? Kraliçe II. Elizabeth'in nedimelerinden birinin ağzından günlük formunda yazılmış bir kitapmış bu. Öyle açık saçık sahneler içeriyormuş ki cesaret timsali Mark Twain bile takma isimle yayınlamış. Geçmişte, pornografinin sularında gezinen bir diğer yazar da Oscar Wilde. Fakat bir vakitler Türkçeye de çevrilen Telenysi, yazarın hayranlarından olmama rağmen benim bile içimi sıkacak kadar parıltısız. Büyük Rus edebiyatçı Aleksandr Puşkin'in yazdığı rivayet edilen bir kitap da var ki o düpedüz berbat. Birkaç yıl önce bir İngiliz yayıncının giriştiği garip deney geliyor akla. Tanınmış altı edebiyatçıdan sansürsüz bir dil ve hayal gücüyle erotik romanlar yazmalarını istemiş. Tamamen özgür davransınlar diye de adlarını gizleyeceğini söylemiş. Ne olmuş peki? Anlaşmalar imzalanmış, belirli bir süre geçmiş ve proje tamamlanmış. Ama masasının üzerine gelen altı romanı okuyunca yayıncı kara kara düşünmeye başlamış. Hepsi de öyle berbatmış ve yazarlar bu tür romanların ayrılmaz parçası hararetli bölümlere varana kadar öyle çok laf kalabalığı yapıyormuş ki kimse bunları alıp okumazmış. Böylece kitaplar yayınlanmamış. Açıkçası bu anlattığım olayın üzerinden topu topu 8-10 yıl geçti, yine de artık yayıncılık dünyasının erotik kitaplar konusunda bir sıkıntı çektiği söylenemez. Kötünün kötüsü Grinin 50 Tonuyla birlikte sanki bir eşik aşıldı. Geçenlerde Kitap okurlarının Facebook'u sayılan Good Reads'e girip en çok nelerin ilgi gördüğüne, okunduğuna baktığımda net olarak gördüm ki günümüzde akla gelebilecek her tarzda erotik kitap yazılıyor, yayınlanıyor, okunuyor... Eh, ne de olsa artık özgür bir çağda yaşıyoruz. Karen Dolby imzalı Bir Nefeste Cinsellik Tarihi adlı kitaba bakacak olursak, böyle düşünenler fena halde yanılıyor. Dolby, Her nesil kendinden öncekilerin ağırbaşlı, utangaç, eski kafalı, bağnaz hatta sıkıcı olduğuna inanır, oysa bu doğru değildir diyor ve binlerce yıllık insanlık tarihinden sayısız gerçek hikayeyle bunu bize kanıtlıyor. Kitaptan öğrendiğim şeyler ilginç; iki dünya savaşının ardından yaşanan ahlaki çözülmeler, 1300'lerdeki büyük veba salgını ya da 1918'deki grip salgınından sonra yaşanan koyver gitsin dönemleri şaşırtıcı. Karen Dolby çok daha eskilerle başlıyor tabii. İlkel insan bir yandan açlığa, soğuğa ve vahşi hayvanlara karşı amansız bir ölüm kalım mücadelesi verirken, bir yandan da mağarasının duvarlarına topraktan elde ettiği boyalarla resim çiziyor, kaya parçalarından güzel kadın vücutları oyuyormuş. (O koca memeli, dolgun kalçalı heykelciklerin bugünün ölçülerine göre güzel sayılıp sayılamayacağı meselesi sadece bir ayrıntı, üzerinde durmaya bile değmez. Vahşi tabiatı karşısına alıp kan ter içinde didinen 40 bin yıl öncenin Leonardo Di Caprio'sunun, hayatın zorluklarıyla baş etmek adına bulabildiği tek yoldu, bu minik heykeller.) Özetle seks hep vardı ve erotik sanat eserleri her çağda üretildi. Karen Dolby, Ortaçağ'da hüküm süren kötü şöhretli Borgia'lardan yazdıkları yüzünden zindanı boylayan Marquis de Sade'a, eski Roma'nın skandallar kraliçesi Messalina'dan Binbir Gece Masalları ve Kama Sutranın çevirmeni Sir Richard Burton'a zaten bir biçimde tanıdığımız şahsiyetlere kitabında yer veriyor ama rivayetler, günlükler, mahkeme kayıtları ve mektuplar aracılığıyla bu eğlenceli ve meşakkatli yolun o kadar ünlü olmayan kahramanlarını da anıyor. İşi içine ister istemez meşhur felsefeciler, Ortaçağ papaları, kral ve kraliçeler, doktorlar, siyasetçiler de karışıyor, böylece farklı dönemlerin karanlık köşeleri biraz olsun aydınlanıyor. Bu konuda geçmişin çeşitliliği ve yaratıcılığı hayret verici. Fransız sarayının kadrolu metresleri ve resmi metreslik kurumunun görev tanımları. Bu gece başım ağrıyor cümlesinin nasıl ortaya çıktığı. Saç bakımı, makyaj ve diş beyazlatma yöntemlerinin binlerce yıl önce nasıl yaratıldığı. Ya salar gereği zaruri kılınmış günahlar, sıkça başvurulan bekaret kemerleri, aşk iksirleri. İlk cinsel fetişler, Ortaçağ'da hiç de tuhaf karşılanmayan BDSM'ciler. Mum ışığında kestane ziyafetleri, güzelliği tamamlayan bir unsur olarak dövmenin kullanım alanları. Tutuculukta zirve yapan Victoria Dönemi'nde çelişkili biçimde pornografinin ve vibratörlerin icadı. Tanrım bana iffet ve haysiyet ver ama henüz erken diyen Aziz Augustinus. Kesik kulağı hakkındaki gerçekleri ilk kez öğrendiğimiz ressam Van Gogh. Akıl almaz ama epey komik kurallar listesiyle bizi şaşırtan ABD başkanı Benjamin Franklin. Mısır yolculuklarının gerçek sebebi konusunda rivayetler muhtelif olan büyük yazar Gustave Flaubert."} {"url": "https://egoistokur.com/egoist-okur-mixtape-metalciler-oscar-wildei-seviyo", "text": "Kesin bilgi: Egoist Okur ve metalciler Oscar Wilde'ı seviyor! Her neyse, geçenlerde bir Dorian Gray şarkıları listesi yapmaya karar vermiştim ama internette biraz dolaşıp metalcilerin Wilde'ı ne kadar sevdiğini görünce, başka bir liste hazırlamaya karar verdim. Hakkımda şarkı yazılması ise en şahanesidir. Kesin bilgi: Egoist Okur ve metalciler Oscar Wilde'ı seviyor! Company Of Thieves'in şarkısını sevmedim ama neticede adı Oscar Wilde olduğu için listenin başına alınmayı hak ediyordu. Portekizli gotik metal topluluğunun bu şarkısı Oscar Wilde'ın ölmüş kızkardeşine yazdığı Requiescat adlı ağıttan geliyor. Usul usul yürü, çünkü o yakında/ Karların altında/ Fısıltıyla konuş, seni duyabilir... Ama Moonspell Wilde'ın Papatyalar büyüyor dizesini Korkuların büyüyor yapmış. Avusturyalı senfonik metal topluluğu Oscar Wilde'ın epeyce komik ama bence gizli saklı da olsa yine Wilde-vari bir biçimde hüzünlü öyküsünü seçmiş şarkı haline getirmek için. The Canterville Prophecy adlı bir de introsu var. Aslında sözler Wilde'dan değil. Fakat açıkçası oyunun ruhu şarkıya yansıtılabilmiş. Son cümleleri hatırlayalım: Aşk ne aptalca bir şey. Mantığın yarısı kadar bile faydası yok, sonuçta hiçbir şey kanıtlamıyor. En iyisi ben felsefeye dönüp biraz metafizik çalışayım... Oscar Wilde'ın masallarını çok ama çok severim. Bazılarının fazla melankolik bulduğu Bülbül ile Gülün yeri ise apayrıdır. Masalı her seferinde gözlerimde yaşlarla okurum."} {"url": "https://egoistokur.com/egoist-okur-populer-edebiyat-blogu-the-literary-kickst", "text": "The Literary Kicks civardaki en iyi 10 edebiyat blogundan biri kabul ediliyor. Kurucusu New Yorklu Levi Asher, borsacı olarak başladığı iş hayatında uzun süre PowerPoint prezantasyonları hazırlayarak çalışır gibi yapmış. Asıl iş hayatı, şu hayatta tam olarak ne yapmak istediğini keşfettiğinde başlamış. O gün bugün popüler blogu The Literary Kicks aracılılığıyla edebiyatla ilgilenmeyi sürdürüyor. Asher'ın The Cherry Orchard adlı bir de siyasi blogu var. Muhteşem bir haber bu!:) Bir defa daha böyle bir güzel siteyi bize kazandırdığınız için teşekkür ederim. İnanılmaz mutlu oluyorum. Burcu miniminnacık bir haber çıktı sadece ama ben de çok sevindim."} {"url": "https://egoistokur.com/egoist-okur-takipcisi-pinar-sonmez-yazdi-issiz-berlinde-nazima-kavusma", "text": "Teyzemde Vera imzalı bir Nazım kitabı ve bu imza anının fotoğrafı vardı. Nedim Gürsel'in son romanı Şeytan, Melek ve Komünist'te Vera'yla karşılaştığımda bu fotoğraf canlandı, o resme gidip geldim. O zamanlar Vera benim için sarı saçlı, olgun bir kadındı. Daha sonra, onun Nazım'ın çok sevdiği kadını olduğunu öğrenmiştim. Vera aklıma kazınmıştı. Nazım'ın Vera'ya duyduğu derin aşkı, püsküllü bela Vera'yı fotoğraftan çıkarıp Gürsel'in masalına oturttum. Biyografisini yazdığı Nazım Hikmet'in hayatına bilgi ve sezgisiyle hakim Nedim Gürsel, bu hakimiyetiyle kurmacayı doludizgin yaratmış. Gürsel, Hatırla Barbara adlı kitabına Nazım'ın Hangi şiir şaraba benzer/Paris satırlarını alsa da söz konusu romanına fon olarak yalnızlığın ve acının kentini seçiyor, Berlin. Berlin'e gelişlerimden hiçbirinde kentin böylesine ıssız, bu denli kar altında olduğunu anımsamıyorum. Zaten yakın tarihteki acı dolu çağrışımlarından uzunca bir süre sıyrılamayacak olan kar altındaki Berlin, yazarın yalnızlığı iliklerine dek hissetmesine neden olacaktır. Yazarın yalnızlığının yanı sıra şarkıcı İpek'e olan aşkına tanık oluruz. Diğer iki bölüm, muhbir Ali Albayrak'ın ağzından Nazım Hikmet'i takip için yazılmış satırlardan oluşuyor ki bir nevi doküman kurmacası içinde verilirken son bölümde de muhbir Ali Albayrak'ın hayatını okuyoruz. Yalnız ve canına okunmuşların her birinin tek başınalığının diğerininkine karıştığı Berlin, hangi köşesine bakılsa görülen ve üzerine kül atılsa da sönmeyen soykırım ve duvarla koca bir acı simgesi. Bu acının getirdiği yalnızlık bir dikilitaş gibi yükseliyor Avrupa'nın ortasında. Kendi akıbetini bilen ve buna rağmen ayrılmayan Rosa Luxemberg'un ayak izleri de, Grosz resimleri de şehir tuvaline yerleşiyor. Bülent Usta, Türkiye özelinde bir toplum böylesine bir hesaplaşmayı kaldıramaz, diyor ya belki Berlin de bu hesaplaşma ruhu ile insanın kendi zihnine çekilmesine neden oluyor. Toplum kadar kendiyle ve insanlıkla hesaplaşmak için de bu yalnızlık havasını solumaya geliyor, romanlarına Berlin'i alıyor yazarlar. Demir Özlü de Kanal Kentlerinde adlı kitabında, Berlin'de yazmayı dünyanın en güzel şeyi olarak gördüğünü söylüyor ve En güzeli hafif ıslak olan kaldırımlarda yürümek. Melekler Berlin üzerindeki gökyüzünde değiller. Şehrin kahvelerinde, kaldırımlarındalar, diyordu. Gürsel işte o ıslak kaldırımlarda Nazım'ı yürütüyor. Söylemeden geçemem, yazarın Goethe'nin güzel dili Almancaya dikkat çekmesi de müthiş bir detay. Doğu'nun tramvay vagonları gibi uzayan bu bitişik sözcüklere, bu güzel dilin eklem yerlerinden birbirine mıhlanmış seslerine aşinaydım, diyor ve Almanca için yapılan en güzel benzetmeyi sunuyor dimağıma. Nazım, kadınlarına; yazar, şarkıcı İpek'e ve Ali, Nazım'a aşık. Hayranlık ve aşk sarmal olmuş bu dünyada, hangisinin diğerinden çıktığını bilmiyoruz. Nazım nasıl elimdeki fotoğrafta gülümseyen Vera'nın genç yüzünü düşünerek Yaktın beni, diyorsa muhbir Ali Albayrak da bu cümleyi Nazım için söylerdi. Ulaşamama onları perişan ediyor. Ortak özellikleri ise şefkati aramaları ama yine de her defasında yalnızlığa sığınmaları. Yazarın yalnızlığı muhbirinkine, muhbirinki Nazım'ınkine karışıyor. Yazar, şefkati muhteşem-sert kadın İpek'in kollarında ararken, Nazım partide ve kadınlarında, muhbirse Nazım'ın yüzünde arıyor. Muhbirin eşcinselliğinin getirdiği dışlanmanın yaşattığı yalnızlık duygusu da aşkın ıssızlığını çevreliyor. Yazarın İpek'i ise sert mizacı, hatta yer yer küstah tavırları, sert sevgisi ve mağrurluğuyla biraz da Nedim Gürsel'in Vera'sına benziyor. Nazım'ın son aşkına benzeyen bu hırçın, bir o kadar da tutku dolu kadın, sevgilisini paçavraya çevirirken Nazım'ın hayatındaki kadınlarına ve onlara duyduğu olan hayranlığını yaşıyoruz. Muhbir, Nazım'ı anlattıkça yazarın derin sevgisinden Nazım'da izler buluyor, sonra Nazım'a duyduğu aşkı da yine muhbirin ağzından günlük hayatında duyuyoruz. Nitekim Nazım'ın komünizmle ilişkisini de bu eksene oturtuyor. Partinin ona kollarını açmış hali karşısında Nazım, aşkına karşılık bulmuş biri. Kadınlarına sığındığı gibi, onların şefkatinin güzelliğiyle politik olarak kendini ait hissettiği örgütte de kendisine sahip çıkılmasının onu mutlu ettiği aşikar. Nedim Gürsel'in seçtiği, gördüğü Nazım böyle. Nedim Gürsel'in 1987'de yazdığı Zincirli Kuyu adlı öyküsü de bir muhbir öyküsüdür. Kitap görevlisi gerçekte bir muhbirdi demek. Gündüzleri okurlara kitap veren, yaşamını kitaplar sayesinde kazanan bu bilgiç adam, geceleri yasak kitap listeleri hazırlayan ikiyüzlü biriydi. Cicipapa içinde yer alan bu öyküde paradoks yerini bulur. Gürsel'in bu iki uç noktayı yani hem sevme hem kuyusunu kazma fikri çarpıcı. Bu nedenle de şeytan ve melek de metaforlaşıyor, aynı zamanda kurmacaya da yakışıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/egoist-okur-yazari-fusun-sakadan-ilk-roman-zamansi", "text": "Kendimi bir ara istasyondaymışım gibi hissediyorum. Nedenini sorma, belki bir gün anlatırım. Ama içinde bulunduğum durum böyle özetlenebilir. Ara istasyonda olmak, orada kalmak belki de en kötüsü. Kendi ruhunla, aklının ara bir noktasında sıkışmak gibi... Ne başlangıç diyebiliriz orası için ne de bitiş. Tam bir arada kalmışlık hali. Bütün iç sıkıntılarının biriktiği bir orta yer. Ara istasyonların, yolun başına mı yoksa sonuna mı yakın olduğuna karar vermek zordur. Zaten bunu düşünecek insan da çıkmaz; kimsenin aklına gelmez orada insanların yaşadığı, yaşayabileceği. Çoğunluğun hatıralarında böyle yerler yoktur. Çoğunluğun bindiği ve indiği duraklardan değillerdir. Milyonda bir kişi orada iner. Onlar da tıpkı benim gibi ara istasyonun insanları olup çıkar. Kimseye görünmeden, uçarcasına kapıyı açar ve sanki o trene hiç binmemiş, hep o rayların üzerinde yürüyormuşcasına oraya ait biri olarak inerler. Kimse anlamaz onların biraz önce trenden indiğini. Her sabah ya da akşam geçen trenlere bakardım. İçlerindeki insanlardan ürkerdim. Kimdi onlar, nereden binmiş, nereye gidiyorlardı? Ben neden bu bina dışında bir yer görmemiştim? Kızardım sonra o trenlerde yolculuk yapanlara. Neyse, işte o binalarda hep kocaman panjurlu pencereler olurdu. Biliyor musun şu anda hissediyorum. Görüyorum hatta, pencerelerdeki panjurlar bir açılıyor, bir kapanıyor. Soğuk havaya rağmen havada tuhaf sarı, soluk bir renk var, güneşin yüzünü gösterip kaçtığı gökyüzündeki bulutlar, biraz sonra yağacak yağmurun habercisi. Ağaçsız, yeşilsiz bir bozkırın ortasında öylece dimdik duruyor istasyon binası. Tam anlamıyla insanın iliklerini donduracak kadar terk edilmiş bir bina. Biz de buraya terk edildik. Bu sonra hiç değişmedi... Tüm terk edilmişliğine inat yükseliyor bina sanki. Ve çok büyük. Hayalimde hep öyle kaldı zaten. Sarı, soluk, tozlu bozkırın ortasındaki bu evde karanlık ve kapkaranlık geceleri delercesine, giderek artıyor piyanonun sesi. Sarı saçları her zaman dalgalar halinde omuzlarından aşağı inen kadın, mavi saten geceliğini giymiş yine şarkılar söylüyor. İçimdeki acı boğazıma kadar yükselirken onu dinliyorum. Yalnızlığına, aşkının sonsuzluğu ve karşılıksızlığına üzülüyor ve belli etmemeye çabalıyor. Bu sonsuz gibi görünen yalnızlığın bir sonu olduğuna dair umudu vardı hep, hissederdim bunu. Ölene kadar bu beklentisini yitirmedi sanırım. Annem bazı geceler benimle oturur ve sohbet ederdi. Belki, anlayıp anlamadığımı pek de önemsemeden anlatırdı. Şimdi benim sana anlattığım gibi. Bir gece yarısı oturmuştuk yine. Türkiye'ye nasıl geldiklerini anlatıyordu: 1920'lerin başlarında gelmiş ailem Türkiye'ye. Mübadele yıllarında yani. Dedem, anneannem ve dayım varmış. Bir gemiyle önce Silivri'ye getirilmişler, sonra orada bir süre beklemişler ve İstanbul'a gelmişler. Ortaköy'de Portakal Yokuşu'nda bir ev verilmiş onlara. Ancak İstanbul'da ne yapabileceklerini bir türlü bilememişler. Annem öyle anlatırdı bize. Kavala'da işleri tütüncülük olduğu için buna en uygun yer olarak Samsun'a gitmişler. Fakirlik de o zaman başlamış. Kavala'da çok zengin olan aile kısa bir süre içinde her şeyini yitirmiş. Ben de ailenin küçük çocuklarından biri olarak Samsun'da doğmuşum. Sanırım biz burada hiç mutlu olamadık kızım. Evet, bence de hiç mutlu olamamıştı. Asi, kırılgan ve romantikti. Sadece söylediği şarkılara ve aşka inanırdı. Ve beklediği, deliler gibi aşık olduğu adam her gece istasyon binasında, yani aşağıda otururdu. Onu hiç yukarıda görmedim desem yanlış olmaz. Bazen korkumu yenip gece yarısı aşağı, yanına inerdim. Çok mutlu olurdu. Sigara dumanı dolu odanın içinde sürekli telgraf aletinin manyetosundan çıkan sesler ve radyoda çalan şarkılar vardı. Eski Avrupa sinemasının film karelerinden fırlamış gibi duran bu yaşam bana mı aitti, bilemedim hiç. Annem yukarıda kendi kendine şarkılar söylerken babam başkalarını dinliyordu. Hamiyet Yüceses'i, Zeki Müren'i severdi. Neden burada yaşadığını düşünüyor muydu acaba. Sonra sessizce çıkardım bulunduğum odadan o bunu fark etmezdi asla. Hatırlıyorum da çok yakışıklı bir adamdı. Yay gibi uzanan siyah kaşları, yemyeşil gözleri vardı. O yaşımda bile bakışlarındaki derinliği görürdüm. Öyle derin ki bazen daldığı yerden çıkması uzun süren türdendi. Sigarası hep ağzında olurdu. Ağzında sigara varken konuşurdu. O sis ve duman içinde bırakırdım onu. Karanlık merdivenlere gözümü alıştırıp, korkudan, ensemde bilmediğim birinin elini hissederek, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen merdivenleri çıkardım bir çırpıda. Boyum o kadar kısaydı ki bir merdivenden diğerine adım atmam çok zorluyordu beni. Efsa yanında ilgisizce uzanan Reha'ya döndü. Sevişmek benim için hep korkunç bir şeydi, biliyor musun? dedi. Sonra birden fark etti. Karafatmalar ve sevişmek onun anılarında aynı yere dokunuyordu. Kitabı imzalatabilecek olmam düşüncesi mutlu ediyor.:) Okuduğum bu kısa bölüm bile merak etmeme yetti. Şimdi sıra hangi mevsim için kollarımı açacağımı düşünmeliyim. Yolu açık olsun. Dilerim daha niceleri ruhlarımızın istasyonuna böyle girer."} {"url": "https://egoistokur.com/egoist-okurda-kafabindunya-halet-i-ruhiyes", "text": "Obi adını verdikleri ilk albümlerini yayınlayan Kafabindünya'yla ilgili her yazıda karşıma postrock ibaresi çıksa da, grup üyeleri sanırım yaptıkları müziğe etiket aramaya pek meraklı değiller. İşte böyle. Yetmez derseniz, Kafabindünya'nın Myspace sayfasına göz atın. Yahut daha iyisi Anger Circus, Binlerce Özür, İlk Buluşma, Kapanış Konuşması, Moongazing, Mutlu Son, Nightwalk, Platonik Aşk, Wake up to a Brand New Day, When We Were Young ve Yapılabilecek Bir Şey Yoktu adlı 11 parçadan oluşan Obi'yi edinin. Oradaki parçalar emin olun grubu size benden daha iyi anlatacaktır. Peyote etiketli Obi adlı albümleriyle herkese Nihayet! dedirten Burç Tuncer, Emrah Bekdikli, Doğan Aydın ve Korgün Akgün, yani Kafabindünya bu hafta Egoist Okur için bir güzellik yaptı. Dört kişiden ortak bir Efkar Karması hazırlamalarını isteyemezdim. Ben de dinledikleri, etkilendikleri, sevdikleri parçaları göndermelerini istedim. Slint, Silverchair, Mr. Bungle, Meshuggah, Opeth, Defeater, Caspian, A Swarm of the Sun, Russian Circles ve Propagandhi gibi gruplardan seçilmiş şahane bir liste geldi. Bazıları benim de şahsi favorilerimden. Ha bir de... İlk parça olan Good Morning Captain'ın İngiliz şair S. T. Coleridge'in The Rhyme of Ancient Mariner adlı muhteşem şiirinden uyarlandığını söylemezsem, içim rahat etmez. Zamanınız var, dinleyin."} {"url": "https://egoistokur.com/egoist-okurdan-9-guzel-kitap-tavsiyes", "text": "Vladimir Nabokov, 1951 yılında Harvard Üniversitesi'ne misafir öğretim üyesi olarak geldiğinde, Don Quijote üzerine altı ders vermiştir. Yıllar sonra Zalim ve kaba, eski püskü bir kitap olan 'Don Quijote'yi Memorial Hall binasında, muhafazakar meslektaşlarım dehşet ve utançla seyrederlerken paramparça edişimi keyifle hatırlıyorum diye yad ettiği bu derslerde Nabokov, romanın tatlı ve taşlamalı bir güldürü olduğuna dair yerleşik düşünceyi tamamen reddeder. Aksine, Don Quijotenin en acımasız ve insanlıkdışı kitaplardan biri olduğunu söyler. Paramparça ettiği bu kitabı bir zulüm ansiklopedisi olarak yeniden inşa ederken, kataloglama görevinde Cervantes'in hayatını, 16. yüzyıl İspanya'sını, romanın edebiyattaki yankılarını ve yazarın geçmiş edebiyattan faydalandığı her bir unsuru da mercek altına alır. Don Quijote Dersleri, İspanyol yazar Cervantes'in başyapıtını okuyacakların başucunda bulundurmaları gereken bir kılavuz, Nabokov severler için de usta bir eleştirmen ile bir edebiyat devinin destansı bir karşılaşması. Karanlıkların, ölümün ve cehennemin rengi olan siyahı ille de olumsuz, kötücül bir renk olarak görmemeli. Uzun tarihi boyunca, verimlilik, ölçülülük, saygınlık ve otoriteyle de özdeşleştirilmiş olan siyah, epeydir zarafetin ve modernliğin temsilcisi. Keşişlerin siyahından korsanların siyahına, ressamların siyahından terzilerinkine uzanan Michel Pastoureau, diğer renklerden farklı bir kadere ve simgeselliğe sahip olmuş, matbaanın icadına kadar renkler arasında apayrı bir yer işgal etmiş, Newton'un buluşlarıyla özel bir statü edinmiş, hatta renk olmaktan çıkmış siyahın izlerini yaradılış efsanelerinden 20. yüzyılın sonlarına dek her alanda sürüyor. Siyahın; dil, toplumsal alışkanlıklar, sanatsal yaratıcılık ve simgeler dünyasındaki yerini ve gelişimini belirgin bir şekilde ortaya koyan Pastoureau, aynı zamanda son derece zengin ve sürükleyici bir kültür tarihi panoramasını da gözler önüne seriyor. Günlük alışkanlıklarınızın yaratıcı süreç üzerindeki etkisini hiç merak ettiniz mi? Bir rutin belirleyip ona sadık mı kalmalı, yoksa hayatı akışına mı bırakmalı... Karar vermeden önce bu kitaba mutlaka bir göz atmalısınız. Hayran olduğumuz büyük fikir ve eserlerin yaratıcıları gündelik hayatlarında ne yapıyorlardı? Sıradan insanlar olmaktan çıkıp tarihin sayfalarında kendilerine yer edinmelerini sağlayan o büyük eserler hangi gündelik rutinlerin sonucunda doğmuştu? Bu kitapla Mozart'tan Çaykovski'ye, Kant'tan Descartes'a, Kafka'dan Flannery O'Connor'a, Picasso'dan Vincent van Gogh'a, Albert Einstein'dan Nikola Tesla'ya, Agatha Christie'den Isaac Asimov'a, tarihin akışına yön veren pek çok insanın gündelik hayatına kısaca göz atabilecek, onların deneyimlediği yaratım sürecini inceleme fırsatı yakalayacaksınız. Beş yazar ve bir ressama ilişkin sanatçı portrelerinin yer aldığı Kır Evinde İkamet, W. G. Sebald'in edebiyatbilimci kimliğini yakından tanımamıza olanak sunuyor. Johann Peter Hebel, Gottfried Keller, Robert Walser, Jean-Jacques Rousseau, Eduard Mörike ve Sebald'in yakın dostu olan ressam Jan Peter Tripp'in incelendiği metinlerde; bir yandan sanatçıların, içinde bulundukları kültürel iklimin ışığında biyografik izleri sürülürken diğer yandan da yazma eylemiyle, sanatla kurdukları ilişki sorunsallaştırılıyor. Sebald, merceğini yönelttiği sanatçılarda yalnızlığı görüyor: Her biri bir şekilde toplumun dışında konumlanmış; yalnızlığı seçmiş veya seçmek zorunda bırakılmış ve kimi zaman bir illete dönüşen yazıya sığınmışlar. Metinlerinde bu yazma bağımlılığını odağına alan Sebald, biyografi, edebiyat incelemesi ve denemeyi harmanlayarak bir çeşit ruh kardeşliği kurduğu yazarları yeniden okuyor. Kevin Wilson'ın karakterleri gerçekle hayal, sıradanla fantastik arasında gidip gelen bir dünyada yaşıyor. Vefat etmiş, hasta ya da yanına yaklaşılmayacak kadar huysuz aile büyüklerinin yerine ücret karşılığı ikame büyükannelik yapan bir kadın; anne babası kendiliğinden alev alarak öldükten sonra Scrabble fabrikasında harf tasnifçisi olarak çalışmaya başlayan genç; annelerinden kalan evin tek sahibi olmak için kağıttan 250'şer turna yapmak zorunda kalan kardeşler... Gerçek hayatın neredeyse tüm kurallarının geçerli olduğu mini evrenlerde yaşayan fazlasıyla yalnız karakterler. Fang Ailesiyle kendine önemli bir hayran kitlesi yaratan Kevin Wilson, ilk öykü kitabı Dünyanın Merkezine Tünel Kazmakta yine okurunda gülme isteği ve acıma hissini aynı anda yaratmayı başarıyor. 25 dile çevrilen Neruda'nın Postacısında olaylar, 1969 yılında Şili kıyılarındaki küçük Isla Negra kasabasında geçer. Köyün postacısı genç Mario'nun mektup götürdüğü tek bir kişi vardır: Kasabada sürgünde olan Şilili ünlü şair Pablo Neruda. Mario hayran olduğu şairle konuşmak, ona kitabını imzalatmak için çareler arar, sonunda aralarında bir dostluk başlar. Basit insanların yaşadığı küçük kasabada, Nobel Edebiyat Ödülü kazanmayı bekleyen Neruda, devlet başkanlığına aday gösterilir, ancak Salvador Allende seçilince şair Paris'e büyükelçi olarak atanır. Mario ise ilk aşkını yaşadığı Beatriz'e kavuşmak için çırpınmaktadır. Neruda Paris'teyken genç Mario'dan alışılmadık bir yardım ister. Bir kısmı gerçek olan renkli karakterleriyle, General Pinochet darbesi öncesindeki Şili'yle unutulmaz bir filme de dönüşen bu küçük roman, şiirsel dili yanında hem eğlenceli hem tutkulu anlatımıyla Skarmeta'yı çağdaş Latin Amerika edebiyatının önde gelen temsilcileri arasına sokmuştur. Yaşlanmak ıslah etmemişti iki meçhul adamı. Arkanya'daki iki ayrı meyhanenin bahçesinde oturmuş nefret dolu bakışlarla birbirlerine bakıyorlardı günlerdir. Aralarına sımsıkı bir ip gerilmiş gibi ölüm kokan gözlerle zamanı kolluyorlardı. Upuzun bir caddenin ikiye böldüğü tozlu yoldan gelip geçen insanların bakışlarına aldırdıkları yoktu. Masanın üzerine koydukları sabırsız ellerini habire tıkırdatıyor, ayakları bir anda ileriye atılmak için sandalyelerin altında aralıksız sallanıp duruyordu. Vakit yaklaşıyordu. Çok yakında, yüreklerindeki cerahati söküp atamamış iki yaşlı adam, ağır ağır yerlerinden doğrulup epeydir iki ayrı yakasında bekledikleri yolun tam ortasında buluşacak ve büyük ihtimalle biri ölecekti. Jar, masalsı, büyülü bir roman... Bir Arkanya romanı... Kemal Varol'un ilk romanı. Kopenhag, 1925. Greta; Güzel Sanatlar Akademisi'nde resim eğitimi almaya gelmiş genç bir kızdır. Akademide utangaç ve içine kapanık hocası Einar'la tanışır ve ona aşık olur. İki genç evlenir ve hayatlarını resme adarlar. Greta insan portreleri konusunda uzmandır ve bir gün modeli provaya gelemeyince Einar'dan kadın kıyafeti giyip poz vermesini rica eder. Kadın kıyafetleri içindeki Einar bu role kendini kaptırır ve Lili adlı yeni bir kişiliğe bürünür. O günden itibaren Lili ikilinin hayatlarına dahil olacak ve Einar'ın hayatında bambaşka bir kapı açılacaktır. David Ebershoff, Danimarkalı Kız adlı eseriyle bizlere, sessiz sedasız ancak büyüleyici, tarihteki bir dönemi hayal gücüyle harmanlayan ve empatinin önemine dikkat çeken bir başyapıt sunuyor. Hatırlayacaksınız, Gerda ve Einar Wegener'in gerçek hikayesinden esinlenen kitap, pek çok dalda Oscar'a aday gösterilen bir sinema eserine de dönüştü."} {"url": "https://egoistokur.com/ekmek-cay-ve-sempati-fotograflarla-haruki-murakaminin-turkiye-seyahatnames", "text": "Bizde henüz yayınlanmamış olan bu kitapta Murakami genel olarak Türkiye'ye hayranlığını dile getiriyor ama eleştirel gözlemlerini aktarmayı da ihmal etmiyor... Coğrafi ve tarihi açıdan bakınca, Türkiye nadir rastlanan türden yapayalnız bir ülkedir diyor mesela. Yahut Şimdiye kadar gezdiğim ülkelerin ekmekleri arasında Türk ekmeği en lezzetli olandı diye iştahla anlatıyor ve ince belli bardaklarımızın etkisiyle, Türk çayının sihrinden bahsediyor. Kitabın kitabın kapağında hurda bir tank var. İçindeyse sıradan insanların, özellikle de çocukların fotoğrafları. Türk halıları ve Ankara kedisiyle çektirdiği fotoğrafsa çok tatlı. Arabistanlı Lawrence ve Geceyarısı Ekspresi filmlerinde yansıtılan kötü Türk imajının yalan olduğunu, bu imajı Japon zihniyetinden bir nebze olsun silmek istediğini belirtiyor. Şahsen Murakami'nin bu konuda gayet olumlu etkileri olduğunu düşünüyorum. Bir kere onun kaleminden dökülenler ister istemez bir merak uyandırıyor. Mesela internet üzerindeki forumlara göz attığımızda Türkiye'ye gelmeden önce halen bu kitabı okuyanlar olduğunu görüyorum. Üstelik gördükleri karşısında olumlu yönde etkilenenlerin sayısı da bir hayli fazla. Daha IQ84'ü okuyamadan yeni bir kitap daha geliyor demek. Sevindim. Yok Burcu, ne yazık ki alında gelmiyor. Zira kitabın yakın bir zamanda yayınlanacağını sanmıyorum. Cok teşekkürler bu paylaşım için, Murakami'nin İngilizce kitaplarını orta düzey ingilizceyle güç bela anlamaya çalışan biri için bu yeni kitap haberi sahane gercekten."} {"url": "https://egoistokur.com/ekmek-ve-zeytinin-yazari-ahmet-buke-iyi-palavra-atmak-yalancilik-degil-yetenekti", "text": "Bir de ne anlatsa, sanki ben kendime anlatmışım onu daha önce de şimdi kendimden dinliyormuşum duygusu olur. Darlanınca yazıyorum ben. Öf ulan, der insan gider annesinin sizine yatar, yumar gözlerini. Öyle bir uykuya dalma hissiyatı oluyor bende. Kendimi onarma ya da hayata direnme ihtiyacı hissedince oturup yazıyorum. Yani büyük acılar, yaratma sancıları çekmiyorum. Bir de sinemaya yapar gibi öykü yazmayı seviyorum ben. Görerek yazmak gibisi var mı bu hayatta! Yazmak aklımda yoktu benim. Okumayı her zaman sevmiştim ama yazmayı hiç düşünmemiştim. Zaten lisede edebiyat derslerinden de zorla geçerdim. Otuz iki yaşında ilk öyküyü yazdım. Gerçekten para kazanmak için yaptığım işlerden çok bunalmıştım. O zaman bu işin hayatımı değiştirebileceğini anladım. Gerçekten de edebiyat insanın hayatını raydan çıkarabiliyormuş. Ben yazıyorum da edebiyat dünyasının içindeyim pek sayılmaz. Birkaç arkadaşım var oradan sadece. Şahit olduklarımın arasında bana en yabancı gelen şey ruhen yaşlanma oldu. Bir genelleme yapmıyorum ama kimileri yeni kuşağın iyi yazmadığını söylediklerinde içimden gülümsüyorum. Daha eskilerin kendilerine yaptıklarını yenilere reva görmekte çok mahir bir ülkeyiz. Yine, internetin ve teknolojinin edebiyata zarar vereceğini duymayı garipsiyorum. Belki de yazının bulunmasından sonraki en büyük alt üst oluşla karşı karşıyayız. Buna tutucu bir pozisyona almak anlaşılır değil bence. Benzer şekilde, insanların depolitize, duyarsız ve ilgisiz olduğu için okumadığına dair yapılan genellemelerin öteki siyasal kilişelerle ne kadar uyumlu olduğunu görüyorum. Halkın siyasal tercihlerine saygı duyup, oradan kendi eksikliğini anlamak yerine çaya, çorbaya limon niyetinde yapılan bidon kafalılar diskurunun edebiyata da zaman zaman taşındığını düşünüyorum. Bilişsel bozukluklar, kısa ve uzun süreli hafızada bozukluklarla malul bir hastalık Korsakof Sendromu. Vücudun gereksinim duyduğu vitamin ve proteinleri kaybederek zihinsel ve psikolojik denge yoksunu hale gelmesiyle tezahür ediyor. Hastalar, yaşadıkları hafıza göçmelerini telafi etmek için boşluk doldurma yoluna gidiyor. Yani feci derecede istemsizce yalan söylemeye başlıyorlar. İşte galiba edebiyat koca bir toplumun bu kendince boşluk doldurma halinin karşısında duruyor. Tarihe not düşüyor, tanıklık ediyor. Bunu da huysuz bir vakanüvis edasıyla değil kendi naifliğiyle yapıyor. Edebiyat olduğu sürece hiçbir suçu halının altına süpüremezsiniz. Benim duam geçmez ki bedduam tutsun diye güzel bir lafı var bir abimizin. Ezcümle, bir sorumluluk hissetmiyorum üzerimde. Zaten böyle sorumlu ol, kendine gel, ciddi ol hallerinin edebiyata da bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Yazarlar topluma ayar vermez; okurlar da yönlendirilecek kitleler değildir. Yazanın belki de yapması gereken tek şey daha iyi yazması olabilir. Andrei Platonov'un her cümlesi beni etkiliyor. Çok dışardan ve çok uzaktan insana bakarak her şeyi bu denli açık ve temiz görmesi çok sarsıcı geliyor bana. O yüzden uzaylı olabileceğine inanmaya başladım. Onun yerine başka bir şey gelirse neden olmasın. İnsan balık tutmayı, yazmayı, çocuk büyütmeyi ya da film çekmeyi de sırayla çok sevebilir."} {"url": "https://egoistokur.com/elena-ferrante-roportaji-carpisa-carpisa-parcalaniyoru", "text": "Time'ın En Etkili 100 Kişi listesine giren Man Booker adayı Elena Ferrante'nin Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım, Yeni Soyadının Hikayesi, Terk Edenler ve Kalanlar, Kayıp Kızın Hikayesi gibi romanlarını mutlaka okumalısınız. Ferrante ser verip sır vermeyen bir yazar; hakkında hiçbir şey öğrenmeyelim diye elinden geleni yapıyor. 1991'den, yani ilk kitabını yazdığı seneden bu yana ne fotograf veriyor, ne televizyonlara çıkıyor, ne de ödül törenlerine katılıyor... Bu yüzden sadece yazılı olarak verdiği nadir röportajlarından birine rastlayınca hemen buraya almaya karar verdim. Nereden başlasam? Çocukluktan, ilk gençlikten... Bazı yoksul Napoli ortamları çok kalabalıktı, evet. Ve çok gürültülüydü. İnsanın kendiyle baş başa kalması mümkün değildi. Bu nedenle çok erken yaşta en gürültülü yerde en yüksek konsantrasyona ulaşmayı öğrenirdiniz. Yaşıyor olmak durmadan başkalarının varlıklarına çarpmak ve onların da senin varlığına çarpması anlamına geliyordu. Bu çarpışmalar bazen iyi niyetli oluyordu, bazen saldırganlaşılabiliyordu... Kavgalarda, sadece yaşayanlara hakaret etmek ve saldırmak yetmiyordu ve ölüler de işin içine giriyor, artık hayatta olmayan teyzeler, kuzenler, dedeler, büyük dedeler haliyle yerin dibine batırılıyordu. Beni -bizi- işte bütün bunlar oluşturuyor; belirli bir düzen ve hiyerarşi olmaksızın... Hiçbir şey sönmedi, hepsi şu anda varlığını sürdürüyor. Elbette bugün kendimle baş başa kalabildiğim küçük ve sakin ortamlar bulabiliyorum, kitabımda da kadınların mutlak yalnız olabildikleri anları anlattım. Ama hiçbirinin zihninde sessizlik ve dinginlik yoktu. Benim deneyimlerime göre, en mutlak yalnızlık, çok güzel bir kitabın başlığında olduğu gibi, daima fazla gürültülüdür. İlişkilere, öfkeyle, süresi sona erdiği için ya da rastlantısal olarak son vermiş olsak da, bir yazar için ebediyen susmaya razı olmuş bir insandan daha kıymetli kimse yoktur. Ben kendimi başkaları olmadan düşünemiyorum, hele başkaları olmadan yazamam bile... Üstelik sadece akrabalardan, arkadaşlardan, düşmanlardan söz etmiyorum. Bugün sadece imgeler halinde karşımıza çıkan kişilerden söz ediyorum: Televizyon ve dergilerde karşımıza çıkan ve kimi zaman bizi hüzünlendiren kimi zaman zenginleştiren insanlardan... Bizden önce dünyaya gelmiş, zamanında etkin olarak geleneklerimizi inşa etmiş ve şimdi bizim aracılığımızla etkin olmayı sürdüren insanlardan. Kendi ölümümüze doğru yürürken, istesek de istemesek de bedenimiz, daha önce ölmüş kişilerin bir şimşek çakışı misali yeniden canlanmasına yarar. Bizler birbirimize bağlıyız. Bu bağın temeline bakmaya kendimizi alıştırmalıyız. En mutlak sükunet halindeyken ya da coşkulu etkinliklerin tam ortasındayken, güvende ya da tehlikedeyken, masum ya da suçluyken, biz aslında başkalarının oluşturduğu izdihamdan başka bir şey değiliz. Edebiyat için bu izdiham bir nimettir. Öte yandan, maddeselliğe, günlük yaşam telaşına girdiğim zaman bu duygu zıtlaşması oyununda zorlanıyorum: Lanet/nimet, nimet/lanet... Mahallenin mirasını olumlu bir etken olarak nitelersem, kendimi yalancı sayıyorum. Anlattığım dünyanın çok dar ve dirençli ilmeklerinin bir panzehir fikri verebileceğini anlıyorum. Yine de Napoli Romanlarında Lila ve Elena'nın içine gömüldükleri ortamların her şeye rağmen iyi niyetli ve kucaklayıcı göründüğü pek çok an var. Bu her şeye rağmeni gözden kaçırmamalıyız. Romanımda resmettiğim mahalleyle bağlar sınırlayıcı, acıtıcı olabiliyor, insanı bazen ahlaksızlığa sürüklüyor veya yozlaşmaya neden oluyor. Bu bağları kesmeye bir türlü karar verememek, erimelerine tanık olmak hiç de iyi değil. İyicil davranışların içinden ansızın fırlayan kötücül davranışlar, hatta sonra dönüp sana gülümsemeleri, bana çıkarcı fırsatlar yüzünden bir arada yaşayan güvenilmez bir toplumu düşündürüyor, bu nedenle de Sen burada dur, ben burada durayım şeklinde kesin ayrımlar yaratacak açık savaşlara düşmemek için, yazarken öfke ve riyakarlıkların dozunu ayarlamaya dikkat ediyorum. O anlattığım mahallenin küçük kalabalığını oluşturan kitlenin mayasının kaçınılmaz bir şekilde bozuk olması benim bakış açıma göre bir lanet. Elbette o kitlenin insanlarının, inandırıcı olmak niyetindeki bir anlatının göz önünde bulundurması gereken derin çelişkileri, çok değerli bir insaniyeti de var. Öyle ki insanlar, neyin iyi, neyin kötü olduğunu fark etmeyebilirler bile. Şahsen ben mahalleyi böyle hayal ettim. Lila ve Elena da onun malzemesiyle yoğruldular, sanki orası gerçekte akışkan bir maddeydi ve kendiyle birlikte geri kalan her şeyi sürüklüyordu. Mahallenin kapalı sabitliğine karşı bari onlar hareketli olsun; sanki havaymış gibi birbirlerinin içinden karşılıklı olarak sürekli olarak geçsinler istedim. Ama doğdukları yerin çekim gücünden asla kurtulmamalıydı, onu her zaman hissetmeliydiler. Özellikle her şeye rağmen onlar. İşte bu her şeye rağmen kavramını teknik olarak anlatmak çok zor. Duygusal bağlar, çocuklukta edinilen alışkanlıklar, kokular, tatlar, lehçe yüklü sesler bizi baştan çıkarsa, duygulandırsa, sendeletse ve ahlaki olarak değişken kılsa da, her şeyi unutmamak, her maskenin altındakini tanımak gerekir. Belki de varlıkların farklı renklerini kağıt üzerinde yakalamak tanımlanmış, katı varlıklardan sıyrılmak demektir. Hepimiz sürekli bir değişime maruz kalıyoruz, bu değişkenlik endişesiyle de yaşlılığımıza kadar binlerce sabitlik efektiyle kendimizi kamufle ediyoruz; İşte öyle yaşandı diyoruz. Ben her şeyi bilen kitapları özellikle sevmem, anlatanın bile neler olduğunu bilmediği romanları tercih ederim. Elena Greco'nun uzun anlatımında hep bir sebatsızlık vardı, aynen önceki kitaplarımın kahramanlarında olduğu gibi... Greco'nun başta sayfaya gayet emin bir şekilde serdiği şey bir süre sonra kontrolden çıkıyor mesela. Bu kişi gerçekte ne düşünüyor, ne yapıyor... Lila ne yapıyor ve düşünüyor... Onun hikayesine giren öteki kişiler ne yapıyorlar... Ben Napoli Romanlarında her şeyin oluşma ve çözülme halinde olmasını istedim. Lila'yı anlatma çabası içindeki arkadaşı, bunu yaparken kendini de anlatmak zorunda hissediyor, çünkü buluşmalar ve ayrılmalar ikisinde farklı izler bırakıyor. Düşünelim; başkaları geniş anlamda bize sürekli çarpıyor, biz de onlara çarpıyoruz. Tekilliğimiz, özgünlüğümüz, kimliğimiz sürekli çatlıyor. En sonunda günün birinde haykırıyoruz: Kendimi paramparça hissediyorum. Halimiz kelimenin tam anlamıyla böyle anlatılabilir. Sağlam duruşumuzu bozan şey, yani bizim başkalarına, başkalarının bize çarpması esas hikayemizi oluşturur. Bunları anlatmak demek, birbiri içine geçmek, karışmak; ifadelerin, kodların, türlerin kayıtlarının teknik olarak harmanlanması demek. Rastlantısallık ve çelişkiye rağmen bir arada duran heterojen kırıntılarız. En ucuz tutkal, klişedir. Klişeler bizi sakinleştirir. Ama Lila'nın da dediği gibi sorun, bir-iki saniyeliğine sınırsızlaşıp paniğe kapılmak... Napoli Romanlarında, en azından niyette, klişe ve sınırsızlaşma arasında ince bir doz ayarı var. Soru şu: Sistemin çelişkileri çöküşü daha belirgin hale mi getirecek? Hayatımızı kazanmakla doğrudan ilişkisi olmayan iyi ve yaygın bir kültürümüz olabilecek mi? Yoksa daha kültürlü bir özenimiz ve daha az zekamız mı olacak? Ben düşünceleri dile getirerek yaygara koparanlardansa o düşünceleri üretenlere hayranlık duyuyorum. Büyük düşünceler üretenlerin oluşturduğu hayali bir dünya, şahane bir hedef olabilirdi. Kendimi orada mükemmel hissedebilirdim. 15 yaşımdan beri hiçbir tanrının ne yerde ne gökteki krallığına inanmıyorum hatta onu nereye yerleştirirsem bana daha tehlikeli görünüyor. Öte yandan elimizde olan bütün kavramların ilahi kökenli olduğuna inanıyorum. Dehşetin içinden geçtikten sonra başka bir yöne sapan hikayeler beni avutur, birileri huzur ve mutluluğa kavuşmanın mümkün olduğunu, özel ya da kamusal bir cennetin var olduğunu söylediğinde kendimi mutlu hissederim. Ama geçmişte bunu yazmayı denedim ve inanmadığımı keşfettim. Kriz imgeleri, parçalanan mühürler bana daha cazip geliyor. Formların sınırsızlaşması, Ovidius'un Dönüşümlerinde veya Kafka'nın yapıtlarında gördüğümüz türden bir dehşet uyandıranla yüzleşme anlamına geliyor. Daha ötesine geçilemediğinde, bir adım geri atmak ve ayakta kalabilmek için bir nevi mış gibi yapmak gerekiyor. Fakat bütün mış gibi yapmaları iyi sayamıyorum. İnsanoğlu bana kalırsa en şiddete meyyal hayvan... Ebedi kurtuluşu için başkalarını parçalamak üzere zincirlerinden kopmaya hazır insan kalabalıkları beni korkutuyor. Evet, yoksullar arasında kavga eşiktir. Eşik kelimesini, mecazi olarak iki zıt unsur arasında asılı kalmak anlamında kullanıyorum. Bu, bana kalırsa içinde yaşadığımız dönemi etkili bir şekilde temsil eden bir durum. Öte yandan, o eşik sürekli aşılır, yoksullar arasında kanlı savaşlara patlak verir, kan dökülür. Uzlaşıldığında da bu, zayıfın güçlüye boyun eğmesi şeklinde yaşanır. Uygarlık feryadı, değişim gereksinimine eşlik eden kişisel onurun feryadıdır aslında. Yazmak bir kibir eylemidir. Bunu her zaman biliyordum, bu nedenle yazdığımı uzun süre, sevdiğim kişilerden gizledim. Kendimi ele vermekten ve onaylanmamaktan korkuyordum. Jane Austen, sığındığı odaya biri girdiği anda yazdığı kağıtları saklarmış. Bu bana aşina gelen bir tepki, insan kendi kibrinden utanıyor çünkü ve hiçbir şey bunu mazur gösteremiyor, başarı bile. Sonuçta romanlarımda başka insanları, gördüğümü, işittiğimi, düşündüğümü, hayal ettiğimi, bildiğimi sandığım bir şeyin içine hapsetme küstahlığını gösterdim. Bu bir görev mi? İlham mı? Kim çağırdı ilhamı, kim bana bu görevi verdi? Tanrı mı? İnsanlar mı? Belirli bir sosyal sınıf mı? Bir siyasi parti mi? Kültür endüstrisi mi? Kaybedenler, sefiller ve onların yitirilmiş davaları mı? Hayır, sadece ben! Benim bile bilmediğim nedenlerle, yaşadığım çağa dair bildiklerimi, burnumun dibinde olanları, küçük bir grubun, sınırlı bir ortamda geçen hayatını, rüyalarını, hayallerini anlatma hakkı tanıdım kendime. Şunu demek istiyorum: Abartmayalım, bu sadece bir iş. En azından artık öyle denebilir. Günlerimin büyük bölümünü okumakla, yazmakla geçiriyorum ama bu beni sakinleştiremiyor. Çünkü asla sadece hayatımı kazanmak için yazmıyorum. Yazmamın sebebi, kendim ve başkaları adına yaşadığım zamana tanıklık etme arzum. Bunu benden başka kimse yapamazdı! Sorarım size, bu kibir değil de nedir? Ve şu anlama gelmiyor mu: Siz kendinizi göremiyorsunuz ama ben sizi görebiliyorum. Hayır, kibirden kaçış yok. Aile bizatihi şiddettir. Kan bağı üzerine kurulmuş her şey öyledir; seçimle oluşturulmayan ve üstlenmeyi bir an bile düşünmemiş olsak bile bize başkalarının sorumluluğunu yükleyen her şey anlamına gelir aile. İyi ve kötü duygular abartılıdır. Abartılı bir şekilde yukarıdakini onaylar, alttakileri yadsırız. Kötü duygular, onları uyandıran kişi senin kan bağın olan bir kişi olduğunda daha da dayanılmaz olur. Kabil nihayetinde kan bağını yok etmek için öldürmüştü; kardeşinin bekçisi olmak istememişti. Bekçi olmak, bezdirici bir sorumluluktur. Özellikle kötü duyguların sadece yabancılardan değil ağırlıklı olarak yanımızda olanlar, aynamız, geleceğimiz, sevmemiz gereken, bizim kendimiz olan kişiler tarafından kışkırtılmış olmasına katlanılmaz. Sarsıntısız bir şekilde özgürleşmek ancak riskli bir formülün; kendini referans alarak karşındakini de kendin gibi sevmenin mücadelesinin ilk andan itibaren verildiği ve hazzın tek koşulunun var olmak anlamına geldiği bir çekirdekde mümkündür. Bizi yozlaştıran kendimize duyduğumuz tutku, önceliğimizin aciliyeti ve gerekliliğidir. Ben bir başlangıç veya son durak görmüyorum, ne kötümserleri ne de iyimserleri severim. Sadece etrafıma bakmaya çalışıyorum. Eğer hedef herkes için mutlu demeyeyim ama kolay bir hayat olacaksa, böyle bir durak yoktur. Ama aralıksız bir düşünme süreci vardır, tek tek bireylerin hayatını değil kuşakları içine alan bir süreç... Ben ve siz her kim olursa olsun sadece şimdiki zamanda yaşamıyoruz, son on yıldan ibaret de değiliz. Gelecek asla yazılmamıştır. Ama tarih ve hikayeler yazılmıştır hatta geçmişin elektrikli fırtınasını balkondan seyredenlar tarafından yazılmıştır, yani artık hareketli olan bir şey yoktur. Geçmiş, genellikle ya özlem ya da sorgulama süzgecinden geçirilerek sunulur. Ben özlemi sevmem, bireysel ıstırapları, geniş sefillik çuvallarını, kültür ve medeniyet yoksunluğunu, kılcal yozlaşmayı, küçük ve hayali ilerlemelerden sonra gelen gerilemeyi göstermez. Eylem elde edilmelidir. Ama tabii, olacakların bizi şaşırtmayacağı da bir yerde yazılı sayılmaz. Tahminlerde bulunan teknisyenleri sevmem. Geçmiş üzerinde çalışırlar ve görmek istediklerini görürler. Belki o kadar geliştirici ve coşkulu değildir ama, denizde, özellikle de anaforlar sona erdiğinde, ileriye bakarak yol almak bana daha anlamlı gelir. Kaosun kıyısında yaşamak her durumda kaçınılmazdır. Orada, o belirli yerde, işler biraz yolunda gidiyorsa ama başka bir yerde gitmiyorsa, dengesizlik uzak görünse bile bu, aslında kısa süre içinde bizi de içine alacak çöküşün başlangıcı demektir. Bunu daima aklımızda tutmamız gerekir. Elinize sağlık, çok güzel bir yazı olmuş.. Severek takip ediyoruz sizi.."} {"url": "https://egoistokur.com/elestiri-krala-kafa-tutmussan-onu-oldurmelisi", "text": "Son günlerde Batı'da çeşitli edebiyat eserleriyle ilgili arka arkaya birçok eleştiri yazısı yayınlandı. Bunların bazıları Fitzgerald ve Kafka gibi büyük edebiyat ikonlarını hedef alıyordu, o yüzden 2013'ün tabu yıkma yılı sayılması gerektiğini söyleyenler bile oldu. Yazıların bazılarıysa sahiplerinin edebi alerji diye tarif ettiği bir dürtüyle yazılmıştı. Peki ya bizde durum neydi? Bizde edebi alerjiye falan daha çok yolumuz var. Bizim edebiyatımızda krala kafa tutmak büyük cesaret gerektiriyor. Eleştiri yazanlara da hala küsülüyor. Yahut daha kötüsü yazıları yayınlanmasın diye elden gelen yapılıyor. İçimizi rahatlatan ve daha çok internette çiçeklenen oluşumlar var neyse ki... Yani eleştiriye giden bütün yollar kapalı değil. Edebiyat eleştirisi zor iş. Bizde hele hiç yok, yapılamıyor nedense. Toplumsal dinamiklerimizden ötürü eleştirmeye, dolayısıyla eleştirilmeye alışık değiliz, muhtemelen o yüzden. Methiye konusunda cömert, eleştiri konusunda cimriyiz. Çoğu zaman bir edebiyat yapıtını eleştirmeyi doğrudan şahsa hakaret saydığımız için de o pek kıymetli nezaketimizden zinhar taviz vermiyor, susuyoruz. Bu yüzden herkesin birbirini ağırladığı dergilerde, kitap eklerinde eleştiriyi mumla arar hale geldik. Toplumsal dinamikler deyince yanlış anlamayın lütfen, öyle derin analizlere falan gerek yok. Yeni çıkmış bir kitabı küçücük birkaç cümleyle eleştirmeye kalktığımda yayınevlerinden, editörlerden aldığım Ne kadar kırıldık bilemezsin. Bu kadar insanın ekmek yediği sektöre bir darbe de sen mi vuracaktın? tarzında sitemkar e-postaları, telefonları hatırlamam yeterli. Oğuz Atay'ı sevmediğini, romanı Tutunamayanlar'ı da bir türlü okuyamadığını söyledi diye Şavkar Altınel'i günah keçisi ilan edişimizin üzerinden çok uzun zaman geçmediğini hatırlatırım size. Bu olay toplum olarak zevk aldıkları ya da almadıkları şeyler yüzünden birilerini ne kadar rahatça ve acımasızca karalayabileceğimizin ürkütücü bir kanıtı olduğu için önemli. Daha yeni bir örnekse genç romancı ve eleştirmen Irmak Zileli'nin başına gelenler. Zileli geçen kış Oya Baydar'ın O Muhteşem Hayatınız adlı romanını eleştirdiği yazısını yayınlamayı reddeden Radikal Kitap'tan istifa etti. Böylece dokunulmazlarımızın birini daha öğrenmiş olduk. Mark Twain, James Fenimore Cooper'ı eleştirirken onun, edebiyat sanatının 115 temel kuralından 114'ünü görmezden gelecek kadar ihmalkar ve savruk bir yazar olduğunu ifade etmişti. O yazıyı bugün bir mizah başyapıtı olarak okuyup gülmekten kırılabiliriz ama Cooper'ın eğlendiğini şahsen hiç sanmıyorum. Şu da var: Ralph Waldo Emerson'un Bir krala kafa tutmuşsan, onu öldürmelisin sözü Mark Twain'in kulağına her daim küpeydi, o yüzden eleştirmenlerin de okurun da sevgisini, saygısını kazanmış olan Cooper'a, düpedüz onu öldürmeyi hedefleyerek saldırdı. Romanlarını bölüm bölüm, diyalog diyalog analiz etti ve hangi bakımlardan yetersiz olduklarını itiraz kabul etmez bir şekilde kanıtladı. Son Mohikan romanıyla tanıdığımız Cooper hala çok okunan bir yazar ama Twain'in eleştirisinden beri artık kimse onu büyük edebiyatçı saymıyor. Bernard Shaw'un William Shakespeare eleştirisi de edebiyat tarihinin unutulmazlarından. Ne hikayeleri, ne üslubu, ne zekası, ne insanlığı; Shaw'un meslektaşı Shakespeare'de beğendiği hiçbir şey yokmuş anlaşılan. Lolita'nın yazarı Vladimir Nabokov'un sayısız başka edebiyatçıyı acımasızca eleştirdiğini biliyoruz ama Suç ve Ceza'nın yaratıcısı Dostoyevski'ye duyduğu nefret bilhassa ünlü. Onu kötü ve değersiz bir yazar saydığını yazılarından biliyoruz. Hakkında şöyle bir anekdot ible var: Nabokov'un Rus edebiyatı derslerine yazılan bir öğrenci, Dostoyevski'nin yıl boyunca hiç ele alınmayacağını öğrenince başka bir hocadan ek ders talebinde bulunmuş. Bunu öğrenen Nabokov ne yapmış dersiniz? Soluğu müdürün odasında almış ve öğrenciyi kovdurtmuş. Sadede gelelim, bu yazının esas sebebi başka: Son günlerde Batı'da çeşitli edebiyat eserleriyle ilgili arka arkaya birçok eleştiri yazısı yayınlandı. Bunların bazıları Kafka gibi büyük edebiyat ikonlarını hedef alıyordu, o yüzden 2013'ün tabu yıkma yılı sayılması gerektiğini söyleyenler bile oldu. Mesela ünlü yazar Jonathan Franzen, Masumiyet Çağı ve Keyif Evi gibi romanların yaratıcısı Edith Wharton'u epeyce sert bir dille eleştirdiği için tepki topladı. Yazısı bence de gayet sevimsizdi, hoşgörülebilecek bir yanı yoktu, zira Wharton'un sadece edebiyatına saldırmıyor, onun fiziksel yetersizliklerinden, haydi daha açık konuşalım, çirkinliğinden falan da dem vuruyor ve ona sempati duymanın zorluklarını anlatıyordu. Kathryn Schulz, yönetmen Baz Luhrman'ın Muhteşem Gatsby uyarlaması gösterime girince F. Scott Fitzgerald'ın ünlü romanını eleştiren bir yazı yayınladı. Ama dikkatli ve düşünceli olmaya gayret ettiği için en tutkulu Fitzgerald okuru bile kendisine çok öfkelenmedi. Christian Lorentzen'in Alice Munro'ya saldırdığı yazı biraz daha sertti ama doğrusu o da terbiye sınırlarını pek aşmıyordu. Lorentzen Munro'nun sık sık kendini tekrar ettiğini ve gereksiz yere hüzünlü bir dil kullanarak okuru ajite ettiğini söylüyordu. Joseph Epstein'ın Franz Kafka eleştirisiyse bombaydı. Epstein'a göre 100 senedir şişirildikçe şişirilen Kafka'yı ancak küçük pasajlar halinde okursanız zevk alabilirdiniz, onun dışında Kafka okumak insanı depresif kılmaktan başka işe yaramazdı. Anton Çehov bile Kafka'nın yanında eğlenceli sayılırdı. Havyar gibi değerli, besleyici ve lezizdi Kafka, lakin insan sadece havyardan oluşan bir akşam yemeği yerse mide fesadına uğrar, bütün akşamı Kafka okuyarak geçirirse de delirirdi."} {"url": "https://egoistokur.com/elestirmenden-ben-bir-ucurum-incisiyim-yazarina-mektu", "text": "Söz! Şeyma Koç'un kitabını okuduktan sonra kendi düşüncelerimi de yazarım... Belki yazarla bir röportaj bile yaparız. Kitabınızı az önce bitirdim. İçimde öyle farklı duygular, öyle derin ürperişler yarattı ki her öykü, şu an gecenin çok geç bir vakti olmasına rağmen, kitabınıza dair düşünce ve duygularımı sizinle hemen paylaşma ihtiyacı duydum. Çok genç ama şimdiden ustalığa doğru sağlam bir adım atan bir yazar olarak sizi içtenlikle kutluyor ve takdir ediyorum. Hiç ilk kitap gibi değil, öykülerin çoğu gayet ustaca yazılmış, biçimde, üslupta, kurguda yenilik arayışlarına yönelmiş öyküler. Elbette kitabınıza öncelikle damgasını vuran ve öykülerin ana eksenini oluşturan asıl gerçek, insanın iç dünyası, onun ruhunda esen fırtınalar, yaşadığı çelişkiler, çatışmalar, yüzleşmeler... Her öyküde insanın karanlık yönlerini, kendine ve başkalarına yönelen şiddet eğilimini, patolojik ruhsal hallerini, şizofrenik bölünme ve parçalanmalarını, travmaların yarattığı iç kanamaları ince ayrıntılar ve göstergelerle işlemişsiniz. Hepimizin içindeki o derin ve karanlık uçurumları sözcüklerinizle dillendirmişsiniz. Okurken kendi karanlıklarımızla da yüzleşme ve kendimizi sağaltma imkanı buluyor gibiyiz. Karanlığı, kötülüğü, şiddeti, ölümü anlatırken iyiliğe, yaşamın ışığına da dikkat çekiyorsunuz dolaylı olarak. O karanlıklar, kötülükler ve ölümler içinden iyiliği ve ışığı süzmek biz okurlara düşüyor. Tekinsiz, ürpertici, yer yer gotik tarza yönelen, ama hiçbir zaman sığ bir yorumla korku/şiddet öyküsü olarak nitelendirilemeyecek öyküler. Baştaki o mahşer müthişti. Ölümün, yaşamanın, dünyada var olmanın felsefesine götürüyor bizleri. Evet, ölüm geziniyor kitabın sayfalarında; hayatımızın en kesin gerçeği olan ölüm. İnsanların çaresizliğini, yoksulluklarını, bireysel ya da toplumsal planda yaşanan acıları öykülere dönüştürmede hayli başarılı olmuşsunuz. Bu anlamda vicdanları da harekete geçiren öyküler var kitapta. Özellikle, güncel bir olaydan yola çıkarak yazdığınız Acı Bir Söz-cük-tür öyküsünü öyle bir işlemişsiniz ki, kaleminize hayran olmamak olanaksız. Bu öyküyü üst kurmaca yoluyla katmanlı bir hale dönüştürmeniz, yazma/yazı süreçlerini metne dahil etmeniz, yaşanan gerçekliğe başka bir açıdan bakmamızı sağlıyor. Mutlu Bir Ölümde şiddetin psikopatolojisini derinden işlemişsiniz. Acı çekmek; var olmak, güç kazanmak, dünyaya tutunmak anlamına geliyor Galya'nın dünyasında. Daha birçok öykünüz kalıcı izler bırakıyor okuyanın ruhunda. Her şeyden daha da önemlisi bence şu: Öykülerde dil, içerikle uyumlu. İçeriğin karanlığı, sertliğiyle uyumlu. Bazı öykülerde ise yine duyguların ifadesinden kaynaklı olarak şiirselliğe ulaşan bir dil hakim. Bir yazarın asıl başarısı, dile yeni dokular kazandırması, yani görüp de fark edemediklerimize ya da sıradanlaştırdığımız gerçeklere çok farklı bir açıdan ya da perspektiften bakmamızı sağlayan bir dil ve üslupla yazmasıdır. Ben sizin yazdıklarınızı asıl bu açıdan başarılı buldum. Gençsiniz ve kim bilir daha ne kadar özgün, farklı, derinlikli öyküler kazandıracaksınız edebiyatımıza. Evet, rüyalar, kabuslar, karabasanlar, hayaller... Ne varsa insanın kendi iç dünyasında var, bütün yaratıcılığın kaynağı orada. Bilinçaltında yaşattıkları, travmalarla yeniden ürettiği korkuları, kolektif bilinçaltından getirdikleri... Öyle çok şey var ki öyküye ya da yaratıcı sanata dönüşebilecek olan. Uçurum İncisi ne olabilir diye düşündüm bir de. Murathan Mungan Her yürek, ses veren bir uçurumdur, der bir öyküsünde. Ses veren bir uçurum olan yüreğinizin içinde bir inci tanesi yaşatıyorsunuz siz de. Bütün yaratıcı yazarlar gibi. Sevgili Şeyma, sizi kutluyor, daha nice öykülerinizi okumak dileğiyle, içten selam ve sevgilerimi gönderiyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/elif-bereketli-sonunda-bu-sarkiyi-herkes-sevsi", "text": "Zola Jesus söylüyor ve ben, Hülya Metin'i unutsun istiyorum. Seni seviyorum deyip durmak kolay tabii sevgili! Zor olan, hızlı hızlı on kere dalıp çıkmak bu şarkıya, ama nefessiz kalmamak. Üzerine çullanan gökkubbeyi korkmaksızın buyur etmek; ikinizin tam arasına. Bu şarkı çalınca önce gözlerinizi kapıyor, bir sağa bir sola salındığınızı hayal ediyorsunuz uzay boşluğunda. Suratınıza da derin mi derin bir ifade takındınız mı, havaya girdiniz demektir. Takıldım kaldım sana demenin, bir modern yolu. Her gün dünyanın dört bir yanında, yarısı boşaltılmış odalarda; ellerinde sigaraları, süzülen makyajlarıyla pek çok kadın bu şarkının klibi çekiyor. Ya da bana öyle geliyor. Her insan ölümü, her aşk ayrılığı tadacak. Geriye kalansa boş bir kırmızı şarap şişesi olacak. diyor Ane Brun. Güzel yaz, güzel kış. Güzel bir veda. Güzel özleyen ve güzel özlenen. Fonda kötü zamanlardan güzel bir aşk şarkısı. İşte o şarkı, bu şarkı."} {"url": "https://egoistokur.com/elif-nuraydan-beklenen-o-korkunc-mahare", "text": "Şiir kitapları içeriğinde barındırdıkları evrensel, ulusal, kültürel, kültürlerarası, sosyolojik, psikolojik, mitolojik, tarih, felsefe, din, dil gibi öğelerle çok katmanlı okumaya ve yorumlamaya müsait eserlerdir. Elif Nuray'ın İz Yayıncılık tarafından yayımlanan ilk şiir kitabı O Korkunç Maharet için 'ilk dizeden itibaren çok katmanlı üslubu ve şiir sesinin saflığı ile okurlarını eşikte karşılıyor' diyebiliriz. Kitabın girizgahındaki ismim elif. evim, on beş sardunya ile bir yokuşun gerdanında oturuyor cümlesinden yola çıkarak bir saptama yapmak gerekirse ev, sardunyalar ve yokuş üçlüsü sanki şairin yaşamının eş zamanlı, birbirinden bağımsız düşünülemeyecek özneleri gibi duruyor. Şöyle ki ev, sardunyalar, yokuş özneleri işten güçten, sürdürülen hayattan, ikamet edilen şehirdeki diğer nesne ve karakterlerin hepsinden ayrı, hepsinin karşıtı bir role, şairin duygusal yaşamının orada nefeslendiği, oradan destek aldığı mekana, şairin kendi öznel kimliğini kazandığı, gündelik hayatın akışında buharlaşan her şeyin orada eski haline kavuşturulduğu bir alana dönüşmektedir. Kitabın ilk şiiri Değişen Bir şey Yoka: yeni bir öfkeye başladım/bazen inat, çokça bela/elbette eski bir telaşı yazacağım bitene kadar/bitene kadar: gök ve taş ve dua diyerek başlayan Nuray'ın şiirlerini okumaya başlarken yeni bir üçlüyle belki de onun şiirlerin sacayağını oluşturan üç imgeyle karşılaşıyoruz. Elif Nuray şiirinde gök, taş ve dua imgeleri moderniteye teslim olmuş günümüz bireyini içine düştüğü uyumsuz, çelişkili, işkilli, mutsuzluk girdabından çekip çıkaracak, sürüklenilen kara deliği kapatacak, ruha nefes aldıracak sabır, inanç ve umut kapılarına yönelişi imliyor. O Korkunç Maharet ilk şiirden son şiire kadar modernitenin her şeyi imha edebilecek tehditkar yapısına karşı durmanın, uyumsuzluğa direnişin kelamla vücut bulmuş hali, şairin gönlünü göğe yöneltip, kah susarak, kah sorgulayarak, umarak, üzülerek, kimi zaman hayret ederek, sabırla sürdürdüğü bir ferahlama arayışıdır. Bir tür terapi. Ve her şeye rağmen göğe inancını yitirmeyen, gözlerim kovulmuş bir ümidin hayreti/nasıl oluyor da bu gök hala başıma devrilmiyor diyen şairin yüzünü tanrı katına çevirmiş benliğidir. Şiirlerinde yalan denilen, fani olduğu bilinen dünyaya karşı kelimelerin soyut gerçekliğini kuşanarak ilerleyen Elif Nuray; canefza, bimecal, mim, melal, ayn, zülal, mihman gibi divan edebiyatıyla kan bağı kurmuş sözcükleri de tercih ediyor ve şiirinin içine serpiştirdiği bu tarz sözcükleri karanlıkta şimşek parıldamasının ortaya çıkardığı anlık etkiye eşdeğer şekilde kullanıyor. Elif Nuray'ın şiirlerinde yalnızlık duygusu en yoğun olarak Kuyu başlıklı şiirde kendini gösteriyor. Kuyu şairin içine düştüğü iflah olmaz yalnızlığı, kırgınlığı, terk edişi, oradan çıkışı/kaçışı imgeleyen, şairin onulmaz yarasının derinliğidir. Bu derinliği kitabın kuyudan ya da mağaradan göğe bakışı çağrıştıran kapağıyla, İnce Gölge başlıklı şiirin beklemenin kuyuyla bir ilgisi olmalı/bunca düştüğüm boşuna değil/su içinde bir yarayı besleyip durdum/bir sevinç bulsam, bilirim benim değil dizeleriyle örtüştürerek söylersek Elif Nuray şiiri adeta kuyudan çıkarıyor. Kuyu başlıklı şiir ritmi, yapısı, sesi, okurun zihnini kilitleyen finaliyle dikkat çekiyor. Az sözle çok şey anlatan Kuyu şiirinin kalbi yarıp/içine kendini koyan Allah bilir/ yalnızlık kelimeden de eskidir/ düştün kalbin rahlesinden/kuyu senindir biçemiyle sonlanan finali manevi olarak çok güçlü bir ruhun gönlündeki iç çatışmalara son verme, ağrıyı söküp atma arzusunun tezahürüdür desek yeridir. Bana Rağmen başlıklı şiirde gerçeğin labirentlerinden kaçışı, huzura kavuşmayı deniyor Elif Nuray. Bu kaçış alındaki günah izinden, geçmişin haritasından, içindeki duvarlardan kaçışın denemesidir ancak duvarlarla kapanmayan hesabım/tanıdık bir intizamla sürülüyor önüme/huzursuzluğunu dolaşıyorum evin/kurtulsam diyorum/kapılar eski bir dağ gözümde dizeleri arzulanan çıkışın göründüğü gibi kolay olmadığının en somut göstergesidir. Bana Rağmen başlıklı şiir iyi sakla beni/dilimin altında bana rağmen/diri bir nehir yürüyor dizeleriyle, Elif Nuray'a özge söyleyiş, tahammül etmesini bilen, kelamın mukaddesatına inanan bir şair yaklaşımıyla bitiyor. Çünkü kelamın olduğu yerde irin de birikmez. O Korkunç Maharet Elif Nuray'ın kendi kendisiyle bir hesaplaşması gibi de okunabilir veya Kemal Bek'in dikkat çektiği gibi okunan metinler okur tarafından farklı cephelerden görülerek yürekte yeniden inşa edilebilir. Her ne şekilde olursa olsun okuma eylemi tamamlandığında önemli olan şiirin güzelduyumuzda bıraktığı histir. Okuma eyleminden beklenen o histir, yüzünde bana ait bir şeyler var/adın Ali mi senin? ve bir çocuk susarsa reddi alemdir/kar serpiyor Allah içimin sıkıntısına dizeleriyle birlikte duyumsanan gönül ferahlığının kaynağı da odur. İnsanda aynı ağaç gibidir der Nietzsche. Eğer ki özgür bırakılırsa güvenle kök salar toprağa, gönlünce uzanır gökyüzüne. O Korkunç Maharet bir ilk kitap, bir mihenk taşı. Bu mihenk taşının sabrını önemsiyor hatta önemsemekle yetinmeyip Elif Nuray'ın şiirin toprağında tek kitapla kalmayacak kadar maharetli, özgür, özgüvenli ve göğe gönlünce dokunacak kadar güçlü bir şair olduğundan kuşku duymadığımı belirtmek istiyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/elif-safakten-efkar-karmasi-her-biri-birkac-roman-gucundeki-sarkila", "text": "Anlayacağınız, Egoist Okur'un Efkar Karması bölümü için bir gün Elif Şafak'a gideceğim baştan belliydi. Gittim, o da aşağıdaki listeyi gönderdi. PJ Harvey, Thom Yorke, Patti Smith, Stone Roses, Dead Kennedys, Chumbawamba, David Bowie, Lou Reed, The Smiths, Nico, Manic Street Preachers, Massive Attack, Johnny Cash ve daha kimler var kimler... Bir vakitler hasbelkadar solistiyle tanıştığım ve varlıklarını, mesela Sopranos dizisinin ünlü şarkısını yaptıklarını ancak bu şekilde öğrendiğim sıkı politik gurup Alabama 3 bile. Bonus Track'se Anita Lane'in Sex O'Clock albümünde yer alan Like Caesar needs a Brutus. ne güzel bir liste :) kate bush ve suede'de olsa, liste hatrına herhangi bir elif şafak kitabını tekrar okuyacağım. Araf'ı okuduktan sonra, kendime bir Araf mp3 soundtrack hazırlamıştım. Bu toplama albümü dinledikçe kitabı tekrar tekrar okuyor gibi olurum."} {"url": "https://egoistokur.com/elis-simson-hepimiz-kendi-masallarimizin-kurbanlariyi", "text": "Hepimizin hayatında şuna benzer bir dönüm noktası vardır elbet. Aşık olduğun kişi çok fena canını yakmıştır. Tüm hayallerinin başrol oyuncusu bir anda, o güne kadar özene bezene kurduğun her hayali katlederek çekip gider. Yapayalnız kalırsın. Sığınacağın hayallerin de yoktur. Zamana bırak, zaman en iyi ilaçtır derler, beklersin. Genelde göz yaşları, nefes sıkışmaları, karın ağrıları, yiyemediğin yemekler, gülemediğin gülümsemeler, bakamadığın yıldızlar, dinleyemediğin şarkılarla dolar bu zaman... Ama dediklerinin aksine, akmaz, geçmez. Zamanı da mı durdurup gitti diye düşünürsün. Sonra bir gün bir bakarsın, sürüklenmişsin. İşte gelmişsin o dünüm noktasına, zamanın tekrar akmaya başladığı eşiğe. Bu gümrük kapısında, o acıyı bırakmak zorundasındır. Peki, durduğunu sandığın zaman mı taşımış seni oraya, yoksa bütün o dokunamadığın bedenler, bakamadığın gözler, kendine verip tutamadığın sözler mi? Durup bakarsın bu acıya dayanmaya çalışarak kat ettiğin yola. Sonra kendine bakarsın, 'allahım bu ben miyim?' dersin hayretle. Bir yarayı iyileştirmeye çalışırken bedeninin her yerinde daha fazla yara üretmişsin meğerse. Kendinden nefret edersin, yaptığın herşey için pişmansındır ve kendine çektirdiğin acı için kendini affedemezsin... işte o noktada, bu hesaplaşma artık 'o kişi'den kopmuştur, sadece kendinlesindir Öfkenin de, acının da, hayalkırıklığının da sebebi ve sonucu sensindir, başka kimse değil. O kişi zaten geldiği gibi gitmiştir. Geçmişin ve geleceğin yükü sadece senin omuzlarındadır... ve şimdi eskisinden daha ağırdır. Neden? Çünkü şimdi her şeyi yeniden inşa etmeye başlamalısındır. Benim hep Rapunzel gibi bir kulem oldu. Kapısız, yüksek duvarlı. Ve mutluydum orada. Sonra bir gün, biri girdi içeri. Rapunzel masalını dinleyerek büyüdüğüm için 'O' sandım, beni kurtaracak sandım. Meğer zorla yükledim ona bu görevi, o hiç istemezken. Ama sanırım zamanla o da sevdi bu oyunu. Beraberce yıktık kulemi, her seferinde daha güçlü darbelerle. Kuledeki hayatımdan geriye hiçbir şey kalmayana kadar... yerle bir ettik! Sonra baktık ki tamamen dışarıdayız, sığınacak hiç bir yer kalmamış. Birbirimize sığınamadık... O kaçtı, ben kaldım. Yapayalnız... Çünkü kulemi yıkarken aslında kendimi yıkmıştım. Başbaşa kaldığım kadını tanıyamaz oldum, neler yapmıştı bunca sene kendine, nasıl bir işkenceydi bu, yara bere içindeydi ruhu. Ve şimdi her şeyi yeniden inşa etmek zorundaydım. İnsanın sığınıp huzur bulduğu iç dünyası, o kendine ait odası, mağarası harabeye dönüşmesi ne büyük bir çaresizlik... Kendine bile sığınamamak ne fena... Gücünü toplayacağın, görünmez olmak istediğinde kaçacağın, içinde farklı meşguliyetlerle kendini besleyeceğin bir yer kalmamıştı. Güneşin yakıcılığını derinde, rüzgarın şiddetini kalbinde, yağmurun damlalarıyla yarışan gözyaşlarını on misli, yüz misli, bin misli hissetmiştin ortada, apaçıkta, seni koruyan duvarların, çatın, kulen yokken... Ama işte bir gün uyanıyor içindeki inşaat işçisi. Yıkıldıysa yaparız yenisini deyiveriyor. Ve başlıyorsun hem kendini, hem de yıktığın kuleni yeniden oluşturmaya. Dinlediğim her yeni şarkı, izlediğim her yeni film, gittiğim her yeni konser, tanıştığım her yeni insan, okuduğum her yeni kitap kulemin duvarlarını oluşturan tuğlalardı. O kadar kaptırmıştım ki kendimi yeni bir hayat kurmaya, yeni bir kule inşa etmeye, hiç fark edemedim ne kadar zamanın geçtiğini, ne kadar çalıştığımı ve duvarları ne kadar yükselttiğimi. 'Kendini açmıyorsun' diyordu insanlar. Evet açmıyordum, önce iç dünyamı kurmalıydım kendimi açabilmek için... ki sonra yine yaralanırsam kaçıp sığınabileceğim güvenli bir evim olsun. Yaralanmak değildi korkum, kendime sığınamamaktı. Yoksa gayet iyi biliyordum, yaralanmak ve acı çekmek zaten hayatın bir parçası. Ama insanın kendine sığınamaması feci bir şey, yıkıntılar arasından uğuldayan seslerle sonsuz bir savaş. Düşünsene: 'bana bunu nasıl yaparsın' diye acıyla haykırdığın kişi sensin, 'tamam üzülme geçecek, herşey düzelecek' dediğin kişi de yine sen... ve bu sözlere bir an olsun inanmayan da yine sensin! Kule gibi dimdik durduğunu sandığın o sen yıkılınca bu seslerin nereden geldiğine de şaşırır oluyorsun... parçaları toplamak istiyorsun, yeniden birleşmek, kendine gelmek ve tüm o sesleri aynı kaynağa çekmek. İşte ben de kendimi tüm dünyaya kapatıp tüm çabamla inşa ettiğim kulemin, arsızca göğe erişmek istediğini fark etmiştim. Sanki tepelere çıktıkça bana kimse zarar veremeyecekti artık. Oysa en büyük zararı kendimi yeniden kurmaya gayret ederken kendim vermiştim. Kendi kendimi hapsetmiştim bu kuleye. Dışarı çıkabilmek için kaçak çıktığım katları yavaş yavaş indirmenin vaktiydi. Yavaş yavaş, temkinli bir biçimde... çünkü inşa ettiğim her katta kendimi de kurmuştum. İnsanın kendisini yıkması kolay olmuyor. Ama kendinin içinde bir mahkum mu yoksa geçici bir sığınmcı mı olduğunu iyi ayırt etmen gerek. İyileşip hayata karışması gereken o kadının gitmesine izin vermiyorsan, Rapunzel'i kulesine hapseden üvey anneden farkın ne o halde? Oysa maksat sığınabilmekse yine kendine, sığınabilecek bir kendilik kurmaksa, onu zaten yapmıştım... yüksek duvarlara gerek yoktu ki... nihayetinde kasırga dinmişti ve ben hayatta kalmayı başarmıştım. Şimdi güneş yeniden ısıtırken, rüzgar yeniden saçlarını ve yanaklarını okşarken, yağmur yeniden canlandırırken tenini, günleri bu duvarların arkasında geçirmek hayata haksızlıktı. Bana kalbimde ufacık bir mağara yeterdi sığınmak için... konfora gerek yoktu, ben savaşmayı öğrenmiştim artık. Kalp kanırtarak açılmaz, açılmaya hazır olduğunda açılır, bunu öğrenmiştim. İçimdeki inşaat işçisi belki de yıllardır dinlediğim Rapunzel'in kendimce bir yorumuydu... ve benim Rapunzel'imin artık kulesini kendi iradesiyle, kendi elleriyle, kimseye ihityaç duymadan yıkacak cesareti vardı! İçerik de en az başlık kadar harika olmuş. Çok beğendim yazınızı tebrik ederim."} {"url": "https://egoistokur.com/elis-simson-kucuk-filozoflari-yazdi-cocuklar-felsefe-yapars", "text": "Çocuklarla vakit geçiren herkes çok iyi bilir onların hayata taptaze bir açıdan, saf bir merakla baktıklarını. Çünkü çok soru sorarlar, çünkü merak ederler, anlamaya çalışırlar içinde yaşadığımız bu dünyayı. Aristoteles'e göre felsefe merakla başlar. Bu açıdan herkes kabul eder çocukların doğuştan filozof olduklarını. Dünyada olup biten her şey hayret vericidir onlar için. Henüz hiçbir şey kalıplaşmamış ya da donuklaşmamıştır onlar için. Tüm dünya yeniliklerle dolu bir keşif alanıdır. Büyüdükçe unuttuğumuz, unutmak zorunda bırakıldığımız bu gerçeğin farkındadır onlar. Varoluşu, dünyanın işleyişini, ahlak kurallarını, toplumsal ve kültürel kodları anlamaya çalışırken sordukları sorular, bu gerçekle yeniden yüzleştirir bizi ve alıştığımız hayatı ve kurallar yığınını bir anlığına kesintiye uğratır. Hiçbir şeyin olduğu gibi olmak zorunda olmadığını idrak ederiz o an, bize yıllardır çok mantıklı gelen şeyler bir anda anlamlarını kaybederler. Alışkın olduğumuz kalıpların temelinde çok da sağlam bir ilke olmadığını, aksine her şeyin bir uzlaşımdan ibaret olduğunu fark ederiz. Ama çaktırmayız, yetişkiniz ya Eğer sabırlı ve hoşgörülü bir ruh hali içindeysek, aslında bizim de aklımızın pek ermediği durumu açıklamaya çalışırız, neden sonuç ilişkilerini ortaya koyarak. Fakat çoğu zaman soruyu saçma bulma ve geçiştirme eğiliminde oluruz, hatta sinirleniriz bile bazen. Büyürken maruz kaldığımız eğitim süreci bize soru sormanın çocukça olduğu, yetişkin olmanın koşulunun ise cevaplara sahip olmak olduğu fikrini empoze eder. Karmaşaya neden olabilecek fikir çeşitliliğini ortadan kaldırmak için bizi aynı cevapları ezberlemeye yöneltir. Bu masabaşı, bireysel ve ezberci eğitim sürecinde cevaplar belirli otoritelerin elindedir; cevapları keşfetmek diye bir şey sözkonusu değildir. Dolayısıyla ne içsel bir keşif süreci ne de başkalarının fikirlerinden öğrenmeyi sağlayacak diyalog yöntemi teşvik edilir. Aksine, çocuk kalıp cevapları ezberlerken ötekilerle bir yarış içinde olduğu algısıyla motive edilir. Tüm bunlar, çocuğun saf merakını baltalar ve, özellikle de günümüzde tabletlerin, akıllı telefonların ve laptopların ekranlarına yapışan antisosyal bir bireye dönüşür. Ötekilerle fikirsel düzeyde bir ilişki kurmaktan aciz hale gelir. Antik Yunan'ın en büyük iki filozofu, aynı zamanda da Batı felsefesinin babaları sayılan Platon ve Aristoteles ideal toplumu tanımlarken, bunun en temelde, felsefenin gelişimini ve filozofların yetişmesini sağlayacak bir toplum olması gerektiği görüşünü savunurlar. Çünkü felsefe kişinin kendisini keşfetmesinin, kendi fikirlerini oluşturmasının, etraftaki kalıp yargıları ve temelsiz inançları sorgulamasının imkanı olmanın yanında, ötekine açılmayı, onun fikirlerini dinlemeyi ve başkalarıyla fikirsel düzeyde bir dostluk kurabilmeyi de öğretir. İoanna Kuçuradi Hoca'nın sözüyle, felsefe insanileşme eğitimidir; çünkü tartışarak, konuşarak, diyalog yöntemiyle yapılan felsefi etkinlik kişiye kendi için ve başkalarıyla birlikte düşünmeyi öğretir. Bu ise insan ilişkilerini daha güçlü bir hale getirdiği gibi, bir beraberlik, hatta dostluk hissini uyandırır. Bugün rutin hayatların hissizleştirdiği bizler merak ve hayret etmeyi unuttuğumuz gibi, giderek başkalarından bir şeyler öğrenebileceğimizi de unutuyoruz. Fikir ayrılıklarını kişiliğimize yapılan saldırılar olarak algılıyoruz. Kendi fikirlerimize bile sahip değiliz artık, her yerden bilgi bombardımanına maruz kalıyoruz. Kendi seçimlerimizi yapmaktan aciz hale geldiğimiz gibi, soru sormayı bir zafiyet olarak görüyoruz. Kendimiz gibi düşünmeyenler, bizden farklı cevaplara sahip olanları düşman belledikçe, başka insanlarla ilişki de kuramaz hale geliyoruz. Bunun bugün bizi getirdiği yerin hepimiz farkındayız; toplumsal kutuplaşmanın ve ayrımcılığın norma dönüştüğü bir toplumda yaşar hale geldik. Bir üniversitenin rektör yardımcısı, cahil bir yeni nesil istediğini hiç çekinmeden ifade edebiliyor; kimse düşünmesin, herkes aynı cevapları öğrensin, fazla okuyup farklı cevaplar keşfetmenin hiç gereği olmadığını ima ediyor. Şimdi düşünün çocuklar erken yaşta felsefeyle tanışmış olsalardı, felsefe yapmaya ilkokulda başlasalardı bugün nasıl bir toplumda yaşıyor olurduk? Kendi sorularını sorabilen, kendi fikirleri olan ve bunları savunabilen, kalıp ve temelsiz yargıları ayırt edebilen, dolayısıyla da kitlesel propagandaların ve manipülasyonların tuzağına düşmeyen, ötekinin fikirlerine ve sözüne saygılı, onu dinleyen, ondan öğrenen, bu eşitlikçi ortamı korumaya özenli, ve bunların hepsini ilke edinmiş bir toplum olmaz mıydı bu? Belki bunu henüz toplumsal ölçekte düşünmek zor olabilir, ama bireysel düzeyde düşünmek mümkün. Metis Yayınları'ndan çıkan Küçük Filozoflar serisi bu konuda harika bir rehber. Bugünün düşünceyi ezici eğitim sisteminin verdiği zararı bir nebze olsun iyileştirebilecek güçteler bence bu kitaplar. Felsefe eğitimi almış kişilerce kaleme alınmış bu kitapların en önemli özelliği, felsefeyi öyküleştirme kabiliyetinde yatıyor. Bazı hikayeler filozofları baş karakter yapıyor. Bu sayede bize yakınlaşan, insanileşen, kendilerine has gündelik yaşamları olan Descartes Amca ya da Leibniz Amca ile tanışıyoruz. Onların hikayesini takip ediyoruz. Profesör Kant'ın En Çılgın Günü bunun güzel bir örneği; Kant'ın o meşhur rutin hayatını takip ederken yazar bize Kant'ın epistemolojisi, metafiziği, etiği, antropolojisi ve siyaset felsefesini kısa ama öz bir biçimde tanıtıyor. Tüm bu alanlarda Kant'ın hangi soruları sorduğunu hikayenin içine yediriyor. Bazı hikayeler ise bu filozofların düşünce sürecine odaklanıyor. Örneğin Descartes'ı konu alan Descartes Amca'nın Kötü Cininde tüm meditasyonları okumak mümkün, aradaki bağlantılar ise o düşüncenin serüvenini gösteriyor. Descartes'ın bir gece boyunca bu düşünceyle nasıl uğraştığını anlatıyor bize. Epikür'ün Kahkahasında ise Epikür'ün hayatı ile düşüncesi arasındaki bağlantı çok tatlı bir hikaye formatında anlatılıyor. Bu kitaplar önemli felsefi soruları hikayeler yoluyla erişilebilir hale getirirken, bunu filozofların kullandığı orijinal kavramlardan taviz vermeden yapması da büyük bir başarı. Argümanı ya da soruyu basitleştirmek adına kavramlardan vazgeçmiyor bu öyküler. Diğer bir deyişle, hem eğlenceli bir hikaye takip etmemizi, hem büyük soruları görebilmemizi hem de kavramsal düşünceyi tetikleyecek kavramlarla tanışmamızı sağlıyor. Bu açıdan bu kitaplar hem çocuklara hem de yetişkinlere hitap ediyor. Hatta en güzeli, çocuklar ve yetişkinler arasındaki felsefi diyaloğa imkan tanıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/elizabeth-taylor-lezzetli-sulu-olgun-bir-meyv", "text": "Geçen hafta ölen Elizabeth Taylor üzerine birçok anma yazısı yayınlandı. Lakin bunlardan en ilginç olanı bence salon dergisinin Camille Paglia'yla yaptığı söyleşiydi. Lezbiyen olduğunu gizlemeyen Paglia kaybettiği bir sevgiliyi anlatır gibi anlatıyordu Taylor'ı. Bazı parçalarını kısaltarak almak istiyorum. 90'larda, hatırlarsınız, Meryl Streep gelmiş geçmiş en büyük oyuncu olarak selamlanıyor, Elizabeth Taylor'sa daha çok dalga geçilen biri olarak hatırlanıyordu. Oyunculuğu küçük görülüyor, yeterince ciddiye alınmıyordu. Penthouse'da yazdığım yazıda aslında bir protesto eylemi gerçekleştiriyordum. Çünkü bana göre Streep'in bütün o sonradan edinilmiş teknik ustalığına rağmen Elizabeth Taylor çok daha büyük bir oyuncuydu. İnsanlar Taylor'u klasik filmler yeniden popüler olunca tanımaya başladı. Bir oyuncu olarak gücü, tüm külliyatıyla elde ettiği başarının görkemi böylece anlaşıldı. Profesyonel hayatı çoktan bitmiş de olsa Taylor yeniden saygın bir oyuncu haline geldi. Taylor, bugün beyazperdede görmenin imkansız olduğu belirli bir kadınlık türünü temsil ediyordu. Varoluşunun kökeninde hormonal gerçeklik vardı, tabiatın diriliği... Tek başına, cinsiyetin sadece basit bir toplumsal inşa olduğunu iddia eden post-modernizme ve post-yapısalcılığa atılmış canlı bir tokat etkisi yaratıyordu. Mesela Lisa Cholodenko'nun yönettiği The Kids Are All Right, sahiden harikulade bir film, fakat Julianne Moore ile Annette Bening bakarken insana acı verecek kadar cılız görünüyor. Kötü oynadıklarını söylemiyorum, özellikle Benning'in çağdaş Amerikan iş kadını portresi kesinlikle bir Oscar'ı hak ediyordu. Benim söylediğim, bugün Hollywood yıldızlarının bize sunduğu görüntülerin hep böyle olduğu; dünyanın büyük bir kısmında yaşayan kadınlarla ilgisi olmayan, pilatesle şekillenmiş iskelet bedenli, anoreksik silüetler... Hollywood'un yansıttığı kadın tasvirinde neredeyse android bir hava var. Gwyneth Paltrow 1930'larda yaşamış olsaydı, sırık bedeni yüzünden kimse onu çekici bulmazdı. Oysa bugün genç Amerikalı kadınlara nihai ideal olarak sunuluyor. Son birkaç yılımı Brezilya'da seminerler vererek geçirdiğim ve mizah duyguları, enerjileri, dürüstlükleri ve cinselliklerini çok doğal ve güzel bir biçimde ifade edişleri sebebiyle Brezilyalı kadınları büyüleyici bulduğum için, bu bana iyice katlanılmaz geliyor. Brezilyalı kadınları bu bakımdan eski Hollywood aktrislerine benzetiyorum. Taylor'a dönersek; o aslında Ava Gardner'ın devamı gibidir. Meslek hayatlarının başında, özellikle konuşma tekniği bakımından yetersiz sayılabilecek olmalarına rağmen, taylor da Gardner da olağanüstü şehvetli ve kendiliğindendi, hayvani denecek türden bir çekicilikleri vardı. İnsanlar Meryl Streep'in konuşma tekniğine hayran, Aksanı muazzam, diksiyonu da şahane filan diyorlar, fakat bence Streep canlandırdığı karakteri yaşamıyor, onları üzerine birer kostüm gibi geçiriyor. Yaptığı aslında drag queen'lerin yaptığı şeyin aynısı, yani taklit. ve çok yapay. Hepsi zihinle alakalı, kalple ya da bedenle değil. Elizabeth Taylor 11-12 yaşlarımdan beri benim için dev pagan tanrıça oldu. Zirvedeki hallerine tanık olduğum için şanslıyım. Bir kültür eleştirmeni ve feminist olarak duyarlılığım en derinde hep onunla şekillendi. 1950'ler Amerika'sında sarışınlar saf ırktan sayılırdı. Doris Day, Debbie Reynolds ve Sandra Dee gibi neşeli sarışınlar istila etmişti ortalığı. Ve karşılarında Elizabeth Taylor vardı, esmer, etnik görünümlü ve göz kamaştırıcı... Yahudi, İtalyan, İspanyol hatta Faslı gibiydi. Kültürler üstüydü. Sarışın liseli kızların ve ponpon kızların üstünlüğüne son verendi. Alabildiğine püriten bir dönemde cinselliğini açıkça yaşayabiliyordu. Cüretkar bir şeydi bu. Bir erkekten ötekine gidiyordu. Bir uçak kazasında ölen Mike Todd'un trajedisinin hemen ardından Eddie Fisher'ı Debbie Reynolds'ın elinden alıyordu. Debbie Reynolds'ı bu şekilde küçük düşürmesi karşısında aldığım zevki tarif edemem size. Gerçi artık hem Debbie Reynolds'a, hem de Doris Day'a çok iyi komedyenler oldukları için hayranlık duyuyorum, ama o zamanlar, küçük bir kızken, ikisine de tahammül edemezdim. Bana ve kuşağıma zorla dayatılan sakarinli, iyi kız stilini simgeliyorlardı, herkes onlara benzememiz gerektiğini dikte edip duruyordu. Elizabeth Taylor ise kötüydü! Kötü kızdı o! Ve ben buna bayılıyordum. Onda kırılgan birer enkazı andıran Marilyn Monroe veya Rita Hayworth'ta bulunmayan bir sağlamlık vardı. Hayworth'ın da perdede yumuşacık, enfes bir kadınsılığı vardır, ama Taylor gibi zor lokma değildir. Taylor'da sağ kalma içgüdüsü müthiştir. Onda sevdiğim şeylerden biri de, tüm o trajedilerden ve ölüm tehlikelerinden kurtulduktan sonra acısıyla oyunculuğunu büyütmesi... İnsan 1961 yılında Londra'da zatürreeden ölmek üzere oluşunu unutabilir mi? Sedyedeki görüntülerini, gırtlak ameliyatlarını... Sonra dimdik ayağa kalkıp Oscar alışını... Tüm hayatımın en unutulmaz televizyon anlarının başında gelir bu, Oscar ödüllerini beklerken dua edip duruyordum, o kazansın diye. Sonra göğsü ve boynu açık bir elbiseyle sahneye çıktı. Hayır, boynunda bandaj filan yoktu, yara bandı bile yoktu, herkes yarasına bakarken, o kırık, hışırtılı bir sesle Çok teşekkür ederim dedi. Çılgına dönmüştüm. Ertesi gün okulda Look dergisi için Oscar'ıyla verdiği göz alıcı renkli fotoğraflardan başka hiçbir şeye konsantre olamadım. Müthişti. Oscar kazanmasını sağlayan Butterfield 8, benim İncil'imdi. Aslında Taylor bu filmi yapmak istememiş. Hayatı boyunca ondan nefret etmiş. Fakat hayatını zengin erkeklerle seks yaparak kazanan bir lüks fahişeyi canlandırıyordığı Butterfield 8 yeniyetmelik zamanlarımda benim için her şeydi. Babil'den bize kalan ve ortaçağ Hristiyan taarruzlarına rağmen devam edebilen pagan geleneğe dair fikirlerimin oluşmasında payı büyüktür. Onu bu filmde üstüne sımsıkı oturan, daracık, beyaz kombinezonla gördüğünüz ilk an büyülenirsiniz. Filmin ilk sahnesi unutulmazdır: Taylor, sabah bilmediği bir evde uyanıp dişlerini viskiyle fırçalıyor, sonra zarfta bırakılan parayı görüyordu. Vaat edilenden azdı. Hırsla çeki yırtıyor, sonra rujuyla aynaya Pazarlık yok! yazarak olay yerini terk ediyordu. Cinselliği güçlü bir kadının nihai iktidarını simgeleyen bir şeydi bu bana göre. Ona bir seks objesi, alınıp satılabilen bir şey, erkeğin karşısında edilgin bir varlık diye bakan feminizm, Hollywood'un bu en büyük seks sembolüne uzun süre saldırdı, meğer bu doğru değilmiş! Butterfield 8 bize bunu gösterdi. Filmde siyah bir elbise giymiş olan Elizabeth Taylor'ın barda Laurence Harvey'le kavga ettiği olağanüstü bir an vardır. Sivri topuklarını, sertçe kolunu çeken Harvey'nin zarif ayakkabılarına bastırır. Erkekle kadının ezeli savaşıdır bu, yani eşitler arasındaki vahşi mücadele... Erkek güçlüdür, ama kadın da güçlüdür! Bu sahne içerdiği olanca gerilim ve çatışmayla aslında cinsel aşkın gücünü ve yoğunluğunu gösterir. Aynı zamanda günümüzde sinemanın ne berbat bir şey olduğunun, seksi nasıl yanlış ve imal edilmiş bir şey haline getirdiğinin de kanıtıdır. Sinemada artık erotizm diye bir şey kalmadı. Oysa, erkek ve kadın arasındaki psikolojik mesafeyi ve hayvani çekimi gösterdiği için Butterfield 8'in her anından erotizm fışkırıyor. Siyah takım elbiseleri, filmdeki iş adamlarının üniformaları. Birbirinin tıpa tıp aynı ve karakterden yoksun köleler ya da klonlardan oluşan bir sürü gibiler. Zengin ve güçlü olmalarına rağmen Taylor'la karşılaştırıldıklarında birer hiç hepsi. Bu film cinselliğin karmaşıklığını ve zorluğunu gerçekçi bir şekilde yakalıyor cinsiyetler arasında kolayca geçiş yapılabilen günümüzde tamamen yitirilmiş bir nitelik bu. Artık her şey fazla mülayım, fazla sıkıcı. Sinemada büyük tanrıçaların devri kesinlikle kapandı. Angelina Jolie'nin cinsel etkisinden söz ediyorlar. Jolie'nin en iyi performansı AIDS'ten ölen biseksüel fotomodel Gia Carangi'yi canlandırdığı Gia'daydı. Çok iyiydi o filmde, Ava Gardner'ı andıran gibi bir cinsel aura saçıyordu. Fakat sonradan ne olduysa oldu, Jolie vazgeçip, hayırseverliğe soyundu ve karşımıza kendini dünyadaki sefaletin kökünü kazımaya adamış bir Birleşmiş Milletler elçisi olarak çıkmaya başladı. Bir yandan da evinde her ırktan çocuğu barındıran bir anaokulu işletiyor gibi. Tabii sanatçı ruhu tamamen törpülendi, peşinde sadece paparazziler olan bir star haline geldi. Bugün bunun Elizabeth Taylor'ın döneminden çok daha yıpratıcı olduğunu kabul etmek gerek. Marilyn Monroe da basın tarafından epeyce taciz edilmiş hatta bundan nefret ettiğini defalarca diye getirmişti, yine de onun maruz kaldığı şeyler bugün yaşananlarla karşılaştırılamaz bile. Bugün, şöhretli birinin yeryüzünde kendi düşünceleriyle baş başa kalabileceği bir yer bulması imkansız. Angelina Jolie belki biraz da bu yüzden sürekli savunma halinde biri olarak sürdürüyor hayatını. Kamuoyundaki imajı fazla hesaplı, fazla sahte. Bu da onu sıkıcı biri haline getiriyor. Ayrıca sert ve alaycı. Elizabeth Taylor ise Who is Afraid of Virginia Woolf gibi filmlerde alaycı insanları canlandırdı ama kendisi hayatının hiçbir döneminde böyle biri olmadı, asla! O her zaman sıcak ve anne şefkati görmüş, bu şefkati kendi içinde de taşıyan biriydi. Jolie'nin Taylor'ın Kızgın Damdaki Kedi'de canlandırdığı Maggie gibi büyük rollerin altından kalkabileceğinden açıkçası pek emin değilim. Yeri gelmişken, Angelina Jolie de dahil günümüz starları çocuklarını bir dadı ordusuyla büyütüyor. Oysa annelik Elizabeth Taylor'ın cinselliğinin de önemli bir parçasıydı. O erkekleri, erkekler de onu seviyordu. Erkeklerle arasında ruhundaki annelik içgüdüsünün tetiklediği müthiş bir kimya vardı. Yazdıklarımda yıllardır bu tema üzerinde duruyorum, mutlu ve başarılı heteroseksüel kadınların erkeklere şefkatli ve annece yaklaşması bence ilişkilerde çok önemli bir ayrıntı, ama feminizm bu özelliğimizi tamamen yitirmemize sebep oldu. Artık kadınlar erkeklere satır aralarında şunları söylüyor: Sen benim yoldaşım olmalı ve bana, benim sana davrandığım gibi davramalısın, en iyi arkadaşım olup beni dinlemelisin. Bu sözlerin tercümesi açık: Kadınlar artık erkekleri değil, sadece kendilerini, kendilerine benzeyenleri seviyor. Elizabeth Taylor ise en çok erkekleri severdi, bu yüzden de erkekler tarafından çok sevilirdi. Yanlış anlamayın, onun yumuşakbaşlı bir kadın olduğunu söylemiyorum. Sadece aldığı kadarını veren kadınlardandı. Richard Burton'la fırtınalı ilişkilerini, kavgalarını düşünün, sanırım bu kavgalara da bayılıyordu aslında. Hiçbir erkek ona hükmedemezdi. Bir an bile! Fakat erkeklerinin çıtkırıldım, bağımlı tipler olmalarından da hoşlanmazdı. Güçlü erkekleri severdi. Debbie Reynolds'ın elinden aldığı Eddie Fisher'ı terk etmesi bundandı. Başta Montgomery Clift olmak üzere, eşcinsel erkeklerle arasındaki yakınlık da ilginçtir. Clift'in en yakın dostu hatta akıl hocası olmuştu. Ünlü aktör eşcinselliğini ilk keşfettiğinde, hatta bu yüzden kendi kendisiyle savaşmaya başladığında da yanındaydı. Sonra şu berbat trafik kazası oldu ve Clift'in yüzü bir daha düzelmemecesine bozuldu. Kaza sırasında dili, sayısız cam kırığıyla birlikte boğazına kaçmıştı. Ambulans gelene kadar bir şeyler yapılmazsa boğularak ölecekti, yanında bulunan Elizabeth Taylor bu operasyonu gözünü kırpmadan kanlı elleriyle oracıkta gerçekleştirdi ve Clift'i ölmekten kurtardı. Hollywood'da onun gibi kimse yok artık. Avrupa geleneğinde hala Sophia Loren gibi birkaç isim sayabiliriz. Onun da erkeklerle ilişkileri az rastlanır türdendir. Güçlüdür ayrıca, savaştan sağ çıkabilmiş bir emekçi İtalyan kadınıdır. Fransız aktris Jeanne Moreau vardır sonra. Moreau'da Elizabeth Taylor'ın sahip olmadığı türden bir dekadan nitelik, bıkkın ve sofistike bir erotizm bulunur, Her şeyi gördüm, yaşadım, sen bana başka ne gösterebilirsin ki havası... Fransız aktrisleri hep ince bir kadınsılıkla çıkar karşımıza. Catherine Deneuve mesela, benzersiz bir duygu ve duyarlılık taşır, ama aynı zamanda cool'dur, yani gözlemcidir ve mesafeli. Taylor'ın ateşinden yoksun da denebilir. Taylor ise yeteneğinin yanı sıra, gustosu ve ateşi olan bir aktris. Ondan söz ederken aktris kelimesini kullandığımı fark ettiniz mi? Hollywood aktrislerinin seksapelleri, aktör olmaya karar verdikleri gün kayboldu. Bu sabah kütüphaneye giderken radyoyu açtım. Gençler Elizabeth Taylor'ı Michael Jackson'ın yaşlı arkadaşı ya da tekerlekli sandalyeye mahkum çatlak kadın olarak tanıyor sadece. Daha yaşlı olanlar içinse durum değişik, Elizabeth Taylor, çok uzun yıllardan beri kalbimizin en derin yerlerine dokunmayı, içimize işlemeyi sürdürüyor. O benim İştar'ım, Anti-Meryem'im. Butterfield 8'teki bir sahneyi gösteren bu fotoğraf da bence birçok şeyin yanı sıra cinsel devrimin şafağını işaret ediyor. Asıl sorun ne biliyor musunuz, önde gelen feministler Hollywood'un seks sembollerini başından beri reddettiler. Mesela Gloria Steinem 1970'lerde Raquel Welch'in kürtajın yasallaşması için yapılan harekete katılmasına bile izin vermedi. Püriten ahmak! Belki bir tek Madonna'ya bu açıdan teşekkür borçluyuz, 1990'larda onun da etkisiyle cinselliği yok saymayan popüler ve yeni bir feminizm türü adeta bir intikam hareketi gibi yükseldi, böylece demin sözünü ettiğim ahmaklar tarihin çöp tenekesinin dibini boyladı. Gülenaycım, bize Elizabeth Taylor'ı çok farklı bir bakış açısıyla sunan bir röpörtaj bu, etkilenmemek elde değil. Türkçe'ye çevirip bizimle paylaştığın için teşekkürler."} {"url": "https://egoistokur.com/elveda-denmemis-bir-askta-sahane-fina", "text": "Hakkını helal et bir itiraftır aynı zamanda. Söyleyenin, kabahatinin sorumluluğunu üstlenecek cesarete sahip olduğuna işaret eder. O kişi, herhalde ömrü boyunca omuzlarında ağır bir yükle yaşamamak için Hakkını helal et demiştir. Öyle ya; bağışlanmamış suçlar yorar; yaşam enerjisinin katilidir. Cenaze törenlerinde ölenle bundan ötürü helalleşilir. Gidenin ama daha çok kalanın ruhu huzur bulsun, hayat devam edebilsin diye... Aksi takdirde, insan zamanla varoluşunun bir parçası olarak kabulleneceği vicdan azaplarıyla boğuşmaya başlar. Beden sanatçısı ve performans artisti Marina Abramovic'in hikayesini belki biliyorsunuzdur. Marina Abramovic'in, önce rakibi, sonra partneri, nihayetinde de hayatının aşkı olan Ulay'dan ayrılışının hikayesi yeni değil ama okuyunca, hele videosunu seyredince bütün bir gün gözlerim yaşlarla dolu gezmeme sebep oldu. Sandra, sanat tarihçisi ve editör. Gözlerini egzotik bir tarzda boyayan çok güzel bir kadın. 28 yıl önce İstanbul'a gelmiş ve kendi deyişiyle içinde bir gül bahçesi keşfettiği İstanbul'a aşık olmuş. Ve burada yaşamaya başlamış. 'Sopranos' dizisinin müthiş jenerik şarkısını da yapan müzisyen oğlu (Alabama 3 grubundan) ve psikanalist kızı dışında, İngiltere'yle bir bağı yok. Her neyse, Sandra bugünlerde bir Türk yazarın romanıyla boğuşuyor, yani romanı İngilizceye tercüme ediyor. Zor iş! Hakkını helal et, ne demek diye sordu geçenlerde. Üç aşağı beş yukarı biliyordu anlamını ama bunu İngilizce ifade etmekte yetersiz kalıyordu. Bu cümlenin bizim kültürümüzü kavramak için değerli bir anahtar olduğunu, o gün fark ettim. Lakin şu da vardı bence, bu lafın telaffuz edilebilmesi için sükunet şarttı. Kavganın, didişmenin orta yerinde, böyle bir şeyi mümkün değil, kimse hatırlamazdı. Hakkını helal et bence bir itiraftır aynı zamanda. Söyleyenin kabahatinin veya suçunun sorumluluğunu üstlenecek cesarete sahip olduğuna işaret eder. O kişi, herhalde ömrü boyunca omuzlarında ağır bir yükle yaşamamak için Hakkını helal et demiştir. Öyle ya; bağışlanmamış suçlar yorar; yaşam enerjisinin katilidir. Cenaze törenlerinde ölenle bundan ötürü helalleşilir; gidenin ama daha çok kalanın ruhu huzur bulsun, hayat devam edebilsin diye... Aksi takdirde, insan zamanla varoluşunun bir parçası olarak kabulleneceği vicdan azaplarıyla boğuşmaya başlar. Tam da yolculuk öncesi hüngür hüngür ağladım. Hüzünlü ama bir o kadar da güzel bir hikaye. Sanırım o masada yaşadıkları kısacık an hayatlarındaki en unutulmaz an olarak kalacak. Çok. :) Yaz bitmeden görüşsek ya ne iyi olur. Arkadaşlar, yazıyla ilgili Facebook'taki bir tartışmayı çok sevdim hatta kısmen aralarına katılıp maydanoz oldum. Bence son zamanlarda okuduğum en nazik ve duyarlı tartışmalardan biriydi, katılanlara taşakkür ederim. siz de okuyabilin diye aşağıya ekliyorum. Çok teşekkür ederim... Umarım zihninizi kurcalayan şeyler her neyse cevabını bulursunuz, çünkü en zoru cevaplanamamış sorularla geçerilen zaman bence."} {"url": "https://egoistokur.com/emily-dickinson-usulu-hindistan-cevizli-ke", "text": "Şair Emily Dickinson, tariflerini sohbetlerde ya da mektuplarda başkalarıyla paylaşmayı çok seven müthiş bir aşçıymış. Emily Dickinson'un kekleri şiirlerinden daha ünlüydü, zaten şiirleri ölümünden sonra keşfedildi diye yazıyor yemek blogger'ı Tori Avey. Dickinson'a göre mutfak insanın ruhunu besleyen, ilham veren bir mekandı. Yemek yaparken aklına gelen şiirleri peçetelere not alıyordu. Ekmek, kek ve tatlı yapmayı özellikle seviyordu. Çocuklarla arası çok iyiydi, okula giderken evinin önünden geçtiklerinde onlara elleriyle pişirdiği zencefilli kurabiyelerden ya da diğer leziz şeylerden ikram ediyordu. Özetle, karanlık şiirlerin melankolik sesi, günlük hayatta çok tatlı ve neşeli biriydi."} {"url": "https://egoistokur.com/emine-caykara-istanbulun-ruhlariyla-bulust", "text": "Yine aynı şey oldu. Bir ziyaret nedeniyle Cerrahpaşa'nın arka sokaklarına yolum düştü. Aradığım adresi bulmak için dura ilerleye çıktığım yokuştan Cerrahpaşa Camii'ne kadar çıkıp Langa'ya indim ve kendimi tekrardan aynı yokuşta buldum. Sonradan anladım ki yürüdüğüm yollarda karşıma çıkan İstanbul; çeşmeleri, camileri, sokaklarıyla bir mıknatıs gibi beni kendine çekmişti. Sanki birisi beni ısrarla İstanbul'un ruhlarında dolaştırmak istemişti. Samatya Caddesi üzerinde ilerliyordum ki sadece inşaat tabelası olan, tarihi taşların arasına hapsedilmiş ve bir çeşmeye ait olduğu intibaı veren bir levha, bak, dedi bana. Ne olduğu yazmıyordu, zaten alan inşaat halindeydi. Demirlerin arasından içeri giren bir inşaat ustası imdadıma yetişti: 'Burası Kadem-i Şerif Tekkesi, peygamber efendimizin ayak izi burada bulunur, getiren zatın mezarı da burada.' Kafamı kaldırınca üzeri açık, yükseltideki yeri gördüm, dua ettim. Hey gidi İstanbul... Kadem-i Şerif Tekkesi; Halil Hamid Paşa ve Nakşi Kadem Tekkesi olarak bilinirmiş. Bugünkü sahibinin Vakıflar olduğunu, esasının ahşaptan yapıldığını sonradan öğrendim. İstanbul Kültür Envanterine kayıtlı, Fatih ilçesindeki bu tescilli eserin 1970 fotoğrafından geriye hiç bir iz kalmamıştı. Envanter ve İBB bilgileriyle yetinemezdim, o sihirli mekan bana çok daha fazla şey söylemek istiyordu. Prof. Mustafa Kara'nın Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi'ne, İslam Alimleri Ansiklopedisi'ne baktım, Kadem-i Şerif Tekkesi'nin peşine düştüm ve burada yatan zatın, Kadem-i Şerif'i Şam'dan İstanbul'a getiren, Nakşiliğin kolu Sadiyye'ye mensup Seyyid Muhammed Ziyad Efendi olduğunu öğrendim. Muhammed Ziyad Efendi, Şam civarındaki Kadem köyünde Kadem-i şerifin bulunduğu camiyi yaptırmış, Sultan I. Abdülhamid'in kendisini Dersaadet'e daveti üzerine, Kadem-i saadet de denen Kadem-i Şerif'i başına alıp yürüyerek İstanbul'a getirmiş. Çok hürmet görmüş, sevilmiş. Ona intisap eden, sohbetlerinden çok etkilenen dönemin sadrazamı Halil Hamid Paşa da bu yeri satın alıp vakfetmiş; üzerine de bugün yerinde yeller esen dergah/tekkeyi yaptırmış. 1776'dan itibaren tasavvuf ilmi öğrenmek için buraya pek çok genç, yetişkin gelmiş. 1791'de vefat edince buraya gömülmüş. Osmanlı tarihinin ilk resmi vakanüvisi olan meşhur tarihçimiz bana bir sürpriz yapmıştı sanki. Yüzyıllar öncesinden bugünün tarihine, tarihçilerine ışık tutan Naima'yı ben yaban ellerde, Patras'ta aramış, onu yalnız bırakmamıştım. İstanbul aynı zamanda bir ruhlar şehridir, okudukça, öğrendikçe bir bakarsınız yüzyıllar öncesinin karakterleriyle aranızda gizemli bağlar oluşur. Halep'te doğan ve Halil Hamid Paşa gibi İstanbul'a yolu eğitim için düşen Naima, tarih yazımına getirdiği renkli ve özgün tarzla tanınıyor; resmi görevli olmasına rağmen cesaretle bürokrasinin de sultanların da hatalarını yazmasıyla da. Amcazade Hüseyin Paşa'nın yanında çalışırken Anadolu Muhasebeciliği'ne kadar yükseliyor, haksızlığa göz yummadığı ve devrin ileri gelenleri hakkında tenkit edici sözleri nedeniyle 1706'da önce Hanya'ya, sonra Bursa'ya sürülüyor. Onu koruyup kollayan Çorlulu Ali Paşa sayesinde İstanbul'a geri dönüyor ve tekrar devlet hizmetine giriyor. Paşa onu Mora seferine yanında götürüyor. Ne var ki bu seferde de açıksözlülüğü başına bela oluyor, görevlerinden el çektirilip Patras kasabasında muhasebeci olarak görevlendiriliyor. Hayatının son dönemlerinde çok çile çeken Naima -acaba onu Hanya'dan Bursa'ya getirmek için mektuplar yazan eşi Patras'a gelebilmiş midir?- 1716'da, 60'larının başında Patras'ta ölüyor, bir rivayete göre oradaki bir caminin avlusuna gömülüyor, Yunan isyanı, özgürlük savaşı derken cami tahrip edilince geriye ne cami ne de mezarı kalıyor. Bir diğer rivayete göreyse Fethiye Camii yanına gömülüyor. Tabelasının karşı duvarında koca tarihçinin hayatı, okunmaz formatta, yırtık pırtık bir seçim afişinin altındaydı. Çocuklar onun adını taşıyan sokakta pür neşe futbol oynuyorlardı, öylece bir süre kalakaldım ve sonra yokuşu hızla tırmandım. Şu bir gerçek, siz istediğiniz kadar semtlerin ruhunu değiştirin, bu değişikliği kültür potasında birleştirmeyin, İstanbul bu, herkese meydan okur ve zamanını bekler, şüpheniz olmasın."} {"url": "https://egoistokur.com/emine-caykaradan-baska-turlu-bir-istanbul-hikayesi-gozlu", "text": "Taksim istikametine giden bir otobüs yanaşınca hareketleniyor hava. Alışıldık itiş kakış. Anne iki çocuğunu kaptığı gibi önüme geçiveriyor. Merdivenleri çıkar çıkmaz girişteki üçer kişilik alana kuruluyorlar, karşılıklı oturma birimine anneyle kızı yerleşiyor. Oğlan da hemen yanına. Kenara kaçıl da ablaya yer ver, diyor anne yüzünde bezgin bir ifadeyle. Küçük, çekik siyah gözleri var; oraya buraya dağılmış saçlarını arkadan tutturmuş. Çocuğu sıkıştırmamaya çalışarak açılan yere yerleşiyorum. Anne düşünceli; aklı bazen bir şeyleri sıyırıp geçiyor, arada da bir yerlere asılıp kalıyor... Çocuklarıyla pek ilgili bir havası yok. Kimbilir nerede. Sekiz on yaşlarındaki çocuklarsa adeta iki yetişkin. Havalarından geçilmiyor. Oturur oturmaz, bir kolumu yanımda oturan küçük adamın arkasından koltuğa doğru uzatıyorum. Başka türlü ikimize yer yok burada. Gözlüklerini o kadar özenle tutup sakınıyor ki... Ablasına bakıyorum, o da aynı şekilde. Otobüs hareket ediyor. Ah o kara camlı gözlükler! Kesinlikle yeni alınmışlar; her ikisi de müthiş gurur duyuyor besbelli, yüzlerine iliştirdikleri bu yeni üyeden. Kızınki yuvarlak, kara camlı, etrafı sarı çerçeveli marka taklidi bir gözlük. Oğlanınki aynısının kara çerçevelisi; kenardaki etikette Police yazısı göze çarpıyor. Belki de kıyameti kopardı ablasınınkinin benzeri alınsın diye. İkisinin gözlüğü de gözlerine ve yüzlerine en az iki beden büyük. Çocuk dünyası ne kadar büyük ve ne kadar küçük. Sanki dünya onlar için o iki gözlüğün etrafında dönüyor. Ona dokunmaksa, ah ne büyük bir zevk... Gözüne güneşin girmesini engelleyecek, büyükleri çağrıştıracak o gözlükler muhtemelen ikisi için de benzer anlamlar taşıyor. Otobüsün içi sakin, en azından ayakta çok insan yok. Haşim İşcan Geçidi'ne doğru ilerliyoruz. Geçitteki zifiri karanlığa rağmen kimsenin gözlüğünü çıkarmak gibi bir niyeti yok! Sıcağın insanın içindeki son enerji kırıntılarını çekip alma gibi bir özelliği var. Yanımdaki oğlan, elini sağ cebine atıyor ve eskimiş bir kağıt mendil çıkarıyor. Önce gözlüğün camlarının içi, sonra dışı siliniyor. Bu iş onun için adeta bir ritüel. Bir eli sapı tutarken diğeriyle temizliğini bitiriyor; içi rahat tavırla gözlüğüne bakıp mendili yerine yerleştiriyor. Bir değişiklik yapıyor bu defa: Gözlük, başın üzerine özenle yerleştiriliyor! Haliç'in üzerindeyiz... Bir esinti hafifçe etrafı yalıyor ve hemen ortadan kayboluyor. Ardından ağır mı ağır bir koku geziniyor otobüsün içinde, gidip bir yere yerleşiyor. Anlaşılan köprüyü geçene kadar oradan gitmeyecek! Bir durağa geliyoruz; sarışın, süslü, tumturaklı ortadirek bir kadın biniyor. Yaşı ellinin üzerinde olmalı. Şöförün yanında duruyor, öylece ayakta. Sarsıntıda bir oraya bir buraya gidip dengeyi kurma çabasında. Ama şöföre bir şeyler sormaktan da vazgeçmiyor, pek isteksiz cevaplar alsa da. Şöförün yanıbaşında Seyir halinde şöförle konuşmak yasaktıryazısı gözüme çarpıyor. Kadın bir durak sonra iniyor. Yanlarında türbanlı bir kız oturuyor. Etrafa küs gibi. Taksim'e çıkan Ömer Hayyam'dayız. Güzel manzara arkadan el sallıyor. Yanımdaki küçük adam gözlüğünü kucağına koymuş bu arada. Kaçırmışım o anı. Yeniden büyük bir törenle gözüne takıyor. Bir el tekrardan sağ cebe gidiyor; yine o meşhur mendil. Gözlük, bir tür büyüme imgesi, oyuncağı gibi. Gözlerden alınıp yeniden kucağa konuyor. Çoktan can çekişmeye başlamış kağıt mendil yine önce gözlüğün iç kısımda sonra dış kısımda dolaşıyor. Temizlik tamam. Sonra güvenle cebe, durması gereken yere yerleştiriliyor. Taksim'e iki durak kaldı. Yeni alınan her şey değerli, hele büyüklerinki gibi gözlük! O ne ihtişam, o ne gösteriş. Yüzlerine, yaşlarına büyük de olsa ne fark eder! Sakin bir şekilde anne ayağa kalkıyor, göz işaretiyle çocukları yönlendiriyor. Haberleşme tamam, herkes yerli yerinde. Ama... bir tek şey hariç, işte o da tamam: Çocuklar yeniden gözlüklerini takıyor, otobüs duruyor ve üçü birlikte iniyorlar."} {"url": "https://egoistokur.com/en-buyuk-hayalim-bir-ejderhanin-sirtinda-ucmakt", "text": "Ejderhanı Nasıl Eğitirsin, Nasıl Ejderhaca Konuşursun, Nasıl Korsan Olursun ve Ejderha Laneti Nasıl Bozulur gibi sürükleyici romanlardan oluşan Hıçkıdık dizisini biliyosunuzdur. Bilmiyorsanız en yakınınızdaki çocuğa sorun lütfen... İngiliz yazar ve illüstratör Cressida Cowell'ın yarattığı dizide küçük Viking Hıçkıdık'ın kahramanlığa giden yoldaki soluksuz maceraları anlatılıyor. Hıçkıdık'ın en yakın arkadaşı da göz kamaştıran bir ejderha. Dünya çocuklarının bayıldığı bu heyecan dolu ve çok komik dizi aynı zamanda sinema uyarlamalarıyla da dikkat çekiyor. Dizinin ikinci filmi bizde de gösterime girdi. Biz de hem Hıçkıdık'ın yeni macerası Ejderha Tehlikesi Nasıl Savuşturulurun yayınlanması hem de bu yeni filmin gösterime girmesi vesilesiyle dizinin yaratıcısı Cressida Cowell'la bir röportaj yaptık. Çocukken İskoçya'da geçirdiğim zamanlar benim için büyük bir ilham kaynağı oldu. Aslında Londra'da büyüdüm, fakat çocukluğumun büyük bir kısmını, özellikle yaz tatillerini, İskoçya'nın batı kıyısındaki ıssız bir adada geçirdim. Adada ne yol, ne ev, ne de elektrik vardı. O günlerde cep telefonu da yoktu zaten. Bu yüzden orada kaldığımız sürede hiçbir şekilde dış dünyayla iletişim kuramıyorduk. Ada tamamen terk edilmişti, üzerinde sadece bir ev vardı. Burası Vikinglerin İskoçya'yı işgal ettikleri zaman ayak bastığı ilk yerlerdenmiş. Bütün coğrafyada bir Viking duygusu hissediliyordu. Çocukken bile, Vikingler burada yaşasa nasıl olurdu diye hayal kuruyordum. Vikingler ejderhaların varlığına inanıyorlardı. Bizim tatil yaptığımız ada da tam ejderhaların yaşayabileceği türden bir adaydı. Sonuçta henüz 9-10 yaşındayken ejderhalar ve Vikingler üzerine hikayeler yazmaya başladım. Kahramanla özdeşleştiler çünkü. Hıçkıdık, sınıfın popüler çocuğu değil. Biraz yanlış anlaşılmış bir karakter, pek çok çocuk da zaten böyle hisseder. Kamikaze ise pek çok kızın olmak istediği bir kahraman; korkusuz. Bir de tabii herkes kendi ejderhasının sahibi olma ve macera dolu bir hayat sürme fikrini seviyor. Gündelik yaşamdaki çocukların etrafında hep yetişkinler var, bu yüzden kendilerini özgür hissetmiyorlar. Kitaplardaki çocukların özgürlük alanları ise daha geniş. Sanırım gerçek çekicilik burada. Rüzgar Yürüteci'ni seçerdim herhalde, Hıçkıdık'ın binek ejderhasını. Bütün çocukluğum bir ejderhanın sırtına binip uçmayı hayal ederek geçti! Hem evet, hem hayır... Ada, aslına bakılırsa, benim kitapta kurduğum haline çok benziyor. Zaten çekim için kullandıkları ada da İskoçya'da. Elbette filmi yapanlar şanslı, çünkü adanın vahşi doğasını kitapta yeterince açık bir şekilde gösteremezsiniz. Ancak ipuçları verir ve gerisini okuyucunun hayal gücüne bırakırsınız. Sinema ise her şeyi görsel olarak yaratıp önünüze koyabilir. Roımanlarım macera dolu ve komik, umuyorum ki biraz da duygusallar. Filmlerin de böyle olduğunu hissediyorum. Hıçkıdık benim için gerçek bir küçük çocuk gibi. Okur olarak onunla özdeşleşebilirsiniz. Ve tabii seyirci olarak da... Hıçkıdık'ın Kayıtsız Zebella'yla o harika baba oğul ilişkisi bu hikayeye esas duygusal gücünü veriyor. Birbirleriyle konuşup anlaşamasalar da birbirlerini çok sevdiklerini hissediyorsunuz. Film olarak bence Hıçkıdık'ın kurgulanışı son derece tatmin ediciydi. Yönetmenlere ne kadar teşekkür etsem, azdır. Yazmanın her türü kadar zor ama bir o kadar heyecan verici. Zorlandığım taraf komik yazmak değil aslında, tam tersi. Komedinin hikayeyi tamamen ele geçirmesini engellemem gerektiğini hissediyorum, çünkü romanlarım duygusal ve düşündürücü de olmalı. Bu dengeyi sağlamak açıkçası pek kolay değil."} {"url": "https://egoistokur.com/en-gunesli-utopyanin-uzerinde-de-baskici-bir-gucun-golgesi-va", "text": "Dünyanın geleceğine dair kurulmuş aydınlık ve karanlık hayallere, ütopyalara ve distopyalara bakıyoruz bu yazıda. Ve görüyoruz ki en güneşli ütopyaların üzerinde bile baskıcı bir gücün, bir çeşit toplum mühendisliği çabasının gölgesi duruyor hep. Bu kitaplarda birilerinin ideali daima ötekilerin yıkımı, bir grubun aydınlığı mutlaka ötekilerin karanlığı oluyor. Kısacası ütopyaların peşindeki ısrarlı yolculuklar mutluluk getirmiyor. Bir arkadaşım, Öyle korkunç bir çağda yaşıyoruz ki, ütopyalar dönemi çoktan geride kaldı demişti. Son zamanlarda distopya türünde çok sayıda eser yayımlandığını düşünürsek, onun gibi düşünen çok kişi olabilir. Yeni çıkan kitaplar rafında ütopyalara pek yer yok. Savaşların, terörün ve küresel ısınmanın etkisiyle dünya hızla daha karanlık ve tehlikeli bir yer haline gelirken, edebiyatçılar da iyimser kalamıyor belki. İnsanların mutlu hayatlar sürdüğü ütopik diyarların hayalini kurmak artık imkansız. Öte yandan, bir yazınsal tür olarak ütopyanın tek sorunu imkansızlığı değil; sıkıcılığı. Hikaye anlatıcılığının temel koşulu olan çatışma unsurunu yoğun olarak içeren distopyalar, okura çok daha fazla heyecan vaat ediyor. Yine de bir açıdan aynılar: Her ütopya içinde bir distopyayı gizliyor, her distopya da başlangıçta birilerinin ütopyası olarak inşa edilmiş oluyor. Devam etmeden önce, ütopyaların ortaya çıkış sebebine bakalım. Dünyanın neresinde olursak olalım hepimiz yoklukla, öfkeyle, acıyla, gelecek kaygısıyla, düş kırıklığıyla yaşıyoruz ve bizi bezdiren, yıldıran irili ufaklı şahsi veya toplumsal meselelerle boğuşuyoruz. Hem de binlerce yıldır. Bir yandan da bizimkinden başka türlü bir hayatın mümkün olabileceğini hayal ediyor, zihnimizde kimsenin kimseden nefret etmediği, insanların barış içinde yaşadığı kusursuz sistemler kuruyoruz. Her nasılsa adaletsizliklerin önü alınmış, terör, açlık, savaş ve hastalık gibi sorunlar yok edilmiş, bilim ve sanat çok ilerlemiş hatta ölümsüzlüğün sırrı bile bulunmuş oluyor. Yaygın görüşe göre, ilk ütopyanın yazarı, antik Yunan düşünürü Platon. Hatırlayalım; diyaloglardan oluşan Devlet adlı eserinde Platon, iyilik, eşitlik ve adalet gibi değerlerin hüküm sürdüğü ideal bir devlet yönetimi önerisini sunuyor. İnsanları altın, gümüş, bronz, yani yönetenler, gözleyenler ve çalışanlar olarak üç sınıfa ayıran düşünüre göre, bu sınıfların melezleşmemesi, yönetenin yönetmeye, ezilenlerin ezilmeye devam etmesi sonsuz refah ve mutluluğun ön koşulu. Burada toplumu sürü olarak adlandıran Platon, insanların neyi okuyup neyi okumayacağına altın sınıfın karar vermesi gerektiğini savunarak sansürü de açıkça destekliyor. Onun ideal toplumunda, yanlış fikirlerin etkisine girme potansiyellerinden ötürü sanatçılara yer yok. Her yapıtı onu doğuran koşullar çerçevesinde değerlendirmek gerektiğini söyleyeceklere, en karanlık cinsinden bir distopya sunan Devlet'in dünyaya yüzlerce yıldır ütopya diye kakalanmasının sebeplerini ve sonuçlarını merak etmek hakkımız değil mi diye sormak isterim. Anlayacağınız, ütopyalara salt sıkıcı ya da imkansız bulduğum için itiraz ediyor değilim, onlar aynı zamanda yanlış hayallerin savunucuları. İlk bakışta harikulade görünen ama çatışmasız, ironisiz, dahası tekdüzeleşme potansiyeli fena halde yüksek hayaller sunuyorlar bize. Daha da beteri, en güneşli ütopyaların üzerinde bile baskıcı bir gücün, bir çeşit toplum mühendisliği çabasının gölgesi duruyor. Her Robinson'a bir Cuma'nın tahsis edildiği bu kitaplarda, birilerinin ideali daima ötekilerin yıkımı, bir grubun aydınlığı mutlaka ötekilerin karanlığı oluyor. Kısacası ütopyaların peşindeki ısrarlı yolculuklar hiçbir zaman mutluluk getirmiyor. Aslında buna dair elimizde çok bilgi var. J. K. Rowling'in Harry Potter serisinin hayranları da Hogwarts Expresi'ni görmeyi o kadar istemiş ki, sonunda bu trenin temsili bir kopyası bile yapılmış. Gerçek yerlerden esinlenen romanlar ve o romanların geçtiği yerlerde dolaşarak sevdikleri kitapların izlerini arayan okurlar da var. Mesela Ulyssesin hayranları, her yıl 16 Haziran'da Dublin'deki Eccles Street'te Leopold Bloom'un evini bulmaya çalışıyor ya da artık James Joyce Müzesi haline gelen Martello Kulesi'ni ziyaret ediyormuş. Falan eczacıya gidip 1904'te Leopold Bloom'un satın aldığı limonlu sabundan isteyenler de oluyormuş. 18. yüzyıl İngiliz edebiyatının en önemli yazarlarından Jonathan Swift'in başyapıtı Gulliver'in Gezileri, okuru ters köşeye yatırarak bir distopya okuyacağı hissine kapılmasını sağlayan ama aslında ütopya türünü yerden yere vuran bir eser. Mutlu mesut aile hayatını macera uğruna terk edip uzak denizlere açılan Britanyalı doktor Gulliver, her seferinde ülkesine hiç benzemeyen diyarlarda bulur kendini. Cüceler ülkesinde bir dev, devler ülkesinde bir cüce olur mesela. Ve kendi sömürgeci ülkesinin idarecilerinin, başta onu korkutan, tedirgin eden ya da en iyi ihtimalle farklılıklarıyla, saçmalıklarıyla güldüren bu yabancı ülkelerin idarecilerine göre çok daha vahşi, çok daha zorba, çok daha ahmak olduğunu anlar. Üstelik bir göçmen olarak yaşamak zorunda olduğu bu distopik diyarların halkları onu hiçbir zaman hor görmez. Her seferinde krallar gibi ağırlanan Gulliver, kendi ülkesinde yabancılara ne kadar kötü muamele edildiğini hep hatırlamak zorunda kalır. Bir hiciv ustası olan Swift edebiyat tarihinin en ağır finallerinden birinde Gulliver'ın ülkesine, vatandaşlarına olan tüm inancını, bağlılığını yitirmesini de gösterir. Gulliver'in Gezileri, edebiyat tarihinde mülteci sorunlarına eğilen ilk eser aynı zamanda. Hollanda'da kurulan ve mülteci sorunlarıyla ilgilenen kuruluşun adı, tam da bu yüzden Gulliver Projects. .... yeniden ilkel toplumlar olarak yaşamaya başladığımız ve birbirimizle gerçekten iletişim kurabildiğimiz zaman... çok hoşuma gitti."} {"url": "https://egoistokur.com/en-sansli-yazarlar-hatta-nobelli-olanlar-bile-bir-gun-mutlaka-unutulaca", "text": "En şanslı yazarlar, hatta Nobelli olanlar bile bir gün unutulacak! Nobel Edebiyat Ödülünü bu yıl İsveçli şair Tomas Tranströmer kazandı. Ben de bu vesileyle Nobel'den de Öte adlı kitaptan söz etmek istedim. Kitap, İspanyol gazeteci Xavi Ayen'in 16 Nobelli yazarla yaptığı röportajlardan oluşuyor. Orhan Pamuk da var. Nobel Edebiyat Ödülünü son olarak İsveçli şair Tomas Tranströmer kazandı. Hüzün Gondolu ve İzmir Saat Üç adlı kitapları dilimize de çevrilen Tranströmer'ın kazanması şaşırtıcıydı. Zira bahisler Philip Roth, Haruki Murakami ve Joyce Carol Oates'a daha çok şans tanıyordu. Öte yandan New York ve çeşitli Avrupa metropollerinden gelen haberlere göre, kitabevleriyle online satış siteleri Nobelli şairin kitapları için rekor sipariş aldılar. Böylece koca Tranströmer hayatında ilk kez çok satanlar listesine girdi. Bu durumda Nobel'in bir yazarın hayatında neleri değiştirdiğini görmek zor değil. 1 milyon dolar değerinde bir para ödülü elbette çok şeyi değiştiriyor. Dahası ödüllü yazarların eserleri o güne kadar geniş bir kitleye ulaşamamış bile olsalar bir anda çok satmaya başlıyor. Bazı şeylerse değişmeden kalıyor. İşte gazeteci Xavi Ayen ile fotoğrafçı Kim Manresa'nın ülke ülke gezerek bu ödülü kazanmış 16 yazarla yaptıkları söyleşilerden oluşan Nobel'den de Öte adlı kitap yazarların hayatındaki bu değişmeyen şeyleri anlatıyor. Önümüzdeki hafta bizde de çıkacak olan kitap aracılığıyla biz de yazarların gizli hayatlarına sızıyor, onlar hakkında bilmediğimiz şeyleri öğreniyoruz. Dorris Lessing'in yazarken çoğu zaman koltuğunda uyuyakaldığını. Günter Grass'ın sadece ayakta yazabildiğini. Jose Saramago'nun Mozart'ın Don Giovanni operasını saplantılı bir tutkuyla sevdiğini. Imre Kertesz'in II. Dünya Savaşı'ndaki Yahudi katliamından sağ çıkması bir türlü unutamadığı için asla çocuk sahibi olmamaya karar verdiğini. Kenzaburo Oe'nin ölüm anına tanık olduğu bir balığın acısını anlatmak için yazmaya başladığını. Kitapta yer alan fotoğraflarında gürültülü kahkahalar attığını yakından gördüğümüz Orhan Pamuk'un Fenerbahçe takımını tuttuğunu ve kendini mutlu hissetmek için pek az şeye ihtiyaç duyacak kadar iyimser bir tabiatı olduğunu. Wislawa Szymborska'nın şiiri bir an, Nobel'i ise bir felaket diye tarif ettiğini. Dario Fo'nun gülümsemenin kişiyi korkularından arındırdığına inandığını. Kitapta Mısırlı yazar Necib Mahfuz'la ölümünden hemen önce yapılan bir son röportaj bile var. Tam liste şöyle: Doris Lessing, İngiltere. Orhan Pamuk, Türkiye. Imre Kertesz, Macaristan. V. S. Naipaul, İngiltere. Gao Xingjian, Çin. Günter Grass, Almanya. Jose Saramago, Portekiz. Dario Fo, İtalya. Wislawa Szymborska, Polonya. Kenzaburo Oe, Japonya. Toni Morrison, ABD. Derek Walcott, St. Lucia. Nadine Gordimer, Güney Afrika. Necib Mahfuz, Mısır. Wole Soyinka, Nijerya. Gabriel Garcia Marquez, Kolombiya. Röportajların hepsi bittiğinde şunu hissediyoruz: Bu yazarların çoğu çok zor zamanlar da yaşadılar belki ama sonunda bir dünya yazarı olarak onaylanıp sevildiklerini gördükleri için kendilerini her şeye rağmen çok şanslı hissediyorlar. Darısı tüm sevdiğimiz edebiyatçıların başına. Yazarın günlük hayatına dair ayrıntıları ve bazı değişmez alışkanlıklarını da öğreniyoruz. Bir öğrenci evindekini andıran karman çorman mutfağında çay demlemeye bayıldığını... Her gece 23:00 sularında uyuduğunu. Ama tüm yaşlı adamlar gibi, uyku tutmadığı için bir süre sonra yataktan fırlayıp yazmaya başladığını. Bazen açlığımı bastırmak için mutfağa gidip kendime makarna pişiriyor, yanında bir bardak şarap içiyor ve masaya dönüyorum diye anlatıyor. SANAT: Yaşarken düşmanlarınızı, öldükten sonra da dostlarınızı kendine güldürmenin en emin yolu. Kendinizi aşırı kasmayın; bir gün Shakespeare bile unutulacak. Gerçekten çok güzelmiş iki cümle arasındaki ortaklık, akrabalık... Kasmayalım ama arzu ettiğimiz şeyleri gerçekleştirmek için elimizden geleni yapalım. En mainstream yayınevlerinden tutun da 6:45 e kadar her yayınevi okudu,"} {"url": "https://egoistokur.com/en-seksi-roman-kahramani-hangis", "text": "Okan Bayülgen'in programında dönen geyik çekiciydi. En seksi roman kahramanı hangisi size göre? diye sordu bir gece Bayülgen programına katılan konuklara. Böylece çoğu yazar olan epeyce kişiye Size göre en seksi roman kahramanı hangisi? diye sordum. Kimi heyecanlanarak hemen kağıda kaleme sarıldı, kimi beni işitmemiş gibi yaptı, kimi de Filanca yazarın romanlarında cinsellik büyük yer tutar, onun edebiyatını anlamak için bu konu önemli bir anahtardır tarzı yusyuvarlak cevaplar verdi. Aralarında Böyle soru mu olur? tarzı sitem edenler veya beni nazikçe paylayanlar da vardı. Aslında epey sert birkaç cevap aldım. Bu konuda bayıla bayıla yazacağını söyleyenlerden bir türlü gelemeyen yazılar da benim için ayrı bir merak konusu oldu. 1) Sorumu genellikle kadınlar cevapladı. Erkeklerin sayısı daha azdı. 2) Yukarıda sözünü ettiğim azar ve paylamaların çoğu da haliyle kadın yazarlardan geldi. Yani böyle soru sorulur mu tarzında beni ayıplayanlar hatta bana öfkelenenler istisnasız hep kadınlardı. Erkek yazarlar eğer sorumu cevaplamayacaklarsa, ya bunu açık açık söylemeyi, ya vakitsizlikten yakınarak yırtmayı ya da karabatak gibi suya dalıp konuyu unutturmayı tercih etti. 3) Cevap verenin kadın ya da erkek olduğu fark etmedi, seksi roman kahramanları da çok büyük bir oranda erkek yazarların romanları içinden seçildi. Ya kadın yazarların cinselliği aktarma konusunda yetersiz olduğu düşünülüyordu yahut zihnimizdeki seksi imajını belirleyen erkek yazarlardı. Her neyse, şimdi artık elimdeki yazıları yayınlamak zamanı. Egoist Okur'un En Seksi Roman Kahramanları Dosyası açılıyor. Unutmadan, kendime de biraz çatmam lazım. Kendi seksi roman kahramanımın hangisi olduğuna ben bir türlü karar veremedim. Seçmek çok güçtü, zira daha önce de yazdığım gibi, romanlar söz konusu olduğunda ben son derece ahlaksız bir poligamım. Dahası tutkuyla sevdiğim bütün romanların kahramanları bana seksi geliyor. Geceleri yatakta onları hayal etmek anlamında değil ama seksi. Bilirsiniz işte kışkırtıcı, albenili, büyüleyici... Sonuçta onlarca ihtimali beşe indirebildim. 1) Roman kahramanı değil, farkındayım ama seksapel konusunda Shakespeare'in sonelerindeki tekinsiz Esmer Kadın'la baş edebilecek pek az karakter biliyorum. Bu arada Shakespeare'in oyunlarının son derece hararetli sahnelerle ve seksi karakterlerle tıka basa dolu olduğunu itiraf etmeliyim. 2) Choderlos de Laclos'un Tehlikeli İlişkiler'indeki lanetli ikili, yani Markiz de Merteuil ile Vikont de Valmont da aşılabilir gibi değil. 4) Erica Jong'un 18. yüzyılda yaşamış orospu, korsan, cadı, şair ve daha birçok şey olan kahramanı Fanny şahane. 5) Anne Rice'ın zamansız ve yersiz yurtsuz vampiri Lestat muhteşem. Dille flört edişindeki kışkırtıcılık düşünüldüğünde Vladimir Nabokov'un Lolita'sı da ihtimal dahilinde. Hayır, karakterden değil, romanın kendisinden söz ediyorum. Yıllar önce beni hiç beklemediğim bir gece baştan çıkarışını unutamam. Daha ileri gidip seslerini, dillerini seksi bulduğum yazarlar ve şairleri de sayabilirim. Swinburne mesela ya da Lord Byron, Colette, Jean Rhys. Uzun lafın kısası, cevap vermeyenler haklı galiba, zira bu soru gerçekten zor soruymuş! Ben en iyisi bin senedir olduğu gibi Marlon Brando'ma döneyim. Ha unutmadan, bu dosyada yazılarını okuyacağınız herkese, yani yazarlara ve Egoist Okur takipçilerine yürekten teşekkür ederim. Uzun uzun irdeleyip izah edemem ama Kürk Mantolu Madonna Türk edebiyatındaki en seksi karakterlerdendir bence. Ayrıca azarlama işini hiç anlamadım, bu sorunun neresinin yanlış bulunduğuna bir anlam veremedim açıkçası. Bence istisnasız Yevgeni Onegin. Sonradan Ralph Fiennes'ın role cuk oturarak oynaması da cabası. Benim ilk aklıma gelen Philippe Djian'ın Betty Blue'su kesinlikle! Çok güzel ve can alıcı bir soru, ama bizdeki bu tabulardan dolayı nedense yemek yemek kadar doğal olan bir şeye cevap vermek zor oluyor. Benim aklıma ilk gelen Ayn Rand'ın The Fountainhead romanındaki Dominique Francon karakteri. Bu kadar soğuk bir kadının bu kadar sıcak bir seksiliğe bürünebileceğini hiç düşünmemiştim. lady chatterley'i nasıl unutursunuz? bahçıvanın adı var mıydı, anımsayamadım, yoktu da sanırım. Hayır hayır, bir adı vardı. Mellors :) Ama haklısınız, D. H. Lawrence'ı unutmamak gerek. Philippe Djian'ın Betty Blue'su, belleğimde hayranlıkla dolu izler bırakmıştır. Biraz garip bir cevap olmaklar birlikte ben Otomatik Portakalın Alex'ini öneriyorum. Ben karakterin şiddet eğiliminden ve derin müzik zevkinden çok etkilenmiştim. Yazınızı okuduğumdan beri düşünüyorum. Kim olabilir diye. İlk aklıma gelen Aşk ve Gurur'dan Mr Darcy olsa da, esas oyum başka karakterlere. Anna Karenina'dan Levin ve Jane Eyre'den Edward Rochester diyorum. Mine, İstanbul'da değildim, o yüzden yorumlarına geç onay verebildim, kusura bakma. ve Rochester konusunda sana kesinlikle katılıyorum. Levin'i de seviyorum ama bana seksi gelmiyor nedense, belki de onun aslında Tolstoy'un kendisi olduğuna dair bir şeyler okuduğum içindir bu. Bosch'a gelince... Hiç Connely okumadım ama sen tavsiye ettiğine göre okuyacağım. Orhan Pamuk'un Kar romanındaki İpek karakteri derdim."} {"url": "https://egoistokur.com/endiseli-bir-kedinin-varolussal-sayiklamalar", "text": "Henri dünyanın en ünlü kara beyaz kedisi. Hayatı film oldu, kitap oldu, onunla röportajlar yapıldı. Şanslı sayılır bence, çünkü ödül törenlerine katılması gerektiğinde smokin falan giymesi gerekmiyor, çünkü renklerinden ötürü doğuştan smokinli. Motto'sunu Jean Paul Sartre'dan alan kedi Henri karton kutulardan çıkmadan bol bol düşünüyor. Düşünüyor ve bunalıyor, tam bir elitist. Maço ayrıca. Güzel dişi kedileri küçümsüyor ve değerli zamanını mecburiyetler dışında onlara ayırmıyor. Aşağıda bu pek karizmatik kedinin gayet edebi videolarından birini seyredebilirsiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/engin-gectan-golgenin-oldugu-yerde-hayat-vardi", "text": "Elveda sevgili Engin Geçtan, şu hayatta aldığım en müthiş iltifat sizden gelmişti, o anı hatırladıkça gözlerim doluyor. Sizi çok özleyeceğim. Psikiyatrist Engin Geçtan, Kırmızı Kitap, Dersaadette Dans, Kızarmış Palamutun Kokusu, Tren ve Kuru Su gibi başta karmakarışıklıklarıyla insanın başını döndüren ama kaosun yerini daima kendine has bir düzene bıraktığı romanların yazarı... Onunla birkaç yıl önce hem psikoterapiyi hem de edebiyatı konuştuğumuz bir röportaj yapmıştık. Meleklere karşı niçin temkinli olmak gerektiğini, günah işleme eğilimimizi kabul etmenin bizi nasıl hafifleteceğini, kendimizi korumak için seçtiğimiz maskeleri, bir şiddet toplumu haline gelme sürecimizi, kuantum fiziğini, Mayaları, pop starların bizim için neyi simgelediğini, şeytan tüyünün gerçekte ne olabileceğini ve başka birçok şeyi anlatmıştı. Onu dinlerken 1960'larda devletin desteğiyle yaygınlaştırılmaya çalışılan psikoterapiyi nerede, nasıl, ne sebeplerle kaybettiğimizi merak etmiştim. Bir not: Yazarın Mesela Saat Onda adlı son romanını okurken fark ettim ki bir yandan yine keskin bir zeka, mizahi ama sert bir eleştirellik ve her şeye rağmen koruduğu bir iyimserlikle İstanbul'un muhtelif semtleri, zamanları, kuşakları ve yaşamları arasında gezinirken, bir yandan da röportajda kısaca söz ettiği isimlerimizin hayatlarımızı nasıl etkilediği, değiştirdiği meselesini Şubat'ın, Beyhude'nin, Hamasettin'in, Hükümet'in, Karamela'nın, Karanfil'in, Macun'un, Muhtelif Rivayet'in, Otuz'un, Ömrügüzel'in, Reçel'in, Takiye'nin, Tango'nun hikayeleri üzerinden anlatıyor. Terapi insanın kendiyle yüzleşmeye, daha kendi olmaya doğru çıktığı bir yolculuk. Genellikle takıldıkları kısır döngüleri fark edip bunları aşmaya istekli ve niyetli olan insanlar geliyor. Tabii ki bu terapiye başvuranların, başvurmayanlardan daha çok zorlanan insanlar oldukları anlamına gelmiyor. Burada kurulan ilişki ve ittifak çok önemli. Bizler ilişki yönelimli varlıklarız. Anne karnında evrenle ilişki halindeyiz mesela ama doğduğumuz anda bunu unutmak zorunda kalıyoruz, çünkü 'şeyler dünyası'nda buluyoruz kendimizi. Devreye mülkiyet olgusu giriyor. Anne çocuğunu 'ona ait bir şey' olarak görmeye başlıyor. Ve hepimiz birbirimizi 'şeyler' olarak kabul ederek yaşıyoruz. O benim hayatımda ne işe yarayacak? sorusu belirliyor seçimlerimizi. Bunu tamamen aşmak mümkün değil, ama en azından mülkiyet olgusunun yarattığı samimiyetsizlikten uzaklaşmayı amaçlayan bir süreç yaratmak mümkün. İyileşme sözcüğünü kabul etmiyorum, sağlıksızlık yargısı içeriyor. Terapide soyut şeyler değil, hoşa gitmeyen somut yaşantılar paylaşılır... Yaşananların otopsisi yapılır da denebilir bir bakıma. Amaç insanın kendini ve yaptıklarını kabullenmesi, bunların sorumluluğunu üstlenebilmesi... Yargılama ortadan kalkınca, insan kendi iç sesini daha net bir şekilde duymaya, dinlemeye başlıyor, yönünü daha iyi tayin ediyor. Psikoterapi ortamında eleştiri yapılmaz, birlikte neyin niçin yaşandığını anlamaya, hatta üçüncü kişilerin ne hissetmiş olabileceklerini görmeye çalışırız. Çünkü bizler, çoğu zaman sadece kendi yaşadıklarımıza odaklanıp kilitleniyoruz. Kendini anlamaya çalışmak yerine yargılayan kişi, eleştirdiği şeyi muhakkak yine yapar, çünkü eleştirel bakış insanı anlama çabasından kurtarır. 100 yıl önce psikanalizde 'normallik' diye bir kavram vardı. Topluma uyum sağlayabilme becerisi... II. Dünya Savaşı'ndan sonra Nazi Almanyası'nda olduğu gibi, toplumların da hastalanabileceği görüldü. Yani 'topluma uyum sağlama becerisi' olarak tarif edilen normallik bir sağlıklılık ölçütü olarak kullanılmaktan çıktı, normallik bir süreç olarak tanımlanmaya başladı. Son zamanlarda ise bu sözcük tedavülden kalktı, çok da isabet oldu. Artık hepimiz arızayız. Bu koca bir seminer konusu aslında. Şu sıralar yazmakta olduğum metin de bununla ilgili. Kısa bir özet isterseniz, günümüzde yaşanan şiddetin sebepleri arasında küreselleşmeyi, vahşi kapitalizmi, geleneklerin biraz fazla hızlı dağılıp değişmesini ve bütün bunların sonucunda insanların kendilerini taşımakta zorlanmalarını sayabilirim. Bir bakıma öyle. Jung'un sıkça söz ettiği gölge arketipi bu olguyu açıklamakta önemli. Jung herkesin bir gölgesi olduğunu anlatıyor. Onunla ne kadar az yüzleşirseniz, gölgeniz o kadar güçlenir ve sonunda bir tehlikeye, kaldırılamaz bir ağırlığa, ruhunuzun içinde her an etkinlik kazanabilecek bir tehdite dönüşür. İnsanlar Toplumun hangi kurallarına göre yaşamalıyım? diye düşünürken, gölgelerine yabancı kalıyor, ilkel ve vahşi yönlerini yok sayıyor. Bu nedenle meleklere karşı temkinli olmakta yarar var diye düşünüyorum. Zira yönergeden yoksun bırakıldıklarında, o yok sayılan, bastırılan gölgeler en başlarına buyruk halleriyle ve adeta patlarcasına ortaya çıkıyorlar. İnsan ruhunda aydınlık, karanlık yok. Toplumsal değerler bizden belirli kalıplara uygun davranmamızı beklediği için, ilkel yanlarımızı bizzat kendimiz karartıyoruz. O yanlarımız ilkel, saldırgan, hayvansı, çocuksu olabilir ama aynı zamanda canlı ve yaratıcılar da... Halbuki biz toplumun beklentilerine uymayan yanlarımızı derinlerde bir takım kompartımanlara hapsediyoruz. Sıkıştırdığımız gölgelerimiz serbest kaldığında da her türlü şiddet ortaya çıkabiliyor. Bu maskeleri bilinçli olarak sipariş etmiyoruz ki. Şişmanlık çoğu zaman sadece kalıtsal bir özellik. Ancak çok ender durumlarda şişmanlığın da bir koruyucu olarak kullanılabildiğine tanık oldum. Uzak geçmişte terapiye gelen bir hanımı hatırlıyorum, aşırı şişmandı. Genç yaşta evlenip çoluk çocuk sahibi olmuştu. Güçlü cinsel fantezileri vardı. Zayıflamayı neden hiç düşünmediği tabii ki konuşuldu ve terapi süreci içinde kendisi kilo vermemesinin daha doğru olacağına karar verdi. Günah işleme yeteneği insanın üstünlüklerinden biridir diyenlerle aynı fikirdesiniz. Evet, günah işleme eğilimi ile günah işlemenin ayrı şeyler olduğuna katılıyorum. Günah işleme eğilimi, Yapabilirim diyebilmektir. Bu bir bakıma insanın kendi gölge arketipini kabullenmesi anlamını da taşır. Günah işleme eğilimimizin olduğunu kabul etmek bizi hafifletir. Bence bu, günahın eyleme dönüşme olasılığını da azaltabilir. Kendini suçlamamakla başkalarını suçlamamak ayrı şeyler değil. Başkalarını, ancak kendinizi kabul ettiğiniz oranda kabul edebilirsiniz. Toplumun hangi kesiminde yaşadığınıza ve toplumsal statünüze göre değişir bu, ama örneğin daha önce de dediğim gibi adam öldürme potansiyeli taşıdığınızı kabullenirseniz, hafiflersiniz. Öldürmezsiniz. İnsan, gölgesiyle sizin maske dediğiniz personası arasında çatışma olmadığı zaman huzur buluyor. Bir de şu var; gölgesiyle barışık insanlar daima daha çok aranırlar, yaptıkları yadırgansa bile. Şeytan tüyü mü bilemem ama gölgenin olduğu yerde hayat vardır. O insanların cazibesine kapılanlar, aslında hayata doğru çekiliyorlar. 'Arızalı' dediğimiz insanları düşünün; ya eleştiririz onları, ya da onlardan geçiniriz. Bir bakıma, Madem ben çıldıramıyorum, bir çılgının dünyasından geçineyim hali... Bu iki insan nasıl arkadaş olabilir ki dersiniz ya, bu tür ilişkilerdir onlar. Tanımadığım biri hakkında fazla şey söyleyemem ama sanırım hayatı boyunca kendi bildiğini okudu, belki de bu bu nedenle öncü bir sanatçıydı. Bedelini de ödedi. Bir kapı açtı ama tanımı yok. Fakat gezegenimizin tek bir oluşum, tümüyle canlı bir organizma olduğunu artık biliyorum. Biz gördüklerimizi canlılar, cansızlar, insanlar, hayvanlar, bitkiler diye sınıflandırmışız ama evrende böyle bir sınıflandırma yok, sokaktaki kaldırım taşının içindeki atomlarda bile 'dans' sürüyor. Özgürleştirici bir keşif oldu bu benim için. Öğrendiğim ikinci şeyse şuydu: Olaylar, biz onlara baktığımızda vuku bulur. Ortak şeyler gördüğümüzü sanırız ama muhtemelen bu bir yanılgı. Hepimiz kendi geçmişimizle, kendi zihnimizle, kendi gözlerimizle görürüz. Beynimiz bize, milyarlarca uyaran arasından bizzat seçtiklerini sunar. Farklılıklarımız da zaten bu seçimde ortaya çıkar. Kendimi bildim bileli kıyameti bir kurgu olarak algılamışımdır. 2012'de hayatta olursam, yıl sonunda neler olacak diye de beklemeyeceğim. Mayalar'a gelince; o tarihte dünyanın başka bir boyuta geçeceğini söylüyorlar. Kıyametten söz edilmiyor. Bir şifre var ama bugüne kadar çözebilen olmamış. Karşılaştığım bazı örnekler tabii, ama bu konuda bir genelleme yapmanın doğru olmayacağını düşünüyorum. İsimlerini kabul etmekte zorlanan kişiler olabilir, ama sonuçta insanlar isimleriyle yaşamak durumunda ve aynı nedenle bu konuda konuşmaya pek istekli değilim. Teşekkür ederim. Ama Engin Geçtan'la sadece bir kere röportaj yaptım. Bu da o. Yeniden yayınlamak mantıklı geldi, çünkü sözünü ettiği şeyler hala yeni ve geçerli. engin geçtan ile hayat isimli kitabı ile tanıştım ve kitap benim vazgeçilmezlerimden oldu bahsettiği kuantum fiziği ile ilgili kitapları kütüphaneden bulup okudum. Umarım Engin bey çok uzun yıllar sağlıkla üretken bir şekilde yaşar, bizlerin böyle insanlara ihtiyacımız var. güzel bir röpörtaj olmuş, teşekkürler. Engin hocanın kitaplarını yıllardır okuyorum. her gün, her okudukça daha da heyecan duymuşumdur. onun sayesinde gerek yabancı olsun gerek türk olsun birçok yazarla tanıştım, hep onun dünyaya bakışını yakalamak için. sonuç mu; sadece baş döndürücü. Engin Geçtan yazdığı kitaplarla benim hayatımı değiştiren değerli bir yazar. Engin Geçtan'a mail yoluyla bile olsa ulaşmak istiyorum. Bu konuda yardımcı olabilirseniz çok sevinirim. Sevgili Mehmet, Engin Geçtan'a ulaşmak için Metis Yayınlarını arayabilir ve email'ini rica edebilirsiniz. Vereceklerini sanıyorum. Merhabalar, ben yüksek lisans öğrencisi Büşra Altuntas. Çok güzel ve yararlı bir röportaj olmuş. Teşekkür ederiz. Engin Geçtan hakkında yüksek lisans tezi hazırlıyorum. Tezim için hayatına ulaşmak istiyorum. Nasıl ulaşabilirim. Bu konuda bana yardımcı olursanız çok sevinirim. Şimdiden teşekkür ederim. Teşekkür ederim, sanırım yayıncısına başvurmalısınız. Metis Kitap bu konuda yol gösterecektir."} {"url": "https://egoistokur.com/enid-blyton-illustrasyonlari-yesil-sirtli-ideal-kitapla", "text": "Mine'yi Egoist Okur'da daha sık görmeyi umuyorum. Çok teşekkürler ona ve yürekten sevgiler... Bu arada yeni Enid Blyton kapaklarını ben de pek sevemiyorum. Polisiyeye ve macera kitaplarına merakım çok küçük yaşlarda başladı. Çocukluğumda en sevdiğim yazar Enid Blyton'dı. Anneannemin yetişkinler için olan kütüphanesine dalmadan önce benden on yaş büyük dayımın çocuk kitaplarıyla tanışmıştım. En çok da Afacan Beşler'i severdim. Tabii Gizli Yediler de vardı ama Afacan Beşler favorimdi. Bir Dolap Kitap'taki şu yazıdaki gibi hissederdim ben de. Tabii o zamanlar karakterlerin isimleri uyduruk, çeviriler dandikti ama bunlar benim umurumda bile değildi. O kitapları öyle çok severdim ki, birkaç arkadaşımla bir araya gelip çete kurmaya çalışır, maceralar yaşamayı hayal ederdim. Maalesef, ne Afacan Beşler gibi bisikletlerimizle tatile gitme şansımız vardı, ne de Gizli Yediler gibi kapısında GY yazan gizli toplantı yapabileceğimiz eski kulübemiz. Ama televizyonun hayatımızda bu kadar yer kaplamadığı zamanlardan birinde, okuldan eve geldiğimi, annem mutfakta yemek hazırlarken radyoda çocuk piyesleri dinlediğimi hatırlarım. İşte bu piyeslerden bazıları da Afacan Beşler'in maceralarından oluşurdu. Kısacası Enid Blyton'u sadece okumamış, Sungun Babacan'ın muhteşem sesinden dinleme şansını da akalamış bir nesle aitim ben. Birkaç sene önce Artemis Yayınları Afacan Beşler'i yeniden bastı. Bu yeni baskıların çevirileri, hikaye anlatımı eskilerine göre çok daha iyi. Artık Miço'nun adının George, Kepçe Adası'nın da aslında Kirrin Adası olduğunu biliyorum. Ancak bu sefer de kapakları güzel bulmuyorum. Süslü bir Afacan Beşler yazısı değil de, tıpkı Enid Blyton'ın orijinal kitaplarındaki gibi oçcukların hayal güçlerini renklendirecek resimler, illüstrasyonlar görmeyi isterdim. Darrell'ın adı Dolly, Mallory Towers ise Kartalkaya olmuş! Sonradan öğrendiğime göre, Enid Blyton, Malory Towers serisinden altı kitap yazmış. Daha sonra yazarın izniyle Pamela Cox altı kitapla seriye devam etmiş. Orijinal kitaplar kahramanımız Darrell Ryder'ın yatılı okul maceralarını anlatırken, devam kitaplarında Darrell'ın kızkardeşi Felicity'nin maceraları anlatılıyor. Bizim Yaramaz Kızlar olarak bildiğimiz Almanca versiyonlarından dilimize çevrilenlerde Darrell'ın adı Dolly, okulun adı ise Kartalkaya olmuş. Ayrıca Enid Blyton'ın orijinal kitaplarının üstüne bir 12 roman daha yazmış Alman yazar. Bu kitaplarda Dolly okuldan mezun olduktan sonra, Kartalkaya'nın hemen yanında açılan kardeş okul Kartalyuvası'na gidiyor. Kartalyuvası'ndan sonra da çok sevdiği okuluna eğitmen olarak dönüyor, evleniyor ve bir kızı oluyor. Artemis Yayınları, Afacan Beşler gibi Enid Blyton'ın bu serisine de el atmış ve onları orijinale sadık kalarak bu kez Malory Kuleleri adıyla yeniden basmış. Hangisi daha güzel diye sorarsanız, Artemis'in baskısı, çeviri kalitesi bakımından çok daha güzel. Zaten biri orijinal, diğeri Almanca kopyaları... Yalnız benim için yine kapak sorunu var. Şimdiki çocuklar seviyordur belki ama ben bugünün kitap kapaklarını sevmiyorum Hayalimdeki çocuk kitaplarında, yetenekli sanatçılar tarafından özel olarak çizilmiş resimler var. Enid Blyton bahsini kapatırken; Blyton, William Shakespeare ve Agatha Christie'den sonra kitapları farklı dillere en çok çevrilen üçüncü yazarmış. Bir zamanlar kitapları yasaklanan, hatta bazıları tarafından ırkçılık, cinsel ayrımcılık ve yabancı düşmanlığıyla suçlanan biri için bu oldukça garip bir durum. Bana göre ise Enid Blyton, bilgisayarın olmadığı bir çağda çocuklara macera dolu bambaşka bir dünya sunmuştur, o kadar. Enfes bir konu!!! Ben de Mine hanım gibi 1970lerin son yarısında okumaya başladığım Langaleot ve Kare As hayranı idim. Başkan yayınları nın bu romanlarını hayranlıkla okurdum. 3 Silahsörler ve Ivanhoe de eklmemem lazım. Ankara'da oturduğumuz yere yakın Haşet kitabevi ne sık sık ugrardım. Sanırım Fransızcalar orada idi, Türkçeleri nereden alıyordum onu unuttum!! Ne güzel, ben de benzer hisler içinde bir dolu kitap topladım çocukluğumdan, umarım bulursunuz."} {"url": "https://egoistokur.com/ercan-kesal-herkes-kendi-icindeki-cinayetin-pesind", "text": "Aktör, yazar ve senarist Ercan Kesal yıllar önce Kırıkkale'nin Keskin ilçesinde birkaç yıl geçirmiş. Henüz 23 yaşında, yeni mezun genç bir hekimmiş o sıralar. Ve Anadolu'daki mecburi hizmeti sırasında bir cinayete tanık olmuş, daha doğrusu kendini bir cinayet soruşturmasının tam ortasında bulmuş. Hiç aklından çıkmayan o olayı daha sonra, 3 Maymun filminde birlikte çalıştığı Nuri Bilge Ceylan'a anlatmış, Ceylan da bunu film haline getirmeye karar vermiş. Aylar süren bir çalışmanın sonunda sinemamızın en önemli yapımlarından Bir Zamanlar Anadolu'da çıkmış ortaya. Tek başına Anadolu'ya gitmek 23 yaşında bir çocuk için gezegenin ortasında kalmak gibiydi. Kendimi yapayalnız hissediyordum. Hekimliği de ne kadar iyi yapabildiğim belli değil, okuldan yeni mezun olmuşum. Zihnimde taşraya dair bütün o romantik zannedişler tuzla buz olmuş. Yüzlerce hasta kapımda, sağlık sorunları bitmek tükenmek bilmiyor. Bürokratlar arasındaki ilişkileri anlamak mümkün değil, dedikoduların sonu gelmiyor, o küçük dünyaların bazı halleri sana da sirayet ediyor... Devlet hastanesindesin ve sağlık ocağındaki iktidar mücadelelerine hayretle bakıyorsun. Akşamları meyhaneye gidiyorsun; kaymakam, savcı gibi koca koca adamlarla muhabbete katılacak ama sarhoş olmayacaksın. Tüm bunların ortasında hunharca bir cinayet işleniyor. Bir grup bürokratla akşamdan sabaha kadar dolaşarak ceset arama yolculuğu yapıyorsunuz. Katil de aranızda üstelik. Bu tuhaf arayış da zaten o gecenin sabahında bitiyor. Doğru söylüyorsunuz, çok taşıdım ben bu olayı içimde. Şanslıydım, Keskin'de her şey aynıydı. Otopsi yaptığım masa bile. Sadece cep telefonu girmiş hayatlarına, bir de internet kafe açılmış, geri kalan her şey olduğu gibi kalmış. Değişim dediğimiz şey teknolojiyle ilgili belki ama insanlar çok uzun zamandır hep aynı varoluşsal sorunlarla boğuşmaya devam ediyor. Nuri Bilge Ceylan ve Ebru Ceylan'la dertlerimiz yakın; entrikayla ilgilenmiyoruz, insana dair meselelerin peşindeyiz... Kasabadaki birkaç bürokratın ceset arama yolculuğunu mu anlattık filmde? Hayır! İnsana dair en karanlık kıvrımlarda dolaştık ve o bürokratların birbirleriyle olan ilişkilerini, onların bitmek tükenmek bilmeyen iktidar arzularını, insanın en pespaye hallerden en kutsal duygulara hızla geçebileceğini, umudun hiç tükenmediğini ifade etmeye çalıştık. Herkesin kendi içindeki cinayetin peşinde olduğunu gösterdik bir bakıma ve karakterlerle birlikte biz de bir yolculuğa çıktık. Haklısın. Kameranın arkasındaki dünyanın yarattığı heyecanı gördüm, yaşadım, kolay vazgeçmem artık. Sadece dogru zamanda doğru bir iişle başlamak istiyorum. Tarkovski, Yönetmenlik mesleğini birine üç ayda öğretebilirim ama bu onu sanatçı yapmaz der. Sorun ne iş yaparsanız yapın, kendinize olan saygınızı kaybetmemek galiba. Yazdığım, oynadığım ya da bir vesileyle içinde yer aldığım her sinema çalışması bu yolculuğun kilometre taşlarıdır. Kitapta en etkilendiğim yerlerden biri şu: Hastane önündeki araba sahnesini çekerken, senaryo gereği katili oynayan oyuncuya saldıran yerel oyuncuların içindeki gençlerden birkaç tanesinin yıllar önce öldürülen maktulün akrabaları olduğunu iyi biliyordum diyorsunuz. Seyredenler arasında da katilin akrabaları varmış. Ahmet Mümtaz Taylan'ın canlandırdığı şoförün hikayesi söylüyorsunuz. Müthiş gerçekten. İstanbul'a geldiğinde tanıştırmışsınız ikisini, hatta meyhaneye götürmüşsünüz ama Ahmet Mümtaz'a karşısında duranın filmde canlandırdığı kişi olduğunu söylememişsiniz. Söylemedim. Ahmet şahane bir Arap Ali oynadı, tamam. Ama o Arap Ali o Arap Ali değil işte. 70'lerinde bir adam artık. Çoktan emekli olmuş, gözlük takmış, değişmiş. Doğru, hayat taklit edilemiyor. 75 kişi 2-3 yıl çalışıp trilyonlarca para harcıyoruz, neden? 25 yıl önce yaşanmış tek bir geceyi taklit etmek için. Yapabildik mi, tartışılır. İnsan bunu düşününce, hayatın sinema karşısındaki gücünü hissediyor. Sanat çok işlevsel ama hayat karşısında taklitten başka bir şey değil. Hayatı yaşamakla mükellefiz. Bir film nasıl bir sürecin sonunda çıkıyor, hepsini an be an yazdım. Ailemle, oğlumla, annem ve babamla ilişkilerimi de anlattım."} {"url": "https://egoistokur.com/ercan-kesal-unutmak-ihanetti", "text": "Gerçekte hekim olan Ercan Kesal'ı Cannes'da Altın Palmiye kazanan Üç Maymunun senaristi ve başrol oyuncularından biri olarak tanıdık. Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu'da filminde de vardı. Sonra Taylan Biraderler'in Vavien, Onur Ünlü'nün Sen Aydınlatırsın Geceyi, Ali Aydın'ın Küf ve Mahmut Fazıl Coşkun'un Yozgat Blues adlı filmlerinde rol aldı. Ama bu röportaj bunlarla değil, Kesal'ın ilk kitabıyla alakalı. İletişim Yayınları'ndan çıkan Peri Gazozu'nda çocukluğunu, ilk gençlik yıllarını ve tecrübesiz bir hekimken Anadolu'da yaşadıklarını anlatıyor Ercan Kesal. Her şeyin merkezinde de bir süre önce kaybettiği babası var. Hekimsiniz aslında ama bugüne dek oyunculuk yaptınız, senaryolar yazdınız... Şimdi de ilk kitabınızla okur karşısındasınız. Açıkçası edebiyat tıptan önce vardı benim için. Çok genç yaşlardan beri yazıyorum. Ama daha önemlisi okumaya karşı hep delice bir tutkum oldu. Küçükken ne bulursam, elime ne geçerse okurdum, ayrım yapmadan. Şimdi biraz daha spesifikleşti, seçerek okuyorum ama değişmeyen bir şey kaldı: Bu kadar çok okuduğum için yazıyorum aslında. Yazmak nedir? Kelimelerle, kavramlarla mücadele etmek. Onları alıp şekle sokuyorsunuz. Hizaya getiriyorsunuz bir bakıma... Size kelimelere bu kadar hakim olma gücünü veren, besleyen şey de okuduklarınız. Peri Gazozu'ndaki hikayelerin çoğunda Anadolu'da hekimlik yaptığım yıllardaki tanıklıklarım vardır. Sayısız hastanın derdini dinledim, acısını paylaştım o yıllarda; bir bakıma sır katibiydim onların. Bir malzeme gibi bakmıyorum yaşadıklarıma ama o insanlarla hemhal olmak, dertlerinin içinde yer almak yazar olarak işimi epey kolaylaştırdı doğrusu. Fakat şunu söyleyeyim: Yazar cüssesiyle, yazar ağırlığıyla ortalıkta görünmekten hoşlanmıyorum. Benim yazarlık cüssem tanık olduğum hikayelerin gücünü, etkisini, bu insanların dertlerini gölgelemesin. Edebi bir yükün altında değilim. Estetik kaygılara kapılmıyorum. Gördüklerimi, yaşadıklarımı göstererek, okuyucumu hikayedeki kahramanlarla baş başa bırakıyorum. Senaryo yazarken de burada da aynıyım, karakterlerimi hemen konuşturuveriyorum. Şiirle başlamıştım edebiyata. İlk şiirimi bir dergide görmenin bana ne büyük bir heyecan verdiğini hatırlıyorum. Tuhaf bir şey, hem çok mutlu oluyorsunuz hem de yazdığınız şeye yabancılaşıyorsunuz. O sizin, biliyorsunuz bunu, gene de karşısına geçip seyrediyorsunuz uzun uzun. Ercan Kesal adında tanımadığınız bir adamın şiirini okurmuşçasına... İçsel yolculuğun çok etkileyici bir dönemeci bu. İzmir ve Ankara kökenli dergilerde, sonra İstanbul'da Şizofrengi'de... Şimdikiler gibi o zamanlar da öyküyle karışık makaleler çıkıyordu. Öyküsel deneme demişti eleştirmen Semih Gümüş. Biçem olarak bilinç akışı denen türe dahil galiba. Belleğin kendine has bir iradesi olduğunu keşfettim. Biz istesek de istemesek de çıkıp gelebiliyor anılar. Okurken bazen Bütün bunları ben mi yaşadım Allahım diyorum ya, bu yüzden. Tabii o anlattıklarımı üst üste ve her gün yaşamadım. Hayat acıları, onları hazmetmenizi kolaylaştıran bir rutinle çıkarıyor karşınıza. Bugün feth-i kabir'e gidip bir olaya tanıklık ediyorsunuz, bir hafta sonra otopside başka bir olay yaşıyorsunuz. Yıllar sonra da aralarında bağlantılar kurmaya, hadiseleri birbirleriyle ilişkilendirmeye başlıyorsunuz. Hayat bunları size toplu halde sunmuyor, yaşadıklarınızı içselleştirmeniz için gerekli mesafeyi de yaratıyor. O mesafe sayesinde siz her seferinde ruhunuzu, aklınızı yeniden konumlandırıyorsunuz. Kabulleniyorsunuz. Yaşadıklarınızın bazılarını unutuyor, bazılarını daha net hatırlamaya başlıyorsunuz. Bellek dediğimiz şeyin geçmişinizden bugüne bir kar topağı gibi gelip yerleşen bir şey olduğunu anlıyorsunuz. Kayıp gitmiş bir zaman değil geçmişiniz. Geçmişin farklı anları şimdiyi oluşturuyor. Sonra da zaten çok acayip bir şey oluyor. Belleğin, hatırlamanın yakıcı, kanırtıcı bir şey olduğunu görüyorsunuz. Hayat böyle, size en acı veren şeyler, sizi en çok büyüten şeyler değil midir? Öte yandan belleği diri tutmak da ahlaki bir seçim aslında. Belleksizlik vicdansızlıktan başka bir şey değil, unutmaksa ihanet. Sadece gazoz üretmesi bile babamı başkalarından farklı, özel biri yapıyordu benim gözümde. Düşünün; ilkokul mezunu bir çiftçi, bozkırın ortasındaki bir kasabada yaşıyor, Avanos'ta... Etrafta peri bacaları var. Sonra babam Karaköy'deki bir Rum'dan, Yani Yankuloviç'ten öğrendiği tarifle gazoz üretmeye başlıyor. Şehir suyu da yok ki o zaman, çeşme suyundan üretiyor gazozu. Kadınlar yakınıyor, Mahallenin suyunu içiriyorsunuz bize diyerek. Haklılar da aslında, kitabın bir bölümünde yazdım bunları. Gazoz bir çocuk için sihirli bir şeydi. Arkadaşlarımla oynarken rüşvet olarak kullanabiliyor, Benimle oyna, sana gazoz ısmarlayayım diyebiliyordum en basitinden. Sonra sarı gazoz denen meyveli gazoz üretmeye başladı babam. Ardından siyah gazoz geldi, yani bir nevi kola... Ama büyük markalarla rekabet etmek artık bariz bir şekilde imkansız hale gelmişti, bizim gazoz macerası böylece bitti. Gazoz sattığınız her yer canlıdır. İnsan ilişkilerinin güçlü olduğu yerlerdir oralar. Kıraathaneler, bakkallar, lokantalar, şehir kulüpleri, açıkhava sinemaları, o şehirde insanların toplandığı bir araya geldiği neresi varsa artık. Kucağımda gazoz kasasıyla giriyordum o yerlere. Ve her seferinde bambaşka insanlar tanıyordum. Esnafla muhatap oluyor, onların hal ve hareketlerinin anlamını öğreniyordum. Kurnazlıklarını, beni kandırıp kandırmadıklarını, ahlaklı durma çabalarını... Hekimlik yıllarımda çok işime yaradı bu, daha hızlı empati kurdum insanlarla. Sanki hastalarımın hepsini tanıyordum önceden, geçmişte hepsine gazoz satmıştım. Onlara değil belki ama onlarla aynı dünyanın insanlarına... Emin olun öğretmen çocuğu olsaydım, işler değişirdi. Tapu müdürünün ya da oto galericisinin oğlu olsam, bambaşka bir hayat yaşardım. Gazoz satmak iyiydi, hayatın tam içinde olmak demekti. Babamı çok severdim ben, onun benimle gurur duyduğunu bilirdim. Bir çeşit baskı da oluştururdu bu üzerimde. Kendimle ilgili konularda onu haklı çıkarmak isterdim. Bana kızdığı zamanlar oldu arada, mesela 80 öncesinde siyasete karıştığımda... Siyaset yolculuğumu babam hep açık bir endişeyle izledi. Sonra ilişkimiz sakinleşti. Özellikle ben hekim olduktan sonra... Hayatının epey uzun bir döneminde parkinsonla mücadele etti babam. Üzgün ve öfkeliydi, çünkü hareket edemiyordu. Kendine çok dikkat eden, temizliğine bakımına çok önem veren bir insanın artık kendine bakamaması acıdır, bunu yaşadı. Hekim olduğum için herhalde çareyi bende arıyordu. Böylece ilişkimiz şekil değiştirdi, koruyan kollayan oldum. Eğitimini almadım bu işin, onu söyleyeyim baştan. Bilerek de başlamadım zaten. Tesadüfen. O zamanlar arkadaşım, sonra da eşim olan Nazan'ın oynadığı bir filmde ufak bir sahne için oyuncu arıyorlardı, o rolü ben oynadım. Nuri Bilge Ceylan'ın filmi, Uzak. Ama esas Üç Maymun'la başladı her şey. O filmin senaristlerinden biriydim. Nuri oyuncu seçmelerine başlamıştı. Seçmelere katılan oyunculara ben eşlik ediyordum. Ne bileyim, şoförün sahnesi çekilecekse patron oluyordum. Bu şekilde birçok seçmede bulundum. Sonunda Nuri başrollerden birini teklif etti. Senaryo yazarı olarak bütün diyaloglara hakimdim. Bütün seçmelerde bulunmuştum. En önemlisi de oyuncu anksiyetesi yaşamıyordum. Filmde rolüm falan yoktu, niye heyecanlanacaktım ki? Bu yüzden doğaldım kamera karşısında. Hiç yaşamadım. Canlandıracağım karakterin benim içimde nasıl bir karşılığı olabileceğini araştırdım. Kendimle müsemma kıldım onu. Gözlem gücüme, çok insan tanımış olmama dayanıyor bu herhalde. Kuşkusuz. Cinayet masası şefi, muhtar, hademe oynadım, Fransızca şarkılar söyleyen tuhaf birini canlandırdım, mafyöz bir adam bile oynadım... Bende terapötik bir etki yarattı bu. Bir insan ötekini kendi içinde buluyor, oyunculuk bu demek sonuçta. Düşünsenize, hastanenin kurucusu ve yönetim kurulu başkanıyım ama bir hastanede paspas yapan adamı canlandırıyorum. Kimse sana çok uzak değil, bunu anlıyorsun... Çok güzel bir şey değil mi? Oyunculuk seni terbiye eden, sana hoşgörü ve alçakgönüllülük kazandıran bir meslek."} {"url": "https://egoistokur.com/erdal-besikciogluyla-tatbikat-sahnesindeydi", "text": "Bir süredir dünya tiyatro sahnelerinde Woyzeck fırtınası esiyor. Halbuki epey eski bir oyun. Alman yazar Georg Büchner 1800'lerin başında yazmış ve tamamlayamadan ölmüş. Eleştirmenlerse bugün oyunu ilk gerçek modern drama olarak kabul ediyorlar. Woyzeck şimdi 200 yıl sonra hala dünyada en çok sahnelenen oyun... Türkiye'de bile halihazırda birkaç farklı yorumu izlenebilir. Geçen hafta Tatbikat Sahnesi'nde prömiyeri yapılan Woyzeck Masalı bunlardan biri. 6 ay önce kendi tiyatrosunu açan Erdal Beşikçioğlu'yla bu röportajı prömiyer sonrası sahnede, spot ışıkları altında yaptık. Böylece spot ışıkları altında durmak ne demektir, sahneden seyirciye bakarken insan ne hisseder, bizzat deneyimledim. İşte Beşikçioğlu'yla yeni tiyatrosu ve müzikaline dair konuştuklarımız. Bir misyonu yerine getirmek için kurdum. Nasıl bir tiyatro olduğu isminden belli. Gençlere okulda edindikleri teorik bilgileri sahnede uygulama fırsatı veren bir mekan. Günümüzde güzel sanatlar eğitimi veren fakülteler artıyor ama tiyatro sahneleri teker teker kapanıyor. Böyle bir ortamda eksikliği en fazla hissedilen şey uygulama. Okulu bitiren öğrenciler de çoğunlukla sadece dizilerde iş bulabiliyorlar. Elbette, ama kendi imkanlarımla tiyatro yapmayı da hep istiyordum. Hem sahnede olmayı sevdiğimden hem de artık gençlere birikimlerimi aktarmanın gerekliliğine inandığımdan... Bir de tabii estetik arayışlarımı ancak böyle bir oluşum içinde sürdürebileceğimi hissettiğim için. Tatbikat Sahnesi enteresan bir yer, bu oyunda başrol oynayan arkadaş bir başka oyunun kulisinde aksesuarcı olabiliyor. Çünkü mutfaktan öğrenilmez bu iş. Dekorun nasıl yerleştirileceğini ve kaldırılacağını da bilmeli ve hakkıyla yapmalısınız. Gerçi bizim için biraz da mecburiyet bu. Maddi koşullarımız belli, prodüksiyona harcayacak çok paramız yok. O yüzden hiçbir zaman ideal koşullarda çalışamıyoruz ve bazı işleri kendi aranızda çözmenin yollarını arıyoruz. Sponsorumuz yok. Seyircinin koltuğa ödediği parayla ayakta duruyoruz. Yani oyunlarımızın finansörü firmalar değil seyirciler. Bu koşullarda da çok iyi iş çıkarıyoruz. Bakın memlekete, hep tek kişilik, iki kişilik, üç kişilik oyunlar oynanıyor. Tiyatro sanatının birçok önemli eseri kalabalık kadro gerektirdiği için ve buna para bulunamayacağından es geçiliyor. Oysa birileri de elini taşın altına sokup büyük prodüksiyonlar sahnelemeli. Bazıları yeni mezun, bazıları hala öğrenci... Birkaç oyuncumuz da daha önce hiç tiyatro eğitimi almamış arkadaşlar, doğrudan bizimle başladılar bu işe. Tiyatro başka nasıl çalışılır ki? Uygulama imkanı vermeden bu çocuklara tiyatroyu öğretemezsiniz. Kağıt üstünde olmaz! Güzel sanatlar fakültelerinin çoğunda sahne falan yok, odalarda prova yapıyorlar. Halbuki spot ışığı üzerinize vurmamışsa, seyirciyle karşılıklı soluk alıp vermemişseniz, sahnenin ruhunu yakalayamazsınız. Evet, o zaman İstanbullular hem bu oyunları izleyebilecek hem de yeni projeler için bize alan açılmış olacak. İstanbul repertuarımızda Bir Delinin Hatıra Defter ve Seray Şahiner'in Antabusu var. Başrolde Nihal Yalçın'ı izleyeceksiniz. Woyzeck, bir halk hikayesinden yola çıkarak yazılmış. Basit bir kurgu içinde aşk var, sevgilisi savaşa gidince geride kalan kadın var, evlilik dışı dünyaya gelen çocuk var, savaştan dönen askerin bıraktığı kadını bulamaması var, şiddetli kıskançlık var... Belki o adam kadını affedecek ama buna izin vermeyen, herkesi ahlak üzerinden yargılayan toplum var. Dünya var oldukça yaşanacak evrensel bir hikaye... Birileri hep ahlak bekçiliği yapacak ve birileri bundan ötürü hep acı çekecek. Zamanlaması son derece yerinde; günümüzde yaşadıklarımıza denk düşüyor. Son zamanlarda bu ülkede toplumun ahlak değerleri sorgulanmaya başladı. Üç çocuk konusu, kürtaj meselesi... Bize kendi ahlak standartlarına uygun hayat biçimini dayatanların ahlakını sorgulamalıyız. İşte Woyzeck Masalı bunu yapıyor. Fakat aslında bizim bunları konuşmamamız lazım. Cümlelerin altını kalın kalın çizmeyi sevmiyorum ben. Seyirci sahnedeki oyuna baksın ve seçimini yapsın istiyorum. Tom Waits ve Nick Cave'den sonra Behzat Ç. Şunu sorayım o halde: Klasik tiyatronun rock müzisyenlerinin ilgisini çekmesi çok da sık rastlanan bir durum değil. Woyzeck bu özelliğiyle de dikkat çekiyor. Şahsen Tom Waits ve Nick Cave'den sonra Behzat Ç. nin bir Woyzeck müzikali yapmasını enteresan buldum. Evet, Onur Yüce'nin protest hatta grunge müzikleriyle sahneliyoruz oyunu. Aslında niyetim başkaydı; Aristophanes'in Kuşlarını toplu konutlarda yaşayanları anlatan alaturka bir rock müzikali yapmak istiyordum. Ama şimdilik buna gücümüzün yetmeyeceğini hissettik. Şarkı söyleyip dans eden ve bir yandan da oyunculuk yapabilen o kadar az kişi var ki memlekette. Biz de küçülmeye karar verdik ve devreye Woyzeck girdi. Serbest bir uyarlama yaptım ve seyirciye sorular sordurmayı amaçladım. Diyarbakır Devlet Tiyatrosu'nda çalışırken de seyirci anlar mı diye düşünmezdim. Bir dünya kurup seyirciyi o dünyaya davet ederdim. Bütün oyunlarımız kapalı gişe oynardı. Seyirci anlamaz yargısından vazgeçmek lazım, iyi bir oyunu herkes anlar. Senin anlatmak istediğinden başka türlü anlar, ama anlar. Şeytan sözcüklerin dizilişinde gizlidir diye bir replik var, müthiş. Ben de beş liraya bilet satmak isterdim açıkçası ama gücüm yetmez. İnsanların çok ucuza güzel işler seyretmelerini sağlamak Devlet Tiyatrosu'nun görevi. Ama tiyatronun öldüğü yolundaki söylentileri kastediyorsanız, buna itiraz ederim. Bu mesleği seven insanlar olduğu sürece tiyatro var olacak. Buradaki gençler gerekirse hiç para almadan da sahneye çıkacak kadar sevdalılar bu sanata. Kaldırımda oynar, gene de tiyatronun peşinden koşarlar. Anlatacak hikayesi varsa tiyatrocuya her yer sahnedir. Biz de işte rüyamızın peşinde koşturmayı sürdürüyoruz. Bir rüyam yok aslında. Yapmak istediklerinin yüzde 70'ini gerçekleştirmiş bir adamım. Gençler de hayallerini gerçekleştirsin istiyorum. Burayı bunun için kurdum. Ben yok olup gitsem bile hikayem, hayallerini burada gerçekleştirmiş insanlar aracılığıyla sürecek. Dizi yaparken çok yoruluyorum, tiyatroya dönünce huzur buluyorum, ruhum şifa buluyor. Az önceki sorunuza döneceğim, televizyon sıradanlığını muhafaza ettiği sürece tiyatro hep var olacaktır."} {"url": "https://egoistokur.com/erdem-helvacioglu-bir-seye-sahip-oldugumuz-an-onu-kaybettigimiz-andi", "text": "Matematikçi ve yazar Lewis Carroll'a dair bir hikaye anlatılır. Bir davette tanıştığı Kraliçe Victoria, yazara Alice in Wonderland ve Through the Looking-Glass adlı kitaplarını ne kadar sevdiğini söylemiş ve Bir sonraki kitabınız çıktığında lütfen bana imzalı bir kopya gönderin ricasında bulunmuş. Ne olmuş dersiniz? Aradan birkaç ay geçtikten sonra Carroll, Kraliçe Victoria'ya yeni kitabını göndermiş, hem de imzalı olarak... Fakat Cambridge Üniversitesi'nin yayınladığı kitap, cebir üzerine karmaşık bir formüller dizisinden ibaretmiş. Kraliçenin uğradığı derin hayal kırıklığını düşünün! Elektro-akustik müziğin tanınan isimlerinden Erdem Helvacıoğlu'nun aşağıdaki röportajda Bugünlerde ne okuyorsun? sorusuna Ekipman Kullanım Kılavuzu diye cevap vermesi bana gerçek olup olmadığını bilmediğim bu hikayeyi hatırlattı. Fakat tabii bu sadece bir espriydi, yani Helvacıoğlu'nun kitap listesi gayet güzeldi. Tanıdığım nevi şahsına münhasır insanlardan biri olan Sarp Keskiner'in onunla yaptığı röportaj da çok güzeldi. Röportaj değil aslında, daha çok iki müzisyen arasında uzun bir sohbet... Bir süre önce deneyimle deneyselliği birleştirerek oluşturduğu ve prodüksiyon sürecinde piyanoyu plastik çatal, kaşık, silgi, kağıt, baget, keman yayı, pena, slide, zil, peluş oyuncaklar ve muhtelif biblolar kullanarak çaldığı yeni albümü Eleven Short Stories'i yayınlayan Helvacıoğlu'nun bahsettiği konular hem çok ilgi çekici, hem de sadece müzikle ilgili olarak değil, başka açılardan da ufuk açıcı. Dediğin çok doğru ama ben yine de başkaları için bir şey demek istemem. Sonuçta bu biraz da bireysel bir tercih. Ancak gözlemlediğim, benim kuşağımdan birçok besteci akım olarak başladıkları noktadan estetik ve felsefi olarak çok da uzaklara gitmediler. Bu sadece rock türünü kapsamıyor tabii ki, senelerden beri aynı caz, klasik, elektronik müzik kulvarlarında sürekli birbirine benzeyen örnekler veren besteciler var. Her ne kadar saydığımız tüm bu türlerin içinde kalan ve yeniliklere açık olmayan sanatçılar dünyanın her yerinde olsa da, Türkiye'de müzisyenlerin diğer coğrafyadaki müzisyenlere oranla daha muhafazakar olduğunu gözlemliyorum. Ben ilk demo çalışmalarımı yapmaya başladığım günlerden beri bu işitsel muhafazarlığın karşısında durdum. Kendini sürekli tekrar ederek heyecan verici sanatsal yapıtlara ulaşmak mümkün değil kanımca. Kişisel olarak benim icin müzik türlerinin belirli bir sınırı yok. Doktora tezimi yazarken şuna benzer bir cümleye rast gelmiştim. Müzik türlerini belirleyen, onları sayıca kaç kişinin tekrarlayarak yaptığıdır. Gerçekten de sadece müzik dünyasında değil, herhangi bir alanda sayıca çok kişi birbirine benzer şekillerde bir üretim yapıyorsa artık o üretimin belirli bir tanımı oluşmaya başlıyor. Nasıl aslında gerçekte coğrafik olarak ülkeler arasında sınırlar yok ise, türler arasında da böyle bir sınır yok. Bunlar, sadece insanların kendi kendilerine koyduğu tanımlar ve sınırlamalar. Black Falcon albümüyle ilgili olarak verdiğim bir röportajda bir şeye sahip olduğumuz anın aslında onu kaybettiğimiz an olduğundan bahsetmiştim. Aynı şekilde bir tanım ortaya koyduğumuzda da aslında o obje, kişi, müzik türü ile olan ilişkimizi de sınırlamış oluyoruz. Ben bu sınırlamaları aşmak için farklı metodolojiler uyguluyorum. Bunlardan biri, o türde yapılan işleri inceledikten sonra teknik, estetik olarak kısmen veya tamamen belirlenmiş olan özelliklerin tersini yapmak. Bir diğeri ise kesinlikle yan yana geleceği düşünülmeyen metodları, sesleri, estetik anlayışları ve kayıt tekniklerini bir araya getirmek. Tüm bunlar için gerektiğinde ip teorisi, Kübler-Ross modeli gibi konular eserin ana yapısını oluşturabiliyor. Yeri geldiğinde pop müzik prodüksiyon teknikleri klasik müziğe yakın bir anlatımda kendine yer bulurken, başka bir çalışmada arpın tınısı overdrive, fuzz, distortion gitar pedallarının gürültülü yapısıyla birleşiyor. Sanırım prodüksiyona bu şekilde özgürce yaklaşıyor olmam albümlerimin ve eserlerimin yenilikçi ve özgür bir yapı kazanmasını sağlıyor. Ben yaklaşık beş seneden beri farklı zamanlarda prepared pianoda denemeler yapıyordum. Her türlü enstrümandan farklı tınılar elde etmeyi, bu tınılarıfarklı prodüksiyon teknikleriyle kaydetmeyi çok seviyorum. Prepared pianonun enstrümanın yapısından kaynaklanan sınırları ve aynı zamanda tellerinin objelerle buluştuğu andaki tınısal sınırsızlığı beni özellikle çok heyecanlandırıyor. Sadece akustik olarak bu kadar farklı tınıyı başka bir enstrümanda elde etmem mümkün olmazdı. Her ne kadar diğer albümlerimde gitarda farklı çalma tekniklerini ve garip pedal, efekt prosesörlerini kullanarak yenilikçi tınılar elde etmiş olsam da, piyanoda tüm bunları sadece akustik olarak, beş mikrofonla elde edebildim. Armonikleriyle beraber insan kulağının duyabileceği frekansları kapsayan bir enstrüman olması da ayrıca heyecan verici. Piyanonun başına geçtiğin zaman müzikal tercihlerin değişmeye ve daha farklı düşünmeye başlıyorsun ve ben bunu çok heyecan verici buluyorum. Prepared piano romantikliğin dinginliği ve melodik yapısıyla deneyselliğin uç tınısal anlatımcılığını birleştirmemi sağlıyor. Bu albümdeki piyanoyu hazırlama süreci çağdaş klasik müzik çalışmalarındaki hazırlama anlayışından çok farklı. John Cage gibi besteciler hazırlamayı tamamladıktan sonra tüm eserlerini detayları belirlenen ve notaya dökülmüş olan hazırlanmış piyano için yazarlar. Bu anlamda bir konserdeki tüm eserler bu belirli notasyona göre yapılır. Oysa Eleven Short Stories albümünde her eserde tamamen farklı bir hazırlama kullanıldı. Böylece albüm boyunca dinleyici farklı tını dünyalarına sürekli girip çıkabiliyor. Bir eserde bas tellerin üzerindeki metal plakaların sert sesi duyulurken, bir sonraki eserde aynı bas tellerin tınısı aralarına takılan silgilerden dolayı Fender Precision Bass gibi duyuluyor. Veya bir eserde piyanonun ahşap yüzeylerine farklı tipte bagetlerle vurularak bir perküsyon seti sesi duyulması sağlanırken, bir sonraki eserde sadece farklı yayları kullanarak viyolonsele yakın tınılar elde ediliyor. Ayrıca albümde piyano, yakın mikrofonlama teknikleri kullanılarak kaydedildi ve onbir eserden dördünde üst üste kayıt tekniği kullanıldı. Bu özellikleriyle albüm, çağdaş klasik müzik anlayışıyla pop müzik estetiğinin birleşimini ifade ediyor. Albüme başlamadan önce zaten prepared piano teknikleri konusunda deneyimim olduğu için genel olarak nasıl objeler kullanacağım konusunda bir fikrim vardı. Kayıtlar Robert Kolej Suna Kıraç Tiyatro Salonu'nda yapıldı ve ben oraya koca bir bavul dolusu obje götürdüm. Bu objeler arasında plastik çatal, kaşık, silgi, kağıt, ebow, baget, keman yayı, pena, slide, zil, peluş oyuncaklar, muhtelif biblolar gibi onlarca birbirinden farklı obje vardı. Her objenin biçimi ve materyali piyano teli üzerinde farklı bir sonuç veriyordu. Kayıt sürecince hem bu materyaller ve prepared piano ile olan deneyimimi kullandım hem de rastlantısallığı... Bazı eserlerde o ana kadar demo kayıtlarda kullandığım materyalleri albüm kaydında tamamen farklı bir biçimde yeniden kullandım veya o zamana kadar hiç denemediğim objeleri piyanonun telleri üzerine yerleştirdim. Bu şekilde deneyimle deneyselliği birleştirmiş oldum. İsmi geçen tüm yönetmenlerin kendilerine has bir sinema dilleri var ve hepsi de kişisel olarak hayatımın belli dönemlerinde beni derinden etkilemiş sanatçılar. Bu yönetmenlerin filmlerindeki bazı sahneler hala çok net bir sekilde hafızamda. Mesela Angelopoulos'un resimsel görselliği, Darren Aronofsky'nin Requiem for a Dream filmindeki hızlı montaj teknikleri, Ang Lee'nin Crouching Tiger, Hidden Dragon filmindeki şiirsel anlatımı beni çok heyecanlandırmıştı. Ama albümdeki her eser, belli bir yönetmene veya belli bir filme odaklanmış değil. Aksine tüm bu yönetmenlerin bana çağrıştırdığı dünyalar ve hikayelerin soyut bir anlatımı. O anlamda albümü on bir hikayeden oluşan tek bir yapıt olarak görmek de mümkün. Gölge ve ışığın bir ortamda yarattığı ambiyanstan yola çıkarak kurdum bu ilişkiyi. Mesela albümün ilk eseri The Billowing Curtain, benim için isminden de anlaşılacağı gibi güneşli bir günde, penceresindeki perdenin rüzgarla dalgalandığı/havalandığı bir odada geçen bir hikayeyi çağrıştırıyor. Oysa Six Clocks in the Dim Room'daki tınılar loş bir oda hissiyati veriyor. Bu hissiyatları verebilmek icin kullanılan objelerle armonik, melodik ve tınısal yapı üzerinde çalışmalar yapmam gerekti. The Billowing Curtain'da o atmosferi yakalamak icin daha majör akorlar kullandım, ayrıca her telin üzerinde gitar slide, zil gibi birbirinden farklı ufak metal objeleri farklı noktalara yerleştirerek rüzgarda sürekli değişen, sallanan perdenin etkisini yaratmaya çalıştım. Six Clocks in the Dim Room'da ise loş atmosferi işitsel olarak elde edebilmek icin bas telleri tokmaklarla çalarken, fırça bagetlerle telleri sürttüm, pena ile de ana melodiyi çaldım. Parçanın ritmik yapısı ve tüm bu elementlerin birleşimi isimde bahsedilen atmosferi yaratmamı sağlamış oldu. Diğer parçalarda da hep bu şekilde ilerledim. Böyle bir ilintilendirmeyi özellikle yapmadım çünkü bu albüm bu yönetmenlerin eserlerine yapılmış hayali bir soundtrack albümü değil. Onların sinematik dünyasından etkilenerek yaratılmış ve hazırlanmış piyanoyu kullanan bir çağdaş klasik müzik albümü. Bazı eserlerde birden fazla yönetmenin etkisini bulmak bile mümkün. Dinleyicinin bu ilintilendirmeyi kendisinin yapması onlar için de yeni düşsel alanlar yaratması açısından önemli. Her ne kadar filmler bu sözünü ettigimiz yönetmenlere ait olsa da, sette çalışan görüntü yönetmeninden, boom operatörüne, ışık asistanından, kahve getiren asistana kadar her çalışanın finalde ortaya çıkan eser üzerinde emeği var. Özellikle benim gibi stüdyolarda çok çalışan ve prodüktörlük yapanların da iyi bileceği gibi prodüksiyon aşamasında her kişinin olumlu katkısı o projenin daha iyi olmasını sağlar. Edebiyat dünyasi için yazılmış olsaydı sanırım seçeceğim yazarlar bilim kurgu dünyasının karanlık yazarları olurdu. Mesela Brave New World'ün yazarı Aldous Huxley... Her ne kadar bir bilim kurgu çalışması olmasa da insanlığın karanlık dünyasını mükemmel bir şekilde yansıttığı için The Lord of the Flies'ın yazarı William Golding de böyle bir albümde yer alabilirdi kesinlikle. Hem anlattıkları hikayeler, hem yaratıcı görsel dünyaları ve hikaye anlatımındaki yenilikçi tavırlarıyla bu yazarlar Eleven Short Stories'de ismi geçen yönetmenlerle paralellikler taşıyorlar bence. Ekipman Kullanım Kılavuzu okuyorum! Bu prodüktörler arasında yapılan bir şaka ama içinde gerçeklik payı da var. Bir prodüktör, besteci, ses mühendisi olarak sürekli çalıştığım için uzun konsantrasyon gerektiren kitaplara istediğim kadar vakit ayıramıyorum. Ama en azından birkaç isim verebilirim. Söz ve müziğin doğru birlikteliği çok önemli bence. Bu birliktelik mutlak bir lineer anlatım ve mutlak ortak bir anlayışa hizmet etmek zorunda değil. Müziğin işitsel dünyasının tam zıttı bir söz de bence çok etkili olabiliyor. The Cure grubunun bazı parçalarında bunun örneklerini görebiliyoruz mesela. Benim için doğada gördüğümüz her türlü varlık bir ses kaynağı. Nesnelerin materyali, biçimi onunla kuracağımız ilişkiyi ve yaratacağımız sesleri etkilediği gibi aynı zamanda nesnelerin diğer nesnelerle olan iletişimi de sesleri etkiliyor. Bir piyano teline başka bir nesneyle yapacağımız müdahalenin biçimi, sürtünme açısı, sürtünme yoğunluğu, bu iki nesnenin birbirleriyle olan etkileşimi ortaya çıkan işitsel ürünü doğrudan etkiliyor. Yeri geldiğinde nefreti veya başka bir negatif ve çok yoğun bir duyguyu, hikayeyi anlatmam gerektiğinde fiziksel olarak birbirine direnecek objeleri seçerim. Dingin bir atmosfer yaratmak için ise birbirleriyle yumuşak bir şekilde iletişime geçebilecek objeler öne çıkar. Bu anlamda objeler benim müzikal fikrimin bir devamı, tamamlayıcısı, duygularımı dışa vurmada kullandığım araçlardan biri haline gelir. Kayıtta bazen metal bir çatal veya bir oyuncak ayı o an için en sevdiğim nesne olabilir! Süregiden, bitme aşamasında olan veya bitmiş ve yakında yayınlanacak olan birçok proje var. Bu projelerden en heyecan verici olan, The Cardigans grubundan tanıdığımız Nina Persson ve Amerikalı besteci Nathan Larson'la yapmakta olduğumuz yeni albüm. Amerika turnelerim sırasında oluşan albümün ilk konserini geçen nisanda Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde vermiştik. Ocak ve şubat 2013'de projeyi daha da ilerleteceğiz. Albümü 2013'te yayınlamayı planlıyoruz. Üçümüzün de heyecan duyduğu bir proje. Şarkıların ana yapıları Nina'nın sesinin farklı şekillerde işlenmesi üzerine kurulu. İlk aşamada New York'ta Nina'nın sesinden farklı örnekler kaydettim. Böylece parçaların ana yapıları ortaya çıkmaya başladı. Zamanında kasetlerden dinlediğim ve hayranı olduğum biriyle çalışmak gerçekten çok ilginç. Dünyaca ünlü bir şarkıcının stüdyo ortamında sürekli benden input beklemesi ve prodüktör olarak verdiğim her türlü öneriye açık olması da heyecan verici. Bunun dışında Amerikalı besteci Bruce Tovsky ile ortaklaşa hazırladığımız albüm Erlik Khan temmuz sonunda Amerika'da yayınlanacak. Bu albüm lapsteel, TogaMan GuitarViol ve canlı elektroniklerden oluşuyor. Bildiğim kadarıyla bu enstrüman kombinasyonunda yayınlanmış olan ilk ve tek çalışma. Tovsky, New York ziyaretlerim sırasında sürekli olarak görüştüğüm bir sanatçı. Albümü de son görüşmemizde onun ev stüdyosunda kaydettik. Eylül sonunda Alman viola sanatçısı Ulrich Mertin'le hazırladığımız Planet X adlı albüm Amerikalı plak şirketi Innova Records tarafından yayınlanacak. O da çok heyecan duyduğum bir albüm. Birkaç davul makinesi sesi dışında tamamiyle viola, elektrik keman ve Togaman GuitarViol üzerine kurulu. Elektroakustik işleme teknikleri klasik müzikle ilginç bir şekilde birleşti ve çok sinematik bir işitsel dünyanın yaratıldı. Stuart Gerber'le Atlanta'da kaydettiğimiz albüm Esther's Memory, 2012 sonunda Aucourant Records tarafından yayınlanacak. Tamamen perküsyon ve akustik gitarviol üzerine kurulu bir albüm. Hafıza, hatırlama, geçmiş gibi kavramlar işitsel olarak ele alınıyor. Atlanta'daki Georgia State University School of Music stüdyosunda kaydedildi. Amerikalı lapsteel sanatçısı Bill Walker'la hazırladığımız albüm 2012 sonunda Amerika'da yayınlanacak. Lapsteel, gitar ve elektronikler üzerine kurulu, delta blues, folk, elektroakustik, ambient akımlarını içeren bir çalışma. 2013'te Amerika'da solo guitarviol ve Eleven Short Stories volume 2 çıkacak. İstanbul'un neolitik zamanlardan günümüze işitsel tarihi üzerine kurulu Aeterna Pulchritudo albümü ise Sub Rosa Records tarafından yayınlanacak. Ayrıca sadece Elektron machine drum ve TogaMan GuitarViol üzerine kurulu bir elektronika ve sadece akustik gitar ve ses üzerine kurulu, şarkı bazlı bir post-folk albüm üzerinde çalışıyorum. Dünyaca ünlü Amerikalı çağdaş müzik topluluğu Bang on a Can All-Stars tarafından sipariş edilen yeni eserimin premieri de 2013'te Borusan Müzik Evi'nde olacak."} {"url": "https://egoistokur.com/ergun-kocabiyik-bizden-kolay-kolay-da-vinci-sifresi-cikma", "text": "Kitapta bunu uzun uzadıya anlatmaya çalıştım. En özet biçimiyle insan ile hayvanın temel farkının insanın dolaylılığı, hayvanın doğrudanlığı olduğunu söyleyebilirim. Hayvanın hayatla ilişkisi doğrudandır. Doğar, karnını doyurur, büyür, ürer ve ölür. Bu döngü hiç değişmeden her kuşakta aynen tekrarlanır. İnsan da tüm bu süreçleri yaşamasına karşın bütün bu eylemlerinde bir doğrudanlık yoktur. İnsan için bütün bunlar bir anlama gelmektedir veya bir anlama gelmemektedir. Yani bunları bir şekilde sorgular. Örneğin yağmur yağdığında bunu sadece gökten düşen su damlaları olarak görmemiştir; bu, göktanrının ersuyu ya da rahmet, yani tanrının bir lütfu olarak görülmüştür. Avlandığında öldürdüğü ve gövdesinden tıpkı kendisininki gibi kanların aktığı hayvan karşısında suçluluk duymuştur. Ölen hayvanın ruhunu huzura kavuşturmaya çalışmış, onun ruhunun intikamından korkmuştur. Ya da totemcilikte görüldüğü gibi hayvanlarla arasında bir akrabalık ilişkisi olduğuna inanmıştır. İnsan doğrudan bir dünyada yaşamaz, simgelerle ördüğü ikinci bir dünyada yaşar. Özetle insanın bir iç dünyası vardır ve iç dünya ile dış dünyanın bitmeyen çatışması insanın ruhunu besler. İnsan bir evrimin ürünü. İnsan büyük ve giderek gelişen beyniyle diğer primatları geride bıraktı ve basit bir düşünce ve dilin ötesine geçip refleksif düşünceye sahip, yani düşündüğü üzerine düşünen bir türe evrildi. İnsan aynadaki yüzünün kendi yüzü olduğunu fark etmiş ve bu yüzün girdabına kapılmıştır. İnsan Ben diyebilen yegane hayvandır ve bunun kendisini kurtaracağını sanmaktadır. Belki de gerçekte onu kurtarmaktadır. Bir benden söz edebildiği için bu benin hiçbir şekilde yok olamayacağı zannındadır. İnsanın unutmak istediği, Ben diyenin ölebileceği düşüncesidir. İşte bu dolaylı hayvanın en belirleyici özelliğidir. Doğrudan hayvan ölür, dolaylı hayvan ise ölmez, ölüm kelimesini duymak dahi istemez. İnsan için kötü, hayvanın doğrudanlığıdır. İnsan hayvani doğrudanlığını bastırarak dolaylı hayvan olmuştur. İnsan güdülerine hakim olmaya çalışır. Bunları, geliştirdiği normlar içinde giderir. Neyi ne ölçüde yapabileceğini buyuran bir üstbenlik geliştirmiştir. Uygar insan, yasaklar ve sınırlar ile isyan ve ihlaller çelişkisinden doğar. Cennetten kovulma hikayesini bugün halen manidar kılan bu temel gerçeğe yaslanıyor olmasıdır. İnsan, iyiyi ve kötüyü bilme ağacının meyvesini yeme yasağı sayesinde insan olmuştur; çünkü onu ihlal etmiştir. Bu ihlal sayesinde özgür irade kazanmıştır. İnsan olmamızın ne demek olduğunu anlarız. Babanın fallusunu kesmek, babanın yasasını ihlal etmektir, doğmaktır, kendin olmaktır; cennetten kovulmak baba evinden kovulmaktır, ananın rahminden dünyaya çıkmaktır, dünyayla yüz yüze kalmaktır, kanatlanıp yuvadan uçmaktır. Babasına isyan etmeyen evlat, anasının kanatlarından çıkıp uçmayan evlat var olamaz. İnsan daima ana ve baba ile simgeleştirdiği karşıtlıklardan doğup beslenmiştir. İnsan gökle yerin çocuğudur. Burada derin bir simgesellik var. Sümerlilere göre insanın dünyanın göbeğinde, yani gökle yerin bağının olduğu yerde yaratılmıştı. Göktürk kitabesine göre insan yukarıdaki mavi gök ile aşağıdaki kara yer arasında yaratılmıştır. Fallus gökle yerin bağıdır. Bu bağın kesilmesi demek, kendi göbek bağını kesmektir; mekanın açılmasıdır; dünyaya açılmadır. Dünyayla yüzleşmedir. Ölümle tanışma ve ölümsüzlüğün icadıdır. İnsan içindeki hayvanı tümüyle öldüremez. Dokuz canlı bu hayvan her seferinden dirilmenin bir yolunu bulur. Pek çok sufi, nefs köpeğinin, içlerinden çıkıp gittiğini söylemiştir ama bunun bir tane olduğunu sanmak gibi ciddi bir hataya düşmüşlerdir. İnsanın içinde sayısız hayvan bulunmaktadır. Eğer bunların tümünü çıkarırsanız geriye bir şey kalmayacaktır. Biz bütün bu hayvanları yok ettiğimiz için değil, onu kendi beden evimizde ehlileştirdiğimiz için insanız. İnsan hayvanla bu ünsiyetinin, yani yakınlığının farkına çok erken varmıştır. Öyle olduğunu sanıyor. Tabiattan kurtulduğumuzda ruhumuzun da kurtulacağını sanıyor. Sartre insan nihayetinde tanrı olmak ister der. Tanrı hayvan olmayan her şeydir. Tanrı içimizden tüm hayvanları çıkardığımızda geriye kalan şeydir. Dipsiz bir hiçlik. Bu bir anlamda gerçekten de kurtuluş, kendimizden kurtuluş. İnsanın bir tabiatı var mıdır gerçekten? Bu eski bir tartışma. Bana kalırsa doğuştan getirdiklerimizle, sonradan geliştirdiklerimizin bir bileşkesiyiz daha çok. Hayvan büyük ölçüde doğuştan getirdikleriyle yaşayıp ölür. İnsan ise doğuştan getirdiklerine sonradan bir şeyler, yani kültür dediğimiz şeyi ekler. Bütün bu dinsel ayinler, ritüeller bunun bir kanıtı. Eğer kültürel bir çevreden tümüyle yalıtılırsak ve bir şekilde hayatta kalmayı başarırsak ortaya sadece bir hayvan çıkar. Vahşi çocuk vakaları bunun bir ispatı. İnsan dediğimiz varlık ise kılları dökülmüş mantolu bir hayvan. Bu manto kültür denilen şey işte. Bu son derece ilginç bir kitap. İbnü'l-Arabi'yi okumayı yalnızca İslam mistisizmini anlamak bakımından önemli saymıyorum, insanın ruh dünyasını, zihniyetini anlamak bakımından da önemsiyorum. Biraz önce açıklamaya çalıştığım gibi tabiata içkin bir dil olduğu inancına yaslanır harflere ilişkin sembolizm. İnsan dilini, dilsel bilincini tabiattan alır bu düşünceye göre. İbn Tufeyl'in muhteşem eseri Hay bin Yakzan hikayesini hatırlayalım. İnsansız bir adada bir ceylan tarafından büyütülen Hay, tabiatı gözlemleyerek önce bir insan olmayı, sonra da kamil bir insan olmayı başarır. Bu mit, insanın bir özü olduğunu savunur, bu öz veya tabiat verili, yani ilahi bir dildir. Oysa bilimsel araştırmalar bize gösteriyor ki, eğer insan, gelişiminin belirli bir evresinde başka insanlarla etkileşim içinde olmaz ise, onlardan bir dil işitmez ise, doğuştan bir dil yetisine sahip doğsa bile asla bir dili konuşamıyor ve beynin bu yetiyle ilgili bölümü zamanında gelişmeyince köreliyor ve artık sonradan insani bir dil öğretilmeye çalışılsa da asla öğrenemiyor. Hoşumuza gitmese de gerçek olan Hay bin Yakzan değil, Aveyron'lu Victor'dur. 1798'de Fransa'da, Saint-Sernin kantonundaki ormanda bulunan bu çocuğun hikayesi üzerine yazılmış kitaplar vardır ve François Truffaut L'enfant Sauvage isimli filminde onun hikayesini anlatmıştır. Victor'un, dil öğrenmeye zorlandığında nasıl acı çektiğini, buhranlar geçirdiğini görmek gerçekten de insana tuhaf duygular yaşatıyor. İnsanın nasıl bir hayvan olduğunu hissetmeye başlıyorsunuz. Çok şey. Eğer doğru okumayı başarabilirseniz. El-Eşari'nin günümüzden yaklaşık bin sene önce yazılmış İslam mezhepleri tarihini okuyunca, İslam dininin nasıl bir fikri ve fiziksel mücadeleyle, nasıl bir gırtlaklaşmayla yavaş yavaş biçimlendiğini görüyorsunuz. İnsanların birbirlerinin aykırı düşüncelerini nasıl hayatlarına kasteden vahşi hayvanlar gibi görüp öldürmeye çalıştıklarını okumak gerçekten de çok öğretici. Mevlana şunu kastediyordu diğer pek çok inançlı insan gibi, dünya bir rüyaydı, yani gerçek olamazdı. Biz hepimiz uyanık olduğumuzu ve gördüklerimizin gerçek olduğunu sanıyorduk. Oysa her şey bir düşten ibaretti. Mevlana tüm mistikler gibi dünyaya bağlanmamamızı tembihlemiştir. Çünkü dünyada acı vardır, kötülük vardır, adaletsizlik vardır, dahası ölüm vardır. Bunlar gerçek olamazdı. Ölümlü bir dünya bir kabus olarak görülmüştür. O yüzden ölüm bir düşten uyanış olarak görülmüştür. Uyanılacak alemde ölümün, ölümlü dünyanın nasıl da bir hayal olduğunun idrak edileceği düşünülmüştür. Halen de pek çoğumuz böyle düşünüyor. Ben ise bu sözde Mevlana'nın kastetmediği bir doğruluk görüyorum. Evet, dünya gaflet ile, yani uykuyla, yani Hinduların maya dedikleri yanılsamayla ayakta durur. İnsan hayatını bir yanılsama üzerine kurmuştur. Dünyanın, ölümün yalan olduğu yanılsaması üzerine. Dolaylı hayvan ölümü reddeder. Dünyanın çıplaklığını reddeder ve onu giydirir. Yüzün sırrını çözmek insanın yansıyan bir yüzeyde kendi yüzünü fark ettiği andan itibaren yapmaya çalıştığı bir şey. Hurufiler bu konuda ne ilk ne de son olacaklar. İnsanın hayvandan bir farkı da gördüğü şeylerde gördüğünü aşan bir şey olduğunu düşünmesidir. Tabiata bakıp onda mevsimsel döngüyü gördüğünde, güneşin döngüsel hareketini fark ettiğinde, bütün bu tabiat olaylarında, gördüğünü aşan bir yan olduğunu düşünmüştür. Tabiatın düzenliliğinde bir mananın gizli olduğunu düşünmüştür. Çünkü insanın zihni, yani aklı ve ruhu dilseldir. Bu yüzden bu dilselleşmiş iç dünyadan dışarıya baktığında da dilsel bir dünya görür. Tabiatı bir kitap gibi okunabilir bir metin olarak algılar. Kendisine yönelik mesajlarla yüklüdür bu kitap. İşte yüz de böyledir. Yüzü sadece insan yüzü olarak görmeyelim. Dünya bir yüzdür insan için. Bakıp o yüzün mimiklerinin anlamını çözmeye çalışır. Dinler tarihi, felsefe tarihi, antropoloji, psikanaliz vs. bize insanın bu yüzde ne gördüğünü söyler. Bu inanç sufilerden çok eski. En eski inançlardan itibaren insan tanrı ile arasında bir benzerlik ilişkisi kurmuştur. Ama bu ilişki ters durmaktadır. İnsan tanrı ya da tanrılarca onların suretinde yaratıldığını düşünmüştür, oysa tanrılarla suret benzerliği, insanın tanrılarını kendi suretinde yaratmış olmasındandır. İnsan kendinin farkına bir ayna olmadan varamaz. Tanrı insana ayna olan her şeydir. Benim aynam kendimden gayrı olandır. Benzerlik ve karşıtlık buradan kaynaklanıyor. Hurufilik, Madonna'nın gizli ilimlerden biri olmaktan çıkarıp yeni çağ trendlerinin en gözdesi haline getirdiği Kabalacılığı andırıyor. İslam tarihinin bu en esrarlı, en karmaşık, en militan mezhebi kainatı sesler, harfler, sayılar ve şekillerle çözmeye çalışıyor. Zaten adı da Arapça Huruf, yani harfler kelimesinden geliyor. Hikaye ürpertici. Aykırı fikirleri yüzünden mezhebin kurucusu Fazlullah ve mensuplarının derileri yüzülmüş, Sultan II. Mehmet zamanında ise binlerce Hurufi diri diri yakılmış. Hurufiler erkeğin kalem, kadının ise üzerine yazılan levha olduğuna inanıyorlar. Onlara göre kalemin yazmak için levha üzerinde hareket etmesi fallusun rahim içindeki etkinliğine benziyor. Ve tıpkı spermler gibi, harfler de kalemin haznesindeki mürekkepte mevcut. Hurufilere göre bu yüzden kalemle yaratılan her şekil, yani her harf ve her sayı, çözülmesi zor şifreli matematiksel formüller uygulanarak kullanıldıklarında kainatın gidişatını değiştirecek kadar etkili. Hurufiler, insan yüzünde doğuştan olan anne ve sonradan eklenen baba hatlarının oluşturduğu karışımlardan yararlanarak yine şifresini artık bilemeyeceğimiz yöntemlerle geleceği görebildiklerini de öne sürüyorlardı. İbn Tufeyl muhteşem eseri Hay bin Yakzan'da insansız bir adada bir ceylan tarafından büyütülen Hay'ın, tabiatı gözlemleyerek önce insan olmayı, sonra da kamil insan olmayı başarışını anlatıyor. Oysa bilimsel araştırmalar insanın gelişiminin belirli bir evresinde başka insanlarla etkileşim içinde olmazsa, konuşmayı bile öğrenemediğini gösteriyor. . Ergun Kocabıyık, Aveyron'lu Victor'u örnek gösteriyor. Yani sayısız kitaba konu olan, Fransız yönetmen Truffaut'nun da L'enfant Sauvage filminde anlattığı gerçekten yaşamış kişiyi... Bir ormanda bulunan Victor, dil öğrenmeye, konuşmaya zorlandığında şiddetli buhranlar geçiriyor, acılar çekiyor."} {"url": "https://egoistokur.com/erkegin-penis-kiskancligi-yahut-birkac-kucuk-kesi", "text": "Ne kadar sakınsak da kendimizi, gündemin bizi hunharca savurmasından kurtulamıyoruz. Büyük sayılar egemenliğini kuruyor zihnimizde. Savaş korkusu. Ölüm korkusu. Ölümler korkusu. Ölümler, ölümler ve ölümler korkusu. Ölüm, kahrolası bir matematik işkencesiyle beynimize, tüm sinir hücrelerimize biniyor ve vicdanımızdan bir tartı vazifesi görmesini istiyor; daha çok insan nerede ölecekse oraya ver dikkatini ve savaşa karşı siper et tüm sözcüklerini. Suriye'den, Mısır'dan söz et. Elbette. Eyvallah. Başımızla beraber. Öyle olunca daha büyük gibi görünen olaylara kayıveriyor dikkatimiz ister istemez. Duyarlılığımız bile bir istatistik işine dönüşüyor. Vicdan bir frekans sayısıyla ölçülüyor sanki. Bütün bu karmaşa ortasında sevgilisi tarafından yakılarak öldürülmüş bir kadın, mesela Çilem Hülya Berkil, eski kocası tarafından vurulmuş bir kadın, mesela Nilüfer Türkoğlu ve daha niceleri bir altyazıda, bir gazetenin üçüncü sayfasında kalıyor, kalıveriyor ve bazen gözden kaçıyor. Oysa her ölümde bir savaş kopuyor. Oysa her ölümde bir insana, bir eve bir roket düşüyor. Ve aslında böyle ölen hemen herkes neredeyse aynı ölümle ölüyor. Küçük ya da büyük bir savaşla ölmüş oluyor yani. Çünkü sevme arzusuyla büyümüyor erkek, dünyanın birçok yerinde hala. Henüz. Çünkü sevme arzusuyla büyümüyor erkek, dünyanın birçok yerinde hala. Henüz. Bedenlerimiz birleşmiyor da bizim, sanki biri diğerini ele geçiriyor, erkek kadını deliyor, acıtıyor, mühürlüyor. Çünkü erkeğiz ya biz, kesikler, delmeler hep bizim işimiz. Kadına mühür vurmak istiyor erkek, malını işaretlemek isteyen tüccar, alanını işaretlemek ve haremini belirlemek isteyen aslan gibi. Erkeğiz ya biz. Aslanlık maslanlık hepsi bizim işimiz. Ne zaman bir kadın ölümü duysam birkaç sahne canlanıyor dedim ya zihnimde. İşte bir diğeri, Eski Ahit'in yaprakları dönüyor parmaklarımın ucunda. Tekvin, BAP 12. Abram korkuyor besbelli. Güzel karısı yüzünden ölmekten korkuyor, öldürülmekten. Güzel karısı yüzünden ölmekten korktuğundan onu kız kardeşi olarak tanıtmak istiyor Mısırlılara ve tanıtıyor da. Tuhaf bir durum bu... Sara'yı kız kardeşi olarak tanıtınca, Firavun Sara'yı yanına istiyor ve Abram'ı da zengin ediyor. Ama sonra RAB Firavun'un sarayını büyük vuruşlarla vurup cezalandırıyor, çünkü Sara başkasının karısıdır. Ama kız kardeş gibi görünen bir eştir o. Evet, burası önemli, kız kardeş gibi görünen bir eş zengin ediyor Abram'ı. Sonunda zengin bir adam olarak uzaklaştırılacak Firavun'un sarayından Abram. Sara sayesinde ölmekten kurtulmuş, Sara sarayda kaldığı süre boyunca da Firavun tarafından refaha boğulmuş bir adam olarak uzaklaştırılıyor saraydan Abram. Abramlar hala Sara'lar yüzünden ölmek istemediğinden öldürüyorlar gibi geliyor bana yeni Saraları. Başka bir ölüm bu tabii ki, diğer erkekler karşısında zayıf kalmaktan korkmakla ilgili bir ölüm, sosyal bir ölüm diyebiliriz buna. Veya Firavun nasıl emrederse öyle davranıyor eşine. Hayatta kalıyor ve zengin oluyor böylece. Borges'in enfes bir hikayesidir Araya Giren. Brodie Raporu adlı kitabında yer alır. Erkek mi erkek Nilsen kardeşler, aralarından su sızmayan bu adamlar, aynı kıza kapılmalarıyla rekabete düşer ve sonra baktılar ki işin içinden çıkamıyorlar, kızı aralarında paylaşmaya karar verirler. Ondan sonra da işler istedikleri gibi gitmez, Juliana'yı kıskanırlar sözüm ona ama bana kalırsa Juliana'ya kaptırdıkları mahrem bilgidedir akılları. Mesela ne kadar zayıf düştüklerini ona bağlanarak ve daha nice küçük anıda. Birbirleriyle dallaşmaya başlarlar böylece, yerli yersiz huysuzlanır, kavga ederler ve en sonunda işin böyle yürümeyeceğine karar verip bir kerhaneye satarlar kızı. Juliana Burgos'un hikayesi hizmetçilikten sözüm ona sevgililiğe, oradan da kerhaneye uzanır ama orada da bitmez. Eh, erkek mi erkektir Nilsen kardeşler. Juliana'nın belleği olmadığına göre, ondan kurtulmuşlardır artık, kendi belleklerini sahtekarca dönüştürmektir bütün dertleri. Belki de tüm savaşlar bundandır. Kadının gözüne girmesi gerekirken bir erkeğin, canı bağışlansın diye bir erkeğin gözüne girme çabasındandır yani. Çünkü sadece kadınlık hallerini değil, erkeklik hallerini de ele geçirir iktidar. Rekabetten kurtulma ve kıtlıktan kaçma çabası için ödenen bir bedeldir bu aynı zamanda. Bir yandan bir doyma ihtiyacıdır ve hatta zenginleşme çabası. Kadını öldürmek, bir uygarlık aldatmacası, bir sahtekarlıktır aslında. Korkağı gizlemektir. Gerekirse Sara'dan vazgeçilecek, gerekirse sır bilen Julianalar yok edilecektir zavallıca. İşte bu erkeğin acınası halidir, tüm Firavunların gözüne girme çabasıdır, kendince erkekliğe sahip çıkmaktır. Çoktan devredilmiş bir erkekliğe. Ve belki de çok derinde bir yerde bir penis kıskançlığıdır. Firavunlar gibi olmak istemektir yani. Firavunlar gibi zengin ve haremli olmak istemektir yani. Yani tüm o roketlerin peşine takılmak bu yüzdendir belki de. Bir erkeklik telafisidir o roketler. O işgaller, o yağmalar. İğrençtir, kadın ganimetten görülür çünkü. Ölüm dağıtarak büyüdüklerini sanır pis adamlar. Çünkü zamanında Sara'dan vazgeçilmiş ve eş neredeyse kız kardeş bellenmiştir. Yahut Juliana kerhane odalarında paylaşılmış, kadın, kadın olmaktan her halükarda çıkarılmıştır. Eksik kalan bir şeyi doldurma çabasıdır tüm bu savaşlar. Bir kompleksi kanla tedavi edilebilirmiş gibi sevginin ve hayatın yerini mal ve ölümle doldurmaya çalışmaktır. Belki de tüm büyük savaşlar o görmezden geldiğimiz en küçük savaştandır. Çünkü Firavun aslında kadını değil, ilk önce erkekleri bir saray fikrine kapatmıştır."} {"url": "https://egoistokur.com/erkekligin-imkansiz-iktidarini-konusmanin-tam-zaman", "text": "Erkek egemen toplumda hangi erkekler egemendir? Bütün erkekler bu erkek egemen düzenden memnun mudur? Reddeden, başarısız olan, diğerlerinden farklı olan erkekler ne yapar? Erkekleri değiştiren, bozan durumlar nelerdir? Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Serpil Sancar Erkeklik: İmkansız İktidar adlı araştırmasında bu sorulara cevap arıyor. Bu ülkede başka bu kadar önemli sorunlar yaşanıyorken, kadın-erkek eşitliğini düşünmenin sırası mı? diyen görüşe alışkınız. Kimi zaman tartışıyoruz, kimi zaman da üzerinde durmamayı tercih ediyoruz. Oysa genç, yaşlı, kentli, köylü, evli, bekar, boşanmış, Alevi, Sünni, Türk, Kürt, çocuklu, çocuksuz, sağcı, solcu, dindar, ateist, heteroseksüel, gay, zengin ya da yoksul sayısız erkekle iktidar, namus, şeref, vatan, iş, ticaret, politika, sağlık, aile, evlilik, kadınlar, çocuklara dair röportajlar yapan, onlara kendilerine ve toplumdaki yerlerine nasıl baktıklarını soran Prof. Dr. Serpil Sancar'ın araştırması dünyada sınıfsal ve etnik eşitsizliklerin giderilmesinin, cinsiyet eşitsizliklerinin giderilmesiyle ayrılmaz biçimde iç içe olduğunu ortaya koyuyor. Çünkü çok süper nitelikler bekleniyor erkekten. Bir kere, en az birkaç kişiyi geçindirecek bir para kazanacak. Sonra hep yerinde kararlar verecek. Bedensel olarak güçlü, cinsel olarak aktif olacak. Gerektiğinde dövüşçü-savaşçı niteliklerini kendine yakıştıracak kadar gözü kara davranacak. Egemen erkeklik tanımı aslında bir iktidar tanımı; yani güç, para, akıl, yönetme becerisi, gerektiğinde şiddet kullanarak boyun eğdirme... İnsanın tüm bunları aynı anda gerçekleştirmesi çok zor. Ve o nedenle de bu tanımlara uyan bir erkek olabilmek nerdeyse imkansız. Eril iktidar ve eril şiddet sadece kadınların değil, birçok erkeğin de canını yakıyor. Güç ve iktidar konumlarına ulaşmak için erkekler de birbirlerini eziyor, dışlıyor. Erkekler arasındaki rekabet ve kazanan olmak için birbirlerine uyguladıkları şiddet ve ayrımcılık, kaybeden erkekleri eril iktidarın nimetlerinden yararlanmaktan mahrum bırakıyor. 'Erkek dayanışması' çoğu zaman lafta kalıyor. Öte yandan egemen erkeklik değerleri 'aile', 'piyasa', 'ordu' gibi güçlü ataerkil kurumların işleyişiyle sürekli kılınıyor. Erkeğin kazandığı paraya ve onun tarafından bakılmaya bağımlı ev kadınının varlığı da bunu garantiliyor. Erkekler para kazanarak dünyada ne kadar çok şeyin sahibi olabileceklerini öğreniyorlar ve para peşinde koşarken, birçok erkek egemen kurumu da yaşatmış, ayakta tutmuş oluyorlar. Aslında erkekler dünyasında şöyle ya da böyle bir başarı elde edememiş, yani en azından karısının ve çocuklarının karnını doyuracak kadar para kazanmayı becerememiş ya da genelevde bir kadın satın alacak kadar parası olmayan bir erkeğin bence sahip olacağı bir iktidarı kalmıyor. Yine de tabii bu konularda kadınların kışkırtması ya da işbirliğinin rolü çok belirleyici. Erkeklerin iktidarından pay alan kadınlar onların eril iktidar tarzlarını onaylar görünüyorlar. Bu nedenle kadınların erkeklerden beklentilerinin değişmesi önemli. Onların da sorumlulukların kadınlarla daha eşit ve adil paylaşıldığı bir yaşam biçimini arzulamayı öğrenmeleri gerekiyor. Ama 'oyunu oynamayı reddeden' erkeklere dair örnekleri görüyoruz; bir erkeğin, erkekleri para kazanma makinesi haline getiren ya da savaş silahı yerine koyan egemen erkelik değerlerine karşı çıkıp 'hayır' demesi mümkün. Yani erkekler değişiyor. Bu değişim sürecinin sonunda neyin geleceğini bilmiyoruz. Hazır bir reçetemiz de elbette yok. Bunu erkekler yaşayarak görecek, tanımlayacak ve dile getirecek, toplum da üzerinde düşünüp, tartışıp öğrenecek. Bunlar zorlu toplumsal dönüşümler. Ve bu dönüşüm Türkiye'de çok hızlı gerçekleşiyor."} {"url": "https://egoistokur.com/eski-iyi-kalpli-dunyayi-gogsune-yaslamis-kucuk-ki", "text": "Aldous Huxley? Değil! Bu yazının konusu, Japon kökenli İngiliz yazar Kazuo Ishiguro'nun sonradan sinemaya da uyarlanan kitabı... Time'a göre tüm zamanların en iyi 100 romanı arasında. Benimse, son yıllarda okuduğum en güzel şeylerden biri. Konuya bakalım... 31 yaşındaki Kathy H., yatılı okulda geçen yeniyetmelik günlerini anlatıyor. Katı kurallarla yönetilen bir okul Hailsham. Gözetmenler öğrencilere 'özel' olduklarını, bedenlerine iyi bakmaları gerektiğini söyleyip duruyor. Bağışçıların işi zor; parça parça eksilerek yaşıyor, işleri bittiğinde de gidiyorlar. Ölüyorlar yani. Gençliğinde bir rock grubunda çalan Ishiguro, şarkıların neler yapabildiğini herkesten iyi biliyor olmalı. Güzel şarkılar kalbimize değiyor, aklımızda kalıyor, bizi yaralıyor... Aslında bir ruhumuz olduğunu gösteriyorlar bize, boşuna yaşamadığımızı. Ve zalim yeni dünyada ayakta kalmamızı en çok güzel şarkılar, güzel kitaplar, güzel filmler sağlıyor. Ben 4 yıl önce bu kitabı okuduğumda tam manasıyla vurulmuştum. Bu insanlar kim, aşk kurtarabilir mi merak içinde bir çırpıda sonuna gelmiştim. Ama aynı şeyi filmi için söyleyemem kitaptaki büyü ne yazık ki filmde yok. Kazuo İshiguro'nun Uzak Tepeler ve Avunamayanlar romanları da çok iyidir. Benim de aklımdan çıkmıyor ve haklısınız, film kesinlikle aynı etkiyi yaratmıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/eski-kitaplar-alinabilecek-sahaf-siteleri-vintage-seven-yayinevler", "text": "Çocukluk kitaplarımın peşinde koşma maceramın ilk adımında, hikayelerin aklımda kalan ufak tefek ayrıntılarını Google'a yazmayı denedim. Yazarları kim, kitapların adı ne anlayayım diye... Türkçe işe yaramayınca İngilizce... Issız bir adada tek başına kalan kız sağ kalmayı başarıyor ve aradan geçen yıllarda türlü maceralar yaşıyor. Önce avlanmayı öğreniyor, sonra kendine yeni bir ev inşa ediyor, kıyafetlerini bile kendi yapıyor... Adını hatırlamamam ayıp, nihayetinde bu, hayatta okuduğum ilk gerçek roman çünkü. Neyse, zaten buldum, yaşasın! Scott O'Dell imzalı The Island of Blue Dolphins... Kobo Books'tan orijinalini indirip okumaya başlayınca yüzümdeki mutluluğu görmeliydiniz. Derken Epsilon Yayınları'nın Mavi Yunuslar Adası olarak yeniden bastığını fark edip onu da aldım. Yine de galiba aslında en çok Milliyet Çocuk Kitapları serisinden çıkan mavi ciltli minik baskısını istiyordum. Derken dünyanın öteki ucundaki bir dağın tepesinde yetişen ve sadece gün doğumunda birkaç dakikalığına açan, sonra da hemen solan çiçekleri arayan kızın masalını hatırlıyorum. Garip yaratıklar, içinde elmasların, zümrütlerin olduğu bir bataklık ve büyücüler falan da vardı. Bir parça Binbir Gece Masallarını andırıyordu. Hmmm, zor oldu ama onu da buldum. Ebba Langenskiöld-Hoffmann diye bir yazarın kitabıymış ve 100 küsur yıl önce Hinter den Blauen Bergen adıyla İsveç'te basılmış. Bir de E. Bilbaşar'ın Eleanor H. Porter'ın Pollyannasından uyarladığı Gülenay vardı. Sonuçta benim adımı taşıyan bir kitap, unutmamam normal ama deli gibi aradım ama hiçbir sahafta bulamadım. Gitti Gidiyor'u tüketince Nadir Kitap'a geçiyoruz. James Curwood'un Kurt Avcıları ve Altın Avcıları adlı iki kitabını kapıyorum önce, sonra Louisa May Alcott'un bana bütün baskılardan daha güzel gelen ilk Küçük Kadınlarını... Milliyet Çocuk Klasikleri, Varlık Çocuk Kitapları, Doğan Kardeş Kitapları, Arkadaş Kitaplığı; hepsi öyle güzel ki... Pollyanna uyarlaması iki ciltlik Gülenay da meğer orada öylece beni bekliyormuş... Alıyorum da alıyorum... Deniz Altı Keçileri, Kelebek Okulu, Örümcek Dede, Mercan Adası, Dilek Yüzüğü, Koca Orman Masalları, Arı Maya... İşin güzel yanı, başta hatırlamadıklarım da yavaş yavaş aklıma geliyor. Şimdi sanki zaman hiç geçmemiş gibi. Artık dilediğimce çocukluğuma dönebilirim. + Artemis Çocuk Yayınları, vintage seven okurları hiç unutmuyor ve Sarah Kay serisinin yanı sıra en sevdiklerimizden Enid Blyton'un da tüm kitaplarını yayınlıyor. Afacan 5'ler ve Gizli 7'ler gibi her kuşaktan çocuğun hafızasında yer etmiş serilerin dışında şahsen favorim olan 12 kitaplık Mallory Kuleleri serisi de yayında. Üstelik Artemis'in güzel Enid Blyton kapakları vintage seven okurların ruhuna hitap edecek şekilde tasarlanmış. + Frances Hodgson Burnet'ın Küçük Prensesi okumuş muydunuz? Yeşil gözlü Sarah'nın hikayesi nasıl güzeldir anlatamam. Hem üzülürsünüz başına gelenlere hem de gücüne, cesaretine hayran olursunuz. Burnett'ın Gizli Bahçe ve Küçük Lord adlı romanları da çok tatlıdır. İkisi de birçok farklı yayınevi tarafından basılıyor ama İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkanları özellikle tavsiye ederim. Bu arada- bu yayınevinin programında, yok yok. Kenneth Grahame'in Söğütlük Rüzgar ve Frank L. Baum'un Oz Büyücüsü gibi kitapları başta olmak üzere yüzlerce çocuk klasiği 3 veya 4 TL'ye alınabiliyor. Keşke Oz Büyücüsünün bütün serisini tamamlasalar. + Dünyanın en şahane dadısının maceralarını herhalde biliyorsunuzdur. Şahane dediysem aksi ve huysuz olduğunu da eklemem lazım tabii. Geçtiğimiz yıllarda bir Hollywood filminin kahramanı olan yazar P. L. Travers'ın 50'lerde yarattığı benzersiz Mary Poppins o kadar nevi şahsına münhasır bir karakter ki. Ve onunla geçer her an bir macera. Kelime Yayınları 6 kitaplık bu seriyi çok güzel kapaklarla yeniden yayınlıyor. Ne güzel söylemişsiniz ne kadar okumuşsan, o kadar çoktun. Çocukluk yılları yaşanırken anlaşılmıyor hemen büyümek istiyorsun ama büyüdükçe sürekli çocuk olduğun zamanlara gitmek istiyorsun. O günlere dönmenin en güzel yolu ise kitaplardan geçiyor."} {"url": "https://egoistokur.com/eskiye-duskunlugum-hep-vardi-ama-uniqera-vintage-sayesinde-tutkuya-donust", "text": "Ceyda Subaşı, dünyanın dört bir yanından getirdiği vintage ya da antika takıları Uniqera Vintage markası altında internet ve Instagram üzerinden takipçileriyle buluşturuyor uzun süredir. Instagram'da keşfettiğimden beri, Uniqera Vintage'ın sayfasına ve sürekli değişen koleksiyonuna bakmadığım gün yok. Ceyda'nın Kapalıçarşı'dan takı ustalarıyla birlikte oluşturduğu bir el yapımı takı koleksiyonu, yani Artisan by Uniqera Vintage var bir de. İçine iki minicik fotoğraf koyabileceğiniz kırmızı mineli kalp öyle güzel ki. Faberge yumurtalarını andıran armalı mavi kolye ve Külkedisi'nin arabasına benzeyen tasarımıyla çok sevdiğim göz alıcı yeşil kolye de öyle. Üçü de minik ama harikulade objeler. Vintage ve el yapımı ürünlerin kullanımının yaygınlaşmasını arzulayan Ceyda Subaşı ile bir söyleşi yapmak istediğimde bilmiyordum ama meğer kendisi iki kitabı olan bir yazarmış aynı zamanda. Olsun, bu vesileyle öğrenmiş oldum. Kitaplarının ilki, hayatın tekdüzeliğinden sıkılan ve işini gücü bırakıp Paris'te kendine yeni bir hayat kurmayı deneyen genç bir kadının hikayesi, Aşk Olsun Paris. İkincisiyse, Çam Fıstığı adında bir çocuk kitabı. Vintage takıların bir kısmı üretildiği dönemin izlerini taşıyor. Örneğin art deco bir kolye gördüğünüzde onun hangi döneme ait olduğunu anlayabiliyorsunuz. Bu izleri görebildiğim parçalar beni etkiliyor. Özgünlük, herkeste olmayacağını bilmek de cabası. Bir de kaliteli olanı uygun fiyata alabilme konusu var. Dolayısıyla Dior, Givenchy gibi markaların ürünlerine veya markasız da olsa kaplaması vs. kaliteli olan ürünlere ulaşılabilir fiyatlarla sahip olabilmek bana çok cazip geliyor. Birçok takipçimin de aynı fikirde olduğunu görüyorum. Oldum olası eskiye düşkünlüğüm vardı ama tutkuya dönüşmesi karşıma çıkan fırsatlar sayesinde oldu. 2008 yılında Paris'te yaşadığım dönemde vintage satan mağazalarla tanıştım. Henüz İstanbul'da yaygın olan bir kültür değildi. Bir vintage mağazasında görüp karşı koyamadığım Givenchy kolye sayesinde koleksiyonum başladı. Fruit salad denilen tarzda, renkli cam figürler ve incilerden oluşan bir kolye. Kişisel koleksiyonumun gözbebeği diyebiliriz. Çoğunlukla Avrupa ve Amerika'daki vintage ya da antika aksesuar satıcılarından buluyorum. İlk başlarda biraz zorlanıyordum ama artık sürekli ürün aldığım ve benim için araştırıp ürün bulan belirli kontaklarım oluştu. Her ürünü sanki kendime alıyormuşum gibi seçiyorum. Şimdiye kadar beğenmediğim hiçbir parçayı sadece satılma potansiyelini düşünerek almadım. Onun dışında çok yıpranmamış olmalarına dikkat ediyorum. Müşterilerim arasında ürünlerdeki yaşanmışlığı görmek isteyenler olduğu gibi sıfır ürün görünümünde, bakımlı olsun diyenler de var. Nadir bulunan veya antika değeri kazanabilecek parçalar bulduğumda kaçırmamaya çalışıyorum. Koleksiyoner müşterilerim bu tarz özel ürünlere oldukça ilgi gösteriyor. Her geçen gün artan bir rekabet olduğu için maalesef özellikle internet ortamında Çin'den bijuteri getirip vintage diye satan sayfalar olduğunu görüyorum. Vintage stili başka, vintage başka bir şey. Buna dikkat etmek lazım. Eğer ürün vintage değilse bunu vintage diyerek satamazsınız. Kişisel kullanım için bijuteri alabilirsiniz ama bir vintage takı koleksiyonunuz olmasını istiyorsanız ya da ilerde değerlenebilecek parçalar toplamak istiyorsanız bu tarz bijuteriler yanlış seçim olacaktır. Bunun haricinde hem yurt içinde hem de yurt dışında işini çok güzel ve etik bir şekilde yapan, benim de severek takip ettiğim satıcılar var. Onlar zaten o güveni veriyorlar, anlayabiliyorsunuz... Damgalı olan ürünler gerek markası gerekse üretildiği dönemle ilgili bilgi veriyor. Damgasız olanların vintage olup olmadığını ancak bu konuda tecrübeliyseniz kullanılan malzemesine, kaplamasına bakarak anlama şansınız var. Yeterli tecrübeniz yoksa da güvendiğiniz satıcılardan alışveriş yapmanızı öneririm. Açıkçası bu kadar ilgi ben de beklemiyordum çünkü ülkemizde vintage kültürü henüz sadece çok küçük bir kesim tarafından benimsenmiş durumda. Ancak batı ülkelerindeki durumu görünce Türkiye'de de neden olmasın diye düşündüm. Sanırım markayı başarılı yapan benim buna inanmam ve çok çalışmam. Ürünleri tanıyabilmek için okuyorum, araştırıyorum, çok fazla ikinci el mağazası/pazarı geziyorum ve en güzel parçaları bulmaya çalışıyorum. Bu da her geçen gün markamın gelişmesine ve yeni müşteriler kazanmama olanak sağlıyor. Öncelikle çok teşekkür ederim. Çok emek verdiğim bir işin sonucunda böyle güzel yorumlar almak beni inanılmaz mutlu ediyor. Vintage ürünlerin tek olması satın almaya teşvik etse de satıldığı zaman müşterilerimden bana gelen Yine kaçırdım, ne olur aynısından bir tane daha getirin, şeklindeki mutsuz mesajlar ciddi manada bu konuda ne yapabilirim diye düşünmeye itti beni. Bunun üzerine her zaman benimsediğim sürdürülebilirlik felsefesiyle bir koleksiyon yapmaya karar verdim. Sürdürülebilirlik kavramının kapsamı geniş. Vintage/ikinci el ürünler sayesinde elimizde olanı değerlendirerek, üretimi azaltabiliriz ve bu şekilde çevreye duyarlı olarak daha yaşanılabilir bir dünya sağlayabiliriz. Tüketim toplumunda üretimi tamamen sıfırlamak gibi bir şey söz konusu değil. Bu durumda yapılan üretimlerin çevreye zarar vermeyecek şekilde yapılması da sürdürülebilirliğe katkı sağlıyor. Ben de fabrikasyon ürünler yerine el yapımı bir koleksiyon oluşturmak istedim. Uzun bir ar-ge sürecinden sonra Kapalıçarşı'daki takı ustalarının elinden bu üç ürünlük koleksiyon çıktı. Her biri, eski zanaatlarımızdan olan mine işi kullanılarak elde üretildi. Sürdürülebilir ve daha yeşil bir dünya için farkındalık yaratmak adına, her zaman kullandığımız kırmızı ve lacivert kadife keseler yerine yeşil renk kadife keseler kullanıp, sürdürülebilirliği anlatan koleksiyon kartları hazırladık ve müşterilerimizle buluşturduk. Sonuçlarının çok güzel olması bizi çok mutlu ediyor. Açıkçası, bu üç ürünle sınırlamak istiyordum ama gelen talepler devamının gelmesine yönelik çalışmaya itti beni. Evet, çok yakında yeni parçalar gelecek ancak hiçbir zaman vintage ürünler kadar yoğun bir portföy oluşturmayı planlamıyorum. Bu ürünleri devamlı stokta bulunabilir nitelikte tutarak müşterilerimi mutlu edecek ek bir ürün grubu olarak düşünüyorum :) Esas ve daimi amacım, pandeminin de son bulmasıyla, daha rahat gezerek dünyanın farklı yerlerinden vintage ürünler toplayıp takipçilerimle buluşturmaya devam etmek."} {"url": "https://egoistokur.com/esra-pekinden-lilith-farkliliklara-karsi-tahammulsuzlugumuzun-roman", "text": "İşte dünyanın en eski hikayesinden birkaç ayrıntı: Tanrı'nın Adem'e eş olarak yarattığı ilk kadın, yani Lilith hiç de yumuşak başlı bir kadın sayılmazmış. Adem'le eşit olduğunu göstermek için onunla kıran kırana bir rekabete girmekten çekinmemiş. Bunun üzerine Adem için dikbaşlı olmayan yeni bir eş yaratılmış. Cennetten kovulan Lilith'se sonsuz karanlıkta kaybolup gitmiş. Günün birinde yeniden, bu kez ayartıcı bir yılan görünümünde Adem ile Havva'nın hayatlarına dahil olmak üzere... Lilith'in titiz çalışmalarının sonucunda Havva yoldan çıkarak Bilgi Ağacı'nın meyvelerini hem kendi yemiş hem Adem'e yedirmiş. Sonrası malum! Bence eğer bugün kurtulmanın imkansız göründüğü bir yeryüzü cehenneminde yaşıyorsak ve ölümlülüğümüzün bilgisiyle, ıstırabıyla kavruluyorsak, sebebi sadece Lilith'in kazanma tutkusu değil, Havva'nın hiç kaybetmeyeceğine olan güveni. Farklılıklara gösterdiğimiz tahammül şimdikiyle kıyaslanmayacak ölçüde bambaşka bir noktada olurdu. En başta kadın ve erkek arasındaki cinsiyet farkından kaynaklanan hiçbir çifte standart mevcudiyet kazanamazdı. Baş kaldırdığı için Lilith'in adı, tüm kutsal sayılan kitaplardan silinmiş. Değeri ve cesareti tam da burada ortaya çıkıyor. Hikayelerde ondan insanlığın çok da haz etmediği bir şekilde bahsediliyor ama başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğü ve söylediği Lilith için manasız. Bu yüzden sadece kadınların değil farklılıklarından ötürü toplum dışına sürülmüş tüm yalnızlaştırılmış bireylerin kahramanı o. Simgesel değeri muazzam. Lilith baş kaldırdığında kovulmasaydı aykırılık, ayrımcılık gibi birbirini karşılıklı üreten ve dolayısıyla besleyen kavramlar insanlığın bilmediği, tanımadığı şeyler olacaktı. Aykırı olanlar, ayrımcılığa uğramayacaktı. İnsanlar aykırı olmalarının bedelini ödemek zorunda kalmayacaktı. Baş kaldırmak yerinilen değil övünülen bir eylem olarak anılacak ve insanlık tarihi kendi çağlarında kabul görmeyen ama değerleri ancak çok sonraları anlaşılan az sayıda baş kaldıran kahramanla daha fazla karşılaşmış olacaktı. Ama tabii kahramanlık nadir görülen bir durum olmayacağı için adları kahraman olmayacaktı. Adem Lilith'e kendisine benzediği için aşık oldu veaşık olduğu için de üzerinde baskı kurmaya çalıştı. Onun gibi topraktan yaratılan ve eşit haklara sahip olduğunu iddia eden sevgilisinin nedeni ne olursa olsun onunla eşitmiş gibi davranmasına tahammül edemedi. Adem kendisine duyduğu aşkın başka bir bireyde varlık kazanması fikrinden etkilendiği için Lilith'e aşık olmuştu. Lilith, eşit koşullar talep edince Adem buna rıza göstermedi, Lilith de gitmeyi tercih etti. Kimse aşkın nedeninin maşukun kendisine duyduğu aşk olmasını kabul edemez, buna sabır gösteremez. Aşk bireysellik korunabildiği sürece devam edebilir. Adem Lilith'in cesaretinden ve başına buyruk olmasından korkmuş olabilir. Çünkü cesaret terk edilmeyi ya da terk etmeyi, yalnız kalmayı ya da yalnız bırakmayı kabullenmeyi gerektirir. Adem başına buyruk ve yürekli Lilith'in şartlar istediği gibi olmadığında ardına bile bakmadan gideceğini anladığında ondan korkmuş olabilir. Adem'in ancak durağan ve hep aynı kararlılıkta sürecek bir yaşantının içinde mutlu olabilecek bir mizacı var. Ona boyun eğecek bir kadın ve cennetin bitmez tükenmez yemişleri mutluluğu için kafi. Aradığı ve bulduğundan emin olduğu şey, huzur. İçinde heyecan ve farklılık barındıran bir yaşantı onun için mümkün değil. Lilith, Adem'e başka türlü bir hayat olabileceği ihtimalini hatırlatarak onun huzurunu bozuyor. huzur sonradan, Havva boyun eğen bir kadın olarak Adem'in kaburga kemiğinden yaratıldığında kaldığı yerden devam ediyor. Adem romanda da bahsettiğim hafızasız tanrının hafızasız insanlarına örnek. Lilith karşımıza pek çok farklı isimle çıkıyor. Bunlardan biri de Yunan Mitolojisindeki Zeus'un sevgilisi Lamia. Birçok ortak noktaları mevcut. Zeus'un karısı Hera da Havva'ya benziyor. Her iki mitte de üçlü bir ilişki söz konusu. Lilith de, Lamia da sonunda onlara yapılanın intikamını almaya ant içiyor. Lamia gerçekten de manidar bir isim. Asıl enterasan olan Lamia'nın Leyla ile de bir tutulması. Leyla, uzun ve karanlık gece manasına geliyor, Lamia ise dediğiniz gibi ışık saçan. Ben bu iki manayı yorumlamak isteseydim, geceyi aydınlatan derdim, geceye ait olan ışık. Geceleyin var olabilmek için karanlığı aydınlatacak ışığa ihtiyaç duyuyor ve ışığını kendi üretiyor. Kendinden başkasına ihtiyaç duymuyor. Keramet kendinde. Cesaretinin nedeni de bu. Romandaki Lamia da işte tam da bu açıdan Lamia'ya ve Lilith'e benziyor. Aldığı kararı uygularken kendine has bir özelliğinden faydalanıyor. Başkasından yardım beklemeye gerek yok, metaforik olarak aralarındaki ortak yönü anlatmanın bana göre en etkili yolu Lamia'nın bu özelliğini vurgulamaktı. Birini güçlendirmenin en etkili yolu, onu yok saymaktır. Yok sayılan, değerinin aşağısında muamele gören, eşit ve adil davranılmayan, farklılığı taciz edilen, düşünce ve ifade özgürlüğü tanınmayan bireyler ve topluluklar, kendilerini var etmenin yolunu mutlaka bulurlar. Meşru veya gayrimeşru, nasıl olursa olsun, yok sayılmak en büyük var olma ve hayatta kalma nedenidir. Var olmanın anlamsızlığına karşı hakiki bir nedeni olan birey de onu yok sayan karşısında tanınmak için tüm varlığını ortaya koyabilir. Ezilen, yok sayılan, ikinci sınıf addedilen, çifte standarda uğrayan birey, cinsiyeti ne olursa olsun bir kahraman arayışına girer. Davasında kendine yol gösterecek, ilham alacağı, cesaretini kaybettiğinde güç verecek br destek ihtiyacıyla... Lilith de Lamia da bu nedenden ötürü unutulmamaya yazgılı. Onlara yok muamelesi yapanlara inat, yaşamaya devam edecekler. İdolü Havva olan bir kadın belki yok ama idolü Havva imiş gibi davranan pek çok kadın var. Çünkü çoğunluğun sultası altında yaşamaya çalışmak, daha kolay. Biz pek çok şeyi yok saydığımız, konuşmaktan imtina ettiğimiz bir tarihin hafızasız çocuklarıyız. Hafızasızlığın iltifat gördüğü dönemlerin bedelini ödemek zorundayız. Hafızalarımızın gücü elinde bulunduranlar tarafından şekillendirilmeye çalışıldığı, şekle şemale girmeyenlerin cezalandırıldığı yani hafızasızlaştırıldığı, hafızası sağlam olanların ise dilsizleştirilmeye çalışıldığı bir coğrafyanın bireyleri, belki de bu nedenle Lilith'i idol kabul ettiklerini itiraf edemiyorlardır. İnsanlık bir şeyi yok etmek istediğinde ona yokmuş gibi davranır. Bu kural hiç değişmez. Zannedilir ki yok saymak, yok sayılanı yok etmeye muktedirdir. Halbuki, dedim ya, yok sayılanı güçlendirmekten başka bir işe yaramaz bu. Yok sayılmak zannedildiği gibi masumane, zararsız bir görmezden gelme şeklinde göstermez kendini. Şiddetli olur. Yok sayılırken de şiddetle mutlaka karşılaşılır. Neyin iltifat, neyin hakaret göreceğine karar verenler şiddeti meşrulaştırdıkları müddetçe, insanlık Lilith gibi farklı olanları yok etmek için kendinde hak görecek. Olmayan bir şeyi tanımlamak imkansız. Gördüğünüz her masumun kötü bir yanı vardı cümlesine yürekten inanıyorum. Benim masumiyet tanımımda, bu dünyada var olamayacak ölçüde bir kendinden vazgeçme söz konusu. İnsanda varlık bulamayacak bir özellik masum olmak. Ama masum görünmek mümkün olabilir. Ve masum görünmek kesinlikle tehlikeli de olabilir. Beraberinde saklanmayı, sır tutmayı, hileyi ve yalanı getirir çünkü. İlk olarak insan kendi doğasını gizlemek zorunda kalır, iyi insanı oynar, masum olduğunu ispatlama yoluna gider ve kendine bile yalan söyler. Sonunda infilak kaçınılmazdır. Otorite bizden masum olmamızı, suçsuz bireylerden ibaret temiz bir toplum haline gelmemizi bekliyor, hatta bunu gerekirse zorla sağlamaya çalışıyor. Masumiyetin tanımını da elbette kendi yapıyor. Tanımlamak kendi tekelinde. Masumiyeti zalimlikle sağlamaya çalışıyor. Masum görünmeyi başaranlar ödüllendirilirken, diğerleri hakarete ve tecavüze uğruyor. Evet, masum görünmek üzerinden, masumiyetin tehlikeli olabileceğini düşünüyorum. Ayrımcılığın olduğu yerde bundan çıkar sağlayan birilerinin olması kaçınılmazdır. Asıl mesele, bu çıkar gruplarını ellerinde tuttukları ve hak iddia ettikleri her ne ise ondan vazgeçirebilmekte. Bunun münkün olduğu bir dünyayı ne yazık ki hayal edemiyorum. Oysa, cinsiyet ayrımcılığının olmadığı bir dünyada ayrımcılığın hiçbir türü var olamazdı. Ayrımcılığın her türü birbiriyle ilişki halinde, iç içe geçmiş vaziyette. Çözüm tek tek değil, topluca ortadan kaldırılmalarında. Böyle adil bir dünya düzeninde insanın kendini daha iyi ifade etme yolları bulacağı da aşikar. Çeşitliliğin zenginleştirdiğinin kabul edildiği, çok kültürlülüğün çok dilliliğin tehlike olarak görülmediği, adaletin zorbalıkla sağlanmadığı, insanların aynılaştırılmadığı bir dünyada kadın ve erkek daha sağlıklı ve masum bir ilişki içinde olabilirdi. Tüm bunlar sağlanabilseydi her türlü ilişki olması gerektiği gibi, doğal seyrinde akmaya başlardı. Sözgelişi her cins kendi doğasına yaklaştığı ama bunu yüceltmediği müddetçe diğer cinsi anlayabilirdi. Sorunlar envai çeşit olsa da neden hep aynı. Farklılıklara tahammül gösterememek. Bu tahammülsüzlük öylesine yaygınlaşmış ve meşrulaşmış durumda ve öylesine olağan karşılanıyor ki her türlü mecrada kendinde müdahale hakkı gören otorite, kendini bir edebi eserin edebi olup olmadığına karar verebilecek kudret ve bilgide de görebiliyor. Bilgisizlik beraberinde cesareti getiriyor. Halbuki bir edebi eser toplumu tahrik ettiği, yüreklendirdiği ölçüde hafızalarda yer eder. Baş kaldıran, cesur edebi kahramanları daha çok sevmemizin nedeni budur. Kaldı ki tahammül göstermek kavramının içinde bile özveride bulunma ve kabul ettiği için kendini üstün görme gibi bir gizli mana saklı, bu bile yeterince rahatsızlık verici ve düşündürücü. Bir edebi kişiliğin sevilebilmesi yazarının okuyucuya karakterin bir hayal ürünü olduğunu unutturabilmesinde saklı. Bu edebi kahraman bir cani, bir kurban da olabilir; bir kahraman da, anti-kahraman da olabilir. Marguerite Yourcenar'ın Hadrianus'un Anıları'ndaki Hadrianus, Lawrence Durrell'in İskenderiye Dörtlüsü'ndeki Justine, Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sındaki Maria Puder, Erich Maria Remarque'ın Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok'undaki Paul, Dino Buzzati'nin Tatar Çölü'ndeki Giovanni Drogo, Jack London'ın Martin Eden'ine adını veren Martin, Camus'nün Yabancı'sındaki Meursault, bambaşka özelliklere sahip olmalarına rağmen hakikate yakın oldukları ve beni son derece keyifli bir yalana inandırdıkları için çok sevildiler."} {"url": "https://egoistokur.com/etgar-keret-pesine-takildigim-o-unlu-yazar-benmisi", "text": "Anlattıklarım sözü edilecek şeyler değil aslında, birçok insan onları unutmayı tercih eder. Bense yaşadıklarımı unutmak yerine yazdım. Öte yandan yan komşumun bütün o mahrem süreçlerin ayrıntılarını öğrenmesini de istemedim. Kurmaca yazarken de kendi hayatının çeşitli evrelerini kağıda dökersin aslında ama çeşitli kodlar, şifreler kullandığın için yazdıklarını bizzat yaşamış olduğun gerçeğini okurdan gizleyebilirsin. Okurla aranda görünmez bir duvar vardır. Evet, yazarı kem gözlerden koruyan bir kurmaca duvarı. O sayede kendini en mahrem sırlarını deşifre eden biri gibi hissetmezsin. Dünyada 40'tan fazla yayıncım var ama Türkiye'deki yayıncılarımla ilişkimiz benim için çok özel. Edebiyata aşkla, tutkuyla bağlı insanlar. İyi kitap yayınlamakta kararlılar. Ayrıca Türkiyeli okurlar da benim gözümde diyelim ki Hollandalı veya Alman okurlardan ayrı yerdeler. Aynı coğrafyanın insanları olmamıza rağmen bizden hep birbirimizle savaşmamız, kavga etmemiz, anlaşmazlıklar yaşamamız beklendi. Edebiyatın bu türden bağnazca düşünceleri etkisiz kılma gücü var, bu bence çok önemli. Ülkelerimizi yönetenler ne derlerse desinler, biz halk olarak birçok konuda birbirimizle aynı şekilde hissediyor, aynı noktada buluşuyoruz. Dolayısıyla Yedi Güzel Yıl'ı ilk Türkiye'de yayınlayarak buradaki okurlarla aramızdaki sizin deyişinizle kurmaca duvarını kaldırmayı istemiş de olabilirim. Bazı sesler öyle baskındır ki istemeseniz de işitirsiniz. Bazı sesleri işitmek içinse kulak kabartmanız, yani özel çaba göstermeniz gerekir. Çevrenizdeki şiddetten etkilenmemeyi bazen ne kadar kaçarsanız kaçın başaramazsınız, sanat ise sadece etkilenmek isteyeni etkiler. Yani sanatın insanlar üzerindeki etkisi sınırlıdır aslında. Samir'le Gazze Blues'u kimseyi değiştirmek, dönüştürmek için yazmadık. Tek sebep birlikte bir şey üretmek isteyişimizdi. Ortadoğu'ya barış getiren bir kitap yazdığımı söylemek isterdim ama öyle olmadı. Bazı ülkelerde çok sattı, çok okundu, yılın en iyi 10 kitabından biri seçildi, o kadar. Ha, Samir'in diğer kitapları da İbranice'ye çevrildi. Tek değil ama Filistin'de yayınlanan ilk İsrailli yazar benim. Bir engelin kaldırılmasını sağladım sanırım. Açıkçası yazmaya başladığım günden itibaren eskisi kadar okumuyorum. Daha çok yazdıkça daha az okumaya başladım belki. Hayatımda okumanın yerini yazmak aldı. Sürekli harika kitaplar okuyabiliyorsam niçin kitap yazayım ki? Hem okumak nedir? Bir yazarın zihnine girmek, onun hayal gücünün peşine takılarak maceralar yaşamak... Yazmanın işlevi de aynı benim için, gene bir yazarın zihnine girip hayal gücünün peşine takılıyor ve maceralar yaşıyorum. Ama bu kez o yazar benim. İyi bir çevirmen elindeki kitabı bir dilden bir dile aktarırken aslında yeniden yazan kişidir ama bunun gösterisini yapmaz. Şeffaftır bir bakıma; yazarın üzerini görünmez bir dil örtüsüyle kaplarmış gibi çevirir kitabı. Ninja gibidir yani. Varlığını her cümlede fark ettiysen, işini kötü yapmış sayılır. Hakkında kimse bir şey bilmediğine göre Avi Pardo sadece çevirilerinde değil hayatta da Ninja gibi demek ki. Çok iyi bir çevirmen olduğunu biliyorum ama kaçmayı, kimseyle konuşmamayı tercih ediyormuş. Utangaç biri diyorlar onun için. Bir gün tanışmayı çok isterim. Norveç'te Tarık Ali, Jacques Derrida gibi ünlü isimlerle birlikte 11 Eylül sonrası yaşananların tartışıldığı bir panele katılmış. Ancak davetliler arasında bulunan iki Filistinli yazar, İsrailli Keret'in bulunduğu bir yerde konuşma yapamayacaklarını açıklamışlar. Normal hayatta, diyelim ki yemek yerken konuşabiliyorduk ama benimle kameralar önünde, sahnede konuşmayı reddediyorlardı diye anlatıyor. Derken Derrida Keret'in panele niçin katılmadığımı sormuş ve işin aslını öğrenince felaket öfkelenerek kapanış konuşmasını değiştirerek 11 Eylül yerine uzun uzun bu olaydan bahsetmiş. Arada dönüp Filistinli yazarlara bağırıp çağırıyor, Onunla konuşmayı reddetmek de ne demek? Buraya niye geldiniz ki o zaman, Norveçlilerle barışmaya mı? falan diyormuş."} {"url": "https://egoistokur.com/etgar-keretten-oykuye-benzer-bir-yazi-yemekhan", "text": "Etgar Keret'in büyülü, tuhaf, ters köşelerle dolu inişli çıkışlı dünyasına bir giriş bileti: Nimrod Çıldırışları. Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü ile Buzdolabının Üstündeki Kız'ın hınzır yazarı, hiçbir şeye aldırmaksızın akan sıradan hayatlara derin kesikler atmaya devam ediyor. Nimrod Çıldırışları kendi kafasına göre dönüp duran dünyada çıldırmadan yaşamayı başaranlara, ne olursa olsun arkadaşlarına inanmakta ısrarcı olanlara, yaralarıyla yaşayanlara ve yaşayamayanlara, hayatın karanlıkları içinde parıltıları arayanlara sesleniyor. Evet ya! İsrailli yazar Etgar Keret'in Nimrod Çıldırışları adlı öykü kitabı çıktı. Yeni değil ama yeniden yayınlanmasına hiçbirimizin itirazı yok. şahsen bu kitabı çok sevdiğimden, bir de bu acayip adamın müthiş güzel öykülerinin daha çok kişi tarafından okunmasını istediğimden, geçen hafta Siren Yayınları'nı arayıp kitaptan bir öyküyü yayınlamama izin verip vermeyeceklerini sordum. Hayır, olmaz dediler. Ve daha güzelini yaptılar. Keret'in web tabanlı İsrail dergisi Tablet'e yazdığı ama Türkçe yayınlanmamış olan köşe yazılarından birini hem de Avi Pardo'nun çevirisiyle Egoist Okur'a gönderdiler. Buyurun, zevkle okuyun. Uzi ile evimin yakınındaki humusçuda oturuyoruz. Ben humusu pideyle kaşıklıyorum. Uzi kendininkini çatalla yiyor. Bu aralar perhiz yapıyor ve pide, çikolata, bira ve milyon şey daha kara listesinde. 140 kiloya gelmişsen olacağı budur. Yıllarca hamburger ve pizza ile beslenmişsen ödeyeceğin bedel de ağır ve sancılı olur. Humusu yemediğinde Uzi ona çatalının sivri dişlerini batıyor. Perhizinin öfkesini zavallı tabaktan çıkarıyor. Ne yani, biz yemekten anlamıyor muyuz? Bunu mu söylemek istiyorsun? diyor Uzi, alınmış gibi. Susuyorum bir süre. Uzi'nin fikirleri kötü olduklarında onları çürütmeyi severim, fakat bu denli acınası olduklarında içimdeki en acımasız yan bile dizlerinin üzerine çöküp onları ya da onların sahibi olan kel kafayı küçük ve üzgün bir köpeği okşar gibi okşamak istiyor sadece. Etgar Keret'in dünyası: Buzdolabının üstünde bir kız var!"} {"url": "https://egoistokur.com/ev-gibisi-yok-ama-ya-evimiz-de-yok-olurs", "text": "Dünyanın her yerinde soyu tükenmekte olan, eziyet gören, tutsak edilen hayvanları, yok olan ormanları, kirlenen denizleri, eriyen buzları ve her gün daha da üzerimize gelen gri binaları düşündükçe nasıl ruhumuz daralıyorsa, bu kitaptaki ve aslında tüm dünyadaki hayvanların da yaşam alanları öyle daralıyor. İnsanın yok ediciliği üzerine yazılmış, son derece naif bir kitap Eve Yolculuk... Buzulların erimesiyle kendine yiyecek yemek ve yaşam alanı bulamayan, bu yüzden mecburen yola düşen Kutup Ayısı'nın sitemiyle başlıyor hikaye. Yüzemediği için bindiği kayığa, bir süre sonra şehrin göbeğinde mutsuzluktan kalakalmış Panda da dahil oluyor. Yolculukları sırasında, tırmanacağı ağaç kalmadığı için ne yapacağını bilemeyen Orangutan'ı da yanlarına alıyorlar. Son misafirleri ise, insanlar dişlerini avlamasın diye korku içinde saklanmaya çalışan zavallı bir fil! İşin en can acıtan kısmı ise, bu konuşmayı yapan Dodo kuşunun soyunun çoktan tükenmiş olması. 1700'lerin başında tamamen yok olan Dodolar iri cüsseli, minik kanatlı, uçamayan bir kuş türü. Ormanların yakılıp yıkılması ve yaşadıkları adaya domuz, fare ve köpeklerin getirilmesi yüzünden yüz yıldan kısa bir sürede yok olmuşlar. Portekizce dodo budala anlamına geliyor. Ona bu adı vermelerinin sebebi, insanlardan kaçmaması. Zavallı hayvan kaçmadığı için de kolaylıkla öldürülmüş ve acımasızca yok edilmiş! Nesli tükendikten sonra ilk kez, Alice Harikalar Diyarındada insanların karşısına çıkmış. Hatta kitaptaki Dodo'nun Lewis Carroll'ı resmettiği söylenir. Pötikare'nin yüzen kitaplarına da değinmeden geçemeyeceğim. Bir çocuğun kitaplarla yolculuğu bence anne karnında başlamalı. Ona henüz doğmadan okuyacağınız kitapları emin olur duyacaktır... Bu şekilde başlayan macerayı, doğduktan sonra da aynı şekilde devam ettirmek mümkün. Bir süre sonra da banyosunu yaparken ya da denizde, havuzda oyun oynarken yanında taşıyacağı yüzen kitaplar, hayatın her anında yanı başında kitap olacağını ona öğretmek için güzel bir fırsat. İlk Kitaplarım serisinden çıkan yüzen kitaplar; Renkler, Orman, Zıtlıklar ve Taşıtlar başlıklarından oluşuyor. Hem eğlenmek hem suyla oynamak hem kitapları sevmek... Hepsi mümkün, hepsi şahane!"} {"url": "https://egoistokur.com/eve-musallat-olan-hayalet-degil-siyase", "text": "Gölün Sırrı, Gidiyor, Gitti, Gitmiş ve Bütün Günlerin Akşamı adlı kitapların yazarı Jenny Erpenbeck, 1967yılında Doğu Berlin'de dünyaya geldi. Gençlik yıllarında bir süre eğitimini aldığı bir konuda çalıştı, ciltçilik ve eski kitap tamirciliği yaptı. Georg Büchner'in Danton'un Ölümü adlı oyununu izledikten sonra bu kez tiyatro ve sahne sanatları yönetmenliği eğitimi almaya karar verdi, ardından bir süre Graz Operası'nda reji asistanlığıyaptı, operalar ve tiyatro oyunları yönetti. Homeros, Ovidius, Georg Büchner, Kafka, Adalbert Stifter, Mayakovski, Marquez, Edgar Lee Masters, Proust ve Anais Nin gibi şair ve yazarlardan etkilendiğini söyleyen Erpenbeck 1990'larda öyküler, oyunlar yazmaya başladı. İlk romanı Gölün Sırrı 2008'de yayımlandı. Erpenbeck'in bizde yayımlanan öteki kitaplarına gelince... Bütün Günlerin Akşamı, Kaç kere ölünebilir ve ölüm anı gelip çattığında insan artık kimdir? gibi zor bir soruya cevap arıyor. Gidiyor, Gitti, Gitmiş ise Berlin'de işgal eylemi yapan Afrikalı genç mültecilerden yola çıkarak ölümü ve zulmü savuşturarak ülkelerinden kaçmak zorunda kalanların sonsuz bir bekleyişe mahkum edildiği günümüz dünyasından söz ediyor, bakıp da görmeyenlerin, dahası zaten görmeyi de istemeyenlerin sığlığını yüzümüze vuruyor."} {"url": "https://egoistokur.com/evler-icinde-yasamis-olanlarin-ruhlarini-sakla", "text": "Tarlabaşı'ndaki metruk bir binada geçen bir hikaye anlatıyor İz. Önce bir tiyatro oyunu olarak yazılmış ve ödüller kazanmıştı. Ahmet Sami Özbudak, 1850'lerde, 80'lerde ve 2000'lerde bu binada yaşayan üç çiftin hikayesini birbirine paralel anlatıyor. Böylece bize Türkiye'nin yakın tarihini hatırlatıyor. Tarlabaşı, İstanbul'da hızla doku değiştiren noktalardan birisi. 1955 öncesinde karakteristik bir Rum yerleşkesiydi. Dönemin tanıkları, o yılların Tarlabaşı'nın en güzel dönemleri olduğunu söyler. 6-7 Eylül olaylarından sonra bölgede hızlı bir değişim başlamış, 1980'deyse iyiden iyiye kabuk değiştirmiş. 1980 için, Tarlabaşı'nın bugünkü kozmopolit ve gizemli halinin başlangıcı denebilir. Darbe sırasında pek çok devrimcinin Tarlabaşı'na sığınmışlığı var. Günümüzde burada travestilerle muhafazakarlar, kaçaklarla entelektüeller, suçlularla yabancı uyruklular yaşıyor ve her girdiğinizde onlarca hikaye düşüyor önünüze. İzlerin, acıların hikayeleri... Tarlabaşı'nın yakın tarihinden daha sayısız film, roman ve tiyatro metni çıkar! + Tarlabaşı'nda bir evin hikayesinden yola çıkıp onu başrole koymak, Türkiye'nin üç kritik siyasi döneminde neler yaşadığını görmek bana enteresan gelince, oturup yazmaya başladım. Çok araştırdım. İlhan Berk, buraya köstebek yuvası der, gerçekten de Tarlabaşı kendi çıkmazlarına açılan bir labirent gibidir. Hikayeyi kurarken, o labirentin içine pek çok kez daldım, röportajlar yaptım, binalara girip çıktım... Oyunu romanlaştırmamı Artemis Yayınları'nın vizyoner yöneticisi Ilgın Sönmez teklif etti. + Roman bireysel bir serüven, okuyucuyla özel bir bağ kurmanızı gerektiriyor. Bu, heyecan verici bir mahremiyet. Seyirciyle sizi ortak bir haz havuzunda buluşturan tiyatro ise şenlikli bir uğraş; kolektif üretimin vücut bulmuş hali... Her ikisine de devam edeceğim, çünkü bana farklı hayatta kalma yolları sunuyorlar. Şu an 70 yaşlarında 6 kız kardeşin Nişantaşı'nda bir apartmanda geçen romanını yazıyorum. II. Abdülhamit ve dedektiflik romanları merakı üzerine yazdığım oyun da ekimde Bakırköy Belediye Tiyatroları'nda sahnelenecek."} {"url": "https://egoistokur.com/evliya-celebi-usulu-hamsi-pilakisi-hem-de-pop-u", "text": "İstanbul Mutfak Sanatları Enstitüsü'nün kurucusu Hande Bozdoğan birkaç yıl önce Lale Apa'yla birlikte İstanbul Mutfakta adlı bir kitap yazmış ve Fransa'da Gourmand Juri Özel Ödülü'nü kazanmıştı. Yüzlerce yıllık tarihin süzgecinden geçerek bugüne ulaşmış İstanbul mutfağını anlatıyordu kitabında. Daha doğrusu bu zengin ve hala keşfedilmeyi bekleyen mutfağın özelliklerini uzmanlara, ünlü aşçılara anlattırıyordu. Bozdoğan şimdi sürprizli bir yemek kitabıyla yeniden karşımızda. İlk birkaç ay bunu Türkiye'de üretip üretemeyeceğimizi araştırdık. Her yolu denedik ama olmadı, Türkiye'de böyle bir kitap yapıp basmamız teknik olarak mümkün değildi. İngiltere'de tasarlandı, Çin'de basıldı. Farklı bir kitap olsun istiyordum. Piyasada birçok yemek kitabı vardı ama çoğu sıkıcıydı. Ben yemek yapmanın eğlenceli de olabileceğini göstermeliydim. Neşeli bir kitap oldu. Kullanımı da kolay. Özel bir malzeme kullandığımız için leke tutmuyor, siliyorsunuz, temizleniyor. Tariflere gelince; açıkçası herkes bir şey bulabilir bunlarda. Bazıları ilk kez yemek yapacaklar için iyi bir başlangıç olabilir mesela. Geri kalanlar da zaten buradaki Chefschool öğrencilerinin denediği, yaptığı hatta sonrasında restoranımızda müşterilere ikram ettiğimiz yemeklerin reçeteleri. Şahsi fikrimi sorarsanız, ben tecrübesi olmayan öğrenciyi tercih ediyorum. Öyle olunca, geçmişte edinilmiş yanlışları ayıklamakla vakit kaybetmiyoruz. Sol cepteki 'Temel Tarifler' bölümünde 24 'olmazsa olmaz' reçete var. Nesilden nesile geçerek bugüne ulaştı hepsi... Ana soslar, et ve balık suları, aromalandırılmış yağlar, kısaca çalışan kadının hayatını kurtaracak tarifler. Aromalandırılmış tuzlar var mesela, birçok yemekte kullanabilirsiniz onları, müthiş lezzet katarlar. Mesela tatlılar bölümünde pastacı kreması var, mönüler bölümündeyse profiterol... Ama diyelim ki siz balkabaklı profiterol yapmak istiyorsunuz. Dolayısıyla orada öğrendiğinizi buraya uyarlayacaksınız ki hiç zor değil. Kremayı ve temel profiterol tarifini baz olarak alır, üzerine ekteki balkabaklı kısmı eklersiniz. Demiglas reçetesi var mesela, o kadar leziz ki herkes yapsın, buzdolabına atsın isterim. Zordur, uzun sürer ama boş bir gününüzde yaparsanız, bana teşekkür edersiniz. Sosu hazırladıktan sonra küçük buz kalıplarına döküp derin dondurucuya atın, çorbalara, etlere gerektikçe de çıkarın... Sonra mevsiminde alınmış domateslerle yapılacak çok kolay ama acayip leziz bir ketçap tarifi veriyorum. Aromalandırılmış yağlarla ilgili bölüme baktınız mı? Orada çok basit bir iki reçete var. Ben biberiyeli zeytinyağı tarifi verdim, siz isterseniz biberiyeyi çıkaıp sevdiğiniz bir baharatı katın. Yemek yapmak biraz böyle bir şey; temel bilginiz sağlamsa, her şeyi deneyebilirsiniz. Evet, sağlamcılar da buradakileri aynen uygularlar. Kitabım her iki gruba da yararlı olacaktır. Üstelik hepsi de sağlığa uygun tarifler. Kesinlikle. O yüzden dışarıdan tedarik ettiğimiz malzemeleri kullanmıyoruz. Saros Körfezi'nde 60 dönümlük toprağımız var, tarım yapıyoruz. Sera yok, her şeyi mevsiminde üretiyor, sonra da buraya gönderiyoruz. Restoranımızdaki yemeklerin çok lezzetli bulunmasında bunun payı büyük. Burada yemek yedikten sonra kendinizi kötü hissetmezsiniz, midenizde bir ağırlık olmaz, içiniz yanmaz. Her şey tam olması gerektiği gibidir... Dükkanımızdaki satış ürünleri de hep orada yetiştirilen sebzeler ve otlarla üretilmiş şeylerdir. Zaman zaman dönüşümlü olarak gidip ürün topluyorlar. Bu, pişirme sürecini olumlu etkiliyor. Domatesin ne emeklerle yetiştirildiğini görür ve onu dalından siz toplarsanız, pişirirken daha fazla önem verirsiniz. Her şef adayının bunu yaşaması lazım. Hazırlanışı: Fırını 180 derece ısıtın. + Bir tavada zeytinyağını ısıtın. Doğranmış soğanı, havucu ve kereviz bapını ekleyip yumuşayıncaya kadar döndürün. Sebzeleri tavadan alıp bir fırın kabının yüzeyine yayın. + Hamsileri ayıklayıp kılçıklarını çıkartın, hamsi kuşu gibi açın. Fırın kabındaki sebzelerin üzerine kapatacak şekilde dizin. Pişerken ufalacağını düşünerek hafifçe üstüste gelecek şekilde dizin. + Tuz, kırmızıbiber ve tarçını üzerine serpin ve fırında 15 dakika pişirin. Bizim yemeklerimizin tescillenip uluslararası kurumlara bildirilmeli ki kaybolmasın yada başka birileri sahiplenmesin. Biz kendimize ait olanın değerini anlamıyoruz."} {"url": "https://egoistokur.com/ey-sessizlik-seni-dinliyoru", "text": "Şair, romancı, müzisyen. Demokrasi aşığı güzel ve iyi bir adam. Leonard Cohen ya da Budist olduktan sonra seçtiği sessizlik anlamındaki yeni adıyla Jikan, dün öldü. Tam da birkaç ay önce kaybettiği eski sevgilisi Marianne Ihlen'e veda mektubunda söz verdiği gibi... Varsa günahı, kabahati şöyle dursun, bugün onu 'iyi' hatırlama zamanı... Elveda Jikan! Aslında birçok şarkısında farklı şekillerde de olsa tekrar etmekten vazgeçmediği bir mesaj bu. Suzanneda, Çöplere ve çiçeklere iyi bak; orada yosun kapladığı için görmediğin kahramanları fark edeceksin derken, Hallelujahda, Her kelimede ışık vardır. 'Şükürler olsun' dendiğinde, sen neyi duyuyorsun, kutsal bir söz mü geliyor kulağına, kırık dökük bir söz mü? diyordu. Aslında ilk yazdığında şarkının tonu daha sertmiş ama sonradan sözleri azıcık değiştirmiş. Yine de Bir tebessümün arkasına gizlenen toplama kampı ya da Tanrı'yı öldürdük önce ve siyahlardan blues'u çaldık. Kim kazandı, bedeli kim ödedi? Charleston Bay'e köle gemilerini kimler taşıdı? gibi dizeleri düşünürsek, Cohen'in saçma bir iyimser olmadığını görebiliriz. Cohen en çarpıcı sözlerinden biri. Sanatçı, Budist olduktan sonra California'daki Baldy Dağı'nda inzivaya çekilmiş ve Jikan yani sessizlik adını alarak hayatının 12 yılını orada geçirmişti. O süreçte yazdığı 150 şiir ve şarkı sözünü sonradan kitap haline getirdi. Sevda Kitabı adındaki kitapta yer alan ve bazıları Zen koan'larını andıran şiirlerinin esin kaynakları, kuşlar, örümcekler, yapraklar, rüzgarlar ya da yıkanacak çamaşırlar... Yani hayat! Sanatçının, otoriteden, sistemden, aileden, hayvanat bahçelerinin tarifsiz hüznünden, aşkların nasıl bittiğinden ya da yaşlılıktan bahsederken bile umutsuzluğa kapılmaması ve aydınlığa işaret etmesi ise çok güzel. Leonard Cohen'in bir zamanlar aşık olduğu Marianne Ihlen, birkaç ay önce kanserden öldü. Cohen ise öncesinde unutulmaz bir şey yaptı ve geçmişteki hayatının 10 yılını paylaştığı Ihlen'e bir mektup yazdı. Bu çok etkileyici kadın için yıllar önce, ilk beraber olduklarında ya da ayrıldıklarında So Long, Marianne ve Bird on the Wire gibi bir sürü şarkı yazmıştı ama bu mektubu yazarken amacı farklıydı. Kaçınılmaz bir biçimde ölüme giden eski sevgilisine cesaret vermek, onu kelimeleriyle sarıp sarmalamak istemişti. Yorum gereksiz, söylenecek tek şey var: Cohen, Marianne'ına verdiği sözü tuttu."} {"url": "https://egoistokur.com/eylul-gormus-10-kitaplik-bir-liste-yapmam-gerekiyorsa-birakirim-yansinla", "text": "Eylül Görmüş'ü ismen tanıyordum elbette, sevdiğim bir arkadaşımın kızıydı. Ama yüz yüze gelmemiştik hiç. Dem Karaköy ve Dem Moda'dan sonra adını daha sık duymaya başladım. Gelin görün ki, altı sene süren Dem macerası bir süre önce son buldu, daha doğrusu Eylül mekanı ortağına bıraktı ve başka rüyaların peşine düştü. Zor yolu seçenlerden olduğu için de şimdi web tasarımcılığı yapıyor. Anlattığına göre zaten çocukluğundan beri kod okumaya meraklıymış. Web tasarımcılığını da hem hiçbir projede kendini tekrarlamayan, yaratıcılığını sürekli kılan bir iş olduğundan hem de tek başına çalışmanın özgürlüğünü sevdiğinden yapıyor. Ortalıkta öyle çok kitap podcast'i var ki, bunun farkı ne? diye sorabilirsiniz. Eylül'ün yayınlarında sevdiğim şey, zevklerinden taviz vermemesi. Beğendiği kitapları coşkuyla anlatıyor, beğenmediklerini açık açık söylüyor. Beğenmedikleri arasında şaşıracaksınız ama Murakami'nin bütün romanları, Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölümü hatta Virginia Woolf'un Deniz Feneri falan var. Sevmemesi değil bana tuhaf gelen çünkü hep söylediğim gibi, insanın şahsi tercihlerinin peşinden gitmesinden daha güzel şey yok. İlginç olan, Eylül'ün bunları dile getirebilecek kadar cesur olması. Türk edebiyatıyla bir ilişkisi olamadığını anlatırken mesela, çok rahat. Gündeme uymak ya da birilerini kırmamak için kitap önermediği aşikar. En azından ben denk gelmedim. Bir de şu var: Eylül, uzun süredir gerçekten -ama gerçekten- bana kitap ve yazar keşfettiren tek kişi. Kimi zaman sıra gelmediği için okumamış olduğum, kimi zaman da adını ilk kez duyduğum yazarları onun sayesinde tanıyorum. Kendisine ilk olarak Bu bir karar mıydı, yoksa işler kendiliğinden mi öyle gelişti? diye sordum, anlattı: Ben böyle konularda pek rol yapabilen biri değilim, beğenmediğim bir şeye beğendim diyemem, demek zorunda kalırsam da yalan söylediğim hemen anlaşılır. Bu bir karar değildi, hemencecik de olmadı. Bazı kitapların üzerinde tuhaf bir mahalle baskısı var, insan beğenmeyince 'ya, herkes beğenmiş bunu, ben anlamadım herhalde,' diye düşünüp susuyor. Çağdaş sanat gibi biraz! Çağdaş sanata da hiç ısınamadım, pek çok eserin kimse 'kral çıplak,' diyemediği için övüldüğünü düşünüyorum. Edebiyatta da bu 'ben anlamadım herhalde,' duygusundan kurtulup özgüven kazanmam zaman aldı. Bir şeyi sırf popüler diye yermeyi ne kadar sıkıntılı buluyorsam, aynı sebepten övmeyi de çok sıkıntılı buluyorum. O nedenle kendi içgüdüme, okuma birikimime ve bakış açıma güvenmeyi seçtim zamanla. Sırf beğenmezse söyleyemez diye kitaplarını okumadığı arkadaşları varmış Eylül'ün. Hatta bazı yayınevleri ona kitap yollamak istediğinde sevmeyeceğini düşünürse nazikçe izah edip kabul etmediği de oluyormuş. Neyse, uzun bir giriş oldu. Bence daha fazla vakit kaybetmeden kütüphane sorularına geçelim. Unutmadan, hiper zeki ve çok yetenekli Eylül Görmüş'ün yaptığı harikulade bir şey daha var aslında ama onu başka bir vakitte özel olarak anlatmak istiyorum. Şimdilik podcast'ini, Instagram sayfasını takip edin. Pişman olmazsınız. Çok kitap okunan bir evde büyüdüm. Annem İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu, babam gazeteci, dolayısıyla okumak evimizin olağan pratiklerindendi. Annemle babam bana hem bu alışkanlığı aşıladılar hem de kendi okuma yolumu bulmamda bana yardımcı oldular. Gerçi annem artık abarttın, oku dedik de bu kadar oku demedik, diyor ama olsun... Çocukluğumun pek çok unutamadığım kitabı var, en başta Roald Dahl'lar geliyor. Onları ne severdim! Hala da çok seviyorum gerçi. Hem çocuk kitaplarını hem de yetişkinler için yazdığı eserleri... Jean-Jacques Sempe'nin resimlediği ve Rene Goscinny'nin yazdığı Pıtırcık serisine bayılırdım, Susam Sokağı'nın da tüm kitaplarını okumuştum. O yıllarda pek seçenek yoktu sanki, şu an çok daha fazla çocuk kitabı yazılıyor ve basılıyor ve bunu görmek beni çok mutlu ediyor. Çocukluğumun en unutulmaz kitabıysa, Martin Waddell ve Barbara Firth'ün Uyuyamıyor Musun Küçük Ayı kitabıdır. Kaç kere okuttum annemlere, ben kaç kere okudum, bilmiyorum. Yıllardır baskısı yoktu, meğer yakın zamanda yeniden basılmış! 2-6 yaş arası çocuğu olan ebeveynlere hararetle öneriyorum. Kaçırılan kitaplar oldu tabii ama ben bir yaştan sonra kitaplıktaki her şeye bulaşmaya başladım. En net hatırladığım babamın Murathan Mungan'ın Üç Aynalı Kırk Odasını elimden alışıdır. 12 yaşındaydım, kitap yeni çıkmıştı, ben de merak edip okumaya başlamıştım, çok da ilgimi çekmişti. Normalde hiçbir şeyimi kısıtlamayan babam, çok net bir şekilde yasaklamıştı kitabı bana :) Hala da okumadım, dolayısıyla yasağın sebebini öğrenemedim! Yok, bunların hiçbirini yapmadım. Kitapla ilgili en kötü alışkanlığım herhalde asla kitap ödünç vermememdir. En yakınlarıma, sevgililerime bile kitaplarımı veremiyorum, olağanüstü mülkiyetçiyim bu konuda. Evin içinde diledikleri gibi okuyabilirler ama kitap evden çıktığı andan itibaren acayip bir huzursuzluk duymaya başlıyorum, ya geri gelmezse diye. Biri benden kitap isterse ben sana hediye alayım derim hemen ve gider alırım. Normalde çok daha paylaşımcı bir insan olduğum için bir arkadaşım bu huyumu hiç anlamadığını ve bana yakıştıramadığını söylemişti bir keresinde, ona sen millete iç çamaşırlarını veriyor musun, aynı şey işte bence! demiştim. Mahrem geliyor nedense. Yaramazlık diye niteleyebileceğim kadar radikal tercihler yaptığım bir dönem olmadı son yıllarda. Şu anda ne okumak istediğimi çok net olarak biliyorum, neyi sevip sevmeyeceğimi de büyük ölçüde doğru tahmin ediyorum. Ama bunu anlayana dek epeyce düşüp kalkmam gerekti tabii. Hiç sevmediğim bir sürü kitap okumak zorunda kaldım, çoğu da insanlar övüyor diye başıma geldi. Ama tabii kafamda girişmek gereken kitaplar ve kolay kitaplar diye bir ayrım var. Kolay kitaplar kategorisi de edebi açıdan kıymetsiz kitaplardan müteşekkil değil, sadece okurdan diğerleri kadar kafa mesaisi istemeyen kitaplar bunlar. Bu kolay kitaplardan yeterince okuyup dinlendiğimi düşününce girişmek gereken kitaplardan bir tane okumanın vaktinin geldiğini düşünüyorum. Mesela şu anda o girişilmesi gerekenlerin başında Musil'in Niteliksiz Adamı ve Broch'un Uyurgezerler Üçlemesi var. Artık kendimi ne zaman hazır hissedersem! Bir süredir sabahları çok erken kalkmaya başladım. Sabah 7:00-8:30 arası okuyorum, güne böyle başlamak çok iyi geliyor. Yatmadan önce de mutlaka bir saatimi okumaya ayırıyorum, kafamı işten uzaklaştırıp gevşememi sağlıyor, başka yerlere gidiyorum, bu sayede çok daha rahat uyuyorum. Vapurda okumayı çok severim. Dükkan varken her gün vapura binerdim, o sırada geliştirdiğim bir alışkanlık bu. Ama genelde evimde ve tek başıma okumayı seviyorum. Dışarıda okurken mutlaka kulaklık takma ihtiyacım oluyor. Bu arada müzik evdeyken de ideal okuma deneyimimin bir parçası. Zbigniew Preisner, Eleni Karaindrou, David Lang, Nils Frahm gibi sözsüz müzik yapan bestecilerin eserleri kitap okurken çok iyi birer eşlikçi olabiliyor. Kütüphanemin haritası çizili zaten, herhangi bir dünya haritasına bakabilirsiniz :) Salonun iki duvarında iki kütüphanem var, biri Avrupa ve Uzak Doğu edebiyatı, biri ağırlıklı Güney Amerika edebiyatından oluşan Hispanik edebiyat; İspanyolca ve Portekizce eserler burada duruyor. Bunları ülkelerine göre ayırıyorum, bir yazarın okuduğum eserleri çok artınca onu da ayırıyorum. Mesela Carlos Fuentes'in eserlerinin ayrı bir bölümü var, hemen yanında Meksikalı diğer yazarların eserleri duruyor, sağında solunda da Şili, Arjantin diye devam ediyor. Biraz eski usul bir yöntem belki ama seviyorum bu şekilde ayırmayı. Bir de arası kötü olan yazarları bir araya getirmemeye çalışıyorum, mesela kavgalı olan Llosa ve Marquez kitaplığın iki ayrı ucundalar! Hazine diye nitelenebilecek ne var bilmiyorum, birkaç değerli bulduğum şey var tabii, mesela Yüzyıllık Yalnızlıkın ciltli ve illüstrasyonlu 50. yıl özel baskısı, İspanyolca olmasına rağmen alıp sakladığım bir kitap. Ya da Juan Rulfo'nun fotoğraflarından oluşan 100 Fotoğraf kitabı... Onun dışında da sanırım artık baskısı olmayan çokça kitaba sahibimdir, maalesef ekonomik koşullar tekrar baskı sayısını çok azalttı. Neyse, sonuçta hepsi hazine gibi bence. Kendi adıma seninle tanışmasak da podcast yayınlarından okuma zevklerine dair epey şey öğrendim, o yüzden Kütüphanende bizi şaşırtacak, senden beklemeyeceğimiz ne bulurduk? sorumu hemen buraya da ekleyeyim. Valla çok şaşırtıcı bir şey bulmazsınız bence. Artık neredeyse sadece kurgu okuyorum, o nedenle belki teorik eserler bulmak şaşırtıcı olabilir sizin için... Üniversite dönemimden kalma çok fazla siyaset bilimi teorisi kitabım var mesela. Bir tane de Elif Şafak kitabı var... O kadar sevmiyorum ki, bence şaşırtıcı. Norman Ohler'in Harro ile Libertasını yeni bitirdim, müthişti, çok çok etkilendim. Genelde bir Avrupa, bir Güney Amerika gibi bir sırayla okuyorum, arka arkaya aynı coğrafyanın eserlerini okumayı tercih etmiyorum, aksi halde kafamda iç içe geçiyorlar sonrasında. İkinci Dünya Savaşı döneminde geçen ve aslında tüm Avrupa'yı didikleyen bu kitabın ardından şimdi Brezilyalı Machado de Assis'in Mezarımdan Yazıyorum kitabıyla uzaklara gitmekteyim. Bir okuma listesi yapmıyorum, okumakta olduğum kitabın dörtte üçünü tamamladıktan sonra kitaplığımın okumadıklarım bölümünün karşısına geçip bir sonraki kitabı seçiyorum. Okumakta olduğum kitaptan bambaşka bir konusu, hissi olan bir eser seçiyorum genelde, o nedenle karar vermeden önce büyük bölümünü okumayı bekliyorum. Kişisel gelişim kitapları. Lütfen benden uzak, çok uzak olsunlar. Ben o kişisel gelişim kitaplarında hap gibi ağzımıza tıkıştırılmaya çalışılan tavsiyeleri kitaplardan, hikayelerden kendim bulup damıtmayı seviyorum. O şekilde edinilen bilgi çok daha lezzetli, köklü ve kalıcı oluyor. Bir bardak kaynar suya bir poşetten toz döküp yapılan hazır çorba ile uğraşa uğraşa malzemelerini soyup doğradığınız, kavurduğunuz, haşladığınız bir çorba arasındaki lezzet farkı gibi görüyorum bunu. O kitaplarda verilen öğütlerin hepsini daha ham şekilde edebiyatta bulmak mümkün. Ama maalesef kimsenin didiklemeye, aramaya, keşfetmeye vakti yok. Tabii, hem de ne kadar çok. Kafa dergisindeki Zorunda Mıyım? köşemde genelde bunları yazıyorum. İlk aklıma gelenler, okuduğum üç Barış Bıçakçı kitabı, Murakami'nin okuduğum bütün eserleri, bence yüzyılın en iyi değil en kötü birkaç eserinden biri olan Harper Lee kitabı Bülbülü Öldürmek Latife Tekin'in Sevgili Arsız Ölümü, Yu Hua'nın yakın zamanda okuduğum ve hiç sevemediğim Yaşamak kitabı, Laura Esquivel'in Acı Çikolatası, Fitzgerald'ın Muhteşem Gatsbysi, Virginia Woolf'un Deniz Feneri kitabı. Bu sonuncuyu kendime bile itiraf etmekte güçlük çektim ama ne yapalım, böyle oldu... Daha saymayayım! Curzio Malaparte'nin eserleri belki. Zor kitaplar yazdığının farkındayım ama bence yüzyılın en büyük yazarlarından biri kendisi, daha tanınır olması gerekirdi diye düşünüyorum. Başka da vardır muhakkak ama ilk aklıma gelen Malaperte oldu. Alejandro Zambra. Novellalar, öyküler ve denemelerden sonra sonunda Şilili Şair adında hacimli bir roman çıkardı, bence bu, kendisinin bir nevi lig atlamasına yol açacak. Şu an İspanyolca bilen bir arkadaşım okuyor ve çok iyi olduğunu söyledi, şaşırmadım. Zambra'nın büyük yazar kategorisine girmesine bence çok az kaldı. Onun dışında çağdaş Alman edebiyatını ve çağdaş Arjantin edebiyatını çok heyecan verici buluyorum. Malum her ikisi de ciddi edebiyat geleneği olan, büyük yazarlar yetiştirmiş uluslar. Ancak şu an yaşayan yazarlar, geleneği tamamen reddetmeden bambaşka bir şeye dönüştürüyor, üstelik bunu müthiş bir başarıyla yapıyorlar. Maalesef bizim yapamadığımız bir iş. 100 sene önce Doğu-Batı ikiliği ve taşra sıkıntısı yazılıyordu, hala öyle. Edebiyatımız şehirlileşemedi, yazarlarımız sıradan ve günlük olandan edebiyat devşirmeyi başaramadı, bunu çok üzücü buluyorum. Sürekli büyük konular arıyor herkes. Neyse, soru bu değildi, pardon! Eylül ve çok sevdiği yazarlar: Fuentes, Llosa, Calvino, Aleksiyeviç, Leguin, Juan Rulfo, Proust, Bolano, Cortazar, Marquez, Kundera, Saramago, Gary, Ernaux... İtiraf edeyim, ilk kez bahsi geçen herkesi görsele sığdırmak konusunda bu kadar zorlandım."} {"url": "https://egoistokur.com/fabisaddan-sonra-artik-edebiyatimizda-hicbir-sey-ayni-kalmayaca", "text": "Hayal gücü ve yaratıcılık, bir toplumda yalnızca tek bir alanda gelişmez. Gençlerine dünyaya farklı açılardan bakma, olmayanı hayal etme, bilindik yolların dışına çıkma becerisi kazandıran toplumlarda, bunun yansımaları birçok alanda görülür. Çok uzun zamandır sanatta ve oyunlarda hayal gücünü en zengin kullanan milletler Amerikalılar ve Japonlar. Süper kahramanlar hep Amerika'dan çıkıyor, son dönemde en etkileyici hayalet filmlerini Japonların çekmesi gibi. Anime ve manga ile çizgi film ve çizgi romanda Japonlar çığır açarken, romanlarda ve filmlerde uzaylılar daima Amerika'ya inmeye devam ediyorlar. Aynı toplumlardan teknolojide ve iş hayatında da çok yaratıcı çalışmalara imza atan insanların çıkması bir tesadüf değil. Facebook'u bir Amerikalı akıl ediyor, insan gibi hareket edebilen robotları gerçek dünyaya taşımayı ise bir Japon gerçekleştiriyor. Geçmişten örnek verirsek, Edison'un aynı bilgiye ve deneme imkanına sahip olduğu halde buna kalkışmayan insanlardan en büyük farkı, ampulü hayal edebilmesi, karanlık bir sokağa baktığı zaman onu hayalinde ışıl ışıl görebilmesiydi. Yoksa yüzlerce başarısız denemeden sonra nasıl devam etme gücü bulabilirdi? Çoğu zaman, bir insana onu başarıya götürecek azmi veren gördüğü bu hayalin güzelliğidir. O hayal öylesine büyüleyicidir ki, uğrunda her türlü mücadeleye, fedakarlığa ve uykusuz geçen gecelere değecektir. Kurulan hayalleri sistematik bir şekilde çalışarak gerçeğe dönüştürme, ayrı bir beceri elbette ve birçok faktörle desteklenmeli, ama bir hayali gerçekleştirmeden önce, onu hayal edebilmek gerekir. Peki hayal gücü ve yaratıcılığı gelişmiş bir toplum, sadece ekonomik ya da bilimsel açıdan mı başarılı olur? Hayır, bu yetenekler sosyal hayattan siyasi hayata, her konuda toplumun bakış açısını zenginleştiriyor, yeni fikirler ve oluşumların ortaya çıkmasına yardımcı oluyor. Büyük siyasi liderlerin de hayal güçleri geniştir, sivil toplum önderlerinin de, çünkü filiz vermesini sağladıkları toplumsal değişimleri önce hayallerinde görebilir, bu hayalin onlarda yarattığı coşku ile cesaret bulurlar. Gandhi gözlerini kapadığında özgür bir Hindistan göremeseydi, içine doğduğu toplum düzenini değişmez, katı bir gerçek olarak kabul etseydi, Gandhi olabilir miydi? Muhtemelen bu hayalini ilk dile getirdiğinde çevresindekiler onu aklı havada bir hayalperest olarak gördüler. Ama Martin Luther King'in dediği gibi, gerçekten inanarak Benim bir hayalim var! diyebilmek, insana büyük güç veren bir motivasyon kaynağı. Tarih bu güç sayesinde yaşanan devrimlerle, değişimlerle dolu. Yaratıcılığa önem veren ve hayal kurmayı çocukluk olarak görmeyen toplumlarda, yazma yeteneği olan gençler, hayallerini yazdıkları kitaplara nakşederler, çizme yeteneği olanlar çizgilerine. Bilimle uğraşmayı seçenler var olan teorilerin ötesine geçmeyi düşler, iş hayatına girenler yeni iş alanları yaratmayı... İdealist insanlar ise mevcut düzenin yanlışlarını düzeltmeyi, daha güzel bir dünya kurmayı hayal ederler. Toplumlar bir bütündür, genç nesilleri hangi yeteneklerle donatırlarsa, o nesiller bu yetenekleri el attıkları her işte kullanırlar. Bu yüzden gençlerimizin yaratıcılığının gelişmesi, toplumun hayal kurmayı öğrenmesi, sadece fantastik roman yazarlarının ya da diğer sanatçıların kendi özel ilgi alanlarında sınırlı kalan bir derdi değil. Başka ülkelerde yapılanları taklit etmekle yetinmeyen, değişime açık, daha da önemlisi değişimi tetikleyen bir toplum olmak isteyen her milletin üzerine düşmesi gereken bir konu bu. Fabisad'ı ülkemizin spekülatif kurmaca türleri dediğimiz bilimkurgu, fantastik ve korku türlerinde eser veren yazar, çevirmen, sinemacı, çizgi romancı ve editörleri kurdu. Bu türler ülkemizde alternatif ya da yeraltı edebiyatı muamelesi görse de dünyada hem ciddi edebiyatçılar yetiştirmiş hem de önemli ölçüde hayran kitlesine sahip, çok farklı mecralara yayılmış, çok güçlü türlerdir. Bu hale geirken de dernekler, ödül organizasyonları ve dergilerle desteklenmiş. İşte biz de bu tarz faaliyetleri gerçekleştirecek, türlerin emekçilerini bir araya getirecek, ustalarını onurlandıracak hatta dünyada bu türe ait uluslararası festival ve fuarlarda ülkemizi temsil edecek bir dernek kurmak istedik. Böyle bir derneğin gerekliliğini bu türlerde emek veren batılı meslaktaşlarımız da dillendirerek bir süredir bizi cesaretlendiriyordu. Bundan sonra bu türlerin severleri yerli yapıtları, yazarları ve etkinlikleri toplu halde takip edebilecekler."} {"url": "https://egoistokur.com/failin-1-kendini-kurban-gorenin-2-seytani-vardi", "text": "Çok erken saatte uyanıp geldim buraya. Arkadaşım Mine Türkili'nin davetiyle. Karşımda güleryüzü, sükuneti ve kritik konularda insanın zihnindeki düğümlerin kolayca çözülmesini sağlayan yorumlarıyla psikiyatr Mehmet Zararsızoğlu var. Bir de Yunan terapist Dmitris Stavropoulos. Zararsızoğlu'nun kurduğu Türkiye Sistem Dizimleri Enstitüsü'nün konuğu olarak gelmiş. İki gün boyunca yaklaşık 50 kişiye aile dizimi yapacak. İşte aile dizimi terapisi, bir nevi yüzleşme dolayısıyla iyileşme şansı veriyor insanlara hatta toplumlara. Failsiz terapi olmaz, çünkü bir yarayı ancak onu açan iyileştirebilir! Dünyanın en tonton, en şeker adamı olan Dimitris Stavropoulos dizim öncesinde bazı açıklamalar yapıyor. İlişkilerinde problemler yaşayan bir kişinin genellikle ya kendini kaybolmuş hissettiğini ya da başına gelenler yüzünden çevresindekileri, yani ailesini, eşini, arkadaşlarını suçladığını anlatıyor. Ben kurban, sen fail durumu, daha doğrusu insanın sürekli olarak kendine acıyıp karşısındakini suçlu duruma düşürerek ayakta kalma çabası aslında ilişkilerde en sık işlenen hata. Bu açıklamalardan sonra Stavropoulos grup üyelerine o günkü aile dizimi uygulaması için hazır olduklarını söylüyor. Failsiz terapi olmayacağını, bir yarayı yalnızca onu açan kişinin iyileştirebileceğini düşünen ünlü terapiste göre, kişiyi geçmişteki failleriyle, hatta artık hayatta olmayanlarla bile yüzleştirebildiği için aile dizimi, bütün terapi biçimlerinin en kusursuzu. Aile dizimi denen sistemin kurucusu Alman psikiyatr Bert Hellinger hayatının bir dönemini Güney Afrika'da geçirmiş ve Zulu yerlilerinin geleneksel aile toplantılarını görünce bundan çok etkilenmiş. Zulu yerlileri aile toplantılarına ve kutlamalarına sadece hayattaki akrabalarını değil simgesel olarak ölülerini de davet ediyorlarmış. Ruh çağırmaktan bahsetmiyorum, mesela kutlama boyunca ölmüş büyükbabayı simgeleyen ufak bir heykel duruyormuş bir kenarda. Geçmişe ait kişilerin simgesel katılımının yaşayanlar üzerindeki olumlu etkilerini gözlemleyen Bert Hellinger, bunu Batılıların da uygulayabileceği bir terapi yöntemi haline getirmek için çalışmalara başlamış. Bunu anlatmanın en iyi yolu şu aslında: Toplu çekilmiş kalabalık aile fotoğraflarını düşünün ve bir süre sonra ilk bakışta fark edilmeyecek silüetler görmeye başladığınızı hayal edin. Çoktan ölmüş olanlar, intihar edenler, onlarca yıl önce cinayete kurban gidenler, savaşta kaybolanlar, kürtajla aldırılan bebekler; hiç kimsenin bir yere gittiği yok, oralarda bir yerlerde durarak aileyi etkilemeye devam ediyorlar. Atalarımız öldükten sonra da sofralarımızda oturmaya devam ederler diyen Amerikalı yazar Mitch Albom'ı hatırlıyorum birden. Ben çok şaşırıyorum hatta inanamıyorum ama gözyaşı ve hıçkırıklarla biten çoğu seansta bireylerin gerçekten de çoğu zaman kendi hayatlarını değil, yıllar önce ölmüş başka aile bireylerinin hayatlarını da yaşadığı ortaya çıkıyor. Kürtajla aldırılmış bir bebeğin, aile içindeki mevcudiyetini kendisinden sonra dünyaya gelen kardeşleri aracılığıyla devam ettirebildiğini öğreniyoruz. Anneyle baba hissettikleri suçluluk duygusunu istemeden de olsa öteki evlatlarına yansıtabiliyor... Böylece sonradan dünyaya gelen evlatlardan biri, belki en hassas olanı derin bir suçluluk duygusu yüklenmiş olarak sürdürüyor hayatını. Ve bu durum kaçınılmaz olarak gelecekteki ilişkilerine yansıyor. Aile içinde hiçbir şey gizli kalmasın, kimse unutulmaya terk edilmesin. Acı bir olayı hiç yaşamamış gibi davranırsanız, mesela lösemiden ölmüş evladınızın sözünü etmez, adını anmazsanız, zihninizin bir yerinde yaşamaya devam eder. Yahut diyelim ki küçükken cinsel istismara uğradınız ama kimseye anlatmadınız, eşiniz bile bilmiyor... Gene aynı şey. O zaman canınızı acıtan bu olay, itiraf etmezseniz ömrünüz boyunca sizi yaralamaya devam eder. Aile diziminde sorunlar bir nevi role playing, yani rol yapma oyunuyla çözülüyor. Böyle anlatmamın doğru olmadığının farkındayım ama başka türlü nasıl anlatacağımı da bilmiyorum. Aslında tek bir yöntem yok, kişinin sorununa göre sınırsız seçenekler mevcut ama ben o gün seyrettiklerimden birini seçenek özetleyemeye çalışabilirim: Danışan sakin bir tavırla grubu teker teker gözden geçiriyor ve bir süre sonra içlerinden birinin ona eşini, bir başkasınınsa kızını hatırlattığını fark ediyor. Onlardan ayağa kalkmalarını rica ediyor ve her birini mekanın içinde tamamen kendi seçtiği noktalara, kendi sçtiği pozisyonlarda yerleştiriyor. Mesela birinin yüzü pencereye bakıyor, ötekinin sırtı kapıya dönük oluyor vesaire... Terapist, danışan dahil bu üç kişiye o an ne hissettiklerini soruyor. Çoğunlukla kendilerini mutsuz, bezgin yahut çaresiz hissediyorlar. Ardından terapist kişilerin pozisyonlarını değiştiriyor. O ana kadar yere bakan eş yüzünü pencereye çeviryor. Doğru pozisyon bulunana kadar bu böyle sürüyor... Bir an geliyor ki kişiler ani bir rahatlama hatta hafiflik hissediyorlar. Böylece o danışanın terapötik yüzleşmesi tamamlanmış ve ailenin şifa sürecinde gereken simgesel pozisyonu bulunmuş oluyor."} {"url": "https://egoistokur.com/fan-fiction-bu-romani-cali", "text": "Aşk ve Gurur ve Zombiler Seth Grahame-Smith'in yazdığı Domingo Yayınları etiketli kitabıyla ve şimdi de filmiyle hepimizi şaşırttı. Oysa sadece bir fan fiction ürünüydü. Fan fiction için Geleceğin edebiyatı diyenler var. Bazılarıysa kötünün de kötüsü taklitlerden başka bir şey değil diyor. Bana göre ise, müzikteki cover kavramının yazıdaki yansıması... Bir cover şarkı iyi bir şey de olabilir, kötü bir şey de.... Fan fiction da öyle. Bu durumda 'Neye fan fiction denir?' diye sorabilirsiniz. Kimilerine göre yazı icat edildiğinden beri var olan ama adı son zamanlarda konulmuş bir tür. Kimilerine göreyse 1970'lerde ortaya çıkmış, şimdilerdeyse çılgınlık düzeyine gelmiş bir yazma biçimi. The Democratic Genre adlı kitabın yazarı Sheenagh Pugh'a göre, fan fiction en hızlı gelişen yazın türü. Sanılanın aksine sadece ergenlik çağındaki Yüzüklerin Efendisi ya da Harry Potter hayranlarının eğlenme aracı değil pek. Ünlü yazarlar da bu türde ürünler veriyor ve yazdıklarını internette başkalarıyla paylaşıyor. Birçoğu kendilerine birer mahlas seçiyor ama adlarını kullanmaktan çekinmeyenler de var. Ayrıca son zamanlarda Will Self gibi yazdıkları fan fiction örneklerini kitap olarak yayınlayan önemli isimler de var. Uyarlama yapılan yazarların olaya tepkileriyse değişiyor. Kimileri bunu olumlu bir şey olarak kabul ediyorlar, yazdıklarının başka insanların ufuklarını açtığına, onları hayal kurmaya ve yaratmaya teşvik ettiğine inanıyorlar. Ayrıca hayranlarının yazdıklarını okuyarak çok eğleniyorlar. Sonuç olarak kimse hiç ilgilenmediği, umursamadığı, beğenmediği bir kitabı uyarlamaz. Hem zaten fan fiction'cılar yaptıkları bu işten para kazanmıyorlar ki... Bu, tamamen amatörce yapılan bir etkinlik. Karakterlerin de telif haklarına tabi olduğunu düşünen ve dolayısıyla fan fiction yazarlarının kendi yapıtlarına el atmalarını yasaklayan yazarlar da var. Bunların başında vampir romanlarının kraliçesi Ann Rice geliyor. Ann Rice kendi sitesinde hayranlarını sürekli olarak tatlı ama tehditkar bir dille uyarıyor. Adımlarınızı denk alın uyarısını dikkate almayanların vay haline. Onlar için yazmak çok ama çok pahalıya patlayabilir. Karakterlerini başka yazarlara ödünç vermekte cimri davranmayan yazarlar için fan fiction müthiş bir deneyim. Sanırım Oscar Wilde, Will Self'in yazdığı 'Dorian'ı okusa çok eğlenirdi. Bütün bu tartışmalar Ray Bradbury'nin yazdığı enfes bir öyküyü hatırlatıyor bana. Bradbury, Fahrenheit 451'de kitapların tehlikeli olduğuna inanan ve onları yakan totaliter bir toplumu anlatmıştı. Görevli timler bütün gün şehri dolaşıp yakacak kitap arıyorlardı; tek bir kitap bile kalmayana kadar sürecekti bu arayış. Öte yandan kitapların yakılmasına karşı çıkanlar da vardı. Buldukları çözümse kendilerini birer kitap haline getirmekti. Yani her biri bir kitap seçerek onu ezberliyordu, başka bir deyişle aktarım sözel olarak gerçekleşiyordu. Sanırım Bradbury'nin öyküsündeki karakterlerden hiçbiri seçtiği kitabı bire bir aynı biçimde aktarmıyordu. Tonlamalardaki nüansların bile söylenenlerin anlamını değiştirdiğini düşünüyorum ben, ayrıca hiç kimsenin aynı hikayeyi üç kere aynı biçimde anlatamayacağına inanıyorum. Bir kelime, bir cümle, bir olumsuzlama eki her şeyi değiştirebilir. Sheenagh Pugh her okurun, dinleyicinin, seyircinin; okurken, dinlerken, seyrederken zaten zihninde kendi versiyonunu oluşturduğunu, dolayısıyla bunu kağıda dökmesinde bir sakınca olmadığını söylüyor. Hem hiçbir fan fiction yazarı hangi yapıttan esinlendiğini gizlemiyor. Bu yüzden yapılan iş çalıntı değil. Bradbury'nin bu konuda da bir yorumu var. Yazarın tanrı olduğunu, kahramanlarının iplerini elinde tuttuğunu iddia eden bir meslektaşına şöyle karşı çıkmıştı: Böyle şey olmaz. Bunu yapanlar ancak kötü yazarlardır. Siz karakterlerinizi yaratmazsınız, onlar sizi yaratır. Denetim onlardadır. Size oyun oynayanlar, tuzağa düşürenler onlardır. Bu yüzden ben hepsini özgür bırakıyorum Canlarının istediğini yapıyor, canlarının istediğini söylüyorlar; her biri kendi hayatını yaşıyor. Bu konuda akla gelen bir diğer örnekse 1960'lı yıllarda William Makepeace Thackeray'in Vanity Fair adlı romanında karakterlerinden birine yamuk yaptığını, onun hakkında bir sürü yalan söylediğini öne süren V. S. Pritchett'ın analizi. Bu noktada, şu Anadolu meyhanelerinde oynanan Arabın İntikamı gibi şaheserlerin sözünü bile etmeyeceğim. Kemal Tahir'in yazdığı Mike Hammer'ların da. İnternette dolanan fan fiction örneklerinin her zaman böylesine dahiyane olduğu kuşkusuz söylenemez, ama işte her biri dille farklı seviyelerde oynanan oyunlar. Kimi çok acemice, kimi biraz daha ustaca, kimileriyse özgün yapıtı bilmeseniz bile zevk alabileceğiniz kadar şahane."} {"url": "https://egoistokur.com/fantastik-edebiyatin-basyapitlari-kim-korkar-ejderhalarda", "text": "Fantastik edebiyat olmasaydı eğer; mitler, masallar, efsaneler... Özgür, gerçekten özgür bir edebiyattan da söz edemezdik... Çünkü hayal kurmak ne kadar özgürleştiriyorsa benliğimizi, fantezi de o ölçüde özgürlüğün peşindedir. Hayal kurmak ne denli uzaklaştırıyorsa bizi gerçeklerden ve hayattan, işte fantezi de ancak o denli kaçış edebiyatı yapıyor demektir. Fantastik edebiyata duyduğu ilgiyle Tzvetan Todorov'un Fantastik kitabını eline alanlar, kısa süre içinde ciddi bir hayal kırıklığına uğrarlar. Çünkü Todorov, yapısalcı bir yaklaşımla bu edebi türü incelerken, her şeyden öte onun alegorik ve şiirsel okumaya kapalı olduğunu belirler. Ve türü ortaya koyan ilk eserleri ele alır: Maupassant'ın, Henry James'in, Hoffmann'ın öyküleri, Balzac, Nerval gibi yazarların bu türe giren romanlarıdır bunlar ve günümüzün fantastik anlatılarıyla hiç ilgileri yoktur. Çalışmanın nihayetinde ise fantastik edebiyatın Kafka'yla birlikte bittiğini belirtir Todorov. Çünkü, fantastik anlatılar doğal bir olaydan yola çıkarak doğaüstüne varırken, Kafka doğaüstü bir olaydan yola çıkarak anlatı boyunca bu doğaüstü hali doğallaştırmıştır. Yani türün sorunlaştırdığı karşıtlığı Kafka askıya almış ve fantastiğe son vermiştir. Oysa ki malumunuz, fantastik için her şey daha yeni başlıyordur. J. R. R. Tolkien Yüzüklerin Efendisinde görkemle, Ursula Le Guin Yerdeniz Beşlemesi'nde zarafetle giriş yaparlar fantastik edebiyatın tam içine. Üstelik alegorik ve şiirsel okumanın kapılarını açarlar türe. Yanlarında birisi daha var dır: Mervyn Peake. Bu eksantrik yazar, Gormenghast Üçlemesiyle fantezi edebiyata onun en lirik-satirik ürününü armağan eder. Fantastik kurgu ile bilimkurgu arasındaki sınırlar bellidir belli olmasına ama fantezinin tarihine göz atarken Frank Herbert'ın Dune Serisi ile Asimov'un Vakıf Serisi de içimizden geçer ister istemez. Özellikle Dune serisinde fantastik kurgunun izleri çok belirgindir. C. S. Lewis her ne kadar masal türüne daha çok yaklaşsa da Narnia Günlükleriyle, Anne McCafreyy Pern Serisi ile türün temelini atanlar arasında yer alırlar. 80'li yıllara geldiğimizde fantastik edebiyata Tery Prancet adının ve Disk Dünya kitaplarının damgasını vurduğunu görürüz. Son yıllarda ise Fantastik edebiyat okurlarının gönlüne iki büyük isim kazınacaktır: Robert Jordan ve George R. R. Martin... Jordan, dünya üzerindeki en uzun fantastik seriye imzasını atmıştır çünkü Zaman Çarkı ile ve George R. R. Martin Tolkien'le yarışacak denli bir fenomene dönüşmüştür Buz ve Ateşin Şarkısı ile. Unutulmuş Diyarlar Serisinin yazarı R. A. Salvatore'nin, Elenium Üçlemesi ile David Eddings'in ve Kralkatili Güncesi ile Patrick Rothfuss'un isimlerini son yılların fantastik edebiyat hanesine yazmadan geçmememiz gerekir. Todorov'un yanılgıları ile yapısal çözümlemelerini bir yana bırakırsak, düşünürün fantastiğe dair belli bazı yargılarının günümüz anlatılarını da kapsayabildiğini görürüz. Ona göre fantastik, yazarın ve edebiyatın bir anlamda elini kolunu bağlayan iki tür sansür biçimini aşmıştır: Yazarın gerçekçi bir dille aşmayı başaramayacağı bazı izlekler doğaüstü anlatı yoluyla aşılır: Ensest, eşcinsellik, çoklu birleşme, ölüsevicilik, vampirizm ve aşırı şehvet gibi toplumsal olarak sansürlenmiş sen izlekleridir bunlar. Diğer bir sansür biçimi ise yazarın kendi kendine uyguladığı sansür biçimidir; yani ben izlekleri. Her türlü taşkınlık biçimi, şeytanın, karanlık tarafın hesabına yazıldığı sürece dile getirilebilir olur. Doğaüstünün işlevi, yasanın kıskacından kurtararak metnin yasayı delmesini sağlamaktır, Todorov'a göre. Dolayısıyla hiç şüphesiz bir karşı çıkıştır fantastik edebiyat. Edebiyat zaten başlı başına bir muhalefet etme biçimiyse eğer, fantastik anlatı da onun en muhalif kollarından biridir. Hayal kurmak ne kadar özgürleştiriyorsa benliğimizi, fantezi de o ölçüde özgürlüğün peşindedir. Hayal kurmak ne denli uzaklaştırıyorsa bizi gerçeklerden ve hayattan işte fantezi de ancak o denli kaçış edebiyatı yapıyor demektir. Hal böyleyken, tüm bu korkulara ve toplumsal dışlamalara rağmen, fantezi anlatıya karşı çılgınlığa varan toplu ilginin kaynağında ciddi bir karşı çıkış olduğunu görmemek mümkün değil. Kimi eleştirmenler, bu karşı çıkışın temelinde artık tamamen çökmüş olan modernizm projesini görürler. Teorik olarak akıl çağıyla bağdaşan, bilime ve teknolojiye büyük bir inanç ve hayranlık besleyen insan zihni, tüm bunların kültürel karşılığı olan modernizmle uyum sağlayamamış, bu uyumsuzluk postmodernizmi doğurmuş ve bu doğum ise beraberinde kocaman ruhsal kara delikler yaratmıştır gönüllerimizde. Fantezi anlatılar, postmodern yaşamın kara delikleri içinde, gönlümüzü umutla dolduran, küçük, oyuncu ışık toplarıdır öyleyse. İngiliz edebiyatı profesörü ve dilbilimci J. R. R. Tolkien'in, çocuklarına güzel bir masal yazmak için kalemi kağıdı ilk eline aldığı an, edebiyat tarihinde yepyeni bir dönemin açıldığı ana denk düşer. Bugün kabul ettiğimiz anlamda fantastik edebiyatın kurucusudur Tolkien ve yine kabul etmek gerekirse henüz onun yapıtını gölgede bırakacak, onu aşacak bir eser verilmemiştir. Ama açılan yol öylesine geniş öylesine zengindir ki, pek çok farklı bakış açısını, türü kucaklar ister istemez. Tolkien'in Hobbit'le başlayıp Yüzüklerin Efendi'siyle süren, Silmarillon ve Güç Yüzüklerine Dair adlı kitaplarıyla derinleşen anlatısının en belirleyici özelliklerinden biri, normal bir dünyada baş gösteren olağanüstülükleri anlatmak yerine tamamen olağanüstü bir dünyaya ve o dünyada geçen olaylara dair olmasıdır. Günümüzde fantastik anlatıları tanımlamak için konulmuş genel geçer bir kural haline gelen bu özellik yine bugün bize pek sıra dışı gelmese de eserin yayımlandığı 1950'li yıllar için kendi çapında bir sansasyon anlamına da gelir. Yapıtın ikinci başat özelliği ise insanı bir tür olarak ele alması ve hikaye içinde ona ikincil hatta daha da aşağı sıralarda bir yerlerde yer vermesidir. Yüzüklerin Efendisi'nin başkahramanları tartışmasız hobbitler ve Orta Dünya'yı terk ettikleri için hüzünlendiğimiz elflerdir. Tolkien, insanı, türlerden, bir tür olarak ele alırken, varoluşumuzdan bu yana aklımızı ve yüreğimizi kurcalayan, evrendeki başka akıllı varlıklara olan özlemimizi, ihtiyacımızı vurgular. Diğer yandan da dünya sadece bize ait değil düşüncesine yönlendirir okurlarını. Yüzüklerin Efendisi, güce ve iktidara karşı verilen büyük bir savaşımın hikayesidir. Yazarına göre ise başlı başına bir tarih kitabıdır. Yazımı on yedi yıl süren, yazarının ölümüyle yarım kalan Orta Dünya tarihi... Lehçeleriyle birlikte kendine ait dilleri, koskocaman bir tarihi, kendine özgü türleri olan, tıpkı bizim yaşadığımız dünya gibi karmaşık ve zorlu bir yerdir Orta Dünya ve Yüzüklerin Efendisi Orta Dünya'da geçen en dramatik, en görkemli epik hikayedir. Fedakarlık ve dostluk, doğa sevgisi ve barış üzerine yazılmış bir yolculuk, bir büyüme hikayesi. Tolkien, kovuğunda oturan basit bir hobbitin 111'inci yaşgünü kutlamasının hazırlıklarını anlatmaya başladığı daha ilk anda, belki de romanın daha ilk satırında, bize büyük, tahmin edemeyeceğimiz kadar büyük bir hikayenin içinde olduğumuzu sezdirir. Bu sezdiriş, roman ilerledikçe artarak devam eder, heyecanımıza heyecan katar. En şahanesi ise yazarın bizi bir kere bile hayal kırıklığına uğratmayacak olmasıdır. Hikayenin hiçbir yerinden eli boş dönmeyiz ve belki de yüz milyonlarca insan sırf bu sebepten Yüzüklerin Efendisi'ni böylesine çok severiz. Boşluk kelimesi, Tolkien'in literatüründe yok gibidir. Bir büyücünün her zaman tam vaktinde olması gereken yerde olduğunu, her altının parlamadığını ve her gezginin yolunu yitirmediğini çok iyi biliriz. C. S. Lewis, Yüzüklerin Efendisi ile aynı yıllarda kaleme alır Narnia Günlükleri'ni. Onun Tolkien'le iyi arkadaş olduğunu ve iki yazarın sık sık bir araya gelerek görüşlerini paylaştıklarını biliyoruz. Narnia Günlükleri, özellikle kahramanlarının çocuk olması ve kurgusu itibariyle fantezi bir hikayeden çok masal türüne yaklaşsa da fantastik kurgu olarak kabul edilir. Kahramanlarımız Narnia'ya gerçek dünyanın içinden geçtikleri gizli bir kapı aracılığıyla girerler. Burası, kötü bir hükümdarın emrinde, halkının tarihini unuttuğu bir ülkedir... Kahramanlarımızın kötülükle yüzleşip, tamamen kurtarmakla yükümlü oldukları büyüleyici, içimizdeki o yok ülke ve bu yok ülkede geçen masalsı, kendin özgü bir büyüme hikayesidir bizleri bekleyen. Yazıldığı dönem ve üslubu göz önüne alındığında Narnia Günlükleri'nin türün temelini atan eserlerden biri olduğu kabul edilir. Bu kabul edişte hikayenin bugün bile hala çok sevilip okunmasının da önemli bir rolü olduğunu söyleyebilirim. Ursula K. Le Guin, bir üçleme olarak tasarladığı, zaman içinde altı kitaba ulaştırdığı Yerdeniz serisini 1960'lı yılların sonunda yayımlar. Fantezi hikayelerinin hala bir edebiyat türü olup olamayacağının tartışıldığı bu yıllarda Yerdeniz Büyücüsü edebiyat çevrelerine verilmiş, lafı gediğine oturtan etkili bir yanıt olur. Üstelik dili öyle etkileyici bir biçimde kullanmıştır ki yazar, türün saygınlık derecesini o zamana dek görülmemiş bir biçimde yükseltmiştir. Yerdeniz'in öyküsü fantastik edebiyatın klasik kurgusu olan kahramanın epik yolculuğu temeline oturur. Yazarın deyişiyle 'yolculuk üzerine uzun helezon biçiminde bir kurgu'... Efsanevi kahramanımız genç büyücü Ged'in olgunlaşma yolculuğunun hikayesinde, onun üzerinde yaşadığı adalardan mürekkep Yerdeniz dünyasını ada ada tanımaya başlarız ilkin. Zira tanımak önemlidir çünkü, Le Guin bu fantastik öykünün merkezine isimlendirme dediği şeyi koymuştur. İsimlendirme, Yerdeniz dünyasındaki büyü sanatının temelinde yatan unsurdur. Yerdeniz dünyasının büyücüleri kişilerin, hayvanların, bitkilerin ve nesnelerin gerçek isimlerini bildikleri zaman büyü yapabilirler ancak. Büyü, bir anlamda tanımak, bilmek, daha doğrusunu söylemek gerekirse 'bilgi' demektir. Le Guin anlatısı boyunca bilginin gücünü vurgulamaktan vazgeçmez. Diğer yandan da dil ve gerçeklik ilişkisini, dilin aynı anda hem hapsedici hem de özgürleştirici tavrını sorgular ustalıkla. Ejderhaların ve büyünün özel bir yeri vardır Yerdeniz serisinde. Ejderhalar, olgun, güçlü, bilge yaratıklar olarak karşımıza çıkarlar ve işte tam da bu nedenle kayıptırlar. Ruhumuzun ta en gerilerine sürgün ettiğimiz, ötekileştirdiğimiz yanlarımızın birer temsilcisi gibidirler. Büyücülük ise bir anlamda sanatçılık demektir. Bu bağlamda Le Guin, Yerdeniz serisinin sanat, yani yaratıcı tecrübe ve yaratıcı süreç üzerine olduğunu söyler. Ancak bu temel izleklerin yanı sıra Yerdeniz'in her kitabı ayrı ayrı izlekler üzerine kuruludur. Yerdeniz Büyücüsü, büyümek üzerinedir; Atuan Mezarları, cinsellik ve cinsel kimliğini bulma savaşına dair yazılmıştır; En Uzak Sahil ölümü, Tehanu, kötülüğü ve o kötülükle yüzleşebilmeyi, Öteki Rüzgar ise, hayat/ölüm/yeniden doğum döngüsünü anlatır. Olur da Ged geri gelmezse eğer, yaşam hiç var olmamış demektir ve kanımca fantastik edebiyat da öyle! Edebiyat dünyasının en gizemli, en eksantrik ve belki de en kadri kıymeti bilinmemiş kalemlerinden biri olan Mervyn Peake'in elinden çıkma Gormenghast Üçlemesi için; kimileri fantastik edebiyatın gelmiş geçmiş en iyi yapıtlarından biri olduğunu, kimileri onun gotik yazın kategorisine sokulması gerektiğini, kimileri eserin kategori dışı kabul edildiğini, çoğunluk ise fantastik edebiyatın tahtına oturmada Yüzüklerin Efendisi dışındaki tek aday olabileceğini söyler. Hepsi temelde haklıdır aslında. Zira Gormenghast bu yargıların aynı anda hem hepsi hem hiçbiridir çünkü. Ve işte tam bu noktada elimizde ve aklımızda yapıta dair tek bir şey kalacaktır: Yapıtın tartışmasız özgünlüğü. Anthony Burges'e göre üçlemenin anlatımı, eski pagan hikayelerine yakındır. Ölen ritüel ustası, çıkagelen kahraman, şato, hizmetçiler koridoru, dağ, göl, çarpık ağaçlar, tuhaf yaratıklar, önseziler ve karanlık... Bunların hepsi tarih öncesi bir Avrupa'ya aittir. Üçlemeye hem bu bağlamda, hem de yazarın kullandığı son derece görkemli dilin etkisiyle epik terimini yakıştırabiliriz. Sözün kısası, diğer fantastik serilerden okuyucu kitlesinin azlığıyla da ayrılan Gormenghast Üçlemesi, hem fantastik kurgunun hem de modern edebiyatın tartışmasız klasiklerinden biri. Ayrıca, Dost Körpe tarafından Türkçeleştirilmiş eserin çevirisi de ne mutlu ki Yüzüklerin Efendisi ile Yerdeniz serisinin çevirisi kadar etkileyici. Diskdünya Serisi: Fantezi bir şaka olsa! Yaşam ve ölüm, tanrı ve öteki dünya üzerine yazılmış, bu kavramları mizahi bir dille sorgulayan, komik yanı ağır basan farklı bir fantastik seridir Tery Pratchett'in Diskdünya'sı. Yazar, komik ve sakar büyücü kahramanıyla asil duruşlu, vakur ve bilge büyücü imgesini bir güzel kırar zihinlerimizde. Ve kimilerine göre, daha önce fantezide görülmemiş bir şekilde, Shakespearevari bir yergi ustalığı gösterir seri boyunca. Disk dünya, bir kaplumbağanın sırtında uzayda yol alan, dümdüz bir dünyadır. Yazarının deyişiyle bir dünya ve tüm dünyaların aynası. Günümüzün mega-metropollerine; hırsızları, fahişeleri, karanlık sokakları, hiç oturmamış altyapısı ve iç bulandırıcı tüm mezbelelikleriyle pek benzeyen, Diskdünya'nın baş mekanı Ankh-Morpork ekseninde etkileyici bir sistem eleştirisi yapar Pratchett. Yazarın keskin dilinden ürün verdiği edebiyat türünün kendisi de nasibini alır. Pratchett, fantastik kurgunun trajedinin ve destanların içinden çekip çıkararak yeniden yarattığı kılıç ve kral mitlerini yerden yere vurmaktadır. Ve bu bağlamda Diskdünya serisi aracılığıyla, fantastik kurgu içinde oldukça farklı bir kapı açmıştır. Kahinin Gülü, Karakılıç, Ölüm Kapısı serileriyle de tanıdığımız fantastik anlatının efsanevi ikilisi Margaret Weis ve Tracy Hickman'ın en önemli serisidir Ejderha Mızrağı. Krynn adlı dünyanın Ansalon kıtasında geçen ve edebi olarak o kadar da güçlü olmayan bu anlatının önemi hiç durmaksızın büyümesinde yatar. Şöyle ki, Weis ve Hickman bu seri için öncelikle üç ana kitap yazmışlardır, ancak yarattıkları dünya o kadar sevilip benimsenmiştir ki hem kendileri hem de pek çok farklı yazar bu dünyada geçen çeşitli hikayeler kaleme almışlar ve almaya da devam ediyorlar. Ejderha Mızrağı adı altında seriler serileri, tarihçeler tarihçeleri kovalıyor. Ve Ansalon hep yaşıyor. Ejderha Mızrağı serisinde son durum: İngilizcede basılmış tam 190 kitap! Yazarı Robert Jordan'ın 2007 yılındaki ölümüyle 11. ciltte kalan, dünya üzerindeki en uzun fantastik serilerden biri: Zaman Çarkı. Ama hayranları ve takipçileri zaten biliyordur, Jordan'ın tamamlayamadığı serinin son cildi, yazarın notları eşliğinde Brandon Sanderson tarafından tamamına erdiriliyor. Bu bağlamda elimizde Zaman Çarkı serisinin 12. Kitabı: Fırtına Toplanıyor var. Zaman Çarkı dünyasında Tanrı yoktur. Çark dünyanın ve üzerinde yaşayanların kaderlerini dilediği gibi dokur. Bizler bu olağanüstü dünyayı Yenidendoğan ejderin yeniden doğduğu zamandan itibaren tanımaya başlarız. Roman başlar başlamaz anlarız ki İki Nehir adı verilen yerde basit bir çiftçi ailesinin oğlu olarak dünyaya gelen, koyun çobanlığı yapan kahramanımız Rand Al'Thor'un kaderi, çarkın dokuduğu desenler arasında belki de en görkemlisi olacaktır. Zira o Zaman Çarkı dünyasında yüzyıllardır beklenen, kehanetlerde dillendirilen Yenidendoğan Ejderin ta kendisidir. Rand'ın ondan önce dünyaya gelen, Karanlık Varlık'la yaptığı savaşın sonucunda gücün eril yarısını lekeleyen ve yeryüzünü kaosa teslim eden bir önceki ejderin başarısızlığına uğramaması mümkün müdür? Gücün temiz dişil yanını kullanan Aes Sedailer'den birisi tarafından bulunan ve kaderine yönlendirilen Rand'ın yolculuğuna İki Nehir'den dört arkadaşı daha katılacaktır ve bu beş toy insan Karanlık Varlıkla yapılacak Son Savaş da dahil olmak üzere insanlığın kaderini etkileyen önemli görevlerde bulunacaklardır. Zaman Çarkı, liderlik, siyaset, savaş, hırs, entrika üzerine yazılmış bir eser, dünya üzerinde hala hüküm süren ataerkil, savaşçı politikaları tıpkı bizimkine benzer bir dünya yaratarak eleştirir Jordan. Anlatının kahramanları iyi bir siyasi mücadele kurguladıkları ölçüde başarılı olurlar. Ancak başarının bedeli kendine ve sevdiklerine yabancılaşmakla ödüllendirilir ne yazık ki. Kişinin kendini tanıması, içindeki zayıflıkla da güçle de yüzleşmesi gerekliliğinin altını çizer gibidir yazarımız. Rand, hem dünyanın kurtarıcısı hem yıkıcısı olarak beklenir. Açık ki, Jordan gücün erkeklikle birleşiminden savaş ve yıkım, kadınlıkla birleşiminden siyaset, entrika ve bir parça da bilgelik öngörmektedir."} {"url": "https://egoistokur.com/farkli-olmak-guzeldir-rengini-arayan-pudr", "text": "Farklı göründükleri için arkadaşları tarafından aşağılanan, ötekileştirilen, alay konusu olan çocuklar var bu dünyada... Engelli, kekeme, albino... Örnekler çoğaltılabilir. Cinsel kimliklerini kabullenmek bir yana, daha ne olduğunu bile anlayamadıkları bir yaşta 'kız kılıklı' 'erkek fatma' gibi yaftalar yapıştırılan minicik çocukların travmasının ömür boyu sürdüğü gerçeği var sonra... Bu tip hikayelere aşina biri olarak, gözyaşları içinde dinlediğim anılar bir ömür hafızamdan silinmeyecek. Teneffüs zili çaldığında, sınıfta sessizce oturup uzaktan bakan çocuklar onlar. Ne yazık ki 'farklı' yaşıtlarına hayatı dar eden bazı 'aynı' çocuklar da var bu dünyada. Tabii suçlanması gereken onlar değil, onlara bu zihniyeti öğretenler. Bu ancak bambaşka bir yazının konusu olabilir ve beni aşar. Ancak şunu saptamak zor değil: Kendileri gibi görünmeyene karşı sert ve kırıcı yaklaşabilen bu çocuklar, farklılığı sanki cezalandırılması gereken bir durum gibi algılıyor ve farklı olanın 'muhakkak' dönüşerek kendilerine benzemesini tercih ediyor. Aslında bu, büyüklerin faşist dünyasının küçük bir provası. Hepimiz böyle olaylar gördük zamanında ya da bizzat yaşadık. Bugün de benzer durumlar yaşanıyor. Lafı çok uzattım ama, Rengini Arayan Pudra'yı okurken, tüm bunlar bir kez daha aklımdan geçti. Adeta bir albino çocuk gibi, diğer yarasa arkadaşlarına hiç benzemiyordu Pudra. Adı üstünde, pudra gibi bembeyazdı. 'Yarasalar çirkin ve siyah olur' yargısını yıkmak için var olmuş gibiydi. Oysa siyah yarasalar da Pudra da, hepsi çok güzeldi. Arkadaşlarına benzemediği için üzülen Pudra beyaz haliyle farklı ve pırıl pırıl görünüyordu. Betül Sayın, yarasa gibi hemen hemen hiç tercih edilmeyen ve ne yazık ki sevimsiz kabul edilen bir hayvanı seçme cesaretini gösterdiği için kocaman bir tebriği en başta hak ediyor. Hayvan sevgisini, farklılığın güzelliğini, arkadaşlığın önemini mükemmel bir hikayeyle anlatmış. Neyse ki arkadaşları Pudra'yı farklı olduğu için aşağılamıyor, hatta çok seviyor. Pudra'nın beyaz olduğu için yaşadığı kaygıları, gerçek bir dostluk örneği göstererek gideriyorlar. Uzun süredir savunduğum bir fikir bu kitapla daha da pekişti: 'Farklı olmak' hakkında ya da 'farklılıklar'la ilgili daha fazla kitap yazılması gerekiyor. Bunu çocuklara anlatmanın en güzel yolu, her güzel yolda olduğu gibi yine karşımıza çıkan hayvanlardan geçiyor. Pudra da bu hayvanlardan biri olarak 'seçilmiş' ve unutulmayacak bir karakter olmayı başarmış. Hem yazıp hem çizebilmek, bir çocuk kitabı yaratıcısı için büyük lüks. Betül Sayın, sahip olduğu bu lüksün hakkını veriyor. Zorlamayan, akıcı metinleri kadar naif ve sempatik çizimleriyle de atlanmaması gereken isimlerden biri. 2007'de Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği tarafından Yılın En İyi Resimli Öykü Kitabı seçilen Köstebek Kuki'nin yaratıcısı olan Sayın'ın çok sevdiğimiz 5 Çocuk 5 İstanbul adlı kitabı ise 2006'da Uluslararası Çocuk Kitapları Kurulu Onur Listesi'ne seçilmişti. Pudra vesilesiyle, Günışığı Kitaplığı'nın çocuk edebiyatına katkısına bir kez daha şapka çıkarıyoruz. Betül Sayın, bu kitabı yazarken yarasayı neden seçti bilmiyorum. Ama yarasaların hayatımız için önemini, başta çocuklar olmak üzere herkesin fark etmesini dilerim. Sivrisinek ve güve gibi böceklerle beslenen bu memelilerin aslında zararlı değil son derece yararlı olduğunu, yok olmaları halinde başta tarım olmak üzere pek çok alanda zarar göreceğimizi bilmek önemli! Sayın'ın sayesinde, Pudra'nın güzel çizimlerinden ve hikayesinden etkilenen birçok çocuğun bu konuyu araştırıp öğreneceğine, sadece yarasaları değil tüm hayvanları korumak için özen gösteren bir yetişkin olacağına dair inancım sonsuz. Dünyayı 'çocuklar' kurtaracak. Sadece bir insanı değil, bir hayvanı da sevmekle başlayacak her şey! Çocukların bu kitapla birlikte, yaşayan her varlığa karşı doğru davranış geliştirme konusunda bir adım daha ilerleyeceklerini görebilmek umut verici."} {"url": "https://egoistokur.com/fasizmin-aldatici-yuzu-ve-muthis-bir-roman-vahsi-sur", "text": "Faşizmin günümüzde nasıl durmadan yeni kan ve yeni ruh aradığını, insanları, bilhassa gençleri nasıl baştan çıkarıp zehirlediğini anlatan Vahşi Sürü, Alman yazar Daniel Höra'nın kaleme aldığı muazzam bir roman. Vahşi Sürüyü okumanızı hararetle tavsiye ediyorum. Ama öncesinde Höra'yla yapılmış bu röportaja göz atabilirsiniz. Daniel Höra'nın Vahşi Sürü adlı romanının kahramanı 15 yaşındaki Benjamin. Annesiyle babası yıllar önce ölmüş. Küçük bir köyde teyzesi ve eniştesiyle yaşıyor. Ve galiba biraz sıkılıyor. Kendini hiç kimseye ve hiçbir yere ait hissetmediği için de çok yalnız. Günün birinde köye organik tarım yapma amacıyla yeni bir aile geliyor, güzel, nazik ve farklı insanlar. İkiz oğulları Konrad ve Günter Benjamin'den birkaç yaş büyük, kızları Freya ise onunla aynı yaşta. Ben, onun müzikal zevklerini biraz korkunç bulsa da güzelliğine hayran kalıyor. Freja'nın annesi Uta bir el sanatları grubu kuruyor ve köylü kadınlara dersler vermeye başlıyor. Zaman zaman Bize yeni bir führer lazım tarzında sevimsiz espriler yapan baba Reinhold ise erkeklere Doğu Avrupa'dan gelen suç çetelerine karşı korunmak için bazı askeri teknikler öğretiyor. Benjamin yalnızlığına ilaç saydığı aileyle kısa sürede arkadaş oluyor. Aile üyeleri devrim hayalleri dışında politikadan o kadar da sık söz etmiyor ama Alman ruhundan, Alman değerlerinden bahis açıldığında heyecanlanıyor. Bu ailenin ve ara sıra onları ziyaret eden arkadaşlarının insanları nasıl zehirlediğini fark eden yok, herkes halinden hoşnut gibi. Sadece Georg adında bir heykeltıraş onların fikirlerini tehlikeli buluyor ama köy halkını inandıramıyor. Devamını anlatmayayım, faşizmin günümüzde nasıl durmadan yeni kan ve yeni ruh aradığını, insanları, bilhassa gençleri nasıl baştan çıkarıp zehirlediğini anlatan bu muazzam kitabı kendiniz okuyun. Ama belki öncesinde yeteneğine hayran kaldığım yazar Daniel Höra'yla yapılmış bu küçük röportaja göz atabilirsiniz. Aramıza makul söylemlerle karışan, daha doğrusu kendilerini ustalıkla gizleyebilen faşistlerin varlığı beni hep endişelendiriyordu. Bazı insanlar görünüşlerine aldanarak onların felsefesine, ideolojisine kolayca teslim olabiliyorlardı. Derken bir Neo-Nazi grubun işlediği cinayetlerle ilgili haberleri okudum ve işte oturup bu kitabı yazdım. Temel fikrim şuydu: Bir Nazi grubu nasıl olur da yıllarca cinayet işler ve kimsenin ruhu duymaz? Bir de şu: Kağıt üstünde tamamen karşı olacağımız fikirleri nazik görünümlü ve düzgün giyimli bir yabancıdan duyunca niçin söyledikleri bize ikna edici gelir? Şiddet yüklü sağcı fikirleri nasıl olur da gülümseyen ve düzgün konuşan birinden işitince ikna edici bulabiliriz? Daha geriye gidersem, Naziler nasıl olmuş da iyi insanlardan oluşan çok kalabalık grupların gözünü kamaştırmış, onları kötülüğün gerekliliğine inandırmıştı? Açıkçası ben bir bakıma insanları uyarmak istedim. Günümüz Nazileriyle ilgili çok şey okudum, hem gazete haberlerini taradım hem de bu konuda yazılmış kitaplara baktım. Hatta internet üzerindeki kişisel blogları ve forumları bile taradım. Ne kadar iç bulandırıcı görüşlerin ortalıkta serbestçe dolaştığını tahmin bile edemezsiniz. Bazılarını okurken içerdikleri nefret dili yüzünden epeyce zorlandığım oldu. Çoğu zaman, Bu kadarı da yazılamaz diye düşünmekten kendimi alamadım. Bu açıdan internet, Pandora'nın Kutusu gibi, her türlü kötülüğü barındırıyor. Sağı, Nazizmi yücelten ve Nazilerin birçok fikrini günümüz pop kültüründe yaşatan müzisyenler var. Ben onları bu kitap vesilesiyle tanıdım. Mesela Frank Rennick'in şarkılarını YouTube'da dinledim, ayrıca onunla yapılmış röportajlar da vardı. Sonra başka müzisyenler ve topluluklar keşfettim, birçoğu temiz yüzlü, gülümseyen, nazik görünümlü insanlar. Bu görüntülerinin fikirleriyle olan karşıtlığını korkutucu buldum. Bilmiyor olabilirsiniz ama Nazi rock'ı diye bir janr var. Screwdriver adlı 70'lerde ortaya çıkmış bir İngiliz punk grubunu hatırlayalım. Başlangıçta siyasi değillerdi ama 80'lerde kendilerini Neo-Naziliğin sözcüsü ilan ettiler. Hatta sonradan solistleri Kan ve Onur adlı bir network kurup siyasi faaliyetlerini buradan yürüttü. Landser ve Böhse Onkelz gibi şaşırtıcı Alman müzik grupları da şiddet içeren çok acayip fikirlerini gençlere müzik aracılığıyla kolayca iletebilmişlerdi. Günümüzdeki örnekler de ilhamlarını elbette yine geleneksel nasyonal sosyalistlerden alıyorlar. Onlar da görünüşte sıradan insanlar. Mesela benim romanımdaki aile gibi organik tarımla uğraşıyorlar ama kıyafetlerinin şurasına burasına minik militarist aksesuarlar takıyorlar. Onlara baktığınızda Bu adam faşist ve çok tehlikeli demiyorsunuz. Faşizme aykırı olduğu için din değiştirerek paganlığı seçen bir Alman yazar var, duymamışsınızdır, adı Gustav Frenssen. Bugün unutulmuş diğer yazarlarla birlikte onun kahramanlığa, militarizme övgüler düzen romanlarını da okudum. Zor bir süreçti. Araştırma sürecinde karşıma çıkan bazı şeyler benim için hakikaten tahammül edilmezdi. Dediğim gibi en çok da ırkçı bloglar... Bazı insanların o çılgın ve kötücül ideolojilere niçin inandığını, desteklediğini hala aklım almıyor. Ama araştırma sürecini tamamladıktan sonra normale döndüm ve her zaman yaptığım gibi, masaya oturup yazmaya başladım. Eğlenceli bir konu değildi ama yazılması gerekiyordu. Ah, bana sormayın; ben eğitimci değil, yazarım. Ama sanırım yapılması gereken ilk iş, hakikatle yüzleşmek olmalı. Başımızı kuma gömerek Benim çocuğum bunu yapmaz, öyle insanlara kanmaz dememek ve problemi olanca gerçekliğiyle kabul etmek gerek. Bir de gençlere kulak vermeli, onları dinlemeliyiz. Tamam, yargılamayalım ama gerektiğinde yardım etmeye hazır olalım. Bu konuyu hafife almamaktan yanayım. Naziliğin hortlamasına ve zehrini yaymasına izin veremeyiz, bu yüzden faşizm karşıtı çalışmalar yapan gruplar mutlaka desteklenmeli. Neonaziler öncelikle gençleri etkilemeye çalışıyor, o yüzden gençleri bilinçlendirmek, bilgilendirmek de şart."} {"url": "https://egoistokur.com/fatih-erdoganla-cocuklar-icin-yazmanin-sirlarini-konustu", "text": "Fatih Erdoğan çocuk yayıncılığının en önemli isimlerinden biri. Kendi yazdıklarının dışında yayınladığı, çevirdiği, resimlediği kitaplar da var. Makaleleri ve çıkardığı süreli yayınlar da çok önemli. Yıllardır sürdürdüğü Çocuklar İçin Yazmak başlıklı seminerlerinden de söz etmek isterim. Yazarın aynı adı taşıyan kitabıyla birlikte bu seminerler, çocuk edebiyatı alanında ürün vermek isteyenler için şahane birer kılavuz. Fatih Erdoğan'la bir söyleşi yapma sebebim de tam olarak son derece ufuk açıcı, yol gösterici, besleyici olduğunu düşündüğüm kitabı ve seminerleri aslında. Onunla çocuklar için yazmanın inceliklerini konuştuk. Tabii araya başka şeyler, mesela nasıl zaman yolculuğu yapabildiği gibi konular da girdi. Çocuklar İçin Yazmak web sitesi. Atölyelere buradan ulaşabilirsiniz. İşte bu sürecin düzeltilmesi, yani okumanın haz yanının öne çıkarılması hem okuru çoğaltacak hem de bir şey öğretme yükünü üstünden atmış yazarın uçuk kaçık şeyler yazabilmesine fırsat verecek. Peki o zaman ne olacak? O zaman şu olacak: Zihinler çevrelerindeki dikenli tellerden kurtulacak ve yazardan okura uzanan geniş bir yayla önümüzde yayılacak. Beyinler ferahlayacak, bakış açıları çoğalacak, ufuk genişleyecek. Yani sağlıklı bir okuma eyleminden beklediklerimizi elde edeceğiz. Çocuklar için yazma düşüncesini aklından geçirenlerin önlerindeki en büyük engel nedir derseniz, bu alana yönelik önyargıları derim. Gerçekten de çocuk edebiyatı ve çocuk kitapları alanı bilgi edinme ihtiyacı duyulmaksızın herkesin zaten bildiği bir alan. Önüne gelen yazıyor diye bir klişe var ya, ben buna katılmıyorum ve önüne gelenin kendini çocuk edebiyatı uzmanı sanmasını çok daha zarar verici buluyorum. Çocuklar için yazmaya içtenlikle niyet etmiş insanların fena halde kafalarını karıştırabiliyor, heveslerini köreltebiliyor, yanlış yönlendirebiliyor bunlar. Benim atölyelerimde yaptığım şey bu alandaki bazı yanlış ve yavan bilgileri ayıklamak. Hani heykeltıraş demiş ya, 'taşın fazlalıklarını atıyorum diye, onun gibi biraz. Asıl önemsediğim ise büyük bir şans eseri ortaya çıkmış olan o hevesin, hüdayınabitin kurumayıp tam da filizlediği yerde yeşermesini sağlamak. Çünkü o heves çok değerli. Tabii ki öğrenilebilir bir şey. Süreç işi. İçten gelen bir yatkınlığa bağlı olarak bu süreç uzayıp kısalabilir. Bu yatkınlıktan kastım sadece yazma yeteneği değil, buna ek olarak çocukça düşünüp çocuk okuru yakalayabilecek fikirleri ortaya çıkarabilme becerisi. Çocuk okurun ilgisini çekmeniz şart. Yetişkin okurda durum farklı. Yetişkin okur önemsediği bir kitabı sıkıla sıkıla da okuyabilir; çocuk okumaz. Bırakır, bir daha da kapağını açmaz. O zaman ilginç olmayı başarmanız gerekiyor. Bu da farklı ve başka türlü bakabilmeyi gerektiriyor. Çok bilgili ama donuk bir beyne sahip bir çocuk yazarının çocuk okurun gözüne girebilme şansı yok. Yani, evet, öğrenilebilir ama yazarına bağlı olarak başarının ölçüsü değişebilir. İlk gözetmesi gereken şey ilgiyi üzerine çekmeyi başarmak olmalı ve bu ilgiyi sayfalar boyunca sürdürmeyi başarmalı. Anahtar şu: Çocuk, ilgisini çekmeyen kitabı okumaz! Peki ilginin sürekliliğini sağlamak yeterli mi? Hem evet hem de hayır. Bazen öyle metinler olur ki kahramanımız maceradan maceraya hoplar, zıplar ve bu hoplayıp zıplamalar nedeniyle ilgiyi sürdürür. Ancak öyle bir an gelir ki okur olarak şunu sorarız: İyi de şimdi bu kahraman bütün bunları niye yaşıyor? Amacı ne? Kahramanın bir amacı, bir hedefi olmalı. Evet, sarp bir yamaca tırmandı ve bu çok heyecanlıydı; ilgiyle okuduk. Evet, bir bataklıktan geçti ve bu çok heyecanlıydı; ilgiyle okuduk. Evet, bir mağarada dolaştı ve bu çok heyecanlıydı; ilgiyle okuduk. Eee? Bütün bu macera enstantanelerini yaşamak zorunda mıydı? Kurgu, hedefine bağlı olarak ona bu maceraları yaşamayı zorunlu mu kılıyordu? O zaman tamam. Ama sırf heyecan verici diye bu enstantanelerin amaçsız bir dizilimle çocuğun önüne konması bir süre sonra Eee? sorusunu sordurmaya başlar. Dediğim gibi, iyi bir kurgu ve kahramanın tutarlı bir kimliğe, bir misyona sahip olması önemli. Bunlar tamam da misyonun fazla bayatlamamış olması da çok önemli. Bizim kitabımızdan önce okuduğu dokuz kitap da kayıp babasını arayan genç delikanlı motifi üzerine inşa edilmişse, bir yenisini okumak ne kadar heyecanlı yazılırsa yazılsın bir yerden sonra sıkmaya başlar. Tabii metnin iyi yazılmasının önemini göz ardı edemeyiz. Bundan kastım, metnin okurun tadına varabileceği bir dille yazılmış olması. Okurken, takılmalara yol açan, anlam belirsizlikleriyle dolu bir metin değil de okudukça akan bir dil ister okur. Öldürmez. Sanat esin işidir, emek işidir, doğru ama en başta bilinç işidir. Bilinçle yapılan bir uğraştır sanat. Bana sorarsanız en önemlisi, bir kitabı okuyup bitirdiğimizde zihnimizde neyin kaldığı... Yani hiçbir kitap kadını erkeği eşit görmeme, insanın insanın sömürmesi, insan haklarına aykırılık, ayrımcılık, şiddetin özendirilmesi, aklın hurafelerin ardına itilmeye çalışılması gibi olumsuzluklarla beslememeli okuru. Tavsiyelerinize katılıyorum. Eklemek gerekirse: Bir şeyleri beklemeden yazmaya başlayın derim. Yazın ve içinizde ne varsa ortaya çıkarın. Olacaksa da olmayacaksa da belli olsun. Belki sizde yoktur, o zaman boşuna zaman kaybetmez, asıl olması gerekeni bulursunuz. Çocukluk ülkesi bana yakışmayacak kadar şairane olmuş; neden ve nasıl dediğimi hatırlamıyorum. Ama evet, yetişkin ülkesinden farklı tabii. Sorumlulukların, kaygıların az olduğu, hayallerin sınırlarının olmadığı bir ülke. Sınırları yok çünkü sınırların olduğunu büyüdükçe öğreniyoruz. Yoksa çocukların hayal gücü güzellemelerinden yana değilim pek. Hiçbiri benim hayal gücümle yarışamaz! Neden? Gayet basit: Benim sahip olduğum bilgiye sahip değiller henüz de ondan. Hayal edebilmek bilgiyle olur. Ha, ama hayallerin sınırsızlığı derseniz işte o zaman çocukla da benim yarışmam mümkün değil. Değil çünkü bilgilerim ve yetişkinliğim benim sınırsız hayal kurmamı engelliyor. Birçok şeyin mümkün olamayacağını biliyorum artık, bu yüzden de onları hayal etmiyorum. Bu açıdan da farklı çocuklar bizden. Her şeyin mümkün olabileceğini düşünme, hayal etme olasılığı onlarda çok daha yüksek. Kendi çocukluğunu unutmuş birisi yazamaz diyemem. Yazabilir. Ve çocukları pekala yakalayabilir de. Sanat öyle bir şey çünkü. Ama hayata çocuk gibi bakabilmek biraz da o dünyayı unutmamış olmayı gerektiriyor sanki. Kitaplığımdaki, çocukluğumdan kalan kitaplara bakarken ben de o duyguyu yaşıyor ve sizin yaptığınız yolculuğu yapıyorum. Özellikle, İyigün Yayınları'ndan çıkmış Jules Verne'lerin dizili olduğu bölüm beni bir anda çocukluğuma ışınlıyor. Benim alana girdiğim 80'lerin başından bugüne sırf nicelik olarak bakarsak bile çok ciddi bir gelişme görüyoruz. 1980 yılında çocuk ya da yetişkin her türden yaklaşık 6 bin çeşit kitap yayımlanırken bugün 80 bine geldik. Bir yılda bu kadar çok çeşit kitabın çıkmasını düşünmek bile zor geliyor, ama gerçek. Patlama dersek abartmış olmayız. Yine aynı zaman diliminin başlarında bir elin parmaklarını ancak aşabilen sayıda çocuk kitapları yayımcısı varken bugün hemen hemen bütün yayınevleri diğer kitaplarının yanı sıra çocuk kitapları da yayımlıyor. Ayrıca sadece çocuk kitabı yayımlayan birçok yayınevimiz de var ve bu yayınevleriyle çalışan birçok yazar çizer birbiri ardınca çıkan yeni kitaplarıyla kitapçılarda ve sosyal medyada belirmeye devam ediyorlar. Kitabın okura sunulması konusundaki önemli bir gelişme de zincir kitabevlerinin ve buna ilişkili olarak AVM'lerin çoğalması oldu. AVM'ler çünkü zincir kitabelerinin tamamına yakını buralarda konumlandı. Peki nicelik olarak eksik kalan bir şey var mı? Kütüphaneler. Evet, kütüphanelerdeki derme nicelik olarak zenginleşti ve yayın hayatındaki gelişmeye paralel olarak güncellik kazandı ama kütüphane sayısı artmadı. Nicelik patlaması her alandaki gelişmenin öncü tarafıdır ama niteliğin gelişme süreci daha ağır yürür. Bütün bunlara rağmen, nitelik konusunda da dikkate değer bir yol alındığını söyleyebiliriz. Öte yandan çizerlerimiz arasında yurtdışında kabul görenlerimiz tek tük de olsa var ama çocuk edebiyatı alanının zirve ülkelerinin dillerine çevrilerek kendini kabul ettirebilen yazarlarımız pek yok. TEDA projesi ve bir iki ajansın çabalarını arttırması birçok yazarımızın yurtdışında yayımlanmasını sağlamıştı ama mesela İngilizce'ye, Fransızca'ya, Almanca'ya çevrilmiş ve mesela o dillerde öne çıkmış, kendini kabul ettirmiş örnekler pek yok. Özellikle benim resim kitap adını verdiğim picture book türündeki örneklerin çoğu dışardaki iyi örneklere özenilerek kotarılmış işler hala. Çok eleştirmezdim. Eleştirmezdim çünkü gelişmenin doğal süreci bu. Özensizlik ve acelecilik sanata, sanatçılığa yakışan kavramlar değil kuşkusuz. Ve bir süre daha çocuk yazarlarımız kendi seslerini bulana kadar gözlerinin ucuyla piyasayı gözleyip çocukların ilgi gösterdiği örneklere yakın durmaya, onların anne babalarının sosyal medyada bilgiççe çizdiği sınırlara toslamamaya çalışacaklardır. Bu zaman ister. Dolayısıyla acelecilik ve özensizlik aslında acemiliğin ve bu sözünü ettiğim özerk olamama halinin bir türevi. Yazar olarak kendi sesiyle seslenemeyince ona düşen piyasayı izleyip çok satanı taklit etmek oluyor."} {"url": "https://egoistokur.com/fatma-girik-bana-ait-olan-her-sey-sahanedi", "text": "Bu sabah kaybettiğimiz büyük oyuncu Fatma Girik'i, öykücü arkadaşım Sibel Ateş Yengin'in onunla yaptığı çok tatlı röportajla analım istedim. O duygu kaybedilse işin tadı kalmaz. Aşk gibi bu meslek. Katlanarak büyüyor. Başka başka tatlar alıyorsun. Mesela kendimden anlatayım; bir mağazaya giriyorum, bir elbise beğeniyorum hemen giyinip mağazanın aynasında sağıma soluma bakıp Acaba Memduh beni böyle beğenir mi? Alsam mı? diye soruyorum kendime. Halbuki Memduh beğense ne olur, beğenmese ne olur? Sonuçta 92 yaşında bir adam, 69 yaşında bir kadın var ortada. Başka bir şey alsan ne olur değil mi? Ama yine de kendini ona beğendirmeye çalışıyorsun. Aslında bu çok da anlatılmıyor ancak yaşanıyor. Var ama o heyecanlı duyguların yerini farklı duygular alıyor. Benim açımdan her defasında yeni bir erkek zor. Tanıdığım, bildiğim sular daha güvenlidir. Beğenmekse yine beğeniyorum. Niye beğenmeyeyim? Mesela Tarkan'ı çok beğeniyorum ve çok takdir ediyorum. Onu beğenmek demek hemen Ay ne güzel şu Tarkan'la da beraber olayım demek değil ki. İşte söylediğim gibi bazı duyguların yerini başka duygular alıyor. Hiç öyle beni yolumdan saptıracak bir şey olmadı. Yan sokakta ne olduğu beni ilgilendirmedi. Bana ait olan her şey çok güzeldir. Benim evim en güzel evdir. Benim annem en güzel annedir. Benim annem en güzel yemeği yapar. Bana ait olan her şey şahanedir. Hiç kimseye imrenmem. Bakarım, Ne güzelmiş derim ya da Evi de hoşmuş güle güle otursun derim. Ama hiç Ay, keşke benim de olsa, keşke ben de böyle giyinsem, demem. Böyle bir derdim yok. Hayır, hayır. Senaryoyu alıyorsun eline, okuyorsun zaten oynarsan oynarsın. Oynayamazsan da oynamazsın ama o rolü aldığım vakit onun hakkını vermek isterim ve hakkımı da yedirmek istemem. Şu sahneyi atalım, bu sahneyi atalım, onu da yapmam. Tabii ki senaryo Allah'ın kelamı değil. İnsanlar artık dinde reform yapıyor, senaryo da değişir. Tabii, film şirketleriyle anlaşan böyle işletmeciler vardı. İki Fatma, bir Türkan, üç Cüneyt diye bir anlaşma yaparlardı. Bizim bir tek Hülya'yla şöyle bir şey olmuştu; Kambur filmi için Hülya kambur, Kadir İnanır da kör bir kemancıyı oynayacaktı. Hülya da Ben kör olayım, Kadir kambur olsun, kambur rolünü oynamam deyince ben hemen balıklama atlayıp kapmıştım o rolü. Kocamustafapaşa'da dört odalı bir evde otururduk. Verem Savaş Derneği'nin tam karşısında. Her odasında bir aile otururdu. Ön tarafta Yeni Sabah Gazetesi'nde çalışan biri otururdu, yanda biz, bir ihtiyar karı-koca, diğer odada bir hanımla oğlu. Evin tek tuvaleti vardı, herkes oraya girerdi. Sabah Gazetesi'nde çalışan figürasyon olarak setlere giderdi. Bizi de götürmeye başladı annemle. Sonra annem film setlerinden ayağımı kesip Yeter artık ders çalışamıyorsun, okula gidiyorsun dedi. Aslında ne yapıyorsun, tek göz odanın içinde oturuyorsun işte. Baktım bir gün Ahmet Tarık Tekçe geldi, yeni kurulmuş bir film şirketine götürdü beni. Sahibi de İranlı mıydı, neydi? Talat Gözbak vardı Clark Gable'a benzerdi. Onunla Leke diye bir köy filmi çekmiştik. Yakacık taraflarında. Çekiyordu canım çünkü bütün kadınların ilgisini çekiyordu, ben de Kim bu? diye bakıyordum. Yok canım! Kocaman, kazık kadar adam yahu. Film bile konuşulmasa da konuşacak çok lafımız vardır. Bitmiş değil. Ben artık yemek istiyorum, hadi ara verelim. Sevmediğim hiçbir filmde oynamadım. Vallahi hepsini severek oynadığım için bilemiyorum. Hangi filmimi seyredersem ona aşık oluyorum. Ben yeni insanları seviyorum. Gençleri seviyorum. O kötü, bu kötü diye düşünmüyorum. Olur. Ben de bir sürü yerden kovuldum, bir sürü yerden atıldım ama hiç yılmadım. Memduh'a, Bu yeteneksiz bir kız, niye bununla uğraşıyorsun diyorlardı. Memduh Ben onda bir ışık görüyorum diyordu. Bazen öyle bir rol gelir ki kendini gösterirsin. Haydi çocuklar, gitmem lazım, set bekliyor. İlk kazandığım para mı? Maaş deyince aklın kendi işine gitti herhalde. Ne yapacağım parayı, anneme, babama vermişimdir herhalde. Şimdi hatırladım bir mavi keten elbise ve bir kilo da muz almıştım. Hep mavi bir elbisem olsun isterdim. Bir hayalim de muz yemekti. İlk kez muz yediğimde 14 yaşındaydım. Bizim zamanımızda muz yemek o kadar kolay değildi, öyle her yerde bulunmazdı. İlk kazancımla muzumu yedim, o çok istediğim mavi elbiseyi giydim. Paranın kalanını da anneme vermiştim. Yoksul bir çocukluk geçirdim ama güzel günlerdi aslında. Anneannem medresede kalırdı, biz de Kocamustafapaşa'da, Verem Savaş Derneği'nin tam karşısında otururduk. Çoğunlukla medresede kaldığımız için bütün çocukluğum oralarda geçti. Sayımız öyle az buz değildi; ben, dayım, anneannem, kız kardeşim... Küçücük bir odaya sığıveriyorduk. Düşününce şaşırıyorum. Tuvaletler ortaklaşa kullanılırdı. Tuvalet dediğim de üstü açık barakalar. Kışın kar yağardı üstümüze. Gece oldu mu herkes kapıların önüne yatağını sererdi. Her çocuk kadar ben de yaramazdım. Çok meraklı ve hareketliydim. Medresenin her sokağını karış karış bilirdim. O zamanlar bu kadar çok gelen de yoktu. Şimdi hangi ülkeden istersen turist dolu. Tabii o zamanlar at arabaları vardı. Dediğin gibi yolun karşısına geçerken dört atın çektiği bir at arabasının altında kalmıştım. Neyse ki bakkalı, manavı, marangozu vardı da beni çekip aldılar arabanın altından. Şansım varmış ki bir şey olmadı. Ne kadını, 14 yaşındaydım. Sonraki yılları soruyorsan kadın olarak çalışmak hiç de zor değildi. Hiç sevmem öyle şeyleri, istemem. Bir kere yapılmış bir şeyin bir daha yapılmasından yana değilim. Yeteneğim hayatın bana sunduğu en büyük armağandır. Yeteneğim oldu, gerisini de kıvırıyorum zaten. Her şeyi yapıyorum. Hep hep böyleyim. Ben hiç daha keşke böyle bir arabam, böyle bir evim olsun demedim. Keşkelerim yok. Keşkelerim günlük olaylardan ibarettir. Mesela bir gün boşumdur, sinemaya mı gitsem, kitap mı okusam, evi mi yerleştirsem, o film daha uzun süre oynar, dur onu yapayım bunu mu yapayım derken, Ay keşke şunu yapsaydım, derim en fazla. Budur. Günlük keşkelerim vardır. Çok mutluyum, çok memnunum. Hayatımda hiçbir şeyin fazlasında gözüm olmadı. Hiçbir zaman da olmadı."} {"url": "https://egoistokur.com/faulknerin-oykucu-olarak-portres", "text": "Ben burada Faulkner'ın öykücülüğünü Emily'e Bir Gül öyküsünden yola çıkarak anlatmaya çalışacağım. Bu arada: Öyküyü bir aralar çevirmiştim, yazıda kullandığım alıntılar kendi çevirimden. William Faulkner'ı romancı olarak biliriz. Ses ve Öfke, Döşeğimde Ölürken, Ağustos Işığı gibi kitaplarını okumuş olmak yeter bunun için. Halbuki Faulkner aynı zamanda öykücü ve şairdir. Gerçi okuduğum birkaç şiiri, şiir konusunda ısrarcı olmamasının isabetli bir karar olduğunu düşündürmedi değil ama öyküleri için aynısını söyleyemem. Anlayacağınız, en az Faulkner romanları kadar sağlam öykülerden bahsediyoruz. Bana gelince; yazarın yayınlanmış ilk öyküsü olan ve elimdeki derlemeye adını veren, dahası bugüne dek sayısız şarkıya, resme hatta başka romanlara ilham olmuş Emily'ye Bir Gülü bilhassa seviyorum. Faulkner'ın yarattığı düşsel Yoknapatawpha County'nin henüz adı geçmiyor ama romanlarında sürekli karşımıza çıkan bu bölgenin ilk provaları belli ki bu öyküde yapılmış. Olaylar, Amerikan İç Savaşı sonrasında geçiyor. Güney yenilmiş, köleliğin ortadan kalkmasıyla birlikte büyük çiftlikler yok olmaya yüz tutmuş. Öyküye adını veren Bayan Emily Grierson, eski düzenin geride kalan son temsilcisi. Endüstriyel üretimin, makineleşmenin yavaş yavaş diğer alanlara sızarak sonunda her yeri işgal ettiği yeni bir ülke düzeninde varlığını bir çeşit inatla sürdürüyor. Yanında kalan tek kişi, bir zamanlar kölesi olduğu anlaşılan siyah bir uşak. Faulkner'ın usta işi anlatımından, bazı siyahlar için yeni düzenin istenir bir şey olmadığını, onların da bu yeni düzende sudan çıkmış balığa döndüklerini ve tam da bu yüzden eski sahiplerine derin bir bağlılık hissettiklerini sezebiliyoruz. Faulkner öyküyü birinci çoğul şahıs dilinden yazmış, bu da okurda daha ilk satırlardan itibaren anlatıcının belirli bir topluluğun parçası olduğu ve o topluluğun adına konuştuğu yahut doğrudan o topluluğun kendisi, mesela kasaba halkı olduğu izlenimi uyandırıyor. Olay örgüsü gene gayet Faulknervari bir biçimde sık sık kronolojiden sapıyor. Bu da anlatıcının, izlenimlerini ve tanıklıklarını bilinçakışı tekniğine uygun olarak, yani olduğu değil, hatırladığı sırayla aktardığını düşündürüyor. Tabii bu durumda anlatıcının güvenirliği adamakıllı belirsiz hale geliyor. Doğru hatırlamıyor olabilir, düpedüz yalan söylüyor bile olabilir. Bu tip anlatılarda hep merak edilen şey, yani bütün bunların kime anlatıldığı kısmı iyice bulanıklaşıyor. Anlatıcı konuşuyor mu, yazıyor mu, yoksa kelimeler zihninde mi yankılanıyor, kestiremiyoruz. Bende uyanan his şu: Yıllarca süren bir dedikodu silsilesinden geriye kalan tortuyu ve o tortunun beklenmedik bir olayla birlikte irkiltici bir şekilde yeniden dalgalanışını, yükselişini okuyoruz biz aslında. Öykü, metaforlardan beslenerek gelişiyor. Gölge ve toz metaforu mesela. Gölge, evlerin içinde saklanan sırlara, toz ise zenginliğin, gücün elden gitmesine, çürümeye, ölüme işaret ediyor. Renkleri, metal türevlerini de birer metafor olarak kullanıyor Faulkner. Bayan Emily'nin zinciri, bastonunun topuzu, salondaki şövalenin yaldızı hep altın ama eskidikleri için pırıltılarını yitirmiş, donuklaşmışlar. Bayan Emily'nin demir grisi saçları da zihnimize çakılıyor. Faulkner, yaşlanmış, saçları apak olmuş bu kadını anlatırken başka kelimeler de seçebilirdi ama herhalde hiçbiri Bayan Emily'nin Eğer ben bir şey istemişsem o mutlaka olur, diyen karakterini demir grisi imgesinden daha iyi anlatamazdı. Hep siyah kıyafetler giyen karakter, ailesini, gücünü, zenginliğini kaybetmenin değil sadece, yalnız kalmanın, sevilmemenin ve daha kim bilir nelerin de yasını tutuyor. Ölüm temasının birçok farklı açılımını içeriyor öykü ve bu açıdan sahiden çok etkileyici. Güney'in ölümü, büyük çiftlik sahiplerinin ölümü, kibrin ölümü, sevincin ölümü, aşkın ve tutkunun ölümü... deliliğe yapılan vurgu göz önünde bulundurulursa aklın ölümü... Bitmeyen bir düğünü ve hep ertelenmiş bir cenazeyi okuyoruz başından itibaren. İlk sayfadan sonra yavaş yavaş idrak etmeye başladığımız o ürperten şey, yani damadın düğün gecesi ölmesi ve bunun gelinin elinden olması finalde yüzümüze bir tokat gibi çarpıyor. Emily'ye Bir Gül, çağdaş romanın belki de en büyük temsilcisinden bir nevi öykü yazım dersi olarak da okunmalı."} {"url": "https://egoistokur.com/felaket-haberleri-neden-moralimizi-duzelti", "text": "Alain de Botton'un sağındaki kolaj bu adresten alındı. Aynadaki Narcissos, Yazılı Yüz ve Dolaylı Hayvanla tanıdığımız Ergun Kocabıyık, eserlerinde dinler tarihi, sanat tarihi, antropoloji, mitoloji ve psikanaliz gibi birçok farklı disiplinin alanına giriyor ve melez bir bakış açısı oluşturarak bizi biz yapan unsurları açıklamayı deniyor. Kocabıyık Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi'nden çıkan yeni kitabı Dünyanın Fısıltısıyla bir kez daha okur karşısında. Bir Mecaz Olarak Doğa Kitabı altbaşlığını taşıyan kitap, inanarak veya yalan olduğunu bile bile anlattığımız hikayelerin kendimizi ve başkalarını anlamamızda, düşüncelerimizi biçimlendirmekte ne derece etkili olduğunu araştırıyor. Yazara göre gizemciler insanın dünyayla iletişim halinde olduğunu, onunla aynı dili konuştuğunu öne sürüyor. Doğa bizimle yıldızları, bitkileri ve hayvanları, ırmakları, dağları taşları, mevsimleri, geceleri ve gündüzleri aracılığıyla iletişim kuruyor, böylece büyüsüne kapılabileceğimiz, kendi istediğimiz gibi yorumlayabileceğimiz hatta bizimle konuşan saydam bir metin haline geliyor. İşte Vonnegut, April Yayınları'ndan çıkan matrak bilimkurgu romanı Şampiyonların Kahvaltısında bir yandan delilikten ve küresel yok oluştan bahsediyor bir yandan da dur durak demeden arka arkaya can acıtıcı espriler patlatıyor. Yayıncısı, Kıyamet öncesi sessizlik ile kıyamet sonrası sessizlik arasına sıkıştırılmış bir kahkaha fırtınası demiş ki bence doğru. İnsanoğlunun zorlu meselelerine korkusuzca dalan Vonnegut'ın Bruce Willis, Albert Finney ve Nick Nolte'li bir film olarak sinemaya da uyarlanan bu ünlü ormanını dilimize hastası olduğumuz polisiye romanların yazarı Algan Sezgintüredi çevirmiş. Bize düşen yazarın kahvaltı davetini kabul ederek kitabı bir an evvel okumaya başlamak."} {"url": "https://egoistokur.com/felsefe-muhabbetleri-iyy-dedigimde-gercekte-ne-soyleri", "text": "Açıkçası, sırf bu sorudan ötürü, ben şarabın da felsefesi olduğuna ikna oldum. Başlığa bakıp Iyy!, üstteki alıntıya bakıp şarap... Yok, konumuz bunların ikisi de değil. David Lynch'in ünlü filminde, Fil Adam'ı ilk kez gören Anthony Hopkins. En sevdiğim film sahnelerinden biri. Orada 'Iyy! demiyor Hopkins, ağlıyor. Küçük dertler deyince, gülümsediniz belki. Çünkü genellikle anlaşılmaz konuları ele aldığı düşünülen felsefe bu yüzden kimilerinin korktuğu, uzak durduğu bir disiplin. Ama işte şu sıralar önümde duran bir kitap bana tersini söylüyor. Felsefe Muhabbetlerinde Nigel Warburton ve David Edmonds, felsefenin saklı ve erişilmez olduğu konusundaki büyük yanılgıyı yerle bir ederken aralarında Alain de Botton'un da bulunduğu 25 önemli felsefeciyle sohbet ediyor. İlk bakışta pek de felsefi denemeyecek gündelik konuları seçen ikili her röportajda hayvanlar, arkadaşlık, spor, ayrımcılık, hoşgörü, çokkültürlülük, azınlık hakları, din, ateizm, sonsuzluk, şüphecilik, belirsizlik, zaman, kötülük, zihin-beden karşıtlığı gibi farklı bir konuyu ele alıyor. Hareket noktaları, felsefenin binlerce yıl önce diyalog yoluyla doğmuş olması. Antik Yunan filozofu Sokrates hayatı boyunca hiçbir şey yazmamış mesela, sadece şehir meydanında her gün insanlarla konuşmuş, onlara sorular sormuş, deyim yerindeyse kafalarını karıştırmış. Sonunda da hep önyargı dediğimiz şeyin ne kadar yanıltıcı olduğunu göstermiş. Sohbetleri ölümünden çok sonra öğrencisi Platon tarafından yazıya dökülmüş. İşte Warburton ve Edmonds da bir nevi Platonculuk oynuyor ve ünlü felsefecilerle hayatı koşuyor. İlk bölümün başlığı Iyy! Hani şu bir yiyecek midemizi bulandırdığında veya bir davranışı kabul edilemez bulduğumuzda tiksintimizi ifade etmek için sarf ettiğimiz bir nida. İstemem, ben almayayım yahut Aman sakın bana böyle şeylerden bahsetmeyin manasında... Bunda üzerinde düşünecek ne var ki? Varmış. İkili, Oxford Üniversitesi Uygulamalı Etik Merkezi'nin yöneticisi Julian Savulescu'ya gidiyor ve neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlamaya çalışırken içgüdüsel olarak verdiğimiz Iyy! tepkisine ne kadar güvenebileceğimizi soruyor. Her konuda içgüdülerimize güvenemeyeceğimize inanan Savulescu'ya göre, Iyy! diyorsak, tiksindiğimiz olgunun üzerinde düşünmeyi, onu analiz etmeyi reddediyoruz demektir. Önyargıları besleyen bir özellik kazandığında, 'Iyy!' söcüğünü savunmak zor diyor. Basit bir örnek: Kendilerinin beğendiği, onayladığı gibi giyinmemiş birini görünce Iyy! diyenleri ya da başkalarını kolayca pis, kötü, çirkin diye yargılayanları düşünün. Sonuçta, Yahudiler, eşcinseller ve başka birçok topluluk Nazilerde Iyy! tepkisi uyandırıyordu. Yahut Amerikalıların hatırı sayılır bir kısmı, siyahlarla evlenen beyazlardan söz edildiğinde Iyy! benzeri sözler sarf ediyordu. Ve tıpkı bugün Müslümanlara karşı şiddeti savunan ayrımcı Pegida üyeleri gibi onlar da içgüdülerine kayıtsız şartsız güveniyor, tiksinmekte haklı olduklarına inanıyordu. Eh, dünya bizim tiksinme duygumuz etrafında dönmediğine göre, ne yapacağız? Iyy! nidasının konuşma dilinden, kitaplardan çıkarılmasını mı talep edeceğiz? Savulescu'nun önerisine göre, hayır! Sadece kendimize bir eylemin bizim fark etmediğimiz başka herhangi bir olumlu ya da olumsuz nedeni olup olmadığını sormayı öğreneceğiz. Yani tiksinme duygumuz üzerine düşünecek, onu analiz edeceğiz. Bu bölümün ilham kaynağı, pek tabii varoluşçuluğun babası Jean-Paul Sartre. Bakın, istersem şu elimdeki bir bardak su hakkında bile felsefe yapabilirim demiş bir vakitler. Warburton ile Edmonds bu bölüm için yiyecek içeceklerin felsefesiyle meşgul bir filozofa, Barry C. Smith'e gidiyorlar. Konuşuyorlar da konuşuyorlar... Şarabın lezzetinin aslında nasıl da öznel bir şey olduğunu, bunun bize neyi gösterdiğini, ucuz zevkleri dışlayan şarap uzmanlarının tavsiyelerine güvenip güvenemeyeceğimizi, paylaşmanın önemini hatta futbolla şarabın hayatımızda neredeyse aynı yeri işgal ettiğini bile öğreniyoruz. Derken bir soru takılıyor Nigel Warburton'un aklına: Biliyoruz ki aşırı düşünmek zevki azaltır ve sürekli mutluluğu kovalamak insanı pekala mutsuz edebilir. Tıpkı bunun gibi, tadı güzel mi, değil mi diye gereğinden uzun düşünürsek, şaraptan aldığımız zevk de başka bir şeye dönüşmez mi? Açıkçası, sırf bu sorudan ötürü, ben şarabın da felsefesi olduğuna ikna oldum. Sanıyorum, gözlerim doldu. Ve yine sanıyorum, Filozof Olmayanlar İçin Felsefe diye bir kitap yazan Louis Althusser haklı. Felsefe hakikaten sadece felsefecilere ya da entelektüellere bırakılamayacak kadar ciddi bir iş. Çünkü sadece düşürken değil, neşeli ya da kederliyken, haz duyarken ya da acı çekerken, yemek yerken veya uyumaya hazırlanırken, kısacası yaşadığımız hayatın bir anlamı olduğunu bilmeye ihtiyaç duyduğumuz her an felsefeye ihtiyacımız var. Mark Rowland 27 yaşında genç bir felsefe öğretmeniyken, yavru bir kurt alır. Brenin adını verdiği bu kurt, hareketli ve yaramaz gençlik döneminde her tarafı altüst ettiği için, Mark onu üniversitedeki felsefe derslerine de götürmek zorunda kalır. Böylece gerçek anlamda arkadaşlık etmeye, hayatı paylaşmaya başlarlar. Yıllar sonra Rowland, Brenin'in 11 yıllık hayatı boyunca süren dostluklarını; ondan sevgi, ölüm, mutluluk ve varoluş hakkında öğrendiklerini aktardığı Filozof ve Kurtu yazar. Gündelik yaşam için parlak fikirler sloganıyla Alain de Botton öncülüğünde yola çıkan The School of Life'ın yayınladığı Nietzsche'den Hayat Derslerinde büyük düşünür, gündelik çıkmazlarımıza cevap olabilecek fikirleriyle ele alınıyor. Kitabın yazarı John Armstrong'a göre Nietzsche, hayatın kökeninde temel bir çatışma olduğunu öne sürer. Bir yandan her şeyin kontrolümüz altında olmasını; maddi problemlerimizi çözmeyi, mutfağımızı temiz tutmayı, dakik olmayı, yapılacaklar listemizdeki her şeyi yapıp bitirmeyi, ölçülü ve sağlıklı yemeyi, düzenli, huzurlu, mantıklı, saygıdeğer, kısacası rüya gibi bir hayat yaşamayız isteriz... Bir yandan da, kendimizi akışa bırakmanın, delicesine neşenin ve teklifsiz bir arzunun hasretini çekeriz. Bu durumda ne yapmalı? Armstrong, Nietzsche'nin hayatı olumlama felsefesine uygun bir şekilde, çatışmanın iki tarafına da onurlu adlar vermeyi tavsiye ediyor bize. Ayrıntıları, kitapta."} {"url": "https://egoistokur.com/feminist-ajand", "text": "Zeki insanları gülümsetmek iddiasındaki Anne Taintor'dan bir ajanda. Çok güzel. Ona her feministin ilham ajandası adını taktım. Taintorette'lerin, yani bu tasarımlardaki kadınların hepsi birer umutsuz ev kadını... Ev işi yapmaktan bitap düşmüşler, gülüşleri sahte, gözlerinde önemsenmemenin, ciddiye alınmamanın ezikliği var. Gene de öyle değilmiş, gururlu ve özgüvenliymiş gibi davranıyorlar. Kadın dergilerinden ödünç alınmış makyaj teknikleriyle yüzlerini boyayıp güzel elbiseler giyiyor ve evdeki şımarık çocukların seslerini duymazdan gelip ellerine geçen her fırsatta gizli gizli alkole sığınıyorlar. Erkeklerin durumu da pek farklı değil aslında, bize yuva dediğimiz mekanların seçim şansı olmayanlar için adeta cehennem olduğunu hatırlatan Anne Taintor'ın dünyasında hiç kimse özgür ve mutlu sayılmaz. Harvard Üniversitesi Görsel Sanatlar mezunu. Kolaj yapmayı ve mizahı sevdiği için, bu ikisini birleştirebileceği bir iş aramış önceleri ve bulamamış. Sonunda mutlu olacağı işi kendi yaratmaya karar vermiş. Zaten bekar bir anne olarak, her gün ofise gitmek yerine çalışmalarını evden sürdürmeyi tercih ediyormuş. Böylece buzdolabı kapağı magnetleri hazırlamaya başlamış."} {"url": "https://egoistokur.com/ferhat-ozkandan-logosoloj", "text": "Neslihan Elagöz'ü Egoist Okur için yazdığı Fernando Pessoa yazısıyla hatırlayabilirsiniz. Hani şu üç P'yi -Proust'u, Pessoa'yı ve Peyami Safa'yı- seven kız :) Bu kez Ferhat Özkan'ın Logosoloji adlı öykü kitabını yazdı. Ama kitabı anlatmadı sadece, okurken ona nelerin yardım ettiğini anlatmayı da denedi. Mesela kitabın yayınlandığı yayınevinin manifestosu kararlı okur için epey aydınlatıcı olabilirdi. Sonra hızını alamadı, okurken yaşadığı heyecanı bizzat yazarla da paylaşmak istedi ve böylece kitap yazısını sohbetle, röportajla harmanladı. Tuhaf ama güzel oldu. Ben çok sevdim. Ve ilk fırsatta tereddütlü yazar Ferhat Özkan'ın Logosoloji'sini okumaya karar verdim. Umarım size de aynı etkiyi yapar... Buyurun okuyun, sonra konuşalım. Neye benzediğine dair hiçbir fikrimin olmadığı, ama yakın zamanda şiddetle önerildiğini anımsadığım için sorgusuzca okumaya başlayacağım bir kitabı tutuyorum elimde. Yüksek edebiyatın alçaklığına karşı duran bir oluşummuş buna vesile olan. Kitabın künyesinden evvel ilk sayfadaki mini manifestoya uğradığımda öğrendiğim şeydi bu. Yazıya ve edebiyata dair her şeyin kaydığı bir devirde tutulmuş gayet hoş gözüken bir yolu tarif ediyor gibiler. Çağımız hakkında kişisel patlamalar, sahicilik ve anlatının güncelini arıyorlar. Yeni yazara karşı olabildiğince yüce gönüllü bir tutumla tereddütlü yazarı cesaretlendiren potansiyel bir dizi Raskol'un Baltası. İlk defa arka kapağın değil, ön-iç kapağın rehberliğine tabi oluyorum okuma öncesi. Beklentimi epeyce yukarılara taşıyarak şekillendiren bu manifesto oluyor. Öykü koymuşlar içindekilerin adını. Fakat ben anlatı oldukları inanışıyla okumaya başlıyorum. Birazdan şaşkınlık yanıma yaklaşacak ve kitap bitene kadar oradan ayrılmayacak. Yazınsal, görsel veya işitsel; herhangi bir estetik kaygıya sahipsiniz. Okuduklarınızın karşısına yaşadıklarınız gelince kafa karışıklığına düşüyor, yapmak istediklerinizin yanına yaptıklarınız gelince hayal kırıklığı yaşıyor, geçen zamanı ölçtüğünüzde ürküyorsunuz. Bence okumak ve yazmakla ilgilenen pek çok kişinin içi kendi kaygılarıyla dolu. Ferhat Özkan'ın kitabındaki karakterler edebi, şairane ya da düşünsel düzlemde takıntıları olan ve bu takıntılardan hareketle aşırı bir dikkatle hayatlarını istedikleri hale sokmaya çalışan insanlar. Yani bu kitap da, ideal olanın peşinden koşarken aklın almayacağı tersliklerle boğuşmalar, olduramamalar, bir yanı hep açıkta kalmalarla dolu. Kitabın çıktığı dizi bana güncelliği vadetmiş, fakat bu kadarını hayal ettirememişti. Logosoloji, herkesi aynı şekilde düşündürür mü bilemem ama, müzikle, dille, edebiyatla, formla en ufak bir bağı olmuş herkesi yoğun bir düşünme seansına alacak, hap gibi hikayelerden oluşuyor. Dünün kitabı olmaktan uzak bu kitabı zaten ancak bugünün ve yarının insanı anlayabilirdi. Minik bir sorunun mükemmele tamamlanması için bulunulan ilk teşebbüsün ardından, her bir karakterin yuvarlandığı bir uçurum barındıran öyküler: Çarpmak üzere, masal denemeyecek kadar makul ama gerçek olamayacak kadar hayali, kabus olmaya yakın kayalar barındıran uçurumlar. O hiç uyamadığınız günlük ve haftalık programlarınıza uyunca nasıl olacağını görmek için, o hiç tamamıyla kontrol edemediğiniz durumlar tamamen kontrol edildiğinde nasıl olur görmek için okuyun. Yeni tarz bir kurgu, yeni bir yazınsal biçim görmek için... Takıntılarınız olduğunu sanıyorsanız, bir de buradan okuyun. Tamamen tesadüf, eğer buna tesadüf diyebilirsek. Kitap daha önce başka bir yayınevinden çıkacaktı, olmadı, arada birkaç red daha yedim. Raskol'un Baltası'nın ilk kitaplarını çıkardığını görünce, dosyayı kitaplarda da görülebilecek mail adresine yolladım. Ahmet Güntan'ın dosyayı okuyacak olması beni heyecanlandırmıştı, çünkü onun şiirleri ve özellikle Parçalı Ham 'u sadece yazdıklarımı değil, edebiyat hakkındaki düşüncelerimi de çok etkilemiş hatta beni cesaretlendirmişti. Şimdi, bu dediğiniz, kitap ve yayınevi uyumunu görünce kaderin nasıl da dolambaçlı yolları olduğunu ve bazen zamanın işleri nasıl da yoluna koyduğunu düşünüyorum. Kitaptan sonra etkileşime bir de iletişimi ekleyince ve bu ailenin diğer üyelerini de tanıyınca sadece edebi anlamda değil, insani olarak da ne kadar doğru bir yerde olduğumu gördüm. Çok zor bir soru... Hayaller, düşündüklerimiz, o süreç, tüm bunlar çok uzun bir zamanı kapsıyor ve o süre içinde bunların hepsi çok tuhaf haller alabiliyor. Ama nasıl yazdıklarımın olması/olmaması gerektiğine dair şunlar bir tür önkabul gibiydi benim için: Bir zamanlar ne de aşık olduğumuzu, hani çocukken halamızın evinde geçirdiğimiz o yaz tatilini, limonataları, lavantaları falan anlatmayacaktım. Ama ne anlatırsam anlatayım, insanı ve insani olanı ıskalamayacaktım. İdeolojik acıların arabeskleştirilerek anlatılmasından haz etmiyordum. Pırıl pırıl ambalajlı yeniliklerden hoşlanmıyordum. Diğer taraftan, insanların yerelleştirilmeye çalışılmış, yapay diyaloglardan oluşan öyküleri nasıl sonuna kadar okuyabildiklerini, daha doğrusu nasıl yazdıklarını hala anlayamıyorum. Zaten bir Sait Faik varken, bir Sait Fake neden okunur veya olunur? Geleneğin zenginliğinden beslenen, yapamasa bile en azından yazınsal buluş peşinde giden, algılarımızı zenginleştirecek, belki bozacak şeyler yazmak istiyordum. Logosoloji'de yapmak istediklerimin ne kadarını yaptım veya ne kadar iyi yapabildim bilmiyorum. Bunlar sadece benim kişisel, yazarken hep aklımın bir tarafında duran düşünceler... Bu kabaca anlattığım düşüncelerimi daha kapsamlı ve içi dolu bir şekilde görmek içinse, Hikmet Temel Akarsu'nun Türk Öyküsünün Kanonik Öyküsü makalesi okunabilir, ki bence Türk öykücülüğü üzerine yazılmış en önemli yazılardan birisidir herhalde. Okuduğumda, iyi bir kitap okumuş kadar mutlu olmuştum. Kaliteli bir yazı masam olmadığı için hiç hayıflanmadım, ama algılamanın kalitesi, biçimi, farklılıkları her zaman kişisel bir mesele oldu benim için. Evet, tabii ki açtı. En azından yazdıklarımın karşılık bulabildiğini gördüm. Güzel, rahatlatıcı ve özgüven veren bir his bu. Bence kitabı dikkatle okuyan birinin, gayet açık bir sunuşu... Çok teşekkür ederim. Çok güzel, hatta belki fazla güzel... Ve madem bu soru soruldu, bir düzeltme yapmak isterim: Yeni tarz bir kurgu, yeni bir yazınsal biçim, yazdıklarımı tanımlamak için fazla iyimser ve iddialı. Bunu olduğu gibi kabul etmek veya hiçbir şey söylemeyerek onaylamak için biraz kendini bilmez olmam gerekir... Öyle biri değilim, en azından olmak istemem."} {"url": "https://egoistokur.com/feride-cetin-erkekler-icin-godfather-kadinlar-icin-ask-ve-gurur-vazgecilmezdi", "text": "En seksi roman karakteri hangisi? sorusunu Feride'ye de sordum. İyi ki sormuşum. İki cevabı vardı. Birincisi adaşı Feride, yani Çalıkuşu... Ötekiyse, Jane Austen'ın aşık ama gururlu Elizabeth Benneth'ı. Feride Çetin'in yazısını okuyun. Kadınlarla erkeklerin birbirlerini çekici bulmalarının da temel sebebi olan farklılıklarına yaptığı vurguyu seveceksiniz. Gençliğimden beri idealize ettiğim iki kadın kahraman var. Birincisi, Reşat Nuri Güntekin'in Çalıkuşu romanındaki Feride. Edebiyat ögretmeni olan dedem, babamın adını Reşat benim adımı da Feride koyduğundan; günün birinde Güntekin'in Feride'siyle tanışmam kaçınılmazdı. Küçük bir kızken Feride'nin azmine ve öğretme tutkusuna hayran oldum. Sonraları aşkını kalbine gömüp yollara düşerkenki dikbaşlılığına... Büyüdükçe, onun gururu, hastalıklı Kamran tutkusu bana biraz çocukca gelmeye basladı ama yine de onurlu duruşu ve vicdanlı ruhuyla Feride benim için her zaman seksi bir kadın olarak kaldı. Gittiği köylerde dudakları, teni ve göz alıcı güzelliğiyle 'Gülbeşeker' diye anılan bu kahraman, peçesinin ardına sakladığı kararlılığı ve yeryüzünde yetim bir gariban olarak tutunacak dalı kalmamasına rağmen bunu dert etmeyişiyle, gözümde daha da sağlam bir kadına dönüştü. Mizah yönü güçlü bir kadındı, erkekleri sadece kaşıyla gözüyle değil, kararlılığıyla da etkilerdi. Kurtuluş Savaşı yıllarında tek başına 'ayakta durabilen' bir kadın olarak örnek bir portre çiziyordu. Gerçi zaman zaman inatçılığın ve isyankarlığın dozunu tutturamadığı doğru... Tutkularına gem vurması da sanki seksapelini azıcık törpülüyordu. İkinci kahramanım, Elizabeth Bennett... İnatçı, kibirli ve dikbaşlı olduğu için onu kendime yakın buluyorum. İlk görüşte etkilendiği Bay Darcy'e olan nefreti, bana aslında şehvetten doğan bir duyguymuş gibi geliyor."} {"url": "https://egoistokur.com/feride-cicekoglu-roportaji-istanbul-neye-itiraz-ett", "text": "Bazı kitaplar okumaya başlar başlamaz şölene dönüşür; konu ne olursa olsun mutluluk yaratır. Feride Çiçekoğlu'nun Metis Yayınları'ndan çıkan Şehrin İtirazı kitabı da benim için öyle. Çiçekoğlu isyanını, öfkesini gizleyemediği fakat naifliğinden hiçbir şey kaybetmeyen diliyle, benim gibi sinemayla başı hoş olmayanların bile ilgisini hep canlı tutuyor. Alt başlığı Gezi Direnişi Öncesi İstanbul Filmlerinde İsyan Eşiği olan Şehrin İtirazı; Tayfun Pirselimoğlu'nun Pusundan Belmin Söylemez'in Şimdiki Zamanına, Reha Erdem'in Şarkı Söyleyen Kadınlarına dek pek çok filmin, aslında Gezi direnişinden önce, yaşadığımız şehrin günden güne nasıl kimliksiz, ruhsuz, boğucu bir yer haline dönüştüğünü haber verdiğini söylüyor. Şehrin İtirazı, Gezi Parkı direnişi boyunca hiçbir ayrımcılığa meyletmeyen, onurlu bir yaşam için şehir hakkını savunan, zekasını mizahla harmanlayıp direnen güzel insanlara bir selam niteliği de taşıyor. İstanbul'a dair ilk göç filmi olarak kabul edebileceğimiz İstanbul Geceleri (Mehmet Muhtar, 1950) şehrin kimliğini koruma adına göçle gelenleri cezalandırma yolunu seçer. Gurbet Kuşları (Halit Refiğ, 1964) yine benzer bir vurgu yapar; Anadolu'dan şehre gelen aile darmadağın olur ve sağ kalanlar çareyi geri dönmekte bulurlar. Gelenlerin kalıcı oldukları ve şehrin yeni kimliğinin onları da içine almak zorunda olduğu ancak 1970'lerde, Ömer Lütfü Akad'ın Gelin-Düğün-Diyet üçlemesiyle temsil edilmiş. Hızla büyüyen ve konut bloklarıyla betonlaşan bu yeni durumun yol açtığı kimlik kaybına dair filmleri ise ancak 1990'lardan itibaren görebiliyoruz. En çarpıcı ilk örnek C Blok (Zeki Demirkubuz, 1994). Kimliksiz hale gelen, yüzünü yitiren bir fiziki çevrenin ilişkilerde yol açtığı yıkımı yansıtıyor ve geniş seyirci kesimlerinin yüzleşmek istemediği konuları dile getiren daha sonraki diğer şehir temsillerinin kaderini paylaşıyor: Ancak sınırlı sayıda seyirciye ulaşabiliyor. 2000'li yıllarda şehirdeki kimlik kaybını, her biri zengin bir sinemasal tecrübe olan filmlerle anlatan Reha Erdem ve Tayfun Pirselimoğlu için de durum değişmiyor. Onların filmleri de ne yazık ki az sayıda seyirci tarafından izleniyor. Bu durumun sinemayla olan ilişkinin alışveriş merkezlerine hapsolmasının etkisi var elbette. Ancak, Reha Erdem ve Tayfun Pirselimoğlu filmlerinin İstanbul'un geçirdiği değişimi belgeleme anlamında, şehre dair ileriye yönelik bir hafıza oluşturmak anlamında çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bundan 10 ya da 20 sene sonra, bugün gişede milyonluk hasılat yapan yerli filmlerden iz kalmayacak, ama Hayat Var (Reha Erdem, 2007) ya da Pus (Tayfun Pirselimoğlu, 2009) her yeni kuşak tarafından tekrar tekrar izlenecektir. Bu soruyu seçimden önce yanıtlamış olsam, toplumun tümüne yayılmış bir ikiyüzlülük derdim. Ama 7 Haziran seçimlerinden sonra daha iyimser bir ruh hali içindeyim. Dün (10 Haziran) Kadıköy Belediyesi'nin gürültü ve çevreye verilen rahatsızlık nedeniyle bir süreliğine yıkım ruhsatlarını durdurduğu bilgisini aldım. Doğruluğunu kontrol etmiş değilim, ama söylenti düzeyinde bile olsa bu işaret inşaat çılgınlığında bir durulma bekleyebileceğimizi müjdeliyor. Tabii ki AKP çevresine yuvalanmış müteahhitler ve onlardan çıkar sağlayan kesimler bu durumdan şikayet edecekler ve ekonominin durduğu gerekçesiyle yeni bir seçim için seferber olacaklardır. Ancak 7 Haziran'da gidişata dur diyen kesimlerin bu girişime de karşı çıkacaklarını ve etkin olacaklarını umuyorum. Dil de kullanana göre şekilleniyor elbette. Hele Türkiye gibi geniş kitlelerin yazılı dil ile bağının zayıf olduğu, dilin bir iktidar aracı olarak sürekli ayıklamaya uğradığı ve travma geçirdiği bir toplumda bunu çok net görebiliyoruz. Askeri darbelerle dilden Osmanlıca sözcüklerin ayıklanması, sonra da AKP'nin yakın dönemde Osmanlıca'yı bu kez bir güç gösterisi olarak dayatması gibi. 1960'lardan itibaren gelişen egemene itiraz dili ise sol görünüm altında yine cinsiyetçi ve hegemonyacı bir üsluba sahipti. Bütün bacı edebiyatı buna örnektir. İktidardakiler bayan diyerek, devrimciler bacı diyerek elbirliğiyle kadını cinsiyetsizleştirmeyi sürdürdüler. LGBTİ bireyler için dilde bulunan çeşitlemeleri tekrar etmeme gerek yok. Gezi direnişi sırasında Çarşı grubunun ibne polis sloganına LGBTİ bireylerin Velev ki ibneyiz, alışın her yerdeyiz sloganıyla karşılık verdiğini, önce kadınların, sonra kitlenin ve nihayet Çarşı grubunun da bu slogana katıldığını hatırlarsınız. Egemene karşı itiraz dilinde bile yaygın olan cinsiyetçi söylemin ilk kez Gezi sırasında bir kırılma yaşadığını ve o dönemin etkisiyle cinsiyetçi söylemin daha geniş kesimlerce mahkum edildiğini düşünüyorum. Bence Türkiye'de kadına bakış, kadın sorunu gibi ifadelerden de vazgeçme zamanımız geldi. Kadın sorunu diyeceğimize, erkek sorunu diyelim. Kürt, Ermeni, Laz, Çerkez, Roman diye ağız alışkanlığıyla peş peşe dizdiğimiz sorunlar yerine Türk sorunundan söz edelim. Belki o sayede normalleşmeye başlayabiliriz. Daha çok sivil inisiyatif kullanarak. Seçimde Oy ve Ötesinin yaptığına benzer bir sorumluluk halini, şehirde sürekli hale getirerek. Mesela Kamp Armen'le ilgili geri adım atıldığını, demek ki o hapsolmuşluk duygusunun ille de bir çaresizliğe yol açmaması gerektiğini düşünüyorum. Evet, Kamp Armen'deki direnişe katılanlar atılan geri adımı yetersiz buluyorlar, iade yerine bağış söyleminin kullanılmasını onaylamıyorlar ama yine de geri adım önemli. Genel bir cevap vermek istemem. Kendi adıma, İstanbul'un sinemadaki temsillerine dair ilk iki kitabın Vesikalı Şehir ve Şehrin İtirazının ardından bir de İsyankar Şehir yazmayı ve diziyi üçlemeyi diliyorum, umuyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/ferit-edguden-karanlik-bir-dus-yargic-kara", "text": "Bu ürpertici satırlar, Ferit Edgü'nün ilk kez Dost dergisinin Ocak 1966 sayısında yayınlanan, ertesi yıl da Av adlı kitabın bir parçası olarak okur karşısına çıkan öyküsü Yargıç Karak'tan. Daha sonra çeşitli vesilelerle defalarca yayınlandı ama ben her zaman her şeye geç kalan, en azından kendini öyle hisseden biri olarak yazarın bir süre önce Sel Yayıncılık'tan çıkan toplu eseri Leş'te okuyabildim. Tuhaf güzellikte bir öykü Yargıç Karak. Tıpkı bir düş gibi... Ayrıca yazılmasının üzerinden neredeyse 50 yıl geçse de değerinden, öneminden hatta geçerliliğinden hiçbir şey yitirmemiş. Yani tamamen gerçek. Sizi Yargıç Karak'la ve zihninizde canlandırabilecekleriyle baş başa bırakmadan önce hem Ferid Edgü'ye öyküsünü yayınlamama izin verdiği için teşekkür ediyor hem de Av için yazdığı 1967 tarihli önsözden bir bölümü buraya almak istiyorum. Yargıç Karak'a duyduğum ilgi yalnızca adının garipliğinden mi ileri geliyordu? Kendisi, bir gün, bu konuda yaptığı açıklamada, bu adın eski bir ad olduğunu, atalarının üç yüzyıl önce gelip bu kente yerleştiklerini, kendisinin de, tüm garipliğine karşın bu simetrik adı değiştirmek ve herkes gibi bir ad almak gerekliliğini duymadığını söylemiş, haklı olarak, İmamı imam yapan cüppesi değildir demişti. Yargıç Karak'a duyduğum ilginin kaynağı, onun, bu simetrik Karak adını taşımasından başka bir yerde olmalı, diyordum. Bu ilgi yalnızca yargıç olmasından, özellikle kendisinden önceki yargıcın ölümünün ardından, kentimizin tek yargıcı olarak kalmasından da doğuyor olamazdı. Kentimizin tüm davalarına bakan, kentimiz halkını yargılayan tek adam olması, onu, hiç değilse benim gözümde diğer kişilerden ayırıyor olabilir miydi? Belki. Ama Yargıç Karak'a duyduğum ilginin derecesi bununla da ölçülemez. Belki onun, bizlere benzemeyen beden yapısıyla, yüzünün garip görünüşüyle ilgimi çektiği söylenebilir. Ortalama boyu 1.60'ı geçmeyen bizim gibi insanların arasında, iki metreye varan boyuyla dolaşmasının, çevresindekiler üstünde olağanüstü bir etki bırakmaması garip olurdu. Gerçeği, hayatıma ilerde yön verecek Yargıç Karak'la başlangıçta hiçbir ilişkim olmadı. Hiçbir zaman yasalarımızın suç saydığı edimleri gerçekleştirmediğim için değil, böylesi durumlarda ne bir tanık, ne bir davacı olarak, Yargıç Karak'ın, dolayısıyla onun temsil ettiği tüzenin önüne gitmemek için kendimi bildim bileli elimden geleni yaptığım, yasadan, yasa adamlarından, vebadan kaçtığım gibi kaçtığım için, bunun başıma gelmediğini söyleyebilirim. Kolaylıkla anlaşılacağı gibi bundan yakınmıyorum. Tüzel işler, niçin söylemeyeyim, bende her zaman, bir baş dönmesi, bir mide bulantısı yaratmıştır. Birkaç kez, herkesin içinde, tüzeye, özellikle de Yargıç Karak'ın tüzesi üstüne olan düşüncelerimi bağırmak istedim. Ne var ki buna hiçbir zaman cesaret edemedim. Neydi bu bağıramadığım düşünceler? Bunları derli toplu anlatabilmem için olayların başlangıcına inmem gerekiyor. Lapsus; Hiç şüphesiz halkı değil, suçluları demeliydim. Üç yıl öncesine değin, kentimizin tüzel işlerini yürüten, yani insanları yargılayan yaşlı bir yargıcımız vardı. Yargıç Karak, o zamanlar yargıç olmasına yargıçtı, ama yargılamaya tam bir yetkisi yoktu. Ancak başyargıcın hastalığı durumunda onun yerini alabilirdi. Ama sanırım, bu hiçbir zaman başımıza gelmemişti. Başyargıcın zamanında kentimiz cezaevindeki tutukluların sayısı 15-20'nin üstünde değildi. Bugünse bu sayının 1500'ün üstünde olduğu söyleniyor. Belki bu sayıyı aştı bile. Nüfusu 20 binin üstünde olmayan bir kent için bu sayının ne demek olduğu bir düşünülsün! Tutuklu sayısının artması durumuna kafa yoran herhangi bir yurttaş olarak, bu artışın nedenleri üstünde, ister istemez, ben de durdum. Başlangıçta kesin bir açıklamaya varmam mümkün olmadı. Tüzel işlerden, yargılamalardan olan tiksintim yüzünden, o güne değin hiçbir duruşmada bulunmamıştım. Duruşmaların hangi koşullar içinde yapıldığı üstünde en küçük bir bilgim bile yoktu. Dostlarım arasında da bu konuda beni aydınlatabilecek hiç kimseyi tanımıyordum. Tüm çaresizliğime karşın, hiç değilse kendi kendime bu tutuklamaların artışı olgusunun açıklamasını yapmam gerekiyordu. Aynı lapsus: Anlamışsınızdır, suçluları, daha doğrusu suçlu-insanları demek istiyorum. Belki yukarda sözünü ettiğim kurt, bir kuşku kurdu değil de bir korku kurduydu ve günün birinde kendimin de tutuklular arasında bulunabileceğim düşüncesinin kafamda belirdiği gün içime düşmüştü. Bu noktada kesin bir şey söyleyemeyeceğim. Ama ne olursa olsun, ister bencil bir korku, ister yalnızca gerçeği öğrenme tutkusu... bir kez kafam bu soruya takılmıştı. Bundan kurtulmanın tek yolu da, bu konuda aydınlanmamdı. Nasıl oluyordu da tutukluların sayısı üç yıl içinde yüzde bin artmıştı? Bu süre içinde değişen, kentimizin halkı mıydı? Kötüye, suça doğru bir eğilim mi başlamıştı? Böylesi bir eğilime kentimiz insanları artık karşı koyamıyorlar mıydı? Bu sav bana pek üstünde durmaya değer gelmedi. Toplumsal koşullarımızda pek büyük bir değişiklik olmamıştı. Tabii, bunu söylerken son kuraklık yılıyla, bu yılki çekirge akımının ekinlerimize getirdiği zararı unutuyor değilim. Ama bu ekonomik bunalımlar, sanmıyorum ki tüm bu suçların nedeni olsun. İlk işim tutukluların işledikleri suçların türleri üstünde durmak oldu. Bu konuda aydınlanmakta oldukça güçlük çektim; daha doğrusu aydınlanamadım. Ne var ki bu çabam bana, sorunun başka görünüşleri üstünde düşünmek, araştırmak olanağını verdi. İlk şaşkınlığım, kentimizde işlenen suçlar üstünde hiçbir sayımın yapılmamış olduğunu görmekle başladı. Bu işi benim, kendimin yapması gerekiyordu. Başarabilmek için ilk başvurduğum, son üç yıllık gazete denemeleri oldu. İkinci şaşkınlığım bunu yaparken belirdi: Başyargıcın ölümünün, Karak'ın tek yargıç olarak atanmasının hemen ardından, gazetelerimizde, cinayet, hırsızlık, ırza geçme gibi olayların yankısı azalmaya başlıyordu. Bu, bizim gazeteler gibi yazacak bir şeyleri olmayıp en küçük hırsızlık olayını birinci sayfada, koca koca harflerle veren gazeteler için çok garipti. İlk altı ayda, cinayet, yaralama, ırza geçme haberleri birinci sayfaya geçmişti. Bundan sonra, bu haberler son sayfada ve hemen hemen hiçbir ayrıntıya girmeden yalnızca bir haber olarak veriliyor, daha sonraları da tümüyle yok oluyordu. Bu durumda kafanızda şöyle bir soru belirebilir: Öyleyse tutukluların sayısının arttığını nereden öğrendin? Hayır, hayır, kulak gazetesi ya da yerin kulağı var, demeyeceğim. Kentimiz halkı, geleneği gereği, tam bir kapalılık içinde yaşar ; kentimizin toprağıysa sayın baylar, bildiğiniz gibi sağır ve dilsizdir. Ve de kördür. Tutuklu sayısının arttığını, yalnızca, geçen yıl yapılan cezaevinden biliyorum. Eski cezaevinin beş yüz tutukluyu barındırabileceği, halkımızın bildiği bir gerçektir. İkinci bir cezaevinin yapılması, elbet, birincisinin gereksinmeyi karşılamamasından doğmuştur. Bu ayracı burada kapayıp yeniden gazetelerimize dönelim. Karak'ın, yargıçlığa asaleten atanmasının sekizinci ayından sonra, gazetelerde işlenen suçlar, verilen cezalarla ilgili hiçbir haberin yayınlanmamasının nedenleri üstünde düşündüm. Bu konuda yapacağım en aklı başında iş, hiç şüphesiz, gazetelerden birinin yazı işlerine bir mektup yazmak, durumun açıklanmasını ondan istemekti. Ben de bunu yaptım. Yazdığım mektupta bu durum üstüne dikkatleri çekiyor, bunun belirli bir nedeni olup olmadığını soruyordum. Bu mektubum cevapsız kaldı. Yazdığım ikinci mektupta, birinci mektubumda söylediklerimi yineliyor, soruma olumlu ya da olumsuz bir cevap vermeleri, bunun uğraşlarının en ilkel bir kuralı olması gerektiği üstünde duruyor, bu konuda beni aydınlatmalarını bir kez daha rica ediyordum. İkinci mektubuma dört gün sonra bir cevap aldım. Kısa bir yazıydı bu. Gazetenin yazıişleri sorumlusu, mektubunda, bana, ne yazık ki hiçbir açıklama yapamayacağını, buna yetkisi olmadığını belirtiyor, böylesi garip soruların kafamda nasıl doğduğu konusundaki şaşkınlığını gizleyemediğini söylüyor ve saygılarını sunuyordu. Önümde bir kapı daha kapanmıştı. Cevapsız kalan her bir soru gibi, bu soru da, gün geçtikçe, daha bir yiyip bitirmeye başladı beni. Gözüme uyku girmez olmuştu. Bir sabah, ne olursa olsun, Yargı Sarayı'na gidip durumu orda inceleyeceğim, dedim. Orasının hepimize açık olduğunu, duruşmaları dinleyebileceğimiz gibi, eski tutanakları incelemeye hakkımız olduğunu da duymuştum. Bu ziyaretin benim için pek kolay olmadığını kabul edersiniz. Bu kararı bir uykusuzluk gecesi vermiştim. Bugünmüş gibi anımsıyorum: Yağmurlu, perşembe gecesini cuma sabahına bağlayan bir geceydi. Sabah, erkenden yatağımdan kalkıp yıkandım, tıraş olup en yeni giysilerimi giydim. Betimlenemez, acımsı bir duygu içindeydim. Sabah çayımı içecek iştahı bile bulamamıştım kendimde. Evden çıktığımda hafif yağmur çiseliyordu. Karanlık bir gün, dedim kendi kendime. Yargı Sarayı'na gidecek günü iyi seçtin. Artan bulantımla, ayaklarım sanki geri geri gidiyordu. Bu, insana hayranlık veren kentimizin en güzel yapısının önüne vardığımda büyük saat, dokuzu vuruyordu. Mermer giriş merdivenlerini çıktım; büyük kapıyı geçip içeriye adımımı attığımda önümde büyük bir boşluğun açıldığını gördüm. Loş, sınırsız, tek sözcükle, korkunç bir boşluk ve bu boşluğun tamamlayıcısı, mutlak bir sessizlik. Bu boşluğun içinde birkaç kişi oradan oraya koşup duruyorlardı: sırtlarında kara cüppeler, kollarının altında kalın dosyalar... Bunlar savunmanlar olmalıydı. Bu boşluğun sağ ve sol yanlarından iki merdiven çıkıyordu. Soldaki merdivene doğru yürüdüm. Titriyordum: Tüm bedenimi bir ürperti kaplamıştı. Bu taş yapının soğukluğudur, diye düşündüm. Birinci kata vardığımda bu soğukluğa karşın ter içinde olduğumu gördüm. Sağda, merdivenin bitiminde kırmızı bir okla Duruşma Salonu'nun yönü gösterilmişti. O yöne doğru yürüdüm. Geçitte benden başka kimseler yoktu. Bir süre, bu, bana sonu yokmuş gibi gelen geçitte yürüdüm. Bir ara, ardımda koşuşan ayak sesleriyle irkildim. Umutla başımı çevirip baktım: Gelen Yargıç Karak'tı; yanında, kara cüppeleri içindeki savunmanlarla konuşuyordu. Onlara engel olmamak için duvarın dibine çekildim. Beni görmeden gelip geçtiler. Arkalarından baktım: Yargıç Karak, dik, uzun adımlarla ilerliyordu; savunmanlarsa ona yetişebilmek için koşuşuyorlardı. Anlatılmayacak gülünç bir görünüm! Kendim gibi bir dinleyici görürüm umudum boşa çıkmıştı. Yeniden tüm gücümü toplayıp önümde uzanan, nereye varılacağını kesin olarak bilmediğim geçitte, tek başıma ilerlemeye koyuldum. Büyük geçidin bitimine vardığımda soluk soluğaydım. Duvarın üstünde, gene kırmızı bir okla Duruşma Salonu'nun yönü gösteriliyordu. O yöne döndüm: Bu penceresiz, kapısız, iki uzun, yüksek duvarın arasında uzanan geçitte yürümeme devam ettim. Böyle kaç geçit geçtim, bilmiyorum. Bir an, hiçbir zaman bir duruşmada hazır bulunamayacağımı düşündüm. Bu başlayan umutsuzluğu yenmek için, gerilen bacak kaslarıma, dizlerimin dermansızlığına, her adımımda artan boğuntuma, korkuma karşın, Bir kez başladın, devam! diyerek yürüyüşümü sürdürdüm. Üstünde Duruşma Salonu yazılı kapının önüne vardığımda, içimde, birazdan kendi yargılanmama tanıklık edecekmişim gibi bir duygu vardı. Kapının önünde, içeri girip girmemek konusunda bir an duraksadığımı açıkça söylemeliyim. En sonunda, büyük bir güçle, kapıyı aralayıp girdim. İçeri girdiğimde, gözüme ilk çarpan, Yargıç Karak oldu. Sırtında, yakaları sırmalı, kara, parlak kumaştan bir giysi vardı. Olduğu yerde, tüm odayı dolduruyor gibiydi. Öbür kişiler onun yanında ne kadar küçük kalıyordu! Çekine çekine, boş dinleyici sıralarına doğru ilerleyip ön sıralarda bir yere iliştim. Yargıcın önünde sırtı bana dönük iki kişi vardı. Karak'ın gözleri onların üzerinden benimkileri buldu. Gözlerini benden ayırmadan sorgusuna devam ediyordu. Aldığı cevapları, değişik sözcüklerle uzun cümleler halinde, anlaşılması güç bir dille, önündeki daktilo kıza yazdırıyordu. Sorular, cevaplar uzadıkça, bu önümdeki iki kişiden hangisinin suçlu, hangisinin davacı olduğunu sordum kendi kendime. Hemen karar vermek güçtü: İkisinin cevapları da birbirine benziyordu. Yalnız verdikleri cevaplar değil, giysileri, yüzleri de. İkisi de, her soru karşısında, bir an bocalıyor, sonra kekeleyerek Karak'ın beklediği cevabı vermeye çalışıyorlardı. Bu, Yargıç Karak'ı çok sinirlendiriyordu. Çok geçmeden anladım ki söz konusu olan bir miras davasıydı. Dolayısıyla ne sanık vardı ortada, ne de davacı. Daha doğrusu, bu iki insandan ikisi de ya sanık ya da davacıydı. Duruşma bir başka güne ertelendi. Karak'ın dosyayı incelemesi gerekiyordu. Onlar çıktıktan sonra, içeri iki kişi daha girdi. Birinin yanında bir savunman vardı: Bundan, onun sanık olduğunu çıkardım, ama çok geçmeden yanıldığımı anladım. Doğrusu, duruşmanın sonuna değin kimin sanık, kimin davacı olduğunu anlayamadım. Görülen yalnız Karak'ın yargıçlığı ve kara cüppelinin de savunmanlığıydı. Bu duruşma kısa sürdü. Karar okunurken herkes ayağa kalktı. Ben de onlara uymak zorunluluğunu duydum. Kararı dinleyen savunman, Yargıç Karak'a teşekkür etti; yanındaki sanık ya da davacı da ona öykündü ve hep birlikte çıktılar. Yerime oturmadan, salona girdiğimden beri gözlerini üstümden ayırmayan mübaşir yanıma yaklaşarak, salonu boşaltmamı istedi. İlkin ne demek istediğini anlamadım. Sonra, yaptığı açıklamadan, buradan çıkmam gerektiğini algılayabildim. Ama o, bunu beklememiş, çoktan kolumdan tutup iteleyerek kapı dışarı etmişti bile beni. Bir süre, kapının karşısındaki duvara dayanmış, bir dördüncü davayı izlemek olanağını bulurum umuduyla bekledim. Bir ara mübaşir yanıma gelerek ne beklediğimi sordu. Bir dördüncü dava dedim. Bugün başka dava yok, dedi. Son duruşma içerde görülüyor. Bu duruşmada ben bile bulunamam diye ekledi. Nedenini sorduğumda bilgiç bilgiç gülümseyerek, Bu gibi davalar, yani miras ve toprak davalarının dışındaki davalar büyük bir önemi haizdir, işbu sebeple gizli celse usulüyle yapılmaktadırlar dedi. Ne zamandan beri? dedim. Koca, patlak gözlerini daha bir açarak, Ne zamandan beri mi? diye sorumu tekrarladı. Bir an durdu, sonra, Her zamandan beri, yani Yargıç Karak'ın iş başına geldiğinden beri dedi. Sonra gözlerini kuşkulu kuşkulu gözlerime dikerek, bu tüzel konulara karşı niçin böyle ilgi duyduğumu sordu. Başka yapacak işim yok muydu? Bir yalan uydurmaya çalıştımsa da başaramadım. Kekeleyerek bunun beni eğlendirdiğini söyledim. Söylediklerimin inandırıcı hiçbir yanı olmamalı ki, o gözlerindeki kuşkuyu daha bir artırarak, Sana bu sevdadan vazgeç derim, dedi. Senin ilginin nerde toplandığını görüyorum. Yargıç Karak, öyle değil mi? Ama şunu kafana koy ki, onunla oyun olmaz. Onu anlamaya da çalışma. O bir dava adamı. Bu sözler üstüne, sanki bir suç işlemiş de pişman olmuş gibi yanımdan ayrıldı. Yeniden aynı geçitleri geçip aynı merdivenlerden indim. Hiç değilse, arşivde son üç yılın tutanaklarından birkaçını okurum; bu belki aydınlanmama yardımcı olabilir, diye düşündüm. Arşivin nerede olduğunu sorduğum bir savunman, eliyle karanlık merdivenleri göstererek, Alt katta, en alt katta dedi. Alt kat dediği, yeraltında, sığınağımsı bir yerdi. Geçitlerin köşelerine yerleştirilmiş lambalar bu yeraltı karanlığını yenmekten oldukça uzaktı. Karşımdaki, üstünde, Arşiv yazılı demir kapının tokmağını çevirip içeri girdiğimde, burasının, beni buraya getiren yoldan daha karanlık, daha soğuk olduğunu gördüm. Odanın tam ortasında, paslanmış bir demir masa vardı. Masanın başında, yaşlı bir adam oturuyordu. Başını kolları üstüne dayamıştı; ben içeri girdiğimde uyuyordu sanıyorum. Duvarlar, yıpranmış, tozlu dosyalarla doluydu. Odanın tek ışığı, masanın üstündeki lambadan geliyordu. Buranın sorumlusu sandığım bu adama doğru ilerledim. Ayak seslerimle uyandırmış olmalıydım kendisini. Beni karşısında görünce, önünde duran tel çerçeveli yuvarlak gözlüğünü takıp saçını başını düzeltmeye başladı. Büyük bir saygı göstererek ne istediğimi sordu. Ona, son üç yılın duruşma tutanaklarından birkaçını görmek istediğimi söyledim. Buna karşılık olarak o, yeni atanan yargıç yardımcısı olup olmadığımı sordu bana. Sonra cevabımı beklemeden, Nicedir bekliyorduk sizi dedi. Ona, yanıldığını, yargıç yardımcısı filan olmadığımı, basit bir yurttaş olduğumu söyledim. Basit bir yurttaş mı?.. Basit bir yurttaş ha?.. diye mırıldandı dişlerinin arasından. Bir anda, saygılı görünümü yitmişti; sol elinin baş ve işaretparmaklarını yeleğinin cebine sokarak, üstüme yürürcesine, Peki niçin görmek istediğinizi sorabilir miyim faturaları? Kentimizde işlenen suçlar üstünde bir inceleme yapmak istiyorum dedim. Gene dişlerinin arasından, Kentimizde işlenen suçlar... Kentimizde işlenen suçlar ha... diye mırıldandı. Sonra, Bu konuda Yargıç Karak'tan izin aldınız mı? diye sordu. Hayır dedim. Bunun üstüne bana fatura matura gösteremeyeceğini söyledi. Her yurttaşın kentimizin tüzel arşivinden yararlanabileceğini, bunun Anayasamızda belirtilmiş en ilkel haklarımızdan biri olduğunu anlatmaya çalıştımsa da boşuna. O eskidendi diye cevapladı beni. O eskidendi. Şimdi izin almadan değil faturalara bakmak, bu kapıdan içeri adım atmak bile yasak. Hem sonra, siz, buraya değin, nasıl sokulabildiniz? Ona, yeniden Anayasadan söz ettim. Ben anayasa babayasa tanımıyorum dedi. Peki bu yasağı koyan kim? dedim. Nasıl kim? Tabii, Yargıç Karak. Bu Yargıç Karak da artık... diye başladımsa da, o devam ettirmedi: Bir anda kolumdan tutulup bir kez daha kapı dışarı edildiğimi gördüm. Mektubu burada bıraktım. Başım dönmeye, gözlerim kararmaya başlamıştı: Devam etmeye gücüm yetmiyordu. O gün, bütün günüm bir cehennemde yaşar gibi geçti. Gece yattığımda da gözüme uyku girmediğini söylemem gerekli mi? Yatağın içinde oradan oraya dönerken, Yargıç Karak'ın, arşivcinin, sabah mektubu getiren çocuğun yüzlerini görüyordum. Sonra, kentimiz çevresinde yüksek bir duvarın örülmeye başlandığını düşlüyordum. Yavaş yavaş Karak'ın bunu gerçekleştirebilecek bir insan olduğuna inanmaya başladım. Hiç şüphesiz gerçekleştirecekti de günün birinde bu duvarı. Bizden sonra gelecekler, bu tüze duvarıyla çevrili olarak yaşayacaklar, kim bilir, gözlerini açtıklarında bu duvarı görmüş olacaklarından, belki onun gerçek anlamını da anlamayacaklar; varlığını yadırgamayacaklardı. Bu durumda ne yapabilirdim? Yargıç Karak'ı öldürmek? Ama o zaman gerçekten bir suçlu olarak, hiç şüphesiz derdimi kimseye anlatamayacak ve kentin ortasında diri diri yakılacaktım. Bir de, bu durumun bilincinde olanlarla birleşip Karak'a karşı savaşmak vardı. Ama nerede bulacaktım o kişileri? Konuyu kendilerine açtığım en yakın dostlarım bile, Yahu senin başka işin yok mu? ya da Adam sen de deyip geçiştirmemişler miydi? Gündoğumundan önce kararımı verdim: Doğup büyüdüğüm bu kentten ayrılacak, bu yaştan sonra kendime yeni bir yurt arayacak, dillerinden anlamadığım, gelenekleri, görenekleri benim için yabancı insanların arasında, kendi kendimin sürgünü olarak yaşayıp gidecektim. İçimdeki küçük bir umut, gideceğim yerde, belki Karak'a, onun bu kara, iğrenç tüzesine, kurmakta olduğu düzene karşı savaşma olanağını sağlayabileceğim düşüncesinden doğuyordu. Hemen kalkıp bavullarımı hazırladım. Biliyorum, içimdeki o küçük umut kıvılcımına karşın, bu kaçış hiçbir şeyi çözümlemiyordu gerçekte. Ama insanların birer uyurgezer olarak dolaştığı, cellatları çocuklarının sütüyle beslediği, kurtuluşlarını gerçekleştirmek için küçük parmaklarını oynatmak istemedikleri bir ülkede yapılacak tek şey, insanın kendi paçasını kurtarması, başka bir deyişle o ülkeden tası-tarağı toplayıp kaçmasıdır, diye düşünüyordum. Bavullarım elimde son bir kez daha, bu doğup büyüdüğüm eve baktım. Artık ilençli saydığım bu kentte, ardımda hiçbir iz bırakmamak için, Yargıç Karak'ın mektubuna değin ayrılmayı aklımın köşesine getirmediğim doğup büyüdüğüm baba ocağını tüm anılarımla birlikte ateşe vermeyi de unutmadım."} {"url": "https://egoistokur.com/feylesof-yazar-mark-vernona-gore-mutlulugun-tarifi-dusunmeyin-nefes-ali", "text": "Feylesof yazar Mark Vernon'a göre mutluluğun tarifi: Düşünmeyin, nefes alın! Feylesof yazar Vernon'a göre mutluluğun tarifi: Düşünmeyin, nefes alın! Bunu başarmanın sırlarını da ben mi sorsam? :) Yani bu hangi dönemde neleri hissettiğine bağlı olarak elbette değişiyor. Her ne kadar söylediklerini bilsek de birçok şey de olduğu gibi bazı şeyleri bilmek gidiştı da her zaman değiştirmiyor. Mutluluk böylelikle daha çok rulete benziyor."} {"url": "https://egoistokur.com/feyza-hepcilingirler-soruyor-anne-kimdi", "text": "Hangi annelerin günü kutlu olsun? Peki ya anne kimdir? Bizi doğuran kadın mıdır, yoksa bakıp büyüten, bizimle gülüp bizimle ağlayan mı? Annelik, dünyaya getirmekten öte anaçlıkla yavrusuna kanat germek değil midir? Onunla doğup büyümektir. Asla pişman olmamaktır. 'Anne Kimdir?' kitabında Feyza Hepçilingirler, aynı mahallede yaşayan dört çocuğun, bir arkadaşlarının annesinin öz olmadığını öğrendiklerinde yaşadıklarını anlatıyor. Kitap, çocuk kötücüllüğünün nasıl bir yere varabileceğini de gösteriyor. Bir çocuğu dünyaya getiren ya da dünyaya getirmediği çocuğuna yepyeni bir yaşam sunan tüm annelerin Anneler Günü kutlu olsun. Bir insanın annesi ya da babası artık hayatta değilse, uzun zaman olmamışsa ya da onlarla hiçbir anı yaşanmamışsa, Anneler ya da Babalar Günü gibi özel günlerde yaşanan iç sızısı can yakabilir. O yüzden bu tip kutlamalarda biraz dikkatli olmakta fayda var. Hatta şu günler hiç ilan edilmeseydi, ne güzel olurdu... Canı isteyen bir gün değil her gün annesini, babasını kutlasaydı. Berkay, Salih, Mustafa ve Zehra dörtlüsünün en kötü karakteri Berkay... Özgür'ü üzmek ve ona annesinin öz olmadığını söylemek için çırpınıyor. Özgür'e kıyamayan Zehra, ne yazık ki olayların akışına engel olamıyor. Onu destekleyen Salih'e rağmen... Suç ortağı Mustafa'yla bir olup Özgür'ü ortama getirten ve büyük bir heyecanla 'o senin öz annen değil' diyen Berkay'ın mutluluğu ise kursağında kalıyor. Özgür'ün bunu bildiği ve önemsemediği ortaya çıkıyor çünkü. Onun gözünde 'Aynur Teyze' öz annesi aslında. Fısıltı ve hayal kırıklığıyla 'biliyormuş' diyen sinsi Berkay'a sırtımı dönüp Özgür'e sarılıyorum. Kırmızı Kedi'nin Çocuk ve Gençlik Kitapları dizisinden çıkan 'Anne Kimdir?' hem öykü hem tiyatro oyunu olarak yazılmış kısacık bir hayat dersi. Başkalarının özel hayatının kimseyi ilgilendirmediğini, arkadaşlığın önemini, kötülüğün kimseye bir fayda sağlamadığını hatta rüzgarın bir anda tersine esebileceğini 'kısa ve öz' anlatıyor. Kitabın arkasında, tiyatro oyunundan hemen sonra, sorular ve etkinlikler bölümü var. Feyza Hepçilingirler'in sadece büyükler için değil çocuklar için de yazması şans. Bu kitabı çocuklar ve anneler okusa, annelik hakkında biraz oturup konuşsalar keşke. Bir çocuğu dünyaya getiren ya da dünyaya getirmediği çocuğuna yepyeni bir yaşam sunan tüm annelerin Anneler Günü kutlu olsun."} {"url": "https://egoistokur.com/fikret-senes-insan-elini-atese-tutmadikca-ogrenmiyo", "text": "Bir süredir pop gecelerinde şunu fark ediyordum: Şarkıları uslu uslu dinleyenler sıra onun şarkılarına gelince canlanıyor, adeta şarkıyı yaşar hale geliyordu. Anlamazsın, Bambaşka Biri, Uykusuz Her Gece, Kimler Geldi Kimler Geçti; herkesin bir Fikret Şeneş şarkısı vardı. Ve istisnasız hepsi kadının özgürleşmesine, bağımlılıklarından, mecburiyetlerinden kurtulup kendi ayakları üzerinde dimdik durabilmesine dairdi... Pop müziğimizin ilk kadın şarkı sözü yazarı Fikret Şeneş, Kapı açık, arkanı dön ve çık diyen bir dişi ses yaratarak kadınlara bağımsız olabileceklerini göstermişti. Feministler bir ara beni benimsedi ama ben feminist değilim; kadının da erkeğin de haksızlığa uğraması aynı derecede yaralar beni demişti röportajımızda. Çocukken bile müthiş bir adalet duygusu vardı bende. Leyli okuduğum Arnavutköy Kız Koleji'nde yoktan kavga ederdim birileriyle. Sadece bana değil, başka birine haksızlık edildiğinde de... Mesela ortaokulda yemekleri beğenmediğim için isyan çıkarmış, koca koca ablaları bu isyana katılmaya ikna etmiştim. Bomboş yemekhaneyi gören müdiremizin yüzünü unutamam. Odasına çağırtıp Sakın gizleme, bu işin altında sen varsın dedi. Anlattım ben de yemekleri beğenmediğimizi. O zaman ineceksin aşağıya, ne istiyorsan tarif edeceksin, ona göre pişirecekler dedi. Şafak attı tabii. Yemek tarifi bilir miyim ki ben? İki gün sonra süklüm püklüm gittim, Düzeldi efendim, öğrettim aşçılara, yemekler artık güzel çıkıyor dedim. Haksızlığa hiçbir zaman tahammül edemedim. Birine haksızlık edildi mi, bir yolsuzluğa tanık oldum mu, tutamam kendimi, söyleyeceğimi söylerim. Feministler bir ara beni benimsedi, ama ben feminist değilim. Çünkü kadının da erkeğin de haksızlığa uğraması aynı derecede yaralar beni. Mutfakta elim çok iyidir. Ajda sufleme bayılır. Değişik bir tarifim vardır, bana özel... Acayip lezzetli olur. Annem de babam da müzik severdi. Ud çalınırdı evde, klasik Türk müziği dinlenirdi. Bense gece yatmalarını bekleyip radyoyu kısar, kulağımı dayarak cızır cızır caz dinlerdim. Konservatuarda da okudum bir yıl. Hiç unutmam, seçme sınavında Schubert'in Serenadını söylemiştim, hiç kesmeden sonuna kadar dinlemişlerdi. Şişman bir kadınla Ferdi Statzer vardı. Şişman kadın heyecanla ayağa kalkıp kimlerden ders aldığımı sormuştu. Oysa hiç ders almamıştım ben, bildiğim her şeyi radyodan öğrenmiştim. Aşık oldum çünkü. Okulu bitirir bitirmez bizimkilere gidip Biz sevişiyoruz dedik. Annem ağladı sızladı, babam hiddetlendi, sonra ister istemez ortalık sakinleşti. Evde kalırım diye korkuyordum herhalde. Arkadaşlarım arasında ilk evlenen ben, ilk doğuran ben... 18 sene sürünmek demekti evlilik. Halbuki kolejin en havalı en sükseli kızıydım, paylaşılamazdım. Meğer parasız pulsuz bir hayat bekliyormuş beni. Gerçi genciz ya, parasızlık filan da umurumuzda değildi, sevişip duruyorduk. Hayatımda hiç çalışmadım ben. Evlendikten, çoluk çocuk yaptıktan çok sonra gece hayatını keşfettim. O zamanlar gece hayatı muazzamdı. Ne istersen dinleyebilirdin. Beyoğlu'nda Lale Sineması'nın karşısındaki sokakta bir yer vardı, gece 12'den sonra jam session yapılırdı. Başka yerde sahnesi biten sanatçılar oraya caz yapmaya gelirdi. Mikrofon elden ele dolaşırdı, piyanonun başına biri oturur biri kalkardı. Nişantaşı'nda Kulis vardı. Aman ne güzel eğlenirdik. Kavga gürültü olmazdı. Ömrümüzde ne küfür duyduk, ne bir kötü laf. Şimdiki gibi ticaret için değil, müzik için gidilirdi oralara. Parasız, pulsuz sürünüyorduk dedim ya, 18 senelik evliliğimin son birkaç senesinde talih yüzümüze güldü, para kazanmaya başladı çocukcağız. Eh, para kazanan erkeğin gözü dışarıda gezinmeye başlar. Bedri Bey de bir sevgili buldu kendine. Kimdi biliyor musunuz? Seneler, seneler sonra benim batı müziği sanatçısı yaptığım Gönül Yazar. Biz boşanınca, evlendiler. İkinci aya kalmadan Gönül bunun kafasında bir şişe patlattı, duyunca içimden Eline sağlık kızım dedim. İhtilal patlamıştı ve ben ihtilalin içine aşkla girmişim. İhtilal kurbanıyım, diyelim. Aslında şarkı sözü yazmaya başlamıştım. Erol Büyükburç'a ve İhsan Kayral, Haldun Özdemir gibi şarkıcılara... Askerlik dairesinde gibiydi bizim caz dünyamız, erkek şarkıcılar ağırlıktaydı. Askere gittiklerinde bile mektuplar yazarlardı, ödleri kopardı benden. Böyle 13 tane İngilizce şarkı sözüm vardır. Bugün biraz sevimsiz bir mahluğa dönüştü ama ama o zamanlar adeta prensti Erol Büyükburç. Oğlum Ahmet Tarabya Oteli'nin bahçesinde çalışıyor, Celal daha küçücük... Ben de Kulüp Reşat'ın altındaki mekana gidip geliyorum. Atatürk'ün kızı Ülkü ve kocası, Kerim Beyazıt, Rus şarkıcılara benzettiğim şahane sesli Işıl Yücesoy; böyle bir arkadaş grubumuz vardı. Salıları batı müziği gecesi yapıyoruz. Beş parasız olduğumuz için, gündüzden rezervasyon yaptırıp yemeği evde yiyoruz, içkimizi de içiyoruz. Kulübe üzerimizde bir tek bahşiş parasıyla gidiyoruz. Erol Büyükburç yeni yeni parlıyor... Bir oğlan ki aman yarabbi, tablo gibi ağzı burnu, şarkı söylerken güzelleşiyor. Ajda'nın öyle bir sorunu vardı başlangıçta, dudakları inceydi, sonra onu halletti. Artık şarkı söylerken çok güzel oluyor. Neyse, İstanbul'un bütün kızları Erol Büyükburç'a aşık. Bir tek benim ona aşık olmayan. Çok hoşlanıyorum, o ayrı. Peşimi bırakmıyor Erol. Yanı sıra biri daha dolaşıyor arkamda. Bıyıklı bir adam, üniformalı. İlk defa bir askeri bu kadar yakından görüyorum, başka da bir özelliği de yok benim için. Çarpıyor, özür diliyor, konuşmaya çalışıyor, ilgilenmeyip sırtımı dönüyorum hep. Müzik peşindeyim sadece, o mekandan bu mekana geziyorum. Evet işte o, az önce sorduğun kişi, bütün şarkılarımı yazdığım adam. Benim o adamla karşılaşmam gerekiyormuş ki o şarkılar yazılabilsin. Gene böyle peşimde dolaştığı bir gece elimdeki içki bardağını üzerine boca ettim yanlışlıkla. Özür dilemeye çalışıyorum ama baktım aldırmıyor hatta beni dansa kaldırmak istiyor. Erkekler bir şeye inandıklarında, onu doğru sanırlar. Aradan bu kadar yıl geçti, o hala içkiyi üzerine bilhassa döktüğüme inanıyor. Ayol seni fark etmedim bile. Bilemem, ama böyle tanıştık. Farkında değildim, ama yepyeni bir devir açıldı hayatımda o gece. Tutkulu bir ilişkiydi. Aslında su ile yağ gibi katiyen bir araya gelemeyecek, müşterek hiçbir yönü olmayan iki kişiydik. İnançlar ayrı, prensipler ayrı, yaradılış ayrı, yetiştiriliş ayrı. Sevişirken anlaşan iki vücut arasındaki yoğun tensel çekim vardı, başka da bir şey yoktu. Haliyle anlaşamadık. Yok, Tanju Okan'ın ısrarıyla Strangers in the Night'a söz yazmıştım. Çok acayip gelmişti bana, hiç olur mu Türkçe şarkı diyordum. Ama asıl patlama 1868'de Semiramis Pekkan için yazdığım şarkıyla gerçekleşti. Olmaz, olmaz, bu iş olamaz... Büyük hadiseydi. Bıyıklıya kızmıştım. Kızgınlığımı göstermek için de başkasıyla evlenmişim, bu sefer o bana kızmış evlenmiş. Sevgiliye kızıp başkasıyla evlenmek... Hiç çekinmiyormuşsunuz. Pop müziğimizin ilk kadın şarkı sözü yazarı olduğunuzu düşünürsek, mutsuz aşkınız size bir devrim yaptırmış aslında. O da bilsin istedim. Buluştuk, koydum plağı cebine, dinlesin diye. Evinde karısı var tabii. Ama bak, o evlendikten sonra beraber olmadık biz. Bana ait bir insan, sevdiğim erkek kalkıp bir başkasına gidecek, ben de onu hiçbir şey olmamış gibi kabul edeceğim. Olmaz öyle şey! Elini tutmadım bir daha. Bana ait değildi artık. Sildim onu, ama unutmadım da. Boyun eğmemek kuru kuruya yapılacak şey değildir. Önce kendindeki defoları düzeltmen gerek. Yanlış yapmamalısın, kendini sevmeli, yükseltmelisin ki, karşındaki sana değersiz muamelesi etmesin. Verici olacaksın, duygularında cimrilik etmeyeceksin, o zaman karşılığını mutlaka alırsın. Sevilmeyi istemeyen kimse yoktur. Tabii zamanla, bir şeyleri tecrübe ettikçe öğreniyor insan bunu. Ben de galiba aslında birkaç yıl önce olgunlaştım. Birkaç yıldır onunla arkadaş olarak da görüşmeyi reddediyorum. Valla, ben sana bir şey söyleyeyim mi, insanlar öğrenmez, hepsi bıraktığı yerden devam eder. Yaşadıklarının kenarından köşesinden biraz tecrübe koparabilirsen, o senin en büyük kazancın. Ama elini ateşe tutmadıkça öğrenmiyorsun, illa yanacak o el, yanmadıkça akıllanmıyorsun. Hem hata bilmeyerek yapılmaz. Her insan hata yaptığını bilir, gene de yapar... İki tezim var... Birincisi şu: Yalan erkeğe yakışır. İnsanlar hata yapabilir, erkekler haydi haydi yapar. Yalan söylemek böyle durumlarda son derece asil bir harekettir. Seni dürüstlüğüne ikna edene kadar uğraşıyorsa bir erkek ve inandırabiliyorsa söylediklerine, o erkek hakiki erkektir. Yaptımsa yaptım, sana ne? diyen erkek çok fena. Fikret Şeneş ve Ülkü Aker bir dönemim unutulmaz kadın söz yazarları. İkisinin de şarkılarını çok severim."} {"url": "https://egoistokur.com/film-durmaz-film-kopmaz-gidemezsin-kacamazsi", "text": "Film durmaz, film kopmaz. Gidemezsin, kaçamazsın! Film durmaz, film kopmaz. Gidemezsin, kaçamazsın! Evin içindeki sessizliklerden yorulduğum anlarda perdenin hemen arkasında kendime kuytu bir yer seçiyor ve sokağı izliyorum. Pencereyi açmaktan korkuyorum. Sanki hayat, varlığını hatırlattıkça kendime biçtiğim bu zindanda çürüyüp yok olacakmışım hissine kapılıyorum. Her gün akşama doğru aynı saatlerde annesiyle birlikte karşı kaldırıma gelip oynayan kız çocuğu birkaç gündür huysuz. Bağırarak konuşuyor. Yanındakiler onu umursamadıkça el kol hareketleriyle bir şeyleri anlatmaya çalışıyor. Yapamıyor. Çünkü kimse onunla ilgilenmiyor. Delirmiş gibi orasına burasına vuruyor. Hopluyor, bağırıyor, zıplıyor, bağırıyor, kollarını aşağı yukarı hareket ettiriyor, bağırıyor... Duyuyorum. Belki de bir tek ben. Susmasın istiyorum. Havada ağır bir yağmur kokusu. Bu evin duvarları arasında mıyım yoksa dışında mıyım çözemiyorum. Bedenimin bu evin içinde bir yerlerde olması hiçbir şeyi değiştirmiyor. Düşünce bedenden önce gidiyor. Daima. Oturduğumuz yerler, güldüğümüz sokaklar, ilk defa el ele tutuşup karşı kaldırıma birlikte geçtiğimiz caddeler, ağladığım masalar, hayranlıkla onu izlediğim mekanlar, kucağımda gözlerini iki yıldan sonra ilk defa kapattığı an, gecenin bir yarısında tost yemek istediğimde yüksek sesle 'hayır' dediği sahil yolu ve geri kalan her şey tek bir yerde topluca karşıma diziliyor. İçlerinden yalnızca birini çekip istediğim sırayla hepsinin üstesinden gelmek istiyorum. Olmuyor. Anılar bir yüklüğün orta yerinden bir yorganı almaya çalışırken üst taraftan yıkılmaya başlaması gibi topluca üzerime devriliyor. Dayanağım yok. Hasarlıyım, düşüyorum. Bir elimde yorgan, üzerimde geçmiş, güçlükle nefes alıyorum. Yağmur başladı. Döndüğümde odanın soğumuş olacağını bile bile pencereyi açık bırakıp dışarı çıkıyorum. Çıkmak zorundayım. Hayattan kaçamayacağımı her fırsatta hatırlatan zorunluluklarım var. Çürümek istemiyorum. Karşı kaldırımdaki kızla aynı kaldırımdayız şimdi. Şeker yiyor, bağırıyor, ip atlıyor, bağırıyor, annesinden su istiyor, bağırıyor. Kaldırımdaki kız susmuyor. Bir şey desem bana da bağıracak. Yanından geçiyorum. Yan gözle bakıyor. Gözlerimi kaçırmıyorum. Göz gözeyiz. İç içeyiz. Ben susuyorum, o ise bağırıyor. Hiçbir farkımız yok. Biriz. Yavaşça yanından uzaklaşıyorum. Kısa bir an durup ardıma bakıyorum. Yüzlerce yün yumağı benimle birlikte aynı anda, uçlarındaki düğümden kurtulup açılmaya başlıyor. İpler diğer uçları açıkta kalana kadar benimle birlikte yürüyor. Geçtiğim her yerde bir parçamı bırakıyorum. Kalbim sökülüyor, durduramıyorum. İnsan diyorum, hasarlı bir dalgınlık sonucunda yok olup gidebilir. Sonra biraz düzlük... Soluklanıyorum. Nefes almak yetmiyor. Bıraksam kendi nefesim içinde boğulacağım. Neden nefes alışımızla aynı hızda atmıyor ki kalbimiz? Bir, iki, üç tıp! Yürümeye devam ediyorum. Yol bu defa ucu bucağı görünmeyen derin bir uçuruma benziyor. Adımlarım hızlanıyor. En ufak bir engelde yerle bir olacakmışım gibi. Aldırmıyorum. Yokuş aşağıya bırakıyorum kendimi. Kalbim dökülüyor, toplayamıyorum. Zaman çaresizliği besledikçe tıpkı bir hırsız gibi insanın hayatını çalmaya devam ediyor. Tutunacak dallarını cümleler kırıp attığında ve onarmak için daha fazla gücün kalmadığında olası sonlardan birini seçmek zorunda bırakılırsın. Seni bir yerde tutan, yıllarca saplanıp kalmana neden olan ve yıkılması güçmüş gibi duran duygularının peşin sıra gelmesine müsaade etmek istemezsin. Verilen izinler, hayattan ve dahi hayatından çalınmasına senin gönüllü olarak izin verdiğin her şey bir gece ansızın, tam da başını yastığa koyduğunda hücum eder. Gözlerini kapatamazsın. Geceler boyunca gözyaşlarını duyan, gören duvarlar biçim değiştirir. Işıklar söner. Karanlık, bir film oynatıcısıdır artık. Yatak odan kararır ve belli belirsiz ışıkların duvara yansımasıyla film başlar. Senin filmin! Bir başkasının hayatıymış gibi izleyemezsin. Film durmaz, film kopmaz. Kalkıp gidemezsin. Kaçamazsın... Ruhun karanlıkla barışmaktan çoktan vazgeçmiştir. Gelen aydınlık kanatsa da çocukluktan kabuk bağlamasına aşina olduğun dizlerini, razı olursun. Kanamadan geçmez. O yüzden insan bazen oyuncularına ve hikayesine aşina olduğu bir filmin sonuna yaklaştığında sinema salonunu terk eden izleyicilerden önce 'sadece' kalkıp gitmek ister! Kahramanlardan biri uzun zaman önce sessizliği seçmiştir ve bu filmi ilk defa izleyişi değildir."} {"url": "https://egoistokur.com/film-kedileri-godfatherdan-bazilari-sicak-severe-unutulmaz-karele", "text": "Susan Herbert'ın Shakespeare Kedileri albümüyle ilgili yazı o kadar çok sevildi ve okundu ki, ünlü ressama yeniden yer vermek şart oldu. Herbert'ın filmlerin başrollerine kedileri yerleştirdiği bir albümü de var."} {"url": "https://egoistokur.com/film-kedileri-ii-sinema-tarihinin-kult-simalar", "text": "Kediler beyazperdeyi işgal etmeye devam ediyor!"} {"url": "https://egoistokur.com/filmleri-okumak-ici", "text": "Okuyan Us Yayınları'ndan çıkan müthiş bir kitap ve senaryo yazımının sırları... Hem de George Lucas'ın fenomen filmi Yıldız Savaşları ışığında."} {"url": "https://egoistokur.com/firat-demir-yazdi-sezer-durudan-hos-hikayele", "text": "Açgözlüler, varyemezler, hüsnü kuruntular, çabuk heyecanlanıp zor gözyaşı dökenler. Sezer Duru sanki büyük bir müzikale karakter seçiyor. Sahne, sürekli yeni insanlarla doluyor. Bir karakteri, hemen, öteki takip ediyor. Herkes nefes nefese kalırken, Duru konumundan zerre sarsılmıyor. Duru edebiyatının özeti bu, daralan anlara sığdırılan öz ve herkesin gelip geçiciliğinde kendi kalabilmek. Hoş Hikayeler, bu bağlamda yazarın Beyaz Gecelere Doğru kitabıyla benzeşiyor. Beyaz Gecelere Doğruda peşi sıra fotoğraflar gibi ülkeler geçerdi Duru'nun elinden; Hoş Hikayelerdeyse insanlar, haller. Sezer Duru'nun Edebi Şeyler'den çıkan kitabı Hoş Hikayeler'i şair Fırat Demir yazdı. New York'ta yaşayan Demir halen çeşitli gazete ve dergilere köşe yazıları, sanat eleştirileri kaleme alıyor, röportajlar yayımlıyor. Yeni Cüret Çağı adlı bir şiir kitabı var. Sezer Duru ile bir türlü tanışamadım fakat onun peşini de bırakmadım. Birkaç yıl önce bir sanat dergisinin edebiyat ekini hazırlıyordum. Ek, Leyla Erbil'in ölümünün ardından, Leyla Erbil'in anısı için yayınlanacaktı. Hemen Sezer Duru'dan bir yazı istedim. Ek yayınlandıktan sonra beni kovdular. Editörlük denen şeyi sevmediğimden mi, kovulmayı yediremediğimden mi kendi hazırladığım işe yabancılaştım. Sonrasının peşine düşmedim. Eki Sezer Duru'ya göndermeyi unutmuşlar. Haftalar geçtikten sonra öğrendim. Sezer Duru da haklı olarak bana kızmış. Sonra Duru'dan bir de 13. İstanbul Bienali'ne paralel yayınlanan, benim seçtiğim yazarların ve şairlerin yazdıklarıyla oluşan 'Hala Barbar Mıyız?' kitabı için yazı istedim. Bir gün sonra iki sayfalık, tertemiz, keskin bir yazı karşımdaydı. O kitaptaki en sevdiğim yazılardan biri olduğu için, biraz daha uzatabilir misiniz, diye sordum. Maksadım daha çok okuyabilmekti. Cevabımı aldım: Fırat Bey, uzun yazılar yazma niyetim hiç olmadı. Aklımdaki Sezer Duru imgesi bana bir kere daha kaşlarını çatmıştı. İki durumda da mahcup olmuştum. Ama bir yandan Sezer Duru'nun çatık kaşlı hali hoşuma gidiyordu. Yazıları gibiydi, netti. Biri bana net bir karşılık verdi miydi, durum ne olursa olsun, heyecanlanıyordum. Zamanımızın laçkalığından, sinsiliğinden sıyrılmış gibi hissediyordum. Hem bu netliği kadın dünyasının gücü olarak görüyordum, bu güce erkek egemen bir yazı dünyasında ihtiyaç duyuyordum. Sezer Duru, yeni kitabı Hoş Hikayelerde hem kaşlarını çatıyor, hem de yanağına ince bir gülüş konduruyor. Duru'nun uzun yazılar yazmayaysa hiç mi hiç niyeti yok. Keza Hoş Hikayeler, 56 sayfalık bir eser. Her hikaye, en fazla üç sayfaya taşıyor, bazen bir paragrafta kapandığı bile oluyor. Bu bir ekonomi değil. Bu dilin matematiğinde ağır bir yeniden düzenleyiş. Duru, bir sözcük orkestrasyonu ile gereksiz her şeyi sınır dışı ediyor. Dil, yazarın sesinin berrak bir taşıyıcısı olmak zorunda kalıyor. Duru'nun kaleminde Türkçe kendi gölgesinden önce silah çekebilecek kadar hızlı bir nişancı! Hız bir kere kesilmiş, o da ta en başta, kitabın yayınlanmasından önce. Kitabın ismi Tuhaf Öyküler olacakmış, öyle anlatıyor Duru önsözde. Sonra bu isim Duru'nun arkadaşı Aras tarafından aşırılmış ya da Leyla Erbil'in Tuhaf Bir Kadınını çok fazla anımsatmış. Yani Duru'ya yanaşmamış. Duru'nun bir isim bulamayıp yayınlanışını geciktirdiği kitabı Hoş Hikayeler diye çağıransa, Metin Celal'miş. Ne farkeder, demeyin. Tuhaf'ın hoşa evrilmesi, Hoş Hikayelerin başlangıç noktası. Keza tuhaflık halinin kabulü, bu hikayeleri hoş görmek için dayanmamız gereken bir eşik. Duru bu eşikten nasıl atladığını anlatarak aslında kitabının koordinatlarını belirtiyor. Duru, tuhafı kendine saklıyor, hoşu yazma oyununun işaret fişeği yapıyor, öykünün yerine de daha bulutsu, hikaye geliyor. Hoş Hikayeler, bir gözlem kitabı. Fakat gözlemin o kalabalık masasına da oturmuyor. Duru, dimdik ayakta ve kimseye gerektiğinden fazla vakit ayırmıyor. Uçucu ve görünmez bir varlık gibi alanlara doluyor ya da birinden ötekine ışınlanıveriyor. Kaş sahillerinden Baudrillard'lı yemek masalarına, anlar/kişiler Duru'nun bakışıyla başlayıp bitiyor. Metinlerin saçılmasını önleyense, yine yazarın kendisi oluyor. Bu metinlere belki de anlatı demek adaletli bir isim vermek olur. Anlatı çünkü metinlerin merkezinde bizzat Duru beliriyor. İşbu benlik hali yoğun Hoş Hikayelerde anlatıcının sesi, giderek bir karaktere dönüşüyor. Son dönem edebiyatımızdaki karakter eksikliği üzerine düşünenler, Duru'nun kendi sesini nasıl cisimleştirdiğini, merkezileştirdiğini görmeli. Merkez, çekirdek bu kadar iyi tanımlandığındaysa görüş alanı genişliyor ve gözlemci en tepeye kadar çekilebiliyor. Belli ki o tepeden Türkiye gayet net gözüküyor. Hoş Hikayelerin rengi, turkuaz. Derdi de, Türk-i Haller. Bu turkuaza bazen Kuzeyli Çılgın Ziyaretçi bulanıyor, bazen de, uzaktakini buralara taşımaya gerek yok, emekli memur Engin, en hakikisinden Türk-i Haller neymiş bize özetliyor. Türk-i Haller takip edildikçe, bir sınıfsallık sorgusunun da kapısına dayanıyoruz. Duru, yakın çevresinde 'kaydettiği' anları kendine has bir mesafeden anlatırken, aslında hem bir ülkenin duygusal topografya haritasını çıkarıyor, hem de bu haritadaki yükseklikler ve alçaklıklar altındaki yegane sebepleri deşiyor. Açgözlüler, varyemezler, hüsnü kuruntular, çabuk heyecanlanıp zor gözyaşı dökenler. Duru sanki büyük bir müzikale karakter seçiyor. Sahne, sürekli yeni insanlarla doluyor. Bir karakteri, hemen, öteki takip ediyor. Herkes nefes nefese kalırken, Duru konumundan zerre sarsılmıyor. Duru edebiyatının özeti bu, daralan anlara sığdırılan öz ve herkesin gelip geçiciliğinde kendi kalabilmek. Hoş Hikayeler, bu bağlamda yazarın Beyaz Gecelere Doğru kitabıyla benzeşiyor. Beyaz Gecelere Doğruda peşi sıra fotoğraflar gibi ülkeler geçerdi Duru'nun elinden; Hoş Hikayelerdeyse insanlar, haller. Bu kısacık kitap bir solukta bittiğindeyse okur bir bilinçle karşı karşıya kalıyor. Duru'nun çağdaş bilinciyle. Çağdaşlık, hem adalet kadar herkese ait, hem de bir tekillik, biriciklik, kendilik. Hoş ile hikayeler arasına kocaman bir boşluk koyalım, o boşluğa Duru'nun anlattıklarıyla birlikte yeniden bakalım. Hoş olan, kendini ilan etme gereği duyuyor, hoşluğuyla kendini sakınıyor. Hikaye olansa, aramıza katılıp anlatmak, yorumlamak, anlam aramak istiyor. Sezer Duru tam ortada, bizim için iki uca da dokunuyor."} {"url": "https://egoistokur.com/firat-demirden-ote-geceler-icin-13-sark", "text": "Çok sevgili Fırat Demir, 160. Kilometre'den çıkan ikinci şiir kitabı Öte Geçelerle okur karşısında. Kitaptaki şiirleri yolda yazmaya başlamış. Otostopla Doğu'yu geziyor ve bindiğim her arabaya bir önceki arabanın şoförünün adını veriyordum. Ve her arabaya kendimi başka türlü tanıtırken aslımı, gerçekte kim olduğumu unutmamak için zihnimde çok sevdiğim albümleri, müzisyenleri, şarkıları tekrarlıyordum diye anlatıyor. Anlayacağınız, bu kitap müzik olmazsa yazılmayacaktı belki de. Müzik Öte Geçeleri oluşturan karmaşanın, peyzajın vazgeçilmez bir parçası. Fırat Demir, bu peyzajı oluşturan bütün o dağların, taşların, ovaların, çöllerin, savaşların, gecelerin, büyülerin, kervanların, buğday arabalarının, uzak diyarların, kardeşlerin, annelerin, gelinlerin, cadıların, şairlerin, atların, kertenkelelerin arasında duyguların kökenini arayarak dolaşıyor. Ve kulaklığından Suede'i, Kate Bush'u, David Bowie'yi, Nico'yu, Klaus Nomi'yi, Morrissey'i dinlerken eline verilmiş olan kaderi anlamak için de malzeme topluyor. Seveceksiniz. Ve ayrıca Egoist Okur için hazırladığı aşağıdaki şarkı listesini de çok seveceksiniz. Son zamanlarda dinlediğim en iyi seçki... Sanki benim için hazırlanmış gibi. Klaus Nomi'nin unutulmamış olması ise kesinlikle harikulade. Kiralık evler, yoksulluk, varoş delikanlıları, devlet okulları, uzanıp yattığım yatağım, tuhaf bir erkekliğim. Sonra çocukluğumu bitiren bir şarkı. Beni güzelleştiren Suede. Herkes ruhunun yankısına bir şarkı seçse, ben Suede'i seçerim. Öte Geçeler'i yolda yazmaya başladım. Otostop çekerek Doğu'yu geziyordum. Bindiğim her arabaya bir önceki arabanın şoförünün adını veriyordum. Her arabaya kendimi başka türlü tanıtırken aslımı unutmamak için aklımda çok sevdiğim albümleri, şarkıları tekrarlardım. Yola en çok yanaşan: Kate Bush. George Michael'ın müziği anlaşılamadı. Kimselere nasip olmayan bir kişisellikte müziğini kendisine kale yaptı. Ama o kale her seferinde yıkıldı. Yıkıntıdan yükselir: George Michael'ın AIDS yüzünden ölen erkek arkadaşına ağıtı. Nico, Öte Geçelerin en büyük ilhamlarından biri. Bir an bile ışık sızmayan bir trajedi onunkisi. İlk kitabımda, Bir Anadolu Göçü şiirinde Nico'yu ailemin kiralık evine, sobamızın yanına getirmiştim. O, beni terk etmeye çağıran üzüntünün solgun yüzüydü. Sonra yazdığım kaderim olup göç başladığında elime haritayı Nico tutuşturdu: Lanetliler, şafak vakti sevgilisini bekleyenler, dağın tepesine tüneyen kartallar, uğursuzlar, büyücüler... zamansızlığın içinde her şeye değip bir aşka değmeyenler. Bowie'nin yüzüne düşen şimşek benim de yüzüme düştü. Ona bakarken hem yere, hem göğe bakarım. Bana her şeyi gösterir. Faustyen albümü Station to Station, Suede'in Dog Man Starı ile birlikte üzerine gitmem gereken karanlığın sesleriydiler. Evden günlerce çıkmayıp Öte Geçelere kapandığım günlerde, kaybolma isteğim ile bir ideale olan inancım arasında hep bu şarkı çaldı. Şeytan'a mı, melek'e mi yazıldığı belirsiz bu dua. Klaus Nomi: uzaydan geldi, insan bedenine indi, o beden Nomi'ye ihanet etti. Bu videoda new wave operacısı Nomi, Aids'ten ölmek üzere. Boynundaki yaraları, yaklaşan ölümün izlerini kıyafeti kapamış. Purcell'in bestesini, soğuk şarkıyı, daha önce kimsenin cesaret edemediği bir biçimde, ürkütücü bir gerçekliğin eşiğinde, sanki kendi sonu için okuyor. Keşke orada donsa, bedeni dursa, donsa, ölmeseydi. Daha o zaman ne olduğu bile anlaşılamayan, adı bile olmayan AIDS'in ilk kurbanlarındandı. Yazdığı son şarkı: I haven't got the answer, I think I die of cancer. Özgürleşmek isteyen bireyin mabedi The Smiths. Bu mabedin kutsalı da Morrissey'in şarkı sözleri. Morrissey: cayır cayır bir duygunun sesi. Açılıp kapanan cinselliği. Yalnız odalara dolan yüzü. En çok da hissi. These New Puritans, şimdinin en iyi grubu. Savaş davullarından kartal seslerine, her şey müziklerine sızabiliyor. Aynı anda hem Ortaçağ gibi, hem de gelecek gibi tınlayabiliyorlar. İlk iki albümlerinde borazanların gümbürtüsü vardı, son albümleri Field of Reeds ise savaş sonrası güzellik arayan bir Orpheus var. Eşsiz, ilham dolu, yalnız. Sylvian, Japan grubu ile sahneye fırladığında müzik dergilerinde hem en seksi erkek, hem de en seksi kadın kategorilerinde birden bir numara gösterilen allı pullu bebekti. Sonra bu bebek Japan'ı glam parodisinden New Romantics müziğinin en sofistike ekibine çevirdi. Makyajlar silinmedi ama parıltının yerini huşu aldı. Japan işinin en iyisini yapıp kısa sürede dağılınca Sylvian'a da müziğini ta en derine kadar götürmek vazife kaldı. Sylvian'in yankılı sesi, Ryuichi Sakamoto'nun bestesi, Merry Christmas, Mr. Lawrence filminin biricik melodisi. Rachmaninoff'un kanı köpürüyor. Onun romantizminin içerisinde yalnızlığın şiddeti var. Bu şiddeti yanına alırsan yıktığın duvarın arkasında sana bir ağlama odası açılacak. Meryem Xan'ı ilk Mardin'de duydum. Bazen Mardin Kalesi'ne çıktığımı hayal ederdim. Oraya çıkabilseydim, radyomu ayarlardım, Bağdat Radyosu'na ayarlardım, Meryem Xan'ın yaşadığı yıllara ayarlardım ve ovaya bakarak sadece Meryem Xan'ı dinlerdim. Hiçbir müzisyeni, şairi, sanatçıyı, yazarı, ressamı... Brett kadar sevmeyeceğim. Brett, Suede'e ara verip bir süre kendi mağarasına yaslandı. Bu sefer yalnızca yaraları vardı. O, mutsuz öleceği anlattı."} {"url": "https://egoistokur.com/fotografci-vincent-alvarezin-gozunden-dorian-grayin-portres", "text": "Oscar Wilde'ın Dorian Gray'in Portresi romanını, daha ilk sayfasını, hani şu Lord Henry Wotton, ressam Basil Hallward ve güzeller güzeli genç Dorian Gray arasındaki konuşmanın başlangıcını okuyup almıştım. Ortaokulda falan olmalıydım ve o gün bugün roman benim için sihrini, güzelliğini yitirmedi. İçinde Dorian Gray geçen ne varsa, üzerine atlamam bundan. Şu fotoğrafı görünce de ilgilendim haliyle. Fotoğraf moda fotoğrafçısı Vincent Alvarez'in Soon International için Dorian Gray'in Portresi'ne ithafen gerçekleştirdiği çekimdendi. Başka kareler de vardı. Karanlık, kasvetli ve tehditkar bir çekim olmuştu. O romana da ancak böylesi yakışırdı."} {"url": "https://egoistokur.com/fotografta-mana-yeterli-degilse-isik-kompozisyon-neye-yara", "text": "Fotoğraf, tıp fotoğrafıdır, endüstri fotoğrafıdır, röportajdır, hatıra fotoğrafıdır. Şiirselliği olduğu sürece. Ama örneğin kedi resmi çekilmekteyse o, benim kedim, şunun kedisi değil de, tüm kedilerin kediliğini içermeli o mesajı vermesi için. İçindeki mana yeterli değilse, ışık ve kompozisyon ne kadar mükemmel olsa da çekmem diyen Yıldız Moran'ı Emine Çaykara anlattı. Zamansız Fotoğraflar: Yıldız Moran Sergisi, 19 Ocak'a kadar Pera Müzesi'nde sürecek. Haliç Köprüsünün üzerinde öylece duran o iki çocuk... Puslu Süleymaniye'ye hayran Eminönü'ne doğru yürürken yanımdan mı geçmişlerdi? Nasıl da koşturuyordu biri, elinde gazete kağıdına sarılı ekmeklerle. O samimi ve sahici ve de belki acımasız şiirselliğin içinde tatlı tatlı gülümsüyorum. Az ötede suyun, Haliç'e vuran güneşin ışıltısı altında balıkçılar... Sanki öndeki kayıkta oturuyorum ama görünmezim. Kürekle yaklaşanların 'rastgele' dediğini duyuyorum. Hafif bir uğultu var ama suyun huzuru her şeyi unutturuyor. Beyazıd Kulesi ve Süleymaniye'den uzaklaşasım, kayığın içinden çıkasım gelmiyor. 1998'de yazdığım bir yazı vesilesiyle fotoğraflarıyla tanıştığım Yıldız Moran hep kalbime en yakın yerlerde duran kişilerden oldu. 1932'de İstanbul'da doğmuş, dayısı, sanat tarihçisi Mazhar Fuat İpşiroğlu'nun yönlendirmesiyle resim terine fotoğrafa kaymıştı. Cambridge'te bir gün süren ilk sergisini açtığında henüz 21 yaşındaydı ve 25 fotoğrafı bir gün içinde satılıvermişti. 1950'lerde bir başına Anadolu'ya, kimsenin gitmediği yerlere gitmişti. Cumhuriyet döneminin ilk kadın fotoğrafçısıydı. Ama esas önemlisi, neredeyse hemen her karesine samimiyeti, sahiciliği ve şiirselliği katan bir ruhtu. İnternet ortamında ya da fotoğraflar aracılığıyla bir sanatçının dünyasını tanıyabilir ve onun hayranı olabilirsiniz ama hiçbiri bir sergide onuna buluşmanın etkisini vermez. O yüzden 1970'de son sergisini açan, 1995'te vefat eden Yıldız Moran'ın Zamansız Fotoğraflar sergisine koşarak gittim. Bir kez daha çektiği karelerle, sahneler/zamanlar arasında kendimi kaybetmiş ve büyümüş olarak döndüm."} {"url": "https://egoistokur.com/francis-ford-coppoladan-yaratici-yazarlik-ders", "text": "Zoetrope, Kıyamet ve Baba filmlerinin efsane yönetmeni Francis Ford Coppola'nın film şirketi. Yönetmen birkaç yıldır sinema dışında işlere de zaman ayırıyordu. Bunlardan biri şarap üreticiliği, ikincisi ve asıl önemlisi ise edebiyat dergiciliğiydi... Sadece öykü yayınlayan ve çok satan All-Story adlı dergiyle, edebiyatın ölmekte olan bir sanat sayılması gerektiğini söyleyenlere itiraz kabul etmez bir cevap vermişti."} {"url": "https://egoistokur.com/freuda-gore-dunyada-4-cesit-kirpi-ve-4-cesit-asik-va", "text": "Schopenhauer'ın önceki postta yer alan hikayesini alıp bir adım öteye taşıyarak insan ilişkilerinin bir çeşit haritasını çıkaran Freud'a göreyse, ilişki kurma kabiliyetleri açısından insanlar temelde dörde ayrılıyormuş. 1782 yılında yayınlandığında büyük bir yankı uyandıran, bugün de okunup tartışılmayı sürdüren Tehlikeli İlişkiler, Choderlos de Laclos'nun ilk ve tek romanı. Roger Vadim, Stephen Frears ve Milos Forman tarafından sinemaya, Heiner Müller tarafından tiyatroya uyarlanan Tehlikeli İlişkiler, entrikalarla dolu öyküsü, baştan çıkarma ve intikamdan kaynaklanan son derece karmaşık ahlaki belirsizlikleri dolayısıyla yazarının Sade Markisi ile karşılaştırılmasını sağlamış tartışmalı bir eser. Üstelik ana karakterleri arasında edebiyat dünyasının unutulmaz tilkilerinden en ünlü ikisi var: Merteuille Markizi ile Valmont Vikontu. Laclos'nun karakterlerin birbirlerine gönderdikleri mektuplardan oluşan romanının her kişisi, Malraux'nun dediği gibi birer anlatım biçimi... Mektupların yazarları ile okurlarının yanı sıra kuşkusuz genel anlamda romanın okurları da irili ufaklı çarklar, dişliler, iğneler, miller ve yaylarla çalışan muazzam bir mekanizmanın adeta parçaları. Şair Baudelaire, Bu kitap ancak buzun yakabileceği şekilde yakar insanı demiş. Okuyan aynı kalmaz diyorum ben de. Paris'in merkezinde, gösterişli bir apartmanda, müzik, resim ve felsefe meraklısı, Rus edebiyatı ve Japon sineması tutkunu bir kapıcı kadın. Ellilerinde... Son derece zeki ve üstün yetenekli ama tuhaf, melankolik hatta yaş gününde intihar etmeyi planlayan bir kız çocuğu. Henüz 12 yaşında. Bu fazlasıyla utangaç ve içine kapanık iki insanı birleştiren bağ, oturdukları apartmana yeni taşınan kibar Japon beyefendisi olacaktır. Sessiz insanların zengin iç dünyalarında gelişen, göze çarpmayan güzellikleri yücelten, sınıflar ve nesiller ötesi bir dostluğu konu edinen Kirpinin Zarafeti, etkileyici bir roman. Söylemeye gerek var mı bilmiyorum ama esas karakterleri iki kirpi. Bir eleştirmen, Bütün büyük yapıtlar gibi bu hikaye de kalbinizi kıracak, ama bazen hayatın bu hüzne değeceğini anlamanızı ya da hatırlamanızı sağlayacak yotumunu yapmış. Bir diğeriyse, Her şeyin, özellikle de hayata dair mutlak olguların aslında nasıl da pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösteren nefis bir hikaye demiş."} {"url": "https://egoistokur.com/freuddan-fatih-sultan-mehmede-psikanali", "text": "Sigmund Freud bildiğimiz kadarıyla Osmanlı İmparatorluğu'na dair tek satır yazmadı. Fatih Sultan Mehmet üzerine de herhangi bir şey söylemedi. O halde Bu başlık ne alaka! demeyin. Yazının, edebiyatın sihirli dünyasında her şey olabilir hatta Freud, Fatih'i rüyada da olsa psikanaliz koltuğuna oturtabilir. En azından Ahmet Ümit'in yeni romanı Sultanı Öldürmek'te böyle oluyor. Daha doğrusu Ümit'in Freud'u kafasını Osmanlı'ya ve Fatih'e takmış tarihçi kahramanı analiz ediyor. Okuyun... Bu arada, fotoğrafını gördüğünüz, hakikaten Freud'un analizlerinde hastalarını yatırdığı kanepe. Annie Leibovitz çekmiş. Her erkek çocuğu gün gelir babayla anneyi paylaşmak zorunda kalır. Büyümenin aşamalarından biridir bu diyorsunuz. Fatih'in durumunda anne sorunu yok, ama babayla ülkeyi, iktidarı paylaşma zorunluluğu var. Siz de romanınızın tam burasında bizzat Freud'u sokuyorsunuz devreye, karakterlerden biri olarak... Ve ona hem Fatih'in hem Osmanlı'nın psikanalizini yaptırıyorsunuz. Çok karmaşık bir şahsiyetti Fatih Sultan Mehmed. Ve onu çözümlemekte psikanaliz kesinlikle işe yarayacaktı. Zira görünenin altını deşmek, insan ruhunun sırlarını çözmek için mükemmel bir yoldur bu. Ama biz gerçeklerle yüzleşmekten korkan bir toplumuz, komplekslerimiz var. Tarih bizim için ya geçmişi yüceltmek, ya da karalamaktır. Oysa geçmişi doğru anlayabilirsek eğer, bugünün meselelerini de daha kolay çözümleyebiliriz. Dahası bugünü çözümleyebilirsek, geleceğe dair doğru teşhislerde bulunmaya başlarız. Bu romanda tarihi açıklamalar yapmıyorum. Eğer Fatih'i ve Osmanlı'yı gerçekten öğrenmek istiyorsanız, romanın sonundaki kaynakçada adı geçen tarihçilerin yapıtlarını okuyacaksınız. Halil İnalcık'ı, İlber Ortaylı'yı... Sorunuza gelince; bence asıl Fatih nasıl bir çocuktu? diye sormalısınız. Kendinizi onun yerine koyun, şehzade olmak şahane değil korkunç bir şey. İki yol var önünüzde: Ya tahta çıkacaksınız, ya öleceksiniz. Öldürtülebilirsiniz de... II. Mehmed çocukluğunda hep öldürülme tehdidiyle yaşadı. Tahta çıkma ihtimali zayıftı, çünkü iki ağabeyi vardı. Ahmet ve özellikle babası II. Murad'ın en sevdiği evladı Alaaddin Ali. Fakat birtakım olaylar onun önünü açtı ve II. Mehmed henüz 12 yaşındayken, yani daha ergenlik çağına bile gelmemişken kendisini Osmanlı tahtında buldu. II. Murad, Osmanlı derin devletinin çatışmalarından, çekişmelerinden öylesine bıkıp usanmıştı ki, vakitsizce çekildi. Zaten öteki oğulları ölmüştü. II. Mehmed'inse gizlemediği bir hırsı vardı. Padişah olduktan sonra kendini Allah'ın yeryüzündeki gölgesi olarak görüyor. Ama ona teslim edilen taht iki yıl sonra elinden alınıyor ve babası yeniden padişah oluyor. Haçlı seferleri başlayınca II. Mehmed babasını geri çağırıyor. Ama isteyerek değil... Hatta Gelip sarayda otursun, ben Haçlılarla savaşırım diyor. Fakat dedim ya; her devirde olduğu gibi o devirde de derin devlet vardı. Osmanlı Sarayı ikiye bölünmüştü. Bir yanda Çandarlı Halil Paşa grubu, diğer yanda Sarıca Paşa grubu... II. Mehmed, tek bir başarısızlığı bile olmadığı halde, sahibi olduğu tahttan apar topar indirildi. Bunun travmasını düşünebiliyor musunuz? 14 yaşında bir çocuk saraydaki akıl almaz entrikalara, bir padişahın bile ayağının kaydırılabileceğine şahit oluyor. Çok iyi bir eğitim aldığını zaten biliyoruz ama en büyük eğitimi bu deneyimle aldı. Fatih Sultan Mehmed'e kahraman derler, cesaretini överler. Öyledir de. Ama aldığı kusursuz eğitimden de bahsedilmeli. Hem Doğu hem batı felsefesine vakıf, ilime yatkın, edebiyat biliyor... Kendisine örnek olarak Sezar'ı, İskender'i almış, en büyük hayali günün birinde bir dünya imparatorluğu kurmak. Gerçek bir dahi. Fakat çevresindeki akıllı adamlar olmasa hayalini gerçekleştiremeyebilirdi, çünkü düşmanları da çok kuvvetli, sarayda acayip bir siyasetler çatışması var. Çandarlı Halil Paşa mesela. Aralarında siyasi görüş ayrılığı var. Fatih'in arzusu dünyayı zapt etmek, Çandarlı Halil'se barıştan, sükunetten yana. Aslında burada ne enteresan, biliyor musunuz, Çandarlı Halil Türk kökenli, II. Mehmed'i destekleyenlerse devşirme. Yani diğerleri doğdukları toprakların fethine itiraz etmiyor hatta bunu destekliyorlar. Zeki ve atak bir genç adamdı. Olağanüstü bir stratejistti. Soğukkanlıydı, beklemeyi biliyordu. Constantinopolis için çok bekledi, çünkü bu onun büyük idealiydi. Burayı alırsam, Doğu da benim olacak, Batı da diye düşünüyordu. Başka seçenek de yok gibi görünüyordu. Bu fetih, padişahlığının üzerindeki gölgeyi kaldıracak, onu nihayet bu kez imparatorluğun tartışmasız yöneticisi yapacaktı. Onun soğukkanlılığını göstermeye sadece şu örnek bile yeter: 1451'de ikinci kez tahta çıkıyor. 29 Mayıs 1453'te İstanbul'a giriyor. 30 Mayıs'ta da Çandarlı Halil'i tutuklatıyor. Bunun için tam iki yıl bekliyor, yapabilecekken yapmıyor. Karmaşık bir kişilik tabii. Bir yanıyla şair, bir yanıyla önüne çıkan her şeyi yakıp yıkabilecek kadar atak. Nefret diyemem ama babası tarafından sevilmediğini hissediyor. bir kere istenmeyen bir hamileliğin ürünü olabilir. Annesi öldüğünde mezar bile yaptırılmamış. Sonra II. Murad oğlunu tahttan alıp yerine kendi geçeceği sırada bir vasiyetname hazırlatıyor ve öldüğünde Bursa'ya, büyük oğlu Alaaddin Ali'nin yanına gömülmek istediğini söylüyor, yanlarına ailesinden başka kimsenin gömülmesini de yasaklıyor. Eh, ailede kalan tek kişi II. Mehmed olduğuna göre, aralarında bir husumet olduğu ortada. Alaaddin Ali'yi korumak için II. Mehmed'i başka şehre göndermiş II. Murad. Onun öfkesinden korkuyormuş. Zaten II. Mehmed de Devlet-i Aliyye'nin sürekliliği adına kardeş katlinin münasip olduğunu bir fermanla açıklamış sonradan. O ferman malumun ilanıdır aslında. Yoksa kardeş katli II. Mehmed'le başlamadı, hep vardı. Bırakın Osmanlı'yı, Hititler zamanında bile... II. Murat da kardeşini öldürtmüştü mesela. Öncekiler gizler, Ben yapmadım, vezirler yaptı derlerdi. II. Mehmed net adamdı. İktidar öyle iffetli bir gelindir ki iki kişinin birden karısı olamaz diye düşünüyordu. Keşke daha barışçıl çözüm yolları bulunabilseydi. Öte yandan iktidarın kendisi kanlı bir süreç ve yapılan herşeyi o dönemin koşullarıyla değerlendirmek gerek. Şimdi bize düşen, geçmişimizle yüzleşmek. Benzer hatalara düşmemenin tek yolu bu. Bunu ben söyleyemem. Ama ölümünün doğal yollardan olmadığı yolunda kuvvetli kanıtlar var. Onun ölümünden kimin çıkarı olabilirdi? Aklımıza ilk gelen, Venedikliler ve Memluklular. Üçüncü olarak da oğlu II. Bayezid. Çünkü babasına karşı gelerek onun koyduğu vergileri kaldırtıyor, bu aslında gizli bir savaşın başlaması demek. Cevabı bilemeyeceğim için romanımda bu meseleyi belirsiz bıraktım. Ama Fatih'in cesedinin günlerce bir köşede bırakıldığını hatta koktuğunu biliyoruz mesela. Tabularımız yüzünden hiç konuşmuyoruz bunları. Bence ondan almamız gereken en büyük ders, hoşgörü. Contantinopolis'i aldıktan sonra adını Konstantiniyye yapmıştı. Bu bile yeter. Ayasofya'yı cami haline getirdi ama adını değiştirmedi. Topkapı Sarayı'nın içindeki kiliseyi kaldırtmadı. Her kültürden, her dinden, her milletten insanın barış içinde yaşayabildiği bir dünya imparatorluğu kurmak yolunda adımlar attı. Romanım Fatih hakkında olumsuz fikirler içermiyor. Yaptığım insanlara yeni bir bakış açısı önermek, bazı konuları artık tartışabilmemiz gerektiğini dile getirmek. Bir yazar, bir aydın olarak buna hakkım yok mu? Bir risk varsa da ne yapalım. Birey olmakta zorlanıyoruz. Kul kültüründen kurtulamadık. Devlet adamlarını baba olarak görüyoruz. Osmanlı'da baba padişahtı. Atatürk geldi, yeni bir babamız oldu. İsmet İnönü, Adnan Menderes, doğrudan baba lakabıyla andığımız Süleyman Demirel, şimdi de Tayyip Erdoğan... Benim romanımda babayı öldürmek, geçmişle bir hesabı kapatmak ve geleceğe bakmak anlamına geliyor. Biz bunu hayatta da edebiyatta da daha önce yapamadık. türk edebiyatında babayı öldürmek teması hiç ele alınmadı. halbuki batı romanı biraz da bunun üzerine kurulu. Cumhuriyet de Osmanlı'yla hesaplaşmadı, bunun yerine onu toptan reddetti. Göbek bağımızı koparıp kendi ayaklarımızın üzerinde durabileceğiz, yetmez mi? babayı ancak, töre diyerek sarıldığımız eski kültürdeki olumsuz şeylerden kurtularak öldürebiliriz. O zaman ne olacak biliyor musunuz, nihayet hayata atılacağız. Geçmişin ahlak sistemi yerine kendi ahlak sistemimizi oluşturacağız. Bağımsız düşünmeye başlayacağız. Büyük çelişkilerimizden kurtulacağız. Fatih Sultan Mehmed için şanlı ceddimiz, babamız edebiyatını yapanlar bir zahmet Edirne'ye gitsin. Oradaki Osmanlı Sarayı'nda II. Mehmed'in Konstantinopolis'in fethini tasarladığı, planlarını yaptığı Cihannüma Kasrı bugün içler acısı bir halde. Çöplük gibi. Berduşlar içki içiyor. Çevresinde bir dikenli tel bile çevrilmemiş korumak için. Görünce yetkilileri arayıp Ne olur bir şeyler yapın, ben karşılarım masrafları dedim, bir şey yapılmadı. Romanınızda Fatih'i dünyanın en ünlü tragedya kahramanlarından biriyle, Shakespeare'in Hamlet'iyle karşılaştırıyorsunuz. Aralarında benzerlikler büyük. Ama en önemlisi şu: Amcası, Hamlet'in babasını öldürüp annesiyle evlenerek kral oluyor. Halbuki kral olmak Hamlet'in hakkı aslında. II. Mehmed'in başına gelen de buna benziyor. Onu padişah yapıyorlar, sonra birden bire iktidarı elinden alıyorlar. Olmak ya da olmamak ikisinin de sorunu. Bunu sadece felsefi bir mesele gibi algılamayın. Var olmak ya da olmamak, hayatta kalabilmek ya da öldürülmek meselesi o aynı zamanda."} {"url": "https://egoistokur.com/freyin-romaninda-kiyamet-fenerbahce-stadinda-basliyo", "text": "Adını ilk kez Bir Milyon Küçük Parça skandalıyla duyduğumuz Amerikalı romancı James Frey tüm dünyayı bir hazine avına davet ediyor... Endgame üçlemesinin ilk kitabı olan Çağrı'daki bilmeceyi çözene vaat edilen ödül 500,000 dolar. Devamı da var: Ödül ikinci kitapta 1 milyon, üçüncüde 1,5 milyon dolar. Yani bu kitapları okuyarak toplam 3 milyon dolar kazanabilirsiniz. Kitap bizde de -dünyayla aynı anda- raflarda yerini aldı. Fotoğrafta sanırım yeni dönemin en popüler kitapları olan Açlık Oyunları ve benzerlerinden epeyce etkilenmiş görünen Frey'i görüyorsunuz. Soldaki fotoğraf ise, Fenerbahçe-Manisaspor maçından bir an. Neden? Çünkü roman bir kıyamet öyküsü anlatıyor ve dünyanın sonunu getirecek olan olaylar dizisi Fenerbahçe-Manisaspor maçı sırasında başlıyor. Bir itiraf: Çağrı'nın ilk sayfasında verilen Aziz Mahmut Hüdayi Mh., Hafız Ali Paşa Sk., İstanbul adresine gidip bir şey bulabilir miyim diye bakınmayı düşündüm önce aslında. Sonra ünlü İngiliz yazar Geoffrey Chaucer'ı hatırladım; Canterbury Masalları'nda defineyi bulanlar sonunda birbirini gırtlaklıyordu. Robert Louis Stevenson'ın Define Adası romanında içi altın dolu bir sandıktan bahsediliyordu ama sandığa dokunan yanıyor, hayatı mahvoluyordu. Define avcılığı bugüne dek hiç kimseye mutluluk getirmemişti, ben de fazla uzatmadan maceradan vazgeçtim. Bu romanla 3 milyon dolar kazanabilirsiniz! Evet, şifre çözücüler iş başına: Bir Milyon Küçük Parça'dan tanıdığımız James Frey hepimizi define avına davet ediyor. Nils Johnson Shelton'la yazdığı Endgame üçlemesinin ilk kitabı Çağrı'daki bilmeceyi çözene vaat edilen ödül tam 500,000 dolar. Kitap, ekim başında Türkiye dahil 38 ülkede raflarda yerini aldı. Bu kadar da değil: İkinci kitapta 1 milyon, ardından gelecek üçüncüdeyse 1,5 milyon dolar kazanabilirsiniz. Toplam 3 milyon dolar... Açıkçası hiç fena değil! O halde belki gerçekten de James Frey'in çağrısına uyup oyunu oynamaya başlayabiliriz. Endgame: Çağrı'da hikaye Fenerbahçe Stadı'nda, Fenerbahçe-Manisaspor maçı sırasında başlıyor. Ve çok acayip bir şeye şahit oluyoruz: Gökyüzü aydınlanıyor. Yazar bunu, Gök tanrıları Fenerbahçe'ye yardım için sahaya iniyorlardı sanki diye anlatıyor. İnen tanrılar değil, bir meteor. Dev ateş topu sahayı tam ortadan ikiye ayırıyor. İnsanlar kaçışırken birbirini eziyor, on binlerce kişi yanarak ölüyor, İstanbul'u sarsan büyük panik dalgası, aslında bir işaret, dünyanın sonunu getirecek felaketlerin ilki. Genç yetişkin kategorisinde yayınlanan romanın 12 kahramanı var. Doğdukları günden beri dünyayı kurtarmak için yetiştirilmiş 12 genç. Aslında sadece bedenen gençler. Kadim bir geçmişten geliyorlar. Binlerce yıl önce Uzay'ın bir köşesinde yaratılmış ve dünyaya ışınlanmışlar. Yaşları 13 ile 20 arasında değişiyor ve farklı yetenekleri var. Amansız düşmanlarını alt ederek bir anahtar bulmaları gerekiyor. Seri tamamlandığında işler yolunda giderse dünyayı kurtaracak üç anahtar da bulunacak, huzur temin edilecek. Bu romanlar Endgame projesinin bir ayağı. Endgame, kitapların yanı sıra sinema filmleri, TV programları, bilgisayar oyunları, akıllı telefon aplikasyonları ve başka bir sürü interaktif uygulamayı içeren bir bütün. Yakında tanıtılacak oyun ve aplikasyon platformu Google'a bağlı Niantic Labs tarafından geliştirilmiş. Filmlerin ve TV programlarının yapımcısı ise Hollywood devi 20th Century Fox. Filmlerin teknik işleri, Alacakaranlık ve Labirent'i yaratan ekibe teslim edilmiş. Pazartesi gününden itibaren ise kitabın kahramanlarının sosyal medya profilleri açılacak ve okurlar onlara kafalarına takılan her türlü soruyu sorabilecek. Kitaptaki ipuçları; sözcükler, matematik formülleri ve hikayenin geneline yedirilmiş bağlantılarla veriliyor. Hiç kolay değil ama eminim şifreyi çözmenin bir yolu vardır. Bunu yapabilen okurların, önce uçağa atlayıp dünyanın herhangi bir yerinde gizlenen anahtarı bulmaları, sonra da doğruca Las Vegas'a gitmeleri gerekiyor. Zira 500.000 dolar şu an orada, Caesars Palace Oteli'nin lobisinde duruyor. Son bir not: Edebiyat eserlerinin içinde bilmecelerin gizlenmesi fikri çok da yeni sayılmaz. Borges'ten Shakespeare'e, Lewis Carroll'dan Jane Austen'a, James Joyce'tan J. R. R. Tolkien'e birçok edebiyatçı yapıtlarına okuru eğlendirecek, oyalayacak, çileden çıkaracak hatta delirtecek bilmeceler yerleştirdiler. Bu yüzden British Library'nin okuma odaları, sadece araştırmacılarla değil, bilmece avcılarıyla da dolup taşıyor. Bu arada; kitaptaki olayların hepsi gerçek mekanlarda geçiyor. Şahsen James Frey'in Türkiye'yi bu kadar iyi tanıdığını bilmiyordum. Şüpheci tabiatım yüzünden üşenmeyip orijinaline de baktım... Sırf İstanbul'da değil, E5 Otoyolu'nda, Kayseri'de, Göbeklitepe'de ve memleketin dört bir köşesinde süren macerada ayrıntılar, bilen biri tarafından yazılmış gibi, çok canlı. Gerçi 12 kahraman macerayı Peru'dan Şili'ye, Küba'dan Londra'ya, Paris'ten Moğolistan'a dünyanın farklı ülkelerinde eşzamanlı olarak yaşıyor. Yani Frey-Shelton ikilisi kabul edelim ki sıkı araştırmış."} {"url": "https://egoistokur.com/frida-kahlonun-gardrobu-orak-cekic-deri-ve-farbel", "text": "Meksikalı sürrealist ressam Frida Kahlo yaşadığı dönemin, yani 1930'ların kadınlarından bambaşka görünüyordu. Kapkalın kaşları bir yana, Paris ve New York'taki davetlere ve açılışlara bol köylü bluzlarıyla katılıyordu. İşlemeli ve farbelalı bu bluzlar dikkat çekici ve cüretkardı. İlerleyen yıllarda daha kendine has ve fazlasıyla cazibeli bir stil geliştirdi. Takıları, elbiseleri, etekleri, bluzları, bilhassa da büstiyerleri Madonna'dan Gwen Stefani'ye hatta Jean Paul Gaultier gibi tasarımcılara kadar çok kişiyi etkiledi, ilham verdi."} {"url": "https://egoistokur.com/furuzan-asksiz-hayat-bosa-yasanmisti", "text": "Hayatta incelikli dikkatler geliştirmemiz için gerekli olan şeyler bozuluyor... Kabalık gündelik bir alışkanlık durumuna geçti. Çevremizi saran her şeyin kirletilmesi bu hoyratlıkla besleniyor. Türk edebiyatının en büyük isimlerinden biri ama 1999'dan beri yeni bir kitabı yayımlanmadı. Hayatını, yazarlığını, film yönetmenliğini, aşklarını, kederli ya da sevinçli anlarını anlattığı Füruzan Diye Bir Öykü hariç. Pek ender olarak söyleşi vermeyi kabul eden Füruzan'la kitabını, aşkı, masumiyetin yittiği yeri ve hayatın değişen yüzünü konuştuk. Annem, evet. Her çocuk için anne bir çeşit öğretici değil mi? İlk adım dille başladı. Günlük hayatın düzenlenmesi, terbiye... Büyürken gerçi bu yöntem göstermeler, tembihler sık sık can sıkıcı gelse de, uymak kaçınılmazdı. İleriki yıllardaki karşı koymaların da tohumları tam orada atıldı belki. Çünkü bir çocuğa öğretilenlerin tümünün doğru olduğunu kim söyleyebilir ki! Ben özel bir özgürlüğü olan bir çocukluk yaşadım bu kentte. İyi ki de öyle oldu. Işığını, seslerini, mevsimlerini, kokusunu ezberledim. Bu gönüllü ezberler beyin kıvrımlarınızda öyle bir yer ediyor ki, kentinize cahilce müdahaleler yapıldığında öfkeleniyorsunuz. Rumeli Anadolu Yakası arasında denizde yürütülen tüp geçit kazılarında mesela, İstanbul'un tarihi oluşumu birkaç bin yıl daha geriye gitti. Öylesine benzersiz bir kentte yaşıyoruz ki, ona bilge bir akılla sahip çıkmamız gerektiğini hiç unutmamamız gerekiyor. Oysa özellikle yönetenler içinde bunu unutanlar çok. Kişi anlamadığı bir durumu anlatabilir mi? Bu zaten olanaksız. Nefret ise insanı sakatlar. Hele bir yazarı daha da fena sakatlar. Birçok şeyi, birçok ilişkiyi sevmeyebiliriz. Bazı kişileri, onların davranışlarını hiç, hiç sevmeyebiliriz. Ama sonuçta onlara el verdiğince hayatın dışında tutabiliyoruz, değil mi? Bir edebi metin çalışmasına gelince; bu benim için yazarla yazacakları arasındaki çok mahrem bir zamanın yaşanması anlamına geliyor. Seçtiğiniz kişileri yargılamak yerine onları tartışmalı bir noktaya çekebilmelisiniz. Masumiyetlerini yitirdikleri noktaya... Buradaki masumiyet sözcüğünün altını özellikle çizmek isterim. Yoksa 'Benim Sinemalarım'ın baş kişisi güzel Nesibe'nin kötü yola düşmesi gibi bir şey değil bu. İnsanı değiştiren bir olgudur aşk, evet. Kimileri böyle bir şansı yakalayabiliyor, kimileri de elinden ancak o kadarı geldiği için hoşlandığı bir ilişkiyle yetinmek zorunda kalıyor. Sevdalanmak da ayrı bir yetenek olmalı. Bana sorarsanız, her yeni duygu kayması halini aşk sanmamak gerek. Belki daha barışçıl duygular olan hoşlanmak, sevmek de olanaklıdır... En sık yaşananlar da bunlar zaten. Barışçıl derken; tarafları çok sarsmaz ama gündelik hayatı renklendirir, hırçınlıklar, acılar içermez... İnsanlar her derinleşmenin acı pahasına olduğunu bilmeli. Bilirler de sanırım. Acıdan kaçarak aşık olamazsınız. Aşk sözcüğü tam bu noktada ayrı bir yerde durur. Sizi değiştirir, algılarınızı, duyarlılığınızı biler, öğretir, gerçekten öğretir. Doğru, son kitabım Sevda Dolu Bir Yaz 1999'da yayınlandı. 10 yıl olmuş. Az zaman değil. Ama edebiyata, sanata küsmek, bunlar benim asla içinde olamayacağım duygular. Neredeyse ilk adımlarımı attığımdan beri sanatın yol göstericiliğinde geziyorum dünyayı. Onun bana kattığı mutluluk, zenginlik öylesine engin ki. Başka bir sebep yazma tembelliği olabilir mi acaba? Aralıksız zihnimde yeni konularla dolaştığıma göre, bu duruma tembellik de demeyelim. Yazılmayı bekliyorlar, diyelim. Hem, basılmamış yeni bir kitap görünürde yoksa, bu yazılmıyor demek değildir. Ülkemizde ve dünyada 80'lerle başlayan politik değişimler sonucu, sanat ve edebiyat 'seçkinleştirilme' düzeyine çekildi. Yani kitleler düzeyli yapıtlara yabancılaştırıldı, ilgileri dağıtıldı. Popüler olan hayatın her döneminde vardı, olacaktır da. Ama şimdiki durum öyle kafa karıştırıcı ki, her şeyden önce demokrasileri sorgulamak gerek. Halklar oylarını TV dizilerinden edinilebilecek bir algıyla kullanıyor. Zevklerini, düşünce derinliklerini yitirip cahilleşerek politikacıları besliyorlar. Politikacılar da onları elbette. İtalya gibi köklü bir sanat geleneği olan bir ülkede bile Berlusconi, parası ve medya patronluğu gücüyle ikide bir başbakanlığa seçilebiliyor. Onun yalanları, yaptığı konuşmalar, hayat tarzının şımarık revü sahneleri dikkatle ele alınmalı... Bizde de bunun örnekleri yaşanıyor çünkü. Evet, düzeyli yapıtların kalabalıklara ulaşmamasının temelindeki nedenler sayısız. Eğitimdeki kalıplar, ezberler, bıktırılmış öğrenciler, kolaycılık, hayattaki amaçları araba, villa, pahalı seyahatler, marka giyim nesneleri olan bir gençlik.... Merak duygusu bununla çerçevelenmiş toplumlar sanatla nasıl ilgilenir ki? Oysa biz gençlik yıllarımızda biz sırt çantamızla dünyayı gezdik. Sadece edebiyat değil, resim, müzik, sinema, tiyatro da meraklılarını bekliyor. Onların sayısı kimi ülkelerde her şeye rağmen kendi akıllı fikirli izleyicisini bulabiliyor. Ama bizde kimlerin hakkı tam teslim ediliyor ki! füruzan benim gençliğimin yazarlarından, aycan'ın duvarında görünce röportajı o yaptı sandım. çok da keyifli bir röp. okuyunca galeyana geldim ve imzaya bakmadan aycan'a yazdım yukarıdaki notu."} {"url": "https://egoistokur.com/furuzan-sirlarin-ne-olabilecegini-bilmiyoru", "text": "Okumayı sürgit çok sevdim. Fakat yazar olmayı hiç düşünmemiş hatta aklıma bile getirmemiştim. Şaka bir yana çok iyi film anlatırdım. Bu ayırıcı bir özellik sayılmasa da... 1960'ların diri, devingen dünyasında olanlar bu zamanı derinlemesine yaşayan beni de sarsıyordu. Martin Luther King'in o güzelim konuşmasını yaparken 'siyahlar ve beyazların kardeşliği'ni anlatması, Vietnam Savaşı, ülkemizdeki özgürlük ve adalet tartışmaları birikimlerimi yeniden gözden geçirmemi gerektirdi. Yazma kararımı böyle verdim. Edebiyata, yanıtımı daha geniş tutarsam, sanatlara küsmek; işte bu benim asla yapamayacağım bir şey. Hayatımı anlamlı kılan bu kavramları duyumsamadan yapamam. Üstelik bu kendimi kendim olarak ayrımsadığımdan beri böyledir. Sanırım yazarlar yayımlama kararı verdikleri yapıtlarına bir sınava girme gözüyle bakarlar. Bu açıdan kitaplarımın benim ölçülerimle tamamlanmış olduğunu kabul edersek, ayrı türleri de buna katıyorum. Yeni Konuklar, Ev Sahipleri, Balkan Yolcusu, Redife'ye Güzelleme benim için eşit çizgidedir. Olabildiğince okumalarını, türler arası metin bilgilerini bıkmadan geliştirmelerini. Yaşadıkları çağı, öncesini meraklıca öğrenmelerini öneririm. Birinci adımın etik, estetik donanım olduğunu söyleyebilirim. İçtenlikle belirteyim, yazmakla ilgili sırların ne olabileceğini inanın bilmiyorum. Her yazarın bir formülü var mıdır, bilemem. Benimkini en yalın haliyle anlatmam gerekirse konuyu içselleştirip onunla didişmek, tartışmak... Tabii eğer buna formül denebilirse. Bu tartışmalar acaba türler arasında rekabet ve heyecan yaratmak amacıyla mı ortaya atılır? 1970'lerde öykü öldü mü, ölüyor mu tartışmaları yapılmıştı. Dönüp baktığınızda o yıllardan bu yana nasıl seçkin öykücüler ve öykü kitapları çıktı. Üstelik öykü özellikle doğu coğrafyasında binlerce yıllık bir geleneğe sahiptir. Masallar, söylenceler, anlatılar hep bir hikayenin aktarılmasının ürünüdür ve farklı kültürler arasındaki göbek bağını oluşturur."} {"url": "https://egoistokur.com/fusun-cetinelden-yazmak-icin-muhtesem-garip-nedenle", "text": "Günışığı Kitaplığı'ndan çıkan Ayasofya Konuştu için röportaj yaptığımda, çocuklar ve gençler için yazı atölyeleri düzenlediğini anlatmıştı Füsun Çetinel. Etrafta yaratıcı yazma dersi veren çok kişi var ama içimde derslerde ne yaptıklarını izleme isteği uyandıran pek az. Bu bir furya ve geçecek gibi geliyor bana daha çok. Füsun Çetinel içinse böyle düşünmedim, röportajımızda derslerde yapmaya çalıştığı şeyi çok güzel anlattı çünkü. Çocuklara ve gençlere yazma, yaratma, 'uydurma' cesareti veriyorum. Edebiyatın korkutucu bir şey değil, bir özgürlük kapısı olduğunu ve bu kapının arkasında onları harika bir dünyanın beklediğini gösteriyorum dedi. Egoist Okur'da bir süredir okuduğunuz yaratıcı yazarlık dersi bölümünde, elimden geldiğince cesaret aşılayacak makalelere yer verdiğim için, Füsun'u da aramak istedim. Ve tam beklediğim gibi harika bir yazı gönderdi. Başkalarını incitmeme derdinde olduğum sürece hep bir şeyleri eksik yazıyor, yazdıklarımda maalesef eksik kalıyorum. Çocukluğum, gençliğim, ailemle ilişkilerim, mutlu, mutsuz fotoğraflarım hep anlardan ibaret. Bunların hepsi apaydınlık anlar değil elbette, karanlıkta kalan belli belirsiz alacakaranlık dönemlerim de var. Çocukluğumun masum suçları, gençliğimin gizli kalmış dönemleri, karanlık düşüncelerim, çetrefilli ilişkilerim. Kimi duygular, kimi olaylarla ilgili olarak yapmış olabileceğim, farkına varmakla kendimi ve başkalarını suçlayabileceğim, daha doğrusu suçlama yanılgısına düşebileceğim çok kıymetli anlarım. Bilinçaltımın kuytularında saklanan sırlar, yani benim kıymetli gömütlerim, gömmelerim. Kutsal yazı hazinem! Ailemle, arkadaşlarımla, çevremle ilgili gibi görünse de, bu hafif aydınlatılmış dönemler sadece bana ait şeyler. Başkalarını ilgilendirmeyen, onları hedef almayan süzmelerim. Beni ben yapan şeyler. Yapmaya çalıştığım tek şey yazmak, gürültü çıkarmadan haykırmak. Yazdıklarım, kendi çıplaklığım, kendi dünyam. Kimsenin üstüne alınmasını istemediğim kendi gerçeklerim. Kalemimle en derinlerimi dürtüp en gizli hazinelerimi bulmaya cesaret edebiliyorsam ne ala, yoksa yazmak bana göre boşuna! İnsanların içindeki hikayeyi merak ediyor, o hikayeyi ortaya çıkaracak öze, anılara ulaşabilecek soruları soruyorum. Bu sorular beni detaylara, çocukluğun kokularına, geçmişin seslerine, tatlarına, en özel dokunuşlara götürüyor. Yıllar içinde kendi soru arşivimi, kendi alıştırmalarımı oluşturdum. Hayatındaki ilkleri düşün! Aklına gelenleri listele. Ne kadar çok ilkin olduğuna şaşıp kalacaksın. İlk öpücük, ilk ev, ilk iş, ilk okuduğun kitap, ilk defa seni seviyorum dediğin zaman. Kim bilir sen neler hatırlayacaksın? Listeden bir tanesini seç ve düşünmeden yazmaya başla. Kendi içimdeki ve diğer insanların içindeki hikayeleri oltayla balık yakalar gibi çekip çıkarmayı deniyorum. Ancak böyle yazabilirim ben. Sosyal medyaya yorum yazana kadar roman yazarım. Her gün metrobüse binsen sen de yazardın. Okul kitaplarının içinde bir sürü boş yer var. Yayınla ya da yaylan bu alemden. Mal mülk bırakamadık sabilere, bari bir kitap bırakalım. Kendime ait bir odam olsun diye. De, da takısını ayrı yazabilmek için. Hayal gücüm çok vahşi, dizginlemek gerek. J. K. Rowling'den daha iyi bir anne olduğumu kanıtlamak için. Yanlış kapıyı çalmışım. Jinekolog yerine Yazı Evi'ne girdim."} {"url": "https://egoistokur.com/fusun-saka-yatak-kadinla-erkek-arasindaki-iletisimsizligin-doruga-ciktigi-ye", "text": "Füsun Saka'yı size daha önce çok anlattım. Gazeteci olduğunu, Egoist Okur'a Zamansız Hikayeler yazdığını, fotoğraf sanatısı ve gezi küratörü Süha Derbent'le evli olduğunu, kedileri ve diğer bütün vahşi yaratıkları sevdiğini, bir de çok yakın arkadaş olduğumuzu biliyorsunuz. İlk romanının bazı bölümlerinin daha çıkmadan Egoist Okur'da yayınlandığını da biliyorsunuz. Ne anlatıyor derseniz... Zamansız, sadece toplumsal tarihimizin değil şahsi tarihimizin de kapatılmamış hesaplarla dolu olduğunu hatırlatıyor bize. Üç damardan akıyor aslında. Birincisi, kadın erkek ilişkileri ve cinsellik. İkincisi, siyasi geçmişimizle hesaplaşma. Üçüncüsü, günümüzün ilişkiden neredeyse kaçan insanlarının temel iletişim yolu olan internet. Bir de tabii çoğu zaman geriye ittiğimiz, görmezden geldiğimiz gölgeli, karanlık alanlarımız. Füsun o gölgeli alanlardan söz ederken, Nasıl başarıyoruz bilmiyorum ama kendimizden saklanmak şu hayatta en iyi başardığımız şey diyor. Biz şimdilik kendini görmezden gelen gölgeleriz. Böyle yapmayıp bir baksak kendimize, kusurlarımıza, karanlığımıza; o zaman belki kendimizi daha iyi anlamak ve sevmek için de bir şansımız olacak. Günün birinde kendi romanının yayınlandığını görmek, belki bütün gazetecilerin hayalidir. Kitap olarak çıkmasa da hep yazıyordum aslında. Zamansız için çok beklemem gerekti, araya öykü, araştırma ve söyleşi kitapları girdi. Bu romanı onlar hazırladı bir bakıma. Başta otobiyografik ögelerin ağır bastığı bir kitap yazmaya karar vermiştim. Sonra bunun benim için bir yük olacağını fark ettim. Hikayeyi otobiyografik olmaktan çıkarınca da hızla ilerleyebildim. İletişimsizlik meselesi hakikaten kitabın ana damarlarından biri. Korkunç bir duyarsızlık görüyorum; kalabalığın ortasında müthiş bir ıssızlık söz konusu. Fazlaymışız gibi hissediyoruz ama aslında çok eksiğiz. Hayatlarımızı neredeyse internet üzerinden sürdürüyoruz, sahici arkadaşlarımız çok az ama biz, yüzlerce arkadaşımız olduğunu düşünüyor hatta sevgililerimizi bile Facebook ve Twitter'da buluyoruz. İletişim en büyük ihtiyaçlarımızdan biri ama internet üzerindeki iletişim de işte aslında iletişim falan değil. Geçmişle hesaplaşma meselesine gelirsek... Romanın bize, bireysel olarak da, toplumsal olarak da tarihimizin kapatılmamış hesaplarla dolu olduğunu hatırlatıyor. Hem gazeteci olduğum için, hem de şahsi tanıklıklarımdan ötürü, Türkiye'nin 30-40 yıllık geçmişine bakabilecek durumda hissettim kendimi. Zaten geçmiş kendini bize hep hatırlatıyor. Bak, bu röportajı 12 Mart'ta yapıyoruz. Hatırladığımıza göre bizim için önemli... Neredeyse her 10 yılda bir darbe oldu; yaşanan tvarmalardan, çekilen acılardan etkilenmememiz imkansız. Bunları doğrudan değil, hiç siyasi tavrı olmayan, edilgen bir karakter üzerinden anlatmayı seçtim. Efsa gençliğinde de devrimci hareket içinde olabilecek biri değil, bildiğimiz anlamda solcu bile sayılmaz. Akışın içinde sürüklenmiş bir sürü kişiden biri. Ama o bile neredeyse çocuk yaşta işkenceye maruz kalıyor. Anlayacağın, kaçış yoktu, o çark herkesi öğütüyordu. İşkence çok onur kırıcı bir şey. 12 Eylül döneminde birçok insan bu tür aşağılanmalara maruz kaldı. Bunların izlerini de hala taşıdığımıza inanıyorum. Kimse Bütün bunları yaşadım, sonra da unuttum, üzerine bambaşka bir hayat kurdum diyemez. Efsa da diyemiyor. Şimdi yaşadığı problemlerin bir kısmı çocukluğunda annesiyle babasının ilişkisinde tanık olduklarından kaynaklanıyorsa, bir kısmı da gençliğinde 12 Eylül döneminde yaşadıklarından kaynaklanıyor. Dedim ya, edilgen bir kadını anlatıyorum. Sıkışmışlığından kurtulmak istiyor ama bunu hep erkekler aracılığıyla yapıyor. Türkiye'deki pek çok kadın gibi... Bu ülkenin kadınları genellikle bir erkeğe tutunarak ayakta kalmaya çalışıyor. Aşık olacağı birini bulup geri kalan her şeyi bırakıyor... Efsa mesela evlenip istifa ediyor. İşini bıraktığı andan itibaren de bütün kusurları teker teker ortaya çıkmaya başlıyor; korkuları, kıskançlıkları, kendine güvensizliği... Kaçışı kocasından ayrılıp başka bir erkeğe sığınmakta buluyor. Bunun için de onu hiç sevmeyecek, onunla ilgilenmeyecek bir adamı seçiyor. Onu deli gibi kıskanırken sadece fiziksel ilişkiler kuracağı başka erkeklere gidiyor. Onun sorunu zihinsel olarak kimseyle ilişki kuramaması... Tek istediği yakınlık. Her seferinde Belki bu defa diyor ama hayali hiç gerçekleşmiyor. Çünkü en başta Efsa bilmiyor başka biriyle nasıl yakınlık kuracağını. En çıplak kaldığımız yer orası çünkü. Yatakta sadece bedenen değil ruhen de çıplağız. Aralarında hakiki bir ilişki olmayan kadınlarla erkeklerin çıplaklığında, geriye itilen, bastırılan, görmezden gelinen bütün karanlık yanlar ürkütücü bir biçimde ortaya çıkıyor. Bilinçaltındakiler somutlaşıyor bir bakıma. Yemek yerken saatlerce güzel güzel sohbet ettiğin biri yatakta sana feci şeyler yaşatabiliyor mesala; birçok kadın bunu yaşamıştır. Ruh eşim dediğin erkek senin kurduğun bir hayal sadece. Aşksa o anlamda bir ütopya. Ama erkek düşmanı gibi algılanmak istemem, anlattıklarım kadınlar için de geçerli. Bir erkek de yatakta aşık olduğu kadının sınırsız bencilliğiyle karşılaşabilir. Bu şekilde karşılıklı bir kısır döngünün içinde hayatlarımızı harcıyoruz. Zor. Çünkü insan kendini görmüyor. Nasıl başarıyoruz bilmiyorum ama kendimizden saklanmak şu hayatta en iyi başardığımız şey. Başaramasak, kendimize katlanamaz, hayatımızı sürdüremeyiz belki de. Böyle bakınca, cinsellik Efsa'nın kendini en gerçek yüzüyle tanımasını sağlayan bir araç. Az önce cinsellikle ilgili anlattıklarımda da bahsettiğim tam olarak bu. Bunları sorgulamanın bir şeyleri çözüp çözmeyeceğini bilmiyorum. Efsa için bile fazla bir şeyin değişeceğini sanmıyorum. Ama anlatmak istediğim hikaye buydu. Bir yolculuğa çıkmak, okuru da çağırmak, hep birlikte geçmişimize, karanlık yönlerimize bakalım istedim. Yalnızlığından ötürü mutsuz ama en kimsesiz kalacağı yola sapıyor. Karşısındakinin yüzü yok, adı yok, tenine dokunamaz, göz rengini bilmiyor... Gerçek değil. Zaten ihtiyacı olan birisiyle konuşmak değil, kendini anlatmak. Hatta belki sadece kendini anlamak. Hayır, değildir. Okur sana benzeyen biridir. Ve yazarla okurunun hayatla meseleleri örtüşmek zorundadır. İlişkileri internetteki gibi yüzeysel değil, gerçektir. Çok tren yolculuğu yaptım. Ara istasyonlarda tren ya yavaşlar, ya da çok kısa bir süre için durur. Hiçbir yolcu hoşlanmaz bundan, çünkü tren giderken iyidir, o kısa duruşlar yolculara çok sıkıcı gelir. Bazen birileri kafasını kaldırıp bakar orada yaşayanlara. Ama çoğunluk bakmaz, oradaki çocukları görmezler bile. Efsa'nın çocukluğu işte o istasyonda geçiyor. Bir göçmen aile onlar, yani ne terk ettikleri yere aitler tam olarak, ne bu ülkeye... Orada yaşaması beklenecek türden bir aile de değiller aslında. Anne çok kültürlü ve eğitimli, kocasıyla arasında büyük uçurumlar olduğu için de yakınlık kurduğu, konuşabildiği tek kişi küçük kızı. Küçük kız çok yalnız, o yüzden oyunlar icat ediyor. Büyüdüğünde yaptığı da aynısı. Hep ara istasyonda kalıyor, birileri de onun hayatına değmeden girip çıkıyor. İnsan kendinde hiç olmayanı yazamaz ki. Benim hayatımda da ara istasyon denebilecek durumlar oldu. Bu bazen kendini koruma isteğinden kaynaklanır. Kabuğunu çatlatmamak için bir süre durmayı tercih edebilirsin. Garip bir şekilde bir rahatlama oldu, evet. Ben bunu mutlaka yazmak istiyorum diye yola çıkmıştım, bittiğinde de müthiş özgür hissettim. Yaızmamı çok istedi ve beni her aşamada destekledi. Galiba öyle. İkimiz de bağımsız ruhlu olduğumuz için çok uyumluyuz. Ama çatışmalarımız da tam bu sebeple ortaya çıkıyor. Gazeteci ve yazar olan bir arkadaşım var, Mine Türkili, sizinki devlerin aşkı diyor. Duygusal hayatımız yoğun ama o zaman kavgalarımız da fırtınalı bir şekilde yaşanıyor. Ve hiçbir şey tükenmiyor. Böyle bir ilişkin varsa, yerine koyabilecek başka bir şey bulman imkansız."} {"url": "https://egoistokur.com/galeano-yazarlar-durust-olmali-politik-olmalari-gerekme", "text": "Bir süre önce kaybettiğimiz Uruguaylı yazar Eduardo Galeano'nun Ve Günler Yürümeye Başladı adlı kitabı takvim formatında yazılmış. 1 Ocak'tan 31 Aralık'a her gün için yakın tarihte ya da eski çağlarda o gün yaşanan bir hikaye anlatılıyor. Kadın, erkek, iktidar, yerliler, ırkçılık, emperyalizm, kültürler... Daldan dala atlıyor Galeano ve değinilmedik konu, ulaşılmadık coğrafya, çoğaltılmadık ses bırakmıyor. Okudukça ona hayatı boyunca neden dünyanın vicdanı dendiğini daha iyi anlıyoruz. Önce eski bir röportajından şu küçük bölümü okuyun, sonra herhangi bir kitabıyla, mesela Sel'den yeni basılan Hikaye Avcısı ile başlayın. Zira hepsi çok güzel. Olağanüstü müzik yapan bir Kübalı davulcu bana Ben yalnızca elim kaşındığı zaman çalarım demişti. Bunu ödünç alarak söylüyorum, ben bilincim öyle istediği için değil, yalnızca yazma ihtiyacı hissettiğim zaman yazarım. Adaletsizlik duygusu yazmaya yönelmek için yeterli değil. Yazmak hayatı yüceltmektir, harikulade bir biçimde korkutucu da olabilir, korkutucu bir biçimde harikulade de. Kendimi politik bir yazar olarak görmüyorum. Hayatın gizemlerini, toplumun sırlarını, gizli alanlarını yazıyorum. Çünkü gerçek daima maskelenmiştir, propaganda ise anlıktır, yetersizdir. Ama sanat başka bir şey. Bazı işler, propaganda amacıyla yaratılır, gene de zamana dayanır ve kalıcı olmayı başarır. Tıpkı aslında propaganda amacıyla çekilmiş olan Casablanca filmi ya da Eisenstein'ın filmleri gibi. Güzel hatta muhteşemdirler. Bugüne kadar yazdığınız kitaplarda, Gabriel GarciaMarquez, Cesar Vallejo ve Pablo Neruda üzerine çok şey söylediniz, ama Jorge Luis Borges'in adını sadece bir kez andınız. Neruda Komünist Parti üyesiydi ve bu yüzden zaman zaman hakikaten berbat şiirler yazdı. En iyi şiirleriyse Latin Amerikalı olmanın yaşattığı korku ve sevinçlere, neşe ve pisliğe dair olanlar. Borges'inse bende hiçbir zaman özel bir yeri olmadı. Ustalığına diyeceğim yok ama elektriğini hissedemedim. 'Sadece kafası çalışan' bir entelektüeldi o; kalbi, cinsiyeti, midesi yoktu. Üstün zekalı bir beyinden ibaretti. Ayrıca seçkinci ve ırkçıydı. Pinochet ve Videla'ya bağlılığını gizlemiyordu. Neruda ise bir dönem yaptığı berbat işlere rağmen dünyayla hep ilişkideydi, bu yüzden dünyayı, hayatı, meyveleri, denizi, aşkı anlatan şiirler yazdı. Büyük Latin Amerikalı yazarlar artık ya yaşlandı ya da öldüler. Marquez, Saramago, Fuentes, Llosa, Montalban ve diğerleri... Gelecek kuşak size nasıl olacak gibi görünüyor? Özellikle de politik açıdan. Geleceği tahmin etmek konusunda fazlasıyla yeteneksizim. Ben ne desem, hep tersi olur. Profesyonel falcı filan olsaydım, kilise önünde dilenmeye çoktan başlamıştım. Geleceği bilemem ama görünen o ki, tarih akışkan bir ruha sahip, yani her an her şey değişebilir. Gençler söz konusu olduğundaysa kimse hiçbir şeyi tahmin edemez."} {"url": "https://egoistokur.com/gangnam-style-dunyasinda-mozartla-sahane-macerala", "text": "Kulağınızın pasını silmek için, Charlotte'yi takip edin! Ağaç yaşken eğildiğinden, bir çocuğun müzik zevkine yön vermek için eli biraz çabuk tutmak gerek. Harlem Shake ya da Gangnam Style dünyasında bu nasıl başarılabilir bilmiyorum. Çünkü müzik zevkine, beğenisine çok güvendiğim birçok anne babanın bu kabusun önüne geçemediğine, evde klasik müzik dinlemeyi adet edinmişlerin bile 'Op, op, op, op oppa gangnam style'a gözyaşları içinde katlanmak zorunda kaldıklarına şahit olmuşluğum var. Hal böyleyken, tüm bu kirlilik içinde temiz bir sayfa açmak isteyebilirsiniz. Hayır, hiç elitist bir tavırla değil, umudumuzu kaybetmemek için önereceğim bir kitap var elimde: Charlotte'nin Müzikli Maceraları. Kanatlarıyla pır pır uçabilen Charlotte, bir çan kulesinde çok şey öğreneceği müzikli bir gün geçirmek üzere yola çıkıyor. Kuleye vardığında onu karşılayan baykuştan 17 numaralı odanın anahtarını alıyor. Vay canına, ne muazzam bir gün geçireceğini henüz bilmiyor tabii! Saat başı çalan çanın sesi eşliğinde gittiği her yeni katta bir besteciyle tanışıyor. Ortaçağdan bugüne kadar uzanan bir yelpazede, dünyaca ünlü 15 besteciyle harika sohbetler ediyor. Bach'tan Schumann'a, Beethoven'dan Brahms'a kimler yok ki! Her besteci, onu odasında konuk edip hem yaşamını anlatıyor hem de klasik müzikle ilgili çeşitli terimleri öğretiyor ona. Tabii okurlara da... Senfoni nedir, opera neye denir sorularının cevaplarını öğrenen çocuklar, nitelikli müzikle sadece müzikal anlamda değil onu destekleyen bilgi birikimiyle yola çıkabilme gücünü buluyor. Tıpkı Charlotte gibi... Kitapta birçok terimin yer aldığı, çocukların okuduklarını anlayıp anlamadıklarını test eden ve bilgileri pekiştiren eğlenceli bulmacalar da yer alıyor. Sanki ders kitabı tarif ediyormuşum gibi gelmesin size, alakası yok. Bilakis, çok eğlenceli. Kitabın yazarı Christine Mellich ve çizer Maren Baber, Berlin Filarmoni Orkestrası için yazıp çiziyorlar. Her ne kadar bir çocuk kitabı gibi görünse de, büyüklerin de öğreneceği çok şey olduğunun altını çizmem gerek. Klasik müzikle ilgili bildiğinizi sandığınız ya da belki hiç duymadığınız birçok terimin hafızanızda yer edeceği garanti. Mesela kromatik, çembalo, muvman nedir bilmeyen kalmasın!"} {"url": "https://egoistokur.com/gece-senin-ruya-senin-masal-senin-sabah-seni", "text": "Sevginin büyüyle ve mucizeyle ilgisi yoktur. Gökten elma düşmeyecek bize. Sevmediğimiz bir markete gidip tek tek seçmek zorunda kalacağız. Kasada sıra beklerken üyelik kartı arayacağız çantamızda. Perdemiz kadife olmasa bile, Ikea da güzel olacak sevince. Günün yorgunluğuyla bir film izlemeye çalışırken o elmalar bitmeden uyuyakalacağız. Judith elmanın bir dilimini bu güzel kitap için ona ayırdığımızı bilmese de biz kafamıza takılan her sorunun cevabını bir masalda ararken ona kalpler göndereceğiz. Gece senin, karanlık senin, rüya senin, masal senin, sabah senin. Kalkma! Hep burada uyu! Kitaplarımızın arasında, sevdiğimiz bir filmin yarısında, iki çay bardağı, bir meyve tabağı ve birkaç çikolata kağıdı olan bir sehpanın kıyısında, burada uyu. Bir masaldan bize kalan ne varsa. Hani bir masal vardır; kralın üç oğlu, sihirli mavi çiçeği bulmak için yola çıkar. İlk iki adam, sadece hedefe kilitlendiği için yolda karşılaştıkları her şeyi kendilerine engel olarak görür. Üçüncü adamın durup yardım ettiği yaşlı kadın ise ona mavi çiçeğe giden yolu gösterir. Bu konuşma içimde bir ışık yaktı ama nereyi aydınlatacağını henüz bilmiyordum. Bilgisayarın başından kalktım, hazırlanmaya başladım. Birazdan onu görecektim. Sakin, ılık bahar akşamı, işte, az ileride beni bekliyor. Yaşlı bir kadını izliyor, henüz beni fark etmedi. Fark edince gülümsüyor. O gülünce bahar gibi bir şey yayılıyor içime. Tam bana doğru yürüyeceğini sandığım anda yaşlı dilenci kadına yöneliyor ve ona para verdikten sonra bana doğru yürümeye başlıyor. O bana doğru yürüyünce bahar gibi bir şeye inanıyorum. Sevginin büyüyle ve mucizeyle ilgisi yoktur. O bazen yalnızlıktan ve çok beklemekten bazen de tam zamanında kurulan herhangi bir cümleden doğar. Çok yorulduğu için kendini tanıyamadığı da olur. Sadece bir kadından, bir adamdan ve sonsuza uzanan yeşillikte Şirinlerin mantar evlerinden ibaret olsa aşk, belki her şey çok kolay olurdu. Ama öyle olmaz maalesef. İşten çıkmışsındır yorgunsundur. Trafikten, yürümekten, ruhuna sinen yanlış insanlardan, bir türlü düzlüğe çıkmayan talihsizliklerden kendini unutmuşsundur. Birine yer açacak kadar kalbin sana kalmış mıdır bilmiyorsundur. Aşk, uzun zaman önce gidip de tekrar gelmek üzere söz verdiğin bir şehir gibidir. O kadar uzun zaman olmuştur ki hem neyi özlediğini unutmuşsundur hem de yol gözüne gelir. Sevginin büyüyle ve mucizeyle alakası yoktur. O çoğu zaman bir tamamlanmışlık hissinden bazen de gerilerde kalmış bir benzerlikten doğar. Yenilgiyi ve yetersizliği de andırır biraz. Her şey değişecekmiş gibi gelir ama hiç değiştiremediğin yanların ayağına dolanır. Hiç peşini bırakmayan büyük bir yanlışlık, unutmak istediğin ne varsa karşına çıkarır sanki. Bir aşkın masal gibi olması, umduğumuzun aksine kusursuzluk ve sonsuz mutluluk vaadi değildir. Yola çıkmak, aramak, sınavlardan geçmek, sabretmek belki nefsine ve korkularına yenik düşmek ve karşımıza çıkan işaretleri anlamak demektir. Saraylardan, mücevherlerden, tahtlardan, taçlardan önce ruhumuzun karanlık ormanları, geçmişimizin üvey korkuları, hırsımızın, inadımızın ejderhaları vardır. Bir gün ne kadar istesen de yenik düşersin. Yorulmuşsundur, geçmişin vardır. Kesin boğulacağım dersin suya girmeden. O ilk güldüğü an'ı gördüğünde nasıl mutlu olduğunu unutursun, yaşanabilecek güzel olasılıkları değil, başaramadığın her şeyi düşünürsün. Kadın, bütün gün sürüsünü otlattıktan sonra, hava kararınca evine dönmeye karar verir. Birden tuhaf bir soluk sesi duyar ve arkasında bir şeyin varlığını hisseder. Daha da hızlanır ama peşindeki yaratık onu takip etmeye devam etmektedir. Yaratıktan kurtulmak için türlü türlü yollar dener. Köye ulaşıp da karşısına çıkan ilk evin eşiğine vardığında artık gücü kalmadığı için bayılır. Uyandığında başucunda çiçekler vardır ve beyaz çarşaflı bir yatakta yatmaktadır. Üç genç ve yakışıklı adam onun uyanmasını beklemektedir. Önceki geceki koşuşturmayı hatırlayan kadın, onları uyarmak ister ve Bir yaratık ormandan sizin eve kadar beni kovaladı. der. Kardeşlerin en büyüğü yanına yaklaşır: Yaratık falan yoktu, o bendim. Arkandan koştum çünkü sana aşık oldum ve seni evimize davet etmek istedim. Seni korkutmak istememiştim. Aşktan bu kadar mı korkuyorsun ki beni bir yaratık olarak gördün? der. Sevginin büyüyle ve mucizeyle alakası yoktur. Korkudan, vehimden, endişeden, dönüp dönüp kurtulunmayan çocukluktan, bolca hatıranın üstüne yığılıp yeni olan her şeyin bir lanetin devamı gibi algılanmasından oluşur bazen. Masallar ise laneti çözer, korkuların yerine sevgiyi koyar ve yol'da olmanın güzelliğini hatırlatır. Hep varmamız gereken bir yer varmış da, ne yapsak olması gereken daha iyiye ulaşamıyormuşuz gibi gelen bu dünyada, masallar bizi yeniden iyiliğe inandırır. Bir masalın içinden diğerine geçtim. Uyuyakalmış bir adamın kirpiklerinde, korkularımın geçmesini bekledim. Sevginin büyüyle ve mucizeyle ilgisi yoktur. Gökten elma düşmeyecek bize. Sevmediğimiz bir markete gidip tek tek seçmek zorunda kalacağız. Kasada sıra beklerken üyelik kartı arayacağız çantamızda. Perdemiz kadife olmasa bile, Ikea da güzel olacak sevince. Günün yorgunluğuyla bir film izlemeye çalışırken o elmalar bitmeden uyuyakalacağız. Judith elmanın bir dilimini bu güzel kitap için ona ayırdığımızı bilmese de biz kafamıza takılan her sorunun cevabını bir masalda ararken ona kalpler göndereceğiz. Gece senin, karanlık senin, rüya senin, masal senin, sabah senin. Kalkma! Hep burada uyu! Kitaplarımızın arasında, sevdiğimiz bir filmin yarısında, iki çay bardağı, bir meyve tabağı ve birkaç çikolata kağıdı olan bir sehpanın kıyısında, burada uyu. Bir masaldan bize kalan ne varsa."} {"url": "https://egoistokur.com/geceleri-hikaye-anlatan-adamlar-bize-neyi-gosteriyo", "text": "Size okuduğumda nefesimi kesen bir şey anlatacağım... Avusturyalı tarihçi, diplomat ve Doğu bilimleri uzmanı Baron von Hammer-Purgstall, bir metninde doğu masallarında geçen confabulatores nocturne, yani geceleri hikaye anlatan adamlardan bahseder. Eski bir Pers elyazmasına göre, uykusuzluktan mustarip Büyük İskender, etrafına bu tür insanları toplarmış, geceleri sıkıntıdan patlamamak için... Okuduğumda nefesimin kesildiğini hissettim, birkaç yüzyıl sonrasında tarihlenen 1001 Gece Masallarının kökenine dair kesin bir işaretti bu. Üstelik orada dikkat çekici bir şey daha var: 1001 Gece Masalları değişik şekillerde de olsa sonra da devam etti aslında. Hem de çok yakın tarihlerde bile. Hatta hala. Avusturyalı tarihçi, diplomat ve Doğu bilimleri uzmanı Baron von Hammer-Purgstall, bir metninde doğu masallarında geçen confabulatores nocturne, yani geceleri hikaye anlatan adamlardan bahseder. Eski bir Pers elyazmasına göre, uykusuzluktan mustarip Büyük İskender, etrafına bu tür insanları toplarmış, geceleri sıkıntıdan patlamamak için... Okuduğumda nefesimin kesildiğini hissettim, birkaç yüzyıl sonrasında tarihlenen 1001 Gece Masallarının kökenine dair kesin bir işaretti bu. 10 yüzyıldır hayatımızda olan 1001 Gece Masallarının ana çatısını hatırlayalım: Ruhu amansız bir ihanet korkusu ve kadın nefretiyle kavrulan Sultan Şehriyar her gece yeni bir kızla evlenir, her sabah da karısının idam emrini verir. Derken karşısına Şehrazat çıkar. Düğün gecesi sultana bir masal anlatmaya başlar ama sabah olduğunda masalı en heyecanlı yerinde keser. Finali fena halde merak eden sultan, onun hayatını bir gecelik bağışlayacaktır. Bu böyle sürer gider ve 1001'inci gecenin sonunda Şehriyar, Şehrazat'ı belki de masallarını- sonsuza dek istediğini fark ederek idam kararından vazgeçer. Batıda roman sanatı tefrikalarla başlamıştı. 18'inci yüzyıl sonu ve 19'uncu yüzyılın neredeyse tamamında yazılan romanlar çoğunlukla aylık fasiküller halinde yayımlanıyordu. Tefrika romanın bir çılgınlık halini almasıysa, İngiliz yazar Charles Dickens'ın göz kamaştırıcı bir satış başarısı kazanan Mister Pickwick'in Serüvenleri kitabıyla birlikte olmuştu. O güne kadar kitapların hazırlanışı, basılması, ciltlenmesi yayıncıya çok ama çok pahalıya patlıyor, bu da haliyle fiyatlara yansıyordu. Tefrika romanlarsa parça parça ve çok sayıda basılıp satıldığı için okurun cebini yormuyor, yayıncının da sürümden kar etmesini sağlıyordu. Şehrazat yöntemi tam da burada devreye giriyor işte: Onlarca farklı kitap arasında öne çıkmak isteyen yazarların türlü çeşit numaralar yaratması gerekiyordu. Mesela her bölümü delice merak uyandıran bir soruyla bitirmeliydiler, yoksa kimse romanınızın sonunu beklemezdi. Tefrika romanın kralı Charles Dickens'ın büyük başarısı buydu. Günümüzün TV dizisi senaristlerinin yaptığı da bu aslında. İlerleyen bölümlerde ne olacağını seyirci tepkilerine göre belirliyor, ustaca hamlelerle onların merakını, heyecanını hep diri tutmaya çalışıyorlar. Acaba bir sonraki bölümde ne olacak? duygusuyla bekliyor herkes. Az şey değil, kabul edelim. Posta kutumda Belkıs Sami Boyar'ın Aşkımı Öldürdüm romanını bulmak benim için güzel bir sürprizdi. Adını ilk kez duyduğum bu yazar, meğer Halide Edib Adıvar'ın kardeşiymiş. Araları bir hayli şeker renk olduğu için Halide Edib ondan pek söz etmezmiş, Belkıs Hanım'ı bu yüzden tanımıyormuşuz. 1922'de ressam Osman Hamdi Bey'in öğrencisiyken Türk parasını ilk resimleyen kişi olan Ali Sami Boyar'la evlenmiş, 1926'da da Aşkımı Öldürdümü kaleme almış. Son Saat Gazetesi'nde tefrika edilen bu tutkulu aşk hikayesi zamanla unutulup gitmiş. Ta ki araştırmacı, çevirmen Sultan Toprak tarafından günışığına çıkarılana ve günümüz Türkçesine aktarılana dek. Ferhunde adlı genç bir kadının evlilik dışı ilişkisini yargılayıcı olmadan anlatan kitap 1920'lerin İstanbul'unun entelektüel kesimlerinin bu denli açık bir özgürlük ilanına ne kadar hazırlıksız olduğunu da gösteriyor. Eski Türkçe tefrika eserleri günümüz Türkçesiyle yeniden yayınlamayı hedefleyen yayınevi, Belkıs Sami Boyar imzalı Aşkımı Öldürdümü de, Selahattin Enis imzalı Orta Malını da hem kitap olarak hem de bir zamanlar tefrika edildiği biçimde, fasikül fasikül basmış. Bu iki format özel bir kutu içinde birarada satılıyor. Dilerseniz kitabı, dilerseniz de sıradan çekip çantanıa attığınız iki fasikülü okuyorsunuz. Kafede, parkta ya da metroda... Bence mükemmel. Zaniyeler ve Bataklık Çiçeği adlı eserleriyle tanıdığımız Selahattin Enis'in Orta Malı romanı, kenar mahalle güzeli Fikriye'nin nasıl kibar fahişe Şadan'a dönüştüğünü anlatıyor. Arka planda imparatorlukla cumhuriyet arasında sıkışmış araftaki bir İstanbul var. Türk edebiyatında dekadansı, düşüşü, kaybedişin gizli görkemi en güzel anlatan yazarlardan biriyle tanışmak için iyi bir fırsat."} {"url": "https://egoistokur.com/gelecegin-paul-austeri-twitterdan-cikaca", "text": "Paul Auster'ın New York Üçlemesi'nde bir sahne var. Yazar olan esas karakter romanını okuyan bir kadın görür. Ne düşünüyor acaba kitabım hakkında? diye merak eder hatta sormakla sormamak arasında kararsız kalır. New York Üçlemesi eğer içinde bulunduğumuz zaman diliminde yazılmış olsaydı merak etmezdi. Twitter'a göz atarak okurlarından anında geri bildirim alabilirdi. Tabii Paul Auster Twitter kullanmadığı gibi internetle de pek alakadar olmuyor, o ayrı. Twitter mesajlarında tüm o kargaşanın arasında mücevher gibi parlayan aforizmalar yahut kısanın da kısası öyküler yazan takipçiler, insana Türkçe'ye Global Köy ve Guthenberg Galaksisi adlı iki kitabı çevrilen Kanadalı iletişim kuramcısı Marshall McLuhan'ı hatırlatıyor. McLuhan edebiyatın ve yazının geleceğine dair kehanetlerde bulunurken, Kitabın geleceği aforizmadır demişti. Sosyal medyayı bir nevi edebi yayın aracı olarak kullananların sayısının gitgide artması da bunun bir göstergesi. Six to Start, kendini geleceğin öykü anlatıcılarının buluşma noktası olarak tarif eden bir site. Sahipleri, takipçilerin öykü yazmalarını kolaylaştıran çok eğlenceli oyunlar ve programlar üretiyor. Akıllı telefonlar ve bilgisayarlarla ulaşabileceğiniz bu oyunlar, çoğu kişi için geleceğin edebiyatının provası. Üstelik yarattıklarınızı sosyal medyada duyurma olanağınız da var. We Tell Stories ise dünyanın en büyük yayınevlerinden Penguin'in Six to Start'la ortak kurduğu bir internet mekanı. Penguin bu işe girdiğine göre, sosyal medya yayıncılığında istikbal görmüş olmalı. We Tell Stories, altı ünlü yazarın yönettiği bir yazı kurulu tarafından idare ediliyor. Aralarında Oyunbozan, Beatnikler ve Primitif gibi romanların yazarı Toby Litt de bulunuyor. Yazı kurulu takipçilere çeşitli anahtar sorular soruyor ve onlara yol göstererek çeşitli edebiyat klasiklerini yeniden yazdırıyor. Litt'e göre, sosyal medyada yaratılan romanlar eskinin mektup romanlarını andırıyor. Bu türün en ünlü örneği, Choderlos de Laclos'un Tehlikeli İlişkiler'iydi. Sosyal medya romanında da hikaye aynı şekilde parçalar halinde; mektuplar, günlükler hatta gazete haberleri aracılığıyla anlatılıyor. Parçaları bir araya getirmekse okura düşüyor. Ama tabii arada önemli bir fark var: Sosyal medyada roman yazanlar, okurun hangi noktada sıkıldığını anında görebiliyor, gerekirse önerilere kulak vererek hikayeyi takipçilerle birlikte geliştirebiliyor. Bu da romanının heyecan verici bir gerçeklik duygusu ve zenginlik kazanmasını sağlıyor. Okur açısından güzel olansa, bir romanın yaratım sürecini aşama aşama izleyebilmek. Yazarın neleri değiştirdiğini, çıkardığını, eklediğini anında görebiliyorsunuz. Tamamlandığında ortaya çıkan eser ilk baştaki taslaktan çok farklı oluyor. Yazar adayları için bunun adeta yaşayan bir yaratıcı dersi olduğu kesin. İnterneti araç olarak kullanan yazar adaylarının en sık kullandığı araçlardan biri Socialight. Kullanıcı dostu arayüzü ve hayli üretken katılımcı topluluğuyla dikkat çeken Socialight uygulamasıyla, yeryüzündeki tüm konumları ve mekanları etiketleyip onlarla ilgili yazı ve fotoğraflarınızı paylaşabiliyorsunuz. Bu da şu anlama geliyor: Diyelim ki bir kısmı İstanbul'da, bir kısmı Londra'da geçen bir roman yazıyorsunuz. Socialight, takipçilerinizin romanınızdaki mekanları ziyaret etmesine, özelliklerini öğrenmesine, fotoğraflarını görmesine, böylece yazdıklarınızı olabilecek en canlı şekilde hayal etmesine olanak tanıyor. Bu konuda Facebook'tan yararlananlar da var. Karakterlerine Facebook hesabı açıyor ve onların nasıl giyindiği, nerelerde dolaştığı, nelerden zevk aldığı ve kimlerle arkadaş olduğu gibi bilgileri takipçilerin hizmetine sunuyor."} {"url": "https://egoistokur.com/gelecekte-herkes-15-dakikaligina-bir-unluyle-olaca", "text": "Bir süre önce 2033: Future of Misbehaviour (2033: Yaramazlığın Geleceği) diye bir kitap çıktı. Nerve dergisinin Svedka'yla ortaklaşa çıkardığı kitapta aralarında Jay McInnerney, Will Self ve 33 başka İngiliz ve Amerikalı yazar, 2033 yılında seksin neye benzeyeceğine dair varsayımlarda bulunup öyküler, e-postalar ve günlükler aracılığıyla seksin geleceğini tartışıyorlar. Nerve, kışkırtıcı denemeler, öyküler, fotoğraflar, istatistikler, uzman tavsiyeleri ve seks konusunda utangaç davranmaya ihtiyaç duymayan şahısların bloglarıyla, 1997'den beri seksin hayatımızda tuttuğu yeri bize hatırlatan ve bir ara Forbes dergisince 'İnternetin En İyisi' seçilen bir yayın. Svedka ise, 2033'te sadece Svedka içilecek sloganıyla piyasaya sürülen ve tanıtımında büyük yıldızlarla sosyetik şöhretlerden yararlanan İsveçli bir votka markası. Kitaba göre, gelecekte cinsiyet değişimi ameliyatları kolaylaşıp ucuzlayacak. Uzun vadeli romantik ilişkiler kalmayacak, aldatma tarih olacak. Boşanma oranı yüzde 100'e erişecek. Baş ağrısı, seks yapmama bahanesi olmaktan çıkacak, zira insanlar sevgililerinin sanal gerçeklik ünitelerine yüklenmiş imgeleriyle sevişecekler. Yani yerimizden kalkmadan 'temiz seks' yapabileceğiz, çarşafları toplamamız da gerekmeyecek. Yazar Jay McInerney, iş hayatında kadın yöneticilerin hakimiyetini öngörüyor. Bu hakimiyete erkek çalışanlarını sadece mesleki amaçlarla değil, birer seks kölesi olarak kullanmaları da dahil. Sivri dilli muhalif yazar Will Self ise Paris Hilton, Nicole Richie ve Linsday Lohan'a tapınan şöhret-manyağı ve tüm renkliliğine rağmen alabildiğine yavan günümüz kültürünün parodisini yazıyor. Ana Marie Cox tabloid gazetelerin gitgide tutucu bir tavır içine girmesinden de destek alarak 100 yıl öncesinin katı aile değerlerine döneceğimizi hatta aseksüel olacağımızı öne sürüyor. Gerilime göz kırpan romanlarıyla tanıdığımız Hakan Bıçakcı, 100 yıl önce olduğu gibi, önümüzdeki 30 yıl içinde de seks aynı olacak. Çünkü insanın en hayvani ve medeniyetten en bağımsız yönü söz konusu diyor. Antik resim ve heykellere baktığımızda insanoğlunun eskiden cinsellik konusunda daha özgür bir ifade biçimi olduğunu görüyoruz. Her geçen bin yıl, günümüze doğru geldikçe hızlanarak bizleri daha tutucu, daha örtünmüş, daha iletişimsiz hale getirmiş. İnsanların cinselliğe dair içeriden bir dirençleri var ve yeni iletişim teknolojilerini aslında birbirlerinden uzaklaşmak için kullanıyorlar. Bunda iktidarların, inançları ve organize dinleri ustaca kullanmalarının da payı var. Son 10.000 yılın dinlerinde seks, önceki 10.000 yılların dinlerindekine oranla çok daha günah, kapalı, ayıp, şeytani. BDSM dünyasının birçok insan için seksin yerini alması da bu yüzden. Fetişler, fantaziler var, bunların içinde güç oyunları var ama seksin kendisi bir türlü yok. İnternet ortamında, gerçek birlikteliklerin yerini sanal iletişim aldı ve teknoloji, insanların birbiriyle yakınlaşmamak için kullandığı zırhın adı oldu."} {"url": "https://egoistokur.com/genc-kizlar-ve-bir-sozde-ceviri-hadises", "text": "Nihal Yeğinobalı kendisiyle yıllar önce yaptığım röportajda, Birçok yazarın, yabancı yazarlardan 'esinlendiği' malzemeleri yapıtlarında kendilerininmiş gibi gösteregeldikleri bir ülkede, genç bir yazarın kendi özgün ürününü bir yabancıya mal etme gereği duymasının ardındaki ilginç öyküyü anlatmaya karar verdim, demişti. Nihal Yeğinobalı deyince akla artık ilk olarak Genç Kızlar geliyor. Çünkü Yeğinobalı şahane bir sözde çeviri vakasının kahramanı. Yani kendi yazdığı ve Genç Kızlar adını verdiği romanı yayıncısına ve okurlarına çeviri olarak yutturmuş ve hiç var olmayan bir Amerikalı erkek yazarı Türkiye'de çok ama çok ünlü yapmış. Bu anlatacağım, gerçek bir masal... Epey zaman önce küçük bir kız Amerikan Koleji'ni bitiriyor ve meslek olarak çevirmenliği seçerek kısa sürede bu alanın aranan isimlerinden biri haline geliyor. Tek şikayeti, bir roman yazmak istemesi ama büyüklerin, onun bu isteğine burun kıvırması... Çevirmenliğe devam ediyor ama kararlı; günün birinde bir roman yazacak, yayımlatacak. Uzun uzun düşünüp cesaretini topladıktan sonra eline kalemi kağıdı alıyor, yazmaya başlıyor. Bir aşk romanı olacak bu. Fakat iç bayıcı, pembe aşk romanları silsilesine bir yenisini eklemeye niyeti de yok. O dönem için epeyce cüretkar, hararetli, içinde cinselliğin de olduğu bir kitap çıkıyor ortaya. Bildiği bir dünyayı, bir Amerikan lisesinde okuyan yaşıtı genç kızların dünyasını anlatıyor. Ama böyle bir romanı yayınevlerine kabul ettirmesi imkansız. Her şeyden önce ondan bu tarz bir roman beklemezler, çünkü bu tür sahnelere o günlerde sadece çeviri kitaplarda rastlanıyor. Böylece kendi kaleme aldığı kitabı çeviri diye yutturarak yazarlığa ilk adımı atıyor. Genç kızın çalıştığı yayınevinde yöneticisinden dizgicisine herkes heyecan içinde; kitabı beğenmeyen yok... Derken kahramanımız romanın bir yerinde geçen ve oral seksi çağrıştıran iki cümleye dair bir tartışmaya kulak misafiri oluyor. Kızın adı, Nihal Yeğinobalı. Romanı da Genç Kızlar. İşte benim gözümde o kitap, Ben de roman yazmak istiyorum diyen bir genç kızın kendisini Hele bekle, daha çok gençsin; büyüyünce belki diye oyalayan kelli felli yayıncılara oynadığı şahane bir oyundan başka bir şey değildir. Malesef durum bu, ya markasına bakılır ya fiyatına, kendi ismi olsa tekmelenirdi."} {"url": "https://egoistokur.com/geoff-dyer-pisman-olun-atesleyici-bir-etkisi-vardir-arzuya-donusu", "text": "Bizde Zona, İçimdeki Yağmur, Bir Hışımla, Venedik'te Aşk Varanasi'de Ölüm adlı kitapları yayınlanan Geoff Dyer'a İngiliz edebiyatının yaşayan en orijinal yazarı deniyor. Açıkçası enlerle pek ilgilenmiyorum ama Dyer'ın yazdıklarının şahane buluyorum. Kamuya açık mekanlarda yazmayın. 90'ların başında, bir süre Paris'te yaşadım, bildiğiniz şu yazarlık arzularıyla... O yıllarda İngiltere'de bir pub'da oturup yazdığınızı görseler, kafanızı uçururlardı. Paris'teyse, bir 'dans les cafes' durumu vardı. Ama bende ters etki yaptı, kamuya açık yerlerde yazma konusunda bir tiksinti geliştirdim. Bugün yazmanın sadece yalnızken yapılacak bir iş olduğunu düşünüyorum, tıpkı diğer tuvalet aktiviteleri gibi. Sakın İşte Nabokov'u iliklerine kadar emip sömüren yazarlardan biri daha etiketiyle damgalanmaktan korkmayın. Bilgisayar kullanıyorsanız, yazma programınızın imla ayarlarını sürekli olarak düzeltip yenilemeyi ihmal etmeyin. Kahrolası bilgisayarıma tahmin edemeyeceğiniz kadar sadık olmamın tek sebebi, onun imla düzeltme konusunda inanılmaz hünerlerini keşfetmemdir. Kusursuzca biçimlendirilmiş düzgün kelimeler bilgisayarda birkaç tuşa bastığınız anda oluşuyorlar. Ben Niet yazıyorum, klavye onu Nietzsche yapıyor, fot yazıyorum, fotoğraf haline geliyor. Dahice! Bir günlük tutun. Yazı hayatımdaki en büyük pişmanlığım, asla günlük tutmamış olmamdır. Pişmanlıklarınız olsun. Ateşleyici etkileri vardır; kağıt üstünde arzuya dönüşürler. Klişelere hazırlıklı ve uyanık olun. Sadece Martin Amis'in savaştığı türden klişeleri kastetmiyorum. Dildeki klişelerin yanında tepkilerdeki klişeler vardır. Hatta gözleme veya düşünceye dair klişeler hatta algıdaki klişeler de... Birçok roman, pek az birkaç iyi romanı da dahil ediyorum, umut klişelerine mükemmelen uyan biçimsel klişelerle oluşmuştur. Her gün yazın. Gözlemlerinizi kelimelere dökme işini elinizden geldiği kadar sık yapın, sonunda içgüdüsel hale gelsin. Altın kural budur ama eh, doğal olarak ben bu kurala da uymuyorum. Bisikletinizin frenlerini serbest bırakmayın. Bir şey size çok zor geldiyse, sürdürmeyip başka bir şeye geçin. Yazmak sebat işidir; vazgeçmeyin. Otuzlarımdayken, spor salonuna gider ama bundan nefret ederdim. Spor salonuna gitme sebebim bir gün gitmeyeceğim günü elimden geldiğince ertelemekti. Yazmak da böyle; artık bu işi yapmayacağım günü mümkün olduğunca ertelemek için yazıyorum ben aslında. Bir gün dibine kadar kopkoyu bir depresyona batacağım ve bu, kusursuz mutluluğa benzer bir şey olacak."} {"url": "https://egoistokur.com/gercek-gorunmez-kentler-haritada-olmayan-ulkele", "text": "Son zamanlarda okuduğum en güzel kitap Harita Dışı. Sosyo-psikolojik coğrafya profesörü Alaistair Bonnett'in kitabında, gezegendeki en gizli, en karanlık ve en tuhaf yerler anlatılıyor. Ortak noktaları, dünya haritalarında, atlaslarda yer almamaları ve adreslerinin Google Maps aracılığıyla bulunamayacak olması. Başka bir deyişle Bonnett, yeryüzünün gerçek görünmez kentlerini, yersiz yurtsuz halklarını anlatıyor. Annem coğrafya öğretmeni olduğu için bizim evde hep haritalar, atlaslar, pusulalar, küreler falan olurdu. Bense bu tür objeleri güzel bulurdum ama kullanmayı beceremezdim. Yol bulabilen insanlardan da değildim, bilmediğim şehirlerde hep sezgilerime uyup canım nereye isterse oraya gitmeyi tercih ettim. Hele Google Maps, itiraf edeyim hiç bana göre olmadı. Yön duygusundan yoksun yazarınızın bütün bunlar yetmiyormuş gibi, lisede coğrafya dersinden kalmış olması sizi şaşırtır mı bilmiyorum ama durumum tam olarak bu. Yine de sosyo-psikolojik coğrafya profesörü Alaistair Bonnett'in Harita Dışı adlı kitabını çok sevdim. Benzersiz bir gezi rehberi diye tarif edebileceğim Harita Dışında lüks tatil beldelerinin ya da kalabalık şehirlerin bilgileri yok, Bonnett gözümüzün önünde bile olsalar dikkatimizden kaçacak sıra dışı yerleri yazmış. Bir ortaya çıkıp bir kaybolan yüzen adaları, ölü şehirleri, gizli krallıkları, sahipsiz toprakları, metropollerin aşağı kısımlarında uyuklayan labirentleri okumak insanı hem şaşırtıyor hem de bir an önce çantayı sırtlayıp yola çıkma isteği uyandırıyor. Türkiye'den de Kapadokya'nın muhteşem yeraltı şehirleri var. Keşke İstanbul'un Ayasofya'yı Balat'a ve daha kim bilir nereleri nerelere bağlayan yeraltı dehlizleri veya Kars'taki Ani Harabeleri de olsaydı. Alaistair Bonnett bütün bu yerleri sırf ilginç oldukları için seçmemiş. Ona göre, hiçbirimiz sürdüğümüz hayatlardan çok memnun değiliz; bazen kaçıp uzaklaşmak, yeni yerlerde yeni hayatlar kurmak istiyoruz. İşe bakın ki kaçacak yer yok. Teknoloji sağolsun; dünya küçüldü, herkesin her dakikası biliniyor, her yer sürekli gözetleniyor. Peki, bu durumda biz kendi ıssız adamızı hiç mi keşfedemeyeceğiz? Bonnett'a göre, hala seçeneklerimiz mevcut. Kaçabilir, keşfedebilir, istemezsek bulunamayabiliriz. Kitapta gözlerim dolu dolu okuduğum bir yer var, o kısımla başlamak istiyorum: Necef Çölü'nde İsrail dozerlerinin düzenli aralıklarla yerle bir ettiği köyler varmış ve dozerler uzaklaşır uzaklaşmaz halk yıkılan köyleri kararlılıkla yeniden inşa ediyorlarmış. Ta ki bir sonraki müdahaleye kadar... Bu köylerden biri olan Twayil Abu Jarwal bugüne dek en az 25 kez yıkılmış ve 25 kez yeniden inşa edilmiş. Sonuncuda İsrailli yetkili Ilan Yeshurun, Yıktığımız bu yer bir köy bile sayılmaz, nihayetinde hiçbir haritada yok demiş. Uluslararası hukukta terra nullius diye bir terim var. Kimseye ait olmayan, dolayısıyla keşfedenin işgal edip yerleşebileceği toprak parçaları için kullanılıyor. Mesela Şili, Arjantin, Norveç, Avustralya, Yeni Zelanda, İngiltere ve Fransa'nın hak iddia ettiği ama hiçbirine kısmet olmayan Antartika bir terra nullius. İkinci örnek ise Bir Tawil. Sudan ile Mısır arasında kalan bu bölgeyi isteyen çıkmamış bugüne dek. Sadece geçen yıl Amerikalı Jeremiah Heaton, küçük kızının prenses olma hayali gerçekleşsin diye Bir Tawil'e gidip bayrağını dikmiş ve böylece bir devlet kurmuş, adına da -neden olmasın?- Kuzey Sudan demiş. Kuzey Sudan'ı tanıyan ülke henüz yok ama Heaton sonuçta kendini kral ilan edip kızına taç giydirmeyi başardı. Gelecekte burayı tarım alanına çevirmeyi planlıyor. 1967'de İngiliz ordusunun eski binbaşılarından Roy Bates ve ailesi tarafından kurulan Sealand'in hukuki statüsü hala tartışmalı. Kendine prens, eşine de prenses unvanı veren Bates, 1974'te bir anayasa düzenledi, ardından ülkesine bir bayrak, milli marş, para birimi, gazete ve futbol takımı yarattı. Hatta Sealand Milli Takımı, KKTC takımıyla maç bile yaptı, üstelik 6-1 kazandı. Halihazırda nüfusu 4 olan Sealand vatandaşlık başvuruları da kabul ediyor. Gerçi en son 23 kişinin başvurusu, Wikileaks ajanı oldukları gerekçesiyle reddedildi. Var ama yok şehir... Alaistair Bonnett, Çin'in Ordos bölgesi yakınlarındaki Kangbashi'yi, emperyalist toprak falının günümüzdeki taşra versiyonu olarak tarif ediyor. Kangbashi, kısa sürede zengin olmuş ve parasıyla ne yapacağını bilmeyen görgüsüz ve akılsız bir belediye başkanı tarafından yeni çağın ütopyası olarak feng-shui ilkelerine uygun şekilde tasarlanmış bir şehir. Yaratım sürecinde dünyaca ünlü mimarlarla mühendislerin görev aldığı biliniyor. Nüfusunun en az 1 milyon olması planlanıyormuş fakat yerleşmeye 100 bin kişi bile gelmemiş. Gelenler de çok geçmeden şehri terk etmiş. Evler, binalar, iş yerleri, stadyumlar, müzeler, konser salonları, marketler, merkezdeki devasa saray, bugün yepyeni ama bomboş halde duruyor. Anlatılanlara bakılırsa belediye başkanının kibirli ısrarı öyle akıl almaz düzeydeymiş ki şehrin boş kalacağı anlaşıldıktan çok sonra bile yeni binalar inşa ettirmeyi sürdürmüş. Birleşik Arap Emirlikleri Devlet Başkan Yardımcısı ve Dubai Hükümdarı Muhammed bin Raşid el Maktum aynı zamanda şairmiş, Bilge kişilerden nasihat al çünkü suyun üzerine yazmak öngörü gerektirir dizelerinin geçtiği Yüzen Mesel adlı bir şiiri varmış. Hollandalı mimar Koen Olthuis de bu şiirden ilhamla Dubai'de, 89 yüzen adadan oluşan bir adalar topluluğu inşa edip adını Yüzen Mesel koymuş. Olthius, Su çalışılabilir bir inşaat katmanıdır ve eğer onu kullanılabilir alanlara dönüştürürseniz, ki bu çok büyük bir zihniyet değişimi gerektirir, işte o zaman tamamen yeni bir ihtimaller dünyası oluşturabilirsiniz diyor. Ünlü mimarın bir diğer başarısıysa, Maldiv Cumhuriyeti için yarattığı Okyanus Çiçeği. Bu adalar topluluğu, havadan görüntülendiğinde, çiçeğe benziyor. Harita dışı adalar bunlarla sınırlı değil kuşkusuz. Yüzen adalar da var, bunlardan birini Rusya seyahatimde ben de görmüştüm. haritalarda yoklar çünkü sürekli yer değiştiriyorlar. Bir diğer ada türün ise okyanustaki girdapların etkisiyle oluşan çöp adaları. Dünyanın bütün çöplerinin toplandığı sürreel ve fazlasıyla distopik yerler. 400 nüfuslu Kuzey Sentinel Adası ise apayrı bir vaka. Adanın avcılıkla geçinen halkı tarihin hiçbir döneminde dış dünyayla temas kurmamış, tesadüfen yolu buraya düşenleri de daima öldürücü ok yağmurlarına tutmuş. Adanın resmen bağlı olduğu Hindistan hükümeti bile bu durumu değiştirmek adına artık bir şey yapamayacağını, denemekten çoktan usandığını açıkladığına göre durumu siz tahmin edin. Ukrayna'nın kuzeyinde, Kiev oblastında terk edilmiş Pripyat şehri, 1970'de Çernobil Nükleer Santralı çalışanları için kurulmuş, 1986'daki reaktör kazasının ardından da boşaltılmış. Artık sadece özel koruyucu kıyafetlerle girilebiliyor. Bugün kimsenin yaşamadığı ve adeta zamanın donduğu hissi veren bir yer. Açık bir pencerenin önündeki masanın üzerindeki not defteri, bir oyun parkındaki paslı dönme dolap ya da bir çocuk odasındaki oyuncak bebekler ilk gün bırakıldıkları halde öylece duruyor. Bu görüntüler de akla Tarkovski'nin Stalker filminin mekanı Zone'u getiriyor. Tarkovski'nin kahin olarak anılmasının sebeplerinden biri de, Stalkerda anlatılan nükleer felaketin yıllar sonra çok benzer şekilde gerçekleşmesiydi, hayat sanatı bire bir taklit etmişti. Haritadan silinen Pripyat'la ilgili bir kitap yazan Mary Mycio, Görünüşe göre radyasyon vahşi yaşam için son derece gerekli ve faydalı diyor. Eh, bu acı ironi pek de yersiz sayılmaz, çünkü modern bir şehir olarak inşa edilen Pripyat bugün hızla vahşileşmiş durumda ve en az 1000 yıl daha vahşileşmeye devam edecek. Somali'nin doğu kıyısındaki antik liman kenti Hobyo'da karaya vurmuş sayısız gemi enkazı duruyor. 12 bin nüfuslu bu kentin suyu sınırlı, hastanesi ve okulu hiç olmamış, tarımdan ya da hayvancılıktan eser yok. Hobyo, Hint Okyanusu'nu haraca kesen ve körfezdeki gemilerin korkulu rüyası haline gelen Somalili korsanların barınağı. Sokak aralarında ganimet değiş tokuşu yapılıyor, rehineler derme çatma kulübelerde tutuluyor, sokaklarda Kalaşnikoflu çocuklar dolaşıyor. Adada bol miktarda para dönse de halk akıl almaz derecede yoksul. Bu da doğal çünkü burada suç baronları değil, onların ayak işlerini yapan elemanları yaşıyor. Define Adası romanının modern ve fazlasıyla karanlık bir versiyonu gibi. Finalde sağ kalan yok! Zheleznogorsk de haritada yok. Zaten nükleer deneyler yapılsın diye bir gizli şehir olarak kurulmuş. Varlığı resmi olarak ancak 1992'de, Boris Yeltsin tarafından onaylanmış, yine de Atom Bakanlığı'nın yazılı iznini alamayanlar içeri giremiyormuş. Halen ciddiyeti, ağırbaşlılığı ve sıkıcılığıyla sanki Sovyetler Birliği yıkılmamış hissi veren şehrin internet sitesinde Zheleznogorsk: Dünyadaki Son Cennet yazıyor. O cenneti istemeyeceğim kesin. Kuzey Kore'nin güney sınırındaki Barış Şehri ise bir çeşit Truman Show mekanı. Burada kimse yaşamıyor. Binalar, üzerlerine kapılar, balkonlar, pencereler boyanmış dev bloklardan ibaret. Caddeler de aynı şekilde sıra sıra dükkanla dolu. Geceleri müzik sesleri geliyor, sabaha kadar ışıklar yanıyor ama hepsi bu kadar. Koca şehir sırf propaganda amacıyla inşa edilmiş. Turistler sınırda bolca fotoğraf çeksin, Güney Koreliler de kuzeydekileri zengin ve mutlu zannetsin diye. Düpedüz delilik! Bir başka lanetli şehir de Avustralya'da. 2007'de Wittenoom'un tek gelir kaynağı olan ölümcül mavi asbest üretiminin insanları kanser yaptığı ortaya çıkmış ve madenler kapatılmış, şehir boşaltılmış. Geride 30 aile kalmış. Ağır deli olmalılar ki şehrin en büyük meydanına kocaman bir Wittenoom'dayım, hayattayım tabelası dikmişler. Birkaç yıl içinde nüfus 5'e düşmüş, hükümet zor kullanmak suretiyle kalanları çıkarmış. Şimdi insan denen mahlukun açgözlülüğü ve cahilliğinin somut kanıtı olarak orada öylece duruyor. Bahamalar bayrağı taşıyan gemi şehrin adı The World. 44 ton ağırlığında, 196 metre uzunluğunda. İçindeki 165 kamarada yüzlerce kişi yaşıyor. Hem de tatail amaçlı değil. 7/24 ve senenin her günü. Yunanistan'da Rus Ortodoks rahiplerinin bin yıldır yaşadıkları Aynoroz Yarımadası, dünyada kadınlara yasaklı en geniş alan. Ortodoks gençler, adanın 20 manastırından birinde 3 gün geçirerek hacı oluyor. Bu manastırlara hatta aslında yarımadanın tamamına 1000 yıldır dişi hayvan bile giremiyor çünkü yasak! Şu da var: Dişi hayvan yasağından dolayı süt ve süt ürünleri hatta Paskalya'da kırmızıya boyanan yumurtalar bile adaya hep dışarıdan getirtiliyor. Malum, tavuk da bir dişi kuş."} {"url": "https://egoistokur.com/gerilim-yazari-glenn-meade-irlandayi-alkolu-ve-edebiyati-anlatiyo", "text": "Kırmızı Kedi Yayınları'ndan çıkan Sekizinci Gün, Romanov Komplosu, Sakara'nın Kumları gibi soluk kesen gerilim romanlarının İrlandalı yazarı Glenn Meade, enteresan bir karakter. Pilotken gazeteci olmaya karar vermiş, Irish Times ve Irish Independent gibi gazetelerde uzun yıllar çalıştıktan sonra da tiyatroya geçerek yönetmenlik yapmaya başlamış. İçindeki yazma aşkına karşı koyamaz hale gelince de oturup ilk romanını kaleme almış. Onunla yaptığımız okyanus ötesi röportajda bunları anlattı; fazlasını da... Mesela kitaplardan para kazanılabileceğini hapishaneden kaçmış bir mahkumdan öğrenmesini, ilk yazma derslerini filmlerden almasını, yazarlığın çilesini ve bu uğurda nelerden vazgeçtiğini... Hepsi aşağıda. Çocukluk ve yeniyetmelik yıllarımdan bu yana hep yazmak istedim. Babam her hafta sonu beni sinemaya götürüyordu, öyküye filmler sayesinde aşık oldum. Hoşuma giden filmleri ikinci kez seyrederdim, sebebini bilmeden... Şimdi anlıyorum; farkında olmasam da aslında 'öykü anlatıcılığı' denen sanatı öğrenmeye çalışıyormuşum. Anlayacağınız, ilkinde zevk için, ikincisinde öğrenmek için izliyordum her filmi. Kitaplarla da aynısı oldu. İkinci okuyuşta yazarın istediği etkiyi yaratmak için hangi yolları denediğini; hikayeyi nasıl anlattığını, onu daha karmaşık ya da dramatik hale getirmek için neler yaptığını, karakterleri nasıl sevilebilir ya da itici hale getirdiğini böyle keşfediyordum. Evet işte, ben de o tavsiyeye uydum ve bir yılın sonunda yazmanın gerçeten de artık hayatımın ayrılmaz bir parçası haline geldiğini fark ettim. Amatör bir drama topluluğuna katıldım. Yönetmenlik yapıyor, kağıt üzerinde donuk duran sahneleri yaşar hale getirmeyi öğreniyordum. Yazılı metni sahneye tercüme ediyordum... Bence her yazarın mutlaka bir dönem tiyatroyla meşgul olması gerekir. Hem eğlenceli hem de karakter, olay örgüsü, anlatım konusunda müthiş geliştiren bir şey. Para yok tiyatroda ama ne yapalım, öğrettiklerine paha biçilemez. Yazmak içimde delirtici bir arzuydu. Elbette çok denedim, çok yanıldım, yazdıklarımın çoğunu çöpe attım. Yine de hayalimden vazgeçmedim. Kararlılık önemli. Kalpten isterseniz ve her daim öğrenmeyi, kendinizi geliştirmeyi sürdürürseniz, başarıyorsunuz. Her deneyim gibi onun da bir ölçüde yararı olmuştur sanırım; hikayeleri nasıl aktaracağımı öğretmiştir bana. Ama açıkçası olmasa da olurdu. Sonuçta hayatı boyunca tek bir haber bile yazmamış birçok usta edebiyatçı var. İrlanda'da büyümek şahane bir şeydi. Yazarların mutsuz çocuklukları yüzünden bu işe başladığını öne sürerler ama bu doğru değildir. Bence olaylı, bir anı bir anına benzemeyen bir çocukluk geçirmeleri daha önemli. İşçi sınıfı bir ailenin oğluydum. Zengin değildik ama annemle babam çalışkan, dürüst ve ahlaklı insanlardı. Yaşadığımız onca zorluğa rağmen mutlu bir aileydik. Babam tatlı, komik, bilge bir adamdı; 66 yaşında öldü. Onu çok özlüyorum. Neyse ki annem 84 yaşında ve hala hayatta. Başarıya dair bir sırrı varsa bile ben bilmiyorum. Her seferinde hikaayemi en iyi şekilde okura aktarabilmek için elimden geleni yapıyorum. Benim için itici güç, duygular. Karakterlerimin arzu ya da görev duygusu, intikam alma ya da ahlaki değerlere bağlı kalma isteği gibi birbirine zıt iki duygu arasında kaldığı ve bir seçim yapmak zorunda olduğu hikayeleri seviyorum. Karakterimin ruhundaki kutuplaşma ne kadar şiddetliyse, hikayem o kadar inandırıcı oluyor. Çoktan emekli oldum ama ara sıra uçmayı, gökyüzünde olmayı özlemiyor değilim. Nasıl derler, bazı işleri bir kere yapmışsan kanına girer, hep yapmak istersin. Ama ben de karakterlerim gibi bir seçim yapmak zorundaydım, yazmayı seçtim. Her gün altı saat küfelik olana kadar içiyorum, sonra iki saat bilgisayar oyunu oynuyor, arada da yarım saat yazıyorum. Aldırmayın, yine şaka yapıyorum... İşin aslı, her gün dört saatimi yazmaya ayırıyorum. Bir yazar, yazmak zorunda olmasa hayatı harikulade geçebilirdi; festivaller, yolculuklar, okurlarla tanışmalar... Ama yazmak hakikaten zorlu iş, odaklanmayı ve çacayip zihinsel enerji harcamayı gerektiriyor. Dolayısıyla, mecburen gayet disiplinliyim. Nadiren belki bir kadeh şarap içiyorum, Türkiye'ye geldiğim zamanlarda da rakı. Türkiye'de çok iyi okurlar var. Bence bunda biraz da duygusal insanlar olmanızın etkisi var. Akdenizlisiniz; kalbiniz yumuşak, empati duygunuz gelişmiş... Ülkenizi seviyorum, en çok hatırladığım şey rakı... Bir de harika yemekler, sıcak, esprili sohbetler ve dostluk... 14 yaşındaki oğlumla gelmiştim bir seferinde, İstanbula ilk görüşte aşık oldu. Önüne gelene gezip gördüğümüz tarihi mekanları, doğal güzellikleri, yemekleri ve insanları anlatıp durdu. İstanbul, Roma, Kahire, Lizbon Viyana gibi en sevdiğim şehirlerden biri. Kendine has bir ruhu, eşsiz bir atmosferi var. Bilmem ki, öyle demiyor aslında, ama çok istiyorsanız siz o yöntemi deneyebilirsiniz. Benim anlayisim yanlis olabilir tabii. Aslinda ne dedigini erak ettigimden yazdim bu yorumu. Hergün dört saatini yazmaya ayirmak... Disiplin, icki icmemek, odaklanmak gibi ifadeleri görünce biraz hayal kirikligina ugradim belki. :) Belki daha bohem bir hal bekliyordum yazardan. Benim icin itici güc duygular. Demis ya bir cümlesinde; yazarken izlenen böylesine siki bir disiplin anlayisinda duygulara derinlemesine inebilecegini düsünenemedigimden sanirim. Bu konuda okudugum ifadeleri abartmis da olabilirim tabii. Çok güzel olmuş. Nasıl bittiğini anlayamadım. Aracı olanlara teşekkür ederiz."} {"url": "https://egoistokur.com/gertrude-stein-ve-alice-b-toklastan-kusursuz-as", "text": "Yaygın bir klişedir; yazarların, edebiyatçıların, çok içtiği, alkole düşkün olduğu söylenir. Ama ya yemekle ilişkileri? İşte bu kısım, o kadar da iyi bilinmez. Mesela dünyanın en zorlu metinlerinden birkaçını yazmış olan Gertrude Stein'ın hayranlık uyandıracak kadar usta bir aşçı olduğunu şahsen bilmiyordum. Hele yaptığı yemeklere, tatlılara kusursuz aşk gibisinden romantik isimler verdiği aklımın ucundan geçmezdi. İşte Stein'ın hayat arkadaşı Alice B. Toklas'ın yazdığı ve Oğlak Yayınları'ndan çıkan Yemek Kitabından aldığım tarif. Gertrude Stein ile Alice B. Toklas tanıştıkları ilk günden sonra tam 39 yıl boyunca birbirlerinden ayrılmamışlar. Birbirleri olmadan ne seyahate gitmişler, ne bir tiyatro oyunu seyretmişler. Yeni biriyle tanıştırıldıklarında, evli olduklarını söylüyorlarmış. Gertrude Stein'ın yayınevleri tarafından reddedilen bütün eserlerinin ilk sayfasında, Alice B. Toklas'a kedicik, bebeğim, kraliçem, şerbetim, pastam, istakozum, karım sözcükleriyle başlayan ithaflar yer alıyormuş. Alice B. Toklas'ın yemekle ilişkisine gelince... San Francisco'da geçen çocukluğunda bile sürekli tarif topluyormuş, en büyük eğlencesi de yemek kitapları okumakmış. Hayat onun için fazla karardığında, dış dünyada olup bitenleri unutmak için bu tarz kitaplara gömülüyormuş. Ama defter tutmamış ve bildiği bütün tarifleri yıllarca hafızasında saklamış. Anlattığına göre, her tarifle birlikte, onu ilk öğrendiği veya o yemeği ilk tattığı günlerde neler yaşadığını, nasıl hissettiğini eksiksiz hatırlıyormuş. Yemeğe bakışı da anlaşılan fazlasıyla hedonistikmiş. Ona göre hayatta öğle yemeğinden daha önemli pek az şey varmış ve kötü bir öğle yemeğini muazzam bir israf saymak gerekiyormuş. Düşünsenize, bir yılda en fazla 365 tane öğle yemeği yiyebilirsiniz diyormuş. Aşağıda Gertrude Stein'ın kitapta yer alan ünlü kekinin tarifini okuyacaksınız. 2 bardak şekeri 8 yumurta sarısıyla limon renginde bir karışım haline gelinceye dek çırpın. İçinde 6 diş karanfili ısıttığınız 2 bardak sıcak sütü yavaş yavaş ilave edin. Tencereyi çok kısık ateşe oturtun, tahta bir kaşıkla kaşığın üstü bu karışımla kaplanana dek sürekli olarak aynı yönde karıştırın ama dikkat edin, kaynamasın. Ateşten alın ve çeyrek bardak soğuk suda bekletmiş olduğunuz yarım çorba kaşığı jelatinin üzerine dökün. Jelatin tamamen eriyinceye kadar aynı yönde karıştırmaya devam edin. Hepsini süzün ve soğuyunca, içine 2 limonun kabuğunu rendelediğiniz üç bardak krem şanti ekleyin. Hafifçe yağlanmış bir kalıba dökerek 4 saat buzdolabında bekletin. Kalıptan alıp servis tabağına yerleştirin. Yok, çikolatalı krema istiyorsanız, 100 gram çikolatayı 2 bardak sütün içinde eritin. Bir seçenek de kremayı kahveli yapmak. O zaman 2 bardak süt yerine 2 bardak koyu kahve kullanmalısınız."} {"url": "https://egoistokur.com/gittim-gordum-buyulendim-bathone", "text": "Çok kardeşli bir çocukluk güzeldir; zamanın sonsuzluğunda icat ettiğiniz oyunlar bitmez. Aklınızın ermediği, sürekli akan, bir boşlukta sallanır gibi duran ve sizin hiç ucundan tutamadığınız zamanı hayal gücünüzle tıkabasa doldurursunuz. Küçükken en sevdiğim oyunlardan biri, zaman makinesiydi. Oturma odasındaki konsolun sürgülü kapağını ittirip kardeşimle, sırasıyla, birer birer içine yerleşirdik. Endişelenmeyin, kapağı hafif aralık bırakırdık ki içeride nefes alabilelim. Bu karanlık alemli oyunda hayal merkezine ışınlanır, sonra zamanda yaptığımız yolculuğu dışarı çıktığımızda birbirimize anlatırdık. Kural buydu; içeriye gir ve istediğin yere git, yolculuk yap, bir başka deyişle orada, karanlıkta hayallerinle varol. Aradan yıllar geçti. İstanbul da, ben de büyüdüm. Çocukluğumun semtine gittiğimde onun küçüldüğünü, aslında bir giysi gibi çektiğini görmem beni çok şaşırtmıştı evet ama asıl hayrete düşüren kaldırımlarından bakkallarına, evlerine kadar herşeyin ama her şeyin aynı kalmasıydı. Ne büyük şanstı bu! İstanbul'da malum, defalarca geçtiğiniz yerleri tanımanız, bırakın tanımayı, hatıralarınızı yakalamanız mümkün değil. Ben kendimi korumanın yolunu bazen etrafa bakınmamakta bulurum. İstanbul'un büyüme ve çirkinleşme hızı ruhunuzu zedeliyorsa çareniz yoktur. Geçenlerde Küçükçekmece'ye giderken de böyle yaptım. Dolabın içinde, karanlık alemlerdeki gibi hayallerime sığınsam ruhuma daha iyi gelecekti ama biz hepsi birbirinin aynı, bir örnek yollar, sokaklar, mahallelerden geçtik. Yıllardır merak ettiğim bir kazıyı, şimdilik Bathonea olarak anılan yeri gezecektim. Belki önemli buluşlarıyla bize başka bilgiler de verecek, kimbilir belki adı da değişecekti. İstanbul'un hem içinde hem dışında bu yer, eski İstanbulluların, bu şehirden geçmiş insanların hikayeleri beni bekliyordu. Ah o içinizi kıpır kıpır eden, dillendirmek istemediğiniz kavuşma heyecanı... Anlatılmaz. Avcılar'ın içinden ilerleyip göle, kazı alanına bakar bir noktada durduk. Arabadan inip bir dil gibi uzanan yarımadayı anlatmaya başladı Bathonea Kazı Başkanı Şengül Aydıngün. İşin ilginci koca koca hocaların yüzey araştırmasında bir şey bulamadığı, bu çerçevede rapor yazdığı bir yerdi burası. Aydıngün'ün 2007'de yüzey araştırmasıyla keşfettiği, ardından kazı yaptığı alan bir vaha gibiydi ve ben sonunda gezebilecektim. Yutkundum, çirkinliğin içinde bir sır gibi beni bekleyen o müstesna dinginliğe baktım. Güzel bir bilinç de oluşturulmuştu, haberdardım; Avcılar ve Küçükçekmece belediyelerinin desteklediği yüzey araştırmaları, 2008'de 35 kişilik arkeolog- jeolog- jeofizik-sualtı araştırmacısı-mimar-şehir plancısı-etnolog-mimar gibi değişik disiplinlerden oluşan uluslararası bir bilim heyetince sürdürülmüş ve göl kıyısında çok düzgün kalın duvarlara rastlanmıştı. Bir ucu gölün içinde mendirek şeklinde uzandığı buradaki ticaret ağına da dikkat çekiyordu, ki zaten sonra buluntular da bunu doğruladı. Göl o kadar kirliydi ki sonarla yapılan taramalar zor ilerledi ama sonunda yöre halkının cami sandığı mermer deniz feneri ortaya çıktı. İlk kazı çalışmalarının başlangıç tarihini de not edelim: 2009. İstanbul, önce bir Doğu Roma kenti, bunun altını kalın çizelim. Basbayağı Romalılar yaşadı bu şehirde ve burası imparatorluk başkenti olarak siyasi sosyal hayatı şekillendirdi. Fetih sonrası da Doğu Roma hatlarına, unsurlarına saygı gösterildi, Türk-İslam kimliğiyle güzelleştirilmiş bir Osmanlı kentine dönüştü. Sarayları, bugün yeni İstanbul'un içinde ezilmiş çiftlikleri, sarnıçları, yolları, kaleleri, özetle her şeyiyle yüzyıllar boyu burada bir yaşam aktı. Heyecanlıydım; fener, iskeleler, kale, liman, erken Osmanlı paraları çok çeşitli izler de bulunmuştu Bathonea'da. Yenikapı'daki bilgilerle, suriçindeki ilk İstanbullulara, prehistorik, tarih öncesi insanlarla tanışmıştık, burası da koca bir alanda büyük sürprizleri işaret ediyordu. Filanca falanca konaklar, gökdelenler, hani koroda arkada duranların kendini göstermeye çalışması gibi çabalasa da o yarımada öylece parlıyor ve gözleri üzerine çekiyordu. Şengül Hoca, birkaç yere dağılmış kazı alanını anlatırken kendime geldim. İlerledik ve gölün çevresindeki kazı evine vardık. 2011'de Avcılar Belediyesi 190 m2'lik, prefabrik bir binayı kazı ve araştırma merkezi olarak tahsis etmiş, Marport Liman İşletmeleri de iki konteynırı, laboratuvar ve depo olarak kullanılması için araştırma merkezinin bahçesine yerleştirmiş. Sık sık ziyaret edip bilgi alıyorlar ve buradaki çalışmaları takip ediyor onlar da. Bathonea, burasının ticaret ağının çok önemli bir ayağı olduğunu gösteren eşyalarla dolu. Kısa sürede ortaya çıkanlar bile insanı şaşırtıyor. Paralar, küçük eserler, amforalar, neredeyse hiç hasarsız parfüm şişeleri, metal objeler. Mısır kökenli ve Taşoz amforaları, Ege seramikleri... Kazı evinde herşey tıkır tıkır işliyor. Farklı alanlarda ulusal/uluslararası bilim adamlarını biraraya toplayan, öğrencilerin de büyük bir hevesle çalıştığı bir yerdeyim. Kazı evinden alana, araziye doğru yol alıyoruz. Bu arada bu bölgenin Yarımburgaz Mağarası'nın, yani en az 400 bin yıllık yaşam izlerini de içeren alan olduğunu hatırlayalım. Aşağı Yukarı diye ayrılan Yarımburgaz'da ayılarla insanların ortak kullandığı mağaranın, burada yapılan kazıların İstanbul ve bölge tarihi için hazine değerinde olduğunu da. Marmara Denizi ile birleşen Küçükçekmece Gölü, bir zamanlar çeşitli endemik türlerin barındığı, bizon, geyik, karaca, leopar, ayı, benekli sırtlan gibi pek çok yaban hayvanı ve kuş cinsinin yaşadığı bir alan. Balıkları da unutmamalı. Yani avcı toplayıcı dediğimiz atalarımız için ortam idealdi. Yarımburgaz da bu yüzden ev oldu. Zaten yüzey araştırmasında bulduğu taş aletlerle Aydıngün bağlantının farkına varmıştı. Sonra gölün öbür tarafında yıllar önce, 1940'larda Region olarak kayıt altına alınan yer de biliniyordu. Burada Doğu Roma imparatoru Jüstinyanus'un sarayı olduğuna inanılan büyük bir kompleks de bulunmuştu. Araziye varıyoruz. Üç bölüme ayrılmış kazı alanı; bir günde gezemeyecek kadar geniş. Çok çarpıcı bir doğa... Bitkiler, ağaçlar, yerlerde fay izleri, farklı renkte topraklar... Girişteki Konstantin sarnıcına, yani Konstantinopolis'in kurucusu Büyük Konstantin'den bize kalan muhteşem mimariye bakakalıyorum. Şehrin içinde ne mezarını (Konstantin İzmit yolunda fenalaşınca oradaki yazlık sarayında mola verilir ve orada vefatı üzerine o zamanlar şehrin en önemli 2. Kilisesi olan, 12 Havari'ye adanmış Havarium'a gömülür, fetih sonrası harap olan bu kilisenin yerinde bugün Fatih Camii ve Fatih Türbesi vardır, Fatih Sultan Mehmet'in şehrin kurucusunu da korumaya alarak onunla aynı alanda biraraya gelmek istediği de rivayetler arasında) ne böylesine görkemli mimari eserini görmek mümkün değil. Çok büyük bir sarnıç bu; tuğla işçiliğiyle ve sanırım yüzyılların toprak altında sakladığı 1650 yıllık enerjisiyle beni kendine çekiyor, bıraksalar bir gün ağaçların altında o sarnıcın kenarında oturabilirim. Büyük Konstantin ve oğullarının adının kazılı olduğu tuğlalar bulmuşlar; Aydıngün, sarnıcı oğlunun tamamladığını düşündüklerini söylüyor. Antik kaynaklar, İmparator Konstantin zamanında başkent Kostantinopolis'in en dış sınırının Küçükçekmece -Avcılar olarak belirlendiğini yazıyor. Bu kaynaklara göre İmparator Konstantin, Byzantion kentine MS 330 yılında kendi adını vererek Roma'nın başkenti ilan ettiğinde, Konstantinopolis çevresinde büyük bir imar faaliyetine kalkmış ve çevresiyle birlikte surlar, limanlar, hamamlar, caddeler, sokaklar ve resmi yapılarla donatmış ve mahalleler kurdurmuştu. Küçükçekmece'nin Avcılar göl ve kıyısı boyunca uzanan sur, liman ve diğer yapı kalıntılarının bu dönemin yapıları olup olamayacağı üzerinde tartışılıyor. Ya da İstanbul'un Byzantion olarak tanındığı Helenistik dönemdeki komşu kenti Bathonea'ya mı ait oldukları sorusu araştırılıyor. Geç Roma döneminden sonra önemini kaybettiği sanılan limanın terk edilerek tarih sahnesinden kaybolmasının en önemli nedenlerinden birisinin, deprem gibi ani ve yıkıcı bir olaydan kaynaklanmış olabileceği düşünülüyor. Heryerde ayrı ve çok önemli çalışma var. Roma dönemi sarayı ya da villası... Tabanı ve 9 metrelik duvarları fresk, mozaik kaplamalı. Konstantin dönemi olabilirmiş; yani 4. Yüzyıl. Biraz ötede içiçe yüzyılları kapsayan, prehistorik kazı titizliğinde alan intibaı veren daha eski bir başkası. Yüzlerce yıllık çitlembikler, adını bilmediğim yaşlı İstanbullu ağaçlar. Burası gerçekten başka bir alem. Ruhu, duygusu bambaşka, cennet gibi, İstanbul'un hem içinde hem dışındasınız. Her kazıda bulunmaz ama Bathonea kutsanmış, korunmuş gibi; çitlembiğin geniş gölgesinde odun ateşinde hazırlanmış kazı çayı içiyoruz. Tadı başka. Sultanahmet'ten Milion Anıtı ile başlayan ve yolların başlangıcı, 0 noktası kabul edilen Mese Caddesi çeşitli bölgelere uzanır ve bu kentten insanları Trakya tarafına, Avrupa'ya ulaştırırdı. Roma imparatorluk yollarının akslarını bugün şehir içinde kısmen de olsa görmek mümkün ama tabii şehrin son yüzyılda büyümesiyle Osmanlı'nın koruduğu bu hatlar da değişti ama burada Via Egnetia denilen yol bulunduğu gibi antik limanlara bağlandığını, ızgara planını takip ederek yan yollarla yerleşime dağıldığı belirlendi. Yolların birleştiği meydan da ortaya çıkarıldı. İskelelerden birinin bir yol ile birleşip içerilere doğru uzandığı, daha sonra ikiye ayrıldığı kazılar sonucu keşfedilmiş durumda. Via Egnetia'nın, Roma İmparatorluğu'nu Byzantion'a ulaştıran yolu olduğunu bilir ve bugün bu yolun Arnavutluk, Makedonya Cumhuriyeti, Yunanistan ve bizim topraklarımızdan geçtiğini bilirsek önemini belki daha iyi anlarız. Meydana geliyoruz. Burada balık pazarı olduğu düşünülüyor. Hatta fiyatlarıyla bir tür açık pazarlıkla satıldığını söylüyor Şengül Aydıngün. Meydan, mermer döşeli dört yolu birleştiriyor. Hemen arkasında, Osmanlı dönemine ait bir çiftlik yapısının heybetli mimarisi. Via Egnetia, Roma yolu, Osmanlı çiftliği. Şaşırmayın, tarih, zaman herşeyi içiçe geçirmiş. Kazı alanı boyunca pek çok yer sarsıntısı izleri var; farklı renkte tabakalar, çatlaklar, fay hatları... Açık bir yaşam laboratuvarındayım. Yüzlerce yıl Romalısı, Osmanlısı çeşit çeşit İstanbullu burada yaşamış, bu yollarda yürümüş, tabiatın kıymetini bilmiş, kuşların cıvıltılarıyla şenlenmiş, penceresini açtığında temiz havayı solumuş ve evet depremlerle de sarsılmış. Kazıya İstanbul Valiliği, İstanbul İl Özel İdaresi, Avcılar ve Küçükçekmece Belediyeleri, Kültür ve Turizm Bakanlığı İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü gibi resmi kurumların dışında Altaş, Marport, Arkas, Elkenz, Henkel, Unilever, AGİD gibi pek çok kurum maddi destek sağlıyor. Alan o kadar büyük ve farklı dönemlerden mimari ve küçük eser barındırıyor ki daha yolun başında olmalarına rağmen İstanbul'un pekçok bilinmeyenine nokta atışı yapılmış gibi. Zaten bu yüzden dünya arkeoloji camiasının ilgi odağı oldu; National Geographic, New York Times, Amerikan Arkeoloji Enstitüsü, İngiltere Heritage Key gibi çeşitli ülkelerin çok sayıda kültürel miras, tarih ve arkeoloji kurumu tarafından dünyanın en önemli 10 keşfi arasına girdi. İstanbul bana yine numarasını yaptı, sürprizli bir gün yaşattı. Anlatacakları bitmediği için beni aynen çocukluğumdaki gibi, ama bu defa zaman duvarlarının arasından geçirerek binlerce, yüzlerce yıl öncesine götürdü. Oradan nasıl mı çıktım? İnanın zor oldu."} {"url": "https://egoistokur.com/gizli-gecitlerle-bagli-oldugumuz-o-genis-ailenin-roman", "text": "Ama Unutursun, İclal Aydın'ın annesinin romanı değil. Zaten, annesinin çocukluğundan izler taşıyan, Bir Cihan Kafesten de tanıdığımız Yaşar'ın payına unutmak düşmüyor romanda. Yazarın annesi değil, unutmanın kendisi, hayat ve insan adına çoğullaşıp romanın iliği, ruhu, canı oluyor. Büyük ihtimalle, yazdırtıcısı da olmuş. Çünkü Hep bir devam romanı yazmak istiyordum ama böyle bir roman mıydı, bilmiyorum, diye anlatıyor Aydın. Evet, Unutursun bir devam romanı fakat Bir Cihan Kafesten bağımsız bir şekilde yaşıyor. Çünkü devamlığı olaylar bazında değil. Hatta kişiler bazında bile sayılmaz. Bir Cihan Kafesten tanıdığımız Lorin'in, Nariye'nin, Ethem'in, Lemide Hanım'ın ya da Kaan'ın bu romandaki devamlılıkları daha çok hayatın kendi devamlılığına dahil edilebilir. Romanın ana duygularından biri, en büyük acılar yaşanırken dahi dünyanın bir anlığına bile durmaması, hayatın akıl almaz bir şaşmazlıkla herkesten ve her şeyden bağımsız şekilde sürmesi olduğundan, iki roman arasındaki devamlılığın yerine tam oturduğunu söyleyebiliriz. Gavras Bey'in mektubundan sonra roman, Nariye'nin kendini Ihlara'daki kızıl kayalardan bırakışıyla başlıyor. Çünkü o unutamayanlardan. Unutmaya çalışmak, ilk romanda şöyle bir gördüğümüz, sevgisinin acısı asıl şimdi koyulaşacak olan kocası İsmail'e düşüyor. Yaşar, teyzesi Nariye'nin intiharından yıllar sonra Ihlara'ya, çocukluğunun sıcak kucağına dönmüş. Çünkü o, unutmamak için direnenlerden. Kocası Ali'yi, kızı Lorin'in doğumundan hemen sonra kaybetmişti ilk romanda. O acı yerli yerlinde duruyor kalbinde. Hem annesi Samire hem de kızı Lorin'le bir türlü birbirlerini tam olarak sevip anlayamamanın kederini de kabullenmiş artık. Hatırlayışlarını, elinde kalan en güzel hatırasını, çocukluğunu yani, üzerine bir battaniye gibi çekmeye, evi yapmaya gidiyor Ihlara'ya. Lorin'se yediği kalp vurgunundan uzun bir süre sonra unutmanın eşiğine gelmiş nihayet. Hayata yeniden başlayabilmek için unutmaya ihtiyacı var. Bu şansı, Berlin'de eski bir binanın harcını sanatla karıp otele çevirmek isteyen ecnebi arkadaşları sunuyor ona. Ucuza alınmış, şimdi değerlenmiş olan binayı elden çıkarıp zenginleşme dertleri yok. Unutulmaz, hep yaşayacak bir otele çevirmek için yatırımcı bulmayı teklif ediyorlar Lorin'e. Hacı Gavras Bey, işte bu teklifle birlikte geliyor Lorin'in aklına. Gavras Bey'in hayata devam edebilmek için unutmuş gibi yapmak zorunda kaldığı çok ağır şeyler var. Geçen yüz yılın başlarında Yunan Rum'uyla karıştırılmaktan ve gönderilmekten korkan, İnsan yaşadığı yeri taşır kanında, diyerek Türkiye'yi terk etmemiş bir dedesi var. Varlık Vergisi borcunu Türk arkadaşları kendi aralarında toplayınca Aşkale'ye gitmekten kurtulan bir babası var. 6-7 Eylül olaylarında diz çöküp Tanrı'ya yakaran bir annesi var. Kaybedilmiş bir eş ve evlat acısı var. Fakat bu acıların hiçbirini takmadan dönen de bir dünya var. Hayat devam edip dururken, ilişkiler, ilk romandaki gibi, kronolojik olmayan fakat zamanın hikayelerimiz üzerindeki etkisini tam da o sırasızlık içinde asıl anlamına kavuşturan bir teknikle örülüyor. Böylece, eski Radyo sanatçısı Lemide Hanım, Samire, Ethem, Nariye ve İsmail hikaye o kadar değilmiş dedirterek romandaki yeni hayatlarını yaşamaya başlıyor. Bir Cihan Kafeste çocuk yaşta olan Kaan'la okumak için gittiği New York'ta karşılaştığı Katia'nın Türkiye ve Yunanistan arasındaki unutturulmuş ortak acıların hatıralarını birlikte toplayarak geleceğe yürümeleri ise romanın girişinde boğazımıza yerleşen yumruyu aynı yerine fakat bu defa umuttan, sevinçten oturtuyor. Fakat romandaki bütün kişileri unutmakla ilişkileri üzerinden açıklamak kitaba haksızlık olur. İclal Aydın romanında Türkiye'nin yakın siyasi tarihine rüzgarın nereden estiğine aldırmayan dürüst bir bakışla yaklaşarak, karakterler arasında yarattığı kan bağına benzeyen o hayat bağını, roman kişileriyle okur arasında da yaratmış ve okura, unutmaya çok yatkınken aslında gizli geçitlerle bağlı olduğu o geniş aileyi hatırlatmış."} {"url": "https://egoistokur.com/goethe-seytan-cikariyor-genc-wertherin-acilar", "text": "Johann Wolfgang von Goethe için Genç Werther'in Acıları bir iç savaşı, doğrudan kendi içindeki iyilik-kötülük mücadelesini simgeliyordu. Genç, hararetli, huzursuz yıllarına bir veda niteliği taşıyan bu romanda dile getirdiği şey aslında kendi arınma arzusuydu. O da tıpkı kahramanı gibi Charlotte adlı evli bir genç kadına umutsuzca aşık olmuş, reddedilmişti. Kısmen utanç, kısmen suçluluk hissediyordu. Bu yüzden kahramanının hikayesini bize nadiren şefkatle aktarsa da çoğu zaman acımasızdı. Bir eleştirmene göre Genç Werther'in Acıları, düpedüz bir exorcism yani şeytan çıkarma seansıydı ve Werther'in ölümü, simgesel olarak yeni ve çok daha ağırbaşlı, yetişkin bir Goethe'nin doğuşuydu. Genç Werther'in Acıları 1774 yılında yayınlandı ve çok kısa bir sürede edebiyatın en sansasyonel fenomenlerinden oldu. Romantik akımın zirvesi başlanrgıç yıllarıydı ve Avrupalı okuyucular tutkunun yakıp kül ettiği bu genç adamın hikayesine bayıldılar. Goethe'nin solgun benizli kahramanının intiharı genç okuyucuları öylesine büyüledi ki Werther-Fieber salgını herkesi kıskıvrak etkisi altına aldı. Erkekler Werther gibi mavi frak, sarı yelek ve çizme giymeye, kadınlar Eau de Werther adlı parfümü sürmeye başladılar. Napoleon Bonaparte kitabı bir başyapıt olarak tanımladı. İntihar eden bir gencin cebinden Genç Werther'in acıları çıktı. O genç adamın intiharını başka genç adamların benzer intiharları izledi... Bu salgına mani olmak isteyen bir yazar tutup Genç Werther'in Sevinçleri diye bir roman bile yazdı. Ressam Werther uygunsuz bir ilişkinin ardından huzuru taşrada arayan genç bir adamdı. Yeni bulduğu bu pastoral cennette Charlotte'a tutkuyla aşık oluyordu. Ne yazık ki aşkı karşılıksızdı, Charlotte'ın kalbi başkasına aitti. Bu yüzden Werther önce reddedilmenin acısını tadıyordu, sonra da kendini bu dünya için tamamen lüzumsuz hissederek ölmeye karar veriyordu. Okur da bütün bunları sonradan, genç adamın yazdığı mektupların ortaya çıkmasıyla öğreniyordu. Goethe için Genç Werther'in Acıları, bir iç savaşı, doğrudan kendi içindeki iyilik-kötülük mücadelesini simgeliyordu. Genç, hararetli, huzursuz yıllarına bir veda niteliği taşıyan bu romanda dile getirdiği şey aslında kendi arınma arzusuydu. O da tıpkı kahramanı gibi Charlotte adlı evli bir genç kadına umutsuzca aşık olmuş, reddedilmişti. Kısmen utanç, kısmen suçluluk hissediyordu. Bu yüzden kahramanının hikayesini bize nadiren şefkatle aktarsa da çoğu zaman acımasızdı. Bir eleştirmene göre Genç Werther'in Acıları, düpedüz bir exorcism yani şeytan çıkarma seansıydı ve Werther'in ölümü yeni ve çok daha ağırbaşlı, yetişkin bir Goethe'nin doğuşuydu."} {"url": "https://egoistokur.com/gokce-gokceer-cevreci-ates-ejderhasi-kokosnussu-yazd", "text": "Küçük Ejderha Kokosnuss, Türkiyeli çocuklarla ilk kez buluşalı neredeyse iki sene olacak. Haziran'da çıkan Ateş Kayaları'nda Okul Partisi kitabı, Kokosnuss'la iki yıllık birlikteliği kutlamak için şahane bir kitap. Kokosnuss Okula Başlıyor kitabıyla birlikte başlayan serüvenler, bu kez ders yılı sonundaki partiyle taçlanıyor. Kokosnuss, mini minnacık bir ateş ejderhası. Daha önce bu kadar sevimli bir ejderhayla tanıştığınızı sanmam. Üstüne üstlük bir de iyi kalpli, arkadaş delisi ve sağlığına çok düşkün. Öyle her bulduğunu yemiyor; yulaf ezmesine hayır demiyor, hindistancevizli kurabiyeye bayılıyor ve çevreci. En yakın arkadaşı Oskar da, bir obur ejderha olduğu halde et yemiyor. Burada kısa bir mola: Bir vejetaryen olarak, kitabın vejetaryen mesajlarını görmezden gelmem ve bahsetmeden geçmem mümkün değil. Yazar Ingo Siegner bunu fazlasıyla hak ediyor. Vejetaryenliğin, sadece 'hayvanları çok seviyorum, bu yüzden onları yemiyorum' anlamına gelmediğini, bir moda ya da can sıkılmışlığı sorunu olmadığını, ekolojik dengeyi korumak için atılacak en önemli adımlardan biri olduğunu çoktan kavramış biri belli ki. Ne mutlu ona. Bunu en naif haliyle çocuklara da aktarmaya çalışması, duyarlı ve misyon sahibi yazarların varlığını ispatlayıp derin bir oh çektiriyor insana. Dönelim Kokosnuss'a... Her kitapta bambaşka heyecanların peşinden giden kahramanımız; korsanlar, mumyalar, cadılar, vampirler ve nicesiyle maceradan maceraya koşuyor. Bu kitapta uçmayı iyice öğrenmesi gerek, yoksa partiye salla gitmek zorunda kalacak. Uçan bir ejderha olduğunu ispatlamak için de, oraya uçarak ulaşması şart! Bulunduğu yerde uzun boyunlu ejderhalar, cüce ejderhalar, büyük ejderhalar, şişgöbek ejderhalar, obur ejderhalar, deniz ejderhaları ve ateş ejderhaları var ama bunlar arasında şüphesiz en tatlısı Kokosnuss! Bazen bir ormanda, bazen uçsuz bucaksız bir denizin ortasında ya da bir kayalığın tepesinde bulabilirsiniz onu. Yerinde duramayan bu zeka kumkumasının maceraları bugüne kadar birçok dile çevrildi. Türkçe olarak serinin 13 kitabını birden okuyabilmek büyük kazanç. Hikayeleri kadar çizimleriyle de dikkat çeken Kokosnuss'un yaratıcısı Ingo Siegner, hem yazıp hem çizenlerden. İlk okuma kitapları arasındaki yerini çoktan alan bu tatlı ateş ejderhasının bir de sinemaya aktarılacağı gelen haberler arasında. Gönül ister ki, Almanya'nın en çok satan çocuk kitaplarından biri olan, oyuncakları elden ele dolaşan Kokosnuss'u daha çok çocuk okusun, onu ve arkadaşlarını yakından tanısın. Her zaman bas bas bağıranlar değil, kendi halinde iyi iş yapanlar da görülsün. Bu anlamda gayet başarılı bir iş çıkaran ABM yayınevinin çocuk kitapları konusuna daha fazla eğilmesini ve yolunun açık olmasını dilerim."} {"url": "https://egoistokur.com/gokce-gokceer-hangimiz-normal-kim-anorma", "text": "Çocuklara bazı kavramları anlatmak, onların içini doldurmak çoğu zaman kolay değil. Normal-anormal, doğru-yanlış, iyi- kötü, aralarında en tehlikelileri... Bu noktada, en azından 'normal-anormal' sıkıntısına düşüldüğünde, işin içinden çıkmaya yardımcı olabilecek bir kitaptan bahsedeceğim. 'Normal Nedir?' Alman bilim muhabiri ve yazar Wolfgang Korn'un, insanların aynı görünmelerine rağmen aslında farklı olduklarına dair yaptığı etnolojik bir çalışma. Aynılığı değil farklılığı övüyor, kültürel renkliliğin farklılıkları nasıl beslediğini eğlenceli bir dille anlatıyor. 12 yaş ve üzeri için ideal; daha küçük yaştaki okurları zorlayıp sıkabilir. Kitap; Same Same But Different başlığı taşıyan bir kullanım kılavuzuyla başlıyor. El sıkmanın çok yaygın ve 'normal' kabul edilen bir selamlama şekli olmasına rağmen bazı kültürlerde hiç de hoş karşılanmadığına dair ilginç bilgi ve örnekler, ilk sayfalarda okuru yakalamayı başarıyor. Bu örneklerle yazar, bazı şeylerin alıştığımız şekilde halledilmesi gerekmediğini, bizim bildiğimiz anlamda bir 'normal'in geçerli olmadığını, hatta farklı olmanın gayet normal olduğunu söylüyor. Başparmağı yukarı kaldırmak, zafer işareti yapmak ya da baş sallamak kaç farklı anlama gelebilir? Japonlar yılda üçyüz tane hediye alıp verirken Almanya'da durum nasıldır? Ülkelerin yeme alışkanlığı neden ve nasıl farklılaşır? Onlar mı normal, biz mi? Çocuklarla birlikte çocuk kitabı meraklıları da çok şey öğrenebilir. Yazar Wolfgang Korn, çocukların ufkunu açacak şahane bir işe imza atmış. Ancak ara sıra Türklere sataşması gözümüzden kaçmadı; belli ki pek hoşlanmıyor. Elbette buna diyecek lafımız olamaz. Ama bir çocuk kitabının satır aralarında böyle bilinçaltı mesajlar vermek 'normal mi'? Kendisine bunu sormak isterdim. Doğu kültürlerini şaka yollu aşağıladığı hissinden de bir türlü kurtulamadım. Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla ilgili siyasi görüşünü aktarma şekli ise, konu hakkında bilgisi olmayan çocuklara fikir empoze etmek gibi anlaşılmaya müsait. Örnekler çoğaltılabilir ama tüm bunlar kitabın okunmasına engel olmamalı. Bitirirken; bu kitabın, farklı olana karşı bazen acımasız davranabilen çocukları yumuşatması, normalliği sorgulayanları aydınlatması ve kavramların içini boşaltmamaya özen gösteren anne babalara yol göstermesi dileğimiz. Asıl beklentimiz ise; sadece kültürel değil; bazı fiziksel, ruhsal, davranışsal hatta cinsel yönelime dair farklılıkların anormal olmadığını çocuklara ve mümkünse ailelerine anlatmaya cesaret edebilen kitapların yazılması, çoğalması."} {"url": "https://egoistokur.com/gokce-gokceer-lale-sirkinde-neler-oluyo", "text": "Lale Sirki ve Gizemli Hikayesi adlı kitabın tasarımı çok güzel. İllüstrasyonlar, baskı kalitesi Gel diyor, Al beni, oku beni. Künyesi de ilginç ve cazip... Yaratıcısı, yani yazarı ve çizeri Tiyatro Oyunevi'nin dekor ve kostüm tasarımcısı Claude Leon. Çeviri Mahir Günşiray'a, düzeltisi Murat Uyurkulak'a ait. Peki ne anlatıyor? Şöyle... Lale Sirki'nde garip bir sessizlik var. Herkes ortadan kaybolmuş. Kırmızı Palyaço gösteri arkadaşlarını arıyor ama bulamıyor. Bay Filuz'un koca fili, Bayan Zürafet, Dönsöz Kardeşler'in etekleri, Patırkütür Hokkabaz Kuzenler ve perukları, Bay Eşekizler, Hanımefendi Yılan, Bay Üstünkulak, Bayan Ayısöz ve diğerleri... Hiçbiri ortada yok! Kaybolan koca ekibin sırrı, çok geçmeden ortaya çıkıyor. Meğer, Sihirbaz Sırıtık bütün şov boyunca ilgi odağı olmak ve rol çalmak için herkesi sihirli kutusuna doldurmuş! Bu kitabın daha dumanı üzerinde... Ofset Yapımevi Yayınları'ndan çıkan Lale Sirki ve Gizemli Hikayesi, hakkında 'coşkuyla' yazılan birkaç yazıyı okuduğumda dikkatimi çekti. Künyesi de ilginç ve cazip... Tiyatro Oyunevi'nin dekor ve kostüm tasarımcısı Claude Leon kitabın yaratıcısı. Metnin Türkçesi Mahir Günşiray'a, düzeltisi ise Murat Uyurkulak'a ait. Aynı ekip, daha önce Tiyatro Oyunevi'nin başka yayınlarında da birlikte çalışmış. Kadro böyleyken, ister istemez heyecanlandım. Ne yaptıklarını görmek için Robinson'a koştum. Aslında kitabın başlığından rahatsızdım ve ne yalan söyleyeyim, başıma gelecekleri az çok tahmin ederek bu işe kalkıştım diyebilirim. Lale Sirki'nde büyük felaket! Bu akşam yine gösteri var ama herkes sıra ile yok oluyor. Kırmızı Palyaço çok merak ediyor. 'Neler oluyor hiç anlamış değilim!' Kitabın arka kapağında bu cümleler yazıyor. Ben de neler olduğunu tam olarak anlamıyor ve kitabı alıyorum. Lale Sirki'nde garip bir sessizlik var. Herkes ortadan kaybolmuş. Kırmızı Palyaço gösteri arkadaşlarını arıyor ama bulamıyor. Bay Filuz'un koca fili, Bayan Zürafet, Dönsöz Kardeşler'in etekleri, Patırkütür Hokkabaz Kuzenler ve perukları, Bay Eşekizler, Hanımefendi Yılan, Bay Üstünkulak, Bayan Ayısöz ve diğerleri... Hiçbiri ortada yok! Kaybolan koca ekibin sırrı, çok geçmeden ortaya çıkıyor. Meğer, Sihirbaz Sırıtık bütün şov boyunca ilgi odağı olmak ve rol çalmak için herkesi sihirli kutusuna doldurmuş! Velhasıl, sonra bu kötü oyun ortaya çıkıyor, herkes mutlu, nice gösterilere yelken açılıyor! Hayvanlarla aranız nasıldır? Sadece sıradan bir hayvansever misiniz yoksa onların hakları için mücadele eder misiniz? Mesela artık dünya üzerinde eskisi gibi hayvanlı sirk kalmadığını biliyor musunuz? Sırf bu yüzden, artık hayvanlara sirklerde yapılan işkenceler ayyuka çıktığı için, insanlı sirklerin daha yaygınlaştığını ve üçüncü dünya ülkeleri hariç neredeyse tüm dünyanın bu konuya hassasiyet gösterdiğini duymamış olabilirsiniz. Belli ki, bu kitabı ortaya çıkaran ekip de duymamış ya da konuyu önemsemiyor. Ama bu aşamada bilmemek değil önemsememek ayıp oluyor! Yavru fillerin annelerinden koparıldığını, hayvanlara elektrik verilerek eğitildiğini, dayak yediklerini, kanca, tasma ve zincirlerle tutsak edildiklerini görmezden gelmek vicdansızlık gibi geliyor bana. Bunları abartılmış tepkiler gibi görebilirsiniz. Ama şunu hatırlatmak isterim: Bir dönem sokaklarımızda ayı oynatılırdı. Pencereden merakla izlerdik. Ben, o koca ayıların burnuna takılan halkaların canlarını çok acıttığını düşünürdüm. Birilerinden, kimdi hatırlamıyorum, ayıların kızgın sac üzerinde zıplatılarak eğitildiğini duymuş ve günlerce etkisinden kurtulamamıştım. Yıllar geçtikçe bu vicdansız eylem son buldu ve ayı oynatmak yasaklandı. Hamamda kızlar nasıl bayılır diyerek bayıltılan ayılar, son görevlerini tamamlayıp ya öldü ya da hayvanat bahçelerinde hapis hayatına mahkum oldu. O zaman, bu yasak gelmeden önce biri kalkıp ayı oynatmak hayvan haklarına aykırıdır, çocuklara kötü örnek oluyorsunuz deseydi, muhtemelen dalga konusu olur ve topa tutulurdu. Şimdi bu yazıyı okuyanlar da benim hayvanlarla kafayı bozmuş bir aklıevvel olduğumu düşünebilirler. Varsın düşünsünler! Havuzlara hapsedilmiş yunusların, balinaların, fokların, hayvanat bahçesinde kafeslerde yaşamaya mahkum edilen, sirklerde işkence gören, sokaklarda kötü muameleye maruz bırakılan tüm hayvanların bir gün özgür kalmasını ve Lale Sirki'nin gösterilerine sadece palyaçolar ve sihirbazlarla devam etmesini diliyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/gokce-gokceer-yazdi-cocuk-dedigin-merak-ede", "text": "Biriciğimiz Gökçe Gökçeer, son zamanlarda bana arka arkaya güzel haberler veriyordu ama yeni yazıya vakti kalmıyordu :) Nihayet oldu. Gökçe'den çok tatlı bir seriye dair yeni yazı geldi. Esen Kitap'ın yayınladığı Minik Bilgeler serisi çocuklara sorular soran, sorular sorduran, bunu yaparken de onları harikulade maceralara davet eden üç kitap yayınladı: İşte Evren, Rüyalar Fabrikası, Zihnimin Kutucukları... Minik bilgeler serisinin devamını sabırsızlıkla bekliyoruz... Gökçe'nin yeni yazılarını da. Ne zamandır bu kitaplar hakkında yazmak istiyordum. Serinin ilk üç kitabı bana ulaşalı neredeyse bir ay oldu. Ben oturup yazana kadar ise iki kitap daha çıktı. Esen Kitap'ın Minik Bilgeler dizisinden bahsediyorum bu yazıda. Yayınevi artık harika çocuk kitaplarına da imza atmaya başladı, müjdeler olsun! İşte Evren, Rüyalar Fabrikası ve Zihnimin Kutucukları ilk üç kitabın başlıkları. Dünyanın adresi ne? Samanyolu nedir? Evren sadece büyük mü yoksa sonsuz mu? Çocukların sorduğu soruların sonu gelmez, bunlar ne ki? O yüzden bu ve daha fazlasının cevabı İşte Evren kitabında saklı. Uzay salyangozu Horas'ın uzaydaki maceralarını, çocuklarına hikaye anlatan bir babanın ağzından dinlediğimiz kitapta, Horas Dünya'yı bulabilecek miydi? Yazar, Fransa Ulusal Araştırma Merkezi'nde fizik araştırmacısı olan Jean-Philippe Uzan, yerçekimi ve evrenbilim çalışmalarıyla tanınan bir bilim adamı. Rüyalar Fabrikası, bir rüya makinesi olduğumdan favorim oldu ister istemez. Gece gördüğümüz rüyalar nereden geliyor? Bazı rüyalar neden garip? Hepimiz aynı rüyayı mı görürüz? Peki bu rüya denen şey ne işe yarar? Buyurun bakalım, bunlara vereceğiniz cevaplar hazır mı? Bence bu kitaptan yardım alabilir, profesör Ziya Bey'in göstereceği yolu izleyebilirsiniz. Yazarımız Sophie Schwarz, Cenevre Üniversitesi Nörobilim bölümünde bir araştırma grubunun yöneticisi. Serinin üçüncü kitabı Zihnimin Kutucukları ise hafızaya ve beynimizin derinliklerine odaklanıyor. Alzheimer hastalığı nedir? Hafıza beyinde ne kadar yer alır? Geceleyin hafıza ne yapar? Hayvanların hafızası da bizimkine mi benzer? Bu kez de profesör Zihni'nin bildiklerinden faydalanıyoruz. Kitabın yazarı, bir nöropsikolog olan Francis Eustache. Her kitabın yazarının ne iş yaptığını özellikle belirttim. Çünkü bu serideki kitaplar, konusunda uzman yazarın bir sınıf dolusu öğrenciyle yaptığı sohbetin ürünü aslında. Kimse alanı olmayan bir işe bulaşmıyor, herkes bildiği işi yapıyor ve soruları eksiksiz, kafada soru işareti bırakmayacak şekilde açıklıyor. Süper eğlenceli bir bilimsel sohbet havasında akıp giden seri, yetişkinlere için de harika bir okuma önerisi bana kalırsa. Çocuklar sayesinde ebeveynlerin de bilmedikleri birçok şeyi öğrendiği ve unuttuklarını hatırladığı düşünülürse... Kitabın sonundaki Şimdi Sıra Sizde bölümünde hem ebeveynlere hem de çocuklara yönelik küçük oyunlar ve deneyler var. 9 yaş ve üzeri çocukların bilimle ilgili sorularına cevap bulmak için nefis bir okuma serisi olan kitapları mutlaka edinin derim. Çünkü toplamda 25 kitabın yayımlanacağı yayınevinden gelen önemli bir bilgi. Kitabın 'keşke böyle olmasaymış' dediğim tek tarafı, her konuda soru soran meraklı çocukların ve profesör isimlerinin Türkçe olması. Yayınevlerinin şu isimler konusunda biraz daha rahat olması gerektiğini düşünüyorum. Yabancı isimlerin Türkçeleşmesi gerekmiyor. Bunun dışında emeği geçen herkesin ellerine ve aklına sağlık."} {"url": "https://egoistokur.com/gokce-gokceer-yazdi-haydi-dedektif-oluyoru", "text": "Esen Kitap'ın çocuk kitaplarına bayılıyorum. Kayıp Kurabiye Kutusu da çok hoşuma gitti. Kitabın alt başlığı ''Dedektif Keskinburun'la dedektif olmayı öğreniyoruz.'' İçinde kısa kısa birçok dedektif hikayesi yer alıyor. Çocukların analitik zeka, gözlem, ayrıntıları fark etme, ipuçlarını takip edip birleştirme gibi yetilerini geliştirmeleri için birebir. Hayat giderek zorlaşıyor. Kül yutmamak ve detayları kaçırmamak çook önemli. Ancak bu, doğuştan zeki olmanın yanında biraz da üzerinde çalışmayı gerektiriyor. İyi bir gözlemci olmak şart mesela. Çok ve boş konuşmak yerine, biraz susup etrafı ve olanları incelemek de... Eğer siz de benim gibi Agatha Christie okuyup Alfred Hitchcock izleyerek büyüdüyseniz, hem katilin kim olduğunu anlamakta üstünüze yoktur hem de ortamdaki karanlık olayları çözebilirsiniz. Ayrıca ortalıkta sadece cinayet ve bundan sorumlu bir katil olması da gerekmez bazı durumları çözümlemek için. Peki kendiniz gibi akıllı bıdıklar da olsun istemez misiniz? O zaman ailece Dedektif Keskinburun'un peşine düşün derim! Esen Kitap'ın çocuk kitaplarına bayılıyorum. En son elime geçen Kayıp Kurabiye Kutusu da çok hoşuma gitti ve hemen okumaya başladım. Kitabın alt başlığı ''Dedektif Keskinburun'la dedektif olmayı öğreniyoruz.'' İçinde kısa kısa birçok dedektif hikayesinin yer aldığı kitapta, bir dedektifin sahip olması gereken özellikleri öğreniyor çocuklar: Analitik zeka, gözlem, ayrıntıları fark etme, ipuçlarını takip edip birleştirme... Bazıları bu yeteneklerle doğar bazıları ise sonradan kazanır. Ama hemen her konuda olduğu gibi iyi bir dedektif olmak için de çok çalışmak esastır. Kaç çocuk bu kitabı okuduktan sonra dedektif olmak ister? Ayrıca dedektiflik, Türkiye'de ne kadar iş yapar? Ve bu memleketten kaç Sherlock Holmes çıkar? Elbette bunlar işin şakası... Kitabın amacı okuyanı dedektif yapmaktan ziyade, çocuklarda analitik düşünmeyi geliştirmek, karmaşık durumları çözümlemeye yardımcı olmak. Ki bunlar, zeka gelişimi için oldukça faydalı alıştırmalar bana sorarsanız."} {"url": "https://egoistokur.com/gokce-gokceer-yazdi-ya-anneniz-bir-goril-olsayd", "text": "Sağda Benim Annem Bir Goril adlı kitabın yazarını görüyorsunuz. Soldaki görür görmez hastası olduğum illüstrasyon ise bu adresten alındı. Bu yaz keşfettiğim en güzel kitaplardan biriydi Benim Annem Bir Goril. Hakkında yazmak için o kadar geç kaldım ki, kitaba haksızlık ettiğim duygusunu yenemiyorum. Çok farklı, sanki özlem duyduğum hislerle, yer yer de gözyaşlarıyla okuduğum Benim Annem Bir Goril'i, 2014'ün en özel kitaplarından biri ilan etmekte beis görmüyorum. Mimozalar çocuk yurdundayız. Jonna, oradaki her çocuk gibi potansiyel anne babasının hayalini kuruyor. Saçlarını topuz yapmış, güzel bir anne ve kendini ailesine adamış, parlayan ayakkabılarıyla göz alan cana yakın bir baba... Yurttaki Gerd ise, bu güzel hayalin orta yerine dalıp her şeyi mahveden huysuz bir yönetici. Sevgisiz, takıntılı derecede düzenli, sevimsiz bir figür. Bir gün, hiç beklenmedik anda çıkıp gelen dişi bir goril de, dışarıdan bakıldığında son derece çirkin, bakımsız ve korkutucu görünüyor. Ama gelin görün ki, o koca cüssenin altından kırık bir kalp ve küçük bir çocuk çıkıyor. Yazar, sonuna doğru giderek çözülen bir hikayeyi son derece akıcı bir kurguyla anlatmış. Dikkatli okurun belki de tahmin edebileceği harika son, gözyaşıyla ıslanmış bir gülümsemeyle karşılanabilir. Sahaf olmayı hayal eden, binlerce kitabı olan bir gorilden kime zarar gelir? Bu yüzden Jonna'nın da, başta kendisini evlat edinmesine karşı olduğu ve belli etmemeye çalışsa da çok korktuğu gorili giderek sevmesi tesadüf değil. Gorilin sevilmeyecek yanı yok. Üstelik, herkesi kandırarak para kazanmaya çalışan bir hurdacı o; alenen sahtekar yani. Ayrıca son derece dağınık, pis ve hijyenin ne olduğundan haberi bile yok. Peki kimin umurunda? Jonna'nın gorilin tuvalet kulübesinde asılı bir resimde gördüğü yazı gibi; ''Titanik'te gerek yok paniğe!'' Kitapta tüm karakterlerin ismi olduğu halde gorile bir isim vermemek ise, yazarın yerinde bir kararı olmuş. Goril, her ne kadar insanlaştırılmışsa da, sadece goril işte. Aynı zamanda yumuşacık kalpli, şefkatiyle Jonna'yı sarıp sarmalayan müthiş bir anne. İsmi lazım değil. Habitus Kitap'ın çocuk kitapları yayımlayan Habitus Minör serisinden çıkan Benim Annem Bir Goril, daha önce başka kitabını okumadığımız İsveçli yazar Frida Nilsson'a ait. Çevirinin Almanca yerine İsveççe orijinalinden yapılmasını tercih ederdik elbette. Ancak kitap, bir yayınevi için öyle güzel bir keşif ki, buna takılarak vakit kaybetmenin anlamı yok. Kitap 2005'te değil sanki 30 yıl önce yazılmış hissi yarattı bende; yazarın üslubu ve yakalanan duygu bunu işaret ediyor. Bu tarifi zor, yıllar öncesinden çıkıp gelmiş havası yaratan özlem dolu hissi ancak siz de okursanız anlayabilirsiniz. Habitus Minör'ün yoluna hızla devam etmesini dileyerek, yeni kitapları heyecanla beklemeye koyuluyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/gokce-gokceerden-gittigin-yerde-iyi-misin-laik", "text": "Hayvanlar, insanlık tarihi boyunca hep insanlara 'hizmet' etmiş, onlar için çalışmış, onlar yaşasın diye denek olmuş, ölmüş ya da sakat kalmış. Ne yazık ki bu durum, hala çok farklı değil. Tarihin en ünlü köpeklerinden Laika'nın başına gelenler de, hafızalara kazınan en hüzünlü hikayelerden biri. Laika, Dünya'nın yörüngesine çıkan ve orada hayatını kaybeden ilk canlı. Aslında bir sokak köpeği olan ve kısa bir süre sonra Sovyet uzay köpeğine dönüşen Laika, sıkı bir eğitimden geçirildikten sonra 3 Kasım 1957'de Sputnik 2 ile uzaya fırlatılmıştı. Bir arıza sonucu oluşan aşırı ısınmadan dolayı hayatını kaybettiği düşünülen Laika hakkında onlarca kitap yazıldı. Owen Davey'nin yazdığı Laika The Astronaut da bunlardan biri. İllüstrasyonların muazzamlığından uzun uzun bahsetmeyeceğim, hepsi de hayranlıkla incelenmeyi hak edecek kadar güzel. Kitap, Laika'nın zavallı bir sokak köpeği olarak bulunuşunu, seçilişini, eğitimden geçişini anlatıyor. En güzel yanı ise, hayal gücünün sınırsızlığından yola çıkarak hikayenin sonunu can acıtmayacak şekilde bağlaması olmuş. Laika uzaya fırlatılıyor, kaybolduğu sanılıyor. Oysa o, çoook çok uzak bir gezegende kendine yeni bir aile buluyor ve sonsuza dek mutlu yaşıyor. Gerçek sona da, mutlu sona da ağlamak serbest! Owen Davey, yurtdışında birçok ödül almış genç, başarılı bir yazar ve çizer. Knight Night, Foxly's Feast ve Build a Robot gibi yine olağanüstü çizimlerin eşlik ettiği başka harika kitapları da var."} {"url": "https://egoistokur.com/gokce-gokceerin-kitaplarla-maceralar", "text": "Gökçe Gökçeer, Egoist Okur'un çocuk kitaplarından sorumlu yazarı. Momo'nun Kitap Fabrikası'nın kurucusu... Tavsiyelerine en değer verdiğim insanlardan. Onu yıllardır başka dergilere, kitap eklerine de yazdığı yazılardan da tanıyoruz aslında. Her zaman o kadar güzel kitaplar seçiyor, o kadar güzel anlatıyor ki onu okurken daha güzel bir dünyanın pekala mümkün olduğu hissine kapılıyorum kendi adıma. O yüzden de kütüphanesini epeydir çok merak ediyordum. Aşağıda Gökçe'nin Erdal Öz'ün Arkadaş Kitaplar'ı ve Milliyet Yayınları'nın çocuk klasikleriyle başlayan okuma macerası var. Edgar Allan Poe'dan Nabokov'a, Sabahattin Ali'den Murathan Mungan'a, Dr. Seuss'dan Roald Dahl'a hatta Ringo Starr'a uzanan listesini okuyun, bu arada yakında açıklayacağı güzel sürprizi de bekleyin. Çocukluğum, benden 10 yaş büyük abimden kalan kitapları okumakla geçti diyebilirim. Hepsine gözü gibi bakmış. Bunlar, Cem Yayınevi'nin Arkadaş Kitaplar dizisindeki hemen hemen tüm kitaplardan oluşuyordu diyebilirim. Erdal Öz'ün oluşturduğu ve daha sonra neredeyse tamamı Can Yayınları'nda yayımlanan kitaplar yani... Hala kitaplığımdalar. Bunlara ek olarak Milliyet Yayınları'nın klasiklerini de okudum. Benden kaçırılan kitap hiç olmadı. Hepsini de kurcalardım. Kitap dışında yine abimin etkisiyle Gırgır, Fırt gibi birçok mizah dergisini de okur ve çok eğlenirdim. Kitapçıdan hiç kitap çalmadım ama kuzenimin kitaplığından çaldım. Yıllar sonra itiraf ettiğimde ise anladığını söylemişti. Ferhan Şensoy'un Kazancı Yokuşu'nun ilk baskısıydı kitap. Ferhan Şensoy tarafından bir imza gününde, şu an adını hatırlamadığım bi kadına imzalanmış, kuzenim de sahaftan almış. Ayrıca ödünç aldığım bazı kitaplara el koyduğum doğrudur. Eskiden uyumadan önce yatakta kitap okumayı çok severdim. Ama artık, öğleden sonra veya akşam üzeri, mümkünse evde yalnızken kitap okumayı çok seviyorum. Bir de metroya binme ihtimaline karşı, boş boş etrafa bakmaktan hiç hoşlanmadığım için mutlaka yanımda kitap bulunduruyorum. İlgi alanım ve işim gereği, en çok çocuk kitabı okuyorum aslında. O kadar ki, arkadaşlarım ne zaman ne okuduğumu sorsa sürekli çocuk kitabı adı verdiğim için artık endişe ediyor olabilirler. Çocuk kitabı dışında, hayvanlarla ilgili bilimsel kitaplar okumayı çok seviyorum. Bunun dışında kısa öykü, biyografi, araştırma ve psikoloji kitapları okuyorum. Bu kadar çocuk kitabını nereden buldun diye soranları düşününce, sanırım sadece Türkçe değil farklı dillerde çocuk kitabı toplayan biri olarak yine bu açıdan şaşırtırdım. Çok saçma gelebilir ama hayatımın hiçbir döneminde çok satan kitapları okumadım, okuyamadım. Bu kötü oldukları anlamına gelmiyor elbette. Nedense bunu hiç aşamadım. Birkaç kez takıntımı yenip almaya kalktım ve kötü tercihler için yaptığım için olsa gerek, sonuçtan memnun kalmadım. O yüzden, bundan sonra da sanırım okumamaya devam edeceğim. Aslında 'En' listesi yapmayı sevmem. Sorulduğu anda da cevap veremem. Ama şimdi düşününce ilk aklıma gelen kitapları sayıyorum. Demek en kıymetlilerim bunlarmış!"} {"url": "https://egoistokur.com/gokhan-ozoguz-athen", "text": "Athena'nın frontman'i Gökhan Özoğuz, O Ses Türkiye'nin de yeni bombası. Aylardır doğal ve hesapsız tavırları, samimiyetiyle acayip seviliyor, takdir topluyor. Onu farklı biri sanıp bu hallerine şaşıranlar da var. Ama önce onlarla yaptığım ilk röportajın hikayesini anlatıp size bu iki genç adama dair bir sır vereceğim. Haftalar süren upuzun bir telefon trafiği başlıyor. Sonunda her iki tarafın onayıyla Athena-Aslı Erdoğan buluşmasına karar veriyoruz. Athena Aslı Erdoğan'ın hiçbir kitabını okumamış, Athena'nın soracağı soruları siz hazırlar mısınız? diyor menajer. Normalde böyle bir şeyi kabul etmem, ama besbelli içime bundan iyi bir şey çıkacağı doğmuş olacak ki bu seferlik Peki diyorum. Böylece bir sabah Kuledibi'nde buluşmak üzere randevulaşıyoruz. İşte böyle. Bir sırrı öğrendiniz. Şimdi sizi Gökhan Özoğuz ve Athena'yla baş başa bırakıyorum. Athena'yı çelişkiler oluşturuyor, güzel yanı bu. Tezatların oluşturduğu bir kıvam var müziğimizde. Tartışmamız, sürtüşmemiz çok olur, ama hiçbiri henüz bizi kopma noktasına getirmedi. Aramızda kuvvetli bir bağ var, bu bazen sürtüşme şeklinde ortaya çıkıyor, bazen büyük bir uyum olarak... Öte yandan ikiz olmasak bizim gibi karakterlerle bu grup çoktan dağılmış olurdu. 'Ne sen, ne ben, hem sen, hem ben' hali. Şarkıların karakterlerini belirlerken bazen benim aşırılıklarım Hakan'a adı üstünde, 'aşırı' gelebiliyor veya Hakan'ın kurduğu dengeleri ben biraz 'fazla dengeli' bulabiliyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/goksel-icimden-daha-cesur-bir-kadin-cikardi", "text": "Göksel'in yeni albümü Bende Bi' Aşk Var çıktı. İlk arkadaş olduğumuzda ben henüz gazeteci değildim. Onun da müzikle, her fırsatta şarkı söylemek dışında bir alakası yoktu. Anlayacağınız Göksel'in büyük acılardan sonra, her seferinde anka kuşu gibi küllerinden doğan bir kadın olduğunu, incecik, naif görünümünün altında çok güçlü bir ruh taşıdığını bilecek kadar iyi tanıyorum onu. Şarkılarını dinleyen herkes de bunu fark ediyor zaten. Kendimle ciddi bir iç hesaplaşma yaşıyordum. Mutlu muyum, mutsuz mu?.. Başlangıç noktam neydi, bugün neredeyim?.. Bu tür sorularla meşguldüm. Hayatımda ciddi kırılmalar olmuştu. Durmak, özgür olmak istedim. Kendimi açıp içimden daha cesur bir kadın çıkarmanın yollarını arayacaktım. O kadın zaten vardı ama ben bastırıyor, susturuyordum. Biraz yaşamam lazımdı, bunu yaptım. Uzun seyahatlere çıktım. Gitmeyi çok istediğim ülkelerde, şehirlerde tek başıma tatiller yaptım. Karadeniz'de yaşadım bir müddet, Kazdağları'nda kaldım. Bütün dünyayı gezmeyi planlıyordum ama olmadı, çünkü sonra aşık oldum. Yalnızlıkla aramızda bir çeşit aşk-nefret ilişkisi var. Kendimle baş başa kalmayı çok seviyorum. Ama korkuyorum da bazen. Kazdağları'ndaki günler tuhaftı, çünkü orada yalnızlık benim için gerçek anlamını buldu, telefonum bile çekmiyordu. Su sesleri arasında Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sını okurken hikayenin benim hayatımla ne kadar örtüştüğünü düşünüyordum. Bu yeni albümdeki şarkıların birçoğu orada, yalnızlığın ortasında yazıldı. Benim için mühim bir iş oldu, çünkü buradaki şarkılar daha gerçek. Zaman bana iyi geldi. 15 yıl önceki Göksel değilim artık, bir sürü şeyi daha cesurca dile getirebiliyorum. Sesin, söyleyişin, görüntün değişmiş. Saçlarını kestirdiğin veya pastel renklere veda ettiğin için de olabilir ama fotoğraflardaki Göksel daha olgun ve güçlü. Çünkü günümüzün zayıflama, ince görünme tutkusuyla yaşayan kadınlarına tamamen aykırı görünen yuvarlak hatlı Fellini kadınlarına hayranım ben. Hem son derece dişi, hem de yaşayan, kuvvetli kadınlar onlar. Gerektiğinde kimseye aldırmadan şu masanın ortasına yumruğunu sertçe indirebilir öyle bir kadın. 1,5 yıl önce tanıştık Mabel'le. Henüz albümü çıkmamıştı. Hem onun şarkılarını dinledim, hem de benim için düşündüğü Yarım Kalan Şarkıyı... O günden beri benim hayatımda bir yeri var Mabel'in. 24 yaşında olmasına rağmen bu kadar iyi sözler yazması müthiş. Zeki, duyarlı, çok farklı biri Mabel, kimseye benzemiyor. Onun saflığını, ürkekliğini, ürkekliğinin altında çok cesur biri olmasını seviyorum. Bilinçdışımız zihnimizden daha işlek. Birçok şey aslında biz öyle istediğimiz için başımıza geliyor. Acı veren, üzücü bir şey yaşamışsam sonradan şunu görüyorum: Aslında değişmek istiyormuşum, ama bunu kendi kendime başaramıyormuşum, birinin veya bir şeyin beni sarsarak değişmemi sağlaması gerekiyormuş. Tamamen değil belki ama kendinin bir parçasını buluyorsun aşık olduğun kişide. Bazen de onda kendi zayıflıklarını görüyorsun. Farkında olmadığın yanlarını öğrenmeni sağlıyor aşk. Ben miyim böyle hisseden, bunları yapan? diyorsun. Aşk insanı acizleştiriyor. Kötü bir şey değil bu aslında, küçüldüğün zaman daha çok öğrenme şansın var hayatta. Yaralı insanları seviyorum. Kendimi görüyorum belki onlarda. Onları güzelleştirenin yaraları olduğunu düşünüyorum. Bir de galiba acı çekerken yaşıyor olduğunu hissediyorsun. Öyle zamanlarda daha yaratıcı oluyorum. En güzel şarkılar o sırada çıkıyor ortaya. Bazen bulduğum bir şarkıyı yazıya dökmekten kaçıyorum, o bana acımı hatırlatacak çünkü. Bitirince de çok mutlu oluyorum. Sevişmek gibi. Aydınlanıyor her yer. O yüzden arkadaşlarım bazen Hadi git, bir şarkı yaz, kendine gelirsin diyorlar. Acıdan zevk almanın farklı bir yolu. Bu tüm hisler genellikle karşılıklıdır. Uçlarda dolaşan biriyim ve kendim gibi insanlara çekiliyorum. Delilik veya derinlik, o neyse ona eşdeğer birini buluyor insan aşık olmak için. Arkadaşlarım da hep biraz kaçık. Kedim bile... Ama belki asıl deli olanlar, duygularını törpüleyen, hayatının her anında kendine hakim olabilenlerdir. Olmaz mı? Okulu gözü kara bir şekilde bırakıp şarkı söylemeye başlamam delilikti. Hep çok tutkulu biri oldum. Aşık olduğumda da sakin kalabilen biri değilim. Hayatımın her yerine onun izleri siner bir anda ve gözüm artık başka bir şey görmez. Kendimi bildim bileli tabiatla iyi bir ilişkim oldu. Küçükken bahar geldiğinde ağaçlar, çiçekler ve kelebeklerle birlikte ben de değişirdim. Boğaziçi'nde felsefe okurken de çok mutluydum. Okulun bahçesi yüzünden. Bütün gün çimenlerde oturup şarkı söylüyordum. Tabiat insanı gerçeğine döndürüyor. Daha hayvanlara yakın bir halimiz var aslında ama şehir hayatı bunu törpülüyor, içgüdülerimizi kaybediyoruz. Bağırmıyorsun diye herkese öyle gelmiyor olabilir ama sen çok cesur sözler yazan birisin. Ayrıca seninle eski arkadaşız; çekingen görünmene rağmen cesur, kararlı ve açıksözlü olduğunu biliyorum. Yazarken, şarkı söylerken, arkadaşlarımlayken rahatım ama günlük hayatta tedirgin ve utangaç sayılırım. Ama utangaç yanlarımı saklamaya çalışmıyorum, belki bu da bir çeşit cesarettir. Aşk Bitti ve bağlanma korkusundan bahsettiğin Gidemiyorum var bir de... Kendi adıma, gidenin, terk edenin de aslında en az öteki kadar çok acı çektiğinin nihayet dile getirmesine bayıldım. Bazen iki tarafın da iyiliği için birinin terk etmesi gerekiyor. Bunu yaptığın için çok acı çekersin ama öyle bir şeyin içinde olmaktansa, gitmeyi seçersin. Kadınlar şarkılarda sarhoşluktan bahsetmezler. Ama sarhoş olurlar öyle değil mi? Hem benim bahsetmem normal, çünkü zaten pek çok kadının yapmayacağı şeyleri yapabiliyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/goktug-canbaba-ask-her-boktan-ulkede-ayni-sekilde-yasaniyo", "text": "Acayip isimli bir roman: İşeyen Atmaca. Yayın yönetmenliğini Altay Öktem'in yaptığı Marjinal Kitaplar'dan çıktı. Yazarı fotoğrafçı, seyyah ve maceracı Göktuğ Canbaba. Amerika'nın uçsuz bucaksız bozkırlarında geçen bir hikaye anlatıyor. Okurken güneş tam tepemize vuruyormuş hissine kapılıyor insan. Karakterleri arasında Jane, Gülümseyen Baykuş ve Marilyn Monroe ve bilumum başka tuhaf insan var. Bir de tabii ilerleyen sayfalarda İşeyen Atmaca adını seçecek olan Jack. Peki yazar; o nasıl anlatıyor kitabını? Sormak lazımdı, sordum. Evet aslına bakarsan bu romanda ben de biraz Kozmik Şakacı havasına bürünüyorum. Romanın genelinde böyle bir yön var zaten; okuyucuyla sohbet havasındayım ve onlara zaman zaman ufak şakalar yapıyorum ama bunlar Kozmik Şakacı'nın hayatlarımızı altüst ettiği yüksek ölçekli depremlerle kıyaslanacak şiddette değil tabii ki. Kozmik Şakacı'ya dost olamazsınız, sadece onun gibi olmaya çalışıp onu kendinizden uzak tutabilirsiniz. Bu onu hayatımıza sokmamak için yapılacak en mantıklı hamlelerden biri. Kozmik Şakacı bir şekilde sizi fark ettiyse o zaman yapılacak çok da bir şey yok demektir. Hayatınızda derin bir çukur açıldıysa, açık dövüşüyorsanız ve darbeleri karşılama konusunda beceriksizseniz Kozmik Şakacı bunları fark eder ve üzerinize gelmeye başlar. Bazen de sadece seçilmiş kişisinizdir ne yazık ki. Kendi stiliyle hayatınızın içine sıçar. Tarz sahibi olduğunu söylemeliyim. Dışardan bakıldığında komiktir ve izleyeni güldürür ama şakanın kahramanı olan kaybeden için durum bundan biraz daha acıdır kuşkusuz. Kozmik Şakacı beni en son seyahatimde sıkça ziyaret etti. Hindistan'da ne işi vardı bilmiyorum ama ülkeye girişimden çıkışıma kadar yanımdan ayrılmadı. Bozulan fotoğraf makinemden uçağı kaçırışıma, ülkeye bin bir zorlukla girişimden yine bin bir zorlukla çıkışıma kadar her an bana eşlik etti. Uzun bir zaman onu görmemeyi diliyorum şu an. Aldatmalar ve aldatılmalar, terk etmeler ve terk edilmeler işte bunların kaynağı arsız şehvet cinleri. Romanda da yazdığım gibi belki de suçlu İsa. Sonuçta Pan'ı öldüren o değil mi? Pan öldükten sonra toprakananın üzerine tonlarca meni saçıldı. Bu meniler usul usul toprak ananın rahmine ilerlediler ve yüz yıllar sonra nihayet o tılsımlı birliktelik gerçekleşti. Şehvet cinleri topraktan çıktılar ve o günden sonra çok az kişi birbirine sadık kalabildi! Bu cinler uzun senelerdir modern insandan işte böyle intikam almaya çalışıyor. Eğer aşkı bulduğuna inanıyorsan ve onu kaybetmemen gerektiğini hissediyorsan cinin de yavaş yavaş dünya sahnesinden silinmek üzeredir diyebilirim. Bu senin elinde olan bir şey değil aslında. Ortada aşk varsa cinlerin eli kolu bağlanır. Kadınların cinleri zayıflamaya başlar, vücutları kuru bir dalla yarışır hale gelir. Erkeklerinki ise sağda solda buldukları ayaklara sarılıp şuursuzca tırnakları kemirmeye verirler kendilerini. Şişmanlarlar ve sonunda çatlayıp ölürler. Burada dikkat edilmesi gereken nokta belki de sevdiğin insanın cininin keyfinin nasıl olduğudur. Çünkü o senin cininin olduğu gibi boşlukta değilse o zaman hayatında her an havai fişekler patlayabilir. Ve o fişekler bir kere patladı mı bir daha hiçbir şey eskisi gibi olamaz. Fişekler birbirini tetikler ve sonunda yüzlerce fişeğin olduğu fabrika havaya uçar, her şey biter ve yeniden başlar. İsimlerin onu taşıyanın üzerinde tılsımlı bir etkisinin olduğuna inanıyorum. Her ismin, vurgusuyla, söyleniş tarzıyla taşıdığı anlamla bir gücü var ve bu yıllar geçtikçe o ismi taşıyanı da etkisi altına alıyor bence. Sonunda ismin kendisine dönüşüyoruz bir şekilde. İşeyen Atmaca'nın, ismini aldığı günü Jack'in bir şekilde doğduğu gün olarak da düşünebiliriz aslında. O isimle form değiştirdi, kabuklarından kurtuldu ve yeni bir gerçeklik kazandı. Evren göz kapaklarımızın arasında. Gördüğümüz şeyler bir şekilde kendi yarattığımız gerçekliğin ürünü. Herkesin gerçeği ayrı. Herkesin evreni birbirinden farklı. Dolayısıyla sizi şaşırtması için Kozmik Şakacı'yı ya da şehvet cinlerini falan beklemenize gerek yok demek istiyorum. Olduğun yerde kalmamak, hareket etmek. Hem kafanın içinde hem de yolda ilerlemek ya da sadece yolda veya sadece kafanın içinde... Ama bir şekilde ilerlemekten bahsediyorum. Avrupa'da birkaç ülkeye gittim. Geçtiğimiz senelerde Tayland ve Nepal'e uzun soluklu bi seyahate çıktım. Son olarak 2 ay önce Hindistan'daydım. 1 ay kaldım ve döndüm. Her boktan ülkede aşk aynı şekilde yaşanıyor. Aynı kavgaları verip aynı yöntemlerle ölüyoruz. Öldürmek için farklı sebeplerimiz yok. Farklı şekilde dua edip aynı tanrıya inanıyoruz. Aynı tanrı için eşit sıcaklıktaki kanları dökmekten kendimizi alamıyoruz. Evet hayatı kusurlu hale dönüştürmüşüz ve ülkeler, sistemler, toprak ananın göğsüne çaktığımız o muhteşem gökdelenler bunları değiştiremiyor ne yazık ki. Hayalimdeki düzende, sonsuz bir uyum var. Bu bir düzenden çok huzurlu bir uyku gibi. Hayvanlar, insanlar ve doğanın sonsuz uyumu. Aptal olmayı bir kenara bırakan gelecek insanının yürüyüşü. Sessiz bir şekilde dönen dünyanın içinde yaşayan canlıların huzurlu birlikteliği... Ashes and Snow diye bir film vardır. Oradaki uyum bana hep hayalimdeki geleceği çağrıştırmıştır aslında. Geçtiğimiz günlerde bir çift mesaj attı. Yirmilerinin sonlarındalar. Romanı çok sevmişler. Uyumadan önce altını çizdikleri yerleri okuyorlarmış birbirlerine falan. Şöyle yazmışlar: Jack'in ilerlediği yoldan gitmemek için bir neden yok Canbaba. Biletler alındı. Amerika'da eski bir mustang bulacağımızı düşünüyorum. İşeyen Atmaca'nın yolunu izleyeceğiz Temmuz geldiğinde. Kim bilir belki de onu görüp ona senden bir selam bile söyleriz! Deliler! Jack'in gittiği yerlerden gidip uzun bir yolculuğa çıkacaklarmış. Bu hayatımda aldığım en heyecan verici yorumdu sanırım."} {"url": "https://egoistokur.com/golgeler-hayaller-ve-uzun-bir-intihar-provas", "text": "Ailesinden gelen genetik hastalığın tehdidi altında yaşayan ve bu yüzden günün birinde delirmekten korkan bir genç adam; Beşir Fuat... Kurtuluş için çareyi bileklerini keserek intihar etmekte buluyor. Ama büyük bir bilim aşığı olduğu için nasıl keseceğini bir yıl öncesinden uzun uzun planlıyor. Bir yıl boyunca herhangi bir hataya mahal vermemek için ince ince hesaplar yapıyor, keseceği yeri uyuşturmak için kullanacağı kokainin miktarını tam hesaplayabilmek için deneyler yapıyor. Sonra... belirlediği gün geliyor ve Beşir Fuat bileklerini kesiyor. Bir yandan da hissettiği her şeyi yazıyor, kaydediyor. Murat Gülsoy bu çok belalı konuyu Can Yayınları'ndan çıkan ve son olarak Sedat Simavi Ödülü kazanan Gölgeler ve Hayaller Şehrinde adlı romanında Beşir Fuat aracılığıyla ele aldı. Okumuşsunuzdur. Okumadıysanız da söylemiş olayım, mutlaka okumalısınız... Ama önce sevgili Ümran Avcı'nın röportajına bir göz atın. Murat Gülsoy'un Gölgeler ve Hayaller şehrinde adlı romanı için hazırlanan şahane videodan kareler. Egoist Okur'da daha önce yayınlamıştım. Gölgeler ve Hayaller Şehrinde Annesi gibi akıl sağlığını kaybetmekten korkuyordu. Delirerek ölmek korkusuyla yaşamaktansa ölmek daha iyiydi. Henüz 36'sındaydı. Bir yıl süren intihar provasının ardından bileklerini kesti. Ölüm sırasında hissettiklerini de bilimsel bir gözlem olarak yazarak geriye birkaç satır bıraktı... Beşir Fuat'ın bu ilginç ve hazin hikayesi Murat Gülsoy'un son romanı Gölgeler ve Hayaller Şehri'nde hayat buldu. Roman 1908 ile 1909 haziranı arasında geçiyor ve Meşrutiyet'in ilanından sonra bir Fransız gazetesinin Türkiye'ye bir muhabir göndermesiyle başlıyor. Tarihi bir roman kaleme alarak okurlarını şaşırtan Gülsoy ile Gölgeler ve Hayaller Şehri'ni, romanın baş kahramanı Beşir Fuat'ı ve edebiyatı konuştuk. Üç beş sene önce tarihi roman yazacaksın deselerdi hadi canım, ne işim var tarihi romanla derdim. Çok zor çünkü. Hele benim gibi takıntılı biri için. Alt tarafı karakter tramvaydan inecek. O tramvay hangi durakta duruyor bilgisi için araştırmadan yazamıyorum. Bir kurmaca var ama yine de gerçek gerçek olarak kalsın diye uğraşıyorsunuz. Aslında Beşir Fuat üzerine bir şey yazmak istiyordum. O yüzden de bir tarihi romana doğru yönelmiş vaziyette buldum kendimi. Tarihi roman benim kolayca giriştiğim bir alan değil, dil problemi var bir kere. İnandırıcılık meselesi benim için önemli. Her ne kadar realist bir edebiyatçı gibi görünmesem de gerçeklik kaygısı güdüyorum. 19. yüzyıl görece yakın bir zaman dilimi ama dilimiz o günden bu yana o kadar çok değişti ki. 19. yüzyılda insanlar nasıl konuşurlardı, öğrendiniz ve onların diline yakın bir dille yazdınız, bu sefer de yazdıklarınızı okurun anlamaması tehlikesi karşınıza çıkıyor. Bir tür çeviri mektup-roman gibi kurgulamamın nedeni oydu. Beşir Fuat çok gençken, 36 yaşındayken intihar ediyor. Ama o yaşa gelene kadar iki evlilik geçiriyor. Çocukları var. Hem Türk eşinden iki oğlu hem de Fransız metresinden bir kızı... Asker kökenli. Cizvitlerin elinde eğitim görmüş. Çok iyi bir Fransızcası var. Bütün bunları hmet Mithat'ın yazdığı Beşir Fuat kitabından biliyoruz. Ahmet Mithat, Beşir Fuat'ı çok seviyor. Aralarında müthiş saygılı bir ilişki var. Fakat birbirinin tam tersi karakterler. Ahmet Mithat son derece muhafazakar. Batıdan aldıklarını basitleştirerek Türkiye'deki okura pedagojik bir şekilde vermeye çalışan bir yazar. Beşir Fuat'ın ise Batıyla o tür bir ilişkisi yok. Victor Hugo öldükten 1,5 yıl sonra onun eleştirel bir biyografisini yayımlıyor. O kadar standardı yüksek bir adam. Döneminin edebiyatçılarını da şaşkına çeviren bir tarzı var. Felsefi olarak çok kuvvetli. Şairlerle giriştiği tartışmalar hatırlanıyor. Gerçekçilik mi, hayalcilik mi? Şiire karşı bilimden yana bir tavır içinde. Bilime ve pozitivizme çok önem veriyor. İnsan nedir diye büyük bir kitap yazmaya başlıyor. Tabii bunlara ulaşamadık. Hiçbiri yok ortada. Göz üzerine bir makalesi var. Arkadaşlarıyla dönemin bilimsel verilerinden faydalanarak birçok şeyi tartışıyor mektuplarında. O genç yaşında bu kadar büyük bir kültürü nasıl edinmiş? Bir yandan da cephelerde savaşarak hem de. Evet, asıl dramı annesinin hastalığı. Kaynaklarda gördüğümüz kadarıyla, annesi hezeyanlı bunalım denen bir akıl hastalığına tutuluyor ve mecburen Lape'ye yatırıyor. Bu onda büyük bir yıkım yaratıyor, annesini akıl hastanesine koymuş olduğu için kötü evlatmış gibi hissediyor kendini. Fakat mantığını dinleyerek, Bunu yapmak zorundaydım çünkü kendine veya bir başkasına zarar verebilirdi ve ben, bu sefer de bundan mesul olurdum. Yani bıraksaydım neler demezlerdi arkamdan! Miras için bile bile ölüme gönderdi derlerdi endişeleriyle annesini hastaneye yatırıyor. Bilime güveniyor ama bilim, Bu ırsi bir hastalık, sizde de çıkma olasılığı var diyor. Yani çok garip ama bugün de yaşanabilecek bir kaderi var. Bilime o kadar inanıyor ki son anlarını bile kaydediyor. O müthiş bir deneysel bir şey. Bileklerini kesiyor ama kesmeden önce nasıl keseceğini planlıyor. Hatta bir yıl öncesinden tarih de veriyor. Çok soğukkanlı o konuda. Son derece pozitivist. Ama bunu böyle okuduğun zaman 'Acaba bu bir tür delilik mi?' diye insan kuşkuya da kapılıyor. Acaba delilik zaten başladı ve devam ediyor mu? Bu soru zaten beni cezbeden. Orada ince ince hesaplar yapıyor hatta bir kedi üzerinde deniyor. Kokaini belirli bir sinire zerk edecek ki orayı uyuştursun. Yoksa kesemez. O yüzden önce kediye uyuşturucuyu zerk ediyor. Sonra yakıyor bakıyor ki kedinin canı yanmıyor. Tamam diyor. Bu dozda yapabilirim. Bayağı bir ön çalışması yapıyor, ameliyat gibi neredeyse. Bileğini kesiyor ve bir yandan da kaydediyor bunu. Sonra doktor geliyor gerçi ama artık çok geç. Ameliyatımı icra ettim ve yavaş yavaş geliyor... Yavaş yavaş zihnin gidiyor olması çok hüzünlü tabii. Bence intihar akıllıca bir seçim değil. Bir buhran sonucunda yapılan bir şey. Beşir Fuat da olsa, bir başkası da olsa... Kişisel olarak öyle düşünüyorum ama bunu bu şekilde yansıtmadım. Romanda olabildiğince objektif olma ve onunla empati kurmaya, kendimi onun yerine koyarak yazmaya gayret ettim. Yazdıklarına bakınca hiç de deli gibi değil. Kendini kaybetmiş gibi değil. Bir delirium, bir sabuklama yok. Son derece mantıklı. Ara ara sinirlerinin bozulduğunu, duygusal baskı altında olduğunu söylüyor. Miras işleriyle uğraşıyor çünkü. Bir yandan metresi onun için hakikaten bir probleme dönüşmüş, bir yandan da iyi bir aile babası belli ki. Merhametli bir adam. Bütün bunların girdabında bir anda bu noktaya gidiyor. Bu bir akıl hastalığının neticesi diyemem. Haksızlık olur. Kesinlikle. Hiç tartışmasız. Öyle bir coğrafyada öyle bir tarihe sahibiz ki ama hiçbir şey okuyamıyoruz. İtalya'da bir toplantıya gitmiştim. Duvarda 400-500 yıllık yazılar vardı ve benim yaşıtım olan üniversite öğrencileri tıkır tıkır okuyorlardı. Oradaki zihinsel süreklilik, tarihle, mekanla kurdukları ilişki çok farklı oluyor. Biz kendi ülkemizde turist gibi yaşıyoruz. Bunun arkasında tabii ki başka siyasal, sosyal meseleler var. Onlar yokmuş gibi konuşmak da doğru değil belki. Ama bunlar geri döndürülemez şeyler değil. Soğukkanlılıkla ve daha aklıselimle bakarak bunları bir biçimde çözümlememiz lazım. Çünkü orada müthiş bir tarih yatıyor ve biz onu bilmediğimiz için bugünü anlayamıyoruz. Tam bir kimlik bunalımı. Dil de değişti. Farklı bir dilimiz var artık, bambaşka bir Türkçe konuşuyoruz. Osmanlıca yazıyı öğrenme meselesi değil sadece; başka bir sözlük var orada, unuttuğumuz on binlerce kelime var. Durum epey ümitsiz açıkçası. Dünya tam tersi bir yere doğru gidiyor çünkü. Gelecekte bir tek İngilizce konuşulacak, bu belli. Gelecekte bizim konuştuğumuz diller yerel diller haline gelecek ve sonra da yok olacak muhtemelen. Bu çok üzücü. Aradaki bütün kültürel renkler de yok olup gidecek. Çok güzel kaynaklar. Onlar da olmasa zaten 18'nci, 19'ncu yüzyılların gündelik hayatını çok fazla bilemeyeceğiz. Çünkü edebiyat biraz geç gelişti bizde. Gündelik hayatın güncesini tutan şey de romandı. 18'inci yüzyılda Avrupa'da insanlar nasıl yaşıyordu sorusunun cevabını biz Batı romanından takip ettik aslında. Gündelik hayat tarihi, sosyal tarih diye bir şey yoktu o dönem. Daha doğrusu tarih dediğimiz şey, siyasal olaylardan ibaret. Bilginin gelecek kuşaklara aktarılması hep romanlar üzerinden oldu. Roman bizde geç başladığı için gündelik hayatı bugün ancak buraya gelmiş seyyahların mektuplarından, günlüklerinden ya da bilinçli olarak yazdıkları kitaplarından öğrenebiliyoruz. Mektup türünü her zaman severim. Çünkü karakter kendini yazıyla ifade ediyor ve ne yazdığının farkında. Böylelikle ortada bir diyalog oluşuyor. Ama aynı zamanda diyalog içermeyen bir metin. Romanların, öykülerin, edebi yapıtların yazarla okur arasındaki iletişimi sağladığını düşünürsek, bütün edebiyat mektup gibi geliyor bana bazen. Gelecekteki bir okura yazılıyor sonuçta. Alıcısına ulaşıyor, ulaşmıyor, farklı algılanıyor, o ayrı. Mektup türünün çok olanaklı bir tür olduğunu düşünüyorum. Mektubun tedavi edici yanı da var ayrıca. Çünkü içinde ne varsa yazıya döküyor karakter. Çok farklı düşünme biçimleri var. Bazen sadece zihnimizde, hiçbir şey yapmadan düşünüyoruz. Bazen de konuşarak düşünüyoruz. Birisiyle dertleşirken de, bir konuyu tartışırken de aslında düşünce üretiyoruz. Yazı bunun bence en üst düzey düşünce ortamlarından biri. Yazdığınız zaman zihninizdeki şey düşüncedeki uçuculuğundan çıkıyor ve gerçek dünyanın içine katılıyor ve adeta bir kanıt gibi orada, öylece gözünüzün önünde duruyor. Bir çaba var orada. Cümle kurmak çaba istiyor, yazmak çaba istiyor. Dolayısıyla yazan insan kendine, harcadığı çabaya değer veren insandır. O yüzden yazıyı çok önemsiyorum. Romancı olmak, öykücü olmak değil önemli olan insanın hayatında yazarak düşünüyor olması. Yazarak yaşıyor olması. Evet askıya alıyorsunuz belki hayatı ama gene de güzel. Burada masal sadece bildiğimiz anlamda masal değil; kurmaca kastediliyor aslında. Bugünün insanı için bütün öyküler, romanlar hep gerçekliğin dışında. Benziyor ama gerçek değil. Tatile giderken yanınıza aldığınız kitap da böyle, televizyonda seyrettiğiniz dizi de... Peki niye uyduruyoruz, yalan olduğunu bile bile niye okuyoruz? İyi geliyor çünkü bize. İyi geliyor, çünkü hayat anlamsız ve biz anlamlı kurgular göre göre anlamsızlığa karşı adeta panzehir geliştiriyoruz. Çünkü hayatta yaşadığımız gerçeklik bir seferde kavrayamayacağımız kadar çok parçalı. Olayların arasındaki ilişkiler çok boyutlu. Bunu göremediğimizde çoğu zaman hayat bize anlamsız geliyor. Çok uzaktan baktığımız zaman hakikaten küçücük bir toz zerresinin üzerinde kısacık bir yaşam süresi olan canlılarız. Anlamsız dediğim bu! Ama biz bir anlam denizi yaratıyoruz kendimize. Anlam ağı yaratıyoruz. Bunu da en çok destekleyen şey, kurmaca."} {"url": "https://egoistokur.com/golgesine-bakip-gunesi-sevenlerin-romani-kotulukc", "text": "Geçmişte Egoist Okur'a yazdığı yazılardan tanıyorsunuz ama biraz anlatayım yine de... Biraz tatlı biraz tuzludur Aycan; hem hırçın hem kuzu, hem güçlü hem kırılgandır... Enteresan biridir ayrıca, aramızda en iyi fal bakan, en iyi yüzen, en iyi bisiklete binen, ne bileyim en matrak esprileri yapan, en çok gülen, en sık ağlayan hep odur. Ezoterik bir kadındır, oldum olası karanlık konulara merakı vardır. Tekinsiz sulara dalmaktan çekinmez ve sonra muhakkak döner gelir kıyıya. Gölgesine bakıp güneşi sevenlerdendir. Hem zaten karanlığa da yakın olmak için değil, önlemini alıp elinden geldiğince uzak durabilmek için bakar. Aycan'la arkadaş olmamızın sebeplerinden biri sadece birbirimizi anlamamız, zor anlarda destek olmamız değil bence. O da ben de her insanın içinde bir miktar iyilik, bir miktar da kötülük olduğunun farkındayız. Ruhumuzda sürekli olarak varlığını sürdüren güç savaşının bizi nasıl hırpaladığının, küçücük bir hatanın, savrulmanın hayatımızı altüst edebildiğinin... Hele aşık olduğumuzda... Birbirimizle bu konuları konuşmayı seviyoruz da. Aşağıda okuyacağınız Ekin Türkantos imzalı röportajda, İnsan aşkın kızgın lavıyla kavrulurken çaresizlik duygusu gelip çattığında ya o çaresizliğe teslim olarak kendini bir çeşit yok eder ya da o çaresizliği ona yükleyeni yok etmeye kalkışır, yani intikama meyleder. 'Kötülükçülük' işte o zaman başlar diyor. Dünyanın en tatlı kahkahalarının sahibi olan sevgili arkadaşım Ekin'in Aycan'la röportaj yapmasının sebebini de söyleyeyim artık. 7 yıl öncesinde, Murat Gülsoy'dan yaratıcı yazma dersi alıyordum. Diyalogla başlayan bir öykü yazın dedi. Bilinçaltımdan bu fışkırdı. Elbette daha sonra defalarca yeniden yazdım, değiştirdim. Demek yıllarca içimde, ruhumda birikmiş. Yaşanmış mı? diye soranlara cevabım; bazı duygular yaşanmış, olaylar yaşanmamıştır. Getiriyor ama... Ama'sı var. İlk canın yandığında öfkeleniyorsun, ağlıyorsun, deliriyorsun ama hemen gözün korkmuyor. Gidip bir daha değdiriyorsun sobaya elini. Defalarca canın acırsa; bir seferde bütün kulelerin devrilir, bütün gemilerin yanarsa o zaman da yoğurdu üfleyerek değil artık kaynatarak yemeye başlıyorsun. Heveslerin eskiyor, inancın azalıyor... Bu noktada yeniden ayağa kalkmak gerekiyor, çünkü her gün kendi şartlarıyla gelir ve sen her gün yeniden başlamak için kendini dönüştürebilirsin. Doğru, kıyamazlar. Ben de kıyamam. Ama herkes canı yandığında kıymayı düşünebilir. Bir kadın isterse en kötü intikam planını da yapar. Uygulamaz, o ayrı ama içinden geçer. Bu gerçek. İçinde iyi ile kötü intikamcı ile sevecen durmaksızın kavga eder. Duygular birbiriyle boğuşur. Sonunda biri kazanır. Beni bir yazar olarak insan ruhunun güneşe çıkmak için karanlıkla giriştiği bu mücadele ilgilendiriyor. Ayrıca içimizdeki bu savaştan ötürü üretiyor, dönüşüyoruz... İnsanın iç dünyasındaki o derinlik, o dehlizler bana muhteşem geliyor. Kim kazanacak; şeytan mı, melek mi? Ben hep bu sorunun cevabıyla meşgulüm. Romanın kilit cümlesi. Doğrusu ben de çok seviyorum. Daha saf ve kendine güvensiz olduğum zamanlarda başıma gelen şeydi, 'iyi' maskesi takmış kötülerle karşılaşmak... En sinsi ve gerçek kötü budur; tam şeytan işidir. Seni en saf yerinden yakalayıp karanlığa atar. Ona karşı güven dolu ve hazırlıksız olduğun, kalkanlarını kuşanmadığın için de aldığın yara ölümcül olur. Kendimi bildim bileli karanlık beni ilgilendirdi. Yakın olmak için değil, tersine uzak olmak için önce orada ne olup bittiğini anlamam gerekiyordu. Kendi karanlığımı, gölgelerimi ancak onlara bakarak güneşe çıkarabilirdim. Herkesin bir karanlığı vardır, bu insanın temelidir aslında. Çocukluğumdan beri mafya filmlerini, oradaki güç savaşını izlemeyi severim. Bence insanın bitmek bilmeyen güç savaşı, hayattaki iyilik ve kötülüğün de özünü oluşturuyor. Ben de bu kitapta aşk üzerinden iyilik ve kötülüğü incelemeye çalıştım. Biraz iddialı gelecek ama Dostoyevski'nin 'Suç ve Ceza'sının aşk versiyonunu yazmayı hedefledim. Aşıksan, yere düşen kum tanesinden bile ne anlamlar çıkarırsın. Hele aşk senin için tereyağından kıl çeker gibi akıp gitmiyorsa... Araştırmaya başlarsın, her şeyini bilmeye çalışırsın çünkü edindiğin bilgeler sana güç kazandıracaktır. Adam Koç burcuysa, 'Mızmızlanırsan çekip gider' bilgisi işine yarayabilir. Boğa burcu erkeğini ev yapımı reçelle tavlayabilirsin. Astroloji devasa bir bilgi pınarı; hayatın sisteminde şaşmaz bir saat gibi işliyor. Bana ise kainatla birlik içinde olduğum, başıma gelen hiçbir şeyin tesadüfi sayılamayacağı hissiyatı veriyor. Yıllar önce Luis Bunuel'in Gündüz Güzeli filmini izlemiştim. Filmin sonuna geldik, jenerik akmaya başladı, ışıklar yanacakken ayağa kalktım, jenerik bitti ama film devam ediyordu. Oturduk ve alternatif bir son izledik. O zaman çok etkilenmiştim, burada da kullandım. Evet, kadim zamanlardan beri ruh eşi olan iki kişiyi anlatan bir masal yazıyorum; modern bir aşk hikayesi. Bir de yine her bedelin muhakkak ödendiğini anlatan ve elbette yine biraz karanlığı olan bir hikaye."} {"url": "https://egoistokur.com/golgesiyle-karsilasip-onu-kabul-edemeyen-kisi-kayip-bir-ruhtu", "text": "Rüyaların, ejderhaların diliyle konuşan Ursula K. Le Guin'in Kadınlar Rüyalar Ejderhalar adında bir kitabı var. Kaç zamandır duruyordu kütüphanenin bir köşesinde ama okumamıştım. Geçenlerde karıştırayım dedim ve içinde nefesimi kesen bir yazısıyla karşılaştım. Çocuk ve Gölge başlıklı yazıda Ursula'mız benim pek sevdiğim bir Andersen masalı olan Gölge'yi Jung'la ilişkilendirerek yorumluyordu. Fakat sonrasında yazdıkları müthişti. Son zamanlarda okuduğum en ufuk açıcı makalelerden biri olduğunu söyleyebilirim. Aşağıya birkaç paragrafını alacağım. Bir göz atın, sonra da Kadınlar Rüyalar Ejderhalar'ı bulup uzunca da olsa tamamını okuyun derim. Bu arada öncesiyle, sonrasıyla Gölge'nin izini sürdüğüm bir yazı yazmıştım kısa bir süre önce, onun linkini de hemen aşağıya bıraktım. Andersen'in öyküsü, gölgesiyle karşılaşıp onu kabul edemeyen kişinin kayıp bir ruh olduğunu söyler. Ama aynı zamanda, özellikle kendisi hakkında, sanat hakkında da bir şey söyler. Der ki, eğer Şiir Hanesine girmek istiyorsanız, oraya etiniz ve kemiğinizle, katı, mükemmel olmayan, hantal, nasırlı, nezle olan, hırsları ve tutkuları olan gövdenizle; gölgesi olan bir gövdeyle girmek zorundasınız. Der ki, eğer sanatçı kötülüğü görmezden gelirse hiçbir zaman Işık Hanesine giremez. Şimdi bu, olağanüstü zalim bir öykü; sonu aşağılanmaya ve ölüme varan bir delilik öyküsü. Peki bir çocuk öyküsü mü? Evet. Dinleyen herkes için bir öykü. Sokağın öte yanındaki ev, Güzellik Hanesi. O güzel kız ise Şiir Perisi. Bunları gölgeden öğreniyoruz. Her şeyi çok açık gören prensesin de saf, soğuk akıl olduğu gayet açık. Peki ya adam ve gölge? İşte bu çok açık değil. Adam ve gölge, alegorik figürler değil. Onlar, rüyalardaki gibi simgesel figürler, arketipler. Bu iki figürün önemi çok yönlü, açıklamakla bitmez. Ben yalnızca görebildiğim kadarını söyleyebilirim. Adam, uygar olan her şey; bilgili, kibar, idealist, nezih... Gölge ise nezih, uygar bir yetişkin olma sürecinde baskı altına alınan her şey. Gölge, adamın engellenmiş bencilliği, itiraf edilmemiş arzuları, hiç etmediği küfürler, hiç işlemediği cinayetler. Gölge onun ruhunun karanlık yüzü, kabul edilmeyen ve kabul edilemez olan. Ve Andersen'in dediği, bu canavarın insanın ayrılmaz bir parçası olduğu inkar edilemez tabii eğer Şiir Hanesine girmek istiyorsanız. Adamın hatası, gölgesini izlememek. O penceresinde otururken, gölge önden gidiyor, o da gölgesini koparıp atıyor ve şakacıktan onsuz gitmesini söylüyor. Gölge gidiyor. Şiir Hanesine, tüm yaratıcılığın kaynağına gidiyor ve adamı dışarıda, gerçekliğin yüzeyinde bırakıyor. Bu yüzden adam istediği kadar iyi ve bilgili olsun, hiçbir işe yaramıyor çünkü köklerinden ayırmış kendisini. Gölge de aynı ölçüde çaresiz; gölgeli giriş holünden ışığa çıkamıyor. Yani hiçbiri diğeri olmadan hakikate yaklaşamıyor. Yaşamının ortasında bir yerde gölge adama geri dönünce adamın eline bir fırsat daha geçmiş oluyor. Adam onu da harcıyor. Kendi karanlık yönüyle sonunda karşılaşıyor ama onunla eşit bir temelde yüzleşeceği ya da ona egemen olacağı yerde, onun kendisine egemen olmasına izin veriyor. Teslim oluyor. Bir anlamda, gölgenin gölgesi oluyor. O zaman da kader kaçınılmaz. Akıllı Prenses onu idam ettirmekle zalim ama adil davranıyor. Andersen'in zalimliği, kısmen aklın zalimliği, psikolojik gerçekçilikten, radikal dürüstlükten, bir davranışın ya da davranamayışın sonuçlarını görüp kabullenmeyi istemekten doğan bir zalimlik. Andersen'de aynı zamanda sadist, depresif bir yan var; bu da onun bir parçası, gölgesi ama tamamı değil. Andersen masaldaki adamın aksine gölgesinin kendisine hükmetmesine izin vermiyor. Gücü, inceliği, yaratıcı dehası tam da ruhunun bu karanlık yüzünü kabul etmesinden, onunla işbirliği yapmasından geliyor. Masalcı Andersen'in edebiyatın büyük gerçekçilerinden biri olması, işte bu yüzdendir."} {"url": "https://egoistokur.com/goncagul-sunarin-efkar-karmasi-janis-joplinden-adelee-huzunlu-sarkila", "text": "Egoist Okur için hüzünlü ama aynı zamanda coşkulu ve umutlu şarkılardan oluşan bir Efkar Karması hazırlayan Goncagül Sunar, bugüne dek seyrettiğim en iyi, en şahsiyetli oyunculardan biridir. Son yıllarda bebeği Aksel'in etkisiyle ekranlardan uzak kalmayı tercih etse de... Onu Asmalı Konak, Çemberimde Gül Oya gibi dizilerden hatırlayabilirsiniz. Müthiş bir şarkıcı olduğunu ise sanıyorum daha az kişi bilir. Goncagül'ün benim için önemi ise başkadır. Onunla oyunculuk eğitimine yıllar önce birlikte başlamıştık, Şahika Tekand'ın Studio'sunda... İki yıla yakın süre geçirdik; temrinlerle, provalarla, doğaçlamalarla, ezberlerle... Studio günleri benim için önemliydi, hayatta yapmak istediğim esas işin yazmak olduğunu keşfetmemi sağlamıştı bir kere. Şahika'nın oyunculuk eğitiminin böyle sihirli etkileri vardır; katalizör gibidir, ruhunuza girer, içinizde olup bitenlere tıpkı bir sinema perdesinden izlermiş gibi tanık olmanızı sağlar. O yıllarda Goncagül sessiz, tatlı, zeki bir arkadaştı benim için. Sonra yıllarca görmedim. Çağan Irmak'ın dizilerinde rastlayana kadar. Şimdi nadiren buluşabiliyoruz ama sık sık haberleşiyoruz. Ve ben en yakın zamanda onu oyuncu olarak izlemek yahut o güzel sesiyle yorumladığı şarkılardan oluşan bir albüm dinlemek istiyorum. 70'lerin soul müziği ve tabii ki Al Green vazgeçilmezimdir. Aslında bir The Box Tops şarkısı bu, fakat çıtırtılı plakta Al Green'den dinlemek müthiş zevk verir, hafif hüzünlü, coşkulu, naif tonlarda usul usul dans ettirir insanı, süresi kısa olsa da... En sevdiğim parçaların başında geliyor ayrıca. Mükemmel düzenlemesiyle, inişleri çıkışlarıyla en iyi ABBA şarkısı benim için, hayatımın filmi Tillsammans'ın da müziği ayrıca. İnsanın kimyasını değiştiren, gözlerini dolduran bir şarkıdır, hayat enerjisi verir dinleyene. Öldürmeyip süründürür adeta, Michael Stipe'ın iç burkan vokali, parçanın içinde ağlayan gitar... Out of Time albümünün en kıymetli parçası benim için, 90'lara ait tüm buhranlarımı ve anılarımı saklar. Karanlıkta bir ışık şarkısı gibi, efsane albüm OK Computer'da en sevdiğim şarkı ayrıca. İnsanın içine işleyen, atmosfer yaratan Radiohead gücü bu parçada da var. Enfes kemanlarıyla ruha zarifçe dokunan, tutkulu bir şarkı, Curtains albümünün en nadide eseri. İşte bu şarkı insana müthiş heyecan verir, nefis vokaliyle ayakları yerden kesen cinstendir. Şu ara sürekli dinliyorum, hüzünlü, coşkulu bir kutlama gibi geliyor bana. Çok güzeldir sesi ve çok güzel söyler. Şimdi kontrol ettim, ben dinleyebiliyorum myspace şarkısını."} {"url": "https://egoistokur.com/gonul-celmenin-tarihi-kizli-erkekli-bir-tarih-kitab", "text": "Flörtün, birilerini tavlamanın, onları türlü çeşit oyunla baştan çıkarmanın da bir tarihi olabileceğini hiç düşünmüş müydünüz? Eh, siz düşünmediniz ama bunu düşünen hatta kitabını yazanlar bile var. Mesela yeni keşfettiğim Gönül Çelmenin Tarihi adlı kitap bu açıdan tam bir hazine. Bilhassa da Özel Hayatın Tarihi, Güzelliğin Tarihi, Çirkinliğin Tarihi, Bedenin Tarihi gibi resmi olmayan tarih kitaplarına düşkün benim için. Erkeklere verilmiş bu tavsiye, tiyatroların azaldığı ülkemiz için geçerli olamaz herhalde. Tiyatrolarıyla ünlü Avignon'dan yahut Broadway'den söz edilmediği de ortada. Belli ki işin içinde daha allengirli, daha kızlı-erkekli bir durum var. Fakat hayır, söz konusu alıntı ne Casanova'nın Anıları'ndan ne de John Berger'in modern bir Don Juan hikayesi sayılacak ünlü romanı G.'den... Romeo ve Juliet, Kırmızı ve Siyah, Tehlikeli İlişkiler, hiçbiri değil... O ses, Lord Byron ya da dünyanın en seksi vejetaryeni Russel Brand'e falan da ait değil. İşittiğiniz, bundan tam 20 yüzyıl önce macera arayan Romalı gençlere pek hararetli tavsiyelerde bulunan antik şair Ovidius'un sesi. Bu girişi yapmamın sebebi, tesadüfen elime geçen Gönül Çelmenin Tarihi adlı kitap. Özel Hayatın Tarihi, Güzelliğin Tarihi, Çirkinliğin Tarihi, Bedenin Tarihi, Alternatif Tıbbın Tarihi türü kitapları çok sevdiğim için, bunu da düşünmeden aldım. Baştan çıkarma sanatının esas ustaları kadınlarmış! Güneşin altında yeni bir şey yok! 17'inci yüzyılda yaşayan Venedikli ünlü maceracı, nüktedan, dolandırıcı, casus ve yazar Giacomo Giralomo Casanova, 17 yaşından itibaren karşısına çıkan her kadını baştan çıkardı. Tekniği haince ama basitti: Mutsuz ve dertli kadınlara onları koruyup kollama vaadiyle yaklaşıyor, kalplerini çalıp yataklarına girdikten sonra da kaçıyordu. Tıpkı günümüzün ünlü stand-up'çılarından Russell Brand gibi. Bohem komedyen, iflah olmaz bir erotomanyak olduğunu her röportajında çekinmeden itiraf ediyor. Brand'in tekniği Casanova'yla hemen hemen aynı: Canı sıkılan, mutsuz kadınları hızına yetişmenin mümkün olmadığı konuşma stili ve arka arkaya patlattığı esprileriyle etkiliyor. 1923'te Amerika'da birkaç genç kızın kurduğu Anti Flört Kulübü'nün amacı, sokakta yürürken sözle tacize uğrayan kadınları korumakmış. Kuruluş haberi 28 Şubat tarihli Washington Post'ta, 10 genç kız, sokakta kadınlara laf atanlara savaş açtı başlığıyla verilmiş. O seneden itibaren de üyeler her 4 Mart haftasını Anti-Flört Haftası olarak kutlamaya başlamış. İlk okuduğumda açıkçası biraz saçma buldum ama sonra eski bir yazımı hatırladım ve kızlar belki de gayet haklıydı diye düşündüm. Zira o yıllarda -hatta sonrasında- ABD'de flört denince bambaşka bir şey anlaşılıyormuş. İşin içine bilimkurgunun üstad ismi Isaac Asimov'un karıştığını söylersem belki mesele biraz daha ilginizi çeker. GWA, yani girl watching art neymiş, biliyor musunuz? Kız gözetleme sanatı... Bir görüşe göre erkeklerin ezelden beri gözde sporu. Hayır, metafor değil, gerçek. Bir zamanlar, geçen yüzyılın ortalarında hakikaten bu isimde bir hobisi varmış bazı erkeklerin. İflah olmaz müptelalardan birinin adını verdiğimde şaşıracaksınız: 20'inci yüzyılın en büyük bilimkurgu yazarlarından sayılan Isaac Asimov... Kendisi, bilimden ve kurgudan önce 'Doğru yaparsanız seks kirli bir şeydir' üstbaşlıklı kitabıyla 'vintage girl-watching sanatı'nı dirilten adam olmuş. Asimov'un, Dr. A adını kullanarak yazdığı ve 'The Sensuous Dirty Old Man' adını verdiği bir kitabı bile var. Arka kapak yazısına bakılırsa, Dr. A. okurlarına gayet açık sözlü bir şekilde 'kız gözetleme sanatı'na dair faydalı ipuçları falan veriyormuş. Asimov bilimkurguya geçtikten sonra GWA'ya ne olduğunu da merak ediyor olabilirsiniz tabii... Sonuçta Asimov bu konuda ne ilkmiş, ne de son... 40'larda, 50'lerde güzel ama sıradan görünümlü fotomodellerin şehrin kalabalık alanlarında çoğu zaman giyinik ama mutlaka seksi pozlarda görüntülendiği bir sürü kız gözetleme dergisi de çıkıyormuş. Daha sonra yayına başlayan Playboy dergisinin ve Komşu Kızı lakaplı orta sayfa güzellerinin ilham kaynağı da zaten o tarihlerde kapış kapış satılan bu dergilermiş."} {"url": "https://egoistokur.com/gorup-artiriyorum-siir-o-mucizenin-ta-kendisidir-", "text": "Bitirirken... Bugünlerde internet üzerinden birbirlerine şiir alıntıları gönderip duruyorlar diye şiiri hayatlarına aldıklarını sanıyorlar ya, öyle değil işte, kandırmasınlar kendilerini. Hayatımıza şiiri katmanın şiir okumaktan, şiir konşmaktan, şiir düşünüp şiir hissetmekten başka yolu yok. Kaan Koç'un yeni kitabı Biraz Konuşmasak 6:45 Yayınları'ndan çıktı. Çok Tanrılı Sular, hem kendi iç dünyamı hem de dış dünyanın iğrenç putlarını işaret ediyordu. Biraz Konuşmasak ise hem benim susarak iletişim kurabildiğim nadir ve nadide anların ifadesi hem de devrin delirten gürültüsüne yönelik bir serzeniş. İnsan sessizliği paylaşabildiği yerde huzurludur. Zordur bu. Ben de çok konuşkan biri değilimdir zaten. Ama susmak var konuşmamak var. Biraz konuşmamayı başaralım istiyorum sadece. Elbette mana arayışındayım; yeryüzündeki her eşya ve canlı gibi. Herkes mana arar. Fakat önemli olan manayı ararken geçtiğin yol, kullandığın enstrümandır. Çoğunluk modern dünyanın cazip ışıkları ve ambalajları yüzünden mana ve tatmini tüketim ürünlerinde bulur. Azınlık ise üreterek doyuma ulaşmak gayretindedir. Öte yandan ben Tanrı'nın halka inmesini istiyorum, en azından kendi içimdeki halka. Ancak böyle olursa yaratıcıyla tanışabileceğimizi düşünüyorum. Tanrı, Allah, yaratıcı; adına ne derseniz deyin... Şiirlerimde bu tür metaforlara sık başvurmam, mevcut kavramları biraz eğip bükmek arzumdan kaynaklanıyor, tıpkı başka kelimelere, kavramlara yaptığım gibi. Çünkü bir süredir dünya artık kavramlar üzerinden savaşan ve emperyalizmin kavramlar üzerinden yürüdüğü bir yer. Önce kavramlar, sonra dil, sonra zihinler ve yaşayış fethediliyor artık. Kirlenen kelimeleri yıkıp tekrar yapmalı, el değmemiş güzel sözcükleri de açığa çıkartmalıyız. Hz. İsa'dan da sık bahsediyorsun şiirlerinde. Onunla olumlu anlamda bir alıp veremediğin var gibi geliyor bana... Güzel bir takıntı diyebilirim buna. Evet, çünkü önemli bir sembol; hepimiz biraz kendimizi çarmıha germeliyiz. Çünkü ait olduğumuz türün sorumluluklarını, tarihte yaptıklarını ve gelecekte yapacaklarını ister istemez üstleniyoruz... Çünkü o biziz. Bireysel yaşamlarımız bir yana, aynaya bakınca hayatımızdan, kısa ömrümüzden, işimizden gücümüzden ötesini görmeliyiz. Bireysel devrimimizi ancak böyle gerçekleştirebiliriz. Muhakkak yansıyordur. Çok Tanrılı Sular'da daha çoktu, bu kitapta görece daha az. İlk kitap 17-19 yaş arası şiirleriydi, Biraz Konuşmasak ise 20-25 yaş arası diyebilirim. Son bir-iki seneden pek şiir almadım. Bu yüzden çırpınışlarımı zamanla daha kontrol altına almaya ve şiiri kırıp dökmeden yansıtmaya uğraşıyorum. Dilim de elbette evriliyor, bu asla durmaması gereken bir şey. Şair dilini daima kısım kısım yenilemelidir. Ayrıca bazan çok düzenli, kendi ritminde ve bütünlüğünde giden şiirlerde de içimdeki düzensizlik ve aykırılık dürtüsü uyanıp şiire anarşi katabiliyor. Tabii bunu da maharetle katabilmek lazım şiire. Kendi şiirim adına bunu becerip beceremediğimi de ben söyleyemem ancak okuyanlar hisseder, görür. Bir yanda vitrinde sergilenenler olur bir yanda mutfakta işi yapmaya çalışanlar. Vitrindekiler rol keser, mutfaktakiler çile çeker. Bu böyledir. Yıkma çabama gelince; kavramlara uyguladığım tavrım neyse hayatta da aynısını yapmaya çalışıyorum. Yürümeyen normların içine hapsolmuş bir dünya düzeninde yaşıyoruz ve bunların dışına çıkmamız gerekiyor. Kaos ya da anarşi değil öğütlediğim; kişi öğretilen bazı şeyleri ve kendi insanlığını yer yer kırıp yeniden oluşturmalı. Tıpkı tabiatın kendini yenilemesi ve temizlemesi gibi. Şiirlerinin ve mesela benim çok sevdiğim Gece Hapları serinin arasında biraz özensizce dolaşan okur, ironi ve dolup taşan öfkeni duymaz, hissetmezse sende nihilist bir yan görüp ona takılabilir. Şiirine böyle bir tehdit görüyorum, katılır mısın? Bazı okuyucularının yüzeyde kalma tehlikesi. Görüp artırıyorum; şiir o mucizenin ta kendisidir."} {"url": "https://egoistokur.com/gotik-rock-grubu-almora-masal-diyarindan-bir-gunlugune-egoist-okur-icin-ayrild", "text": "Gates of Time, Kalihora's Song, Shehrazad, 1945 gibi albümleriyle tanıdığımız Almora, besteci Soner Canözer'in tek başına yürüttüğü benzersiz bir proje. Canözer senfonik tabanlı müziğini epik, folk ve gotik temalarla işliyor. Üstelik gördüğü ilgi bu topraklarla sınırlı kalmıyor, Meksika ve Japonya'da bile hayranları var. Mesela Japonların efsane müzik topluluğu Takarazuka, Shehrazad albümünden iki şarkıyı Revue of Dreams müzikalinde Ritchie Blackmore, Ronnie James Dio ve Chris Impelliteri'nin eserleriyle birlikte Japonca olarak seslendirdi. Almora aynı zamanda ilk Türkçe sözlü gotik rock albümü olan Kıyamet Senfonisi'nin de yaratıcısı. Soner Canözer'in blogu Ayışığı Savaşçısı'nı da ziyaret edebilirsiniz. Almora bu diyarlara, karanlığın çöktü zamanlardaki kurtarıcımız olarak, Güneş Ozanlarıyla ama karanlık kıyafetlerinle gel."} {"url": "https://egoistokur.com/gozetleyenin-erkek-gozetlenenin-kadin-oldugu-tezine-bir-karsi-ciki", "text": "Kezban Arca Batıbeki'nin yeni sergisi Pulp Fiction 3, adı üstünde ilhamını ucuz aşk ve macera romanlardan alıyor. Batıbeki'nin neon ışıklı vintage kitap kapaklarına, o kapaklardaki ezik, kimliksiz erkeklerin karşısında daha da cüretkar, daha da ateşli hale gelen kadınlarına bayılacaksınız. Cue Art Space organizasyonuyla Yapı Kredi Bomontiada'da 1. Kat Galeri'de açılan sergi, Grohe Türkiye'nin desteğiyle gerçekiyor ve 10-31 Mayıs 2022 tarihleri arasında her gün ziyaret edilebiliyor. Kezban Arca Batıbeki'nin Pulp Fiction 3 adlı yeni kişisel sergisinde, sanatçının önceki çalışmalarının çoğunda görülebileceği gibi, ilgiyi talep eden baskın imge, kadın. Resim sanatında çok uzun zaman hakim olan erkek eyler, kadın boy gösterir algısına, gözetleyenin erkek, gözetlenenin kadın olduğu tezine bir karşı çıkış da sayılabilir bu. Batıbeki, nesneleştirmenin etkisiz kılınmasına bu algıyı ters yüz ederek katkıda bulunuyor çünkü Pulp Fiction 3'teki resimlerde kimliği belirsizleşen figür, alışılmışın aksine, erkek. Röntgenci, tehditkar, nüfuz edici bu erkek, belli belirsiz varlığıyla bir gölge gibi geziniyor resimlerde. Silah imgesi hem erkeğin iktidarına işaret ediyor hem de zaaflarına. Pulp Fiction 3'te, Batıbeki'nin hemen her çalışmasında olduğu gibi alt kültür, klişe, kitsch, pop ve nostalji kavramları belirgin bir şekilde öne çıkıyor. Sanatçının çalışmalarında merkezi bir rol oynayan pop, yapıtların düşünsel/eleştirel derinliğine umulmadık bir şekilde elçi oluveriyor. Sanatçıya göre popüler ve gündelik olan şeyler yalnızca işlevlerini yerine getirirken sıradan görünüyorlar ama bir gösterge haline geldikleri anda da sıradan olmaktan kurtuluyorlar."} {"url": "https://egoistokur.com/grafik-kanon-kitaplara-asik-bir-adamdan-harikulade-bir-ziyafet-sofras", "text": "Publisher's Weekly, 500 sayfalık Grafik Kanon için yılın çizgi edebiyat olayı! demiş. Ve hakikaten doğruyu söylemiş. Bu kitap, uzun zamandır gördüğüm en mükellef ziyafet sofralarından biri. Bu sofrada büyük edebiyat yapıtlarının mini birer çizgi romana dönüşmüş biçimleri var. Gılgamış Destanı, Tehlikeli İlişkiler ve daha neler neler... Mevlana'dan 7 Öğüt, Mayaların kutsal kitabı Popol Vuh hatta Tibet Ölüler Kitabı... Hepsi içine girdikten sonra zevkle kaybolabileceğiniz kadar şahane... Yani her zevke, her tercihe uygun bir kitap ve çizgi roman mevcut. Şahsen beni en mutlu eden şeyse, Aphra Behn'in Bağışla Günahlarımızı, Affet Bizi adlı müthiş şiirine rastlamak oldu. Elbette gene bir mini çizgi roman olarak. Aphre Behn kimdir diye soranlar için, 17. yüzyılda yaşamış İngiliz şair, yazar ve maceracı. Yeniden keşfedilmek için 21. yüzyılı beklemesi gerekti. Kitabı alıp almamakta henüz kararsız olanlara alırlarsa neyle karşılaşacaklarına dair küçük ama gerçekten küçücük bir özet vereceğim... Gılgamış Destanı, İlyada, Gareth Hinds'in suluboya çalışması Odysseia, Aeneis, Beowulf ve 1001 Gece Masalları, Seymour Chwast'ın kaleminden İlahi Komedya ve Canterbury Masalları, Medea... Gulliver'in Gezileri, Candide, Don Quijote. Shakespeare'den Kral Lear, Bir Yaz Gecesi Rüyası ve iki sone. Abelard ile Heloise'in aşk mektupları, Molly Crabapple'ın resimlediği Tehlikeli İlişkiler. Platon'un Şölen'i. Mayaların kutsal kitabı Popol Vuh. Mevlana'nın Yedi Öğüt'ü. Çin edebiyatının altın çağına ait üç şiir. Hatta Tibet Ölüler Kitabı... Bire bir uyarlamalar da var elbette ama kimilerinin mekanları değişmiş, kimilerinin geçtiği dönem. Bazılarında çizerlerin ve yazarların yorumları sayesinde her şey tepetaklak olmuş, bambaşka bir hal almış. Dolayısıyla Eh, orjinalini biliyorum nasılsa, ayrıca bunu almama gerek yok diyemezsiniz. Yani demeseniz iyi olur... Grafik Kanon'daki her şey hem bildiğiniz yapıtlar hem de tamamen yeni. Russ Kick editörlüğündeki Grafik Kanon'un ikinci cildi Bronte Kardeşler'in romanlarından Oscar Wilde'ın Dorian Gray'in Portesi'ne, üçüncü cildiyse Joseph Conrad'ın Karanlığın Yüreği adlı romanından Hemingway'e ve David Foster Wallace'ın hala dilimize çevrilemeyen Infinite Jest'ine kadar uzanıyor. Özetle Grafik Kanon, her kütüphanede bulunması gereken bir koleksiyon."} {"url": "https://egoistokur.com/gramer-nazisi-der-ki-hey-dostum-kusursuz-gramer-seksidi", "text": "Kendilerini Gramer Nazisi diye adlandıranları duymuş muydunuz? Ben çok sevgili Ayşe Karasu'nun HT Pazar'daki Gramer Nazisi aranıyor! başlıklı yazısından öğrendim ve fark ettim ki Nazi'nin gramer ırkçılığı yapanı karşısında boynum kıldan incedir, ona her durumda uslu uslu boyun eğebilirim... Neden biliyor musunuz, çünkü kusursuz gramer seksidir ve düzenli olarak yapılan gramer hatası kadar insanın seksapelini zayıflatan, eksilten bir şey yoktur. Geçenlerde çok uzaklarda oturan bir arkadaşım telefon etti, Egoist Okur'daki röportajlarımdan birini okuyup çok beğenmiş ama Tape hatası olduğunu düşündüğüm bir iki düşük cümle var, söyleyeyim mi söylemeyeyim mi epeyce düşündüm, sonra aramaya karar verdim dedi. Sanırım bu konuda kibirli biri olmadığım için şanslıyım. Ama emin olun herkes böyle değil. Hatta yazısını yayınlamadan önce düşük cümleleri düzelttiğim, fazlalıkları ayıkladığım için alınganlık edenler bile var. Alınganlık lafın gelişi aslında, bazıları daha ileri gidip öfkeli laflar ederek yazısını geri çekiyor, bazen de küsüyor. Geçenlerde çok sevgili Ayşe Karasu'nun HT Pazar'daki köşesinden öğrendim; İngilizcede Grammar Nazi diye bir terim varmış. Gramer Nazi'leri, sosyal medyada dili hatalı kullananların başına cellat kesiliyorlarmış. Gramer Zorbası desem olur mu acaba? Açıkçası bilmiyorum, Nazi de zorba da hoşuma gidecek kelimeler sayılmaz ama demin anlattım ya, dili utanmazca örseleyip bozanlar, katledenler de hoşuma gitmiyor. Hem sadece sosyal medya mı, gramer özürlüler her yerdeler... Mesela geçen yılın yayıncılık fenomeni Fifty Shades of Grey (Grinin 50 Tonu) bu açıdan resmen dökülüyordu. Burnundan kıl aldırmayan kültür abideleri İngilizlerin memleketinde böyle bir roman -hem de saygıdeğer mi saygıdeğer bir yayınevi olan Penguin tarafından- yayınlanabildiğine göre durum hakikaten vahim demektir. Bizdeyse işler daha da beter. Ünlü bazı edebiyatçıların yapıtlarında korkunç hatalar bulabiliyor insan. Editörler uyuyor mu, yayınevi yöneticileri yüzleri kızarmadan insan içine nasıl çıkıyor gibi sorular üşüşüyor zihnime. Hepsi de cevapsız kalmaya mahkum. Ne hazin ki bu gramer meselesini umursayanlara hakikaten nadir rastlanıyor. Eh, bu durumda benim de Nazi'nin gramer ırkçılığı yapanı karşısında boynum kıldan ince oluyor, ona uslu uslu boyun eğmekten ve desteklemekten başka çarem kalmıyor. Son olarak... Gramer cahillerine ya da tembellerine söyleyecek bir sözüm daha var: Kusursuz gramer seksidir. Daha beteri, gramer hataları kadar insanın seksapelinden eksilten bir şey yoktur. Facebook'taki The British Grammar Nazis sayfasında abuk sabuk yazımları, heceleme hatalarını afişe eden bir grup var. İşte paylaştıkları bir bilgi: Prof. Henry Brubaker adlı araştırmacı, küçük gramer hatalarını görme yeteneği olan insanların mükemmel bireyler olduğunu tespit etmiş. Brubaker'in araştırmasına göre Şu kelimede neden kesme işareti yok diye çıkışma cesareti olanlar, aslında herkesten daha iyiymiş. Noktalama, heceleme konusunda mükemmeliyetçi davranan bu entelektüel ve etik bakımından üstün insanlara ukala ve küstah demek haksızlıkmış. Gramer takıntısı olan insanlar da dili koyverirse, uygarlık filan kalmaz, ortalık çamur deryasına dönermiş. Brubaker'in sözlerinden de anlaşılacağı üzere bu Gramer Nazileri, birer nefret nesnesi. Ben de Gramer Nazisi olabilirdim dedim ama, ılımlı cinsinden. Asla şiddet ve zorbalığa başvurmazdım. ABD'de bir kamu kurumunun tabelasındaki and sözcüğünde d harfi olmadığı için eline düdüklü tencereyi alıp, İçinde bomba var, o d'yi koymazsanız, tabelayı havaya uçururum diye kapıya dayanan Amerikalı kadar obsesif değilim. Saramago hakkında ne düşünüyorsunuz? Filin Yolculuğu adlı romanını okuduğumda epeyce şaşırmıştım. Tüm kurallara başkaldıran bir üslubu var. Sedat Bey, cümleye büyük harfle başlamayı bilmeden bu yorumu yazabiliyor olmanıza açıkçası çok şaşırdım. Sedat İstanbul'u terk edip doğayla baş başa bir hayatı seçmeden önce tanıdığım iyi editörlerdendi. Hala iyidir de o işi yapmıyor, toprakla falan uğraşıyor artık. Kısacası kimin ne iş yaptığı, nasıl bir yaşam sürdüğü değil mesele. Mesele, böyle bir yazının altına yapılan yorumun yarattığı çelişki. Bitişik yazılması gereken 'de'leri, 'da'ları ayrı yazmak türünden hatalar cümlede ciddi anlam sapmaları yaratabilir. Gramer hataları da zaten bu yüzden önemlidir. İtiraz ettiğiniz yorumuma gelince, cümleye küçük harfle başlamak anlamı pek değiştirmeyeceği için ötekiler kadar vahim değildir bence. Bilerek kullanılıyorsa, kullananın keyfi bilir. Facebook'taki Türkçe Bilgisi grubu adeta bir Auschwitz Konsantrasyon Kampı gibi... En 'acımasız' grameler nazileri orada toplanmış. Ben de üyesiyim ve sizin yazınızı az önce orada paylaştım. Sizi de bekleriz. Evet, haklısınız. Hata tabii ki yapılacak, insanız nihayetinde... Ama hayata ve diye nereden baktığımız önemli. Dilbilgisi kelimesini kullanmadım, çünkü Nazi kelimesiyle yanyana oluşturdukları ses uyumunu sevmedim. Ayrıca hep sanılanın aksine yaşam ve hayat kelimelerinin eşanlamlı olduklarını düşünmediğim gibi dilbilgisi ve gramer kelimelerinin de eşanlamlı olduklarını düşünmüyorum. Nüanslar önemlidir. Bir de kullandığımız farklı dillerden gelen kelimelerin bizim için bir zenginlik olduğuna inanıyorum. Sırf Türkçe kelimeler kullanmak gibi bir kaygım yok, bunda ısrar etmiyorum, ısrar etmenin aslında ırkçılık olduğuna inanıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/grinin-50-tonu-milyonlarca-okur-yaniliyor-olabilir-m", "text": "E. L. James'in yazdığı Grinin Elli Tonu, 2011 tarihli bir roman. Fakat bir yıl içinde ulaştığı okur sayısı inanılmaz. İngiltere'de tüm zamanların en çok okunan romanı ünvanını alarak Harry Potter serisinin ilk kitabını geçtiği için de, kırılması zor bir rekorun sahibi. Aşağıda dünyanın bu en çok kazanan yazarından minik bir yazma dersi de bulacaksınız. Yararlanıp yararlanmamak size kalmış. Bir kitabı tanıtmaya okurlarının sayısıyla başlamak şahsen bana hala biraz tuhaf geliyor. Fakat Fifty Shades of Grey söz konusu olduğunda bu gerekli. Çünkü bir yıl içinde 37 ülkede yayınlarak toplamda 40 milyondan fazla satan bir kitaptan bahsediliyor. Harry Potter'ı bile geçtiğine göre, sihirli, büyücülü, ejderhalı fantastik bir hikaye bekliyorsanız, fena halde yanıldığınızı söylemek isterim. Fifty Shades of Grey ve yazarın devamında kaleme aldığı Fifty Shades Darker ile Fifty Shades Freed, artık kült mertebesine erişmiş olan O'nun Hikayesi ile 'vampir romansı' denen yeni bir türün doğmasına sebep olan Alacakaranlık serisinin bir karışımı aslında. Erotizmin sınırlarını zorlayan cüretkar bir kitap. İçinde bolca seks, dahası sayısız sado-mazoşist atraksiyon var. Bir nevi modern zamanların 9,5 Hafta'sı. Anlayacağınız tam Serdar Turgut'luk! Kahramanı, Anastasia Steele adında, üniversiteden yeni mezun olmuş deneyimsiz bir genç kadın. Günün birinde karşısına -romana adını veren- etkileyici, haddinden fazla yakışıklı ve çok zengin bir iş adamı çıkıyor: Christian Grey... Önce normal aşıkların yaptığı şeyleri yaparak kahve içiyor, yemek yiyor, sonra da bol bol email yazışmaları yapıyorlar. Anastasia, bu son derece etkileyici adamın büyüsüne kapılınca da kendini bir anda karanlık bir dünyada buluyor. Orada arzu ve ihtiras var. Ama kelepçeler, kırbaçlar, türlü çeşit seks oyuncakları, bolca fiziksel şiddet ve psikolojik tuzak da var. Yaratıcılıktan yoksun bir klişeler silsilesinin sözünü bile etmeyeceğim tabii. Daha önce herhangi bir romanda rastlamadığım tek şey belki de aşıkların ilişkiye başlamadan önce imzaladıkları ve ayrıntıları bir avukat tarafından belirlenmiş olan kontrat. Eh, ondan da fazla hazzettiğimi söyleyemeyeceğim. E. L. James'in kitabından, zamanında Avrupa romanının en parlak örneklerini vermiş olan İngiliz edebiyatının ustalıklı bir örneğini bekleyenleri de hayal kırıklığına uğratmak zorundayım. Fifty Shades of Grey -en azından benim için- haddinden fazla sıkıcı bir roman. milyonlarca okurun bu berbat roman konusunda fena halde gaza geldiğini söylemek zorundayım. Kahramanlar tıpkı belirli bir konusu, hikayesi olmayan porno filmlerdeki gibi ha bire değişik mekanlarda seks yapıp duruyorlar. O yüzden de birkaç bölüm okuduktan sonra insan romanın tamamını okumaya gerek bile duymuyor. Anastasia Steele'in ikide bir devreye giren içsel tanrıçası ya da zavallı bilinçdışı romanı iyice itici hale getiriyor. Öte yandan Amerika'da halk kütüphanelerinin kataloglarından çıkarılan, ayrıca sadece benim değil başkalarının da ahmakça ve üslupsuz bulduğu bu kitabın olumlu bazı eleştiriler aldığını da görmezden gelmemek gerek. Mesela Guardian gazetesinde, kitabı tatlı, eğlenceli ve kesinlikle okunabilir diye tarif eden bir yazı çıkmış. Bir diğer eleştirmen, Bu kitap, okurun kimseye itiraf edemediği gizli arzularını paylaşıyor. Okuyan, beğenen hiç kimsenin utanmasına, çekinmesine gerek yok, herkes aslında aynı şeyden zevk alıyor. Sadece bazıları bunu açıkça söylüyor, bazıları gizliyor diye yazdı. Eh, 40 milyon okurun da utandığı, çekindiği falan yok zaten. Kitabı metro istasyonlarında, parklarda, kafelerde hiç çekinmeden okuyor hatta tartışıyorlar. Özellikle feminist akademisyenler arasında, kadınların seksi bu derece objektif bir şekilde tartışmasına vesile olduğu için, Fifty Shades of Grey'e gösterilen çılgınlık düzeyindeki ilgiyi destekleyenler de var. Onlara göre bir kadının cinsel arzularının peşinden giderek toplumun yasakladığı veya tehlikeli addettiği şeyleri yapmaya cesaret etmesi de bir nevi özgürlük. Fakat özgürlük kısmını çok da abartmayalım. Sonuçta E. L. White bile Fifty Shades of Grey'in yaratıcısının gerçek ismi değil. Bizde örneği pek az olan fan fiction diye bir tür var batıda. Okurlar en sevdikleri romanların hikayelerini, karakterlerini ya da temalarını kullanarak kendi romanlarını yazıyorlar. E. L. James de Fifty Shades of Grey'i amatör bir fan fiction sitesi için yazmış aslında. Hayran olduğu Alacakaranlık serisinden ilhamla... Fakat roman internette o kadar çok okunmuş ki sonunda bir yayıncının dikkatini çekmiş. Yayıneviyle imzalanan sözleşmenin hemen ardından da James romanını internetten silmiş. 49 yaşındaki eski televizyon yapımcısı E. L. James yarı İskoçyalı, yarı Şilili. Londra'nın batısında 20 yıllık eşi ve iki çocuğuyla birlikte yaşıyor. Röportajlarında çocukluğundan beri en büyük hayalinin okurun ilk sayfada aşık olacağı romanlar yaratmak olduğunu anlatıyor. Evliliği ve kariyeri bu hayalini gerçekleştirmesine hep engel olmuş. Nihayet 2009'da kendine Snowqueens Icedragon diye bir takma isim seçerek iki ayda yazdığı ilk romanını internetteki bir fan fiction sitesine yüklemiş. Bir orta yaş krizinin tam eşiğindeydim. Tüm fantazilerimi yazıya döktüm ve ortaya bu çıktı diyor. Birkaç gün içinde kazandığı başarı karşısında kelimenin tam anlamıyla nutku tutulmuş. Time dergisi onu Dünyanın En Etkili 100 İnsanı listesine alınca da mutluluktan öleceğini zannetmiş. Yeni yeni kendime geliyorum diyor. Kitabını, biraz kaba bir biçimde mommy porn yani anne pornosu diye adlandıranlaraysa şimdilik kulak asmıyor. Belki Bret Easton filmde bişeyler yapabilir. kesınlıkle bır abazalık oldugunu düşünmüyorum ana temasında çok fazka tutkuyla yaşanan bir aşk var. Size kısmen hak veriyorum. Ama Grinin Elli Tonu konusunda Caitlin Moran'la aynı fikirdeyim. Bu bir kitap değil roman.. ben yaptım siz yapmayın Allah aşkına bu kitaba ayıracağınız zamana acıyın.-gözlerini devirme ana. -dudağını ısırma ana. -bir şeyler yemelisin. ye. -evet ne? o kadar tekrar edilmiş ki bu konuşmalar, okurken tiksindirdi diyebilirim. bence gayet güzel akıcı bir roman tüm seriyi 5 gün içinde bitirdim.. ilk başlarda içeriğini bilmediğimden şaşkınlık yaşadım. safran sarı vardı inci aral'ın bize zorla okutturulmuştu üniversitede.. o bu kadar açık anlatmamış ama daha sapıkça yazmıştı berbat bir romandı çünkü yapılan şeyleri doğruymuş gibi benimseyerek anlatmıştı inci hanım. oysa bu romanda anna yanlış birşeyler olduğunun fakında ve okuyucuya aşkı anlatıyor. sevmenin bir kişinin tenine tamamen sahip olmak olmadığını.. yazar aslında günümüz ilişkilerini çok güzel irdeliyor hani sekse dayanan, içinde duygu olmayan ilişkileri.. o yüzden aslında gençlere okutmak lazım.. çok güzel kesinlikle okuyun.."} {"url": "https://egoistokur.com/gucoburlar-diyarinda-gecen-15-distopy", "text": "Kimi sohbetler verimlidir, hele aynı kafa yapısında insanlar arasında geçince... Aslı Tohumcu ile Kutlukhan Kutlu bir gün çağdaş edebiyatımızda neleri okuyamadığımızı konuşmaya başladığında da böyle olmuş. Orwell'ın '1984'ünden Ballard'ın 'Süper Kent'ine dünyadan birçok örneğini kuduğumuz distopyalar bizde neden yazılmıyor, çok uzun zamandır bir gerçeklik kayması yaşanan Türkiye gibi bir ülkede neden distopya üretilmiyor? diye sormuş Aslı. Fikir oradan çıkmış. Birlikte kabus toplum portreleri içeren bir kitap yapmaya karar vermişler. Seçtikleri yazarlara da anahtar olarak diktatör kelimesini vermişler. Kutlukhan Kutlu: Farklı açılardan tahakküm kumkumalarını, güce doymayanları... Samet Kalkan'ın bilimkurgu öyküsünde gücü elinde tutanların kendileri yok ortada mesela, bunun yerine insanların her anının gözlenmesini mümkün kılan bir bileklik var. Yani iktidarın değil, gölgesinde yaşayanların öyküsü anlatılıyor. Mine Söğüt'ün öyküsünde de anlatıcı, merceğini despota değil, yeraltına inmişlere tutuyor. Aslı Tohumcu'nun diktatörü Canazar ise, belde belde dolaşarak hafıza görevi gören bir masalcı kadının dilindeki hikayeler suretinde çıkıyor karşımıza. K. K.: Güçobur, kendi öyküsü için Mehmet Berk Yaltırık'ın türettiği bir kelime. Korku türünü seven bir yazar Mehmet. Bu kelimeyi oluştururken yola çıktığı efsane yaratık da, kökünü Tatar mitolojisinden alan ama Balkan topraklarında da geçen Obur... Upir gibi isimlerle de anılan bu yaratık bir görüşe göre vampir kelimesiyle aynı kökten geliyor. Mehmet, Obur'un açlığından ve etrafını kurutarak büyümesinden ilham alarak, muktedirin vampir olarak portresini çıkarmış. Aslı Tohumcu: Hem sevdiğimiz hem de bizi, gerçekleştirmek istediğimiz şeye yaklaştıracağını düşündüğümüz yazarları seçtik. Güçoburlar, Yekta Kopan, Hakan Bıçakcı, Mehmet Berk Yaltırık, Sevin Okyay, Mine Söğüt, Nermin Yıldırım, Hakan Günday, Samet Kalkan, Tuna Kiremitçi, Tayfun Pirselimoğlu, Neslihan Önderoğlu, Sabri Gürses, Doğu Yücel ve Cem Akaş'ın öykülerinden oluşuyor. Benim bir öyküm de var. K. K.: İktidarın gülünç tarafı şu ki tek başınayken varolamıyor ama sonunda tek başına bırakıyor. Tabii içinde yalnız kalınan şey, bütün bir toplum olabileceği gibi iki kişilik bir ilişki de olabiliyor. O yüzden kitapta siyasi iktidar ilişkilerinin yanı sıra daha küçük ölçekli iktidar ilişkileri de ele alındı. Mesela Yekta Kopan, bir diktatörün iktidarının, yakın çevresiyle ilişkilerini nasıl biçimlendirdiğini anlatıyor. Tek bir sofra sahnesinden oluşan öyküsünde diktatörün, danışmanları ve yancılarının yüreğine saldığı korku, onlara karşı duyduğu küçümseme hissi ve kaçınılmaz yalnızlığı tüm kesifliğiyle kendini gösteriyor. Doğu Yücel'in öyküsünde Büyükbey'in sadece toplumla değil, karısıyla da ilişkisini görüyoruz. Tayfun Pirselimoğlu'nun öyküsündeki Başkan'ın kaderi ise, nereden çıktığı belirsiz, genişlemesi durdurulamayan Çukur tarafından belirleniyor. Liderlerin sadece kendilerini yalnız hissetmekle kalmayıp, takipçileri tarafından da mitik bir tek başınalıkla resmedilmeye meyilli olduklarını hatırlıyoruz. K. K.: Gücün varolduğu her yerde güçten ötürü baş dönmesi yaşanabilir: Ailede, arkadaşlıkta, aşk ilişkisinde, iş hayatında; evde, apartmanda, mahallede, ofiste... Elbette gücün en yoğun, erim alanının en geniş olduğu yerlerde, yani kitlelerin kaderini belirleyebilecek makamlarda bu baş dönmesine daha sık rastlanıyor. Örnek vermek gerekirse; Sabri Gürses, klasik anlamda iki diktatörü de anlatmış ama öykünün esas karakterleri, sözü kontrol etmek yoluyla yönetimi de elde tutabileceğini fark eden kişiler. Sevin Okyay'ın öyküsündeyse büyüklerin yerleşik düzenleri ve oturmuş iktidarları yerle bir olunca çocuklar ve yeniyetmeler, önlerinde yepyeni bir dünyanın uzandığını görüyor ama güç ve tanımladığı ilişki biçimleri bir şekilde bu yeni toplumda da kendini gösteriyor. A. T.: Kitaptaki çeşitlilikten hoşnuduz aslında. Diktatörüyle öte dünyada tuhaf bir şekilde yüzleşen öykümüz de var, Hakan Bıçakcı'nın öyküsünde olduğu gibi bir iş hanının çaycısı ile genel müdürü arasındaki iktidar ilişkisinden yola çıkan ve aslında hepimizin içinde uyuyan diktatörü anlatan bir öykü de... Bir diktatörün anne karnından başlayan hikayesi de var, son günlerinin hikayesi de... Bir yazarımız baba ihtiyacımızı ısrarla otoriteye giydirmemizi sorguladı, bir diğeri dünyanın en enteresan darbesini yazdı. Neticede edebiyatın ele aldığı her kavram gibi diktatörlük kavramı da bin türlü kurgu içinde ele alınabilirdi, bunu gördük."} {"url": "https://egoistokur.com/gulayse-kocak-o-mukemmel-ilk-cumleyi-aramaktan-vazgeci", "text": "Şimdi sizi Sibel'in Egoist Okur için yaptığı Gülayşe Koçak röportajıyla başbaşa bırakıyorum. Yaratıcı Yazmanın Hazzı adlı kitabın yazarı Koçak enteresan şeyler söylüyor. Mesela ona göre hepimiz doğuştan yaratıcıyız ama okulda bize çizdiğin resmi boyarken çizgilerin dışına çıkma ya da güneşi sarıdan başka renge boyama diyen eğitimciler yüzünden zamanla bu özelliğimizi yitiriyoruz. Gülayşe Koçak'ın çocukluğuyla yeniden bağ kurmak isteyenlere birçok önemli tavsiyesi var ama ruhumuzun orta yerine çöreklenmiş oturan ve her fırsatta hevesimizi, şevkimizi kıran içimizdeki acımasız eleştirmene kulak asmamanın yollarını anlattığı bölüm bence en güzeli. Çocukken bize büyüklerimiz tarafından kitaplar okunur, sonra da kendimiz okumayı öğreniriz; keyifle okunan metinler terazisinin genellikle 'okur' yani 'tüketen' tarafındayızdır. Oysa terazinin 'üreten' kefesinde olmak da var! Tabii ki yazmak 'yalnız' bir süreç: Hiç kimse beyninizle kelimeleri kağıda döken parmaklarınızın arasına giremez. Ama atölyelerde, kendini kaptırmış, sessizlik içinde haldır haldır yazan bir grubun sinerjisiyle üretmenin de tadı bir başkadır. Yazımızı ürettikten sonra, atölyedeki diğer katılımcılarla paylaşıyoruz. Bu da çok önemli bir fırsat; yazdıklarımıza sıcağı sıcağına, atölye ortamında, okurlarımız tarafından geribildirim sunuluyor. Yazımızda dile getirdiğimiz fikir, duygu veya düşüncelerimiz ne kadar aykırı, tuhaf, saçma, hatta rahatsız edici olsalar da, bunların asla yargılanmayacağı, güvene dayalı bir ortamda yazabilmek ve paylaşabilmek, büyük bir şans. İdeal bir Yaratıcı Yazma Atölyesi, işte böyle bir ortama zemin hazırlar. Başkalarının da yazdıklarına, sadece sevdim veya sevmedim demenin ötesine geçerek, yazma becerilerine odaklanarak yapıcı ve saygılı geribildirimler sunmak ve diğer katılımcıların yorumlarını dinlemek, katılımcıların hepsi için çok öğretici oluyor. Müthiş bir empati duygusu gelişiyor; ilerleyen haftalarda katılımcılar korkularını, aşklarını, kısacası hayatlarını, içlerini birbirlerine açtıkça, bir güven ve derinlemesine bir anlama hali oluşuyor -sorunlar ne kadar farklı olursa olsun-. Atölye ortamında, herkesin ne kadar farklı, ne kadar 'kendi dünyasının merkezi' olduğu, şaşırtıcı bir netlik kazanıyor: On beş kişinin aynı fotoğrafa bakarak ne kadar farklı metinler ürettiğini gören katılımcılar, ilk başlarda şaşırabiliyorlar; o fotoğraf her birinin zihninde öylesine bir 'kaçınılmazlık' duygusu uyandırmış oluyor ki! Bu bakımdan da atölyeler yüzleştirici: Benmerkezciliğimizi kavrıyoruz. Hepimiz zaten doğuştan yaratıcıyız ama boyama kitabındaki çizgilerden dışarı boyayı taşırmama veya güneşi illa sarıya boyama gereğinin ortaya çıkmasıyla bu yaratıcılık köreltilip paramparça ediliyor. Ancak, yaratıcılık yeniden hatırlatılabilir bir şey yeter ki çocukluğumuzla yeniden bağ kurabilelim. Hayır, bunun formülü yok. Öğrencilerime tür olarak 'öykü'yü anlatırken, 'karakter'den, 'çatışma'dan söz ediyorum elbet, ama arkasından, bunlar zihninizin arka köşesinde bulunsun, ama yazarken bunları unutun diyorum. Olsa olsa, 'algıları açık tutmak', 'dünyayla, insanla ilgilenmek', 'her şeye ilgi duymak', 'merak' kavramlarını atabilirim ortaya. Böyle bir genelleme yapamam örneğin, pek çok roman bilgiye, araştırmaya dayalıdır. Örneğin, son romanım 'Siyah Koku'da sıcağa ve kurak iklimlere dayanıklı balık ve bitkileri araştırmıştım. İlk romanım 'Çifte Kapıların Ötesi'nde bol bol psikiyatri kitabı okumuştum. Ama bir açıdan dediğiniz yanlış da değil. Özellikle de yaratıcılığı yeniden devreye sokma aşamalarında bildiklerimizi tabii ki göz ardı etmeliyiz. Buna ben 'sıfır noktası' diyorum. Kolay bir şey değil ama yapabiliriz, öğrenebiliriz. Çok sıradan hayatlar yaşıyoruz; her şeyimiz rutine bağlanmış. Bildiklerimize 'taze' gözle bakabilmek için rutini kıracak şeyler yapabiliriz. Örneğin, arada sırada, bize siyasi olarak en aykırı gelen görüşün gazetesini alıp, önyargısızca okumaya çalışabiliriz. Veya bu satırları okurken oturmakta olduğumuz odaya, ben uzaydaki bir yıldızdan doğrudan buraya ışınlanmış biri olsaydım, bu odayı nasıl görürdüm? diye, yabancı bir gözle, 'sıfır noktası'ndan bakmaya çalışabiliriz. O uzaylı, bu odada nelere şaşıracaktır, neler ona garip gelecektir? Neleri nasıl tarif edecektir? Giderek, hiç değilse ara ara, hayata, yaşadıklarımıza böyle bakmayı alışkanlık haline getirmeye çalışabiliriz. Valla öldürmeyi bilemem, ama o rezilin kulağını her vesilede çekmek lazım! Şaka şaka! 'İçimizdeki acımasız eleştirmen' eşittir 'mükemmeliyetçiliğimiz'; başka bir şey değil. Bunu da susturmanın yolu, yazdığımız her metnin ilk başlarda sadece bir taslaktan ibaret olduğunu kendimize tekrar tekrar hatırlatmak. O metnin üzerinde daha çook çalışılacaktır, o metin daha çook revize edilecektir, dolayısıyla 'kötü' yazma lüksüne sahibiz. Ha, sonraki aşamalara gelince, yani metin nihai halini aldığında, o 'acımasız eleştirmen' hala gevezeliğini sürdürüyorsa, risk almaktan, rezil olmaktan korkuyoruz demektir. Bu durumda iş başa düşüyor. Kendi kendimize, her sanatkarın eserini ortaya serdiği zaman riske girdiğini hatırlatmamız gerekir. Korkak yazar olmaz. Kötü yazmaktan, yani kötü taslaklar üretmekten ne kadar az korkarsak, sonunda o kadar iyi yazılar üretiriz. İşte, hızlı yazma tekniğiyle içimizdeki o 'acımasız eleştirmeni' ağzını daha açamadan sollamamız mümkün oluyor. Bu tekniği ilk haftalarda atölyelerimde çok kullanıyorum, çünkü başlarda çoğu katılımcıda çekingenlik olabiliyor. İlk başlarda, henüz 'acemi' sayılabilecek bir yazarsak, evet, kurgu meselesini hiç hesaba katmadan hızlı yazma alıştırmaları yapmak, bize 'eleştirmeni susturma' ve 'mükemmeliyetçiliğin önüne geçme' becerisi kazandırır. Yazmada ustalaştıkça, kurgu meselesi zaten biz hiç üzerine bilinçli olarak düşünmesek de bir şekilde o hızlı yazının içine kendiliğinden sızıyor. İlk taslakta harmanlanamasa da, daha sonradan metni cilalama aşamasına geldiğimizde, içimizden serbestçe akmış olan o metni bir forma, bir kurguya doğru zaten şekillendirebiliyoruz. Yaratıcı Yazmada 'doğru-yanlış' diye bir şey yok! Bu konuda bir yüzde de vermek mümkün değil. Yaşadıklarımızdan esinleniriz elbet, hatta yaşadığımız bir olayı da doğrudan kağıda dökebiliriz; burada önemli olan, metni öyküleştirebilmek, bir kurguya, bir temaya oturtabilmek, anlatılanın anlamını ortaya koyabilmek. Yoksa yaşadığımız gündelik olaylardan oluşan düz, kronolojik bir anlatı, öykü değildir. Mükemmeliyetçilikten, o en mükemmel ilk cümleyi aramaktan vazgeçmek! İlham, oturup düşünerek değil, genellikle yazarken, yazdıkça gelir. Bir yerinden -neresi olursa olsun- başlamak lazım. İlla doğrusal, kronolojik yazmak zorunda da değiliz; aklımıza ne geliyorsa yazmaya başlarız; gerisi zaten gelecektir. Ürettiğimiz bu malzeme genellikle öykünün-romanın içinde bir şekilde işe yarayacaktır. Yaramasa da yazma egzersizi yapmış olacağız yani yine işe yaramış olacak. Bu şans, masaya her oturuşunuzda yüzünüze gülmeyebilir, ama evet, konuya kendinizi bir kaptırdınız mı, metin çoğu kez kendini yazdırır. Bu yüzden yanımızda kağıt-kalem bulundurmalı dedim. İlhamın nerede, ne zaman geleceği hiç belli olmuyor. Dolmuşta, otobüste giderken zihnime pat diye üşüşüveren fikirleri kaydedebileceğim bir defterim olmalı yanımda. Geçen yıl bir notebook edinmiştim; onu kolayca taşıyabilmem sayesinde en verimli yazma seanslarım vapurlarda, kafelerde gerçekleşmekte. Yazdıklarımız taslak aşamasındaysa, hayır! İçimize sinen, bu metin artık tamamlandı diyebileceğimiz kıvama gelmemiş bir metni geribildirim almak için başkalarına göstermek, bir kere, okuttuğumuz kişiye saygısızlıktır, vaktini boşa harcamaktır, çünkü muhtemelen o metin tamamlanınca kendisine yeniden okutacağız. İkincisi, bu kişi taslağımızda hatalar görecektir veya şöyle de olabilir diyerek zihnimizi bulandıracak, belki moralimizi bozacaktır. Ama tamamladığımız, revize edip cilaladığımız metni tanıdıklarımıza tabii ki okutabiliriz, ama dikkat etmek lazım, çünkü tanıdıklar hele de yakın akrabalar!- genellikle çok beğendiklerini söyleyeceklerdir. Kimlere okutacağımızı seçmek, önemli. Bazı kişiler de geribildirim sunayım derken, yapıcı değil yıkıcı yorumlarda bulunabilirler oysa yeni yetişen yazarların özgüveni genellikle kırılgandır. Geribildirim sunan kişinin seçeceği kelimeler, çok önemli. İşte bu, zor bir soru. Bir kere, biten öyküyü mutlaka yüksek sesle okumak gerekir. Kulağa nasıl geliyor? Nasıl bir ritmi var? Nereleri sıkıcı? Nerelerde konu dağıldı? Çok fazla lafoloji mi var? Metin yoğunlaştırılabilir mi? Diyaloglar akıcı mı? Yüksek sesle okumak, yolunda gitmeyen şeyleri bulmamıza yardımcı olur. Bunun ötesinde bir şey söylemem zor galiba bir tatmin duygusu hissederiz; metnin tamamlandığına, her şeyin dozunda olduğuna dair iyi bir his. Sanırım kendimize bir hedef belirlemeliyiz, metnimizin ulaşmasını istediğimiz bir yer, yaratmasını istediğimiz bir etki... Herhalde bunun formülü yok. Tek bir egzersiz önerebilirim: Her gün, sadece yarım sayfacık yazmak amacıyla da olsa, defterin veya bilgisayarın önüne oturmak, parmakları klavyenin üstünde şöyle bir kımıldatmak veya kalemle bir şeyler karalamak... Ha bir de, ceplerde, çantalarda mutlaka kağıt ve kalemle dolaşmak."} {"url": "https://egoistokur.com/gulsah-elikbank-yazdi-tekinsiz-sirinle", "text": "Derler ki herkesin Şirinler olarak bildiği çizgi alem, aslında bir komünist ütopyadan başka bir şey değildir. Orijinal adı olan Smurf'un açılımı bile bunu gösterir: Small Men Under Red Flag, yani kızıl bayrak altında yaşayan küçük adamlar... Şirin Baba'nın kırmızı şapkasına ve Karl Marx'ınkiyle yarışacak gürlükteki ak sakalına ne demeli? Ayrıca orada Şirine'den ötürü feminizme ve Süslü'den ötürü LGTB'ye de yer var. Çok değil ama azıcık bile olsa var... Eh, üstüne üstlük paranın olmadığı eşitlikçi bir düzen kurabilen yaratıklardan söz ediyoruz. Gargamel de bu durumda Amerikan emperyalizminin çirkin yüzünden başka bir şey değil. Belçikalı çizgi romancı Peyo'nun eseri Şirinler ilk olarak 1958'de bir Fransız çizgi roman dergisinde, başka bir hikayenin içindeki önemsiz yan karakterler olarak göründüler. Fakat yaratıcısı onları öyle sevdi ki; onlar için bambaşka bir dünya hayal etti. Bazen bu biz yazarların da başına gelir. Yazdığınız bir romanda, önemsiz görünen bir karakter sayfalar ilerledikçe ana karakterlere çalım atmaya, onlardan rol kapmaya başlar ve sizi cezbeder, roman dünyasını kendi etrafında döndürmeye başlar. İşte Peyo da bu sihre kapılarak Şirinler'e can vermeyi seçmiş. Şirinler, ilk olarak 1981 yılında çizgi film halini gelirken, yıllarca ekranlarda kalmayı da başardı. Fakat Amerika'da epeyce bir süre yasaklandı. Özgürlükler ülkesi, iş kendine yönelen eleştiri oklarına gelince, bir çizgi filme bile katlanamamıştı anlaşılan. Bu yasağın nedeni oldukça ilginçti. Şirinler, komünizmi aşılamaya ve Amerika'yı kötülemeye çalışıyordu! Bu çıkarıma ulaşılmasının ilk nedeni, Şirinler'in İngilizce ismi olan Smurf'tu. Paranoyayı daha ileri götürenler, Şirinler köyünde hiç dini ibadet yeri olmamasına da kafayı takmışlardır. Bir de paranın hiç kullanılmadığı, eşitlikçi düzenlerine de... Eleştiri okları her daim Tembel Şirin'i hedef almıştır. Çalışmayan, yan gelip yatan bu tatlı mavi yaratık, neden açlıktan ölmemektedir? Siz çizgi filmlerde açlıktan ölen birini gördünüz mü peki? Çocuklara ölüm pek anlatılmaz zaten. Andersen'in Kibritçi Kızı benim için hala bir kabus nedenidir, örneğin. Kim ne derse desin, Şirinler'in hayranlarından biri olarak, bu söylenenlere hiç aldırmıyorum. Acaba kaç kişi bu diziden etkilenip komünist olmuştur? Onları izlediğimiz yaş aralığı düşünülürse, bu alt metinlerden birinin bile zihnime erişmediğini söyleyebilirim size. Bunlar yetişkinlerin bakış açısını yansıtan yorumlar yalnızca. Öyleyse kızımın izlediği ve 8 yaşında, sınıftaki arkadaşına aşık bir erkek çocuğunun öyküsünü anlatan çizgi filme ne demeliyim? Kızım bunu izlerken, aklına garip fanteziler gelmiyor. O saf bir aşk öyküsü görüyor. Benim hayatın çemberinden geçmiş gözlerimle onunkiler bir değil! Ben 80 doğumluyum. Bu kuşak bazı açılardan çok şanslı ama talihsiz olduğu noktalar da var. Biz saf olan son kuşaktık belki de. Bilgisayarın olmadığı dönemi de gördük, çağ atladığı zamanı da. Şimdilerde tekrarları yayınlanan Şirinler'i kızıma izletmek istediğimde hemen sıkılıp kanal değiştiriyor. Ona çok yavaş geliyor oradaki hayat çünkü. Yeni neslin yaşamı da algısı da bizden hızlı... İşte bu nedenle Şirinler'i arayan son çocuklar biz olduk! Son olarak benim Şirinler'deki en favori karakterimi anmadan geçemeyeceğim. Tabii ki, her şeyden nefret eden Şirin! Çalışmaktan nefret ediyorum, uyumaktan da nefret ediyorum, diye çınlayan neşeli sesi hala kulağımda! Sanırım daha çocukken uyumsuz bir yetişkin olacağımın sinyallerini vermişim ama duyulmamış. Belki de bu yüzden, filmlerde en sevdiğim karakterler hep kötü yanı ağır basanlardır. Çünkü her kötünün ardında kendini gizleyen bir iyi vardır! Iskandinavlarin cocuk hikayeleri öyle oluyor iste, biraz korku ormandaki korkunc troller, kibritci kiz bunlara bir örnek. Sirinlerin update edilmesi gerekiyor, icerik guzel ama biraz moda disi kaldilar. Ben hala cizgi film izlerim ama sabrim yetmiyor sirinlere, ne yazik ki. UStelik cocukken nasil bir hevesle beklerdim eve gelip okuldan sonra izlemeyi. Ah, ailemle gittiğimiz pikniklerde bir Şirin olsun, bir Alice'in içine düştüğü tavşan kovuğu olsun, az aramadım. Sürekli bakınıyorum, bi tek ben görebilicem diye düşünüyorum filan... Az hayal kırıklığı yok bende de. Çok tatlıymış :)) Hayat o hayalkırıklıklarıyla dolu işte, n'apalım."} {"url": "https://egoistokur.com/gulten-akin-bir-bile-degildim-hic-oldu", "text": "Türk Edebiyatının en önemli şairlerinden biri olan Gülten Akın ellili yıllardan bu yana şiir yazıyor. Üstelik üretkenliği son hızla devam ediyor. Geçtiğimiz aylarda çıkardığı Beni Sorarsan kitabıyla okuyucusunu bir kez daha taçlandırdı. Ev sığınaktır çoğu kişi için. Dışarının gürültüsünden, keşmekeşinden kaçıp kendini rahat hissettiği özel bir mekandır. Senin olan ya da kendin olduğun yerdir. Anlamları çoğaltabiliriz. Ev şehrin de olabilir, ülken de, dünyan da. Bazen de tam tersi olur. Bu, o mekana nasıl bir anlam yüklediğinle ilgili. Ya da hangi eksikliği tamamladığınla. Gülten Akın'ın evi tek bir şeyi işaret etmiyor. Birden çok anlamı var. İlk dönem şiirlerinden bugüne kadar olan süreçte ev imgesi, öncelikle onun aidiyet duygusuna tekabül ediyor. Geçmişle olan bağlarını, doğup büyüdüğü toprakları işaret ediyor. On yaşındayken babasının mesleği gereği Ankara'ya yerleşmeleri, Yozgat'taki o büyük konakta geçen özgür ve huzurlu yaşamı ardında bırakmalarıyla başlayan sancının yansıması bir anlamda. Kuşkusuz bu sancı, o büyüdükçe farklı anlamları içine katarak evrilse de, sancının ilk başladığı yerde hissedilenler özünü korur. Geride bıraktığı Orta Anadolu şehrinin dingin, görmüş geçirmiş mor baharları onun hafızasını diri tutmasına kapı açar. Hatırlamanın, unutmamanın simgesidir mor baharlar. Bu, aynı zamanda doğanın bir parçası olan insanın kendini yitirmesine karşı gösterdiği direncin rengidir. Bu doğrultuda bakıldığında onun şiirlerinin mekanı doğadır. İnsan da onun parçasıdır. Çünkü, canlı cansız tüm varlıklarıyla ait olduğu, bütünleştiği yerdir doğa. Mekanı kaybetmek, insanın kayboluşudur. Gülten Akın mekan ve insan ilişkisini politik bir temelde ele alır. Kapitalizmin insanın doğayla bağını kopartacak bir sistem geliştirmesine karşı aldığı tavrı, şiirinin önemli izleklerinden olan kentleşme ve göç olgusu üzerinden yansıtır. Evler, göç olgusuna ve aidiyet meselesine de dokunur. Özellikle ilk dönem şiirlerinde yabancılaşma ve göç kaynaklı yer ve mekan değiştirme olgularına değinir. Tüm bunlar kentleşme sorunsalıyla birlikte ele alınır. Göç olgusu gecekondulaşmayla birlikte işlenirken, modernitenin yarattığı yabancılaşma da çok katlı evlerin, binaların yükselmesiyle beraber onun şiirlerinde kendini gösterir. Ama yeni kitabı Beni Sorarsan'da ev imgesi farklı bir anlamla karşımıza çıkıyor. Yaşlılık, ömür, zaman kavramları ev imgesi üzerinden veriliyor. Mesela; Beni sorarsan/ kış işte/ kalbin elem günleri geldi/ dünya evlere çekildi/ içlere/ sarı yaseminle gül arasında/ dağların mor baharıyla/ sis arasında/ denizle göl arasında... dizeleri Gülten Akın'ın özelinde yaşlanmayı imliyor. Kış işte dizesi yaşlanmaya ve zamanın yavaşlamasına göndermedir. Yavaşlama, dünyanın işleyişini, yaşam hızla aksa da, şairin gündelik hayatının her zamankinden daha yavaş ilerlediğini imler. Dünyanın evlere çekilmesi, hayatın içeriye doğru küçülmesine, geri çekilmesine, hareket eyleminin yavaşlamasına göndermedir. Yaşanan, kalbin elem günleridir. Şiirin devamında sarı yaseminle gül arasında karşılaştırma yapması, sarının sonbaharı, gülün kırmızılığının ilkbaharı simgelemesi gençlik ve yaşlılığı işaret eder. Gençlik ve yaşlılık bellek ve zaman kavramlarını da beraberinde getirir. Zaten bellek, zaman, yaşam, ölüm gibi kavramlar, genişlik ve küçülme, geçmiş ve şimdi, unutma ve hatırlama gibi peş peşe yapılan karşılaştırmalarla birlikte ele alınır. Kitabın girişindeki Önsöz Gibi adlı metinde, alt başlıkta yer alan Ağır, çok ağır dünya sözleri hastalıkla, diyalizle geçen günlerin ağırlığını, bir metafor olarak dünyanın ağırlığıyla eşleştirir. Kuşkusuz dünyanın ağırlığı, yaşamın yükü olarak okunabilir. İnsana bakıyor, öldüren ve ölene bakıyor ve o yük bir ağrı olarak sızıyor sözcüklere. Sonra doğaya bakıyor, tüm görkemiyle ışıldayan doğaya, yük hafifliyor. Bu bir anlamda onun doğaya duyduğu güvenin, sevginin yansıması. Aynı şiirde Açılan kapıdan girdin/ yapı içine çekti seni/ beyaz, yansız, buyurgan/ koşturan genç kadınlar/ görmeleri bile gerekmiyor/ yerini alıyorsun... diyor. İki farklı durum var burada. Bir meşguliyetle zamanı unutanlar, yani koşuşturan genç kadınlar bir de endişeyle geçip giden zamanı hatırlayan şair özne. Kaygı sadece zamanı hatırlamayı içermiyor, aynı zamanda bu endişede hastalık psikolojisinin de etkisi var. O psikolojiyi hastane binasının tarifinden anlamak mümkün. Binanın beyaz ve buyurgan havası, o binanın dilini de anlatır. Her binanın kendine has bir dili vardır. Bizde bıraktıkları izlenimler, bize hissettirdikleriyle doğru orantılıdır. Eğer bu yapı hastaneyse ve bize hastalığımızı, acımızı hatırlatıyorsa, oradaki beyaz renk soğuk ve dondurucudur. Oraya aynı amaçla gelen herkese de eşit davranır. Buyurgan olması, hasta- doktor ilişkisine de göndermedir. Adı konulmamış ama ağırlığı çokça hissedilen doktorun hasta üzerindeki otoritesinden söz edilir. Gülten Akın İktidar şiirinde doğrudan o tahakkümden söz eder. Ve hastanın hastalığından dolayı doktoruna itaat etmesine, aslında daha çok da hastalığa boyun eğişine gönderme yapar. Aynı şiirde, Hasta düştedir sallanır/ verecek şeyleri vardır sanki karşılığında... der. Hastalık hali, zaten hasta için yıkımdır ve kurtulmak için hekimine, tıbba teslim olmak durumundadır. Ne denilirse, hasta sorgulamadan onu uygular. Bir anlamda, şiirdeki gibi düştedir, bir bulanıklık hali hakimdir. Hasta bir anlamda denektir, o yüzden de verecek şeyleri vardır karşılığında. Burada, doktor ile hasta arasındaki hiyerarşi belirgindir: Biri doktor, öbürü hasta/ tıp hışmını kuşanır. Daha farklı bir okuma yaparsak, meselesinin doktorun kendisiyle olmadığını anlarız. Hastaneler, doktorlar kurumların temsilcisidir. Kurumlara ve otoriteye karşı olan başkaldırısının, içten içe yansımasıdır bu tavır. İktidar şiirinde annenin yaralı kızıdır doktor/ hazır bulduğu... derken, doktorun bir taraftan da iyileştirme gücüne, bilgisine atıfta bulunur, olumlar. Aslında bunu iki farklı anlamda kullanır. Doktorun iyileştirme yeteneğinden dolayı, annelerinin yaralı kızlarını tedavi etmesini anne yüreğiyle eşleştirirken, başka açıdan da ironide bulunur. O kadar çok yaralı ve ruhen hırpalanmış kadın var ki, tıbbın gücü bunu onarmaya yeter mi? Aynı zamanda yaralı kız tanımı kadın sorunsalına da göndermedir. Kadının her daim yaralı olması, ezilmiş ve ötekileştirilmiş olmasının getirdiği bir sonuçtur. Yine Önsöz Gibi adlı metinde yer alan Kapılar ve perdeler akşamüstü kapatılıyor. Ev öteki evlere benziyor dışarıdan sözlerinde, akşamüstü günün, hareketin, yaşamın geri çekilmesi anlamına da geliyor. Perdelerin çekilmesi, kapının kapanması, bir anlamda vedaya hazırlanıştır. Dışarıdan bakıldığında, ev öteki evlere benziyor dışarıdan ifadesinden, her şey olağan ve kendi sürecinde ilerliyor sonucunu çıkarabiliriz. Öyledir de. Ancak, evin bir de içeriden görünen hali vardır. Dışarıdan bakış, görünenle görünmeyen arasındaki ikileme atıfta bulunuyor. Bunu, içerisi ve dışarısı karşıtlığı olarak okumak da mümkün. İçerde olanla dışarıda olan aynı değildir. Uzak ve yakın karşılaştırması da vardır bunun içinde. Ne kadar yakına gelirsen, o kadar iyi görürsün her şeyi. Bu metinde, aynı zamanda neden sonuç ilkesiyle zamanın işleyişi ele alınır. Ancak bu gayri ihtiyarı bir şekilde, hiç birimizin fark etmeden yaptığı eylemlere dikkat çeken bir söylemdir. Şair özne günün bitip akşam olmasını perdeyi çekmekle ifade ederken, gündelik hayatın içinde olan tekrarlarla, dünyanın kendi etrafında dönmesiyle oluşturduğu gece gündüz döngüsüne de gönderme yapar. Hayatımızdaki bu tarz tekrarları kullanarak, evrenin kendi içindeki döngüsünü; insanın evrenle, doğayla olan göbek bağını anlamamıza da olanak sağlar. Ölüm de yaşam da kendi etrafımızda dönüşümüzün yansımasıdır. Dolayısıyla perdelerin çekilmesi basit bir hareket, bir refleks olarak gelişse de, aslında yaşam ve ölüm döngüsünü anlatmaya aracılık eder. O yüzden de kitaba adını veren Beni Sorarsan şiirinde kalbin elem günleri geldi der Gülten Akın. Yine Beni Sorarsan'da geçen hiçbir iktidarı sevmesem de/ sobanın iktidarında/ çarpışa çarpışa nasılsa/ büyüyebilen kızlar/ uslu, sakin ölümü bekliyorlar... dizeleriyle, geçmişten şimdiye uzanan bir mücadeleye, kadının varoluş mücadelesine dikkat çekiyor. Ancak çarpışa çarpışa büyüyen kızların, uslu, sakin ölümü beklemeleri, ölüme, yaşlılığa, tabiata boyun eğmeleri anlamına geliyor. Değişmeyen gerçeğin kabullenilişi bu. Sobanın iktidarı metaforuysa, yine evdeki baba otoritesi, aile, devlet, iktidar gibi yapıların yansımaları olarak okunabilir. Beklemek ifadesi bu şiirlerin omurgasını oluşturan önemli bir sözcük. Edindiği tüm tecrübelerin olgunluğuyla dile gelen bekleyişin şiirleri denilebilir Beni Sorarsan'a. Belki de çıkacağı yolculuk için azık toplamak denilebilir buna. O yüzden Önsöz Gibide Bedenim 'hadi' diyor, 'yaşlılık da neymiş', aklımın bir yanı havalanıyor uçurtma gibi, öte yanı ayağını yere sıkı basmış 'akıllı ol', diyor. Kışı unutma! sözleri direnmeyle kabullenme arasında ruhunun gel gitlerini gösteriyor. Çünkü o biliyor, gerçek ölüm bedenin değil, ruhun ölmesidir! Üstelik ne çok ölü var, yaşarken ruhlarını kaybeden ve aramızda dolaşan. İktidar için, daha çok güç ve para için dünyayı kana bulayan kan emicileri o tanıyor. Ve yazmaya devam ediyor Öteki Sorular adlı şiirde: Kötü padişah mı olmak istersin/ sakallı beş karış cüce mi?/ dünyanın köpeğe biçtiği anlam/ insanın köpeğe biçtiği anlam/ alçakça mı, haksızlıklar mı taşır/ peki nedir senin biçtiğin?... Bu dizeler, haksızlıkla ve otoriteyle mücadelenin göstergesidir. Üstelik çok sert bir söylemle dile getirir Gülten Akın bunu. Yine aynı şiirin devamında, Köpekleri kovdun, peki masalları sildin/ attın belleğini bilgisayarlar eğittin/ köpek, insan, cüce ve kötü padişah/ peki üstüne yazılsın/ ölümün adını neyle değiştirdin/ unutkanlıkla mı? diye sorarken, tüm hayatı kurgulamaya çalışanlar, yani hepimizi bir takım kodlarla yeniden düzenleyen otoriteye ya da egemenlere ölümü hatırlatıyor. Yine unutturmamak üzerine bir söylemle karşılaşıyoruz. Kötülükle haşır neşir olanlar, kazanmak için bir diğerini yok etmek üzerine kurduğu hayatla öylesine meşgulken, kendisinin de bir gün yok olabileceğini unutur. Kim bilir, belki de onu unutmak için hatırlamak istemezler. Gülten Akın bunu biliyor, şairler bilir: aşkı ve dünyayı hak edememiş/ kavganın kuruttuğu insanlar/ sinekler gibi çarpıp camlara/ düşüyorlar yarı karanlıkta. Bu hayatın zehridir. Ve panzehiri yoktur. Onlar oldukça bu dünya çok daha ağır kokacaktır. Beni Sorarsan kitabında, ev imgesinin yanı sıra, onun şiirindeki en önemli izleklerden biri olan kadın sorunsalı da yine ön plandadır. Kadının ataerkil sistemde evin içiyle kuşatılmış olması ve kendine dair bir hayat, dünya kuramaması, aksine çocukla beraber eve daha çok hapsedilmesi, onun en önemli meselelerinden biridir. Kadına yüklenen görevlerin annelik ve eş olmakla sınırlandırılmasına karşı mücadele verir. Hatta kadınlara, eş ve anne olmaktan kurtulmalarını salık verir. O nedenledir ki zamanında yazdığı Kestim Kara Saçlarımı (1960) şiiriyle kadınlara özgürleşmenin yolunu göstermiştir. Bağımlı kadından özgür kadına doğru giden bu yolda saçların kesilmesi, kadınlara dayatılan yasaklara, törelere, erk'e biat etme zorunluluğuna başkaldırıdır. Saçlarının kara olması, bahtının karalığını, yazgısını değiştirmek anlamına gelir. Ve bir kadının, değişime saçlardan başlamayı öğütlemesini en çok kadınlar anlar. Çünkü kadınlar hayatında bir değişiklik yapmaya karar verdiklerinde en önce saçlarından başlarlar işe. Ama Gülten Akın'ın saç önermesi, saçın kesilmesi toplumsal rollerin baskısını kesip atmakla ilgilidir. Gülten Akın'ın, kadının evlilik ve çocukla boyunduruk altına alınmaya çalışılmasına eleştirisi, aslında ataerkil sisteme yöneliktir. Bu nedenle kadınlara seslenir, kadının susmaması gerektiğini söyler. Susmak, yok olmaktır ona göre. Mesela Beni Sorarsan kitabındaki Susma adlı şiirinde Kadın görünmüyor, iki yanda da yok/ balkonda, verandada, hayır yok/ kapattı kendini yalnızlığıyla... derken, içeriye kapatılmış kadının görünmez oluşundan söz eder. Kadının balkonda, verandada olmaması, sokakta, yaşamın içinde olmaması anlamına gelir. Sustu kaldı, geriye geriye çekilerek/ biliyor/ her konuşma bir şeyi değiştirir hayatımızda dizeleri de, susturulmuş kadının konuşmaya başlamasıyla, buna cesaret etmesiyle birlikte değişimin de başlayacağını ifade eder. Bu dizeler kadının cesaretlendirilmesi, bilinçlendirilmesi, kendi gücünün farkına varması anlamında önemlidir. Yine Leyla şiirinde Sen Leyla değilsin, diyebilir Mecnun/ susar Leyla ölümüne/ sen Mecnun değilsin diyemez/ çün sözden düşmüştür dizeleri, kadının dilsiz bırakılmasına bir gönderme olduğu kadar kadının aşkla arasındaki ilişkiye de değinir. Daha doğrusu, aşk karşısında almak zorunda bırakıldığı tutuma. Kadının aşkını söylemesi, anlatması toplumsal öğretilere, ahlaka göre ayıptır. Burada da kadın susturulur. Sözden düşen kadın, aşktan da düşmüştür. Tam da bu noktada, Gülten Akın bize anlatılan aşk masallarını Leyla ve Mecnun anlatısı üzerinden bozguna uğratır. Mecnun'un aşkı mı, Leyla'nın aşkı mı sorusunu sormamıza olanak sağlar. Ya da hangi aşk da denilebilir buna. Ses ve Gölge şiirinde AŞKın şavkadığı dünyayı istedim/ bir bile değildim hiç oldum/ ne utanç kaldı ne korku ne bağ/ AŞKı istedim/ öyle yürekten istedim, yürek eridi... der Gülten Akın. Aşkın parladığı bir dünyaya özlem duyar. Bunu tüm insanlık için ister özünde. Ama en çok da kadınlar için arzuladığı bir duygudur. Bir bile değildim, hiç oldum derken kadınların aşkı özgürce yaşayamamalarının yarattığı eksiklikten söz eder. Aşk insanın kendini en iyi tanıyabileceği, tüm oluşlarını da gerçekleştirebileceği önemli bir duraktır çünkü. Hiçlikten var olmaya giden yolu büyük harflerle yazar AŞKla. Hatta tüm utanma ve korkuları bir kenara atarak özgürce dile getirilmesinin gerekliliğini vurgular. Ama arkasından AŞKı sesten olmuş bir gölgeye yükledim/ ten ayrı ve uzak durdu... sözleriyle kadın cinselliğine, hazzın eksikliğine değinir. Ancak bu dizelerden şairin özeline dair başka bir okuma yapmak da mümkün. Bedenin yaşlanması, tene uzak düşmesi ama ruhun yine de aşkı çağırması söz konusudur. Aşkı sesten olmuş gölgeye yüklemesi, aşkın yokluğu olarak değerlendirilebilir. Şiirin devamında Dışardan baktım/ o kendini yaşadı/ ben AŞK diye ses-gölgeyle kaldım demesi de bundan. Dışardan baktım dizesi şairin özelinde geçip giden zamanın ve kaçırılan duyguların hayıflanması olarak da okunabilir elbette."} {"url": "https://egoistokur.com/guneste-is-yapip-golgede-yazi-yazmayi-secen-bir-adam-ugurcan-ataogl", "text": "Uğurcan Ataoğlu, Türkiye'nin en büyük reklam ajansının kreatif direktörü. Ama şimdi karşımıza yarattığı reklamlarla değil, yazar olarak çıkıyor. Diyaloglardan oluşan romanı How Are You Bob?, yaratıcı sürecin bir reklamcı için nasıl işlediğini, fikirlerin nereden, nasıl gelip realize olduklarını anlatıyor. Uğurcan Ataoğlu'nun kitabı reklamcılık üzerine falan değil aslında, tam aksine güneşte iş yapıp gölgede yazı yazmayı seçen bir adamın iki tercihi arasında bocalarken yaşadıklarını anlatıyor. Yazılmayı bekleyen zaman değil, yazının ta kendisi. Havada sanki yazı bulutları dolaşıyor. Kim nerede, ne yaşayacak, bunları kim yazacak diye plan yapıyorlar. Babamın hastalığı sırasında içimden bir ses sanki günlük tutmuş, önemli detayların altını çizmişti. Kendimi çoğu zaman bir paragrafın içinde hissediyordum. Hatta tesadüflere, zamanlamalara hayranlık duymaktan, annemle babamın ölümüyle sonuçlanan o sürece yeteri kadar üzülemedim bile. Yani giderken de bana ilham verdiler. Evet çok didiştik. Çatışma olmadan ateş çıkmıyor. Yazarken biraz HacivatKaragöz olduk. Yanlış anlamalar, alınganlıklar var. Bazen usta-çırak gibi konuşuyorlar. Bazen iki erkek gibi tartışıyorlar, bazen de bir kadın bir erkek gibi. Ama roller sabit değil. Kimin kim olduğunu anlamak zor olabiliyor. Bir arkadaşlık ve çalışma şekli olarak tatlı tatlı didişmek diye bir şey var. Ama kimseyle ciddi olarak kavga etmem. Kavga ihtimali belirirse susup kaçarım. Tartışma ortamlarını sevmiyorum, çünkü çok konuşmayı gerektiriyor. En önemlisi, haklı çıkma arzusuna sahip değilim. Nerede okumuştum hatırlamıyorum. Ruh, meğer yönetim kurulu başkanımızmış. Zihin, genel müdür. Beden ise personel. Bu organizasyon uyumlu bir şekilde çalışırsa mutlu olurmuşuz. Bana uyuyor bu benzetme. Uzun yıllar önceydi. Atina'da karşıma ufak bir pastane çıktı. Vitrindeki tatlılar çocukluğumda Ordu'da yediklerimin aynısı. Sütlaç, tel kadayıf, revani... Hemen içeri girdim. Duvarda bizim Karadeniz kıyı şehirlerinin eski fotoğrafları var. Belli ki mübadelede gelen bir aile. Porselen yemek tabağında ve gümüş çorba kaşığıyla servis ettiler sütlacı. Uyduruk fırın sütlaç değil. Bembeyazdı, huzur doluydu. Ardından fındıklı, sütlü tel kadayıfı da yedim. Ratatouille adlı bir animasyon film vardı. Adam, annesininkine benzer usulde yapılmış yemeği tadınca çocukluğuna dönüyor. Ben de aynen öyle oldum. Servisi yapan genç kız, Ordulu olduğumuzu öğrenince gözleri parladı. Yaşlı ve aksi dedesine çaktırmadan sohbet ettik. Ailesinin kökleri Trabzonlu. O günden sonra memleket duygumu tam kapasiteyle hissetmeye başladım. Sütlaç benim için saflık demek, çocukluk demek, anne demek, anayurdu demek. Niye benden bu kadar çok şey talep ediyorsun diye sinirleniyorum bazen Ordu'ya. Ama Ordu bana can verdi, benim de ona uğurlu gelmem lazım."} {"url": "https://egoistokur.com/gunlukler-sylvia-plathin-insani-sersemleten-durustlug", "text": "Büyük şair ve yazar Sylvia Plath sadece otuz yıl yaşadı ve bu otuz yıla fırtınalı bir hayat, unutulmaz eserler sığdırdı. 1963 yılında hayatına kendi eliyle son vermesinden sonra eşi Ted Hughes'un büyük kısmını sansürleyerek ilk kez yayımlattığı Günlükler, yıllar sonra özgün haliyle yayımlanmıştı. Kırmızı Kedi Yayınları'nın yayınladığı yeni versiyon da zaten bu ikinci versiyon. Sylvia Plath'ın hayatının son on iki yılını kapsayan günlükleri onun özelindeki ve edebi alandaki mücadelelerini veriyor ve okura onu tanımak için geniş pencereler açıyor. Günlükler, bu özgün yazarı tanımak ve yapıtlarını daha iyi anlamak isteyenler için eşsiz bir başvuru kaynağı, hayranları için vazgeçilmez bir başucu kitabı. Evet, körkütük sana aşıktım; hala da öyleyim. Daha önce hiç kimse içimde böylesine şiddetli bir fiziksel coşku yaratmamıştı. Seni yüreğimden koparıp attım çünkü gelip geçici bir gönül eğlencesi olmaya katlanamazdım. Bedenimi ellerine teslim etmeden önce, fikirlerimi, zihnimi, hayallerimi teslim edebilmeliyim. Oysa senin bunlardan hiçbirini alacağın yok. Bu eşini bulmaya çalışma-sınama, deneme-yanılma oyununda çok fazla acı var. Ve ansızın bunun bir oyun olduğunu unuttuğunu fark ediyorsun ve gözyaşları içinde her şeyden vazgeçiyorsun. Eğer düşünmeseydim, çok daha mutlu olurdum; eğer cinsel organa sahip olmasaydım, mütemadiyen gergin hislerin eşiğinde, dokunsan ağlayacak halde olmazdım. Sinir sisteminin mekanizması ne kadar da karmaşık ve zor. Ahizenin diğer ucundan ulaşan cızırtılı bir ses ta rahim duvarlarına umudun tatlı ürpertisini gönderebiliyor; bütün o kablolar boyunca sert, küstah ve samimi gelen sesinin tınısı bağırsak yolunu sıkıştırabiliyor. Bütün o meşhur şarkılardaki Aşk sözcüğünü Arzuyla değiştirseler, gerçeğe çok daha yakın olabilirler. Bu gece çirkinim. Erkekleri cezbetme yetime olan bütün inancımı yitirdim. Ki dişi hayvanlar için bu epey acınası bir illettir. Sosyal ilişkilerim yerlerde sürünüyor. Cumartesi gece hayatıyla olan tek bağlantım Bill de gitti ve kimsem kalmadı. Hiç kimsem. Umursadığım hiç kimse yok ve bu hissin karşılıklı olduğu aşikar. Bir insanın diğerini cezbetmesini sağlayan nedir? Geçen yıl çeşitli nedenlerle benimle olmayı isteyen birkaç adam vardı. Görünüşüme güveniyordum, cazibeme güveniyordum ve egom doymuştu. Şimdiyse, ikisi düpedüz, büsbütün fiyasko olan üç kör randevunun ardından, sonuncusundan da ağzımın payını aldım. Nasıl oldu da arzu edildiğimi sandım hiç bilmiyorum. Ama içten içe biliyorum. Bir cazibem, özgüvenim vardı. Başta böyle solgun, ağırbaşlı ve donuk bakışlı değildim ben de. Celia Amberleyde kızın, Eğer beni öperse, her şey yoluna girecek; yeniden güzel olacağım, dediğinde ne demek istediğini şimdi anlıyorum. Önce görünüşümle büyülenecek bir erkeğe, herhangi birine ihtiyacım var -Emile gibi birine. Sonra hemen yanımda, şuracıkta olacak gerçek birine ihtiyacım var, en kısa zamanda. O zamana kadar yolumu kaybettim diyebiliriz. ... Anlıyor musunuz? Bir yerlerde, biri, beni azıcık da olsa anlıyor mu, azıcık da olsa seviyor mu? Bütün çaresizliğimle, ideallerimle, her şeyimle -hayatı seviyorum. Ama bu çok zor ve öğreneceğim daha çok, çok şey var. Galiba zaman zaman deliriyorum. Şimdiye dek sevdiğim hiç kimse ölmedi ya da eziyet çekmedi. Yiyecek yemeğe ya da yatacak yere hiç muhtaç olmadım. Bana beş duyu ve çekici bir dış görünüş bahşedildi. Yani konforlu küçük koltuğumda, oturduğum yerden ancak ahkam kesebilirim. Amerika'nın en seçkin okullarından birinde okuyorum; Birleşik Devletler'in en seçkin kızlarının iki biniyle bir arada yaşıyorum. Şikayet edecek neyim var? Pek bir şeyim olduğu söylenemez. Özsaygımı esas pekiştirme yolum burslu olduğumu söylemek; özgür irademi kullanıp lise boyunca çalışmasaydım şimdi asla burada olamazdım. Ama bunu derinlemesine düşündüğümüzde, bunun ne kadarı özgür iradeydi ki? Ne kadarı ebeveynlerimden aldığım düşünebilme kapasitesi, akademik anlamda çalışıp başarı elde etmem için evde gördüğüm teşvik, bütün o erkek ve kızların men edildiğim sosyal dünyasına bir alternatif bulma ihtiyacıydı? Ve yazma tutkum, daha küçücükken, daha Mary Poppins ve Winnie-the-Pooh'nun masal dünyasında büyütüldüğüm zamanlarda başlayan içine kapanıklık eğilimimden gelmiyor mu? Bu beni sınıf arkadaşlarımın büyük çoğunluğundan ayırmadı mı? Bütün notlarımın A olduğu ve o alt alta üst üste boğuşup duran Conwaylilerden farklı olduğum gerçeği nasıl olduğundan çok emin değilim ama sürüsüne geri döndüğünde üstüne insan eli değdiği anlaşılan bir hayvan gibi farklı. Bütün bunlar kendimi bencil bir tavırla alelade sürüden ayrı tutmamın üstü kapalı bir sebebi olabilir; kim ne derse desin, bu böyle. Özgür iradeye gelecek olursak, insanın hareket edebileceği daracık bir çatlak bu; hele ki daha doğduğu andan itibaren çevre, kalıtım, zaman ve koşullar ve görgü kuralları tarafından sindirilmiş haliyle. Bir dağın mağaralarının birinde yaşayan İtalyan anne-babanın eline doğmuş olsaydım eğer, daha on iki yaşında falan fahişe olurdum çünkü yaşamak zorunda olacaktım ve tek yolu bu olurdu. Sözde kültürel eğilimleri olan varlıklı, New Yorklu bir aileye doğmuş olsaydım, diğerleriyle birlikte benim de sosyeteye takdim partim yapılmış olacak, kürklü paltolarla, geniş bir sosyal çevreyle bıkkın bir yüz ifadesiyle donatılmış olacaktım. Nereden mi biliyorum? Bilmiyorum ki; ben ancak tahmin yürütebilirim. Ben, ben olmazdım. Ama ben, benim şimdi ve diğer milyonlarcası da öyle geri çevrilemez şekilde kendilerine has benler ki, bunu düşünmeye bile zor katlanıyorum. Ben: Ne sert bir sözcük; her harfi de oldukça güven tazeleyici. Mağrur ve kendinden emin dikey bir harfle başlayan ve sonra çevik, kendini beğenmiş kısa harfle devam eden... Kalem kağıdın üzerinde gidip geliyor... Ben... Ben... Ben... Ben... Ben... Ben. Benden daha derin düşünebilenleri, daha iyi yazanları, daha iyi çizenleri, daha iyi kayak yapabilenleri, daha iyi görünenleri, daha iyi yaşayanları, daha iyi sevenleri kıskanıyorum. Masamda oturmuş, gökyüzünü çalkalayıp mavi-beyaz bir köpüğe çeviren buz gibi rüzgarıyla, parlak, tertemiz ocak gününe bakıyorum. Hopkins Yurdu'nu ve salkım saçak kapkara ağaçları görebiliyorum; gri yolda bisiklet süren kızı görebiliyorum. Kurusunlar diye perde çubuğuna astığım naylon çorapların pırıltılı ipçiklerine takılıp çaprazlama masaya vuran güneş ışığını görebiliyorum. Sırf görme sinirlerine sahip olduğum ve onların algıladıklarını kağıda dökebildiğim için bile değerli sayılırım sanırım. Ne aptallık!"} {"url": "https://egoistokur.com/gurmenin-son-yemegi-aska-ve-hazza-dair-bir-roma", "text": "Kirpinin Zarafeti adlı romanıyla keşfettiğimiz Fransız edebiyatçı Muriel Barbery, Kırmızı Kedi Yayınları'ndan çıkan Gurmenin Son Yemeği adlı romanında Marcel Proust'un adımlarını takip ederek yiyeceklerin peşinde hazza dair bir yolculuğa çıkıyor. Birkaç yıl önce yayınlanan Kirpi'nin Zarafeti adlı o çok güzel romanı okumuş muydunuz? Paris'in en lüks semtlerinden birindeki şık bir apartmanın aksi mi aksi, dikenli mi dikenli kapıcısıyla snop apartman sakinlerinden birinin 12 yaşındaki depresif kızı arasındaki dostluğu anlatıyordu. Roman, Muriel Barbery'nin dünya çapında ün kazanmasını sağladı. Barbery kitap boyunca adeta bir tat dedektifi gibi anılarını köşe bucak gözden geçiren Pierre Arthens'ın hafızasında dolaşmamıza izin veriyor. Aralarda da ekmek, mayonez, yumurta, dondurma gibi belirli yiyeceklere özel bölümler ayırıyor. Ben de konu bu olunca ister istemez Marcel Proust'u ve İstanbul pastanelerinde mekik adıyla satılan şu minik Fransız kekleriyle ilgili teorisini hatırlıyorum. Bilirsiniz; Proust bir gün kremalı çayına batırdığı mis kokulu, leziz kekten bir ısırık alır. Ve ruhu bir anda alt üst olur. Hizmetçisinin getirdiği kek, tıpkı çocukluğunda annesinin pişirdiği kekler gibi kokmaktadır. Bu koku, hayatının tüm ayrıntılarını, zaman hiç geçmemişçesine geri getirecektir. Dev eseri Geçmiş Zamanın Peşinde işte bu olaydan doğar. Size garip gelebilir ama bu romanı yazmaya son bölümünden başlamıştım. Ölüm döşeğindeyken hayatını değiştiren o ilk muhteşem lezzeti hatırlayan bir yemek eleştirmeniyle ilgiliydi. Ama böyle bir öykü yazmam konusunda ana ilham veren şey neydi, hiç hatırlamıyorum. Fakat karakterin uzun zaman önce kaybettiği bir tadın, ilk tadın peşine düşmesini, o arayış sırasında hem o güne kadar tattığı diğer lezzetleri hem de çocukluğunun basit zevklerini hatırlamasını yazmak açıkçası bana büyük haz verdi. Fransızların çok seveceği türden hazza dair ve çok renkli bir öykü çıktı ortaya. Umarım siz de seversiniz. Hayatın bir anlamı varsa bile bu bizler için bir sır kalacak. Öte yandan bana da hayatın anlamıyla yiyecekler arasında sıkı bir bağ var gibi geliyor. Şundan; biz insanlar hayvanla melek arası bir yerde duruyoruz ve yaşamak dediğimiz şey neticede bedenle ruh, ihtiyaçla arzu, sağ kalma mücadelesiyle çaba isteyen incelikler arasında kurduğumuz bağlantıdan ibaret. Benim tek bir hikayem yok; hayatıma girmiş başka başka insanlarla alakalı birçok farklı anım var. Ama şunu biliyorum, hatıralarımı diri tutan lezzetler hep çiğ istiridye, ızgara balık, bahçeden toplanmış domates, tütsülenmiş et, bir demet maydanoz gibi en basit, sade, süssüz olanlar. Karmaşık lezzetler hafızaya iyi gelmiyor ve dünya bazen basit görünümlü bir tabak yemekte toplanmış olabiliyor. Açıkçası yemek yemeğe düşkünüm, sadece yemeğe değil kokulara ve tatlara da... Güzel bir yiyeceği, sevilen bir yemeği ilk tattığınız an benzersidir, çünkü evrenin bu tadı hayatınız boyunca unutmamanız için bir anlığına durduğunu hissedersiniz. Sihir gibi. Ve artık hayatınızda o tadın, o anın bir anlamı olur. Onunla birlikte dünya da biraz daha zenginleşir. Hayır ama doğrusu kendimi geliştiriyorum. Geçmişte yemek yemeği o kadar severdim ki sıradan bir şeyler pişirmeye gönlüm razı gelmezdi ve benim yerime bu işi iyi yapan birileri, ustalar pişirsin isterdim. Zamanla yemek pişirmeyi de sevmeye başladım. Şimdi bir sebze bahçem bile var. Üstelik her geçen gün daha güzel, renkli ve bereketli hale geliyor. Bahçemden topladığım kabaklar ve pancarlarla leziz çorbalar yapmak bana gurur veriyor. Pişirme biçiminin, sofra düzeninin ve ritüellerin çok önemli olduğu Japon ve İtalyan mutfaklarına hastayım. İkisinde de sadelik, basitlik yüceltiliyor. Fransız mutfağını ise sevemiyorum, çünkü hem çok karmaşık hem de gösterişçi. Pek değil. Yemekli romanları değil, sadece iyi romanları seviyorum. Ve iyi romanların belirli bir türe ait olmaları, belirli konulardan bahsetmeleri gerekmiyor. Mesela şimdi siz sorduğunuz için düşünüyorum ve aklıma bir tane bile yemekli roman gelmiyor. Tabii Marcel Proust'unkiler hariç. O her zaman, yemekten bahsederken de olağanüstü bir yazardı. İnanır mısınız, bilmiyorum. Hala bilmiyorum. Yayınlarken umutsuzdum, kimse okumaz sanıyordum. Kitleleri etkilemesi benim için şaşırtıcı oldu. tam bir muamma! Fakat işin güzel yanı benim sorgulamayacağım bir muamma. Kitabı bitirdiysem, sebep Renee'dir. Daha doğrusu kirpi, yani kapıcı. Yazmaya başladıktan çok kısa bir süre sonra arkadaşım oldu adeta ve bana hiç benzememesine rağmen onunla empati kurabildiğimi hissettim. Yani tamam, onun zaten benim zihnimin bir ürünü olduğunu söyleyerek itiraz edebilirsiniz. Haklısınız ama ne yapalım, elimde değil, Daha ilk günden itibaren Renee gerçek ve benden tamamen bağımsız bir karaktermiş gibi geliyordu bana. Umudu ve sevgiyi bulacağı o yolda onunla birlikte yürümeyi çok istedim. Fakat 'Kirpinin Zarafeti'ni yazmayı sürdürmemi sağlayan tek itici güç o değildi... Hayatı, aşkı, korkuyu, umudu, deliliği ve arzuyu anlatmayı çok istiyordum. Sayısız ilham kaynağım daha vardı. Japonya; büyük yönetmen Yasujiro Ozu'nun filmleri; çok sevdiğim Tolstoy hakkında yazma kararım. Evet, biliyorum ama o baskı piyasada yoktu."} {"url": "https://egoistokur.com/guzel-bir-yaramazlik-gorunmeyen-manzaraya-hazirlanirke", "text": "Balzac'ın Bilinmeyen Şaheser diye bir öyküsü var. Güzel Yaramazlık lakaplı bir salon fahişesinin portresini yapan ressam Frenhofer'i anlatıyor. Frenhofer başyapıtı üzerinde, onu en yakın dostlarına bile göstermeyi reddederek aylarca çalışıyor. Baskılara dayanamayıp örtüyü kaldırdığındaysa ortaya çıplak bir ayak figürünün zar zor seçilebildiği belirsiz bir tablo çıkıyor. Tabloyu defalarca hayallerinde yaratmış olan arkadaşlar için ne büyük hayal kırıklığı! Kadınlar Neden Yazdıkları Her Mektubu Göndermezler, İş İşten Geçtikten Sonra Verilen Sözler, İnsan Neden Hasta Olur? gibi kitapların yazarı 'kültürel detektif' Darian Leader, Mona Lisa Kaçırıldı adlı kitabında bir soygunun etkilerini araştırıyor. Leonardo Da Vinci'nin tüm dünyanın en küçük ayrıntısına kadar ezbere bildiği tablosu Mona Lisa, 1911 Ağustos'unda çalınmış ama yokluğunda bile sansasyon yaratmaya devam etmiş. O tarihte Paris'te bulunan Franz Kafka, bütün şehri Mona Lisa kopyalarının kapladığını yazıyor. Louvre Müzesi de artık orada olmayan Mona Lisa'nın ziyaretçileriyle tıklım tıkış doluyormuş. Herkes gibi Kafka da Mona Lisa'nın sergilendiği salona gidip uzun uzun boş duvarı seyrediyormuş. Boş çerçevelerin sergilendiği modern sanat galerilerini örnek veriyor Leader. Sonra müzisyen ve performans sanatçısı John Cage'in Aklımıza gelen ya da gelmeyen her şey aslında hiç'in bir yankısıdır sözünü hatırlatıyor. Anlaşılan Mona Lisa'nın yokluğunda müzeyi ziyaret edenlerin sanki tek bir amacı var gibiymiş: Boşluğu kolektif bir eylemle doldurarak, kayboluşu hiç olmamış hale getirmek... Ne kadar çok kişi duvarı seyrederse boşluk o kadar kusursuzca kapatılacak gibi geliyormuş. Leader bir sanat eserine bakmanın psikolojisini araştırırken tablolardan neyi görmeyi umduğumuzu ve onların bizden neleri sakladığını anlamaya çalışıyor. Mona Lisa ya da Prenses Diana fark etmiyor; hiçbir simgenin yok oluşu sıradan değil... Geride kalan boşluğu mutlaka devlet, gizli servis, mafya veya popüler kültürün seçtiği herhangi bir başka bir simge dolduruyor. Bu yüzden büyük eylemler, büyük organizasyonlara yakıştırılıyor. Sanatçılardan büyük aşklar bekleniyor. Büyük suçlarsa hep sıradan olmayan insanlara atfediliyor. Bana sorsalar şöyle derdim: Her birimiz kendi hayatımızın suçlusuyuz. Her birimiz o hayattan büyük aşklar bekliyoruz. Bizden büyük bir güç tarafından daima ya engelleniyor ya da destekleniyoruz. Kimimiz sefil bir 'opera comique' partisyonuyla yetinirken kimimiz büyük tragedyaların kahramanı oluyoruz. Tekdüze hayatlarımızda doldurulması gereken bir boşluk yine de hep kalıyor. 'Rosebud'ımızı unutmuyoruz, çünkü dile gelmemiş sorulara cevap bulmakta usta olan büyük yazar Borges'in dediği gibi; Yitirilmiş cennetlerden başka cennet yok!"} {"url": "https://egoistokur.com/guzel-entelektuel-alicenap-bir-turk-prensesi-neslisah-sulta", "text": "Debdebe ve şaşaa dolu günlerde mücevherlerin en parıltılısı, giyim-kuşamın en gözalıcısı... Sahip olunan tek elbise kullanılmayacak kadar eskiyince mektebe bile gidememek. Gazeteci yazar Murat Bardakçı yeni kitabı Neslişahta birkaç ömrü dolduracak kadar muazzam bir hayat hikayesi anlatıyor. Neslişah Sultan'ın görkemli hayatı hem Osmanlı İmparatorluğu'nun fırtınalı geçen son günlerine tanık ediyor okuru, hem de Cumhuriyet'in kuruluş sürecine... Kitabın en önemli özelliği ise şu: Literatürümüzde, Osmanlı Hanedanı'nın bir mensubuyla konuşularak yazılmış bir biyografi şimdiye kadar yoktu. Neslişah bir ilk. Bulamazsınız. Türkiye Cumhuriyeti 80 küsur yıllık tarihinde tanıtımını hala 16. yüzyıla ait eserlerle yapıyorsa, Neslişah Sultan son derece haklıdır. Her inkılap, meşruiyetini kanıtlamak için tabiatıyla kendinden önceki rejimi kötüler. Aradan bir süre geçince de geçmişi sahiplenir, çünkü devlette esas olan devamlılıktır. Fakat bizde öyle olmadı, biz reddi miras yoluna gittik. Bir kesim, geçmişi kötüleyerek güç elde etmeye çalıştı. Sayıları son yıllarda epey azalmış da olsa hala var onlardan. Çelişki şurada: Reddettikleri geçmişin üzerine aynı değerde yeni eserler koyamasalar da iş tanıtıma gelince eskinin üretiminden, yani bu ülkenin kültürel hazinelerinden medet umdular. Belirli bir sebep yok. Ben senelerdir yazmak istiyordum, o da yazma diyordu. O kadar ısrar ettim ki, sonunda yazacaksan, bari ben hayattayken yap bunu dedi. Başta Neslişah Sultan olmak üzere, hiçbir hanedan mensubuyla ilişkimde gazeteciliğimi kullanmadım, herhalde ondandır. Hiçbiriyle gazetecilik sıfatımla tanışmadım, ilişkilerimde de gazeteciliğimi kullanmak aklımın ucundan geçmedi. Bir günlük yazıya dostluk feda edilmez diye düşündüm hep. Bunu yapmazsanız, o çevrelere giremezsiniz zaten. Avrupa'dakilerin de kim olduklarını bilmiyoruz aslında. Bir-ikisinin isimlerini duyuyoruz, o kadar. Popüler kültüre girdikleri, kitaplara filmlere konu oldukları zaman tanıyoruz onları sadece. Bizdekilerin kabuklarından çıkmamalarına gelince, bu tamamen kendi tercihleridir. Bugün dergilerde fotoğraflarını gördüğünüz insanların çoğu gerçek sosyete değildir. Çoğu yeni zengindir, etrafta görünmeye, sahip olduklarını sergilemeye bayılırlar. Türkiye'nin gerçek sosyetesi, aristokrasisi basına çıkmaz. Görgü, kültür ve şıklık bakımından Avrupa'dakilerle yarışacak seviyededirler. Fransızca konuşurlar. Hepsinin zengin olduğu söylenemez. Zenginlik ölçüsü değişti son yıllarda. Eskiden bir yazlığınız, bir kışlığınız varsa, evinizde bir aşçı, bir de hizmetçi çalışıyorsa, zengindiniz. Şimdi ise zenginlik milyon dolarlarla ölçülen bir şey. Bizim aristokrasimizin bu denli zengin olduğunu söyleyemeyiz ama hepsi son derece görgülü ve zariftir. Açık söyleyeyim, ortadaki alakanın sorumlusu benim, ben başlattım hepsini. Özellikle de Son Osmanlılar ve Şahbabayı yazarak... O zamana kadar sağ kesimden çıkan tek tük bazı kitaplar vardı ama tarihimizi popüler hale getiren ben oldum. Olması gereken bir şeydi. Olup bitenleri bilmemiz gerek. Reddi miras yaparak geçmişimizi hasıraltı etmemizin yarattığı büyük bir boşluk vardı. O boşluğun dolması gerektiği anlaşıldı. Aristokrat dendiğinde, Monako Prensesi Caroline geliyordu akla. Senin de prensesin var, niçin tanımıyosun onu? Fakat şimdiki popülerliğin iyi bir popülerlik olup olmadığı ayrı bir konu. Çok yanlış bir şey oldu, Türkiye televizyon dizilerinden öğrenmeye başladı tarihini. Böyle şey olmaz! İyi tarafı yok mu? Eh, unutmaya çalıştığımız, yok saydığımız bir dönemi nihayet kabullendik. Hanımlar bilmiyordu belki ama erkeklerin çoğu, sonun yaklaştığının farkındaydı. Ama tedbir alacak durumda değillerdi, çünkü paraları yoktu. Oturdukları evler bile onlara ait değildi. Sarayların padişahın malı olduğu sanılır, aslında lojmanda kalır gibiydiler. Sultan Vahideddin tahta çıktığında kızı Sabiha Sultan, elbiselerini ters yüz ediyor, para yok. Bazılarının tek tük mücevherleri var ama onlar da Kaşıkçı Elması gibi kıymetli şeyler değil. Geri kalan her şey devlete ait; tacın malı. Tek servetleri, hükümetin verdiği 1000 İngiliz pounduydu. Ticaretten anlamıyorlardı. O kadar dünyadan habersizlerdi ki avukatları çoğunu dolandırmış. Adam, 10 bin liraya satılan evi 500 liraya sattığını söylüyor ve kalan parayı cebe indiriyor. Vahideddin'in tabutuna bile haciz konmuş. Bir zamanlar imparatordu ama cesedi 1,5 ay bekletildi. Bunlardan haberimiz olmadı, çünkü Hanedan sizi şöyle sömürüyordu, böyle sömürüyordu demek işine geliyordu Cumhuriyet'in. Halbuki hiçbir padişahın hazineden herhangi bir değerli şeyi almaya yetkisi yoktu. Merasimde takacağı mücevheri alacaksa, makbuz yazılıyor. Sürgündeyken ailelerini yaşatmak için ellerinden gelen tek şey sahip oldukları üç beş parçayı satmaktı, onlar da birkaç yıl dayandı. Neslişah'ın halası Seniha Sultan sokakta yatıp kalkmaya başlıyor. Hatta bir Fransız onu dilenci zannedip sadaka niyetine para veriyor, o da acı bir tebessümle kabul ediyor. Kelimenin tam anlamıyla sürünüyorlar parasızlıktan. Bir tanesi Amerikan askeri mezarlığının bekçiliğini yapıyor. Küçücük evlerde, iki odalı apartman dairelerinde yaşıyorlar, gittim gördüm hepsini. Tarih için en küçük ayrıntılar bile önemsiz değil. Mesela Vahideddin'in kızı Sabiha Sultan, Tahran Sarayı'na gelin gidebilir veya Mustafa Kemal'le evlenebilirmiş. Yani tek bir karar, tüm tarihimizi baştan aşağı değiştirebilirmiş. Atatürk iki kez evlenmek istemiş Sabiha Sultan'la, ikisinde de reddedilmiş. Evlenselerdi, ne olurdu diye yorum yapmak istemiyorum. Tarihe, ihtimaller üzerinden bakılamaz. Bilemeyiz. Belki Enver Paşa'yı örnek almak istemiştir. Enver Paşa bir sultanla evlendikten sonra yükselmişti çünkü. Ama şu var: Sabiha Sultan başkalarına benzemeyen, son derece zeki ve entelektüel biriydi. Şair Yahya Kemal, onun için Türkçe'yi en iyi konuşup yazan kadın derdi. Neslişah Sultan gerçek bir prenses. Ailesi, onun üzerinde özellikle durmuş, ona bir kişilik, bir kimlik kazandırmak için titizlikle çaba göstermiş. Prenseslik mesleğinin şartları ağır. Ona şöyle denmiş bir bakıma: Sen bir Türk prensesisin. Sevincini de kederini belli etmeyeceksin. Cebinde paran yokken de ihtiyacı olanlara yardım etmenin yolunu bulacaksın. Alicenap olacaksın. Neslişah Sultan ona uygun görülen kimliği hep muhafaza etmiş. Çocukluğunun ve gençliğinin ne kadar zor geçtiğini okudunuz. Elbisesinin eteği yamalı olduğu için mektebe gidemediği zamanlar var. Fakat mükemmel bir eğitim alıyor ve altı lisanı ana dili gibi yazıyor, konuşuyor. Çünkü evde Türkçe dışında bir dil konuşmasına izin verilmiyor. Kardeşimle aramızda Fransızca konuşacak olsak dayak yerdik diye anlatıyor. Hanedanda hayranlık uyandıracak kadar entelektüel iki kişi tanıdım. Biri Neslişah Sultan'dır. İlber Ortaylı, Prenses olmasaydı, dünya çapında bir siyasi tarih profesörü olurdu der. Tanıdığım öteki büyük entelektüel ise, evvelki sene vefat eden Osman Ertuğrul Efendi'dir. Tabii Neslişah Sultan'dan daha şanslıydı o, çünkü sürgün edilmenin ne ağır bir şey olduğunu bilmedi. I. Dünya Savaşı'nın en başında, yani İmparatorluk yıkılmadan önce babasıyla Viyana'ya yerleşmişti. O sırada beş yaşındaydı. Kitabınızda hem onun size anlattıkları var, hem de hanedan mensubu başka kişilerin mektupları, hatıratları... Hepsi çok etkileyici. Özellikle kullanılan dilin güzelliği bakımından... Kaybettiklerimiz arasında sadece saraylar ve camileri değil, dili de sayabilir miyiz? Kimse öyle mektup yazmıyor artık. Buna kultura denir hanımefendi. Şimdi pek bulunmayan bir şey. Sözünü ettiğiniz belgeler yazıldığında Türk Dil Kurumu henüz Türkçe'ye musallat olmamıştı. Gerçek Türkçe konuşuluyor, yazılıyordu. Dilin canına okunması TDK'nın ortaya çıkışıyla gerçekleşti. Fakat o dönemle bu dönemi karşılaştırmanın pek manası yok. Geçmişi bugünün koşullarıyla değerlendiremeyiz. Kendinizi Dürrüşehvar Sultan'ın yerine koyun; 14 yaşındasınız, yanınızda dadınız var, bebeklerinizle, oyuncaklarınızla oynuyorsunuz. Derken iki kişi size kovulduğunuzu, bir saat içinde evinizi terk etmek zorunda olduğunuzu söylüyor. Ayrıca onun karakteri Neslişah'tan daha farklıdır. Her neyse, sonuçta Neslişah Sultan, kırgın ve küskün olanlardan değil. Spora çok meraklı. Çok iyi ata biner, çok iyi kayak yapar. Dur durak bilmez, düşer, bir yerlerini kırar, gene pes etmez, ne bileyim, 80 küsur yaşında Ramses heykeline tırmanır. Sonra okur. Deli gibi okur. Her dilde okur. Mübalağa etmiyorum, entelektüel seviyesi hakikaten çok yüksektir. Dünyada olup bitenleri takip eder. Geç yatar, geç kalkar. Geceleri okuyamıyor artık ama sabahlara kadar haber kanallarını seyrediyor. Şu sıralar Mısır'da olup bitenleri takip ediyor özellikle. Eski dostları da vardır. Ara sıra onlarla buluşup sohbet ediyor. Kısacası, pek ortada görünmeden sürdürüyor hayatını. Prenseslik değiştirilebilecek, vazgeçilebilecek bir özellik değildir. Protokole çok dikkat eder. Ona kimse Hanımefendi diye hitap etmez. Geleneklere uygun olarak Sultan Efendi demelisiniz. Erkek olsaydı Efendi Hazretleri denecekti. Olursa, üzerinde durmaz, unutur. Zaten yaşı ilerlediği için pek dışarı çıkmıyor artık. Nadiren çıktığınde da yakın dostlarının evine gidiyor. 90 yaşına basması şerefine Rahmi Koç'un verdiği davette İstanbul'un gerçek aristokrasisi vardı. Ağır protokol olan bir topluluktu. Tuhaf ve yapay konuşmalardan bahsetmiyorum, çünkü herkes gayet samimiydi, gırgır, şamata eksik değildi. Ama saygı çerçevesinde... Türkiye'de bugüne dek öyle bir doğum günü partisi kutlanmadı. İhtişamdan değil zarafetten bahsediyorum. Sultan ve şehzade olarak 30-40 kişi. Beş yaşında olan torunlar dahil. Ama aralarında Neslişah Sultan ayarında biri yok. Dedim ya o çok başka, çok farklı. O bir prenses. Kral Faruk gittiği her evde beğendiği şeyleri alıp götürme hakkı görüyor kendinde. Bir gün Neslişah'ın evinde de Kanuni Sultan Süleyman'ın kılıcını görüp almaya kalkıyor. O da Dedemin malı, vermem diyor. Yanlış anlaşılmasın, kılıcı Abdülhamid, Mısır Hidivi'ne hediye etmiş. Şahsı adına değil, devlet adına. Ve kadere bakın ki Neslişah Sultan'ın Mısır'da gelin gittiği ailede duruyor. Cesaretine gelince; unutmayın ki Hürrem Sultan ile Kösem Sultan'ın torunu o. Onların kanından geliyor. Harem güçlü kadınların mekanıydı, dizilerde gördüklerinize aldırmayın, oradaki kadınların bazıları, imparatorluğun devamını sağlayacak kadar önemli işler yapmışlardır. Neslişahta yakın tarihimizin önemli simaları da yer alıyor. Ahmed Vehbi Efendi bunlardan biri. 23 yaşındaki bu genç adam, Büyük Millet Meclisi'nin iki zabıt katibinden biriymış. Aslında bakkal olmasına rağmen, çağrıldığı zamanlar Meclis görüşmelerini kaydediyormuş. 3 Mart 1924'te yapılan ve Hilafet'in kaldırılması kararının alındığı gizli celsenin zabıtlarını tutan oymuş. Murat Bardakçı'nın anlattığına göre, o gece sağ eli saatlerce durmadan yazmaktan tutmaz olmuş. Meclis'te zabıt katipliği eden delikanlı ile genç devlet yukarılara uzanan basamaklarda beraberce yükseldiler diyor Bardakçı. Cumhuriyet yerleşti, güçlü bir rejim halini aldı; zabıt katibi de o devletin önde gelen işadamlarından biri, modern Türk sanayiinin kurucusu oldu. O delikanlıyı bugün biz Vehbi Koç adıyla tanıyor, hatırlıyoruz. Başrolünü Ralph Fiennes'in oynadığı dokuz Oscarlı The English Patient filmi, uçak kazasında yanan ve hastahaneye yatırılan bir askerin ölmeden önce, yaşadığı aşkları ve uğradığı ihanetleri hatırlamasını anlatıyordu. İngiliz olduğunu söylediği için doktorlarla hemşirelerin İngiliz hasta dedikleri yaralı aslında gerçekten yaşamış bir tarihi şahsiyetten ilham almıştı. Gerçek hayatta Zsadany ve Törökszentmiklos Kontu olan Macar asilzadesi Laszlo Almasy'den. Bardakçı'ya göre filmde ölüm biçimi dahil tüm hayat hikayesi yanlış anlatılıyor, dahası gerçekte olduğundan çok daha renksiz, macerasız gösteriliyor. Neslişah'ı okurken şunu da öğreniyoruz. Hollywood'un ödül rekortmeni filmine ilham veren Almasy harp yıllarında gizli gizli Kahire'ye gidip geldikçe Neslişah Sultan'la tanışmış. Savaştan sonra ise çok samimi iki arkadaş haline gelmişler. Aralarında çok büyük yaş farkı olmasına rağmen birlikte operalara gider, davetlere katılırlarmış."} {"url": "https://egoistokur.com/haberi-erich-von-danikenden-aldik-geliyorla", "text": "Çocukken Erich von Daniken adı bizim için maceralı bir şeylere işaret ediyordu. İsviçreli bir yazardı. Kafayı uzaylılara takmıştı ve dünyanın dört bir yanını dolaşarak uzaylıların varlığına kanıt arıyordu. Bu kanıtları ne demeye dünyamızda aradığını sorabilirsiniz. Şundan: Daniken'e göre bizden çok daha ileri bir teknolojiye sahip olan uzaylılar çeşitli zamanlarda dünyayı ziyaret etmişti hatta atalarımız onları tanrı sanmıştı. Ve bu ziyaretlere dair ipuçları her yerdeydi. Sümer ve Babil tabletlerinde, piramitlerdeki Eski Mısır kabartmalarında, güney Amerika'daki tapınaklarda... Ama hayal gücü sınırlı varlıklar olduğumuz ve kendimizi evrenin merkezi sandığımız için bu ipuçlarını görsek bile fark edemiyor, anlamlandıramıyorduk. Kimse de Şu kabartmadaki astronota benzer eski Mısırlı rahip kim diye merak etmiyor, Uzay aracını andıran şu heykel de neyin nesi diye sormuyordu. Yüzeysel geliyor kulağa, farkındayım. Neticede adam tüm bunları anlatmak için cilt cilt kitap yazmış. Eh, tabii dalga geçeni de çok olmuş. Dini çevreler uzaylıların tanrı sayılmasına itiraz etmişler; bilim insanlarıysa Daniken'in sözünü ettiği ipuçlarını uydurduğunu öne sürmüşler. Evet, zaman zaman geliyorum. Önemli arkeolojik kazılardan birçoğunu ziyaret ettim. 82 yaşındayım ama dünyayı gezmeye devam ediyorum. Geçen hafta ABD'de, ondan önceki hafta Brezilya'daydım. Şimdi de buradayım işte. Evet, tabii, her yerde kanıt arıyorum. Bulduğum kanıtlar bazen daha yoğun, bazen daha seyrek oluyor. Mesela Güney Amerika, Mısır ve İngiltere kanıt bakımından daha zengin. Açıkçası çok sayılmaz ama hiç yok da değil. Mesela Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi şahane bir yer. Orada Hititler ve Urartular'dan kalma kanatlı tanrı heykelleri, kabartmalar ve fildişi oymalar var. Bunlar bana sorarsanız dünyanın en eski ziyaretçilerinin varlığına bir kanıt. Bazı kültürlerde yazılı kanıtlar da var. Sümer tabletleri bu bakımdan gerçek birer hazine; firavunların hizmetindeki eski Mısırlı rahiplerin yazdıkları da öyle. Hatta Yunan tarihçi Herodot'un yazdıklarında bile teorilerimi destekleyecek muazzam bilgiler yer alıyor. Bunu o kadar uzun zamandır anlatıyorum ki. Her geçen gün yeni kanıtlar elde ediyoruz. Binlerce yıl önce dünya dışı varlıklar, daha doğrusu başka bir gezegenin insanları, uzay gemileriyle yeryüzüne geldiler. Atalarımız henüz ilkel ve deneyimsizdi, teknolojik bilgileri de sıfırdı, bu yüzden gördükleri şeyleri akılları pek almadı. Ve onlardan bir hayli ileride olan bu dünya dışı varlıkları tanrı sandılar. Okulda kutsal metinleri okuyor, İncil'den tercümeler yapıyorduk. İncil'i okudunuz mu, orada Ezekiel'in ağzından anlatılanlar bana biraz acayip gelmişti. Ezekiel bir gün rüyasında Tanrı'yı görür. Tanrı gökyüzünden bir araçla iner. Uzay aracına benzeyen bu aracın kanatları, tekerlekleri vardır, şiddetli bir uğultu çıkarır. Bunu aklım almamıştı. Aynı anda her yerde olabilen Tanrı'nın bir gezegenden ötekine gitmek için teknolojiyi kullanmasına ve uzay aracı yapmasına gerek yoktu ki. Bence okulda okuduğumuz kitaplarda anlatılan, gerçekten Tanrı olamazdı, ortada bir yanılgı vardı. İncil'deki bu tarz bölümleri Latince ve Grekçe metinlerle karşılaştırınca, çok tanrılı dinlerde de benzer şeylerden söz edildiğini fark ettim. Böylece deli gibi okumaya başladım; eski metinlerden başımı kaldırmıyordum. Sümer ve Babil yazıtları, Hint efsaneleri; istisnasız hepsi aynı şeyi söylüyordu. Evet, tanrıların, daha doğrusu Tanrı sanılan varlıkların adları değişiyordu ama geliş biçimleri, bindikleri araçlar hep aynıydı. İster istemez şüpheye düştüm, dini sorgulamaya başladım. Gene söyleyeyim: Tanrı'ya hala inanıyorum, değişen bir şey yok. Fakat dediğim gibi, benim her gece dua ettiğim Tanrı, bize okulda öğretilen Tanrı değil. Tepki göstermek ne kelime, resmen saldırıya uğradım. Anlattıklarımın uydurma olduğunu, yalan değilse bile bir delinin saçmalıklarından ibaret sayılması gerektiğini öne sürdüler. Temel iddiaları, kitaplarımı dini yıpratmak amacıyla yazdığımdı. Çok büyük mücadeleler verdim. Bazıları reddetti, bazıları da benimle bağlantıya geçerek fikir alışverişinde bulunmayı tercih etti. Neticede ben sadece binlerce yıl öncesine ait bir yanlış anlamayı düzeltmeye çalışıyordum ama insanların pek azı bir hataya inandıklarını kabul etmeye hazırdı. Onları anlamak gerek. Düşünsenize; Tanrı sandıkları varlık aslında tanrı değildi. Tanrı yine orada olacaktı. Hakiki Tanrı'dan söz ediyorum. Ama bunca zahmeti göze alamadılar. Neticede benim iddialarımı kabul etseler, başka sorulara da cevap bulmaları gerekecekti. Mesela çok uzun zaman önce dünyamızı ziyaret etmiş uzaylılar gerçekte kimdi ve nereden gelmişti? Evrimleri nasıl gerçekleşmişti? Nasıl bir medeniyetleri vardı. Ama şimdi size haksızlık edildiğini, pekala haklı olabileceğinizi düşünen bilim insanları var. NASA'nın Mars'ta kesin olarak su bulunduğuna dair son açıklaması da bence sizi haklı çıkaran bir şey. Mars bizim sistemimizde dünyaya en benzer koşullara sahip gezegen. Dünya, güneşe ne fazla yakın, ne fazla uzak; ideal ısıda... Hayat bu yüzden burada başladı. Bana kalırsa benzer koşullara sahip Mars'ta da günün birinde bir hayat başlaması ihtimali mevcut. Hem Hubble teleskopu sağolsun; her geçen gün yeni bilgiler elde ediyoruz. NASA istatistiksel olarak sadece Samanyolu'nda 4.500.000 gezegende bizimkine benzer bir hayatın mümkün olabileceğini söylüyor. Yani kendimizi çok da orijinal sanmayalım; tek değiliz. İyi de bunlara cevap bulmak için cilt cilt kitap yazdım ben. Tanrıların Arabalarından başlayarak diğerlerini okuyun bence. Arrhenius bundan epey zaman önce panspermia teorisini ortaya atmış ve bununla Nobel Ödülü kazanmıştı. Buna göre ilk zeki ırk bizden çok ama çok uzun zaman önce uzayın bir noktasında gelişmeye başlamıştı. Ben onları 1 Numara diye adlandırıyorum. 1 Numara kendi türünü evrene yaymak istiyordu ve bunun için etrafa milyarlarca tohum örneği yolladı. Koşullar gereği tohumların büyük bir kısmının yok olacağının farkındaydı. Kimisini güneş ışıkları kavuracaktı, kimisi soğuk bir gezegene düşüp donacaktı. Bu tohumların, deyim yerindeyse inşa bloklarının pek az bir kısmı 1 Numara'nın kendi gezegenine benzeyen gezegenlere denk gelecekti. Hayat da zaten o pek az gezegende kök salacaktı. Panspermia tam olarak budur; bize zekanın evrende nasıl yayıldığını gösterir. Daha da önemlisi yalnız olmadığımızı hatırlatır. Olabilir de olmayabilir de. Araştırılması gereken başka teoriler, başka ihtimaller var. Belki geldiklerinde henüz ilkel varlıklar olarak yaşıyorduk ve aramızda bir çeşit hücre alışverişi gerçekleşti hatta belki bir nevi cerrahi yöntemle bize kendi DNA'larını zerkettiler. Bilmiyoruz, cevaplanması gereken soru çok. Yine kutsal metinlerden biliyoruz. Hemen her kültürde ve her dinde yeniden gelmesi beklenen özel birileri vardır ve onların bir gün döneceğine inanılır. Görmek için. Evlatlarıyla iletişim kurmak için. Tanrı olarak anılmak istemiyorlar bence, bu yüzden yakında, biz gerçeği öğrenmeye hazır olduğumuzda dönecekler. Ve bu kez nereden, ne amaçla geldiklerini tam olarak bileceğiz. Bir de şu: Dünyanın her yerinde insanlar kıran kırana savaşıyorlar, farklılıklar aşırılaştı, bu manzaraya bakınca insan karanlığın dibine vardığımızı düşünüyor ama aslında pek öyle değil, şafak sökmek üzere. Bekleyin; onların dönüşüyle birlikte yeryüzüne nihayet barış ve huzur da gelecek. Nazca çizimleri: İnkalar'ın Peru'daki Nazca Çölü'ndeki 50 millik alana çizdiği şekiller; dev kanatlı kuşlar, hayvanlar, insanlar... Bazıları o kadar büyük ki yakından neye benzediğini anlamak mümkün değil ancak çok uzaklardan yani gökyüzünden, uçakla bakılınca şekli anlaşılıyor. Daniken'in takipçilerine göre, bu şekiller bir zamanlar uzay araçlarının rahatça inebilmesi için yapıldı. Moai'ler: Şili'nin 3600 km batısındaki Paskalya Adası'daki yekpare taş heykeller. Adada, bu koca kafalı heykellerden tam 887 tane var. En uzunu 82 ton ağırlığında. 86 ton ağırlığındaki yarım kalmış bir başka Maoi'nin ise dudak uçuklatıcı bir görünümü var. Tamamlansaydı 21 metre boyu ve 270 ton ağırlığı olacağı tahmin ediliyor. Bu heykeller yıllarca adada gerçekleştirilen bereket törenlerinde kullanılmış. Buna göre yılın ilk hasat edilen ürünleri Maoi'lerin etrafına dev kümeler halinde diziliyormuş. Puma Punku: Bolivia'daki antik Tiwanaku şehrinde yer alan devasa tapınak kompleksi. Ustalıkla inşa edilmiş ve üzerlerine karmaşık şekiller oyulmuş bloklar diyebiliriz. Tanrıların Alaca Karanlığında bu konuyu genişçe ele alan Daniken'e göre inşası ileri mühendislik teknikleri gerektiren bu tapınakların modern araç gereçler ve makineler olmadan yapılmasına imkan yok. Vimana'lar: 2000 küsur yıl önce Hindistan'da yazılmış Sanskritçe metinlerde sözü edilen uçan arabalar. Araba lafın gelişi, basbayağı uzay aracına benziyorlar. Tıpkı yazarın röportajımızda anlattığı Ezekiel'in gördükleri gibi... Vimana'lar, Mahabarata ve Ramayana adlı iki ünlü Hint destanında da anlatılıyorlar. Yani uzaylı atalarımızın bir zamanlar Hindistan civarına indiği düşünülebilir. Ezekiel'in Kitabı: İbrani İncil'i Tanah'ın içinde yer alan bu bölümde, peygamber Ezekiel gökyüzünden ateşler ve dumanlar saçarak ve acayip gürültü çıkararak gelen bir araç görüyormuş. Daniken, orada uzun uzun anlatılan bu aracın günümüz uzay araçlarının bir benzeri olduğunu düşünüyor. Ezekiel'in araçtan inen Tanrıya Baba diye hitap etmesi de enteresan. Daniken'e göre, Ezekiel bizim aslında o kişinin kanından geldiğimizi biliyor. Tanrıların Alaca Karanlığında Kargo kültü diye bir kavramdan söz ediliyor. Erich von Daniken'in bulduğu bir kavram değil elbette, geçen yüzyılın başlarında Yeni Gine, Pasifik Adaları, özellikle de Malenezya'da ortaya çıkmış. Aslında antropolojinin alanına giren kargo kültü, Daniken'in dilinde şöyle bir şeye dönüşüyor: İlkel bir toplum, teknolojik olarak daha ileri bir toplumla temasa geçtiğinde, ilk gruptakiler ikinci gruptakileri tanrı olarak görüyor. Ve ikinci gruptakiler kaldıkları süre içinde yerel halkla etkileşime geçip onlara malzeme ve yiyecek paketleri, yani kargolar getiriyorlar. Karşılaşma sonlandığında geride kalanlar tanrıların dönmesi için yoğun bir biçimde ritüeller düzenlemeye başlıyor. Daniken'e göre, atalarımız da bunu yapmış. Bu yüzden uzaylı ziyaretçilerden öğrendikleri mühendislik yöntemleriyle tapınaklar, heykeller inşa etmiş ve o tapınakların çevresinde bereket ritüelleri düzenlemeye başlamışlar. Anlattıklarım size bir şey hatırlattı mı? Yakın bir gelecekte biz de uzak bir gezegenin 'antik astronotları' olacağız. O halde bu, neden binlerce yıl önce Dünya'da yaşanmamış olsun? Cevap çok açık... Yani kibirli tavrımızı bırakıp kozmik geçmişimizde olan bitenlerle yüzleşmeye hazırlanmamızın vakti geldi."} {"url": "https://egoistokur.com/hakan-bicakci-kabuslarimi-karakterlerime-yasatti", "text": "Hakan Bıçakcı'yla sekiz on yıl önce tanıştığımızda ilk romanı yeni çıkmıştı. Kahve içtik, kısa bir röportaj yaptık ve Hakan şu hayatta sahiden arkadaşım olduğuna inandığım nadir insanlardan biri oldu. Bir sürü kitap, röportaj, konser ve sohbet sığdı bu on yıla. Geçen hafta, acayip sıcak bir günde yeniden buluştuk. Bu sayfalardaki değişmez röportaj mekanım Brasserie Bomonti Kadıköy'de... Ve son romanı Doğa Tarihi'nden, hayattan hatta kedilerden konuştuk, saçma fotoğraflar çektirdik, sıcağı etkisiz hale getirmek için de bira içtik, birkaç küçük proje yaptık ve tabii ki daha sık görüşmeye karar verdik. Doğa Tarihi'ne adını veren esas karakter Doğa, gençken Londra'ya gitmiş ve çok sevdiği Brezilyalı thrash metal grubu Sepultura'nın yeni albümünü görmüş. Alsam mı almasam mı? diye düşünmüş bir süre, çünkü yanında çok az para varmış. Sonra şu tarz düşünceler geçmiş zihninden: Yeni Sepultura albümünü dinlediğimi kimseye gösteremem ama üzerinde grubun logosu olan bir tişört alırsam, giydiğimde herkes benim için ne kadar farklı biri diye düşünür. Ve o gün albümü bırakıp tişörtü almış. Hayatımızın küçük seçimlerin toplamı olduğu önermesinden yola çıkarsak; o küçük seçim anı, Doğa'nın daha sonra yapacağı seçimlerin de ipucunu veriyor bir bakıma... Buna Şeytan'la sözleşme sahnesi diyorum ben. Zaten Bıçakçı'ya göre insanın nasıl göründüğünün, ne olduğundan, vene yaptığından çok daha önemli sayıldığı bir dünya kendimizi içine attığımız kötülüğe dair bize çok şey söylüyor. Yok, ben sadece benim... Sakin ve iyi huylu bir insanım gerçekten de ama haklısın, romanlarımda ciddi bir korku, kötülük ve şiddet var. Sadece yazar olarak değil, okur olarak da bu tür hikayeler beni çekiyor. Ama şu da var, bu karanlık anlatılar benim karakterimin değil, zihnimin bir parçası. Yazarken bunu özgürce kullandım. Başıma gelmesinden korkacağım kabuslarımı karakterlerime yaşattım, eziyet ettim onlara... Fakat özel hayatımda böyle kötücül düşüncelerim yok. Dolayısıyla dışarıdan bakınca belli olmaması normal. Hayatım pek hareketli veya eğlenceli sayılmaz. Meraklısı olduğum, takip etmeye çalıştığım çok fazla şey var ama hepsi de bireysel meraklar. Dolayısıyla sosyal, dışa dönük biri değilim. Dışarıdan bakılınca enteresan bir yaşantım da yok. Hayatımı yazsam roman olmaz yani. Görmeye bekleriz tabii ama kendini sevdirmeyebilir, çünkü yabani bir tip... Ayşegül kedimiz. Altı yaşında bir tekir. Yavruyken Teşvikiye'de sokakta çıkmıştı karşıma. Çok zayıftı ve pek güzel sayılmazdı. Koca kulaklı, fare gibi bir şeydi. Yine de dayanamayıp eve götürdüm. İyi ki öyle yapmışım. Hayatta en sevdiğim varlıklardan biri oldu. Ayrıca epey de güzelleşti ya da bana öyle geliyor. Romanda doğanın iki boyutu var. Biri insan doğası, diğeri insanın etrafını saran doğa. Biri içimizde, diğeri dışımızda... Doğa Tarihi'nde ikisinin de tükenmekte olduğunu görüyoruz. Plazalar-AVM'ler-siteler üçgenine sıkışan Doğa isimli bir kadın var bir de, beton çölünde yaşıyor. Ömrü yeraltı otoparklarıyla birbirine bağlanan yapıların arasındaki asfalt yolda geçiyor. Klima havası soluyor. Çevresinde doğaya dair hiçbir iz yok. İç dünyasına baktığımızda da benzer bir kuraklıkla karşılaşıyoruz. Doğa içinden geldiği gibi yaşamıyor, kendisine dayatılan hayata adapte olmaya çabalıyor. Robot gibi. Romanı yazdığım dönemde doğa kavramı ve çağrışımları üzerine epey düşündüm. Emperyalizmin doğaya hakimiyet mantığıyla hareket etmesi, Paganizm'in doğaya yaklaşımı, tüketim toplumu üyelerinin doğayı yok ederek var olmaları gibi konular hep aklımın bir kenarındaydı. Bir doğa tutkunu değilim kesinlikle. Şehir hayatı benim için her zaman daha cazip. Ama tabii bu, şehirlerin doğayı talan etmesinden rahatsız olmadığım anlamına gelmiyor. Ayrıca şehirden kastım romandaki gibi bir tür uzay üssü değil. Sepultura sahnesi enteresan... Doğa o gün imajını, nasıl göründüğünü her şeyden daha çok önemsemeye karar veriyor. Tişört ile albüm arasında kaldığı sahneden bahsediyorsun. O gün parası sadece birine yetiyor. O da tişörtü alıyor. Yani Sepultura'yı dinlemek yerine bu müziği dinlediğinin başkaları tarafından bilinmesini tercih ediyor. Kendi içinde yankılanan bir mutluluk ihtimali onu kesmiyor. Fark edilme hazzı ağır basıyor... Bu tabii romanın uğraştığı mevzuya gönderme yapan mikro bir örnek sadece. Adorno, Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünyası için kendini cennet sanan bir toplama kampı der. Doğa'nın yaşadığı, çalıştığı ve eğlendiği ortamlar da böyle bana göre. Ve evet, işin gönüllülük boyutu çok önemli. Zaten beni bu romanı yazmaya iten biraz da bu gönüllülük hali oldu. Başta Doğa olmak üzere romandaki karakterlerden hiçbiri içlerinden geçenleri söylemiyor. Herkes karşısındakine kendi duymak istediklerini söylüyor. Bu durumda da mesela bir davete istemeyerek gelen arkadaş, isteyip gelemeyenden makbul oluyor. Karakterler sevdikleri şeyleri, kişileri elde etmekle uğraşmak yerine elde ettiklerini sevmeye çalışıyorlar. Böyle haller işte. Rüyalar gerçeğin bir yansıması... Ama çok tuhaf filtrelerden süzülen bir gerçek. Benim ilgimi çeken şey, karakterlerin gölgede kalan bölümleri... Bunlar da sonunda hep karakterlerin rüyaları vasıtasıyla su yüzüne çıkıyor. İnsanın hayatında kontrol edemediği bir boyut rüyalar. Ve bu boyut olmadan hayatın bütününü kavramak mümkün değil. Teşekkür ederim. Genelde doğrudan bir anlatımı seçtim romanda ama orası en sembolik bölümlerden biri. Doğa'nın yaşama şekli, Doğa Tarihi Müzesi'ndeki bütün o doldurulmuş hayvanların sergilenişiyle paralellik içinde. Bir de geçmiş zamanın canlı canlı bakan ölü hayvanlar gibi karşısına çıkması var tabii. Artık hareket edemiyorlar ama yine de her an kıpırdayacakmış gibi duruyorlar. Kariyer odaklı yaşayanların, On yıl sonra kendini nerede görüyorsun? gibi tuhaf sorularla işe alınanların bir temsilcisinin, geçmişe dönmek istemesini, kurtuluşu geçmişte görmeye başlamasını trajik buluyorum, o yüzden böyle bir sona doğru gitti roman. Finalin muğlak bir duygusu olduğunu umuyorum. Ve sonunun mutlu mu mutsuz mu olduğundan gerçekten emin olamıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/hakan-bicakci-yazdi-morrissey-vokalinde-bir-yaz-aksam", "text": "Dehası kitleler tarafından onaylanmış bir müzisyenin önüne zıplayıp bakın ben de onun fanatiğiyim, şu kadar zamandan beri, şöyle yoğun duygular eşliğinde dinliyorum türü açıklamalarda bulunmanın sevimsizliğinin farkındayım. Ama konu Morrissey olunca bu tuzakların hepsine düşe kalka yazmayı göze alabilirim. Lise birdeydim. Doksanlı yılların başı... Yaşı için akıl almaz müzik zevkine sahip bir arkadaşım vardı. Ondan az grup öğrenmedim. Ama aralarında bir tanesi vardı ki yeri her zaman ayrı oldu. Bana karışık bir kaset çekmişti bu arkadaşım. Morrissey'in o acayip sesini ilk kez orada duymuştum. The Smiths'in A Rush and a Push and the Land is Ours adlı şarkısı. Şarkı da güzeldi ama şarkıyı söyleyen ses bambaşkaydı. Başka bir dünyadan sesleniyordu. Ferahlık, kasvet, alaycılık, ciddiyet ve melankoli ayrıştırılamayacak biçimde birbirine karışmıştı gırtlağında. Sonra yazdığı şarkı sözlerindeki inceliği ve derinliği fark ettim. Ve bu sesin peşine düştüm. İnternet öncesi zamanlarda, toplanacak kaç albüm olduğunu bile bilmeden topladım albümlerini. Dinledikçe içime işledi. İdealize edilmiş bir tür kafa sesine döndü zihnimde. Bir süre sonra kafamda net bir ayrım oluşmuştu. Bazen müzik dinliyordum, bazen Morrissey... İkisi tam aynı şey değildi. İstanbul'un havasız pasajlarında Morrissey'in yeni bir albümünü bulabilmek için çırpındığım zamanlarda, bu şehirde onu canlı dinleyeceğim söylense küfrü basardım herhalde. Ama dinledik. Hem de iki defa. Geçen İstanbul konserini (2006/Efes One Love) Irish Blood English Heart şarkısıyla bitiren Morrissey, geçtiğimiz akşamki konsere Türk Bayrağı'yla çıktı. Nereden nereye? Şahsen yadırgadığım bir sahne oldu bu. Sonra daha Morrissey dünyasından bir görsel devreye girdi. Arka plandaki perdede Morrissey'in bir elin parmaklarını geçmeyen takıntılarından olan Oscar Wilde'ın ünlü pozu ve hemen yanında konuşma balonu içinde Who is Morrissey? sorusu belirdi. Ve uzun zamandır beklediğimiz konser, hastalıklı ve zarif bir kendine acıma destanı olan How Soon Is Now ile başladı. Morrissey'in sesi haddinden fazla güzeldi ve kendisi haddinden fazla içtendi. Seyirciyle gerçek anlamda kaynaştı. Konser boyunca düzenli aralıklarla yerlere yatıp elini aşağı uzatarak hayranlarına dokundu. Daha doğrusu kendisine dokunulmasına izin verdi. Hatta sahneye zombi gibi tırmanan birkaç hayranına baba şefkatiyle sarıldı. Bir ara seyircilerden birinin uzattığı A4 kağıdı, üzerinde ne yazdığını bilmediği için tedirgin bir biçimde aldı. Sonra kağıtta Anti-Royal yazdığını görünce bağrına bastı hatta yüzüne bulayıp bir an maske niyetine kullandı. Konser Morrissey'in olağanüstü sesiyle devam etti. Aralarda The Smiths şarkıları duymak, kökten Morrissey'cileri kendilerinden geçirdi. Sonra birden Meat is Murder başladı. Ve arkadaki perdede çeşitli hayvanların tabağımıza gelmeden önce çektiği eziyetler ayrıntılı bir biçimde gösterilmeye başlandı. Perdede masum bakışlı hayvanlar can çekişirken hemen önlerinde Morrissey kırılgan bir meydan okumayla Meat is Murderı söyledi. Nakarattaki sözleri Bu sebepsiz bir ölüm ve sebepsiz ölüme cinayet denirden öldür ye, öldür ye, öldür ye, cinayet diye değiştirerek... Morrissey'i bilen ve The Smiths dönemine hakim olan kesim için olağan bir şovdu bu. Ancak Let Me Kiss Youyu dinlemeye gelen ve Morrissey'i aşk şarkıları söyleyen bir romantik serseri sanan Best Of'çu konuklar için ağır bir sunum oldu. Yine de seyirci kibardı. Yarısı konsere kebapçıdan gelmiş olmasına rağmen sessizce dinleyip sonunda çılgınca alkışladı. Son olarak Let Me Kiss Youyu çalan Morrissey, şarkının sonunda kalbim sana açık sözleri eşliğinde gömleğini çıkarıp attı. Bu şarkıyı dinlerken Morrissey'in gözlerini kapat ve hayran olacağın birini düşün dediği yerde bir an gözlerimi kapatıp Morrissey'in sesinden daha güzel herhangi bir şey düşünmeye çalıştım; beceremedim."} {"url": "https://egoistokur.com/hakan-bicakcidan-vokal-anestezi-joy-division-ekolunden-acayip-adamla", "text": "Romantik Korku, Rüya Günlüğü, Boş Zaman, Bir Yaz Gecesi Kabusu, Apartman Boşluğu, Karanlık Oda, Ben Tek Siz Hepiniz adlı kitapların yazarı Hakan Bıçakcı Egoist Okur'a daha önce defalarca konuk oldu. Röportajlarıyla, yorumlarıyla, yazılarıyla ve çektiği fotoğraflarla... Fakat müziğin Hakan'ın hayatında çok önemli bir yeri var. Dolayısıyla eninde sonunda ondan da bir Efkar Karması istememek olmazdı. Ben de istedim. Hakan, Joy Division ekolünden birkaç acayip adamın, The Editors, The Last Shadow Puppets, The National, White Lies, Interpol gruplarının şarkılarını seçti. Güzel oldu! joy division'ın yerini tutmasa da her biri fena değil ama bunların içinde sadece the national'ı tekrar dinlerim bir de zaten interpol arada bir dinlenilebilecek bir grup. çok güzel bir paylaşım teşekkürler."} {"url": "https://egoistokur.com/hakan-iscenden-furug-ferruhzada-bir-armaga", "text": "Kar bu, erir: sen sessizliğin kudretini hatırla. Güneş batar: yüzünde o kızıllık kalsın. Hatırla o ilk bakışın alazını: gelenler gider. Uçar gider rüyalar: aklında uykunun hafifliği kalsın. Bazı kaynaklar doğum tarihini 29 Aralık 1934, bazıları 5 Ocak 1935 alıyor. Tabii önemli olan Füruğ gibi şairin yaşamış olması ve bize bıraktığı o eşsiz dizeler."} {"url": "https://egoistokur.com/hakan-karahan-asik-oldugun-kadinla-her-gece-tek-gecelik-iliski-gibi-gecmel", "text": "Polisiye ve gerilim türündeki kitaplarıyla tanıdığımız Hakan Karahan son kitabında kendini; hayatının en mahrem anılarını okura adeta günah çıkarırcasına açık sözlü bir biçimde anlatıyor. İlk itirafı çok acayip: Yaşlılık çok tuhaf. Ne zaman yaşlandığımı hatırlamıyorum. Bir sabah yaşlı kalktım sanki. Yepyeni bir mesleğe başlar gibi. Seçmediğim, emrivaki olarak yapmak zorunda kaldığım bir meslek diyor ilk satırlarda. Her şeyde hissediyorum bu yeni mesleği. Eski fotoğraflarıma bakarken aradaki fiziksel farkı görüyorum. Sabah yataktan kalkarken belimin dizimin ağrımadığı gün yok. Birilerine tahammül etmekte zorlanırken de bir fark çıkıyor ortaya. Eskiden aptalın tekine saatlerce tahammül edebilirken, şimdi bir dakikamı bile ayıramıyorum. Tersi de geçerli; eskiden tahammül edemediğim, yanlarında feci sıkıldığım bazı insanların kıymetini yeni anladım. Elbette benim. 50 yaşıma bastığım gün, bir kış vakti, karlar altındaki Lüleburgaz'da tek başımaydım. Kendime bir 51 yaş hediyesi vermek istedim. Yarım yüzyılın muhasebesini yapacak, tüm hayat maceramı gözden geçirecek, nereden gelip nereye gittiğimi, ne kadar değiştiğimi görecektim... Kahramanı ben olacaktım ama işin içine hayal gücü de karışacaktı. Benim düşündüklerimi düşünecek, benim söylemek istediklerimi söyleyecek birini yazacaktım. İş hayatına, paraya pula, Türkiye'ye, ilişkilere, aileye, hayatın hazırlıksız anlarında insana sunduğu sürprizlere dair skonuşmak istiyordum. Başına buyruk, otoriteye biat etmeyi becerememiş biriyim, dolayısıyla hayatımda çok çatışma, çok mücadele, kavga oldu. 50 yılda yazacak bir sürü şey birikmişti, hepsini anlattım. Sizin hayatta, aşkta, aile ilişkilerinde yaşadığınız bütün başarısızlıklar, acılar kitapta olduğu gibi, hem de çok ayrıntılı olarak yer alıyor. Ama kahramanınızı finalde mucizevi bir şekilde ödüllendirmişsiniz. Düşünsenize; adam, çok istediği halde hiçbir zaman gerçek bir yakınlık kuramadığı babasını pat diye kanserden kaybediyor. Yöneticiliği bıraktıktan sonra hevesle girdiği her işi bir şekilde batırıyor. Kadınlarla başaramıyor. Loser'ın teki... Kahramanımın finalde başka bir hayatı olmasını, huzurlu ve evrenle, hayatına girmiş çıkmış insanlarla bütünleşebilmiş biri haline gelmesini istedim. Savaşı bitirdim bir bakıma. Bütün bu yaşadıklarım meğer boşuna değilmiş dedirttim ona. Çok temenni ettiğim ama gerçek hayatta başaramadığım bir şeyi yazdım ben. Olmuş gibi, başarmışım gibi... Yani kahramanımı kendiyle ve dünyayla barıştırdım. Hapisten çıkmış gibi hissettim bittiğinde. Gerçek hayatta işler başka türlü yaşanmıştı çünkü. Babamla aramızdaki dayanılmaz gerilim, hatta kavga, onun paraya her şeyden çok önem vermesi, önyargıları, aramızda hiç geçmeyen Seni seviyorum cümlesi, kasvet, ölüm... Babamı hayatımı verecek kadar severdim ama ondan hoşlanmazdım. Beş dakika tahammül edemezdim varlığına ve kapıyı çekip çıkardım. Çıkmamam gerektiğini o öldüğünde kavradım. Kahramanım beni kıskıvrak bağlayan pişmanlıklardan arınsın istedim. Bir de onu benden daha hasarlı ama daha bilge bir karakter olarak kurguladım ki yukarı çıkmanın iyice dibe vurmaktan geçtiğini okur da idrak etsin diye. Başta Amma ağır hikaye diye düşündüm, bittiğindeyse gülümseyerek Vay be, böyle de yaşanabilirmiş hayat aslında dedim. Kendimle dalga geçtim galiba. Hayatı gereğinden çok ciddiye alıyoruz, almasak hatta bize acı veren bazı şeylere, hatalarımıza gülüp geçsek. Ölürken gülecek değiliz, yaşarken gülmenin bir yolunu bulalım. Son belli, çünkü. O gün geldiğinde kendimizi artık yorgun, tükenmiş hissetmeliyiz, hayatta isteyip de yapmadığımız hiçbir şey kalmamalı. Romanda geçmişinizde, özellikle gençlik yıllarınızda hayatınıza giren kadınlara çok acımasız davrandığınız görülüyor. 50 yaşına gelmişsen, aşk hayatında mutlaka birilerine acımasız davranman gerekmiştir. Ben öyle yapmadım diyen yalan söylüyordur. Gençken, o kadar hayatı, insanları tanımıyor ve kendini dünyanın merkezinde sanıyorsundur ki başka türlüsü gelmez elinden. Halbuki onlardan biri, birlikteyken en sinir olup başbelası gibi gördüğünüz kadın, yıllar sonra bir mucizeye sebep oluyor. Kimin niçin hayatına girdiğini peşinen bilemezsin. Hayatına giren herkesin de senin için bir önemi vardır. Bilmiyorsundur, şanslıysan öğrenirsin. Aşık olduğun insanı tek ve en büyük hakikat saymak, onu en yüce mertebeye koymak, kendine ihanettir. Bunun farkında olmak ve gene de o aşkı seçmek bir bedel ödetiyor elbette insana. Seninmiş sandığın aşkını her an kaybedebilirsin. Kendine duyduğun aşktan da vazgeçmeyi bilmelisin. Kudretine, parana, fiziki güzelliğine, aklına ömür boyu güvenemezsin. Hepsi gidebilir elinden. Ben, yaşadığım aşkın bedelini her gün aynı şekilde ödemeye devam ediyorum. Daha fazlasını söylemeyeyim, ucu tehlikeli yerlere gidebilir çünkü. Aşık olduğu kadınla her geceyi bir gecelik ilişki gibi geçirebileceği bir hayat diliyorsunuz oğlunuza. Ama bu gençken elde edilebilecek bir şey değil. 40'tan, 50'dan, 60'tan sonra belki... Gençlikte aşıklar kuyruğu dik tutma derdinde, kavga kıyamet ayrılmakla mükellef. Sevdiği kadınla yoldaş olabilmek için insan yaşlanmayı beklemeli. Başlığa kızıp da okumaya başlamıştım. Bakalım 50 yaşa gelince nasıl benmerkezci erkek cümleleri göreceğim derken, sonunda düşündüğüm gibi değilmiş, harika bir yazı olmuş. Bu kadarcıkla bile kendi yaşamımla hesaplaşmış oldum. Yes, I like your movies, books and expectations from life. Simple and very clear. Love, live and laugh."} {"url": "https://egoistokur.com/hakan-karahan-risk-almaktan-korkmak-zaten-yasamamakti", "text": "Şu sıralar Netflix'te yayınlanan Şahmaran dizisinde izlediğimiz Hakan Karahan, oyunculuğunun ve yapımcılığının yanında yazdığı romanlarla da tanınıyor. Siz yılların gazetecisiniz, ben de 40 yıldır hiç durmadan çalışıyorum. Bizim gibi işkolik emekçiler birbirini bir yerlerden tanır ve bilir. Konuşmadan bile anlaşabiliriz biz, gerisi hikaye... Çok şanslıyız ki bunca yıldır sevdiğimiz işleri tutkuyla yapıyoruz. Çocukluğumdan beri kitaplar ve filmler benim dünyamın mihenk taşları oldu. Hayal kurmaktan ve merak etmekten her zaman büyük zevk aldım. 21 yıllık finans dünyası geçmişim sadece sabah 9'dan akşam 6'ya kadar zamanımı alıyordu. İşimi evime hiç taşımadım. Çünkü orası filmler, kitaplar ve müzikle dolu bambaşka bir evrendi ve benim için esas olandı. Dediğiniz gibi, yazmak bana iyi geliyor, hattat tedavi ediyor. Oyunculuksa beni eğlendiriyor. Başka biri olmak, başka bir hayatı canlandırmak heyecan verici... İş hayatıma gelince; onu zaten kitaplar ve filmler için bıraktım, tam 21 önce. Soruya soruyla cevap vereyim: Kitabı okumaya başlar başlamaz sizi bir kapı çağırıyor. Kapıyı anahtarla açmak gerekiyor, değil mi? İşte o anahtar insanın kendisinde. Anahtarı bulmak için belki de 40'lı yaşları devirmek gerek. Bazı zincirleri kırmak, bazı ilişkileri bitirmek, kendini iyi tanımak, cesur olmak ve en önemlisi sürü insanı değil, birey olmak gerek. Yani cenneti yaşayabilmek için önce ölmek gerek. Ben üniversite yıllarından bu yana sabah uyanınca yatağını yapan, spora giden, diyetine sadık kalan, çalışma saatleri ve eğlenme saatleri belli olan biriyim. Sevdiğim şehirlere ve oralardaki restoranlara, barlara hem sadakatle hem de disiplinle bağlıyım. Giriş ve çıkış saatlerim hiç değişmez. Televizyon daha siyah beyazken bile Almanya'nın maçlarını seyrederdim. Berlin en sevdiğim şehirlerden biridir. Sabah kahvemi şehrin ortasındaki hayvanat bahçesinde içmekten, dolaşırken sokak satıcılarından sosisli sandviç alıp yemekten, biralarından, şaraplarından, ekşi lahanasından ve her tarafa sinmiş Alman disiplininden haz duyarım. Zaten 1960'ta Alman Hastanesi'nde doğmuşum. Büyük ihtimalle bebekler karıştı ve beni Türk ebeveynlerime verdiler. Elke bir roman kahramanı. Vücuduyla, saçlarıyla, gözleriyle, zekasıyla, çapkınlığıyla, tecrübesiyle, cesaretiyle ve açık sözlülüğüyle tam hayal ettiğim gibi bir kadın. Onu yazarken güldüm, düşündüm, mutlu oldum. Dokuz romanım arasında en önemsediğim karakterler arasına, hem de ilk sıralardan girer. Başka bir romanımda belki onunla tekrar buluşurum. Elke beni tabii ki kendime yaklaştırdı ama zaten Elke her erkeği hem kendine çeker hem de kendisine yaklaştırır. Candan'ın yüzünde bir tebessüm vardı. Viyana'daki arkeolog ben miyim? diye sordu. Eh, bu sefer de benim yüzüme bir tebessüm yayıldı. Daha sonra kitabın ilk tashihlerini yapmaya koyuldu. Beğendiğini tahmin ediyorum, çok fazla komplimanda bulunmaz beni şımartmamak için. Beğenmeseydi kesin söylerdi. İnsanın, kendini tatmin eden bir hayatı sürememesi, bunun üstesinden gelecek fırsatları kaçırması, risk almaktan korkması, yenilmekten kaçması, konfor alanı dışına çıkamaması, bunlar bence zaten yaşamamaktır. Bu tip insanların içi de dışı da erken yaşlanır. Gözlerine bakınca anlaşılır zaten yaşayamayanlar. Var oluş sancılarını bertaraf etmekse, ne diyeyim, sadece yaşamakla olur. Zafer'in ailesiyle, çocukluğuyla ve bugünün İstanbul'uyla ilişkisini yazdığı bölümlerle Elke'nin otele gelip Zafer'in hayatına girdiği bölümleri, roman içinde roman şeklinde kurgulamak en başından beri aklımdaydı. 60 yıllık bir muhasebeyi kapatırken kurgu karakterler yarattığım gibi gerçek karakterlerden de yararlandığım aşikar. Zafer'i hüzünlendiren kısımları ve iç hesaplaşmaları, onu eğlendiren bölümlerle bir teraziye yatırdım. Altından kalkılamayacak her türlü meseleyi mucizevi bir kadın çözebiliyor, bunu kendimden biliyorum. Romanların içinde her zaman satır aralarında yazarların sırları yer alır. Yazarlar kendilerinden bahsetmedikçe iyileşemezler. Öyle sayılabilir. Önceki romanlarımda Roma, Nice, Miami, Cannes, Magosa, Bükreş, Boston gibi şehirlerde geçen hikayeler de var. Kahramanlarımı, İstanbul'da başlayan maceralarının devamında başka şehirlere sürüklemek hoşuma gidiyor. Sevdiğim başka şehirlere devamlı kendimi sürüklediğim gibi. Niyetim zaten okuyucuyu şaşırtmak, düşündürmek, gülümsetmek, samimiyetimi hissettirmekti. Acı hep var, sonsuza kadar da olacak. Ama madalyonun öbür yüzünde de umut var, acıyla başa baş yarışıyor o. Ben bu yarışta burun farkıyla umuttan yanayım. Tek mekanda ve genelde iki kişi arasında geçtiği için bence içerik, bağımsız bir festival filmi dokusuna çok uygun. Yazarken hikaye film şeridi gibi gözümün önünden geçiyordu zaten. Umarım bir gün onu film olarak sinemada seyrederim. 70 yaşına merdiven dayamış kıymetli bir oyuncu arkadaşım da aynen öyle söylemişti. Ona inanıyorum. Tabii ki erkeklik meselesini sorguladım, çünkü Zafer 60 yaşında bir erkek yazar ve karşısına gençlik yıllarından beri onu derinden etkilemiş çok seksi bir kadını çıkıyor. Bu kadın bir hafta boyunca onun otelinde kalacak... Bu erkeğin kafasından kim bilir neler geçer? Zafer'i yazarken çok eğlendim, onu çok özleyeceğim. Bence pratikte erkekler de kadınlar da tek eşlilik tezine aynı mesafede. Teoride sabaha kadar tartışılır, çünkü bu konularda dürüst olmak yürek ister. Aşk acısı bazen büyüyünce geçer bazen de yeni bir aşkla... İnsanlık dramınınsa sonu yok. Aşkın içine veya dışına düşmek kolay, insan olmak zor."} {"url": "https://egoistokur.com/hakki-devrim-eski-kitaplar-o-kadar-cabuk-bulunmaz-oluyor-k", "text": "Hakkı Devrim vedalaşamadan kaybedilenlerden. Aslında onunla daha ben çocukken bile tanışıyormuşuz ama açıkçası o kısmı çok iyi hatırlamıyorum. Babam anlatmıştı, aynı iş yerinde çalıştıklarında olup bitenleri, bana hediye ettiği masal kitaplarını... Yıllar sonra edebiyat dergisi Picus'u yönetmeye başladığımda onunla bir kütüphane röportajı da yapmıştık. Tanışıklığımız bundan ibaret. Ama severdim, kimi zaman gaddar bulsam da Cihannüma'yı kaçırmazdım. Bugün Hakkı Devrim'in öldüğünü öğrenince, röportaj dosyadan çıktı, Egoist'in Yangında İlk Kurtarılacaklar bölümüne girdi... Tamamını bulamadım ama kitap çalma deneyiminden bahsettiği bölüm kalmış neyse ki, çok tatlı orası. Utandık sonradan demiş Hakkı Bey. Anısına yayınlıyorum. Elveda Hakkı Bey, unutulmayacaksınız. Ders dışı kitaplarla da okulda tanıştım ben. Adana İkinci Ortaokul 'daki Türkçe öğretmenim Sait Toraman sayesinde. Bildiğim ilk kütüphaneyi de Sait Hoca'nın bize ceza diye aldırdığı kitaplarla sınıfımızdaki küçük dolapta oluşturduk. Hatırladığım kadarıyla kendi harçlığımla aldığım ilk kitap, Amerikalı yazar Pearl S. Buck'un iki ciltlik Sarı Esirler romanıydı. 1938'de Nobel Edebiyat Ödülü alan yazarın daha sonra birçok kitabını okudum. Hocanın ezberleyin dediği şiiri doğru dürüst okuyamadığım için cezalandırılmıştım. Sünnet edildiğimde bebek sayılmazdım. Aile dostu ağabeylerden biri, hediye olarak kitap getirmişti. Biri Victor Hugo'nun Sefilleriydi; kısaltılmış bir metin. Diğeri Türk hanım yazarlardan birinin aşk romanı... Ablalar kitabı getireni, Bu yaşta bir çocuğun okuyacağı kitap mı bu? diye biraz azarladılar. Önce o kitabı okudum, ama adı neydi, yazarı kimdi hatırlamıyorum. Sevdiğim şey, kitaptan çok bir resimli roman dergisiydi: Binbir Roman. Lisedeyken birkaç arkadaş adeta kitap canavarına dönüşmüştük. Babamın aydan aya verdiği 20 liranın tamamını, çoğu Maarif Klasikleri olmak üzere kitaba yatırıyordum. Fransızcayı sözlük yardımıyla okur hale gelmiştik. Ben sözlüksüz hala okuyamam. İki büyük savaş arası Fransız romancıların çok rağbette olduğu bir dönemdi. Haşet'te Jules Romains'in İyi Niyetli İnsanlar adlı seri romanının ilk 12 cildini gördük. 23 ciltte tamamlanmıştı. Zihni'yle para biriktirmeye başladık. O gidip sormuş bir gün, depoda yedeği yokmuş kitapların. Alacak biri çıkarsa, bekle bir takım daha gelsin. İşbirliği ederek bir gün on iki cildi birden yürüttük. Nasıl yaptığımızı sormayın lütfen. Yıllar yılı aklımıza geldikçe korktuk. Paramız olduğunda gidip suçumuzu itiraf edecek, parasını faiziyle ödeyecektik. İyi kötü paramız oldu sonraları, ama yapmadık, utandık. Evde, Çatalca'daki çiftlik evinin bütün bir odasında ve gazetedeki odamda, bir kısmı koliler içinde, hiç saymadım. Durumu şöyle özetleyebilirim: Bulamayacağımı bildiğim için kitap aramaktan hayli zaman var ki vazgeçtim. Düzenli kütüphane edinecek genişlikte yerim yok. Sevdiğim yazarlar sayamayacağım kadar çok. Ama bütün kitaplarını okuduğum dört Türk yazarını sayabilirim: Ahmet Hamdi Tanpınar, Sait Faik Abasıyanık, Kemal Tahir ve Orhan Pamuk. Böyle bir meselem, iddiam ve listem yok. Eşimin dedesi Ahmet İhsan Tokgöz'den kalma bir Servetifünun koleksiyonumuz vardı. Ansiklopedicilik yıllarımızda birkaç cildi kayboldu. Bir de yazarınca imzalanmış kitaplar var. İsmail Habib Sevük'ün çok faydalandığım bir kitabı vardır, Avrupa Edebiyatı ve Biz. Onu Fransız Filolojisi'nden bir kız arkadaşıma vermiştim, elli beş yıl kadar oldu. Bu hafta gene buluştuk bir vesileyle, kitabın lafını bile etmiyor. Eski kitaplar o kadar çabuk bulunmaz oluyor ki. On beş yıl önce Andre Maurois'nın bir kitabını aradım Paris'te. Yayınevine gittim, bilgisayarlarında kaydı yok. Görevli hanım bana Maurois diye bir yazar hatırlamadığını söyledi. Not almayacaksam, mesela elimdeki bir romansa, geceleri ve yattığım yerde okumayı severim. Dedim ya, gönlümce okuyamamanın acısını duyuyorum. Elden geçiremez durumdayım. Daha geniş bir eve taşınma hayallerimin baş sebebi de bu. Vaktiyle başvuru kitaplarını konularına; roman, deneme, şiir kitaplarını da yazar adlarına göre sıralardım."} {"url": "https://egoistokur.com/halil-inalciktan-yeni-surprizler-yold", "text": "Amerikalı tarihçi Bernard Lewis'in Tüm zamanların en büyük alimi diye tarif ettiği üstad Halil İnalcık kitaplarının gözden geçirilmiş, genişletilmiş baskılarıyla yine okur karşısında. Üstelik önümüzdeki döneme dair bazı sürprizleri var. Hocaların hocası, Osmanlı tarihinin babası ve Şeyh-ül müverrihin olarak bilinen, yazdığı makaleler ve kitaplarla Osmanlı İmparatorluğu'nun yapısını, işleyişini, toplum modelini çözmemizi sağlayan, dünya akademilerine üye kabul edilmiş değerli tarihçimiz Prof Halil İnalcık, bu yıl 96 yaşına bastı. Tasarladığı kitapları bitirmek için evinden çıkmadan büyük bir fedakarlık ve tutkuyla çalışmalarını sürdürüyor. Ayrıca meraklılarına müjdelerimiz var: Devlet-i Aliyye'nin 2. cildi, yeni yılda 2 cilt olarak yeniden çıkacak. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan önce ağırlıklı olarak 17. yüzyıl kadınlar saltanatını anlattığı ilk cilt, ardından Osmanlı'da askeri ve mali dönüşümü içeren ikinci cilt yayınlanacak. Kırımla ilgili eserleri sırada. Şu anda Hıristiyanlıkla İslam arası tartışmaları yazıyor, Fatih ve İstanbul kitabı için. İlk dönem kaynakları üzerine çalışıyor, çok önem verdiği bu yayınının bitmesine az kaldı. Yeni yılda özel bir kitap, şimdilik kod adı Dostları İnalcık'ı anlatıyor olan yayın raflarda yerini alacak. İlave sürpriz yayınlar da olabilir, hiç şüpheniz olmasın."} {"url": "https://egoistokur.com/hamdi-koc-sanat-denen-sey-seksten-ibaretmis-inanalim-m", "text": "Biliyorsunuz; Hamdi Koç'un yeni romanı Çıplak ve Yalnız çıktı. Romanı daha sonra ayrıca yazacağım ama önce Hamdi'yle yaptığımız röportajı okuyun istiyorum. Yeniden okumak ve düşünmek, sonra da yazmak için vaktim çok. Hem Çıplak ve Yalnız aceleye gelecek gibi değil, çünkü büyük bir roman, nasıl derler, beklediğim roman. Bilmek istemediğimiz şeyleri. Nihayet bilmek zorunda olduğumuz şeyleri. Geçmişimizi gönlümüze göre ayıklayamayız. İyi hikayelerimiz kadar kötü hikayelerimiz de bizim. Onlar da bizi anlatıyor. Bizim bilincimiz izin vermezse, yarın başkasının vicdanı izin verir, çıkar o anlatır. Bazen bir hayalet olur bu, bazen bir yazar, bazen bir deli. Hikaye bir kez yazılmayagörsün, bir gün mutlaka anlatılır. Acı ölmez. Şimdiye kadar kimsenin acısı ilelebet gömülü kalmamıştır. Çünkü insanlık vicdan demektir. Temizlemek, aklamak, bunlar büyük kelimeler, hatta muhtemelen imkansız fiiller. Ama hatırlamaya, anlatmaya başlamak iyi bir adım olabilir. Korku, utanç, bunlar uzun ömürlü, dayanıklı duygular değil. Hele faydalı duygular hiç değil. Geleceği istiyorsan hak edeceksin. Yasemin benim için de fazlasıyla cazip bir kadın. Belki o yüzden onun hakkında kendimi biraz kontrol etmek, ekonomik davranmak zorunda kaldım. Bir aktrist, bir yıldız. Bizim gibi sıradan insanların dünyasına ait değil, dinleyişi farklı, konuşması farklı, sevgisi ve vazgeçişi farklı. Tepeden tırnağa ego ve içi kibirle dolu olduğu kadar sevecenlikle de dolu bir kadın. Hikayesi, çöken bir sosyal dünyanın son mensuplarından biri olmak. O bunu yaşamış ve görmüşse, ki öyle anlaşılıyor, sözlerine kulak vermekte fayda var. Ama sanatın seksten ibaret olduğunu niçin genç, güzel, alımlı bir kadınken göremedi, anlamak için ille yaşlanması, fiziksel cazibesini kaybetmesi mi gerekiyordu, bunu da sormak lazım. Sormadım, gerçi. Huriye'ye de aşağı yukarı Yasemin kadar yer ayırdım. Bunlar doğruları, gerçekleri söyleyen kadınlar. Biri ölümlüler dünyasının anlatıcısı, öbürü ölümsüzler dünyasının. O dirayet de bana erkeklerden çok kadınlarda olurmuş gibi geliyor. Bir şey söylememeye çalışırdı. İlk tepkisi, burada hava rutubetli, ben kaçayım, demek olurdu. Ama sonunda okuduğumuz romanı yazıyor, yaşı ilerleyince ve itiraf ediyor, korkacak birşeyi kalmayınca. Bu yaşımda artık bana dayak atamazlar, işkence yapamazlar, ellerinde kalırım diye korkarlar diyor. Ama büyümek kaybetmekten hep daha çok korkar olmak demek. Bizim memlekette ise bugün her zamankinden daha iyi görüyoruz, anında boğazına sarılıyorlar. Polis, olmadı vergi müfettişi, olmadı itibarsızlaştırma, işten attırma... Ezelden beri Türkiye'de en zor şey genç olmaktır. Ben bu romanı yazmaya başladığım zaman telefon dinlemelerinden başka pek akla o zamanları getiren bir durum yoktu. Ya da belki vardı ama aşikar değildi. Dört sene önce birçoğumuzda daha liberal bir ülkede yaşamak üzere olduğumuz hissi vardı. Asker cezalandırılınca asker tarzı hükmetme refleksleri, dayakçı devlet geleneği de bitecek sanıyorduk. Ama Mayıs sonunda bir sabah her şey altüst oldu. Bütün o iyi niyetli liberal hayallerin hayal olarak kalmaya mahkum olduklarını. Bizde devlet değişmez; artık aşikar olan bu. Evet ya; bugünle romandaki günler arasındaki benzerlik iyice artmış. Polis sokakta, otoparkta, apartman merdiveninde çocukları sıkıştırıp dayak atıyor bazen hatta öldürüyor. Üstelik bunu yapanlar vakti zamanın mazlumları. Bilmiyorum, belki bizde hükümet etmek demek eline sopayı almak demektir ve belki almamak mümkün değildir. Yani belki ellerinde olmadan yapıyorlardır. Yüzük öyle emrediyordur. Hukuk ise kendi başına bir hiçtir. Hukuk tatbik edecek adam varsa hukuk olur. Hukuk da çünkü neticede yazıdan, metinden başka birşey değildir. Emre ya da ihtiyaca göre yeniden yazılır. Ha, vicdan dersen, hukukun temeli vicdandır dersen, Türkiye'de buna alacağın tüm karşılık uzun bir sessizliktir. Bu hükümete belki bize asker vesayeti denen şeyin, alternatifinden daha kötü birşey olmadığını gösterdiği için teşekkür etmemiz lazım. Hiç olmazsa ta İstiklal Mahkemeleri zamanından beri yıllardır aklımızda yaşattığımız faşizm semptomumuzun yanlış temeller üstünde oturduğunu görmüş olduk. 60 darbesini hala destekleyenlerin, o darbeyi ihtilal gibi seksi bir kelimeyle tarif edenlerin içi rahatlamış olmalı. Kalıyoruz. Nasıl kalmayalım, hayatımız bu. Bu hayatı geçmişiyle de bugünüyle de üstlenmek zorundayız. Mesut gibiyiz. İstemiyoruz diyemiyoruz, çünkü aslında istiyoruz. Sadece gidecek yerimiz olmadığı için değil. Bütün geçmişimiz bizi bu hayata bağlıyor. Mesele bu hayata bizim bir şey katıp katamayacağımız. Hayatın bizim için başkaları tarafından önceden düzenlenmiş biçimini içimize sindirip sindiremeyeceğimizz. Sözün kısası ruhumuzu, hayal gücümüzü teslim almaya çalışan bir kuruma; devlete, geleneklere, mirasa teslim olup olmayacağımız. Çünkü susmak ahlaksızlığa işaret eder. Çünkü korku gibi, hesapçılık, hainlik gibi en bayağı duyguları akla getirir. Romanda öyle bir durumu ima eden bir karakter var, inatçı da bir adam, muhtemelen bütün kötülüklerin bizzat şahidi olmuş ama bir türlü konuya girmeye yanaşmıyor. Olanlar için üzgün. Ama pişman mı, biz esas onu öğrenmeyi istiyoruz. Bir hukukçuda vicdan olmazsa ne olur? Hiç, ne emredilirse onu yazar. Romanda da öyle oluyor. Çünkü 1960 yazında öyle oldu. Bir sürü hoca toplandılar, askere servis vermeye başladılar. Romandaki kayınpeder, Yasemin'in babası onlardan sadece biri. Sonra bazı daha küçük adamlar da servise katıldı ve Yassıada mahkemesini kurdular, işlettiler, sonuca ulaştırdılar. Tarihimizde başımıza gelen en büyük felaket darbeler değildir, Menderes'in idamı da değildir. Başımıza gelen en büyük felaket, en büyük ayıbımız Yassıada mahkemeleridir. Unutmamak için, minnettarlığımızı ifade etmek için, hayatın devam ettiğini ama kimseyi arkada bırakmadığını göstermek için. O çocuklar bizim adımıza, bizim yerimize öldüler. Sen ya da ben de ölebilirdik, ama onlar öldüler. Hepsine bir hayat borçluyuz. Benim yaşımda artık, hele benim işini yapıyorsan, geçmiş ve gelecek üzerine düşünüyorsan, iyi bir insanın iyi bir fikir gibi ilelebet yaşayabileceğini anlamış oluyorsun. Tabii hiçbir şey varlıklarının yerini tutamaz. Ama o çocuklar artık benim dünyamın ölümsüzleri. Şimdilik elimden gelen buydu. Sonra, gün gelecek, onları öldürenler de aslında kendilerini, kendi geleceklerini öldürdüklerini görecekler. Ne kaybettiklerini bir gün onlar da anlayacaklar. Elli sene sonra birileri dönüp bu çocukları kim öldürdü diye sorduğu zaman. Eh, var, doğru. Çünkü yazmak en dünyanın belki en zor işi değildir ama eminim dünyanın en yalnız yapılan işi. İçinde ilerledikçe üstelik yalnızlık isteği daha da artıyor. Sonunda ödülü büyük olabilir de olmayabilir de, ama süreç ızdıraplı bir süreç. Mesut tutkulu bir yazar değil, o yüzden ona iyice sıkıntılı geliyor. Ben biraz daha şanslıyım. Hem ondan daha gencim şimdilik, hem de tembelliğimden bir şikayetim yok. Sevdiğim romanlar. Çıplak ve Yalnız'da, Mesut'un iç dünyasında aşk hakkında da insana birşeyler söylediği, önüne inandırıcı örnekler koyduğu için ayrıca anlamlı. Aşkı yaşamanın bir sürü yolu var. İnsan aşık olunca aşkı da kendini de daha iyi anlamak istiyor. Romanlar her zaman daha iyi anlamaya yardımcı olur. bu vatandaşı freud'a teslim etmeli:) sevgiyle."} {"url": "https://egoistokur.com/handan-akdemir-ask-1q84-gezegeninin-cekirdegindeki-agirlik-merkez", "text": "Handan Akdemir'i gazeteci olarak tanıdım. Hayatımın en zor dönemlerinden birinde yanımda olan, beni destekleyen meslektaşlarımdan biriydi. Aynı kitapları seviyor, aynı ideallerin peşinde koşuyor ve kendimizi aynı insanların yanında iyi hissediyorduk... Tanıdığım en maharetli kalemlerden biri olan Handan daha sonra ani bir kararla gazeteciliği bırakıp yayın dünyasına geçti. Şimdi uzun süredir Doğan Kitap'ın editörlerinden biri. Haruki Murakami'nin dev romanı 1Q84'ün editörlüğünü de o yaptı. Haruki Murakami çok satmasının ve sevilmesinin dışında edebiyat açısından niçin önemli bir yazardır? sorusunun yanıtı kendi içinde gizli. İnsanlar neden bir kitabı almak, okumak isterler? İstediğiniz kadar pazarlama faaliyeti yapın, bir kitabın ancak belli bir noktaya kadar satın alınmasını sağlayabilirsiniz. Ama satın almak ile sevmek farklı şeylerdir. Dünyadaki en dahice pazarlama faaliyeti bile bize bir şeyi sevdirmeyi başaramaz. Murakami'nin edebi dehası zaten bu kadar sevilen bir yazar olmasının nedenlerinden biri diyebiliriz. Haruki Murakami Japonya'dan çıkmış bir dünya yazarı. Bu yüzden tüm dünyadaki okurlara değmeyi, onların içinde bir şeyleri tetiklemeyi başarıyor. Çok iyi bir kurgu ustası ve okurlarını, anlattığı nasıl bir hikaye olursa olsun o hikayenin içine çekmeyi, o hikayeden oluşturduğu gizemlerle dolu dünyanın içinde tutmayı başarıyor. Edebiyatın misyonlarından biri de insanın kendi varoluşuna ve içinde yaşadığı dünyaya anlam vermesine yardımcı olmaksa Murakami bu konuda gerçek bir usta. 1Q84 Türkiye'de de Japonca baskısı yapıldığı günden bu yana bekleniyor. Türkiye'de bir Murakami okuru oluştu çünkü. Bu romanı bu kadar cazip kılan yarattığı dünyanın gerçekliği. Fantastik öğelerle harmanlanmış ama kendi içinde tutarlı ve sonuna kadar gerçek bir dünya manzarası çizmesi. Bu dünyada geçen, bizi soluk soluğa bir sayfadan diğerine çeken bir hikaye anlatırken yazarın bize bir şey yapıyor olması olabilir yanıt. Okur edebiyatla temasında bir beklenti içindedir. Ona bilmediği bir dünyayı anlatacak, zihnini açacak, belki duygularını tetikleyecek bir aracı ile karşılaşmak ister. Murakami için edebiyatın büyücüsü denir hep. Bu büyücülük tanımı hiç de yersiz değil. Çünkü Haruki Murakami tıpkı bir Şaman öykü anlatıcısı gibi bizi meraklandıran bir öykü anlatırken aslında içimizde bir yerleri kurcalar. Bir çocuğu tatlı bir masalla oyalayıp dişini çekmek gibi içimizde bir şeylerin yerini değiştirir. Adeta bir tür kalp masajı yaparak bizi sürdürmekte olduğumuz hayatın içinde yeni bir hayata uyandırır. 1Q84'ü anlatırken yürek atlası tanımını kullandık, çünkü insan yüreğine dair bir roman 1Q84. Okur ne bulacak bu romanda? Katmanlı bir roman 1Q84. Edebiyatın kült klasikleri Ulysses gibi, Murakami'nin ismini ödünç aldığı 1984 gibi, hatta teşbihte hata olmaz derler, kutsal metinler gibi. Katmanlı metinlerle ilgili şunu söylemek yanlış olmaz. Okurun ne bulacağının yanıtı okurun hangi farkındalık düzeyinde olduğunda gizlidir. Okur hazır olduğu mesajları bulacak bu kitapta. 1Q84'ü okuyan birinin varoluşunda aşk önemli bir yer tutuyorsa muhteşem bir aşk hikayesi okuyacak. Kendini gerçekleştirmek için her yolu deneyen, iki dünyanın bir araya gelmesini bekleyen bir aşk. Okur günlük rutinin içinde yaşamam gereken hayat bundan mı ibaret? diye düşünüyorsa paralel bir evrenle tanışacak. Aslında paralel evrenleri her saniye yarattığı sonucuna varacak. Kapılıp sürükleneceği bir aksiyon hikayesi arıyorsa, en kaba tanımla bir tür kiralık katil olan bir kadının son işi ve ardından başlayan amansız bir takip hikayesini okuyacak. Yazma uğraşı üzerine düşünüyorsa bir metni, kitabı başarılı kılan unsurun kolektif bilinçte bir şeyleri harekete geçirme gücü olduğuna hükmedecek. 1Q84 her bir okur için başka bir katmanını açacak çünkü. Aşk 1Q84 gezegeninin çekirdeğindeki ağırlık merkezi. Bu kitaptaki aşk öyküsü kendini gerçekleştirmeye yeminli bir aşk öyküsü. Bu kadarını söylemek yeterli. Kitabın büyüsünü bozmayalım. Ama bu kitaptaki aşkın insanı dönüştüren bir aşk olduğunu söylemek mümkün. Sonuna kadar gerçek, uğruna canından vazgeçmeye ve dünya değiştirmeye razı olunacak bir aşk. Murakami okurları bu romanda da Murakami'nin gözde temalarını, nesnelerini, imgelerini bulacak. Yine kedilerle karşılaşacağız. Yine her gün bizi ziyaret eden bir karga olacak. Bu kitapta bir kez daha Murakami'nin bir kurgu ustası olduğunu teslim edeceğiz. Yine caz klasiklerine doyacağız. Dünya edebiyatına, kültürüne damgasını vuran yazarlarla, düşünürlerle, George Orwell'la, Marshall McLuhan'la, Lacan'la, Çehov'la, Shakespeare'le bir kez daha buluşacağız. Romanın uzunluğu sorun olur mu diye soruyorlar. Bilakis! 1Q84'ün okuru kendisini öylesine sürükleyici bir hikayenin ortasında bulacak ki 1256. Sayfaya ulaştığında okumaya ilk başladığı günlere özlem duyacak. Kitabın uzunluğu ayrıca bir amaca hizmet ediyor. Bunu belki ancak kitabın sonuna ulaştığımızda anlayacağız. Birilerinin bize dur demesi gerekiyor ve Murakami bir amaca yönelik olarak bizden durmamızı istiyor bu kitapla. O amaç nedir? Gündelik hayatın rutinleri içinde tıkanan bir şeyler var. Algımızda, yüreklerimizde akışı kesen bir şeyler. Algımızda yeni kapılar açmak, yüreğimizde bir şeylerin yeniden harekete geçmesini sağlamak için gerekli bir uzunluk bu."} {"url": "https://egoistokur.com/hande-altaylidan-delice-sevme-bicimleri-uzerine-bir-roma", "text": "Hande Altaylı'nın Kahperengisini sevmiştim ama yeni romanını daha da sevdim. Delice, cüretkar bir kitap. İçinde aşk var, ilişkiler var, cinsellik var, hırs var, mizah var ama tuhaf, değişik, irkiltici... Karakterler de öyle. Güzel olmadıkları gibi iyi bile değiller. En azından alışık olduğumuz tarzda bir güzellikleri, iyilikleri ve cazibeleri yok. Okurken ilkin bana epey itici geldiler. Çirkin Meryem'i, deli Kazım'ı bırakın sevmeyi, anlamakta bile zorlandığımı hissettim, yaptıklarını ya da başlarına gelenleri çoğu zaman öfkeyle hatta bir çeşit tiksintiyle okudum. Fakat Altaylı, romanını öyle ustaca bir kurguyla örmüş, okuru öyle manevralarla tuzağa düşürmüş ki her bölümün sonunda bir sonraki bölümde olacakları delice merak etmekten de kendimi alamadım. Böylece nasıl olduğunu fark etmeden bir bakmışım romanın sonlarına yaklaşmışım ve başta hiç sevemediğim o karakterler için üzülmeye, endişelenmeye hatta abartmıyorum gözyaşı dökmeye başlamışım. Hande Altaylı'yla yeni romanı Deliceyi, yarattığı o yarı fantastik Çakalağzı köyünü ve bahtsız, uğursuz kahramanlarını konuşmak için buluştuk. Valla, ben karakterlerimin iyi ya da kötü olmasından çok doğal olmalarıyla ilgileniyorum. Bir arkadaşımın zeka geriliği olan kardeşinin köyden bir kızla evlendirildiğini öğrenmiştim. Acaba kıza evlenmeyi isteyip istemediğini sormuşlar mıydı, yoksa hayatın kurtulur baskısıyla hayatını mı kaydırmışlardı? Zorla evlendirdikleri bu kızı zeka özürlü kocasına kötü davrandı diye ayıplayacaklardı belki de. Kız belki de sırf bu yüzden, iyi bir insandan kötü ve acımasız bir insana dönüşecekti. Hikayem buradan doğdu. Yazarken insanların Meryem'i anlamalarını istedim ama Meryem'in dönüşmesine izin vermedim. Onu iyi birine dönüştürüp insanların onu bu şekilde sevmesini sağlamak bir yazar olarak benim başarısızlığım sayılırdı. Okurların Meryem'i tüm doğallığıyla anlamaları... Benim amacım buydu. Ben de epey karanlık bir dönem geçiriyordum ve bu hikaye benim içimden kelimenin tam anlamıyla püskürdü. Bir gece yatakta dönüp dururken aklıma düştü. Sabaha vardığımda hikayenin büyük bir kısmını çözmüş ve inanılmaz heyecanlanmıştım, her gün 24 saat Meryem ve Kazım'ı düşünmekten kendimi alamıyordum. Bu açıdan kendimi Deliceye borçlu hissediyorum, çünkü iyi geldi bana, içimdeki zehri attım, yazdıkça nefes aldım. Meğer beni sağlıklı tutan bir şeymiş yazmak, bunu anladım. Tam olarak anlatabileceğimi sanmıyorum, oradaki mekanizmayı net çözebilmiş değilim. Galiba, yazarak kendime yeni bir dünya kuruyorum ve vaktimin çoğunu orada geçiriyorum. Normal hayatta işler yolunda gitmediğinde epey faydalı bir durum. Başka her şeye kendimi kapatarak. Yazdığı süreçte her şeyi yapabilen insanlardan değilim. İki saat için bile dışarı çıksam bütün konsantrasyonum bozulur, birkaç gün hiçbir şey yazamam, o yüzden de pek çıkmam. Evde oturup günün tamamını yazarak geçirmiyorum elbette, çoğu zaman aylaklık ediyorum, yine de hikayeden kopmak istemediğimden, çıkmıyorum. Aynen. Savaştığım başkası değil tabii, benim. Tekme tokat girişiyorum kendime, o da bana girişiyor. Karanlık ve tehlikeli konulara eğiliminizden ötürü size bir keresinde Kendinizi hain buluyor musunuz? diye sormuştum. Haksızlık etmişim, esas bu romanda sormalıymışım o soruyu. Bazen ekleniyor, bazen eklenmiyor. Kimi zaman bir karakterde küçük bir detay olarak beliriyor, kimi zaman da bir karakterin varolmasına yol açıyor. Yazıyorsanız bunu yapmanız çok doğal ama beni mutsuz eden, anda olmayı kaybetmeme yol açması. Hep kafam bir yerlerde, yaşadığım anın uzağındayım. Oysa bazen orada olabilmeyi çok istiyorum. Geçerdi elbette ama insanların üzerindeki toplum baskısını okuyucuya daha net hissettirebilmek için küçük bir topluluk olsun istedim. Yoksa köy romanı yazmak gibi bir kaygım yoktu. Zaten tarla sürmenin detayları da yok kitapta. Köyün tek bir kişi gibi, orada dikilip durmasıydı istediğim. Özellikle bizimki gibi, gözlerini başkalarının hayatına dikmiş toplumlar bireyi çok yaralıyor. Kuralların içine doğuyorsunuz, sorgulama şansınız pek az, sorgulasanız bile değiştiremiyorsunuz. Toplumun kendi kendine dönüşmesini beklemekten başka bir şansınız pek yok. Meryem ise bir savaşçı. Siz iki yüzlüyseniz, ben dört yüzlüyüm diyor. Alem buysa, kral benim diyor. Kendisini kötü olmakla suçlayan topluma dönüp, sen kendine bak demekten de zerre çekinmiyor. Farklılıklara tahammülümüz kalmadı ve insanlar çok acımasız. Böyle olunca toplum da daha acımasız oluyor. Bence bu yüzden çok fazla sanat üretmiyoruz. Kendi gözlerimize, kendi içimize bakmıyoruz, gözlerimiz hep başkalarının hayatlarında. Hikayemi gene bu karakterlerle ama çok daha tatlı anlatabilirdim ama öteki yolu seçtim. Karakterlerimin içlerini açıp kalplerindeki kötülüğü görünür kılmayı istedim. Aslında, senden benden farksızlar. Aslında her şey babamı kaybettiğim sırada başladı. Ölüm ilk kez bu kadar yakınıma gelmişti, nereye sığdıracağımı bilmediğim bir acı vardı içimde. Bütün dengem altüst oldu, öfkeli, toleranssız ve gerçekten epey antipatik biri haline geldim. İçimden tanımadığım bir kadın çıktı ve aylarca onunla yaşamak zorunda kaldım. Üstelik birlikte yaşaması hiç zevkli biri değildi. Neyse ki, bu hikayeyi yazarken o berbat kadından kurtuldum. Kahroldum. Her romanda daha çok üzülür oldum, galiba yazmakla kurduğum ilişki her geçen gün daha sıkı fıkı bir hal alıyor. Aşka Şeytan Karışır bittiğinde ne hissettiğimi hatırlamıyorum. Marazda burulmuş, Kahperengide üzülmüştüm, Delicede gerçekten büyük boşluk hissettim. Tüm o karakterler, gerçek insanlarmış da hayatımdan çıkıyorlarmış ya da bir bakıma ölüyorlarmış gibi... Sanki aylardır Meryem ile Kazım'ın ortasında uyumuşum gibi... Sonra bir sabah bakıyorum yoklar. Günlerce yas tuttum, göğsümün ortasında bir ağırlıkla dolaştım. Hayatta da kadınların erkeklerden daha güçlü ve daha renkli ve daha komik olduklarına inanıyorum. Tamam erkekler de çok tatlı ama biz daha tatlıyız ve onları öldüren şeyler bize dokunmuyor. Dokuz canlıyız, kedi gibi... Tırnaklarımızı da aslında oje sürmek için uzatmıyoruz. Kadın kısmı başına ne gelirse gelsin mücadele etmekten vazgeçmiyor. Belki doğurganlığın verdiği bir şeydir bu, bilmiyorum. Gerçi oturup özellikle güçlü kadınlar yazayım da demedim... Öyle oldular. Bana rağmen diyemem, neticede onları engellemeye çalışmadım. Ama karakterlerin de kendilerini yazdıklarına inanıyorum. Delicedekiler öyle yaptı. Umarım öyle olmuştur. İnsan tanıdıklarına karşı daha hoşgörülü olur. Benim istediğim de buydu. Okuyucu Meryem'i tanısın, Aliço'yu tanısın, Kazım'ı tanısın, Bedriye'yi tanısın... Çünkü tanırsa anlamak için çaba harcar ve bu çaba hoşgörüyü doğurur. Aslında altın gibi kalpleri var mesajını vermekten kaçındım çünkü hiçbirinin altın gibi bir kalbi falan yok. Ama bu halleriyle de anlaşılsınlar istedim. Toplumun onlara yaptıklarına birlikte bakalım istedim. Okurlar olarak Meryem'i ilk bölümlerde sevmediniz, çünkü onu tanımıyordunuz. Hayatını, ailesini, hayallerini bilmiyordunuz. Uzaktan hiç hoşlanmadığınız bir adamla günün birinde mecburen aynı masada oturup, aslında o kadar da fena birisi olmadığını görmek gibi bir şey bu. Başka bir açıklama gelmiyor aklıma çünkü Meryem okurlar onu sevsin diye kılını bile kıpırdatmadı. Birbirimizi kandırmayalım, 13 yaşında değilseniz hayatta hiçbir ilişkinin çok saf, çok masum olmadığını bilirsiniz. Delice'ye gelince; bu roman temelde sevme biçimleriyle ilgili bence. Abinin kardeşine sevgisi, kocanın karısına sevgisi, kadının aşığına sevgisi, iki arkadaşın arasındaki sevgi... Ben bir aşk romanı yazmak istemedim, sevme biçimleri üzerine bir şeyler söylemek istedim. Bunu yaparken de hiçbir ilişki biçimini İçinde sevgi var ya da yok diye ayırmadım. Hem biz kim oluyoruz da başkalarını yargılayacağız? Hangi ilişki daha alçak, hangisi daha yüksek, dışarıdan bakarak anlayamayız. Seks temelli gibi görünen bir ilişki pekala 25 senelik bir evlilikten daha hakiki olabilir. Bilemezsiniz. Önyargılar oldu elbette ama bunun için kimseyi suçlayamam, oturup beni mi düşünecek insanlar uzun uzun. Ben şuna bakıyorum: Ben kimsenin kitabını ünlü birinin bilmemnesi yazdı diye okur muyum? Okumam. Bundan ötesi beni ilgilendirmiyor. Yazdığım şeyle o kadar meşgulüm ki kafamı kaldırıp insanlar benim hakkımda ne düşünüyor, ne söylüyor diye bakmıyorum. Yazarlığımı Fatih'in karısı olmama bağlayan varsa ve bu fikir onu mutlu ediyorsa yapabileceğim bir şey yok. Kızamam da. Benim derdim başkalarıyla değil, kendimle. Daha iyi yazmak için çabalıyorum, hepsi bu."} {"url": "https://egoistokur.com/hande-ogute-gore-en-seksi-roman-kahramani-yeni-bir-cinsellik-tasavvuruna-dogr", "text": "En seksi roman kahramanı hangisi? sorusunun cevapları geliyor... Tavrından ve muhtevasından ötürü beni mutlu eden yazılardan biri olduğu için Hande Öğüt'le başlıyorum dosyaya. Eleştirmen Hande Öğüt hem ona göre kışkırtıcı olan roman karakterlerini anlattı bu yazıda, hem de daha önemlisi konuyla ilgili genel bir değerlendirme yaptı. Kadınların yüzyıllarca sustuktan sonra yazmaya başladıklarında çoğu zaman erkek adı kullanmak zorunda kalmalarını ve kendi adlarına da seslerine de daha yeni yeni sahip çıkabildiklerini düşününce Hande'nin söylediklerine tamamen katılıyorum. Roman kahramanlarını seksi olarak değerlendirmek, onlara bir seksapel biçmek elbette mümkün; tartışılır olan, bu imgenin neyin taşıyıcısı olduğu ve ideolojik olarak nasıl yapılandırıldığı... Egemen ideolojinin ve ona dayanak olan psişik yapıların ilkelerine göre, erkek bedeni cinsel nesneleştirilme yükünü taşımaz. Kadınsa yalıtılmıştır, teşhir edilmektedir, cinselleştirilmiş, fetişleştirilmiştir. Kadın bedeni erkek egemen sistemde önemli bir toplumsal fantezidir. Anaakım anlatılarda vamp, erotik, seksi olan çoğunlukla kadındır. Baştan çıkarıcılık, erotiklik ya da seksilik, heteroseksist patriyarkanın erkek hazzına yönelik biçimde yapılandırdığı ve yücelttiği dişil stereotiplerdir. Ne var ki seksi kadın ve bedeni, erkeğin mülkü haline geldikçe eril arzunun tasarrufuna girer; cinselliği hazdan kopartılıp üremeye hizmet eder. Ortada gerçek bir kadın değil bir stereotip, manipüle edilmiş bir aygıt vardır. Kadın cinselliğini bastıran, denetleyen heteroseksist erkek değerlerinden, hegemonik eril dilin tanımlamalarından her ne kadar arındığımızı düşünsek de cinsel olarak kendini özgür olarak tanımlamak ya da seksi olmanın arzu edilirliği nereye denk düşer? Patriyarkal ilişkilerin ve erkek merkezli cinselliğin kadınlara dayattığı haz duyma biçimlerinin ve heteroseksüelliğin dar ufku içinde kalarak cinselliğin potansiyellerini keşfetmek, erotizmi tanımlamak mümkün değildir. Dolayısıyla bu anlamda benim için seksi roman kahramanı yok. Ama kadın bedenine ve cinselliğine dair söylemi ve stereotipleri altüst eden, heteroseksist eril pratikleri sorgulayan, hatta beyaz, heteroseksüel, burjuva öznenin bütünlüğüne karşı bir tehdit olan romanları ve dolayısıyla kahramanları, yeni bir cinsellik tasavvurunun, dişil erotizm, arzu ve hazzın alternatif yollarla da temsil edilebilirliğinin imkanları olarak görüyorum. Bu bağlamda arkaik bedene ve dişil kitonyenliğe meyleden, toplumsal cinsiyeti istikrarsızlaştırabilecek farklı cinsel pratiklere, kadınsı erotizmdeki cinai güce yer veren Isabelle Broue, Virginie Despentes, Angela Carter, Charlotte Roche ve Kathy Acker'ın kurmaca kahramanları önemlidir. Yanı sıra Elfriede Jelinek'in Piyanist'inin kadınlığa dair aykırı imgelerle donatılmış kahramanı Erika Kohut'un mazoşist arzusu ve tercih ettiği s&m pratikleri, bedensel hazzı cinsel organların sınırlayıcılığından kurtarır. Georges Bataille'ın, seks, ölüm, aşağılama, müstehcenlik ve kötülüğün yüceltildiği başyapıtı Annem'in, hem kadınlara hem de oğluna erotik bir aşk duyan Helene'i, oğlu ve kadın arkadaşlarıyla yaşadığı seks oyunlarında, çılgınlık derecesinde bir coşku bulur. Yaşadığı orji deliliğe, ölüme, tutkuya varan bir ivme kazanır; ritüel, haz ilkesine mutlak egemenlik tanır. Anais Nin İçsel Kentler adlı erotika dizisinde ataerkil şifrenin otoritesini yıkacak kadınlar yaratmıştır; sevgililikten düşmanlığa, yapıcılıktan yıkıcılığa, tekeşlilikten çokeşliliğe, heteroseksüellikten lezbiyenliğe ve biseksüelliğe geçiş yapabilir bu kadınlar. Dizinin ilk kitabı Ateş Merdivenleri'nin kahramanı Lillian, Nin'in dostluk kurduğu pek çok kadının izdüşümüdür. Durmaksızın devinen, medcezirli, erotik, kışkırtıcı bir kadındır. Aşıklarından Djuna ise bağımsızlığına düşkün bir feministtir. Djuna'nın maceraları Albatros Çocukları ve Dört Odalı Kalp'te de devam eder. Helen ve Sabina, June'a göndermede bulunan kadınlar olarak Lillian'ın aşk üçgenini oluştururlar. Cinsel arzusu hayli güçlü, tehlikeli tutku oyunlarıyla zevkin peşinde koşan Sabina ile Aşk Evinde Bir Casus'ta da karşılaşırız. Nin, toplumsal cinsiyet, cinsellik klişelerini alaşağı ettiği kadar, edebi söylemin normlarını da yıkar. Ayrılıkçı lezbiyen aktivist ve yazar Rita Mae Brown'un Rubyfruit Jungle romanının kahramanı Molly Bolt da çok seksidir bu bağlamda. Her açıdan üstün, çok güzel, dört dörtlük bir kadındır o. Dişi bir Tom Jones ile adalet peşinde koşan bir şövalyenin bileşimi... Bu kusursuzluk, lezbiyenliğiyle bağdaştırılır. Bir transgender klasiği olarak da anılabilecek roman, lezbiyen feministlere, kendileriyle özdeşleşebilecekleri, 20. yüzyılda yaşamda ve yazında lezbiyenlere yapılan tüm haksızlıkların intikamını alan bir kahraman kazandırmıştır. henry james, güvercinin kanatları... cate croy'u sinemada helena bohem carter başarıyla canlandırdı ve oscar'a aday gösterildi. zavallı aşığıyla, bir kedinin fareyle oynadığı gibi oynar."} {"url": "https://egoistokur.com/hande-sarmandan-ilk-masal-gizli-bahcenin-keramet", "text": "Size iki sürprizim var... 1) Sevgili arkadaşım Hande Şarman yakında ilk kitabıyla karşınızda olacak. (İlk kitabı dediysem, Hande'nin editör olarak katkıda bulunduğu kitap çok ama bu farklı. Bu kez doğrudan onun kalbinden, kaleminden dökülenleri okuyacaksınız. 2) Hande zaman zaman Egoist Okur için masallar kaleme alacak. Yazdığı ilk masal aşağıda. En sevdiğim konuyu, farklılıkların ahengini yazmış. Göreceksiniz; Didişe dövüşe, öpüşe koklaşa, kitaplardan alıntılar, rüya ve kabuslar, iç döküşler ve iç içe geçişlerle sürüp giden dostluklar öyle kolay elde edilmiyor. Kaybedilmiyor da. Hande Şarman, Varlık dergisi, Cumhuriyet, Sabah, Habertürk gazeteleri, Boyut Yayın Grubu ve Okuyan Us Yayınevi'nde editör, danışman, yazar olarak çalıştı. Deli Öyküler, Kahramanlar Kitabı gibi kitaplarda yazıları ve öyküleri, çeşitli dergi ve gazetelerde röportaj, şiir ve makaleleri yayınlandı. Çok sayıda kitabın editörlüğünü üstlendi. Bir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde bir yerlerde, sıklıkla nereye gitmek istediğini bilmeden gezip tozan bir kitap kurdu yaşarmış. Doğduğunda ona, ailesine bile tuhaf gelen köşeleri yüzünden Şuköşe adını koymuşlar. Önce Köşeli mi koysak adını demişler ama sonra bunu fazla sert bulmuşlar. Sivri? E olmaz. Birine böyle seslenmek hem fazla tuhaf hem de biraz canice olur diye düşünmüşler. Neticede Şuköşe adı hoşlarına da gitmiş doğrusu. Şuköşe içine kapalı, kendi dünyasında mutlu, kendisine hiç benzemeyenlerden uzak duran, köşeli ama sevgi dolu biriymiş. Köşeleri kıyıları sever, ortalıkta olmaktan ve dikkat çekmekten hoşlanmazmış. Her yerde kendine bir köşe bulur oraya yerleşirmiş. Özel bir de yeri varmış. Ona özel. Kimselerin bilmediği... Her seferinde, tam da nereye gideceğini bilemez gibi olduğunda kendisini bulduğu yer, onun için vazgeçilmezmiş. Gizli bahçesi! Orada kendisi olmanın keyfini sürerken sadece ve sadece çikletleri kaldırımlara atıp yıldız niyetine sevenleri, yıldızları seyredip sevdiklerinin gülüşlerini duyanları, kedi mırıltılarında huzur biriktirenleri, çimlere uzanıp altından geçen böcekleri ürkütmeyenleri, elma koklamayı sevenleri, sıkılınca reçel yapan yazarları ağırlarmış. Zihninde. Küçük bir kitaplığı varmış gizli bahçesinde. Okuyarak yolculuklara çıkıp eve döner, aşık olup terk edip tekrar aşık olur, kilo alır verir, yaşlanıp gençleşir, zengin olup fakirleşir, icatlar yapıp aylaklık edermiş. Gizli bahçenin tek ziyaretçisi Şuköşe, bir gün, kendisi gibi olmayanların hikayelerinden birini okurken daha önce hiç olmayan bir şey olmuş. Birden bire yalnızlık Şuköşe'nin ta şurasına, göğsüne oturuvermiş. Buz gibi bir taş gibi. Kaya gibi. Kocaman, dev, görülmemiş büyüklük ve yükseklikte bir dağdan kopan, acımasızca ağır bir kaya gibi. Ööf! Konuşacak kimse yoksa, bunca kitabın ne anlamı var ki! deyip elindeki kitabı fırlatıvermiş. İlginçtir, tam o sırada, şu evrende başka kimsenin koordinatlarını ve adresini bilmediği, hiçbir harita ve tarifte adı geçmeyen, kimseye rüyalarda bile sözü edilmeyen, diğer gezegenlerden ya da çevredeki evlerden görünmeyen, büyücü veya falcıların bile haberi olmayan bu bahçeye pattadak biri girivermiş. Yusyuvarlak birisiymiş. Pufidik birisi. Ancak, yuvarlaklığı ve pufidikliğine rağmen biraz asabi görünüyormuş. Çatık kaşlar ve kötü enerji! Yusyuvarlak birinde... gerçekten biraz garipmiş. Kolay kolay şaşırmayan Şuköşe'nin bugün şaşırma günüymüş işte. Besbelli. Çünkü nereden çıkıp geldiği belli olmayan bu kişiyle, ne hikmetse hiç konuşmadan birbirilerini anlayabiliyorlarmış. Evet bu ikisi. Şuköşe ve Yuvarlacık. Nasıl mı? Bir araya geldiklerinde altyazıları çıkmış. Düşüncelerinin. Emin değilim ama olsa eğlenceli olur diye cevaplamış Şuköşe. Peki bu acaba geçici bir şey mi? demiş Yuvarlacık. Sadece burada oluyor herhalde... peki sadece ikimiz için mi? diye sormuş Yuvarlacık. Altyazılar akıp giderken saatler, günler de geçip gitmiş. Zaman da yapmış yapacağını, ikisi bir araya geldikten sonrası kolaymış çünkü. Yuvarlacık biraz köşelenmiş, Şuköşe biraz yumuşamış. Bahçenin gizemi daha da artmış. Yusyuvarlak olduğuna inanıp herkesin de kendisini böyle görmesini isteyen Yuvarlacık da, kendisini köşeleriyle ifade eden Şuköşe de birbirilerine baka baka, dinleye dinleye değişmiş dönüşmüş. Değişirken benzeşmişler. Değişirken başkalaşmışlar. Çirkinleşip güzelleşmişler. Değişirken aynılaşmış, sonra yine değişmişler. Ne iyi ki birliktelermiş. Ne mutlu ki konuşmadan bile anlaşabiliyorlarmış. Rengarenk çiçeklerin, bilge kelebeklerin, manalı manalı akıp giden suların, arada bir esneyip gerinen ağaçların olduğu, en eski sırları fısıldayan rüzgarların estiği Gizli Bahçe'de başlayan altyazılı bir dostluk sonsuza dek didişe dövüşe, öpüşe koklaşa, kitaplardan alıntılar, rüya ve kabuslar, iç döküşler ve iç içe geçişlerle tatlı tatlı sürüp gitmiş. Bu masal da burada bitmiiş. Çok güzel bir masal olmuş. Elinize sağlık. Ben de sizin gibi masallara aşığım. Diğer masallarını sabırsızlıkla bekliyorum. Masallar hep güzeldir ama bugünlerde böyle masallara her zamankinden çok ihtiyacımız var. Hande Şarman'ın kalemine sağlık. Yenilerini sabırsızlıkla bekliyorum. Mükemmel: ) yeni masalları sabırsızlıkla bekliyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/hande-sarmandan-yeni-masal-armaganlar-bahces", "text": "Daha önce hiç böyle gezmemişim bu bahçede. Bakmışım da görmemişim sanki. Ne var ne yok, hangi çiçek açmış, hangisi solmuş farkında değilim. Kendi kendilerine açıp soluyorlar. Benimle hiç ilgileri yok, çünkü ben hiçbirinin farkında bile değilim. Demek ki aslında bu bahçe bana ait değil diye düşünmüş. Bir varmış bir yokmuş. Zamanın bir yerinde bir yerlerde kocaman bakımsız bahçesinin içindeki taş evinde yaşayıp giden yaşlı bir adam varmış. Kimse bu adamın gençliğini anımsamıyormuş. İlginç ama herkes için o yaşlı adammış. Bir adı yokmuşcasına, tek özelliği yaşlı olmasıymışcasına... Bu adam, yaşlı olduğu kadar bilge biriymiş de. Kapısına gelip yardım isteyen kimseyi geri çevirmez; bazen birkaç cümle bazen birkaç lokma ile herkese el uzatırmış. Gün içinde bahçesinde gezinir, her gün elinde başka bir kitapla bankına oturup saatlerce mırıl mırıl kendine okurmuş. Sonra da kalkıp bahçenin köşesinden yan tarafa geçer, herhalde biraz yürür, sonra evine dönermiş. Güneşin ışıl ışıl olduğu bir gün bahçede daha uzun gezinesi gelmiş Yaşlı Adam'ın. Bakmış ki çiçekler açmış, fark etmiş ki ağaçlar yeşermiş. Bahçenin en ücra köşelerinde daha önce hiç görmediği binbir çeşit çiçek açmış olduğunu görmüş. Neşe dolmuş kalbi. Ancak bir yandan hüzünlenmiş. Daha önce hiç böyle gezmemişim bu bahçede. Bakmışım da görmemişim sanki. Ne var ne yok, hangi çiçek açmış, hangisi solmuş farkında değilim. Kendi kendilerine açıp soluyorlar. Benimle hiç ilgileri yok, çünkü ben hiçbirinin farkında bile değilim. Demek ki aslında bu bahçe bana ait değil. Yani aidiyet böyle bir şey değil diye düşünmüş. O gün bu hüzün ve neşe, yaşlı adamın kalbine biraz ağır gelmiş. Kimi kimsesi olmayan bu adam, eve dinlenmeye bugün biraz erken geçmiş. Kendisini telkin etmek için Çiçek böcek için ne de üzdüm kendimi. Abartmanın da lüzumu yok dese de yüreği ikna olamıyormuş. Küçük dünyası yerle bir olmuş. Kendine hiç yakıştıramıyormuş olan biteni. Bahçedeki çiçeklerin, ağaçların, hatta yabani otların bir dönem ondan ilgi beklediğini, sonra ona küstüklerini, ardından onu artık hiç önemsemediklerini düşünüyormuş. Elinde değilmiş! O akşam da hemen her akşam olduğu gibi tık tık kapısı çalınmış. bu akşam da aslında kimseyi ağırlayacak gibi değilim ya demiş içinden. Yine de tanrı misafiri geri çevrilmezmiş. Yüzündeki hüznü silmeye çalışmış, bir gülümseme kondurmaya gayret etmiş. Kapı açıldığında karşısında gülümseyen genç bir adam bulmuş. Yaşlı Adam, görür görmez kendi gençliğine benzetmiş geleni. Bu hafif, serin, güzel duyguyla buyur etmiş misafirini. Oradan buradan, mevsimlerden, yaşlanmaktan, kitaplardan, kötülerden ve iyilerin azlığından, sessizliğinden söz etmişler. Dünya hiç de iyiye gitmiyor ama ne zaman iyiye gitmiş ki demişler. Biraz kendilerini rahatlatmak için, biraz üzerlerinden sorumluluk atmak için, biraz da gerçeklerle yüzleşmek için bir araya gelmiş gibilermiş. Konuşmuşlar da konuşmuşlar. Saatler akıp gitmiş. Onlar sizin bahçedendi. Sormadan topladım ama umarım ayıp etmedim diye utanmış Genç Adam. Misafir gider gitmez kendisini bahçeye atmış Yaşlı Adam. Bu defa eline kitap bile almamış. Birilerinin, onu ziyaret edenlerin, eli boş geldiğini zannetiği komşularının arada ekip diktiği, geçenin bir tohum ya da bir çekirdek fırlatıverdiği bahçesine ilk kez gerçekten bakmış. Herkesin ona büyük ya da küçük bir armağan bıraktığını fark etmiş. Kendi bahçesinde küçük adımlarla gezinmek bu defa, daha önce yayan geçtiği sık bir ormanda dörtnala bir atla geçmek gibiymiş. Nefessiz kalmış. Mutluluktan. El uzattığı hemen herkesten el aldığını anlamış. Hiçbir şeyin tek yönlü olmadığını düşünmüş. Bunu ilk kez hissetmiş. İçi, sessiz teşekkürlerin karşılığı olabilecek kadar derin bir teşekkürle dolmuş. Bu masal da burda bitmiş. Son zamanlarda okuduğum en muhteşem masallardan biri. Elinize, yüreğinize sağlık. Önce şimdiki zaman insanları gibi koşturmaktan yaşadığımızı anlamadığımızı, hiçbir ayrıntıyı fark etmediğimizi görerek üzüldüm. Ama masal sonundaki alma verme dengesi gerçekten uzun uzun düşünülmesi gereken bir konu."} {"url": "https://egoistokur.com/hande-sarmandan-yeni-masal-zamanla-oynayan-a", "text": "Yine çok güzel bir masal yazdı Hande Şarman. Bir zamanda yolculuk masalı... Yani tam öyle değil ama sussam ve daha fazlasını söylemesem iyi olur. Zira ilk masalı yayınladığımda aldığım itiraz mesajlarını düşünerek bu defa temkinli davranıp masalın sonunda ne olduğuna, kahramanımızın neyi keşfettiğine dair bir imada bulunmayacağım. Ama okuyalım ve zamanda dörtnala dolaşırken istemeden de olsa zamanla oynayan bir at bize neler keşfettirebilir, ona bakalım. Bir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde bir yerlerde, uzay boşluğunda dörtnala gezen güzel mi güzel bir at varmış. Düşünecek çok zamanı olduğuna inanırmış, o yüzden düşünecek çok zamanı olurmuş. O kadar düşünüp o kadar çok içine kapanmış ki zamanı eğip bükenin bizzat kendisi olduğunu zor fark etmiş. Meğer o dörtnala gittikçe herkes de zamanda zırt pırt gidip gelmek zorunda kalıyormuş. O yelelerini savurup tam gaz koşarken çevresiyle pek ilgilenmeyip düşüncelere daldığı için zamanda ne olup bittiğiyle ilgili pek bir şey fark etmiyormuş. Geçmişe mi gitti, yarına mı koştu, tırsacak bir şey mi var, birileri yok mu oldu, birden bire yaşlanan ya da gençleşen mi var, umurunda olmuyormuş. Aslına bakarsanız zaten altı üstü 2 kedi, inatçı bir taş, bir avuç hüzünlü kum, içinde 34 çeşit balık olan derin bir göl, 8 nazlı gül, nevi şahsına münhasır bir köpek, 13 geveze yarasa, yalnız bir bisiklet ve boyutları bilinemeyen bir boşluktan ibaret olan evrende bunu anlayıp da ona bu gerçeği söyleyen kimse çıkmamış. Neden sonra düşündükleri kendiliğinden şekillenip etrafındaki değişikliklere bir anlam yükleyince herkesi toplamış At. Düşündüklerini anlatmış. Dörtnala gezerken istemeden de olsa zamanla oynuyorum. Sizi boş yere çok rahatsız etmiş olduğumu düşünüyorum. Özür dilemek istedim demiş. Hayranlık konusuyla pek ilgisi olmadığı için, Kendinden geçmek mi? Evet! Peki tam o sırada mı? diye sormuş At. Bu önemli bir detay olabilirmiş. O sırada tıssslamalı ve şüpheci ses bir ses tonuyla, Bilinen tarihe göre sen bir çeşit tanrı olmalısın! demiş kedilerden biri. Tombul olanı. Zaten o, diğerlerine göre biraz daha bilmiş bir tipmiş. Çok da inanarak söylemiş bunu. Herkes At'a bakıyormuş. At kısaca kendini yoklamış ama ı ıh, kendisinde bir tanrılık hissetmiyormuş. Neden tanrı olayım ki. Bildiğim tanrılar cezalandırır ve ödüllendirir. Bunlar benim işim değil. Umurumda da değil. Üstelik tek başıma böyle şeylere karar vermek hiç de hoşuma gitmez demiş. Bir süre sessizlik olmuş. Taş, Bende hiç değişiklik olmuyor. Yani oluyor da çok az deyivermiş. Yani zamanda yolculuk konusunda kendimizi mi kandırdık? Bunlar biz mi uydurduk? Ya da zamanda gide gele kafalarımız mı gitti? Hep birlikte aynı düşü mü gördük? diye üzülmüş Bisiklet. Ooooff, lütfen sevgili Bisiklet! Binyıllar öncesinin ucuz filmlerindeki gibi hepsiaslındabirrüyaydı olamaz. Bir yerde bir hikaye anlatılıyorsa başka bir yerde veya başka bir zamanda da olsa o hikaye yaşanıyordur demiş At. Peki. Kimseyi çok da rahatsız etmiyorsam ben aynen böyle devam ediyorum demiş At. Neticede olanlar yüzünden kimse ölmüyormuş. Biraz yaşlanıp biraz gençleşmek, biraz geçmişte biraz gelecekte yaşamak, kısalıp uzamak, bir şeyleri anımsamak ve unutmak sorun olmuyormuş. Sanki böylece aslında hiçbir şey olmuyormuş. Çünkü zaten yaşamak böyle bir şeymiş. Aslında bir bakıma iyi de olmuş. Daha çok düşünmeye ve konuşmaya başlamışlar. Mesela Taş'ın canlı olup olmadığı, neye canlı deneceği gibi konular ilgilerini çeker olmuş. Taş bu konuda yorum yapmamış. Boşluk'la bakışıp gülümsemişler. Belki de bunun için herkesin biraz daha zamana, deneyime, zaman içinde biraz daha zaman geçirmeye ihtiyaçları varmış. Şimdi her kafadan bir ses çıkar olmuş. Farklı tezler geliştirip birbirilerinin kafalarını açmak çok hoşlarına gitmiş. Eğleniyorlarmış. Bir süre sonra At, sıkıldığı için konuyu kapatmaya karar vermiş. Şöyle biraz yelelerini savurmak istemiş. Uzayda. Ama aniden çekip gitmek yerine konuyu bağlamayı seçmiş. Kafasını sallayıp, Düşünecek çok zamanım var. Hep vardı. Şimdi sizlerin de var. Aslında hep vardı. Neyse. Şimdi ikna oldunuz. Hep birlikte de düşünebiliriz. Toplaşıp bunlardan söz ederiz. Maksat muhabbet olsun! demiş. Belli aralıklarla, 8 nazlı gülün orada buluşmak üzere anlaşmışlar. Bazen Köpek saçma sapan yerlere işediği için buluşma yerleri değişse de, kediler kimseye bir şey demeden çoook uzaktaki bir gezegene yerleşmeye karar vermediyse ve Bisiklet, yalnızlık canına tak edip yarasalarla yarışarak lastiklerinden birini patlamadıysa hep buluşmuşlar. Düşünmüş, konuşmuş, tartışmış, mekan ve zamanda ustalaşmış ve müdahale edebilecekleri şeyler için mutlaka kafa kafaya vermeye alışmışlar. Bazen kendilerinden geçercesine izledikleri şeylerin bile bambaşka manaları olabileceğini anlamışlar. Bu masal da burda bitmiiiş."} {"url": "https://egoistokur.com/hannah-arendt-ve-insan-haklari-sorus", "text": "Hannah Arendt, 27 Şubat 1933'te -henüz 26 yaşındayken- Alman parlamento binasında meydana gelen yangının hayatında önemli bir kırılmaya işaret ettiğini söylemişti. O günden sonra yaşananlara duyarsız kalabilmek onun için artık mümkün değildi... Ve Arendt böylece politikanın içinde buldu kendisini ve hayatı boyunca politika üzerine kafa yordu. 1951'de yayınlanan ilk büyük eseri Totalitarizmin Kökenleri'nde, totaliter deneyimlerin politikanın kökünü kuruttuğunu, politik diyaloğu öldürdüğünü, politika yapılabilecek mekanı yok ettiğini öne sürer. Arendt, politikanın etkisiz hale getirilmesiyle, vicdanın, sağduyunun, eyleme geçebilme yetisinin, politik bir diyalog imkanının ve son kertede yasaların bile eriyip yok olduğunu söyler. Bu ise, milyonlarca hayatın akla hayale sığmayacak şekillerde sona ermesine sebep olmuştu. Bu çığrından çıkmış ceset seri üretiminin öncesinde, yaşayan cesetleri üreten tarihsel ve politik bir süreç vardı. Tarihte eşi benzeri olmayan bu koşulları hazırlayan itici güç, ve daha önemlisi, bu koşulların hazırlanmasına verilen sessiz onay, yüz binlerce insanı hiç beklenmedik bir anda evsiz, yurtsuz, yasal haklardan yoksun hale getiren, milyonlarca insanı da işsiz bırakıp ekonomik olarak gereksiz kılan politik bir çözülme sürecinin ürünüydü. Bu ancak, sadece ifade edilmiş ama felsefi olarak temellendirilmemiş, sadece beyan edilmiş ama politik olarak güvence altına alınmamış İnsan Hakları'nın, geleneksel biçimiyle, artık tüm geçerliliğini yitirdiği için gerçekleşebilmişti. Burada da açıkça görüldüğü gibi, Arendt ölüm kamplarından 'felsefi açıdan geçersiz, politik açıdan ise etkisiz bir mefhum olan insan hakları'nı sorumlu tutar. Arendt'e göre insan hakları kavramının temeli çürüktür. Totaliter deneyimler bize bunu en somut ve en feci şekliyle göstermiştir. Kişi, devletin ona sağladığı vatandaşlık haklarından mahrum edilince, onu tanımlayan her tür yasal çerçeveden de mahrum edilmiş olur; vatandaşlık statüsünü yitiren kişi sadece bir 'insan'dır artık. Hukuki çerçevesinden sürülen kişi her tür haktan soyulmuş, çırılçıplak bir insan olarak ortada kalmıştır. Bu çıplak insanlığı koruyacak hiçbir merci yoktur; hiçbir devlet, hiçbir hukuk sistemi, haklarını tümüyle kaybetmiş bu 'insanı' koruyamaz artık. Bu yüzden de Arendt, çıplak insana indirgenmenin en tehlikeli şey olduğunu söylemiştir. 18. yüzyıldan beri yüceltilen insan hakları aslında vatandaşlık haklarından ibarettir; vatandaşlık haklarını yitiren insanın hakları yoktur. Yani 'insan hakları' dediğimiz şey aslında 'insan' için değildir. İnsan hakları, her tür hukuksal niteliğini, politik ve yasal ilişkilerini yitiren çıplak insanla karşılaştığında sakatlığını fark etmiş, çözülüp yok olmuştur. Devletin, ve dolayısıyla hukukun, asıl amacı insanın haklarını korumak olduğuna göre ve insan hakları da devredilemezliği ve dokunulamazlığı ile her tür hukukun temelinde yer aldığına göre, sözkonusu insan haklarını koruma altına alacak devletler-üstü, yasalar-üstü bir yasanın açık bir şekilde beyan edilmesine ihtiyaç duyulmamıştı, ta ki 20. yüzyıl her tür hakkını kaybeden 'vatansız' insanlar üretene kadar... İnsan haklarının dokunulmazlığının devletin elinde olduğunu tüm dünya büyük bir acıyla görmüş oldu böylece. İnsan hakları teorik olarak tüm diğer hakları öncelese ve onlara kaynaklık etse bile, pratikte görülen, vatandaşlık haklarının insan haklarının üzerinde olduğuydu. İnsan hakları ulus-devletin koruması altındaydı. Oysa totaliter deneyimler bize ulus-devletin büyük bir keyfiyetle insan haklarıyla oynayabildiğini gösterdi ve insan hakları böylece tüm geçerliliğini yitirdi. Arendt Totalitarizmin Kökenleri'nde bu yeni, daha önce benzeri görülmemiş totalier devlet sisteminin insanlar üstünde kurduğu total baskı sürecini anlatırken, bu yolda atılan ilk adımın önce insanlardaki adalet duygusunu, sonra da insanların yasal kişiliklerini öldürmek olduğunu teşhis eder. Bunu, bazı insanları yasanın güvencesinin dışına sürerek yapar ve aynı anda dünyayı, vatansız kalan bu insanların her tür haktan yoksun olduğunu tanımaya zorlar. Kamplara, normal ceza hukukunun dışında bir yer açar ve kamplara gidecek olanları da yine normal hukuki sürece aykırı bir yolla seçer. Adaletin teryüz olduğu, tamamen keyfi hale geldiği bu sistemin amacı, kendi ülkelerinde yasa-dışı ilan edilen, dolayısıyla vatansız ve yurtsuz hale gelen belirli bir nüfusun tüm sivil haklarını yok etmektir. Bir insanın haklarını tamamen yok etmek, içindeki adalet duygusunu ve sahip olduğu yasal kişiliği öldürmek, onu çıplak varoluşuyla, insanlığının hiçbir değer taşımadığı şekilde topyekun baskı altına almanın önkoşuludur. Diğer bir deyişle, totaliter süreç, insanı önce sivil haklarından soyar, hukukun dışına iter ve onu vatansızlaştırır; vatansız kişi hiçbir hakka sahip değildir artık, çıplak insan varoluşu dışında. Çıplak insan, görünürlüğünü ve işitilebilirliğini tamamen yitirmiştir. İşte bu yüzden Arendte göre insanın, çıplak varoluşuna indirgenmesi çok tehlikelidir; çünkü hiçbir bireyselliği ve kimliği yoktur, hiçbir politik topluluğa ait değildir. Yani çıplak insanı tanımlayacak bir özellik yoktur; tanınmaz ve görünmezdir. Bu noktada Arendt'in 'insan' olmayı nasıl tanımladığına bakmalıyız. Oldukça Aristotelesçi bir insan kavrayışına sahiptir Arendt. İnsanı konuşan ve insanlarla ilişki içinde yaşayan politik bir hayvan olarak tanımlayan Aristotelesçi geleneği devam ettiren Arendt, insanı belirleyen en temel iki özelliğin söz ve eylem olduğunu söyler. Fakat bizi insan yapan bu özellikler ancak başka insanlarla beraber yaşadığımız bir politik alanda gerçekleşir. Bu ortak politik alanı kurmak, insan olarak, yani konuşan ve eyleyen varlıklar olarak, kendimiz gerçekleştirebilmemizin gerekli koşuludur. Sözümüzün işitilmesi, eylemimizin görünmesi için bu politik alana ve ötekilerle kurduğumuz politik ilişkilere ihtiyaç vardır. Arendt'in 'kamusal alan' dediği de insanların doğuştan getirdikleri özellikleriyle veya çıplak varoluşlarıyla değil, sözleriyle ve eylemleriyle belirdikleri bir ilişkiler ağıdır. Nasıl doğduğumuzun bir önemi yoktur; çünkü kamusal alanda sözümüz ve eylemimizle yeniden doğarız. Bize bireyselliğimiz, tanınırlığımızı ve görünürlüğümüzü veren şey, kamusal alandaki bu ikinci doğumumuzdur. Dolayısıyla, en temel söz ve eylem haklarının da altında yatan bir 'haklara sahip olma hakkı' vardır. Arendt bunu, 'kişini sözünün işitilebileği ve eyleminin görülebileceği politik bir topluluğa veya ilişkiler ağına dahil olma hakkı' olarak tanımlar. Her hakkın altında yatan en temel hak budur: kamusal alan hakkı. Kişi burda doğuştan gelen haliyle, doğal kimliğiyle belirmez; onu görünür kılan, eylemi ve sözüdür. İşte tam da bu yüzden, Arendt 'kimlik politika'larına karşıdır. Doğal kimlikler ve çıplak varoluş kişiyi kısıtlar; kişinin kendini gerçekleştirmesi eylemi ve sözü yoluyla olur. Dolayısıyla 'haklara sahip olma hakkı' kişinin, bu dünyaya nasıl geldiğiyle, diniyle, tenin rengiyle, içine doğduğu sınıfla veye etnik kökeniyle değil; sözü ve eylemiyle yargılandığı bir toplulukta yaşama hakkıdır. Bu, kişinin, onu sınırlayan, değiştirme şansı olmadığı doğal verilmişlikleri paranteze alıp kendisini yeniden var edeceği bir topluluktur; kamusal alanın ta kendisidir. Kamusal alan önceden belirlenmiş bir mekan değildir, coğrafi bir yere işaret etmez. Kamusal alan bir biraya-gelme halidir, ortak bir dünya yaratma edimidir: insanın sözü ve eylemi sayesinde kendi insanlık potansiyelini gerçekleştirmesine, kendisini var etmesine, eşit koşullara sahip bir şekilde doğmasına imkan sağlayan politik ilişkiler ağına doğmasıdır. Bunun, öteki insanlarla beraber kurulması Arendt için çok önemlidir. Kamusal alan, insanların bir araya gelmesi, ortak bir eylemde bulunmasıdır ve bu ilişkiler ağı ortaklaşa kurulur. En önemli özelliği 'eşitlik'tir; bu da yine insanların ortaklaşa gerçekleştirdikleri bir eylemdir. Kamusal alandaki eşitlik, ortak bir sorumluluktur aslında. Haklara sahip olma hakkının temelinde de bu sorumluluk yatmaktadır. Doğuştan gelen özellikler, doğal kimlikler ve saf varoluş burda paranteze alınır; bu paranteze alma edimi kamusal alandakilerin ortak sorumluluğudur. Eşitlik, bu anlamda, doğuştan gelen kısıtlayıcı özelliklerin, doğal varoluşun sıfırda eşitlenmesi ve herkesin sözü ve eylemiyle belireceği bir zeminin yaratılmasıdır. Arendt kamusal alanın çok kırılgan bir yaratım olduğunu da ısrarla vurgular. Uçucu ve geçicidir; kendiliğinden, her an her yerde gerçekleşebildiği gibi, her an çözülüp yok olabilir. Zaten bu yüzden Arendt kamusal alan derken belirli bir coğrafi mekanı kastetmez. Kurulan bu ortak alan tüm doğal farklılıkları eşitler ve bunların kısıtlayıcılıkları kontrol altına alır; böylece herkes kendi sözü ve eylemiyle kazanır görünürlüğünü ve kendisini bu ilişkiler ağında yeniden var eder. Bu ortak alan aynı zamanda bir çok sözün ve eylemin birlikte var olduğu bir çoğulluk alanıdır. Kişinin böyle bir alanda sözü ve eylemiyle yer alma hakkı, tüm diğer haklara sahip olmasının altında yatan en temel haktır. Kişi ancak bunun sayesinde insan olma potansiyelini gerçekleştirebilir. Bu ise herkesin ortak sorumluluğuna dayalıdır. Diğer insanlarla paylaşmak için bir dünya kurmak ve burada herkesin eşit bir biçimde belirmesi ve kendi potansiyelini gerçekleştirecek en temel hakla donatılması 'insan' olmanın en gerekli koşulu ve tüm 'insanların' sorumluluğudur. Görüldüğü gibi Arendt'in 'insan hakları'nı kurtarma stratejisi doğuştan gelen özelliklerine indirdenen çıplak insan varoluşundan kurtulmaktır. Arendt insanı politikleştirir, politik ilişkilerin içine yerleştirir. İnsan olmak burada doğallığını kaybeder; insan olmak ortak bir alanda, eşitlik temelinde, söz söylemek ve eylemde bulunmakla gerçekleştirilir. Böylece, artık kimse ten rengine, etnik kökenine, dinine, toplumsal sınıfına indirgenmeyecektir. Arendt'e göre, 'felsefi olarak temellendirilmemiş, politik olarak güvence altına alınmamış insan hakları'nın krizini çözecek olan şey, insanın,'politik bir varlık' olarak, doğal varoluşuna hiç atıfta bulunmadan yeniden tanımlanmasıdır. 1963'te yayınlanan Devrim Üzerine adlı kitabında Arendt 'insan hakları' sorusunu tekrar ele alır. Bu metinde de, 'insan haklarının' temelinde bir soyutluk ve bir yanlışlık barındırdığı, bu yüzden de yapmaya çalıştığı ayrımı tam olarak yapamadığı, dolayısıyla da pratikte geçersiz olmaya mahkum olduğu fikrini hala korur Arendt. Fakat bu defa, 18. yüzyıla ve insan haklarının ilk defa beyan edildiği o iki temel bildirgeye çevirir dikkatini, Fransız ve Amerikan modellerini karşılaştırır. Bu iki bildirge arasında çok önemli bir fark vardır Arendt'e göre; bu, bildirgelerin içeriğiyle değil, 'hak' kavrayışından doğan bir farklılıktır. Totaliter deneyimlerin ve bunların insanlığa getirdiği felaketlerin ardından 1948'de Birleşmiş Milletleri 'Uluslararası İnsan Hakları Bildirisi' olarak kabul ettiği, 18. yüzyılda Amerikan Anayasasının temel maddelerini oluşturan İnsan Hakları Bildirgesi'nde haklar politik bir yapıdır. Oysa Fransa'da kabul edilen İnsan Hakları Beyannamesi'nde haklar, politikayı önceleyen bir özelliğe sahiptir. Tahmin edileceği gibi Arendt'in derdi bildirinin Fransız versiyonuyladır. Politik bir yapılanmadan önce gelecek şekilde tanımlanan bu haklar insanın doğal varoluşuyla ilgili olmalıdır; yani politik bir topluluğa dahil olmayan insanları, bir vatanı olmayanları da içermelidir. Peki içerik olarak bakıldığında, nedir bu haklar? Sivil haklardan farkı nedir? Arendt'in iddiası şudur: Doğal insan ile vatandaş/politik topluluğa mensup insan arasında ayrım yapmayı vaat eden Fransız bildirge, bu sözünü tutamaz. Doğal insana tanınacak haklar, sivil haklardır, ancak politik ve yasal bir çerçevede gerçeklik kazanır. Çıplak insanın hakları değildir bunlar. Kısacası, Fransız bildirge yapar gibi göründüğü ayrımı gerçekte yapamaz. Arendt 'insan haklarının' asla doğal insanlar, çıplak insan varoluşuyla ilgili olmadığını ileri sürer. Başta da altını çizerek söylediği gibi, çıplak doğal insan varoluşuna indirgenmek çok tehlikelidir. Yapılması gereken acilen insanın 'politik bir varlık' olarak kurulmasıdır. Bunun da altında 'haklara sahip olma hakkı', yani bir politik kamusal alana dahil olma hakkı' yatmaktadır. Şunu da belirtmekte fayda vardır: İnsanı yasal kişiliğinden eden, vatansızlaştıran, dolayısıyla haklarından soyan ve çıplak doğal varoluşuna indirgeyen totaliter devletin bundan sonra attığı adımın daha da korkunç olduğunu anlatır Arendt. Kamplara doğru son sürat ilerleyen totaliter süreç, bu aşamada çıplak insanı 'insanlık-dışı'na iter; elinden son kozu olan 'insanlık onuru'nu alır. Böylece insanlıktan çıkarılan bu ne olduğu belirsiz canlılar tıpkı böcekler gibi gazla öldürülür, ceset yığınları saman yığınları gibi topluca yakılır. Çıplak 'insandan', 'insan-olmayana' doğru giden bir yola tanıklık etmiş 'insanlık' tarihini 'insan hakları' bile kurtaramamaıştır. Bugün kimler 'insan'dır, hangi hayatlar ve hangi ölümler 'insani'dir gibi tartışmalar sürüp gitmektedir. Tam da bu tartışmaların ortasında, Arendt'in ilk bakışta çok normatif ve fazlaca 'ideal' gibi görünen kamusal alan ve haklara sahip olma hakkına ilişkin söylediklerine katılmamak elde değildir bence. İnsanın bedeniyle, etnik kimliğiyle, cinsiyetiyle, toplumsal belirlenimiyle ve kendi seçmediği daha birçok özelliğiyle yargılanmasındansa, sorumluluğunu aldığı, hesabını verediği sözü ve eylemiyle var olması ve bu şekilde politik diyaloğun sürdürülmesi, çoğulluğun eşit bir biçimde belirmesini istemek, bu hayali kurmak, bugün 'insan hakları' diye bir tasavvuru yaşatacaksak, en önemli adımdır."} {"url": "https://egoistokur.com/hararetle-tavsiye-4-buyuk-roma", "text": "Ernst Theodor Amadeus Hoffmann'ın sadece masallarını okumuştum bugüne kadar ve açıkçası bu kitap geldiğinde beklediğim bu değildi. Bunu olumlu anlamda söylüyorum, çünkü Kedi Murr'un Dünya Görüşü alabildiğine orijinal bir kitap. Üstelik içinde şahane orijinal gravürler yer alıyor... Hepsi Carl Friedrich Thiele'nin kitabın 1820'de Berlin'de yapılan ilk baskısının kapağı için Hoffmann'ın eskizlerinden hareketle yaptığı çizimler ve dönemin ruhuna son derece uygun bir kasveti, melankoliyi barındırıyor. Gerçi kasvetli ve melankolik bir kitap değil bu. Öyleyse bile bu duygular ancak satır aralarında gizli olabilir... Hoffmann, hayatının son yıllarında yazdığı bu eserde Fransız Rabelais ve İngiliz Sterne'ün muzip edebiyatına olan vefa borcunu ortaya koyduğu gibi, Kafka'dan Poe'ya, Bulgakov'dan Marquez'e gerçekliğimizi anlatmak için doğaüstü anlara başvurmuş olan sonraki yazarlara da izleyecekleri bir yol haritası sunuyor. Hastalık hastası, insansevmez besteci Johannes Kreisler'in anılarını yazdığı kağıtları kendi anıları için müsvedde olarak kullanan sıradan bir kedinin hayat hikayesini anlatan Hoffmann'ın bu ikili anlatısı öylesine modern ki okurlar onun hicvine ancak 20. yüzyılda yetişebilmiştir desek yeridir. Yayımlandığı yüzyılın en tuhaf kitaplarından olduğunu söyleyenler kesinlikle haklı. Wapshot Kayıtları yazarın ilk romanı. Ama yanmış anlaşılmasın, yayınlandığı 1957'de Cheever çoktan harika öykülerin yazarı olarak nam salmıştı. Kitap, 1958'de Ulusal Kitap Ödülü'nü kazandığında usta bir romancı olduğu da kanıtlanmış oldu. 1979'da Pulitzer'e ve Ulusal Kitap Eleştirmenleri Birliği Ödülü'ne layık görülen Cheever, 20. yüzyılın en önemli öykücülerinden biri sayılıyor. Cranford, 19'uncu yüzyıl İngiliz edebiyatının dev yazarı Elizabeth Gaskell'ın İngiliz taşrasına kadınlar arasındaki dostluklar üzerinden bakan kitabı. Gaskell, bekar ve orta yaşlı iki kadının, Miss Deborah ve Miss Matty'nin serüvenleri üzerinden taşra yaşamına dair minimalist portreler sunuyor okura. Kadınlar arasındaki arkadaşlıklar ve alışkanlıkların dekoru olan Cranford, adab-ı muaşeret ve gelenek üzerine satirik bir anlatı olduğu kadar ironi ve mizah, ölüm ve trajedinin eşzamanlı yürürlükte olduğu bir insanlık sahnesi teşkil ediyor. Elizabeth Gaskell'ın gerek aile yaşamı gerek toplumsal yaşama yönelik keskin gözlem gücünü yansıtan Cranford, Jane Austen'dan sonra 19. yüzyıl İngiliz toplumuna kadınların penceresinden bakmayı sürdüren birinci sınıf bir yazarın elinden çıkma bir başyapıt. Yazar değil o, Otomatik Portakal'ın sinema filminden bir kare. Başrol oyuncusu Malcolm MacDowell."} {"url": "https://egoistokur.com/harfler-ve-kelimeler-kaybolsa-dunya-dururm", "text": "Alp Gökalp'in Alfabe Bulutu serisinin ilk kitabı S Sessizce Mırıldandı: Ya Başkası Olsaydım?ın çıkışı üzerinden epey zaman geçti ama serinin yeni bölümleri arka arkaya çıkmaya devam ediyor. Benim gibi bir Struwwelpeter hastası olduğunu öğrenince daha da sevdiğim Alp Gökalp, Alfabe Bulutu serisinde, harflerin, noktalama işaretlerinin de hikayeleri olabileceği fikrinden yola çıkarak enteresan bir şey yapıyor. Başta uçuk gelse de dünyanın en anlaşılır şeyi aslında; hikayeleri iletmekte aracılık edenlerin, harflerin hikayeleri de olacak elbette. Alfabe Bulutu kitapların birindeki baş kahraman, diğerinde öylece yoldan geçen bir yan karakter olabiliyor. Buradan hareketle farklı illüstratörlerin aynı karakteri nasıl yorumladığını görmek istedim ve birbirinden oldukça farklı tarzları olan genç arkadaşlarla çalışmaya karar verdim. Kitaplar, tıpkı benim gibi onlar için de şanslı bir başlangıç oldu."} {"url": "https://egoistokur.com/harikulade-bir-kisa-film-ve-gece-okunacak-hikayele", "text": "Bu sabah Betül Gönüllü'den gelen e-posta, hem yüzüme koskocaman bir gülümsemenin yerleşmesini sağladı hem de benimle ve Egoist Okur'la ilgili yazdıkları resmen gözlerimden yaş getirdi. Her neyse, filmi izleyince Betül'e bir e-posta atarak filminin oluşum sürecini yazmasını istedim, çünkü onu bir an önce tanımanızı istiyordum. Bu müthiş yetenekli ve duyarlı genç sanatçının, geleceğin Tim Burton'ının filmi aşağıda. Tadını çıkarın. Eşlik eden yazısını okumayı da unutmayın. Betül'ün Egoist Okur için söylediklerine gelince; hiç tanımadığım birinin yazdığı bu satırlar benim için öyle kıymetli ki Betül'ü de artık ailemden sayıyorum :) Ve onu tüm Egoist Okur'lar adına yürekten kutluyorum. Bir kitap tanıtım filmi çekmeyi çok istemiş ama hep ertelemiştim. Artık Egoist Okur'un yayınladığı şahane kitap videolarına bakıp bakıp iç geçirmek, Su kitabı resimlemeyi bir bitireyim yapıcam! demek bitmişti. TUDEM'in ismini verdiği 25 kitaptan birini seçmeli ve başlamalıydım. Sevdiğim kitaplar hakkında ufak araştırmalar yapmayı severim. Bu kitabı da sevmiştim. Fakat hakkında en ufak bir araştırma yapmadım. Çünkü hikayeyi olduğu gibi kabul etmek istedim. Aramıza hiçbir yorum girmemeli, kitap baş başa kalmalıydık ve ben, imgeleri bu boşlukta yakalamalıydım. İmgeler orada öylece duruyordu. Eksik olan şey akışkan olmamalarıydı... Ritim duygusu... Bir filmin fragmanını izlerken ilgimizi çeken görüntünün müzikle birlikteliği olmuyor muydu ve izlediğimiz kısacık parçalar filmin ruhunu, tarzını yansıtmıyor muydu? Yarışma şartnamesinde, telif ihlali olmaması gerektiği hususunda haklı bir uyarı vardı. Ben de telif hakkını ödeyerek bir müzik satın aldım. Ama tabii doğru müziği bulmak için günlerce aradım. Bulduğuma emin olduğumda işin yarısı bitmişti benim için. Gerisi sıkı bir çalışmaydı. Senaryo, karakterlerin tasarımı, zamanlama, renk, font stili ve slogan olarak hangi kelimeleri, cümleleri kullanacağım gibi konular. Elimdeki tüm diğer çizim işlerini bir süreliğine askıya alıp her gün film için çalıştım. Zaman az, teslim süresi yakındı. Yarışma rumuzum da çoktan hazırdı. Zarfı postaladım ve her şeyi aklımdan çıkardım. Her zaman olduğu gibi, beni bekleyen kitapları resimlemeye devam ettim."} {"url": "https://egoistokur.com/haruki-murakamiden-bir-yuzlesme-ve-bagislama-hikayes", "text": "Rüzgarın Şarkısını Dinle, 1Q84, Sahilde Kafka, Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu, Zemberekkuşu'nun Güncesi gibi kitaplarıyla tanıdığımız Haruki Murakami'nin ilkin New Yorker dergisinde yayınlanan epeyce şahsi denemesi Bir Kediyi Terk Etmek: Babam Hakkında, şimdi kitap olarak da yayınlandı. Bir denemeden çok uzun öykü ya da novella diyebileceğimiz kitapta Murakami çocukluğunu, babasını ve aralarındaki fırtınalı ilişkiyi anlatıyor. Yazarın hafızasında babasına dair en canlı kalmış anılardan biriyle başlıyor kitap ve bir diğeriyle bitiyor. Bu anılardan ikisi de kediler hakkında. İlkinde bir sokak kedisini evlerinin bahçesinden uzaklaştırmak için babasıyla bisiklete atlayıp uzak bir sahile gidiyorlar ama döndüklerinde kedinin onlardan önce döndüğünü ve tıpkı eskisi gibi tatlı tatlı yalanarak verandada onları beklediğini görüyorlar. Murakami'nin kedilere ve babasına dair ikinci çocukluk anısıysa biraz sert, çokça üzücü, onu burada anlatmak istemiyorum, kitabı okursanız zaten öğreneceksiniz. Murakami, bir Budist tapınağı yöneticisinin ikinci oğlu olan babası Chiaki Murakami'yi soğukkanlı bir dille anlatıyor. Bizler de genç Chiaki'nin kitaplarla aşka benzer tutkulu ilişkisini, sabahlara kadar haikular yazdığı geceleri, kusursuz bir hikaye anlatıcısı olarak girdiği her ortamda insanları kelimeleriyle etkilemesini, bürokratik bir hata yüzünden askeriyeye yazılmak zorunda kalarak İkinci Çin-Japon Savaşı'na katılmasını, ona ailesinden miras kalan görevi reddederek tapınaktan ayrılıp sıradan bir okulda edebiyat öğretmenliğine başlamasını kısa anekdotlarla okuyoruz. İlerleyen sayfalarda anlatının tonu daha da acılaşıyor. Murakami büyüdükçe ve kendi kişiliği oluştukça babasıyla arasında türlü anlaşmazlıklar baş gösteriyor. İnatçı, fırtınalı karakterler ikisi de; araları gittikçe açılıyor hatta sonunda bazı zorunlu telefon konuşmaları dışında aralarındaki iletişim tamamen kesiliyor. Babam ve ben farklı iki çağda ve farklı çevrelerde dünyaya gelmiştik; düşünme biçimimiz ve dünya görüşlerimiz çok farklıydı, diye anlatıyor bunu yazar. O yıllarda kafasını en çok kurcalan da babasının geçmişte yaşanan bazı kanlı olaylardaki rolü... Önleyemediği bir merakla babasının askerlik yaptığı dönemde Nanjing'daki o kanlı hadiselere karışıp karışmadığını araştırıyor ve sonunda babasının, aktif bir rol üstlenmediğini öğreniyor. Öğrenir öğrenmez de babasının yanına gidiyor hemen ve tam 20 yıl sonra ilk kez yeniden yüz yüze konuşma olanağı buluyorlar. Bir Kediyi Terk Etmek: Babam Hakkında adlı bu küçük kitabı, Murakami'yi biraz daha yakından tanımak isteyen hayranlarına tavsiye ederim."} {"url": "https://egoistokur.com/hasari-cocuk-turkiye-icin-sembolik-istanbul-buyus", "text": "Hikaye lezzetinde bir İstanbul hikayesi... Ama gerçek! Tabii ki Emine Çaykara'dan. Şehir, ülke aylardır delirmiş gibiydi, sanki herkes aynı anda tek bir şeyi konuşuyor, uğultular, cümleler birbirine karışıyor, kakafonik ve kötücül sözler devleşerek herkesin üzerine üzerine geliyordu. Ve sürekli kendini tekrarlıyordu. Kulaklarını tıkayacak, bu esaretten sıyrılacak ve sadece ona ait olan hayatını geri alacaktı. Alacaktı. İnsanı sıcaktan bunaltmayan güneşli bir hava, masmavi gökyüzü, deniz, İstanbul'la kucaklaşma, otobüsün içinde yüksekten geniş camlardan etrafı seyretme. Güneş zihnindeki köşe kapmacalara, patırtıya son vermeye başlamıştı bile. Gözleri boğazdan geçiş için bekleyen gemilere takıldı; rengarenk ve neşeliydiler, yüklerini derdest etmiş minareler ve kubbeler şehrine girmek için bekliyorlardı. Yolları uzun, dünyayla ilişkileri hafifti. Muzipçe gülümsedi. Uzaktan görünen Mermer Kule'ye ve şehrin gerçek sınırına az kalmıştı. Yedikule'ye vardığında neyle karşılaşacağını bilse de mutlu olurdu. Güzelliğin içinde acı çekecek ama o hep bunların geçeceğine inanacaktı; sur içinden fırlayan ağaçlar, eskiyi umursamayan yeni yollar, hoyrat ve çirkin. Gözlerini kapadı. Bambaşka kıyafetler içinde gezinen insanlar dolaşıyor, surların kapılarından geçiyor, kapılar kapanıyor, evlerine gidiyor ve her bir hanede farklı hayatlar yaşanıyordu. Deniz surları dövüyor, su şehri serinletiyor, dalga sesleri ninni gibi geliyordu. Gözünü açtığında eskiyi ezen çiğneyen yeni İstanbul'la karşılaştı. Şiddetti bu da. Birden otobüsün içinden suratına yapışan soğuklukla ürperdi ve garip uğultular duymaya başladı. Sanki bu efsunlu şehirden gelmiş geçmiş bütün ruhlar güneşle yıkanırken canlanıvermiş, surların içinden dizi dizi bedensiz, bir sürü gri-siyah- beyaz yüz, ona el sallıyordu. Bir tımarhaneye kapatılmışlar da demirlerin arkasından ona yakarıyor, yardım istiyordu; çaresiz ama gözbebekleri çakmak çakmak kendilerni göstermeye çalışan bir insan geçidi. Arkalarında dev kara bulutlar içinde tırnakları kirli, kocaman parmakları ve umarsız halleriyle onları algılamayan insanlar vardı. Susun, diyorlardı, onlara; susun. O çakmak gözler küçülüp büyüyor, daha çok acı çekiyor, daha fazla bağırıyorlardı. Çaresizce kafasını çevirdi, aklı gördüklerinde güneşe döndü yüzünü. Sur boyu dizilmiş evler, çöpler, mangallar derken dumanların arasında el sallayanlar da gittikçe azalmaya başladı. Yürüdü, yürüdü. Eminönü'nün göbeğinde hep kaçmak istediği sahneler bile onu rahatsız etmiyordu; itiş kakış, torbalar dolusu eşyalar, oradan oraya tezgahlara bakınanlar ve gürültü. Güneş sanki hepsinin üzerini örtüyor, sessizce onu tedavi ediyordu. Kararlı adımlarla ilerledi. Ne aradığını bilerek buraya gelmişti. Köşedeki o oyuncakçıya girdi. Sembolik olsun istediğinden içlerinden en ucuz ve rengarenk olanını aldı; bir zürafa, bütün renkleri sırtında taşıyan bir zürafa. Trafiğe aldırmadan karşı kaldırıma geçti. Evliya Çelebi'nin seyahatlerine ilham veren rüyasının mekanı Ahi Çelebi Camii'ne dahi uğramadan doğrudan Canbazhane Sokağı'na saptı. Bu sokağa sapmak bile insanı zaman makinesine sokmaya yeterdi. Kafası dağılmaya başladı. Canı ile oynayan, ip üstünde maharetini gösterenler... Canbazlar. İzlemeyi çok isterdi; minyatürlerdeki numaralar, saray Canbazcıbaşıları, bin türlü marifet sahibi o insanlar artık kalmamıştı. İstanbul'da pek çok sokak, mahalle, han, mescit, meydan onların adıyla anılsa da şehir tarihindeki yerlerini bile bilmeyen bizler onların son kuşağına bile yetişememiştik. Adapazarlı Abdullah Yıldız'ı, Rıfat Telgezer. Rıfat Telgezer canbazhanesini mesela Yeşilköy, Heybeli ve Büyükada'da ve bugün artık neredeyse kültürel kimliği hiç bir şekilde kalmamış Bakırköy'de kuruyordu. İlgi arttıkça 1959 yılında, 1750 kişilik bir çadır yaptırmış, kadrosuna tuluatçılar, komedyenler, ses sanatçıları ve dansözleri de almıştı. Etrafta gözleri faltaşı gibi açılmış bir sürü insan ve hep aynı final: Rıfat Telgezer, oğulları ve yeğeni Sıtkı Yolagel'le tel üzerinde, hem de müthiş cambazlık gösterileriyle. Ve alkışlar... Turgay Tuna, Yeni Mahalle'de canbazhane kurulduğunda yer yerinden oynadığını ve Telgezer'in canbazhanesini mill sirke dönüştürmek için çok uğraştığını yazıyordu. Bütün çabaları boşa çıkınca sonunda ne mi olmuştu? Zuhurat Baba'da kurduğu çadırını makasla kesip bu işi bırakmıştı. 1960'ların sonuydu. Haliç surlarından bugüne kalan Haliç-Sarayburnu arasındaki Zindan Kule'ye, Baba Cafer Kulesi'ne ilerledi. Tutuklular hapsedilirdi buraya, şimdi kuyumların hapsedildiği bir handı. Baba Cafer... Kimisine göre bu kente hiç uğramamamış, kimisine göre fetihten önce İstanbul'da hayata gözlerini yummuştu. Kıyıda köşede kalmış, az kimsenin bildiği o türbeye girince arınmış çıkmıyor muydu, söylenenlere aldırmadı. Rivayet şöyleydi: 8. Yüzyıl sonu 9. Yüzyıl başında, Abbasi Halifesi Harun Reşit döneminde, İstanbul'da Müslümanlarla Bizanslılar arasında bir gerginlik çıkmış ve bunu ortadan kaldırmak için iki önemli kişi gönderilmişti. Biri bir süre sonra Bağdat'a dönen Hacı Maksud, diğeriyse Hz Hüseyin soyundan olan Bağdatlı Seyid Cafer'di. Seyid Cafer anlatılanlara göre Kocamustafapaşa'da Müslümanların öldürülmesini ve cesetlerinin gömülmediğini görmüş ve bunu Bizans imparatoruna söylemişti. Allah'a inanan insanlar böyle gaddarlık yapamaz demesine çok sinirlenen imparator da onu bu kuledeki zindana attırmıştı. Baba Cafer, herkesten gizlenerek bu zindanda kapalı tutulmuştu. Bu şehir efsunları saklar, belki ilave ederek ondan ona anlatır, Baba Cafer de yüzlerce yıldır burada yaşayan insanların birbirine aktardığına göre bu küçücük alanda pek çok keramet göstermişti. Mesela ona bekçilik eden Aleko onu zindan dışında dolaşırken görmüş, sonra mesela bu zindanda bir kuyu açılmıştı. Baba Cafer bu zindanda vefat edince imparator olay çıkmasın diye onu buraya gömdürmüştü. Yüzlerce yıl anlatılan buydu. Gördüklerinden çok etkilenen Aleko'nun, Ali ismini alarak Müslüman olduğu, onun da cesedi çıkarılmayarak buraya gömüldüğü de şehrin gökyüzünden semtlere, oradan dillere dolanan söylentileri arasına karıştı. Fetihten sonra buraya gelen ve Baba Cafer'in soyundan olan Seyid Abdurrauf Samedani türbedarlık yaptığı bu yere gömüldü vefat edince. Bildiğimiz ve Zindan Han'daki o türbeye gittiğimizde somut olarak gördüğümüz o ki, II. Mahmud bu türbeyi onartmış, yenilemiş, güzelce yazısını koymuş. Eskiden türbenin girişi olan kapının üzerinde tuğrası hala duruyor. Evliya Çelebi de Seyahatname'sinde Baba Cafer'den söz ediyordu. Hem yaramaz çocukları için anneleri bir eşyalarını alıp buraya getirmemişler miydi yüzyıllardır? Getirmişlerdi işte ve çocukları da uslanmıştı, böyle deniyordu. O da Baba Cafer'e bu oyuncağı verip sembolik İstanbul büyüsü yapacaktı; çocuk olan ülkesinde sular durulsun, kulakları sağır eden o uğultular, kavgalar son bulsun ve huzura kavuşulsun diye... Daha önce de böyle tuhaf davranışları olmuştu olmasına ama ne önemi vardı ki bunun. Bu şehir garipleri, gariplikleriyle de meşhurdu, o da onlardan biriydi. Hem hikayeler şehri İstanbul'da rivayetlere de hissettiklerine de değer vermeyi çoktan öğrenmişti. İlerledi ama Baba Cafer'le konuşamadı. Kapısı kapalıydı. Oyuncağı elinde kaldı. Zaten sonrasında da bütün o uğultular, kavgalar devam etti. Bu hikaye de burada bitti."} {"url": "https://egoistokur.com/hatirlar-misin-bir-zamanlar-fakir-ama-gururlu-bir-genc-vard", "text": "Her neyse, esas haberim şu: Mehmet'in bundan sonra Egoist Okur'da Vertigo isimli bir köşesi olacak ve sevgili arkadaşım edebiyattan sinemaya uyarlanan güzel filmleri yazacak. Hoşgeldin diyor, sizi onun Muhteşem Gatsbye dair ilk yazısıyla baş başa bırakıyorum. Solda dünyalar tatlısı arkadaşım Mehmet Erdugan'ı görüyorsunuz. İçselleştirdiği bu öğüt doğrultusunda tüm düşüncelerini kendine saklama eğiliminde olsa da sabrının sınırlarına yenik düşerek böyle başlıyordu Francis Scott Key Fitzgerald, genç ve hırslı kişilerin karşı koyamadığı o büyük Amerikan rüyasına dair hikayesine. 20'nci yüzyılın en iyi Amerikan romanlarından biri kabul edilen ve Birinci Dünya Savaşı'nın etkisinde yetişip sonrasında Kayıp Kuşak olarak adlandırılan mutluluktan felç olmuş bir neslin önemli yazarlarından F. Scott Fitzgerald'ın klasik romanı Muhteşem Gatsby, idealist bir adamın sevdiği kadına ulaşma yolundaki tutkulu mücadelesiyle romantik bir aşk hikayesi görünümünde olsa da içerdiği simgeler ve metaforlarla dolu olay örgüsünün felsefi, dini, psikolojik ve sosyolojik açılardan okumasını yapmak mümkün. Haliyle böylesi çoklu bir bakışa açık hikayede, savaşın içinde büyüyen ve sonrasında gelen rehavet ile toplumun dejenere olarak belirgin bir şekilde çöküşüne uzanan bir ortamın katmanlarında gezinmek kaçınılmaz, satır aralarında. Hikaye, Birinci Dünya Savaşı sonrasında günden güne güçlenen Amerikan ekonomisiyle kısa sürede sayılı zenginlerin arasına katılan ve verdiği gösterişli ev partileriyle sosyete arasında bir efsaneye dönüşen Jay Gatsby isimli gizemli bir adamın yaşadıklarını anlatmaktadır. Gatsby, eski ve yeni aristokrasiyi bir araya getirdiği ihtişamlı ve eğlenceli partileriyle namını yürütürken, onun asıl amacı yıllar önce aşık olduğu fakat aralarındaki sosyal statü farkı yüzünden birlikte olamadığı Daisy Buchanan'ın sevgisini geri kazanmaktır. Fakat bu şatafatlı ve parıltılı bir Amerikan rüyasında Gatsby'nin hayalleri ve umutları, bencillik, hırs ve gururla karşılaşınca olaylar beklediği seyirde gelişmez. Yoksulluğun saflığında Daisy'e karşı yüreğine aşkın tohumlarının düşmesini takiben Gatsby Amerikan ordusuna katılmış, savaş süresince neredeyse birbirlerinden haber alamamış ama her şeyden öte aralarında savaş ayrılığından ziyade sınıfsal ayrılık kendini göstermiş ve Daisy kendi standartlarına yakın başka biriyle evlenmiş, üstelik bir çocuğu olmuştur. Fakat tüm bunlara rağmen Gatsby'nin tutkusunda bir değişme olmamıştır. Çünkü Gatsby, Daisy'nin onun savaş esnasındaki bir boşlukta zorunluluktan evlendiğine ve hala kendisini sevdiğine inanmaktadır. Aşkın Jay Gatsby'de böylesi bir travma bıraktığı zamanda, Yale'deyken bir yazar olmanın hayallerini kuran ancak Amerikan rüyasının büyüsüne kapılarak daha iyi bir gelecek için kendini Wall Street'in içine atan Nick Carraway, şehirden 30 kilometre uzaklıktaki Long Island'da bir ev kiralar ve West Egg'de yeni zenginlerin mansiyonları arasına sıkışmış, henüz tanışma şerefine nail olmadığı komşusu Jay Gatsby'nin devasa kalesinin gölgesinde kalmış bir bekçi kulübesinde yaşamaya başlar. Bir süre sonra Nick ile tanışmak için fırsatlar yaratan Gatsby, onun Daisy ile kuzen olduğunu öğrenince Daisy'nin en yakın arkadaşı Jordan Baker aracılığıyla kendisinden yardım ister. Nick'in karşılık beklemeden yapmayı kabul ettiği bir iyilikle Gatsby sevdiğine kavuşur gibi olur. Üstelik yıllarca çabaladığı üzere servetiyle Daisy'nin gözünü boyayarak gönlüne ulaşmayı da başarır. Ancak Gatsby tüm bu varlığına rağmen ruhen bir doyumsuzluk yaşadığı için Daisy'den daha fazlasını beklemekte ve kocasına onu hiçbir zaman sevmediğini söylemesini istemektedir. Böylesi bir aşk girdabında Daisy'nin kocası Tom ve onun varoşlarda yaşayan metresi Myrtle'nin de işin içine dahil olmasıyla insanların, paranın bile maskelemeyi başaramadığı gerçek yüzleri ortaya çıkmaya başlar ve ilişkiler sarmalı daha da karmaşık bir hal alır. Hikayeye mevzu bahis olan ilişkilerde durum böyleyken Wall Street, hisse senetlerinin rekor rakamlarla tavan yaptığı, yükselen enflasyonla paranın daha kıymetlendiği ve New York şehri, temposu daha da histerik hale gelen bir yere dönüşmüştür. Enlerin ve Dahaların baş döndürdüğü bir ortamda artık partiler çok daha büyük, gösteriler daha yaygın, binalar daha yüksek, moda trendleri daha açık hale gelmiştir. Üstelik alkol yasağı geri teptiği için içkiler daha ucuzlamış ve modern çağın başladığı merkezler olan Paris, New York, Berlin gibi eğlencenin kalbi kentlerde sanatın her türüne ilgi artarken alkol neredeyse her ortamda su gibi akmaya başlamıştır. Savaş dönemi mutfağını temizleyen kadınların yerini caz müziğin çaldığı partilerde içkisini yudumlayan, uzun filtreli sigaralarını parmaklarından düşürmeyen kadınlar almıştır. Korseler bir kenara atılmış, daha rahat ve havai kıyafetlerle partilerde gezen ve sosyal hayatı doyasıya yaşayıp sefa ve zevkine düşkün şekilde hareket ederek çapkınlıklar yapan kadınlar çoğalmıştır. Kıssadan hisse; büyük oranda devlet teşvikiyle savaş sonrası yaralarını hızla saran, sessizce büyüyen marketler ve yükselen borsasıyla ekonomisi iyileşmeye başlayan ve böylesi bir dalga ile büyük bir toplumsal yükseliş yaşayan Amerika'nın çılgın yirmiler ya da yazarın tabiriyle Caz Devri fırsat eşitliği yanılsaması üzerine kurulu, toplumun savaş öncesine kıyasla daha kural dışı ve hiç kimsenin yeni bir şeye katkıda bulunmadığı bir dönem olmuştur. Okumalarımıza her ne kadar hikayenin girişinde Her daim kişilerin en iyi yanını görmeye çalış güdümünde başlıyor olsak da, çok çalışma ile zenginlik, güç, başarı, refah ve şöhretin yakalanabileceği fikrini savunan Amerikan rüyası adı altında ortaya çıkan sistemin içinde var olmuş karakterlerin bu koşullanma ile analizlerini yapmak fazlaca Pollyannavari olacaktır. Çünkü olaylara böylesi bir yaklaşım, James Gatz adıyla sürdürdüğü mütevazı geçmişinden utanan ve bu ezikliğinden kurtulmak için Jay Gatsby adıyla kendine yeni bir hayat yaratarak zengin soyluların arasına karışan Gatsby'nin patolojik narsist kişiliğini de görmezden gelmek olacaktır. Tıpkı Nick Carraway gibi... Ve aynı zamanda böylesi bir yaklaşım, Amaca giden her yol mubahtır felsefesinin izinde, içki kaçakçılığı, haraç ve çıkarların güçlülerin odağında olduğu yasadışı ticaret yollarıyla servetine servet katarken dürüst olmayan beyan ve ifadeleriyle Gatsby'nin kendine kurduğu ütopik dünyasını da meşrulaştıracaktır. Oysa özüne baktığımızda Gatsby'nin tamamen saf duygularla geçmişi yeniden yaşama hayali ile başlayan bu mücadelesi Amerikan rüyasının sarmalında hırs, öfke ve intikamı da beraberinde getirmiştir. Artık gecenin karanlığında uzandığı o yeşil ışık sadece sevdiği kadına olan mesafesini ve ona ulaşma umudunu değil, elinin tersiyle kenara atamayacağı o var oluşunu sağlayan paranın rengini de temsil eden bir araca dönüşmüştür. Fakat o büyülü dünya içinde göremediği şudur ki; her ikisine de bir o kadar yakın ama elinde tutamayacak kadar uzak bir mesafededir. Bir önceki Gatsby uyarlamasında Mia Farrow ile Robert Redford. Türk sinemasının Yeşilçam döneminde bolca rastladığımız Hatırlar mısınız, bir zamanlar fakir ama gururlu bir genç vardı! repliklerinin döndüğü zengin kız-fakir erkek odaklı fakat toplumsal çözümlemeye olanak sağlamayan aşk filmlerimizden böylesi bir hikayeye aşina olsak da, F. Scott Fitzgerald'ın muazzam alt metinlerle beslediği hikayesini sinemada görmek bizim için bir şans, Hollywood için eşsiz bir nimet olmuştur. Böylece yazarın 1920'lerde kaleme almaya başladığı ve 1925'te yayınladığı Muhteşem Gatsby, 1926 yılında Herbert Brenon, 1949 yılında Elliott Nugent tarafından beyazperdeye aktarılmıştır. Ancak hiçbirisi Francis Ford Coppola'nun senaryosunu yazıp, Jack Clayton'un yönettiği versiyonu kadar ses getirmemiştir. Sinema ve edebiyat çevrelerince doğruluğu çok tartışılsa da dünya sinemasında çokça örneğini gördüğümüz; kimisi hayal kırıklığı yaratan kimisi yazarın anlatımına sadakatiyle övgüye boğulan edebiyattan sinemaya uyarlanmış yapımları düşündüğümüzde bu film romanın en sadık uyarlaması olarak sinema tarihinde bir klasik olarak yerini almıştır. Robert Redford, Mia Farrow, Bruce Dern gibi oyuncular performanslarıyla göz doldururken, En İyi Kostüm ve En İyi Müzik kategorilerinde Oscar, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu kategorilerinde Altın Küre, En İyi Sanat Yönetmeni, En İyi Sinematografi, En İyi Kostüm Tasarımı kategorilerinde de BAFTA ödüllerinin sahibi olmuştur. Jack Clayton'un romana oldukça sadık fakat dönemi canlandırma anlamında biraz yalın kalan bu çevrimine karşılık, filmografisindeki çalışmalarla kendi tarzını oluşturarak rüştünü ispat emiş olan Avustralya'lı film yönetmeni Baz Luhrmann'ın bu hikayenin her devirde geçerliliği koruduğunu göstermek istercesine caz yerine hip hop'ı arka fonuna alıp, başrollerine Leonardo DiCaprio, Tobey Maguire, Carey Mulligan, Joel Edgerton gibi oyuncuları getirerek kendine has yorumuyla günümüze taşıdığı 2013 yapımından da Caz Dönemi'nin zengin ruhunun en iyi canlandırıldığı versiyonu olarak söz edebiliriz. Baz Luhrman uyarlamasını kitabı okuduktan birkaç gün sonra izlediğim için sanırım pek beğenemedim. Filmin müzikleri beni yordu diyebilirim. Yönetmen uyarlamaya kendi yorumunu katmaya çalışsa da Jay Z başta olmak üzere günümüz müzisyenlerinin şarkılarını caz çağını anlatan bir hikayede duymak biraz tuhaftı. Bir de Daisy'yi oynayan kadın oyuncu fazla tutuktu. Gatsby rolünde Leonardo Di Capri çok iyiydi ama kadın oyuncuyla kimyaları tutmamış gibiydi."} {"url": "https://egoistokur.com/havada-ucusan-leziz-opucukle", "text": "Okuyun, üzerine tarihe damga vuran birkaç şahane aşk mektubuna daha göz atın. Bugün akşama doğru aslında ilk defa tek başıma uzun bir yürüyüş yaptım, çoğunlukla diğer insanlarla beraber yürürüm ya da bazen evde kalır dinlenirim. Ne güzel yermiş burası. Aman Tanrım Milena, keşke siz de burada olsaydınız, ah benim zavallı, akılsız kafam. Ama sizi özlediğimi söylersem yalan söylemiş olurum: Bu en kusursuz, en acı verici büyü, buradasınız, en az benim olduğum kadar buradasınız; ben neredeysem benim varlığımdan daha fazlasıyla siz de oradasınız. Şaka yapmıyorum. Kimi zaman gerçekten burada olduğunuzu, beni bulamadığınız zaman Nerede bu adam, burada olduğunu yazmamış mıydı? diye sorduğunuzu zannediyorum. Artık sizi sevmiyorum; tersine sizden nefret ediyorum. Bir cadısınız siz, tam anlamıyla yoldan çıkmış, tam anlamıyla ahmak, gerçek bir Külkedisi... Bana hiç yazmıyorsunuz, kocanızı hiç mi sevmiyorsunuz? Mektuplarınızın ona ne kadar zevk verdiğini biliyorsunuz ama yine de eliniz ona beş altı satır çiziktirmeye varmıyor! Peki bütün gün ne yapıyorsunuz Madam? Sizi sadık sevgilinize yazmaya vakit bulmaktan alıkoyacak denli yaşamsal bir uğraş içinde misiniz? Hangi bağlılık ona vaat ettiğiniz sevgiyi, sevecen ve sürekli sevgiyi boğmanıza, bir kenara atmanıza neden olabilir? Her anınızı dolduran, günlerinizi yöneten ve ilginizi kocanıza adamanıza engel olan bu harikulade yeni aşık kim olabilir? Bakın, söylüyorum Josephine; güzel bir gece kapılar kırılacak ve karşınızda beni göreceksiniz. Aslında sevgilim sizden haber alamamak beni kaygılandırıyor, yüreğimi coşku ve sevinçle dolduran o güzel sözlerden oluşan dört sayfalık bir mektup yazın bana hemen. Nefret edilen bir aşkın sonu sadece hayal kırıklığı ve sonrasında gelecek olan ölümle oluyor."} {"url": "https://egoistokur.com/hayal-kuran-dogudur-fantastigin-uzerine-yatan-ise-bat", "text": "Uğur Batı'nın asimetrik kurgusuyla dikkat çeken ilk romanı Azraa-Eel Menkıbeleri: Osmanlı'nın Mahzeninden Hayal Et Kıssalarında, Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye'deki olağanüstü olaylar 24 ayrı hikaye başlığı altında tek bir sonda kurgulanmış. Batılı fantastik romanların dışında özgün bir Doğu fantazyası kaleme alan Uğur Batı, bu özgün Doğu fantazyasında iyi ve kötünün bitmez tükenmez mücadelesini gizemli ve fantastik bir Osmanlı dünyası kurarak anlatmış. Kitabı, yazarından dinliyoruz. Vay tuzak soru. Kitaptan spoiler vermem. Şaka bir yana edebiyatta, sanatta, kültürde, her nevi yaratıcı endüstride en temel meselelerden biridir iyi ile kötünün savaşı. Yıldız Savaşları ya da Yüzüklerin Efendisi neyi anlatıyor zannediyorsunuz? George Orwell'ın 1984'ü ne anlatıyor? Habil ile Kabil'dir bu işin başlangıcı. Bu ikisinin mücadelesi aslında iyi ve kötünün savaşıdır. Melek-Şeytan ikilemi iyi ve kötü mücadelesine atıfta kullanılır. İnsanın iç dünyasında her daim sürer bu savaş. Çünkü hepimizin içinde bir iyi ve bir kötü vardır. Ruhuna derinden bak göreceksin, iyi ile kötünün mücadele ve didişmesi tabi şekilde vardır. Birçok kişi bu yönüyle yüzleşmekten kaçar. Kötüyü öğreniyoruz her gün! Kötüye maruz kalıyoruz. Lakin bir haberim var: İyi ve kötünün mücadelesi asla sona ermez. Doğru ile yanlış, iyi ile kötü mücadelesi bütün insanlık tarihinin özü olduğuna göre, bu mücadele söz konusu tarih sonlandığında bitecektir ancak. Kitap galibini insanın her şeyin fani olduğu oluş-bozuluş alemindeki bu mücadeleyi idrak ettiği anda, hayatın anlamını ve hatta kendini keşfetmesi adımında buluyor! Menkıbeler de sonuçta bir edebi form. Çok bilinmez ama Arap ordularının Orta Asya'ya girmeleri sonucu ortaya çıkan yeni bir edebiyat türüdür aslında. Ve menkıbeler hiçbir şeyi dövemez. Daha doğrusu hiçbir edebi form diğerini dövemez. Sadece iyi metinler kötü metinleri döver, öyle düşünelim. Edebiyatta iyi-kötü mücadelesinin iyiden yana sonuçlandığına inancım sonsuz. Ticari olarak olmasa bile, gerçek beğeniler için söylüyorum bunu. Bu bizim yarattığımız bir zavallılık derim. Yani kültür olarak yarattığımız bir şey. Cidden öyle. Sert olmuş gelebilir bu laf ama düşünsenize dünyanın ilk edebi eseri ne? Gılgamış Destanı. Nerede yaratılmış? Doğu'da. Nasıl bir eser? Fantastik. Eee o zaman? Fantazya sadece Batı'da mı olur? Fantastik olmanın kapılarını Doğu açmıştır. Derin olan Doğu'dur. Hayal kuran Doğu'dur. Fantastiğin üzerine yatan ise Batı'dır. Hangi yolla? Kültürel emperyalizm yoluyla! Doğu kaynaklarını alıp, edebiyatta, tiyatroda, sinemada, TV formlarında kullandılar. Biz de yedik! Onların zannettik. Daha da eğlenceli bir şey diyeyim. Vampir ve kurtadam hikayeleri nerede doğdu? Eflak, Boğdan ve Erdel'de. Neresi burası? Bir zamanlar Osmanlı toprağı olan yerler. Memleketeyn denilen bölge yani. Unutmayın Kazıklı Voyvoda diye çağrılan Vlad sadece bir Osmanlı beyiydi. İslami fantastik edebiyat formunda bir kitaptan söz ediyoruz. İslami fantazya nasıl oluyor? İslam ve Türk medeniyetlerinin köklü tarihi ve mitolojilerinden yola çıkarak oluşturulmuş heyecanlı olaylar var kitapta. Azraa-Eel Menkıbeleri: Osmanlının Mahzeninden Hayal Et Kıssaları, doğrusu ilginç bir okuma deneyimi sunuyor. Ben öyle düşünüyorum en azından. Türk-İslam sentezinden faydalanan bir Osmanlı fantazyası, bir Osmanlı korku romanından, bir Osmanlı gizem romanından söz ediyoruz. Korku, ahlak öğretisi ve fantazya iç içe bu kitapta. Ütopik olarak karanlık bir dünyanın kapısını açıyor kitap. Osmanlının katledilen şehzadeleri de var, Deccal da var, Piri Reis'in katli gibi tarihin karanlık başlıkları da var, vampirler de var, Şeyh Süca gibi Osmanlının çöküşünü rüşveti yaygınlaştırarak hızlandıran melun kara kahramanlar da var. Evet, bunların hepsi sonra hortlayabiliyor ama tarihin ve hayalin bileşiminde bir kitap bu zaten. Bir kere çok özgün. Kitabın sıra dışı bakışı, mutlaka okuyucuyu cezbedecektir. Düşünsenize tarihten, menkıbelerden, kıssadan hisselerden ilham alan bir kitap var. Doğu kültüründeki iblisler ve iyi var oluşlar var. Bu başlı başına yeni zaten. Yetmiyor bir de üzerine hortlakları, kurtadamları, vampirleri, yani Batı fantazyasında olan kahramanları okuyorsunuz. Hibrid bir şey var ortada. Bir de tarihle efsanelerin, kurguyla gerçeğin birleşimindeki kitapta, oturma odanıza elfler değil gulyabaniler giriyor. Osmanlı memleketinde cinler, periler, gulyabaniler, vampirler, kurtadamlar kol geziyor... cümlesini düşünün! Yeterince fantastik değil mi? Bunun haricinde gizem olacak, bilmeceler olacak, bazen ürkecekler. Ayrıca kurgusu itibarıyla çok etkilenecekler. 24 ayrı hikaye okuyacaklar, 24 ayrı sürprizli son görecekler ve kitabın aynı zamanda genel bir sonu olacak. Bir de sinematografik bir anlatımla olacak bu. Her bölümü dizi film gibi olacak düşünsenize! Bana yeterince ikna edici geldi bunlar. Sinematografi... Bir novella/roman olmasının yanında senaryo mantığıyla da yazıldı. 24 ayrı hikaye, tek bir son, özel bir kurgu söz konusu. Simgesel özel bir anlatı ve asimetrik bir kurgu içinde masal estetiği kıvamında bir anlatım ve hikaye içinde hikaye anlatımını gördüğümüz etkileyici bir kitap. Film izler gibi hissetsin istedim okuyucu. Bu özel bir dil. Replikler var. Zaman, mekan, kişi tanımları hep kararında olsun istedim. Umarım olmuştur. Özellikle novella gibi yazdım. Parça parça. Okuyucuyu rahatlatmak için diyeyim. Zamanın ruhunu düşünün. Daha fazla dijitallik, sosyal medya ve teknoloji zamanımızı azaltıyor, zor olanı daha zor kılıyor. İnsanlar her hikayeyi okurken ayrı zevk alsın istedim. Daha rahat bir okuma deneyimi istedim. Böylesi bir kurgu zor ama okunası. İlginç bir hikaye. Bir menkıbenin evrilmiş hali. Bilinen bir menkıbeyi özel bir kurguda tekrar canlandırıyorum. Aşinalığın gücünden faydalanıp okuyucuyu yakalamaya çalışıyorum diyelim. Bu kitapta böyle bir tutum içinde oldum bazı hikayelerde bilinçli olarak. Sofudan sofu Osmanlı Padişahı Beyazıt'ın nefsiyle mücadelesini anlatan bir hikaye bu. Kardeşi Şehzade Cem'in ölümünden sonra nefsiyle mücadeleye giren Beyazıt, nefsine yenik düşüp yeminini bozuyor. Nefsi onu ele geçirecekken şeytan nefis öldürülüyor. Bu hikmeti gören devrin şeyhülislamı nefsin de insanın bir parçası ve bir canlı mahlukat olduğunu fetva verip nefsin gömülmesini istiyor. Ve bir cenaze töreniyle sultanın nefsi gömülüyor. Sultan Beyazıt bu tarihten itibaren iki kere ölüp iki kere cenaze namazı kılınan padişah olarak anılıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/hayaletli-bbg-evleri-ve-burc-aldirma-operasyonlar", "text": "Siyah beyaz fotoğraflar işlerine hayran olduğum Allison Scarpullo'ya ait. Konusunda uzman, kıymetli akademisyen, sayın Dr. Abraham Van Helsing'e; Miskatonic Üniversitesi'ndeki değerli hocalarıma; İçki problemi ile uğraşan Transilvanyalı aristokrat büyüğümüze; Kuduz aşısı yaptırmadığı için her ay mutlaka gümüş-alerjisi ve kıl dönmesi yaşayan talihsize; Ruhani destekleri için Hamlet'in babasına ve Overlook Oteli sakinlerine; Zehirli elmalar getiren süpürgeli teyzelere; Botoksu abartıp, bandaja feci sardıran Mısırlı yaşlı uykuculara; Dr. Victor Frankenstein'ın intihal ile toplayıp yamadığı o yavaş ilerleyen doktora projesine... ve siyah göz boyama kalemi değil de, siyah yazı kalemi kullanan tüm Gotiklere 13 UĞURSUZ ÖYKÜ."} {"url": "https://egoistokur.com/hayaletli-evlerin-yeni-ev-sahibi-murat-baseki", "text": "Bir süredir Twitter'da Abandoned Pics diye bir adresi takip ediyorum. Dünyanın dört bir yanından terk edilmiş evlerin, alışveriş merkezlerinin, hastanelerin, okulların, otellerin, lunaparkların; bilumum metruk mekanın fotoğraflarını yayınlıyorlar. Bu mekanlar bana güzel geliyor. Her biri başka bir şahane hayalet hikayesinin ilhamı gibi oluyor. Takılıyorum işte, uyumadan önce mutlaka yeni ne koyduklarına bakıyorum. Önce doğru atmosfer, yoğun bir hikaye-iklimi gerekir diye düşünüyorum. Ayrıca çiğ, ani heyecanlar değil, daha usulca tatbik edilen bir demlenme gerekiyor. Dolaylı ama doğal olarak beliren, yavaşça tırmandırılması gereken bir ambiyans olmalı. 8mm filmi, Testere filminden çok daha korkunçtu, çünkü emsalsiz, gerçek ve yaygın bir kötülük vardı orada. Sanırım her şey 60'ların sonunda başlıyor; okült konulara merak, ruhçuluk, UFO'lar vesaire. Oradan da Anglo-Amerikan eğlence endüstrisinin temel fast-food'larından biri haline geliyor. Kendi klişe havuzları ve hazır konu şablonları var. Tekrar tekrar üretilip duruyor. Düşünsenize, The Exorcist'ten bu yana benzeri kaç film izledik. Her kötü pop şarkısının içindeki tınılardan, bir sonraki kötü pop şarkısının doğması gibi, bu hikayeler de kapalı havuzda kendi içinde bir şekilde çoğalıp duruyor. Benim gördüğüm manzara bu. Bazen haklılar. Sonuçta Alacakaranlık ile Bülbülü Öldürmek romanını kıyaslayamazsınız. Ama eğer üretim, bir şekilde, Alacakaranlık değil de, örneğin Pal Sokağı Çocukları veya Alice Harikalar Diyarında olmayı başarabilirse o zaman 'Bülbülü Öldürmek' karşısında ayakta durabilir. Ve yüksek edebiyat mıntıkasına girmiş olur. En eski olanlardan en yeni olan örneklere dek edebiyatta korkunun temelinde cinsellik ve din var bence. Korkuyu harekete geçiren bu alanlar bizde zaten tabu sayıldığı için bu türe ağırlık verilmemiş olabilir mi? Belki bizde kutsal olanı tahrip etme duygusu yeterince gelişmedi. Lilith'in Anadolu'daki karşılığı olan Alkarısı sizin öykülerinizde basbayağı erkek zihninin derinliklerinde cinsellikle ilgili korkuların bir yansıması bence. Evet, doğru tespit; Demir Usta öykülerinde kasıtlı olarak o şekilde manipüle ettim mevcut miti. Onun dışında, yine dediğiniz gibi, nice bilinmeyenden özellikle o ikisi en baskınları, en loş ve engin olanları. İkisinin de gecesinde kayboluyor erkek özne. Bizim de bir Abraham Van Helsing'imiz olsa keşke dedim; ama basit karikatüre düşmeden, inanabileceğimiz, sempati duyabileceğimiz, destekleyebileceğimiz, yaralanabilir ve hatta gerekirse her an ölebilecek bir yerli protagonist istedim. Sonra ona emsalsiz bir de kusur, zayıflık vermek istedim. O ara okuduğum kitaplardan bir anda bu sentez çıktı. Dişli olmasını seviyorum. Ve süregelen yolculuğunu. Ben onların evlerini seviyorum. Poe'nun Usher Konağından bu yana benim için her zaman, mekandan yayılan koyu ambiyans, gotik atmosfer, doğaüstü antagonistten daha ilginç ve cazip olmuştur. Mekan ve atmosfer benim için başrolde. Sayfalarca anlatabilirim. Hayaletler ise, doğru inşa edilmiş bir hikayede, elbetteki en has çeşni olur. Hikayelerde rastlamayı seviyorum onlara yani. Evlerinde. Diğer koyu unsurlarla hoş bir tezat oluşturdu. Ayrıca ilk kitap DG'nin daha yoğun ve sert tonundan sonra, alternatif bir tını sağladı. Bu kez daha eğlenceli hayalet hikayeleri anlatılmasına imkan verdi. Bazen de amansızca hicvetmemi mümkün kıldı. Kesinlikle. Özellikle de bu iktidarı, bu baskınlığı elinde bulunduran, yüzeysel, yapmacık ve yapay muktedirlerle. Batı, İzmir ve kıyı metropoller, Levanten tarzda bir yaşama sevinciyle, daha 'bon vivant' hayatlar sürüyor gibi geliyor bana... Dışardalar, kıyıdalar. Oysa biz içtekiler, cidden içteyiz, içimizin bozkırındayız. Kıyısında sohbet edecek bir denizimiz olmadığından, içe çekiliyoruz, hikayelere daha bir düşkün oluyoruz. Ya da en azından Ankara'dan bakınca böyle görünüyor. Falları geride bıraktık ama sanırım herkes kendi mizacının kategorize edilmesinden, kendini dış bir anlatıcıdan dinlemekten hoşlanıyor. Bir illüzyon olmasına rağmen, kendimizi gördük sanıyoruz o 12 tasvirden birinde. Kendimizi tanımlamamıza yarıyor sanırım. Eski ortaokul 'anket defterleri'ni dolduruyormuşuz gibi hissediyoruz."} {"url": "https://egoistokur.com/hayat-giris-gelisme-bunalim-uckagit-felaket-sonu", "text": "Sonuçta bütün bunları konuşmak için buluştuk küçük İskender'le. Ali'nin emre itaat etmeyeceği ve bu yüzden yok edilmesi bilinir bu ülkede. Herkesin içinde bir Ali vardır zaman zaman ortaya çıkan. Halk arasında bir şehir efsanesi gibidir bendeki Ali. Direnişin, hırçınlığın, gururun simgesidir. Her ne kadar uysal, durgun, sessiz görünse de bu bir yanılgıdır; Aliler bir dil yangınıdır. Söndürülemez. Her kıvılcımdan tekrar tekrar doğar ve çoğalırlar. Kitap çıktıktan kısa bir süre sonra bir Ali öldürüldü, gene... Bu defa, Ali İsmail Korkmaz. Kahreden bir rastlantı. İlk kitabımda Susurluk'u yazmıştım 80'lerde. Son kitabımda da hem Ali hem de bu yılın mart ayında kaleme alınan İçi Pis Tay'da çapulcular var. Arada da Ucube'den bahseden şiirim yayımlanmıştı. Şairlere has bir önsezi işlemiştir belki ama evet, var bir gizemli yanı. Ya da olacaklar zaten bellidir aslında ama şairler şiir yazmaktan konuşmaya vakit bulamıyorlardır. Sosyal medyada da paylaştım; 21. yüzyılda arkadaşlarıma, halka yapılan bu zulümden sadece utanç duyuyorum diye. Geçen Nazi Almanyası ile ilgili bir belgesel izledim; zerre fark görmediğimi açık açık ifade edeyim. Bende ve bizim gibi düşünen insanlarda bu his doğmuşsa sorumlusu Aliler değildir. Bu hissi soğutmaya, ortadan kaldırmaya çaba gösterilmemesi de 'kendi başınızın çaresine bakın' anlamına geliyor. Bir ülkenin yarısı birilerince çürüğe ayrıldı. Utancımla övünmek zorunda kalmak ağır. Özgürlük, insanın zenginliğiyse bunu bağımsızlığı elde etmek için harcamalıdır. Nerede yaşadığınıza bağlı. Neden yaşadığınıza bağlı. Çünkü yaşadığınız yerde uğrunda yaşadığınız şeyler için ölebilecekseniz güzelsinizdir. Sizi çirkinleştiren şey aslında başkaları. Başkalarından uzaklaşıp çirkin için dua edin. Bu size iyi gelecektir. Sevdiklerim 'sus' demedikçe susacağımı sanmıyorum. Ama ben de Ali'yim; Alileri sevmeyenlerin bizi nasıl susturduklarına da şahidiz. Meseleler ben susunca çözülecekse o zaman neden susmayayım ki zaten. Bu tür sorular egoizm riski taşıyor; ama uzak durarak yanıtlamaya çalışayım. Şiir yazarken kendimi ayrı, farklı bir yere koymuyorum; günlük hayatımdan ödün vermeden, onu herkesle herkes gibi yaşamak bana sahicilik katıyor olabilir mi? Okurlarım iyi biliyor ki kalabalığa karışıp maç da izliyorum, müzik festivallerinde sahneye çıksam da çadır kurup orada konaklıyorum. Başka bir şehre etkinliğe gitsem organizasyonu yapan arkadaşlarla aynı evde kalıyorum. Kızarsam, sevinirsem konumumla değerlendirip ölçülü davranmıyorum. Doğal olmamdan kaynaklanıyordur bu güzel tevatür. Aldığımız son bir habere göre herkes fazla yalnız/ Herkes fazla hoyrat ve eşyalara dargın, hafızalar boşaltılmış/ Büyük konuşmaktan korkup küçük konuşmaktan yana/ Küçük sevişmelerden mutlu, büyük aşklarda kayırılmış/ Bu şuursuz yanlışla herkes fazla geceye sarılmış diyorsunuz son kitabınızda. Öyleyse sizi niye okuyorlar, onu da sorayım. Haberin bu kadar gerçek ve karanlık olanına alışık değil bu ülkenin insanları, malum. Masumiyetin inanın çok teklifi oldu insana; kimseden doğruyu beklemedim. En azından ortak paydada iyi yeterdi bize. İyi biri, güzelin ne olduğunu da anlayacak zekaya sahiptir yalanından hareketle dürüstlük peşine düştük. İşte o zaman dobralık söz alıyor. Canımız yansa da dolandırmadan, içimizden geçeni söylediğimizde ya da tavrımızı koyduğumuzda şair hakikileşiyor. Bir kompozisyon bile en ilkel haliyle giriş-gelişme-sonuçtan ibaretken insanın giriş-gelişme-bunalım-üçkağıt-felaket ve sonuçtan oluşması dünyaya fazla. Ben giriş ve gelişmeden sorumlu yaşıyorum, sonuç kısmını gereksiz ölçüde politik bulduğumdan reddediyorum. Okurların ilgisi, bu sonuçsuzluğa bağlı. Hayatı eğlenceli ve uygunsuz hale getirecek tüm tekliflerim geri çevrildiği ve tehlikeli bulunduğu zaman anladım ki bol bir kalp benimkisi. Bol derken çok değil, geniş ve gevşek. Hatlarını belli etmediği gibi ayıp ve sır saklayabilen de bir kalp. Sokaktaki adamla tartıştığımda küfür edebiliyorsam, aynı küfrü resmi sıfatlı birine de yöneltebilirim. Beni kim tutabilir, kanunlar mı? Tek kanun var, o da azot döngüsü. Öldük mü dönüp dolaşıp başka başka geliyoruz. Mesele bu kadar basit aslında. Şairleri birbirine düşüren şey, dışarıdan iktidar hırsı gibi görünse de bir miras kavgası belki de. Dünya edebiyat mirasından payımıza düşen bağımsızlığı paylaşamıyoruz bazen. Ben payımdan feragat edip kendi evrenimi kuralı epey zaman geçti. Şimdi bu vazgeçiş yeni nesilde. Haklı olduğunu bilen kişi vazgeçer. Yeni başlangıç için akıl yolculuğuna çıkar. Över Hayyam'ın yolu da odur, yürüdüğü yeri yol yapıp gitmek. Sözümün iskeletini soruyorsunuz sanki; adalet duygusundan çok serseriliğin asaleti ilgilendiriyor beni. Yaşadığım coğrafyada ruha efelenmek en zoru. Ruh bir vahşi at. Dizgin bilmez. Ruha sözüm geçmiyor şiir yazsam da. Ancak bedenleri durduracak kadar anlama yeteneğim var. İnsanın insanı yargıladığı her yerde ben sözümü esirgemem. Esirgeyemem. Hatta bildiğim her şeyi bir bir söylerim. Söylemek zorundayım. Çünkü yaşamak ile hayatta kalmak arasında tercihe zorlanmış bir nüfus içersindeyiz ve birileri sizin adınıza nefes alabileceğini iddia ediyorsa cesur olmanız şarttır. Nefesinizi başkalarının elinden geri almalısınız. Cinselliğin bizi birbirimize yakınlaştırdığını hiç düşünmedim. Ayrıştıran bir yan taşıyor. Kromozom sayılarımız eşit olabilir, ama DNA'larımız farklı. Ayrıldığım sevgilime bunu söylemek isterdim. İşte, gizli cümlenizi araştırırken size uzatılan her şeye el atıyorsunuz; var oluşunuzu anlamanız yetmiyor çünkü, var oluşunuzu anlamlandırıyorsunuz da yeniden. Şiir, müzik, tiyatro, resim her zaman yakın dost. Bence işin temeli matematik aslında. Çözmek için de değil, bazen sadece denklem kurmak için. Karşı tarafı anlayabilmek için eşitliğin sağlanması lazım ki, denklem de çözülebilsin. Şiir denklem işlevi görüyor. Sıkılsanız da özgürlüğünüz adına bu disiplinden geçmek mecburi. Sonra isterseniz, tüm bilimi reddedin. Kimse sizi tutamaz."} {"url": "https://egoistokur.com/hayat-guzel-sevdigim-insanlar-var-iyiyim-yani-iyiyi", "text": "Nejat İşler çok hastaymış. Kalbim sıkışıyor, gözlerim dolu dolu... Lütfen iyi haber bir an önce gelsin. Kendi de bir kitap ve plak koleksiyoneri olan Nejat İşler için 11'e 10 Kala kariyerinin en önemli filmlerinden. İflah olmaz koleksiyoner Mithat Amca'nın hikayesini çok mühim, çok değerliydi, herkes öğrensin istedim diyen ünlü oyuncuyla 11'e 10 Kala'yı, profesyonel aktörlere taş çıkartan rol arkadaşı Mithat Esmer'i, vazgeçemediği koleksiyonerlik ruhunu, yıllar sonra nihayet sakinleşmeye yüz tutan hırçınlıklarını ve bunların ne işe yaradığını konuştuk. Oyun filmiyle tanıdığımız Pelin Esmer'in ikinci filmi 11'e 10 Kala tam da adının çağrıştırdığı gibi, bir geri sayımın öyküsü. 83 yaşındaki Mithat Esmer'in zamanın hızla akışına bir nebze olsun set çekmek, hayatta kazandıklarını ve kaybettiklerini unutmamak, hafızasını diri tutmak için düştüğü kayıtlara, yani dev koleksiyonuna kahramanca sahip çıkmasını anlatıyor. Bu mücadelede işbirliği ettiği kişiyse oturduğu apartmanın kapıcısı Ali. Filmin başında koleksiyonun parçalarından biri olan eski bir teyp bozuluyor ve kaset geri sarılamaz hale geliyor. Kaydedilenlerin hiçbiri yaşanmamış, bazı konuşmalar hiç yapılmamış gibi... Teyp ancak filmin sonuna doğru düzeliyor. Kaset geri sarılabilir hale geldiğinde Mithat Amca'nın, kapıcı Ali'nin ve elbette seyircinin belleği kurtarılmış oluyor. Aynı filmde rol almak? Şahane. Öğretici. Eğlenceli. Mithat Amca değerli bir insan, tanıdığım için mutluyum. Onunla oyun oynadığımız için de mutluyum. Oyun oynamayı biliyor, üstelik güzel oynuyor çünkü. Oyun sırasında kimin üstün, kimin zengin, kimin yetenekli olduğunun önemi yoktur, süreç önemlidir. Ve her film bir oyundur aynı zamanda. İyi de topladığı eşyalar arasında okunmamış gazeteler, kapağı açılmamış votka şişeleri, hiç kullanılmamış nesneler var. Yok o şundan: Mithat Amca her şeyden iki tane alıyor; biri kendi için, biri koleksiyonu için. Birini kullanıyor, birini ellemiyor, saklıyor. Koleksiyonculukta kondisyon önemlidir. Duymuş muydunuz bunu? Şu önümüzde duran bardağı koleksiyonunuza katacaksanız eğer, kondisyonuna bakarsınız. Yıpranmış mı, temiz mi? Kullanılmamış ya da az kullanılmış parçaları tercih edersiniz. Mithat Amca'nın bir rutini var. Her gün iki tek vokta içiyor. Ali'yse içkiyi daha önce tatmamış bile. Günün birinde merak edip bir şişe votka alıyor ve evine gelen misafire, Mithat Amca'ya ikram ediyor. Vişne suyu yerine hoşaf katarak... Düşünün; o kapıcı dairesine ilk kez biri geliyor. Ali ilk kez misafir ağırlıyor. O güne kadar kimse ona gelmemiş, kimse onunla konuşmamış. Gazete getir, ekmek al, şunu yap, bunu boz diye emir vermişler sadece. İlk kez biri hayatına değiyor, ilk kez biri çıkarsızca, herhangi bir beklenti olmaksızın onunla sohbet ediyor. Filmin iki adamı ilk kez bir şey paylaşıyor. Çay içselerdi de fark etmeyecekti. Valla, arka arkaya birtakım işler yapıp paramı alamadığımda anladım ne iş yaptığımı. Çok sık kaçıyorum buradan ama çok sık da geri dönüyorum. Bir dengeyi korumaya çalışıyorum, diyelim. Çok fazla meşgul etmiyorum kendimi, boş işlerle oyalanmıyorum. İçten gelen bir tepkisellik benimki, net bir şey. Hakikaten, fiziksel olarak midem bu-lan-ı-yor. Öyle olunca kaçıyorum. Birkaç da rahatsızlığım var, strese dayalı. Kaçtığım zaman iyileşiyorum, geri dönersem nüksediyor hastalıklarım. Alarm zillerini duyunca, Tamam diyorum, vakit geldi, kaçalım... Ama tamamen de bırakamıyorum kendimi, gevşeyemiyorum. Bir yanım seviyor strese bağlı yaşamayı. Sakinleştim evet. Yaşlanıyorumdur belki. Yapılacak işleri sıraya koydum, bekliyorum. İstediklerimi yavaş yavaş yapmayı sürdüreceğim. Hayat güzel. Dostlarım, sevdiğim insanlar var. İyiyim yani. İyiyiz. Yedi kere System of a Down konserine gitmişsiniz. Yok, yedi kere değil, bir kere gittim. Bu topluluğun politik olarak birtakım fikirleri var, evet ve o fikirlere katılmayabilirim ama zaten bunu umursamıyorum, kim olduklarına da aldırmıyorum. Yaptıkları işe bakınca görüyorum ki çok iyiler. Politika bir dükkan. Politika bir ticarethane. O ticarethanede neler olup bittiğine bakmak da benim meselem değil. Bildiğim, bu heriflerin işlerini güzel yaptıkları. Müzikleri müthiş. 90'larda genç olan herkes bir şekilde bulaştı müziğe. Herkes ne kadar müzik yaptıysa, ben de o kadar yaptım. Bas gitar aldım kendime, bir süre bazı gruplara takılıp şarkı söyledim. Şimdi sadece dinliyorum. Gücüm yettiğince şahsi olarak bazı şeyleri değiştirmeye çalışıyorum. Tabii kendin için yaptığın karşı çıkışlar ya da sizin deyişinizle hırçınlıklar, arkadaşlara da yarıyor. Fakat tek başıma hareket etmeyi sevmiyorum pek, tek başıma oynamak istemiyorum. Toplu sporların adamıyım ben. Bıçak Sırtı'nda Fikret Kuşkan, Mehmet Günsür, Erkan Can'la bir araya gelip şartlarımızı koyduk ortaya ve neyse ki yapımcımızı da ikna ettik. Mesela bizim oynadığımız dizilerin bir bölümü 65 dakikayı aşmıyor artık. Bu gitgide daha da düşerek dünya standartlarına gelecek. 65 dakika meselesi önemli. Haftada bir gün daha az çalışmak demek bu, sette daha az kalmak demek. Işıkçı evine gittiğinde kızının başını okşayıp onu sevmeye zaman bulabilecek demek. Şimdi münferit hareketlerle yetinmemeye karar verdik, Sine-Sen'le işbirliği yaparak çalışma saatleri konusundaki kuralları değiştireceğiz. Hiçbir sinema emekçisi 11 saatten fazla çalışmayacak. Hayır, asla. İstediğimiz şey, sendikaya üye olmayanların çalıştırılmaması. Bir işveren sendikaya üye olmayan birini çalıştırdığı anda mahkemelik olacak. Bendeki durum Nej... ilk üç harfi okumamla göz yaşlarıma hakim olamama haline dönüştü. olmasın işte, ona da Berkin'e de bir şey olmasın. Gittikleri yerden geri gelsinler. Çok giden var. Gidip de dönmeyen. Onlar dönsün. Hem benim de kalbim ağrıyor, gidiyor muyum? İnadına kalıyorum. Onlar da inadına kalsınlar. Daha benim köşeyi dönerken Nejat'la çarpışma hayalim var. Niye gerçekleşmesin ki hem? Biraz dinlensin sonra dönsün. Yok, gitmesin. Üzülüyorum. Çok. Üzülmesin. Üzülmeyelim. Yazın Bodrum'a gider, çarpışırız Nej'le :) Dua et Burcu, üzülme lüksümüz yok. Yüzümü güldüren bir Gülenay Börekçi var :), gideriz değil mi Bodrum'a? Ne iyi olur. Anlatırız Nejat'a, güleriz hep birlikte. Dua edelim evet. Bolca."} {"url": "https://egoistokur.com/hayatim-roma", "text": "Peki, anlattıkları, bizi niye ilgilendiriyor? Çünkü tek bir insanın günlük hayatındaki küçük bozgun ve zafer anları bir şekilde geri kalanların, hepimizin hayatına ayna tutuyor. Sanırım yaşarken üzen, acı veren, öfkelendiren şeyleri yazmak, insanı iyileştirebilir, iyileştirmese bile kuvvetlendirir. Flaubert'in biyografilerinden birinde okuduğum bir şey geliyor aklıma. Mısır seyahatinde Küçük Hanım takma adını kullanan ünlü bir dansözle ilişkisi olmuş; haftalarca evden çıkmamışlar. Yalnızlığın güzel bir şey olabileceğini ilk kez o zaman keşfettiğini söylemiş bir arkadaşına. Kadın uyurken kıpırdamadan saatlerce onu seyrediyor, sadece ara sıra o üşümesin diye üzerine battaniye örtmek için kalkıyormuş. Madam Bovaryyi yazmaya dönüşte başlamış. Batı ile Doğu'nun farkını nihayet anladığını, Batı'nın sosyalleşme, Doğu'nun ise ev anlamına geldiğini yazmış günlüklerinde. Davetlere katılmaya, sosyalleşmeye bayılan Emma, ona göre Batı olmak istiyormuş, Flaubert ise yıllar geçtikçe yalnızlığına daha da sarılmış, Doğu olmuş. Knausgaard'la geçen yıl ben de bir röportaj yapmıştım ve yazmanın adeta bir terapi gibi, geçmişte üzmüş, can yakmış durumların acısını hafifletmeye, en azından onları anlamlandırmaya yardım edebileceğini söylemiş, Başkalarına zarar verecek ayrıntılar dışında kendimle ilgili her şeyi yazdım, hayatıma girmiş kişilere karşı ise fazlasıyla şefkatliydim demişti. Knausgaard'a dönersek; dünya çapında şöhrete ulaşması işin güzel yanı. Roman çıkınca, eski karısıyla ve babasının yeni ailesiyle mahkemelik olması ise can acıtıcı kısım. Gerçi o, kimseden intikam almak gibi bir niyeti olmadığını her fırsatta vurguluyor. Bunu yapmış olanlar var ama. Mesela Hemingway, onu terk eden bağımsız ruhlu karısı Martha Gellhorn'un sırlarını son derece alaycı ve hain bir dille Across the River and into the Trees adlı romanında deşifre etmiş. Simone de Beauvoir, sevgilisi Jean Paul Sartre'ın yatak arkadaşlarından Olga Kosakiewicz'i Konuk Kız romanında acımadan anlatmış. Lord Byron'un intikamı da unutulmaz. Sürekli aldattığı karısı onu terk etmeden önce birkaç doktorla görüşüp kocası için bir deli raporu istemiş. Byron da intikamını, epik şiiri Don Juanda eski karısını, Hekimler yardımıyla Tanrı'nın deli olduğunu kanıtlamaya çalışan erdemli canavar diye tarif ederek almış. Murathan Mungan'a gelince; Ben yazıyı aynı zamanda bir iç terbiyesi süreci olarak yaşadım, yazı bana içimi iyileştirmek konusunda da yardım etsin istedim. Başkasındaki kötüyü ve karanlığı görmek kolaydır ama ben yazımla kimsenin kalbini kırmamaya, kimseyi zehirlememeye çalıştım hep diye anlatmıştı."} {"url": "https://egoistokur.com/hayatla-ciplak-temas-hem-cok-guzel-hem-acitic", "text": "Hayatla ÇIPLAK temas; hem çok güzel, hem acıtıcı! Babası yavaşça ve üzgün bir ifadeyle başını iki yana sallıyor. Hayatla ÇIPLAK temas; hem çok güzel, hem acıtıcı! Kendin olmak, tenine temas eden hayata karşı ne kadar giyineceğini keşfetmekten, bu hayatın içinde kendini bulmaktan geçer. Belki bulanık bir nehirde, yakınlaşamadığın bedenlerde, yaşama pamuk ipliğiyle bağlı bir dostun varlığında, özüne erişemediğin bir rüyadan uyandığında ya da kendine çizdiğin sınırların ötesine baktığında... Çek yazar Iva Prochazkova, ergenliğin kaçınılmaz çıplaklığını ve hayatın yakıcı soğuğunu, Berlinli beş gencin kesişen yaşamları üzerinden anlatıyor. 1953'te Çekoslovakya, Olmütz'de doğan Iva Prochazkova, üç yaşında ailesiyle Prag'a taşındı. Babasının Çekoslovak Komünist Partisi için yazdığı politik bir kitap yüzünden üniversiteye kabul edilmedi ve temizlik işçiliği de dahil çeşitli işlerde çalıştı. İlk tiyatro oyunu, 1975'te Prag'daki Nejedly Tiyatrosu'nda sahnelendi, komünist rejim tarafından yasaklandı. 1976-1983 yılları arasında yazdığı diğer tiyatro oyunları Prag dışındaki küçük tiyatrolarda sahnelenebildi. 1983'te ailesiyle birlikte Avusturya'ya göç eden Prochazkova'nın tiyatro oyunları ve kitapları ancak burada yayın ve sahnelenme olanağına kavuştu. 1986'da Almanya'nın Konstanz şehrine taşındığında, eşiyle birlikte Schlauer Kater Çocuk Tiyatrosu'nu kurdu. 1988'de taşındığı Bremen'deyse Im Packhaus Gençlik Tiyatrosu'na oyunlar yazdı. Die Zeit der geheimen Wünsche (Gizli İstekler Zamanı, 1989) kitabı aynı yıl hem Alman Gençlik Edebiyatı Ödülü'ne değer görüldü, hem de Amerika'da bile en iyi çocuk kitapları listesine girdi. 1989'da Çekoslovakya'da gerçekleşen Kadife Devrimi'nin ardından eserleri, ülkesinde de yayımlanmaya başlayan Prochazkova, 1995'te geri döndü ve Çek TV'de editör ve yapımcı olarak çalıştı. Çocukların ve gençlerin duygu dünyasına derinlikli bakışıyla, gerçekçi ve doğaüstü öğeleri bir araya getirebilme yetisiyle tanındı, ödüller aldı. 1998 ve 2008'de Hans Christian Andersen Ödülü'ne de aday gösterildi. Berlin'de beş gencin karmaşa dolu duygu dünyasını anlatan Çıplaklar (Die Nackten, 2008) ile dikkati çekti. Son romanı Orangentage (Portakal Günleri, 2012) olan Prochazkova, bugun Prag'da yaşıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/hayatta-aska-dusmek-de-mumkun-askla-yukselmek-d", "text": "Chaplin'in bu sözü aklıma Jonathan Safran Foer'i getirdi. Acıklı bir öyküyü anlatmanın en iyi yolu onu mizahi yoldan anlatmaktır demiş. Mizah trajediye fazladan derinlik katıyor. Onu daha insani ve yakıcı hale getiriyor. Nabokov da Bir romanda esas olaylar o romanı yazanla okuyan arasında geçer demişti. Böyle incelikli şeyleri seviyorum. Duygusal ajitasyondan çok daha iyi. Beyoğlu'nda büyüdüm. Bu sayede hayatın her boyasından insanla mesaim oldu. Mesela bir dönem yıldız olup sonradan unutulmuş sanatçılarla... Çoğu geçmişe takılıp kalmış haldeydi, geleceğe bakamıyorlardı. Şimdiden kaçmak için alkole ve uyuşturucuya sığınıyorlardı. Bohem hayat bazılarını beslerken bazılarını tükenişe sürüklüyor. Ama romanı yazarken ayıktım, onu da söyleyeyim. Ustam Selim İleri'yi anmanız isabet, romanda katkısı var çünkü. Yıllar önce aklıma Sitare ilk düştüğünde ondan rakı masasında Selim İleri'ye bahsettim. Bu kızı mutlaka yazmalısın! dedi. Sitare sahiden Cahide Sonku sendromundan mustarip. Farkı, çocuk yıldız olduğu için bunu çok erken yaşta yaşaması. Daha yolun yarısına gelmeden aktris eskisi oluvermiş. Üstelik aradığı gerçek aşkı da bulamamış. Başı ciddi belada yani. Devran bir şövalye. Beyaz at yerine sarı taksisi var. Dağa çıkmak istemiyor, onun savaşı hayatla. Geçmişte başına gelenler onu genç yaşta bilge yapmış. O kadar bilge ki bilge olduğunun farkında bile değil! Sitare'nin aksine dünyaya berrak gözlerle bakıyor. Dervişane halleri var. Parası-pulu yok ama gerçek anlamda güçlü ve özgüvenli bir erkek. Yakasını geçmişin kanlı pençesinden kurtarmayı başarmış. Kalbini bir kadına sonuna kadar açmaya hazır. Evet, bu anlamda yazdığım en erotik roman. Biraz Sitare'nin gerçek aşk peşinde koşarken ruhunu ve bedenini savurganca açmasından. Kadınlığını değmeyecek insanlara kullandırmaya eğilimli. Her dipsoman gibi kendisini tüketmeye çalışıyor. Kötü olmak istiyor ama başaramıyor. Kötü kızlar her yere gider, Sitare ise yabancı bir şehre gidiyor. O, bütün çelişkileriyle aşık olabileceğim bir karakter. Sitare'yi içine hapsolduğu dünyadan çıkarmak gerekiyordu. Yoksa orada tükenip gidecekti, bana da anlatacak bir hikaye kalmayacaktı. Ayrıca bu depresyon denen şeyin bazen şımarıklık boyutu var. Bunu yaşayan sanatçı arkadaşlara başkalarının hayatlarına bakmalarını tavsiye ediyorum. Yardıma muhtaç insanlara, çocuklara, sokak köpeklerine... Başta Sitare bilmiyor ama Hodan bir umut aslında. Otele ancak birkaç gün sığınabilecek ve er geç şehirle ilişkiye geçmek zorunda kalacak. Eğer konu bensem, kırk desek daha doğru. İlk şiirim 1991'de Varlık'ta yayımlandı. Yani şu an yazı hayatımın 25. yılındayım. Yazdıklarımla yaşadıklarımı birbirinden ayırabilecek kadar profesyonelim artık. Ama dediğiniz gibi, bir saatten sonra her şeye romancı kafasıyla bakmaya başlıyorsunuz. Ortalıkta resmen hikaye avcısı gibi dolaşıyorsunuz. Müzik yapmayı bu yüzden seviyorum. Müzik beni bu kafadan uzaklaştırıyor. Haklısınız, Yolda Üç Kişi iyidir hoştur ama fazla hırslı ve kibirli bir romandır. Genç bir çoksatar yazarın kendini entelektüel camiaya beğendirme çabasıdır biraz. Bakın istersem ben de uzun ve karmaşık cümleler kurabiliyorum havaları... Artık böyle kaygılarım yok. İlk romanımdaki naifliği yeniden hissettiğim bir dönemdeyim. Hayatta aşktan başka yazılmaya değer bir konu olmadığını biliyorum. Aşkı anlatan romanların niye üvey evlat muamelesi gördüğünü ise hala anlamıyorum. Oysa bir aşk romanı da edebi bakımdan değerli ve derinlikli olabilir. Kürk Mantolu Madonna ya da Günlerin Köpüğü gibi. Klişe önyargılara gerek yok. Amacım gönül ve kafa dengi romanlar yazmak. Aşka düşmek de mümkün, aşkla yükselmek de. Aradaki farkı egomuz belirliyor. Ayrı dünyalardan insanların aşklarıysa bana çok sahici geliyor. Çünkü bir arada kalmak için egolarını bastırıp sürekli yükselmek zorundalar. Nereye kadar? Güneşe yaklaşıp kanatları eriyene kadar. Ama ödeyecekleri bedelleri de göze almış aşklar bunlar. Sitare ile Devran'ın aşkı öyle. Kanatları erimeden uçabildikleri kadar uçmak istiyorlar. Bu da onları benim gözümde kahramanlaştırıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/hayatta-en-buyuk-yol-gostericim-ozgurluk-ihtimal", "text": "İyi insan olmak sadece kötülerin işine yarayan türden bir aptallık olabilir mi? diye soruyor Ece Gamze Atıcı. Ben hayatım boyunca bu sözün tersine inandım ama yine de üzerine düşünüyorum. Birkaç örnek de geliyor aklıma. Stephen King, Dolores Claiborneda, Kimi zaman bir kadının yaşamak için bulabileceği tek yol sıkı bir kaltak olmaktır demişti mesela. Elizabeth Wurtzel de Kaltak diye bir kitap yazarak maço bir dünyada ayakta kalmayı başaran ünlü kaltakları anlatmıştı. Edepsizin El Kitabını yazan Ece Gamze Atıcı da onlara hak veriyordur sanırım. Ece'nin fotoğraflarını Sibel Topkaya çekti. İllüstrasyonları ise Paul X. Johnson'ın sitesinden aldım. Nar ve Adem Aynası adlı iki romanın ardından bu kitabı niye yazdınız diye soracağım önce. Aslında Nardan sonra, Adem Aynasından önce başlamıştım Edepsizin El Kitabına. Ama iki roman arası mizah kitabı uğursuzluk getirir diye bekledim. Şaka bir yana, olaylar öyle gelişti. Ben bir sonraki romanımın psikopat başkahramanına çalışırken Chava geldi ve tüm edepsizliğiyle her şeyin üzerine oturdu. Böyle bir dünyada kişisel olarak gelişip ne yapacaksınız, gelin ben size bu dünyaya uygun insan yani edepsiz olmayı öğreteyim diyen bir karakter. Dünyanın ve insanın karanlık tarafıyla alay ediyor. Bir tür karikatür, parodi... Ben, meselenin mizah kısmını üstlenip sözü Chava'ya bıraktım. Açıkçası epey de eğlendim. Hayatta çözülmeyecek hiçbir sorun olmadığını hissettiren bir karakter Chava; güven verici bir yanı var. Bir de fazlasıyla ikna edici. Chava tamamen hayal ürünü. Yazmaktan çok zevk aldığım bir antikahraman. Ama hayal ürünü olması gerçekte var olmadığını ispatlamaz. Orası muamma. Ben Chava değilim. Mutlaka ortak özelliklerimiz vardır ya da ilgi alanlarımız. Müzik zevkimiz uyuyor mesela. Saç modellerimiz de benziyor. Hemfikir olduğumuz konular da var. Tespitlerinin birçoğuna katılıyorum. Babada Don Corleone'nin ağzından duymuşsunuzdur benzerlerini. Ya da Aşk-ı Memnuda Firdevs Hanım'dan... Bukowski'den. Tabii Chava'nın üslubu farklı. Bir de edepsizleşmek için yol yordam gösteriyor o; tespit yapıp çekilmiyor. Büyük bir çoğunluğun kitap boyunca başlarına çorap ören edepsizleri andığını düşünüyorum. Zira biz son derece edepli bir toplumuz. Edepsizliğe maruz kalırız ama asla uygulamayız. Çünkü hepimiz daha küçük birer edepliyken ve evin içinde koşuştururken bacağımızı sehpaya çarptık. Sonra da sehpanın annemiz, teyzemiz tarafından azarlandığına şahit olduk. Pis sehpa bacağımızı acıttı ve bunun cezasını çekti. O yüzden bir türlü edepsiz olmayı beceremedik. Bizim yerimize sehpa edepsiz oldu. Bunu ilk söyleyen olmak istemezdim ama o sehpa doğada sabitti ve koşan bizdik. İşini en kısa yoldan, çıkarına en uygun şekilde çözebilenler. Duygularını bir kenara bırakıp bütünüyle aklıyla hareket edebilenler. İkna kabiliyeti yüksek, gerçekleri kendi çıkarına göre eğip bükebilen, iyi ya da kötü olaylar karşısında soğukkanlı olmayı becerebilenler... Chava'nın yaptırdığı bir araştırmaya göre medyada edepsiz nüfusu yoğunmuş. Daha fazlası için bakınız: siyaset demişler. Kişisel gelişim kitaplarını satır satır okuyarak kişisel olarak gelişmeniz ne kadar mümkünse bu kitapla da edepsiz olmanız o kadar mümkün. Aslında bununla edepsiz olmanız daha mümkün. Zira içinde taktikler, tüyolar, adım adım insanlıktan çıkış egzersizleri var. Kesinlikle bu daha mümkün, evet... Chava hayatta işinize yaramayacak tek kelime etmiyor kitapta. Aslında bir yanıyla da edepsizlerin ipliğini pazara çıkarıyor. Düşündüm de, yoksa Chava iyilik, güzellik saçanlardan daha mı ahlaklı acaba? Hiç yakıştıramadım. Konu edepsizlikse egoyu kesinlikle yenmiyoruz. Onunla işbirliği yapıyoruz. Ego sizin adrenaliniz. Ego sizin gücünüz. Egonuzu sevin ve onu onaylayın, diyor Chava. Kendisiyle savaşmayın, sevişin. Bütün gençliğinizi bir ev almak için çalışarak geçirdiniz. Tabii ki orta yaşı çoktan geçtiniz. Elinizde bir miktar birikmiş para var. Aile, eş dost da borç vermiş. Bir de üzerine kredi çekmişsiniz. Nihayetinde sizi öldürmeyecek ama güçlü kılacak bir mücadelenin sonuna gelmişsiniz. İşlemler tamam. Sonra birden fark ediyorsunuz ki satıcı tarafından dolandırıldınız. İşin içinde sahtecilik var. Şimdi eğitimli bir ego, edepli bir evren ne der? Hiçbir şeyi kişisel alma. Bu sana bir ders vermek için başına geldi. Evren sana diyor ki çok tatlısın ve seviliyorsun, kollanıyorsun. Canım benim. Pembe yumruk... Şimdi bunu diyen egoyla ne yapabilirsiniz? O sahtekarı bulup kendisine tekme tokat girişen ego daha sağlıklı değil mi? Evet. Sağlıklı. İşte burada edepsizlik devreye giriyor. Edepsiz asla elini kirletmez. Gidip kimseye tekme tokat girişmez. Kaba kuvvetle değil, zekayla çalışır çünkü. Aslında böyle bir pozisyonda kalmaz ama... Kaldı diyelim. Öyle güzel, ince, sinsice bir plan kurar ki elini kirletmeden o sahtekarın hayatını emdiği ilk damla süte kadar burnundan getirir. Ve ufacık bir sıyrık bile almadan. Yaptıkları da katiyen suç kapsamına girmez. Yani sahtekar bir dünyada hayatta kalma rehberi bu kitap. Önce hayatta kalma sonra da istediğini alma... Sırasıyla sakınma, savunma ve saldırı teknikleri öğretiyor. Chava'ya göre hedefe giden yolda size engel olan herkesi temizlemelisiniz. Kaçıncı dereceden yakınınız olduğu önemli değil. Ama yolunuza çıktığı, size bir engeli daha aşma fırsatı verdiği için de kendisine -içinizden tabii, yüzüne söylemeyin havaya girer- şükretmelisiniz. Çünkü kendisi sizin daha iyi bir edepsiz olmanızı sağladı. Sektöre bir şey söylemek istemedim. İnsana söylemek istedim. Mütemadiyen kendi kazdığımız kuyulara düşüyoruz. Gerçekler çok karmaşık değil. Basit. Önümüzde. Görecek halimiz varsa görüyoruz, yoksa göremiyoruz. Adorno'nun Yanlış hayat doğru yaşanmaz sözü yeterince açıklayıcı değil mi? Sana sunulan hayat yanlış. O klişede mutluluk ihtimali yok. Kursla, dersle, daha uzun nefes alıp vermekle kendini de değiştiremezsin, dünyayı da... Ben diyorum ki, önce görmek gerek. Sonra onunla ne yapacağımıza bakarız. Biz daha ilk aşamadayız. Dünya başka bir yermiş, insan da başka bir şeymiş gibi davranmanın alemi yok. Oradan çıkış da yok zaten. Sonra müsait bir yerde aydınlanırız, iç dış yolculuğa da çıkarız. Öfkenin en etkili panzehri gülmek bence. Acının da... Gerçeklere uyum sağlamanızı, kabullenmenizi kolaylaştırıyor. Hayati bir işlevi var yani. Gerekli güncellemeyi alıp yola devam ediyorsunuz. Hem de havalı bir biçimde... Gülmeyi başaramıyorsak kolayca delirebiliriz. İnsan kendisiyle dalga geçmeden nasıl yaşar ki? Aksini hayal edemiyorum. Kendini çok fazla ciddiye alanlar yapamıyor olabilir tabii. Onlar diğer şeyleri de çok ciddiye alıyor olmalılar. Zannediyorum ölümsüzler. Gizlice dünyayı ele geçirmek. Kafamda bitmiş iki romanım bir de bir mizah kitabım var. Onları yazdıktan sonra yenilerini düşünmek istiyorum. Aynı adam, aynı kadın aynı kafanın içinde yıllarca dönüp durunca sıkıcı olabiliyor. Mutluluk, varlığından memnuniyet duymaktır. Kimi edepsizlikler bunu sağlıyor olabilir. Benim de zevk aldığım edepsizlikler var. Zira eğlenceli bir şey... Mutluluğun yolu edepsizlik diyemem. Edepsizliğin de vadettiği mutluluk değil zaten, haz. Ama uzun süreli hazlar. Zamanın ruhu da mutluluktan değil, hazdan yana. Hazzın mutluluğa kazık attığı yer burası olabilir."} {"url": "https://egoistokur.com/heinrich-bollle-zamanda-yolculuk-balik-tutma-ders", "text": "TUDEM Yayın Grubu'ndan DESEN imzası taşıyan kitabın yalnızca çocuklar için yazıldığını söylemek zor; zira ilk çıkış noktası çocuklar değil. 1963 yılında Anekdote zur Senkung der Arbeitsmoral adıyla Almanca yayımlanan metin, sıkı bir kapitalizm eleştirisi. Bu metnin bugün elimizde böyle bir kitaba dönüşmesi ise, sanatın dönüşebilirliği ve her yaşa ulaşabilirliğine harika bir örnek."} {"url": "https://egoistokur.com/heja-bozyelden-gitmek-sarkilari-gitmenin-en-guzeli-kaybolmakti", "text": "Arkadaşım Heja Bozyel, nevi şahsına münhasır insan; güzel gülüşlü gotik ruh... Şimdi nihayet Efkar Karması ya da kendi deyişiyle Gitmek Şarkılarıyla Egoist Okur'da. Çok güzel bir liste hazırlamış. Strange Fruit'le bitirdiği için bana daha da güzel geliyor, SF takıntı halinde sevdiğim şarkılardan biri çünkü. Buyurun dinleyin, bittiğinde içinizden gitmek geliyorsa lütfen kendinizi hiç değilse bu defalık tutmayın. Belki Heja'ya ve bana teşekkür edersiniz. Nils ve Uçan Kazlar'ı hatırlayan var mı? İlk okuduğum çizgi roman. Yolculuklara ve kuşlara ilk aşık oluşum. Eğer oyuncu olsaydım ve bir sahnede ağlamam gerekseydi, bu şarkıyı dinlemem ya da şarkının klibindeki Travelling Birds belgeselini izlemem yeterli olurdu. Ancak sonra oynamaya devam mı ederdim, küçük kahverengi bir valize iki üç eşya koyup kuşları izlemeye mi giderdim, bilmiyorum. -Kalk gidelim. -Otur oturduğun yerde. -Gidesim var ama. -Para yok zaten. -Olsun, yürürüz. -Bacaklarım ağrıyor. -O zaman ben gidiyorum. -Ben ne olacağım? -Göreceğim onca şeyi göremezsem çok güzel dediğin gözlerim ne olacak? -Biz ne olacağız? -Benimle gelecek misin? -Tren camından yalnız başına dışarıyı izlemek güzeldir, bir gün denemelisin. Bu şarkı umut mu veriyor, kaçma isteği mi yaratıyor çözemiyorum. Belki Erdem'in sesi belki de gitar, mutlu sonla biten bir masal dinlemişim, bir yaz akşamı omuzlarım sabah güneşinden kalma yanmışlıkla kızarmışken hafif bir esintiyle saçlarım uçuyormuş hissiyle dolduruyor içimi. Herkesin sözlerini bir tek kendisinin bildiği bir şarkısı vardır diye yazmıştı Aziz Nesin. Ya da bunun gibi bir şey. Bazı şarkılar filmleri olmazsa çıplak kalır. Bazı filmler şarkıları olmazsa çıplak kalır. Küçükken kayan yıldız görünce her yere bakınırdım o yıldızı bulabilmek için. Yağmur olsam ya ben. Gitmenin dönmesi her zaman kötü değildir. Ama gitmenin en güzeli kaybolmaktır. Gerçek bir aşkı film gibi bir aşka çevirmek isterseniz, sevgilinize bir mektup yazın, kaktüsler alıp masasına yerleştirin ve ona bir mektup yazıp, bu şarkıyı dinlerken okumasını isteyin. O sırada sessizce kapıyı kapatıp çıkın. Ve bunu hayatınızın aşkına değil, hayatınızda en çok en koyu aşık olduğunuz insana yapın. Yeni bir şehirde ilk kez sokaklara çıkmak, biriyle ilk kez öpüşmek gibidir."} {"url": "https://egoistokur.com/hem-tatil-yeri-hem-okul-hem-de-hapishane-proustvar", "text": "Hem tatil yeri hem okul hem de hapishane... Proustvari! Hem tatil yeri hem okul hem de hapishane... Proustvari! Çeşitli felsefecilerin ve yazarların metinlerinden yola çıkarak kendi hayatımızda uygulayabileceğimiz taktikler keşfetmek, derdimize derman aramak halihazırda gerçekleştirilen bir yöntem. Niyetleri yolunda başarılı olup olmadıklarını okurları bilir fakat bence bu yol doğru bir yol, emekleri boşa çıkarmayacağını tahmin ettiğim bir teşebbüs. Ben de bu tarz tesellilerden birine Proust'un bir öyküsünde rastladım. Şimdiki zamanda önümüze çıkan engellerin hiçbiri dünde yok sanırdım. Maun masalar çağını kutsuyor, uzun ve güzel romanları ancak ve ancak bir yüzyıl öncede hayal edebiliyor, daha belirli bir örnekle hayal etmeyi sürdürecek olursam da, yatağının içinde yazan Proust'u aklıma getiriyordum. Hatta yüzsüzce, romanının yaratıcı koşullarından biri olarak, yazarın o çağın insanı olmasını sayıyordum. Zaten nereden aklıma getirebilirdim yüzyıl öncesinin dikkat dağıtıcı öğelerini... Geçmiş çağları insanların meşguliyetlerine rüya gibi bir dikkatle eğildikleri çağlar olarak hayal ederdim. Sanki bunu sezmiş Proust, günün birinde bir anektodla geçmişten belirdi. Yazarın sosyete dalgasına kapılan karakteri, benim derdine yandığım, internet ağına düşen ve yeni sosyalleşme yöntemleriyle fazlaca meşgul olan, kendini ve yavaş yaşamayı unutan insanlarıma benziyordu. Kendi dışında kalan her şeyi oldukça önemseyen, başkaları için ve göstermek üzere yaşamaya başlamış, hem insanlığın ve yaşamın dününü hem de kendi dününü kaybetmiş insanlara yani. Anladım ki karşı karşıya kaldığımıza benzer bu şeyin geçmiş çağdaki karşılığı, daha sınırlı sayıda insanı ilgilendirse de, sosyeteymiş. Nasıl ki internetin pek çok olanağı çeşitli gelir grubundan insana eşit oranda ulaştırdığı söyleniyorsa, dünün sosyetesini de sosyal medya aracılığıyla herkesin sosyetesi haline getirdiği söylenebilir ve Proust'un satırları bu doğrultuda okunabilir. Proust'un kahramanlarından biri olan Violante, sosyete mensubu ama sosyeteden uzakta yetişmiş bir genç kızdı. Belli bir iradeden yoksun olduğu için annesi ve babası bir kaza sonucu öldüğünde, iradesizliğine başıboşluk eklenmiş, bu da potansiyelini etkili biçimde gerçekleştirememesine sebep olmuştu. Yani Violante, manalı ve işe yarar görünen bir eylemi gerçekleştirmek uğruna, bilinçle ayrılıyordu asıl yuvasından. Sosyete işlevsel görünüyordu. İşlevsel ve sanki eser miktarda iradeyle bile uzaklaşılabilecek bir yer gibi. Çünkü bu yalnızca Violante'ın elinde olan bir şeydi, onu zorlayan kimse yoktu. Ve öykü, bu hüzünlü hikayeye getirilmiş bir yazar yorumuyla devam eder. -Sonraki satırlar, dünün ve bugünün kazara ziyan olmuşlarını hatırlattığından bana biraz acı veriyor.- Sonsuzluk için yaratılmış ve giderek neredeyse hiçliğe hapsolan bir hayatın şaşaalı ve kasvetli manzarasını sunmaya devam ediyordu; gerçek kılabilecekken günbegün uzaklaştığı soylu kaderin hüzünlü gölgeleri kalmıştı sadece geriye. Violante, yarın gidiyor musunuz? sorusuna hep yarından sonra yanıtını verir. İşte size bir kalabalığa çekilme, kalabalığın vaatleri tarafından yutulma, dokunmak ve denemek için uzanma, sonra da kolunu kurtaramama hikayesi. Bunların yaşanabildiği yüz sene öncesinde, kahramanı başaramasa da, etrafında bunların yaşandığı bir kişi dünyanın en uzun ve nitelikli romanlarından birini yazdı. Sadece o değil, onun gibiler de başardı. Öyleyse biz dikkati dağınık teknoloji tutsakları için de ortaya bir şeyler koymak için hala umut olmalı: Belki de herkes daha sık kendini kendine getirme çabasını gösterip aklından çıkanları hatırlamalı."} {"url": "https://egoistokur.com/hepimiz-alper-kamuyu", "text": "Beş yaşındaki bir çocuğun ağzından çıkabilecek cümleler mi bunlar! Evet, eğer yazar Alper Canıgüz ise bir çocuğun bunları söylemesi anormal derecede normal bir durum! Beş yaşın verdiği dayanılmaz ağırlığın altında ezilmeyen, kendini ısrarla var eden, afacan, ukala, cesur bir çocuk Alper Kamu. Biliyorum, biliyorum: Hepimiz Alper Kamu'yuz. Hepimiz! Beş yaşındaki bir çocuğun ağzından çıkabilecek cümleler mi bunlar! Evet, eğer yazar Alper Canıgüz ise bir çocuğun bunları söylemesi anormal derecede normal bir durum! Beş yaşın verdiği dayanılmaz ağırlığın altında ezilmeyen, kendini ısrarla var eden, afacan, ukala, cesur bir çocuk Alper Kamu. Biliyorum, biliyorum: Hepimiz Alper Kamu'yuz. Hepimiz! Öyle bir kitap düşünün ki; polisiye türünün parodisi olan, biraz alaycı, biraz fantastik; gerçekten çok gerçekçi ve aslında bir toplum eleştirisi yapan; her sayfasında çok eğlendiğiniz Bu kadar da olmaz canım! dediğiniz bir kitap. Alper öyle bir çocuk ki, yetişkinlerin her gün hızlanarak, bir yerlere bakarak, türlü sesler çıkararak yaşayıp gittikleri dünyasına girmek istemeyen beş yaşında bir birey. Evet, beş yaşında; ama hayatın o engebeli yollarını daha bu yaşta aşmış. Ama hayatın acımasızlığı Alper'i de vurmuş işte! Hızla yaşlanıyor. Alper Canıgüz'ün 2004'te yazdığı Oğullar ve Rencide Ruhlar, aslında hiç büyümeyen ve büyümek istemeyen biz yetişkinlere ilaç niteliğinde. Ne zaman elinize alırsanız alın, Alper Kamu karşınızda size muzip bir gülümsemeyle bakıyor ve cinayeti çözmek için yanı başınızda bekliyor. Mesela bu macerada aşık olduğu Alev ablasıyla dışarıda sohbet ederken, Hicabi Amca'nın evinin penceresinden sokağa atılan eşyaları gören Alper, hızla oraya gider. Bir de ne görsün, evin içinde Beşiktaş gol attı diye sevinen Deli Ertan eline ne geçtiyse pencereden aşağıya atmaktadır. Hem de boğazı kesilmiş Hicabi Bey ölü bedeninden akan kanlarla bütünleşen koltukta yatarken. Ve işte bu dakikadan sonra, Alper Kamu'nun bu cinayeti çözmesi vatan millet meselesi haline gelir. Okurken, Alper'le birlikte hem mahalle yaşamına, hem felsefeye, sanata, müziğe; hem de dine, psikolojiye, devlet sistemine, otoriteye itaat edenlere dalıyorsunuz. Alper bazen öyle laflar ediyor ki, kendinizi sorgulamaya başlıyorsunuz. O aslında tabii hayatı sorgulama... İnceden inceye bilinçaltımıza oynuyor yazar. Bu absürt polisiye hikayede düşünmediklerimizi, düşünmek istemediklerimizi, unuttuğumuz geçmişimizi hatırlıyoruz. Ben mahallede oynadığımız zamanları hatırladım önce, 2000 doğumlu olanlar bilmez bunu. Beton yığınları arasına sıkıştırılan, ödevdi, sınavdı derken oyun nedir bilmeyen bir nesil yetişiyor! Hayalleri bile bu karmaşada yok oluyor belki. Ama Alper öyle mi? Alper bizim iç sesimiz, dış sesimiz... Kaybolmak istemeyen diğer parçamız. Hem de çok entel. Onunla oturup saatlerce Nietzsche'den falan konuşabiliriz yani! Ayrıca yaşıtlarının tersine anaokuluna şiddetle karşı. Sonuçta bütün bu hayat karmaşası ve normlar silsilesi içinde, kendi dünyasını kurabilmeyi başarmış biri. Üstelik Alper'in düşünceleri sayesinde roman sadece eğlenceli bir polisiye olmaktan çıkıyor. Yazar, ideolojilere ve toplumun bu ideolojilerin etkisiyle çürümesine de göndermeler yapıyor. Kendi menfaatini düşünen Erdoğan Bey, Alper'in babasını komünist olduğu için sürdürmek istiyor. Metin Bilgin adaletin adaletsizliğini gösteren gizemli davranışlarıyla var oluyor. Onur Çalışkan her şeye itaat eden ve korktuğu için kurallara uyan bir polis memuru olarak çıkıyor karşımıza. Okulda verilen saçma sapan ödevlerin bir çocuk için ne kadar gereksiz olduğunu anlatıyor Alper Kamu bize, bu ödevlerin ve işlenen derslerin ne kadar boş geçildiğinin altını çiziyor. Anlayacağınız öyle hadi gülelim, eğlenelim diye okunacak bir roman değil Oğullar ve Rencide Ruhlar. Ayrıca her bölümde; Shakespeare, William Golding, Jules Verne ve Nietzsche'ye atıfta bulunuyor yazar ve bu durum romanı çok kapsamlı bir yere koyuyor. Beş yaş insanın en olgun çağıdır, ondan sonra çürüme başlar sözü de tüm ağırlığıyla üzerimize çöküyor. Burada 3-6 yaşın bir insanın kişiliğinin oluşmasındaki ilk ve en önemli, en kritik evre olduğuna; bu nedenle bu dönemde yaşanacak travmaların ne kadar hayati bir önem taşıdığına da dikkat çekiyor belki yazar. Alper Kamu babasının aslında yanlış bir evlilik yaptığını bile söylüyor. Kim bilir, belki de çocukların üzerine pek gitmemek lazım! Yoksa yataklarının altında kendi dünyalarını kurup deliler gibi felsefeye yönelebilir ve o dakikadan sonra durdurulamaz bireyler olabilirler. Fanzager'in süper küçültücüsüyle büyüyüp küçülebilirler bile!"} {"url": "https://egoistokur.com/her-dugme-bir-hazine-kutus", "text": "Yazar arkadaşım Elif Seyrekbasan, 50'ler, 60'lar, 70'lerin düğmelerinden Buton Şeyler adıyla küpeler yapıyor ve Her dönemin tonları ayrı ayrı küçücük düğmelerde korunmuş gibi sanki. Her düğme bir hazine kutusu diyor. Ve güzel küpelerinin tanıtımlarını onları Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Müjde Ar, Filiz Akın, Oya Aydoğan, Gülşen Bubikoğlu fotoğraflarına iliştirerek yapıyor. Küpeleri üretirken onları çocukluğumdan bir şeylere benzetip sonra yine o dönem sinemasının güzel kadınlarına yakıştırıyorum. Özetle o günlerle bu günleri birbirine ilikliyorum diye açıklıyor bunu da. Elif Seyrekbasan kullandığı düğmelerin büyük kısmını tuhafiyecilerde bulmuş, bazılarını da ailedeki düğme kutularından çıkarmış. Ve naylon düğmeler yerine, kemik, boynuz, sedef gibi doğal malzemelerden yapılanları seçmeye özen göstermiş."} {"url": "https://egoistokur.com/her-eve-lazim-bir-diktato", "text": "Bir küçük diktatör... Kime nasıl hükmedeceğini şaşırmış. Her şeye sataşıyor; uçan kuşlara bile. ''Uç,'' diyor saksağana, itişin kakışın, diyor karıncalara. Sonra hızını alamıyor SUSUN! diye bağırıyor taşlara! Taşlar susuyor. Sanıyor ki kendi susturdu. Sürekli karar vermek güç iş, diyerek bir çam ağacına yaslıyor sırtını. Her diktatör gibi, sinirden ve kibirden kafasını yeterince iyi çalıştıramıyor! Bir küçük diktatör... Kime nasıl hükmedeceğini şaşırmış. Her şeye sataşıyor; uçan kuşlara bile. ''Uç,'' diyor saksağana, itişin kakışın, diyor karıncalara. Sonra hızını alamıyor SUSUN! diye bağırıyor taşlara! Taşlar susuyor. Sanıyor ki kendi susturdu. Sürekli karar vermek güç iş, diyerek bir çam ağacına yaslıyor sırtını. Her diktatör gibi, sinirden ve kibirden kafasını yeterince iyi çalıştıramıyor! Diktatör, Altın Kitaplar'dan bu yıl çıkan ve insanı kıskandıracak kadar güzel bir kitap. Metin de çizimler de çok eğlenceli. İnternetten gördüğüm kadarıyla ne yazık ki pek az kişi fark etmiş bu müthiş çalışmayı. Ben de kaçırmışım, bir dostum sayesinde geç de olsa keşfettim. İsveçli yazar Ulf Stark'ın yazdığı, Finlandiyalı illüstratör Linda Bondestam'ın çizimlerini yaptığı kitap, küçük bir çocuk üzerinden diktatörlüğün ne kadar gülünç ve acınası bir durum olduğuna dikkat çekiyor. Etrafındaki her şeye hükmederek güçlü olacağını zanneden küçük diktatör, hoşlandığı kıza bile bu yoldan yaklaşabileceğini zannedince alıyor boyunun ölçüsünü. Ayrıca onunla yürümektense bir maymunla yürümeyi tercih edeceğini söyleyen bir başka karakter, diktatörün yeni hedefini belirliyor: Maymun olmak! Maymun olmak tüm diktatörlerin hazin sonu. Kitabın da böyle sonlanması sürpriz son sayılmaz. Sona gelene kadar yaşananlar ise hiçbirimize yabancı değil. Bunlar yetmezmiş gibi, öylesine antipatik emir erleri de var ki kitapta, düşman başına! Siz kitabı bir an önce edinmeye bakın ve sadece çocuğunuzun değil kendinizin de başucu kitaplarından biri yapın. Korkmayın evinize kadar girsin; bu diktatöre değil çocuklar, kargalar bile güler! Fakat küçük Diktatör hep yalnız kalır sonunda."} {"url": "https://egoistokur.com/her-hayat-bir-hikaye-arayisindadi", "text": "Bana en çok huzur veren sözcüklerin 'bir varmış, bir yokmuş' olduğunu daha küçücük bir kızken fark etmiştim. Büyümek bu durumu değiştirmedi. Bugün hala birileri bir hikaye anlattığı zaman heyecanla dinliyorum. Hikayelerin birbirlerine nasıl dokunduğunu, nasıl içiçe geçtiğini veya nasıl değiştiğini izliyorum merakla... ve hikayelerin şu hayatta bize ekmek ve su kadar gerekli olduğuna giderek daha çok ikna oluyorum diyor Elis Simson bu harikulade yazısında. Bana en çok huzur veren sözcüklerin 'bir varmış, bir yokmuş...' olduğunu daha küçücük bir kızken fark etmiştim. Büyümek bu durumu değiştirmedi. Bugün hala birileri bir hikaye anlattığı zaman heyecanla dinliyorum. Hikayelerin birbirlerine nasıl dokunduğunu, nasıl içiçe geçtiğini veya nasıl değiştiğini izliyorum merakla... ve hikayelerin şu hayatta bize ekmek ve su kadar gerekli olduğuna giderek daha çok ikna oluyorum. Hikayeler üzerine düşünmeye başlayınca, ister istemez kendimi çocukluğumu hatırlarken buluyorum. Beni hikayelere bağımlı hale getiren ilk kişi babamdır. Uyku saati gelince hemen yatağa girer, yorganı boynuma kadar çekip sabırsızlıkla babamı beklerdim. Babam, yatağımın yanına yere uzanır, uzun kulaklı yaramaz bir köpek olan Tombik'in hikayelerini anlatırdı bana. Bir süre sonra Tombik'e bir kız kardeş geldi, Bikbik. Bana da bir kız kardeş geldiğinde Tombik hikayelerinin sonu gelmişti... Babamın o an -sadece benim için- uydurulmuş hikayeleri müthiş keyifli olsa da, arada başka şeylerle idare etmek zorundaydım. O kocaman Andersen Masalları kitabımı evde çalışan ablaya götürür okumasını isterdim. Takıla takıla okurdu benim takıntılı bir biçimde sevdiğim o iki masalı. Nihayet ben okumayı öğrenince, masal kitapları yerini romanlara bıraktı. Zaten prensler ve prenseslere olan inancım da yavaşça azalmaya başlamıştı. Kitapların yanında, bir de masal kasetlerim vardı. Onların içinde de en çok Karagöz ve Hacivat'ı severdim. Daha beş yaşındayken, 'yar bana bir eğlence medet amaaaan' diyen Hacivat'ın fırsatçılığını ve Karagöz'ün o kadar da saf olmadığını anlamıştım. Hayatımda bu tip insanlarla daha sonra karşılaşacak ve gecenin bir vakti odama dolan Karagöz-Havicat seslerini hatırlayacaktım. Hikaye dinledikçe hikaye biriktirmeyi de öğreniyor insan... ve hatta kendi hikayesini oluşturmayı da... Nihayetinde 'ben' dediğimiz şey, bir hikayeler toplamı değil de nedir? Bazı hikayeler çok önemlidir, şu an olduğumuz insan yapmıştır bizi onlar. Belki de bu yüzden en çok onları anlatmayı severiz. Dinleyici kitlesine göre süsleriz veya sadeleştiririz hikayelerimizi. Ama en önemlisi, bir deneyimin ancak anlatıldığı zaman, bir hikaye kalıbına yerleştirildiği zaman gerçek anlamına kavuşmasıdır. Tekrar tekrar anlattığımız hikaye zaman içinde değişir ve dönüşür; çünkü bizim o deneyimle kurduğumuz ilişki de artık değişmiştir. Bizi bir zamanlar çok acıtan, çok yaralayan o hikaye giderek etkisini yitirmeye başlar... bu sayede belki biz de artık konuyla dalga geçmeye başlarız hikayemizi anlatırken. Veya çocukluğumuzla ilgili güzel birşey hatırlarız bazen, anlatmaya başlarız ve anlattıkça fark ederiz ki geçmişi çok özlemişizdir, bu zamanlarda da mutlu hikayemize hüzün karışıverir azıcık. Ama yine de hikayelerimiz oradadır ve biz anlatmaya devam ederiz, sadece duygusal tonları biraz değişmiştir, o kadar.... İşte bu yüzden, hikayeler bize kim olduğumuzu, yaşadıklarımızın anlamını, içinden geçtiğimiz süreçleri göstermeleri açısından hayatlarımızın olmazsa olmazıdır. Hikayeler üzerine düşünmeye çağdaş Fransız düşünür Paul Ricoeur sayesinde başladım. Ricoeur'ü ilk kez Boston'dayken çok sevdiğim hocam Richard Kearney'nin verdiği 'Kurgunun Yorumbilimi' adlı ders kapsamında okudum. Ricoeur'ün, şu cümlesiyle hayata ve hikayelere bakışımı değiştirdiğini rahatlıkla söyleyebilirim: Her hayat hikaye arayışındadır. Bunu hem hayatı hikayeleştirmeye hem de hayata dayanabilmek veya onu daha güzel kılmak için hikayelere duyulan ihtiyaç olarak yorumlayabiliriz. Hikayeler sayesinde hatırlarız, hikayeler sayesinde dünyayı paylaşırız ve hikayeler sayesinde kendimizi başka hayatlara açar, başkalarının yerinde olmanın nasıl birşey olduğunu hayal ederiz. İşte bu yüzden de hayatlarımız hep hikayelerin peşinde geçer aslında. Gabriel Garcia Marquez'in çok sevdiğim bir kitabının adı Anlatmak İçin Yaşamak'tır. Bu aynı zamanda üzerinde düşünmeyi çok sevdiğim bir çıkmazın da ilk adımıdır: Anlatmak için mi yaşamak, yoksa yaşamak için mi anlatmak? Ricoeur de buna benzer bir çıkmazı ele alır. Genel kanıya göre, hayat yaşanır hikayeler anlatılır... sanki ikisi arasında hiçbir bağlantı yokmuş hissini uyandırır bu düşünce. 'Hikayelere takılma, hayatını yaşa' veya 'bunlar ancak hikayelerde olur, sen bu arada hayatını ıskalama' veya 'bırak bu hikayeleri, hayatına bak' gibi lafları hepimiz hayatımızın bir anında duymuşuzdur. Biz ısrarla o hikayelere tutunmak isterken, birisi gelir hayatın daha önemli olduğunu anlatır. Veya biz hayatın tam ortasında tüm gerçekliğiyle boğuşurken, birisi çıkıp bir hikaye anlatır ve herşeyi bırakıp onun peşine takılırız. Orhan Pamuk'un Yeni Hayat adlı romanının ilk cümlesi tam da bu yüzden bana çok tanıdık bir deneyimi hatırlatır: Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti. Hikayelerin hayattan ayrıştırılamayacağının en güzel ifadesidir bu bence. Tam da böyle düşündüğüm için, hayatın ve hikayelerin apayrı şeyler olduğunu ima eden bu gündelik ifadeyi, Ricoeur'ün nasıl çürüttüğünü okumak çok hoşuma gitmişti. Kısaca özetlemek gerekirse, şöyle diyor Ricoeur: Okuduğumuz, dinlediğimiz ve hatta anlattığımız hikayeler, ancak bir okuyucuda veya bir dinleyicide tamamlanır. Bu, hikayenin, dinleyici üzerindeki etkisiyle birebir alakalıdır. Hikayelerimizle dokunuruz birbirimize. Hayatlarımızı birbirine ancak hikayeler sayesinde değdirebiliriz. Anlatılan hikaye esnasında iki dünya karşı karşıya gelir ve içiçe geçer. Onun hikayesi benim hayatımda yankılanır. Bu dinleyici bir başkası olmak zorunda değildir. Veya bu hikayeleri seslendirmek zorunda bile değilizdir. Ama yaşadıklarımızı bir hikaye formuna kavuşturmak, yaşadıklarımızı anlamlandırabilmenin en iyi yoludur. Aslında fark etmesek bile, çoğu zaman hayatlarımızı bir başkasına anlatacakmış gibi yaşarız; birine anlatamadığımız zaman eksik hissederiz... günlükler tam da bu zamanda devreye girmez mi zaten? Ricoeur hikayelerin sadece anlatılmak ya da okunmakla kalmadığını, yaşandığını da söyler. Bir hikaye dinlerken, hem o hikayeye kendi hikayemizi yansıtır ve onu kendi hikayemizin filtresinden algılarız, hem dinlediğimizden edindiğimiz izlenimler artık hayatımızın bir parçası olmuştur, hem de kendimizi o hikayenin kahramanlarından biri olarak hayal edip, belki de hiç yaşamayacağımız bir deneyimi hayalimizde yaşarız. Yani aslında hikayeleri hep birbirlerinin içinden okuruz, dinleriz ve anlatırız. Başından beri söylediğimiz gibi hikayeler hayatı yorumlamanın, hayata anlam katmanın bir yoludur. Kendi hikayelerimizi de içine doğduğumuz hikaye ağından ayrı düşünemeyiz. Bu hikayelerin tüm önyargıları bizim hikayelerimize de sinmişken, bu önyargılar olmaksızın hikayelerimizin nasıl olabileceğini hayal etmek de yine hikayelerimiz sayesinde mümkündür. Hikayeler zamanı insanileştirmenin tek yoludur. Anonim, kimseye ait olmayan zamana bir hikaye yerleştirdiğiniz de zamanı da kendinizin kılmış olursunuz. Bir anda sizin geçmişiniz, sizin hikayeniz belirir o belirsiz zamanın içinden. Bu kimsesiz zamanın içinde dağılmış hayatlarımızı bir araya toplayabilmenin yolu hikayelerdir. Başlarda 'konuşma tedavisi' olarak anılan psikanalizin de yaptığının en temelde bu olduğunu düşünüyorum. Travmaların delik deşik ettiği, bastırmaların parçalara bölüp sansürlediği hikayeleri bir bütünlüğe kavuşturmak ve analiz edilen kişinin bu hikayeyi benimseyebilecek hale getirilmesine yönelik bir çalışmadır aslında psikanaliz. O hikayeyle nasıl yaşanır veya o hikayeye tahammül etmenin yolları nelerdir veya o hikayeden nasıl daha iyi bir versiyon çıkarılabilir? Psikanaliz, analiz edilen kişinin hikayesini geri alması sürecinden başka birşey değildir bence."} {"url": "https://egoistokur.com/her-kadinin-icten-ice-arzuladigi-erkek-ugultulu-tepelerin-heathcliff", "text": "Solmaz Kamuran Kiraze, Minta ve son olarak İbrahim Müteferrika'nın hayatını anlattığı Macar gibi birçok değerli kitabın yazarı. Ayrıca Bakir İntiharlar ve Middlesex gibi şahane Eugenides yapıtlarının çevirmeni. En seksi roman karakteri hangisi? soruma Solmaz Kamuran'ın cevabı, Emily Bronte'nin Uğultulu Tepeler romanının kahramanı Heathcliff oldu. Aşk, ayrılık, nefret, yalnızlık, dostluk... Bunlar insanoğlunun ortak duyguları. Her nerede ve hangi zamanda yaşarsa yaşasın, değişmeyen hisleri... Bir yazarın bu duyguları aktarması hem kolay hem de zor, çünkü sıradanlığa düşebilir hatta sıkıcı olabilir. Akılda kalanlar, unutulmazlığı yakalayanlar işte bu aynı gibi görünen hikayelere lezzetli farklılıklar katabilmiş olanlar. Benim için Uğultulu Tepeler böyle bir kitap ve kahramanı Heathcliff o yüzden unutulmaz. O kadar ki adeta kanlı canlı bir erkek gibi gelir bana, aramızda tanışıklıktan çok daha kuvvetli bir bağ vardır sanki. Çekici ve baştan çıkarıcı bir karakterdir Heathcliff, mahcup, içe kapanık ve delice bir tutkuyla dolu... Doğrusu böyle birini baştan çıkarmak çok heyecanlı, delirtici olurdu. Çünkü bir okur-yazar olarak benim aşktan anladığım tutkudur, delice bir tutku ve ben bu tutkuyu en çok Heathcliff'te buluyorum... Sadece onda. Hangi roman kahramanını istersin deseler, onu söylerdim. O yüzden en seksi roman karakterim kendisidir. http://egoistokur. com/her-kadinin-icten-ice-arzuladigi-erkek-ugultulu-tepelerin-heathcliffi İsimli yazınız http://semayildirim. blogspot. com/2012/01/her-kadinin-icten-ice-arzuladigi-erkek. html tarafından çalınmıştır. Aynısı benim de başıma geldi. Bu kişi benim yazılarımdan bir tanesini çalmış. İncelediğimde bu blog sitesinin yazılarının neredeyse tamamı başkalarından çalıntı. Ben de blog sahibiyim ve benim de bir yazımı çaldı. Blogları dolaşırken sizin yazınıza da rastladım. Ve yazınızın çalınmış olduğunu bilmeye hakkınız olduğunu düşündüm. İyi günler dilerim. bildirdiğim 1 kişiye bumeranga mail atmasını önerdim ve kendim de mail attım size de bumeranga mail atmanızı öneririm. Ayrıca http://semayildirim. blogspot. com/2012/01/her-kadinin-icten-ice-arzuladigi-erkek. html bölümüne girip en üstte kötüye kullanımı bildir'e tıklayıp telif haklarınızın ihlali ile ilgili olduğunu belirtebilirsiniz. şikayet formunu doldurursanız çalınan içerik http://semayildirim. blogspot. com/2012/01/her-kadinin-icten-ice-arzuladigi-erkek. html adresinden silenecektir. Dijital imza bölümüne ad soyad yazın kabul ediyor. Biraz önce dediğim gibi o ulaştığım kişi yazısını o blogdan sildirmiş. Ben de şimdi şikayet gönderdim. Sizin de yapmanızı öneririm. Böylece böyle hırsızlara prim vermemiş oluruz. Tamamdır, zaten kendisi emaillerime cevap vermedi. Bana da cevap vermedi. Benim yazım google tarafından kaldırılmış, darısı sizin başına."} {"url": "https://egoistokur.com/her-sey-bir-gecede-oldu-piranalarla-yuzen-cocu", "text": "Stan çok özel bir çocuk... Anne ve babasını kaybeden, amcası Ernie ve yengesi Annie'yle birlikte yaşayan Stan, amcasının işsizlik sürecinde giriştiği konserve işinin mağduru olur. Öyle ki, konserveler ve garip aletlerden odasında yatacak yeri bile kalmaz; dolapta uyumaya başlar. Bu garip durum ve mağduriyet hali, ona daha sonra çok farklı kapılar açacaktır, ancak Stan başına gelecekleri ne bilsin? Tam da doğum gününü kutladıkları gün, kasabada bir panayır kurulur. Burada tanışacağı ilginç karakterler ve onu hiç bilmediği bir yola çıkaracak o minibüs, Stan'in hayatında dönüm noktası olacaktır. Bir çocuğun geçirdiği inanılmaz evrimi, aslında önce iç dünyasında sonra hayatında yarattığı devrimi anlatıyor Piranalarla Yüzen Çocuk. Sahip olduğu ama daha önce hiç fark etmediği gücü ve sevgiyi keşfediyor Stanley Potts. 2010'da Hans Christian Andersen Ödülü'nü kazanan Almond'ın gülümseten, düşündüren, su gibi akan, benzersiz üslubuna bayılacaksınız. Tabii eğer daha önce yine Günışığı Kitaplığı'ndan çıkan Ay'a Tırmanan Çocuk, Garajdaki Giz, Alevler Arasında ve Dünya Büyülü Bir Yer kitaplarıyla tanışıp takipçisi olmadıysanız. Oliver Jeffers hakkında ise söyleyeceğim yeni bir şey yok. Hem kapaktaki hem iç sayfalardaki çizimler, yıllardır hayranı olduğumuz Jeffers'ın imzasını taşıyor ve tıpkı bir kimlik kartı gibi her çizgi onu imliyor. Jeffers'ın ünü de, yeteneği de, hissettirdikleri de ortada. Böyle güzel metne böyle çizimler, ne diyeyim, tam isabet! Kitap yayınevi tarafından 4., 5. ve 6. sınıflar için uygun bulunmuş. Naçizane önerim, kaç yaşında olursanız olun, okuyun!"} {"url": "https://egoistokur.com/hey-alfred-agatha-edgar-ve-allan-neler-oluyo", "text": "En sevdiğim polisiye yazarı Agatha Christie'yle en sevdiğim ürperten filmlerin yönetmeni Alfred Hitchcock bir arada. Kader onları bir biçimde buluşturmuş. Uslu durmuyor, çeşit çeşit maceralar yaşıyor, bu arada da etraflarındaki sır perdelerini ortadan kaldırıyorlar. Üstelik bunu sinemayla, edebiyatla, korkuyla ve polisiyle zerrece alakaları yokken, henüz ikisi de minicik birer çocukken yapıyorlar. Gordon McAlpine'in yazdığı Edgar ve Allan Poe'nun Gizemli Serüvenleri."} {"url": "https://egoistokur.com/hic-tanimadiginiz-bir-erkek-size-kitap-gonderirs", "text": "Beni tanımayan, yüzümü bile görmemiş bir adam sadece Facebook'ta Braudel'e methiyeler yazdım diye diğer kitaplarını da seveceğimi düşünüp Ankara'dan göndermiş. Onlara iyi bakacağıma inanmış. Tam da o gün bunun nasıl bir anlamı olduğunu bilmeden yapmış üstelik bunu. Bilmesin daha iyi. O zaman bu gece, bu kitaplar için kahve yapalım. Bu kitaplar için Karaindrou dinleyelim. Siz, Sonsuzluk ve Bir Gün filminin müziklerinden bilirsiniz belki Karaindrou'yu. Bir deniz kıyısında, hep kurduğunuz bir hayalin gerçekleşmesi dileğiyle şimdilik sizi bırakıyorum. Ben peyderpey ve ilk sahibinin gönlünün istediği gibi sırayla kitaplarımı okuyayım. Hayatınızdan kitap, inanç, umut ve sevgi eksik olmasın. Özellikle sevgi. Ne güzel bir yazı. Kitaplara methiye. Çok sevdim."} {"url": "https://egoistokur.com/hicbir-iliski-iki-kisiden-ibaret-degildir-iliskiler-kalabalikti", "text": "Yanlış soru! Konvansiyonel tıbba ve Freudyen psikoterapiye göre, dertleriyle, acılarıyla gelen insanlar hasta, hekimler ve terapistler de şifalandıran konumundadır. Benim savunduğum psikoterapi ise, bu tarz bir hiyerarşiden uzak durmayı tercih ediyor. Bana göre hastalığın nasıl iyileştirileceğini aramak yerine sağlığın şifreleri, sırları neler, buna bakmak gerek. Tam değil, hastalık odaklı terapi insanın içindeki kendini iyileştirme sistemini görmezden geliyor. Sizin hastalık dediğiniz şeyi ben başka türlü tarif ediyorum. Hastalık aslında içimizdeki olanaklara kör ve kendimize katı olma halimiz. Ve kökeninde mutlaka acı var. Hissettiğimiz acıyı bastırdığımızda da rahatsızlanıyoruz. Halbuki kötü olan acı duymak değil, onu yok saymak. Çünkü acı ilişkidir. Acı çekmemizin sebebi, ilişkilerimizdeki eksiklikler, fazlalıklar, tersliklerdir. Bizi hasta eden şeyse, hissettiğimiz acıyı hayatımızdaki yegane gerçek gibi görüp kendimizi buna hapsetmemizdir. Hayat bize sınırsız imkanlar, sınırsız olay örgüleri sunuyor ama biz kendimizi, ancak tek bir imkan dahilinde hayatta kalabileceğimize inandırıyoruz. Evet ama aslında karmaşık bir süreç bu. Beden en önemli duyu organımız ve yeni nörobiyolojik araştırmalar bize şunu net olarak gösteriyor: Bazı duygu ve düşünceler bazı hormonların eksik veya fazla salgılanmasına yol açıyor ve bu da sonuç olarak vücuda bir ağırlık yüklüyor. Şöyle bir şey belki, önümüzde şahane olasılıklar var ama biz hiçbirini görmeden tek bir noktada, tek bir olanakta takılıyoruz. Varlığımızdaki diğer kaynaklara kör kalıyor, onları oyunun içine sokmuyoruz, bu durumla baş edemediğimizde de vücudumuz semptom üretmeye başlıyor. Bana Başım ağrıyor derseniz, Başınız 24 saat boyunca hep mi ağrıyor? diye sorarım. Seks yaparken, yemek yerken, işe giderken; baş ağrınızın hangi durumlarda şiddetlenip hangi durumlarda kesildiği çok önemli. Vücudumuz bize sürekli sinyaller yollar, biz de bu sinyalleri kullanarak öyküler yazarız. Başımızın ağrımasına yahut rahatsızlanmamıza sebep olan şey hissettiğimiz acıdan ziyade kendimizle ilgili olarak kurduğumuz öykülerdir. Öyküde dile getirdikleriniz kendinize acıma, geçmişte yaşadıklarınıza hayıflanma ve sızlanma üzerine olursa eğer; nöronal sisteminiz stres yüklü hormonlar salgılamaya başlayacaktır. Hayır, başınızın ağrısı bir uyarı sinyalidir ama başınızın ilk ne zaman, hangi sebeple ağrımaya başladığını kendinize sormalısınız. Bence değil, çünkü çektiğimiz acıların bütün kayıtları bedenimizde tutuluyor. Doğuyoruz ama 20'lerimizde hücrelerimiz tembelleşmeye başlıyor, yani hayat bizi usul usul yaşlılığa, ölüme hazırlıyor. Doğal bir süreç bu. Ama işte bir gün öleceğimizi bildiğimizden hayatta isteyip de yapamadığımız ya da tam tersi istemeye istemeye yaptığımız her şey bizi hasta edebiliyor. Batı tıbbına göre hastalıklar ortadan kaldırılması gereken unsurla, bu yüzden yüzde 90 semptomatik tedavi uygulanıyor. Tamam, başımın ağrısının geçmesi iyi bir şey ama onun bana söylemeye çalıştığı şey neydi, keşke önce buna bir baksaydık. Gidin tabii ama kendinize soru sormayı da unutmayın. Bir terapinin başarılı olmasının iki yolu var: Birincisi, insanın iç eczanesini kuvvetlendirmek, ikincisi bunu yaparken duygularını ve ilişkilerini yok saymamak. Fakat tıbbı ve hekimleri suçluyor değilim, çünkü meselenin tamamen politik olduğunu, daha ziyade bir sistem sorunu sayılması gerektiğini düşünüyorum. Tıbbın yeniden yapılandırılması, psikoterapinin sisteme daha aktif şekilde dahil edilmesi şart. Çünkü hiçbir ilişki iki kişiden ibaret değildir. İlişkiler kalabalıktır. Kadının da erkeğin de annesi, babası, kardeşleri, onların anneleri babaları da ilişkinin parçasıdır. Belirli davranış kalıpları, ilişkilerdeki yoksunluklarla baş etme halleri ve acı, geçmişten bugüne aktarılır. Bu aktarım da elbette bilinçdışı yollarla gerçekleşir. Mesela hayatı boyunca annesinden sevgi görmediğinden yakınan biri kendi çocuklarına sevgisini göstermekte zorlanabilir. Annesinin hangi sebeplerle öyle davrandığını, çocukken hayatta nelerle karşılaştıktan sonra kendini katılaştırmayı seçtiğini anlamasını sağlıyoruz. Bunu anlarsa o davranış kalıbının kendisindeki yansımalarını da görebilecektir. Ama tabii her vakanın, her ailenin, her ilişkiler bütününün dinamikleri farklıdır. Hep söylediğim gibi, bilmen gereken tek şey vardır: Terapiyle geçmişini değiştiremezsin ama onun senin üzerindeki etkilerini değiştirmen her zaman mümkündür. Sırf o değil, kendisiyle olan ilişkisi de değişir. Ailesinde hangi acıların tekrar ettiğini anlar, görünen ve görünmeyen unsurların farkına varır ve sistemini değiştirir. Annesinin acıyla baş etmek için bulduğu yol onun da yolu olmuş, bunu anlayan kişinin artık annesine kızması için bir sebep kalır mı? Onu anlar ama onun seçimlerini tekrar etmeden yaşayabileceğini de bilir. Kilit kavram, esneklik. Çünkü bizler yaşadığımız bir acıyla baş edebilmek için kendimizi genellikle hayattaki diğer olanaklara katılaştırıyoruz. Bu yalnızca duygu, düşünce ve ilişki düzlemimize değil bedenimize de yansıyor. Yani hem fiziksel olarak hasta oluyoruz hem de hayatın sunduğu olanakları görmemeyi, onlara kör olmayı seçiyoruz. Kendi yükselmemizi bastırıyoruz. Çünkü kişi her yaşta ruhsal olarak büyüyebilir. Ebeveynlerinden boşanamayan kişi çok eş boşar demiştiniz bir keresinde. Çünkü çoğu insan ebeveynleriyle bir nevi bağımlılık ilişkisi geliştiriyor, hala hep onların onayını almak istiyor. Buna çocuk ruhu diyorum. Ama çocukken ihtiyaç duyulan masallar, illüzyonlar 40 50 yaşına gelmiş kazık kadar adamlarla kadınların inandığı şeyler olmamalı. İnsanın 9 ay değil, sonsuza dek annesinin karnında yaşamasına, bütün çocukluğunu ve yetişkinliğini orada geçirmesine benziyor bu. En kötüsü de tabii anne ve babayla olan bağımlılık ilişkisinin partnerle olan ilişkiye taşınması. Az önce terapinin sonunda danışanın okyanusta yüzmeyi de öğrenmesi gerektiğini söylemiştiniz. Belki iyi bir anne de çocuğuna öncelikle bunu öğretmeli. Yok, bu hep yaptığımız hataya dönmek olur. Biz artık yetişkiniz ve ebeveynlerimize yüklenmekten, durmadan onları suçlamaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Yüzmesi gereken biziz, kimse öğretmiyorsa bile kendimiz öğreneceğiz. Ama geleceği değiştirebileceğimizi söylemiştiniz. Demek ki hiç değilse çocuklarımıza yüzme öğretebiliriz. Evet, bunu yapabiliriz. Onlara yüzmeyi öğretebilir, zamanı geldiğinde de bizden ayrılıp bağımsız bireyler olmalarını destekleyebiliriz. Oysa biz ne acı ki ebeveynlerimizden alamadığımız sevgiyi çocuklarımızdan almaya çalışıyor ve onları da katılaştırarak kendi öykülerini yaratmalarına engel oluyoruz. Evliliğimiz, ailemiz, işyerimiz, yaşadığımız toplum; en küçüğünden en büyüğüne dahil olduğumuz bütün topluluklar tıpkı bedenimiz gibi yaşayan sistemlerdir. Şirket denince ne anlıyoruz? Patronu, yöneticileri, çalışanları, kendi özel hiyerarşisi, felsefesi, ilkeleri olan bir kurum... İnsanların oluşturduğu bir etkileşim alanı var ve o etkileşim alanında çeşitli sebeplerle kaos oluşabilir. İşte biz, şirketlerin yaşadıkları ekonomik ya da idari sorunların neden kaynaklandığını bulmaya çalışıyor ve aileler için gerçekleştirdiğimiz dönüştürmeyi onlar için yapıyoruz. Mutluluk gibi bir hedefimiz yok, denge ve esnekliği hedefliyoruz. Klinik bilgisi olmayan bazı cahil kişilerin geçmişi affetmek üzerine inşa ettiği bir sürü uydurma terapi yöntemi görüyoruz. Yok bilinçaltı temizliği, yok karmik şifa, yok bilmem ne, bir sürü saçma sapan şey, hepsi palavra... Bu inanılmaz furyada başı çekenler, insanların zayıflıklarından, mutsuzluklarından yararlanıyor. Geçmişin değiştirilemeyeceğini, bilinçaltının oyuna gelmeyeceğini bir kere daha hatırlatmak isterim. Üstelik geçmişte yaşadığımız acılar bizim en öz, en hakiki yanımız. Terapinin amacı da onları unutturmak ya da affettirmek değil, yüzleşmemizi ve anlamamızı sağlamak. Bilinçaltı temizliği gibi şeyler içinizdeki ağlayan küçük çocuğa iki dakikalığına emzik vermek gibi. Susturuyor ama iyileştirmiyor. Problemin kökü sanıp onu temizlemeye çalışanlar, bilinçdışımızın harika bir zekası olduğunu bilmiyor. Sistem Dizim Terapisi'yle yaptığımız şey kişinin bilinçdışıyla diyalog kurmasını sağlamak. Bilinçdışını tertemiz, lekesiz hale getirmek yerine ona şefkatle, merhametle yaklaşmalı ve saygı duymalıyız, çünkü hayatımızda gerçek dönüşümü ancak bilinçdışımızın onayıyla sağlayabiliriz. Mümkün elbette. İnsan, kendini dönüştürüp iyileştirebilen bir sistem, yeter ki ona acı veren şeyden kaçmasın, acıda kalmayı başarsın ve onun söylediklerine kulak versin. Bireyler genellikle acının yerini dolduracak bir şey icat ederler, belki bir hobi ve bir süre sonra bu yeni uğraş onların nevrozu olur. Kötü haber şu: Acıdan uzak kalmak için yarattığımız o nevroz bir süre sonra bize daha fazla acı vermeye başlar çünkü bağımlılık yaratır."} {"url": "https://egoistokur.com/hicbir-ressam-can-sikintisindan-olmed", "text": "Hiçbir ressam can sıkıntısından ölmedi, kesin bilgi! Hiçbir ressam can sıkıntısından ölmedi, kesin bilgi! Biraz yağlıboya yer misiniz? Kulağı kesik ressam Vincent van Gogh tüpteki boyalara tıpkı çocukların çikolatalı kremaya baktığı gibi bakar, hatta o boyaları tüpten emerek yermiş. Heykel zararlısı Picasso... Oturma odasında orji düzenleyen genelev müdavimi Pablo Picasso Louvre Müzesi'ndeki bazı heykelleri parçaladığı ya da kafalarını kırdığı için aylarca hapis yatmış. Aşk Gemisi'nin ünlü konuğu... Pop Art'ın yaratıcısı ve en büyük temsilcisi Andy Warhol Aşk Gemisi adlı dizinin bir bölümünde oyuncu olarak televizyonda seyirci karşısına çıkmış. Çiçeğe benzeyen devasa vajinalar çizen Georgia O'Keeffe resim yapmak için tuvalin başına geçmeden önce çırılçıplak soyunurmuş. Bu yüzden eve gelen konukların sık sık evsahibesini çıplak olarak 'bastıkları' olurmuş... Dünyanın en çok satan ressamı Thomas Kinkade'in öncüsü aslında Albrecht Dürer'miş. Kinkade'in kitsch tablolarını internet üzerinden pazarlayarak çok ama çok zengin olması gibi, Dürer de her resminden yüzlerce kopyayı bizzat çıkarıp kitapçılarda satışa sunuyormuş... Gerçekçiliğe önem veren ve modelsiz resim yapmayan Caravaggio Lazarus'un Dirilişi tablosu için yardımcılarından yeni gömülmüş bir cesedi mezardan çıkarıp kollarından tutarak poz verdirtmelerini istemiş. Dahası eline bir hançer alarak cesedi yine gerçekçilik adına bir kez daha 'öldürmüş'. Ancak yardımcılarının kokudan bayılmaları yüzünden poz verme seansı kısa sürmüş. Büyük Sanatçıların Gizli Hayatları adlı kitapta dahi ressamların inayetten sahtekarlığa, düzenbazlıktan züppeliğe türlü çeşit acayip hikayeleri anlatılıyor. Aralarında oturma odasında orji düzenleyenler de var, hapiste yatanlar da... Hatta Aşk Gemisi'nde konuk oyuncu olarak görünenler bile var. Okuma yazma bile bilmeyen, güzel ve zeki bile olmayan bir terzi kızla, Rose Beurret'yle sevgili oldu. Kadın onun bütün işlerini yapıyor, gıkını çıkarmadan köle gibi çalışıyor, üstelik sanatçının başka kadınlarla olan kısa ve uzun süreli ilişkilerine karışmıyordu. Camille Claudel'le olan fırtınalı ve uzun beraberliğe bile öfkelenmedi. Rose sabırla vefakalarlıkla Rodin'in tamamen ona ait olacağı günü bekledi. Adamsa ondan olan oğlunu evlat edinmeye bile tenezzül etmediği gibi sevgilisine müthiş servetinden zırnık koklatmadı, ona ufak bir hizmetçi maaşından fazlasını uygun bulmuyordu. Kadın da zaten hizmetçiden farksızdı. Rodin, tam 53 yıl sonra, iyice yaşlandıklarında ancak Rose'a evlenme teklif etti. Ancak Rose birkaç gün sonra hastalandı. Yatalak olarak geçirdiği iki haftadan sonra, taze gelinliğinin tanı bile çıkaramadan öldü. Frida Kahlo onu sayısız kereler aldatan ve sonradan Şeytandan bile kötü diye tanımlayacağı ressam kocası Diego Riviera'yla tanıştığında adeta büyülenmişti. Saatlerce onun çalıştığı yere gidip onu seyrediyordu. Aralarında büyük yaş farkı vardı, dahası arkadaşları Diego'yu çirkin, pis ve şişman buluyor, Frida'nın onda neyi beğendiğini anlayamıyorlardı. Frida şöyle dedi onlara: O müfik, sevecen, bilge ve tatlı biri. Ne olmuş şişman ve kirliyse? Ben onu yıkar, temizlerim. Gerçekten de öyle oldu. Yıkanmaktan hazzetmeyen Diego Riviera'yı küvete girmeye ancak Frida ikna edebiliyordu ve 140 kiloluk kocasını suda yüzen ördekler ve diğer oyuncaklarla birlikte saatlerce sabunlayıp temizliyordu. Dada'nın temsilcilerinden Marcel Duchamp'a şöhretinin doruğundayken, bir mültimilyarderden müthiş bir teklif geldi. Hayatı boyunca yapacağı her resim için 10 bin dolar olacaktı. Bunu duyan Duchamp satranç oynamayı sanata tercih ettiğini söyleyerek resim yapmayı bıraktığını açıkladı. Ve gerçekten de gününün neredeyse 24 saatini satranç oynayarak geçirmeye başladı. İki yıl sonra Büyük Usta ünvanını aldı hatta Fransa'yı olimpiyatlarda temsil etti. Bu arada Mona Lisa'nın kaşları da yüzlerce yıldır ayrı bir esrar. Zira resmin ilk tasarım notlarında leonardo şöyle yazmış: Doğal kaşları var. Tüyler özellikle bir yerde daha da yogğun biçimde çıkmış Gelin görün ki dünyanın bu en ünlü tablosundaki kadının kaşları yok. Ya Leonardo yarı yolda kaşları tamamlamaktan vazgeçti ya da kaşlar esrarengiz bir biçimde sonradan yok oldu. Salvador Dali aşık olduğu Gala'yı baştan çıkarmak için gübreden elde ettiği çok igrenç bir parfüm yapmış. Gabriel Dante Rossetti'nin sayısız egzotik hayvandan oluşan büyük bir hayvanat bahçesi varmış. Lakin en sevdiği hayvanı, Avustralya'dan getirttiği kangruyla domuz karışımı bir mahluk olan vombat'mış. Rosetti onun yemek masasının üzerinde uyumasına bile izin veriyormuş. Ressam ve heykeltraş Michelangelo'nun vücudu öyle kötü kokuyormuş ki, yardımcıları onunla uzun süre çalışmaya dayanamadıkları için 'istifa ediyorlarmış'. Michealangelo'nun bir diğer tuhaflığı da ömrü uzattığına inandığı için cinsel perhiz yapmasıymış. Claude Monet ilk karısı kanserden ölmeden birkaç gün önce, yeni tanıştığı bir kadınla nişanlanmış karısı öldükten hemen sonra da yeniden evlenmiş. Escher yaşlı bir İngiliz beyefendisi değil Hollandalı bir beyefendidir. Rica ederim. Ben de uyarıyı daha kibarca yapsaymışım daha iyi olurmuş."} {"url": "https://egoistokur.com/hikayelerin-hikayesi-paula-regonun-curetkar-tablolar", "text": "Pera Müzesi, figüratif sanatı yeniden tanımlayan benzersiz bir sanatçının eserlerine ev sahipliği yapıyor. Paula Rego: Hikayelerin Hikayesi adlı sergi, Rego'nun resmini ilk kez, bu denli kapsamlı biçimde İstanbullu sanatseverlerle tanıştırıyor. Geçtiğimiz haziran ayında 87 yaşında yaşamını yitiren Rego, sanatının tüm evrelerini temsil eden eserlerini son olarak Tate Britain'da düzenlenen retrospektifte sergiledi. Portekiz'de doğan, Londra'da sanat öğrenimi gören, adını Avrupa'nın en büyük sanatçıları arasına yazdıran Paula Rego'nun işleri bu yılki Venedik Bienali'nde de yer aldı. Paula Rego'nun eserleri, Tate Britain retrospektifi ve Venedik Bienali'nin hemen ardından bu kez İstanbul'a, Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi'ne konuk oluyor. Paula Rego: Hikayelerin Hikayesi başlıklı sergide, masumiyet ve deneyimi bir arada sunan, derin anlamlar ve anlatıların gizlendiği resimler, izleyiciyi büyülü bir alana davet ediyor. Küratörlüğünü Alistair Hicks'in üstlendiği sergide, sanatçının yağlıboya, pastel, karakalem ve akrilik resimleri ile yerleştirmeleri yer alıyor. Rego'nun hem kişisel hem de toplumsal mücadeleyi odağına alan 1960'lı yıllara ait erken dönem işlerini, 1990'larda ürettiği tek figürlerden oluşan, güçlü anlatımlara sahip büyük boy resimlerini ve 2000 yılından sonra ürettiği katmanlı sahnelerden oluşan çalışmalarını bir araya getiren sergi,30 Nisan 2023'e dek sürecek. Olağanüstü hayal gücüne sahip, kadınların temsil edilme biçiminde devrim yaratan ve doğrularından ödün vermeyen Portekizli sanatçı Paula Rego, eserlerinin çoğunda kişisel doğasını, kök saldığı sosyopolitik bağlamı, baskı, otorite ve kurumsal şiddet gibi temaları öne çıkarıyor. Küratör Alistair Hicks, bir eleştirmenin, sanatçının Lizbon'da Galeria de Arte Moderna'daki ilk sergisi hakkında hayvansı, kötücül, müthiş bir şok yorumunu yaptığını anımsatıyor ve Rego'nun çalışmaları cinsellik ve güç arasındaki tiksindirici ilişkiyi tam on ikiden vuruyor diyor. Bu anlayış, kadın sanatçılara ve genel olarak kadınlara karşı önyargının bir yansımasıydı. Erken çağ kültürlerinin çoğunda kadınlar hikayenin koruyucusuydu. Hikayeyi nesilden nesle aktarmak onların göreviydi ve kadın hikayeleri uzun zamandır dedikodu olarak küçümseniyordu. Hicks, Hikayenin yasaklanması, erkeklerin kadınları eşit koşullardaki sanatçılar olarak rekabet etmekten alıkoymaya çalışmalarının birçok yolundan yalnızca biriydi. Anlatılan ve yeniden anlatılan her hikaye ise, önceden saptanmış yollardan ayrıldığımızda dünyanın ne kadar zengin olduğunu göstermeye yardımcıdır. Rego'ya 'Otur!' denmiş olabilir. Fakat hiçbir şey Rego'nun zihnini ve ardından gelen kalemini kontrol edemezdi diyor. Paula, çocukluğundan itibaren büyükannesi ve teyzesi başta olmak üzere, çevresindeki kadınların ona aktardığı hikayelerle büyümüştü; serginin küratörü Alistair Hicks'in tanımıyla, hikayeler deniziyle besleniyor, resimlerinden hikayeler dökülüyordu. Birleşik Krallık Başkonsolosluğu, British Council, Portekiz Ankara Büyükelçiliği ve Camoes Enstitüsü'nün desteğiyle gerçekleşen serginin seçkisinde, Rego'nun aile ve kişisel koleksiyonunun yanı sıra British Council Sanat Koleksiyonu, Gulbenkian Vakfı Koleksiyonu, Casa Das Historias Koleksiyonu, Ostrich Arts Ltd, Victoria Miro Galeri Koleksiyonu ve Leeds City Sanat Galerisi gibi önemli sanat kurumlarından eserler yer alıyor. Sergi ve katalog tasarımını PATTU'nun üstlendiği Paula Rego: Hikayelerin Hikayesi, 30 Nisan 2023 tarihine kadar Pera Müzesi'nin 4. ve 5. kat sergi salonlarında ziyarete açık olacak. Pera Müzesi Salı'dan Cumartesi'ye 10.00-19.00, Pazar günleri 12.00-18.00 saatleri arasında gezilebilir. Cuma günleri Uzun Cuma kapsamında 18.00-22.00 arası tüm ziyaretçiler, Çarşamba günleri ise Genç Çarşamba kapsamında tüm öğrenciler müzeyi ücretsiz ziyaret edebilir."} {"url": "https://egoistokur.com/hikmet-hukumenoglu-korku-edebiyati-bizde-ticari-olarak-ayakta-durama", "text": "Hikmet Hükümenoğlu, korku türündeki ilk romanı Kar Kuyusu'yla edebiyat dünyasında son günlerin ilginç isimlerinden biri oldu. Bir korku romanının ayırıcı özelliği, okuyucuyu korkutmak, ürkütmek ve rahatsız etmek için yazılmış olmasıdır. Sınırları çizerken herhalde en zorlanacağımız nokta, korku romanı ile gerilim romanı arasındaki ayrımı belirlemek olacaktır. Bana göre korku romanını gerilim romanından ayıran en önemli özellik, ilkinin doğaüstü motifler içermesi, ikincisinin ise en azından sözde-gerçekliğe bağlı kalmasıdır. Belki bazı gerilim romanları bizde korku romanı etkisi yaratabilir ve aklımızı karıştırabilir, ancak bu örnekler söz konusu etkiyi gerçek dünyada da rastlayabileceğimiz şiddet ve vahşet öğelerini kullanarak yaratırlar. Doğaüstü içeriğiyle korku edebiyatı, aslında fanteziye ve bilimkurguya daha yakın durur. Klasik korku edebiyatının temel motifleri şeytanlar, vampirler, kurtadamlar, hortlaklar, hayaletler, ruhlar, tanımlanamayan ama tehlikeli birtakım yaratıklar ve benzerleridir. Bu motifler belirli bir okur kitlesine keyif verse de, gerçek edebiyatçılar ve eleştirmenler tarafından genelde küçümsenir. Oysa bir okuyucu olarak benim için önemli olan, yazarın hangi öyküyü anlattığı değil, nasıl anlattığıdır. Son yıllarda dünya edebiyatında çok rastladığımız bir akım, alttürlerin arasındaki sınırların ortadan kaybolmaya başlamasıdır. Korku, bilimkurgu, fantezi, polisiye gibi alttürlerle gerçek edebiyat arasındaki sert çizgiler artık siliniyor ve bu durum hem okuyucular, hem de edebiyat eleştirmenleri tarafından kabul görebiliyor. Ne dünyada, ne de Türkiye'de, korkunun uzun bir süre yeraltı edebiyatının alanında kaldığı görüşüne katılmıyorum. Aksine, ilk çağlardan beri bütün kültürlerde korku dilden dile dolaşan halk hikayelerinde, masallarda ve efsanelerde çok belirgin bir biçimde yer almıştır. Klasik edebiyat eseri olarak kabul gören bir sürü korku romanı ve hikayesi vardır. Aklıma gelen örnekler arasında, Macbeth, Faustus, Frankenstein, Dr. Jekyll ve Bay Hyde, Dr. Moreau'nun Adası ve Edgar Allan Poe'nun öykülerini sayabilirim. Meraklı bir okuyucu olarak takip ettiğim kadarıyla korku edebiyatı, özellikle de korku romanı, 1970'lerin sonlarından itibaren dünyanın hemen hemen her yerinde çok geniş bir okur kitlesi kazandı. Bunun en önemli sebebi, başta Stephen King olmak üzere, Dean Koontz, Clive Barker ve Peter Straub gibi yazarların yayıncılık pazarında elde ettikleri ticari başarıydı. Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir kitapçıya girseniz, eminim raflarında bir-iki Stephen King romanı bulabilirsiniz. Yine aynı dönemlerde korku sinemasının da popülerleşmesi, korku romanına olan ilgiyi artırdı. Buna katılıyorum. Ama bence bu durum korkusuz olmamızdan ya da korkularımızı kurcalamak istemeyişimizden değil, Türkiye'deki yayıncılık sektörünün henüz çok küçük olmasından, edebiyatın alttürleriyle ilgilenen çok fazla yazar olmamasından, olanların da yayıncı bulamamasından kaynaklanıyor. Okuma oranının artması ve yayıncıların daha çok para kazanmaya başlaması, korku yazarlarına da kapıları açacaktır. Ülkemizde bu türe son derece meraklı bir okuyucu kitlesinin beklemede olduğuna inanıyorum. Yine de, korku romanı sektörünün ticari olarak kendi başına ayakta durabilmesi için sanırım henüz erken. Edebiyatta korkunun temelinde din ve cinsellik olduğunu düşünmüyorum. Dinin ve cinselliğin korkuyu harekete geçirdiğini de zannetmiyorum. Edebiyatın genelinde de, alttürlerinde de, din ve cinsellik sık sık kullanılan motiflerdir. Korku edebiyatında din ve cinsellik kavramları elbette zaman zaman kullanılır ama türün bu iki tema üzerinde geliştiğini söylemek bence doğru olmaz. Cinsellik ile korku arasında eğitimsizlik ve tecrübesizliğin yol açtığı istisnalar dışında bir bağlantı kuramıyorum. Seks hakkında konuşmaktan veya yazmaktan utanıyor olabiliriz ama seksten korktuğumuzu ya da cinsellik sayesinde ölümle hesaplaştığımızı düşünmüyorum. Din ve korkunun ise buluştuğu çok belirgin iki ortak eksen vardır: iyiyle kötünün arasındaki çekişme ve yaşamla ölüm arasındaki sınır. Çok uğraşırsak, bu benzerliklerden yola çıkarak belki her korku romanında dinsel bir çağrışım veya metafor bulabiliriz. Ama genelleme yapmak bence doğru olmaz. Korku edebiyatının temelini oluşturduğunu varsayabileceğimiz ölümden korkmak, hayatta kalmaya çalışmak gibi temaların dinsel bir içerik taşıması şart değildir. Dinler, sadece bu konuda önümüze hazır metinler koyar. Agnostik veya ateist bir insan da ölümle hesaplaşabilir ve ölmekten korkabilir. Din ve korku arasında daha elle tutulur bir bağlantı arayacak olursak, şeytan ve şeytan çıkarma motifleri üzerinde durmamız gerekir; ki bunlar da korku edebiyatında birkaç örnekle sınırlıdır. Bizdeki duruma bakarsak, Islam dininden beslenen ve korku edebiyatında kullanılmaya son derece uygun cin ve yatır gibi bize has motifler var. Bunlar hakkında konuşmanın ya da hikaye anlatmanın tabu olduğunu zannetmiyorum, aksine yüzyıllardır kültürümüzün bir parçası olmuş durumdalar. Zaten, başta Sadık Yemni olmak üzere Türk yazarlar da bu temaları içeren roman ve hikayeler yazıyorlar. Avrupa ve rusya ortaçağ masallarının korku edebiyatını beslediğini düşünüyorum. son yüzyılların icadı vampir gibi karakterler bile Hansel ve Gretel kadar korkutucu olamaz bence. biz ise yazıya dökülmemiş masallardan, geçmiş toplumların korkunç tercihlerini silmiş, onları Anadolu'ya has Nasreddin Hoca gibi karakterlerle beslemişiz. Bence!"} {"url": "https://egoistokur.com/hikmet-hukumenoglundan-yuzme-dersler", "text": "Demek ki korkmamak değil cesaret; korktuğumuz şeyi yapmak. Uzatmayayım, ne demek istediğimi anladınız. Bu yazının kısa tarihçesini de vereyim, sonra sizi Hikmet Hükümenoğlu'yla baş başa bırakayım. Geçenlerde onunla çay sohbetindeydik. Yüzmekten bahsediyorduk, sonra konu nasıl oldu bilmiyorum yazmaya geldi. Yüzmekle yazmak, daha doğrusu yüzmeyi öğrenmekle yazmaya cesaret etmek arasında bir benzerlik olduğunu söyledi sevgili yazarımız. İşte o an kendisinden yeni bir yazı istemek için tam zamanıydı. İstedim haliyle. Yüzme Dersleri böyle çıktı ortaya. Norveçli bilim adamları bir araştırma yapmışlar. Eğer öykü / roman yazmaya niyetliyseniz, veya halihazırda yazmaktaysanız, yaratıcı yönünüzün kuvvetli olduğunu varsayabiliriz. Bakın bakalım, bu yedi temel özelliğin hangilerine sahipsiniz. Kendi karakter analizimi huzurlarınızda yapmaya çekindiğim için, işin eğlenceli kısmını size bıraktım ve bu yazıda yüzmeyi öğrenme maceramı anlatmaya karar verdim. Yüzmeyi öğrenmeye çalışmak, roman yazmaya çalışmak deneyimine şaşırtıcı derecede çok benziyor. Bu benzerliğin farkına vardığımdan beri yazıya dökmeye niyetim vardı. Kısmet Norveçli bilim adamlarınaymış. Arzu ederseniz bu yazıyı maymunlarla ilgili Zen ve Romana Başlama Sanatı isimli yazının devamı olarak da okuyabilirsiniz. Yaş ilerledi diye midir nedir, çocukluğumla ilgili anılarım okuduğum öykülerle birbirine karışır oldu. Yüzmeye nasıl başladığımı hayal meyal hatırlıyorum. Çoğu ayrıntı bulanık, ancak kesinlikle emin olduğum bir şey var, o da geleneksel yöntemin bana uygulanmadığı. Yani babam beni iskeleden suya atıp, Hadi yüz bakalım, demedi. Hatırladıklarım şöyle: Kocaman bir havuzun orta yerinde tek başıma oynuyorum. Kapalı ve sıcak bir havuz, kaplıca gibi bir yer, Abant olmalı. Şezlonglara uzanmış, şarap içip sevişen genç aşıklar da olsa, tam bir Milan Kundera ortamı olacak. Bir ara kolluklarımın tekinde bir tuhaflık olduğunu hissediyorum. Patlayıp sönmeye başlamış, omzumdan aşağı kaymış ve ben oyunlar oynarken fark etmemişim. Hala kolluk takan çocuklara has bir içgüdüyle başımın belada olduğunu anlıyorum. Can havliyle suyu köpürterek havuzun kıyısına kadar ilerliyorum. Bu halimi gören büyükler öyle bir tezahürat yapıyor ki çok önemli bir şey başardığımı hissedip etrafa gülücükler dağıtıyorum. Hızla otuz beş yıl ileri saralım. Atladığımız süre içerisinde su sporları konusunda çok fazla ilerleme kat ettiğimi söyleyemem. Yüzme biliyor musun sorusunun cevabı teoride evet. Denizin derin yerinde kendimden emin pozlarla bir noktadan başka bir noktaya kadar gidebiliyorum. Sorunun cevabı pratikte hayır, çünkü ne kulaç atmayı biliyorum, ne de yüzücüler gibi nefes alıp vermeyi. Fönlü saçlarla denize giren yaşlı teyzeler gibi kafam sürekli dışarıda. Şnorkel, gözlük ve paletle biraz daha rahatım. Bu yüzden mümkünse tatillere komple teçhizatla gidiliyor. Gören, profesyonel dalgıç olduğumu sanır; oysa suyun iki karış altından giden sıkıcı balıkları seyretmekten dışında bir şey yaptığım yok. Sonra hayat hızla değişiyor ve endorfin bağımlısı yeni kimliğimle bu işe el atmaya karar veriyorum. İlk dersten önce ayaklarım geri gidiyor. Çocuklar yüzme dersi alır, kel kafalı koca adamlar değil. Dürüst olmak gerekirse bir miktar utanıyorum. Nerede görülmüş benim yaşımda birisinin yüzme dersi aldığı? Hadi onu geçtim, bir de beceremezsem daha büyük rezillik. Havuzdaki ilk saatler, ilkokuldaki ilk haftalardan pek de farklı değil. Korkunç bir yabancılık ve çaresizlik duygusuna kapılıyorum. Suyun içinde kendimi küçük hissediyordum. Hocanın ayakkabıları sürekli göz hizamda. Yüzünü görebilmek için yukarıya bakmam gerekiyor. Tepeme dikilmiş, hangi hareketleri hangi sırayla yapmam gerektiğini anlatıyor. Kolum nereye uzanacak, kafam nereden çıkacak, bacaklarım nerede duracak. Sanki yazmayı sökmeye çalışıyoruz. a harfinin yuvarlağı nereden başlayacak, nerede bitecek, kuyruğu nereden çıkacak... Tüm söylediklerini aklıma tutmaya çalışıyorum. Drill dedikleri teknik çalışmalar, okuma yazma öğrenirken yapılan alıştırmaların hemen hemen aynısı. Bir sayfa dolusu dik çizgi, bir sayfa dolusu yamuk çizgi, bir havuz tek kol kulaç at, bir havuz sırf bacak, hepsi basit bir hareketin yüzlerce defa tekrarı. Yüzlerce defa burnuma su kaçıyor. Burnuna su kaçınca saatlerce aksıran insanlardanım ama suyun altında aksırmak da imkansız. Kolunla ileri uzanırken kafanı yana çevir. Alışkın olmayan beynim iki komutu aynı anda uygulamaya kalkınca kolum bacağım birbirine dolanıyor. Tamam, kafamı çevirdim de ağzım hala suyun altında, nasıl nefes alabilirim? En kısa mesafe bile ölüm kalım savaşına dönüyor. Evime gitmek istiyorum. Fakat ilk yüzme hocam hemen moralimi düzeltiyor. Yerinde duramayan ve yüzünden gülümsemesi hiç eksik olmayan bir insan. Onun neşesi bana da bulaşıyor. Burada boğulsam da hiç olmazsa gülerek öleceğim diye düşünüyorum. Birkaç hafta müthiş bir enerjiyle uğraştıktan sonra beni suya alıştırıyor ilk yüzme hocam. Burnuma taktığım ve kısa sürede bağımlısı olduğum tıkaçları bile çıkarttırıyor. Kulaç atmayı öğreniyorum. Eskiden görüp kıskandığım yüzücüler gibi kafamı yana çevirip nefes almayı öğreniyorum. Havuzun bir ucundan öteki ucuna hiç durmadan yüzdüğümde, tahtaya tebeşirle ilk uzun cümlesini yazmış ilkokul öğrencisi kadar mutluyum. İlk yüzme hocam benden daha mutlu, sevinçten zıp zıp zıplıyor. Bir cümle, iki cümle derken aylarca derslere devam ediyoruz. Sonra bu konuyla hiç alakası olmayan sebepler yüzünden mekan değiştirmek durumunda kalıyorum ve başka bir havuzda ikinci yüzme hocamla çalışmaya başlıyorum. İkinci yüzme hocam, profesyonel bir sabırla bana yüzmenin gramerini öğretmeye başlıyor. El suya hangi açıyla girer, suyu çekerek nasıl bacağın yanına kadar gelir, sonra suyun dışına çıkarken nasıl virgül gibi küçük bir kıvrım çizer. İşinin o kadar ehli ki, benim gibi doğuştan yeteneksiz birisine bile suda daha düzgün hareket etmeyi öğretiyor. Zamanla hareketlerim düzeliyor, orta seviyede yüzmeye başlıyorum ama hala suyla aram iyi değil. Çok çabuk yoruluyorum, nefesim yetmiyor. Benden otuz yaş büyük göbekli bir amca, bana mısın demeden otuz havuz yüzüyor yan kulvarda. Biraz moralim bozuluyor. Yüzümdeki ifadeyi gören hocam, Ne kadar çok çalışırsan o kadar çabuk alışırsın, diyor. Haklı elbette. Fakat suda kendimi öyle bir kasıyorum ki, ne keyif alıyorum, ne de daha çok çalışmak istiyorum. Günün birinde ufak bir deneme yapıyoruz ve çok ciddi bir sorunun farkına varıyoruz. Meğer bendeniz suda batanlardanmışım! Suda batmak da ne demek diye merak ediyor olabilirsiniz, hemen açıklayayım: Normal bir insanoğlu, tatlı suya kendini bıraktığında nasıl hiçbir şey yapmadan suyun yüzeyinde tatlı tatlı salınırsa pek de normal sayılmayacak az sayıda insanoğlu, salınacağı yerde kurşundan bir kütleymiş gibi batıyor. Denizdeyken bir sıkıntı yok ama tatlı su bizi kaldırmıyor. Norveçli bilim adamları eminim bu enteresan doğa olayını da araştırmışlardır ama neden olduğunu henüz kimse çözememiş. Vücuttaki yağ kütlesinin dağılımıyla, kemik yoğunluğuyla, kuantum mekaniğiyle, meleklerle, ya da kim bilir, bir takım başka metafizik güçlerle alakalı olabilir. Sonuçta ben ve benimle aynı kategorideki insanlar tatlı suda batmamak için sürekli kol ve bacak oynatmak durumundayız. Öyle sırt üstü uzanıp havuzun tavanını seyretmek gibi hoşluklar söz konusu değil. Pratikte en önemli sorun ise sıradan bir insanoğluna göre daha çok bacak vurmak zorunda olmamız ve eğer kondisyonumuz kötüyse daha çabuk yorulmamız. İkinci yüzme hocam gülüp geçiyor ama ben bunu kafaya takıyorum. Bundan böyle kendi kendime bol bol yüzüp kondisyonumu geliştireceğim diye söz verip dersleri bırakıyorum. Bol bol yüzmüyorum tabii, dört-beş seferden sonra bütün motivasyonum uçup gidiyor. Denizde yüzmek dururken havuza ne gerek var diye düşünüyorum. Zaten sevimsiz bir şey. Çocuklar çişini de yapıyordur. Karga pozu başlıklı yazımı okuduysanız hatırlarsınız, bir de içişlerinden sorumlu daimi hocam var. Fiziksel aktiviteler başta olmak üzere, hal ve gidişatla ilgili bütün önemli kararları o veriyor. O ne derse sorgusuz sualsiz uygulanıyor. Aramızdaki centilmenlik anlaşması böyle. 2013'ün ilk ayları. Daimi hocam yüzmeye yeniden başlamam gerektiğini bana kısa ve net cümlelerle bildiriyor. Ne gerek var şimdi? diye soruyorum. Bunun üzerine haftanın hangi günleri, saat kaçta yüzeceğimi bana kısa ve net cümlelerle bildiriyor. İşin doğrusu, yüzmenin benim için ne kadar faydalı olduğunu, aslında adam gibi yüzmeyi çok istediğimi ve sırf yeteri kadar iyi olmadığımı düşündüğüm için yan çizdiğimi ikimiz de gayet iyi biliyoruz. Böyle şeyleri oturup uzun uzun konuşmaya gerek duymuyoruz. Kısa bir süre sonra beni üçüncü yüzme hocamla tanıştırıyor. Ben orada değilmişim gibi aralarında bir şeyler konuşuyorlar. Ne dediklerini duyamasam da hiç hoşuma gitmeyecek şeyler planladıklarını yüz ifadelerinden anlıyorum. Bu derslerin pek uzun sürmeyeceğini düşünüyorum ama sesimi çıkarmıyorum. Üçüncü yüzme hocam daha ilk derste son derece zeki ve insafsız bir hamleyle beni ters köşeye yatırıyor. En zayıf noktamdan yakalıyor beni. Suya gireli henüz yirmi dakika geçmemiş, konu nasıl oraya geliyor şimdi hatırlamıyorum ama bana diyor ki, 2014'de seninle beraber boğazı yüzerek geçeceğiz. Gülüyorum. Çok ciddi olduğunu söylüyor. Ciddi olduğuna inanıyorum. Söylediği şeyi yapabileceğime ise kesinlikle inanmıyorum. Üçüncü yüzme hocam beni köşeye sıkıştırdığının farkında. Nasıl hazırlanacağımızı, ne kadar çok çalışacağımızı anlatıyor. Elbette derhal gaza geliyorum. Yapamayacağımı düşünmek yerine Acaba yapabilir miyim? diye düşünmenin daha eğlenceli olacağına karar veriyorum... Hayır, yalan oldu bu, çok daha basit bir şey düşünüyorum aslında. Yapıp yapamayacağıma daha sonra bakarız diyorum kendi kendime. Ve eğlenmeye başlıyorum. Havuzun bir ucunda durup uzaktaki diğer uca bakmak, boş bir defter sayfasına bakmaya benziyor. Bir günüm bir günümü tutmuyor. Bazı günler suyun içerisinde kayarak ilerlediğimi hissediyorum. Ne yerçekimi, ne de sürtünme kuvveti umurumda. Burnumdan çıkan hava kabarcıkları yanağımı yalayarak yüzeye fırlarken geçerken mutluyum. Harika bir his bu. Kafasını hızla giden bir otomobilin camından dışarı çıkarmış köpek kadar mutluyum. Eğer her şeyin yolunda gittiği o ender günlerden birisiyse yazarken de aynısı oluyor. Kalem kağıdın üzerinde kayarak ilerlerken sözcükler sanki kendi kendine bir araya gelip beynimdeki öyküyü oluşturuyor. Her cümlenin yerli yerine oturduğunu hissediyorum. Nereden geldiğini bilmediğim fikirler çıkıyor kalemin ucundan. Yorgunluktan gözlerim yanmaya başlayana kadar masanın başından kalkmıyorum. Bunun tam tersi de var. Suyun bataklık gibi beni dibe çektiği berbat günler. Daha havuzun ortasına bile gelmeden nefesimin kesildiği, dakikaların git gide uzadığı günler. Bir önceki antrenmanda ne yaptıysam aynısını yapıyorum ama nedense bu defa olmuyor. İlk on dakikada gücüm tükeniyor. Moralim bozuluyor, keyfim kaçıyor. Boş gözlerle önümdeki kağıda bakıyorum. Kalemi elimde sıktıkça sıkıyorum ama olmuyor işte, aradığım sözcük aklıma gelmiyor, yazdığım cümleyi takip edecek cümleyi bir türlü bulamıyorum. On dakika önce aklıma gelince sevindiğim fikir şimdi gözüme berbat görünüyor, zaten bir önceki sayfa da berbattı, bu paragrafın devamı gelmeyecek, kafamı çıkarıp derin bir nefes almazsam boğulacağım. Boş sayfa bataklık gibi beni dibe çekiyor. Beynimin içindeki sarhoş maymunlar tam da böyle zamanlarda azıyorlar. Masanın başından kalkmak için mazeret bulmak, bir sonraki cümleyi yazmaktan bin kat daha kolay. Bu sıkıntılı ve verimsiz durumun çok uzadığı da oluyor. Haftalarca, hatta bazen aylarca sürüyor. Sadece benim başıma gelmiyor, tüm yazarların yakalandığı bir hastalık bu. İsmi de writer's block. Kötü bir çeviriyle, yazar tıkanması. Fakat bunlar en uç durumlar. Aşırı mutluluk da, aşırı moral çöküntüsü de insanın sık sık başına gelen haller değil. Yazı hayatı, normalde bu iki ucun arasında, makul inişlerle ve çıkışlarla ilerliyor. Bir sayfayı uçarak yazdıysam, bazen bir sonraki sayfa canımı sıkıyor, sabrımı zorluyor. Bir havuzu mutlu mutlu yüzdüysem, bazen geri dönüşte kulaçlarımı saymaya başlayabiliyorum. Sırf pes etmemeyim diye. Üç kulaç kaldı diyorum içimden, üç kulaç sonra bu sıkıntı bitecek. Daha sekiz havuz mu yüzeceğim yani? diye isyan ediyorum. Zaten ölmüşüm. Bu sabah kaç sayfa yazdım, daha kaç sayfa var diye düşünmeye başladığımda nasıl kasıldığımı hatırlıyorum. Nefes almak için yüzümü hocamın durduğu tarafa doğru çevirdiğimde, bana elleriyle kollarıyla işaretler yaparak kendimi rahat bırakmam gerektiğini hatırlatıyor. Dönüşte kafam öteki tarafa çevriliyken sadece bağırdığını duyuyorum. Sudayken ne dediğini anlamıyorum, diyorum durduktan sonra. Evet, daha rahat kulaç atıyorum. Çünkü onun sesi, kafamdaki maymunların sesini bastırıyor. Bulmaca çözmeye meraklı değilseniz merdümgiriz gibi şahane bir sözcüğü daha önce duymamış olabilirsiniz. Türk Dil Kurumuna göre anlamı, İnsan içine karışmaktan hoşlanmayan, insanlardan kaçan kimse. Çok yakın bir arkadaşım bana mizantrop dememek için kısaca mürdüm bey der, ben de onun sayesinde öğrendim. Anladığım kadarıyla merdümgiriz sayılmak için mutlaka insanlardan nefret etmeniz gerekmiyor. Arada sırada en sevdiklerinizden bile uzaklaşıp biraz nefes almak gereksinimi duyanlardansanız sizi de merdümgirizler familyasına dahil edebiliriz. Hele uçsuz bucaksız bir ormanın ortasında küçük bir kulübede tek başınıza yaşama hayalleri kuruyorsanız, yeriniz garanti. Olmaması lazım fakat bazen oluyor böyle şeyler. Yukarıda bahsettiğim o berbat günlerin habercisi bu durum. Sebebi de belli. Ya yazdığım karakter henüz kafamda tam şekillenmemiş, ya da henüz sesini bulamadığım için benim ağzımdan konuşup duruyor. Tam şekillenmemiş karakterler, tek boyutlu ya da karton diye aşağılanan, dışlanan, sıkıcı karakterlerdir. Nasıl davranacaklarını önceden tahmin edebilirsiniz, asla sizi şaşırtmazlar. Genellikle Dan Brown romanlarında yer alırlar. Yazarın sesinden konuşan karakterler ise henüz kendi kimliklerine kavuşamamış, sadece yazarın bir kopyası olarak var olan şahsiyetsiz tiplerdir. Onlarla çok fazla zaman geçirmeye kalktığınızda doğal olarak bunalırsınız. Böyle zamanlarda kahramanlarla ilişkimi gözden geçirmem gerekiyor. Eğer aramızdaki buzları eritmezsem yolları ayırmamız gerekebilir. Üçüncü yüzme hocam her dersin başında oyuncakları havuzun kenarına diziyor. Aslında antrenmanlarda kullanılan teknik ekipmanlar bunlar, ama ben oyuncak diyorum. Ele takılan paletler var, bele takılan paraşütler var, ağırlık yapsın da daha kolay boğulayım diye üzerime üç beden büyük tişörtler var... Güçlenmem içinmiş. Aynı zamanda suyun içinde nasıl hareket ettiğimi daha iyi hissetmem, yanlış bir hareket yapıyorsam farkına varıp düzeltmem, ya da sırf rutinin dışına çıkmam için. Sanırım işe yarıyorlar. Yazarken tıkandığımda da işe yarayan bir takım oyunlar var. David Mitchell, kahramanlarıyla sorun yaşadığında onların ağzından kendine mektup yazarmış. Bir seferinde merak edip ben de denedim. Sahiden işe yaradı. 04:00'deki polis hanım, bana kocasıyla ilgili sıkıntılarını anlatan uzun bir mektup yazdı. Ne kadar zor günler geçirdiklerini o sırada öğrendim. Sonuçta anlattıklarının hiç birini romanda kullanmadım ama kurguya doğrudan ilgisi olmayan ayrıntılarla uğraşmak onu daha iyi tanımama yardımcı oldu. Mektup yazmak sıkıcı geliyorsa başka oyunlar kurmak da mümkün. Örneğin, kahraman bankada sıra beklerken önündeki güneş gözlüklü ve pahalı çantalı hanımla kavga edebilir. Ya da otobüste en arka koltukta oturan şu delikanlı, kahramanın çocukluk arkadaşı çıkabilir. Hatta belki bize o yaşlarda nasıl haylazlıklar yaptıklarını, nasıl içtikleri suyun ayrı gitmediğini ama sonra nasıl birbirlerine küsüp bir daha hiç konuşmadıklarını anlatır. Bunların asıl öykünün parçası olması kesinlikle gerekmiyor. Sadece havuzun kenarına oyuncakları diziyoruz. Buraya kadar okuduktan sonra, Bize ne senin yüzme antrenmanlarından, biz roman yazmak istiyoruz, diye bana kızan okurlar olacaktır. Onları üzmemek için kendi tecrübelerimden ufak tefek bir şeyler paylaşacağım kısma geldik. Ama önce bariz olanı tekrarlamakta fayda var: ben bu işin uzmanı değilim, sadece bir önceki otobüsle yola çıkmış yolculardan birisiyim. Ancak hayallerinizi meşhur olmak, paraya para dememek ve haftada üç defa televizyona çıkmak gibi şeyler süslüyorsa, kendinize yazarlık yerine başka bir uğraş seçmeniz hayatınızı büyük ölçüde kolaylaştıracaktır. Elbette şöhret olmuş yazarlarımız var ama inanın kontenjan çok kısıtlı ve o kulvarda yarışmak için yazmak dışında daha bir sürü şeyle uğraşmanız gerekiyor. Doğru zamanı kollayacaksınız, doğru insanları tanıyacaksınız, güçlü bir ekiple çalışacaksınız, kendinizi görünür kılmaktan ve çok konuşmaktan hiç kaçmayacaksınız... Belki de hepsinden önemlisi, şansın kapınızı çalmasını sabırla bekleyeceksiniz. Meşhur olmak ve çok para kazanmak yerine, hayalini kurabileceğiniz daha güzel şeyler bulabiliriz. > Örneğin, elli yıl sonra hala kitapları okunan bir yazar olmanın hayalini kurabilirsiniz. > Ya da bir kitapçıya girdiğinizde, rafta kendi yazdığınız romanı görmenin, > Şu anda neye benzediğini bile tam olarak bilmediğiniz romanınıza nasıl şahane bir kapak hazırlanacağının, > Hiç tanımadığınız bir kişinin kendi isteğiyle yazdıklarınızı okuyacağının, üzerinde düşüneceğinin, belki çok etkileneceğinin, hatta belki bir şekilde size ulaşıp yorumlarını paylaşacağının, > Elli yıl sonra hala kitapçı rafı diye bir şeyin olacağının, > Küçük bir olasılık da olsa, bir edebiyat dergisinin sizinle söyleşi yapmak isteyeceğinin, romanınız hakkında çok detaylı sorular soracağının hayalini kurabilirsiniz. Bilhassa en sonuncusu faydalı bir hayaldir. Kafanızda o hayali sorulara en düzgün cevapları vermeye çalışırken, aslında yazmakta olduğunuz metni daha iyi tanımaya ve sorunlarını görmeye başlarsınız. Lütfen ilk fırsatta çok şahane bir yazar olduğunuzu düşünüp çevreye sıkıntı vermeyin. Bırakın çok şahane olduğunuzu başkaları düşünsün. Diğer taraftan, yeteneksiz olduğunuz fikrine kapılıp asla yazmaktan vazgeçmeyin. Belki o son öykü gerçekten çok kötüydü ama bir sonra yazacağınızın nasıl olacağını hiç kimse bilmiyor. Mümkünse karınızın, kocanızın, aile büyüklerinizin ya da çok yakın dostlarınızın romanınızı okuduğunu hayal etmeyin. Gereksiz endişe nöbetlerine kapılırsınız ve hayatınız cehenneme döner. Kendi adıma, 2014'de Boğaz'ı yüzerek geçmek hayali kurmaya henüz başlamadım. Henüz gerçekçi gelmiyor. Ama onun için hazırlanırcasına çalışmayı kafaya koydum bir kere. O güne kadar da aynı motivasyonla devam etmeyi umuyorum. Şimdilik hayalim, ciğerlerimin patladığını hissetmeden yavaş yavaş otuz-kırk havuz yüzebilmek. Bu da romanın ilk taslağını yazmak gibi bir şey olmalı. Devamını zamanı geldiğinde düşüneceğiz. Hani derler ya, Önemli olan vardığın yer değil, yolculuğun kendisidir. Elbette öyledir ama çoğu insan uzakta varılacak bir nokta belirlemeden yola çıkamaz. Belki cesaret edemez, belki yerinden kalkmaya üşenir. Sonuçta olduğu yerde kalmak için kolayca bir mazeret bulur kendine. Çoğu insan yolda ne kadar iyi vakit geçireceğinin hayalini kurmaz, varacağı yerin hayalini kurar. Bu da çok fena bir şey değildir. Aforizmalara aram kötüdür, o sulara dalmaya hiç niyetim yok. Uzun lafın kısası, Boğaz bahane. Hatta yüzmek de bahane. Gerisi herkesin kendi bileceği iş. Aslına bakarsanız var. Özellikle Amerika'da yaratıcı yazarlık eğitimi, ister üniversite seviyesinde olsun, ister kurslar veya atölyeler şeklinde olsun, son derece yaygın. Oradaki kadar fazla seçenek olmasa da, ülkemizde de yaratıcı yazarlık eğitimi veren kurumlar bulmak mümkün. Bunların bazılarında saygın yazarlar ders veriyorlar. Böyle kurslara katılan ve çok memnun kalan arkadaşlarım da oldu. Eğer motivasyona ihtiyacınız varsa, tecrübeli birisinin size yol göstermesini ve yazdıklarınızı okuyup değerlendirmesini istiyorsanız, böyle bir programa katılmanın faydasını görebiliriniz. Malum, bu konuda bitmek tükenmek bilmeyen bir tartışma var. Kendi düşüncemi kaba bir matematik hesabıyla açıklayayım: Bana göre yazmak %25 eğitimle, %25 tecrübeyle geliştirilebilen bir şey. Geriye kalan %50 ise insanın içinde var olan bir yatkınlık, sevgi, yetenek... artık adını ne koymak istiyorsanız o. Ve evet, bence hiç yeteneği olamayan birisine bile ite kaka roman yazdırabilirsiniz. Ortaya çıkacak şey berbat bir şey olacaktır, o ayrı. O zaman sizin için en iyi eğitim kitaplar olacaktır. Yine Amerika'da yaygın olan ve çok şükür henüz ülkemize sıçramamış bir de yaratıcı yazarlık kitapları furyası var. Yemek tarifleri ile kişisel gelişim endüstrisinin yasak ilişkisinden doğmuş gibi duran bu kitaplardan uzak durmanızı tavsiye ederim. Bilhassa kapağında 30 Günde İlk Romanınızı Yazın!!! gibi şeyler yazıyorsa arkanıza bakmadan kaçınız. Eğer biraz daha seviyeli kitaplar arıyorsanız Writer's Digest Books serisine bakabilirsiniz. Böyle kitapların en büyük faydaları kendinizi çok yalnız ve çaresiz hissettiğinizde, sizinle aynı sıkıntıları çeken milyonlarca insan olduğunu hatırlatması. Ve milyonlarca insanın düştüğü en bariz tuzakları göstermesi. Hiç bilmediğiniz bir şehre gittiğinizi düşünün. Turistleri gezdiren otobüslerle şehir turuna çıkabilirsiniz. Elinize bir harita alıp aynı yerleri kendi başınıza dolaşabilirsiniz. Haritayı çöpe atıp ben yolumu kaybola kaybola kendim bulacağım da diyebilirsiniz. Hatta kendi haritanızı kendiniz çizmek de isteyebilirsiniz. Tercih size kalmış. > Bird by Bird, Anne Lamott. Henüz Türkçeye çevrilmemiş. Yazarken bunalıma girip hayata ve kendinize küstüğünüzde, psikolojik destek için başucu kitabı. Yüzmeyi öğrenmek için bir hocanın size nasıl kulaç atılacağını göstermesi yetmiyor. Bol bol kulaç atmanız, çok çalışmanız ve hareketlere alışmanız gerekiyor. Sonra bir nokta geliyor, kolunuzu doğru açıyla kaldırıp kaldırmadığınızı kendi kendinize anlayabiliyorsunuz. Su bir şekilde hissettiriyor size. Eğer bir hata varsa, yüzme hocanız size bağırmadan düzeltiyorsunuz. Yazmayı öğrenmek için de bol bol kalem oynatmanız, ve daha önemlisi bol bol kitap okumanız gerekiyor. Yazdığınız dile ait bütün yolları, köprüleri, merdivenleri, kestirmeleri, çıkmaz sokakları, sokak çalgıcılarını, aşk sözcüklerini, küfürleri ve duaları okuyarak öğreniyorsunuz. Kurduğunuz bir cümlenin doğru olup olmadığını anlamak için dilbilgisi kitabını açıp kurallara bakmıyorsunuz. Okurken bir terslik olduğunu hissediyorsunuz ve düzeltene kadar tekrar tekrar okuyorsunuz. Bu yazıda Acaba saçmalıyor muyum? diye endişeye kapılmadan yazabildiğim tek şey şu iki sözcük: çok okuyun. Tutkuyla bağlandığınız yazarlar olsun. Nefret ettiğiniz yazarlar olsun. Deli gibi kıskandığınız yazarlar olsun. En sevdiğiniz romanları ve öyküleri özleyip tekrar okuyun. Berbat romanlar okuyup niye berbat olduklarını düşünün, sonra fazla zaman kaybetmeden başka bir kitaba geçin. Çizgi roman okuyun. Senaryo okuyun. Tiyatro metni okuyun. Şiir okuyun. içinde deli gibi yazma isteği olup cesaret edemeyenler için oldukça ilham verici."} {"url": "https://egoistokur.com/hikmet-hukumenoglunun-kutuphanes", "text": "Ama benim için bundan daha önemlisi, iyi bir yazar olduğunu bildiğim bu adamın tutkulu bir okur da olduğunu öğrenmekti. Okuma deneyimlerimizin benzeştiğini bile söyleyebilirim. Zencefilli kurabiyenin lezzetini romanlardan alarak büyüdüğümüz için olabilir mi? Şaka bir yana, Hükümenoğlu'nun okuma macerasını okuyun... Yangında ilk kurtarılacak kitaplar listesine ise eksiklerinizi tamamlamak için çok ama çok dikkatle bakın. Yazıların resimlerden fazla olduğu ilk kitaplarım Gizli Yediler ve Afacan Beşler serileriydi. Zencefilli kurabiyeler ve yürürken ses çıkarmayan lastik ayakkabılar dünyasının büyüsüne kapıldım. Sonra Altın Kitaplar geldi, en çok Jules Verne'lere bayıldım. Bir de sert kapaklı resimli ansiklopediler: dinozorlar, taş devri, insan vücudu vs. Ve elbette çizgi romanlar: Mandrake, Örümcek Adam, Martin Mystere ve Barbar Conan. Benden kaçırıldığının farkına vardığım ve peşine düştüğüm tek kitap William Friedkin'in The Exorcist'iydi. Tam hatırlamıyorum ama sanırım 11-12 yaşındayken ele geçirip okudum. Hiç iyi olmadı. Başucumda dururken korkudan uyku tutmadığını, bin bir güçlükle cesaretimi toplayıp karanlıkta yataktan çıktığımı ve kapaklı bir dolabın içine sokuşturup yorganın altına geri koştuğumu çok net hatırlıyorum. Bir defa oldu. Lise kütüphanesinden ödünç aldığım bir sihirbazlık kitabına kaybettim yalanıyla el koydum. Zararı karşılamak için evdeki hiç sevmediğim kitaplardan birini vermiş ve çok harika bir alışveriş oldu diye sevinmiştim. Şimdilerde en kötü huyum kitaplarımı ödünç vermek istememem. Başkalarından kitap ödünç alıp okumayı da sevmem. Sürekli yaramaz seçimler yapıyorum ama hiç yaramazlık gibi gelmiyor. Aynı anda Virgina Woolf ve Batman çizgi romanı okumak en normal halim. Benim için temel sorun zaman kısıtlığı; okuduğum kitabın harcadığım zamana değdiğini düşünüyorsam sorun yok. Çok kötü yazılmış bir romansa, ya da şahane bir eser olmasına rağmen o andaki ruh halime uymuyorsa harcadığım zamana değmeyeceğini düşünüyorum. Bundan sonra kaç yıl yaşarsam yaşayayım şu an itibariyle okumak istediklerimi okumaya ömrüm yetmeyecek. Henüz yazılmamış olanları saymıyorum bile. Öte yandan asıl yaramazlığı okur olarak değil de yazar olarak yaptığımı itiraf edeyim: Çalışırken moralim bozulduğunda, kendime güvenim dibe vurduğunda, çok kötü yazılmış olduğunu düşündüğüm bir romandan haince iki-üç bölüm okuyup toparlanırım. Gündüzleri dergi ve internet sitelerindeki yazıları okumak, kitapları geceye bırakmak alışkanlık oldu. Fiziksel olarak iki kütüphanem var. Bir tanesi oldukça karışık. Roman yazarken kullandığım kaynakları işim bitince oraya yığıyorum. Beğenmeyip yarım bıraktığım kitaplar ve bir zamanlar heyecanla alıp sonra unuttuklarım da bir şekilde orada yer buluyorlar kendilerine. Öteki kütüphane daha derli toplu. Sevdiğim yazarların ve yayınevlerinin kendilerine ait rafları var. Bazı arkadaşlarım, renklerine göre dizmiş diye benimle dalga geçer ama doğru değil. Sadece gri kapaklı Penguin'ler bir arada, siyah kapaklılar bir arada duruyor. Bütün Nabokov'larım gri kapaklı olsun diye epey uğraşmıştım. O kartlara yazılmış fiyakalı formatıyla The Original of Laura her şeyi bozdu. Susan Sontag'ın günlüklerini, Eduardo Galeano'dan Ve Günler Yürümeye Başladı, The Paris Review'un Object Lessons isimli şahane öykü antolojisini ve Joe Hill'in yazdığı Locke & Key isimli çizgi roman serisini okuyorum. Beni raflarda en çok heyecanlandıranlar, güzel kapaklı, güzel baskılı, resimli, bol dipnotlu kitaplar. Kendini geliştirme kitapları. Bilhassa New Age tarafı ağır basanları. Secret, melekler, vs. Böyle diyorum ama son romanım 04:00'ü yazarken araştırma uğruna onlardan da bir-iki tane alıp okumam gerekti. Onun dışında, zaten çok sevdiğim bir yazar değildi ama en son James Joyce hakkında söylediği saçma sapan laflardan sonra bir daha asla Coelho okumam herhalde. Sık sık Amazon'dan kitap sipariş ediyorum. Elektronik kitap okumaya iyice alıştım. Hala kağıdın dokusu, mürekkebin kokusu gibi romantik takıntılara sahibim ama diğerinin hayatı çok kolaylaştırdığını da kabullendim. Son zamanlarda okuduğum her beş kitabın dördü elektronik kitap oldu diyebilirim. Okurların varlığından bile haberdar olmadığı yüzlerce kitap var raflarda. Ve her ay yenileri ekleniyor. Harcanan emeğe üzülüyorum. Aralarında eminim hakkı yenmiş kitaplar vardır. Kendi adıma keşif sayabileceğim Per Petterson var. Ama zaten ödüller almış, çok beğenilen bir yazar. Türkçeye de çevrildi. Geçen yıl At Çalmaya Gidiyoruz'u okudum ve aşık oldum. Bir zamanlar sadece çizgi roman tutkunlarının taptığı Neil Gaiman gezegen çapında bir megastar olma yolunda emin adımlarla ilerliyor."} {"url": "https://egoistokur.com/hilsenrath-roportaji-kapilarini-acmayan-cennetin-cani-cehennem", "text": "Alman edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan ve F ck America, Gece, Son Düşüncenin Masalı, Nazi ve Berber adlı romanları bizde de yayımlanan Edgar Hilsenrath'la yapılmış bu röportaj dün geldi. Yazarla, Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan F ck Americanın çevirmeni Feza Şişman konuşmuştu; soluğum kesilerek okudum. Kısa keseceğim, Feza Şişman'a çok teşekkür ederim. Edebiyat dünyasının parlattığı sayısız mühim yazarın aksine politik olarak angaje olmak, bir tarafa sırtını dayamak yerine vicdanlı, dürüst ve yalnız kalmayı seçen bu müthiş yazarı tanımanın, okumanın zamanı gelmişti demek, röportaj vesile oldu. Edgar Hilsenrath, savaş sonrası Alman edebiyatının en büyük yazarlarından biri. YKY'nin yayımladığı kitabı F ck Americayı çevirirken, onunla bir söyleşi yapmayı kafama koymuştum. Randevu için bir hafta Berlin'de bekledim, ayağımı burktum, bir hafta daha kalmak zorunda kaldım. Toplam iki haftada Hilsenrath iki kez randevu verdiği halde sağlık nedenleriyle buluşmaya gelemedi. Yürüme zorluğu vardı, tekerlekli sandalyeye bağımlıydı. Sonunda ajansı, Yormayalım onu, siz soruları gönderin dedi. Aylar sonra yanıtlar bir ses dosyasında elektronik postayla gönderildi. Sesini tanıyorum, F ck America Fransa'da basıldığında Alman-Fransız ortak TV kanalı Arte, kitaba ve Hilsenrath'la bir söyleşiye geniş yer vermişti. Videoyu Hilsenrath'ın web sayfasından izlemiştim. E-postayla gönderdiği ses kaydında, sözcükleri dişleri arasında ezerek, biraz da homurdanır gibi konuşuyordu. Birkaç kez geri dönüp ne dediğini anlamaya çalıştım. Hilsenrath yazdığı üslupla, hiç evirip çevirmeden, tümüyle çıplak hatta bodoslama yanıtlar vermişti, kitabını çevirirken olduğu gibi yine gülme molaları vermek zorunda kaldım. Edgar Hilsenrath'ın Avrupa'da en çok satan romanı F ck America, bir göçmenlik hikayesi. Amerikan konsolosluğuyla bir Yahudi ailesinin arasında geçen yazışmalarla başlıyor. Nazilerin tüm Avrupa'da mezbahalar kurduğu, gaz odaları, infaz komandoları söylentilerinin dolaştığı yıllarda Yeni Dünya, başlarına korkunç şeyler geleceğinin kokusunu alan Yahudiler için hayatta kalma umudu demek. Almanya'nın Halle kentinde mobilya mağazası sahibi Nathan Bronsky, 1938 yılında 'Özgürlük' ülkesi Amerika'ya vize almaya çalışırken konsolosluğa, Naziler tüm Yahudileri öldürecekler. Bizi de tabii. Acıyın sayın başkonsolos, en çabuk yoldan bize göç vizesi gönderin diye yalvarıyor. Tıpkı romandaki gibi, Hilsenrath da -külleri değil, kendisi- 1952 yılında Amerika'ya gidiyor. Ailesiyle birlikte Transdinyester'deki gettodan kurtulduktan sonra Macaristan, Bulgaristan, Türkiye ve Suriye üzerinden Filistin'e giderek hayatta kalmayı başarıyorlar. Ama 'American way of life' bu travmalı genç adamda bir de sürgün yaraları açıyor. Yazar sık sık geçmişte yaşadıklarıyla New York'ta yaşadıkları arasında benzerlikler kuruyor. Hilsenrath, New York şehrini kurbağa perspektifinde yaşadığını söylüyor. Makineleşmiş, yüzeysel ilişkilerin insanları aşağıya çektiği bu toplumda kendi gibi tutunamayanlarla birlikte 86. Sokak'ın Brodway'le birleştiği köşedeki göçmen kahvesinde cebinde birkaç sent, ucu açılamayacak kadar küçülmüş bir kurşun kalem ve bir tomar dosya kağıdıyla oturup sabahlara kadar deliler gibi yazarak iyileşmeye çalışıyor. Öteki romanları gibi, F ck America ya da Bronsky'nin İtirafları da büyük ölçüde otobiyografik. Gerçekte de Hilsenrath New York'ta bin sayfayı geçen dev bir roman yazıyor: Gece. İlk romanının manuskriptlerini yıllarca saklıyor. Alman Kindler Yayınevi 1964'ün sonunda kitabı basıyor ama çok ses getirmesine karşın, 1965'in nisan ayında ticari başarısızlığı neden göstererek kitabı piyasadan çekiyor. Yazar Alman toplumundaki üstü kapalı bu antisemitist eğilimi görüp tekrar ABD'ye geri dönüyor. Sonra 1975'te, yeniden kesin dönüş kararı alıp Berlin'e yerleşiyor. Bu dönüşün ve Almanya'da karşılaştığı antisemitizmin ironik hikayesini Son durak... Berlin romanında anlatıyor. Hilsenrath, evet, böyle şeyler yapmadı. Hiçbir politik angajmanı olmadan kitapları 18 dile çevrildi, dünyada toplam 5 milyondan fazla sattı, best seller haline geldi, aralarında Alfred Döblin ve Lion Feuchwagner ödüllerinin de bulunduğu çok sayıda edebiyat ödülünün sahibi oldu. İki kitabı, Son Düşüncenin Masalı (1999) ile Nazi ve Berber (2007) Türkçeye çevrildi, yine de edebiyat çevreleri de dahil, bizde fazla tanınmadı. Hilsenrath bir diyalog ustası. Onda satirik diyaloglar tokat gibi patlayan acı gerçeklerle buruluyor. Fahişelerle yaşanan rezil cinsellik, ar perdesi yırtılmış diyaloglarla yalanın perdesini birden kaldırıp yürek burkan insan hallerini resmediyor. Girdabına kapılmamak zor, okuyucu zaman zaman kitabı kapatıp şöyle bir soluklanma ihtiyacı duyuyor. Kitapta, Bronsky'nin yıkılan hayalleri Hilsenrath'ın oluşturduğu şiirsel ama aynı zamanda kaba gerçekçi, ahlaksız kara mizah kolajıyla anlatılıyor. Bronsky'nin saplantılı kadın arayışında aşka yer yok. Çünkü burnu havada, statü düşkünü Amerikalı kadınlara yanaşma şansı hiç yok, o da çaresiz bir şekilde seksi yalnızca fahişelerle yaşıyor. Yazar yalnızca Amerikan zihniyetini değil, Yahudi göçmenleri ve onlardaki ırkçı zihniyeti de eleştiriyor. Onların Almanya'ya, memlekete hasretleri, elitist günlerine dönme özlemi de taşıyor. Göçmenler genellikle ön sırada, renkli plastik pastalarla dekore edilmiş kafeterya vitrininin yanındaki masalarda yan yana oturuyorlar... Dışarıda dolaşan fahişelerle dalga geçiyorlar, Amerika'ya ve Amerikan rüyasına sövüyorlar, büyük arabalardan, tatsız tuzsuz yemekten, kötü kahveden, anlamsız geçici işlerden şikayet ediyorlar, güçlerinin yetmediği paragöz Amerikan kadınlarına lanet okuyorlar, planlar yapıyorlar, Avrupa'ya dönme planlarından, eski günlerden konuşuyorlar, ama asla savaştan değil... Buradaki gibi olmayan, 'yok pahasına' sahip oldukları manitalardan söz ediyorlar, eski büyük evlerini, hizmetçilerini, işlerini anlatıyorlar. O zamanlar her şey iyiydi: Yemek tazeydi, çiçekler kokuyordu, gökyüzü başka bir maviydi ve caddeler temizdi. Ne zenci vardı ne de Porto Rikolu. Altta yaşayanların birbirlerini hor gördüğü göçmen yaşamı... Anglo Sakson kökenliler Yahudileri, Yahudiler de Alman olmayan Yahudileri, siyahları ve Porto Rikoluları küçümsüyor. Hilsenrath, 12 Eylül 80 askeri darbesi sonrası Türkiye'yi terk etmek zorunda bırakılan ve yıllar sonra hasta babasını görmek üzere Türkiye'ye geldiğinde, havaalanında tutuklanan yazar Doğan Akhanlı'nın serbest bırakılması için Türkiye Büyükelçiliği'ne gittiği gün. Orhan Pamuk dışında tanıyıp bildiği bir Türkiyeli yazar var mı? Yanıt olarak, dostum diye söz ettiği Doğan Akhanlı'nın adını veriyor. Aklımda başka sorular da var: Hilsenrath politik olarak angaje bir yazar olmamasına rağmen bir Yahudi olarak neden Ermeni sorununu ele aldı? Ve tanıdığı Türkiyeli yazarlar sorulduğunda, neden 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası Türkiye'yi terk etmek zorunda bırakılan ve hasta babasını görmek üzere yıllar sonra Türkiye'ye giriş yaptığında, havaalanında tutuklanan Akhanlı'nın adını verdi? Hatta bununla ilgili olarak Türk büyükelçiliğine gidip görüştüğünü de biliyoruz. Aklımdan geçen bu soruları sormadım. Ancak Hilsenrath F ck Americada sürekli olarak, Dinle Bronsky. Hatırlamaya çalış. Savaş sırasında. O zamanlar ne olmuştu? Lanet olsun. Anılarında boşluk var senin. Kapkara uçurum gibi derin bir boşluk. O zamanki olayları uçurumun dibinden çek çıkar. Ve sonra da yaz diye telkin ediyordu. Yanıtlar galiba onun bu çukurdan çıkarıp değerlendirdiklerinde saklı."} {"url": "https://egoistokur.com/hiristiyanlik-tarihinin-resim-defter", "text": "Kariye Müzesi'nde, hafif sola dönmüş intibaı veren etkileyici bakışıyla İsa Pantakrator, gelenleri karşılıyor. Her şeyi, ama özellikle de gücü simgeliyor. Sağ eliyle tuttuğu İncil'de işaret parmağını diğerlerinden ayırması Pantakrator'luğunun, kainata hakimliğinin simgesi. Öbür eliyle de insanları kutsuyor. Diğer Pantakrator İsa figürlerinden farkı yumuşak yüzüne oturan insancıl ifade. Giriş kapısının içinde hemen, solda Aziz Pavlus, sağda Aziz Piyer her zaman olduğu gibi onu yalnız bırakmamışlar. İçeride ilerliyorum. Sağda, bu defa değerli taşlarla süslü bir tahtın üzerine oturmuş. Sağ eliyle yine kutsama işareti yapıyor, sol elinde yine İncil var, bu defa Pantakratorluğunu simgelemeyen bir tutuşla, düz bir şekilde kavramış kutsal kitabı. Kocaman, uzun bir kavuğa benzer ilginç şapkasıyla önünde diz çökmüş, ondan cevap bekler yüz ifadesi olan adama bakıyor. Elinde maket tutan kişiye. Rengarenk giysileri var uzun saçlı, sakallı, elindekini Hz. İsa'ya gösteren Teodoros Metokhites'in; Bizans İmparatorluğu'nun son dönemindeki hazine sorumlusu, daha da önemlisi kilisenin yapılmasını sağlayan kişi o. Onay bekler halde elinde tuttuğu maketse Kariye'nin, eski adıyla Khora'nın küçük bir kopyası. Chora, Yunanca köy, kırsal yer, Latince rahim demek. Burası da esasında Ortodoks İstanbul'un Theotokos'una, Tanrı Anası'na adanmış bir yer. Giriş kapısı üzerinde Meryem mozayiği var. Başka yerde pek görülmeyen bir şekilde onun hayatını anlatan sahneler burada kronolojik bir sırayla gösterilmiş; Hazreti Meryem'in annesine onun doğumunun müjdelenmesi, Meryem'in doğumu. Küçük Meryem'in birkaç aylıkken attığı ilk yedi adım, tapınağa tanıtımı, eşi olacak Yusuf'a emanet edilişi, Yusuf'un Meryem'i eşek üzerinde evine getirişi, kuyu başında Meryem'e kutsallığının bildirilmesi. Yusuf'un rüyası, Betlehem'e yolculuk, İsa'nın doğumu. Zalimliğiyle ünlü kral Herodes ve üç büyücüsü, masum insanların katledilmesi, ölen çocukları için yas tutan anneler. Kutal ailenin Mısır'dan gidişi, Hz. İsa'nın ekmek ve şarapları çoğaltma, cüzzamlı ve iki körün gözlerinin açılma mucizesi... Birbirinden görkemli sahnelerle sinematografik bir şekilde herşey anlatılıyor. (270) Çünkü bu kent her konuda daima sana bağlıydı ve hem iyi, hem kötü günlerde sımsıkı sana tutunur, koruyucusu, önderi ve kurtarıcısı sensin, Ey Soylu Hanım! Bu büyük Kent'in tamamı kiliselerle dolu ve çoğuna senin adın verilmiş, Ey değerli İsa'nın Annesi, sen hiç el değmemiş, bakire, tam saf olan! Bu emperyal kentte baştanbaşa, aralıklı dizili muhafızlar gibi, sağı solu donatıyorlar, hatta bunun kentlerin savunmasında efendilerince düşmanlara karşı kullanılan bir gelenek olduğunu gözlemliyoruz: Her gün için biri gizli ve biri açık savunma, böylelikle orda yaşayan herkes korkusuz, sıkıntısız, hiçbir dertleri olmaksızın yaşayabilir ve her biri işine gücüne bakabilir. Her kent, güvenliğini bu kabile reislerine emanet eder ve savaşın ağır işlerini savuşturacak görevli garnizonlar onların komutaları altındadır. Sen dahi, adeta Kent'in sağında solunda kurulu garnizonlar gibi, bu kiliseler yoluyla yurttaşların güvenliğini sağlıyorsun. Bu nedenle onları vahşi savaştan korumak ve bütün dertleri kovmak için başka herhangi birine gereksinimleri yok. Böylece sen onlar için ulusun reisisin, garnizon komutanı, bu Kent'in en dinç yorulmak bilmez, her daim ayık yöneticisisin, sen, tam saf Soylu Hanım! Senin bu kiliselerin her yerde, tüm dertlerin karşısında sarsılmaz, yorulmaz savunucular olarak inşa edildi; üstelik bunlar, ne zaman şiddetli bir fırtına kopsa koşulabilecek ve hem açık tehlikeden, hem daha sonra gizli biçimde gelenden kaçmaya izin veren limanlar. Sonra, bu büyük Kent'te diğerlerinden sayıca üstün olan en güzel kiliselerin arasında senin bu ünlü manastırını diktim ve en parlak biçimde süsledim, ayrıca onu sarsılmaz bir sağlamlıkta, dayanıklı inşa edilmiş, son derece güvenli ve her yönden iyi oranlı olarak kurdum. Bir an durun ve sadece meraklıların ilgisini çeken bir değer düşünün. Yanına vardığınızda büyülenmiş halde onu dinlemekten kendinizi alamayacağınız bir insan da olabilir bu, elinizden bırakmak istemeyeceğiniz bir kitap da... İçinde çok güzel resimlerin olduğu bir defter de... Burası hepsini kapsıyor. Ama birilsiniz ki bazı binalar kadersizdir, ne kadar güzel, ne kadar özel olurlarsa olsunlar, ilgi görmez, merak edilmezler. Kariye, yabancıların İstanbul'a geldiklerinde mutlaka gördükleri hele Hıristiyanlığın izini sürüyorlarsa- , İstanbul'da yaşayanlarınsa pek bilmediği bir müze. Edirnekapı'da, Haliç'e inen surların dışında, bir kısmı kısmen restore edilmiş epeski ve kaderine terk edilmiş sokakların ucunda öylece duruyor. Kariye Müzesi'nin içi Hıristiyanlık tarihinin resim defteri gibi, bakmaya doyamayacağınız sanatsal kalitede sahneler akıyor. Kafanızı yere indirmeden izliyorsunuz; Hz. Meryem'in doğumundan Hz. İsa'nınkine, mucizelerine, göğe yükselişine, neredeyse tüm Hıristiyanlık tarihi gözünüzün önünde canlanıyor. Mozaiklerde altın, gümüş, metal yapraklar da kullanılmış, lapis lazuli de, yapım tekniği oldukça zahmetli. Burada çalışan sanatçılar Konstantinopolis'in en ustaları. Kompozisyonlarda üç boyutluluğa özen gösterilmiş, figürlerde insancıl ifade ön planda, düz bir anlatım yok. O sahnelerde siz de dolaşıyor, yaşıyor gibi hissetmeniz bu yüzden. Kariye Manastırı, 6. yüzyıla ait bir yapıyken 726-842 yılları arasında yaşanan ve Hz. İsa ile Hz. Meryem figürlerinin yasaklandığı ikonoklazma döneminden nasibini alıyor, bazı olaylara sahne olduktan sonra 200 yıla yakın süre sessizliğe gömülüyor. 11. yy sonlarında Bizans imparatoru, Komnenos sülalesinden Aleksios Komnenos'un kayınvalidesi, kaderine terkedilen bu manastır kompleksini yeniden ve birtakım mimari değişikliklerle yaptırıyor. Aleksios'un küçük oğlu İsaakios Komnenos, nedeni bugün bilinmeyen bir sebeple kısa bir süre sonra anneannesinin restore ettirdiği kiliseyi yeniden yaptırıyor. Kendisine de narteks, yani giriş kısmında muhteşem bir mezar yeri hazırlatıyor. Ama sonra vazgeçerek mezarını Trakya'da başka bir manastıra taşıtıyor. Kilisede bugün narteksin sağındaki mezar kasnak yerinin duvarında, Hz. İsa'yı tasvir eden büyük mozaik panonun dibinde İsaakios'un mozaik panosunun durmasının nedeni de bu. Sağındaki kişinin rahibe Melanie olduğu sanılıyor. Bir diğer ihtimal Moğolların Meryemi denilen Maria olduğu. Hani, Fener'in tepesinde adına kilisesi olan. Konstantinopolis'in Haçlılar tarafından talan edildiği dönemde Kariye'yeye de uğramış olmalı Latinler. Akın akın Doğu'nun zenginliklerini ele geçirmeye gelen ve bu amaçla Konstantinopolis'te taş taş üstünde bırakmayan aynı dinden bu kişiler, 1204'de geldikleri şehirden 1261'de gittiler. O süreçte başkentin sanatçıları böyle bir üslup var o zaman ve adına başkent sanatı deniyor Balkanlar'a, Rusya'ya kaçıyor. İşgal bittiğinde geri gelenlerse o elli yıl önceki sanatçılar değil. Sırbistan'dan, İznik'ten Konstantinopolis'e geliyorlar, en büyük farkları öncekilerden daha bireysel yanlarının olması. Bu da yeni bir sanatın ortaya çıkmasını sağlıyor, eski geleneksel kompozisyonlar yerini yenilikçi arayışlara bırakıyor. Kariye demek bir bakıma Theodoros Metokhites demek, çünkü yazdığı eserlerde, şiirlerinde imparatorlardan bile öne çıkarak yer buluyor. Metokhites, 1270'de Konstantinopolis'te doğmuş aristorat bir ailenin oğlu. Babası Papalık elçisi ama heterodoksi eğilimleri yüzünden tepki çekiyor. Sürgünde büyüyen Metokhites bu süreçte iyi bir eğitim alıyor ve yirmi yaşında İmparator II. Andronikos'un maiyetine girerek devlet bürokrasisi içinde yükseliyor, kızını da imparatorun yeğeniyle evlendirerek akrabalık ilişkileriyle yerini sağlamlaştırıyor. O dönemde Haliç'in sonunda Kariye'ye yakın Blahernai Sarayı'na taşınmış İmparatorluk Sarayı ve bu manastır bu yüzden de ayrıca önem taşıyor. Khora Manastırı'nı restore etmesi için bani olarak atanıyor. Onarımı karşılaması için bazı imparatorluk arazileri ona timar olarak veriliyor. (1283) Hükümdarbu mülkleri manastıra benim arpalığım olarak bağışladı; bana hem benim zamanımda, hem de benden önce sadık hizmetkarları olan birçoklarına bahşettiklerini aşan başka pek çok mülk ihsan etmişti, ama bu olanların hepsinden üstündü. Böylece, bana bu büyük arpalığı bağışlayarak, manastıra da birtakım toprakların büyük gelirlerini bağladı imparator; bunların çoğu manastırın yakınında, ama bazısı daha uzaktaydı, tüm çağlar boyunca bol kaynak demekti bu: Hatta imparatorların yapması gelenek olduğu gibi her şeyin ciddiyetle ve değiştirilemez bir tarzda onaylandığı ve bağışlandığı, sonsuza değin değişmez, sağlam bir armağan. Kariyenin onarımı ve bugünkü haline kavuşması 17 yıl sürüyor. Burada bir de muhteşem bir kütüphane kurduğu şiir ve mektuplarında kayıtlı. Bugün yerinde olmayan bu kütüphane Paleologoslar devrinin en önemli eserlerindendi. (1206) Bu soylu ve yararlı kitap hazinelerini manastırda böyle bir niyetle biriktirdim; bunlardan bol miktarda olan- bazıları Tanrı'nın Kilisesi'ndeki şarkıcılar için çok faydalı oldu; bazılarının da, tasvir ettiğim tarzda, manastırın dışındaki bir takım kişilere ve aynı zamanda doğrudan doğruya keşişlere son derce yararı dokundu. Konstantinopolis'e geri dönüş izni üzerine gelip Khora Manastırı'na çekiliyor ve keşiş oluyor. Sığındığı bu manastırda da ölünceye kadar kalıyor. 13 Mart 1332'de de buraya gömülüyor. 1453'te Osmanlı döneminde, yani fetihten sonra kilise boşalıyor. Kuşatma sırasında o zamana kadar Sarayburnu'ndaki Hodegetria Kilisesi'nde duran, şehrin koruyucusu ünlü Meryem ikonası surlara en yakın yer diye buraya, Kariye'ye getiriliyor. Ama sonra akıbeti meçhul. Mucizeler Meryemi diye bilinen bu ikona 13. Yüzyıldan itibaren İstanbul'da. Meryem Ana ile çocuk İsa'yı bir arada gösteren bu ikona Kırım'dan İstanbul'a getiriliyor, Kefe'deki veba salgınını önlediğine inanıldığı için de Mucizeler Meryemi diye tanınıyor. Acaba Dominikenlerin kilisesi Aziz Pavlus ve Piyer Kilisesi'ndeki yeniden yorumlanmış, üzeri yangın islerinden kararmış Hodegetria ikonası buradan mı gitti? Galata'daki küçük ve güzel kilisenin en önemli eserlerinden biri, Yol Gösteren Meryem, Hodegetria ikonası. Galata'ya geliş tarihi 17. Yüzyıl, kayıtlı. Dominikenlerin bu ikonayı nasıl aldıkları ve bu kiliseye yerleştirdikleri de bilinmiyor, bilinen tek şey bu ikonanın Cenevizlilerle Venediklileri birbirine düşürdüğü. Kafamdaki binbir soru birbirini kovalarken Hodegetria ikonasına bakıyorum, eteklerinin altında Dominiken rahipleri tutuyor. Biraz değiştirilmiş, yeni yerinde yeni anlam mı kazanmı? Ama artık buralı, gözlerimi gözlerine dikiyorum, derin derin ta içime kadar işliyor. Gülümseyip Kariye'nin Osmanlı dönemine dönüyorum. Çünkü gerçeği ancak o biliyor, çözmem imkansız. Kariye, II. Beyazıd döneminde sadrazam Atik Ali Paşa tarafından camiye çevriliyor ve vakfediliyor. Osmanlı döneminde hemen tüm dini yapılarda olduğu gibi Kariye'de tahrip edilmiyor. Evliya Çelebi'nin aktardığına göre Kariye, camii olarak kullanılırken mozayiklerin üstü tahta kepenklerle kapatılıyor. Ki Evliya Çelebi'nin benzeri anlatımlarına başka seyahatnamelerde de rastlanıyor. Tahrip olmamış, neredeyse mükemmel durumdaki mozaik ve freskler de bunun kanıtı. Zaman içinde, 19. yüzyıla atlıyoruz. 1876'da İstanbullu Rum mimar Kuppas, burada restorasyona başlıyor. Büyüleyici güzellik ortaya çıkıyor ve ilk olarak da tahmin edileceği üzere bunu haber alan yabancılar görmeye geliyor. Sultan Abdülhamid, İstanbul'u ziyarete gelen misafiri Kaiser Wilhelm'e burayı gezdiriyor, ki kimbilir ne kıskanmıştır. Cumhuriyet döneminde müzeye çevrilen Kariye'nin son temizlik ve onarımını Amerikan Bizans Enstitüsü, 1948-1959 arası yapıyor. Müjde! Yıllar sonra tekrardan bakımda. Ana mekanı göremeseniz de bugün köylüğü ve kırsallığının malum Khora Yunanca bu anlama geliyor- yerini kırık dökük ve sanki yıkılsa da kurtulsak diye bakılan surlar, yoğun hüzünle karışık sefalet almış bu bölgeye gidin, herşeye rağmen bir tatlı huzur sizi bekliyor. (296) Bu nedenle, söylediğim gibi, bana sonuna kadar şükran borçlusunuz ve adil olduğunuz sürece umarım hiçbir zaman aklımdan çıkmazsınız. Ve bana borçlu olduğunuz birçok şey için, en sevdiğim bu eserlerimi ölümümden sonra bile korumaktan daha büyük bir teşekkürü asla sunamazsınız. Onları sonsuza dek zarar ziyandan koruyun."} {"url": "https://egoistokur.com/hirsiz-avcilari-dixie-ve-percy-ihtisam-otelind", "text": "Dixie ve Percy ile Son Sürat kitabıyla tanımıştık onları. Birbirlerinin yanından hiç ayrılmayan iki yakın dost, iki tatlı köpeğin maceraları, son sürat devam ediyor gerçekten. İkinci kitap Dixie ve Percy Elmas Hırsızlarının Peşinde, bu köpeklerin şimdiden giderek büyüyen hayran kitlesine çok iyi gelecek. İhtişam Oteli'ne güzelce dinlenmek için hevesle giden Dixie ve Percy'nin başına gelmeyen kalmaz bu tatilde. Gerçekten de pek ihtişamlı otelde, pek de muhteşem sayılmayan bir odada konaklayarak başlayan tatilleri, bir anda maceraya dönüşür ve kendilerini bir kovalamacanın içinde bulurlar. Önce otelde rastladıkları ünlü yıldız Mırnav Miyav, sonra boğulmaktan kurtardıkları Bay Canteloe ile ilginç tesadüfler yaşarlar. İki hırsız kedinin peşine düşen ve kaçınılmaz olarak 'kahraman' olan kahramanlarımız, bakalım üçüncü kitap Bulutların Üstünde'de neler yaşayacak. Merak edenler, bu kitabın arkasında serinin üçüncü kitabıyla ilgili fikir verecek kısa bir bölüm bulabilirler. Hatta bu, gelecek kitabın ilk bölümü. Meraklı okurlar için güzel fikir. Kitabın en güzel özelliklerinden biri, yaratıcılarının anne-kız olması. Anne Shirley Hughes yazmış, kızı Clara Vulliamy çizmiş. Dünyaca ünlü ve ödüllü Dogger kitabıyla Alfie serisinin yaratıcısı olan ve elliden fazla kitaba imza atan Hughes kadar olmasa da, kızı Vulliamy de Lucky Wish Mouse ve Martha and the Bunny Brothers kitaplarıyla biliniyor. Bu seri, birlikte ortaya çıkardıkları ilk çalışma. Dileriz devamı da gelir. Çünkü anne-kız harika bir seriye imza atmışlar. Hikayenin sonunda, mini bir testle kendini eğlenerek test etme şansı yakalayan çocuklar, bakalım ne kadar detay yakalamışlar, görecekler. Ben de yaptım testi ve çok eğlendim. Ayrıca berbat bir haydut yaratarak bir aranıyor afişi hazırlama teklifi de çok cazip. Kitabın başında kahramanları, sonunda ise yazar ve çizeri kısaca ve harika çizimler eşliğinde tanıyoruz. Dixie ve Percy sayesinde, sadece bir macera kitabı okumuyor, yaşayan, capcanlı, hareketli ve okuru bu maceraya dahil eden, incelikle düşünülmüş bir kitaba eşlik ediyoruz. Bundan sonraki maceralar da bundan farklı olmayacaktır şüphesiz."} {"url": "https://egoistokur.com/hitlerin-kazagini-giyer-miydini", "text": "Dokuzuncu yüzyılda Karolenj İmparatorluğu'nun çöküşünden sonra Avrupa -özellikle Fransa- anarşiye gömüldü. Kontlar, kale muhafızları, şövalyeler ve diğer yerel hükümdarlar birbirleriyle aralıksız savaştı. Gaddar savaşçılar çiftlikleri talan ettiler, kadınların ırzına geçtiler, tarlaları yerle bir ettiler, rahipleri kaçırdılar ve manastırları yaktılar. Ne kilise ne de çiftçiler aristokratların bu çıldırmış haline karşı koyabildi. Şövalyelerin aksine onlar silahsızdı. Onuncu yüzyılda Auvergne Piskoposu'nun aklına bir fikir geldi. Soylular ve şövalyelerden belirli bir günde bir alanda bir tür sempozyum için bir araya gelmelerini rica etti. Bu arada rahipler, piskoposlar ve başrahipler çevrede bulabildikleri bütün kutsal emanetleri toplayıp alana yerleştirdiler; ölmüş azizlerin kemikleri, kana bulanmış kumaş parçaları, taşlar ve çiniler, yani azizlerle bir şekilde teması olmuş her şey. Piskopos o zamanlar saygın bir kişiydi, toplanan soylulardan, bütün bu kutsal emanetlerin huzurunda bu dizginsiz şiddetten tövbe etmeyi ve gelecekte silahsızlara karşı saldırılardan vazgeçmelerini talep etti. Talebini vurgulamak için de soyluların suratlarının önünde kanlı kumaşları ve kutsal kemikleri sağa sola salladı. Kutsal emanetlere saygı muazzam olmalı, zira Fransız piskoposun örneği rağbet gördü. Bu kendine has vicdana seslenişi Tanrı Barışı ve Tanrı Ateşkesi tabirleriyle bütün Avrupa'ya yayıldı. Ortaçağ'daki insanların azizlerden ve onların kutsal emanetlerinden korkusu asla hafife alınmamalıdır diye yorumladı Amerikalı tarihçi Philip Daileader. Aydın bir insan olarak bu müphem korkuya gülüp geçebilirsiniz. Ama durun, girişteki soruya siz ne yanıt vermiştiniz? Hitler'in kazağını giyer miydiniz? Pek sanmam, değil mi? Bu hayret verici, çünkü sizin de akla mantığa aykırı güçlere karşı tüm saygınızı katiyen kaybetmediğinizi gösteriyor. Hitler'in kazağının nesnel anlamda Hitler'le hiçbir alakası yok. Yine de ondan tiksiniyorsunuz. Bu tür mistik etkiler kolay kolay ortadan kaldırılamaz. Paul Rozin ve Pennsylvania Üniversitesi'nden araştırma arkadaşları, deneye katılan kişilerden gelirken beraberlerinde bir yakınlarının fotoğraflarını da getirmelerini, ardından fotoğrafı hedef tahtasının ortasına yerleştirip tahtaya dart oklarını atmalarını istedi. Oklar resmi deldiğinde annenin canı yanmaz ki! Yine de çekince çok büyüktü. Deneye katılanlar, boş bir nişan tahtasını hedef alan kontrol grubuna kıyasla çok daha kötü isabet ettirdiler. Evet, mistik bir güç onları resimleri hedef almaktan alıkoyuyormuş gibi davandılar. İnsanlar ve nesneler arasındaki bağı gözardı etmek pek mümkün değildir: Bulaşma takıntısı, bunu ifade eder. Bir kadın arkadaşım uzun süre ulusal kanal France 2 için savaş muhabirliği yaptı. Karayipler'de gemi yolculuğu yapanların her bir adadan bir anı eşyası -hasır şapka, boyalı bir hindistancevizi- alması gibi, onun da bir dolap dolusu savaş anısı eşyası var. Son görev yerlerinden biri 2003'te Bağdat'tı. Amerikan Birlikleri Saddam Hüseyin'in sarayını ele geçirdikten birkaç saat sonra, gizlice özel odalara girmiş. Yemek salonunda altı tane altın kaplama şarap kadehi görünce hemen yürütmüş. Geçenlerde onu Paris'te ziyaret ettiğimde, şarabı bu kadehlerde ikram etti. Herkes kadehlerin fiyakasına hayran kaldı. Bunlar Saddam Hüseyin'in kadehleri dedi arkadaşım kısaca. Öfkeli bir kadın meslektaşı, iğrenerek şarabı kadehe tükürdü ve histerik bir şekilde öksürmeye başladı. Kadının öksürük krizi daha da şiddetlendi."} {"url": "https://egoistokur.com/homo-politikus-ve-yersiz-yurtsuz-hissettiginde-sigindigi-lima", "text": "Kemal Sayar'la Timaş Yayınları'ndan çıkan Beni Sessiz de Sevebilir misin? adlı yeni kitabını konuşmak için buluştuk. Röportajımızın merkezinde, bir türlü susamayan, kendini ve dünyayı dinleyemeyen ve hayatının merkezine politikayı koyan insan; yani homo politicus vardı. Çünkü Sayar'a göre bu günlerde aralıksız, adeta öyle yapmazsak ölecekmişiz gibi bir hararetle politika konuşuyoruz, dahası büyük bir gerilim içinde birbirimizle kapışmaya hazır yaşıyoruz. Bir şeyden çok bahsediyorsak, o bizim zırhımızdır. Politika insanların kendilerine varoluşsal bir yer belirleyemediklerinde sığındıkları liman haline geldi. İçsel çatışmalarımızı, hayal kırıklıklarımızı politik alana boca ediyoruz. Rasyonel bir edim olması gereken politikayı bu kadar duygusal bir zeminde tartışmak da bizi birbirimize kolayca hasım kılıyor, çünkü ortak zeminimiz kalmıyor. Politikanın düşman yaratma üzerinden işlemesi, yani sadece karşı tarafın kusurlarını görmeye çalışmamız, kendimizle yüzleşmekten korktuğumuzu gösteriyor bence. İnsan, grup yönelimli bir varlık. Deneyler ve araştırmalar, bir gruba ait olduğumuzda kendimizi daha emniyette hissettiğimizi gösteriyor. Bu arada karşı grubun yanlışlarını da büyütüyoruz. Bazı milletlerin başkalarına uygulanan şiddeti maruz görebilmesi bundan. Öte yandan, ihtiyaç ve yoksunluk dönemlerinde toplumsal dayanışma artıyor. II. Dünya Savaşı'nda intihar istatistiklerinin şaşırtıcı şekilde düşmesi gibi... Zor şartlarda ayakta kalmaya çalışan insanlar ister istemez birbirine kenetleniyor ve ancak problem çözülünce depresyona giriyorlar. Bir mücadele içinde hayata anlam vermek daha kolay. Her şey geride kaldıktan sonra, yaşananları affetmek zorlaşıyor. Türkiye'de duygusal sağırlık hastalığı var. İnsanlar bir başkasının acısına bigane kalıyor ve kolaylıkla Hak etmişti zaten diyebiliyor. Halbuki farklı olanı, benimle asla uzlaşmayacak olanı da anlayabilmeli, zihnimde onun biricikliğini teslim etmeliyim. Herkes kendi aklını beğenir, esas meziyet başka akılları yok olmaya değer görmemektir; bizi birbirimize bağlayacak tutkal budur. Biraz yumuşamalı, hain yaratma ve başkalarını aşağılama üzerine kurulu politik dili terk etmeliyiz. Kendinden şüphe eden; kendindeki arızalarla, zayıflıklarla mücadele eden gelişebilir ancak. Kusursuz insan robottur. Kusurlar bize onları giderme, kendimizi geliştirme ve tamamlama fırsatı verdiği için bizi daha mükemmel kılar. Oysa kendimizi kandırma mekanizmamız sürekli çalışıyor ve biz pozitif illüzyonların büyüsüne kapılmış halde olduğumuz yerde sayıyoruz. Önyargıları zayıflatmanın en temel yöntemlerinden biri, yüz yüze temastır. Kökleşmiş önyargılarımızı gerginlik politikalarıyla aşamayacağımızı, problemlerimizin farklı kesimlerin karşılaşması ve kaynaşmasıyla çözüleceğini hatırlamalıyız. Yahudiler şöyledir, Müslümanlar böyledir gibi stereotipleştirici yargılar karşımızdakine bir maske taktığımızı ve ardındaki insanı görmekten kaçındığımızı gösterir. Halbuki onun da bizim gibi ıstırapları, korkuları, hayalleri var ama biz onu bir istatistik veriye indirgiyor, düşmanlaştırıyoruz. Politika oturup konuşabilme sanatıdır; birbirimizi hainlikle suçlamadan projelerimizi, tasavvurlarımızı konuşabilmeliyiz. Haşin bir modernleşme tecrübesi yaşadık ve geçmişimizle bağımızı bir gecede koparıp atabileceğimizi sandık. Bambaşka bir toplum olmak, yenildiğimiz bir düşmanı Batılılaşma yoluyla taklit ederek galipler safına katılmak büyük bir hayaldi. Ve sadece kağıt üzerinde mümkündü, çünkü ruhunun kökü neredeyse insan oradadır. Uzaydan gelmedik; buraya tarihin koridorlarından geçerek ulaştık. Tarihle savaşamayacağımızı, onu yok edemeyeceğimizi fark edersek, geçmişin sevaplarıyla ve günahlarıyla da barışırız. Yok saydığımız bir kolektif hafızayı diriltmekten, 1915'ten ve diğer karanlık dönemlerden bahsediyorum... Bu olayların gerçekleşmediğini iddia edeceğimize onları anlamaya, anlamlandırmaya başlayalım. Hem sırf bizde değil, dünyada da var bu inkar hali. Gazze için yaşadığım en büyük hayal kırıklığı, Batılı akademisyenlerin sessizliği oldu. Dünyaya insan hakları ve demokrasi dersi veren Batı akademyası, riyakarlık ederek Gazze'deki barbarlıklar karşısında sustu. Halbuki global vicdan, uzaktaki haksızlıklara da karşı çıkmayı gerektirirdi. Yaşadığımız coğrafyanın gerginliği, politik arenadaki muazzam sert kavgalar, geleceğimizin belirsizliği bizi ister istemez etkiliyor. Büyük şehirlerde endişe bozuklukları, panik atak, depresyon ve tükenmişlik sendromu çok yaygınlaştı. Bu yanlış olmaz, çünkü kırsal kesimde psikiyatrik rahatsızlıklardan hatta şizofreniden mustarip insanların sayısı az. Şehir hayatının yarattığı sıkışmışlık hali pek bize göre değil. Bir ağaç altına oturunca daha mutlu oluyoruz. Büyük şehir insanda korkunç bir daralmışlık duygusu yaratıyor ve öfke katmerli oluyor. Acilen parklara, gün içinde soluk alıp uzun yürüyüşler yapabileceğimiz tabiat parçalarına ihtiyacımız var. Adaletin toplumun her katmanına yayıldığı, toplumsal refahtan herkesin pay aldığı bir ülke hayal ediyorum. Yoksa herkese terapi bir düş sadece. Gerekli de değil. İnsanları önce hasta edip sonra terapist karşısına oturtmak yerine onları rahatsızlandıran ortamı ortadan kaldırmalıyız. Kimse açlık sınırında yaşamamalı. Sosyal ve ekonomik eşitsizliğin yaygın olduğu toplumlarda sağlık göstergeleri kötüleşiyor, madde kullanımı artıyor. Aidiyet duygusundan yoksun olmak. Bir yere yaslanamamak. Hiçbir yerin sana huzur vermemesi. Modern medeniyet yabancılaşma ve yalnızlık duygularımızı tırmandırıp insanın insana uzaklığını artırıyor. Böylece hepimiz daha savunmasız, dıştan gelecek tehditlere ve tehlikelere çok daha açık hale geliyoruz. Edebiyat bizi daha iyi insan yapar, çünkü şiir ve edebiyat aracılığıyla başkalarının acılarını anlamaya başlarız. Çok aksiyon yönelimli yaşıyoruz. Bilgisayar oyunu oynarken de, politikadan bahsederken de herkes atlayıp zıplayarak öne geçmeye çalışıyor. Edebiyat bizi yavaşlamaya, sessizliğe davet eder. Roman okurken saatlerce karakterlerin iç dehlizlerinde dolaşabiliriz. Kelimelerimiz artar, iletişim kolaylaşır. Birbirini anlama çabası içindeki insanlar da başkalarına kolay kolay zarar veremez. Katılırım, büyülenmişçesine hemen yazıya dökmek istediğim çok seans olmuştur. Şiirsel olan bazen yaşanmış olanın enteresanlığıdır, bazen de dilin gücü. Öyle hikayeler dinlersiniz ki insan denen mucize karşısında şaşakalırsınız. Görünür olanın ardında gizli bir kuvvetin bulunduğu ve bizim onu açığa çıkarabileceğimiz önermesine yaslanır. O yüzden biraz dedektiflik ya da şifre çözücülüktür. Kemal Sayar'ın Timaş Yayınları'ndan çıkan yeni kitabı Beni Sessiz de Sevebilir misin? okura mektup niteliği taşıyan ve daha önce hiçbir yerde yayınlanmayan yazılardan oluşuyor."} {"url": "https://egoistokur.com/hortlak-kimyasi-bir-milyon-satarsa-kendime-bogazda-bir-yali-alacagi", "text": "Milrose Min'in başı derttedir. Sonunda okul idaresi, kendi kendiyle konuştuğu gerekçesiyle onun profesyonel yardım almasına karar verir. Ama bilmedikleri bir şey vardır: Milrose aslında kendi kendiyle değil okulu mesken tutan hayaletlerle konuşmaktadır. Üstelik sadece konuşmakla da kalmaz, hayaletlerden bazılarıyla basbayağı sıkı fıkı dost olmuştur. Dolayısıyla profesyonel yardım adı altında kendisine dayatılan tuhaf hatta tehlikeli denebilecek terapi seanslarından kurtulmak için yine hayalet dostlarına sığınmaktan başka çaresi kalmamıştır. Farklı renklere tahammülü olmadığı için gençleri tek bir kalıba sokmaya çalışan eğitim sistemine eleştirel bir bakış sunan matrak ve sürükleyici Hortlak Kimyası romanının yazarı Anthony Douglas Cooper'la Ünver Alibey konuştu. Hortlak Kimyası, Salamis Yayınları etiketiyle çıktı. Türkçe'de yayımlanmak benim için müthiş bir şey. Uzun yıllar önce İstanbul'a taşınmayı düşünüyordum. Bu yüzden şehri tanımak için orada birkaç hafta geçirdim. Her şeyine bayıldım ve Mimar Sinan'ın eserlerini saplantı haline getirdim ama şartlar beni İstanbul yerine Manhattan'a attı. O sırada Amnesia Amerika'da yayımlanıyordu ve ben de New York'a taşınmak için bunu fırsat bildim. Taşındıktan kısa süre sonra da kendimi o sıralarda yeni oluşmaya başlamış olan dijital dünyanın ortasında buldum. İkinci kitabım Delirium internet üzerinden yayımlanan ilk roman oldu. Ardından New York Magazine'de editörlük yapmaya başladım, makaleler yazdım ve seyahatle ilgili makaleler için fotoğraf çektim. Manhattan'da tam on üç yıl kaldım. Evet, ilk kitaptaki karakterler okuyucuların çok hoşuna gitti. Roman karakterlerini kendilerine avatar olarak seçen çocuklar oldu mesela. Ben de bu yüzden o karakterleri yaşatmaya karar verdim. Her neyse, sonuçta iş büyüdü. Serinin ikinci halkası olan The Plague of Toxic Fungus'u tamamladım. Üçüncüsü de tamamlanmak üzere. Arabella Asquith the Third and Every Single Animal in the World başlığı daha da iddialı. Gerçekten de lise deneyimimizden esintiler taşıdığını söyleyebilirim. Özellikle de tuhaf ya da farklı olan öğrencileri sıradanlaştırmak için onlara baskı yapılması üzerine. Bu da seriyi okuyanların neden daha çok gotik takılan tipler olduğunu açıklıyor. Yıllar önce İngiltere'de ilk yayımlandığında kahramanım olan havalı hortlaklar kendilerine bu çevrelerden epeyce hayran toplamışlardı. Öte yandan romanı sistem tarafından dışlanan ya da cezalandırılan herkes bir biçimde kendine yakın bulacaktır. Sadece liseli gençler değil yani. Bu seriyi genç yetişkinler için yazıyorum ama çoğu okurum hayatlarının o dönemini çoktan geride bıraktı. Acaba Türkiye'de de aynı durum yaşanacak mı diye merak ediyorum. Evet, öyle de diyebiliriz. Ancak genç yetişkin tanımı bu günlerde gitgide daha da bulanık bir hal alıyor. Çocuklar ya da gençler için yazılmış çoğu romanın hatırı sayılır bir yetişkin takipçi kitlesi var. Açlık Oyunları, Harry Potter'lar, Talihsiz Serüvenler Dizisi... Bunu açıklayabileceğimi sanmıyorum. Belki de yetişkinler hayatlarındaki fantastik bir şeylerin eksikliğini duyuyorlardır. Belki de Taht Oyunları ya da Yüzüklerin Efendisi onlara yetmiyordur ve daha masum şeyleri özlüyorlardır, kim bilir. Doğru, yetişkinler artık genç yetişkin romanlarını küçümsemiyorlar. Hatta merak ettikleri bile söylenebilir. Evet, bu romanlar polisiye ya da bilim kurgu gibi yaygın bir türe dönüşmüş durumda. Sanırım genç yetişkinler için yazmak bana komiklik yapmak için fırsat yaratıyor. Yani yetişkinlere yönelik romanlarımdan çok daha farklı şeyler deneyebiliyorum. Ve artık bu yaklaşımım yetişkinler için yazdığım kitaplara da sızmaya başladı. İtalyan okurlar gibi Türk okurların da Amnesia'yı anlayıp seveceğini düşünüyorum. Labirent gibi iç içe geçmiş sokakları olan kentler ve mimari hayaletlerle ilgili bir kitap çünkü. Tarih boyunca üst üste inşa edilmiş binaların mekanı nasıl yeniden tanımladığı ve karmaşık bir hale getirdiği hakkında."} {"url": "https://egoistokur.com/hulki-aktuncun-oykulerinde-dolasan-kedile", "text": "Anlayacağınız, şair ve öykücü Aktunç'un hayatında ve öykülerinde dolaşan kediler Egoist Okur'da da anılmayı epeydir bekliyordu. İbrahim Bey'den özür dileyerek nihayet yayınlıyorum. Açıklayayım: Çünkü ben, Aktunç'un öykülerindeki kedilere yeterince eğilmeden yapılacak okumaların az da olsa eksik kalacağını düşünüyorum. Öte yandan Aktunç'un kedilere bakışının, onun kedilerle giriştiği ilişkilerin, kedili öyküler yazmış ya da kedisever olan bir çok yazardan biraz farklı olduğu kanısındayım. Şöyle ki: O, kedilerin sahip olunan değil, sahip olan canlılar olduğunu düşünen bir yazardı ve bunu öykülerinde ve denemelerinde bir kaç kez dile getirmişti. Bu arada Hulki Aktunç'un öyküleriyle yeni tanışacaklar ya da onun öykülerine yeterince eğilmemiş olanlar için şunu söylemek de gerekir: Aktunç'un kedili öykülerini okurken zihninize dokunacak olan patilerin bazıları yumuşacık, bazıları hırçındır. Dolayısıyla hem okşanmayı, hem de tırmıklanmayı, hatta ürkmeyi- korkmayı göze almalı; avlanmamak için kimi göndermelere dikkat etmelisiniz. Gerçi ben, bazı ipuçları vererek bu konularda -ne biliyorsam- elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışacağım, ama sizler de gayret etmelisiniz. Okurlara oksijenli su, tentürdiyot, yara bandı önermiyorum, fakat uyarıyorum: Örneğin, Alkarısı İçin Dua'yı okurken çok dikkatli olmalı metinden yara bere alamadan çıkmak için her sözcüğün, her göndermenin üzerinde dikkatle durmalısınız... Hiç kuşkusuz kedilerle hoş beş edip aşna fişneye kalkışanlar; kısacası onlarla adı çıkmış olanlar Aktunç'un kedilerini daha iyi anlayacaklardır. Bana gelince, yıllar sonra yeniden kediyle yaşamaya başlayan biri olmanın kışkırtıcı olanaklarını, yeni bakış açılarını tabii ki kullanacağım; ancak haddimi aşıp öyküleri çözümlemeye yeltenmeyeceğim. Amacım izlenimlerimi notlar halinde paylaşıp, arkadaşımı o çok sevdiği kedilerle hatırlayıp hatırlatmak. Bu yazıda sözü edilecek olanlar dışında bence, Hulki Aktunç'un iki de muhayyel kedisi vardı. Birini zihninde, ötekini kalbinde taşırdı. Zihnindeki çok meraklı, bir o kadar hınzır, ama çok dürüst bir oyunbazdı; ne kumpas bilir, ne de düzen kurardı. Bu kedi, su mercimeğinden aylandıza yararlı yararsız, yasaklı yasaksız bütün bitkileri sever; avlanmayı bekleyen çayır kuşlarına da hınzır kargalara da eşit ilgi gösterirdi. Dahası, akvaryum balıklarının yanı sıra zehirli trakonyaları hiç mızıkçılık yapmadan merak keşif yolculuğuna dahil ederdi... Kalbindeki kedi ise yufka yürekli yardımsever bir çelebiydi: Hak teslim etmeyi, hak aramayı, üleşmeyi, merhameti ve vefayı; yaşamın, insan olmanın olmazsa olmaz kuralları bellemişti... Onun 7 Mayıs 2011 tarihli son okuduğum yazısı, bu söylediklerime çok iyi bir örnektir; çünkü bu metin, hem onun merakının nerelere değin ulaştığının kanıtlıyor, hem de tırmalayarak hesap soruyordu. Eski zamanlardan bir fotoğraf. Selim İleri, Hulki Aktunç ve İbrahim Yıldırım. Bence vefa, tam da böyle bir şeydir. Sisip ve Uşu, Güz Her Şeyi Bilir' deki iki öykünün baskın kişilikleridir. Bu kitap, Bir Yer Göstericinin Hayatı ile birlikte kedilerin adlarıyla karşımıza çıktığı ikinci toplamdır. Ten ve Gölge'de de kediler vardır, ama onların adları yoktur. Son üç öykü kitabındaki kedi yoğunluğuna karşın, Aktunç'un ilk iki öykü kitabı olan Gidenler Dönmeyenler ve Kurtarılmış Haziran'da kediye hiç rastlanmaz. Dikkatimden kaçmadıysa bu iki kitapta kedi sözcük olarak bile yer almaz... Kedilerle birçokkedisever yazardan çok daha fazla haşır neşir olan, Kedilerin Sonsuzluğu Üzerine adlı yazısında yaşamı boyunca hep kedileri olduğunu belirten Aktunç'un kalemini gençlik döneminde kedilerden uzak tutmasının nedenini bilmiyorum, ama şöyle düşünüyorum: Yazar, büyük olasılıkla bu kitaplardaki öyküleri yazdığı sırada, kedi acıları ya da kedilerden kaynaklanan acıları henüz yaşamamıştı. Beklenmeyen eylemin ve taş gibi kasılıp kalmanın Uşu'nun babayı koklaması ile ilgili olduğunu düşünüyor; yanıldığımı sanmıyor ve bunu dışarıdan bir kediye giderek şöyle açıklıyorum: 2007 yılında Hürriyet gazetesinde yayınlanan Medyum Kedi başlıklı haberde Amerika'da Oscar adlı iki yaşındaki bir kedinin ölüm habercisi olduğu duyurulmuştu. Üç yıl sonra CNN' de ölümü koklayan kedi başlığıyla Oscar'dan bir kez daha söz edilmiş, onun bir kitabın konusu olduğu haberi verilmişti. Kedilerin, ölümü yaklaşan insanları koklaması bilgisinin 1985' te yayınlanan Ten ve Gölge'de verilmesi Hulki Aktunç'un ilgi alanlarının ne kadar geniş olduğunu bilenler için şaşırtıcı olmamalı. Ten ve Gölge'nin Algılar Efendisi bölümünde yer alan Alkarısı İçin Dua başlıklı metinde ise hastanenin hilkat garibesi doğuranlar bölümünün koridorlarında kediler dolaşır. Hastanenin karşısındaki gömütlükten her gece yeniden ağan ikizlerden birinin görevi kedileri kovalamaktır. Göbeğine kadar inen kırçıl sakalı olanı ise elinde gergedan zekeriyle dolaşıp yepyeni bir dua okur... Bu çetin metni anlamak için, okurun öncelikle Alkarısı söylencelerini okuması, bu yaratığın loğusalara neler yaptığını bilmesi gerekir. İsteyen şeytandan çocuklar doğuran Lilith'le de ilgilenebilir. Çünkü efsanelere göre ikisi de şeytanın kadınlarıdır. Aktunç'un metnin dua bölümünde Alkarısı'nın şeytanın iki teyzesinden biri olduğunu söyler. Bu öyküyü çok daha iyi kavramak için metindeki bazı rakamlara da dikkat edilmelidir. Örneğin iki yüz seksen üç ve bin iki yüz seksen üç, otuz üç bin. Ten ve Gölge'deki kedilerin dolaştığı bir başka öykü de Lodos Düğünü'dür. Gerçi bu öyküdeki kedi ya da kediler oldukça siliktir, ama yine de önemsenmesi gerekir. Çünkü Selim İleri ile birlikte 1985 yılında Hulki Aktunç'la Gösteri dergisinde (3) Ten ve Gölge üzerine yaptığımız söyleşide, Aktunç'un kimi öykülerinde karşımıza çıktığı için hikaye meleği olduğunu öne sürdüğüm İsrafil Tayfa bu öykünün baş kişisidir ve bence bu melek, kendi kıyametinin borusunu üflemeye şu satırlarla hazırlanır: Tayfa, kedi gibi mırıldanıyordu. / Anacığım, anacağımız yalnız sen anlarsın beni. Bu yakınmadan birazsonra, daha doğrusu bir kedinin içki masasından düşen turpu yalamasının hemen ardından deniz azmaya başlar, yıkılması tebliğ edilen baraka, iskele ve tekne kendiliğinden yok olur: Yaz sonlarının bağışlamaz lodosu. Halatları koparan, tekneleri batıran, parçalayan Lodos. İskele yıkan, kıyı göçüren lodos./ Uğulduyor. Vuruyor./ Üç adam, hayatlarında ilk kez lodosa karşı davranmıyor, ağızlarındaki şarap tadını yutkunarak tekne çatırtılarını dinliyorlar. Ten ve Gölge'deki öykülere sızan adsız kediler için bu denli abartılı yorumlar yapmam ve onları bu denli önemsemem bazı okurları şaşırtmış olabilir. Hatta Aktunç'un öykülerini ilk kez okuyacak olanlar, bu kitaptaki kedilerin varlık nedenlerini sorgulayabilirler. Sorgulasınlar da! Çünkü böylece kuşatıcı ve bütünsel bir okumaya kapı aralamış, Bir Yer Göstericinin Hayatı'ndaki kedilere ve Güz Her Şeyi Bilir'deki Sisip'e Uşu'ya kendilerini hazırlamış olurlar. Hulki Aktunç'un, Kedilerin Sonsuzluğu Üzerine adlı yazısında, iyi bir kedi adında mutlaka S olmalıdır, ya da S ile akraba bir harf demesi, ebedi ve edebi olana bir gönderme olduğu kadar kedilerin yok olmayacağını imlemektedir. Bu yorumum kimilerini biraz şaşırtacak olsa da ben içtenlikle inanıyorum. Hatta şu sıralar kedilerin yeniden ortaya çıkıp, herhangi bir yerde hatta bir fotoğrafta bile- kendilerini gösterebilecekleri kanısındayım ya da sanıyorum. Bu görüşümü, bu yazı dolayısıyla üstü açılan çok eski anıya, az önce sözünü ettiğim Ten ve Gölge söyleşine değinerek tartışmak istiyorum: Gösteri dergisinin Cemal Nadir Sokak'taki ofisinde büyük olasılıkla Doğan Hızlan'ın odasında- yapılan konuşma sırasında çekilen; Hulki Aktunç, Selim İleri ve benim yer aldığım fotoğrafta bence bir de kedi var: Tam arkamda duruyor, başını kaldırmış bakınıyor. Bence demenin nedeni, 1985 yılının sıcak mayıs öğleninde o odada kedi olup olmadığını hatırlamamam ve kedinin fotoğrafa sonradan girmiş olabileceğini düşünmemdir... Belki o, yalnızca iri ve beyaz bir leke, belki açık kalmış kalınca bir kitabın buruşuk sayfaları! Ama her ne olursa olsun büyüteçle baktığımda o görüntünün kedi olduğuna inanıyor, kendimi ikna ediyorum. Bu konuda görüşlerine başvurduğum kişiler, benimle pek aynı fikirde değiller: Bazıları beni kırmamak için belki demekle yetindi; bazıları ise yalnızca sen daha iyi bilirsin, biz orada yoktuk diye çerçeve dışına çıkmayı yeğledi... Geçen yıl Ankara'dan bir kedi getirip bize bırakan oğlum, İstanbul'da olsaydı ona da sorardım, belki o bambaşka bir yorum yapardı. Kim ne derse desin, bence o fotoğraftaki beyaz leke bu yazının gereği olarak- muhayyel de olsa bir kedi. Böyle düşünmemin bir nedeni de klavyenin üzerinde dolaşmayı çok seven, dolayısıyla bilgisayar ekranında upuzun sözcüklerin çıkmasına neden olan, balkondaki kumruları avlamak için binlerce desise kuran evimin yeni sahibi olmalı! Bu sözcük oyunbazına, yavruyken arka ayaklarından birinin aksaması nedeniyle -oğlum tarafından- Aşil adıuygun bulunmuş. Şimdi aksamıyor deli gibi koşuyor. Onu tedavi edip aşılarını yapan işgüzar veterinerin kimlik kitapçığına adını Achil diye yazması beni biraz öfkelendiriyorsa da pek aldırmıyorum, çünkü adında söyleyiş bakımından- S'ye çok yakın akraba olan Ş'yi taşımasından memnunum. Aşil, benim elli yılı aşkın süre sonra sahip olduğum ikinci kedi. İlki, çocukluğumun bahçeli dönemlerinde yanımızdaki evin kafesteki kanaryasını yemiş, güya iyi komşumuz olan nobran herif tarafından gözümün önünde kadim avcılığı hiçe sayılarak hırpalanmış ve onun, yalnız beni değil, bütün sokağı terk edip, kayıplara karışmasına neden olmuştu. Bunu anlattım. Zira ilk kedimin, Ankara sokaklarından kurtarılıp yeniden bana geldiği kanısındayım. Dahası Gösteri dergisinde çekilen fotoğrafa Uşu'yu ya da Sisip'i çağıran da o olmalı. Böyle düşünüyorum ve aksinin kanıtlanacağını hiç sanmıyorum. Biz de Aktunç'un bu kitabındaki kedilerin beklenmedik bir anda ya ansızın belirivermesine şaşırmamalıyız, çünkü bu hınzırlar canları istediğinde karşımıza çıkıp oyunlar oynar. Örneğin, Yek Yek Oynayanlar'da vitrindeki kedi, bir sürpriz gibi öyküye dahil oluverir: Tasmalı bir tekirdir bu; anlatıcı cama tık tık vurduğunda asılı duran dansöz giysisine pençe atar, bütün pullar deniz gibi dalgalanır. Bu öyküyü okuyanlar, büyük olasılıkla tekir kedinin, iki sayfa sonra Almanların Glück dedikleri Yek Yek oyununda kullanılan zarlarının peşine -kısacık bir vurguyla- düşmesine şaşırmışlardır. Ben de şaşırmış ve öyküyü baştan okumuş, bununla da yetinmemiş, pek ilgi kuramama karşın, bu öyküdeki Seni seçmiştim artık. Hikayeni seçmiş oldum böylece göndermesini dikkate alarak Ten ve Gölge'deki Adını Yok Eden Hikaye'yi bir kez da okumuştum. Merak eden okur da bu öyküye bir göz atsın, ama kediye rastlamayacağını bilerek. Fakat kim bilir, belki o öyküde de satırların arasına pusmuş bir kedi vardır! Bir Yer Göstericinin Hayatı'nın önemli özelliği, ilk kez bir kedinin, öykünün sahibi olmasıdır, hem de adıyla: Sonuncu Paskal İkinci Dereceden Tarihi Bir Şeytan adlı bu öyküde, doğrusu Şeytan adlı kedi mi Fehmi Paskal'dır; yoksa Fehmi Paskal mı Şeytan adlı kedidir, pek anlaşılmaz. Ama şu çok iyi anlaşılır; Fehmi efendi, Şeyülbeled Paşasının verdiği Paskal soyadının kimse tarafından alınamayacağı kanısındadır. Tarihi eser olduğu için el konulmak istenen evlerini de kimseye vermek niyetinde değildir. Bu arada genç okur, Paskal'ın ne anlama geldiğini araştırmalıdır. Yaşlılar ve orta yaşlılar zaten Paskal'ın pantomim oyunlarının yüzü boyalı palyaçosu olduğunu bilirler; fakat onlar da şunu unutulmamalıdır: Şeyhülbeled Paşa -şimdiki adıyla belediye başkanı- tarafından verilen bu soyadı, palyaçodan çok maskara çağrışımlıdır. Bence, tek başına rakı içmek güç olduğu için, bu eylemi kedisi eşliğinde yapan Gül Amca Aktunç'un ta kendisidir. Kedinin adı ise Sisip'tir. Öte yandan Sisip, Hulki Aktunç'un sahibi ya da kedisi olduğuna göre, Uzanmış Bir Adamın Beş Düşüncesi'nde bahçesindeki yabankirazının köklenmesini... ve rakı kadehlerinin limonata bardağına dönüşmesini yorumlayıp yarı uykulu düşler ve düşünceler arasında dolaşan kişi de Hulki Aktunç'tur. Dahası bu öykü, Salyangozlu Ev'in yazarına ithaf edilmiştir. O yazar Semra Aktunç'tur. Böyle dedim çünkü Aşil, sabah kahvaltısını zeytin peynir ve reçelle yapıyor. Onun bu tuhaflığına hiç şaşırmıyorum... Çünkü sarhoş kedi görmüşlüğüm bile var. Sırası geldiğine göre anlatayım, böylece bu yazı kedilerle bitsin: Hulki Aktunç ile bazı öğlenler Sirkeci'ye uzanır Melih Cevdet'in de uğradığı söylenen yanmış yağ ve anason kokan bir meyhanede içerdik. Burası Hoca Paşa Vergi Dairesi' nin bulunduğu yolun üzerindeki döküntü bir binanın ikinci katındaydı... ve burada, bıyıkları tütün zifiriyle kınalanmış, bakışları anzarottan kaymış iyi insanlardan oluşmuş ihvan dahil her şey kirliydi: Bardaklar bulanık, melamin tabaklar çizik çizikti, sararmıştı. Ama ne gam, zaten yemek yediğimiz yoktu. Bardakları ise cebimizdeki kağıt mendillerle silebilirdik. Yemek olarak, çoğunlukla çuşka biberiyle tatlandırdıklarını söyledikleri kapuska ve nohut olurdu. Bize ekmeği iyice abartılmış köfte kızartılardı, çoğunu kedilere verirdik. Evet, ortalıkta üç kedi dolaşırdı. Bir keresinde bunların, içine sulandırılmış rakı konan tasın başına üşüşüp, hep birlikte dillerini uzatıp itişip kakışmadan şıpırdamalarını şaşırmadan izlemiştim. Kediler tas boşalınca bir köşeye çekilip hep birlikte insanlara miyavlayıp sızmışlardı. Hayvan hakları savunucuları kızacak, ama gerçek buydu: Kediler meyhanenin asıl sahipleriydi: Üstelik onlar, Sirkeci ihvanının makamına kurulmuşlardı... Kim söyleyebilir postu ve dostu bilmediklerini!"} {"url": "https://egoistokur.com/hundertwasserin-renkli-dunyas", "text": "İkinci Dünya Savaşının kıyımından mucizevi bir şekilde kurtulmuş bir yarı-Yahudi'dir kendisi. Babası, daha Friedrich küçücükken vefat etmiş, minik oğlan da Yahudi annesinin kanatları altında büyümüştür. Henüz beş yaşındayken kendini sanatla ifade etmeye başlayınca annesi de onu, Viyana'nın ünlü Montessori Okulu'na yazdırır. Ancak bizim ufaklık orayı sevmez, onun sıra dışı ruhuna ve yeteneklerine uygun bir okul değildir. Böylelikle oradan ayrılır. Bu arada savaş öncesi politik durum, annesini koruma önlemleri almaya iter. On bir yaşındaki minik Stowasser Hitler'in gençlik kollarına yazdırılır. Her ne kadar bugün bize itici gelse de, o an için bir annenin yapabileceği en akıllıca şeydir bu. On beş yaşında ilk karakalem çalışmasını yapar -elbette tema doğadır. Kısa süre sonra mum boyaya terfi eder ve sulu boya ile devam eder. Hiçbir eğitim almaksızın bir çocukken başlayan sanat hayatının ilk sulu boyalarında güzelim Viyana'nın tablovari koruları ile saraylarını konu eder kendine. Tamamen içten gelen bir itkiyle doğaya yönlenir. Sanatçının en ilginç yönlerinden biri ise, isimlere olan tavrı ve kendi ismiyle oynamasıdır. İnsanın, yer değiştirdikçe ismini de değiştirmesinin akıllıca olduğunu savunur. Ona göre, kişinin tek bir adı varsa, o tek bir kişidir, ne kadar çok adın varsa, o kadar çok kişisindir ve bu da güzel bir şeydir. Oysa bunu çok yönlülük, kapasite enginliği, yetenek bolluğu, sıradanlığın kırılmışlığı, sınırsızlık ve yüce gönüllülük olarak tanımlamak da pekala mümkün. Ben şahsen böyle yorumlamayı tercih ediyorum bu tip çizgi-dışı, üretken ve çok yönlü olarak yeteneğini kullanabilen insanları- diğer bir deyişle, gerçek sanatçıları. Muhteşem bir şey bu! Keşke dünya nüfusunun çoğunluğu böyle olsaydı da dirlik gelebilseydi bu gezegendeki yaşama. Ama tabii bu nitelikleri olumlu ve güzellik üretimi için kullanan, insana ve yaşama olumlu katkıda bulunan kişileri söz konusu ediyoruz burada. Nice böylesi nitelikli insan da olumsuz frekanslarda titreştiklerinden olsa gerek- içlerindeki kini, olumsuzluğu dışa kusarlar. Bizim konumuz onlar değil. Hundertwasser bu konuya şöyle nokta koyar: Yüzlerce kişi olup onların üreteceği kadar güzellik üretemesem de, hiç olmazsa ismimi değiştireyim der ve yaşamı boyunca ismiyle oynar: Bir bakmışsınız Fritz olmuş. Esas ismi Friedrich, önce Friederich, sonra Friedereich en sonunda da Friedensreich'a dönüşür. Bu minik harf değişiklikleriyle, kendi içinde çok büyük anlamlar yakalıyor olsa gerek sanatçı. Soyadındaki sto ise Slav dillerinde yüz anlamındadır ve bu nedenle Almanca 'yüz su' anlamına gelen Hundertwasser'a çevirir onu da. Hundertwasser mimardır. Ancak sıradan bir mimar değil. Çevreci kimliğini son derece başarıyla öne çıkaran yapılar, evler inşa etmiştir. Sırf bunları görmek için Viyana'ya bir uzanmaya değer. Geleneksel yatay-dikey düz hatlardan uzak, doğadaki yumuşak hatlara uygun evler yapmıştır, çatıları yeşilliklerle kaplı. Bu evleri yine tablolarındaki cıvıl cıvıl renklere boyamıştır. Viyana Spittelau'daki çöp yakma istasyonu onun mimari renk ve çevrecilik anlayışını sergileyen en güzel örnektir. O bir sanayi yapısı değil, bir sanat şaheseridir. - - - Üzerinde gezinti yapılabilecek denli çimen kaplı teraslar, çatılar. - Şehir planlamacılığının hayata geçmesiyle şehirlerimiz çirkinleşmeye başlamıştır. - - Doğal çevresinden ve topraktan soyutlanmış bir şekilde yaşamaktadır. - Kendimizi beton ve plastik ile yalıttık. - Doğa, sanat ve yaratıcılık yekpare bir bütündür. Biz ise onları ayırdık. - Doğada kusur yoktur. Kusurlu olan insandır. - Temizlik psikozu, uygarlığımızın tipik bir semptomudur. Eskiden hastalıkların ve ölümlerin nedeni pislik ve yetersiz hijyendi. Bugünse aşırı sterillik. - Çirkin uydu-kentlerimizdeki her beş pencereden birinde elinde bir bezle, zaten pırıl pırıl olan bir camı parlatmaya uğraşan bir kadın görülmekte. - Tüm bunlar sapık uygarlığımızın ne denli hasta olduğunun tipik göstergeleridir. - İnsan vicdanını rahatlatmak istiyorsa, çöp üretmeyen bir toplum için çabalamalıdır. Bizler doğanın misafirleriyiz ve buna uygun davranmalıyız. - Her şeyi çöpe atan bir toplum kabul edilemez. - İnsanoğlu, her şeyden önce, dünya gezegenine tehlike yaratan en büyük parazitin kendisi olduğu gerçeğini kabul etmelidir. - Ve de insanoğlu, gezegenin kendini onarıp yenileyebilmesine olanak tanımak için ekolojik anlamda eskisi gibi, doğal haline ve alışkanlıklarına geri dönmek zorundadır. Hundertwasser ressamdır, mimardır, çevrecidir. Hundertwasser çok şeydir. Birkaç paragrafla anlatılacak gibi değildir; ders gibi çalışılmalı, öğrenilmeli, anlaşılmalı ve anlatılmalıdır. Çünkü o insandır. Gerçek insan. Tam insan. Olması gerektiği gibi insan."} {"url": "https://egoistokur.com/hurrem-sultan-hamaminda-kimin-ruhu-dolasiyo", "text": "Celis-i halvetim, varım, habibim mah-ı tabanım, Enisim, mahremim, varım, güzeller şahı sultanım, Hayatım hasılım, ömrüm, şarab-ı kevserim, adnim, Baharım, behçetim, rüzum, nigarım verd-i handanım, Neşatım, işretim, bezmim, çerağım, neyyirim, şem'im, Turuncu u nar u narencim, benim şem'-i şebistanım diye anlatmış Kanuni Sultan Süleyman Hürrem'ini. Bizse onu televizyon dizilerinden öğreneceğimizi sanıyoruz. Gitseniz onun yaşadığı mekanlara, ruhunun belki hala oralarda dolaştığı umuduyla... Nafile! O gün o güzel havada yolu oraya düşmese belki bütün bunlar yaşanmayacaktı... Hem hayat kimine göre tesadüf, kimine göre de birbirine bağlı bir zincir değil miydi sonuçta? Sonbahara geçişe az kalmışken kentin kalbindeydi. İşi bitmişti, bir an durdu, düşündü ve Hürrem Sultan Hamamı, dedi içinden. Karşıya geçti ve hamama iki adım kalmışken hemen önündeki parkın içinde biri dikkatini çekti. Oldukça şişman, başında beyaz perde kordonları bürülmüş ve birleştirilmiş hissi veren sarığı, rengarenk giysileri, elinde dev tespihiyle kalabalıklar arasındaydı. Ona doğru ilerledi ve yakınına gelince, siz kimsiniz, dedi. Nasreddin Hoca'yım ben, dedi adam. Sonra yüzüne bakarak sordu: Neden bana bu soruyu sordunuz? Benzemiyor muyum? Merak etmişti sadece, yutkunarak hocaya benzediğini ama yine de sormak istediğini söyledi. Adam, biraz da telaşlı ve çekinerek: Rızkımı bundan çıkarıyorum, helal para kazanıyorum dedi. Denizli'nin Nasreddin Hocası derlermiş ona, Denizli'den buraya gelmiş. Pek çok iş yapmış. Aslında yazarım ben de, kitaplarım var ama ondan önce simitçilik bile yaptım, dedi. İlk kitabının adı 'Kim ne yapsın senin anılarını simitçi' imiş, bir yazara bu konuda kitap yazmak istediğini söyleyince ona böyle demiş ve o da bunu başlığına taşımış. Kitabı, simitçilik yaparken biriktirdiği anılarından oluşuyormuş. İkinci kitabı Engel Tanımayan Özel İnsanlar imiş, üçüncü kitabı Denizli'nin Nasreddin Hocası adını taşıyormuş. Şimdi yazmak istediği kitapsa, bu alanda birkaç yıldır etrafında gezinen ve artık çok iyi tanıdığını söylediği turistlerle ilgiliymiş; Arabı, İtalyanı, İngiliz'i, hepsini çok iyi tanıyormuş... Üzerinde göle maya çalarkenki resminin olduğu kartını verdi, adı Hamdi Cemil Yılmaz'mış. Sultanahmet'te yine aynı şey olmuş ve tarihi yarımadanın enerjisi onu kendine çekmişti. Hem bütün yüzyıllar bir araya toplanmışken kim sıradan hayata dönmekte acele eder ki... Yüzyıllar sekteye uğramıştı gördüklerinden sersemlemiş halde hamama doğru yöneldi. Artık sadece hamam olarak çalıştığı ve yıkanmak için gelmediğinden bir yıl öncesine kadar hamamın içinde turistik eşyalar satılırdı!- görevliyi aradı. Öğrendi ki içerisi hamam sefası yapanlarla doluymuş. Ne zamanlar gelinebiliyor, dedi. Sabah sekizden akşam 11'e kadar açıkmış. Ücreti, 70 Euro imiş. Nasıl yani, niye bu kadar pahalı, sadece turistlere mi yönelik, deyince Ama biz burada çok şey yapıyoruz, cevabını aldı. Şaşkın gözlerle ne gibi çok şey deyince hemen kese ve köpük masajından söz etti. Buradaki köpük masajı meğerse ve her neyse, 40 dakika sürüyormuş. Padişaha hazırlanan Hürrem gibi yapacaklar belli ki önce bir Kanuni bulmak zorunda. Hamamın etrafını dolaşarak güzel restorasyonla sakinleşmeye çalışırken önüne bir şey! çıktı; belli ki bir boşluk kalmış ve oraya, Ayasofya'yı gören o açıya plastik bir palmiye dikilmişti. Enerjiler iyice kayboldu, yakalamaya çalışırken bir göz kırpıp bir tokatla onu kendine getirdiler. Sersemledi. Kahveye yerleşti ve bir Türk kahvesi içerek Hurrem'i düşünmeye başladı. Hurrem... Hurrem adı belki neşeli güleryüzlü olduğu için verilmişti ona. Kırım Hanı tarafından Osmanlı Sarayı'na hediye edilmiş, ancak haremden çıkıp, özgürlük belgesini aldıktan sonra Kanuni'yle evlenebilmişti. 54 yaşındayken, Kanuni'den önce hayata veda etmiş, birlikte oldukları 38 yılın 10 yılını da hasretle geçirmişti. Kanuni'ye yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: Yüce Allah seni olgunluğa eriştirip, kıyamete dek seni benden ayırmayıp bir daha mübarek yüzünüze yüz sürmeyi nasip etsin. Dönüş yolunda trene bindi. Surların içinden son çıkışta, Yedikule tarafındaki iki burcun ortadan basbayağı çatlamış olduğunu gördü. Gözlerine inanamadı. Tren iyice uzaklaşana kadar kafasını çevirip bakakaldı. Gidiyordu Altın Kapı'ya yakın burçlar. Hey kimse yok mu, görmüyor musunuz diye bağırmak, trenden inmek istedi ama içerisi şehrin içinden ona bakmadan geçen, kendi yaşamlarının içinde debelenen, baksa da görmeyen insanlarla doluydu. Yutkundu ve bütün gördüklerini unutmak istedi. Duyarlı biri, sizin gibi, bütün bu gördüklerini, duyduklarını unutmak istese de unutamayacak. Bir sohbet, tesadüf eseri birkez daha geçerken ya da belki bir kitabın sayfaları arasında bu döneme rastladığınızda aklınıza gelecek. Çok acı. Çok sorumsuzca ama işte işin içinde bir rant olunca ne yazık ki bazı değerler göz ardı edilebiliyor. Belki de birçok şey. İyi niyetli olalım, her şey düzelir demek geliyor insanın içinden. yazılarınla değil sadece, filmlerinde, tv programlarınla, röpodtajlarında, kitaplarında çok şey değiştiyirosun emine. istanbul'u yeniden sevmek için bir sesep senin yazıların, ne kadar yorgun ve yıpranmış olursa olsun... hiç değilse buna inan. günümüzde ticari amaçlar uğruna neler heba oluyor. güzel bir yazı olmuş, elinize sağlık."} {"url": "https://egoistokur.com/hurrem-sultanin-pesinde-haremin-seruveni-bir-kadinlik-tarihidi", "text": "Tarihçilerin yazdığına göre, Hurrem Sultan'ın Sultan Süleyman üzerindeki etkisi hakikaten inanılmazmış. Günümüzün siyasetçi eşlerini, first lady'leri için bile alışılmadık bir biçimde, sadece sarayın iç meselelerine değil, uluslararası ilişkilere de karışıyor, fikir yürütüyormuş. Polonya kralıyla arasındaki yazışmaları bile arşivlerde mevcut. Öte yandan Hurrem'in bütün bunları salt ihtirastan değil, kendisinin ve evlatlarının sağ kalması için yaptığını düşünen ve onu bir erken dönem feminist olarak yorumlayanlar da var. Araştırmacı yazar Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Sultanları kitabında Osmanlı padişahlarına bakış açımızı kısıtlı tuttuğumuzu, hatta bir bakıma işin kolayına kaçarak onları sadece siyasi ve askeri başarı ya da başarısızlıklarıyla tanıttığımızı yazmıştı. Şimdi Bu Mülkün Kadın Sultanlarında, kadınları anlatıyor ve Harem'e dair iki temel yanılgıyı düzeltmeyi deniyor. Bunlardan birincisi, Harem'de sadece 'kibar, mütebessim ve olağanüstü güzel' cariyelerle çevrili sultanların yaşadığını varsayan hayalci, oryantalist bakış açısının düştüğü yanılgı... İkincisi, Harem'i kıskançlık, kin, ihtirasın hüküm sürdüğü, hiyerarşinin her basamağından kadınların ve erkeklerin birbirini yok etmek üzere tetikte beklediği kabus dolu bir hapishane, bir nevi şık köle pazarı olarak görenlerin yanılgısı... Hiç şüphesiz Osmanlı Hanedanı'nın kadın/erkek sultanlarını insan olarak, karakterleri, yani zaafları ve erdemleri, bahtları ya da bahtsızlıklarını da görmeye çalışarak anlamaya çalışmak, toplumsal olarak bugün durduğumuz yeri belirlemek açısından son derece önemli. Tarihçiliğin bir erkek işi gibi algılanması, galiba, tarihin ana konusunun bütün zamanlar boyunca 'harp' oluşuyla açıklanabilir. Savaşları erkekler yaptığı gibi, yazmak da erkeklere düşmüş; 'elinin hamuruyla erkek işine karışan' kadınlar da eleştirilmiştir. Cumhuriyet Türkiyesine baktığımızda siyasal, toplumsal ve kültürel tarih özellikle de sanat tarihi ve arkeoloji alanlarında kadın yazar ve araştırmacılarımızın, biz erkek meslektaşlarından geride olduklarını söyleyebilir miyiz? Saray ve harem konuları titizlikle inceleyerek bilimsel yapıtlar verenler de bir hayli. Aslında 'Cariye yazgısı' ya da 'köle yazgısı'nın, her zaman değilse de çoğu kez iki ucu olmuştur. Yaşamın her türlü ezasına cefasına katlanan ve sözgelişi sarayda haseki ve hamile iken eşi padişah tahttan indirilmişse denize atılıp boğulmak; mutlu bir kadınefendilikten sonra valide sultan olarak yaşamını tamamlamak da vardır. Elbette. Özellikle saray haremi bir eğitim ortamıydı. Oraya girenler, görgü, bilgi, okuma yazma, konuşma, incelik, giyim kuşam, davranış, şarkı oyun becerileri kazanıyorlardı. Geçmişteki İstanbul kültürünün temelinde, özgürlüğü verilip çırağ edilerek haremden çıkartılan; kimileri, Enderun'dan çırağ edilen kibar gençlerle evlendirilen cariye kökenliler vardı. Bunlar, İstanbul'un semtlerine saray görgüsünü, inceliğini taşıyorlardı. Yalnız saray haremi değil, sultanefendi denen padişah kızlarının saraylarında, paşa konaklarında da cariyeler eğitiliyor; bunların en gözdeleri padişaha sunuluyor, diğerleri çırağ ediliyordu. Çocuk yaşta ailesinden kopartılanların ne denli iyi koşullarda yetiştirilmiş olsalar da köle hukukuyla alınıp satılmaları veya padişaha sunulmaları, çağımızın özgürlük ve insan hakları anlayışlarıyla bağdaştırılamaz. Kölelik, insanlık tarihinin bir gerçeği olarak 20. yüzyıla değin yaşanmıştır. Harem'deki disiplin uygulamalarını yeterince bilmiyoruz. Yatmak, kalkmak, konuşmak, şakalaşmak, öksürmek, aksırmak, samimiyet... Doğal bütün istemler, tepkiler gözetim ve baskı altında tutulurmuş. Harem taşlıklarına hakim nezaret pencerelerinden, hizmetler, konuşmalar, kalfa cariyelerce izlenirmiş. Hırsızlık, iffetsizlik edenler cezalandırılırmış. İzbe odaların kapı ve dolaplarındaki silik soluk yazılar, cariyelere 'oda hapsi' cezası verildiğinin belgeleri sayılır. Haremde cereyan eden korkunç bir hesaplaşma 1651'de yaşanmış ve saray kadınlarının en güçlüsü kabul edilen Valide-i Muazzama Kösem Sultanı, Harem'in dokunulmazlığını ihlal eden içoğlanlarıyla zülüflü baltacılar boğmuşlar. Gömülmezden önce cenazesinin konulduğu duvar nişine Maktel-i Valide' denilmiş. Cariyeler burada dua eder, geceleri mum yakarlarmış. Padişahlar en azından saray kurallarına uymak bakımından özgür değillerdi. 'Deb-i kadim' denen, saltanat- hanedan geleneklerine uymalarını zorunlu kılan oturmuş bir düzen vardı. Bu, sarayın diğer ortamlarında olduğu gibi, Harem'de de geçerliydi. Kıskançlık, padişahın hasekileri, ikballeri arasında, gedikli, kalfa, usta basamaklarına yükselmeyi amaçlayan cariyeler arasında nasıl olmasın ki? Buna karşılık eşit konumdakiler arasında da aileden, güvenceden yoksunluğun ruh haliyle sırdaşlık, ahret kardeşliği gibi kadınsı dayanışmalar vardı."} {"url": "https://egoistokur.com/huseyin-can-erkin-1q84-paralel-evrenlerin-ve-cevapsiz-sorularin-kitab", "text": "Öğrencilik yıllarımdan itibaren öykülerini okurdum. Fakat onunla gerçek anlamda tanışmam Yunanistan-Türkiye gezi günlüğünü okuduğumda gerçekleşti. Murakami 1980'lerin sonunda Yunansitan ve Türkiye gezisine çıkıyor, gezi izlenimlerini de Uten Enten başlığıyla kitap haline getiriyor. B. Murat Komşucu'nun henüz yayınlanmamış başarılı bir çeviri çalışması da var. Ben de ilk okuduğumda Türkiye'yi iyi tanıyan bir yazar olması açısından Murakami'yi tüm eserleri okunması gereken yazarlar listemin başına koymuştum. Murakami'nin kendisini diğer çağdaş Japon yazarlarından, hatta dünya edebiyatının diğer yazarlarından ayıran en önemli özelliği bir ayağını kendi topraklarına bir ayağını da dünyaya, evrensel olana basması. Murakami'nin tüm eserlerinde bu, baskın bir unsur olarak görülür. Örneğin, Sahilde Kafka adlı romanında Japonya'daki bir olayla Avustralya'daki bir olayı ustaca birleştirerek öykü içerisine yerleştirmesi, Japon edebiyatının bin yıl öncesine gidip oradan Hemingway'a geçmesi, ne bileyim, çalgı eşliğinde öyküler anlatan eski Japon ozanlarından İngiliz romancı George Orwell'e uzanması bunun en önemli kanıtlarından. Kısacası bir yazar olarak, eserlerinde hem dünya hem de Japon yazınına saygı duruşunda bulunması Murakami'nin yazarlığının en önemli özelliği. 1Q84 piyasaya çıkmadan 1 milyonun üzerinde ön sipariş alarak rekor kırdı. Yayınlandığı gün de Japonya'daki tüm kitapçıların önünde sabahın çok erken saatlerinden itibaren uzun kuyruklar oluştu. Fakat doğrusu Murakami Japon okurundan önce dünya okurunu etkisi altına almıştı. ABD'de yaşamasına rağmen, 1995'te yaşanan Kobe depreminden sonra depremzedelerin yaralarını sarmak için Japonya'ya döndü ve televizyon programları, gazete yazıları ve röportajlar aracılığıyla yoğun medya faaliyetlerine katıldı. Japonya zor bir dönemden geçiyordu; aynı tarihte Aum Şinrikyo tarikatı da Tokyo Metrosu'nda sarin gazı eylemi düzenleyerek binlerce kişinin ölmesine sebep olmuştu. (1Q84 terör cemaat ilişkilerini de ele alıyor, bu açıdan meselenin o zamandan beri yazarın kafasını kurcaladığını söyleyebiliriz.) Murakami için de bir dönüşümdü bu, 1995'ten itibaren fantastik edebiyattan uzaklaşarak büyülü gerçekçiliğe yakın durmaya başladı. Eleştirmenler eskiden onu müzik delisi, uçuk bir yazar diye nitelendiriyor, çok da ciddiye almıyordu. Murakami'nin toplum olarak yaşadıkları acıyı paylaştığını, sağaltmak için çaba gösterdiğini görmek, hem eleştirmenleri hem de Japon halkını etkiledi. Murakami, romanının 1984'e benzetileceğini tahmin etmiş olmalı. Japoncada Q harfi ve 9 sayısı 'kyu' olarak okunur. Yani Q=9 denklemiyle Bin Dokuz Yüz Seksen Dörte ulaşmak mümkün. Ama bu aynı zamanda okura bir tuzak. Zira kitap hem 1984 yılında geçiyor, hem de kahramanlarımız bazı paralel evrenlere geçiş yaptıkları için başka zamanlarda.... Ve o paralel evrenlerde cevaplaması imkansız gibi görünen sorularla karşılaşıyorlar. Bence Q harfini yazar, question yani soru kelimesinin karşılığı olarak da kullanıyor. 1968 sonrasında komünist bir devrim hedefleyen bir grup öğrenci başarısız oluyor ve dağlık bir bölgede tarımsal üretime dayalı bir komün hayatı kuruyor. İlerleyen yıllarda bu grup ikiye bölünüyor. Bir kısmı silahlı eylemler düzenlemeye başlarken, diğer kanadı karanlık bir tarikat kuruyor. Kişisel ütopya ve hayallerin tehlikeli de olabileceğini görüyoruz böylece. Aslında o yıllarda Murakami de öğrenciymiş. Röportajlarında bu olayları, idealler daha sdoğrusu idefiksler peşinde koşan zorba azınlığın, hayatını dilediğince yaşamak isteyen mağdur çoğunluk üzerinde baskı kurmayı denemesi olarak niteliyor. Bu soruya İlk bakışta Japonca ve Türkçenin sözdiziminin aynı olması, Japoncanın öğrenilmesi kolay bir dil olduğu izlenimini verebilir gibi genel-geçer bir yanıt verebilirim. Ancak esas yanıtım şu olacaktır: Japonca bir deniz ve önce orada kendimi suya alıştırıyorum, sonra dönüyorum Türkçe denizinde yüzmeyi öğreniyorum, tekrar Japoncanın sularına dönerek yüzmenin tadına varıyorum. Tam bu anda bir tsunami üzerime geliyor, kendimi Türkçenin durgun sularına atıyorum. Bu işe ilk başladığımda, görüştüğüm yayınevlerini Japoncadan Türkçeye çeviri yapılabileceğine inandırmam güç oldu. Hatta bir yayınevinin çeviri önerime yanıtı İngilizce oldu. Bir Türk Japoncadan çeviri yapamaz, düşüncesiyle olsa gerek.. Bunlar keyifli anılar. Amacım Türk okurunun Japon edebiyatını suyunun suyunun suyundan değil, suyunun suyundan okuması. Bu söyleşiyi çok beğendim. Herkes kitabın popülaritesine kapılmış, kitap hakkında ben de bir şey söyleyeyim, eksik kalmayayım yarışı içinde. Henüz kitabı pek kimse okumadığından söylenenler arasında içerikli bir şeyler bulmak da neredeyse imkansız. Bu kalabalığın içinde bir bardak su gibi geldi. Teşekkürler!"} {"url": "https://egoistokur.com/huzunlu-magluplarin-iyimser-kitabi-oldugu-kadar-guzeldi", "text": "Hüzünlü mağluplar için yazıldı: Olduğu Kadar Güzeldik! Ağaçlarımız var bizim... Orada, o meydanda, binaların sevimsiz bakışlarından kendisini çekip sıyırmayı başarabilmiş, yapraklarıyla güneşe selam durup genişliklerince Gezi Parkı'nın çiçeklerine, çimenlerine, banklarına gölge olmuş; kitap okuyabileceğimiz, hayallerimizi emanet edebileceğimiz, sırtımızı telaşsızca dayayabileceğimiz... Her birinin gövdesi dimdik. Çünkü her türlü kötü, insanlık dışı muamelelere karşılık onlara sahip çıkanların 'orantısız zekaları' kuvvetli, yürekleri sağlam, gayeleri tek. İşte bu yüzden hiçbir zaman yıkılmayacaklar. İstanbul'un üzerine gaz bombaları ve tazyikli sular yağıyordu. Adım attıkça yükselen Sakin olun!, Panik yapmayın seslenişleri, gözlerden damlayan sızılı gözyaşları, bakışlardaki umut, kararlılık, merak, korku, endişe, direnç ve ardı arkası kesilmeyen öksürükler, öksürükler, öksürükler... Bire bir yaşadım, gözlerimle gördüm. Günlerdir uykusuz, yorgun, gelişmeleri takip edeceğim diye kimi zaman yemek yemeye bile fırsat bulamayıp olanın bitenin peşinde canhıraş dolaştım, dolaşıyorum. Her günüm Ne olur, bugün kimsenin canı yanmasın diye dua ederek, olanlara inanamayarak geçiyor. Kayıplarımız çok ama birlikte mücadele edebileceğimizi görmek harika bir duygu. Fakat önce kapağındaki o güzel yaz fotoğrafını anlatacağım. Bir babayla oğlunun kumsalda bağdaş kurarak poz verdikleri o fotoğrafta kendi hayatınızdan bir hikaye bile görebilirsiniz, dikkatlice bakarsanız. Tabii bu fotoğraf, baba-oğul ekseninde geçen bazı öykülerin sinyalini de veriyor bize çaktırmadan. Adını Yıldız Tilbe'ye ait bir cümleden alan kitap, Bandırma, Erdek, Biga, Ankara, Samsun ve İstanbul'da geçen öykülerden oluşuyor. Öyküler, bu yerleri bilmeyen, tanımayanlarda hüzün, merak karışımı bir his bırakıyor. İnsan Erdek'te sahile bakan çay bahçelerinin birinde Zeytin Adası'na karşı oturmak, Bandırma'da salçalı tost yemek, Biga'da akşam ezanına kadar mobilet sürmek, kısaca xömrünün bir anında bahsi geçen bu yerlerin birinde bulunmak istiyor. Yalnızlıkla, babayla, aşkla, çaresizlikle karşı karşıya kalındığında başlayan isyanlar, iç hesaplaşmalar var bu öykülerde. Gün gün kaybolan gençlik, yaşlılık ve ölümden kaynaklı korkular; Tıraş olmak ne garip şey, her seferinde altından gençliğin çıkacakmış gibi kendi yüzünü kazıyorsun fakat yine biraz daha yaşlanmış halin kalıyor elinde cümlesiyle aktarılıyor bize. Eriş, Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde adlı ilk kitabında olduğu gibi, 'Hayat bu, burada komiklikler de var' dercesine satır aralarına incelikli bir şekilde yerleştirdiği gülümseten ayrıntılarla bizi farklı duygular arasında dolaştırıyor. Benim Adım Feridun adlı öyküde kahramanın çektiği aşk acısı gelip göğüs kafesimizi ateşle sıvazlarken, onun Allah'ından, kitabından bulsun kim kimin hayalini, neşesini çalıp gittiyse diye haykırışına da üzülüyoruz. Kurtulmak için kendini dinlemekten vazgeçerek hiç tanımadığı insanların arasına katılıp bambaşka bir kimliğe büründüğündeki komik hallerine rağmen üstelik... Onun adı Feridun'dur artık."} {"url": "https://egoistokur.com/huzurlarinizda-dunyanin-en-tuhaf-kitaplar", "text": "Deli işi kitaplar sırf bizde çıkıyor sanmayın. Dünyanın en tuhaf isimli kitaplarına verilen pek şenlikli bir yarışma size bir fikir verebilir. İngiltere'de çıkan kitap dergisi The Bookseller'ın geleneksel bir ödülü var. The Bookseller, 1978'den beri her yıl en tuhaf isimli kitaba ödül veriyor. Derginin editörlerinden Bruce Robertson, 78'de Frankfurt Kitap Fuarı'nı gezerken dişe dokunur hiçbir şey bulamamaktan öyle sıkılmış ki her yıl katılmaya mecbur olduğu bu fuar turlarını eğlenceli hale getirmenin yolunu, standlarda saçma isimli kitaplar aramakta bulmuş. Sonra da bu iş gelenekselleşmiş. Eh, Goblinproofing One's Chicken Coop gibi nadide bir esere rastlasam ben de eğlenirim. Türkçesi, kümesteki cinleri kovmak... Sayfalar ilerledikçe cinlerin yanı sıra periler ve gulyabaniler de işin içine karışıyormuş ve siz kümesinizi bu türden tabiatüstü mahluklardan nasıl sonsuza dek arındıracağınızı öğreniyormuşsunuz. Kesinlikle elzem! Tabii çatlaklar için... Bizdeyse, açık konuşalım, Örnek Garsonun El Kitabını aşabilecek çapta bir esere şahsen ben rastlamadım. The Bookseller'ın En Tuhaf İsimli Kitap Ödülü'nün geçmişinde neler var neler. Mesela Greek Rural Postman and and Their Cancellation Numbers, yani taşralı Yunan postacılar ve iptal numaraları... Pul koleksiyonculuğuyla ilgili küçük bir broşürken, 79'da ödül aldıktan sonra kült yapıt sayılmaya başladı. En yakın rakiplerinden biri, People Who Don't Know They're Dead, yani öldüğünden bihaber insanlar... Kitapçıların paranormal raflarında rastlayabileceğiniz bu kitabı unutulmaz kılan içeriği değil, ismi. Bundan dehşetengiz bir sinema filmi çekerlerse hiç şaşmam. How to Shit in the Woods... Kabul edelim, acayip. Yitip gitmiş bir sanata çevreci yaklaşım altbaşlığını taşıyor. Hem benim fikrimin ne önemi var! Ben şahsen turta ve biyografi kelimelerini birleştirerek Pie-ography diye bir kitap yazan Jo Packam'a rastlasam yakasına yapışıp Söyle bana, neden yaptın bunu? diye sormak isterdim. Strangers Have the Best Candy, Margaret Meps Schulte. Yabancılarla tanışmanın hayatınızı nasıl değiştirebileceği üzerine bir gezi kitabı. Geçen yılın birincisi. The Ugly Wife is a Treasure at Home, Melissa Margaret Schneider. Çin Kültür Devrimi'nde aşk, evlilik ve gündelik hayata dair."} {"url": "https://egoistokur.com/huzurlarinizda-safiye-ayla-ve-j-r-r-tolkie", "text": "İş Bankası Kültür Yayınları etiketli iki biyografi var elimde. Çıktığını öğrenince havalara uçmama sebep olan ilki, gazeteci Murat Bardakçı'nın imzasını taşıyor ve büyük şarkıcımız Safiye Ayla'nın hüzünlü hayat hikayesini anlatıyor. İkinci biyografinin odağındaysa, Yüzüklerin Efendisi serisinin yaratıcısı J. R. R. Tolkien var. Safiye Hanım'ın hayatındaki olaylar adeta roman gibi: Gençlik yıllarında başta Atatürk olmak üzere devlet büyüklerinin yakın çevresine girmesi sayesinde Cumhuriyet'in kuruluş yıllarının önemli hadiselerine şahitlik etmiş. Sonraları kendi ifadesiyle isyankar ve solcu olmuş, Nazım Hikmet'le ve o devrin netameli başka isimleriyle arkadaşlık etmiş, Türkiye İşçi Partisi'ni desteklemiş. Ardından, Hazreti Muhammed'in soyundan gelen Şerif Muhiddin Targan'la evlenerek Şerif ailesine, yani peygamber torunlarına gelin gitmiş. Murat Bardakçı, hakkında neredeyse hiçbir şey bilmediğimi fark ettiğim bu olağanüstü şahsiyeti, özel evrakını temel alarak, incelikle ve titizlikle yazmış: Cumhuriyet döneminde Türk Musikisi'ne iki defa yasak getirildiğini öğrenmek bana şaşırtıcı geldi mesela. Safiye Ayla'nın Mehmet Akif Ersoy, Rıza Tevfik Bölükbaşı ve Nazım Hikmet'le mektuplaşmaları da öyle. Elimdeki yine İş Kültür Yayınları etiketiyle yayımlanan ikinci biyografi ise Yüzüklerin Efendisi serisiyle Orta Dünya'yı kurgulayıp muhtelif bölgelerine farklı halklar yerleştirmekle kalmayan, buna ek olarak her kavme ayrı bir lisan ve o lisana bir tarih yaratan J. R. R. Tolkien'i anlatıyor. Tolkien, her yılın aralık ayında çocuklarına Noel Baba'yla arkadaşlarının ağzından eğlenceli mektuplar kaleme alıyor, üzerlerine kendi çizdiği Kuzey Kutbu pulları yapıştırıp damgalıyordu. Kuzey Kutbu'nda yaşanan aksilikleri ve maceraları anlattığı bu mektuplarda farklı el yazıları kullanması müthiş zekice bir ayrıntıydı. 2000 yaşındaki Noel Baba'nın el yazısı haliyle titrek ve silik oluyordu mesela. Her zarfın içinden konuya uygun birer de resim çıkıyordu. İşin en güzel yanı Tolkien bu mektupları o sırada macerasını anlattığı karaktere uygun bir ses tonu takınarak okuyordu. Yazarın ilk kitapları, işte bu eğlenceli mektuplardan doğdu. Derken Tolkien 1930'larda hem çocukların hem de büyüklerin hoşuna gidecek yepyeni bir macera kaleme almaya karar verdi: Hobbit ve Silmarillion Efsanesi başlamıştı! Tolkien yeni diller yaratma arzusuyla Silmarillion Efsanesi'ni yarattı, yaratmasına fakat iş, bir dil yaratmakla bitmiyordu elbette, yaratılan dili konuşacak insanlar da lazımdı. Kimsenin bilmediği bir dille konuşan bu insanlar da neticede kimseye benzemeyecek, alışkın olduğumuz türden mekanlarda yaşamayacaktı. Bir dil yaratmak, bir evren yaratmaktı. Böylece Tolkien, Orta Dünya sakinlerinin başına gelenleri yazmayı sürdürdü. Ve aralıksız Beren ve Luthien'in aşkını, Gondolin ve Nargothrond'daki Elf Krallıkları'nın düşüşünü, denizci Earendil'i, Feanor ve Silmaril adıyla bilinen kudretli mücevherleri, Elf'ler, Hobbit'ler ve insanlarla ilgili daha başka pek çok şeyi anlattı. İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan 300 sayfalık Tolkien hem yazarın hayranlarını mutlu edecek hem de, güvenin bana, fantastik edebiyat alanında ürün vermek isteyen yazar adaylarının yolunu aydınlatacak bir kitap."} {"url": "https://egoistokur.com/ian-flemingin-vosvos", "text": "Bir ağacın tepesinde unutulmuş kocaman antika bir motor. Parçaları kaybolmuş yıkık dökük bir karavan. Sıradan bir sokakta yaşayan sessiz sakin bir aile. Her şey normal görünüyor, değil mi? Böyle düşünüyorsanız, çok ama çok yanılıyorsunuz. Elinizde dünyanın en komik ve en heyecanlı maceralarından biri duruyor. Emniyet kemerlerinizi bağlayın ve sizi gökyüzüne uçuracak bir hikayeye hazır olun. Tek eleştirim kitabın Türkçe ismine. Açıkçası Uçan Araba Pırpır Havalanıyor adını pek sevemedim. Sinemada ilk seyrettiğim film Chitty Chitty Bang Bang'di. Hele Chitty'nin uçurumun kenarında belirdiği o sahneyi hayatım boyunca unutmadım. Bugün bile ne zaman bir senaryo ya da filmde soluk kesen bir anla karşılaşsam o sahne gelir aklıma. Film bitince öyle üzüldüm ki, Chitty'nin bıraktığı dumanlı izin peşine düştüm ve kütüphanede Ian Fleming'in kitabını buldum. 1964'te oğlu Caspar için yazmıştı. Kitabı okudukça, filmi yeniden zihnimde izleyebilirim gibi geldi bana. Fakat kitap filmden çok farklıydı. Anne ölmemişti mesela. kötü karakter bambaşkaydı. Öğretici bir deneyimdi, filmlerin kitaplardan ayrı şeyler olduğunu anladım. Aynı hikayeyi anlatsalar bile, sihirleri farklı çalışıyordu. Ayrıca bir pikayeyi anlatmanın birden fazla -hatta yüzden fazla- yolu vardı. İçine bir şey katmazsan hikayenin tadı tuzu olmaz diye bir Toskana atasözü vardır, öyle... Yıllar sonra, koca adam olduğumda hikayenin devamını yazmaya karar verdiğimde, Ian Fleming'in bunu öğrense ne diyeceğini bilmiyordum. Epey bir süre kimseye bahsetmedim, sonra evde bir yemek sırasında konuklarıma sordum. Herkes devam kitabı yazılması fikrine bayıldığını söyledi. Böylece kitabı bir kez daha elime aldım ve ne kadar iyi yazılmış olduğunu daha iyi anladım. Ayrıca Hadi ama biri benim devamımı yazsın diye bağırıyordu. Kitabı yazarken Chitty Chitty Bang Bang'in gerçek bir lüks araba olduğunu ve motorunun 1921'de Kont Zborowski dünya hız rekorunu kırmaya çalışırken bozulduğunu öğrenince soluğum kesildi. Okurken çok eğlenmiştim, yazarken de çok eğlenecektim. Hikayemin bir yanı tarihsel gerçeklerden oluşacaktı, bir yanı da tamamen fantastik olacaktı."} {"url": "https://egoistokur.com/icimde-oguz-atay-ile-orhan-gencebay-ikizi-yasiyo", "text": "Orhan Gencebay. Arabesk müziğin en ünlü ismi hatta belki yaratıcısı... Halen hayatta. Oğuz Atay. Modern romanın dev yazarlarından ama çoktan öldü. Anlayacağınız ikisinin bir araya gelmesi her bakımdan imkansız gibi görünüyor. Öte yandan öykücü, romancı ve editör Murat Yalçın, başka türlü düşünüyor. Yalçın İçimde Oğuz Atay ile Orhan Gencebay İkizi Yaşıyor adlı yeni kitabını bugüne dek ona gönderilen okur mektuplarından yola çıkarak yazmış. Yani editöre gönderilen müstakbel yazar e-postaları! Sadece Atay ve Gencebay değil, Yalçın'ın kitabında bir şekilde Orhan Pamuk ve Teoman, Sait Faik ve Gogol da buluşuyor. Editörün şiirini, öyküsünü okutmak isteyen, romanının yayınevince neden reddedildiğini merak eden ya da sadece edebiyata dair bir şeyler danışmak isteyen okurlardan aldığı mektuplar arasında neler yok ki? Hepsi derlenmiş, toplanmış ve en önemlisi bir edebiyatçının imgeleminden süzülerek yarı gerçek-yarı düşsel öyküler olarak bir kitapta yerlerini almış. Direkt kendime hitap ettim. Kendime muhalif sesi sonuna kadar açmaya çalıştım. Kendini, işlerini, kararlarını, duygularını ve düşüncelerini sürekli, hatta biraz aşırı sorgulayan biriyim. Kendi kendime ettiğim muhalefeti bugüne kadar hiç kimseye etmedim. Biriyle tartışırken bile aslında daha çok kendimi eleştiririm. Dolayısıyla hiç zor olmadı kendimle kafa bulmak. Kültürel ayrımlardan pek hoşlanmam. Hayatta da yazıda da her şey birbiriyle iç içe yan yana gelir. Geliş şeklidir önemli olan. Yaşarken de yazarken de hep en dipten bakarım. Kültürler, dünyalar ve insanlar arasında kategori ve hiyerarşi gözetmem. Yarattığım kişilerin şarkılarla türkülerle yaşamaları, kendilerine oralarda dayanak aramaları çok insani, sıradan ve doğru değil mi? Yazı bir şeyleri dışlama, temizleme aracı değildir. Yazınımızda popüler kültür kadar küfür ve argo meselesi de cesurca tartışılamıyor. Hayatın tam göbeğindekini öküzün boynuzuna saklama çabası sürüyor. Oysa güçlü bir kalem her sözü kaldırır. Bu kitaptaki her mektup bazen bir mektubun yeniden yazılması bazen de birden çok mektubun kokteyli... Ben en çok sponsor arayan okuru seviyorum; çünkü sıfırdan yarattığım tek tip o, benim ütopik okurum! Gerçekten böyle bir mektup alsaydım, ona yardımcı olmaya çalışırdım. Kitaptakilerden çok daha ilginç mektuplar vardır arşivimde. İnsanlara şaşırma yaşını geçtim ama şaşırtıcı zekalarla karşılaştığımda da mesleğimi daha çok seviyorum. Yazı, hele hele mektup insanı çok kolay ele veren tılsımlı bir alet. Yazdıkları üstüne konuşan birini saatlerce dinleyebilirim, çoğu zaman o konuşma yazdıklarından daha iyidir çünkü. Ama daha tuhafı, çoğunun yıllar geçip de bunun farkına varamamasıdır. Bazen de seni okumayan birine yazdıklarını anlatırsın. Bunları yazsana der, okuyormuş gibi! Edebiyat camiasında isim yapmak, eskilerin temayüz etmek, imtiyaz sahibi olmak dediği şeye karşılık geliyor. Yani hatırı sayılır ölçüde tanınıp, bilinmek; yazar, şair, romancı sıfatı kazanmak. Bunu gerçekte edinemeyenler adlarının altında şair-yazar yazılı kartvizit bastırırlar. Yazıyı sosyal statü aracı gören çok kişi var, evet... Aldığım en dürüst en açık sözlü gerçek mektuplardan yararlanarak yazdım sonuçta. Sadece biraz yazarlık, biraz da editörlük yaptım üstlerinde ve gülünç isimler takarak, bazı sivri zekalılıklar ekleyerek şu komik deyişle aliakaya çay demledim. Aslında dosyayı yayınevine teslim edecekken kendime de oyunbaz bir ad takacaktım ama işleri iyice karıştırmak istemedim. Uslu durdum yani. Tebessümle, sırıtarak, gülerek ve kahkahayla yazdım çoğunu, böyle de okunsun isterim. Bir seferinde öğle tatilinde yerime mıhlanıp yazarken tam karşımda oturan editör arkadaşım Mine Haydaroğlu'nun soran gözlerle baktığını anımsıyorum: O kadar gülerken Bir şey yazıyorum da... diyemeyeceğim için Biri bir mail atmış da, ona gülüyorum demiştim. Ama şimdi okurken beni kederlendiren, duygulandıran, ciddi birkaç mektup da var; hepsi de o kadar komik değil. Boy boy ikizlerim, üçüzlerim, hatta sekizlerim var... Şaka bir yana, çok gençken başkalarından oluşan bir kalabalık taşırdım içimde. Şimdi, kendim bile fazla geliyorum kendime. İşte bir yazma sebebi daha."} {"url": "https://egoistokur.com/icinden-romain-gary-gecen-soylesi-roman-yazmak-olume-meydan-okumakti", "text": "Gelin sizinle anlaşalım, siz Serhan Ergin'in kitabı Yürek Tutsağı'nı okuyun, ben de ilk fırsatta Egoist Okur'a onun en sevdiği yazarların başında gelen Romain Gary ile ilgili bir yazı koyacağıma söz vereyim. Romanları iki evrede yazıyorum diyebilirim. Önce zihnimdeki süreç. Bu evrede kişileri oluşturuyor ve hikayeyi, nereden gelip nereye gideceğini tasarlıyorum. Bu süreç gerçekten sancılıydı. Düğümleri atmak, uç uca eklemek gibi şeylerden bahsediyorum. Oldukça zorlandığım, ilerleyemediğim anlar oldu. Bu ilk evre bittikten sonra ise her şey duruldu bir anda. Artık ne yazacağımı biliyordum ve bunun rahatlığıyla yazmaya başladım. Tıkanmalar olmadı mı, oldu elbet ama sükunetle ilerledim. Roman yazmak, daha doğrusu sadece yazmak, öncelikle ölüme meydan okumaktır. Çaresizliğimizi yırtmaya çalışmak. İkinci husus ise şudur: Edebiyat, belki genel anlamda sanat demek daha doğru, insanlığın evrensel vicdanını kurar, oluşturur. Tüm insanlığın ortak ahlakı da denebilir belki buna. Günümüzde özellikle teknolojinin insanları 'kağıt'tan alıp 'ekran'lara çekmesiyle edebiyatın etki alanının daraldığı bir gerçek. Ve dünyanın her geçen gün daha kötü, daha acı ve adaletsizlik dolu bir yer olmasında, edebiyatın mevzi kaybetmesinin payı olduğunu düşünüyorum. Hal böyle iken, edebiyat ölse bile küllerinden yeniden doğacaktır. Ödül tabi ki tarifsiz mutlu etti beni, su götürmez. Hayatımdaki önemli virajlardan birini döndüğümü düşünüyorum. Ama henüz yolun daha başındayım tabii. Edebiyat dünyasına açılan kapının eşiğinden şöyle kafamı uzatmışım gibi hissediyorum. Fakat mutluluğun ötesinde, ondan daha önemli olan bir şey var: o da sorumluluk. Gelen ödül, insana, bundan sonrası için bir sorumluluk yüklüyor, beklentiler açısından. Bunun da farkındayım ve bunu göz önüne alıyorum artık yazarken. Yazmak için çok katı kurallarım yok aslında. Bilhassa ne yazacağımı biliyorsam, gerekli koşullar az. Ne gerekli? Ya sessizlik olacak ya da sesleri ayırt edemeyeceğim bir gürültü. Söz gelimi bir kafede de yazıyorum, iş yerinde de yazıyorum, evde sessizlik içinde de. Çay ya da kahve olmalı, bir de sigara. Denedim, onlar olmadan olmuyor. Yine de en verimli çalıştığım ortam, gece yarısından sonra odamda, sessizlik içinde. Çoğunlukla bilgisayarda yazıyorum. Ama notlarımı hep deftere alırım. Bazen aylarca tek harf yazmadığım oluyor, bazen de yazmaktan başka bir şey yapmadığım günler. Dalgalı bir süreç yani. Yazarlardan bahsetmek heyecanlandırıyor beni. Hepsini saymaya kalkmayayım ama tutkuyla bağlı olduklarımdan bazıları... Romain Gary ve onun o büyük romanı Cennetin Kökleri. Lawrence Durrell her okuyuşumda ürpertir beni. Öte yandan Malraux, Remarque ve Semprun gibi 20. yüzyılın canlı figürleri. Graham Greene'in Yıkılış'ı sonra, sarsıla sarsıla okumuştum. Dino Buzzati'nin Tatar Çöl'ü. Conrad'ın romanları... Liste daha uzar ama bir de Attila İlhan'ı ekleyerek sonlandırayım. Attila İlhan hep peşinde olduğum biridir. Birikmiş, yeniden ele alınmayı bekleyen öykülerim var. Onlara yönelmiştim. Ancak, yakın zamanda bir roman fikri doğuverdi. Şimdi hevesle onu düşünüyorum. Umarım zaman ve fırsat olur da arayı fazla uzatmadan yeni ürünler verebilirim."} {"url": "https://egoistokur.com/ihlal-cagrisi-yarabica", "text": "Yeditepe Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan Prof. Dr. Semih Bilgen'e teşekkür ederim. Ömer Faruk'un İthaki Yayınları'ndan çıkan kitabı Yarabıçakı okumayı erteliyordum, bu yazıdan sonra ilk okuyacaklarım arasında olacak. O zaman üzerine bol bol konuşur, tartışırız. Yarabıçak'ın gizli kahramanları Çingeneler. Yukarıda Jona Jonas tarafından çekilmiş Çingene fotoğraflarını görüyorsunuz. Ömer Faruk'un fotoğrafını ise Berge Arabian çekti. Banka Soymuş Bir Devrimcinin Samimi İtirafları alt başlığıyla İthaki tarafından yayımlanan Yarabıçakı bir solukta bitirdim. Sonra dönüp durarak, düşünerek bazı yerlerini birkaç kez tekrar okudum. Bir iki gün sonra da üniversitedeki sosyal bilimci arkadaşlarıma Sıradışı, özgün, içten, etkili, düşündürücü buluyorum... Kesinlikle duyulması, tartışılması gerekiyor. Keşke -tam da en olmadıkları, yapmadıkları şey ama- Çingenelerin bir örgütlülüğü olsa da el verseler... diye kısa bir not yazdım. Kitap gerçekten değerlendirilmeyi hak ediyor. Ömer Faruk'un Yarabıçakı, Türkiye'nin bir yandan iç barışını oluşturmaya, sürekli kılmaya çabaladığımız, diğer yandan da dünyanın her yanını yangın yerine çeviren, ama yakın coğrafyamızı iyice kavuran, içinden nasıl çıkılacağı gittikçe belirsizleşen savaşlar ve iç savaşlar ortamında, devletler ve kendine devlet adı veren örgütler arasında bireysel varlığımızı yitirme tehlikesini her gün yeniden ve daha yakından algıladığımız bir ortamda yayımlandı. Kitabın biçimi de içeriğinde öne çıkan göçebeliğe uygun... Yarı öykü, yarı deneme... Anlatı içinde anlatılar, öykü içinde öyküler sarmalı... Yazar derkenarlarla, fısıltılarla, sorularla okuyucuyu uyarıyor, Oruç Aruoba'dan, Adorno'dan, Zweig'dan, ne denli gerçek bir yazar olduğu pek bilinmeyen Abdülgaffar el Hayati'den alıntılarla kitabı zenginleştiriyor, dipnotlarla denemeyi gerçekten inandırıcı, bilgilendirici kılıyor... Hele kitabın sonundaki notlar, gerçek felsefe lezzetini pekiştiriyor."} {"url": "https://egoistokur.com/ihsan-oktay-anarin-yayinlanmis-tek-oykus", "text": "Geçenlerde Friendfeed aracılığıyla bir tartışmaya rastladım. Üstad İhsan Oktay Anar'ın yayınlanmış ilk öyküsü Rabnuma'ya dairdi. Morköpük Dergisi'nin Oyun Özel Sayısı'nda çıkmış, hem de 1985'te. Bilen biliyordur, Anar bundan sonra başka öykü yayınlamamış. Öykü aşağıda. Okurken, hayranlıkla sevdiğimiz yazarların daha ilk denemelerinin bile, sonrasında yazacaklarına dair izler taşıdığını bir kez daha fark ediyor insan. Bir ekleme de ben yapayım: Yiğit Değer Bengi'nin hazırladığı 2005, Metis basımlı 1002. Gece Masalları isimli öykü derlemesinde de İhsan Oktay Anar'ın İnşaat İşçisi Rıfkı'nın Dehşet Verici Akıbeti diye bir öyküsü var. Yayınlanmamış roman mı? Hakkında pek az şey biliyorum. Merhaba, İhsan Oktay Anar'ın yayınlanmış tek öyküsü bu değil. Dahası, kendisinin satranç oyunu üzerine yayınlanmış başka bir öyküsü de var. YKY'nin yayımladığı Kitap-lık dergisinin 2004'teki Oyuncak ve Edebiyat özel sayısında Osmanlı padişahıyla İran şahı arasında gerçek insanlarla oynanan bu satranç öyküsünü bulabilirsiniz. Bunu biliyorum, sözünü ettim de ama bende yok. Ama Kitap-lık'lara bakacağım :) Teşekkürler. Çok güzelmiş, Dr. B yi hatırlattı bana, Zweig'ın. Haklısın Duygu, benim de aklıma Hemen Zweig'ın Satranç adlı öyküsü geldi."} {"url": "https://egoistokur.com/iki-kisilik-yaz-aska-inanacaksini", "text": "DOT Tiyatro'nun in yer facelerine, yani izleyenin yüzüne bir tokat gibi çarpan oyunlarına alışık olan tiyatro seyircisi için danslı, şarkılı İki Kişilik Yaz, şahane bir kış armağanı gibi. İşte İstanbul'un en soğuk gününde 1890'ın sponsorluğunda sahnelenen İki Kişilik Yaz'a dair konuştuklarımız... Röportajı okuyun ama oyuna da muhakkak gidin. Tuğrul Tülek: İnandırıcı olabilecek miyiz diye korkarak başladık o sahneye ama açıkçası çok eğlendik. T. T.: Cem'in canlandırdığı Zafer karakterinin sağduyusu rolündeydim. T. T.: Eh, oynadığım ilk televizyon dizisinde de bir ruhtum zaten. Gizem Erdem: Aaa, ben de bilmiyordum bunu. T. T.: Sınıf diye bir dizi vardı. Orada bir çocuk, Serkan Altunorak'ın canlandırdığı başka bir çocuk yüzünden ölüyordu. Ölen çocuk da, ben oluyorum yani, ara sıra hortlayarak Serkan'ın karşısına çıkıyordu. İki Kişilik Yaz'a gelelim, diğer DOT oyunlarının aksine hafif ve eğlenceli yanları da olan bir oyun. Bu oyunu nasıl seçtiğinizi sorsam.. T. T.: DOT'un yaratıcı kadrosunu oluşturan insanlar seçtiler. Bence doğru oyunu seçmek kadar onu doğru zamanda ve yerde sahnelemek de önemli bir şey. Ülke olarak içinden geçtiğimiz sosyo-politik süreç belli. Her geçen gün içimiz biraz daha kararıyor. Böyle bir dönemde açıkçası hepimizin aydınlık ve umutlu hikayelere ihtiyacımız vardı. İtiraf edeyim, Her oyunda adeta canımıza okuyan DOT mu bu diye şaşırdım ben. Olumlu anlamda şaşırmaktan bahsediyorum tabii. G. E.: Bunu duymak harika. Demek ki hepimizin kısa bir süre için bile olsa böyle iyimser bir ruh haline bürünmeye ihtiyacımız varmış. Bayağı sert şeyler de yaşanıyor hikayede ama o sert şeylerin farklı bir üslupla da sunulabileceğini görüyoruz. G. E.: David Greig'in hiçbir oyunu apolitik değil. Bu da Hollywood usulü pembe bir romantizm taşımıyor. T. T.: Oyunun bir noktasında iki karakter yeniden karşılaşıyor, ellerine de bir mafya meselesinden dolayı yüklüce bir para geçiyor. Parayı alıp kaçacaklar... Buradan bir Hollywood romansı çıkabilirdi gerçekten ama David Greig bunu yapmıyor ve günümüz insanının parayla ilişkisini harikulade bir sembolizmle sorgulamayı tercih ediyor. Aşıklar parayı aldıktan sonra sadece kendilerine harcamıyor, ihtiyacı olan insanlara dağıtıyorlar. G. E.: Sabaha kadar şehri dolaşıp paraları posta kutularındaki zarflara yerleştiriyor, ödenmesi gereken faturaların kenarlarına falan iliştiriyorlar. T. T.: İşte bu an bence oyunun romantik anı; en bayıldığım yer. Bonnie ve Clyde ya da Katil Doğanlar gibi filmlerdekinin aksine, buradaki yasa dışı çift önlerine geleni vurup öldürmek yerine önlerine geleni mutlu ediyorlar. T. T.: Günümüz insanı için paranın önemini, önemsizliğini daha iyi gösteren bir sahne bilmiyorum. T. T.: Evet, sadece kendilerini değil başkalarını da düşünmeye başladıkları andan itibaren birbirlerini de farklı bir gözle görmeye başlıyorlar. Aşık oluyorlar. G. E.: Benim canlandırdığım kadınsa bir boşanma avukatı. Avukatların takıldığı bir mekana gidip her gece aynı pahalı şarabı içerek hüzünlenen biri. Evli bir adamla birlikte ama adam onu terk ediyor. Zaten o şekilde tanışıyorlar Bob'la. T. T.: Biri her şeye hakim olmaya çalışıp debelenirken batıyor, ötekininse hayatı elinden alınmış ve geriye hiçbir şey kalmamış. Biri hevesini kaybetmiş, öteki ışığını... Koskoca bir dünyada yalnızlıktan ölecek gibi oldukları için birbirine tutunan iki çaresiz insanın... Ağır bir hüzün var burada. T. T.: Biliyor musun, eğer İngilizce öğretmeni olarak kalsaydım ve tiyatro hayalimi gerçekleştiremeseydim, muhtemelen Bob'la aynı durumda olacaktım. Şimdi mutluyum, çünkü hayalimi gerçekleştirmenin peşine düştüm. Büyük zorluklar da yaşadım ama şikayet edemem. Çünkü oyunculuk benim başıma gelen bir şey değil, tam tersi bizzat seçtiğim bir şey ve en zorlandığım anlarda bile bu seçimi yaptığım için mutluyum. G. E.: Özünde insanı iyimserliğe yönlendiren bir mesajı veriyor: Parayı, maddiyatı, zorunlulukları; hayatında elini kolunu bağlayan her şeyi bırak ve sadece anı yaşa diyor. T. T.: İki Kişilik Yaz için gitar çalmayı öğrendim. Hep istiyordum ama fırsat olmamıştı. Oyunun mesajıyla örtüşüyor bu. Yaşlandım, yeni bir dil öğrenemem, araba kullanamam, gitar çalamam... Yok böyle bir şey! İnsan her yaşta her istediğini yapabilir. Ve arzularını gerçekleştiremezse, gelene geçene bakıp deliren birine dönüşmesi an meselesi olur. Bu mesleğin en sevdiğim yanlarından biri, her oyunun sana yeni bir şey öğrenme şansı vermesi. G. E.: Bir oyuncunun hayatı derinlemesine yaşaması, yaptığımız her şeyi iyi öğrenmesi şart, yüzeysel olanla yetinemeyiz. Dans etmek, yeni bir dil öğrenmek, flüt çalmak, yeni biriyle tanışıp flörte etmek, hepsi olabilir, fark etmez; ne yaparsanız iyi yapmalısınız. Çünkü hayatta yaptığınız her şey gün gelecek sahnede işinize yarayacak. T. T.: Evet, epey bir süre o işi yaptım. Bir yandan da amatör bir grup kurmuştuk. Derken öğretmenliğin bana göre olmadığını idrak ettim, oyuncu olmalıydım. 26 yaşındaydım ve Madem bu işi yapacağım, önce eğitimini almalıyım düşüncesiyle konservatuvar sınavlarına girdim. Yine de profesyonel oyuncu olmam zaman aldı. Askerlik, Eskişehir'den İstanbul'a taşınma derken yıllar geçti. 31 yaşındayken DOT'un audition'ına katıldım. T. T.: Hayır, hiçbir yaş oyunculuk için geç sayılmaz ama erken de değil tabii. İstanbul gibi büyük bir şehre ilk kez gelen bir oyuncu adayının iyi bir topluluğa katılması, kendini göstermesi bu yaşta daha zor. Şansım DOT gibi bir yerde, Kürklü Merkür gibi bir oyunla başlamak oldu. Zamanla oyun çevirileri ve yönetmenlik de yapmaya başladım. T. T.: Bir aile gibiyiz demek istemiyorum, o fazla klişe bir sözcük olur ama DOT'ta olmak harika. Çok uzun zamandır birçok oyuncu arkadaşımızla yollarımız kesişti ve ayrıldı. Birlikte çalıştığımız arkadaşlardan bazıları kaldı, bazıları gitmeyi tercih etti. Kalanlar hem sanatsal anlamda, hem hayatla ilgili olarak anlaşan insanlar. Yıllar içinde birbirimizi çok iyi tanıdık, artık aynı yerden bakıyor ve hemen hemen aynı dili konuşuyoruz. Bizi ayakta tutan şey, herkesin ekip bilinci taşıması. Tiyatro, kolektif yapılan bir iş. Yani bireysel başarılarımızı değil oyunun başarısını önemsiyoruz. En önemlisi fikirsel olarak özgürüz. Birbirimizi tanıdıkça ve birlikte çalışmayı sürdürdükçe, birlikte iş yapmaktan da, birbirimizin hayatında olmaktan da mutlu olabilen insanlara dönüştük. Bu ekiple çalıştığımda kendimi hep güvende hissediyorum. Biliyorum ki sahnede kimse rol çalmayacak, kimseye gol atılmayacak. G. E.: Anlaşamadığımız konular oluyor elbette, olmaz mı? Kırılanlar, bozulanlar da oluyor ama bununla yatıp bununla kalkmıyoruz. Çünkü birbirimizi sadece eleştirmiyor, dinleyebiliyoruz da. Bu anlaşmak adına önemli bir adım."} {"url": "https://egoistokur.com/iki-siir-arasi-yildizlara-bakma", "text": "Suzan Bilgen Özgün'ün öykülerinin süzülmüş, damıtılmış, akıcı ve tempolu bir dili var. Kısa cümleler kurarken işlevsel ayrıntıları da ustalıkla seçiyor. Bu da sözcüklerle resimler çizmesini sağlıyor diyor Cemil Kavukçu. İşte sözcüklerle resimler çizen Özgün'ün Orhan Kemal ödüllü ilk kitabı Gölgede Kalanlardan sonra ikinci kitabı Yıldızlara Bakıyor Bazılarımız da çıktı. Kitabı Arzu Eylem'in yazısıyla tanıtıyoruz. Bu arada Yıldızlara Bakıyor Bazılarımız, yeni bir yayınevi olan ve harika işlerini heyecanla ve merakla takip ettiğimiz Dedalus Kitap'tan çok güzel bir kapakla çıktı. Turgut Uyar, Göğe Bakalım! dediğinde, yeryüzünde arayıp da bulamadığı umuda seslenir bir bakıma. Göğe bakalım! çağrısında gündüz ve gece önemsiz, bakanın ne göreceğiyse belirsizdir. Hoş, bir şey görmek zorunda da değildir bakan. Aslolan bakmanın kendisidir. Aynı durmak gibi. Durmanın çoğu zaman tüm eylemlerden daha güçlü bir eylem olması gibi. Wilde, bunu söylerken bir defa geceyi saklar sözün içinde. Gecedir çünkü yaşam. Karanlık, yeryüzünde görmek istediğimiz çoğu şeyin üstünü örtmüştür, batağa bakmaktansa bazı insanlar yıldızlara bakmayı tercih etmiştir. Tabii, Güneş'i yıldızların arasında saymışsa durum değişir. Burada görmezden gelme yani kaçış mı gizlidir, yoksa tüm anlamsızlığıyla sürüp giden hayata anlam katma çabası mı? Tek cevabı olsaydı bu sorunun, zaten şiir olmazdı Wilde'ın söylemi. Fakat emin olduğum bir şey varsa, o da Oscar Wilde ile Turgut Uyar'ı birbirine yaklaştıran, bakmakla görmek arasındaki ilişki. Çünkü bir insanın yeryüzünden vazgeçip başını göğe çevirmesi için önce görmesi gerekir. Neyi? Bataklığı! Farkında değilse yeryüzünde olanların göğe de böylesi bir istekle bakmaz. Yerde bulamadığını gökyüzünde aramaz. Umuda sarılmaz. Suzan Bilgen Özgün, Oscar Wilde'ın yıldızlarına bakan bazılarından olmamız için bizi ikna etmeye karar vermiş görünüyor. Çünkü yazar, Gölgede Kalanlar'dan sonra yayımlanan yeni kitabı Yıldızlara Bakıyor Bazılarımız'da ısrarla yeryüzünü göz göz ediyor. Bakış teması öykülerin sorunsalı. Bu açıdan öyküler, öykü yazma biçimleri üzerine kafa yoran bir kitap olarak da karşımızda duruyor. Yer yer öykülerin yazılma anlarına da şahit oluyoruz bu sebeple. Özgün, her ne kadar okuru bakışa odaklamak istiyor gibi görünse de, kimi öykülerde koku ve ses de temaya eşlik ediyor. Sanırım Özgün bizi, tüm duyularımızı birleştirip görmeye davet ediyor. Tabii, böyle bir şey mümkünse. Çünkü göreceli bir dünyada yaşadığımızın ayırdında olan yazar, mutlak gerçekliğin -yaşıyorsa- çok uzaklardan bize baktığını, bizim baktığımız yerlerdeyse gölgelerinin dolaştığını biliyor. Bu sebeple bakış, görüşten çok daha samimi ve mütevazı bir üslupla bizi selamlıyor. Yazarın baktığı yerden bakıp, yine kendi gördüğümüze inanmakta özgürüz. Niyeti, okurun anlamıyla buluştuğunda, yazar geri çekiliyor haliyle. Kitap, Ayna Bakış, Renkli Bakış, Çocuk Bakış, Kuş Bakış, Dost Bakış ve Son Bakış ana başlıklarının altında tam on iki öyküden oluşuyor. Bu başlıklar yukarıda da bahsettiğim gibi, niyeti açık eden ve okurun bu niyetle buluşma çabasını sağlayan bir okuma için kapı açıyor. Okuyan kişi, yazarın başlığın altını nasıl doldurmuş olduğunu merak edebilir. Kendi bakışıyla yazarınkini kıyaslama isteği duyabilir. Yanı sıra, yazarın baktığını çoğaltabilir ya da orada aynı şeyi görmeyebilir. Bu açıdan bakarsak öyküler imgesel dilde kaleme alınmamış, yalın bir dille yazılmış olmasına rağmen, metni katmanlandıranın teknik olduğunu söyleyebilirim. Dolayısıyla öykünün gördüğünü görme çabası metnin anlamını çoğaltıyor. Suzan Bilgen Özgün, canlı cansız farklı anlatıcılar eşliğinde yer yer deneyselliğe varan öykülerinde, 12 Eylül, Gezi, kadın erkek ilişkisi, dostluk, çocuk ebeveyn ilişkisi yani kısaca hayat hakkında bize belli fotoğraflar sunuyor. Unutma Zamanı çocuğunu kaybetmiş bir annenin hastanedeki anlarını anlatıyor. Aslında Özgün, anne simgesini seçerek toplumsal yaşamı hastaneye kaldırıyor. Yaşanmışlıklarla başa çıkamadığı için unutmak dışında seçeneği olmayanları... Ve de aynı anda acılar üzerinden ticari hesaplar gören düzeni. Kırıklar anlatıcısı ayna olan bir öykü. Aldatılma sonrasında kendisine başkalarının gözünden ve geçmişten bakan bir kadının öyküsü. Yazarın olan biten hakkında çok az bilgi vermesi, kadının iç dünyasında yaşadıklarının dilsizliğine vurgu yaparken, acı çekme anını daha çok davranışlara yüklemesi başarılı bir anlatımı getiriyor. Beklerken çocukça bir öykü. Anne ve çocuk ilişkisini, kimsesizliği, çaresizliği ve muhtaç oluşu anlatıyor. Belki de bir çocuğun yokluktan sebep yaşadığı utancı. Seçim öyküsüyse bir aile dramı. İrade saydığımız pek çok şeyin irade olmadığı, seçimlerimizin aslında seçemediklerimizden kaynaklandığını sezdiriyor. Yazarı, öykü kişisini, anlatıcıyı bir arada konuşturması, anlatıcı tekniklerinin bir çoğunu kullanması bakımından da postmodern öykü diye tanımlanan, yazma anının yazıya dahil etme biçimi tercih edilmiş. Görmek istediğini görenlere, gördüğüne inanlara, bakmakla görmek arasında kalanlara başka bir pencere açıyor Yıldızlara Bakıyor Bazılarımız. Bir akşam siz de bakın olmaz mı, bulutlara inat!"} {"url": "https://egoistokur.com/iki-yetenekli-genc-yazar-ransom-riggs-tahereh-maf", "text": "Ransom Riggs'in romanı, Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları. İthaki Yayınları, ünlü yönetmen Tim Burton'ın sinemaya uyarlayacağını açıklamasından sonra kitabı özel baskıyla, ciltli olarak yeniden yayınladı. Riggs, Bizim dünyamızda geçen ama tanımadığımız bir başka dünyayla da bağlantı kuran hikayeleri, bu ikisi arasına gizlenmiş kapıları aralamayı seviyorum diyor. Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları da tam böyle bir hikaye anlatıyor. Dünya onların olsun isteyen ve yaratıcılıklarını sadece kötülük konusunda çalıştıran sıradanların, sıra dışı yetenekleri olan bir grup mülteci çocuğu yok etme çabası... Sıra dışı lafı sizi yanıltmasın, doğaüstü güçlerden değil parıltıdan; her insanı farklı ve özel kılan küçük yeteneklerden bahsediyorum. Gelin görün ki bu kitabın kötüleri birörneklikten hoşlanıyor, herkes birbirine benzesin, dünya parıltısız kalsın istiyorlar; varlıklarını sürdürebilmelerinin tek yolu bu. Bayan Peregrine ise savaştan ve bir türlü beladan kurtardığı çocukları korumak için ince bir plan yapıyor ve kötülüğün uzanamayacağı tuhaf ve güzel bir dünya yaratıyor. Tahereh Mafi ise Dex Yayınları'nın Bana Dokunma, Beni Bırakma ve Beni Yakma adıyla yayınladığı üç romanın yazarı. 20th Century Fox'un film haklarını aldığı bu fütüristik distopya serisi, uzun savaşların ardından kötülerin hakim olduğu bir yer haline gelen dünyamızda geçiyor. Kahramanı Juliette'in vücudu bir gün esrarengiz bir şekilde zehir üretmeye başlıyor ve ona her kim dokunursa, ölüyor. Bu dünyada Juliette'e sunulan iki seçenek var: Ya öldürülecek ya da yeni düzenin tek silahı olacak. Hikaye sahiden çok güzel. Zengin ve aşırı beyaz annesiyle bir baltaya sap olamamış işsiz güçsüz babası arasında kalan 16 yaşındaki Jacob'ın dedesiyle ilişki dokunaklı. Tüm bu maceraya dedesinin ölümünden sonra, onun onursuz bir sahtekar olmadığını ailesine kanıtlamak için atılması da müthiş. Fakat bence romanın en güzel yanı, Riggs'in, Bayan Peregrine ile korumaya söz verdiği tuhaf çocukların hikayesini sahaf dükkanlarından, bit pazarlarından topladığı eski fotoğraflarla kurması. Bu silik soluk fotoğraflar epeyce acayip hatta ürkütücü. Bazıları efsane illüstratör Edward Gorey'nin yarattığı karabasanları andırıyor. Bütün o tuhaf ve bir parça melankolik yüzlerin gerçekten yaşamış kişilere ait olduğunu bilmenin okurda uyandırdığı sahicilik duygusuysa benzersiz. Riggs fotoğrafları toplarken bir tek şeye dikkat etmiş: Savaş fotoğraflarıyla ve ünlülerin portreleriyle ilgilenmemiş. 100 yıl öncesinin trendi olan dayanılmaz kasvetli post-mortem fotoğraflarına ise bakmamış bile. Karanlık, garip ve komik fotoğrafların peşindeydim ben; cehennem fotoğraflarının değil diyor. Bence başka bir şey yazmak için yola çıkıyorlar ama sonunda ortaya hep distopyalar çıkıyor; zamanın ruhuyla alakalı olmalı. Ben de ne distopya yazacağımı ne de romanımın paranormal unsurlar içereceğini bilmiyordum. Zihnimde sadece yalnız ve kederli bir kız imgesi vardı. Kim olduğunu, nereden geldiğini, neyle mücadele ettiğini bulmaya çalıştım ve hikayemi bu yöntemle oluşturdum. Sadece Juliette değil, Adam ve Warner için de soruyorlar bu soruyu. Ama hayır, sadece Kenji gerçek. Dört erkek kardeşim var, zeki, komik ve tatlı çocuklar. Juliette bu dünyada o kadar da kimsesiz olmamalıydı, bir kardeşi olsa başına gelenlere daha kolay katlanabilirdi. Böylece ona erkek kardeşlerimden birini ödünç verdim ve ortaya Kenji çıktı. Hiçbir fikrim yok. Karakterlerimin neye benzediğini ben bile tam olarak bilmiyorum ki. Romancılığın en güzel yanı bu. Tamamen belirsiz bir hikayeyi yaza yaza oluşturuyor, karakterlerinizin birçok özelliğini yazdıkça keşfediyorsunuz. Juliette'in dış görünüşünü tüm ayrıntılarıyla ben de bilmiyorum. Bildiğim her şeyi zaten yazdım, kalanı da okurun hayal gücüne bıraktım."} {"url": "https://egoistokur.com/ikimizin-arasinda-baharin-baslangicind", "text": "Her sabah aynı müziğin sesini duyuyorum. Sözleri yok. Bir önceki geceden üzerime sinmiş cümlelerin tok sesi, vurdukça vuruyor kalbime. Kim o diyorum. Ses yok. Üstelik aylardan ocak, dışarıda soğuk mu soğuk bir İstanbul sabahı. Soğuk ilk önce omuzlarıma vuruyor. Geceliğimin sağ askısı dirseğimden aşağıya kayıp gitmiş. Ürperiyorum. Omuz başlarımda çekingen bir kadın. Saklanıyor. Göğüslerime doğru kapanıyorum. Neredeyse kendime sarılacağım. Müzikse kaldığı yerden hala devam ediyor. Bölünmüyor. Uykudan tam anlamıyla uyanacağım ana kadar da susmayacak. Çünkü her sabah hep aynı şey oluyor. Kalkıyorum. Evin odaları arasında gidip geliyorum, gidip geliyorum. Durmaksızın. Aklım bir türlü toparlanmak bilmiyor. Sonsuz bir kelime gibi uzayıp gidiyor zaman. Yakalayamıyorum. Sonra saatler yolu gösteriyor, kapıyı açıyorum. Kilidin yerini iyi biliyorum. Her gün beş defa aynı anahtarları, kemiklerime batan arsızlıklarına rağmen parmaklarımın arasında sola, hep sola çevirerek evi belledikleri yerlerle kavuşturuyorum. Alt kat biraz nazlı. Toplandıkça dağılır gibi... Onun aşkı da böyle diyorum; önünde sonunda kavuşacağını bilmesine rağmen oraya yerleşmemek için elinden geleni yapıyor. Sonra ansızın toparlanıyor. Mutlu son. Üst kat yerine razı. Hiç bekletmiyor. Anahtarların hiç sızlanmadan yuvasında dönmeye hevesli hareketlerinden, kendilerine kurdukları iki katlı dünyadan payımı alıp yola çıkıyorum. Yürüdükçe günler de yürüyor. Sokaklardaki telaş, sürekli değişen hava sıcaklığıyla artıyor. Aynı zapt edilmez merak, aynı müzik, aynı sabah, aynı bekleyiş. Değişmiyor. Akşamlara yaslanıyorum. Geceler küçülüyor. Bütün bunlar belki de büyüyen bir kavuşmanın izleridir. Belki de o sonsuz kelime, yüzü belirsiz rüyalar, o müzik eşikte bekleyen aşkın henüz dillendirilmemiş sesleridir. İnsanın sebep arayan hayalleri de olmasa aşk büyür müydü hiç diyorum. Kendimle konuşmayı artık istemiyorum. Gözlerimi kapatıyorum. Ellerim kitaplarımın başucunda. Ocak ha devrildi ha devrilecek. Yirmi beş gün yaşamış. Koltuğun pencereye yakın tarafındayım. Sessizliğin yeşerişini dinliyorum. Her şey yerli yerinde. Okuduğum kitaptan arta kalan cümleleri düşünüyorum. Bir süredir uzun uzun kalamıyorum aynı yerde. Yazılanlardan sıyrılıyor ve soluğu anında kendi dünyamın içinde alıyorum. Bu defa zorluyorum. Başkasının hayalinde kalmak istiyorum. Olmuyor. Alıntıların arasında dolaşırken nasıl olduğunu anlayamadığım bir halde kitabın sayfaları ellerimin arasından kayıp gidiyor. Kısacık bir uyku halinde belki de... Uzandığım yerden doğruluyorum. Odanın içinde titreyen bir ses. Cevap veriyorum. Kirpiklerim şaşkın. Her sabah duyduğum o müzik, gecenin hayli ilerlemiş bir vaktinde ansızın kelimelere dökülüyor. Duyuyorum. Uzun uzun anlatıyor. Soruyor. Gülümsüyor. Kızıyor. Bekliyor. Nefesimden içime girip yayıldıkça yayılıyor. Eskiden, çok eskiden iyi bildiğim bir şehrin içinden uzanıp ellerime dokunuyor. İçimde çoğalan, ezilen, karışan, yükselen seslere dalıp gidiyorum. Herkesin bu hayatta iyi ya da kötü bir kafiyesi var. demişti adını hatırlamadığım bir yazar. Sessizce onaylıyorum. Sen duymuyorsun. Gözlerim hala dünyadan uzak. Geceler gittikçe büyümeye başlıyor... Sabahlar küçülüyor. Zaman küçülüyor. Ocak bitiyor. Şubat koşuyor ve bir sabah uykudan doyarak bahara uyanıyorum. Geceliğim yok. Üstelik ürpermiyorum da. Omuz başlarımda sevilmiş bir kadın. Saklanmıyorum. Sana sarılıyorum. Geceyi sabaha bağladığımız bir günde artık rüya görmüyorum. Ömür, baharla başlıyor. Uzun uzun yağmur yağıyor. Sokağa çıkıyoruz. Birazdan karşı caddede gözümüze çarpan bir cafeye oturup kahve içeceğiz. Muhtemelen vakit dar. Vakit, dar. Dünden kavuşmuşuz. Bedenimde titreyen bir heyecan. Yüzümü rüzgarla karışmış yağmura tutuyorum. Bir yanımda sen. Diğer yanımda yol. Ellerim üşüyor. Oysa ellerim ellerinin içinde. Yukarıya, gökyüzüne doğru çekiyorsun sonra sol elimi. Yağmur parmaklarımı ıslatmış. Öpüyorsun. Ve sonra bir daha. Yağmur durmuyor. Sen durmuyorsun. Öpücükler yağıyor dudaklarından. Aklım caddeyi geçerken gelen otobüsün tekerleklerinde. Zaman diyorum, sadece birazcık zaman. İçim ne caddeye ne tekerleklere ne de birazdan bitecek zamana sığıyor. Otele biraz daha erken gitseydik diyorum mesela. Oysa gitmemek de güzeldi. Hangi duygunun ucundan tutsam biraz eksik biraz fazla. Yağan yağmurdan kaçmadan el ele yürüdüğümüz yolda sen gitgide büyüyorsun. Aşk büyüyor. Kelimeler büyüyor. Kimseler bilmiyor. İkimizin arasında, baharın başlangıcında, göğüs kafesimizin içinde biz, büyüyoruz. Saat dördü birazdan vuracak. Tahta masanın bir ucunda sen bir ucunda ben. Aramızda kahvelerimiz var. Birkaç yudumluk. Gözlerine baktıkça nereye sığacağımı şaşırıyorum. Gülümsüyorum ama neye olduğunu bilmiyorsun. Aklımda geride kalmış bir ocak. Birazdan sokağın solunda bekleyeceğiz. Sana bakınca hep iyi şeyler geçiyor aklımdan."} {"url": "https://egoistokur.com/iletisim-yayinlari-30-yilini-okurlariyla-kutluyo", "text": "30. yaşını kutlayan İletişim, Dünya klasikleri ve Modern klasikler serilerinin editörlüğünü de yapan Orhan Pamuk'un yayınevi... Cemil Meriç'in Oğuz Atay'ın ve Sevgi Soysal'ın toplu eserlerini yayınlıyorlar. Birçok önemli eser ilk kez burada yayınlandı. İhsan Oktay Anar'ın romanları ya da Emrah Serbes'in Behzat Ç. polisiyeleri gibi... Hasan Ali Toptaş, Haydar Karataş, Sema Aslan, Hatice Meryem, Murat Menteş, Alper Canıgüz, Sezgin Kaymaz, Gaye Boralıoğlu da İletişim'in keşfettiklerinden. Hızlı geçeyim dedim, olmuyor. İnsan bu yayınevinin yaptıklarını iki cümlede özetleyemiyor. Listelerindeki hangi yazarın adını söylesem, ötekine haksızlık ediyormuşum duygusuna kapılıyorum. Hangi kitabı hatırlasam, sevdiğim diğer kitaplar itiraz ediyorlar. Bence siz en iyisi İletişim'in internet sitesine girip zevkle kaybolun. Ama tabii önce editörlerden Tanıl Bora'yla yaptığım röportajı okuyun. İlk kurulduğunda aslında popüler yayıncılığa odaklanmıştı. Haftalık siyasi haber dergisi Yeni Gündem, amiral gemisi hüviyetindeydi, ayrıca bir dizi aylık dergi çıkartıyorduk. Kitap yayıncılığı ikincil konumdaydı. 1980'lerin sonunda odağımızı değiştirdik, kitap yayıncılığını esas alan bir faaliyete göre kendimize nizam ve intizam verdik. Mahsus nizam-intizam diyorum; 12 Eylül askeri rejimini çağrıştıran kelimeler bunlar! Neticede yayınevinin kuruluşunu teşvik eden olay, 12 Eylül'dü, 12 Eylül rejimiydi. Temel derdimiz, 12 Eylül'ün toplum ve devlet anlayışına karşı demokratik bir siyasal ve toplumsal kültürün güçlenmesine katkıda bulunmaktı. Kitap yayıncılığına yöneldiğimizde de bu mesele değişmedi. Kitaba odaklanmak, suyu daha derinde aramak aslında. O pek tanınmayan harika yazarların Türkçe yayımlanmasıyla ilgili dertliyiz biz aslında. Evet, gerçekten Türkiyeli okurun pek bilinmeyen ama pırıltılı yazarlarla tanışmasını sağladık ama çoğunun kadri bilinmedi. Tek bir örnek vereyim: 2008'de Nobel edebiyat ödülünü kazanan Le Clezio'nun Türkçede ilk eserini 1996'da biz yayımlamıştık ama kitap raflarda inzivaya çekildi. Böyle çok örnek var. Hatta bu hayal kırıklığının bizi çağdaş dünya edebiyatında epeyce ihtiyatlı davranmaya ittiğini söyleyebilirim. Birkaç yıldır artık daha az sayıda, sınanmış diyebileceğimiz yazarın eserlerini yayımlıyoruz. Çağdaş edebiyatta klasikleşmiş diyebileceğimiz yazarların, toplu ya da seçme eserlerini yayımlıyoruz. Az, öz. Ama çok da az değil! Evet, kadri bilinmişlerin kadrinin bilinmesini sağlamaya en baştan beri azmetmiştik. Oğuz Atay bugün edebiyatın yapıtaşlarından biri, onsuz bir çağdaş Türkçe edebiyat koleksiyonu düşünülemez ama biz yayımlamadan önce sadece meraklısı biliyordu. Cemil Meriç, kendi abilerine de kızan genç okurlar için her zaman bir besin kaynağıdır. Öncesinde sadece sağ kesimden okurun ilgilendiği, kendisi de bu daralmadan muzdarip olan bir yazardı. Kadın yazar kimliğiyle yeniden yayınlanması Sevgi Soysal'ın da 12 Mart edebiyatından taşan kalıcılığının ve yenilikçiliğinin gözden kaçmamasını sağladı. Benim de katı kurallarım yok! Andığınız türlerden en çok polisiye severim. Ama edebiyat neyi değil nasıl anlattığına göre tartılır. Futbol kültürü kitaplarımızla ilgili çok övgü alıyoruz ama fazla satın alan olmuyor ne yazık ki! Yayın yelpazemizin böyle geniş açılmasının nedeni, hayatın her alanında teferruata eğilmenin ve üzerine konuşmanın, yorumlamanın hem gerekli hem de zevkli olduğuna inanmamız. Kitaplar buna yarar! Kitapların meraklı bakışı ve eleştirel gözü olabildiği kadar çok alana düşsün istiyoruz. Bu sene yeni bir kadın yazar yayımladığımız için seviniyoruz: Sema Aslan'ın sert, cesur, hem de yumuşak Kozalak'ı. İlk kitabı Kambur'dan neredeyse yirmi yıl sonra Zamanın Farkında'sını da yayımladığımız Şule Gürbüz, kıyaslanamaz bir ses. Edebiyatta bir kadın duyarlılığından bahsedeceksek, bunun Hatice Meryem kadar eli belinde konuşanı zor bulunur! Kendi hayretini yitirmemiş taze bir dille hayretengiz hikayeler anlatan Gaye Boralıoğlu'ndan yeni eserler bekliyoruz. Aşkın, kedinin ve Ankara'ın en güzel anlatıcısı Şükran Yiğit'ten de. İlk kitapları bizden çıkmadı ama Şebnem İşigüzel gibi bir müessese var! Emine Sevgi Özdamar gibi delikanlı bir kadın yazar var! Orhan Pamuk'un gelişi İletişim'in yaptığı bir transfer miydi yoksa kendisi edebi ve düşünsel çizgisine burayı uygun bulduğu için mi İletişim'e geldi? Buluşmalarda genellikle ikisi birden oluyor. Almanca literatürde Anadolulu Kafka diye anılan, bence hiçbir kıyasa muhtaç olmayan Hasan Ali Toptaş'la buluşmamız da böyleydi. İlhami Algör, Jaklin Çelik, Abdullah Ataşçı, yine kendilerini kanıtladıktan sonra İletişim'e gelen yazarlar. Bu ay iki kitabını yayımlayacağımız Latife Tekin, kuşkusuz büyük bir transfer, Türkçe edebiyata çığır açıcı eserler kazandırmış büyük bir yazar. Velhasıl, futbol terminolojisiyle söylersem hem altyapıya önem veren bir yayıneviyiz, yeni yazar yetiştirmeyi önemsiyoruz, hem de tabii kadromuzu güçlendirmek için transfere açığız! Orhan Pamuk, edebiyat üzerine düşünen bir edebiyatçı. Hem de bayağı profesyonelce. Sadece Saf ve Düşünceli Romancı adıyla kitaplaşan dersleri, bunu göstermeye yeter. Ayrıca başkalarını pek okumam demeyen, tersine, başkalarını çok okuyan bir edebiyatçı. Dolayısıyla edebiyatla ilgili canlı bir gündemi var. Onun editörlük faaliyetinin ardında bu birikim yatıyor. Orhan Pamuk dünya edebiyatının klasikleri ve modern klasikler dizilerimizin editörlüğünü yürütüyor. Sadece seçme yapmıyor, özgün dillerinden çevrilen bu eserlere yazılacak veya seçilecek önsöz ve son sözleri büyük bir titizlikle belirlediği gibi, aynı titizlikle kapak resimlerinin seçiminden, rengine kadar ilgileniyor. Gerçekten çok sevdiğim güvendiğim bir yayıncı İletişim. Şükran Yiğit'in de kitapları İletişim'den çıkmıştı. Nice 30'lara!"} {"url": "https://egoistokur.com/ilgin-sonmez-yaz-demek-kamp-deme", "text": "Bir zamanlar hepimiz okullu çocuklardık. O yüzden biliriz ki okullu çocuklar için yaz tatilleri, ruhlarını inşa edip besleyecek kitapları okumak ve sindirmek için büyük bir fırsattır. Her şeyin yerli yerinde olduğu hayatlardan bahsediyorum elbette... Okumak, ailece geçirilen zamanlar, şanslıysak kamplar, deniz, güneş, spor kadar önemli ve unutulmazdır. Çocuklar kendilerine öğütleneni bir yere kadar benimser ama gördüklerinden de fazlasıyla etkilenir. Gerçekten okumalarını istiyorsak, okuyan hallerimizi usanmadan, istikrarla onlara göstermek durumundayız. Kütüphaneli evler lazım çocuklara ve kendilerine ait kütüphaneler. Çağdaş okulların kitaplarla kısmen ilgili aileleri yönlendirecek güçlü okuma listeleri de var üstelik. Sadece o zamanı ayırmaya yönlendirmek gerekiyor çocuğu. Otobüste, uçakta, arabada, evde okuyan çocuklar görmek öyle güzel ki. Onlarla beraber okumak da çok güzel. Hatta kes-yapıştır yöntemiyle kendi kitaplarımızı yaratmak, çok çok güzel. Çocukların büyümeden önce okumalarını önereceğimiz kitaplar ve çağdaşımız çocuklar için taze taze yaratılmış harika hikayeler var. Bu sınırsız bir yolculuk... Fantastik, macera, tarihi, gerçek hayata dair vesaire... En sihirli okuma önerileriyle çıkmalıyız o nefis ruhların karşısına. Yetenek, eğilim, yaş fark etmez. Her çocuğu mutlu edebilecek hikayeler mutlaka var. Üstelik, birçoğu nefis çizimlerle dolu. Kuzenimin oğlu Alp tam bir dinozor hastası. Odasında dinozorlarla ilgili aklınıza gelebilecek her şey var; oyuncaklar, maketler, posterler, kitaplar... Tablet bilgisayarında dinozorlu oyunlar oynuyor ve bütün dinozor türlerinin adlarını biliyor. Büyüyünce dinozor araştırmacısı olacakmış. Gerçi bazen de dinozor doktoru diyor. Artemis Yayınları'nın Dinozor Koyu serisini görünce ilk aklıma gelen Alp oldu. Bayılacak bu kitaplara diye düşündüm."} {"url": "https://egoistokur.com/ilk-askin-komik-ve-huzunlu-oykusu-eleanor-par", "text": "Güzel aşk romanları başka dünyalardan gelen benzer ruhların buluşmasıdır. Satürn'den, Plüton'dan değil, zengin-yoksul, güzel-çirkin, iyi-kötü, genç-yaşlı, Doğulu-Batılı, ne bileyim, yeraltı-yer üstü gibi farklılıklardan bahsediyorum. Klişeleri arttırabilir, işin içine orijinal buluşlar da katabilirsiniz ama değişen bir şey olmaz. Romanlarda aşıklar hep uzaklardan bulur birbirlerini. Çalıkuşu Feride ile sinir kuzeni Kamran gibi aynı evde büyümüş olsalar bile... Eh, bu yüzden aşk romanlarında esas ilgilendiğimiz şey, konudan ziyade üslup ve ayrıntılar olur. Yani bir romana devam edip etmememiz sadece yazarın hünerine bağlıdır. Güzel aşk romanları başka dünyalardan gelen benzer ruhların buluşmasıdır. Satürn'den, Plüton'dan değil, zengin-yoksul, güzel-çirkin, iyi-kötü, genç-yaşlı, Doğulu-Batılı, ne bileyim, yeraltı-yer üstü gibi farklılıklardan bahsediyorum. Klişeleri arttırabilir, işin içine orijinal buluşlar da katabilirsiniz ama değişen bir şey olmaz. Romanlarda aşıklar hep uzaklardan bulur birbirlerini. Çalıkuşu Feride ile sinir kuzeni Kamran gibi aynı evde büyümüş olsalar bile... Eh, bu yüzden aşk romanlarında esas ilgilendiğimiz şey, konudan ziyade üslup ve ayrıntılar olur. Yani bir romana devam edip etmememiz sadece yazarın hünerine bağlıdır. Rainbow Rowell'ın genç yetişkin kategorisinde yayınlanan romanı Eleanor & Parkta yukarıda saydığım klişeler bol miktarda mevcut. Kızın yoksul, çocuğun zengin olması bunlardan sadece biri. Öte yandan güzel bir roman bu. Kah gülerek, kah öfkelenerek, kah gözlerim dolu dolu okudum; hem bitmesin isteyerek hem de sayfaları çevirmeden duramayarak... Tabii belki bunda, olayların 1980'lerde geçmesinin ve dolayısıyla bana genç olduğum günleri hatırlatmasının da payı vardır, herhalde. Fakat sanırım esas, karakterleri sevdim. Eleanor ve Parkerın anlattığı hikaye şöyle... İrlandalı yoksul bir ailenin kızı olan Eleanor parlak kızıl saçlarına rağmen güzel bir kız sayılmaz, üstelik şişmandır da... Hatta okul arkadaşları, Koca Kızıl diye dalga geçiyor onunla. Daha da kötüsü, dünyaya öfkeli bakıyor ve berbat giyiniyor; üzerinde hep erkek gömlekleri, birkaç beden bol pantolonlar falan oluyor. Park ise zengin bir ailenin punk müziğe, çizgi romanlara düşkün oğlu. Yakışıklı ama antisosyal. Annesi Koreli olduğu için onun da dış görünüşü diğerlerinden farklı. Ayrıca The Cure topluluğunun solisti Robert Smith gibi o da gözlerine siyah kalem çekiyor. Bir dönem okulun en güzel kızıyla çıkmış ama bu ilişki onu mutlu etmemiş ve Park yeniden korunaklı yalnızlığına dönmüş. Ben romanın özellikle bu kısımlarını sevdim. Rainbow Rowell bir aşkın minik adımlarla başlayıp çiçeklenişini müthiş bir incelikle, ikna edicilikle, usul usul anlatmış. Karakterlerin derinliklerine inerken de acele etmemiş. Eleanor'un niçin bu kadar garip giyindiğini bekleyip öğrenmek zorundayız. Dört kardeşiyle aynı odada yatmak zorunda olduğunu, parasızlıktan eve şampuan ve diş fırçası bile alamadıklarını, hep başkalarının kıyafetleriyle idare ettiğini, annesinin genç sevgilisinin bitmek bilmeyen tacizlerini nasıl savuşturduğunu hep ilerleyen sayfalarda okuyoruz. Pamuk şeker kıvamında bir aşk romanı değil bu; Amerika'nın rüyalar ülkesi olmadığını, insanların orada akıl almaz bir yoksullukla pençeleştiğini görüyoruz. Gençseniz, güzel aşk hikayelerini seviyorsanız okuyun."} {"url": "https://egoistokur.com/ilk-isiriktan-bugune-saadet-kitaplar", "text": "Sıkı bir yemek kitabı okuruyum. Tarif kitaplarından bahsetmiyorum, benim sevdiklerim yemek kültürüne dair kitaplar. Bu leziz görünen tabloyu bozan küçük ayrıntıyı söylemem lazım: İflah olmaz yemek kitabı tutkunu olan ben, söylerken biraz yüzüm kızarıyor ama ne yazık ki yemek yapmayı pek bilmiyorum! Mutfaktaki yeteneğime övgü beklemiyorum ama kitaplar konusundaki tercihlerime güvenebilirsiniz. Hem unutmayalım, nasıl ki yemek yapmanın tek ve doğru bir yolu yoksa, yemek kitabı okumanın da tek ve yanlış bir yolu yoktur. Geçenlerde 'Yemek kitabı okurları kaç çeşittir' konulu bir makaleyi okurken, 'Benim gibileri tamamen yok saymışlar' diye üzüldüm. Fakat mutfakla benim kadar alakasız, yemek pişirmek konusunda benim kadar yeteneksiz birini arasalar da bulamazlardı belki de. Sanırım bu konuda rakipsizim! Makaleye göre, birinci sırada yemek kitabı aldığında paketi açıp içindeki kitabın sayfalarını karıştırmaya başlar başlamaz kanepenin yolunu tutan ve son sayfaya kadar her satırı dikkatle okuyanlar bulunuyormuş. Onlar araya bir telefon konuşması yahut sade bir kahve bile almazmış. İkinci sırada daha üçüncü tarife varmadan mutfağa koşup ilk tarifin malzemelerini tezgahın üstüne dizmeye başlayan aceleciler varmış. Genellikle daha o akşam yemeğe birilerini davet ederler, yeteneklerini başkalarına da gösterirlermiş. Elinin altında muhakkak sözlük ve benzeri başvuru kaynakları bulunduran ve kitabı neredeyse yüksek lisans tezine hazırlanırmışçasına dikkatle okuyanlar dördüncü sıradaymış. 'İki eli kanda olsa not tutmayı ihmal etmeyenler' deniyor onlar için. Törensel tiplermiş; tarifleri seçtikten sonra her ayrıntıyı uzun uzun planlar, o plana da harfiyen uyarlarmış. Yanınızda yörenizde, 'Hmmm, üç hafta sonra bayram, misafirlere vişneli kek yapayım, yaz tatili için de şu salata tariflerini bir güzel çalışayım' diyen biri mi var? Tamam işte, ondan bahsediyorum. Yemek kitaplarını 'rafta dursun' diye alan ve sonrasında asla okumayanlar beşinci sırayı hak ediyormuş. Onlar için yemek kitabı denen şey, bir biblodan veya 18'inci yüzyıldan kalma değerli bir vazodan farksızmış. 'İçi değil dışı' yahut 'lezzeti değil güzelliği' önemli diyeyim, anlayın. Yemek kitabı okurlarının stilleri, o anki fiziksel ihtiyaçlarına göre de değişebiliyormuş. Mesela çılgınca aç olan biri kitabı okumaya ana yemeklerin anlatıldığı bölümden başlıyormuş. Eğer hafta sonu evde parti varsa, direkt iştah açıcılara geçiliyor, oradan kokteyllere atlanıyormuş. Instagram yemekçileri konu dışı. Bir de işte dedim ya; benim gibi 'mutfakta hem bilgisiz hem üşengeç' olanlara yer yok. Öte yandan düşünüyorum da, nasıl ki yemek yapmanın tek ve doğru bir yolu yoksa, yemek kitabı okumanın da yanlış bir yolu olmamalı. Yani gönül rahatlığıyla kafamıza göre takılabiliriz. Yine de hissedebiliyorum: Aras Yayıncılık'dan çıkan Mükemmel Yemek Kitabında, İnsanın hayatı yemek ve içmekle kaim olduğu için yemek pişirmeyi öğrenmek herkes için büyük saadettir diyen Vağinag Pürad kesinlikle haklı olmalı. Anlaşılan, kendini 'Tarifbaz' olarak tanımlayan Barnes'ın tutkusu çok da karmaşık sayılmaz: Sadece lezzetli ama besleyici yiyecekler pişirmek istiyor. Kuralları yok değil tabii: Repertuarını zaman içinde yavaş yavaş genişletmeli, bu arada arkadaşlarını zehirlememeli. İşin kötüsü, hem kendine hem de başkalarına karşı amansız bir eleştirmen olduğu için kendi tariflerini yaratacak yetenekte olmadığının farkında. Arada sırada coşkuya kapılıp sevdiği kimi malzemelerin miktarını artırabilir ama deneysellik cüreti bundan ibaret. Sorular sayısız. Cevaplarsa, İyi Bir Yemek Tek Başına Yenmeyen Yemektir adlı kitapta. Gazeteci yazar Hülya Ekşigil'in Dilim Gülümsüyo! adlı kitabını belki bilirsiniz. İşte bu da onun ikincisi. Ekşigil kitapta hem yemeğin ve lezzetin geçmişten günümüze bir tür arkeolojisini yapıyor hem de gerçek olaylar ve anlarla bu yolculuğu çok eğlenceli hale getiriyor. Ona özel 60 yemek tarifi de okura bonus ikramiye. Küçük İrlanda kasabası Ballinacroagh'da bilinen gastronomik lezzetler hiçbir zaman handaki et lokantasının basit yemeklerinden öteye geçmemiştir. Fakat güzel Aminpour kardeşler, yani Marjan, Bahar ve Layla kasabaya geldiğinden beri işler biraz değişir. Üç kız kardeş kasabanın tam ortasında Babylon Kafe'yi açar ve konuklarına geleneksel İran yemekleri sunmaya başlar. Çok geçmeden de kasaba halkı taze otların nefasetine, kuzu etli abguştun ve kızarmış filkulaklarının lezzetine müptela olur. Üstelik bütün bu güzel yiyeceklere eski semaverde demlenen yasemin çayının eşlik ettiğini düşünürseniz, hallerinin basbayağı harap olduğunu anlayabilirsiniz. Elbette kız kardeşlerin yemeklerine müptela olmak şöyle dursun, onlara düşmanca yaklaşanlar da vardır. Orta yaşlı ev kadınları bu üç güzel kızın kocalarını ellerinden alacağından korkuyor, kasabanın kıdemli bar sahibi Babylon Kafe'yi kapatıp yerine bir disko açmak istiyor, onun serseri oğluysa Layla'yı bir türlü aklından çıkaramıyor. Flying Rose okyanusta hızla ilerlerken Wedgwood başlangıçta korkudan ödünü patlatan tuhaf yol arkadaşlarına güvenmeyi öğreniyor... Kim onlar derseniz; örgü örmeyi seven heybetli bir dev, kaptanı korumaya yemin etmiş iki dövüş sanatı ustası ve Wedgwood'un hiç sahip olamadığı oğlunun yerine koyduğu işitme engelli kamarot."} {"url": "https://egoistokur.com/ilk-populer-yazarimiz-ahmet-mithat-efend", "text": "Aşk, çünkü kendisi ilk romancımız. Halka roman okumayı öğretmiş, birçok konuda bilgilendirmiş, edebiyatımıza batılı bir tür olan romanın girmesinde emek vermiş. Üstelik yazdıklarında babacan ve cana yakın bir ses tonuyla okuyucusuyla konuşan, şakalaşan, yarenlik eden sempatik biri. Nefret, çünkü Cumhuriyet ideolojisine göre bakınca İslamcı, Osmanlıcı ve en fenası Abdülhamitçi. Velinimeti olan Mithat Paşaya ihanet etmiş. Ayrıca fakir bir hayattan gelip girişimciliği ile zengin olmuş. Bu tür sınıf atlama hikayeleri de çoğunlukla şüpheyle karşılanır bizde. Hayatında sadece bir kere yaptığı ve 2,5 ay süren Avrupa seyahati 1889 yılında. Bu tarihten sonra yazdığı romanlarda bu seyahatin etkisi olabilecek şeyler var. Bir kere en deneysel ve ilginç romanı olan Müşahedat'ı hemen seyahat sonrası yazıyor ve bunun natüralist bir roman olduğunu iddia ediyor. Yani Avrupa'da çok beğenilen Zola tarzı romana daha edepli bir örnek olarak sunuyor bu romanı, romanın önsözünde. Bir de bu dönem romanlarında kadın ahlakı konusunda sanki daha kaygılı görünüyor. Avrupalı kadınlar hakkında birkaç romanı var bu sırada yazdığı. En başta Abdülhamit yanlısı olmasını. Namık Kemal gibi Türk kültüründe kahraman ilan edilen bir yazar Meşrutiyeti savunurken Ahmet Mithat'ın padişahın yanında durması en büyük suçu gibi görünüyor 1944'teki anma toplantısında. Sürgüne gönderilmesi gençliğinde, Abdülaziz döneminde. Gazete ve dergilere yazdığı yazılarda siyasi veya dini konularda kullandığı bazı kelimeler ve deyimler başına dert oluyor. Sürgüne gönderilirken muzır neşriyat yaptığı iddia ediliyor. Ama hayattayken yaşadığı büyük bir sıkıntı da yaşlılığında gözden düşmesi oluyor. Yeni tarz romanlar yazılmaya başlanıyor ve Ahmet Mithat'ın romanları artık köhne kalıyor, beğenilmez oluyor. Ayrıca, Abdülhamit'in koyu istibdat yıllarında ondan yana olduğu için de Meşrutiyet yanlısı aydınlar tarafından siyaseten kabahatli muamelesi görüyor, dışlanıyor. Gençliğinde kadınlarla ilgili zamanını çok aşan önerileri oluyor. Mesela 1871'de yazdığı Felsefe-i Zenanda evlilikte kadınların esaret altına girdiklerini, evlilikte mutlu olmanın pek mümkün olmadığını söyleyerek kadınlara evlenmemelerini tavsiye eden bir anlatı kurguluyor. Kadınları savunan, evlilik aleyhtarı bir hikaye yazıyor. Bunun gibi birçok örnek var kitapta. Yaşlandıkça bu fikirlerde epey değişiklik oluyor. Gençliğindeki o kadınlarla ilgili şaşırtıcı önerilerde bulunabilen modern erkek olma hevesi sanki sönüyor. Sanırım bir taraftan yaşlanmanın getirdiği bir tutuculuk söz konusu. Ayrıca on dokuzuncu yüzyıl sonuna doğru artık Osmanlı kadınlarının bazı hakları elde edip daha çok ortada görünmeleri Ahmet Mithat'ı korkutmuşa benziyor. Gün gelip kadınların erkek kontrolünden çıkabilecekleri ve bu şekilde iffetlerini kaybedebilecekleri korkusu son derece erkek merkezli bir dünyanın insanı olan Ahmet Mithat'ın geç dönem romanlarında ortaya çıkıyor. On dokuzuncu yüzyıl sonu Osmanlı İstanbul'unu ve Ahmet Mithat karakterini merak ediyorsanız hatıratını da bazı romanlarını da okumak bence bugün için bile lezzetli. Edebiyatçıysanız ve bizde romanın nasıl başladığını anlamak istiyorsanız bu romanları okumanız şart. Romanlarda nasıl anlatım oyunları kurgulanabilir, bir olaylar dizisi ilgi çekici bir biçimde nasıl anlatılabilir gibi konularla ilgiliyseniz de bu ilk örnekleri okumak gerekli. Ama keyfiniz için roman okumak istiyorsanız hepsinin değil ama bazı Ahmet Mithat romanlarının okunması bence bugün de gayet ilgi çekici ve eğlenceli. Bence okuyucu önce mümkün olduğu kadar kafasındaki on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı dünyasını hayal ederek Ahmet Mithat'ı okumaya başlamalı. Çok etraflı bir hayal olması gerekmez, sadece bu romanların bugünün dünyasında yazılmadıklarının bilincinde olmak bile yeterli. Yani bugünün ölçütleriyle romanları yargılamak anlatıların tadını kaçıracaktır. Önce tam bir klişeleşmiş züppe romanı olan Felatun Bey ve Rakım Efendiyi okumak iyi bir başlangıç olabilir. Karı Koca Masalı ilk bakışta saçma sapan bile denebilecek boyutta ilgi çekici bir metindir mesela. Felsefe-i Zenan demin de sözünü ettiğim gibi kadınlarla ilgili önemli bir öykü olduğu için okunabilir."} {"url": "https://egoistokur.com/ilk-yaradir-en-saglami-kalbe-pasli-civiyle-cakilan", "text": "Barselona'da, Clot metrosunda görmüştüm onu. Çok çok on beşindeydi. Merdivenlere çökmüş, kumral başını ellerinin arasına almış, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Gezegenimiz sakinlerinin, başkalarının yanında gözyaşı dökmekten utanmayı çoktan öğrendiği bir yaştaydı. Herhalde normalde en fazla gözlerinin dolmasına izin verir, onu da kimselere göstermeden usulca kolunun yenine silerdi. Bu kez öyle yapmamıştı ama. Dünyanın geri kalanına boş vermiş, acısını yetişkinlerin uzanabileceği yerlerde çekmekten çekinmemişti. Bacaklarım titreyerek yanına gittim. Usulca merdivenin kıyısına iliştim. Bir insan sıcaklığı yaymaktan başkaca faydam olamazdı, biliyordum. Bu yüzden, elimi, titreyen incecik omzuna koydum ve yapacak daha iyi bir şey bulamayıp öylece sustum. Omzundaki elimi yadırgamadı. Sadece kısacık bir an için, kan çanağına dönmüş gözlerini kaldırıp, hakikaten anlayıp anlamadığımı sorar gibi, çarnaçar, yüzüme baktı. Kısa süre sonra etrafımız kalabalıklaştı. Sahilden dönen şıpıdık terlikliler, pazara giden ondülalı teyzeler, küflenmiş ekmeğe toplanan karıncalar gibi, yavaş yavaş çevremizi sardı. Sakınmadan akıtılan gözyaşı hepsini şaşırtmıştı. Sebebi hikmetinde herkes hemfikir olacak ki biri mi ölmüş diye başlayan buğulu fısıltılar, dalga dalga yayılıp, istasyonun kirli duvarlarında gürültüyle parçalandı. Neyin var oğlum? dedi, elinde file torbasıyla pazara giden meraklı teyze. Ne de olsa dile gelmemiş hiçbir şey, henüz gerçek sayılmazdı. Delikanlı, o güzelim kumral başını kaldırdı, bir şey söylemek ister gibi güçlükle ağzını açtı. Fakat oradan manaya bürünmüş derli toplu bir ses çıkarması mümkün olmadı. Yeniden sakladı başını ellerinin arasına; bu kez daha yüksek perdeden hıçkırmaya başladı. Bazı acıların çünkü, cümlesi olmaz. Sözlükler, kimi manaların yükünü kaldıramaz. Parmaklarımı omzuna bastırdım. Hani çok karnınız ağrıdığında ellerinizle bastırırsınız ya kasıklarınıza, sancıyı geçirmez ama olduğu yere hapseder; sinsice yürüyüp bütün vücudunuzu sarmasını engeller. Öyle bastırdım. Dudaklarım mühürlenmiş gibi sımsıkı kapalı, parmaklarımla anlatmaya çalıştım. Sen artık eski sen değilsin. Her kayıptan sonra değişir insan. Fakat göğsü sancıyla şişen yaralı atlar gibi, soluk alıp vermeye devam edeceksin. Hayatta kalmaya hazırlan. Fileli teyze, Ne oldu? diye ısrar etti. İlle de öğrenecek. Hakikat dile düşmedikçe, matem elbisesi zinhar dikilmeyecek. Kendini üzdüğüne değmez be oğlum. Geçer diye teselli verdi, fileli teyze. Elimi yeniden omzuna bastırıp geçecek dedim usulca ben de. On beşlik delikanlı, o metro istasyonunda elli yıl birden ihtiyarlamış bakışlarını, incecik bir sitemle gözlerime daldırdı. Omzunu elimden sakınmadığı halde, hala böyle konuşabildiğim için, bana dargındı. Kırgın gözlerinden bir sis bulutu misali paramparça geçenleri okuyunca anladım; gücenmekte sonuna kadar haklıydı. Kalbine lanetli bir nakış gibi oyulan acısını küçümsemiştik. Yarasını açıp gösterdiğinde, üstelik belki de ilk derin yarasını; bundan büyükleri de var tesellisi vermiş, her kalbin kendi yarasında teklediğini bilmezden gelmiştik. Biz, merdiven korkulukları, ilk yaramızı hatırlayamayacak kadar büyümüştük demek. Ayrılıkların ölümlere benzediğini unutacak kadar uzun süredir de aşık değildik. Ve ölümden öyle çok korkuyorduk ki, utanmasak, hayatta olmayı yaşamak için kafi sebep görecektik. İnsanın neresi sancıyorsa kalbi orada atarmış. Sancıyan kalbiyse peki? Duracak gibi oluyor değil mi? Unutmuşuz demek; affet. Büyüdükçe böyle oluyor insan. Ölümle kıyaslıyor hayattaki her şeyi ve ölülerin yasını tutuyor sadece. Tutmayı beceremiyor yasını, bitmek bilmeyen kendi hayatının bile. Bundan sonra olacakları biliyordum aslında. Fakat kendime sakladım. Hem mahcuptum ona karşı, hem de zaten delikanlı, mebzul miktarda kara haber almıştı. Bir yarayı üflemeyi bilmeyen için, en iyisi onu kendi kabuğuna bırakmaktı. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Ben de artık omzunda elimi istemediğini hissedip kalktım yerimden. Biz gittik; o, merdivenlerde kaldı. Anası babası ölmemiş; çok yaşasınlar. O da yaşayacak, kim bilir kaç uzun, kaç katlanılmaz yıl daha. Kalbinde, hala hayatta olan birinden kalmış derin bir ölüm acısıyla... Ne zaman içinde bir yerde sebebini arayan bir boşluk sancısa, o merdivenleri ve geçer diyen sesimizi hatırlayacak. Yoklayacak on beş yaşında takılmış yorgun yüreğini, geçmemiş olacak. Yirmi beşinde, otuz beşinde, kırk beşinde ve elli beşinde, hep bu merdivenlerdeki haline benzeyeceksin. İlk yaradır çünkü en sağlamı, kalbe paslı çiviyle çakılanı. İlk yarandır seni büyüten. İnsan nasıl benzerse ellerinde büyüdüğü annesine, sen de yarana benzeyecek; ne zaman kalbin kırılsa, bu merdivenlere geri döneceksin."} {"url": "https://egoistokur.com/inci-aral-edebiyat-benim-olume-karsi-en-yakin-dostum-old", "text": "İnci Aral, Yukarlarda En Uzaklarda adlı yeni romanında bize hayat ve ölüm üzerine çok tuhaf ve üzerine düşünmesi, kafa yorması müthiş zevkli sorular soruyor, sorduruyor. Hayatın sonu üzerine düşünmek, bana sorarsanız, hayat üzerine düşünmek demek. İnci Aral'ın yeni romanını bir solukta okuyup bitirdiğimde bundan bir kez daha emin oldum ve hemen İnci Hanım'ı arayarak ona aklımdaki bütün soruları sordum. Derken sevgili arkadaşım -aynı zamanda romanın editörü olan- Tolga Meriç de iki soruyla olaya dahil oldu. Böylece ortaya ölümü, hayatı ve aşkı konuştuğumuz çok güzel bir röportaj çıktı. Yukarlarda En Uzaklarda'yı okuyun, sonrasında da bana yazmayı lütfen unutmayın. Romanlarımı uzun zaman düşünüp kurarak olgunlaştırıyorum ve yazmaya başlarken konuya yönelik ögeleri büyük ölçüde planlamış oluyorum. Öte yandan tam olarak baştan tasarladığım biçimde ilerlemiyor, yazdıkça kat kat açılıyorlar. Bu yüzden bir roman yazmak benim için heyecan verici bir serüvene atılmaktan farksız. Varacağım yer, yani ana tema değişmemekle birlikle yolculuk, romanın iç mantığına uygun olarak şaşırtıcı sürprizlere uğruyor. Ortaya çıkan yeni olgular, beklenmedik yan yollara, ilişkilere ve olaylara sapabiliyor. Tıpkı gerçekte de olduğu gibi. Bunun nedeni, sanırım hayatı ve insanı yalın kat değil çok yönlü ve derinlemesine kavramaya çalışmam... Bir de şu var; bir romanı sayfalarca, çoğu zaman birkaç yıl bıkmadan sürdürebilmek hayal gücünün şaşırtıcı oyunbazlığına da bağlı. Romandaki bir başka evren buradan çıktı işte. Bir aile dramı yazma isteğiyle başladım işe ama bir kazada ölmüş genç kızın anlatıya hakim olabilecek söylemi ve düşsel evreni beni yazdıkça farklı yerlere götürdü. Bu Dünya'da artık var olamayacak birini, bir biçimde yeniden var olabileceği başka bir yere taşıdım. O yeri hayal ederken de anlatı kendiliğinden aktı gitti, nasıl oldu bilmiyorum ama hiç zorluk çekmedim. Zaten romanın iç mantığı ve tutarlılığı, konuyu aile dramını aşan bir boyuta taşımıştı. Romana yeni zenginlikler sağlayacak yolları coşkuyla kullandım ve gerçeğin ötesine geçmekten çok zevk aldım. Günümüzde romanı yeni biçimler, kurgular ve yalın mekanlarla çözen yazarlar var. Son yıllarda sizin de belirttiğiniz nedenlerle mekansal betimlemelerin epey sınırlı tutulduğunu görüyorum. Oysa ben sınırlayıcı moda akımlara yakın duran biri değilim. Bana göre mekan, atmosferi belirleyen en önemli öge hatta romanın hammaddesi, toprağıdır. Aaron Adası ve Diamonds belki de gerçekten hayal ettiğim ve yaşamak istediğim yerlerdi. Yazarken oralarda kaldım, ayrıntıları gözlemiş gibi düşleyip özlediğim bir toplum düzenini hiç olmazsa bir romanda kurguladım. Saydığınız yönleri ve genel özellikleriyle ideale yakın bu ülke rüyalarıma bile girdi. Elmas savaşları döneminin kargaşasını gördüm örneğin, çatılardaki dönerli kristal güneş enerjisi kürelerini ve vadideki yeşillere boğulmuş kentin güzelliğini de. Bu romanda içinden çıkamadığım, tıkandığım hiçbir yer olmadı. Diamonds'u anlatırken eni konu ütopyaya girdiğimi sonradan fark ettim. Öncelikle farklı canlı türlerinin birbirlerini koşulsuz kabulleri ve dostluk, arkadaşlık, iş ilişkilerindeki karşılıklı saygı, toplumsal yaşamı güzel ve değerli hale getiriyordu. Burada bir başka canlıya acı ve zarar vermek en olumsuz davranış, dahası suçtu. Yaşam hakkını savunma ve düşünceyi dile getirme özgürlüğü sınırsızdı. Zengin kaynaklara sahip gelişmiş bir toplumda, zaman içinde denenmiş ama başarılı olmamış siyasi ideolojiler sonrası geniş bir mutabakatla oluşmuş demokratik kurallar geçerliydi. Hapishaneler yoktu. Cana kast, suikast, yolsuzluk gibi ağır suçları işleyenler, gezegenin uzak ve görece gelişmemiş bölgelerine sürülüyor ve oralardaki elmas ve kristal yataklarında çalışıyor, bu şekilde ıslah oluyorlardı. Kentlerin mimarisi, uzmanlarca çoğunluk yararına planlanıyor, estetik boyut fazlasıyla önemseniyordu. Ulaşım sorunu yoktu. Sanat gerçekten çok önemli bir eğitim aracıydı. Çeşitli dallarda üst düzey sanat okulları, görkemli tiyatro, opera binaları vardı. Kent gürültüsü en aza indirilmişti. Romanımda dünyanın kargaşa ve gürültüsünün karşısına sessizlik, sakinlik ve huzuru, cehaletin yerine kültürel birikimi ve kuru bilginin yerine yaratıcılığın önemsenmesini koydum. Çocukların bir yaşına geldiklerinde ailelerinden alınıp erkenden eğitime başlatılması büsbütün el koyma, aileden koparma biçiminde değil. Belki bir yatılı okul benzeri ama anne babalar çocuklarını sıklıkla görüyor, onlarla birlikte zaman geçirebiliyorlar. Burada önemli olan kapsamlı ve çok yönlü varlık bilinciyle birlikte yaşama kültürü kazandırma, vicdani donanımı pekiştirme, zeka ve yaratıcılığı yüksek teknolojiye yönlendirme olmalı. Yoksulluk yerine hakça bölüşümü, adalet ve eşitliğe açık şeffaf düzeni savunacak bireyler yetiştirirken sevgi ve şefkat ortamı da sağlanıyor. Ayrıca anne babalar çocuk bakmaktan daha verimli işlerde çalışıyorlar. Yaşadığımız Dünya'da hızla vasatlık, sığlık, aç gözlülük ve şiddet egemen olmaya başlarken ben bütün bunları Diamonds'da yok olmuş kabul ettim. Margaret Atwood'un görüşüne katılıyorum. En gelişmiş ve refah içindeki toplumlarda bile düzene uymayanlar, farklı düşüncelere ve beklentilere sahip olanlar çıkacaktır. Onlara ne olduğunu bilmiyorum. Belki galaksinin bir yerlerindeki düşüncelerine uygun rejimlere göç etmelerine izin verilebilir. Romanım tümüyle bir ütopya üzerine oturmadığı için gezegendeki yaşamın ayrıntılarını, kurallar bütününü ve bizim dünyamızdan ayrılan yönlerini yeteri kadar ve asıl konunun elverdiği ölçüde anlattım. Ama bundan sonra Diamonds'da geçen yeni bir roman yazabilir, bir siyasi parti kurup çok partili demokratik yönetime geçmek isteyen sahici bir uyumsuz vatandaş üzerinden orayı aksayan yanlarıyla işleyebilirim. Kurtarılmışlar için bir bekleme ve uyumlanma adası olan Aaron, seçkinlere ve ayrıcalıklılara ayrılmış her yönüyle özel bir bölgedir. Bir dünya ülkesiyle gizliden anlaşmalı olması, uzay silahlarıyla donatılmış bir askeri üs oluşu eşitliğe ve barışçıl yapıya aykırı. Karakterim Akdeniz'in ulaşımını sağlayan sürücü, savaşa her an hazır olduklarını söyleyerek övünüyor mesela. Bu ise ülkenin olasılıkla bir askeri konsey tarafından el altından yönetildiği izlenimi veriyor. Ne var ki işleyiş kusursuz görünüyor. Dr. Slay konsey başkan yardımcısı olduğuna göre yetkili bir başkan da var olmalı. Kurtarılmışlar ya da sıradanların tarım ve hizmet alanlarında seçkinlerin emrinde çalışması da sınıflı topluma göz kırpıyor. Bunlar anlatıda bir geri beslemeyle değil romanın iç mantığı bağlamında kendiliğinden oluştu. Bu iç mantık romancı için belki de bir tür doğrulama testi yerine geçiyor, anlatıyı inandırıcı kılıyor. Hayaletlere inanmıyorum elbette. Ama yeni bir yaşam bağışladığım Akdeniz'le sayfalar boyu bir arada ve içli dışlı olmanın bazı garip etkilerini yaşadım. Bu ikinci yaşamı mistik söylemlere değil kuantum fiziğine bağladığım için bilimsel verilere ağırlık verdim. Ancak romanı yazdığım sürece uzay ağırlıklı spiritüel konulardan da uzak kalmadım. Kuantum başlı başına kavranması zor bir konu. Bu yanıyla gizemli bir edebi kurguyla ilişki kurmaya da uygun göründü bana. Sözünü ettiğim etki ise romanda anlattıklarımın geçekliğine tümüyle inanır hale gelişimdi. Gelecekte bir gün bunları yaşayabiliriz belki. Öte yandan andığınız öykü, sevdiklerimizi kaybettiğimizle kapıldığımız acı ve yasla baş etme biçimlerimiz üzerine yazdığım Ruhumu Öpmeyi Unuttun adlı öyküler toplamımda bulunuyor. O gece artık yaşamayan, altı yedi ay önce hayatını kaybetmiş bir genç kızın odasında konuk oldum. Bunu bilmiyordum ama anne odayı ölümün olduğu günkü gibi korumuştu. Fotoğraflardaki genç kız ya çok uzaklara gitmişti ya da artık yaşamıyordu. İlk kapıldığım duygu bu oldu. Sonra her bir ayrıntı ölüm olasılığını öne çıkardı. Giysiler, yarısı kullanılmış ve kuruyup taşlaşmış makyaj gereçleri, genel hava, pencereden görünen tramvay yolunu aydınlatan kızıl ışık! Kısaca tam anlamıyla bir eksiklik, kayıp, bir yarıda kalmışlık ve sessizlik... birinin geride bıraktığı acıklı boşluk. Uyuyamadım. Zamansız bir yerde hissettim kendimi ama dedim ya, tabii ki hayalet görmedim. Hayal ettim yalnızca. Ölüm bize kendini ölenden geriye kalan boşlukla, anılarla, anlarla, bir hayattan arta kalan şey'lerle hissettiriyor; bir çocukluk resmi, bir gülüş, bir dokunuşla ya da sadece suskunlukla. Ölüm hiç kuşkusuz insanın kendine de, yakınlarına ve sevdiklerine, onu sevenlere de şiddetli bir darbedir. Ölüm geleceğin önünün kesilmesidir bir bakıma. Bazen yaşamayı anlamsız bulmak, kendi isteğiyle gitmektir. Ölüm üzerine çok şey okudum, çok düşündüm. Bu belki çok erken yaşta annemi babamı kaybetmiş olmamdan doğan bir ilgiydi. Ölüm olgusunu unutuyor insan. Gidenin yokluğu bir biçimde atlatılıyor, ama bir şeyler eksiliyor dediğim gibi, o yarım kalmışlığı, boşluğu tamamlamak çok güç. Genç ölümler hele çok daha acı oluyor. Oysa belli bir yaşa gelindiğinde ölümle belli bir uzlaşmaya varıyorsunuz. Kesinliğine iyice inanıyorsunuz. Sessizce, acı çekmeden ölmek yeğlenir bir seçenek olarak görünüyor size. Bunu hiçbir biçimde yapamayanlar da var ama hayat sonsuz değil. Kendi adıma edebiyat benim ölüme karşı en yakın dostum oldu. Bana yardım etti, hala cesaret veriyor, korkularımı gideriyor. Çünkü bir şey fısıldıyor kulağıma ve ölümsüzlük vaat ediyor. Tolga Meriç'le yaptığımız Unutmak adlı nehir şöyleşi kitabında kendi oluş anımı anlatmıştım. Akdeniz'i de aynı duyguyla anlatmış olmalıyım. Ama bilincin bir bal peteği gibi dolarak yeniden oluşmasını fizik bir değişimden çok duygu yoğun bir uyanış, bir kendine varış olarak algılamaya çalıştım. Neyi nasıl anlattığımı özellikle benzer sahneler yazarken neredeyse bir trans halinde olduğumdan açıklayamıyorum. Aşk yüzünden acı çekmemek kültürlerinin sonucudur belki, biraz da doğalarının gereği. Yaşamları çok uzun, iki yüz, üç yüz yıl aynı kişiyi sevmek onunla yaşamak çekilmez olabilir. Aynı cinsiyeti o kadar yıl taşımak da sıkıntı verebilir ayrıca. Cinsiyetin ne önemi var zaten! Bence bu geniş görüş nedeniyle aşk anlayışları farklı. Üstelik farklı türlerde ve renklerde çok çekici canlılar da var. Bu büyük zenginlik. Diamonds'luların kültürel ve entelektüel birikimlerini düşündüğümde birliktelikleri bu biçimde ve doğaya uygun yaşamaları temelde cinsel bir güdü olan aşkı acı ve kedere boğmadan yaşayıp geçmeleri güzel. Diamondsluların aşktaki tutumları bana Dünyalıların bin bir kuralla bağlayıp düğümledikleri aşktan çok daha özgür, neşeli ve verimli geliyor."} {"url": "https://egoistokur.com/inci-aral-kadin-yazar-cesur-vahsi-ve-yirtici-olmal", "text": "Yazma Büyüsü adlı bir kitabı da bulunan İnci Aral, Seferihisar Edebiyat Günleri'nde bütün bir sabahı ve öğleden sonrayı kapsayan bir atölye çalışması gerçekleştirdi. Yola çıkış noktası ilk romanı Ölü Erkek Kuşlar'dı. Aral önce yoğun bir öykü yazarlığı tecrübesinin ardından romana geçmiş ve doğal olarak bunun zorluklarını yaşamıştı. Yazarın Şimdi olsa yayınlamadan önce 100 sayfasını çıkarırdım dediği bu romanıyla ilgili anlattıkları, katılımcılara zamanı iyi kullanma, karakterleri yaşar hale getirme ve kusursuz bir olay örgüsü yaratma konusunda değerli ipuçları verdi. Yani şu aslında herhalde: İlk eserlerin kendine has bir lezzeti vardır, üzerinde çalışırken bunu yitirmemeye de uğraşmak gerek belki."} {"url": "https://egoistokur.com/inci-aral-kadini-cok-seksi-ve-tabulardan-kurtulmus-bir-sekilde-insan-kilan-roma", "text": "Annie Ernaux'nun Yalın Tutku adlı küçük romanının adsız kadın kahramanı. Kahraman aslında yazarın kendisidir. Doğu Avrupalı, evli bir genç adamla yaşadığı gizli aşkın, gözüpek ama asla açık saçık olmayan tensel hikayesini, o yoğun fiziksel tutku yolculuğunu, net, katı, kısa cümlelerle sarsıcı bir biçimde en önemlisi de adama duyduğu dehşetli, çılgın arzuyu hayatının odağına yerleştirerek anlatır. Önemli bir Fransız yazarı olan Ernaux, bu romanda cesaretle ve seçilmiş derin cümlelerle aşkın en yalın halini olağanüstü bir biçimde dile getirir ve erkeği değil ama kadını hem sahici, hem çok seksi hem de tabulardan kurtulmuş bir biçimde insan kılar."} {"url": "https://egoistokur.com/inci-araldan-aciyi-ve-agriyi-hatirlamak-icin-kan-gunleri-ve-nar-agris", "text": "Roman, bütün edebiyatseverler için en büyük ortak tutku herhalde. Öykü, romana geçiş basamağı sayıldığı zamanlardan tutun da, romandan çok daha zor olduğunun kabulüne kadar, bu tutkuyu yıllarca sorgulatmayı başardı. Fakat metin, hep üvey evlat muamelesi gördü. Hem okur katında hem de yayınevlerinde. Kim bilir, yayınevleri metin kitaplarına kar açısından yaklaşırken, belki alçakgönüllü bütçelerle idare etmek zorunda kalan okur da metin kitaplarına bir türlü yeterince pay ayıramadı. Bir sürü nedenle, metin kitaplarına duyulan sevginin, okuru tarafından bile idrak edilmesi, romana ve öyküye göre daha çok zaman aldı. Benim mesela, Sevgili ya da Mavi Gözler Siyah Saçlar dururken, Duras'ın Somut Yaşamını en sevdiğim kitaplar listeme eklemem haksız bir zaman aldı. O kitabı yıllar içinde dönüp dönüp okuduğumu fark edince, metni roman ya da öykünün yanında ikinci plana attığımı anladım. Aynı şeyi Tomris Uyar'ın günceleri için de söyleyebilirim. Ama sonra tabii, deneyim kazandıkça, iyi bir metin kitabına aslında ne kadar bağlı olduğumu, onların beni yıllarca mutlu ettiğini de anladım. Kan Günleri ve Nar Ağrısını okurken, metinlerden oluşan bir kitaba bütünlük duygusunu katan asıl şeyin yazarın tutarlılığı olduğunu sezdim. Edebi tavır, hayata bakış ve siyasi bilinç tutarlılığı. Söz ettiğiniz tutarlılık düşünsel, kültürel birikimle birlikte derin bir kavrayış, gözlem gücü, neden sonuç ilişkileri kurabilme, yaşanmışlık ve deneyim gerektiriyor. Siyasi bunalım ve çalkantıların, büyük sorunların, yoksunluk, umut-umutsuzluk sarmalında birikip duran acı ve açmazların her an göz önünde yaşandığı bir toplumda, uzun zamandır insanı, insan hallerini anlatan bir edebiyatçıyım. Öykülerimi romanlarımı yazarken ülkeme ve insanıma önyargıyla bakmak yerine anlamaya çalıştım ve borçluluk duydum. Siyasi gelişmelerin gündelik yaşama yansımalarını yakından izledim ve her zaman bireyselden toplumsala uzanan sorunlardan yola çıktım. Başkalarının da soruları olan sorulara eğildim. Bu kişisel tavra ödünsüz bir yazarlık vicdanı ve insan sevgisi de katmak olgunluğa -tutarlılığa- ulaşmakta işimi kolaylaştırmış olabilir. Okur karşısına metinlerle çıkmanın riskleri nelerdir? Mesela ben iyi bir metinler kitabı okuduktan sonra şunu hissedince seviniyorum: Yazar kendini ve beni daha önce romanlarında ve öykülerinde kandırmamış. Buna artık sadece yazarın tutarlığı girmiyor: Metinlerinde, sevdiğiniz bir yazarı renksiz, sığ, duygusuz, yavan, hatta edebiyat dışı bulma riskleri de devreye giriyor. Bu tür kısa güncel yazı ya da deneme tadında metinler, yazarın yaklaşım ve kişiliğine bağlı olarak belli riskler taşıyabilirler. İyi bir romancı ya da öykücü etkili ve derli toplu yazılar yazamayabilir. Burada asıl risk bilgiçlik ve kibirdir. Okura tepeden bakan, sözü dolandırarak anlaşılmaz hale getiren, derinlik katayım derken edebiyat yapma hevesi gösteren yazarlar vardır ki sıkıcı ve iticidirler. Gerçekte çalıya dolanan yalın sözü hor görmektir. Düşüncenin arkası boş ya da dünya görüşü yeterince net olmadığında zor anlaşılırlığın ardına saklananlar da çıkabilir. İkinci risk, kitle kültürüne seslenip çok okunmayı seçerek düzey düşürmektir. Suya sabuna dokunmadan, bir gazete, TV, dergi köşesine kurulup dolgun bir aylıkla durumu idare eden edebiyatçı sayısı az değildir. İşte o zaman renksiz, sığ, duygusuz, yavan, edebiyat dışı... olmak kaçınılmazdır. Şunu belirtmek isterim; ben bu kitaptaki yazıları yazdığım iki buçuk yıllık süreçte başka hiçbir şey yapamadım, yeni bir roman ya da öyküler yazamadım. Çünkü her yazı için aşırı titizlendim. Beni rahatsız eden, üzen ya da paylaşma gereği duyduğum her şeyi dertlenerek yazıya döktüm. Diyeceklerimi en yoğun, en kısa ama etkili biçimde söylemek için her bir sözcük üzerinde düşündüm, her yazıyı defalarca elden geçirdim. Bu arada hata yapmaktan, okura yanlış mesajlar vermekten, hatta onları sıkmaktan özenle sakındım. Başlangıçta zevkli olmayacak, bir görev gibi yaşayacağım sanıyordum. Sürdürmekte zorlanır sıkılırım diye düşünüyordum ama ilk birkaç yazıdan sonra zevkle, coşkuyla sürdürdüm. Başlarken kapıldığım yersiz bir heyecanmış çünkü bir yazar olarak sayısız dergide yazılar yazmış, toplantı konuşmaları kaleme almış, birçok yerde düşüncelerimi, görüşlerimi aktarma deneyimine sahip olmuştum. Ayrıca edebiyat üzerine metinlerimin yer aldığı Anlar İzler Tutkular ve Yazma Büyüsü adlarında iki de kitabım vardı. Sorunuza gelirsek, yazıyla uğraşmanın, sözcüklerle içli dışlı olmanın hazzı kırk yıldır yazan biri için pek değişmiyor. Yine de bir roman büyük bir kurgu, büyük bir hayal ve kendi beyninizin içindeki bir hayatta kaybolup çıkış yolunu arayıp bulma heyecanıdır. Kısa günlük yazılar ise somut bir dünyanın bilinir bilinmez sokaklarında hava alma gezintilerine benzer. Başkaldırı edebiyatın kalbinde durur. Hep söylediğim gibi edebiyat gücünü karşı olmaktan alır. Karşı olmayan, doğruyu söyleyemeyen, yalana tavır almayan, güçle uzlaşmış, ona taraf olmuş yazı eğlencelikten öteye geçemez, kalıcı olamaz. Edebiyat boyun eğmeyi sevmez. Çünkü dünyayı değiştirmeyi amaçlar. Burada ince bir çizgi var tabii. Her durumda söylemek istediklerinizi söylemenin yolunu yöntemini bilmelisiniz. Kaba saba, slogancı, kör parmağım gözüne söylemler edebiyata dahil olamaz. Kan Günleri ve Nar Ağrısı, yazarlık sürecimde benim çok önemsediğim bir çalışma. Çünkü bu kitap şimdiye kadar yazdıklarımı daha önemlisi benim yazar kimliğimi tamamlayacak. Beni bana bile anlatan, dünyamı, var oluşumu, inadımı açıklayan, düşüncelerimi, inançlarımı, insana, siyasete, edebiyata bakışımı yansıtan farklı bir toplam olduğu için heyecanım yoğun. Okurlarıma bir edebiyatçı olarak durduğum yeri, seçimlerimi ve hayal kırıklıklarımı olanca yalınlığı ile anlatacak bir rehber gibi görüyorum onu. Burada roman ve öykülerinden tanıyıp bildikleri, sevdikleri bir yazardan başka biri yok. Diliyle, duyarlığıyla anlatımıyla yine onu bulacaklar ama değişik alanlara akan görüşleriyle de tanışacaklar. Bununla birlikte hayata dair çok şey de öğrenecekler. Yaşadığımız şu sığlaşma döneminde umarım okunan sevilen sahip çıkılan bir kitap olur. On sekiz yirmi yaşlarımda Montaigne'nin denemelerini okudum, büyülendim, neredeyse ezberledim. Sonra, Yunan klasik filozoflarını, Camus, Sartre ve diğer varoluşçuların felsefi metinlerini, mektuplarını elden geçirdim. Andre Gide'i de çok sevdim. Dünya Nimetleri bir dönem rehberim oldu. Roman, öykü bir yana bu tür kitaplar insanın ufkunu genişletir, derin izler bırakırlar. Ben dünya görüşümü biraz da böyle edindim. Başkaldırmayı, dik durmayı böyle öğrendim. Günümüzde de çok sevdiğim yazarlar var. Baudrillard'daki edebi tatlara bayılıyorum örneğin. Ne var ki elli yıllık bir kitap kurdunun hayatına kattığı bu tür yazarları ve kitapları bir çırpıda hatırlaması kolay değil. Gayret etsem bile çok uzun bir liste oluşturur. Yanıtı biraz da Kan Günleri ve Nar Ağrısında bulunabilir. Orada sevdiğim ya da ilgiye değer bulduğum pek çok yazar ve kitaptan söz ediyorum zaten. Bunlar Sofiya Tolstoy'dan Canetti'ye bilinmeyen özel hayatlarıyla görünüp geçiyorlar. Kitabı basılmadan önce okuyanlar tek okumayla yetinmeyip ikinci kez okudular. Genel görüş sürekli el altında bulunacak, bıkmadan zevkle okunacak bir kitap olduğu. Doğrusu ben de ne zaman elime alsam ben yazmamışım gibi, herhangi bir yazıyı ayaküstü okuyup bitiriyorum. Okurlarım da böyle yaşasınlar; başucu kitapları olsun, kalıcı olsun isterim. İlerde, bu kan günleri geçip barış ve huzur gelirse, bizim sokağımızda da bayram olup ülkemiz güzel günler görürse bir dönemin acısını, ağrısını hatırlamak ve nelerden geçtiğimizi görmek için de belge olsun."} {"url": "https://egoistokur.com/inci-araldan-nar-agrisi-sorusu-ask-oluyor-m", "text": "Yolculuklar sadece uzak diyarlara yapılmaz; insan geçmişindeki anları, kafasını kurcalayan soruları, okuduğu kitapları ve şahit olduğu irili ufaklı hadiseleri de ziyaret edebilir... Bu öteki yolculuklardan geriye zihinde varlığını, canlılığını hep sürdürecek olan soyut fotoğraflar, yani anlar kalır. İşte İnci Aral, yeni kitabı Kan Günleri ve Nar Ağrısında bu soyut fotoğrafları kelimelere döküyor. Şöyle de denebilir: Aral bu kez memleketin, dünyanın dört bir köşesini gezip dolaştıktan sonra önümüze bir harita bırakıyor, bir de vicdan, adalet, sanat, edebiyat, aşk, ilişkiler, doğa ve insan resimleri. Malum, Ağda zamanı, Sevginin Eşsiz Kışı, Gölgede 40 Derece, Uykusuzlar, Mor, Taş ve Ten, Unutmak gibi kitapların yazarı İnci Aral ne yazsa okurum. Yazıları da buna dahil. Kan Günleri ve Nar Ağrısını tavsiye ederim. Soldaki fotoğraf bu adresten alındı. sağdaki illüstrasyonun ise adresi şurada. Geçen hafta boşanmaların çığ gibi arttığı haberi vardı gazetelerde. Yakınım olan bir genç kadınla konuşuyoruz. Birkaç yıl önce boşandı, çalışıyor, küçük kızını annesinin yardımıyla büyütmeye çalışıyor ve başlangıçta yaşadığı güçlükleri aşmış görünüyor. Çevresindeki eğitimli genç kadınların aşk, vefa ve sadakat bulamadıklarını, arayışlarının hep hüsranla bittiğini ve gel geç ilişkilerden bunaldıklarını anlatıyor. Yaşıtlarının çoğu gibi aşk yerine ilişki sözcüğünü kullanması dikkat çekici. Aşk bir hayal, özlenen ama ender bulunan bir olgu artık. Birçok kimse bir başkasının sorumluluğunu sevgiyle, içtenlikle üstlenmek, gelecek sözü vermek istemiyor. Birlikteliklere bencillik egemen. Oysa aşk bir insanla bir gelecek tasarlamaktır. Yakınım, çevresindeki kadınların erkeğini elde tutmak için fazlasıyla özveride bulunmak zorunda kaldıklarını söylüyor. Mutlu olmasalar da yalnız kalmaktan, boşanmaktan ve konumlarını kaybetmekten korkuyorlar ve birçoğu, erkeğin sadakatsizliğine, kayıtsızlık ve hayatı paylaşma tembelliğine razı oluyor. Sadakat, kişinin birlikte olduğu insana verdiği önem ve değerle, duygusal eğitimle ve seçtiği yaşam biçimiyle yakından ilgili. Kadınlarsa aileyi korumak ve sürdürmekte daha verici ve cömert. Öte yandan özgür kadın yalnızlığı daha yoğun yaşıyor. Her iki cins için de günümüzün duygu yoksunu hızlı ilişkileri doyurucu olamıyor. Sürekli yenilik arayan ruhlar boş, yaralı. Çünkü seçici davranılmadığında özgür cinsellik sürüklenme durumuna kayıyor ve bir süre sonra insanı yorup hırpalamaya başlıyor. Kadınların çoğu hala, bir erkeğe sonsuza kadar bağlanarak küçük aile mutluluklarıyla yetinebileceklerini sanıyor, ama er geç düş kırıklığına uğruyorlar. Çünkü yetenek ve donanımı olmayan insan özgür olamıyor. Ayrıca özgürlük farkındalık ve bilinçle yaşanabilirse değerli ve güzeldir. Cinsellik muhteşem olabilir, ama özgürlük tek başına bedenle ilişkisi içine sıkıştırılmışsa özellikle erkekten daha duygusal olan kadın için büyük bir yanılsamaya, tuzağa dönüşebilir. Sadakatsizlik eskiden daha gizli kapaklı yaşanıyordu ve kadın için namus sorunu sayılırken erkeğe belli ölçüde hak görülebiliyordu. Günümüzde iki taraf için de yaralayıcı olan, ama ilişki biçimlerinin değişmesiyle çok sık karşımıza çıkan bu durum çözümü olmadığı için çok konuşuluyor ve herkesi uğraştırıyor. Kabul etmeli ki uzun birliktelikler zamanla bağımlılığa dönüşüyor ve çoğu kez aşk bitince sadakat de bitiyor. Küçük bir ihmal ise aldatıldığınızı görmeye, anlamaya yetiyor. Zaten sadakatsizlik uzun süre gizlenemez. Sadece internet ya da telefondan değil, sevilenin uzaklaştığı her halinden anlaşılabilir. Aşk, özlemek, beklemek, bu arada duygularla savrularak kendini ötekine açma ve onu keşfetme tutkusudur. Hayatın, duyguların hızla değiştiği, aşırı iletişimin çabuk bıkkınlıklar doğurduğu günümüzde bu keşif yolculuğu başlamadan sona eriyor. Heyecanı diri tutmak için sürekli yeni birileri aranıyor ve bu da duygusal aşınma ya da nasırlaşma ve körlük yaratıyor. Yazık! Çünkü aşk insanın en en sarsıcı, en olağanüstü deneyimidir. İniş çıkışlarla dorukta yaşanan ve insanlık hallerini zengin bir biçimde ortaya koyan güçlü bir duygu oluşuyla aşk, sanatın ve edebiyatın ana konularından biridir. Sevgi, bağlılık, sadakat, özveri gibi zaman içinde değişebilen insani duygular ve birine sonsuza kadar sahip olmanın olanaksızlığı büyük eserlere ve romanlara konu olmuştur. Günümüzün sade suya tirit sözde aşk romanları ise yaşanamadığı ölçüde yetersiz, sıradan ve sığ."} {"url": "https://egoistokur.com/indradaso", "text": "Geçtiğimiz yıllarda birçok önemli ödül kazanan ve Guardian gazetesinin halihazırda var olan en iyi 10 polisiye yazardan biri saydığı İzlandalı Arnaldur Indridason'ın kitapları bizde de Doğan Kitap etiketiyle yayınlanmaya başladı. Ben de yazara hiç suç işlenmeyen, hatta cinayet olaylarına rastlanmayan bir yerde yaşayıp suç ve kötülük üzerine yazmanın nasıl bir şey olduğunu sordum. Arada alışılmadık bir yazarlık dersi de aldım ondan. Eski bir sinema eleştirmeni olan Indradason, polisiye yazarlığını Alfred Hitchcock filmlerini tekrar tekrar seyrederek öğrendiğini anlattı. Atlantik Okyanusu'nun tam ortasında iklimi sürekli değişen bir adada yaşamanın birçok avantajı var. Burada tabiat çok canlı, sürekli depremler ve yanardağ patlamaları oluyor. Kışın geceler, yazın günler uzun mu uzun. Hava temiz, manzara güzel. Dolayısıyla bir yazarın ixşini kolaylaştıracak büyük çelişkiler her an her yerde. Eleştirmenlerden bazıları İzlanda ve Reykjavik'in değişken ikliminin karakterlerimin ruh hallerine de aynen aksettiğini söylüyor. Haklı olabilir, kahramanım Müfettiş Erlandur, karanlık ve soğuk havalarda kendini daha iyi hissediyor mesela. Öte yandan hikayedeki karakterlerin, olayların geçtiği yerden daha önemli olduğuna inanıyorum. Altın Hançer, en büyük polisiye roman ödülü. Kazandığımda çok mutlu olmuştum. Romanlarımın daha çok kişi tarafından okunmasını sağladığı için müteşekkirim. Fakat ben kazandıktan sonra katılma şartlarını değiştirdiler ve sadece İngiliz yazarlar arasında düzenlenen bir yarışma haline geldi. Sanırım yabancı bir yazarın bu ödülü ilk ve tek kazanışıydı. Bana daha eğlenceli, daha zevkli geldi. Ayrıca suç ve ceza öyle müthiş kavramlar ki onlar aracılığıyla eşsiz karakter çözümlemeleri yapabiliyorsunuz. Evet, evet, ben karakter saplantısı olan bir yazarım. Bize tek bir hikaye çerçevesinde tüm bir insanlık halini sunuyorlar. Ayrıca toplumun farklı kesimlerinden insanların kriz karşısında nasıl tepki verdiklerini gösterdikleri için bence birçok edebiyat yapıtına göre daha gerçekçi sayılırlar. Okur olarak sırları araştırıp üzerlerindeki örtüleri teker teker kaldırdıkça, varoluşumuza dair bilgiler de ediniyorsunuz. Kesinlikle. Sinemaya uygun bir anlatımım olduğunu söylüyorlar, bu da doğal. Hitchcock'un çektiği bütün o şahane filmleri defalarca seyrettikten sonra iyi bir öyküyü nasıl anlatmak gerektiğini kim olsa öğrenirdi. Bu bakımdan beni Hitchcock yazar yaptı diyebiliriz. Romanlarım aslında sıradan insanların trajedilerini anlatıyor. Negatif ve pozitif yanlarıyla aile ilişkileri beni çok ilgilendiriyor mesela. Şiddeti her ne sebeple olursa olsun kabul edemiyorum. Bence en büyük kötülükler ailelerde ortaya çıkıyor, en sevdiklerimize uyguluyoruz en büyük şiddeti. Romanlarımın bir mesajı varsa eğer o da şudur: Lütfen çocuklarınıza şefkat gösterin. Evde çalışıyorum ve sabah erken saatlerde yazmaya başlıyor, öğleden sonra bırakıyorum. Etrafta gürültü olup olmaması umurumda olmuyor. Bu sanırım gazetecilik yıllarımdan kalma bir alışkanlık, gazeteler kalabalık ve gürültülü yerlerdir. Yeni insanlarla tanışmak, farklı yerler görmek bazen hoşuma gitse de artık seyahat etmek bana yorucu geliyor. Bir süredir hiçbir yere gitmiyorum. Yazdığınız her şey önce sizi şaşırtsın. Ama yazmanın oyun değil, iş olduğunu asla unutmayın."} {"url": "https://egoistokur.com/ingiliz-romanci-geoff-dyerin-yeni-kitabi-tarkovskinin-stalkeri-uzerin", "text": "Defalarca seyrettim. Sonunda öyle bir noktaya geldim ki film bilgisayarımda hep açık kalıyordu. Yanlış bir şey yazmamalı, her şeyi tam olarak bilmeliydim. Film zaten belirsizliklerle dolu. Zone adı verilen yerde neler olup bittiğini çözmek güç, filminse Az önce şu dalda gördüğüm kuş bir sonraki sekansta nereye gitti? diye defalarca araştırmak zorunda kaldığım sahneleri var. Başlangıçta filme dair izlenimlerimi yazıyordum, filmi parçalara ayırıyordum bir bakıma. Fakat sonra bunu yapamayacağımı, bu kez gerçeklikten sapmaman gerektiğini fark ettim. Öte yandan, Stalker'a, yani hayatımın çok önemli bir parçasına dair yazıyordum. Üstelik film kuramlarına aşina sayılmam. Ama bunun da iyi bir şey olduğunu düşünüyorum, film eleştirilerini hiç okumadığım için Stalker'a dair söylediğim her şey yeni ve kullanılmamış sayılır. Yani referanslar kullanmadım, başkalarının yazdıklarından alıntılar yapmadım. Tarkovski'nin önceki filmi Ayna'nın aksine, basit ama olağanüstü bir konusu olması. Üç adam, bir amaç için Zone adı verilen bölgeye doğru yola çıkar. Bu düz ve basit olay örgüsü o kadar çok şeyi barındırıyor ki... Yönetmen metafizik diyebileceğim bir anlatım biçimiyle, onların yolculuklarının her aşamasında büyük meselelere temas ediyor. Kitabınızı anlatırken, onun Stalker'ın bir özeti olduğunu söylemişsiniz. Bu gereksiz alçakgönüllülük değil mi? Özetlerde dramatik yapı bulunmaz çünkü ama sizinkinde var. Yazıda ton önemlidir. Ayrıca ne tür bir kitap okuyacağınıza dair hiçbir fikriniz yok başka, Zona'da size herhangi bir açıklama yapılmıyor. Buna, Roberto Calasso etkisi ve ilhamı diyelim. Film, bu üç kişinin Zone denen bilinmeyen bölgeye yolculukları sırasında karşılarına çıkan üç engeli izliyor, olup bitenleri onlarla birlikte anlamlandırmaya çalışıyor. Ve Zone değiştikçe, benim kitabım da değişiyor. Bir kitabın genel okura mı, yoksa işin uzmanlarına, derin okumalar yapmayı tercih edenlere mi yönelik olduğuna dair ayrımlar yapanlara hep şiddetle karşı oldum. Bu kitapta da bunu fark edebilirsiniz. Zona'yı Tarkovski bilenler de okuyup zevk alabilir, ondan hiç haberi olmayan hatta filmi seyretmemiş olanlar da. Yoga for People Who Can't Be Bothered to Do It adlı kitabımdaki hikayelerden birinde Stalker'dan söz etmiştim. Hikayenin adı The Zone'du. Ama Stalker'la ilgili bir kitap yazmak hiç aklımdan geçmemişti. Ta ki Werner Herzog'un British Film Institute'de yaptığı konuşmaya kadar. Onu dinlerken programa göz atmaya başladım ve o ay Stalker'ın gösterileceğini, ardından da bir tartışmanın gerçekleştirileceğini gördüm. Aklımdan Lanet olsun diye geçirdim, Bu konuşmada ben de olmalıyım. Ama kendimi nasıl davet ettirebileceğimi bilmiyordum. Bunun üzerine Guardian gazetesine filmle ilgili bir yazı yazdım. Ama editör uzun buldu. Biraz kısaltmayı denedim ama yeterli olmadı. Ha bire editörü arayıp kelime dileniyordum. Peki, tamam. Bütün gazeteyi senin yazıya ayıracağız diyecek hali yoktu tabii. İstediğim her şeyi o yazıda dile getiremediğim için anlatacaklarımı bir kitaba dönüştürmeye karar verdim. Hayır, bu kitabı yazmam, filmin büyüklüğüne, zarafetine ve etkileyiciliğine dair fikirlerimi pekiştirdi. Stalker gerçekten tüketilemez gibi geliyor bana. Mesela kitabı bitirmiştim, çıkışları dördüncü kez okuyordum, filmin bir bölümünü yeniden seyretmem gerekti. O zaman bile bir şey keşfettim, daha önce fark etmediğim çok önemli bir ayrıntı, böylece kitabın o bölümünü yeniden yazdım. Bu şeyin ne olduğunu söylemeyeceğim, sürprizi kaçırmamak adına... Filmin sonunda yer alan sahnelerin birine dair olduğunu bilmeniz yeterli. Tıpkı Coetzee'nin Kötü Bir Yılın Güncesi'nde yazdığı durumu hatırlatıyor bu. Hani Dostoyevski'yi her okuyuşunda aynı şekilde etkilendiğini, gözlerinin yaşlarla dolduğunu anlatıyordu ya; Stalker'ın benim üzerimdeki etkisi böyle bir şey. Sıkıcılık bir yan etkidir. Stalker'a atfedilen sıkıcılıksa sanıyorum tamamen filmin ağır temposu ile bir sinema yapıtının mutlaka hızlı ilerlemesi gerektiği yolundaki önyargılarımızın içerdiği tezat yüzünden. Aslında tahammül edilmez derecede sıkıcı bulduğum bazı sanat filmleri oldu. Gene de en sıkıcı filmler büyük bütçeli, moronsu aksiyonlar. Beni hakikaten deli ediyorlar. Bu anlamda moronsu aksiyonlarla sıkıcı sanat filmleri arasında çok temel bir ilişki var. Çünkü Ernst Fischer'ın işaret ettiği gibi, pek az kişi tarafından anlaşılmakla övülen herhangi bir sanat yapıtı, yani kendine hayran olarak var olan ürünler kitlesel çöplüğün kapısında duruyor. Bir önlem, bir engel gibi... Ve böylece yönetmenler, kolaylıkla sıkıcı da olabilecek o yavaşlığı kendileri tercih ediyorlar. Fakat bu tuzağa düşmemiş olan yönetmenler de var. Mesela Malta Şahini filmi, ne şu hazzetmediğim türden bir eğlendirme gayreti içindeyde, ne de bir an bile sıkıcıydı. Harikulade bir film ve ben kaç kere seyredersem seyredeyim onu harikulade bulmaya devam ediyorum. Ne muhteşem bir son soru. Ama cevap vermeyeceğim, kitabım aslında tamamen bunun hakkında çünkü."} {"url": "https://egoistokur.com/insan-asik-olmayagorsun-hayati-bir-dakikada-degisiyo", "text": "Hepsini anlatmayayım ama bırakın da şu kadarlık bir ipucu vereyim: İkinci kez evlenen hatta dünyaya bir çocuk daha getiren Meriç Mekik şimdilerde hem büyük yayınevlerinden Doğan Kitap'ta proje koordinasyon müdürü olarak çalışıyor, hem de yeni romanını yazıyor. Bridget Jones'un Günlüğünden ilhamla yazdığı ilk romanı Ahh Kalbimin senaryo çalışmaları da son hız sürüyor. Ahh Kalbimle ilgili enteresan kısım ise şu: Günlük hayattaki lakabı Mericit Jones olan Meriç kitabında aşktaki hayal kırıklıklarını, iyileşme sürecini ve türlü çeşit saçma sapan flört denemesinden sonra hayatının aşkını bulmasını anlatıyor. Yani hikaye gayet gerçek. Nereden anladın, tombul olduğum için değil mi? Şaka bir yana, Aylin benim. Evlenip boşandım mı, evet. Eski eşimin ailesiyle herkesi hayrete düşürecek iyi bir ilişkim var mı, evet. Tam da artık bu işlerden ümidi kesmişken yeniden aşık oldum mu, evet. Aşık olduğum adam çekik gözlü, çok güzel bir spor hocası mı, ona da evet. Tombul ve sakar mıyım? Evet evet evet! Ama tabii hikaye birebir benim hayatım değil; bazı şeyleri çıkardım, bazılarını değiştirdim, bazı şeyler ise tamamen hayali. Uluslararası bir ihanet vakası! Vay canına, kulağa havalı geliyor. Gerçi bizim hikaye sahiden uluslararası. Eski kocam Kanadalı, aşık olduğu kadınsa Fransız. Ama yaşadıklarımı yazınca Kanadalılara karşı bir öfke oluşur, Kanada'dan ithal edilen ürünlere boykot moykot olur diye düşünerek bu kısmı biraz değiştirip ben eski kocamı Türk, sevgilisini de Japon yaptım. Eski kocamla internette tanışıp arkadaş olduk. Ben Türkiye'ye döndükten sonra beni görmeye geldi ve ilişkimiz başladı. 26 yaşındaydım, yani internetten ne arkadaş, ne koca bulunacağını anlamış olmam gerekirdi. Ama işte jeton düşmemiş. Bunlar küçükken balık yağı içmediğim için oluyor belki de. Neyse, evlendik ve ben Kanada'ya yerleştim, evliliğimizin üçüncü yılında da hamile kaldım. Her şey yolunda, nasıl mutluyuz, daha ne istiyoruz, değil mi? Ama bir gün işten geldim, telefon çaldı, adamın biri Biliyor musunuz, kocanız karımla beraber dedi. Küt diye. İnsan alıştıra alıştıra söylemez mi? Telefon çaldığında salata yapıyordum, elimde koca bir cam kase vardı, artık nasıl şoke olduysam, kase elimden yere düştü, içindekiler etrafa yayıldı, sos üstüme sıçradı. Kasenin ağır çekimle elimden düştüğü anı öyle net hatırlıyorum ki. Açık renkli bir elbise giymiştim, adam konuştukça konuşuyordu ve benim tek düşünebildiğim o salata lekesinin elbiseden çıkmayacağıydı. Yok, zaten hamileydim; bebekten ve evliliğimden vazgeçmeye hazır değildim. Sadece konuşuyorduk dedi, Sen hamile kalınca kendimi kapana kıstırılmış hissettim dedi. Kim aşık bir kadından daha kolay kandırılabilir ki? İnanmaya dünden hazırdım. Fakat kızım henüz 2 aylıkken bir gün bilgisayarını açık unuttu, beni de işte şeytan dürttü. Baktım, kocam Romeo olup Juliet'ini bulmuş, ne muhabbetler, ne muhabbetler... Eyvallah dedim, bebeğimi de aldım, çıktım. Çok üzüldüm. Kucağımda 2 aylık bir bebekle taa Kanada'larda yapayalnız kaldığımı hissettim. Birkaç ay sonra da bebeği alıp Türkiye'ye döndüm. Tutkuyla bağlı olduğunuz bir ilişki siz istemeden bittiyse, sanki sevdiğiniz kişi ölmüş gibi çok derin bir yas tutuyorsunuz. Ben o yası dibine kadar tuttum. Ailemin desteğini hiç unutamam. Yine de ayrıldıktan sonra yaklaşık 1,5 sene her sabah ağlayarak uyandım, her gece ağlayarak uyudum. Ancak sonuçta bir bebeğim vardı, yatakta ağla ağla nereye kadar? Ben yasımı, kızımın uyku saatlerine sakladım. Gündüzleri hayatıma devam ettim, işe gittim, işten geldim, bebekle ilgilendim, Ay senin o hayırsız kocan! diye bana göstere göstere acıyan tanıdıklarıma tahammül ettim. Bunların hiç biri umurumda değilmiş gibi davrandım, yapabileceğim başka da bir şey yoktu. Tamamen katılıyorum sana. Eğer aldatılmamış olsam, hayatımı bütün sevdiklerimden uzakta, vasat bir evliliği sürdürmeye çalışarak geçirecektim. Şimdi diyorum ki, iyi ki olmamış. Hem geri dönüp bakıyorum da eski kocamla evliliğimiz başka biri yüzünden bitmemiş. Bizimki zaten mesafeden beslenen, gözden ırak olunca kafada mükemmelleştirilen bir ilişkiymiş, yani biz birbirimizi tanımıyormuşuz bile. Hemen biriyle tanışıp hayatımı yeniden kurmalıyım diyordum. Kumar masasına oturmuş, bir el kaybetmişim, zararı kabullenip çekilmek yerine, ardı ardına oynamaya devam ediyorum. Şansım dönerse o ilk elde kaybettiğim her şeyi geri kazanabilirim diye... En güzel yıllarımı, güle oynaya yaptığımız bebek daha anne sütünden katı gıdalara geçemeden etekleri zil çalarak başka birinin peşinden gidecek bir adam için harcamıştım, dedim ki, Hala yüzüne bakılır haldeyken kendime yeni birini bulmalıyım. Yeniden aşık olduğumda... Zaten ben eski kocamı da ancak yeniden aşık olunca affedebildim. Hayran olduğum yazar Nora Ephron, kocası onu aldattığında intikamını, yaşadıklarını Kalp Ağrısı kitabında anlatarak intikam almış. Ben intikam almaya üşendiğimden daha güzel bir yol seçtim, aşık oldum. Şimdi benim durumumu düşün. Arkadaşlarım beni yok bilmem nerenin finans müdürü, yok şuranın kreatif direktörü bir sürü insanla tanıştırıyor. Ama yok, kardeşim olmuyor, olmuyor. Sonra bir adamla karşılaşıyorsun, a-ha, ilk görüşte aşk! Ama nasıl aşk, gümbür gümbür... O anın öncesinde geleceğe karşı zerre umudun yok. Bir anda akşam yatmadan önce hayalini kuracağın biri çıkıyor karşına. Of Allahım, hem taş gibi, hem eğlenceli, hem de iyi bir adam, sadece bana değil, dünyaya karşı iyi. Ben eski kocamla birlikteyken Vay be derdim, Adam bu dünyada bir tek bana böyle davranıyor. Ailesi, arkadaşlarına arada kötü davranıyor mesela, ama bana öyle aşık ki, el üstünde tutuyor. Kimseye davranmadığı gibi davranıyor ya sana, kendini özel hissediyorsun. Ama sonra şunu gördüm, ilişkilerde sadece sana iyi davranan insandan korkacaksın. Çünkü aşk bitiyor, o zaman senin de o kötü davrandığı insanlardan bir farkın kalmıyor. Ben spor hocama böyle körkütük aşık oldum. Ama yani onun tarafında bir şey yok dediler. Olsun! Ben aşık olmuşum, kalbimin hala çarpabildiğini görmüşüm ye, demek ki benim için hala umut varmış. Halbuki aşık olduğum adamla berbat bir günde tanışmıştım... Düşün; sabah ağlayarak uyanmıştım. Sonra evden çıktım, baktım bir binanın önündeki inşaat panolarını kaldırıyorlar, yeni bir spor salonu açılıyor. Hayatım boyunca hiç spor yapmadım ama o an çok acayip bir şey hissettim. Yüksek sesle kendi kendime Ben hayatımın geri kalanını eski kocamın kurbanı olarak geçirmeyeceğim dedim. Bugün, o adam için ağladığım son gün. O spor salonuna kayıt olacağım ve hayatımı değiştireceğim. Gerçekten de girdim, kayıt oldum. Ve daha o sabah, orada aşık olduğum adamla tanıştım, gerçekten de bir daha eski kocam için hiç ağlamadım. İnsan aşık olmayagörsün, hayatı bir dakikada değişiyor. Roman kahramanı Bridget'la gerçek hayattaki Meriç arasındaki tek benzerlik, özel hayatlarınızı gizlisiz saklısız anlatmanız değil. Baş edemediğiniz kusurlarınız da sizi benzer kılıyor. Kendimle dalga geçebiliyorum gerçekten. Hep böyleydim. Kendimle öyle bir dalga geçeyim ki, kimse beni eleştiremesin diye düşündüğümden olabilir. Biriyle tanıştığımda da ne korkunç araba kullandığımı, evimin dağınıklığını, o dağınıklıkta çocuklarımı kaybetsem ancak bir hafta sonra bulabileceğimi, ne yapsam yenilecek lezzette yemek pişiremediğimi ballandıra ballandıra anlatıyorum ona. Bir arkadaşım, Zayıflıklarını madalya gibi gururla taşıyorsun demişti."} {"url": "https://egoistokur.com/insan-sahip-olamadigi-bir-seyi-kaybedemez-k", "text": "Dutton'un Andy McNabb'le birlikte kaleme aldığı ikinci kitap, Daha güzel bir hayat için içinizdeki psikopatı serbest bırakın tavsiyesiyle açılıyor. Kaşlarınızı çatmayın; önünüze geleni kesip biçmekten, doğramaktan bahsetmiyor. Zaten psikopatolojiyi şiddetle özdeşleştirmemiz, aslında sinemacıların suçu. Peki psikopatlar tam olarak nasıl insanlardır? Şiddete meyilli olmayan psikopat var mıdır? Psikopatlardan ne öğrenebiliriz? Şahsen bu sorulara verecek bir cevabım olmadığı için Kevin Dutton'ı aradım ve aşağıdaki röportaj çıktı ortaya. Bu özelliklerin bir insanın karakterini ne şekilde ve hangi oranda oluşturduğu çok ama çok önemli. Bunları birer nesne gibi düşünün ve masanıza dizin. Sonra da tıpkı hayali bir lego oyunu oynar gibi farklı karışımlar oluşturmayı, başka başka bütünlere ulaşmayı deneyin, zihninizden insanlar uydurup onlara bu özellikleri farklı oranlarda atfedin. İki şeyi fark edeceksiniz: Birincisi, bu niteliklerin insan hayatında belirli bazı şartlar oluşmadıkça uykuda kalacağını ve hiçbir somut etki yaratmayacağını göreceksiniz; ikincisi, kitabımda da yazdığım gibi, bunların bazı meslek grupları için son derece gerekli olduğunu fark edeceksiniz. Ah, babam kuşkusuz tam bir psikopattı. Vahşi bir adam değildi. Fakat bir kez daha hatırlatayım; psikopat olmak için vahşi biri olmak gerekmiyor. Babam pazarlamacıydı, sokakta değişik ürünler satardı. Ve bu konuda üstüne yoktu, ondan daha iyisiyle karşılaşmadığımı söyleyebilirim. Bir kez kafaya koydu mu Taliban'a bile herhangi bir şeyi, mesela bir tüp traş kremini satabilirdi. Acımasızdı, gözü hiçbir şeyden korkmazdı, katiyen öfkelenmezdi ve utanması yoktu. Yüzünün kızardığına bir kez bile şahit olmadım. Sizin kendinize yakıştırmayacağınız, ayrıca yapsanız da zaten olumlu sonuç alamayacağınız bir şeyi o hiç düşünmeden yapar, üstelik de mutlaka kazançlı çıkardı. Var tabii. Hem de babamdan çok daha beterleri var. Mesela Winston Churchill sıkı psikopattı. Hristiyanlığın kurucu babası Saint Paul de öyle. Ve bana sorarsanız, düşsel bir karakter olmakla birlikte ve olanca sevimlilğine rağmen James Bond psikopat. Kesinlikle haklısınız. Psikopatolojinin dinamikleri üzerine epey araştırma yapan David Lykken, Kahraman ve psikopat aynı ağaç üzerinden çıkmış iki ayrı daldır demişti. Yeryüzünde en başından bu yana risk alabilen kişiler vardı. Merhamet duygusu olmayan kişiler de. Çekici, albenili ve numaracı insanlar da her zaman burada, aramızdaydı. Ve evet, empati duygusundan yoksun olanlar da... Bunların hepsinin toplumlar için ihtiyaç olduğunu düşünüyorum, siz tersini hayal edebiliyor musunuz? Bana öyle geliyor ki psikopatlar olmasaydı dünya güzelleşmek şöyle dursun, yaşanmaz bir yer olurdu. George Orwell'in sözlerini hatırlayın; İyi insanlar geceleri güvenli yataklarında mışıl mışıl uyurken, sert erkekler hazırlık yapar demişti. Ah, çok doğru soru. Birkaç yıl önce bu konuda bir seminer vermiştim. En iyisi ilk 10'umu sıralayayım: 1. CEO 2. Avukat 3. Televizyoncu ya da oyuncu 4. Pazarlamacı 5. Cerrah 6. Gazeteci 7. Polis 8. Din adamı 9. Aşçı 10. Sosyal hizmet görevlisi. Ama bakın, okurlarınızın 'Bu mesleklerde çalışanlardan çok psikopat çıkar' demediğimi anlaması şart. Benim söylemek istediğim şey, bu mesleklerde çalışanlar arasında bazı psikopatolojik özellikler taşıyanlara daha çok rastlandığı. İkincisi, listem bir kesinlik içermiyor, çünkü sadece istatistiki verilerine ulaşabildiğim meslekleri saydım. Gelecek yıl bu konuda daha kapsamlı bir araştırma yayınlamayı planlıyorum ama net sonuçları elde edene kadar içeriğinden söz edemem. Kuşkusuz. Daha geçen ay eski bir silahlı soyguncuyla tanıştım, 'meslek hayatının' çeşitli safhalarında defalarca hapse girip çıkmıştı ama psikopatolojisi yıllar sonra tanımlanmıştı. Epey konuştuk onunla; gençlik yıllarında hep şiddet kullanmasını gerektirecek işleri seçmesi kendi için de bir muammaymış. Rahatsız değilmiş aslında, sadece sebebini merak ediyormuş. Bugün eğer daha 20'lerindeyken bu tanı konulsaydı ve terapi uygulansaydı, sonrasında çok daha düzgün bir hayat süreceğini düşünüyor ve aynı durumundaki gençlerin bilgilendirilmesi adına düzenlenen grup terapilerine danışmanlık yapıyor. Kimden bahsediyoruz? Eğer söz konusu olan kötü bir psikopatsa, hem korkmalı hem de onun için üzülmeliyiz. korkmak üzülmemeyi gerektirmez; bu insanlar hem başkalarının hayatını hem de kendilerininkini darmadığın etme, batırma becerisine sahipler. Lakin söz konusu olan, şiddet eğilimi taşımayan ve insan öldürmeyi aklının ucundan bile geçirmemiş iyi bir piskopatsa, yani psikopatolojik özelliklerini kendinin ve yaşadığı toplumun yararına kullanan biriyse, ona hayranlık bile dulabiliriz. Şahsen, bazı özel harekat askerleriyle tanıştığımda tam olarak bunu hissetmiştim. Dev şirketlerin yöneticileri, parlak borsacılar, üstün yetenekli cerrahlar, soğukkanlılıklarıyla kan donduran avukatlar hatta birçok siyaset adamı da kriminal psikopatların acımasızlık, cüretkarlık ve empati yoksunluğu gibi özelliklerini taşıyor. Fakat kriminal psikopatların aksine onlar kötü değil, sadece disiplinli ve otokontrol sahibi kişiler. Kevin Dutton, Domingo Yayınları'ndan çıkan Olagan Psikopatlar adlı kitabında, Savaşçı Geni diye bir şeyden de söz ediyor ama o kısım biraz karışık, anlamak için bile epeyce tıp bilgisi gerekiyor. Bunu sormadım açıkçası :) Bir kez daha konuşursam, söz. Kasapları bilmiyordum, ilginçmiş."} {"url": "https://egoistokur.com/insanligin-en-eski-muammasi-30-000-yillik-macer", "text": "İnsanoğlunun sanatla ilişkisi, kazıma yoluyla ya da doğal boyaları kullanarak kendisini ifade etmesi onları keşfedenleri hep meraka düşürmüştür. Dağların tepelerinde, vadilerin en uç noktalarında, mağaraların derinliklerinde karşımıza çıkan bu resimler hangi amaçla yapılmışlardı? Binyıllar öncesinden bize ses veren bu resimler acaba bir medet ummayı mı ifade ediyordu? Bu ve benzeri sorular geçtiğimiz yüzyıldaki mağara sanatı keşifleriyle daha da artarak devam etti ve cevaplanmaya çalışıldı. Geçen yıl Fransa'da yayınlanan ve bir ressam, Bertrand David ile bir hematologun, Jean-Jacques Lefrere'in imzasını taşıyan bir kitap insan elinden çıkma bu en eski çizgiler hakkında bu güne değin söylenenlerin dışında özgün bir iddiayı gündeme taşıyor. İngilizce baskısından önce, hemen dilimize kazandırılan ve Can Yayınları'ndan İnsanlığın En Eski Muamması başlığıyla çıkan bu kitap arkeolojinin, sanat tarihinin yahut paleoantropolojinin söylediklerinin dışında bizi tarihöncesinin puslu ve karanlık mağaralarında heyecan verici bir keşfe çıkarıyor. İnsanoğlunun sanatla ilişkisi, kazıma yoluyla ya da doğal boyaları kullanarak kendisini ifade etmesi onları keşfedenleri hep meraka düşürmüştür. Dağların tepelerinde, vadilerin en uç noktalarında, mağaraların derinliklerinde karşımıza çıkan bu resimler hangi amaçla yapılmışlardı? Binyıllar öncesinden bize ses veren bu resimler acaba bir medet ummayı mı ifade ediyordu? Bu ve benzeri sorular geçtiğimiz yüzyıldaki mağara sanatı keşifleriyle daha da artarak devam etti ve cevaplanmaya çalışıldı. Geçen yıl Fransa'da yayınlanan ve bir ressam, Bertrand David ile bir hematologun, Jean-Jacques Lefrere'in imzasını taşıyan bir kitap insan elinden çıkma bu en eski çizgiler hakkında bu güne değin söylenenlerin dışında özgün bir iddiayı gündeme taşıyor. İngilizce baskısından önce, hemen dilimize kazandırılan ve Can Yayınları'ndan İnsanlığın En Eski Muamması başlığıyla çıkan bu kitap arkeolojinin, sanat tarihinin yahut paleoantropolojinin söylediklerinin dışında bizi tarihöncesinin puslu ve karanlık mağaralarında heyecan verici bir keşfe çıkarıyor. Bu ilginç keşifte, geçmiş dönemdeki değerlendirmeler de yer alıyor. Kısaca özetlersek; 19. yüzyılın ortalarından itibaren ve bütün bir 20. yüzyıl boyunca Avrupa'da pek çok Paleolitik mağara keşfedildi: Altamira, La Mouthe, Niaux, La Clotilde, Tuc d'Audobert, Trois-Freres, Lascaux ve çok uzak olmayan bir geçmişte (1994) Vallon-Pont-d'Arc'taki Ardeche Kanyonu'nda Chauvet Mağarası... Bunların dışında kalan, Avrupa Paleolitik Çağı'na ait 250 mağaranın çoğu Fransa'nın güneybatısında ve İspanya'nın kuzeyinde yer alıyor. Mağara resimlerinin eskiliği önceleri şüpheyle karşılanmıştı; fakat 1901'de keşfedilen Font de Gaume ve Combarelles mağaralarındaki bazı resimlerin bir kalsit örtüsünün altından çıkması bu şüpheleri gidermiş ve başta şüphecilerin yanında yer alan Emile Cartailhac'ın, 1902'de yayınlanan La grotte d'Altamira, Espagne: Mea culpa d'un sceptique adlı makalesiyle bu mağara sanatı bilim dünyası tarafından kabul edilmişti. 1940'da keşfedilen ve Prehistoryanın Papası olarak tanınan, prehistoryacı, Katolik Başrahip Breuil'in Tarihöncesinin Sistine Şapeli olarak adlandırdığı Lascaux mağarasındaki divertikül eksenli tonozda yer alan resimler o zamandan beri diğer pek çok örnekle birlikte hayranlık ve şaşkınlık uyandırmaya devam ediyor. Picasso'nun bile Hiçbirimiz böyle resim yapamayız dediği iddiası da insanoğlunun bu kadim atalarına duyduğu takdirin boyutunu ortaya koyuyor. Bilim adamları mağaraların derinliklerine, ışığın sızmadığı, hava akımının zayıf olduğu odalara yapılmış büyüklü küçüklü yüzlerce resim hakkında yıllarca çeşitli iddialar ortaya attılar, mağaraların işlevlerini sorguladılar. Kimilerine göre bu resimler salt dekoratif amaçlıydı. Kimilerine göre, avcılıkla ilintiliydi, hatta mağaralar avcılığa kabul için birer inisiyasyon tapınağı olarak kullanılmışlardı. Prehistorik insanın hayvan ruhlarıyla temas kurduğu şamanik uygulamalar için seçilmiş, paleolitik bir sembolizme ev sahipliği yapan yerlerdi; resimler de birer gök haritası yahut basit bir totem gibiydi. Bu gizemli yol neydi? Öncelikle, uzun bir eğitim süreci gerektirmemesi, tam tersine, hem sonraki nesillere aktarılmasının kolay olması hem de herkes için hemen anlaşılır olması gerekiyordu. Çizmeyi bilmeyen birinin, mağaranın loş da olsa herhangi bir yerine, düz veya engebeli de olsa herhangi bir duvarına, en ufak bir hata olmaksızın herhangi bir hayvanın konturunu birkaç saniyede çizmesine olanak sağlamalıydı. Çizer, arzu edilen boyda, devasa veya küçücük, anamorfoz olan ya da olmayan ve hatta çok sayıda da olsa önceden yapılmış başka desenlerin olduğu bir yüzeyin üzerine, bundan rahatsızlık duymadan desenler üretmeliydi. Böyle bir yöntem var mıdır, bu kadar eski zamanlarda biliniyor olabilir mi? Evet, vardır ve dahası var olan en basit ve en tasarruflu yöntemdir. David için ilk kıvılcım, oğlunun gece lambasından duvara gölgeleri akseden oyuncakları görmesiyle çakmış ve ilk denemeyi de mum ışığında duvara gölgesi yansıtılan oyuncak bir filin konturlarını, gölgeyi takip ettirerek çizdirdiği oğluna yaptırmış. Sonuç; hiçbir tecrübe ve bilgisi olmayan sekiz yaşında bir çocuğun duvara çizdiği kusursuz bir fil silüeti... Tıpkı mağara resimlerinde gördüğümüz konturlardaki kusursuzluğa karşın genelde konturların içindeki unsurların beceriksizce yerleştirilmesinin sebebi de burada açığa çıkıyor... Çünkü figürün gözleri, göz kararı, gölgenin konturlarını çizerken kullandığımız kopyalamadan bağımsız bir şekilde yerleştirilmek zorunda. Mağara resimlerinde çoğunlukla göz yok. Olduğu yerlerdeyse, David'in belirttiğine göre, silüeti çizen kendisinden emin elin daha az emin olduğu anlaşılıyor. Peki, hayvan morfolojisini böylesine bilen prehistorik sanatçılar gözü çizerken neden sıkıntı çekmişler? Aynı zamanda yüzeylerin içine en küçük bir kasın bile doğru yerleştirilmeyişi ya da hiç yerleştirilmeyişinden anlıyoruz ki buradaki sıkıntının sebebi, resmin bu aşamasında, gölgenin konturlar için sağladığı kopyalama imkanından yoksun olunması. Peki, bu çizimleri yapanların yararlanabilecekleri gerçekçi figür ve heykeller bahsedilen bu dönemlerde var mıydı? Evet, Üst Paleolitik döneme taşınabilir ve gerçekçi sanat parçaları bulunuyordu. David deneyleri sürdürdükçe mağaradaki üst üste bindirilmiş onlarca figürün alttaki örneklerden hiç etkilenmeden ve sanki onlar yokmuşçasına nasıl rahatça çizilebildiğini ve boş duvarlara rağmen neden bu figürlerin üst üste bindirildiğini de ortaya koyar: Palimpsest etkisi yaratan bu bindirmelerin tek açıklaması, figürün duvara yansıyan gölgesinin iradesidir: Buna gölge karar verdi, ben de ona itaat ettim yorumunu yapar. Resimlerin neden mağaraların nisbeten aydınlık girişlerine değil de zifiri karanlık derinliklerine yapıldığını da bu tekniğe bağlar. Çünkü bunları yapabilmek için ihtiyaç duyulan, gölgenin sabitlenmesi ve görünür olması için hava akımının az olacağı karanlık ortamlardır. Dolayısıyla buraların tapınak olması değil, en uygun yer olması onları bu seçime götürür. David'in tezinin bilimsel anlamda sınanması, kitabın ikinci yazarı Jean-Jacques Lefrere'in konuya dahil olmasıyla ilginç bir hal almış. Çizim konusunda tecrübesiz kişilere aynı teknikle çizimler yaptırmışlar ve bu çizimler antik örneklerle benzeşmiş. Literatürde bu tezin, teorinin dillendirilmediğini belirten David, sadece Matt Gatton adlı bir fotoğrafçının da Vinci'nin camera obscura ilkesini bu sanata uyarlamak gibi bir düşüncesi olduğunu söylüyor. Ne var ki bunu bir mağara içinde ve büyük boyutlarda uygulamak değil; zira söz konusu mağaralarda çok küçük çizimler de birkaç metreye ulaşanlar da var ve bu boyutlandırma ancak ışık gölge tekniğiyle, figürün ışık kaynağına yakınlaştırılması veya uzaklaştırılmasıyla sağlanabilir. Yazar, bu tekniği ve buna bağlı sonuçları açıkladıktan sonra, a priori olarak bu mağaraların fonksiyonuna ilişkin bir teori ortaya atıyor. Ona göre buralar, binlerce yıllık, değişmeyen tek geleneğimiz olan ölü gömüsüyle ilintili... Paleolitik insanın, rastgele bir yerde bırakılan veya gömülen ölülerini bu şekilde hatırlamak isteyebileceğini ve belki de bağlı olduğu klana, yaşına göre kendisini temsil eden çizimler yoluyla hatırasının yaşatılabileceğini iddia ediyor. Böylece insanoğlunun binlerce yıl boyunca mezar inşa etmeyip resmetmiş olabileceğini ifade ediyor. Ta ki yerleşik hayata geçene kadar. Merakla okuduğum bu ilginç kitabı tavsiye ederim. Umarım bu popüler yayın ve belki de bunun takipçisi olmasını ümit ettiğim diğer yayınlar ülkemizdeki tarihöncesi zenginliğe ve özellikle bu bağlamda mağaralara dikkat çekilmesini sağlayabilir. Yarımburgaz, Karain gibi önemli merkezlerin salt akademik yayınlar vasıtasıyla kendilerine dönük bir duyarlılık yaratması pek beklenemez. Başka türden duyarlılıkların önünün alınmasının yolu da budur. Yakın zamanda Yarımburgaz Mağarası bir dizinin seti olarak kullanılması ve burada yaratılan tahribatla gündeme gelmişti. Üstelik bu yeni bir şey de değildi. Yorr'un Öyküsü adlı 1983 yapımı film için bu mağaraya havuz yapılmış, daha sonra bu havuz patlatılarak arkeolojik dolgu yok edilmişti. Bu cinayetlerin yaşanmaması için nitelikli bir popüler ilgiye muhtacız. Ülkemizde speleoloji üzerine çalışmalar yapan bazı dernekler halihazırda mevcut. Onların da dahil edilmesiyle konunun öznesine dair -ve belki de tarihöncesi bilimine uzak- amatörlerin gözlem ve yorumlarını değerlendirip dikkate alarak bambaşka sonuçlara ulaşmak mümkün. Bu kitabı yazan, bu konuya eğilen bir ressamın teorileri belki kışkırtıcı bir örnek oluşturabilir. Diğer yandan teorilerine ilişkin David'in kaygısını da paylaşmıyor değilim; zira bu teorinin uzmanların gerekli diplomalara sahip olmadan alanlarına girip kendilerini tehlikeye atanlar konusunda zaman zaman gösterdiği güvensizlikle karşılanması ihtimali de yüksek. Bununla birlikte pek çok keşfin, alan dışı insanlar veya branşlarımızın bilimsel birer disiplin haline gelmesinden önce sezgileriyle hizmet eden amatörler sayesinde ortaya çıktığını da unutmamalıyız. Descartes'ın da dediği gibi sezgi bir anda doğan ve gerçeklere ulaştıran bir zihin aracı ve akli bir fonksiyondur."} {"url": "https://egoistokur.com/insanlik-kime-benze", "text": "Yalnızlık Kime Benzerin isimsiz kahramanı, Lal'in kendisini bırakıp gidişinin ardından, yalnızlığın izini yazar yüzlerinde ve edebiyatın içinde sürerken, bize bunu da gösteriyor. Yazınsal olanı gerçeklik algısı ve yaşama biçimine dönüştüremedikçe, yalnızlığımızın hiç bitmeyeceğini anlatıyor. Semih Gümüş'ün yalnızlığı kimseninkine benzemeyişiyle, daha önce saptanmamış bir var oluş halinin ve derin bir insanlık sancısının adını koyuyor. Semih Gümüş'ün yeni romanı Yalnızlık Kime Benzerle ilk romanı arasında özgün bir kan bağı var. Bu bağ, ilk bakışta, iki romanın anlatıcı kahramanları arasındaki benzerlikten kaynaklanıyormuş gibi görünüyor. Hem ilk romanın Sinan'ı hem de yeni romanın adsız kahramanı, en belirgin benzerlikle, yazmak istiyor. Her ikisi de, yazabilmek için toplumdan kopup onun teşne olduğu ve dayattığı hayatı reddetmeye, dolayısıyla ya kent yaşamını terk etmeye ya da bir odaya kapanmaya ihtiyaç duyuyor. Ne var ki, ikisinin de derdi yazar olmak değil. Fakat yazgı gibi taşıdıkları bir zorunlulukları var: Yaşananları yazıyormuşçasına düşünüp anlamak ya da yazacakmışçasına hatırlayıp düşlemek. Kendilerine, sevdiklerine, olan bitene ve hayata ancak yazının içinden, edebi gerçeklikten bakabiliyorlar. Ve galiba, bu mecburiyet, sadece iki romanın kahramanı arasında değil, onlarla Semih Gümüş arasında da kan bağı kuruyor. Hayatı, kendini, insanı, gerçeği ve gerçekliği ancak edebiyatla algılayıp yaşayabilme yazgısı, ileri giderek anlatabileceğimi düşündüğüm bir benzetişle, sanki eşcinsellik ya da dokunaklı ve kalıcı bir sakatlık gibi değişmez bir var oluş halini andırıyor Gümüş'te. Konuşma eyleminin, roman kişilerinin ve yazarın kalbinde yarattığı var oluş ağrısı, akla en çok Heidegger'in Gündelik dilin kişinin kendisiyle de, gerçekle de hiçbir ilgisi yoktur saptamasını getiriyor. Konuşmaya ilişkin Semih Gümüş romanlarında duyulan kuşku ya da çekilen sancı, kendini ifade edememenin çok ötesinde, gerçeğe yaklaşma ve onu yazıda arayıp bulma çabasına dönüşüyor. Ve her iki romanda da, bu ağrılı çabanın baş eşlikçisi aşk oluyor. Aşk ya da insanın insana muhtaçlığı Semih Gümüş'te edebi var olma biçiminin önüne geçemiyor ama toplumdan, hatta düpedüz insandan çok doğada ve hayvanlarda görüp inanabildiği insanlık düşümüzün tek umut vaat ededen deneyimi gibi yaşanıyor. Fakat yine de, insanlık denen düş, Gümüş'ün romanlarında yazınsallıkta gerçekleşebiliyor ancak. Yazar, çok tuhaf biçimde, insana hiçbir zaman ait olamamış insanlık kurmacasının sanki ancak yazınsallıkta bulunabileceğine inandırıyor okuru. İnsanlığın, insaniliğin, insanda değil de yazınsal olanda olduğuna. Ve yine tuhaf biçimde, bunun için illa yazmak gerekmediğine. Çünkü Semih Gümüş, yazınsal olanı, yazmanın ötesinde, bir yaşam algısı ve biçimi gibi görüyor. Yalnızlık Kime Benzerin isimsiz kahramanı, Lal'in kendisini bırakıp gidişinin ardından, yalnızlığın izini yazar yüzlerinde ve edebiyatın içinde sürerken, bize bunu da gösteriyor. Yazınsal olanı gerçeklik algısı ve yaşama biçimine dönüştüremedikçe, yalnızlığımızın hiç bitmeyeceğini anlatıyor. Semih Gümüş'ün yalnızlığı kimseninkine benzemeyişiyle, daha önce saptanmamış bir var oluş halinin ve derin bir insanlık sancısının adını koyuyor."} {"url": "https://egoistokur.com/instagramin-yildizlari-mustafa-seven-mehmet-kirali-ve-ciler-gecic", "text": "Instagram'ı iki ay önce keşfettim. Uygulaması basitti: Önce Facebook ve Twitter'da olduğu gibi e-posta adresimi kullanarak bir hesap açtım. Ardından 16 filtreden birini seçerek telefonumla çektiğim fotoğrafa stil kazandırdım, son olarak da Instagram'a yükledim. Hepsi bu kadardı. Birkaç gün geçti geçmedi, Instagram'sız yapamaz hale geldiğimi fark ettim. Artık her boş anımda Instagram'la haşır neşirdim. Sokakta yürürken fotoğraf çekiyor, vapurda onu editleyip sisteme yüklüyor, dolmuşta başkalarının fotoğraflarına göz atıp yorum yazıyordum... Derken tecrübeli Iger'lara fotoğrafa dair bilmediğim konularda soru sormaya başladım. Baktım, hiçbiri burnu büyüklük etmiyor, bildiklerini saklamıyor. Araştırmaya başladım. Meğer Instagram'ın ilham kaynağı, Kodak firmasının 1960'larda ürettiği, Instamatic adlı polaroid kameraymış. Instamatic, fotoğrafçılığı ucuz ve kolay ulaşılabilir bir uğraş haline getirmiş. Ne karanlık odaya ihtiyaç kalmış, ne allengirli solüsyonlara... Herkes çektiği fotoğrafı anında görebiliyormuş. Mesleği fotoğrafçılık. Instagram'a başta sadece profesyonel kameralarla çekilmiş fotoğraflarını yüklüyormuş. Ama iphoneography'i o kadar sevmiş ki, telefonuyla da fotoğraflar çekmeye başlamış. Filtrelere karşı; fotoğrafın saf, katıksız halini tercih ediyor. İşim benim için çok sıkıcı hale gelmişti, amatör ruhumun kaybolmaya yüz tututuğunu hissediyordum, Instagram bana kendimi kazandırdı, fotoğraf çekme heveslisi bir adam oldum, fotoğraf yeniden hobim haline geldi diyor. Endüstriyel mutfak tasarımlarıyla ilgili bir işi var, aynı zamanda çok uzun zamandır fotoğrafla ilgileniyor. Eskiden analog takıntısı varmış, tutuculuğu zamanla azalmış. Instagram'a sadece iphoneography'e uygun fotoğrafları, yani cep telefonuyla çektiklerini yüklüyor. İş görüşmesine giderken bile, üzerindeki takım elbiseyle çok tuhaf görünebileceğini falan düşünmeden fotoğraf çekebiliyor; gerekirse yerlere yatıyor, gerekirse duvarlara, surlara tırmanıyor... Civilking adını kullanan Kirali, en çok İstanbul'u ve kedileri çekmeyi seviyor. Yıllardır Hayal Kahvesi'nde event manager olarak çalışıyor. Fotoğrafta çok yeni ama Audiosoup adıyla şimdiden Instagram'ın yıldızlarından. En çok İstanbul'un kuytu köşelerini ve kapıları çekmeyi seviyor. Yabancı takipçilerinden bir yayıncı, onun şahane kapı fotoğraflarından beş tanesini bir kitapta kullanmak üzere istemiş. Türkiye'den bir yayınevi de bu fotoğrafları kitap yapmayı istiyor. Geçici'nin en önemli özelliği işi gereği rock'çılarla çalışması. Hepsini Instagram'cı yaptım diyor. Instagram'da popüler olmanın en garantili yolu, iyi fotoğraf çekmek. Mustafa Seven filtre kullanmıyor. Mehmet Kirali Instagram filtrelerinden Earlybird, X-Pro II ve Sutro'yu tercih ediyor. Çiler Geçici ise yeni başlayanlara Snapseed, Camera+, Dynamic Light, Qbro, Picfx ve Photoshop'un iPhone versiyonu PS Express'i edinmelerini öneriyor. Fotoğraf çektikten sonra yapılması gereken şeyleri de şöyle sıralıyorlar. Fotoğrafların konularını, temalarını hashtag olarak yazmak, böylece arandıklarında kolayca bulunmasını sağlamak. Her gün en az iki üç fotoğraf yüklemek. Fotoğraf yüklerken, dünya saatine göre hareket etmek. En çok kedi fotoğrafları ilgi gördüğüne göre bol bol kedileri çekmek. bu üç kişinin instagram kullanıcı adlarını da paylaşmanız onları bulmamız açısından faydalı olurdu. tabii kendi tercihleri ile paylaşılmaması söz konusuysa başka. Yok, hiç alakası yok. Onları kendi adlarıyla arayınca bulabiliyorsunuz zaten. Ayrıca yazının sonundaki linkleri takmip ederseniz, Instagram nickname'lerine de ulaşabilirsiniz. Gene de yazayım, nickname'leri audiosoup, civilking ve mustafaseven. Bu arada yazıyı sevdiğinize memnun oldum. Absolotely first rate and copper-bottomed, gentlemen! Barış kardeş, ben bildiğimi yazdım, iki yıl önce sorduğum sorulara cevap alıyordum. Ama bence sabırlı ol ve fotoğraf çekmeye, araştırmaya, soru sormaya devam et. Instagram güzel."} {"url": "https://egoistokur.com/internetten-toplanan-kac-cumle-bir-kitap-ede", "text": "Bu sözü tersinden anlayarak uygulayanların sayısı giderek artarken biz de biraz intihal vakalarına bakalım madem. Mesela çok değil kısa denebilecek bir süre önce Zülfü Livaneli'nin Kardeşimin Hikayesi romanı Nurşen Karayanız imzalı Kıyamet Çiçeğine dönüştü, bir yayınevi de bunu bastı. Anne Frank adlı bir Yahudi kız çocuğunun II. Dünya Savaşı esnasında tuttuğu günlüklerde yer alan Ölüler yaşayanlardan daha fazla çiçek alır çünkü pişmanlık minnetten güçlüdür, cümlesinin, çok satan bir yazarın kitabında boy göstermesine de bu türden bir iş kazası denebilir. Öte yandan bu olayda, intihalin biraz daha modern ve karmaşık bir şekli söz konusu. Yazar, Anne Frank'in Güncesini hiç okumadığını söyleyerek savunmuştu kendini. Anlaşılan, bahsi edilen cümleye bir sosyal medya platformunda rastlayıp çok beğenmiş. Buradaki karmaşıklık, yazarın cümleyi Anne Frank'ten değil, Anne Frank'ten çalan birinden çalması. Modernlikse eylemin sosyal medya aracılığıyla gerçekleşmesi. İnternette rastladığı bir cümleyi alıntılayan kişinin de kaynak göstermesi, en azından bunun sosyal medyada dolaşıma girmiş, çoklarınca paylaşılmış bir cümle olduğunu belirtmesi gerektiğini aklının ucundan bile geçirmeyen yazar, üstüne üstlük tutmuş o cümleyi kitabına katıvermiş. Bu hadise, Bob Dylan'ın Nobel konuşmasını getiriyor akla. Kendisinin Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanması birçokları için zaten büyük sürpriz olmuştu ama esas düş kırıklığı, ünlü müzisyenin konuşma metniydi. Törene katılmayan Dylan, tenezzül edip orijinal bir metin bile yazmamış, internetin en ünlü kitap özetleri sitesi SparksNotes'taki Moby Dick özetini kopyala-yapıştır yöntemiyle almıştı. Araya sanki Melville'in müthiş romanının kendi üzerindeki etkisini anlatıyormuş hissi uyandıracak küçük eklemeler katmasa, yani SparksNotes'un özetini allayıp pullamasaydı tavırlı davranmış ve Nobel jürisinin ikiyüzlülüğüne bir ayna tutmayı denemiş kabilinden afili yorumlar yapabilirdik. Oysa Dylan'ımız çalışmadığı dersten iyi not almak için kopya çeken tembel öğrenci gibi hareket ettiğinden bunu yapamıyoruz. Belki de uzun uzun düşünmek yerine eski sevgilisi Joni Mitchell'a kulak vermeliydik. Bob hiç de özgün değildir hatta en hakikisinden bir intihal ustasıdır, Dylan Thomas'tan aparttığı adı gibi, sesi de taklittir. Bob'a ilişkin her şey koskoca bir aldatmacadan ibarettir, demiş Mitchell bir vakitler. Tabii olağanüstü zeki bir kadın olan Rowling onlarca başka kitaptan sayısız ayrıntı aparttığı için, onu suçlayanların işi zordu. Harry Potter'ı Neil Gaiman'ın Books of Magic adlı kitabından aldığı rivayetleri hala taze. 1990 tarihli kitabın siyah saçlı, ufak tefek ve gözlüklü bir çocuk olan kahramanı Tim Hunter, dünyanın en güçlü büyücüsü olma potansiyeline sahip, ayrıca bir haberci baykuşu var. Peyami Safa, Reşat Nuri Güntekin'in Çalıkuşu romanını Leon Frapye'nin Taşra Muallimesi romanından aparttığını öne sürmüş. Necip Fazıl: Tenkitler, Polemikler, Kavgalar kitabının yazarı Murat Ertaş'a göre bir vakitler Kısakürek, Peyami Safa'nın çaldığı Batılı romanları sıralamış. Meğer Safa'nın Karşıki Evin Işığı adlı öyküsü, Luigi Pirandello'nun Öteki Evin Işığı adlı öyküsünün aynısının tıpkısıymış. Ian McEwan, Kefaret adlı romanında savaş hemşiresi Lucilla Andrews'un 1977 tarihli hatıratından seçtiği paragrafları izin istemeden ve kaynak göstermeden kullanmıştı. Graham Swift ise Booker ödüllü romanı Last Ordersda William Faulkner'ın Döşeğimde Ölürkeninden fazlasıyla ilham almıştı. Yine Booker ödüllü Pi'nin Yaşamının yazarı Yann Martel gibi davransalardı sorun çıkmayabilirdi. Martel, romanının Brezilyalı yazar Moacyr Scliar'ın bir eserinin kopyası olduğunu öne süren eleştirmenleri, Çalmadım, sadece esinlendim diye cevaplamış, sonra da üşenmeyip okudukları her kitabın sonundaki notlara bakmalarını tavsiye etmişti."} {"url": "https://egoistokur.com/intihar-sozlesmes", "text": "12 Mart 2015 editi: Terry Pratchett kararını değiştirdi ve evinde öldü. Bunun dışında 2011 yılında hazırladığım bu yazıya dokunmadım. İlk hikayesini 13 yaşında sattı ve ikinci el bir daktilo almaya yetecek kadar para kazandı. The Carpet People adlı ilk romanı 1971'de yayımlandı. Sonra gazetecilik yaptı, özel şirketlerde medya ilişkileri görevini üstlendi. 1983'te ona asıl ün getiren Discworld'ü yazdı. Mizahla hayalgücünün enfes bir karışımı olan Discworld, olağanüstü başarısı üzerine 36 kitaplık bir seriye dönüştü, ödüller kazandı, sinemaya uyarlandı. Kitapları dilimize İthaki Yayınları tarafından çevrilen yazarın fantastik edebiyatın dev isimleriyle ortaklaşa yazdığı kitaplar da var. Neil Gaiman'la kaleme aldığı Good Omens bunların en ünlüsü. Bir süre önce Alzheimer olduğunu öğrendi. İsviçre'de bir klinik. Adı Dignitas. Fazlasıyla şık ve temiz, deyim yerindeyse asortik bir yer. Sadece çok zenginler oraya girebiliyor. Hayır tedavi için değil, estetik ameliyatlar için de değil... Ölmek için. Dignitas ölümcül hastalığa yakalananların huzur içinde, hekim kontrolünde ölmeyi seçmek için gittikleri bir yer. Buna destekli intihar adı veriliyor. Tek tük bazı ülkelerde serbest ama dünyanın birçok ülkesinde ağır suç kapsamına giriyor. Film, Pratchett'ın motor nöron hastalığı tanısı konan 71 yaşındaki milyoner oteller zinciri sahibi Peter Smedley'le sohbetiyle başlıyor. Sonra Alzheimer olduğunu öğrendiğinde intihar eden Belçikalı yazar Hugo Claus'un eşiyle ve gene motor nöron hastası Londralı taksi şoförü Mick Gordelier ile görüşüyor. Son olarak, Peter Smedley ve 42 yaşındaki Multipl skleroz hastası Andrew Colgan'la beraber İsviçre'deki Dignitas kliniğine doğru yola çıkıyorlar. Colgan destekli intihar başvurusu yapmak, Smedley ise çoktan kararlaştırdığı intiharını gerçekleştirmek istiyor. Onları kliniğin kurucusu Ludwig Minelli karşılıyor. Bütün bu karşılıklı sohbet ve tartışmaların sonunda Peter Smedley'nin eşi ve iki Dignitas çalışanı yardımıyla intiharını dakika dakika izliyoruz. Önce ona verilen bir ilacı içiyor, ardından yavaş yavaş kendinden geçiyor. Ölüm anını izlemek gerçekten demir gibi bir yürek gerektiriyor. Son nefesini vermeden hemen önce eşine Güçlü ol sevgilim diyor ve ölüyor. Haziran ayında BBC'de yayınlanan film, İngiltere'de büyük tartışmalara sebep oldu. Gelen şikayetlerin haddi hesabı yoktu. Çeşitli dini kuruluşlar protesto gösterileri yaptı, 4 parlamento üyesi BBC'yi protesto için bir kampanya başlattı. Öte yandan filme ve Pratchett'a destek veren seyircilerin de sayısı fazlaydı. Dignity in Dying adlı organizasyonun yöneticisi Sarah Wootton zaman zaman izlemesi güç olsa da filmi çok etkileyici bulduğunu yazdı. Bu arada kısa süre önce film, en iyi belgesel film dalında İngiliz Oscar'ı sayılan Bafta Ödülü'ne layık bulundu. Kendi ölümü konusundaysa her zaman o kadar kararlı olamıyor. Ölümden korkmuyorum aslında, zira ben ölümden sonra herhangi bir şey hissetmeyeceğimi düşünüyorum. Kutsal bir ruh üzerime eğilip 'Hoş geldin, geçmişteki günahlarının hesabını vermeye başla bakalım' demeyecek diyor ve ekliyor: Aslında korktuğum şeyin ne olduğunu da tam olarak bilemiyorum. Ama gene de herkes gibi, ölüm fikrinde beni de ürküten bir şey var. Yukarıdaki fotoğraflarda Terry Pratchett'ı, meslektaşı Neil Gaiman'ı ve Dignitas Kliniği'nin meşhur bungalovuyla ölüm kapısını görüyorsunuz. Bir de tabii bugüne kadar bu klinikte intihar eden üyelerin dosyalarını... Korkutucu! Aşağıda ise Dignitas'ın kurucusu Ludwig Minelli'nin konuya dair söylediklerini okuyabilirsiniz. Üyelerimizin toplam olarak 5000 dolar ödemeleri gerekiyor. Tabii cenaze töreni ve benzeri başka şeyler isteniyorsa bu rakam artabiliyor. Ama nihayetinde tüm masraflar için en fazla 15 bin dolar ödenmesi gerekiyor. Bu değişiyor. Geçen yıl 78'i Almanya'dan toplam 138 intihar gerçekleşti. Şu anda seçtikleri zamanı bekleyen 5.300 üyemiz bulunuyor. Aslında sayının her yıl gitgide arttığını söyleyebilirim. Böyle söyleyenler var tabii ama tersini söyleyenler de var. Başka ülkelerden buraya gelip 'Ne harika bir ülkeniz var, destekli intihar hepimizin ihtiyacı olan bir şey ama bizim ülkemizde yasal değil' diyenler de çok. Sonuçta nereden baktığınıza göre değişiyor. Acı çekenler bize geliyor, derdi olmayanlar eleştiriyor."} {"url": "https://egoistokur.com/ipek-calislardan-boyun-egme-ekolunden-olmayan-iki-kadina-dai", "text": "Gazeteci yazar İpek Çalışlar'a erkek dünyasında var olma mücadelesi vermiş iki kadını sordum. Biliyorsunuz, İpek Hanım, Mustafa Kemal Atatürk'la yaptığı fırtınalı evlilikle anılan Latife Hanım'ın ve aktivistliğiyle olduğu kadar Türk edebiyatının en önemli kalemlerinden biri olmasıyla da tanıdığımız Halide Edip Adıvar'ın biyografilerini yazdı. Cumhuriyet'in Pazar ekinin editörüyken, dergide mutlaka kadın portrelerine yer veriyorduk. 2001 yazını neredeyse Halide Edib'e ayırmıştım. Hayatını, romanlarını ve Meclis konuşmalarını okuduktan sonra uzun bir kapak yazısı yazarak keşfettiklerimi okurlarla paylaştım. Ailesi fotoğraf albümünü getirdiği gün dergi çalışanları olarak kendimizden geçmiştik. Latife Hanım'ı ise daha sonra işsizlik günlerimde araştırmaya başladım. Bir arkadaşımdan alıp okuduğum Latife Hanım kitabı, beni keşfedilmeye değer bir kadınla yüz yüze getirdi. Gazetecilik yaparken hiç dikkatimi çekmeyen Latife Hanım'ı adeta haber konusu olarak avucumun içine alıp her yönünü aydınlatmaya çalıştım. Okur, Latife Hanımı heyecanla karşıladı; kitabın arkasından koşup durmak zorunda kaldım. Telaş sona erince, ikinci kitap konumun da aslında hazır olduğunu fark ettim ve Halide Edib üzerine daha derin bir araştırmaya giriştim. Atatürk'ün her iki kadının yaşamında oynadığı rol ve onların Atatürk'ün yaşamındaki yerleri, bu keşif sürecinin en heyecanlı kısmıydı. Latife Hanım da Halide Edib de dönemlerinin öncü kimlikleri; sivri kişilikler. O günün koşullarında, gördükleri ilgiyle de beslenerek, fikirlerini özgürce ifade ediyorlar, güçlü kimlikleriyle de ya seviliyorlar ya nefret görüyorlar. Latife Hanım, Mustafa Kemal'le evlendikten sonra bir dünya starı gibi algılanıyor. Peçesi, çizmesi, binici pantolonu, mahmuzları ve verdiği çay davetleriyle dünya basınına sürekli haber oluyor. Tabii Ankara'da onun davranışlarını aşırı bulanların sayısı da gittikçe çoğalıyor. Koskoca başkomutana Kemal diyor dedikodusu alıp yürüyor. Çok satan romanları, gazetelere yazdığı makaleler ve en önemlisi Sultanahmet mitinginde halkı işgalcilere karşı ayaklanmaya davet eden konuşmasıyla bir kanaat önderi olarak en önde duruyor. Milli Mücadele'ye katılması Mustafa Kemal tarafından çok önemseniyor. Fakat bu kadınların ikisi de talimatla hareket etmeye alışık değiller; uzlaşma sanatına da yabancılar. Mustafa Kemal ona meydan okumalarından hoşlanıyor başlangıçta ama sonra bu onu bunaltmaya başlıyor. Halide Edib'e dobra dobra, Benim dediğimi yapacaksınız, hanımefendi diyor mesela. Ama farklı tarafları var: Mesela boşanmanın ardından Latife Hanım'ın hayatı neredeyse son buluyor. Boşanmış bir başkan eşi için başka çare yoktu herhalde. Halide Edib ise liderle düştüğü anlaşmazlığın ardından yok olmuyor. Bir süre gölgede yaşasa da sonra yeniden doğuyor. Halide 1908 ihtilal günlerinin kadınıyken, Latife Milli Mücadele'nin ardından gelen değişim yıllarının kadını. Atatürk'le arasında 15 yaş fark var. Devrim koşullarında yıldızlaşmış kadınlar oldukları söylenebilir. Kadınların hukuk alanında erkeklerle eşitliğini talip etmiş, bu konuda mücadele vermişler. Medeni Kanun'un kabulünde; kadınların parlamentoda temsilinde ikisinin de payı büyük. Halide Edib, varlıklı bir ailenin kızı. Dönemine göre mükemmel bir eğitim alıyor. Amerikan Koleji'nin feminist müdürü Miss Patrick'ten etkileniyor. Evleneceği erkeği kendi seçiyor ama çok geçmeden kadınların hukuk önündeki eşitsizliğini kendinin de yaşamaya mahkum olduğunu görüyor. İlk dönem romanlarında kadınlara önerilen zavallı hayatları yazmış zaten. Kendi hayatından sahnelerle kadının gerçek dünyasını anlatmış. Beni en çok şaşırtan frengi üzerine yazdığı roman olmuştu. Latife, İngiltere'de feminizmin bir eylem biçimi olarak şiddete başvurduğu, kadının parlamentoda temsili için ortalığı ateşe verdiği yıllarda bir İngiliz lisesinde eğitim görüyor. Mustafa Kemal'le evlendikten sonra yapmak istediği şeylerden biri de parlamentoda mebus olarak bulunmak. Şu enteresan: Çankaya'daki köşke ilave bölüm yapılırken, ona Mustafa Kemal'inkinden daha büyük bir çalışma odası hazırlanıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/irlandali-the-divine-comedyden-buyuk-edebiyatcilara-sela", "text": "İrlandalı The Divine Comedy'den büyük edebiyatçılara selam! The Certainty of Chance, Something for the Weekend, Our Mutual Friend, In Pursuit of Happiness ve en sevdiklerimden A Lady of a Certain Age gibi şarkılarıyla tanıdığımız İrlandalı The Divine Comedy grubunun bilmediğim bir şarkısını dinledim. Adı The Booklovers. Sevdiğim bütün yazarların hatta o kadar da sevmediklerimin adlarını arka arkaya işitince, şöyle bir zıpladım yerimde. Hepsi oradaydı; bu tuhaf şarkıda hepsine bir selam gönderilmişti. Haliyle siz de dinleyin istedim. Ama önce aşağıdaki sözlerine bir bakın... Sözler dediysem, klasikler, romantikler, modernler, yeni gerçekçiler, yani 70 küsur yazar kendilerini veya yapıtlarını simgeleyen birer küçük cümleyle geliyorlar. Unutturulmuş şair Aphra Behn ve roman denen türün yaratıcısı Cervantes'le başlayıp Laurence Sterne, Gogol, Melville, Katherine Mansfield, James Joyce, Marcel Proust, William Burroughs ve Salman Rushdie'yle biten şarkıda edebiyatçılardan bazıları sadece Merhaba derken bazıları biraz daha ayrıntılı şeylerden bahsediyor. Emile Zola, Suçluyorum! diyor mesela veya Franz Kafka, Benden ne istiyorsunuz? diye haykırıyor. Milan Kundera, Röportaj vermeyi sevmem diye surat asıyor. Daniel Defoe: To christen the day! Sir Walter Scott: We're all doomed! Mark Twain: I can't even spell 'Mississippi'! Edith Wharton: Well hello, Mr James! EM Forster: Never heard of it! He who has life and strength enough to say, Virginia Woolf: I'm losing my mind! Ford Maddox Ford: Any colour, as long as it's black! Jean-Paul Sartre: Let's go to the dome, Simone! Franz Kafka: WHAT DO YOU WANT FROM ME?! He who has life and strength enough to say, Paul Theroux: Have a nice day! Gore Vidal: Oh, it makes me mad! Kazuro Ishiguro: Ah so, old chap! Iain Banks: Too orangey for crows!"} {"url": "https://egoistokur.com/isadora-duncan-devrimci-bir-dansci-savasci-bir-tanric", "text": "Dilek Atlı, Bikini Bölgesi adını taşıyan köşesinde devrimci kadınları anlatmaya devam ediyor... Bu kez konuğu dansın büyük efsanesi Isadora Duncan. Isadora'yla sohbet eder gibi yazmış bir solukta okuduğum yazısını. En güzeli de annesinin ona ve bana ilettiği şahane not oldu: Onu hatırlatmaya gönül düşürdüyseniz, siz de birer Isadora oldunuz demektir demiş Dilek'in annesi. Herhalde kendi adıma aldığım en güzel iltifatlardan biri bu. Şimdi sizi Dilek'in yazısıyla ve tabii ki Isadora Duncan'ın hikayesiyle baş başa bırakıyorum. Üstteki fotoğraflarda Isadora Duncan'ı görüyorsunuz. Sadece en sondaki fotoğraf onu beyazperdede canlandıran Vanessa Redgrave'e ait. Altta ise ünlü Anna ve Elena Balbusso Kardeşler'in Isadora illastrasyonları yer alıyor. Onların bazı illüstrasyonlarını daha önce de Egoist Okur'da yayınlamıştım. Buradan bakabilirsiniz. Eğer kendi hikayenizle yüzleşmeye cesaretiniz yoksa bu yazıyı okumayın. Cesaret bulur da okursanız, bilmelisiniz! Isadora, önce gözlerinize bakacak. Sonra yüzünüze ılıkça üfleyecek. Sersemletip sizi kendine çekecek. Canı istediğinde de gidecek. Onunla birlikte kendinize bakacaksınız. Yüzleşmeye cesareti olanlar okusun bu yazıyı. Olmayanlar, gitsin. Bıraksın peşimizi. Kapıyı açtığında karşısında duranın babası olduğunu bilmiyordu beş yaşındaki Isadora. Ama babasının, annesi ve diğer üç kardeşini bırakıp Wall Street'e gittiğini biliyordu. Bu gidişten sonra anne Duncan ve dört çocuğu kendilerine 'Duncan Çetesi' ismini takmışlardı. Tüm yoksulluklarına rağmen bu çete, mutlu olabilme gücünü edebiyat ve sanattan alıyordu. Isadora, hayatının iki büyük kararını işte bu çocukluk yıllarında alacaktı: Ömrünün sonuna kadar dans etmek ve asla evlenmemek. 1877 doğumlu Isadora, henüz 12 yaşında okuduğu George Eliot'un 'Adam Bede' adlı kitabından çok etkilenmişti. Kitapta, diğer yapıtların aksine mutlu son yoktu. Evlilik dışı ilişkisinden dünyaya gelen çocuğunu öldürmek zorunda kalan bir genç kızın öyküsü anlatılıyordu. Kızın onursuzluğa mahkum edildiği bu öykü, Isadora'nın hayatını kadın özgürlüklerine adamasına neden olacaktı. Özgür bir insan için son derece aşağılık bulduğu evlilik sözleşmesinin boyunduruğuna girmeksizin çocuk doğurabilme hakkı için mücadele edecekti. Özgürlük, Duncanların en temel kuralıydı. Hiçbir dine mensup değillerdi. Onlar sadece sanatın sadık müritleriydi. Anne Duncan, çocuklarını alıp bir turneye çıkmaya karar verdi. Sanatı sokağa çıkaran Duncan çetesi, yüreklendirici bir başarı elde etmişti. Artık, New York'a yol alma zamanıydı. Hareketli hayatı ve dev mimari yapılarıyla 1885 yılının New York'u son derece etkileyiciydi. Duncan çetesi, ceplerinde bir iki günü kurtaracak kadar parayla evsiz, ama özgürlerdi. Isadora gibi koreografi sanatında devrim yapmayı amaçlayan bir genç kız için Broadway her geçen gün daha da ulaşılmaz oluyordu. Yine de yaşamak için para kazanmak zorundalardı. Isadora, Duncan çetesini yaşatmak üzere hiç de istemeden küçük bir tiyatroda pandomim sanatçısı olarak işe başladı. Hemen hemen her gün sahne arkasında ağladıktan sonra haftada onbeş dolar kazanmak için sahne alıyordu. Para biriktirmeliydi, çünkü büyük bir hayali vardı. Bir dans okulu açmak! Bir çılgınlık anında verdiği istifasından kısa bir süre sonra Ethelbert Nevin adlı bir bestecinin eserlerini keşfeden Isadora onu, birlikte küçük bir salonda sahne almaya ikna etti. Yunan tuniği ve çıplak ayaklarıyla sahneye çıkan bu genç ve güzel Kaliforniyalı kızı artık, New York sosyetesi sahnede görmek isteyecekti. Bir süre sonra yüksek sosyetenin sanatsal bakış açısından uzak ve şekilci tavrı Isadora'nın sabrını taşırmıştı. Duncan Çetesi, bu defa rotasını Avrupa'ya çevirdi. Gerekli parayı bulmak için Isadora, tek tek zenginlerin kapısını çaldı. New York'un zengin isimlerin bir kısmı Isadora'ya destek verdiler. Artık yaşlı Avrupa, onları bekliyordu. Neyse ki birkaç girişimden sonra Fransız entelijansiyasının huzuruna çıkabilen Isadora, eline geçen parayla bir atölye kiralayıp ailesiyle birlikte barınmak ve dans etmek ihtiyaçlarına bir çözüm bulmuş oldu. Isadora'nın hayatından enstantaneler. sağdaki fotoğraflarda sonradan sevgilisi olacak genç Sovyet şairi Yesenin var. Tam bu esnada Maurice Lever'in Isadora adlı kitabını bırakıyorum elimden. Aniden beynime hücum eden düşünceler bulutundan sıyrılmak için camdan dışarı bakıyorum. Güneşte, ağaçta ve toprakta Isadora'nın yüzünü arıyorum. Mary'nin söylediklerinden sonra Isadora'nın yüzündeki ifade nasıldı acaba? Bir tanrıça ile sevişebilecek bir erkek! Yavaş yavaş bulutlar kalkıyor. Bir erkeğin kendisinden üstün gördüğü bir kadın karşısındaki acizliğini görebiliyorum. Kimseyi kırmak istemem. Ama gerçek şu: Bazı erkekler bir tanrıçayla sevişebilecek kadar güçlüdür. Bazıları değildir. Solda Isadora, sağda ise onu sinemada canlandıran Vanessa Redgrave. Sahne tasarımcısı ve yönetmen Gordon Craig ile yolları kesiştikten sonra Isadora aşık olacaktı. İki sanatçının ruhları benziyordu ama Gordon'ın farkı, öfkesi ve kendini beğenmişliğiydi. O, bir dahiydi, bu doğru. Fakat, Isadora gibi güçlü bir karakterin yanında kendini aşağı hissediyordu. Bu da Isadora'ya karşı kaba, hiddetli tutumlar sergilemesine neden oluyordu. Birkaç hafta süren tutkulu aşkın ardından Gordon, kendi bunalımlarını Isadora'ya da bulaştırmaya başladı. Fırtınalı kavgalar ve Gordon'ın saplantı haline gelen benlik duygusu, 'Benim sanatım, benim hayatım, ben, ben, ben' söylemlerine neden olacaktı. Isadora'nın dansının Gordon için hiçbir önemi yoktu. Ona kalırsa dansı bırakıp daha iyi çizimler yapabilmesi için kalemlerini yontabilirdi. Sanatına devam etmek için direnen Isadora, o yenilmez kararlılığını ve savaşçı ruhunu sonuna kadar koruyacaktı. Isadora düşünüyordu. Craig'le nasıl birlikte olunabilir acaba? Ya da onsuz yaşanabilir miydi? Çözümsüz bir ikilemdi. Danstan vazgeçemezdi Isadora. Böyle bir özveride bulunsa bile sonuncunun bir garantisi yoktu. Craig'in değişken yapısı asla iyileşmeyecek türdendi. Craig, Isadora'nın tüm umutlarını boşa çıkarıyordu. Üstelik Gordon Craig'i diğer kadınlardan kıskanan Isadora, böylesi çağdışı bir düşünceye sahip olmaktan utanıyordu. Isadora'nın elinden gelen acı çekmek ve boşlukta debelenip durmaktı. Ama bu böyle gidemezdi! Isadora çareyi, yeni bir turneye çıkmakta bulacaktı. Aslında her şey Isadora için yolunda gidiyordu. Acı ve yoksulluk dolu günler geride kalmıştı. Refah ve aşk içindeydi. Ta ki o güne kadar... Çocukları Deirdre ve Patrick'i taşıyan özel otomobilin şoförü Seine nehri yakınlarında stop eden arabanın manivelasını çalştırmak üzere arabadan indi. El freni çekik olmayan otomobil, içindeki çocuklar ve dadıyla birlikte Seine nehrinin sularına gömülecekti. Bu acıyla birlikte bir zaman yaşadıktan sonra yeniden çocuk sahibi olmak isteyen Isadora'yı başka bir acı daha bekliyordu. Kısa bir gönül ilişkisine girdiği genç bir adamdan hamile kalan Isadora, doğum yapacağı gün I. Dünya Savaşı patlak verdi. Savaşın ilk günü dünyaya gelen bebeği oksijen tüpü bulunamaması sonucu Isadora'nın kollarında ölecekti. Uzun ve zorlu Moskova yolculuğu, yerini bir düş kırıklığına bırakacaktı. Lenin'in yeni ekonomik planı nedeniyle Rus hükümeti gelirlerini açlık çeken çocuklara seferber edince Isadora'ya verilen taahhütler gerçekleştirilemedi. Kırk öğrenciyle yetinmek zorunda kalan Isadora, açlığın ve yoksulluğun sınırından Rus aydınları sayesinde kurtuldu. Sık sık gerçekleştirilen partilerinin birinde Isadora, hayatının akışını etkileyecek adamla tanıştı: Sergey Aleksandrovich Yesenin. Yeni yetme Rus şair Sergey, cüretkar bir serseriydi. Tanıştıkları ilk gece onun için dans eden Isadora, şaşırtıcı bir tepkiyle karşılaştı. Sergey, hayatı boyunca kendisine ve dansına hayranlık duyan erkeklere alışık olan tanrıçayı aşağılayacak, onunla dalga geçecekti. Bu ilk tepki aslında, Isadora ve Sergey'in gelecekteki ilişkilerinin kısa bir önizlemesiydi. Dans performasında hiçbir düşüşe uğramayan Isadora, kırklı yaşlarına gelmiş, kilo almıştı. Çocuklarının ölümü onu alkole daha da yakınlaştırmıştı. Şimdi karşısında yirmili yaşlarında, yakışıklı ve çok yetenekli bir şair vardı. Fakat Sergey, alkolikti ve sınırını bilmez şekilde saldırgandı. Depresyon, Sergey için bir hastalıktan çok, kişilik özelliğiydi. Isadora, Sergey tarafından sürekli hakarete uğruyordu. Tüm bunların ötesinde Sergey, Isadora'yı dövüyordu. Hem de en ağır darbelerle. Öyle ki Isadora, pudralar yardımıyla yüzündeki şişlik ve morlukları kapatmaya çalışıyordu. Dostu Mary, olanlara tanık olmaktan yoruluyor, Isadora'ya bir an önce kendine gelmesini ve Sergey'i bırakıp Amerika ya da Avrupa'ya dönmesini öğütlüyordu. Isadora ise Mary'i Çok seviyorum. Onsuz yaşayamam' diye yanıtlıyordu. Haber basın ajanslarının teleskriptörlerinden geçtiğinde gazetecilerin gözleri yuvalarından fırlayacaktı. Isadora Duncan evlenmiş miydi? Onun evlilik hakkındaki düşüncelerini anımsamayan var mıydı? Haber tüm dünya gazetelerinin ilk sayfasını dolduracaktı. Batı basınının iddia ettiğinin aksine, Sergey ile olan evliliği prensiplerinden hiçbir şey götürmemişti Isadora'nın. O, evlilik ilkelerine karşı olan kesin tavrını hala sürdürüyordu. Bu kararı alması şairi Sovyetler Birliği'nden dışarı çıkarabilmek içindi. Birlikte Berlin'e gitmek üzere yola koyuldular. Isadora için ilk Femen demek mümkün mü? Bence, evet!.. Berlin'e dönen çift yoğun bir gece hayatı yaşıyordu. Hemen her akşam Isadora ve Sergey, tam kadro halinde, Gorki, Kusikov, Nabokov ve Kontes Tolstoy ile birlikte dışarı çıkıyordu. Eşcinsel kabarelere merak salan Sergey'i bir gün Isadora, makyaj yaparken yakalayacak ve çılgına dönecekti. Her geçen gün daha saldırgan bir duruma gelen Sergey, Paris'in en ünlü otellerinden Crillon'da çıkardığı büyük olayla Isadora'nın sabrını taşıracaktı. Bu büyük olayın sonunda Sergey'i muayene eden doktor, ona kocasının hastane bakımına ihtiyaç duyduğunu yoksa sınır dışı edileceklerini söyledi. Ertesi gün Sergey, iki polis ve Isadora'nın kendisine verdiği parayla birlikte sınır dışı edildi. İlerleyen günlerde Sergey'in intihar ettiği haberi Isadora için hayatının son acı darbesi olacaktı. Tanrıça, büyük aşkı Sergey'i ömrünün sonuna kadar ünlü L'Homme Noir şiirini okurkenki haliyle hatırlayacaktı. Elveda doğa, elveda dans, elveda aşk! O, sadece bir dançı mıydı, yani? Dansını özgürlüğe, kadına, çıplaklığa, acı çeken toplumlara, geleceğin çocuklarına ve tüm halklara adayan bir devrimciydi. O, yaşadığı tüm zorluk, imkansızlık, açlık ve yokluk sınırlarına boyun eğmeyen, asla vazgeçmeyen savaşçı bir kraliçeydi. O, balenin tüm kurallarını ve burjuvazinin sığlığını reddeden, sanatı halka indiren bir teorisyendi. O, modern dansın temellerini atan ve öğrenciler yetiştiren bir eğitmendi. O, iflah olmaz ve utanmaz bir asiydi. O, edebiyat ve sanat aşığı bir aydındı. O, ataerkil toplumlara evlenmek ve çocuk sahibi olmak konusunda başkaldıran, hemcinslerini yüreklendiren bir emsaldi. Feministti. İdealistti. Komünistti. Ve aşkın kölesi basit bir kadındı. Sahip olduğu özelliklerini aşktan, gücünü ve yeteneğini doğadan alan bir tanrıçaydı. Ben, o tanrıçanın gözlerine baktım. Fonda Ludwig van Beethoven'in Ayışığı Sonatı çalıyordu. Aşağıdaki kısa videoda tanrıça Isadora'yı dans ederken göreceksiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/isgal-istanbulunda-siyaset-ve-gundelik-haya", "text": "İstanbul Araştırmaları Enstitüsü 2023'e, Cumhuriyet'in kuruluşunun hemen öncesini, İstanbul'un işgal yıllarını mercek altına alan bir sergiyle giriyor. Cumhuriyet'in 100. yılında, 10 Ocak 2023 tarihinde açılacak olan sergi Meşgul Şehir: İşgal İstanbul'unda Siyaset ve Gündelik Hayat, 1918 1923adını taşıyor; kentin yaşamında sıra dışı, çalkantılı bir dönemi zengin bir arşiv çalışması eşliğinde anlatıyor. Beyoğlu Tepebaşı'ndaki İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Galerisi, Pazar hariç haftanın her günü 10.00-19.00 saatleri arasında gezilebilir. Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nün yeni sergisi, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından İngiliz, Fransız ve İtalyan orduları tarafından işgale uğrayan İstanbul'u yazılı ve görsel arşivlerin ışığında izleyiciye aktarıyor. Kasım 1918-Ekim 1923 arasında, yaklaşık beş yıl süren işgal, askeri, sosyal ve kültürel boyutlarıyla ele alınıyor. Meşgul Şehir: İşgal İstanbul'unda Siyaset ve Gündelik Hayat, 1918 1923 başlıklı sergi, Daniel-Joseph MacArthur-Seal ve Gizem Tongo'nun küratörlüğünde, uluslararası bir danışma kuruluyla birlikte hazırlandı. İstanbul Araştırmaları Enstitüsü arşivinin yanı sıra, Türkiye, Fransa, İngiltere, Yunanistan, Ermenistan ve Rusya'daki çeşitli kütüphane, arşiv ve koleksiyonlardan seçilmiş, birçoğu ilk kez sergilenecek belgeler arasında, resmi yazışmalardan resimlere, film ve fotoğraflara, bir dizi yazılı ve görsel malzeme yer alıyor. Meşgul Şehir, işgal yılları boyunca yalnızca siyasal anlamda değil, toplumsal ve kültürel anlamda da sürekli bir hareketlilik halinde olan İstanbul'a ayna tutuyor. İstanbul o yıllarda kelimenin her anlamıyla meşgul bir şehirdi. Kimin kentte kalacağı ve kenti kimin yöneteceği söylenti ve spekülasyon konularıydı ve bunlar İtilaf devletleri başkanlarının, birbirini izleyen Osmanlı kabinelerinin ve Ankara Hükümeti'nin çelişen beyanlarıyla daha da şiddetleniyordu. Şehrin sakinleri, şiddeti ve işgali protesto eden kitlesel eylemlere; daha iyi ücret ve koşullara erişmek umuduyla yapılan ve tramvay, vapur, havagazı hizmetlerini felç eden grevlere; savaş suçu işlemekle, yahut da İtilaf devletlerine veya padişaha karşı gelmekle suçlanan subay ve görevlilerin evine yapılan seher vakti baskınlarına; kahvehane müdavimlerinin silah ve yasak neşriyat nedeniyle aranma ve tutuklanmasına; İtilaf devletlerinin askerleriyle siviller arasında barlarda ve genelevlerde kopan kavgalara; silahlı çetelerce işlenen cinayetlere, linçlere ve adam kaçırmalara tanık oluyor veya katılıyordu. Bu çalkantının ortasında insanlar hayatlarını ve başkalarınınkini iyileştirmek için çabalamaya devam ediyordu. Okullar, kurumlar ve cemaat dernekleri kuruluyor; muhtelif yetenekli kişilerin ve hamilerin katkılarıyla konserler ve sergiler düzenleniyor; yeni siyasal, edebi ve sanatsal fikirler canlı basın ve yayın hayatının sayfalarını renklendiriyor; hayır kurumları mültecilere, savaş malullerine, yetimlere ve kentin yoksullarına destek olmak için para topluyordu. İşgal 1923 yılının Ekim ayında sona erdiğinde, Türkiye Cumhuriyeti kurulmak ve şehir bambaşka bir döneme girmek üzereydi. Meşgul Şehir: İşgal İstanbul'unda Siyaset ve Gündelik Hayat, 1918 1923 başlıklı sergi, 10 Ocak-26 Aralık 2023 tarihleri arasında Beyoğlu, Tepebaşı'ndaki İstanbul Araştırmaları Enstitüsü'nde ziyarete açık olacak."} {"url": "https://egoistokur.com/iskenderiye-dortlusu-roman-formunda-upuzun-bir-sii", "text": "Lawrence Durrell'ın başyapıtı İskenderiye Dörtlüsü, nihayet yeniden -Ülker İnce'nin şahane çevirisiyle- yayımlandı. Justine, Balthazar, Mountolive, Clea başlıklı romanlardan oluşan Dörtlü'yü yeniden okumanın tam zamanı. Sen de ötekiler gibisin... sonsuzluğu sayılarla kısaltmaya çalışıyorsun. Lawrence Durrell'ın Justine, Balthazar, Mountolive, Clea başlıklı romanlardan oluşan başyapıtı İskenderiye Dörtlüsü, karmaşık bir tutku ve aldatma hikayesinin çeşitli yönlerini farklı kişilerin bakış açılarından anlatan birbirine bağlı dört romandan oluşuyor. Dört romanın her birinde farklı bir karakterin ya da karakterlerin zihninden okuyoruz hikayeyi. Yolu bulamıyoruz, kafamız karışıyor, her bir romanda biraz daha kayboluyoruz. Gerçekleri anlatma iddiasındaki isimsiz anlatıcı bile geçmişi bugünden değerlendirmesine, yani tüm yaşananlara belirli bir mesafeden bakmasına rağmen güvenilmez çünkü haliyle olayları sadece kendi baktığı ya da hatırladığı yerden görüyor. Kılavuzu, Nessim karakterinin yazdığı roman ve Justine'in günlükleri. Tabii ikisi de işe yaramıyor çünkü onlar da yazanların zihinlerinden okuyor yaşananları. Dolayısıyla iç içe geçmiş anlatıların orta yerinde cevapsız sorularımızla kalakalıyoruz. Ta ki sonuncu cilde, Clea'ya gelene kadar. Olabildiğince düz bir anlatımın tercih edildiği ve olayların neredeyse kronolojik bir sıraya sokulduğu, böylece eksik bilgilerin bir nebze olsun tamamlandığı Clea, Durrell'ın önceki üç romanı okumuş olan Dörtlü okurlarına bir çeşit armağanı. Karanlığı tamamen aydınlattığı söylenemez ama loş bir ışık verdiği kesin. İskenderiye Dörtlüsü'nü ilk okuduğumda ben henüz 20'li yaşlarımda bile değildim. O yeniyetmelikle, hayatı bilmezlikle neyi ne kadar anladım, kestiremiyorum. Bildiğim, bunun bir aşk hikayesi olduğuydu. Cümlelerin altını çize çize okumuşum, yeniden ve yeniden... Dörtlü bir kez daha yayımlanınca kendimce büyük bir işe giriştim ve onu bir kez daha, tıpkı romanın isimsiz anlatıcısının yaptığı gibi bugünden okumaya karar verdim. İlginç bir deneyim çünkü gençken ilk okuduğumdaki kadar büyüleyici geliyor hala Durrell'ın metni. Üstelik bu kez tuhaf bir aşinalık da içeriyor benim için. Yıllar önce yaşadığım uzak bir şehre dönmek gibi. Unuttuğumu sandığım her sokağı, çıkmaz yolu tanıyorum aslında ve ben istemedikçe kaybolmam imkansız. Evimde olmak gibi. İskenderiye Dörtlüsü, Lawrence Durrell. Sonuçta İskenderiye, romanın tıpkı Justine, Melissa, Nessim, Pursewarden gibi insan kahramanlarından çok daha karmaşık, adeta parçalanmış kişilik bozukluğundan mustarip bir karakteri oluyor. İskenderiye'nin gerçek çocuğu olarak tanımlanan masum, kederli, karanlık, gizemli, hazza tapan, gösteriş meraklısı, methiyelere düşkün, kibirli Justine ise kışkırtıcılığı, özgür tabiatı, kuşkuculuğu, entelektüelliği ve yorgunluğu temsil eden güzel ve sefil İskenderiye'nin ikizi. Kitapta İskenderiye gibi, insan olmayan başka karakterler de var, sözgelişi bellek... Hikayelerden değil, anlardan oluşan, hatırlayışlar üzerine ilerleyen bir roman bu. Durrell sürekli geçmişle şimdi arasında gidip geliyor. Virginia Woolf ve Marcel Proust gibi o da bir yazınsal deneyden zaferle çıkıyor ve roman zamanının kronolojik zamandan çok farklı işlediğini kusursuz bir şekilde kanıtlıyor. Üstelik bunu aşırılığı, yanlış anlaşılmayı, zaman zaman hiç anlaşılmamayı göze alarak yapıyor. Elbette aşırılıktan ve büyük edebiyattan bahsedince Kavafis'i anmamak olmaz. Romanda şehrin ayrılmaz bir parçası olarak neredeyse her sayfada varlığını hissettiren ve yaşlı adam ya da kentin yaşlı ozanı olarak bahsedilen kişi gerçekte Kavafis. Romanın ne anlattığını soranlara Justine'in, evet, bir aşk hikayesi olduğunu ama bildiğimiz aşk hikayelerinin hiçbirine benzemediğini söylemek isterim. Hocam Akşit Göktürk'ün sunuş yazısında belirttiğine göre Lawrence Durrell, Dörtlü'yü yazarkenki amacını çağdaş sevginin irdelenmesi diye belirliyor ve bunu yaparken Freud'un görüşlerinden yararlanıyor. Mesela şu: Freud'a göre, iki kişi arasında yaşanan her sevişme dört kişiyi ilgilendiren bir ilişkiler yumağı. Eski sevgililer, aldatılan eşler ve daha kim bilir kimler, söz konusu sevişmeye -tarafların zihinlerinde- dahil oluyor hep. Bir başka ilham kaynağı ise, sevişmenin hiçbir türlüsünü suç saymayan Marquis de Sade. Dörtlü'nün ilk cildine Sade'ın en ünlü romanının adını vermesi bundan. Dörtlü'nün dağınık görünen yapısını ise fizikçi Albert Einstein'ın Görelilik Teorisi'nden ilhamla kurmuş. Fakat son ve belki de en büyük ilham kaynağını yazmazsam olmaz: Çekiciliğiyle akılları baştan alan Justine karakteri, gerçekte Durrell'ın ikinci eşi Eve Cohen. Durrell, Ürdün'de doğup büyümüş olan ve Arapça, Yunanca, İtalyanca, Fransızca, Ladino dillerini ana dili gibi konuşan Eve Cohen'le II. Dünya Savaşı sırasında İskenderiye'de tanışmış. Uzun hikaye, burada anlatmayacağım ve romanı okursanız bunu da hatırlayın demekle yetineceğim. Lawrence Durrell, 1912'de Hindistan'ın Darjeeling şehrinde İngiliz bir baba ile İrlandalı-İngiliz melezi bir annenin çocuğu olarak dünyaya geldi. On bir yaşındayken öğrenim görmesi için İngiltere'ye gönderildi ve 1930'ların başında Paris'e yerleşene dek orada yaşadı. Paris'te sadece arkadaşı olmakla kalmayıp bir bakıma ona hayatı boyunca yazınsal anlamda kılavuzluk edecek Amerikalı yazar Henry Miller ile tanıştı. 1935'te Yunanistan'ın Korfu adasına taşındı. 1938'de ilk romanı Kara Kitap'ı yayınlandı. İkinci Dünya Savaşı sırasında Kahire ve İskenderiye'deki İngiliz büyükelçiliklerinde basın ataşeliği yaptı. Savaştan sonra diplomatik görevlerini Rodos, Belgrad, Atina ve Kıbrıs'ta sürdürdü. Hayatının son yıllarını Fransa'nın güneyindeki Sommieres'de geçirdi. Bana sorarsanız en önemli özelliği, Dorothy Richardson, Virginia Woolf, James Joyce ve başka büyük yazarlarla edebiyata derin ve taptaze bir nefes aldıran modernist romanın belki de son temsilcisi olması. Lawrence Durrell'ın en ünlü eseri, Justine, Balthazar, Mountolive ve Clea romanlarından oluşan İskenderiye Dörtlüsü (1957-1960) oldu. Bu kitap 60'larda ilk yayımlandığında çok az edebiyat eserine nasip olacak bir okur ve eleştirmen coşkusuyla karşılandı. Afrodit'in Başkaldırısı (1968-1970), Avignon Dörtlüsü (1974-1985), Kıbrıs anılarından oluşan Acı Limonlar'ın (1957) yanı sıra birkaç şiir kitabı da vardır. Durrell dört evlilik yaptı. Justine karakterinin ilham kaynağı olan ikinci karısı Eve Cohen'den olan kızı 1990'da, yani yazar henüz hayattayken intihar etti."} {"url": "https://egoistokur.com/islamiyet-oncesi-putlar-ilk-kez-sergileniyo", "text": "Bu bizi niçin bu kadar ilgilendirsin ki diye merak edenler olabilir. O gece Tarihin Arka Odası'nı seyretmesem ben de öğrenemeyecektim ama Arabistan Yolları'nın en önemli özelliği Arap yarımadasında İslamiyet öncesi üretilmiş sanat eserlerinin de sergilenmesi. Üstelik aralarında putlar da bulunuyor. Yani çoktan parçalanıp yok edildiklerini sandığımız putlar Araplar tarafından itinayla muhafaza edilmiş, dahası Paris'te başlayıp Barselona, Berlin ve St. Petersburg gibi diğer büyük Avrupa şehirlerinde devam eden ve son olarak Kuzey Amerika'ya konuk olan bir sergiyle tüm dünyanın ilgisine sunuluyor. 1970'lerden itibaren yani son 40 yıldır Suudi Arabistan düzenli olarak arkeolojik kazılar yaptırıyor, bugüne kadar varlığından bile haberdar olunmayan bazı buluntuları da dünyanın çeşitli yerlerinde parça parça sergiliyordu. Sonunda devasa bir kültürel hazineye ulaşıldı. En şaşırtıcı olansa, Arap yarımadasının derinliklerinde İslamiyet öncesi dönemin izlerinin duruyor olmasıydı. İşte bugün Arthur Sackler Gallery'de İslam sanatının en önemli ve görkemli örnekleriyle beraber bu izler de sergileniyor. Yolu Arthur M. Sackler Gallery'e düşecek olanların karşılaşacağı objeler arasında neler yok ki. Mesela olağanüstü bir el işçiliğinin ürünü olan ve 1623-1640 arasında Sultan IV. Murat'ın emriyle yaptırılan Kabe Kapısı göz alıyor. Hat sanatının başka incelikli örnekleri ve bol miktarda mezar taşı da mevcut. Ama elbette hepsi bu değil. Gizemli steleler, devasa insan heykelleri, ürpertici altın masklar ve Roma tanrılarının bronz heykelleri yani çok tanrılı dinlerin tapındığı ve bazıları 7000 yaşındaki putlar serginin en dikkat çekici parçaları. Bunların sergilenmesi yanlış bulup itiraz edenlere söylenecek şey belli: İslam dininin kendinden önceki kültürleri yıkıp yok etmediğinin hatta muhafaza ettiğinin bir kanıtı olarak bu sergi aslında İslam'ı özellikle yüceltiyor. En başta şunu gösteriyor: İslam'ın geldiği toplumun cahil olarak adlandırılması, o insanların hiçbir şey bilmedikleri yahut bu tür sanatsal faaliyetleri üretecek bilgi ve deneyimden yoksun oldukları anlamına gelmez. 'Cahil' terimi Türkçe'de 'doğru bilgiden yoksun' anlamında kullanılır. Arapça'da ise ' hem doğru bilgiden yoksun hem de ahlaki dejenerasyona uğramış' anlamına gelir. Arapların putlar, kahinler ve cinler etrafında geliştirdikleri dünya görüşü, aslında gelişmiş bir mitolojinin varlığına işaret ediyor. Antik çağlarda Arapların Yunan, Mısır, Roma ve Babil'e paralel bir mitolojilerinin var olduğunu biliyoruz. Bu mitolojik zihnin kendisini heykeltıraşlıkta veya başka sanatsal dallarda da göstermesinde şaşılacak hiçbir şey yok. İslam'ın dünya görüşü, heykel yapımını yasaklamaz. Heykeli her türlü bağlılığın odağına koyan zihniyeti yasaklar. Hz. Süleyman'ın bir peygamber olarak heykeller yaptırdığını Kur'an-ı Kerim de anıyor. Bizatihi kötü olan bir işi bir peygamberin yaptırması söz konusu olabilir mi? Tekrar ediyorum, Kur'an heykeli değil, heykeli algılayan zihni kınar. 'Müşrik' denilen de aslında heykeller değil, heykellere olağanüstü güçler yükleyen insanlardır. Allah'la doğrudan iletişim kuramayacağını düşünerek araya aracı olarak heykeller koyan zihniyetten söz ediyorum. Allah'la iletişimde bağımlı hale geldiğimiz heykeller, evet. Kur'anın karşı çıktığı budur. Araplar bütün oluşları tek sebebe bağlayan tevhid inancını kavramakta zorlanıyorlardı. Yoksa onların da Allah fikri vardı. Kur'an, Müşriklere alemi kim yarattı diye sorsan Allah yarattı diyeceklerdir der. Kur'an'ın gayesi, Allah'ın yanında başka varlıklara da bağlanarak kendilerini köleleştiren ve böylece insanlık onuruna yakışmayan bir bağımlılık sergileyen insanları kurtarmaktı. Hayır, putlar Araplar için sadece zihinsel varlıklar değildi, bunların ticaretini yaptıklarını biliyoruz, sır değil. Uzak bir coğrafyada deve çobanları olarak gördükleri insanların bu tür sanat eserleri üretmiş olması Batılıları şaşırtıyor. Oysa Arap şiiri ve edebiyatı bu kadar yüceltilirken, bu sanatların kardeşi durumundaki heykeltıraşlığın veya kaligrafinin geri kalması zaten düşünülemez. Bu heykellerin sergilenmesinin dini bakımdan da hiçbir sakıncası yok. İslam, bir toplumun çok tanrılı mitoloji dünyasını dönüştürmüştü. Ama zaten bütün dinlerin görevi bu olmuştur. Her dinin ortaya çıkışından önce bir mitoloji dönemi vardı. Yahudi geleneğinde de böyle olmuştu. Yahudiler önceleri henoteisttiler. Yani Tek bir Tanrı'nın yanında kabile tanrılarına da tapıyorlardı. Araplar da aynı şekilde hem Yüce Allah'ı kabul ediyorlardı hem de putları... Onlara bunun için 'müşrik' yani 'henoteist' dendi. Eski Yunan'ın politeist yani çoktanrıcı görüşünden biraz daha gelişmiş bir görüştür bu. Arabistan Yolları sergisi üç bölüm halinde gezilebiliyor. İlk bölümde, İslamiyet öncesi döneme ait yani Mezopotamya, Yunanistan ve Roma etkisiyle üretilmiş eserler yer alıyor. İkinci bölümde, İslamiyet sonrası eserler var. Burada Şam, Kahire ve Bağdat gibi büyük şehirlerden geçen hac yolu üzerindeki eserler görülüyor. Fotoğrafların, seyahat kitaplarının, haritaların ve gündelik hayat nesnelerinin de bulunduğu son bölümse 1932'den yani Suudi Arabistan Krallığı'nın kuruluşundan sonrasına ayrılmış."} {"url": "https://egoistokur.com/ismail-pelit-guzelin-yazari-selcuk-orhanla-konust", "text": "Kansızlık, 40 Hadis, Taş Kayık, Acemi Şansı, Aranmayan Özellikler, son olarak da Güzelin yazarı Selçuk Orhan'la bu röportaj, bir başka edebiyatçıdan, İsmail Pelit'ten geldi ve ben de onun kendine has dilini, mesela hiçbir surette büyük harf kullanmama takıntısını hiç değiştirmeden yayınlamaya karar verdim. Egoist Okur'da pek rastlayamayacağınız türden, değişik bir iş oldu. Eh, ben de sonuçta, Doğan Kitap'tan çıkan Güzeli okuma listeme almaya karar verdim. Yazıda Güzel için İsmail Pelit'in iki, Mehmet Erte'nin de bir çizimini kullandım; bir aradayken hakikaten güzel oldular. selçuk orhan 1990'ların sonundan bu yana dergilerde görüp merakla takip ettiğim bir yazar. ilk kitabı kansızlık'ın yayımlanması beni sevindirmişti: hikayeleri okuyucuya doğrudan bir teklifte bulunmak yerine onun zihnini, değer yargılarını sorgulamasını sağlatacak ayrıntılar içeriyordu. okuyucuya herhangi bir şeyi empoze etmek yerine, onu başta yazarın zihninden ve sonra her şeyden şüphe duymaya davet eden, bir biçimde okuyucuya kendi varlığını sorgulatıp onu rahatsız eden bir yazar bilinciyle karşılaşmaktan memnundum. selçuk orhan'ın yazdığı hiçbir kurmaca beni rahatlatmadı, bana huzur vermedi; bir okuyucu olarak hep rahatsızlık duydum kurgularından. ama bu rahatsızlığı duymanın benliğime iyi geldiğini de gördüm. rahatsız oldukça kendi benliğimde daha önce fark edemediğim yerler görüyor; kendi inançlarımı, düşüncelerimi bu rahatsızlıkla sınıyordum. son romanı güzel'i büyük bir merakla okuduktan sonra ona gönderdiğim sorulara, açıklamalara, tespitlere mukabele etti. aşağıdaki metin bir okuyucunun, okuduğu kitabın yazarına yaptığı 10 maddelik gevezeliği ve yazarın mukabelesini içeriyor. Elbette. Denklem benzetmesini çok sevmekle birlikte Güzel'in daha çok bir eşitsizliğe benzediğini düşünmek işime gelir. Böylelikle kusurlarına da kılıf bulmuş olurum. Sanırım Güzel, romancılıkta arayışımdaki bir sonucu değilse bile bir semptomu ortaya koymamı sağladı. Karakterle kurmacayı iç içe geçirmeye çalışıyorum. Karakterin kurmacayla gelişip dönüşmesi, kurmacanın karakterle örülmesi gibi tarif edebileceğim, sıkı bir bağlar dizisi kurmak. Bunun ne işe yarayacağını tam olarak kestirebilmiş değilim ama sanırım zaman-mekan ile insan arasında bir kopuşsuzluk sağlayabilir. İnsan, aynı anda siyasi, sosyal, ekonomik, cinsel, ruhsal... birçok dokunun canlı bir parçası olarak davranıyor. Karakter deyince çoğunlukla bireyi ve bireyin iç dünyasının çelişkileri de yaşatmaya elverişli tutarlılıklarını anlıyoruz. Oysa karakter, tek bir bireyde yaşamıyor. Karakter, çok boyutlu bir ilişkiler ağının zaman içindeki kırılmalarından, katlanmalarından, dağılmalarından ve parlamalarından oluşuyor. Deleuze'ün yansıttığı gibi, aslında bütün özdeşlikler, ayrımların uçucu bir derlemesinden başka bir şey değil; bu tanım sinir hücrelerimizin, nöronların kimyasına da benziyor. Bu paranormal, mistik ya da şizofrenik durum, hangisini yoruma yakın kabul edersek edelim benim kurmaca açısından işleyeceğini düşündüğüm bir fikir sadece. Güzel'deki hikayenin yaratıcısı olarak başka bir şey diyemem herhalde, bu konuda senin ya da okurların yorumu, benim görüşüme üstün olmalıdır -ki öyle zaten. Açıkçası karakterler yazma sürecinin içinde gelişiyor. Aksini pek düşünemiyorum. Kurmacayı tasarlamak mümkün ama bir karakterin kurmacayı öncelemesi benim için mümkün değil; çünkü o durumda insan bir otomat yaratmış olabiliyor. Yusuf Kula konusunda hak veriyorum. Garip gibi uçucu ve çelişkileri çok bir karakteri ayakta tutmak için kullandığım bir destek gibi görünüyor. Yusuf Kula'ya bir gönül bağı yok, ama dünyayla kurduğu ilişkide tek aracı Yusuf Kula gibi görünüyor. Bu da bir bakıma Garip için bir çeşit çaresizlik, çünkü dünyaya gönderdiği mektup, Yusuf Kula'nın eksik aracılığı nedeniyle hiçbir zaman adresine ulaşamayacak. Garip, genç yaşlarında geçirdiği hastalık nedeniyle de başka yolları tüketmiş olduğunu düşünüyor. Yusuf Kula'nın, geçmişte yazdığım karakterlerle akrabalığına gelince: Bence tamamıyla Türkiyeli, en azından benim çocukluğumdan beri maruz kaldığım pozitif dindarlığın bir temsili olabilir. Dinle ve dünyayla ilgili çok şey düşünmüş, ama yarım kalmış. Aslında dünya işleriyle çok yakından ilgili; okulda müdür yardımcısı olmayı önemsiyor, para getirecek başka işler ve projeler tasarlıyor, bununla birlikte gösterilebilecek bir kişilik sahibi olmanın gereğine de inanmış. Garip'le din üstünden tartışarak bu yönde bir idman yapıyor. Tutarlılığı ve sürekliliği aslında bir olmamışlığa dayanıyor. Varlık alanında hiçbir risk almamış olmasına. Benim tasarımım kurmacanın kendisiyle ilgiliydi sadece. Kaderin ele avuca gelmezliği belki de romanın izleklerinden biridir. Kaldı ki Garip genellikle asal sayılar ya da sayı kuramıyla ilgili çözülememiş problemlerle uğraşıyor. Kısacası takıntıları sayıların tahmin edilebilir ve güvenli alanıyla ilgili değil. Tam tersine, sayılara karşı bir savaş vererek belki de anlama ulaşmaya çabalıyor. Sayılarda Garip'i rahatlatan şey, bu elbette benim görüşüm sadece, başkalarına gerek duymadan girebileceği bir deniz olması. Yine de bu rahatlık sayıları bir yuva kılmaya yetmiyor. Garip, sadece geometrik olarak anlamlandırabileceği bir çölün ortasında. Dünyayı yokluk içinden tasarlamaya çalışıyor. Ayça'nın varlığını kendi bedeninde deneyimlemesi de başkalarının varlığının bir kanıtı. Belki de bunun peşine düşüyor. Önce kendi açımdan şunu açıklaştırmak istiyorum: İslam ile arama mesafe koymadım, yani küsmüş kenara çekilmiş değilim. İslam inancıyla bağımı tamamıyla kopardım. Benim için din sadece tarihsel bir olgu. İnançlı değilim. Ateistim. Din, İslam, Allah... Bunlar birbirinden ayrı anlaşılması gerekli üç ayrı kavram ya da diyelim ki olgu. Aralarında bir kapsama ilişkisi varsa bile bir doğrulama ilişkisinin olduğu su götürür. İslam bir din, ama bir din olması kendi başına İslam'ı hakikatin taşıyıcısı olarak tanımlamamıza yetmiyor. Bu şekilde İslam'ın sadece dinlerden bir tanesi olduğunu, hatta orijinal bile olmadığını, teolojik olarak Hıristiyanlık ya da Museviliğin bir benzeri olduğunu kabul etmiş oluyoruz. Allah ise İslam'ın Yüce Yaratıcı kavramına verdiği ad; ama Yüce Yaratıcı diyebileceğimiz Tanrı'lar başka dinlerde de karşımıza çıkıyor, ki bunların arasında Ortadoğu'da sönüp kaybolmuş olanlar da var. Üçünün da ayrı ayrı sınanması ve kanıtlanması gerekli: Yani, hayatla ilişkimizde bir din olgusuna ne kadar ihtiyacımız var? Açıkçası buna verilen hiçbir yanıt beni tatmin etmiyor; çünkü büyük ölçüde bireyin psikolojik eksiklikleri üstüne dayandırılıyor. En çok da ölüm korkusuna ya da varlık kaygılarına. Oysa hemen her din, politik-toplumsal bir gündeme ve hedefler dizisine sahip. Özellikle semitik dinler için kolaylıkla bunu söyleyebiliriz. O halde dine çağırmakta bireyin hayatla ilişkisini geliştirme iddiası zayıf kalıyor. Din sırnaşık bir biçimde bireyin yediğine, içtiğine, başka bireylerle girdiği karşılıklı rızaya dayanan ilişkilere burnunu sokuyor. Açıkçası din, siyasal bir doktrin ne yapmak isterse, aynısını uyguluyor. Köleye köleliği buyurabiliyor örneğin, ya da kadına yarım insan olarak görülmeyi kabul etmeyi. Bunu da arsızca savunuyor, bunun insanın yararına olduğunu büyük bir gevşeklikle, hiçbir tartışmayı göze almadan dayatıyor. Dayanak noktası: İnsanla, başka bir insan aracılığıyla konuştuğu iddia edilen bir Tanrı, bir Yüce Yaratıcı. Evet, semitik dinlerin yine büyük bir genişlikle savundukları şeylerden biri de bu: Tanrı'nın konuştuğu biri var, bir peygamber, bu kişiye, bu ölümlüye, her şeyiyle itaat edilmesi gerekiyor. Burada çok açık bir iktidar kurgusu var. Aslında varlığa ilişkin hiçbir açıklama yok. Tanrı'nın bizi yarattığını söyleyip işin içinden çıkmak kolaya kaçmaktan başka nedir? Düşünceyi başkasına havale edip buyurulanı yapmak dışında neye yarar? Öte yandan mucizelerle indiğine inandığımız din, hiçbir iyileşmeye mi yol açmaz? Ortadoğu'nun hali karşısında 'gerçek İslam bu değil' dışında bir savunmamız olacak mı? Niçin İslam, en küçük bir iyileşmeye neden olmuyor? Bütün suç yoksulluktan kırılan kitlelerin mi? Göründüğü kadarıyla bir adalet yok; buna karşılık da, bu dünyada zaten adalet olmayacak, öteki dünyayı bekle deniyor. Yani bu kadar hiçbir şey söylemeyip üstüne de bu kadar derin bir inanç ve adanmışlık beklemek küstahlık değil de nedir? Bugün İslam ülkesinde doğan kişiler başka ülkelerde doğmuş olsa İslam'a girme olasılıkları ne olurdu? Didik didik edip hikmet aradığımız kitaplarda apaçık çelişkiler ve yanlışlar varken kendimizi inanmaya daha ne kadar zorlayabiliriz? İslam ya da başka bir din, dünyaya iyilik getirmemiştir. Kapitalizm bile daha insancadır. Din düşünmek değil düşünmemek için yaratılmış bir olgu; yerine göre ehlileştiriliyor ya da azgınlaştırılıyor. Kendime şunu sormam yetti: İslam bana çocukluğumda değil de aklımın erdiği bir çağda teklif edilseydi ne derdim? Başka dinlere ne diyeceksem aynısını elbette. İdrak, kültür ve sanat anlayışlarına güvendiğim pek çok dostum da inançlı bu arada. Saygı duyuyorum onlara ama bu inançlarının içeriğine duyulan bir saygı değil; bir çeşit olmamışlığı görmezden gelme, bundan fazlası da nasıl elimden gelir bilmiyorum. Ben şuna açık yüreklilikle inanıyorum: Bu ülkenin yüzde 10'u ateist olsaydı, ne terör ne de toplumsal bozukluklar örneğin çocuk tecavüzleri bu kadar çok olmazdı. Dinin getirdiği tek manevi zenginlik, her türlü kötülüğün cezasız kalabileceğini insanın zihnine kazımasıdır. Çünkü her türlü pisliği yaptıktan sonra sadece bazı ritüellerle temizlenebilirsin diyor... Daha ne olsun? Bir konjektür. Dolayısıyla çözümü bende olmayabilir. Tam açıkladığın gibi görünüyor. Belki Efkan'a bir yıkım getirmiyor, belki Efkan'ı olgunlaştırıyor. Ama romanda, arzu vektörlerinin kırılma noktası Ayça. Zaten Gönül adını alıyor. Sosyal gerçekliği hep bir veri olarak kullandığım için ister istemez bu gerçekliğe ilişkin bir yargım da varmış gibi okunuyorum. Romanın dokusunu 90'lı yılların havası oluşturuyor. Gerçi bugünlerden çok başka da değil; benim için karakterler kavramlar gibi, bir düşüncenin taşıyıcıları ama soyutlama da değiller. Taşıdıkları düşüncenin toprağa da basması gerekiyor. Düşüncenin dik durması ya da dayanması değil ama gerekirse başka somut nesnelerle çarpışabilmesi. Güzel, tıpkı romanda sözünü ettiğim Goldbach ya da Collatz konjektürleri gibi olsun istedim. Gerçi Goldbach konjektürü kanıtlandı, yine de böyle basit ve kısa sorulara uzun kanıtlar getirilmesi bana biraz yavan geliyor. Kurmacanın, en zayıf yanı sanırım çözümüdür. Bütün çözümler avanakçadır; eğer bir şaşırma yaşamışsak kendi hazırlıksızlığımızdandır. Çözüme gönül indirmemek gerekir. Ama ortaya bir konjektür koymak, bana göre, okurun zihnini tersyüz eden, beyninde dopamin fırtınası koparan bir çözümden daha doğru. Ben Güzel'i böyle bir konjektür gibi tasarlamak istedim. Dolayısıyla böyle bir romana başka bir çözüm yakışmazdı diye düşündüm. Bilemiyorum belki üç erkek karakterde de doğmamışlık arzusu var. Ayça doğuran bir kadın değil. Doğurmayı arzulayan tek kadın da öldürülüyor. Evet, haklısın. Söylediğim gibi bu bir denklem değil, bir konjektür. Dolayısıyla çözümü bende olmayabilir."} {"url": "https://egoistokur.com/ismail-yaprak-yazdi-hani-var-kitap-ama-yok-boyle-bir-vak", "text": "Hani var kitap ama yok. Böyle bir vaka! Gelelim meselemize... Konumuz edebiyat ve çeviri kitaplar. İşin kalitesinden bahsedecek değilim, o kadar yabancı dilim olmadığını itiraf ettim. Genel hatlarıyla konuya giriş yapayım: 30 yaşına geldim ve kendimi hiç hazır hissetmeye hissetmeye bir bakmışım klasiklerin hiçbirini okumadan yolu yarılamışım. Örneğin Suç ve Cezayı yeni bitirdim. Madame Bovaryyi de. Tabii bunları okurken bir liste çıkardım. Notos'un, Telegraph, New York Times, Guardian'ın listelerinden, Gürsel Aytaç'ın, Berna Moran'ın, Mina Urgan'ın, Harold Bloom'un, Enis Batur'un, Hilmi Yavuz'un, Hasan Bülent Kahraman'ın, Eagleton'ın, Jameson'ın, Umberto Eco'nun kitaplarından da yararlandım. Bir hayli eğlenceli, dinamik, güzel bir süreç benim için. Walter Scott'ın Ivanhoesu için de geçerli bu. Bildiğimiz o sarı saman kağıda basılan küçük kitaplar var ya, cep boyutunda, hah işte, 1965'te oradan çıkmış kitap, iki cilt olarak. Çevirmeni Avni Givda. Orijinalinden kontrol ettim, düzgün, bire bir çeviri. Peki o halde bu kitaba biz neden yok muamelesi yapıyoruz? Bugün Kafka ve başka bazı yazarlar değişik çevirmenler tarafından 10 kez, 15 kez çevriliyor. Birileri bu kitapları 50, 100 kez basıyor ama bazı değerli kitaplar zaten çevrilmiş oldukları halde sahaf raflarında çürümeye bırakılıyor. Bir başka vaka... Nathaniel Hawthorne'un Scarlett Letterının bizde iki çevirisi var; biri Bordo-Siyah'tan çıkmış, diğeri Bilge Kültür Sanat'tan... Halbuki ben K Yayınları baskısını buldum; 1975 tarihli Kızıl Harf. Dilimize Das Kapitali kazandıran Alaattin Bilgi çevirmiş. Öyle böyle bir çeviri değil. Muhteşem! Döktürmüş üstad. Şimdi bu kitap neden yoklukta kaybolup gidiyor? İnanılır gibi değil. Gözünü seveyim biri alsın bu kitabı, yeniden bassın. Ben şuna ikna oldum: Evet, günümüzde çeviri gerçekten akıl almaz boyutlarda. Ulyssesin iki farklı çevirisi var, Kaan Ökten Varlık ve Zamanı, Erkal Ünal Hiçten Azı, Dost Körpe Seküler Çağı çevirdi, düşünün. Fakat belki de edebiyat çevirisinde Cumhuriyet Kuşağı şimdikinden çok daha iyi durumdaydı. Hele o dönemin imkanlarına göre yaptıkları işler hakikaten takdire şayandı. Bugün çevrilmesini beklediğin bir kitabı, bakıyorsun adamlar 60 yılında çevirmiş zaten. Dağınık yazıyorum, aklıma geldikçe... Mesela bugün bir Patrick White kitabını piyasada bulmak mümkün değil. Robert Penn Warren'ın All the King's Menin çevirisini arayın ki bulasınız. Halbuki Altın Kitaplar 72'de basmış. Örneğin içimde ukdedir, O. Henry'nin öykülerinin toplu basımını içeren bir kitap... Çıkan kitaplardan hangisini alsak elimize, içinde o hep bildiğimiz aynı öyküler.. Halbuki Bilge Yayınları, 85'te O. Henry'nin 787 sayfalık bir öykü kitabını basmış. İşte bu! Yani bir yerlerde senin benim gibi düşünen insanlar var ve onlar gerçekten mükemmel insanlar. Fakat bu kitap kim bilir nerede şimdi? O. Henry'e merak salan bir çocuk, eğer İngilizce bilmiyorsa, yazarın 20 öyküsüyle idare etmek zorunda. İşte bu! Fakat kim bilir nerede? Hani var kitap ama yok. Böyle bir vaka bu. Bir şey daha anlatıp bitireceğim: Ne zamandır Joseph Heller'ın Catch 22 çevirisinin peşindeydim. Lakin Madde 22 olarak çevrilen kitabın basımı tükenmiş. İnternetteki sahaflarda astronomik fiyatlara bulunabiliyor ancak. Ben de Madde 22den vazgeçtim, bunun yerine 5'er TL'ye başka iki adet Joseph Heller kitabını satın aldım. Birinin adı Şike, diğerinin adı Çırpınış... Çırpınış, Something Happenedın çevirisi... Altın Kitaplar 75'te basmış. Şikenin orijinal adı ne dersiniz? Catch 22! Taa 76'da, Yaygın Kültür Ortaklığı tarafından basılmış. Çevirmen Levent Denizci... Düşünsenize bir taşla farkına varmadan iki kuş! Günümüzde edebiyat çevirisine ne kadar övgüler düzsek az ama eskiler sanki bugünden daha kaliteli ve işine sadıkmış gibi geliyor bana. Eskinin Altın Kitapları'na, Sosyal Yayınlar'a, Bilge Yayıncılık, E Yayınları'na ve unuttuğum nice güzel iş çıkaran diğer yayınevlerine ne kadar teşekkür etsek az. Sanki bugün popülerlik ön planda... Flaubert'se Madame Bovary, Salombo değil. Mark Twain'se Tom Sawyer, Mississippi'de Yaşam değil. Mark Twain'den dakika başı bir şey yayınlanıyor. İncecik şeyler: hikayeler, aforizmalar filan... Adamın yazdığı ne varsa bir kitapta toplamak bugünün yöntemi değil artık. O zaman para kazanılmıyor demek ki! Neyse, sonuçta Türkiye'de yayıncılık ve çeviri konusunda büyük sorunlar var. Ortada basılmış ve çevrilmiş kaliteli kitaplar dolaşıyor ama biz bunları kitapçılarda göremiyor ve satın alamıyoruz. Samanlıkta iğne aramaya teşvik ediliyoruz. Wilkie Collins'in Beyazlı Kadın romanının Can Yayınları'ndaki fiyatı,31 TL. Ben 72 basımı Nihal Yeğinobalı çevirisini 5 TL'ye aldım. Ralph Ellison'ın Görülmeyen Adamı İletişim'de 32 TL. Ben E Yayınları'ndan 72 basımını 5 TL'ye aldım. Thackeray'in Gurur Dünyası, İmge Kitabevi'nde 38 TL. Ben Altın Kitaplar'dan 71 basımı kitabı 5 TL'ye aldım. Üstelik bir sürprizim var: İkisi aslında aynı kitap, çevirmeni Nihal Yeğinobalı! Siz bu dediklerimden anlayacağınızı anlamışsınızdır. Bu yazının Neden bazı büyük klasikler hala çevrilmiyor ve Neden zaten çevrilmiş birçok önemli kitap yeniden basılmıyor gibi belli başlı sorularının özellikle yayınevi editörleri, eleştirmenler, okurlar tarafından okunması, tartışılması en büyük isteğim. Umarım başarılı olurum. Çeviri sorunları gerçekten say say bitmez bu memlekette, haklısınız. Ucundan kıyısından tutmak gerek yine de."} {"url": "https://egoistokur.com/ispanyol-edebiyatina-inanmayan-ispanyol-yazar-javier-maria", "text": "Büyük İspanyol yazar Javier Marias'la yapılmış bir röportaj okudum geçenlerde. Okuma alışkanlıkları ve zevkleri üzerineydi, hemen atladım tabii. Bir kısmını buraya alıyorum) Açıkçası sık sık not aldım okurken, size de tavsiye ederim. Marias'ın çocukken okuduğu Enid Blyton romanlarını hala saklamasıysa beni bile şaşırttı. Patrick Radden Keefe'nin Say Nothingi. John Meade Falkner'ın gençken ilk okuduğumda bayıldığım ve o zamandan bu yana hep yeniden okumak istediğim sürükleyici romanı Moonfleetin yeni baskısı. George Saunders'ın merak ve biraz da endişeyle beklediğim Lincoln in the Bardosu. Giuseppe Tomasi di Lampedusa'nın Viaggio in Europası. Lampedusa'nın Leopar romanı en sevdiğim kitaplardan biri, bu yüzden onun yazdığı her şeyi okurum. Bir de yavaş yavaş baştan sona yeniden okuduğum Montaigne'in Denemeleri. Bir roman değil ama Chateaubriand'ın Memoires d'outre-tombeunu daha önce okumamıştım. Tam bir başyapıt, göz kamaştırıcı. Kimse okumamıştır demek aşırı bir yorum olur ama Richard Hughes'un yazdığı A High Wind in Jamaika, nedense pek bilinmez, oysa Conrad'ın ölümünden sonra yazılmış en iyi Conradvari romandır aslında. Sir Thomas Browne'ın yazdığı Hydriotaphia, Urn Burial da pek bilinmez. Browne, çağının W. G. Sebald'ıdır. Yıllar önce İngilizce yazılmış en güzel şeylerden biri olduğunu düşünmüş ve İspanyolca'ya çevirmiştim. Eh, birçoğu da muhtemelen o yaştan sonra okununca biraz hayal kırıklığı yaratıyor zaten: Muhteşem Gatsby, Deniz Kurdu, Çavdar Tarlasındaki Çocuklar... Gerçi bu sonuncusu 30 veya 40'ta bile hayal kırıklığı yaratmıyor. Birisi Don Quijote hakkında şöyle demişti: Çocuklar bu kitaptandan sıkılıyor, gençler eğlenceli buluyor, yaşlılarsa anlıyor. Çok doğru. Ayrıca The Leopard da bence tam anlamıyla politik bir roman sayılmaz, daha çok ölümü ya da bitişi, sonu usulca kabulleniş üzerine bir kitap. Çağdaşlarımı okumuyorum galiba. Onlarca yıl güncellenmeye çalıştım, sonunda anladım ki, sınırlı zamanımıboşa harcamışım. Ama Charles Simic ve Adam Zagajewski'nin poetikalarına hayranım. Alice Munro'ya çok hayranım. Patrick Modiano'ya (İspanya'da ilk kez 1980'lerde benim tavsiyem üzerine basılmıştı) ve Julian Barnes'a hayranım. Tarihçi Antony Beevor'a hayranım. Ve şimdi hatırlayamadığım birçok kişiye de elbette. Yazdıklarımla ilgili şeyler okuyorum genelde. Araştırma malzemesi değil ama romanımın konusu veya ruhuyla ilgili şiirler oluyor bunlar. Shakespeare'den Keats'e, Eliot'tan Wilfred Owen'a, Lope de Vega'dan Machado'ya. Çağdaş yazarların romanlarından uzak durma eğilimindeyim. Beni rahatsız ettiklerinden değil. Sadece kendi romanınıza konsantre olduğunuzda bir süre dünyadaki tek kitabın sizinki olduğu gibi aptalca bir fikirle yaşamanız gerekiyor. Evet, biliyorum, bu gerçekten son derece aptalca bir fikir ve pratikte imkansız. İrademize çok güvendiğimizi öğrendim. Ayrıca minnettarlığa çok güveniyoruz. Halbuki pek dair de umutlanmamak gerekiyormuş. Bunu, Steven Runciman'ın The Fall of Constantinople: 1453ünü yılda sadece iki kitap basan alçakgönüllü yayınevim Reino de Redonda'dan çıkardıktan sonra öğrendim. Ulusal edebiyatlara inanmıyorum. Yazdığınız dil önemlidir önemli olmasına ama gene de edebiyat söz konusuysa bu, ikincil sıradadır. İspanyol edebiyatı diye bir şey yoktur. Cervantes'ten Juan Benet'e, Quevedo'dan Garcia Lorca'ya, Jorge Manrique'den Antonio Machado'ya, Lazarillo de Tormes'ten Valle-Inclan'a İspanya'dan çıkmış çok büyük yazarlar vardır ama her biri diğerlerinden çok farklıdır. Açıkçası ben birçok başka ülkenin yazarına, yurttaşlarımdan çok daha yakın hissediyorum kendimi. Hala kurmacadan hoşlanıyorum, hayalet hikayeleriyse en zayıf noktam. Tarih, şiir, bazen de felsefe okumayı seviyorum bir de. Bugünlerde doğru dürüst felsefe yapılmıyor gerçi. Çok fazla diyalog içeren ve sessiz sakin göz gezdirmenin imkansız olduğu tiyatro oyunlarını ise pek okumuyorum. Günümüzde yakınma ve bayağılık için bir araç olduklarını fark ettiğimden beri anılardan ve günlüklerden de uzak duruyorum. Pek çok insan kendini kurban görmeye bayılıyor. Enid Blyton'ın kitaplarını. Yahut P. G. Wodehouse'unkileri. Futbol üzerine kitaplar da olabilir. Açıkçası eklektik ve maceraya açık bir okuyucuyum. Bizzat Joseph Conrad'ın imzaladığı ve içinde kendi el yazısıyla yazılmış bir mektup bulunan The Rover. Mektup şöyle bitiyor: Benimle arkadaşlık ederseniz karşınızda konuşabileceğiniz aklı başında bir insan bulacaksınız... Bunu sevdim. Ayrıca birkaç saniyeliğine de olsa bu kitabı elinde tutmuş olması fikri de hoşuma gitti. Ben de çoğu çocuğun okuduklarını okudum: Verne, Stevenson, Salgari ve Dumas'nın macera romanlarını. Richmal Crompton'ın beni bir şekilde yazar olmaya teşvik eden Just William hikayelerini. Enid Blyton'ı. Birçok çizgi romanı. Mesela Rip Kirby favorilerimdendi. İstediğim son şey edebiyat hakkında konuşmak, bu yüzden nazik, eğlenceli ve nüktedan olsan yazarları çağırırdım. Mesela Isak Dinesen ya da diğer adıyla Karen Blixen'i. Mark Twain'i. Laurence Sterne'ü. Ah, korkarım hepsi de ölü yazarlar. Joyce'un Ulysses'ini. Bence eski moda gerçekçiliğin zirvesi bu kitap ve kendi zamanı için de katiyen yeni bir şey değil. Yer yer çok iyi ama genel olarak abartıldığını düşünüyorum. Dublinliler'i tercih ederim. Knausgaardvar bir de, Kavgam'ın birinci cildinin 300 sayfasını zor okumuştum. Dizinin toplam uzunluğu düşünüldüğünde çok fazla değil. Ama yine de 300 sayfa 300 sayfadır. Bunu söylediğim için üzgünüm ama bir noktada artık devam edemeyeceğimi hissetmiştim. Zamanımı yeniden Proust okuyarak harcamayı tercih ederim. Mümkünse hiç kimse yazmasın. Kendim de yazmam aslında. Benim için bir anlam ifade etmiyor, ilgilenmiyorum. Sadece sıra dışı, çarpıcı hayatları okumak ilginç geliyor. Hayatınız sizin için önemlidir ama başkalarına göre sadece kibar bir ilgisizlikle dinlenecek korkunçlukta ve çok sıkıcı bir şeydir. Çok fazla. Titus Livy'i henüz okumadım. Kant'ı okumadım. Primo Levi'yi okumadım. Orlandoyu okumadım. Okumam gerektiğinden de emin değilim. Dostoyevski'yi de pek okumadım. Onu bazen fazlasıyla patetikbuluyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/istanbul-ansiklopedisi-icin-yeni-bir-eskici-erhan-araniyo", "text": "İstanbul Ansiklopedisi için yeni bir Eskici Erhan aranıyor! Reşat Ekrem Koçu'nun tüm eserlerini yeniden yayınlamaya başlayan Doğan Kitap'a teşekkürü bir borç biliyorum. Fakat onlardan ya da memleketin diğer yayıncılarından bir ricam var: Reşad Ekrem Koçu'nun tarih boyunca İstanbul için önemli kim varsa zengin yoksul, güçlü güçsüz, akıllı meczup, terbiyeli edepsiz ayırt etmeden müthiş bir titizlik, adalet ve sahicilikle anlattığı şaheseri İstanbul Ansiklopedisini de onca yıl sonra bassalar... Söz veriyorum, o zaman bildiğim bütün teşekkürleri sıralayacağım. Tarihçi Irvin Cemil Schick, Ruhun Gıdası Kitaplar'dan Aile Aşçısı kitabının önsözünde daldan dala atlayarak anlattıklarıyla sıcaktan fazlasıyla bunaldığım, Hangi ağacın gölgesine sığınsam, hangi serin sulara atsam kendimi diye kaçış hayallerine daldıkça kaçmanın imkansızlığını iyice idrak edip kadere küstüğüm bir İstanbul akşamüstünü benim için fazlasıyla güzelleştiriyor. O kitabı bir ara ayrıca anlatmıştım, o yüzden şimdilik Schick'in konduğu dallardan birinde naklettiği güzel hikayeyi anlatacağım... Hikaye de değil aslında, Reşad Ekrem Koçu'yla ilgili gerçek bir olay. Reşad Ekrem Koçu'yu biliyorsunuz... Evliya Çelebi Seyahatnamesi'nin bazı bölümlerini bugünkü dile aktaran, 6 ciltlik Türk Giyim Kuşam ve Süsleme Sözlüğünü yazan, uzak ve yakın tarihimizle ilgili akla gelebilecek her konuda bilgi aktaran, kalem oynatan Koçu'nun en önemli eseri hiç şüphesiz İstanbul Ansiklopedisiydi. Ne yazık ki İstanbul'un her yönüyle ayrıntılı olarak sınıflandırıldığı muazzam eser tamamlanamadı ve G harfinde kalakaldı. Çok kafa karıştırıcı görünüyor, değil mi? Ansiklopedi'de bir dönemin kıyafetleriyle ilgili olarak bilgi edinmek istiyorsanız, Kıyafet maddesini bulacağınız K dışında başka birçok harfe ve maddeye daha bakmanız gerekiyor. Ama bir yandan da eğlenceli. Macera duygusu veriyor. Ayrıca bana çocukken bizimkilerin kütüphanesinin alt rafında keşfettiğim Hayat Ansiklopedisi'ni hatırlatıyor. Daha doğrusu o ansiklopediye gömülüp içinde kaybolduğum günleri... Günümüzün online kolektif ansiklopedisi Wikipedia'ya dalmak gibi bir şeydi benim için; daldan dala uçmamı, konudan konuya atlamamı, aklıma hayalime gelmeyecek konuları merak etmemi sağlamıştı. Ama durun, Schick'in yazısındaki şu günümü güzelleştiren şeyden size daha bahsetmedim. Sadede gelirsem; bu memleketin yayıncılarından, kültür sanat kurumlarından bir ricam var... Birkaç sayfayı kurtardığı için çöp toplayan çocuğun adını her şeyden çok kıymet verdiği Ansiklopedi'sinin maddeleri arasına katan ve böylece onu İstanbul'un kahramanlarından biri haline getirerek ölümsüzleştiren kadirşinas Reşat Ekrem Koçu'nun bu şaheseri, internet keşmekeşinin orasında burasında bulduğumuz silik soluk pdf'lerden okunmayı kesinlikle hak etmiyor. Çalışmanın çok meşakkatli olduğunu, pahalıya patlayacağını hatta muhtemelen yıllarca süreceğini biliyorum ama tanıdığım, tanımadığım kitap tutkunları adına arzum bu memleketin kültürüne ve bu şehre saygılı bir yayıncının çıkıp İstanbul Ansiklopedisini onca yıl sonra nihayet yeniden basması. O zaman bildiğim bütün teşekkürler bu yayıncıya gidecek. Eskici Erhan'dan sonra bir kahramanım daha olacak. Gazeteci Murat Bardakçı bu konuda defalarca yazmıştı. Ansiklopedinin yayınlanmamış maddeleri, yazarın bu maddeleri renklendirmek, zenginleştirmek için kullanmayı planladığı ve bizzat ressamlarından, çizerlerinden aldığı yüzlerce görsel malzemeyle birlikte Reşad Ekrem Koçu'nun mirasçılarında, tozlu ve açılmamış olarak duruyormuş ve Bardakçı incelediği kolilerden birinde, Himmet buyurun, sadece kağıt ve baskı için gereken meblağı lütfedin! Kendim için tek kuruş istemiyorum, yeter ki bu eser yarım kalmasın mealinde ve dönemin servet sahiplerine seslenen bir yakarışa bile rastlamış. Anlaşılan o ki Eskici Erhan kadar bile düşünceli olamamış, Koçu'nun müracaat ettiği zenginler. Bardakçı, Yapılması gereken, şehrin bu büyük evladının eserinin başına şimdi bir iş gelmesine mani olmaktır. Ansiklopedinin asıl sahibinin, yani Reşad Ekrem Koçu'nun yanı sıra madde yazarlarının ve ressamların karmaşık vaziyetteki telif meselelerinin halledilmeli ve mevcut ciltlerin tıpkıbasım şeklinde, çıkmamış kısımlar ise önceki yayındaki sisteme uyarak aynı mizanpajla yayınlanmalıdır diyor. Pelin Esmer'in yönettiği 11'e 10 Kala bir geri sayımın öyküsü. 83 yaşındaki Mithat Esmer'in, zamanın hızla akışına set çekmek, hafızasını diri tutmak için düştüğü kayıtlara, yani dev koleksiyonuna kahramanca sahip çıkmasını anlatıyor. Bu mücadelede işbirliği ettiği kişiyse oturduğu apartmanın kapıcısı Ali. Çok sevdiğim bir sahne var filmde. Daha başlarda, koleksiyonun parçalarından biri olan eski teyp bozuluyor ve kaset geri sarılamaz hale geliyor. Kaydedilenlerin hiçbiri yaşanmamış, bazı konuşmalar hiç yapılmamış gibi. Ve bu ancak filmin sonunda düzeliyor. Kaset geri sarılabilir hale geldiğinde, Mithat Amca'nın, kapıcı Ali'nin ve elbette seyircinin belleği kurtarılmış oluyor."} {"url": "https://egoistokur.com/istanbul-hikayeleri-agirliginca-huzu", "text": "İstanbul'da doğrudan sinema binası olarak inşa edilmiş ilk yapı Majik Sineması; 1914 yılında yapılıyor, savaştan bir yıl önce. İlk sahibi, binayı yaptıran kişi Sultan II. Abdülhamid döneminde sarayda mabeyinci Sarıcazade Ragıp Paşa. Ragıp Paşa'nın Beyoğlu İstiklal Caddesi'ndeki meşhur Rumeli, Afrika, Anadolu pasajlarını yaptırdığını da not edelim, öncü bir aile. Majik Sineması'nın mimarı Osmanlı vatandaşı İstanbullu Levanten Giulio Mongeri'yle nasıl tanıştılar bilemiyoruz ama Mongeri de Birinci Ulusal Mimarlık Akımı'nın, yani, değişen mimaride İslam, Selçuklu, Osmanlı izlerini kullanan, sentez yapmaya çalışan, inanılmaz güzel eserler ortaya konan akımın öncülerinden. Biraz uzatsam da St. Antuan Katolik Kilisesi'ni, Karaköy Palas'ı, Maçka Palas'ı da onun yaptığını eklemem lazım. İlk sessiz filmler burada, Majik'te oynamış, Vurun Kahpeye ve aradaki dönemin kültürüne yetişemedim ama Devlet Tiyatrosu Taksim Sahnesi'nde pek çok oyun izledim. Her geçişimde bana iyi duygular veren bina yıllar gittikçe eski püskü, bakımsız, kaderine terk edilmiş halde bana yalvarır yakarır gibi baktı, yakıştırılan çirkinlikleri anlamam mümküm değildi. 2008'de öğrendik ki, yanındaki Taksim Maksim Gazinosu'yla birlikte yıkılmasına ve yerine kültür/alışveriş merkezi yapılmasına karar verilmiş. Böyle kültür denip de tarihi korunarak layığıya merkezi yapılmış bir örnek görmediğimiz için şüpheyle yaklaştım, nitekim taze haber bu defa 2 No'lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun Bu kurulun üyeleri kimler ve hangi gerekçeyle tarihi eseri birinci dereceden ikinci dereceye indirmişler?- kararıyla Majik ile arkasındaki Maksim Gazinosu yıkılıp birleştirileceğini ve otel/ticaret merkezi yapılacağını duyurdu. Sadece ön cephe duvarları korunacağı belirtilen proje işin ilginci Koruma Kurulu'ndan 'restorasyon' adıyla geçiyor. Demirören Binası da böyle restore edilip pasta ve eskisiyle alaksız bir bina olarak karşımıza dikilmişti hatırlarsınız. Fauna ve florayı barındıran, nefes alma merkezimiz Kuzey Ormanları, Haydarpaşa Garı, Sirkeci İstasyonu, banliyö tren hattı... Neredeyse her geçen gün tarihi kimliği olan, hepimizin hafızasını barındıranın yokoluşuna tanık oluyoruz. Hatıralarım, İstanbul'un hafızası demeye kalmadan bir bakıyoruz hafızamız topla tüfekle olmasa da sonu aynı etkiyle biten inşaat aksamıyla yerle yeksan ediliyor. Zorla bir giysi giydiriyoruz şehre, iki kolundan sıkı sıkı tutup zorla kafasından geçiriyoruz. Üstelik bunu şehri emanet ettiklerimiz yapıyor; hepimizin hafızasını kendi malıymış gibi görüp, elimizden alıp, kaçırıp, ağır makyajlarla ona düşmüş kadın muamelesi çekiyor. Şimdi lütfen, paravanlarla kapatılmış ve meğerse içi otopark olarak kullanılmış Maksim'in, bir tarihi eserin haline buradan bakın. Şaka değil, 2008 yılında çekilmiş resimler bunlar. Ben bu sahneleri kaçırmışım! 2008'den beri gözümün üzerinde olduğu Taksim Maksim Gazinosu ve eski Majik Sineması ile ilgili bu sabah Hürriyet Gazetesinde okuduğum haber bir kere daha, bıkmadan usanmadan şehirle kültürün, şehirliyle kültürün ilişkisini hatırlatmamız gerektiğinin altını çizdi. Çünkü bu hızla gidersek yakında İstanbul'dan sivil tarih izleri tamamen silinecek ve korkarım geriye sadece varolan müzeler kalacak. O sırada bir Kent Müzesi de eklenecektir muhtemelen. Güzelim Osmanlı şehri Bursa'da olduğu gibi, geçmişin izleri zevksizliğe heba edilecek ve şehrin hafızasını görmek için Kent Müzesi'ne gitmemiz gerekecek. Yapılan araştırmalar, bu çerçevedeki uygulamalar, örnekler gösteriyor ki şehirle şehirli ilişkisi tanıma ve bilmeyle alakalı. Yerel yönetimler, hükümet politikaları bu çerçevede çalışmazsa içselleştiremiyoruz. Bunu başarmış ülkelerin hayranlıkla gezmeye gittiğimiz şehirlerinde tarihi eserler kırılmıyor, yok edilmiyor, çocukluktan nerede, ne değerde bir kültürde yaşadığını bilen insanlar yetişiyor. Şehirde yaşayanların şehrini tanıması şehirlilik bilinci oluşturduğu, sahiplenmelerine, onu sevmelerine, gurur duymalarına yol açtığından pek çok proje geliştiriliyor ve imrendiğimiz şehirler yaratıyorlar. Bizse kültürün dönüştürücü gücünün henüz farkında değiliz. Daha doğrusu yöneticiler toplumun gerisinde kalarak, ısrarla popülizme ve maddi kazanca sığınıyorlar. Oysa popülist politikalara sığınıp kültürü elitizm olarak görüp küçümseyenler, ticari olanı yüceltip bunu kültüre tercih edenler çok yanılıyor. Bir de şöyle bir gerçek var: Siyasi ve yerel yönetimler kültür politikasına sahip değilse, bu alanda sağlam bir planı yoksa popülizmden güç alıyorlar, aslında bu, görevden kaçmanın bir diğer adı. Kültür politikası olmayan toplumların artık çağımızda yaşama şansı da yok, kendi kendini, hafızasını imha etmek bir yana kültür artık evrensel bir miras olarak kabul ediliyor. Zaten popülizm de bir kültür ve popülizmle elitizm birbirini tamamlayıp birlikte varoluyor, çelişki içinde değiller. Evet, kültür karnımızı doyurmuyor- ki artık kültür politikasını kararlılıkla uygulayan şehirler kültürle karnını da doyuyor yenir içilir bir şey değil ama Cicero'nun deyişiyle ruhu besliyor. O da ne demeyin, sanatın, yaratıcı enerjinin dışında hangi gökdelene, birbirinin aynısı şehirlere bakarak ruhsal tatmin elde edebilirsiniz? Kültür politikası olan ülkelerde tarihi değeri olan özel mülkler dahi sahipleri istediği için yıkılamıyor ya da bir 19. Yüzyıl mimarisi bir TOKİ ile değiştirilemiyor. Bunu miras değil emanet olarak gördüklerinden ona saygı gösterip kültürlerini imha etmiyorlar. Burada bir sürü farklı örnek sıralayabilirim; yıkılma tehlikesi içinde bekleyen ya da bütün ruhu altüst edilen... Narmanlı Han, Emek Sineması, Hatay Sofrası'na dönüştürülen Beyoğlu'nun en eski şehir lokantalarından Hacı Baba mesela ya da simit bahçeleri, sarayları adı altında birbirinin aynı lezzeti sunanlar ve öte yandan esası yok olmasın diye can çekişen taş fırınlar."} {"url": "https://egoistokur.com/istanbul-hikayeleri-mumya-birden-her-seyin-onune-gect", "text": "İstanbul Hikayeleri'nin yazarı Emine Çaykara bu defa farklı bir maceraya davet ediyor sizi. Rozarin isimli küçük -ama arkeoloji diplomalı- arkadaşıyla birlikte tarihi ve keşfe çıkıyor. Bütün bir gün boyunca İstanbul'da neler yaşadıklarını, nereleri gezip kimlerle arkadaşlık ettiklerini merak ediyorsanız okuyun. Bu hikayede Emine ve Rozarin dışında kediler, köpekler, kaplumbağalar, tarihi mekanlar-eserler, Osman Hamdi Bey'ler, işsiz arkeologlar hatta mumyalar var... Finalde Rozarine'e çok benzeyen bir başka küçük kız var. Bu kez Yunanistan Kültür Bakanlığı'nın işten çıkarttığı 200 arkeolog için çekilmiş bir kampanya filminden. Onun tam 4 tane çok şeker kaplumbağası var. Rozarin'e verdiğim sözü tutmak üzere İstanbul Arkeoloji Müzeleri'ne giderken bu bağlantıyı nasıl kurdu, zihninden neler geçirdi bilmiyorum. Gece heyecandan uyuyamamış, sabah erkenden giyinip hazırlanmış 6 yaşındaki meraklı arkadaşıma müzede mumyayı, heykelleri, sfenksleri göstereceğim. Mumya birden herşeyin önüne geçti evet, nedenini hatırlamıyorum, aslında sormadım da. Hikayemizse arkeoloji temelli küçük artçı şoklarla örülü. Bir başka gece yaşanan sahne... Elinde boyama kitabı, kılık kıyafetleri, ayakkabılarıyla Yuva bahçesinde arkeologculuk oynamış ve Hititler çoktan hayatına girmiş, meraklı, tatlı bir çocuk. 'Tarih sevginizin ömür boyu sürmesi dileğiyle...' Bir çocuk, bir yuva, tarih ve arkeoloji sevgisi veren bir diploma. Umut, inanç, hayat yanıbaşımdaydı. Böylece bizi birleştirene arkeoloji, mumyalar, tarih, müzeye gitme teklifi eklendi. Müzeye gitmek için can atan bir çocuğa kim dayanır? Hem de arkeoloji müzesine! İşte o sabah Osman Hamdi'nin kaplumbağalarını çok seven Rozarin'le Osman Hamdi'nin kurduğu müzeye doğru elele tutuşup yola koyulduk. Aramızda icad ettiğimiz sırları elbette sizinle paylaşmayacağım. Yolu toplu taşımayla renklendirmek istedim, dolmuş pratik bir çözümdü, bir sürü farklı araçla müzeye ulaşabilirdik, böylece daha çok yer görmüş olacaktı. Surlara yaklaşırken merakı uyandırarak işe başladım; bu şehir, bir zamanlar sadece surlar içindeydi, insanlar bu surların içindeki evlerinde yaşıyorlardı... Sur neydi, nasıl bir şeydi ki? Beklemeliydik, az sonra görecektik. Surlar karşımıza çıkınca hayal ettiğini görmek merakını daha da artırdı. Hem gece sur kapıları kapanıyordu, dışarıdan kimse giremiyordu, kapılarda bekleyenler bile vardı. Hayret! İnsanlar ne kötü, tarihin üzerine ev yapmışlar, her tarafı pisletmişler. İndik ve elma şekeri aldık, dönerli, su derken tramvaya bindik, tarihi yarımadanın içinden, Sultanahmet, Ayasofya'nın yakınından geçip Soğuk Çeşme Sokağında dolaşdık. İnanılmaz bir sokaktı burası, ne kadar güzeldi! O gözlerini hayranlıkla açarken ben de ilk defa görüyormuşum gibi sevindim. Gittik, henüz üç tur yapacağımızı bilmiyorum. Etrafında dönüp durup neredeyse her bir kemiğini inceledi. 'Kralmış, böyle herşeyi kalmış, bak saçlarına, ne ilginç'. Döndü, kafasında kalan saçlara baktı uzun uzun. Ayrıldık ve devam ettik. Osman Hamdi'nin bu güzel müzeyi kurduğunu hala hatırlıyor mu bilmiyorum ama ona ayrılan bölümdeki fotoğraflara, ailesine, kızlarına, dönem kıyafetlerine hayran kaldı. Ağlayan Kadınlarla tanıştı, lahitler bölümünde gezinirken Eros'u gördü ve çığlık attı. Tanıyordu onu. Biliyor musun, o kime okunu atarsa aşık oluyor insan. Yok bana atmadı ama İnci öğretmene atmış. Birbirimize söz verdik; kime önce atarsa söyleyecek. Evet, çok yıl geçmiş, bazıları düşmüş. Kral Tabnit, İstanbul'a yolculuğu ve araya yüzyıllar girmiş uzun dinlenmesinde hiç bu kadar dikkatli bir küçük kıza rastladı mı bilmiyorum, bir daha bir daha durduk ve baktık. Sıra Yenikapı kazıları sergisindeydi. Şanslıydı. Amforalar, hayvan kemikleri, çıkan eserler, eski günleri anlatan film... Şaşkındı, bu şehir bambaşkaydı. Çıkıştan önce son mumya ziyareti, korkuyu yenme mi, vedalaşma mı, meçhul. Müzenin bahçesinde, meyve suyu molasındayız. Etraf tarihi eserlerle dolu bu güzel bahçede, gördüklerinin etkisinde, üstüne üstlük ağaçlara tünemiş İskenderiye Papağanlarının sesi.. Güzel hayal, hem de yedi uyurlar misali ama imkansız. Çıkmadan önce Eski Şark Eserleri Müzesi ve boyadığı Hititlerle tanışma, bir kez daha şaşkınlık. Tekrar tramvay, sonra Karaköy tarihi metrosu. Öne geçebilir miyim, bakmak istiyorum. Yakından bakmak istediği, içinden geçtiğimiz tünelin tarihi taşları. Tünel geçidinde ilerlerken o, kapıya yakın, gözleri akan taşlarda, arada, çok güzel, çok güzel diyor. Beyoğlu'nda kaç kişi kafasını onun kadar kaldırıp o tarihi binaları inceler acaba yürürken? Tek kelime etmiyorum, o görüyor. Binaların, heykellerin, kabartmaların güzelliğine, hangisine bakacağını şaşırıyor. Yorulduk artık. Geziyi bitirmeden önce onu Boncuk'la tanıştıracağım, o zaten benim sevdiğimi sevmeye hazır. Boncuk, her zamanki sokağında. Yattığı yerden kafasını kaldırıyor, kuyruk sallıyor, önce bana, sonra Rozarin'e bakıyor. Selamlaşıyorlar. Bugünlük bitti ama bu hikaye devam ederse şaşırmayın. 2013'te büyük mücadeleyle, bakanlığa alınan arkeolog sayısı 45'e çıktı, sevindirici bir gelişme ama çok yetersiz. Aklıma Yunanistan'da başlayan 'Tarihi eserlerin sesi çıkmaz, siz onların yerine konuşmalısınız' başlıklı uluslararası kampanya geliyor; hamasetten uzak, gerçekçi bir film ve çok çarpıcı. 2012 yılında Yunan Arkeologlar Birliği ekonomik kriz sonrası bakanlıktaki arkeolog sayısının 1100'den 900'e inmesine tepki göstermek ve uluslararası çağrı yapmak için bu filmle kampanyayı başlatmıştı. Onlar krizle böyle, biz krizsiz, hali vakti yerinde ülkeyiz ya, bizdeki toplam arkeolog sayısının 700 küsur olduğu gerçeği, daha ne kadar bekleyeceğiz dedirtiyor. Nüfus, coğrafi özellikler ve tarihi zenginliklerimizi kıyaslayınca daha da içim kararıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/istanbul-hikayeleri-pera-palasta-bir-gec", "text": "İstanbul'un hemen her yıl tarihi yok edilen Beyoğlu semtinin nadide tarihi mücevheri Pera Palas Oteli, 121 yaşını kutluyormuş. Kutlasın tabii. Turistler İstanbul'un Pera'sını orada algılıyor, en azından mutlaka gidip bir çay içiyor, pasta bina Demirören dibindeki otelde değil. Eh, onlar da biz de haklıyız, eskiyle yeninin randevusu ancak duygusu, yaşanmışlığı olan yerde verilir. Öyle böyle, acı tatlı içiçe geçmiş bir sürü öykü, yaşanmışlık... İyi ki korunmuş! Mata Hari, ikinci katın koridorundan kalbi küt küt atarak odasına doğru ilerledi, kapıyı açıp içeri girebildiğinde ancak rahat bir nefes alabildi. Önemli bir iş başarmıştı ama önce gevşeyip kendine gelmeliydi! Pencereye yaslanıp camın arkasındaki Haliç'in uykulu sularına, batmakta olan güneşin kızıl sarı rengine, teknelere ve bunlarla tezat insan kalabalıklarına baktı. Bu kentte bütün renklerle bütün karanlıklar, bütün zenginliklerle bütün sefalet elele, kolkolaydı sanki ve bu otel, insana her an herşeyi yaşayabileceğinin, huzurla kaosun birarada olabileceğinin tanığıydı... Ünlü İngiliz casusu Cicero da başlıca görev bölgesi olan İstanbul'da, kendini en çok Pera Palas'ta güvende hissederdi... Bir zamanlar o koridorlardan, o balo salonundan, o restorandan o da geçmiş, pek çok gizli bilgiyi belki de bu oteldeki ilişkileri sayesinde toplamıştı. İşgal yıllarında Boğaz'da nasıl yabancı gemiler halka kendini sevimli göstermeye çalışıp eğlence üstüne eğlence düzenliyorsa, Beyoğlu'nda da o sırada en keyifli ve Avrupai akşamlar burada yaşandı. En hararetli tartışmalarla en şık resepsiyonlar da... Bu otel, kentin sembollerinden, kilit noktalarındandı. Hangisini anlatmalı?.. Taa başlangıcında otel kurulurken başına gelenleri, bugün düşsel bir roman gibi yaşanmış gerçek hikayelerini mi? I. Dünya Savaşı sırasında koridorlarında koşuşturan casusları mı? Saray tercümanlarının başına gelenleri mi? Diplomatları, dünya çapında şarkıcıları, baronları, düşesleri, cumhurbaşkanlarını, sanatçıları, yazarları ağırlayan Balo Salonu'nu mu? Yoksa işletmecisi Bay Georges Nagelmackers'in oteli bitirmek için ne zorluklar çektiğini mi? Belki Orient Express düşleriyle coşku içinde Wagons-Lits ile ilk olarak Pera Palas'a gelenlerden, görkemli açılışından söz etmek, hayal perdesindeki sisleri aralar. Tarih, 19. yüzyılın ortalarını gösterir, imparatorluk en zorlu ve radikal dönüşümlerle çalkalanırken Osmanlı'nın Pera'sı da en şaşaalı günlerini yaşamaktadır... Avrupa kulüpleri, operetler, kafeler, pastaneler, dükkanlar, tiyatrolarıyla Osmanlı'nın kültürel algısını ortaya koyan yıllar... Fransızca ve Fransa'ya sempati doruk noktasında. Kozmopolit yaşamın kalbinin attığı bu yer, Pera, herşeyiyle Avrupa'dan farksız. Yine de ekabir müşterilerin ihtiyaçlarını karşılamak kolay değil; otellerin çoğu o dönemin imkanlarıyla sınırlı. Pera Palas yokken, ekabir müşteriler Grand Hotel de Luxembourg'da kalırlarmış. Ermeni asıllı üç Türk vatandaşı olan sermayedar, lüks otel ihtiyacını farkedip 19. yüzyılın sonunda büyük çabalarla Bayezid-i Sanayi Vakfı'na ait araziyi üstlerine geçirmeyi başarır. Ancak hisse alıp satmakla uğraştıklarından otelin inşaatına girişemezler. Bu arada La Compagnie International des Wagons-Lits, yani Uluslararası Yataklı Vagonlar Şirketi, o meşhur Orient Express seferlerine başlar. Bir tür hayal satmakta ve Avrupa'dan yolcular lüks, yataklı trenlere binerek Doğu'nun egzotik diyarlarını keşfe çıkmaktadırlar... İstikametlerden biri olan ve hem gelişmişliği hem de sanatsal, mistik, estetik güzelliğiyle en özeli İstanbul'da onların beklentilerini karşılayacak konforlu bir otel yoktur. Böylece 1894'de tren kumpanyası kendi otel işletmesini kurar. Otelin işletmecisi İstanbullu Georges Nagelmackers, hemen inşaata başlar. Avrupa'daki benzerleriyle yarışacak kertede lüks bir otel inşa edecektir ve bu hiç te kolay değildir. Osmanlı Bankası'nın arşivinde Nagelmackers'in şirketinin otelinin 1894'de durma noktasına geldiği ve bankadan 30 bin lira kredi alarak tamamlayabildiğinin belgesi duruyor. Nagelmackers, kredi teminatı olarak şirketin Tarabya'daki Summer Palace ve Kahire'deki otellerinin bütün hesaplarının banka denetimine verilmesini kabul eder. Otel inşaatı böylece tamamlanır. Otelin tasarımını İstanbul Arkeoloji Müzeleri de dahil İstanbul'a pekçok güzellik kazandırmış mimar Alexandre Vallaury yapar; dış cephesinde klasik bir anlayış, balo salonunda oryantalist üslup, asansör ve çevresindeki ikincil mekanların düzenlenişinde art nouveau çizgiler... Avrupalı asillerin ihtiyaçlarını karşılamak için yapıldığından döneminin en lüks ithal malzemeleriyle inşa edilir. Bugün hala o dönemde yapılmış sıhhi tesisat, mekanik ve elektrik donanımları kullanılıyor. Pera Palas, 1895'in Ocak ve Şubat aylarında büyük ziyafetlerle açılır... Ve Avrupa'dan soylular otele akmaya başlar. Yataklı vagonlarla Berlin-Budapest-Constantinople güzergahını seçenler Sirkeci Garı'na vardıklarında tahtrevanlarla otele taşınırlar. Özellikle de kadınları otele getiren bu zarif tahtrevanlar o günlerin anısı olarak hala Pera Palas'ta. Bu arada Pera Palas yapıldığında İstanbul'da yalnızca Amerikan Hastanesi, Yıldız Sarayı ve otelde elektrik olduğunu hatırlayalım. Beyoğlu'nun tek elektrikli binasıdır burası ve Tepebaşı'ndakiler onun ışığından faydalanırlar. Ayrıca asansörü elektrikle çalışan tek asansör buradadır. Sonraları odalarından sıcak su akan ilk otel vb. bir çok ilk burada yaşanır. Altın yılları, I. Dünya Savaşı'na kadar olan dönem. Tarihiyse, ilginç olaylar dizini gibi. Öncelikle otelin el değiştirmesine yol açan yaşanmış masal gibi tuhaf olaydan başlayalım... Mersin'de değirmencilik yapan Bay Bodossaki, savaştan önceki dönemde otelde kalmak ister ama kıyafetinden ötürü reddedilir, hıncını ise oteli satın alarak çıkarır. Bay Bodossaki, Anadolu kökenli Rum vatandaşlardandır ve çok zengindir. Tepesi atan Bay Bodossaki, önerilen çok yüksek fiyata rağmen oteli satın alır. Anne babalarımızın idolü, bir dönem filmlerin unutulmaz oyuncusu Greta Garbo, Pera Palas'ta kalır. Acaba, tanınmadan Beyoğlu'nda nasıl dolaştı, nereleri gezdi, neler onu heyecanlandırdı? Kamelyalı Kadın yorumuyla ünlü Fransız oyuncu Sarah Bernhardt da, olaylı İstanbul turnesinde Pera Palas'ı tercih eder. İstanbullular, onu izlemek için yarışırken o kendini otelin huzurlu kollarına atar ve onunla görüşmek isteyenlerle burada buluşur. Pera Palas, I. Dünya Savaşı sırasında işgal kuvvetlerinin karargahı gibidir. Fransızlar, İngilizler, İtalyanlar, Amerikalılar cirit atar otelde. Savaş demek yokluk demek ama Pera Palas'a yokluk pek uğramaz. Ünlü casuslar, işgal kuvvetleri komutanları hep burada kalır. Bodossaki de onlarla iyi ilişkiler içindedir. Kurtuluş Savaşı'na muhtemelen anlam veremez, çılgın bir macera olarak bakarlar. Atatürk, Bay Bodossaki ile ilk olarak 1917 yılının Aralık ayında bir Osmanlı paşasıyken tanışmış; 1919'un Nisan ayında Yunan Generali Paraschevopulo'yu bütün Beyoğlu gibi Pera Palas da mavi beyaz bayraklarla selamlamış.. İşgal kuvvetleri hüsrana uğrayınca Bay Bodassaki, korkusundan oteli terkeder. Bu arada maliyeye ciddi bir borcu olduğu ortaya çıkar ve otel 1923'te hazineye devredilir. Üç yıl sonra, Atatürk'ün Suriye'de iken tanıdığı eşraftan Misbah Muhayyeş otele talip olunca önce işletmeciliğini sonra mülkiyetini alır. Çocuğu olmayan Misbah Muhayyeş 1949'da bir vakıf kurup gelirini Darüşşafaka, Darülaceze ve Verem Savaş Derneği'ne bırakacak, ardından 1982 ve 2006'da otel el değiştirecektir."} {"url": "https://egoistokur.com/istanbulda-ondan-baska-dolmakalem-tamircisi-yo", "text": "İstanbul'da ondan başka dolmakalem tamircisi yok! 1. Lamy Raspberry 2. Yard-o-led Astoria 3. Pilot Capless Carbonesque 4. Pilot V Pen 5. Faber-Castell Pear Wood 6. Cross Sentiment Scarlett 7. Mont Blanc Ingrid Bergman 8. Sheaffer Prelude 9. Parker Ingenuity Daring 10. Waterman Hemisphere Essential. Zamane gençliği pek anlamıyor ama bana göre dolmakalemle yazmanın hazzı başka hiç bir kalemde yok. Bir vakitler resmi daire yazışmaları, dilekçeler ve elbette özel mektuplar hep dolmakalemle yazılırdı. Bir prestij göstergesiydi. sonra ne bileyim, ilkokullarda dolmakalemle yazma adabı öğretilirdi. Kalem nasıl tutulmalı, kağıdın üzerinde ne şekilde ilerletilmeli, hepsi gösterilirdi. Oysa şimdi işler değişti. Dolmakalemin mazide kalmasının en büyük sebebi elbette teknoloji. Geçenlerde eski günlere dönmeye karar verdim ve kendime bir dolmakalem alıp Havalı havalı kullanayım dedim. Ama kolay değilmiş. Önce dolmakalem bulacaksın, hem de iyisini. Sonra yazmaya çalışacaksın. Hadi yaptın diyelim, ya bozulursa? O zaman işiniz zor, çünkü ülkemizde sadece bir tane dolmakalem tamircisi kalmış. O da Sirkeci'de, 1.5 metrekarelik bir dükkanda çalışan Murat Usta. Dayımın dükkanıydı. Bu sokakta 1.5 metrekarelik bir yer almış ve o dönemde dolmakaleme merak saldığı için de bu işe girmiş. İlk başta ufak tefek uç değiştirme gibi işler yapsa da zamanla işin ustası olmuş. Ben 1976'da çırak olarak geldim. Kalemle ilgili bir bilgim yoktu ama dayım vasıtasıyla öğrendim, sevdim. 1996'da da ondan devraldım. O vefat edince şimdi tek başıma idare ediyorum. 1930'lu, 40'lı yıllardan kalemler geliyor. 1903'ten kalma bir dolmakalem geldi geçenlerde. 1950'den sonraki tarihlerin kalemleri çok az, zaten o yıllarda insanlar dolmakalem yerine tükenmez kalem kullanmaya başlamış. Bazen değişik tepkiler geliyor. Aaa, dolmakalemin tamircisi mi olur? diye soranlar çıkıyor. Ama Londra'dan bile kalemini yaptırmaya gelen insanlar oluyor. En büyük müşterimiz Murat Bardakçı. Kendisi sürekli dükkanımıza gelir ve kullandığı dolmakalemleri tamir ettirir. Elbette gelip kalemlerini tamir ettiren birçok gazeteci, yazar, akademisyen, mimar da var. Yurtdışına giden arkadaşlara sipariş veriyoruz çoğu zaman. 2 saatte bitirdiğim kalemler de var, tamiri 1 ayı bulan kalemler de. Bu durumda fiyatları değişiyor elbette. 5 TL'den başlayıp 150 TL'ye kadar yükselen bir maliyet yelpazemiz var. Mimar bir arkadaş getirmişti o kalemi. Çalışmıyordu, içi uzun süre mürekkepli kalmış. Ben de tamir ettim ve eski sağlığına kavuşturdum. Zor olduğunu söyleyemem; kalemin özü iyiydi, o yüzden tamiri kısa sürdü. Kalite, görüntü; her şeyleri farklı... Hangileri kaliteli diye soracak olursan, malzeme bağlamında eskilerin kalitesi çok daha fazla. 1900, 1910, 1920'li yıllardan kalemler hala kullanılıyor ama şimdiki zamanın fabrikasyon kalemleri bozulduktan sonra pek kullanılacak halde olmuyor. Marka ön plandadır. Ama mürekkep, uç; bunların kalitesi de etkileyen faktörlerdir. Kalemin ucu kağıtla birleştiği anda kayıp gitmeli. Kaymadığı zaman, anlayın ki o kalem kaliteli değildir. Yok, olmaz. İstediğin kadar kullanabilirsin ama iyi bakmak şartıyla. Dolmakalemin bir farkı var. Eskidikçe yıllanan şaraplar gibi dolmakalem de değerlenir. Kendinize nasıl bakıyorsanız, dolmakaleme de o şekilde bakmalısınız. Temizliği çok önemlidir. Kılıfı olması gerek. Uzun bir süre, mesela 5-6 ay kullanmadığınız takdirde içindeki mürekkep donar, böylece kalem kullanılamaz hale gelir. Ilık suyla temizleyebilirsiniz. Ben de aynı şeyi soracaktım. Murat Ustaya nasıl ulaşabiliriz? Özellikle de telefonuna. Çünkü İzmit / Kocaeli'den geleceğim."} {"url": "https://egoistokur.com/istanbulun-kopekleri-ve-gecmisin-golges", "text": "İstanbul'un Köpekleri adlı kitap II. Meşrutiyet'in ilanıyla başlayan Batılılaşma hareketleri çerçevesinde Sivriada'ya sürülen ve dönemin zihniyet çekişmelerinin en önemli figürlerinden biri olan sokak köpeklerinin itlaf serüvenine, Batı'daki benzer örneklerine ve İstanbul Himaye-i Hayvanat Cemiyeti'nin kuruluşundan Evrensel Hayvan Hakları Beyannamesi'nin kabulüne kadar Türkiye'de hayvan hakları kavramına tarihsel ve antropolojik bir bakış sunuyor. Önce sigarayı atacak gibi oldum. Sonra yetişecek bir yerim olmadığını hatırladım. Bir banka oturup çantamdaki bir sürü kablonun arasından kitabımı çıkardım. Telefonun şarjı, telefonun kulaklığı, iPad'in şarjı, bilgisayarın şarjı. Bu kadar kablo bana fazla diye düşündüm. Aramaların, maillerin, mesajların, Whatsapp'ın, Facebook'un sesi. Her şeye ses çıkarırsan iki gün şarjın dayanmaz tabii dedim. Beşinci kattan düşüp de bir şey olmayan 3310'umu hatırladım özlemle. Beşinci kattaki o döküntü evimi sonra. O evdeki hafif hallerimi. İnsan kendini de geriye alabilse. Kendini de şarj edebilse. Belki de kendimi şarj edebilmek için kitap okuyorumdur. İstanbul'un Köpekleri diye bir kitap okuyorum şimdi. Kitap 1910 yılında II. Abdülhamid'in tahttan indirilip Jön Türklerin başa geçmesinden bir yıl sonra İstanbul'daki sokak köpeklerinin kökünün kazınmasına karar verilmesi ile başlıyor. Yüzlerce köpek kafeslere kapatılıp Sivriada'ya götürülüyor. Ölüme terk ediliyor. Fotoğraflar içler acısı. Üstelik köpeklerin itlafı için adaya terk etme fikri de ilk değilmiş. Abdülaziz zamanında da denenmiş ama arkasından şehirde büyük bir yangın çıkınca ahali Allah'ın gazabı işte, köpeklere yapılanlar yüzünden demiş. Zamanın İstanbul şehremini İttihatçı Cemil Topuzlu'ya göre 1910'daki itlafta ortadan kaldırılan köpek sayısı otuz binmiş. Oturdum ağlamaya başladım. Kendime mi ağladım, benden yüz yıl önce öldürülen köpeklere mi ağladım bilmiyorum. İnsanın ağlayası olunca bahane bulmak zor değildir bizim memlekette. Hiç görmediğiniz köpeklere, ağaçlara, çocuklara, kadınlara, toprağın altında kalan tarihe ağlayabilirsiniz. Hüznünüz utançtan öte bir şey olmaz zaten. Anca ağlarsınız, anca başkalarının yerine utanırsınız. Gri çirkin binaların olduğu herhangi bir metro istasyonunda bir sigara daha yaktım. Bir metro daha gitti. Dört dakika sonra birisi daha gelir dedim. İnsanın kendine üzülecek bir dört dakikası olabilir. Ya da bazen olamaz karar veremedim. Kitap İstanbul tarihindeki köpek itlaflarını anlattıktan sonra farklı inanç ve kültürlerde köpeğin yerini anlatıyor. Eski Yunan'da şifa tapınaklarında Sağlık Tanrısı Asklepios, rüyalarında hastalara yılan ya da köpeğe dönüşerek görünür ve yaralarını yalayarak iyileştirirmiş. Önce rüyalarla ilgili yeni bir şey öğrendiğime sevindim sonra hala tezimi bitiremediğimi hatırlayıp üzüldüm. Daha sonra ise psikologumun daha öncelikli dertlerim varken diğerleri için endişelenmeyi şimdilik ertelememi istediğini hatırlayıp konuyu değiştirmeye çalıştım. Bir metro istasyonunda kendi kendimle konuşup, kendimden konuyu değiştirmesini rica ediyorum. Aferin. Bizans ikonografisinde de Aziz Khristophoros bazen köpek başlı olarak tasvir edilirmiş. Buna dair İstanbul'da kalan tek örnek Boğaz'ın Anadolu yakasında sundurması yol çalışmasına kurban gitmiş bir kilisedeymiş. Hangisi acaba? Kitapta yazmıyor. Bir süre bunu merak edeyim dedim. Neyse ki merak edecek şeyler bitmiyor. Bu gelen metroya bineyim artık. Bu kadar kablo bana fazla diye düşündüm."} {"url": "https://egoistokur.com/istanbulun-metruk-hatiralar", "text": "Sağda Ece ile Mehmet Emin. Soldaki Zafir Konağı'nı ise ben çektim. Bakırköy İncirli Caddesi'ndeki 35 numaralı isimsiz konak... 150 yıllık bu konağı kime sorsanız bambaşka hikaye anlatıyor. Kimisi konağın geceleri birden ortadan kaybolduğunu, kimisi bir aile dramının ardında kaldığını, kimisi de çok zengin ve ünlü bir işadamının olduğunu söylüyor. Fark ettik ki konağın müştemilatında birileri oturuyor. Anlaşılan kimsenin aklına konağı onlara sormak gelmemiş. Konakta, oraya göz kulak olma karşılığında oturan Lale Hanım, Eskiden buranın aşçısıydım. Sahibi 25 yıl önce taşındı. Haksız değil, konak büyük ama beyefendi yalnız. Çocukluk anıları var diye satmak istemedi. Kendimi burada oturduğum için şanslı hissediyorum diyor. Lale Hanım ne her yıl sadece bir kere gelen sahibinin ne de konağın adını söyledi. Ne kadar ısrar etsek de içine girmemize müsaade etmedi, sahibinin kesin emriymiş. Konağın bahçesindeki kedilere gönüllü bakan Nesrin Hanım, Buraya her geldiğimde iç geçiriyorum, keşke sahibi ben olsaydım. Böyle boynu bükük kalmazdı diyor. İsimsiz konak ne perili ne de korkunç fakat çok yalnız, orası kesin. İstanbul'un yangınlarından burası da nasibini almış, bir kısmı yanarak kül olmuş! Şimdilerde İstanbul Bahçeşehir Üniversitesi'nin bünyesinde. İçeride özel çekim yapmanın bedeli varmış: 1000 TL. Biz ise sadece keşif için girmek istediğimizi söyledik. Başımıza gelebilecek tüm kazaların kendi sorumluluğumuzda olduğuna dair bir dilekçe imzalayıp içeri girdik. Girmeden önce civardakilerle konuşmuştuk. Meğer esnaf, binadan korkuyormuş. İçeride eşyalar bulunduğu rivayetmiş! Artık değil. İçeride her adımda bir gıcırtı... Yere düşmüş kapılar, kırık avizeler, açık pencereler... Kimi yerler öyle karanlık ki, yanınızda biri olmadan girmek nerdeyse imkansız Tam bunu derken bir patırtı duyuyorum! Emin düştü. Merdivenler için defalarca uyarmışlardı bizi, haklılarmış. Ama en güzeli de hanın çatısı... Kim bilir burası hangi sohbetlere şahit olmuştur? Şimdiyse bu koca han albüm kapaklarına fon. Beşiktaş Barbaros Bulvarı'ndan yukarı çıkarken görünen Zafir Konağı hakkında çok şey yazılıp çizildi. Bir Allah'ın kulu son halini içeriden fotoğraflamamış. Bir heves gittik ki binanın güvenlik görevlisi değil izin vermek bizi soru sorduk diye kovaladı bile! İçine de bahçesine de girmek mümkün olamadı. 19'uncu yüzyılda inşa edilen konaklarda II. Abdülhamid dönemi İslam dünyasındaki önemli simalar, besteci Refik Fersan'ın karısı Fahire Fersan, Dr. Fahri Bey ve ailesi, yani Bülent Ecevit'in babası, dönemin milli eğitim bakanı Hasan Ali Yücel, Abdülhamid'in kızı Ayşe Sultan, Cemal Reşit Rey gibi isimler oturmuş. Kamil Büyüker'in yazdığı Zafir Konağı'nda Bir Zamanı Yaşamak adlı kitapta her birinin hikayesi anlatılıyor. Bu dev yapı restorasyona kapalı ve bir çivi dahi çakmak yasak. Arkada koca Conrad Otel yükseliyor ama o bile gölgesinde kalıyor. Balat'ta sayısız harabe ve metruk bina var. Kimisi eski Rum yapıları, kimisi de Fransız... Fakat öyle bir tanesi var ki bizden önce ünlü graffitici JR keşfetti. Hatırlayın, sanatçı bu evin duvarına bir resim yerleştirmişti ama bir hafta sonra resim griye boyanmıştı. Binanın popüler olmasını bu olay sağlamış, Balat'a gelenler bu binanın önünde fotoğraf çektirmeden dönmez olmuştu. O kadar ki karşı apartmandakiler, Yıkılsa da kurtulsak diyor. Eskiden Rum bir ailenin oturduğu binaya girmeyi denedik ama içinde ne merdiven var ne de sağlam bir duvar. Serdar-ı Ekrem Sokak üzerindeki 35, 37, 39 ve 41 numaralı binalar omuz omuza vermiş öylece duruyor. Kapılarında koca zincirler, pencereleri de MDF ile kapatılmış. Birinin penceresi açıktı gerçi, ona merakla baktık. Yıkık dökük bir yer... Merhaba! diye seslendi Emin içeri, sesi öyle acı yankılandı ki boş odada kalabalıklaşmayı istercesine. İronik olan şey, bu yapıların tam karşısında lüks evler ve dükkanlar bulunması. Etrafındaki iş yerleri ya da komşuları bu binalar hakkında hiçbir şey bilmiyor. Bakkal Emrullah Bey, Bu evler sırf graffiticilere yarıyor, başka da bir faydası yok diyor. Öğrendiğimize göre 6-7 Eylül olayları sonrasında terk edilen binalardanmış, o yüzden Milli Emlak Genel Müdürlüğü'ne geçmiş. Geçen yıllarda yapılan açıklamalara göre Kültür Bakanlığı kütüphaneye dönüştürmek için çalışacakmış. Belirli bir tarih yok. Cihangir Bataraya Sokak'ta yıllardır inşaat halinde duran bir bina. Bir bitse ne kadar para eder kim bilir! diyor komşular. Binanın altında 1960'tan beri çaycılık yapan amca, Sorma evlat, yanılmıyorsam 25 yıldır böylece duruyor. Resmen içim gidiyor baktıkça. Ben yaşlandım, o öylece duruyor diyor. İçine girmek istediğimizi söyleyince, üst katında oturan bir güvenlik görevlisine yönlendiriyor amca bizi. İki sohbet, bir çay karşılığı giriyoruz içeri. Kime ait, neden böyle yarım kalmış, akibeti ne olacak, görevli de bilmiyor. İçeri adım atar atmaz müthiş bir İstanbul manzarası kucaklıyor bizi. Emin'le yarım kalmış pencerelerden birinin önünde durup hayal kurmaya başlıyoruz."} {"url": "https://egoistokur.com/iste-bizzat-tolkienin-cizimleriyle-gercek-orta-duny", "text": "Dünyaca ünlü İngiliz yazar J. R. R. Tolkien'in, en önemli eserlerinden Hobbit için, üstelik kitap daha taslak halindeyken çizdiği resimler, J. R. R. Tolkien'den Hobbit Resimleri adlı kitapta okurla buluşuyor. Hobbit'in 75. yılını kutlamak üzere hazırlanan ve içinde Orta Dünya'ya dair 100'den fazla resim, eskiz, harita ve plan ilk kez bu kitapta bir araya geliyor. İthaki Yayınları'nın sınırlı sayıda ve numaralı sunduğu bu ciltli ve kutulu kitabı kaçırmayın. Yıl 1936... J. R. R. Tolkien, yayıncısına günün birinde fantastik edebiyatın en büyük eserlerinden sayılacak bir kitabın taslaklarını götürüyor. Ertesi yilın eylül ayında The Hobbit, bizzat Tolkien'in çizdiği 10 küsur illüstrasyon ve iki haritayla birlikte basılıyor. Ama tabii anlatacaklarımın hepsi bu değil. J. R. R. Tolkien Hobbit'i yayıncısı Allen & Unwin'e gönderdiğinde aslında 30 yılı aşkın bir süredir amatör olarak resimle uğraşıyordu. 1892'de doğan yazar çocukken annesinden birkaç şey öğrendiyse bile resim sanatı konusunda aslında kendi kendini eğitmişti. Bildiği, yaşadığı yerleri çiziyordu daha çok ama onları hayal gücünü katarak zenginleştiriyordu. Edebiyat eserlerinden ilham aldığı sürreel denebilecek, anlamlandırması zor çalışmaları da vardı. Mesela bir keresinda Romantik çağın büyük şairi Samuel Taylor Coleridge'ın Kubilay Han şiirindeki esrarlı saray Xanadu'yu çizmişti. Kuzey Avrupa mitolojisinden esinlenerek hazırladığı resim serileri de vardı. Ama tabii ressam Tolkien'in en büyük başarısı, sonradan Silmarillion adıyla anılacak kişisel mitoloji evrenini görselleştirmesiydi. Tolkien, her yılın aralık ayında çocuklarına Noel Baba'yla arkadaşlarının ağzından eğlenceli mektuplar kaleme alıyor, üzerlerine sahte Kuzey Kutbu pulları yapıştırıp onları özel bir şekilde damgalıyordu. Kuzey Kutbu'nda yaşanan aksilikleri ve maceraları anlattığı bu mektuplarda farklı el yazıları kullanması müthiş zekice bir ayrıntıydı. 2000 yaşındaki Noel Baba'nın el yazısı titrek ve silikti mesela. Her zarfın içinden konuya uygun birer de resim çıkıyordu. İşin en güzel yanı Tolkien bu mektupları macerasını anlattığı karaktere uygun bir ses tonu takınarak okuyordu. Görece daha basit öykülerden oluşan ilk kitapları işte bu eğlenceli ve maceralı Noel masallarından doğdu. Lakin ağırbaşlı ve ciddi Silmarillion efsaneleri de aklını kurcalamaya devam ediyordu. Derken Tolkien 1930'larda -net tarihi bilmiyoruz- bu iki üslubu bir araya getirerek, yani hem çocuklara seslenerek hem de büyüklerin hoşuna gidebilecek ayrıntılar ekleyerek yepyeni bir macera kaleme aldı. Gene aralık ayı gelmişti ve birkaç hafta içinde oğlu Christopher'a yeni bir Noel mektubu gönderecekti. Bir an önce okuldan çıkıp evine dönmek istiyordu ama okuyup not vermesi gereken sınav kağıtları vardı. Önündeki tomardan bir sayfa çekip arkasına sonradan unutmamak için aklına gelen cümleyi yazdı: Topraktaki oyukta bir Hobbit yaşardı... Hobbit romanının bugün çok ünlü olan ve 7'den 70e herkesin bildiği ilk cümlesiydi bu. Kitap birkaç yıl süren hummalı çalışmayla tamamlandı ve 1937'de yayınlanır yayınlanmaz olay oldu. Dünya Silmarillion efsanesiyle nihayet tanışmıştı. Tolkien Silmarillion efsanesinin bir türlü önüne geçemediği bir yeni diller yaratma arzusundan doğduğunu söylemişti. İş, bir dil yaratmakla bitmiyordu tabii; yaratılan dili konuşacak insanlar da gerekiyordu. Bugüne kadar bilmediğimiz bir dille konuşan bu insanlar elbette bize benzemeyecek, alışkın olduğumuz mekanlarda yaşamayacaktı... Özetle bir dil yaratmak aslında bir evren yaratmayı göze almak anlamına geliyordu. Tolkien'in bir tutkusu daha vardı: Öykü anlatmayı her şeyden çok seviyordu. Böylece Orta Dünya sakinlerinin başına gelenleri yazmayı kesintisiz bir şekilde sürdürdü. Ve hiç ara vermeden on yıllarca Beren ve Luthien'in aşkını, Gondolin ve Nargothrond'daki Elf Krallıkları'nın düşüşünü, denizci Earendil'i, Feanor ve Silmaril adıyla bilinen kudretli mücevherleri ve Elf'ler, Hobbit'ler ve insanlarla ilgili daha başka pek çok şeyi anlattı. Bunlar Tolkien'in hayatını adadığı büyük eseri oluşturuyordu ve 1973'teki ölümünde oğlu Christopher'a emanet edildiler. Christopher tüm malzemeyi derledi, topladı ve 1977de Silmarillion'la başlayarak sırayla hepsini teker teker okurla buluşturdu. Kuytuorman, Elf Kralı'nın Kapısı, Göl Kasabası ve Ön Kapı, Tolkien'in Hobbit'in taslaklarıyla birlikte yayıncıya teslim ettiği illüstrasyonlardı. Kendisi çizdiklerini yeterince beğenmiyordu ama yayıncısı onunla aynı fikirde değildi. Böylece Tolkien altı yeni illüstrasyon daha hazırladı. Hepsi de bariz şekilde arızalı, diye yazmıştı kendini eleştirmeden duramayanlardan olduğu için. Gene de çok kısa sürede Hobbit'e eşlik eden yüz küsur illüstrasyon ve harita hazırladı. Gerçi kitabı bu illüstrasyonlarla birlikte basmak için gereken para yayıncısında yoktu, bunu yapmak o dönemin koşullarına göre astronomik denecek kadar pahalıya patlayacaktı. Böylece bir orta yol arandı ve kitap 10 çizim, 2 haritayla ciltli olarak basıldı. Şimdi nihayet bizde de İthaki Yayınları tarafından yayımlanan kitaba gelince... İçinde Tolkien'in suluboya, karakalem ya da mürekkeple çizdiği olağanüstü güzellikteki diğer harita ve illüstrasyonlar yer alıyor. Çok büyük bir kısmı daha önce hiç yayınlanmamış bu 110 illüstrasyon, Oxford'daki ünlü Bodleian Kütüphanesi personeli tarafından günışığına çıkarılıp çok uzun yıllar süren titiz bir çalışmayla dijitalize edilmiş ve dünyanın önde gelen Tolkien uzmanlarından Wayne G. Hammond'la Christina Scull'ın yayına hazırladığı J. R. R. Tolkien'den Hobbit Resimleri adlı kitapta okurla buluşmuşlar. Kitap, Tolkien'in Hobbit'i nasıl yarattığına şahit olmak ve Yüzüklerin Efendisi filmlerinin yönetmeni Peter Jackson'ın görsel açıdan ilhamını nereden aldığını göremek isteyenler için muhteşem bir kaynak. Daha sonraki yıllarda Tolkien'den etkilenerek ünlü Narnia Günlükleri'ni kaleme alan C. S. Lewis; Hobbit'in sadece Alice Harikalar Diyarında'yla karşılaştırılabilecek düzeyde bir yapıt olduğunu öne sürer. İkisi de her satırda koca koca felsefe kitaplarının içeriğine sahip kudretli ama aynı zamanda çok eğlenceli kitaplardır. W. H. Auden ise eleştirisinde Hobbit'in olağanüstü bir başyapıt olduğunu yazar. Büyük şair kitaba öylesine hayran olmuştur ki yazarına bir mektup göndererek bir an önce onunla tanışmak istediğini söyler. Ve hayatlarının sonuna kadar yakın iki dost kalırlar."} {"url": "https://egoistokur.com/iste-hakiki-yeralti-edebiyat", "text": "İlk örnek bir çocuk kitabı... İngiliz romancı David Almond sayısız ödül kazanmış ve bizde Günışığı Kitaplığı tarafından yayınlanmış Dünya Büyülü Bir Yer romanında, çok ağır bir meselenin çocuklar ve gençler için nasıl etkileyici bir dille aktarılabileceğini gösteriyor. Ailesiyle Kuzey İngiltere'nin eski bir madenci kasabasına taşınan Kit, metruk maden ocağında Ölüm adını verdikleri gizemli bir oyun oynayan çocuklarla tanışıyor ve bu onun yaşamı algılayışında köklü değişikliklere sebep oluyor. Ona yol gösteren iki kişi var; eski madenci dedesi ve çok uzun yıllar önce maden ocağında çalıştırılan çocuk işçilerden birinin hayaleti. Hiç ulaşılamayanlardan biri. Dışarı çıkarılıp gömülemeyenlerden... Vakitsiz ölen bir zaman yolcusu. Görüyorsunuz; literatüre bakınca da değişen bir şey yok, Zola'nın Germinal'de tarif ettiği madencilik hayatı bugünün Fransa'sında ne durumda bilemiyorum ama meğer bizim ülkemizde 1885'ten 2014'e her şey çok ama çok benziyormuş. Madencilik, 20. yüzyılın en önemli yazarlarından İngiliz romancı D. H. Lawrence'ın romanlarında da karşımıza sık sık çıkıyor. Ama tabii Germinal'in yazıldığı yıl yani 1885'te doğan Lawrence'ın duyarlılıkları, Zola'dan son derece farklı, o yüzden onun yazdıklarında madencilik merkezde değil arka planda; tehditkar ama silinmeye yüz tutmuş bir hayal gibi hissettiriyor kendini daha çok. Zola gibi aynı ailenin farklı kuşaklarından kişilerin hayatlarının anlatıldığı Oğullar ve Sevgililer, Gökkuşağı ve Aşık Kadınlar romanları örnek verilebilir."} {"url": "https://egoistokur.com/iste-hitch-cook-recetesi-bir-kepce-suphe-bir-tutam-keskin-zeka-bir-cimdik-ask-v", "text": "Hemen kaşlarınızı çatmayın, Hitchcook değil tabii, Hitchcock... Alfred Hitchcock. Fakat bu filmde onun sineması bir yemek tarifi şeklinde öyle güzel özetlenmiş ki, espriyi uzatmakta sakınca görmedim."} {"url": "https://egoistokur.com/iste-madame-bovarynin-gercek-yuz", "text": "Yazar ve blogger Brian Joseph Davis, adli tıbbın yararlandığı bir bilgisayar programı aracılığıyla en ünlü roman karakterlerinin robot resimlerini yapıyor. İyi haber şu: İstek yollayarak, gönlünüzdeki roman karakterini çizmesini bile isteyebiliyorsunuz. Ben ulaşamadım, o ayrı. Ulaşsam, Sydney Carter'ı çizmesini rica edebilirdim. İşte Madame Bovary'nin esas karakterinin olası gerçeği. Yüzü kağıt gibi beyaz. Saçları tek tük de olsa beyazlamış. Bu onu yaşından büyük gösteriyor. Filmlerde izlediğimiz Emma Bovary'den ne kadar farklı. Vladimir Nabokov'un Lolita romanının ana karakteri Humbert Humbert, sıska, iri kemikli ve göğsü kıllı biri olarak tarif ediliyor. Kalın siyah kaşları var, yüz ifadesi nevraljiden mustarip gibi... Tabii onun fiziksel görünüşüne dair romanın şurasına burasına serpiştirilmiş başka birçok ipucu daha var. Hayal gücümüzün yardımıyla bunları bir araya getiriyor ve kafamızda bir imge oluşturuyoruz. Benim Humbert Humbert'im bu yüzden sizinkine benzemiyor. Onu beyazperdede canlandıran James Mason yahut Jeremy Irons'a da... Ve ben Nabokov'un yazarken zihninde nasıl bir imge yarattığını fena halde merak ediyorum. Yardımıma enfes The Composites sitesinin yaratıcısı Brian Joseph Davis koşuyor. Aynı zamanda romancı olan Davis, bir polis arkadaşıyla konuşurken yeni software'ler üretildiğini öğrenmiş. Suçluların robot resimleri onlar yardımıyla artık hatasız çizilebiliyormuş. Davis Neden olmasın? diye sormuş kendi kendine, bu software'lerden yararlanarak roman karakterlerinin robot resimleri neden çizilemesin? Böylece Lolita'nın CSI'la buluştuğu noktaya gelinmiş. Bu kadar basit bir şey niçin kimsenin aklına gelmedi hayret ediyorum diyor. Roman karakterlerinin görüntülerini yaratmak için Faces ID adlı bilgisayar programından yararlanıyor. Programdaki on binlerce yüz şeklinden birini seçtikten sonra, yazarın karakterle ilgili tariflerini yüklüyor. Eksik parçalar varsa, romanın geçtiği dönemi araştırıyor, karakterin geldiği sınıfın genel özelliklerini tespit ediyor, böylece ayrıntıları tamamlıyor. Kimi zaman mizaç özelliklerini de hesaba katması gerekiyor, öfkeli birinin kaşlarının çatık durması gerektiğine karar veriyor mesela. Adli tıp ve yazınsal analiz bir araya gelince, ortaya hatasız robot resimler çıkıyor diyor."} {"url": "https://egoistokur.com/ister-giyin-ister-dusleyin-kucuk-prens-esintili-muhtesem-koleksiyo", "text": "Gelelim Gabriel Garcia Marquez'in romanlarından ilhamla bir giyim koleksiyonu yaratan Tata Christiane markasına... Markanın yaratıcısı olan Julie Bourgeois ve Hanrigabriel bu kez üniseks olarak Küçük Prens'ten ilhamla yeni bir koleksiyon hazırladı. Örgücü Cecile Feilchenfeldt ve kumaş baskı ustası Valquire Veljkovic ile de işbirliği yaptılar. Punk ruhundan taviz vermeden elbette. Karşınızda Tata Christian etiketli Küçük Prens kıyafetleri. Kıyafetlere, Küçük Prens'in iPod'unu karıştırdığım o tuhaf günde bulduğum şarkılar eşliğinde bakabilirsiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/ittihadcinin-sandigindan-cikan-220-belge-bize-ne-diyo", "text": "Diasporanın ağzından konuşan bazı çevreler, bugüne kadar Türkiye'de bir konuda hep yanıltıcı propaganda yaptılar ve Atatürk'ün Ermeni tehcirine karşı çıktığını, hiçbir şekilde İttihad ve Terakki'nin tehcir politikasını desteklemediğini, bu konuda partinin eski yöneticilerini her vesileyle suçladığını söylediler. Bu, Türkiye'ye karşı anti-propaganda maksadıyla oluşturulmuş büyük bir yalandı. Kitabın ilk bölümündeki belgelerde, Ermeniler'in katlettiği devlet adamlarının ailelerine Atatürk'ün isteğiyle o dönem için servet sayılacak maddi yardımlarda bulunulduğunu göreceksiniz. İttihad ve Terakki'nin önde gelenleri 1913 tarihinde çekilmiş bir fotoğrafta toplu halde. İttihad ve Terakki bugün Ergenekon'a falan bağlanıyor. Boş laf bunlar! Aradan 100 yıl geçmiş, şartlar tamamen değişmiş. Bugünkü hiçbir oluşumun, kuruluş ve varoluş maksadı ortadan kalkan ve 1918'de tarihe intikal eden bir siyasi partiyle alakası olamaz. Birincisini, evet. 1909'da Sultan Abdülhamid'i tahttan indirdiler. 1913 sonrasında tek başlarına iktidara geldiklerindeyse, dağılma sürecini engellemeye çalıştılar ama bu kez başarılı olamadılar. Edebiyatçılarımızın İttihad ve Terakkiciler'le niçin pek az ilgilendiğini sormak istiyorum size. Her bir İttihadçı'nın hayatı romanı andırır diyorsunuz İttihadçı'nın Sandığı'nda ama anladığım kadarıyla romancılar bunun pek farkında olmamış.. İttihad ve Terakki'nin bir figürünü alıp başından sonuna bir roman oluşturacak şekilde anlatmak... Tabii ki çok güzel olurdu, niçin olmasın ama bunu kim yapacak? Bunu yapacak edebiyatçının çok iyi tarih bilmesi gerekir. Halbuki bizdeki edebiyatçıların çoğu bilmiyor. Sonları çok acıdır İttihadçılar'ın. Lider kadro ya genç yaşta öldü ya da bazıları Atatürk zamanında idam edildi. Aileler perişan oldu. Zaten hiçbiri zengin değildi. Düşünün; bu adamlar devletin kaderini ellerinde tutmuşlar ama tek kuruşları yok. Hırsız değiller çünkü. Hataları var, koca bir imparatorluk elden gitmiş onların hataları yüzünden ama namuslular. Parayı düşünmedikleri için sıkıntı içinde ölmüşler. Bütün mesele ne, biliyor musunuz? Türkiye'de tarihi roman diye bir şey yok aslında. Tarihi roman çok ciddi tarihi araştırma ister. Ve dünyada bunun örnekleri çok. Tolstoy, Harp ve Sulh üzerinde yıllarca çalışmıştı. Puşkin, Pugaçov İsyanı'nı çok iyi bilmese Yüzbaşının Kızı'nı yazamazdı. Bizde böyle bir şey yok! 15 günde roman yazıyorlar. İttihadçılar'ın hayatları roman olarak yazılabilir tabii ki, yazılmalı da. Ama yazacak kişi gelmiyor aklıma... Mevsimlik romanlar yazarlar ancak, ertesi seneye adı bile hatırlanmaz o romanların. Muhteşem Yüzyıl dizisinden sonra çuvallar dolusu tarihi roman yazdılar, hangisini okudunuz? Okumayı bırakın hangisinin adını hatırlıyorsunuz? Ciddi eser ciddi çalışma gerektirir. İttihad ve Terakki çok iyi niyetle başlamış fakat başarısız olmuş bir harekettir. Fakat her bakımdan da başarısız olduğunu söyleyemeyiz. Şunu unutmayalım: İstiklal Savaşı'ndaki askeri başarılarda, mesela Kazım Karabekir'in Doğu Ordusu'nun başarılarında Enver Paşa'nın orduyu gençleştirmiş olmasının etkisi vardır. İttihadçılar'da genel bir hayalperestlik var. Bu da doğal belki; hepsi çok genç. Enver Paşa öldüğünde 42 yaşında. En yaşlısı Cemal Paşa, o bile 54 yaşında ölmüş. Talat Paşa 40'larında... Genç insanlardı. Memleketi kurtaralım diye atıldılar ortaya ve tabii ki hatalar yaptılar. Öte yandan katkıları da oldu memlekete. İnkar edemeyiz. Türkiye'nin modernleşme hareketleri en yoğun olarak II. Mahmud'la başladı, İttihad ve Terakki'yle devam etti, Mustafa Kemal tamamladı. Bu bir silsile ve orada İttihad ve Terakki'nin rolü çok önemli. Bakınız; İttihad ve Terakki'nin lider kadrosu iyi niyetli. Fakat Atatürk'le aralarında çok büyük bir fark var. O, hedefini belirlemiş, bunlardaysa hedef değişken. Sultan gitsin demişler, gitmiş. Ama iktidara geldiklerinde ne yapacaklarına dair bir fikirleri yok. Orası belirsiz; Türkçü mü olacaklar, İslamcı mı olacaklar, Turancı mı olacaklar... Biz genellikle İttihadçılığı Turancı bir hareket olarak kabul etme eğilimdeyiz, halbuki İslamcılık daha ağır basar. Enver Paşa tamamen İslamcıdır. Ordusuz bir İttihad ve Terakki olmaz. Asker ayağı Enver Paşa'dır, sivil ayağıysa Talat Paşa... Fakat kayıtlı bir İttihadçı olan Atatürk'le mukayese edildikleri vakit, onun hedeflerinin daha kesin olduğunu görüyoruz. Özellikle 1918'deki bozgundan sonra İttihadçılar şaşkın vaziyette kalakalmış. İttihad ve Terakki liderlerinin yakınları arasında aile dostlarımız vardı. Onları ilk tanıdığımda çok gençtim hatta çocuktum. Çoğuyla gazeteci olarak tanışmadım. Gazeteci olarak bu tür önemli belgelere ulaşmanız zordur; bunu ancak dost olarak, ahbap olarak yapabilirsiniz. Bir de açıkçası bu tür önemli insanların aileleri konunun uzmanı olmayan kişilerin yüzüne bakmazlar. Bana ilk kez toplu halde evrak veren kişi rahmetli Talat Paşa'nın eşi Hayriye Hanım'dır. 1983'te vefat etti. Onu her zaman rahmetle anarım. Kendisi beni bu konuda ilk teşvik eden kişidir. İttihadçı belgelerini toplamaya onunla tanıştıktan sonra başladım. Çok gençtim. Belgeleri önüme koydu ve Bunlar rahmetli Paşa'ya aitti, günü gelince yayınlarsın dedi. O günün gelmesini 30 seneye yakın bekledim. Önce Talat Paşa'nın Evrak-ı Metrukesini yayınladım. Şimdi sıra yavaş yavaş geri kalanlara geldi... İttihadçı'nın Sandığı, arşivimdeki belgelerden yaptığım bir seçme sadece. Siyasi şartlar uygun değildi... ASALA terörü vardı bir kere. Bir dönem Beyrut ve benzeri yerlerde sokağa çıkarken tedirgin olurduk. Yaşamayanlar çok rahat konuşuyor şimdi. Akşam birlikte yemek yediğin arkadaşını sabah evinin önünde öldürülmüş bulurlardı, öyle zamanlardan geçtik. Şimdi şartlar biraz yumuşadı, değişti. Açıkçası, Ermeni meselesinde devlet de bazı şeyleri kabul etmeye başladı. Yoksa başımızı kuma gömmüş gidiyorduk ama kumdan hala çıkarmış değiliz. Tarihi bir dönemi, olayı, kişiyi araştıran akademisyenler, araştırmacılar veya gazeteciler resmi belgeler ve evrakla yetinmez, mutlaka özel arşivlere de girmeye çalışır. Resmi belgelerde bulamayacağınız şeyler özel arşivlerde muhakkak vardır. Fakat bizde özel arşivlere girilmez; özel arşivler kullanılmaz bile. Aileler ellerindeki belgeleri göstermez, çünkü Türkiye'de bir belge korkusu vardır. Tabii. Kağıt sevmeyen bir millet olduğumuz için bir devlet adamı ölünce, karısı elde ne varsa yakar. Çok rastlanır böyle şeylere, şahit olmuşsunuzdur. Belgeye, evraka önem verilmez. Korunabilen belgelere ulaşma becerisini de tarihçiler gösteremez. Halbuki bir konuda yazacaksanız, o konunun dışında kalarak yapamazsınız bunu, içinde olacak, hissedeceksiniz. O dönemi teneffüs edecek, o çevreyi tanıyacaksınız. Tanımadan çok zor. İttihadçılar'ın sürgününden ilk kez İttihadçı'nın Sandığı'nda yayınlanan bir fotoğraf. Ayakta duran gözlüklü kişi Enver Paşa. Arkada oturansa Trabzon eski valisi Cemal Azmi Bey. 2 Kasım 1918 sabahı Alman torpidosu R-01'in güvertesinde. Efendim, kıskançlıktan öyle söylediler, zira belgeye ulaşamıyorlar, ulaşsalar bile okuyamıyorlar. Tarih belgeyle yapılır. Osmanlı tarihi üzerine çalışıyorsanız, mesela şu belgeyi rahatlıkla okuyabilecek kadar iyi Osmanlıca bilmelisiniz. Günlük gazete okurmuş gibi rahatlıkla çözeceksiniz. Belgede neler yazdığını başka türlü anlayamazsınız. Oysa günümüzde adına tarihçilik denen ama esasında tarihle hiç alakası olmayan bir akım başladı. Amerikan tarzı bir akım... Belge yok, yorum var. Günümüzde bu belgesiz yorum ekolüne mensup olan tarihçilerin sayısı maalesef gittikçe artıyor. Siyasi tercihle ilgisi yok, çünkü sağcısı da böyle, solcusu da, laiki de, muhafazakarı da... Halbuki, tekrar ediyorum, belge olmadan tarih olmaz. İncelediğiniz, üzerine çalıştığınız olay her neyse, onu çözmenizi sağlayan şey elinizdeki belgedir. Tarihi son senelerde moda yapan benim. Ama tarihçi diye ortalıkta dolananların yaptıkları iş iki alanda yoğunlaşıyor. Ya methiyeler düzüyorlar geçmişe, yahut yerden yere vuruyor, küfrediyorlar... Belge gösterebiliyor musun? Yok! Arşive girmeden, gazete kupürlerine bakarak tarihçilik yapılmaz. Talat Paşayı yayınladığım vakit, hasud kişiler resmen çatladılar. Yıllarca tehcir ticareti yapmışlar, 1915'in mimarının, tehcirin başındaki adamın evrakını yayınlıyorum. Onlarsa böyle bir evrakın mevcudiyetinden bile haberdar değiller... Mutlaka bir kulp takacaklar tabii. Yorum yapmamış diyorlar. Ulan belgeyi yayınlamışım, daha ne istiyorsunuz? Talat Paşanın her bölümünde dünya kadar yorumum var. Demek ki hasetten artık okuduklarını da anlamayacak hale gelmişler. İlk bölümde açık açık yazdım. Mustafa Kemal Paşa, hiçbir şekilde İttihad ve Terakki'nin politikalarının aleyhinde değildi. 1923 Mart'ında Adana'da yaptığı konuşma, bugüne kadar pek yayınlanmamıştır. Veyahut o kararnameler... Devletin devamlılığı esasına inanmış bir devlet adamı olarak İttihad ve Terakki'nin politikalarını onaylamış ve bazı sıkıntıları sonuçlandırmıştı. Mesela katledilen devlet adamlarının ailelerine Ermeni gayrimenkulleri verilmesi... Diyet ödetmek gibi bir şey... Atatürk'ün bunlara karşı olduğunu söyleyenlerin tezi çok güçsüzdür ve ellerinde gösterecek belge yoktur. Kalkıp devlet arşivine gitseler yeterdi aslında, orada duruyor belgeler, hiçbiri gizli değil. Herhalde etkiler, çünkü gayrımenkuller konusunda çok fazla belge yayınlanmadı. Bir iki küçük makale çıktı ama toplu halde yayınlanan belgelerden söz edemeyiz. Gelecek yıl tehcirin 100'üncü yılı. Bunun anlamı şu: Artık kafamızı kumdan çıkarmamızın zamanı geldi. 50 senedir ettiğimiz lafları bir tarafa bırakıp başka bir üslupla konuşmalıyız. Ermeni meselesinde arşivler açılsın savunması bitmiştir. Böyle bir savunmaya artık gerek yok! Mesele, Türkiye'nin bugün çok ciddi bir soykırım suçlamasıyla karşı karşıya olması. Biz soykırım falan yapmadık. Bu çok ağır bir suçlama, acilen bir şeyler yapmalıyız. Eski kafada gidiyor, Biz Ermeniler'i kesmedik, onlar bizi kesti gibi laflar ediyoruz. Böyle bir yere varamayız. Dünyada kimse bunlara bakmıyor artık. Diasporanın bütün Ermeni kuruluşlarının da politikaları değişti. Buna karşı bizim çok ciddi bir politika ve tanıtım değişikliği yapmamız gerek. Nasıl derseniz, sağlam bir ekibin ortak kararlarıyla... Eski mantıkla hareket edersek Türkiye'ye çok ağır bazı suçlamalar gelir ve aleyhimize bazı kararlar da kaçınılmaz olarak alınır."} {"url": "https://egoistokur.com/iyi-insan-olmak-ve-mutluluk-arasinda-bir-bag-va", "text": "Picus döneminden arkadaşım olan Elis Şimşon, 17 yaşından beri hayatını adeta felsefeye adamış durumda. Şimdi hem bu konuda doktorasını yapıyor hem de Koç Üniversitesi'nin felsefe bölümünde araştırma görevlisi olarak çalışıyor. Bir süredir de Alain de Botton'un The School of Life'ının İstanbul şubesi olan TSOL İstanbul'da, Hayata Felsefe ile Bakmak ve Potansiyelimizi Nasıl Gerçekleştiririz konulu iki ders veriyor. Dikkat! Felsefe dönüşüme sebep olabilir diyen Şimşon'la, felsefenin bir terapi biçimi olup olmadığını, mutluluk peşindeki bitmek bilmeyen arayışımızda bizi nasıl değiştirebileceğini ve daha bir sürü şeyi konuştuk. Söyledikleri ilginizi çekerse,16 Nisan günü Joint Idea Kanyon'da vereceği Potansiyelimizi Nasıl Gerçekleştiririz seminerini kaçırmayın, derim. Akademide geçen yıllarım bana iki şeyi gösterdi. Bir, felsefe maalesef sadece akademiye hapsolmuş durumda. İki, felsefe akademiyi aşan, gündelik hayatlarımızın tam kalbinde yer alması gereken bir aktivite. Akademiye sıkıştırılması, felsefenin özüne ihanet. Bunu fark ettikten sonra, felsefeyi herkesin anlayabileceği, zevk alabileceği hatta bu düşünsel mirastan yararlanıp kendi içindeki filozofu keşfetmesine vesile olabilecek bir şekilde aktarmayı amaç edindim. Evet, onun Londra'da kurduğu The School of Life'ın İstanbul'da bir şubesinin açıldığını duyunca da çok heyecanlandım. Okulun amacı, benim amacımla birebir örtüşüyordu. Felsefeyi herkesin kılabilmek, düşünmenin ve kendini keşfetme sürecinin zevkli olabileceğini göstermek, daha önemlisi, felsefenin gündelik hayattaki problemlerle yüzleşirken başvurabileceğimiz çok değerli tavsiyeler ve bilgelikler içerdiğini hatırlatmak... Böylece, TSOL'un İstanbul direktörü olan Elvan Omay'la tanıştık ve cesaretlendirmesiyle, desteğiyle felsefe derslerine başladık. Herkese açığız. Felsefeyi merak eden, ama o zor kitaplara dalıp onlarla boğuşmayı göze alamayan veya buna vakti olmayanlar için felsefeye iyi bir giriş niteliği taşıyor aslında bu dersler. Felsefenin, anlaşılması zor, gereksiz ve sıkıcı birtakım laf kalabalığı olduğu düşünülüyor çoğu zaman. Bizim amacımız, biraz da bu önyargıyı kırmak. Tabii ders yerine atölye demeyi tercih ediyoruz, çünkü kişinin felsefeyi gündelik hayatında nasıl uygulayabileceğine ilişkin egzersizler de yapıyoruz. Ve hep söylediğim gibi; cevap elde etmekten ziyade, yeni sorular sormayı hedefliyoruz. Bence bir felsefe atölyesi, hatta felsefi bir sohbet bile, kişinin halihazırda varolan sorularına yenilerini ekleyebilmişse değerlidir. Cevap vermek etiketlemektir, soruyu dondurur. Oysa kişiyi geliştiren, soruyu canlı tutabilmektir. Bizi merak etmeye, daha çok araştırmaya ve kendi cevaplarımızı sürekli gözden geçirmeye yöneltir. Bu en sevdiğim sorulardan biri. Söylediğiniz şey, bugün felsefenin pratik yanının unutulmasıyla ilgili. Batılı felsefenin doğuşuna, yani Antik Yunan'daki durumuna baktığımızda felsefenin hem düşünsel hem de pratik bir aktivite olduğunu görüyoruz. Sokrates mesela sokaklarda dolaşıp insanlarla felsefi sohbetlere girişirdi. Stoacılar öğretilerini kent merkezinde, özellikle de pazar yerinde uygulamaya çalışırlardı. Epiküros'un gidip kalabileceğiniz ve hem onun öğretisini deneyimleyeceğiniz hem de sizin gibi düşünen yeni arkadaşlar edinebileceğiniz bir Bahçe'si vardı. Aristoteles'in Lyceum Okulu vardı. Bu düşünürler gündelik hayatın içindeydi. Mutluluk nedir, iyi hayat nedir, nasıl erdemli olunur, ölüm korkusuyla nasıl baş edilir, kişi kendini nasıl keşfeder gibi sorulara, herkesle konuşarak yanıt verirlerdi. Felsefe toplumsal bir etkinlikti, insanlardan kopuk değildi. Aklınızı kurcalayan bir sorunuz varsa, kendinizi geliştirmek istiyorsanız, ya da farklı bir hayat görüşü edinmek için bu düşünürlerle çalışabiliyordunuz, onların okullarına gidebiliyordunuz. Bu anlamda filozoflar, ruhu geliştiren kişilerdi. Felsefe spiritüel bir çalışmaydı. Kişisel gelişim kitaplarında yazan şeyler, bu büyük akılların ürettiği düşünce mirasının bölük pörçük, hap yapılıp kolay tüketime sunulmuş halleri. Hepsi kökünden ve bağlamında sökülmüş. Her şeye çabucak, meşakkatsiz bir biçimde cevap arayan modern çağ insanının talep ettiği şey bu çünkü. Ama ruh üzerinde yapılan her çalışma özveri, sadakat ve inanç gerektirir. Bir kitap okuyarak kişinin kendini dönüştürebileceğine inanmıyorum. Kalıcı dönüşümü, kişinin kendini sorgulamasının, zihninde, ruhunda ve kalbinde olup bitenleri gözlemesinin, kendi derinine inmeye çalışmasının getireceğini düşünüyorum. Bunun için bazen bir rehbere ihtiyaç duyulabilir, çok normal. Keşke bugünkü felsefe hocaları, tıpkı antik Yunan düşünürleri gibi, bu konuda da yardımcı olabilse insanlara... Felsefe denilen etkinlik tam da bunu gerektiriyor bence, kelimenin tam anlamıyla bilgeliğin dostu olmayı, bilgeliğe merak duyan insanlara yol gösterebilmeyi, onlarla beraber düşünebilmeyi. Hayata Felsefeyle Bakmak adlı atölyede Sokrates, Epiküros, Seneca, Nietzsche ve Sartre üzerinde duruyoruz. Kişinin kendi fikirlerini edinebilmesi ve ilkelerini oluşturması konusunda Sokrates'e, mutluluk konusunda Epiküros'a, beklentilerle baş etme konusunda Seneca'ya, acıların bizi nasıl geliştireceği konusunda Nietzsche'ye ve özgürlük ve sorumluluk konularında da Sartre'a başvuruyoruz. Hepsinden öğrenecek binlerce hayat dersi var. Merak edenleri atölyeye bekleriz! Genelde şu soruyla karşılaşıyorum: Mutluluk üzerine kafa yormanın ne anlamı var? Ama ilk Pazar Pazar Felsefe sohbetimizde katılımcılar, o kadar güzel cevaplar verdiler ki beni de mutluluk hakkında düşünmemiz gerektiğine ikna ettiler. Tabii ki. Bir sonraki atölyede bu temayı mı kullansak acaba? Aşkla ilgili ilk aklıma gelen Platon'un Şölen diyaloğu. Ruh ikizimiz var mı, kendimizi neden bir başkasıyla tamamlanmış hissederiz gibi sorulara değindiği yerler var. Müthiş bir metin! Ama ben kişisel favorim Kierkegaard; aşktan canım yandığı zamanlar ona dönerim ben. Kişinin potansiyelini gerçekleştirmesi bence, kendisinin, olabilecek en iyi halini arama serüveni ve ortaya koyma cesareti. Bunun için önce kendimizi tanımaya çalışmalıyız. Bu da, başlığı yüzünden kişisel gelişim atölyesi gibi tınlayan bu atölyeye felsefi boyutunu kazandıran şey aslında. Hayatımıza neyin anlam verdiği, başarıyı ve mutluluğu nasıl tanımladığımız, hayatta nelere öncelik ve değer verdiğimiz, hangi kalıplara saplanıp kaldığımız, nelere direnç gösterdiğimiz, nelerden korktuğumuz... Tüm bunlar potansiyelimizi keşfedebilmemiz ve gerçekleştirmemiz için temas etmemiz gereken konulardır. Katılımcılara bu konularda soru sormaları için rehberlik etmeye çalışıyorum ben. Katılımcılar, kendileri gibi başka insanların da aynı kaygılarla oraya geldiklerini fark ettiklerinde güvenli bir alan yaratılmış oluyor. Kırılganlıklar, dirençler, bizi alıkoyan önyargılar daha kolay su yüzüne çıkıyor bu samimi ortamda. Bu atölye çalışmasında benim üzerinde durduğum üç temel soru var: Ben kimim? Kim olmak istiyorum? Ne yapmak istiyorum? Bizi potansiyelimizi keşfetmeye ve kullanmaya yöneltecek olan şey bunlara verdiğimiz cevaplardır. Atölye çalışmasının ilk bölümünde bu sorular üzerinden ilerliyoruz, o kısım biraz daha felsefi kısmı çalışmanın. Kendi yanıtlarımızı bulmamıza yardımcı olacak birkaç egzersiz de yapıyoruz. Kendi yanıtlarımız olması önemli, yoksa halihazırda bize empoze edilen, her yerden maruz kaldığımız, ama samimiyetle benimsemediğimiz için de taşıyamadığımız, altında ezildiğimiz hazır cevaplardan kurtulmak en önemli adım. İkinci kısımda ise, net bir hayalimiz varsa, onu gerçekleştirmek için ne tip pratik adımlar atabileceğimizi tartışıyoruz. Katılımcılar da birbirlerini kendi deneyimleriyle besliyor. O grup enerjisi her defasında beni büyülüyor. Fakat şunun altını çizmeliyim: Potansiyelinizi gerçekleştirme konusunda altın kurallar, listeler, herkes için geçerli reçeteler, tüm kapıları açacak anahtarlar, herkese çare olacak devalar yok bu atölyede. Güzelliği, bir arayış ya da minik bir keşif süreci olarak tasarlanmış olması. Kendinize soru soracağınız, düşüncelerinizle kalacağınız fırsatlar tanıyor size. O yüzden de içeriği biraz da katılımcılarla belirleniyor. Herkesin ihtiyaçları, dertleri, soruları, yolculukları farklı. Yapılan tanımlar ya da tartışılan çözüm yolları herkesin işine yaramayabilir. Biz alternatif yollara işaret ediyoruz ama o yollara girip keşfetmek sonuçta size kalıyor. Hangi yola gireceğiniz, ne zaman, hangi tempoda yürüyeceğiniz hep sizin seçiminiz. Bence kişinin potansiyelini kullanabilmesi, hayatını bir sanat eseri gibi yaşaması anlamına gelir. Olabileceği en iyi hali vücuda getirebilmesi, kişinin hem kendine, hem de tüm dünyaya karşı sorumluluğudur. Bu atölyeden sonra hayatınızda değişecek olan şey şu: Bunu yapabilecek güce, donanıma ve cesarete sahip olduğunuzu göreceksiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/iyi-ki-dogdun-roald-dahl-sensiz-dunya-ne-sikici-bir-yer-olurdu-bilemezsi", "text": "Onsuz olmaz... Elinize bir tane kitabını almışsanız bırakamazsınız... Muziptir, zeki, alaycı, yaratıcı, eğlenceli, sürprizlidir... En dünyamız olmayanı ve hatta küçücük bir alana hapsolmuşunu, örneğin diyelim ki bir savaş pilotunun uçağında geçen hikayelerinde bile sizi bambaşka dünyalara götüren, tekrarsız ve şaşırtıcı bulutlarda gezdiren, sonra mesela Lizst'i bir kedinin ruhunda yaşatacak ve sizi buna inandıracak kadar usta bir anlatıcıdır. Küçüklere yazdıklarında büyükleri de yakalayan, kara mizahıyla güldüren ve en sıradan dünyaları bile sıra dışına çevirebilen bir ustadır. Hayat da zaten günlük tekrarlarla ne kadar sıradan olursa olsun yüzlerce eğlence/hüzün/ayrıntı kutusu barındırmaz mı? İşte o sıradanlığı tersine çevirir şaşırtırken ıskaladığınızı görün ve eğlenin, der ya da yaşanılan bütün hüzne insanı katın ve pencereleri sonsuza kadar açın, der, oradan sahici olan ne varsa girer çünkü. Her ne yazarsa yazsın sanki elinizden tutup o büyülü dünyada gezdiriyormuş hissi verir. Daha ne olsun! Bir yazarın bütün kitaplarını sevmek kalp çarpıntısı yaratır, beklersiniz, hele hiçbirinde hayal kırıklığı yaşamamışsanız o artık biraz da sihirli kahramanınız, sizin bir parçanız gibidir. Roald Dahl, Norveç kökenli bir yazar. Ailesi İngiltere'ye göç ettikten sonra 13 eylül 1916'da doğuyor. Roald... Adı, Norveç'in gururu, kutup kaşifi Roald Amundsen'den... Küçükken aile içinde hep Norveççe konuşuluyor ve hemen tüm tatiller annesinin ailesinin yanında Norveç'te geçiyor. Aslında çocukluğu travmalarla, hastalıklarla dolu; üç yaşındayken 7 yaşındaki kız kardeşi apandistten ölüyor, birkaç hafta sonda babası antarktik sularında balık avına gitmişken zatürreeden gidiyor, aslına bakarsanız gördüğü iyi eğitime karşın sınıfa ölü fare bile koyup korkutan bir çocuk; sonradan kitaplarında okuyacağımız muzır, muzip, zeki ve şaşırtıcı kahramanlar o zamanlardan hayal dünyasında dolaşıyor. Reptun'da okurken Cadbury çikolata firması tadılsın diye yeni çikolatalarını okula yolluyor ve o sonra Charlie'nin Çikolata Fabrikası'yla o günlerde düşlediklerini yazıyor ama çok sonraları... Okul hayatı bitince Shell firması için Afrika'da çalışmaya başlıyor. Pek çok kent görüyor. 30 yıl süren oyuncu Patricia Neal ile evliliğinden 5 çocuğu oluyor ama hem güzel hem hastalıklarla hem de bir çocuğunun kaybıyla geçen yıllar bunlar. Eşinin omurilik rahatsızlığı sonrası ona tekrardan yürümeyi ve konuşmayı öğretiyor, daha sonra hikayeleri 'The Patricia Neal Story' ismiyle film oluyor ve Glenda Jackson ile Dirk Bogarde ikiliyi canlandırıyor. 1983'te eşinden ayrılıp tekrardan evleniyor. II. Dünya Savaşı sırasında RAF savaş uçaklarında pilotluk yapan ve başından yaralanıp ordudan ayrılınca kendini tamamen yazmaya veren Dahl'ın ilk kitabının yayın tarihi 1942. İlk çocuk kitabı ise Walt Disney için yazdığı sonradan meşhur olan Gremlinliler. 1943'te yazıyor hikayeyi ve o güne dek yapılmamış ilk uzun animasyon filmlerinden olacakken stüdyo karakterlere ilişkin haklardan ötürü anlaşmazlığa düşüp çekimi kenara bırakıyor. 1990'da 74 yaşında hayattan ayrılana kadar yazmayı sürdürüyor."} {"url": "https://egoistokur.com/j-d-salinger-vahsi-kaplanlardan-kacip-ormana-siginan-ada", "text": "2015'te oğlu Matthew ve eşi Coleen'in izniyle Salinger'ın birkaç yeni eserini okuyacağız. Bunlardan biri Glass Ailesi'nin maceralarını tamamlayacak beş öykü. Caulfield Ailesi'nin maceralarıysa Peter Panların Sonuncusu ve En Mükemmeli adlı öyküyle tamamlanacak. Ardından yazarın ilk evliliğini ve II. Dünya Savaşı'nda yaşadıklarını anlattığı bir romanı gelecek. Florida sahilinde tanıştığı ve birkaç yıl mektuplaştığı 14 yaşındaki Jean Miller'la mektuplaşmaları da ilgi çekecek gibi görünüyor. Son olarak Vedanta öğretisiyle ilgili yazılarıyla mektuplarını okuyacağız. 1960'larda Amerika'nın en parlak ve en ünlü yazarı Jerome David Salinger'dı. Sokağın diliyle yazıyor, argodan korkmuyor, neredeyse gerçekmiş hissi yaratan eşsiz sahicilikte diyaloglar yaratıyordu. Anlattığı hikayelerde müthiş bir hüzün, ironi, isyan ve öfke vardı. Onun evreninde gençlerle yetişkinler başka gezegenlerden gelen ve aralarında kapanmaz bir uçurum bulunan iki farklı canlı türüydü adeta. Edebiyatta ilk kez rastlanan bir şeydi bu. Fanatizme varan bir keskinlikle gençlerden yana olmayı seçen Salinger'ın okur gözündeki cazibesi de zaten buradaydı. Eleştirmenlerse alışılmış olay örgüsünü yerle bir ederek tamamen kendine has bir yapı kurmasına hayrandı. Olay örgüsü denen şeye dair bildiklerinizi unutun, bu genç yazar duygu örgüsü diye yepyeni bir kavramla tanıştırıyor bizi diye yazmıştı bir tanesi. Salinger'ın yazdıklarını bildik herhangi bir yazınsal türe dahil etmek imkansızdı, sadece kendi adıyla anılabilecek özel bir türde yazıyordu sanki. Bu arada Salinger'ı tanıyan herkes bilir; yazarımız 1965'te dünyadan el etek çekip New Hampshire eyaletinin Cornish Kasabası'na yerleşmiş ve bütünüyle gözlerden uzak bir münzevi hayatı sürmeye başlamıştı. Bu 45 yıllık inzivanın sebebi konusunda rivayetler muhtelif. Birincisi, Salinger II. Dünya Savaşı'nda orduya katılmıştı. Döndüğünde de cephede yaşadıklarını hiç unutmadı. Sık sık depresyona giriyor, geçirdiği sinir krizlerinin ardı arkası kesilmiyordu. Ayrıca tatlı ve neşeli görünümünün aksine fazlasıyla asosyaldi, yeni insanlarla tanışmak onun için zordu. Baş döndürücü bir hızla artan şöhretinin tadını çıkarmak yerine yalnız kalmayı tercih ediyor, canı istemiyorsa yayıncısının, editörlerinin telefonlarına bile çıkmıyordu. Derler ki bütün bunlar ona iyice ağır gelmeye başlayınca çareyi kaçıp gitmekte buldu. İkincisi, Salinger Vedanta adında bir Hindu tarikatının müridiydi 1940'larda Kalkütalı guru Vivekananda'nın New York'ta açtığı Ramakrishna-Vivekananda Center'a devam etmeye başlamış, orada yoga ve meditasyon öğrenerek spiritüel eğitimini tamamlamıştı. Hocası guru Nikhilananda'ydı. Haftalık buluşmalarında spiritüel konularda sohbet ediyorlardı. Nikhilanda, yazarın sebepli sebepsiz nükseden kronik depresyonu için özel kürler uyguluyordu. Uzun süreli inzivalar içinse yazara Vivekananda'nın 1890'larda kaldığı kulübe tahsis ediliyordu. İnziva fikrini çekici bulmaya bu sıralarda başlamıştı. Bir not: Bugünlerde her köşe başında bir yoga ve meditasyon merkezi olabilir ama eskiden bu işler epey zordu. Alay konusu edilmeyi yahut kaçık olarak nitelendirilmeyi göze almanız gerekirdi. Taşraya ilk kaçtığı yıllarda mutluluğa yakın bir halde. Salinger aynı mektupta, gurusunun insan zihnini önce zehirli bir akrebin soktuğu, sonra da bir ecinninin mideye indirdiği sarhoş maymuna benzettiğini anlatmış. Fakat bir sonraki cümle rahatlatıcı. Anlaşılan umut da o akreple ecinninin çok yakınlarında bir yerlerdeymiş. Çünkü Hindu üstada göre, aynı zihin bilge ellerde ehlileştirildiği yahut teskin edildiği takdirde, bir insanın sahip olabileceği en güvenilir arkadaş ve yol gösterici olabilirmiş. İşte o zaman gelsin mutluluk ve huzur, gitsin korku ve acı. İnce uzun, çocuksu bakışlı, yaşlı bir adamken bile yeniyetme havası taşıyan Salinger büyük inzivasından hemen önce, şöhretinin zirvesindeyken, Daha önce hiç bu kadar çok kaplan görmemiştim diye yazmıştı. Zihnim hiç bu kadar gereksiz yere çalışıp beni yormamış, ürkütmemiş; özgürlüğümü hiç bu kadar şiddetle tehdit etmemişti manasında. Bizim inziva zannettiğimiz şey belki de Salinger'ın o vahşi kaplanlardan ve kabuslardan kaçıp özgürlüğe sığınma çabasıydı aslında. Başardığını ümit ediyoruz. Gönülçelenin kahramanı Holden Caulfield ve zihninde dolanan anlar, isimler, yüzler. Edebiyatın bu nevi şahsına münhasır yazarı, Vedanta kültünün ünlü müritleri arasında en sadık ve fedakar olandı. Çavdar Tarlasındaki Çocuklar, Franny ve Zoey, Yükseltin Tavan Kirişlerini Ustalar ve Seymour: Bir Giriş adlı kitaplarında Vedanta öğretisinden izler yer alıyordu. 1965 tarihli Hapworth 16, 1924 ise bütünüyle guru Vivekananda ve Vedanta'ya adanmış gibiydi. Yalnız bırakılmak isteyen, insan bıkkını Salinger. Hindistan'dan gelen bilge Vivekananda, kırmızı bir türban ve sarı bir kıyafetle Chicago'da bir konuşma yaptığında yıl 1893'tü. Amerikalılar yoga kelimesini ilk kez o gün duydu. Ve sakin sakin oturan 4000 kişilik dinleyici topluluğu keskin bakışları ve çevresine ışık saçan enerjisiyle dikkat çeken bu genç adamın konuşmasından öyle etkilendi ki ayağa fırlayıp çılgınca alkışlamaya başladı. Konuşma bittiğinde herkes Vivekananda'ya dokunmak, onunla bir kelime olsun konuşabilmek için çıldırıyordu. Görüşleri ve konuşmaları öyle derin izler bıraktı ki 1902'de ölmesine rağmen Vivekananda unutulmadı. Kitaplarını okuyan Rus romancı Lev Tolstoy, Raja Yoga öğrenmek için onunla tek bir seansa katıldı, ardından da Gördüğüm en parlak ve akıllı adam dedi. Müritleri arasında Amerikalı yazar Henry James, Fransız aktris Sarah Bernhard, Macar mucit Nicola Tesla da vardı. Ölümünden yıllar sonra da ona inanmaya devam edenler oldu. Mesela Somerset Maugham, Igor Stravinsky, Gertrude Stein, Laurence Olivier, Vivien Leigh, Henry Miller, Mahatma Gandhi, Carl Gustav Jung, George Santayana, Greta Garbo, George Harrison... Edebiyatın ünlü isimlerinden Aldous Huxley ile Christopher Isherwood, antropolog ve sanat tarihçisi Joseph Campbell'ın yardımla Vedanta Kutsal Kitabı denebilecek bir eser bile kaleme aldı. Yaptıkları aslında Vivekananda'nın öğretilerini Batılılar için sadeleştirip anlaşılır hale getirmekten başka bir şey değildi ama Vedanta kültünün yaygınlaşmasında bu kitabın etkisi büyük oldu. 1970'lerle birlikte Batı'da maddi değerler önem kazanmaya ve spiritüalizme duyulan ilgi azalmaya başladı. Vedanta da bundan payını aldı. 80'lere gelindiğinde insanlar artık yoga değil fitness yapıyorlardı. Vedanta'nın en sadık takipçisi Salinger'sa çoktan dünyayla ilişkisini kesmiş, Amerika'nın en ıssız kasabalarından birinde münzevi hayatı sürmeye başlamıştı. çok güzel bir yazı olmuş. ayrıca teşekkür ederim."} {"url": "https://egoistokur.com/jacques-prevert-imzali-cocuk-kitabi-kucuk-esek-bi", "text": "Prens Mesud, Abdullah'ın Bim adlı sevimli mi sevimli eşeğini çalar, çalmakla da kalmaz zavallı eşeğin kulaklarını kesmeye, onu soytarı gibi boyamaya kalkar. İşin kötüsü, Bim'i kurtarayım derken Abdullah yakalanıp hapse atılır. Neyse ki sonradan pişman olan Mesud, kötülüğünü affettirmek için Bim'le Abdullah'ı serbest bırakmaya karar verir. Ama iş işten geçmek üzeredir, çünkü Mesud'un Bim'i çoktan kasaba yollamışlardır bile. Kasabın dükkanını soyan bir grup hırsız Bim'i bir yük teknesine atmıştır. İki çocuğun el ele vermeleri ve bu kez denize açılmaları gerekmektedir. Böylece macera başlar. Fransız şair Jacques Prevert'in senaryosunu sinemaya Kırmızı Balon filmiyle hatırlayabileceğiniz Albert Lamorisse uyarlamıştı. Şair bunu daha sonra kitaba dönüştürdü. Hem de Lamorisse'in şahane fotoğraflarıyla. Bim, çocuklar için bir iyilik, dostluk ve sadakat öyküsü. En güzel yanı internet üzerinden de okunabilmesi. Sayfalardan birkaçı aşağıda, bence bir göz atın. Türkçe'ye Necati Cumalı tarafından çevrilmişti diye hatırlıyorum. Kırmızı Balon Prevert'in senaryosu muymuş? Bunu bilmiyordum."} {"url": "https://egoistokur.com/james-joyceun-dublinlileri-ve-kar-yagsin-diye-beklerke", "text": "Toplu olarak bakıldığında Joyce'un yazdıkları ülkesi İrlanda'ya ve halkına bir armağan da sayılabilir aslında. Dublin, gecesi ve gündüzüyle, sokakları ve en kuytu mekanlarıyla, tarihi ve geleneğiyle, soğuk kış aylarında şehrin ve mezarlıkların üzerini örten karıyla Joyce'un romanlarında ve öykülerinde canlandı, kağıt üzerinde de yaşayan bir yere dönüştü. Çocuklar James Joyce okuyor. Ve daha neler neler! Bazıları tarafından edebiyatta bilinçakışı tekniğinin yaratıcısı kabul edilen James Joyce'la ilgili en büyük yanılgı tam da bu aslında: Üzgünüm ama kendisi, bilinçakışının yaratıcısı değildi. Sadece Virginia Woolf ve William Faulkner'la birlikte tekniği zirveye ulaştıranlardan oldu. En iyisi oydu desem, daha doğru aslında, Woolf ve Faulkner hayranları kızmayacaksa. Ulysseste Leopold Bloom ile Molly'nin ve tabii ki Stephen Dedalus'un zihninde, dünyanın sürekli şekil değiştiren bir yere dönüşmesini okuduk. Dış dünya ile iç dünya, karakterlerin zihninde sürekli kesişti, dolandı, birbiri içinde eridi, birbirini etkisiz kıldı ya da kuvvetlendirdi. Joyce evreninde zaman ve tarih de değişken şeylerdi, karaktere göre form alabiliyorlardı. Eh, bunlar da ister istemez onu zor yazar yapıyordu. Toplu olarak bakıldığında Joyce'un yazdıkları ülkesi İrlanda'ya ve halkına bir armağan da sayılabilir aslında. Dublin, gecesi ve gündüzüyle, sokakları ve en kuytu mekanlarıyla, tarihi ve geleneğiyle Joyce'un romanlarında ve öykülerinde canlandı, kağıt üzerinde de yaşayan bir yere dönüştü. Sırf Ulyssesten bahsetmiyorum, Joyce'un öykü kitabı Dublinliler de benzersiz bir eser. Finalde Joyce'un karın yaşayanların ve mezarlarında uyuyan ölülerin üzerine yağarken, her ikisini de aynı şefkatle sarıp sarmalayışını anlattığı bir bölüm var ki eşsiz. Sırf bunun için bile okunur."} {"url": "https://egoistokur.com/jane-birkin-ozenle-huzursuz-olmak-lazi", "text": "Seks ikonluğu, fotomodellik, modacılık, oyunculuk, şarkıcılık, hayırseverlik, insan hakları savunuculuğu, annelik... Jane Birkin'in şöhret çizgisinde bunların hepsi ve daha fazlası var. İnsan hakları savunuculuğu mühim. Mesela 12 yaşındayken Uluslararası Af Örgütü'ne kaydolarak idam karşıtı bir yürüyüşe katılmış. İngiliz edebiyatçı, düşünce insanı Bertrand Russell'la kuzen olan Jane Birkin 1966'da, henüz 20 yaşındayken beyazperdenin en önemli yapımlarından birinde küçük bir rol kaptı. Michelangelo Antonioni'nin Julio Cortazar'ın öyküsünden uyarladığı Blow Up'ta Birkin, iri gözleri, kaküllü düz saçları, uzun bacakları, androjen bedeni ve pervasız tavırlarıyla kelimenin tam anlamıyla göz kamaştırıyordu. İki yıl sonra ikinci film teklifini aldı genç İngiliz oyuncu. Serge Gainsbourg'un Slogan'ında başrol oynayacaktı. Sözleşmeyi imzaladığı gün, tarihin en müthiş aşk hikayelerinden birinin kahramanı olacağını henüz bilmiyordu. Rivayete göre, şöyle gelişmiş hikaye... 1960'ların idollerinden Brigitte Bardot'nun sevgilisi 41 yaşındaki Serge Gainsbourg, önüne çıkan her kızı yatağa atma girişimlerini hiç ihmal etmemesine rağmen, kırık dökük, anlaşılmaz bir Fransızcayla konuşan, daha da kötüsü rol arkadaşının bir pop kültür tanrısı olduğundan bütünüyle habersiz görünen 22'lik Jane Birkin'e dönüp bakmamış bile. Hatta bir çekim sırasında hoyrat azarlarla küçük hanımefendinin kalbini bile kırmış. Jane'in ağlamaktan öyle gözleri bir şişmiş, kızarmış ki çekim o gün iptal edilmiş. Alkolik karizma da, yaptığına pişman olup onu yemeğe davet etmiş, bir kadeh şampanyayla gönlünü almak için... Ve o geceden sonra bir daha hiç ayrılmamışlar. Paris'in özgür ruhlu mekanlarının, ışıltılı dans salonlarının, travesti kulüplerinin tanık olduğu en fırtınalı aşk hikayesi işte böyle başlamış. Derken Gainsbourg, Brigitte Bardot için yazdığı Je t'aime moi non plus şarkısını Birkin'le birlikte söyleyince büyük hadise patlak vermiş. Şarkının öyle küstah sözleri varmış, Jane öyle seksi bir sesle söylüyormuş, iç çekmeler finalde öyle utanmaz orgazm sesleriyle taçlandırılıyormuş ki, İtalya İspanya ve İngiltere radyolarında anında yasaklanmış. Albüm olarak yayınlanıp bir milyondan fazla sattığında olay daha da büyümüş, zira Papa bu şarkıyı dinlemenin günah olduğunu açıklamış. 1971'de kızları Charlotte doğunca ve sorumluluklar artınca bu toz pembe tablonun rengi biraz kararmış aslında. François Mitterand'ın Yeni Baudelaire'imiz dediği Serge'in alkol sorunu katlanılmaz düzeydeymiş. Jane Birkin sinema ve müzik çalışmalarına ağırlık verip gece hayatını boşlamaya başlamış. 1975'te çıkan Lolita go home albümünün hemen ardından da boşanmışlar. 1983'te yönetmen Jacques Doillon'la evlenen Jane Birkin'in biricik Serge'ini hiç unutamadığı söyleniyor. Gainsbourg da aşkını, acısını, özlemini yıllarca şarkılarıyla ve özellikle Baby, alone in Babylon şarkısının da bulunduğu son albümüyle itiraf etmiş, Amours des feintes adlı bu albümden bir yıl sonra da ölmüş. Bu kaybın ardından verdiği ilk konserde akıllardan çıkamayacak bir performans sergileyen Jane Birkin finalde seyircilere Sanırım müziği bırakacağım, zira bundan böyle kimin şarkılarını söyleyeceğimi bilmiyorum, demiş. Birkaç hafta sonra da Serge için yas tutmasına ve sürekli gözyaşları dökmesine tahammül edemediğini söyleyen yeni eşi Jacques Doillon'dan boşanmış. Anladığım kadarıyla Birkin sonraki dönemde yeniden ayağa kalkmak için yaşadı. Kendini hayır işlerine ve ailesine, çocuklarına ve torunlarına adadı. Uluslararası Af Örgütü için konserler verdi, AIDS konusunda bilinçlendirme çalışmalarına destek olmak için filmler çekti, Saraybosna'da yaşananlara, daha doğrusu dünyanın hemen her yerindeki adaletsizliklere itiraz etti. Beth Gibbons, Rufus Wainwright, Bryan Ferry, Franz Ferdinand, Yann Tiersen, Goran Bregoviç gibi birçok önemli müzisyenle çalıştı. Bütün bunları yaparken motto'su, sık sık dile getirdiği biçimde, Özenle huzursuz olmak lazım oldu."} {"url": "https://egoistokur.com/jane-eyre-modasi-thornfield-alevler-icind", "text": "JANE EYRE MODASI: Thornfield, alevler içinde! İtalyan Vogue'unda yer alan ve Bronte Kardeşler ve Jane Eyre'den ilhamla yaratılmış bu kareleri görünce resmen bayıldım. Bu arada fotoğraf çekiminin başlığı ise bence tek kelimeyle şa-ha-ne: Thornfield alevler içinde!"} {"url": "https://egoistokur.com/javierin-melankolisi-mariasin-tutkusu-karasevdalila", "text": "Karasevdalılarda önce insanları kitap gibi okuyan ve onlara bakıp hikayeler kuran Maria Dolz'la tanışıyoruz, yani anlatıcımızla. Maria her sabah işe gitmeden önce kahvaltı ettiği kafede rastladığı evli bir çifti izlemeye başlıyor. Mutluluk timsali saydığı bu kusursuz çifti gözlemek, onun için adeta güne daha zevkli başlamanın bir yolu oluyor. Ta ki adamın bir meczup tarafından öldürüldüğünü öğrendiği güne kadar... Derken olaylar gelişiyor ve Maria, ölen adamın karısı Luisa'yla ve en yakın arkadaşı Javier Diaz-Varela'la tanışıyor. Hatta Javier'le aralarında seksüel bir ilişki başlıyor. Fakat adam aslında Luisa'ya tutkun ve günün birinde onunla olmaktan başka arzusu yok. Tüm bunlar olurken cinayetle ilgili çok çok acayip bir sır öğreniyoruz. Sarhoş edici bir sevda, kalbi kırık karakterler, asimetrik bir kurgu, insan ruhunun cömertliğine ve bencilliğine dair haller, suçların cezasız kalması, ölenlerin hayatımızda yer işgal etmeyi sürdürmesi, hafızanın işleyişi, mutlak hakikatin bilinemezliği... Bunlar, elimdeki oyunbaz ve felsefi romanın muammalarından sadece bazıları. Bir eleştirmen Marias için ruhun karanlık köşelerini elinde bir fenerle aydınlatıyor demiş, doğru. Yarattığı karşılıksız aşk hikayesinin esas karakterlerinden birinin adının Maria diğerinin Javier olmasına bakarak, aydınlatmaya kendi ruhundan başladığını da anlayabiliriz. Miguel Desvern ya da Deverne'in, kendisine erkeksi ve müşfik bir ifade katan, onu belli bir mesafeden dahi çekici kılan ve dayanılmaz biri olarak farz etmeme yol açan çok hoş yüz hatları vardı. Büyük olasılıkla Luisa'dan evvel dikkatimi çeken o olmuştu ya da kadını şayet yanında kocası olmadan gördüysem ona dikkat etme nedenim adam olmuştu; adam kafeteryadan daha evvel ayrılırdı ve kadınsa neredeyse her zaman birkaç dakika daha otururdu, bazen yalnız sigara içer bazen bir iki iş arkadaşı ya da okuldan veliler olurdu yanında, hepsi de her sabah son dakikada tam adam veda edip kalkmak üzereyken gelirdi -oysa adamı yanında karısı olmadan hiç görmemiştim. Benim kafamda ona ait yalnız bir görüntü yok, onun görüntüsü daima kadınla birlikte. Ama çok geçmeden ikisi de ilgimi çeker oldu, tabir caizse. Desvern'in son derece sık, kısa ve epey koyu renk, sadece şakaklarında kırlaşmış ve tahminen o bölgeleri daha kıvırcık saçları vardı. Bakışları canlı, sakin ve neşeliydi, sizi dinlediği vakit gözlerinde çocuksu, safiyane bir kıvılcım çakardı, hayattan genel olarak tat alan insanlara has, ya da talihsizliklerin ve güçlüklerin ortasında dahi hayata dair binlerce gülünç tarafın zevkine varmadan yaşamayacak insanlara has bir hali vardı... Erkekler için alışıldık yazgının pek azına maruz kalması, o gülümseyen ve güven duyan bakışları muhafaza etmesine katkıda bulunmuştu. Gri gözleri, çevresinde bulunan her şeyi, hatta günübirlik tekrarlanan önemsiz şeyleri dahi, Principe de Vergara'nın yukarısındaki o kafeteryadaki garsonlardan, benim sessiz görüntüme varana dek, hepsini yepisyeniymiş gibi kayıt altına alıyordu adeta. Çenesinde çukur vardı. Bir film sahnesi geliyordu aklıma, aktrisin biri -kim olduğunu anımsamıyorum- Robert Mitchum'a, Kirk Douglas'a ya da Cary Grant'a, işaret parmağıyla dokunurken orayı nasıl tıraş ettiğini sorduğu sahne... Her sabah benim de, oturduğum masadan kalkıp Deverne'in yanına gitmek, aynı soruyu sormak ve işaret parmağımla ya da başparmağımla yüzünü hafifçe dokunmak geliyordu içimden... Daima sinek kaydı tıraş olurdu, çene çukuru dahil. Onlarınsa bana gösterdiği dikkat çok daha azdı, benimkine kıyasla, yok denecek kadar az. Kahvaltılarını bardan aldıktan sonra sokağa bakan cam önü bir masaya geçerlerdi, bense daha diplerde bir yerde otururdum. İlkbahar ve yaz ayları hep birlikte terasta otururduk, garsonlar barın hizasında bir pencereden siparişleri uzatırdı, bu da gidiş gelişlere, birbirini daha fazla görmeye imkan tanırdı. Desvern gibi Luisa'yla da bakıştığım anlar oldu, sırf meraktan, herhangi bir kastı olmayan ve fazla uzamayan bakışmalar. Adam bir kez olsun manidar, ikaz edici ya da kibirli bakmamıştı bana, aksi takdirde büyük bir hayal kırıklığına uğrardım; kadın da herhangi bir kıskançlık, üstünlük ya da hakir görme ifadesi göstermemişti, bunu hoşlanmama ifadesi farz ederdim öyle olsa. İkisiyle da aram iyiydi, yani ikisiyle birden. Onları kıskançlıkla izlediğim yoktu, kesinlikle hayır, bilakis gerçek hayatta benim anlayışıma göre kusursuz çift denen şeyin var olabileceğini görmek içimi ferahlatıyordu. Üstelik Luisa'nın dış görünümü giyim kuşam konusunda Deverne'e hiç uymasa bile kusursuz çift gibi geliyorlardı bana. Onun gibi takım elbiseler içinde bir adamın yanında insan muhakkak öyle olmasa da aynı minvalde klasik ve şık giyimli bir kadın görmeyi bekler; sözgelişi, çoğu zaman etekli, yüksek topuklu ayakkabılı ve Celine marka elbiselerle, dikkat çeken ama zevkli küpe ve bileziklerle. Öte yandan kadın, tercihini genç işi mi desem özensiz mi desem bilemediğim, her halükarda aşırı süsten kaçınan sportif tarzlar arasında kullanıyordu. Erkek kadar uzun boylu, çok esmer, omuzlarına dökülen saçları siyaha çalan koyu kestane rengiydi ve çok az makyaj yapıyordu. Pantolon giydiğinde sıklıkla kot giyiyordu, alelade bir ceket, düz ayakkabı ya da çizme; etek giydiğindeyse orta topuklu, hiçbir özelliği olmayan, ellili yıllarda pek çok kadının ayağında görülen o ayakkabılardan veyahut yazsa uzun boyu için çok küçük ve narin kalan, ayaklarını açıkta bırakan sandaletler giyerdi. Hiç mücevher taktığını görmedim ve çantaları da daima omuzdan askılıydı. O da adam gibi sevimli ve neşeli görünürdü, gerçi gülümsemesi erkeğinki kadar sesli değildi: Bununla beraber onun gibi kolay gülüyordu ve o kadar sesli değilse de daha sıcaktı gülümseyişi, pırıl pırıl dişlerini ortada bırakarak ona çocuksu bir ifade katıyordu ya da belki de onu yuvarlak hatlı gösteren yanaklarıydı hiç elinde olmadan sanki dört yıldır öyle gülüyor gibiydi. Küçük çocuklu ailelere has sabah telaşını atlattıktan sonra, her biri kendi işine gitmeden evvel beraber bir soluklanma adeti edinmişlerdi. Hayat gailesinin ortasında birbirlerinden soyutlanmamak için, neşeli sohbetlerini sürdürmek için kendilerine ayırdıkları bir kısa zaman dilimi. Birbirlerine ne anlattıklarını, neden bahsettiklerini merak ediyordum, öyle ya birlikte yatıp birlikte kalktıklarına ve başlarından geçen her şeyden, düşüncelerinden haberdar olduklarına göre bu kadar çok anlatacak ne buluyor olabilirlerdi ki- konuşmaları tek tük kelimeler halinde kulağıma çalınıyordu sadece. Bir keresinde adamın ona prenses diye hitap ettiğini duydum."} {"url": "https://egoistokur.com/jean-christophe-grange-okurum-uyanik-kalsin-tetikte-olsu", "text": "Jean-Christophe Grange denince aklınıza ne geliyor? Kurtlar İmparatorluğu, Taş Meclisi, Kaiken, Kızıl Nehirler, Ölü Ruhlar Ormanı, Şeytan Yemini, Siyah Kan, Zener'in Laneti... Benim aklıma gelen bunlar. Hemen peşinden de içimi derin bir ürperti kaplıyor. Kitap adlarına baksanıza; hiçbirinin çiçekten, böcekten, iç rahatlatıcı sevimli şeylerden bahsetmediği kesin. Grange, her biri çıktığı dakika listelere yerleşen ve satış rekorları kıran eserlerinde cinayetlerden, mafya ilişkilerinden, insan kurban edilen pagan ayinlerinden, siyasi suçlardan ve bilumum ürkütücü şeyden söz ediyor. Arada da güzel kadınlar ve soluk kesen kovalamaca sahneleri oluyor. Televizyon ve sinema dünyasının onu bağrına basmasının sebeplerinden biri bu. Okuyucuya benzer şeyler sunduğumuz için herhalde. İkimiz de olay örgüsü kurarken iyiyiz ve gerilimi belli bir dozun üstünde tutmayı başarıyoruz. Öte yandan King'den farklı olarak benim bir edebiyat geçmişim var. Bu yüzden de okur olarak elimdeki kitaptan kurgu ve gerilimden fazlasını bekliyorum. Beni heyecanlandıran şey bir romanın üslubu. Yazar olarak da üslubu çok önemsiyorum. Gerilim romanları masal gibi. Tek fark, çocuklar için değil, büyükler için yazılmış olmaları. İkisinde de okuduğumuz şeyin sadece bir hikaye olduğunu biliriz ve gene de korkarız, ürpeririz, üzülürüz... Öte yandan hikayedeki korkunun, ölümün ve şiddetin gerçek olmadığını, hayatımızı doğrudan etkilemeyeceğinin farkında olduğumuz için keyfimiz yerindedir. Bana kalırsa, masalları ve gerilim romanlarını sevmemizin sebebi tam da bu paradoksta yatıyor. Bizi hem korkutuyor, hem de rahatlatıyorlar. Her şey politiktir. Ama kitaplarımın doğrudan politik mesajlar içermemelerine gayret ederim. Yazar olarak beni ilgilendiren şey, anlattığım hikayedeki ruh ve yarattığım karakterlerin ilginçliğidir. Mesajı bulup çıkarmak okura kalır. Kötülük benim romanlarımın çekirdeğidir. Kötülükle çok uğraşıyor, onu çok anlatıyorum çünkü kötülük fikrine tahammül edemiyorum. Bıraksanız bu konuda saatlerce konuşurum ama özetle şu kadarını söyleyeyim: Tanrı her neredeyse kendisiyle aramızda bir mesafe bıraktı. Bununla yetinip olduğumuz yerde kalabiliriz. Başka seçimler de mümkün, Tanrı'ya yaklaşmayı seçebiliriz mesela yahut ondan uzaklaşmayı. Benim kötülük tarifimi soruyorsunuz, açıkçası çok enteresan bir şey söyleyemem: Kayıtsızlık, laubalilik, bir de omurgadan ve belirli ahlaki ilkelerden yoksun olma hali belki. Kusurlarımızı düzeltmeye çalışmak bazen bize zor gelir, o yüzden de onların arasında tembel bir şekilde boğulmayı ve bu sırada başkalarını da boğmayı tercih ederiz. Kötülük budur işte. Bir sırrım yok. Zihnimdeki hikayeleri en iyi aktarmanın yolunu arıyorum. O hikayenin orijinal olmasını da istiyorum. Okurlarıma duyduğum sevgi ve saygı, romanlarımda onları şaşırtacak yeni entrikalar ve tuzaklar icat etmemi gerektiriyor. Onların uyanık kalmasını, tetikte olmasını istiyorum. Kendimi hayatın her türlü zorunluluğundan yalıtarak yazmayı sürdürebilme konusunda özel bir reçetem var galiba, çünkü bunu iyi başarıyorum. Ama iyi yazmak konusunda bir tarifim yok. Bu tür tarifleri saçma ve yararsız buluyorum. Tam aksine, tariflerden uzaklaştıkça iyi yazmaya başlarsınız. Emin olun, reçetelere, tariflere itibar edenlerden iyi yazar çıkmaz. Ben yolumda ilerlerken en olmayacak patikalara sapmaktan özellikle zevk alırım. 10 yıldan fazla bir süre Fransız, Avrupa, Amerikan hatta Asya dergileri için çalıştım. Araştırma yapmayı seviyorum, benim için bir nevi tutku. Romanlarımı çoğu zaman gazetecilik dönemimdeki gözlemlerimden faydalanarak yaratıyorum. Fakat tabii genel hatlarıyla oluşturduğum bu hikayeleri ayrıntılandırmak için araştırma yapmam gerekiyor. Diyelim ki karakterlerden biri Fransız değil, başka bir ülkeden. O zaman o ülkeyi her şeyiyle araştırıyorum. Kendimi çok kaptırırsam birkaç günlüğüne kendimi o karaktermiş gibi hissettiğim bile oluyor. Ner'deee! Şu hayatta tek bir kusurum var, o da artık çok okuyamamam. Bütün gün yazıyorsanız, geceleri artık kendinizi biraz rahat ettirmelisiniz. Benim dinlenme yolum televizyon seyretmek, bir de sinemaya gitmek. Görüyorsunuz, okumaya pek vaktim kalmıyor. Doğrusu bu konuda kendimi biraz suçlu hissetmiyor değilim. Sevdiğim klasikleri yeniden okumayı, gerilim türünün yeni yazarlarını keşfetmeyi isterdim. Ama elime bir kitap alıp okumaya başlarsam, içimden bir ses bana Hey, sen ne yaptığını sanıyorsun? Bir an önce aylaklığı kesip yazmaye dönmen lazım diyor. Futbol terimleriyle konuşursam, biz yazarlar için okumak yedekte beklemek gibidir; biz sahada olmayı severiz. Klasiklerinizi bilmiyorum. Sadece Orhan Pamuk'tan Kara Kitap'ı ve Elif Şafak'tan Baba ve Piç'i okudum."} {"url": "https://egoistokur.com/jean-luc-godard-ve-alberto-moraviayi-bulusturan-kucumsem", "text": "Küçümseme, İtalyan edebiyatının önemli yazarlarından Alberto Moravia'nın aşk, evlilik, sadakat gibi kavramları sorguladığı ve bize buzdağının görmediğimiz, görmemeyi tercih ettiğimiz kısımlarını göstermeyi denediği bir saplantı, delilik ve yalnızlık hikayesi. Modernizme, II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa'sının değişen değerlerine, günümüzde kadınla erkek arasında yaşanan derin iletişimsizliğe, en önemlisi sorguladıkça gerçeklerden uzaklaşan şüpheci entelektüele yönelik bir eleştiri ayrıca. Karanlık, boğucu ama sürükleyici bir başyapıt. Jean-Luc Godard'ın her filmi çok tartışıldı ama 1963 tarihli Le Mepris herhalde en kafa karıştıranlardandı. Geçen yılın sonunda yeniden gösterime girdi ve aşk denince romantik komedileri anlayan genç seyirci tarafından coşkuyla keşfedildi. Deneysel ve melankolikti ama hala taze şeyler söylüyor, günümüzün ufacık bir sarsıntıda çatırdamaya hazır kadın-erkek ilişkilerine 50 küsur yıl öncesinden nefis bir ayna tutuyordu. Molteni'ye, antik Yunan şairi Homeros'un Odysseia destanını sinemaya uyarlaması teklif edilmiştir. Fakat karısının onu eskisi kadar sevmediğini düşünüp şüpheler içinde kıvrandığından, aklını bir türlü elindeki işe veremez. Parça parça dökülen bir ilişkinin ayrıntılarını okuruz... Beni seviyor musun? diye sorar adam. Tabii, niye soruyorsun ki? diye cevap verir kadın, en tutkudan uzak şeyi yaparak kocasının omzunu annece bir şefkatle pışpışlarken. Ama halinde bir değişiklik var. Bıkkın bir sesle gelir cevap: Yok canım, sana öyle geliyor. Karısı ondan uzaklaştıkça adamın beynini çatlatan sorular artar, sorular söze döküldükçe kadın daha da uzaklaşır. Küçümseme, İtalyan edebiyatının önemli yazarlarından Alberto Moravia'nın aşk, evlilik, sadakat gibi kavramları sorguladığı ve bize buzdağının görmediğimiz, görmemeyi tercih ettiğimiz kısımlarını göstermeyi denediği bir saplantı, delilik ve yalnızlık hikayesi. Modernizme, II. Dünya Savaşı sonrası Avrupa'sının değişen değerlerine, günümüzde kadınla erkek arasında yaşanan derin iletişimsizliğe, en önemlisi sorguladıkça gerçeklerden uzaklaşan şüpheci entelektüele yönelik bir eleştiri ayrıca. Karanlık, boğucu ama sürükleyici bir başyapıt. Alberto Moravia'nın bir yıllık Odysseia destanından bahsetmesi boşuna değil. Hatırlayalım; Homeros'un kahramanı, Truva Savaşı'nın ardından evine dönebilmek için uzun bir yola çıkıyor, aştığı okyanuslar boyunca da amansız düşmanlar, ürkütücü canavarlar, onu yolundan vazgeçirmeye çalışan güzel akıl çelicilerle baş etmek zorunda kalıyordu. Kederli karısı Penelope ise hayatta olup olmadığını bile bilmediği kocasını sabırla bekliyor, Moravia'nın deyişiyle, Sadakatin sadece aşk değil onur olduğunu kanıtlıyordu. Not: Filmde hilekar yapımcıyı avantür oyuncusu Jack Palance, yönetmeniyse sessiz sinema döneminin devlerinden Fritz Lang canlandırıyor. Denen o ki Godard, Moravia'nın kitabında özdeşleşebileceği birçok şey bulmuş. Yapımcı ile yönetmen, yani para ile sanat arasında kalan Molteni, bizzat kendisi. Le Meprisi, karısı ve esin perisi Anna Karina'yla ilişkisinin kötü gitmeye yüz tuttuğu sırada çektiğini düşünürsek, Godard'ın bu romanda kendi biyografisini okuduğunu söyeyebiliriz. Anlayacağınız, çoğu zaman olduğu gibi, bu kez de sanat hayattan önce davrandı."} {"url": "https://egoistokur.com/jean-paul-sartre-usulu-varoluscu-helva-tarif", "text": "Aşağıdaki üç alıntı arka arkaya sıralandığında, kelimelerin İngilizcedeki tınısına dayalı bir espri içeriyor. - Bir tavaya ısıya dayanıklı yağlı kağıt döşeyin, fazlalıkları kesmeyin kenarda dursun. - Tavaya balı koyup ara sıra karıştırarak ısıtın, iyice karamelize olunca ateşten indirin. - Bal karamelize hale gelirken bir yandan da tahini, vanilyayı ve tarçını küçük bir kapta karıştırın. Yumurta beyazlarını da iyice yumuşayıp köpük haline gelmesi için mikserle ya da el çırpıcısıyla karıştırın. - Tahinli karışımı yumurta beyazlarıyla iyice harmanlayın. Karamelize balı azar azar ilave ederek 6 ila 8 dakika ağır ağır pişirin. Bitmesine yakın kavrulmuş bademleri de katın. - Karışımı önceden hazırladığınız yağlı kağıtlı kaba koyun ve üzerine şeffaf folyoyla örterek 24-36 saat buzdolabında bekletin. İyice katılaştığına emin olduğunuzda helvayı çıkarıp dilimleyerek servise hazırlayın, bu arada kalan bademleri üzerlerine serpin."} {"url": "https://egoistokur.com/jehan-barbur-sordu-neslihan-onderoglu-anlatt", "text": "Dünya güzeli iki kadın. Biri canım arkadaşım Neslihan Önderoğlu, diğeri çok sevdiğim Jehan Barbur. Evet, Neslihan Önderoğlu'yla aşağıdaki röportajı Jehan Barbur yaptı. Jehan şahane sorular sordu, Neslihan da tüm içtenliğiyle cevapladı. Ortaya çıkan şey öyle güzeldi ki hangi kategoriye alacağımı bilemedim. Göreceksiniz, sonunda hem Röportaj kategorisinde yer aldı bu sohbet, hem de Yaratıcı Yazma Dersleri kategorisinde. Çünkü bence yazmak üzerine o kadar önemli şeyler konuşulmuştu ki, her edebiyat sever ve her yazar adayı mutlaka okumalıydı. Şimdi aradan çekiliyorum. Söz Jehan Barbur ve Neslihan Önderoğlu'nda. Fotoğrafta Jehan Barbur ve Neslihan Önderoğlu'nu görüyorsunuz. Sağdaki güzel kolaj ve aşağıda göreceğiniz diğer kolajlar ise bu adresten alındı. Doğru. Öyküyü bir nehre benzetirsek, mekanı o nehrin içinde aktığı yatağa benzetirim ben. Dolayısıyla siz, o nehrin yol aldığı yatağı, nasıl kurarsanız nehrin akış hızını da ona göre belirlersiniz. Yani taşlı, engebeli bir şey mi; yoksa kumun üzerinden hızlıca akan bir su mu? Ritim dediğim şeyi de bu mekan tanımlaması belirliyor öykülerimde. Dolayısıyla mekan olarak tanımlayacağınız her şeyin -ister iç mekanla gelen o sıkışmışlık duygusu olsun, ister dışarısı ya da denizin dibi, ki deniz benim çok takıntılı olduğum bir olgu- mutlaka öyküye hizmet ediyor olması lazım. Kullandığım her metaforun bir değeri, illa ki sebebi vardır. Her ne kadar bunu çok bilinçli bir şekilde yapmasam da, hikayenin akışında, her obje ya da her olgu, durumla buluşur ve öyküdeki ait olduğu yeri bulur. Karakterle birbirlerini tamamlayıp kendilerini yaratırlar. Diyelim ki, anlattığım öyküde kiralık ilanını gören genç bir öğrenci evini kiraya veren yaşlı kadına gelip evle ilgili bilgi edinecek. Merdivenleri çıkarken, farz edelim, ara katta bir konsol var. Eski, ceviz, üzeri çizik bir konsol. Şimdi, hikayenin kendisi kadar ben o konsolun nasıl bir şey olduğunu görmek istiyorum. O da bir karakter. Belki yaşlı kadın onu oraya koydu. Ya da ileride, o öğrenci evi kiralarsa, konsolun üzerinden bir hikaye, bir ilişki inşa edeceğim. Ya da konsolun üzerindeki çiziklerin bir meselesi var. Onun oraya, o ara kata konmasının bir sebebi var. Bunun mutlaka öyküye hizmet edecek bir ayrıntısı olması lazım. Öykünün içinde bir matematik vardır ve söylediğim tüm bu ayrıntılardır öykünün matematiği. Ama yine de bir şeyi asla söyleyemem, Ben öyküyü yazmadan önce her şeyi hesapladım, o ceviz konsolu da oraya bilerek koydum diyemem çünkü içgüdüsel bir akış da öyküyü şekillendirir. Mesela duvarda bir silah asılıysa, öykünün sonunda illa ki patlayacaktır diye bir şey yok. O silahı duvara asıyorsanız, ya duvarı tanımlıyordur ya da karakterin duvara silah asabilecek yapıda biri olduğunu anlatıyordur; illa patlamasına gerek yok o silahın. Başka detayları ve durumları da irdeliyor olabilir. Öykü bize ne olacağını söyleyecektir zaten. Objeler, mekan ve karakter, öyküyü olduracaktır. Yazılan her edebi tür, yazan kişiden izler taşır. Sanıyorum yazarlar en çok ilk kitaplarında kendilerini anlatırlar. Ama ilk kitaptan sonra da bunun devam ettiğini düşünüyorum. Herkesin bir meselesi var ve kişi yaş aldıkça, olgunlaştıkça bu meselesi de değişir, evrilir... Örnekse, üçüncü kitabım tamamen hafıza ve unutma üzerine öykülerden oluşan bir kitap. Son iki senedir, insan hafızasının işleyiş biçimine takılmış durumdayım. Hafızamız, bizi yaralayan ve altından kalkamayacağımız şeyleri öyle bir ustalıkla süpürüyor ki, bunun nasılı, benim ilgimi çekiyor. Ya da geçmiş olgusu ve geçmiş sorgusu... Biz sizinle aynı olayı yaşasak ve bugün birbirimize anlatsak, sanıyorum farklı anlatırız. Geçmiş bizim onu nasıl algıladığımızdan bağımsız olabilecek bir kavram değil. Dolayısıyla burada da geçmişi algılayan hafızamız devreye giriyor. Hafızamıza onu nasıl nakşedip aktarıyoruz? Mutlak bir geçmişten bu durumda söz etmek mümkün görünmüyor. Bu durumda bahsettiğim evrensel bir konu, ama kişisel tecrübelerimizden doğuyor. İnsanlığın dertleri aynı, benzer. İnsanın varoluşunu ilgilendiren tüm konular evrensel zaten. Benim de daha çok ilgimi çekiyor bu tür konular. Bir avuç insan olduğumuzu düşünüyorum. Birbirimizi dinliyor, birbirimizi okuyoruz, filmlerimizi seyrediyoruz. Ama sonuçta pek de iletişmiyoruz; yalnız olduğumuzu ama bir o kadar da birlikte durmaya çalıştığımızı düşünüyorum. Senin Öylesine adlı şarkını dinleyerek bir öykü yazdım mesela. İkinci kitabımda var o öykü. O ritim duygusu öykümün de hızını belirliyor. Müzik beni yazarken hiç yalnız bırakmıyor. Filmler ve müzik, ilham kaynaklarım. Ama sanıyorum artık daha ziyade üretimlerimizle buluşuyoruz, üreten kişilerle değil. Bir bakıma yine yalnız sayılırız. Bir gençlik romanı yazmıştım. Günışığı Kitaplığı'ndan çıkan Bana Sesini Bırak... Şimdi de yeni romanım üzerinde çalışıyorum. Belki roman demek için erken ama öykü olamayacak uzunlukta bir çalışma. Üçüncü öykü kitabımdan sonra öyle bir şey gelecek gibi görünüyor. Roman yazmakla bir öykü kitabının oluşma süreçleri aşağı yukarı aynıdır. Öyküyü yazmış olmanız, o öykünün tamamlandığı yahut kitabın bittiği anlamına gelmiyor. Aylarca tekrar tekrar yazdığınız öykülerin üzerinden geçiyorsunuz. uzun bir süreç gerekiyor. Eğer şu an yazdığım şey, gerçekten bir romansa şöyle bir şey yaşıyorum: Evvelden yazdığım bölümlere yeni bir şey eklemem gerektiğini düşünüp sürekli geriye dönüyorum. Daha uzun bir metin olduğu için, yazacağınız her şeyi bir bütün olarak düşünüyorsunuz. Farklı bir çalışma disiplini ve farklı bir kurgu gerektiriyor. Birbirlerinden çok ayrı türler. Ama yine de ben bir öykücüyüm. O nedenle yazdığım uzun metinlerde de karakterlerin hikayeleri beni çok ilgilendiriyor. Olayın kendisinden çok, olaya karışan kişilerin tekil hikayeleri benim için daha ilginç. O sebeple yazarken senin de dediğin gibi gündeliğime o tuhaf, şizoid ruh hali de siniyor elbette. Yorucu bir ruh hali... Öykü yazarken de, yazdığın hikaye ve karakterle oturup kalkmaya, onu yaşamaya, onun iç dünyasında gezinmeye başlıyorsun. Beynimin arkasında küçük bir motor var sanki. Bir metne başladığım zaman, o orada sürekli çalışıyor; o karakterler sanki başka bir uzamda yaşamaya devam ediyorlar. Kendi hayatlarını sürüyorlar. Öyküde daha kısa sürüyor yaşamları ama metin uzadıkça o insanlar da kendi hayatlarını sürdürmeye devam ediyorlar. Yazmak, insanın Oh yaşasın, yazdım, noktayı koydum diyebileceği bir eylem değil. Yazmak çok rahatsız bir süreç... Her üretim süreci muhtemeldir ki çok sancılı. Çok ilginç oldu bu soruyu şimdi sorman. İlk öykü kitabımda 'Kapak' adlı bir öyküm var. İki lağım işçisinin hikayesini anlatıyor. O karakterlerin birinin çocuğu olmuyor; diğeri de ona, Adapazarı'ndaki çaketçi hocaya gitmesini tavsiye ediyor. Aslında çaketçi hoca sahtekarın biri. Öyle bir hoca karakteri vardı öykümde. Şimdi yazmakta olduğum romanda o beliriverdi birdenbire; kendiliğinden ortaya çıktı. Dediğim gibi, siz noktayı koysanız da o karakterler bitmiyor. Bir şekilde yaşamaya devam ediyorlar. Yazmak biten bir şey değil. Okur, yazarın yazma sürecinde çok da umursadığı bir seslenme alanı değil. Kim okur, beğenir mi beğenmez mi? Bu sorular olmuyor zihninizde. Ama ben kendimi bu açıdan şanslı hissediyorum. Bilinçli bir okur kitlesine sahibim. Hiçbir zaman, çok satsın, bilmem kaç tane baskısı olsun kitabımın, diye bir derdim olmadı. Zaten öykücülerin öyle bir derdi olamaz. Yazdıklarım gerçek yerini buluyor bence. Tüm öykücü arkadaşlarım adına da aynı şeyi düşünüyorum. Öykü okunması zor bir tür... Bütün ülkelerde bu böyle... İnsanların zihni bir izlek peşinde koşuyor ve devamlılık istiyor. Öyküde değişken durum ve anlatımlar var. Ben hiçbir zaman iki öyküyü peş peşe okumam. Öykünün de gerçek güzelliği bu değil mi? Ama az, ama çok; öykü yine de okuruyla buluşuyor. Öykünün sancısı budur ama okunmadığı anlamına gelmez. Ülkenin şu anda bulunduğu koşullarda hiçbir sanatçının mutlu olduğunu, tatmin olduğunu düşünmüyorum. Bizi karamsarlığa itiyor tabii ki bu durum. Ama nerede olursanız olun, sanatçının evreni bellidir. Daha özgür bir ortamda üretebiliyor olmayı diliyor olmamız inkar edilemez bir gerçek. Bırakın sanatçıyı, insan olarak değerimizin, ederimizin, kıymetimizin olduğu bir coğrafyada yaşasaydık, bambaşka olurdu her şey. Motive olmak anlamında, bu ülkede sanat yapıyor olmak şanssızlık bence. Takdir görmek bazen bir hayal olabiliyor. Sanatçının nerede olursa olsun böyle bir yazgısı var sanırım. Hayatında bir kırık! Belki de bu sayede daha derine de inebiliyor sanatçı. Kesinlikle. Özellikle müzikle yeniden hayat bulmasını isterdim. Yazdıklarımın içinde müzik olduğunu bir ritim duygusu olduğunu düşünüyorum. Ben yazmaya senaryo ile başladım. Şu an yazdıklarımda bu belirgin. Okuyucularımın çoğu, film izler gibi, okurken kendilerini öykünün içinde hissettiklerini söylüyorlar. Ben görerek yazıyorum. Hafızamdakini izleyerek. Bazen de duyarak. O sebeple yazdıklarımın filme çekilmesini çok isterdim. Ben öykülerimi bitirmemeyi seviyorum. Okuyucularım, Öyküyü okuduk, çok güzel, e ama sonra ne oluyor? diyerek bazen serzenişte bulunuyorlar. Ben onu seviyorum işte. Bilmiyoruz sonunu, bilemeyiz. Belki de budur benim imzam. Sayfa bitse de belki devam ediyordur öykü ama ben onu açık bırakmayı seviyorum. Herkesin içinde devam eden bir öykü var. İnsan izlediği ya da okuduğu her şeyde mutlu ya da mutsuz bir son görmeyi, okumayı ister. Yolculuğun nerede bitiğini bilmek ister. Ama ben değil."} {"url": "https://egoistokur.com/jimi-hendrix-gocmus-kedilerin-en-sahanes", "text": "Çocukken kendini nasıl hissettiği sorulduğunda Bu, Mars'ta insanların kendilerini nasıl hissettiğine bağlı aslında diyen Jimi Hendrix 25 yaşına geldiğinde, yani müziğe başladıktan dört yıl sonra dünyanın en iyi gitaristi sayılmaya başlamıştı. Müziği ve gitarıyla yaptıkları öylesine özgün ve çarpıcıydı ki neredeyse dinleyen herkes onun başka bir gezegenden geldiğine inanmaya başlamıştı. Sesler duyuyorum ve onları ben bir araya getirmezsem kimse getirmeyecek diyen Hendrix, 27 yaşında öldü. Ölümünden sonra geriye harikulade güzellikte birkaç albüm kaldı. Bir de kitap... Sıfırdan Başlamak. Kitabın hikayesi ilginç. Hayatın izlerini günlükler, şarkı sözleri, mektuplar ve küçük notlar halinde yazıya dökmüş, yazmadıklarını röportajlarında seslendirmişti Jimi Hendrix. Ayrıca sigara paketlerinden otellerdeki not defterlerine kadar bulabildiği her kağıt parçasına bir şeyler karalamıştı. Bütün bu notlar ölümünden sonra bir yapbozun parçaları gibi bir araya getirildi. böylece ortaya çok acayip bir hayat hikayesi çıktı. Sadece Hendrix gibi bir dahinin anlatabileceği türden bir hikaye. Aşağıda bizde nihayet Domingo Yayınları tarafından yayınlanan kitaptan parçalar okuyacaksınız."} {"url": "https://egoistokur.com/jo-nesbo-polisiye-yazmak-bir-cesit-punk-rock-yapmakti", "text": "Polisiye edebiyatın yıldız yazarı Jo Nesbo, her yerde çalışabilme yeteneğini ve hikaye anlatmanın neden şarkı yazmaya benzediğini anlattı. Bilmeyenler için açıklayayım: Nesbo 1990'lı yılların başından beri Di Derre adlı bir müzik grubunun üyesi. Ne tarz müzik yaptığını videoda izleyebilirsiniz. Punk rock, kuralları herkesin kendine göre belirlediği ve gitarda akorlarla dilediğince oynayabildiği demokratik bir müzik biçimiydi. Bir polisiye romanın bundan farkı, okuyucunun da hikayeye katılmasıdır. Okuma sürecinde okurla yazar arasında samimi bir diyalog oluşur. Hele 'cinayeti kim işledi' türü bir polisiye söz konusuysa, süreç kesinlikle interaktiftir. Yazar sizi manipüle etmeye çalışır elbette ama vakayı çözebilmeniz için size belirli ipuçları da verir, böylece kendiliğinden çözümün bir parçası olursunuz. Bugün sabah 4'te uyanıp kaldığım otelin yakınında bir kafeye giderek saat 8'e kadar kahve içerek çalıştım. Daha sonra biraz koştum, ardından menajerimle kahvaltıya indim. Sonra röportajlarla ilgileneceğim. Saat 4'e kadar. Bitince de Oslo'ya dönmek için havaalanına gideceğim. Uçakta dört beş saat yazarım herhalde ve Oslo'ya varana dek uyurum. Açıkçası yazmak, başka işim yokken yaptığım bir şey. Bu konuda kurallarım yok. Sabah kaçta uyandığımı gece kaçta yattığım ve ne yaptığım belirliyor. Bir oturuşta kaç saat çalışacağıma dair kurallarım da yok. Mesela olay örgüsünü oluşturmak bir yılımı da alabiliyor, bir haftamı da. Bazen tüm hikaye benim dışımda bir güç tarafından planlanmış gibi geliyor bana. Tıpkı beste yaparken olduğu gibi. Sanki hikaye havada başıboş dolanıyormuş da ben öylece uzanıp onu yakalıyormuşum gibi. Tabii bazen de çok zor oluyor. Yolda bazı sorunlarla karşılaşıyorum ve 1-2 ay içinde yazmaya başlayacağımı düşündüğüm bir olay örgüsünü tamamlamak bir yılımı alabiliyor. Bazen o kadarı bile yetmiyor. Sonra sıra oturup hikayeyi yazmaya geliyor. Çocuk kitapları veya polisiye fark etmiyor, yazmak teknik işi... Diyelim ki bir çocuk kitabı yazdıktan sonra polisiyeye dönmek bana senfonik beste yapmak kadar karmaşık geliyor. Çocuk kitabı yazmak, müzik grubunuzla doğaçlama çalmak gibi. Tabii işin daha doğrudan çıkması daha kolay olduğu anlamına gelmiyor. Sadece daha keyifli. Birkaç yıl önce, Oslo'nun güzel yamaç manzarasına bakan büyük bir daireyi, daha doğrusu eski bir apartmanın çatı katını satın aldım, sonra da bir çalışma masası yaptırdım. Onu parça parça getirip evin en büyük odasında birleştirdiler. Kitaplığım, bilgisayarım, hoparlörlerim, müziklerim orada duruyor. Espresso makinesi, gitar, kocaman bir kanepe, televizyon ve buzdolabı da var. Ve ben genellikle içeride bulunan tek kişiyim. İşte mükemmel yazı odası. Sabah kalktığımda odaya uzun uzun göz gezdiriyor, sonra notlarımı ve dizüstü bilgisayarımı alıp esas yazdığım yere, 15 yıldır müdavimi olduğum küçük kafeye gidiyorum. Dar koridorun sonunda duran iki masadan birini kapmak için elimi çabuk tutmalıyım, çünkü sadece o masalarda yazabiliyorum. Genellikle hep aynı müşteriler geliyor, hepsi son derece arkadaş canlısı ve 'biz birbirimizi iyi tanırız' havasında oluyor. Beni tanıyorlar, sürekli çalışmam gerektiği için sosyalleşmeye pek gönüllü olmasam da. Boş masa yoksa müşteriler bazen kalkıp yerlerini bana bırakıyorlar. Teşekkür ediyor ama bu kadar cömertlik etmelerine gerek olmadığını söylüyorum. Israr ederlerse de iyi o zaman diyerek bilgisayarımı masaya koyuyorum. Orada çalışmayı neden sevdiğim konusunda hiçbir fikrim yok. Öylesine bir kafe işte hatta kışın biraz rutubetli ve soğuk. Ama işte güzel kahve yapıyorlar. Ve ben orada iyi şeyler yazdım. Normalde, her zaman üzerinde çalıştığım bir projem vardır. Şu anda iki proje üzerinde çalışıyorum. Biri Blood on the Snow. Bunda alter egom Tom Johansen'in adı geçiyor, anlatayım... Aslında durumu hiç açıklamayacaktım. Hatta Tom için bir hayat hikayesi bile hazırlamıştım. 70'lerde kült statüsüne erişmiş Danimarkalı bir yazardı. Fakat avukatlar bu planıma itiraz ettiler. Böyle bir yazarın hiç var olmadığı ortaya çıkarsa, insanlar yayınevine dava açabilirdi. Yine de o isimden vazgeçmedim ve adını başka bir romanımda kullandım. Tom Johansen'in Kaçırılmasında Blood on the Snowun bir zamanlar kazandığı büyük başarıdan bahsettim mesela. Hatta Tom sonradan Blood on the Snow 2: More Blood adlı bir kitap yazarak başarısını katlamak istiyordu. Her neyse, işte şimdi bir de Blood 2 üzerinde çalışıyorum. Başka birinin sesiyle çalışmak çok eğlenceli. Yaratıcı çalışmanın doğası, çağlara göre değişir. 200 yıl önce bu iş için kimse kimseye para ödemezdi. Kitap yazmak karın tokluğuna yapılan bir işti. Sadece Norveç'te değil, dünyanın geri kalanında da en iyi yazarların birçoğu yazmanın yanı sıra başka işler de yapardı. Yine de sanırım yazmak onlar için günün en iyi ve kendilerini en özgür hissettikleri kısmıydı."} {"url": "https://egoistokur.com/joel-dicker-her-insan-dedektiftir-aslind", "text": "Joel Dicker'in yazdığı Harry Q. Davası'nın Ardındaki Gerçek, önce kapağıyla ilgimi çekti, sonra şöyle bir karıştırayım derken, bir de baktım uzun süredir hiçbir polisiyenin yapamadığını yaparak beni sabaha kadar uyanık tuttu. Birkaç gün içinde bittiğinde resmen serseme dönmüştüm; okuru ürpertecek, altüst edecek ne kadar yazarlık numarası varsa hepsi fazlasıyla mevcuttu. Öncelikle bir cinayet romanıydı şüphesiz. Dokunaklı bir aşk hikayesiydi aynı zamanda. Daha da ileri giderek romanın, polisiye formunda bir yaratıcı yazarlık ders kitabı olduğunu bile söyleyebilirim. Yani şöyle... Romanın aynı zamanda ilk romanıyla uluslararası ün kazanmış bir genç yazar olan kahramanı eski yaratıcı yazarlık hocası Harry Q'nun 14 yaşındaki sevgilisi Nola'yı öldürmek suçundan tutuklandığını öğrenir. Gerçi kendi başı da fena halde beladadır. Bol sıfırlı avansını çoktan aldığı yeni romanına henüz başlamamıştır bile ve ne yazacağını katiyen bilmiyordur. Derken şimdi uzun uzun anlatmak istemediğin bir sürü olayın sonunda Harry Q'nun masumiyetini kanıtlayacak bir roman yazmaya karar verir. Harry Q'nun kamuoyunda aklanması biraz da artık biraz da kahramanımızın araştırma sabrına, yazarlık hünerine bağlıdır. Tam bu soluk kesen polisiye üzerine bir şeyler yazmayı planlıyordum ki Joel Dicker'in nasıl bir adam olduğunu merak ettim ve Google'dan öğrendiklerim tek kelimeyle nefesimi kesti. Zor beğenen Fransızların Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü dahil birçok önemli ödülü bulunan Dicker'ın şöyle ağır abi tipli bir adam olduğunu sanıyordum ben mesela ama henüz 27 yaşında tatlı bir çocukmuş. Sonra olaylar Amerika'da geçtiği ve bütün ayrıntılar acayip gerçek göründüğü için yazarın Amerikalı olduğunu düşünmüştüm, halbuki İsviçreliymiş. Ama en tatlısı ne biliyor muyunuz? Bu genç yazar herhangi bir Hollywood blockbuster'ının başrol oyuncusu olduğunu söyleseniz, şüphe etmeden inanacağım kadar yakışıklıymış. Eh, bildiğiniz gibi, edebiyatçının bu kadar güzel görünenine dünyanın hiçbir yerinde pek alışık değiliz. Özetle, Harry Q. Davası'nın Ardındaki Gerçekin yazarı Joel Dicker'la bir röportaj yapmam şarttı, yaptım. Hayır, edebiyatın hayat kurtaracağını düşünmüyorum. Hayatı güzelleştiren şeylere, yani rüyalara, hayallere kaçış için bir imkandır edebiyat. İhtimalleri görerek sınırları, daha doğrusu kendimizi aşmamızı sağlar. Eh, bu da yeterince büyük bir şey. Bütün çocukluğum boyunca ailemle her yıl yaz aylarını Amerika'da, Maine şehrinde geçirdik. Hiçbir kitabını okumadım aslında. Ama çalışkanlığına, kararlılığına, değişebilme ve hep daha iyisini yapabilme arzusuna hayranlık duyuyorum. Bunca yıl sonra artık iyi bir yazar oldu. Küçükken New England ormanlarının ne kadar büyük ve ürkütücü olduğunu gördüğüm her seferinde büyüleniyordum. Büyüdükçe, yazları kaldığımız evin kütüphanesini karıştırıp Amerikalı yazarları ve romanlarını keşfetmeye başladım. Anlayacağınız yanıldınız, romanım bu anlamda edebiyatın bir başarısı değil. Fakat haklı olduğunuz bir taraf var: Edebiyatın insanların hayatını derinden etkilediğine, onu çok daha zevkli kıldığına yürekten inanıyorum. Bilmem ki öyle mi? Polisiye yakıtı merak olan uluslararası bir tür sonuçta. Hepimiz birer araştırmacı yani dedektif olarak geldik dünyaya. Her gün kendimize cevaplanması gereken bir sürü soru soruyoruz. Orası tamamen benim hayal gücümün ürünü. Ama New England kasabalarının birçok özelliğini taşıyor. Eh, açıkçası Nola adını Lolita'yla olan ses benzerliğinden yola çıkarak buldum. Harry ile Nola arasındaki ilişkiyi düşününce de akla Lolita geliyor. Fakat başka bir benzerlik yok. Varoluşumuzun bir parçası olduğundan başka bir şey söyleyemem. Hepimizin bir aydınlık, bir de gölgeli tarafı var. Aydınlık tarafımızı başka insanlara gösterebiliyoruz, gölgeli tarafımızsa gizli. Çoğu zaman kendimize bile itiraf etmiyoruz onu, yadsıyoruz. Bu taraf varlığını makul bir şekilde, kontrolümüz altında ve başkalarına zarar vermeden sürdürebiliyorsa, kabul edilebilir bir kötülük sayılır. Ruhumuzun gölgeli tarafının bir parçasıdır, o kadar. Fakat sesini yükseltip bizi yönetmeye başlarsa, zararlı hale gelir. Ve işte o zaman tehlikeli olur. Romanımın kazandığı başarıya hala inanamıyorum. 2012 Eylül'ünde yayınlandı ve tepkiler inanılmazdı! Anında listelere girdi ve aylarca kaldı. Böyle bir şeyi hayal bile etmemiştim. Hayata derin bir şükran duyuyorum. Başarının kırılgan ve kısa ömürlü bir şey olduğunu bildiğim için de her saniyesinin tadı çıkarmaya çalışıyorum. Marcus Goldman'la koşma tutkumuz dışında pek ortak noktamız yok Hem siz de söylediniz, o uluslararası ün kazanmış genç bir yazar. Bense hukuk son sınıfta okurken bir yandan da umutsuzca romanımı bitirmeye çalışıyordum. Hayır, hiç benzemiyoruz. Hem o benim kadar genç de değil açıkçası, 30 yaşında. Yok tabii. Ama Philip Roth'a ve Romain Gary'ye bayılıyorum, onları okuyarak çok şey öğrendim. Öyle bir şey hiç başıma gelmedi. Elbette boş sayfaya saatlerce bakarak oturduğum oldu ama bunun bir kiriz olduğunu falan düşünmedim, işimin bir parçası saydım. Bazen yazarsın, bazen bir şey çıkmaz, bu kadar basit. Çalışın, çalışın, çalışın. Yetmiyorsa daha çok çalışın. Ben, 10 yaşımdan beni yazıyorum. Hem de hiç durmadan. İlk kitabım basılana kadar sonradan hepsini çöpe attığım 5 kitap bitirdim. İnanır mısınız bilmem ama Harry Quebert'i yayıncıya göndermeden önce de 30 farklı versiyon vardı elimde. Birinci tavsiyem çalışmaya başlamadan önce internet bağlantısını kapatmanız. Bir de müzik dinlemek bende çok işe yarıyor. Harry Q.'yu yazarken sürekli Kings of Leon topluluğunun şarkılarını dinledim. Yazarken de koşarken de disiplini elden bırakmamalı ve bol bol egzersiz yapmalısınız. Bunun için her gün uzun saatler harcamak zorunda kalabilirsiniz. Göze alamıyorsanız başlamayın. En büyük benzerlikse şu: Yazmak da koşmak da aslında kendinizle yarışmak anlamına gelir. Dayanıklılık gerektiren bir yarıştır bu. Pes etmemeli, durmamalı, hedefi zihninizden hiç çıkarmadan hep devam etmelisiniz. Ha bir benzerlik daha: Birileriyle beraber koşamaz ve birileriyle beraber yazamazsınız. Edebiyatın çok farklı türlerindeki eserleri okurum. Ama elektronik kitap okumayı hiç sevmiyorum, benim işim kitapla. Bir hikayesi olan, bir sküre için bile olsa kendi dünyanızdan kaçmanıza olanak tanıyan kitapları seviyorum. Hayır, mümkün değil. Okumak söz konusuysa böyle bir kavramı kabul etmiyorum. Okumak eğlenceli bir şeydir, ne okuduğunuz ne önemi var? Kimse okuduğu şeyden utanmamalı. Galiba okumayı zevksiz bir uğraş yerine koyan her kavrama karşıyım. Stephen King'e haksızlık ettiği kesin. Kibirli bir tutum, haklısınız. Yasemin, Stephen King'i çok severim, o yüzden savunsan da bir sakıncası yok bence. Joel Dicker'e gelince, bu cümlesi epey faullü ama n'apalım ki çok iyi bir yazar."} {"url": "https://egoistokur.com/joel-knoxun-egoist-okur-icin-sectigi-sarkilar-seninle-yeryuzunu-unuturdu", "text": "Underground ile mainstream'i harikulade bir orijinallikle bir araya getiren Kitschcraft'tan hatırlayacağınız Özüm Özgülgen şu hayatta en sevdiğim insanlardan biri, arkadaşım... Güzel ve iyi olan şeylerin kıymetini bilen güzel ve iyi bir adam, yetenekli. Müzisyenliğinin yanı sıra fotoğrafçı ve yönetmen. Ondan da bir Efkar Karması istedim. Hazırladı. Hatta niçin bu şarkıları seçtiğini de yazdı. Çok güzel oldu. İçim burkulurdu yaz akşamları terasınızı renklendiren şık zarif görünümlü insanlara partiler verdiğinizde diyen Zuhal Olcay'la başladı, Leyleği havada görmek için seninle yeryüzünü unuturdum. Hasret kurşunuyla dün dört karga vurdum diyen Zeki Müren'le bitirdi. Araya Shirley Bassey, Depeche Mode, Chinawoman, The Cardigans, Nicky Wire, Manic Street Preachers kattı. Favori aşk şarkılarımdan birini, Pet Shop Boys'un Rent'ini ekledi. Sonra Marilyn Monroe'suz olmaz diyerek kalbimi bir kez daha kazandı. Dedim ya, çok güzel oldu. Ortaya, içinde biraz hainlik barındıran melankolik ve tavırlı şarkılardan oluşan çok güzel bir liste çıktı."} {"url": "https://egoistokur.com/john-green-terk-edilmis-romanlar-hep-bitenlerden-daha-vaatka", "text": "Şahsi hard disk'imin derinliklerinde bir yerde, Saçmalıklar adını verdiğim bir klasör duruyor. Bitiremeden terk ettiğim hikayeleri sakladığım etkileyici bir arşiv. Genetiğiyle oynanmış canlılara dair zombili bir kıyamet romanı var, Kuveyt'te yaşayan bir Amerikalı bowling dehasını anlattığım başka bir hikayem var, bir ıssız ada romanım var, var da var... Arasanız, bu hikayelerin tek bir ortak noktasını bulabilirsiniz olsa olsa: Hepsi 25 bin kelimede kalmış şeyler. Neden hep bu noktada bırakıyorum acaba? Yoruluyorum. Artık eğlenceli gelmiyor. Hikaye berbat gidiyor ve her gün dev bir kaseden abur cubur atıştırarak bilgisayarın başına geçmek benim için pek bir anlam ifade etmez oluyor. En önemlisi, savaş oyunu için plastik tank ve tüfek hazırlayan bir çocuk gibiyim, hazırlık kısmını savaş kısmından daha güzel buluyorum. Bir şeyi bitirmek insanı düş kırıklığına uğratıyor. Bu yüzden terk edilmiş romanlar hep bitenlerden daha vaatkar geliyor. Muhtemelen siz de yazarken kendinize, Neden delice bir çabayla bu anlamsız roman üzerinde çalışıyorum ki? diye sorduğunuz o kritik ana gelmişsinizdir. Romanınızın hiç de umduğunuz gibi olmadığını, en azından henüz o kadar iyi sayılamayacağını fark etmiş ve onu tamamlamanın sizi hiç de eğlendirmeyeceğini düşünmeye başlamışsınızdır. Şu an o durumdaysanız, bırakın. Hemen bırakın. Ya da zaten bırakmışsanız, katiyen yeniden başlamayın. Üzgünüm. Benden istenen yazının yarısına geldim ve şu an sanki birazcık dağılmaya başladım, içimi sıkıntı bastı, bitiremeyeceğimi hissediyorum. En iyisi size, ne yapmayı denersem deneyeyim, daha işin yarısına bile gelmeden beni kıskıvrak pençesine alan o varoluş krizine karşı bulduğum kesin çözümü anlatayım: Bitmek bilmez bir ısrarla bizi tüketmekte olan nihilist dürtülerle savaşmamıza yardım edecek tek şey hikayelerdir. Size iyi bir roman yazmanız mümkün değilmiş gibi geliyor olabilir. Ben de öyle hissediyordum. Yine de üç yıl didinerek romanımı tamamlayabildim. Hepimizin içinde günün birinde gökten bilgisayarımızın klavyesine akan bir esinle şahane bir roman yazacağımız umudu vardır. Ama roman yazmak zordur, ağırdır ve kesinlikle tatsız tuzsuz bir süreçtir. Çünkü bitirdiğiniz zaman, bu sizin için olağanüstü bir deneyim haline gelecek... Yazmayı öğreneceksiniz. İnsan olmayı... Yeldeğirmenleriyle savaşmanın hiç de azımsanamayacak önemini. İşte benim size tavsiyemin mikro özeti: Kaçınılmaz başarısızlığınızın yüzüne tükürün ve şu s@#&o romanınızı bitirin."} {"url": "https://egoistokur.com/jonathan-safran-foer-vejetaryen-olmak-kolay-ama-bunu-surdurmek-cok-zo", "text": "Ünlü romancı Jonathan Safran Foer'ın, et yemenin sakıncalarından bahsettiği Hayvan Yemek adlı kitabın yayınlanmasıyla birlikte, ortalık kelimenin tam anlamıyla karıştı. Et yiyenler, Foer'ın vejetaryenliği dayattığını söyledi. Vejetaryenler onu yeterince tavırlı davranmamakla suçladı. Üretici firmalarsa, yazarın aslında pek de yolunda gitmeyen ekonomiye bir çeşit saldırı girişiminde bulunduğunu öne sürdü. Ben bile Egoist Okur'daki Hayvan Yemek yazısı yüzünden epey acayip e-mailler aldım. Ne ikiyüzlülüğüm kaldı, ne önyargılı oluşum ne de sağlıklı yaşam masalları okuyan bir güruhun yalanlarına kanarak insanları aldattığım... Bunun üzerine günah keçisi Jonathan Safran Foer'ı bulup konuyu onunla konuşmaya karar verdim. Yok canım, kimse hatırlamaz böyle bir şeyi. İlk yediğim ekmeği de hatırlamıyorum. Her gün, çeşitli sebeplerle ekmek ve et yiyerek büyüdüm, hepsi bu. Bu işte bir yanlışlık olduğunu fark ettiğim güne kadar benim için bir sorun değildi. Bilirsiniz; çocukların dünyaya bakışı basittir: Onlar için bir şey ya doğrudur ya yanlış, ikisi birden olamaz. Yani karmaşık akıl yürütmeler yetişkinlikte başlar. Eh, ben de çocukken bol bol et yedim. Bu bana gayet normal göründü. Derken bir gün, oğlumun doğumundan sonra, bazı bilgiler edindim ve bu konu benim için bir daha asla eskisi gibi sorunsuz bir alan olmadı. Tıpkı gizli bir düğmeye basılmış gibiydi. Bir dizi etik soru zihnime üşüşmüştü. Onu da söyleyemem. Ara sıra istemeden de olsa yiyorum çünkü. Bilirsiniz, bir garson söylediklerimi yanlış anlıyor vesaire... Gerçi 'şuraya bir sınır çizgisi çekiyorum, kati surette öte yana adım atmayacağım' gibi bir şey söz konusu değil benim için. Ortada din değiştirmek gibi kuralların ihlal edilemez olduğu bir durum yok. Fark etmeden et yemekte bir sorun görmüyorum. Sorun, bile bile et yemeği seçmekte. Çevre kirliliği, hayvanlara eziyet edilmesi, küresel açlık krizi; sonuçta bu sorunlara da et yiyen kişiler sebep olmuyor. Öte yandan kabul edelim; alışkanlıklarımız ve toplumsal seçimlerimiz sandığımızdan daha önemli, çok şeyi değiştirebilir. Bir kez değil, birkaç kez vejetaryen oldum. Vejetaryen olmaya karar vermek kolay, zor olan bunu sürdürmektir. En son ne zaman vejetaryen oldum? Hmmm, düşüneyim. Bakın, hep şunu söylüyorum: Öncesiyle sonrası arasına kalın bir çizgi çeker, eti hayatınızdan bir anda çıkarırsanız işiniz zor olabilir. Bunun yerine yedikleriniz üzerine düşünmeye başlayın, alışkanlıklarınızdan ötürü kendinizi suçlayıp durmaktan vazgeçin ve tabağınızdaki et miktarını kademe kademe azaltın. Çoğu zaman hiç et yemesem de, katı bir şekilde vejetaryen olduğumu söylemek yerine, Mümkün olduğunca az et yiyen biriyim demeyi tercih ediyorum. Bir çelişkiden bahsediyorsunuz. Ne olmuş yani? Hepimiz çelişkiler içinde yaşıyoruz. Etik kusursuzluğu hedeflemenin hiçbir mantıklı yönü yok; insanı eylemsizleştirmekten başka işe yaramaz. En iyisi hayatlarımızdaki zorunlu ikiyüzlülüğü kabullenerek Henüz kusursuz bir şekilde uygulayamasam da bu meseleyi önemsiyor ve denemekten vazgeçmiyorum demek. Denemek, başarısızlığı da göze almak demektir. Ama başarısızlık bizi yeniden, yeniden denemekten alıkoymamalı. Her başarısızlıktan sonra kendimizi suçlayacağımıza, harekete geçme gücü bulabildiğimiz için kendimizle gurur duyabilir ve inandığımız, doğru bildiğimiz yolda yürümeyi sürdürebiliriz. Çiftliklerin fabrikalara dönüşmesi çiftçilerin isteğiyle olmadı. Bu kararı veren, büyük şirketlerdi. Bunun daha kazançlı olduğu düşünüldü. Kapalı fabrikalarda hayvan üretmek ve et elde etmek, kısa vadede kazançlı olsa bile uzun vadede aslında hiç öyle sayılmaz. Çevreye, insanlara ve hayvanlara verdikleri zarar bir yana, bu fabrikalar asıl olarak kendi çalışanlarına zarar veriyor. Herhalde bu yüzden, kitabımı en çok destekleyenler fabrika çalışanları ve çiftçiler oldu. Gerçek çiftçiler, yani küçük çiftliklerin sahipleri hayvanlara ve çevreye saygılıdırlar. Biz burada kapitalizmden, daha doğrusu kapitalizmin kontrol edilemeyen bir türünden bahsediyoruz. Örnekse; bir dükkandan bir şeyler çalmak para kazanmanın bir yolu olabilir ama kapitalist sistemin kuralları bunu yapamayacağınızı, aldığınız malların karşılığını ödemeniz gerektiğini söyler. Fabrikalarda olan da aslında buna benziyor: Bedelini ödemeden hayvanları öldürüyor ve çevresel bir kargaşaya yol açıyorlar. Geleneksel çiftçiler, hayatlarını aldıkları hayvanlara borçlu hisseder kendilerini. Ortada yazılı olmayan bir sözleşme vardır. Çiftçiler, hayvanların iyi beslenmelerini, rahat rahat gezinip otlayabilecekleri alanlara sahip olmalarını, sonunda öldürülecekleri güne kadar tabiatlarına uygun yaşamalarını sağlarlar. Fakat bugün büyük şirketler bu geleneksel sözleşmenin kurallarını hiç düşünmeden ihlal ediyor. Birleşmiş Milletler'e göre, hayvan fabrikalarının yarattığı sorunlar, gezegenin tüm çevresel sorunlarının üçte birini oluşturuyor. Hava ve su kirliliğinin, biyolojik çeşitliliğin yok olmasının müsebbibi o fabrikalar. Bedelini ödeyen kim peki? Biz. Çocuklarımız. Torunlarımız. Hükümetlerin eskiden çiftliklere ödediği paralar bugün artık büyük hayvan fabrikalarına yöneltildi. Ama para havadan gelmiyor, bizim ödediğimiz vergilerden elde ediliyor. Yani kasaya gidip etikette yazan fiyatı ödediğimizde işimiz bitmiyor. Biliyorum; süpermarkete giderken cebinizde sadece 10 dolar varsa, bunları hatırlamanız güç olabilir. Ama ille de nitelikli ama pahalı etle ucuz ama zararlı et arasında tercih yapmak zorunda değilsiniz. Bir alternatifiniz var: Hiç et almayabilirsiniz. Bu her zaman için daha ucuz olacaktır. Anlattıklarım aslında küresel olarak saklanan bir sır gibi, insanlık gerçeğin ortaya çıkmasını istemediği için tozu pisliği topluca halının altına süpürmeye karar vermiş durumda. Çünkü aslında genç-yaşlı, kadın-erkek, laik-dindar hiçbirimiz hayvanlara acı çektirmeyi istemiyoruz. Bu, en temel insani değerlerimizden biri. Ama işte dayanıklılık değişkenlik gösteriyor, bazılarımızın daha yüksek, bazılarımızın daha düşük... Fakat haklısınız, ben gene de umutluyum. Önümüzdeki 10 yıl içinde dünyanın yarısı vejetaryen olmayacak, o kesin. Fakat yediğimiz yemeklerin yarısının vejetaryen olacağı da bence kesin. Kitabım bunun peşinde; kendimize dünyayı değiştirme yolunda dokunaklı bir kimlik sorusu sormamızı istiyorum. Amerika'da üniversite öğrencilerinin yüzde 18'i vejetaryen. Yani periferide kalmış bir hareketten, marjinal üç beş çatlaktan bahsetmiyorum. Son derece hızla büyüyen bir toplumsal hareket söz konusu. O yüzde 18'in içinde geleceğin politikacıları, doktorları, yazarları ve popüler şahsiyetleri var. Dolayısıyla çok kısa bir gelecekte, tablo epeyce değişecek. Foer'ın en büyük destekçilerinden biri ünlü aktris Natalie Portman. Kitabı okumadan önce de vejetaryenmiş. Ama okuduktan sonra artık bir vegan aktivist olmaya karar verdim diyor. Bu yüzden Hayvan Yemek adlı bir kitabı bir belgesel haline getirmeye karar vermiş. Belgesel önümüzdeki yıl gösterime girecek. Son bir not: Bu süreç sırasında hamile kalan Portman'ın vejetaryenliği zorunlu olarak bıraktığını, çocuğunun emzirme dönemi bittikten sonra da yeniden başlayacağını söylemekte fayda var. Bu lafı bir motto olarak bir kenara yazmak istiyorum, bunu tüm hayatımızda, ikilemlerimizde, tereddütlerimizde, gidip gelmelerimizde, başlayıp yarım bırakmalarımızda, sonra tekrar denemelerimizde hatırlamak lazım, çünkü bazen herşey o kadar kolay başarılmıyor, ya da bazen herşey siyahla beyazdan ibaret değil, grilerde takılabiliyor insan.. Hayvan yemek deyiminin yerlesmesinini onemli buluyorum. Et yiyenlerin aslinda etrefinda gordukleri bir inek, bir kuzu, bir tavsan hatta bir kopegi yediklerinin farkinda olmasini saglayacagini umuyorum. O sevimli kedisini yada benzeri bir canliyi yedigini bilse insan vejeteryan olurdu.."} {"url": "https://egoistokur.com/jorge-luis-borges-utaniyorum-ama-cok-fazla-batil-inancim-va", "text": "Jorge Luis Borges'le bir zamanlar Paris Review için yapılmış söyleşiden notlar okuyacaksınız aşağıda. Doğru, her zaman. Örneğin, sinemaya gidip ağlayan birçok insan vardır. Olağan bir şey, benim başıma da geldi. Ama hiçbir zaman öyle acıklı şeylere, dokunaklı dizilere ağlamadım. Joseph von Sternberg'in ilk gangster filmlerinde epik öğeler olduğunu hatırlıyorum, o Chicago gangsterlerinin gözükara ölüme gidişleri mesela, işte onları seyrederken gözlerim yaşlarla dolardı. Epik şiirler bana lirik ya da ağıt türlerinden daha çok hitap ediyor. Asker kökenli bir aileden geldiğim için belki. Büyükbabam Albay Francisco Borges, Lafinur Kızılderilileriyle sınır savaşlarında görev almıştı ve bir ihtilalde hayatını kaybetti; büyük büyükbabam Albay Suarez İspanyollara karşı verilen son büyük muharebelerin birinde, Peru ordusunun bir süvari birliğinin başındaydı; büyük büyük amcalarımdan bir başkası, San Martin ordusunun öncü kıtasını komuta etmişti; ya işte böyle. Bu arada büyük büyükannelerimden biri de Rosas'ın kız kardeşiydi. Bu akrabalığı bir gurur vesilesi saymıyorum, çünkü Rosas kendi zamanının Peron'u gibi. Yine de bütün bu ayrıntılar Arjantin tarihiyle bağlarımı güçlendiriyor. Sanırım günümüz edebiyatında karakterler epik görevlerini ihmal etmiş görünüyor, garip ama kovboy filmleri kurtarıyor epiği. Evet sanırım. Dediğim gibi, epik geleneği sürdürmek için bir sürü alan varken, bu iş Hollywood'a kaldı. Paris'teyken, ne tür filmlerden hoşlandığımı sordular. Filmlerle ilgilendiğimi biliyorlardı, daha doğrusu eskiden ilgileniyordum, çünkü artık gözlerim çok bulanık görüyor. Samimi olarak söyledim; en çok hoşlandığım filmler kovboy filmleri diye. Fransızların hepsi bana katılarak Tabii görev duygusuyla 'Hiroshima mon Amour' veya 'L'Annee Derniere' gibi filmleri seyrediyoruz ama eğlenmek istediğimizde, iyi bir film görmek istediğimizde, gerçekten zevk almak istediğimizde, biz de Amerikan filmleri izliyoruz dediler. Evet ürkektim, çünkü gençken kendimi şair olarak görüyordum. Eğer öykü yazarsam herkesin beni yabancı ve davetsiz misafir olarak göreceğini sanıyordum. Sonra bir kaza geçirdim. Yara izini görebilirsiniz. Başıma dokunun görürsünüz. Dağ gibi şişlikleri hissettiniz mi? İki hafta hastanede yattım. Kabuslar gördüm, uyku uyuyamadım; gözümü kırpmadım. Durumun tehlikesini anlatarak yani ölüm tehlikesi olduğunu söylediler, ameliyatın başarılı geçmesi muhteşem bir şey. Aklımı kaybetmekten korktum. Belki de bir daha yazamam dedim kendi kendime. Böyle bir şey olsaydı, hayatım pratikte sona ererdi, çünkü edebiyat benim için her şeyden önemli. Yazdıklarımın çok iyi olduğunu düşündüğüm için değil, ama yazmadan yaşayabileceğimi sanmıyorum. Yazmadığım zaman bir tür vicdan azabı çekiyorum. Sonra bir makale veya bir şiir yazmayı denedim. Ancak ben zaten yüzlerce makale ve şiir yazmıştım, bu kez yapamasaydım anlayacaktım ki artık işim bitik, benim için hayat bitmiş. O zaman daha önce hiç yapmadığım bir şeyi denemeye ve bir kısa öykü yazmaya karar verdim. O kafamdaki darbe olmasa belki hiçbir zaman kısa öykü yazamayacaktım. Ve belki de eserleriniz başka dillere çevrilmeyecekti. Yazdıklarımı çevirmek kimsenin aklına gelmezdi. Umulmadık bir kısmet. Önceleri çalışırdım. Sonra fark ettim ki belli bir yaşa gelince artık kendi dilinizi bulmuş oluyorsunuz. Bugünlerde yazdıklarımı bir iki hafta sonra gözden geçiriyorum ve tabii kaçınılması gereken falsolar, tekrarlar oluyor, dozunda olduğu sürece lezzet katan eski numaralar. Şimdilerde yazdıklarım belli bir seviyeye ulaşmış, artık üzerinde daha fazla düzeltme yapmam, öte yandan daha kötüsünü yazmam da mümkün değil. Olduğu gibi bırakıp unutmayı yeğliyor ve o anda elimde bulunan işe yoğunlaşıyorum. Antologia Personalda birçok yazım hatası olduğunu söylemem lazım. Gözlerim iyice görmez oldu, onun için son düzeltmeleri başka biri yapıyor. Küçük hatalar belki ama aklıma takılıyorlar. Okuyucuysa her şeyi kabul edebiliyor. Bazen saçma sapanlıkları bile! Din de denebilir ama bir insan 150 yaşına ulaştığında bayağı bir delirmiştir, değil mi? Çünkü bütün o küçük delilik belirtileri artmıştır. Yine de, anneme bakıyorum, doksan yaşında ve benden çok daha az batıl inancı var. Boswell'in Johnsonını okurken, herhalde onuncu kereydi, bir sürü batıl inancı olduğunu fark ettim ve aynı zamanda delirmekten de korkuyordu. Dualarında Tanrı'dan istediği şeylerden biri delirmemekti, bayağı endişeleniyormuş yani. Bunun adı estlistica'dır, burada eğitimi veriliyor. Ama sanırım sarıyı yazdıklarımda bolca bulabilirsiniz. Kırmızı da var, sık sık hareket halinde, solup gül rengine dönüşüyor. Bir şey göstermek gibi bir niyetim hiç yok. Niyetlenerek bir şey yapmıyorum. Tarif ediyorum. Yazıyorum. Sarıyı kullanmamın bir açıklaması var. Görme yeteneğimi kaybetmeye başlayınca son gördüğüm renk, daha doğrusu zihnimde parıldayan renk... Tabii şimdi üzerinizdeki palto ile bu masa ve arkanızdaki ahşap eşyanın aynı renk olmadığını biliyorum. Son gördüğüm renk sarıydı, renkler içinde en canlı olanıdır. Bu yüzden taksiler sarıdır. İlk önce kırmızı yapmayı düşünmüşler. Sonra biri, geceleri veya sis olduğunda sarının kırmızıdan daha canlı parladığını fark etmiş. Görme yeteneğimi kaybetmeye başlayınca ve dünya benim için soluklaşınca arkadaşlarımın arasında geçirdiğim bir dönem vardı... Her zaman sarı kravat taktığım için dalga geçerlerdi benimle. Sonradan, her ne kadar göz kamaştırıcı olsa da sarı rengi gerçekten sevdiğimi düşünmüşler. Ben de, Sizin için sevmek söz konusu olabilir ama benim için değil, benim tek görebildiğim renk bu dedim. Gri bir dünyada, gri ekranlı bir dünyada yaşıyorum. Ama sarı parıldıyor. Sarının açıklaması bu olabilir. Oscar Wilde'ın bir şakası geldi aklıma, bir arkadaşının sarı, kırmızı, karmakarışık renkli bir kravatı varmış, Wilde da sevgili dostum, ancak sağır bir adam böyle bir kravat takar demiş. Benim şimdi taktığım kravata benzer bir karavattan bahsetmiş herhalde. Buna cevabını ben de duymak isterdim. Evet, tabii. Hiçbir şeyin bu denli yanlış anlaşıldığını duymadım daha önce. Aptallığın mükemmel hali. Wilde'ın söylediği bir fikrin esprili çevirisiydi tabii, İspanyolcada da İngilizcede olduğu gibi canlı renk vardır. Canlı renk yaygın kullanılan bir tabirdir, ama edebiyatta kullanılan şeyler hep aynıdır. Önemli olan bir şeyin nasıl söylendiğidir. Mecazi kullanımlara bakalım mesela: Gençken hep yeni metaforlar arardım. Sonradan fark ettim ki gerçekten güzel metaforlar hep aynı. Yani zamanı yolla karşılaştırıyorsunuz, ölümü uykuyla, yaşamı rüya görmekle... Bunlar edebiyattaki en önemli metaforlar, çünkü temel şeylere aitler. Metafor üretirseniz bir saniye için karşınızdakini afallatabilirsiniz. Hayatı bir rüya gibi düşlerseniz bu bir fikirdir, gerçek bir fikirdir... Bence daha önce aralarında herhangi bir bağlantı kurulmamış şeyler arasında bağlantı kurmak insanları afallatmaktan daha iyidir. Öykülerinizin bazılarındaki komik öğeyi pek nadiren fark ediyorlar. Bir yazar fikirlerine göre değerlendirilmemeli demiştiniz. Yazdıklarının okura verdiği keyif oranında değerlendirilmeli. Fikirlere gelince, bir yazarın şu veya bu türde politik düşünceleri olması çok da önemli değil. Birkaç yakın arkadaşım herhalde. Kendimi saymıyorum çünkü yazdıklarımı asla tekrar okumam. Utanç duymaktan korkuyorum. Öykü ve şiir kadar belki de daha çok kurmaca olmayan veya gerçeğe dayanan kitaplar okuduğunuz anlaşılıyor. Doğru mu bu? Örneğin, ansiklopedi okumayı severmişsiniz. Evet tabii. Bayılırım. Hele ilk günlerde... Çok gençtim ve kitap isteyemeyecek kadar da çekingendim. Yoksul sayılmazdım belki ama varlıklı da değildim onun için her akşam kütüphaneye gelip eski baskı Britannica Ansiklopedisinin bir cildini çıkarıp alırdım. O baskıda Macaulay ve Coleridge'in uzun yazıları vardı, hayır Coleridge'in yoktu... İlgimi çekecek yazı bulmak için sayfaları çeviriyordum, Mormonlar hakkında ya da bir yazar hakkında örneğin. Aynı şey Almanca Ansiklopediler için de geçerli. Artık insanlar küçük dairelerde yaşadıkları için otuz ciltlik ansiklopedilere yer kalmadı. Ansiklopediler bundan çok büyük zarar gördü, basımları durduruldu."} {"url": "https://egoistokur.com/joyce-dickens-hardy-lawrence-park", "text": "Tim Parks New Yorker için James Joyce, Charles Dickens, Thomas Hardy ve D. H. Lawrence'la tanışmanız, buluşmanız halinde yaşayacaklarınızı yazmış. Ama tabii söz konusu edebiyatçılara pek de sevecen davranmamış. Yerden yere vurmuş onları, karakterlerinin en berbat, en dayanılmaz, en pislik özelliklerini ifşa etmiş. Hepsini çok sevdiğim yazarlar olduğu için, başta biraz bozulduğumu, Parks'ın neden böyle yaptığını anlayamadığımı söyleyebilirim. Ta ki son cümleye gelene kadar. Son cümleyi okuduktan sonra hem koca bir kahkaha patlattım hem de kalleşçe harcadığı büyük yazarlar arasına katar mıyım, bilmiyorum ama Parks'ı bir kez daha çok sevdim. Sonra da işte oturup siz de okuyun, eğlenin, düşünün diye çevirdim. James Joyce'la, şu bizim Jim'le buluştuğumuzu hayal edelim. Trieste'de sahildeyiz, Büyük Savaş'tan hemen önce, 1918'de Zürih'teki Kreuz Caddesi'nde ya da 30'larda Saint Michel Bulvarı'nda. Birçok kişinin onaylayacağı bir senaryomuz var. Konuşmada birkaç isim geçiyor ilkin. Hepsi İrlandalı isimler. Joyce'la ilgili bir şeyler bilen birini, tercihen Dublinli birini tanıyorsanız, kendisi buna çok memnun oluyor. O kişinin onu methetmesi ya da tam aksi yerden yere vurmuş olması fark etmiyor. Önemli olan, insanların Dublinli Joyce'tan bahsetmesi. Açılış muhabbeti bittiğinde, Joyce onun için küçük bir şey yapmanızı istiyor. Koca bir zarf var elinde. O kadar uzun konuşmuşsunuz ki zarfı postaneye götürecek vakti kalmamış. Bunu onun yerine siz yapabilir misiniz? Peki ya erkek kardeşi Stanislaus'a bir mektup gönderebilir misiniz? Yakut Shakespeare & Co.'ya, Ulyssesi yayımlayan Paris kitapçısına. Evet derseniz, bir dahaki sefere başka bir şey isteyecek, daha fazla zaman alacak bir şey. Ona da evet derseniz, yeniden görüştüğünüzde ona birkaç pound, birkaç lira, birkaç frank ödünç verip veremeyeceğinizi soracak. Birkaç yüz frank. İlerleyen zamanla değişecek bir senaryo değil bu. Joyce, hayranlarından borç istemek zorunda kalmayacak kadar refah içinde yaşayacağı bir noktaya asla ulaşmayacak. Ona bir kez borç verirseniz, daha sonra yeniden isteyebilir. Daha fazlasını. Bu arada, eski borçlarını daha geri ödemedi. Ama boşverin, önemli olan kendisinin bir sonraki edebi çabası. Ulyssesi ya da hali hazırda yazdığı Gelişmekte Olan Eserini tartışmak için biraz zamanınız var mı? Jim'le Gelişmekte Olan Eser üzerine sohbet etmek için mi? Evet, tabii. Haydi, gidelim öyleyse. Siz de bir şey yazıyor olabilir ve fikrini almak isteyebilirsiniz. Yapmayın. Ezra Pound'un onca iyiliğinden sonra bile Kantoları okumadıysa, sizin yazdıklarınızı hiç okumayacaktır. En iyisi, bu ilişkinin tek yönlü trafiğe dayandığını kabul etmeniz. Bunları yapmayı niye kabul edesiniz? Çünkü Joyce bir dahi. Herkes öyle söylüyor. Kendi de anlatıyor bunu zaten. Kitaplarını okuduğunuzda siz de onun bir dahi olduğunu görüyorsunuz. Yalnız değilsiniz. Herkes ona yardım ediyor. Nora olsa, Yüce Tanrı dünyaya indiğinde sen mutlaka ona da verecek birkaç iş bulurdun derdi kocasına. Yine de gün geliyor, damlalar bardağı taşırıyor. Bazı istekleri size fazla çılgın gelmeye başlıyor bir anda. Başlangıçta, Dublinlilerin çıkardığı ufak tefek zorlukları ve hafif suçları heyecan verici buluyordunuz, Portrede işler biraz büyüdü ve zorluklar, olanca müstehcenliği ve abartısıyla Ulysseste anıtsal bir boyut kazandı, şimdiyse Gelişmekte Olan Eserin ilk bölümlerini okurken ise nutkunuz tutuldu. İşte kendinizi Joyce'a hayır derken bulacağınız o kaçınılmaz gün gelip çattı. Charles Dickens, bizden borç istemez, bunu yerine çocuklara, ebeveynlere, akrabalara, arkadaşlara hatta tanımadığı insanlara durmadan borç verdiğinden yakınır. Yakınır yakınmasına ama yeterince değersiz ya da muhtaç olduğumuzu düşünürse, bize de istemesek bile zorla para ya da iş teklifinde bulunması olasılık dahilindedir. Mezarlıklar, hastaneler ve hapishaneler bu büyük romancıya ulaşabileceğiniz diğer muhtemel mekanlardır. Seyahatlerinde dışlanmış kişileri bulup onların dünyalarını keşfetme fırsatını asla kaçırmaz. Neticede çocukken kendi de dışlanmıştı ve kız kardeşi prestijli bir müzik okulunda öğrenim görürken o, sefil bir fabrikada çalışmaya zorlanmıştı. Üyesi olduğu kulüplerden birinde de tanışabiliriz onunla, mesela Garrick'te ya da Reform'da, ama tabii bu durumda dışlanmış olmamız değil en az onun kadar onaylanmış olmamız gerekir. Herkes Garrick'e giremez; orası davet edilmeniz gereken bir dünyadır. Dickens için de zaten roman yazmak bu türden kutsal yerlere girmenin bir yoludur. Kulüplere bayılır, düşünsenize ilk romanı da bir kulüp hakkındaydı. Pickwick Kulübünden bahsediyorum. Genç bir kadınsanız, Shepherds Bush'ta tanışabilirsiniz Dickens'la. Evsiz Kadınlara Ev başvurusunda bulunan kadınlarla burada bizzat kendi görüşür. Evsiz, onun döneminde 'fahişe' anlamına gelen bir kelimedir. Ve bu durumda da Dickens'ı büyüleyebilir ya da onun tarafından büyülenebilirsiniz. Yine de Ev'e kabul edilmek ve orada kalabilmek için, onu ne kadar değerli biri olduğunuza ikna etmelisiniz. Gözdesi bile olsanız, onun koyduğu kurallara uymuyorsanız, sokağa atılmanız işten değildir. Daha mutlu koşullardaysa Dickens bize geniş bir yelpazede sahip olur. Belki de onun şu ünlü Onikinci Gece kutlamalarından birine çağrıldınız, şenliğe ve eğlencelere katılmak için. Dickens o gecelerde sevinçle yer, içer. Siz de öyle yaparsanız sevinirim. Rengarenk giyinir, üzerinde yeşil ceketi ve fırfırlı ve elmas kol düğmeli kırmızı gömleği olur. O herkesçe tanınan kişilerin taklidini yapmaya başladığında, arkanıza yaslanıp kadehinizi doldurun ve bu harika erkeğin müthiş performansının tadını çıkarın. Ama onu taklit etmeyi aklınızdan bile geçirmeyin. Dickens, kendisinin söylediğine bakılırsa tanrı, Trollope'un kabaca tabiriyle ise kendi kendinin tanrısıdır. Yazar olmak için uğraşan biriyseniz, Dickens sizi kanatları altına alabilir. Başkalarının el yazmalarını okur ve bazen kendi dergisinde yayınlar. Derginin her sayfasında Charles Dickens'ın adı görülür. Kendi adınızı ise katiyen bulamazsınız, yazıların hepsi imzasızdır. Household Words dergisinde yazdığınız bir şeyin basılması, kulübe kabul edildiğiniz anlamına gelir. Dickens Kulübü'ne. Dickens'la arkadaş olmak için sürekli sınavlardan geçeceksiniz. Örneğin gece yürüyüşüne çıkmayı teklif etmişse ama sizin o saatlerde yapacak daha iyi bir işiniz varsa, bundan hiç hazzetmeyecektir. Onaylamadığı biriyle evlenmek istemeniz de sorun yaratabilir. hazır olun, daha neler neler olacak. Dickens karısını terk ettiğinde, onu aileden uzaklaştıracak, çünkü on çocuğunun annesinin aslında tembel, umursamaz ve değersiz bir kadın olduğunu anlamış olacak. İşte o sırada eğer tarafınızı doğru belirlemezseniz, arkadaşlığınız biter. Kısacası bu arkadaşlık tuzaklı bir yol olmaya devam edecek. Dickens'in bir metresi var mesela, ondan 30 yaş genç bir kadın, bir aktris. Ve bu öğrenilirse, saygın okuyuculardan oluşan o engin aileye artık layık bulunmayacak. Bu düşünülemez bir şey. Susmak zorundayız. Dickens'la arkadaşlığımızın en üzüntülü günü de gelecek kaçınılmaz olarak. Ellilerinin ortalarında yazmayı bırakıp, büyük topluluklara okumalar yapmaya başladığında. Sahnede hem en kötü kalpli karakterlerini hem de en iyileri canlandırarak melodramı üst seviyelere çıkarmaya bayılıyor. Onu seyredenler çılgına dönüyor. Bittiğinde, büyük adam metresini gözlerden ırak tuttuğu evin olduğu semte giden bir trene biniyor aceleyle. Böyle ne kadar sürebilir ki? Dickens tüm ilginin odak noktasında durma gayretini öyle abartıyor ki, elli sekiz yaşındayken, hayranlarının son derece uygunsuz bulacağı bir sevgilinin yanında bitkin düşüp öldüğünde, şaşırmıyorsunuz. Fakat onun bu dünyadan göçüp gitmesi bizi yıksa bile, Dickens Bursu almayı hala umut edebiliriz. Ya da Dickens Pickwick Kulübü'ne kabul edilebiliriz. Bu kulübün tüm dünyada şubeleri var, biliyorsunuz. Onun parlak, iyicil taklitlerine nasıl da bayıldığımızı hatırlamak için diğer okuyucularla bir araya da gelebiliriz. Genelde erken dönem romanlarını konuşuruz. Onunla ilk buluşma anımızı. Thomas Hardy ile tanışmanızı yazacak olsanız, ortaya hiç de öyle canlı bir şey çıkmaz. Dorset'teki bir taşra kilisesinde görev yaptığınızı düşünebiliriz. Hardy Tanrı'ya inanmaz ama kiliseyi de asla boşlamaz. Tanıştırıldığınızda, sağlığınızı soracaktır, bunu sahiden umursuyormuşçasına... Bu karşılaşmayı yazma ihtimalinizi daha çok umursuyordur aslında, o yüzden böyle bir emelinizin olmadığını bir şekilde hissettirmeniz akıllıca olabilir. Ailenizin Dorset'in eskileriyle bağlantısı olduğunu açıklayın, bu onu rahatlatır. Mesela büyükbabalarınızdan biri, Puddletown'da yatıyordur. Hardy talepkar biri sayılmaz, insanı sohbete falan da zorlamaz. Tepesi kel, arka taraftaki saçları ince ve uzundur. Utangaç görünür, konuşmayı başkaları yürütmesini tercih eder, karısının bitmek bilmeyen gevezeliklerine çatık kaşlarla bakar. Herkese naziktir, karısı hariç! Ama nasıl inanmadığı bir kiliseye ihtiyaç duyuyorsa, karısına da aynı şekilde ihtiyaç duyar. Siyasi konular açılırsa, sadece bir ya da iki defaya mahsus fikrini belirtir. Karşısındakinin ne düşündüğünü duyduktan sonra. Tanrıya inanmamak meselesine dair bir şey söylediğinde, bunu öyle kapalı bir şekilde yapar ki ne düşündüğünü anlayamazsınız bile. Ayrılma zamanı geldiğinde onun gizemli biri olduğunu düşünmeye başlamışsınızdır. İkinci bir toplantıya davet edildiyseniz, belki Hardy'nin kalın çitlerin arkasında gizlenmiş evinde olabilir bu, yemeğin sadeliği, ev sahibinin sessizliği etkiler sizi. Orada aynı anda hem olmanın hem de olmamanın yolunu bulmuş gibidir. Tokalaşmaya davrandığınızda, elinin gevşekçe ve biraz nemli olduğunu düşünürsünüz. Dokunulmaktan hoşlanmaz gibidir. Hizmetçileri fark etmeye başlarsınız sonra. Masaya yemekleri getiren çok sevimli genç bir hizmetçi vardır mesela. Ve sevimli bir genç kuzen. Etrafta bu parlak gençler varken Thomas Hardy'ye odaklanmak zor olur, hele yazarın da onların farkında olduğu açıkken. Çok çok açıkken. O gençlerin yoğun varlığı ve yazarın adeta yok gibiliği arasında bir ilişki olduğu aslında bellidir. Eğer önemli bir üniversitede görev yapan bir akademisyenseniz, yazar sizinle biraz daha fazla ilgilenebilir; evrim ya da determinizm hakkında konuşabilir mesela. Bilgili biridir çünkü. Size korunaklı dünyanız hakkında sorular sorar, sesinde belirgin bir imrenme sezer, akademinin korunaklı dünyasının onu karısından kurtarabileceğini düşündüğünü anlarsınız. Hardy ile buluşmanızın, sadece genç bir kadınsanız farklı bir sonucu olabilir. Küçük bir not yazarak tekrar görüşmenizi isteyebilir sizden. Kurmaca yazıyorsanız, bir yayıncıya bir kısa öykünüzü tavsiye edebilir. Ne cömertlik! Londra'ya geldiğinde, bir müzede veya katedralde buluşma ayarlar. Bir anda mimari hakkında ilgili ve bilgili biri olmuştur. Bir gargoylun altında size aşk ilan eder. Sizi bütün kalbiyle seviyor, anlasanıza. Fakat bir şekilde bunu da, masumiyetinizi korumak ya da aranızdaki alevi söndürmek istercesine kapalı bir şekilde yapmayı başarıyor. Size dokunmaya çalışmıyor. Öpmüyor da. Daha siz 'hayır' demeden önce bile o, hayal kırıklığına uğramış ve rahatlamış görünüyor. Onu reddetmenizi istediği hissine kapılıyorsunuz. Bir sarılma çok tehlikeli olmaz mıydı? Hafiften ve aslında ilk kez, bu yumuşak huylu adamı, okurken ağladığınız ve 'keşke hiç başlamasaydım' dediğiniz o çok güzel kitapların, Tess of the D'Urbervilles ve Jude the Obscureun korkunç dünyasıyla bağdaştırıyorsunuz. Bir süre sonra, bir çiftin sevgili olmasını engellemek için havanın bile aniden değiştiğini anlattığı kısa bir şiir yazıp gönderiyor size. Bir daha denemiyorlar. Son buluşmanızda, şahinin yediği bir bebek kirpiyi gösteriyor. Onu arkadaşlarınıza anlattığınızda, her zaman kibar davrandığını, tahrik olduğunda bile sizi korumak adına içindeki arzuyu dondurduğunu söylüyorsunuz. D. H. Lawrence'ın dokunaklı bir sorunu yok ve asla kalabalığın içinde kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya değil. Saçları kırmızı, sakalları fırça gibi; hareketleri de öyle. Sık sık hasta oluyor ama yardım beklemiyor. Borç istediğinde, bu yalnızca gerçekten ihtiyacı olduğu ve geri ödeyeceği için oluyor. Onunla Sicilya'da, Seylan'da, Avustralya'da, Amerika'da tanışabilirsiniz, fark etmez ama unutmayın, Lawrence'le tanışmak Frieda'yla tanışmak anlamına geliyor. Frieda'yı tanımadıysanız, Lawrence'ı tanıyamazsınız. Ve bu ikisi bekarlarla değil, çiftlerle tanışmayı, ilişkileri karşılaştırmayı seviyorlar. Eşinizle evlerine gittiğinizde, Lawrence'ın meşgul olduğunu görüyorsunuz. Dizleri üstüne çökmüş, yerleri siliyordur. Ya da bir ağacın altında oturmuş, elindeki deftere çılgınca bir şeyler yazıyordur. Sizi anında fark edip içeri alıyor. Frieda o sırada ya akşam yemeği hazırlıyor, ya da piyano çalıyor olur. Lawrence fikirlerini yüksek sesle dile getirmeye başlıyor ve hangi ülkedenseniz orayı eleştiriyor. Çünkü o ülkeden nefret ediyor. Orası ahlaken çökmüş bir yer. Sesi kılçıklı. Böylesini seviyor. İnsanların her birini kendine has buluyor. Nefret etmeye bayılıyor. Gitmeniz gerektiğini söylüyor. Geldiğinize sevinmiş. Kendi görüşünüzü dile getireyim deseniz, 'yanlış' olduğunuzu söylüyor, en iyisi kendi fikrinizi bırakıp onunkini almanız. Haklı. Bunu kanıtlayacak bir dizi örnek sunuyor. İkna edici. Muhtemelen haklı. Havada şenlikli bir çatışma hissi var. Frieda piyano çalarken yanlış bir notaya basıyor ve Lawrence bir anda bağırıp çağırmaya başlıyor. Frieda ondan çok daha iri yarı ama yazarımız buna aldırmadan koşarak ona saldırıyor. Yahut eline geçirdiği bir tabağı fırlatıyor kadının üzerine. Başka misafirler de var masada ve hepinizin nutku tutuldu. Derken şaşırtıcı bir şekilde ortalık sakinleşiyor ve Frieda piyanosunun başına dönünce Lawrence şarkı söylemeye başlıyor. İlişkiniz daha samimi ve canlı olmalı ona göre. Dehşete kapılıyorsunuz. Kendinizi ifade edemiyorsunuz. Lawrence bir şaka patlatıp köpeği okşuyor, hırladığı zaman da tokatlıyor. O sırada Frieda tavuğu yakmış oluyor ve tekrar bağrışmaya başlıyorlar. Lawrence iyi değil. Zor nefes alıyor. Ama belki de kafasındaki lanet olasıca bir fikirlerin esiri olduğu için iyi değildir. Daha sonra, köpeğini dışarı çıkarırken, seni de çağırıyor. Peşinde olduğu şey bir tür blutsbrüdershaft. Bu öyle güçlü bir arkadaşlık olmalı ki, birbiriniz hakkında düşündüğünüz her şeyi ilişkinizi riske atmadan söyleyebilmelisiniz. Hemen ardından, bileğinizi kavrıyor. O kadar baştan çıkarıcı ki ürküyorsunuz. 'Evet' dememeniz gerektiğini biliyorsunuz bir tek. Ama yüreğinizdeki korkuyu alt etmek de cazip geliyor o an size. Öylece duruyorsunuz. Beklediği cevap da bu zaten. Şu lanet köpek nerede diye bağırıyor. Kanlı cehennem! Bahse girerim o da seni yazıyor diyor karınız. Ah çok kötü, onun kitabı daha iyi olacak!"} {"url": "https://egoistokur.com/joyce-kafka-faulkner-mann-camus-sarkilar", "text": "Kate Bush'un ünlü şarkısı The Sensual World'ün ilham kaynağı James Joyce'un Ulysses adlı romanı, yani modernist edebiyatın en büyük başyapıtı. Bush, romanın final paragrafının ritm açısından kendi bestesine ne kadar uygun düştüğünü fark edince sözleri doğrudan buradan almaya karar vermiş. Ancak Joyce'un varisleri buna izin vermeyince, o paragrafı çağrıştıracak başka bir metin yazmış. Joy Division şarkıyı Franz Kafka'nın ne için cezalandırıldıklarını bile bilmeden sıraları gelince insanı ağır ağır öldüren bir makineye bağlanan mahkumları anlatan hikayesi Ceza Kolonisi'nden uyarladı. Bu uyarlama da Federico Garcia Lorca'nın Vals adlı şiirinden.... Fransız yazar Albert Camus'nün Yabancı'sından. Kitabın ana karakteri Meursault bir gün kumsalda oturup denizi seyreden bir Arap'la karşılaşır. Adamın elindeki bıçak, güneş ışınlarını Mersault'un gözlerine yansıtır. Sıcaktan ve gözlerinin kamaşmasından rahatsız olan Meursault da düşünmeden ateş ederek onu vurur. T. S. Eliot'ın eşi benzeri olmayan şiiri The Love Song of J. Alfred Prufrock'dan. Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya adlı romanından. Aslında Iron Maiden edebiyat uyarlamaları konusunda son derece cömert bir grup. Daha birçok edebiyat yapıtını şarkıya dönüştürdüler. Mesela İngiliz şair Coleridge'in The Rime of Ancient Mariner adlı müthiş şiirini. Thomas Mann'ın Venedik'te Ölüm adlı romanından. William Faulkner'ın dilimize bir vakitler Hamdi Koç tarafından çevrilmiş öyküsünden. Bugüne kadar okuduğum en tuhaf, en ürkütücü öykülerden olduğunu söyleyebilirim. James Joyce'un Dublinliler adlı kitabındaki Eveline öyküsünden. Dilimize Murat Belge tarafından çevrilmişti. e. e. cummings'in i carry your heart with me şiirinden."} {"url": "https://egoistokur.com/joyceun-derin-sesli-uykulu-sabirsiz-karisina-mektuplar", "text": "İtiraf edeyim; kafamı karıştıran bir yanı var elimdeki kitabın. Yine de James Joyce'un şimdi burada anlatmak istemeyeceğim fazlasıyla 'kirli' erotik hayallerini de içeren bu mektupları okumadan duramadım. Ama şunun da farkındaydım: Joyce bu mektupları, mesela bembeyaz bir kadın külotundaki küçük kahverengi bir lekenin onu nasıl tahrik ettiğini ben ya da siz ya da bir başkası için yazmamıştı. Nora dışında kimsenin okumasını isteyeceğini sanmıyorum. Dedim ya, bu kitap ruhumu ikiye böldü. Bütün iyi kitaplar gibi! Bu kitabın İsveççe çevirisini okudum. Birçok kez elimden bıraktım, sonra gene döndüm ve bitirmeden bıraktım. Sanki Joyce'un ve karısının bu denli özellerine girme hakkım olmadığını düşündüm. Benden iğreniyor musun sorusuna, Nora'nın jes dediğini duyar gibi oldum. Sevişmelerinin ardından Nora'nın kocasının yüzüne bakmaktan çekindiğini okumuştum bir yerlerde."} {"url": "https://egoistokur.com/judith-malika-liberman-masal-dinlerken-hafif-bir-transa-giriyoru", "text": "Judith Malika Liberman'ın adını eminim duydunuz. Hani şu şehrin şurasında burasında masal geceleri düzenleyen ve anlattığı masallar aracılığıyla zihnimizin en derininde gizlenenlerle yüzleşmemizi sağlayan güzel kadın... Arkadaşım Aycan Aşkım Saroğlu'nun tavsiyesiyle, düzenlediği bu masal gecelerinden birine birkaç hafta önce ben de katıldım ve dışarı hafiflemiş olarak, adeta mutluluktan uçarak çıktım. Açıkçası, Uyuyan Güzel masalını daha önce hiç kimse bu kadar güzel anlatmamıştı. Masal anlatmayı çok sevdiğimi 14 yaşına geldiğimde anladım. Yaşadığımız yerde bir orman, onun ortasında da eski bir saray, daha doğrusu av köşkü vardı ve orada bir masalcı buluşması düzenlenmişti. İnsanlar kocaman bir şöminenin önüne toplanmış, birbirlerine masallar anlatıyorlardı, çıkıp ben de anlattım. Bunu daha önce de yapmıştım ama o gün farklıydı, çok özeldi. Odadaki enerjiyi hissettim, içeride hayal dolu bir hava vardı, sanki herkes ördüğüm masal halısının üzerine atlayıp benimle beraber uçmaya başlamıştı. Asla unutmayacağım bir his. Konservatuara girerek bu sanatla ilişkimi derinleştirdim. Ama kendimi profesyonel bir anlatıcı olarak görmem senelerimi aldı. Sanırım insan hangi sanat dalını seçerse seçsin böyle oluyor. İşte masal anlatıcılığının da benim içimde demlenmesi lazımdı ve bu biraz zaman aldı. Biliyor musunuz, hepimiz doğuştan hikayeciyiz. Hikaye anlatmak, yaşadığımız gerçekliği alıp başkalarıyla paylaşabileceğin bir hikayeye dönüştürmektir. Böyle bakınca görmek zor olmaz, aslında hayat hikayemizi de biz şekillendiriyoruz. Yaşadıklarımızı başkalarına anlatırken neyi öne çıkarıp neyi gizleyeceğimize, etkisiz hale getireceğimize kendimiz karar veriyor, böylece kendi gerçekliğimizi yaratıyoruz. Masal dinlediğimizde hafif bir transa giriyoruz. Hem buradayız hem de kahramanla beraber yollara düşüyor, bir hazinenin izini sürmeye başlıyoruz. Aslında her masal 'aşk'ın ve bilgeliğin peşinde simgesel bir yolculuktur. Hayal yolunda yaşadıklarımız bizi değiştirebilecek kadar güçlü aslında. Biz fark etmiyoruz ama masallarda yaşadığımız hayali maceralar bizi günlük hayatımızda daha dolu, daha içten olmaya çağırıyor hatta adeta bizi daha cesur olmaya hazırlıyor. Benim hep dikkatimi çeken bir şey var: Sanki masallar bizim bilmediğimiz bir kaynaktan fışkırıyorlar. Ve ister Doğuda ister Batıda olsun bütün kültürler onları alıp kendilerine uyarlıyor. Bu yüzden de her coğrafyanın kendi Cinderella'sı, kendi Şehrazat'ı var. Evet, ünlü psikanalist Carl Jung'un ortaya attığı kolektif bilinçdışı kavramını hatırlayalım. Masallar simgesel bir dille bizim en derin korkularımızdan ve en kuvvetli ümitlerimizden bahseder. Bunlar tek bir culture bağlı olmayan evrensel kavramlar ve masallardaki kahramanların hepsi birer arketip. Dediğiniz doğru, aynı masala Yunan, Rus, İranlı ve Türk masal kitaplarında rastlamak beni hala hep şaşırtıyor. Şehrazat benim de en sevdiğim kahraman. Onu benim için özel kılan Şehriyar'la evlenmeye karar vermesi. Kalbi kırık ve kıskanç Şehriyar her gün başka bir kadınla evleniyor ve her sabah önceki gece evlendiği kadını öldürtüyor. Düşünsenize, her gün bir genç kadın ölüyor. Başvezirin kızı olan Şehrazat güvende aslında. Zira padişah başvezire bir söz vermiş, kızıyla asla evlenmeyecek. Fakat Şehrazat akıllı ve eğitimli bir kız, ayrıca cesur. Ülkedeki tüm kadınları kurtarmak için bir plan yaparak kendini ateşe atıyor. Sonunda da ölmemeyi başarıyor. Kocasına her gece bir masal anlatarak ve her sabah masala en heyecanlı yerde keserek... Görüyor musunuz, masallardaki kadınların zayıf ve edilgen oldukları sanılır. Şehrazat'sa tam aksi, hem hem fedakar, hem cesur hem de çok akıllı. Bu masalın sevdiğim bir yanı da şu: masallar herkese iyi gelir, öfkeli bir kadın katili olan Şehriyar'a bile. Hikaye anlatmak, dinleyene bir şey hissettirme sanatıdır. Hikayeler bize kim olduğumuzu, ve hangi değerleri önemsediğimizi de hatırlatır. Fakat son on senede hayatımıza giren akıllı telefon teknolojisi, iletişim kurma şeklimizi çok değiştirdi. Yüz yüze daha az vakit geçiriyor, yazarken daha kısa cümleler kuruyoruz. Minimum bilgi alışverişi seviyesinde bir iletişim bu, hiçbir şey hissettirmiyor, duyulara hitap etmiyor. Tehlikeli de. Halbuki yüz yüze, göz göze konuşurken sadece bilgi iletmiyoruz, birbirimizle bağ kuruyoruz. Söz yetmiyor bunun için, sessizliğe ve zamana da ihtiyacımız var. Neyse ki son zamanlarda Batıda ve Türkiye'de masal anlatmanın önemi yeniden keşfediliyor. Masal konusunda aslında çok kaynak var, 16. yüzyıldan beri masallar hep kitaplaştırıldı. Tabii her masal modern insanın ilgisini çekmeyebiliyor. Kitabı hazırlarken binlerce masalın arasından günümüz dünyasında bize rehber ve yoldaş olacak 54 tanesini seçmek oldu. Masalların unutulmamasını istiyorsak onlara hayatımızda yer açmalıyız. İyi ki çocukları uyutmak için onlara masal anlatıyoruz da bu sayede masallar unutulmuyor. Bu kitabı, okuyana bir dost, bir pusula olsun, karar vermesine, karanlıkta yolunu bulmasına yardım etsin diye yazdım. Bu 54 masalın hiçbiri peri masalı değil. Bilgelik geleneklerinden geliyor, ilham ve ders veriyorlar. İnsan bazen hayatta yolunu kaybeder ve bir dost tavsiyesine ihtiyaç duyar, işte öyle zamanlarda rastgele bir sayfa açın ve oradaki masalın mesajını okuyun, soruları cevaplayın, alıştırmaları yapın. Yolunuzu aydınlattıklarını göreceksiniz. Okurlarım kitabımı ailecek okuduklarını yazıyor ve bu beni çok mutlu ediyor."} {"url": "https://egoistokur.com/jules-vernein-hastasiyim-kinin-alsam-gecer-m", "text": "Kaan Sezyum'la bu okuyacağınız röportajı iki hafta kadar önce Kadıköy'ün yeni buluşma mekanı Brasserie Bomonti'nin açılış gecesinde yapmıştım. Ama araya bi' sürü şey girdi... İlkin ufak bir seyahate çıktım, ardından canım kedilerimden Paytak hastalandı... Ben çok üzülürken ve evle veteriner arasında koştururken de Sezyum röportajı mecburen biraz gecikti. Sizi daha fazla bekletmeyeceğim : ) Sezyum'la Boys Noize'dan Mustafa Kandıralı'ya müziği, Italo Calvino'dan İhsan Oktay Anar'a edebiyatı, Örümcek Adam'dan Pratik Tavukçuluk'a kitapları, Gezi sloganlarından Umut Sarıkaya'ya mizahı, onu en çok güldüren şeyle en çok üzen şeyin niçin aynı olduğunu falan konuştuğumuz röportajımız nihayet yayında... Umarım benim kadar siz de seversiniz. Bu arada... Kendisi DJ Sarıyılan adıyla diceycilik oynadığını söylese de aldırış etmeyin, oyun falan oynamıyor, bu işi çok ciddiye alıyor ve hakikaten sağlam çalıyor. Ana fikir şu: Tembellik yaparak çalışmaya, hayatımı kazanmaya çalışıyorum. Yaparken en çok zevk aldığım şeyler neyse, onlarla ilgileniyorum. Bunun içinde de her türlü şey oluyor. Müzik, radyo programı, yazı yazmak, komik bi' şeylere bakmak, şirketlere sunum yapmak, gerekirse reklam senaryosu yazmak, aklına ne gelirse yapmaya çalışıyorum. Taksici Ne iş yapıyorsun abi? diye sorduğunda da cevap verememem bundan. Kendimi hiçbir zaman gerçek bir DJ olarak görmüyorum. Yıllar önce Gizli Bahçe'de çalmaya başlamıştım. O zamandan sonra da DJ Sarıyılan adıyla diceycilik oynuyorum. Genelde ayda bir kez cuma geceleri Kiki'de çalıyorum, arada Babylon ve Nublu'da da Sarıyılan olarak çalıyorum. Bunun dışında arkadaş düğünleri ve özel günlerde de diceycilik vazifemi yerine getiriyorum. Tematik bir çizgim olmadığı için genelde o sırada insanlara ne iyi gelecekse onu çalıyorum. Bir şarkı Boys Noize'dan olur, bir sonraki parçada bakmışsın Deli Selim ve Mustafa Kandıralı'ya Aphex Twin eşilk eder. Mizah biraz da gerçeklerle ruh hastası olmadan yüzleşme tekniği gibi bir şey oldu artık Türkiye'de. Yani gündem üzerinden yapılan mizaha bakarsak herkes aynı şeye gülüyor: Gerizekalılık, mantıksızlık ve adaletsizlik... Tabii ki bunların sorumluları hayatınızın akışını değiştirebilecek güçte ve yetkide insanlar olunca da işler biraz karışıyor. Şu aralar hayatta kalabilmeye gülüyorum. Mizah dille birlikte gelişiyor. Yeni argolar, şablonlar, kalıplar doğuyor, büyüyor ve ölüyor... Bu sırada da yeni fikirler, yeni teknikler ve yaklaşımlar oluşuyor. Gezi'nin mizah olarak açığa çıkarttığı şey aslında çok öncesinde internette yaşıyordu. Sadece insanlar internette dolaşmak yerine sokağa çıkınca, internetten bu kadar haberdar olmayanlar haliyle şaşırdı. Ayrıca sokakta olaylar daha sert ve net ifade edildi tabii ki. Çünkü bir tepki olarak küfür yazmak yerine Çare Drogba yazan insanlar vardı. Kimse kusura bakmasın ama en çok bizim baştaki ekibe gülüyorum. Neredeyse her davranışları ve kararları nasıl bu kadar yanlış ve yanlı oluyor, ona gülüyorum. Tabii aslında bu sırada adalet algımızın yok olması durumu da var. Bu dediğim şeye güldüğümü söyledim ama üzülüyorum da ister istemez. Çünkü adalet hepimize lazım. Olmazsa olmaz. Yani olur ama o da güzel olmaz. Komik olmanın pek bir yolu yok herhalde. Herkesin kendi dilini, ifade biçimini geliştirmesi lazım. Bu bazen çizgiyle, bazen diyalogla, bazen de Umut Sarıkaya'daki gibi insanı huzursuz eden bir içgörüyle oluyor. Italo Calvino ve İhsan Oktay Anar bence çok komik yazıyorlar. Bir de Örümcek Adam okuyorum uzun süredir, 1988'e kadar geldim. Garantili rahatsız edilemeyeceğim ortamlarda yazmak keyifli oluyor. Ama onun dışında her saat ve her koşulda yazı yazabiliyorum. Sabah erken biten her iş nefis oluyor. Bir sonraki yazının yazılacak olması ve tabii ki Microsoft Word. Öykü ile romanın çok farklı disiplinleri var. Kısa öykü şu sıra en mantıklı geleni. Öbürüyle uğraşanlar zaten yazar oluyor. Benim yazar olmak gibi bir hırsım yok ama güzel bir motivasyonla, eğlenceli şeyler çıkabilir. Pratik Tavukçuluk, Dr. Fuat Ali Örsan. Ben her gördüğümde şaşırıyorum. Kimse kusura bakmasın ama böyle şeyler huyum olduğu için kötü alışkanlık olarak görmüyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/julio-cortazar-insan-yazmak-icin-yaratilmissa-yaza", "text": "Latin Amerikalı yazarlar arasında en sevdiğim şüphesiz Julio Cortazar. Aşağıda Seksek, Gözlemevi, Öteki'nin Rüyası, Andres Fava'nın Güncesi gibi kitapların yazarı Cortazar'ın Paris Review dergisine verdiği röportajdan parçalar bulacaksınız. Fantastiğe yakınlığının sebebini, edebiyatın onun için ne zaman bir oyuna dönüştüğünü, nasıl yazdığını, amatör trompetçi olduğuna dair söylentilerin neden kaynaklandığını, hayatla yazmak arasındaki ahengi nasıl kurduğunu, şöhretle nasıl baş ettiğini... Çok büyük bir yazardan yazma dersleri gözüyle de bakabilirsiniz buna. Çocukluğumda. Genç sınıf arkadaşlarımın çoğu için fantastik kavramı herhangi bir anlam taşımıyordu. Onlar her şeyi 'olduğu gibi' ele alıyorlardı. İşte bu bir bitkiydi, şu bir koltuk. Benim içinse hiçbir şey o kadar belirgin değildi. Bir tek hala hayatta olan hayalperest annem yüreklendiriyordu beni ve Hayır, hayır, ciddiyete dönmelisin demek yerine, hayallerim var diye mutlu oluyordu. Fantastiğin dünyasına döndüğümde okumam için kitaplar vererek bana yardım etti. Edgar Allan Poe'yu ilk kez 9 yaşımdayken okudum. Annem bu tür kitaplar okumama izin vermiyordu, ben de çaldım. Aslında şimdi düşününce anneme hak veriyorum, o kitap bir çocuğa göre değildi. O kadar korkmuştum ki, üç ay kadar uyuyamadım, çünkü Poe'nun yazdıklarını gerçek sanmıştım. Fantastik bugün de kuşku duyabileceğim bir şey değil, ne okuyorsam inanıyorum ben. Her neyse, bu kitapları arkadaşlarıma bu tür kitapları verdiğimde, Yok yahu, biz kovboy hikayeleri okumayı tercih ederiz derlerdi. O zamanlar kovboylar popülerdi. Buna anlam veremiyor, fantastiğin, doğaüstünün dünyasını tercih ediyordum. Ben yazarken değişmeyen ve asla da değişmeyecek olan şey, total anarşi ve düzensizlik. Kesinlikle hiçbir yöntemim yok. Bir hikaye yazmak istediğimde, geri kalan her şeyi bırakıyorum ve sadece o hikayeyi yazıyorum. Ve bazen bir hikaye yazdıktan sonraki ilk birkaç ay boyunca, iki- üç tane daha yazacağımı biliyorum. Çünkü genel olarak, hikayeler bana seri olarak geliyor. Algılarım açılıyor ve bir hikaye bitmeden bir diğerini yakalıyorum. Daha doğrusu hikaye içime düşüyor. Ama sonra bir yıl boyunca tek satır yazmayabiliyorum. Gerçi son birkaç yıldır daktilo başındaki zamanımı politik yazılar yazarak geçirdim. Nikaragua hakkında yazdığım metinler ya da Arjantin hakkında yazdığım şeylerin edebiyatla ilgisi yok, bunlar militanca şeyler. Belirli bir yerim yok. Başlangıçta, daha genç ve fiziksel olarak daha dirençli olduğum yıllarda, örneğin Paris'te yaşarken, Seksek'in büyük bir bölümünü kafelerde yazmıştım. Çünkü gürültü beni rahatsız etmiyordu, tam tersine çok hoş yerlerdi. Kafelerde çok çalıştım; okudum ve yazdım. Ama yaşlandıkça daha zor bir adam oldum. Şimdi yalnızca kesin sessizlikte yazabiliyorum. Ben çalışırken müzik kesinlikle yasak, çünkü müzik başka bir şey, yazmak bambaşka bir şey. Bir otel odası, bir uçak ya da bir dost evi fark etmez, bana kesin sükunet lazım. Hayır. Bu ne yazık ki çok genç yaşta ölen sevgili arkadaşım Paul Blackburn tarafından uydurulmuş bir şey, bir efsane. Evde kendim için trompet çaldığımı biliyordu. Bu yüzden bana her zaman Birlikte çalacağın bazı müzisyenlerle tanışmalısın derdi. Ben de, Hayır, Amerikalıların dediği gibi, bunun bedelini ödemeye hazır değilim diye cevap verirdim. Yeteneğim yoktu, kendim için çalıyordum. Bir Jelly Roll Morton plağı koyardım pikaba, ya da bir Armstrong hatta erken dönem Ellington... Bilhassa blues parçalarında melodiyi takip etmek kolaydır. Onları dinlerken eğlenir, bir yandan da trompetimle eşlik ederdim. Onlara eşlik etmem onlardan biri olduğum anlamına kesinlikle gelmiyor. Caz müzisyenlerine yaklaşmaya bile cesaret edemedim. Bakın şimdi trompetim şu öteki odada bir kerlerde kayıp. Hepsi Blackburn yüzünden. Bir de tabii trompet çalarken çekilmiş fotoğrafım var, insanlar biraz da bu yüzden çalabildiğimi sanıyor. Yazdıklarımı yayınlamaya başlamadan önce emin olana kadar beklemiştim, trompet için de emin olacağım günü bekledim. Ne yazık ki o gün hiç gelmedi. Evet ve hayır. Bu önceliklerinize bağlı bir şey. Öncelikler, bir bireyin ahlaki sorumluluğuna dokunmaksa, aynı fikirdeyim. Ama durmadan şikayet eden birçok insan tanıyorum, Ah, roman yazmak istiyorum ama önce şu evi satmak zorundayım, sonra vergiler var, ne yapacağım? Bunun gibi sebepler. Bütün gün ofiste çalışıyorum, yazmamı nasıl bekliyorsun? Sonuçta ben de bütün gün UNESCO'da çalıştım ve eve gelip Sekseki yazdım. İnsan yazmak isterse yazar. Yazmak için yaratılmışsa, yazar. Dinleyin, kimse inanmayacak ama başarı benim için bir zevk değil. Hayatımı yazdıklarımdan kazanabildiğim için mutluyum, bu yüzden de popüler ve eleştirel başarıya katlanmak zorundayım. Ama tanınmadığım zamanlarda daha mutluydum. Daha mutlu. Şimdi Latin Amerika ya da İspanya'da fark edilmeden ya da imza vermek zorunda kalmadan 10 metre bile yürüyemem. Dokunaklı bir durum, çünkü onlar okurlarım çoğunlukla genç ve ısrarcı. Yazdıklarımı sevdikleri için mutluyum ama mahremiyetim kalmadı. Avrupa'nın hiçbir yerinde denize giremem, beş dakika içinde bir fotoğrafçı beliriverir. Bilemiyorum, belki de gizlenmeme olanak vermeyen bir görüntüm var. Ufak tefek biri olsaydım, tıraş olur ve güneş gözlüklerimi takardım ama bu boyla beni uzaktan gördüklerinde bile tanıyorlar. Öte yandan, çok güzel şeyler de oluyor. Bir ay kadar önce Barselona'daydım, bir akşam ünlü Gotik Mahalle'de dolaşıyordum, çok güzel gitar çalıp şarkı söyleyen bir Amerikalı bir kızla karşılaştım. Hayatını kazanmak için sokakta şarkı söylüyordu. Çok saf ve net bir ses olan Joan Baez'e benziyordu. Onu dinlemek için bir grup Barselonalı gence yaklaştım ama bira geride, gölgede durdum. Bir süre sonra 20'sinde görünen yakışıklı bir delikanlı yanıma geldi, elinde bir kek vardı. Julio, bir parça alsana dedi. Ben de bir parça alıp teşekkür ettim. Teşekküre gerek yok, bana verdiğin şeylerin yanında benim sana ikram ettiğim bu kek ne ki? diye cevap verdi. Böyle söyleme dedim ve birbirimize sarıldık. Sonra gitti. Evet ya, bu işler böyledir, bir yazar olarak aldığım en güzel armağanlardan biridir bu. Yanınıza genç bir adam veya kadın gelir ve size bir parça kek uzatır, işte bu her şeydir. Yazmanın çilesi kesinlikle buna değer."} {"url": "https://egoistokur.com/jung-karmasi-bu-sarkilari-golgenizle-dinleyi", "text": "Jung Karması: Bu şarkıları gölgenizle dinleyin! Steve Taylor, Jung and the Restless derken şüphesiz basit bir kelime oyunu yapıyordu, o yüzden onu geçelim. Fakat The Beatles'ı kolayca geçemeyiz. Sgt. Pepper's Lonely Heart Club Band albümünün kapağındaki suretleri hatırlarsınız. Yüzlerce isim arasında Edgar Allan Poe'nun hemen yanı başında bizzat Jung da duruyordu. Yani kitlesel arzunun en yoğun halinin simgelerinden olan The Beatles, kitlesel bilinçdışını da unutmamıştı. İlerleyen yıllarda Jim Morrison, Peter Gabriel, Maynard James Keenan gibi müzisyenler de Jung'a hayranlıklarını muhteşem şarkılarıyla gösterdiler. Anlayacağınız rock müzik, kolektif bilinçdışı, gölge, persona gibi kavramları çok sevdi. Bu arada; Jung'un ardından Freud'un şarkıları da gelecek, hiç merak etmeyin. Jung'un The Red Book illüstrasyonlarından biri ve onu en çok seven Jim Morrison'ımız. Jung denince akla önce Jim Morrison gelir. Universal mind şarkısında kolektif bilinçaltını, Break on through'da aşkınlığı, Day destroys the night, night divides the day'de Apollon-Dionyssos karşıtlığını anlatmıştı. Şamanik acı çekme sürecini, ölümü ve ruhsal doğuşu anlattığı başka şarkıları da var. 11 dakikalık The end bu konuda gerçek bir başyapıt. İçinde simya da var, babayı öldürmek ve anneye yeniden kavuşmak kavramları da... Mesela şu satırlar: Baba. Evet oğlum. Seni öldürmek istiyorum. Anne, seninle de... Bu şarkıda Jung'la işbirliği içindeki Morrison babayı öldürmek kavramıyla aslında içsel özgürlüğün ve ruhsal yeniden doğuşun ilanını anlatıyordu. Jung'un çeşitli kabilelerin dansçıları ve müzisyenleriyle görüştüğü Afrika seyahatini ve bu seyahatin sonunda bazı korkularıyla yüzleşip onları yenmesini anlatıyor. O yıllarda Jung, 'kolektif bilinçaltı' kavramını araştırıyormuş. Seyahatinin başında, özellikle müzisyenlerle dansçıların müzikle birlikte adeta esrik bir şekilde kendilerini kaybettiklerini görünce kendisinin de bilincini yitirebileceğinden ürkmüş. Gabriel şarkıyı yapmaya, Jung'un Semboller ve Rüyaların Yorumu adlı uzun makalesini okuyunca karar vermiş. Karanlığa, yansımaya ve diğer Jung kavramlarına dair bir şarkı. Koro animus ve anima'dan bahsediyor. Cennetin kanında erkek ve kadın vardır, erkeğin içinde kadın ve kadının içindeki erkek... Ben buraya Sinead O'Connor'lı versiyonunu aldım. Yeni bir şey değil, benim için dünya bir yana, Tool bir yana... Evet, elbette, bu kadar şahane adamlar söz konusuysa tersi mümkün mü? Hele bu albümün, nima'nın ve aynı adlı şarkının bendeki yeri bambaşka. Bir vakitler günde 80 posta dinlediğimi düşünürseniz... Albümün tamamı Jung üzerine. Bilhassa aşağıda ayrıntılarını okuyacağınız büyüleyici Forty six & 2. Şarkı, adını ilkin Jung'un bahsettiği ve daha sonra mistik ve meditesyoncu Drunvalo Melchizedek tarafından geliştirilen bir teoriden alıyor. Şahsen pek prim vermediğim bu teoriye göre insanlığın ruhsal sorunları ekstra iki kromozomumuzun oluşmasıyla ortadan kalkacak ve evrim asıl böyle tamamlanacakmış. Şarkıda Jung'un gölge kuramndan da bahsediliyor. Artık ben bir şey söylemeyeyim, video ekranında beliren yazıları okuyun, yeter. Aşağıya bakarsanız, çevirisini de okuyabilirsiniz. Bu arada Blue Man Group bir müzik topluluğu değil, teatral gösteriler ve konserler düzenleyen bir organizasyon. Bu da onların etkinliklerinden birinin tanıtımı. Sting ve eski topluluğu The Police'i diğer üyeleri edebiyata olan tutkularıyla biliniyor. Bugüne kadar Çölde Çay'dan Lolita'ya sayısız edebiyat yapıtını şarkı yaptıklarını unutmayın. Grup üyelerinin birlikte yaptığı son albüme adını veren bu şarkı da -adı üstünde- Jung'un yarattığı eşzamanlılık kavramına dair, yani birinin yaşadığı bir olayın dünyanın başka bir yerinde tam da aynı zaman diliminde eşzamanlı olarak zuhur edebileceğini anlatıyor. Esas karakter, Jung ve başka şeyler üzerine düşüncelere dalıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/jungun-basyapiti-kirmizi-kitap-liber-novu", "text": "Latince adı Liber Novus olan Kırmızı Kitap, İsviçreli ünlü psikoanalist ve kuramcı Carl Gustave Jung'un 1913'te başlayıp 1919'da tamamladığı en ünlü eseri. şimdi nihayet orijinal çizimleriyle bizde de yayınlandı. Kitap şahsi bir günce formunda kaleme alınmış ve Jung'un elleriyle resimlediği mandalalarla zenginleştirilmiş. Anlaşılan o ki Jung, 1913'te patlamak üzere olan kaosun, yani Birinci Dünya Savaşı'nın da etkisiyle ağır bir depresyon geçirmiş, kendi kendini tedavi ettikten sonra da oturup bu sürecin hikayesini yazmış. Böylece ortaya benzeri görülmedik bir eser çıkmış. Kitapta, Jung'un bilinçdışını aydınlatmak için yaptığı inziva çalışmaları, günlük ibadetleri ve uyguladığı ritüeller, uyurken gördüğü rüyalar ve meditasyonlar sırasında gördüğü hayaller de var. Yine de birkaç yıl öncesine kadar bu kitabın varlığı bir efsaneydi. 1960'ların sonundan itibaren ünlü psikoanalistin müritleri arasında özel bir sır gibi saklanıyor, bir nevi gizli broşür gibi fasiküller halinde elden ele dağıtıliyordu. Bildiğimiz anlamda yayınlanması için 2009'u beklemek gerekti. Güzel haber şu: Kaknüs Yayınları dünyada ilk kez 2009'da yayınlanan bu önemli eseri nihayet çevirtip inanılmaz güzel mandalalarıyla yayınlayarak 20'inci yüzyılın en kendine özgü şahsiyetlerinden Jung'u daha yakından tanımak; arketip, kolektif bilinçdışı, persona, anima, animus gibi kavramlardan oluşan temel kuramının nasıl ortaya çıktığını bizzat onun kaleminden okuma isteyenlere mükemmel bir fırsat sunuyor."} {"url": "https://egoistokur.com/kaan-koc-siir-kitaplar-disinda-her-yerdedi", "text": "Henüz yalnızca Twitter'dan tanışıyoruz Kaan'la. Attığı tweet'lerde her zaman ilgi çekici, ufuk açıcı bir şeyler oluyor, o yüzden de onu takip etmek bir zevk. Neler okuduğunu, kütüphanesine neleri alıp neleri almadığını bu yüzden ona da sormak istedim. Ayrıca hazır karşımda bir şair varken Yangında İlk Kurtarılacaklar'daki sorulara birkaç da şiir sorusu ekleyecektim. İyi oldu. Kaan'ın bütün cevapları, bilhassa da Şiiri şiir kitapları dışında bir yerde bulabilir mi insan? soruma verdiği cevap muhteşemdi. Artık işe yaramaz seçimler yapma lüksüm yok demesini de çok sevdim. Aslında okuma bağlılığım geç yaşta başladı; hatırlıyorum, ortaokuldayken bile okumaktan hoşlanmayan bir çocuktum. Annem çok kez bana kitaplar almış getirmiştir fakat okuyor gibi yapıp hep bir köşeye bırakmışımdır. Sıkılıyordum. Herhalde hayat daha cazip geliyordu o zamanlar. Fakat çocukken, beni büyüten ananemin evinde ansiklopedi setleri vardı. Gazetelerin kuponla verdiği setlerden. Tek başıma bir çocuktum büyük kadınlar arasında ve bir şey anlamasam da sık sık onları karıştırırdım. Ve aralarında en çok ilgimi çeken kitap bir muzır neşriyattı; Resimli Cinsel Bilgiler Ansiklopedisi. Benden özenle kaçırılmadı o kitap, çünkü sanırım hiç yakalanmadım. Ama evet, gizli gizli okurdum sürekli onu. Sonraları lisede başladım okumaya çok yoğun biçimde; o dönemde de en çok siyasi kitaplar ve şiir kitaplarına gömüldüm. Onlar da okulda benden kaçırıldı hep; siyasi kitaplar yüzünden ihtarlar falan aldım, ders vakitlerinde ilgisiz olup şiir okuduğum için de bir keresinde çok sevdiğim bir matematik hocam -şakayla karışık- Orhan Veli kitabımı kafamda parçalamıştı. Kitap çaldığımı anımsamıyorum. Fakat bana verilen kitapları geri veremem. Çünkü bir kitabı okurken üstüne notlar alırım, çizerim, oynarım o kitapla. Bu da kötü huydan sayılacaksa sayılsın, memnuniyetle kabul ederim. Bu yüzden önceleri hiç ses etmeden kitapların üstüne konma huyum vardı ama artık bir arkadaşımdan ödünç kitap alırken gel sen bu kitabı artık unut, ikimiz de mesud olalım diyorum. Tanrı bile verdiği kitapları geri istemezken, benim bu ricam pek de mantıksız değil aslında. Muhakkak oldu. Çok kötü şairlerin şiirlerini okudum, berbat kişisel gelişim kitaplarını merak edip vakit harcadım, gençlik çağı kitaplarına göz yordum bir dönem. Şimdi sürmüyor çünkü zamanla daha seçici oldum; doğanın gereği. Ve artık bir kitaba başladığımda eğer ona ısınamıyorsam ve bana bayat geliyorsa okumayı bırakıyorum. Konu, işleyiş ya da üslup okuyana bir pencere açabilmeli. Özellikle üslup çağın eserlerinde pek bulunmayan bir şey artık. Ve kendine özgü bir lehçesi olmayan her kitap okuyanı -hele ki yazan biriyseniz- zehirler. Kötü yemek yiyen biri gurme olabilir mi? Kısacası artık işe yaramaz seçimler yapma lüksüm yok. Lise başlarında, 16 yaşımdaydım; arkadaş çevrem geniş olsa da ders aralarında en çok zamanı kendimle geçiriyordum. Sınıfta tek başıma oturup müzik dinliyor bazen bir şeyler okuyup bazen de uyuyordum. Ve elbette aşıktım. Bana ilk şiir kitabımı da o vermişti zaten; Orhan Veli... Ahmet Kaya dinliyor, şiir okuyor, masum duyguların yoktan var edilen arabesk kahırlarını çekmeye çalışıyordum. Patlamalıydım sanki. Velhasıl, bir öğle teneffüsünde sırtımı duvara dayamış, sırada uzanmışken içimden bir şeyler karalamak geçti. Tabii ki berbat dizelerdi. Sonra daha çok şiir okudum daha çok yazdım. Daha iyisini yazmaya çalışıyordum; daha çok ifade edeni, şairin dediği gibi bir sözcüğe bin anlam yüklemek bahsini... Yıllardır da deniyorum. Çocukluğumdan beri sürekli kendimle konuştuğumdan bu mevzuuda ısrar pek de zor olmadı esasen; ortak bir dil kurabildim varoluş ve yokoluşumla. Bu sorunun iki cevabı var; şiir, kitaplar dışında her yerdedir. Şiirin tüm sanat dallarından başka bir yerde duruşu da bundandır. Bir de müzik öyle. Evren bir şiirdir, evrenöncesi ve evrenötesi de bir şiirdir. Bu konu kanımca biraz uzun, burada sıkıcı bir söylev vermek istemem. Sanatın herhangi bir kapısına biraz olsun eli değmiş herkes ne demek istediğimi anlayacaktır. Freud Gittiğim her yerde, benden önce oraya gitmiş bir şair buldum diyor, Rimbaud da şairin kahin olduğunu işaret ediyor. Esaslı şairin tabii. Sorunun ikinci yanıtı ise; şiir kitaptadır. Bir şairin dizesine çarpılan, kendini onun bardağından su içerek ifade edebilen kişi, hem şükran hem de tanışmak için suyun pınarına gitmiyorsa ne fayda? Ayrıca özellikle sosyal mecralarda bazı büyük şairlerin imzalarıyla paylaşılan saçma sapan, gudubet cümleler oluyor. Can Yücel'den Cemal Süreya'ya kadar pek çok şair bundan nasibini aldı. Ve insanlar bu saçmalıkları zevkle, ben de şiir biliyorum bakın tafrasıyla paylaşıyor. Sonra da yetinmeyip gidip dış dünyada sağa sola yazıyor. Bu hislere tercüman aramak değil basbaya cehaletin terbiyesizlikle birleştiği noktada dans etmektir. Mesela geçenlerde bir görsel paylaşılmış Cemal Süreya imzasıyla ve şu dizeler var üstünde; kimse beni sevmiyor diye bağırdım, annem 'ben daha ölmedim' dedi! Ne denebilir? Haydi Cemal Süreya bizi affedecek diyelim, bunlar toplumun zevkini, kültürünü, zekasını... Her şeyi aşağıya çekmekten başka neye yarar? Ayrıca şiire yeni merak salmış biri, bir güzel şairin imzasıyla bu dizeleri gördüğünde şiirden ve o şairden soğumaz mı? Toplu katliam. Ezcümle Hem dersini bilmiyor hem de şişman herkesten durumu yani. O sebepten evinde sevdiği şairlerin kitabı olmayan kişileri salt şiir bahsinde değil hayata dair çoğu konuda ciddiye almıyorum. Cevap biraz uzun oldu ama soru kışkırtıcıydı. Hayır, yok. Ama okuyabilmek için kendimi uzakta hissetmem, rahat olabilmem lazım. Ya çok kalabalık yerlerde rahat okuyabilirim ya da kimsenin olmadığı. Mesela sahilde banklarda oturup hiç kitap okuyamadım. Tedirgin oluyorum, sevmiyorum o hissi. Ama metroda, kalabalık bir şehir meydanında rahatça gömülebiliyorum kitaplara. Yine de ben çoğunlukla geceyarısından sabaha olan zaman diliminde, odamdaki köşemde okumayı tercih ediyorum. Müzik, kalem, son zamanlarda bir karalama defteri, tütün ve birkaç kitap. Bir de sert ampul ışığına dayanamıyorum artık, mahvediyor beni. O yüzden masa lambası da bir zorunluluk oldu benim için. Şimdi yazınca baktım da biraz masraflıyım galiba. Bunların hiçbiri olmasa da olur, kitap bana sarılsın kafi. Yanımda Carlos Fuentes'in Terra Nostra'sı var. Sağ başucumda Pessoa'nın zaman ve kavimler ötesi eseri Huzursuzluğun Kitabı durur her daim. Masama da şiir kitapları gelir gider sürekli. Onlar beni karıştırır ben onları. Rafta gördüğüm zaman beni heyecanlandıran kitaplar diye bir ayrıma gitmek istemiyorum açıkçası çünkü gerçekten hepsinde bir heyecanım var, ayrım yapamıyorum. Fakat rafta, kitapların arasında bir defterim var. 6:45 basmış bir zaman ben de almışım. Birkaç yıldır bomboş duruyor. Kağıdı ve cildi o kadar güzel ki. Hiçbir şey yazmadım ona. Beni o defter çok heyecanlandırıyor. Ona yazacağım bir gün var, onu bekliyorum. Bir sır döküldü. Fast food yazarımsı ve şairimsileri okumam. Kimse de okumamalı zaten bence. Toplumun ve dönemin acılarını pazarlamaya çalışanları okumam. Seri üretimcileri okumam. Kitabı çıkmadan 3 ay önce basın görsellerini, karton manken fotoğraflarını hazırlayıp kitaba göre tematik giyim belirleyenleri okumam. Canı yananlara gülüp iktidar sahiplerine sarılanları okumam. Kötü zaten kötüdür bu yüzden vasat en tehlikelisidir, fark ettirmeden zehirler; vasat kitapları okumam. Dilsiz ve üslupsuzları da okumam. Cioran Herşeyi yıktıktan sonra kendini de yıkmayan bir kitap, bizi beyhude yere azdırmış olurdu. diyor. Cioran okurum mesela. Bu hayal kırıklıklarını çoğunlukla çok satan kitaplar konusunda yaşıyorum. Yorum yapacaksan al bir oku deyip okumaya çalıştığımda bitirmeyi beceremediğim kitaplar çok oldu. Orhan Pamuk'a birkaç kez şans verdim kendimce, Elif Şafak'a da bir iki kez. Olmadı. Her çok satan kötü diye bir şey yok; İhsan Oktay da satıyor ama bambaşka bir evrenden yazıyor. Onu ilk okuduğumda hayal kırıklığının tersi bir durum yaşamıştım işte; o kadarını hiç beklemiyordum. Çok var; onların hakkını benim verebilmem de mümkün değil. Belki şu an bir yerde evrenin en kudretli kitabı yazılmıştır fakat ya o dili bilmediğimizden ya da pazarda gücü olmayan bir yayınevinden çıktığı için bihaberizdir. Çok mümkün. Burada uzun uzadıya bir liste yapabilir miyim onu da bilmiyorum. Fakat bir şair adı söyleyeyim; İlhami Çiçek. Yalnız hüznü vardır kalbi olanın dizesi bilinir de İlhami Çiçek'in en az o dize kadar vurucu şiir kitapları baskı yapmamış, kitapları ilgi görmemiştir. Baştan yan çizip 'bana sadece bunlar yetmez' diyeyim ve fakat yine de Yangında İlk Kurtarılacakları duyunca ilk aklıma gelenleri sıralayıp oyunbozanlık yapmayayım."} {"url": "https://egoistokur.com/kacak-kahramanlar-kucuk-prensle-bulusuyo", "text": "Fadime Uslu'nun yazdığı Kaçak Kahramanlar çocuklar için de yetişkinler için de şahane bir macera. KaVeYe'den, yani şu sıralar ortalığı sarmış durumdaki Kaygı Veren Yetişkinler'den uzak durmaya çalışan herkes bu romanı okuyup zevk alabilir. Hele dünyanın hala harikulade bir keşif alanı olduğunu ve etrafa meraklı gözlerle bakmanın ihmal edilemeyecek kadar mühim bir iş sayılması gerektiğini düşünüyorsanız, Kaçak Kahramanlar'a bayılacaksınız. Kaçak Kahramanlar, yetişkin okurlara hem Holden Caulfield'den Küçük Prens'e ve Sherlock Holmes'e çok sevdikleri roman kahramanlarını, hem de Christine Nöstlinger'den Roald Dahl'a ve Saint-Exupery'ye hayran oldukları yazarları hatırlatacak. Günışığı Kitaplığı'ndan çıkan Kaçak Kahramanlar'da yazmakta olduğu yeni romanıyla ilgilenmek için gecenin bir vakti bilgisayar başına geçen Ekrem Deniz'in başına gelenleri okurken, insan tam da böyle bir duruma, yani bir yazarın en güçsüz anlarına şahit oluyor. Neyse ki yalnız değil; cesur ve hayal gücü kuvvetli bir çocuk olan oğlu Cem, babasına yardım etmeye kararlı. Hem romanı size satır satır anlatmayayım ama hakiki bir dedektif yardımcısı bile var. Kaçaklara, yani hikayeyi terk eden karakterlere gelince; onların da işi kolay değil. İnsanların dayanılmaz gürültülü ve karmaşık buldukları dünyasına da, kendilerini dışarı zor attıkları o berbat romandakine de benzemeyen bambaşka bir dünyada bulmuşlar kendilerini. Bir de tabii Fadime Uslu'nun şahane buluşlarından söz etmek gerek... KaVeYe'den, yani Kaygı Veren Yetişkinler'den uzak durmaya çalışan çocuklara kendini yakın hisseden herkes bu romanı okuyup zevk alabilir. Hele dünyanın hala harikulade bir keşif alanı olduğunu ve etrafa meraklı gözlerle bakmanın ihmal edilemeyecek kadar mühim bir iş sayılması gerektiğini düşünüyorsanız, Kaçak Kahramanlar'a bayılacaksınız. Kaçak Kahramanlar, yetişkin okurlara hem Holden Caulfield'den Küçük Prens'e ve Sherlock Holmes'e çok sevdikleri roman kahramanlarını, hem de Christine Nöstlinger'den Roald Dahl'a ve Saint-Exupery'ye hayran oldukları yazarları hatırlatacak."} {"url": "https://egoistokur.com/kader-abdolah-yazar-olduysam-bunu-turk-polisine-borcluyu", "text": "Geçen hafta Şehir ve Korku temalı İTEF kapsamında, İran Vakayinamesi'ni konuşmak üzere Kargart'taydık. Hayatını Hollanda'da sürdüren İranlı edebiyatçı Kader Abdolah ve Zehra'nın Cenneti adlı sansasyonel çizgi romanın yaratıcıları İranlı Amir ve Cezayirli Khalil'le birlikte... Söylememe gerek var mı bilmiyorum; son derece anlaşılır sebeplerden ötürü, Amir ve Khalil çizgi romanda gerçek adlarını kullanmamışlar. O gece Şehir ve Korku teması kapsamında niçin İran'ı konuşacağımızı üç aşağı beş yukarı biliyorduk aslında. Mesela beni alın... İran uzun süredir hayatta gitmeyi en çok istediğim yer. Kendimi bildim bileli, sebebini bilmesem de, ruhumun bir yanının oralarda bir yerlerde bir derdi, çözülecek bir meselesi olduğunu hissediyorum.. Buna rağmen bugüne dek hiç gitmedim. Gerçi o gece Kader Abdolah'ın güzel eşi Şule Hanım beni yılda birkaç kez gittiği İran'a davet etti. Sanırım onun ve elbette o gece konuştuğum bu üç adamın varlığı korkularımı yenmemde büyük ölçüde işe yarayacak. Cami'deki Ev adlı romanı bizde yeni yayımlanan Kader Abdolah'la, şehrimizin hen heyecanlı ve atraksiyonlu edebiyat olayı ITEF için geldiği İstanbul'da, bir ülkede yaşanan politik baskıların sanatı ve edebiyatı nasıl etkilediğini konuşmak için buluşmuştuk. Ciddi, hüzünlü bir konuşma olacağını sanıyordum ama Hollanda Edebiyat Vakfı'ndan Bas Pauw'un söylediklerini daha fazla ciddiye almalıymışım. Bas, Abdolah'ın, pos bıyıkları ve şakacı gözleriyle tanıdığı en eğlenceli ve kendine has insanlardan biri olduğunu, konuşmalarını şaşırtıcı bir aktörlük kabiliyetiyle adeta bir stand-up gösteriye dönüştürdüğünü anlatmıştı. Röportaja güzel eşi Şule Hanım'la birlikte gelen Abdolah gerçekten de tanıdığım en eğlenceli, en etkileyici insanlardan biriydi. Ama ben en başından anlatacağım. Kendini Marksist idelojiye yakın hisseden Kader Abdolah siyasetle meşgul olmaya Şah Rıza Pehlevi döneminde başlamış. Sol görüşlerinden dolayı o dönem epey hırpalanmış. Yazdığı siyasi makaleleri fotokopi yahut tükenmez kalem gibi en ilkel yöntemlerle çoğaltarak el altından dağıtıyormuş. Bu yüzden bir dönem doğu usulü yeraltı edebiyatının en önemli temsilcilerinden biri sayılmış. Ayetullah Humeyni yönetimindeki İran İslam Cumhuriyeti'nden sonra durum iyice kötüleşmiş ve Kader Abdullah kendisinin ve ailesinin hayatını kurtarabilmek için 1985'de önce Türkiye'ye, oradan da Hollanda'ya kaçmış. Kısa tanışıklığımızda görebildiğim kadarıyla sözünü sakınmayan bir adam Kader Abdullah. Konuşmasında, bugün eğer ünlü bir yazar olduysa bunu Türk polisine borçlu olduğunu söyledi. İran'dan ayrıldıktan sonra 1.5 yıl kadar Ankara'da yaşamış. O süre zarfında da polisle o kadar çok muhatap olmuş, o kadar çok sorgulanmış ve içeri alınmış ve kendisine o kadar kötü muamele edilmiş ki yapması gerekenin daha da uzaklara gitmek olduğunu hissetmiş. Hollanda'ya bu sebeple, bu kez Türkiye'den kaçmış. Birkaç kez ABD'ye gitmeye çalışmış ama üç denemesinde de başarısız olmuş ve her seferinde kendini yeniden Hollanda'da bulmuş. İşte o zaman eski bir İran atasözü gelmiş aklına. Eğer bir şeyi üç kere dener ve üçünde de yenilirsen, başka bir dil öğrenmenin zamanı gelmiştir diyormuş bu atasözü. Kader Abdullah da çaresiz kendine bir öğretmen bulup Hollandaca öğrenmeye başlamış. Ve 35 yaşında öğrendiği bu yeni dille harikalar yaratmış. Önce öyküler, sonra köşe yazıları, ardından da romanlar yazmış. Hatta Camideki Ev adlı romanı Hollanda'nın bugüne dek en çok satan iki kitabından biri olmuş. Eleştirmenler onu bu özelliğiyle İngilizce'yi 30 küsur yaşında öğrenen ama İngiliz edebiyatının en büyük isimlerinden biri haline gelen Joseph Conrad'la karşılaştırıyor. Bu arada tıpkı ülkesindeki gibi davranmaya, yani cesur bir kalem olup hadise yaratmaya devam etmiş. Mesela birkaç yıl önce Hazreti Muhammed'i insani yönleriyle ele aldığı kitapla gündemin tam ortasına düşmüş. Daha sonra da Kuran'ın serbest bir çevirisini yayımlamış. Böylece Kader Abdolah Batılı akademisyenlerin beceriksizliği sayesinde oturup Kuran'ı yeniden çevirmiş. Bu amaçla surelerin yerlerini, sıralamalarını değiştirmiş, tekrarları çıkarmış. Tıpkı titiz bir editör gibi anlamı kuvvetlendirmeyi hedefleyerek metni kısaltmış. Sağdaki fotoğraf, İranlı yönetmen Abbas Kiarostami'nin Yollar ve Yağmur adlı fotoğraf serisinden."} {"url": "https://egoistokur.com/kadin-erkek-esitsizligi-koleligin-modern-sekl", "text": "Pulitzer Ödüllü Amerikalı gazeteci, yazar ve iş kadını Sheryl WuDunn geçen hafta Sabancı Vakfı Filantropi Seminerleri'nde bir konuşma yapmak üzere ülkemizdeydi. WuDunn bu ödülü eşiyle birlikte kaleme aldığı Half the Sky adlı kitap dolayısıyla almıştı. Kitap, dünyanın çeşitli ülkelerindeki kadınların ve kız çocuklarının maruz kaldıkları baskı ve eziyetten kendilerini kurtarma hikayelerini anlatıyor. Geçen yüzyılın son yarısında şiddete uğrayarak ölen kadınların sayısı 20. yüzyılın tamamında savaşlarda ölenlerden çok daha fazla demişsiniz. Bu çarpıcı bir oran. Daha somut bir rakam vereyim: İstatistikler, dünya genelinde 60-100 milyon kadının halen kayıp olduğunu gösteriyor. İnanılır gibi değil ama gerçek bu. Eğitim gören bir erkek çocuğu, neticede sadece eğitim gören bir erkek çocuğudur ve büyüdüğünde bu sayede iş hayatına atılması daha kolaydır, değil mi? Eğitim görmüş bir kız çocuğuysa aslında eğitim görmüş koca bir köy sayılır. Emin olun büyüdüğünde sadece kendi çocuklarına değil, hayatındaki herkese bir şekilde yardımcı olacaktır. Köylerin, şehirlerin hatta ulusların hayat standartlarının gelişmesinde en önemli şey saydığım dişil güçten bahsediyorum. Az önce fahişeliğe zorlanan kadınlardan bahsetmiştim ya; Rachel Lloyd onlardan biriydi. Fahişelik yapmak zorunda bırakılmıştı ama kaçmayı başardı ve dünyanın farklı yerlerindeki kadınların eğitim görmeleri ve kendi ayakları üzerinde durmaları için çalışan Girls Education and Mentoring Service ya da kısaca GEMS adlı organizasyonu kurdu. İkisinde de yoksulluğu kader gibi görmeyerek hayatınızı değiştirebileceğinizi, hatta karşınıza çıkan fırsatları akıllıca kullanarak çevrenizdekileri de kurtarabileceğinizi anlatıyoruz. Bir örnek vereyim: Yeni kitabımda, Shana adında bir kadının yaşadıkları da var. Tanıştığımızda fahişelik yapıyor, ağır uyuşturucular kullanıyordu. Daha beteri, yan gelip yatan ve onu satarak para kazanan bir erkeğin kölesiydi. Zorbanın teki olan bu adam Shana'nın vücuduna Bu kadının sahibi benim yazan bir dövme yaptırmıştı. Fakat Shana kaçmayı başardı. Bugün başka kadınların da kurtulabilmesi için yaşadığı şehrin yetkilileri ve ossyal organizasyonlarıyla işbirliği yapıyor. Bir meslek edinmenin önemini hep vurguluyorsunuz. Ayrıca kadınlara üretim yapan firmaların kar etmenin yanı sıra bu tür yardım stratejileri de üretebileceklerini söylüyorsunuz. Kadınlar ve erkekler birlikte üretebildiklerinde dünyanın kadınlara olan gaddar tutumu değişmiş olacak, işte biz ancak o zaman kendimizi başarmış sayacağız. Bir fikrin harekete dönüşebilmesi için çok fazla kişinin ona katılmayı isteyip desteklemesi gerekir. Biz şu an tam bu noktadayız. Dünyanın farklı ülkelerinden birçok kişi Half the Sky'a katılmaya ve onu çoğaltmaya devam ediyor. Kadınların iş hayatında görünürlüğünü artırmak adına başardığımız çok şey var. İzin verirseniz şöyle bitireyim röportajımızı: Bu harekete minicik bir katkı bile hakikaten çok önemli, o yüzden lütfen sevgili okur, lütfen desteğini bizden esirgeme. Facebook'ta toplumsal sorumluluk projesi. Üstelik bir oyun. Ve eğlenceli. Sheryl WuDunn, yoksul ve yardıma muhtaç kadınları kurtarmak için devrim niteliğinde bir girişimde bulundu ve bugün 1 milyon kişinin oynadığı bir Facebook oyunu yarattı. Half the Sky Movement: The Game, çok önemli bir oyun. Teknik uygulamayı Farmville, Chefville gibi sosyal paylaşım üzerinden ilerleyen diğer birçok Facebook oyununu da üreten Zynga firması yaratıyor. Farmville tarzı oyunlar bana kalırsa bencilliğe karşı bir nevi pratik sayılabilir, çünkü sadece kendini düşünenlerin bu tarz oyunlarda ilerlemesi teknik olarak mümkün değil. Rakiplerinize yardım etmeniz ve onlar da ilerlesin diye çaba göstermeniz gerekiyor. İşte Half the Sky Movement: The Game, Farmville tarzı oyunların bir üst modeli. Karakterlerin ve oyunculara verilen görevlerin gerçek hayatta hep birer karşılıkları var. İşin içine birçok yardım kuruluşu da dahil olduğu için her hamlenizi gerçek hayata geçirebiliyorsunuz. Yani siz Hindistan'dan başlayıp Kenya'ya, Vietnam'a, Afghanistan'a ve diğer ülkelere yol alarak oyundaki kilitleri açtıkça, sponsorlar sizin yerinize birilerine, ihtiyacı olanlara para ödüyor. Sheryl WuDunn, Oynayarak öğrenmek yaşayarak öğrenmeye en yakın şeydir diyor."} {"url": "https://egoistokur.com/kadin-erkek-iliskileri-tuketildikce-arketiplerimiz-bas-kaldiriyo", "text": "Yazar, yönetmen, belgeselci Handan Öztürk, Tuhaf bir biçimde hep uzak aşklar yaşadım. Ayrı ayrı ülkelerde... Bir defasında İstanbul'da yaşayan bir sevgilim olmuştu ve kafam çok karışmıştı. Buluşma sıklığı ve kolay ulaşılabilirlik açısından... Ama bir süre sonra o da yurt dışında bir göreve çıkınca, kural değişmedi. Galiba bilinç dışım, her gün ayağımın altında dolanan bir adam istemiyor. Bu nedene uzaktaki aşka, aşığa duyulan muhabbeti, ilişkinin iniş çıkışlarını iyi biliyorum diyor. Yeni romanı Mübadil'in merkezinde de böyle bir aşk var. Mübadelenin tam ortasında çiçeklenen bir aşkı anlatıyor romanında Öztürk. Ne uzayıp giden yollar kırıyor Rum İra ile Türk Enis'in kavuşma ümidini ne de bir türlü gelmeyen haberler... Aşkla başlıyoruz röportaja... Ama sonrasında ağır konular geliyor. Ulus devlet stratejisi, milliyetçiliğin dalga dalga yayılması, Türk, Rum, Ermeni gibi ayrımların bir anda su yüzüne çıkması ve sonrasında yaşananlar... Onları ikinci bir yazı olarak yayınlıyorum. Biliyor musunuz, bence aşk, günümüzde yine aslına rücu etti. Neticede eskiden erkekler uzun süre hep evin dışındaydı. Savaşlar, zorunlu ayrılıklar falan... Birlikte geçirilen zaman çok değerliydi, o yüzden de yüceltiliyordu. Daha sonraysa çekirdek aile kadın ve erkeği birbirine adeta tutkalla yapıştırdı. Bu ilişki tarzı merkeze hakim oldu, o yapışma hali de aşkı münferitleştirdi. Ya aşkına karşılık göremeyen şanssızların ıstırabı ya da toplumun tabuları nedeniyle yan yana gelemeyen bahtsız aşıklar anlatılır oldu. Merkezde ise sadece pragmatik birliktelikler, trendlere göre oluşan yüzeysel beğeniler kaldı. Eh, çünkü mesafe aşkı besler. Aşık savaştan sağ dönmüşse, içinde atalarının arketiplerini yitirmemişse, o mesafenin üstesinden öyle bir gelir ki, şaşar kalırsınız. İçindeki arketipleri yitirmiş olanlara ise mesafe de kar etmez, ömür boyu aynı evde yan yana olmak da! Vıcık vıcık bencillik kokanlarımız aşkım, aşkitom, canım, bir tanem gibi kavramlarla, biraz incelmişlerimizse şiirler, şarkılarla yetinmek zorundadır artık. Üzgünüm, aşk gelecekte daha da münferitleşecek! İnsanlığın seçtiği gidişatın bir sonucu olarak bu böyle olacak! İra Enis'le ilk seviştiğinde Ya bu adamın karısı olurum ya da ölürüm diyor. Ve öyle de oluyor. Enis ise aşkıyla hesaplaşırken bunun kendi sınırlarını tanımlama, moral değerlerini sınama yolculuğu olduğunu fark ediyor. Erkekte aşk çok ben merkezli, kadındaysa daha çok sevgili merkezli. Onların aşkı Göreme'den Mersin'e, Selanik'e, Ordu'ya uzanan uzun, meşakkatli, ölümcül bir yolculuğun sınadığı bir aşk. Özellikle de İra için! Tuhaf, kitabı okuyan ama aşkı henüz bulamamış erkek arkadaşlarım bana romanımdaki İra'ya aşık olduklarını itiraf ettiler. İra gibi bir kadın bulmayı ümit ettiklerini de... Kadın erkek ilişkileri tüketildikçe aşka olan inanç ve özlem artıyor. Zira arketiplerimiz baş kaldırıyor. Bilmiyorum. Ama ben görerek yazanlardanım. Yani kelimelerin, cümlelerin doğurganlığı üzerinden ilerlemez metin. Bazı yazarlar sular seller gibi akıtır sözcükleri. Ben de ise görüntüler üzerinden ilerler. Gerçek hayattan romanın boyutuna geçerim. Eğer telefonda salak sepet konuşmaya başladıysam bilin ki o sırada yazıyorumdur aslında, gerçek dünyaya henüz geçememişimdir. Sırada bitmiş bir romanın redaksiyonu var. Bir vampir hikayesi. Dibe vurmuş olan biz insanları insanlığımızdan utandıracak kadar duyarlı ve sıra dışı bir vampirin romanı. Üstelik bohem bir vampir. Yapıbozumcu bir çalışma oldu. Bir de sinema filmi var. Müzik üzerinden varoluşunu anlamlandırmaya çalışan bir gencin yolculuğunu anlatıyor. Yazmak. Müziğin, yazının, resmin hemen hemen bütün sanat eserlerinin baştan aşağı ticarileştiği günümüzde her şeye rağmen yazmak ağır basıyor. Çünkü hala saf ve naif bir tarafı var. Sürecin en başında sadece sen ve kalemin oluyorsunuz. Senaryo yazarken de öyle. Sen ve tuşlar... Arada kimse yok. İkinci bir kişinin katıldığı her iş saflığını yitiriyor, yaratıcıyla eseri arasındaki yabancılaşma artıyor. Az önce sözünü ettiğim kadınların önünden geçerken hiç birine acınacak, zavallı insan olarak bakmıyorum. Zira onların kat ettiği yolculuğun ne denli çetin olduğunu, ne tür zorlu savaşlar verdiklerini biliyorum. Köşe başlarında dilenirken gözlerine bakmaya da utanıyorum. Birçok konforun içindeki ben rne kadar zayıfsa, onlar o kadar güçlü... Zayıflığı ve gücü koşullar ortaya çıkartır. O kadınlar, bizim farkında dahi olmadığımız güç kuyularını keşfedip bundan beslenerek yeniden doğmaya çalışıyor. Mübadil'deki İra da çok güçlü. Daha doğrusu ben güçlü kadınları yazmayı tercih ediyorum, vıcık vıcık bir duygusallıkla trajediyi sağmayı değil! İra on kere öldü ama on kere yeniden doğdu. Çünkü içindeki çeşitli nedenlerden ötürü üstü kapalı olan güç kuyularını tek tek keşfetti. İçindeki güç yolculuğuna çıkan hiçbir insanın hikayesi yarım kalmaz. Ulus devletin ve milliyetçiliğin tepe yaptığı yıllardı. Bugün bütün dünyayı tek bir pazar potasında birleştirmeye çalışan emperyalizm, mübadele yıllarında, piyasaya parçalayarak hakim olabiliyordu; birleşik krallıklar, sultanlıklar vardı. Tek kişinin ya da sayılı otoritelerin iki dudağı arasında ve oldukça kaygan olan anlaşmalar, ivme kazanmış kapitalizm için ciddi bir istikrarsızlık yaratıyordu. Bu nedenle emperyalizm önce böldü. Bu bölünmeden en büyük payı da Osmanlı İmparatorluğu aldı. Ancak çok sancılı oldu. Zira ulus devlet stratejisine bağlı olarak milliyetçilik dalga dalga yayıldığından Türk, Rum, Ermeni gibi ayrımlar bir anda su yüzüne çıktı. Özellikle Yunan ordusunun çekilirken başta İzmir olmak üzere birçok şehri yakıp yıkarak çekilmesi, önüne geleni öldürmesi düşmanlığı daha da biledi. Savaşa katılmayan geniş çoğunluk için hayat ister İstanbul'da isterse Kapadokya'da ya da Ordu'daki bir dağ köyünde olsun, kardeşçe devam ediyordu. Ancak ucuz hammadde almak ve bir an önce mallarını satmak isteyen emperyalistler ortalığın yatışmasını istiyor, daha önce körükledikleri husumetin bitmesi gerektiğini düşünüyorlardı. Zira satış yapamıyorlardı. Türkiye ve Yunanistan arasında uç boyutlara varmış husumetin devam edeceğinden ve piyasaya istikrarsızlık getireceğinden korkuyorlardı. Bu nedenle Lozan Anlaşması'nda neredeyse sürpriz bir karar olarak mübadeleyi dayattılar. Ancak bu strateji halka maalesef Müslüman-Rum düşmanlığı ekseninde anlatıldı ve yine maalesef bugün de bu hala böyle okunuyor. Çünkü bu tür kavramlar üzerinden gelişen düşmanlıklar çok kullanışlı ve pratik... Risk payı sıfır bir propaganda yani. Onlar daha şanslı. Çünkü gidenler gelenlerden çok fazla... Bölüşülecek mülk de daha fazla... O dönemde İzmir İktisat Kongresi'yle birlikte bir kangren gibi yayılan zengin olma hayali esnafı ve okur yazar takımını ele geçirdi ve giden Rumların mallarına bin bir dolapla el koymasına yol açtı. Hatta bizdeki burjuvazinin ilk sermayesini de bu yağmalanan mallar oluşturdu. Her dönüşüm yeni bir yağmayı birlikte getirir zira... Bu nedenle Anadolu'ya gelenler de esas olarak perişanlık, sefalet ve yabancılık yaşadılar. Bana yayınevinden bu konuyla ilgili yazma teklifi gelmeden bir yıl önce aynı konuyla ilgili bir belgesel çalışması yapmıştım. Türkiye'de Ordu, Yunanistan'dan da Selanik, Drama civarlarında yaklaşık yüze yakın insanla görüşmüş ve konuyla ilgili belki de bütün literatürü taramıştım. Bu nedenle alt yapı çok hazırdı. Esasında şimdi düşünüyorum da galiba bütün romanlarım bir belgeselden sonra ortaya çıktı. Sanıyorum 30-40 dakikaya sığdırılmayacak kadar çok biriktiriyorum. Belgesel formatına sığamayan izleklerim, duygularım, kırılmalarım bir süre sonra beni yiyip bitirmeye başladığında oturup onları romanlaştırarak ruhsal bir onarım sürecine giriyorum. O zaman bütün o gezip gördüğüm, okuduklarımı, tanık olduklarımı tam olarak içselleştirdiğimi hissediyorum. Öteki türlü sadece profesyonel bir aktarım olarak kalıyor ve bende inanılmaz bir boşluk yaratıyor. Birinci kuşak mübadil çok az kaldı. Üç dört kişiyle konuştuk. Ancak onların gözyaşlarıyla, anılarıyla, memleket özlemiyle büyümüş ikinci ve üçüncü kuşakla daha çok görüşebildim. Ailem mübadeleden etkilenen bir aile değil. Ama şu ya da bu biçimde savrulmuşlara her zaman koşmuş bir aile. Talana katılmak yerine kimini kadın kılığında çok uzaklara kaçırmış, kimini ambarda saklamış ve canlarını kurtarmış. Onlarla gurur duyuyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/kadin-haklari-mucadelesinde-nezihe-muhiddinin-ve-buyukannelerimizin-izler", "text": "Kadınsız bir inkılabın mümkün olamayacağını savunan ve cumhuriyet yönetimine kadınların da katılması için mücadele eden aktivist yazar Nezihe Muhiddin'le ilgili bu röportaj. Nezihe Muhiddin, iktidarın topluma dayattığı resmi cumhuriyet kadını elbisesine sığamayıp erkeğin gölgesindeki çocuk kadın olmayı reddedince usulsüzlükle suçlanmış, yargılanmış, ismi antolojilerden bile silinmişti. Hikayesini, Kadınsız İnkılap adlı kitabın yazarı Yaprak Zihnioğlu'na sordum. Derken Yaprak Zihnioğlu'nun Kadınsız İnkılap adlı kitabını buldum. 1909'dan İstanbul'un kültür ortamında önemli bir isim haline gelen ve ardından hızlı bir düşüşü yaşayan Nezihe Muhiddin'in dramatik hikayesinden yola çıkarak Türk feminist hareketinin öncülerini ve yaşadıklarını anlatıyordu. Kadınsız inkılabın mümkün olamayacağını savunan Nezihe Muhiddin, Cumhuriyet yönetimine kadınların da katılması için mücadele etmişti. İktidarın topluma dayattığı resmi cumhuriyet kadını elbisesine sığamayıp erkeğin gölgesindeki çocuk kadın olmayı reddedince de usulsüzlükle suçlanmış, yargılanmış, ismi antolojilerden, edebiyat yıllıklarından bile silinmişti. Yapayalnız ama yetişkin bir kadın olarak öldüğünde, cenaze törenine yıllarca birlikte mücadele ettiği kadınlar bile katılmamıştı. Nezihe Muhiddin 19'uncu yüzyılın sonlarında doğmuş ve ilk toplumsal etkinliklerine II. Meşrutiyet döneminde başlamış bir Osmanlı Türk kadın hakları savunucusu, düşünür ve eylemci. Kültür düzeyi ve analiz kabiliyetiyle öne çıkan bir siyasal stratejist, bir feminist, bir mefkureci, iyi bir hatip, karizmatik bir kişilik ve bir yazar... Tarihimizde iz bırakmış önemli bir şahsiyet. Nezihe Muhiddin, 1908'den itibaren bir kadın hakları savunucusu olarak öne çıkmıştı. Başta seçme ve seçilme hakkı olmak üzere kadınların siyasi, iktisadi, toplumsal tüm hakları için büyük bir cesaretle mücadele etmiş bir kadın ve kadınların eşitliği için gecesini gündüzüne katmış bir aktivistti. Onun kadın davasını yürütürken gösterdiği gözüpeklik, sözünü sakınmaması ve cesareti pek çok kadına örnek oldu. Nezihe Hanım çağdaşlarının gözünden düşmedi kanımca, iktidar tarafından gözden düşürülmeye çalışıldı. Tanıyanlar, iktidarın hedefi haline gelen ve karalanan Nezihe Muhiddin'in gerçek kimliğini çok iyi biliyordu. Nezihe Hanım kadın haklarını savunmaktan vazgeçmedi. Kemalist iktidar, bu etkili ve güçlü karakteri kamu alanından uzaklaştırmak ve onu cezalandırarak, hakkında yalan yanlış ithamlar çıkarıp karalayarak etkisiz hale getirmek istedi ve bunu başardı. Nezihe Hanım herhangi bir iktidarın kadını olmayı kabul etmedi, kadın haklarının savunucusu olarak bağımsız bir pozisyonda kalmak istedi. İktidarın hoşuna gitmeyen de buydu. Bu şahsi bir mesele değil, politik bir meseleydi. İktidar, kadın hakları alanının tek yürütücüsü ve hakimi olmak; bu alanı kendi belirlediği sınırlar içinde tutmak istiyordu. Nezihe Muhiddin ise bu konuda taviz vermedi. Kadın politikasını kadınların yapması ve savunması gerektiğini önceki deneyimlerinden de çok iyi biliyordu. Birlikte mücadele verdiği arkadaşları, yani feministler onu bu olaylardan sonra da savunmaya devam ettiler ama ne yazık ki seslerini duyurabilecekleri ortam çoktan yok olmuştu. İktidar yalnızca feministleri değil, 1925 Takrir-i Sükun Kanunu'yla tüm muhalifleri, liberalleri ve demokratları da ağır baskılarla susturdu, cezalandırdı. Evet, aslında Nezihe Muhiddin ve arkadaşlarının mücadelesini birinci dalga feminizmin ikinci evresi olarak görüyorum. İlki Fatma Aliye'lerle başlayan Osmanlı Hareket-i Nisvan'ının etkin olduğu 19'uncu yüzyılın son 20 yılı ve 1908'e kadar olan dönemdi. Neticede bugün de kadınlar eşitliğe kavuşamadığına ve birinci dalga feminizmin talepleri hala yerine gelmediğine göre bu mücadele alttan alta devam ediyor. Feminizmin Türkiye'deki 1980 sonrası ikinci evresi elbette birinciden farklı ve daha ileri talepleri barındırıyordu ancak bir yandan da bir alt dalga olarak bugüne kadar yürüyen ve daha epey de yürüyecek olan bir akımdan söz ediyoruz. Kadınlara oy hakkı bizden önce 1893'te Yeni Zelanda'da, 1902'de Avustralya'da, 1906'da Finlandiya'da, 1913'te Norveç'te tanındı. Demokrasi iddiasının göstergesi olarak ve Batı'dan gelen diktatörlük eleştirilerine karşı, kadın haklarının kullanıldığını, araçsallaştırdığını ilk kez söyleyen Şirin Tekeli'dir. 1977'de İstanbul Üniversitesi'nde savunduğu ve sonradan kitap haline getirilen tezinde bu fikirleri açımlamış, göstermiştir. Zaten ben de Ben Nezihe Muhiddin'i onun yolundan yürüyerek bulabildim. Evet, Erken Cumhuriyet'in bu konudaki bakışı çok sorunludur. Onlara göre kadın, elinden tutulması gereken bir çocuk kadındır. Kurucu Kemalistlerin millete, halka çocuk gözüyle baktığını Taha Parla benden çok önce kitabında göstermişti. Bu bakış kadınlar için de geçerliydi. Evet, kuşkusuz. Nezihe Muhiddin bir davayı hayatı pahasına başlattı, bizler de bugün farklı boyutlar ekleyerek aynı davayı sürdürmeye çalışıyoruz. İlkler her zaman put kırıcıdır. Bugün kadın hakları konusunun tüm topluma yayılmasında onun ve kadın arkadaşlarının, büyükannelerimizin izleri var."} {"url": "https://egoistokur.com/kadinin-sesi-oykusu-mizahi-sihri-gozyas", "text": "Latin Amerika'dan çıkmış en yetenekli yazarlardan biri olan Valeria Luiselli'den küçük bir hazine; Kalabalıkta Yüzler... Norveçli Selma Lonning Aaro'dan hınzır bir roman; Geliyorum... Acı Çikolata'nın yazarı Laura Esquivel'dan yine bir Meksika masalı; Lupita Ütü Yapmayı Seviyordu... Mavis Gallant'tan küçük ama değerli birkaç öykü... Şebnem İşigüzel'den neşeli, aşk dolu, hayat dolu bir roman; Gözyaşı Konağı. Melida Tüzünoğl'dan soğuk ve sıcağın, aç ve tokun, kız ve oğlanın romanı; Cimri Cömert. Ay'a bile gittik ama kendi vücudumuzu yeterince tanımıyoruz diyen Emmanuele Janini çok haklı. Norveçli yazar Selma lonning Aaro da bunu iyi bildiği için romanının başına onun bu cümlesini almış. Geliyorum, orgazm olamayan bir kadının romanı! Hınzır ve cesur. Kadın orgazmına odaklanmış kurgusuyla, bu tabunun üzerine gidiyor. Julia, kendisini seven adamla ve üç çocukla hayatını sürdürüyor. Bir gün yeni dostu Mr. Rabbit isimli vibratörü ve birkaç sebzeyle kendisini odasına kilitleyip farklı deneyimler yaşamaya başlıyor. Gündelik yaşamını, cinsel sırlarıyla beraber anlatıyor. Siz de kendinize, 30 gün orgazm garantili bir Mr. Rabbit mi edinmelisiniz, bilemeyiz ama en azından kendinize özel bir zaman bulup kitabın içinden yükselen kendi sesinize kulak verebilirsiniz. Kadın polis Lupita ütü yapmayı sever. Kafayı çekmeyi, çamaşır yıkamayı, kendine acımayı, çıngar çıkarmayı, dans etmeyi, yalnızlığı ve sessizliği, soru sormayı sever. Lupita sevişmeyi sever... Derken bir cinayete tanık olur ve her şey tersine döner. Kendini yolsuzluklardan uyuşturucu trafiğine uzanan bir gizem ağının ortasında bulan Lupita canını dişine takarak bu gizemi çözmeye uğraşırken özüyle, atalarıyla, benliğiyle de yüzleşecektir. Acı Çikolatanın yazarı Laura Esquivel'dan enfes bir Meksika masalı. Esquivel Lupita Ütü Yapmayı Seviyorduda sadece paranın, başarının ve güzelliğin geçerli olduğu yozlaşmış bir ülkeye umudu sıra dışı bir kadın kahramanla aşılıyor. Mavis Gallant'ın öyküleri, bıkmadan usanmadan, hayret verici insanlık durumumuz hakkında birkaç cevaplanamaz ama yine de vazgeçilmez soru sorar bizlere. Öykülerinden ayrıldığımızda kendimize dair daha güçlü ve derin bir bilgiye sahibizdir diyor Alberto Manguel. Kanadalı olmasına rağmen hayatının büyük bir kısmını Paris'te geçirmiş olan Gallant, öykülerinde bize 20. yüzyıl Avrupa'sının bir yeraltı haritasını çiziyor. Onun Avrupa'sı gemi enkazlarıyla dolu bir yer. Karakterleri karmaşık ve çeşit çeşit; mülteciler, savaştan dönen tutsaklar, figüran aktörler, çekirdek aileden veya düzenden kaçanlar geri dönebilmek için çırpınıp duruyor, ama bunu yapacak silahları yok. Kozmopolit bir dünya tasvir eden Gallant, dramatik açıdan aşikar olana hiç yeltenmiyor ama okuru şaşırtmayı daima başarıyor. Paris Öyküleri, ünlü yazar Michael Ondaatje'nin Gallant'ın yüzü aşkın öyküsü arasından seçtiği bir derleme. Simge iki ateş arasında. Karşılıksız sevgi satın almak için tüm servetini vermeye hazır. Bir tarafta cebinde akrep sürüsüyle yaşamaya alışmış, gramaj hesabıyla peynir yiyen Moris, öte yanda etrafa banknotlar saçan, şampanyaları toprağa döken Mert. Öyküleri ve yazıları 2002 yılından bu yana dergilerde yayınlanan Melida Tüzünoğlu, Türkçe edebiyatın sınır tanımaz kalemi. İlk romanı Ambulansla Dünya Turunun öykü kitabı Annem Bir Robot Doğurduyu ve Size Müthiş Bir Yemek Hazırladım adlı romanını yayınlamıştı. Şimdi dördüncü kitabı Cimri Cömertle okur karşısında. Cimri Cömert, siyah ve beyazın, soğuk ve sıcağın, aç ve tokun, kız ve oğlanın romanı."} {"url": "https://egoistokur.com/kadinlar-bir-kere-evlerinden-cikti-arti", "text": "Erkekler hemcinslerini bilir, hemcinslerinin zaaflarını, tepkilerini davranış biçimlerini şaşılacak derecede iyi tanır. Tuhaf bir şekilde bunu kadınlar için söylemek neredeyse imkansızdır. Zira kadınların değişkenleri çok daha fazladır. Bu da kadınların estetik algılarını hassaslaştırmıştır. Kadın, çevresindeki data'ları kara bir deliğin ışığı kırarak içine çekmesi gibi emer ve bunu yaparken görülmeyeni görülür bilinmeyeni bilinir kılar. Bu yüzden ürkütücüdür. Bir kadın olarak ben de hemcinslerimin ne yapacağını kestiremem. Onlar da benim eylem olasılıklarımı kestiremez. Çünkü tanımlanmış, kalıplaşmış ortak davranış biçimlerinden yoksunuzdur. Sanırım tam da bu yüzden erkek egemen toplum bu ele avuca sığmaz vahşi kadını kendi istekleri arzuları doğrultusunda standardize etmeye çalıştı. Beden ölçülerimiz, saç biçimimiz, kokularımız ve toplumsal görevlerimiz onların istediği ölçekte yeniden biçimlendi ve kadınlar da baskı güç şiddet ile bu iradesizliğin ortasına yerleştirildi. Ne vakit bu çemberi biri kırmaya çalışsa öncelikle kendi hemcinsleri tarafından dışlanması için yüzlerce yılda oluşturulmuş bu matematiksel denklem gelenek, örf, ahlak ve din kuralları ile güçlendirilerek sağlaması alındı. Özsaygı ancak erkek egemen bakışın temsiliyle mümkün hale geldi. Bu yıl uzun bir otobüs yolculuğu sırasında tuhaf bir şey yaşadım. Viranşehir'den binen yaşlı bir adamla orta yaşlarda bir kadın bütün molalarda otobüsü uzun süre bekletmeyi başardılar. Otobüs Ankara'ya geldiğinde yaşlı adam gene otobüsten indi, kadın da onu peşinden takip etti. On beş dakikalık mola bitti otobüs hareket edecek fakat kadın ve adamdan haber yok. Otobüs muavini bütün terminali aradı ve kadını tek başına çaresiz bir şekilde dolaşırken bulduğunu söyleyerek yanımıza getirdi. Kadın tek kelime Türkçe bilmiyordu. Suriye Kürtlerindenmiş. Kocasının gözden kaybolduğunu nereye gittiğini bilmediğini söyleyip yakınıyordu. Kocasıyla iki gün önce evlendirilmiş. Evlendiği adamın adını ve soyadını da bilmiyordu. Bildiği bir telefonu olup olmadığını sorduk o da yoktu. Dahası Eskişehir'e kadar bilet kesilmiş kimin yanına gideceğini dahi bilmiyordu, onları karşılamaya birileri gelecek miydi, akıbeti ne olacaktı bütün bu sorular cevapsız kalıyordu. Kadının anlattıklarından kocasında bir çeşit erken bunama sorunu olduğu anlaşılıyordu. Adam alıp başını kendi hayal alemine doğru bu koskoca kentte kendi bilinmeyenine çekip gitmişti. Bilgisizliğin ve ürkekliğin bu kadının başına neler getirdiğini ve daha neler getireceğini düşündüm durdum. Eskişehir terminalinde zavallıyı polise teslim ettiler. Suçlu gibi iki polis arasında uzaklaşırken arkasından bakakaldım. Hala aklıma geliyor ve düşünmeden duramıyorum. Bu iki günlük Suriyeli gelin muhtemelen Suriye deki kargaşadan kaçıp Türkiye'ye gelin olarak gelmişti. Bir dönemde İstanbul'a Rusya'dan, Ermenistan'dan, Gürcistan'dan, Romanya'dan, Moldova'dan gelen kadınları hatırlıyorum. Ülkelerinin ekonomik darboğaza düşmesiyle yola çıkan bu kadınlardaki hayatta kalma dürtüsü bende olağanüstü bir saygı uyandırmıştı. Onların pek çoğu eğitimliydi. Lisan bilmemekle birlikte 50 yaşından sonra Türkçe öğrenen bir Ermeni profesörünü hatırlıyorum. Hasta bakıcılığı yapıyordu. Ve iş disiplini, iş ahlakı hayranlık vericiydi. bütün umutların tükendiği bir noktada kadının eğitimi ona umut kapılarını aralayabiliyor. Sanırım bu bütün sorunlarımızın da çözümü olacaktır. Bugün elbette kentte yaşayıp gene de gördüğü şiddeti sineye çekmeye çalışan diploma sahibi meslek sahibi pek çok kadından bahsedebiliriz. Kadının kendi varoluş alanını kendisinin yaratması gerekiyor. O toplumsal cendereden kurtulmadan kendine bakabilmesi kendini yeniden biçimlendirmesi mümkün değil. Evlilik kurumu bu baskıyı biçimlendiren en büyük etken. Kadının özgürlüğünü elinden alırken ona bir takım sahte özgürlükler vaat ederek kadının dünya ile enerji alışverişini ortadan kaldırıyor, onu köşeye sıkıştırıp ehlileştiriyor. İşin sevindirici boyutu şu ki artık ciddi bir uyanış var. Türkiye edebiyatında kadın yazını son döneme damgasını vuruyor. Sadece kadınların çıkardığı edebiyat dergileri, mizah dergileri, gazeteler dışında bir araya gelip oluşturdukları sivil örgütler, yazar birlikleri, meslek birlikleri insanı umutlandırıyor. Şair kadın sayısı fazla olsa da henüz şiirde bir bütün olarak baktığımızda- tek tek isimler üzerinden gitmiyorum-o yüksek düzeye ulaşılmış değil. Bu noktaya gelmek için bile büyük çabalar sarf edildi. Yemek çamaşır bulaşık ve çocuktan artan zamanlarla yazılan şiirlerle bu günlere gelindi. Bu yüzden şiirde çoğu şair kadınımız kendi dilini kurabilmiş değil. Fakat ben bu durumdan rahatsız değilim. Çünkü bir eşikte olduğumuzu bizden sonra geleceklerin olağanüstü şeyler yaratacaklarını bizlerin de tarihin bize biçtiği o sıçrama tahtası görevini en iyi şekilde yerine getirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kadınlar bir kere evlerinden çıktılar artık. Şiir evden çıktı. Sokakları dolaşıyor, seyyar satıcılarla, bakkalla, dilencilerle konuşuyor. Bir sürü göstergenin arasından geçiyor. Pek çok uyaranla karşılaşıyor. Bir adım daha atıp sivilliğine sahip çıkarak makineleşmenin ötesine geçtiğinde yeryüzünü irem bahçesine çevirecek. Dünyanın iskeleti yeniden et ve kanla örülecek, hayat nefes alacak, işte buna inanıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/kadinlar-icin-karanlik-zamanlar-m", "text": "T. C. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı'na bağlı KSGM verilerine göre, 2011-2013 arasında şiddete uğramış kadınların yüzde 92.5'u aile içi şiddet mağduru. 25 Kasım, Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günüydü. Bu sebeple o gün ve sonrasında tüm hafta boyunca toplantılar, seminerler, yürüyüşler düzenlendi, mesele çokça konuşuldu, tartışıldı, özetle her kesimden feminist kadınlar hem itirazlarını dile getirdi hem de çözüm önerilerini paylaştı. Kısa bir süre önce İngiliz gazetesi Guardian'da çıkan yazıyı hatırlayınca umutsuzluğum iki katına çıkıyor. Kadınlar için karanlık zamanlar başlıklı yazıda, kadına yönelik şiddetin tüm dünyada hatta gelişmiş ülkelerde bile ürpertici boyutlara ulaştığını belirtiliyor. Başka önemli bilgiler de var: 15-44 yaşlarındaki kadınların tecavüz ve aile içi şiddetten ölme riski; kanser, araba kazası ve bulaşıcı hastalıklardan ölme riskinden çok fazla. Aile içi şiddet hadiselerinde ölenler, savaşlarda ve küresel çatışmalarda ölenlerin tam iki katını oluşturuyor. Verilen bir bilgi de, kadınların erkek partnerleri tarafından fiziksel, maddi, psikolojik, cinsel ve duygusal olarak tacize uğratılması anlamına gelen coercive control teriminin ilk kez hukuk sözlüklerinde yerini alması ve suç olarak kabul edilmesi. Tamam, bu sonuncusu aslında çok iyi bir şey. Feminist Amargi Dergisi ve Ayizi Yayınevi'nden Aksu Bora, Bu terimin hukuk sözlüklerine girmesi bize aslında şiddetin değil, şiddetle mücadelenin arttığını, dahası şiddetin örtük biçimlerinin de hukuk gözünde tanınmaya başladığını gösteriyor diyor. Böylece ben de farklı alanlardan beş feminist kadınla, kadın hakları ve şiddet konusunda bugün durduğumuz yeri konuştum. En yukarıdaki linklerden anlattıklarını okuyabilirsiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/kadinlar-tende-evde-iste-sokakta-guvende-olsun-diy", "text": "Pakistanlı yönetmen Sharmeen Obaid-Chinoy'un kariyeri göz kamaştırıcı başarılarla dolu... Mesela Madonna'nın desteğiyle tanıtılan Humaira: The Dreamcatcher adlı belgeselde, kızlarını okula göndermeyen aileleri ikna çabasındaki feminist aktivist Humaira Bachal'ın hikayesini anlatıyordu. Pakistan'a ilk Oscar'ını kazandıran Saving Face filmindeyse yüzüne kezzap atılarak fiziken ve ruhen işlevsiz hale getirilmeye çalışılmış kadınların terapi süreçlerini ve hukuk mücadelelerini ele aldı. Benim için unutulmaz bir deneyimdi. Bu yetenekli ve cesur kadının işlerinden nihayet, bir röportaj vesilesiyle haberdar olduğum için mutluyum. Ha bir de, bu röportaj Biz niye Oscar alamıyoruz? diye soranlara bir cevap olabilir mi? Biz nadiren bu kadar sahici, bu kadar damardan işler çıkarıyoruz bence. Sharmain Obaid Chinoy belgesel sinemanın en önemli kadın yönetmenlerinden biri. Başkalarının zor lokma diyeceği çok ağır konulara, büyük toplumsal yaralara el atıyor. İtiraf edeyim, Pakistan şu sıralar gazeteciler için çalışması en tehlikeli ülkelerden. Meslektaşlarım rutin bir şekilde yetkililer tarafından içeri alınıyor, dövülüyor ve öldürülüyor. Fakat bu alanda kadın olmak sanıldığının aksine çok iyi bir şey. Emin olun hala hayattaysam bu, kadın olduğum içindir. Geçmişte Taliban'ın ve diğer radikal grupların üst düzey yöneticilerine sadece kadın olduğum için ulaşabilmiştim. Beni zayıf buluyor, onlara bir erkek gazetecinin yapabileceği kadar zarar veremeyeceğimi düşünüyorlardı. Bir konuyu tartışmaya açıp huzur kaçıramazsam, insanların kendilerine çok kritik bazı soruları sormalarını sağlayamazsam, işimi iyi yapmamış olduğumu düşünürüm. Fikirleri ve hakikatleri iletmeyi seviyorum. Filmlerim seyircilere bilgi versin, onları etkileyerek bir toplumsal dönüşüm başlatsın istiyorum. Filmlerim seyredilip tartışıldıkça hayat buluyor ve bir bakıma aktif hikayeler haline geliyor. Şöyle söyleyeyim, iyi bir film daha verimli bir tartışmaya doğru bir adımdır ve bu her zaman için şahane bir şeydir. Tören gecesini pek hatırlamıyorum, bazı anlar hafızamdan silinip gitti. Kanımdaki adrenalin üst seviyelere fırlamıştı, heyecandan ölecek gibiydim. Ailem, arkadaşlarım, vatandaşlarım herkes kutlamak için arıyordu. Önemli bir şeydi, seçtiğim alanda çok çalışıp yeterince ter akıtırsam, eninde sonunda muhakkak fark edileceğime olan inancımı pekiştirdi. Daha da güzeli dünya, seçtiğim konunun farkına vardı. Zaten benim için en değerli ödül buydu. Saving Facei Pakistan'ın Seraiki kuşağında çektim. Ülkenin eğitim seviyesi en düşük ve işsizlik oranı en yüksek bölgesi. Birinin yüzüne kezzap atmanın ahlaksızca olmadığını düşünenlere hatta suç saymayanlara hayret ediyorum. Açıkçası, kezzap şiddeti Pakistan'ın yanı sıra Hindistan, Bangladeş ve Afganistan'da görülüyor. Bazı Güney Amerika ülkelerini ve daha seyrek rastlansa bile İngiltere'yi de sayabilirim. Söylediklerinizde haklısınız, kezzap kurbanlarının esas yarası görünürde değil, içeride... Kurbanların toplum dışına itilmesi ve yaralarının neredeyse bir utanç sebebi gibi algılanması da korkunç. Aileleri yüzü parçalanmış bu kadınların sokağa çıkmalarını yasaklayabiliyor, böylece toplum dışına itiliyor, eğitim ve çalışma haklarından yoksun bırakılıyorlar. Kocalarını terk etmek isteyenler bazen onlarla yaşamaya mecbur bırakılıyorlar, çoğu zaman çocuklarına tek başlarına bakamayacakları için başka çareleri de yok aslında. Hepsi depresyondan muzdarip ama aynı zamanda cesur ve kararlılar. Hikayelerini benimle paylaştılar, çünkü onların başına gelen başkalarının başına gelmesin istiyorlar, filmimin insanların bilinçlendireceğini umuyorlardı. Saving Face sayesinde hiç değilse başka kadınlar kurtulabilirdi. Böylece hayatlarının en mahrem alanlarını, acılarını cömertçe açtılar bize. Boşanmak istediği için kocasının yüzüne kezzap attığı Zakia'nın öyküsünü unutamıyorum. Kocası hukuken cezalandırılsın diye her şeyi yaptı. Oğluyla kızı da hep annelerinin yanında durdular. Bir kadın, bir anne ve bir sinemacı olarak onunla tanıştığım için şanslıyım. Plastik cerrah Dr. Jawad'ın kezzap kurbanı kadınlarla ilgili çalışmalarını 2010'da öğrendim. Sık sık Pakistan'a giderek tek kuruş istemeden rastladığı bütün kezzap kurbanlarını ameliyat ediyordu. Bunun ne kadar çok kadının başına geldiğini henüz bilmiyordum. Öğrendiğim an kararımı verdim, bu filmi Dr. Jawad'la birlikte çekecektim. Kocası tarafından önce yüzü kezzapla yakılan Bergen'i biliyor musunuz? Benim ülkemde ünlü bir şarkıcıydı ve kezzap hadisesinden sonra kocası onu öldürene kadar sahneye çıkmayı sürdürdü. Çok çarpıcı bir hikaye. Kezzap kurbanlarıyla ilgili olarak yasalarımızda acilen birtakım düzenlemeler yapmamız gerekiyor. Düşünsenize, dünyanın birçok yerinde kadınlar şekilsizleştiriliyor hatta ölüyorlar ama onları koruyacak doğru düzgün yasalar yok. Bu şekilde yaşayan ve çok çok acı çeken yüzlerce, binlerce kadın var. Suçluları caydıracak pek bir şey de yok, suçları kanıtlanırsa birkaç yıl hapis yatıp çıkıyorlar. Ataerkil düzen bu şiddeti tam gaz destekliyor. Tabii kezzap gibi maddelere erişimin kolay olması da bir sorun. Vakıf, eğitim, sanat ve kültür gibi benim de inandığım alanlarda çalışıyor, ihtiyacı olanlara burs ve kaynak temin ediyor. Filantropi Seminerlerinin bir parçası olduğum için heyecanlıyım. Sizin ülkenizde sektörün yetenekli ve ilham verici insanlarıyla tanışmayı hatta gelecekte onlarla ortaklaşa çalışma fırsatı bulabilmeyi umuyorum. Biz feministler kadınların teninde, evinde, işinde ve sokakta emniyette olması için çalışıyor, bu uğurda mücadele ediyoruz. Rüyalarınızın peşine düşme yetisi. Yolda hatalar da yapabilirsiniz ama emin olun onlardan öğreneceğiniz çok şey var. İki yıl önce Time dergisine Saving Facele ilgili bir yazı yazdı. Filmimi beğendiğini öğrenince elbette gurur duydum. Konuştuğumuzda, Bu filmi seyrettikten sonra kimse gözyaşlarını tutamayacak ve kimse bu türden suçları görmezden gelmeyi sürdüremeyecek demişti. Pakistan's Taliban Generation, savaşta intihar bombacısı olarak kullanılan çocukların hikayesi. Yönetmene bir Emmy Ödülü kazandırdı. Yönetmen, Transgenders: Pakistan's Open Secret adlı filmindeyse Pakistan'lı transseksüelleri anlatıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/kadinlarin-skandala-degil-guclenmeye-ihtiyaclari-va", "text": "Aile içi şiddetin türüne bakıldığında yüzde 37'lik oranda fiziksel şiddet kullanıldığını görüyoruz. Ama daha yüksek oranlar da var: Yüzde 83.5'lik oranında psikolojik şiddet, yüzde 89.1 oranında ekonomik şiddet, yüzde 65.7 oranında sözel şiddet uygulanıyor. cinsel şiddet oranı yüzde 21.6. Eşitlik meselesinin ileri/geri terminolojisi içinde kavranabileceğinden emin değilim. Kadına yönelik şiddetin artmasının muhtemelen kadınların güçlenmesiyle, dolayısıyla feminizmle bir ilgisi var ama bunun birincil neden olduğunu da sanmıyorum. Kadınların haklarını talep edip daha yüksek sesle konuşmaya başlamaları, hayatlarının dizginlerini kendi ellerine almak istemeleri, şiddeti artıran faktörler olabilir. Ama şiddetin genel olarak hepimizin hayatını belirler hale gelmesinin de payı var. Bir türlü ilerleyemeyen bir barış sürecinden söz edip duruyoruz, barışılamayan bir coğrafyada şiddetin artması şaşırtıcı değil. Bu şiddetin kadınlara yönelmesi de. Genellikle şiddetin bütün kadınların maruz kaldığı bir denetim mekanizması olduğu söylenir, şiddet tehdidi de bunun bir parçasıdır. Ama topluca şiddet adını verdiğimiz çok farklı pratikler var. Ortak bir isim vermek, gözaltında tecavüzle evdeki dayak, okuldaki tacizle iş yerindeki mobbing arasındaki bağlantıları görmek adına doğru olabilir. Ama bunların kadınların sadece kadın oldukları için yaşadıkları genel zulüm olarak görülmesine biraz kuşkuyla yaklaşıyorum. Feministlerin hataları vardır, olmaz mı? Ama sanıyorum bu yeterince skandal yaratmamak gibi bir şey değildir. Sütyen yakma zamanını geçirdik. Kadınların skandala değil, güçlenmeye ihtiyaçları var; yasal ve kurumsal, ekonomik ve siyasal güçlenmeye... Bu, yeterince cüretkar olacaktır. Aslında feminist literatürün zayıfladığını sanmıyorum, öyle gibi görünüyorsa, bunun sebebi çok parçalı ve çeşitli alanlara dağılmış bir literatüre dönüşmesi olabilir. Yani artık pek İkinci Cins ya da Kadınlığın Gizemi değil, Soğuk Yakınlıklar yahut Cinsiyet Belası türü kitaplar yazılıyor. Ve tabii coğrafya, hukuk, tarih, siyaset gibi alanların içinden spesifik problemlerle ilgili kitaplar."} {"url": "https://egoistokur.com/kadir-kaymakcinin-en-efkarli-gecesi-r-e-m-partiyi-terk-ett", "text": "31 yıl önce soğuk bir ocak günü Amerika'nın Georgia eyaletinin Athens kentinde küçük bir kasetçide ilk kez karşılaşan Michael Stipe, Peter Buck, Mike Mills ve Bill Berry 20 yıldır ne zaman ihtiyacım olsa hep yanımda oldu... Bazı günler, bir yıldızın üstüne oturup birlikte metorların arasında dolaştırdılar beni, bazı günler Hollywood ayaklarımızın altında kah James Dean olduk, kah Steve McQueen... Kıyafetlerimizi kıyısına bıraktığımız bir nehirde birlikte yüzdük bazı geceler. Aşık olduğum güzelin yanı başına oturup o uyurken kirpiklerini saydık, her bir tanesinde Seni seviyorum diye kulağına birlikte fısıldadık sonra... Kimselere anlatmadığım dertlerimi herkesten iyi anlayıp beni karşılarına oturttular bazen, gözlerimin içine bakıp, Ne zamandır çok üzgün görünüyorsun, neden gülmüyorsun? diye sordular... Hep korkusuzca yürümemi söylediler bana! Sonra, günah keçisi olmayı göze alıp düşeceğimizi bile bile dev kayalıklara birlikte tırmandık. Ne yıldırımlardan ne büyük çığlardan korktuk, kimselere söylemeden birlikte ağladık... Güneşin gözlerimizi kamaştırdığı sahillerde yusufçuklarla uçup, deniz atlarıyla dolaştık... Herkesin günlük güneşlik zamanları hayal ettiği anlarda ise biz yağmuru tercih ettik hep birlikte."} {"url": "https://egoistokur.com/kaf-dagindaki-burnumuzu-duz-ovaya-indiren-farfar", "text": "Başlıktaki mecmua kelimesinin sebeb-i hikmetini merak ettiyseniz o da işte bu linkte. İster göz atın, ister indirip bilgisayarınızda, akıllı cihazınızda okuyun. Maske yok, rol yok, yalan dolan yok, hile hurda yok, neyin ne, kimin kim olduğu belli, başında ne isen yolun devamında da osun, sonunda da o. Nedir bu? Ne bulmuş olabilirim? Biliyorum ne bulduğumu. Aşk kuvvetli bir tutkudur, gelir geçer, söner gider, esas olan sevgidir, saygıdır, falan filandır! deyip bilgiç bilgiç ahkam kesenlerin asla bulamayacağı bir şeydir bulduğum. Aşk'tır; ta kendisidir. Onlar, en ummadıkları yerden yiyorlar darbeyi; en havalısının burnu yere sürtülüyor bir güzel. Sürten de patron değil, müdür değil, bir büyük değil; hepi topu bir it. Sillenin nereden geleceği belli olmaz! diyorlar. İnsanların bu romandaki replikleri bundan ibaret. Gene tam olarak anlatamam kesin. Ama deneyeyim. Plansız programsız, geldiği gibi yazıyorsan nasıl açıklayabilirsin ki o süreci. Geliyor işte. Bir adam çıkıyor bir yerden, bir kadın çıkıyor, bir hayvan çıkıyor, başlıyorlar yaşamaya. Kimi gülüyor kimi ağlıyor, kimi söylüyor kimi dinliyor; ben de işlerine hiç karışmadan seyrediyorum seyrediyorum, sonra da ne yaptılarsa yazıyorum. İlham desem inanır mısın? Ben inanıyorum. Esastan da ilham sanki. Öyle çünkü. Neler neler yaşadık saç baş yolduran, şimdi dönüp baktığımız zaman Amma da salakmışız! deyip kikirdiyoruz. Üstelik sırf o yaşadığımız acılara, başımıza gelen bir zamanların felaketlerine değil bu dalgacı gülüşlerimiz; aynı zamanda saç baş yolan hallerimize. Niye ağladın ki sen? deyip deyip gülüyoruz işte. Hayat dövdüğü zaman bile öpüp okşuyor, gıdıklıyor oramızı buramızı. Bunu ancak araya uzunca bir zaman girince görebiliyoruz. Mesele, sırtımıza sırtımıza inen iki kamçı darbesi arasında kafamızı bir ancık olsun kaldırıp o kamçıyı vuranın aslında ne kadar komik, zavallı ve salak olduğunu görebilmek. Çoğumuz kafamızı kaldıramadığımız, Anam sırtım, anam belim! diye bağırıp durduğumuz için bunu beş on sene sonra görüp gülüyoruz; ben alışmışım galiba, aynı anda gülüp ağlayabiliyorum. Hayata kendini aç, bir kere olsun Gel, ne olursan ol gene gel! de, sen de gülersin ağlayacağına. Bir ölçüde. Başımıza gelenler öğretir bize. Dokunulmaz, vazgeçilmez hatta zannettiğimiz kadar mühim olmadığımızı. En kalantorumuzun kan uykusunu haram eder bir sivrisinek; bir minnacık mikrop Küçük dağları ben yarattım! diye dolaşan adamın sırtını yere çalar. Bize kötülük edenler de böyledir; onların bu zahiri alemdeki rolü budur: Kaf Dağı'ndaki burnumuzu düz ovaya indirmek. Bebeklerin masumiyet kodları kırılıp kötülük bilmeyen ruhları canavarlığa doğru yeniden programlanırken seyirci kalmazsak, ancak. Bugün Bana nesi? Bana ilişmiyor ya! demeyi menfaatten sayıp başkasının ocağını yıkan, canını yakan bir kötülük gördüğümüz zaman başımızı öteye çeviriyoruz ya... Aslında menfaatimiz tam tersini yapmayı gerektiriyor. Sintir sintir, uyuz uyuz yanından geçip gittiğimiz her bela bir gün karşımıza çıkıyor çünkü. Ya bizim karşımıza çıkıyor, ya çoluk çocuğumuzun. Menfaatimiz başımızı çevirmekte değil, bilakis tam da o yana bakmakta, görmekte. Görmeyi başarabilirsek yavaş yavaş geri gelid masumiyet. Bu adam Şu hayatta sadece bir tek şey için garantin var! diyor. Bir köpek yavrusuna yuva oldun da evirip çevirip sevmeye başladın mı sana garanti ediyorum; hayatında can sıkıntısı namına bir şey kalmayacak. Birine köpek yavrusu olur bu tılsım, bir diğerine kedi yavrusu. Neşet Ertaş bir şeyi dediyse konuşmadan önce düşünmek lazım. Farfara, oyun havası değil, acı biten bir aşk hikayesinin ritmik ağıdıdır. Ama biz kalkar oynarız. Bana sorarsan üstat, Bana dert gelen, sana oyun havası gelir. Hayat budur. Anlarsan anlarsın demiştir. Hayat dediğin, memat ile sınırlı. Tersini de düşünebilirsin; biri bitmeden diğerinin başlamasına imkan yok. Nasıl öyle kafana göre yaşayamıyorsan kafana göre ölemiyorsun da esasen. Hadi koş gel; oyun bitti! demesi gerekiyor Biri'nin. O zaman gideceksin. Gidinceye kadar da... Oyna işte. Eğlen, vakit geçir, oyalan. İçimden geliyor. Yazmaya sığınıyor gibiyim; öyle hissediyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/kafkanin-guzel-yalan", "text": "Çek yazar Franz Kafka'nın son büyük eserini kimin için yazdığını biliyor muydunuz? Oyuncak bebeğini kaybettiği için hıçkıra hıçkıra ağlayan bir küçük kızın yüzünü güldürmek, onu yeniden hayata bağlamak için... Ayrıntılar Gert Schneider'ın Kafka'nın Bebeği adlı romanında. Kafka'nın Bebeği benim kitaplığımda, büyük yazar ve düşünürlerin adlarını taşıyan güzel romanlar serisinin bir parçası olarak, Flaubert'in Papağanı, Karl Marx'ın Hayaleti, Sade'ın Uşağı ve Wittgenstein'ın Yeğeni'nin yanındaki yerini çoktan aldı. Hayatının son yıllarını Berlin'de geçiren büyük yazar Franz Kafka, her akşamüstü parkta gezintiye çıkarmış. Bir gün oyuncak bebeğini kaybettiği için hıçkıra hıçkıra ağlayan küçük bir kız görmüş ve onu teselli etmek için bebeğinin seyahate çıktığını söylemiş. Buna pek inanmayan kız, Sen nereden biliyorsun? diye sormuş. Eh, çünkü ara sıra bana mektup yazıyor da ondan diye cevap vermiş yazar. Sonra ne olmuş biliyor musunuz? Onca işine gücüne, onu hızla tüketen hastalığına rağmen Kafka vakit yitirmeden eve koşup bir mektup yazmaya başlamış. Bebeğin niçin seyahate çıktığına dair güzel ve ikna edici bir yalan uydurabilirse, küçük kızın acısını hafifletebileceğini düşünüyormuş. Son günlerini birlikte geçirdiği sevgilisi Dora Diamant Sadece küçük bir kızı kandırmak için değil, eserlerini yaratırkenki ciddiyetle, adeta yazınsal bir tutkuyla yazıyordu diye anlatıyor. Aranan güzel yalan sonunda bulunmuş. Meğer bebek tekdüzelikten, hep aynı insanlarla yaşamaktan bıkmış, artık dünyayı gezmek, yeni arkadaşlar edinmek istiyormuş. Bir gün dönecekmiş elbette ama o zamana kadar da çok sevdiği küçük kıza her gün bir mektup yazıp hayatında olup bitenleri anlatacakmış. Yani Kafka son büyük eserini, 1923'te, küçük bir kızın gözyaşlarını dindirmek için yazmış aslında. Dora Diamant'ın röportajlarında ve yazılarında anlattıklarına göre, aksatmadan her gün parka gidip kıza yeni mektuplar okuyor, bebeğin büyüyüp okula gitmesini, yeni insanlarla tanışmasını anlatıyormuş. Amacı küçük kızı, bebeğin hayatından tamamen çıkacağı ana hazırlamakmış. Sonuncu mektupta bebeği evlendirmiş, hatta ona gayet şenlikli bir düğün merasimi tasarlamış. Üstelik iki tarafı da besleyen bir üretim söz konusudur. Nihayetinde, mektupların Franz Kafka'ya da yardımı olacak, yazar kısa bir süre için bile olsa, hayata yeniden iştahla, şevkle sarılacak, yazma tutkusuna kavuşacaktır. sayın gülenay börekçi yeni yıl nedeniyle yaratıcı beyninizi tekrar kutlar size sağlık mutluluk ve bloğumuza da istikrarlı yayınlarına devam dileklerimi iletirim. her şey gönlünüzce olsun. obtaner todo el curozon....... buenas dias.... Ömrünün zamanlarında Kafka'nın başlıca roman, hikaye ve mesellerindeki atmosferin dışına çıkıp, gün ışığını fark ettiğini ve bir bakıma hadi ya, bunca zaman ne halt ettim de karanlıkta yaşadım dediğini varsaymak hoş bir düşünce. Kafka'nın Bebeği bu çerçevede güzel bir iş. Bunları yazmak, dikkatleri bunun gibi işlere çekebilmek lazım... Teşekkürler Gülenay. Sonuçta bizde uyandırdığı duyguların gerçekliğini biliyoruz. Gönlümüz yele tutulmuş gelincik çiçekleri gibi titrek, zihnimizde gönül kazanmaya dair derviş hikayeleri de sökün ediyorsa, eyvallah! Elinize sağlık demek gerekiyor o zaman sevgili Gülenay Börekçi. Ama çok ağladım ben şimdi yaaa. Dilek'cim, gerçek olup olmadığı bilinmiyor ama çeşitli yerlerde minik minik bansi geçtiği giçin gerçek olduğunu düşünmemiz de çok yanlış olmaz. Ben öyle olduğuna inanıyorum. Her durumda insana umut veren bir hikaye. Gerçek veyahut kurgu önemli olan bellegimize yeni bir hikaye yerlestirebilmekti."} {"url": "https://egoistokur.com/kagit-bebekler-mi-yok-canim-buyuk-edebiyatcila", "text": "Literary Greats Paper Dolls, illüstratör Tim Foley'nin kitabı. Foley, çocukken pek sevdiğim kağıt bebekler tarzında 35 bebek çizmiş, her birine de üçer kıyafet hazırlamış. Bu bebeklerin her biri, çok sevdiğimiz, hayran olduğumuz ünlü yazarlar aslında, kıyafetler de yarattıkları edebi karakterlere ait. Bu kitap aracılığıyla yazarı kendi karakterlerine, mesela Agatha Christie'yi Hercule Poirot veya Miss Marple'a, Edgar Allan Poe'yu Morg sokağı Cinayetleri'ndeki gorile, Sir Arthur Conan Doyle'u Sherlock Holmes'a, Herman Melville'i Kaptan Ahab'a dönüştürebiliyorsunuz. Tek ihtiyacınız olay şey, bir makas."} {"url": "https://egoistokur.com/kahperengi-hande-altaylidan-her-bakista-siddeti-artan-bir-askin-roman", "text": "Röportajda öğrendim, kitap dediğimiz şey Hande Altaylı'ya göre aslında mektup, edebiyat ise bir nevi mektup yazma sanatı. Biz yazarların bir şeyler anlatmaya, hikayelerimiz aracılığıyla kendimizi beğendirmeye, sevdirmeye ihtiyacımız var. Bu yüzden sürekli mektup yazıp duruyoruz dedi. İki ayrı zamanda, iki ayrı dünyada geçen romanı Kahperengi'de Altaylı, bir kadının iki farklı dönemini, karanlık çocukluğu ile ışıltılı bugününü paralel kurguyla bir araya getiriyor. Kadın, geçmişini unutmayı tercih etmiş. Fakat hayat bu; ne yapıp ediyor, onu kaçmaya çalıştığı o geçmişle yüzleşmeye mecbur ediyor. Anlatmayayım, kendiniz okuyun. Böyle bir kurgu yaptım, çünkü sanırım dünya böyle bir yer. Biz de bazen sıradan, hafif, sonradan kolayca unutacağımız şeyler yaşıyoruz, bazen kendi derin kuyularımıza düşüyoruz... Hayat tamamen tekdüze biçimde akmıyor; iki yüzü var ve onlar daima el ele, kol kola... İnsanları görünüşleriyle, bize yansıttıkları halleriyle değerlendirmek işimize geliyor. Barda tanıştığımız birini sığ buluyoruz mesela ama ona biraz yakından baksak, hayatında kim bilir ne dertler olduğunu görebilirdik. Gerçi isteyerek yaptığımı söyleyemem, yazarken farkında değildim. Şimdi geriye çekilip romana belli bir mesafeden baktığımda görebiliyorum aslında ne yaptığımı. Neyi nasıl yazdığımı ben de hakikaten bilmiyorum. Bir meseleyi çözeyim gibi bir derdim yok. Yazdıkça şekilleniyor her şey. Bazen geri çekilip neler yazdığıma bakıyorum... Başlarken zihnimde başı sonu belli, tamamlanmış bir hikaye bile olmuyor. Bazı sahneler geliyor, cümleler uçuşuyor... Kahperengi'ye başlarken aklımda olan o ilk sahne romana girmedi, onu yazmadım. Sadece bana bir kapı açtı, oradan ilerledim. Kahperengi'yle ilgili en çarpıcı şeylerden biri, tamamen düşsel bir kasaba yaratmanız ve okuru onun içinde dolaştırmanız. Şahsen roman bittiğinde kendimi Yaslıhan'a defalarca gitmiş, orada yaşamış biri gibi hissettim. Romanınız bence biraz da bu hayali kasaba hakkında. Edremit'te doğup büyüdüm, kasaba hayatını iyi biliyorum. Yaslıhan'ı ben uydurdum ama orası aslında geçmişte yaşadığım yer. Türkiye'deki pek çok kasaba Yaslıhan'a benzer. Edremit'e dair unuttuğumu sandığım birçok şeyi unutmamış olduğumu, yazarken fark ettim. Yaslıhan, hafızamı canlandırdı. Mesela anneme yardım eden yaşlı bir teyze vardı. Onun evi, Narin'in evi olarak girdi. Odanın ortasında bir soba dururdu, o da üstünde bakla pişirirdi... Yazarken çocukluğumda yediğim o baklanın tadını birden net olarak hatırladım. Halbuki nesnelerle güçlü bağlar kurmam. Eşim, benim gibi insanlara kalsa dünyada antika koleksiyonculuğu diye bir şey olmayacağını iddia eder. Bugüne kadar tek bir aşk mektubu saklamadım, eskiyen elbiselerimi kolayca attım. Ama tabii eşyalarla vedalaşmak, onları unutmak anlamına gelmiyor. O eski sobanın hayatımda ne kadar önemli yeri olduğunu, onu çok özlediğimi, Kahperengi'yi yazarken hissettim. Hafıza tuhaf bir şey. Derinliklerinde gizlenenleri örten kapılar var. O kapıları en çok yazmak açıyor. İnsanın olduğu hiçbir yer tamamen iyi olamaz ki... Küçük, sakin kasaba hayalleri gerçekçi değil, orada dostlukların daha sağlam, hayatın daha güzel olduğu da yalan. En sakin görünen yerlerde bile hayat eksiksiz bir sükunetle akıp gitmez. Kıskançlık, öfke, ikiyüzlülük, şiddet gibi insana ait unsurlar büyük şehirlerde de, küçük kasabalarda da aynıdır. Hatta küçük yerlerde daha çok rastlanır onlara, çünkü olup bitenler daha çabuk duyulur. O konuda içim rahat. Aklıma böyle yazmak gelmişse, muhakkak bir sebebi vardır diye teselli ediyorum kendimi. Demek ki kaderleri buymuş. Yazarken kendimi o kadar kötü kalpli hissetmiyorum, hayatta hain hissettiğim anlar daha çoktur. Güzel sözmüş, katılıyorum. Benim için bir kadın karakteri yaratmakla bir erkek karakteri yaratmak arasında fark yok. İkisi de bana eşit derecede uzak. İnsan hayatta sadece kendini tanır. Kendimizi bile gerçekten tanıyıp tanımadığımızdan pek emin olamayız. Ayrıca bütün diğer kadınları ya da erkekleri tanıdığımız anlamına gelmez bu. Sonuçta her insan ayrı bir dünya. Çünkü aşk, bizim en büyük sosyal problemimiz. Bakın etrafa; bütün arkadaşlarınızın birbirinden ayrı sorunları vardır. Gene de aşk, hepsinin ortak sorunudur. Ya geçmişte olmuştur, ya bugün vardır ya da yarın olacaktır... Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, ilişkilerin şekli ne kadar değişirse değişsin, bizim aşka hep ihtiyacımız olacak. 3000 yılında tuhaf uzay giysileriyle dolaşırken bile, basit şeyler için ağlamaya devam edeceğiz. Önceki romanlarınıza baktığımda bir şeyi fark ediyorum. Sizin karanlık ve tehlikeli konulara bir eğiliminiz var... Aşka Şeytan Karışır'da cinselliğin, fiziksel arzunun mekanizmalarının kimi zaman insanı kendine bile yabancı hale getirebildiğinden bahsetmiştiniz. Kahperengi'de de cinsellik, karakterlere türlü tuzaklar kuruyor. Cinsellik bazen hiç ummadığınız şekilde sizi esir alabiliyor ve siz, hiç tanımadığınız birine dönüşüyorsunuz. Nasıl ve neden böyle oluyor, bilmiyoruz. Bilsek belki bundan kaçabilirdik. Aşk kadar hatta daha güçlü bir şey seks. Ben, onun tek, yalın, aşkla birleşmemiş halini daha enteresan buluyorum. Ummadığınız insanların ummadığınız şeyler yapmasına sebep oluyor. Küçümsenecek konu değil, tehlikeli; o yüzden de irdelemek gerek. Bir de hiçbir zaman kendinizi bunun dışında tutamazsınız. Ben böyleyim, ben şöyleyim demeyin boşuna. Hayatın baş görevlerinden biri, Ben böyleyim, ben şöyleyim diyenleri hayal kırıklığına uğratmaktır. Sıklıkla oluyor. Kahperengi bazı bölümlerde komik ve eğlenceli, bazı bölümlerde çok üzücü bir kitap. Muhtemelen o esnadaki ruh halim yansıyor. Çoğu yazar metinle arasına mesafe koyduğunu söyler ama bence kitaplarımıza, itiraf ettiğimizden daha fazla şey katıyor, içimizde olanları hikayeye aktarıyoruz. Bir derdimiz olmasa, yazmazdık. İnsan zihni çok karmaşık; kimsenin tek bir esin perisi yoktur. Bence bir değil, birçok kişi tarafından beğenilmek için yazıyorlar. Ben de kendimi beğendirmek istiyorum. En çok da kendime... Yazarken insan kendi kendisiyle çok kapışıyor, bazen yerden yere vuruyor kendisini. Defalarca düşüyor, kalkmaya çalışıyor. İğrenç oluyor, yazamıyorum, gerizekalının tekiyim... Ara sıra da Ah, tamam, bu sefer çok iyi oldu diyerek seviniyor. Ama bu çok az. Toplam zamanın yüzde beşi. İlk romanım yayınlandığında, Yazmasan delirir miydin diye sormuşlardı. Ben de düşünmeden, Yoo, delirmezdim demiştim. Bugün aynı soruya cevabım açık ve net: Delirmemek için yazıya başlamışım aslında. Edebiyat, bir mektup yazma sanatı. Romanlar, şiirler ve diğer edebiyat eserleri hep birer mektup. Kime derseniz, cevap veremem. Bildiğim, hepimizin bir şeyler anlatmaya, hikayelerimiz aracılığıyla kendimizi beğendirmeye, sevdirmeye ihtiyacımız olduğu. Bu yüzden sürekli mektup yazıp duruyoruz. Yazmayı hep istiyordum ama ulaşılmaz bir hayaldi benim için, Hawaii'ye yerleşmek gibi... Hadi canım, ben mi yazacağım noktasına geliyordum. Yazmak için gereken özdisiplinin bende olmadığına emindim. Sonra, reklamcılıktan sıkıldığım bir dönemde, Yazsam ne kaybederim dedim. Ve kimseye söylemeden başladım. Yok, özdisiplin insanda ya oluyor ya olmuyor ve asla sonradan kazanılmıyor. Ama elinizdekiyle idare etmeyi öğreniyorsunuz. Her sene bir kitap çıkaranlardan değilim, mecbur kalsam bile yapamam. Hayatta yapmak istediğim başka şeyler var. Seyahat etmek, yeni insanlar tanımak, başka yazarların romanlarını okumak, film seyretmek... Her gün aynı şeyi yaşayacağım bir hayat bana göre değil. Birbirinin aynı 10 gün geçirsem, Eh, demek ki yapacak başka şey kalmadı, öleyim bari diyebilirim. Yazmanın güzel taraflarından biri de tekdüzelikten kaçış imkanı tanıması, bir özgürlük alanı sunması. Hiç yaşayamayacağın hayatların içine giriyorsun ve orada istediğini yapıp istediğini söylüyorsun. Ruhsuz, kaba, ailesine değer vermeyen, kötü davranan hatta onları düşman olarak gören bir sürü adama rastlarsınız. Sokakta, her köşe başında vardır onlardan. Yaşadıkları tüm başarısızlıklar başkalarının, en çok da ailelerinin suçudur. Kadersizliklerinin acısını çıkarmaya çalışırlar. Fakat Recep'e haksızlık etmek istemem. Sonuçta o benim yarattığım bir karakter. Kitabın en az sevilecek karakteri olduğunu baştan biliyordum, o yüzden ona karşı bir sorumluluk hissettim. Ayrıca her insanın hoşgörüyü ve bağışlamayı hak ettiğine inanıyorum. Recep bambaşka bir ailede doğsa, bambaşka koşullarda büyüse, belki böyle biri olmazdı. Başka ailelerde doğsak biz de berbat insanlar olabilirdik. Bunu bilemeyiz. Hepimiz bir şekilde birisi haline geliyoruz ama karakterimizin oluşmasında talihin etkisi büyük. Recep'inki kötü talih, kötü karakter. Talihini değiştirebilen insanlar da var elbette ama herkesten onlar kadar güçlü olmasını bekleyemeyiz. Yazarlık, bütün karakterlere empatiyle yaklaşmayı, onları anlamayı gerektiriyor. Onları biz yaratıyoruz ama aslında bize ait değiller. Moskof Recep'i yazan ben olduğum halde onu yüzde 100 tanıdığımı söyleyemem. Hakkında daha çok şey öğrenmek için bir kitap daha yazmam gerekir. Neyse ki kendine göre mutlu sayılabilecek bir sonu var. İçimde hala yazmadığım bir kitap var. Oh be, tamam, sonunda oldu diyeceğim bittiğinde. Onu arıyorum. Gerçekten sevebileceğim biri henüz karşıma çıkmadı gibi bir durum. Evde kalacağım belki de. Aslında evet. Mesela uluslararası ilişkiler bölümünü kazandığım gün... Artık doktor olamayacaktım. Avukat olma hayali de kuramazdım. Kendimi etrafına çitler örülmüş biri gibi hissettim. Çıkamayacağım çitlerin içine sıkışıp kalmıştım. Büyümüş, yaşlanmıştım ve bir anda ihtimallerim sınırlanmıştı. Kendi kitaplarımı yazarken yaşadıklarımı unutabiliyorum ama çocukken bana çok tesir eden kitapları okurken yaşadıklarımı ayrıntılarıyla hatırlıyorum. Jules Verne'le başladı ilk. Esrarlı Ada'yı herhalde 200 kere okumuşumdur. 13 yaşındayken Kosinski'yi keşfetmiştim. Bittiğinde kitabı mutlulukla göğsüme bastırmıştım. Rus yazarları çok seviyorum. Dostoyevski, Turgengev, Tolstoy... Özellikle de Tolstoy. Onun Kreutzer Sonatı'nı okumuştum ilk olarak ve çok etkilenmistim. Küçüktüm o zaman, şimdi kitabı hatırlamıyorum bile ama Tolstoy öyle girmisti kanıma. Fowles ve Somerset Maugham da kahramanlarımdır. Türk yazarlardan da Sabahattin Ali vardır. Bence okumadaki etkilenmeler ilk gençlik çağlarında yaşanıyor daha çok. İnsan o yaşlarda kalbiyle okuyor. Hande Altaylı'nın bu kitabını elime aldığımda, beni bu kadar içine çekeceğine, o dünyanın içinde yaşıyormuş hissettireceğine inanmamıştım. Son okuduğum kitaplar arasında en beğendiğim kitaptı, teşekkürler Hande."} {"url": "https://egoistokur.com/kalbimizin-tanikligi-olurken-hissedecegimiz-seylerin-film", "text": "Yusuf Üçlemesi, Semih Kaplanoğlu'nun üçlemeye dahil olan üç filmi ve onunla yapılan bir nehir söyleşiden oluşuyordu. Yusuf'un Rüyası adını taşıyan ve yönetmenin film dünyasına girmek için bir anahtar niteliği taşıyan nehir söyleşiyi sinema yazarı ve romancı Uygar Şirin gerçekleştirmişti. Aşağıda kitaptan Tarkovski'yle ilgili bir bölüm okuyacaksınız. Uygar Şirin: Sinemaseverlerle konuşurken, ister seyirci olsun, ister yönetmen, oyuncu ya da eleştirmen, dikkatimi çeken ortak bir özellik, hayatlarının belli bir döneminde sinemaya bakışlarını kökten değiştiren bir film olması. Ben sinemayı hep severdim ama filanca filmi seyrettikten sonra sinemanın neler yapabileceğini anladım dedirten bir film... Sizin hayatınızda böyle bir film olup olmadığını merak ediyorum. Uygar Şirin: Ayna Tarkovski'nin en zor, en anlaşılmaz filmi olarak görülür. Tarkovski ise bu yöndeki sorulara hep Neden öyle düşündüğünüzü anlamıyorum. Çok düz ve basit bir film aslında diye cevap verir. Semih Kaplanoğlu: Bence de öyle. Ayna iyi bir müzik parçası dinlediğimde hissettiğime benzer duygular uyandırıyor bende. Bunun anlamakla bir alakası yok... Benim asıl önemsediğim ve etkilendiğim Aynanın yarattığı zaman duygusu. Hayatını anımsayan, yüzünü görmediğimiz bir adam; o hayat parçaları arasına giren belgesel görüntüler; çocukluğun çeşitli evreleri ve bütün bunların geniş bir şimdiki zaman duygusu yaratması... Babanın yokluğu önemli bir yer tutar orada ama Tarkovski her şeye rağmen şükranlarını sunuyor gibidir, çünkü filmin bir yerinde birdenbire, yurtlarından, annelerinden ve babalarından koparılmış, ülkeyi terk eden onlarca çocuğun görüntüsünü koyar. Müthiş bir şey bu. Bir tarafta savaş zamanında babasız büyüyen bir çocuk, ama öbür tarafta aynı dönemde ülkesini terk eden, annesinden babasından ayrılan çocuklar... Bir yönetmenin tarihi böyle yorumlaması, kendini o tarihin içinde vicdanıyla beraber konumlaması bana çok kuvvetli gelmişti. Sonra, müphemlikler vardır Aynada, çünkü bir çocuğun anlayabildiği, hatırlayabildiği, algılayabildiği kadarını gösterir. Çocukluk öyledir, hiçbir zaman bütünü algılayamazsın. Uygar Şirin: Kaldı ki film de örneğin kronolojiyi bozarak, farklı karakterleri aynı kişilere oynatarak, anlama çabasına meydan okuyor. Tam ipin ucunu yakaladım dediğin anda elinden alıyor. Semih Kaplanoğlu: Sadece aralara bazı tarihsel işaretler koyuyor, aşağı yukarı hangi zamanda olduğunu göstermek için. Büyük bir zaman çizgisinde birkaç noktayı işaretliyor... Zamanda sürekli gidip gelmelerle ve farklı karakterleri aynı kişinin oynamasıyla mesela adamın annesi, sevgilisi ve karısı birbirinin içine geçiyor ve hepsi tek bir kadın figürüne dönüşüyor aslında... Ölüm üzerine müthiş bir sahne de vardır. Çocuk evdeyken kapı çalınır, çocuk kapıyı açar, bir yaşlı kadın gelmiştir. Kadın birisini sorar, çocuk Bir dakika, çağırayım der, kadın oturur, elinde bir bardak çay gibi bir şey vardır. Çocuk gelene kadar kadın gitmiştir ve bardağın sıcaklığı yavaş yavaş kaybolur. Tam o anda telefon çalmaya başlar... Hayatın temel meseleleri ve yaşamın temel unsurları vardır Aynada. Toprak, su, ateş, rüzgar... Belki ölürken hissedeceğimiz, aklımızdan geçecek şeylerin filmidir. Aklımızın değil, kalbimizin tanıklığıdır belki. Bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti denir. İşte o film Ayna. Tam da o bence... Mesela yangın sahnesinde, kenarda, kuyudan çıkmış sallanan bir çıkrık vardır, o çıkrığın sesi duyulur. O sahnede önemli olan yangın değildir, su dolu çıkrığın, damlaların zayıf sesi her şeyin önüne geçer. Yangın ve su! Sesleri de belki böyle hatırlayacağız hayatımızın son anlarında... Bütün bunlar bizi kişisel deneyimlerimizle buluşturur. Biz de yaşarken bir bütünü değil bazı ayrıntıları içimize hapsederiz; kaynayan bir çaydanlığın sesini, rüzgarın sesini, bir sobanın sesini... Ayna bize hayatımızın ayrıntılarını geri veren bir film."} {"url": "https://egoistokur.com/kalbinizi-kanatlandiracak-bir-iyilikler-kitab", "text": "Sinan Sülün'ün İletişim Yayınları'ndan çıkan romanı için İyimser bir yazarın kaleminden çıkmış olan ve kalbimizi kanatlandıran, bizi mutlu eden bir iyiler, iyilikler kitabı 'Kırlangıç Dönümü' demiş Tuba. İlk kitapların okurda bıraktığı olumlu izlenimler, ardından gelecek kitaptan beklentilerin de artmasına neden olur. Sinan Sülün ilk kitabı Karahindiba ile edebiyat dünyasında adından epeyce söz ettirmişti. Bilindiği üzere yakın zamanda genç yazarın, ilk romanı yayınladı. Birçok okur gibi ben de Karahindibanın ardından nasıl bir kitabın geldiğini merak ederek elime aldım Kırlangıç Dönümünü. Okuduklarım beni hiç şaşırtmadı, aksine Karahindibadaki üç öykünün hem kurgusal olarak hem de yaratılan karakterler bakımından bu romana bir hazırlık olduğunu düşündüm. Kırlangıç Dönümü, kapağını açar açmaz yazarının bir kameraman titizliğiyle hazırladığı şehir görüntüleriyle bizi karşılıyor. Romanda sinematografik bir anlatım yolu benimsendiği için, okuma sırasında kendinizi sıklıkla bir sinema filmi yahut dizi izler gibi hissedebilirsiniz. İyi bir gözlemci olan anlatıcı, dış unsurları bütün teferruatıyla aktarıyor. Bu sayede okuru kurgunun içinde tutuyor. Okurken kişileri, olayları düşlemekte hiç zorlanmayacağınızı, yorulmayacağınızı peşinen söyleyebiliriz. Romanın kahramanı Ali, üniversite öğrenciliği sırasında katıldığı bir eylemde gözaltına alınmış, sonrasında gördüğü işkenceler nedeniyle işlemediği bir suçun itirafçısı olmuş, on yıl hapiste yatmış bir genç. Yaşadığı kötü olaylar yüzünden hapishane sürecinde sanrılar görmeye başladığı için psikolojik tedavi görmüş. Hapisten çıktıktan sonra hayat tutunmaya çalışıyor, eniştesi Hüseyin'in çiçekçi dükkanına gidip geliyor. Bir gün yandaki kafenin bahçesinde Verda'ya rastlıyor ve görür görmez aşık oluyor. Sevgilisi Hakan'la birlikte gittiği Almanya'dan, aldatıldığı için apar topar dönmüş olan Verda da kısa bir süre sonra genç adamın duygularına karşılık veriyor, böylece aralarında bir aşk başlıyor. Ancak ilişkileri tahmin edileceği üzere Ali'nin geçmişi yüzünden gölgeleniyor. Romanda olaylar, Ali'nin hapisten çıktığı gün, 6 Mart 2006'da başlayıp kronolojik biçimde ilerliyor ve 10 Eylül 2006 günü sona eriyor. Kitap, günlük gibi tarihler atılarak bölümlere ayrılmış. Bölüm başlarındaki epigraflar genellikle içeriği özetler biçimde seçilmiş. Kitapta epigraflardan başka Romeo ve Julietten, şarkı sözlerinden, bazı şairlerin şiirlerinden alıntılar da bulunuyor. Ayrıca kurguyu zenginleştiren yan hikayeler de var. Ali'nin dedesi Cafer Ağa ile babaannesi Maviş'in aşk hikayesi bunların başında geliyor. Nergis ile Hüseyin'in, Niyazi ile Elif'in hikayeleri de benzer güzellikteler. Kurgu içerisine yerleştirilmiş rüyalar bizi zaman zaman Ali'nin bilinçaltına götürüyor, duygu ve düşünce dünyasına dair ipuçları veriyor. Rüyalar dışında, diğer karakterlerin iç dünyasındaki karmaşa ve çatışmaları göremiyoruz. Geriye dönüşler de rüya yoluyla yapılıyor, Ali'nin geçmişte yaşadıklarını, yaralarını bu sayede öğreniyoruz. Romanın iskeletine şöyle bir bakarsanız klasik bir zengin kız, fakir oğlan hikayesi görebilirsiniz. Yalınkat bir kitap, Kırlangıç Dönümü. Zemininde sosyal yaşama dair ayrıntılar akıyor olsa da, bir dönemin siyasi olaylarına, siyasi mağdurların yaşadıklarına, aşk ve aile ilişkilerindeki sınıf ayrımına temas edilerek kurguya derinlikler kazandırılmışsa da roman çok katmanlı bir yapıya sahip değil. En büyük düğüm, Ali'nin önceleri sanrı zannettiği sonra arkadaşlarının sivil polis olduğuna karar verdiği, ancak kitabın sonunda ne olduğunu anladığımız 'bej gazeteci yelekli adam' etrafında atılmış. Bunun dışında kurguda çok büyük sürprizlerle karşılaşmıyorsunuz. Ancak dikkatle bakınca anlaşılıyor ki eser, kahramanı Ali'nin kişisel zenginlikleri üzerine oturtulmuş. Alışageldiğimizden farklı hatta çocukluğundan itibaren tuhaf bir tip Ali. Üniversitede böcekbilim okuyor, hapisteyken akvaryumda böcek yetiştiriyor, karıncaları izliyor. Oralet seviyor. Çok heyecanlandığında duygularını bastırabilmek için koşuyor. İyi bir edebiyat okuru, Dante'yi orijinalinden okuyabilmek için İtalyanca öğrenmiş, zaten birkaç dil biliyor ve çeviriler yapıyor. Okudukça anlıyoruz ki bu tuhaflık ve farklılık aslında onun çok zeki olmasından kaynaklanıyor. Hayatta yaşadığı acılar ve hüsranlar önünü hiç kesmemiş Ali'nin. Umudunu yitirmemiş. Çocuksu bir masumiyeti var. Esasen yapmaya çalıştığı bir iyilik yanlış anlaşılmış ve Ali haksızlığa uğramış ama buna rağmen kimseye kin ve öfke duymuyor. İntikam peşine düşmüyor, ben davası gütmüyor. Adeta yok gibi, hiç gibi, adanmış biri. Sadece yeniden aynı şeyleri yaşamaktan korkuyor, kötü tecrübeler onu ürkek biri haline getirmiş, tıpkı bir kırlangıç gibi. Aşkla güzelleşen bir adam değil Ali, bilakis masumiyet ve güzelliğiyle aşka renklilik, çeşitlilik getiriyor. Başına gelen kötü olaylara rağmen masum ve güzel kalan, dokunduğu her şeyi güzel kılan bir adam o. İçinde yaşadığımız dünyadan sıyrılıp kendine idealize bir dünya yaratmış, hayal ettiği gibi, neredeyse hayal ettiği dünyanın gerçekliği içinde yaşıyor. Hayatın anlardan ibaret olduğunun farkında ve belki de isteği şu gök kubbede yalnızca hoş bir sada bırakmak. Yazarın bize teklif ettiği başka dünyaya ait bir model. Ablası Nergis, eşi Hüseyin ve kızları Defne -hatta sonrasında Verda, Aziz ve Niyazi de- bu idealize dünyanın birer parçası aslında. İlginçtir, romanda kötüler var ama uzaktalar, birer birey ya da kahraman olarak kurguda yer almıyorlar ve hemen hemen hiç konuşmuyorlar. Çünkü zaten onlar kötülükleriyle Ali'nin dünyasının dışındalar. Romanda yalnızca zıtlıkları temsil eden Verda'nın annesi, Başak, Bertuğ gibi kişileri görüyoruz. Onlar, hayata günümüzün değerleri ve kabulleri üzerinden bakan sığ insanlar; güzellikleri bir türlü göremiyorlar. Herkesin kendince yaşadığı, kendince deneyimlere, yargılara sahip olduğu ve üzerinde bugüne dek çok şey yazılıp söylenmiş hatta ayağa düşmüş bile denebilecek aşk konusunu yavanlaştırmadan, sahteliğe düşmeden, tadını kaçırmadan anlatmak çok güç bir şey. Kırlangıç Dönümünün bu manada zoru başardığı söylenebilir. Güzel bir aşk hikayesi, Ali ile Verda'nınki. Romandaki anlatım da, gücünü gösterişli bir edebiyattan, veciz ifadelerden almıyor. Aksine üslup olabildiğince sade ve samimi. Daha doğrusu romanı başarılı kılan ne üslup ne de kurgu aslında. Anlatıma güç veren şey, kelime ve cümlelerin derinliklerinde yatan anlam, o içtenlikli ve sahici duygu yani arı duru bir sevgi. Sinan Sülün duyguları ifade etmede başarılı bir yazar. Özellikle aşk coşkusunun ifade edildiği bölümlerde üslubu değişiyor, yerini renkli ve güçlü tasvirlere bırakıyor. Okurken, aşkın pek çok farklı tanımına ve yorumuna rastlayacaksınız. Sonuçta fedakarlık ve iyilikle örülmüş bir aşk, burada anlatılan. Mesela Ali, Verda'ya aşkını bir elmada iki diş izi olmak istediğini söyleyerek itiraf ediyor, sevdiği kadının geçmişinde ve geleceğinde, tüm hayatında olmak istiyor. Verda için hazırladığı hediyeler de çok orijinal, yaratıcı ve güzel. Mesela Verda'nın evine ilk gelişinde, duvarda bir tablodan boş kalmış yere origamiyle kırlangıçlar yapıp bırakıyor. Bir başka sefer, Verda için bir kaleydeskop hazırlıyor. Kırlangıç Dönümü, iyimser bir yazarın kaleminden çıkmış olan ve kalbimizi kanatlandıran, bizi mutlu eden bir iyiler ve iyilikler kitabı. Bugün artık hemen hepimizin yitirdiği nezaket ve zarafeti, iyiliği, merhameti bize hatırlatıyor. Şu kupkuru hayatta biraz soluklanmak; yaşamınızı ıhlamurlar, yıldızlar, şiirler, şarkılar, bahar kokuları ve renkleri, Maçahel'in yemyeşil doğası, oralet ve vişneli mekik kekiyle tatlandırmak isterseniz, tavsiye ederim, Kırlangıç Dönümünü alın elinize. Güzel bir aşkın ve Ali'nin renkli dünyasının tadına doya doya varın. Kitabı bitirdiğinizde içinizde güzel bir film izlemiş de hayata çıkmışsınız gibi hoş bir iz kalacak. Ali'yi özleyeceksiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/karakterimizin-bir-kosesinde-durmasi-gereken-enis-baturlu", "text": "Neslihan Elagöz'ün blogunda gördüm bu yazıyı. Bir yazarı sevmenin aslında çoğumuz için gayet sıradan olan ama itiraf etmesi güç sayılabileceği için pek işitilmedik biçiminden bahsediyor Neslihan. Yani ben kendi adıma böyle şeyler duymuyorum pek etrafımdakilerden. Yakın arkadaşlarım hariç! Veya... Kusurlara rağmen sevmenin, sevilmenin bedelini ağır bulduğumuzdan. Emeklilik hayali akşam üzeri evden çıkıp place des vosges'a giderek kitap okumak olan birini hayal edemediğimizden. tabii ki onu kusurlarıyla sevebilirim; karşı karşıya kaldığım ilk negatif şeyde karşımdakinden tümüyle vazgeçmek yerine devam edebilirim, ilgimi ona çok daha uzunca bir süre için ayırabilirim. ne olacak, nedir yani. ama burası da düşkünler yurdu değil ya hepten; kusurları da katıp sevmek, seven bensem sevilene epey ayrıcalık tanıyor. öyleyse o da bi küçük enis batur olacak. işte o zaman tanışalı ve seveli 7-8 sene olmasına rağmen bu ne mezunu acaba yahu sorusunu yeni soruyor bile olabilirim. enis batur'luk böyle mucizevi bir etkiye sahip yani. o yüzden herkes bir miktar bulundurmalı karakterinin bir köşesinde. avrupa görsün, avrupalılık edinsin avrupa zihniyeti edinmemiş de olsa, en azından estetiğinden nasibini alsın. her şeye rağmen hetero kalmaya devam etsin. hatta tül! tül! diye tek bir kadının adını sayıklamaya elverişli bir yapıda olsun. hovardalık etmesin koskoca enis batur da olsa. mütevazı olmadığını bileyim ama konuşmalarında buna dair herhangi bir kanıt bulamayayım. tuzak sorulara büyüklükle kaçamak yanıtlar vererek sansasyonel dokundurmalar yapmasın insanlara. vakar sahibi olsun. görmüş geçirmişliğine, deneyimine, birikimine saygı duyduğumdan hep bir şeyler anlatıp fikrini almak için gözünün içine bakayım; hiçbir seferinde boş göndermesin beni. kaçlıydın sen diye sorup durmaya ihtiyaç duymasın ya da ancak ardından hayranlıkla dolu bir bakış atacağına güveniyorsa sorsun. benimle hizalanacak diye belini bükmesin, çok eğilip bükülmesin; ele gelen bir insanım, azıcık kolunu kaldırsın da beni avcunda kendi hizasına yükseltsin. edebiyatla ilgilensin. edebiyata dair söz söylesin. ama söylediklerinden hiçbir şey anlamayayım, bahsini geçirdiği isimleri o an ilk defa duyuyor olayım ki o çok sevdiğim edebiyat dünyasının sonuna vardığım fikrine asla kapılamayayım; dilimden düşürmediklerimi de hiçbir zaman boş kaleye sallamayacağımı bileyim. halka karışma merakı olmasın. sıradışı zevkleri olsun. ama sıradışı olmaya çalışıyor diye kıllanmayayım kendisinden. kendine özgü olmayı başarsın, çok kolay. sıradışı zevkler, yaşama iştahından gelir. iştahlılar kıyıda kalmışa ulaşmak için sarf ettikleri eforla değil; orada kalmış ufak şeylere dahi duydukları ayarsız coşkuyla alırlar o özgünlüğü. anlarım. kolay ikna olurum. kasıt aramam. hoşuma gider. en sevdiğin kitap nedir? benzeri sorulara değil de; örneğin paris'te en sevmediğin açı nedir? gibi sorulara yanıt vermeye hazır olsun, rue soufflot ile rue saint-jacques'in kesiştiği köşeden seine yönüne bakmak diyebilsin hemencecik. sorulabilecek böyle yüzlerce garip soruyu kendine evvelden sormuş olsun, bu şekilde düşünsün. soru sormak benim aklıma gelmez çünkü ama böyle çalışan kafayı tanımayı bilirim. tanır, severim. yani ne bileyim, o önce bir bu gibi şeyler olsun da; ben de ama enis batur da şöyle şöyle, böyle böyle... diye gelenleri dikkate almadan eb'ye içgüdüsel bir şekilde saygı duymaya devam ettiğim gibi erkeğimi de içgüdülerim eşliğinde sevebileyim. neden sevdiğimi maddelerle sıralayamayayım ama haklı olarak sevdiğimden her an emin olayım. seneler sürsün. kusurla sevilmenin de bedeli var. öyle yan gelip yatarak olmaz. sonuçta ben de emeklilik hayali akşam üzeri evden çıkıp place des vosges'a giderek kitap okumak olan biriyim."} {"url": "https://egoistokur.com/karamazov-kardesleri-nietzsche-yazsayd", "text": "Hayır, hayır, yanlış görmediniz. Ama tabii böyle bir kitap aslında yok. Kapağı Pierre Bayard'dan ilhamla ben hazırladım. Ulyssesi okumadım ve bundan utanmıyorum! başlıklı yazımın müsebbibi Pierre Bayard, edebiyat öğretmeni ve denemeci olarak tanınıyor ama kendi deyişiyle o aslında bir şarlatan, hatta bir edebiyat atmasyoncusu... Sebebi sorulunca Çünkü üniversitede ders veriyor ve öğrencilerime çoğu zaman kapağını bile açmadığım kitapları anlatıyorum, diyor. Okumadığımız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşuruz? adlı kitabı yazmasının sebebi de zaten tam olarak bu. Okumanın hala bir eylem olarak kutsallaştırıldığı toplumlarda yaşadığımızı söyleyen Bayard, okur ve eğitimci olarak karşılaştığı temel baskıdan söz ediyordu o kitapta. Bunların ilki, okuma mecburiyeti, ikincisiyse baştan sona okuma mecburiyetiydi. Size irkiltici geldiğinin farkındayım ama kendisini açıklamasına izin versek iyi olur belki de çünkü Bayard'a göre, bu baskıların neticesinde insanlar daha çok falan okumuyor, bunun yerine kelimenin en düz anlamıyla riyakarlaşıyor, yani okumadığı kitapları okuduğunu söylüyor. Yabancı'yı Camus değil Kafka, Rüzgar Gibi Geçti'yi Margaret Mitchell değil Tolstoy yazsaydı, Potemkin Zırhlısı filmini Eisenstein değil Hitchcock çekseydi biz okurlara ne olurdu? Bayard, Don Quijote'yi bir 20. yüzyıl bilimkurgu yazarına atfeden Jorge Luis Borges'in ve 1968'de müellifin ölümünü ilan eden Roland Barthes'ın yolundan ilerliyor, Nietzsche'yi Karamazov Kardeşler'i yazmaya iten sebepleri sorguluyor, Balzac'ın Parma Manastırı'ndaki üslubunu inceliyor, kısacası hepimize hayal kurduruyor, kurduğumuz hayallere mikroskopla baktırıyor, özetle sıra dışı bir okuma yöntemi öneriyor. Hakikaten Karamazov Kardeşler'i Dostoyevski değil de Nietzsche yazsaydı şahane olmaz mıydı? (Dostoyevski'ninki olduğu gibi kalsın tabii, Nietzsche'ninki de bir fan fiction örneği olarak kenarda dursun."} {"url": "https://egoistokur.com/karanliga-ve-dehaya-dair-kafkaesk-bir-tes", "text": "Franz Kafka bugün modern edebiyat ikonu, başı haleli bir açlık sanatçısı kabul ediliyor ama eserleri esrarını korumaya devam ediyor. Tıpkı kadastro memuru Bay K.'nın gizemli şatoyu izlediği gibi derin bir saygı ve çaresizlikle bakıyoruz onun kaleminden çıkan sözcüklere. İşte, son günlerde elime geçen Şipşak Kafka adlı küçük ama güzel kitap, Kafka karşısındaki çekincelerimizi azıcık da olsa gideriyor. Karla Reimert kitapta esprili üslubu ve ayrıntılı anlatımıyla Kafka'nın öyküleri, romanları ve mektuplarının ne şekilde alımlanabileceğini göstermekle kalmıyor, bu aşamada yazarın biyografisinin ne denli önemli bir rol oynadığını da örneklerle açıklıyor. Aşağıda kitaptan bir bölüm okuyacaksınız. Karanlığa ve dehaya dair küçük bir özet. Öğretici mi? Belli oranda. Hatırlatıcı mı? Kesinlikle. Onu bitirdiğinizde en sonda gördüğünüz ufak teste de bir göz atın. Dönüşüm'e Dair Küçük İnteraktif Alıştırmalar... Yeterince soğukkanlı yahut çatlaksanız. Kafka'yı okumadan önce ya da sonra onu daha iyi hissedebilmenizi sağlayacak. Bence deneyin! Kafkaesk nedir? En iyisi şöyle demek: Hakkımızda verilmiş olan, ancak kimin verdiğini bilmediğimiz hükmü yargılama sürecinden önce kabullenmek. Sonrasında gelişen anlaşılmaz dava sürecinde de cellat olarak hükmün yerine getirilmesini sağlamak. Ya da: Temelinde, detaylar hakkında son derece net bilgiler edinmemize rağmen, bütünün anlamının esrarını koruması yatan, modernizmin tuhaflığı. Ya da: Kurtarılma ihtiyacı içindeki biz insanoğluna kurtuluşun hep bir dakika geç kalması. Ya da hiç gelmemesi. Bu sırada ortaya çıkan komedi de yaşamımız oluyor. Kesinlikle kafkaesk olmayan şey: anlaşılır bürokratik otorite, konuşan hayvanlar, karanlık labirentler ve durmaksızın çalışan saatler, herhangi bir biçimde grotesk izlenimi uyandıran, ürkütücü şeyler. Kafka ne yerdi? Kafka müzmin bir vejetaryendi. Akşam yemeklerinde ağırlıkla lüks egzotik meyveler tüketirdi. Bu alışkanlığından dolayı onu küçümseyen babası Kafka'ya fındıkkıran ismini yakıştırmıştır. Büyük olasılıkla kokteyllere katılacak tiplerden de değildi. Kafka inançlı bir Yahudi miydi? Uygulamaya geçirmese de, Yahudilerin yeni yıl bayramlarında yakınlarına kart atmasa da evet, o bir Yahudiydi. Kendisini Batı'ya uyum sağlamış bir Yahudi olarak tanımlıyordu. Gençlik yıllarından beri Doğu Yahudilerine, özellikle de Yiddiş tiyatrosuna büyük ilgi duyuyordu, bu ilgisini yaşamının sonuna kadar korumuştur. Kafka hangi yazarları severdi? Kleist, Dickens, Dostoyevski, Flaubert, Grillparzer, Çehov. Kleist da Kafka gibi aklından intihar fikri hiç çıkmayan, sadomazoşist bir yazardır. Kadınlara evlenme teklif edeceği yerde ölüm teklif ederdi. Kafka, Dickens'ı taklit etmekten korkardı. Dostoyevski'de en çok ilgisini çeken insandaki suçluluk duygusuydu. Grillparzer'in bir süre sonra nişanlısına olan aşkı biter. Benzer bir durum karşısında Kafka derinden sarsılmıştır. Onun gibi, uzun yıllar süren nişanlılık sürecini sonlandırarak bir skandala imza atan filozof Sören Kierkegaard'ın fikirlerinin Kafka'nınkilerle uyuştuğunu belirtmek gerekir. Franz Kafka'nın sevgilisi olmak ister miydiniz? Hayır. Ama eğer olacaksanız, yatağın köşesinde oturup keyfinizi kaçıracağından hiç şüpheniz olmasın. Kafka'nın en iyi eseri hangisidir? Aşk mektupları. Bu yanıt, bir önceki sorunun yanıtını geçersiz kılmaz. Kafka kahramanlarının en çok nerede olmasını sever? Yatakta. Eserlerinde neden bu kadar çok hizmetçiye yer vermiştir? Çünkü onlar yatakta yatmaktan da hoşlanırlar. Kafka'da kaç çeşit karar vardır? Her çeşit. Alınmış kararlar, alınmamış kararlar, beraat kararları, ertelenmiş beraat kararları vb. Aslına bakarsanız sadece bir tek karar vardır: o da idam kararıdır. Kafka insanları neden bu kadar etkiler? Yazarken kendini gözetmediği için. Okur, ondaki bu içten dürüstlüğü takdir etmektedir. Kafka'nın eserlerindeki karakterler, Martin Walser'in de belirttiği gibi hakiki, gerçek, insancıl, doğal değildir. Ancak öykünün seyri için vazgeçilmezdirler. Ayrıca neredeyse tümünün iyi bir mizah kapasitesi vardır. İnsan Kafka'nın etkisinden neden kolay kolay kurtulamaz? Çünkü ince böcek bacakları üstünüze yapışıp kalır. Kafka bir dahi midir? Evet. 1. Sırtüstü yere yat, kollarını ve bacaklarını havaya kaldır. Bu sırada Arnold Schönberg dinle. Hislerini bir kompozisyon, resim ya da müzik biçiminde ifade etmeyi dene. 2. Dijital bir makineyle kendi fotoğrafını çek, sonra da dijital ortama aktarılmış bir böcek ya da kurbağa fotoğrafı bul. Kendi fotoğrafınla bulduğun bu fotoğrafları yan yana getir ve karşılaştır. Bu karşılaştırma sonucunda elde ettiğin sonuçları bir kenara not et. 6. Anne babanın yaşadığı eve taşın, ya da bir süreliğine onların evinde bir odaya yerleş, ama bu oda mümkünse tam da yatak odasının yanındaki oda olsun. Hayatı tersten yaşamaya başla: gündüzleri odandan hiç çıkma, geceleri de tıkırtılar çıkararak günlük yaz. 7. Aradan bir yıl geçtikten sonra ilk kez aynaya bak."} {"url": "https://egoistokur.com/karanlik-bir-peri-masal", "text": "Ünlü yazarların editörü Peternelle van Arsdale'in ilk romanı Mahluk da Orrman'a Ait karanlık bir peri masalı. Genç Yetişkin kategorisindeki kitap ünlü yönetmen Ridley Scott'ın ilgisini çekti, yakında sinema uyarlamasını da izleyeceğiz. Sürprizli romanların konularını anlatmayı sevmiyorum, o yüzden atlaya atlaya geçeceğim... Babaları tarafından ormana terk edilen iki küçük kız kardeş önce yavaş yavaş yediklerinden, sonra da artık hayattan tat almamaya başlar. Esasında aç oldukları şey başkadır: İnsan ruhunun özlemini çekiyorlardır. İnsanları korkutarak öldürüp onların korkularının kokusuyla beslenir, sonunda da birer ruh yiyiciye dönüşürler. Korku ve şüphe dolu her ruh onlar için ziyafettir. Ve sadece kötülüğü bilmeyen, kimseye kötülük etmemiş çocuklara dokunmazlar. Bu arada bir ek bilgi: Peternelle'in esas işi editörlük. Yıllarca başkalarının kusurlu yazılarını, hikayelerini ve berbat cümlelerini düzelttikten, kötü romanları adam ettikten sonra, daha az stresli bir alana kaymaya ve kendi romanlarını yazmaya karar vermiş. Sonuç: Büyük başarı! Ve bana sorarsanız, örnek almaya değer bir seçim. Ne tür romanlar yazdığımı sorduklarında, Masal yazıyorum diyorum, Karanlık peri masalları. Burada karanlık kelimesi aslında tamamen gereksiz, çünkü peri masalları hafif ve aydınlık olmazlar. Hele Grimm Kardeşler'in Almanya'yı kasaba kasaba gezerek derlediği peri masalları... Kuşkusuz eğlenceliler. Ara ara öğretici oldukları da söylenebilir. Ama hafif? Aydınlık? Romantik? Asla! Grimmler'in bütün masalları ağır bir keder yükü taşır. Peri masallarında kız çocuklar ve kadınlar hep ilk vazgeçilenler, ilk terk edilenlerdir. Güzel ve Çirkini düşünün; Güzel, babası tarafından Çirkin'e verilmez mi? Adam düpedüz kendi canını kurtarmak için kızını bir canavarla yaşamaya gönderir. Tamam, masal mutlu biter ama babanın yaptığı o korkunç şeyi hangi mutluluk unutturabilir? Mutluluğun masallarda bir bedeli vardır: Karakterlerin ya olağanüstü güzel ya da sınırsız iyi kalpli olmaları gerekir. Yahut da ustalıkla kandırabilmeleri... Yoksa beladan kurtulamazlar. Beni en çok ilgilendiren tam da işte bu kandırabilenler, yani hilekarlar. Klasik peri masalları hep böyle gri alanlarla, ahlaki belirsizlik bölgeleriyle doludur. Ve dikkatli bakıldığında bu masallarda zafer genellikle iyiliğin değil, ihanetin olur. Hansel ve Gretele bakalım; anneyle baba çocuklarını açlıktan ölsünler diye ormana gönderirler. Sonrası malum: Çocuklar kötü kalpli cadının evine sığınır, daha sonra da onu öldürürler. Kimseyi yargılamıyorum, hayatta kalmaları gerekiyordu ama sonuç olarak öl-dü-re-bil-diler. Ardından cadının hazinesini alarak, kendilerini ormanda ölüme terk eden ailelerine döndüler. Görüyor musunuz, peri masallarındaki dünya hiç de o kadar aydınlık sayılmaz. Dahası, terk edilmek, ölüm, açlık ve cadılarla dolu bu dünya bize korktuğumuzda ne kötü şeyler yapabildiğimizi gösteriyor. Kendi peri masalımı yazmaya koyulduğumda, okurumu da yanıma alarak o gri alanda dolaşmak istedim. Kahramanım, Alys adlı bir küçük kız. İçinde büyük bir suçluluk duygusu taşıyor. Kendini iyiler arasında saymıyor hatta kötü de olabileceğini düşünüyor. 'Canavarlar hep başkalarıdır' diyenlerden değil, en korktuğu kişi kendisi. Şimdilerde yeni bir karanlık peri masalı yazıyorum ve gene ahlaki belirsizlikler arasında dolaşıyorum. Yeni kahramanım da hayatta kalabilmek için kendi içine; oradaki iyiye ve kötüye bakmak zorunda. Kendi haklılığından, doğruluğundan o da hiç emin değil ama yine de doğru olanı yapmaya çalışıyor, bu ne denli zor gelirse gelsin... Ve yine bazıları karşısına geçip ona canavar diyor... Kahramanıma Seni canavarlıkla suçlayanlar arasında kendi haklılığından en fazla emin olanlar, aslında en korkutucu canavarlardır demek isterdim. Ama kim bilir, bunu zaten biliyordur."} {"url": "https://egoistokur.com/karanlik-odadan-sonra-artik-her-yer-karanlik-od", "text": "Karanlık Oda'dan sonra insana öyle geliyor ki bu şehir bir labirent... Dışarısı hep simsiyah. Zaman belirsiz, sesler uğursuz, insanlar yabancı, nesneler düşman. Binalar, kaldırımlar, meydanlar adeta ürkütücü bir hırıltıyla nefes alıyor, saldırmaya hazırlanan yaralı canavarlar gibi... Karanlık Oda'dan sonra artık her yer karanlık oda. Şimdi... Bu girizgahı niçin yaptığımı soranlara... Hala okumamışsanız eğer, bu senenin en güzel işini bir an önce edinip okuyun istediğim için olabilir. Bir de tabii tuhaf baş karakteri gibi Hakan'ın da karanlık odalara sıkça girip çıktığını öğrendiğimden. İçine hapsolduğumuz karanlık odalardan değil, fotoğrafçıların çalıştığı türden karanlık odalarından bahsediyorum. Karanlık koridorun içinden tanımsız bir karanlığa çıktım. Otobüs, sımsıkı tutulmuş bir nefes gibi bekliyordu. Hareketsiz... Gergin... Sessiz... Derme çatma otobüs durağında ışık yoktu. Hiçbir yerinde herhangi bir semt ismi yazılı değildi. Durağın, az önce içime doğan uzaklık hissini doğrulayan ilkelliğine bakarak şehrin epey dışına çıkmış olduğumu hafif bir panik eşliğinde ürpererek anladım. Merkezdeki ışıklı, reklam alanlı, haritalı, oturma bölümlü, boyalı, üzerinde semt isimleri belirtilen, birörnek, şık duraklardan yirmi yıl gerideydi karşımdaki baraka. Beni yirmi yıl önceki bir şimdiki zamana bırakan boş otobüs sarsılarak çalıştı, daha da eski bir zamana doğru ağır ağır uzaklaştı. Farkında olmadan tutmuş olduğum nefesimi bıraktım. Işıksız, çirkin, kimsesiz bir meydandaydım."} {"url": "https://egoistokur.com/karen-blixenin-ruyasi-simdi-ne-yapsak-da-bir-parca-eglense", "text": "Danimarkalı masal cadısı Karen Blixen yurttaşı Hans Andersen'le düşsel buluşmasını anlatıyor. Sadece Andersen'e olan hayranlığını öğrenmek için değil, Blixen'in harikulade dünyasını anlamak için de okuyun lütfen. Hans Andersen ben doğmadan ölmüş; gene de onu iyi tanıyormuşum, hatta arkadaşmışız gibi geliyor bana. Çok geçmeden onun usul usul, neredeyse parmaklarının ucunda odama girdiğini işitir, koskocaman eliyle benim miniminnacık elimi kavradığını hissederdim. Ölülerin soğuk olduğunu anlatmışlardı bana; aralarında kalplerinde alabildiğine zengin, tatlı bir ışıltı olan, dokundukları şeyleri ısıtanlar da vardı, onu tanıyınca öğrendim. Şimdi ne yapsak da bir parça eğlensek? diye sorardı. Büyük şeyleri küçültme, küçük şeyleri büyütme yeteneği vardı onda. Kırlık bir yerde yaşıyorduk biz, binmeye bayıldığım atlarımız vardı, ama öyle iriydiler ki yardımsız ne üstlerine çıkabilirdim ne de aşağı inebilirdim. Onları, benim sevgili yavru kedilerime benzeyecek kadar küçültürdü Andersen, bense olduğumdan çok daha küçük görünürdüm. Odanın etrafında dörtnala dönerdik önce, içeride bir tek ben olurdum, dolayısıyla yarışı da ben kazanırdım. Korulukta yürüyüşe çıktığımızdaysa küçük köpeğimi fil kadar büyütürdü, ben de bana böyle iri bir köpeğin eşlik etmesinden dolayı acayip gurur duyardım. Hem yol boyunca köpeğim öyle uslu, öyle sakin dururdu ki, görseniz onu yepyeni bir fil cinsi sanabilirdiniz. İki de bebeğim vardı, Southcarolina ile Goodfrida. Andersen, onları da büyütürdü, güzel elbiseleri, uzun etekleri ve korseleriyle baston yutmuş gibi dimdik dururlardı ve üçümüz tıpkı yaşlı teyzeler gibi çay içerek küçük kızların sofrada neden bir türlü cici cici oturamadıklarını konuşurduk. Bu aralar gene dönüp dönüp okumaya başladığım Andersen'in portresini yapay zeka yardımıyla ben yaptım, doğrusu çok eğlenceli bir deneyimdi. Elini sıkıca kavrayarak, Karanlık yolu geçip çoban kızıyla baca temizleyicisinin yaşadığı bacaya da uğrar mıyız? diye sorardım sonra."} {"url": "https://egoistokur.com/karl-ove-knausgaard-hayati-kitaplar-degil-edebiyat-degistiri", "text": "Norveçli Karl Ove Knausgaard hayatını en mahrem anları bile atlamadan yazdı ve böylece bir fenomene dönüştü. 6 ciltlik romanında, çocukluğundan itibaren babasıyla fırtınalı ilişkisi de var, evliliğinin niçin yürümediğinin ayrıntıları da... Karısının okuyunca bir an bile beklemeden boşanma isteğiyle mahkemeye başvurmasının sebebi de bu zaten. Aşağıda suçlamalardan, vicdan azaplarından, itiraflardan, acıdan ve öfkeden oluşan bu binlerce sayfalık romanın sansasyonel yazarıyla yaptığım röportajı okuyacaksınız. Fransız romancı Gustave Flaubert, ahlaksızlıkla suçlanan ünlü romanını Madam Bovary benim diyerek savunmuştu. Norveçli Karl Ove Knausgaard ise Kavgamda bir adım ileri gidiyor ve cüretkar bir dürüstlükle ve hayali karakterlerin arkasına saklanmadan kendini, hayatını anlatıyor. Üstelik en mahrem anları bile atlamadan... Altı ciltlik romanın tüm dünyada fenomene dönüşmesinin esas sebebi bu. Her neyse, kitabın birçokları tarafından irkiltici hatta tehlikeli bulunması bence Nazi lideri Adolf Hitler'in otobiyografisiyle aynı adı taşımasından. Gerçi bu konuda içinizi rahat ettirebilirim, Knausgaard'ı birçok konuda eleştirebilirsiniz ama okuduğum kadarıyla romanının Hitler'in faşizmiyle uzaktan yakından alakası yok. Aslında ne yaptığımı bilmiyordum. Tek istediğim babamın ölümünü anlatan bir roman yazmaktı. Bunu daha önce de denemiştim ama olmamıştı, becerememiştim, yürümemişti. Yapabileceğime inanmıyordum, ondan belki. Sonra bir gün durdum ve Niçin kasıyorum ki dedim kendi kendime, işleri karmaşıklaştırmak yerine oturup olanları olduğu şekliyle kağıda dökebilirdim. Babamla ilgili kısmı yazınca, devamı da geldi. Bu yolun beni nereye götüreceğini hala bilmiyordum. 1200 sayfayı geride bıraktığımda bile 4000 sayfa ve 6 ciltlik bir roman yazmakta olduğumun farkında değildim. Uzatmayayım, hayatımı yazayım diye oturmadım masaya, dolayısıyla yaptığımın cesaretle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Bir gün birilerinin bunları okuyacağını bile hayal etmeden sadece kendim için yazdım hepsini. Tam tersi, dünyanın en berbat şeyini yazdığımı düşünüyordum, banal ve önemsiz bir şey, o sürecin her saniyesinden nefret ettim. Sizi temin ederim kitap bir best seller olduğunda buna en çok şaşıran bendim. Yeryüzündeki her şey, çer çöp, konserve kutuları, el frenleri ya da düdükler, her şey ama her şey yazma değerdir. Bir yazarın normalde yazmayacağı ya da yazmaması gereken şeyleri yazması da iyidir, kitabına bir keşif hissi kazandırır. Okurun sizi yargılayacağına dair endişeniz yoksa, özgürsünüzdür ve dilediğiniz her şeyi yazabilirsiniz. Bir parça sakız hakkında saçmasapan bir 10 sayfa yazmaya ne dersiniz? Ben yaptım. Çiğnendiğinde insan beynine benziyorlardı ve onları çiğneyip çiğneyip masamın üzerine diziyordum, önümde bir sürü beyin varmış gibi oluyordu. Sonra hepsini kaldırıma fırlatıyordum ve bunu dünyanın neresinde yaparsam yapayım, simsiyah gökyüzünde ışıl ışıl parlayan yıldızları andırıyorlardı. Babamın ailesi hayatta benimle bir alakaları kalmasın istediler, herkesin başına gelebilir bu. Eski karımla da işler kötüleşti ama bugünlerde sanki toparlıyoruz. Ama tabii aramızın düzelmesi iki yılımızı aldı. Yine de çok fazla kişiyle aramın açıldığını söyleyemem, sanırım onlara karşı fazlasıyla şefkatliydim. Her yazarın aldığı kadar risk aldım. İnsanlar bana gülebilirdi yahut gerizekalının teki muamelesi görebilirdim. Bir yazarın başına gelebilecek en kötü şey olsa gerek. Bütün kitaplarımın başlangıç noktası da budur zaten. Ben bir aptalım, ahmakça şeyler yapıyorum ve her seferinde utançtan yerin dibine giriyorum. Bunun niçin edebiyata giden yolun önemli bir aşaması olduğunu şöyle anlatayım... Okur benim bir aptal olduğumu biliyor ama aynı zamanda benim aptallıklarımda kendi aptallıklarını görüyor, benim dürüstlüğüme hayran olurken aynı zamanda kendisiyle ilgili kısımda da bir doğruluk payı olduğunu hissediyor. Uzatıyorum yine farkındayım ama söylemek istediğim şey şu: Bir aptal olmakla doğrucu bir aptal olmak çok farklı şeylerdir. Hayır, hayır, hiç endişelenmedim. Amacım zaten Hitler'i ve kitabını hatırlatmaktı, yani bu ismi bilerek seçtim. Romanımla Hitler'in otobiyografisinin sadece adı aynı. Hitler'in kitabıyla aynı adı taşıyan ama onun tersi yönde seyreden, görkem vaatleriyle işi olmayan bir kitap yazdım ben, önemsiz bir insanın önemsiz hayatını anlatıyor... Baştan sonra farklılar! Zaten dediğim gibi bu adı tam da içerdiği tezat yüzünden seçtim. Hitler'in Kavgamına mecburen göz attım. Yeni yetmelik çağını, başarısız bir ressam olarak yaşadığı hayal kırıklıklarını, Birinci Dünya Savaşı'nda orduya katılmasını ve ardından diktatör olarak yükselişini okuduğumda, aramızda ortak hiçbir şey bulunamayacağını anladım. Ben felsefeci ya da tarihçi değilim hatta iyi bir öykü anlatıcı bile değilim. Sadece bugünü olabildiğince doğru resmetme iddiasında bir kitap yazdım. Romanım, şahsi deneyimlerin burada ve şimdi bıraktığı izin peşinde. Duyguların, coşkunun, kederin, önemsiz konuşmaların, tesadüflerin, başarısızlıkların, yıkımların, sıkıntının, yükseliş anlarının, rutin ve ufak tefek şeylerin bir araya geldiği bir kitapta ideolojilerle işiniz yoktur. Ben de açıkçası ideolojilerden mümkün olduğunca uzak durmaya çalıştım. İdeolojiler, biz insanların bir aradayken tek tek olduğumuzdan daha fazla bir şeyi oluşturduğumuz fikrinden hareketle yaratılırlar. Teoride bu doğrudur belki ama hayatta buna imkan yoktur. Neticede benim romanımın arka planında da teoriler değil, hayat var. Elbette, hem de nasıl! Kavgam bir roman, bir mantık çerçevesinde ilerliyor, hayatımdaysa mantıktan eser yok. Hayatım Kavgamda anlattığımdan çok daha karmaşık ve sıkıcı. Birçok şey oldu. Bilhassa başkalarına zararı olacağını düşündüğüm şeyleri yazmadım. Hayır! Çünkü temelde zaten hayatımdan uzaklaşmak için yazıyorum. Benim için itici güç bu; çıkmak. Hayat değiştirecek kitap diye bir şey yoktur, hayatı kitaplar değil edebiyat değiştirir. Bunu bilemem. Ama yazarken ne yaptığımı tam olarak anlayamasam da ilk romanım Proust'la dopdroluydu. Sanırım bana esas ilham veren şey edebiyat değil, resim sanatı. Bunu da bilemem. 16 yaşımdayken kendimi Knut Hamsun'un romanı Pandaki Loytnant Glahn karakterine benzetmeyi seviyordum."} {"url": "https://egoistokur.com/karl-ove-knausgaard-ic-sesim-okumanin-tembellere-gore-bir-sey-oldugunu-soyluyo", "text": "Yazarlar ne garip insanlar ve Knausgaard'ınki gibi gariplikler ne kadar güzel. Yığın yığın kitap var burada. Okumak istediğim kitaplar ya da okumak zorunda olduklarım ya da okusam iyi olur diye düşündüklerim... İd, ego ve süperego kitapları... İlk kategoride, John le Carre'nin Gece Müdürü, Ross Raisin'in A Natural, Olivia Manning'in Balkan Üçlemesi, John Keene'in Counternarratives ve Yevgeny Zamyatin'in Biz adlı kitaplarını bulacaksınız. İkinci kategoride Şeytan'ın tarihi hakkında üç kitap, Ortaçağ'da sihir sanatları hakkında bir başkası, Thomas Mann'ın Doktor Faustusu, Goethe'nin Faustu ve Rusya hakkında yazılmış bir sürü başka kitap var. Ve yıllardır aynı kalan süperego yığınına gelince; orada Adorno, Heidegger ve erken Yunan filozoflarının kitaplarını bulacaksınız. Ben daha çok kitapların arkalarındaki övgü yazılarına bakıyorum. Şaka, şaka... Yazar ve editör arkadaşlarımın tavsiyeleri daha önemli, bazılarına gözüm kapalı inanırım. Sayıca çok olmasalar da güvendiğim birkaç eleştirmen de yok değil. Bir şey gördüğünüzde, bunun bilgisinin gözlerden geçip beynin arkasında bir yerlere aktığı söylenir, değil mi? İlginç olan şu ki, bu akış genellikle tersine işler. Yani biz aslında gördüğümüzü sandığımız şeyleri görürüz, gözlerle ilgili süreç de aslında orada duranı düzeltmekten ibarettir. Bu benim zaten hep bir biçimde kuşkulandığım bir şeydi ama David Eagleman'ın Beyin: Senin Hikayen adlı kitabını okuyunca, kuşkularımda haklı olduğumu öğrendim. Havaalanından aldığım bu kitabı eve gelene dek, tam beş saat boyunca elimden bırakamadım. Ayrıca görme eyleminin sadece gözü değil, tüm bedeni ve diğer tüm duyuları ilgilendirdiğini de öğrendim, anlayacağınız görmek son derece fiziksel bir edim. Bir de şu var: Gözlemlenen şeyler beyne hep bir gecikmeyle yansıyor, böylece temelde hep geçmişi yaşıyoruz. Gördüğümüz her şey zaten çoktan olmuş bitmiş durumda. Bu konuda son olarak bir şey daha anlatayım: Bazen zaman duygumuz belirsizleşir ve kim olduğumuzdan tam olarak emin olamayız ya, işte bu duygunun da bir nörolojik açıklaması var. Bu tür bir durumda kalındığında, beynin ön lobundaki aktivite azalıyor hatta ön lob neredeyse kepenk indiriyor. Eh, soyut düşünce, geleceği planlama ve benlik duygusunun yerleştiği yer de işe bakın ki ön lob. Başka bir deyişle bizi insan yapan, anlam kazandıran şey orada bir yerlerde. Dediğim gibi bir durumda, kendinizi kaybediyor ve saf 'oluş' haline geliyorsunuz, tıpkı kendine değil dünyaya ait olan bir hayvan gibi. Artık eskisi kadar okumuyorum ama bir süre önce, Nobel Akademisi'nin eski genel sekreteri Horace Engdahl'ın bir konuşmasını izledim. Bir süre önce ruhen bir çeşit karanlığa gömüldüğünden, hayatında büyük bir kriz yaşadığından bahsetti. Bu durumdan çıkmasına Turgenev'in Bir Sporcunun Eskizleri adlı kitabı yardım etmiş. Hemen alıp okudum. Anlatı çok basitti, belirli bir olay örgüsü yoktu, işin içine psikoloji falan katılmamıştı, sadece hayata ve doğaya bakıyordu, aynı anda hem telaşlı hem de sakin yahut hem yoğun hem de huzurlu hissi uyandırıyordu. Umut veren bir kitaptı kısacası. Ama sanırım anlatması güç, alın ve kendiniz görün. Tarjei Vesaas gelmiş geçmiş en iyi Norveç romanı olan Kuşları yazdı. Kesinlikle harika bir kitap, anlatım basit ama çok incelikli ve hikaye son derece dokunaklı. Bana sorarsanız, popüler dillerden birinde yazılsaydı geçen yüzyılın en büyük klasiği sayılırdı. Knut Hamsun'un üslubu büyülü geliyor bana, cümleleri parlıyor ve yazdığı her şeyi canlı kılmayı başarıyor. Çağdaş yazarlardan Thure Erik Lund favorim. Ingvild Burkey'i de çok seviyorum, yeni kitabı bir başyapıt. Tabii Steinar Opstad, Cathrine Knudsen, Kristine Naess, Jon Fosse ve daha pek çokları da var. Birkaç tanesini sayayım... Peter Handke, V. S. Naipaul, Svetlana Aleksiyeviç, Anne Carson, Ben Marcus, Kazuo Ishiguro, Cormac McCarthy, Lars Noren, Rebecca Solnit, John Jeremiah Sullivan, Maggie Nelson, Peter Sloterdijk. Polisiye romanları sadece depresif dönemlerimde okuyorum, o yüzden onlardan uzak durmayı tercih ederim. Okumanın tembellere göre bir şey olduğunu söyleyen Protestan bir iç sesim var, ayrıca gerçekten sıkı çalışmam gerekiyor, o yüzden sadece geceleri okuyorum. Genellikle de öyle yorgun oluyorum ki bir önceki gece ya da seyahatlerde ne okuduğumu unutuyorum. İç sesim e-kitap okumayı aklının ucundan bile geçirmiyor. Okuyor ve rafa koyuyorum. Hafızam zayıf, o yüzden dört küçük evimde hangi kitapların olduğunu hatırlamıyorum. Ve bir kitap ararken raflara bakıp bakıp duruyorum. Yorucu bir şey ama avantajlı da. Ara sıra bir sürprizle karşılaşıyor hatta bende olduğunu bile bilmediğim güzel kitaplar buluyorum. Herhangi bir kitabın yazarken bir gün işime yarayabileceğinin farkındayım, dolayısıyla hatırı sayılır denecek kadar çok ve çeşitli kitaplar alıyorum. Üzerinde uzun uzun düşünmeden. Şu anda 1500-1900 yılları arasında Çin'de bilimle ilgili bir kitap var elimde. Henüz okumadım. 10 yaşımdayken, annem Ursula K. Le Guin'in Yerdeniz Büyücüsünü getirmişti ve kelimenin tam anlamıyla içine gömülmüştüm. Yıllar boyu bu kitabı defalarca okudum. Bende bir şeyi değiştirdiğine samimiyetle inanıyorum. Beni öyle derinden etkiledi ki bir gün yazacak olursam, ben de insanları aynı şekilde etkilemek istedim. O kitabı birkaç yıl önce yeniden okudum ve hala büyük bir roman olduğunu düşünüyorum. En sevdiğiniz roman karakteri hangisi? En nefret ettiğiniz de olabilir. Hayatım roman karakterleriyle dolu. İlki, babamın bana verdiği bir romandaydı. 50'lerden bir kitaptı ve kahramanı iyi kalpli bir çocuktu. Babası yoktu, annesi de hastaydı ve çocuk ona bakıyordu. Okulda korkunç bir çete vardı ve bir yandan da bu çeteyle baş etmek zorundaydı. Durumun adaletsizliği beni delirtmişti, arkadaşlarımı küfürden ve elma çalmaktan vazgeçirmeye çalışırken koyu dindar biri olup çıkmıştım, iyi hatırlıyorum. On yıl sonra, Ingvar Ambjornsen tarafından yazılmış Beyaz Zencileri okudum. Kahramanı çok fazla esrar tüttürüyordu, ben de aynısını yapmaya başladım. Benim çarpık genç zihnimde bu kitap özgürlüğü temsil ediyordu. Aşkla ilk ilişkim de Teğmen Glahn'la tanışınca başladı. Knut Hamsun'un romanı Panın kahramanından bahsediyorum, bilirsiniz. 16 yaşındaydım ve bu karakteri takıntı haline getirmiştim. Sağlıklı bir özdeşleşme sayılmazdı, Glahn sevdiği kadını etkilemek için kendini vuran aşırı romantik ve narsisist bir adamdı. Cumhurbaşkanı ya da başbakan olması fark etmez, Proust'un Kayıp Zamanın Peşindesini herkese tavsiye ederim. Başka hiçbir kitap dünyayı bu kadar açıkça gözlerinizin önüne sermez. Ama lütfen iki buçuk cilt sonra durmayın, sonuna kadar gidin, hepsi zihninizde biriksin. Bu kitabı okumak sizi daha iyi bir insan yapmaz, daha empati dolu ya da zeki de olmazsınız ama başka türlü görür, koklar, düşünürsünüz. Dünyayla ilgili olarak da, kendinizle ilgili olarak da... En önemlisi bu kitap hayatınızı zenginleştirir ve ona dair algınızı değiştirir. James Joyce, geçen yüzyıldan çağıracağım en merak uyandırıcı yazar olurdu herhalde ama iki misafir daha çağıracaksam, onun egemenliğini zayıflatacak kişileri tercih ederim. Mesela onu biraz daha alçakgönüllü biri haline getirebileceğini düşündüğüm Homeros'u. Eminim Homeros Ulyssesi ve onun bir miktar garip, fütüristik ama yine de tanıdık bulacağı dünyasını severdi. Son konuğum, antik Yunan edebiyatına dalmış en ilginç çağdaş yazarlardan Anne Carson olurdu. Konuşmalarını dinlemekten zevk alırdım ve bir süre sonra, belki biraz sarhoş olmaya başladığımda, Joyce'la çocuk büyütmeye dair konuşur, Homeros ile deniz renginden, Carson'la aslında aşktan söz ederdik. Belki aşkın aslında tamamen körlükle ilgili bir konu olduğu konusunda anlaşırdık bile. Kendi kitaplarımı okumadım, ama bazen davet edildiğim yerlerde birkaç sayfa okumam gerekiyor. O zaman kafamdan gecen düşünceler tam olarak bu oluyor, aşırı övülmüş, kötü ve düş kırıklığı yaratan kitaplar diyorum. Ne harika bir soru! Kuşkusuz Laszlo Krasznahorkai. Kendisi en özgün ve güçlü romancılardan biridir. Dünyayı, özünü değiştirmeden nasıl bambaşka bir yere dönüştüreceğini bilir. Benimki kadar sıradan bir hayatı neye dönüştürürdü merak ediyorum? Her ne kadar kasvetli, yağmurlu, yoksun ve çok sıkıcı bir hayatım olsa da onun yazdığı şekliyle heyecanlı hale gelirdi. Lydia Davis de bir alternatif olabilir. Düşünsenize; hayatımı şu ünlü iki cümlelik öykülerinden birine sığdırıverirdi belki! Ben de yorumu bıraktıktan sonra fark ettim uzun zaman geçtiğini. Eskiden daha düzenli okurunuzdum ama bir süre ara verdiniz sanırım yazılara. Ben de zamanla uğramaya uğramaya unutmuşum. Daha sık uğrarım artık. Bir bakacağım, en sevdiklerim Hasan Ali Ediz çevirileri ama bu kitabı çevirmiş midir bakmam gerek."} {"url": "https://egoistokur.com/karnim-bir-daha-eskisi-gibi-duz-olur-mu-hic-sanma", "text": "Beni kırmayarak açık yüreklilikle cevap verenlerden biri de annelik ve yazarlığı şahane bir şekilde barıştıran Aslı E. Perker oldu. Sevgili Aslı Perker, İngiliz Hasta'da unutamadığım, unutmak istemediğim repliklerden biridir o.. 'Aşk çukuru'dur kadının cevabı. Ve benzer aşamalardan geçmiş bir kadın olarak rahatlıkla söyleyebilirim, evet karnın bir daha eskisi gibi düz olur ve bu seni eskisinden daha iyi hisssettirir."} {"url": "https://egoistokur.com/karsu-donmezin-caz-blues-funk-reggea-ve-turku-etkili-tuhaf-ve-guzel-sarkilar", "text": "Hollanda Edebiyat Vakfı'nın konuğu olarak Amsterdam'a gittiğimde tanışmıştım Karsu Dönmez'le. 21 yaşında bir caz müzisyeni olan Karsu, Türkiye'li bir anne babanın kızı olarak Amsterdam'da dünyaya gelmiş. Hollanda'da ona duyulan sevgi, hayranlık çok etkileyiciydi. Hakkında öğrendiklerim de öyle... Karsu konservatuara gitmemiş mesela. Müzikte yolunu lisedeki derslerle ama esas olarak sezgileriyle bulmuş. Müzik eğitimi çok sonra geliyor... Hayatımda ilk kez bir piyano gördüğüm günü hatırlıyorum, büyülenmiş gibiydim, kelimenin tam anlamıyla aşık olmuştum diyor. Einstein gibi uzun dağınık saçları olan piyanistleri çok çekici buluyormuş küçükken. Ailesi ona bir piyano aldığında, Chopin, Mozart ve Bach'ın yanı sıra caz şarkıları ve bizim halk türkülerini de çalmaya başlamış. Zamanla sesinin ne kadar özel ve farklı olduğu da ortaya çıkmış. 14 yaşındayken, geceleri babasının Amsterdam'daki lokantasında sahneye çıkmaya başlamış ve kısa sürede kült haline gelmiş. Herkes onun caz, blues, funk, reggea ve türkü etkisi taşıyan tuhaf ve güzel şarkılarını dinlemeye koşuyormuş. ABD'nin Long Island Üniversitesi'nden burs kazanınca şansı iyiden iyiye dönmüş. Carnegie Hall'da verdiği iki konser Karsu'nun sanat hayatında şimdilik zirve. Hele Clinton'ın onu dinlemek istemesinden sonra röportaj ve talk shaw tekliflerine yetişemez olmuş. Şimdi sizi, Karsu'nun birkaç hafta önceki kısa İstanbul seyahati esnasında gerçekleştirdiğimiz söyleşiyle baş başa bırakıyorum. Carnegie Hall'da ikinci kez sahneye çıktığımda. 19'umdaydım. Arkamda 120 kişilik orkestra, 60 kişilik koro, 3000 seyirci... Herkes ayağa kalkıp alkışladığında karar verdim, bundan sonra sadece müzik yapacaktım. Klişe gelecek belki ama beş altı yaşımdayken bile banyoda aynanın karşısına geçip bas bas şarkı söyleyen çocuklardandım. 7 yaşıma bastığımda piyano çalmaya, 14 yaşımdayken de şarkı söylemeye başladım. Müzik hep hayatımın bir parçası oldu. Okuldaki öğretmenlerin teşvikiyle katıldığım yarışmalarda da hep birinci oldum. Olmasam da fark etmezdi. Çünkü kazanmak için değil, sevdiğim için müzik yapıyorum. Sahnedeyken de tek başınaymışsın ve banyoda şarkı söylüyormuşsun gibi geliyor insana. Seyirciyi, orkestrayı umursamadan kafana göre takılıyorsun sanki. Başladığımda bir orkestram yoktu, bir başımaydım, belki ondandır. Bir de babamın restoranında garsonluk yapıyordum. Orada canım istediğinde, yorulduğumda piyanonun başına geçip şarkı söyleyebiliyordum. Bu bana müthiş bir özgürlük verdi. Seyirciyle çok erken yaşta tanıştım. Dört sene, her hafta... Büyük bir eğitim süreciydi benim için. Her durumda piyano çalıp şarkı söyleyebilmeyi öğrendim. Çok rahatım sahnede. Kendimim. Evimdeyim. Spot ışıkları sana çevrildiği için, seyirci karanlıkta kalıyor. Yüzlerini hiç görmüyorsun. O zaman da arkadaşlarla çalıyormuşsun gibi davranabiliyorsun. Jestler kendiliğinden geliyor. Seyrederken görüyorum. Şaşırıyorum da nasıl biriyim ben böyle, deli miyim neyim diye. Herkes çocuğunu piyano derslerine gönderir, zarif bir duruş kazansın, dik otursun diye. Bense piyanonun başına geçtiğim an garip garip hareketler yapmaya başlıyorum. Zaten öyle olmasa çalamam belki de, kasılırım. Hikaye anlatmayı seviyorum. Ama doğrusu şahsi olarak anlatacak hikayem pek yok. Mutluyum. Hayatımda sevdiğim insanlar var. En sevdiğim işi yapıyorum. Dert tasa çekmiyorum, hiçbir şeyin eksikliğini duymuyorum. O zaman da başkalarının hayatına girmeyi deniyorum. Bunun için imkan çok; kitaplar, filmler, seyahatler, arkadaş sohbetleri, internet, facebook... İlham her yerde. Bir yarışma için ön elemeler yapılmış ve Hollanda'nın en yetenekli 20 genç müsizyeni seçilmiş. Çağırmalarına bile çok şaşırmıştım çünkü herkesin konservatuar eğitimi vardı, bir tek ben normal liseden geliyordum. İlk altıya kaldığımda havalara uçtum. Birinci olduğumda hissettiğim mutluluğuysa anlatmam imkansız. Ödül olarak Long Island Üniversitesi'ne gönderdiler, burslu müzik okumam için. Şarkı söylemeye başlamak rotamı değiştirdi. Cazı çok sevdim. Sevince de söyleyişim değişti. Burslu okuduğum müzik okulunda yaşça büyük arkadaşlarım vardı, New Orleans'taki underground caz kulüplerine gidiyorduk. Salaş birtakım yerler. Çoğunlukla siyahi müzisyenler sabah gün ağarana kadar çalıyorlardı. Müzik bu işte diye düşündüm. Zamanla ben de caz parçaları yazmaya başladım. Ailemin çok sevdiği ve dinlediği Anadolu ezgilerinden de etkilendim biraz. Hepsi karıştı, böyle bir şey oldu işte. Karsu, eski ABD Başkanı Bill Clinton'ın büyük hayranı. 2006'dan beri birkaç kez, konserler vesilesiyle karşılaşmışlar da... Bu karşılaşmaların sonunda Karsu günün birinde Clinton'la tanışmayı kafasına koymuş. Bu kış Hollanda'da verilen 50 kişilik bir davette gene karşılaşmışlar. vakit yitirmeden acil bir plan yapmış. Uslu uslu Clinton'ın yanına gidip, Merhaba, benim adım Karsu Dönmez, caz müzisyeniyim diyecekmiş. Lakin heyecandan bir türlü diyememiş. İçerde artık 20 kişi kaldığında, daha atak olmaya karar vermiş: Merhaba, ben Karsu. İki kez Carnegie Hall'da sahneye çıktım. Siz de oradaydınız, hatırlıyor musunuz? Bunu da söyleyememiş. Nihayetinde odada sadece üç kişi kalınca, kendi kendine söylenmeye başlamış: Saçmalama. Şu elindeki fotoğraf makinesini çantana tık ve çek git. Hem zaten dışarıdaki sağanak yağmurda ıslandığın için saçların felaket görünüyor. Ama sonunda büyülü an gelmiş. Clinton'la yarım saat kadar sohbet edebilmiş. İkisinin de çok sevdiği Ray Charles, Nina Simone, Billie Holliday ve Ella Fitzgerald gibi caz efsanelerinden söz etmişler. Clinton Karsu'nun bir CD'sini istemiş, bir daha ABD'de konsere çıktığında, ona saksafonuyla eşlik edeceğine de söz vermiş."} {"url": "https://egoistokur.com/kate-atkinsonun-bol-odullu-romani-hayat-sil-basta", "text": "İngiliz yazar Kate Atkinson'un yazdığı bol ödüllü Hayat, Sil Baştan çılgın, trajik, komik ve şaşırtıcı derecede dokunaklı bir roman. Dikkatimi çekmesinin sebebi, Gone Girl romanının yazarı Gillian Flynn'in övgü dolu sözleri oldu ilkin. Yaşadığımız yüzyılda okuduğum en iyi romanlardan biri. Bu zekice yazılmış kitabı tarif edebilmek için sıfatlar yetersiz kalıyor: Etkileyici, büyüleyici, keyifli, hüzünlü, göz kamaştırıcı, baş döndürücü... diyordu Flynn. Yani ilgilenmeye değerdi. Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan kitapta, Bir gün ya da bir gece bir iblis, en koyu yalnızlığınıza sokulsa gizlice ve size, 'Şimdi yaşamakta olduğun ve bugüne dek yaşadığın hayatı bir kez daha ve pek çok defa daha yaşayacaksın' dese, ne olurdu? diye soruyor Atkinson. Ve soyadı ölüm olan bir karakter aracılığıyla bizi bu ihtimalin içinde dolaştırıyor. Aşağıda önce kitapla ilgili br yazıyı, sonra da içinden seçilmiş tadımlık bir bölümü okuyacaksınız. Duygu Akın çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan kitabı satın almak için adres ise burası. Kusursuz hayat diye bir şey yok ama her hayat muhteşem! Ursula Tod, roman boyunca sayısız hayat yaşıyor. Anlatması zor ama deneyeceğim... Onu ilk kez 1910'un soğuk ve karlı bir gecesinde varlıklı bir İngiliz bankacı ile karısının üçüncü çocuğu olarak doğarken izliyoruz. Soluk alamadığı için birkaç saniye içinde ölüyor. Aynı soğuk ve karlı gecede, bu kez gürbüz ve kanlı canlı bir bebek olarak doğuyor ve en hafif deyimiyle sıradışı bir yaşama adımını atıyor. 4 yaşındayken ablasıyla deniz kıyısında oynarken boğuluyor. Ertesi yıl pencereden düşüp ölüyor. Ardından 1918'deki büyük grip salgınında can veriyor. Sayısız ölme şekli arasında ev içi şiddet, yıldırım çarpması, tecavüz, intihar var. Ve yıllar içinde Ursula, tıpkı doğduğunda olduğu gibi farklı şekillerde yaşayıp ölmeye devam ediyor. Hem de içinde bulunduğu dünya iki dünya savaşının harlandırdığı bir kıyametin tam ortasındayken. Eh, neticede Kate Atkinson'ın karakterinin soyadı olan tod kelimesi, Alman dilinde ölüm anlamına geliyor. Ursula Tod da yazarının ona biçtiği kadere uygun olarak tıpkı kuantum'cuların zaten öyle olduğunu iddia ettiği gibi sayısız kez yaşama şansına sahip olurken sayısız kez ölmek zorunda da kalıyor. Ursula öle öle büyürken bir noktada çocukluktan çıkıp evleniyor. Sonra gene ölüyor ve gene evleniyor. Derken anne oluyor. Arada Eva Braun'la tanışıyor ve birkaç hafta onun evinde kalıyor. Böylece Hitler'i bilmediğimiz bir yüzüyle, yakınlarıyla, dostlarıyla evinde görüyoruz. Ölen hep kendisi değil; bir başka hayatta, başkalarının da ölümlerine şahit oluşunu izliyoruz. Büyük Savaş sırasında gerçekleştirilen hava saldırılarında ölenlerin cesetleri üstüste yığılıyor. Hep yeni insanlar, çok renkli karakterler giriyor romana ve Ursula'nın parça parça -ama her bir parça kendi içinde birer bütün olarak- yaşadığı eşsiz hayatına. Bir hayatında eş ve anne oluyor, bir başka hayatında hiç evlenmemiş bir kadın. En masumundan en şehvetlisine aşkın her türlüsünü yaşıyor, ayrı ayrı hayatlarda. Hayatlarından bazıları trajik, bazıları utanç verici. Bazılarında kahramanca yürüyor, bazılarında sıradan aile hayatının mutluğu ona yetiyor. Fakat bütün bu hayatlarda yaptığı her seçim hep çok arzuladığı başka bir şeyi reddetmesini gerektiriyor. Kusursuz hayat diye bir şey bu romanda da yok sanki! Ursula'yla birlikte finalde biz de bir şeyi keşfediyoruz: Ne kadar hatasızca yaşanmış olursa olsun hiçbir hayat, onu yaşayan insanın tüm potansiyelini gerçekleştirmesini sağlayamaz. Öte yandan yine Laura Miller'a göre; bu bizi değersizleştirmek yerine, en alçakgönüllü insan hikayesine dahi bir tür görkem katıyor. Atkinson Ursula'nın yaşadığı yahut onun bir biçimde değdiği hayatların her birinin çok değerli olduğunu hissettiriyor bize. Hayat anlamsız değil o zaman. Muhteşem! Ursula başka bir talihsizlik olmaksızın dördüncü yazına girmişti. Bebeğin ürkütücü başlayan yaşamına rağmen güzelce gelişerek, Sylvie'nin sağlam rejimi sayesinde istikrarlı görünen bir çocuk olması, annesinin içini rahatlatmıştı. Ursula fazla düşünen biri değildi, Pamela'nın zaman zaman yaptığı gibi. Öte yandan Maurice'in adet edindiği gibi çok az düşünenlerden de değildi. Küçük asker, diye düşündü Sylvie, Ursula'nın Maurice ile Pamela 'nın peşinden sahilde uygun adım yürüyüşünü izlerken. Ne kadar küçük görünüyorlardı hepsi de küçüklerdi zaten, biliyordu Sylvie ama bazen çocuklarına duyduğu hislerin enginliği karşısında hayrete düşüyordu. En küçük, en yenileri Edward yanı başında, kumların üstünde hasır bebek sepetine mahkum edilmişti ve henüz ortalığı talan etmeyi bilmiyordu. Cornwall'da bir aylığına ev kiralamışlardı. Hugh ilk hafta kalmıştı, Bridget ise baştan sona kalıyordu. Sylvie, Bayan Glover'ı difteriden bir oğlunu kaybeden kız kardeşlerinden biriyle Salford'da kalabilmesi için aylık izne gönderdiğinden, yemek işini Bridget ile beraber hallediyordu. Platformda durup da Bayan Glover'ın geniş sırtının demiryolu vagonu içinde kayboluşunu izlerken Sylvie rahat bir nefes almıştı. Hugh, Onu yolcu etmek zorunda değildin, demişti. Gidişini izlemenin keyfinden, demişti Sylvie de. Burada sıcak bir güneş, sert deniz rüzgarları ve Sylvie'nin üstünde gece boyu rahatça uyuduğu yabancı, sert bir yatak vardı. Etli turta, kızarmış patates ve elmalı poğaça almış, kumlara serdikleri kilimin üstünde, sırtlarını kayalara yaslayarak yemişlerdi. Kiralık plaj kulübesi, daima zorlu bir sorun olma özelliğini taşıyan 'insan içinde bebek besleme' meselesini çözmüştü. Bridget ile Sylvie bazen botlarını çıkarıp ayak parmaklarını cüretkarca suda oynatıyorlar, bazen de kumda dev güneş şemsiyelerinin altına oturup kitaplarını okuyorlardı. Sylvie, Conrad okuyordu, Bridget'te ise her zamanki gotik aşk romanlarından birini yanında getirmediği için Sylvie'nin verdiği Jane Eyre vardı. Sıkça korku dolu küçük çığlıklar atan, iğrenme ve nihayetinde sevinç duygularına kapılan Bridget'in epey hararetli bir okuyucu olduğu ortaya çıkmıştı. Bunun yanında Gizli Ajan pek kuru kalıyordu. Bridget aynı zamanda bir kara insanıydı ve vaktinin çoğunu, mantığını bir türlü kavrayamadığı denizin yükselip yükselmeyeceği sorusuna endişelenerek geçiriyordu. Yükselme vakti her gün bir miktar değişiyor, diye açıkladı Sylvie. İyi de ne demeye değişiyor? dedi afallayan Bridget. Şey... En ufak bir fikri yoktu Sylvie'nin. Neden olmasın? diye konuyu kati biçimde sonlandırdı. Çocuklar plajın uzak ucundaki kayalık havuzlarında ağla balık avından dönüyorlardı. Pamela ile Ursula yarı yolda durup su kenarında oynamaya başladılar ama Maurice adımlarını hızlandırarak Sylvie'ye doğru atıldı ve bir kum bulutu içinde kendini yere fırlattı. Küçük bir yengeci kıskacından tutuyordu ve bunu gören Bridget tiz bir çığlık attı. Etli turta kaldı mı? dedi Maurice. Önce terbiyeni takın, diye çıkıştı Sylvie. Maurice yazın ardından yatılı okula gidecekti. Bu durum Sylvie'yi epey rahatlatacaktı. Gelin hadi gidip dalgaların üstünden atlayalım, dedi Pamela. Pamela buyurgandı ama hoş bir biçimde. Ursula ise onun planlarına ayak uydurmaktan hemen her zaman memnundu. Memnun olmasa bile yine de uyuyordu. Kumların üstünden bir çember, rüzgarla havalanmış gibi uçarak yanlarından geçti. Ursula peşinden koşup çemberi sahibine geri vermek istediyse de Pamela Hayır, gel gidip suda oynayalım, dedi. Ağlarını kumların üstüne bırakarak dalgalara doğru ilerlediler. Güneş ne kadar kavurucu olursa olsun, suyun daima dondurucu olması tam bir muammaydı. Kızlar her zamanki gibi ciyaklayıp bağrıştıktan sonra el ele tutuşup dalgaların gelmesini beklediler. Ne var ki gelen dalgalar hayal kırıklığı yaratacak kadar küçük, dantel fırfırlı çırpıntılardı sadece. Bunun üzerine daha ileri açıldılar. Dalgalar şimdi dalga bile değildi. Sadece onları havaya kaldırıp geride bırakan bir kabartının alçalıp ittirişleriydi. Kabartı her yaklaştığında Ursula, Pamela'nın eline sık sıkıya yapışıyordu. Bulundukları yerde sular beline kadar yükselmişti. Pamela kendisini tokatlayan dalgaları bir gemi başı süsü gibi yararak biraz daha ilerledi. Sular şimdi Ursula'nın koltukaltlarına varmıştı. Ursula ağlamaya başlayarak, daha fazla ilerlemesini durdurmak için Pamela'nın elini çekiştirdi. Pamela dönüp ona göz attı ve Dikkat et, ikimizi birden devireceksin, dedi. Bu sırada arkasında zirve yapan dev dalgayı görmedi. Dalga göz açıp kapayıncaya kadar ikisini de alt ederek yaprak gibi sağa sola savurdu. Kimse gelmedi. Sudan başka hiçbir şey yoktu. Su ve yine su. Ursula'nın çaresiz küçük kalbi göğsünde sıkışmış bir kuş misali delice çarpıyordu. Kıvrımlı inci gibi kulağında, binlerce arı vızıltısı. Hiç nefes yok. Boğulan bir çocuk, gökten düşen bir kuş."} {"url": "https://egoistokur.com/katilin-sahidi-iki-kelimeyle-cok-sahan", "text": "Algan Sezgintüredi'nin yeni romanında gerilimin yüksek dozda mizahla birlikte yol aldığı hikaye sağlam, karakterler tatlı ama karmaşıktı. Kitabı sevdim, üzerine yazacaktım da... Ama sonra yazarın pek röportaj vermediğini öğrendim ve her şeyi ona sormak daha iyi olabilir diye düşündüm. İllüstrasyon, daha önce şurada yayınladığım reklam filminden alındı. Planlı-programlı hareket eden katillerin başka ülkelerde sürüsüne bereket bulunduğunu, bizdeyse bulunmadığını hiç zannetmiyorum. Bizde pek yok, az veya yeterince yok denebilecek hemen her şeyin tarihsel-toplumsal süreçlerimizle bağlantısı bulunduğu kanaatindeyim. Polisiyelerin ya da genel anlamda edebiyatın, sanatın herhangi bir taklit zorunluluğu yok. Ama elbette algımız, bilgimiz ve haliyle yaratıcılığımız hayatla sınırlı; başvurabileceğimiz başka bir kaynak yok. Öte yandan yarattıklarımız, yaptıklarımız da hayatı şekillendirir. Özü, yumurta-tavuk ilişkisiyle aynı şeydir sorunuzun cevabı. Hayat ve sanat birbirlerini etkiler, birbirlerinden etkilenirler ama birbirlerini taklit zorunlulukları yoktur. Genel anlamda da, birey anlamında da böyledir fikrindeyim: bir şey yapar, hayatı etkilersiniz. Yahut yapılmış bir şey hayatınızı etkiler. Bu anlamda ilham, ilham diye bir şey varsa tabii, kaynağım çok. Çevrenize bakarsınız, kendinize bakarsınız; hepsi odur. Bilmem; kişiden kişiye değişiyordur herhalde. Ama her iki kavram üzerinde açıkça yahut bilerek kafa yorup polisiye okuyanların, tüm polisiye okuyanlar arasında yüksek bir yüzdede olduklarını sanmıyorum. İdeali odur belki ama sadece edebiyat değil, tüm sanat türlerinin birinci planda eğlence amaçlı tüketildikleri kanısındayım. Eğlenmek, hoşça vakit geçirmek temel güdülerden biridir çünkü. Kötü bir şey değil hatta iyi bir şey bu; eğlenerek öğrenmek, eğlenirken fark etmeden düşünmek gayet güzeldir. Teşekkürler ama anlatım tarzım suçu hafifletir görünüyorsa üzülürüm sahiden. Hiç öyle bir niyetim yok; sadece söyleyeceğim söz var veya var sanıyorum, söylüyorum. Cinayet işlemek, can almak, üzerinde ne kadar tartışılışa tartışılsın, ne bahane öne sürülürse sürülsün kötüdür. Kötülüğü bir kenara atmadan, unutmadan üzerine çok şey söylenebilir ki söylenmiş ve söyleniyor zaten. Çeviriden vakit bulamadığım için fazla yazamıyorum ve romanlarımda izlediğim belli bir yol, plan hiç olmadı. Kafamda kaba bir taslak oluşuyor; sonra fırsatı bulunca oturup yazıyorum. Umarım öyledir. Her cümlenin birden fazla şekilde kurulması, her fikrin pek çok farklı tarzda söylenmesi mümkün elbette. Dil son derece acayip bir, ne demeli, şey. Zaman gibi. Kuantum Fiziği gibi... Onlarla aynı seviyede acayip değildir belki ama acayip, orası kesin. Matematiği de var, şiiri de dilin. Hem sınırlı hem sınırsız... Dil muazzam bir silahtır ki eğitimin ve kitleye yönelik eğlencelerin, kitleye sunulan sanatın özellikle sığ tutulmasının birinci amacı bu silahı köreltmektir bence. Polisiyenin kalıplar içinde işlenip işlenmemesi ne kadar önemli, bilemiyorum. Ama öyle bir zorunluluk yokmuş gibi geliyor bana. Artı, bahis konusu kalıpların bir kısmı evrensel sayılabilir ama çoğunu ilgili zamanın kültürü, coğrafya belirliyor bence. Dil, kurgu, anlatım tarzı önemli ama esas önemlisi, esas elzemi hikaye. Hikaye iyi olduktan sonra ister kalıba sok, ister kalıpları kır; fark edeceğini zannetmiyorum. Ama kurgu ve özellikle dil, hikayeden alınacak hazzı fazlasıyla artırır. Sherlock Holmes ilk macerasında Dr. Watson'a, Cinayetin kan kırmızısı ipi hayatın renksiz yumağına karışmış; bu ipi çözmek, yumaktan ayırmak ve her milimini gözler önüne sermek bize düşüyor, der. Çok önemli, çok belirleyici bence. Polisiyenin bu türünü seviyorum. Düğümlerin birbirine girdiği bir yumak yerine dümdüz bir ipin üzerinde sırayla çözülmeyi beklemelerini, şablon izleyenini değil. Ama böyle yazabiliyor muyum, hayır. Özeniyorum sadece. Kalıpların bazılarını kullanıyor, bazılarına önem vermiyorum. Ne yapmak istediğinize, nasıl ve ne kadar yapmak istediğinize bağlı... Bana kolay gelmiyor. Kolay diyen çıkabilir; bilmiyorum. Polisiyenin özü arayıştır. Keşiftir. Dairesel, döngüsel zaman fikrini kavrayamadığımız, kanıtını önümüzde göremediğimiz için çizgisel zaman anlayışıyla yaşıyoruz. Bir saniye sonrasını bile kesinlikle bilmekten aciziz; haliyle bellediğimiz bir noktadan, doğumumuzdan, yine bildiğimiz bir noktaya, ölümümüze gidiyoruz ama arada, yolculukta karşımıza nelerin çıkacağını, çıkacakların veya çıkabileceklerin neden çıkabileceklerini bilmiyoruz. Ne olacak? Niye böyle? Vesaire. Hem içimizde hem dışımızda arayış... Kısa tanımıyla felsefe. Ben, belki haddime değil ama böyle bir şey yapmaya çabalıyorum. Polisiye bu arayışın işlendiği tarzlardan sadece biri ve bu sıfatla bir araç. Haliyle iyi polisiye, soran, araştıran, anlamaya çalışan polisiyedir herhalde diyebilirim. Her okuduğumdan ve izlediğimden bir şeyler almışımdır muhakkak. Şudur demek haddimi aşar; Homeros'tan beri kim yazmış, kim çizmiş, kim söylemişse hepsi ustamdır. Belki tekrara girecek ama derdim polisiye yazmak değil, sadece yazmak. Becerebilseydim felsefe yazmaya kalkardım belki. Ya da şiir. Kendi deyişiyle manda gibi olması haricinde, ilk bakışta ortalama biridir Vedat. İyi yürekli, iyi niyetli, fedakar, dostuna sıkı dost ama hepsinden öte, vicdanlıdır. Zekidir ama dahi değildir. Şiddete karşıdır ama haksızlığa, terbiyesizliğe gelemediğinden mecbur kalırsa itiş-kakıştan çekinmez; dayak attığı kadar yediği de çoktur. Disiplinli matematik öğretmeni bir babayla aşırı sevecen ev hanımı bir annenin tek çocuğu olmasının körüklediği hayalperest ve havai yapısından dolayı, yetişkin hayatının ortalarına gelene, özel dedektiflikte yaşadıkları ayaklarını yere değdirene kadar sorumluluklarından kaçmıştır. Bu halini fark ettikçe vicdani sıkıntısı artıyor. Bir de olayları hayranlık duyduğu kahramanları ve sevgili ortağı Tefo kadar hızlı kavrayamadığını zannetmesinden gelen hafif bir aşağılık kompleksinden mustarip. O yüzden Holmes'a özenen Watson, Mr. Spock'a özenen Kaptan Kirk gibi davranıyor. Oysa kesinlikle boş biri sayılmaz. Kendisi pek farkında değil, çoğunu tesadüfe yoruyor ama dedektifliğinde gözlem, rasyonalizm ve sezgiler rol oynuyor. Melekelerini fark ettikçe, hayata aydıkça, Platon'un Sokrates ağzından sıkça öğütlediği gibi kendini tanımaya başladıkça, öğrendikçe değişiyor, daha iyi bir dedektif olmaya başlıyor. Diğer meselenin getirdiği kafa karışıklığı yüzünden Vedat'ın çuvallama olasılığını görünce bir el atayım dedim! Şakası bir yana, kafamda oluşmaya çabalayan bir plan var; sonraki kitapları yazmayı becerebilirsem orada ne aradığımın daha fazla ortaya çıkacağını umuyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/katmanduda-ev-halini-yazan-elif-koksal-himalayalarda-her-sey-mumku", "text": "Katmandu'da duyguları açığa vurmak ayıp, kızgınlık göstermekse karakter zayıflığı. Başkasını üzecekse doğruyu söylemek terbiyesizlik, teselli edici yalanlar bulmak lazım... Bunları 1997-2008 arasında Nepal'in başkenti Katmandu'da yaşayan ve Katmandu'da Ev Hali adlı kitapla okur karşısına çıkan Elif Köksal anlatıyor. Rivayete göre, 100 yıl önce Nepal'in dağlarında kaybolan bir Amerikalı seyyah varmış. Yıllar sonra geri döndüğünde sonsuz gençlik ve mutluluğun hüküm sürdüğü bir diyar keşfettiğini söylemiş ama tabii saldırgan Batı medeniyeti orayı da berbat etmesin diye yerini gizlemiş. İnsanın kendini nerede bulacağı belli olmuyor. Sivas'tan sonra çok üzülmüştüm, buralardan gidesim vardı. Asya'ya gitmeyi hayal ederdik; köpek, ev, eşyalar tutardı. Hisar'daki köpeğimiz çok havlayınca evden atıldık, o vesileyle Asya'ya gittik. Bir sene dolaştık, paramız bitince Bangkok'ta iş bulduk, iki sene sonra sonu hayra çıkan bir yanlışlıkla Katmandu'ya gittim, görünce dönüp orada yaşamak istedim. Yazmasam olmazdı, etraf o kadar tuhaftı. İnsan kendi dilinde anlatmak ve hatırlamak istiyor etrafın tuhaflığını. İlk yıllar başka Türk yoktu, Türkçe konuştuğum başlıca yer kağıtlardı. Kitap yazmaya Tibetli rahip öğretmenimle başlamıştık, bir kitabımız olması onun fikriydi. Değil. Sokakta etrafımızdakileri hoşgörmek üzerine kurulu bir hayat düşünün... Bir de tabii etrafında derin fakirlik olan bir hayat. Yoksulluk Nepal'in en önemli sorunu, ama Katmandu'yu yine de kendi sorunlarıyla uğraşan İstanbul gibi düşünün. Günde oniki saat elektrik kesiliyor Katmandu'da mesela. Haftada altı gün, çizelgesi var. Siyasi belirsizlik gündelik hayatı her gün etkiliyor. Şehrin sorunlarından bahsetmemek isterim şimdi, okuyanlar Katmandu'yu benim sevdiğim gibi sevsin, beğenmediğimiz ayrıntıların ötesindeki hoşluğu hissetsin isterim. Tibetli rahipler. Hinduizmin kast sistemi. Mülayim insanlar. Herşey. Renkler. Yemekler. Öğretici olmayan süreç var mı... Daha dürüst bir cevap gerekiyorsa, evet, çok. Uydum galiba. Asya insanı kendine benzetiyor... Kast geleneklerine uymadım, yabancılar zaten kast sistemi dışında kalıyor. Mesela Hinduların mutfağına girmemeye özen gösterdim yine de; Hindu olmadığım için, girsem mutfak kirlenirdi. Bir arada yaşamayı kolaylaştırıyor. Küfredeceğimiz durumlarda karşıdakinin utancını anladığımızı göstermek için beraberce gülümsemek, hayatı kolaylaştırıyor, evet. Sinirlenmemek üzerine çalışıyorum, iyi geliyor. Burada da mümkün çoğu zaman, çalışmak lazım. Meraklı gözle ilgisi olan bir şeydi sanki. Kalbimizi merakla, yargılamayarak açtığımızda hayat şefkatli bir yer. Tabii Nepal'de yabancı olarak yaşamak daha kolay Nepalli olmaktan. O dediğiniz yer olsa olsa içimizdeyse eğer, orada yaklaşması daha kolay sanki. İçimizde değilse de Himalayalar'da her an, her şey olabilir... Şangri-la'dan bahsediyorsunuz, zahirde bu kelime orada otel, dükkan ismi. Fazla geldi. Kaçmak istedim. Gecenin sonunda numaramı verirken de korktum ama vermemek olmazdı. İçimden gelen ilk şeyi, korkulu şeyi yapmamak için terbiye etmeye çalışıyorum kendimi. Bir yudum içiyorlar evet, senede bir kere. Tanrının ailedeki temsilcisi kocalar. Anlayamayız biz bu kavramları ama orada dünya öyle. Şu sıralar hazırlanmakta olan yeni anayasadan umudum var. Kırmızı orada ne güzel renk. En sevdiğin renk diye sorunca herkes kırmızı diyor, erkekler de. Öyle güzel ki orada kırmızı, evliliğin yüce mertebesine ulaşmış kadınlar giyebiliyorlar. Evlilik de çok güzel oradakiler için. Genç kızlar kırmızı giymiyor. Hiç bir şey bize kalmıyor, her an her şey değişiyor, geçiyor. Budizmde öyle diyorlar, evet. Birazcık hakimiyetimiz altında olan tek şey nefesimiz. Oğlum büyüyordu, vakti gelmişti. Yetişkin olarak Türkiye'de yaşamayı merak ediyordum. Masamda üç kitap eskizi daha var. İkisi yarım kitap, devam etmeleri için yeniden gidip biraz o taraflardan bakmak gerekiyor. İlki, rahip öğretmenim Taşi-la ile birlikte yazmaya başladığımız kitap, Tibet lamalarına dair hikayeler. Bir de Ortadoğu hikayeleri var, Lübnan ve Suriye ile başladım: Ben kalbimi temizleyince Ortadoğu'ya barış gelecek. Üçüncüsü, Mine Söğüt'le birlikte başladığımız, Katmandu'da o gün bugündür yaşayan iki avuç ihtiyar hipiyle dünyanın hali üzerine röportajların kitabı, ses alma aygıtında çözülmeyi bekliyor."} {"url": "https://egoistokur.com/kawa-nemir-kurtce-uyandi-artik-hicbir-sey-eskisi-gibi-olmayaca", "text": "Ortak arkadaşımız Umay Umay sayesinde tanıştığım Kawa Nemir'le röportaj yapmayı Ulysses ve Joyce aşkım yüzünden istedim, bu doğru. Ulysses'i Kürtçeye çeviriyordu ve bu büyük bir işti, konuşmalıydık. Lakin röportaj denen şey her zaman planlı programlı yürüyebilen bir şey değil. En güzel işler de zaten plansız programsız, o yüzden de insana hayret etme, şaşırma, mutlu ve gururlu hissetme imkanı veren buluşmalarda ortaya çıkıyor. Kawa'yla da böyle oldu. Onunla okumaktan söz ederek başladık. Sadece gözleriyle, zihinleriyle değil tüm hücreleriyle okumaya ihtiyaç duyan insanlar vardı, bunu hatırladım. Konuştukça; bastırılmış, yok sayılmış, yok edilmeye çalışılmış, ardından komaya girip uyuyakalmış ve çok uzun zamandır derin derin uyuyan Kürtçenin ve edebiyatının ansızın uyanışına tanık olduğumu hissettirdi bana Kawa. Röportajı o yüzden ikiye böldüm, ilkinde Joyce'u ve Ulysses'i okudunuz, bu bölümdeyse Kawa'nın yazıyla yolculuğunun yanı sıra Kürtçenin hazin ama harikulade varoluş macerasını okuyacaksınız. Aslında okuma yazmayı öğrendiğimden beri, yani altı yedi yaşımdan bu yana, ben hep oraya buraya, ders kitaplarımın ve defterlerimin kenarlarına, babamın Iğdır'da, Benim Çukurova'm dediğim yerde yaptırdığı büyük bahçeli evin duvarlarına hatta bahçeyi çepeçevre saran duvarlara hep bir şeyler çiziktirdim durdum. Okumak benim için sürekli bir tutku, dayanılmaz bir arzu oldu. Yazmayı öğrendikten sonra, bu tutkum, arzum ikiye katlandı. Okuduğum birçok hikayeyi ve klasik romanların çocuk versiyonlarını defterlere yazmaya başladım. Bunları kendi el yazımdan okumak bana müthiş haz veriyordu. İlkokul üçüncü sınıfta defterlerimin kenarlarına Türkçe şiirler de yazdığımı çok iyi hatırlıyorum. Bir de ilkokul ve ortaokulda, 10 Kasım ve 23 Nisan törenlerinde mesela, hep bana şiir okuturlardı. Şiir ezberleme konusunda acayip bir hafızam vardı, zamanla buna olan ilgimi yitirdim her nedense. Sadece iki kitap vardı, biri Kur'an, diğeriyse Said-i Nursi'den Mektubat. İlkokulda devrimci dayıma ait olan Yaşar Kemal'in İnce Memed'inin ilk cildini baştan sona okuyunca, dinden ve onun abartılı, mistik, tırt adamlarından, babamların bir sürü dangalak erkeğin toplandığı cemaat toplantılarından nefret etmeye başladım. Bu konudaki isyanımı ve suçsa eğer, suçumu dev Yaşar Kemal'e borçluyum. Zamanla şiir yazmak, bilinçsiz bir şekilde de olsa, üstü kapalılık, beni ele geçirdi, yaşam biçimim haline geldi. Sanırım buna yazarlık adı veriliyor. Annemse yazarcılık diyor ve kendimi heba ettiğimi düşünerek üzülüp duruyor hala. Olsun, ben, ona hiçbir zaman otelde piyanistim demedim. Doğrudur. Kürtçe, doğar doğmaz kulağıma çalınan, altı yaşıma kadar dünyamı yoğuran ve ardından Türkçe eğitimle birlikte travmatik bir şekilde yitirdiğim anadilim. Bu süreç bir yanıyla da şöyle işledi: Çok uzun süre fiziki ve kültürel işgale uğramış bir toplumun içine doğmuştum. Bu dev işgal çarkı karşısında o zamanlardaki hemen hemen her Kürt gibi ben de şak diye sindim. Gözüm korktu. Dilimi, sıcak yuvamı terk etmeyi kabullenerek Türk olmak istedim. Doğru dürüst bilmediğim Türkçeyi hızla ve mükemmel bir şekilde öğrenme başladıktan bir süre sonra da Kürtçeyi neredeyse tamamen unuttum. Ya da belki onu def edip zihnimin derinlerine ittim. İstanbul'da lise çağına geldiğimde, bebekliğimin, çocukluğumun ruhu olan anadilim Kürtçenin yerinde yeller esiyordu. Lisede. Ruhen ne kadar kötürüm kaldığımı yaşayarak öğrendim. Ve Kürt aidiyetine sert bir biçimde geri dönmüş, yazmayı artık çok daha fazla ciddiye alan bir genç adam olarak günün birinde aniden Neden Kürtçe yazmayasın ki? diye bir altın soru sordum kendime. Çocukken yaşamımı Kürtçe kelimeler inşa ediyordu ve ben o kelimeleri tarif edilemez bir şekilde özlediğimi fark etmiş, daha da kötüsü o kelimeleri adeta sonsuza kadar yitirmiş olduğum gerçeğiyle yüz yüze gelmiştim. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünyaya gelmiş ve anadili saçma sapan bir gayretle yasaklanmış olan her Kürt bunu yaşadı. Ne diyeyim, bu konuda maruz kaldığım acı, başkalarının acısını döver gibi geliyor bana, gene de hep dikkat ettiğim bir şey var: Edebiyat söylemimi, mahrumiyet, mazlumiyet ve maduniyet, yani bütün bu subaltern haller üstüne kurmadım. Bu çok önemlidir. Doğrusu beni çocukken işittiğim, konuştuğum ve sonradan yitirdiğim anadilime kavuşturması niyetiyle başlamadım Kürtçe şiir yazmaya. Gene de en iyi bildiğim metin türü olan şiir, beni anadilimin derinliklerine, oradaki görünmez damarlara yaklaştırdı. Doğası böyle işliyor çünkü; daha derinlere neşter vurmaya, dilin uçurumlarına çekinmeden atlamaya teşvik ediyor insanı şiir. Elbette hem kendi geleneğinden hem de insanlığın tüm şiir birikiminden el almaya çalışan has şiirden, Apollonian olana mukabil Dionysian ya da hectic dediğim durumu dil aracılığıyla ortaya koyan o gezgin ve tırmanıcı ruhtan söz ediyorum... En bilineninden en bilinmeyenine has şairlerin dilinden... Sümerli kadın şair Enheduanna'dan, Yunan Sappho'dan, Kürdistanlı Mesture Kurdistani'den, Samuel Taylor Coleridge'dan, Sylvia Plath'den, Nilgün Marmara'dan... Bu konudaki sui generis durumu hatırlatıyor bana sorunuz. Ha, elbette hakiki şiir çabası, zamanla bu kavuşma yolunda bir nevi olumlu suiistimal durumuna da yol açıyor. Şuna benzer bir şey kastettiğim: İster yitirilmiş bir anadil olsun, ister tamamen yabancı bir dil olsun, siz o dili hızla ya da yavaş yavaş yeniden edinmeyi ya da öğrenmeyi başarabilirsiniz ama mesele o dille tefekkür etmek ise, has şiir ve has şair bilhassa teşekkür edilmesi gerekenlerin başında gelmektedir. Evet, bir dilde rüya görebilmekle yakından ilişkili bir şey şiir. Daha doğrusu şiir hakikatle bağı kopmamış ama son derece örtük bir nevi hectic recitation ise bu, mutlaka görülmesi gereken rüyadır. O yıllarda bunu böyle tarif edemiyor, yüzeysel bir biçimde anadilde rüya görme arzumdan söz ediyordum. Kürtçeye zamanla tam olarak dönebilmek benim için, çocukluk çağımın zihnine geri dönmekti. Bunu ilk kez bu kadar net tarif edebiliyorum. Çünkü hiçbir yere uçup gitmeyen bir bulut olan çocukluğum, en net fotoğraflarımı, yani altı yaşıma kadar Kürtçe gördüğüm rüyalarımı saklayan bir albüm. Oraya dönebilmem, Jim Morrison'un ruhsal ulumasına benzer bir şey adeta. Bu fotoğrafların, görüntülerin yerlerini sonsuz değiştirerek toplamda tek ama değişken bir metin yazıyorum ben. Bundan 23 yıl önce zor koşullarda Kürtçe üstüne çalışmaya başladıktan iki ya da üç yıl sonra... Sanırım 1993'ün güzel bir bahar sabahıydı. İstanbul'daydım. Demek ki çocukluğumun Kürtçesi dipten yüzeye sökün etmeye başlamış. Uyandığımda o gece Kürtçe bir rüya gördüğümü sevinçle fark ettim. Bir yaz günü kasası maviye boyanmış bir kamyon üstünde babamla annemin doğduğu dağ köyüne, ardından köyün yaylasına gittiğimiz zamandan parlak bir sahneydi. Bir ömür sonra gördüğüm ilk Kürtçe rüyam bu oldu. Yığınla ayrıntı barındırıyordu; kayısı ve domates kasalarının arasında perişan bir halde seyahat eden dev gibi çoban köpeği, ayaklarından bağlı tavuklar, dupduru bir Kürtçeyle konuşan, ve aslında pagan gibi yaşayan düz Sünni akraba Kürtler vardı ve ben şakır şakır Kürtçe konuşuyordum. Buna benzer başka rüyalar da görmeye başladım sonra sürekli. Şunu demeye getiriyorum: Devlet dersinde öldürülmeden, yani tek ayak üstünde beklemeye alınan bir hayata geçmeden önceki çocukluk dönemi, yaşamsal ve vazgeçilmezdir. Ayrıca her türlü territoryalizmin de üstünde bir şeydir bu. Eskisine göre daha az olsa da uzun metrajlı Kürtçe rüyalar görüyorum artık. Son zamanlarda gördüğüm Kurdlish rüyaları zaten anlatmıştım. Kürtçe eğitim diye bir şey olmadığından bizde çocuk ve genç okur diye bir kategori yok, bu da konuşulan ve yazılan Kürtçenin milyonlarca okurdan mahrum olduğu anlamına geliyor. Anadilde eğitimden meselesinde devletlerin bu saklı sinerjiyi baskılamak için ne denli haince planlar devreye sokup neden sürekli bu işi yokuşa sürdüklerini artık çok iyi biliyoruz. Hal böyle olunca, edebiyatta bize kala kala Kürtçe okumayı kendi gayretleriyle öğrenen, sayıca da öyle on binleri, yüz binleri bulmayan yaşça büyük okurlar kalıyor. İlginç bir durum söz konusu; Kürt yazarların sayısı giderek artıyor, dünyaya oynayan iyi yazarlarımız var. Ne yazık ki öyle. Mucizeler yaratan yazarlarımız var ama okur yok. Kendi adıma konuşayım; İstanbul'da yaşayan on yedi yaşındaki yeğenim Rojda yazdığım bir öyküyü anlayamayacaksa, oğlum Siyabend Ari Kürtçe hikaye kitapları okuyamayacaksa, batsın bu dünya! Her dil gibi Kürtçe de hızlı değişimlerden geçiyor ve yeni anlatım olanaklarına kavuşuyor. Sosyal ve siyasal hak mücadelesi de bunu besliyor kuşkusuz. Kürtlerin ezici çoğunluğu tarafından Kürdistan'da ve dünyada konuşulan Kurmanci lehçesi son 80 yıldır tüm ağızlarıyla ve katmanlarıyla kendi içinde bir entegrasyon sürecinden geçiyor. Kendi adıma, yaklaşık on yıldır faal olan Kürt dil hareketinin Kürtçeyi paketleme, budama ve standartlaştırma pratiğini sık sık sert bir biçimde eleştiriyor ve bu tuzağa düşmemeye özen gösteriyorum. Bu nedenle dilimin değişim süreçlerinin tam içindeyim, bundan etkiliyorum. Kürtçenin geçmişten devraldığı ve hiç kimsenin ortadan kaldıramadığı o renkli dünyası, Sümerlerden bu yana tüm bölge dilleriyle iletişim halinde kalarak günümüze getirebildiği büyük birikimi beni çok ilgilendiriyor. Çocukluğumun dili derken galiba bunu da kastediyordum. Öte yandan bilirsiniz, şairler terennüm ederlerken dil konusunda son derece haylazdırlar; var olanı yıkıp yerine yeni yan anlamları da içeren taptaze dil içinde diller kurarlar. Hele insan şair-çevirmen olunca, dilinin sözlüğü sürekli genişliyor. Ama elbette sözüm bunu görebilecek gözlere. Sohbette geldiğimiz yer güzel. Şiir küçük, şaşırtıcı ayrıntıları önemseyerek, aslında pek bir numarası yokmuş gibi görünen bu hayatı elimizdeki en değerli şey olan dille yeniden kurmak demektir. Bu syntetique, yani bireşimsel olandır. Tiyatroyla da bir şekilde teması olan, sahnede Shakespeare'in Peter Quince'iyle Prens Hamlet'ini canlandırmış biri olarak şiirde dramatik yapı üstüne de çalışıyorum. İleri fırlayan, geri çekilen diyaloglardan oluşan uzun şiirler de yazıyorum yani. Dil ve şiir ilişkisinden benim anladığım, böyle bir bütünsel çalışma. Şiirim açıktan mesaj verme kaygısı içermez, ağlak hiç değildir. Gerçi hem bu yüzden, hem de şimdilerde yazılan birçok şiiri ya da geleneğimizde çok şişirilmiş Cegerxwin mitosu gibi örnekleri yerden yere vurduğumdan, birçoklarınca pek sevilmediğimi de biliyorum. Eeştiri metinlerini bir yana bırakırsak, Türkçe yazmayı 1995'te tamamen bıraktım. Şiir ve öykü olarak edebi metinlerimin dili Kürtçedir. Sürprizlerle dolu bir edebiyattır. Bu kadar asimile edilmeye çalışılmış bir dil için şaşırtıcı olsa da 1000 yıllık bir yazılı birikime sahiptir. Zoru başarmıştır. Sonra 15. yüzyıldan itibaren mesnevi ve divan formunda Feqiye Teyran, Melaye Ciziri, Ehmede Xani gibi üç evrensel yazar ve Mem u Zin gibi kanon bir eser çıkarabilmiştir. Özetle her türlü talana rağmen sürpriz el yazmaları barındıran değerli bir hazinedir. Yüzyılımızda bu birikimin etkisini daha fazla hissedeceğiz ve bu kültürel sinerjiyi insanlığın ortak mirasına katacağız. Biz Türkçe konuşanlar, okuyanlar bu edebiyatın inceliklerini pek de bilmiyoruz... Bu konuda eksiklerimiz çok. Bu ülkenin Kürt olmayan yazarları, akademisyenleri, araştırmacıları ya benimsin ya kara toprağın şeklinde eli kolu bağlanagelmiş bu dili merak edip öğrenmeyi denemediler. Kimse bu esas duruş halini bozmaya yeltenemedi. Haklısınız; böyle olmasaydı, bugün Kürtler, Türkler ve bu toprakların bütün halkları olarak, ayrı ya da beraber, çok daha iyi yerlerde olabilirdik. Bildiğim bir hikaye var. Adı, Gamasi. Hikaye bu ya, Gamasi Ağrı Dağı'nın karnında uykuya dalmış yarı öküz, yarı balık bir yaratıkmış. Çocukluğumda anlatılanlardan biliyorum, dünya bu yaratığın boynuzları üstünde duruyormuş. Yani Ağrı Dağı, bizim Olympos'umuz ya da Cudi'miz... Derlerdi ki dünyada bir deprem olduğunda, bil ki bir sinek gelmiş Gamasi'nin burnunun ucuna konup onu rahatsız etmiştir. İşte o zaman bu yaratık kafasını sallarmış ve dünyada depremler, zelzeleler olurmuş. Aynen bu şekilde, Kürtçe ve Kürt edebiyatı da o dağın karnında uyuyakalmış, bir süreliğine komaya girip hafıza kaybına uğramıştı. Şimdi herkesi şaşkınlığa uğratarak ansızın uyandı. Beklenmeyen, umulmayan bir şeydi bu. Bu dil ve bu dilin edebiyatı, tarihsel koşullar da artık son derece elverişli olduğundan, büyük bir hızla birikimini tanıdı, yanında yöresinde, altında üstünde ne var ne yok diye şöyle bir yoklayarak yatağından doğruldu bir kere. Kefeni yırtmaktan fazlası bu, doğru... O yüzden diyorum ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Kürtçe, dünya dilleri sıralamasında hızla yukarılara doğru tırmanacak. Kürtler, yakın zamanda siyasi ve coğrafi birliklerini sağlayacaklar. Kürt edebiyatı, dünyanın etkili edebiyatlarından biri haline gelecek. Bu dediğime gülenleri, çeyrek yüzyıl sonra bir daha görmek isterim."} {"url": "https://egoistokur.com/kaybolmak-guzeldir-7-adimlik-eylem-plan", "text": "Bir arkadaş sohbetinde bir itiraf çıktı ağzımdan. Son zamanlarda bana bir hal oldu, dua ederken bile artık daha disiplinli, vaktini daha iyi kullanan biri olmayı dilemeye başladım deyiverdim... Bu ara hep dağılıyorum çünkü ve kendimi toparlamanın, şöyle bambaşka, hiç değilse daha akıllı uslu biri olmanın yolunu arıyorum. Bu yılbaşı dilekleri yazısı da böyle çıktı. Kıssadan hisse: Bari bu yıl vazgecmeyeyim. Hatta siz de bana suç ortağı olun. Hep denedin, hep yenildin. Olsun, gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil demiş ya Samuel Beckett, yola çıkarken onu hatırlayalım. Nihayetinde bu 7 adımlık programı uygulayıp uygulamamak, sürdürüp sürdürmemek, yenilip yenilmemek bize kalmış. Hem en son madde hala en sevdiğim. Bu arada, yazıya eşlik eden fotoğraflar Uganda doğumlu John Drysdale'in. Drysdale, neşeli, hafif, insana mutlu hissettiren fotoğraflar çekmiş hep. İkonik işlerinin başrolünde çocuklar ve hayvanlar var. Öyle tatlı bir aleme şahit ediyor ki bizi, bebek lamalarla av köpekleri dost olabiliyor, çocuklar aslan yavrularını biberonla besliyor, kedicikler fillere güveniyor, küçük kızlar yavru sincapları şapkalarının kenarında taşıyor... Ve günün sonunda kimse hırpalanmıyor. Daha akıllı biri olmak ve haliyle daha akıllı görünmek istiyorsanız, çiklet çiğneyin, meyve sebze yiyin, bol havucun tercih sebebi olduğunu unutmayın, fındık fıstık leblebi tüketin... Ağzınızı oyalamak için ne yaparsanız yapın ama daha az konuşmanın bir yolunu mutlaka bulun. Özetle kaçın! Ya da şöyle söyleyeyim: Daha az n ama daha çok okuyun. Elinizin altında hep bir kitap, olmadı gazete, dergi bulunsun. Ama tabii Woody Allen'ın bir vakitler pek isabetli bir şekilde Hızlı okuma kursunu bitirince Tolstoy'un Savaş ve Barış romanını bir günde okudum. Olay Rusya'da geçiyor dediğini de unutmayın. Sindire sindire okuyun. Garanti veriyorum, gelecek yıl bambaşka biri olacaksınız. Yeri gelmişken, konuşurken dikkat etmeniz gerekenleri de özetleyeyim... Asla tepeden bir ses tonu kullanmazsınız, biliyorum, ama ezilip büzülmeyin de. Net olun, espri yapmaktan çekinmeyin ama esprileri bombardıman halinde sıralamanın sizi itici gösterebileceğini unutmayın. Ha bir de ayağa kalkarken derin bir nefes alın ve dik durun. Olacak, sahiden olacak, biliyorum. Konuşmayı, fikirlerinizi dile getirmeyi, tartışmayı öğrendiniz. Peki ya dinlemeyi? Bu da çok çok önemli. Hem karşınızdakine göstereceğiniz saygıyla alakalı olarak hem de kendi istikbaliniz açısından... Mesela yalancıların yöntemleri konusunda ne kadar bilgi sahibi olursanız sizin için o kadar iyi olur. Malum siyasi seçimler yaklaştı, her kafadan bir ses çıkıyor ama yakında etrafı sarmış o kakofoni iyice dayanılmaz hale gelecek. Konunun ne kadar hayati önem taşıdığını buradan bile çıkarabilirsiniz. Biri sizi söylediklerinin doğru olduğuna ikna etmeye çalışıyorsa genellikle mantıklı görünen önermeler sıralar, duygularınıza hitap ederek vicdanınızı etkilemeye çalşır ve daha bir sürü başka yol dener. O yüzden bir insanın hem ne dediğini dinleyin, hem de bunu nasıl söylediğini... Karşınızdakinin kullandığı kelimeler ve bunları söyleme biçimi vücut dilinden bile önemlidir. Bir de minik önlem paketi sunayım: Yalanı, yalancı için duygusal ve kişisel olarak önemli kılın. Şöyle ki; ortada kaybetme riski varsa kişinin yalan konusundaki becerisi zayıflar. Misal: Sizi aldattığını düşündüğünüz partneriniz, sonunda onu terk edeceğinizi bilirse, eninde sonunda açık verecektir. Eh, bu biraz alakasız kaçmadı mı? En iyisi size bir sır vereyim: Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur sözü var ya, işte o çook eski zamanlardan kalma bir söz. Antik Yunanistan'da yarı okul yarı spor salonu tarzında Gymnasium'lar varmış. Bunlar görünüşte olimpiyatlara katılan atletlerin beden eğitimi için düzenlenseler de entellektüel uğraşlar ve sosyalleşme için de kullanılıyormuş. Her neyse, diyeceğim şu: Bütün o okuma, tartışma ve dinleme seansları arasında beden sağlığınızı katiyen ihmal etmeyin. Spor yapın, doğru beslenin, yani bol taze sebze, yoğurt, somon ve ceviz tüketin. Hem aslında düzenli egzersizle entelektüel kapasite, üretkenlik ve yaratıcılık arasındaki bağlantıyı kanıtlayan birçok araştırma yapıldı. Ama lütfen abartmayalım... Her gün spor salonundasınız diye kendinizi yeni Slavoj Zizek falan sanmayın. Öte yandan bütün gün masa paşında kafa patlatmak da sizi Albert Einstein yapmaz. Gerçekçi olun. Ve çok çalışın! Kendi kendinizle susun kısmına gelince... Meditasyon da konsantronunuzu ve enerjinizi artıran bir şey. Bunun için günde iki kez, yani bir sabah bir akşam 15 dakika ayırmanız iyi olabilir. Ben olsam, sakinleştirici meditasyon müziği CD'si alır ve evin en sessiz odasında günde iki kez susardım. İnsana zihnini boşaltmak kadar iyi gelen şey yok! Birkaç yabancı dil bilen insanlar diğerlerine göre daha akıllı oluyormuş. Zira diller arası seyahat zihinsel ve entellektüel gücü artırıyormuş. New York Times'da çıkan bir makalede birkaç dil bilenlerin alzheimer gibi yaşlılık hastalıkları konusunda da daha avantajlı oldukları belirtiliyor. Ayrıca dil bilmek insanın görsel algı kabiliyetini kuvvetlendiriyormuş. Ha ama şu: Çocuklukta birkaç dil öğrenmiş insanlar, yaşlandıkça yeni diller öğrenenler kadar avantajlı değilmiş. Yani önemli olan bir kez öğrenip öğrendiklerini hayat boyu kullanmak değil, zaman içinde beyni sürekli yeni bilgilerle canlandırmakmış. Valla açıkça söyleyeyim, teknolojinin hayatımızı kolaylaştırdığı önermesine itiraz edeni ciddiye alamıyorum. Lakin itiraz kabul etmez teknoloji müritlerini ciddiye almam da mümkün değil. Her şeyi bilgisayara kaydediyoruz diye defter tutmayacak değiliz yani. Geçenlerde bir teknoloji dergisinde şunu okudum: Navigasyon cihazları çıktı çıkalı kimse kaybolmuyor, bu harika. Fakat yolu sizin yerinize arayıp bulan bu cihazlar elinizin altında durdukça tembelleşeceksiniz ve yön duygunuz yerlerde sürünmeye başlayacak. Anlayacağınız elle yazmak, kaybolduğunuzda yolu yardımsız aramak gibi eski usul edimler beyninizi hep işler halde tutmaya da yarıyor. Yani... Sürprizsiz bir hayatın ne anlamı var, o yüzden bazen kaybolmak da güzeldir."} {"url": "https://egoistokur.com/kazuo-ishigurodan-10-yildir-beklenen-roman-gomulu-de", "text": "Amerikalı sinema eleştirmeni Pauline Kael, başrollerini Sean Connery ile Audrey Hepburn'ün paylaştığı Robin ve Marian filminden bahsederken, zenginden çalıp fakire veren soyguncu Robin Hood ile karısı Marian'ın yaşlılık yıllarını anlatan filmin gerçek bir kahramanlık hikayesi olduğunu söylemişti. Filmlerde kahramanlar hep gençtir, yaşlılarsa genellikle yan unsur olur, en iyi ihtimalle gençlere yol gösterirler. Tabii ayaklarına bağ olmadıkları zaman... Kael'e göre birine kahraman dememiz için onun, yolda başına gelecek tehlikeleri, felaketleri kestirebilecek kadar çok şey görmüş, yaşamış olması gene de o yola çıkmayı göze alması gerekiyordu. Günden Kalanlar, Beni Asla Bırakma, Uzak Tepeler gibi romanlarıyla tanıdığımız Kazuo Ishiguro'nun 10 yıldır beklenen yeni romanı Gömülü Devi okumaya başladığımda bunu hatırladım. Her romanında okuru farklı zaman ve coğrafyalara, bazen de hayali olanlara götüren Ishiguro bu kez çok eski zamanlara götürüyor bizi. Romalılar Britanya'yı çoktan terk etmiş, Britanyalılar ile Saksonlar arasındaki savaş yatışmış... Kahramanlarımız çok ihtiyar bir çift; Kral Arthur'un şövalyelerinden Axl vePrensesim dediği sevgili karısı Beatrice... Hayatlarını tek başlarına sürdürmekte zorlandıkları, artık iyice elden ayaktan düşdükleri için de korunup kollanmaya ihtiyaç duydukları için uzun süre önce yanlarından ayrılan oğullarının yanına, onun yaşadığı uzak köye gitmeye karar veriyorlar. Fakat bunun için ejderhaların, yamyam devlerin, büyünün, karanlık güçlerin diyarında uzun ve zorlu bir yolculuğu göze almaları gerekiyor. Yapı Kredi Yayınları'ndan Roza Hakmen çevirisiyle dünyayla aynı anda yayınlanan Gömülü Dev ayın kitaplarından biri. Günümüzde kırsal bölgeleri hoş bir şekilde tarla, yol ve çayırlara ayıran çalılık çitlerimiz yoktu henüz. O günlerde yolcular muhtemelen sık sık ayırt edici hiçbir özelliği olmayan manzaraların ortasında, ne yana dönseler neredeyse tıpatıp aynı görüntülerle karşı karşıya kalıyorlardı. Uzakta, ufuk çizgisinde dik taşlardan oluşan bir sıra, bir ırmak kıvrımı, bir vadinin iniş-çıkışı; bunlar bir yol çizebilmek için tek ipuçlarıydı. Yanlış bir dönüşün felaketle sonuçlanması çok muhtemeldi. Kötü hava koşulları yüzünden telef olanlardan söz etmeye bile gerek yok; yolunu şaşıranların işlek yollardan uzakta pusu kurmuş insan, hayvan ya da doğaüstü varlık kılığındaki saldırganlarla karşılaşma tehlikesi iyice artardı. Patika iki kişinin yan yana yürüyemeyeceği kadar daraldığında, önden Axl'ın değil, her seferinde Beatrice'in yürüdüğünü de fark etmiş olabilirsiniz. Tehlikeli olabilecek arazide erkeğin önden gitmesi daha doğal göründüğünden buna şaşırmışsınızdır; zaten ormanlık alanlarda, kurt ya da ayı çıkma ihtimali olan yerlerde hiç tartışmadan yer değiştiriyorlardı. Ama Axl çoğunlukla karısının önden gitmesine özen gösteriyordu; çünkü karşılaşabilecekleri neredeyse bütün ifritlerin ve kötü ruhların tıpkı sürünün sonundaki antilobun izini süren kaplanlar gibi kafilenin sonundakini av olarak seçtikleri bilinen bir şeydi. Dönüp baktığında, arkasından yürüyen yoldaşının geride hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolmuş olduğunu gören yolcuların sayısı az değildi. Yürürlerken Beatrice'in belirli aralıklarla Orada mısın Axl? diye sormasının sebebi de bu tür bir olaydan korkmasıydı. Axl her defasında Buradayım prensesim diye cevap veriyordu. Tanrı böyle bir şeye izin vermez prensesim. Axl bunu alçak sesle, neredeyse fısıltıyla söyledi, çünkü kendisi de içinden adını koyamadığı bir korkunun yükseldiğini hissetmişti. Açıklığı iyice görecekleri bir noktaya vardıklarında epey büyük bir yer olduğunu anladılar; eskiden, daha müreffeh devirlerde birisi buraya bir ev yapıp etrafına da meyve ağaçları dikmeye niyetlenmiş olabilirdi. Ana yoldan ayrılan patika, şimdi ot bürümüş olmakla birlikte özenle açılmıştı; geniş, yuvarlak bir alana varıyordu, tam ortasındaki dallı budaklı, devasa meşe ağacının olduğu yer hariç, üstü açıktı. Şu anda durdukları yerden, meşenin gölgesinde, sırtını ağacın gövdesine yaslamış oturan biri görülüyordu. Profilden görüyorlardı onu, üstünde zırh vardı muhtemelen; iki demir bacak, çocuksu bir şekilde çimenlerin üzerinde kaskatı öne uzatılmıştı. Ağacın kabuğundan fışkıran yapraklar adamın yüzünü kapatıyordu, ama miğferi olmadığını görebiliyorlardı. Eyerli bir at yakında memnun mesut otluyordu. Beatrice askerin ölümünden ötürü allak bullaktı. Mezar derinleşirken ağır ağır ulu meşeye yürümüş, tekrar gölgesine oturup başını öne eğmişti. Axl gidip yanına oturmak istemişti, kargalar toplanmasa giderdi. Şimdi karanlıkta yatarken, o da öldürülen adama üzüldü. Askerin küçük köprünün üzerinde kendilerine ne kadar kibar davrandığını, Beatrice'le ne kadar şefkatli konuştuğunu hatırladı. Açıklığa ilk girdiğinde atını ne kadar ustalıkla konumlandırmış olduğunu da hatırladı. O sırada bu konumlanış Axl'ın hafızasını dürtmüştü; şimdi, gecenin sessizliğinde Axl yükselip alçalan bozkırı, kasvetli gökyüzünü ve süpürge otlarının arasından gelen koyun sürüsünü hatırladı. Gerçekten de tek başına bir keşiş avluyu süpürmekteydi; yaklaştıklarında Axl adamın kendi dünyasında kaybolmuş, dudaklarını sessizce oynatarak kendi kendine konuştuğunu fark etti. Edwin onları avludan geçirip iki bina arasındaki bir boşluğa götürdüğünde dönüp bakmadı bile. Geçitten ince otlarla kaplı, engebeli ve eğimli bir araziye çıktılar; bir sıra halinde dizili, adam boyunu geçmeyen kurumuş ağaçlar bir patikanın işaretiydi. Güçlü ve garip bir duyguyla mücadele halindeydi, kendisini neredeyse rüyalara gark eden, ama etrafında bütün konuşulanları net olarak işitmesini engellemeyen bir duygu. Kış mevsimi ırmakta bir kayıkta ayakta durarak yoğun sise bakan, sisin her an dağılabileceğini, ilerideki toprakların canlı görüntülerinin ortaya çıkacağını bilen biri gibi hissetmişti kendini. Ve korkuya kapılmıştı, ama anı zamanda bir merak da veya daha güçlü ve karanlık bir şey de hissetmiş ve kendi kendine, ısrarla Her ne ise, göreyim onu, göreyim demişti. Hiç kuşkusuz annesinin sesiydi, samanlıkta onunla konuşmuş olan sesin aynısı. Benim için güçlen Edwin. Güçlen ve gel kurtar beni. Gel kurtar beni. Gel kurtar beni. Bir önceki sabah duymadığı bir aciliyet vardı bu kez sesinde. O kadarla da kalmamıştı; Edwin açık duran gizli kapaktan aşağıya, karanlığa inen basamaklara gözünü diktiğinde, bir şeylerin onu kuvvetle çektiğini hissetmiş, başı dönmüş, neredeyse midesi bulanmıştı. Sağa sola savrulan paçavralar içindeki o kocamış kadınlar da bir zamanlar masum genç kızlardı, bazıları güzeldi, zarifti, en azından tazeydi, bu da çoğu zaman bir erkek için yeterlidir. Böyle kasvetli bir sonbahar gününde önümde uçsuz bucaksız, bomboş, ıssız topraklar uzandığında bazen hatırladığım o genç kız da öyle değil miydi? Güzel sayılmazdı, ama benim gözümde çok hoştu. Onu sadece bir tek kere, gençliğimde görmüştüm, üstelik o zaman da konuşmuş muydum sanki? Yine de bazen zihnimde gözümün önüne geliyor, uykumda ziyaretime geldiğini sanıyorum, çünkü çoğu kez rüya benden uzaklaşırken esrarlı bir memnuniyetle uyanıyorum. Zaman zaman eksikliğini çektiysem de karım olmadı hiç. Ama görevini tamamlayan iyi bir şövalyeydim. Bunları duyduğunda yalan söylemediğimi anlayacak. Aldırmayacağım ona. Tatlı gün batımı, kayıkçı sandalın bir tarafından ötekine geçerken üzerime düşen gölgesi. Ama bunlar daha sonra olacak. Bugün Horace'la birlikte bu kurşuni göğün altında tırmanmak zorundayız, çorak bayırdan yukarı, bir sonraki tepeye; çünkü işimizi henüz tamamlamadık, Querig bizi bekler. Horace'la ormana vardığımızda her yer sessiz ve huzurluydu. Hatta ağaçlarda öten bir-iki kuş bile vardı; ağaç dalları çılgınca hareket etse de, aşağıda bir ihtiyarın düşüncelerinin nihayet fırtınada alabora olmadan bir kulaktan diğerine ulaşabileceği sakin bir bahar günü hüküm sürmekteydi. Horace'la bu ormana son geldiğimizden beri epey yıl geçmiş olmalı. Yaban otları devleşmiş, ısırganların eni küçük bir çocuğun avucu kadar, boyu bir adamı iki kere sarar. Horace'ı otlayabildiği kadar otlasın diye uygun bir yerde bırakıp yaprakların korunağı altında biraz gezindim. Şu güzel meşeye sırtımı yaslayıp şurada niçin biraz dinlenmeyeyim? Bir süre sonra buraya geldiklerinde, ki geleceklerdir mutlaka, o zaman ikimiz birer savaşçı olarak yüzleşiriz. Bazılarınızın, size yapılan kötülüğü yaşayanlar hatırlasın diye dikilmiş güzel anıtlarınız olacak. Bazılarınızınsa, sadece kaba tahta haçları ya da boyalı taşları; bazılarınız da tarihin karanlığına gömülü kalmaya mahkum olacaksınız. Her halükarda kadim bir kafilenin parçasısınız."} {"url": "https://egoistokur.com/kediler-guzel-uyanir-karmasanin-ofkenin-sevginin-sevismenin-cumbusun-oykuler", "text": "Bir de Baktım Yoksun adlı kitabıyla birkaç ödül alan Yekta Kopan'ın Kediler Güzel Uyanır adlı kitabı çıktı. Onu bir popüler kültür şahsiyeti olarak tanıyanlar var ama Yekta Kopan her şeyden önce iyi bir edebiyatçı, dahası çok önemli bir öykücüdür. Yazma aşamasında benim de fark etmediğim bir süreklilik durumuyla yüzleşmiş oldum bu soruyla. Uyumak-uyanmak, aslında sadece bu iki kitapta değil, genel olarak yazıyla ve ne yalan söyleyeyim, hayatla ilişkimde baskındır. 'Kediler Güzel Uyanır'daki çoğu izlek, önceki kitaplarımın ve elbette 'Bir de Baktım Yoksun'un izlekleriyle kesişiyor, örtüşüyor. Ama bu kez, büyük resimden çok resmin içindeki detaylara yoğunlaşmaya çalıştığım gibi, o izleklerin de bizdeki izdüşümlerine, an'larına yoğunlaşmaya çalıştım. Bilimsel bir cevap veremem. Sadece uykunun bendeki karşılığını söyleyebilirim; Genel olarak geceleri çalışan bir insanım. Öncelikle bu nedenle uyku saatlerim azdır. Ama yıllar geçtikçe uykuyla ilişkim sadece çalışmaktan öte bir yere evrildi. Çoğu gece derin uykusuzluklar çekiyorum. Üstelik bunu bir sıkıntı olarak yaşamamayı da öğrendim; üretim sürecimin bir parçası haline geldi uykusuzluk. Neredeyse eski öykülerimden 'Yayınlanmamış Bir Söyleşi'nin uyur-yazar karakterine dönüştüm. Uyuyabildiğim anlardaysa, bir bütün günün ve üretim sürecinin bir özetini yaşıyorum. Uyku, yaşamdan bana kalanlarla yüzleşmek için cesaretle girmem gereken bir alan yani. Rüyaların yaratıcılık üstünde önemli bir etkisi olduğuna inanırım. Zaman içinde sadece yaratıcılıkla ilgisi değil, kendimizi anlayabilmemiz konusundaki verileriyle de üstünde düşündüğüm bir alan oldu. Rüyalarıyla samimiyetle yüzleşebilmelidir insan. Ben hiç rüya görmem, diyen insan da bunu sorgulamalı, düşünmelidir. Doğrudan bir ilişkiden söz edebilirim kendim için; ben yazdıklarımla ayakta duruyorum ve hayatımdaki diğer pek çok alan gibi rüyalarımın alanı da bu yazılara kaynaklık ediyor. Aslında bu sorunun doğrudan cevabı 'Kediler Güzel Uyanır'daki 'Beş Duyu' öyküsünde. Yazarken deneyimlerim, hayal gücüm diye bir ayrım yapmam. Bu ikisi arasında bir denge kurmaya da çalışmam. Hatta yazma eyleminin bir noktasından sonra cümlelerimin hangisinin deneyimden, hangisinin hayal gücünden geldiğini bilmem. Çünkü bilirim ki, hayal gücümün kaynağında deneyimlerim ve deneyimlerimin kaynağında da hayal gücüm vardır. Gerçek hayatı, kurmaca bir evrene dönüştürürken, beni ben yapan her şey devreye girer. Gayet iyi hatırladığım mutlulukla, nedenini bilmediğim korkular, kaynağımı yıllardır aradığım tedirginlikler, kahkahalar, bilgiler, bilgisizlikler... Yazdıklarımın hepsiyim ve henüz hiçbiri değilim. Belirmez mi? Nasıl da sıkıntılı zamanlardan geçer insan bazen. Günlerce defterin başında elimde kalem boş boş otururum. Hatta suçu kaleme atarım kimi zaman, Öbür dolma kalemi alsaydım elime, akar giderdi cümleler, derim. Alırım başka bir kalem ama faydası olmaz. Zihnimi açan kitaplara sığınırım. Bir tablonun karşısında otururum dakikalarca. Bir müzik parçasından medet umarım. Daha neler neler... Ama yıllar içinde şunu da anladım; o sürecin önemli bir katkısı var o anda yazmakta olduğum metne. Yazdıklarımla arama bir mesafe koyabilmemi sağlıyor bu sıkıntılar. Yazdığım bir satıra koşulsuz inanma zaafını alıyor benden. Metinle soğukkanlı bir ilişki kurmak, öylesi dönemlerin güzelliği olarak kalıyor bana. En çok defterler ve kalemler var. İçinde her tür kuşun, karmaşanın, öfkenin, sevginin, sevişmenin, cümbüşün, duygunun yazılı olduğu defterler. Arada bir defterlerimi imha edeyim diye düşünüyorum; sayfalarını karıştırdığımda o duygu yükü ağır geliyor. Sonra geçmişin bir duygusuyla yüzleşmek iyi geliyor vazgeçiyorum imha fikrinden. Geçenlerde Murat Gülsoy'a Ben öldükten sonra, bu defterlerle çok uğraşma, at çöpe gitsin, dedim. Gülüştük. Okurun algısı. Okurun zihninde bütünleyebilme yeteneği. Ben okura çok güvenen bir yazarım. İyi okurun, metne girebilmek için elinden geleni yapacağına inanırım. Aynı şekilde bir kitabı, bir metni sevmediyse de, kaldırıp atabilmesini isterim. O kadar çok konuşuyoruz ki bazen, hele ben günlük hayatımda o kadar gevezeyim ki, yazarken azalmak istiyorum. O azalmanın okurun algısında yeniden çoğalacağına inanıyorum çünkü. 'Hayır!' bu kitabın en konuşkan öyküsüdür belki. Her okurun algısında farklı bir bütüne ulaşabilecek kadar konuşkan. Büyük bir boşluk. Bu duyguyu anlatmak gerçekten kolay değil. Ama kurtulmak olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Yıllar içinde sıklıkla karşılaşacağımı bildiğim bir dostla yaşadığım kısa süreli ayrılıklar belki de."} {"url": "https://egoistokur.com/kelimeleri-yeniden-meshur-etmeye-karar-verdi", "text": "Grafik tasarımcı Banu Ertuğrul ve dijital iletişim uzmanı Onur Ertuğrul, 1 Ocak 2015'te bir proje başlattılar ve Lugat365 adlı sosyal medya hesabı üzerinden her gün takipçilerine bir kelimeyi, anlamı, etimolojik kökeni ve kullanıldığı bir edebi alıntıyla sundular. Güzel bulduğumuz kelimelere dönüp bakınca, hepsinde ortak olan nokta galiba hikayeleri olması. Tarif ettiği duygu olsun, tekabül ettiği durum olsun, melodisi olsun, anlamı olsun; hepsinin sırrı o kelimenin doğuş hikayesinde galiba. Dedik ki, kelimelerin güzelliğini özellikle gençlere göstermenin, anlatmanın bir yolu olamaz mı? Epey fikir teatisi yaptık, başlamadan önce üç ay hummalı çalıştık. Cevabımız müspet çıkınca da yola koyulduk. Bugünün popüler mecralarını kullanarak, kelimeleri yeniden meşhur etmeye karar verdik. Çıkmaz olur mu! İlk başlarda çok daha fazla alıyorduk bu eleştiriyi, sonra sonra kırıldı. İnternet üzerindeki projemiz son bulmuş olmasına rağmen, halen eleştiri almaya devam ediyoruz. Hayatın normal seyrinde neden ve sonuç ilişkisi ters işliyor. Yani, kelimeler hayatın yansıması oluyor. Bizimkisi, nedenle sonucun yerini değiştirerek bir sonuç elde eder miyiz sevdası. Daha proje üzerinde çalışırken, sadece dijital platformlarda kısıtlı kalırsa yeterli etkiyi yaratmayacağını teslim etmiştik. Kelimeleri, ne yapıp edip fiziksel olarak hayatın içinde görünür kılmamız gerekiyordu. Ancak o şekilde herkesin hayatına sirayet edebileceklerdi. Projemizi hiç duymamış insanlar dahi, Lugat365 tasarımlarını görünce tanıyorlar; herkesle bir aşinalık oluşturmuş dışarıya çıkması sayesinde. Biraz sinema klişesi gibi bizimkisi... Zamanının efsane karakterleri olan bu kelimeler şimdi hayata küsmüş... Biz de hasbelkader o kahramanlarla tanışmış hevesli gençleriz. Zorla o kelimeleri ellerinden tutup insanlara yeniden tanıştırma, hepsinin bu güzelliği yeniden keşfetmesini sağlamaya çalışma derdinde yeniyetmeleriz sanki. Daha başlarken sonu olsun diyerek başladık. Bir senemizi vakfettik ve Can Öz sağolsun, çok içimize sinen bir kitapla da nihayete erdirdik. Kelime sevdası sirayet etmiş kişiler olduysa onların maceraları sürecektir diye umuyoruz. Hissikablelvuku gerçekten çok özel bir kelime. Bir kere duyan herkesi etkisi altına alıyor. Efsunlanmış gibi içinizden ve dışınızdan mütemadiyen tekrar etmek isteği uyandırıyor. Tek başına hissikablelvuku üzerine bile bir proje yapılabilirdi. Zira kelimenin anlamını bilmeyen bile etkileniyor. Galata'da açtığımız Güzel Kelimeler Dükkanı'nın önünden pek çok turist geçiyor ve hemen her gün merak edip projeyi anlamak için bir-iki kişi giriyor içeriye. Anlatınca çok etkileniyorlar. Ve dükkana gelip hikayemizi dinleyen on turistten dokuzunun ilk sordukları kelime de hissikablelvuku oluyor. Bunda, kelimenin sırf sesi ve anlamı değil, görsel olarak taşıdığı güç de etkili. Dile, sözcüklere dair bir yazı yazıyorsunuz ve okumadan yayımlıyorsunuz. Hatırım için ilk paragrafı bir okuyun. Başka sözüm yok! Haklısınız, düzelttim. Öte yandan keşke benimle didişmek yerine, bir hata yapmış olduğumu söylemekle yetinseydiniz. Çünkü öteki türlüsüne başka bir ad veriliyor. Belki güzel bir iş yapmışlardır ancak çevirmen bile değiliz nitelendirmesini gördükten sonra bir çevirmen olarak röportajı okumaktan vazgeçtim. Kendilerine de mail atıp sordum, bakalım cevap gelecek mi. Hesap sorduğunuz için olabilir mi? Şahsen ben de cevap vermezdim. Düşünün ki benim üzerimden bile yapıyorsunuz bunu. Siz biraz fazla alıngan olabilir misiniz acaba? Herkese verdiğiniz cevaplara dönüp bir bakın ve üslubunuzu gözden geçirin bence. Onlara hesap değil soru sordum. Buraya yorum yazıp kimseyi merakta bırakmamak için de o kadar süre geçtikten sonra hala cevap gelmediğine dair herkesi bilgilendirmek istedim. Sizin üzerinizden hesap sormakla uğraşmayıp direkt kendilerine mail atıp sormuştum zaten sorumu. Siz de röportajın devamındaki olaylardan haberdar olun istemiştim. Yoksa kimseyi size şikayet ettiğim falan yok, konuyu kişisel bir meseleye dönüştürmenin anlamı yok. Kişisel bir meseleye dönüştürmüyorum, başka birine sorduğunuz soruya cevap alamayışınızı niçin sürekli olarak bana yazma gereği hissettiğinizi anlayamıyorum. Bir ikinci dipnot'um size sevgili Gulenay Borekci, röportajiniza ve röportajinizin güzel ifadesine teşekkür ederim. Sevgiyle.. Türkçe düşmanı Osmanlıcıları sevindirecek bir çalışma ve de çok cahilce. Altında ticaret yatıyor ve bir dilin ticarete alet edilmesi ve bu şekilde zarar verilmesi kişinin kendi diline ihanetidir ancak. Eh, yapacak bi şey yok, siz devam edin 200 kelimeyle konuşmaya ve at gözlüğü takmaya o halde. İyi ki herkes sizin gibi dşünmüyor."} {"url": "https://egoistokur.com/kemal-selcuk-askta-ideal-olan-kurguladigimiz-insandi", "text": "İletişim Yayınları'ndan çıkan son romanı Cemiyet Kaçkını'nda otuz yıllık bir süreçte kentin ve kahramanların değişimini, kent insanının iç sıkıntısını perçinleyen bu yol arkadaşlığını okurun huzuruna taşıyan Kemal Selçuk, Bursa'da yaşayan iki yazarın edebiyat serüvenini ve değişen kentin yüzünü aynı kadına duydukları aşk üzerinden anlatıyor. Bu soruya, ikisi arasındaki özellikler açısından yanıt verebileceğimi düşünüyorum. Kısa roman, novella diye de nitelenen bir tür. Genellikle seksen ile yüz elli sayfaya kadar olanlar bu türe giriyor. Yaşlı Adam ve Deniz, Fareler ve İnsanlar birer çağdaş klasik olarak novellaya örnek gösterilebilir. Kısa romanın dili, şiirselliğe ve yoğunluğa daha yakın gibime geliyor. Öyküden çok, romanın unsurlarını taşıyor yine de. Romanları sayfa sayısıyla değil de, yoğunluğu ve diliyle ele almak gerekli kanımca. Yaratılan atmosfer, karakterlerin işleniş biçimi, kurulan cümlelerin uzunluğu, seçilen kelimeler, kullanılan anlatım biçimleri romanın dokusunu belirler. Birinci ve ikinci tekil şahıs anlatımları bile metni hayli etkiliyor. Diyebiliriz. Anılarımın sindiği mekanlar beni kışkırtmıştır hep. Kendi kişisel tarihimden izler bulduğum o yerlerde eski günlerim kadar Bursa'nın değişimini de yaşarım içimde. Çocukluğumun Bursa'sı ile bugünün Bursa'sı hayli farklı. Dünya da öyle kuşkusuz. Ama ben bütün bu değişimi, içinde bulunduğum şehirde yaşadım. Kurmaca dünyalarda kalem oynatmak hayaller alemine dalmak bir yönüyle. Ne kadar teknik açıdan ele alsanız da metni, sonuçta düşler kuruyorsunuz. Cemiyet Kaçkını'nda otuz yıllık bir süreç var; dolayısıyla da bir şehrin o zaman dilimindeki değişimi, kahramanların yaşamında ve duygularında uyandırdıkları da. Bugün şehir denince edebiyatta da akla ilk olarak İstanbul geliyor. Tanzimat'tan Cumhuriyet'e, oradan günümüze kadar yazarlar, şairler bu şehir hakkında pek çok yapıt verdi. Bugün şehirlerin giderek birbirine benzediği dünyada, mekanlar da kimliklerini yitiriyorlar yavaş yavaş. Evet, İstanbul iki saatlik mesafeye indi günümüzde! Bir şehirde yaşamadan da orası hakkında nice etkileyici metinler kaleme alınmıştır. Ancak sorunun bu olmadığına inanıyorum. Edebiyat, aynı dili konuştuğumuz evrensel mesele aslına bakılırsa. Güney Amerikalı yazarları kendimize daha yakın bulabiliyoruz örneğin. Karayipler'e tutkun Marquez'e, neden New York'u anlatmadığını sormuyor kimse. Paul Auster, yaşadığı New York dışında Amerika'nın taşrasını da yer verdi romanlarında. Edebiyatın niteliği, verdiği edebi lezzet önemli bence. Flannery O'Connor, Carson McCullers, Truman Capote gibi güney gotiğinin yazarları ile banliyölerdeki hayatı etkileyici öyküleriyle yansıtan John Cheever farklı mı? Bu örnekleri vitrindeki isimler olduğu için verdim. Ankara ve Bursa, bugün birer metropolken, küçük birer şehir olarak kalmış olsalardı da edebiyat açısından ne değişirdi acaba? Oğuz, İstanbul'da, örneğin Beşiktaş'ta yaşayan bir cemiyet kaçkını da olabilirdi. İki adım ötesindeki deniz ve Taksim'e rağmen, aynı psikolojik gerilim içinde kıvranabilirdi. Dünyanın neresine giderseniz, kendinizi de götürürsünüz beraberinizde. 1960'lı yıllardaki şehirlerle günümüzdekiler çok farklı. Artık bütün şehirler birbirine benzemeye başladı. Metro, korkunç trafik, AVM'ler, siteler, yanaşık düzen apartmanların arasında, yani metropollerin sıkışmışlığında yaşamaya mahkumuz. Roman, anlatım olanaklarının zenginliği açısından zengin bir tür. Kurmaca dünyalarda zamanda sıçrama yapabildiğiniz gibi tek bir güne odaklanabilirsiniz. Hacimli bir roman çok kısa bir zaman aralığında geçerken, kısa öyküde koskoca bir hayat kaleme alınabilir. Bu yaklaşım, yazarın metne bakış açısına bağlıdır. 1980'den 2010'lu yıllara kadar Oğuz, Kerim ve Makbule değişirken, şehir de değişmiştir. Olay örgüsü ve karakterlerin zaman ile ilişkisi tutarlı olduğu sürece, metnin gerçekliğini koruyacağını düşünüyorum. O dönemleri yansıtacak, arka fon oluşturacak mekanlar ve tarihi olaylar, gelişimler metne ayrı bir zenginlik katar. Aşk ve ilişkiler üzerine öyle çok şey yazıldı ki günümüze kadar... Bu konularda hemen herkesin az çok bazı görüşlerinin olduğuna inanıyorum. Aşkta ideal olan diye adlandırdığımız, kendi kurguladığımız insandır bir bakıma. Oysa herkes kendi hayatını yaşar. Ve işin içine duygular, hormonlar, yani kalp girdiğinde durum hayli karmaşık hale gelmeye başlar. Oğuz'a dönersek, Makbule'yi daha ilk görüşte idealleştirmesi, hayat boyu kendini prangaya vurması anlamına gelmiş gibi görünüyor. Sonra onu, Kuyucaklı Yusuf'un Muazzez'i ile Huzur'un Nuran'ıyla bir tutarak kendi dünyasında yaşatması, sokaklarda onu araması başka neyle açıklanır? Ancak bu durum, yaratıcılığını da beslemiş olabilir. Hırçın, alaycı, kızgın biri Oğuz. Kendince basitliklere, alaturkalığa tamammülü olmayan, bir yanıyla da snop bir karakter. Sınırlarını biliyor ama; edebiyat dışında başka konularda ahkam kesmiyor. Aşk acısına karşı edebiyatın merhem olacağını anlıyor. Yıllarca yaratıcılığın o sıkıntılı gelgitlerinde yaşıyor. Eli kaleme gitmiyor belki ama kitaplardan kopmuyor, doğum sancısından farksızca kıvranıp duruyor bu uğurda. İçten içe de yazamamanın acısını, bundan doğan o tuhaf hazzı duyumsuyor. Bir nevi Bartleby sendromundan mustarip, her ne kadar bunu kabul etmediğini ifade etse de. Ve bunları kimseye belli etmiyor. Öyle de mağrur yönü olan biri. Kerim ise daha pragmatist, ne istediğinin farkında. Sakin ve işini biliyor. Her yıl bir roman yayımlıyor. Yirmi yılda yirmi roman! Belki tam bu noktada Makbule'nin kritik rolünü aktarabilirsiniz? Zira, okurken Makbule'yi de içten içe eleştirmeden edemiyor insan. Okur, kendini Makbule'nin yerine koyarak Oğuz ya da Kerim arasında bir tercih yapıyor. Makbule'nin seçimi tamamen insani. Yani içinden geleni yapıyor. Ben aşkta son sözün kalbe ait olduğuna inananlardanım. İnsan, özgürce seçimini yapar. Bu yönde baskı, zorlama olmamalı. Zaten dediğim gibi, olamaz da. Karşınızdaki kişi sizi seçer ya da seçmez. Tercih edilmeyene gelince... Bakın orada söylenecek çok şey var! Edebiyat bundan sonra başlıyor çünkü. Bu biraz da onun doğasından, mizacından kaynaklanıyor. Ulaşılan ve ulaşılamayan bir kadın olarak Makbule, daha sonra Muazzez'e ve Nuran'a dönüşüyor. Yazmanın ve yaşamanın gerçekliği arasında kalıyor Oğuz. Kerim'i mesela, ne kadar kıskanıyor? Onu küçük gördüğü bir gerçek. Sonra da Makbule üzerinden ona büyük öfke duyuyor. Kendi sürgününü kendi yaratıyor, bir bakıma gönüllü sürgünlük yaşıyor. Kaybetmek acı veriyor ama yaratıcılığını besliyor. Bu sayede yaratıcılık melekeleri, acayip duyarlı hale geliyor. Makbule sayesinde keşfettiği Tutunamayanlar'ın Selim'iyle sıkı dost olmaları gibi... Hırçın ve küskün biri de olsa ironik ve melankolik iç sesiyle, kurmaca dünyalarla hayatının sınırlarını çiziyor. Psikolojik derinliği olan felsefi bakış açısına sahip romanlar başka türlü nasıl düşünülebilir? Arayışlarımız, düşkırıklıklarımız sürdüğünce de bu sıkıntı eksilmeyecek. Cemiyet Kaçkını ironik bir roman aynı zamanda. Oğuz hırçınlığının, küskünlüğünün kendisini beslediğinin farkında. Yaratıcılığın özünde bir bakıma bu sıkıntı, gerginlik, varoluştan kaynaklanan kaygı vardır. Alay da dahil olur işin içine. Hayatın yükünü hafifletmeye yeter mi bu hırçınlıklar, alaycı yaklaşımlar bilemem. Camus'nün Yabancı'sı, Dostoyevski'nin Yeraltından Notlar'ı bu sıkıntıları iyi yansıtan yapıtlar. Bunu düşünmedim. Yazar kıskançlığının her dönemde var olduğu bir gerçek. Ancak romanda aşk daha ağır basıyor. Oğuz, küskünlüğünün kendisini nereye götüreceğinin farkında. İşin içinde aşk kırıklığı var. Yazma çabaları, edebiyattan kopamama da. Sonra kendini adeta sürgün ediş. Oğuz bunları bilinçli yapıyor. Şurası bir gerçek ki, Oğuz edebiyata tapıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/kendi-cehennemini-yaratan-dev-yonetme", "text": "Zülfü Livaneli'nin Amerikalı yönetmen Elia Kazan'la arkadaşlığını anlattığı Elia ile Yolculuk, Karakarga Yayınları'ndan çıktı. Sinemanın büyük ustası, yönetmen ve yazar Elia Kazan sadece cennetini değil, cehennemini de kendi yaratan bir büyük sanatçı, tartışmalı bir karakterdi. 4 yaşındayken ailesiyle New York'a göçmüş ama kendini hiçbir zaman Amerikalı gibi hissetmemiş, Anadolulu kalmış. Hatta denen o ki dünyanın en ünlü aktörleriyle aktrislerini Anadolu gülüşüyle ikna ediyormuş birlikte çalışmaya. Bunlar da yetebilirdi ama onu tartışmalı yapan esas şey başka: Kazan, 1940'larda işbirlikçiliği seçmiş ve Hollywood'daki arkadaşlarını, birlikte çalıştığı sinemacıları senatör McCarthy ve FBI başkanı J. Edgar Hoover'ın kurduğu Amerika Karşıtı Faaliyetleri Soruşturma Komitesi'ne ihbar etmişti. Komünist oldukları gerekçesiyle. Boşboğazlığı, korkaklığı veya fırsatçılığı yüzünden birçok sanatçı hapis yattı. Bir dönem 10 binlerce kişinin işsiz kalmasına yol açan cadı avının boyutlarına dair şu örneği vermek isterim: O yıllarda bir filmde kırmızı, kızıl anlamındaki red kelimesi geçemezdi, geçerse de filmin yaratıcıları komünizm propagandası yapmak suçundan cezalandırılırdı. Aslında dünya iki süper gücün, ABD ile SSCB'nin savaşına şahit oluyordu ve kimileri bu savaştan çıkar elde etmenin yolunu böyle bulmuştu. Bilmiyorum bu konuda içinde ne fırtınalar yaşadı. Ya da yaşadı mı? Hayatının son demlerinde annesinin doğup büyüdüğü Kayseri yollarına düşmesinin sebebi belki de bir tür arınma arzusuydu. Annesinin kucağına koşan bir çocuk gibi koşmuştu Kayseri'ye. Ona eşlik edense müzisyen Zülfü Livaneli'ydi. İşte elimizdeki kitap, bu yolculuğun hikayesi. Yazar arkadaşına kıyamıyor belki de. Çoğu zaman öyle olmaz mı? Zeki, huzursuz ve dürüst diye tanımladığı Elia Kazan için, Kendini onun kadar hırpalayan, zayıflıklarını, ruhundaki gölgeli noktaları acımasızca gözleyen, neredeyse kendi kendinin yargıcı ve celladı olan bir başka kişi tanımadım diyor; onun uzun sanatçı ömrünü tek bir hatayla damgalayanlara karşı çıkıyor ve bu kişilerin Kazan'ın üstün yaratıcılığının öcünü almak istediğini söylüyor. Ben Dalton Trumbo'cuyum. Kazan'ın yazar ve yönetmen olarak ustalığına, otobiyografisindeki keskin ve acımasız diline hayran olmakla birlikte, yaptığının tek bir hata denip geçilecek iş olmadığını düşünüyorum. Ayrıca gerçekten şu hayatta tek bir hatası mı oldu, ondan da emin değilim. Diğer yandan Livaneli'nin göçüp gitmiş dostu için kullandığı ihtimamlı dili anlıyorum. Özetle, elimizde ilgiye değer bir anılar kitabı var. En güzel yanı da M. K. Perker'in illüstrasyonları. O çizimlerde Kazan kendinden bile daha zeki ve dürüst. Yazımı Kazan'dan Livaneli'ye bir tavsiyeyle bitireyim: Sakın ola hiçbir şey için üzülme. Bol bol kız, öfkelen, dövüş, savaş, küfret ama üzülme, çünkü üzüntü insanı çürütür. Bunu hem kendime hem de size bir tavsiye sayıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/kendi-columu-kurmaliydim-yaralarimi-boyle-saracakti", "text": "Onu ilk defa salıncakların yanındaki kum havuzunun kenarında, ince uzun parmaklarıyla kumları avuçlayıp avuçlayıp bacaklarından aşağıya dökerken görmüştüm. Omuzlarından aşağıya kıvrılan saçları rüzgarda tıpkı bir yılan gibi askılı bluzunun boş bulduğu yerlerinden içine doğru sokuluyordu. Kimsesizliği tuhaf bir şekilde hoşuma gitmişti. Oraya her ne nedenle geldiyse uzaktan da olsa o nedenin bir parçası olmayı istiyordum. Onun bilmediği bir neden. Aradığı, adını koyamadığı ama içinde onunla olmayı başarmış bir neden. İlkbahar henüz bitmişti. Bir süre elimdeki kitabın sayfalarını boş boş çevirmekle yetinmiş, parmaklarımın ucuna değen saman kağıdının kokusunu içime çekmiş ve kıpırdamadan o parmakların arasından süzüldüğümü düşünmüştüm. Sayfalar geçiyor, kitap bitiyor ve ben yeniden başa dönüyordum. Onu izlediğimi anlamasını istemedim. Oysa sırtından başka hiçbir ayrıntısını göremiyordum. Gözleri yoktu. Dudakları yoktu. Beni fark edebilmesi için arkasına bakması yeterliydi. Ama o öylesine uzaklaşmıştı ki oturduğu yerden geri dönebilmesi sanki bir mucizeye bağlı gibiydi. Oracıkta bir yerde kıvrılıp uyumayı istediğimi anımsıyorum. Saat ilerliyor, güneş yavaş yavaş parkı terk ediyordu. Öylesine sakin ve ritmik hareketlerle kuma dokunuyordu ki bir süre sonra dalıp gitmişim. Yerime geri oturdum. İçimde hem onun yanında olmak isteği hem de bu kusursuz yalnızlığı doyasıya izlemek vardı. Bir rüzgarın eskittiği herhangi bir akşamüstü uygunsuzluğu gibiydik. Aramızdaki uzunluk belki birkaç adımdan ibaretti ama ruhlarımız arasında mesafe yoktu. Ona baktıkça beynimin içinde yer etmiş yüzlerce görüntü, ses, kalbimi kemiren sessizlik duruluyordu. Sanki dudaklarını kımıldatmadan bana bir şeyler söylüyor ve belki de Dur! diyordu. Yalnızca dur. Gözlerimi kapattım. Nasıl olsa vücudunun bana dönük olan ayrıntılarının hepsini biliyordum. Kalkıp gitmesini, varlığımdan rahatsız olmasını, bana dair ufacık bir ses bile duymasını istemedim. Dokunduğum her şey günün birinde yitip gitmemiş miydi? Ben bu düşün sürgününde yapayalnız, birçoğu cevaplanmamış soruyla baş başa kalmamış mıydım? O artık benim için dokunmayı arzulasam da dokunmadığım bir gerçek, yalnızca oturduğum yer kadar yaşayabileceğim bir hayaldi. Ve benim bunu yıkmaya hiç niyetim yoktu. Parmaklarını kum havuzuna her daldırışında yeryüzünden metrelerce aşağıya inmiş, açtığı minik çukurlardan içeri süzülmüştüm. Sayısız kum taneciklerinin arasında yol alıyordum. Onun duygularının küçük odacıklarında bir dolup bir boşalıyordum. Sımsıcak ve paramparçaydım. Sanki zamanın bir anına onunla birlikte makas atmıştık. Her şey bizden ibaret bir görüntünün içinde olup bitiyordu. Fotoğrafımız çok önceden çekilmişti. İkimiz de duruyorduk. Yaşama dair yüzyüze kaldığım ne kadar hesap varsa hepsi onun ellerinin eşelediği yer kadar benimle birlikte durmuştu. Sadece o ve ben. Bizi birbirimizden ayıracak tek bir şey vardı. Beni yeniden okuduğum kitapların sayfalarına döndürecek, günlük rutinlerimin arasında kaybolmamı sağlayacak tek bir şey. Boynunu buradan rahatça görebiliyordum. Siyah saçlarının uçlara doğru kıvrımlaşan tellerini, sağ omuzunun üzerindeki beni, bluzunun açık bir yarayı kapatmak istermiş gibi nefes alıp veren yerlerini, soluğunu... Şehirden, insanlardan, katlanmak için yarı ömür harcadığım türlü düzenbazlıklardan kurtulmuş, onun olmuştum. Kendimi kapadığım odalardan, içlerinden geçip giderken tahammül edemediğim binlerce yüzden çok uzaktaydım. Yeniden bedenimin içinde bir ruha sahip olduğumun farkına varmıştım. Öylesine büyük bir hınçla doluydum ki hayata bıraktığım yerden devam edebileceğim sadece uzak bir ihtimaldi. Terimdeki kokular hiç yok olmamıştı. Tenimdeki izler kapanmamıştı. Beynimdeki sorular ben sordukça daha da cevapsız hale gelmişti. Yıllarca bir tek anın hesabını tutmuştum. Fakat şimdi ufacık bir kum tanesinin peşine takılmış, buraya kadar gelmiştim. Onun burada oluşunun benimse onun kollarının arasında, boynunda, göğsünde olmak isteyişimin mutlaka bir nedeni olmalıydı. Hala neden beni görmüyordu? Oysa ben onun için buradaydım. Uzun yıllardan sonra ilk defa bir kadının sıcaklığını duyuyordum. Birbirimize dayanabilir, bizi bu hayattan uzaklaştıran nedenlere karşı durabilirdik. Geldiğimden beri yalnızca ellerini hareket ettiriyordu. Sanki bedeninin geri kalanı yoktu. Varlığı onu rahatsız ediyor gibiydi. Ne yaparsam yapayım o nedenin bir parçası olamayacağımı çok sonra fark ettim. O, kum havuzunun oradan kalkmadıkça ona ulaşamayacağımı, yanında yer alamayacağımı, derdini, onu oraya getirip oturtan nedenleri bilmeden kendimi fark ettiremeyeceğimi acı da olsa anlamıştım. Kendi çölünü, bu kalabalık şehrin herhangi bir köşesinde kurmuştu. Belki de yaralarını böyle sarıyordu. Böyle mücadele etme yolu bulmuştu. Daha kendim bile geçmişin bana bıraktığı yaralardan kurtulamamışken başka birinin içinde bir neden olmayı nasıl isteyebilirdim ki? Üstelik bunun için hiçbir şey yapmamışken... Kendi çölümü kurmalıydım. Onu ilk ve son defa, salıncakların yanındaki kum havuzunun kenarında, ince uzun parmaklarıyla kumları avuçlayıp avuçlayıp bacaklarından aşağıya dökerken görmüştüm. Kimsesizliği tuhaf bir şekilde canımı yakmıştı."} {"url": "https://egoistokur.com/kendi-gecesinde-inci-araldan-hayaletler-sahilinde-as", "text": "Türk edebiyatındaki en çekici erkekleri kim yaratmıştır? diye sorulsaydı, hiç düşünmeden İnci Aral derdim. Çekiciliği burada en düz anlamıyla, neredeyse flört etme isteği olarak kullanıyorum. Kendi adıma, örneğin, Tomris Uyar'ın böyle bir seçmeye girebilecek erkek karakterlerinin, kişisel bir zaafla yüceltilmiş ve kayırılmış olduklarını düşünüyorum. Leyla Erbil'de, deşifre edilen erkeğin, cinsi çekiciliğini yitirecek kadar zavallılaştığını hissediyorum. Ya da bir başka örnekle, Selim İleri'de erkekliğin çekicilik şifrelerinin çok iyi çözülmekle birlikte, bu kodların çoğunlukla erişilip kuşanılamayacak bir imkansızlığa konumlandırıldığını sanıyorum. İnci Aral'ı bu konuda bambaşka bir yere koymamın nedenini ise sansürsüzlüğüne bağlıyorum. Ve çekiciliğin tersine, burada sansürü en düz değil, belki en geniş de değil, fakat edebi yanıyla kullanıyorum. Erkeğin, bir edebiyat yapıtında, yüceltilip aşağılanmadan, yani gerçekte ne ise ya da ne değilse o olarak, aslından yaratılıp sansürsüzce yazılmasıyla ilgileniyorum. Çünkü tıpkı kadınınki gibi, erkeğin de edebiyattaki gerçekliği ve buna bağlı çekiciliği ancak bu yolla tam anlamıyla var olabiliyor. Aksi taktirde, hem hayatta hem de edebiyatta, erkeğin mekanla, zamanla, aslıyla ve yaşamla ilişkisi kopup kesiliveriyor. O halde, benim burada bahsetmeye çalıştığım çekicilik aslında cinsi değil, insani bir çekicilik. İnsanı kadınlık ya da erkeklik mitlerine indirgemeden, dondurup prototipleştirmeden, olduğu gibi kavrayıp anlatmanın yarattığı çekicilik. Bahsettiğim sansür de, cinselliğinden başlayarak, en geniş haliyle, erkeğin insanlığının sansürlenişi. Bütün bunları yeniden düşünmemin nedeni ise, son romanında İnci Aral'ın, erkeği insan olarak anlatma yasağından artık toptan sıyrılmış olması. Kendi Gecesindenin anlatıcısı, Safran Sarıdan aklımıza takılıp kalan Hayali. Roman, Hayali'nin öteki beni Kara'ya yazıp anlattıkları üzerine kurulmuş. Kara, zoraki eski eser kaçakçısı Hayali'nin çocukluğundan beri süren Karagöz-Hacivat tutkusundan doğmuş alt benliği. Karagöz'ün de oğlu. Öteki ben, ilk romanından bu yana, insana bakarken, İnci Aral'ın sıklıkla karşımıza çıkardığı bir olgu. Yazarın bu olguyu tek romanlık bir konu değil, daha çok, insanın aslı olarak ele aldığı söylenebilir. Romanlarında ben ve öteki ben birbirlerinden ayrılmak suretiyle birleşir. İnsansa kendi bütünlüğüne bölünerek ulaşır. Romanın başında, Hayali'yi Londra'daki bir barda, sevgilisi Reyan'ı, geleceğine pek de inanmadan beklerken görüyoruz. Hemen arkasından da, asıl karşılaşacağı kişinin öteki beni olduğunu anlıyoruz. Oturduğu bar tezgahının karşısına denk düşen aynada, babasının çizdiği kaçakçılık yolundan gidebilmek için yıllar önce terk ettiği Kara'yı görüyor Hayali. Öteki benini unutmuş olmanın yol açtığı sürdürülemez parçalanmışlığı duyuyor içinde. Sonra da, kendisini terk edip gitmiş olanı, annesini hatırlıyor. Bu karşılaşmalar ve hatırlamalarsa Hayali'yi yazmaya ya da anlatmaya çağırıyor. Ve roman boyunca, neyi neden yaşayarak kendisi olduğunu anlayıp tamamlanmak üzere Kara'ya sesleniyor. Geçmişte kalmış ama hayatını ve benliğini biçimlendirmiş kişi ve olayları zaten bilen Kara'ya yeniden aktarma gereği duymasının nedeni, gecikmiş de olsa kendi kendisiyle hesaplaşma arzusudur. Çünkü inkar ediyor olsa da Hayali aşka düşmüştür. Geçmişini, geçmişteki benini sorgularken şimdiki zamanda hayatına yeni girmiş Reyan'la çalkantılı bir ilişki yaşamaktadır. İnci Aral, erkeği insan olarak anlatmakla ilgili yasakları işte bu dönemeçte, bu ilişki yoluyla yıkmaya başlıyor. Çünkü söz konusu olan aynı cinsten iki insanın, iki erkeğin aşkıdır. Fakat buna rağmen, farklı bir gerçeklikle karşılaşıyoruz ve Kendi Gecesindenin bir eşcinsel romanı olduğunu söyleyemiyoruz. Neden derseniz, eşcinsellik konusunda alıştırıldığımız bir şeyler tersine doğru gidiyor romanda. Örneğin, Hayali'nin ya da Reyan'ın eşcinselliğine travmatik bir gerekçe aranmamış olduğunu görüyoruz. Geçmişlerinde ne şıpınişi bir taciz, uyduruk bir tecavüz var; ne de dağılmış aileler ya da eksik ve yaralayıcı baba figürleri eşcinselliğin nedeni sayılıyor. Eşcinsellik, erkeklik ya da kadınlık gibi, sorgusuz sualsiz, olduğu gibi yaşanıyor. Cinsellik bile, eşcinsel romanlarında alıştığımız tarzda destansı bir hal almıyor. Ya da, eşcinsellerin erkeğe değil de eşcinselliğin kendisine tutkun olduğu savı da boşa çıkartılıyor. Hayali'de de, Reyan'da da, doğallığı böyle entelektüel ya da pırıltılı bir özürle kapatacak tutku algılamıyoruz. Erkeği yüceltmenin de aşağılamanın da, cinselliğe açıklama getirmenin de özür bulmanın da, koca bir sansürden ibaret olduğunu, bu sansürün de hayatı çarpıtıp yaraladığını hissediyoruz sadece. Bir yazarın, eşcinsel bir ilişkiyi, kendine eşcinselliğin psikodinamiğini çözmek gibi saçma sapan haklar tanımadan aktarma yürekliliğini göstermesi, insanı anlatmaya ilişkin görünmez otosansürleri edebi zeminde yıkıp yerine yeni bir ahlak temeli atmasından başka bir şey değildir. Ayrıca, homofobik olmamak zaten biraz da budur. Homofobi, homoseksüelleri dışlamak kadar, eşcinselliğin heteroseksüellerdeki yansımalarına da sansür koymaktır. Türk edebiyatında bırakın erkek ya da kadın bir eşcinseli, bir travestiyle de aşk yaşayabileceğini söyleyebilmiş bir yazar çok zor bulunur. İnci Aral, bunun neden ve nasıl söylenmiş olabileceğini, aşka son romanındaki bakışıyla da aydınlatıyor. Romanı okurken, Reyan'ın erkek olduğunu unutsam nasıl okurum, diye düşündüm. Romandaki aşk inandırıcılığından bir şey yitirmeyecekti. Hayali'yi ise, çok farklı deneyimlerden geçmesine karşın, kadın yerine koyamıyordum zihnimde. Çünkü bu çapraşık iki örnekte de, kadınlık ve erkeklik arasındaki ayrımlar neredeyse kaybedilmiş romanda. Kadınlık ve erkekliğin ayrımsızlaşmasında, Hayali'yle Reyan arasındaki yaş farkının da etkisi var. İki erkeğin yaş farkı, aşklarına gölgeler serpiştiriyor. Hayali mesela, Reyan gibi kendinden genç biriyle sevişmenin, insanın kendi ölümünün gölgesinde sevişmeye benzediğini söylüyor. Aynı gölgeler, zaman zaman Reyan'ı erkekken kadın gibi de gösteriyor. Ve bu gölgelerle, romandaki Karagöz-Hacivat mozaiğinin yanına yazar sanki başka bir gölge oyunu çıkarıyor. Cinsel ayrımlar konusunda düştüğümüz ahlak tuzaklarını kendi kurduğu gölge oyunlarıyla gösteriyor. Karakterlerinin cinsiyetlerini unuttururken, okurun da cinsiyetini unutmasını sağlıyor. Kendimize ilişkin bilmediğimiz şeyler de olabileceğini hatırlatıyor. Kışkırtıyor. Olduğumuzu sandığımız insana ilişkin sansürümüz de roman boyunca böyle böyle yıkılıyor. Romandaki sahilin hangi sahil olduğunu tahmin ettim ben. Bunu, o sahili fantezi sanacaklar için söylüyorum. İnsanlığın ve cinselliğin, cinnet şenlikleriyle yaşandığı sahiller bizde de var. Daha doğrusu, romandaki gibi, bazen bir yeraltı pavyonu, bazen bir tekne, bazen bir köprü altı, bazen bir yüzme havuzu, bazen de bir arabanın içi olabilir bu sahil. Beni ilgilendiren, yazarın sahil imgesi üzerinden toplumun öteki benini gösterişi oldu. Sonuçta sahil, insanların bireysel olarak yaşadığı bir alan değil. Toplumun birçok üyesi, gündüz bambaşka hayatlar yaşarken, geceleri sahilde bambaşka hayatlar yaşıyor topluca. İnsanın ikiye bölünmüş beni gibi, toplumun da bir öteki beni var ve sahil galiba en çok bunun karşılığı romanda. İnsansa sadece kendisi değil. Bir başkasında ya da öteki beninde de sürüyor. Sahile ya yolu düşüyor ya da sahili bilmediği için kederleniyor. Fakat her iki durumda da, tamamlanma arzusunun acısını çekiyor. İnci Aral'ın romanındaki sahil, bize işte bu acıyı çektiriyor. İyileşiriz belki diye. İnci Aral'ın romanı her zamanki gibi çok sesli, farklı kanallarda akan ve birbiriyle kesişen hikayeleriyle zenginleşen, usta işi, heyecan verici bir çalışma. Bir okur pekala, Hayali'nin annesinin hikayesinden ya da namlı babasıyla arasındaki dokunaklı ilişkiden öncelikle etkilenebilir. Bir zamanların Bebek'i, gazinolar çağı, büyüme sancıları birçok okuru kendi geçmişine götürebilir. Bir başkası Hayali-Dilda serüvenine eğilebilir. Yazarın Doğu gerçeğine bakışına ve gerçeği dillendirmedeki inceliğine odaklananlar da olacaktır kuşkusuz. Türkiye'nin bugünlerine bakışıyla bu romanın bir bakıma Yeni Yalan Zamanların devamı olduğunu düşünenler bile çıkabilir. En azından bir süre gecelere, hayaletsi yaşamlara ait oldukları için sarsılanlar ise hiç de az olmayacak kanımca. Ne olursa olsun, Kendi Gecesinde, edebiyattan ödün vermeye ve genel geçer beğenilere gönül indirmediği bilinen değerli bir yazarın okurunda bir kez daha hayranlık uyandıracak son olgunluk eseri."} {"url": "https://egoistokur.com/kendi-mafyasini-kuran-yonetmen-john-cassavete", "text": "John Cassavetes, 9 Aralık 1929'da New York'ta doğdu. Yunan bir ailenin çocuğuydu. Üniversiteyi bitirdikten sonra New York Academy of Dramatic Arts'a devam etti. 1950'de mezun olduktan sonra bir süre küçük tiyatro topluluklannda aktörlük yaptı. Bu arada kendisine Gregory Ratoff'un Taxi filminde küçük bir rol teklif edildi (1950). Bir yıl sonra televizyon filmlerinin aranan oyuncusu haline gelmişti. Bu filmlerde, ilk kez Marlon Brandove James Dean'le ortaya çıkan ve kısa sürede neredeyse bir klişeye dönüşen toplumla uzlaşamayan problemli genç adam rolünü tekrar edip duruyordu. Daha sonra bu sürecin, oyunculuğunu geliştirmesi, zamanı ve mekanı kullanmayı öğrenmesi adına son derece öğretici olduğunu söyleyecekti. Vakit buldukça sinema filmlerinde de rol alıyordu. John Cassavetes, 1956'da Manhattan'daki bir workshop'ta Lee Strasberg'ün Actor's Studio'da yarattığı metot oyunculuğu eğitimleri vermeye başladı. Genç öğrencileriyle çalışırken onların doğaçlama performanslarının sinemaya çok yakışacağını ve filmlerin seyircide yarattığı yapaylık duygusunu ortadan kaldıracağını düşünerek bir proje geliştirdi. Radyo programcısı Jean Shephard da vakit kaybetmeden bir canlı yayın sırasında bu projeyi dinleyicilere anlatarak onlara, Cassavetes'in ilk filminin prodüktörü olmalarını teklif etti. İsteyen herkes, gücünün yettiği miktarda para gönderecek, elde edilen gelir de çekimler için harcanacaktı; böylece Hollywood sistemine bir alternatif oluşturmak mümkün olabilecekti. Birkaç gün içinde 20 bin dolar toplandı. Buna yakın bir tutar da Cassavetes'in gösteri dünyasının çeşitli alanlarında çalışan arkadaşlanndan temin edildi ve böylece Shadows'un çekimleri başladı. Yıl 1959'du ve Patreon falan gibi crowdsourcing platformları henüz ortada yoktu. Bu anlamda Cassavetes'ı indie sinemanın babası saymak mümkün. İki yıl süren çekimlerin sonunda çıkan filmde, alışılmış biçimiyle bir senaryo yoktu, sadece olayların gidişatı ve ana çizgi belirlenmişti ama diyaloglar doğaçlama oluşturlmuştu. Ayrıca finale ilişkin hiçbir şey önceden belirlenmemişti. 16 mm el kamerasıyla çekilen filmin müzikleri, büyük caz ustası Charles Mingus tarafından bestelenmişti ama dış ses olarak kullanılmayıp ortamda canlı icra edildiği için seyircide uyandırdığı cinema verite duygusu iyice güçlenmişti. Shadows Amerikalı dağıtımcıların hiç ilgisini çekmedi ama Avrupalı dağıtımcılar, 1960'da Venedik Film Festivali'nde Eleştirmenler Özel Ödülü kazanan filme hayran kaldılar. 1961'de ABD'de gösterime girdiğinde dağıtımcı bir Ingiliz firmaydı. Üç yıl süren bir çekim sürecinin sonunda ortaya çıkan ikinci kişisel filmi Faces (1968) bu stratejinin ilk ürünü oldu. Shadows gibi tamamen doğaçlama çekilmemişti ama gerçeklik duygusu aynı şekilde sürüyordu. Bu kez filmi sadece eleştirmenler değil seyirciler de sevdi, film iki dalda Oscar'a aday oldu ve Venedik Film Festivali'nde toplam beş ödül kazandı. Gelin görün ki, Big Trouble'la (1985) beraber işler ters gitti, yapımcıyla arasında büyük anlaşmazlık çıktı hatta kurguya bile müdahale edemedi. Bu yüzden de röportajlarında bu filmde adının geçmesinden utanç duyduğunu söyledi. Zaten pek çok eleştirmen de Trouble'ın Cassavetes filmografisinden çıkarılması gerektiği görüşünde. Bu talihsiz dönemin hemen ardından hasta olduğunu öğrendi ve üç yıl sonra, 3 Şubat 1989'da öldü."} {"url": "https://egoistokur.com/kendimi-karsima-oturttum-ve-onunla-mulakata-gecti", "text": "Mabel Matiz'in yeni albümü Gök Nerede çıktı. Şahsen albümü çok beğendim; Mabel'in sesini, şarkılarını, yazdığı sözleri, atmosferin usul usul başlayıp sonlara doğru delirmesini, Prag'da çekilmiş fotoğraflarını... Dandy kelimesinin vücut bulmuş hali gibiydi o fotoğraflarda. O yüzden Mabel'e Prag'ın meşhur Charles Köprüsü üzerindeki fotoğraflarda giydiği kıyafetleri ve yüzüklerini sordum ilkin. Bence gayet normal biriyim ama farklı olduğum o kadar çok söylendi ki bir süre sonra ben de artık kendimi farklı hissetmeye başladım. Güzel bir duygu, şikayetçi değilim. Kimseye benzememek, sadece kendin olmak, bunlar iyi. Fakat açıkçası farklılığımın içinde de kaybolmuyorum. Çocukluğumdan beri şarkı söylüyorum ve sesimin o bazılarının çok eleştirdiği tonu üzerinde çok çalıştım. Hala çalışıyorum, arayışım sürüyor. Daha önce kendi içime kapanmış bir halde müzik yapıyordum ama son iki yılda bu değişti ve müziğim çok geniş kitlelere ulaştı. Bu da ister istemez bende bazı şeylerin değişmesine yol açtı. Hayata bakışım değişti her şeyden önce. Eskiden hissettiklerimi aktarıyordum. Artık o sırada niye öyle hissettiğimi de anlamaya, anlatmaya çalışıyorum. Dolayısıyla kendime çok uzun baktığım hatta kendimi sorguladığım bir albüm oldu bu. Kendimi karşıma oturttum ve yer yer onunla mülakata geçtim. Ve o kadar iyi geldi ki bu. Beğenmediğim yanlarımla, içimde olan ama huzurumu kaçıran şeylerle sonunda anlaştım. Onları terk etmedim ama gülümseyerek bir parça geriye ittim belki... Hayatımın bu kadar merkezinde durmadıkları sürece onları sevebileceğimi bile fark ettim. Kendimden, kendimi oluşturan parçalardan söz ediyorum. Bazen sana da olmaz mı, kendindeki bir parça aniden senden kopar ve çok uzağa düşer. Bir yabancı, bir düşman gibi karşılarsın artık onu. Ben sanki bu albüm aracılığıyla o parçaları toplayıp onlarla konuştum. Cesur buluyor musun kendini? Bir keresinde, hatta Deniz Durukan'ın Egoist Okur için yaptığı röportajda, Uçurumdan sarkmayı da sevdim, düşmeyi de demiştin. Hah işte, ne demek istediğimi anlatmak için bir fırsat verdin bana. O, elbette sahiplendiğim bir cümle ama artık öyle bir yerdeyim ki uçurumdan sarkmak bana niye çekici geliyor diye düşünerek kendimi sorgulamaya da başladım. Cesur sayılabilirim evet, çünkü nihayetinde en çok kendim olmanın peşindeyim. Ama henüz delirdiğimi düşünmüyorum, ona daha var. Pozitif anlamda delirmekten bahsediyorum, hani o hayran olduğumuz bazı insanlar gibi delirmekten... Cesaret uçsuz bucaksız bir kara delik. Geri dönüşü çok güzel de olabilir ters de tepebilir. David Bowie geliyor aklıma. İçindeki bütün renkleri, karmaşayı dünyaya harikulade bir şekilde fışkırtmış bir persona... Büyük bir müzisyen olmanın da ötesinde, muhteşem bir şahsiyet. Evet, tabii. Mesela eskiden daha kırılgan ve naif buluyordum kendimi ama artık oraya sığınmıyorum, güçlü yanlarım da olduğunu biliyorum. Dediğim gibi son 2,5 yılın şarkılarıydı. Ama albümü teknik olarak var ettiğimiz son altı ayda beni etkileyen, ilham veren çok şey oldu. Zeki Müren Sergisi, orada şahit olduğum dünya tuhaf bir şekilde çok dokundu bana. Çok müthiş biriymiş Zeki Müren, kendini her alanda açmış. Şahane şarkı söylediğini biliyoruz ama o kadar donanımlıymış ki şiir de yazmış, resim de yapmış. Ne bileyim, kendine has spesiyal içkiler yaratmış. Ayrıca bütün kıyafetlerini kendi tasarlamış, bununla yetinmeyip her birine şairane isimler vermiş. Az önce cesareti sordun ya, benim cesaret tariflerimden biri Zeki Müren'dir. Varlığı bana cesaret verdi. Çok tutuk bir çocuktum küçükken, kekelerdim. Bunu değiştirmeye çok gayret ettim, hala ediyorum. İlham almak daldan dala uçmak gibi. Geçen yıl David Bowie'yi ve Berlin'de yaptığı üçlemeyi çok dinledim hatta bir ara atlayıp Berlin'e gittim. Savaşın deforme ettiği bir şehir olarak ç ok etkileyiciydi. Kendiyle, geçmişiyle yüzleşmiş ve yıkıntılarından yükselmiş. Farklılıkların yan yana, barış halinde durması, hem kozmopolit hem de underground olması etkiledi beni. Tarihi bir binanın hemen yanında aşırı modern başka bir bina duruyor ve orayı yaşayan bir yer haline getiren de tam olarak böyle şeyler. Fena Halde Bela diye bir şarkım var mesela, Berlin'deki günlerime ve gecelerime dair. Yolun sonunda benim için tamamen yeni olan bir yere ulaşacağımı bilmek kesinlikle ilham verici. Hiç tanımadığım bir yere gidip orayla etkileşime geçtiğimde kendimde bilmediğim şeyleri de keşfediyorum. Nisan sonuna kadar sürecek bir Türkiye turnesine başlıyorum. Hem birçok Karadeniz ilini hem de Doğuyu dolaşacağız, İzmir'e, Konya'ya gideceğiz. Çok heyecanlanıyorum. Çünkü biliyorum, ne kadar uzağa gidersek o kadar şahane şeylerle karşılaşacağız. Evet, uzun zaman sonra çok aşık oldum. Saf bir aşktı ve her şey çok hızlı gelişti. Birbirimize çok benziyorduk. Yumuşak ve tutkuluydu, hissettiklerini gizlemiyordu, öte yandan yırtıcı, vahşi ve kendi gibi kalmakta inat eden biriydi. Bir araya gelmemiz, sarılmamız ilham verici, güzel ve görkemli oldu ama ürkütücüydü de. Ben onda hem kendimi gördüm hem zıttımı ve bu ilişki neticede kendimi anlamama, tanımama yardım etti. Hayır, tam da bitmedi aslında. Sadece o şarkıyı yazarkenki hissiyatımdan bahsettiğim için öyle anlattım. Dikenlerden bahsetse de o iyimser bir şarkı, bir kavuşma ümidini anlatıyor. Karşı tarafa bir anlaşma öneriyor, Dikenlerim var evet ama eğer bunu anlarsan, çatışmak için bir sebebimiz kalmaz diyor. Çok kişisel bir yerden yazdım ama benim için toplumsal bir yerde. Bu toplumun insanları olarak başlıklarda ayrışsak da alt metinde, özde aynıyız. Kendimizi aynı yerlerden açıp aynı yerlerden kapatıyoruz; korkularımız benziyor. Birbirimizi yormak yerine dikenlerimizi görelim, farklılıklarımızı kabullenip konuşmaya başlayalım şarkısı o. Anlamayı ve gülümsemeyi öneriyor. Dilin gücüne dair bir cümle bu, benim değil. Mete Özgencil'den duymuştum. Müthişti. Ağzınızdan çıkan her söz hatta aklınızdan geçirdikleriniz bile kendinizi ve dünyayı değiştirmek adına çok önemli birer güç, birer silah aslında. O yüzden dile sahip çıkmak, onu iyi ve olumlu şeylerde kullanmak gerekiyor. Nazan Öncel çok kıymetli, çok önemli bir sanatçı. Müziği ve şarkıları benim için hep çok özel oldu. Kendine özgü, cesur sözler yazdığı şarkılarıyla büyüdüm ve her daim onlardan ilham aldım. Sırf ben değil, başka kuşaklar, başka müzisyenler de... Bu albümde en sevdiğim eserlerinden Bir Hadise Var'ı seslendirdiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. Dinledi ve ne mutlu bana ki yeni düzenlemeyi de, benim yorumumu da çok beğendi. Sözler Türkçe ama ben evrensel bir ses istedim. Tuzla Buz diye bir şarkı var mesela, nefesli çalgılarla, tam tam davullarla yapıldı düzenlemesi. Çok Batı, çok soğuk, çok 18. Yüzyıl... Fena Halde Bela ve Ahudaysa ağırlıklı olarak yaylılar duyuluyor, 1001 Gece Masalları'ndan çıkmış gibi... Sound'da böyle bir renklilik, çeşitlilik olsun istedim ve uçabildiğimiz kadar uçtuk."} {"url": "https://egoistokur.com/kendimi-zorlamayi-gidiklamayi-konforumu-bozmayi-seviyoru", "text": "Vianne Rocher'ye, hani şu Çikolata filminin kahramanı olan kadına benziyor Serap Doğan. Çok uslu bir çocuktum, kurallarla, otoriteyle sorunum büyüdüğümde başladı. Çalışmayı seven ama hırsları olmayan, yaptığı her işi tutkuyla yapan, özgürlüğüne düşkün biriyim. En sevdiğim şeyler, üretmek, derleyip toplamak, sistemler kurmak... Hayatımda bir şeyler monotonlaştığında o ortamdan ışık hızıyla uzaklaşıyorum diyor. Sosyal medyanın çılgın dünyası var. Artık ilişkiler fotoğraflar ve üzerinden kuruluyor hatta yorum yazan üçüncü kişiler de misafir ediliyor. Bir anda binlerce arkadaşınız olabiliyor. İyi ki kıskanç bir kadın değilim diyorum bazen kendime. Kıskanç biri, hele göz önünde birisiyle birlikteyse, çıldırabilir. Tüketim açısından da kapitalizmin en vahşi dönemini yaşıyoruz. Birbirimizi bile tüketiyoruz artık. Genç nesilde kesinlikle böyle. Yine de bu saydıklarımı ilişki konusunda tehdit olarak görmüyorum. Aşk kendi yolunu daima bulur. Samimi olmak lazım. Ben başka bir yol bilmiyorum. Her şeyden önce kendimize samimi olalım, itiraf etmekten korkmayalım; yüzleşmemiz gereken şey ne olursa olsun... Kabullenelim ki sindirebilelim. Asi, burnunun dikine gitmeyi tercih eden biriyim fakat bir noktadan sonra, Bu mesele benden büyük diyebilmek gerektiğinin farkındayım. Birisine, mahremiyetini ihlal etmeden dokunabilmek. İşte bu muhteşem bir duygu. Yaptığım başka hiçbir iş beni bu kadar mutlu etmedi. Yazarken kendi içimde saklı kalan kalanları kurcalıyor, cevapları bulmaya çalışıyorum. Kendimi zorlamayı, gıdıklamayı, konforumu bozmayı seviyorum. Demek ki yazdıkça ben de kendim olmaya yaklaşıyorum. Ah, keşke öyle lükslerim olsa! İzlediğimiz Amerikan filmlerindeki gibi şehrin belli başlı kafelerine gidip insanları gözleyerek yazmayı çok isterdim. Ben genelde trafikte sıkışmışken ya da kuaförde randevu saatimi beklerken yazıyorum. Bazen yürürken bazı fikirler, diyaloglar geliyor aklıma. O zaman da cep telefonuma not alıyor, uygun bir zamanda da o notları temize çekiyorum. Simone de Beauvoir ile on iki yaşımda tanışmış ve Onun gibi bir kadın olacağım demiştim. Yine de genel olarak Alman Edebiyatı'nı seviyorum. Detaycılıkları, zarafetleri beni etkiliyor. Yere göğe sığdıramadığım yazarlarsa, Kundera, Nabokov, Zweig, Dürrenmatt. Sait Faik, Toni Morrison, John Cheever, Hanif Kureishi."} {"url": "https://egoistokur.com/kendimizi-nasil-yitirir-nasil-buluru", "text": "Siz Mutlu Gözler lakaplı Neslihan Elagöz'ün yeni yazısı gene çok güzel. Stephen Grozs'un İncelenen Hayatlar kitabının alt başlığına gelince, işte onun bana ne kadar davetkar geldiğini size anlatmam mümkün değil. Evdeki yüzlerce kaderi henüz okunmamış olmak olan kitabın alt gruplarından biri de kapağı davetkar olmadığı için durduğu yerde gitgide saydamlaşanlar... Bu gruba dahil olduğu için İncelenen Hayatları, çıktıktan altı ay sonra ancak okuyabildim. Proust okuduktan sonra iyice şımarıp, ortalarda bin sıdece nirısıyntifik mitinler ıkıyıbiliyırım diye dolaştığım için bir arkadaşımın getirip önüme attığı bir psikanaliz öyküleri kitabı bu. Kapağında soğuk ve formel bir 3D görünümlü görsel olduğu için, kitabın içinde ilgi çekici bir şeyler olabileceğine de aylar boyu kendimi ikna edememiştim. Bir de tabii Psikanaliz hikayesiyse psikanaliz hikayesi, n'apalım, öyle her 'ben terapi anılarımı damıttım' diyeni okusaydık, ohooo diye de geçiriyordum içimden. Sonra nasıl olduysa oldu da kitaptan birkaç sayfa çevirme enerjisini kendimde bulabildim. Ve işte! Yine her bulduğuma önerebileceğim bir kitapla karşı karşıyaydım. Stephen Grosz, kitabı yazarken mesleki bütün eklentilerini bir kenara koymuş gibiydi; ancak benim ekstradan gördüğüm şey, terapiler sırasında da bunları kenara koyduğu oldu. Edebiyatçıların zaman zaman psikolojinin ve hatta neroscience'ın alanına girerek eserlerini kaleme alması gibi, burada da bir doktor ve analist olan Stephen Grosz, kişisel deneyimlerini yanına alarak gözlemci-anlatıcıların dünyasına giriyordu. Çeşitli vak'aların hatırlandığı her bir bölüm bir psikolojik öykü haline gelmişti, üstelik vuruculukları ve yoğunluklarıyla okuyucuyu şaşırtarak. Neredeyse tüm hikayelerdeki danışanların içinde bulundukları sıkıntılı durumun bir köşesinde kendimle ilgili de bir şey fark ettim. Hayır, tüm akıl hastalıklarını kucaklamış iflah olmaz bir tımarhanelik olduğumu filan sanmıyorum. Bu, daha çok psikanalistin karşısındakini kavrayış tarzıyla ilgili bir şeydi. Sanırım mesleki değil de insanca bir içgüdünün mucizesiydi analistin çözümlemeleri. Bu yüzden de klinik bir atmosfere girmekten uzaktık. Olaylar, günlük hayatın ve iki kişiden oluşan kişisel bir ilişkinin sınırları içinde geçiyordu. Bu yüzden kulağa en anormal gelen vak'alar bile anormalleşmeye pek yaklaşamıyordu. Bakan göz, onları yumuşatıyor, normalleştiriyor, anlaşılabilir olanın alanına çekiyordu. Bence herkes, her seansta terapistine tüküren ve el hareketi yapan bir çocuğun, etrafındaki herkesi kendinden uzaklaştıracak ve hatta analistinin bile gözünü açık tutmasına engel olacak denli evrensel sıkıcılığa sahip bir adamın, evinin kapısına her gelişinde içeride onu beklediğine inandığı bir teröristten korkan yalnız bir kadının hikayesinin içine kendinden bir parçanın nasıl gizlenebileceğini bu kitabı okuyarak görebilir. Ya da bu kitabın yazarı gibi birini tanımak, herkesin hoşuna gidebilir. Bazı kitaplar her döneme gidebilir, her dönemden gelmiş olabilir. Bazılarına ise bilhassa bugünde ihtiyaç vardır. Altta yatan sebepleri anlama konusunda hafifçe gözü açılmış ve hevesi artmış bugünün insanının, farkında olmadan böylesi bir kitaba acıkmış olabileceğini düşünüyorum bu yüzden. Yemek gelince acıktığını fark etmek gibi, İncelenen Hayatlar'ı okuyacakların da kitaba başladıklarında böyle bir bakış açısına ihtiyaçları olduğunu fark edeceğini tahmin ediyorum. Stephen Grosz'un açtığı kartlardan haberdar olup yola öyle devam etmenizi isterdim açıkçası."} {"url": "https://egoistokur.com/kendine-daha-fazla-asik-olma-rehber", "text": "Romancı Hamdi Koç'la uzun bir arkadaşlığımız var, 30 yılı devirmişiz. Ne kitaplar okumuşuz, ne sakin sohbetlerimiz, ne fırtınalı didişmelerimiz hatta kavgalarımız olmuş. Ne çok sevmiş ve ne çok küsmüşüz. Ne çok sefer dönüp dolaşıp aynı yerde buluşmuşuz. Çantamı sırtlayıp gitmek istiyorum bugünlerde... Oluyor bu bana her yaz; şehre sığmıyorum bir türlü, sıkıntı günlük mesai haline geliyor. En iyisi kendine birkaç hobi edin diyor her şeyi bildiğini iddia eden bir arkadaşım. Onun yegane hobisi evden çıkmayıp dünyayla dalga geçmek. Bence bu hiç yaratıcı bir fikir sayılmaz ama sesimi çıkarmıyorum. Dört duvar arasında edindiği evren bilgisiyle bana yardım edebileceğini zannetme hazzını elinden almaya gönlüm elvermiyor. Sonra nasılsa bildiğimi okumaya devam edebilirim. Halbuki bana göre hobi dedikleri, mahzene saklanmış zevkten ibaret; ihmal ettiğinde kendini suçlu hissetmeyeceğin bir şey... Biraz oyalar belki ve esas yapmak istediğin ama üşendiğin yahut cesaret edemediğin şeylerden uzak tutar seni. Hayatın falan değildir, azıcık zamanını ve enerjini çalar, hepsi bu. Hamdi bir nevi ruhsal ve bedensel terbiyeden söz ediyor esasen ama o herkesin yanlış tercüme etmeye bayıldığı adam ya, bu söylediklerini de 'zevkle' ve hararetle yanlış anlayanlar çıkacaktır. N'apalım, çıksın. Kıskanmadığımı söyleyemem. Evet, kazmalar tenis oynayamaz. Ben de oynayamam. Lakin bu, oyalanmaya ara verip hayatımı total olarak zevk alabileceğim bir şeye dönüştürme arzuma engel teşkil etmez, öyle değil mi? Elimden gelir ya da gelmez, o ayrı konu!"} {"url": "https://egoistokur.com/kendine-emanet-olmak-evrene-de-emanet-olmakti", "text": "Tiyatro ve sinema oyuncusu, öykücü Nilüfer Açıkalın, şimdi bambaşka bir sahneden sesleniyor bize. İlk albümü Başka Şarkılar'ı geçtiğimiz aylarda çıkaran Nülüfer Açıkalın, özellikle sahne performansıyla dinleyiciyi büyülüyor. Teatral bir performans sunan Açıkalın'ın şarkıları da albümün adı gibi bambaşka. Mutlaka izleyin! Pişman olmayacaksınız. Anadolu Punk aslında Gökhan Dabak'ın Reçel albümünden sonraki süreçte yaptığı çılgınca çalışmalar ve çalma biçiminden dolayı ona yakıştırılan bir tanım. Hatta Anadolu Punk'ın babası gibi söylemlerle karşılanmış dinleyicisi tarafından. Biz bunu kendi aramızda, çok da irdelemeyerek zaman zaman konuşurduk. Beraber çalışmaya karar verdiğimizde, başta herhangi bir tanımlama yapmadan işin kendisine odaklanmıştık. İlk başlarda benim şarkı söylemem de planlanmış bir şey değildi. Her şey kendiliğinden oldu. Gökhan sahneye çıkmak istemiyor, şarkılar da kendini söyletmek istiyordu. Ben de bir anlamda bunun sözcüsü oldum. O sıralar çalışmıyordum, işsizdim ve sadece öykülerimi yazıyordum. Gökhan benim oturduğum binaya taşınmıştı. Bir araya geldiğimizde onun şarkılarını söylüyor, üzerine konuşuyorduk. Bu şarkı yaratma süreci beni çok etkilemişti. Birlikte stüdyoya girdik, o enstrümanları çalıyor, ben şarkıları okuyordum; bir anda kendimi işin mutfağında buldum. İlginç bir süreçti. Bu arada yaşam biçimimiz, hayatı algılamamız da örtüşüyordu. Kaybedenlerden yanaydık. Kaybolmuşların arasında, kaybetmekten korkmayarak varolmaya çalışıyorduk. Aslında ne yaşam biçimimiz, ne de içinde bulunduğumuz durum punkçı gibi değildi. Ama punk'taki isyan ve direnme tavrı bizimle örtüşüyordu. Hayat mücadelemiz de buna denk düşüyordu. Ancak sahneye çıktığımızda bu şarkıların punk'la beraber yoğun bir biçimde funk da barındırdığını gördük. Yani sahnede durum bambaşka oldu. Orkestramın çalma tavrı da bunda etken. Bu şarkılar bildiğim kadarıyla on küsur yıllık bir çalışmanın sonucu. Bu süre içinde, toplum olarak geçirdiğimiz sürece de bakmamızı sağlıyor. Ruh halimizin bir dökümanı gibi. Kesinlikle! Biz toplumun kıyısında köşesinde takılmakla beraber, toplumun direkt merkezindeyiz de. Ayaklarımızın üzerine basarak kendi hayatımızı sürdürmeye, sürdürürken de varolan yaratıcılığımızla, sözümüzü söylemeye çalışıyoruz. Bunu da toplumdan bağımsız olarak yapamıyoruz. Toplumsal meselelerde sürekli kendini tekrarlayan durumlar var. Bunlara ne mani olabiliyorsun ne de durdurabiliyorsun. Yine de sesini duyurmak istiyorsun. Şarkılar buna aracı olabiliyor. Önemsediğim şey; biz bu hayatı yaşıyoruz ve sonuna geldiğimizde öleceğiz. Madem yaşıyoruz, umutlu olmalıyız. Doğu felsefesindeki bilgiler bana rehber oluyor. Niyetim; Mevlana'dan, Şaman öğretilerinden yola çıkarak bize verilen bilgiye başka şeyler ekleyerek gitmek bu dünyadan. Amaç bu olunca, umut da var! İnsanın olduğu yerde umut hep var. Ben bu kadar iyimser değilim, hiç umut göremiyorum. Ya da çıkış diyelim. Hep umut var demek, bir yerden sonra sinir bozucu olabiliyor. Mesela, Pollyanna'yı ateşe atmışlar, üşümüyorum diye sevinmiş. Sonuç olarak derdin içinde neşe, neşenin içinde dert vardır. Tevekkül için uğraşırsın ama isyan etmeden niçin uğraşacağını bilemezsin. Tevekkül için uğraşmak için de isyan etmek gerekir. Albümde senin yazdığın sözlere baktığımda; ayakta durma meselesinden söz ediyorsun. Senin meselelerinden biri bu. Oysa bugün, bu kaygan zeminde sağlam durma çabası önemini yitirmiş gözüküyor. Sağlam durmak, her şeyden önce güvenilir olmaktan geçiyor. Tavrının net olması gerekir. Bu tanımın içine vicdan da, ahlak da girer. Bana göre erdem budur. Bazen yanlış yapmamak adına dikkatli adım atıyorsun. Çoğu insan bunu kendini kısıtlama olarak görüyor. Oysa ki erdeme ulaşmada dostluk, ahlak, vicdan gibi durumları üst başlık yapıyorsan kişiliğinde, kendini hiç de fazla sıkmıyorsun demektir. Aksine, çok rahatlıyorsun. Güvenilir olmanın karşılığı, senin de diğer insanlara güveniyor olmandır. Böyle düşünenlerin, hissedenlerin onarılacak yanları yok. Ama hayal kırıklığıyla içine kapanıp küsmek herkesin başına gelen bir şey. Bunun geçici olduğunu bilmek lazım. Zaman bunu halledecek. İyi ve doğru kazanacak. Doğrunun yolu uzun. Ama gideceğe yere varıyor. Sabır gerekli. O düşünme biçimi de başka açıdan doğru. Kendini önce kendine emanet et. Çünkü sen bir nefesi temsilen varsın, bir can taşıyorsun. Kendine emanet olduğunda evrene de olmak anlamını taşıyor. Akıl gittiğinde kendine bir şekilde mukayyetsen eğer, çok şahane bir yere varıyorsun. Aklının gittiğinin bilincinde olmak şu demek: O aklın gitmesiyle, kontrol etme edimi aynı anda devreye girdiğinde kendindeki birçok şeyi fark ettiğin gibi, çevrende başkalaşan şeyleri de fark ediyorsun. Yani akıl gitmesinin yararları çok büyük. Akıl gittiyse, dışardan bir gözle kendine bakabiliyorsun, öyleyse kendini bulacaksın demektir. Yaratım aşamasında bu iyi bir şey tabii. Peki başlangıç noktan ne? Şarkılarda yıkıp yeniden başlama arzusu var. Çalışırken de var bu. Dağılmadan toplanmaz hiçbir şey. Aslında dağınık biriyim. Ama o dağınıklığın içinde belli bir düzen vardır. Günün birinde radikal bir karar verip kendi hayatını değiştirip bambaşka bir hale soktuğunda, bu dağınıklığın çok faydasını gördüm. Nasıl olsa toplanacağını bildiğin bir şekilde dağılıyorsun. Peki toplum için bunu söyeleyebilir miyiz? Yani bir bakmışsın kaos ve dağılmışsın, sonra hoop toplanmışsın. Tabii ki, ben çok umutluyum. Öyle güzel dağıldık ki; ne var ne yok ortaya döküldü. Bu iyi! Biz en güzel mücevherlerimizi kutuya koyar saklarız. Çünkü onlar bizim için değerlidir. Elmas vardır, altın ya da gümüş vardır. Derken kafan bir dağılır, mücevherleri toplamak istersin. Mesela Gezi direnişini, gezicileri o çekmecede saklı olan mücevherlere benzetiyorum. Ortaya çıktılar ve ışıl ışıl parladılar. Etrafta ne kadar bok püsür olsa da, karanlık ne kadar yaygınlaşsa da, onlar tüm bunların arasında parladı. Yaydıkları ışıkla karanlığı aydınlattılar. Az olabilirler ama pahada çok ağırlar."} {"url": "https://egoistokur.com/kendini-mobilya-gibi-hissetmeye-baslamissan-cekip-gitme-zamani-gelmisti", "text": "Kendini mobilya gibi hissetmeye başlamışsan, çekip gideceksin! Fakat ne olursa olsun bence Cadou'da ve diğerlerinde değişmeyen tek şey var: Şan, şöhret ve başarının üzerini bir kalemde çizebilen hiç kimse sıradan biri sayılamaz. Kendini mobilya gibi hissetmeye başlamışsan, çekip gideceksin! Fakat ne olursa olsun bence Cadou'da ve diğerlerinde değişmeyen tek şey var: Şan, şöhret ve başarının üzerini bir kalemde çizebilen hiç kimse sıradan biri sayılamaz. Fakat sanata elveda diyenlerin en ünlüsü herhalde bir süre önce ölen Amerikalı münzevi yazar Jerome David Salinger'dı. 1970'te, şöhretinin doruğundayken bir daha yazmayacağını ve söyleşi vermeyeceğini açıklamıştı Salinger. Ardından uzak bir kasabada bir ev alıp çevresini yüksek çitlerle çevirdi ve o evden hiç çıkmadı. Altına Hücum ve Köprü gibi romanların efsane yazarı B. Traven için Amerikalı, İngiliz, Nikaragualı, Hırvat, Meksikalı, Alman, Avusturyalı, Kuzey Amerikalı, Litvanyalı ya da İsveçli olabilir deniyor. Yazmak için yüzlerce başka mahlas da kullanan B. Traven bazılarına göre çokuluslu AEG firmasının kurucusunun oğlu Maurice Rathenau'ydu. Kayser II. Wilhelm'in oğlu olduğunu söyleyenler de vardı. Nasıl öldüğü de bilinmiyor. Bir cinayete kurban gittiği veya açlıktan öldüğü söyleniyor. Bazılarına göreyse yazmayı bırakmış ve kendini unutturmuş. Kesin olarak milliyeti bilinmeyen ama ortalıkta İrlandalı edebiyatçı Oscar Wilde'ın yeğeni olduğu iddiasıyla dolaşan şair Cravan şiiri bıraktıktan sonra boksör olarak nam saldı hata şampiyonluklar kazandı. Günün birinde derme çatma bir tekneyle okyanusa açıldı, bir daha da geri dönmedi. Fransız şair Arthur Rimbaud, 16 yaşında ünlü Şarhoş Gemi şiirini yazdı. 19 yaşına kadar o dönem edebiyat dünyasının pop starı oldu. 19'unda şiiri terk etti ve 37 yaşında ölene dek bir daha yazmadı. Juan Rulfo önce Pedro Paramo adlı müthiş güzel romanı, ardından amcasının anlattıklarından esinlenerek Kızgın Ova'yı yazdı. Sonra edebiyatı bıraktı. Soranlara, Yazmıyorum çünkü bana bu öyküleri anlatan Celerino amcam öldü diyordu. İsyancı şiirlerle dikkat çeken İspanyol şair Ferrer Lerin, 60'larda Jaca adlı bir köye yerleşerek kuş gözlemciliği yapmaya başladı. Otuzu küsur yıldır bu yoksul köyde akbabaları inceliyor. Annesi Guy de Mauppassant'ı gençken Madam Bovary'nin yaratıcısı Gustave Flaubert'e emanet etmişti. 30 yaşında ünlü bir öykücü oldu. Ama ölümsüz de olduğunu sanıyordu. Sadece sanatsal olarak değil, fiziksel olarak da! Bir keresinde kafasına iki kez tabanca sıktı ama kurşunlar tenini sıyırıp geçtiği için kurtuldu. Uşağını çağırıp, Bak, bana kurşun işlemiyor. Ben ölümsüzüm bile dedi. Lakin aynı deneyi hançerle yaptığında başarılı olamadı, onu kanlar içinde buldular. Ölene kadar bir daha tek satır yazmadı. Nobel ödülüne layık görüldükten bir süre sonra İspanyol yazar Juan Ramon Jimenez karısını Zenobia'yı kanserden kaybetti. Ödülü yere fırlatıp üzerinde tepindiği anlatılır. O günden sonra bir daha yazmadı. En iyi yapıtım, yapıtlarımdan pişmanlık duymaktır diyordu. Ani bir virajla sanatı bırakıp başka bir alanda geçen ünlülerden biri de dadaizm ve sürrealizm akımlarının önde gelen temsilcisi Henri Robert Marcel Ducham. Geleneksel sanat yapıtlarını ve yöntemlerini yıkmayı deneyen Duchamp, buluntu nesnelerle oluşturduğu yapıtlarıyla sanat dünyasında bir nevi ihtilale yol açmıştı. En ünlü yapıtları baş aşağı duran bir pisuar ve bıyıklı Mona Lisa röprodüksiyonuydu. Çok geçmeden ihtilalin etkisi hafifledi. Duchamp da kendini sürekli olarak tekrarlamak yerine, her şeyi terk etmeyi seçti. Bende artık yeni fikir kalmadı diyordu. Sonraki 50 yılı sadece satranç oynadı. Dahası Büyük Usta olarak milli şampiyonalara ve beş yıl boyunca da satranç olimpiyatlarına katıldı. Bizden örnek pek az. Yönetmen Metin Erksan, öykücü Gülderen Bilgili ve şair Celal Sılay'dan söz edilebilir belki. Türk sinemasının en büyük yönetmenlerinden Metin Erksan yıllarca ne film çekti, ne röportaj verdi. Bir Gece Yolculuğu adlı kitabıyla 1988'de Sait Faik Hikaye Armağanı'na değer görülen Gülderen Bilgili de bir daha hiç öykü yazmadı. Yazdı belki de ama biz okuyamadık. Cemil Meriç'in şiir yeteneği açısından Türkiye'nin Oscar Wilde'ı dediği Celal Sılay ise gençliğinde az rastlanır bir ün kazandığı halde zamanla edebiyata küserek yazmamayı tercih etti. Tıpkı benzetildiği Oscar Wilde gibi o da edebiyat dünyasına küskün oldü."} {"url": "https://egoistokur.com/kendinizi-sevmekten-baska-careniz-yok-hanimefend", "text": "Arzu Akgün yazısına Paket program bir kader bu diye başlıyor. Bizans imparatoriçesi Theodora ve Deli Dumrul'la devam ediyor. Arzu'yu, Theodora'yı ve Deli Dumrul'u bir araya getiren şey kader. Lakin Arzu, dedikoducu tarihçi Prokopios'tan okuduğumuz Bizans impatoriçesinden ve Azrail'in canını aşk sayesinde bağışladığı Deli Dumrul'dan çok daha talihli bence. Zira kendi hikayesini kendi kelimeleriyle, kendi duygularıyla bizzat kendisi anlatabiliyor. Okuyun, seveceksiniz. Paket program bir kader bu. Alkış tutulan her yanınızı lanetiyle beraber koyduk. Kırmızı halılar da sizin önünüzde kilitli kapılar da. En güzel kadınlara güzelliklerinden haberdar olmamak şartıyla verildi aynalar. En hoş adamların dilini bağladık. Bir türlü bildiğine inanamayanlara yığdık bilgiyi. Yerinden ayrılamayanlar çıktı en uzun yolculuklara. Huzur, huzur diyenler telaşa düştü. Böyledir ve böyle olacaktır daima. Ruhunuz yazgınızdır. O kadar soru varken içinizde, siz dursanız da gelip çarparlar. Sizi bulur saklansanız bile sizin kuytunuzdakini yine size getirecek ulak. Bir kere açtıysanız o pencereyi kuşlar da konar pervaza, mevsimler de yığılır saçlarınıza. Size hizmet eder rüzgar, bulut ve günbatımı. Ama açık bir penceredir tozu, dumanı, genzini yakan kış kokusunu ve soğuğu getiren de. Ya pencereyi kapatıp sessiz, güvende ve sıcak kalacaksınız ya da her şeye razı olacaksınız. Şimdi pencere açık. Bir oh diyemeyeceksiniz, hiçbir şeyden emin olamayacaksınız, hep kuşkuda, hep uykuda, hep yolda olacaksınız. Herkesin hikayesi sizde birikecek, dinlediğiniz her hikaye boynunuza asılı kalacak. Size düşecek başkalarının unuttuğu hikayeleri sevmek, peşine düşüp de anladığınız her gizem yine sizin elinizi ayağınızı bağlayacak. Bazen kurduğunuz sofraya bakıp hayatı düzeltebileceğinizi düşüneceksiniz bazen Fenerbahçe yenildi diye bile yine kendinizi suçlayacaksınız. Sıkılacaksınız bir ismi sürekli tekrarlayan halinizden, hep aynı yerde düşen ruhunuzdan. Sonra yine bazen bir kitaba bazen bir filme bazen de birden açan güneşe satacaksınız hüznünüzü. Hep başkalarının derdiyle unutacaksınız derdinizi. Hep başkaları için kolay olacak erken kalkmak, başkaları için bir şey istemek. Tanımadığınız insanların ölümü için meydanlarda yürüyüp, canınız ciğeriniz gittiğinde üzüldüm bile diyemeyeceksiniz. Arayıp bulamadıklarınızı da yine başkaları getirecek, büyü gibi, Hızır gibi yetişecek güzel dostlarınız, uzak şehirler, hiç beklemediğiniz haberler, o çok sevdiğiniz rengin tam istediğiniz tonu. Bir peri kızı gibi otururken şefkatin içinde, bu sefer de tuhaf bir yetersizlik duygusu kaplayacak içinizi. Başkalarının yazgısını yaşayacaksınız hep. Garip bir aşkla sevecek sizi dostlarınız, aşklarınız garip dostluklara dönüşecek. Zaten aşk hep bir gizem olarak büyüyecek içinizde. Ne hissettiğini söyleyemeyen insanlara tutulacaksınız. Aşkın yaralarıyla öğreneceksiniz illa hayatı. Elektriklerin kesilmesiyle sosyalleşen aileler gibi her gidenin ardından yeniden anlamlandıracaksınız eksik parçaları, kim olduğunuzu, neyi istemediğinizi. Neden öğrendiğinizi bilmediğiniz şeyler birikecek aklınızda. Bildiğiniz hiçbir şey bir işe yaramayacak daha sakin kalmaktan başka. Ne zaman sarhoş olsanız Ahmet Kaya çalacak, yine de hep neşeli şarkılarla geleceksiniz eşin dostun aklına. Tam seni anlatıyor dedikleri ne varsa rengarenk olacak siz illa siyahı taşırken. Kabilesiz olacaksınız daima. Hem herkesin nedensiz sevdiği hem hiç kimsenin kendinden görmediği. Öyle garip hüzünleriniz olacak ki en kolay tanıdığınız şey yapay bir hüzün olacak plastik bir meyve gibi. Hem hiçbir şeyi değiştiremeyip hem de asla birbirinin aynı üç gününüz olmayacak. En çok yaralarınıza güleceksiniz. Kendinizi sevmekten başka çareniz yok hanımefendi. Paket program bir kader bu. Ya önünüze serilen bu hediyeleri lanetiyle beraber kabul edeceksiniz ve hep bilmediğiniz şeyleri aramakla, bilmediğiniz birilerinin kabulüne sunmakla, onayını beklemekle geçecek hayatınız. Neden olduğunu bir türlü anlamadığınız bir sebepten el üstünde tutulacaksınız siz kafanızı kuma gömmek isterken. Ya da başkasının üstünde görmeye bile tahammül edemediğiniz bir elbiseyi giyer gibi kendinizden olmayan bir dünyaya geçeceksiniz. Bu yolu siz seçtiniz her seferinde sizi şaşırtan dostlar, unutulmaz hikayeler, hep yarıda kalan bir masala benzeyen aşklar, hemen kendinizi bulduğunuz iki satır şiir, akşamüstleri, deniz kıyıları, demli çaylar adına. Siz seçtiniz her şeyin olacağına vardığı bu dünyada. Vardır bir bildiğiniz henüz sizin de varmadığınız. Tarihin içinde seyre çıktığımda talihle laneti, güzellikle gücü bir arada taşıyan en unutulmaz örnek, benim için Bizans İmparatoriçesi Theodora'dır. Theodora, adı üstünde Tanrı'nın hediyesi. Kendisiyle ilgili ilk bilgileri maalesef Prokopios'tan öğreniyoruz. Maalesef diyorum çünkü sarayın tarihçisi olan bu beyin öyle bir üslubu var ki biz mahallede kapının önünde çekirdek çitlerken yaptığımız dedikodularda daha insaflıyız. Saraya geldi, imparatorluğun kolunu kanadını kırdı, Ne flüt ne de arp çalmasını biliyordu, dans etme yeteneği bile olmadığı için fahişelik yapıyordu. diyen Prokopios yine de onun güzelliğini ve çekiciliğini anlatmaktan da geri kalamaz. Kitabında zaten sürekli yerleşik geleneksel kurumların önemine değinen ve eski kurallardan vazgeçilmemesi gerektiğini belirtmektedir. Egemenliği süresince hem gelenekleri hem de arazi sahiplerinin güçlerini ve etkisini kırmaya çalıştığı için Iustinianos da nasibini alır yazarımızın hırslı anlatımından ama esas hedef genellikle Theodora'dır. Theodora'nın soylu bir aileden gelmediği doğrudur. Ancak erguvan odalarda doğmasa da o rengi günü geldiğinde imparator kocasından bile çok sahiplenmiş, Nika ayaklanması sırasında kaçmaktansa mor bir kefene razı olacağını söylemiştir. Ve bir sürü mozaiğin arasından hep onun yüzü parlar iri güzel gözleriyle, sonsuz elbiseleriyle. En çok o akılda kalır. Yazgısının her anı kendine aittir çünkü. Bütünüyle yaşamaya razı olduğu kaderi kendisinden başka bir sürü kadının da hayatını değiştirir çıkarılan kanunlarla. Öyledir, güzellik, lanet ve başkalarının bile hayatını değiştirme gücü hep aynı yerdedir. Çok kitap okuyacağınıza ne okuduğunuza bakın derdi çok sevdiğim bir hocam. Onlarca, yüzlerce kitap değil de mesela Seyahatname'yi, Dedem Korkud'un Kitabı'nı, Şeyh Galip'i, Mesnevi'yi birkaç kere anlayarak okuyun daha başka bir yerde bulursunuz kendinizi diye öğütlerdi. Bu konuşma sırasında ben sadece Seyahatname'yi, onun da yalnız İstanbul cildini okumuştum. Şeyh Galip'in Hüsnü Aşk'ı ara ara baktığım bir şiir kitabı olarak duruyordu rafta. Dedem Korkud'un Kitabı'nın ise sadece rüya motiflerinin olduğu kısımlarını okumuştum. Rüya görmek için canı seyranda olmak tabiri kullanılıyordu ve bu bile bana bir sürü şey düşündürmüştü. Okuldan eve gelince biraz da rüyaya dair yeni bir şeyler bulma hevesiyle uzun süreden sonra tekrar elime aldım kitabı. Rüyaya dair değil ama hayatta her şeyin bir karşılığı olduğuna ve ancak fedakarlık yaptığımız, aşkın yoluna düştüğümüz zaman yeni bir hayat kazanacağımıza dair çok güzel bir hikayeyle karşılaştım. Duha Koca Oğlu Deli Dumrul hikayesinde Azrail'le karşılaşan Deli Dumrul ona canını almaması için yalvarınca Azrail de Bana değil Tanrı'ya yalvar der. Deli Dumrul da Tanrı'ya yalvarır. Bunun üzerine Tanrı kendisinin yerine canını feda edecek başka bir can bulmasını söyler. Delikanlı önce annesine ve babasına gitse de ikisi de canını vermeye yanaşmaz, karısı ise senin olmadığın yerde benim de yaşamamın anlamı yok diyerek canını vermeye razı olur. İkisinin aşkı gören Tanrı ise Azrail'e onların yerine anneyle babanın canını almasını ve karı kocaya yüz kırk yıl ömür bağışlamasını söyler. Kocasını ölümden kurtarmak için anne babanın reddinden sonra kadının hayatını feda etmesi Digenis'le ilgili Yunan masalında da vardır. İnsanlara öleceğinin sekiz gün önceden haber verilmesini anlatan bir Hint masalında ise yine bir kadının kocasını ölüme giderken bırakmaması nedeniyle Tanrı insanlara ölecekleri günü bildirmekten vazgeçer. Böyledir işte her zaman; her şey olacağına varır. Yine de aşka ve masallara inanmak, kahraman olmasak da başkalarının canının derdinde olmak hep güzeldir. Türk mitolojilerinde can değiştirme, başkasının yerine canını verme kavramı için Aylanu kelimesi kullanılır. Aylanmak kelimesi Tatarca'da da gezmek, dolaşmak anlamına geliyor, bununla bir ilgisi olmalı."} {"url": "https://egoistokur.com/keskistanda-yasamayi-hic-istemezdi", "text": "İnsanoğlu sahip olduklarının kıymetini hep iş işten geçtikten sonra anlar. Bu teoriden yola çıkarsak; bedeninin kıymetini de ancak aksaklıklar baş göstermeye başlayınca fark eder. İnsanların özgüvenlerini perçinleyen ve eksilten unsurlar da kanımca bu farkındalıkta gizli... Erkek/kadın ayrımı yapmak istemiyorum, bu herkes için geçerli. Ama bana sorarsanız, Bakarsan bağ olur bakmazsan dağ atasözü, fiziksel özelliklerimiz için de altın kural sayılır. Ne de olsa doğuştan sahip olduğumuz tüm özellikler, genetik kodlamaların da etkisiyle her bedeni diğerinden farklı kılıyor. Bir şirket düşünün; kadınlar fiziksel güzellik ve estetik unsurlardan sorumlu olsun, erkekler de denetleme kurulunu oluştursun. Sonra görev dağılımı değişsin ve kadınlar denetleme kurulunda görev yapsın. İnanın değişen hiçbir şey olmaz çünkü her canlı fiziksel özellikleri deformasyona uğradığında kuşku dolu bir ıstırap hissi deneyimler. Buna kuşlar, balıklar ve maymunlar da dahil... Sonuçta yer çekimi yasaları ayaklarımızı yeryüzüne zamklıyor ve göğüs, yanak ve kalça gibi uzuvlarımız otomatikman zamanla aşağıya çekiliyor. Onları diz kapakları, kol içleri ve çene izliyor. Göbeğe gelince; ilk başta öne çıkma eğilimi gösterse bile zamanla o da sarkıyor. Şahsen beni en rahatsız eden şey, göz kapaklarının ve göğüs dokusunun diriliğini yitirmesi. Ayrıca, mayo ve bikini giyerken kasıklarında yaşla birlikte beliren o lanet olası çizgilerden rahatsızlık duyan birçok kadın tanıyorum. Bu konuda yeni takıntılar oluşturmak istemem ama haberiniz olsun, dudaklar ve kaşlar da zamanla inceliyor. İşte tam bu aşamadan en az iki evre önce, özümsememiz gereken bir atasözü daha var: Her koyun kendi bacağından asılır. Neticede kozmetik ve estetik sektörünün çarkları bizi rahatsız eden fiziksel görüntüleri azaltmak için dönüyor. İyi durumda olan fiziksel değerlerimizi muhafaza etmek için de her an iş başındalar. İşin karanlık tarafı, düzgün beslenme, spor ve kişisel bakımın bazen yetersiz kalması. Örneğin, burun estetiği yaptırdıktan sonra hayatını her açıdan yoluna koyacağına inanan fakat bir arpa boyu bile yol alamayan nice insan tanıdım. Amaç ne olursa olsun, önemli olan vücudumuzu ve yüzümüzü iyi taşımak. Giyim ve karakter özelliklerimizi ortaya çıkaran şahsi bir tarz yakaladığımızda bunu iyi yansıtabilmek de önemli. Gerçi göbek yağlarımızı aldırıp kalçalarımızı dikleştirsek bile vücudumuzu çekici bulmuyorsak hiçbir müdahale işe yaramıyor. Mesele hakikatten beyinde başlıyor, beyinde bitiyor. Şimdi gelin biraz hayal kuralım; zayıflığın ve dolgun dudakların çekici olarak algılanmadığı bir ülkeye gidelim. Bu ülkenin adı Keşkistan olsun. Koltuk altı kıllarının ipeksi bir görüntüye sahip olması için özel bakım maskeleri kullanan kadınlar, yürüdükçe sallanan baldırların ve selülitin çekiciliğine dayanamayan erkekler olsun etrafta. Yanak çizgilerinin derinliğine sevgilisi tarafından iltifatlar yağdırılan kadınlar, göz kenarlarında beliren kaz ayağı çizgilerini gururla göstersinler mum ışığında. Alttan destekli sutyen giyenlere şüpheyle bakılsın. Sizi bilmem ama ben hayatımın hiçbir döneminde Keşkistan'da yaşamak istemezdim. Gel şimdi çok vaktin varmış gibi kafanda yeni güzellik normları oluştur, bunları yeniden formatla hatta gel bir de psikolojik uyumlama yap! Yok, almayayım. Elimizden geldiği kadar bizi rahatsız eden fiziksel unsurları iyileştirmeye devam. Ne yalan söyleyeyim, yol uzun sayılır, ama teknolojinin, estetiğin bunca ilerlediği çağımızda tünelin ucunda hala ışık var. Enginar Mevsimi'ni de On Derin Ayak İzi'ni de okudum. İkisi de birbirinden farklı kitaplar fakat konular popüler kültür ve felsefeyle harmanlandığı için iki roman da belli ki aynı kişinin elinden çıkmış. Yazarın sesi bence çok net ve akıcı."} {"url": "https://egoistokur.com/kibirli-ve-miyminti-bir-edebiyatin-zararli-etkilerine-dai", "text": "Ruhi Mücerret'te, epey kaotik ama rengarenk bir dünya çıkıyor karşımıza. Romanın tamamı, John Landis filmlerinin finalleri gibi cıvıl cıvıl... Tek başına okunduğunda da anlam ifade edecek bölümler, Ekşi Sözlük entry'leri misali başlıklar, yüksek dozda popüler kültür eleştirisi... Garip şahsiyetler; tarihten ve günümüzden isimler, olaylar, anekdotlar... Okurla sohbetler, ara sıra ona laf atmalar... Bir nevi fikir ve imge panayırı. En güzel yanı, okurun kendini o panayırın tam içinde hissedebilmesi hatta Evet yahu, galiba hayat böyle bir şey aslında demesi. Gerçi göreceksiniz, Murat Menteş'in verdiği esprili yanıtlar sayesinde bu röportaj bile röportaja değil o panayıra benzedi. Bazıları onu yeraltı edebiyatına dahil sayıyor, bazıları Türk usulü absürd edebiyatın simgelerinden kabul ediyor. Kimileri içinse İslami entelektüellerin en genç ve delifişek olanlarından biri. Dublörün Dilemma'sı ve Korkma Ben Varım adlı iki romanla nevi şahsına münhasır bir üslup yaratan Murat Menteş, yeni romanıyla okur karşısında. 9 yıldır evimin mahzeninde esir tuttuğum bir adam var. Bir de masa ve daktilo. Kendimi enerjik hissettiğim zamanlarda tabancamı alıp mahzene iniyorum. Adamın kafasına silahı dayıyorum. O da romanları yazmaya koyuluyor. Saatlerce tabanca tutmaktan yorulduğum için kitaplar biraz gecikiyor. Kabul edin, bıktırıcı bir mesai. Flaubert, Bir şeye yeterince dikkatli bakarsanız, ilginçleşmeye başlar der. İhtiyar bir adama dikkatli bakın. Gemiye dikkatli bakın. Karıncalara dikkatli bakın. Hepsi de birbirinden acayip. Fakat kimsenin mesela geminin güvertesinde oturan ihtiyar bir adamın üzerinde yürüyen karıncalarla kaybedecek vakti yok sanırım. Bu belki biraz hassasiyetle ilgilidir. Eski filmleri izlerken, komedi filmi bile olsa, hisleniyorum. Şimdi 70 yaşında olan bir aktörün 25 yaşındaki halini görünce içim acıyor. Rahmetli Cem Karaca'nın Resimdeki Gözyaşları şarkısını düşünün. Artık hayatta olmayan bir adamın sesinden dinliyoruz bunu, yaşasaydım ve görseydim diyen bir adamdan. Çok acayip değil mi sizce de? Yani hayat zaten şoke edici şeylerle dolu. Ne anlattığın değil, nasıl anlattığın önemlidir, derler. Hiç katılmıyorum. En iyi ihtimalle, acemi yazarları baştan savmak için uydurulmuş bir söz olsa gerek. Ne anlattığın da, nasıl anlattığın da önemlidir. Romanda, bir karakter yaratmak ayrıca ehemmiyet taşır. Yazarın muhayyilesi işlek olmalı. Değilse, işi zor yani. Ne anlatıyorsun? Umutların kırıldığı aynada yansıyan hüznün gölgelerini. Tam bir saçmalık! Mesela şöyle diyorlar: İnsan kalbinin derinliklerinde yuvalanan ıssız acılardan devşirilmiş buğulu sahneler... Valla bravo! Alper Canıgüz. Birbirinden şahane üç roman yazarak dünya edebiyatında benzeri görülmemiş bir karakter yarattı: Alper Kamu. Beş yaşında bir dedektif. Almanlar kitabı okuyunca akılları çıktı. Alman eleştirmenler, Nobelli Mo Yan'dan çok daha üstün buluyorlar onu. Neden? Çünkü edebiyat heyecan verir, şaşırtır, güldürür, hayranlık uyandırır, özgüven ve enerji aşılar, dünyanızı aydınlatır... Sen hala Kalabalıklar içinde yalnız kalan solgun gölgelerin tenha ruhlarına dokunan bir ağıtın bulanıklığı gibi zırvalarla oyalan dur. Bir başka önemli yazarımız, Emrah Serbes. Genç yaşında edebiyatımıza güçlü bir karakter sundu: Behzat Ç... İhsan Oktay Anar'ın başarısı da son derece saygıdeğer ve ilham verici görünüyor bana. Bu insanları hiç tanımıyordum. Onlar da benden haberdar değildi. Bizi buluşturan şey, edebiyattır. 2000'de Alper Canıgüz'ün Tatlı Rüyalar'ını okuduğumda, kendi kendime Bu adam her kimse, 21. yüzyıl Türk Edebiyatını başlattı, hayırlı uğurlu olsun dedim. Gencecik bir yazar, dahiyane bir roman yazdı ve edebiyatımızın yönünü değiştirdi. Hepimize ilham ve cesaret verdi. Emrah Serbes'in fotoğrafını gördüm ilk. Roman yazmış, neredeyse çocuk yaşta. 25 yaş, roman için epey erkendir, onu diyorum. Gözleri parlıyordu. Zeki olduğu, meleksi ve enerjik bir yazar olduğu fotoğrafından belliydi. Yani biz arkadaş filan değildik. Adamlar bomba gibi kitaplar yazınca, ister istemez tanıştık. Ah Muhsin Ünlü, Murat Uyurkulak, Hakan Günday, Fatih Altınöz, Hakan Bıçakçı, Algan Sezgintüredi, Selçuk Orhan'la tanışmamız da böyledir. Öyle iyi yazıyorlar ki, kayıtsız kalamıyorsun. Tebrik edesin, madalya veresin geliyor. Var. Fakat bundan bahsetmek için çok erken. Polisiye uzmanı Erol Üyepazarcı, bana klasik bir polisiye yazmayı teklif ediyor. Bu, göz ardı edemeyeceğim bir öneri. Öyle denk geldi. Çok sevdiğim bir söz var: Erkekler kadınları, kadınlar çocukları, çocuklar ise fareleri sever. Yani aşk zaten sürdürülebilir bir ruh hali mi, ona bakmak lazım. Garip bir biçimde, bir insanda bizi cezbeden nitelikler, zamanla itmeye başlıyor. İmkansızlık ise umutları, hayalleri, merakları, heyecanları taze tutan bir dondurucu işlevi taşıyor. Kavuşunca aşk biter demiyorum ama Biz 35 yıldır beraberiz ve ilk günkü heyecanımızı koruyoruz diye hava atan çiftlere inanmak da zor geliyor. Yüksek kültür, yüksek düşünce, hoşgörü, esneklik ve yaratıcılığın kozmopolit şehirlerde veya kozmopolitlik ilkesi etrafında belirebileceğine inanıyorum. Dolayısıyla hiçbir kültürel değeri, entelektüel veriyi ötelemiyorum. Tekke edebiyatıyla da, klasik müzikle de, Alman felsefesiyle de ilgileniyorum. İdeolojik saplantılar, taassubu prensip sahibi olmak gibi algılayıp yüceltmeye varıyor. Herkes ilgi bekliyor, fakat kimse ilgi göstermiyor. Münasebetsizce bir yakınmadır gidiyor. Ruhi Mücerret de dahil olmak üzere romanlarınız hakikaten çok komik, yer yer kahkaha attırıyor. Ayrıca İslami motiflere de yer veriyorsunuz. Mizahın, barışçı bir tutumdan doğduğunu düşünüyorum. Kibirli, somurtkan, yakınan, mıymıntı bir edebiyatla bir yere varamayız. Cem Yılmaz Eğitim şart vurgusu yapıyordu. Bence buna karşılık, eğitimciler de pekala Mizah şart demeliydiler. İslami motiflere gelince, karakterlerin birkaçının dindar olmasıyla ilgili bir şey bu. Romanlarımdaki insanlara Başını aç, camiye gitme, namaz kılma filan demem, kimsenin demesine de izin vermem. Bari romanlarda özgürlüğe gölge düşmesin. Hayır. Okur-yazar ilişkisinde, okurun rütbesi, daha doğrusu mertebesi yüksektir bence. İtiraf ediyorum Ruhi Mücerret'i okurken çok güldüm. Ama öyle bir şey var ki tek tük de olsa bu cümleler -evet aşk mevzu bahis olduğunda- suratım da düşmedi değil. İmkansız aşklar güçlü ama tutunamadığım için de üzücü. Kitapta inanılmaz bir imge bombardımanı vardı fakat belki ben çok sevdiğimden ya da şöyle diyelim, yazarımız bunu romana iyi dağıttığından rahatsız etmedi hiç. Benzetmelerin bazılarını ağzım açık bile okudum. İlginç bir düşünce işleyişi olduğu kesin Murat Menteş'in. O mahzenden daha kim bilir neler çıkacak. sayın gülenay börekçi, her şeye saygı duyacağım, her şeyi anlayacağım ve her şeyi anlatacağım derken eleğinizin deliklerinin inanılmaz büyüdüğünün ve artık sitenizde nitelikli ve niteliksiz arasında bir fark kalmadığının umarm farkına en kısa zamanda varırsınız. bir edebiyat sitesinden çok bir magazin sitesi oldunuz. bu yorumumun bu yazıyla alakası yoktur. Sırf çektirdği şımarık fotoğraflara, kitap kapağının nasıl zorlanıp görünür kılınmaya çlaışıldığıına bakarak bile görülebilcek şeyler var. Murat Menteş ve onun gibileri 'yazar'dan saymak bir hakaret. Ama meydan onlara kalmayacak, etrafı aptal ergenlerle sarılı olabilir daha fazlası olamaz zaten. Ek olarak. : Popülerleşmeye başladığı gibi kılık kıyafetinin değişmesi abartıya gitmesi ayıp. Koca adam. Ben dublörün dilemmasını okuduğumda gerçekten sevmiştim, yazar hakkında hiçbir bilgim yoktu, diğer kitapları da. Ne var yani. Kitabın beğenilmiş olabilir, uçlara gidip saçmalamak nedir. Dünyada milyonlar içinde küçük bir insan. Tek mesele bunlar değil tabii. Böyle saçmalamayıp, saygınlığını yitirmemiş çok yazar, iyi yazar var şükür ki. Murat MENTES kafasi gonlu okyanus gibi dolu bi insan. Yazdiklari cogumuzun aklina gelen seyler degil. Tarzi alistigimizin cok disinda. Yazdiklariyla ilgilenelim, giydikleri ve yaptiklari onun ozgurlugu. Kitabı okudum ve beğendim. Ama yine de eleştireceğim. Eğer Chuck Palahniuk'u daha önce okumadıysanız bu yazarın tarzı size özgün gelebilir. Romanın başından itibaren seçilen karakter isimleri Chuckı hatırlatıyor. Saatte 300 km hızla giderken hapşırmak gibi şeylerin onun aklına gelebileceğini bilerek okuyorsunuz. Gösteri peygamberi, ölüm pornosu, çarpışma gibi kitaplardan fazlasıyla esinlenilmiş olduğunu düşünüyorum. Altını çizerek okumadım fakat gözüme çarpan bir diğer esinlenme ise elde ki hayat çizgisinin kesilerek uzatılmasıydı. Aynı olayı Nip Tuck dizisinde Dr. Mcnamara sevgilisi Kimber'a yapmıştı. Emrah Serbes'in ve Murat Menteş'in ABD dizilerinin espri anlayışını Türk kültürüne uyarladığını kabul etmeliyiz."} {"url": "https://egoistokur.com/kim-yasadigi-evi-kendisi-icerideyken-atese-vermek-iste", "text": "Bu kitaplar aslen çocuklar ve gençler için yazılmış olabilir ama bir zamanlar Milliyet Çocuk dergisinin müptelası olan yetişkinler de onları sevebilir, nedeni röportajda. O röportaj tamamen aklımdan çıkmış. Ama Sardunyaların Gazabı konusunda haklısın; o romana çocukken okuduğum ve seyrettiğim pek çok şeyden bir şeyler sızmış. Doğrudan Amazing Stories değilse bile bilimkurgunun altın çağı denilen 50'li yılların Pazar sabahları TRT'de izlediğimiz filmleri, Gizli Yediler'in dedektiflik maceraları, Jules Verne, hatta Milliyet Çocuk dergisi. Yazdıklarımda bilim kurguyla ekolojik endişelerin birleşmesini biraz da bu dergiye borçluyum. Milliyet Çocuk daha ilkokuldayken bizi Jules Verne'in eserlerinin çizgi roman haliyle Baytekin'le buluştururken bir yandan da su ve elektrik israfından kaçınmayı, ağaç dikmeyi, hatta kompost yapmayı öğretiyordu. Ben de Arda ve arkadaşlarını havaya sıkılarak bitkilerin inanılmayacak bir hızla büyümesine yol açan yapay hormonlar, insanın beynine beni oku komutunu gönderen ve satışları tavan yaptıran nano teknoloji destekli kitaplar, biyolojik silah olarak satılmak için klonlanmış dinozorlarla karşı karşıya getirirken alttan alta gezegenimizi yok oluşa sürüklüyoruz mesajını vermeye çalıştım. Değişen şey umut... Daha doğrusu umudun tükenmesi... Çevre felaketleri bizi mutlak bir yok oluşa sürüklerken hala pek bir şey yapmadan oturup seyretmemiz. Bizi kurtaracak bir kahramanı beklememiz... Konudan yana fakir süper kahraman filmlerinin art arda çekilip bu kadar iş yapmasının sebebi budur belki, ne dersin? Gençlerin düştüğü karamsarlık... Dünyanın içinde bulunduğu ekonomik kriz... Bütün bunlar devam serisine de yansıdı. Bu sebeple ilk maceranın başında karşımıza çıkan ve artık 15 yaşına gelmiş olan Arda da kendini iyi hissetmiyor. Hiç mutlu değil yani. Kitaplarının türü için weird eco diyorsun. Nedir bu türün özellikleri, önde gelen yazarları kimler? Ben Jeff Vandermeer'i biliyorum bir tek ama küresel ısınma, iklim krizi gibi konularla beraber bu türde ürün veren yazarlar da arttı sanki. Ekolojik romanın weird eco olabilmesi için fantastik roman, bilimkurgu ya da korkuyla harmanlanması gerekiyor. Ve evet, böyle bir alt-tür, yani sub-genre artık var. Jeff VanderMeer'in yanı sıra Christopher Brown, öyküde ise Michael Bernanos aklıma ilk gelenler. Aslında Geleceğin Efendileri ve Evrenin Tacirleri'nde toplam üç macera var. Üçleme olarak da düşünülebilir. Ve romanlarda atık plastiklerin oluşturduğu kirliliğin suçunu dünyayı ele geçirmeye çalışan uzaylıların üzerine atıyorum ama bunun sebebi, insanın kendi gezegenine böyle korkunç şeyler yapmasına inanmakta zorlanmam. Yani kim yaşadığı evi, kendisi hala içerideyken ateşe vermek ister ki? Biz dünyaya bunu yapıyoruz. Pek çok renkli, hatta senaryolu rüya görürüm. Epeyce de dolaştığım olur. Zaman yolculuğu da yaparım :) Bu rüyaların bazıları da zaten roman ve öykülerim için bana ilham verdi. Mesela Zaman Tutulması adlı romanı bir kabusun ardından planlamaya başlamış, tanık olduğum tuhaf bir doğum sahnesinin etrafında oluşturmuştum. Harflerin sürekli yer değiştirdiği kitap ise Serra Kadembasan'ın Maceraları adlı fantastik ve elbette gene eko-kurguya kayan öykü kitabımda yer aldı. Kadembasan çok güzelmiş. Geleceğin Efendileri haliyle Sardunyalar'dan çok daha olgun bir roman. Yeteneğini yitiren Arda'nın Takaşi'yi kıskandığı bölümler şahane yazılmış. Hem seviyor arkadaşını ve onun için iyi şeyler diliyor hem de onun yeteneğini çekemiyor.... Bu kısmı biraz da her şeyi önce internete danışmamızı ti'ye almak için yazdım. Evet, içtiği su ayrı gitmeyen arkadaşlar arasına bile zaman zaman kıskançlık girer ve bu durum kıskananın suçluluk duymasına neden olur. Hatta bir süre sonra içilen su ayrı gitmeye bile başlayabilir. Arda da kendini benzer bir durumda bulunca 'arkadaşınızı kıskanmaktan nasıl vazgeçersiniz' diye Google'a sorar ve aldığı yanıtlar kafasının daha da çok karışmasına neden olur. Bize de öyle olmuyor mu? Baş dönmesiyle doktora gitmek yerine Google'a danışıyoruz ve beynimizde ur olduğunu öğrenerek baş dönmesi sorunumuza bir de panik atak ekliyoruz. O kısım otantiktir ayrıca, bölümü yazmadan önce ben de aynı şeyi, kıskançlık konusunu Google'a sormuştum. İşim gereği, editör ve çevirmen de olduğum için, epeyce roman okurum. Ama boş vakitlerimde, yani keyif için, daha çok kurgu dışı okumayı seviyorum. Doğa tarihi, ya da alternatif tarih başta... Mesela şu anda, A. N. Wilson'dan The Victorians adlı kitabı okuyorum. Sırada ise İngiliz film tarihiyle ilgili başka bir kitap var. Bahçe bir tür terapi gibi geliyor. İnternette kağıt oynamanın gerçek dünyadaki yansıması gibi... Bitkileri renklerine, şekillerine göre düzenlemek... kaktüsleri sınıflandırmak... araya garden-art sayılabilecek birtakım objeler yerleştirmek... Bitkilerin mevsimlere göre değişmesini, büyümesini takip etmek... Kendimle ilgili kurduğum hayallerin ortasında ise yazarlık var. Aslında galiba ben her şeyden çok roman yazmayı seviyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/kime-icim-kaysa-onda-hep-heathin-tutkusunu-vahsi-anlarla-yuklu-gucunu-aradi", "text": "Kadınlara, özellikle de genç olanlara seslenen Artemis Yayınları'nın kimselere benzemeyen über-aktif yöneticisi Ilgın Sönmez, kadın okurların romanlara entelektüel farkındalıktan çok, duygusal açlıkla bağlandığını yazarak bence kesinlikle tartışılması gereken bir saptama yaptı."} {"url": "https://egoistokur.com/kimse-masum-degil-hepimiz-kadina-siddetin-ortagiyi", "text": "Aile içi şiddet gören kadınların yüzde 94.0'ı çalışmıyor, yüzde 6.0'ı çalışıyor. Soyal güvencesi olanların oranı yüzde 47, olmayanların oranı yüzde 53. Okuma yazma bilmeyenlerin oranı yüzde 33.5, ilkokul mezunu olanların oranıysa yüzde 29.3. kadınların öğrenim durumu arttıkça şiddete uğrama durumları da düşüyor. Üniversite mezunu olanlar toplamda sadece yüzde 2.8'lik bir bölümü oluşturuyor. Tarihçi ve kadın hakları aktivisti Berrin Sönmez, Başkent Kadın Platformu üyesi. Başta Amargi olmak üzere çeşitli feminist yayınlara yazıyor. Burada yalnızca şahsi görüşlerini dile getirdiğini özellikle vurguladı. Resmi kaynaklar da aynısını söylüyor. Bunun altında yatan birinci neden kadınların kendilerini eskisinden daha güçlü görmeleri ve üretime daha fazla katılmaları. Bu, onların maddi olarak kendi ayakları üzerinde durabilmelerini sağladı, erkekler de onların yeni kazandığı bu gücü kabullenemeyince şiddete başvurmayı seçti. Kadına yönelik şiddet meselesinde öncelikle şunu görmemiz lazım: Hiçbirimiz masum değiliz! En tepedeki devlet adamından en aşağıdaki kanun uygulayıcısına, ailelere, konu komşulara kadar birey ve kurum olarak herkes şiddetin ortağı. Kadına yönelik şiddet sadece gelenekle izah edilecek bir durum değil. Hukuk sistemimiz kadına hep bir koruma saikiyle yaklaşıyor. Bu yüzden yargıcından polisine, kolluk kuvvetine kadar kanunun bütün uygulayıcıları kadına güçsüzdür paradigması içinden bakıyor. Yani kadın ve erkek hukuk gözünde eşit olmadığı için hukuk önünde de eşit olamıyor. Bunun sadece kadınların sorunu olmadığını bilmeli, tüm toplumun elini taşın altına sokmasını sağlamalıyız. Kadın cinayetlerinde suçlular çoğunlukla kocalar ve sevgililer, yani kadınların en yakınları. Bir kere bu kişilerin yalnız olmadığını peşinen kabul edelim; azmettiricileri ve işbirlikçileri çok. Akrabalar, aileler, kadının dedikodusunu yapan komşular, erkeğin kahvehane arkadaşları... Erkeğin o kadını öldüreceğini anlayıp engel olmamak bile bir sorun fakat işin bir de azmettiricilik tarafı var. Namus cinayetlerinde eskiden küçücük çocukların eline silah verirlerdi ama artık aile büyükleri azmettirici olarak o çocuklardan daha büyük cezalar almaya başladığı için bu tür olaylar azaldı. Zaten cinayet kurbanı kadının ailesine büyük sorumluluk düşüyor. Kızını neden korumadı, şiddet gördüğünü bildiği halde niçin devlet makamlarından koruma istemedi? Üstelik 6284 sayılı kanunda şiddeti bildirme yükümlülüğü var. Kadın hakları aktivisti olarak bir gün bir konuşma yapıyordum, İslami camiadan bir erkek, Aman Berrin Hanım, bunları söylerseniz sizi feminist zannederler dedi. Bir sakıncası yok benim için, çünkü zaten feministim. İslam'ı soruyorsunuz; İslam dini, hakikaten kadınlara çok önemli kazanımlar bahşetti. Kadın hakları ifadesinin geçtiği tek kutsal kitap belki de Kuran'dır. Ondan önceki kutsal olan, olmayan yazılı metinlerin hiçbirinde kadın haklarına benzer bir terim yok. Kadının insandan bile sayılmadığı bir dönemde Kuran, onu evlilik kurumunda koruma altına aldı. Nikah aktinde kadına tanınan haklar doğrudan doğruya toplum içinde kadını korumaya ve güçlendirmeye yönelik haklardı. Miras alma hakkı mesela; kadına ailesinden kalan mirası kocasına vermek zorunda kalmaksızın dilediği gibi kullanma tasarrufunu verdi. Döneminin çok ilerisinde... Bugüne de ışık tutacak iyileştirmelerdi bunlar. Seküler toplumlarda da kadınlara benzer haklar verildiğini unutmayalım, yani arada bir çelişki yok. Ancak sizin de söylediğiniz gibi 1400 yıldır bu haklar uygulanmıyor. Hz. Muhammed döneminde kadınlara tanınan haklar o öldükten sonra uygulamada geri alındı, çünkü erkek zihniyeti daima baskın çıktı."} {"url": "https://egoistokur.com/kirmizi-bir-ayna-gondermis-bana-umay-uma", "text": "Anladığım kadarıyla yanımda taşıyabilirim o aynayı, elimde, çantamda, kitaplarımın arasında... Ve dilediğim gibi kullanabilirim. Parmaklarımın ucuyla dokununca sayfa sayfa çevirebildiğimi fark ettiğim için, şimdilik yeni defterim oldu. Başkalarına söylenmeyecek, söylense de anlamı olmayacak sırlar fısıldıyor kulaklara sonra. Böyle işte... Umay Umay'dan gelen kırmızı aynamı şimdilik kendimle konuşmak, notlar almak, bazı güzel nesneleri unutmayayım diye kenarına köşesine iliştirmek için kullanıyorum. Rengi hızla kırmızıdan gökkuşağına evriliyor o yüzden. Olsun. Bir gün yere atıp paramparça da edebilirim... Ve bir sürü küçük kağıt uçak yaparım o darmadağın olan parçalardan. Artık beni hiçbir şey şaşırtamaz dediğim oldu. Artık beni hiçbir şey üzemez dediğim de oldu. Çok büyük konuşmuşum. Hayat, sözümü ve yalnızlığımı kucaklayan kocaman kollarıyla hala tek şaşkınlığım... Akıp giden hikayelere bakıyorum, yanımda kulaklarıma gizlerini fısıldayan sesler birikiyor. O şiirin yanına gittim. O şiire korkacak kadar çok yaklaştım. O şiiri yakışıklı oğlum gibi sevdim. Kurgusuyla edebiyata beş basan hayat karşısında şiir yine de tek çıkar yoldur. Bir kader gibi izler o yolu Umay. Söylenmeyeni, gizleneni devşirir oradan ve bizlerle paylaşır. En acı gerçeği bile şefkatle sarar da paylaşır. Hayatı her şeyiyle kabul edebilelim ve özgürleşebilelim diye. Umay Umay'ın elbet hiçbir borcu yok ne Tanrıya ne dünyaya. Teninden, canından, kanından, ruhundan söz damıtanların aleminden o ve bir ömür alacaklı. Ama en güzeli de böyle terbiye olmamız onunla. Çünkü ben en incelikli sözlerle edilen nice küstahlık gördüm, sevgi kılıklı nice hoyratlık. Umay Umay bizi hakikatle terbiye eder. Terbiyesizliğin ara sokaklarda, küfürde, kavgada değil çokluk panjurlu evlerin sahte yemek sofralarında, elit plazalarda, gösterişli alışveriş merkezlerinde olduğunu göstererek. Alaşağı ederek düzeni. Amuda kalkmak gibidir onun şiirini okumak. Kan beyne nüfuz eder, nefes derinleşir, ten canlanır."} {"url": "https://egoistokur.com/kirmizi-sacli-kadi", "text": "Orhan Pamuk'un Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Kırmızı Saçlı Kadın romanı üzerine yazdığım yazıyı da buraya iliştireyim. Tabii kitap üzerine düşündüklerimi röportajda dile getirdiğim için, yazıya pek az malzeme kaldı elimde. Yine de okuyun. Orhan Pamuk'un romanları, karmaşık yapılardır. Zira kendisi hem müthiş bir kurgu üstadıdır ve yarattığı hikayenin labirentlerinde kaybolmamız için elinden geleni yapar hem de o hikayeye, roman sanatı üzerine düşünmemizi sağlayacak ayrıntılar katar. Bu kez de öyle olmuş; bunları onunla konuştuk zaten. Öte yandan, bittiği günden beri, Kırmızı Saçlı Kadını düşünüyorum. Bilhassa şu kızıl saç, boya, kına meselesi, orada da belirttiğim gibi, eğlenceli bir anekdot olmanın ötesinde önemli bence. Kırmızı Saçlı Kadın'ın Saçlarımı kınayla boyamaya başlamasaydım eğer, Cem beni hiç fark etmeyebilirdi sözü de sanırım kilit cümlelerden. Kırmızı Saçlı Kadın aslında romancının yaptığına benzer bir şey yapıyor. Neticede roman dediğimiz şey, hakikati daha doğru, daha açık, daha anlaşılır kılmak için başvurulan bir yalandan başka bir şey değil aslında. Yazarın okuru inandırmak için elinden geleni yaptığı ama bazen de Bu okuduğun sadece bir hikaye, gerçekle alakası yok uyarısını yapmayı ihmal etmediği bir yalan... Aynı anda hem büsbütün yalan hem de çok gerçek. Orhan Pamuk, gerçeği yalanlar aracılığıyla anlattığı romanında, Göğe çıkıp yıldızların ışıltısına ulaşmak yerine, üzerinde uyuduğumuz toprağın içine girmeyi hayal etmemiz doğru muydu? diyen kahramanının peşinden, yeraltına iniyor; üstelik her anlamda... Kuyular kazılıyor, medeniyetin üzerindeki cilalar kazınıyor, dünyanın ve insan ruhunun derinliklerine doğru yola çıkılıyor. Başka şeyler de var elbette; en önemlisi romanın ikiliklerle, tezatlarla ilerlemesi... Birbirine hiç benzemeyen ama birbirini tamamlayan iki baba, iki anne, iki aşk... Batı ve Doğu, edebiyat ve hayat, uygarlık ve gelenek, siyaset ve sahne, aşk ve güven, şüphe ve inanç... Anne ile oğul arasındaki hikayeyse romanın en ışıklı yanlarından. O kısımdaki iki paragraf beni resmen ağlattı. Babamıza duyduğumuz hayranlıkla karışık korkunun üzerimizde bıraktığı gölgeyi konu eden ama o gölgeden kurtulmayı şiddetle isterken onsuz kendimizi ormanda kaybolmuş gibi hissettiğimizi anlatan bu güzel romanın -kurgu gereği- Silivri'deki ağır ceza hakimine sunulmak üzere yazıldığını öğrenmemizin okur olarak bize yüklediği sorumluluksa apayrı bir konu. Benden size tavsiye, yazarının sert yanları olan duygusal bir roman diye tanımladığı Kırmızı Saçlı Kadını kanıtlara, hukuki ayrıntılara dikkat ederek de okuyun. Kırmızı Saçlı Kadını okurken, İrlandalı şair William Butler Yeats'in bir şiiri ve Danimarkalı yazar Hans Christian Andersen'in bir masalı takıldı aklıma. Yeats'in Sailing to Byzantium şiirinde anlattığı hikaye, çocukken okuduğum bir masala, Andersen'in Bülbülüne çok benziyordu. İkisi de tabiatla sanatı, biri mekanik öteki altından yapılmış iki kuş aracılığıyla karşı karşıya getiriyordu. Tek fark, yaklaşık aynı dönemde yaşamalarına rağmen, aynı hikayeyi anlatan bu iki edebiyatçının tamamen farklı yerlerde durmasıydı. Andersen ölümün karşısına hayatı çıkarıyor, en usta mücevhercinin elinden çıkmış olsa bile altından yapılmış bir kuşun asla gösterişsiz, gerçek bir bülbül kadar büyüleyici bir sesle şakıyamayacağını söylüyordu. Yeats ise bambaşka bir yerdeydi; ona göre ölümün karşısında durma gücü taşıyan tek şey sanattı. Tabiattaki kuşlar, tıpkı insanlar gibi, eninde sonunda muhakkak ölürken, Bizanslı kuyumcuların eşsiz bir maharetle işlediği altın kuşlar, sonsuza dek kalıp Geçmişin ya da geçiyor olanın ya da geleceğin şarkılarını söyleyecekti. Yani hayat bitecek, sanat kalacaktı. Andersen obsesyonlarımdan, Yeats'i de çok seviyorum ama ikisinin de söyledikleri bugün için sanırım bir parça demode. Kırmızı Saçlı Kadının Orhan Pamuk'un bayıldığım tanımıyla en demonik karakterinin, karşısındaki genç adamı baştan çıkarabilmesini saçlarını kışkırtıcı bir renge boyamasına ama bunu doğal bir malzeme kullanarak yapmasına bağlamasını sanırım hayatın ve sanatın birbirleriyle mücadele etmek için var olmadığını bize hatırlattığı için sevdim. Onlar her daim Escher'vari bir iç içelikle birarada, hangisinin nerede bittiğini, diğerinin nerede başladığını bulmak ise yaşayanların ve okuyanların çilesi, hazzı. Orhan Pamuk'a gelince; yalan söylemek, hele söz konusu sanatsa, her zaman sahtekarlık olmayabiliyor. O yalanların içine gerçekleri gizlemek ya da onları mücevher parlaklığında belirgin kılmaksa bizzat kendisinin hüneri. Benim Adım Kırmızıdan serbestçe çeviriyorum: Hayatta şarap, yazıda üslup."} {"url": "https://egoistokur.com/kisisel-arsivlerde-istanbul-belleg", "text": "İstanbul Şehir Üniversitesi, Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği projesi çerçevesinde ünlü araştırmacı, biyografi yazarı ve vakanüvis Taha Toros'un uzun yıllar boyunca biriktirdiği ve özenle koruduğu arşivini kütüphanesine kazandırdı. Ünlü araştırmacı, biyografi yazarı ve vakanüvis Taha Toros, 1910'da Adana'nın Tarsus ilçesinde doğdu. 2012'de öldüğünde ise ardında 37 kitap ve çok büyük bir arşiv bıraktı. 100 yılı aşan hayatında Mustafa Kemal Atatürk'ten Charles De Gaulle'e, Yahya Kemal'den Nazım Hikmet'e, Orhan Kemal'den Yaşar Kemal'e, Muhsin Ertuğrul'dan Haldun Taner'e sayısız devlet adamı ve sanatçıyla arkadaşlık, dostluk, yarenlik etti. Hayatı boyunca savaşlar, ihtilaller, darbeler gördü, bazıları memleketin geleceğini değiştiren sayısız hadiseye şahit oldu, geriye koskoca bir tarih bıraktı. 13 yaşındayken Atatürk'e şiir okuması da var hayatının köşe taşları arasında, o güne dek salt sözlü gelenekte yaşayan Dadaloğlu'nu yazılı edebiyata kazandırması da... Üstelik denen o ki edebiyatımızda bir Yaşar Kemal olmasını da ona borçluyuz, zira kendisine okuma yazma öğreten kişi Taha Toros'tan başkası değil. Kütüphaneciliğin ve arşivciliğin önemini bilen, bilginin özgür paylaşımını savunan İstanbul Şehir Üniversitesi, İbnülemin Mahmut Kemal İnal ve Kemal Karpat'ın arşivlerini daha önce bünyesine kazandırmıştı. 2012'deki ölümü üzerine Taha Toros'un Bebek'teki evinde bulunan arşivi Şehir Üniversitesi Kütüphanesi'ne getirildi. 7000'i aşkın dosyadan oluşan arşivde Toros'un Türkiye'nin dört bir yanını gezerek topladığı hatta Venedik, Paris ve Vatikan'dan getirdiği 400.000 yazılı, basılı ve görsel malzeme; fotoğraflar, kartpostallar, çizimler, milli mücadeleyle ilgili kayıtlar, Türkçe ve Osmanlıca kitaplar, broşürler, gazete ve dergi haberleri, mektuplar, el yazmaları bulunuyordu. Konu zenginliği muazzamdı; en önemli özelliklerinden biri de İstanbul'la ilgili bazıları hiç gün ışığına çıkmamış belgeler ihtiva etmesiydi. Kütüphane Direktörü Ayhan Kaygusuz'un sohbetimizde anlattıklarının hepsi heyecan vericiydi ama bence en güzeli İstanbul kısmıydı. İstanbul, yüzyıllar boyunca bu topraklarda yaşamış farklı uygarlıkların izlerini taşıyan ama bir yandan da modern hayata uygun şekilde akıl almaz bir hızla değişen bir şehir. Hızına yetişmek çok güç hatta imkansız. Kuşkusuz bunda büyüleyici bir yan var. İstanbul'a dair rehber kitapların zenginliğini, konu çeşitliliğini getirin gözünüzün önüne... Hepsi de bu şehrin bize sınırsız seçenek sunduğunu anlatıyor. O anki ruh halimize göre dilediğimizin peşinden gitme şansımız daima var. Öte yandan kafa da karıştırıyor İstanbul... Hiçbir yer aynı kalmıyor, üç yıl önce verdiğimiz yol tarifi bugün artık geçerli olmayabiliyor. Hele geride bıraktığımız 10 yılı, 50 yılı, 80 yılı düşününce... Dolayısıyla 100 küsur yıllık bir ömürden kalan bu arşivin yakında herkese açılacak olan İstanbul bölümü şahsen beni en heyecanlandıran şey oldu. Kişisel arşivlerdeki belgelerin tasnifi, dijitalleştirilmesi ve uluslararası standartlara uygun olarak web üzerinden yayınlanmasını amaçlayan İstanbul Şehir Üniversitesi Taha Toros Arşivi'ni aldıktan sonra araştırmacılara öncelikle İstanbul'la ilgili 20 bin belgeyi açmaya karar vermiş ve Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği projesini hazırlayarak İstanbul Kalkınma Ajansı'na sunmuş. Ajans projeyi desteklemeye karar verince de geçen eylülde çalışmalar başlamış. Şimdi kalabalık bir ekip harıl harıl İstanbul'la ilgili bütün bu belgeleri dijitalleştirerek kullanıma açmak için altyapı çalışmalarını tamamlıyor. Bunun için ileri teknolojik cihazlarla yapılan taramalar birkaç ayrı formatta yapılıyor. Arşivin tamamı dijital ortama aktarıldığında, belgelerin hepsi uluslararası bir sisteme göre numaralandırılarak dünya envanterine kaydedilmiş olacak. Arşivi dolaşırken bu titiz ve sabırlı çalışmaya şahit oldum. Duvardan duvara kurulmuş kitaplık raflarının bir kısmı semt semt İstanbul'a ayrılmış hacimli dosyalarla doluydu ve her birinde şehrin eski ama hatırlanmayı bekleyen yüzleri gün ışığına çıkmak için bekliyordu. Tabii henüz proje kapsamında olmayan raflara da göz attım. Büyük edebiyatçılara dair kalın kalın dosyalar da ilgimi çekmedi desem yalan olur. Zaten Kişisel Arşivlerde İstanbul Belleği projesi sadece bir ilk. Önümüzdeki dönemde üniversite kütüphanesi aynı altyapıyı kullanarak sahip olduğu diğer kişisel arşivlerdeki belgeleri de kademeli olarak kullanıma açacak, bu arada yeni arşivler almaya devam edecek. Unutmadan; isterseniz siz de şahsi arşivinizi buraya teslim edebiliyorsunuz. Neticede bir kaybınız olmuyor, çünkü dijital ortama aktardıktan sonra isterseniz arşivinizi size geri veriyorlar."} {"url": "https://egoistokur.com/kitabin-besin-degerine-degil-lezzetine-bakari", "text": "Aksu Bora'yla henüz şahsen tanışmadık, Twitter'dan takip ediyorum onu. Hem ufuk açıcı hem de eğlenceli olabilen şahane kadınlardan. Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi öğretim üyesi. Ayrıca iki arkadaşıyla birlikte feminist hareketin güçlü ama feminist üretimin cılız olduğu düşüncesiyle kurdukları Ayizi Yayınları'nın ve üç ayda bir çıkan Amargi Dergisi'nin editörü. Aksu Bora'nın okumayla ilişkisini, hangi kitapları sevip hangilerinden uzak durduğunu, en harika okuma deneyimini elinde kitap ve ona eşlik eden battaniye, mendiller, çay, arada kemirilecek tuzlanmış limon, arada çorba ile tarif etmesini, çoğu zaman kitabın besin değerini falan boş verip lezzete bakmasını, en kıymetli bazı kitaplarını kimseye göstermeyip kendine saklamaktan haince zevk duymasını, okumayla ilgili keşiflerini, hayal kırıklıklarını, kötü alışkanlıklarını, mesela edebiyat diye yutturmadıkları takdirde kişisel gelişim kitaplarına karşı koyamayışını, kendi deyişiyle en pespaye aşk romanlarının bile müptelası olmasını, en önemlisi de yazarlarını, şairlerini anlattığı röportaj, derin bir soluk alıp Oh be! dememe yol açtı. Oh be, nihayet temkinli ve hijyenik olmaya falan aldırış etmeyen ve tam zevkime uygun şeylerden bahseden biri çıkmıştı. Aksu Bora röportajda ne dediyse bana da uydu galiba. Yani ana hatlarıyla... Yoksa ben çorbayı değil, elmayı tercih ediyorum. Demek istediğim, okumak parmak izi gibi bir şey, iyi ve tutkulu okurlar söz konusuysa kimsenin tercihi başkasına uymuyor. Egoist Okur'daki Yangında İlk Kurtarılacaklar bölümünü benim için heyecan verici kılan şey de tam bu zaten. Teşekkür ederek sizi Aksu Bora'yla baş başa bırakıyorum. Eline ne geçerse okuyan cinsten dört gözün tekiydim. Gizli gizli okuduğumu ve bayıldığımı hatırladığım bir kitap, o zaman Vincent Ewing adıyla yayınlanmış olan Genç Kızlar'dı. Sonradan Nihal Yeğinobalı'nın olduğunu öğrendik. Benden beş yaş büyül ablam lisedeydi ve hülyalı hülyalı okuyordu, o ortalıkta yokken de ben. O zamana göre çok açıktı, öpüşmeler, gizli sevişmeler... Ablam beni yakaladı okurken ama galiba bu suçun annem tarafından duyulma ihtimali ikimizin de göze alamayacağımız bir şeydi! Gizlice değil ama pek de ortalığa saçılmadan okuduğum kitaplar, ortaokuldan itibaren müptelası olduğum aşk romanlarıydı- en pespaye olanları. Üniversite öğrencisiyken yapardık öyle şeyler, bize pek çalmak gibi gelmezdi, okumak istediğimiz kitapları alıyorduk mecburen! El koyduğum yok galiba. Varsa bile hatırlamıyorum! Hım... Buna ara dönem demekte ısrarlı mıyız?! Her anlamda yaramaz olan kitaplar okurum, bunların önemli bölümü tarihsel romanslardır. Şöyle böyle 12-13 yaşımdan beri. Ara dönemler çeşitli sebeplerle bunları okumadığım zamanlardır. En uzunu üç yıl civarında sürmüştü, doksanların ortasında, beyaz dizilerin bile çivisi çıkıp berbat çevirilere kaldığımız o korkunç günlerde. Alt türleri severim; romanslar kadar müptelası olduğum yok ama çok uzun bir fantastik roman dönemim oldu mesela, hala arada okurum. Polisiyeyi hep okurum. Bilim kurguyla haşır neşir olduğum bir dönem de olmuştu, şimdi pek okumuyorum. Çocuk kitaplarını severim, biyografilere bayılırım, yemek kitaplarını zevkle okurum... Ne bileyim, oburum işte. Besin değerini falan takmam, lezzete bakarım. Nihai seçimim deyince ölmüşüm gibi oluyor! Henüz nihai bir şey yok, bende bu okuma iştahı oldukça, daha çok çöp karıştırırım! Tam sehpa üzerinde durmalık bir kitabım var, fotoğrafçılığın tarihi üzerine, akşamları sehpadan kucağıma almak güzel oluyor. 20. yüzyıl başında müthiş adamlar ve kadınlar varmış, fotoğraflarına bakmak yetmiyor da, insan biyografilerini merak ediyor... Ölüm Makinesi diye bir polisiye var, önceki gün başladım, yarın falan bitiririm. Müthiş bir şey. İslami Feminizmler diye bir kitap var, orasından burasından bakıyorum biraz. Depression: A Public Feeling diye bir kitap aldım, onu da önümüzdeki dönem vereceğim ders için okuyorum. Rafta görüp de heyecanlanma durumu artık eskide kaldı korkarım. Çıkacak kitaplardan önceden haberimiz oluyor, raftan önce internette görüyoruz, duyuyoruz. Kitap sitelerinde çok zaman geçiriyorum, oralarda rastlayıp heyecanlandığım, çevrilse dediğim çok kitap oluyor. Bunların bazıları derslerle ilgili. Şu yaşta hala ders programı ve okuma listesi hazırlamaktan heyecan duyuyorum; gerçi genellikle dönemin üçüncü haftası falan bu heyecanın yerinde yeller esiyor, biraz kendin söyle kendin dinle durumu yüzünden. Bazıları yayınevi için düşündüğüm kitaplar, biyografiler falan... Galiba bu fasılda daha çok heyecanlandıklarım, edebiyat dışı olanlar. Ne ayıp! Bir tür mesleki deformasyon olabilir. Edebiyatta epey tutucuyum, yeni heyecanlara çok açık değilim. Asla dememek lazım tabii ama bazı yazarları hiç okumam- isim vermek ayıp olur sanırım. Hepsi Türk yazarlar çünkü! Bu kadar romans sevmeme rağmen, son on yılda Türkçe yazılmış ve beğendiğim tek bir tane romans olmadı mesela. Kişisel gelişim kitabını edebiyat diye sattıkları zaman sinir olurum, onları okumam. Girişimcilikle yeni çağ mistisizmini birbirine kattıkları kitaplara pek tahammül edemiyorum. Bunu edebiyat kisvesi altında da yapıyorlar, onları okumam. Gazetecilerin ve akademisyenlerin yazdığı romanlarla ilgili önyargım var, haklı olduğumdan emin değilim ama onlar beni itiyor biraz. Umberto Eco bile! Blogmuş da sonra kitap olmuş kitaplara elim hiç gitmez. Aslında düşündükçe çıkıyor asla okumam diyebileceğim kitaplar! Çok! Türk yazarları yine bir kenara bırakalım, ayıp olmasın diye. Ama mesela Paul Celan ve Ingeborg Bachman mektuplarının olduğu kitap öyle bir hayal kırıklığıydı. Harika bir kitap, aman oku diye tavsiye etmişti arkadaşım, iç sıkıcı bir ergen hali bulmuştum, pöf. Kendi kendime hevesle alıp bıraktığım kitaplar da oldu tabii çok, mesela Faulkner'in otobiyografisi. Bu, işin tuzu biberidir ama değil mi, başlayıp bitirmemek de bir okur hakkıdır nihayetinde. Hakkı yenmiş kitaplar dediklerim, böyle olmasından için için memnun olduklarımdır, sanki bana aitler, onların kıymetini sırf ben bilirim gibi. Enis Batur'un kaplumbağalar hakkında bir kitabı vardı mesela, adını hatırlayamıyorum şimdi. Mükemmeldi. Kaç kere okumuşumdur. Ama adam o kadar çok yazıyor ki, gözden kaçması normal! Uğur Derman'ın Ömrümün Bereketi kitabı çok iyidir, o da hak ettiğini bulamadı galiba. Daniel Pennac'ın Kamo dizisi müthiştir, çocuk kitabı diye kenarda kaldı galiba ama bana sorarsanız yetişkinler için de iyidir o dizi. Bir de bazı kitaplar yanlış zamanda çıkar, yayınlandığında yaprak kıpırdamaz da sonradan anlaşılır, Tutunamayanlar gibi. Bunu bilemiyorum. Beğendiğim yeni yazarlar var ama onların gelecekte nerede olacaklarını tahmin edemem. Bir kitapla yaz geçmez, bakalım ikincide ne yapacaklar... Hatice Meryem'in çok parlayacağını düşünüyorum. Sema Kaygusuz'un yepyeni şeyler yapabileceğini seziyorum. Şule Gürbüz yazmaya devam ederse çok özel bir yeri olacak gibi geliyor bana. Mine Söğüt daha az yazarsa unutulmayacak bir yazar olacak sanki. Kırmızı Zaman'ı yazabilmiş bir kadının Deli Kadın Hikayeleri gibi yarım bir kitap çıkarması okurunu hayal kırıklığına uğratıyor ister istemez! Murathan Mungan'ın bütün kitapları, ama en çok Mahmut ile Yezida. Barış Bıçakçı'nın her şeyi. Ama galiba en çok Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra... Yok, hepsi. Bu çok zormuş ama; Sezgin Kaymaz'ı, Ayfer Tunç'u, Hakan Günday'ı, Müge İplikçi'yi... Zormuş hakikaten."} {"url": "https://egoistokur.com/kitap-sahaftan-alinsin-meyhane-salas-olsun-tarih-beni-anlatsi", "text": "Kitap sahaftan alınsın, meyhane salaş olsun, tarih beni anlatsın! Bir vapur yolculuğu sizi nereye götürebilir? İstanbul'un hiçbir yerinkine benzemeyen denizi, rüzgarı, güneşi, silüeti... İstanbul aşığı, 'eski'ye tutkun Arzu Akgün kendini unutmak ve yenilemek için bir sabah vapur yolculuğuna çıkıyor. Bir kıtadan diğerine, bir yakadan ötekine... Yol arkadaşları muhteşem, okuyacaksınız. Onun yolculuğundan bize kalan ne peki? İstanbul üzerine birkaç kitap. Reşad Ekrem Koçu. Evliya Çelebi. Ve elbette güzel bir yazı. Kitap sahaftan alınsın, meyhane salaş olsun, tarih beni anlatsın! Khalkedon'dan Konstantinopolis'e giden bir vapurdayım şimdi, güneş bütün renklerini alıp götürürken ben yine günün bu vaktine methiyeler düzüyorum. Her şey eşit olsa bile akşamüstünün güzelliğini hiçbir şey karşılayamıyor işte. Biraz denize çokça gökyüzüne hayran kucağımdaki kitaplara bakıyorum sonra. Edward Gibbon'un üç cilt Roma İmparatorluğu'nu almışım biraz önce sahaftan. Ne güzel kokar eski bir kitap ve ne çok şey öğrenir insan sadece eskiliğinden bile. Artık kullanmayı unuttuğumuz birçok kelime tatlı tatlı selamlar bizi. Hikaye seviyorum ya ben, belki biraz bu yüzden 'eski'ye tutkunluğum. Kitap sahaftan alınsın, meyhane salaş olsun. Yıkık dökük bir evin, eski bir duvarın önünde durup düşüneyim hayatı. Sonra bir adam gelsin, her cümlesinden sonra başka bir kitabı karıştırayım merakla. Öğreneyim. Kendimi öğreneyim dünyayla beraber sonra yine kendimi unutayım öğrenirken. Bazen kendini unutmak iyidir. Kendini unutmak için saatlerce yürüyebilir insan, durmaksızın uyuyabilir. Temizlik yapabilir. Yemek pişirebilir. Bir adamı düşünürken bir kase nar ayıklayıp her bir nar tanesi için aşkına yeni bir masal yazabilir. Aşk kendini unutmanın ve yenilemenin en güzel yoludur hep. Aşkla akşamüstü, Roma ile Bizans arası bir yerdeyim. Bizans biraz bildiğim bir dönem, Roma tarihinden ise çok uzağım, oysa oradan başlamak gerekiyor Bizans'a varabilmek için. Yeniden elimdeki kitaba bakıyorum. Kendim için almamıştım bu kitabı ama verene kadar biraz karıştırabilirim. Bir kitapla beraber yaşamak böyle bir şeydir zaten daha doğrusu bazı kitaplarla sadece beraber vakit geçirmek bile bir şeyler kazandırabilir insana. Bazen bir kitap alırsınız, rafta kendini okutacağı günü bekler bir süre. Sonra evinize gelen birisi kitapla ilgili bir şeyler söyler. Bazen de başka bir kitapta ona referans verilir ve o sayfaları karıştırırken birkaç sayfasının içine dalmış olursunuz. Ben de şimdi Roma İmparatorluğu'nun içindeyim ya eve gider gitmez biliyorum ki ilk iş yine aynı yazarın henüz okumadığım Bizans sayfalarında dolanılacak. Gibbon benim sevdiğim tarihçilerden. Sanırım sevmemin nedenlerinden birisi de koskoca bir imparatorluğun tarihini boyu devrilsin diye kocasının dedikodusunu yapan çaçaron kadınlar gibi anlatması. Leon'un dul eşi Verina, imparatorluğu kendi malı olarak ilan edip, Doğu'nun asasını eline vermiş olduğu nankör uşağı tahttan indirmeye kalktı. Başkaldırmadan haber alan Zenon, ivedilikle İsauria dağlarına kaçtı ve aşağılık Senato, oybirliğiyle Afrika seferindeki alçaklığı bilinen Verina'nın kardeşi Basiliscus'u iş başına çağırdı. Ne var ki gaspçının saltanatı bunalımlı ve kısa süreli oldu. Basiliscus kız kardeşinin sevgilisini öldürttü. Onun hoppa ve küstah karısı Harmatius'a aşağılayıcı davranışta bulundu. diye sürüp bir anlatım tarzı devam ediyor kitap boyunca. Sanki bir tarih kitabı okumuyorum da pembe dizi izliyorum, en kötü karakterlere bile bazen üzülüp kadere isyan ediyorum onlar yerine. Bazen de yazara kızıyorum tabii, Prokopios'u okurken olduğu gibi, kendisi ilk elden Bizans tarihçisi olsa bile benim kalbimde apayrı bir yeri olan Theodora'yı nefretle anlatışı yüzünden içim ısınmıyor. Yine de bir yandan o kadar kitap arasında adamın dedikleri zihnimde yer etmiş. Üstelik Evliya Çelebi coğrafya, kültür, ekonomi gibi farklı pek çok alanda bize bilgi verirken bir yandan da kendi tereddütlerini, kafa yormalarını eşzamanlı olarak bizimle paylaşması hem samimiyetine inanmamızı sağlar hem de beraber öğreniriz. Bir şeyle beraber anılan bir duyguyla bütünleşen tarih daha çok akılda kalıcı oluyor galiba. Üniversiteye hazırlıkta hatırlamamızı kolaylaştırmak her şeye kendince bilgimatikler uyduran bir tarih hocamız vardı. Lale Devri deyince iki P gelsin aklınıza deyişi hala kulaklarımda, yüzyıl geçse Lale Devri'nin Pasarofça Anlaşması ile başlayıp Patrona Halil İsyanı ile bittiğini unutmam herhalde. Bir bilgisayar ne güzel algoritmalarla çalışır, hangi tuşa bastığınızda karşınıza ne çıkacağını bilirsiniz. Oysa insan zihni ah insan zihni çağrışımlarla çalışır. Artık o şarkıyı dinlediğinizde onun ismini anmamanız mümkün değildir mesela. Ne zaman İki göz yeter/Görmeyi bilsen dese şarkılar onun gözleri gelecektir aklınıza. Ne zaman patlıcan kızartsanız biraz ona ayırmak istersiniz. Turgut Uyar sizin aşkınızı bilip de yazmış gibi gelir ölçüsüz bir kendini kaptırmışlıkla. Aşk bir çağrışım sanatıdır belli ki, neyi neye bağladığınıza kendinizin bile şaşırdığı. Çağrışımlarla büyür aşk ve özlem. Bir de bu izler daha az yakalanan güzelliklerse ve daha çok senin kimselere açmadığın dünyanla ilgiliyse her şey bin kere katlanır ve bin kere unutulmaz olur. Bir tarihin içinde de herkes aynı dönemi yaşar belki ama yola koyulanın, meydana çıkanın, öfkesi olanın, kendinde duyanın, derdi olanın anlattığı tarih kalır. Herkesin gördüğü değil. Aşk gelince hiçbir şeyin artık aynı olmaması gibi. Eğer Aşksa, sizin savaşınız başlamıştır, sizin tarihiniz yazılıyordur en baştan. Korkularınız da yeni baştan şekilleniyordur, bildiğinizi de unutuyorsunuzdur. Ve o kadar korkarken hiç olmadığınız kadar güçlü olup, aşkla demlenirken yine hiç düşünmediğiniz kadar kırılganlaşırsınız. Gözkapaklarınızın içine çizersiniz resmini ne zaman elinizi uzatsanız onun saçına dokunacak gibi. Tarih elbette aklın ürünüdür ama akıl ancak bir derdiniz, bir özleminiz varsa geriye bir şey bırakır. Aşkla yürümeli, aşkla perdeleri açmalı, aşkla memleketin derdine düşmeli o yüzden insan. Ne akıl ne tutku ne de aşk eksik olmasın hayatımızdan. Biri olmadan diğeri yavan biri unutulunca diğeri delibozuk olabilir çünkü. Yine de bazen birisi ağır basar, affola. Biraz daha bugünlere doğru geldiğimizde ise tarih yazıcılığında kahramanım hiç şüphesiz Reşad Ekrem Koçu. Kendisi sokak sokak yaşadığım İstanbul'u kendi keyfine, ruhuna göre anlatmış. Evliya Çelebi'nin kölesi kaçtığı için duyduğu üzüntüden dolayı gittiği yerde kaç tane ev olduğunu sayamadığını içtenlikle söylemesi gibi Koçu da örneğin Cebeci'yi anlatırken umumi nakil vasıtalarının yollarında sapa bulunduğu için hususi bir nakil vasıtası temini edilemedi ve gidilip görülemedi, tamamen meçhulümüz kaldı der. Ya da bilgi sahibi olmadığı bir konuda yaptığı yazışmalardan netice alamadığında, bu bizim için gayet kuvvetli bir mazarettir diye kendini açıklamaktan çekinmez. Ben böyle anlarda adeta onunla beraber seyrek geçen bir otobüsü bekler gibi hissederim kendimi ve garip bir yakınlık duyarım."} {"url": "https://egoistokur.com/kitaplarda-okudugumuz-saclar-bize-ne-soyle", "text": "L. Frank Baum'un Oz Büyücüsü romanının devam hikayelerinden birinde otuz kafalı bir prenses anlatılır. Prenses Langwidere, her sabah yüzünü yıkadıktan sonra ne giyeceğine karar verirken dolabı açıp kendine o günün kafasını seçer. Özel olarak imal edilmiş kafalarının bazıları neşeli, bazıları melankolik, bazıları uysal, bazıları aksi, bazıları melek, bazıları da şeytandır. Önsezilerinin peşinden giderek doğaçlama takılan ve her gün hangi kafa hoşuna gidecekse peruk misali gibi onu takan Langwidere, ne yaptığını hep iş işten geçtikten, başını belaya soktuktan sonra fark eder. Özetle saç renkleri, modelleri başka başka ve kafası hep çok karışıktır. İyi tarafı da var tabii bunun çünkü işler ters gittiğinde kendi kendine Haydi bakalım, kafayı değiştir, demesi yeterli olur çoğu zaman. Oysa gerçek kadınlar öyle ikide bir Kafayı değiştir, diyemezler. Deseler de karşılarına bin türlü engel çıkar, Sakın ha! der birileri. Engellerle mücadele etmemiz, aynı kalmamızı isteyenlere kafa tutmamız gerekir. Bakın bir süredir Mahsa Amani'nin öldürülmesini protesto etmek amacıyla saçlarını kesen İranlı kadınları izliyoruz. Dalga dalga büyüyor protestolar. Tek istedikleri o gün sokağa nasıl çıkacaklarına kendileri karar vermek. Saçlarını rüzgarda dalgalanmaya bırakacakları güne kadar da protestolarını sürdürecekler. İşte buradan hareketle ben de saçlarını, kadınlığın nihai sembolünü mesele eden karakterleri hatırlatacağım bu yazıda. Saçlarımız biz kadınlar için çok önemli. Güzelliğimizi taçlandırıyorlar her şeyden önce, sonra tüm biyolojik mazimizi taşıyorlar. Tek bir saç telinden DNA ölçümü yapılabildiğini; bedenimizin, hayatımızın bütün biyolojik şifrelerinin onda saklandığını unutmayalım. Ama en önemlisi, saçlarımızın bize, en içimize, ruhumuza, düşüncelerimize, hayallerimize, inançlarımıza, arzularımıza dair sayısız ipuçları içermesi. Bir edebiyat yapıtında saç renkleri bile karaktere dair çok şey söylüyor... William Faulkner'ın Emily'e Bir Gül öyküsünde kendisine ihanet eden sevgilisini öldürdükten sonra onu hayatının sonuna kadar yatağında saklayan Bayan Emily'nin demir grisi saçlarının vurgulanması boşuna değil mesela. Faulkner, yaşlanmış, saçları apak olmuş bu kadını anlatırken başka kelimeler de seçebilirdi ama herhalde hiçbiri Bayan Emily'nin Eğer ben bir şey istemişsem o mutlaka olur, diyen karakterini demir grisi imgesinden daha iyi anlatamazdı. Orhan Pamuk'un Kırmızı Saçlı Kadın romanında, Saçlarımı kınayla boyamaya başlamasaydım eğer, Cem beni hiç fark etmeyebilirdi, diyor Kırmızı Saçlı Kadın. Yazarın bu belki de en demonik karakteri, karşısındaki genç adamı baştan çıkarabilmesini saçlarını alabildiğine kışkırtıcı bir renge boyamasına ama bunu doğal bir malzeme kullanarak, yani kınayla yapmasına bağlıyor. Hayata ve sanata dair üzerine çok konuşulabilecek, konuşulmuş bir imge ama biz burada diğer kısımları bir yana bırakıp karakterin arzuladığı etkiyi, baştan çıkarıcılığı kırmızıya boyadığı saçları vasıtasıyla yaratmasında kalalım. Edebiyatta saç kesme eyleminin de çok çeşitli anlamları var. Bir kadının saçlarını kesmesi, kimi zaman bir güçten vazgeçiş simgesi, kimi zaman yas, kimi zaman Gülten Akın örneğindeki gibi isyan... Romanlardaki, öykülerdeki kadınlar, kılık değiştirmek, görünmez olmak, kötülüklerden korunmak, içlerindeki öfkeyi dışa vurmak ya da basitçe geçmişle bağlarını koparmak için de saçlarını kesebiliyorlar. Rapunzel için masalın sonunda saçlarının kesilmesi karakterin cinsel uyanışını simgeleyen bir eylemken George Elliot'un Kıyıdaki Değirmen romanının kendini arayan kahramanı Maggie için özgürlük ilanı. Bu kadar değil kuşkusuz... Louise May Alcott'un erken dönem feminist başyapıtı Küçük Kadınlar'da Jo March, yoksullukla mücadele etmek için her yolu dener ama yazdığı öykülerin pek fazla para etmediğini görünce gidip bir perukacıya saçlarını, tek güzelliğini satar. Ernest Hemingway'in Silahlara Veda'sının Catherine'i nişanlısının ölüm haberini aldığında, Michael Ondaatje'nin İngiliz Hasta'sının Hana'sı da hemşire olarak savaşa katılmaya karar verdiğinde keser saçlarını. Jeffrey Eugenides'in Middlesex'inin esas karakteri Cal ise, cinsiyet değişimi ameliyatının ardından, bir tırtılın kelebeğe dönüşmesini andıran büyük değişimi, kendi deyişiyle ikinci doğuşu esnasında ilk iş olarak gür saçlarından kurtulur. Saçların kesilmesi masumiyetin yitirilmesi anlamına da gelebiliyor. 18. yüzyıl İngiliz şairi Alexander Pope, Homeros, Vergilius, Dante veJohn Milton'un üslubunu taklit ederek yazdığı ve kahramanı olmayan bir kahramanlık destanı olarak nevi şahsına münhasır bir yerde duran Bukleye Tecavüz adlı sözde epik şiirinde yüksek sosyeteden genç bir adamın Belinda adlı güzelin saçlarından bir bukleyi gizlicekesmesini anlatıyor. Buklenin iğfaliyle birlikte ortalık darmaduman olurken işin içine gökyüzündeki melekler de karışıyor. Pope olayı bir imparatorluğun muharebe meydanında yenilmesi gibi görkemli ifadelerle yazarken satır aralarını doldurmak, bukle anlamındaki lock kelimesinin İngiliz argosunda bekaret anlamına da geldiğini bilen okurlara kalıyor. Kadını güçten düşürmenin, yok etmenin bir simgesi olarak saç kesme meselesi var bir de. Mitolojideki yılan saçlı Medusa'dan bu yana kadınların saçlarından çok korkmuş erkek egemen toplumlar. Çok örneği var bunun... William Styron'un Sophie'nin Seçimi romanında hayatının en korkunç tercihini yapmaya zorlanan karakterin üstüne üstlük bir de saçlarının kesilmesi, kalbimize sipsivri bir bıçak saplar adeta. Bir zorbalık yöntemi olarak saç kesme imgesiyle, gelecekte geçen ve kuşkusuz günümüzü imleyen distopik romanlarda da karşılaşırız. Kadınlara çoğu kahverengi ya da gri gibi donuk renklerde bir örnek üniformalar giydirilmesi, rakamlarla, önceden belirlenmiş numaralarla adlandırılmaları ve mutlaka hikayenin bir yerinde saçlarının kesilmesi, baskıcı yönetimlerin değişmez ezme, sindirme yöntemleri olarak çıkar karşımıza. Bunu yapanlar, onları insan olmaktan çıkarıp kimliksizleştirmek, birer nesne olarak kabul edildikleri gerçeğini yüzlerine çarpmak ister aslında. Köleliğin bir çeşidi olan beslemelik müessesi, edebiyatımızda çeşitli vesilelerle sıklıkla işlendi, Hüseyin Rahmi Gürpınar'dan itibaren birçok yazar, besleme kızların hayatlarını anlatan yapıtlar kaleme aldı. Vüs'at O. Bener'in Havva öyküsü unutulmazlardandır, Füruzan'ın Nehir öyküsü de. Edebiyat tarihimizin zirvelerinden Asılacak Kadın vardır bir de. Besleme olarak geldiği evde olanca aşağılanma, eziyet hatta tecavüz karşısında korkusu içinde dağ gibi büyüyen ve hep susan Melek'i, güya yoksulluktan, sefaletten kurtarılmış, unutulmaya yazgılı bütün isimsiz besleme kızların en çarpıcı temsilcisi olarak çıkarır karşımıza Pınar Kür. Yolunu bile bilmedikleri, içinde labirent misali kayboldukları zengin evlerinde aklın alamayacağı ağır yükleri sırtlanmak zorunda kalan sessiz ve biçare besleme kızlarla ilgili değişmeyen şeyse saçlarına makas vurulan ilk andır. O tekinsiz evlerde yaşanacak acıların simgesi, billurlaşmış halidir bu aslında. Makas darbeleriyle yere düşen her saç buklesi, görünmez bir pranga olup dolanır kızların ayak bileklerine. Hıçkırıklarını duyan, duysa da aldırış eden olmaz. Bir tek yukarıda sözünü ettiğim damardan ilerleyen edebiyatçılar, özellikle de Artık sadece beslemelerin hıçkırıkları için ağlıyorum, diyen biricik Selim İleri belki. Müzisyen Tom McRae'nin You Cut her Hair adlı olağanüstü güzel ve kalp dağlayan, yaralayıcı şarkısındaysa bir Nazi toplama kampında öldürülen 14 yaşındaki Polonyalı Czes awa Kwoka anlatılır. Tom McRae'nin yıllar önce obsesif bir şekilde tekrar ve tekrar dinlediğim olağanüstü güzel -kalp dağlayan, öfkeden delirten- şarkısını n'olur ama n'olur Spotify'da bulup dinleyin."} {"url": "https://egoistokur.com/kitapperest-bizim-marquis-de-sadeimizin-gozunden-istanbu", "text": "Bir dönemin meşhur gazetecisi Refi' Cevad Ulunay, sıkıntılı ve renkli geçen gazetecilik hayatına, birkaç güzel roman da sığdırmıştı: Köle, Enkaz Arasında, Sayılı Fırtınalar, Eski İstanbul Yosmaları, Mermer Köşkün Sahibi, Dağlar Kralı... Selim İleri'nin de daha önce yazdığı gibi romanlarında eski İstanbul'u, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönem insanlarını, kabadayıları, yosmaları, eşkıyaları, tulumbacıları, varlıklı ama çizgidışı yaşayan hanımları canlandırmıştı. Bu arada Orçun artık Egoist Okur'un yazarlarından biri. Onun blogumuza bir eski zaman rüzgarı taşıyan Kitapperest yazılarını seveceğinizi umuyorum. İllüstrasyonlar bu adresten alındı. Aşağıda orijinal hallerini de göreceksiniz. Refi' Cevad Ulunay, sıkıntılı ve renkli geçen gazetecilik hayatına, birkaç güzel roman da sığdırmıştır: Köle, Enkaz Arasında, Sayılı Fırtınalar, Eski İstanbul Yosmaları, Mermer Köşkün Sahibi, Dağlar Kralı... Selim İleri'nin, Türk Romanından Altın Sayfalar kitabında naklettiğine göre, Gazeteciliğinden gelen akıcı bir anlatımla, eski İstanbul hayatına ilişkin romanlar yazmış Ulunay, bir yandan da Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönem insanlarını, kabadayıları, yosmaları, eşkıyaları, tulumbacıları, varlıklı ama çizgidışı yaşayan hanımları canlandırmıştır. Bu yazımda, işte bu türden insanları o güzel ve akıcı üslubuyla romanlarında yaşatmış ve maalesef şimdinin çöp-kitaplar 'saltanatında' unutulmuş olan Refi' Cevad Bey'in; her biri edebi şölen olan romanlarından birini; Eski İstanbul Yosmalarını anacağım. Üstad Selim İleri'nin belgesel çizgisi de olan bir roman dediği Eski İstanbul Yosmaları, 1959'da neşredilmiş. Selim İleri, 24 Nisan 2010'da yazdığı Bir İstanbul Gezintisi yazısında, Ulunay'ı kimseler romancıdan saymazdı. diyor. Bunu okuyunca şaşırdım doğrusu. Akıcı ve güzel Türkçeyle merak uyandıran ve İstanbul'un unutulan yer, adet ve insanlarına yer veren güzel romanlar yazmış bir yazarı romancı saymamak, acaba bir kıskançlık işareti miydi? Neyse, biz romana dönelim. Refi' Cevad değil, Marquis de Sade! Yazar, iki kardeş paşazadenin evlerinde İpek'le Ra'na'yı buluşturarak, birinci bölümü, ikincisine bağlamış olur. Eski İstanbul, 'yosmalık ve kapatmalık' adetleri, vasıtalık/muhabbet tellallığı müessesesinin türlerinin de anlatıldığı bu roman, her şeyden önce temiz, kıvrak, akıcı Türkçesi ve pek duyulmadık deyimleri için bile okunmalıdır."} {"url": "https://egoistokur.com/kiz-kulesi-ve-karl-detroitin-hikayes", "text": "Salacak açıklarında yer alan tarihi Kız Kulesi, İstanbul'un simgelerinden biri. Hakkında çok efsane biliyoruz, şairlerin şiirlerine konu olduğunu, hatta Nazım Hikmet'in 12 yıllık hapishane hayatından kurtulduğu ilk gün onu seyretmeye gittiğini bile... Ama Kız Kulesi'nin Karl Detroit adlı bir Alman'la ilgili pek azımızın bildiği müthiş bir hikayesi daha var. Kız Kulesi'nin bilmediğim hikayesini Sunay Akın'ın İstanbul'un Nazım Planı adlı kitabında okudum. Yeniden basımı 3 Haziran'da Moskova'da ölen büyük şairin ölüm yıldönümüne denk düşen kitap, Sunay Akın'ın Nazım Hikmet, İstanbul ve şiir konulu metinlerinden oluşuyor, özellikle de Nazım Hikmet ve İstanbul ilişkisine dair pek bilinmeyen anılar, hikayeler ve efsaneler içeriyor. Çocuk, gemilerde miço olarak çalışma belgesini eline alır almaz Hamburg Limanından kalkan bir gemiye atlayarak İstanbul'a doğru yola koyulur. Henüz 12 yaşındadır. Çalıştığı gemi İstanbul'a vardığında, Karl Detroit'in büyük planı yürürlüğe girer. Boğaza atlayıp yüzmeye başlar. Ama akıntı onu kıyıya değil, Kız Kulesi yönüne sürükler. Ve onu kurtaran bekçiye bir daha gemiye dönmek istemediğini söyler. Anlaşılan bu olay, Almanya ve Osmanlı arasında küçük de olsa bir diplomatik soruna yol açar. Meseleyi çözmek Sadrazam Ali Paşa'ya düşer. Onun himayesine giren Karl Detroit önce Mehmet Ali adını alarak Harbiye'de öğrenim görmeye başlar. Mezun olduktan sonra da Kırım Seferi'ne, Bosna, Karadağ savaşlarına katılır. Hatta II. Abdülhamid döneminde Paşa unvanı alan Mehmet Ali, 1878'de imzalanan Berlin Antlaşması'nda Osmanlı'yı temsil eden üç kişiden biri olur. Gerçi devamı epey karanlık... Berlin Antlaşması'nın Hıristiyan cemaatlere tanıdığı haklar yüzünden gerici çevreler, halkı Mehmet Ali Paşa'ya karşı kışkırtmaya başlar. Paşa Müslümanları yatıştırmak için Arnavutluk'a gönderilir, lakin Sizi gavura sattı kışkırtması etkili olduğu için Kosova'nın Gjakova kasabasında linç edilir. Çok uzun zaman önce gerçekleşen bir olayı neden şimdi durup dururken hatırlayalım diye soranlar var, biliyorum. Zira hikayenin bizim için çok enteresan bir yanı daha var: Mehmet Ali Paşa'nın dört kızı dünyaya geliyor. Bunlardan Leyla Hanım'ın da Celile adında bir kızı oluyor. Celile Hanım kim derseniz, hatırlatayım; Türk şiirinin en büyük isimlerinden Nazım Hikmet'in annesi. Kız Kulesi'nin en güzel hikayelerinden biri de belki budur. İşin enteresan yanı, Mehmet Ali Paşa'nın torunları ve torunlarının çocukları arasında başka edebiyatçıların da bulunması. Mesela Sabahattin Ali ve Oktay Rifat... Ayrıca Mehmet Ali Aybar ve Ali Fuat Cebesoy da Paşa'yla kan bağı olanlardan. Çok güzel bir yazı, İstanbul 'da gezmeye, bakmaya kıyamadığım yerlerden biri de Kız kulesi'dir. Yazı için armut dibine düşermiş sözü uygun olabilir bence...."} {"url": "https://egoistokur.com/kizgin-degil-burugum-hayatima-bu-yon-veriyor-arti", "text": "Arkadaşım Tolga Meriç'le Picus döneminde ne kadar şahane işler yaptığımızı, ne müthiş röportajlarla okur karşısına çıkabildiğimizi konuştuk. Kendini beğenmek değildi söz konusu olan, üzüntü diyebileceğim bir duyguydu daha çok. O tarz röportajların yapılabildiği, yayınlanabildiği bir dönemde değiliz artık. Sıkı Müslüman bir ailenin içinde büyüdüm. Amerika Libya'yı bombaladıktan sonra siyasal İslam'a kadar ilerledim. Dedemle beraber beş vakit namaz kılıyordum. Bir gün sabah namazı için kalkmıştım yine. Abdest alıp seccadeleri yaydım. Dedemin abdest almasını beklerken pencereden bakmaya başladım. O an bir şey oldu bana. Tam da böyle bir şey düşünüyordum; ağaçlar, kuşlar, evet, onların bağırsakları, gözleri, kaşları, ayakları... O an gitti işte bende. Çıktım okula gittim; sabah namazı kazaya kaldı. Öğlen okuldaydım, o da kazaya kaldı ve ipin ucu koptu. İkinci yüzleşmemse askerken oldu. İki çocuk kavga etti, biri diğerini vurdu. Kurşun çocuğun önünden girip sırtından çıktı patlayarak; ne var ne yoksa gördüm. Beden ve inkar deyince de... Yaklaşık beş senedir, her gün, her saat, her an. Kendime iyi bakmayı sevmem. Kimseye de tavsiye etmem. Beden bağımlılığına kapılmak istemiyorum. Sonunu biliyorum: Vitaminler, haplar, kremler, şunlar bunlar derken alıp başını gidiyor. Çok büyük aksaklıklar olmadıkça doktora gitmiyorum, ilaç bile kullanmıyorum. Dikkat etmezdim. Büyüme isteği duymadım, bununla ilgilidir belki. Hep memnundum halimden. Başka birinin bedenine de özenmedim hiç. İlk rüyalandığımda on bir yaşındaydım. Uyandığımda ilk yaptığım şey banyoya gidip yeni terlemeye başlamış bıyıklarımı babamın jiletiyle kesmek oldu. Aynadaki yüzüm, tüylerimi kesişim hala gözümün önünde. Ertesi gün de seks filmine gittim. Artık erkek olduğumu düşünüyordum. Kıllarımla çok barışık değilim. Zul gelir bana koltuk altı tıraşı, etek tıraşı falan. Sakalı sinemacılar istedi diye bırakmıştım bir ara, hep tıraşlıyımdır normalde. Ama saçlarımı severdim. Belime kadardı, bir tek onu severdim. Dışarıdan beden modelleri dayatıldıkça, üstleri tertemiz erkekleri gördükçe insan dönüp bir daha bakıyor kendine. Hoşlandığımı sanmış olabilirim ben de. Ama tüysüz bir göğüs kafesinden hoşlanmadığımı oynadığım bir müzikalde fark ettim. Mikrofonlar daha rahat yapışsın diye tüylerimizi kesmemizi istediler. Kestik. Gördüm ve beğenmedim. Bir daha da kesmedim. Suyla pek ilişkim yoktur. Yıkanmayı sevmem. Pislikten kaşınana kadar yıkanmam. Dünyadaki su rezervlerine saygılı davranıyorum. On gün yıkanmayabilirim. Bir aya çıktığı olmuştur. Gariptir; terim falan kokmaz. Vücudumda öyle salgılar yok. Rahatsız etmediği için de devam ederim. Rahatsız olduğumu hatırlamıyorum. Kimseye Yıkansana lan! demedim. Jean Genet'nin Hırsızın Günlüğü'nde Stilitano'nun yakasında gezinen bitin anlatıldığı bir bölüm var. Şaşkın, küçük bir leke şeklinde bir nesne değildi, hareket halindeydi der Genet bit için. Çevikliğini kaygı verici bulur. Bitin kendi alanında, kendi mekanında ölçüp biçiyormuş gibi gelip gittiği hissine kapılır. Sonunda ipek gömlekle oluşturduğu tezata, bitin Stilitano'nun toplumdaki yerini açık ettiğine bağlar. Ben bedende başka canlıların barınması gibi tuhaf bir konunun sizde uyandırdıklarını merak ediyorum. Okullardaki bit kontrollerine tanık olup olmadığınızı da. Eyüp'te büyüdüm. Herkes işçi çocuğuydu. Hepimiz pistik yani. İlkokulda güzel, havalı bir kız vardı. Annesi bankada yöneticiydi. Bakımlı bir aileydi. Kontrolde bir tek onda çıktı bit. Ağladı ve üç gün okula gelmedi. Annesiyle sokakta yürürlerken sağa sola bakamıyorlardı utançtan. Çok gülmüştük. Mastürbasyona. Biriyle yapması gereken bir şeyi tek başına yapabilmesine. Yapıyorum. Ama garip geliyor. Başka bir canlı var mıdır acaba mastürbasyon yapan? Hala garip geliyor. Ağzımı yüzümü ise yamultmam. Yalnızken uyuyorum. Uyumasam bile kesinlikle ayakta değilim, yatay pozisyondayım hep. Roland Barthes İnsan gövdesinden söz edeceksek giysi sorununu da ele almak zorundayız dedikten sonra bugünkü giysinin cinsler arasındaki ayrımı kaldırdığına, uniseks giysilerin büyük çapta, kitle çapında bir olay olduğuna dikkat çekiyor. Bu olaydan bedeninizin payına neler düştü? Saç uzatmaktan küpe takmaya kadar. Saç uzatmak ve küpe takmak bana kendimi çok erkek hissettiriyor. Bilmiyorum. Küpe ve saçta kadınsı bir görüntü var sanılırken onda böyle bir kontra yapmak enteresan geliyor. Öyle olmak ve yine de erkek olmak çok enteresan. Bayılırım. Oğlan çocuğu gibi kızlara mesela... Kısa saç, makyaj yok... Ya da kas... Bedeninin toplumsal anlamıyla ilgilenmemek, bununla biraz oynamak güzel. Hayat bir şaka. Erkek ya da kadın olmak da. Var olmak isteyip istemediğimi, nasıl var olmak istediğimi sormadılar. Var ettiler. O kadar. Çok uzun sormadım. Vay anasını! dedim. Öyle olmuş, ne yapalım. Şikayetçi değilim. Her şey keyifli gidiyor ama insan bazen de merak ediyor, öbür türlü olsaydı ne olurdu diye. Çocukken bulduğumuzu giyerdik. Genelde ağbilerin giysilerini verirlerdi. Hayatımda da hep ikinci el giysilerle devam ettim. Mağazalardan alışveriş pek yok hayatımda. Birilerinin giydiği şeyleri giydim, birilerinin daha önce okuduğu kitapları, dinlediği plakları aldım. Adam parasız kalıyor, giysisini satıyor, alıp devam ediyorsun. Onun yirmi otuz yıl önce bir giysiyle ortaya attığı bir cümleyi sürdürüyorsun. Hikayesi olan şeyleri seviyorum. Eskiden daha beğenilen bir adamdım. Şimdi bedenimi değil, üzerindeki Nejat İşler yazısını beğeniyorlar. Dövme yaptırmak istiyorum. Bir koluma T. C. kimlik no, diğerine vergi numarası... Ben buraya artık dükkan gibi bakmaya başladım. Çünkü bedenimle para kazanıyorum. Ona para veriyorlar. Güzel tarafı bunun minimal bir şey olması, sadece bununla para kazanmam. Böyle bir haz duyuyorum, evet. Genelde övüldü. Zaman içinde bedenimin ayrı ayrı yerlerine dikkatimi çektiler. Ellerime, ayaklarıma, burnuma, gözlerime, dudaklarıma, saçlarıma... Biri söylediğinde fark ediyorum. Ellerin ne kadar güzel dediğinde şaşırarak bakmaya başlıyorum ellerime. Çok gereksiz. Hep Müslüman kadınların çok ezildiği söylenir ama... Müslüman erkekler dünyada görebilecekleri en büyük aşağılamayla karşılaştılar. Sünnet olduk biz. Hiçbir arızamız, şikayetimiz yokken bizden bir parça alındı. Unutulur şey değil o. Bu konuda hepimiz hastayız. İyileşebileceğimiz bir durum değil. Barışamayız bununla. Marquis de Sade'ın karakterleri tam hazzın yükseldiği sırada dine küfretmeye başlar. Dinin, Tanrı'nın varlığının cinselliği değiştirdiğine, oluşturduğuna ilişkin bir gönderme gibi de okunabilir bu küfürler. Büyük ihtimal bana hizmet etmiştir. Bir şey kapatmamıştır. Severim dinleri. Müzik gibi. İyi şeylerdir. Bana yararı olmuştur. Crispin Sartwell inkar edilen bedensellik gerçeğini hatırlatan sevişmek, işemek, yemek gibi eylemlerin her nasılsa birbirini çağrıştırdığını vurguluyor. İnsanın imalı bir biçimde yemek yiyebileceğini söylüyor. Bunlar asal yaşam eylemleridir. O yüzden çağrıştırmanın da ötesinde, aynıdırlar. Bedeninle olan hikayen budur en çıplak haliyle. Üçünü de çıplak yaparsın zaten. Yemek yerken de. Yapay olması bile bir şey anlatır; çatal bıçak tutmalar... Güzelini görmedim şimdiye kadar. Bir arkadaşımın başına geldi. Don Juan gibi bir herifti. Duşta sevişirken şofbenden gitti. İntihar etti diyenlerle kavga ederdik. Çünkü bu durumun intiharla çok uzun bir aralığı var. Güzel olabilir, daha az acı verebilir. Kadınlara yönelik imalara gelince... Dünyanın her yerinde vardır bu. Çok yaratıcı bir alan olduğu için sonu gelmiyor konuşulanların. Küçük şakalar bunlar. Sözleri pek takmam. Bu düşünce özgürlüğüne girer biraz! Küfür dilin zenginliği. Futbolcuları düşünün... Ama fizikselliğe tepki veririm. Kadınlar daha cesur bu konuda. Bakar, kalabalık içinde ellemeye kalkar. Onlara kızarım. Fiziksel olarak ama sadece uzaklaştıracak kadar tepki veririm. Kadınların bazen benden şiddet beklediğini de fark ediyorum. Birinin verdiğim acıdan zevk almasıyla barışık değilim. En büyük şaşkınlıklarımdan biridir: Kalabalık bir yerde biriyle kavga ettim ve sonra çok güzel, hiç benimle olacağını tahmin etmediğim bir kadınla birlikte oldum. Ama sonra bir daha birlikte olmadım onunla. Bunun hoşuna gitmesi. Evet, belki en altta güçlüye sığınmak gibi bir şey var. Bunu anlıyorum ama anlamak istemiyorum. Bence evrime bu da girmeli. Kadın da dursun ayakta. İlk defa Yılmaz Güney'in Duvar adlı filminde görmüştüm doğurmayı. Acayip bir şey. Kadınları özel yapan da bu biraz. Sözsüz bir anlaşma: Her kadının bir anne olması. Erkeğin ezikliğini de açıklayabilir bu. Böyle bir ihtimal olabilir. Erkeğin kendinden bir şey çıkmaz, sadece başlatır. Bunda efelenecek bir şey de yoktur, süper bir durum değildir. Bu yüzden yalan bir yüceltme vardır baba olmakta. Üçüz dördüz olur mesela, Ulan ne biçim şişirmiş kadını! falan derler! Abuk sabuk hikayeler. Anne olmanın doğal ritüelini taklit eden yapay, sözlü, tavırlı ritüeller bunlar. Ben çocuk yapmak istemiyorum. Kimse bana sormadı var olup olmak istemediğimi. Küçüklüğümden beri yabanilik getirdi bu bana. Aynı şeyi başkasına yapmak istemem. Kızgın değilim ama buruğum. Benim hayatıma bu yön veriyor artık. Prostat olmak. Ailede var, ben de olacağım herhalde. 40'lı yaşlarına kadar istediğin kadar süper adam falan diye takıl, orada yersin yani. Güzel bir şeydir. Güzel derken... Komik ama güzel bir şeydir. Enteresan bir an. Büyük ihtimalle benim de başıma gelecek. Şimdiden barıştım bu durumla."} {"url": "https://egoistokur.com/kizlar-sunnet-olmaz-gelin-olu", "text": "Egoist Okur'un Çocuk Kitapları bölümünü epeydir vakitsizlikten ihmal ediyordum, o yüzden Picus döneminden tanıdığım Gökçe Gökçeer'in bu konuda yazmak istemesine çok sevindim. Gökçe'nin Canan Tan imzalı Aliş Sünnet Oluyor, Maviş de Gelin adlı kitapla ilgili yazısı hemen geldi. Okuyunca çok önemli bir konudan söz ettiğini fark ettim ve çocuk edebiyatı denen şeyi ne kadar ciddiye almamız gerektiğini bir kez daha kavradım. Paytak Penguenler kitabındaki başörtülü penguenlere itiraz edenlerin bu kitapta pek de önemsenmeden sürekli vurgulanan Kızlar sünnet olmaz, gelin olur! mesajına niye hiç ses çıkarmadığını da ayrıca merak ettim. Timaş Yayınları'ndan çıkan Paytak Penguenler ile Tanışalım adlı çocuk kitabının başörtülü penguenleri geçen ay epey gürültü kopardı. Doğrusu biraz şaşırtıcıydı gördüklerimiz. Yayınevinin kitabın orijinalinde de bu görsellerin yer aldığını açıklaması konuya pek açıklık getirmese de, bu olaydan bir süre sonra kapağını gördüğüm bir başka kitap nedense kimse tarafından yadırganmadı. Halbuki başörtülü penguenler kadar hatta belki daha da fazla gürültü koparması gerekiyordu. Kapaktaki başlık şöyleydi: Aliş Sünnet Oluyor, Maviş de Gelin... Canan Tan'ın Altın Kitaplar tarafından yayımlanan Aliş ile Maviş serisinden çıkan bir kitap bu. Kapağında Aliş'in sünnet kıyafetli, Maviş'in de gelinlikli bir çizimi var. Kesin rakam vermek elbette çok zor. Ancak Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu'nun geçen yılki verilerine göre, Türkiye'de her üç kadından biri çocuk denecek yaşta evlilik yapıyor. Kadına şiddetin, doğum sırasında ve sonrasındaki anne ölümlerinin, çocuk kayıplarının, kadınlarda eğitim eksikliğinin en önemli sebeplerinden biri olarak kabul edilen erken evlilikler, Türkiye'nin hatta dünyada gelişmekte olan tüm ülkelerin büyük bir sorunuyken, bunun bir çocuk kitabına başlık olmasının dikkat çekmemesi çok şaşırtıcı. Elbette kitapta Maviş gerçekten gelin olmuyor. Okumadan önce de tahmin edileceği gibi, sünnet olan kardeşini kıskanmaması için ona da gelinlik giydiriliyor. Ancak küçücük yaşta kız çocuklarının ve hatta erkek çocukların da bilinçaltına kazınan 'kızlar gelin olur' önermesinin ne kadar ciddi bir tehlike olduğunun altının çizilmesi gerek. Bunu görebilmek için pedagog olmak gerekmediği gibi, biraz öngörülü, duyarlı olan ve konuya hassasiyet gösteren herkesin bunu gündeme taşıması zaruridir. Kitabın 9. sayfasında; Maviş'in dedesi ona şöyle diyor: 'Kızlar sünnet olmaz, gelin olur!' Daha sonra Maviş'in gelin olması için büyümesi gerektiği ona anlatılmaya çalışılıyor ancak asıl önerme söylenmiştir artık: 'Kızlar sünnet olmaz, gelin olur!' Kadına rolü, daha o yaşta biçilmiştir. Evet, Maviş şu anda değil büyüyünce gelin olacağına ikna edilmiştir, yine de ona bir gelinlik dikilir. Sünnet düğününde kendini kötü hissetmemesi için, Maviş küçük bir gelin olur. Çok mutludur!"} {"url": "https://egoistokur.com/koethi-zan-formulu-5-gun-1-saat-500-kelim", "text": "Zan, Alabama'da, yani Amerikan taşrasının ücra bir köşesinde, tek bir roman bile okunmayan bir evde büyümüş. Okuma zevkini okuldaki öğretmenleri sayesinde edinmiş. Yale Hukuk Okulu'ndan mezun olduktan sonra da avukat olmuş. Uzun yıllar MTV'nin hukuk bürosunda avukat olarak çalıştıktan ve sinemacı, tiyatrocu ve televizyoncuların davalarını üstlendikten sonra da oturup bir roman yazmış. Gerçek olaylar. Babası tarafından evlerinin bodrumunda tam 24 yıl esir tutulan Elizabeth Fritzl. Onu kaçıran adam tarafından 8 yıl ağır işkencelere maruz bırakılan Natascha Kampusch ve diğerleri, Sabine Dardenne, Jaycee Lee Dugard... Bu kadınlar o travmalardan sağ çıkmayı başardılar. İradelerine, kararlılıklarına, trajediyi atlatma kuvvetlerine hayranım. Kesinlikle feminist bir roman. Hem polisiye bir kurgu içinde kurbanla özdeşleşerek onun ne hissedebileceğini yazmak istedim hem de kurbanın iyileşme sürecini... bu tip vakalarda iyileşme düz bir çizgide ilerlemez. Kişi bazen iyiye gider, bazen eskisinden de kötü hisseder... Ama sonuçta yazarken okura umut vermekten yanaydım, çünkü meslek hayatım boyunca bu tür davalar hakkında çok şey okudum, taciz ve aile içi şiddet gibi davalarla da çok karşılaştım. Kurbanlar bunları aşmak zorundalar, başka türlü ayağa kalkmaları, yola devam etmeleri mümkün değil. Tabii kadına karşı şiddeti ele alırken sömürücü bir dil kullanmamaya, pornografik olmamaya da özen göstermem, bıçak sırtı bir denge gözetmem gerekiyordu. Sonuçta bu, bir kadına karşı şiddet öyküsü, dolayısıyla kadın bu romanın nesnesi değil öznesi. Bu sorunun cevabını tam olarak bilmiyoruz aslında. Kadınlara karşı işlenen şiddet suçları belki artıyor, belki de sadece bizim bu konuya hassasiyetimiz artıyor. Nihayetinde kadınlar artık seslerini buldular ve dünyada önemli bir güç haline geldiler. Bu yüzden ortadaki umutsuz tablo aslında umutlanmamız için bir sebep de olabilir. Yazılı bir listem yok tabii. Ama lisedeyken en iyi arkadaşımla bir dizi kural geliştirmiştik. Kuralları yazmamıza gerek yoktu, çünkü zaten her gün bunları deneyimleyebiliyor, birbirimize hatırlatıyorduk. Ne bileyim mesela otoparklarda dolaşmıyorduk. Kitabın özünde de o kurallar yatıyor zaten, kahramanlarım Sarah ile Jennifer aslında ben ve o yıllardaki en yakın arkadaşım. Karanlık, korkutucu sahneleri yazmakla baş edebiliyordum ama kadınlara yönelik duygusal şiddeti yazmak bana zor geliyordu. teskin olmaksa imkansız gibiydi. Sonuçta sabah 5-6 arası yazıyor, sonra da çocuklara kahvaltı hazırlamaya başlıyordum. Sonra da zaten işe gidiyordum. Açıkçası çalışmak bazen en iyi rahatlatıcı olabiliyor. Asla Yapma! yla hiç alakası olmayan bir polisiyeyle uğraşıyorum. Yani beni büyüleyen bazı konulara çalıştığımı ve romanımla ilgili bir çeşit ön hazırlık sürecinde olduğumu söyleyebiliriz. Karmaşık psikolojik sorunları, ahlaki ikilemleri ve güç ilişkilerini araştıran kitaplar yazabilmek istiyorum. Hiç beklemediğimiz insanların niçin kötücül şeyler yaptığını ve kurban konumundaki kişilerin onlarla nasıl baş edebildiğini merak ediyorum. İlk kitabımda olduğu gibi, kötücüllük ve akıl yitimi arasındaki bağlantıyla ilgileniyorum. Bu kitabı MTV'nin hukuk bürosunda full time avukat olarak çalışırken yazmaya başladım. O sırada evimi yeniliyor, bir yandan da iki küçük kızımla ilgileniyordum. Yazmak için her gün sadece 1 saatim vardı, sabahları 5 ve 6 arası. O saatte ev tamamen sessiz oluyordu neyse ki. Galiba bu saatleri seviyorum, hava aydınlanmadığı için dışarısı karanlık oluyor ve bana kendimle başbaşaymışım hissi veriyor. Ben de şalterleri indirip var gücümle çalışıyorum. Haftada en fazla beş gün çalışabiliyorum. Günde 500 kelime gibi bir sınırım var, daha fazlasına gücüm yetmiyor. Ama şöyle bir sistem geliştirdim, olur da çok çalışırsam ve 10 bin kelimeye ulaşırsam, o ay artık çalışmıyorum. Tatil gibi... Bir de asla geriye bakmama gibi bir huyum var. Yani yazarken... Bütün taslağı tamamlayana kadar durup geriye bakmıyorum. Sonra geri bakmak ve düzeltmeleri yapmak için nasılsa bol bol vaktim olacak, biliyorum. Polisiye severim. Mesela Patricia Highsmith, Graham Greene, Dorothy B. Hughes, Ruth Rendell, Henning Mankell ve Shirley Jackson... Son zamanlarda İskandinav polisiyelerini de beğeniyorum. Klasikler de var tabii. Bronte Kardeşler, Charles Dickens, Lev Tolstoy haliyle ilk aklıma gelenler. 19'uncu yüzyıl romanına özel bir düşkünlüğüm var. O dönemin başyapıtlarını tekrar tekrar okuyorum. Vazgeçemediğim bir zevk gibi, neyse ki vazgeçmem gerekmiyor! Bu soru üzerine hep düşünürüm ve her defasında da çok genç karakterler gelir aklıma nedense... Bülbülü Öldürmek'teki Scout, Matilda, Pippi Longstocking, Küçük Kadınlar'daki Jo, I Capture the Castle'daki Cassandra, Uğultulu Tepeler'in ilk bölümlerindeki Catherine... Bu karakterlerin hepsi zeki, sert, sezgileri kuvvetli genç kızlar. Hayallerinin peşinden gidebilecek kadar cesurlar."} {"url": "https://egoistokur.com/kontrol-kalemi-tekinsizligin-tinilari-bu-patikad", "text": "Calvino, Edgü, Bilge Karasu, Tomris Uyar, Gogol, Nabokov, Aurelius, Orhan Duru, Octavio Paz, Vüs'at O. Bener, Proust, Wilde, Flaubert, Gülten Akın, Melih Cevdet Anday, Gide, Ataç, Cortazar, Gogol, Bachelard, Barthes, Bachmann, Baudrillard, Woolf, Hulki Aktunç, Breton, Salah Birsel, Goethe, Yusuf Atılgan, Svevo. Murat Yalçın'ın Kontrol Kalemini kitaplığınıza yakın bir yerde okuyun. Hep böyle olur. Yazmak üzerine yazılanlar görüldükçe hem daha çok okumak, hem daha çok yazmak istenir. Bir de dostlarla sohbet sonrası... Murat Yalçın'ın Kontrol Kalemi de onun yazma, okuma ve yaşama örgüsü, düş-düşünce mayaları. Uğraşlar, edebiyat, hayat ve yazmak üzerine yapılan zamansız sohbetler 1001 Gece Masallarına benzer. Ne nerede başlıyor, nerede bitiyor bilmeyiz. Oradan oraya atlanır. Kontrol Kalemi ile hem bir kütüphane var karşımda, hem mavi yeşil bir yürüyüş. Yol başındaki yazarlar hakkında duyduğum bir yorum, alıntı, anı onlar üzerine kendi sorularımı yinelememi sağlıyor. Her bir sorunun inceleme konusu olma ucu taşıması kıymetli. Edebiyat insanları bu uçları tutsunlar takip edip incelemeye, yeni anlatılara bağlasınlar isterim. Ve Yalçın: Özenle, dikkatle, akılla, kişilikle, yetenekle, zekayla, deneyimle yaşamaktır, derdim gücüm, deyip, Yazı soyunmaktır. Cesaret ister. Özgüven ister. İçtenlik ister. Düşünce duruluğu, duygu tazeliği, gövde dinçliği ister, diye devam ettiğinde yazma halinin notları aynı patikada buluşuyor. Yazmak arzuysa, azim ister, ise çimenlerin arasında irice bir taş oluyor, üzerinde dinlenip yola devam etmek için patikada bekliyor. İlerliyorum. Yazmak üzerine fikir varyasyonları maddeleşiyor. İyi yazara noktayla virgül yeter. Gereksiz yere ünlem kullanılmasını açıkça eleştiren bir yazarın ünlemi hangi sözden sonra koyduğu da önemli. Şanslıyım, yüzüm bir daha gülüyor. Julien Gracq, gözbebeği kitaplığımın. Oturup tek sayfasını okusan ayrı yamaç olur oksijen dolu. Tekinsizliğin tınılarını çıkarmış bu yapıtlar ayın karanlık yüzündeki lekelere benzerler. Okuru Argol Şatosu'ndan Sirte Kıyısı'na atan kitap, hem onları, hem kendine ilişkin okuma zevkini harlıyor. Sohbet bu ya, ekleyebilirim: Bana kitaplarını göster, sana hayatını da, bugününü de, mutluluk ve acı mihengini de göstereyim. Söyleşilerin, günlüklerin, mektupların, denemelerin keyfi de burada işte. Çağrışım yokuşlarından aşağı koşmakta... Eserler birer yaprak, yağmur damlası, gök gürültüsü. Her halükarda insanlığa ait ve buna hem zıt hem eş olarak, doğanın parçası. Tüm yazarların bir aradalığı. Yalçın, Karşılık bulur bende, diyor Edgü için. Edgü dahil tüm yazarlarım birer birer geçiyorlar önümden. Karşılık bulanlar akarsuya erişen pınarlar. Diyeceğim, bu soy yazarların boy aynasına bakmayacaksan, benden uzak, yolun açık olsun, yazar arkadaş. Okuma Tezgahı adıyla açtığı paragraflarda, iyi okurluk namına en sevdiğim edim ve niyet var: Paylaşıyor. Ampul değişecekse yazmayı kesip değiştirebilirim ama okumayı kesemem. Okuma halleri, okuma tezgahı ile aynı düzlükte. Okumanın öğrenilmesi gereken bir uğraş olduğu bilgisi maya oluyor tüm edebiyata ve hayata yansıyor. Bilge Karasu'yla dostluğunu da hem kitaplar, hem yaşama uğraşı içine alıyor. Bu sözcük peşi sıra uçmaları, taştan taşa sekerek akarsu hizasında yürüyüşleri, özgürce koşuları ve öylece duruşları ve dinleyişleri okumalarla, yazı deneyimini aktarışıyla yapıyor. Hangi yazarla tanışmak isterdin diye sorup kendi yanıtlıyor: Evliya Çelebi ile Cervantes'in bir Ege adasında, su kenarındaki bir ağaç gölgesinde buluşup görüşmeleri sırasında yanlarında olmak. Salt bu renk, Murat Yalçın'ın kitaplarındaki atardamarı bulmaya yardım eder. Murat Yalçın, anlatısında oyun arar, sözcüğün özü kadar sesini de dinler. Havada duran sözcüğü yakalamaya yatar. Hem kendi kendine oynadığı, hem Dilersen katıl, dediği oyun. Eğer bizim gibi denemeleri, günceleri, mektupları ayrı yerde tutanlardan bahsedeceksem sözcüklerin peşi sıra gitmeyi de bu parkura eklerim. Çok da kullanılmayan, ama unutulan bir çiçek kokusu ile burna dolan ve o rayihaya kaptıran sözcükleri her bulup çıkardığında yaşa diyesim geliyor. Yaşa! Zaman deyince... Bir kitabının adı Şen Saat olan yazar zamana dokunmadan durur mu? Şimdi denen o kısacık zamanın kişisi olmak; geçmişsiz geleceksiz, yani tarihsiz bir doğa, bir an adamı. Bir gün, Odakule'den İstanbul'a bakıp sohbet ederken Fatih'in gemileri nereden geçirdiğinin söylendiğini, o çağın çevre semtlerini, pek çok şeyi anlatmıştı. Gözümün önünden bütün bu evler apartmanlar silinmişti bir anda. Atlılar koşturuyordu. Toprak topraktı yer. Şehrin ortasından bahsederken durup durdum duruldum, diyor kitapta. Onun anlatım anında benim de durmuş durulmuş olduğumu, kendi istediği anda değiştirdiği merceğini başkasına da sağladığını şimdi daha iyi kavrıyorum. Kendi adıma, Kontrol Kalemi ile onun naif ve eğlenceli sohbetleri de devam ediyor. Çok sözü, tespiti kalmıştır. Elektronik postasından bile anlaşılır yazar, der. Bakıyorum Murathan Mungan'ın elektronik postasına yer veriyor kitapta; sohbetiyle, yazısıyla kendini bütünlüyor. Kitabı elinde tutanı o saate almasını, zamanı yaratmasını, genişletmesini, işte bu nedenle öyküyü, yazını da genişletmeyi bilmesini severim. Şen Saat, İma Kılavuzu ve Kesik Havanın adı geçtiğinde adımlarım kafiyeleniyor. İma Kılavuzuna kendi yorumu nasıl güzel: 'İma Kılavuzu' böyleydi, cilveliydi. Okuyunca, kitaplığıma gidip yine kitaba karışmak geldi içimden. Yüzümde çoğunlukla gülümsemeyle okuyorum. Evetle, doğrulayarak. Ya da yok artık deyivererek... Ama sohbetteki edebi dili duyarak, izleyerek... Bu labirent bir sohbetin akışkanlığında değil, köşebaşlarında dura düşünüle yazılmış mektuplar. Arkadaşa, okura, yazara, nasıl bir geleceği olacağına ilişkin mektuplar, pusulalar. Kaç öykü işler bende, belli olmaz, dediğinde ise deftere düşüyor yolum. Onca defterimi, onunla sohbetlerde onun defterlerini yazıya nasıl derc ettiğini, defterden yazıya nasıl köprü kurduğunu soruyorum. Çok sevdiğim bir sözcüktür kavrama. Yazılanın, okunanın, hissedilenin üzerinde durulmasını, enine boyuna düşünülmesini, her ne ise felsefesine girmenin kucaklayıcılığını anlatır. Yazmak, kavrama çabasıdır; böyle eğildim yazıya, ile Benim yazarlığım okurluğumun bir uzantısı, bu nedenle aynı kaynaktan çıkıyor. O kaynağa sanatın tüm dallarını eklerim. Gök gürültüsüyle şimşek 'yazı', yağmur 'anlam'dır. Sarkis'in İstanbul Modern koleksiyonunda yer alan neon işi geliyor aklıma, 'Şimşeğin Işığı'... diyordu, hemen altında da Gürlemesinin Sesi... Bakın, oradan oraya sekiyor zihnim, Yalçın'ın oyununa katılıyorum. Ayrı ayrı yazı parkurlarından metne yürümenin, doğada bir yürüyüş yapmanın iç açıcı atmosferindeyim."} {"url": "https://egoistokur.com/korkma-birak-isik-girsin-icer", "text": "Profesör Kemal Sayar'ın yeni bir kitabı çıktı. Beni Sessiz de Sevebilir misin? ünlü psikiyatrın çeşitli vesilelerle kaleme aldığı makalelerinden oluşuyor. En azından bana iyi geldi. Size de iyi geleceğini umarak, Kemal Sayar'ın Timaş'tan çıkan yeni kitabında yer alan ve insana hakikaten umut aşılayan, kuvvet veren, kendini çatlaklarıyla, kusurlarıyla sevmesini sağlayan Bırak ışık girsin içeri başlıklı yazıyı okuyabilirsiniz. Hiçbir şey, hiç kimse kusursuz değil, her şeyde bir çatlak var. Kusurlar, çatlaklar olduğu için ışık ruhumuzdan içeri sızar. Bozulma olduğu için onarılmanın değeri var. Kevn ve fesad alemi bu, oluş ve bozuluş alemi. Hayat denen sınav sahnesinde kaçınılmaz hayal kırıklıkları ve kayıplar, gulyabani gibi yolumuzu kesiyor. Bize düşen elde yenilgilerle vazgeçer, kimimiz mücadeleye devam eder. Feriduddin Attar'ın Simurg öyküsünde olduğu gibi. Çoklarımız yokluğun ve darlığın vadilerinde ürker ve geri döneriz. Daha ileri gitmek bizi korkutur. Ama yokluğu göze almayan varlığa kavuşamaz. Bu öyle bir mücadeledir ki mücadeleyi reddedenler, mücadele edenlerden daha çok yaralanır sonunda. Bütün yaşantılar zıtlarıyla kaimdir ve görünenin ardına bakmak, bir yaşantının ilk elde görünmeyen kutbunun ne olduğunu anlamak gerekir. Her zayıflığın içinde bir güç, her gücün içinde bir zayıflık saklıdır. Mizah duygusu, tahammül edilemez olana tahammül etmek için bize karanlığın içinden bir aydınlık çıkarır. Mizah, insanın kendini korumak için kullandığı bir silahtır ve bizi yaşadığımız acı gerçeklikten bir süre de olsa kurtarır. Kendimizi ve fikrimizi çok da ciddiye almayabileceğimizi, biraz geri çekilerek ortamımızı daha nesnel bir biçimde gözlemlememizi sağlar. Ötekileri alay konusu eden istihzanın aksine mizah, onu yapana da dinleyene de neşe verir. Gerilimi azaltır ve karşılaştığımız zorluklara karşı dayanışma hissimizi çoğaltır. Bu tarz bir bakış bizi yeni ve yararlı bakış açıları geliştirebilmekten alıkoyar. Olaylardaki sorumluluğumuzu abartmak ve olan bitenin bütün suçunu üzerimize almak gerçekçi değildir. Şimdi size bir alıştırma önerisi: Bir olayla ilgili bütün sebepleri ve onların bu olaya sebep olma yüzdelerini bir daire içinde ifade etmeye çalışın. Bir şartla! Kendi payınızı en sona saklayın. Daire içindeki bütün dış etkenlere bir yüzde dilimini verdikten sonra sıra kendi payınızı dilimlemeye gelsin. Göreceksiniz ki sizin bu olaydaki payınız tahmin ettiğinizden daha azmış. tepki vermeyi de gerektirir. Bir tartışma sırasında sık sık sözünüzü kesen birine, bağırmak yerine, nezaketle ondan sözünüzü bitirmenize izin vermesini istemek gibi. Kendi duygularımızı düzenleyebilmek, kendi duygularımızı denetim altında tutabilmek, ilişkilerimizi de daha istikrarlı sürdürebilmek demektir. Zor zamanlarda bunu bir kişisel zayıflık saymadan destek isteyebilmemiz gerekir. Destek alarak sorunlarımızı çözmek için yeni stratejiler geliştirebilir, yolumuzu tıkayan engelleri aşabilir ve dünyada yalnız olmadığımızın bilgisini ediniriz. Rahmetli babam Nuri Sayar, merhamet timsali bir insandı, onu çok özlüyorum. Gün geçmiyor ki Rahmet-i Rahman'a uğurladığım o güzel anne ve babacığım aklıma düşmesin. Babam, bütün akraba ve dostlarını kollar, büyük küçük demeden düzenli bir biçimde hatırlarını sorardı. Yeğenlerini ve uzak düştüğü dostlarını merak eder, onları arar sorar, bir dertleri varsa yetişmeye çalışırdı. Rahmetli babamın ve rikkat timsali olan anneciğimin pek çok meziyeti bende bulunmuyor, ama onların aziz ruhları benim yetim ruhuma bugün de istimdat ediyor. O halde sevgili dost, hatır bilenlerden ol. Ve merak et. Yeni sorular sor, yeni cevaplar bul. Yeni keşifler yap. Çocuksu bir merakla bak hayata. Öğrenmekten ve değişmekten korkma. Denemekten ve yanılmaktan çekinme. Unutma ki beyinlerimiz her yeni yaşantıyla yeniden yoğrulur. 'Beyin rezervi'ni artır. Her gün yeni bir şeyle şaşır, her gün bir insanı şaşırt, her gün seni neyin nasıl şaşırttığını bir kenara yaz. Bir şey sende ilgi uyandırdığında durma, onu izle. Öfke, suçluluk ve endişe gibi içsel tıkaçların yolunu tıkamasına izin verme. Anla ve ilerle. Her gün biraz daha büyü. Genişlet içini her gün. İki günün birbirinin aynı olmadan, hayatın bütün kokularını içine çekerek, arayıcısı ol bilgeliğin. Bedeninin, ruhunun etrafındaki seslerin farkına var. Mesela şimdi bir nefes al ve etrafındaki beş nesneyi fark et. Bir nefes daha al ve etrafındaki beş sesi duy. Tolstoy'un dediği gibi, 'Tek bir zaman var, o da şimdi. Kudret sahibi olduğumuz yegane zaman bu'. Duygu ve düşüncelerini kabullen ve anda ol. Değerlerinle rabıtada ol ve eyleme geç. İnsanın ruhuyla, etrafıyla ve an'la rabıtada olması; dünyaya katılması ve hayatın her anının doluluğunu takdir edebilmesi demektir. O halde hayatın ve nefesinin hakkını ver. Her nefesi bir ilahi bağış olarak coşkuyla içine al. En derinlerdeki hücreleri bile şenlendirecek kadar. Ve usul usul bırak onu."} {"url": "https://egoistokur.com/korku-edebiyatini-basit-bir-lunapark-eglencesine-indirgemek-adil-degi", "text": "Başka birçok önemli ödülün yanı sıra Bram Stoker Romanda Üstün Başarı Ödülüne de layık bulunan Kafamdaki Hayaletlerin yazarı Paul Tremblay'in aldığı en büyük ödül, türün yaşayan en büyük ustası Stephen King'in hayranlığını kazanması elbette. Kitabı okuyunca, Korkuyu iliklerime kadar hissettim ve bilirsiniz beni korkutmak zordur demiş King. Tremblay ilki gibi yine Numen Yayınları'ndan çıkan ve okuru kayıp bir çocuğun izini sürmeye çağırdığı yeni romanı Şeytan Kayasında da aynı etkileyici dil ve karanlık atmosferle çıkıyor karşımıza. Üstelik bu hikaye öncekinden de buruk ve hüzünlü. Korku, keder ve polisiye nasıl bir araya gelmiş diye merak edenler için, konuyu yazarıyla konuştum. Sanırım bu soruyu yayıncıma sormalısınız, değil mi? Öte yandan, benim şu uyku hastalığına tutulmuş dedektifim sıklıkla uyku ile uyanıklık arasında geziniyor, rüya ile gerçeği karıştırıyor ama haklısınız, Genevich romanları neticede korku değil, birer polisiye. Gerçi ben onları da korku tavrıyla yazdığımı düşünmeyi seviyorum. O halde sizi korku gerilim edebiyatına getiren yolculuğun nasıl başlayıp geliştiğini sorayım. Açıkçası çocukken iyi bir okur değildim. Üniversitede matematik okudum, yüksek lisansımı da yine matematik üzerine yaptım. Kitap aşkım 21 yaşına geldiğimde, Joyce Carol Oates'in Şeytan Kayasına da ilham kaynağı olan Where Are You Going, Where Have You Been? adlı öyküsü ve Stephen King'in Mahşeriyle başladı. Vermont Üniversitesi'nde matematik yüksek lisansımı almak için uğraş verdiğim iki yıl boyunca, Stephen King, Peter Straub, Shirley Jackson ve Clive Barker okumaya devam ettim. Lisede matematik öğretmenliği yapmaya ilk başladığımda ise kendi öykülerimi yazmak konusunda içimi tarifsiz bir istek kapladı. Başlarda oldukça yavaş ilerlese de peşini bırakmadım o arzunun. Kendimi bildim bileli karanlık ve korkunç olana ilgi duydum. Her cumartesi öğleden sonrası peş peşe iki korku filmi seyrederek büyüdüm. İzlerken en olmayacak şeylerden korksam ve sonrasında sürekli kabuslar görsem bile... İçimdeki çocuk hala canavarların havalı olduğunu düşünüyor. Bir yetişkin olarak da korku, ne söylediği ve nasıl söylediğiyle beni hala çekiyor. Sordunuz madem söyleyeyim, hayatın Bir insan bunca zorluğun, imkansızlığın üstesinden nasıl gelir? sorusuna edebiyat aracılığıyla yanıt verme çabasıdır korku. Ayrıca iyi yapıldığında, eşsiz ve güçlü bir biçimde bu soruların derinlerine inebilir. Bir tür olarak korku konusundaki vizyonum oldukça kapsayıcı, sınırları ise fevkalade bulanık. Salt ima yoluyla bile olsa, bende rahatsızlık hissi uyandıran her eseri bu türe dahil edebilirim. Türün sadece korkma ya da korkutma eylemleriyle tanımlanması beni bozar, çünkü doğasında bundan çok daha fazlası olduğunu bilirim. Yine de bir filmi veya kitabı 'korkmak' ümidiyle tüketen ve eserin değerini korkutma becerisiyle değerlendirenler çoğunlukta gibi. Bir yanım, korku edebiyatının 'underground' veya 'outsider' bir tür addedilmesinden keyif alıyor. Korkunun saldırgan ve tekinsiz olması, en zor soruları sormaya cesaret etmesi gerekir. Diğer yandan, korku türünün anaakımın yeterince parçası olamaması ve eleştirmenlerden yeterli saygıyı görmemesi beni hayal kırıklığına uğratıyor. Bir edebiyat türü olarak korku hala pek çokları tarafından tabiatı gereği diğer yazın veya türlere kıyasla daha aşağı bir konumda kabul ediliyor ki, bu büyük bir saçmalık. Koskoca bir korku edebiyatını basit bir lunapark eğlencesine indirgemeyi adil bulmuyorum. Bu elbette korku edebiyatının saptığı yollardan biri. Kafamdaki Hayaletlerde amaçladığım şeyi tarif ediyor, orada genel olarak kabul görmüş bazı kurallarla oynamayı seçmiştim. Şeytan Kayası çok daha sakin, kişisel bir hikaye, bir yas öyküsü aynı zamanda. Belirli bir türde ürün vermenin en eğlenceli yanı o türün kurallarını test etmek, onlarla oynamaktır. Ben aslında hikayelerimi, türlere dair çok uzun zamandan beri süren bir diyaloga dahil olma çabam olarak görüyorum. Bu zor bir soru. 'En iyi bildiğin şeyi yazmalısın' tavsiyesi fazlasıyla sağlamcı bir tavsiye. Oysa sizi güvenli alanınızdan çıkmaya zorlayacak fikirler bulmaya çalışmazsanız, bir yazar olarak olgunlaşamazsınız. Şeytan Kayasında bunu yaptığımı, anlatı perspektifini bile değiştirdiğimi düşünüyorum. Önceki kitaplarımın çoğu, otobiyografik öğeler barındırırdı. Şeytan Kayasında ve bir sonraki The Cabin at the End of the Worldde hikayelerin şahsi deneyimlerimden çıkması konusunda özel bir çabam olmadı. Bu da beni kesinlikle kendine daha özgüvenli bir yazar yaptı. Yazarken öğrendiğim bir şey varsa, en aşağılık karakterlerin bile empatiyi hak ettiğidir. Bakın, 'sempati' demiyorum; arada büyük fark var. Empati anlama çabasıdır. Ben bütün karakterlerime empatiyle yaklaşmaya çalışırım, gerçek hayatta da aynı şeyi yaptığıma inanıyorum. Tabii her zaman kolay olmuyor ama denemek gerek. Kitaplarımda kötülük çoğu kez doğruyu yaptığına inanan iyi niyetli insanların aldığı kötü kararlar sonucunda ortaya çıkıyor. Kötülüğün dehşete düşüren tarafı sıradanlığı ve kaçınılmazlığıdır. Kötülüğün gücü yoktur, bir şeyin eksikliği ya da boşluğu doldurmak için gelir. 100 olayın 99'unda ben de öyle düşünüyorum. Matematikçi tarafım ağır basıyor olsa gerek. Rasyonel ve şüpheci doğamdan ötürü hayaletlerin doğaüstü varlıklar olduğu fikrine genellikle alaycı yaklaşıyorum. Ama nadiren de olsa, mesela gece geç vakit evde yalnızken, tuhaf sesler duyuyor, yahut bir kabustan uyanıyor ve hayaletlere azıcık inanır gibi oluyorum. Tabii güneş doğduğunda geceki aptallığımla alay etmek zor olmuyor. Ben de hem romanın hem de filminin hayranıyım. Blatty kötülüğün biz olmadan kendi başına da var olabilen gerçek bir güç olduğuna inanır, bense tam tersi, insan yoksa kötülük de olmaz diye düşünürüm. Yine de alıntıladığınız bu cümlenin çağrışımları var. Blatty'nin şeytanı, sadece insani korkuları değil, insani duyguları ve düşünceleri de dışa vurur, bu yüzden çağrışımları yoğundur ve kimi zaman doğrudan bizi de içerir. Yani inançlı biri bile kimi zaman Blatty'nin şeytanında kendini bulabilir. Kafamdaki Hayaletler, en beğendiğim korku romanlarına yazılmış bir aşk mektubu olmakla birlikte korku türü ve popüler kültürde resmedilen kadın portresini eleştiriyor. Etkilerden biri de The Exorcist. O filmdeki görüşleri tartışan hatta yapısöküme uğratan eleştirel makaleler okudum ve bunları büyüleyici buldum. Oysa ben hikayeyi hiç o şekilde düşünmemiştim ve bu, romanım için ilham noktasını oluşturdu. Böylece hikaye kafamda hızla şekillendi, şanslıydım. Kahramanlarımın iki kız kardeş olması ve hikayenin daha genç olanın gözünden anlatılması gerektiğini hemen anladım. Marjorie'nin gerçekten şeytan tarafından ele geçirilip geçirilmediği sorusunun muğlaklığıyla oynayacağımı da biliyordum, suları bulandırmanın en kestirme yolu da bir reality TV ekibini dahil etmekti. 'Reality TV' terimi burada tabii ki oksimoron teşkil ediyor. Tabii ki yok! Kitapların sizi duygulandırmış olmasından ötürü büyük bir mutluluk ve onur duydum. Bir yazar olarak nihai hedefim okurun bir şeyler hissetmesini sağlamak. Her iki roman da arkaplanda sorunlu aileleri ele alıyor. Açıkçası hikayelerin gerçekten hüzünlü olduğunu biliyorum. Dedim ya, etkili bir korku hikayesi yazmanın sırrı hakikaten değer verdiğiniz ya da en azından empati kurduğunuz karakterler yaratmak ve onları kurtulması imkansız görünen durumlara sokmaktan geçiyor. Kitapların yanı sıra resimdeni, müzikten, filmlerden de ilham alıyorum. Ama Stephen King'i okumasaydım, yazar da olamazdım. Gelişimimde önemli rol oynayan, diğer pek çok yazar arasında Kurt Vonnegut Jr., Shirley Jackson ve Stewart O'Nan aklıma ilk gelenler. Bir de aynı zamanda yazar olan arkadaşlarım var, John Langan, Nadia Bulkin, Laird Barron, Victor LaValle ve Livia Llewellyn gibi. King'in Mahşerinden daha önce bahsetmiştim. Bir dönem Vonnegut'ın Mezbaha 5ini her yaz okuyordum. Bir başka kitapsa, Shirley Jackson'ın Biz Hep Şatoda Yaşadık adlı romanı. Marina Enriquez'in Things We Lost in the Fireı ise yeni favorilerimden. Her şeyden korkarım. Ne olur ne olmaz diye hala evimin bodrumuna indiğimde işim neyse çabucak bitirmeye çalışırım. 1980'ler çocuğu olarak korkunç nükleer savaş kabusları görürdüm ve iklim değişikliğinin ortaya çıkaracaklarıyla birlikte bu hala en büyük korkularımdan biri. En büyük arzumsa, basit. Sevdiklerimin uzun, sağlıklı yaşamasını istiyorum. Bir de tabii yazar olarak hep daha iyiye doğru evrilmeyi ve anlatmaya değer hikayeler bulmayı umuyorum. Ritüelim yok. Halen bir lisede matematik öğretmenliği yapıyorum, dolayısıyla ritüeller için zamanım da yok. Eğer bir-iki saat boş zamanım olursa ritüellere falan dalmadan doğrudan o zamanı kullanmaya çalışıyorum. Sadece yazarken müzik dinleme eğilimindeyim. Okulda, evde ya da her nerede yazıyorsam, etrafımda olan bitenlerle arama bir duvar örecek bir şeye, müziğe ihtiyaç duyuyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/korku-kutlukha", "text": "Eleştirmen Kutlukhan Kutlu, Alberto Manguel, J. K. Rowling gibi yazarların yapıtlarının çevirileriyle de tanınıyor. Bence korku edebiyatının bu konudaki sorunu, katı bir tür edebiyatı olarak görülmesinden kaynaklanıyor. Halbuki korku edebiyatı, adı üstünde, sadece bir hise dayandığı için, bu hissi şu ya da bu şekilde uyandırmaya yönelik herhangi bir öyküyü içerebilir ve pekala herhangi bir biçim altında yapılabilir. Özellikle kısa öykü alanında, yani bugün korkunun klişeleri olarak algıladığımız unsurların vaktiyle tekrar tekrar kullanılıp perçinlendiği alanda, türe alışılmışın çok dışında bir şekilde yaklaşan, aşina unsurlara hiç yüz vermeyen eserler var. Zaten kısa öykü formatı, korkunun çekirdeğini oluşturan hissi daha konsantre ve etkili sunabiliyor gibi gelmiştir bana her zaman. Kısa öykülerde hem korkunun standartlarının yeniden yorumlanışını görebiliyorsunuz, hem de öykü anlatarak korku uyandırmanın yepyeni çeşitlerini. Ayrıca korku hissinin içeriği konusunda farklı anlayışlar da görebiliyorsunuz öykülerde: bazen şok, bazen katıksız dehşet, bazen yakanızı bırakmayan bir huzursuzluk, bazen koyu bir kuşku... Korku denen türün içinde size hepsini etkileyici bir şekilde sunan yapıtlar bulabiliyorsunuz. Aslında korku, kökeni itibariyle yeraltı edebiyatı değil. Modern korkunun atası olarak gösterebileceğimiz gotik edebiyat yeraltı edebiyatı değildi; hatta yine türle akraba sayılabilecek 19. yüzyıl skandal öyküleri de yeraltı edebiyatı değildi. Popüler öykü türleriydi bunlar. Öte yandan, korkunun her zaman kendi içinde çokça etkileşen, kendi geleneğinden çok beslenen bir tür olduğu, bu yüzden de sık sık kendi ayrı kulvarına sahipmiş muamelesi gördüğü) söylenebilir. Ancak artık şu postmodern atmosferde, korku türü '50'ler Amerika'sındakiyle aynı şekilde algılanmıyor tabii. Aslında bu, 20. yüzyılın ilk yarısında seri şekilde üretilmiş ve ucuz tabir edilen mecralarda yer bulmuş bütün türler için geçerli. Anaakıma geçişe gelince; korku, doğası gereği çok farklı suretlere sahip olabildiği için, aslında bu konuda en ufak bir sorunu yok. Bence sorun ters yönde işliyor: Anaakım pazarlama, korkuyu bir nevi edebi getto olmaya, kendini kalın çizgilerle tanımlamaya teşvik ediyor. Hareket alanı açıldıkça, korku türünde aslında ne kadar farklı ve özgün ürünlerin verilebileceği, kendi zenginleşmesinden öte, anaakım dediğimiz çizgiyi ne kadar zenginleştirebileceği iyice ortaya çıkacak bence. Bence bu durum Türk okuma kültüründe fantastik edebiyatın hala, çok eskiden ithal edilmiş gözlüklerle görülmesinden kaynaklanıyor. Korku türünün ve genel olarak fantastik edebiyatın edebiyat olmadığı şeklindeki bu kadim görüş, dünyanın aksine Türkiye'de pek de zayıflamış değil. Ben ayrıca bu durumun Türkiye'de okuma etkinliğinin, herkesin sıradan bir günün parçası olarak yaptığı bir şey değil de, biraz kültürel efor gibi algılanmasından, kendini benim tuhaf bulduğum biçimlerde seçkinleştirmeye meyletmesinden de kaynaklanıyor olabileceğini düşünüyorum. Aslında muhafazakar toplumlarda korku her zaman popüler olmuştur; Amerika'da türün popülerliği bunun önemli bir örneği bence. Çünkü tabu yıkıcı olduğu kadar, tabu koruyucu da olabiliyor korku; türün başlıca malzemelerinden biri de yeni kuşağın kendini üzerinde bulduğu muhafazakar zeminle çatışması değil mi zaten? Bana bizde bu çatışma bir şekilde doğal seyrinde yaşanamıyormuş gibi geliyor; belki genel olarak çatışma mefhumu konusunda kafamızın karışık olmasındandır bu, özellikle de fikirler söz konusu olduğunda. Bu yüzden çatışmanın kendisi olsa da, korku edebiyatının teşkil ettiği türden soyut ve kişisel ifadesi pek üretilmiyor, en azından edebiyatta. Belki buna edebi açıdan bir tür bastırma atmosferi denebilir, yoksa şüphesiz hepimizin güçlü bir şekilde ifade edilebilecek korkuları vardır. Korku edebiyatı gücünü bence biraz da korkularımızda yalnız olmadığımızı keşfetmenin yarattığı bir tür paylaşım rahatlığından alıyor. Paylaşılan bu korkuların en muazzamıysa ölüm. Dolayısıyla, elbette korku edebiyatında ölüm fikrine ve onunla bağlantılı algılara dair korkuların samimi, güçlü ve özgün ifadelerinin çok önemli bir yeri var. Cinsellik ve din ise, belli açılardan, ölüm muammasıyla başa çıkmak için birer araç olarak görülebilir. Çünkü nihayetinde ikisi de kendi içinde bir tür ölümsüzlük vaadinin anahtarları. Ve ölümün yarattığı gizem duvarına sürekli toslayıp kendimizi harap etmenin iki etkili panzehiri. Öte yandan, bence cinsellik ve dinin korkudaki öneminin başlıca sebebi, yine nihayetinde bu konuların birer tabu olması. Çünkü din ve cinsellik tabuları aslında bir taraftan korku motifleriyle korunurken, öte taraftan yine korku motifleriyle yıkılmaya çalışılıyor. Hatta korku türü, bence edebiyatta bu çatışmanın en faal arenası."} {"url": "https://egoistokur.com/korsan-bandi-surmeli-gozler-kizil-saclar-ve-yesil-karanfi", "text": "Yazarların tuhaf alışkanlıkları, farklı giyinme tarzları, türlü takıntıları olur. O kadar ki kıyafetleriyle, şapkalarıyla, papyonlarıyla özdeşleşmiş yazarlar bile vardır. Misal, papyon denince ilk aklınıza gelen isim, muhtemelen Doğan Hızlan olacaktır. Marcel Proust ise kadife eldivenlerini o kadar çok severmiş ki, gece yatarken bile çıkarmazmış. Herhalde kalem tutan ellerinin başına kötü bir şey gelmesinden korkuyordu. Peki ya diğerleri? Oscar Wilde, William Faulkner, Nazlı Eray, Buket Uzuner, James Joyce, David Foster Wallace, Oya Baydar, Mine Söğüt... Aksesuarları ya da stilleriyle de andığımız yazarlardan sadece birkaçı. İşte ayrıntılar. Akşam gazetesinden Sibel Ateş Yengin derlemiş, oradan aldım. Her daim gösterişli olan Oscar Wilde yakasına taktığı renkli çiçekleri pek severmiş özellikle de yeşil karanfilleri. O yüzden bu renkli çiçekler 20. yüzyılın başlarında eşcinselliğin sembolü haline gelmiş. Wilde, Mükemmel bir yaka çiçeği sanatla doğayı bir araya getirmenin tek yoludur bile demiş. Gittikçe kötüye giden görme yetisi yüzünden Joyce, ömrünün son yıllarını sol gözüne bant takarak geçirmiş. Kimileri bunu arzu nesnesi olarak adlandırsa da, aslında sadece görme yetisini korumak için değişik bir yöntem uyguluyormuş. Nedeni ne olursa olsun siyah göz bandı Joyce'a çok yakışıyordu. Oya Baydar'ın her fotoğrafında gözüme çarpan aksesuar, şık ceketlerinin üzerine taktığı yaka iğneleri oldu. Yazarın çalışma masasını süsleyen rengarenk, çeşit çeşit kedi biblolarıysa onun aynı zamanda iflah olmaz bir kedi sever olduğunu gösteriyor. Birkaç yıl önce intihar eden David Foster Wallace kendiyle özdeşleşen rengarenk bandanalarını güven battaniyesi diye tanımlıyordu. Yaşadığı Tucson şehrinde havanın çok sıcak olması sebebiyle saçlarından sayfalara dökülen teri engellemek için taktığı bandalar, bir süre sonra onun için vazgeçilmez olmuştu. Hatta kafatasının üzerinde birçok çakra merkezi olduğunu öğrenince de bandanalarıyla daha iyi hissetmeye başlamıştı. Yazarların takıntılı ve tutkulu insanlar arasından çıktığını söylüyor Buket Uzuner. Haksız da sayılmaz. Turkuvaz mavisine takıntım var' diyen Uzuner'in gözlükleri ve aksesuarları da aynı renkte oluyor. Uzuner'in vazgeçemediği aksesuarları ise dolmakalemi ve defterleri. Onlarsız asla sokağa çıkmıyor. Seyahate giderken o şehre ait defterleri çantasına koymadan da yola çıkmıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/kosmasaydim-yazamazdi", "text": "Alman yönetmen Rainer Werner Fassbinder, Ölüler uyuyamaz diye şahane bir söz sarf etmiş. Hayranlarını her sene sükutu hayale uğratan ve besbelli ilelebet Gönüllerin Nobellisi kalacak Haruki Murakami de onun gibi düşünüyor olmalı. Kat Menschik'in gece mavisi mürekkeple hazırladığı muazzam illüstrasyonlar eşliğinde yayınlanan nefis -ve korkunç- novella'sındaki yorgun anlatıcıyla tanıştığınızda, siz de anlayacaksınız: Uykusuzluk denen şey, günlerle gecelerin aynılaştığı tekdüze bir hayattan, daha doğrusu hayata falan da hiç benzemeyen ölü bir dirilikten başka bir şey değil... Ölümün ta kendisi! İmkansızın Şarkısı, Zemberekkuşu'nun Güncesi, Yaban Koyununun İzinde, Sahilde Kafka, Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu, 1Q84 ve Renksiz Tsukuru Tazaki'nin Hac Yılları adlı romanların yaratıcısı Haruki Murakami'nin Uyku adlı küçük, güzel kitabına dair biraz ayrıntı vermeme müsaade edin... Murakami'nin 17 gündür uyuyamadığından yüzü bembeyaz olmuş, gözleri mor halkalarla çevrelenmiş kahramanı gündüzleri gayet normal bir hayat sürüyor. Sabah inanılmaz çirkin olduğunu bir şekilde öğrendiğimiz ama bu çirkinliğin tam olarak neye benzediği konusunda herhangi bir ipucu elde edemediğimiz diş hekimi kocasına bir fincan kahve yapıyor ve onu Dikkatli ol diyerek uğurluyor. Adam da her gün aynı kısa cevabı veriyor karısına: Merak etme. Sonrası da net bir şekilde önceden belirlenmiş sanki: Koca öğlen eve yemeğe geliyor, keyfi yerindeyse sevişiyorlar, kadın sevişirken tatmin olmasa da, olmuş gibi yapıyor. Sonra koca muayenehanesine, kadın da yüzmeye gidiyor. Akşamüstü okuldan dönen küçük oğlu biraz oyun oynuyor, biraz ders çalışıyor. Ardından ailecek yemeklerini yiyor ve yatıyorlar. Her şey normal... Ama işte kadın uyuyamıyor. Geçen hafta fonda peri bacaları, öndeyse dünyanın dört bir yanından gelen ve yörenin eşsiz güzellikteki vadilerinde, tepelerinde gece ve gündüz toplam 110 kilometre koşan 1000 atletle birlikte Kapadokya'daydım. Geçen yıl bir ara şahsi blogunda Gönül Abla-vari bir köşeye başlayan Japon yazar Murakami'nin Kapadokya'da benimle ne aradığını merak ediyorsanız, okuyun lütfen. Dik kayalıkları aşıp Zemi Vadisi patikalarından yumuşak zeminli platolara geliyor, Güvercinlik Vadisi'ni takip ederek tamamen doğal Uçhisar Kalesi'ne tırmanıyor, önce Aşk Vadisi'ne iniyor ardından Akvadi üzerindeki patika ve toprak yollardan geçerek Göreme'ye varıyorlar. Arada düz yollardan da geçiyorlar elbette ve sonra peri bacalarının en iyi izlenebildiği Kızılçukur ve Güllüdere vadilerini takip ederek terk edilmiş köylerdeki eski Rum evlerinin arasından geçiyor, Çavuşin üzerinden Akdağ'a çıkarak Ürgüp'teki son etaba ulaşıyorlar. Ne kadar güzel, değil mi? Uzatmayayım; koşmasaydı yazamayacak hatta belki yaşayamayacak olan Murakami'den ve dünyanın dört bir yanından gizemli Kapadokya'ya koşmaya gelen atletlerden ilhamla bu hafta ben de spora başladım. Şimdilik bir spor salonunda, koşu bandının güvenli zemininde. Ama belli olmaz, seneye The North Face Kapadokya Ultra Trail'in 110 değilse bile 30 km'lik parkurunda karşılaşabiliriz. Yapamasam da denerim. Murakami'nin bahsettiği şu zehir konusuyla da o zaman ilgilenmeye başlayabilirim. Mr. Murakami'nin Sarayı adlı blogun açılış sayfasında bu vardı. Yani Murakami'yi, bir yaban koyunu ve çok sevdiği türden bir vahşi kediyle piknik yaparken gösteren bir illüstrasyon. çizen, yazarımızın bir müzik manyağı olduğunu da unutmamış ki hemen oracığa bir seyyar plakçalar da çizmiş."} {"url": "https://egoistokur.com/kotuler-buradaysa-iyiler-nered", "text": "Çek yazar ve politikacı Vaclav Havel'in de hakkında övgü dolu sözler söylediği 'The Lucifer Effect' adlı kitapta 1971'de Stanford Üniversitesi bodrumunda yaşananlar gün gün, gece gece kronolojik olarak anlatılıyor. Ve okur 12 sıradan genç adamın nasıl yavaş yavaş birer canavara dönüştüğünü izliyor. Kitabın en çarpıcı bölümü Stanford Hapishane Deneyi ile Abu Gureyb'de yaşananlar arasında paralellik kurulması. Amerikalı askerlerin Iraklılara akıl almaz işkenceler yapmak için kullandıkları Ebu Gureyb Hapishanesi'nde askerler mahkumlara sistematik işkence uyguluyor, erkekleri hadım ediyordu. Kan ve irin gölüne dönen hapishane tam bir cehennemdi. ABD yönetimi olayın medyaya yansımasından sonra kendini aklayabilmek için suçu oradaki üç beş askerin üzerine yıkmış ve kendisinin olanlardan tümüyle habersiz olduğunu bildirmişti. Yani insanoğlunun Stanford'da olduğu gibi 'zevk için' eziyet kabiliyeti de, Ebu Gureyb'deki gibi 'devletinin çıkarları adına' eziyet kabiliyeti de aynı kapıya, faşizme çıkıyor. Zimbardo sağlıklı bir toplum yönetimi için ilk gerekenin şeffaflık olduğunu düşünüyor ve Ne denli önemli olursa olsun bütün kararlar kamuya açık alınmalı ve tartışılmalıdır diyor: Karar verilirken insanların ortak çıkarları göz önünde bulundurulmalıdır. Bir de herkes bilmelidir ki; yaptığı şey ne olursa olsun onun sorumlusu kişinin kendisidir, bir rütbe verilmiş olması işlediği suçları affedilir kılmaz. Zimbardo'ya göre askeri ve sivil liderlerin ileri düzeyde psikoloji bilgisine sahip olmaları da şart. The Lucifer Effect, 17. yüzyıl İngiliz şairi John Milton'ın insan zihninin gücüne ilişkin önermesiyle başlıyor: Zihin cehennemi cennete, cenneti cehenneme dönüştürebilir demiş orada Milton. Zimbardo'ya göre dört bir yandan gelen etkiler altında büyüyoruz, yaşadığımız kültürel, tarihi, ekonomik ve siyasi deneyimlerin hiçbiri öylesine gelip geçmiyor, izlerini bırakıyor. Bizse çoğu zaman nerede, nasıl şartlarda yetiştiğimizi unutmaya eğilimli oluyoruz; sanki şartlar ne olursa olsun biz gene aynı kişi kalırmışız gibi geliyor bize. Özgür irademiz ve mantığımızın doğru seçimler yapmamıza yeteceğini sanıyoruz. Halbuki yetmiyor. Bir düşünelim... Kendimizi rahat ve iyi hissettiğimiz ortamın dışına çıksak, hiç bilmediğimiz saldırılara maruz kalsak veya bizden hiç alışık olmadığımız şeyler beklense ne olurdu acaba? Öyle kibirliyiz ki; öngörülebilir hayatlarımızda hiçbir şey değişmeyecekmiş sanıyoruz. Birileri kötüdür, bizse iyiyiz ve bu hep böyle kalacak gibi geliyor bize. Halbuki iyilikle kötülük arasındaki sınır sandığımızdan çok daha ince. Üstelik bu sınır hiç de soyut bir çizgiden ibaret değil. İnsanların hayatlarının bir döneminde kötülüğü seçmelerinin sebepleri muhtelif. Tetiği çekip şiddeti davet eden zihinsel hastalıkları hariç tutarsak, birçok şey kötülük yaptırabilir insanlara. Belki takım oyununda öne çıkmak istiyorlardır, belki programa uymak gerektiğini hissediyorlardır, belki hayran olunmaya ihtiyaçları vardır. Belki de dışlanmamanın tek yolu budur gibi geliyordur onlara. Kötülük kimi zaman sadece tepkisizlikten ibaret olabiliyor. 'Bu benim işim değil' diyerek, 'Bana zararı yok ki' diye düşünerek de kötü olunuyor. Meleklerin uğramadığı yere sıradan insanlar da uğramayabilir sanılıyor herhalde. Tabii şu var: Toplumun insanı kötü olmaya yönlendirmesi, iplerin tamamen koşulların elinde olduğu anlamına gelmiyor. Çevrede kötülük üreten ve onu ihtimamla koruyup besleyen çeşitli kötülük jeneratörleri mevcut olsa da karar verip yaptığımız şeylerden sonuçta hep biz sorumluyuz. Dr. Zimbardo suça ve suçun cezalandırılmasına ilişkin bildiğimiz her şeyi yeniden gözden geçirmemizi öneriyor. Sağlıklı bir toplum için, yasalar, tıp, psikiyatri, dinsel yapı ve öteki devlet kurumlarının tamamını yenilemek gerekiyor. Çünkü bir toplumdaki patolojinin mevcutiyeti, zehiri üreten ve yayılmasını sağlayan toplumsal mekanizmada aksayan şeyler olduğunu gösteriyor. Cok cok guzel bir yazi, inanilmaz guzel ve dogru saptamalarla dolu.. Bir not da bizden: Zimbardo deneyini romanlaştıran Mario Giardino'nun Das Experiment isimli romanı Ekim'de Sel'den yayınlanacak. Bu romandan uyarlanan Alman yapımı Das Experiment (2001) isimli filmi, Hollwood geçen yıl The Experiment adıyla tekrar çekti. Ancak hikayenin gerçekliğini hissetmek açısından Alman yapımını ve elbette yayınlandığında romanını hararetle tavsiye ederiz. melda'cım, teşekkürler o şapka için :) bu yazının ciddiyetine yakışmıyor belki ama seni çok özledim bir de."} {"url": "https://egoistokur.com/kralicenin-nefes-kesen-sirlar", "text": "Eğer arılar ölürse, insanlık 4 yıl içinde yok olur. Bu söz fizikçi Albert Einstein'a ait. En azından kimileri tarafından ona atfediliyor... Fakat söyleyen Einstein değilse bile bu cümlenin içinde bir hakikat saklı. Arılar gerçekten de ekosistemin devamlılığı adına çok büyük bir rol üstleniyorlar. Debra Roberts, The Center for Honeybee Research başkan yardımcısı, Bee City USA yönetim kurulu üyesi, The Honeybee Project kurucusu. Ashevillage Institute's Bee City USA Bee Immersions bünyesinde koordinatör. Çevreyle ilgili belgeseller çekiyordum. 2004'te ciddi bir rahatsızlık geçirdim. Bazen vücudunuz yorgun düşer ve sisteminiz çöker ya. Uzun süre yatmak zorunda kaldım. Yeterince yavaşlamıştım. Sonra 90'larda tanıştığım yaşlı bir kızılderiliyi hatırladım. Kadınlara, farkında olmadıkları güçlerine dair öğretileri vardı. İsteseler çok şey yapabileceklerini söylüyordu. Geçmişte bana güç vermişti, gidip teşekkür etmek istedim. Kuzey Carolina'dan Arizona'ya uzun bir yol. Evini buldum ama vefat etmişti. Arıcılık henüz hayatımda yoktu ama hediye olarak bir şişe bal götürmüştüm. Ailesi çok şaşırdı ve Biz de tam markete bal almaya gidiyorduk dediler. Daha sonra arılarla ilgili kitaplar çıktı karşıma. Her yerde peteğe benzer altıgen yapılar görüyordum diyeceğim, güleceksin. Ama öyle oldu. Arka arkaya bir sürü tesadüf yaşayınca, arıcılık okuluna yazılmaya karar verdim. Ve arılara aşık oldum, ruh eşimi bulmuş gibiydim. 10 yılda 30 kere falan sokmuştur ama önemli değil. Ben arılar için endişeleniyorum, çünkü bizi soktuklarında iğneleri tenimize takılıyor ve ölüyorlar. Debra Roberts geçen hafta Türkiye'de Anavarza Bal ev sahipliğinde konferans verdi. Üç çeşit arı var; kraliçe arı, işçi arılar ve erkek arılar... Kraliçenin tek görevi yumurtlamak, 3-5 sene ömrü var. Baharda kovandan çıkıp çiftleşme uçuşuna çıkıyor. Erkek arılar da peşinde... Gözleri dişilere göre kocamandır, kraliçeyi daha rahat takip edebilsinler diye. Kraliçe, 12 ila 20 erkek arıyla çifleşiyor ve binlerce yumurtası oluyor. Erkek arı ölüyor, çünkü çiftleşme esnasında vücudunun alt tarafı kopuyor. Bir de kendi kovanlarındaki kraliçeyle çiftleşmiyorlar. Çünkü annesi sayılır. Onun yumurtalarından çıkıyor. Aslında değil. İşçi arı hep çalışıyor, kraliçe hep yumurtluyor. Bu durumda erkek arı şanslı sayılabilir. Her koloninin kolektif bir zekası var. 4 ile 16 yumurta kraliçe olacak şekilde, arı sütüyle büyütülüyor. Kraliçelerin boyutları o yüzden iridir. Sonra o yumurtalardan biri erken çıkıyor ve diğerlerini sokarak öldürüyor. İçgüdüsel. Misyonu bu, genetik kodlarında var. Yaklaşık 60 bin arının birkaç yüz kadarı erkek, kalanı dişi. Az değil. Tek kraliçe arı var. 3 ila 5 yıl arası yaşayacak ve her yıl çiftleşmeyecek bile. Şansa bırakılmış bir iş değil ki bu. Erkek ve dişi yavruların petekleri farklı. Erkeklerin hücreleri daha büyük. Kraliçenin yanında onun bakımını yapan işçi arılar vakti geldiğinde, yani çiftleşme uçuşunun yapıldığı bahar mevsiminde, kraliçe arıyı daha büyük peteklere yönlendiriyor. Tabii kraliçenin yumurta için salgıladığı kimya da farklı. Yeterli sayıya ulaşınca yeniden dişilerin peteklerine geçiliyor. Güneşli günlerde 12 saate yakın dışardalar. 6 hafta. 3 hafta içerde, 3 hafta dışarıda. Bir işçi arı tüm hayatı boyunca tatlı kaşığının 12'de biri kadar bal yapabiliyor. Kanatlı, sokan bir yaratık diye baktığımız o canlının aslında ne mucizevi olduğuna tanıklık ettim. Bu, spiritüel bir deneyim aslında. Belki hatırlarsın; 2006'da tüm dünyada koloni çöküşü sendromu yaşandı. Arılar birdenbire kovanlarını terk ettiler ve bir daha gelmediler. En büyük sebep, tarım ilaçları. GDO, iklim değişikliği hatta telefonlardan yayılan radyoaktif dalgalar da etkili. O kadar arı öldü ki. Ve arılara kadın arıcılar sahip çıktı. Kovanlarda anaerkil düzen var, belki kadınlarla arılar arasında bir bağ olmasının sebebi budur. Son 10 senedir Amerika'da neredeyse her yıl arı popülasyonunun yüzde 30'unu kaybediyoruz. Varov hastalığı çok arı götürdü. Türkiye'de durum daha iyi. 80'lerden önce zarar veren dış etkenler daha azdı. BM Gıda ve Tarım Organizasyonu FAO'nun raporuna göre dünyada en büyük 2. bal üreticisi sizsiniz. İçinde birçok mineral, antioksidan var. Özellikle çam ve kestane balları çok faydalı. Sabah aç karnına ya da gece uyumadan bir kaşık yemek çok etkili. Kilo aldırır diye korkmayın, yediğiniz gerçek balsa hiçbir şey olmaz. Kekik, ıhlamur, adaçayı gibi arıların sevdiği bitki türlerini ekin. Tarım ilaçlarından uzak durun. Bir de ani bir hareket yapmadığınız sürece arı sokmaz. Onları çocuklara sevimsiz bir yaratık gibi göstermekten vazgeçin."} {"url": "https://egoistokur.com/kucucuk-kuyruklu-bir-harf-parcaladi-beni-az-onc", "text": "Nerede yakıldığını anımsayacak halim artık yok o sarı sayfaların. Kaçıncı geceydi? Sen nasıl olup da karşıma çıkagelmiştin onca yolu hiç bilmiyorum. Unuttuklarım arasında değilsin. Peki, hangi cehennemdesin? Bilmediğim ne çok şey var. Tanıdıkça anlıyorum kendimi. Sen, beni anlatıyorsun. Çıplak bir akşamdı. Her şeyin birden fazla anlamının olduğu ve daha önce hiç tanımadığım bir sesin sahibinin uzun uzun gözlerime baktığı anlardan biriydi. Durmadan -sanki geçip gittiğini hiç bilmiyormuşum gibi- saatime bakmanın huzursuzluğunu yaşıyordum. Anlatılanlara dikkat kesilemeyecek kadar yoktum o masada. Ne zaman sohbetin konusu ben olsam hızlı hızlı uzaklaşıyordum. Bakışların sahibi, kırmızı şarabını azar azar yudumladıkça karşı duvardaki fotoğrafta boylu boyunca uzanmış kadının yerinde olmayı ne çok istedim. Orada, çıplak bedeninin hemen altında, ipek satenden mor bir çarşafa dolanmış bacaklarının arasında öylece kaybolmayı. Uzun ve yorucu geçen bir gecenin kıvrımları gizlenmişti sanki yatağına. Yastığın ucuna hafifçe değen başını, koluyla kapatmıştı. Yüzündeki ifadeden, unutulması zor bir anı hatırladıktan sonra asılı kalmış acı bir tebessümün kalıntısı anlaşılıyordu. Fotoğrafa yayılmış bir koku vardı. Olmak istediğim yere yaklaştıkça koku, iyice belirginleşmeye başlamıştı. Derin bir nefes aldım. Adam dudaklarımdan, bakışlarımdaki sessizlikten, öpüşlerimden, ayak bileklerimin inceliğinden bahsediyordu. Susmuyordu. Kavga eder gibi anlatıyordu her şeyi. Yüksek sesle, aralıksız. Küfreder gibi. Dışımdaki sessizlik onu da susturur yanılgısına kapılmıştım. Ama susmuyordu işte! Kalkıp bir an önce gitmeliydim. Adamı masaya devrilmiş iki şarap şişesiyle birlikte bırakıp kaçtım. Yol boyunca duvardaki fotoğrafla yürüdüm. Kıvırcık, uzun siyah saçları vardı. Değil bir erkeği, bir kadını bile baştan çıkarabilecek kadar şehvetli duruyordu. Göğüs uçlarını bukleleriyle kapatmıştı. Dolgun ve diktiler. Bacağının diğer yarısı görünmüyordu. Yalnızca kırmızı ojeli ayaklarının son iki parmağı açıkta kalmıştı. Elleri bir zamanlar yağmur ormanlarının gürültüsünü taşımış olmalıydı. Buna emindim. Öylesine isyankar ve öylesine başına buyruktular ki sanki o fotoğrafın içerisine girsem parmaklarıyla beni kavrayacak ve ben de o isyanın bir parçası olacaktım. Altı üstü bir fotoğraftı. Kim tarafından çekilip oraya konduğunu bilmiyordum. Bakacak kadar bir zamanım da olmamıştı. Bir an önce o masayı terk edip kendimi dışarı atmıştım. Yağan yağmur saçlarımı iyiden iyiye ıslatmış, saç tellerim yüzüme yapışmıştı. Ellerimi cebimden çıkarıp düzeltmek istedim. Vazgeçtim. Bir şeyleri saklamak istercesine sıkıca sarıldım bacaklarıma. Birkaç metre ötedeki otobüs durağına geldiğimde, eve gitmek istemediğimi fark ettim. Gecenin bu saatinde nereye gideceğimi bilmeden yürüdüm sokaklarda. Şehir ürkütücüydü. Yağmur, sokaklardaki hareketliliği yavaşlatmıştı. Deniz kenarındaki bir taşa oturup yeniden fotoğrafı ve kadını düşündüm. Ona yakın olmak ya da içinde hapsolup, orada öylece durmanın huzurunu yaşamak istedim. Masadaki adamın hala nasıl orada benimle olduğunu çözemiyordum. Yeni mi tanışmıştık? Ne kadar zamandır orada onu dinliyordum? Hafızamın masaya gelmeden önceki anı silinmişti. Birkaç defa zorladım kendimi hatırlamak için. O masaya gelene kadar çok mu içmiştim yoksa orada mı başlamıştım içmeye, anımsamıyordum. Tek bildiğim, sanki beni çok iyi tanıyormuşçasına bir şeylerden bahsettiğiydi. Duymaya katlanamadığım ve bir şekilde susturamadığım. Hava gittikçe soğumaya başlamıştı. Ellerim hala cebimdeydi. Kıpırdamadan öylece oturuyordum. Fotoğrafa bakarken odaya dolan koku da burnumun ucundaydı. İs kokusu. Sanki bir şeyler yanıyordu. Ama etrafta yanan hiçbir şey yoktu. Ne orada ne de burada. Belki de çok sıkıldığımdan olsa gerek yanıp yok olmak istemiştim ve o koku da bana aitti. Olmayan bir gerçeklikte kendimi saklayacak, oradan uzaklaşacak ve böylece o adamdan kurtulacaktım. Peki, neden ondan bunaldığımı ve beni rahat bırakıp gitmesi gerektiğini yüzüne söyleyememiştim? Niye ben terk etmek zorunda kalmıştım o masayı? Konuşsaydım, bütün bunları yaşamak zorunda kalmazdım. Ama bir şekilde onunla aramızdaki sesli bağ yok olmuştu. Bir tek onu duyabiliyordum. Ben sadece dinleyiciydim. Konuşmak dışında her şeyim tamamdı. 'Ben burdayımmm, ben burdayımmm bakın, beni görebiliyor musunuz?' diye bağırdım. İçerisi gittikçe soğumaya başlamıştı. Parmak uçları açık ayakkabılarımın kenarından sızan soğuk rüzgar, bedenime doğru yayılıyordu. Yerdeki kağıt parçalarının havalanışını izlerken, duvardaki fotoğrafı gördüm. Şaşkınlıkla gözlerimi kapayıp açtım. Hala oradaydı. Elimi uzatıp yerden almaya çalıştım ama ellerim ve kollarım cam gibi kırılmaya başladı. Düşen parçalar fotoğraftaki kadının önce göğüslerini, sonra bacaklarını en sonunda da ellerini parçalara ayırdı. İs kokusu giderek keskinleşti. Bir harf, küçücük kuyruklu bir harf parçaladı beni az önce. Birdenbire. Gözlerime doluşan anıların görüntüleri, bütün yaşananlar, zamanda dondurulup bir kareye bırakılmışım gibi acı bir tebessümle kuyruklu harften odama yayıldı. Yazarın kendi el yazısıyla, sanki bir uçuruma yuvarlanıyormuş gibi karalanmıştı kitabın ilk sayfasına. Oysa ben yalnızca o küçük notu okumak, onu yazdığın anda olmak istemiştim. Belki hatırlamak iyi gelir demiştim içimden. Ama olmadı. İyi gelmedi. Uzun, kuyruklu bir harfti. Nasıl olduğunu anlayamadan kitabın sarı sayfaları tutuşmaya başladı. kadın yazarların erkekleri anlama aforizma yumaklarından sıkıldım galiba ben. Onur Bey, ben de sıkılmıyor değilim kimi zaman.:) Ama bu yazıda erkekleri anlama aforizmasından çok, kadının kendisiyle hesaplaşması, hatta hali hazırda hala hesaplaşamamış olduğu bir durum söz konusu. Siz kendinizle hesaplaşmıyor musunuz? Öyleyse çok şanslısınız. Bir an kadının kendi cansız bedeni ile karşılaşacağını bekledim. Çok fazla film izlemenin yan etkileri. Eline sağlık Burcu. Okunduğunda birbirinden kopuk gibi görünen birkaç hikayeyi içinde barındırıyor gibi geldi. Ancak, her bir hikayenin içine dalabiliyor insan. Olayların betimlemesi o kadar güzel ve insanı içine çekiyor ki, tanımlanan durum ve mekanlar adeta insanın gözünün önünde bir film şeridi gibi akıyor. Diline ve kalemine sağlık Burcu. Çok teşekkür ederim Selma Hanım. Yazılarımda sıçramalar çok fazla kullanıyorum, haklısınız. Birbirinden farklı anların içinden geçmeyi seviyorum. Ama temelde bağlandığı yer tek. Burada olduğunuz ve okuduğunuz için mutlu oldum."} {"url": "https://egoistokur.com/kucuk-feministlere-dedektiflere-seyyahlar", "text": "Sassa Buregren imzalı Küçük Feministin Kitabı Güldünya'dan, Silvia Roncaglia imzalı İyi Uykular Dedektif Günışığı'ndan, Saide Nur Dikmen imzalı Gezgin Eşek'in Oyun Atlası Profil Çocuk'tan çıktı. Küçük kızlar soru sorarlar. Şanslılarsa, çevrelerinde ne kadar çocukça görünürse görünsün bu soruları cevaplamaya hazır yetişkinler vardır. Ama işte bazen o yetişkinler çok meşgul olurlar, işten güçten kafalarını kaldıramazlar, daha kötüsü bazen de küçük kızların sorularını cevaplamayı pek de umursamazlar. O zaman? Eh, iş başa düşer. Neyse ki güzel kitaplar var. İşte onlardan biri; anlatayım... Ebba sabah kahvaltı ederken gazetede bir fotoğraf görür. Takım elbiseler içinde, kelli felli 8 adam vardır ve altında da bunların dünyanın en güçlü adamları olduğu yazmaktadır. Ebba fotoğrafta niçin hiç kadın olmadığını merak eder ve bu haksızlığın sebeplerini araştırmaya koyulur. En yakın arkadaşından annesi ve anneannesine kadar herkese sorular sorar. Bu işler hep böyle miydi? Bunun bir çaresi yok mudur? Bu konuda kimler neler söyledi, hangi yazarlar hangi kitapları yazdı? Sonra gündelik hayata ilişkin meraklar... Sınıfta sözünü kesen oğlanlarla ya da kızlara kendilerini kötü hissettiren reklamlarla nasıl baş edebiliriz? Ebba gibi bu coğrafyadaki küçük kızlar da kadınlığın tarihi ve feminizmi öğrensin istiyorsanız, İsveçli Sassa Buregren'in yazdığı Küçük Feministin Kitabı harika bir seçim olabilir. Güldünya Yayınları'ndan çıktı. İtalyan çocuk edebiyatının ödüllü yazarı Silvia Roncaglia, bu kez bir polisiyeyle dilimizde. Narkolepsi hastası bir dedektifin maceralarını anlatan İyi Uykular Dedektif, düşmeyen temposuyla okuru kısa sürede sarıp sarmalıyor. Hikayeyi leziz kılan unsurlardan biri de İtalyan mutfağından eğlenceli bilgilere yer verilmesi. Elimde, Saide Nur Dikmen'in yazdığı Gezgin Eşek'in Oyun Atlası duruyor. Bir yıl boyunca her hafta Amerika, Japonya, Filistin, Rusya, Hollanda, Suriye, Meksika, Tanzanya, İngiltere, Endonezya, Çeçenistan, Etiyopya, Fransa, Norveç, Kenya, Haiti, Peru gibi 52 ülkeyi gezen Gezgin Eşek, bize hem bu ülkelerin tarihi, mimarisi, doğal güzellikleriyle ilgili bilgiler veriyor, hem de çocuk oyunlarını anlatıyor. En güzeli, aralarda şeker mi şeker oyuncak atölyelerine yer verilmiş olması. Atölyelerde çocuklar başka ülkelerdeki yaşıtlarının oyuncaklarını evde bulunabilecek basit malzemelerle yapmayı öğreniyor. Özetle, Gezgin Eşek'in Oyun Atlası, hem gezi rehberi, hem oyun ansiklopedisi, hem neşeli bir macera, hem de şahane bir elişi kitabı.."} {"url": "https://egoistokur.com/kucuk-prens-bir-kelimenin-ne-onemi-va", "text": "KÜÇÜK PRENS: Bir kelimenin ne önemi var! Bu yıl, Antoine de Saint-Exupery'nin ünlü kitabının hem yıllardır beklenen sinema uyarlaması gösterime girecek hem de telif hakları yasası gereği isteyen herkes artık bu dünyanın en çok satan üçüncü kitabını beş kuruş ödemeden yayınlayabilecek. Hal böyle olunca; harıl harıl yeni çeviriler yapılmaya, eski çevirilerse teker teker gün yüzüne çıkmaya başladı. En sürprizlisi şimdilik Can Yayınları etiketli Cemal Süreya-Tomris Uyar çevirisi. Selim İleri çevirisi, hatta Ahmet Muhip Dranas çevirisi de geldi. Fakat şahsen kafamı kurcalayan bir konu var: Alınganlığın, kafayı kuma gömmenin faydası olmadığı anlaşılsın, Bir kelimenin ne önemi var demekten vazgeçilsin ve bugüne dek 102 farklı Türkçe baskısı yayımlanan bu harikulade küçük kitabı biri çıksın da dilimize eksiksiz, fazlasız çevirebilsin lütfen. KÜÇÜK PRENS: Bir kelimenin ne önemi var! Zor telaffuz edilmesine rağmen Antoine de Saint-Exupery'nin adını eminim bu yazıyı okuyan herkes biliyordur. Kendisi şu aşırı popüler Küçük Prensin yaratıcısı. Aşırı popüler dediğime bakarak itiraz ettiğim sanılmasın. Bazen biraz gülümsemek, bazen de zor zamanlarda yola devam etme cesareti bulabilmek için okuduğum Küçük Prens, dünyanın en güzel kitaplarından biri. Geçenlerde Orhan Pamuk'un söylediklerini hatırlayalım... Modern edebiyatın en büyük mucizelerinden Küçük Prens, büyük edebiyatın hem yaşanmışlığa hem de sınırsız hayal gücüne, hem karmaşıklığa hem de çocuksu bir basitliğe dayandığını ve bir yazarın yapacağı en iyi şeyin, içinden geldiği gibi yazmak olduğunu gösteren parlak bir kitaptır demişti. Artık anlaşıldı; bu yıl, Küçük Prensin yılı olacak. Birincisi, romanın yıllardır beklenen filmi nihayet bu yıl vizyona giriyor. Hem de James Franco ve Marion Cotillard gibi oyuncuların seslendirdiği muazzam bir animasyon olarak. Saint-Exupery'yi, Jeff Bridges'ın seslendirmesi ise bence harikulade bir seçim. 2015'in Küçük Prens yılı olacağı yolundaki öngörümün bir sebebi daha var: 250 dile tercüme edilen ve dünyanın en çok okunan üçüncü kitabı sayılan Küçük Prens, yayıncılar için artık daha da kıymetli. Şöyle ki... Bir kitabın telif haklarının geçerliliğini yitirmesi için gereken yasal süre, 70 yıl. Eh, Saint-Exupery 1944'te öldüğüne göre, Küçük Prens artık resmen kamu malı. Yani isteyen herkes beş kuruş ödemeden bu kitabı yayınlayabilir. Şahsen her daim uluslararası best-seller olan bu kitabı reddedecek yayıncı tanımıyorum. Ve 1988'den beri kitabın Türkiye haklarını elinde bulunduran Mavibulut Yayınevi'nin ne kadar üzgün olduğunu tahmin edebiliyorum. Ama tabii şu da var: Mavibulut, kitabın haklarını 1988'de satın almış ama 90'ların ortalarına kadar başka yayınevlerinin de kitabı sanki kendilerininmiş gibi yayınlamalarına mani olamamıştı. Telif haklarına riayet konusunu malum biz çok geç idrak edebildik. Bana gelince; bir Küçük Prens obsesifi olarak itirazım yok. Sadece şunu merak ediyorum: Küçük Prensin yeni yayıncıları acaba bu çok önemli kitaba hak ettiği saygıyı gösterecek mi? Malum romanda Türkiye'yle ilgili de birkaç cümle var ve onlar bugüne dek hep değiştirilerek, kırpılarak yayınlandı. (Kitabın bu sansürlü haliyle dahi Milli Eğitim Bakanlığı'nın 100 Temel Eser listesine girememesiyse apayrı bir tuhaflık.) Tahsin Yücel'in bir vakitler, Çevirmenler kitaptaki o hoş olmayan cümleyi çıkarıyor, ben olsam ben de çıkarırdım diyerek beni epey hayal kırıklığına uğrattığını da hatırlatayım. Bilmeyenler için o bölümü -yorumsuz- özetleyeyim en iyisi: Küçük Prens'in gezegeni B 612 asteroidini herkesten önce bir Türk astronom görmüş, 1909'da yapılan uluslararası bir astronomi kongresinde de sunumunu yapmış, buluşunu açıklamış. Lakin Türk usulü kılık kıyafetine bakanlar söylediklerini kaale almamışlar. Derken, B 612'nin şansına, bir Türk diktatörü tebasına Avrupalı gibi giyinmelerini emretmiş, uymayanların cezası ölüm olacakmış. Böylece astronom yıllar sonra, 1920'de kongreye yeniden katılmış, bu kez etkileyici bir şıklık ve zarafetle giyindiği için de sunumu kabul edilmiş. Antoine de Saint-Exupery bu bölümde, olay Türkiye'de geçmese hepimizin istisnasız katılacağı bir fikri öne sürüyor aslında. Bu kısacık bölümde Batıya yönelik ağır eleştiriler de var ama o memleketlerde kimse Küçük Prens'i sansürleme gereği duymamış. Bizse kendimizle ilgili eleştirileri genellikle pek kolay kabullenemediğimizden Küçük Prens'i kırpıp yayınlamayı tercih etmişiz. Çok para kazandırıyor ya, Madem keseceğim, bari yayınlamayayım dememiş kimse. Bazıları o cümleleri tamamen çıkarmış, bazılarıysa sadece ölüm ceası kısmını çıkarmakla yetinmiş. Diktatör kelimesinin yerine önder, lider, hükümdar, şef falan diyenler de olmuş. Bir de fazlalıklar meselesi var ki onu es geçemeyiz. 1990'ların ortalarında, kitaba aşırı bir serbestlikle, kafaya göre uzun uzun eklemeler yapan ve diktatörlü cümleyi deyim yerindeyse köpürttükçe köpürten bir çevirmen de olmuştu. Neyse ki o çeviri toplatıldı. Uzatmayayım, son günlerde yayınlanan Küçük Prens yazılarında bile bu meseleden itinayla uzak durulmasını pek anlamlandıramıyorum. Öte yandan Cemal Süreya-Tomris Uyar, Ahmet Muhip Dıranas ve Selim İleri çevirilerini nihayet okuyacağım için seviniyorum. Keşke Azra Erhat ve Necdet Sander çevirileri de yeniden yayınlansa... Fakat itiraf edeyim esas şunu isterim: Alınganlığın, kafayı kuma gömmenin faydası olmadığı anlaşılsın, Bir kelimenin ne önemi var lafından vazgeçilsin ve bugüne dek 102 farklı Türkçe baskısı yayımlanan bu harikulade küçük kitabı biri çıksın da dilimize eksiksiz, fazlasız çevirebilsin lütfen. Yazarın elleriyle resmettiği Küçük Prens'lerin kalbimde yeri elbette apayrı ama Philip Giordano'nun bu serisine de açıkçası bayıldım. Ve siz de mutlaka görün istedim... Ha bu arada, kaynak vermeden olmaz, biliyorsunuz, resimleri burada buldum. Diktatörü dediği dedik bir önder diye çevirmek bence anlaşılabilir. Türkçe'de o anlama geliyor zaten. Siyasi bir metin olmadığı için terimi aynen kullanmaya da gerek yok."} {"url": "https://egoistokur.com/kucuk-prens-sandman-ve-karalanmis-kagitlar-cehenneminden-kaci", "text": "Kafam karışık. Arkadaşımla konuştuğumuz mevzular kafamda dolaşmaya devam ediyor. Hatta Küçük Prens'in Tilki'si ve Neil Gaiman'ın Sandman'i bile bir noktada işe karışıyor. Haklı sayılırdı. İnsanlar güvenilmezdi. Tüfekleri, tabancaları değilse bile görünür ya da görünmez bir sürü silahları vardı, her an saldırıya hazırlanarak çeşit çeşit kötülük üretirler, hırslarına yenilir, çalar, öldürürlerdi. Düşüncesizlikten ötürü, teslim olmamak adına, aslında umursamadığın bir şeyi elde etmenin kibriyle parlamak için, korktuğundan veya ruhun aç diye... Hatta belki sırf bundan zevk aldığından. Ya da tam tersi, ne yaparsan yap hiçbir şeyin artık sana yeterince zevk vermeyeceğini bildiğinden... Bütün küçük kötülükler birbirine benzerdi, sebeplerin sayısıysa o kötülükler kadar çoktu. Ben kendime o karalanmış kağıtlar cehennemini reva görmüyordum. İnsanın kendisi için ve tabii ki öteki insanlar için iyi şeyler istemesinin, mutlu olmaya ve sevdiklerini mutlu etmeye çalışmasının, güzel hayaller kurması ve kalp kırmamaya çalışmasının iyi etkileri illa ki olurdu. Bazı şeyleri öğrenmenin yeri okul değil, hayat çünkü."} {"url": "https://egoistokur.com/kucuk-prensin-ipodunu-karistirdim-tilkinin-ogrettigi-sarkila", "text": "Üç küçük yanardağ, bir gül ve birkaç baobab ağacından başka bir şey bulunmayan miniminnacık bir gezegende yaşayan Küçük Prens günün birinde evreni keşfetmeye karar verir ve bizim kocaman dünyamıza gelir. Orada ona Tilki yol gösterecektir."} {"url": "https://egoistokur.com/kultur-dusmanisiniz-si", "text": "Fotoğrafta Elif Şafak, İskender Pala, Hakan Günday ve Tuna Kiremitçi gibi yazarları korsan kitap karşıtı bir eylemde görüyorsunuz. Emine Çaykara bir süredir bu korsan meselesini yazmak istediğini söylüyordu zaten. Şimdi Egoist Okur takipçilerine hem araştırmaları sonucunda öğrendiklerini, hem de Yayıncılar Birliği'nin sürekli iz üstündeki avukatı Abdullah Egeli'nin anlattıklarını aktarıyor. İş baskınla da bitmiyor, sonrası da çetrefilli. Mesela Egeli son büyük baskının sonrasını anlatıyor. Baskın sonrası ne oluyormuş biliyor musunuz? Birkaç gün, bilemediniz birkaç hafta sonra korsan kitap satan dükkan da matbaada yeniden kapılarını açıyor. Niçin? Çünkü Yayıncılar Birliği'nin topladığı kitapları koyacak deposu yok, tabii ki o koca koca baskı makinelerini de... Böylece kitaplar da makineler de korsancının eline bırakılıyor ve ertesi gün aynı şekilde basmaya devam ediyorlar. Sonra, matbaa makineleri yahut fotokopi makineleri gibi araçlardan devlet bir harç alıyor. Aslında bu harç korsanla mücadele için ayrılmış bir para ama devlet bu parayı vermeyip genel bütçeye aktardığından bu kaynak mücadelede kullanılamıyor! Baskına giden Yayıncılar Birliği avukatı her zaman zor durumda, çünkü okurların gözünde o kötü adamı temsil ediyor. Evet yanlış okumadınız, okurların gözünde. Her baskında okurlar da orada oluyor, olan biteni merakla izliyor ve tepki gösteriyorlar. Katıldığım bir telif hakları davası ülkemizin bu konuda durduğu noktayı ne yazık ki gözler önüne seriyordu: Ünlü bir yazarımızın üç şiirini derlemesine almış bir kişi hakkında, şiirleri derlenen şair dava açmış ve hakim 'bunun neresi gayrı-tabii ki, sonuçta sizin müvekkilinizin şiirlerinizi tanıtmış' demişti. Savunan avukat da işlerin sarpa saracağını görünce 'efendim, şöyle düşünün, Serdar Ortaç'ın yazdığı/bestelediği bir şarkıyı bir başkası izinsiz, ona hiç ödeme yapıp kasete koyup yayınlıyor farzedin, aynı buna benziyor' deyince hakimimiz olayı kavrayabilmişti. Popüler kültür dünyamıza o kadar damgasını vurmuştu ki, kültürel alanda fikir hakkının, emeğin ne olduğunu hayal etmek bile zordu, ancak popüler kültürden bir örnekle durum anlaşılabiliyordu. Yayıncılar Birliği avukatı Abdullah Egeli, çok ciddi tehditler aldığını söylüyor. Ankara'daki son büyük baskında da onun iz üstünde olmasının payı var. Peki baskın sonrası ne oluyor dersiniz? Birkaç gün sonra, hadi bilemediniz birkaç hafta sonra korsan kitap satan dükkan da matbaada yeniden kapılarını açıyor. Aaaa... Çünkü Yayıncılar Birliği'nin topladığı kitapları koyacak deposu yok, tabii ki o koca koca makineleri de... O zaman kitaplar da makineler de korsancının eline bırakılıyor ve ertesi gün aynı şekilde basmaya devam ediyorlar. Çoğaltım araçlarından, yani iş/matbaa makineleri yahut fotokopi makineleri gibi araçlardan devlet bir harç alıyor ve aslında bu harç korsanla mücadele için ayrılmış bir para ama devlet bu parayı vermeyip genel bütçeye aktardığından bu kaynak mücadelede kullanılamıyor! Ne yazık ki insanımız bilinçlenmemek için direniyor. Bedirhan Gökçe'nin bu konuda çok güzel bir yorumu var, her yerde bıkmadan usanmadan söylüyorum ben de. Korsan kitap solcular için emek hırsızlığı, sağcılar için kul hakkı. Bunun bir farkına varsak, en pahalısı taş çatlasın 15-20 tl olan orjinal kitaplar almaya başlayacağız. Bugün saçma sapan şeylere gösteriş olsun diye nerdeyse milyarlarca lira harcarken bir tek kitaba 15 tl vermek yük geliyor, insanlar bunu gereksiz ve saçma buluyor. Ben kendi adıma hiçbir korsan ürünü almıyorum ve alanları da uyarıyorum. Uyarmaya da devam edeceğim. Yazık, çok yazık. Toplatılan korsan kitaplar anadolunun ücra köşelerinde kitap bulamayan çocuklara, okullara gönderilse... Buna yazarların da bir itirazının olacağını sanmıyorum. Hem kitabın değeri ne kadar sattığı ile, yazarının o kitaptan ne kadar gelir elde ettiği ile ölçülmez. Kitap okundukça güzelleşir, devleşir. O nedenle toplanan kitapları ücra köylerdeki çocuklara, kitap alamayan çocuklara, okullara göndersinler. Kitabın kuşe kağıda basılmasının ya da baskısının ne kadar güzel olduğunun bir önemi yok. Baskı makinelerini satsınlar. Benim nacizane çözümüm bu!"} {"url": "https://egoistokur.com/kurar-iyilestirici-bir-hurmetsizlikle-bakan-hikayele", "text": "Melike Uzun, Kürarda iyilikle kötülüğü bazen ayrıştırıp birbirlerinin üzerinden, bazen de eşleştirip birbirlerinin içinden çıkararak anlatırken, daha çok şiddetin zeminine yerleşiyor. İyilikle kötülüğü anlatmak için doğru bir zemin seçildiği için de, şiddet, bakar bakmaz görünen yüzlerinden, kolay kolay seçilemeyecek görünümlerine doğru yüz değiştiriyor. Genişledikçe genleşiyor ve böylece, hem iyiliğin hem de kötülüğün, kısaca insanın en azılı bileşenlerinden birine dönüşüyor. Notos'un son sayılarından birinde, Flannery O'Connor'ın yıllara meydan okuyan bir yazısı yayımlandı. Edebiyatın her şeyden önce gösterme sanatı olduğunu hatırlatan müthiş bir metindi bu. Okumayı bitirdiğimde, Füruzan'ın kendine sorar gibi görünürken aslında edebiyat okuruna yönelttiği bir soru geldi aklıma. Füruzan Diye Bir Öykü adlı nehir söyleşisinde geçer bu soru. Önce Füsun Akatlı'nın bir yazısını anar. Füsun Akatlı söz konusu yazısında Füruzan'ın Türkçesini bozuk olduğu için eleştirir. Fakat Füruzan'ın buna rağmen çok iyi bir edebiyatçı olduğunu şaşırarak dile getirir. Tahmin edilebileceği gibi, Füruzan'ın bu sorusunun yanıtı O'Connor'ın hatırlattığı temel edebiyat gerçeğinde saklı. Akatlı'nın andığı öykülerinde Füruzan gerçekten de bozuk bir dille has edebiyat örnekleri yaratmıştır. Çünkü gösterme sanatı Füruzan'da tamdır. Kusursuz diller kullanmalarına rağmen sadece anlatmakla kalıp göstermeyi bir türlü beceremeyen yazarlara yeğlenişinin nedeni de budur. Biri en az elli, diğeri de en az otuz yıllık iki metnin ve Füruzan'ın beş yıllık sorusunun gele gele benimki gibi bir kitap yazısında bir araya gelmesi, edebiyatın temel gerçekleri konusunda zihinlerimizin pek de net olmadığını gösteriyor herhalde. Fakat bu konunun beni daha çok ilgilendiren yönü, edebiyatta giderek artan gösterme eksikliğinin, içimde giderek artan bir okuma bıkkınlığına yol açması. Melike Uzun'un İletişim Yayınları'ndan çıkan Kürar adlı kitabını, işte en çok bu bıkkınlığımı unutturduğu için yazmak istedim. Melike Uzun'un 90 sayfalık, iç içe geçen hikayelerini bana bir solukta okutan ilk şey, okumaya başlar başlamaz görmeye de başlamam oldu. Gördüğümde, duygu zaten kendiliğinden doğuyor, okumak da edebi işlevine bu yolla kavuşuyordu. Yazar, gösteremediklerinin duygusunu yaratmak gibi olmayacak bir işe kalkışmamıştı. Kürar iyilikle kötülüğü bazen ayrıştırıp birbirlerinin üzerinden, bazen de eşleştirip birbirlerinin içinden çıkararak anlatırken, daha çok şiddetin zeminine yerleşiyor. Bazen bir büfenin kedisi kitapta tekmelene tekmelene öldürülürken, bazen bir hamster öğrenciler tarafından topluca tavana savruluyor. Bazen de bir anne, kapana yakalanmış bir farenin canını çalı süpürgesiyle bağırsaklarını mutfağa dökene dek vurarak alıyor. İyilikle kötülüğü anlatmak için doğru bir zemin seçildiği için de, şiddet, bakar bakmaz görünen bu yüzlerinden, kolay kolay seçilemeyecek görünümlerine doğru yüz değiştiriyor. Genişledikçe genleşiyor ve böylece, hem iyiliğin hem de kötülüğün, kısaca insanın en azılı bileşenlerinden birine dönüşüyor. Hemen söyleyeyim, şiddetin hayvanlarla birlikte anlatılışı, açıkçası, okurun yüreğini ağzına da getiriyor. Fakat yazar, bu tür sahnelerde, tam zamanında geri çekiliyor. Bu tavrını, yazarın yazınsal ahlakına da bağlayabiliriz rahatlıkla. Fakat bu kadarıyla yetinmek, kitabı eksik görmemize yol açar. Neden derseniz, geri çekilmek ya da tam yerinde bırakmak, yazarın böyle bir kitap için kaçınılmaz olarak seçtiği bir gösterme yöntemi. Fakat bunu söylerken, yazarın göstermek istediklerini layıkıyla gösterip gerisini okura bırakmasından söz etmiyorum sadece. Yazının başında söz ettim zaten bundan. Şimdi, buna ek olarak, Kürardan da söz ediyorum. Melike Uzun, kitap boyunca, değişik biçimlere ve kılıklara girmiş kürarları ve kürar hallerini anlatırken, okuru felç başlangıçlarına götürüp bırakıyor. Şiddet gerçekleşirken, bunu seyreden okurda, tıpkı gerçek yaşamda da olduğu gibi, donakalma, refleks gösterememe, hareket edememe ama hissetme halleri başlıyor. Çünkü okur, insanın akıl almaz şiddetinde, kendine de ait olan özü görüyor ve daha çok kendi şizoid gerçeğiyle felç oluyor. Bu biraz, kaptırdığımız bir filmin sesinin birdenbire kısılıvermesine ve bakışımızın o sessizlikte aniden değişmesine benziyor. Biraz da, restoran bahçesinde kendi halinde oturan bir köpeğin tüyünden rahatsız olan bir şizofrene ya da kedilerle köpekler için deli divane olan başka türlü bir hastaya, o anda tabağından yediği kebabın aslında bir leş olduğunu, kendisinin de ölü eti çiğnediğini hatırlatmaya benziyor. İşte, Melike Uzun, Kürarda deklanşöre bu ayarda cinayetler işler gibi, tam zamanında basıyor, sonra da yüzleştirirken iyileştirici bir hürmetsizlikle kendi fotoğrafımızı önümüze koyuyor. Bizlere felçlilerin başka bir yerden, bambaşka bir şekilde bakan gözlerini armağan ederek gösterirken, gözlerimizdeki felci de iyileştiriyor."} {"url": "https://egoistokur.com/kurdu-kuzuya-depresyonu-oyuna-donusturen-kitapla", "text": "İkisini de hararetle tavsiye ediyorum, sanat niçin vazgeçilmez, onu mükemmel anlatıyorlar. Çiçeklere, bahçelere tutkun Kyo Maclear'in yazdığı ve Isabelle Arsenault'nun resimlediği Virginia Wolf ya da Kurda Dönüşen Kardeşim, çocuklar için -hatta yetişkinler için de- gerçek bir hazine. Eşsiz güzellikte illüstrasyonlarla bezeli ve yazıları dahil her şeyiyle eski usul, yani elde yaratılmış bir kitap bu. Sayfaları çevirmeye, bakmaya doyamıyorsunuz. Hikayesi de güzel. Acayip depresif uyandığım, bırakın dışarı çıkmayı, herhangi birini görmeyi ya da konuşmayı bile istemediğim bir sabah adeta günümü aydınlattı. Hadi topla kendini artık ve dışarı çık ısrarı mutsuz ya da ağır depresyon geçiren insanlara niye iyi gelmez, onların derdine esas ne çare olur, merak edenler bu kitaba göz atsın. Küçük Virginia bir gün kurda dönüşmüş olarak uyanır. Yanına kimseyi yaklaştırmaz, uluyarak herkesi uzaklaştırır. Bir daha evden çıkmamaya, hayatının bundan sonrasını yalnız canavar modunda geçirmeye kararlıdır. Sevgili oyun arkadaşını kaybeden Vanessa, ablasını sakinleştirmek, yüzünü biraz olsun güldürmek ister ama nafile! Huysuz Virginia, Bloomsberry adlı hayali ülkeye gitmekten başka bir şey istemiyordur. Bu dünyanın ona göre bir yer olmadığını erken fark eden küçük kız gerçekte çiçeklerin, iyiliğin ve aydınlığın hüküm sürdüğü Bloomsberry'ye ait olduğunu hissetmiştir. Derken Vanessa'nın aklına parlak bir fikir gelir: Virginia'yı Bloomsberry'e götüremiyorsa, evi Bloomsberry haline getirecektir. Vasya matematik ve tarih kitapları okuyan, piyano çalan, dimdik oturan ve her zaman çok ama çok kibar davranan bir çocuktu. Onu sanat okuluna gönderen ailesinin beklediği evler, çiçekler çizmesiydi. Ama Vasya boya kutusunu açıp kırmızıları, sarıları, mavileri karıştırmaya koyulunca tuhaf sesler duymaya başladı: Karışan renkler adeta bir senfoniye hazırlanan orkestra gibi titrek sesler çıkarıyordu! Büyüdükçe, parlak renklerin şarkı söylediğini duymaya, canlı seslerin dans ettiğini görmeye devam etti. Sonrası? Kitapta. Farklı bir çocuğun nasıl büyük bir ressam olduğunu, o yolda ne muhteşem renkli, müzikli maceralar yaşadığını bu sihirli hikaye aracılığıyla okumak açıkçası bana çok güzel geldi. Barb Rosenstock'un yazdığı ve Harry Potter romanlarının ressamı olarak bilinen Mary Grandpre'nin tasarladığı bu Caldecott Ödüllü kitapta, soyut sanatın öncü ressamlarından Wassily Kandinsky anlatılıyor. Kandinsky, hayatı boyunca renkleri birer ses olarak deneyimlemiş ve gürültülü boya kutusundan hep cesur, çığır açan eserler çıkarmış."} {"url": "https://egoistokur.com/kurk-mantolu-madonna-hala-en-cok-filme-cekilmek-istenen-roma", "text": "Sabahattin Ali'yi daha çok, popüler şarkılara dönüşen şiirlerinden ve filme çekilen eserlerinden tanıyoruz. Bir de en çok filme çekilmesi istenen romanın, Kürk Mantolu Madonna'nın yazarı olması vesilesiyle... Öldürülmesinin üstündeki sis perdesiyle siyasi tarihimiz açısından da önemli bir isim Sabahattin Ali. ve işte onu daha yakından tanımak için iki fırsat: Kızı Filiz Ali'nin yazdığı Filiz Hiç Üzülmesin adlı kitap ve Bir Fotoğraf Camı adlı sergi... Eyüp Tatlıpınar yazdı. Müzikolog Profesör Filiz Ali, 1948'de Türkiye'den ayrılmak için Bulgaristan sınırına doğru yola çıkan ama sonrasında kayıplara karışan babası Sabahattin Ali'nin ölüm haberini almasını böyle anlatıyor. Kendisi küçük bir kızken babasıyla ilişkisini, onunla geçirdiği günleri, uzaklarda ya da hapishanedeyken duyduğu hasreti anlattığı kitabı 'Filiz Hiç Üzülmesin' yakın zamanda Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkmıştı. Gazeteci yazar Sabahattin Ali, romanları, öyküleri ve şiirleriyle, siyasi mizah geleneğimizin zirvelerinde duran Marko Paşa Dergisi'yle, öldürülmesinin üstündeki sis perdesiyle Cumhuriyet tarihimizin önemli kişilerinden... Çoğumuz kendisini yeterince tanımasak da eserlerine fazlasıyla aşinayız. Örneğin 'Gramofon Avrat', 'Kuyucaklı Yusuf' filmleri onun eserlerinin uyarlaması. Zülfü Livaneli, Edip Akbayram, Ahmet Kaya, Sezen Aksu, Volkan Konak gibi müzisyenlerin seslendirdiği 'Leylim Ley'in, 'Aldırma Gönül Aldırma'nın, 'Geçmiyor Günler'in, 'Benim Meskenim Dağlardır'ın, 'Göklerde Kartal Gibiyim'in sözlerinde hep onun imzası bulunuyor. Eserleri epey popülerlik kazanmış Sabahattin Ali'yi biraz yakından tanımak için bugünlerde bir vesile daha var; Kadıköy'deki Caddebostan Kültür Merkezi'nde geçen hafta açılan ve 3 Mart'a kadar sürecek fotoğraf sergisi. 'Bir Fotoğraf Camı' adlı sergide fotoğrafları eşliğinde gazeteci yazarın hikayesi; ailesini, arkadaşlarını, gezdiği yerleri gösteren kendi çektiği fotoğraflarla bazı kişisel eşyaları yer alıyor. 18 Şubat'ta Filiz Ali'nin katılımıyla bir sergi turu ve söyleşisi düzenleneceğini söyleyelim. Yukarıda bahsetmiştik; Sabahattin Ali, öldürülmesiyle ilgili belirsizliklerin çözülmediği bir faili meçhul olarak, siyasi tarihimiz açısından da önemli bir isim. Onun hikayesi, son yirmi yıldır sıkça telaffuz edilen 'derin devlet'in sürekliliğinin bir kanıtı biçiminde görülüyor. Hakkında çıkan haberlerden komünist olarak damgalanmasına; öldürülmesinin ardından olayın açığa çıkmasının görünmez bir el tarafından sürekli engellenmeye çalışılmasından, katilinin mahkemedeki şovlarına kadar hemen her şeyin, örneğin 'Hrant Dink olayı'yla neredeyse aynı olduğunu görüyorsunuz. 1948'de üç ay kaldığı Paşakapısı Cezaevi'nden çıkınca yazacak yer bulamaz, işsiz kalır. Kamyonla nakliyecilik yapar. Çareyi yurtdışına gitmekte bulur ama pasaport alamaz. Kaçakçı Ali Ertekin'le anlaşıp kendisini Bulgaristan'a çıkarmasını ister. 19 Mart 1948'de kamyona atlar ve Kırklareli'ne doğru yola çıkar. Bir daha kendisinden haber alınamaz. 9 buçuk ay sonra cesedine ulaşıldığında bir sürü soru işareti belirir; Ali Ertekin kimdi? Eşyaları neden onun evinde bulunmuştu? Sabahattin Ali sınırda mı, Kırklareli polis karakolunda mı öldürülmüştü? Teşhis için ailesi neden çağrılmamıştı? Mezarı niçin kaybedildi? Mahkeme boyunca şov yapan, Sabahattin Ali'yi yoldayken yaptıkları konuşmalardan dolayı 'milli hisleri kabardığı için' öldürdüğünü söyleyen Ali Ertekin, hafifletici nedenlerden dolayı 4 yıl ceza alır. Geride cevapsız sorular kalır. Adını çok satan klasik romanlar arasında gördüğümüz 'Kürk Mantolu Madonna', Sabahattin Ali'nin en önemli eserlerinin başında gelir. Sabahattin Ali, İtalyan ressam Andrea Del Sarto'nun aynı adlı tablosundan esinlenerek 1943'te yazdığı romanda, bir aşkın etrafında insan ruhunun, ilişkilerin derinliklerine iner. Malum; bir süredir edebiyat eserlerinden uyarlanan diziler fazlasıyla popüler. Geçen yıl bu sayfalarda çıkan bir haberde bazı sanatçılara, 'En çok hangi romanın dizisini görmek istersiniz?' sorusu sorulmuş ve en fazla 'Kürk Mantolu Madonna' cevabı alınmıştı. Filiz Ali'ye bu durumu nasıl karşıladığını sorduğumuzda, 1970'ten beri bu konunun azımsanmayacak sayıda senaristin ve yönetmenin gündemine geldiğini söyledi. Fakat öneriler önce annesinin, ardından da kendisinin içine sinmediği için böyle bir proje gerçekleşememiş. 'Belki de o romanı çok sevdiğimiz, sakındığımız için kolay beğenmiyoruz' diyor Filiz Ali. Tomris Giritlioğlu gibi, diziye çekmek isteyenler de çıkmış fakat yine anlaşamamışlar. Dileği; romanın bir kısmı Almanya'da geçtiği ve başkarakterlerden biri Alman olduğu için filmin Türkiye-Almanya ortak yapımıyla çekilmesi. Onat Kutlar'ın bu tür bir fikri olduğunu, fakat senaryoyu tamamlayamadan hayatını kaybettiğini söylüyor. Sabahattin Ali benim için hep özel ve gizemli olacak. Şu yazıyı okurken bile tüylerim diken diken oluyor. Kürk Mantolu Madonna kutsallığın sınırının çok ötesinde bir kitap. Böyle bir kitabı sinemaya veya diziye dökmek kanaatimce, o karakterlerin özenle hazırlanmış desenlerine zarar verir görüşündeyim."} {"url": "https://egoistokur.com/kurk-mantolu-madonna-ve-bir-soru-neden-bu-kadar-yalnizi", "text": "Konumuzla alakası yok ama anlatacağım... Birkaç yıl önceydi, bir sabah erken saatlerde çok acayip bir hadise gerçekleşti: Dünyanın dört bir yanından sayısız insan, konu kutucuğunda I love you yazan birer e-posta aldı. Filipinli bir hacker'ın yaydığı bir virüstü bu ve 24 saat içinde sayısız bankanın, holdingin hatta İngiliz Parlamento'su gibi resmi kuruluşların bilgisayarları çöktü. Etkisi topu topu bir gün sürdü, ama bu kadarı bile milyonlarca kişinin ağzının payını almasına yetti. O gün iki şey olmuştu aslında. 1) Gelen her e-posta'ya güvenmemek gerektiği idrak edilmişti. 2) Hiç tanımadıkları birinden gelen aşk ilanına düşünmeden atlayan milyonlarca insanın, kalplerinde ne derin bir boşluklukla yaşadığı, tatlı sözler duymaya, sevilmeye ne kadar ihtiyaç duyduğu anlaşılmıştı. Herkes çok ama çok yalnızdı! Bilmeyenler için konuyu özetleyeyim: Savaştan önce Berlin'e giden ve kitaplarıyla, rüyalarıyla inşa ettiği bir hayaller aleminde yaşayan Havranlı Raif Efendi, bir gün en az onun kadar içine kapanık, kabuğundan çıkmaya onun kadar gönülsüz Maria Puder'le tanışır ve aralarında tutkulu bir aşk başlar. Raif Efendi, babasının ölüm haberi üzerine Ankara'ya döner, bu arada II. Dünya Savaşı'nın ilk belirtileri patlak verir. Kahramanımız Nazilerin Almanya'daki azınlıklar, özellikle de Maria Puder gibi Yahudi olanlar üzerinde terör estirmeye başladığını öğrenir ama ne yaparsa yapsın Maria Puder'ine ulaşamaz. Yıllar geçer, ailesinin ısrarıyla istemediği bir kadınla evlenen Raif Efendi bir gün hareket etmek üzere olan bir trenin penceresinde Maria'nın bir yakınını görür. Öğrenebildiği tek şey, sevgilisinin bir toplama kampında öldüğü olur; kadının yanında duran çocuk da Maria'nın, yani Raif'in kızıdır. İşe bakın ki tren aniden kalkar ve içindekiler bir daha dönmemecesine gözden kaybolur. Bugünün aşka dair cicili bicili vaatler ve ikide bir yere çakılmamıza sebep olan projeler dünyasında yeri olmayan bir aşk bu. Yalnızlığımıza en az bizim kadar yalnız karakterlerle şifa oluyor ve hazin finaline rağmen, şiddetli ve derin bir aşk yaşama arzumuzu tetikliyor. Okurken, hem hayatımızda neyin eksik olduğunu görüyoruz hem de içimizde incecik bir umut filizleniyor. Ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman meydana çıkıyordu; bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum görmeden... Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk diyor Raif Efendi ve işte hepimiz ona bütün kalbimizle, hiç değilse romana gömüldüğümüz süre boyunca inanıyoruz. Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonnayı askerlik yaparken, Büyükdere'deki çadırda yazmış. Roman ilk kez Hakikat gazetesinde 18 Aralık 1940-8 Şubat 1941 arasında tefrika edilmiş. Sabahattin Ali her hafta bir bölüm yetiştirmeye çalışıyormuş. Attan düşüp sağ kolunu incittiğinde bile, kolunu tenekede ısıtılan suya koyarak, yazmayı sürdürmüş. Cevdet Kudret'e göre, Sabahattin Ali kitabının adın önce Lüzumsuz Adam koymaya karar vermiş ama vazgeçmiş. Pertev Naili Boratav'a göre ise, bir ara kitabının adının Yirmi Sekiz olmasını istemiş. Çünkü Sabahattin Ali'nin bir dönem aşık olduğu gerçek Maria Puder, 28 yaşındaymış. 2 kez okuduğum ve hiç kitaplığıma kaldırmadığım sürekli çalışma masamın yada günlük görebileceğim bir yerlerde duran kitap. Kitabın neden bu kadar değerli olduğunu anlatan güzel bir yazı olmuş. Ama biliyorsunuz belki, bu zaten çok tartışılan bir konudur. hatta Doğan Akhanlı'nın bu konuda bir kitabı da var: Madonna'nın Son Hayali."} {"url": "https://egoistokur.com/kurklu-pop-starlar-olulerden-itirafla", "text": "Kürk Mantolu Madonnasının ikonik pop star Madonna'nın hayatını anlattığını sanan TV şahsiyetlerinin ya da Fransız yazar Kafkanın örümceğe dönüşen kahramanına hayranlık duyan kıdemli köşe yazarlarının ülkesi olabilir mi burası? Bilmediği konularda bile habire konuşanların ülkesi demeli belki de... Neyse ne! Sonuçta okumaktan ve merak etmekten, sorup öğrenmekten vazgeçmeyenlerimiz de var. Ben onlardan biriyim ve bu hafta size birkaç kitap tavsiye edeceğim. Henry Miller, yıllarca yasaklı kalmasına rağmen bugün çağdaş edebiyatın başyapıtlarından sayılan Yengeç Dönencesiyle karşınızda. Time Dergisinin Yüzyılın 100 eseri seçkisine aldığı kitap, Siren Yayınları'ndan çıktı. Aslında Siren çok güzel bir şey yaptı ve Miller'ın tüm külliyatını yayınlamaya karar verdi. Böylece peşinden Oğlak Dönencesi, Clichy'de Sessiz Günler ve Marousi'nin Devi de yayınlandı. Sonuncusu bence hepsinden güzel, çünkü bu iştahı ve yeteneği sınırsız yazar sonunda kendi hikayesini anlatıyor. 20 yıl boyunca tatil yapmadıktan sonra işe güce paydos eden ve Yunanistan'a giden Miller'ın orada kendine dönmesini, bir bakıma ışığını bulmasını okuyoruz. Koca adam yoksul Yunan kasabalarını dolaşıp o güne kadar hiç tanımadığı türden insanlarla, tabiatla ilişkisini kesmeden yaşamayı sürdürebilmiş köylülerle karşılaşıyor, ondan uzak kalmış dünyaları ve trajedileri öğreniyor. Barışı, huzuru, özgürlüğü zeytin ağaçlarının arasında, tarlaların kenarlarına bir sezonluk inşa edilmiş derme çatma barakalarda buluyor; kaybettiği coşkusunu yeniden kazanıyor. Yolları kat ederken bazen yalnız, bazen de yanında Lawrence Durrell, Seferis ve Katsimbalis gibi başka büyük yazar ve şairler oluyor. Caz müziğine kaval ezgileri, sohbete şarap ve serüven karışıyor. Ve Miller parlak bir yaşam ve insanlık manifestosu bırakıyor önümüze. Gerçeklikle derdi olan, yazıda onu bulmaya çalışan yazarlardan biri de Truman Capote. Bir katilin hikayesini içeriden anlattığı ve döneminde çok tartışılan Soğukkanlılıklayı okumuş olmak bile yeter bunu anlamak için. Öte yandan yazarımız bunu sonraki kitaplarında da sürdürdü... Peri masalı havasına rağmen Tiffany'de Kahvaltı bile belli bir gerçeklik düzeyinden uzaklaşmamıştı, sonuçta sonradan itiraf ettiği gibi oradaki anlatıcı doğrudan Capote'nin kendiydi. Yeni çıkan Ateşteki Güve ise onun da çok gençken kaleme aldığı öykülerden oluşuyor. New York Halk Kütüphanesi raflarında kısa bir süre önce keşfedilen bu 14 öykü, Capote'nin yazar olarak sesini çok genç yaşta bulduğunun, özellikle derin empati becerisinin yanı sıra hayatın kıyılarında yaşayan insanlara olan ilgisinin köklerinin de gençlik yıllarına uzandığını kanıtlıyor. Kitap bir bakıma Capote'nin yazar olarak kendini keşfi. Sevdiği yazarın ilkgençliğiyle tanışmak isteyenler için şahane fırsat. Son önerim ise ilk iki kitabın aksine gerçeğe değil, yalana dair. Üstelik yeni de sayılmaz. İtalyan anlatı ustası Giorgio Manganelli, 19'uncu yüzyıl çocuk klasiği Pinokyoyu bir paralel kitap biçiminde yeniden yazmış. Yalan bunun neresinde diye sormayın, Pinokyo dedim, yetmez mi? Alef Yayınları'ndan çıkan Bir Paralel Kitap enteresan bir okuma deneyimi olabilir. Üstelik daha önce Olanaksız söyleşiler adlı bir kitap yayınlayan ve çoktan ölmüş 20 şahsiyetle yaptığı 'röportajları' yayınlayan Manganelli edebi yalan kavramına hiç de uzak değil."} {"url": "https://egoistokur.com/kursat-basar-aslinda-hayale", "text": "Tolga, Everest Yayınları etiketli Aslında Hayali anlatacaktı, bunun yerine şahane bir şey yaparak Kürşat Başar'ı anlattı. Fazlasıyla şahsi bir portre sanabilirsiniz yazısını ama tam öyle değil aslında. Çünkü ben de aşağıdakileri okuduktan sonra fark ettim; kendisiyle röportaj yapmanın yanı sıra bir dönem birlikte çalışmış da olmamıza rağmen, Kürşat Başar benim için hep o eşsiz bazılarından bir oldui. Kürşat Başar'ın Aslında Hayal adlı otobiyografik çalışması mayısta yayımlandığında kitaptan hemen haberdar olmuştum ama okumam temmuzu buldu. Hem de ne temmuz! Kitabı 14 Temmuz'da alıp okumaya başlamıştım ki, araya 15 Temmuz gecesi girdi. Herkes gibi bende de ne uyku kaldı, ne sinir sistemi. Sabahı sabah edip huzursuz bir uykuya daldıktan birkaç sonra şiddetli baş ağrısıyla uyandım. Ve tabii yoğun, üzüntülü bir umutsuzlukla. Anlamsızlık duygusuyla. Fakat tuhaftır, bütün bunlar kitabı bitirmeme engel olamadı. Onu yaptım, bunu yaptım, sonunda yapacak daha iyi bir şey bulamadım ve kitabın geri kalanını tamamladım. Kendimi anlatmıyorum tabii bunları yazarak; bazı kitapların her şartta kendilerini okutabilme gücüne eriştiklerini söylemeye çalışıyorum. Çok da edebi bir formülü, numarası olduğunu sanmıyorum bu gücün. Ya da kitabın başyapıtlar arasında yer almasını da gerektirmiyor. Ama Hadi bu sefer de öyle yazayım, su gibi aksın, kendini her şartta okutsun demekle becerilemiyor bu iş. O yüzden ben bilmiyorum bunun nasıl yapıldığını. Geçtiğimiz on yıl içinde Kürşat Başar'la iki söyleşi yaptım. Her ikisinde de evine konuk oldum. İlkinde 1.81 boya 78, üç dört yıl sonraysa, ikincisinde yani, 84 kiloydum. Kapıda görür görmez Tipi değiştirmişsin demişti bana. Çok şaşırmıştım buna. Sonrasında, arada geçen bir-iki anımsama cümlesinde, onun hiçbir şeyi unutmayanlardan olduğu kanısına varmıştım. Aslında Hayalde, yaşanmış olayları çok farklı bir şekilde hatırlayıp anlatabildiğine, böyle birkaç kişiye ve olaya daha rastladığına değiniyor Kürşat Başar. Benim söz ettiğim her şeyi hatırlama haliyle çelişmeyen, başka bir şey bu dediği. Zaten her şeyi hatırlama haliyle hiçbir şeyi olduğu gibi anlatmama halinin biraz iç içe geçmesi de gerekiyordur belki, dediği şeyi hakkıyla yaşayabilmek için. Asıl anlatmak istediğim bunlarla ne kadar ilgilidir, tam kestiremiyorum ama her iki konukluğumda da samimiyetle ağırlanmama rağmen tuhaf bir şekilde huzursuzdum. Öyle ki, oturduğumuz salon, pencerelerinden eşyasına, gayet kimlik sahibiyken, bütün bunlardan doğan atmosferi bir hayal gibi yaşamaya başlıyordum. O kadar hayal gibi ki, evinden çıktıktan on dakika sonra bile nerede ne eşya vardı, hatırlayamıyordum. Pencerelerinden düşen muhteşem ışıklar dışında hiçbir şey kalmıyordu aklımda. Kürşat Başar'a hem konsantre olmakta zorlanıyor hem de zekice ve esprili konuştuğu için sohbete eş bir düzeyde katılamama sıkıntısı yaşıyordum. Okuyanlar bilir, ileriki yıllarda beni kahkahalara boğacak olan Çok Güldük, Ağlamayalım adlı kitabında zaten belirgindir bu yönü. Fakat ben de, televizyondan falan gördüğüm kadarıyla, ilk kitaplarındaki çok sevdiğim melankoliye yakın bir adam beklemiyordum zaten karşımda. Sorun, karşında hayal ettiğin gibi birini bulmama şaşkınlığı değildi. Ama ne olduğu da belli değildi. Sonra işte, o kadar yıldan sonra yani, Aslında Hayali okumaya başladığımda da aynı duyguya kapıldım. Sanki karşısında oturmuş onu dinliyor ve yavaş yavaş, alışık olmadığım bir huzursuzluğa kapılıyordum. Huzursuzluk dediğim şey, form diyebileceğim bir şeyle ilişkiliydi sanki. Sıklıkla rastlantılara değiniyordu. Hatta bütün hayatını rastlantılar üzerinden anlatıp çözümlüyordu. Eğer, kendisiyle iki kere bir araya gelip her ikisinde de bulunduğum gerçekliğin dışına düşme deneyimi yaşamamış olsaydım, herhalde içimdeki hissi ve bunun söz ettiği rastlantılarla arasındaki bağı böyle yorumlamak aklıma gelmeyecekti. Gerçekten de, okudukça görünüyordu ki, rastlantılar hayatının her aşamasındaydı. Belki bir tek yazarlığı hariç. Fakat bu noktada da, kitap en çok edebiyatla hayat arasındaki rastlantılara ve gerçekle hayalin iç içe geçişe değiniyordu. Geri kalan şaşılacak sayıdaki ve belirleyicilikteki rastlantıları peş peşe okurken, hem konukluklarımda karşısında hem de şimdi bu kitabı okurken, ikide bir neyin dışına düştüğümü kavrayıverdiğimi sandım. Karşısında oturup onu dinlemekle hayatındaki insanlara pek nasip olmayacak türden- rastlantılara bakıp kalmak beni aynı şeyin dışına düşürüyordu. Evet, çok geniş bir şekilde bunun bir şeyin formuyla ilgili olduğunu seziyor ama hala neyin formu olduğunu bulamıyordum. Sonra birden, yaşamın, dedim kendime. Kürşat Başar'ın hayata bildiğimiz anlamda ne kadar dahil olduğunu kestiremediğimi fark ettim. Fiziği, sesi, sohbeti, esprisi örtüyordu onda hissettiğim hayat dışılığı. Hatta ben onun canlılığı karşısında daha hayat dışı kalıyordum. Fakat ilk kitaplarında da sanki hayat dışı bir formdan sesleniyor gibiydi. Kim bilir, belki de metinleri, hayatla arasındaki bu tuhaf bağdan doğmuştu zaten. Bildiğimiz anlamda insani olmayan ama bunun görülemeyecek kadar yanıltıcı biçimde kendi formunu bulmuş bir haliydi belki de beni tedirgin eden ve kendine çeken. Sonra, bunları böyle düşünüp tartarken, tam olarak hiçbirinden değilse de, en azından şundan kendi adıma emin oldum: Her iki görüşmede de ben bir hayaletin karşısında oturmuştum. Şimdi de bir hayaletin yazdığı kitabı okuyordum. Kürşat Başar'ın edebiyatı, hayatın kendisinden çok, hayatın hayaletinden doğuyordu sanki."} {"url": "https://egoistokur.com/kurtlarla-kosan-kadinlarla-dirilen-vahsi-kadin-arketip", "text": "Sağlıklı kurtlar ve sağlıklı kadınlar, benzer ruhsal karakteristikleri paylaşır. Keskin bir duyarlılık, oyuncu bir ruh ve yoğun bir kendini adama kapasitesi. Kurtlarla kadınlar, doğaları, güçleri, araştırıcılıkları ve dayanıklılıklarıyla yakın akrabadır. Sezgileri güçlüdür. Yavruları, eşleri ve sürüleriyle yoğun bir biçimde ilgilidir ve değişen koşullara uyum sağlamakta deneyimlidirler. Tuttuklarını koparmalarının yanı sıra çok da cesurdurlar. Ancak her ikisi de sürekli avlanmış, taciz edilmiş, dahası obur, sapkın, saldırgan ve hasımlarından daha az değerli olarak tanımlanmıştır. Sabrınız varsa, öyküsünü anlatayım, öyküler ilaçtır zira. Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan kitabı okumaya başladığımda, daha doğrusu Rio abajo noya, yani nehrin altındaki nehre doğru inerken bu kitabın hayatım boyunca başucumda duracak bir kitap olduğunu da anladım. Dahası kendimi yıllardır hep bir 'çirkin ördek yavrusu' olarak algıladığımı fark ettim. Olayları toplumun çoğunluğunun algısından farklı algılayan ben, acayip bir tür değildim aslında ve artık bunu biliyordum. Yalnız değilmişim meğer. Ne çok seven varmış orijinal adı Women Who Run With Wolves olan bu kitabı. Amerika'da yayınlandığı 1992'de, New York Times'ın çok satan kitaplar listesinde aylarca kalan kitap meğer ne çok insanın başucundaymış, ne çok insana ilham vermiş. Meğer ne çok kendini evinden ayrılmış hisseden, ruhunu özleyen kadın varmış. Jung Enstitüsü Başkanı Clarissa Pinkola Estes, aynı zamanda bir cantadora. Latin Amerika'da cantadora, hikaye toplayan anlamına geliyor. Meksika kökenli Estes, Macar bir anne baba tarafından büyütülmüş ve çocukluğu göl kıyısında, vahşi doğanın içinde geçmiş. Kökenlerine ilişkin bu farklı yapılar hiç kuşkusuz yaratıcılığını beslemiş. Bu kitapta, öyküler ve mitler yoluyla vahşi kadın arketipinin peşine düşüyor ve kadın psişesinin izlerini sürerek kadınları yuvaya geri gönderiyor. Kitabı yazmaya 1971 yılında başlamış ve 20 yılda bitirebilmiş. 1992'de Amerika'da yayınlandığında tam anlamıyla bomba etkisi yaratmış. Maya Angelou, Herkes bu ilham verici kitabı okumalı. Sezgisel doğasıyla ilişkisi kopmuş kadınlar için gerçek bir vitamin, diye yazarken, Los Angeles Times gazetesi, Nesirde coşku ve kıvılcım. Derin çalışmalarla ilgilenen kadınlar için bir başucu kitabı olacak. 'Kurtlar' adeta bir armağan, diye tanımlamış. Peki vahşi doğamızla bağlantımızı kaybettiğimizi nereden bilebiliriz? Kendi başına bir işe giremememizden, içimizi açamamazdan, kendimize hep bir anne baba aramamızdan, üzerinde çalıştığımız bir şeyi başyapıt haline getirmeden sergilemeye korkmamızdan. Hatta yolculuğa çıkmaktan, başkasına bakmaktan, koşmaya devam etmekten, durmaktan, yavaşlamaktan korkmamızdan... Otorite önünde sinmemizden, yaratıcı tasarılardan önce enerjimizi yitirmemizden, küçük düşürülme endişemizden, uyuşukluğumuzdan, bunaltımızdan, başka yapacak bir şey kalmadığında dilini tutamayacağız diye yüreğimiz ağzımızda yaşamamızdan... Yeniyi deneyemememizden, karşı koymamızdan, midemizin bulanmasından, kolaylıkla uzlaşmacı ya da nazik birine dönüşmemizden... Üstünlük kompleksimizden, müphemlik hissetmemizden. Bu saydıklarım, bir çağın ya da yüzyılın hastalığı değildir ve kadınların her tutsak alınışında, vahşi doğanın tuzağa her düşürülüşünde, kısacası her zaman ve her yerde bir salgın şeklinde kendini gösterir."} {"url": "https://egoistokur.com/kurumsal-hayatin-behzat-c-sinden-ilk-roman-sifi", "text": "Sosyal medyanın takip edilen sitelerinden Fikir Atölyesi'nin ve Faili Meçhul Kıyak Hareketi'nin kurucusu, hayranları tarafından Kurumsal hayatın Behzat Ç.'si diye anılan Tunç Kılınç'ın Sıfırı, sıra dışı bir yolculuğun hikayesi, herkesin yolculuğunun bittiği yerden, yani ölümden başlıyor ve geriye doğru ilerliyor... Hayata yeniden başlama isteği uyandıran, sıfırdan yeni bir hayat inşa etmenin güzelliğini hatırlatan bu tuhaf serüvende Albert Einstein'dan Steve Jobs'a, Andy Warhol'dan Patch Adams'a, dilencilerden zenginlere, ermişlerden günahkarlara kimler yok ki! Faili Meçhul Kıyak, yani FMK Hareketinin yaratıcısı Tunç Kılınç'ın ilk romanı Sıfır, Destek Yayınları'ndan çıktı. Kitap, hayatımıza, zaman kavramımıza, işimize, hayatımıza, insanlara verdiklerimize, onlardan aldıklarımıza, korkularımıza, komik, serseri ama aynı zamanda kalbe dokunan bir şekilde değiyor. Asıl aşık olduğumuz şeyin yaşam denen yolculuğun kendisi olduğunu, her köşe başında karşımıza bir sürpriz çıkararak anlatıyor. Fazlalık bizi mutlu etmiyor ki. Sahip olduğumuz her şey bize yük. Onlara sahip olmak için değil sırf, onları elinde tutmak için de özgürlüğünden ödün veriyorsun. Araba sahibi oldun diyelim, ödün verip durmak, arabanın sigortasını, vergisini, benzinini düşünmek zorundasın. Eh, bak bakalım arabası olmayan adam mı özgür, yoksa sen mi özgürsün? Ev de öyle. Yıllarca dört duvar sahibi olmak için çalışıyorsun, sonra kendini bu dört duvarın içine hapsediyorsun. Güya geleceğini güvence altına almak için. Ama iki saat sonrasını biliyor musun ki? Hayatında en değerli şey zaman. Geri alınamaz ve paha biçilemez. Sahip olmak uğruna en çok ondan fedakarlık yapıyor, kendi ellerimizle, kendi kararımızla farkında olmadan bu en değerli şeyi çalıyoruz ya da çalınmasına izin veriyoruz. O yüzden sıkıcı ve rezil bir hayat yaşayan herkes bunu hak ediyor, yaşıyorsan, bunu çünkü bunu kendi kararıyla yapıyor. Yok olmak özgürlüğün en uç noktalarından. Kendini ailenden, arkadaşlarından, sevgililerinden soyutlayabilirsen; kendini varken yok edebilirsen, bundan daha büyük bir özgürlük olamaz. Hiçbirimiz mutlak bir özgürlükle doğmuyoruz ama en azından bunu düşünelim diyorum. Bu matematik. Ben çok hayal kuruyorum, tek bir hayal uğruna yaşamıyorum. İkinci kitabımın hayaliyle yanıp tutuşmuyorum mesela, belki Sıfırın bir tiyatro oyunu, radyo programı, televizyon dizisi, sinema filmi olur diye hayal ediyorum. Fotoğraf çekmekle ilgili en az 50 hayalim var. Sınırlamayalım yani kendimizi, hayallerimizde zengin olmamız lazım, cüzdanlarımızda değil. Ölümü de doğum kadar doğal karşılayabilsek, hayatımızın her anı değerli olur. Ölümden korkmak demek, yapabileceklerini yapmaktan korkmak demektir. Her anını içindeki çocuğu dinleyerek yaşarsan, her anının tadını çıkarırsın ve o zaman ölümden falan da korkmazsın. En yakınlarını kaybetmekten bile korkmazsın. Bu müthiş bir hafifleme. O bencillikten. Bir daha o kişiyle bir şeyleri paylaşamıyor olacaklar. Ah yaşasaydı neler görecekti sözü bence çok sahte. Kimsenin iç dünyasındakileri bilemezsin, hele yaşasa hissedebileceklerini hiç bilemezsin, sadece tahmin edebilirsin. Ölümden korkmamak, insanın hayata daha sıkı bağlanmasını ve her ana değer vermesini sağlıyor. Belki de bilinçaltımda öldükten sonra gidilecek bir yer olmasını istemişimdir, kimse ölümden korkmasın diye. Özgür hissetmeyenler bu kitaptan cesaret alırlar diye umuyorum. İnce esprileri yakalayan ve okurken eğlenmeyi seven, biraz anarşist, biraz şakacı insanlar sever bence. Bunları insanların araştırıp bulmasını bekliyorum. Svahilice bir kelime olan peponien bahsetmiştik. Mamihlapinatapai de Şili'nin güneyinde yaşayan tek kişi kalmış Yaghan kabilesinin kullandığı bir sözcük. İkimizin de istediği ama söylemeye çekindiği bir şeyi yapmayı birbirimizden umarak karşılıklı bakışmak anlamına geliyor. Bu kelimenin tek başına yarattığı etkiyi birçok sözcük birarada yaratamadığı için kullandım."} {"url": "https://egoistokur.com/kutlukhan-perker-amerikan-ruyasini-gormek-istiyorsan-uyumayacaksi", "text": "Uyursanız rüya görürsünüz. Ama hayatınızın rüyasını görmek istiyorsanız eğer, sonuna kadar uyanık kalmanız şart. ABD'ye yerleştikten sonra adından çokça söz ettiren işlere imza atan, hatta sadece en iyilerin layık görüldüğü çizgi roman Oscar'larında da adı geçen M. Kutlukhan Perker, yeni kitabı Insomnia Cafe'yla kendisi gibi uykusuzları harikulade maceralar yaşamaya davet ediyor. Insomnia Cafe, Cairo, Air 1 ve Air 2'den sonraki dördüncü kitabım. Benim için önemi hem yazıp hem çizmiş olmam. Daha önce bizzat yazıp çizdiğim kısa öykülerim yayınlanmıştı. Çizgi roman dergisi Heavy Metal'de ve bazı çizgi roman antolojilerinde... Bir başka önemi de editörünün Diana Schutz olması. Sin City ve 300 gibi daha sonra sinemaya uyarlanan çizgi roman klasiklerinin editörü. Daha önce LeManyak dergisinde Uykusuz adıyla yayınlanmıştı aslında. Her sayıda 6 sayfa oluyordu ve bu bir yıl kadar sürmüştü. Yani Türkiye standartları için epey uzun bir öyküydü. ABD'de çıkan versiyonu biraz farklı tabii, zira yayınlamaya karar verince doğrudan İngilizce'ye çevirmek yerine öyküyü yeniden yazmayı tercih ettim. Böylelikle karakterlerin adı değişti, artık İngilizce adlar taşıyorlar. Ayrıca konuyu İngilizce'de daha dengeli bir biçimde toparlayabilmek için altı-yedi sayfa kadar da uzatmak zorunda kaldım. İngilizce yazdığımda, Türkçe'de yapamadığım bazı kelime oyunları da dahil olabildi. Örneğin öyküdeki kötü adamın adı Oblomov. Gonçarov'un ünlü romanındaki ana karaktere gönderme. Insomnia Cafe'nin esas karakterinin adını da değiştirdim, Mr. Kolinsky olarak. Aslında o da eskilerden, Heavy Metal'de yayınlanan ilk öykümün baş kişisi. Uykuyla aram hiç yok. Çok az uyurum. Uyumadığım günler de olur bazen. Gece yaşamayı ve gece çalışmayı seviyorum. Ama bakın aklıma güzel bir New York sözü geldi: Amerikan rüyasını görmek istiyorsan, uyumayacaksın! Bence alamaz. Edebiyatın silahı, okuduğunuz öyküyü size hayal ettirebilmektir. Çizgi roman bazen dendiği gibi sinemanın yerini de alamaz, çünkü sinemanın silahı da ilk kez karşılaştığınız karakterleri ve onların öykülerini size çok iyi tanıdığınız ve hatta hayran olduğunuz aktörlerin yüzleriyle seslerini kullanarak anlatmasıdır. Evet, çizerken bilgisayar kullanmıyorum. Son yıllarda renklendirme yaparken bilgisayar kullandığım oluyor biraz ama bu da tamamen teknik nedenlerden ötürü. Yine de geleneksel yöntemlerle renklendirme şansımı, her karşıma çıktığında kullanıyorum denebilir. Örneğin Insomnia Cafe'nin kapağını yağlı boya ve akrilikle yaptım. Toplam 80 sayfa olmasına rağmen, aylarca sürdü, nihayetinde onu bir dergi için yapıyordum ve her ay altı sayfa yetiyordu. Air de aylık bir dizi ama o daha ayrıntılı olduğu için, her ay 22 sayfa çizmem gerekiyor. Insomnia Cafe, el yazması kitap uzmanı Peter Kolinsky'nin hikayesi. Kolinsky günün birinde yüzlerce yıllık nadir kitaplarla dolu esrarengiz bir kütüphane bulur ve bu başının belaya girmesine yeter de artar. Kütüphaneyi tek başına keşfetmeye çalışırken peşine eski kitap karaborsasının tehlikeli adamları düşecektir. Her gün gittiği Uykusuzlar Kahvesi'ni işleten güzel Angela'ya aşık olan Kolinsky'nin hem kötü adamları etkisiz hale getirmesi, hem de kronik uykusuzluğu yüzünden hayatını cehenneme çeviren halüsinasyonlardan kurtulması gerekmektedir."} {"url": "https://egoistokur.com/kutlukhan-perker-ufo-yaklasti-yaklasti-tam-tepemizde-durd", "text": "Kutlukhan Perker haftalık mizah dergisi Penguen'de çıkmış çizgi öykülerini Öyle Bir Geçer Zaman Ki adıyla kitap olarak bir araya getirdi. Perker'in çizgi romanlarından, uzun soluklu işlerinden farklı olarak bu çok kısa öykülerde onun hayatından anlar, kişiler, olaylar var... Kiminde çocukluğunu, ailesiyle, arkadaşlarıyla arasında geçen matrak olayları okuyoruz, kiminde de Çorbacıda Bitsin Bütün Sabahlar serisinde olduğu gibi dergilerde, meslektaşlarıyla yaşadıklarını... Perker'le yine dergi için gecelediği bir günün sabahında buluşup Getto Yayıncılık'tan çıkan kitabını ve benim paralel evrenim dediği hikayelerini ve Murat Menteş'le başladıkları çizgi romanı konuştuk. Ama en nefes kesici olan, üç arkadaşıyla birlikte UFO'ya yakalandıkları gecenin hikayesiydi. Üstelik tamamen gerçekti. Maksat Muhabbet Olsun adıyla İlban Ertem yaptı. Bir de Galip Tekin'in uzun hikayelerin arasına aldığı hatıralar vardı... Galip Tekin bunu bir nevi nefes alma alanı olarak kullanır mesela bir büyük hikayeye başlamadan önce kendini yenilemek için bir süre girdiği Bakırköy'deki hatıralarını, diğer hastalarla ilişkilerini falan anlatırdı. Ben buna 1991'de Fırt'ta başlayıp Fırfır'da devam ettim. Zamanla yaşım ilerledi, hikayelerin sayısı arttı ve bu, kullanışlı bir tarza dönüştü benim için. Şimdi de kitap oldular. Biliyorsun, genelde uzun çizgi romanlar yapıyorum ve bu kısa hikayeler bir bakıma benim paralel evrenim. Yok, hayal gücü pek karışmıyor, her şeyi olduğu gibi anlatmayı tercih ediyorum. Sadece yorumlarda serbest davranıyorum. Maçlardan sonra televizyoncular futbolcuları soyunma odalarına giderken yakalayıp sorular sorarlar ya, derginin çalışanları olarak biz de bir futbol takımının oyuncularına benziyoruz. Sabahlamışız ve dergiyi bitirmişiz mesela, maçtan zaferle çıkmış bir futbol takımı gibiyiz. Gelip bizimle röportaj yapsalardı nasıl cevaplar verirdik... İşte mesela bu varsayımdan yola çıkıp bir hikaye yazıyorum, araya anılar giriyor, tespitler karışıyor... İşçilik mühim burada. Şöyle anlatayım... İçki sofrasında bir an gelir sohbet koyulaşır, komik şeylerden bahsederken birden nasıl olduğunu anlamadan ağır meselelere, cinli perili konulara gelirsiniz ya; bu da öyle. Sofrada akış kendiliğinden değişir ama ben çizer olarak metaforlar kullanmak ve bu değişikliği üslubuma yansıtmak zorundayım. O yüzden bir kare, öncekine benzemeyebilir, komik çizgilerle ciddi çizgiler, derli toplu karelerle baş döndüren kareler yan yana gelebilir. Çok güzel, çok değişik bir şey benim için; hem deneysel takılıyorum hem de uzun çizgi romanlarda olduğu gibi günlerce aynı karakteri çizmek zorunda kalmıyorum. Yok o kadar değil. Bazı hikayelerim var ki yıllardır yemek masalarında, arkadaş ortamlarında falan anlatırım onları. O kadar bana ait hale geldiler. Bilmiyorum ki, olabilir tabii. Şimdi düşünüyorum da hikayelerim tek bir türde değil. Bazı hikayelerde genç yaşta mizah dergilerinde yaşadıklarımı, bazılarındaysa Amerika'da başıma gelenleri anlattım. Bir de tabii doğup büyüdüğüm Beylerbeyi'nin çocuklarını, delilerini, esrarengiz hadiselerini... Hikaye anlatma kabiliyeti dedikleri şey bence hikaye dinleme merakıyla başlıyor. Annemden bu konuda çok şey öğrendim. Bizim mahallede anneler çocukları hep tehlikelere karşı uyarırdı, bahçelerde kaybolmasın, kuyulara düşmesinler diye... Ama biliyor musun, annem bir kere bile bana Sakın şu bahçeye girme, kuyuya düşersin demedi. Sakın gitme, o evde gelin var dedi. Bu kadar. Devamı gerekmiyordu. Gelinin kim ya da ne olduğunun bir önemi yoktu, bu küçücük cümle orada tuhaf, acayip, korkutucu bir şeyler olduğunu hissettiriyordu sana ve bu da aslında hayal gücü olana yeterdi. Tim Burton'un Corpse Brideını annem 40 yıl önce yaratmış işte. Bizim evi anlatmadım ama Gezi dönemindeki tencere tava protestolarını anlattım. Okudum da belki gerçek değildir diye düşündüm. Gerçekti. 1991'in 12 Haziran'ında dört arkadaş bir partiden çıkıp arabayla Yeşilyurt sahiline inmiştik. Sahilde oturup bir şeyler içmek istedik... Muammer'le ben Bülent'le Ufuk'u orada bırakıp yiyecek bir şeyler almaya gittik. Döndüğümüzde onları göremedik ve şaka yaptıklarını sandık. Yürürken bir ara Muammer, Abi, baksana deniz feneri ne kadar güzel! dedi. Gerçekten önümüzde koskoca bir deniz feneri duruyordu. Aslında Yeşilyurt'ta gerçekten bir deniz feneri vardı ama hatırladığım kadarıyla o fener burada değildi. Ayrıca sanki bu kadar büyük de değildi. Dönüp baktım, evet, fener her zamanki yerinde duruyordu ve küçücüktü. Muammer'in fener sandığı şeye daha dikkatle baktık ve onun aslında dev bir ışık hüzmesi olduğunu anladık. Üzerinde kubbe gibi bir şey vardı: Uçak daire! Muammer bağırmaya başladı. Bülent'le Ufuk'un uzaylılar tarafından alınmış olabileceği aklıma geldi ve titredim. Uçan daire yavaş yavaş bize doğru alçalıyordu. Muammer dehşetin etkisiyle suda kayıp düştü. Bir yandan onu tutmaya çalışıyor, bir yandan da Bülent'le Ufuk'un ailelerine ne diyeceğiz, keşke uçan daire bizi alsa da kurtulsak diye düşünüyordum. Acayip. Uçan daire yaklaştı, yaklaştı, tam tepemizde durdu. Metaldi ama sıvı gibi akışkan bir yapısı vardı. Korkudan yüzümün, vücudumun sol tarafı tutuldu. Felç olduğumu fark edince ben de bağırmaya başladım. Ve işte uçan daire vınladı gitti. Nasıl bir ışık saçıyormuş ki sahil zifiri karanlık oldu. Bir süre sonra bizimkiler çalıların arkasından çıktılar. Korkup saklanmışlar meğer. Düşün, ben onları kurtarmak için uçan daireye koşuyorum, onlar bunu görüp çıt çıkarmıyor. Çok büyük travmalar yaşayan insanlar o travmaları atlattıktan sonra daha da iyimser tabiatlı olabilirler. New York'tayken hayatının bir dönemini toplama kampında geçirmiş biriyle tanışmıştım, mizah duygusu çok yüksek bir adamdı. Ama bana öyle olmadı, Vay be! hissiyle bir iki gün değişmişimdir belki, sonra yine normale döndüm. Hikaye dinlemeyi ve hikaye anlatmayı benim kadar seviyorsanız, gerçekle hayal bir noktadan sonra birbirine karışabiliyor. Ben de anlatırken birazcık kurgu yapıyor olabilirim, o kontrol dışı bir şey. Her hikayenin bir amacı olur. Korku hikayesi korkutur. Drama hikayesi dinleyende empati uyandırmayı hedefler. Politik hikaye düşündürür, mizah güldürür. Ben hepsini istedim, en çok da güldürmeyi. Neticede hikayelerimde mizah var ama açıkçası şaşırtmayı, heyecanlandırmayı da istedim. Ahmet Ümit başladı yazmaya, biliyorsun. Şimdi de Murat Menteş'le başladık. Doğrudan politik bir çizgi roman diyemem ama Murat'ın öyle bir karakteri, eğilimi olduğundan, içinde mutlaka siyasi göndermeler olacaktır."} {"url": "https://egoistokur.com/kutuhanemizdeki-cizgili-arzu-nesneler", "text": "Hollywood'un önde gelen aktörlerinden Ethan Hawke yıllar önce romancı olarak kendini göstermişti. Bu kez çizgi romanla çıkmış hayranlarının karşısına. Hawke'un Lost Boyun çizeri Greg Ruth'la işbirliği yaptığı Indeh, kelimenin tam anlamıyla klasik western filmlerinin ve kovboy romanlarının ipliğini pazara çıkaran bir eser. Biz de hem soylu Apaçi ruhuyla tanışıyor hem de Amerikan tarihinin en akıl almaz suçlarından, soykırımlarından birini okuyor, bugüne dek bize Kızılderililerle ilgili söylenmiş yalanları üzüntü ve öfkeyle hatırlıyoruz."} {"url": "https://egoistokur.com/kutuphanede-gecen-ask-sarkilar", "text": "İki kez konserlerine gidip başlamadan çıkmak zorunda kaldığımı düşünürseniz, bu grupla aramda tuhaf ve talihsiz bir karma var herhalde, ama işte bu şarkıları çok güzel. Kütüphanede geçen bir karşılıksız aşk masalı. Şarkıyı söyleyen bir kıza aşık, kızınsa bu çocuğun niçin hep ona baktığı konusunda hiçbir fikri yok. Bir de şu var, kız erkeğe göre çok hızlı okuyor, ayrıca zaten bir sevgilisi var. Vladimir Nabokov, Philip Larkin gibi bazı yazarlar ve yazınsal dertlerine dair bir şarkı. Saçma ama gerçek hikaye, en azından internette öyle olduğu yazılıyor: Brian Wilson ve Mike Love bu şarkıda Dennis Wilson'un çıktığı zengin aile kızını anlatıyorlar. Kız babasıyla kütüphaneye giderken ona Dennis'le arasında geçenleri anlatıyor. Atmosferik albümler yapan Coil'dan bir şarkı. Tatlı grup, tatlı şarkı. Sadakat Savaşları diye bir albüm yapmışlardı, onu hiç unutmam."} {"url": "https://egoistokur.com/kuyrukluyildiz-eken-adam-ruyalarimizi-kim-besleyece", "text": "Daha önce Dedem Bir Kiraz Ağacı adlı romanını okuyup hayran kaldığım İtalyan yazar Angela Nanetti'nin Kuyruklıyıldız Eken Adam adlı yeni romanı çıktı. Ağırlıklı olarak çocuklar için yazan Nanetti'nin bu romanı daha çok gençler için... Hararetle tavsiye ediyorum. Kuyruklu Yıldız Eken Adam, ünlü İtalyan yazar Angela Nanetti'nin romanı. Nanetti çocuklar için yazmaya öğretmenlik mesleğine veda ettikten sonra başlamış. Adalberto'nun Anıları, Mevsim Değişikliği, Melekler, Yağmur Kardeşliği, Eski Şehir'deki Patlamış Mısır Sirki birçok dile çevrilmiş. Çocukların ölümü kavramaları amacıyla yazdığı ve dilimize de çevrilen Dedem Bir Kiraz Ağacı adlı harikulade romanı ise dünya çapında birçok ödül kazanmış. Mistral de yazarın dilimize çevrilen ödüllü kitaplarından. Gelecekte zarafet nadir rastlanan bir erdem olacak; nesli tükenmiş bir değer belki. Bugünün şifreleri 'daha fazla', 'daha ağır', 'daha çok'... Daha çok manasızlık, daha çok ses, daha çok bilgi, daha çok ten, daha çok 'şey', daha çok kelime... Çocuklar çokluğa batmış durumda, sessizliğin ne olduğunu bilmiyor hatta ondan korkuyorlar. Ve her geçen gün yalnızlaşıyorlar. Belki de biz yetişkinler sahip olduğumuz bu tek hayata dair pişmanlıklarımız yüzünden onu tekrar tekrar yaşamaya çalıştığımız için böyle oluyordur. Hayatımızı bizim yerimize yeniden yaşama işini çocuklarımıza devretmişizdir. Sadece kendi çocuklarımıza değil, genel olarak çocuklara... Bizim olmadığımız kişiler olsun, yaşamadığımız şeyleri yaşasın ve yapamadıklarımızı yapsınlar diye."} {"url": "https://egoistokur.com/lacanian-ink-felsefe-edebiyat-pop-kultu", "text": "Batıda tutkulu okurlar daha mı fazla, yoksa kendilerini daha mı az gizliyorlar, bilmiyorum. Belki daha meraklıdırlar. Yahut üşenmiyorlardır. Bildiğim, orada tek bir yazara ya da tek bir kitaba adanmış dergilere bile rastlanabildiği. Bunlardan biri de mesela Laurence Sterne'ün başyapıtı Tristram Shandy'e adanan The Shandean. Bir de tabii New York kökenli Lacanian Ink var; Jacques Lacan'a ithafen çıkan bir felsefe+edebiyat+pop kültür dergisi. Peki ya bizdeki durum? Enis Batur, bir 'Yahya Kemal Mecmuası'ndan söz ediyor, topu topu dört sayı çıkabilen. Ve bir ikinci örneği anımsayamıyor. Doğrusu ben de ilk sayfasından son sayfasına sadece tek bir edebiyat yapıtını konu alan bir dergiye rastlamadım. Lacanian Ink dergisinin biri Alacakaralık seriyalinin yıldızı Robert Pattinson'lu iki farklı kapağı. Geri kalanlarsa hayatının çeşitli evrelerinde Jacques Lacan. Batıda tutkulu okurlar daha mı fazla, yoksa kendilerini daha mı az gizliyorlar, bilmiyorum. Belki daha meraklıdırlar. Yahut üşenmiyorlardır. Bildiğim, orada tek bir yazara ya da tek bir kitaba adanmış dergilere bile rastlanabildiği. Hatta aslında sadece edebiyatla ya da düşünceyle de sınırlı değil, örneğin 'Chaplin' diye bir sinema dergisi getirdi bir arkadaşım, dergi Charles Chaplin'e ithaf edilmişti. Başka bir arkadaşımda da 'Casablanca' diye bir sinema dergisi gördüm. Derginin adı, o meşhur filmden ilham alınarak konmuştu. Bir de Lacanian Ink var tabii. Adı üstünde Fransız psikoanalist Lacan'a ithafen New York'ta çıkan bir dergi bu. Psikonanalitik kuram, edebiyat, felsefe ve pop kültürdeki yansımalarıyla ve bilhassa da Jacques Lacan'la ilgileniyor. Editörleri arasında Fransız Alain Badiou ile Slovenyalı Slavoj Zizek yer alıyor. Enis Batur, 'Eleştiri ve Okuma Hazzı' başlıklı yazısında Laurence Sterne'in 'Tristram Shandy'sine adanmış bir dergi çıktığını yazıyor. 'The Shandean' adlı bu dergi, dünyanın içinden sağ salim çıkılması en güç, en çetrefil ama aynı zamanda hiç şüphesiz en eğlenceli ve tatlı kitabına adanmış. Dünyanın dört bir yanından eleştirmen ve yazarlar dergiye çeşitli biçimlerde katkıda bulunuyor, romanı biraz daha anlaşılır kılacak minicik ayrıntılar üzerine makaleler döktürüyorlarmış. İçinde Sterne'in şömineden söz eden bir cümlesindeki çelişkili ifade üzerine upuzun bir yazı olabiliyormuş mesela. Sadece tutkulu okurlar değil, oyun oynamaya bayılan okurlar için de şahane bir dergiymiş. Batur'un yazmadıklarını internet sayesinde öğrendim. 41 dolara alabileceğiniz bu yıllık derginin şimdi 25'incisi çıkmak üzereymiş. Getirteceğim. Enis Batur, bir 'Yahya Kemal Mecmuası'ndan söz ediyor, topu topu dört sayı çıkabilen. Yazıyla ilgili birilerine gereksiz gelen ama aslında çok gerekli- bilgilerin bir şekilde gidip kendisini bulduğuna inandığım Batur bile bir ikinci örneği anımsayamıyor. Doğrusu ben de ilk sayfasından son sayfasına sadece tek bir edebiyat yapıtını konu alan bir dergiye rastlamadım."} {"url": "https://egoistokur.com/latif-demirci-roportaji-altan-abi-bir-istegin-var-mi-buralarda", "text": "Bir Latif Demirci röportajı yapmıştım yıllar önce ve vazgeçilmezlerini sormuştum. Müthiş yetenekli oluşunun yanında çok da tatlı bir adamdı. Vazgeçilmezlerini sıralarken nalburluk demişti, kırtasiye demişti, akrobat lamba demişti. Sonra Altan Erbulak, Edward Hopper, Romy Schneider, Vladimir Nabokov, Fransız çizer Sempe... BJK, Seinfeld ve İçki-sigara bir de. Elbette Muhlis Bey. Onu anmak için en iyi yol bu röportajı yeniden yayınlamaktır diye düşündüm. Ne yalan söyleyeyim, o yıllarda Altan Abi'nin yerine bir marangozun yanına çırak girseydim şimdi usta bir marangoz olmuştum. Bendeki bu ahşap sevdası çocukluktan başladı, keseyim, çakayım, zımparalayayım, ecza dolabı, tonet, sehpa filan yapayım, kullanayım. Tabii bu arada çizgi de lazım, çünkü yapacağın şeyi önce tasarlayacaksın, sonra çizeceksin... Bu marangozluk işini, çeşitli zamanlarda daha da geliştirerek sürdürdüm. Artık kafamda ciddi ciddi 'atölye kurma tilkileri' dolaşıyor. Hal böyle olunca da yurt dışında bile, müzelerden, kitapçılardan önce arayıp bulduğum yer, nalburiye ve kırtasiyeciler oluyor. Marangozluk aletlerini ellemek, incelemek, ne işe yaradıklannı bilmesem de bazılarını satın almak çok keyifli bir şey. Kırtasiyeye gelince, ilkokula başladığımda haliyle kalem kutusu da kullanmaya başlamıştım, hala kalem kutum var ama tabii artık önlük giymiyorum. Uzun yıllar, futbol topuyla amatörce mesaim oldu doğrusu. Beşiktaşlı oluşum da renkleri bir türlü öğrenemediğim yıllardan kalma. Yatıp kalkıp futbol konuşan bir fanatik değilim, ama seviyorum futbolu. 70'li yıllarda amcamın oğlu Beşiktaşlı bazı futbolcularla arkadaştı ve bana onlardan 'Latif'e sevgilerimle' imzalı siyah-beyaz fotoğraflar getirince Beşiktaşlı'Iığım artık tasdikli de olmuştu. Gırgır okurları yıllarca, çizdiğim fanatik Fenerli Muhlis Bey yüzünden, beni Fenerli zannettiler. Muhlis'in Fenerli olmasi karakteri açısından kaçınılmazdı. Neyse ki, Beşiktaşlı'lığımı sonunda Press Bey'deki Güllü Hanım üzerinden açık ettim. Bunu açık etmemin bir sebebi de, artık takım tutmanın, futbol geyiği çevirmenin Kopenhag Kriterteri'ne göre legal hale gelmesiydi. Yeri gelmişken buradan tüm camiaya başarılar diliyorum. Pazar günlerini sevmem; tuhaf bir hüznü vardır, insanı kendisiyle hesaplaşmaya sokan, çocukluğunu düşündüren, tenhalaştıran nevi şahsına münhasır bir gün gibi gelir. Edward Hopper'm 1910 ve 1960 arasinda yaptığı resimler bende böyle bir duyguyu yaşatıyor. Tanıdık insanların yalnızlığı, ıssız ve sıcak bir pazar günü ve hep uzağa, boşluğa bakıp bir mucize bekleyen insanlar... Bir tablosuna sahip olmak isterdim doğrusu. Aydınlatma ürünlerine de acayip bir tutkum var, böyle şeyler satan bir yer gördüğüm zaman, kendimi içerde buluyorum. Ne bileyim işte, modern-klasik tarasımlı abajurlar, yerden aydınlatmalar, masa lambalan filan görmek beni keyiflendiriyor. Kendi kendime evin çeşitli yerlerine yerleştiriyorum bunları kafamda. Kendi evime olmasa da en azından çizdiğim evlere. Tabii bu arada masa lambasının yeri benim için özel, yani olmazsa olmazlarımdan. iş, Masa lambası yoksa çizmem abi demeye kadar gider. Takıntı işte! Freud'a danışsak, Çocukluğunda bu kardeşimize akrobat lambalar hiç ilgi göstermemiş, libidosunda ampul yok, filan diyebilirdi belki. Bir Amerikan sitcom'una hayranlığımı belirtip fişlenmek istemem, ama ne yapayım, Allah için güzel dizi. Hakikaten fiş, fatura filan bir yana, Seinfeld bir yana! Kanal dolaşırken ne zaman rastlasam kumandayı elimden bırakıp bir sigara yakarım. Duyurulur. Hatırladığım kadarıyla Schneider, yaşamındaki acı ve hüznün yüzüne yansımasıyla daha da güzel yaşlanmıştı. Tuhaf ama bazı insanlarda, özellikle kadınlarda acının, yüz ifadesindeki anlamı estetiksiz güzelleştirdiğini düşünüyorum. Evek, senelel öncesinin kült tipi Muhlis... 1980'li yılların basında Behiç Pek'le birlikte Gırgır dergisinde Muhlis Bey'e başladığımız zaman milenyumda hala etiketim olacağını düşünemezdim doğrusu. 1980-90 arası on yıl boyunca çizdiğim Muhlis Bey, '80 sonrası dönemin belirsizliğine, ezikliğine, ardından Özal'lı 'hayatı nereden tırmalamalı' yıllarına tuhaf bir şekilde oturuyordu galiba. Behiç'e de oluyor mu, bilmiyorum, ama hala bu 'aykırı' tiple hatırlanmak hoş doğrusu. Bu arada o dönemlerin tipi olarak Arap Kadri'yi ve Mithat-Mirsat'ı da es geçmeyeyim. Kuru fasulye-pilav gibi bir ikili, ya da ne bileyim işte, Zeki-Metin, Meral-Zuhal gibi... Sigarayı 17 yaşımdan beri keyifle içerim, özellikle de çalışırken, kül tablasından duman çıkmazsa huzursuz olurum. Uzun yıllar Rothmans içmiştim, şimdilerde 'diyet' sigaraya döndüm, içkide ise özel bir tercihim yok, ama balıkla rakı, patatesle bira, peynirle şarap, bademle viski içildiğini duymuştum bir yerlerden. Hiç tatmadığım içkilere ve yolluklara bayılırım. Yahu, bu bölüm gençlere kötü örnek olmaya başladı, keselim artık."} {"url": "https://egoistokur.com/latife-tekin-baudrillard-ve-o-gun-yanlarinda-olmayanla", "text": "Ellerini masanın üzerinde kenetliyor ve belki de bir tür toplu intihara yöneldiğimizi söylüyor Fransız. İnsandışı olan her şeyi yok etmeye yöneldiğimizi ama bunun paradoksal olarak kendimizi de yok etmek olacağını anlatıyor tane tane. Doğayla bunca boğuşmamıza değinirken Baudrillard, kendimiz dahil, tüm dünyaya karşı hınçla dolu oluşumuzu gözlerden kaçırmayalım diyor ve bunun insanca, pek insanca olan tüm şeyleri ortadan kaldırmamızdan anlaşılabileceğini iddia ediyor. Malumunuz, otobanlar, TOKİ'den siteler ve köprüler hükümetin dilinden de gündeminden de düşmüyor. Mevcut iktidar, şirket dilini kullanmayı çok sevdiğinden icracı performansının bu alanda ama neredeyse sadece bu alanda ölçülmesini istiyor ve tekrar tekrar söz ediyor betonarmeden projelerinden. Yapılmış, bitirilmiş projeler için hükümet, belediye başkanlarına, belediye başkanlarıysa hükümetin başına şehre serpiştirilmiş renkli afişler üzerinden teşekkür edip duruyor ve mesela İstanbul, koskoca bir tebrik kartıymışçasına yazılıp çiziliyor. Bu bezden ve kağıttan afişlere türlü türlü hünerler dökülüyor ve bu hünerler genelde kilometre ve saat hesabıyla ölçülüyor, orada burada üst geçitlerin altında, alt geçitlerin üstünde, duyuru panolarında karşımıza çıkıyor teşekkür dökümleri. Tüm şehirler çalışıyor, iyice anlıyoruz bunu, özellikle de büyükşehirler çok çalışıyor. Hükümetin danışmanları Russell Crowe'un bu yürek burkan ve imaj paralayan mesajına, salyangoz fotoğraflı tweetine nasıl yanıt vereceklerini düşüne dursunlar, beni bir telaş alıyor ki sormayın... İstanbul trafiğini Gezicilere bağlamayı becerebilenlerin, Crowe'un sözünü daha fazla köprü, daha fazla otoban ve daha yüksek binalar için kanıt gösterebileceklerinden ve rüzgarı yine kendilerinden yana estireceklerinden endişeleniyorum. Salyangozu geçmek gerek değil mi ya, hatta mümkünse tüm doğayı! Ve böylece yeşil çimenlerle hemhal olmuş salyangozu düşünüyorum. İstanbul ve trafiği, diyorum kendi kendime, salyangozdan hızlı ilerleyemezse, ibreti alem olsun diye salyangozu yavaşlatmanın bir yolu bulunacaktır. Önce çimenleri elinden alınacak, sonra da bir otobanın üzerine bırakılacaktır. Jean Baudrillard, gülümseyerek dinliyor Latife Tekin'i, masadakilerden biri de o. Düşünür kendi tezleriyle karşılık vereceği entelektüel paslar almaktan memnun görünüyor. Ellerini masanın üzerinde kenetliyor ve belki de bir tür toplu intihara yöneldiğimizi söylüyor Fransız. İnsandışı olan her şeyi yok etmeye yöneldiğimizi ama bunun paradoksal olarak kendimizi de yok etmek olacağını anlatıyor tane tane. Doğayla bunca boğuşmamıza değinirken Baudrillard, kendimiz dahil, tüm dünyaya karşı hınçla dolu oluşumuzu gözlerden kaçırmayalım diyor ve bunun insanca, pek insanca olan tüm şeyleri ortadan kaldırmamızdan anlaşılabileceğini iddia ediyor. Parklar azalıyor, ağaçlar yıkılıyor birbiri sıra... İnsan yaşadığı yere benzemez mi sonunda, diyorum kendi kendime, elbette benzer, diyorum ter içinde ve korkuyla. Ve ben, böyle deyince betonarmeyle bu temasın kalbimizi soğutacağından emin oluyorum. Vücut ısımızın düşmesinden olacak ölümümüz sanki ama elbette ondan önce ruh ısımız düşecek yavaş yavaş. Korkularımın orta yerinde bir kabus aralığından uzatarak başını Nihai çözüm bu olmaz umarım, diyor Baudrillard. Türümüzün derinliklerinden gelecek bir direnç diliyor insana. Çünkü biliyorum, insan bir tür ölüm arıyor kendine, betondan yapılma. Çünkü insan bir ölme biçimi deniyor, iktidarın elinden ve en kısa yoldan. Çünkü insan kozmosa bile rakip, özel ölümler istiyor kendine. Ölümde bile aç. Nihai çözümü arıyor sanki insan, kendinden kurtulmak için. Çünkü iktidarlar hayatı çağrıştıran her şey sussun, son bulsun istiyor, dünyayı denetlemek için. Ve insanlar sanki denetlenmek için ve dahası ve fazlası mutlak günahsızlık için mutlak günahkarlığı çağırıyor, hepimizin ölümünü çağırıyor, farkında değil. Sonra rüyalarımın ve uyanışlarımın ortasında gözlerim bir salyangoz, bir kelebek arıyor. Sonra Kalk, doğrul, diyorum kendi kendime ve yine kendime türümün derinliklerinden bir direnç diliyorum. Bugünkü Marmaray tantanasının üzerine ve son aylardaki yaşadıklarımıza bakacak olursak çok çok haklı bir yazı olmuş. Öteden beri aynı tas aynı hamam. Ülke yakında beton kusacak."} {"url": "https://egoistokur.com/latife-tekin-ve-hasan-ali-toptas-bulusmasi-yazara-dil-gerekme", "text": "Önce kendinize mis gibi bir kahve yapın, sonra telefonunuzu sessize alın ve bu benzersiz röportajı tadını çıkara çıkara okumaya başlayın. Hasan Ali Toptaş: Sevgili Arsız Ölüm yeni çıkmıştı, yıl 1983. Denizli'de bir kitapçıda tesadüfen görmüştüm kitabını. O dönemde benim henüz yayımlanmış öyküm, kitabım yoktu. Gıptayla okudum, yazma heveslisi biri olarak... Seninle ilk tanışmam böyleydi neredeyse yirmi yıl sonra da yüz yüze geldik. H. A. T.: Ortalama dil dediğimiz, şekli çoktan belirlenmiş olan, kalıplaşmış dil gerekmez yazara. Yazar o dilin olanaklarından yola çıkarak kendi dilini kendisi kurar çünkü, hatta her yapıtı için ayrı bir dil oluşturur. Yani dil gerekmese bile bunun inkarı da gene dille mümkündür diye düşünüyorum ben. H. A. T.: Başka bir yol düşünemiyorum, evet. Elimizde ne var ki dilin gücünden başka! H. A. T.: Sen de bilirsin, yazdığın romanda kullandığın dilin ya da yakaladığın sesin, hapsedici bir yanı da var. Onun içine, onun olanaklarına hapsoluyorsun. Elbette başkaldırmak istiyorsun dile; tutup silkelemek istiyorsun onu. Ama bunu bile dille yapmaya mahkumuz. L. T.: Çok sayıda kötü metinle karşılaşıyorum; kuru, kokusuz, müziksiz... Kendimi zorlayıp okumaya çalışıyorum, ayıp etmiş olmayayım diye. Büyük kalabalıkların dili çok büyük bir hızla değişti kentte. Göçüp gelenler artık o duru Türkçeyle değil, çalıntı, yabancı sözcüklerle konuşuyor... O dille mi yazacaklar, bizden sonra yoksullar ne yazacak? Babamın dili öyleydi ki, ben Uygurca metinleri çözebilmiştim; eski metinleri elime aldığımda, az bir çabayla onları anlayabiliyordum. Şimdi öyle konuşanlar kalmadı, biz ne kadarını yazıya geçirebildiysek o kalacak geleceğe. Sorduğun soruya ne cevap vereyim istiyorsun? Beni heyecanlandıracak pek az şey okuyorum. Ne okudun en son dersen... İşte Uykuların Doğusu'nu okudum. Havada okudum, bulutların üstünde, kalp çarpıntısıyla, heyecanlanarak... Aradım seni hemen zaten. Uçaktaydım başladığımda. Kapağını açtım, bir rüzgar esmeye başladı Hasan Ali, başımı kaldırıyorum, uçağın kanatları sarsılıyor. Yazarların birbirlerini kıskandığına filan inanılır ya, yok öyle bir şey. Bende yok, içim sevinçle doluyor böyle bir yazı okuyunca. L. T.: Bazı yazarlar kıskanırlar mı öteki yazarları? Belki, bilmiyorum... Güzel yazıyla karşılaşınca heyecandan başım döner benim. Nasıl aradım seni o gün. Dilinin rüzgarını, havada nasıl dalgalandığını bir de benden duy istedim, nasılmış öyle yazmak... Hasretini çekiyorum öyle güzel bir şey okumanın. H. A. T.: Teşekkür ederim Latife. Benim de göğsüm kabarır Türkçeyi güzel kullanan bir yazarın metniyle karşılaşınca. Dilin kelimelerden ibaret olmadığını, genlerimizde de süregelen bir şey olduğunu, içimizde farklı şekillerde yankılandığını, kelimelerden çok bir çeşit bellek ve duygu sayılması gerektiğini kimi zaman gözden kaçırıyoruz galiba. L. T.: Bu söyleşide biz bize konuşuyoruz, bize sorular yöneltilmiyor. Dün de konuşabilirdik aslında ama heyecanımız solmasın diye bugüne erteledik, onun yerine de dolaştık biraz... Ama işte, ikimiz yan yana gelince edebiyattan, yazıdan başka ne konuşacağız ki! Neler yazıyoruz, neler okuyoruz, bunları konuştuk. Ben her romancı aynı zamanda bir besteci olmalıdır diyorum. H. A. T.: O müzik duygusu nereden geliyor, tam olarak bilmiyorum. Yazma biçimimin çocukluğumda sesleri algılayış biçimimle de ilgisi olabilir. Belki o sırada kulağıma gelen çam odununun yanarken çıkardığı har sesiyle, kozalakların çıtırtısıyla, kedinin mırıltısıyla; onların ruhumda şekillenişiyle... Babaannemin konuşma ritmiyle de ilgili olabilir ama bu tür bir algıyı nasıl edindiğimi tam olarak bilmiyorum. Ama bir cümle yazdığımda o cümle, dilin bütün kurallarına uygun bile olsa, onu bir de ses terazisinde tartmam gerektiğine inanıyorum. Yazarken ne dinlediğime gelince; Erkan Oğur'u, Gasparyan'ı, Farid Farjad'ı ve türküleri çok severim ama yazarken müzik dinlemem. Kendimi dinlerim daha çok. Daha doğrusu içimin sessizliğinde yatan müziği dinlerim. Dolmakalemin kağıt üzerinde gezinirken çıkardığı cızırtı bile fazlaymış gibi gelir bana. H. A. T.: Öyledir, hiç kuşkusuz. Metnin müziği olmasını gerektiğini de, bu müziği ruhumun derinliklerinde aramam gerektiğini de başka yazarlar öğretmiştir bana. Yazdıkları metinlerle öğretmişlerdir. Ama öğrenilen şeye ancak kendimizi eklediğimizde o şey bir işe yarıyor. H. A. T.: Yazar okullarına her giden yazar olmayacaktır. İlle de yazar olacağım duygusuyla gitmemeleri gerekiyor. Senin de söylediğin gibi, yazarlığın öğretilebilecek yanları var ama asla öğretilemeyecek, kişisel keşfe dayalı bir yanı da var. Kurgu üzerine konuşmak için, bir süre o tür bir atölyeye gitmiştim. Bunu biraz da kendim istedim, çünkü olayların düz bir biçimde arka arkaya sıralanışı kurgu sanılıyor çoğu kez. Hikaye ile kurgu birbirine karıştırılıyor. Ya da kurgu, metnin iskeleti olarak tanımlanıyor. Bütün bunları onların zihinlerinden silmek için gittim ve çok keyif aldım. Derse başlarken, şu an öğreneceklerinizi unutmak için öğrenin yoksa hepsi ayak bağı haline gelir, dedim. Bilgiyle ulaşılan bilgisizliğe geçin, anlamında... Yararı var ama moral bozucu bir yanı da var. Kimi zaman insan dergilerde hikayeleri çıkan, ama hala dahi anlamına gelen de, da eklerini ayrı yazamayan insanlarla karşılaşıyor buralarda. Ya da, Afallamak ne demek hocam? diyen insanlarla. Bunları işitince, dehşete düşüp üzülüyorsun. Çünkü bu soruluyorsa, bunun arkasında Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Sait Faik okumamak vardır. Bu soruyu soranların yayımlanmış hikayeleri de var. Doğrusu ben bu tür yerlerde karamsarlığa kapılıyorum. H. A. T.: Hayır, birebir çalışmadım kimseyle. Ama isterdim doğrusu, şöyle leb demeden leblebiyi anlayan, kendini harflere adamış biriyle çalışmayı... Hem deneyimlerimi aktarıp rahatlamak, hem de birine adamakıllı yardımcı olmak için. Ben yazdıklarımı bile gösterecek insan bulamıyorum. Eskiden komşum olan Faruk Duman vardı. Lise öğrencisi olduğu dönemden beri tanırım onu. Komşumken, nasıl olmuş diye yazdıklarımızı birbirimize gösterirdik. O bana okuturdu, ben ona okuturdum. Bir başka gözün bakması önemli. Hatta bu konuda bir söz vardır, galiba Mehmet Taner'in sözü: Kimseyi bulamıyorsanız taşa gösterin, der. L. T: Mahmut ve Pelin'le İlhan Berk'i ziyarete gitmiştik Biz Melih'le okurduk birbirimizin şiirini, demişti, Bu lazım. Siz kime okutuyorsunuz yazdıklarınızı? Kendi yazdığımız metinler ve dilimiz hakkında içtenlikle konuşamamamız ne kötü, değil mi? Ben senin varlığından çok mutluyum, Hasan Ali. Mahmut'a borçluyum seni, nasıl tanıştın benim kitaplarımla dersen Mahmut sayesinde tanıştım, o bana söylemişti Hasan Ali'yi okumalısın diye. Öyle okumaya başladım senin kitaplarını. Bu söyleşide, beğendiğimiz başka romanlar, öykülerle ilgili de konuşalım bence. Senin Okudum, çok güzeldi, dediğin bir kitabı ben de alıp okumak isterim, beğendiğimiz şeyleri de söylemeliyiz birbirimize. H. A. T.: Aklıma Başar Başarır geliyor mesela, çok genç ama başarılı. L. T.: Genç ama yirmi yaşında da değil artık. H. A. T.: Bana hala ufakmış gibi geliyor, cüsse olarak benden büyük olsa da... Öykücülüğümüz açısından taze bir kan. Başar'ın öykülerini ve dile dair kaygılarını çok önemli buluyorum ben. L. T.: Ah tabii; sen o çıktığında Uykuların Doğusu'nu yazıyordun. Ben de yazarken okuyamıyorum. Bir kitabı bitirip diğerine başlamadan önce, yani unutma zamanında okuyorum. Çador çok hoşuma gitti, aradım da Murathan'ı zaten. Bir kitabı öyle sevince arıyorum. Aramak istiyorum. O, sesiyle beni mutlu etti, ben de sesimle onu mutlu edeyim, diyorum işte. H. A. T.: Bu bizde pek yapılmayan bir şey. H. A. T.: Birkaç tane var. Önyargı her zaman iyi bir şey değil ama bazı isimler var ki, artık ne yazabileceklerini biliyorsunuz. Beş kitabını okumuşsunuz, o yüzden altıncı kitabında ne yazacağını biliyorsunuz. Yine de hiç okumam dediğim biri yok. İlk kez birini okuyorsam büyük heyecan duyuyorum; iyi bir şey çıkarsa da göğsüm kabarıyor, dili iyi kullanmış diye seviniyorum, öbür türlü önyargılarım yok. H. A. T.: Bazen de metin ilk başta sezdiriyor, önyargı çok çabuk oluşuyor. H. A. T.: Dar anlamda, harflerle kurduğumuz dilden söz ettiğimiz sürece, tümüyle müziksiz bir dili mümkün görmüyorum ben. Her harf bir sesi temsil ediyor, müziği hiç düşünmesek bile müzik var. Yeni notalar bulmaktan söz edilebilir belki. H. A. T.: Roman değil mi yazdıklarımız? Bence roman. L. T.: Eh işte, romanı andırıyorlar. Ama o kurguyu, olması gereken dramatik dönüşümleri aradığımda hayır, ben hala ritmik dil kullandığımızı düşünüyorum. Bu müzik ve dil meselesine cesaretle eğilmeliyiz. Mesela Uykuların Doğusu'nda geniş dalgalar halinde yayılan bir müzik var. Okuduğumda, Hasan Ali dağların tepesinden inip o genişliklere bakmış, diye düşündüm, öyle dalgalanan bir ses işittiriyor bize. Kadın değil, erkek sesi duyuyorum. Oynak değil, ritmik gelmiyor ilk anda... Bir ritmi var ama İç Anadolu'nun oynak havalarındaki gibi değil. Efeler oynuyor; oynamıyor gibi yani. Bu oynayamayışın, yarım oynayışın müziğini duyar gibi olmak hoşuma gitti aslında. H. A. T.: Efelerin oynayışı biraz gururun ayağa kalkmış hali gibi. Ellerin ve cepkenlerin duruşları, o hava, o kartalsı eda... Ama bu görüntü benim kurmak istediğim müziğe benzemiyor. H. A. T.: Bilmem, kozalak çıtırtıları efelerin kulağındadır belki. Müziğin içindeki müziktedir. Aslında bu sorunun cevabını hiç veremedim şimdiye dek. H. A. T.: Üniforma hışırtılarının arasına sıkışmış bir efe. H. A. T.: Zaman zaman dil konusunda şunu düşünürüm: İlkokulda dili tanımlarken, Dil, düşüncelerimizi ifade etme aracıdır, veya Dil, yaşayan bir şeydir, derlerdi. Ben ikisinin de yanlış olduğunu düşünüyorum. L. T.: Ben dil dediklerinde neden bahsettiklerini anlamamıştım ilkin, biliyor musun? Bizimkiler konuştuğumuz şeye dil filan demiyorlardı ki... Dil öğrenmek ister misin? dedi biri bana, Dili nasıl öğreneceğim? dedim ben. Dili ben kuşlar gibi şakıyorum zaten, nesini öğreneceğimi anlayamadım tabii. H. A. T.: Dilin düşünce taşıyan bir araç değil, düşüncenin ta kendisi olduğunu öğretselerdi keşke diye düşünmüşümdür hep. Hatta insanın ta kendisi olduğunu öğretselerdi. Dil konusunda birçok şeyi çok geç fark ettim ben. Yıllarca dilin kendi kendine yaşayan bir şey olduğunu sandım. Öldürülebilir, yaşatılabilir olduğunu çok geç fark ettim. H. A. T.: Yaratıcı Yazarlık Atölyesi diye adlandırılan o çalışmalara katılanlarda bu tür kaygıları pek göremedim ben. Öncelikle, yazar olmayı hedefliyorlar. Yazar olmak için roman yazılmaz benim bildiğim kadarıyla. Roman yazdıktan ya da hikaye yazdıktan sonra gelen bir şeydir yazarlık. Aslında gelse de olur, gelmese de olur. Önce romanın kendisini amaçlamıyor muyuz? Önce bir şey olmak, olduktan sonra bir şey yapmak. Batıda da böyle midir, yoksa bu bize özgü bir şey midir, bilmiyorum. L. T.: Bu dediğin, yazar olmaya heveslenip de yola çıkanlar için söylenebilecek bir şey herhalde. H. A. T.: Dilden gene az önce konuştuğumuz konuya geldik, evet. Sanırım senin aklından hiç böyle bir şey geçmemiştir başlangıçta. Bir roman yazmak istemişsindir, yazarlık sıfatı sonradan gelmiştir. L. T.: İşte, tutturdum ben romancı olacağım diye. Geriye doğru bir hikayesi var bunun. Bu hikayeyi de ben mi kurup uydurdum belli değil. Sadece içimden taştı ve yazdım. H. A. T.: Aslında şimdi Unutma Bahçesi'nin içinde oturuyoruz biz. O kadar sessiz ki. L. T.: Çok sessiz değil mi? Ama ben sessizlik diye ağlaya ağlaya geldim buraya. Söyleşilerimi okumuş insanlar bilirler. Şehirde kendi sesim bile fazla geliyordu bana artık. Bu kadar sessiz bir yerde yaşadığında, doğrusu tam tersi bir duyguya kapılıyorsun. Doğa gücünü öylesine hissettiriyor ki, bağırsan da sesin fısıltı. Doğa anlamı siliyor, sesini istediğin kadar yükselt, bomboş yankılanıyor. H. A. T.: Şu anda doğanın bağrındayız, yüzlerimize yapraklar dokunuyor. Senin romanlarında doğa var, Yaşar Kemal'de de öyledir, Sait Faik'te de. Sanki ben biraz ıskaladım bunu. Birkaç yıldan bu yana okuduklarıma baktığımda da, giderek doğaya karşı bir kayıtsızlığın başladığını görüyorum. Acaba şehirde yaşadığımız için mi bu böyle ya da zamanımızın hızı mı doğayı gözümüzden siliyor diye kaygılandığım oluyor. Öteki romanlarında da var ama, senin özellikle son iki romanın, Unutma Bahçesi ve Ormanda Ölüm Yokmuş, beni kendi romanlarıma bakmaya yöneltti; doğayı gözden kaçırdığımı düşünmeye başladım. L. T.: Senin anlattığın insanlar da şu gördüğümüz ağaçlar, çiçekler gibi işte. Doğa eksik diye düşünmedim; ağırbaşlı bir yazar diye düşündüm senin için, fazla gülmediğini okuyorum yazdıklarında. Ben yazarken de gülüyorum böyle. Evrenin sonsuzluğunu hissederek ara sıra başımı kaldırıp yazı yazmak da neyin nesi diyebiliyorum. Acıyarak gülerim kendime bazen. Biliyorum, yazdıklarımda da var. Yoksullarda var zaten bu; yoksullar gülüşür dururlar, her şeyi unutarak gülerler. Biz evde yan yana geldiğimizde sabaha kadar gülerdik. Uyuyakalırsam kalbimde büyük bir boşluk olurdu bütün o hikayeleri kaçırdığım için. Uyudun gene, hikayeleri dinleyemedin derlerdi, sonra o komik hikayeler haftalarca anlatılırdı. Komik bir romancı olayım diye bir hevese düşmedim, ama sana göre epeyce dalgacı bir yazar sayılırım, sen ise çok ciddi, ağırbaşlısın. H. A. T: Ama bizim evde gülünmezdi, Latife. Gerçekten, hiç mi hiç gülünmezdi; hep somurtulur ve uzaklara bakılırdı. Benim çocukluğumda babam uzaklardaydı çünkü. Yıllar sonra döndü ama bu kez de ne varsa, o bakmaya başladı uzaklara. Çok az konuşurdu. Öyle ya, derdi sadece. Öyle ya cümlesini değişik tonlara sokarak bize farklı farklı şeyler söylerdi. Yani bu iki kelimelik cümle bizim gözümüzde uzayıp kısalırdı sürekli. Farklı anlamlar giyinirdi. Belki de yoksulluk bizi öteki kutba atmıştı; susarak, somurtarak, iç çekerek yaşıyorduk onu. Öyle derin somurtmaların içinden çıkıp gelişimin, yazımdaki o ses tonuyla ilgisi vardır herhalde. H. A. T: Belki iklimden ya da coğrafyadan kaynaklanan bir şey, bilemiyorum. İbn Haldun'un dediği gibi, ne de olsa coğrafya bizim dışımızda bir şey değil, onu gövdemizde taşıyoruz. Ruhumuzda hatta, sesimizde. L. T.: Güzel topraklarda doğmuşsun. Her yazarın bir dağı olmalıdır, gölü, denizi... Doğa diye tutturdum gerçekten ben İstanbul'da... Başta sessizlik özlemi olarak bastırdı bu. Kuruçeşme'de binaların görünmediği bir park vardır. Çimlerin üzerine sırtüstü yattığın zaman tek bir bina bile görünmez. Kendimi çok kötü hissettiğimde oraya gidip on dakika yatardım. Topraktan bana bir iyilik geçiyordu, iyileştiriyordu toprak beni. Bu nefes alma, bu genişleme isteği... Ben, yüzünü sonsuz genişliklere dönmüş bir evde doğup büyüdüm, taze ot kokusunun içine fırlatılmış bir çocuk olarak... Samanlıklarda oynayarak büyüdüm. Çocukluğumdaki o ot kokusu burnumda tütmeye başladı. Kuşak olarak politik bir başkaldırımız oldu ya, doğa içinde yaşayan ana-babalarımıza da başkaldırdık tabii, onların doğayla ilişkisine de dönüp bakmadık, sırt çevirdik, ablam çiçek dikerdi, bense küçümserdim onun sevgisini... Biz doğa manzaralarına bakıp kederlenmeyi iyi biliriz de... Gönlümüz ağaçlarda, otlarda değildi. O sıralarda reddettiğimizi, doğayla ilişkimizin politik dönemde zedelendiğini, koptuğunu, doğayı da, o ara analarımızı babalarımızı unuttuğumuz gibi unuttuğumuzu düşünüyorum. Doğaya pek yüz vermeyen bir edebiyatçı tipiyle karşı karşıyayız günümüzde, evet. Yaşar Kemal'de var dediğin gibi. L. T.: Evet, o kuşakta var. Sonraki kuşakların solukları isli, kulakları gürültülü. Ben öyle diyorum, devlete, millete kafa tutarken doğayı da onların saydık. H. A. T.: Az önce, giderek daha çok fark etmeye başladım dediğim şey buydu. H. A. T.: Gözüyle birlikte gönlü de kapanıyor belki. Belki insan, bakışlarını uzağa götüremiyor artık. O dar sokaklara, betonlara çarpıyor bakışların ve zamanla köreliyor. Genişlik önünde uzansa bile sen ona dar bakıyorsun böylece. L. T.: Etkilenmiyor olabilir miyiz? Nefesim daralıyordu benim, ruhum genişlemek istiyordu. İstanbul'da açık, yırtık bir yerler bulur bakarsın gerçi denize filan. O alçaklıklar, o yükseklikler... Düz bir şehir değil ya, o yüzden manzara resmi müzesinde dolaşıyormuşsun gibi tablo tablo görünüyor doğa. Güneş bütün haşmetiyle batıyor, ay ansızın doğuyor ama başka şeyler öyle bir bastırıyor ki. Son gidişimde boğazın akışı durmuş gibi geldi bana, çarpmıyor, çırpınmıyor... Ölmüş. Orhan Veli, sence dinlemek ister miydi İstanbul'un metalik uğultusunu... Biz en azından Kilyos'a, ormanlara giderdik, şimdi bunu yapmaya kalktığında on günlük yorgunluğa mal oluyor, hiç gitmemek daha iyi diyorsun. H. A. T.: Gidemem ben hiçbir yere, ben kalmak zorundayım. Gönül elbette böyle bir yerde ya da bir dağ köyünde yaşamayı diler. Otların, böceklerin, rüzgarların diline yakın olmayı; onlarla söyleşmeyi, yüzlerce çiçek adı, böcek adı bilebilmeyi. Bir köyde yaşamayı çok isterdim ama mümkün değil, hayatın bazı gereklilikleri insanın elini kolunu bağlıyor. Dediğim gibi, ben Ankara'da yaşamak zorundayım. L. T.: Oysa şimdi buradan da gidebilirmişim gibi geliyor bana. H. A. T.: Daha nereye? Yazmanın kendisi gitmek aslında ama sen sadece yazarak değil, doğrudan bedensel olarak da gidebiliyorsun. L. T.: Hep yolda olmak isteyen insanlar vardır, durmamacasına... Dil beni sıkıştırmıştı, müziğimi değiştiremiyordum artık. Kımıldamak, gitmek bir çare olabilirdi, doğa manzarası seyretmekle toprağa yakın yaşamak farklı şeyler. Gitmek beni açtı. Bedensel olarak da açtı, çünkü ilk geldiğimde buradan bizim bahçe kapısına zor yürüyordum, sağlığım bozulmak üzereydi. Burayı çok seviyorum ama başka yerlere de gidip yaşamak istiyorum açıkçası. Belki yaşlanmaya başladığımı hissetmemle ilgili bu, yaşamadım, yazdım, ya da eksik yaşadım duygusu... Bir gitme hevesi geldi bana. H. A. T.: Daha değil, daha değil. Daha ne romanlar okuyacağız. L. T.: Keşke fırsat olsa da başka şehirlere gidebilsem yaşamak için. Kastamonu'ya gidebilsem mesela... Belki erkeklerin taşımadığı birtakım korkular taşıyoruz biz. Bu bahçe ne kadar benim, derim ben, burada tek başıma kalabilir miyim? Dağlara, ırmaklara, uzak ıssız yerlere hep erkekler gider ya. Kadınların içlerinde korku var, belki o korku hafifledi burada... Şimdi gidip Giresun'da, Sinop'ta yaşamak istiyorum, Anadolu kentlerini merak ediyorum, Kapadokya, Diyarbakır, Van... Böyle bir özlem oluştu. Ama Yasemin var, gidemem. Bekliyorum, o üniversiteye başlayınca gideceğim. Seni de çağırırım Hasan Ali. H. A. T.: Zeynep Feraye çok küçük daha, iki buçuk aylık. Hiçbir yere gidemeyecekmişim gibi bir his var içimde o yüzden. Üstelik durağan biriyim ben, gönlüm gitmek istiyor ama gövdem bir türlü gitmiyor. Evde çakılıp kalan biriyim. Bir hafta hiç dışarı çıkmasam bile içeride bunalmam. H. A. T.: Kaldı ki bu romanlar yazılırken bir yandan da memuriyet yapıldı. Zaman fukarasıydım hep. H. A. T.: Yok, masada yazabilen biri değilim. L. T.: Ben de öyle. Ben hala yatarak yazıyorum. Bizim eve masa geç girdi, belki ondan, masada yazmaya alışamadım hiç. H. A. T.: Ben ortaokul son sınıfa ya da lise bire başlayana kadar bizim evde de masa yoktu, ben de alışmamışım. Duvar dibindeki minderlerin üstüne uzanarak ders çalışırdım. Zihnin işleyişinin gövdenin şekliyle, duruşuyla ilgisi olmalı. Ya da alışkanlıkla. Ben uzanarak daha rahat düşünebiliyor, daha rahat yazabiliyorum. H. A. T.: Hayır, hayır. Oradaki hayat izin vermiyordu zaten, dayatıyordu uyanık kalmayı. Biraz da meraklıydım galiba. İhtiyarların ateş başında, pekmez kazanlarının etrafında ya da güneşli duvar diplerinde anlattıkları hikayeleri, hatıraları dinlemeye bayılırdım. Zaten çocukluğumda ya okula giderdim her sabah, ya da minibüs muavinliğine. L. T.: Beni hep uyandırırlardı. Evde uyuyan biri çok korkunç bir şeymiş gibi. Biz hiç uyuyamadık çocukluğumuzda. Erken yatabilirdin ama canın istedi diye bir köşeye kıvrılamazdın. Güneş doğduğu, yüzüne ışık vurduğu an herkesle birlikte kalkmalıydın, böyle bir gelenek vardı. Şimdi bir sürü şey çıktı, gece saatine göre yaşayanlar, gündüz saatine göre yaşayanlar... Bizimkiler bilmiyorlardı bunları herhalde. Gitmek! Bilmiyorum, ben çok hayta bir sokak çocuğu olarak büyüdüğüm için gençliğimin arka odalarda roman yazarak geçmesine üzülüyorum, acıyorum kendime. Arkadaşlar kapıya gelir çağırırlardı, ben hiçbir zaman gidemezdim, romanımın kölesiydim çünkü. H. A. T.: İyi bir şey mi bilmiyorum. Çok gelip geçici bir düşüncedir ama bazen şöyle düşünürüm: Oturup aylarca, yıllarca bir romanın, bir atmosferin içinde yaşıyorsun, kendini unutuyorsun ya, çok kısa bir an için derim ki kendi kendime, dışarıda hayat gürül gürül akıp gidiyor, sen ne yapıyorsun... Çıkıp o hayata baktığımda harflerden başka çaremin olmadığını anlarım yine, geri döner, daha başka bir heyecanla harflerin arasına süzülürüm. Hatta, daha başka bir çaresizlikle. İnsan en çok kendi yarattığı cehennemde rahat edebilirmiş, onun cenneti orasıymış gibi geliyor bana. Roman yazılacaksa kimi zaman kölesi olmak gerekiyor elbette ama bu iyi bir şey mi bilmiyorum, sadece ben başka türlü yapamıyorum. İyi bir şey olup olmadığını anlamak için, ortaya çıkan romana bakmalı belki de. L. T.: Ben de şu a harfi doğada yok diyorum, bunu insanlar uydurdu diye geçiriyorum aklımdan. Harf dediğin ne ki sonuçta, sesin resmi sadece. Bir inançsızlık gibi bu, ama bu inançsızlık, yaptığın işin yapılmasa da olabileceğini düşünmek, başka bir inanca götürür seni. O yaptığın neyse, işte başına gelmiştir senin, bir zorunluluktur. Kimse seni zorlamadı ama yapmasan dağılıp gidecektin, parçalanacaktın, bütünlenemeyecektin bir daha. H. A. T.: Öyle olmuyor ama onun peşinden sürüklendiğimi hissettiğim anlar oluyor. O zaman parmak uçlarımda bir çeşit uyuşukluk hissediyorum. Sarhoşluk gibi bir şey bu, bir çeşit vecd hali... O sırada iyi bir şey yazmakta olduğumu artık biliyorum. Ama hep ben egemen olursam, cümleleri gidecekleri yöne hep ben götürürsem tatsız ve akli bir şey yaptığımı düşünüp rahatsız oluyorum. L. T.: Cemil Kavukçu, yazma isteğinin neredeyse bir sarhoşluk gibi bastırdığını söylüyor. Yazma öncesi kendinden geçiş, sarhoşlayış... Hiçbir yerdesin yazarken. H. A. T.: Esas olan o duygu elbette, hiçbir yerde olmak. Ben daha çok o sarhoşluğu yazarken yaşıyorum. Öncesinde hiçbir şey yok. H. A. T.: Hiç bilmiyorum. Az önce sözünü ettiğimiz atölye çalışmalarına kurgu dersleri vermeye, kurgunun ne olduğunu bilmediğim için gittim zaten. O günlerde, Mahmut'a sormuştum nedir kurgu, ben bilmiyorum diye. O da metnin kendisidir demişti, her şeyidir. Doğrusu da bu. H. A. T.: Ben bir cümleni hatırlıyorum: Şiir yıldızlara, öykü komşu teyzeye, roman önüne bakarak yazılır demiştin. L. T.: Yasemin'e söyledim onu. Çok küçüktü daha ve merak ediyordu bu kadar çok kağıtla ne yaptığımı. Kağıtlar uçuşup durur bizim evde. Çocuk düşünüyor tabii, nasıl bir annedir bu diye. Normal bir işte çalışsaydın, hiç değilse gece döndüğünde bize ait olurdun dedi iki çocuğum da farklı zamanlarda. Gecesi gündüzü yok bir romancının, sen de biliyorsun. O duyguyu hissettirmek için söylemiştim ona. Edasını öğretmek istedim yazmanın. Yasemin bunu öyle iyi hissetti ki, kafasını yatırıp gökyüzüne bakarak şiirler söylerdi. L. T.: İlk cümle için sonsuz ihtimal var ve o cümle boşlukta doğup boşlukta kalacak. O sonsuz boşluktaki roman arsamızın yerini öğreniyoruz ilk cümleden, o yer bize ilk cümleyle veriliyor. Romanımızı boşluğun oracığına çakacağız işte. İlk cümlenin titreştiği yere... Çak hadi görelim bakalım seni... İlk cümle, gerilimden kurtarır yazarı tabii, ee, sonra? Romancının da, müzisyenin de, şairin de işi boşlukla. Boşlukta bir yerimiz var onu arıyoruz. Kağıda yazıyorsun elbette, görünüşte öyle. Ama o kağıt sonsuz boşluktan başka ne ki. H. A. T.: Hatta okurken de boşlukta okunmalı. Romanla okur arasındaki bağ ancak böyle olursa kurulabilir. L. T.: Okuma deneyimine dair çok az şey biliyoruz. Göz, burun, kulak, her şeyle bakıyoruz o sözcüklere ama o anlama süreci nasıl oluşuyor bilmiyoruz. Nasıl kitap okuduğunu düşün bir. Sürekli bir bilinçle okumuyorsun ki. Kitap kötüyse hatırlıyorum her şeyi, hatırladığım zaman bitiyor. L. T.: Unutturabiliyorsa, evet. Şu sandalyede oturuyorum, elimde bir kitap var diyorsan... Yok işte, o zaman havalanmış ama inmiş oluyorsun. Kitap beni alıp götürüyorsa, kendimi ve şimdiyi unutturabiliyorsa iyidir. Bazıları da korkularından kitapla kanatlanıp gidemezler. Metin çok iyidir ama okur o kadar kötüdür ki; korkaktır, deneyimsizdir... Uçağa binemeyen insanlar vardır ya, o hesap. H. A. T.: Bunu ben de yaşadım. Borges'te ve Vüs'at O. Bener'de. İkisini de okuduğumda ne yani, bunlar da öykü mü dedim ilkin. Hatta Borges'i ödünç almıştım bir arkadaşımdan, götürdüm, burun kıvırarak geri verdim. Tabii, yıllar sonra her iki yazarı da yeniden, hayranlıkla okudum. İlk okuduğumda uçmaktan ben de korkmuştum belki. Ama damağımızda önceden oluşan, kat kat birikmiş bir tat var; farklı bir şey bunun üstüne düşünce yadırganıyor. Az önce de dediğim gibi, ancak boşlukta okunursa mümkün bir metnin içine girebilmek. L. T.: Deneyimli okur deniyor ya, var öyle bir şey. Kulak yok sende, göz yok sende, deriz ya hani. Alamıyorsun hiçbir şeyin tadını... Herkes de her metnin içine girip dolaşamaz serbestçe. O ham değildir de yazar yazamamıştır. Yazar-kitap yazılarındaki kestirme yargılar da, bu türden, kendini yazardan üstün görme gibi bir tatmin sağlıyor. H. A. T.: Yargılar iyi bile olsa, her zaman için korkunç. L. T.: Ama tabii yaza yaza edindiğimiz bir deneyim söz konusu; ben iyi metinle karşılaşınca daha öteden kokusunu alıyorum. H. A. T.: O bile benceyi barındırmalı bence. H. A. T.: Ben gene aynı düşüncedeyim; belki temel notalar aynı kalmak şartıyla yapılabilir bu. Sınırlı olanın içinde sınırsızlığı aramak zorundayız gibi geliyor bana. L. T.: Biliyorsun çok baba yazarlar var, nedir bu yazmak deyip bırakan. H. A. T.: Yakın zamanda iki arkadaşımdan duydum bunu. Sıkıldım artık, dediler. Bir süre sonra emekli ilan edecekler kendilerini, öyle istiyorlar. Ben yapabileceklerini sanmıyorum. H. A. T.: Belki çocuklukla roman yazmak o kadar da ayrı şeyler değildir. Hatta roman yazmak çocuk olmaktır. H. A. T.: Vazgeçemiyorum. Aslında, gidişata baktıkça, olup bitenleri duydukça sıtkı sıyrılıyor insanın. Gene de bırakabileceğimi sanmıyorum. Geçmişte böyle bir deneyim yaşadım çünkü. İlk iki hikaye kitabımdan sonra beni anlamıyorlar diye yazmamaya, hayatımı bir edebiyat okuru olarak sürdürmeye karar vermiştim. Elime hakim olamadım, Yalnızlıklar'ı yazdım o yaz. L. T.: Ama işte, öyle bir roman yazarsın ki bir gün, tamam artık diyebilirsin de. İyi ki varsın Hasan Ali, yazıyı sana bırakıp gidebilirim iç rahatlığıyla, sen yazdığın sürece gözüm arkada kalmaz. Dün akşam konuşuyorduk hani, söz oraya nasıl geldi bilmiyorum ama Senin yazdığın her şeye imzamı atarım, dedin bana, sabah uyandığımda bunu düşünüyordum. Ben de senin yazdığın her şeye imzamı atarım. yere göğe sığmayan bir sohbet olmuş sahiden. insanın böyle ustaları olsun, ellerini sırtımızdan çekmesinler hiç.. Bu sohbet-röportaj nerede yapıldı bilmiyorum ama bana nedense otların, çimenlerin üzerinden şöyle yüksekçe bir yerden denize ve etraftaki ağaç ve çalılıklara bakarak yapılmış gibi geldi. Kendi mekanını oluşturmuş, yazıda bahsi geçen müzik tam da Latife Tekin ve Hasan Ali Toptaş'ın sözcüklerine vurmuş. Yormadan düşünüyor insan anlattıklarını. Aslolan da samimiyet. Bu duyguyu içimde hissettiğim her metinde yüzüm gülümser benim. Gümüşlük Akademisi'ne bu yaz dilerim yolum düşer. Picus'un hangi sayisindan aldiysaniz referans verseniz iyi olurdu... Yine de kaybolmus bir seyi calinti olarak bulmak bile guzel.. Çalıntı mı, ayıp ediyorsunuz, o derginin yayın yönetmeniydim ve bu röportajı yapan kişi. Bir şey çalmadım. Hatirliyorum fotograflariyla beraber cok guzel bir metindi. Yazinin hic bir yerinde bu roportajin ne zaman yapildigina ve daha once yayinlandigina dair bir sey goremeyince oyle bir ifade kullandim kusra bakmayin. Picus zamaninda sıkılmadan okuyabildigim tek dergiydi... Kaş yapmak isterken goz cikarmisiz affola.. İnsanın sevdiği yazarlara bu kadar yakın olabilmek için çok az şansı oluyor... Bayıldım söyleşiye. İyi ki buraya koymuşsunuz. Teşekkürler."} {"url": "https://egoistokur.com/led-zeppelinden-nirvanaya-tek-basina-cay-icilme", "text": "Listemizde Cat Stevens ve Nirvana, The Polise ve Led Zeppelin ve daha kimler kimler var. Çay içmeyi sevenler için... Yalnızken de dinlenebilir. Cat Stevens'ın 1970 tarihli ve sadece 1 dakika süren Tea for the Tillermanı, insana huzur veren bir şarkı. Sıkı çalışmayla, ter akıtarak geçirilmiş bir günün sonunda ödül çaysa, o günün mutlu bir gün sayılacağından bahsediyor. Ya da bana öyle geliyor. Albüm kapağı şa-ha-ne. The Police ve Sting'i ayrı bir yazıda ele alacağım bu yakınlarda. Tea in the Sahara en sevdiğim The Police albümü Synchronicityde yer alıyordu ve Paul Bowles'un The Sheltering Sky romanından ilhamla yazılmıştı. Led Zeppelin ennnn sevdiklerimden. 1976 tarihli Tea for One da çok güzel şarkı. Böyle hissederek yaşadığın tek bir dakika, tüm bir hayat demektir diyor şarkıda Robert Plant. Melankolik, blues'u andıran bir havası var, her zamanki esrik Led Zeppelin'lere benzemiyor. Bir fincan çaya da güzel eşlik ediyor. Çayla ilgili bir şarkı değil bu aslında ama içinde şöyle güzel bir laf geçiyor: İnsan herkesin bir fincan çayı olamaz. Bazıları acı sever, bazıları tatlı, bazıları siyah, bazıları yeşil... Bu söz çayın güzelliğini nefis anlatıyor bence. İrlandalı Roisin O, çayın zihni arındırıp ruhu güçlendirdiğini anlatıyor. Bugün kendimi bir parça tuhaf hissediyorum diye başlıyor ve sonra aşk meşk işlerindeki kafa karışıklığının en güzel çözümünün bir fincan çay hazırlamak olduğunu anlatıyor. İngiliz topluluk The Kinks'i çok severim. Benim için özel olmaları için birkaç geçerli sebebim var ama yeri değil. Bu şarkıya çok bayılmasam da o leziz İngilizliğini seviyorum. Kırık kalplerden ve öğleden sonra içilen çaydan bahsediyorlar. Topluluğun Have a Cup of Tea diye bir şarkıları daha var. Honey Bee de pek benim seveceğim türden bir şarkı değil ama sözleri iyi. Sen benim güneşli günüm ol, ben senin gölgeli ağacın. Sen benim Louisiana'm, ben senin Mississippi'n. Sen benim şekerim, ben senin buzlu çayın... Çoook tatlı!"} {"url": "https://egoistokur.com/leonard-cohen-cirkiniz-ama-muzigimiz-va", "text": "Şefkatten öfkeye, kederden pişmanlığa, sadakatten ihanete aşkın her türlü yüzünü anlattı Leonard Cohen. Sırf bu değil; derin meseleler de yer buldu dizelerinde. Toplama kamplarında kurulan ve ölüme rağmen hayatı kutsayan küçük orkestralar, savaştan, işkenceden, kıyımdan kaçıp başka memleketlerde var olma mücadelesi veren mülteciler... II. Dünya Savaşı'nın dünyayı değiştiren kötülüğünden de bahsetti, Suriyeli savaş kurbanlarının acısından da... Son albüme ölümün gölgesi düştü ama Tanrı da oradaydı. İşte enfes güzellikte 7 Leonard Cohen şarkısı ve hikayeleri. Bir gece otelin asansöründe Janis Joplin'le karşılaştı. Dağınık bir yatakta geçirdikleri geceyi Janis beni değil Kris Kristofferson'ı arıyordu, bense Janis'in değil Brigitte Bardot'nun peşindeydim cümlesiyle anacaktı. 1971 tarihli Songs Of Love And Hate albümünün üçüncü parçası. Aşikar biçimde öteki erkeğe yazılmış. Yani Cohen'in kardeşim, katilim diye söz ettiği adam, sevgilisini ayartan kişi... Hikayesine gelince; adı, ünlü müzisyenin gençken 1959'da aldığı Burberry marka yağmurluktan geliyor. Anlaşılan antropolog sevgilisi Elizabeth bu yağmurluğu hiç sevmiyor hatta bunu giyince örümceğe benzediğini söylüyormuş. Cohen de söz dinleyen bir adam olarak yağmurluğu giymemeye başlamış. Ama içten içe mutsuz da olmuş ve yağmurlu bavulunda gittiği her yere götürmeyi sürdürmüş. 'Ne yağmurlukmuş!' demek istiyorum, çünkü Elizabeth sırf bavulunda onu götürüyor diye Cohen'le Yunanistan'a gitmekten vazgeçmiş. İşe bakın ki yağmurluk yıllar sonra, Cohen büyük aşkı Marianne'le henüz tanışmışken çalınmış. Hem de esrarengiz bir şekilde, Marianne'le oturdukları çatı katından. Ve böylece biten bir aşkın ve acının simgesi haline gelmiş. Kapağında ünlü müzisyenin muz yiyen o pek tuhaf fotoğrafının kullanıldığı I'm Your Man için Tom Waits, Hayatımda dinlediğim en iyi albüm demiş. Sadece sözleriyle değil, müziğiyle de parladığını söyleyebilirim. En güzel şarkılardan biri Everybody Knows. Tabii I'll Take Manhattan, I'm Your Man, Tower of Song da unutulmaz. 1986'da single olarak yayınlanan şarkı, 1988'de I'm Your Man albümünde yer aldı. Sözler, Federico Garcia Lorca'nın Little Viennese Waltz şiirinden epeyce serbest bir uyarlama. Tamarit Divanı adlı kitapta yer alan şiirdeki Elvira, Don Juan'ın karısı. Elvira Kemerleri ise Lorca'nın yaşadığı Granada'da XI'inci yüzyılda inşa edilmiş çok ünlü bir yapı. Cohen'in İspanyol şaire hayranlığı öyle büyük ki kızının adını Lorca koymuş."} {"url": "https://egoistokur.com/leyla-erbil-perili-evimi", "text": "Leyla Erbil benim için bir perili ev gibidir. Orada durur yıllardır, tekinsiz ve artık dokunulmaz. Leyla Erbil benim için bir perili ev gibidir. Orada durur yıllardır, tekinsiz ve artık dokunulmaz. Bazısı tedirgin olur bu evden, önünden geçerken, etrafından dolaşırken başını eğip koşar adım yürümeye başlar. Nasıl olmuşsa vakt-i zamanında bir gün tesadüfen girmiştir içeri, lakin girmesiyle çıkması bir olmuştur. İşte o an, perili evle yoldan geçen ziyaretçinin, Leyla Erbil'le okurunun ilişkisinde çok mühim bir noktadır. O noktaya gelmişseniz bir kere, isteseniz de kaçamazsınız, aşık olmuşsunuzdur. Okumak yaşamaktır artık ve Leyla Erbil siz."} {"url": "https://egoistokur.com/leyla-ile-mecnun-yahut-guzel-delilik-haller", "text": "Onu sevdiğim zaman fonda Seni tanımayan yok bu şehirde şarkısı çalıyor. Gençlik iksiri satan kasaba tüccarı gibi sürekli tutkuyla onu anlatıyorum. Anlattığım yetse ya, sanki ben uzak diyarlardaki beş metrelik adamlardan söz eden bir masalcıymışım gibi insanların hayretle devamını merak etmesini bekliyorum. Mesela tek bir gerçeklik var; adamın gözlerinin çok güzel olması. Size şöyle söyleyeyim tanımadığı insanların onu yolda durdurup gözlerin çok güzel dediğini düşünüyorum, böyle bir şey. Ama insanlar gözleri çok güzel dediğim zaman hayatlarına devam ediyorlar. Olamaz. Kadın haklı arkadaşlar, en zoru susmak. 10 dakika susmayı becerebilsem hayatımın değişeceğini düşündüğüm anlar oldu ama yok illa anlatacağım illa söyleyeceğim çünkü gözleri çok güzel ve ben çok sabırsızım. O yüzden imzalar Leyla diye atılsa da kalbimiz Mecnun'dan yana. Her tesadüf iyi olmasa da hiçbir şey tesadüf değildir. Ben böyle kendi hallerim üzerine düşünürken Mecnun-Ortaçağ İslam Toplumunda Deli diye bir kitap gördüm. Kitabı elime almamla Tamam dedim, bir süre gider bu. Kim deli kim değil, hangisi hal, hangisi hastalık, bir süre bununla kafa yorarız. Her durum için de itinayla kendimize döner, ne kadarı psikolojik ne kadarı metafizik kaygılarımızı canlandıracak, tekrar tekrar bakarız. Delilik hep sık karşılaştığım bir şey oldu benim. Henüz olur olmaz her kalp sıkışmasına ayrı bir psikolojik tanım yapılmadığı bir dönemde, üstelik herkesin herkesi tanıyıp kabullendiği bir kenar mahallede büyüdüğüm için delilik, akıl hastalığı ya da o hal, artık duruma göre ne dersiniz hep olağan bir şey oldu benim için. Cin çarptığı söylenen, küçükken menenjit geçirdiği için öyle denilen, askerden dönünce garip davranmaya başladığı anlatılan, karısını yatakta başka biri ile yakaladıktan sonra sokakta yarı çıplak kadın kıyafetiyle gezen, hep bir tuhaftı zaten denen bir sürü insan vardı mahallede. Uzak durmak, tavır almak, çok farklı bir davranış geliştirmek gibi durumlar söz konusu olmazdı. Hal böyle olunca deliliği normalin dışında değerlendirmek hiç aklıma gelmedi. Bazen bir şey hep sizi bulur, hep sizin başınıza gelir. Bu, elbette bir karma klişesi olarak bir türlü öğrenemediğiniz derse delalet olabileceği gibi bazen de herkesi tedirgin eden bir durumun sizin için normal olmasıyla da ilgilidir. Tanrı not defterine bilmem kim bununla uğraşırken çok dert etmez diye yazıp delileri, hastaları, yemek yapmayı sevmeyenleri ya da başka bir şeyi hep size yollayabilir. Büyüdüğüm kenar mahalleden İstanbul'a gelince de her şey aynen devam etti. Oturduğum her binada bir deli vardı, bir tanesi beş yıl boyunca her sabah işe giderken Sana hediye getirdim diyerek bana sakız verirdi. Geçelim kitaplara... Delilik üzerine ilk okumalarım elbette Deliliğin Tarihi ile başladı. İnsanın hayatında bazı isimleri sadece telaffuz etmekten bile hoşlandığı bir dönem vardır. Nietzsche, Heidegger, Derrida demek bile insana göğüs kafesini genişletiyormuş gibi gelir. Foucault'yu da tam öyle bir dönemde okumuştum. Deliliğin gündelik hayatın normal bir parçası sayıldığı dönemlerden 1800'lü yıllarda, toplum için artık bir tehlike olarak görülmeye başlandığı, tımarhanelere kapatıldığı döneme kadar olan süreci pek bir güzel anlatıyordu. İlk kez o sıralar normal kavramının nasıl şekillendiği, şekillendirildiği üzerine düşünmüştüm. Yaratılan, dayatılan toplum düzeni, sınıf, siyaset diye epey kafa yorduğumu hatırlıyorum. Kitaptaki en ilgimi çeken bölüm ise Meczuplar olmuştu. Akıl bozukluğu kadar kapatılma nedenleri arasında zihin karışıklığı, inatçı bir dava açma meraklısı, çok kötü ve kavgacı bir adam, gecelerini ve gündüzlerini başkalarının kafalarını ütüleyen şarkılar söylemekle ve dine en korkunç hakaretleri savurmakla geçiren bir adam, çok yalancı, afiş asan adam, endişeli, üzüntülü ve acılı zihin gibi açıklamaları görmek şaşırtıcıydı. Deliliğin Tarihini geçip Mecnun-Ortaçağ İslam Toplumunda Deli adlı kitabımıza gelelim. İslam toplumu deyince açıkçası bana biraz daha ilginç geliyor çünkü kitapta da dendiği gibi Müslüman yaşantısının bütün önemli sorumlulukları bireyin aklının başında olması temeline bağlı. Fakat Allah yolunda meczupluğun da ayrı bir yeri var. Belki de bu yüzden Batı toplumlarına göre şiddete eğilimsiz akıl hastalarına karşı daha fazla müsamaha tanınıyor. Yumuşak bir el ensemi okşadı. İçinde bulunduğumuz durum iyiyse, kendimize de kimseye de zarar vermiyorsa sorun yok demektir. Deliler için de, garip hallerimiz için de aynısı geçerli. Yine Peyami Safa'nın dediği gibi normale ve herkes olmaya isyan eden bir insan ulvi olduğu kadar karikatür olmaya da mahkum olabilir. Bir yandan da hem başka şeyler görmek ve yaşamak isterken nasıl tanımlandığımıza çok da bakmamak lazım. Kendimizi kabul edelim, yol buradan açılacak. Deli, aşık, şair, başıbozuk, uyumsuz, ayrangönüllü her ne olursanız olun fark etmez. Tutarlılık gibi bir vaadimiz illa ki yok ama içsel bütünlüğünüz olsun. Böyle efendim, buyurun Çin malı, Üç ay sonra bozulacak ama bundan uygununu bulamazsınız diyen, en azından ne sunduğunu açıkça söyleyen bir satıcı var karşınızda. Gece Tamam bekliyorum deyip sabah Artık dayanamıyorum diye isyan edebilirim. Bilenler biliyor, İstanbul Efsanelerinde Rüya konulu bir tez yazıyorum. Gelin görün ki okuma kısmı bir türlü bitmiyor çünkü biraz sürekli keşfediş halinden mutluyum biraz da yazma süreci okumak ve öğrenmek kadar heyecanlı değil. Üstüne benim elimin ağır zihnimin dağınık da olması eklenince bizzat tezin kendisi bir efsaneye dönüşecek kadar uzadı. Tabii tezle beraber kitaplığımdaki rüya rafı da. Ben de her biri birbirinden güzel rüya üzerine kitaplardan her hafta birisini size anlatmaya karar verdim. İlk paylaşmak istediğim kitap; Türkiye'de Aşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi, yazarı ise Prof Dr. Umay Günay. Rüya üzerine çalışırken, daha bilmediğiniz neler var kategorisinde o gün, aşık edebiyatında da rüyaların çok önemli olduğunu öğrenmiştim ve konuyla ilgili kaynak ararken bu kitabı bulunca koşarak aldım. Edebiyat tarihçileri genel olarak Türk edebiyatını kronolojik olarak İslamiyetten önce, İslamiyetten sonra ve Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı olarak üçe böldükten sonra İslamiyetten sonra Türk edebiyatını da Divan Edebiyatı ve Halk Edebiyatı olarak incelemek konusunda ortak bir anlayışa sahipler. Aşık Edebiyatı da tartışmalı olmakla beraber genelde Halk edebiyatı başlığı altında değerlendirilir. Halkın anlayabileceği dille yazan, daha çok hece vezni kullanan, saz çalarak diyar diyar dolaşan ve çok defa aşık adı ile kalem ve divan şairlerinden ayrılan şairlerin hepsini içerir. Sade kişilikten sanatçı kişiliğe, aşıklığa geçişte ya da bu yetinin verilmesinde önemli rol oynayan faktörlerden birisi de rüyalar. Ozan genelde niyetli veya sıkıntılı bir uykuya dalıştan sonra rüyasında bazen pirinin elinden bade içtiğini, bazen de ondan bir hırka aldığını görüyor. Kutsal kişilerle kutsal yerlerde karşılaşma ve sevdiği kişiye karşılaşmadan önce rüyada görmek de sık rastlanılan motifler. Şüphesiz rüyaların çok önemli olduğu Şamanizmden gelen Türklerde halk edebiyatında da rüyaların bu kadar yer almasına şaşırmamak gerekiyor. Kalanı için kitaba bakıyoruz. Güzel uyandığınız uykularınız, haberci rüyalarınız olsun."} {"url": "https://egoistokur.com/leziz-bilgiler-kitab", "text": "Shakespeare hakkında çok şey biliyordum ama onun döneminde tiyatroların önünde çürük domates satıldığından, oyunları beğenmeyenlerin hislerini sahneye domates fırlatarak ifade etmesinin olağan sayıldığından habersizdim. Neyse ki Shakespeare'in hiçbir oyununda sahneye çürük domates atılmamış. Tek bir tane bile... Eh, onun bugün bile süren hipnotize edici etkisini bundan iyi ne anlatabilir! Edgar Allan Poe'nun ilk ünlü şiiri Kuzgun'u, Charles Dickens'ın en yakın dostum dediği Pençe adlı kuzgundan aldığı ilhamla yazdığını da bilmiyordum. Oscar Nasıl Wilde Oldu? adlı kitapta yazarlara dair bunlar gibi pek çok leziz bilgi var. Başka bir deyişle, sinema uyarlamaları gişe rekorları kıran, pop kültürün çeşitli mecralarında sayısız kez yeniden hayat bulan ölümsüz romanların yaratıcılarını aslında tanımayız. Çoğumuz için klasik edebiyat yapıtlarının arkasında nefes almış, bizim çektiğimiz acıların ve sevinçlerin benzerlerini yaşamış, en az bizim kadar sıradan ve kusurlu gerçek insanlar değil, soyut denebilecek belirsiz gölgeler vardır sanki. Sözgelişi Sir Arthur Conan Doyle, hiçbir zaman kendi yarattığı özel dedektif Sherlock Holmes kadar ünlü olamamıştır. Freudcu, Marxçı, post-yapısalcı, dekonsrüktivist ve benzeri edebiyat akımlarına yüz vermeyerek yapıtı doğrudan yazarıyla ilişkilendirmeyi tercih eden araştırmacı Elliot Engel bu yüzden kolları sıvayarak kütüphanelere dalmış, elde ettiği bilgi parçacıklarını birleştirmiş, böylece Anglo-Amerikan edebiyatından on dokuz büyük yazarın hayatıyla ilgili pek az kişinin bildiği hararetli hakikatleri gün yüzüne çıkarmış. Ve ortaya ağız sulandıracak bir 'leziz bilgiler kitabı' çıkmış. Ben mesela Shakespeare hakkında çok şey biliyordum ama onun döneminde tiyatroların önünde çürük domates satıldığından, oyunları beğenmeyenlerin hislerini sahneye domates fırlatarak ifade etmesinin olağan sayıldığından habersizdim. Neyse ki Shakespeare'in hiçbir oyununda sahneye çürük domates atılmamış. Tek bir tane bile... Eh, onun bugün bile süren hipnotize edici etkisini bundan iyi ne anlatabilir! Ben de şu aralar ara ara Dahiler ve Aşkları diye bir kitap okuyorum. İkaros Yayınları'ndan çıkmış bir kitap. Balzac'tan, Goethe'ye, Mozart, Marilyn Monroe, Edgar Allen Poe'dan, Sappho'ya ve daha nicelerine yer vermişler. Oldukça güzel bir kitap. Eğer okumadıysanız onu da tavsiye edebilirim egoist okur aracılığıyla size ve herkese."} {"url": "https://egoistokur.com/leziz-hayat-kitab", "text": "Antik çağlardan beri varlığını sürdüren besinlerden olan ve on binlerce yıllık yiyecek-içecek tarihimizin en önemli maddesini oluşturan kuruyemişlerin kökeni, mitolojisi, kültürel önemi ve gündelik hayatımızdaki yeri benzersiz bir ansiklopedide biraraya geliyor. Overteam Yayınları'ndan çıkan Kuruyemiş Ansiklopedisini, yayın yönetmeni Raşit Çavaş anlattı. Şimdi yasaklı olan internet ansiklopedisi Wikipedia'yı açıkçası özlüyorum. Küçüklüğümde babamın kütüphanesinde bulduğum, üstelik galiba sahibi tarafından da pek önemsenmeyen Hayat Ansiklopedisini hatırlattığı için belki de. O yıllarda oyun oynamaktan yorulunca, raftaki altı ciltten birini seçip bahçedeki çardağa koşardım. Orada bana özel bir masam vardı. Dilediğimce yayılır, keyfime bakardım... Mis gibi çardak gülleri, annemin içine kavrulmuş badem atıp pencereden uzattığı limonatalar, babamın işten gelirken getirdiği acıbadem kurabiyeleri ve tabii ki elimin altındaki boyumdan büyük bir hayat... Cevap vermeye katiyen üşenmeyen, asla uykusu gelmeyen, yorulmak nedir bilmeyen bir kılavuzum vardı ve üstelik bu kılavuz hem çok eğlenceliydi hem de bugünün Wikipedia'sının aksine bana asla erişilemez kılınmıyordu. Kuruyemişin tarihini, meyvelerin suyunun çekilmesini sağlayarak daha uzun süre dayanması için gün ışığında kurutma yönteminin tarihi olarak bakarsak MÖ 4000'lere kadar çekebiliriz. Öte yandan prehistorik dönemden başlayarak, Akdeniz bölgesinde yetişen incirin MÖ 8000'lerde toplayıcılığının ve yetiştiriciliğinin yapıldığını söylüyor arkeo-botanikçiler. Antik dönemde kuruyemişler maddemizde bu konuyu ayrıntılı olarak işledik. İnsanoğlu gözünü açtığı anda tatlı tadı deneyimliyor: Anne sütü. Biliyorsunuz sütün içinde laktoz var, o da bir tür şeker. Kaldı ki, binlerce yıl önceden gelen kodlarımız da tatlıya eğilimimizi desteklemekte. Bu saydıklarınız da hem şeker hem karbonhidrat içeriyor. Yani, insan özünden, başlangıcından ve geçmişinden kopamıyor. Çok eski ve olabildiğince zengin bir coğrafya ülkemiz. Çağlar boyunca üzerinde yeşeren, konaklayan, üreten kültürler de çok derin ve bilge olmuş. Her kültür, dünyanın her kadim uygarlığında olduğu gibi sağlığı beslenmeye bağlı tutmuş, dönemin olanaklarıyla uygulamalar üretmiş. Çağının ötesinde nice sağaltıcılar, sağaltım teknikleri hatta nice lokman hekimler çıkmış bu topraklardan. Şimdi onları, uygulamalarını nasıl yok sayarız? Bugünün olanaklarından yararlanarak, ama geçmişe de daima kulak vererek yaşamak en doğrusu. Doğrusu, Kuruyemiş Ansiklopedisi, bu konuda hayli önemli bir kaynak oldu. Kaybolmuş demeyelim, ama modern yaşam koşulları nedeniyle unutulmaya ya da vazgeçilmeye yüz tutmuş birçok bilgiden söz etmek mümkün. Ama elbette, eskiye rağbet var şu dönemde, iyi ki var üstelik. Bir süredir eski sandıklar yeniden açılmaya başladı. Biz de öyle yaptık. Tamamen kaybolmuş yemek tariflerini icat etmemiz zor ama unutulmasın diye ansiklopediye özellikle aldığımız çeşitli kuruyemiş saklama yöntemleri, çok az bilinen yeme biçimlerini de gözden kaçırmadan geleceğe, hiç olmazsa yazılı olarak bırakmak istedik. Yalnızca Eğin değil, kuruyemişle özdeşleşmiş birçok yer ansiklopedide birer madde olarak yer aldı. Çorum'un Kemal Tahir'in romanlarına girmiş Leblebiciler Çarşısı'ndan, fıstığa adını vermiş Antep'ten, kavun ve karpuz cekirdeklerinin en çok tüketildiği İzmir'den de elbette söz ettik. Pop kültür, şarkılar ve filmler galiba kuruyemişleri çok seviyor. Kuruyemişle edebiyat, daha doğrusu edebiyatçılar arasında da ipler sağlam anladığım kadarıyla. Müzeyyen Senar'den günümüz popçularına, onca filmin adını geçirdiğimiz yeşilçam filmlerine, Sait Faik'in susam helvacıyı anlattığı hikayesine, bazı türkülerimize kadar girmiş kuruyemişler. Ansiklopedide, divan edebiyatı ürünleri, deyim, argo ve atasözleri bile birer madde oldu. Leblebinin Modern Folk Üçlüsü'ne kadar ulaştığını biliyoruz. Leyla ile Mecnun dizisinin absürt komedi olması bir yana, karakterlerinin hemen hemen hepsini dizi dünyasında görmeye alışık olmadığımız türden basit, sıradan insanlar oluşturuyordu. Ve dizi göndermelerle, sembollerle doluydu. Dizinin senaryo yazarı RTÜK'ün alkol ve sigara yasağını delmek için karakterlerine üzüm yedirdiğinde, karakterlerin aslında içki içtiğini anlıyorduk örneğin. Dizi boyunca erik yenilince tekila, incir yenilince rakı, üzüm yenilince de şarap içildiğini izleyiciler biliyordu. Fikir ansiklopedi türü yayıncılıkta uzmanlaşan Overteam'e doğrudan Tadım'ın teklifiydi. Firma bu anlamda bir boşluğun doldurulması için öncülük etti. Elbette. Rakının ansiklopedisini yapmıştık. Kuruyemiş de oldu. Bence çikolatanın, zeytinin, bisküvinin ansiklopedileri niye olmasın? Türkiye Yayıncılık Ansiklopedisi için çalışıldığını da biliyorum. Böyle bir seçme yapmak benim için zor. 550 maddemiz var. Zevkle yönettim. Ama edebiyatçılarla ve eskilerle ilgili maddeleri benim için daha önemli. Rakı içerken kuruyemişi tercih eden Ahmet Rasim'i, içkisini taze cevizsiz içemeyen Ahmet Mithat Efendi'yi, rakının yanında balık yerine her zaman kuruyemişi tercih eden balıkhane nazırı Ali Rıza Bey'i ve beyaz leblebiden vazgeçmeyen Atatürk'ü unutmadığımızı da söylemiş olayım."} {"url": "https://egoistokur.com/librarie-de-pera-ve-istanbulun-oteki-kiymetli-kitapcilar", "text": "Biz son haftalarda İstiklal'in vazgeçilmez mekanı Robinson Crusoe'yu konuşur ve ayakta kalması için neler yapabileceğimizi tartışırken, İstanbul'un şahane bir kitapçısı gitti. Arzu Akgün'ün haberine göre, 1900'lerin başında Alman Otto Keil'in kurduğu, saraya kitaplar veren, ondan Rum Tanya'nın devraldığı ve henüz bir üniversite öğrencisi iken Uğur Güracar'ın devam ettirdiği Librairie de Pera artık yok. Paris'te Sacre Coeur Kilisesi'nin önündeki Tam 150 yıldır buradayız yazan afişi gördüğümde önce yanlış okuduğumu düşünmüştüm. 150 yılın lafı mı olurdu? Memleketimdeki hoyratlık ucundan kıyısından da olsa bana da bulaşmıştı işte, beğenememiştim 150 yılı. Daha dün Athena Tapınağı'nda 2500 yıllık sütunlara sarılmıştım, sabah 1500 yıllık Ayasofya'nın önünden geçmiştim. Arka sokağımdaki Moğolların Meryemi Kilisesi'nde 1200'lerden beri dua ediliyordu. Her gördüğümde alıp eve götürmek ister gibi sevdiğim Galata Kulesi 700 yaşındaydı. Havalar biraz soğuyunca koluma dövmesini yaptıracağım Kariye freski de öyle. Benim Beyoğlu'ndaki kitapçım bile 100 yıllık sayın Fransız. Üstelik saraya bile kitap veriyormuş Librairie de Pera. Biliyorsunuz saraya hizmet verebilmek bir kaliteyi gösterir, dünyanın her yerinde böyledir bu. Kalite bir yana sözü bile etkileyici bence. Sadece Sarayın Kitapçısı sözü bile eteklerimi hafifçe tutup selam vermem için yeterli. Beni masallara her zaman kitaplar ve kitapçılar inandırır zaten. Güzeldi daha doğrusu çünkü onu da kaybettik. Sahip çıkamadığımız pek çok tarihi, kültürel değer gibi o da kaydı gitti ellerimizden. En güzel sahaflarımızdan birisi artık yok. Üstelik o kadar sessiz sedasız oldu ki her şey, hepten inanamadım. Bir sabah uyur uyanık Facebook'ta dolanırken Nedret Abi'nin, yani nerede ise İstanbul tarihi ile her soruda kapısını çaldığım ve her seferinde beni güleryüzüyle karşılayan Sahaf Emin Nedret İşli'nin paylaştığı bir yazıda gördüm Librairie de Pera'nın kapandığını... Hemen Uğur Bey'e mesaj yazdım. Uğur Güracar, bana sosyal medyanın kazandırdığı dostlardandı. Arada yıllar olsa da ikimizin de yolu İstanbul Siyasal'dan geçmişti. Sonra kütüphanelerde bile bulunmayan kitapları Zümrüdü Anka kuşu gibi kolayca ulaştırmıştı bana. Nasıl kapanır Librairie de Pera dedim. Kapanamaz dedim. Türk filmlerindeki teatral pozlarla hayır hayır dedim. Neden hiç haberimiz olmadı? Neden gürültü çıkarmadınız dedim. Uğur Güracar ile güzel bir akşamüstü Pera Müzesi'nin cafesinde buluştuk. Vakit, mekan ve içimdeki hüznü Uğur Bey'in karizması tamamlıyordu. Bembeyaz saçlar ve harika bir ses tonu ile tam bir İstanbul beyefendisi vardı karşımda. Üzgünüm dostlar, güzel seviyorum ben. Ruhum eşitlikçi ama kalbim faşist. Karşımdaki adam yakışıklısı ise, zeki ise, hoşsa, beni bir yerden alıp başka bir yere götürüyorsa düşüyorum hikayenin peşine. Hem Uğur Bey'in yakışıklılığı bir yana Librairie de Pera kapandıysa kim bulacaktı bana o yüzyıllık kitapları kolayca. Dükkanın ihale ile alınması ve çaycı olarak açılacağı söylentisi ile ilgili olarak Sezgin Tanrıkulu kitapçılığa devam edebileceklerini söylemiş. Kıyamam. Kendisini tanımıyorum ama sanırım Rumca, Ermenice, Fransızca, Osmanlıca'ya hakim herhalde. Sahaflık kolay iş değildir çünkü. Bir kitabın tarihini hemen anlamak, anlatabilmek, kıymetini bilmek. Kendisi hukuki bütün yolları denemiş. Yerel mahkemede görülen davada karar Librairie de Pera'nın lehine sonuçlansa da bir şey değişmemiş. Yargıtay'ın yerel mahkeme kararını bozması üzerine hayal kırıklığına uğramış. İdare 3 ay içerisinde kararı bozduğu gibi Yargıtay'a itiraz süreci beklenmeden ihale de yapılmış. Hatta durumun hukuka aykırı olduğunu söylediğinde kendisine Biz önce yapacağımızı yaparız, hukuk arkamızdan gelir denmiş. Biliyorum biliyorum. Bu memlekette katiller aramızda rahat rahat dolaşırken nice güzel insanların mezar taşı bile yok. Ama hepimiz biliyoruz mesele ne üç ağaç ne de üç kitap. Hukuki bütün yolları denediği için de herhangi bir şekilde o rant çemberi ile pazarlığa girmemiş Güracar. 1900'lerin başında Alman Otto Keil'in kurduğu, saraya kitaplar veren, ondan Rum Tanya'nın devraldığı ve henüz bir üniversite öğrencisi iken Uğur Güracar'ın devam ettirdiği Librairie de Pera artık yok. Bir kitapçı çevresi istediğin kitapları bulmaktan başka aynı zamanda insanın kendisini yetiştirdiği, feyz aldığı, değerlerinin, davranışlarının da oluşturduğu bir yer değil midir diye soruyorum edinilmiş bir romantizmle. Bambaşka yeri yok mudur sahaf/kitapçı sohbetlerinin? İyi biliyorum, çünkü Eskişehir'de Kibele Sanat Merkezi'nde yetişmişim. Okunulacak kitaplardan başka müzik zevkimin, politik görüşümün, insanlara yaklaşım tarzımın, kendimi ifade etme şeklimin, büyüğüme, küçüğüme davranışlarımın, yazdığım yazılarımın şekillendiği yerdir orası. Ama o da bıkmış hep aynı klişe yorumlardan. Ergen anti- Kemalizmiyle Harf Devrimi'ni eleştirenlerden, aşırı muhafazarlıktan, Wikipedia entelektüelliğinden yılmış. Her neyse, Unesco'nun gayri maddi kültür varlığı diye tanımladığı bir kitapçı yok. Artık koklayarak değil internetten alacağız Librairie de Pera'nın kitaplarını. Ne hukuk ne insani duyarlılık ne de tarihin durduramadığı bir kıyımın içindeyiz. Her gün soluduğumuz havanın biber gazından geçilmediği gibi kitap kokumuzu bile elimizden alıyorlar. Bizans'ı yok etmek, tamamen silmek istiyorlar demişti bir arkadaşım, bin yıllık bir kilisenin kalıntıları arasından geçiyorduk Saraçhane'de. Kokudan burnumuzu tutarak geçiyorduk üstelik. Bin yıllık kilisenin kalıntıları açık hava tuvaletine dönmüştü çünkü. Hayır dedim Bizans, Osmanlı, Selçuklu fark etmiyor onlar için. Karşı oldukları bir şey yok. Sevdikleri tek bir şey var, o da rant ve para. Hadi Bizans'a karşılar, mesele bununla bitse Süleymaniye'ye ettikleri nedir? Koskoca Süleymaniye. Süleymaniye deyince aklıma geldi. Yine bizim memleketimiz Mimar Sinan'ın kafatasının kaybedildiği yerdir. Hey hey Koca Sinan'ın kafatası kaybediliyor. Küpe tekinden, tel tokadan bahsetmiyoruz dikkat edin. Üzgünüm Fransız, içim fesat, kabul kıskandım. Şu Tophane'deki Aziz Krikor Lusavoriç Kilisesi'ni bir beyaza boyasak, etrafındaki o sakil binaları yıksak, al sana Sacre Coeur dedim içimden. Ama bakımı, estetiği bir yana, varlıklarına bile sahip çıkamıyorum ben. Kiliseme, kitapçıma, sinemama, pastaneme, tren istasyonuma sahip çıkamadım işte. Bir artı bir evime, yatağıma, soframa karıştılar. Sustum ben. Günlerce Gezi'de yatıp kalktıktan sonra artık korkuyorum diye evden çıkamamaya başladım ben. Sen yaz 150 yıldır buradayız diye. Ben değil binlerce yıllık tarihime, o tarihi öğrenebileceğim kitapları bulabileceğim sahaflara bile sahip çıkamadım."} {"url": "https://egoistokur.com/likor-hikayeleri-bal-suyu-cadi-kazani-begendi", "text": "1950'lerde bir de yerli likör efsanemiz oluşmuş. Efsane dediğime bakmayın; kahve ve kuru incir özünden üretilen Paşa Likörü'nün hikayesi, tamamen gerçek. Kahveli içkiler üreten diğer iki büyük markayla birlikte üç güzeller diye anılan Paşa'nın özütü, Mecidiyeköy'de üretiliyor, Hollanda'nın Tilburg şehrinde şişeleniyor, bir Amerikan firması tarafından da dünyaya ihraç ediliyormuş. Derken dünyanın en büyük içki üreticisi olan Smirnoff, aracı firmalarla anlaşarak Paşa Likörü'nün üretim haklarını satın almış. Ardından da rekabet hırsıyla, üretimini durdurmuş. Böylece dünya piyasalarında fırtına gibi esen Paşa Likörü 1960'ların sonunda tarihe gömülmüş. Bunları Reyhan Yaman'ın Likör Hikayeleri adlı kitabından okuyorum. Kitapta bazıları enfes güzellikte, bazıları epeyce hazin daha ne hikayeler var, bilseniz... Reyhan Yaman sürükleyici bir dille hem likörün dünyadaki, Osmanlı'daki ve günümüz Türkiye'sindeki tarihinden anekdotlar aktarıyor hem de şahane likör ve kokteyl tarifleri veriyor. Resimlerine bakmalık, okumalık, saklamalık... Alırsanız, tarifleri denemeyi unutmayın. + Meyve, bitki, ot, baharat ve çiçek özlerinin, damıtma veya ısıtma yoluyla alkole geçirilmesi, bir süre bekletildikten sonra da şeker ya da bal ilave edilmesiyle üretilen tatlı içkiye likör deniyor. Latince liquefacere, yani sıvılaştırma kelimesinden geliyor. + Erken ortaçağda, insanlar temiz olup olmadığına güvenemeyecekleri bir suyu içmek yerine, mikrop barındırmayan ve antibiyotik etkisi olan likörleri içiyormuş. Ruhsal olarak kişiyi rahatlattığı düşünülen likörü şifa niyetine içenler de varmış. Mesela karaciğer dostu enginarın içindeki sinarin maddesi aynı zamanda safra salgısını arttırdığı için kardelen, ravent ve enginarla yapılan Sinarin Likörü, basbayağı iştah şurubu olarak kullanılıyormuş. + Egzotik ve şifalı baharatların Doğu'dan Avrupa'ya getirtilmeye başlamasıyla likör üreticiliği yükselişe geçmiş. İlk likör ustaları İtalya'daymış. O dönem politika ve ticarette olduğu gibi likör yapımında da neredeyse tek söz sahibi olan ünlü Medici Ailesi'ymiş. Catherine de Medici, 1533'te Fransa Kralı II. Henri ile evlenince likör imalatı konusundaki bilgi ve teknikler Fransa'ya taşınmış; likör yapımının sırları, Fransa'dan başlayarak tüm Avrupa'ya yayılmış. + Likörün bizdeki tarihi Osmanlı'ya kadar uzanıyor. Evliya Çelebi, Seyahatname'sinde bundan uzun uzun söz ediyor ve ona Bal Suyu diyormuş. İstanbul'da Felemenklerden gelen bu içeceği satan 50 dükkan varmış. + Cumhuriyet döneminin en ünlü likörlerinden biri Beğendik Likörü. Nane ve kekik başta olmak üzere 24 çeşit ot, ayrıca karanfil, vanilya ve şeker içeren yüzde 40 alkollü bir içecek. Kehribar renkli Beğendik Likörü üretildiğinde onu ilk tadan Mustafa Kemal Atatürk olmuş. Üreticiler içeceğin adını, ondan aldıkları Beğendik cevabından sonra seçmişler. + 1933'te Cumhuriyet'in 10'uncu yıl kutlamaları nedeniyle özel etiket ve şişelerde üretilen likörler rengarenk atlas paraşütlerle tayyarelerden salıverilmiş. 1934'te ülkeyi ziyaret eden İran şahının şerefine Ankara ve İzmir'de de aynısı tekrarlanmış ve ilk pilotlarımızdan tayyareci Vecihi Hürkuş, alçak uçuş yaparak halka minik likör şişeleri dağıtmış. + Artık yerinde yeller esen Mecidiyeköy'deki Likör Fabrikası çok özel bir binaymış. 1886 doğumlu Fransız mimar, tasarımcı, yazar Robert Mallet-Stevens'nin tasarladığı bu bina, art deco mimarinin son derece orijinal bir örneği olarak sivrilmiş. + 1930'lu yıllardan itibaren ahududu, çilek, kayısı, vişne, portakal çiçeği, mandalina, gül, nane, menta, altın, turunç kabuğu, acı mandalina, marasken, muz, kümmel, katran, moka kahve likörleri üretilmeye başlamış. Piyasaya Bedri Rahmi Eyüboğlu, Orhan Peker gibi büyük sanatçıların elinden çıkan altın yaldızlı, taş baskı etiketlerle süslenen özgün şişe tasarımlarıyla sunuluyormuş. Bir kısım etiketse, efsane grafikerimiz İhap Hulusi Görey'in imzasını taşıyormuş. Sapları biraz kesilen vişne ve şeker birlikte bir hafta güneşte bekletilecek. Bir haftanın sonunda bu usareye üç-dört tarçın çubuğu, yedi-sekiz karanfil, bir o kadar kakule ve bir muskat eklenecek. Bunlara su ve alkol de ilave edip, bu sefer güneşten uzak, bir dolap içinde beklemeye bırakacaksınız. Üç ayın sonunda muhteşem rengi ve kokusuyla vişne likörünüz içime hazır hale gelmiş olacak. Bir de Reyhan Hanım, her evin, her ailenin kendi özel Cadı Kazanı Likörü tarifi olması gerektiğine inanıyor, neticede her elden çıkacak likörü farklı, kim yapıyorsa likör biraz tabiatın, ağaçların, meyvelerin, biraz da o kişinin ruhunu taşıyor. Cunda'daki Vino Şarap Evi'nin sahibi. Çocukluğunda Rum ve Ermeni komşularının evlerinde tattığı ev yapımı likörleri unutamadığı için kendi de likör yapmaya başlıyor. Bugün akla hayale gelmedik renkte ve zenginlikte tarifleri var, onların bir kısmını da Can Yayınları etiketli Likör Hikayelerinde paylaşıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/lila-azam-zanganeh-mutlulugu-nabokovdan-ogrendi", "text": "Okumaktan korkan ve ona delice aşık biri Lila Azam Zanganeh. İranlı genç yazar, Büyücü adlı kitabında Lolitanın yaratıcısı Vladimir Nabokov'la hayali diyaloglarını yazmış. Konuştukları konu, mutluluk... Zanganeh'e göre mutluluk üzerine en sağlam tavsiyeler, kişisel gelişim yazarlarından değil, muhteşem Nabokov'dan geliyor. Lila Azam Zanganeh'ten size daha önce söz etmiştim. Edebiyat aleminin yeni gözbebeği olarak kabul edilen bu İranlı genç yazarın Orhan Pamuk'la arkadaşlığı ve onun davetiyle İstanbul'a gelip birkaç ay kalması zaten yeterince ilgi çekiciydi. İlk kitabının konusunun, mutluluk üzerine Nabokov'dan öğreneceklerimiz olması da... Büyücü nihayet Türkçe olarak Everest Yayınları tarafından yayınlandı. Eh, bu durumda benim de Zanganeh'le röportajımızı yayınlamamın zamanı geldi. Şöyle dedi: Cevabı biliyorsunuz aslında, fark çok büyük. Benimki sadece çok yakınında acayip değerli bir hazine olduğunu ama buna ulaşmak için toprağı derin kazması gerektiğini bilen birinin korkusu... İşte okumaya aşık ve ondan delice korkan Lila Azam Zanganeh'le röportajımız. Çünkü okumak dünyadaki en büyük haz... Ama ona erişmek kolay değil, tadını alabilmeniz için çaba harcamalısınız. Kelimelerin, cümlelerin, dillerin, yankıların en derin anlamlarını keşfetmeyi denemeli, okuduklarınızın teninizin altına nüfuz etmesine izin vermelisiniz. Okumaya aşık olmam dile, ama herhangi bir dile değil, belirli birinin konuştuğu belirli bir dile aşık olmamla başladı. İşte burası benim harikalar diyarım, krallığım, yuvam dedim. En büyük çılgınlığım, Nabokov'un Ada adlı kitabını dört beş ayda okumamdı! Aynı zamanda en acı çektiğim süreç oldu. Öte yandan, hayatta tattığım en büyük haz buydu. Evet, Ecole Normale Superieure'e deli gibi kan, ter, gözyaşı akıtıp nihayet girebildiğimde, kendimi tükenmiş hissediyordum. İki yıl ders kitapları dışında bir şey okuyamadım. Okumaya verdiğim onca emeğin hakkını teslim ettiğim bir kitap olsun istedim. İçinde fotoğraflar, çizimler ve eğlenceli görsel oyunlar da var. Nabokov'un mutluluk üzerine en çok şey söylemiş yazar olduğunu iddia ettiğim bir kitabın neşeli ve özgür bir dille yazılması şarttı. Nabokov ve mutluluk tuhaf geliyor. Gerçi siz, Mutluluk üzerine yazan birinin ille mutlu karakterlerin mutlu biten öykülerini anlatması gerekmiyor da diyorsunuz. Nabokov baktığı her yerde ışığı görüyordu, hem de tanıdığım bütün yazarlardan daha fazla... Ayrıca bizi kullandığı dille de büyülüyordu. Dilin olanca karmaşık, renkli ve ayrıntılı yapısıyla verdiği haz, onun için çok önemliydi... Bazen insan onu okurken yüzüne kocaman bir gülümsemenin gelip yerleşmesine engel olamıyor. Bir de şu var: Görmenin gücüne tutkuyla inanıyordu. Ve biliyor musunuz, mutlu olmak adına en çok buna ihtiyacımız var. Kitabım kendi hayatlarımızın daha iyi, daha cin fikirli gözlemcileri olmayı edebiyattan nasıl öğreneceğimizi anlatıyor. Evet, genel olarak beğendiğini söyleyebilirim. Bu beni tahmin edemeyeceğiniz kadar mutlu etti. Hatta Dmitri kitap için küçük bir yorum bile yazdı. 14 yüzyıl boyunca süren bir aşkı anlatan sürreel bir roman olacak. Aşksız olmaz, edebiyattaki saplantılarımdan biri de bu çünkü. Hikayenin 100 yıllık bir zaman dilimi de İstanbul'da geçiyor."} {"url": "https://egoistokur.com/lili-azam-zangane", "text": "İranlı genç yazar Lila Azam Zanganeh, entelektüel çevrelerin yeni gözbebeği, edebiyat dünyasının parıltılı poster kızı. Umberto Eco, Salman Rushdie ve Orhan Pamuk gibi büyük yazarlarla arkadaşlık eden Zanganeh, Nabokov'a göre mutluluk kavramını anlattığı ilk kitabı The Enchanter'ın kazandığı başarı üzerine şimdi bir kısmı İstanbul'da geçen ilk romanını yayımlamaya hazırlanıyor... Zanganeh'in Nabokov'la benzeyen yanları da var: İkisi de bir devrimin ardından ülkelerinden ayrılmak zorunda kalmış. Ayrıca ikisi de ana dillerinin dışında birçok dilde konuşup yazabiliyor. Harvard mezunu eleştirmen, yazar Lila Azam Zanganeh, son zamanlarda en sık karşıma çıkan isimlerden. Birkaç yıldır Paris Review, New Yorker, New York Times Book Review gibi sıkı edebiyat dergilerine röportajlar yapıyordu. Hem de Roberto Calasso, Umberto Eco, Jorge Semprun ve Salman Rushdie gibi ulaşılması güç yazarlarla... Röportaj yaptığı edebiyatçılardan biri de Orhan Pamuk'tu. İkisi önce Columbia edebiyat dergisi için konuşmuş, ardından ekim ayında Brooklyn Müzik Akademisi'ne bağlı Harvey Theater'da seyirci karşısına çıkmışlardı. New York entelijansiyasının hazır bulunduğu gecenin ev sahipliğini bizzat Zanganeh yapıyordu. İran'daki İslam Devrimi'nin ardından Paris'e kaçan bir ailenin kızı olan Lila Azam Zanganeh, çıkar çıkmaz olay olan The Enchanter adlı kitabıyla da çok konuşuldu. Nabokov'a göre mutluluk altbaşlığıyla çıkan kitabın türüne dair söyleyecek fazla şey yok; eleştiri desem eleştiri değil, anı desem anı değil, roman desem hiç değil. Bütün bu türlerin fazlasıyla egzantrik ve tuhaf bir karışımı belki... Paris'te büyüyen ve New York'ta yaşayan İranlı bir genç kadının kendisi doğduğu yıl ölen büyük Rus yazara duyduğu tutkulu sevginin, hayranlığın hatta neredeyse aşkın hikayesi de diyebilirim. Bir eleştirmen kitaba UFO'lardan esinlenerek Unidentified Literary Object manasında ULO adını takmış. The Enchanter'dan bu kadar çok söz edilmesinin esas sebebi herhalde hiçbir ilk yapıta nasip olmayacak türden arka kapak yazıları. Salman Rushdie, Nabokov'un sanatından ilham almış çok güzel ve neşeli bir çalışma demiş. Orhan Pamuk'sa, Konunun hak ettiği oyuncu ruhu taşıyor, leziz ve sihirli diye yazmış. Zanganeh'in kitabı hakkında olumlu bir eleştirinin çıkmadığı gazete, dergi de zaten yok gibi. Okurun ne düşündüğüne gelince, bu kadar övgünün etkisiyle kitaba ilgi haliyle büyük olmuş. The Enchanter şimdiden, ABD ve İngiltere'nin ardından Fransa, Hollanda, İtalya ve İspanya'da da yayımlanmış bile. Sırada Brezilya, Çin ve Rusya baskıları var. Şahsen kitabı grür görmez alanlardanım. Sonuçta Zanganeh gibi, benim de en sevdiğim yazarlardan biri Nabokov. The Enchanter'ı okurken Nabokov hakkında yeni bir şey öğrenmesem de çok eğlendim. Nabokov'u sık sık rüyasında görmesi, onunla hayali buluşmaları, o buluşmalarda şuradan buradan ama en çok edebiyattan konuşmaları, birbirlerine aşklarını itiraf etmeleri harikaydı. Bana bu kitabı bitirdikten sonra mutluluk hakkında fikirlerimin değişip değişmediğini soracaksanız; cevabım yok. Bunun için galiba eve dönüp sevdiğim Nabokov'ları karıştırmam gerekiyor. Brooklyn Müzik Akademisi'nin web sitesinde Pamuk-Zanganeh buluşmasının davetiyesi duruyor. Giriş ücreti 20 dolar. Aradaki ok, daha doğrusu şeytanın kuyruğu da epey matrak! Bir hayalcinin savurgan mutluluğu, Hafızanın ışıltılı bir noktasında mutluluk, Mutluluk patlaması, Doğal mutluluk, doğal olmayan mutluluk, Okurun mutlulukla macerası, Mutluluk parçacıkları gibi bölüm adları bulunan; fotoğraflar, çizimler, şemalar, tipografik oyunlarla renklendirilmiş kitapta Mutluluğu yazmak: Pratik bir el kitabı diye ayrı bir bölüm de yer alıyor. Zanganeh, The Enchanter'ın en başında bir haritaya yer vermiş. Dev bir kelebeği andıran düşsel Nabokov ülkesinin haritası... Kitabı isterseniz sırayla, yani baştan sona okuyorsunuz, isterseniz haritadaki duraklardan dilediğinizi seçip kafanıza göre takılarak... Duraklardan her biri sizi büyük edebiyatçının mutluluk tariflerinden birine götürüyor. Doğrusunu isterseniz, edebiyatın en karanlık, alaycı ve keskin ruhlarından biri olan Nabokov'a kişisel gelişimde kanaat önderi muamelesi çekmek bana biraz uygunsuz geldi fakat ne yaparsınız! Kitapta bilhassa boş bırakılmış sayfalar da var, okur kendi fikirlerini yazabilsin diye. Nabokov'u çok seven biri olarak merak ettim kitabı. Ama biraz da olsa çekincem yok değil. Sanırım Türkçe'ye henüz çevrilmedi. O zamana kadar bekleyeyim. Belki de biraz daha tekrar tekrar Nabokov okumak gerek... :) Düşündüm de hiç sıkılmadan okuduğum, tekrarında yani, tek yazar o. Nabokov belli açılardan çok parlak bir yazardır, ama göz ardı edilemeyecek kusurları da var. İlk aklıma gelenler: Düşünce romanını beğenmez, ona tepeden bakar; metaforik anlatımları önemser, beğenir vb. Unutmamak gerekir ki Nabokov, Cinnet gibi, kötü romanlar da yazmıştır. 'En sevdiğim yazarcıları', daha doğrusu, 'en sevdiğim yazar'ı kimlik algısının önemli bir parçası durumuna getirenleri anlayamam, hele bu yazar Nabokov'sa bir de, bu insanları iki kere anlayamam. Vallahi, Nabokov'un kitaplarını, sözgelimi en sevilen romanlarından Solgun Ateş'i, bir kereyi geçtim, iki kere sıkılmadan okuyabilenlere altın madalya takmak gerek -içinden çikolata çıkanlardan. Güzel yazmışsınız bi dost :) Ben çikolatayı hak ediyorum neticede, Solgun Ateş'i bitiremedim ama defalarca elime aldım, orasını burasını karıştırdım, bazı yerlerine hayran kaldım, özetle bitirmek için çok gayret ettim. İnsanda böyle bir gayret isteği uyandırması bile sizin dediğiniz gibi ancak Nabokov gibi parlak bir yazarın yapabileceği bir şey. Sevdiğim romanlarına laf yok tabii. Cinnet'i okumadım, şimdi onu da okuyacağım. Nabokov kolay bir yazar değil. Birkaç açıdan. Ama zorlukla mücadele ettikçe ondan alınan haz daha bir artıyor. Mevzu edebiyat sitesinde onun Lolita romanı hakkında kapsamlı bir yazı var. Tavsiye ederim."} {"url": "https://egoistokur.com/lolita-bir-kapak-kizinin-hikayes", "text": "Vladimir Nabokov'un romanı Lolita'nın bugüne dek hep yanlış kapaklarla çıktığını düşünen mimar ve blogger John Bertram, şimdiye kadarkinden çok daha iyi bir Lolita kapağı hazırlamalarını sağlamak için tasarımcılar arasında bir yarışma düzenledi. Yarışmaya katılan kapaklar arasından seçilen 60 tanesi şimdi bir kitap olarak da yayınlanıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/lorrie-moore-yazmak-icin-cesaret-yetmez-nezaketsizlik-sar", "text": "Çağdaş edebiyatın feminen seslerinden Lorrie Moore'un son öykü kitabı Havlama, Cem Alpan çevirisiyle Everest Yayınları'ndan çıktı. Moore öykülerinde ikili ilişkileri, yola devam etmeyi güçleştiren kaygıları, karşılık bulmayan arzuları, hayat karartan travmaları anlatıyor. Çoğunlukla melankolik ve kederli öyküler ama ruhunuzu kasvet sarmıyor, çünkü Moore'un üslubu cesur ve komik aynı zamanda. Biraz da haşin. Bayıldığım, bayıldığım, bayıldığım illüstrasyon pop ressam Marion Peck'in. 4 arkadaş kısmına ne diyorsunuz, bilmem. Fazla bile olabilir aslında. Keşke Moore'un o derste anlattıklarını daha ayrıntılı okuyabilseydik. Ama söz, daha iyisini, nasıl canavar olunacağını yakında -başka bir yazardan- yayınlayacağım."} {"url": "https://egoistokur.com/lucia-puenzo-cemal-sureyayi-seven-arjantinli-yaza", "text": "Arjantin filmi Resmi Tarih'i küçükken seyretmiştim. Kendisi de tarihçi olan ve resmi tarihin bize dayattığı bilgileri sorgulamamız gerektiğini düşünen, bu yolda büyük çabalar harcayan babamın zorlamasıyla... Normalde bir filme gitmem ya da gitmemem için beni zorlayan biri değildi babam ama bunu seyretmemi özellikle çok istemişti. Peki dedim, gittik. Tabii pek bir şey anlamadım. Önemini, aslında ne kadar sarsıcı şeylerden bahsettiğini kavramam için büyümem gerekiyordu. O filmin yönetmeni Luis Puenzo'nun kızı olan Lucia Puenzo'nun Balık Çocuk adlı romanını okurken babamı hatırlamam bundan. Her neyse, kitabı bitirince Doğan Kitap'ı aradım ve ödüllü XXY ve Balık Çocuk filmlerinin yönetmeni de olan Lucia Puenzo'yla bir röportaj yapıp yapamayacağımı sordum. Aşağıda okuyacağınız sohbet böyle çıktı ortaya. Yani Lucia'yla internet vasıtasıyla konuştuk. Beni en şaşırtan şey aramızdaki onca uzaklığa rağmen alçakgönüllü Lucia'nın Türk edebiyatı konusunda epey bilgi sahibi olmasıydı. Sadece Orhan Pamuk'un değil, Ersan Üldes ve Mehmet Yaşın gibi bizde bile az bilinen bazı şair ve yazarların da isimlerini zikredebiliyordu mesela. Cemal Süreya'yı sevdiğini söylemesiyse pastanın kreması oldu. Yönetmen olarak kendi romanlarımı sinemaya ben uyarlıyorum. Evet, tüm ailem yönetmen. Annem bile bu işe ucundan kıyısından bulaşmış durumda. Fakat yazar olan kocam Sergio Biazzi'yle de yaratıcı bir ilişki sürdürüyoruz. İlk filmimin öyküsünü o yazmıştı. Arkadaşlarımın da hepsi ya yönetmen ya yazar, aralarında birkaç da müzisyen var. Acayip bir sanatçı topluluğu... Kalabalık İtalyan aileleri gibiyiz, tutkuyla yaratıyor ve birlikte çok eğleniyoruz. Etkilenmez olur muyum? Resmi Tarih bizim evde çekilmişti. Çocuktum. Çoluk çocuk hepimiz uyku tulumlarımızla mutfağa doluşmuştuk. Uyunacak tek yer orasıydı, çünkü evin diğer kısımları set haline getirilmişti. Ama hiçbirimiz bundan yakınmadık. Sinemacılığın dünyanın en eğlenceli işi olduğunu hissettim. Düşünün; babam sayesinde sürekli geziyorduk, gitmediğimiz ülke kalmamıştı. Bütün o yıllar boyunca annem bir parça yorulmuş olabilir ama bizim şikayetimiz yoktu. Sette olmak ve ekip çalışması harika. Fakat galiba yazarken daha mutluyum. Hayalgücüm nereye götürürse gidebilirim. Üstelik bu yolculuk bedava. Vize filan da gerekmiyor. Tepemde Hadi, çabuk diyen, filmi daha ucuza çıkarmanın yollarını arayan bir prodüktör de yok. Ünlü Arjantinli yazar Aira hiçbir zaman yazdıklarını yeniden okumadığını, düzeltme filan yapmadığını anlatır. Eğer kurguda bir şeyi değiştirmek istiyorsa, bunu önceki sayfalara dönerek değil, sonrakileri ona göre yazarak yaparmış. Bence bu gayet sağlıklı bir tutum. Bana uygun. Ayrıca yazıyı niçin filmden daha çok sevdiğimin bir cevabı da burada. Bir de ben, hikayenin akışı sırasında karakterle beraber yolculuk etmeyi, dünyayı onların gözünden görmeyi çok seviyorum. İnanıyorum ki herkes bunu yapsa, kimse kimseyi yargılamaz ve dünya daha mutlu bir yer haline gelir. Balık Çocuk suç teması çerçevesinde şekillenen bir roman. Ama bu kitap bittikten sonra fark ettiğim bir şey. Düşünerek yazarsam, kitabı asla tamamlayamam. Yazarken hikayenin herhangi bir yerinden başlıyorum ama nereye gideceğimi asla bilmiyorum. Tıpkı oyun oynayan bir çocuk gibi... Gene de sorunuzda ısrar ederseniz, siyasetin yatağımızda hep bizimle birlikte uyuduğunu anlattığımı söyleyebilirim. Başka ne anlatıyorum? Korkunun ailenin içinde ve dışında ama mutlaka bir yerlerinde çöreklenip nöbet tuttuğunu. Dile getirilmemiş duyguların çok derin yaralara sebep olduğunu. Aile dramlarının toplumsal dinamiklerden beslendiğini. Hiçbir zaman bir son olmadığını. Haklı. Romanın her yerine en derin korkularım ve uykusuz kalmama sebep olan hayaletlerim sinmiş durumda. Ama tabii onları açıkça anlatmadım, okurun keşfetmesini tercih ettim. Beni yakından tanıyanlar romanda aslında kendi iç dünyamı anlattığımı göreceklerdir. Eğer romanı korkutucu bulanlar varsa, onların sezgileri kuvvetli olan kişiler olduğunu söyleyebilirim. Yayınlandığı andan itibaren romanınız artık sizin değildir. Onu özgür bırakın, dilediği yere gitsin, kimi nasıl etkiliyorsa etkilesin. Siz sadece bir sonraki işinizi tasarlayın. Bir de okurun zekasına güvenin. Patti Smith'i çok seviyorum. Sonra Frank Zappa, David Bowie, The Beatles, Pink Floyd ve diğerlerini... 15 yaşımdayken, bir ay boyunca Bergman, Cassavettes ve Herzog'un bütün filmlerini peş peşe seyretmiştim. Üslubumun oluşmasında onların etkisi büyük. Gençken elime ne geçerse okurdum. Aira, Puig, Lamborghini, Pizarnik, Arlt, Nabokov, Cheever, Borges; sevdiğim yazarlar listesi sonsuzdu. Sonra kocamla tanıştım. Ben 23 yaşımdaydım, o ise benden 20 yaş büyüktü. Sanki beni evlat edinmişti. Edebiyatçılardan oluşan kalabalık bir arkadaş grubu vardı ve onlarla sohbet etmeye bayılıyordum. Sorunuzu bir kez daha düşündüm, galiba aslında beni en çok etkileyen yazar kocam Sergio. Fakat şunu söylemezsem içim rahat etmez: Çocukken bile hiçbir şey bana karanlıkta oturup film seyretmekten ve öyküler uydurmaktan daha çekici gelmezdi. Bence hayat asla edebiyat kadar maceralı, sürprizli ve güzel olamaz. Türk edebiyatıyla ilgili olarak fazla bir deneyimim yok. Bana bazı bakımlardan Arjantin edebiyatını andırıyormuş gibi geliyor. Orhan Pamuk'u elbette okudum. Farklı zamanlarda karşıma çıkan başka yazar ve şairlerinizi de... Ersan Üldes, küçük İskender ve Cemal Süreya gibi... Mehmet Yaşın adında bir şairiniz var, onu da sevmiştim."} {"url": "https://egoistokur.com/lucien-x-polastron-modernizm-budalaliga-engel-olamad", "text": "Akademisyen Lucien X. Polastron, Everest Yayınları'ndan çıkan şahane kitabı Kitap Yakmanın Tarihinde bir kitapseverin en büyük kabusunu anlatıyor ve kitapların, kimi zaman da koca koca kütüphanelerin insanın küçük hırsları uğruna barbarca yok edilmesinden bahsediyor. Polastron, Herkes gibi ben de İskenderiye ya da Qin Shiuang Di kütüphanelerinin hikayelerini biliyordum. Derken kağıdın evrensel tarihi hakkında çalışmaya başladım ve farklı coğrafyalarda ve dönemlerde gerçekleştirilmiş muazzam sayıda kitap katli vakasıyla karşılaştım diyor. Onunla kitap yakmak denen büyük insanlık suçunu konuştuk. Anlattıkları arasında Nazi'lerin organize kitap yok etme faaliyetleri de vardı, IŞİD'in gelişigüzel kütüphane talanları da... Yazara göre uzun vadede us fakirleşmesine yol açacak dijitalleşme süreci bile ufuktaki tehlikelerden biriydi. 1950'de annem bana gizlice ilk kitabımı verdi. Gizlice, çünkü babam 6 yaşındaki bir çocuk için kitaba para harcamanın israf olduğunu düşünüyordu. Segur Kontesi'nin yazdığı çocuk romanı Le General Dourakine, benim için büyüleyici bir okuma deneyimiydi. Ayrıca kitap, körpe gözlerime bir obje olarak da güzel gelmişti. Ona dokunmak, ellerimde tutmak, bütün kitapların değerli olduğuna inanmamı sağladı. O günden bu yana, durmaksızın sayfaların arasında saklanan sırrı arıyor, esrarı keşfediyorum. Bugün 10 bin kadar kitabım var ve ne zaman elime yeni bir kitap alsam ilk günkü heyecanı duyuyorum. Sözlükler ve ansiklopediler. 10 ciltten 17 cilt olanına kadar bir duvarımın tümü bunlarla kaplı. Her sayfaları kendi içinde bir dünya. Edebiyatın var olduğu ama yazmanın var olmadığı zamanlar vardı, yani insanlar hikayeleri okumuyor, dinliyordu. bu durumda okumanın da şart olmadığını söyleyebilirsiniz. Öte yandan düşünceleri ve hayalleri yaratacak kimse olmadığında, geriye hiçbir şey kalmaz. Öyle bir toplum var olabilir belki ama biz onu basitçe barbar diye nitelendiririz. Tarihin bilinen ilk kütüphanesi olan efsanevi İskenderiye Kütüphanesi tam üç kez yakıldı. bu şekilde sayısız önemli eser oldu. Orada tam olarak ne oldu, bu muazzam kütüphane niçin ve kim tarafından yok edildi. O kütüphanenin yok edilişi neredeyse fantastik bir hikayedir ve yaklaşık 1000 yıl sürmüştür. Birden fazla vaka söz konusudur, eski Mısır kraliçesi Kleopatra'nın rızasıyla Roma'daki kütüphane için kitap çalan Jül Sezar'ın neden olduğu o fazlasıyla nam salmış yangın gibi... İmparatorlar ve papazlar yüzünden gerçekleşen sayısız kitap yakma vakası da kaydedilmiştir. Tabii enerji kaynaklarının yokluğu ve fiziksel çürüme de kitapların yoktalanlarda büyük rol oynamıştır. Arapların hamamlarını kitap yakarak ısıttıkları o ünlü hikayeye gelince; o sadece katıksız bir fantezidir. Gidip oradan kitap almasak bile yakınımızda bir kütüphanenin var olduğunu bilmek yaşamamıza yardımcı olur. Başka bir deyişle cennete inanmak, şu saçma hayatın acılarını hafifletir. Korkunç ama öyle! Gerçekleri bilmek insanı kölelikten kurtarır, bu yüden de dünyaya hakim olmak isteyenlerde şiddetli bir tepkiye yol açabilir. İnsanlığın özgürleşmesine yardım ettiği için cezalandırılan Prometheus'u unutmayalım. Nicelikte Hıristiyanlık açık ara kundaklama şampiyonudur. Sırf Avrupa, İspanya ve İskenderiye'de yok ettiklerini değil, Maya'lar gibi uzak medeniyetlerin topraklarında yaptıklarını da hesaba katın. Yine de bazen dini siyasetten ayırmak zordur. Kütüphaneler, inanç sahibi olmayan Çin'de de yok edildi. Yakın dönemde IŞİD'in Musul'da yaptıklarından yola çıkarak, dinin bazen iktidara giden yol olarak da kullanıldığını söyleyebiliriz. Açıkçası, tek tek okuyup ayırmaktansa tüm külliyatı yakmak daha kolaydı, kundakçıların okuryazar olduğu söylenemez. İtinalı bir tasniflemeye 1933'te Nazi'lerde şahit oluyoruz: Berlin otodafe'sinde her yazar ve kitap ismi dikkatle halka okunurdu ve evet, tarih, sanat ve felsefe kitapları da alevlere atılırdı. Antik Yunan ve Latin edebiyatından bugünlere sadece küçük bir yüzdenin kaldığını üzülerek biliyoruz ama bu kaybın sebeplerinden emin değiliz. Muhtemelen zamanın çürüten akışının rolü var daha çok. Nazi'lerin iyi düşünülmüş bir organizasyonla farkı disiplinlerden kitapları yakması ile köktencilerin önlerine çıkan her tür bilgiyi yok etmesi arasında seçim yapmakta zorlanırdım. En berbatı, arkaik bakış açılarının yakın dönemlerde de ortaya çıktığına tanık olmak. Modernizm budalalığa engel olamadı. Çok nadir olsa da var. O muhteşem Aby Warburg Kütüphanesi'nin Hamburg'tan 531 tahta kasayla teknelere yüklenerek Londra'ya taşınması gibi... Bu kütüphane hala orada. Fransız Ulusal Kütüphanesi'nin en değerli ciltlerinin civardaki şatolara taşınması da var. Ama iki vakada da, başarmak için zengin bankacıların olanaklarına yahut güçlü bir devletin imkanlarına ihtiyaç olmuştu. Bir de elbette yeterli zamana. Yanan kütüphanelerden ciltlerin köşeleri ve sırtları hariç tüm kitapların zarar görmeden kurtulduğu durumlar var. Ciltlenmemiş kitaplarsa kolay yanar ama kimi zaman itfaiyenin sıktığı su, alevlerden çok daha fazla zarar verir. Büyük kütüphaneler her şeye rağmen emniyetlidir, çünkü modern teknolojinin imkanlarıyla korunurlar. Kitaplan dijitalleştirilmesi meselesine gelince; korkarım oldukça riski bir çıkış kapısı bu. Bu tür icatların ne çabuk eskidikleri ortada. Metinlerin iki nesil sonra okunabileceğini kimse garanti edemez, tabii on yıl sonra yeni bir kaynağa aktarılmadıkları takdirde. Öte yandan bunun maddi yükü ağır. NASA, verileri muhafaza etmek için her yıl milyarlarca dolar harcıyor. Kesinlikle. Dijital kültür cümlelerin kısalmasına, kelime haznesinin daralmasına neden oluyor, yani yakında us fakirleşmesi gibi bir durumla karşı karşıya kalabiliriz. Neticede bildiğimiz ve sevdiğimiz edebiyatın gelişmesi ancak kağıttan yapılan kitapla mümkün oldu."} {"url": "https://egoistokur.com/lumpi-lumpi-mavi-ejderhanin-sirtind", "text": "Kuzenimin ejderhalara bayılan, büyüyünce bu şahane yaratıkların bakıcısı olduğunu kafasına koymuş üç yaşında bir oğlu var, bulduğumuz bütün ejderhalı şeyleri alıyoruz ona. Kitapları da tabii... Şimdi Gökçe Gökçeer'in yazısını okuduktan sonra Can Çocuk'tan çıkan Lumpi Lumpi: Arkadaşım Ejderha serisini de almaya karar verdim. Alp'in hoşuna gider mi bilmiyorum ama ben maceracı ama alıngan üstelik sadece tek bir kişinin görebildiği hayali arkadaş Lumpi Lumpi'yi acayip sevdim. Her çocuğun sadece kendisinin görebildiği bir arkadaşı olmalı öyle değil mi? Hatta büyüklerin de! Bugüne kadar isimlerine hayran olduğum birçok hayali arkadaş duydum. Yaratıcı ve cin fikirli çocukların bu arkadaşlarına, belki de hiç hayali arkadaşım olmadığı için hep imrendim. Pisöbenk, Eblet, Antebüs, Timisi ve Karmaşık Abi favorilerim. Ferhan Şensoy'un kaleminden çıkma bir karakteri andıran Karmaşık Abi, zekası fazla gelen bir çocuğun hayali abisi. Diğerleri, olması gerektiği gibi saçma ve çok iyi isimler! Lumpi Lumpi, bu isimlerden sonra tanıştığım en tatlı hayali kahraman olmaya aday. İsmi de güzel, görünümü de... Silvia Roncaglia'nın metinleriyle hayat bulan ve Roberta Luciani'nin çizimleriyle renklenen Lumpi Lumpi-Arkadaşım Ejderha serisi, Can Çocuk'un mutlaka okunması gereken yeni nesil kitaplarından. Silvia Roncaglia'yı, daha önce yine Can Çocuk'tan çıkan Kral Patpat İçin Bir Lolipop ve Korsan Şişkobombiş kitaplarından tanıyoruz. Kahramanımızın adı Gian Piero, biz ona kısaca Giampi diyoruz. Giampi, kendine şahane bir hayali arkadaş yaratmış. Bu mavi yaratık, Giampi'nin incelikle düşünerek oluşturduğu ideal bir ejderha! İncelikle düşünerek diyorum, çünkü o sizin bildiğiniz ejderhalara hiç benzemiyor. Alevleri soğuk, böylelikle Giampi yanma tehlikesine karşı kendini garantiye almış oluyor. Ayrıca burnundan renk renk dumanlar üflüyor. Her rengin bir anlamı var. Mesela gri duman çıkınca anlıyoruz ki, Lumpi Lumpi Giampi'ye gücenmiş. Zaten minik ejderhamız, alerjik olduğu kadar alıngan da! Lumpi Lumpi; Giampi'nin sıkıldığı, annesinden ceza aldığı, evden uzaklaşmak istediği ya da hastalandığı zamanlarda bir anda beliriveriyor. Tam da, bir hayali arkadaşın yapması gerekeni yapıyor yani! Sırtındaki pullar batmasın diye, minik bir yastıkla konforlu hale gelen Lumpi Lumpi, maceradan maceraya uçuruyor Giampi'yi. Önce bir halının üzerinde Fas'a doğru yola çıkıyorlar. Sonra bir ormanda başlarına gelmedik kalmıyor. Aşı korkusu Giampi'yi deliye döndürüyor ve en son kitapta ise Çizmeli Kedi'ye öykünen Giampi, anne sözü dinlememenin cezasını çekiyor! Bütün maceralar kadar çizimler de, bir çocuğun ilk okuma kitaplarından olmak için çok uygun ve cazip. Ancak Lumpi Lumpi ile ilgili söylemek istediğim önemli bir şey var. Özellikle son dönemde ve nedense ağzını yayarak konuşan genç kızların ağzından düşürmediği anlamsız söz öbeği ''Tabii ki de!''yi, bir çocuk kitabında görünce biraz şaşırdım. Üstelik 'İlk Okuma Kitapları' söz konusu olunca, durum biraz daha vahimleşiyor... ''Tabii ki de!'', tek bir kitapta da değil, iki macerada, ayrı yerlerde kullanılmış. Can Yayınları, çocukluğumdan beri çok kıymetlidir benim için. Hatta henüz Can Yayınları kurulmamışken Cem Yayınevi'nin Arkadaş Kitaplar dizisinde Erdal Öz'ün editörlüğünü yaptığı tüm çocuk kitaplarını da okuduğumu gururla söyleyebilirim. Hala çoğu duruyor... Hal böyleyken, amacım yayınevini kötülemek olamaz, haddime de düşmez. Ama belli ki çevirmenin ve editörün gözünden kaçan bir şeyler var. Bunu görmezden gelmekse mümkün değil. Bu hata, ne Can Yayınları'nın kıymetinden götürür ne de İtalyanca çocuk kitaplarını Türkçeye kazandırmaya devam etmesini dilediğim Nükhet Amanoel'in... Ama Türkçe ''Tabii ki de'' olmadan çok daha güzel. Bundan eminim!"} {"url": "https://egoistokur.com/lunatikler-icin-efkar-karmas-tek-sahidim-ayd", "text": "Eğer hala dinlememişlerse tüm lunatiklere, bu albümün tamamını bir an önce dinlemelerini tavsiye ederim. 40 milyondan fazla satan bu albümde Pink Floyd, Ayın karanlık yüzü yoktur, çünkü zaten tamamen kapkaranlıktır. diyor. Sting'in Anne Rice'ın vampir Lestat'ının ağzından söylediği şarkı. En-fes! 80'lerin, Duran Duran'in ve yüzeysel görünüp derin takılmanın ruhuna uygun bir şarkı. Sting'in sözleri ve bestesi ay yüzeyinde yürümenin sadece bilimsel bir deneyim olmadığını anlatıyor. Şarkıya göre ayda, yani yerçekimsiz bir ortamda ağır ama dev adımlarla yürümek aşık olduğumuz zaman hissettiğimiz halin bir eşi. Kötü giden bir aşkın geride bıraktığı yaraları örtme çabası, aşığın içine kapaması, bir başka deyişle ruhun 'ay' tutulması. The Exorcist filminin müzikleriyle meşhur olan karanlık adam Mike Oldfield'ın şarkısı Moonlight Shadow müzisyenin kariyerindeki en hafif, en neşeli şarkı."} {"url": "https://egoistokur.com/lutfen-sahsi-masumiyet-muzenizi-tasarlamaya-hemen-baslayi", "text": "Orhan Pamuk, Müzelerimizin geleceği evlerimizin içindedir diyor. Bu yazı bundan yola çıkarak yazıldı. İnsan yeterince büyüyünce, olgunlaşınca anlıyor; hayatına ve varoluşuna sahip çıkmanın, birey olmanın bir yolu da hatırlamak. Her şeyi; şarkıları, yazıları, yüzleri, nesneleri, tatları, kokuları, duyguları, olup bitenleri, gerçekleşenleri, gerçekleşemeyenleri... O yüzden lütfen Masumiyet Müzesi'ni gezerken, kendi şahsi müzenizin muhtevasını tasarlamayı da ihmal etmeyiniz. New York'lu iki müzisyenin, Michael Hearst ile Jason Bitner'in kurduğu sitede insanlar, eski sevgililerinin bir zamanlar onlar için doldurduğu kasetlerin hikayelerini anlatıyorlar. Okurken bir yandan da şarkıları dinleyebiliyorsunuz. Benim kuşağımdan olanlar hatırlayacaktır; eskiden bir oğlan bir kıza aşıksa, ilk iş onun için 'güzel' şarkılardan oluşan bir kaset doldururdu. CD hediye etmekten veya MP3 listesi hazırlamaktan farklı bir şeydi bu, dinlerken atlayamaz, şarkıların sırasını değiştiremezdiniz. Üzerine, acemice karalanmış minik etiketler yapıştırılmış kasetlerin binbir zahmetle, üstelik kalp çarpıntısıyla doldurulduğunu bilirdiniz. Hayatının hikayesini şarkılar olmadan kuramayan benim gibiler, o günlerin bazı ayrıntılarını hiç unutmazlar. Kaseti dinlerken yalnızsanız eğer, yüzünüze aptal, koca bir gülümseme yayılırdı. Birlikteyseniz, gerilim had safhaya ulaşır, çocuk endişelenirdi. Acaba beğendi mi? İkinci şarkı çok sert galiba, baksana suratı asıldı, niçin ekledim sanki? Şimdi ya benim zevksizin teki olduğumu düşünürse? Avantajlı konumda olan siz ise yine de biraz tedirgin, beklerdiniz. Uffff, doğru yerde doğru tepkiyi mi veriyorum? Beşinci şarkı azıcık yavşak gibi geldi bana ama böyle düşündüğümü çaktırmasam daha iyi olur. Yüzümün kızardığını fark ederse, dalga geçer mi? Yaşasın, en sevdiğim şarkıyı unutmamış! O yüzden lütfen Masumiyet Müzesi'ni gezerken, kendi şahsi müzenizin muhtevasını tasarlamayı da ihmal etmeyiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/lutfen-senligi-yarida-kesip-milletin-tadini-kacirmayi", "text": "Yazar, çizer ve baskı ustası Audrey Niffenegger bugüne dek okuduğum en güzel romanlardan ikisinin yaratıcısı. Biri Zaman Yolcusunun Karısı. Öteki nedense Türkçeye İmkansız Aşklar Evi gibi pek alakasız bir adla çevirdikleri Her Fearful Symmetry, yani büyük bir kısmı Londra'nın ünlü Highgate Mezarlığı'nda geçen ve finalde leziz bir şekilde kanımı donduran harikulade bir hayalet hikayesi. Çok yavaş üreten bir yazarım. 'Yavaş' kelimesi sanki benim için icat edilmiş gibi. Meslektaşım olan öteki yazarların 'sakın ha yapma!' diye uyardığı bütün kötü alışkanlıklar var bende: Yazmayı durmadan erteliyorum. Azıcık yazdıktan sonra üzerine düşüneyim diye ara veriyor, haftalarca açıp bakmayabiliyorum. Plansız ve programsızım. Beni uyaracak, harekete geçirecek ritüellerim, fetişlerim yok. 'Günde şu kadar kelime yazarsam, tamamdır,' gibi ilkelerim hiç yok. Aklıma gelen fikirle yıllarca uğraşıyorum ve üzerinde çalışmaya başladıktan sonra da bir o kadar yıl geçiyor. O sırada ben romanıma yarayacağını düşündüğüm çok garip bazı konular üzerine bulduklarımı okuyorum. Yazdığım romanlar bitmek bilmiyor. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de kafein bağımlısıyım. En kötü huyumsa taslak yazamamam. Yazarken bir yandan da düzeltmelerimi yaparak ilerliyorum ve bu iyice vakit kaybetmeme yol açıyor. Eğer yazar olmak istiyorsanız, benim bu yaptıklarımın hiçbirini yapmamanızı tavsiye ederim. Aksi takdirde yavaşlık kaderiniz olur. İlk romanımı dört buçuk yılda yazmıştım. İkinci kitap yedi sene sürdü. Gerçi bunun sebebi ele aldığım konuyla ilgili bazı yan unsurların çok hoşuma gitmesi ve araştırma sürecinden fazlasıyla zevk almamdı. Düşünün; romanım Londra'da, Highgate Mezarlığı'nın yakınlarında geçecekti ve ben de bunun için mezarlık yönetimine resmen başvuru yaptım. Gönüllü olarak, yani para almadan tur rehberliği yapacaktım. Mekanı tüm ayrıntılarıyla tanıyabilmemin tek yolu buydu. Tam zamanlı bir iş olduğu için de romanımı yazmayı bir süre daha ertelemem gerekti. Bir vakitler Ed Paschke'den resim dersleri alıyordum. Beni ve sınıf arkadaşlarımı atölyesine davet etmişti. Aynı anda altı yapıtla birden uğraşıyordu. 'Niçin?' diye sormuştuk. 'Çünkü tek bir eseri bir haftada, altı eseri altı haftada bitiriyorum,' diye cevap vermiş ve bir şeyi ne kadar uzun sürede bitirirse, süreçten o kadar zevk aldığını, ayrıca arada harika şeyler keşfettiğini anlamıştı. Bir yapıtı bir haftada bitirirse, ikinci hafta aklına gelebilecek parlak bir fikri es geçmek zorunda kalabilirdi. Benimki de galiba o hesap. Bu samimi yaklaşımıyla Audrey Niffenegger feci şekilde çekti dikkatimi. Romanını D&R'ın raflarında gördüğümde satın almadığıma acayip üzüldüm şu anda. Neyse ki telafi edilemeyecek bir şey değil bu. Öte yandan Niffenegger bana bir tür azim aşıladı. Yavaş olmanın, bir fikri yıllara yaymanın, yazmanın tadını çıkarmanın ve eline kahveni alıp huzurla dolmanın yazar olarak bir eksiklik olduğunu sanırdım hep. Sonuçta her yazar aynı sistemle yazsa her roman ayrı bir tat bırakmazdı hafızalarda. Bulunduğum yerin ünlü bir yazar tarafından övülmesi gibi bir şey bu. Keyif aldım okurken. Yeniden dirilttim belki de içimdeki kalem tutan kadını. Teşekkürler. Eğer bu yazı böyle bir işe yaradıysa, yani içinizdeki kalem tutan kadını dirilttiyse çok çok sevinirim :) Yazdığınız için teşekkürler."} {"url": "https://egoistokur.com/lydia-davisin-oykuleri-motive-edici-cunku-cok-kot", "text": "Lydia Davis'in öyküleri... Motive edici, çünkü çok kötü! Neslihan dün bir mesaj attı ve Lydia Davis'in arkadaşım olup olmadığını sordu. Yooo dedim, Arkadaşım falan değil. İsmine ve kapağına bayıldığı bir Lydia Davis kitabını almış ve... nefret etmiş. Sonra da oturup Egoist için yazmış. Acaba yayınlar mıyım diye soruyor. Lydia kankam da olsa fark etmez dedim. Arka kapaktaki vahim Booker yanlışını Neslihan aşağıda düzeltiyor. Buzdolabında üç dört paket hamburger paketi buluyorum cümlesindeki gibi vahim bozuklukları da editörün ihmalkarlığına veriyoruz. Bu tarz olumsuz eleştirilerin en iyi tarafı şu: Şahsen adaletli olmak adına Lydia Davis'in kitabını mutlaka okuyacağım. Bahsettiğim kitap, en az Kolektif Kitap'tan çıkan Günlük Ritüeller adlı, büyük sanatçıların ne şekilde çalıştığını bizlerle paylaşan kitap kadar motive edici. Çünkü ÇOK kötü. Bu özelliği, motive edici olmasının yanında bir de umut verici olmasını sağlıyor. Çünkü Günlük Ritüeller'i okumak, Bi saniye yea! Büyük yazar olmak öyle sadece yetenekle, ilhamla filan alakalı bir şey değilmiş?!? Basbayağı gün doğdu mu zınk diye dikilip durmadan memur gibi çalışmak lazımmış?!?! Öyle kuluçkaya yatmak, doğru anı beklemek, yaratıcı rüyalar görmekle havaya girip benden iyi yazar olur ha demekle olmuyormuş... diye düşünüp, ahlanıp vahlanmaya sebep oluyorken, bu kitap tam tersi bir etki yaratıyor. Büyük bölümü kof olan bu kitabın içinde, ilginç ve bazen güzel de sayılabilecek öyküler de var. Bu kısımlar sıradan okur için zevkli bir okuma deneyimi sunabilir. Metinle daha eleştirel bir şekilde ilgilenecek yazan-okurlar ise bu kısımlarda, kötü kısımlardakine benzer şekilde motivasyonel şeyler bulacakları gibi, örnek alınabilecek bazı şeylere de rastlayabilirler. Çünkü kitapta, olmaz denen şeyler olduruluyor. Bunu görmek cesaret verici olabilir. 122 -kimisi uzun- kısa öyküden oluşan bu kitapta, pek çok incelemede de değinildiği gibi yazarın eski hallerini arattığı söyleniyor. Ve her ne kadar kitabın arkasında, yazarın bu kitapla 2013 Man Booker Ödülü'ne layık bulunduğu yazsa da, yazar kurgu türüne genel katkısı baz alınarak Man Booker International Ödülü'ne layık bulunmuş. Yani saçmaların en saçması değil, daha az saçma olanı gerçekleşmiş. Çünkü bu the Worst of seçkisini yazmış birinin, bunlardan bağımsız olarak bir köşede edebiyat dehası olarak yaşamını sürdürüyor olması bana hiç mantıklı gelmiyor. Bu noktada sizi biraz da Davis'in kaleminden çıkmış satırlarla buluşturmaya karar veriyorum. Bu kitap yerine, daha yaratıcı şekilde saçmalayacağından emin olduğu herhangi bir arkadaşına zaman ayırmadığı için pişmanlık duyan, Önümüzdekilerin dondurmalarını seçmesi çok uzun sürüyor. Konserde öksürüp duran bir adam var. Bu sabah yapmam gereken iş çok zor. Bir sanat eserini eleştirmek için daha kuvvetli bir zemin bulmak gerekir sanırım. Bir kaç örnekle bu eseri çöpe atmak haksızlık. Ben şahsen kitaptan bir hayli etkilendim. Neredeyse her öykü, tam da iyi bir öyküden beklendiği üzere, kendi sınırını aşıp zihnimde devam etti. Yaratılan çoğu görüntü aklımda varlığını devam ettiriyor. Bir öykü sadece anlama eşiğinize yaklaşmadı diye onu kötü olarak değerlendiremezsiniz, bazen sadece bir his yahut bir görüntü üretmesi de onu değerli kılabilir. Hem hak verdim size hem de vermedim. Birincisi, ben Lydia Davis'in bu kitabını ve diğer öykülerini sevdim. bence de çok iyi bir yazar. Fakat bu konuda başka türlü düşünen birileri de olabileceğini biliyorum. Ve her yazarın, her kitabın eleştirilebileceğini savunuyorum. Ve evet, Neslihan öyle düşünmüşse bunu yazabilir. Size Egoist Okur'un değişmez bir bölümünü, Okurun Hakları bölümünü hatırlatmak istiyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/mabel-matizden-efkar-karmasi-guzel-ve-melankolik-sarkila", "text": "Bazı insanlar vardır, ilk gördüğünüz anda içiniz ısınır, tanıdık gelir. Mabel Matiz ve şarkıları bende böyle bir his uyandırdı demiş bu sitenin en sevdiği şarkıcılardan Göksel. Naim Dilmener ise Mabel Matiz, piyasa kurallarından bağımsız, alternatif bir müzik yapma ve ayakta durma biçimi getiriyor. Hiç Bob Dylan'ımız olamadı; Mabel'de ben bu ihtimali görüyorum yorumunu yapmış. O yüzden Mabel Matiz, bana bir Efkar Karması yolladığında çok tuhaf bir şey hissettim, bu çok güzel şarkılardan çoğu benim listemde de olabilirdi. Ne bileyim, Morphine'ler, Antony and the Johnsons'lar, Rufus Wainwright'lar ABBA'lara ve Nazan Öncel'lere karışırsa, araya garip dillerde güzel ve melankolik şarkılar girerse daha ne isterim ben? Ha bir de, Nick Castro & Poison Tree'yi benimle tanıştırdığı için de ona teşekkür ederim."} {"url": "https://egoistokur.com/mac-barnett-ogretmeni-david-foster-wallacei-anlatiyo", "text": "Mac Barnett çocuk kitapları yazarları arasında tartışmasız bir numaram. Sihirli İplik, Kurt Ördek ve Fare, Leo: Bir Hayalet Hikayesi desem yeter bence. Sonuçta Caldecott Ödülü'yle taçlandırılmış çok önemli bir isimden söz ediyoruz. Ama ben bugün onun kitaplarından değil, birkaç yıl önce intihar eden büyük Amerikalı yazar David Foster Wallace'tan aldığı yaratıcı yazarlık derslerinden söz edeceğim. Daha doğrusu o karşılaşmayı ve dersleri bizzat Mac Barnett anlatacak. Unutmadan, Barnett'ın hayatındaki bir diğer önemli yazarsa gene günümüzün en güçlü kalemlerinden Dave Eggers. Bir dönem Dave Eggers'ın hem kitapçı işlevi gören hem de gençlere yönelik yazma atölyeleri bulunan 826 Valencia'da eğitmen olarak çalışmış. Anlayacağınız, yol göstericilerine bakınca neden bu kadar eşsiz kitaplar yazabildiğini anlamak hiç güç değil. Okumayanlara Kurt Ördek ve Fare, Sihirli İplik, Leo: Bir Hayalet Hikayesi adlı kitaplarını hararetle öneriyorum... Çocuk romanı Felaket İkili de şahane. Açıkçası yaratıcı yazarlık dersleri aldığım David Foster Wallace hakkında yazmaktan bir parça korkuyorum çünkü kendisi hayatımdaki en önemli insanlardan biri ve ben her şeyi mahvetmek istemiyorum. Pomona Koleji'nde ondan ders almaya başladığımda da çok korkuyordum. Derslerine kabul edilmek isteyen herkes bir öykü yazıp ona göndermek zorundaydı. Reddedilirsem bunun yazarlık hayatımın sonu olacağına inanıyordum. Bu yüzden bir plan yaptım. Mesai saatlerinde ofisinin oralarda dolanacak ve hayran olduğum bu yazarla birkaç çift laf etme fırsatı yakalayacaktım. Wallace, herkesin bildiği gibi İngilizceyi doğru kullanma meselesini takıntı haline getirmişti. Bize her hafta bir önceki haftanın yazılarında öğrenciler tarafından yapılan hataları topladığı bir bildiri dağıtırdı. İsimlere hızlıca bir göz atardık. Bu listenin aslında hata yapanların herkesin önünde azarlanması demek olduğunu bilirdik. Daha ilk derste Baseball oynarken dilbilgisi hatası yapamazsınız, demişti. Hata dememişti de aslında gazetelerde basılmasa iyi olacak türden başka bir kelime kullanmıştı. Bu nasihati de hemen Wallace'ın asla unutmak istemediğim sözlerini topladığım deftere yazmıştım. Sanırım diğerleri de öyle yapıyordu. Wallace'ın sınıfta dilbilgisi tutuculuğu için çok geçerli nedenleri vardı, ancak bu nedenler arasında onun katı ya da kuralcı biri olması yoktu. Şahsen ben, Wallace'ın ahlakçı bir yazar olarak net anlaşıldığını düşünüyorum -çalışmalarının çoğu sadece insan olmanın değil, aynı zamanda iyi bir insan olmanın ne anlama geldiğini araştırıyor- öte yandan aynı zamanda ahlaklı da bir yazardı. Her zaman bir edebiyatçının sorumlulukları olduğundan bahsederdi: Açık olma sorumluluğu, ilginç olma sorumluluğu. Yazdıkları zor metinlerdi, okuyucudan kan ter ve gözyaşı talep ederdi, bu yüzden hiç değilse dilbilgisi bakımından hatasız olmak istiyor, okurun hevesini yanlışlarla kaçırmamaya gayret ediyordu. İşte defterimden başka bir kayıt: Eğer söylediklerinle seni dinleyen kişiden daha çok ilgiliysen, sıkıcı bir insanın capcanlı bir örneğisin demektir. O cümleyi duyduğumda kendimi yumruk yemiş gibi hissettiğimi hatırlıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/mad-max-fury-road-feminizm-aksiyona-nasil-dahil-old", "text": "Ünlü yönetmen George Miller, 30 yıl aradan sonra kusursuz bir devam filmiyle karşımızda. Nefes kesen fütüristik aksiyon Mad Max: Fury Roadun kadrosundaki en ilgi çekici isimse Vajina Monologları adlı sansasyonel tiyatro oyununun yaratıcısı aktivist yazar Eve Ensler. Duyunca, hele filmi seyretmemişseniz şaşırabilirsiniz ama Ensler, danışmanlığını üstlendiği Fury Roadun tepeden tırnağa feminist bir film olduğunu söylüyor. Bir aksiyon filminden ne beklersiniz? İki saat boyunca sizi oyalamasını ve dertlerinizi unutturmasını, heyecan vermesini, soluğunuzu kesmesini... Başka? Eh, güzel çekimler, sağlam kurgu, iyi oyuncular... İçerik? Geçelim. Senaryo? Daha neler! Ben şimdi size diyeceğim ki 70 küsur yaşında bir yönetmen yaşıtı emektarlardan oluşan bir ekibi toparlayıp şahane bir aksiyon çekmiş, dahası bugüne kadar erkeklerin tekelinde sayılan bu janrı, bir feminist başyapıta dönüştürmüş. Yok artık demeyin lütfen ve okumaya devam edin. Nükleer savaşın ardından uygarlık çökmüş, dünya çöle dönmüştür. Kendini yeryüzünün tüm kaynaklarının tek sahibi ilan eden diktatör Immortan Joe, insanlara her gün sadece birkaç damla, yani ölmeyecekleri kadar su vermektedir. Açlığın, kıtlığın, hastalığın hüküm sürdüğü bu korkunç yerde Joe, Savaş Çocukları adını verdiği askerlerini de ölümsüzlük vaadiyle kandırmaktadır. Askerler hiç ölmeyeceklerini sandıkları için kendilerinden istenen her şeyi yapar, ölümün kucağına gözlerini kırpmadan atlar, beslenmek için de kan torbası adını verdikleri köleleri kullanırlar. Bir çatışmada esir düşen Mad Max, savaş çocuğu Nux'ın yeni kan torbası olmuştur. Immortan Joe'nun tek bir amacı vardır; bozulan, güçten düşen, çirkinleşen ırkının devamını sağlayacak kusursuz bir erkek evlat sahibi olmaktır. Bu sebeple bulduğu her güzel ve sağlıklı kızı haremine kapatır. Zaten filmin esas aksiyonu da Joe'nun, en sevdiği beş karısının bir gece vakti kaçtığını öğrenmesiyle başlar. Üstelik kızlar giderken duvara kocaman harflerle Kadınlar nesne değildir yazmıştır. Onlara yardım eden kişi Charlize Theron'un canlandırdığı tek kolunu bir çarpışmada kaybeden köle Furiosa'dır. Joe ordusunu Furiosa'yla kaçak kızların peşine yollar. Şimdilik sıradan aksiyon filmlerinden çok da farklı değil gibi... Gerçi itiraf edeyim, o kadar olağanüstü bir görsel tasarım yapılmış, 3-D efektlerden uzak durmayı tercih ederek filmini old school yöntemlerle çeken ihtiyar kurt George Miller ve ekibi öylesine muazzam bir iş çıkarmış ki Mad Max: Fury Roadun tek saniyesi bile sıradan değil. Uzun süredir akıl dışı temposuyla bu kadar soluk kesen ve yaratıcı bir aksiyon seyretmemiştim. İnsan övmeye neresinden başlayacağını bilemiyor; uçsuz bucaksız kum çölleri ve steampunk tarzı paslı savaş araçlarının güzelliği anlatılır gibi değil. Üstelik söylediğim gibi, hiçbiri 3-D değil, gerçek! George Miller'ın karısı Margaret Sixel'in gerçekleştirdiği kurgu da inanılmaz. Bir noktadan sonra resmen kalbiniz uçacak, göğsünüzü terk edecek sanıyorsunuz. Savaş Çocukları'nın hızına hız, ürkütücülüğüne ürkütücülük katan tamtamlara ve daha film gösterime girmeden, sırf fragmanlardaki kısa görüntüsüyle bile kült olan kırmızılı gitarcıya ise diyecek söz bulamıyorum. Sürprizleri kaçırmamak, seyretme zevkinizi yaralamamak için devamını anlatmayacağım. Fakat büyülendiğim şeyi, yani Mad Max: Fury Roadun kadınlarını söylemezsem olmaz. Aslında Avustralyalı dahi George Miller'ın kadınlardan yana bir yönetmen olduğunu biliyordum. Mesela Eastwick Cadılarında, Lucifer'ı, yani bizzat şeytanı alt eden alelade üç ev kadınını anlatmıştı. Yine de Mad Max: Fury Roadun neredeyse her sahnesine açık ya da örtülü bir şekilde yayılmış yoğun feminist mesajları beklemiyordum. Çok genç ve kırılgan görünümlü, üstelik biri hamile beş cariyenin kurtarılmayı beklemek yerine kaderlerini kendileri değiştirmeye karar vermesi... Demirden bekaret kemerlerini kendileri kesmesi... Furiosa'nın protez koluna rağmen koca orduyu karşısına almaya cesaret etmesi... Çölde kaybolduklarında yardımlarına belleri bükülmüş, yüzleri kırış kırış olmuş birkaç motosikletli ihtiyar kadının koşması... O yaşlı teyzelerin, gezegenin geleceğini kurtarmak adına karton kutularda sakladıkları tohumlara gözleri gibi bakmaları... Hele son üç mermisinin ikisiyle hedefi ıskalayan Max'in sıra sonuncu mermiye gelince silahını düşünmeden Furiosa'ya uzatması muhteşemdi. George Miller önemli bir iş yapmış, filminde çok farklı yaş gruplarından kadınlara yer vermişti. Köleliğe boyun eğmeyen genç cariyeler de, mücadeleyi bırakmayan bilge yaşlı kadınlar da bence büyüleyiciydi. Immortan Joe'nun sarayındaki ana tanrıça görünümlü iri yarı sütanneleri izlerken, içimin sızlamasına engel olamadım. Neticede sinemanın -ve toplumların- kadınlardan beklediği genel olarak hep buydu; ya yatak odasında seks kölesi ya da mutfakta anne olmaları isteniyordu. Gelin görün ki bu filmin kadın karakterleri itirazlarını açıkça dile getirecek kadar yürekliydiler. Sadede geliyorum; bütün bu feminist mesajların esas sorumlusu, feminist hareketin önemli isimlerinden biri kabul edilen ve kadınların bedenleriyle kurdukları ilişkiyi anlatan tabu yıkıcı tiyatro oyunu Vajina Monologlarının yazarı olarak tanıdığımız Eve Ensler'miş. ABD'den Singapur'a, Haiti'den Türkiye'ye hala her yıl 1000'e yakın salonda sahnelenen bu oyun bir keresinde Avrupa Parlamentosu'nda, hem de bazı parlamento üyeleri tarafından bile sahnelenmişti. Meğer Ensler, Mad Max: Fury Road filminin senaryo danışmanıymış. Not: Gerek var mı bilmiyorum ama Charlize Theron bir harika. Diğer genç kadın oyuncular ve fideleri koruyan motosikletli yaşlı teyzeler de. Mad Max'i Mel Gibson'dan başkasıyla istemem diyen ben Max rolündeki Tom Hardy'e ve Nux rolündeki Nicholas Hoult'a bayıldım. Hoult'un About a Boy filminde Hugh Grant'e eşlik eden ufaklık olduğunu düşününce insan zamanın ne kadar hızlı geçtiğine inanamıyor, o da biraz sinir bozucu. Ama 70'lik George Miller ve teknik ekip var ya; işte onların hepsi yeni ilahlarım. Hail guys!"} {"url": "https://egoistokur.com/madem-iletisimle-zehirlendik-o-vakit-dibini-bulacagi", "text": "Psikiyatr Dr. Gülcan Özer, Gücünüz yeterse kendi ruhunuzla tanışın, onunla ahbaplığın zevkine varın, kendinize karşı samimi davranmanın hafifliğini yaşayın diyor, Herkes Kendi Hayatının Kahramanı adlı kitabında. Cevabı bulduğumuzda. kendi hayatımızın figüranı değil kahramanı da olmak adına da ilk adımı atmış olacağız. Yıllarca ne iş yaptığımı, yaptığım işi nasıl tarif edeceğimi düşünüp durdum. Sonunda vardığım, işimin ses buluculuk olduğuna karar verdim, insanların gönül sesini buluyorum. Psikoterapist olarak çalıştığınızda, günlerce hiç tanımadığınız bir insanın hayatında onunla birlikte dolaşmaya başlarsınız ve siz orada onunla birlikte temizlik, gürültü kesilir, cızırtılar azalır, sonunda incecik, cılız bir ses duyuluyor. Korkuyorum der, Kıskanıyorum, kızgınım, utanıyorum, istiyorum, isteyemiyorum, iyiliğimle eziyorum, evet hep bunu yapıyorum, sevilmeye değer değilim... Der, der, der... Hakiki sesini duyan kişi için de, ona eşlik eden terapist için de bu noktadan geri dönüş yoktur. Kendini kandırmanın konforu kaybolur, yorucu ama lezzetlidir. Hepimizin gündelik hayatında yaşadığı, muhabbet masalarında konuştuğu mevzuları yazdım. Hatta 100 yıldır yazılan çizilen bir konu bu, yazılacak hali mi kaldı sorusunun yüklediği baskıyla yazdım. Gerçekte ilişki, herkesin hayatla, kendisiyle, karısıyla, kocasıyla, sevgilisiyle, tarihiyle ilgili söyleyecek bir sözünün, anlatacak öyküsünün olduğu alandır. Laflar büyür, doğrular at koşturur, yapılması gerekenler sıralanır ve kamuya sunulur. Oysa ben, insanın süreç içinde evrildiğine hatta devrildiğine, ezberin hayata iyi gelmediğine, her hayatın kendine has bir parmak izi olduğuna inanıyorum. Kitabım, iri doğrular içermeyen bir yazılı muhabbet aslında. İri cümlelerin ilişkiye yakışmadığını düşünüyorum ben. İlişki zaten hızla öğütür, kusar atar, boşa çıkarır. Bir vaktin esas oyuncusu, başka vaktin figüranı olur. Yani ilişki söz konusu olduğunda cümleleriniz küçük ve pek bol olmalı. Kitabım aşkla başlıyor, çünkü öykünün esas başlangıcı aşk sonuçta. Kendi öykümüzün en derindeki başlangıcı da aşk. Kime aşık olduğumuz, nasıl bir aşık olduğumuz, tarihimizden getirdiklerimiz, korkularımız, korkunun ecele faydasının olmayışı... Yolun kısa ya da uzun olmasının bir önemi yok, filmin heyecanlı girişidir aşk ve başlangıcı sıkıcı olan filmi hiçbirimiz pek tercih etmeyiz. Aşk olmadan ölmek de olmaz. Evliliğe gelince; orada insanın kendini saklaması zordur, zaten hepimizin kendimizi açmaya, anlaşılmaya ihtiyacı var. Dolayısıyla evliliği anlatmak insanın macerasını anlatmaktır bir bakıma. İnsanı anlamak, tanımak için şahane bir mecradır evlilik; kendimizi açacağımız gönül ahbabını, eşlik edenimizi aradığımız hikayenin adıdır. Hangimiz kendimizi başkasına emanet edebilmeyi hayal etmiyoruz ki? Sıkı bir hayal bu, iddiası büyük ve ulaşanı az. Hepimiz kendi hayatımızın kahramanıyız, ama iyi ama kötü, başrol bizde. Bir de esas oyuncularımız, figüranlarımız ve kahramanlarımız var. Bazıları iyi, bazıları kötü... Bazıları doyuruyor, bazıları aç bırakıyor. Geçmişten gelen bir acı, bir travma ya da hayatını bizim üzerimizden sürdürmek isteyen anne babalarımız, kim ya da ne olduğu fark etmez, kendi hayat öykümüzü yazmak istiyorsak, negatif karakterlerin hayatımızı işgal etmesini önlemek zorundayız. Ruhumuzun, kimliğimizin, ilişkilerimizin parmak izine sahip çıkacağız, mağduriyetimizden beslenmeyeceğiz ve tarihimizdeki hikayelerin bazısının altını, bazısının üstünü çizeceğiz. Çare yok. Çağımızda insan ebedi gençliğe mahkum edilerek de cezalandırılmış durumda; ağız tadıyla yaşlanamıyoruz. Fena ve bulaşıcı bir durum bu, hepimiz payımıza düşeni alıyoruz. Yaşlanmak itibar kaybettiriyor. Eskiden, bilgeliğe, kaybolan gençliğe, ömrün yaklaşılan finaline saygı duyulurdu. Şimdi ebedi gençlik hastalığına tutulduk, hayatımızın bir döneminde takılıp kalıyoruz. Hayat akıp giderken biz de onunla akamıyor, olduğumuz yerde kalmak için diretiyorsak, orada bir sıkıntı var demektir. İşte bu ebedi gençlik mevzusu da verimli arazi, kapitalizm onu sevdi. Oysa akışı bozan her ne varsa günün sonunda o iyi gelmiyor insana. İnsanın kendi bedeniyle neredeyse düşmanca mücadelesinin yarattığı dert çok fazla... Kendi bedeniyle barışamayan, başkalarıyla da barışamıyor. Hayatın bir performans alanı haline gelişiyle başımız zaten dertteydi, yaş alıp olgunlaştıkça bu yükü atamaz hale geldik. Ezcümle yükümüz daim oldu. İnsanın insandan başka malzemesinin olmadığı vakitlerden geliyoruz ama bu vaktin gerçeği başka. Çağın getirdikleriyle götürdüklerinin tam dibinde bu var. Hayat bir uyaran çöplüğü haline geldi, her dakika meşguliyet halindeyiz, haberleşmek ile muhabbet eşleşti, yavaşlamak diye bir şey kalmadı. Oysa insan insana muhtaç; çaresi yok göz göze, gönül gönüle değecek. Olmadı mı hikaye eksik kalıyor. Zamanımızın insansız araç üstadı, sürekli tüketen, mutsuz ve yalnız gençleri de yeni bir dil oluşturacak, haberleşmekle muhabbetin ayrımına varacaklar elbette. İnanıyorum ki bu bir dönemdir ve insanın insana iyi geldiği vakitler yakındır. Konuşmak insanın en büyük cezalarından biri bence. Bizler, kelimelerin deforme ettiği iletişimin birinci malzeme olduğu bir çağın insanlarıyız; düsturumuz, Anlat ve ikna et... Kelime sihirbazları, duygu beceriksizleri, konuşmayı bir performans sanatı haline getirip kendi kelimeleriyle sarhoş olanlar, iletişim kuramadığı yanılgısıyla oyundan elini eteğini çekenler, hepsi bu vaktin belirleyicileri... Ama bir düşünelim, sahiden konuşamasaydık ne olurdu? Kelimelerin değil gözlerimizin peşinden gitseydik mesela, dokunarak konuşsaydık... Günümüzde konuşmak bir performans sanatı ve elbet becereni, beceremeyeni var... Fakat bence iletişim aslında bundan çok daha fazlası. Kazananın yahut kaybedenin olduğu bir durum değil; sahiden kendini anlatmayı ve anlamayı umuyor, sözle yahut gözle... Konuşmaksa insanın kendini ve karşısındakini en şahane kandırabileceği iletişim şekli. Lakin madem iletişimle zehirlendik; o vakit dibini bulacağız, kendi dilimizi de karşımızdakinin dilini de sular seller gibi okuyup yazacağız, buna mecburuz."} {"url": "https://egoistokur.com/madem-kacsak-gidecek-yerimiz-yok-gulelim-bar", "text": "Ambrose Bierce'ın başyapıtı Şeytanın Sözlüğü, ilk olarak 1881'de haftalık bir gazetede tefrika edilmeye başladı. O yıllarda adı, Gülen Şeytandı. 1875'te Bierce uzun bir Avrupa seyahatine çıktığında bile yeni maddeler eklemeyi sürdürdü. 1887'de başka bir gazeteye geçtiğinde, sözlüğünü de beraberinde götürdü. Sadece küçük bir değişiklik yapmış ve yazılarını Siniğin Köşesi adı altında yayınlamaya başlamıştı. Yeni gazetenin yöneticileri, Şeytan adının bir kısım din adamının tepkisini çekeceğini düşünüyordu. Siniğin Sözlüğü, 1906'da kitap olarak çıktı. Bugün bildiğimiz adıyla yayınlanması içinse 1911'i beklemek gerekiyordu. Gerçekten de tüm eleştirel üslubuna, karamsar felsefesine rağmen Şeytanın Sözlüğü, kasvetli bir kitap değil. Rastgele seçtiğiniz maddeleri okusanız bile yazarın yüksek mizah yeteneğine hayran kalıyor, arada da basbayağı eğleniyorsunuz. Hele pembe kapaklı, hayat güzeldir konseptli kişisel gelişim kitapları çağında yaşadığımızı düşünürseniz, şeytanın sözlüğü adeta ruha, zihne ilaç gibi geliyor. Acı ilaç tabii... Yazar da zaten önsözünde kitabını, sek şarabı tatlı şaraba, mantığı yapış yapış duygusallığa, nükteyi kaba mizaha tercih eden kişiler için yazdığını söylüyor. Aşk: Evlilik yoluyla tedavi edilebilen geçici delilik. Çocukluk: İnsan hayatında bebekliğin bönlüğüyle gençliğin budalalığı arasında kalan dönem. Yetişkinliğin günahlarından iki birim, yaşlılığın pişmanlıklarındansa üç birim uzaklıkta. Deha: Genel anlamda, kişiye sürekli sarhoş dolaşıp ayıplanmama imkanı tanıyan zihinsel üstünlük. Ecnebi: Bizimkinden farklı ve daha değersiz bir ülkeye ait olan. Gelin: Önünde uzanan mutlu yaşam ihtimalini ardında bırakmış kadın. Kader: Olayları kontrol ettiği öne sürülen kuvvet. Sürekli hata yapan insanlar tarafından başarısızlıklarını haklı çıkarmak amacıyla sık sık anılır. Klişe: Popüler edebiyatın temel öğesi ve medarı iftiharı. Bir milyon budalanın bilgeliğinin bir mankafa tarafından ifade edilmiş biçimi. Yapay kayadaki duygu fosili. Kıssası olmayan hisse. Ruhunu teslim etmiş bir hakikatin ölümlü parçası. Bir fincan sütlü ahlak. Düşünce denizinin kumsalında kurumakta olan bir denizanası. Kurumuş bir epigram. Öğüt: Piyasadaki en küçük bozuk para. Uzun ömürlülük: Ölüm korkusunun ender görülen derecede uzatılması. Vicdan: Midede görülen ve beynin gri maddesini etkileyerek zihinde ihtilafa yol açan marazi bir durum."} {"url": "https://egoistokur.com/madem-ruhunu-ehlilestiremedin-bedenini-ehlilesti", "text": "Lars Morris Şarlatanlığın Tarihi'nde okuyucuyu ikinci tür bir tarih okumasına kışkırtıyor. Değişik çağlarda yaşayan insanların ruhsal labirentlerinde dolaştırıyor, çalınmamış kapıları aralıyor. Şarlatanlığı mümkün kılan bir zihin coğrafyasına götürüyor bizi. Deli gömleğini biliyorsunuz; akli dengesi bozuk olanların kendilerine ve çevrelerine zarar vermemeleri için üretilmiş bir kıyafet parçasıydı. Yani akıllılar tarafından, deli olduğu düşünülenlere giydiriliyordu ve ruhu ehlileştirmeyi amaçlıyordu. 1840'ta deli gömleğine çok benzeyen bir başka giysi yaratıldı. Bedenin ideal güzelliğine zarar verecek türden sarkmaları, taşmaları, pörsümeleri kontrol altına alacak, bir bakıma bedeni ehlileştirecek bu giysinin adı 'korse'ydi. En korkulan giysi olan deli gömleğinin aksine korse çok kısa sürede popüler oldu hatta korse giymek bir çeşit çılgınlığa dönüştü. Sağlığa zarar vermesine, omurgayı zedelemesine, iç organları ve rahmi yıpratmasına, ölümlere sebep olmasına falan kimse aldırış etmiyordu. Hamile kadınlar bile ısrarla bedenlerini hapsedecek bu giysini satın alıyorlardı. Bir kadının ideal bel ölçüsü 33 santimdi. Şimdi bakınca korse giymek için -o dönemin cendere stili korselerinden söz ediyorum- kayıtsız şartsız zırdeli olmak gerektiğini açıkça görebiliyor insan. Her neyse, Bowdler'a göre bu konuda tek dikkat edilmesi gereken şey, vücut yapısına uygun korseyi seçmekmiş. Mesela sırtı kambur kadınlar için kendinden ayarlanabilir simetrik şekillendirici korse, tek bacağı aksayan kadınlar için ters çeker hijyenik korse, düz göğüslü olanlar içinse memeleri işkence etkisiyle füze haline getiren görünmez kürekkemiği büzücü korse varmış. Akla gelebilecek her konuda akıl almaz derecede tutucu olan ve bilimsellik ve ahlak gerektiren bir meslek seçmiş olmasına rağmen insan hayatını hiçe sayarken gözünü bile kırpmayan Thomas Bowdler, meğer aynı zamanda İngiltere'nin en büyük korse üreticilerindenmiş. Durum anlaşılmıştır, uzatmaya lüzum yok. Sadece şunu ekleyeyim: Korsenin günümüzdeki bir numaralı savunucusu Dita Von Teese dünyanın en ince belli kadını sayılıyor ve bu tutkusu yüzünden kaburgaları bir bebeğinki kadar zayıflamış durumda. Yani aslında o da ciddi ciddi ölüm tehlikesiyle karşı karşıya. Yani ne giydiğinize de kesinlikle dikkat edin! Özetle, korsenin mucidi değilse bile üçkağıtçısı olan Thomas Bowdler, Şarlatanlığın Tarihi adlı kitabın başköşesine yerleşmeyi sonuna kadar hak ediyor. Ama orada yalnız sayılmaz, o köşenin sahibi çok... Kadınları güzelleştireceği iddiasıyla zararlı hatta öldürücü ilaçlar üretenler, cinsel hastalıkların yayılmasına ağızlarından çıkan iki üç cümleyle bizzat sebep olanlar ve sonra da hekim falan da olmamalarına rağmen tedavisini keşfettiklerini iddia edenler var. Ve tabii başkaları... Anlaşılan şarlatanlığın tarihi insanlık kadar eski. Lars Morris kitapta 1880'lerden başlayarak şarlatanlığın tarihsel dökümünü çıkarıyor. Bir kısmını kulaktan dolma biliyoruz ama bir kısmıyla ilgili olarak ayrıntıları öğrendikçe gözlerimize inanamaz hale geliyoruz. Lale gibi güzeller güzeli bir çiçeğin üç beş şarlatanın elinde bir ülkenin ekonomisinin yıkılmasına sebep olabildiğini okuyoruz mesela. Veya Kruşçev dönemi Rusya'sında bir şarlatanın hükümetin gözüne girmek için et üretiminin artırılması gerektiği iddiasında bulunarak ülkeyi nasıl ekonomik krizin pençesine düşürdüğünü öğreniyoruz. Üstelik okuduklarımızı ister istemez yaşadığımız zamanla ve mekanla karşılaştırıyor, şarlatanlığın hızlı yükselişinin pek de kolay önlenemeyeceğini anlıyoruz. Fotoğraf yokken ressamların ülkelerin kaderlerini değiştirebildiklerini biliyor muydunuz? Zira eskiden kraliyet evlilikleri, tarafların birbirlerinin resimlerini görmeleriyle gerçekleşiyormuş. Bu durumda da birini güzel ya da çirkin göstermek bütünüyle ressamın elinde oluyormuş. Hele ressam şarlatanın tekiyse vay evleneceklerin haline! Bu şekilde çok para kazanan, dahası sayısız masum insanın ölümüne sebep olan ressamlar varmış. En ünlüsü de boşanmanın yasak olduğu bir dine mensup olduğu için eşlerinin hepsinin kafasını uçuran ve bu yüzden sonunda yeni bir din icat etmek zorunda kalan VIII. Henry'nin evliliklerine aracılık eden ressam elbette. Bugün ismi çoktan unutulmuş durumda ama sebep olduğu ölümler tüm canlılığıyla hafızalarda."} {"url": "https://egoistokur.com/mahir-unsal-eris-dilde-evrime-inanmak-zorundayi", "text": "Bu sorulara cevap bulup bulamayacağımıza beraberce, konuşarak bakacağız. Benim kendi adıma beklediğim, bu soruların cevaplarını merak eden insanlarla bir araya gelebilmek, sonra eldeki mevcut cevapları konuşmak, yenilerini aramak diyor Mahir Ünsal Eriş aşağıda okuyacağınız röportajımızda. Dil üzerine düşünmek her şeyden önce ifade ve iletişim imkanlarımızın boyutlarını anlamaya yönelik kazanımlar vaadeder. Her zaman, bıkmadan söylediğim bir şey var. Dil çok büyülü bir şey. Aynı dille hem vapur jetonu alınabiliyor hem de Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi nefis şeyler yazılabiliyor. Nasıl oluyor? Bu bile başlı başına bir büyü. Elbette dili anlama gayretinin onu kullanmaya yönelik büyük getirileri oluyordur. Mekanizmanın nasıl işlediğini anlamak, arızanın tespitini de çabuklaştırır. Dilde, iletişimde, ifadede bir takım arızalar gözümüze çarpıyorsa bunun çözümü dili düşünmekten geçiyor gibi görünüyor. Çünkü dil canlıdır. Ne kadar bu kadar çok hayvan var, yükümüzü taşıyacak bir at, sütünü içeceğimiz bir inek, arada bir sevip okşayacağımız bir kedi yeterdi belki demek gibi bir şey bu. Dili dünya biçimlendirir. Tıpkı hayvanlar, bitkiler gibi. Çünkü yaşayan bir organizma gibidir dil. Başka bir dille karşılaştığında, başka bir coğrafi ya da fiziksel koşula maruz kaldığında, yeni bir nesil geldiğinde, o dili konuşanlar köklü bir toplumsal değişimle yüzyüze geldiğinde dil değişir. İnsan gibi. Zamanla değişen dil, değişmenin başladığı andaki dil olmaktan çıkar, başka bir dil olur. Dilde evrime inanmak zorundayız özetle. Tabii, etkilemez olur mu? Yanı dilin farklı lehçelere ayrılıp sonra da birbirini anlayamayacak kadar yabancılaşması bile çoğunlukla coğrafyanın bir ürünüdür. Iraklı bir Arabın, Mağripli bir Arapla kendi yerel Arapçasını konuşarak anlaşabilmesi neredeyse imkansızdır. Yanyana yaşayan Azerilerle, Farsların dili birbiriyle hiç akrabalık bağı bulunmamasına rağmen hemen hemen aynı müzikle tonlanır, vurgulanır. Farsça ve Tacikçe yüzde 80'ları geçen bir oranla aynı dil sayılırken, Tacikçe eski-Sovyet coğrafyasının bir dili olduğu ve Kiril Alfabesiyle yazıldığından bir Farsın, özel ilgisi yoksa, Tacikçeyi okuma şansı sıfırdır. Bunlar hep fiziki ve siyasi coğrafyaya bağlı değişimler. Böyle haberler duyuyoruz ve duymaya devam edeceğiz Dil canlı olduğu için ölmeye mahkum maalesef. Ne kadar çok insan tarafından konuşulduğu, ne eserler bıraktığı etki edemiyor bu duruma. Ömrü tamam olunca ölüp çekiliyor tarih sahnesinden. Az nüfusa, az kültürel enstrüman ve alana sahip diller elbette zamana daha zor direniyorlar. Herhangi bir canlının ölümü gibi üzücü bu da. Çünkü bir dili kaybettiğimizde o dilde anlatılan masalların, yakılan ağıtların, söylenen şarkıların içinde inşa edildiği duygu ve düşünce dünyasını da kaybediyoruz maalesef. Ve bu bize o dilden kalan belgelerin dahi tam olarak hissettiremeyeceği, canlandıramayacağı bir şey. Dil ancak kullanılıyorsa, konuşuluyor, yazılıp okunuyorsa dildir. Yoksa dilbilgisi ansiklopedik, kitabi, kuru bir bilgidir. O yüzden unutulmaz sanırım. Unutulan şey o kuru bilgidir, ki o da zaten dilin yeniden kullanılmaya başlanmasıyla canlanır, güçlenir. Hayatta kalma arzularıyla eşdeğerde bir motivasyonla açıklamak durumundayız sanırım. Çünkü dil bir kültür bayrağı olmaktan başka, evimizin içinde öğrendiğimiz bir iletişim aracı. Evin içini başka bir kültürün, başka bir baskın öğenin iktidarına teslim etmek öyle kolay bir şey olmasa gerek. O yüzden varlık mücadelesinin önemli bir öğesi dil. Direnebilenler daha uzun yaşıyorlar. Ben galiba buna pek inanmıyorum. İlgi, sevgi ve imkan tamamsa herkes her dili istediği gibi/istendiği gibi konuşabilir diye düşünüyorum. Yetenek sandığımız şey belki de sadece iştahlı bir merak, meraklı bir ilgi olabilir. Büyüleyici olan dilin kendisi. Bu büyünün lezzetinin tadını almış birinin geri dönüşü yoktur bence. Hepsi öğrenilir. Bana öyle geliyor en azından. Birkaç dili anlayabiliyorum evet. Ortalama bir eski-Demir Perde ülkesi vatandaşı benden daha çok dilde konuşup söyleşebiliyordur ama. Biz biraz dile ilgisiz bir toplumuz, kendi dilimize bile. O yüzden birden fazla dili merak etmek tuhaf görünebiliyor. Benim dilden yana şansım yaver gitti hep. Etrafımda dil bilen, öğretebilen insanlar oldu, dil imkanları hep tesadüfen ayağıma geldi. Öyle öğrendim. Her dille, diğerlerininkinden farklı başka başka meyvelerin beklediği renkli bahçelerin kapıları açıldı önüme tabii. Dünyayı tanıma, algılama, onu yorumlama pratiğime çok kıymetli etkileri oldu kuşkusuz. Kelimeler bizim içinde bulunduğumuz evreni nasıl algıladığımıza dair kodlardır. Onu önce algılar sonra tarif etme talaşına kapılırız. Ve ifademize de onu algılayış biçimimiz açıkça yansır. İçinde yaşadığımız evren de öncelikle içine doğduğumuz toplumla, aralarında bulunduğumuz insanlarla ve onların değerleriyle açıklanacağından dil dünyamızı da aynı dili konuştuğumuz insanlarla birlikte kurarız. Toplum dilimizi yapar, toplum olarak biz de bir arada yaşayarak dili yaparız. O yüzden bir topluluğa dair birçok izi o topluluğun dili içinde sürebiliriz."} {"url": "https://egoistokur.com/mahir-unsal-eris-roportaj", "text": "Mahir Ünsal Eriş'i Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde kitabıyla tanıdık, sevdik. Çeşitli dillerden kitap, makale ve öyküler de çeviren Eriş, bu kez Olduğu Kadar Güzeldik kitabıyla buluştu öykü sevenlerle. Eriş, öyküleri ve öykülerinde yarattığı karakterler için; Kendim gibi insanların hikayelerini, göz hizasından anlatmaya gayret ediyorum diyor. Eriş'le edebiyatı, insanları ve Ankara hattı yazarlarını konuştuk. Bu benim lise yıllarımın bir karikatürüdür aslında. Benimle aynı dönemlerde benimle aynı ya da benzer yerlerde lise okumuş tüm akranlarıma doğrulatılabilir bir şey. Yanlış anlaşılmasın, doğrulatılabilir olan benim hikmetim değil. O zamanlar bize öyle gelirdi. Hepimize yani. Ankara'da insanı oyalayacak pek fazla şey olmadığı için, politik bir bilinçle taşradan Ankara'ya giden arkadaşlarımız, orada iyice yoğrularak esaslı devrimci olurlardı, haberlerini alırdık. Ama İstanbul, taşradan gelen ve liseyi yeni bitirmiş bir çocuk için büyülü bir çiçek dürbünü. Her yerinden merak uyandıracak başka bir şey, dikkati dağıtacak, başka yönlere şeylere çekecek başka bir acayiplik fışkıran devasa bir şehir. Bizim taşralı çocuk dimağlarımızda adamı yutmasıyla meşhur büyükşehir fikri tam olarak İstanbul'a karşılık geliyordu. Belki de kökeni bu ayrıma dayanan bir karikatürleştirme bu. Yoksa zaten o zamana kadar ne İstanbul görmüştüm ne Ankara, o yüzden aklıselim bir değerlendirme olarak bakmamak lazım. Gençlik yıllarımın güzel bir motifi işte; komik. Ankaralı yazarlar denenlerin çoğu ya röportaj ve fotoğraf vermediklerinden ya da yeterince şöhretli olduklarını düşünen ve kendilerini ifade etmek için bu türden iletişim kanallarını kullanmaya gerek duymadıklarından ben, bu konuyla ilgili bir sözcü pozisyonu elde etmiş oldum zamanla. Oysa ilgim bile yok. Ankara yazarı-İstanbul yazarı ayrımını da biraz zorlama buluyorum. İzmir'deki evinde, kalkıp İstanbul'a gitme gereği bile duymayan İhsan Oktay Anar'ı nereye koyalım mesela? Çok nefis Ankara anlattığı halde, Frankfurt'ta yaşayan Şükran Yiğit'i ne yapalım? Ya da, ne bileyim, Sezgin Kaymaz bir Konya yazarı mıdır? Fakat şunu da eklemek zorundayım, özellikle İletişim Yayınları'nın Ankara bürosunun keşif, teşvik ve rehberliğiyle çıkan yazarlar arasında dilce ve duyguca bir ortaklık arama eğilimini anlaşılır buluyorum. İnsan bir şeyi tanımayı, tanımlamayı daha önceden tanıdığı başka bir şeye bakarak daha kolay yapabiliyor. Kaldı ki kullandığımız dilin günlük dile yakınlığı bakımından aramızda benzerlikler de yok değil. Yine de Ankara yazarları adlandırması, hele de ben bu kadar Bandırma-Çanakkale bölgesi anlatırken, Emrah Serbes'in öykülerinde Yalova varken, biraz fazla kategorici olur. Sadece belki bir İletişim Ankara ekibinden söz etmek mümkün... Çünkü bu yazarların kitaplarının hepsi aynı iki adamın elinden geçerek, onların beğenilerinden süzülerek çıkıyorlar; Tanıl Bora ve Levent Cantek. Bu da dil, duygu ya da biçimsel bazı benzerlikleri beraberinde getiriyor olabilir. Umutsuzluğu okutmaya çalıştığım düşünülmesin burada. Umut iyidir, inancı diri tutar. Öfkeli bir umudu tuzukuru bir kabullenmişliğe her zaman yeğlerim. Ama insanın içine gevşemeyle karışık bir teslimiyet sağladığı da açık. Buna yenik düşmemek lazım. Aynen öyle. Ben, annemle babamın beni okutmak, iş, güç, itibar kazandırmak için verdiği tam zamanlı mücadeleye layıkıyla cevap veremedim. O yüzden şimdi yaptığım her şeyden en ufak bir sevinç ve gurur duyduklarını hissetsem azıcık da olsa vicdanım okşanıyor. Bu biraz insan büyüdükçe dertlerinin de büyüyor olmasıyla ilgili galiba. Bir de şu var: Çocukken başımıza gelen kendi ölçeğince tüm küçük-büyük felaketlerde anne ve/veya babanın desteğinin güvencesi insanı rahatlatıyor. Ama büyüdükçe olmuyorlar. Olamıyorlar. Çocukken anne diye koşarak yanına gidip yaralanan dizimizi göstermemişiz gibi belli bir yaştan sonra başımıza ne gelse, Aman duymasınlar da canları sıkılmasın, diye saklıyoruz onlardan üstelik. Yaşlandıkça insan, o zamana kadar kendiyle çok kalmış olduğundan, sertleşiyor. Kırıldığı yerlerden yapıştırılıp devam etmesi de daha güç oluyor o yüzden. İlk ısırık meselesi biraz doğal seleksiyonla açıklanabilecek türden bir hadise galiba. Kendimizi sevdirene, beğendirene kadar erkek tavus kuşunun kuyruğunu açması gibi tüm renklerimizi, desenlerimizi, güzelliklerimizi sergiliyoruz. Ama bir araya geldiğimizde, biraz da sevginin insanı doğasına döndüren bir şey olmasından herhalde, evdeki pijamalı ilkelliğimize dönüşmeye başlıyoruz. Çünkü zaten bizi o pasaklılığımızla da sevebilen insanlarla olalım istiyoruz. Onca süslenmemiz, onca donanmamız aldatıcı bir cilve. İşin tabiatı. İlaç olmaya gelince; yok, bence edebiyat acılara ilaç olmuyor. Oyalayabilir, ferahlatabilir belki ama iyileştirmez. Acılara ilaç olan şey bir gün muhakkak öleceğimiz ama hala hayatta olduğumuz gerçeğidir. İnsan sınıfının dilini konuşur, gördüğü duyduğu dünyayı, onun halince anlatır. Benimki sadece bu. Yoksa ben kimim ki kime el uzatayım. Kendim gibi insanların hikayelerini, göz hizasından anlatmaya gayret ediyorum, o kadar. Var tabii, olmaz mı? Çok döverlerdi ilkokulda, ortaokulda. Belki de NASA'daki Gururumuz! diye manşet olacaktım gazetelere, aptal ettiler döve döve. Neyse ki bu işler o kadar kolay ve yaygın değil artık."} {"url": "https://egoistokur.com/maksim-gorkinin-siparis-uzerine-yazdigi-kita", "text": "Koleksiyon yapmayı sevmeyen biri olarak tek takıntım, bir dönem Sovyetler Birliği'nde yayınlanmış çocuk kitapları. Esas beğendiklerim, 20'lerde, 30'larda çıkanlar ama sonraki yıllarda yayınlananlara da itirazım olmaz. Koleksiyon yapmaktan hazzetmeyen biri olarak tek takıntım, bir dönem Sovyetler Birliği'nde yayınlanmış çocuk kitapları. Esas sevdiklerim, 20'lerde, 30'larda çıkanlar ama sonraki yıllarda yayınlananlara da itirazım olmaz. Bu kitapları benim gibi takıntılı bir hayranlıkla seven biri daha var; Altın Pusula serisi ve Ben Bir Fareydim gibi harikulade kitapların yazarı İngiliz Philip Pullman. Stalin döneminde nasıl olup da bu muazzam güzellikte çocuk kitaplarının yapılabildiğini de zaten ilk ondan okumuştum. O kadar akıl almaz bir baskı ortamı varmış, sansür öyle acımasızmış ki gönüllü propagandacılar dışında iki satır bir şey karalamaya, resimle ya da müzikle uğraşmaya kimsenin cesareti olmuyormuş. Bir cümlesinde yamuk bulunan yazar, hapse atılıyor; yanlış renklerdeki bir grafik tasarım, sahibini idama gönderebiliyormuş. Bu yüzden, dönemin büyük yazarları, avangart ressamları, öncü tasarımcıları hayatta kalabilmek için çok daha emniyetli bir alan olan çocuk edebiyatını seçmiş. Bu eşsiz külliyat işte böyle ortaya çıkmış. Ama ben, sonraki tarihlerde basılan bir kitabı anlatacağım. Tabii yazılışı eski. Ta 1900'lerin başına dayanıyor, Maksim Gorki'nin aldığı bir siparişe. 15 Aralık 1908'de İtalya'da bir deprem yaşanmış ve liman kasabası Messina birkaç dakika içinde yerle bir olmuş. O sırada yakınlardaki Capri'de bulunan Maksim Gorki hemen olay mahalline gitmiş ve binlerce kişinin öldüğünü, çok daha fazlasının yaralandığını öğrenmiş. Dahası gördüklerini yazarak, okurlarından yardım istemiş. Dünyanın dört bir yanından para ve ilaç gelmeye başlamış. Bakülü bir grup çocuk da topladıkları paraları Haylazlar Çetesi imzasıyla göndermişler. Gorki bu şeker mi şeker mektubu okurken kahkahalarla gülmüş, cevabında da küçük arkadaşının imla hatalarını düzeltmeyi ihmal etmemiş. Ardından sipariş büyük yerden geldiği için, çalışmaya başlamış. Capri'den Bakü'ye giden bir sonraki zarftan bu kez ince bir defter çıkmış. Mavi mürekkeple yazılmış ilk masal, bir serçeyi anlatıyormuş. Hayalleri gerçeğe dönüşen balıkçı çocuğun masalı ve diğerleri de varmış. Bu masalları beni hiç görmeden seven arkadaşlarıma ithaf ediyorum diye yazmış Gorki. Artık genç değilim. Ama çocuklar, kuşlar, balıklar, filler, hamam böcekleri ve meşe ağaçları hakkında yazabildiğime hatta altında kömür yanarken içine su koymayı unutursanız bir semaverin başına gelecekleri komik bir hikayeye dönüştürebildiğime göre, öyle pek sıkıcı bir herif de sayılmam. Eh, görüyorsunuz ya, sipariş üzerine yazılan kitaplara istisnai durumlarda itiraz etmiyoruz."} {"url": "https://egoistokur.com/marie-force-fisilti-gazetesiyle-unlu-oldu", "text": "Aşka Düşünce... Bir Aşk Çarpıntısı... Sonrası Şiir Gibi... Bir Kıvılcım Yeter... Uzun Yağmurlardan Sonra... Grinin 50 Tonu kadar olmasa da epeyce erotik denebilecek yeni jenerasyon birkaç aşk romanı. Yazarları Marie Force ve Bella Andre adlı iki kadın. En önemli özellikleri girişimci ruha sahip olmaları ve kitaplarını kendileri yayınlamaları. Marie Force ve Bella Andre, geleneksel yayınevleriyle çalışmak yerine kendi yayınevlerini kurmuşlar, kazandıkları paralar inanılmaz. Marie Force görünüşte sıradan bir ev kadınından farksız. Kocası, biri 19 diğeri 16 yaşında olan iki çocuğu ve köpekleriyle yaşıyor. Ama o da bir nevi süperstar. Erotik-romantik kitaplarını kendi basıyor ve şaşırtıcı satış rakamlarına erişiyor. İlk kitabı toplam 5 milyon satmış. Kalabalık ve tutkulu bir hayran kitlesine sahip. Perilerim dediği eğitmenler grubuyla yazmaya hevesli gençlere ticari başarı kazanacak romanlar yaratmanın püf noktalarını öğretiyor. Bağımsız yayıncılık benim için kesinlikle bir zorunluluktu. Harlequin Yayınevi için bir pembe seri hazırlamıştım ama aslında daha büyük kitlelere hitap etmek istiyordum. Ne yazık ki bu tarz kitaplar yazan biri olarak tanınmışsanız, büyük yayınevleri kapılarını kolay kolay size açmıyor. Ben de yazdıklarımı kendim yayınlamaya karar verdim. Meslek hayatımda verdiğim en iyi karar sanırım bu oldu. Kitabınızla ilgili her şey sizin kontrolünüzde oluyor ki bu büyük bir avantaj. Kapak tasarımından yayın tarihine hatta fiyata kadar her şeyi siz belirliyorsunuz. Geleneksel yayıncılıkta kapağa, tasarıma karar veren bir ekip olur ve siz bir noktadan sonra kendinizi yardımcı oyuncu gibi hissetmeye başlarsınız. İyi bir ekiple çalışma şansınız varsa, geleneksel yayıncılığın avantajları büyüktür, bunu inkar etmiyorum. Hele güçlü bir yayıneviniz varsa kitapçıda sizin eserleriniz hep ön raflarda durur, orada kaç hafta kalacağına da yayıneviyle dağıtımcı karar verir. Açıkçası ben fısıltı gazetesiyle ünlü oldum. Artık kitaplarımın reklamını falan yapmam gerekmiyor, okurlarım her çıkan kitabımı birbirlerine tavsiye ediyor, böylece kitapların satışları bir anda patlıyor. Şanslıyım. Okurlarım romanlarımı seviyor, en büyük sırrım sanırım bu. Birkaç sır daha verebilirim size: Birincisi sezgilerime güveniyorum. Hikayeyi hiçbir zaman uzun uzun planlamıyorum. Herhangi bir yerden başlıyor ve kendimi akışa bırakıyorum. İlham konusunda da sıkıntım yok, hikayeler her yerde. Çevrenize dikkatlice bakmanız ve olayları kendi bakış açınıza göre yeniden yorumlamanız başlangıç için yeter de artar bile. İkinci sırrım şu: Okur kitlemi çok iyi tanıyorum ve neyi okumak istediklerini biliyorum. Bana mektup yazanların fikirlerini ciddiye alıyorum. Bu size yanlış gelebilir ama emin olun hayatta okurlarımı mutlu edecek romanlar yazmaktan başka bir hedefim yok. Biraz tuhaf bir cevap oldu bu. Peki itiraf edeyim o zaman: Yazmakla ilgili en sevdiğim şey aşk sahneleri değil. Ama ne yaparsınız ki onlar olmadan aşk romanı olmuyor."} {"url": "https://egoistokur.com/marilyn-monroe-zamani-isak-dinesen-ormanda-bir-aslan-yavrusuna-rastliyo", "text": "Ve Egoist Okur, güzel olan her şeyi sevdiği gibi Marilyn Monroe'yu da çok seviyor. İşte onunla ilgili en güzel hikayelerden biri ama tabii gerçek. Yıl 1959. Soğuk bir şubat günü. Carson McCullers, Marilyn Monroe ve Danimarkalı egzantrik yazar Isak Dinesen öğle yemeği için buluşuyorlar. New York'ta, McCullers'ın Hudson Nehri kıyısındaki Victoria stili evinde... Menüde çiğ istridye, şampanya, üzüm ve sufle var. Olup bitenleri McCullers'ın The Lonely Hunter adlı otobiyografisinden öğreniyoruz. Bir tezatlar buluşması olduğu kesin. Mumyayı andıran derin kırışıklıklarla dolu yüzüyle türbanlı ve peçeli Isak Dinesen şampanyasını yudumluyor. Karşısında her zamanki gibi tatlı kahkahalar atan Marilyn Monroe var. Epeyce tombulca bir kadın olan McCullers flu bir fotoğrafta onu yanağından öpüyor. 1959 yılında Isak Dinesen, Yaşayan En Büyük Yazarlar projesi kapsamında okumalar yapması ve seminerler vermesi için Ford Vakfı tarafından Amerika'ya davet edilmiş. O sıralar 74 yaşında ve 40 kiloymuş, sağlık durumu da epey kötüymüş. Baron kocasından kaptığı bir türlü iyileşmeyen frengi hastalığı bir yana anoreksiya nervosa'dan da muzdaripmiş. Yani ya şişmanlamaktan korktuğu için ağzına çiğ istiridye ve şampanya dışında bir şey sürmüyor, ya da yediklerini, içtiklerini kusuyormuş. Gene de daveti kabul etmiş. New York entelektüel sosyetesi de bu muhteşem hanımefendiyi coşkuyla karşılamış. Truman Capote, Sidney Lumet ve Gloria Vanderbilt gibi isimlerle buluşmalar, John Steinbeck'le davetlere katılmalar, Maria Callas'la lüks mekanlarda arkadaşlık etmeler... Ernest Hemingway ülke dışında olduğu için onunla randevu mecburen iptal edilmiş. Gene çok merak edilen e. e. cummings buluşmasıysa harika geçmiş. Birlikte yemeklere çıkmış, davetlere katılmışlar. Dinesen, tam anlamıyla üç ayların starı muamelesi görüyormuş. O sıralar 42 yaşında olmasına rağmen onun da sağlık durumu berbatmış. Geçirdiği çocuk felcinden ötürü sadece koltuk değnekleriyle yürüyebiliyor ve bir elini hiç kullanamıyormuş. Giyinmek, merdivenlerden inip çıkmak, yürümek ve yemek yemek için muhakkak bir yardımcıya ihtiyacı oluyormuş. Neyse, yemekte Dinesen, New York'ta en çok Marilyn Monroe'yla tanışmayı istediğini söylemiş. McCullers da bunu derhal Monroe'nun yan masada oturan eşi Arthur Miller'a anlatmış ve hepsini evine, öğle yemeğine davet etmiş. 1959: New York eyaletinin Nyack kentinde, sufle, istiridye, üzüm ve şampanyalı bir öğle yemeğinden sonra, Carson McCullers pikaba bir plak koydu ve Marilyn Monroe ile Isak Dinesen'i dansa davet etti mermer yemek masasının üstünde!"} {"url": "https://egoistokur.com/marilyn-monroe-zamani-nabokov-ve-marilynin-gorkemli-guzellig", "text": "Marilyn Monroe'nun edebiyatçılarla karşılaşmalarını yazacağımı söylemiştim. Lakin bu karşılaşmaların her zaman parlak olacağına dair bir vaatte bulunmamıştım. Galiba merhum aktrisin arası genelde devlet başkanlarıyla daha iyi oluyormuş. Hayır, J. F. Kennedy'den değil Sovyet lider Kruşçev'den bahsediyorum. Lolita, Ada ya da Arzu, Karanlıkta Kahkaha, Solgun Ateş ve Konuş Bellek'in yazarı Vladimir Nabokov ise anlaşılan Kruşçev'in aksine, ünlü yıldıza fazla ihtimam göstermemiş, dolayısıyla karşılaşmaları son derece sönük geçmiş. Ama tabii açıklanamaz bir fenomenle karşı karşıya olduğunu net bir şekilde hisseden Nabokov, Marilyn'i sonradan iki yapıtında ağırlamayı da ihmal etmemiş. 1958'de Marilyn Monroe, Billy Wilder'ın Some Like It Hot filminde rol aldı. Herkes onun müthiş bir komedyen olduğu konusunda hemfikirdi, sadece kendisi bundan bir türlü emin olamıyordu. Ayrıca birlikte çalışması zor aktrislerdendi. Ezber yapamıyor, sete daima geç kalıyor, heyecanı yüzünden birçok sahnenin çekimini zorlaştırıyordu. kendini geliştirmek için boyuna kitap okuyor, oyunculuk çalışıyordu. Hayatındaki en heyecanlı şey ara sıra karşılaştığı egzantrik şahsiyetlerdi. Marilyn'in bir başka Rus'la, bu kez Vladimir Nabokov'la tanışmasından da bahsetmek gerek. Büyük romancı neyse ki Kruşçev'den çok daha zarif ve yakışıklı bir adamdı. Marilyn'le Hollywood'da bir partide karşılaştılar. Yazar, sonrodan görkemli bir güzelliği var yorumunu yapacağı genç kadını tıpkı koleksiyonunu yaptığı güzel kelebeklerden biriymişçesine uzun uzun inceledi. Gerçi sanırım Nabokov, Marilyn'in şohretini de, güzelliğini de pek umursamadı. Hatta onu karısıyla birlikte yemeğe çağırdığında, bu daveti çok işi olduğu gerekçesiyle reddetti. Ama Ada ya da Arzu ve Solgun Ateş romanlarında ondan bir romancı gözüyle iki kez bahsetmeyi de ihmal etmedi. Ada ya da Arzu'nun karakterlerinden Stan Slavsky, Rus oyunculuk hocası Konstantin Stanislavsky'den esinlenerek yaratılmış bir karakterdi. Marilyn Monroe'nun Actor's Studio'da aldığı oyunculuk dersleri, Nabokov'un keskin alaycılığıyla Ada'nın Slavsky'den aldığı dersler haline gelmişti. Suretteki güzelliğin; uyumsuz bir yabancı sözcük misali."} {"url": "https://egoistokur.com/mario-levi-herkes-kendi-dilinde-oluyord", "text": "Tüm yaşadıkları ve yazının derinliklerine inerken öğrendikleri. Duydukları, her anlamda duydukları ve başka dünyalardan kendisine kalanlar. İçinde büyüdüğü coğrafya ve içinde yaşattığı, büyüttüğü nesneler, eşyalar. Çünkü onların da bir ruhu ve dili vardır. Bir kitap okursunuz, bir film seyredersiniz, bir şarkı dinlersiniz. Yazarlık sizin için hayatın kendisi olmuşsa, kaçarınız yoktur, her gördüğünüz bir hikaye ihtimalidir. Yazarlığı bir kader olarak görüyorum artık. Neden biliyor musunuz? Çünkü hayal kurmayı, hikaye anlatmayı ve yalan söylemeyi seviyorum. Hayallerimizin hakikatlerimiz, yalanlarımızın da doğrularımız olduğu gerçeğini bir daha hatırladığımızdaysa mesele tüm çıplaklığıyla gözlerimizin önüne seriliyor. Bir anı kitabı olduğu doğru ama bu kitabın sadece bir anı kitabı olarak okunmasını ve algılanmasını da istemem doğrusu. Bu kitabın ah neydi o eski günler teranesiyle sürüp gidecek bir çeşit şikayet ve yazıklanma kitabı olarak okunması beni üzer, çünkü amacım gerçekten farklıydı. İçimdeki İstanbul Fotoğrafları geçmişin tortusunu, acı tadını tadını taşıyan, ancak öncelikle bugünü anlatmayı, dile getirmeyi isteyen bir kitap. Kimi gerçeklerimle yüzleştim ve beni okuma nezaketini göstereceklere bu yüzleşmenin içimde doğurduğu sarsıntıyı hissettirmek istedim. Şehrimin hüznünü benden öncekilere yazdıran o tarih duygusunun izini elimden geldiğince sürmeye çalıştım. Ortak hatıralarımız bu buluşmada anlam kazanıyordu. Buna karşın bir de farklı bir kültür penceresinden görmeye çalıştığım ve taşımak zorunda kaldıklarımın içimi acıttığı bir İstanbul da vardı. Yaşanmış ve bedelleri ödenerek öğrenilmiş bir İstanbul. Bu kitap bir çığlıktır da aynı zamanda. Hüzünlü olan şefkatli olmaz mı? Elbette şefkatli bir insan. Öyle olmasaydı onca yıl, hatta yüzyıl boyunca onca insana kucak açmazdı, sırlar ve saadet kapısı olmazdı. İstediğiniz karşılaştırmaya gelince; çok derin bir mesele bu. Böyle birkaç satırlık bir sohbette yeterince irdelenebilecek gibi değil. Bugüne kadar dokuz kitap yazdım. Tümünü bir araya getirirseniz ikibin sayfayı geçer belki. Hem azınlıkta olma hallerini farklı manalarıyla deşmeye hem de hayata edebiyatın bana verdikleriyle anlam katmaya çalıştım ve meselemi hala çözemedim. Şimdi mi çözeceğim? Sadece şunu söylemekle yetinebilirim. Anlatmamam istenenleri anlatmada ileri gidersem Boğaz'ın sularının beni yutabileceğini düşünürdüm eskiden. Bana aktarılan duygu tarihinin mirasında böyle bir kendini geri çekme, bir duvarın ardında gizleme geleneği, korkusu da vardı. Şimdi bu korkuyu daha az yaşıyorum. Boğaz'ın o suları nerede mi? Bildiğim yerde elbette. Ama insan kaybetmeyi ne kadar öğrenirse kendini o kadar özgür hissediyor. Benim için hayatta kalmanın dili edebiyatın, 'yazı'mın dili. 'Yazı'yı kader anlamında da kullanıyorum. Çünkü edebiyat tüm sıradanlaşmalara karşı durmak, direnmek ve hayır demek için var. Dildeki, ilişkilerdeki, fikir üretimindeki sıradanlaşmalara karşı gelmek için... Bu cümledeki dilin bizi biz yapan tüm kimliklerimize vurgu yapmaya çalıştığını fark ettiniz değil mi? Kimliklerimizin sürgüne gönderilmesinden siz de rahatsızlık duymuyor musunuz? Hangi anlamları koymak istiyorsunuz bu cümlenin içine? İstediğinizi koyun. Ancak bilin ki ne koyarsanız koyun, eğer gerçekten hissederek koyarsanız, ucu bir şekilde size dokunacaktır, geldiğiniz, vardığınız yer mutlaka sizinle ilgili olacaktır. Ben bu yüzden kendi dilimi arıyorum, bana en çok ait olduğuna inandığım sesi. Aksi halde bu kadar çok bedel ödeye değmezdi. Siz ne diyorsunuz! Elbette oldu. Yazmanın derin bir mağaraya inme anlamına da geldiğini her yerde boşuna söylemiyorum ki. İndiğiniz bu karanlıkta başlangıçta görmeyi hiç beklemediğiniz neleri ve kimleri görmüyorsunuz ki... Bu aynı zamanda bir keşfin de hikayesi. Kendinizi tanırken içinde bulunduğunuz dünyayı da daha iyi tanımanızın... Aradığınız o dilin banisi olmak zor iştir, kayıp ülkenin izini sürmek zordur. 'Kaza kaza' ifadesini çok sevdim. Tam da bunu anlatmaya çalıştım yıllar boyunca. Çekmecelerinizde gizlediğiniz bu ülkede ya da bu ülke için arkeolojik bir kazı yapıyorsunuz. Gün ışığına çıkartabildikleriniz olursa ne mutlu. Ama olmazsa da etkilerini şöyle ya da böyle hissediyorsunuz. Çok hem de çok zor. Hatırlamak acıtır çünkü. Ama unutmamak ve hatırlatmak da bir yazarlık kaderidir. Buna karşın anlatmak özgürleştirir, en azından yaralarınızı sarmanızı sağlar. Yara orada sızını duyurmaya devam eder ama, hikayenizin birileri tarafından bilinmesi size yola devam etmede size büyük bir güç verir. Yavaş yavaş beni yüreklendirecek tepkiler de almaya başladım. Yazarlık yolunda kendimi, sesimi bulmaya çalıştığım günlerde fırsat buldukça gittiğim, kitaplar aldığım Paris'teki bir kitapçıya girdiğimde, yetkilinin yanıma gelip romanımı okuduğunu ve çok sevdiğini söylemesi de eşsiz bir deneyimdi örneğin, Kadıköy İskelesi'nin hemen üstündeki kahvede otururken bir Alman okurumun yine romanımla ilgili, bana yaptığım için hiç de yanlış olmadığını bir daha söyleten bir çift laf etmesi de. Sordunuz, söyledim. Ama bu iş bir sabır işi. Ancak zamanla kime nasıl ulaştığınızı görebiliyorsunuz. Bunu kendi dilimde çok gördüm. Umarım başka dillerde görürüm zamanın akışında. Ben yazmaya devam ediyorum, yorulduğum, belki de son nefesimi vereceğim güne kadar da devam edeceğim. Yazabiliyor olmam yeterli. İyi kitabın er ya da geç okurunu bulacağını biliyorum çünkü."} {"url": "https://egoistokur.com/mario-levi-masalin-babasi-istanbulun-asig", "text": "Mario Levi'yle geçen hafta Galata Kulesi'nin altında buluştuk. Şahane manzarada çay, aşkın anlamı, Ladino dili, pırasalı köfte, gül reçeli kokusu derken, bugünkü turu önceden test ettik. Levi, Antonina Turizm'in Yazarlarla Edebiyat Turları'nın konuğu, daha doğrusu rehberi! Daha önce de kitap izinde şehir turları yapılmış ama yazarları ender katılmış. Portekiz'de tez konusu olmuş bir proje bu. Abartmıyorum, ben de Levi'yle beraber hayatımın en anlamlı günlerinden birini geçirdim. İstanbul'u bu kadar iyi bilen, tasvir eden, güzel bir Türkçeyle ona ayrı anlam yükleyen bir yazarla şehri yeniden tanıdım. Evet, Masal Clara. İki adı da eşim buldu. Benim için yeni bir sayfa açıldı. 57 yaşında baba olmanın başka bir keyfi varmış. Bir bebeğin geleceğini öğrendiğimde biraz endişelendim. Fakat şimdi bunun ne kadar yersiz olduğunu görüyorum. Benim yaşımdaki her erkeğe tavsiye ediyorum. Anlaşmamı yaptım, 30 yıl daha buradayım. Gerçi bilemeyiz bunu, ama hayat bana O anda ne verebiliyorsan bir insana, önemli olan oduru öğretti. Bir kadının beni tanıması için de 25 yıla ihtiyaç var. Onlar adına konuşmak istemem. Herkes için iyi konuşmak geliyor içimden. İnsan ilişkilerinde yanlış da yoktur doğru da. Haklı da yoktur haksız da. Suçlu da yoktur suçsuz da... Sadece insan ilişkileri vardır. Demiştim. Ama sonra bir şey oldu ve kendimi evliliğin içinde buldum. Doğru bir karar verdim. Mesela şarkıları istediğimiz gibi paylaşamıyoruz. Benim için müzikte 60'lı, 70'li yılların duyarlılığı çok önemli. Bu tarih öncesi bir durum gibi gelebilir 80 doğumlu bir kadına. İkimiz de sinemaya tutkunuz ama ben 70'lerin Fransız ve İtalyan sinemasına aşığım. Aşk çok önemli ama galiba bir ilişkinin uzun süreli olmasına imkan tanıyan çok önemli iki duygu var: Karşılıklı saygı ve ortak zevkler. Zevkler değişince ilişki fire verir. Bir yazarla yaşamak zordur. Çünkü yazarın önceliği yazıdır. Benim şansım eşimin de yazar olması. Ama başyazar benim. Tabii ki. İnsan tanıdım. Çok okudum. Hala okunacak çok kitap var. Okurluğum yazarlığım kadar önemlidir. Edebiyat samimiyet ister. Bu yüzden de yaşanmışlık ister. Bazen soruyorlar Neden İstanbul diye. Arkadaş, başka bir şey bilmiyorum da ondan. Şu an çok güzel bir projede yer alıyorsunuz. Son kitabınızdan yola çıkılarak yapılan bir gezi ama bence daha enteresan olan bu geziye bizzat rehberlik etmeniz. Güzel şeyler için her zaman vakit bulabilmelisiniz. Bunları edebiyat aşkımdan yapıyorum. Roman yazıyorsunuz ama bunu başka yerlere taşımanın da büyük heyecanı var. Bugüne kadar 8 farklı meslek icra ettim. İmalat, ticaret, ithalat, Fransızca öğretmenliği, gazetecilik, radyoculuk, reklam yazarlığı... Antonina Turizm sayesinde bir de rehberlik eklenecek. Karşınızda biri var ve 15. yüzyıl Türkçe'si ile konuşuyor; Ladino böyle bir dil. Ben İspanyolca, Fransızca, İtalyanca ve İngilizce konuşuyorum. 1492'de atalarımız Endülüs'ten çıkıyor ve Osmanlı topraklarına geliyorlar. Benim anne kökleri saf İstanbul, baba kökleri Bulgaristan Varna'ya uzanıyor. 500 yılda bazı kelimeler geride kalıyor ama yapı aynı. Ladino'da değişimler oldu. Mesela bir kadın size Estoy embarasada dediğinde Çok üzgünüm der. Ama çağdaş İspanyolca'da aynı cümle Hamileyim anlamında. Sizden sonra bu dili konuşacak kimse kalmayacak. Sizi UNESCO Kültür Mirası Listesi'ne almalılar. Çok üzülüyorum. Bu gezi Ladino dilinin daha iyi anlaşılması için de fırsat. 2016'da yayınlanır herhalde. İstanbul Bir Masaldı El Pais'in son okur anketinde 2013'te yayınlanmış en iyi yüz kitap arasına girdi. Ben hayali olmayan insanlara acırım. Kendimizi savunmak için mantığımızı da kullanırız ama hayaller insanlara gerçeklerden daha fazla yol gösteriyor. Neden moralimi bozuyorsunuz. Ne kadar inatçı biri olduğumu söylememiş miydim? Beş roman daha yazmayı düşünüyorum. Koku en ihmal edilmiş duyu. Patrick Süskind'in Kokusu ne olağanüstü bir romandır. Evet, o da güzeldir. Koku bizi aslında geçmişe bağlayan en önemli duyudur. Gül reçelinin evde pişerkenki kokusu. Okka gülüyle yapılır. Mayıs ayında 15 gün görülür, toplanır, reçeli yapılır. Evet, galiba onuncu mesleğim de bu olacak. Gezide vereceğim tariflerden birini paylaşayım: Pırasa köftesi. Tipik bir Sefarad yemeği. 2 kilo pırasa, yarım kilo orta yağlı kıyma gerekir. Pırasalar küçük küçük kesilir, haşlanır, soğuyunca iyice sıkılır, kıyma ile yoğurulur. İçine ekmek içi ya da patates koyabilirsiniz. 1 ya da 2 yumurta, tuz ve karabiber katarsınız. Elinizde bir hamur vardır artık. Köfte şekli verip kızartırsınız. Size Pandispanya Yaptım kitabımda yaklaşık 50 tarif var. Tüm Yahudi mutfağı için geçerli olan en temel kural, etli ile sütlü yan yana gelmez. Kendimi gördüm o çocukta. Babaannem karnıyarık yapacaktı. Yardım edeyim dedim. Mutfaktan kovdu, Erkekler yemek yapmaz, evlenince eşine öğretirim dedi. Ben evlendim babaannem öldü."} {"url": "https://egoistokur.com/mario-leviden-100-ask-100-cuml", "text": "Mario Levi ustalık eserim dediği son kitabı Bir Cümlelik Aşklarla Türk edebiyatında bir ilke imzasını attı. Tek cümlelik yüz hikayeyle, kader yolcularını anlattı. İlk sorumuz aşk olunca, sandım ki söyleşi orada bitecek, kitaba bir türlü gelemeyeceğiz. Kolay olmadı aşktan çıkabilmek. Karşımdaki, bir yazar olmaktan öte, aşkı tüm halleriyle yaşamış, aşık olmanın hakkını vermiş bir adam... Romanlarında hep kadın kahramanları oldu onun. Ama yüreği öylesine kocaman ki yazdığı karakterler çeşit çeşit; yorgancı, boyacı, fahişe, psikiyatr, öğretmen, bilgisayar programcısı... Herkesin anlatacak bir hikayesi olduğuna inanıyor, belki onları dinlemiş, belki de uydurmuş, ne önemi var? Ama hissetmiş... Hani o es geçtiğimiz ayrıntılar, hani o her gün görüp de selam vermediğimiz, yüzüne bakmadığımız insanlar ve her gün okuyup geçtiğimiz üçüncü sayfa haberlerinin ardındakileri... İşte onlar, bu kitabın başkahramanı. Zaten yazmışım 100 cümle ama yine de söyleyeyim. Aşk en güzel, en sahici ve en anlamlı sarhoşluk halidir. Bana göre, aşkı yaşamamış olmak çok büyük kayıp. Aşkta her zaman mutluluk yoktur. Aragon Mutlu aşk yoktur lafını boşuna söylememiş. Aşk bir savaş aslında. Bir iç savaş, insanın içinde bulunduğu durumla ve kendisiyle savaşı. Ve aşkta mutlaka bir çatışma var. Bunların ikisinin bir araya gelmesinden başlangıçta toz pembe bir tablo gözükür, ama derine indikçe, aşkın beraberinde getirdiği sorunlar çıkar. Çünkü ortada güçlü bir duygu vardır. Ben her zaman şunu savunurum; herkes aşık olma kapasitesine sahip değildir. Aşık olmak bir yetenektir. Aşkı sürdürmek ise bir cesarettir. Bu yüzden aşkları yaşamak, her zaman için hem hayata daha çok bağlar hem de hayatımızı daha anlamlı kılar. Tabii benim bu kitapta biraz da anlatmak istediğim, bir erkeğe ya da kadına duyulan aşkın ötesinde, hayatta en önemli olan, ne yaşıyorsak yaşayalım ya da ne yapıyorsak yapalım, onu aşkla yapalım... Ben aşkın kendisine aşığım. Böylelikle kendimi hem daha çok tanımış, hem daha çok sorgulamış hem de daha çok deşmiş oluyorum. Aşık olabilmek büyük bir kazanç aslında. Kitapta ironiler ve tezatlar var; ne kadar çok alçaklığa ne kadar yüksek değer biçtiğini anlayan adam, hayatını dilediği gibi programlayamayan bilgisayar programcısı... Kahkaha ve hüzün, bütün duygular karışıyor. Bu benim olgunluk eserim. Geniş bir okur kitlesiyle tanışmamı sağlayan kitap, Bir Şehre Gidememekti. O kitap bir öykü kitabı, bu da öyle. 25 yıl aradan sonra tekrar öykü yazmaya cesaret ettim. Çünkü benim için çok önemli bir tür. Bu yüzden heyecanlıyım. İroni aslında çok anlamlı bir duruş. Bir direniş... Gülmek en büyük başkaldırıdır denir ya; zulmedene boyun eğmediğini gösterirsin gülerek. Bu yüzden de gerçek komediler gerçek trajedilerden doğar. İroniyi sevdiğimi söyleyebilirim. Hayata gülümseyerek bakıyorum. Bazı öyküler soru işaretiyle bitmiş. Bu, bir terapi, sorgulama. Bu çok yerinde bir tespit. Gerçekten de bunu yapmak, biraz da okuru düşündürmek istedim. Her kesimden insanı anlatıyorsunuz. Boyacı, psikiyatr, fahişe... Üçüncü sayfa haberlerine de rastlıyoruz. O üçüncü sayfa haberlerinde de hayat yok mu? Şöyle bir haber düşünün: Şehrin yeni göç almış bölgelerinin birinde oturan çekirdek bir aile. Birdenbire kadın, kocasını ve çocuklarını terk ediyor. Ve mahallenin taksi şoförüyle kaçıp kayıplara karışıyor. Bu bir haber oluyor, ama baktığımızda ne kadar çok trajedi ve ne kadar çok insan hikayesi var. Düşünebiliyor musunuz? Kadına ne oluyor da çocuklarını bile terk edecek duruma geliyor? Bir çeşit Anna Karenina. Kadının durumu ne? O çocuklar nasıl büyüyecek? Geride kalan erkek ne yapacak? Taksi şoförünün üzerine aldığı sorumluluk ne? Analiz ettiğinizde 4-5 kişinin derinine inebilirsiniz. Bunların hepsi edebiyatın malzemesi. Böyle bakıldığında, Konu sıkıntısı çekiyorum diyeni anlayamıyorum. Mümkün değil. Önemli olan duyarlı olmak. Başkalarının acılarına, başkalarının hayatlarına, duygularına duyarlı olmak. Tek gereken bu. Bazılarını uydurdum, bazıları da gözlemlerinden çıktı. Ben sadece baktım, gördüm, yorumladım; gördüklerimin bende çağrıştırdıklarını yazdım. Her bir hikayede bazen bir, bazen iki kahraman olduğunu düşünürsek, belki de yüz elli insan hikayesi var kitapta. Yazarken şimdi şunu yazacağım demedim. Kendiliğinden gitti. Kendimi çağrışımların akışına bıraktım. Demek ki intihar meselesi benim için önemliymiş. Herkes kitabı baştan sona okusun ve sonra da kendi üç hikayesini seçsin. Hangi hikayeleri seçerseniz, bilin ki oradaki hikayeler sizi anlatacaktır."} {"url": "https://egoistokur.com/marion-deucharsa-gore-kendini-sevme-sanat", "text": "Bob onun adı. Tüm kuşlar gibi bir kuş o da. Kendinden de pek memnun, kendiyle barışık. Ama bacakları sıska mı sıska! Kendisi bunun farkında bile değil üstelik. Diğer kuşlarsa acımaz mı acımasız! Bob'u küçümsemek, onun sıska bacaklarıyla alay etmek ne kadar da eğlenceli geliyor onlara. Ve Bob, kendine saygılı bir kuş da olsa, tüm kuşların yapacağını yapıyor ve aykırı olmamaya çalışıyor. Bacaklarının daha da kalınlaşacağı ümidiyle bol bol yiyor, spor yapıyor. Bacaklarını saklamak için bol elbiseler giyiyor. Peki sonra ne oluyor? Devamını Marion Deuchars'ın Bob ve Gaga Sanatı adlı kitabında okuyalım mı? Kitabı Sima Özkan çevirmiş, bu yazıyı da o yazdı. Bob onun adı. Tüm kuşlar gibi bir kuş o da. Kendinden de pek memnun, kendiyle barışık. Ama bacakları sıska mı sıska! Kendisi bunun farkında bile değil üstelik. Diğer kuşlarsa acımaz mı acımasız! Bob'u küçümsemek, onun sıska bacaklarıyla alay etmek ne kadar da eğlenceli geliyor onlara. Ve Bob, kendine saygılı bir kuş da olsa, tüm kuşların yapacağını yapıyor ve aykırı olmamaya çalışıyor. Bacaklarının daha da kalınlaşacağı ümidiyle bol bol yiyor, spor yapıyor. Bacaklarını saklamak için bol elbiseler giyiyor. Ancak hiçbiri işe yaramıyor. Çünkü o sıska bacaklı bir kuş. Onu Bob yapan o bacakları. Deuchars, kitabın sonunda bizi şaşırtıyor. Bir gün, Bob gagasını doğal renginde bırakıyor. Diğerleri, bu gaganın parlak olduğunu düşünüyor. Muzipçe ve parlak bir fikir. Sanatçı Bob, bu süreçte kendisini ve benlik saygısını geliştiriyor. Kendine güveninin dönüşü muhteşem oluyor! Marion Deuchars'tan Bob ve Gaga Sanatı, farklı olmanın, aykırı olmamaya çalışırken bambaşka olmanın, kendini sanatla ifade etmenin ve sanat sayesinde sınırların nasıl da aşılabileceğinin heyecan verici hikayesi. Bir olma anlatısı, olduğun gibi olma ve bunu gururla taşımanın resmi. Aslında akran zorbalığını, kendine güven ve yaratıcılıkla ne de güzel aşılabileceğini anlatan benzersiz bir kitap. İçimizdeki ya da dış görünüşümüzdeki farklılıkları sevmenin bir hayat sanatı olduğunu dillendiriyor. Siyah, beyaz ve kırmızının hakim olduğu, basit ve yalın çizimleri, kısa ama her bir kelimeyle pek çok şey anlatan metniyle çocuklar kadar yetişkinlerin de başucu kitabı olabilir. Bob ve Gaga Sanatı, Marion Deuchars'ın 2016'da yayınlanan ilk kitabı. İskoçya doğumlu Deuchars dünya çapında Samsung, HP, Formula 1 gibi pek çok reklamda kullanılan el yazısı çalışmaları ve The Royal Mail pullarındaki orijinal tasarımlarıyla tanınan bir illüstratör. Aldığı ödüller arasında en dikkat çekici olanı George Orwell'ın Burma Günleri için tasarladığı kitap kapağıyla aldığı V&A 2010 Kitap Kapağı İllüstrasyonu ödülü. Ayrıca çocuklar için hem yazıp hem de resimlediği, Türkçeye de çevrilen iki de sanat ve çizim kitabı var. Bob ve Gaga Sanatı, Fom Kitap'tan çıktı, ben de çevirdim, sonra da gagam olmadığı için, içimdeki en aykırı rengi kendi rengine boyayıp kalbime astım."} {"url": "https://egoistokur.com/mary-poppins-huysuz-ve-tatli-kadi", "text": "Bir tanecik Gökçe Gökçeer bu hafta favori kahramanlarımdan birini Mary Poppins'i yazmış. Herkesin sinemadan tanıdığı şekerli Mary'i değil tabii; sarışın Julie Andrews'a da, teatral Emma Thomson'a da benzemeyen gerçek Mary'i, yani keskin ve öfkeliyken yanına yaklaşılmaması gereken ve buna rağmen çok çok sevdiğim o acayip kadını... Barbie bebek şefkatinden tiksinen tehlikeli ve tekinsiz Mary, hayvanların diliyle konuşup insanlara hak ettikleri muameleyi eden maceracı bir ruh. Vefalı biri ayrıca, eski arkadaşlarını unutmuyor. Yılda birkaç kez buraya gelip koca kadın olmama rağmen beni bile elimden tutup uzak diyarlara götürmesi bundan. Gökçe'yle tanışıklığımız da zaten oralardan. Gökten şemsiyesiyle inen bir dadımız olsaydı keşke! O zaman hayat hepimiz için çok daha eğlenceli geçebilirdi. Yüzü pek gülmese de, rüzgarın yönü değiştiğinde sessiz sedasız çekip gitse de kabulümüzdü. Yazar Helen Lyndon Goff'un, yani hepimizin bildiği adıyla P. L. Travers'ın hastalandığı bir dönemde karalamaya başladığı ve bir arkadaşının çok beğenip yayımlattığı Mary Poppins, kısa sürede büyük bir başarıya ulaştı. İlk kitabın ardından beş macera daha yazan Travers, dünyanın en ünlü çocuk kitabı yazarlarından biri oldu. Kitabın ünü, onu 30 yıl sonra beyazperdeye taşıdı. Kızlarına Poppins'in filmini çekeceğine söz veren Walt Disney, bu sözünü tuttu ve kitabından bile daha ünlü olan bir müzikale imza atarak hem kızlarına hem dünyaya büyük bir hediye verdi! Sözünü tutması 20 yıl sürse de... Şu an vizyonda olan Saving Mr. Banks, Disney'in bu sözü tutabilmesi için Travers'ın peşinden nasıl koştuğunu anlatıyor. Çünkü Travers kitabın beyazperdeye tam yansıtılamayacağından korkuyor. Filmin çekim süreci boyunca neler yaşandığı ve yazarın hayatında babasının rolü hakkında bir şeyler öğrenmek mümkün Saving Mr. Banks'ten elbette ama Mary Poppins'in sihri ne yazık ki bozulmuş. Bu yüzden onu 'izlenmesi çok gerekli olmayan filmler' dolabına kaldırıyoruz. Fantastik bir roman kahramanı olarak satır aralarında, belirgin olarak da hayvanlar üzerinden barış, dostluk ve sosyalizm mesajı veren Poppins'in Disney'in eline düşmesi üzücü. 1964'te düşmesi yetmemiş, 2014'te de kimse onu Hollywood'un elinden kurtaramamış. Travers'ın Disney'e yıllarca direnmesi boşuna değil. Biz de Mary Poppins'i sadece kitaplardan hatırlamak için direneceğiz!"} {"url": "https://egoistokur.com/masallardaki-vahset-mi-fena-yayincilarin-ozensizligi-m", "text": "Bu hafta Külkedisinde kesilen parmaklar ve kuşların oyduğu gözlerle başlıyor, Italo Calvino'nun Küçüklere Masallarında kafası ızgarada kızartılan kızla devam ediyor, yani bir bakıma masalları tartışıyoruz. Eski zamanlardan günümüze kalan veya Calvino gibi edebiyatçıların sözlü kültürden yazılı kültüre aktardığı masalların bazılarının vahşi ve çok acımasız olduğu bir gerçek. Ama gözden kaçırdığımız bir nokta var: O masalların hiçbiri çocuklar için değildi. Hele 3-5 yaş arası çocuklar için hiç değildi. Her şey 6-9 yaş için ibaresiyle yayınlanan Küçüklere Masallar adlı kitapla başladı... Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, Papatya Gülpapatya boynunu tahtanın üstüne dayamış, Afacan Can da kıyma bıçağını eline alarak kızın başını kestikten sonra tavada kızartmaya koyulmuş gibi şiddet içeren cümlelere dikkat çekti. Tartışma büyüyünce de iş Yayınevi bir açıklama yaptıktan sonra kitabın satışını durdurmalı noktasına kadar geldi. Yapı Kredi Yayınları'ndan gelen açıklama metninde ise kitabın çevirisinde aslına tamamen sadık kalındığı ama bundan sonraki baskılarda okur hassasiyetini gözetecekleri ifadesi yer alıyordu. Açıkçası, masal okumayı çok seviyorum ama masum olduklarını iddia edemem. Hele Pamuk Prenses, Uyuyan Güzel gibi birçok masalın ne kadar vahşi bir dille yazıldığını düşününce... Mesela yine Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Külkedisi de epey sert. Bıçaklar bileniyor, parmaklar kesiliyor, kanlar akıyor; kuşlar Külkedisi'nin kötü kalpli üvey kardeşlerine saldırıp gözlerini oyuyor. Dilde bir sorun yok aslında, zaten Grimm Kardeşler'in masalını dilimize aktaran en sevdiğim çevirmenlerden biri olan Kamuran Şipal. Terslik, kapaktaki 3-8 yaş için ibaresinde. Başa dönersek; en YKY'nin yerinde olsam, 200 masaldan oluşan bu kitabı içeriğini değiştirmeden, şiddet ifadelerini çıkarmadan yayınlarım; yazarın önsözü, dipnotlarıyla... Ve çocuk kitapları arasına değil, yetişkin kitapları rafına koyarım. Üzerindeki o 6-9 yaş için ibaresini de hiç düşünmeden kaldırır atarım. Çünkü doğrudan çocuklar için yazılmış hatta bizzat Calvino'nun kaleme aldığı o kadar güzel masallar var ki! Yok ille bunu yayınlayacağım diye tutturuyorsam da hiç değilse masalları çocuk diline uyarlarım. Elbette aynısını Grimm Kardeşler için de yaparım. Neticede küçücük bir araştırmayla Grimm Kardeşler'in tüm Almanya'yı dolaşıp halk masalları toplarken yola bir çocuk kitabı yazmak amacıyla çıkmadığını öğrenebilirler. Kardeşler, köy köy gezerek topladıkları anlatıları hep yetişkinlerden dinlemişler. Masal denen şey, o çağ için bugünün sineması gibi bir şeymiş. İnsanlar bazı akşamlar bir handa veya mevsimlerden yazsa bir meydanda toplanarak birbirlerine kimi zaman cinsel kimi zaman politik imalar içeren masallar anlatıyormuş. Ve doğal olarak her anlatıcıdan sonra masallar birazcık değişiyormuş. Hatırlayalım, birkaç yıl önce Kuzey Işıkları serisinin yaratıcısı Philip Pullman, Grimm Kardeşler'in masallarını günümüz okurları için -çocuklar için değil- yeniden yazmıştı. Üstelik eşsiz bir edebiyatçı zarafetiyle, tek bir cümlenin bile anlamını değiştirmemiş, sadece kelimelerin ağırlığını hafifletmişti. Benim merak ettiğim, editörlerin, çevirmenlerin, yayın kurullarının ne iş yaptığı. Italo Calvino da, Grimm Kardeşler de farklı sebeplerle çok önemli anlatıcılar ama burada sözü edilen masallar çocuk edebiyatına değil, antropolojiye, halkbilime dahil edilebilecek ve kesinlikle yetişkinlere yönelik çalışmalar. Kendim zevkle okurum ama üç yaşında çocuğum olsa, açıkçası bu masallardan olabildiğince uzak dursun isterim. Yayıncılara söylemiş olayım. Okumadım sözünü ettiğiniz versiyonu ama haklısınız, ben de bu türden sert anlatıları çocuklara dosdoğru vermeyi hatalı buluyorum. Yazıda anlatmaya çalıştım, toplumların bilinçdışı diyebileceğim masal, çocuklar için yaratılan bir tür değildi. Bugünse bu konuda çok özensiz yayınevleri. Beş yaşında çocukların tavada kızartılan kafaları falan okuyabileceğine inanıyor olamayacaklarına göre, gerçekten ne bastıklarına aldırmıyorlar. YKB'de uzun zamandır bir tuhaflık, sanki kendi aralarında bir iletişim kopukluğu var. Bunu kendilerine söyediğinizde beylik laflarla cevap veriyor, sorunla yüzleşmeyi nedense hiç düşünmüyorlar. Umarım bu olay artık akıllarının başlarına gelmesini sağlar. Bir yayınevi, üstelik kurumsallaşmış, marka olmak için on yıllar harcamış, okurun güvenini kazanmış bir yayınevi bu şekilde yönetilemez. Bu konuyla ilgili bir konferans yaptık geçen hafta. Evet şu karıştırılıyor. Aynı her animasyon çocuklar için yapılmadığı gibi her masal da çocuk için değildir. Masal bir edebi türdür. Çocuk masalları da onun alt grubu. Dikkate alınmayan bu. Sadece şiddet değil mesela Binbir Gece Masalları ve Hint Masalları'nın daha farklı yetişkin içerikleri var. Öncelikle veli bilinçli olacak ve elbette yayıncıların da önemli bir sorumluluğu var. Çok haklısın Esra, temel yanılgı bu zaten."} {"url": "https://egoistokur.com/masum-gecinenlerin-hicbiri-iktidardakilerden-daha-az-kotu-degi", "text": "Arzu Akgün ve Selim İleri bu röportajda edebiyattan konuşup tarihe daldılar. Edinilmiş romantizmden, öğrenilmiş tebessümden, insandaki ölümsüzlük arzusundan, rüyalardan, telepatiden, ispirtizmadan, acının gerekliliğinden, merhametten, çöp evlerin güzelliğinden bahsettiler. Okudukça daha da çok sevdim ikisini de; Selim İleri'yi hayranlığım arttı. Sonra canımın, hafızamın, ruhumun acısı geçsin diye kendimi Mel'un'a teslim ettim. Siz de öyle yapın. Mel'un havalı civalı o yüzden de şu son zamanlarda beni sürekli düşkırıklığına uğratan edebiyat dünyamızda karşıma çıkan en güzel şey çünkü. Hayal kuruyorum. Sonbaharı seviyordur diyorum, yağmuru mutlaka. Kibar bir adamdır, onun masasında bir kadın sigarasını asla kendi yakmaz. Gözünün içine bakarak konuşur ve bildiklerini güldürerek anlatır. Her şey düşündüğüm gibi çıkıyor. Üstelik bir mucize oluyor, rakı içerken üstümüze yağmur çiselemeye başlıyor. Ve yanılmıyorum yağmuru çok seviyor. Selim İleri'nin son kitabı Mel'un inanılmaz bir dostluk oldu benim için. Kitaba daha doğrusu kitabın kahramanı Sayru'ya inanamadım. O da benim gibi terapiye gidiyor, kendi kendine doktorunu çekiştiriyordu. Aynı benim gibi Osmanlıca öğrenmediğine hayıflanıyor, sık sık yeniden resim yapmaya karar veriyordu. Ve yine benim gibi rüyalarına çok önem veriyordu. Tam Köprülü'nün Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine etkisi kitabı üzerine kafa yorarken daha kitabın onuncu sayfasında Sayru da kafamdan geçenleri söylüyordu. Okuyup bitirdiğimde çok sevdiğim bir arkadaşım yurtdışına taşınmış gibi hissettim. Evet aramızdaki bağ kopmayacaktı ama onu bir daha göremeyeceğim için çok üzgündüm. Koşa koşa Gülenay'a gidip Selim İleri'yle röportaj yapmak istediğimi söyledim. Aslında röportaj bahaneydi uzun uzun hayranlığımı anlatmak istiyordum. Selim Bey de kabul edince ilk önce kendisine yeşil mürekkeple bir teşekkür mektubu yazdım. Neden yeşil mürekkep olduğu da Mel'un okuyucularıyla aramızda bir sır olarak kalsın. Çıkan kısmın özeti; siz henüz Mel'un'u okumayanlar, Sayru'yla geçireceğiniz günler olduğu için çok şanslısınız. Ancak böyle yazabildiğim için böyle yazıyorum. Ben de elbette okunmak istiyorum ama başka türlüsü olmuyor. Böyle olunca da ister istemez bir has okuyucu ihtiyacı doğuyor. Fakat III. Richard'ı mutlaka okuyun. Kara bir alay var orada, Richard karanlık bir adam zaten. Sayru da biraz öyle sanıyor kendisini. III. Richard bize masum geçinenlerin hiçbirinin kötülüğünün iktidardakilerden daha az olmadığını gösteriyor. Rüyalarımı yazmıyorum ama rüyalara önem veriyorum. Şimdi yazmakta olduğum uzun öyküde de rüyalar önemli bir yer tutuyor. Mel'un'un türevi bir kitap olacak. Ruh sarsıntıları olan bir insanı anlatıyor. Rüya sahneleri hep var onda da. Sanırım rüya motifi Tanpınar'dan geliyor. Özellikle de Yaz Yağmuru hikayesinden. Geçişler için çok uğraştım. Birleştirici bir şey bulmaya çalıştım. İlk başlarda klasik bir roman karakteri yaratır gibi bu adamın bir işi ve bir yaşı olmalı diye düşündüm. Bu adamı ne yapacağımı aradım. Hangi işi yaparsa yapsın, hikayenin kalanının bununla uyum içinde olması gerekecekti. Bunun şu an farkına varıyorum. Ben hep ailesinden miras kaldı ve o parayla çalışmadan yaşıyor diye düşünmüştüm. Neden böyle düşündüğümü de bilmiyorum. Herkes kendine göre bir yorum yaptı işte ama işi yok aslında. Sayru inanılmaz gerçek bir karakter olarak kaldı bende. Bir dönem onunla aynı apartmanda oturduğuma ya da ne bileyim aynı okula gittiğime yeminler edebilirim. Çünkü Sayru Gönül şifasızlığı olan bir adam... Bu da onu gerçek yapıyor. Aslında tarihten ziyade yazı yazma tutkusu ölümsüzlük isteğinden geliyor. Sizi yönlendiren, alıp götüren bir tutku. Ama bir süre sonra o da geçiyor. Kalsa ne olur kalmasa ne olur diyorsunuz. İnsan belli bir yaşa geldikten sonra yazmak da bir alışkanlığa dönüşüyor. Başka bir şey bilmiyorum demeye başlıyorsunuz. Hatıraların kederi ruhumu boyuna hırpalıyor. Belki yazı yoluyla bunları değiştirebilirim diyorsunuz başka bir yerde de. Yazı kederi ve geçmişi değiştirebilir mi? Sayru değiştirerek anlatıyor çünkü bazı yerlerde geçmişini. Evet Sayru bazen uyduruyor. Yazmak hatıraları değiştirmez ama incinmişliğe cila çekebilir. Aslında bu konuyu Hepsi Alev adlı romanımda anlattım. Orada temel motiftir ikonaklastik dönem. Bir Bizans imparatoriçesi olan Irene aynı İskender gibi, Fatih gibi dünya imparatorluğu kurmak istiyor ve sadece erkeklere verilen bir unvan olan Vasileus ünvanını alıyor. Ben, İslam'ın etkisi olduğunu düşünüyorum, başörtüsü motifi de öyle. Her şey iç içe geçmiş durumda. Maalesef resim yasağı yeterince tahlil edilmemiş. Bu konuda Malik Aksel'in Anadolu'da Halk Resimleri kitabını okuyabilirsiniz. Bizde bu konu enteresan: Fatih yaptırmış, II. Bayezid yıktırmış. Örneğin Leonardo da Vinci İstanbul'a gelmek istiyor ama II. Bayezid izin vermiyor. Verse belki bambaşka, İtalyanvari bir İstanbul olacak. Yine de en azından kan dökmekten uzak olduğu için Bayezid'i savunmak gerekiyor bence. Bizim memlekette sürekli Mevlana'nın Gel; kim olursan ol, gel mısrası tekrarlanır. Halbuki asla böyle bir hoşgörü söz konusu değildir. En çok konuşulan şey genelde en uzak olunan şeydir. Bizde çoğu kişi kendisinden farklı olanı suçlama eğilimindedir. Kutsamıyorum ama gerekli olduğuna inanıyorum. Ağır bir ruhsal sarsıntının bile çok faydası olduğuna, acının insan ruhunun eğitimine büyük katkısı olduğuna, itici bir güç sağladığına inanıyorum. Dostoyevski hep başkalarının acısını hissetmekten bahsediyor. Başkalarının acısını hissetmek sayesinde merhamet oluşuyor. Necati Cumalı da İyi ki böyle yaratıldım, iyi ki ay başına cebimde para kalmadan geldim. Başka türlü olsa zengin züppe bir şair olurdum diyor. Ben inanmıyorum ama inanana saygı duyarım. Fakat itiraf etmeliyim ki bu konuda tam bir dolandırıcıyım. Bir keresinde yaz turnesine gelen bir tiyatro grubuyla aynı otelde kalıyorduk. Beraber ruh çağırıyoruz. Ruh da rahmetli yengemin ruhuymuş. Herkes içinden sorular soruyor, ben de az çok tahmin edebildiğim için bir şeyler yazıyorum. Artık onların otelden ayrılma vakitleri geldiğinde dolandırıcılığım ortaya çıkmasın diye bir daha çağırmamaları için son ruh çağırmamızda ruha Artık beni çağırmayın çünkü çok büyük acılar çekerek geliyorum diye yazdırdım. Çok sonra o tiyatro grubundakilerle tekrar karşılaştığımda, Biz senden sonra da ruh çağırmaya devam ettik dediler. Nasıl olur, onları ben yazıyordum dedim. Artık benden sonraki dolandırıcı kim, cevapları kim yazdı, o kadarını bilmiyorum. Diğer yandan ise ipte kalmış mandalların yağmur altında üşüdüğüne, parçalanmış kağıtların canının yandığına inanırım. Çocukken yumurta kabuğundan kasap kağıdına kadar pek çok şey saklardım. Kitapta da çöp evlere duyulan yakınlıktan bahsediyorsunuz. Evet, Yarın Yapayalnız romanımda da ünlü bir sopranonun canı o kadar yanıyor ki, çöp evleri olanlara gitmeliyim, çöpleri bile atamadıklarına göre bana da bir iyilik yapabilirler, diyor. Çöp evleri olanların farklı bir yaratılışları olduğuna, bambaşka bir merhamette olduklarına inanıyorum. Onu tabii ki yalnızca Sayru için yazmadım. Kimsenin kendisi olabileceğine inanmıyorum. Olamazsınız. Toplum, aile, okul, baskılar, belirleyiciler izin vermez. Ancak deliliğe sığınarak bir parça kendiniz olabilirsiniz. Size biçiyorlar, siz de oynuyorsunuz. Leylakları beğenmem lazım diyorsunuz. Sürekli böyleyiz. Erkekler ağlamaz da böyle bir kalıp. Oysa Ortaçağ'da ülser hastalığına rastlanmıyor çünkü erkeklerin ağlaması asil bir davranış olarak algılanıyor. Bunda, bizde kentsoyluluk oluşmamasının da etkisi var bence. Mesela benim çocukluğumda da birbirine Bonsoir diyen aileler vardı. Bonsoir'ın anlamını bildiğinden değil Yüksek aileler birbirine bonsoir der diye bir kalıbı var sadece. Bu taklit değil, akünün dolması meselesi. Bende bugün bile Nezihe Meriç ve Oktay Akbal'ın etkisi vardır. Bu meseleye ilk defa kendisinin el attığını söyleyen cehaletini ortaya koyar. Resim, edebiyat, sinema hepsi için geçerlidir bu. Mel'un'u yazarken kaynakları özellikle not aldım, karşılaşabileceğim eleştirileri tahmin ettiğim için. Elbette bir yandan da bu bir roman ve anlatılanlar romancının fantezisi de olabilir ancak kaynak o kadar çok ki fanteziye gerek kalmıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/masumiyet-muzesinin-sibeli-yaralanmis-bir-arzunun-cazibes", "text": "Nişanlısı bir başkasına aşık olmuştu. Ama bunu bir yenilgi olarak algılamamıştı Sibel, o güçlü bir kadındı. Kemal'in itirafı üzerine döktüğü gözyaşlarıyla kendini yenileyip sevdiği adamın edindiği bu 'geçici takıntı'dan kurtulması için elinden geleni yapmaya hazırdı. Kararlılığı ve azmi Kemal'e güven vermişti. Sibel' göre Kemal bir hastalığa yakalanmıştı ve iyileşecekti. Kemal de hemen razı olmuştu güzel nişanlısının onu iyileştirmek için hazırladığı küre uymaya. Böylece Anadoluhisarı'nda Sibel'in ailesine ait yalıya taşınmışlardı. İki kadın arasında kalmış ve acısına inatla tutunan bu adamın kendisini artık arzulamadığını fark etse de aşkla çabalıyordu Sibel, Kemal'i içinde bulunduğu halden çekip çıkarabilmek için."} {"url": "https://egoistokur.com/meger-paulo-coelho-satanistmi", "text": "Simyacı'nın yazarı Paulo Coelho meğer satanistmiş! Simyacı'nın yazarı Paulo Coelho meğer satanistmiş! Julia Roberts'ın en sevdiği yazar olması umurumda değil, tüm dünyada kitapları 100 milyondan fazla satan Paulo Coelho'nun yazdıklarını ben gayet sıkıcı buluyorum, birkaç sayfa geçmeden esnemeye başlıyor, ardından da yapacak daha iyi bir şey bulup kitabını bir kenarda unutuveriyorum. Lakin geçen gün çıkan biyografisini sonuna kadar okudum ve yazdıklarından çok daha enteresan, hareketli ve heyecanlı bir hayatı olduğunu fark ettim. Özet isterseniz... Gençlik yıllarının bir bölümünü Rio de Janeiro'da bir psikiyatri kliniğinde geçirmiş, lakin ağır sakinleştiriciler ve elektro-şok tedavisi ruhundaki fırtınayı azaltmak yerine daha da şiddetlendirmiş. Çıktıktan sonra gazetecilik yapmaya başlamış ardından müzisyen Raul Seixas'la tanışmış ve birlikte popular şarkılara imza atmışlar. Biri yazıyor biri söyüyormuş. Bu süre boyunca hep uyuşturucu kullanmış. İyi de bu bilgiler hala yeterince heyecan verici değil! Ama bizde yeni çıkan biyografisi, Brezilyalı yazarın epeyce karanlık ve vahşi hayatını açıkça ve dürüstçe göz önüne seriyor. Tabii meraklıyım ya; gerçek adı Büyücü olan kitabın bizde niçin Bir Savaşçının Yaşamı olarak çevrildiğini de bilmeyi istedim. Türkiye'deki yayıncısı, yazarın o çok acayip biraz da ürkütücü hayat hikayesine bir nevi saygınlık kazandırmayı istemiş olmalı. Fernando Morais, Can Yayınları'nın tercih ettiği isimle Bir Savaşçının Yaşamını yazmak için üç yıl Paulo Coelho'nun izini sürmüş, kendi deyimiyle yaşamını didik didik etmiş, özel ilişkilerini derinlemesine incelemiş, vasiyetini okumuş, ilaçlarını öğrenmiş, ceplerini karıştırmış ve aşk maceralarının meyvesi olabileceğini düşündüğü çocukları aramış. Hepsinden önemlisi, Coelho'nun kırk yıldır tuttuğu günceleri incelemiş. Ve yazarın altmış yıllık yaşamına sığdırdıklarını bir yapbozun parçaları gibi birleştirerek onun kitaplarının toplamından çok daha etkileyici bir iş ortaya çıkarmış. Varmış meğer. Coelho'nun 200 cildi bulan günlüklerini okuyup onunla karşılıklı konuşarak arkalı önlü 100 kaset dolduran Morais'in vardığı nokta bu: Paulo Coelho bir zamanlar satanistmiş. Yıllarca kara büyü yapmış, hatta hayvan kurban ederek büyüler yapan, bu şekilde dünyayı değiştirmeyi amaçlayan Şeytan'ın Kilisesi'ne girmiş. Girmekle de kalmayıp sadık bir mürit olmuş. En büyük arzusunun gerçekleşmesi için, yani büyük bir yazar olabilmek için ruhunu Şeytan'a satmayı bile denemiş. Denemiş diyorum ama belki başarmıştır da. Nihayetinde o artık çok zengin ve ünlü bir yazar. Acaba? Yok, daha neler! Gerçi bu Coelho denen adama hiçbir durumda güven olmuyor, çünkü sonradan feci şeyler yaşadığı için korkudan titreyerek Şeytan'la sözleşmesini iptal etmiş. Gene de o dönem Roman Polanski'nin hamile karısı Sharon Tate'i ve arkadaşlarını katleden Charles Manson'ın ömür boyu hapis cezası alması üzerine günlüğüne İnsanlar Manson'ı anlamadıkları için çarmıha geriyorlar diye yazmış. Anlayacağınız, bugün tatlı tebessümüyle spiritüellikten söz eden Paulo Coelho'nun işte bu kadar fena bir geçmişi var. İşin tuhafı okurları günlüklerini elimizdeki biyografideki alıntılar dışında hiçbir zaman okuyamayacak. Zira ölümü halinde bunların bir an önce yakılmasını vasiyet etmiş. Biyograficisi Morais, Coelho'nun cinsel deneyimlerinin de epey şok edici olduğunu söylüyor. Bunların çoğunu kitaba almamışlar. Mesela günlüklerinden birinde yazar, henüz ergenlik çağındaki kız arkadaşıyla kızın yaşlı, felçli ve dilsiz akrabasının önünde nasıl seks yaptıklarını anlatıyormuş. Kitaptan öğrendiğimiz kadarıyla yazarın gençliğinde ortalıkta çıplak dolaşmak gibi irkiltici zevkleri varmış. Bana gelince; ne düşüneceğimi şaşırdım. En iyisi içeri gidip Ira Levin'in yazdığı Rosemary'nin Bebeği'ni okuyayım. Satanizme dair bir kitap ama o kadar güzel ki! Simyacı kitabı bence aşısı güzel bir hikayesi var."} {"url": "https://egoistokur.com/mehmet-acar-demokrasiler-ayakta-durdukca-cok-da-karamsar-olama", "text": "Arkadaşım Mehmet Açar en sevdiğim sinema eleştirmenlerinden. Ayrıca Hayatın Anlamı Ya da Akhisarlı Hasan Tütün'ün Maceraları ve Siyah Hatıralar Denizi gibi romanların yazarı. Yeni kitabı Kayıp Hastaya gelince; bence büyük bir şey. Kahramanı Ali Z. adında biri. Olaylar bir hastanede geçiyor ve bunun dışında her şey müphem. Ali Z.'nin sırt çantası kayıp zaten, kimliği ve evrakları bulunamıyor. Oraya niçin geldi, nasıl çıkacak hatta aslında kim; belli değil... Alttan alta hissedilen ve dozu gittikçe artan gerilimse cabası. Benim için en büyük sürpriz, Açar'ın bir tür saplantıyla sevdiğim Douglas Hofstadter'in kitaplarından etkilendiğini öğrenmekti. Cinsellik baskı altına alınabilir ama kontrol edilemez bence... Bu yolla insanların kontrol edilip edilemeyeceğini ise bilmiyorum. Ama hastanedeki deneylerden birisi olduğu kesin. Sonuçta, Ali Z. aşkla cinsel arzuyu ayıramaz hale geliyor. Benim için önemli olan, Ali Z.'deki o kafa karışıklığı... Ben şöyle düşünürüm: Kadınlar aşığım dediklerinde gerçekten aşıktırlar. Onların aşkı daha gerçek gelir bana, erkeklerin aşkı ise sahip olmakla ilgilidir biraz... Her neyse, bu bir aşk ve cinsellik romanı değil ama Ali Z.'nin bu konudaki kafa karışıklığı romanın önemli motiflerinden biri. Romanda okurun üstünde durduğu gerçeklik zemini sürekli kayıyor. Özellikle finale doğru anlatım Escher'in resimlerine dönüyor adeta. Bunu çok bilinçli yaptım. Yani, sonuçta böyle düşünmekte haklısın ama ben hala rüyaların gerçeklerden daha gerçek olduğunu düşünüyorum. Gerçeklik ve rüya arasında bir anlatı labirenti kurmaya çalıştım. Ama sonuçta, gerçekliğe giden yol rüyalardan geçiyor. Çünkü hafızamızın en saf hali rüyalarda karşımıza çıkıyor. Rüyalar gerçeklerden bile daha dürüst. Rüyaları anlarsak, kendimizi daha iyi anlarız. Açıkçası bu romanda alegori yok ve roman Türkiye'de geçmiyor. Nokta. Gerisi tümüyle aşırı yoruma girer. Olup bitenler derin devlet yapılanmasına sahip bütün ülkelerde olabilir. Edward Snowden CIA'de çalışırken Obama gelince bu işler bitecek diye düşünürmüş. Yani liberal Obama gelince derin devletin başta Amerikan halkı olmak üzere dünyadaki bütün insanların özel hayatını gözetlemekten vazgeçeceğini sanıyormuş... Sonra ne olduğunu hepimiz biliyoruz. Obama geldi, o işler aynen devam etti. Snowden şimdi vatan haini. Sinema kültürüm, romancılığımı mutlaka besliyordur; aksi düşünülemez. Filmler popüler kültürün bir parçası olduğu için romanlarımda bu tür göndermeler her zaman vardır. Öte yandan, romancılığım da eleştirmenliğimi besliyor. Sonuçta, roman yazarken bir anlatı yapısı kuruyorsunuz. Film de senaryo yazarı ve yönetmen tarafından kurulan bir yapıdır. Filmi seyrederken bir yazar olarak o yapının kuruluş aşamalarını görebiliyorum... Romancılık, analiz sırasında gerçekten çok işime yarıyor. Daha önceki romanlarımın sinemaya çok uygun olduklarını düşünmüyorum. Yani, üçünden de film çıkar ama çok şeyin değişmesi, atılması gerekir. Kayıp Hasta ise filme uyarlanmaya daha müsait galiba. Zaten sinema bir karakterin öznel bakış açısını yansıtmak için çok ideal bir dil sunar. Roman da baştan sona Ali Z.'nin bakış açısı üzerine kurulu. Özellikle son üç bölüm, film grameriyle etkili ve çarpıcı bir hale gelebilir. Ama malum, romanın en güzel yanı, herkesin kendi filmini kendi hayalgücünde çekiyor oluşu... Film haline geldiğinde yönetmenin hayalgücüne mahkumsun."} {"url": "https://egoistokur.com/mehmet-eroglu-bir-guernica-bin-ucaktan-daha-etkilidi", "text": "Pablo Picasso'nun savaşı konu alan ünlü tablosu Guernica'dan bir detay. Mehmet ve Emine romanlarındaki Hasan Hoca karakterini, daha İhsan Eliaçık bilinmezken ve Antikapitalist Müslümanlar ortada yokken, politik islamın nerelere varacağını düşünmeye başladığım 1993 yılında tasarlamıştım. İnanmayan, Yürek Sürgününü okusun. Hasan Hoca, Mehmetin yazılmaya başladığı 2006'da yani Gezi'den tam yedi yıl önce ortaya çıktı ama 2009'da İhsan Eliaçık'ın metinleriyle karşılaştım ve Hasan Hoca şaşırtıcı bir sahiciliğe kavuştu. Gezi olayları sırasında ilk düşüncem hayatın romanımı taklit ettiği oldu. Şaşırmadım. Sadece üç yıl önce Emine çıktığı zaman Müslümanlarla ilgili politik öngörümü eleştirenlere bakıp güldüm. Sizinle ilgili edebiyatçının kahin olarak rolünden bahsedebilir miyiz? Bunun size bir nevi kült şöhreti kazandırdığı da söylenebilir. Kahinlik iddialı bir benzetme olur. Bence kahinlik Fay Kırığından çok 1993'de Yürek Sürgününde yazdıklarımda aranmalı. Politik İslam'ın bir kolunun yeraltına çekilip yöntem olarak şiddeti seçeceğini, ana damarınınsa sosyalizmin boşalttığı alanı doldurup toplumun antikapitalist tepkisini kullanarak iktidar olabileceğini söylemiştim... Kült şöhret meselesine gelince, ne diyebilirim, insan yazarken cömert ve açık, kendinden söz ederken ketum olmalı. Toplumcu refleksleri olan Müslümanlarla solun stratejik bir ittifak gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğini söylemek zor. Bu işbirliği spesifik koşullara bağlı olur. Belki Gezi Olayları gibi, iktidarı ciddi şekilde hırpalayan bazı durumlarda birlikte hareket edebilirler. Ama bundan daha önemlisi klişe önyargılardan kurtularak solun Müslümanlığı, Müslümanların solu tanıması. Sanırım bu sorun mevcut İslam kültürü, kentleştikçe çözülecek. Şu anda Müslümanlığın ana karakteri taşralı. Mevcut iktidar da bu taşralılığı gayet açık bir şekilde yansıtıyor. Hatırlayın, Avrupa'yı biçimlendiren hadiselerden birisi 17. yüzyıldaki 30 yıl savaşlarıdır. Bizdeki savaş da 30 yıl sürdü. Savaşa katılan nesiller arttıkça, acılar biriktikçe barışmak, yatışmak giderek zorlaşıyor. Unutulmamalı ki, her savaşın nihai amacı barıştır; biz bunu gözardı ettik. Reel politik açısından bakarsak, barışa en son razı olacak taraf Kürtler'den çok Türkler'di. Şimdi olan bu. Bir türlü sonuçlandırılamayan Güneydoğu savaşı, Kürtlerin taleplerinin nihai yönü, Türkler için Cumhuriyetten sonra büyük bir travma. Ama barış kaçınılmaz. Ertelenmesi neticeyi değiştirmeyeceği gibi, faturayı kabartmaktan başka bir şeye yaramayacak. İnsan, kendisinin geliştirdiği ölçütlerle yargılandığında, ortadan kaldırılması gereken bir türdür diye yazmıştım bir romanımda. Ama Romain Gary de haklı, insan her seferinde kendi küllerinden yeniden doğan bir tür. Sonuçta insanlık için umut, erdemlerimizin anası olan vicdanımızın derinleşmesinde yatıyor bana kalırsa. Vicdanı derin olan barışı seçer, barışı kollar. Ankara'da neredeyse 15 yıldır haftada iki gün edebiyat seminerleri veriyor ve iki yılda bir de roman yayınlıyorum. Hiçbir yere, hiç kimseye mesafeli durduğum falan yok, başından beri olduğum yerdeyim. Mesafe tespitinizi tersine çevirirsek, İstanbul bana uzak duruyor da diyebiliriz... Şaka bir yana, 7 ay boyunca bahçeli bir evin güzel manzaralı bir odasında yazıyor ve dersler veriyorum, yazın üç ayını da İzmir/Karaburun'da denizin koynunda geçiriyorum. Baharda ve sonbaharda da iki ay yurt dışına gidiyorum, müzik dinlemeye... Gördüğünüz gibi durum pek sıkıcı sayılmaz. Bu arada, kendimi hiçbir zaman Ankaralı bir yazar olarak görmedim. Romanlarımda genellikle trajik temaları yazarım ve bunları Karaburun'da tasarlar ve bitiririm. Hem maksat yazmaksa, Ankara verimli çalışmak için uygun bir yer. Eğer, '7 ay deniz yok derseniz,' ben de gülümseyerek, 'Serüven seven yazar kendi denizini içinde taşır' derim. 10 yaşımdan beri inatla başkalarına benzememeye çalışıyorum. Zaman zaman bunun zararını çekmedim değil, ama inatçılığımın yararı zararından daha fazla oldu. Bana sorarsanız insanlarla değil, fikirlerle birlikte olmak çok daha yararlı. Hem yazmak tek başına ve herkesten uzakta yapılır. Nietzsche, Pazar yerinden ve şöhretten uzakta oluşur bütün büyük ve değerli şeyler der. Edebiyatta yandaş arayanlar genellikle bu işi bugün için yapanlar arasından çıkar. Ben yazmanın gelecek için yapıldığına inanıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/mehmet-sait-aydindan-efkar-karmasi-turkuler-eylule-yarasi", "text": "İlk olarak Türküler Sevdamızın içinde dinlemiştim. Unuttuydum, kendini şedit biçimde anımsattı sonra. Erdal Erzincan'ın zalimane bağlaması ve abartısız icrasıyla. Bir Alevi deyişi. Piri Mecnun olanların, pirine Leyla olmaya talip oldukları türküler de söyleniyor elbette. Nasılsın? sorusuna, Hal böyle böyle diye cevap verenler de. Şimdilerde Kırıkkale sınırlarında olan fakat hiç tereddütsüz Kırşehir diyebileceğimiz yöreden, Keskin'den Hacı Taşan'ın bozlağı. Ömrümün en kokusuz zamanlarında, Mehmetçik İnternet Kafeden defaatle dinlemişliğim, kişisel tarihim açısından çok kıymetlidir. Sevdiğine pambığım diyen biridir bu yüzden en çok, Keskinli Hacı Taşan. Cengiz Özkan'ın Veysel Dalsaldı'yla beraber yaptığı CRR'deki Hasan Hüseyin Aşkına konserine gidenler, içeriden ağlamakla çıkmadılarsa, büyük bir şişkinlikle çıktılardı. Bu türkü de Elazığ derlemesi; birçok icrası var fakat Kalan Müzik'ten çıkan Gelin albümündeki Özkan'ın bu icrası kadar fenası azdır. Eylül akşamlarına, şüphesiz yaraşacaktır. Bu türkünün kaydolunduğu gün, stüdyonun civarında olup oraya intikal etmemiş olmamın kusuru bir ömür yeter. Bağlamayı Mazlum Çimen çalıyor, türkü Pirimiz Abdal'ın, icra Yasemin Göksu. Şu anda türkü diye bir şeyin üzerine bunca konuşabiliyorsak, Kalan Müzik'in büyük emeğiyle konuşuyoruz; bu türkünün içinde yer aldığı albümü de Kalan yayınladı, ardından da Urumeli Hatırasını. İmdada on iki imam yetişsin için. Türkü denince, herhalde ilk akla gelenlerden biridir bu türkü. Binlerce defa, binlerce türlü söylenmiştir; siz bunları okuyorken yüksek ihtimalle biri tarafından, bir kere daha söyleniyordur. Bozkırın Tezenesi konserine çıkarken, Bu kadar insan kim için gelmiş? diye etrafındakilere soran Çiçekdağlı Muharrem Ağa'nın oğlu Neşet Ertaş'ın kategori dışı türküsü. Turgut Uyar'ın ben de bu dünyaya geldim geleli/ ucu mor püsküllü marpucum mu var? dizelerini anımsamamıza kim engel olabilir? Videonun sonunda adını soracak korosunda olduğu Burhan'ın, Neşet Usta ve soyadının da Ertaş olduğunu duyacak. Onun için çekilen Garip belgeselinden, arkada dünyanın en şahane korosuyla."} {"url": "https://egoistokur.com/mektup-dersleri-yazdigimi-geri-alama", "text": "Carroll'dan mektup yazma dersleri: Yazdığımı geri alamam! Bu arada, Carroll, bu minicik kitabı güzel mi güzel bir mektup kitinin parçası olarak yazmış. Mektup kiti de ne ola diye soruyorsanız, içinde kağıt ve çeşitli fiyatlarda pullar bulunan ufak bir zarf. Bir de sözünü ettiğim o el kitabı... Fotoğraflar daha iyi anlatabilir. Naomi Bulger'in blogundan. Araştırmacı yazar Simon Garfield, Mektup: Yazışmanın Hayli İlginç Tarihi adlı kitabında bundan bahsediyordu. Aşağıda kitabın o bölümünden parçalar okuyacaksınız. Lewis Carroll, 1888'de bir ürün icat etti. Bu öyle bir üründü ki, Carroll onu yaratıcı ve tatminkar bir yaşamın olmazsa olmazı sayıyor, onsuz bir yaşam hayal edemiyordu. The Wonderland Case For Postage-Stamps adındaki bu ürün ortadan ikiye katlı cüzdan şeklinde bir pul defteriydi. Yarım peniden bir şiline kadar çeşitli değerde pulların yerleştirilebileceği on iki cebi bulunuyordu. Postacılık teknolojisinde bir devrim değildi elbette ama gene de Carroll bu cüzdanı, denizaşırı ülkelere yolladığı onca mektup ve farklı posta ücretlerine tabi diğer paket gönderileri sırasında başına gelen aksiliklerden sonra icat ettiğini öne sürüyordu. Tam teşekküllü bu Harikalar Diyarı sayesinde doğru pul gereken zamanda hep yanınızda olacaktı. Tabii cüzdan, adını Alice'ten almıştı ve Harikalar Diyarı'nın başarısını tescilleyecek kişi de gene Alice olacaktı. Çok yakında taklitleri de çıkar tabii, demişti Carroll. Ama bu cüzdandaki iki Resimli Sürprizi taklitlerinde bulamayacaksınız, çünkü onların telif hakkı saklı. Sürprizden kastı iki yeni Alice resmiydi. Birinde kucağında bebek tutuyordu Alice, ötekindeyse domuz. Fakat bu cüzdanı almak için bir sebep daha vardı: Eight or Nine Wise Words About Letter-Writing adındaki kitapçık. Kendi adresinizi nereye yazacağınızla ilgili bilgiler de mevcuttu. Hatta Carroll, Adresinizi eksiksiz bir şekilde kağıdın en üzerine yazacaksınız, diye buyuruyordu. Adresi değişen arkadaşlar size gönderdikleri bir önceki mektuptan -ki siz onu muhtemelen çoktan imha etmiş bile olabilirsiniz- ezberlediğinizi tahmin ederek mektubun tepesine sadece 'Dover' diye yazıp bırakınca, durum gerçekten çok sinir bozucu oluyor. Bunu acı deneyimlerimden yola çıkarak söylüyorum. Tarihi de eksiksiz yazmak gerektiğine dikkat çekiyordu Carroll çünkü bu da eski mektupları düzenlerken size faydalı olacaktı. Bir dostunuza şakayla karışık hakarette bulunmak istiyorsanız, bunu belirgin bir şekilde yapın."} {"url": "https://egoistokur.com/melisa-kesmezden-ehlilesmeyi-reddeden-kadinlarin-oykuler", "text": "Melisa Kesmez, Sel Yayıncılık'tan çıkan Bazen Bahar adlı yeni öykü kitabını Semih Büyü'ye anlattı. Evet, yazdığım öyküler kadınlığın hallerinden doğuyor, anlattığım hikayelerin mayasında kadının duygu dünyası var. Bir erkeği de anlatsam, bir babayı mesela, onu kızının gözünden anlatmayı seviyorum. Bunun kuşkusuz kişisel bir tarafı var: Her şeyi kadınların üstlendiği erkeksiz bir dünyada, kadınların arasında büyüdüm; hepsi hayatın içinde iyi ya da kötü izlerini bırakan, buradan öylece geçip gitmeyen kadınlardı. Bu dünya benim hem iyi bildiğim hem de hep merakla kurcalamaya devam ettiğim bir dünya oldu. Bu elbette bir takıntı değil, sadece bir yazar olarak en çok beslendiğim, eğip bükmeye en hevesli olduğum ham malzeme. Ama bir yandan da hep mesafemi korumak istedim o içimde kaşınıp duran ve yazılmak için can atan kadın hikayelerine; gözümü boyamasınlar, başımı döndürmesinler istedim. Bağrıma basmak istemedim onları. Kadınlığa kadınlığı yücelten fanatik duygularla değil bilakis biraz da didikleyerek bakmayı tercih ettim. Bu da sanırım sizin bahsettiğiniz cinsiyetsiz dili yaratmamı ve korumamı sağladı. Bir yazar olarak kadın konusuna olan ilgim, erkeği ve erkekliği dışlayan bir ilgi değil. Tam tersine onu da içine katan ve böylelikle çoğalıp insanı anlamaya yönelen bir şey. Biz aslen İstanbullu bir aile değiliz, daha iyi bir hayat hayaliyle 80'lerde İstanbul'a göç eden ailelerden biriyiz. Ben dokuz yaşındaydım geldiğimizde. Ama İstanbul'dan başka bir şehirle manevi bağ kurmadım, sanki öncesi yaşanmamış gibi. Şimdi geri dönüp bakınca, beni ben yapan her şeyin fonunda İstanbul var. Büyümek adına heybeme attığım neredeyse her şeyi burada tanıştığım insanlardan öğrendim. Kadıköy, Beşiktaş, Beyoğlu, Şişli, şimdi de Üsküdar... Aile eviyle pek barışık olmayan ve bağımsızlığını erken ilan etmiş biri olarak, bu şehirde evim dediğim bir sürü yer oldu. Dolayısıyla yazmaya giriştiğimde hemen yanımda yazılmayı bekleyen kocaman bir İstanbul vardı. Ben ne yazsam o içine sızacaktı, başka çaresi yoktu. Gözümü kapasam orada İstanbul belirecekti. Bazen Beşiktaş'ta bir oda, bazen Beyoğlu'nda bir masa, Kadıköy'de bir sokak... Ama artık İstanbul her sabah başka bir şehir, hızla dönüşüyor, artık benim şehrimmiş gibi gelmiyor. Şehirli modernler olarak boğuşup durduğumuz her şeydi beni o öyküyü yazmaya iten. İnsanın doğadan kopuşu, duyguyu ve maneviyatı dışlayan kapitalist bir dünyada yolunu kaybetmesi, her şeyin içinin boşalması, her türlü anlamın yitirilmesi... Buna sebep olan şeyin, hayatın her alanında eril olanın dişil olan üzerindeki tahakkümü olduğunu düşünüyorum. Ortaya çıkan cehennemden kadın da erkek de nasipleniyor ama yıkım en çok ve en hızlı kadını ve doğayı hedef alıyor. Doğanın varoluş mücadelesi, kadının varoluş mücadelesiyle benim için aynı şeye denk geliyor. Kurtlarla koşan ve evcilleşmeyi reddeden kadınlardan yana umutluyum. Mutlaka öyle olmalı. Bu tür ortak noktalar -benim irademin ve tercihimin dışında- kitaplarımın ya da tek bir öykümün etrafında neredeyse manevi bir çember yaratabiliyor. Bu duygudaşlık okurla yazarı arkadaş yapıyor, hatta şahit olduğum kadarıyla okurla okuru da. Uzaktan da olsa, birbirimizi hiç görmesek de, bir öyküde geçen mesela bir Ahmet Kaya şarkısı yüzlercemizi bir anda yan yana getirebiliyor. Bizi yan yana getiren, birlikte sevinip üzüldüğümüz şeylerden başkası değil çünkü. Sık sık okur mektupları alıyorum ve yazdığım bir öyküyü okuyup orada kendini bulan birinin kurduğu içten cümleler, bana asla boş bir çabaymış gibi gelmiyor. Geçenlerde bir okurum yanlış hatırlamıyorsam Kars'a doğru giden bir otobüste benim kitabımı okuyormuş ve yol arkadaşım diye benimle paylaştı. Bu, insanın ne güzel deyip geçebileceği basitlikte bir şey değil. Sevgisizlikten kırıldığımız bir ülkede bizi inatla yan yana getiren, kardeş yapan her şey o kadar kıymetli ve o kadar güçlü ki. İnsanı insandan uzaklaştıran her şeye inat, bir cümlenin altında toplanmak bile bana çok şey anlatıyor. Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz'le Bazen Bahar arasında iki yıl var. Kıyas gibi değil ama iki kitap arasındaki farklılıkları ve iki yıl içinde sizin öyküye bakışınızdaki değişimleri merak ediyorum. Nereden baktığınıza göre değişir ama iki yıl benim hayatım özelinde uzun bir iki yıldı. Hiç kuşkusuz kişisel olarak tecrübe ettiğim her şey yazdıklarıma da temas etti. Biraz içime döndüğüm, az insanla görüştüğüm, az biraz büyüdüğümü hissettiğim bir dönemde yazdığım bu öykülerde, öncekilere göre daha sabırlı bir ses var. Edebi açıdan bu sabrı nasıl anlatırım bilmiyorum ama yavaşladığımı ve gerektiğinde durmak için kendime fırsat verdiğimi hissediyorum artık. Daha cesur olduğumu ve kendimi daha az sansürlediğimi. Hem yazarken hem de yaşarken... İlk kitabım beni gururlandıran bir kitap, bana yazmak için alan açan, yazabilirsin diyen bir kitap. İkinci kitabım ise bana bir yazar olarak yolumun devamının olduğunu söylüyor. Şimdi bir üçüncü kitap için yoldayım. Ne yazacağım ben de çok merak ediyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/memleketin-ilk-rock-stari-zeki-mure", "text": "Çıkarken çok sevdiğim bir arkadaştan ayrılmışım gibi üzgün olduğumu fark ettim. Buraya yine gelebilir, her şeyi baştan gezebilirdim elbette ama yine de bitti diye üzülüyordum işte. Bu harikulade sergiye siz de gidin lütfen, Paşa'yı hatırlayın, onu yalnız bırakmayın. Vay be, meğer Harry Potter aslında Zeki Müren'miş! Sergide önce yuvarlak gözlükleri, zayıf yüzü ve ince vücuduyla Harry Potter'a adeta ikizi kadar benzeyen küçük Zeki Müren çıkıyor karşıma. Açılışta, Aaa, meğer Harry Potter aslında Zeki Müren'miş diyen birine rastladıysanız, o bendim işte. Şaka bir yana, Sanat Güneşinin büyümesini fotoğraflar ve anılar eşliğinde adım adım izliyorum. Çok sevilen birinin çocukluk hallerini görmek tuhaf bir deneyim, o yüzden burası sergide en uzun kaldığım yer oluyor. Üst kattaki ikinci bölüm de mükemmel... Tam köşeye minik bir sinema salonu inşa edilmiş. Kırmızı kadife perdeler açılıyor ve perdede Zeki Müren'i izlemeye başlıyorum. Bittiğinde gördüğüm manzara ise soluğumu kesmeye yetiyor. Karşımda Müren'in işlemeli, pullu, tüylü şahane sahne kostümleri duruyor. Kule misali yükselen platform ayakkabıları, kocaman gösterişli güneş gözlükleri de... Cennetteyim sanki! Bizzat tasarladığı kıyafetlerine Dağ Gelinciği, Dr. Jivago'nun Aşkı, Zirvede Açan Lale, Buzlu Çiğdemler, Eskimonun Sevdası gibi isimler de verdiğini öğreniyorum. Zeki Müren'in siyasi bir yönü, bir tavrı olduğunu söylersem ileri mi giderim, bilmiyorum ama onun bir de manifestosu var... 16 Ağustos 1970'de Haftasonu gazetesinde yayınlanmış. Sahnede mini ve maksi etek giymesinin bazı çevrelerde büyük tepki yaratması üzerine, İcap ederse günün birinde dünya çapındaki bir revüde Adem ile Havva'nın Adem'ini temsil eder, bir tek yaprakla sahneye çıkarım. Bu biraz cesaret işidir demişti. 8. Dünya seyahatimde Batı'da son entarili erkek modasını önce ben de hayretle izledim. Artık uzun saçlı rengarenk kılıklı erkeklerin sokaklarda rahatça dolaştığı memleketimizde nasıl olsa başkaları tatbik edecekti bunu... Sahne yeniliklerinin naçizane öncüsü olarak erken davrandım... İyi yi yapmadım mı? Alkışlarınız neticenin müspet olduğunu göstermeseydi devam etmezdim. 5. Mevleviler kloş etekleriyle semaya varmıyorlar mı? O ne ulvi bir görüntüdür. 8. Yıldırımlar yüksek tepelere düşerler... demiş Atalarımız. Sizler benim siperisahikamsınız. Çıkarken çok sevdiğim bir arkadaştan ayrılmışım gibi üzgün olduğumu fark ediyorum. Buraya yine gelebilir, her şeyi baştan gezebilirim elbette ama yine de bitti diye üzülüyorum işte."} {"url": "https://egoistokur.com/menekse-gozler-bu-hafta-cibalikapi-balikcisind", "text": "Yemekle olan ilişkim aslında çocukluğa dayanıyor. Şanslıydım, annem çok küçük yaşta mutfağa girmeme izin verdi. Anneannem onu mutfağa sokmamış hiç, o yüzden de yemek yapmayı çok geç yaşta öğrenebilmiş. Aynısını yaşamamı istemediği için herhalde, beni mutfaktan uzak tutmadı hiç. Et yemeklerini annemden öğrendim, balığı da babamdan... Ama esas öğretmenim anneannem oldu. Saray'da yetişmişti, o yüzden her yemeği bilir ve muazzam sofralar hazırlardı. Yemeklerinin lezzeti dillere destandı. Çocukken onu seyrederek bile o kadar çok şey öğrendim ki. Hayır, bırakmadım. Okumak için Fransa'ya gittiğimde yanlarında yaşadığım aile sayesinde başka kültürlerin yemeklerini de öğrendim. Evde beş çocuk vardı, yani en aşağı yedi kişi otururduk sofraya. Bütün sohbetler yemekle başlar, hep oradan ilerlerdi. Sofraya oturmak paylaşmak anlamına geliyor. İnsanı yemeği yemekten çok, paylaşmak mutlu ediyor. Emek sarfediyor, bir şeyler hazırlıyorsunuz, sonra da onları cömertçe başkalarına, sevdiklerinize ikram ediyorsunuz. Sofrayla ilgili olarak en sevdiğim şey bu. Elimde değil, önüme bir tarif koysam bile onu kendime uyarlamayı başarırım. Bir malzemeyi çıkarırım mesela ve yerine o an elimin altında bulunan başka bir şeyi eklerim mutlaka. Yemek işini ancak böyle yaptığınız zaman o bir görev olmaktan çıkıp eğlenceye dönüşür, yaratıcı bir iş haline gelir. Sadece filmde ya da sahnede oynamaz insan, mutfakta da oyun oynar. Bardak yemeklerim vardır mesela benim, onları yapmayı çok seviyorum. Buharda enginar yaptım geçen gün. Normalde üzerine yoğun bir hardal sos dökerim. Gene yaptım ama yetmedi, bir eksik var duygusu taşıyordum... Sonra dolapta zencefil olduğunu hatırladım. Taze zencefili ince ince, pudra halinde rendeledim. Nefis oldu. Öyle bir şansım yok, maalesef ben her şeyi seviyor ve yiyorum. Sadece tatlı yiyemiyorum, sağlık meselelerinden ötürü. O yüzden en tereddüte düştüğüm konu bu oldu. Tatlı konusunda uzman olan Güney Fransa'da yaşayan kızım. Mutfakta beni aştı diyebilirim. Foie Gras'yı çiğden alıp kendi yapıyor mesela, o kadar usta. Doğrusu yok. Ben organik ürünlere falan bakmıyorum ve alıştığım, sevdiğim Pınar Hanım'dan alışveriş ediyorum. Organik tarım yaptığını iddia etmiyor ama doğal yetiştirilmiş sebzeler meyveler sunduğunu söylüyor, ben de ona güveniyorum. Bazen eciş bücüş görünüyor bazen ondan aldıklarım ama çok da lezzetli oluyorlar."} {"url": "https://egoistokur.com/mensa-fahiseleri-ve-kayip-espri-defterleri", "text": "Mensa fahişelerini duydunuz mu? Rivayet bu ya; kendileri karşılaştırmalı edebiyat doktorası yapmış bir hanımın genelevinde çalışan güzel ve pek entelektüel birkaç kızmış. Müşterilerin entelektüel şehvetlerini doyuruyorlarmış. Mesela adamlar orada, kafası çalışan bir fahişeyle Dostoyevski yahut Proust tartışabiliyorlarmış. Fazladan 200 dolara kıyarlarsa, Chomsky'nin dil kuramını çürütecek kızlarla bile sevişebiliyorlarmış. Kime göre? Öykülerini filmlerinden bile daha çok sevdiğim Woody Allen'a göre... Cenneti dev bir kütüphane olarak hayal eden Borges'ten de ileri gitmiş Woody Allen ve cenneti içinde kitaplar olan dev bir genelev olarak hayal etmiş. Bugünlerde malum sebeplerden ötürü Woody'nin W'sini bile telafuz etmem tüyleri diken diken edebilir ama elimde değil, kendisi hala sevdiğim sinemacılardan. Ve ufff, siyaseten doğrucu bir tartışmaya girmeyeceksek şayet; size Allen'ın -bizde Siren Yayınları'nın bastığı- öykü kitaplarını filmlerinden bile daha çok sevdiğimi söylemek istiyorum. Neticede hem doyasıya gülersiniz hem de hayatta başınıza gelebilecek olası saçmalıkları sizin yerinize yaşayıp sizin yerinize acı çeken 'küçük' kahramanlar yaratan bu açıksözlü ve cesur sinemacının, büyük bir yazar da olduğunu hatırlarsınız. Üniversitedeyken, canım arkadaşım Rose'la 'espri defteri' diye bir şey icat etmiştik. İnternet falan da yoktu henüz. Defterler alıp içlerine komik bulduğumuz şeyleri yazıyorduk. Aniden olayların matrak yanlarını görmeye başladığımız için herhalde, hayat bizim için daha katlanılır; hafif ve eğlenceli bir hale gelmişti. Akşit Göktürk'ün eleştiri sınavından 100 alışım pek kıymetli espri defterim sayesinde olmuştu mesela. Woody Allen'ın Hızlı okuma kurslarına gidip Savaş ve Barışı okudum, olay Rusya'da geçiyor sözünü insan ilişkilerine uyarlayarak paçayı kurtarmıştım. Yaşadığımız her ilişkinin esasen bir yorumlama, tercüme, editörlük ve eleştiri sürecinden ibaret olduğu, dahası süratin muhtevayı zayıflattığı yolundaki teorimi o gün oluşturmuştum. Sonradan teorime riayet edemedim, o ayrı. Olaylar karşılaştırmalı edebiyat doktorası yapmış bir hanımın genelevinde geçiyordu. Kızlar, müşterilerin entelektüel şehvetlerini doyuruyordu. Mesela adamlar, kafası çalışan bir fahişeyle Dostoyevski yahut Proust tartışabiliyorlardı. 200 dolara kıyarlarsa, Chomsky'nin dil kuramını çürütecek kızlarla bile sevişebiliyorlardı. Borges, 'Cenneti dev bir kütüphane olarak hayal ettim hep' demiş ya; anlayacağınız Allen daha cüretkardı. Ona göre cennet, içinde kitaplar olan dev bir genelevdi. Türkiye'de yaşasa, vay haline! Kugelmas Hadisesi vardı bir de. Romans istiyorum diye inleyen New Yorklu Yahudi, taşranın bayağı tekdüzeliğinden kurtulma özlemiyle yanıp tutuşan Madam Bovary'nin kollarında buluyordu kendini. Çok komikti. Adamcağız, Ya beni kitaba geri gönder, ya da hemen evlenelim diye tutturan Emma ile Dünyayı başına yıkarım, seni gene terketmem diye çemkiren karısı arasında kalıyordu. Eleştirmenlerse ara sıra Madam Bovary'i öpücüklere boğan kel kafalıyı daha önce nasıl fark etmediklerine hayıflanıyorlardı. Bir klasiği klasik yapan şeyin, bininci okuyuşta bile yeni şeyler sunabilmesi olduğunu hatırlamalıydılar oysa. Woody Allen'ın hikayelerini sevmek için su katılmamış bir edebiyat manyağı olmak gerektiğini söylemiş miydim size? Sokrates'ten Kierkegaard'a, Novalis'ten Nietzsche'ye, Hannah Arendt'ten Philip Roth'a düşünce ve edebiyat aleminin mühim şahsiyetleri teker teker sahne alır, birer hikaye kahramanı olarak olarak en karmaşık önermelerini, olağanüstü bir hafiflikle dile getirirlerdi. İşte Rose'la gözlerimizden yaşlar gelene kadar gülerek bunları okur, Mensa fahişeleri gibi cümlelerimize alıntılar karıştırıp dururduk. Kendisi yıllardır arayıp bulamasa bile, saklıyor galiba defterlerini. Bense dağınık biri olduğumdan ve giden şeyleri kalanlardan daha çok sevmek gibi bir karakter zayıflığı taşıdığımdan, hepsini kaybettim! Lakin güzel haberler de gelmiyor değil: Kayıp espri defterlerimi bulamadığımı öğrenen Siren Yayınları, Woody Allen'ın hikayelerini yeniden basmayı akıl etmiş mesela. Rastladığınız ilk kitapçıya girip alabilir ve okumaya başlayabilirsiniz. Hem doyasıya gülmek için, hem de hayatta başınıza gelebilecek olası saçmalıkları sizin yerinize yaşayıp sizin yerinize acı çeken 'küçük' kahramanlar yaratan bu açıksözlü ve cesur sinemacının, büyük bir yazar da olduğunu hatırlamak için."} {"url": "https://egoistokur.com/merakli-bir-cocugun-seyahat-gunlukler", "text": "Hep siz mi gezi kitapları okuyup yurtdışı seyahatleriniz öncesinde planlar yapacaksınız? Boynuz kulağı geçiyor, haberiniz yok! Özge A. Lokmanhekim'in yazdığı Kemal'in Londra Günlüğü, çocuklara farklı ülkeleri, farklı kültürleri tanıtmayı amaçlayan şahane bir serinin ilk kitabı. Hep siz mi gezi kitapları okuyup yurtdışı seyahatleriniz öncesinde planlar yapacaksınız? Boynuz kulağı geçiyor, haberiniz yok! Özge A. Lokmanhekim'in yazdığı Kemal'in Londra Günlüğü, çocuklara farklı ülkeleri, farklı kültürleri tanıtmayı amaçlayan şahane bir serinin ilk kitabı. Ayrıca dediğim gibi, bir seyahat planına isteyerek ya da zorunlu olarak dahil olan çocuklar, Londra'ya gitmeden önce bu kitabın sayfalarını karıştırıp, gidecekleri yer hakkında bilgi edinebiliyorlar. Kemal, anne ve babasıyla birlikte gezmekten çok hoşlanan meraklı bir çocuk. Gittiği yerleri tanımak istiyor, her meraklı çocuk gibi... Londra onun ilk durağı. İkinci durağının Brüksel olacağını şimdiden biliyoruz. Londra'yla ne güzel bir başlangıç yaptı hem Özge hem de Kemal. Kitapta, sömestir tatilinde Londra'ya gidecek olan Kemal'in bavulunu hazırlama sürecinden dönüşüne kadarki tüm tatili anlatılıyor. Kahramanımız, Londra'nın en ünlü yerlerini gezerken okurlara anlaşılır ve eğlenceli bilgiler veriyor. Big Ben, Buckingham Sarayı, Trafalgar Meydanı, Covent Garden, Madam Tussauds Müzesi, Londra Kalesi, Hyde Park gibi şehrin en ünlü, ikonlaşmış yerlerini keşfe çıkan Kemal, İngiliz kültürüne ait birçok bilgiyi de vermeden geçmiyor. Özge'yle bundan birkaç yıl önce tanıştım. Buluştuğumuz gün, bana bu harika projesinden bahsetmişti. Ben de ona Pöti'den bahsetmiştim... Ve çocuklar için yazmanın ne kadar güzel olduğunu konuşmuştuk. Başka güzel şeyler de konuştuk o gün. Bana, o dönem duymaya çok ihtiyacım olan, çok güzel şeyler söylemişti. Söyledikleri, birkaç yıl sonra sadece moral cümleleri olmaktan çok öteye geçecek, bir süre sonra tamamen gerçek olacaktı... Özge'nin benim için böyle ilginç bir yeri ve hafızama kazınan unutulmaz anıları var. Dilerim kitabı çok sevilir ve Kemal dünyanın her yerini karış karış gezer. Bu arada Kemal'in Özge'nin oğlu olduğunu ve bu tatlı, şanslı çocuğun annesiyle birlikte bol bol gezmekte olduğunu da, bilmeyenler için belirtmekte fayda var. Özge aynı zamanda Şehrin Çocuk Hali ve Seyahatperest adlı blogların da kurucusu. Anneler için birbirinden şahane önerilerini ise Milliyet gazetesinde hafta sonları paylaşıyor. Takipte kalmanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://egoistokur.com/meral-oka", "text": "Muhteşem Yüzyıl'dan ve hastalığının ortaya çıkışından kısa süre öne konuşmuştuk Meral Okay'la. Ümit Ünal'ın yazıp yönettiği Kaptan Feza diye bir filmde oynuyordu. Masumiyet özlemimize, arayışımıza karşılık geliyordu o film. Meral Okay da bir uzaylıyla dostluk kuran kadındı. Fakat o uzaylı hiç de uzaklardan gelmiş sayılmazdı aslında, çok vardı aramızda onlardan, çoğu zaman görmesek, görmezden gelsek bile... Alçakgönüllü Kaptan Feza filminin en önemli yanı bence ilişki denen şeyin değerini vurgulamasıydı. Şunu gösteriyordu bize: Eğer onunla ilişki kurmayı denerseniz, anlamaya, dinleyemeye, yaklaşmaya çalışırsanız; tamamen farklı ve yabancı birinin bile size düşman olma olasılığı azalır. Hayatın hep böyle sürprizleri, tatlı şakaları oluyor. İyi ki oluyor. Böyle bakmadım ben. Ölümün oluşturduğu o büyük boşluğu doldurmaya imkan yok. Hayat o kadar akışkan da değil, her boşluğu dolduracak kadar. Yaman'la aşkımızı bu kadar güçlü kılan belki de trajik finalidir. Çalışmak. Durduğumda canım acıyordu çünkü, içimde bir yangın vardı. Böyle deli gibi çalışarak yas sürecini uzattığımı, hayatımın akışını kestiğimi de düşünmüyor değilim şimdi. Ama şunu biliyorum: Yazmasaydım, o acıyı kağıda dökmeseydim, yasım sonsuza dek sürebilirdi. Dünyada yoksulluktan ve savaştan daha pornografik görüntü var mı? Ve şiddetten... Haberleri de yasaklasınlar o zaman. Dün gördüm, ailesinin beş yaşındaki çocuğa nasıl işkence yaptığını... Bu toplum çıldırıyor, cinnete gidiyor. Hep beraber deliriyoruz. Televizyona gelince; ben bir Daha Ne Kadar Dibini Görebiliriz yarışması bekliyorum yahut Daha Ne Kadar Bayağılaşabiliriz... Yarın, öbür gün naklen yayın cinayet izletebilirler bize, sonu yok ki! İnsan ruhunun vahşetinin sonu yok. Kapak açılınca oradan melekler çıkmıyor, canavarlar çıkıyor. Hepimiz ruhumuzun bu tarafını terbiye etmeye çalışıyoruz, ama günümüzde bu çok zor. Sistem insanların hayallerini, gelecek tasarılarını yok etti çünkü. Bunu kusursuz bir başarıyla gerçekleştirdi. İşsizlik ve yoksulluk inanılmaz boyutta. Gelecek yoksa bir insan için, o artık her şeyi yapabilir. bu organizasyona sizinde sitenizde yer vermenizi rica edeceğim."} {"url": "https://egoistokur.com/metin-kacan-ruyalar-kitabini-yazacakt", "text": "İntihar. Yazması kolay, telafuz etmesi çok zor kelime. Bu kaçıncı, ben de bilmiyorum. Öyle dayanıklılık eşiği falan da yükselmiyor insanın, zamanla... Halim yok, diyeceğim sadece şu: Bir yazar en çok okunmak ister. O yüzden size Ağır Roman'ı, Fındık Sekiz'i, Harman Kaplan'ı, Adalara Vapur'u, Cervantes'in Yeğeni'ni; yani Metin Kaçan'ın eserlerini, sesini, dilini hatırlatacağım."} {"url": "https://egoistokur.com/mevsim-normalleri-yasananlarin-sonu-unutmanin-baslangic", "text": "Bir öykücünün bir başka öykücüyü yazması çok da sık rastlanan durumlardan değil, o yüzden aradan çekiliyorum. Mevsim Normalleri, son zamanlarda adından sıkça bahsedilen Neslihan Önderoğlu' nun ikinci öykü kitabı. Yaşamın olağan gidişinin bir yerinden başlayan ve mekan ayrıntılarına çok yer verilmeyen kitapta, anlatılanlara göndermeler yapan öykü isimleri tercih edilmiştir. Kısa öykü tekniklerinin de kullanıldığı Mevsim Normalleri, söylenmeyenlerle okura düşünme imkanı veren boşluklarla sürer. Gündelik hayat ve sıradan insanlara dair anlatıların metaforlarla derinleştirildiği katmanlı dil sayesinde, öykünün iç zamanında gezinen acı bilgisi okura neredeyse birebir yansır. Burada dikkat çekici olan, okura yansıyan duygunun yoğunluğunu anlatının değil, okurun kendisinin belirlemesidir. Hissedilen duygunun okur nezdinde yoğunluk yönünden değişkenlik göstermesinin sebebi, yazarın odaklandığı, çatı seçtiği kavram veya durumu anlatmaktansa bizatihi ona dair yaşantıyı gözler önüne sermesidir. Böylelikle okur, okuma zamanında yaşadığı şeyi; durumu/ hali/duyguyu, kendi yaşamında hangi bilgi ve tecrübeye karşılık gelecek şekilde alacağına ve okuduklarının ne kadarını deneyimlemeden kabul edeceğine kendi karar verir. Aktif okurun yazarıdır Önderoğlu, özgür okurun. Her şeyin ayrıntısıyla anlatıldığı, yazarın ayak sesinin duyulduğu öyküler yerine, aktif okuma sürecinin canlılığını barındıran öyküler yazmayı tercih etmiştir. Mevsim Normalleri'ndeki öykülerde noktalarla verilen ve okura soluk aldıran anlatım biçiminin kullanılması tesadüf değildir. Noktanın metindeki işlevine müdahale etmek isteyen yazar, nokta ile sustuğunu sandığımız cümleye dair bir sahne kurma fırsatı tanır bize aslında. Biz, farklı kullanılan noktaları, bizden geçmeyen ve bitmeyen cümleler sayesinde fark eder, gerçekliğin kabul edilebilirliğini sınarız. Bu nedenle de yeni bir işlev ile öykülerde boy gösteren nokta sayesinde öykü bittiğinde kaç sayfalık bir öykü okuduğumuzu merak edip yutkunarak ve bekleyerek sayfaları yeniden sayma ihtiyacı hissederiz. Geçmiş ile şimdi arasındaki mücadelede nerden başlarsanız başlayın hep ortadan başlayan cümlelere mecbur kalacağımız konusunda bir kez daha ikna eder bizi yazar. Öykülerinde cinsellik, kadın ve beden konularına değinmekten çekinmeyen yazar, kadın varlığının bedenden ibaret olduğu yargısının farkındalığını hissettirir. Karakterin bizzat yaşadığı veya onun çevresinde gelişen olayların aktarılması esnasında bedeninin aldığı şekiller, düşünceler, konuşmalar ve başka beden ve nesnelerle kurduğu ilişkiler çerçevesinde bedensel rejimler toplamı olan bedenin, metinlerde kurgusal düzeyde gerçekleşmesi gerektiğinin ayırdındadır. Bu anlamda yazar kültürel kodlarımızın birikimi olan bedeni, toplumsal cinsiyetin karşısında olan şey olarak ele alır. Cinselliğin denetimsiz ve değişken olan yanına yani şehvete değinirken, tanımlı kadın kimliğini ezici ruhsal deneyimlerle sunar. Ontolojik önemi dinsel bağla kurgulanmayan beden, bağımsız olarak işlenir ve öykü karakterlerinin ruhsal yapısının oluşumunda önemli bir rol oynasa da aşktan neredeyse hiç bahsedilmemiş olması dikkat çekicidir. İnsanın kendisiyle, insanlarla ve dünya ile ilgili temel kabullerinin temelinde olduğu düşünülen aşk, Önderoğlu'nun öykülerinin oluşum sürecinin kurucu öğesi olarak elbette vardır. Ancak tam bu noktada Agamben'in yabancı biriyle mahremiyeti yaşamak ve bunu ona yakınlaşmak ya da onu tanımak için değil de uzaktaki bir yabancı olarak tutmak için yapılmışsa aşktan bahsediliyor demektir. yorumundan söz etmek yerinde olur. Bu anlamda, 'yabancı olarak tutmak' için aşka değinilen öyküler yazar Önderoğlu. Toplumsal kodlarla hayatını sürdüren kadınların ne kadar cesur olurlarsa olsunlar, karşılaştıkları zor durumlarda yanındaki erkekten medet umarak acziyeti yaşamaları ve erkek gibi görünme çabalarına rağmen kadın olmaktan kurtulamamaları da anlatılır kitapta. Gecenin Ayazı öyküsünde bira alırken tacize uğrayan kızın erkek gibi görünse de erkeklerin dünyasına kabul edilmeyişi kız mı lan bu?, yok be saçlara baksana benimkinden kısa., kız mısın yavrum sen? memen var mı, memen?, Ozan'a bakıyorum., bir şeyler yapsın, diye bekliyorum., büfeci araya girmese heriflerden dayak yiyeceğim. cümleleri ile verilir. Erkek arkadaşından beklediği yardımı alamaması; var olma gayesinin; erkeğe benzeme ve erkek gibi yaşadığını sanma, elinden alınması ile yine tek silahı olan gözyaşına teslim olur kadın. Adı bile yoktur: Gül-pe-ri bile olamayandır artık o. Adı Gülperi olan kız nasıldır? diye sorandır. Kitabın 'sonra ne oldu' sorusu eşliğinde okunması, öykülerin bazılarının beklenen bir sonla bitmesi; Çorba öyküsünün sonunda parmakların pişmesi, Kavunlar öyküsünde Hüsniye hanıma baklava değil de kavunun gitmesi; Evrim teorisi öyküsünde aileye özellikle babaya iş bularak yardım eden bir tanıdık amcanın anneye göz koyması, yukarıda bahsedilen nokta ile bölünen cümlelerin ahengini sekteye uğratmaktadır. Evet, metnin yazarı bir sona zorladığı doğrudur. Ancak bu son, bitmeyi bir imkan olarak sunmamalıdır okura. Son bazen şaşırtılmak ister. Beklenen son, çoğu zaman öyküyü erken unutturur. Yaşananların sonu, unutmanın başlangıcıdır. Okumanın sonu değil."} {"url": "https://egoistokur.com/michel-foucault-patricia-duncker-on", "text": "İngiliz yazar Patricia Duncker'ın bol ödüllü romanı Foucault'yu Sayıklamak; bir yazarla okuru arasındaki, diğer her türlü ilişkiden daha kuvvetli o tuhaf zihinsel ilişki üzerine çok etkileyici bir kitap. Romanın ilham kaynağı ise Fransız sosyal teorist, tarihçi, edebiyat eleştirmeni, antropolog ve sosyolog Michel Foucault. Dilimize henüz çevrilmeyen Sisters and Strangers ve Writing on the Wall gibi kitapların yaratıcısı Patricia Duncker'a, ON8 Kitap'tan çıkan romanı Foucault'yu Sayıklamaktan önce ülkesinde yeni yayınlanan ve edebiyatçıların en İngiliz olanı diye tarif ettiği George Eliot'la ilgili olan Sophie and the Sybilı sordum, zira bu enteresan kitabın bir bölümü 150 yıl öncesinde, Osmanlı topraklarında geçiyordu. İtiraf edeyim, yazar olmadan önce de bir okurdum, önceliğim bu. Okumayı öğrendiğim günden itibaren, kitaplarla iç içe yaşıyorum. Foucault'yu Sayıklamak kitabımda birkaç farklı okur var. Bir tanesi kitapların kenarlarına notlar düşüyor, bir diğeri metinle ilgilenirken yazarı umursamıyor... Paul Michel'inse tuhaf fikirleri var; Michel Foucault'nun aslında onun için yazdığına inanıyor. Bilmiyorum bir yazarın belirli bir okur için yazması mümkün mü? Fakat unutmayın, Paul Michel neticede yasa kararıyla hastanede tutulan bir deli. İsmini bir türlü öğrenemediğimiz anlatıcı, romanda önce yürüttüğü akademik projenin kontrolünü, ardından da kendini, kendi üzerindeki kontrolünü kaybediyor. Araştırmaları sırasında arşivlerde Foucault'ya yazılmış bazı mektuplar buluyor ve o mektupları yazan kişinin peşine düşüyor. Başka birinin hayatıyla bu derece derinden ilgilenmek, bence tehlikeli iş, hiçbir araştırmacıya tavsiye etmem. Kitaplarımı okuyan herkes benim okurumdur. Öte yandan ben okuduğum yazarlarla ilgilenmem, özel yaşamlarını umursamam. Sadece ne düşünüp ne hayal ettiklerini hissedebilirim, aramızda bir özel bağ varsa, budur. Hikayemdeki durum farklı tabii, orada okuyucu ve yazar bir deliler evinde buluşuyorlar. Bu hem Foucault'nun delilik üzerine çalışmalarına bir gönderme hem de yaptıkları şeyi pek akıllıca bulmadığımı söylememin bir yolu. Şahsen okurlarımla tanıştığımda onlarla ilgili beni çarpan tek şey, birbirlerinden çok farklı olmaları... Onlara ne okuduklarını sorarım ve bu sorunun cevabı hep çok ilginç olur. Gerçek okurlar çok geniş bir yelpazede ve her şeyi okurlar. Evet, Foucault'yu Sayıklamak, bir queer roman. Burada eşcinsel değil queer kelimesini tercih ediyorum. Anlatıcı, kendini heteroseksüel olarak görüyor, yine de ondan büyük bir adama aşık oluyor. Cinsellik bana kalırsa oldukça akışkan bir şey, onu titizlikle kontrol altında tutmaya çalışmaları bundan. Oysa ben şimdiye dek kendi cinsinden birini sevmemiş kimseyi tanımadım. Bazen bu sevgi tutkulu bir arkadaşlık oluyor, bazen de cinsel bir ilişkiye dönüşüyor. Erkeksilik ve kadınsılık da kişiden kişiye değişkenlik gösteren özellikler. Romanımdaki Germanist karakterini hatırlayın; oldukça erkeksi bir kadın, sırlarını hep kendine saklıyor, çocukken de zaten bir erkek çocuk gibiymiş. Gaddarlığını takdirle karşılıyorum ama umarım onunla hiç tanışmam. Bu konuda bir şey daha eklemek istiyorum: Okumak da bana kalırsa bir queer deneyim olabiliyor. Benim roman okuma tarzım bir erkeğinkini andırıyor mesela. Meselem öncelikle biçim, dil ve fikirlerle. Ama kurgunun sahip olması gereken iki temel noktanın, gerilim ve duygunun da es geçilmemesi gerekir. Açıkçası beni kemiklerime kadar sarıp sarmalamayacaksa, bir kitabı okumam. Öte yandan kurgu, aksiyon, olaylar veya dilin yepyeni bir şekilde kullanımı sizi etkisi altına alabilir hatta dilin şiirselliğinden bile etkilenebilirsiniz. Okurken başka bir zihnin, bir metnin içine hapsolmuş sesini duyarsınız. Okumak ayrıca mahrem denebilecek, benzersiz bir deneyimdir. Aynı kitabı okumuş iki kişi hiçbir zaman birbirine benzemez, hepimiz farklı şekillerde okuruz. Okurla yazar arasındaki en önemli fark ise okurun isimsiz olmasıdır. Ben mesela yazar olmama rağmen güzel bir kitaba gömüldüğümde yeniden o isimsiz, esrarengiz okur oluyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/milan-kundera-tony-montana-yalan-gerce", "text": "Peki Milan Kundera'yla ne ilgisi olabilir bütün bunların? Eh, İsmail'in yazısını okuduktan sonra kendiniz karar verin. Gerçeklikten kaçmamızın nedeni onunla aramızın iyi olmaması... 150 kiloluk arkadaşınıza şişko dediğinizde arkadaşınız bu gerçekliği kaldıramıyor. Arkadaşınızın sevgilisine çirkin olduğunu söylerseniz, kendisi duygusal yönden rencide oluyor. Size gösterilen bir tabloyu inceleyip hiç beğenmediğinizi söylediğinizde eserin sahibi bozuluyor vs, vs. Haliyle hepimizin kulağa hoş gelen şeyler duymak istediği ve bunların duruma göre yalan olması gerektiği açık. Yani gerçeği söylemek kötü olabiliyor ve muhatabımızı üzüyorsa, o zaman yalan söylememiz gerekiyor. İyi ama, yalan söylenmesi gerektiğini de herkes bildiğine göre o zaman söylenen her bir yalan, yalan olduğu bilinmesine rağmen, göz göre göre söyleniyor. Çoğu zaman bu da söylenen yalanın direkt gerçekliğini ortaya çıkarmış oluyor. Bunun çok basit bir örneğini şöyle verebilirim: Bazen sokakta, bir kaldırıma oturmuş bira içen insanlar görürsünüz. Bira içtikleri anlaşılmasın diye birayı gazeteyle sararlar. Bira içmek hoş karşılanmayan bir şeyse, o zaman bu adamlar yalan söylemek durumunda kalmışlar ve içtikleri bira kutusunu örtmüşlerdir. Oysa birayı gazeteyle örtmek, onun bira olduğunu daha fazla vurgulamaktan öte anlam taşımaz. Gerçeklikten kaçmak için uydurduğumuz yalan, bizzat gerçekliğin kendisine dönüşür. Chantal mektubu Jean-Marc'ın yazdığından şüpheleniyorsa mektuptaki yazıyla Jean-Marc'ın yazısını karşılaştıracaktır. Burada kendimizi Chantal'ın yerine koyup daha derin düşünebiliriz. Jean-Marc, eğer başkasının el yazısını taklit edecekse o zaman illa ki başka bir el yazısını kullanmak zorunda kalacaktır ve Chantal da bunu kesinlikle tahmin edecektir. Mektubu kendinizin yazmadığını göstermek istiyorsanız yapacağınız ilk şey başka bir el yazısı kullanmaktır. Oysa bu gerçeği, bu basit gerçeği hepimiz bildiğimize göre, belki de Jean-Marc ufak tefek değişiklikler dışında başkasının el yazısını hiç kullanmamalı. Yine kendi el yazısıyla ama tek tük değişikliklerle yazmalı mektubu. Chantal mektubu okuduğunda yazının Jean-Marc'a ait olduğunu anlayıp oyunu bozduğu için hemen sevinecektir, ama Jean-Marc madem kendisine bir oyun kurdu, o zaman kendini açık açık bu kadar deşifre eden bir el yazısıyla yazmış da olamaz! Demek ki bu kişi Jean-Marc değildir! Şimdi içine yuvarlandığımız delik çok daha eğlenceli artık: Jean-Marc kendi el yazısını kullandığında doğru, başkasının el yazını taklit ettiğinde yalan söylüyordu. Oysa şimdi -tekrar- kendi el yazısını kullanmasına rağmen, yani az önceki cümleye referansla doğruyu söylemesine rağmen, yalan söylemiş oluyor!"} {"url": "https://egoistokur.com/milan-kundera-ve-marcel-proustla-bazi-muhim-konula", "text": "Hem tatil yeri hem okul hem de hapishane... Proustvari! Açıkçası bugüne dek başka türlüsüne rastlamadım, Milan Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı, Ölümsüzlük ve Yaşam Başka Yerde'sini okuyanlar ya seviyor ya da ondan nefret ediyor, görünüşe göre arası pek olmuyor. Kundera romanlarında, yola başlangıçta müzisyen olarak çıktığını unutturmaksızın tuhaf döngüsel yapılar inşa ediyor. Farklı dönemlerden kalan anekdotları kendi hayatından anlarla, deneme denen yazınsal türü kurgusal olanla harmanlıyor ve araya mutlaka keskin bir mizah katıyor. Hafıza ile yavaşlık, unutuş ile hız arasında gizli bağlar olduğunu dile getiren Yavaşlık en sevdiklerimden. Yavaşlığın hız arzusuna yenik düştüğünü anlatırken iki örnek veriyor. Demek ki Kundera'ya göre, hafızanın ele avuca gelmeyecek bir anıyı, imgeyi, sesi, durumu yakalaması bekleniyorsa, bedenin koşması değil durması gerekiyor. Sanırım günümüz insanını tarif eden ikincisi, yani unutmak için hızlanmak. İstesek de istemesek de çok uzun zamandır bu formüle uygun yaşıyoruz. 19. yüzyılın hiçbir ayrıntıyı kaçırmamak için Paris'i dolaşırken bir iple kaplumbağa gezdiren flaneur'leri artık yok. Hem fiziksel hem de zihinsel olarak hep koşuyoruz ve dijital çağın sunduğu olanakların yardımıyla konudan konuya atlayıp duruyoruz. Hayatı, TV kanalları arasında zap yapar gibi yaşayabileceğimizi, kendi hayatımızın seyircisi olarak kalabileceğimizi ve böylelikle yaralanmayacağımızı sanıyoruz belki. Ve haliyle yüzleşmediğimiz ne varsa en beklemediğimiz anlarda gelip bizi buluyor. Sonrası mutsuzluk, bezginlik, o pek moda deyişle tükenmişlik... Hayatımızı sürdürmek adına yaptığımız bilumum mecburi işlerin yanında her ne olursa olsun vazgeçemediğimiz tam zamanlı bir diğer işimizse, şikayet etmek. Biteviye mızıldanıyoruz. Bu noktada Alain de Botton'un Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir? adlı kitabı yetişiyor imdadıma. Kitapta Kayıp Zamanın İzinde'nin yaratıcısı Marcel Proust'la ilgili enteresan bilgiler ediniyor, mesela münzeviliğini öğreniyoruz. Hayatının son 14 yılını daracık yatağında, kat kat battaniyelerin altında, loş bir gece lambası ışığında bir milyon 250 bin kelimelik dev romanını yazarak geçirmiş Proust. Acayip bir adammış: Cildi aşırı hassas olduğu için sabun kullanmayıp bedenini ılık suyla ıslatılmış havlularla siliyor, sonrasında keten çarşaflarla uzun uzun kurulanıyormuş. Nazenin bünyeli olduğundan ikide bir soğuk alıyor, davetlerde bile kürk paltosuyla oturuyormuş. Bir tür muhallebi çocuğuymuş, kazık kadar adam olduğu halde gece güzel uyuyup uyumadığını, rüya görüp görmediğini ve günlük hayatının burada yazamayacağım en mahrem detaylarını her gün annesine bir bir rapor ediyormuş. Eh, edebiyatçılığını bir yana bırakırsak, insan bu huzursuz ve her anlamda son derece 'ağır' adamdan hayata dair ne öğrenebilir ki, acılarını sevmeyi mi? Bana o kadar da çekici gelmiyor doğrusu. Bir insana her şey dert oluyorsa şayet, hayatı da başkalarından daha farklı algılayacağı kesin sayılır. Tıpkı Hans Christian Andersen'in ünlü masalında, yedi kat döşeğin altındaki minicik bezelye tanesi yüzünden sabaha kadar uyuyamayan kızın hakiki prenses olduğunun sonunda anlaşılması gibi. Mutluluk bedene iyi gelir, zihni kuvvetlendirense acıdır diyen Proust'a belki bu gözle bakabilir, onu yalnızca muazzam yapıtıyla değil, acılarıyla da hatırlayabiliriz. Acaba kendi ne söylerdi bu konuda? Ölümünden topu topu dört hafta önce bir gazetenin anketine verdiği cevaptan anlıyoruz ki, 'acılarından ibaret bir ruh' algısına en çok o karşı çıkardı. Dünyanın sonunu getirecek bir felaketin çok yakında gerçekleşeceğini öğrenseniz, hayatta olduğunuz son dakikaları nasıl geçirirdiniz? sorusuna verdiği cevap, Proust'un acıdan ve kapristen daha fazlası olduğunun kanıtı. Anlıyorsunuz değil mi, Proust'a göre hayatın sırrı, 'yaşamayı göze almakta' bir bakıma. Demek ki hıza teslim olduğumuz bir çağda bile bu münzevi ruhtan öğreneceklerimiz var. Gerçi Bilgelik öğretilmez, onu kendimizden başka kimsenin göze alamayacağı bir seyahatte bizzat keşfetmek zorundayız diyen de kendisiydi, hatırlatayım. O halde, hızımızı kesip hakiki seyahate başlamanın yollarını aramanın şimdi tam zamanı."} {"url": "https://egoistokur.com/milan-kunderadan-gulmeyi-unutmus-bir-yuzyilin-insanlarin", "text": "Hey, alaycılar, kendinize gelin, roman ölmedi! Yaşayan en büyük yazar Milan Kundera hala hayatta ve şimdi onun yeni kitabını okumaya hazırlanıyoruz. Yeni çıkan 'Kayıtsızlık Şenliği', görkemli, güneşli, derin ve komik bir kitap diye yazmıştı geçen yıl bir Fransız eleştirmen. Kayıtsızlık Şenliği, Paris'te yaşayan dört arkadaşın, Alain, Ramon, Charles ve Caliban'ın hikayesi. Milan Kundera neyin gerçek neyin fantezi olduğunu çözemediğimiz kitabında dünyayı bu dört arkadaşın zihniyle anlamlandırmayı deniyor; hayata, aşka, cinselliğe ve politikaya onların gözünden bakıyor. Alain mesela çekip gitmiş annesiyle hala canlılığını koruyan anıları aracılığıyla hesaplaşıyor. Ramon ölmekten korkuyor. Oyuncu Caliban bir türlü iş bulamıyor. Charles, insanoğlunun sığlığını ve budalalığını gösteren bir kukla oyunu sahneleme hayali kuruyor. Araya Sovyet diktatör Josef Stalin'in çevresindeki herkesle birlikte dünyayı da hizaya sokma hırsı ve siyasi tezleri giriyor. Milleti tehdit ederek dolanan Stalin bile mani olamıyor başta Nikita Kruşçef olmak üzere karşısında tir tir titreyen yoldaşlarının, o sırtını döner dönmez kahkahalara boğulmasına. Ölümsüzlük, Kimlik, Bilmemek, gibi romanların dahi yaratıcısı, bir tek belki Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ve diğer birkaç ilk dönem eseri hariç kitaplarını hep roman sanatının olmazsa olmaz unsurları sayılan karakteri ve hikayeyi es geçerek yazdı. Başrolü fikirlere verdi, hikaye yerine de fikir teatileri sundu... Bir eleştirmen, Bakkala giden birinin hazırladığı alışveriş listesini alıp kolaylıkla varoluşçu bir romana dönüştürebilir diye yazmıştı, haklı olabilir. Madem öyle, biz bu romanları neden okuyoruz? sorusuna da hazırlıklıyım. Çünkü Kundera alışveriş listesi yazsa bile, onda mutlaka kendimize dair bir şey bulabiliyoruz. Üstelik neyi anlatırsa anlatsın bunu olağanüstü bir zeka, derinlik ve espri kuvvetiyle yapıyor. Onu okurken kendimizi kitaptaki Stalin'in yoldaşları gibi hissetmiyoruz, yani gülebiliyoruz ve bu tam da yazarın istediği şey olduğu için, kimse bize dik dik bakmıyor. Özetle Kundera üslubunun kusursuz bir simgesi olan ve bize gülmeyi nasıl da unuttuğumuzu hatırlatan Kayıtsızlık Şenliği, katısız kalınamayacak bir roman."} {"url": "https://egoistokur.com/mine-sogut-katmanduya-gitmek-gercekten-baska-bir-yere-gitmekti", "text": "Beş Sevim Apartmanı, Kırmızı Zaman, Şahbaz'ın Harikulade Yılı 1979, Madam Arthur ve Hayatındaki Her Şey romanlarının yazarı Mine Söğüt, Akşam gazetesinde, 3 yıl önce yeniden gittiği Katmandu'yu yazdı. Umarım, ben de giderim bir gün diyerek yayınlıyorum. Rus şair Andrey Voznesenski'nin çok sevdiğim bir dizesi vardır: Neden çekip gitmiyoruz kıyılara? der şair. Şu koskoca dünyada birbirinden onca farklı hayat yaşanır ve bazı hayatlar bence hep kıyılardadır. Mesela binlerce yıldır Katmandu'da yaşanan hayat... Hep kıyılarda yaşanır. Katmandu aslında yeryüzünün en büyülü dağının eteklerindeki verimli ovaya kurulmuş bir 'dağ ülkesi'dir ama 'kıyılarda'dır. O şehir, kim ne derse desin, benim için bir şehirden öte bir ülkedir ve Himalayalar'ın evladı olmasına rağmen dağlarda değil kıyılarda bir dünyadır. O yüzden Katmandu'ya çekip gitmek hayatın kıyısına gitmek demektir. Binlerce yıldır bu böyle olmalı. Yani bence. Nepal'deki hayatı kısa bir süre seyrettim, ne kadarını anlayabildim, bilmiyorum. Ölülerini yakışlarını seyrettim mesela. Uzun uzun. Hayattan daha çok kıymet verdikleri ölümle kurdukları ilişkiyi seyrettim. Kokulu otlarla üstü kaplanan cesetlerin turuncu alevlerle nasıl uzun bir törenle uğurlandığını seyrettim. Beyazlar içindeki yakınlarının ölenlerin ardından nasıl gözyaşı döktüğünü seyrettim. Sonra tapınak avlularında esrarlı sigaralar içen ve yıllardır saçlarını hiç kesmeyen, üzerlerine hiçbir şey giymeyen ve devamlı gülümseyen yaşı belirsiz Sadu'ları seyrettim. Onların 'hiçbir şeye sahip olmama' erdemiyle 'her şeye sahip olma' bilgeliği arasındaki ip köprüde ustalıkla gidip gelişlerini seyrettim. Rengarenk boyanmış harabe evlerinin kapısının önünde birbirlerinin bitlerini ayıklayan ve gelecekleri muhtemelen hiç de ışıklı olmayan küçük kızları seyrettim. Kaldırım kenarlarından akan lağım sularının içinde sokak köpeklerine sarılıp uyuyan ve uykusunda ölüp giden kimsesiz çocukları seyrettim. Katmandu'da birbirini iterek hızla ilerleyen ama bir yandan da nasıl oluyorsa duran, hep duran, durduğu gibi kalan hayatı seyrettim. Bu şehre içinden kirli suların aktığı, telaşlı kalabalıkların koşturduğu, bin bir türlü iyi ve kötü kokunun birbirine karıştığı dar sokaklardan bakarsanız başka bir şey görürsünüz; her mevsim dorukları karlı ve bulutlu ve hülyalı Himalayalar'dan bakarsanız başka... Bu şehre Batı'dan bakarsanız başka bir şey görürüsünüz, Doğu'dan bakarsanız başka... Bu şehre içinizden bakarsanız başka bir şey görürsünüz, dışınızdan bakarsanız yine başka... Ama her koşulda kendinizi bakmaktan alıkoyamazsınız. Nereden bakarsanız bakın göreceğiniz her şey ama her şey daha önce hiç duymadığınız bir dünya hikaye anlatır. Katmandu'da şimdiki zaman binlerce yıldır duran bir zamanın içinden ve dışından akıp gider. Dağlardaki köylülerin nasıl olup da komünistleri desteklediğini anlamak için; ya da tapınaklarda gece gündüz dua eden, tanrılarla bağlantıya geçmeden şuradan şuraya adım atmayan Hinduların, Tibet'teki baskıdan kaçıp gelen sürgün Budistlerin hayatlarının her anını nasıl inançlarının kolaylaştırıcı ve zorlaştırıcı, bağlayıcı ve koparıcı, koruyucu ve yıpratıcı rüzgarıyla biçimlendirdiklerini görebilmek için, zaman gibi gerçeğin de göreceli olduğunu hep hesaba katmak gerekir."} {"url": "https://egoistokur.com/mine-soysalla-yani-romani-uzakta-ve-genc-edebiyata-dai", "text": "Mine Soysal'ın yeni romanı Uzakta'nın kahramanları birbirlerinden çok farklı hayatlar yaşayan iki genç. Biri yoksul bir ailenin yaralı oğlu Erdo, diğeri zengin bir ailenin kızı olan ve en az Erdo kadar yaralı Dünya... Bütün romanı acaba birbirlerini görecekler mi, görseler ne olacak diye merak ederek okuyoruz ama kısacık, varla yok arası bir rastlaşma oluyor onlarınki, denizin ortasında karşılaşan iki vapur gibi geçip gidiyorlar birbirlerinin yanından. Gençler için yazılmış bir romandan beklemeyeceğimiz kadar sert ve günümüz Türkiye'sinin önemli sorunlarını ele alan gerçekçi bir kitap Uzakta. Ama tabii yazan Mine Soysal. Çocuk ve gençlik yayıncılığının primadonnası Mine Hanım, yetkin bir yazar, harika seçimler yapan bir yayıncı ve matrak bir dost olmasının yanı sıra tanıdığım en açıksözlü ve cesur insanlardan biri. Dolayısıyla Uzakta'nın içerdiği sert ve gerçekçi ton beni pek şaşırtmadı. Ama onunla bu kitabı yazarken hissettiklerini ve genel olarak gençlik yayıncılığıyla ilgili düşündüklerini konuşmayı da çok istedim. Umarım röportajımızı ve Uzakta'yı siz de benim kadar seversiniz. Hatlar birbirinden keskin şekilde ayrıldı çünkü. Yetişkin dünya, insanları doğdukları andan itibaren ekonomik koşullarına, etnik-kültürel yapılarına bakarak gruplamaya başladı. Türkiye'de bu ayrım daha da belirgin: Farklı kesimlerden gençlerin bir araya gelme koşulları tamamen değişti; karşılaşmaları mümkün değil, bulundukları ortamlar, gittikleri mekanlar, ilgi alanları, merakları başka. 80'ler ve 90'lardaki büyük tufandan sonra oldu bu. İhtimal bırakmadık geride; yakınlaşma, birbirini anlamaya çalışma ihtimalini yok ettik. Gençler kendilerini çok yalnız hissetmeye başladılar; kitabımda bunu anlattım. Öyle zıt iki karakter yarattım ki bir kafede karşılaşmaları mümkün değil, sokakta bile karşılaşamazlar. Buluşmaları için gerçekten çok önemli bir şey olması gerek. Halbuki genç olmak hayata aynı ilgiyle, aynı merak, sevinç ve kederle hatta aynı can sıkıntısıyla bakmayı gerektiriyor. Genç insan zevk, endişe ve hevesle donanmış eşsiz bir yaratık. Onları aynı noktada buluşturabilmeyi bir başarabilsek, belki bir gün bütün sorunlarımız çözülecek. Hayat muhteşem olurdu. Gezi'de yaşadık bunu; bambaşka hayatlardan gelen insanların buluştuklarında yarattığı büyüyü hissettik. Gençlerin birbirlerini anlamaya ve yakınlık duymaya, bir de tabii deneyim özgürlüğüne ihtiyacı var. Öbür türlü dünyayı yetişkinlerin gösterdiği kadarıyla tanıyabiliyorlar. Bizde gençlerin en büyük problemi özgürlük alanlarının yok edilmesi. Onları her konuda yönlendiriyor, okul hayatıyla da eğittiğimizi sanıyoruz... Bedelini de nesiller boyu ödüyoruz. Heyecanlı, coşkulu 70'lerin ardından gençlerin apolitize edildiği 80'li ve 90'lı yılları yaşadık. Bir yandan insanları ağır bir kıyımdan geçiriyor, bir yandan da gençleri apolitize etmeye çalışarak durumun olağanlaştırmaya çalışıyorlardı. Kesinlikle. Bunun bedealini nesiller boyu ödedik, ödüyoruz. 70'lerin heyecanlı, coşkulu döneminin ardından gençlerin apolitize edildiği 80'li ve 90'lı yılları da yaşamış biri olarak bunu rahatlıkla söyleyebilirim. Bir yandan insanları ağır bir kıyımdan geçiriyor, bir yandan da gençleri apolitize etmeye çalışarak durumun olağan bulunmasını sağlıyorlardı. Evet, edebiyatın en önemli sorumluluklarından biri dönemsel meselelerin, trajedilerin bellek kaydını tutması... Eğitim eşitsiz, sağlık güvencesi yok; her konuda en azı sunan bir ülkede yaşıyoruz. Edebiyatın günlük meselelerden uzak kalmaması, yaşanan problemleri analiz etmesi, gençlere umudu, cesareti aşılayacak bir pınar sunması bu yüzden elzem. Kesinlikle çok etkili bir araç... Daha lise yıllarında uzaklaştırılıyoruz edebiyattan, gençler bütün engellemelere ve olanaksızlıklara rağmen ciddi ciddi okumaya çalışıyorlarsa bu bize umut vermeli. Biz hem Günışığı Kitaplığı hem de ON8'de onlarla sık sık bir araya geliyoruz. Akıllı kurgular, inandırıcı karakterlerle yaratılan öyküleri, romanları ne kadar ilgiyle okuduklarına, sonradan üzerlerine ne kadar kafa yorduklarına şahit oluyoruz. Kitaplarımızda eşcinselliğini sorgulayan bir gencin öyküsü de anlatılabiliyor, okulda şiddete maruz kalan bir gencin sorunları da... Bu konuları tartışmak, ders kitaplarının da aile sohbetlerinin de sunamayacağı bir şey bu. Gençlerin sorunları, mesela ilk aşkın yarattığı sarsıntı en basitinden önemsiz addediliyor, ciddiye alınmıyor... Bizim daha mühim meselelerimiz var diyor aileler... Oysa çocuk için o her şeyden mühim. Aşk bizim memleketimizde iki gencin öldürülme sebebi bile olabiliyor, gazetelerde okuyoruz. Dinle harmanlanmış geleneğin sokakta töre kırbacıyla dolaştığı bir ülkede bizim konuştuğumuz şeyler biraz da lüks aslında. Edebiyat kitaplarının okurması, elden ele gezmesi bu yüzden daha da önemli. Çocuk ve gençlik edebiyatının iyi örnekleri gerçekten de yaşsız kitaplardır. Ben gerçekten bir temayı, bir söylemi, bir tartışmayı merak edip mesele edindiğim ve ayrıca da zevk aldığım için okuyorum. Eğitimci ve kütüphaneciler bana kalırsa çocuklara ve gençlere didaktik olmayan eserleri de önermeliler. Sadece onlara değil aslında, yetişkinlere ve bilhassa kadınlara da... Anadolu'nun çok büyük bir bölümünde temel eğitimin yetersizliğinden dolayı okuma, yazma, okuduğunu anlama sıkıntısı yüksek. Arayı kapamak için çocuk ve gençlik edebiyatı iyi bir kaynak. Çocuk ve gençlik edebiyatı gerçekten de 2005'ten beri yayıncılığın yüzünü güldürüyor hatta sektörün motor gücü olma işlevini üstleniyor. Zor bir iş tabii... Yetişkin edebiyatında yayınevi her kitabı benzer tasarımlar ve grafiklerle yıllar yılı yayınlayabiliyor. Ama bizim böyle bir şansımız yok. Gelen projenin nasıl desteklenmesi gerektiğini hangi yaş grubuna, hangi ihtiyaca, meraka, ilgiye, algıya sesleneceğine göre belirliyoruz ve her kitap için upuzun bir yapılacaklar listesi çıkıyor karşımıza. Çocuk kitabı yayınlayan yayınevleri daha fazla çalışmak, dünyayı daha çok izlemek, farklı akademik disiplinlerle daha çok işbirliği yapmak zorunda kalıyorlar. Yani kapılarını daha fazla açmak zorundalar. Böylece yayıncılığın niteliği yükseliyor. Dini yayınevleri çocuklar ve gençler için her konuda nasıl davranmalı, nasıl yaşamalı kitapları yayınlıyor. Hiçbiri edebiyat değil tabii. Gençlere flörtten cinselliğe kadar her konuda akıl veren, onları dizayn etmeye çalışan kitaplar. Güdümlü bir okuma yaratılıyor bunlarla ve bu kitaplar dini eğitimin parçası sayıldığı için aileler tarafından da destekleniyor. Çocuk ve gençlik edebiyatının nitelikli örneklerinin kütüphanelere girmesinin gerekliliğini vurgulamamın sebebi buydu zaten. Çocuk okur en zeki, en uyanık, en ne istediğini bilen okurdur. Onu, Ya bir dişini sık, 50 sayfa sonrası çok keyifli diyerek kandıramazsın. Gerçekten de çocuklar kurgunun, karakterlerin, konunun, alt temaların tadına hızla bakar ve o lezzetin seviyesine göre elindeki kitabı okumaya devam edip etmeyeceğine karar verirler. Yani sağlam dururlar, o yüzden de güven veren bir okur kitlesi oluştururlar. Okur kimliğiyle çocuğun güçlü ve öğretici bir karakter olduğunu düşünüyorum ben. Ayrıca kitabı büyük bir hevesle tutuyor. İlk notu da dürüstçe veriyor. Günışığı Kitaplığı olarak çok sevdiğim bir kitabı yayınladık. Ömer Açık'ın yazdığı Menekşe İstasyonu, gerçekten çok güzel. Edebi lezzeti var. Bataklıkta yürürken çevrende ne kadar çok tutunacak dalın olduğunu hissediyorsun onu okurken, bataklığın bir gün kuruyacağını hatta çevresinin yeşereceğini... Edebiyata ve daha güzel bir Türkiye'ye olan umudumu, çocukların ve gençlerin 'yarın' umudunu simgeleyen bir kitap Menekşe İstasyonu."} {"url": "https://egoistokur.com/mine-turkili-yazdi-concetta-leone-ve-kalemler", "text": "24 renk gazlı kalemim olsun isterdim, ilkokul yıllarında. Şimdi çok komik geliyor ama, benim en büyük çocukluk hayalimdi. Gözüm tüm renklere doyacaktı. 24 renk, hepsi bir arada. Yoktu o yıllarda Türkiye'de. Elimde bir kitap beni çocukluğumun kurşun, gazlı, dolma, tükenmez binbir çeşit kalemine götürdü. Birden düşündüm, benim hediye ettiklerimi, bana hediye edilenleri. Anlatacak ne çok şey vardı kalemlerle ilgili. En yakın tanığımız olmuş kalemler. Tutulan günlüklerde, hatıra defterlerinde, mutluluk imzalarında, verilen sözlerde, aşk mektuplarında... Biz ne çok şey paylaşmışız kalemlerle. Yine elimdeki kitaba dönüyorum. Çünkü bana bambaşka bir mutluluk yaşatan bu kitap, kalemlerle ilgili. Kalemler dile geliyor ve dolu dolu geçen, idealist, yürekli Sicilyalı bir kadının öyküsünü anlatıyor. Concetta Leone'yi, 2001 yılında arkadaşım Giusy Aprile'nin annesi olarak tanıdım. O benim İtalyan annem. Mafya Öldürür, Susmak da... isimli kitabımda Giusy'nin annesi olarak gerek fikirleri, gerek mamma italiana olarak yaptığı yemeklerle hep yanımızdaydı. Concetta Leona, bugün 87 yaşında. Mayıs ayında Giusy'den bir e-mail aldım. Annemin Torino Kitap Fuarı'nda, yeni çıkan La Penne Raccontano, Fissano i ricordi scrivono la storia isimli kitabını tanıtımı var. İlk önce inanamadım, şaşırdım. Senin mi, annenin mi? diye sordum. Concetta Leone, 1949-1992 yıllarında öğretmenlik yapmış, kendini öğrencilerine adamış, güçlü bir kadın. O Vespa'sıyla okula giderken, San Remo Müzik Festivali, Fellini'nin Dolce Vita filmi konuşuluyordu. Ve henüz tuşlara basmadığımız yıllardı. Duygulara kalemler eşlik ediyordu. Leone için kalemlerin yeri ise bambaşkaydı. Çocukluğundan bu yana biriktirdiği ve ona armağan edilen kalemleri büyük bir özenle saklamıştı. Sadece kalemleri mi? Bir bir onların öykülerini de. Sonra bir gün bu kalemler dile geldi ve ona hediye edilen kalemler, kişiler ve ülkeler kitabın bir öyküsü oldu. Çocukluk kalemleriyle başlayan bu yaşam öyküsü içerisinde belki de en değerli kalem, Eşinin ona sevgi dolu satırları yazmak için kullandığı dolmakalem. Neler yok ki kitapta, İtalya'nın seçim kampanyaları, Dünya Kupası maçları, Pinokyo öyküsü... Ve Almanya, Portekiz, Malta, İspanya gibi ülkeler. Concetta Leone'nin kitap tanıtımında, bugün 50 yaş üstü doktor, mühendis, avukat... olan öğrencileri onu yalnız bırakmadı. Hepsini tek tek isimleriyle anımsıyordu Leone. Onu sımsıkı kucaklarken, bir kez daha teşekkür ediyorlardı sevgili öğretmenlerine. Türkiye de vardı kitapta. Sayfa 77, una giornalista turca arriva a Siracusa, bir Türk gazeteci Siracusa'ya gelir isimli bölümde, benim ona Türkiye'den hediye ettiğim kalemle Türkiye'den ve benden, Giusy ile başlayan dostluğumuzdan ve benim kitap çalışmamdan, Giusy'nin İstanbul seyahatinden söz ediyor. Çok duygulandım. Ben tüm kentleri sokak aralarıyla, insanlarıyla sevdim. Ama Sicilya ve özellikle Siracusa'ya tanımlayamadığım bir aşkla bağlandım. Özlemini yaşarım sık sık, sokakların sesi gelir kulağıma, orada bıraktığım dostluklarla, arkadaşlıklarla, kalbimin bir yarısının Siracusa'da olduğu kesin. 14 senedir devam eden, Siracusa İstanbul hattında, her gittiğimde, sanki hep orada yaşıyormuşum, hiç gitmemişim gibi buluşurum arkadaşlarımla. Tunuslu arkadaşım Ramzi Harrabi'nin bana hediye ettiği ve o gün bugündür hiç çıkarmadığım Sicilya'nın simgesi Trinacria kolyemle geçen 14 sene. Neler olmadı ki... Yine paylaştık mutlulukları, üzüntüleri... Bana Sicilya'yı sevdiren, Lentini'de gittiğim kampın sorumlusu sevgili Guglielmo Tocco artık aramızda yok. Koca yürekli bir adamdı Guglielmo Tocco. Bağımız hiç kopmadı. Onu en son gördüğümde, kızlarımın göbek bağını, Siracusa'da bir ağacın altına gömdüm dediğimde, o kadar etkilenmişti ki, duygularını bir yazıyla dile getirmişti. Kayıplar yanında mutluluklar da yaşadık birlikte. Arkadaşım Marilia'nın üçüzleri oldu, Francesca, Margherita, Matteo, bizim Turketto lakaplı, Türkiye aşığı Thoni, Noto'da doğanın tam ortasında bir butik otel işletmeye başladı, Livia, Lucia, Cettina, Giusy, Francesco, Dino, Helene, Carmelo... hepsi bana Siracusa'yı sevdiren dostlarım, arkadaşlarım. O kadar çok anımız var ki birlikte. Aslında anlatmak istediğim Giusy'nin annesinin kitabıydı. Ama bir kitap beni aldı nerelere götürdü. Ben Sicilya'yı Sicilyalılarla sevdiğim için, hepsinin ayrı bir yeri var yüreğimde. Ve yaşamıma Giusy'nin annesi olarak giren, kitap çalışmamız sırasında hem anaç, hem de güçlü kişiliğiyle tipik bir İtalyan annesi olarak bize destek olan Concetta Leone, mamma Italiana ne diyebilirim ki, ti voglio tanto bene."} {"url": "https://egoistokur.com/mini-gezi-rehberi-24-saatte-pra", "text": "Burada hava en güzel olduğu zamanda bile soğuk. O yüzden Otel odalarında termoslu bardaklar oluyor. Siz de elinize bir bardak kahve alıp otelden çıkın ve eski şehir merkezinde yürüyerek sabah saatlerinin tadını çıkarın. Fazla değil, yarım saat... Peki sonra? Eh, madem Prag'ın buz gibi soğuğunda dolaşmayı göze aldınız, tereyağlı ekmekler, dilim dilim peynirler ve füme etlerle donatılmış geleneksel bir Çek kahvaltısını da hak ettiniz demektir. Ben öyle yaptım. Prag Kale'sine çıkmanın tam zamanı. Emin olun, şehrin kırmızı çatılı evleri, tarihi binaları, parke taşlı sokakları ve gölgeli meydanları yüksekten baktığınızda daha da şahane görünecek. Ulusal Müze'den başlayıp Prag Kalesi'ne uzanan yolda şehrin en önemli tarihi eserleri teker teker karşınıza çıkacak. Işıltılı vitraylarıyla da göz alan St. Vitus Katedrali ise haşmetiyle sizi büyüleyecek. Kadetralin hemen yanında, sarıya boyalı bir yapı var, Çekler ona Aslan Avlusu diyor. Hikayesi enteresan: 16. yüzyılda yaşamış Çek İmparatoru II. Rudolph hayvanları çok seviyormuş; kalenin yakınlarında onlar için ayrı bir yapı tahsis etmiş. Bahçesinde egzotik papağanların tünediği meyve ağaçları bulunan yapıda yok, yokmuş; Rus Çarı'nın hediye ettiği leoparlar, Floransa Dükası'nın gönderdiği kaplanlar, orangutanlar, ayılar... Günün birinde Osmanlı Sultanı, II. Rudolph'a bir aslan armağan etmiş. Ve İmparator da adını Muhammed koyduğu bu aslanı çok sevmiş. Fakat astrologu Tycho de Brahe, yıldız haritasında gördüğü uğursuz bir işaret üzerine imparatoru acilen uyarmış. Güya aslanla imparatorun kaderi birmiş ve biri öldüğü gün öteki de ölecekmiş. Gerçekten de öyle olmuş. Aslan Muhammed öldükten bir gün sonra imparator da son nefesini vermiş. Bugün bu mekan 16. yüzyıldan kalma lezzetlerin tadılabildiği bir restorana dönüştürülmüş durumda. Tarihi yerleri gezip gördükten sonra aşağıya epey üşümüş ineceksiniz. Çeklere özgü bir yemek olan gulaş, soğuk kış günlerinde içinizi ısıtacak tek şey olabilir. Çek ekmeklerinin ve tereyağının leziz ötesi olduğunu söylemiş miyim? Kavanoz içinde marine ederek ikram ettikleri peynirlere gelince; açıkçası giderken birçok arkadaşım ısrarla tadına bakmamı istedi ama doğrusu pek bana göre değildi. Yemekten sonra Narodni meydanını çevreleyen küçük kafelerden birinde kahve içebilir, bir yandan da etrafı seyredebilirsiniz. Arkadaşlarımla ben, aylaklık etmek için meşhur Cafe Slavia'yı seçtik. Geniş mi geniş, aydınlık mı aydınlık bir mekandı. Kekleri, turtalarıysa çok lezizdi... 110 yıllık bu tarihi mekanın eski müdavimleri arasında sürgün yıllarının bir kısmını Prag'da geçiren Nazım Hikmet de varmış. Nazım'ın duvardaki fotoğrafıyla göz göze gelmek güzeldi. Artık müzeleri gezmeye başlayabilirsiniz. Gerçi ben, sadece Kafka Müzesi'ni görmekle yetindim. Gastronomi, oyuncak ve çizgi roman müzelerini görmeyi de istedim ama vaktim yoktu. Bunlar yerine kuleleri, köprüleri, meydanları görmeyi tercih ettim, Prag'a gidip IV. Charles Köprüsü'nden geçmemek olmazdı çünkü. Buraya Karel Köprüsü de diyorlar. Geniş ve sakin Vltava Nehri'nin üzerine inşa edilmiş sayısız köprüden biri aslında ama en güzeli. Üzerinde sağlı sollu 30-40 heykel var. Bazılarına dokunanın dilekleri gerçekleşiyormuş, onlar ellene ellene daha parlak, daha ışıltılı hale gelmişler. Fırsatı kaçırır mıyım, teker teker dokunup dileklerimi diledim. Köprünün Kafka Müzesi tarafında bir Osmanlı askeri yani yeniçeri heykeli de vardı. Ona Paşa adını taktım. Pala bıyıkları, koca göbeği, belinde kılıcıyla ve öfkeli mi, sarkastik mi, bıkkın mı, yoksa hepsinin tuhaf bir karışımı mı olduğunu çözemediğim yüz ifadesiyle çok matrak görünüyordu. Sonrası rüya gibiydi... Hatırladıklarımı anlatayım. Saat 24'e yaklaşmış... Daracık bir sokak arasındayım. Ayışığında parlayan parke taşlar. Köşe başlarındaki eski moda sokak lambaları. Ağaçların üzerinde uyuklayan kuşlar hatta tombul martılar. Eski yapıların gölgeleri uzadıkça uzuyor, atmosfer gizemli bir hal alıyor. Prag'ın güzelliğine bir kez daha vurulurken bu şehirden niçin bu kadar çok sayıda büyük edebiyatçının çıktığını anlıyorum. Barların kapanma saati çoktan geçti, otele dönme saati. Ama biliyor musunuz, ilk kez gidilen bir şehirde uyuyakalmak da güzel. La Degustation Boheme Bourgeoise adlı restoran, sıkıcı ve yağlı Çek yemeklerinden farklı alternatifler sunacak. Charles Bridge gerçek ve gölgeli Prague ruhunu hem de günün her saatinde keşfetmenizi sağlayacak. Grafittileri ve tuhaf tasarımıyla Bunkr Parukarka adlı gece kulübü size savaş sırasındaki Prague'ın atmosferiyle tanıştıracak. U Medvidku Beer Hall and Restaurant'ta inanılmaz bira çeşitleri tadacaksınız. Komünizm Müzesi'nde nice rüyalara ve kabuslara şahit olacaksınız. Zizkov civarındaki 300 barda sabaha kadar eğlenebileceksiniz. Petrin Hill mini Eiffel Kulesi, manzaralı bahçeleri ve aynalı salonlarıyla size çok farklı bir eğlence vaat edecek. David Cerny'nin etkileyici heykellerini şehrin dört bir yanında arayıp bulma oyunu oynayacaksınız. Eski şehir meydanında alışverişe çıkacaksınız."} {"url": "https://egoistokur.com/miyazakinin-filmi-ruhlarin-kacisi-bize-neyi-anlatiyo", "text": "Alfa Yayınları'nın gri kapaklı sinema kitapları serisinde son yayınlananlardan biri Hayao Miyazaki'nin en güzel filmlerinden Ruhların Kaçışını konu ediyor. Rüzgarlı Vadi, Gökteki Kale, Küçük Cadı Kiki ve Howl'un Yürüyen Şatosu başta olmak üzere birçok önemli animasyona imza atan Miyazaki, Ruhların Kaçışında, Japon mitolojisini hem kendi ülkesinin gençlerine hem de dünyanın diğer taraflarında yaşayanlara son derece yaratıcı bir biçimde tanıtıyor. Hayao Miyazaki'nin filmlerind sıklıkla simgeler bazen bir kütüphanenin raflarına hatta bir kitaba da sığabiliyor. Miyazaki'nin filmlerinde Batı animasyonlarında sıklıkla rastladığımız türden keskin hatlar yoktur. Bir karakterin kötü olması onun hiç iyilik yapmayacağı anlamına gelmez; gerçek hayatta olduğu gibi iyinin içinde kötü, kötünün içinde iyi vardır. Miyazaki kadın meselesine duyarlı oluşunun yanı sıra, çevreci yaklaşımı ve savaş karşıtı tavrıyla da dikkat çeker. En önemli özelliklerinden biri, filmlerinde Japon kültüründen unsurlar kullanmasıdır. Bu kültürü geçmişten günümüze taşırken çağa uygun hale getirmekte ve böylece unutulmasını engellemektedir. Geleneksel şeyleri terk etmek doğru değil. Yüksek teknoloji tarafından kuşatılmış çocuklarımız her geçen gün kendi köklerinden daha fazla uzaklaşıyor. Onlara kültürlerinin ne kadar zengin olduğunu anlatmalıyız der. Miyazaki'ye göre, Batı sanatı formu tasvir ederken, Japon sanatı ruhu tasvir ediyor. Batılı görüş insan merkezliyken, Japon sanatı evren ve doğa merkezli. Birinde insan yüceltiliyor, diğerinde doğa yüceltiliyor ve insan sadece doğanın bir parçası olarak görülüyor. Bu yüzden Japonlar, gözle görülebilen fiziksel formdan çok resmettikleri sahnedeki yaşama ve ruha önem veriyorlar. Çünkü onlara göre evrenin bir parçası olduğu sürece, en önemsiz gözüken şeyin bile bir canı ve ruhu var. Japon ressamların eskizlerini incelediğimizde ayrıntılı gözlemler sonucu yapılmış gerçekçi etütler de çıkıyor karşımıza ama sanatçılar için bu detaylı çalışmalar, asıl resme materyal sağlamak için yaptıkları işler sadece ve asıl çalışmalar bu detaylı işlerden çok farklı. Perspektif kurallarını ihlal ettiklerinde de bunu, resmin ruhsal özünü öne çıkarmak için yapıyorlar. Bundan dolayı Japon resminde oldukça idealize edilmiş; yüzeysel, şematik ve grafiksel olarak nitelendirilebilecek bir anlatım ortaya çıkıyor. Bu idealleştirme, biçimlerde sadelik, derinlik ve perspektifin kullanılmaması, ışık-gölgenin yokluğu gibi öğelerle destekleniyor. Ruhların Kaçışına gelince, filmin kahramanı on yaşındaki Chihiro, anne ve babasıyla yeni bir kasabaya taşınacağı için mutsuzdur. Yeni evlerine doğru yol alırken, farkında olmadan doğaüstü bir aleme girerler ve anneyle baba domuza dönüşür. Haku adlı bir çocuk panik haldeki Chihiro'ya yardım edeceğini söyler. Chihiro, büyüyü bozup insanların yaşadığı normal dünyaya dönmenin tek yolunun doğaüstü alemdeki bir hamamda çalışmak olduğunu öğrenir. Orada çeşitli zorluklarla mücadele edecek, güzel dostlar kazanacaktır. Sonunda da hem ailesine yardım etmenin yolunu bulacak hem de olgunlaşıp kişiliğini geliştirecektir. Ruhların Kaçışının orijinal adı, Sen to Chihiro no Kamikakushidir. Kamikakushi kelimesi Japon kültüründe gizemli bir biçimde ortadan kaybolan kişiler için, onların öfkeli bir tanrı tarafından kaçırıldığına inanıldığında kullanılır. Ruhların Kaçışının kahramanı da gerçek dünyadan ruhların dünyasına kaçırılmıştır. Filmde Yubaba adlı kadının insanların ismini değiştirmesi ve böylelikle gerçekte kim olduklarını unutturması da mitoloji kökenli bir anlatıdır. Çünkü Japonların dini inancı Shinto'ya göre insanların sahip oldukları en önemli şeyl, isimleridir. 8 milyon tanrıya inanmaları da başta da söylediğimiz gibi ağaçların, ormanların, denizlerin; her şeyin ruhu olduğuna düşünmelerindendir. Mesela Miyazaki'nin filminde korkunç görünüşlü ve pis kokulu birini görenler önce onun Koku Tanrısı olduğunu sanır ama iyice yıkanıp temizlendikten sonra onun aslında insanlar tarafından kirletilmiş Irmak Tanrısı olduğu anlaşılır. Benzer bir olay da Chihiro'ya yardım eden Haku'nun da ismi ondan çalındığı için gerçekte kim olduğunu unuttuğunun ortaya çıkmasıdır. Finalde, Haku'nun beyaz ejderha görünümlü bir ırmak ruhu olduğu anlaşılır. Önemli karakterlerden Suratsız'a gelince... Efsaneye göre yüzü, yani benliği olmadığı için bu varlığın başkalarıyla iletişim kurabilmesinin tek yolu, yuttuğu kişinin sesiyle konuşmasıdır. Oyuncuların sahneye maskeyle çıktığı Japon müzikal draması No buradan gelmektedir. Shinto Japonların milli dinidir. Shin, tanrılar veya ruhlar anlamında, to ise yol anlamındadır. Shinto, tanrıların yolu anlamına gelir. Dünyanın en eski dinlerinden olan Shinto bir tür animizmdir. Kami tapını içerir; kami hayat için önemli olan rüzgar, yağmur, ağaç, dağ, ırmak ve bereket gibi kavramların şeklini almış kutsal ruhlar olarak tercüme edilebilir. Bazı kamiler yerel olup sadece belirli bir yerin ruhu veya koruyucusuyken, bazıları büyük doğal oluşumları, nesneleri ve işlemleri temsil eder. Japonların inancına göre her canlının, her nesnenin bir ruhu vardır. Shinto dininde sekiz milyon tanrı olmasının nedeni budur. Ağaçların, ormanların, denizlerin her şeyin ruhu vardır. En önemli tanrılarıysa, Amaterasu, yani Güneş Tanrısıdır. Ruhların Kaçışı filminde hamama gelen müşteriler, Shinto dininin dünya üzerinde bulunan her maddenin ruhunu temsil eden tanrılarıdır aslında. Kamaji filmde kazanı yöneten adamdır. Örümceksi bedeni, yani sekiz kolu ve iki ayağıyla korkutucu görünse de iyi ve çalışkan bir karakteri vardır. Japon kültüründe de Tsuchigumo adlı toprağın altında yaşayan bir mitolojik örümcek vardır. Kamaji de tıpkı Tsuchigumo gibi yeraltında, hamamın bodrumunda çalışmaktadır. Kamaji ve Yubaba arasındaki ilişki Japonya'daki hiyerarşik sisteme göndermedir. Hamamın en üst katında yaşayan Yubaba patrondur ve bodrum katında çalışan Kamai ise işçi. Haku filmde Yubaba tarafından ismi alındığı için kim olduğunu hatırlamayan bir çocuktur. Chihiro sayesinde ismini hatırladığında beyaz ejderha görünümlü bir ırmak ruhu olduğu anlaşılır. Kaonashi, yani Suratsız filmin başında iki dünya arasındaki köprüde görülür. Chihiro gibi o da başka bir gerçeklikten gelmiştir. Benliği olmadığı için iletişim kurabilmesinin tek yolu birisini yutması ve yuttuğu kişinin sesiyle konuşmasıdır. Japon müzikal draması olan No'da kullanılan maskeler ve bu karakter arasında bağlantı belirgindir. Inuyasha isimli manganın bir bölümünün konusu lanetli Noh maskesidir. Bir kadın bu lanetli Noh maskesini takar ve ölene kadar yüzünden çıkaramaz. Bir süre sonra maske ağız bölümünden çatlar ve büyük bir ağız ile sivri dişler ortaya çıkar. Suratsız'da da aynı durum olmuştur. Japonya'da eski zamanlardan beri vücudu bir maske tarafından ele geçirilen kişiye Menreki, yani maske canavarı denir. D. Saff, D. Sacilotto. (1978). Printmaking: History and Process, Rinehart and Winston Inc. S. Addiss, A. Yoshiko. (1996). How to Look at Japanese Art. New York: Harry. N. Abrams. P. Mason. (1993) History of Japanese Art, Harry N. Abrahams, Inc. Napier, S. J. (2008). Anime Akira'dan Howl'ın Hareketli Şatosu'na. İstanbul: Es Yayınları. Reider, N. T. (2005). Spirited Away: Film of the Fantastic and Evolving Japanese Folk Symbols, Film Criticism 29 no. 3. Kohaku en sonunda ölüyor mu yoksa o da ailesine kavuşuyor mu anlamadım. Çünkü Yubaba onu parçalara ayıracağını söylemişti sanırım ve Kohaku Chihiro ya arkasını dönmemesini söyledi. Ama görüşeceklerine de söz verdi. Lütfen sorumu mazur görün ama ister istemez çelişkide kaldım. Hiç böyle düşünmemiştim. Aslında filmde de karakterler verdiği sözler üzerinde sıkı duruyorlar. Hatta Yubaba keşke kendime böyle bir söz vermeseydim demişti filmin bir yerinde. Ama aynı zamanda Kohaku da verdiği sözü tutmayacak biri değil. Belli ki yönetmen gerisini bizim iyimserliğimize bırakmış. Kohaku bir nehir ruhu ve filmde Chihiro nehri kurutup şehir inşa edildiğini söylüyor. Belki ilerde dönemese de kim olduğunu öğrendi ve kukla değil. Onun için Ruhlar Dünyası farklı bir yer olacaktır. Hayao Miyazaki'nin yeri bende ayrıdır. Fazla kendine özgün bir tarzı vardır. Yaptığı işler son derece başarılıdır. Burdan Hayao Miyazakiye ne söylemek istersin deseler hayal ettiğin şeyi olabildiğince iyi başarmışsın derim."} {"url": "https://egoistokur.com/momonun-kitap-fabrikasi-broca-sokagi-hikayeler", "text": "Çocukların yaratıcılığının sonu olmadığının güzel bir örneği Broca Sokağı Hikayeleri. Bugüne kadar 20'den fazla dile çevrilmiş ve tüm dünyada 1 milyondan fazla satış yapmış. İki ciltten oluşuyor. İlkinde; birbirine aşık olan ayakkabılar, güzellik tutkunu cadılar, evlenmekten başka hayali olmayan devler, hayalet olduğunu kabul etmeyen hayaletler var. Her şeyi bilen 'müneccim' bebek de cabası! İkincisinde ise bir patatesin aşkına, süpürge dolabındaki cadıya ve Kutup Yıldızı'nı yutmak zorunda kalan küçük bir domuzcuğa tanık oluyoruz. Dahası da var elbette ama onlar Broca Sokağı'nda sizi bekliyor. Tanışmakta geç kaldığım için üzüldüğüm Broca Sokağı Hikayeleri, yayımlandığı günden beri basında çok fazla yer almamış. Birkaç blogda tanıtımı yapılmış, anne-babalar okuyup beğenilerini bildirmiş, o kadar. Oysa yayımlanmasının üzerinden epey zaman geçmiş. Buna sebep, belki çok fazla noktada satılmıyor olması. Belki de basımı Gezi olaylarına denk geldiği için bir gaz bulutu içinde gözden kaybolmuştur, kim bilir! 'Yeni bir kitap olmadığı için' tanıtımının yapılmasına yanaşmayan yayınlar oldu. Bu noktada şu soruyu sormak gerek: Kitap tanıtım yazıları sadece 'yeni' kitaplardan mı ibaret olmalıdır? Yoksa keşfedilememiş iyi kitapları da okurlara tanıtmak mıdır esas olan? Tüm iyi kitaplar ve tabii Broca Sokağı Hikayeleri, bu bakış açısından daha fazlasını hak ediyor. Fransız yazar Pierre Gripari, önsözde kitabın nasıl ortaya çıktığını anlatmakla işe başlamış. Ama büyükler için... Olur da, anlamazlar diye. Çünkü ona göre çocukların anlamadığı şey yok, olsa olsa büyükler anlamaz! Kitabın hikayesi biraz farklı... Paris'te gerçekten var olan ama çok az kişinin bildiği Broca Sokağı'nın masalcı amcası Bay Pierre, Cezayir göçmeni bakkal Sayid Baba'nın ve onun hemen yanındaki otelin sahibi İtalyan Riccardi'nin çocuklarına bir buçuk yıl boyunca hikayeler anlatmış. İlk başta tek tük anlattığı hikayelerin ucu kaçıvermiş. Bakmış ki her gün, ama her gün, çocuklar ondan hikaye dinlemek istiyor. O da çocukları kırmamak için, her seferinde kendi de biraz daha inanarak, anlattıkça anlatmış. Bir gün, anlatacak hikaye kalmadığını fark etmiş. Ancak zeki Bay Pierre, bu sorunun altından ustalıkla kalkmayı bilmiş. Ve çocuklara demiş ki; 'biraz da siz bana hikaye anlatın!' Her perşembe öğleden sonra bu sokakta buluşup birbirlerine hikayeler anlatmışlar. Hepsi o kadar güzelmiş ki, Pierre Gripari bunlardan bir kitap yapmaya karar vermiş. Kısacası, kitaptaki her hikaye aslında çocuklara ait. Gripari sadece onları düzenleyip okunacak hale getirmiş. Çocukların yaratıcılığının sonu olmadığının güzel bir örneği Broca Sokağı Hikayeleri. Bugüne kadar 20'den fazla dile çevrilmiş ve tüm dünyada 1 milyondan fazla satış yapmış. Kitap iki ciltten oluşuyor. İlkinde; birbirine aşık olan ayakkabılar, güzellik tutkunu cadılar, evlenmekten başka hayali olmayan devler, hayalet olduğunu kabul etmeyen hayaletler var. Her şeyi bilen 'müneccim' bebek de cabası! İkincisinde ise bir patatesin aşkına, süpürge dolabındaki cadıya ve Kutup Yıldızı'nı yutmak zorunda kalan küçük bir domuzcuğa tanık oluyoruz. Dahası da var elbette ama onlar Broca Sokağı'nda ve kitabın sayfaları arasında sizi bekliyor. Metni Fransızca orijinalinden çeviren Deniz Tan'a ve önce karikatürleriyle tanıyıp sonra daha geniş alanlarda keşfetme şansına sahip olduğumuz Sadi Tekin'e de teşekkür etmek şart. Zira çok iyi iş çıkarmışlar. Gönül ister ki daha çok kişi Broca Sokağı Hikayeleri'ni okusun. Şimdilik sadece Kipitap. com'dan, İstanbul Göktürk'teki Düşevi, Caddebostan'daki İyi Cüceler ve Nişantaşı'ndaki Yalvaç Abi kitabevlerinden edinebilirsiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/mona-lisadan-venuse-sanat-aleminin-sahane-kediler", "text": "Susan Herbert'ı yazdım daha önce; en ünlü kedi ressamlarından biri. Shakespeare Kedileri, Film Kedileri: Godfather'dan Bazıları Sıcak Sever'e unutulmaz kareler ve Film Kedileri II: Sinema tarihinin kült simaları albümlerini yayınlamıştım. Sırada Van Gogh'tan Leonardo da Vinci'ye, Boticelli'den Manet'ye, Goya'dan Dante Gabriel Rosetti'ye, Van Eyck'ten Greuze'e ünlü ressamların üslubunu taklit ederek çizdiği kedi resimleri var. Bu albümün benim için önemi şu. Arkadaşım Rose'la gezerken, bir hediyelik eşya dükkanında Boticelli'nin Venüs'ün Doğuşu tablosunun Susan Herbert versiyonuna rastlamıştık yıllar önce. Bir tane vardı, ikimiz de almak istiyorduk, yazı tura atmıştık. Ve o almıştı. O zamandan beri bu tatlı resim bende de olsun isterdim hep. İnternette bulunca resmen sevinç çığlığı attım. Herbert, utangaç gibi görünen ama aslında dünyaya bayağı fingirdek bakışlar atan bir beyaz kedi çizmiş, Venüs olarak. Tam da tanrıça Venüs'ün olması gerektiği gibi."} {"url": "https://egoistokur.com/mona-lisanin-gulusunu-cizebilir-misi", "text": "Kitap aynı zamanda bir resimli sanat tarihi. İçinde, Leonardo Da Vinci'den Paul Klee'ye her sanatçı, mağara duvarı resimlerinden Afrika masklarına, sürrealist oyunlara kadar her sanat akımı, her mühim yaratıcı hareket var. Ama uzun uzun değil, kısa cümleler ve simgelerle anlatılmış bir sanat tarihi bu. Anlatılan eserlerin benzerlerini yapmanız için tüyolar veriliyor, metotlar gösteriliyor. Tabii sayısız çizim, aktivite ve yaratıcı fikirle beraber... Böylece şahsi Mona Lisa'nızı ona en güzel gülüşü vererek yaratabiliyor, misket, tepsi, boya ve kağıt kullanarak Jackson Pollock tarzı tuhaf ama etkileyici işler yapabiliyorsunuz. Ya da en basitinden parmak izlerinizle muhteşem kuşlar, suratlar çizebiliyorsunuz. Hepimiz bir Picasso olamayabiliriz ama pekala ressam olabilir, resim yapabiliriz. Sanat öğrenmek diğer yetilerden farksızdır. Öncelikle bir yol göstericiye ihtiyacınız olur, bir de çok ama çok pratik yapmanız gerekir. Önünüzdeki tek engel de korkudur. Tuhaf bir çelişki ama insanlar pratik yaptıkça daha iyiye gidebileceklerini düşünmez, tam aksine sanatın doğuştan gelen bir yetenek, bir armağan olduğuna, sanatla sadece seçilmiş bir azınlığın meşgul olabileceğine inanırlar. Ben buna kuvvetle itiraz ediyorum. Hepimiz yaratıcıyız ve sanat yapmak için bahanelere ihtiyacımız yok. Çizmenin, boyamanın tarihçesi dilin ortaya çıkışından bile eskiye dayanıyor. Biz bugün hala bu çok eski dili kullanıyoruz, materyallerle oynayarak, ellerimizi hareket ettirerek, işaretlerden yararlanarak... Bana göre, çizmek, boyamak yeryüzüyle iletişim kurmaktır. Çocuklar da sadece dünyayı anlamak için çizerler, amaçları katiyen birilerini etkilemek değildir. Ve alışılmış malzemelerle çalıştıklarında bile ortaya çıkan çizimler, bize onların iç dünyasını gösterir. Hmmm, sanırım sözünü ettiğiniz bu sanatçılar çocuklara özgü bir merak duygusuyla dolup taşıyorlardı ve bunu hiçbir zaman kaybetmediler. Günümüzde sanatçılar, yani yetişkin ressamlar çoğu zaman akademik bir rotayı takip ediyor ve bu sırada da oyun arzularını unutuyorlar. Klee ya da Kandinsky ise hep çocuk kalabilmişlerdi. Leonardo da Vinci'nin o tuhaf icatlarını düşünün; Şöyle bir şey olsaydı, hayat neye benzerdi sorusundan doğmuştu hepsi. Klee ve Miro da içlerindeki yaratıcı merak duygusundan hep yararlandılar. Bunu ben sol beyni yani mantığı kapamak ve düşünme eylemini sağ beyne yani yaratıcı zekaya teslim etmek olarak adlandırıyorum. Büyük sanatçılar, kuralları yerle bir edebilirlerdi. Miro'nun İspanya İç Savaşı adlı tablosunda, bir kolu devasa büyüklükte, diğeri normal bir savaşçı görürüz. Çocuklar da kafalarına göre takılıp buna benzer çizimler yapar, diyelim ki birini güçlü göstermek için onun boyutlarıyla oynarlar. Hatta canları isterse çimenleri maviye boyar ve her şeyi kolaylıkla tersyüz edebilirler. Kendi çocuklarımdan örnek vereyim. Onlara sanatı öğretmek yerine onlara canları istediğince karmakarışık edebilecekleri bir ortam yaratıyor, bir de gerekli malzemeleri temin ediyorum. Bu işin en önemli kısmı. Günümüzde anne babalar ortalığın temiz pak olmasına haddinden fazla önem veriyor, bu yüzden de çocuklarının ellerine tabletleri tutuşturuveriyorlar. Teknolojiye karşı değilim ama hata yapmanın sanat üretmek konusunda ne kadar önemli olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Dijital ekranlarda hata yapmak imkansız, çocuklar bu yüzden de gelişemiyor. Onları okula gönderirken çantalarına mutlaka bir çizim defteri de koyuyorum. Daha doğrusu eskiden koyuyordum, artık ben söylemesem de çizim defterlerini muhakkak yanlarına alıyorlar. Defter kullanmaya çok gençken başlamıştım. Çizmeyi seviyor, çizimin fotoğraftan önemli olduğuna inanıyordum. Neden? Çünkü çizdiğiniz mekanla ya da kişiyle daha sağlam ilişkiler kurarsınız ve herkesin biricik olduğunu fark edersiniz. 10 yıl önce gittiğim Küba'ya sonradan bir kez daha gittim, bir zamanlar resmettiğim yerleri yeniden görmek çok güzeldi. Gördüğüm hiçbir şeyi unutmadığımı fark ettim. İnteraktif kitaplar yapıyorum, dolayısıyla diledikleri gibi takılabilirler. Bazen fikir edinmek için okurlar, bazen de tavsiyelere uyarak kendi resimlerini üretirler... Umarım hoşlarına gider, işlerine yarar. Zira kitaplarımda sanat okulunda öğrendiğim her şeyi çocukların diliyle paylaşıyorum. + Şahsi sesinizi keşfedin, imzanızı yaratın. Öğrenirken başkalarını kopya etmeniz kabul edilebilir, fakat nihayetinde kendi özgün stilinizi, yolunuzu bulmalısınız. + İnsan ruhunun yeniye karşı bir iştahı olduğu muhakkak, resim sanatı söz konusu olduğunda da bu böyle. Bunun için risk almalı, iç sesinizi takip etmelisiniz. + İllüstratör olmak istiyorsanız, size ilham veren işleri inceleyin. Bu kitabın kapağını ben yapsaydım nasıl bir tercihim olurdu? Peki ya şu posteri? Oturup kendi kapağınızı, posterinizi yapmayı deneyin. + İllüstrasyon günümüzde ticari bir alan, teknoloji de işimizi bir hayli kolaylaştırıyor. Tek yapmanız gereken bir fikir bulmak ve bunu insanlara en iyi şekilde iletmek. + Sanat için resim tek yol değil. Ben her sene yeni şeyler öğrenmeye çalışıyorum; seramik de olabiliyor, ekmek yapmak da... Ve öğrendiğim her şey resim yaparken de işime yarıyor. Önemli olan öğrendiklerinizi alışkanlığınız haline getirmek."} {"url": "https://egoistokur.com/moonwalkin", "text": "Deliduman, taşrada başlıyor ama sonra İstanbul'da hatta 31 Mayıs 2013 sonrası Gezi Parkı'nda, barikatların arkasında buluyoruz kendimizi, on yedi yaşındaki Çağlar İyice'yle beraber. Çağlar, kız kardeşi Çiğdem'i, onu meşhur etme ümitlerini, belediye başkanı dayısını, yakın arkadaşı Mikrop Cengiz'i, taşra muhabbetlerini, depresyonun eşiğindeki annesini, eski sevgilisini, hiç unutamadığı dedesini, hatırlarken kahrettiği babasını anlatıyor bize. Ve çok güzel anlatıyor. Yani her zaman doğruyu söylemiyor ama söylediği yalanlar bile yetişkinlerin ikiyüzlü dünyasında konuşulanların toplamından daha hakiki. Ama bu kadar; siz en iyisi romandan seçtiğim birkaç bölümü okuyun. 2013 yazında, büyük şehirlerde başlayıp kısa süre içinde küçük ilçemiz Kıyıdere'yi de etkisi altına alan toplumsal hadiselerin nedenini merak ediyorsanız eğer, 2012 yazının bok gibi geçmesini bir yana bırakırsak, size öncelikle kız kardeşimin güzelliğini ve bazı meziyetlerini anlatmam gerekir. Çünkü kız kardeşimin güzelliğini ve bazı meziyetlerini bilmeden, o yaz, yıllardır hiçbir şey yapamamanın ruhu yakan acısını nasıl yendiğimizi ve kopkoyu bir karamsarlıktan umuda birdenbire nasıl geçiverdiğimizi asla anlayamazsınız. Kız kardeşim Çiğdem İyice dokuz yaşındadır, Evliya Çelebi İlköğretim Okulu 3-A sınıfında okur, derslerinde açık ara birincidir ve el yazısı inci gibidir. Benimkine benzemez, Sümerolog falan olmanız gerekmez ne yazdığını anlamak için. Ayrıca sınıflarında açık ara birinci giden öğrenciler gibi içe kapanık ve bencil değildir, hayli sosyaldir. Sadece arkadaşlarınca da değil, yeryüzündeki bütün canlılarca çok sevilir, mesela yolda kediler köpekler gördüğünde onu, yanından geçerken durup hayranlıkla bir daha bakarlar. Bir seferinde hiç unutmam, Migros'un açık otoparkında kabuğuna kapanmış bir kaplumbağa görmüştük, o kederli kaplumbağa bile kız kardeşimi görünce kabuğundan çıkmış, başını takdir edercesine öne arkaya sallamıştı. Bu özelliklerine ek olarak kız kardeşim, yaşına göre selvi boylu sayılır, neşelidir ve enerjiktir. Aynı zamanda da ağırbaşlıdır. Yaşı ile örtüşmeyen sevimsiz bir ağırbaşlılık da değildir bu, çocukça saflığını muhafaza eden bir ağırbaşlılıktır. Bir yerlere gideceği zaman dimdik yürür, oklava gibi zannetmeyin, gayet zarif ve asaletlidir yürüyüşü, onu otuz metre öteden görseniz, 'İşte asil bir kadın yaklaşıyor,' dersiniz. Kadınlarda asaletin yaşı olmayacağını farz ederek söylüyorum bunu. Kız kardeşimi bir tanısanız var ya, gülüşüyle, bakışıyla, sesiyle ve sessizlikleriyle öyle bir büyü yaratır ki üzerinizde; yanaklarını, alnını, saçlarını ve boynunu bir milyon sefer de öpseniz doyamazsınız. Her öpüşünüzde kokusunu içinize çekmenize rağmen. Ona baktıkça kardeş olduğumuza inanmakta bile güçlük çekiyorum bazen, sırf bu yüzden gözlerimin dolduğu oluyor. 'Sen de biraz abarttın,' diyeceksiniz. Evet, abarttım. Çünkü bu dünyada o kadar çok mankafa var ki abartmayınca hiçbir şeyi anlamıyorlar. Kız kardeşimin güzelliğinin ve bazı meziyetlerinin ise bir an önce anlaşılması gerekiyor. Kız kardeşimin başlıca meziyetleri arasında, salonun ortasında bacaklarını yüz seksen derece açıp oturmak ve insan denen canlının en doğal duruş biçimi buymuş gibi rahat tavırlarla gözlerinizin içine bakmak gelir. Ayrıca hentbol topunu ayağında yüz elli sefer sektirebilir. Bunları bile gölgede bırakan en doğaüstü meziyeti ise moonwalk'tur. Bana dayım olacak it öğretmişti bu moonwalk denen naneyi. Kim bilir ona da kim öğretmişti yüz yıl evvel. Ben moonwalk yapmaya başladığım zamanlar, kimsenin moonwalkerlık gibi bir merakı yoktu. 80'li 90'lı yıllara damgasını vurmuş, Michael Jackson'ın kariyerindeki ve özel hayatındaki sıkıntılarla beraber 2000'li yılların ortalarına doğru unutulur gibi olmuştu, ben de o zaman başlamıştım işte. Ama ne zaman ki Michael Jackson 2009 yılında öldü, bir zamanlar ona, vitiligo hastası değilmiş gibi, 'Siyahlığından utandığı için rengini açtırmış' diyenler, kendisi de her daim çocuk ruhlu olduğundan çocuklara yürekten bağlı değilmiş gibi 'Çocuklara çükünü gösteriyormuş affedersiniz' diyenler, her türlü iftirayı atanlar, birden çark edip 'Efsanemiz öldü arkadaşlar efsanemiz gitti dostlar' diye öyle bir yaygara kopardılar ki, ondan sonra da ister istemez yeni bir moonwalk furyası başladı. Ben tabii, sınıf arkadaşlarından görüp özenen kız kardeşime moonwalk öğretirken bir gün işin bu noktaya varacağını tahmin etmemiştim. 'Michael Jackson klasiktir, hiçbir zaman hiçbir ortamda modası geçmez,' diye düşünmüştüm. Madem ki özenmiş, o da öğrensin istemiştim. Bahsetmeden edemeyeceğim şimdi, biliyorum yine tepemin tası atacak, onun portresini çizmeye çalışırken yaptığım enerji sarfiyatına yazık olacak, ama ne yapalım, başladık bir kere, en iyisi tarafsız bir gözle anlatmaya çalışmak onu: Dayım iti olan insan, bizim Kıyıdere'nin belediye başkanıdır. Bizim oralardaki herkes sever sayar kendisini. Tabii yüzeysel bir sevgi saygıdır bu, içyüzünü bilseler insan içine çıkamaz. Gerçi içyüzü bilinse kim insan içine çıkabilir ki, o da ayrı bir mesele. Dayımın fırça bıyıkları geçen ay çıkmaya başlamış gibi gayet sevimli durur. Güneş gözlüğü de her daim ceketinin ön cebindedir. Belediye başkanı olduğundan beri takım giyip kravat takmak zorunda hissediyor kendini ama kravatı hep biraz yana kayıktır. Her sabah bağlamasına rağmen, benim okullar açılırken bir sefer bağlatıp bütün sene taktığım kravata benzer. Onu yolda görseniz mesela, aklınıza gelecek en son şey bir ilçede belediye başkanlığı yaptığı olur. İnsanlar seçimle değil de tiple iş başına getirilse kesin kaybederdi. Zaten 2009 yerel seçimlerinde, Dedemi Kanser Eden Parti'ye gidip adaylık için başvurduğunda da istemediler onu, kendi adamları varmış. Bunun üzerine ilçenin tanınmış simalarından, sikkafalılarla dolu bir heyet, Dedemi Kanser Eden Parti'nin yetkilileriyle görüşmeye gitti, Yapmayın etmeyin, bizim Altan'ı aday gösterin, dediler. Bu adamın hem merkezde hem de köylerde herkesle ahbaplığı dostluğu vardır, hısımlığı akrabalığı, selamı sabahı, çayı çorbası, hoşgeldini beşgittini, senedi sepeti, alacağı vereceği, girdisi çıktısı, eski kırığı yeni platoniği vardır, aday göstermezseniz başka yerden aday olur, sizin oyunuz da düşer, Ya Kime Vereceksiniz Mecbur Bize Partisi aradan sıyrılıp belediyeyi alır Allah muhafaza,' dediler, yine de dinletemediler. Öbür adayın hakikaten sağlam yerden tanıdıkları varmış. Ama sonra ne oldu, dayım gitti, Kimsenin İplemediği Atların Partisi diye bir parti buldu kendine, oradan aday oldu, seçim sürecinde de bütün ilçede zilini çalmadığı tek ev, tokalaşıp çayını içmediği tek esnaf, başını okşamadığı tek çocuk, pisi pisilemediği tek kedi, kuçu kuçulamadığı tek köpek kalmadı; bütün köylere, köylerdeki kahvelere, evlere, ahırlara, mandıralara kadar gitti, kendisini tanıyanlara bir kez daha hatırlattı, tanımayanlara uzun uzun anlattı, 'Bana inanmıyorsanız gidin şunlara şunlara şunlara da sorun' diye güvence verdi, özetle bizim Kıyıdere'de nefes alan ne kadar canlı varsa hepsinin ağzından girdi burnundan çıktı, türlü türlü yalakalıklar yaptı, herkesi bıktırdı, bezdirdi, şu seçimler bitsin de bir sussun artık diye 'ya sabır' çektirtti arkasından, 35 oy farkla da kazandı seçimi, hem de sabaha karşı, 20 oy farkla kazandığı ilk sayıma itiraz edildiği için, ikinci sayımda. İnanmayan varsa Yüksek Seçim Kurulu'nun internet sitesinden Kıyıdere İlçesi 2009 yerel seçim sonuçlarına bakabilir. Kimsenin İplemediği Atlar'ın Genel Merkezi'ndekiler de inanamamıştı çünkü ilk anda bu seçim zaferine, 'Hakikaten mi kazandık?' diye kaç sefer cepten aramışlardı dayımı, ben açıp 'Valla billa kazandık,' demiştim, zira dayım cenaze işleriyle uğraşıyordu o ara. Seçimi kazandığı sabah dedem ölmüştü. Bir yanda sevinç, diğer yanda keder, hayatının en karmaşık sabahıdır herhalde. Çok da öğretici olmuştur muhtemelen. Diyelim ki Honda Civic'le Lamborghini Aventador'u geçmişsin, götün tavan yapmış özgüvenden, ama bu dünya gelip geçicidir, hepimiz dört kolluyla gideceğiz sonunda diye tevekküle dalmışsın o atmosferde. Neyse işte seçimlerden sonra, Kimsenin İplemediği Atlar'da eziklenmekten bıkan bir grup at kafası, Dedemi Kanser Eden Parti'ye transfer olurken dayıma, Sen de gel, dediler. Dayım da, yok ben istemiyorum, yan cebime koyun ayakları çekti. Dedemi Kanser Eden Parti'nin Merkez İlçe Başkanı da, Gel, çağırısı yaptı ama aynı havaları korudu. Genel merkezden birileri arasın diye bekliyordu aslında, seçimden önce, 'Seni tanımıyoruz yürü git lan,' demişler ya buna, gururu kırılmış, onlar arasın tribi yapıyor. Aradan bir sene geçti, kimse aramadı, dayım da artık, 'Aramayacaklar mı acaba?' diye kudurmak üzereyken, birilerinin aklına geldi herhalde, sonuçta koskoca ilçeden bahsediyoruz, çağırdılar bunu. Ben hayatımda böyle bir sevinç ve böyle bir sevincini gizleme gayreti görmedim. Haberi aldığı gün, hiçbir şey olmamış gibi, Yarın Ankara'ya gidiyorum Çağlar, dedi. Babamı Kanser Eden Parti'nin Genel Merkezi'nden çağırıyorlar, dertleri nedir acaba? Ertesi sabah altıda, sanki her gün genel merkezlere gidermiş gibi kendinden emin bir edayla gitti Ankara'ya. Aynı gün içinde, Meclis'teki grup toplantısında da yakasına o partinin rozetini taktırdı, yirmi sekiz yeni transferle beraber, toplu sünnet törenindeymiş gibi. Rahmetli dedem ben çocukken derdi ki hep, Çağlar, derdi. Artık kocaman adam oldun. Şu tas ü tarağını siktiğimin dünyasında sakın ha, yosmalar içinde kepaze olmayasın. İşte bu dayım olacak it de, şu tas ü tarağını siktiğimin dünyasında, siyaset içinde kepaze olmuş biridir. Siyasete girmeden önce o kadar kepaze biri değildi aslında, kendi halinde bir emlakçıydı. Hiçbiri kendisine ait olmayan evleri arsaları alıp satar, arada iki sakal atarlarsa memnun kalır, ertesi gün de beni Çınarcık'a Esenköy'e falan götürür, her istediğimi ısmarlardı. Keyfimize de diyecek olmazdı o günlerde. Siyaset, onun mayasındaki kepazeliği açığa çıkaran bir transistör vazifesi gördü. Yoksa kız kardeşim hariç her insanın mayasında bir parça kepazelik vardır, mühim olan, o kepazeliği ortaya çıkaracak işlerden uzak durmaktır. Örneğin; baktın manavlık seni kepaze ediyor, çünkü domates tartarken araya iki tane çürük domates sokuşturmadan edemiyorsun, o zaman neden böyle bir şey yapıyorum diye sormalısın kendine. Derin bir nefes alıp o iki tane kodumun çürük domatesini araya sokuşturamadan niçin duramadığını düşünmelisin. O iki tane çürük domatesi araya sokuşturamayınca kendini çok mu çaresiz hissediyorsun? Uykuların mı kaçıyor, boğulacak gibi mi oluyorsun, tükenmişlik sendromuna mı giriyorsun o iki tane çürük domates araya sokuşmayınca? Bütün dünyayı önüne de serseler o iki tane çürük domatesi araya sokuşturamadıktan sonra bir anlamı yok mu? 'Yeter artık bu dünyanın kahrını cefasını çektiğin, al sana gidiş-dönüş uçak bileti, 6500 dolar da nakit, Singapur'daki bütün kerhaneleri gez gel,' deseler, yine de o iki tane çürük domatesi araya sokuşturmanın verdiği zevki hiçbir şeye değişmez misin? Dünya yerinden oynasa, taş üstünde taş kalmasa, kıyamet kopsa, uzaylılar gelse bütün sülalene tecavüz etse, yok arkadaş, ben o iki tane çürük domatesi ilk fırsatta araya sokuşturmaya yine de devam ederim mi diyorsun? Herkesin bu hayatta iyi kötü bir pusulası vardır, hedefi vardır, hedefi olmasa bile bir tarzı, duruşu, şekli şemali vardır, senin de bu hayattaki pusulan, hedefin, tarzın, duruşun, şeklin şemalin o iki tane çürük domatesi araya sokuşturmak mı? Yarın öbür gün torun torba sahibi olup bir köşeye çekilip emekliliğin keyfini sürmeye başladığında, geçmişi özlemle yad ettiğin anlarda, aklına gelecek ilk şey o araya sokuşturuverdiğin iki tane kodumun çürük domates mi olacak OÇ! Merhametsiz şerefsiz! Al o zaman bu yazıyı manav dükkanının girişine as, sonra da dükkanı başkasına devredip siktir ol git! Başka bir iş bul kendine. Ne bileyim, git veznedar ol! Uçaksavar bataryası teknisyeni ol! Ne olursan ol siktir git onu ol, ama artık manavlık yapma! Yapma manavlık! Belki de veznedar olursan, şu paralardan birazını da cebime sokuşturayım demezsin de, seni kepaze eden şeyin o araya sokuşturduğun iki tane çürük domates olduğunu anlarsın. Belki de uçaksavar bataryası teknisyeni olursan, şuradan cebime iki tane uçaksavar mermisi sokuşturayım demezsin de, seni kepaze eden şeyin o iki tane çürük domatesin araya sokuşması olduğunu anlarsın. İt herife bak ya! Zibidiye bak! Dangoza bak! Elim ayağım titredi yemin ediyorum sinirden. İçim daraldı. Her neyse, unutalım... Off! Hayvanoğluhayvan!! Bilmiyorum fazlamı ön yargılı olacak ama, daha ilk girişgahınızı oku okumaz aklıma Salinger'in Çavdar Tarlasında Çocuklar kitabındaki anlatım uslubü geldi. Yorumu yazmadan da kitaptan alıntılara baktım, bayağı aynı dil... Fare hikayesini kısmını okumamış olmamıza rağmen orada da bir Fareler ve İnsanlar kitabında ki benzer hikaye aklımıza geldi. Sizi bilmem ama başkasının ağzı ile yazılmış hissi veren kitaplardan hep uzak durmuşumdur. Zamanla bu ön yargıyı kırabildiklerimde ise kısmi yanılgılar yaşayıp kitaba geç ulaşmış olmanın burukluğunu tatmışım. Bilmiyorum kitabın sizi bu kadar etkilemiş olması dikkatimizi kitaba çekti. Bakalım bu engelleyici ön yargılarımızı kırıp ta kitaba ulaşabilecek miyiz! Çavdar Tarlasında Çocuklarla bir diğer benzerliği kardeşi idealize etme durumu. Holden'da kardeşini yerlere göklere koyamazdı, burada da aynı durum geçerli. kitaba bugün başladım ve yarıladım. ben de dirk wittenborn'a benzettim anlatımı. sanki bir dizi filmin bir bölümü ya da belki bir film senaryosu gibi.. kitapçıda elime ilk aldığımda bir bloggerın romanı gibi gelmişti bana, kitapçıda ve vitrinde bangır bangır kitabın kapağına maruz kalmanın etkisiyle geri koymuştum. ama yanılmışım. kitabı bitirdikten sonra yazarla ilgili diğer yazıları okudum. meğer o da senaristmiş, ondan Dirk w. benzetmişim. Roman okurken bazen düşüncelerimiz yazarın hayatına, kim olduğuna kayar ya? işte o noktada yazarla ilgili bildiklerimiz roman hakkında ki fikrimizi çok değiştirir diye düşünürdüm. Meğer düşündüğüm kadar çok değilmiş. romanın dilinin akıcı olduğunu hatta kitabın en önemli özelliğinin de akıcılığı olduğunu düşünüyorum ) Sorun şu ki yazar kitapta ne anlatmak istediğine pek karar verememiş gibi! geziyle kurulan abuk bağlantı, kim olduğuna ve tarafına bir türlü karar verememesi, hiçbir akrabası ile normal ilişkisi yok. kızkardeşine karşı hastalıklı sevgi, anneyi yok sayma, dayıyı sürekli it yerine koyma, babadan nefret. uzatmadan bu bir senaryo çalışması, gençlerin ilgisini çeksin diye bol küfürlü ve güya isyankar. Emrah Serbes'i çok sevmeme ve her ortamda fazlaca övmeme rağmen Deliduman'da biraz hayal kırıklığına uğradım diyebilirim. Yani nedenini tam olarak saptayamadığım bir olmamışlık söz konusu. Bunu yazarım belki bir ara :) Bu arada bence Erken Kaybedenler hala en iyi kitabı Emrah Serbes'in."} {"url": "https://egoistokur.com/murakami-davey-ve-digerlerinden-uzayin-derinliginde-kaybolanla", "text": "Haruki Murakami'nin son romanı Sputnik Sevgilim, bir üçlü aşk hikayesi ekseninde, K'nın uzak bir Yunan adasında kayboluşunu ve kendini buluşunu anlatıyor. Astronot Köpek Laika ise, insanın amansız dünyayı değiştirme hırsını konu alan bir kitap. İşte İngiliz yazar, çizer Owen Davey de Laika'yı hatırlayanlardan. Davey'nin ödüllerini sıralamaya yerim yetmez. Kendisi aynı zamanda LOM adlı bir grupta çalıyor, yogaya meraklı, nefis kekler yapma konusunda iddialı, kendi deyişiyle iflah olmaz bir bilgisayar oyunu manyağı. Bir de çocuklar için çok güzel kitaplar yazıyor. Laika the Astronaut adlı kitabını, yazar arkadaşım Gökçe Gökçeer tavsiye etmişti. Bizde de yayınlandığını görmek güzel. Şüpheci karakterim beni yanıltmıyorsa, bu küçücük şahane kitabın yayınlanmasında Gökçe'nin parmağı var. Önce Laika'nın gerçek hikayesini anlatayım. Sokak köpeği Laika, uzaya giden ilk canlı. İşte bu türden acımasız işgüzarlıklara eğilimli, üstelik muhtemelen Amerikalı meslektaşlarını geçsinler diye amansız bir yarışa mecbur bırakılan Sovyet bilim adamları da günün birinde bir sokak köpeğini alıp 1 hafta eğitiyor, ardından da sırf Acaba şimdi ne olacak? sorusuna cevap alabilmek ümidiyle apar topar uzaya gönderiyorlar. Laika adını verdikleri So-kö'cük haliyle uzayın karanlığında, bindiği aracın aşırı ısıdan yanması sonucu tek başına ölüyor. Biraz daha ayrıntı: Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği, 4 Ekim 1957'de, biraz da Amerika Birleşik Devletleri'nden önce davranmak telaşıyla uzaya Sputnik adlı bir uydu fırlatmıştı. Topu topu 80 kilo ağırlığındaki Sputnik, Dünya'nın yörüngesine oturan ilk uydu oldu. 96 dakikada bir tur atıyordu ve bu sonsuza dek böyle sürüp gidecekti, kısaca Uzay çağı başlamıştı. Öncesinde ve sonrasında, dünyada Laika için yapılan protestolar yeri göğü inletti. Fakat burada da bir çelişki vardı, zira ABD'deki uzay çalışmaları sırasında, maymunların ve farelerin kullanılmasına itiraz eden pek yoktu."} {"url": "https://egoistokur.com/murakami-oyun", "text": "Bir fil esrarengiz bir şekilde kaybolur. Evine döndüğünde seni dev bir kurbağanın beklediğini görürsün. Kedin sırra kadem basar. Gökyüzünde aynı anda iki ay yükselir. Karın ansızın ortadan yok olur. Tuhaf bir adam sana bir koyuna rastlayıp rastlamadığını sorar ya da bir kadın hayatının 10 dakikasını talep eder. Çevrene bir göz gezdir. Aşağıdakileri oku. Bir veya birkaçı durup durup senin başına geliyorsa, Japon yazar Haruki Murakami'nin bir romanının ya da hikayesinin kahramanı olabilirsin. Yandın. Başını ellerinin arasına alıp kara kara düşünmeye başlayabilirsin. Ne yaşarsan yaşa, hayatının kadınını bulsan bile, sonunda mutsuz olacaksın. Çünkü Murakami evreninde hep bir şey eksik kalır, katarsis diye bir şey de yoktur. Ama unutma: Ne yaşadıysan, her şeyi bilmek istiyorum. Çok güzel anlatıyorsun. Bir Murakami romanının içinde olabilir misin? Öğrenmenin tek bir yolu var. Aşağıdaki soruları cevapla. Birkaç tanesine evet dersen, yandın. Başını ellerinin arasına alıp kara kara düşünmeye başlayabilirsin. Ne yaşarsan yaşa, sonunda mutsuz olacaksın. Çünkü Murakami evreninde hep bir şey eksik ve katarsis diye bir şey yok. Eski caz plaklarına derin ve dayanılmaz bir tutkun var. Yabancılarla duygusuz seks sana kolay geliyor. Böyle bir deneyimi bir arkadaşına anlatmaya kalkışsaydın, mümkün olan en soyut dili kullanırdın. Ama tabii bunu yapman gereksiz, çünkü hiç arkadaşın yok. 1960'lara ve hayatın koyu kahve, eski caz plakları, duygusuz öğleden sonra sevişmeleri tarzında basit zevklerine düşkünsün. Gerçi eğer sahiden 1960'larda yaşasaydın, hiç bir şey değişmezdi, sen gene yapayalnız biri olurdun. Durmadan şunu düşünüyorsun: Her şey eskisi gibi devam etse hayat şahane olabilirdi. Günlerini hep nasıl daha sahici bir hayat yaşayabileceğini düşünerek geçiriyorsun. Bahtsızsın; çevrendeki herkes kaba, hödük ve ilgilenmeye değmez kimseler. Senin tam zıttın olduğu söylenebilecek bir arkadaşın var. Sen ne kadar sessiz ve düşünceliysen, arkadaşın o kadar kaba ve densiz. Ama şüphesiz iyi arkadaşsınız, kendinizi durmadan ve acımasızca birbirinizle karşılaştırıyor olsanız bile. İçinde bulunduğun mekanları kusursuz bir şekilde tarif edebilme yeteneğine sahipsin. Her ayrıntıyı uzun uzun anlatıyorsun, başkalarına pek ehemmiyetsiz görünebilecek olan şeyler bile senin için boşlukları doldurmanın bir yolu. Seni bir odayı tarif ederken dinlemek, o odadaki en küçük nesneyi, mesela duvarlardaki boyanın pürüzsüz dokusunu bile kusursuz bir netlikle görebilmek demek. Ama duyguları tarif etmek konusunda epeyce yetersizsin. Bir kadına yapabileceğin en büyük kompliman onunla yatmamak. Evini terk edip bir şeyin peşine düşmek zorunda kalmışsın, ama aradığın şeyin ne olduğunu sen de bilmiyorsun. Beş yıldızlı otellere, küçük kasabalara, pejmürde motel odalarına, dağ başlarındaki psikiyatri kliniklerine, bir Yunan adasına gidiyorsun. Ve bir şey olsun diye bekliyorsun. Çok uzun sürüyor. Ama olmasını beklediğin şeyin çoktan gerçekleştiğini görmek için sonunda mutlaka evine dönmen gerekiyor. Bu seni şaşırtıyor, gene de her şey bittiğinde hala eksik hissediyorsun. Ne yaparsan yap, bu his geçmiyor, bu evrende katarsis diye bir şey yok. Not: The Toast'da bu testin yalnızca erkekler için olduğu söyleniyor. Eh, çünkü eğer bir Murakami romanının içindeki kadınsan, zaten çoktan yok olmuşsun demektir."} {"url": "https://egoistokur.com/murakamiden-bir-kisa-oyku-yuzde-100-kusursuz-ki", "text": "Sokakta hayatının aşkına rastlayan bir adamın zihninden geçenler ve sonrası... Aşk üzerine, cesaret üzerine, hayat üzerine bir öykü. Okumalısınız, çünkü çok güzel. Ayrıca ünlü romanı 1Q84'ün bu öyküden çıktığını yazarın kendi söylüyor. Güzel bir nisan sabahı, Tokyo'nun işlek Harujuku mahallesindeki dar bir sokakta, yüzde 100 kusursuz kızın yanından geçtim. Gerçeği söylemek gerekirse, o kadar da güzel sayılmazdı. Hiçbir bakımdan göze çarpacak gibi değildi. Giysilerinde pek bir numara yoktu. Saçlarının arkası uykudan yeni kalkmışçasına darmadağın olmuştu. Genç de değildi, otuzlarında falandı. Gene de 50 metre öteden bile anladım: O benim için yüzde 100 kusursuz olan kızdı. Onu gördüğüm an, göğsümde bir hareketlenme oldu, ağzım sanki çöldeymişim gibi kurudu. Belki sizin de bir özel kız tarifiniz vardır; ince bilekli, ne bileyim iri gözlü, zarif parmakları olan yahut yemeklerini acele etmeden yiyen kızlara sebepsiz bir ilgi duyuyorsunuzdur. Eh, benim de kendi tercihlerim var elbette. Bazen bir restoranda yan masadaki kıza bakarken yakalıyorum kendimi, çünkü burnunun şeklinden hoşlanmış oluyorum. Ama kimse yüzde 100 kusursuz kızın önceden bilinebilecek bir tipi olduğunu iddia edemez. Burunları önemsesem bile onunkini hatırlamayabilirim -bir burnu olduğunu bile hatırlamayabilirim. Kesinlikle emin olarak hatırladığım tek şey, bu kızın çok da güzel sayılamayacağıydı. Ne acayip! Dün sokakta yüzde 100 kusursuz kıza rastladım dedim birine. Kız batıya doğru gidiyordu, ben doğuya... Sahiden güzel bir nisan sabahıydı. Keşke onunla konuşabilseydim. Yarım saat yeterdi. Hakkında bir şeyler sorar, ona kendimi anlatırdım. Hayattan ne beklediğimi. 1981 yılının bu güzel nisan sabahında Harajuku mahallesindeki küçük bir sokakta birbirimizin yanından geçmemizi sağlayan kaderin karmaşık işleyişini açıklardım. Dünyayı usul usul huzur kaplarken antika bir saatin işleyişi gibi ılık sırlarla dolu bir şey olurdu bu. Biraz konuştuktan sonra bir yerde öğle yemeği yer, belki bir Woody Allen filmine gider, ardından iki tek atmak için bir otelin barına atardık kendimizi. Ve şans yardım ederse geceyi yatakta bitirirdik. İhtimaller silsilesi kalbimin daha hızlı atmasına yol açıyor. İşte aramızdaki mesafe 15 metreye indi. Çok saçma. Tıpkı bir sigorta satıcısına benzerim. İnanmazdı ki buna. İnansa bile benimle konuşmak istemeyebilirdi. Kusura bakmayın derdi, ben sizin için yüzde 100 kusursuz kız olabilirim ama siz benim için yüzde 100 kusursuz erkek sayılmazsınız. Böyle olabilirdi. Ve kendimi o durumda bulursam, muhtemelen darmadağın olurdum. Şoku atlatamazdım. 32 yaşındayım, yaşlanmak böyle bir şey işte. Bir çiçekçinin önünden geçiyoruz. Ilık bir esinti okşuyor yüzümü. Asfalt nemli, güllerin kokusunu alabiliyorum. Onunla bir türlü konuşamıyorum. Beyaz bir süveter giymiş, sağ elinde üzerinde sadece pulu eksik bir zarf tutuyor. Yani: Birine mektup yazmış, belki bütün gece oturup yazmış bu mektubu, gözlerindeki uykulu ifadeden belli. Bütün sırları o zarfın içinde olabilir. Birkaç adım daha yürüdükten sonra geri dönüyorum. Kalabalıkta kaybolmuş. Şimdi artık elbette ona ne söylemem gerektiğini biliyorum. Uzun bir konuşma olacak gerçi, kendimi ifade etmekte zorlanacağım kadar uzun... Aklıma gelen fikirlerin hiçbiri pek pratik sayılmaz. Ah, tamam! Hikayem, Evvel zaman içinde diye başlayıp Ne hazin, değil mi? diye bitebilir. Evvel zaman içinde, bir kız ve bir çocuk yaşarmış. Biri 18'inde, öteki 16 yaşındaymış. Çocuk pek yakışıklı değilmiş, kız da özel olarak güzel sayılmazmış. Sıradan bir yalnız çocuk ve sıradan bir yalnız kızmış onlar, tıpkı herkes gibi... Ama bütün kalpleriyle dünyanın bir yerinde kendileri için yüzde 100 kusursuz oğlanla yüzde 100 kusursuz kızın yaşadığına inanıyorlarmış. Evet, bir mucizeye inanıyorlarmış. Ve o mucize gerçekleşmiş. Bir sokağın iki ucundan birbirlerine doğru yürümeye başlamışlar. Parkta bir banka oturmuşlar, saatlerce elele tutup birbirlerine hikayeler anlatarak... Artık yalnız değillermiş. Yüzde 100 kusursuz olan diğer yarılarını bulmuşlar, düşünsenize. Bu bir mucizeymiş, kozmik bir mucize. Halbuki üzerinde fikir birliğine vardıkları test tamamen gereksizmiş. Bunu yapmamalılarmış, çünkü onlar aslında sahiden de birbirleri için yüzde 100 kusursuz sevgiliymiş ve karşılaşmaları bile bir mucize sayılırmış. Ama o kadar gençlermiş ki bunu bilememişler. Kaderin soğuk, umursamaz dalgaları onları merhametsizce ayırmış. Çok sonraları bir kış vakti, kız da çocuk da mevsimin en kötü gribine yakalanıp yaşamla ölüm arasında savrulurken eskiden başlarına gelen her şeyi unutmuşlar. Uyandıklarında zihinleri tıpkı genç D. H. Lawrence'ın domuz şeklindeki kumbarası gibi bomboşmuş. Zaman şaşırtıcı bir hızla geçmiş ve çocuk 32, kız 30 olmuş. Ama anılarının parıltısı çok zayıfmış ve zihinlerinin içi 14 yıl öncesindeki kadar berrak değilmiş. Tek kelime etmeden birbirlerinin yanından geçmişler, kalabalığın içinde kaybolarak... Sonsuza dek. Ben en çok Saramago'nun öykülerini severim ve bu öykü de en az onlar kadar güzel, ne iyi etmişsin de Türkçeleştirmişsin, Gülenay Hanım ellerinize sağlık. En sevdiğim yazardan muhteşem bir öykü. Kesinlikle çok leziz."} {"url": "https://egoistokur.com/murat-belge-tekerrurden-ibaret-olan-tarih-degil-aptallikti", "text": "Toplum mühendisliği diye bir kavram var. Toplum bilimiyle, yani toplumlara bilimsel gözle bakma çabalarının hızlanmasıyla ortaya çıkmış. İlk bakışta toplum bilimi ve toplum mühendisliği komşu disiplinler gibi... Biri toplumu bilim aracılığıyla anlamaya, ötekiyse bilimsel yollarla müdahalelerde bulunarak onu dönüştürmeye çalışıyor... Ama işte ikisi de sosyolojinin yaratıcısı Auguste Comte'un, yani pozitivizm denen ideolojinin ürünü. İşte o, birçok insanın kafasındaki ideal. Toplumu kendi istediğin şekilde değiştirmek, değiştirmeyi denemek... Fakat toplum biliminin dinamiklerini anlamışsan toplumun mühendislikle değiştirilemeyeceğini, bunun boş ve tehlikeli bir çaba olduğunu da bilirsin. Bizim tarihimize, İttihat ve Terakki'ye bakalım... Yıllarca Avrupa'da, Paris'te yaşayan, Meşveret Gazetesi'ni çıkaran ve Biz bu memleketi değiştirip Batılılaştıralım diyen Ahmed Rıza Bey, pozitivizmi burada başlatan adamdır. Evet. Tabii Cumhuriyet'e gelindiğinde pozitivizmin dozu ve hızı epeyce arttı, tüm toplumu kuşatan geniş ve baskın bir proje haline geldi. Fakat özde değişen bir şey olmadı. Batılılaşma hem Osmanlı'da, hem de Cumhuriyet döneminde seçkinlerin ideolojisi ve pratiği kaldı. Madem Batı'yla başa çıkamıyorsun, bari onun gibi ol dürtüsüyle hareket eden seçkinler, toplumu kafalarına göre değiştirmeye, insanları yeni bir kılığa sokmaya çalışırken kimseye Sen bunu istiyor musun? diye sormuyordu. Halk bu projenin öznesi değil, düpedüz nesnesiydi. Dr. Moreau'nun yaratıkları gibi, mitolojide kompoze mahluklar gibi bir şeye dönüştürdüler bizi. Hani başı insan, gövdesi boğa ya da başka bir hayvan olan karma mahluklar vardır ya... Birileri süreci zorladıkça, bizler de daha bir hilkat harikası yaratıklara dönüşüyoruz. İşte görüyorsun; o tarz ideolojik cendereler içinde yaşıyoruz. Cumhuriyet tarihinde çeşitli evreler var. Tek parti döneminde 'ne söylenebilir, ne söylenemez' diye baktığımızda, söylenemez olanların epey fazla olduğunu görüyoruz. Daha sonra, Demokrat Parti iktidarı sırasında, Yeter, söz milletin sloganıyla birlikte tek parti döneminde hoşgörülemeyecek bazı şeyler, kısmen de olsa serbestleşti. Tabii gücün el değiştirmesi söz konusuydu, yani gene ama bu kez başka söylenemeyecek şeyler vardı. Açıkçası, AKP iktidarı döneminde ufukta yeni bir askeri darbe tehdidi görünmüyor, ordu yerinde sessizce duruyor gibi. Ve eskisine göre daha fazla konuşulabiliyor. 2005'teki Ermeni Kurultayı'nı düşünün... Eskiden Ermeni sözcüğünün geçtiği her yerde sözde Ermeni soykırımı da denirdi. Şimdi hala öyle diyenler var ama geri kalanların öyle deme zorunluluğu yok. Cumhuriyet tarihini yeniden ele alma eğilimi de arttı. Mesela kurucularından olduğum İletişim Yayınları'nda Cumhuriyet tarihini olması gerektiği gibi değil, olduğu gibi inceleyen tezlerin büyük bir kısmını yayınladık. Onaylanan maddelerin hepsi iyi açıkçası. Ne yazık ki yeterli değiller. Sabah özgür bir topluma uyandığımızı söyleyecek halimiz yok. Geniş bir perspektiften bakmaya çalışıp 1968'den itibaren dünyanın çeşitli yerlerinde olan bütün protesto hareketlerini düşünelim... 68 dünyada önemli bir olaydı. İnsanların, bilhassa gençlerin Kurup bize verdiğiniz dünyayı beğenmedik deme biçimleriydi. Önemliydi ama aynısını burada başaramadık. 68 hareketi bizde iktidar çatışmaları ve bir darbeye zemin yaratmaya yaradı. Bir özgürleşme süreci olamadı. Aslında kapitalizmin ilerlemiş zamanlarıydı 1968. II. Dünya Savaşı çoktan bitmiş, soğuk savaş başlamıştı. Bir süre sonra Sovyetler çöktü, soğuk savaş da, kapitalizmin rakibi de kalmadı. Kimileri buna Tarihin sonu dedi, kimileri bir bayram havası estirmeye çalıştı. Ve dünyanın birçok yerinden memnuniyetsizlik sesleri yükselmeye başladı; Porto Alegre falan... Ben sevinemedim açıkçası, İngiliz tarihinde bir makineleri kırma hareketi vardır, olanları ona benzettim. Bu kez amaç makineleri değil, globalizasyonu kırmaktı. Halbuki bence globalizasyon olacak, olması iyi bir şey. Onun içinde kalarak, ama insanların bundan olabildiğince az zarar görmesini sağlayarak mücadele etmek lazım. Daha yakın zamanda İspanya'da Öfkeliler ve ABD'de Occupy Wall Street hareketleri oldu. Siz benim çıkarlarımı zedeliyorsunuz, ben de protesto ediyorum deniyordu o hareketlerde, sempatiyle baktım bu yüzden. Derken Gezi oldu. Gezi'deki gençler işsiz kalmamışlardı, sefil durumda değillerdi, sadece yaşam tarzlarını, değerlerini müdafaa ediyorlardı. Altrüist bir durumdu yani, bu yüzden destekledim. Hatta dünyaya model olabilecek bir hareket olduğunu yazdım. Bir zamanlar 1 Dakika Karanlık Eylemi yapmıştık. Çok kısa sürede bütün Türkiye'ye yayılmıştı, müthişti. Gel gör ki insanın büyük bir zaafı var, başarılı olmuş şeyleri ha bire tekrar etmek istiyor. Olmaz! Tarih tekerrürden ibarettir lafı da saçmadır zaten. Tekerrürden ibaret olan aptallıktır. 1 Dakika Karanlık Eylemi'ni daha sonra çeşitli sebeplerle defalarca yeniden yapmak istediler ama aynı etkiyi yaratmadı. Yunus balığı nefes almak için sudan çıkar ve sonra yeniden dalar ya... O daldığı yerden çıkacağını zannedersen yanılırsın, suyun altında alıp başını gitmiştir, kim bilir nereden çıkacaktır. Toplumsal hareketler için de böyle... Aynı şeyi tekrar tekrar denersen, her seferinde etkisi azalır. Gezi de öyleydi. Bir hadise gerçekleşti, tamam. Oradaki binlerce kişi örgütlü değildi ama bir çeşit iletişim kurmayı başardılar ve kendi aralarında haberleşebildiler. Yarın öbür gün başka bir yerde aynısı gene olur beklentisine giren çok yanılır."} {"url": "https://egoistokur.com/murat-gulso", "text": "Benim için bu sitede yayınlanmış en değerli yazılardan -ve elbette listelerden- biri. Bazen öyle tesadüf oluyor ki şarkılar yaşadığınız ana, biraz da o bağlı kılıyor sizi bu acılara."} {"url": "https://egoistokur.com/murat-gulsoyla-buyubozumu-yazi-asla-ihanet-etme", "text": "İlk yazdığım metinlerde karamsarlık hakim renkti. Korkunç bir dünyanın acımasızlığı karşısında yenik düşmüş, umutsuz, bitkin karakterler vardı. Bunun nedeni ne olabilir? İki cevap geliyor aklıma. Birincisi, elime kalemi aldığım tarihlerde bir ihtilal sonrası yaşanıyordu. Aydınlar üzerinde korkunç baskılar vardı. Yazılan her şey ya bu acıdan söz ediyordu, ya da bu acıyı içine gömüyordu. Brecht'in kurduğu o cümleyi iliklerimizde yaşıyorduk: Ağaçlardan söz etmek cinayetlerden söz etmemeyi içerdiği için suç işlemektir ya da suça ortak olmaktır anlamına gelen bir sözdü. Yaşanan acıların birebir tanığı değildim, o yaşta değildim. Ama yine de soluduğumuz havada zehirli bir taraf vardı. Peki, ama sonra ne oldu? Her şey düzeldi mi? Hayır tabii. Ama ben farklı arayışlara giriştim. Demek ki tek nedeni genel atmosfer değildi. Sonradan, dergi çıkarmaya başladığımız tarihlerde özellikle, benden daha genç olanların ilk yazdıklarını elime aldığımda onların da benzer karamsarlıklara saplanıp kaldıklarını gördüm. Belki bu bizim kültürümüze özgü bir durumdur. Ya da daha genel anlamda ergenlik / gençlik bunalımlarının dışa yansımasıdır. Orada sizi yutmaya hazır bekleyen korkunç bir hayat köşe başında beklemekte ve siz bu yaratıkla boğuşmak için yeterli donanımı olmayan, mücadeleye yenik başlamış, yalnız bir genç olarak umutsuzluğa kapılıyorsunuz. Ailenizle, okulla, çevrenizle, toplumla sürekli bir çatışma halindesiniz. Kendinizi gerçekleştirmenizin önündeki setler belki de daha uygar veya daha müreffeh toplumlarda olduğundan çok daha yüksek. Bilmek zor. Ama benim anladığım, ilk yazdıklarımın arkasında böyle bir ruh durumunun olduğudur. Çünkü edebiyat en yüksek entelektüel faaliyetlerden biridir. Bilim ve edebiyat benim için insanlaşma sürecinin doruk noktalarıdır. Evet, işin bir de sosyo-politik tarafı var tabii. İnsanın olduğu her yerde var olan insana dair zayıflıklar, sahtekarlıklar, kötülükler... Ama bunlar her alanda var. Dolayısıyla bunları bir tarafa bırakarak düşünürdüm o zamanlar. İdealize ederdim. Sonradan, yani şimdi baktığımda, yine de diyebilirim ki evet insan kendini kandırmadan dürüst bir şekilde edebiyatla uğraşırken ideale yakın bir insanlık durumuna yaklaşabilir. İnsanlık deneyimin çoğaltılması ve paylaşılması, aktarılmasıdır idealize ettiğim şey. Dostoyevski ya da Poe okuyup çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Ama bana 'ben de yazmalıyım' cesaretini veren yine bizden biri oldu: Oğuz Atay. Dürüstlüğün, yazmanın, yaşamanın, cümle kurmanın, hikaye anlatmanın başlı başına bir mesele olduğunu onunla fark etmiştim. Ufkumu açan, edebiyata olan naif ilgimi mesele haline getiren onu okumamdır. O zaman beni çağıran Atay'ı okumamdı. O günden bu yana elbette bende çok şey değişti. Artık beni çağıran özgürlük arayışıdır. Yazarak gerçekliği sorgulamak dışında başka bir yol bilmiyorum özgürlüğe ulaştıran. En azından bugünlerde böyle olduğunu sanıyorum. Yazmanın birçok yönü var. Yazma sürecinin kendisi özellikle iyileştirici bir yan taşır. Benim için tabii. Başkaları bu süreci nasıl yaşıyor bilemiyorum. Ama yakın çevremden bildiğim yazar arkadaşlarda da benzer bir durum görüyorum. Yazarken mutlu oluyoruz. Yazarken, yani yazma süreci içindeyken. Ama metin bittikten sonra yaşanan huzur hep bir ayrılık hüznü taşıyor. Bazen yazdıklarımızla vedalaşmamız güç olur... Oysa eskiden böyle düşünmezdim. Bir yazarın en mutlu olduğu zamanın kitabının yayımlandığı döneme denk geldiğini sanırdım. Oysaki asıl iyi gelen, mutlu eden o kitabı yazmakla uğraştığımız dönemdir. Sürekli o hikayeyi, yaratmaya çalıştığınız kahramanları, onların zihinlerinin içini, geçmişlerini, içinde bulundukları ortamları düşünmek çok zevklidir. Birden çok hayat yaşamak gibidir. Birden fazla insan olmak gibi. Çok sayıda insan tanımak gibi... Bazen işler yolunda gitmeyebilir tabii. Hayat size acımasız davranabilir, bir türlü yazmaya ayırmanız gereken zamanı size vermez. O zaman kötü oluyor tabii. Yazı asla ihanet etmez. Her zaman bağışlayıcıdır. Yani, günlerce yazmasam da masanın başına oturduğumda... Evet bir süre surat asar, pas vermez, kendini saklar, huysuzluk eder ama bilirim sonunda beni affedecektir. Gerçekten de bir süre sonra, tam en mutsuz olduğum anda yeniden aşk başlar. Doğrusu, edebiyat asla ikinci olmak istemez. Dolayısıyla uzun zaman ara verdiğimde küser. Küseceğini bilirim. Ben de o yüzden onu asla terk etmem. Günde iki satır olsun yazmadan bırakmam. Hiçbir şeyin aslını bilemeyiz. Bir ressam harika bir ağaç resmi çizebilir, ama ağacın aslını bilemez, bilmek zorunda da değildir. Belki çizgi ve renklerle ağaç izlenimini nasıl yaratacağını biliyordur; ya da belki de kendinde kalan ağaç duygusunu nasıl aktaracağını, yansıtacağını öğrenmiştir. Bir üçüncü yol da var tabii; yeni bir ağaç bilgisi ortaya koymak. Edebiyata baktığımızda, ortaya konan da bunlardan farklı bir şey değil aslında. Dil yetisinin duyularımızı tetiklemesi sayesinde çok gelişkin sahneler gösteriyoruz başkalarına ve kendimize. Hikayeler kuruyoruz, ya da gerçekliğin içinden hikayeler damıtıyoruz. Asla gerçekliğin kendisini ortaya koyuyoruz anlamına gelmez bu. Ben hep edebi yapıtları rüyalara benzetirim. Başka bir malzemeden yapılmış, başkalarının erişimine açılmış rüyalar. Evet, rüyalar da bir anlamda zihnimizin ya da kalbimizin içini yansıtır ama tam olarak asla çözemeyiz. Edebiyat yapıtı da öyledir. Ne kendimizi, ne de başkalarını kolayca çözebiliriz edebiyat aracılığıyla. Tam tersine kafamız daha da çok karışır. Sanat netliğin olduğu yerde biter bana kalırsa. Bulanık kalan, gölgede olan, biraz eksik, mutlaka yanlış tarafları vardır anlatılanın, yapılanın, resmedilenin. Sanatı heyecanlı ve çekici kılan da bu bilinmezlerdir. Kuşku ve tedirginlik bu karanlıkta büyür. Emin olduğunuz an sanat da edebiyat da bitiyor; ideolojik olanın iki boyutlu dünyasına adım atmış oluyorsunuz. Çünkü o zaman sorularınızı yanıtlamış oluyorsunuz. Başka soru da duymak istemiyorsunuz. Sormakta ısrar edenleri de bozguncu ilan ediyorsunuz. Her seferinde dili, sesi, anlatıcıyı, bakış açısını bulmam gerekiyor. En azından uzunca bir süredir bu böyle. Evet, bu sesler çoğu zaman birbiriyle akraba oluyor, ya da dışardan bakan biri bunların farkını ayırt edemiyor ama ben o metnin sesini bulduğum zaman tanıyorum. O zaman yazmaya devam edebiliyorum. Çünkü bu anlatıcı sesin her zaman bir karakteri vardır ve anlatıyı belirler, etkiler. Bu başlı başına ilginç bir konu bana göre. Zaten son kitabım İstanbul'da Bir Merhamet Haftasında bununla boğuştum biraz da: anlatıcı sesin hakimiyetinden, 'yazar'dan kurtarabilir miyim metni? Kafamdaki sorulardan biri buydu. Elbette doğru söylemiş! Ben de daha önce eşi benzeri görülmemiş bir roman, öykü ya da kitap yazmak için oturuyorum masaya. Böyle bir iddia yoksa yapılan iş metin yazarlığı olurdu. Yaratıcı yazarlığın farkı böyle bir narsistik iddiayı barındırması. Her seferinde bir başyapıt, mükemmel bir kitaba varmak için yazarsınız. İlginç olan şudur, içinizde, yüreğinizde, ruhunuzda hissettiğiniz bu iddia, bu ihtiras aklınız tarafından sürekli eleştirilir. Evet, aklım her zaman bunun bir yanılsama olduğunu hatırlatır bana. Biliyorum der, yazabilmek için kendini kandırıyorsun; gerçekleri çarpıtıyorsun, olduğundan farklı biri gibi hissediyorsun, hayalindeki başyapıta ulaşmak için yeterli değilsin... diye uzattıkça uzatır. Aklımı kendi haline bıraksam, ruhumu delik deşik edene kadar analiz eder, sonra da bir tarafa fırlatıp atar. Ama ben sanırım onu da kandırmanın yollarını buldum zaman içinde. Başyapıttan falan söz etmem ona. Dikkatini başka şeylere çekmeye çalışırım. Örneğin, yazmakta olduğum kitabın kurgu sorunları için yardımını isterim; nasıl yeni edebi oyunlar ve olay örgüleri bulabileceğimi sorarım. O da eski bilim kurgu filmlerinin kolayca kandırılan bilgisayarları gibi büyük bir hevesle, kendinden beklenmeyecek bir heyecanla önüne attığım bu sorularla boğuşmaya başlar. Ben de rahatça işime bakarım. Gerçi hakkını da vermeliyim. Yazdıklarıma her zaman ciddi katkılarda bulunmuştur. Sanmıyorum. Belki yazarları büyüten mekanizmalar değişiyor. Ama her dönem yeni ve farklı bir sanat anlayışını beraberinde getiriyor. Belki yazarlara yüklenen misyonlar değişiyor. Kurtarıcı, her şeyi bilen 'baba' yazar tipi değişiyor olabilir. Ama ben ne edebiyatın, ne yazarın, ne okurun yok olacağına inanmıyorum. Bunu ilk başta duygusal olarak söylüyorum. Yani böyle olmasını istediğim için. Ama sonra biraz düşününce söylediğinizin doğru olması için bir gerekçe bulamıyorum. Evet, daha önce söylendi sıklıkla, edebiyat artık 19. yüzyıldaki ve 20. yüzyıl başındaki gücüne sahip değil, dünyayı dönüştürmekte edebiyatın artık söyleyecek bir sözü kalmadı gibi görüşler ortaya atıldı... Ama ben zaten edebiyattan büyük toplumsal dönüşümleri başlatmasını, yazarın bir kanaat önderi olmasını beklemedim asla. Sanatın çok daha kişisel bir deneyim olduğuna inandım. Kitlesel sanat tüketimi yapıtı da yazarı da çok farklı noktalara sürüklüyor. Bundan kaçmak mümkün mü? Çok kolay değil. Ama yapabilenler var. Edebiyatta etkilenmek bir nevi usta çırak ilişkisidir. Sanatın zanaat kısmı taklitle gelişir. Sizden önceki usta yazarlar kronolojik bir avantaja sahiptirler. Böyle olması doğaldır. Çünkü okuyup inceleyebileceğiniz bir külliyat bırakırlar arkalarında. Sözünü ettiğiniz anlamda etkilenme devresini geride bıraktığımı düşünüyorum. Zaman içinde gözüm daha eleştirel bir nitelik kazandı. Artık bir kılavuz arayışında değilim. Dolayısıyla ölmüş ya da yaşayan, yaşlı ya da genç yazarların yazdıklarını kimi zaman beğeni ile okuyorum ama kendi yolumun onlardan ayrı olduğunu biliyorum. Edebiyatın tartışıldığı ortamların azlığı, dergilerin yetersizliği, popüler edebiyatın başat hale gelmesi ilk aklıma gelenler. Bunlar da herkesin malumu konular. Bir yazar, kitaplarına gelen tepkilere asla doymaz. Sürekli tartışılsın, okunsun, katman katman incelensin, üzerine akademik tezler yazılsın, sempozyumlar düzenlensin, bütün dünya dillerine çevrilsin... Hep ister. Her şeyi ister. Bunlardan bazıları başkaları için yapıldığında da kıskanır. Bunlar pek tabiidir ki, o bizi yazmaya iten narsistik iddianın, o ihtiraslı ruhun yansımalarıdır. Ben de ilk başlarda üzülürdüm, 'Aa, kitabım çıktı, çok az tepki geldi' diye biraz burulurdum. Sonraları kendimi eğittim. Çocuksu tepkilerin çocuksu olduğunu insan kendine itiraf edip yoluna devam etmeli. Akıldışı isteklere sahip olmak doğaldır ama onların sizin davranışlarınızı yönetmesine izin vermek insanın karakterini zedeler, yaratıcılığına ket vurur. Ayrıca, hangi ortamlarda, ne nasıl tartışılıyor diye biraz yakından incelediğinizde gelen eleştirilerin niceliğini ve niteliğini çok da önemsemiyorsunuz. Böyle bir beklentisizlik içinde yaşamınızı sürdürürken aniden bir yazı yayımlanıyor kitabınız hakkında, o zaman da çok seviniyorsunuz. Evet, diyorsunuz, işte o hayali kişi, o ideal okur gerçekten de varmış, yanılmamışım. Genelde defterime notlar alırım. Günde en fazla bir-iki saat. Ama öykü ya da romanın taslaklarını bilgisayarda yazmaya başlarım ve o zaman bütün gün çalışabilirim. Yazma sürecimde başat olan defterime notlar almak ve düşünmektir. Bu hayatımın ayrılmaz bir parçası haline geldi. Hayır, korkmuyorum. Ayrıca kendimi tekrar etmenin nesi kötü ki? Benden sürekli performans bekleyen bir okur kitlesi olduğuna inanmıyorum. Eğer yazmam gerekiyorsa aynı metni tekrar yazabilirim. Tekrar eden rüyalar gibi... Belli ki orada bir sorun vardır. Çünkü sanat benim için öncelikle kişisel bir deneyim. Bu deneyim bazen kendini tekrar etmeyi gerektirebilir. Bundan korkmamalı. Korktuğum tek şey içtenliği kaybetmektir. Numara yapmaya başlamış bir sanatçıdan daha tiksindirici bir şey düşünemiyorum. Hayat benim için büyük bir can sıkıntısına dönüşür. Bu soruyu duyunca insanın aklına Sait Faik'in meşhur cümlesi geliyor: Yazmasam çıldıracaktım. Bu cümleyi okuyunca da, ne yalan söyleyeyim, insanın içini bir korku kaplıyor. Riskli bir durum. Göze alamadım. Şaka bir yana, yazmasaydım elbette olurdu, ama ben bu ben olur muydum? Sanmıyorum. Kitapları elbetteki ayrı bir önem taşısa da benim için kendi kitabını bana imzalarken yazdığı bir cümle, onu benim için daha da önemli kıldı. Bir de Ayfer Tunç ve Yekta Kopan'la yapmış oldukları Ubor Metenga oturumları vardır ki inanılmaz keyifli ve aynı zamanda da öğretici ve düşündürücüdür. O kitabın kapağını eve dönüş yoluna kadar açmamıştım. Otobüste oturacak yer bulduktan sonra yavaşça çevirdim. Burcu'ya, sözü hiç bitmesin... diye yazmıştı. İneceğim yere kadar ağladığımı itiraf etmeliyim. O kadar değerli bir cümleydi ki benim gibi yazı yazmayı seven birisi için şimdi ne zaman ufak bir çaresizliğim olsa yazma üzerine onu hatırlayıp silkeleniyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/murat-mentesten-bir-doz-keder-iki-olcek-ele", "text": "Merhaba! Şunu söylemeliyim ki izlediğim en dürüst, en akıllı, en zeki, en mütevazı, en pozitif kısaca en mükemmel bir yazar ve bir insan. Menteş gibi insanlara ciddi ihtiyacımız var. Kelimelerle ifade edilemeyecek kadar harika bir insan o. Tanışmayı gerçekten çok isterdim."} {"url": "https://egoistokur.com/murathan-mungan-sol-hulyalari-olan-bir-yazarin-utopyasini-yazdi", "text": "Munrathan Mungan'la eşsiz kitabı Şairin Romanı üzerine röportajımız. İki kavşağım vardı, Doğu ve Batı. Japonya, Hindistan, İran şiiri, antik Yunan metinleri, tragedyası, günümüzün fantastik romanı; önümde bütün bunlardan oluşan dev bir hamur teknesi duruyordu, hepsinden yararlandım. Bir yandan da onları kırıp biçimlendirmeyi amaçladım. Sinema, psikoloji, müzik, hepsinden ilham aldım. Müzik önemliydi; ana tema, aralıklarla işitilen leitmotifler, değişen ritmler... Fakat sadece kurallar ve modellendirmelerle, akıl ve kurguyla yazmadım, sadece başıboş coşkuyla da yazmadım... Tüm yazarlık birikimimi, hayat maceramla birleştirdim, içgörümü, sezgilerimi kattım. Şaman yanımla teknisyen yanımı birleştirdiğim bir kitap oldu bu. Hayatınızdan şiiri söküp attıysanız, ondan vaçgeçtiyseniz, sadece arızalı zamanlarınızda yardım almak için başvurduğunuz bir yalancı ilaç haline gelir şiir. Aşıksınızdır, ana baba hasreti çekiyorsunuzdur, gurbette kaybolmuşsunuzdur... Acınızı kışkırtmak yahut yatıştırmak için şiire başvurabilirsiniz o zaman, diğer zamanlarda unutmak üzere... Böyle olunca da, gündelik hayatta şiire duyduğunuz ihtiyacı görmezden geliyorsunuz. Şairin romanı, sadece edebi bir tür olan şiiri değil, yaşamın, varoluşun şiirini de hatırlatmak istiyor okura. Bir tiyatrocu arkadaşım şöyle dedi mesela: Daha ikinci sayfaya geldiğimde, uzun zamandır ihtiyacım olan bir şeyle karşı karşıya olduğumu hissettim, sükunetle ve yavaşlıkla... Her akşam eve gidip bir bölüm okuyor ve kendimi yıkanmış hissediyorum. O kadar çok şeyi hıza kaptırmışız ki... Bu hız, bu amaçsız yarış bizim hakikatle olan temasımızı ortadan kaldırdı. Bu kitabın, kainatın nabzından kopmuş, tabiatla ilişkisini kesmiş, beton, çelik ve camdan örülü bir uygarlık içinde kendi fanusunu örmüş insanlara nefes alma sahası açtığını fark ediyorum şimdi. Bu benim büyük edebiyat ödüllerimden biri. Çocukluğum tabiatla iç içe geçti. Tabiata duyduğum özlemin çocukluğuma duyduğum özlemle karışmış olması çok mümkün o yüzden. Bu romanda ben kendi dünyama yazdım, kendinden bahsetmesen de kendini yazarsın aslında... Şundan söylüyorum bunu, sevdiğim şiirlerin, yani Japon haikularının, İran şiirlerinin, Anna Ahmatova'nın ya da Kavafis'in yazdıklarının güzel yanı, aynı zamanda tabiatla ciddi bağlar kurmalarıdır. Japon haikularını seviyorsanız, tabiata bağlanırsınız. Umarım Şairin Romanı şiir üzerine yeniden düşünmeleri için kışkırtır okuru, onu tefekküre davet eder, kimim, ne yapıyorum, nereye gidiyorum, dünya denen bu gezegeni nasıl kullanıyorum, kainatla bağlarım yeteri kadar sağlam mı gibi soruların da ucunu açar. Sanat değişimi biriktirir, zamana yayar. İyi bir kitap yalnızca okuma hazzınızı beslemez, aynı zamanda sizde uyandırdığı duyguyu başkalarına aktarma arzusu verir size. Yaşamın döngüsü mirası devretmek üzerine kuruludur. Yazar mirası iyi devretmek istiyorsa, temiz kalmalıdır. Algınızın, ruhunuzun, içinizin, kelimelerinizin temiz kalması önemlidir. Başka yerlerde kirlettiğiniz kelimelerle edebiyat yapamazsınız. Sahici de olmaz, inandırıcı da... Başkalarını kandırmak, insanın kendini kandırma stratejisidir aslında. Bu anlamda arkaik bir sanat yapma anlayışım var. Kahramanlarınızdan biri Dohanara'lı Tarkusyu karısını kaybediyor. Ama acısının tazeliği o kadar uzun sürüyor ki, elindeki kelimeler yoksullaşıyor, anlamlar eriyor, onca istediği halde tek bir şiir bile yazamıyor. O da dere tepe dolaşarak ellenmemiş, dillenmemiş sözcükler aramaya başlıyor. Acı insana çok şey yaptırır. Tarkusyu'nun acıyla baş etme biçimi bir insani davranış modeli öneriyor bize, çektiğimiz acıyı kıymetli bir şey haline getirmeyi... Bulduğu sözcüklerle şiir yazamıyor ama o sözcükler başkalarının şiirlerine hayat veriyor. Özellikle bizim gibi dili sorunlu olan, alfabesini değiştirmiş, beş yüz yıl boyunca konuştuğu sözcüklerden vazgeçmiş ülkelerde dil, kültürel bir bariyer teşkil eder. O dil kendi ulusal kimliğine yönlendirildikçe, kimi eski deyimler ve kavramlar hayattan çıkarılır. Ama sadece o sözcükleri çıkarmış olmazsınız hayatınızdan, o sözcüklerin karşılık geldiği değerleri de ortadan kaldırırırsınız. İzzetinefis sözcüğünü kullanmadığınız zaman izzetinefisin kendisi de çekip gider hayatınızdan. Şairin Romanı'nın yazıldığı ülkede yaşayanların büyük çoğunluğunun hayatlarını üç yüz kelimeyle geçirmesi hazin bir şey. Kara yalan. Kara çalma. İftira. Sadece yanlış sözcüklerle değil, kötü niyetle, kötü zihinle de dili kirletirsiniz. Şair olarak kendinize yoldaş seçtiğiniz sözcüklere iyi bakmalısınız. Onları karanlık hırslarınıza feda ederseniz, tertemiz şiirler yazamazsınız. 30'lu yaşlarımın başındayken, Ben sanat dininin keşişlerindenim demiştim. Aradan bunca yıl geçti, içim rahat, bu sözü pekiştiren bir yaşam sürdüm. Başkalarını yaralamak, küçük düşürmek, alay etmek, yerin dibine batırmak, kelimelerle öldürmek için yazmıyorum örneğin. Hayat biraz da neye göz koyduğunla, ne olmak istediğinle alakalı... Sen kendini nasıl biri olarak seviyorsun? Temel sorulardan biri de bu. İnsanların iyi yanlarını korumakta zorlandığı, zalim ve adaletsiz bir çağda yaşıyoruz. Gittikçe daha karanlık hale geliyor dünya. Ben şanslıydım, dünyanın bütün sertliğine, yalçın kayalarına, rüzgarlarına, fırtınalarına rağmen, hülyaların tasavvurların, temel insani değerlerin hala temiz kaldığı bir dönemde serpilip kişiliğimi buldum çünkü. Batının fantastik roman geleneğindekine benzer anlayışla bir gezegen kurdum, başka bir alemi anlattım. Ama o romanlarda krallar, kraliçeler, prensler, cengaverler olur. Gelecekte de geçse demokrasinin gerisindeki bir düzenden söz eder gibidirler. Günün birinde yeniden imparatorluklara, krallıklara döneceğimiz ima edilir sanki. O romanlar gizli gizli hep bu hülyaları besler okurun zihninde. Benim kitabımsa, sol hülyaları ve sol değerleri olan bir yazarın ütopyası. Krallık, imparatorluk gibi kurum ve kavramları önemseyen, kutsayan bir toplum tasarlamadım. Tam aksi, tüm bunları silgiyle sildim adeta. Bu anlamda batının birçok fantastik romanından başka bir yerde konumlanıyor. Şairin Romanı'nı, fantastik roman, ütopya gibi adlandırmak da güç. Bu coğrafyanın toprağını içmiş bir kalemle yazıyorum, Firdevsi'nin Şehname'sini, Sadi'nin Bostan'ını, Mevlana'yı, Konfüçyüs'ü okumuş birinin kitabı o. Kendimi bir otuz yıl daha bu şiddetle okutmak istiyorum. Keşke daha hızlı olabilseydim hissi yokluyor ara sıra. Keşke İlhan Berk ya da Füsun Akatlı ölmeden yetiştirebilseydim bu kitabı. Varolmanın acı bilgisi dedik ya... Bilge Karasu, şimdiki Murathan'ı tanısaydı... Necatigil yeni şiirlerimi okuyabilseydi... İçim yanıyor bunları düşündüğümde. Sözlerimizin yalnızca yaşayanlara değil, ölülere de borcu vardır. Dönmez olur mu? Bazen gecenin bir saatinde ayağa fırlayıp Vay be! dediğim oluyor. Tamamdır bu iş diyorum, Heeeyt be! diyorum. Bunların tadını çıkarırım, ama gerçeklik duygumu kaybetmemeye çalışırım. Mevlana'nın beni hep diri tutan bir sözü var, Herkes kabına göre alır diyor. İnsan hayatıyla, deneyimleriyle okur, izler, seyreder. Hiçbir kitabın, hiçbir şiirin şiddeti herkesi kucaklamaya yetmez. Asıl narsisizm ben herkesi ele geçirebilirim duygusudur. Ben daha çok kötü örneklerden ders aldım. Aman öyle yapmayayım, onun düştüğü hataya düşmeyeyim dedim hep. Bağışıklık sistemim böyle güçlendi, geçici modaların zehrine karşı böyle şerbetlendim. Yapmayacağım şeylerin başında kendimi tekrar etmek, yaptıklarımı konfeksiyon çoğaltmak gelir. İnanmadığım, bana hakiki gelmeyen şeyleri yazmam. Çok iyi yazılmış bir aşk romanının ne biçim bir satış garantisi var, biliyor musun? Ama bu saptamadan çıkıp bir aşk romanı yazarsan, bunun adı samimiyetsizlik olur. Bırak o aşk romanı sana gelsin, kendini yazdırsın... Bir gün yazacağım, ama ne zaman, bilmiyorum. Hazırlanıyorum, diyelim. Çok farklı müzik enstrümanlarını bir araya getiren, tek kişilik bir orkestra gibi yazıyorum, yazarken takvim yapraklarına bakmıyorum, kendi zamanımı kat ediyorum. Yapmayacağım şeylerden biri de takma isimle yazmak. Adını koyamayacağın yazı, sana ait sayılmaz. Bunu sadece eğlenmek için yapmışsan, zararı yoktur tabii, ama adını söylemeye sakınarak yapmışsan, o başka bir şeydir. Reklam metni de yazmam. Çok ciddi para sıkıntısı çektiğimde bile yapmadım bunu. Kalemimi sadece irademin doğrultusunda kullanmak isterim çünkü. Şanslıyım; sevilen, okunan bir yazarım, hayat bana bu konuda cömert davrandı. Öte yandan tek taraflı bir şey sayılmaz bu. Ben de ömrümü adadım yazıya. Ama her adanmış ömür hayat tarafından ödüllendirilmez. Yaşarken ödülümü aldım hayattan. Mutluyum. İmzam ben öldükten sonrasını yaşasın isterim."} {"url": "https://egoistokur.com/murathan-mungandan-ikinci-secki-merhaba-aske", "text": "Hatırlayacaksınız, Murathan Mungan, okurla ilk kez buluşan öykülerden oluşan iki yeni seçkiyle okur karşısındaydı. Kadınlar Arasındayı tanıtmıştım. Şimdi sırada epey zor lokma olan Merhaba Asker var. Ağır, çok ağır bir meselesi var bu seçkideki öykülerin... Bu kitap için yazılmış 16 kurmaca metinde şüpheli asker ölümleri ele alınıyor. Bugüne kadar Murathan Mungan'ın Seçtikleriyle üst başlığı altında yayımlanan Ressamın İkinci Sözleşmesi, Çocuklar ve Büyükleri, Yabancı Hayvanlar, Kadınlığın 21 Hikayesi, Erkeklerin Hikayeleri gibi seçkiler, yazarların önceden yayımlanmış kitaplarında yer alan öykülerden derlenmişken, Bir Dersim Hikayesi, 1938 deki Dersim katliamı teması etrafında bu kitap için özel olarak yazılmış öykülerden oluşmaktaydı. 2007'de yayımlanan Büyümenin Türkçe Tarihi'nin de benzer biçimde çatıldığını söyleyebilirim. Türkçede yazılmış hangi öykünün kendilerine, edebiyata özgü bir aydınlanma anı yaşatarak, ne tür bir farkındalık yaratıp büyümelerine katkısı olduğunu sorduğum yazarların, kendilerine örnek seçtikleri öykülerle, buna ilişkin deneyimlerini anlattıkları denemelerin arka arkaya yer aldığı; dolayısıyla öykü ve deneme verimlerini birlikte içeren karma bir seçkiydi. Adının uyandıracağı olası çağrışıma yaslandığım Yazıhane önemli dünya yazarlarının dergi ve kitaplarda yayımlanmış, yazmak, yazarlık, yazı'nın iç sorunları üzerine söz aldıkları denemeleri içeriyordu. 2014'te eşzamanlı olarak yayımlanan Merhaba Asker ile Kadınlar Arasında ise, tıpkı Bir Dersim Hikayesi'nde olduğu gibi, önceden seçilip belirlenmiş bir temanın izini süren, yazarların bu kitaplar için özel olarak kaleme aldıkları öykülerden oluşuyor. Bu anlamda Büyümenin Türkçe Tarihi'nden başlayarak kendi içinde öbeklenen Bir Dersim Hikayesi, Merhaba Asker ve Kadınlar Arasında birer seçki kitabı oldukları kadar, bir tür edebi küratörlük çalışması içeren, yazarları temel bir tema etrafında birlikte harekete geçirerek ortak bir iş kotarmayı amaçlayan bir tasarım kitabı olarak da değerlendirilebilir. Bugüne kadar Türk Silahlı Kuvvetleri listelerinde askeri zayiat olarak adlandırılan şüpheli ölümlerin gerekçesi olarak duruma göre, kazayla seken kurşun, yanlışlıkla ateş alan silah, intihar, elektrik ya da yıldırım çarpması, yüksekten düşme, birlik içinde trafik kazası, eğitim sırasında mühimmat patlaması, yılan sokması, ani kalp krizi gibi olay ve durumla bağdaşmayan, inandırıcılıktan yoksun, çelişkili açıklamalar yapıldığını gördük. Sivil hayata egemen olduğu gibi, askeri hayatta da vargücüyle işleyen örtbas etme kültürü, devletin ortaya çıkmasını istemediği olayları bir biçimde hasır altı etme geleneğini sürdürerek her seferinde ölümleri meşrulaştırmaya çalışmış, pek çok davanın üstünü örtmüş, suçluları saklamış ya da aklamıştır. Bunca zaman ne TSK, ne dönemin hükümetleri bu konularda ciddi bir açıklama yapma gereği duymuş; pek çok olayda yetkililer, sorumlular hakkında soruşturma bile açılmadığı ya da üstünkörü soruşturmalarla savuşturulup davanın bir an önce kapatılmaya çalışıldığı görülmüştür. Şüpheye yer bırakmayacak ölçüde somut kanıtların failleri köşeye sıkıştırdığı durumlarda bile adam öldürme suçundan değil, görevi ihmal suçundan dava açılmış; bunlar da çoğu kez takipsizlik ya da hafif cezalarla sonuçlanmıştır. Örneğin, askeri cezaevinde işkence sonucu öldüğü sağlam kanıtlarla sabit olan biri için, bir yarbay ve yirmi dokuz asker hakkında açılan dava kısa yoldan takipsizlikle sonuçlandırılmıştır. Pek çok şüpheli ölüm olayında askeri tutanaklarla hastane raporlarının birbirine uymadığı, otopsi raporlarının ciddi çelişkiler barındırdığı görülmüş; hatta bazen cenazelerin ailelerine gösterilmeden defnedildiği vakalar yaşanmıştır. Kimine otopsi yapılıp yapılmadığı bile belli değilken, kimine ait ölüm raporlarının ciddi kuşkular uyandırması üzerine ailenin otopsinin tekrarı, olaya ilişkin soruşturmanın yeniden açılması gibi talepleri hemen her seferinde reddedilmiştir. Yirmi-otuz yıldır her biri başlı başına ayrı vaka olan şüpheli asker ölümlerine ilişkin yazılı ve görsel medyada can yakıcı pek çok haber ve röportajla karşılaştık. Çeşitli kuruluşların raporlarını okuduk. Bu konuda TBMM'de verilen önergelerden, açılan davalardan haberdar olduk. Pek çok kuşkulu ölümün, intihar ya da kaza süsü verilmeye çalışılmış olayın ve bunlara ilişkin mahkeme kararının sonunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşındığını ve azımsanmayacak sayıda davada Türkiye Cumhuriyeti devletinin mahkum edildiğini gördük. Hatta bir tarihte on altı askerin şüpheli intiharıyla ilgili olarak Türkiye'den savunma isteyen AİHM'e savunma olarak devletin, O askerler, askerden önce de bunalımdaydılar, diye dedikodu tonunda tuhaf yanıtlar verdiğine de tanık olduk. Aynı köyden askere giden beş gencin ölüsünü intihar etti diyerek ailelerine teslim edenlere aynı köyden beş asker intiharı birden olur mu? diyenlerin feryatlarını duyduk. Bugün bu konuda gazete, dergi arşivlerinde, internet medyasında şöyle bir kaba tarama yaptığınızda bile, pek çok vakaya ilişkin adalet duygunuzu incitecek, vicdanınızı sızlatacak, ruhunuzu yaralayacak hikayeler ve ayrıntılarla karşılaşmanız mümkündür. Resmi kurumların, tutanaklara intihar olarak geçmiş ya da kaza süsü verilmeye çalışılmış pek çok vakaya ilişkin açıklamalarındaki boşlukların, çelişkilerin, tutarsızlıkların fazlasıyla görünür olması, yetkililerin bunları saklamak konusunda bile çaba harcamadığının göstergesidir. Belgelere bakıldığında, özellikle intihar vakası olarak gösterilen bazı olaylarda aklın sınırlarını zorlayan çelişkilerle karşılaşılır: Bir kişinin kendisini bu biçimde vurmasının tıbben ve fiilen mümkün olmadığı yolunda görüş belirten; ya da o tür bir silahtan çıkan kurşunun giriş yarası, çıkış yarasından daha büyük olamayacağından, vakanın intihar sayılamayacağına işaret eden; gene aynı biçimde, atışın uzak mesafeden yapılmış olduğu, silah ve şarjörde şahsın ne kendisine ne başkasına ait bir parmak izi bulunmadığı; dolayısıyla olayda intihar ihtimali olmadığı gibi sözlerle durumu apaçık belgeleyen adli tıp raporlarına rağmen, bu ölümler kayıtlara intihar olarak geçmiştir. Bazı olaylarda kafasına sıkarak intihar ettiği söylenen birinin kafasında kurşun deliğine rastlanmadığı gibi, aslında kafasının ezilmiş olduğunun anlaşıldığı; suda boğuldu denilen biri için daha sonra iple kendini astı dendiği; bölük astsubayının yatağında ölü bulduğunu söylediği bir erin ölüm raporunda sınır boyunda intikal sırasında öldüğünün yazılı olduğu; sağ elini kullanan birinin nasıl ve niye tabancayı sol şakağına dayayarak kafasına sıkmış olabileceği ya da vücudunda altı kurşunla vurulmuş halde bulunan birinin nasıl intihar ettiğine hükmedildiği sorularının havada asılı kaldığı birbirinden garip durumlar; tuhaf, tutarsız açıklamalarla karşılaşmak mümkündür. Bu askerlerin tümü için, ailelere oğlunuz intihar etti açıklaması yapılmıştır. Kimilerinin ölümü için, zamana yayılan aralarla fikir değiştirilerek, önce şehit, sonra intihar, sonunda da kaza dendiği de olmuştur. Bunun yanı sıra çocuklarının ölüm tehditleri aldığına dair dilekçe verip şikayette bulunan ailelerin yakarılarının ciddiye alınmadığı ve içlerinden bazılarının bir süre sonra şüpheli ölümlerden birine kurban gittiği de bilinmektedir. Askerliğinin bitmesine bir ay, bir hafta, hatta bir gün kala intihar ettiği söylenenlerin hikayesi ise kendi muammalarıyla birlikte gömülüp gitmiştir. Kuşkusuz her yerde olduğu gibi askerlikte de, şu ya da bu nedenle intihar ve kaza vakaları olabilir, ama hem olayların sayısal çokluğu, hem Türkiye'de yaşanan çıplak gerçeklere ilişkin bildiklerimiz, duyduklarımız, istatistikler, belgeler, açılan davalar, hatta olguları ve rakamları çoğu kez eksik yansıttığını bilsek de resmi açıklamalar, bunların kaçının sahiden intihar, kaçının sahiden kaza olduğu konusunda insanı ciddi kuşkulara sürüklüyor. Kaldı ki pek çok intihar vakasının arka planı, kişiyi intihara sürüklemek, canına kıymaya zorlamak diye nitelendirilebilecek ölçüde zulüm dolu hikaye, kirli ve karanlık ayrıntı barındırıyor. Çeşitli tanıklıklara dayalı raporlarda, gördükleri işkencelere dayanamadıkları için intihar ettiği söylenen kişilere ilişkin pek çok vakaya rastlandığı sabittir. Üstelik askerde intihar edenler yalnızca ayrımcılığa uğrayanlarla da sınırlı kalmıyor. Çatışmaların yoğun olduğu bölgelere gönderilen askerler arasında Vietnam sendromuna benzer belirtiler gösterip, bunalıma girenler, dehşet saçanlar ya da canına kıyanlar olduğu da biliniyor. Erlerin yanı sıra gene hatırı sayılır ölçüde subay ve astsubay ölümlerine de rastlanıyor. Bu kitapta okuyacağınız bazı öykülerde olduğu gibi, bazı rütbeli askerler tarafından cinsel ilişkiye zorlandığı, tecavüze uğradığı için canına kıyanlara ait olayların varlığı da biliniyor. Etnik, dini ya da siyasi nedenlerle kurban olanların hikayesi en azından dillendirilebilirken, genel ahlakın zalim yasalarının dilsiz bıraktığı bu hikayelerin üstü mahcubiyet ve utançla örtülüp gizleniyor. Yıllardır başta İnsan Hakları Derneği olmak üzere pek çok sivil toplum kuruluşu, asker intiharlarının önlenmesi için, vicdani ret hakkının tanınması, nefret suçları yasasının düzenlenmesi, askeri bölgelerde işlenen yaşam hakkı ihlallerinin, işkence suçlarının sivil savcılıklarca soruşturulup, yargılamaların sivil mahkemelerde yapılması ve askeri disiplin ortamının insanileştirilmesi gibi konularda talepte bulunmakta ve ne yazık ki talepleri büyük ölçüde karşılıksız kalmaktadır. Bu derin kayıtsızlık ve umursamazlık, bunca zamandır ne yazık ki ölülerin sayısını artırmaktan başka bir işe yaramamıştır. TSK içindeki şüpheli ölümler konusunda kirli savaşın ve faili meçhul cinayetlerin en yoğun olduğu, her gün bir kışladan Kürt çocuklarının ölüm haberlerinin geldiği 90'lı yılların rakamları bile tek başına yeterince ürkütücü ve durumu açıklayıcıdır. Resmi kayıtlara göre, 1991-2001 yılları arasında TSK içinde 815 şüpheli asker ölümü vakası görülmüş; 433 şüpheli intihar girişimi yaralanmayla sonuçlanmış. 1992-2012 yılları arasında 2.221 asker söylendiğine göre intihar sonucu yaşamını yitirmiş. Günümüze dek her yıl inişli çıkışlı tekrarlanan bu grafik, sorunun yakıcı varlığının ve ona bağlı ölümlerin sürekliliğine de işaret ediyor. Az buz değil, yalnızca yirmi yılda binden fazla şüpheli asker ölümünden söz ediyoruz burada. Askeri sınıflandırmaya göre otuz yılda kaç tabur, kaç bölük askerin intihar ve şüpheli ölüm sonucu yaşamını yitirmiş olabileceği gerçeği, tek tek her birinin arkasındaki hikayenin yeniden konuşulmasını gerektirmiyor mu? Çünkü bunu konuşmak demek, aslında Türkiye'nin hikayesini konuşmak demek. 12 Mart, 12 Eylül askeri faşist diktatörlüklerin ardında bıraktığı toplumsal ve siyasal enkaza baktığımızda, Türkiye'nin bizzat kendisinin bir askeri zayiat olduğunu düşündürecek büyük yıkımlarla karşılaşırız. Sivilde olduğu gibi, askerde de pek çok cinayetin faili meçhul kalmış olduğunu biliyoruz. Şüpheli ölümlerin kurbanı olanlar, çoktan toprağa karışıp gittiler. Ama bu ölümlerde parmağı olanlar, öyle ya da böyle müdahil olanlar, azmettirenler, susanlar, seyirci kalanlar, örtbas edenler, hatta doğrudan tetiği çekenler terhis olup aramıza karıştılar, mahallemizde dolaşıyorlar, karşı dairemize taşındılar, aynı kahvede bizimle birlikte çay içiyorlar; dolmuşta, otobüste, trende, vapurda yanımızda oturan şu zararsız görünüşlü adamın onlardan biri olmadığını kim söyleyebilir? Ya da terfi ettiler, omuzları kalabalıklaştı, ellerini arkada kavuşturup nizamiye kapılarında yeni kurbanlarını bekliyorlar. Ben her zaman edebiyatın gücüne, sürekliliğine, dayanıklılığına, yazılı hafızanın kudretine inandım... ve bu öykü seçkisiyle, zorunlu askerlik kurumunun, militarizmin, kirli savaşın açık ve gizli kurbanı olmuş bütün o gencecik ölülerin anısına bir saygı nişanesi olarak, edebiyat toprağına alçakgönüllü bir mezar taşı dikmek, mezarlarına bir demet çiçek bırakmak istedim. Öyküleriyle bu seçkide yer alarak bana omuz veren, destek olan tüm yazarlara gönülden teşekkür ederim."} {"url": "https://egoistokur.com/murathan-mungandan-yeni-oyku-seckisi-kadinlar-arasind", "text": "Öykü küratörü Murathan Mungan, okurla ilk kez buluşan öykülerden oluşan iki yeni seçkiyle yeniden okur karşısında. Merhaba Askeri gelecek hafta tanıtacağım, bu haftanın konusu Kadınlar Arasında. Yukarıdaki görseli, 1950'lerin pek acayip, o yüzden de ancak günümüzde keşfedilebilmiş moda fotoğrafçısı Guy Bourdin'in bir çekimini hunharca katlederek, yani epeyce kadrajlayarak aldım. Kadın kadına aşk ve cinsellik olgusu, edebiyat tarihimizin cılız kaldığı, eşcinselliğin yasaklı tarihinden en fazla nasibini almış konularından biridir. Bu olgunun çeşitli adlar ve adlandırmalar altında örtülendiği ya da Enderunlu Fazıl Bey'in Zenanname'sinde olduğu gibi dillendirildiği klasik Osmanlı metinlerinden sonra, Ahmet Rasim'in Hamamcı Ülfet (1898) ile II. Meşrutiyet'in farklı varoluşların ve düşüncelerin daha kapsamlı ele alınıp tartışılabildiği görece özgürlük ortamında ortaya çıkan Mehmed Rauf'un ilk açık lezbiyen karaktere yer verdiği Bir Zambak Hikayesi (1910) Ömer Seyfettin'in, rüyasında erkek olup sevdiği kızla evlenen bir köylü kızını anlattığı Eleğimsağma (1917) öyküsü ve gene lezbiyenliği açık biçimde işleyen Şahabettin Süleyman'ın Çıkmaz Sokak (1910) adlı tiyatro oyunu yazılı edebiyatımızın belli başlı ilk örnekleri arasında sayılır. Hatta Şahabettin Süleyman'ın, ahlaksızlığı yaymakla suçlandığı bu oyun nedeniyle memuriyetten uzaklaştırılıp, aynı zamanda dönemin yazarlarının hışmına uğraması da bu konudaki ilk tepkilere bir örnek oluşturur. Ahmet Cevdet Paşa, Maruzat'ında (1856) toplumsal yaşamda zendostların çoğaldığını, kadınların erkekleri bırakarak kızlara yöneldiğini belirterek, edebiyatta başlayacak olan bu hareketlenmeyi adeta önceden haber verir. Genel olarak toplumsal algı, içinde bir erkek yer almadığı için ikna olmakta zorlandığı lezbiyenlik gerçeğini, kadınlar arasındaki himaye ve şefkat ilişkisindeki bir kafa karışıklığına yormaya, bedenin ve cinselliğin keşfinde bir ergenlik evresi, geçici bir çocukluk hastalığı olarak görmeye eğilimlidir. Yakın dönem edebiyatımızdan Attila İlhan, Kemal Tahir gibi kimi yazarlarsa, bazı romanlarında bu konuyu erkek egemen bir tasavvurla ele almış; ahlaki, suçlayıcı, mahkum edici yargılarla ötekileştirdikleri lezbiyen karakterleri sapık ya da kurban gibi sınır dışı figüler olarak kategorize etmişlerdir. Zaten genel olarak bu olgunun yer aldığı kitaplarda, kadınlar arasındaki ilişkilerin ancak yatılı kız okulları, hapishane gibi dünyadan ve erkeklerden yalıtılmış kapalı mekanlarda ortaya çıkan arızi ve geçici bir durum ya da psikolojik travmalar sonucu oluşan bir sapma olduğu konusundaki toplumsal algıyı besleyen temel bir tutum ve yaklaşım egemendir. Dünyada olduğu gibi, Türkiye'de de eril bir anlatıcının erkek okura seslendiği, çoğu kez de onun kadınlar arası cinselliğe ilişkin beklentilerini karşılamaya, tahayyüllerini süslemeye hatta cinsel iştahını kışkırtmaya yönelik kitaplarda lezbiyenlik, insani bir sorunsal, bir cinsel yönelim olarak değil, eril bir fantezi unsuru olarak yer alır. Türkiye'de eşcinselliğin geçmişe göre biraz daha rahat konuşulup tartışıldığı dönemlerin gelmesiyle birlikte, bu konunun ima diliyle, örtülü biçimde anıştırılıp geçiştirildiği eserler, yerini Hülya Serap Doğaner, Stella Aciman, Selim İleri gibi kimi yazarların daha doğrudan bir tutumla konuyu açık olarak dillendirdikleri eserlere bırakmıştır. Maalesef hala toplumun belli bir kesiminin algısında lezbiyenlik hali vakti yerinde, kentli, eğitimli sınıflara özgü, hatta biraz da fazla konforlu bir hayat sürmenin sonucunda, sonradan edinilmiş bir yaşam tarzı olarak değerlendiriliyor. Elinizdeki kitapta, benzeyen ve ayrılan yönleriyle birbirinden farklı çevre ve kesimlerden, farklı yaşlarda kadınlar arasında yaşananların anlatıldığı yirmi dört hikaye içinde, kasabayı, köyü, kenar mahalleyi mekan tutmuş olanlar, bunun hiç de öyle olmadığını hatırlatıyor bize. Lezbiyenlik gibi doğal, normal, kamusal diye tanımlanabilecek açık alanda yaşanamayan, kapalı mekanlara, gettolara, kuytu adacıklara; sessizliğin ve dilsizliğin her çeşidine itilen, hapsedilen kimlikler üzerindeki toplumsal tehditler, ancak birbirimizin hikayelerini tanıdıkça, dokundukça, anladıkça ortadan kalkmaya başlar. Bu seçki biraz da bunun için... Edebiyat öteki dediğinin hikayesinde biraz da kendini bulmak demek değil midir? Yoksa, kendindeki öteki'yle nasıl tanışır insan? Bizi özgürleştiren ötekilerdir."} {"url": "https://egoistokur.com/muren-beykan-okumadigimiz-kitap-yeni-kitapti", "text": "Kışın zorunlu okumalar çocukları kuşatmışken, işte artık gönüllerince eğlenceli, hayaller dünyasına fütursuzca dalan kitapları da sere serpe okuyabilirler; yıl içinde okuyamadıkları kitapları da. Bu her dem yeni kitaplardan bir demet analım burada, çeşitli edebiyat türlerini selamlayalım. Böyle diyor ne-yazsa-okurum-çekmecemin müdavimi Onur Caymaz! Oh, nihayet edebiyata dair gerçek bir cümle! Bir şair tarafından dillendirildi. Ne bulursak hızla tüketip geride bırakmayı, çağa ayak uydurma sandığımız bu zamanda öyle iyi geldi ki. Zaten has edebiyatın eskidiği falan yoktur, her zaman okunabilir, keyif alınabilir. Biz yetişkinler için de, çocuklar için de böyle. Gençler demedim, çünkü hızla tüketme alışkanlığının en sadık yaş grubu onlar. Yaz geldi, okullar kapanıyor, farklı anlamlarda tatiller kapıda. Kimimize göre tembellik zamanı, kimimize göre fırsat bulamadığımız keyiflere kavuşma zamanı. Ama kimimize göre de çeşitli nedenlerle hala ve hala çalışmaya devam zamanı. Çünkü çalışmak illaki gerekir. Kışın zorunlu okumalar çocukları kuşatmışken, işte artık gönüllerince eğlenceli, hayaller dünyasına fütursuzca dalan kitapları da sere serpe okuyabilirler; yıl içinde okuyamadıkları kitapları da. Bu her dem yeni kitaplardan bir demet analım burada, çeşitli edebiyat türlerini selamlayalım. Öncelikle şiir. Olmazsa olmazımızdır. Son yıllarda çocuklar için seçenekler de çoğaldı. Henüz eli değmeyen varsa diye 4 kitabı analım: Ayla Çınaroğlu'nun, desenlerini de kendisinin yaptığı Şiir Gemisi, Adil İzci'nin Sadi Güran imzalı desenleriyle Deniz Olsun Adı, Necdet Neydim'in Suzan Aral'ın desenlediği İki Gözüm Üzümüm ve Yalvaç Ural'ın Betül Sayın desenleriyle raflara yeni çıkan Sincap adlı şiir kitapları. Bir sen bir ben usulü, çocuklarla en eşsiz birlikte-okuma olanağı sunuyorlar. Sonunda yaz geldi işte / Şimdi her yerde güneş var / Havada, toprakta, suda / Gözlerimde güneş var... Ayla Çınaroğlu'nun bu dizeleriyle çocuk şiirinden öyküye atlayalım. Öykü, aysberg etkili bir edebiyat türüdür aslında, ama sayfa sayısına aldanıp kısa sanır çocuklar genelde. Olsun varsın, bir öykünün zihinde devam ettiğini, hatta yaşam boyu sizi terk etmediğini bilmediklerinden, bol öykü okuyabilirler. Ve yazın bin bir oyun sevdası arasında pek güzel gider öykü soluklanmalar. 4 nefis öykü kitabını da analım: İsmet Bertan'ın Muhteşem İkili, Nihat Ziyalan'ın Kısa Pantolonlu Sevda, Tolga Gümüşay'ın Geleceği Görme Ortaklığı ve Neslihan Önderoğlu'nun Mutsuz Palyaçolar Örgütü adlı öykü kitaplarından biri ikisi çocukların yakınında bulundurulsa, illaki eli uzanan olur. Dijitalleşen modern dünya, çocukları gelgeç gönüllü yapsa da, buluştukları kitaplar sayesinde körpe zihinlere akanlar mutlaka iz bırakıyor. İlerki yaşamlarında, bu zihin denilen milyon çeşit ayrıntılar ortamı, diptekileri yüzeye itiveriyor. Kitaplar bu yüzden de vazgeçilmez. Eğlendirirken içimize akanları çocuklar kadar yetişkinler de okusa, çoktandır yitirdiğimiz neşe yüzeye çıkmak için fırsat yakalacak. Dizi kitapların peşine takılmak, kitapları arkadaşlarla değiş tokuş etmek, yazın başka keyifli. Birkaç diziyi de özellikle analım: Aslı Tohumcu'nun Bolbadim Günlükleri, Cemil Kavukçu'nun Bopato, Francesca Simon'un Felaket Henry ve Behiç Ak'ın Gülümseten Öyküler başlığı altında toplanmış birbirinden keyifli kitapları yaz sıcaklarına burun kıvırıyor. İki usta yazarın kitaplarını da hatırlatmadan noktalamak olmaz. Fantazyanın üstadı Nazlı Eray'ın çocuk kitapları koleksiyonundan Bir Böcek Sevdim okuru şaşkınlıktan şaşkınlığa düşürüyor, kahramanı Nazlı'nın işin içinden nasıl çıkacağını bir türlü ele vermiyor. Çocukların böceğe meraklısı çoktur. Bazımız da, Kafka'nın Dönüşümünden beri edebiyatta böceği severiz, malum. Eray'ın bu böcekli öyküsünde bir aynadan yansıyanlar da var, matrak bir uzay yolculuğu da. Ahmet Ümit çocuklar için de yazmayı önemseyen ustalardan. Annesinden dinlemiş olduğu masalları kitaplaştırmıştı: Masal Masal İçinde. E ama yazarımız polisiye kurgu üstadı olduğundan, kitaptaki 5 masal da polisiye tadında kaleme alınmış, birbirine bağlanmış. Merakla yutuluyor satırlar. Yeni baskının desenleri de karikatürcü Oğuz Demir'e ait. Yani, çoluk çocuk okumaya çok uygun. Yaz aylarının en güzel yanı da bu değil mi, eski yeni demeden, gönlümüze değen kitapları, çoluk çocuk sere serpe okuyabilmek, yüksek sesle hem de!"} {"url": "https://egoistokur.com/muren-beykan-yazdi-bazen-icimize-uzayli-kaca", "text": "Okulların son sınavlarla, bahar etkinlikleriyle yoğunlaşan mayıs ayı, hayallerin de zıpladığı ay. Çocuklar kağıt uçakların kanadında Kafdağı'nın ardına geçivermek, ejderhaların sırtında peri padişahının sarayına dalıvermek isterler... Sakıncası yok, biz de peşlerinden gidelim. Çocukların kendilerine has dünyaları var der dururuz. Çevreyi ve gerçeği algılamadaki duyarlıkları yetişkinlerden farklıdır ve hayaller dünyasında özgürce süzülürler. Kitaplara değdiklerinde de fark ediyoruz bunu. Nelerden hoşlanıyor, nelere gülüyor, nelere heyecanlanıp nelere üzülüyorlar? Bir çocukla kitap okuma şansınız varsa, bu soruların cevaplarına pek güzel yaklaşıyorsunuz; üstelik, çocuğa göre kitap seçmenin altın anahtarı elinize ulaşıveriyor. Bu altın anahtarın uyduğu en gizli kapı, elbette fantastikler dünyası. Çoğu yetişkinin nedense suratını ekşittiği kitaplardan söz ediyorum. Çocukların hayal dünyasını doğrudan besleyen, onları özgürleştiren kitaplardan. Eh, çocuk milleti gerçekten de olmayacak şeyler yapar; doğruya doğru! Senarist, yazar Sevgi Saygı da son romanında çocukların bu komikliğini, sınırsız hayal güçlerini hatırlatan, hem gülümsetip hem hüzünlendiren bir öykü anlatıyor. Babaannemin İçine Uzaylı Kaçtı! şu tweet'te dendiği gibi, gerçek olmayan hayalleri dillendiriyor. Apartmanda canı sıkılan bir grup çocuk ve aralarındaki iki kardeşin babaannesi hakkında kurdukları hayal, yaşlı bir insanın abuklamasına mesnetleniyor. Yaşlılıkta beynin durup dururken gündeliği unutmaya, ama geçmişi hatırlamaya başlaması, küçükler için aşırı şaşırtıcı. Mutlaka bir gizem olmalı bu işin arkasında. Çünkü, öğretmen emeklisi Behice Hanım, Alaz ile Ayaz'ın çok iyi bildikleri babaannelerinden çok farklıdır artık; kahvesini kaç şekerli içtiğini unutması bir yana, neredeyse kendi kızını tanımamaktadır. Sadece o mu, bakımevindeki öteki yaşlılarda da değişik dozlarda benzer hafıza kayıpları gözler çocuklar. Kafa kafaya verirler ve teşhis tamamdır: Babaanne Behice Hanım'ın içine uzaylı kaçmış olmalıdır! Başka nasıl açıklanabilir ki, bunca büyük değişim! Küçük dedektiflerin bakımevinde uzaylı avına çıktığı bu komik kitap, yazarın, uzaylısıyla birlikte daha iyi bir dünyaya göç eden annesine de bir veda niteliğinde. Babaannemin İçine Uzaylı Kaçtı! özellikle aile büyüklerine yakın yaşayan çocukları, geçen zamanın kötü sürprizleri karşısında sağaltmak için yardımcı olacak ustaca yazılmış kitaplardan biri. İçine uzaylı kaçmadan yaşama veda eden bir dedenin öyküsü Dedem Bir Kiraz Ağacında, ünlü İtalyan yazar Angela Nanetti bize, küçük bir oğlanın köyde yaşayan dedesiyle arkadaşlığını anlatır. Pastoral bir ortamda şiirsel bir anlatımla kurgulanmış kitapta, Tonino'yu etkileyenler, biz okurları da yüreğimizden yakalar. Tonino'nun annesi doğduğu gün, Tonino'nun dedesi köydeki bahçeye bir kiraz ağacı dikmiş, ona tüm yaşamı boyunca sevgiyle bakmış, derinden bağlanmıştır; şimdi meyve veren bu koca ağaç, kesilme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Tonino buna razı olamaz; çünkü dedesinin... Çocuk romanlarını böyle anlatmaya kapılıvermemek ne mümkün, ama burada duralım. Okulların son sınavlarla, bahar etkinlikleriyle yoğunlaşan mayıs ayı, hayallerin de zıpladığı ay. Çocuklar kağıt uçakların kanadında Kafdağı'nın ardına geçivermek, ejderhaların sırtında peri padişahının sarayına dalıvermek isterler... Sakıncası yok, biz de peşlerinden gidelim."} {"url": "https://egoistokur.com/muren-beykandan-6-okuma-tavsiyesi-cunku-kitap-iyi-geli", "text": "Müren Beykan'dan 6 tavsiye... Çünkü KİTAP İYİ GELİR! Çocukların başarılı olmasını istiyoruz hepimiz, her zaman, her durumda. Okulda, aile yaşamında, işyerinde. Genellikle, başarı üzerine düşünmeden istiyoruz bunu. Sınavlarda, ilk 100'de gözümüz. Gönlümüz en başarılı çocuğun anası, babası olmakta. Oysa çocuklar oynamak, arkadaşlık etmek, gülmek, eğlenerek öğrenmek istiyor. Bizimki gibi kalabalık bir ülkede başarılı olanları; daha başarılı olabilecekleri daha iyi okullara seçmek, daha daha iyi üniversitelerde eğitim görmelerini sağlamak, peş peşe sınavlarla elemeyi gerektiriyor. Başka yöntemini geliştirememişiz; kura kura, en iyilerin alkışlandığı, ama farklı insanların farklı başarılar gösterebileceğinin, yaşamın zenginliğinin başarı olarak algılanmayan nice başarıyla mümkün olabildiğinin anlaşılamadığı bir sistem kurabilmişiz yazık ki. Ve bugünlerde, 8. sınıflar için sınav zamanı; oyun yok, eğlence yok, hep çalışma, hep çalışma. Başarı konusundaki yüksek beklenti ülkeyi ele geçirmiş durumda, yine ve yine. Çocuk edebiyatı, gençlik edebiyatı bu konulara uzak duramıyor elbette. Öykülere, romanlara konu oluyor başarı kavramı, stresle baş etmeye çalışan çocuklar. Karin Karakaşlı'nın Dört Kozalak adlı romanı bu örneklerin güçlülerinden biri. 2014 yılının en iyi gençlik romanı da seçilen kitapta üniversite sınavı için özel ders alan dört genci tanıştırıyor okurla. Dördü de farklı kültürel yapılara sahip ailelerde büyüyor, ama ortak korkuları, sınavda yeterince başarılı olamamak. Bizim başarı çıtamızı yakalamayan çocuklar aptal değil; bu konuda daha derin düşünmeliyiz. Çalışmayı ciddiye alanlar, fazla çaba harcayanlar, istedikleri sonuçlara ulaşmalı. Ancak, bizden daha iyi not alanlar, kazandığımızdan daha fazla kazananlar, daha çok gezebilenler, daha çok onu bunu yapanlar olacaktır hep; o zaman başarısız mı sayılacağız? Başarı kırılgandır; her an bir başkası bizim yerimize bir numara olabilir... Başarıya odaklanmanın dozu da, niteliği de yaşamdaki mutluluğumuzu, huzurumuzu doğrudan etkiliyor. Çocukları, gençleri kaybedenler, tutunamayanlar diye fütursuzca yaftalarken başarıyı neye endekslediğimizi açıklıkla ifade etmek; kendimizi, çocukları bu yaftalarla ne çıkmazlara mahkum edebileceğimizi düşünmek bizi yalınkat başarı kabullerinden kurtarabilir. Bu konularda da, çocuklarla diz dize, kucak kucağa kitap okumak iyi gelir hepimize. Usta öykücümüz Cemil Kavukçu'nun Yolun Başındakiler, Tolga Gümüşay'ın Hazırlıksız ve yine, Clements'in Sıradan Bir Çocuk romanları okurken gülümseyeceğiniz ama hüzünleneceğiniz kitaplar. Kendi okul yıllarımızı, yanımızdaki çocuğun, içinde çabaladığı koşulları, gerçek başarıyı düşündürecek kitaplar! Evet, daha iyi bir eğitim sistemini başarmak zorundayız. Evlat sevgisi budur en başta. Ve evlatlarla en çok, kitap iyi gider."} {"url": "https://egoistokur.com/muren-beykandan-yeni-bir-kitap-iyi-gelir-yazis", "text": "Özellikle okulu anlatan kitaplarda hep bir muziplik, neşe, hep arkadaşlık, çekişme ama illaki öğrenmenin mutluluğu olsun isteriz. Okul böyle olsun istememizdendir bu. Okulu ele alan, okulda geçen, okula değen yığınla kitap, öykü... En çok akılda kalanlardan bir grup, Amerikalı ünlü yazar Andrew Clements'in, hepsi de okulda geçen, birbirinden ilginç altı kitabı. Bunun Adı Findel, Konuşmak Yok!.. Hepsi de, usta çevirmen Mine Kazmaoğlu'nun leziz dilinden. Hepsinde çocuklar, eğitimin hasar veren kalıplarını kırmayı başarıyor; hep de öğretmenlerle birlikte. Çocukların gücü kadar öğretmenlerinkine de inanan bir yazar Clements. Ülkemizde hele ki büyük kentlerden uzak okullarda öğretmenlerin çocuklar için bir aile olabildiğini düşünürsek, bu kitapları çocuklarla okumanın yararı daha açıklık kazanıyor. Usta yazarlarımızdan Necati Güngör'ün öğretmenlik mesleğinin benzersizliğini sıcacık öykülerle hatırlattığı Sevgili Öğretmenim adlı öykü kitabını da burada analım hemen. Necati Usta da, her zamanki gibi, vefayı fısıldıyor bize. Hepimizin yaşamında iz bırakan sevgili öğretmenlerimize selam olsun. Çocuklar eğlenceli, maceralı kitaplar okumak istiyorlar; kitabın yararlı olması, ne onların ne usta yazarların derdi. Birlikte hayaller dünyasında kaybolup gitmek, kurgu yaşamlarda heyecana yelken açmak çocukların ve onları en iyi anlayan yazarların keyif adası. Her kitabını büyük küçük hepimizin severek, keyifle okuduğu Behiç Ak da böyle bir yazar. On kitaplık Gülümseten Öyküler dizisindeki Pat Karikatür Okulu'nda yine pek çok konuyu bir araya getirmiş. Okullarda çocukların birbirlerine isim takma merakıyla başlayan roman, dış görünüşün aşırı önemsenmesini gözümüze sokmadan gözümüze sokarken, karikatürün, mizahın yaşamlarımızdaki önemini duyumsatıyor, gülümsetiyor. Hem eğlenceli, hem de düşün düşün dur. Üstelik bu kitapla sanatçı, çocukları ÇizeYaza sayfasına katılmaya, yazıp çizdikleri öyküleri ona yollamaya davet ediyor. Büyük mizah ustalarımızdan Rıfat Ilgaz'ın Bacaksız dizisi, geçmiş yıllara ait görünse de, hem kahramanımız aklıevvel Basri'nin haylazlıkları keyifle okunuyor, hem de yazarın dil ve anlatım becerisi, özellikle Türkçe'yi öğrenmek isteyenlere benzersiz yarar sağlayacak ustalıkta. Dizinin 3. kitabı Bacaksız Okulda Fesleğen Sokağı'ndaki okulların açılma telaşını ve Basri'nin 1. sınıfa başladığı ilk günleri, arkadaşlarıyla, öğretmeniyle ilişkilerini anlatılıyor. Gülümseyerek okunması garanti bir kitap. Rıfat Ilgaz ustanın kitaplarının yeni baskılarını, bundan böyle Kırmızı Kedi Yayınevi'nin yapacağını da burada paylaşalım. Çağdaş edebiyatımızın en önemli öykücülerinden Cemil Kavukçu da çocuk edebiyatına emek veren yazarlardan. Köprü Kitaplar koleksiyonunda yer alan Yolun Başındakiler adlı romanı, ortaokula başlayan taşralı bir çocuğun heyecanını, Anadolu'da kızların okula gidememesi sorununun yakıcılığını, eski eğitim sisteminin çocuklarda hasara neden olan sert yöntemlerini ve arkadaşlığın yaşamlarımızdaki vazgeçilmezliğini nefis bir dille anlatıyor. Aslında yazarın derdi bütün bunları anlatmak değil de, yüreğe dokunan bu öyküyle okurunun belleğinde şefkate, sevgiye dair iz bırakmak mutlaka. Edebiyat kitabının gücü de bu izde saklıdır zaten; çocuğu değiştiren, dönüştüren bu izde. Yeni yeni kitaplar çıktı geldi matbaalardan, çocuklar için bu yıl yeni öyküler, romanlar yazıldı. Farklı meraklara uygun türlerde koleksiyonlar oluşturuldu. Okul zili çaldığına göre, arkadaşlarla kitap değiş tokuşu için harika zamanlar başladı demektir. Kitaplar, kütüphaneler bizim. Okumanın sessizliğine ihtiyacımız var. Hadi!"} {"url": "https://egoistokur.com/muren-beykanla-kitap-iyi-geli", "text": "Çocuk edebiyatı yazarı cambaz ipinde yürür! Çocuklara yazmak gerçekten de her yazarın kumaşı olmayabilir. Farklı farklı söyleme yolları arama cesareti, çeşitli algı düzeylerindeki okurla buluşma gözüpekliği ve güvenilen bir çocuk kitabı editörünün omuz periliğini gönülden kabullenme... Bunlar ancak cambaz ipinde yürüme hevesindeki yazarların harcı. Son iki ay içinde, dört usta yazar yine cambaz ipinin tepesindeydi; hevesle, azimle, heyecanla. Çocuk edebiyatı yazarı cambaz ipinde yürür! Çocuklar için edebiyat, her yazarın kalemine uygun olamıyor. Çocuğa görelik diye bir cambaz ipi var işin orta yerinde. Kimisi aldırmaz, ip falan dinlemez, ama çocuk edebiyatıysa niyeti, dinleyecek, mecbur. Bu alanda ustalık, çocuğun dil olgunluğuna da, sözcük dağarına da, okuma keyfi şifrelerine de bağlılık gerektiriyor. Daha ötesi, çocuğun yaşam deneyimi az bir insan olduğuna ve kesinlikle aptal olmadığına içtenlikle inanmayı temel alıyor. Üstüne bir de, çocuk haklarına saygıyı hiçbir biçimde göz ardı etmemeyi, çocuğa dünyayı tüketen, hırpalayan yetişkinlerin muktedir gözleriyle bakmamayı ve onları çıplak gerçekler altında umutsuz ve soluksuz bırakmamayı şart koşuyor. İşte, böyle bir ustalıktan söz ediyoruz. Çocuklara yazmak gerçekten de her yazarın kumaşı olmayabilir. Farklı farklı söyleme yolları arama cesareti, çeşitli algı düzeylerindeki okurla buluşma gözüpekliği ve güvenilen bir çocuk kitabı editörünün omuz periliğini gönülden kabullenme... Bunlar ancak cambaz ipinde yürüme hevesindeki yazarların harcı. Son iki ay içinde, dört usta yazar yine cambaz ipinin tepesindeydi; hevesle, azimle, heyecanla. İstanbul Kitap Fuarı'nda Günışığı Kitaplığı standında yeni kitaplarıyla okurlarına merhaba diyecek Behçet Çelik, Karin Karakaşlı, Müge İplikçi ve Behiç Ak'tan söz ediyorum. Behçet Çelik, Sınıfın Yenisi adlı Köprü Kitap'la çocukları fethetmişti, şimdi Çantasızlar Kampı adlı yeni romanıyla yine dikkatlerini çekti. Bir ayda iki baskı yapan Çantasızlar Kampını yeğenlerine, arkadaş çocuklarına ithaf etmiş Çelik. Duygu dünyalarına yakınlaşmayı önemsediği bu gençlerden beslendiği, çocuğa görelik üzerinde düşünmesine neden oldukları için, hepsine borçlu hissetmiş kendini. Hem kitabını hem de genel olarak yazarlığını yeni renklere bulamış... Yaz tatilinde, eski tür bir mahalledeki amca evinde bir tür kamp yapan, gönüllerince bahçe oyunları oynayan çocuklar kanlı canlı karakterler olarak çıkıyor karşımıza; her çocuk gibi itişip kakışıyor, ama sürekli sorguluyor ve dayatılanı reddediyorlar. Kediciği ağaçtan kurtarırken de öyle, kentsel dönüşüme kurban gidecek bir apartmandaki yaşlı amcayla gönüldaşlık kurarken de öyle. Mahalle yaşamını önemseyen yazarlardan biri de, çeşitli yaş gruplarına yazmada ustalaşan Karin Karakaşlı. Kitapçılara yeni ulaşan son kitabı Konaktakilerle, yeterince şanslı olmayanlara,; ülkesinden, evinden koparılanlara çevirmiş okurunun ilgisini. Üç Kat Tat Çetesi'nin eski konağın bahçesinde oynamayı seven üyeleri, hem gizemli bir maceranın kıyısındalar hem de iyiye, güzele birlikte uzanmanın yüceltici duygularını yudumluyorlar. Kentlerin tarihi, toplumsal yaşamımızın aynasıdır ve genel olarak da insanlığımızın tarihidir, diyor yazar; okuruna, geçmişin acılarına doğru elini uzattığında kavuşacağı doygun yüreği işaret ediyor. Arapça'nın şiirselliği, eski konakların sesi, arkadaşlığın her yaşta sıcacık bir battaniye gibi sarıp sarmalaması, Karakaşlı'nın satırlarından yüreklere akıyor. Öykü ve romanlarıyla, edebiyat okuma alışkanlıklarımızda rehavete izin vermeyen Müge İplikçi ise, kısa sürede ikinci baskı yapan Dondurmam Tılsım adlı çocuk romanıyla karşımızda. İplikçi, farklı yaşlardan çocuklara yazabilen ustalardan. Onları hırpalamadan düşündürmenin nazik dengesinde, cambaz ipini en çetrefil kurgularla aşanlardan biri. Okullu küçüklerle birlikte edebiyat okumaları da yaparak dilini, zihnini çocuğa göreliğe yükseltmenin arayışında... Okul yıllarında hepimizi bunaltan havuz problemlerinin insan yaşamındaki izdüşümünü işaret ettiği Dondurmam Tılsımda, zeytinliklerini ranta kurban vermemek için direnen, çocuk yaşta evlendirilmiş bir hala, zeytinden üretilen dondurmanın büyüsüyle geçmişin izini süren bir aile ve babasını, çalıştığı madende su baskınına kurban veren bir küçük yürek var. Yetişkinlere tiyatrolar, küçüklere romanlar ve öyküler yazan, her gün karikatür çizen bir sanatçı, Behiç Ak da cambaz ipinin müdavimi. Çocuk edebiyatında 35 yılı geride bırakan sanatçının yeni kitabı Çatıdaki Gezegende çocuğa göreliğin önemli örneklerinden birini sunuyor. Hem, sokağa salınmayan, okula bile arabayla götürülüp getirilen günümüz çocuğu, hem kendini soluksuz bir tekdüzelik içine hapsetmiş günümüz ebeveyni var kitapta. Bir gün, komşu kız Cerenimo'nun, kahramanımız Serdar'ı çatı katına davet etmesiyle okur da onların peşinden ışıltılı bir dünyaya adım atıyor: Eski bir kaptanın seyir defterinden Moby Dick, Gulliver, ama illaki Don Kişot'la farklı bir gezegene yol alıyoruz. Don Kişot adlı büyük eserin de, kısalta kısalta kuşa çevirdiğimiz öteki Klasikler'in de gerçek büyüsünü hatırlatıyor Behiç Ak. İşçi çocuklar, aile özlemiyle yaşamını tüketen yaşlılar, denizi görmeden yaşayan kıyı kentliler, hepsi de cambaz ipinde çocuk neşesiyle ilerleyen yazarın satırlarında boy gösteriyor... Evet, çocuk kitabı zor yazılır, kolay okunur, ama iz bırakır!"} {"url": "https://egoistokur.com/musait-oldugumuzda-uzun-uzun-konusalim-sarkilar", "text": "Picus yıllarından beri arkadaşım olan ve daha sonra Akşam gazetesinde de uzun yıllar birlikte çalıştığımız Gülüm Dağlı bugünlerde hayatını değiştirme planları yapıyor. Daha doğrusu gazeteci mi kalacak, yoksa çok daha heyecan verici başka işlere doğru mu uçacak onu düşünüyor. Bense hazır Gülüm editörlük ve köşe yazarlığı gibi işlere birazcık ara vermişken, yani artık bol bol vakti varken ondan bir Efkar Karması istedim. Başka bir liste hazırladı. Adını da Müsait olduğumuzda uzun uzun konuşalım şarkıları koydu. Ben Frank Sinatra'dan Nick Cave'e, Chinawoman'dan Radiohead'e uzanan listeyi çok beğendim. Hele Athena'nın Pis albümünden Hazırla Beni'yi ve Ali Atay'ın söylediği Eksik Bir Şey'i almasına resmen bittim. Geceleri uykum kaçıp da pencere kenarında bir sigara yaktığımda fısır fısır söylemeyi sevdiğim bir şarkı. Sözleri çok özel değil belki ama minimal düzeni beni çok etkiliyor. Depresif tesirli, dibi görünmeyen bir şarkı. Ne aşk şarkısı ne ağıt, bu alenen cinayete teşvik! Bir istatistik tutulsaydı, hayatımda en çok dinlediğim şarkı bu olabilirdi. Her seferinde nakarat kısmında kendimi kaybediyorum. Ali Atay'ın sesinden dinleyene kadar bu şarkının böylesine etkileyici olduğunu fark etmemiştim. Kararsızlığın şahane bir özeti. Benim için ise biraz fazla özel. Takıntılı bir Bülent Ortaçgil dinleyicisi değilim, keman sesini de pek sevmem ama bu şarkı garip bir şekilde beni içine alıyor, galiba biraz da ürkütüyor."} {"url": "https://egoistokur.com/mustafa-seve", "text": "ne guzel olmus. yeni seslerle tanistim. tesekkur ederim. Harika bir liste. Güne Egoist Okur'la başlayıp Egoist Okur'la bitiriyorum. Güneş gibisiniz. Harika bir liste. Güne Egoist Okur'la başlayıp Egoist Okur'la bitiriyorum. Güneş gibisiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/mustafa-ziyalan-dunya-dogaustune-dalmasak-da-urkutucu-bir-ye", "text": "Mustafa Ziyalan da hekim yazarlarımızdan biri, psikiyatrist. New York'un Arabı ve Su Kedileri adlı kitapları da var. Korkunun, hele genelgeçer ölçütleri ya da sınırları nelerdir, bilemiyorum; hani bilmek ister miydim, onu da bilemiyorum. Her yazının, her yazarın okuruyla kendine özgü bir ilişki kurduğunu varsaymak isterdim. O zaman, benim için korkunun ölçütleri, sınırları ne? Hah, işte bu korku türünün bir örneği ya da Korku türünden izler taşıyor, diyebilmek için, dış dünyayla ilişkimi her zaman korku, dehşet olmasa da, ürkü, tedirginlik, mide bulantısı, tatsız duygular ekseninde sorgulayan, neredeyse yeniden kuran bir tür yazı bekliyorum. Ülkemizde korku türünün, bilimkurgu, erotik-pornografik yazı/n gibi öteki kenar-kıyı türlerin güdük kalmış olmasının birçok nedeni var. Bunlardan biri bence kitap endüstrisinin cılızlığı. Gelişmiş bir kitap endüstrisi kitap yazma, basma, dağıtma konusunda her açıdan kenar-kıyıya da yol, yer açıyor. Yalnızca korku kitapları değil, örneğin şiir kitapları da öyle bir endüstrinin içinde, ana bedenin boşlukları içinde daha bir basılıyor, dağıtılıyor. Korku yazınının dışlanmasına, dahası aşağılanmasına gelince: Nesnesi olmayan bir yaşama sevinci, coşku, merak, eğlence kuşkulu, dahası tehlikeli görülebiliyor. Boş zaman, eğlence yeni yeni görece özerkliğini kazanıyor, çocukça sayılmaktan yeni yeni kurtuluyor. Boş zamanın korkulu yaşantılarla geçirilmesi de kolay kabul görecek bir durum değil. Bir de şu: Korkularımızı kucaklamaktan korkmaktan önce, bence kimi korkuları dolaysızca, somut biçimde yaşantılıyoruz. Zaten dünyada da söz konusu olan bu: Irak savaşında başınıza gelebilecekleri bir düşünün. Ama, ülkemizde başımıza gelenlerin, gelebileceklerin önemli bir bölümü de kimi başka ülkelerde ancak korku kitaplarında hayal edilebilecek şeyler. Örneğin, ülkemizde yaygın olan, bedeninize yerleşebilecek kimi asalakları, arabanızla düşebileceğiniz su birikintilerini ya da düpedüz işaretlendirmesi ve aydınlatması yetersiz yollarda şehirlerarası gece yolculuğu yaptığınızı düşünün. Korkuyu herekete geçiren kimi alanlar bizde tabu sayılmış olabilir. Ama, cinselliğe ve dine dayalı olmayan bir korku yazını da olanaklı. O niye yok? Kutsal olanı sorgulama geleneğimizin olmadığı da söylenemez. Ama bu da nedense korku türünün gelişmesine katkıda bulunmamış. Belki de sorun, bir nicelik sorunundan çok nitelik sorunu. Olduğu kadarıyla tabuları sorgulamak, ikonoklastlık, daha doğrusu bunların bir biçimde yokluğu tam da kaygıları, korkuları azaltmaya, kişiyi yatıştırmaya yarıyor, korkuları kurcalayıp tedirgin etmeye değil. Orgazmın ölüme benzetilmesi boşuna değil. Cinsellik bir başkasına karışıp gitme, şu bildiğiniz kişi olarak bitip gitme duygusuna neden olabilir, başka tür bir bilinçliliğin kapısını aralayabilir. Dolayısıyla, tanıdık, bildik bilincin sınırına, bittiği yere işaret ettiği kertede de ürkütücü, korkutucu bir alan olabilir. Cinsellik gibi korku yazınının da önemli ölçüde beden eksenli olması boşuna değil. Dinsel alanda da onca korkutucu olay, suç, ceza, kendini aşan güçlerin elinde olma, kurulu dengenin bozulması, düzenin yıkılması, kıyamet gibi olası ürkü, korku kaynakları yok değil; gelgelelim, öte dünya inancı tam da ölümle hesaplaşmamayı olanaklı kılan, kolaylaştıran bir şey. Korku yazınında, sinemasında korkuyu doğaüstü kaynaklara bağlama eğilimi bana, doğrusu ya, artık bir kolaycılık gibi geliyor. Doğaüstüne dalmadan da yeterince ürkütücü, korkutucu olabilen bir dünyada yaşıyoruz."} {"url": "https://egoistokur.com/mustehcenlik-pornografi-ve-d-h-lawrence-saflig", "text": "Aşağıdaki yazının sahibi İpek Akyel benim İstanbul Üniversitesi'nin İngiliz Filolojisi'nden arkadaşım. Klasik Arkeoloji de tahsil etti ve uzun süre üniversitede ders verdi. Kendi deyişiyle, yaşanan groteskliklere yüreği dayanmadığı için de genç yaşta kendi isteğiyle emekli oldu. İstanbul'daki plastik ve robotik yaşantıya daha fazla uyum sağlayamayacağını hissettiğinde ise kuzey Akdeniz'de bir dağ köyünde inzivaya çekildi. Şimdi yine buralarda, gitmeye hazır bekliyor... Film izlemek, klasik müzik dinlemek, okumak, yazmak ve insan denen varlığı gözlemleyip anlamaya çalışmak uğraşları arasında. Şarap ve kahve ise vazgeçemedikleri... Ve en önemlisi büyük bir D. H. Lawrence hayranı. İpek'in Aşık Kadınlar, Oğullar ve Sevgililer, 'Gökkuşağı ve Lady Chatterley'nin Aşığı romanlarının yazarı Lawry'nin doğum günü şerefine yazdığı yazıyı aşağıda okuyabilirsiniz... Chatterley yasağı döneminden 2 korkusuz okur fotoğrafı da var. Bu arada bir D. H. L. yazısı yazmak uzun süredir aklımdaydı, o da sözüm olsun. Bu satırların yazarının, İstanbul İngiliz Filolojisi birinci sınıfta tıfıl bir edebiyat aşıklısı iken önüne konup okunması ve tahlil edilmesi istenen, o güne dek adını hiç duymadığı, o günden sonra da aklından, zihninden, kalbinden çıkaramadığı, dilinden düşürmediği güzel insandır. David Herbert Lawrence, ülkesinde ilk zamanlar porno yazarı olarak tanınıp kitapları yasaklanmış, 'Aa, ne ayıp!' söylemleriyle kınanmış, işsiz bırakılmış -çünkü o ahlaksız bir adam- ve değeri çok sonra anlaşılmış İngiliz yazardır. Bizim ülkede ise, kitapları doğumundan bir asır sonra, yani son birkaç yıldır çevrilip yayınlanır olmuş müstehcen yazardır. Lawry, Nottingham'ın Eastwood kasabasında doğup büyümüş, ancak oralarla, ülkesiyle yıldızı hiç barışmamış bir insandır. Ruhsuz, gri İngiltere'yi sevmez, sevemez bir türlü. Madenci kasabalarına inen pus onun içini daraltır. Fırsatını bulduğunda da kaçar oralardan. İtalya'yı, Meksika'yı dolaşır. İtalya'da son bulur da hayatı, gözü açık gitmez. Bir madencinin oğludur. Babasıyla arası pek iyi değildir, onu kaba-saba bulur. Annesi ile babası birbirine hiç uymayan insanlardır. Evdeki huzursuzluk onun derinliklerine katkıda bulunur. Hepimiz pek iyi biliriz; güle oynaya yaşayarak, eza, sıkıntı çekmeden olgunlaşılmadığını, bir yerlere varılmadığını. İşte minik Herbert da geçimsiz bir aile ortamında, kadın ile erkeği son nefesine kadar sorgulayacağı düşünce sistemini harekete geçirmiş olur. Sons And Lovers romanı, onun otobiyografisi gibidir zaten. Kendini, annesini, babasını, sevgilisini irdeler o romanda. Alman eşi Frieda ona çok şey katar; paylaşırlar her veçhesini hayatın. En büyük desteğidir bu güçlü kadın, birbirlerini severler. Çok basit: çünkü o insanı, insani duyguları, duyuları, içgüdüleri en doğal haliyle, olduğu gibi, saklamadan, utanmadan, gocunmadan gözlemler, inceler, yazar. Bütün mesele budur. O, insan olmaktan utanmaz. Ormanda yağmurun altında çırılçıplak koşturur en ayıp romanının en ahlaksız kadın kahramanını. Daha ne olsun. Bundan büyük edepsizlik olur mu bin dokuzyüzlerin başı İngiltere'si için! Çünkü; insan denen varlık birtakım gruplara ayrılır. Bunlardan ikisi dindar ve mutaassıp olarak adlandırılır. Bu iki grup birbiriyle yakından ilintilidir hatta tek grup altında bile toplanabilir. En temel özellikleri insan doğasını, insanın var oluş şeklini inkar etme (ki bu var oluş, kelimenin iki anlamını da kapsar: İlki, dünyaya geliş, bedenlenerek 'var' olma aşamasına geçme; diğeri ise var olduktan, yani doğduktan sonra insani gerekleri yerine getirerek 'var'lığını sürdürme, diğer bir deyişle üreme... Bunlara göre üreme işlemi; beş dakikada tek taraflı olarak sürdürülen, işlem bittikten sonra da pek ayıp ve mundar bir iş yapılmışçasına dualar eşliğinde bedenlerin yıkanması, arındırılması gereken bir şeydir. Lawrence, Pornography and Obscenity adlı yazısında, kadın ile erkeğin fiziksel paylaşımlarına ve özellikle de gri Püriten olarak adlandırmayı yeğlediği dar kafalılara ilişkin düşüncelerini kendi üslubuyla dile getirir. Kimilerince son derece küstah, edepsiz ve hakaretamiz olarak nitelenebilecek satırlarda, bireysellik ile kalabalık ya da çoğunluk karşısında tek başına, kendi olarak, kendi doğrularıyla durmanın önemine değinir. Ya onlardan olacaksın ya da kendin kalıp her şeye göğüs gereceksin. Güruhlar seni ezmek ve yok etmek için elinden geleni yapacak. Tartışması yapılan her şeyin bir bireysel anlamı, bir de güruhsal anlamı vardır. Herkes kendi bilinç düzeyi ve sınırsızlığı/sınırlılığı ölçüsünde görür ve yorumlar bir şeyleri; özellikle de cinselliği, tenselliği, sevgiyi. Mob dediği bu ayaktakımının, avam kalabalığın, pornografi ve müstehcenlikle ilgili her şeyi çok iyi bildiğini iddia eder. Vox Populi, Vox Dei der; bu hep böyle olmuştur ve böyle de olacaktır. Çünkü ona göre kalabalık kitleler, bireysel anlam ile güruhsal anlam arasındaki farkı anlayacak kadar zeki değildir. Kitleler sonsuza dek kaba kalacaktır, çünkü kendi içsel duygularını tanımazlar, sadece sömürücü güçler tarafından onlara dışarıdan sunulan hazır, basmakalıp duygularla yetinirler. İşte tam da bu nedenle müstehcendirler, çünkü duyguları hep ikinci eldir, içten gelmez, saf ve temiz değildir. Lawry argümanını, bizleri, Başkaları da varmış, yalnız değiliz duygusuna gark ederek sürdürür ancak bizim buna yerimiz yetmez."} {"url": "https://egoistokur.com/mutlu-aile-fotograflarinda-siddet-somuru-mutsuzluk-va", "text": "Aile içinde şiddete uğrayanların medeni hallerine bakarsak... Resmi nikahlı eşinden şiddet gören kadın oranı yüzde 11.8, dini nikahlı eşinden şiddet gören kadın oranı yüzde 5.6. Hem resmi hem dini nikahlı eşinden şiddet gören kadın oranıysa yüzde 52.9'la tavan yapıyor. Ayrı yaşadığı eşinden şiddet gören kadınların oranı yüzde 1.0, boşandığı eşinden şiddet gören kadınların oranı yüzde 6.1, sevgilisinden şiddet gören kadınların oranı yüzde 19.7. Ayşe Düzkan Güldünya Yayınları'nın kordinatörü. Güldünya'yı özgürlükçü ve eşitlikçi kadınların kaleminden çıkmış bir edebiyatı önemli bulduğumuz için kurduk diye anlatıyor. Açıkçası 80'lerdeki kadar kısır bir yayın dünyamız yok, birçok yayınevi feminist denebilecek kitaplar basıyor. Feminizmin içindeki farklı eğilimler ve hareketin tartıştığı şeyler bu kitaplarda pek yerini bulmuyor. Diyelim ki hareket şu sıralar en çok kadına yönelik şiddet ve cinayetlerle uğraşıyor ama bununla ilgili teorik kitap çıkmıyor. Seks işçiliği ya da trans meselesi tartışılıyor, bu konuda kitap da pek yok. Hiç çıkmıyor demiyorum ama sayısı az. Genel tabloya bakınca iki tür feminist kitap yayınlandığını görüyoruz: Ya çok satabilecek kitaplar yayınlanıyor ya da kuru akademik kitaplar... Aslında satabilecek değil de pazarlanabilir demek lazım burada. Bir kitabın çok satması güzel bir şey de olabilir çünkü. Her neyse, Güldünya'yı özgürlükçü ve eşitlikçi kadınların kaleminden çıkmış bir edebiyatı önemli bulduğumuz için kurduk. Çok özel bir vakaydı Güldünya, kaçabilmişti, kurtulabilirdi de... Ama hastanenin güvenlik görevlileri, ailesidir diye onu yaralayan insanları içeri aldılar ve Güldünya bu kez öldürüldü. Kadına yönelik en büyük tehlikenin aile içinde olduğunu gösteren bir olay bu, hatırlatmak istedik. Bir de tabii çok güzel, çok pozitif bir isim. Hayır, pozitif bakmamızı sağlayacak hiçbir şey yok. Eskiden dayaktan bahsediyorduk, bugün cinayetten bahsediyoruz. Problemimiz yasaların uygulanmasıyla ilgili. Devlet bu konuda çok sorumsuz davranıyor, Ailem beni öldürecek diye başvuran kadına Kendini sen koruyacaksın diyorlar. Evet, öyle. Nikahında olmadığın bir adamın cinsel tacizine uğrarsan, bu suç ama evli olduğun adamın şiddet ve tacizleri suç değil. Bir erkeğin saldırısına uğrarsan başına gelene tecavüz diyorlar tamam ama sonra ne oluyor, hakim seni o adamla evlendiriyor. O zaman iki ayrı sorun var: Şiddet bir sorun, o şiddetin yanında duranların ittifakı ikinci bir sorun. Kesinlikle. Ama bu negatif tablo içinde sevineceğimiz bir yan da var. Gelecekte bu dönem Kadınların özgürleşme çabalarının arttığı, erkeklerin de kendilerini zayıf hissederek bunu önlemeye çalıştığı dönem olarak hatırlanacak. Cinayetlere bakın, neredeyse tamamı ayrılmak isteyen kadınlara engel olmak isteyen erkekler tarafından işleniyor. Kadınlar özgürleşmek istiyor. İktidar ise onu korumuyor. Öyle bir sistem ki bu, bütün erkeklerin bir çıkarı var. Kadın özgürlüğünü savunan birçok erkek de bu sistemin avantajlarından yararlanıyor. Gecenin en karanlık anı, gün doğmadan hemen öncesidir falan derler ya, işte biz şimdi oradayız. Bu büyük çatışmadan mutlaka bir yere varacağız. Masallar uyduruyorlar. Bütün kadınların evlenmek istediği yalanını yayıyorlar mesela. Yok biyolojik saat işliyormuş, çocuk doğurmak kadınlar için bir ihtiyaçmış... Onlara göre kadınlar hep evlenmek istiyor, perişan haldeki erkekler de avlanmamak için hep kaçıyor. Gözümün önüne ellerinde kelebek kepçeleriyle kırlarda koşan kadınlar geliyor. Bunu nerede söylüyorlar? Boşanmak isteyen kadınların öldürüldüğü bir ülkede... Kadınların evlenmek istediği yalan, onlar öldürülme pahasına boşanmak istiyor. Oysa biz medyasından reklam dünyasına, twitter'ından pop şarkılarına her yerde o masalları dinliyoruz. Mutlu aile fotoğraflarının altında ağır şiddet, kadın emeğinin sömürüsü, kadın depresyonu, kadın mutsuzluğu var. Omzunda çok ağır bir yük taşıyan erkeğin mutsuzluğu da var ayrıca. Evet, bu yüzden. Ama birbirimizi nesne gibi görmeye başlamamızın da etkisi var belki. Erkek kadını kullanıp tüketeceği bir mal olarak görüyor, daha zengin olunca da daha yenisini, daha gencini, güzelini istiyor. Birini nesne olarak görürsen, eskidiğinde onu değiştirme isteği de duyarsın. Hem de nasıl! Pınar Altuğ örneğini hatırlayalım, yıllarca fotoğraflarının altına genç erkeklerden hoşlandığı yazıldı ısrarla ve inatla. Oysa kadınların cinsel potansiyeli erkeklerden fazla, bunu görmemek için kör olmak lazım. Olgun kadınları çekici bulan genç erkekler de var ama bu tür ilişkiler onaylanmıyor. Masallardan edebiyat eserlerine yüzyıllardır hep öğreten, kurtaran erkek kalıbı pompalandı. Kadınlar ideolojik bir tahakküm altındaydı. Dolayısıyla bazı şeylere karşı çıkarken siyaset ve teori yetmez, eşitlikçi, özgürlükçü filmlere, romanlara, şarkılara ihtiyacımız var. Siyaset ve teori yetmez dediniz. Bir keresinde İngiliz feminist Caitlin Moran'la konuşmuştum. Feminizm akademisyenlere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir demiş ve gündelik hayatta baş etmemiz gereken birçok küçük önyargıdan bahsetmişti. Haklı. Önyargılar her yerde. Rock müzikteki groupie kavramını düşünelim. Hoş, yakışıklı adamlar sahneye çıkıyor, kızlar da peşlerinde dolanıyor. Rock aleminde kızlara önerilen şey groupie'lik, hadi olsun menajerlik. Sahne yok. Görünürlük yok. Sahneye çıkmanın groupie olmaktan daha heyecan verici olduğunu yeni yeni öğreniyor genç kızlar. Çok gerilediğimiz konular da var. İkinci Bahar dizisinde toplumun kolay kabul edemeyeceği ilişki halleri sergileniyordu. Evlenmeden çocuk yapan bir kadın yahut birbiriyle flört edip evlenen orta yaşlı bir çift vardı. Muhafazakar paradigma bunları budadı. Şimdi dizilerde şak diye tokatlar atılıyor kadınlara, kürtaj sahnelerine kalp atışını andıran tedirgin edici müzikler döşeniyor. Çünkü feminist kadın güçlü kadındır. Patriarkanın inanmamızı beklediği romantik hayalleri reddettiğini açık açık deklare eden kadındır. Taviz vermeyeceğim diyen kadındır. Feminizmi bir tarafa bırakalım, Marie Curie, Rosa Luxemburg ve diğerleri, tarihteki hiçbir önemli kadın aşk hayatında mutlu olmadı. Hep evlilikten söz eden Jane Austen bile evlenmedi. Eh, kadınlara en büyük başarı alanı olarak aşkın sunulduğunu düşünürsek, feminist olmak elbette cesaret gerektiren bir şey. Kadın hareketinde bugün hem akademiye ve politika üretmeye hem de deneyim paylaşımına ve Duygu'ya ihtiyaç var. Duygu çok değerliydi bizim için, düşünsene ilk yazısına Ayşe'ler birleşin Ali'leri değiştirin diye başlık atmıştı. Röportajları da muhteşemdi. Tabii herkese her şeyin sorulabildiği bir gazetecilik de kalmad günümüzde. Duygu eteresandı, çok güzel bir kadın olmasıan arğmen bir gün karar aldı ve bir daha hiç dekolte giymedi. Takı da takmazdı. Çok fena. Ama bence Can Yücel öyle bir şey söylemedi, bu bir şehir efsanesi. Erkek entelijansiya o yıllarda çok dalga geçti Duygu'yla. Ünlü bir sosyolog Kız meslek lisesi tipi feminist diye yazmıştı onun için. Ama o dalga geçenler toplumu azıcık bile etkileyememişler ki bugün adları anılmıyor. Duygu Asena ise hala hatırlanıyor. Bu da onlara kapak olsun! Öfkeliyim bu konuda. Kadınların gerçekliğini kadın bakış açısıyla yazan kadınlar var, onları okuyorum. Öte yandan sanat sadece politika ve toplumsal meselelerle sınırlanamayacak kadar önemli bir şey. Dolayısıyla en beğendiğim kitaplar, feminist gerçekçi romanlar değil. Yine de kadınlarla erkekler arasındaki egemenlik ilişkisinin kadınları mutlu ettiği yalanını söylemeyen yazarları seviyorum. Leyla Erbil, Tezer Özlü, Sevim Burak... Pınar Kür çok önemli şeyler söylemiştir. Gençken okuduğum romanlarda kadınlar cinsellikle tanışır tanışmaz çok büyük bir hazlar yaşıyor, kendilerinden geçiyorlardı. Pınar Kür aksini söyleyen ilk yazardı, beni başka türlü bir gerçeklikle tanıştırdı. Yer zevkten ayağımın altından kayıyor masallarında bir problem var. Gerçekçi değiller. Daha doğrusu açıkça yalan söylüyorlar. Bu verdiğin örnekler hep edebiyat. Oysa az önce demiştin ki popüler kültür bilinçdışını etkilediği için çok önemlidir. Popüler edebiyatımızda klişelere saplanma tuzağına düşmeyen ve yalan söylemeden eğlendiren birileri yok sanki. Yok mu? Eh, hadi biz yazalım o zaman."} {"url": "https://egoistokur.com/mutlulugun-sirri-zhuizmd", "text": "Acı & Tatlı Sarmaşık adlı spiritüel yaşam merkezinde Endişe Arıtma Tesisi, Rüya Danışma Merkezi gibi bölümler var, en enteresanı da Ayakkabı Takas Merkezi. Bu, metaforik bir terim aslında. Zhuizm'e göre her birey, özel hazırlanmış bir çift ayakkabıyla gönderiliyor dünyaya. İnsanoğlu ona uygun bu bir çift ayakkabıyı bulmak için yaşıyor aslında, mutlak mululuğa da ancak onu bulduğunda erişiyor. Bazen bulduğunu sanıyor. Ama bulduğunu sandığı ayakkabı bir müddet sonra onu rahatsız etmeye başlıyor. İçinde tarifi zor bir huzursuzluk hissiyle yaşamak zorunda kalıyor. Ve bu, onun ruhsal gelişimini engelliyor. Filipinli kurgusal guru Wen Bhao Zhu'ya göre bu durum şöyle de açıklanabilir: Siz hiç ayağınıza bir numara küçük veya iki numara büyük gelen ayakkabılarla yarım saat yürümeyi denediniz mi? Yapamazsınız. Kabus gibi gelir. Eh işte, hayatın kendisi de böyle bir şey olabilir. Ayakkabınız sıkmadığı veya ayağınıza bol gelmediği zamanlar güven içinde yolunuza devam edersiniz. Ama sokağa her çıktığınızda doğru dürüst yürüyememek bütün olumlu hislerinizı siler, hayatınızı bıkkınlığa dönüştürür. 10 Derin Ayak İzi'ni karıştırmaya başladığımda sıkılacağımı zannediyordum ama feci şekilde yanılmışım, hiç öyle olmadı. Roman beni bir an bile sıkmadığı gibi acayip eğlendirdi, zaman zaman da derin derin düşüncelere dalmama sebep oldu. Bir yazarın en büyük hayali, toplumsal tabular kırılma noktasına geldiğinde, bunu kişisel almayacak kadar olgun bir okuyucu kitlesine sahip olmaktır diyen Lüset Kohen Fins'in bu romana has tamamen kurgusal bir spiritüel öğreti yaratması bence şahaneydi. İsmiyle, kimselere benzemeyen o pek acayip lideriyle, hareketli ve kalabalık yaşam merkeziyle, düşündürücü ama eğlenceli ilkeleriyle, kitapları, broşürleri ve önerdiği yaşam biçimiyle bu spiritüel felsefi öğretinin bütün ayrıntıları o kadar canlı ki sahiden var olduğunu söyleseler buna neredeyse inanabilirdim. Lüset Kohen Fins yazmaya öyle birdenbire başlamamış tabii. Muhtelif senaryo kurslarına devam etmiş, çünkü senaryo yazarlarının, bilhassa büyük komedi filmlerini yaratanların yararlandığı belirli bir sahne matematiğinin roman yazarları için de son derece gerekli olduğuna inanıyormuş. Lüset Kohen Fins dünyanın en büyük online okur-yazar platformu olan Authonomy'de birincilik ödülü kazanınca romanını Türkçe'ye bizzat çevirmiş. Çeviri de yazarlığın bir parçası diyor. Bir karakterimin ağzından çıkan matrak, hergele bir cümleyi ağırbaşlı bir ifadeyle çevirseniz olmaz, anlam değişir. O yüzden üşenmedim, kendim çevirdim. Aslında bildik yayınevlerinden birine de göndermemiş romanını ve kendi yayınlamış... Bu anlamda 10 Derin Ayak İzi gerçek anlamda bir bağımsız yayıncılık örneği. Dolayısıyla Authonomy konseptine çok uygun. Bence esas güzel olan şeyse, Bir yazarın en büyük hayali, toplumsal tabular kırılma noktasına geldiğinde, bunu kişisel almayacak kadar olgun bir okuyucu kitlesine sahip olmaktır diyen Lüset Kohen Fins'in bu romana has tamamen kurgusal bir spiritüel öğreti yaratması. İsmiyle, kimselere benzemeyen o pek acayip lideriyle, hareketli ve kalabalık yaşam merkeziyle, düşündürücü ama eğlenceli ilkeleriyle, kitapları, broşürleri ve önerdiği yaşam biçimiyle bu spiritüel felsefi öğretinin bütün ayrıntıları o kadar canlı ki sahiden var olduğunu söyleseler insan buna neredeyse inanabilir. Romandaki kurgusal spiritüel öğretinin, yani Zhuizm'in kurucusu, 78 yaşındaki Filipinli Wen Bhao Zhu. Lüset Kohen Fins, bu nevi şahsına münhasır karakter için O, aslında benim alter egom, romanda kendime en yakın hissettiğim karakter diyor. Fins'e göre, Acı & Tatlı Sarmaşık adlı bir spiritüel Yaşam Merkezi bulunan Wen Bhao Zhu'nun onu tanımayanlar için en korkutucu yanı sürekli gülümseyerek dolaşması ve her problemin eninde sonunda çözüleceğine inanması. Öyle ya; Batılı insanlar için sokakta size mutlu mutlu gülerek yaklaşan bembeyaz saçlı yaşlı bir kadın tehlikelidir, Hansel ve Gretel masalındaki yaşlı cadıyı hatırlatır. Oysa o yaşlı kadının adı Wen Bhao Zhu ise mutluluğun sırrının, evrene güvende yattığına inanıyordur ve size zarar vermek yerine zihninizi işgal etmiş yanlışları düzeltmek üzere gelmiştir aslında, sevinmelisiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/mutsuz-cocugun-masali-yahut-kirpinin-verdigi-hayat-ders", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Her sabah göğüs kafesinde kocaman bir umutla uyanan bir çocuk varmış. Adı Mönk'müş. Mönk'ünki eşi benzeri görülmemiş bir umut ve mutlulukmuş. Hiçbir zaman kimsede rastlanmamış türden bir şey. Kendini bildi bileli böyleymiş bu. Hiç kimse ona benzemediği için çok da yalnızmış ama fark etmiyormuş. Her gün, yeni doğan güne, güneşe selamını vererek, anlatması ve anlaşılması güç bir büyüklükte olan mutluluğuyla yaşayıp gidiyormuş. Kendi büyüdükçe, herkesin sebepsiz olduğunu düşündüğü mutluluğu da onunla büyüyüp serpilmiş, güzelleşmiş, şekillenmiş. Artık hiç de eskisi kadar sebepsiz görünmüyormuş. Ancak Mönk, ailesini tanımadığından, bir manastırda kendi gibi çocuklarla büyüdüğünden midir nedir; yediği, içtiği, giydiği hariç hiçbir şeyini kimseyle paylaşmazmış. Ne acısını ne mutluluğunu... Başına ne gelirse gelsin kendi çözer, daha doğrusu çözmeye çalışırmış. Tüm kalbiyle inandığı tanrısına haykırmış: Beni alın! Toprak alsın beni ya da rüzgar. Karışayım evrene. Yanayım ya da toprak olayım, belki kalacak bir avuç mutluluk birilerinin işine yarar. Olduğum yerden kimseye faydam yok! Verecek neyim varsa burada! Lütfen! demiş. Açmış gömleğinin önünü, kendini öne atmış. Kimse duymamış. Kimse görmemiş. Bunlar olmamış gibi devam ediyormuş dünya dönmeye. Kuşlar uçuyormuş, dallarda yapraklar titriyormuş, umutsuzlar ağlıyormuş, kötüler kıs kıs gülüyormuş ama onu duyan yokmuş. Durdurmak istiyorum her şeyi demiş. Sonunda durmasını isteği şeyler o kadar artmış ki tüm dünyasını kaplamış. Dursun ki soluk alabileyim. Birazcık demiş. Üzüntüyle başını sallamış Mönk. Ben sessiz kalarak huzur dağıttığımı sanıyordum. Her işimi kendim hallediyordum. Hiçbir yük paylaşmazsam herkes rahat eder sanıyordum. Halbuki öyle değilmiş tabii; onun yük dedikleri hayatın ta kendisiymiş. Peki bunu uygulayabiliyorlar mı? Ya paylaştıkça başım derde girerse? Ya istemeden sevdiklerimi üzersem? Ya birileri benimle aynı fikirde değil diye kavga çıkarsa? demiş Mönk. Kirpi burnunu kıpır kıpır ettirmiş. Şöyle bir esnemiş. Ahh çok temkinlisin. Ne kadar gereksiz. Sözünü ettiğin şeye biz hayat diyoruz. Kırılmaktan korkanlar kırar. Kırdıkça kendini de kırarsın. Biraz rahatla. Sevdiklerini üzmek düşündüğün kadar kolay değil, ancak böyle giderse bunu da başaracaksın. Bunu unutma! demiş. Öyle de olmuş. Mönk, kimselerde olmayan, kendisine dair o biricik mutluluğunun peşinde güzel bir ömür sürmüş. Bu masal da burada bitmiiiş."} {"url": "https://egoistokur.com/mutsuzluk-belki-mutlu-oldugumuzun-farkina-varamamakti", "text": "Oyuncu Anne olarak da tanıdığımız Şermin Yaşar, blogunda yazdıklarının ardından önce Ev Yapımı Sihirli Değnekle çıktı okur karşısına, şimdi de Dedemin Bakkalı adlı çok güzel bir romanla... Yaşar'ın çocuklar ile büyükler arasında köprü kurmak amacıyla yazdığı kitap, aynı zamanda kendi çocukluğunun hikayesi. Hepimiz deneyimlerimizi anlamlandırmak adına zihnimizde listeler hazırlıyor, farkında bile olmadan kendimizi çeşitli konularda uyarıyoruz. Elini ateşe uzatma. Soğuk havalarda sıkı giyin. Onunla bir daha görüşme ama şu iyi biri besbelli, zarar gelmez! Herkesin listesi hem birbirine benziyor hem de özel... Hikayesini okuduğumuz küçük kızın farkı ise, zihninde hazırladığı Çocukların Yetişkinlerle İletişimde Dikkat Etmesi Gereken Hassas Konular listesini bir an önce kağıda dökmesi ve kuralları harfiyen uygulamaya başlaması. Peki bu onu hassas konularda türlü çeşit sıkıntılar yaşamaktan kurtarıyor mu, elbette hayır. Taze Kitap'tan çıkan Dedemin Bakkalı adlı kitabın kahramanı, gözünü kırpmadan ticaret hayatına atılan ama yetişkinlerin dünyasında işlerin hep karışık olduğunu çok geçmeden öğrenen bir kız. Dedesinin yanında çırak olarak başladığı ticaret hayatında yaşadıkları da hem çocuklar hem büyükler için yazılmış çok farklı ve güzel bir kitabın hikayesi. Bilmiyorum ki. Stratejik bir yazar değilim. Şunu yazarım, bunu yazmam diyemiyorum. Gönül ne isterse, kalem neyi yazarsa... Dedemin Bakkalı böyle bir kitap mesela. Dedem, dükkanı kapatırken, orayı ben boşaltmıştım. Atılacakları attım, kullanılabilecekleri bir köşeye yerleştirdim, bazı şeyleri de kendime ayırdım. Yarın çocuklarım büyür, onlara anlatırım, 'Sizin büyük dedeniz bakkaldı ve bu ürünler orada satılırdı' derim diye bir kutu yapmıştım. Ara sıra açıp bakıyorduk. Derken bakkal maceralarımı anlatmaya başladım. İlgilerini çekince de yazdım. Kolonya dolum şişesi vardı bakkalda. Getirdim, içine kolonya koydum. Baktım çocuklar aynı benim çocukluğumdaki gibi şişeyle ilgileniyor, pompasıyla oynuyor, kendilerine kolonya döküyorlar. Oradan bir sergi fikri çıktı. Şimdi Dedemin Bakkalı kitabının sergisini yapıyoruz. 80'li, 90'lı yıllarda bakkallarda satılan ürünleri, o dönemin reklamlarını, kitaba konu olan gerçek objeleri sergileyeceğiz. Anne babalar çocuklarıyla birlikte gelip sergiyi gezecekler, çocuklar anne babalarının zamanındaki bakkal ürünlerini görecekler, kitabın tarihini görecekler, yetişkinler kendi çocukluklarına gidecekler. Kesinlikle haklısınız. Ben çok şanslıydım, dedelerimin anneleriyle babalarını da tanıdım. Bir çocuk için müthiş zenginlik! Tarihi dinliyorsun, kitap okumak ya da belgesel izlemek gibi ama anlatıcısından, canlı... Onların Bulgaristan'dan göç ederken yaşadıklarını dinlemek çocukken bana acayip keyif verirdi. Zihnimde canlandırmaya çalışırdım. Büyüyünce de göç romanlarını çok sevdim. Ait hissettikleri yerlerden ayrılmak zorunda kalan insanların hikayelerinde öz aynıydı ama yaşanan acılar farklıydı. Ben de işte göç romanlarından o acıları toplamayı seviyordum; gördüğüm her yaşlı insanla konuşmayı da... Çocuklarım da çok şanslı; dedelerimle, anneannem ve babaannemle vakit geçirebiliyorlar. Bakkal müthiş bir yerdir. Ben hala ilişkilerimde, iş hayatımda orada öğrendiklerimin ekmeğini yiyorum. Eşsiz bir gözlem alanı. Her gün onlarca insan girip çıkıyor ve sen o insanların hayatını biliyorsun. Falanca kişi her gün kaç ekmek alıyor, peyniri nasıl sever, hangi sigarayı içer, ne margarin kullanır, maaşını ayın kaçında alır, parası var mıdır, yok mudur, evlatlarıyla arası nasıldır; hepsini o bakkal koltuğundan anlarsın. Hele gözlem yapmayı seviyorsan... Bayrama 2-3 gün kala yaşlılar gelir, bol bol zeytin, peynir, yağ, helva alır. Niye? Çocukları gelecek. Yaşlı biri her şeyden azıcık alıyorsa, onun çocuklarının gelmeyeceğini, bayramı yalnız geçireceğini anlarsın. Çocuk bile olsan bilirsin, illa yetişkin olmaya gerek yok. Büyümüş, kocaman adam olmuş, ama hala bakkaldan kendine çikolata alanlar da vardır. Demek ki içinde hala bir çocuk var. Aslında sadece çocuklar için yazmadım. Yetişkinlere de hitap ediyor. Anne-baba-çocuk arasında bir iletişim aracı olabilirse, kendimi mutlu hissedeceğim. O çıraklık hikayesini anlatırken şunu düşündüm: Bakkal artık sadece küçük yerlerde var, bazı çocukların görme şansı bile olmuyor. Fantastik kurgu ya da hiç değilse bir günümüz hikayesi yazsaydım, daha eğlenceli olabilirdi. Ama herkesin yaptığını yapmak istemedim. Tutayım çocukların ellerinden, biraz geçmişe götüreyim istedim. Kendi anne babalarının çocukluğuna gitsinler istedim. 'Ben seni anlıyorum. Hep oluyor böyle şeyler, yetişkinler yetişkin kafasıyla bakıyor olaylara, çok da takılma diyor o maddeler kahramanıma. Aynı maddeler yetişkinlere şunları anlatıyor: Uğraşma çocuklarla, ne kadar gıcık bir yetişkin olduğunun farkına var, biraz çocuk kafasıyla düşün, o zaman onları daha iyi anlayacaksın... O maddelerin tamamı, bu köprüyü sağlayabilmek için. Umarım başarılı olur. Bir çocuğu mutlu etmek çoğu zaman bir yetişkini mutlu etmekten daha kolay, neden? İş mutluluğa gelince, yetişkinler azla yetinemiyor, hep daha fazlasını istiyor. Ben seviyorum çizimli kitapları. Her kitabımda az buçuk çizim koyarım. Dedemin Bakkalını Mert Tugen çizdi. Siyah beyaz kullandık iç sayfalardaki çizimleri. İmza günlerinde küçük çocuklar geliyor ya anneleriyle, bir tanesi dedi ki, 'Aaa boyama kitabı gibiiii...' Öyle düşünmemiştik hiç, 'Eveeet, dedim, koş boya eve gidince. Sen boya, annen sana okusun...' Gördünüz mü çocuklar ne kadar akıllı. Bir de kendimizi zeki zannediyoruz. Her gün farklı, her durumda farklı. Bugün şunu okumak bir mutluluk işte. Bir kitap yazıyorsunuz, biri okuyup diyor ki, 'bana kitabınız çok iyi gelmişti'. Şükürler olsun, daha ne isteyeyim."} {"url": "https://egoistokur.com/muzikte-tanri-osmanliyi-korusun-trend", "text": "Amerikalı DJ'ler Selda Bağcan şarkılarını cover'layarak kulüplerde çalmaya başladığında çok şaşırmıştık. Başka Türkçe sesler de duymaya başladık. Mesela Slovenyalı grup Laibach, albümlerinde İstiklal Marşı'na, hem de Türkçe sözlerle yer verdi. Metal grubu Manowar hayranları için onların dilinde şarkı yapma projesine Baba adlı şarkıyı dahil etti. Ünlü Elysian Fields grubunun solisti Jennifer Charles La Mar Enfortuna diye bir grup kurup Seferad müziğinden örnekler sundu. Duymuşsunuzdur; şarkıları Aman Minush epey de meşhur oldu. Bunların hepsi birer enteresanlık deyip geçecektim ama bizim topraklarımızın müziğinden etkilenen batılı müzisyenlerin sayısının hızla arttığını fark ettim. Bunlardan biri de A Hawk and A Hacksaw adlı grup. Beirut'tan tanıdığımız Zack Condon'ın da destek verdiği ve bazı parçalarda eşlik ettiği grubun kurucusu Jeremy Barnes'la Türk müziğini niçin bu kadar sevdiğini ve God Bless the Ottoman Empire adlı parçayı konuştuk. 1995 yılında başladı. Bir rock'n roll turnesindeydik. Bir arkadaşım Bulgar müzikleri dinletti. Benim için her şeyin aniden değiştiğini hissettim. Alt üst olmuştum. Öyle farklı ve enerjik bir müzikti ki, araştırmaya karar verdim. Makedonya, Yunanistan, Bulgaristan, Macaristan, Sırbistan... Hepsi olağanüstü müzik yapıyordu, en çok da Türkler ve Romenler... En güzeli hepsinin müzikal olarak ilişkide olmasıydı. Politikacılara göre bu halklar birbirlerine düşman olsa da işin içine müzik girince düşmanlık filan kalmıyordu. Yüzümü doğuya çevirmeye karar verdim. Elbette bir Amerikalı olduğumun farkındayım, bunu değiştiremem, değiştirmek de istemem. Bu yüzden Türkiye'de yapılan müziği öylece alıp uyarlamak yerine onun içimde uyandırdığı hisleri takip ediyordum. Sizin müziğiniz beni başka hiçbir şeyin yapamadığı kadar derinden etkiliyordu, peşinden gittiğimde olağanüstü şeyler keşfedeceğimi, hem müziğimin hem de ruhumun müthiş zenginleşeceğini biliyordum. Hayır, böyle bir şansım olmadı. Sadece İngiltere'ye gittiğimde, bir mülteci merkezine gitmiştim, oradaki Türklerle beraber öylesine, eğlenmek için bir şeyler çaldık. Fakat Selim Sesler, Muammer Ketencoğlu, Necati Yıldızdoğan, hatta eskilerden Mustafa Kandıralı gibi birçok Türk müzisyeni dinliyor ve çok seviyorum. Turkiye, sizin toprakların müziğinden etkilenerek yaptığımız ilk şarkı. Bazı geleneksel Türk ezgilerinin bizim yorumumuzla yeni bir sunumu... God Bless the Ottoman Empire da Türk müziğinden esinlenerek yaptığımız ama gelenekselin çok dışına çıktığımız farklı bir şarkı. Neden böyle bir şey yaptığıma gelince... ABD'de yaşamak, hayatınızın her anında Amerikan bayraklarıyla, Tanrı Amerika'yı korusun posterleri, sticker'ları, billboard'ları ve reklamlarıyla burun buruna olmak demek. Burası dev bir imparatorluk. Ama siyasi tutumunu onaylamadığım bir imparatorluk. ABD korkunç şeyler yapıyor ve bir vatandaşı olarak ben de bu korkunç şeylerin, hiç istemesem de bir parçası olduğumu hissediyorum. Kaçmak mümkün değil bundan. O şarkıyı Tanrı Osmanlı İmparatorluğu'nu Korusun diye adlandırırken, hiç yaşamadığım bir geçmişe özlemimi ifade etmekten ziyade bayraklar ve reklamlarla böbürlenen kendi ülkeme tepkimi gösteriyordum. Biraz da şu vardı tabii: Osmanlı İmparatorluğu o kadar geniş bir alana yayılmış ki, bu sayede Türk müziği yüzlerce yıl boyunca Avrupa'nın birçok ülkesinde insanların yaptığı müziği etkilemiş, değiştirip dönüştürmüş. Yani müthiş bir müzikal etkileşim yaşanmış. Bu da nihayetinde hiç fena bir şey değil. Faith No More ve Mr Bungle gibi gruplardan hatırladığımız Trey Spruance yeni grubu Secret Chiefs 3 ile yaptığı şarkılarda tamamen Ortadoğu ezgilerinden, Osmanlı ve Bizans müziğinden etkilendi. Grubun çok geniş bir yelpazesi var, kimi zaman Anadolu Rock dokunuşları da seziliyor. Geçen yıl geldikleri İstanbul'da Erkin Koray'la tanıştıkları, bir sonraki dünya turnelerinde ön grup olarak onun çıkmasını istedikleri de söyleniyor. A Sufi and a Killer adlı albüm aracılığıyla tanıştığımız DJ Gonjasufi'nin son derece kendine has, tuhaf denebilecek bir müziği var. Albümünde yer alan I've Given Erkin Koray'ın İnan ki adlı şarkısının bir cover'ı."} {"url": "https://egoistokur.com/mythpunk-ofke-keder-hir-gur-karmasa-isya", "text": "İslam mitolojisini dijital kültürle buluşturan Elif. Kadim Rus efsanelerini 21'inci yüzyıla taşıyan Ölümsüz. Mythpunk türünde ürün veren yeni kuşak fantastikçilerden bazıları... İki roman da Monokl Yayınları'ndan çıktı. Monokl, Alain Badiou, Emmanuel Levinas, Jean-Luc Nancy, Michel Henry, Jacques Derrida, Jacques Lacan, Pierre Bourdieu, Felix Guattari, Maurice Blanchot, Georges Bataille ve Jacques Rancier gibi felsefecilerin eserlerini yayınlamayı amaçlayan, yayın çizgisini buna göre belirlemiş bir yayınevi. Önümüzdeki dönem Slavoj Zizek de yeni eserleriyle yayınevinin kadrosuna dahil olacak. Monokl, edebiyat dünyasının yeni akımlarını da takip ediyor. Mesela G. Willow Wilson'un imzasını taşıyan Elif, İslam mitolojisini dijital kültürle buluşturan çok önemli bir romandı. M. Kutlukhan Perker'le ortak işlere imza atan ve başta Eisner olmak üzere birçok önemli ödülü kazanan Wilson Elif adlı romanında meçhul bir Orta Doğu şehrinde başı Devlet'le belaya giren genç bir hacker'ın görünür görünmez güçlerle savaşını anlatıyor. Yayınevinin son yayınladığı romansa Ölümsüz. Catherynne M. Valente imzasını taşıyan Ölümsüz kadim Rus efsanelerini 21'inci yüzyıla taşıyan bir aşk masalı. Daha doğrusu, biri yaşamın efendisi, öteki ölümün efendisi olan gizemli ve ürkütücü iki erkek kardeş arasında kalan genç bir kızın hüzünlü öyküsü. Monokl önümüzdeki aylarda, Tiptree, Locus, Mythopoeic, Rhysling, Andre Norton, Hugo ve Lambda ödüllerinin sahibi Catherynne M. Valente'nin diğer kitaplarını da yayınlayacak. Valente'nin önemine gelince; kendisi mythpunk denen yeni jenerasyon edebiyat türünün yaratıcılarından. Mythpunk terimi, genç ve çoğunlukla kadın yazarların kaleme aldığı, ilhamını peri masalları ve halk efsanelerinden alan postmodern hikayeler için kullanılıyor. Türün en önemli temsilcisi, hiç şüphesiz Catherynne M. Valente. Onu Sonya Taaffe, Holly Phillips, Nicole Kohrner-Stace, JoSelle Vanderhooft ve Theodora Goss, Amal El-Mohtar, Tahereh Mafi ve az önce sözünü ettiğim G. Willow Wilson takip ediyor. Mythpunk yapıtlar hemen her defasında feminist bir bakış açısıyla yazılıyor ve asla buluşamaz sanılan kültürleri, mitolojileri bir araya getiriyor. Bir not: El-Mohtar ve Mafi gibi Wilson da Müslüman kadın yazarlardan. Cüretkar fantastik kurgularıyla dikkat çeken bu genç Müslüman yazarlar son dönemin dikkat çekenlerinden."} {"url": "https://egoistokur.com/nabokov-calvino-brautigan-hepsi-bilimkurgu-yazd", "text": "Düzelteyim; Bu yazarların hepsi bilimkurgu da yazdı demeliydim. Bilimkurgunun bizdeki geçmişi çok eskiye dayanmıyor. Bu terimi ilk bulup kullanan da merhum Orhan Duru'ymuş. Kimileri, Refik Halit Karay'ın Hülya Bu Ya adlı romanını bir nevi bilimkurgu sayıyor. İnsan ruhunu anlamadan atomu izah etmek mümkün değildir diyen Peyami Safa'nın ütopik ülke Simarenya'yı anlattığı muazzam romanı Yalnızız da kısmen öyle. Daha yenilere gelirsek; İzzet Yasar'ın Camdan Mezbahalar adlı kitabından bahsedebiliriz. Can acıtan bir kara mizah diliyle yazılmış öykülerde okuduklarınızı unutmanız, irkiltici imgeleri, mesela şehir merkezine inşa edilen ve her ayrıntının dışarıdan görülebildiği camdan mezbahaları zihninizden silmeniz mümkün olmayabilir. Bağlantı kurmaya devam edelim... İbn Nefis'in Daniel Defoe'ya ilham vermesi gibi, Balzac da modernizmin simge isimlerinden Virginia Woolf'u etkilemiş, böylece 1928'de Orlando yazılmış. Kitabın kahramanı, canı istediğinde bukalemun gibi cinsiyet ve kimlik değiştirebilen bir karakter... 16'ıncı yüzyılda erkek olarak dünyaya geliyor ve soylu bir ailenin çocuğu olarak birkaç yüzyıl yaşıyor. Şair ama başka kimlikleri de var. Kraliçe'nin sevgilisi oluyor, ardından Kral tarafından İstanbul'a büyükelçi olarak atanıyor. Bitmedi! Çingenelerin arasında göçebe bir hayat sürüyor, saraylara girip çıkıyor; kah kadın oluyor, kah erkek... Ve 20'inci yüzyıl başlarında bir gecede karar verip tamamen kadına dönüşüyor, sonra da oturup roman yazmaya başlıyor... Kırmızı Kedi'den çıkan Orlando, büyük edebiyatçı Woolf'un yazarlık yaşamında, kendi deyişiyle tasasız bir tatil. Ne yöne ilerleyeceği belli olmadığı için bir miktar kafa karıştırıyor ama neticede eğleniyorsunuz. Geleceğin dünyasında işler kötüye gidiyor: Dolar düşüşte, mali kriz kapıda, sokaklar asker dolu, Çin işgal tehditleri savuruyor. Vatandaşlar apparat denilen, sosyal hayatlarını ve hatta varoluş değerlerini belirleyen cihazlarla iletişim kuruyorlar. Özel hayat sona ermiş durumda, paylaşım had safhada. Kitap okumak sağlıksız sayılıyor, en sevilen hobi ise alışveriş. Anlayacağınız, yeni ve bu kez çok daha korkutucu bir 1984 kabusu yolda. Kahramanımız ise orta yaşlarının sonlarında, kolesterol değerleri sınırda, umutsuzca kitap okuyan Rus asıllı Lenny Abramov ile sosyal medyada soluk alıp veren, sağlık takıntılı, alışveriş bağımlısı Koreli bir genç kız. Tek ortak noktaları, yalnızlık... Bu noktada işler çılgınlaşıyor... Müşterilerine ölümsüzlük vaat eden bir şirkette çalışan Lenny günlüğüne şu notu düşüyor: Çok sevgili günlük, bugün büyük bir karar aldım: Hiç ölmeyeceğim. Lenny kararında çok ciddi, çünkü aşık."} {"url": "https://egoistokur.com/nabokov-sevdigim-yazarlara-sairlere-sagli-sollu-girisirke", "text": "Kabul görmüş birçok yazar benim için yok hükmünde. Adları boş mezarlara kazınmış, kitaplarıysa sayfaları pek tenha defterler kadar bile işe yaramıyor. Kısacası okuma zevkim söz konusu olduğunda ortada koskoca bir hiçlik var, demiş son derece sözünü sakınmaz biri olan, yapay nezaket gösterilerine yüz vermeyen Vladimir Nabokov. Kabul görmüş birçok yazar benim için yok hükmünde. Adları boş mezarlara kazınmış, kitaplarıysa sayfaları pek tenha defterler kadar bile işe yaramıyor. Kısacası okuma zevkim söz konusu olduğunda ortada koskoca bir hiçlik var, demiş son derece sözünü sakınmaz biri olan, yapay nezaket gösterilerine yüz vermeyen Vladimir Nabokov. Bittiğinde tabii kendi durumumu da sorgulamam gerekti. Nabokov'u seven biri olarak diğer şairlerle yazarların da bir kısmını çok seviyor olmamı hangi ihanet sözcüğüyle açıklayabilirim, şimdilerde bunu düşünüyorum. İlk başlarda beynim biraz uyuşmuştu Edmund,"} {"url": "https://egoistokur.com/nabokovdan-kucuk-bir-test-gercekten-iyi-bir-okur-musunu", "text": "Önce öğrencilerine bir liste verir ve içlerinden iyi bir okurlara uygun olabilecek dört tanesini seçmelerini istermiş. Korkmayın, zor bir test değil, birkaç saniyede siz de yapabilirsiniz. Okur, bir kitap kulübünün üyesi olmalıdır. Okur, kadınsa kadın, erkekse erkek ana karakterle özdeşleşmelidir. Okur, kitaptaki toplumsal-ekonomik ya da tarihsel açıya yoğunlaşmalıdır. Okur, içinde eylem ve diyalog olan bir yapıtı olmayan yapıta tercih etmelidir. Okur, filizlenen bir yazar niteliği taşımalıdır. Not: Sualtındaki Alice, Elena Kalis'in fotoğrafı. Güzel olan Nabokov'un Garip ama işin aslı okumakta değil, yeniden okumakta... İyi bir okur, büyük bir okur, etkin ve yaratıcı bir okur yeniden okuyan kişidir. cümlesini bilmeden onun kitaplarını hep birden fazla okumuş olmam. :) Bu da benim için hoş bir durum. Elbette diğer okuduğum yazarların kitaplarına da haksızlık etmemeliyim ama söz konusu Nabokov olunca eşikten atlamadan da duramıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/nabokovun-cevirmen-olarak-portres", "text": "Vladimir Nabokov beş yıl çalışarak Puşkin'in 250 sayfalık manzum romanı Yevgeni Onegin'i Rusçadan İngilizceye çevirdiğinde ortaya 1500 sayfalık bir metin çıkmıştı. Uzun açıklamaları ve yorumlarının yanı sıra çeviride uyguladığı stratejiyi ayrıntılı anlattığı makalelerle dikkat çeken bu şerhli çevirinin hikayesini Nabokov sonradan bir makalesinde anlatmıştı. Meraklısına minik bir tüyo: İngiliz düello kurallarının Rusya'da nasıl uygulandığını, bankacılığı, yahut da dağ kızılcığı ile bildiğimiz kızılcık arasındaki farkları bilmiyorsanız Puşkin çevirmeye sakın yeltenmeyin. Oneginçevirmeninin Ivan Krilov'un fabllarını, Lord Byron'un eserlerini, 18. yüzyıl Fransız şairlerini, Jean Jacques Rousseau'nun Yeni Heloise'ını, Puşkin'in hayatını, Rus ilahilerini, Rus ordusunun Avrupa va Amerika'daki ordulardan farklı olan temel yapısını ve daha birçok başka şeyin yanı sıra kuşkusuz Rus dilini bilmesi de şart. Çağdaş edebiyatın büyük ustası Vladimir Nabokov, makalesinde, çeviri metinlerin tanıtımlarında rastlanan su gibi akıp gidiyor ifadesinin onu ne kadar hiddetlendirdiğini anlatıyor. Nabokov'a göre çeviri denen disiplini sulandıran bu türden ifadeler, erek metni bir gazete veya dergide tanıtma görevini üstlenen kişinin kaynak metinden tamamen bihaber olduğunu ve sırf kolay okunur olması sebebiyle berbat bir taklide methiyeler düzdüğünü gösteriyor. Yazar açımlama diye çevirebileceğimiz paraphraselere de karşı çünkü en beceriksizce yapılmış çeviri bile, açımlamalardan bin kat daha yararlıdır, diyor. Fikirlerini daha anlaşılır kılmak için de beş yılda tamamladığı şerhli Yevgeni Onegin çevirisini tamamlama sürecinde öğrendiklerini okurlarla paylaşmaya başlıyor. Nabokov, makalenin kurgusu içinde numaralarla ayırdığı bölümlerin ilkinde, Aleksandr Puşkin'in toplam 5551 dizelik 8 bölümden oluşan manzum romanı Yevgeni Onegin'in konusundan bahsediyor kısaca ve eserin neden çevrilmesi imkansız olduğunu anlatıyor. Daha sonra ayrıntılı olarak okuyacağımız üzere temel zorluklardan biri, Puşkin'in Fransız şiir geleneğinden etkilenerek yazması, yani Fransızca deyişleri ve dilsel kullanımları metne Rusça olarak yedirmesi. Önceki bölümlerde Rus şiirinden olduğu kadar Fransız şiirinden de beslendiğini ve Fransız edebiyatına tutkulu bir bağlılık duyduğunu öğrendiğimiz Puşkin'in Puşkin olma yolunda hangi edebiyatçıların eserlerinden beslendiğini üçüncü bölümde öğreniyoruz. Sözgelişi, gençliğinde Alphonse de Lamartine ve Henri Beyle Stendhal'den epeyce etkilenmiş ama yaş aldıkça Nicholas Boileau, Jacques Bossuet, Pierre Corneille, François Fenelon, Jean de la Fontaine, Jean-Baptiste P. Moliere, Blaise Pascal, Jean Racine, François Marie Arouet Voltaire ve Alfred de Musset'ye yaklaşmış. Ayrıca Lord Byron'ı zevk için Fransızcaya çevirmiş olsa da İngiliz ve Alman edebiyat geleneklerine hiçbir zaman yakınlık duymamış, William Shakespeare'in eserlerini bile hep Fransızca çevirilerinden okumuş. Bu bölümde önemli bir saptamayla karşılaşıyoruz: Puşkin, Onegin'de bolca gallisizme yer vermiş çünkü Fransız şiirinin büyük eserlerinin tam da Rusçaya aktarıldıkları zaman nefes almaya başladığını ve özgün hallerinde olmayan türden bir hayatiyet kazandığını düşünmekteymiş. Nabokov'un bir diğer önemli saptamasıysa Puşkin'in, Rus ve Fransız şiir geleneklerinden ikisine de ait sayılamayacak kadar biricik bir şiir dilinin yaratıcısı olduğu. Nabokov, manzum bir metnin çevirisinin, aslının biçimini, ritmini ve uyağını koruyamayacağı görüşünde. Stratejisini anlamı aktarmak üzerine kurmasının sebebi de biçemsel bir eşdeğerliliği asla elde edemeyeceğini düşünmesi. Fransızca ve İngilizce çevirileri daha dürüst bulan Nabokov'a göre, uyak tutturma çabasındaki Almanca Onegin çevirileri, en kötü olanlar. Genel olarak Puşkin çevirmenlerinin esas problemiyse, cehaletleri. Burada, kaynak metinde yer alan bazı terimlerin başka bir dile hakkıyla aktarılabilmesi için 1800'lerin Rusya'sını çok iyi bilmek gerektiği vurgulanıyor. Çevirmenin Ivan Krilov'un fabllarını, Lord Byron'un eserlerini, 18. yüzyıl Fransız şairlerini, Jean Jacques Rousseau's Yeni Heloise'ını, Puşkin'in hayatını, bankacılığı, Rus ilahilerini, Rus ordusunun Avrupa va Amerika'daki ordulardan farklı olan temel yapısını, dağ kızılcığıyla bildiğimiz kızılcık arasındaki farkları, İngiliz düello kurallarının Rusya'da nasıl uygulandığını ve kuşkusuz Rus dilini bilmesi de şart. Altıncı bölümün en önemli özelliği, Nabokov'un karşımıza aynı anda hem eleştirmen hem de çevirmen kimliğiyle çıkması. Şiir çevirisi konusundaki saptamalarını ve son derece karmaşık bir biçemsel yapıya sahip olan bu manzum romanı çevirirken uyguladığı stratejiyi, seçtiği Onegin alıntıları çerçevesinde okuyoruz. Bazı eleştirmenlere göre, Nabokov'un Onegin'i, gelmiş geçmiş en iyi şiir çevirisi. Bizzat Nabokov'un doğrudan akademisyenlere ve araştırmacılara yönelik olduğunu belirttiği yorumlarsa ve açıklamalarsa, içerik yoğunluğu bakımından aşılabilmiş değil. Olumsuz eleştirilere gelince; bu çeviriyi okunması imkansız sözleriyle eleştiren Edmund Wilson, Nabokov'u cüretkar ve acayip bir dil kullanmakla, sado-mazoşistlikle, hem okuyucuya, hem kendisine işkence etmekle, gereksiz yere sakar bir biçem kurmakla, sağduyu eksikliğiyle ve ciddi yorum hataları yapmakla suçlamıştı. Eserin daha sonraki çevirmenlerinden bilişselbilimci ve yazar Douglas Hofstadter ise, Nabokov'un çevirisinin bir kargaşadan ibaret olduğunu ve bu keşmekeşte insanın Puşkin'i arasa da bulamayacağını yazmıştı. Adam Thirlwell'in The Delighted States: A Book of Novels, Romances, & Their Unknown Translators, Containing Ten Languages, Set on Four Continents, & Accompanied by Illustrations & a Variety of Helpful Indexes adlı kitabında aktardığına göre, Nabokov daha sonraları niyetinin, okura bir çocuk karyolası, bir midilli sunmak olduğunu söylemişti. Erek metnin, Puşkin'in özgün eserinin bir minyatürü niteliğinde olduğunun itirafıydı bu: Bu yer değişiminin aslına uygun olması için ben her şeyi feda ettim; zarafeti, ses uyumunu, netliği, ince zevki hatta dilbilgisini... ."} {"url": "https://egoistokur.com/naim-dilmenerden-gozyasi-karmas", "text": "Eleştirmen, yazar ve DJ Naim Dilmener, Türk pop müziği için elbette vazgeçilmez bir isim, buun tartışacak değilim. Arşiviyle, belleğiyle ve yorumlarıyla... Öte yandan o, benim için de vazgeçilmez olan insanlardan biri. Müthiş eğlenceli geçen partilerinden ötürü. Sonra sözünü sakınmadığı, beğenirken kasıntılık edip cimri davranmadığı, beğenmezken Aman şimdi kimseyi kırmayayım, gereksiz yere düşman kazanmayayım tavrıyla diline ket vurmadığı için... Bir de tabii tanıdığım en nazik, en hakkaniyetli, en vefalı insanlardan biri olduğundan... En önemlisi de bu bence, çünkü onun gibilere artık öyle ender rastlanıyor ki. Şöyle söylersem aslında daha iyi anlaşılır; Egoist Okur'da Naim Dilmener'i ağırlamak benim için büyük onur ve mutluluk. Ha bir de... Uzun süredir bir arada dinlediğim en güzel şarkılar bunlar. Aralarında hazineler var. Deli işi Gel Ey Seher'i ve Ajda Pekkan'ın söylediği Şerif Yüzbaşıoğlu bestesi Olsam'ı bana yeniden hatırlattığı için de teşekkürler Naim Dilmener."} {"url": "https://egoistokur.com/nam-i-diger-kara-melek-herkesten-sikilabilirim-kendimden-asl", "text": "Tek kanallı dönemin ünlü spikeri Nuran Devres sonradan büyük ilgi gören fenomen dizilerin senaristi olarak karşımıza çıktı. Kara Melek dersem, hatırlarsınız. Entrikanın kraliçesi şimdi de bir roman yazdı: Melek-i Tavus. Yezidi'lerin taptığı başmelek Melek-i Tavus. Şeytan diyoruz bizler, kibri ve itaatsizliği yüzünden cenneten kovulan melek ama Yezidilikte bu kelimeyi kullanmak büyük günah. Hatta fonetik olarak o kelimeyi andıran sözcükler bile kullanılmıyor ve Adı Güzel Melek olarak söz ediliyor. Yezidi inancına göre sonradan Tanrı'nın affına mazhar olmuş. Bir tavus kuşu şeklinde sembolize ediliyor. Ben şiddeti, gerilimi, vahşeti, seksi yazmayı seviyorum; hikayelerimi böyle konulardan seçiyorum. Hayal gücümle kurguladığım şiddet dolu öykülerimi de onları en iyi ortaya çıkarabilecek fonların üstüne inşa ediyorum. İlham kaynağım Stephen King. Bir numaralı ikonum o; romanlarının, filmlerinin hastasıyım. Daha fazlasını bekliyorum. Bugün artık bizde benim tarzımda, öncülüğünü yaptığım türde senaryo yazan çok kişi var ama benden başka gerilim romanı yazan yok. Senaryoculuk çok sıradan bir şey romancılığın yanında. Birinde izleyici için yazıyor, onlar için dünyalar kuruyorsunuz, diğerindeyse kendi dünyanızı kuruyorsunuz. Televizyon daha teknik; hayata uygun, makul şeyler yazarken inandırıcı olmak adına hayal gücünüzü dilediğinizce kullanamazsınız. Ama romanda tamamen özgürsünüz. Şu da var: Ben, zorlanmadan, çok hızlı yazan bir insanım. Klavyenin başına geçtim mi su gibi akar gider öykü. Ekip çalışmaları bu yüzden beni şaşırtıyor, beş-altı oturmuş bir şeyleri çözmeye çalışıyor, sanki fizikteki tanrı parçacığını falan keşfedecekler. Saatlerce senaryoda bir çıkar yol bulmaya çalışıyorlar. Benim için en çok on dakikalık bir şeydir bu. Yazdığım her şey çözümüyle birlikte gelir. Problem ve sorun, entrika ve çıkış yolu aynı anda... Bir diziyi izlerken de oradaki sıkışmışlığı hemen görüyorum ve aynı anda bunun nasıl giderileceğini buluyorum. Kötü giden dizilerin yükselişe geçme formülleri çok basit aslında, nasıl oluyor da akıllarına gelmiyor, bilemiyorum. Katy Perry hem masum hem karanlık görünümüyle bu fotoğrafta bana fena halde bir zamanların Kara Melek'ini hatırlattı. O yılların TV dizilerinden fotoğraf bulmak zor, ben de bunu kullandım. Yazıyı, kariyeri bir kenara bırakın, iyi insan olmak istiyorum. Benim için en makbul insan merhametli, şefkatli, empati duygusu gelişmiş insandır. İstemeden birinin kalbini kıracak olsam, böyle ufacık bir ihtimal dahi olsa vicdan azabım, üzüntüm bitmez; telafi etmek için ölürüm. Bu yüzden başkalarına zarar veren, sözlerini tutmayan, yalan söyleyen, fırıldak gibi dönüp duran, kendi küçücük ve zavallı çıkarları uğruna başkalarını bozuk para gibi harcayan insanlara bakınca dehşet içinde kalıyorum. Ağzımdan çıkan her söz senettir benim, iki elim kanda olsa yerine getiririm. Kendi çıkarlarıma ters düşse bile... Benim için dünyada iyilikten başka yol yok. Ben gerçek karakterlerden ilham alan biri değilim. Hepsi kendi hayal dünyamda var olan kişiler. Olaylar da öyle. Buna ilham diyorlar. Vahiy gibi geliyor insanın zihnine. Yaratıcılık konusunda çok verimliyim. Her gün oturup bir proje çıkarabilirim zorlanmadan. Zaten zorlanıyorsan yaratıcılıktan yoksunsun demektir. Ama yazmadan önce mutlaka bir saat şiir okurum. Şiir benim ilham kapılarımı açıyor; bir perde kalkıyor sanki. En başta Nazım Hikmet. Sonra Jacques Prevert, Louis Aragon, Necip Fazıl, Edgar Allen Poe. Poe'nun şiirlerine de öykülerine de hayranım. Yapılıyor aslında, fakat izleyici hazır değil, yadırgıyor, ısınamıyor. Son diye bir dizi vardı mesela. Uçurum vardı, Kayıp vardı. Güzel dizilerdi. Ben çok sert bir dizi yazmak isterim. Kurtlar Vadisinin kadın versiyonu gibi. Tadından yenmezdi. Buna katılmıyorum. Edebiyat yazarın ruhunu yazı haline getirmesidir. Ama tabii onun nereden baktığını anlamak lazım. Belki oradan öyle görünüyordur. Gerilim romanları ve şiir kitapları. Antolojiler. 14-15 yaşlarımda Rus ve Fransız klasiklerini hatmetmiştim. Sonra bir dönem, Panait Istrati hayranı kesildim. Ve çağdaş Amerikan edebiyatı. Hemingway, Steinbeck.. Harold Robbins, Robin Cook, Dean Koontz gibi sinir bozucu yazarlar. Polisiye severim. Aslında iyi bir polisiye romandan şahane ve çok uzun soluklu bir dizi olabilir. Ahmet Ümit'in bir romanından yola çıkıp dizi yapmışlardı bir ara; yanlış uyarlama sonucu olmadı. Doğru işlense çok sürükleyici, harika bir şey çıkabilirdi."} {"url": "https://egoistokur.com/nasil-yani-edebiyatta-ekonominin-yeri-var-m", "text": "Thomas Piketty'nin beklenen kitabı Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital çıktı. Ben kitabı atlaya atlaya, daha doğrusu sadece edebiyat eserlerine referans veren bölümlerine göz atarak okudum. Okudum sayılmaz yani, karıştırdım. Gördüm ki edebiyat ve ekonomi birbirlerine o kadar da uzak disiplinler değilmiş... Roman dediğimiz şey biraz da rakamlardan ve istatistiklerden ibaret ekonomik verilerin, pratikte insanların hayatlarını nasıl etkilediğini görmemizi sağlıyormuş. Ve böyle olunca, edebiyatı da ekonomiyi de başka türlü okumak her zaman mümkünmüş. Kendini ıssız bir adada bir başına bulan ve yıllar içinde geldiği ülkede var olan bütün kurumları teker teker yeniden inşa eden Robinson Crusoe'nun ilk muhasebeci roman kahramanı olduğunu biliyor muydunuz? Çünkü ıssız adada yeni bir hayat kurmak zorunda kaldığını idrak ettiği ilk günden itibaren ihtiyaçlarını, kaynaklarını ve tüketimini eksiksiz bir şekilde kayda geçirmişti. Marksizmin isim babası Karl Marx'ın başucu kitabı saydığı bu ünlü roman, bir bakıma kahramanın edebi bir lezzetle tuttuğu muhasebe kayıtlarından ibaretti. İlki Thomas Piketty'nin İş Kültür Yayınları'ndan çıkan Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital kitabı. İtiraf edeyim; benim için fazla karışık, nasıl söylemeli, fazla ekonomik... Ama içinde bir bölüm var ki parayla, pulla, ekonomiyle ilişkisi yerlerde sürünen benim bile ilgimi çekti. Piketty 19'uncu yüzyıldaki gelir eşitsizliğini anlatırken tezini, romanlardan örneklerle kuvvetlendiriyor. Mesela Jane Austen'ın Aşk ve Gurur'u ve Balzac'ın Goriot Baba'sı en önemli referans kaynakları. Hatırlayalım, Austen'a göre, genç ve güzel kahramanı Elizabeth Bennet'ın yoksulluktan hatta müstakbel açlıktan uzak durmak için tek çıkış yolu, zengin bir adamla evlenmek olabilirdi. Ve tabii o çağda bütün genç kızlar aynı şeyin peşinde olduğu için ortalık hep bir savaş yerini andırıyordu. İkinci kitap, İletişim Yayınları'ndan çıkan ve Derya Güler Aydın'la Çınla Akdere'nin hazırladığı, Edebiyattaki İktisat. Kitapta, klasik Avrupa romanından Osmanlı şiirine, Amerikan çağdaşlarından Ahmet Hamdi Tanpınar'a uzanan örneklerle edebiyat ve iktisat alanları arasındaki ilişkinin yansımalarına bakılıyor ve edebiyat eserleri eleştirmenlerin değil iktisatçıların gözüyle inceliyor. Firma Nasıl Var olur? başlıklı son bölüm bence en enteresanı. Burada Erkan Erdemir, Ahmet Hamdi Tanpınar ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nden yola çıkarak kurumsal iktisadın edebiyatla ilişkisini anlatıyor. Buna göre Tanpınar'ın romanı, doğrudan temel bir ihtiyaca yaslanmayan ve kendi işlevini kendi yaratan, uzun süre de kar elde etmeyi düşünmemiş, hem zaten kar etmek istediğinde bunu nasıl yapacağını bilemeyen bir kurumun, yani Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün kurumsallaşma sürecini iktisadi ve toplumsal bir ironiyle ama edebiyatın dilinden anlatıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/natalie-portman-ve-jonathan-safran-foer-soruyor-tecavuz-sahidn-kacinilmaz-m", "text": "Anlayacağınız Portman açık ve net: Ne kadar janti olursanız olun, tecavüz tecavüzdür! Tutkulu bir hayvan sever olarak Jonathan Safran Foer'ın, tabağımızdaki yemeklerin öyküsünü anlattığı Hayvan Yemek adlı kitabını müthiş bir ıstırap ve şaşkınlıkla okudum. Yazar, yemek yerken ve diğer zamanlarda aklımıza getirmediğimiz, getirmemeyi tercih ettiğimiz bazı sert gerçeklerden bahsediyordu çünkü. Ama inat ettim, kitabı elimden bırakmadım. Hem iştahla yediğiniz bazı etlerin başka ülkelerde yaşayanların en sevdiği hatta kutsal saydığı hayvanlardan elde edildiğini düşünürseniz, yanlışlığın nerede olduğunu daha net görürsünüz. İrkildiyseniz, çok iyi. İrkilmediyseniz, kitapta doğrudan sizi ilgilendiren türden gerçeklerle devam edelim. En hafifinden şu mesela: Kapalı hayvan çiftliklerinde yalnızca hayvanlara eziyet edilmiyor, bu çiftlikler bizim sağlığımızı da tehdit ediyor. Son 10 yılda akciğer hastalıkları ve astımın hızlı bir şekilde artmasının, kökeni belli olmayan garip bakteri ve virüslerin üremesinin temel sebebi, bu tip çiftliklerde hayvanlar için kullanılan ve sonra atmosfere pervasızca püskürtülen kimyasal ilaçlar. Bütün bunları ve geri kalanları öğrendiğinizde, eminim, tabağınıza ne konduğunu artık daha çok önemseyeceksiniz. KFC ve benzeri fast food zincirlerinin ürettiklerine ise kesinlikle şüpheyle bakacaksınız. Jonathan Safran Foer'in Hayvan Yemek adlı kitabı, 20 yıllık vejetaryen olan beni vegan aktivist olmaya ikna etti. Başkalarının yaşamsal tercihlerini eleştirirken her zaman bir parça çekingen durmuştum, çünkü aynısının bana yapılmasından hoşlanmıyordum. Halbuki birçok kişi niçin vejetaryen olduğum konusunda beni sorguya çekip duruyordu. Mesela Ya bir gün havuçların da canlarının acıdığını öğrenirsen ne olacak, o zaman ne yiyeceksin? diyorlardı. Başkalarından daha çok şey bildiğimi sanmaktan her zaman çok korkarım. Tarihsel bakımdan tehlikeli bir duruştur bu. Durmadan Hitler'in vejetaryen olduğunu hatırlatanlara benzemek istemem. Fakat Foer'ın kitabı Hayvan Yemek, bana bazı şeylerin hakikaten yanlış olduğunu hatırlattı. Hayvanların da şahsiyetleri olduğunu söylediğimde bazılarınız belki bana karşı çıkacaktır, öte yandan hayvanlara yapılan ve çeşitli vesilelerle belgelenmiş olan sayısız eziyetin kabul edilemez olduğuna kimse itiraz etmeyecektir. Kendi adıma, Foer'ın kitabını okuyana kadar, hayvanlara yapılan bütün bu eziyetlerin biz insanlara da çok ağır bedeller ödettiğinin farkında değildim. Kapalı fabrikalarda seri hayvan üretiminden bahsediyorum. Oradaki koşullar hem çalışanların sağlığını tehlikeye atıyor, hem de çevresel olarak hepimiz için çok zararlı etkileri var. Foer kitabında bunların hepsini ayrıntılı şekilde belgeliyor. Çevreye ve havaya yayılan yoğun domuz pisliğinin solunum yollarına verdiği hasarı, seri üretim fabrikalarında yetiştirilen hayvanlara verilen düzenli ağır antibiyotiklerin ürettiği yüzlerce yeni bakteri türünü, domuz gribi gibi yeni nesil hastalıkların nasıl ve hangi sebeplerle ortaya çıktığını... O fabrikalarda yetiştirilen hayvanlara yapılan eziyetlerin bizim evlerimizin bahçelerine kadar erişebildiğini, bu kitabı okuyana kadar bugüne kadar hiç böyle net bir şekilde idrak etmemiştim. Bazı konularda haklısınız, ama şu da var: Et yemek ya da yememek kişisel bir tercih sayılabilirdi belki 50 yıl önce. Bugün ise pek öyle değil. Bugün hayvanlar annenizin anlattığı gibi çayırlarda, çimenlerde ot yiyerek, koşup zıplayarak yetiştirilmiyorlar ve esas sorun da zaten tam olarak onların yetiştirilme yöntemlerinde. Yumurtadan çıktıktan sonra üç günde tavuk olan civcivin o üç günlük ömründe çektiği büyük ıstırap bir yana yiyene zararlı olabilecek birçok madde içermesi gibi sakıncaları da var bu yöntemlerin. Bence kitabı okuyun... Beni ve Foer'ı daha iyi anlarsınız. oyle bir masada tum kadinlar once kendilerine olan tecavuzleri konusmalilar ineklerden once.."} {"url": "https://egoistokur.com/nazan-bekiroglu-ask-hem-mukemmel-hem-kusurlu-hem-odul-hem-cez", "text": "Havanın savaş ve göç koktuğu yıllar... Balkan Savaşı başlamak üzere. Güneşin koyulaştığı bu zamanlarda Trabzon-Tebriz-Tiflis-Batum-Bakü-İstanbul hattında geçen Tebrizli delifişek halı tüccarı Setterhan'la Trabzonlu Zehra'nın kavuşma hikayesini anlatan ve içinde üç aşkın geçtiği müthiş bir roman Nar Ağacı. Daha çok röportaj yapmasını istediğim sevgili arkadaşım Aycan Aşkım Saroğlu, Nazan Bekiroğlu'yla otobiyografik özellikler taşıyan romanını, bir şehzade taşrası olarak Trabzon'u, savaşı, aşkı, ölümü ve yazma serüvenini konuştu.. Dedemin hikayesi ilgimi hep çekti. Fakat onu yeteri kadar dinleyememiş olmam daha sonraki yıllarda, aile içinde anlatılanlarla yetinmeme sebebiyet verdi. O da bölük pörçük. Oysa bölük pörçük birkaç cümlesine sahip olduğum bu hayat gerçekte ne kadar zengin ve farklıydı, kim bilir? Benim dede olarak tanıdığım yaşlı kişinin, o sönmüş volkanın bir gençliği var. Maceralı, alev ateş bir hayat. Bu, merakımı hep kışkırttı. Daha sonra 1979'da benim de İran'daki aileye bir mektup yazma teşebbüsüm oldu fakat dönemin şartlarından olsa gerek devamı gelmedi. 2008'de Bakü'ye gittim. Onun Bakü'den geçtiğini biliyordum. Doğu'nun kapıları bana orada açıldı ve onca yıl cesaret edemediğim şey bütünüyle kolaylaştı. Yollara düştüm, aradım, aileyi bulsam da aradığımı bulamadım ve yazdım. Tatmin edilemeyen tutkulu merak duygusu o mahrumiyete tahammül edemedi ve bulamadığını kurguladı. Sonra uydurduğuna kendisi de inandı. Benim içimde bütün ırmaklar Doğu'ya doğru akar. Doğu'dan kastım, hikmetin kaynağı olan, arazlarından soyutlanmış, ülküselleştirilmiş bir Doğu'dur. Bütün ırmakların bir başka ifade ile hikmetin kaynağının Doğu olduğunu düşünürüm. Zihinsel coğrafyamda da seyahat coğrafyamda da bu böyledir. Bu şehirleri ve daha fazlasını bu yönleriyle sever ve özlerim. Ben de İstanbul-Trabzon arasında bölünmüş olarak yaşadım yıllarca. Fakat haritayı açtığımda Trabzon'un o kadar kuzey o kadar doğu koordinatları beni hep mutlu etti. Neticede buradayım ve bu şehrin unutulmuş mazisini özleyerek de olsa burada yaşıyorum. Hatıramda eski Trabzon'un bahçeleri, evleri, Arnavut taşı döşeli sokakları, yeşil çini sobalar, mermer havuzlar, saltanatlı kadınlar, efendi erkekler ve daha birçok ayrıntıdan ibaret bir şehir var. Bir şehzade taşrası. Dedemin ticaret hattı, Trabzon'a maceralı gelişi, Taht-ı Süleyman'da hazin bir aşk macerası yaşadığı, sonra bir Rus kızı olan Sofya ile sevgililiği, anneannemle evlenerek Trabzon'da kaldığı doğru. Fakat bunlar hakkındaki bilgim şimdi size yazdığım şu cümlelerden pek de fazla değil. Bir bakıma haritada gelinen noktalar belliydi fakat hangi hatlar üzerinden geçildiğini ben uydurdum. Belki yolu uzatmış çetrefilleştirmişimdir. Belki tam da o yolun üstünden geçmişimdir ve dilerim ki öyledir. Anlatıcının seyahat katmanında ise Taht-ı Süleyman'da aileyi bulduğum doğru. Bütün o şehirlere ve ülkelere hatta daha fazlasına gittiğim de doğru. Fakat ona da muhayyilenin fırçası bulaşmıştır. Yezd'de bir Behzat Amca yoktu mesela. Hepsini sevdim, hepsine kendimi dağıttım. Zehra, Azam, Sofya. Üç ülke, çok farklı karakterlerde üç ayrı kadın. Hepsinin uğradığı aynı erkek kalbi. Zehra hava, Azam ateş, Sofya toprak gibi gelir bana. Settarhan'a da su olmak kalıyor. Azam güçlü, ateş gibi. Gideceği yere su gibi akarak değil ateş gibi önüne çıkanı yakarak gidiyor. Onunla uzlaşılmaz, onun ancak suyuna gidilebilir. Onu çok sevdim. Zehra başlangıçta havai, heveskar, bir parça şımarık hiç olmazsa nazlı-nazenin, sonraları o da toprağa dönüşüyor. Naz lüksüne izin vermeyen şartların Zehra üzerinde oluşturduğu değişim onun beni etkileyen gerçeği. Fakat ben Sofya'yı da çok sevdim. Neticede ihtilalci Sofya'nın defterinde aşk, açık kalan son sayfadır. Belki bu dünyaya kusurlu olarak salınmış bir duygu olan aşk bu üç kadının kalbinde yansıyan farklı tezahürleriyle ancak kusursuz bir aşk bütünü oluşturabilirler. O da bu dünyada mümkün değil. Olmasını istediğim şeyi yazdım. Dahası böyle olabileceğini uyarmak istedim. Çünkü bu mümkün ve nadirattan da olsa gözünün nuru kadına doğrulttuğu namluyu indiren, tetiği çekemeyen erkekler de var. Onlar asıl zor olanı göze alabilen güzel erkekler. O korkunç kıyıcılık aslında feda edilene verilen değerin büyüklüğünden. Asırlar içinde töreleşmiş, töreleşirken yapaylaşmış bir onur duygusu ile bireysel muhabbet karşı karşıya durduğunda tipik bir trajedi tablosu çıkıyor ortaya. Baskı öyle büyük ki, değeri o kadar büyük olan şeyden boşalan yere dolabilecek tek duygu onun yokluğu. Fakat bir de görülebilse ki hiçbir şey ona duyulan sevgiden daha büyük değil. Keşke biraz olsun bu tür bir onur ile muhabbetin tartılmasında sevginin daha ağır bastığı, baş eğik gezmenin alt edilebilecek bir durum olduğu fark edilebilse. Zor ama imkansız değil, belki bir-iki nesil sonra. Bunu, en fazla da göze alabilen erkekler başaracak. Nar Ağacı söyleyecek birkaç önemli cümlesi olan bir roman, hepsi de insana ve insaniyete dair. Bunlardan biri, insaniyetin siyasetin üzerinde durduğu. İkincisi, tek masumun acı çektiği yerde bütün gerekçelerin geçerliliğini yitirdiği. Bir diğeri, savaşın insanı canavarlaştırdığı ve insanın insana ettiğini kimsenin kimseyi etmediği ve bütün yükün bireylerin sırtına yığıldığı. Bir diğeri de, tarihe sebeplerin değil sonuçların kaldığı. Bazen bir hükümetin hükümlerinin bir milletin sırtına yapışıp kaldığı ve aradan yüz yıl geçse de o yükü kaldırıp atamadığımız. Bunların hepsi de insaniyet bilincine çıkar. Tarih derslerinde romanlardan yararlanılabilir elbet ama ben bir tarih öğretmeni olsaydım dönem günlüklerinden parçalar okurdum öğrencilerime. Tarih kitaplarına giren üç soğuk cümlenin arkasında mahşerler var çünkü. Bence Settarhan Sofya'ya sadece kadın denen varlığa erkek denen varlığın duyduğu ihtiyaç ile bağlanıyor. Bir tür mantıki aşk. Aşkın mantıksalı olmaz oysa. Bu yüzden Sofya onun için biricik değil, kendisi değil, özel değil; bir cinsin temsilcisi sadece. Belki sadece bir avuntu. Bu yüzden Sofya onun kendisine sunduğu teklifi reddediyor ve bu yüzden Sofya onun tarafından reddediliyor. Çünkü Settarhan su gibi, akıyor. Çok kuvvetli bir bağ var ikisi arasında. İkisi de çok farklı kültürlere ve dinlere mensup olmalarına rağmen birbirlerinde gördükleri şey onları yekdiğerine ilk anda bağlamıştı ve aralarında kurulan kavi köprü nedeni sorgulanamayan türdendi. Yalnızlık mı? Cesaret mi? Belki daha fazlası, hayranlık. Birbirlerinde kendi yansımalarını görmeleri. Sevgi işte. Seversiniz. Sebebi yoktur. Bu yüzden Settarhan; Azam ve Piruz birbirine aşık olduğu anda kendisini iki türlü ihanete uğramış hisseder. Ortada bir vurgun olduğu muhakkaktır da hangi yandan vurulduğunu kestiremez. İki türlü kayıptadır. Kimi kimden kıskandığını bilemez. Çünkü Settarhan, Piruz için de pek çok şeyi göze almıştır. Şimdiye değin yazdıklarımın sinemalaştırılması, tiyatrolaştırılması hususunda isteksiz davrandım. Fakat Nar Ağacı'nın iyi bir yönetmen, dahası iyi bir görüntü yönetmeni ve hayalimdeki tiplere uygun oyunculardan oluşan bir kadro ile sinemalaştırılabileceğini ben de düşünüyorum. Buna çok müsait. Fotoğraftan içeri girmek bile sinematografik bir teknik. Ama yine de korkarım. Benim içimdeki ile perdede gördüğümün farklı olması beni hayal kırıklığına uğratır. Çok fazla güvenmem gerek. Benim derdimi de hiçbir yönetmen çekmez. Tam anlamıyla evet, dediğiniz gibi. Sadece Trabzon kadını değil Anadolu kadını. En fazla yıkılıp gideceğini zannettiği anda buna hakkı olmadığını anlayan türden. Çünkü o sendelerse etrafındakilerin tümü yıkılıp gider. Bu karakter kendisinden çok etrafındakileri düşünen kadın ki Anadolu'da örneği bol. Belki bütünüyle, içinde inanılmaz bir güç taşıyan ve kadın denilen o varlığın özeti. Öyleyse hatırlatmak lazım. O en netameli geçmişte bile kardeşlik ve dostluk öykülerinin de eksik olmadığını, en zor şartlar altında, insanın kendisine şahsi bir rota çizmesinin imkansız gibi göründüğü toplumsal baskı zamanlarında bile vicdanın sesine uymanın insanı uzun vadede asla yanıltmayacağını. Bu hatırlamalar geçmişi düzeltemez elbet ama geleceği düzeltebilir. Örnekleri tedavüle sokmak bu yüzden önemlidir. Göstermeli ki bir insan yaptıysa her insan yapabilir; demek ki böylesi de mümkündür. Örnek, verilirse alınan bir şeydir. Şu ana kadar yapılan söyleşilere bakılırsa Nar Ağacı'nın en fazla ilgi çeken sahnelerinden biri de bu oldu. Benim futbolla ilgim yok, anlamam da. Ama o sempatik fotoğrafı gördüğüm zaman bu şehir ile futbol arasındaki ilişkinin yeni değil eski olduğunu fark ettim. Sanki bu şehrin kumaşı futbolun terzisi elinde biçilmiş gibi. Kader gibi. Sonra o kadınların da bir zamanlar yaşadığını, dünyaları ne kadarsa onların da kendilerine göre acılarla, mutluluklarla, aşklarla dolu birer hayatlarının olduğunu düşündüm. O sıralarda yazmakta olduğum bölümde Zehra ve İsmail'i o sahneye yerleştirdiğimi neden sonra fark ettim. Neticede futbol seyretme arzusu Zehra'nın heveslerinden bir heves sadece. Ama bu şehrin ruhunu da yansıtan bir heves. Balkan ve I. Cihan harbiyle ilgili tarihi zemini içimde sağlamlaştırdıktan sonra bana asıl lazım olana başladım. Asker ve subayların günlüklerine. Bizde bu konuda yayımlanmış günlükler var, yok değil. Okuduklarım içinde, romana girmese bile, Çanakkale ve Sarıkamış günlükleri de vardı. Fakat arka arkaya okuduğum o günlükler öyle acıydı ki günlerce içim yandı, uykularım kaçtı, dengem bozuldu. Ağzımda bir asit tadıyla dolaştım. Kuyulara düşüp çıkamadığımı hissettim. Öyle yanık bir defterdi. Şu an bile hatırladıkça kalbim asitle doluyor. Kesen soğukta, yağmurun, karın altında, buzun üstünde, ateş yok, yemek yok, çadır yok. Bazı günlerin taam listesi şöyle: Sabah, kuru ekmek. Öğle, ekmek ve şekersiz üzüm hoşafı. Akşam, yok. Bildiğiniz yok işte. Bunlar gencecik bedenler ve ailelerinin göz nuru, ana evlatları. En korkuncu da kendimi Kassandra gibi hissetmemdi. Neler olacağını onlar bilmiyor ama ben biliyorum. Korkunçtu. Ben ki yazar mizacı sevdaya akan biriyim, bu satırları okuduğum zamanlarda aşkın çok daha üstündeki gerçekleri bildim, hissettim. Aşk bile anlamını yitirdi. Ben tarihi roman için hissettim bu acıyı. Bazen içimden tarihi bütünüyle değiştiren bir roman yazmak da geçmedi değil. Savaşsız, kansız, acısız, dahası evrensel barışı sağlama anında ceylanla parsın aynı Mecnun kucağında birlikte oturduğu bir tarih. Tamam tamam, kimse gülmeye başlamadan ben söyleyeyim. İmkansız. Budalaca bir heves bu. Dostoyevski'nin Budala'sı. Ama ben dünyanın cennet olmasını istiyorum. Ama dünya cennet değil ve ben dahil insanlar melek değil. O yüzden kuyulara düşüp düşüp duruyorum. Bunu herkes göze alamaz. Ama evet, birilerinin mucizesi olmak lazım. Kahramanlık hala güzel şey. Settarhan bana hep acemi bir aşık olarak geliyor. Azam'a duyduğu aşk Sehend Dağı'nın zorlu zirvesinde ölümün dokunuşuyla yerle bir olacak türden. Sofya'yı da büyük bir aşkla değil sığınma ihtiyacıyla seviyor. Zehra'ya olan aşkı da iki büyük ırmağın kaçınılmaz olarak birbirine kavuşması kabilinden. Her şey kalbine hızla çarpan ama aynı hızla da geri çekilen türden bir mizaç o. Coşkun bir su. Ama özellikle bu yanıyla çok insani ve çok sıcak. Tam olarak öyle bakıyorum. Dahası, o ikisinin gözerinin karşılaştığı an ve o ana kadar olup biten her şey sanki benim doğmam için. Milyonlarca ihtimal arasında bir mümkünüm sadece ben. Düşünsenize ikisinin muazzam yolculukları üzerinde bir anlık bir gecikme ya da erken gelme bütün gidişatı değiştirebilirdi. Öyleyse kader var ve iyi ki var. Aşk büyük bir çağırma-çağrılma halidir. Daha bilme anından itibaren başlayan bir çağrı. Ve o çağrıya bütün evrenin ortaklık ettiğine inanmak da aşıkların adetindendir. Çünkü aşkın dili farklı bir boyuttan toplar kelimelerini, metafizik boyutta bir onaylanmışlık gerçeği kendisini daima hissettirir. O metafizikte en başta da sevgilinin bizi çağırdığına inanırız. Çünkü böylesi bir icabet sebepsiz olamaz, muazzam bir çağrının neticesi olabilir ancak. Bu çağrıya bütün bir tarih, bütün bir oluş eşlik etmiştir. Göklerin dönüşü, yerin muhkem duruşu, tarihin yazılışı, her şey, her şey sanki o an için tanzim edilmiştir. Evren sanki aşık için yaratılmıştır ve içinde bir tek kendisi yaşamaktadır. Böylesi bir çağrıya da icabet etmemek mümkün değildir. O yüzden Sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim. Ama Ben böyle çağırmasam sen öyle gelmezdin. Bütün evrenin bu büyük çağrıyı onayladığına inanma anı. İşaret. Aşk, işaretleri sever. Aşk, ölüm üzerinden ölçtürür kendisini. Ölümle tanımlar. Önce ölmekten korkar aşka düşen. Kalbindeki bu duyguyla kendisine yazık olacağından korkar çünkü. Sonra aşık kendisini ölümsüz zanneder. Çünkü aşkın en güzel yanı insana ölüm duygusunu unutturması, cennet ebediliğini tecrübe ettirmesidir. En son da aşık, ölüme razı hale gelir. Ölse gam yemez, bıçak vursa kanı akmaz. Bu aşkın zirvesidir. Sonra bir gün yeniden ölümden korkar. Aşk bitmiştir. Aşk bize ölüm düşüncesini unutturduğu gibi zamansızlık halini de tecrübe ettirir. Aşık kalbinde zaman genel geçer anlamıyla işlemez. O, ebedi an'ın içindedir. Cennet zamanı. Ama gün gelir ve zaman, dünya zamanında işlemeye başlar, her şey tuz buz olmuştur çünkü o ölümsüz aynada. Kendisini biricik, ilahi oluşla yekpare, bütün bir evrenle aynı oluş içinde hisseden aşık o gün sıradanlaşır. Neticede cennetlidir aşk ama bu dünyada kusura bulaşmıştır, çetrefili bu yüzden. Haklısınız, hem lütuf hem derstir. Hem ödül hem cezadır. Hem mükemmel hem kusurludur. Bunu sık sık dile getirdim, hissettiğim şey büyük bir acı oldu. O acıyla Bir Romandan Ayrılmanın Acısı diye bir yazı da yazmıştım. Bu romanın bitmesi o dünyadan ayrılmak anlamına geldi çünkü. Ve bu, öyle mantıksal kurgularla, mühendislik hesaplarıyla inşa ettiğim bir dünya değildi. Düpedüz içine girdiğim, içimden taşırdığım bir dünyaydı. Fakat bir an geldi ki bu rüyadan uyandım. Artık bir yere gidemiyorum. Hayır. Henüz elimde bir şey yok. Oysa La baskıya girdiği gün ben Nar Ağacı'na başlamıştım. Bir devamı olur mu? Bilmiyorum. Hikayelerini merak ettiğim kahramanlar var benim de. Sehend mesela o kırık gülüş, o vurgun yemiş beden, sonra Çiçek Hala. Keşke yazabilsem. Ben henüz bir şey fark etmiyorum. Trabzon'da, evden okula, okuldan eve bir yaşamın içindeyim, her zamanki gibi. Ama böyle bir genişleme varsa bile kökünden tepesine kadar Nun Masalları okuyucusunun teşkil ettiği bir ağacın dalları gibi genişlemesini isterim o kitlenin. Yani değişen bir okur kitlesi değil genişleyen bir okur kitlesi olsun. Rus edebiyatı benim zaafım. Şu sıralarda yeniden klasiklere döndüm. Gidecek en emin yer klasikler her zaman. Çağdaşlarımı okumaya dört yıldır ara vermiştim. Şimdi artık başlayabilirim. Beni besleyenlere gelince, bütünüyle Rus edebiyatı, Mevlana ve Divan-ı Kebir, bütünüyle hikmet edebiyatı. Oscar Wilde'ın Hikayeler'inden de çok etkilenmiştim zamanında. Hala da severek okurum. Divan Edebiyatı özellikle Şeyh Galip ama en fazla Fuzuli. Bir de beni yazarların eserlerinden çok yaşantıları etkiliyor. İlk kitabım kırk yaşımda iken çıktı, Nun Masalları. Evvelinde on yıllık bir dergi macerası var. Onun evvelinde yazılıp yayımlanmayanlar. Onun da evvelinde yazarlığı aklından geçirmeyen bir resim heveslisi. Öyleyse her şey kendiliğinden gelişti, isteyerek, yol çizerek değil. Yazarlığın benim için anlamı bir değil, çok. Sayfalarca sebebi alt alta yazabilirim. Ama en önemlisi galiba anlatırken anlayabilmem. Bir de acıyı, yazarak estetize edebilmem yani katlanılır kılabilmem. Kelimeler karargahında karşılığını bulduğum acı daha katlanılır oluyor. Bulamadığımda vahim. O zaman yaşantı oluyor, müşkil işte o zaman. Yazmak isteyenlere ben de herkes gibi, çok okumalarını tavsiye edeceğim. Çok okumak, çok yazmak, çok yırtmak. Akacak su yatağını mutlaka bulur; akacak kadar gümrahsa mutlaka akar. Aksi takdirde kuruyup gider, ya da gölleşip kalır."} {"url": "https://egoistokur.com/nazim-hikmet-ve-ihsan-koza-bizi-hatirlayinizd", "text": "İhsan Koza, en bilinen haliyle, sinemacı İhsan İpekçi'nin yazdığı romanlarda kullandığı müstear isimdir. İpekçiler, 19. yüzyılın son demlerinde Selanik'ten İstanbul'a göç etmiş tüccar bir aile. İhsan İpekçi 1901'de Selanik'te doğmasına rağmen İstanbul'da büyümüş, Galatasaray Sultanisi'nde okumuş, 1966'da ölene dek de İstanbul'da yaşamış. Çok uzağa gitmeyin, İhsan Bey tanınmış yazar/siyasetçi merhum İsmail Cem'in babası, Abdi İpekçi'nin de amcasıdır. Peki 1902'de yine Selanik'te doğmuş olan Nazım Hikmet'in nesidir? Patronu, arkadaşı ve belki de aynı takma isimle roman yayınlayacak kadar yakını, yoldaşı. İhsan Koza kitap kapaklarında, film afişlerinde rastlanan bir takma isim. Ama büyük ihtimalle tek bir kişi, tek bir yazar değil, biraz daha fazlası... Üstelik, aşağıda okuyacağınız ve göreceğiniz gibi, çok hoş hikayeleri var. İpekçi Ailesinin İstanbul'a ilk armağan ettiği marka: Selanik Bonmarşesi. Eminönü meydanında, sadece ipekli kumaşlar değil, ithal malzemeler, özellikle de fotoğraf ve film makineleri satıyorlar. Başlangıçta ticaret iyi gidiyor. Ancak bir süre sonra belediye bir vesileyle mağazalarını yıkıyor ve aile sektör değiştirmeye mecbur oluyor. Galatasaray'dan sonra Berlin'e okumaya giden İhsan İpekçi, dönüşte ailesini sinema işine girmeye ikna eder. 1923'te Elhamra, 1924'ten itibaren de Melek sinemasının işletmesini devralırlar. İhsan İpekçi sinema işletmekle yetinmez, 1928 yılında İpek Film'i kurar ve yerli film üretmeye başlar. İlk olarak Muhsin Ertuğrul ile Ankara Postasını çekerler. Film büyük bir ticari başarı kazanır. Sonra bir ortak yapım olan İstanbul Sokakları'nda gelir. Ve 1932'de ilk sesli Türk filmi olan Bir Millet Uyanıyor çekilir. Yönetmen yine Ertuğrul Muhsin, reji asistanı ve seslendirme yönetmeni ise Nazım Hikmet'tir. Bu ikili Moskova yıllarından tanışmaktadır. İhsan İpekçi 1932 yılında Türkiye'nin ilk seslendirme stüdyosunu Nişantaşı'nda eski bir fırının duvarları arasında kurar. Amaç hem sesli film üretmek, hem de ithal edilen filmleri seslendirerek daha geniş kitleleri sinema salonlarına çekmektir. Bu öncü girişimin başına da Nazım Hikmet geçecektir. Böylece başlayan İpek Film-Nazım Hikmet işbirliği çok uzun süre devam edecektir. Şairimiz yıllar içinde en az 16 filmin senaryosunda kalem oynatır. Seyrek olarak kendi adıyla, çoğu kez müstear isimlerle. Nazım Hikmet 1937'de İpek Film için senaryosunu kendi yazdığı bir filmin yönetmenliğini de üstlenir: Güneşe Doğru. O filmin çekimleri sırasında alınan bu fotoğrafta ortada oturan Nazım'ın hemen arkasında İhsan İpekçi, onun yanında da ağabeyi Osman İpekçi görülüyor. Sol baştaysa Arif Dino. 1945. İhsan Koza yazmaya ve yayınlamaya devam ediyor. Aradığım Kadın Tasvir Neşriyatı'ndan basılıyor. Kapak çizimi sonradan ünlenecek olan ressam Naci Kalmukoğlu'na ait. Kitabın içine düşülen bir nota göre, romanın film hakları Vedat Ar tarafından temin edilmiştir. Edilmiş ama, roman filme çekilmiyor. 1946. İhsan Koza'nın üçüncü romanı Senede Bir Gün basılıyor. Bulgaristan'daki bir Türk köyü olan Yanbolu'dan anayurda kaçış sırasında kendini feda eden Emin, nişanlısı Nazlı'dan ayrı düşer. Emin vurulur ancak ölmez. Ağır bir şekilde yaralanır. Ailesiyle İstanbul'a gelen Nazlı aşk acısından hastalanır, verem olur. Sonra kendisini tedavi eden doktorla yakınlaşır, evlenmeye karar verir. Düğün gecesi kapı çalınır. Öldü sanılan Emin cebinde Nazlı'dan yıllar önce aldığı kanlı mendille çıkagelir. İzdivaca engel olmaz, ancak aşıklar her sene aynı gün Çamlıca Tepesi'nde buluşmak için sözleşirler. Roman basıldığı yıl İpek Film tarafından sinemaya aktarılır. Yönetmen Ferdi Tayfur. Başrollerde Suavi Tedü ve Cahide Sonku. Eser 1966 ve 1971'de iki kere daha filme çekilecek, Şekip Ayhan Özışık'ın bestelediği, Zeki Müren'in seslendirdiği Hicaz şarkıyla ünlenecektir. 1946. Senede Bir Gün çekiliyor. Bu arada Nazım'ın 1938-1950 arasında hapishanede olduğunu unutmayalım. Kameranın başında yönetmen Ferdi Tayfur var Tayfur'un hemen arkasında görünen ise patron İhsan İpekçi. Kameranın yanında duran kişi ise Cezmi Ar, efsane görüntü yönetmeni. Şimdi buraya dikkat: Senede Bir Gün yazarı İhsan Koza'nın aslında Nazım Hikmet olduğuna dair söylentiler vardır. Neden mi? Bir sonraki fotoğrafa geçelim. Yatar Nazım cezaevinde... Patron İhsan İpekçi İstanbul'dan kalkmış, arkadaşını ziyarete gelmiş. Yanlarında bir de uzman çavuş. Derler ki Nazım, bu ziyaretlerden birinde Senede Bir Gün adlı romanını İhsan İpekçi'ye teslim eder ve İhsan Koza adıyla bastırmasını ister. Bunun böyle olduğuna dair kanıtlar ise romanın içinde gizlidir. Romanın anlatıcısı Malatya'da görevli bir bankacıdır ve işi icabı sürekli Ankara ve Bursa'ya gitmektedir. Yılda bir gerçekleşen buluşmanın yeri Nazım'ın eşi Piraye'nin teyzesinin yaşadığı ve sık sık gittiği Çamlıca'dır. Ve en önemlisi, senede bir gün yapılan buluşmaların tarihi olan 12 Ağustos, Nazım'ın ilk mahpusluğundan kurtulduğu tarihtir. 12 Ağustos 1934'te Nazım salıverilmiştir, anlatıcı 34 yaşındadır, buluşmalar 12 Ağustos gününde gerçekleşmektedir. 1947. İhsan Koza'nın yeni romanı Zümrüt yayınlanır. Doktor Nazım ile Feride'nin imkansız aşkını anlatan roman 1959'da Ömer Lütfi Akad tarafından beyazperdeye aktarılır. Film hakkında hoş bir ayrıntı: Kumarhane sahnelerinden birinde Ahmet Hamdi Tanpınar'ın figüran olarak göründüğü iddia edilmektedir. Eldeki kopyalarda Tanpınar'ın varlığı kanıtlanamamış olsa da... Selim İleri'nin Lütfi Akad'dan naklen anlattığına göre Tanpınar, başroldeki Çolpan İlhan'ın güzelliğine bizzat tanıklık etmek için sete uğramıştır. 1954 yılında Emekli Sandığı Melek sinemasının işletmesini İpekçiler'den devralmıştır. İpek Film ikiye bölünmüş, işletme kısmının adı Film İşleri Türk Anonim Şirketi, yani Fitaş olmuştur. Şirket Yeni Melek sinemasıyla yoluna devam eder. Ancak işler yavaş yavaş bozulmaktadır. Bir his romanı olan Aşktan Sonra 1964'te Altın Kitaplar tarafından basılır. Bu altıncı kitapta ilk kez İhsan Koza ile İhsan İpekçi adları alt alta kapağa yazılır. Artık tartışmaya yer yoktur. İhsan İpekçi aynı zamanda bir yazardır ve bunu itiraf etmektedir. Elimizdeki ilk ve tek İhsan İpekçi romanı Yasak Cennet 1965'te Hürriyet'te tefrika olunur, 1966'da ise genişletilmiş bir baskıyla okur karşısına çıkar. Herhangi bir yayınevi markası taşımayan bu kitabın arkasında şu satırlar yazılıdır: Yıllarca uğraşarak incelenen, araştırılan, hakikatlere dayanan emsalsiz sahnelerle dolu yakıcı bir aşk... Öldüren kıskançlık ve ihtiraslarla dolu macera... Seven erkeklerin seven kadınların romanı... İhsan İpekçi aynı yıl yaşayanların dünyasından ayrılır ve Zincirlikuyu'ya defnedilir."} {"url": "https://egoistokur.com/nazli-erayla-tanpinarin-ruhunun-labirentlerind", "text": "Sırada Nazlı Eray'ın yeni romanı var. Eray aynı anda hem hüzünlü hem şakacı olabilen kendine has üslubuyla ve gene fantastiğe göz kırparak yazdığı Aydaki Adam Tanpınar'da yazarın ruhunun labirentlerinde dolaşarak onu içeriden yazmayı deniyor. Boğazdaki erguvanların altında yürürken aşk hayalleri kuran, güzel kadınlara hayran, Beyoğlu'nda Narmanlı Yurdu'nda eski bir hapishaneden bozma rutubetli odasında en güzel eserlerini yazan bir genç adam imgesiyle başlıyor roman. Sonra acı günler başlıyor, karanlığın dozu artıyor. Ehamlı, vesveseli, parasızlıktan bir türlü iki yakasını bir araya getiremeyen, önüne gelenden borç para istediği için dost toplantılarına çağrılmayan, yırtma şansını kumar masalarında arayan ve denen o ki epeyce dedikoducu birine dönüşüyor sevgili yazarım. Esas trajedi, şahsi kusurlarının, sanki herkes mükemmelmiş gibi, yapıtlarına yönelik sükut suikastleriyle cezalandırılması... Tanpınar ürpertici bir sahipsizliğin tam ortasında yapayalnız bırakılıyor, ölümüne dek. İster roman deyin, ister bir edebiyatçının başka bir edebiyatçıyla sohbeti sayın, Nazlı Eray'ın Aydaki Adam Tanpınar adlı romanı, ilgisiz kalınamayacak bir kitap. Her şeyiyle izlemek belki sıkıcı olurdu. İkinci bir hayat yükü gibi yani. Ama birtakım hayatlardan parçalar izlemek isterdim doğrusu. Tanpınar, Fernando Pessoa, Brigitte Bardot, Leonardo da Vinci, Howard Hughes, annem; daha onlarca hayattan bölümler. Yaşadığım şu ana kadar kendi hayatımı bölüm bölüm izlemek ilginç olurdu; derin bir psikanaliz, bir içe bakış, bir hayat yorumu olurdu belki. Hindistan'a gidip tefekküre dalmak gibi. Yapılan hatalar, yaşanan güzellikler, mutluluklar, acılar ekranda izlenebilse insan buna dayanabilir mi, onu da merak ediyorum tabii. Korkutucu tabii. Belki de dayanamazdık. Hayatın en büyük sürprizi bu işte. Yaşıyorsun ama yaşadıklarını sonradan izlesen ne hissedeceğini bilemezsin. Tanpınar'ın günlükleri beni çok etkiledi, kitabı bir yıl yanımda dolaştırdım. Bir şeye sıkıldığımda herhangi bir sayfayı açıp oradaki bölümleri okuyor, o dünyaya gidiyordum. Vesveseli, karamsar, ekşimiş, umutsuz ve çok titiz bir ruhmuş. Görmezlikten gelinmiş, bir can dostu yokmuş... Her an ölebileceğini düşünüyomuş. Beni en çok bu etkiledi... Öyle bir adam işte. Eski Türkçe notlar tutmuş. O notları okurken içine girdiğim dünya bana tuhaf bir yere misafirliğe gitmişim duygusu veriyordu. Satırların arasındaki bu duygu ve düşünce selinde kendi ruhumla paralellikler de buldum. Bir hülya adamı olması, bir geç kalmışlık duygusu taşıması... 60 yaşında ilk şiir kitabını çıkartmış. Böyle şeyler. Birden onu yazmak geldi içimden. Onun dünyasına gidip duracağıma onu kendi dünyama sokmak. Tanpınar'ı kendi ruhumun labirentlerinde dolaştırmak. İşte böyle çıktı kitap. Kırtıpilin sözlük karşılığı; değersiz, bayağı, yarım yamalak... Ağır bir sıfat. Terbiyesizlik. Zavallı Tanpınar'ın gömlekleri belki ütüsüz, ayakkabıları tozlu ve üstündeki trençkotun yakası hafifçe kirlenmiş olabilir. Parasız. Yakınlarından borç isteyip duruyor. Yalnız adam. Çok yalnız. Yer yer çok umutsuz. Fakat Paris'e gitmekten bir türlü vazgeçmiyor. İlk kez 52 yaşında zar zor gittiğindeyse artık Paris için çok yaşlı olduğunu farkediyor. Dramatik bir şey. Kaldığı ucuz otel odasında beli tutuluyor, ayaklarındaki nasırlar onu rahatsız ediyor, fakat gene de şehrin ayrıntılarını günlüğüne not etmeyi sürdürüyor. Çok evhamlı biri, iki günde bir Cerrahpaşa'da, Haseki'de... Karaciğerini kontrol ettiriyor, bronşiti var, çok sigara içiyor, uyuyamıyor... Bir yandan da o romanlar... Çağının çok ilerisinde. Ama hep beş parasız. Kumar da oynuyor. Tabii yoğun bir hüznü var, yaşaması gereken hayatı yaşayamıyor. Hem dedikoducu hem alıngan. Bence çok renkli bir insan. Kavuşamadı, çünkü o bir ıssız adam. Güzel kadın seviyor ama güzel kadını elinde tutacak parası pulu, tecrübesi yok. Onların yanında taşralı gibi. Hülyalara dalıyor, erguvanlar arasında kayboluyor. Sonunda da kadınları başkalarına kaptırıyor. Belki de korkuyordu güzel kadınlardan. Oraya çok gittim. Şimdi yıkıntı halinde. Avluda belki 50 kedi. Beni büyüleyen zümrüt yeşili yapraklı mor salkım. Bomboş odalar. Hiç kimseler yok. Bakımsız... Yenilerde satılmış orası. Avrupa'da olsa o avlu restore edilirdi ve bir zamanlar bu büyük sanatçıları barındırmış olan bu mekan, turist akınına uğrardı. Paris'te Victor Hugo'nun evini gezerken düşündüm bunu. Havlusu bile duruyor. Tanpınar da gezmiştir orayı. Ama Tanpınar'ın bir zamanlar yaşadığı hapishaneden bozma oda şimdi bir izbe. Evet, bence de öyle. Yazıyor, yaratıyor ve bütün bunlar sessizlikle karşılanıyor. Şişeye koyup denize atsa, daha iyi. Ve hayatları trajik başka insanlar da var romanda: Nur Sabuncu, Melek Kobra ve Adalet Cimcoz... Biraz da bu üç kadından konuşalım."} {"url": "https://egoistokur.com/ne-bir-ceviri-kurami-yarattik-ne-ceviri-elestirisi-yapabildi", "text": "Bir süre önce kaybettiğimiz Talat Sait Halman önemli bir kültür ve edebiyat adamı, ayrıca şair ve çevirmendi. Türkçe'ye bugüne dek çeşitli dillerden 2500, İngilizce'ye Türkçe'den 2000 şiir çevirmişti. Can Kulağı, Canevi, Tuyuğlar, Uzak Ağıt gibi kitaplarda topladığınız şiirlerinizin yanı sıra İngiliz ve Amerikan şiirinden pek çok önemli eseri de sizin çabalarınız sayesinde tanıdı Türk okuyucusu. Bu durumda size, neden şiir çevirisi diye sormak isterim. Hangi dilde yazılmış olursa olsun, her şiir bir bestedir. Başka bir dile çeviri, o bestenin icrası gibidir. Şiir çevirisi; çünkü besteye yeniden ses ve yaşam verir o. Şiir çevirisi; çünkü yüzlerce dilde yazılmış milyonlarca şiir, yalnız kendi dillerine sıkışıp kalır çeviri yapılmasa. Şiir çevirisi; çünkü 'söz'ün doğuşundan bu yana, dünyanın şiir güzelliklerini bütün insanlığa ancak çeviriyle yaşatabiliriz. Benim neden şiir çevirdiğime gelince; kişi, iyi yapabildiği işi yapmalıdır. Türkçe'nin en iyi çevirmeni olmak gibi bir iddiam yok. Ama bazı çevirilerimin başarılı olduğunu sanıyorum. Üstelik, Türkçe'ye çevirdiğim kadar İngilizce'ye de şiir çevirdim, çeviriyorum. Eski ve çağdaş Türk şiiri, yurdumuz o kadar az biliniyor ki boşlukları elimden geldiğince doldurmaya çalışmanın bir görev olduğunu düşünüyorum. Ben çevirmeseydim belki 2000'den fazla şiirimiz İngilizce'ye aktarılmamış olacaktı. Bir de şunu vurgulamam gerek: Benim vezinli kafiyeli çeviri yapmak gibi bir yeteneğim var. Yunus'u ve Divan şairlerini İngilizce'ye, Mevlana'nın rübailerini Türkçe'ye ve İngilizce'ye, Shakespeare'in sonelerini ve başka nice İngiliz ve Amerikan şairini Türkçe'ye benzer vezinlerle ve asıllarına uygun uyaklarla çevirebildim. Başkaları bu zor işi pek üstlenmek istemiyor. Şunu da söylemeliyim: Güzellik, bir meydan okumadır. Bir dildeki şiir güzelliğini başka bir dilde baştan yaratmak da öyle. Bunu başarılı yapabilirse insan, zevk ve gurur duyuyor. Çeviri, bence aktarı değil, yaratıdır. Meydan okuyan güzelliğe yeniden can verebilmişseniz derin bir mutluluktur. Belki bunu bir çeşit bencillik diye düşüneceksiniz ama, ortaya çıkan çeviri yapıtı başkalarına da heyecan veriyorsa çevirmen, demek ki bir 'hizmet eri' olmuştur. Yoksa, sorunuz 'Neden bu kadar çok şiir çevirisi yaptınız' anlamına mı? Öyleyse, bunun yanıtı, önce söylediklerimde var bir ölçüde. Sanırım, Türkçe'ye en az 2500, İngilizce'ye en az 2000 şiir çevirip yayımladım. Bazıları, düşünülebilecek en çetin çevirilerdir. Belki bunca yıl, bu denli emek vermeseydim, kendi şairliğimi daha çok geliştirebilirdim, daha fazla bilimsel ve eleştirel yayın yapabilirdim. Şiir çevirisi, bence en zor çeviri türüdür. Düzyazıda, genellikle, anlamı doğru aktarmak zorundasınız. Tiyatro yapıtlarında, konuşma dilinin karşılıklarını bulmak elverir. Ama, şiirde, özlü, yoğun, bazen muğlak, karmaşık, çokanlamlı, gizemli söyleyişlerin hakkını vermek gibi bir görev üstleniyorsunuz. Hem de, şiirin yapısını, veznini, ritmlerini, musikisini başka bir dilin estetiğine uyarlamak gerekiyor. Düzyazıyı kelime kelime aktarmak mümkündür; mekanik bir işlem gibi düşünebiliriz bunu. Çok uzak olmayan bir gelecekte, birçok metni bilgisayarlar çevirebilecek. Şiir çevirisi ise, bir 'yeniden yaratma'dır. Bilgisayarda hiçbir zaman bulunamayacak olan bir ruh ile yapılabilir ancak. Heyecan, duygu, aşk, sezgi, önsezi, ilham olmadan gerçekleştirilemez. Deha eseridir denilebilir. Çevirmenliğinizin yanı sıra şairsiniz. Bu bir avantaj olmalı. Bence şiir çevirmeni mutlaka şair olmalıdır. En başarılı şiir çevirmenleri arasında, iyi şair olmayanlar pek azdır. Bu, Türkçe'miz için de doğru, başka diller için de. Dilimize en güzel şiir çevirilerini şairler kazandırdı. İlk ağızda aklıma gelenler: Sabri Esat Siyavuşgil, Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı, Can Yücel, Sait Maden, Cevat Çapan, Hilmi Yavuz, Ülkü Tamer, Ahmet Necdet, Ataol Behramoğlu, Şavkar Altınel, Nazmi Ağıl. Bence şair olmayan, şiir çevirisi yapmayı düşünmemelidir bile. Shakespeare'in sonelerini çevirmek, Yunus Emre'nin şiirlerini çevirmek kadar çetin bir iş. Ömrüm boyunca yaptığım en zor çeviriler... Temel zorluk, elbette, İngilizce ile Türkçe arasındaki yapı, ses, ritm, ahenk ve kavram uyuşmazlıkları... Türkçe bitişken -iltisaki- bir dildir, ekler ve takılarla doludur. Oysa İngilizce'de sözcükler genellikle bağımsız durur. Sonelerdeki kelimelerin kabataslak bir tahminle yüzde 80'i tek heceli. 73 sayılı sonenin son mısraına bakınız: To love that well which thou must leave ere long. On heceli satırda on ayrı kelime. Türkçe'si, toplam 14 heceli altı kelime. Benzer bir ritm sağlamak o kadar zor ki. Üstelik, İngilizce'nin ve Shakespeare'in en yaygın vezni, 'iambic pentameter', bir nitelik ölçüsüdür, vurguya dayanır. Her cüz'ünde bir vurgusuz, bir vurgulu on hece vardır. Oysa, ne yazık ki, Türkçe'mizde nitelik vezni yoktur, hiç olmamıştır. Aruz vezinlerimiz niceliğe dayanır, hece vezinlerimiz sayıya... Ben, sone çevirileri için 7+7 hece veznini seçtim. Bu kalıbın içinde, orijinallerin ruhunu, ritmini, rengini, ahengini yaratmaya çabaladım. Eski çağların şiirlerine öteden beri tutkum var. Onları da kendi zevkim dolayısıyla çevirdim, aynı zamanda başka çevirmenlerin ihmal ettikleri bu geniş ve büyüleyici alanın boşluklarını doldurmak için bir çeşit görev anlayışıyla... Türk şiir aleminin dünya şiirindeki gelmiş geçmiş tüm lezzetlere kavuşması gerektiğine inandığım için yapıyorum bunu. Şimdilerde Sümer, Sanskrit şiiri üzerinde çalışıyorum. İstiyorum ki şiir bilgimiz evrenselliğe yönelsin. Serbest nazım tarzında ve Batı şiiri doğrultusunda, tadında yazılmış olan Türk şiirleri, genellikle, İngilizce'de çok zenginleşebiliyor. Divan şiirleri, İngilizce'nin kafiye yetersizliği yüzünden, çoğu zaman çeviride zorlama ve yapay gözüküyor. Tasavvuf ve tekke şiirleri, birçok özel terimlerin karşılıkları İngilizce'de bulunmadığı için, kayıplara uğruyor. Halk şiirimiz, yerel ve karşılıksız deyimlerle dolu, hem de bol kafiyeli olduğu için, çeviriye elverişli değil. Ama, hiç yılmadan, her çağın, her türün şiirlerini İngilizce'ye ve başka dillere çevirmeliyiz. Türkçe'ye enfes çeviriler de yapıldı, yapılıyor, berbat çeviriler de. Ne yazık ki, edebiyatımız için hiçbir çeviri kuramı yaratamadığımız gibi, doğru dürüst çeviri eleştirisi de yapamıyoruz. Birçok bakımlardan, dünya edebiyatının düzeyindeyiz. Çeviri sanatında bazı ülkelerden üstünüz, ama kuram ve eleştiride bir hayli geri kaldık. Türkçe'ye çevirilerdeki hataların giderilmesi, hiç değilse asgariye indirilmesi, aslında çok kolay bir işlem gerektiriyor: Her çeviriyi yetkin bir denetlemeden geçirtmek. Sanırım, bazı yayıncılar, bu yüzden, kitapların masrafı artacak diye korkuyorlar, yalapşap çevirileri düzelttirmeden piyasaya sürüyorlar."} {"url": "https://egoistokur.com/ne-yani-hep-sizin-askinizi-mi-konusacagi", "text": "Hayvanlar her daim en sevdiğim elbette, birinciliği kaptırmazlar. Dr. Tatiana da aslında yok. Yani var ama yok. Eh, o halde? En iyisi, okuyun, bu şahane kitapla tanışmanın tadını çıkarın. Bu arada... Kitapta sadece hayvanlar yok, kendi içinizdeki bazı sırları çözmeniz için de müthiş ipuçları var. 1952'de Cinsel Bilgiler Ansiklopedisi diye bir kitap yayınlanmış ve büyük bir fenomene dönüşmüş, yok satmış. Esrarengiz yazarı Dr. A. Costler de bu sansasyonel başarıdan cesaret alarak yazdıklarında gerçek adını kullanmaya başlamış. Meşhur Arthur Koestler'den bahsediyorum. Hani şu Gün Ortasında Karanlık, Ölüm Hücresi, Militanlar gibi karanlık kitapların yazarından... Şaşırtıcı ama onu özgürleştiren bir bakıma cinsellik olmuş. Dr. A. adında başka bir sansasyonel doktor daha var, 1970'lerde Şehvetli Kirli İhtiyar diye bir kitap yazarak şöhreti yakalamış. Daha sonra da gerçek adıyla dünyanın en ünlü bilim kurgu yazarı olmuş. Bildiniz; Isaac Asimov. Bundan şunu anlıyorum ben: Cinsellikten söz eden bir yazar, ancak isminin başına Dr. ünvanını koyunca ciddiye alınıyor, insanlar onun yazdıklarını bir tek o zaman pür dikkat kesilerek okuyor. Şimdi elimdeki kitabın adı Dr. Tatiana'nın Tüm Canlılar Alemine Seks Tavsiyeleri. Cinselliğin karanlık labirentlerinde kendilerini kaybeden canlılar; kedi, zebra, fil, aslan, tavşan, sincap, meyve sineği, balarısı, örümcek, akbaba, solucan, peygamberdevesi gibi türlü çeşit mahluk güya Dr. Tatiana'ya mektup yazarak kimselere açamadıkları dertlerini anlatmış. Ama ne şeker, ne dokunaklı mektuplar! O da üşenmemiş hepsine teker teker cevap vermiş. Biz niye okuyalım bunu? Çünkü çok eğlenceli. Olabilecek en geniş kapsamlı seks kitabı. Kıskançlığın, iktidarsızlık korkusunun, orgazm olma güçlüğünün, depresyonun, anksiyetenin, gecenin bir vakti ıslak rüyalardan tek başına uyanmanın sırf biz insanlara özgü şeyler olmadığını öğrenmek içinizi rahatlatır mı bilmem. Neticede hayvanlarlardan bahseden ve bir TV dizisine de dönüşmüş olan bu çok güzel kitabın içinde insan cinselliğine dair de her şey var. Ha bu arada Dr. Tatiana diye biri yok elbette, hayvanların Gönül Ablası aslında ünlü evrimsel biyolog Olivia Judson."} {"url": "https://egoistokur.com/necati-tosuner-dert-ortagi-olarak-okura-guvenilme", "text": "Türk edebiyatına 50 yılı aşkın zamandır birbirinden değerli eserler kazandıran Necati Tosuner, otobiyografik özellikler de taşıyan yeni romanı Çırpınışlar; zihinden kopan bir çığlık. Kitabını konuşmak için buluştuğumuzda söz romanın adına gelince Tosuner, Okur, romanın adını görünce 'Bu adam galiba yine kamburunu anlatıyor ' gibi algıya da varacak. Öyle bir risk var ama beni seven kamburuma katlanacak! dedi. Tosuner ile Çırpınışlar'ı konuştuk. Telefonda kitabınızı müjdelerken 70 yaşına gelmiş Necati'nin çırpınışları. Düşüne düşüne çırpınıyor demiş, yarı otobiyografik özellikler taşıdığını da söylemiştiniz. Kendimden yola çıkarak anlatmayı sevdim ama daha önce hiç kendi özyaşam öykümü yazmadım. Çırpınışlar, otobiyografik özellikler taşıyor. Burada elbette zihin akışı, bilinç akışı var ama onun bir röntgen filmi gibi gerçekçi olması gerekmez. Çırpınışlarda Alnımın eğri büğrü yazısı diyorum mesela. Alınyazımla ilgili belki 12-13 yaşımdan beri kafa yordum Niye diye? diye. Hep deniliyordu ki Alnının yazısı böyle... Şimdi denk geldi, yazdım alnımın eğri büğrü yazısı diye. Çırpınışları yazarken hastaneden çıkmıştım. Akciğer sorunları, KOAH... Böyle durumlarda insan ya çok bırakıyor her şeyi ya da büsbütün saldırıyor; orta karar gitmiyor. Bunları not alırken hastaneye daha yatmamıştım, nereye varacağımı da bilmiyordum. Çocukluğum çırpınışlarla geçti. 70 yaşından sonra da çırpınışlar... Zihinsel çırpınışlar... Görenler, Bu adam galiba yine kamburunu anlatıyor gibi algıya varacak, öyle bir risk var ama ne yapalım, beni seven kamburuma katlanacak başka türlü olamaz. Gençken de kamburumu seve seve yazdığım dönemler yaşadım. Hep kamburunu yazıyor gibi eleştiriler aldığım olurdu. Özellikle yazmakta titizlendim de. Yani yıllarca kambur öyküsü yazdım ama biri bir diğerine benzemez. Kendimi övmek gibi olsa da söyleyebilirim. Şiirle de iç içe geçmiş metinler var. Kitabın biçemiyle ilgili konuşalım isterim. Dert ortağı olarak okura güvenilmez. Okur kitabı kendi yazıyormuş gibi kabul etmeli, onun içine girebilmeli. Hele karşısında bir yol gösteren, akıl veren biri varsa okur nefret eder. Akıl veren zaten edebi metin dışıdır. Bugün Ey okur sen bundan bunu anlamalısın! diyen bir yazar anlayışı kalmadı artık. Yaşam da bir kitap gibi... Edebiyat da ona benzemeye çalışıyor. Farkı, kitabı fiziksel olarak elinizde tutmanız. Her gün bir sayfayı çeviriyoruz, sona yaklaştığımızı gözümüzle de görüyoruz. Yaşamda öyle değil. Okunmakta olan bir kitap gibi sona yaklaşıldığı hepten belli olan bu yaşam senin... Son söz olarak yerleştirdim. Yerleştirince cuk! diye bir ses geldi. Birçok yazar bunu ister; okuyan Vay be! desin. Bunun içindir yazarın çabası. Onun kim olacağı bilinmez, yalnızca varsayılır... Kitap bittiğinde insanların bir tat alması, bir filmi beğenmiş olarak sinemadan çıkması gibidir. Ancak okur sinemadaki gibi kalabalık arasına değil tek başınadır. Vay be diye onu kastettim. Söyleyenler de oluyor, duyuyorum. 1963 yılından beri yazıyorsunuz ve 1977'de ilk roman geldi. 19 yaşımdaydım yazmaya başladığımda, geldim kaç yaşıma. 50 yılı geçti. Gençken o melankoli ve yalnızlık çırpınışları içerisinde benim çok yaşamayacağımı düşünürlerdi, 40'ı bulmaz gibi bir kanı vardı. Ben de öyle yazıyordum zaten. Şimdi 70'i de geçince bu sefer ayıp olmaya başladı. Yani 52 yılda 20-22 kitap. Çok üretken bir yazar sayılmam. Çok değil ama az da değil. Dilden yararlanan bir yazar olmak istedim. Dili doğru kullanmaktan söz etmiyorum; o, zaten her yazarın görevi. Dili iyi kullanmak övgü gibi söyleniyor, oysa olağan bir şey. Dilin anlatım için verdiği olanaklardan yararlanmak istedim. Sanki bir zorunluluk gibi... Biraz da metin kendisini öyle yazdırdı. Kitapların ince olması da diyet yapan gurme durumu gibi... Çünkü ben kalemle yazıldığı gibi makasla da yazıldığına inanırım. Bu içerikle kitap 200 sayfa da olurdu. Ama bir yerde metin, Yeter, doydum diyor. Çok yazmak için koşturmuyorum. Yazarken sabahlıyorum ama Bugün şu kadar yazacağım gibi şeyler yapmıyorum. Şimdi de evet, zaman daralıyor ama bunu düşünerek yazarsam bu sefer de başka bir telaş olur, her şeyi doldurmak gibi bir durum ortaya çıkar. Halbuki ben onları ayıklamışım, almamışım. Fazla yazma derdi olursa, ayıkladıklarımdan bir şeyler kotarmaya çalışacağım ama bu da öncekilere haksızlık olacak. 90 yaşındaki şairimizin yeni şiirinin yayımlanması çok önemli ama nerede 20 yıl önce yazdıkları? Cemal Süreya İnsan 60'ından sonra şiir yazmamalıdır der. Belki roman için de bu geçerlidir, bilemiyorum. Gerçi Cemal Süreya o lafı Dağlarca'nın damarına basmak için söylüyordu."} {"url": "https://egoistokur.com/necib-mahfuz-yeni-bir-sartre-yeni-bir-camus-yo", "text": "Röportaj öylece uyumuş. Yıllar sonra Curiel tam da yeni bir eve taşınırken, karton bir kutunun dibinde dört sayfalık röportaj metnini bulmuş ve bütün sohbet boyunca Mahfuz'un ne kadar içten, ne kadar sevgi dolu olduğunu hatırladığı için kalbi sızlamış. Sonra da o metni blogunda yayınlamış. Pek değil. Elbette yazarken aileme, şehrime bakıyor, gördüğüm problemleri yazıyorum ama gazetelerde okuduğum, çevremdekilerden işittiğim problemler de bir biçimde hikayeye dahil oluyor. İşin gerçeği ben çok mutlu bir adamım. Fakat elbette çocukken o kadar mutlu değildim, okul bana hapishane gibi geliyordu. Bilirsiniz, her çocuğun hissettiği şeyler... Öte yandan arkadaşlarımın ailelerine baktığımda çocukluğum şahaneydi. Nutkum tutuldu, gerçekten, bu benim için düşünülmeyecek bir şeydi. Var tabii. Radikaller ikisinin aynı olduğunu düşünüyor muhtemelen ama değil. Açıkçası, Salman Rushdie'nin kitabında İslam'a yönelik çok aşağılayıcı bölümler var. Okumadım ama o kadar çok kişi anlattı ki, içeriğini aşağı yukarı biliyorum. Gerçi biliyor musunuz, onunla ilgili olarak bana gelen gazeteci ve televizyoncular da kitabı okumuş falan değil. Dediğim gibi sonuçta kitabı İslam dinini aşağılıyor. Benim kitabıma gelince; ben hiçbir dini küçük görmedim, hakaret etmedim. Sadece insanlığın belirli bir dönemini hayal ettiğim gibi yazdım. Bu konuda özgür davrandığımı inkar edemem elbette, yine de amacım kimseyi rahatsız etmek değildi. Bütün Araplar barış ve huzur istiyor. Bunu İsraillilerin de en az yarısı istiyor. O açıdan iyimserim, Filistin meselesinin çözüleceğine inanıyorum. Hayır, sadece siyaset üzerine düşündüm, yazdım. Yazdıklarım hep edebiyat çerçevesindeydi. Yeni bir roman yok. Yayınlanmamış kısa öykülerimi düzenliyorum. Çünkü yaşlandım; gözüm görmüyor, kulaklarım duymuyor... Günde iki saatten fazla çalışamıyorum artık. O iki saatin de yarısını okumaya ayırıyorum, yarısında da yazıyorum. Eskiden üç saat yazar, beş saat okurdum. Ben Hemingway kuşağından geliyorum. Arapça, Fransızca ve İngilizce kitapları okuyabiliyorum sadece, onlar da pek parlak sayılmaz. 20'inci yüzyılın başındaki gibi büyük yapıtlar üretilmiyor, yeni bir Sartre, yeni bir Camus yok. Edebiyat, umarım. Londra'yı tanımak isteyenler Dickens okur ama o romanlarda eşsiz bir yaşama sevinci bulur. Paris'i tanımak isteyenler de Balzac okur ve aynısı onlar için de geçerlidir. Esas amacım bu. Geri kalan hiçbir şey benim için sanat kadar mühim değil."} {"url": "https://egoistokur.com/neden-saklayayim-ben-dupeduz-hazci-bir-okuru", "text": "İlk okuduğum kitap Orhan Veli'nin Şiirler'idir. Ortaokul birinci sınıfta şiire olan meylimi fark eden edebiyat hocamız beni sürekli tahtaya kaldırıp Orhan Veli şiirleri okuturdu. Sonra bir gün babamdan şairin kitabını almasını istedim. Fakat babam kitaptaki kağıtların birçoğunun iki dizeye ayrıldığını görünce bu harcamayı gereksiz buldu. Aslında bu tutumluluğu bana bambaşka kapıların açılmasını sağladı. Giresun'daki Çocuk Kütüphanesi başka kitapları keşfetmemi sağladı böylece. Günlerimi ve saatlerimi o kütüphanedeki kitaplar arasında geçirirdim. Orhan Veli haricinde Jules Verne hayranıydım. O kütüphanede hangi kitabını bulduysam okudum. Bir de Beyaz Balina, Moby Dick. Daha o yaşımda herhalde ortaokul 2 olmalı- kitap beni acayip etkilemişti. Aslında bile isteye olmasa da yukarıda bahsettiğim Çocuk Kütüphanesi'ndeki Beyaz Balina'yı geri vermediğimi hatırlıyorum. Bir de bir üniversite hocamızın odasından o zamanlar çok arayıp baskısını bulamadığım Ebubekir Eroğlu'nun Modern Türk Şiirinin Doğası kitabını aşırmıştım. Bunlar haricinde sabıkam çok kabarık değildir. Bir kitabı sevdiysem gidip kendim almayı severim. Bir de Giresun'dayken günlerimi geçirdiğim Halk Kütüphanesi'nde bazı kitapların arasına gizli mektuplar koyar ve bu mektuplar aracılığıyla bazı insanlarla acayip dalgamı geçerdim. Uzaktan izlediğim bu insanların bir kısmı korkar, bir kısmı da kendini bir hafiye macerasının ortasında bulmuş sanarak mutlu olurdu. Halen görüştüğüm bir dostumu bu yolla tanıdım. Okuma eylemini sıkıcılıktan kurtarmak isterdim böylece. Muhakkak oluyor böylesi ara dönemler. Ama neden saklayayım ki, ben düpedüz hazcı bir okurum. Sevdiğim, tat aldığım şeyleri okumak isterim. Yine de bazen görev okumaları dönemim olur. Bir de inat okumalarım vardır. Sırf inattan Ulysses'i baştan sona okumuşumdur. Yine Tristram Shandy'yi inat ede ede okudum. Hiç böyle planlı okumalarım yoktur. Her yerde, hatta gürültülü ortamlarda bile rahatça okuyabilirim. Bir arkadaşım eskiden takılırdı, gittiğin her yere küçük küçük kütüphaneler kuruyorum diye. Askerde bile hatırı sayılır bir kütüphanem olmuştu koğuşumuzdaki dolapta. Bu anlamda otobüste de okurum, vapurda da. Özellikle kış geldiğinde uzun romanlar okumayı çok severim. Bir de bir alışkanlığım ya da diyetim vardır ki, uzun yıllardır zoraki durumlar haricinde çok bozmadım, o da günde 50 sayfa okumak alışkanlığıdır. Elimdeki kitap çok sevdiğim bir metinse tabii ki 100, 200 sayfa okuduğum olur ama mutlaka günde 50 sayfa okumaya çalışırım. Öyle yatakta, uykudan önce falan da okumayı sevmem. Gün içinde, herhangi bir yerde okuyabilirim. Dergi editörü olduğum için her tür kitabı okurum. Bir de Lacivert Dergi'de her ay bir dosya konusu çalışıyoruz. Dolayısıyla bazı dosyalar ek okumalar gerektiriyor. Haricinde, dediğim gibi fena halde hazcı bir okurum. Roman, hikaye okumaktan asla vazgeçmem. Şiir okurum demiyorum çünkü şiiri bir ders kitabı okur gibi okuyorum artık ya, o ayrı bahis. Bir de özel çalışılmış denemelerin hastasıyımdır. Gözle ilgili, bahçelerle ilgili mesela. Mesela zamanla ilgili diyelim. Sevdiğim bir eseri tekrar tekrar okurum. Her okuyuşta yeni bir yanını, tarafını keşfediyorsam, o eseri yıllar içinde okumayı bırakmam. Eski bir dostla yeniden sohbet etmek gibidir bu okumalar. Hem öğreticidir, hem de müthiş bir tanışıklık hissiyle doldurur insanı. Düzenli bir kütüphanem olmadı hiç. Orda burda kalmış çok kitabım var. Ama şiir rafım her zaman çok iyidir. Yaşayan/yaşamayan birçok şairden imzalı özel şiir kitaplarım var. Bir de sözlükler. Eskiden her türden sözlük alırdım. Şimdi pek almıyorum eskisi gibi. İstanbul'daki evimde. Giresun'da annemin evinde ve Turkuvaz Medyadaki ofisimde dağınık halde kitaplarım. Yine de ben içlerinde ne ararsam bulabiliyorum. Haruki Murakami'nin son romanı Kumandanı Öldürmek duruyor. Bir beş yüz sayfa okudum, araya dergilerin baskı takvimi girdiği için yarıda bıraktım ama bugün yarın bitiririm kesinlikle. Soner Karakuş'un ilk şiir kitabı Gece Geç duruyor mesela. Bu sene okuduğum en iyi şiir kitabı diyebilirim. Ayrıca Enrique Vila Matas'ın Portatif Edebiyatın Kısaltılmış Tarihi de Murakami'yi bitirince okuyacağım kitap. Refik Halit Karay mesela. Bana sorarsan kitapları tek başına bir Türkçe Üniversitesi. Yine Dostoyevski'nin Cinler'i. Her sene mutlaka orasından burasından tekrar okurum. Bir de hala Jules Verne beni heyecanlandırıyor. Şu kişisel gelişim şeysinden hiç hazzetmem. Bir de Türkçesi bozuk, özenilmemiş kitapları okuyamam. Niteliksiz Adam mesela benim için hayal kırıklığıdır. Türkçede çok daha iyi yazarlar var. Ahmet Cemal çevirisinden sonuna kadar okudum iki cildi de. Elde var hiç. Mesela Thomas Mann çok daha iyi, büyük bir yazar. Niteliksiz Adam bir Büyülü Dağ etmez gözümde. Geçtiğimiz sene yayınlanan Taksitle Ölüm'den de hoşlanmadım. Oysa Celine'in Gecenin Sonuna Yolculuk'unu iki defa okumuştum, tam bir başyapıttır. Çok var ama Henry Miller derim kesinlikle. Türkçede doğru düzgün bir toplamını bulmak zor. Birçok yayınevi bastı. Bir kitabı orda, biri şurda. Toplu temiz bir basımı yapılamadı. Oysa çok kafa bir yazardır. Şaşırtıcı gözlemleri, enteresan fikirleri vardır. Üslubuna da hayranım. Bir de Milorad Pavic'in kitaplarını söyleyebilirim. Hazar Sözlüğü iyi kötü basıldı ama Rüzgarın Tersi kitabı mesela, baskısı kalmadı. Hikayeleri doğru düzgün çevrilmedi. Oysa Pavic Türkçeye tam çevrilseydi, kişisel görüşüm ama, Borges'in esamisi okunmazdı. Marquez ayarında bir kafadır bu adam. Sırp bir dil bilimcidir. Harun Candan'ın polisiyelerine hayran kaldım. İleride hakkından çok söz edilecek muhakkak. İlginç bir dili var. Kitapları da iyi yayınevlerinden çıktı ama hak ettiği yerde değil. Bence artık okur tarafından keşfedilme sırası geldi."} {"url": "https://egoistokur.com/neil-gaiman-okudugum-hicbir-kitaptan-bosanmadi", "text": "Ne zaman, nerede olursa. Daha az roman okuyabiliyorum diye bir parça endişeleniyordum, neyse ki okuma gözlüğü denen şeyin benim gibi ihtiyarlar için bu işi nasıl da kolaylaştırdığını fark ettim. Sanırım benim için bu, atomun parçalanması kadar büyük bir keşif oldu. Gene Wolf'un The Sorcerer's Houseu muazzamdı. Ne kışkırtıcı bir roman o! Sürekli büyüyen bir ev hakkında zeka dolu bir masal. Tarot destesindeki Büyük Arkana kartları gibi birbirinden önemli bölümleri var. Mary M. Talbot ve Bryan Talbot'un yazıp resimlediği Dotter of Her Father's Eyes da nefis. Bryan çiftine 40 yıldır hayranım. Biyografiyle otobiyografi karışımı, bilgece yazılmış eşsiz bir kitap. Hem James Joyce'un kızı Lucia'nın hayatını anlatıyor hem de Mary Talbot'un babasının çok önemli bir Joyce araştırmacısı olduğunu düşünürsek epeyce otobiyografi içeriyor. Utandırıcı zevkim, Harry Stephen Keeler. Amerika'nın bugüne kadar yarattığı en büyük kötü yazar. Ya da en kötü büyük yazar. Kitaplarına Yürüyen Kurukafa Bilmecesi ya da Takma Bacaklar Davası gibi isimler veren bir yazarı insan sevmez mi! New York'taki Mysterious Bookshop'un sahibi Otto Penzler, Hayır Neil. Keeler katiyen kötü bir yazar değil diyerek bana itiraz ediyor ve ondan Dans Eden Soytarının İskeleti gibi Keeler romanları almaya gittiğimde parasını muhakkak istiyor. Tek bir kitap gelmiyor aklıma. Okuduğum kitapları birinin yazdığını fark etmemi sağlayan ilk yazar C. S. Lewis'ti. Küçüktüm, Yazar olduğumda ben de araya girip okurla konuşacağım ve dipnotlar verecek, italikler kullanacağım. Acaba italik nasıl yapılır? diye düşünmüştüm. Bugün bir çocuğa fontların nasıl oluştuğunu ve yazıların nasıl italik hale getirildiğini anlatmak kolay, bilgisayarlar yazının sihrini kısmen yok etti. Ama eskiden fontlar elle yapılırdı. Gazetecilik yıllarımda redaktörlerin düzeltme yaparken kullandığı kısaltmaları da öğrenmiştim. Mary Poppinsin yaratıcısı P. L. Travers da bana yazar olmayı, ezelden beri varmış gibi duran ve gerçek saydığımız şeylerden çok daha gerçek şeyler anlatan kitaplar yazmayı istetmişti. Sevdiğim yazarların ortak noktaları yazarlığı eğlenceli göstermeleri. Resim yaparken boya kutusunu deviren, gene de kararlılıkla devam eden bir çocuğun enerjisiyle yazan G. K. Chesterton, mitoloji ve sihiri bilimkurgunun parçası haline getiren Roger Zelazny... Harlan Ellison ve Michael Moorcock. Biraz cesaretimi kırsa da Ursula K. Le Guin ve sadece tek bir kitap yazmasına rağmen Hope Mirrlees. Ne zararı var, şahane bir kitap yazmışsanız başka kitap yazmaya ihtiyaç duymayabilirsiniz. Benim kitaplarımdan biri elbette. Bir basın toplantısında onu çok zorlayan ve cevaplamamayı tercih edeceği bir soruyla muhatap olduğunda. Şöyle diyebilir mesela: Ekonomi? Savaş? Wall Street? Ah, boşverin... Geçen gün Neil Gaiman'ın muhteşem romanını okudum. Aranızda 'Amerikan Tanrıları'nı okuyan var mı? Allah aşkına, orada tam olarak ne oluyor? Unutmayın, Kennedy, James Bond sevgisini öyle sık dile getirmişti ki, serinin doğal PR'cısı haline gelmişti. İlle bir tercih yapmak zorunda mıyım? Hepsini birden seçemez miyim? Ağlatan, güldüren, eğiten, kafa karıştıran kitapları... Daha da iyisi bunların iç içe geçip birbirine karşı çalıştığı kitapları. Yok. Artık birbirimize uygun olmadığımızı fark ederek ayrılmayı seçtiğim bir kitap olmadı. Yani okuduğum hiçbir kitaptan boşanmadım. Ama okumayacağımı hissettiğim için görmekten vazgeçtiğim, sonra yeniden görünce kendimi kollarına attığım kitaplar çok oldu. Şaka bir yana, yarım bıraktığım ilk kitabı hatırlıyorum. 17 yaşımdaydım. Başladığım her kitabı bitirmek zorunda olmadığımı fark etmek benim için özgürleştiriciydi. Anlayacağınız, başlamışsam sonunu görürüm. Yani en azından Arthur C. Clarke Ödülleri'nin jürisine katılana kadar öyleydi. İki yıl boyunca İngiltere'de basılmış her bilim kurgu romanını okuyacaktım. İlk yıl yaptım. İkinci yıl ise çoğunlukla ilk bölümleri okudum ama ikinci bölümü okuma isteği uyandırmadıysa elimdeki kitabı zevkle öteye fırlattım. Gençken R. A. Lafferty'e mektup yazıyordum. O da öykülerindeki üslupla cevaplıyor, dolambaçlı yollara sapıyordu. Kendine has tuhaf bir yazardı. Benim gibi başka sevenleri olduğuna eminim. Fakat hiç tanışmadık. Son kez Alzheimer tanısı konduğunda yazmıştım ona. Mektubumu okuduğunu, okumuşsa bile anladığını sanmıyorum, yine de yazmak kendimi iyi hissetmemi sağlamıştı. Çok kısa bir süre sonra da öldü."} {"url": "https://egoistokur.com/neil-gaimandan-cocuklara-bijbidteg-seni-dunyalara-degisme", "text": "Okuduğum en tatlı hikayelerden biri. Üstelik Neil Gaiman yazmış. Babamı İki Japon Balığı ile Değiş Tokuş Ettiğim Gün ya da kısaca BİJBİDTEG için, çocukların çok renkli, benzersiz hayal alemiyle yetişkinlerin miskin, ruhsuz dünyasının çatışması da diyebilirsiniz. Aşağıdaki yazı Sima Özkan Yıldırım'ın imzasını taşıyor. Kendisi editör ve çevirmen, aynı zamanda çocuk kitapları tanıtımları, eleştirileri kaleme alıyor. Kendi yazdığı Gece ile Gündüz serisine de mutlaka göz atmalıyız. Üstelik, Neil Gaiman'ın Babamı İki Japon Balığı ile Değiş Tokuş Ettiğim Gün adlı kitabını da dilimize o çevirmiş. Sima'ya ve kitabı yayınlayan Sırtlan Kitap'a teşekkürler. Babamı İki Japon Balığı ile Değiş Tokuş Ettiğim Gün ya da kısaca BİJBİDTEG için yetişkin okurlar, Çocukken en sevdiğim masaldı diyerek kendilerini kandırabilirler, çocuklarsa, Her zaman, büyüdüğümde bile en sevdiğim kitap olarak kalacak diyecek ve buna en başta anne babalarını inandıracaklar. Demem o ki BİJBİDTEG aslında her yaştan Neil Gaiman ile Dave McKean takipçisinin okuyacağı, okutturacağı bir kitap. Adını bilmediğimiz kahramanımız, küçük kız kardeşi ve gazetesine gömülmüş babasıyla evdedir. Baba kendi dünyasında, iki kardeş de oyuncaklarıyla oynadıkları ve birbirlerini sinir ettikleri dünyalarındadırlar. Derken kahramanımızın arkadaşı Nathan çıkagelir. Elinde bir fanus, içinde de yüzen iki japon balığıyla. Kahramanımız, Karşılığında her şeyimi veririm gibi bir takıntıyla ister o balıkları. Ve varını yoğunu değiş tokuş için ortaya sürer. Yani Transformers robotları ve beyzbol kartları gibi kıymetli eşyalarını da, ipleri birbirine karışmış kuklası ya da artık suyun üzerinde bile duramayan eski uzay aracı gibi değiş tokuştan karlı çıkmayı planladığı eşyalarını da arkadaşına teklif eder. Birlikte uyuduğu palyaçosunu bile. Ama Nathan hepsine burun kıvırır. Derken kahramanımızın aklına harika bir fikir gelir: Babamı değiş tokuş edebilirim. İnanması zor ama bu teklif, sıkı pazarlıkçı Nathan'ın ilgisini çeker. Nihayetinde bir baba iki japon balığından daha büyüktür, ayrıca artık yüzemeyen bir uzay aracı iyi yüzen bir babanın yerini elbette tutamaz. Böylece Nathan, gazete okuyan babayı alıp gider. Abisinin yaptığı şeyi başına kakmaya hazır kız kardeş, annelerinin olayı öğrendiğinde vereceği tepkiden emindir. Eh, bu durumda kahramanımız da sussun diye onu bağlar. Evet, yapar! İşin kötüsü anne yine de babanın yokluğunu fark eder, iki çocuğunu da durumu düzeltmekle görevlendirir. Gidip babalarını arayacak, onu almadan da eve geri dönmeyeceklerdir. İşte macera da tam burada başlar. Ne yazık ki, Nathan gazete okumaktan başka işe yaramaz görünen babayı başka bir çocukla, başka bir şey karşılığında değişmiştir. Öteki çocuk da başka bir çocukla ve başka bir şey karşılığında... Bir diğeri, yine başka bir çocukla... O da şehrin ta diğer ucundaki başka bir çocukla... Kahramanımız ve ispiyoncu kız kardeşi şehrin ıssız sokaklarında evden eve, babalarının peşinde dolanıp dururlar, kapılar hep suratlarına kapanır. Sonunda da babalarını bir tavşan kümesinde oturmuş, gazete okuyup havuç yerken bulurlar. Ellerindeki tavşanı verip babalarını geri alırlar. Hem babaları pek de iyi bir tavşan olamamıştır. Sanki başına gelenlerin farkında bile değildir. Eve geri döndüklerinde, anne bir daha babasını hiçbir şeyle değiş tokuş etmeyeceğine dair kahramanımıza yemin ettirir. Kahramanımız yeminine sadık kalır ama sadece babasını değiş tokuş etmeme konusunda. Kız kardeşiyle ilgili herhangi bir söz vermemiştir ki. Kardeşi de babası kadar sıkıcıdır bazen. BİJBİDTEG'i, bu kadar özel bir kitap haline getiren şey tabii ki başta Gaiman'ın kullandığı dil, çizgi romanın tüm nimetlerinden yararlanarak yarattığı diyaloglar ve çocukluğu anlatırkenki doğallığı. Bir de tabii Mezarlık Kitabı, Mirror Mask, Crazy Hair ve en çok da Sandman serisinden tanıdığımız Dave McKean'in yarı-kolaj diye tarif edilebilecek resimleme tekniği. Sadece resimleri için bile sahip olunası bir kitap bu. Metnin yalın dilinin, bu resimlemeyle daha çok konuştuğu ortada. Her bir sahnede seçilen açılar ve çizimlerin yanı sıra fotoğraf, gazete kupürü parçalarından oluşturulan fonlar, gerçek objeler, pastel boya izlenimi veren mürekkep çizimler çok güzel. İlk defa 1997'de yayınlanan BİJBİDTEG'i gülmeden okumak elde değil. Hatta diyebilirim ki Kung Fu Pandadan sonra beni bu kadar güldüren tek şey. Alışık olduğumuz çocuk maceralarından epey farklı, sonuçta bir çizgi roman. Umarım çocuklar bu kitabı büyüklerin elinden alabilir. Kitaba yazdığı Sonsözde Neil Gaiman böyle alışılmadık, tekinsiz bir öyküyü yazma fikrini kimden aldığını da anlatmış. Babasını iki japon balığıyla değiştirmek gibi şahane bir fikir kimin aklına gelir ki, demeyin! Gaiman'ın oğlu Michael'ın aklına gelmiş işte! Senin yatakta olma vaktin gelmedi mi daha? diyen babasına çok öfkeli olduğu bir gün Michael tutup söze Keşke bir babam olmasaydı diye başlamış ve cümlesini Keşke senin yerine iki japon balığım olsaydı diye bitirmiş."} {"url": "https://egoistokur.com/neil-gaimandan-ruyalarimiz-kadar-kirilgan-seyle", "text": "Hayaller, efsaneler, tanrılar, dünya dışı varlıklar ve tüm bunların ortasında olanca sıradanlığıyla kalakalan insanlar; Neil Gaiman'ın bağımlılık yaratan, bol çatışmalı ve karanlık fantastik dünyası onlardan sorulur. Yazarın, romanlarından kısa öykülerine şiirlerinden senaryolarına kadar eser verdiği her türde kucakladığı bu unsurlara bir de rüyaları eklemek gerek. Hele bu sefer, kitabına verdiği adı doğrudan bir rüyasında duyduğu sözden almış: Ahlaki sorumluluklardan kaçınılarak geçirilmiş bir hayattansa kırılgan şeyler uğruna tüketilmiş bir hayatı tercih ederim. Ve böylece daha önce dergi, antoloji ve müzik albümlerinin kitapçıkları gibi çeşitli ortamlarda yayımlanmış olan 32 öykü ve şiir, Kırılgan Şeylerde biraraya gelmiş. Gaiman, bu kitapta hem efsanelere ve mitolojiye hem Lovecraft, A. C. Doyle, C. S. Lewis gibi yazarların eserlerine hem de Mavi Sakal ve Alaaddin'in Sihirli Lambası gibi masallara selam göndererek, kırılgan ama kalıcı hikayelerin anlatıcısı olduğunu gösteriyor bir kez daha. Kitabın en ilgi çeken hikayelerinden biri Zümrüt Dosya olacaktır büyük ihtimalle. Hikayenin adı A. C. Doyle okurları için bazı ipuçları vermeye başlamış olmalı. Her ne kadar açık açık Sherlock Holmes'un ve Watson'ın isimlerini son sayfaya kadar görmesek de Baker Sokağı, Holmes ve Watson'ın tanışmaları, Holmes'un ziyaretçileri, İngiltere Kraliçesi ve bunun gibi daha pek çok bildik öğenin varlığıyla kendimizi Doyle'un dünyasında hissediyoruz. Yine de bazı tuhaflıklar var. Lovecraft'ın Cthulhu miti mi? Ayrıca Yüce Eskiler'in Holmes hikayesinde ne işi var? Bunun İngiltere Kraliçesi'yle bağlantısı ne? Gaiman, Doyle'un mantıklı dünyası ile Lovecraft'ın gizemli yaratıklarını aynı öyküde buluşturmakla kalmıyor, hikayenin sonunda tek bir mektupla okuru öyle şaşırtıyor ki gerçeğin ve hayalin onlara yüklenen anlam kalıplarından sıyrılarak usta bir yazarın elinde nasıl iç içe geçtiğini görüyoruz. Gerçek dünya ile hayaller dünyasının sınırlarını kaybettiği bir diğer hikaye, Vahşi Arzuların Gecesinin Gizli Evindeki Yüzü Olmayan Kölelerin Yasak Gelinleri, hiç kuşkusuz. Hayatı olduğu gibi resmeden, onu en ince detayına kadar yansıtan bir roman yazmak için çabalayan ama edebi klişelere kaymaktan kurtulamayan bir yazarın ve o yazdığı hikayenin hikayesini okuyoruz bu kez. Yazar hayatı olduğu gibi, normal akışında anlatmak için çabalarken, yavaş yavaş onun hayatının normallikle uzaktan yakından alakası olmadığı çıkıyor ortaya. Tavan arasında çığlıklar atan bir hala, tekinsiz bir kahya ve uzun yıllar önce kaybolduğu halde birden ortaya çıkan ağabey... Yazar, sonunda kuzgunun fantastik şeyler yazma önerisine kulak vererek hikayesini yeniden kurguluyor. Ve bu noktada Gaiman, yine fantezi ile gerçekçi edebiyat tanımlarını ters yüz ederek yüzümüzde hafif alaycı bir tebessüm oluşturmayı başarıyor. 'Ötekiler' ve 'Vadinin Hükümdarı', kitaptaki diğer etkileyici hikayelerden. Ötekiler, kendini cehennemde ve iblisin karşısında bulan bir adamın hikayesi. Önce fiziksel işkence başlar; gri duvarlara dizilmiş 211 işkence aleti vardır. Bunun ne kadar süreceği bilinmez çünkü iblis, Burada zaman izafidir diye açıklar. Yine de adam, görünüşü açısından onu insanlıktan çıkaran fiziksel işkenceyi arayacaktır, çünkü yaptıklarıyla ve geride bıraktığı hayatıyla yüzleşmesi ona her şeyden fazla acı çektirecektir. İblisin, unutmanın rahatlatıcı örtüsünü yırt ve onun her günahını, bütün detaylarıyla milim milim açığa çıkar da öyle... Ama elbette bitmemiştir. İşkence yeniden, yeniden başlar ve dünyadaki eylemlerinin diğer insanları nasıl etkilediği, adamın beynine tek tek kazınır. Gaiman, hikayenin sonunu ve bu elbette her şeyin bittiği bir son değildir , basit bir tekrar motifi ve imalar üzerinden kurgulayarak aklımızdaki öteki kavramını sorgulatıyor bize. Vadinin Hükümdarı, bir Amerikan Tanrıları öyküsü. Bay Alice ve Smith, zenginlerin katıldığı gizli bir partide muhafızlık yapması için Gölge'ye teklifte bulunur. Sıradan bir parti değildir bu. Onların adamı ile insanların tuttuğu adamın savaştığı ve neredeyse bin yıldır insanların kazandığı bir dövüş yapılır partide. Gölge'nin insanlık adına dövüşeceğini ve asla kaybetmemesi gerektiğini söyleyen Bay Alice, onun oyunu kurallara göre oynamayacağını hesaba katmaz. Canavarları kötü, insanları iyi ve sonunda hep kazanan taraf olarak gösteren masalların iyi bildiğimiz temel mantığını ters yüz eder Gölge: İnsanlık bu savaşı kazanmayı hak ediyor mudur? Hatta bu savaş gerçekten gerekli midir? Vadinin Hükümdarı, tek başına bir öykü olarak da okunabilir ama Amerikan Tanrılarını okuyanlar için çok daha farklı çağrışımlar yapacaktır. Özellikle de Gölge'nin Amerikan Tanrılarında yaşadıklarını ve dönüşümünü bilenler, hikayedeki bazı boşlukları daha rahat dolduracaktır. Ray Bradbury'ye adanmış Koltuğa Ekim Oturduğunda, Uslu Çocuklar Ödülü Hak Eder, Kapanış Saati ve C. S. Lewis'in Narnia Günlüklerindeki Susan'ın Sorunu gibi diğer öyküler, başka bir yazının konusu olmaya değer. Talimatlar ise masallarda, efsanelerde ve fantastik hikayelerde yolunu kaybetmeden yürüyüp evine geri dönmeyi dileyen okurlar için mutlaka okunması gereken bir şiir. Bu yazıyı, kitabın değerli çevirmeni Zeynep Heyzen Ateş'e teşekkür etmeden bitirmek haksızlık olur. Ateş, Yolun Sonundaki Okyanusta bizi Gaiman'ın naif ve masum dünyasına dupduru bir Türkçeyle götürmüştü. Kırılgan Şeyler de farklı değil. Sonuçta aynı yazarın kaleminden çıkmış olsalar da her öykü ve şiirin ayrı bir tadı, havası var ve Ateş tam da iyi bir çevirmenden beklenen titizlikle bunları okurların beğenisine sunuyor."} {"url": "https://egoistokur.com/neil-gaimandan-yazar-adayina-mektup-duvar-o", "text": "Bazı şeyleri öğrenmenin yeri okul değil, hayat çünkü. An itibariyle muhtemelen yazmaktan vazgeçmeye hazırsın. Her karakterin taze, her fikrin eğlenceli geldiği ilk çılgın vecd hali geçti. Kelimelerle imgelerin, daha zihnine doldukları anda, sen onları yakalamaya fırsat bile bulamadan son hızla kağıda döküldüğü o çok önemli bitiş bölümlerine henüz yaklaşmadın bile. Tam ortadasın, yarı yolu belki azıcık geçebildin, hepsi o kadar. Parıltı soldu, sihir kayboldu. Klavye başında oturmaktan sırtın ağrıyor, ailen, arkadaşların, e-posta ahbapların yüreklendirici olmaktan çok uzak. En kötüsü artık seni göremedikleri için şikayet edip duruyorlar, gördüklerinde de çalışıyor oluyorsun zaten, o yüzden kimse bu işten pek memnun değil. Romanına niçin başladığını dahi bilmiyorsun. Ne oldu da birilerinin bunu okumak isteyebileceğini düşündün, kestiremiyorsun. Dahası, bir gün onu bitirebilirsen eğer, harcadığın zamana, enerjiye değeceğinden emin değilsin. Arada şöyle bir durup yazdıklarının kafandaki o ilk fikirle ne derece örtüştüğüne bakıyorsun. Her kelimenin alev alev yandığı parlak, göz alıcı, harika bir roman tasarlamıştın, o güne kadar okuduğun en iyi kitaptan bile daha iyi olacaktı. Ama şimdi elindeki taslak acı verecek kadar cılız geliyor sana, o kadar ki her şeyi çöpe atsan, hakkında daha hayırlı olacak gibi. Yazıyorsun. Kimsenin bilemeyeceği kadar zorlu bir iştir bu. İyi günde de yazıyorsun, kötü günde de. Köpekbalığı gibisin; ya ilerleyeceksin ya öleceksin... Yazmak kurtuluşun olabilir ama olmayabilir de. Kaderinde bu olabilir ya da olmayabilir. Fark etmez. Şimdi önemli olan arka arkaya gelecek kelimeler. Sonrakini bul. Yaz. Yeniden. Yeniden. Yeniden. Bomboş, taş bir duvar, tatlı bir şeydir, bilmediğin bir yeri çevrelediğini bilirsin. Ama onun harç kullanılmadan inşa edildiğini, duvar ustasının tüm girinti ve çıkıntılarıyla birbirini tamamlayan taşları özenle seçip yerleştirdiğini anladığında, durum daha da etkileyici olur. Yazmak duvar örmek gibidir. İnsanın metne uyacak doğru kelimeyi bulmak adına bitmek bilmeyen arayışıdır. Olay örgüsü ve karakter ve metafor ve üslup; bütün bunlar kelimelerin yanında ikinci plandadır. Duvar ustası her seferinde bir taş ekleyerek örer duvarını, ona verilen alanın sonuna gelene dek. Duvarı örmeyi başaramazsa, ardındaki alanı da göremeyecek, öyle düşün. Bu yüzden her seferinde eğilip elindeki taş parçalarına bakar ve içlerinden en uygununu seçerek boşluğa yerleştirir. Kelimelerin peşindeki bu yolculuk kolay değildir, daha beteri kimse romanını senin yerine yazamaz. Anansi Boys adlı romanımın son üçte birlik bölümüne geldiğimde menajerimi aramış ve ona kimsenin okumak istemeyeceği bir şeyle vakit kaybettiğimi; karakterlerin ne kadar cılız olduğunu, olay örgüsünün anlamsızlığını falan anlattım. Bu kitabı yarıda bırakıp başka bir şey yazmaya fena halde hazırdım. Kitabı yarıda bırakıp kendime bahçıvan, banka soyguncusu, fast food aşçısı ya da sualtı biyologu olarak yeni bir hayat kurabilirdim. İşe bakın, kederim bile pek orijinal değilmiş meğer! Ben de telefonu kapatıp kitabımı yazmak için seçtiğim kafeye gitim ve kalemi elime aldım. Roman dediğin böyle yazılır işte. Gece cinler gelip hikayeni senin yerine dokuzuncu bölüme falan ilerletmez. Roman yazmanın bildiğim tek yolu, budur. Demek istediğim devam et, devam et. Hikayene bir kelime ekle, sonra bir tane daha. Çok geçmeden son virajı geçtiğini göreceksin. Yolu tamamlaman da artık imkansız değil."} {"url": "https://egoistokur.com/nekropsi-konseri-27-agustosta-kucukciftlik-parkta-bulusali", "text": "Ben bir nevi 27 Ağustos konserini kutlama niyetine grubun Erciyes Şokta, Baba, Foklar, Yok Var, Dedikodu gibi birkaç parçasını buraya ekliyorum. Ama unutmayalım, yüzde yüz bir konser dinamiği olan Nekropsi, esas canlı dinlenirse Nekropsi olur. Nekropsi, enstrüman hakimiyeti, sürprizlerle dolu sahnesi ve doğaçlamalarıyla yurtiçi ve yurtdışında çok geniş bir dinleyici kitlesine sahip olan gruplardan. 1996'da yayımladığı ilk albümü Mi Kubbesi'ni 2007'de Sayı 2, 2009'da 1998, 2013'te Aylık albümleri izledi. 2018 yılında Sekizler ve Ta Ta Du, 2019'da Dedikodu, 2020'de Helezon adlı teklileri yayınladı. 27 Ağustos'ta sahnede izleyeceğimiz grup üyelerine gelince: Gitarlar ve vokallerde Cem Ömeroğlu ve Gökhan Goralı, davullar ve vokallerde Cevdet Erek, bas gitar ve vokallerde ise Kerem Tüzün. Her birinin solo projelerinden parçalar da dinleyeceğiz. Bu arada konserin ön grubu Peyk olacak. 100% Müzik katkıları ve URU organizasyonuyla düzenlenen konserin biletleri Biletix'te ve KüçükÇiftlik Park gişesinden temin edilebilir."} {"url": "https://egoistokur.com/nermin-yildirim-gulerek-direnmek-diye-bir-sey-de-va", "text": "Bir süredir Barselona'da yaşayan Nermin Yıldırım'la Doğan Kitap'tan çıkan son romanı Unutma Dersleri vesilesiyle bir röportaj yaptık ve romanını, Barselona ile İstanbul arasında mekik dokuduğu hayatını, rastlantı eseri bulduğu Mazi İmha Merkezi'nde aşkının acısını değil ama ona yaşattığı mutlulukları unutmak isteyen kahramanı Feribe'yi konuştuk. Doğru söylediğini nereden biliyorum, onu da anlatayım. Daha doğrusu anlatmayayım da sizden şu linke tıklayarak Nermin'in dünya tatlısı mini mini bir ufaklıkken yayınlanan ilk kitabına bakmanızı rica edeyim. Yazın hayatımı kişisel ve toplumsal bellek meselesi üzerine kurayım diye bir karar vermedim. Dolayısıyla benim açımdan doğru cevap ikinci şık. Çoğu yazarın aslında dönüp dolaşıp aynı şeyi yazdığı söylenir. Benim de yolum her defasında bir biçimde geçmişe, geçmişin bugün üzerindeki izlerine çıkıyor. Bilirsin, insanlar üçe ayrılır: geçmişte yaşayanlar, bugünde yaşayanlar ve gelecekte yaşayanlar... Geçmişte yaşayanlar hep maziyi kurcalar, 'keşke'lere, pişmanlıklara saplanmış yaşar. Gelecekte yaşayanlar yarının kaygılarından kafasını kaldıramaz. Bugünü yaşayanlarsa, çocuklardan ve delilerden mürekkep şanslı bir azınlık... Ben kendimi bildim bileli ilk kategoriden paçayı kurtaramadım. Sürekli Neden? diye sormak ve cevabı bulmak için geriye doğru bakmak gibi fena bir huyum var. Yazarken de bunu yapıyorum. Aile kavramıyla, toplumsal cinsiyet tanımları ve pratikleriyle, günlük hayatımızda bize roller biçen bütün etiketlerle derdim var aslında. Annelik müessesesine atfedilen kutsiyeti çok sorunlu buluyorum, ayrıca bir toplumun ruh halinin bireylerin ruh haline doğrudan sirayet ettiğini düşünüyorum. Hasta bir toplumda bireyler de hastadır. Sanırım bu durum, romanlardaki unutuşları, kopuşları, yabancılaşmaları bir biçimde açıklıyor. Daha iyi bir dünyada ben de daha neşeli ve gezegenle barışık romanlar yazabilirdim. Uzaktan bakmak görüş açını genişletiyor ama seni telef olmaktan kurtarmıyor; hepimiz aynı bataklıkta debeleniyoruz. Öyle mi, kim demiş? Şaka bir yana, bilhassa ilk romanların otobiyografik olduğu söylenir; ben de sızmışımdır elbet romanın bir yerlerine. Unutma Beni Apartmanı, gölge yazarlık yapan bir kadının hikayesi, o yüzden içinde 7-8 roman var. Hem ana romanı hem de kahramanın roman içinde yazdığı romanları okuyoruz. Onca romanın içine bir yerlerden girip çıkmış olabilirim yani. İşin doğrusu, o romanda bir sürü şey oluyordu ve bence bazıları azıcık sıra dışı, hani insanın başına her gün gelmeyecek türden tuhaf işlerdi. Hepsini kurgulamıştım, bir başka deyişle uydurmuştum. Ama bir tanesi gerçekten olmuştu. İşin komiği diğer her şey makul karşılanırken, o kısım için Olur mu böyle şey, hiç gerçekçi değil eleştirisi gelmişti. Ama ne olduğunu sorma, söylemem! Ama şu var: Bu örnek bana hayatın kesinlikle romanlardan daha acayip olduğunu gösteriyor. Hayattaki en tuhaf şey hayatın kendisi! Unutma Derslerinin bir yerinde Feribe, Asıl imkansız aşk, hayatla aramızdaki aşk diyor, tamamen katılıyorum. Unutma Dersleri'nin esas karakteri Feribe. Bu ismin bir anlamı, bir önemi var mı? Bana aşk acısını unutabilmek için evini terk edip uzaklara kaçan Çalıkuşu Feride'yi hatırlattı. Tabii, bir daha yaşanamayacaklarını bildiğin güzel günleri hatırlamak da acı verir bazen. Feribe oraya Eternal Sunshine of the Spotless Mind filmindeki gibi hafızasını sildirebileceği umuduyla gidiyor. Ama MİM'de işler o kadar kolay yürümüyor. Fiziksel bir işlem söz konusu değil, uzmanlardan dersler alıp verilen ödevleri yapması gerekiyor. MİM'in vaadi hatıraları unutturmak ya da hiç değilse sahiplerinin hayatında kapladıkları yeri azaltmak... Neticede bir şeyi unutmaya gerek duymak, o şeye hayatını zindan etmesine müsaade edecek kadar önem atfetmekle ilgili. Merkez de işte o şeyi önemsizleştireceğini vaat ediyor. Bunu hep söylüyorum. Bu bir kişisel gelişim kitabı değil. Unutturma vaadi yok, edebi lezzetten başka hiçbir vaadi yok. Hatta bu tür vaatlerle eğlenen, modern dünyada MİM'in muadili olabilecek kurumları eleştiren bir roman. Öte yandan bir psikolog danışmanlığında yazıldı. Merkezdeki ders bölümlerinde muhtemelen benzer bir dertle psikologa gidecek birinin duyabileceklerine yakın şeyler var. Yasın aşamaları anlatılıyor temelde. Söyleşilere gelenler arasında Romanı doktorum önerdi diyenler hatta kitapla ilgilenen psikologlar oldu. Fakat sonuçta edebiyat bu; unuttursun diye yazılmadı. Hatta tam da böyle işlere meyledenlere başka bir şey söylemek için yazıldı. Unutturacağını söylersem romanı yazma sebebime ters düşmüş olurum zaten. Ben de hayatta sorunlarla yüzleşmekten, onlarla hesabımızı kesip dostça ayrılmaktan yanayım, çünkü bu sağlıklı bir veda şekli. Doğru şekilde vedalaşamadıysak unutmak mümkün olmayan bir şey bence. Kaçtığımız, halının altına süpürdüğümüz travma, hiç ummadığımız anda karşımıza dikilip bize daha çok acı verebilir. Bir de ben tecrübenin faydasına inanırım, buna acı tecrübeler de dahil. Hatırlamak hiç değilse tekrar etmeyi engeller. Feribe'nin hikayesini hicran hıçkırık yazmak da mümkündü. Hatta böyle bir hikayeden beklenen oydu. Ama o zaman da ama ortaya bu roman çıkmazdı. Unutma Dersleri her anlamda sağ gösterip sol vuran, ters köşeye yatıran bir roman olsun istedim. Çok depresif hikayeler yazdıktan sonra kişisel olarak da mizahi bir sese ihtiyacım vardı sanırım. Yaşadığımız dönem itibariyle hepimizin var. Chagall tabloları gibi bir roman yazmak istedim. Hani orada da damlarda keman çalan ihtiyarlar, el ele tutuşup uçan aşıklar filan vardır. Oysa hava soğuktur, köyde yoksulluk, açlık kol gezmektedir muhtemelen... Ama işte her şeye rağmen çocukça, haşarı, muzip, insana iyi gelen, yaşama kudreti ihtiva eden bir neşe... Feribe'yi yazmak bana iyi geldi. Gülerek, eğlenerek yazdım. Okurdan da benzer tepkiler alıyorum, çok mutluyum bu açıdan. Bir de şu var tabii: Yaşadığımız acılara biraz uzaktan bakmak, onlarla eğlenmek iyidir. Gülerek direnmek diye bir şey de var! Ona danışıyorum, çünkü romanlarımın genellikle psikolojik bir katmanı oluyor. Sağlıksız bir toplumda sağlıklı insanların romanını yazmak sağlıklı bir tutum sayılmaz zaten. Karakterleri kurarken birtakım okumalar yapmam gerekiyor. Bu anlamda Tolga'dan destek alıyorum. Okuma listeleri öneriyor bana. Ayrıca özellikle karakterlerde patolojik durumlar varsa onların da sağlamasını yapıyorum Tolga'ya sohbet ederek. Bu karakterin şöyle bir geçmişi var diyorum mesela. Ona şöyle bir şey yaptırıyorum ama tıbbi olarak da bir karşılığı var mı bunun diye soruyorum. İlle bilimsel bir gerçekliğe dayandırmadan da yazabilirdim elbet ama böylesini seviyorum. Tolga'nın danışmanlığı genel olarak bununla sınırlı. Unutma Derslerinde Feribe'nin MİM'de aldığı ders basamaklarını hazırlarken de Tolga'dan çok destek aldım. Biri benzer dertlerle doktora gitse işitebileceği tavsiyeler üzerinden kurmak istedim dersleri. Yazarken araştırmayı, kurguyu gerçek bir tarihi, sosyal, psikolojik zemine oturtmayı seviyorum. Sadece psikoloji değil, romanlarda hukuki bir durum varsa avukatlardan da danışmanlık alıyorum. Yazdıkları alanın profesyonelleriyle görüşen, sohbet eden, onlara danışan çok yazar var elbette. Mesela Osmanlı döneminde geçen bir roman yazıyorsanız, tarihçilere danışırsınız. Kriminal bir roman yazıyorsanız, o konunun uzmanlarıyla görüşürsünüz. Öte yandan, her şeyi tek başınıza yazıyorsunuz aslında. Yani danışman siz yazarken yanınızda değil, metne müdahil olmuyor, ne yazdığınızı bilmiyor bile. Sadece kafanızdakileri mantıklı bir zemine oturtmak, terminolojiyi doğru kullanmak için ona alanıyla ilgili sorular soruyorsunuz. Tolga romanı ancak çıktıktan sonra okudu, yine de onun varlığı metnin psikolojik referanslarına daha fazla güvenmemi sağladı. En tuhaf görünen yerlerde bile Böyle şey olmaz canım dedirtecek bir nokta kalmadı. Esasen edebiyat tam olarak bunu beklemez sizden; dünyanın gerçekliğine uymanızı değil, kendi kurduğunuz gerçeklik içinde tutarlı olmanızı bekler. Her şeyi baştan sona uydurmak da mümkündü ama ben o yöntemi seçmedim. Gerçekçi bir yalancıyım; edebiyat bir tür güzel yalan söyleme egzersiziyse, yalanlarımı bilimsel temellere dayandırıyorum. Tanıştığımızda farklı ülkelerde yaşıyorduk, hakiki bir ilişki yaşamak zor gibi görünüyordu. Aşk pek çok imkansızlığın üstesinden gelebiliyor. Bir hastalık neticede, bir tür obsesif kompülsif bozukluk; insana acayip şeyler yaptırabiliyor. Aşıkken insanın beyni kokain bağımlılarının beyniyle aynı şekilde çalışıyormuş, biliyor musun? Yani aşık olduğun kişi yanında değilse, onun yokluğunu çekiyorsan, tıpkı madde bağımlısının yaşadığına benzer bir kriz hali doğuruyor bu. Benzer bir hormonal süreç yaşanıyor beyinde. Neyse işte, sonra olaylar gelişti tabii... Bizim beyinler müptela gibi çalışmaya başlayınca, sık sık uluslararası hatlarda gidip gelmeye, seferi hayatlar sürmeye, derken en nihayetinde yolları kesiştirip birlikte yaşamaya başladık, arada da baktık evlenmişiz. Evliliğe pek bir anlam yüklediğim söylenemez. Bu hikayede mesafeleri aşıp bir araya gelmeyi becermemizdi. Düşünsene, hayatını birlikte geçirmek istediğin insan dünyanın öbür ucunda... Ama bunu hakikaten istiyorsan, dünyanın uçlarını değiştirebiliyorsun."} {"url": "https://egoistokur.com/nermin-yildirim-kelimelere-degil-siire-inaniyoru", "text": "Çocukken en sevdiğim kitap kesinlikle Pal Sokağı Çocukları'ydı. Kutsal kitap gibi başucumda dururdu, açar açar okurdum. Benim için okuduğum bir kitaptan çok içinde yaşadığım bir dünya gibiydi. Macun Çetesi'ne üyeydim, Er Nemeçek en iyi arkadaşımdı, Boka'ya fena halde aşıktım. Yıllar sonra çocukluğumun geçtiği o sokaklarda dolaşmak için Budapeşte'ye gittim, Ferenc Molnar'ın anlattığı yerleri aradım. Uğruna savaşılan arsayı, çelimsiz Nemeçek'in öldüğü evi, hepsini buldum. Bir kitabın izini sürmüş gibi değil de çocukluğuma dönmüş gibi oldum. Büyüklerden gizli kitap okumamı gerektirecek bir durum hiç oluşmadı. Evin kütüphanesi kullanımıma açıktı. Bizimkiler her kitabın herkese söyleyecek farklı bir lafı olduğunu, her metnin her okur tarafından başka şekillerde anlamlandırılacağını biliyor olmalıydılar ki, Bu sana göre bu değil diye sınırlamadılar beni. Kafka'nın Dönüşüm'ünü ilk okuduğumda 9 yaşımdaydım. Dokuz yaşında bir çocuk ne anlayabilirse o kadarını anladım. Yıllar sonra yeniden okuduğum vakit, romanın fabl türünde olmadığını ve Gregor adlı bir hamamböceğinin acıklı hikayesini anlatmadığını fark edince epey şaşırmıştım! Kendi kitaplığıyla duygusal bağ kurmuş biri olarak, ödünç aldığım kitapları geri vermek konusunda hep titiz davrandım. Bir tek Latife Tekin'in Gece Dersleri kitabına el koymuşum farkında olmadan. Yıllar sonra fark ettim ama bir biçimde geri de vermedim. Fark etmemiş gibi davranmaya devam ediyorum. Üniversite yıllarında kitap çalmayı denemiş ama elim ayağıma dolaşınca beceremeyeceğimi anlayıp vazgeçmişliğim vardır. Becerebilsem yapardım. Kütüphanem mazi gibi kalbimde yaradır. Yıllarca bir şehirden öbürüne, bir evden diğerine benimle gelmiş, kolilerden çıkıp kolilere girmiş, taşınmama yardım eden cümle arkadaşımı bezdirmiş kitaplarımla maalesef ayrıldık. Barselona'ya taşınırken kütüphanemi yanımda götüremedim. Şimdi her defasında boş bavulla geliyorum memlekete. Yanıma giyecek doğru düzgün bir şey almıyorum ve dönerken kütüphanemden seçtiğim kitaplarla dolduruyorum bavulumu. Kütüphanem şiirlerle açılır. Edip Cansever, Turgut Uyar, Cahit Zarifoğlu, Cemal Süreya, Melih Cevdet, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Kavafis, Lorca... Çünkü ben kelimelere değil, şiire inanırım. Kitaplarımı öncelikle edebiyat ve edebiyat dışı kitaplar olarak ayırırım. Edebiyat dışında en çok sinema, kadın çalışmaları ve kitle iletişimi üzerine yapılmış çalışmaların kitapları bulunur kütüphanemde. Bunlar farklı zamanlarda beraber ve solo ilgilendiğim alanlar çünkü. Edebiyata gelince, tanınmamış yazarlar keşfetmeye bayılırım. Pek kimselerin bilmediği ama benim çok sevdiğim yazarları kitaplığımda güzel sürprizler gibi saklarım. Bir memleketten öbürüne bavul bavul kitap taşıyarak kendini telef eden biri olarak, elektronik kitap meselesinde epey yol kat etmiş olmam gerekirdi ama hayır. Henüz bu sulara yelken açamadım. Gereksiz bir muhafazakarlığım var ama yakında çaresiz aşacağım. İnternetten kitap almayı da sevmiyorum. Kitapçı gezmekle aynı şey değil. Ben kitapçı gezmeyi kitap almak kadar seviyorum. Yine de kimi durumlarda internetten alışveriş yapıyorum tabii. Tek tek kitaplardan ziyade bazı yazarlar, en çok da kadınlar geliyor aklıma. Yaşarken tuhaf karşılanmış, dehaları anlaşılmamış, hayatları zorlaştırılmış kadınlar. Öldüklerinde birdenbire kıymete binen ama yaşarken hakları yenen kadın yazarlar. Sanırım kişisel gelişim türündeki kitapları... Büyük laflar etmek istemem ama galiba onlar için gönül rahatlığıyla Almam ve okumam diyebilirim. Takip ettiğim yazarların yeni kitaplarını görmek beni heyecanlandırıyor. Ama hiç tanımadığım bir yazarın bilmediğim bir kitabı da bir sebeple dikkatimi çekerse ve kitabı elime alınca onu çok seveceğimi hissedersem, bu da yeni bir keşif ihtimaliyle heyecanlandırır beni. Şu an Çehov'un Üç Kızkardeş oyununu okuyorum. Sonra da Saklı Bahçeler Haritası'nın tanıtım filmini çeken arkadaşlarımdan sevgili Neslihan Oskay'ın, çekim gecesi ballandıra ballandıra anlatıp sonra da hediye ettiği bir kitaba, Sam Savage'ın Firmin'ine başlayacağım. Benim keşfim değil tabii, daha pek çok sevenlerinin olduğuna eminim. Ama kesinlikle çok daha fazla ilgiyi hak ettiğini düşündüğüm bir kitap var. Er ya da geç o ilgiyi göreceğini ve bir gün herkesin Ayhan Geçgin'in Son Adım'ından söz edeceğini umuyorum. Bir de henüz çıkmamış ama çıkışını büyük bir sabırsızlıkla beklediğim bir roman var: İki sene evvel Masumlar ile Sedat Simavi ödülünü alan Burhan Sönmez'in yeni romanı. Yazım sürecine ucundan köşesinden tanıklık etme şansına sahip olduğum için, çok güçlü bir roman geldiğini biliyorum ve çıkınca hepimizin ondan söz edeceğini düşünüyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/nermin-yildirimdan-atlamak-dusmekten-iyidi", "text": "Unutma Beni Apartmanı, Rüyalar Anlatılmaz ve Saklı Bahçeler Haritası adlı romanların yazarı Nermin Yıldırım'dan yaralarımıza ilaç niyetine. Geceydi, ağustostu. Sokağı yıkayan cırcır böceklerinin sesi, evlerden yükselen bebek ağlamalarına karışıyordu. Aşağı eğilince içim çekilmişti aniden, dizlerim titremişti. Ne zaman böyle balkondan aşağı baksam ürperir, pat diye düşüvermekten korkardım. Paldır küldür ölmekten değil, palas pandıras düşmekten. Düşmeden ölmenin ve yaşamanın da tabii, bir yolu olmalıydı. Henüz bulamamıştım. On dört yaşındaydım ve dünyadan çok sıkılmıştım. Bana kalırsa yeterince yaşamıştım. Yara gibi bir şeydi hayat. Ağılıysa, hele de acıyorsa, en temizi kesip atmaktı. Kesip atmakta usta sayılırdım. Çünkü korkaktım. En kolay korkaklar kesip atar. Korktuğum için vazgeçmiştim sevdiğim kızdan mesela. Reddedilmekten ödüm koptuğundan, onu ne kadar sevdiğimi, gece uyumadan evvel ve sabah uyandığımda ilk onun adını aklımdan geçirdiğimi, gülümsediği vakit kalbimde filler tepiştiğini söyleyememiştim. Sonra mesela, milletin önünde azar işitmekten korktuğum için çabucak yapmıştım ustamın her dediğini yıllarca. Şıp diye anlamış, leb denmeden leblebiyi uzatmıştım. Herkes beni akıl küpü, becerikli, cevval bir çırak sanmıştı. Alakası yoktu halbuki. Sadece felaket korkaktım. Hepsi geçmişti ama. Ustam beyin kanamasından ölmüş, babam birkaç hafta aksadıktan sonra iyileşmiş, kız da gidip başkasıyla sözlenmişti. Bilmiş bilmiş kafa sallayıp geçer dedikleri ancak böyleydi. Zaman geçse posası kalırdı. Aşk geçse acısı, sızı geçse yarası, yara geçse kabuğu kalırdı. Hep bir iz kalırdı işte. Dermansız hastalıktı dünya ağrısı ve geçmiş olsun temennisi, alabildiğine manasızdı. Yapacak çok şey de yoktu. Ben de sadece üzerime düşenleri yapmıştım. Ustamın ardından hakkımı helal etmiş, babamdan temiz bir dayak yemiş, sevdiğim kız için de kaldırıma yapışacak kadar çok içmiştim. Sonra işte... Hep olduğu gibi... hayat devam etmişti. Ne bitmek bilmeyen şeydi zaten bu hayat. Nasıl da uzundu günler. On dört sene, elli bir bin on yedi gün, yüz yirmi iki bin sekiz yüz sekiz saat... Felaket uzun, müthiş sıkıcı ve kesinlikle berbat! Yaşlanmış hissediyordum kendimi. On yaşından beri filan, böyle hissediyordum aslında. Çok yaşlı, çok yorgun, çok kırgın adını bilmediğim bir şeylere. Kalbimde tepişip duran hislere, o hislerle kuşatılmış kendime, umutsuzca isim arayıp duruyordum: Kumda iz bırakamayan salyangoz, kendinden başkasını acıtamayan kirpi, kabuğu kırık kaplumbağa, açıkta kalmış sızılı yara. Koca bir çile yünü yavaş yavaş sarar gibi çekiyordum dünya misafirliğimi. Yok vardan az acıtır diyor, yok olup gitmek için gün sayıyordum. Tespih boncukları misali art arda dizilmişti günler. Fakat hiçbiri geçmek bilmiyordu, boşuna bekliyordum. İtikatlar hayatta tutar insanı. Elhamdülillah Müslümandım. Bu nedenle, çok canım çekmesine rağmen, şöyle helalinden bir ip geçiremiyordum boğazıma yahut banyo rafındaki jiletlerden birini çekip, bileklerimde ince dikey patikalar açamıyordum. Bizzat kendi ellerimle kesemezdim biletimi ama bunu yordamıyla yapacak uygun bir kiralık katil arıyordum. Sigarayı günde üç pakete çıkardım, cillop gibi ciğerlerim bana mısın demedi. Karşıdan karşıya geçerken önce sola sonra sağa sonra tekrar sola bakmayı bıraktım lakin bütün şoförlerin pürdikkat kesileceği tutmuştu; kimse dalgınlığa kapılıp üzerimden geçmedi. Evin tüm pencerelerini açık unutup öyle uyudum ancak değil zatürre, nezle bile olmayı beceremedim. Hakkın rahmetine kolayına kavuşmak kabil değildi. Velhasıl, talihim yaver gitmeyince, huzur içinde ölemedim. Sonra işte o ağustos gecesinde, balkondan aşağı bakıp, yaşamaktan ve düşmekten deli gibi korkarken, elimdeki sigarayı aşağı attım. Ateş böcekleri gibi ışıklar saçarak düştü meret. Ve sonra neyin rüzgarına kapıldı bilmem, hiç dokunmadığım halde, alüminyum balkon korkuluğunda dengede duran sigara paketi, yuvarlandı aşağıya. Kendi kendini vuran gonglu saatler gibi, dünyaya eyvallahı olmayan vakur bir tavırla. Düşmemişti de atlamıştı sanki. Şaşırdım, ardından bakakaldım. Kıskandım da galiba. Bir rüyadan uyanır, bir gerçeğe ayılır gibi, aniden fark ettim. Atıldığım bu uğursuz bahçeye zaten düşerek gelmiştim. Düştüğüm için böyleydi her şey. Düşmek, başa gelen demekti, ille de çekilecekti. Ama düşmez de kendi atlarsa insan, bizzat seçerse ne yaşayacağını yani, işte o zaman her şey değişirdi. Bir kötüye koşmak icabında, bir iyiyi beklemekten yeğdi. Öyleydi. Hayat, fikrim sorulmadan sunulmuş ve üstelik müteşekkir olmam beklenen bir hediyeydi madem, istemiyordum, geri verecektim! Hayır, çok teşekkür ederim ama namuslu bir delikanlıyım ben, bu kıymetli hediyeyi kabul edemem efendim! Omuzlarımdan ağır bir yük kalktı sanki, hafifledim. Sonra korkuluklara uzandım, hiç tereddüt etmeden yarı belime dek aşağı sarktım. Toprak, gözlerimin önünde uğursuz bir atlıkarınca gibi bulantıyla dönmeye başladı. Ustam, babam, sevdiğim kız ve hatta onun kıtıpiyos sözlüsü bile... herkes aşağıdaydı. Sonra, saatte iki yüz kilometre hızla giden otomobilin ön camını sevgiyle kucaklayan kuş saadetiyle kavuştum toprağa. Vuslat; pat! Önce cehennemde miyim diye düşündüm. Ama nerede bende o şans, ölememiştim. Baktım, iki bacağım da askıya asılı, alçıdaydı. Elimi sancıyan başıma götürdüm, sargılıydı. Korkmak da yetmemişti demek bu uğursuz bahçeden kaçıp gitmeye. Üstelik benim kadar uzun yaşayacak sefil bir yatağa saplanmıştım. Ne yapalım, neticede birilerinin de hayatta kalıp öyküsünü anlatması lazımdı. Hadi şimdi bir çay koyun da karşılıklı içelim."} {"url": "https://egoistokur.com/nermin-yildirimdan-ben-bay-cetnekinin-ceket", "text": "Edebiyatımızın Er Nemeçek'i Nermin Yıldırım yazdı bu yazıyı. Aylar önce Ot Dergi'ye... Dünyanın en şahane çocuk kitabı olan Pal Çokağı Çocukları'nın kıyıda kalmış, unutulmuş bir karakterinin ağzından. Her şeyi gören, işiten, bilen ama ko-nu-şa-ma-yan bu karakteri az sonra hatırlayacaksınız. Ve bana hak vereceksiniz; doğruya ulaşmak için bazen unutulmuş karakterlere kulak vermek gerek. Ben ceket, Bay Çetneki'nin ceketi. Kalbi kırık çocuklar çetesindenseniz, muhtemelen Bay Çetneki'yi de beni de bilirsiniz. Fakat kim bilir, belki kimi feci hatıralar gibi bizi de unutmak istediniz. Keşke hepimiz unutmayı becerecek kadar şanslı olsaydık, ama değiliz. Size biraz kendimden bahsedeyim. Bundan yüz yedi yıl evvel yazılmış bir romanın içinde gizliyim. Buda ile Peşte'yi birbirinden ayıran kudretli Tuna Nehri'nin Peşte yakasında dünyaya geldim. Bende talih olsa azıcık büyük yahut küçük biçilir; Bay Çetneki'nin sırtına göre dikilmezdim. Lakin maalesef tam da onun bedeniydim ve bir gün ansızın hayatta kimseye yastık olmamış karanlık omuzlarına bırakılıverdim. Çenteki, Jozsefvaros'da, Maria Sokağı'nın bitip Pal Sokağı'nın başladığı yerde yaşardı. Beni gündüzleri sırtında gezdirir, mesai bitti mi de evine koşup penceresinin önündeki askıya asardı. Hayattaki tek eğlencem, pencereden dışarıyı, mahrum kaldığım hayatın lütufkar akışını seyre dalmaktı. Esasen Pal Sokağı, fener alaylarının geçit töreni yaptığı destansı bir yer sayılmazdı. Günler, her yerde olduğu gibi orada da sıkıcı ve durağandı. Ama tam pencerenin önüne geçtiğim saatlerde, okul kapısından dışarı fırlayıp hayat dolu bir gürültüyle sokağa akan muhteşem çocuklar vardı. Son ders zili çaldı mı, sesleriyle, neşeleriyle, acemi hevesleri ve kırılgan yürekleriyle, yükselen dalgalar gibi ele geçirirlerdi Pal Sokağı'nı. O minicik boylarına rağmen, sokağı ve hayatı güzelleştirmeye muktedir, görkemli varlıklardı. Pencerenin önünde sessizce durup dünyanın güzel bir yer olabileceğine inanmak ister gibi seyrederdim onları. Bilhassa gözlediğim, günbegün takip ettiğim bir grup arkadaş vardı; macun çetesinin hınzır üyeleri. Boka, Çele, Çonakoş, Barabas, Gereb, Vays, Kolnay ve elbette Erno Nemeçsek; Pal Sokağı'nın yoksul ama mutlu, küçük ama onurlu çocukları. Okul çıkışı soluğu arsalarında alır, bir aşağı bir yukarı koştururlardı. Çetenin lideri, en büyükleri olan gözü pek Boka'ydı. En rütbesizleri ise yaşça küçük, bedence çelimsiz, sarışın Er Nemeçek. Hikayelerini duymuşsunuzdur; yurt bildikleri oyun alanlarını, arsalarını müdafaa etmek için yukarı mahallenin zengin çocuklarıyla, namı diğer Kızıl Gömlekliler'le çekişip dururlardı; güya iki çete arasında amansız bir savaş vardı. Sıradan bir cekettim ben. Ama hakiki savaşlarla mahsusçuktan yapılanlar arasındaki farkı pekala bilirdim. Bu nedenle Pal Sokağı Çocukları'nın, krokiler çizerek, barikatlar yükselterek, kumdan kaleciklere bayraklar dikerek yaptıkları masum savaşlara gülüp geçerdim. Fakat sonra beklenmedik, feci bir şey oldu. Korkaklığının nişanı olsun diye çete defterine adı küçük harflerle yazılan Er Nemeçek, arsayı koruyup cesaretimi kanıtlayacağım derken Botanik Bahçesi'nin ortasındaki gölde sırılsıklam ıslanıp zatürreye tutuldu. Ateşlendi, hastalandı, yataklara düştü. Ölümcül hastalığının kara gölgesi, sokaktaki tekmil oyunu sırça vazolar gibi bin parçaya böldü. Aşağı ve yukarı mahallenin çocukları, keder içinde onun Rakoşi Sokağı numara üçteki yoksul evinin kapısına doluştu. Kızıl Gömleklilerin Lideri Feri Ats bile aralarındaydı. Hepsi şaşkın, hepsi üzgün, hepsi ağlamaklıydı. Çocuklar çünkü, bir savaşta gerçekten ölünebileceğini bilmez. Çocuklar, sadece şakacıktan yere düşer kendi savaşlarında. Büyüklerin savaşlarına bulaşmış olanlarsa, ancak oyun bittiği halde biri yerden kalkamayınca tanışırlar ölümle ilk defa. Ölmeyi bilmeyene ölümü öğretmek hep büyüklerin işidir. Düşenin halinden, ölenin halinden, geride kalanların halinden anlamamak hep büyüklerin işidir. Yüz yedi sene evvel bugün, canım Nemeçek, yatağında incecik uzanmış, ateşler içinde sayıklıyordu. Sarışındı, çelimsizdi ve nihayet isminin büyük harflerle yazılmasını hak etmişti. Ne var ki kahraman olabilmesi için ölmesi gerekecekti. Zavallı anneciği, ümidini korumakla yas tutmak arasında yükselen gamlı köprüde bacakları titreyerek gidip geliyor; o gün ruhunda açılan söküğü asla dikemeyecek olan terzi babası, kendi ömründen alıp evladınınkine veremeyen bütün babalar gibi çaresizliğin tarihini sil baştan yazıyordu. Evin halini nereden mi biliyorum? Tam o gün, söküleceğim tuttu; sahibim Çetneki de soluğu Nemeçek'in babası terzi Andraş'ın evinde aldı. Buraya kadar çıkaramadıysanız, Bay Çenteki'yi şimdi hatırlayacaksınız. Çocuklar ölürken, malın mülkün peşine düşen, kar zarar hesapları yapıp tuttuğu çeteleleri alt alta dizen adamdı Bay Çetneki. Sadakat kadar ihaneti, sevinç kadar sefaleti, korkaklık kadar gözü pekliği anlatan romanların ve içinde ne yapacağımızı bilmediğimiz kırık dökük hayatların tek kötü karakteri. Çünkü hiçbir şey ama hiçbir şey; ne ihanet, ne korkaklık, ne de bırakıp gitmek seni seven birini; hiçbir şey daha kötü değildir umursamamaktan diğerlerini. İşte bu yüzden Bay Çetneki, bizim hikayemizin en zalim karakteriydi. Sadece kendini düşünürdü o, bir tek kendini. Bu yüzden hiç sevmedi, hiç sevilmedi. Onun sırtında girdim ben Rakoş Sokağı'ndaki evden içeri. Yoksul bir ev, hasta yatağında can çekişen masum bir çocuk... Roman bu ya; içerideki acıdan duvara toslayıp gerisin geri gitmek yahut sessizce oturup dua etmek yerine, Nemeçek'in babasına bakıp ceketimi tamir et dedi, diyebildi sefil Çetneki. Anlamak, hissetmek, bir acıyı paylaşarak iyileşmek nedir bilmedi. Çocukların ölmesi sıradan bir işti ona göre, dünya malı elbet daha mühimdi. Bilirsiniz, her devirde vardır bu uğursuz Çetnekiler ve onların kahrolası çeteleleri. Derken canım Nemeçek uyanamayacağı bir uykuya dalıverdi. Ve sonra, başka zamanlarda, başka haritalarda, başka çocuklar da. Cesaret ve inanç yetmedi onları oyunda tutmaya. Sıradan bir cekettim ben. Ne çocukları kurtarabildim ne de temizleyebildim Çetnekilerin karanlık kalplerini. Şimdi ben, Bay Çetneki'nin perişan ceketi, yaşarken isimleri küçük harflerle yazılmış bütün güzel NEMEÇEK'lerin üzerine şefkat ve kederle ilikliyorum yaşlı düğmelerimi. Biliyorum, hayat adil değil. Biliyorum, yeri gelince can da ödeniyor bedel diye. Ama sinmiyor işte içime. Neden ölüyor bütün güler yüzlü çocuklar, kahramanlar neden hep ölü olmak zorundalar? Biri çıkıp dese ya onlara; ne dünyanın ne arsanın manası var siz olmayınca. Çetnekiler çoğalıyor siz azaldıkça. Hem ölüm de benzemiyor sandığınız şeye. Düşülüyor, kalkılmıyor bir daha. Ne olur ölmeyin çocuklar, ölmeyin be!"} {"url": "https://egoistokur.com/nermin-yildirimdan-unutma-sarkilar", "text": "Fotoğrafta gördükleriniz sadece bir kısmı; listede harika şarkıcılar ve enfes şarkılar var. Bu yazıya başlarken, Unutma Derslerinin müzikal haritasını çıkarmak gibi bir fikir vardı aklımda. Unutma Derslerinde yer alan unutma şarkılarını yazacaktım. Oysa literatürdeki unutma şarkılarının yekünü elbet bundan fazlasıydı. Romanda sadece aşkın -de ve -den halinden bahseden şarkılar yer alsa da unutmanın binbir türlü hali vardı. Velhasıl ben de romana misafir olan şarkılara geçmeden evvel unutma repertuarı üzerine kısa bir girizgah yapmaya karar verdim. Hadi başlayalım! Unutma mevzusu üzerine yapılmış şarkıların çoğu unutma arzusundan ziyade unutamayışın acısını dile getirir. Neden? Çünkü kalp bir kere Veli Efendi'ye çıkmış gibi dörtnala koşmaya başladı mı, biçare sahibine ancak ardından nal toplamak kalır! İşte kalp, rahmetli beygir Bold Pilot gibi koşarken, beyin obsesif kompulsif bozukluk olarak formüle edebileceğimiz maraz neticesinde yerinde saymaya başlamışsa, yani insan bir kere aşık olmuşsa, unutmak zikredildiği kadar kolay iş değildir. Bir noktadan sonra aşığın içinden Boşver ya, unutursun diyen arkadaşların ağzına terlikle çat çat vurmak gelir. Eh, haksız da değildir. İşin aslı türküde unutursun diye telkinde bulunulan kişi şair Abdurrahim Karakoç. Şiiri vaktiyle gönül verdiği genç kıza yazmış. Daha doğrusu kızın evlendiğini öğrenince şu meşhur Sarı saçlarını deli gönlüme bağlamışım Mihriban şiirini yazmış. Sözler türkü olup kızın kulağına gittikten sonra, şaire Unutmak kolay değil diye başlayan bir mektup gelmiş Mihriban'dan. Bunun üzerine Abdurrahim Karakoç da ileride aşağıdaki türkünün sözlerini oluşturacak şiiri kaleme almış. Açıkçası ben Selda Bağcan yorumunu ayrıca severim ama listemizde zaten bir Selda Bağcan olduğu için, türküyü bestecisinden dinleyelim. Velhasıl hatırı sayılır nicelikteki şarkı da unutamayacağına kani olmuş aşıkların halini ve unutursun diyenlere sitemini anlatır. Bu şarkıyı ilk Ajda Pekkan'dan dinleyip sevdik. Lakin Deniz Seki bir sürü sebepten dolayı bu listede olmayı hak ediyor. Uzatmayıp susuyorum. O konuşsun güzel sesiyle. İşte unutamamış biri daha. Anlaşılan ablamız vaktiyle filinta gibi delikanlıyı terk etmiş. Ama şimdi bin pişman. Aklı karışmış, kalbi balkonda dövülen halılar gibi toz atmış. Hem aşkım hem arkadaşım diye sesleniyor oğlana. Arkadaş kalalım mı demişler acaba? Bu tür arkadaşlıkları bilirsiniz... Güzeller güzeli Marie Laforet, Sensiz yaşayamıyorum, nedendir bilemiyorum makamında çok tatlı bir şarkıyla taçlandırıyor pişmanlığını ve unutamayışın hezeyanını. Unutmak fikri etrafında yazılmış başka bir kısım şarkı da unutulma korkusunu konu edinir. Unutulmak, unutmaya gerek duymaktan bile daha kederlidir. Zira böyle durumlarda, en çok varolmak istediğiniz dünyada artık yaşamamak manasına gelir. Yani bir tür ölüm şeklidir. Bir deyişle ölmekten, başka bir deyişle de sabık sevgilinin aklından çıkmaktan ödü kopan aşık, derhal bir türkü yakar ve temennilerini arka arkaya sıralar. İşte bu kategorinin en meşhur örneklerinden biri. Sabık sevgilisinin kendisini unutması fikrine katlanamayan aşık, onun hayatına yeniden girmenin, kendini hatırlatmanın yollarını arıyor. İstiyor ki o da acı çeksin, o da özlesin. İşte bu gamlı duygularla Boğazında düğümlenen hıçkırık olayım, unutma beni, unutama beni diye inliyor. Bir de sabık sevgiliye olan biten her şeyi unutmayı öneren şarkılar vardır. Geçmişi, hataları.. Yeter ki gitmesin, terk etmesin. Yeter ki devam edilebilsin o yarım kalmış aşka. Bu son çırpınışlar, belki de olan biten her şeyden daha acıklıdır. Aşağıdaki şarkıyı elbette Jacques Brel'den seviyorsunuz ama İspanyol şarkıcı Silvia Perez Cruz'dan da dinleyin lütfen. Müthiş bir ses ve harika bir performans. Ha, çoğu zaman biçare aşığın sesini işiten olmaz, o ayrı. Zira zalim kural şudur: Unutulmaktan korkanlar, genellikle korkmayanlardan hızlı unutulur. Neyse. Bu yüzden bazı unutmalı şarkılar da korktuğu başına gelen ve kendini unutan sabık sevgiliye sitem eden aşığın sesiniden yazılmıştır. Malumunuz, sitem sevgiden doğar ve böyle olduğu için bilhassa yaralı kalpleri fena halde yorar. Mesela Zeki Paşa Acem Kürdi usulden bir Unuttun Beni Zalim! çektiğinde, rakıdaki buz bile olduğu yerde titreyip ağlar. Hemen bu minvalde bir örnekle, yine İspanya dolaylarından tatlı bir havayla devam edelim. Unutulmanın kederini en güzel anlatan şarkılardan biri de budur. Malum, aşk da unutulmak da dünyanın her yerinde ve bütün dillerde aynı acıtıyor. Kimi yaralar her yerde aynı biçimde kanıyor. Bu şarkı da Küba'dan, Buena Vista Social Club'dan gelsin madem listemize. Compay Segundo ve Omara Portunondo, yirmi senelik bir aşkın ardından, Uzun zaman evvel hayatının aşkıydım, ama artık geçmişinin parçasıyım ve buna dayanamam diyor. Yine aynı minvalde şifacı bir şarkı. Hiçbir şey dünyanın sonu değil diyor, hayat dopingi veriyor. Unutma ve daha da önemlisi yaşama enerjisi ikram ediyor. Ama bazen de umuttan ziyade öfke gerekir toparlanmak için. Ulrike Meinhof bile konumuzla tamamen alakasız bir durumda Öfkeli olmayı üzgün olmaya yeğlerim dememiş miydi? Açıkçası şu durumda konumuzla alakalı olmasına gerek de yok zaten. Zira aşıkken dünyanın kendi acınız etrafında döndüğünü düşünür ve politik, sosyal bütün önermeleri üstünüze alırsınız. Bu sizin en doğal hakkınız! Velhasıl, bu noktada imdadınıza koşabilecek öfkeli şarkı da Bahçede tekmelenecek futbol topu değilim. Bana böyle davranamazsın! diye feveran eden Sinead O'Connor'dan geliyor. Bu kısa girizgahtan sonra şimdi gelelim Unutma Dersleri'nde zuhur eden şarkılara. Aslında romanda Ben sana muhtacım diyen İlhan İrem'den, onun kıvırcık saçlı kafasını Mein Herz Brennt eşliğinde gürzlerle parçalayan Rammstein'a, İzel Çelik Ercan koalisyonundan Angara'nın Bağları'na kadar pek çok konuk sanatçı ve şarkı mevcut. Ama listemiz çoktan dolup taştığından minik bir seçki yapmaka yetinelim. Gerçi sözlerin sahibi Ülkü Aker bir noktada Bir daha dönülse şu yalancı dünyaya, bir ömür verirdim ben yine, seninle bir günlük mutluluğa. diye fena yan çiziyor ama biz unutma serüvenimizde elbet o kısmı örnek almıyoruz. Efendi gibi yasımızı tutalım, işimize bakalım. Sevmek Zamanı filminden alınmış görüntülerle Işıl German'ın sesi birleşince ortaya imkansız bir güzellik çıkmış. Ayrılık sonrası ağrısına dair şiirsel sayıklama, harika bir Nazan Öncel şarkısı. Unutma Dersleri'nin Mazi İmha Merkezi'nde, santral müziği olarak kullanılıyor. Merkezin acil destek hattına telefon ettiğinizde karşınıza ilkin bu şarkının Unuttum gitti geberik, unuttum gitti geberik kısmı çıkıyor. Mazi İmha Merkezi'nin asansörlerinde çalan şarkılardan. Maalesef çok kötü bir kayıt ama bir fikir verir. Eğer vaziyetiniz buysa, kendinize haksızlık ettiğinizi bilmenizi isterim. Böyle olsun istemediniz. Hiç kimse istemezdi. Ama işte hayat... Ne bütün bunlar olup bittiği için hayata, ne de böyle hissettiğimiz için kendimize kızabiliriz aslında. Nihayetinde acı çekebilme kudreti de yaşadığımızın delili. Bazen de böyle bakmak gerekir sanki. Ama olsun. Ben burada ne yazarsam yazayım, yine de böyle hissedilecek. Tekdirle uslanmak fıtratımızda yok. O acı buraya gelecek ve ille de bizzat çekilecek! Hepinize tek saniyesini dahi unutmak istemeyeceğiniz; her anını mutlulukla, neşeyle, gönül ferahlığı ve iç huzuruyla anacağınız şahane bir ömür dilerim."} {"url": "https://egoistokur.com/nermin-yildirimin-yazisi-o-atesi-siz-yaktini", "text": "Nermin Yıldırım: O ateşi siz yaktınız! Nermin Yıldırım'ın 4,5 yaşında ölen Diyarbakırlı küçük kız için birkaç ay önce yazdığı ve OT Dergi'de yayınlanan bu yazıyı uzun uzadıya giriş falan eklemeden yayınlıyorum. Özgecan Aslan'ın feci şekilde öldürülmesinin üzerinden zaman geçmedi; üzgünüm, öfkeliyim, çaresizim, hepiniz gibi... Dergiye düştüğü küçük notta Çocukların erkenden yaşlandığı bu alemde, neşe bizim neyimize! diyen Nermin gibi hissediyorum. Yazmayı bilsem yazardım. Anlatırdım bütün bunları herkese... Ama dört buçuk yaşında yazmayı bilmiyor daha insan. Aslında konuşmayı da. Hoş, galiba insan konuşmayı hiç öğrenemiyor. Kaç yaşına gelirse gelsin. Daha doğrusu bazı şeyler, hiçbir zaman, hiçbir dilde anlatılamıyor. Dilin kemiği yok, ama kalbin içinde çok acıyan bir yer var. Ondan. Dört buçuk sene aşağıdan baktıktan sonra size, en çok kötülüğünüze şaşırdım. Bir de kötülükleri, tekinsiz tohumlar gibi, susarak yeşertmenize... Sizin sessizlikleriniz bana fazla büyük geldi. Aşağıdan bakarken ben dünyanıza, korkunç kötülüğünüz nefesimi kesti. Nasıl söylenir bilmiyorum ama... bakın, benim canımı çok acıttılar. Can deyip durdukları şeyin ette değil, daha içeride, iyice derinde bir yerde saklandığını o zaman anladım ben. Etin çünkü acısı geçiyor. Et uyuşuyor, kan duruyor. Ama o derindeki yer var ya, siz galiba ruh diyorsunuz adına, işte o hep, o daima, o hiç geçmeyecekmiş gibi sızlıyor. Benim canım orada, dışarıdan görünen her şeyin altında, çok kötü birinin etimi acıtmaya geldiği günden beri yanıyor. Sonra O... elleri artık masallardaki korkunç canavarların kanlı pençelerine benzeyen o cehennem zebanisi, etinizi acıtmak için uzanıp ruhunuzu kanatır. Dört buçuk yaşında, bütün ellerin başınızı okşamak için uzandığını sandığınız bir zamanda, böylesi bir fenalığın şaşkınlığında, başınız dönmeye, kulaklarınız uğuldamaya, gözleriniz birer alev topu gibi yanmaya başlar. Daha önce hiç bilmediğiniz, daha sonra hiç unutmayacağınız bir his gelip yerleşir kalbinizin ortasına. Korku desem değil, öfke desem değil, acı desem değil; hem hepsi olan hem de hiçbiri olmayan, yangın gibi bir his. Bir de tuhaf, her şey sizin kabahatinizmiş gibi kırık dökük bir mahcubiyet. Utanmayı unutmuşların yerine utanacak kadar masum olduğunuzdan herhalde. Ağlamak, çığlık atmak, hiçbir şey yokmuş gibi şen şakrak akmakta olan hayatı durdurup yardım kırıntısı aramak istersiniz. Ama O; ağzı, bir dudağı yerde bir dudağı gökte masal mahluklarının küfre batmış tiksinç ağzına benzeyen O... boğazından yükselen çakal hırıltıları arasında, leş kokulu nefesini yüzünüze üfleyerek susmanızı söyler mesela. Susmazsanız susturacak kadar büyüktür elleri. Kolları kocaman ve damarlıdır; damar damar şişmiştir görmek istemediğiniz her yeri. Dedim ya, dört buçuk yaşındayken, zaten her şey sizden daha büyüktür, ya da öyle görünür. Sağa sola koşturan minik karıncalar gibi, aşağıdan bakarsınız dünyaya. Üstünüze abanmış olan O, elli kilo, altmış kilo, yetmiş yahut seksen kilo değil; tonlar çeker. Öyle ağırdır ki, bütün karıncalar ölür. Bütün karıncalar ölür ve siz nefesinizi tutarsınız. Zaman yorgun bir atlas gibi, öncesi ve sonrası olmak üzere ortadan ikiye bölünür. Sonra işte, şimdi size, şimdi kimseye anlatamayacağım kadar korkunç şeyler olur. Nefesinizi tuttuğunuz anda asılı kalır zaman. Siz hemen geçsin istersiniz ama uzar da uzar; hayatınızın kalanı boyunca orada durur. Zaman durur, kalbinizin atışı durur, yağıyorsa yağmur, dönüyorsa dünya durur. Kuşlar susar ötüyorsa, bildiğiniz bütün şarkılar eski bir pikapta unutulur. Renkler solar, dünya siyah beyaza, hayır dünya dipsiz bir karanlığa boğulur. Evet, orada bir şey olur kıymetli büyüklerim. Öyle bir şey ki, dört buçuk yaşında bir çocuk büyür, dünyanın kalanı küçülür, küçülür, un ufak olur. Toprak kaynar, gök yırtılır, Allah baba kaybolur. Bakın ben size sahildeki minik bir soyunma kabininden bahsedemem, yaşım yetmiyor. Size bahçenin aralanan kapısından içeri süzülen bir yabancıdan söz edemem, dilim dönmüyor. Size kendi evimin salonundaki terli koltuklardan, kafakağıdımda bile ismi yazan kötü kalpli adamlardan dem vuramam, gücüm yetmiyor. Dedim ya, dört buçuk yaşındayım. Dünya yıkıldı ve ben altında kaldım. Öldü bütün karıncalarım. Bakın, bütün sahiller, bahçeler ve üçlü koltukları karanlık salonların, cehennem ateşinde gürül gürül yanıyor. Cehennemi başka yerde sananlar, bana sırtını dönmüş, şekerli sevaplar biriktiriyor. Dört buçuk yaşındayım ve pekala biliyorum ateşin alasını ve yanmaya nereden başlandığını. Dört buçuk yaşındayım ve maalesef biliyorum ihtiyarlamayı. Susmayı ve canımın altında bir yerde usul usul kanayıp henüz yazılmamış kağıtlar gibi eriyerek buruşmayı. Fakat hakkınızı teslim etmeliyim kıymetli büyüklerim; susmakta asıl sizsiniz liyakatli usta. Susmakta ve başkalarının felaketini göremeyecek kadar ama olmakta. Hem her yerde olup hem hiçbir yerde değilmiş gibi davranmakta. Hatırlasanıza, siz de vardınız. O sahilde mesela, uzanmıştınız güneşin altında, pembe beyaz tenlerinizi bronzlaştırıyordunuz; beni görmediniz. Bahçemin sokağından gülüşerek geçiyordunuz; sesimi duymadınız. O evde yaşıyordunuz siz de, benimle aynı evde; fakat çok derindi kahrolası uykunuz çok, hiç uyanmadınız. Beni O'nunla, beni minicik canımla, beni korkunç azabımla baş başa bıraktınız."} {"url": "https://egoistokur.com/neslihan-acu-ile-z-yalnizligi-roportaj", "text": "Aslında bu türden çok roman çevriliyor ama 'genç-yetişkin' diye etiketlenmedikleri için arada kaynıyorlar. Z Yalnızlığını yayınlayan ON8 ise sadece genç yetişkin romanları basan bir yayınevi ve çok iyi seçimler sunuyor. Her şeyden önce, bu türün iyi bir okuruyum. Gençleri seviyorum ve yaşım ilerledikçe onları daha iyi anladığımı hissediyorum. Gençlik, dünyaya doğrudan baktığımız, bu yüzden gözlerimizin yandığı, nefesimizin kesildiği, her türlü yaralanmaya müsait olduğumuz bir dönem. En yalansız dolansız çağımız. Öte yandan bizim ülke gençliği iyice bahtsız, dolayısıyla onlara dair yazacak şey de çok. Genç olmanın olağan acılarının üstüne, korkunç bir eğitim sisteminin, sevgisizliğin, evde ya da sokakta sıkıntıları ekleniyor. Gençlerin mutsuzluktan ölmesi kadar korkunç bir şey yok. Genç edebiyatını işte bu nedenlerle de çok önemsiyorum. Aslında bu alanda müthiş çeviri romanlar yayınlandı. Ensest, aile içi şiddet, yalnızlık, iletişimsizlik, eşcinsellik, tecavüz gibi konuları cesaret ve dürüstlükle ele alıyorlardı. Bizim yazarlar konusunda ise haklısın. Romanımın kahramanı Serap, fazlaca duyarlı bir kız. En yakın arkadaşı sınav stresi yüzünden intihar etmiş, onu unutamıyor. Sağlıklı bir aile ortamı yok, okul ortamı da berbat. Sevgisizlik ve rekabetin ortasında kısılıp kalmış; yolunu sezgileriyle buluyor. Karşısına çıkan iyi insanlara da midye gibi yapışıyor. Bir de kitaplara, filmlere sığınıyor. Ailesi parasız olduğundan, insanların ancak satın aldıklarıyla var olabildiği bu tüketim dünyası, ona kendini bir hiç gibi hissettiriyor. Tek amacı, mutlu olmak! Bir de gerçek bir arkadaşı olsun istiyor. Gerçek arkadaş kimdir diye sorayım sana. İnsanın hayatında neyin eksikliği giderir, hangi kırıkları onarır. Serap zevk aldığı şeyleri konuşacağı, paylaşacağı birisi olmadığında kendini eksik hissediyor. Kendilerini sosyal medyadaki takipçi sayısıyla tanımlayan günümüz gençleri, sahici arkadaşlıklar da kuramıyorlar. Mutsuzluklarının bir nedeni bu... İnsan, beğenilmek, takdir edilmek ister ama anlaşılmayı daha çok ister. Ve 100 bin takipçi bile, seni gerçek bir arkadaş kadar anlayamaz. Hem de nasıl var! Hasarlı gençlik dönemi yaşamış olanlar, sonradan kendilerini tümüyle korumaya alıyorlar. Geçmişte çok fazla acı çektikleri için, artık kimse onlara ilişmesin istiyorlar. Bu nedenle kalpleri küfleniyor, bir nevi zombiye dönüşüyorlar. Ama benim gibiler de var; acı çekmiş olsalar bile insanlardan korkmamayı seçen, onları anlamaya çalışanlar. Ben bu yüzden yazar oldum. Sonuçta hepimizde büyük bir kötülük potansiyeli var. Öte yandan, çok büyük bir iyilik potansiyelimiz de var. Çocukları eğitmek değil öğütmek için dizayn edilmiş okullar, şiddete başvuran aileler, sevgisiz yetişkinler çocukların içinde iyi ne varsa öldürmeye çalışıyor. Evet, kendileri hayatı ıskalamış, bozuk para gibi harcamış olabilir ama gençler için hala umut var. Yaşamanın büyüleyici bir deneyim olduğunu bilmek. Biz çok korkutulduk. Yüreğimizin sesine kulak tıkamamız ve hep bir kurallar silsilesine uymamız istendi bizden. Liseyi birincilikle bitirmiştim ama zırcahildim. En zorlu kimya formüllerinin içinden çıkabiliyordum ama günlük hayatta tam bir eblehtim. O yüzden okullarda hayata dair şeyler de öğretilsin isterdim. İlkyardım mesela ya da toprağa bir şey ekip biçmek... Dünyayla ve diğer canlılarla doğru iletişim kurmayı, saygı duymayı, anlamayı keşke daha önce öğrenebilseydim. Bunları sonradan el yordamıyla öğrendik; kitaplardan, filmlerden, arkadaşlardan... Neyse ki asi bir yaradılışım vardı. Haklısın. Öğretmek, öğrenmek özgür süreçler olmalı, dayatma içermemeli. Bizdeki eğitim sistemi 40 yıl önce de kötüydü, bugün de kötü. Sadece şekli farklılaştı. 40 yıl önce laik ama özgürlük içermeyen, katı bir sistem vardı. Askeri okulda okuyormuşuz gibi sürekli Hazır ol, rahat! komutları duyardık. Öğretmenler ürkünç bir disiplinden yanaydı; tartışmak, fikirleri sansürsüz ortaya sermek mümkün değildi. Yerdin tokadı, soluğu disiplinde alırdın. Tarih, coğrafya, edebiyat, hepsi resmi versiyondu, gerçekle ilgisi yoktu. Sistem ezbere dayalıydı. Şimdi de dini eğitim gelip çöktü. Bir de eğitim bir ticaret mevzusu gibi görülüyor, her taraf özel okul dolu! Pahalı ama kötü okullar. Devlet okulları ise Allah'a emanet! Dediğim gibi, tümüyle çağdışı, yararsız, faydasız bir sistem! Kesinlikle. Ben mesela çok şanslı bir çocuktum, ilk okuduğum roman Mark Twain'in Huckleberry Finniydi. Hayatta ne öğrendiysem, kitaplarla filmlerden öğrendim. Çok kitap okuduğunda hayata farklı bakar, insanlara farklı yaklaşırsın. Empati duygun gelişir, daha anlayışlı, cesur olursun. Ve bu da insanı kaçınılmaz olarak daha fazla yaşamaya iter. Bizde insan ya beceriksiz bir kitap kurdu olur ya da kurnaz bir hayat insanı haline gelir şeklinde bir yanılgı var; çok okuyan aşağılanıyor. Oysa hem kitaplarla dost olup hem de hayatın üstesinden gayet güzel gelebilmek mümkün. Bizdeki en sakat düşüncelerden biri de iyi filmlerin, iyi müziklerin, iyi kitapların sadece yüksek gelir grubundan, pahalı eğitim almış insanların hakkı sayılması. Yalnızlık: Sevilmemek, anlaşılamamak. Sevememek, anlayamamak. Bağ kuramamak. Tüketim: Modern çağın dini. Tapınakları da AVM'ler. Daha çok tüketenin daha çok insan sayıldığı acımasız bir düzen. Yaratıcılık: İçinde taşıdığın cevherleri gün ışığına çıkarmak... Ruhuna kazı yapmak. Bir şeyi başkalarının dikte ettiği şekilde değil, içinden geldiği gibi yapmak. Herkesin gittiği yollardan değil, başka yollardan yürümek. Yol yoksa, yeni yol açmak. Arkadaşlık: Paylaşmak. Birlikte sevinmek ve üzülmek... Sohbet etmek. Sıcaklık. Uyumsuzluk: Kurallara uyma güçlüğü çekmek, öte yandan kendi kurallarını koyacak kadar güçlü olamamak ve dolayısıyla kapana kısılmış bir halde, doğru düzgün ilişkiler kuramadan yaşamaya debelenmek. Sosyal medya: Yalan dolan. Sahte dünyalar. İmajlar alemi. Mutluluk: Sevildiğini, anlaşıldığını, sevdiğini, anladığını hissettiğin o an. Bu kuşak meseleleri Gezi olayları sırasında gündeme geldi. İlk kez orada gördüğümüz Y Kuşağı gençleri bizden farklı olarak aileleriyle yakın olabiliyorlar. Bir de aynı anda hem özgür olmak hem de rahat etmek istedikleri için özgürlük uğruna türlü çeşit acıya katlanmaya razı gelmiyor ve ailelerinin sahip olduğu olanakları sonuna kadar kullanıyorlar. Z Kuşağı ise onlardan bir sonrakiler, yani 2000 ve sonrasında doğanlar. Teknolojinin çocukları. Aynı anda birçok şeyle uğraşmaya alıştıkları için, hiçbir konuya tam odaklanamıyorlar. Aynı anda bir sürü cihazı kullanıp çok yaygın iletişim ağları kurabiliyorlar ama normal iletişim konusunda zayıflar, yüz yüze sohbet edemiyorlar. Çok yalnız ve mutsuzlar bir de. İyi bir dünyada yaşamak istiyorlar ama bunu nasıl başaracaklarını bilemiyorlar."} {"url": "https://egoistokur.com/neslihan-acu-severek-okudugum-her-kitabi-ciddiye-aldi", "text": "Neslihan'ın başka özellikleri de var. Tanıdığım en tutkulu, en iştahlı insan bir kere. Sanata ve hayata duyulan bir iştahtan söz ediyorum. Filmlere, müziklere, çizgi romanlara... Çok cesur ve kararlı sonra; kafaya koyup da elde edemediği bir şeye şahit olmadım bugüne dek. Onunla konuştuğum zamanlarda, isteyip de ertelediğim pek çok şeyi ucundan tutsam ben de kolayca yapabilecekmişim gibi hissediyorum. Demek istediğim, bulaşıcı bir enerjisi var. Ayrıca kimi zaman fırtınalı dönemlerimiz olsa da şahane bir arkadaş. Çocukken -kelimenin tam anlamıyla- ne bulursam okuyordum. Mahallede çizgi roman çılgınlığı vardı. TomMiks, Teksas, Zagor. Ayrıca Tina, Mickey Mouse, Blondie ciltleri ve elbette her hafta Doğan Kardeş... İple çekerdim Doğan Kardeş'in çıktığı günü. O yıllarda en sevdiğim kitaplar Mark Twain'in Tom Sawyer'ı ve Huckleberry Finn'i. Bir de Alice Harikalar Diyarında. Annem Cep Fotoroman okurdu. İtalyanlardan çeviri. Onları da okurdum. Ses ve Hayat mecmualarını da. Evde kimse ne okuduğuma karışmazdı. Sadece çok okuduğum için azar işitirdim. Jules Verne'in romanlarını yutar gibi okurdum, o derece severdim. Bizden en çok Kemalettin Tuğcu okudum ama fazla acıklı bulur, pek sevmezdim. Tercihim her zaman macera romanlarından ve çizgi romanlardan yanaydı. Evet, itiraf ediyorum, ödünç aldığım kitapları geri vermeye hiçbir zaman gönlüm razı olmadı. Hele çok sevmişsem. Böyle böyle iç ettiğim çok kitap var. Ama direkt bir çalma olayım olmadı hiç. Kesin yakalanırım diyerek denemedim bile. Neslihan'ın çocukluğu, gençliği... Sondaki kare, efsane dergi Doğan Kardeş'i misafir olduğu zamana ait. Ben kitap konusunda çocukluğumda ve gençliğimde pisboğazdım. Ne bulursam okurdum. Çizgi romanların arasında gidip dayımın kitaplığından Karamazof Kardeşler'i alır, rastgele bir sayfayı açar, ne yazmış bu adam diye anlamaya çalışırdım. Benim çocukluğumda çizgi roman okumak kötü alışkanlık sayılırdı. Okulda falan baya azarlandırdık bu yüzden. Gençlik yıllarımda cep kitapları vardı. Aşk romanları ve macera romanları, mesela SAS. Aşk romanlarından pek hazzetmezdim ama SAS'lara bayılırdım. Sonra Agatha Christie'yi keşfettim ve polisiye roman çılgınlığım başladı. Polisiyeyi eski yıllarda kimse edebiyattan saymazdı. Simenon'un kitapları falan, hafif kitaplar arasında geçerdi. Neyse ki ilerleyen yıllarda bu yazarın büyüklüğü ve derinliği ülkemizde de anlaşılabildi. Okuma pisboğazlığım bence iyiydi. Zamanla beni gurmeliğe götürdü. Ama kitap okuma konusunda temel özelliğim, başıma buyrukluğum. Bana kötü gelen hiçbir kitabı, iyi dediler diye zorla okumadım. Sevdiğim kitapları da, başkaları nasıl sınıflandırırsa sınıflandırsın, sevmekten hiç vazgeçmedim. Lafın kısası bende Aman şu önemli kitapları okumalıyım baskısı ve bu baskıdan bunalıp yaramaz kitaplara kaçış olayı hiç olmadı. Severek okuduğum her kitabı ciddiye aldım. Sevmediklerime ise ilerleyen yıllarda yeni şanslar verdim. Kimisini ikinci okuyuşumda çok sevdim, kimisini yıllar sonra. Her kitabın bir zamanı var! Her koşulda ve her saatte okuyabilen biriyim. Okumak benim için bir boş zaman aktivitesi değil, yaşamsal bir konu. İyi bir kitabı, roman, araştırma, denemeyse sessiz bir ortamda, tercihen koltuğa yayılmış olarak okumayı severim. Okurken genelde müzik dinlemem. Yemek yerken çizgi romanlarımı okurum. Sabah uyandığımda başucumda duran sevdiğim bir kitaptan bir iki sayfa okuyarak güne başlarım. Gece uyumadan önce okumayı çok severim. Yolculuklarda okumak da çok keyif verir. Kitaplıkta bir şey ararken bir kitaba dalıp ayakta bir saat okuduğumu bilirim. Okumakla ilgili önemli bir avantajım var. Çok hızlı okuyabiliyorum. Bu sayede çok fazla okuyabiliyorum. Bir kitabı sadece 1 kere okumakla yetinmem. İlgimi çeken bir şeyse, düzenli aralıklarla şurasını burasını tekrar tekrar okurum. Bazı kitapları sürekli okurum. Romanlar, sinemayla ilgili kitaplar, biyografiler, polisiyeler ve popüler bilim kitaplarını çok okuyorum. Son yıllarda gençlik romanlarına merak saldım. Yeme içme kültürüyle ilgili kitapları çok seviyorum. Araştırma kitaplarını seviyorum. Sosyoloji ve psikoloji konularında bir şeyler okumayı seviyorum. İyi bir şiir ya da öykü kitabı elime geçtiğinde, çok mutlu olurum. Bunların iyisi gerçekten az bulunur. Çizgi romanlar hayatımın parçası zaten. Çizgi roman koleksiyonu yapıyorum. Çocukluğumdaki çizgi roman aşkı beni hiç terk etmedi. Okuduklarım değişti sadece. Artık yetişkinler için olanları okuyorum. Küçük bir çalışma odam ve büyük bir masam var. Çünkü yayıntım çoktur. Duvarlar boydan boya kitap. Odamın penceresinde ağaçlar görünüyor, çok aydınlık ve havadar. Bir çalışma odasında en mühim bulduğum konu bu. Mahzen gibi yerlerde asla çalışamam, başımı kaldırdığımda ağaç, bulut bir şeyler görmem lazım. Odamı göreni en çok şaşırtan şey, dağınıklığı olur herhalde. Kaos içinde bir düzen tutturmuş gidiyorum. Bir de her tarafı sarmış Dylan Dog, Julia, Ken Parker ve Tex ciltleri odaya ilk kez giren biri için şaşırtıcı olabilir. Hemen bakıyorum. Oscar Wao'nun Tuhaf Kısa Yaşamı, Fang Ailesi, Unutulmuş Bir Suikastın Anatomisi, Gece Uçuşları ve bir Dylan Dog albümü var sehpanın üstünde. Masanın üstünde ise Ülkesi Olmayan Adam, Einstein'ın Düşleri, Kavgam, Makul Bir Saatte Yeniden Uyansam, Dünyanın Tüm Dertleri var. Hayvanlardan Tanrılara Sapiens, Kavgam, Mango Sokağındaki Ev, Katilin Gözyaşları, Ağaçtaki, Galeano'nun Biz Hayır Diyoruz'u, dünyanın en tuhaf ama güzel polisiyesi Süper İyi Günler, Bay Tanrı, Kamçatka, Her Gün, Büyük Defter/Kanıt/Üçüncü Yalan üçlemesi, Hintli yazar Vikas Swarup'un Altı Şüpheli'si, Yasımı Tutacaksın, Yıldız Ecevit'in Oğuz Atay'ı anlattığı kitabı Ben Burdayım, Sevgili Arsız Ölüm, Stefan Zweig'ın tüm kitapları, Kurosawa'nın hayatını anlattığı kitabı Kurbağa Yağı Satıcısı. Galiba raflara koyduğum tüm kitaplar heyecanlandırıyor beni. Heyecanlandırmayanları arkalara diziyorum zaten. Uyduruk kitaplara hiç tahammülüm yok. Türkiye'de bunlardan acayip çok var. Sırf satılmak üzere yazılmış, okura hap gibi bilgiler, oradan buradan çalma çırpma aforizmalar sunan yamalı bohça türü deneme kitapları... Benzer şekilde yazılmış çakma romanlar... Bunlara cidden fitil oluyorum. En gıcık olduğum yazar türü de, hiçbir şey okumadan yazar olandır. Bu gibiler, sağdan soldan arakladıkları duygular ve bilgi kırıntılarıyla kitap yazıyorlar. Evet, duyguların bile araklanabildiği bir ülkede yaşıyoruz. Uyduruk olmayan ama aşırı kasan ve kibir tonları içeren romanlara da hiç tahammül edemem. Bizde bunlardan da çok var. Lafın kısası sahici, içten olmalı ve farklı bakış açıları sunabilmeli bir kitap. Zeka ve mizah içermeli. Oldu tabii. Mesela ilk aklıma gelen İnternette Balık Avlamak. Nasreen Akhtar'ın bu kitabı kesin bir hayal kırıklığıydı. Adam Fawer'in Olasılıksız'ı hayal kırıklığıydı. Bilgi kısımları iyiydi ama roman olarak çok kötüydü. Özellikle Türk yazarlardan böyle büyük yaygaralarla sunulan ama kesin hayal kırıklığı olan çok fazla roman var. İsim vermeyeyim. Hakkı yenmiş kitaplar olayını Türkiye bazında düşünürsek, şöyle bir durum var: Tüm dünyada ilgiyle karşılanmış, iyi satmış, gerçekten iyi kitaplar Türkiye'de hak ettikleri ilgiyi görmüyorlar. İlk aklıma gelenler Kamçatka, Yukarıda Ses Yok, Lütfen Anneme İyi bak, Oscar Wao'nun Tuhaf Kısa Yaşamı... Dünyada ve Türkiye'de çoksatar olayı çok farklı işliyor. Şöyle ki, iyi romanlar gelişmiş ülkelerde çoksatar olabiliyor. Bizde ise genelde abur cubur şeyler çoksatar oluyor. Bu anlamda, genel olarak tüm iyi kitapların Türkiye'de hakkının yendiğini rahatça söyleyebilirim. Tamamen okur kalitesi ile ilgili bir durum bu. Ve çok üzücü."} {"url": "https://egoistokur.com/neslihan-onderoglu-unutus-hafizanin-gelenegidi", "text": "İlk öykü kitabı İçeri Girmez miydiniz?le 2013 Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kazanan Neslihan Önderoğlu, ikinci kitabı Mevsim Normalleriyle de adından söz ettirmişti. Arada bir gençlik romanı ve iki derleme hazırladı, başka yazarlarla ortak işlere imza attı... Şimdiyse hem çocuklar için yazdığı Mutsuz Palyaçolar Örgütü çıktı hem de Filler ve Balıklar adlı üçüncü öykü kitabı. Onunla yas tutmak, unutmak ve hatırlamak kavramlarını, geçmişle yüzleşmekten nasıl da titizlikle kaçındığımızı, bunun sonucu olarak ortaya çıkan nostalji fetişizmimizi, unutma ağrımızı konuştuk. Araya Türkiye'de bir eleştiri geleneği olup olmaması gibi meseleler de girdi. Edebiyatla tanışıklığım çok erken ama yolculuğum geç başladı. Küçük yaşlarda şiir yazmaya ve kardeşimle biriktirdiğimiz paralarla çocuk kitapları alıp kütüphane oluşturmaya dayanan bir okuma serüvenim var. Hayatımın her döneminde bu böyle oldu. Ama ciddi anlamda yazmaya başlamam ancak yazmaktan başka bir şey yapmayacağım koşullar oluştuğunda gerçekleşebildi. Örneğin, çalışıyorsunuz ve aynı zamanda küçük bir çocuğun annesisiniz, diyelim. İnsan böyle bir durumda kendini yazmaya ne kadar adayabilir? Başaranlar var elbette. Ama ben o insanlardan biri değilim. Yazmak için gerekli koşulların oluşması gerekti diyelim. Birkaç karpuzu koltuğunun altında taşıyabilen insanlardan değilim. Mükemmeliyetçi bir yanım var, yaptığım işe tam olarak kendimi adamayı istiyorum. Ama kendimi asla geç kalmış biri gibi görmüyorum, ondan önceki zaman bana kayıp gibi gelmiyor. Hep söylüyorum, öncelikle iyi bir okurum. Ve o okuduklarım yazar olarak beni oluşturan şeydir. İnsan hafızasının işleyiş şekli bana ilginç geliyor. Neleri unutuyoruz veya neleri unutmayı seçiyoruz örneğin. Sabahları uyandığımızda yeni doğmuş bir bebek gibi hayata sıfırdan başlamak mümkün olsaydı bunu ister miydik? Yoksa varoluşumuzun temelleri aslında hafızamızla mı şekilleniyor? Biz aslında hatırladıklarımızın bir toplamı mıyız? Bütün bunlar üzerinde düşünülmesi gereken konular. Hafıza ve Unutuş arasında bir diyalektik var. Unutuş, hafızanın geleneğidir. Biz hatırlanmasıyla başa çıkamayacağımız şeyleri unutuyoruz bana göre. Bütün doğu toplumlarında bir hastalıktır kolay unutmak, yas tutamamak, geçmişiyle yüzleşememek. Bunun sonucu da bir nostalji fetişizmi olarak ortaya çıkar. Yani geçmişi eskiden her şey ne kadar da iyi idi şeklinde hatırlamaktan bahsediyorum. Örneğin bugün televizyona bakın 80'ler, 90'lar dizileri ne kadar popüler. Bence bizim geçmişe dönük bir ütopya yaratma eğilimimiz var ki ben buna Retropya diyorum. Bence var. Unutma ağrısı dediğim şey, kendimizi aslında unutmamamız gerekenleri unutmaya zorladığımızda ortaya çıkıyor. Bir süre sonra duyulmaz oluyor ama insanın içinde habis bir ur gibi büyüdükçe büyüyor. Kimi zaman o kadar büyüyor ki mutlu olmamıza, aşka inanmamıza, umut etmemize, insanlara güvenmemize, onları ve kendimizi sevmemize engel oluyor. İkisi de değil. Ben sadece tanıklık ettiğim çağın bende bıraktıklarını yazıyorum. Bunun sonucunda okur bunları hatırlarsa ne mutlu bana. Yazdıklarımın evrensel bir coğrafyası, dili ve iklimi olmasını isterim. Türkiyeli bir okur kadar Meksikalı bir okur da okurken mümkünse aynı yolculuğu yapabilsin. Bu nedenle çok yerel motifler yok öykülerimde. Bir de ben büyük şehirde doğmuş ve hayatını hep orada geçirmiş biriyim. Elbette etrafımda olup biteni yazacağım daha çok. Hiç farkı yok. Eğer bir yazar okur kitlesinin özelliklerine göre yazdığı metne müdahale ederse o metin çok şey kaybeder. Ben de işte bu yetişkinler için, bu da gençler için diye düşünerek hareket etmiyorum. Sadece konular, dil ve anlatım kendi okur gurubunu belirliyor. O öyküde acılar karşısında tepki veremeyecek kadar taşlaşmış insanları ağlatarak içindeki düğümleri çözen bir grup palyaço anlatılıyor. Sadece ağlamak değil, acı çekmek ve yas tutmak da bir kültür gerektirir. Bizim ülkemiz bu açıdan çok iç açıcı değil. Neden olmasın. Yazar olarak bir fanusta yaşamıyoruz. Etrafımızda olup bitenler bizi ve yazdıklarımızı etkiliyor. Son yıllarda çok mutlu ve güler yüzlü bir Türkiye'de yaşadığımı söyleyemem. Elbette anlattıklarım da bundan nasibini almıştır. Ama söz, neşeli, oyunlu bir şeyler de gelecek. Öykü bütün yazı türleri gibi sancılı bir süreç aslında. Bence yazarlar tek bir an mutlu hissederler, gönül rahatlığıyla son noktayı koydukları zaman. Ondan öncesi bir arayıştır. Bende süreç şöyle işliyor; bir fikir oluşuyor önce. Daha sonra bu fikri besleyecek malzeme topluyorum. Gözlemlerim, anılarım, okuduklarım, izlediklerim vs. etraftaki her şey acaba bu öyküye hizmet eder mi diye düşünmeye başlıyorum. Yani gündelik hayat devam ederken beynimin arkasında bir yerde o öykü de devam ediyor. Yeterli malzeme biriktiğindeyse kafamdakiler ve almış olduğum notlarla o öyküyü en iyi nasıl anlatabileceğim sorusu ortaya çıkıyor. Yani burada matematik devreye giriyor. Nasıl bir dil kullanmalı, anlatıcı kim olmalı, mekanlar, diyaloglar nasıl şekillenmeli, öykü nerede başlayıp nerede bitmeli vs. Topluca kurgu diyebiliriz. Onlar aramızda, bizimle yaşıyorlar. Aynı metroya biniyoruz, aynı kuyrukta bekliyoruz, işyerinde, okulda yan yana masalarda oturuyoruz. Anlattıklarım sıradan insanların sıradan hikayeleri gibi geliyor bana. Biz nedense okur veya izleyici olarak hep sonlara alıştırılmışız. Kitaplarda ve filmlerde ille de bir son olsun istiyoruz. O olmadan rahatlayamıyoruz. Oysa hayat öyle bir şey değil. Neyin sonu? Bunu düşünmek gerek. Çünkü son sandığınız bir şey aslında bir evrimin halkalarından başka bir şey değildir. Orada durmaz, mutlaka onun da bir sonraki aşaması var. Ben öykülerimde vurucu finaller sevmiyorum. Hayatın kendisinde de sevmediğim gibi. Türkiye'de doğru dürüst bir eleştiri geleneği olduğunu düşünmüyorum. Ne yazık ki bir kitap hakkında yazılan yazılar, dikkat ederseniz dost ahbap ilişkisine dayanıyor. Ya da artık ismi kabul edilmiş bir yazar kötü bir şey yazdığında kimse ortaya çıkıp da bu olmamış demiyor. Oysa ki bir yazarın bütün yazdıkları aynı seviyede olamaz, inişler, çıkışlar çok doğal. Hayatımızda hep aynı çizgiyi koruyabiliyor muyuz ki yazdıklarımızda bunu becerebilelim. İnsanız yahu. Bunu yapmaya çalışıyorum, evet. Ama bu biraz da bıçak sırtı. Çünkü duru, açık ve net olmak isterken kuru, duygulardan arınmış, tekdüze bir dile de kayma ihtimali var. Bunu yapmamaya çalışıyorum. Aslında her yazı bir ritim duygusuna dayanır. Eğer doğru ritmi yakalamışsanız ortaya çıkan şey de tatmin edici olur. Örneğin ikinci kitabım Mevsim Normallerinde Kestane Ağacı adlı bir öykü var. Evde yaşlı bir kadın, konuşamayan spastik bir genç ve ona bakan köyden getirilmiş bir kız var. Odalar, ev dar ve havasız. Sesin ve havanın olmadığı böyle bir ortamda güçlükle nefes alıyormuş gibi kısa ve kesik cümleler kullanmayı tercih etmiştim. Bahsettiğim şey tam olarak bu. Üzerinde çalıştığım bir metin var. Bir romana doğru gidiyor sanırım. Son okuduğum kitaplar Juli Zeh adlı Alman bir yazarın Metis'ten yayımlanmış Temize Havale ve son dönemde en beğendiğim genç romancılar arasında olan Erhan Sunar'ın Alakarga'dan çıkan Ölüm ve Adam isimli romanları. Elimden geldiğince çağdaş dünya edebiyatını takip etmeye çalışıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/new-yorkta-anadolu-rock-istilasi-", "text": "Bu aralar Teoman'ın Tek Başına Dans şarkısının başındaki kısa bölüm tartışılıyor ya. Bir zamanlar Selda Bağcan'ın söylediği İnce İnce Bir Kar Yağar'ın girişinden mi apartılmış filan diye. Hayır, efendim, Teoman o bölümü kullanmak için türkünün sahibi Aşık Mahzuni Şerif'in varislerini arayarak izin almış... Yani ortada bir yolsuzluk, uygunsuzluk durumu yokmuş. Not: Bu yazıyı sanıyorum 2008'de yazmıştım, o zamanlar Egoist Okur daha yoktu. bayağı mücadele de vermiştim yazı yayınlansın diye. Neden? Çünkü o zamanki yayın yönetmenim haberin doğruluğuna inanmamış, New York'ta kim dinler Selda Bağcan'ı? demişti. New York'tan yeni gelen, üstelik de sabaha karşı bir gece kulübüne girebilmek için kar kağarken bir saat kuyruk beklemeyi bile rahatça göze alabilecek kadar müziğe, eğlenceye, dansa meraklı bir arkadaşım, New York'ta herkes Ersen ve Dadaşlar ile Selda'yı dinliyor dedi. New York'taki birtakım radyolarda sabahtan akşama Anadolu Rock çalınıyormuş. Gece kulüplerinde insanlar bu müzik eşliğinde dans ediyorlarmış. Hatta indie popülerlikleri öyle bir noktaya ulaşmış ki, bir plak firması her iki sanatçının eski kayıtlarından biri kısmını re-master ettikten, yani sesleri temizledikten sonra ABD'de yeniden yayınlamış. Aynı firma, bizde neredeyse unutulmuş bir isim olan Mustafa Özkent'in albümünü de çıkarmış. Biraz daha araştırınca Rolling Stone, Waxpoetics gibi önemli müzik dergilerinde, Observer, The Guardian gibi gazetelerde ve sayısını bilemeyeceğim kadar çok internet blogunda Selda'ya, Ersen ve Dadaşlar'a, daha doğrusu onların progresif veya psychedelic sıfatlarıyla anılan müziklerine övgüler düzen yazılar çıktığını gördüm. Selda Türkiye'nin Joan Baez'i diye anılırken, Ersen karizmatik Türk müzisyen olarak anlatılıyordu. Bir süre önce, Clarks ayakkabılarının TV reklamında da yine bir Anadolu rock şarkısı kullanılmış. Seksi bir kadın, art-nouveau stili merdivenlerden koşarak tırmanırken Amerikan seyircisi de Ersen ve Dadaşlar'ın 'Güneşe Dön Çiçeğim' parçasını dinliyor. Şahane, değil mi? Bu yazıyı okuyanlardan hangisi o şarkının melodisini birazcık olsun mırıldanabilir, bilmiyorum ama Amerikalı müzik dinleyicisi 'Güneşe Dön Çiçeğim'e çoktan aşina. Grammy adayı da olan Mos Def'in Supermagic'inin sözünü bile tmiyorum, onu artık biliyorsunuzdur. Bu müziği heyecan verici buluyorum, çünkü benim için Türkiye'nin dünyadaki coğrafi ve metaforik rolünü simgeliyor. İçerdiği Doğu-Batı buluşması büyüleyici. Yoğun enerjisi sizi hemen ele geçiriyor. Özellikle enstrümantal bölümlerdeki yaratıcılık inanılmaz. Selda, Ersen ve Mustafa Özkent müthiş müzisyenler. Onların albümlerini 'Anatolian Invasion' adı altında seri olarak yayınlayan iki cesur yapımcı, İngiliz Andy Votel ve ABD'li Mahssa Tagatina sayesinde Batılılar da tanıdı. Şimdi gece kulüplerinde ve radyolarda sıklıkla onların şarkıları çalınıyor. Hiphop'çuların Anadolu Rock'ı keşfinden de söz etmek isterim, sample'lar alıp kendi parçalarını zenginleştiriyorlar. Bu iyi bir şey, sonuçta müziğinizi sanıldığından daha çok insan dinlemiş oluyor. Mustafa Özkent, 'David Lynch'in en sevdiği müzisyen' olarak karşımıza çıktığında hepimiz şaşırmıştık. Lakin daha sonra anlaşıldı ki, bu David Lynch bizim bildiğimiz David Lynch değil, ünlü bir müzik yazarıymış. Yine de 70'lerin bu neredeyse unutulmuş ismiyle tanışmamıza vesile olduğu için bay Lynch'e teşekkürler."} {"url": "https://egoistokur.com/nihai-big-bangden-hemen-once-mim-savaslar", "text": "Gerçek dünyanın sorunları bütün ağırlığıyla hissedilirken, hep aynı Gayrisafi Milli Hasıla, arz-talep ve piyasa hurafeleriyle oyalanmaktan usandığınızı biliyoruz. Mim Savaşları, bütün sosyal bilim öğrencileri için gerçek sorulara gerçek cevaplar arayan alternatif bir iktisat ders kitabı. Hatta iktisatla hiç ilgilenmemiş ya da iktisattan soğumuş olanların da heyecanla okuyacağı, sanat, aktivizm ve mizahla dopdolu bir kitap bu. Kapitalizm derinleşen bir krizde. Kritik bir yol ayrımındayız: Ya ayan beyan ortada olan tüm tutarsızlıkları gözardı ederek statükoyu kabulleneceğiz, ya da uyumsuzların yanında yer alarak iktisattaki paradigma değişimini savunacak ve böylece insanlığın ve gezegenin yokoluşa sürüklenmesini engeleyeceğiz. Ve sonra birtakım grafik tablolar: Dünya Nüfusunun Artışı, Gayrısafi Dünya Hasılası, Türlerin Yokoluşu... Bunlara eşlik eden bir karikatür, münasebetsiz denecek kadar mutlu bir çifti gösteriyor. Yan sayfada birtakım deterjan markalarının logoları, neşe, coşku, sevinç gibi manalara geliyorlar. Gezi'nin gencecik kayıplarına da ithaf edilen kitabın tamamını size bu şekilde anlatamam. Hevesle yapardım ama her sayfayı, o sayfalardaki bütün fotoğrafları, sloganları, yazıları, illüstrasyonları falan anlatmam çok uzun sürerdi. Üstelik bunu Kalle Lasn ve Adbusters ekibi kadar şahane bir şekilde yapamayacağım için sıkılırdınız. coşkulu ve tamamen farklı bir iktisat türü dallanıp budaklanıyor... Dışarıda birçok sosyal iktisatçı, feminist iktisatçı, disiplinlerarası iktisatçı, davranışçı iktisatçı, ekolojist iktisatçı ve neoklastik öğretiyi alenen eleştiren ve alaşağı etmeye çalışan yüzlerce entelektüel ve uyumsuz profesör var. Demek ki bundan sonra önünüze iki yol çıkacak. Ya ayan beyan ortada olan tüm tutarsızlıkları gözardı edip statükoyu kabullenecek ve eski paradigmanın ömrünün bir-iki kuşak daha sürmesini umut ederek kendinize bu yönde bir kariyer kuracaksınız ya da yenilikçilerle yan yana konumlandıracaksınız kendinizi. Bir ajitatör, bir provokatör, bir mim savaşçısı ya da bir işgalci olabilirsiniz. Kampüsteki panolara muhtelif mesajlar asan, sınıftaki hocalara sorularıyla meydan okuyan bir öğrenci olabilir, geleceğinizi paradigmanın değişimi üzerine kurabilirsiniz. Adbusters ekibi olarak, bu kitabın hayal gücünüzü tetiklemesini, daha riskli ve heyecanlı yolu seçmeniz için size esin kaynağı olmasını umut ediyoruz. Devamını Mim Savaşları adlı kitaptan okuyun derin. En iyisi size kitaptan birkaç küçük başlık, not ve alıntı aktarayım, sonrasında nasılsa cazibesine karşı koyamayacaksınız. Söze gerek yok, cevabı fotoğraflar veriyor. Uyumsuzları Tanıyalım, Biyonomi, Psikonomi, Kampüste Mim Savaşı, İlk Öncüler, 2017, Yeni Bir Estetik kitaptaki diğer bölümler. Hepsinde sarsıcı fotoğraflar ve grafikler yer alıyor. Sık sık araya giren Hocana Sor Bakalım notları müthiş. Hz. Muhammed'den bir hadis var bir bölümde, En büyük Cihad zalim yöneticinin yüzüne hakikati haykırmaktır diyor. Devlet güvenlik güçleriyle dalga geçen Tunuslu protestocunun fotoğrafı eşlik ediyor bu hadise. Çok acayip bilgiler var sonra. Nepal'de elma çiçekleri elle dölleniyormuş artık. Çin ve Nepal sınırındaki Maoxin'de arıların soyu tükendiğinden insanlar elma ağaçlarını kendilerini döllemek durumunda kalıyormuş. Yüz adet ağacı döllemek için 20-25 kişi gerekiyormuş. Oysa iki arı sürüsünün kolayca halledebileceği bir işmiş bu. Bir de mizah tabii. Bu kitaptaki kadar can yakanına az rastlanır. Canım gırtlağımıza kadar borçlanalım diyen o çifte gülmemek elde değil sahiden ama gülerken dehşete kapılmamanız da mümkün değil. Aksi takdirde en gerçek fotoğrafı, üzerinde tükendi ibaresi bulunan Dünya fotoğrafını bile görme şansımız olmayacak."} {"url": "https://egoistokur.com/nilgun-cocuklu", "text": "Nilgün Belgün'le kitabımızın en gözyaşartıcı bölümleri babasına dair anlattıkları oldu. Anladığım kadarıyla, ikisi arasında çok kuvvetli, derin ama bir türlü ifade edilememiş bir sevgi vardı. Nilgün hep babası ona tatlı sözler söylesin, sarılsın, öpsün istemişti. Çocukken de, sonrasında da... Ama Atilla Bey'in katı, eğilip bükülmeyen karakterinden ötürü bu bir türlü olmamış, olamamıştı. Geçen hafta Atilla Bey'i kaybettik. Nilgün'ün acısı büyüktü. Onu teselli etmeye çalışırken içimden İyi ki bu kitabı yaptık ve iyi ki babası okuyabildi diye geçirdim. Fotoğrafta neşeli anlarından birine şahit olduğunuz Atilla Bey, kızının onu ne kadar sevdiğini öğrenmişti ve böylece konuşulması gereken bazı şeyleri konuşabilmişlerdi."} {"url": "https://egoistokur.com/nilufer-acikalin-siddetin-arkasina-gizlenen-sehvet-golge-gibidi", "text": "En seksi roman karakteri hangisi? Hmmm. Bu soruya yanıtım Raskolnikov. Suç ve Ceza'nın psikopat, şefkatli, hunhar, romantik, zalim, ezik, serseri, zeki, hastalıklı ve daha pek çok birbirine zıt özelliği aynı bedende taşıyan kahramanı... Zavallı tatlı Sonya'nın ona aşık olması cazibesini tartışmasız hale getirince insanın gözünde ister istemez Jeremy Irons ya da Anthony Hopkins gibi karizmatik biri canlanıyor ve Raskolnikov'un seksapeli artıyor. Konservatuar yıllarımda Sonya'yı sahnede canlandırmıştım. Rolüme çalışırken, Raskolnikov'a aşık olmanın pekala mümkün olabileceğini hissetmiştim. Hatta kendimi öylesine kaptırmıştım ki tüm o cinayetler konusunda ona hak bile veriyordum. Şiddetin arkasına gizlenen şehvet gölge gibidir, izlemeniz için ışığa gerek duymaz hatta karanlıkta daha da belirgin hale gelir. Bu yüzden seksidir Raskolnikov."} {"url": "https://egoistokur.com/nobel-meselesi-edebiyatin-geleceginden-endiseliyi", "text": "Kendisi bile şaşırdı dedik ya... Peki Patrick Modiano'ya Nobel hakikaten niçin verildi? Çünkü iyi edebiyatçı. Zamanın trendlerine uyarak bozulmamış. Eski bir geleneği devam ettiriyor ve daha fazla kazanmak için yazmıyor... Hala yetmediğini düşünenler için, aşağıdaki yazı bir ipucu olabilir... Akademi üyelerinden Horace Engdahl'ın daha birkaç gün önce Fransız la Croix Gazetesine verdiği röportajı hatırlayalım. Horace Engdahl özetle, çok satmaya odaklı yeni yayıncılık trendlerinin karşısında olduğunu, bilhassa New York'ta artık her köşe başında rastlanan yaratıcı yazarlık kurslarının bile edebiyatı öldürdüğünü söylemişti. Nobel Edebiyat Ödülü, Amerikan kültür hegemonyasına bir karşı duruş olarak önemsenmeliydi. Engdahl'a göre, yazarlık uğraşının profesyonel bir mesleğe dönüşmesi edebiyatı bozan şeylerin başında geliyordu. Siz de hem pazar talepleri tarafından yozlaştırılan çok satar edebiyatçılığı eleştirir ya da bu konuda önemli yazılar çevirirsiniz hem de kalitesiz yerli çok satar yazarların reklamını yapar, niteliksiz edebiyatçıları över de översiniz. Size göre niteliksiz olmaları bana göre de öyle oldukları anlamına gelmez, kusura bakmayın. İyi yazarların mutlaka fakir olması gerekmez. Bazı çevrelerde Elif Şafak ve Orhan Pamuk alerjisi var."} {"url": "https://egoistokur.com/nobel-odullu-svetlana-aleksiyevic-sefkat-taraf-tutma", "text": "Aleksiyeviç'in Nobel'inde esas şaşırtıcı olan bence yazarın Rus olması da değil, kadın olması da. Şaşırtıcı olan onun öykü veya roman yazmaması, kolaj adını verdiği bir teknikle gazeteci kitapları kaleme alması, yani okuru büyük resimle buluşturabilmek adına sözü, II. Dünya Savaşı, Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgali ve Çernobil gibi hadiselerin şahitlerine vermesiydi. Eserlerini kolektif roman diye tarif eden ve çeşitli vesilelerle hafıza etiği kavramından bahseden Aleksiyeviç geçmişin dehşet verici olaylarını zihnimizin bir kenarında tutarsak, eski hatalarımızı tekrar etmeyeceğimize inanıyor. Ve çok etkilendiği Dostoyevski gibi, o da işitilmeyenleri dinliyor, fark edilmeyenleri görüyor, umursanmayanları umursuyor... Yine Dostoyevski gibi insanlık için yegane umudun birbirimize göstereceğimiz şefkatte yattığına inanıyor ayrıca ve intikamı reddediyor. II. Dünya Savaşı'nda cephede savaşan kadınlarla röportajlardan oluşan Nazi İşgalinde Sovyet Kadınları adlı kitapta Yüksek binalarda ve derme çatma kulübelerde... Sokaklarda ve trenlerde... Dinliyorum... Ve kesintisiz bir şekilde başkalarının seslerini, sözlerini algılamaya çalışan koskoca bir kulak haline geliyorum diye yazıyor. Bir ara acıdan uzak durmayı, başka tarz kitaplar yazmayı istemiş. Zira kendini artık trajedi paratoneri gibi hissediyormuş. Tek bir acı bile infilak etmesine yetecek gibiymiş. Burnu kanayan bir çocuk görmek yahut tezgahta ölü bir balığın gözlerine bakmak bile onu çileden çıkarmaya yetiyormuş. Böylece artık savaşa dair yazmama kararı almış ama kararını uygulayamamış. Svetlana Aleksiyeviç'e göre, hepsi de erkek olan ve 1979-89 arasındaki Afgan Savaşı'nı bir dizi sırla ve yalanla perdeleyerek anlatan gazeteci yazarlar aslında birer peri masalı taciri. Kendisi bu gruptaki tek kadın... Savaş denen şey, erkek doğasının ürünü diyor. Çinko Çocuklar: Afgan Savaşı'ndan Sovyet Sesleri diye bir kitabı var. Çinkodan tabutlar içinde evlerine gönderilen genç askerleri ve savaşta sakat kalan, deliren, artık çalışamayacakları için hayatlarını dilenerek kazanmak zorunda kalan, kısaca hayatları dağılanları anlatıyor. Kitabında Sovyetler döneminin sıkı bir eleştirisini de yapan yazar, sosyalizm ya da başka herhangi bir yüksek ideal uğruna öldürmenin kabul edilir olmadığını vurgularken İnsan hayatı dahil hiçbir şey kendimize dair ürettiğimiz mitlerden değerli değildi. Adeta içimize mıhlanmış bir mesaja inanmaya devam ediyor, en iyi, en adil, en dürüst, kısaca her bakımdan en kusursuz olduğumuzu düşünüyorduk diyor. Aleksiyeviç de tıpkı Dostoyevski gibi Şefkat tarafı tutmaz diye düşünenlerden. Çocukça Olmayan Hikayeler kitabında Leningrad Kuşatması'ndan sağ çıkmış bir kadının Alman esirlere her gün yiyecek götürmesini yazmıştı. Aynı kadın yıllar sonra yazara televizyonda aç Filistinli mültecileri gördüğü zaman bile nefesinin kesildiğini, boğulacak gibi olduğunu söylemiş. İnsanlara peri masalları okumak belki de daha kolay geliyor. Karanlık yüzümüzü görmek pek hoşumuza gitmez. Belki de bu yüzden bu kadar popüler değil."} {"url": "https://egoistokur.com/nora-romi-kurklu-venusu-yazdi-bazi-iliskilerde-ya-zorbaligi-secersin-ya-kolelig", "text": "Nora Romi, okuduğum en matrak yazılardan bir kısmının yazarı. No Name diye bi köşesi vardı eskiden, bir de kısacık yazılardan oluşan Sanırım Seninle Uzun Uzun Konuşmamız Gereken Şeyler Var Kürşat'cığım adlı kitabı... Köşesi ve o kitaptaki yazıları, özellikle de muhakkak tanışmak gereken biri olduğunu tahmin ettiğim annesine dair olanlar çok güzeldir. Sonra Nora evlendi, anne oldu, duruldu sanki biraz ve bu kez annesini değil, yakışıklı oğlu Sinan'ı anlatmaya başladı. Yeni kitaplar da yayınladı. Ama benim için en çok Sanırım Seninle Uzun Uzun Konuşmamız Gereken Şeyler Var Kürşat'cığım adlı kitabın hınzır, maceracı, tedirgin, cesur, şaşkın ve seksi yazarı kaldı. Nora'nın erotik edebiyatın çok önemli yapıtlarından biri olan Kürklü Venüs'e dair yazısı beni çok mutlu etti. Matrak bir yazı değil tabii gayet ciddi... Severin'in, aşık olduğu kadını çaktırmadan bir zorba haline getirişini anlatırken, sadomazoşist ilişkilerin temel dinamiklerini de ortaya koyuyor. Öyle ya; bütün mesele tercihlerimizde. Ve bazı ilişkilerde insan ya zorbalığı seçiyor, ya köleliği. Leopold von Sacher-Masoch, mazoşizmin isim babası olarak kabul edilir. Tıpkı Justine'in yazarı Marquis de Sade'ın, sadizmin babası oluşu gibi. Bu yazarlar, en derin, en güçlü arzularını dile getirebilen ve bunları çok güzel açıklayan yazarlar oldular. Masoch'un Kürklü Venüs'üyse bende çok ayrı bir yer taşır. Çünkü romanı okurken, hiç tarzım olmayan bir erkek karakter olan Severin'in beni de Wanda gibi yönlendirebileceğini hissetmiştim. Yirmi yaşlarımın ilk dönemindeyken elime aldığım bu kitap, Severin'in Wanda adında genç bir dula olan aşkıyla başlıyor. Geçmişte teyzesiyle yaşadığı bazı tecrübeler doğrultusunda hisleri Severin'i bu kadının kölesi olmaya itiyor. Kadını da çaktırmadan kendisinin sahibi haline getiriyor. Tam bir köle-sahip ilişkisi oluşturuyor Severin, mükemmel ve son derece samimi bir şekilde. Bunda o kadar başarılı ki, dominatriks eğilimlerim hiç olmamasına rağmen kitabı okurken ben de Wanda gibi değişebileceğimi ve onun yaptıklarını yapabileceğimi hissetmiştim. Çünkü Wanda romanda zamanla bu işten, yani kölesine acı çektirmekten zevk almaya başlıyordu. Ama sevgisi de azalıyordu. Bütün bunları, inanılmaz etkili betimlemeler ve nefis anlatımlarla dile getiren Severin, size karşınızdakini ezecek gücü verebiliyordu. Kitabın dili son derece sofistike. Masoch'un kıvamında ağdalı dili insanı etkiliyor. En azından biz kadınları... Kitabı okurken kaç kere kendimi kürkler üzerinde uzanmış elimde kırbaçla karşımdakine neler yapabileceğimi hayal etmeyi denemişimdir, hatırlamıyorum. Her seferinde de hayalime yeni bir şey eklemeyi başardım. İçinde bulunduğum tabloyu, mekanı, kıyafetleri, aksesuarları Severin'le birlikte ben de genişlettim. Bazen sizi yorabiliyor Severin ağırlığıyla... Ama ilerledikçe bambaşka bir noktaya varıyor. Karakterlerin ikisi de farklı şeyler yaşıyorlar. Wanda sert bir erkeği tercih ediyor sonunda; Severin de kendine göre bazı dersler alıyor. Aradan geçen bunca zamana rağmen ilişkilerde değişmeyen gerçekler bunlar."} {"url": "https://egoistokur.com/norvecin-sifaci-prensesi-martha-louise-melekler-her-yerd", "text": "Norveç Prensesi Martha Louise'in Elisabeth Nordeng'le yazdığı Şifre adlı kitap Yabancı Yayınları'ndan çıktı. Meleklerle konuştuğu, astral seyahatler yaptığı için prensese bir nevi deli gözüyle bakılıyor ama o yürüdüğü yoldan vazgeçmeye niyetli değil. Şifacılık ve medyumluk yapmaya dahası Astarte Institute adlı okulunda bunları başkalarına da öğretmeye devam ediyor. Yabancı Yayınevi, Şifre diye bir kitap yayınladı. The Secret benzeri bir kişisel mucize yaratma kitabı. İki yazarı var, birinin adı Elisabeth Nordeng, diğeriyse Norveç Prensesi Martha Louise. Yanlış duymadınız, gerçek bir prenses. Gerçi meleklerle konuştuğu, astral seyahatler yaptığı için, açıkça söylenmese bile deli olduğu düşünülüyor, hatta bu yüzden Norveç tahtının mirasçısı olma hakkı elinden alınmış. Yani ailesinin malı mülkü, parası söz konusu olduğunda Prenses Martha Louise hala birinci dereceden mirasçı ama hiçbir zaman hanedanı temsil edemeyecek. Prenses Martha Louise: Norveç Kraliyet Ailesi'ne doğdum. Çocukluğum Oslo'nun dışında bir çiftlikte geçti. Küçük yaşlardan itibaren resmi yükümlülükler ve kamuoyunun gözü önünde bir hayat yaşamak zorunda kaldım. Gençlik yıllarımda spor yapıyordum, atlettim. Psikoterapi eğitimi aldım ve Rosen Metodu üzerinde uzmanlaştım. P. M. L.: Hastalıkları, bedensel ve ruhsal problemleri dokunarak iyileştirmek... İçimdeki spiritüel gücü keşfetmeden önce çocuk kitapları yazıyordum. Sonra evrenden bir çağrı aldım ve spiritüellikle ilgilenmeye başladım. 2007'de de Elisabeth'le tanıştıktan hemen sonra da Astarte Inspiration adlı okulu kurdum. P. M. L.: Aslına bakarsanız çok özel bir deneyim sayılmazdı, çünkü bir değişimden geçtiğimin henüz farkında değildim. Odamda meditasyon yapıyordum. İçerisi buram buram gül kokmaya başladı, yanımda beni seven, kollayan birisi vardı sanki. Ama anormal bir şey gibi de değildi, sanki hayat zaten hep böyleydi ve ben bir anda bunu net olarak algılamıştım. Her şey son derece kendiliğinden gelişti. Size bunu başka nasıl tarif edebileceğimi bilmiyorum. Diyebilirim ki o ilk karşılaşmada bana spiritüel aleme geçiş için bir şifre verildi. Ve sonrasında gittiğim her yerde meleklere rastlamaya başladım. P. M. L.: Ben ölü kelimesini kullanmıyorum, öteki tarafa geçmiş insanlar demeyi tercih ediyorum. Ama hayır, onlarla konuşmak benim işim değil. Ben sadece insanlara unuttukları şeyleri, geride bıraktıklarını hatırlamayı öğretiyorum, kalplerin kalbiyle, evrenin özüyle iletişime geçmeyi... Başka insanların dikte ettikleri şekilde değil, ruhlarının seçtiği şekilde yaşamaları gerektiğini söylüyorum. Herkes dünyaya niçin geldiğini bilmeli, daha gelmeden seçtiği yolda yürümeye başlamalı. Medyumluğa gelince, bu konuda farklı tarifler var. Ben mesela geleceğin görülebilir olmadığını biliyorum. Enerji okuması yapıyorum, size de öğretebilirim. Zor değil, ruhtan ruha iletişim zaten doğamızda olan bir şey ama binlerce yıldır bizi bunun zorluğuna inandırdılar. Fakat öteki tarafta var olanlarla iletişime geçmek, bu dünyaya gelmeden önceki halinizi hatırlamak içinizde uyuklayan enerjiyi canlandırıyor, kendinizi kurban gibi hissetmekten vazgeçiyorsunuz, egonuz artık efendiniz olamıyor. Şahsi ruhsal şifrenize sahipseniz gücünüzü keşfetmeye başlayabiliyorsunuz. E. N.: Bebekken bir sorun yoktu, her şey çok güzeldi. Ama büyüdükçe söylediklerim ve yaptıklarım aileme kendime bir hayali arkadaş yarattığımı düşündürdü. Sanırım çok endişelendiler. 6 yaşıma bastığımda artık kendi kendime konuşmak tarzında saçmalıklardan vazgeçmem gerektiğini söylediler. Epey baskı altındaydım, o yüzden koruyucu meleğimle iletişimi kestim. Ama varoluşumun çok önemli bir bölümünü yitirmiş gibi hissediyordum. 20 yaşıma gelip yetişkin olduğumda onunla yeniden iletişim kurmayı denedim. Neyse ki hiçbir şey değişmemişti. E. N.: Her insan özeldir. Her insan meleklerle konuşabilir. Bazıları için kolaydır, bazıları için daha zor. Ama kitapta da anlattığımız gibi, herkesin bir spiritüel şifresi mutlaka vardır. Hakiki benliğini ancak bu şekilde bulabilir. Okursanız, verdiğimiz çok basit yöntemleri uygulayarak bu yolda yürümeye hemen başlayabilirsiniz. Melekler zaten çevrenizde, onları hissetmek, görmek, konuşmak için birazcık eğitim yeterli. P. M. L.: Melekler her an her yerde bizimle. Onlarla konuşmak için belirli bir saat gerekmiyor, üzgün mü mutlu mu olduğunuz da hakikaten hiç fark etmez. İstemeniz yeter. Zaten onlar bizimle konuşmaya, potansiyelimizi keşfedelim diye bize yol göstermeye hazırlar. P. M. L.: Kitabımız Şifre'yi okuyun. Gerekli teknikler, egzersizler; her şey orada var. E. N.: Ben hep farkındaydım. İnsanlarla konuşurken onların gerçek duygularını hissedebiliyor, zihinlerini okuyabiliyordum. Önüne geçemediğim bir şeydi bu ama çok yorucuydu, çünkü en sıradan sohbet bile iki ayrı hattan ilerliyordu. E. N.: Yani karşımdaki kişinin hem söylediklerini hem de gerçek düşüncelerini işitiyordum. Hele çevrede birden fazla insan varsa durum iyice zorlaşıyordu. Bu yüzden çekingen bir çocuktum, mümkün olduğunca az kişiyle konuşuyordum. Bir yandan da varoluşsal meselelerle cebelleşiyor, dünyaya niye geldiğimizi anlamaya çalışıyordum. Fiziksel boyutun ötesinde başka bir hayat var mıydı? Nereden gelmiş, nereye gidiyorduk? Ama oğlum doğduğunda çok acayip bir şey oldu: Gözlerine baktım ve bebeğimin aslında çok yaşlı bir ruh olduğunu gördüm. Bu olay beni değiştirdi, artık hepimizin daha önce de yaşadığından, bu dünyaya hep yeniden geldiğimizden emindim. Sonrası hızlı geçti: Bir yandan dört çocuğumu büyütüyor bir yandan da medyumluk ve şifa yeteneklerimi ilerletiyordum. P. M. L.: Elisabeth'in söyledikleri benim için de geçerli. Başka insanların zihinlerini okumanın ne kadar yıpratıcı, kafa karıştırıcı bir şey olduğunu anlatamam, çünkü ağızlarından çıkanla zihinlerinden geçen asla aynı olmuyor. Üstüne üstlük ben, başkalarının fiziksel acılarını da hissedebiliyordum. Ama başlangıçta hissettiğim ağrı benim mi yoksa karşımdaki kişinin mi, bundan bir türlü emin olamıyordum. En büyük sorun da sahip olduğum bu yeteneğin ne işe yarayacağını bilmememdi. Hele okula başlayınca, normal biri olmadığımı, yeteneklerimi yok etmem, bastırmam gerektiğini sandım. Başkalarına benzemeli, herkes gibi olmalıymışım gibi geldi bana. Gene de dünyayı ve insanları anlama merakıma yenildim, iyi oldu. P. M. L.: Aynı medyumun öğrencileriydik. Enerji okuması ve şifa eğitimi alıyorduk. Bu tür konularda çalışanlar kendilerini çok yalnız hisseder, biz de öyleydik. Konuşabileceğimiz kimsemiz yoktu, anlatması zor. Günün birinde uzun bir sohbet fırsatı bulduk ve ikimiz de oradan mutlu ayrıldık. Espri anlayışımız ve hayallerimiz aynıydı, spiritüelliği aynı süreçlerden geçerek keşfetmiştik, en önemlisi ikimiz de meleklerle iletişim kurabiliyorduk... Çok geçmeden de Astarte Institute'u açarak kendi öğrencilerimizi yetiştirmeye karar verdik. E. N.: Bereket ve verimlilik tanrıçasıdır. İştar'dan geliyor aslında. P. M. L: İçinizle bağlantı kurmanın ve harekete geçmenin de simgesi aynı zamanda. Bir de erkek ve dişil enerjiler arasındaki dengenin."} {"url": "https://egoistokur.com/notos-derginin-alternatif-100-temel-eser-listesi-nicin-yanlis-ve-eksi", "text": "192 edebiyatçı bir araya gelerek, Milli Eğitim Bakanlığı'nın, çocuklar ve gençlere tavsiye ettiği ve çok tartışılan, eleştirilen 100 Temel Eser listesine bir alternatif hazırladı. Ama yine ağır ve zor okunan klasiklerden oluşan bu yeni liste de en az eskisi kadar eksik ve arızalı. O kadar ki 100 kitaplık listede çocuklara yönelik sadece üç kitap var. Eleştirmen Semih Gümüş'ün her zaman edebiyattan yana olmakla beraber kimi zaman zehir zemberek olmaktan çekinmeyen yazılarını yıllardır okuyoruz. Beklenen yazar neden gelmiyor? başlıklı yazısı mesela hafızalarda. kendi adıma üzerinde düşünülmesi gereken bu ve benzeri yazılara çok ihtiyacımız olduğuna inanıyorum. Çoktan öldüğü düşünülen eski usul edebiyat dergiciliğini bir anlamda dirilten Notos'un önemi de burada. Gümüş yazılarını artık birkaç yıldır kendi dergisi için yazıyor. Bu da Notos'u laf olsun diye basılan değil, yaşayan, soluk alan bir dergi yapıyor. Öte yandan derginin zor okunan, gözden kaçan, hakkı yenen metinler konusundaki tavrını; onların tanıtımına, değerlendirmesine önem vermesini de seviyorum. Böylece 192 edebiyatçı ve eğitimciyle birlikte, seçimlerinde özgür okurlar için değil, zorunlu okumalar yapacak olan öğrenciler, gençler için çağdaş yazarların eserlerinden oluşan uygulanabilir bir liste oluşturmaya karar vermiş. Yaşasın, ne güzel! Uygulanabilir... Yani çocukların, gençlerin okuyabilecekleri, anlayabilecekleri, onları sıkmayacak kitaplardan oluşan bir liste... Öğrencilere tavsiye edilen ama onların okumakta zorlanacakları eserler rafta öyle duracaksa, bu tür listeler yapmanın da pek anlamı yok zaten. 192 kişinin görüşleriyle oluşturulan 100 kitaplık Notos listesini kendi adıma harikulade buldum. Liste, Türk ve dünya edebiyatının çok önemli yazarlarının yapıtlarından oluşuyor. Bazıları benim de başucu kitabım. Notos'un 100 Temel Eser Listesi'ni endişeyle inceledim. İyi niyetle hazırlandığına inandığım bu yeni liste ne yazık ki hedef şaşırtıyor, nitelikli, çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatı gerçeğini görmezden geliyor. Çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatını okumadan, bu alandaki sorunları, tartışmaları bilmeden, çocuk ve genç okurun hızla değişen, dönüşen okuma gereksinimlerine kafa yormadan yapılan listeler hep eksik ve arızalı olacak. Ve şu öğretim yoksunu ülkede uygulanması mucizelere bağlı bu listelerin açtığı yaraları onarmak için de yıllarca didinmemiz gerekecek. Notos'un 100 Temel Eser Listesi hepsi tartışmasız çok önemli başyapıtlardan oluşuyor. Ama çocuklar ve gençlerden önce yetişkinler okusun bu değerli kitapları. Ebeveynler, öğretmenler, kütüphaneciler, eğitim yöneticileri, yazarlar, illüstratörler, çevirmenler, yayıncılar, akademisyenler, basın çalışanları, doktorlar, mühendisler, hukukçular, bilim insanları, çitfçiler, işçiler, emekliler, herkes... Böylelikle günün birinde, çocuk ve gençlerimizin Türk ve dünya edebiyatından nitelikli çağdaş edebiyat kitaplarıyla daha çok ve sürekli buluşmasının önündeki engelleri yıkabilir; Türkiye yeniden kitap okuyan insanların ülkesi olabilir. Okumayı seven gençlerin hoşuna gidecek bazı kitaplar var listede ama sizin de dediğiniz gibi, çocuklara önerilen çok az seçenek var. Christine Nöstlinger, Enid Blyton gibi çağdaş sayılabilecek çocuk kitabı yazarları görmezden gelinmiş, hem Notos'un hem de MEB'in listesinde. jules verne'in olmadığı bir liste, zaten çocuk ve gençleri hedeflemiyordur."} {"url": "https://egoistokur.com/nurdan-gurbilek-solen-sofrasindan-dislananlar-ici", "text": "Dostoyevski'nin romanlarını yıllar sonra yeniden, arka arkaya okurken o romanlarda aşağılanmışlığın, horlanmışlığın, dışlanmışlığın, nihayet bütün bunlara eşlik eden gurur yarasının ne kadar önemli olduğunu, bir yapıttan diğerine ısrarla tekrarlandığını fark etmiştim. Sonra Dostoyevski'de bütün bu problemlerin, Dostoyevski denince hemen aklımıza gelen problemlerden, örneğin baba-oğul, suç ve ceza ya da tanrı-tanrıtanımazlık gibi problemlerden daha temel, daha merkezi olduğunu düşündüm. Kitabın ilk yazısı Horlanmanın Acısı öyle çıktı; sonra da gerisi geldi. Türkiye'de çok okunan, ama üzerinde az konuştuğumuz bir yazar Dostoyevski. Onun ezilmiş ve aşağılanmışlarını ya da yeraltı kavramını konuşmanın ufkumuzu biraz genişletebileceğini düşündüm. Dediğim gibi başlangıç noktası Dostoyevski'ydi; diğer yazarları kitaba aslında o çağırdı. Atay'ın Dostoyevski'ye olan yakınlığını zaten biliyoruz. Ama bunun dışında, haksızlığa uğramışlık, dışlanmışlık, tutunamamışlık gibi konuları ele alınca karşımıza ister istemez bir dil problemi de çıkıyor. Evet bütün bunlar var, ama nasıl anlatacağız? Acı çekeni gülünç duruma düşürmeden, onu küçük düşürmeden, dahası acıyı mutlak bir dayanağa dönüştürmeden, bütün bunları taşlaşmış bir acı diline dönüştürmeden, insanları ezilmişliğe ya da acıya daha duyarlı değil, daha duyarsız kılan bir acı dili kurmadan nasıl anlatacağız? Bu konuda gerçekten muazzam bir ufuk sunar Atay'ın yapıtları. Mağdurlukla dil arasındaki ilişki üzerine düşünüp, mağluplukla anlatma problemi üzerinde düşünüp Atay'a girmemek olmazdı. Sonra Atay'ı Yusuf Atılgan ve Cemil Meriç izledi. Aslında bambaşka yazarlardan da yola çıkılabilirdi; ama birincisi, bu yazarlar benim zaten tanıdığım, beni etkilemiş, bu konuları düşünmeme neden olmuş yazarlar. İkincisi, hepsi ayrı ayrı biçimlerde Dostoyevski'den etkilenmişler. Bu yüzden ortak bir diyalog ortamında buluşabilirler, birbirlerine ışık düşürebilirler diye düşündüm. İçlerinde en farklı örnek Cemil Meriç. Her şeyden önce romancı değil. Ama edebiyattan çok etkilendiği için, edebiyat üzerine çok yazdığı için, hatta dil problemini birçok edebiyatçıdan daha çok önemsediği için kitabın diğer yazarlarıyla ortak bir zeminde buluşabildi. Bu topraklarda yaygın olan bir mustariplik ya da mazlumluk dilini anlamak açısından aslında en iyi örnek belki de o. Çünkü Avrupalılaşmanın beraberinde getirdiği mağdurluk duygusunu da tartışmamıza imkan tanıyor yazdıkları. Avrupa'nın talan ettiği aç Asya'nın sesini, dünyanın makhur ve mağlup kavimlerininin sesini, yani hakir görülmüş ve yenilmiş kavimlerinin gerçeğini tüm dünyaya haykırmak istiyor. Kendisini de ezeli mağdur, ezeli mağlup olarak tanımlıyor. Ama orada, kendisinin de jurnallerinde gayet açık sözlülükle dile getirdiği kişisel bir gücenmişlik, kendisinin hasta bir gurur dediği bir incinmişlik de var. Mağdurluk duygusunun bazen nasıl bir gücenmişlik dilinden beslendiğini, hatta bazen nasıl ondan ibaret kalabileceğini gösterdiği için, ayrıca mustariplikle dil arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmemize imkan verdiği için önemli göründü bana yazdıkları. Bir yazara ya da bir yapıta yeni bir problem açısından yaklaştığınızda, o da size yeni bir yönünü gösteriyor. Sizin için o zamana kadar gölgede kalmış bir yönünü ortaya koyabiliyor. Bu kitapta da biraz böyle oldu. Oğuz Atay üzerine çok yazdım; önceki kitapların hemen hepsinde bir Atay yazısı var. Bu kitaptaki Atay yazısından çok farklı okumalar değil belki öncekiler; ama buradaki problem daha farklı. Bir yazarla konuşuyorsanız, onun yapıtını konuşturmak istiyorsanız, ona hakkında konuşabileceğimiz bir problem de sunmanız gerekir. Bu problemin de bir biçimde hem sizin hem onun problemi olması gerekir ki karşılıklı bir konuşma imkanı doğsun. Yapıtı, kendisine çok yabancı bir problem üzerine konuşmaya zorlarsanız susar; yapıt adına habire siz konuşursunuz. Ama sizi hiç ilgilendirmeyen bir problemden söz açarsanız, o zaman da sizin o yapıtı konuşturma isteğiniz olmaz; biraz görev gibi bir yazı çıkar ortaya. Bu yüzden ortak bir zemin bulabilmek önemli. Bir de tabii bu yazarların birbirleriyle konuşabilmesi de önemli: Hepsini birlikte okuduğunuzda Dostoyevski Cemil Meriç'e, Cemil Meriç Oğuz Atay'a, Oğuz Atay Yusuf Atılgan'a yeni bir ışık düşürebilir. Siz de o ışıkta o yazarların daha önce görmediğiniz yanlarını görebilirsiniz. Evet, daha çok ölüler üzerine yazdım. Ama daha önceki kitaplarda, örneğin Bilge Karasu ve Vüs'at O. Bener üzerine yazdığımda her ikisi de hayattaydı. Leyla Erbil de hayatta. Latife Tekin de. Ama galiba önemli olan bir yazarın yaşıyor ya da artık yaşamıyor olmasından çok, yapıtının bütün sınırları, imkan ve imkansızlıklarıyla, vardığı ya da varabileceği yerlerle önünüzde açılmış olması. Örneğin Cemil Meriç'in Balzac çevirmenliğinden ya da Marksistlikten Bu Ülke yazarlığına ya da Osmanlı mucizesini yüceltmeye ya da Avrupa felsefesi ya da romanını değersizleştirmeye varan serüvenini anlamak önemli. Tek bir yapıtını alırsak bu yolculuğu tam göremeyiz. Cemil Meriç'in tıkanmışlıklarını nasıl aştığını ya da aşamadığını göremeyiz. Bütün yapıtlarını bir arada ele aldığımızda bütün bu açmazlar, çelişkiler, tezatlar, endişeler kendini daha açık bir biçimde ele verir. Biz de orada kendi açmazlarımızı, kendi tıkanmışlıklarımızı, kendi yaralarımızı görüp tanıyabiliriz. Tabii ki oldu. Aslında, cevabını bildiğiniz bir problemi başkalarına anlatmak, onların önünde bir kez daha çözmek için başlamıyor insan yazmaya. Özellikle edebiyatta kimsenin böyle yazdığını sanmıyorum. Bir huzursuzlukla, bir kaygıyla, daha önce de konuştuğumuz gibi bir problemle, bu probleme ilişkin bazı sezgilerle, bazı ön-cevaplarla başlıyor insan. Ama yazarken kendi cevaplarını başka yazarların cevaplarıyla sınama imkanını da buluyor. Bütün bu süreç sonunda, kafanızdaki problem ya da başlangıçta o probleme verdiğiniz cevaplar değişime uğruyor. Aksi takdirde yazarlara haksızlık etmiş, onları yeterince dinlememiş, daha kötüsü onları kendi fikirlerimize alet etmiş oluruz. Onları bir tür illüstrasyon mantığıyla kullanmış oluruz ki edebiyat okumalarında iyi bir yöntem olduğu söylenemez. Tıkanmışlığımızı aşamadığımız ölçüde geçmişi unutamıyoruz galiba; aynı yaralar habire kanıyor çünkü. Ama bu orada başka zamanların olmadığı ya da olamayacağı anlamına gelmiyor. Walter Benjamin gibi bir düşünür örneğin, geçmiş imgesini kurtarma ve kurtarılma fikriyle birlikte düşünebildiği için yenilmişlerin geçmişini içinde gelecek kıvılcımlarının uçuştuğu bir bugüne açabilmişti. Evet karamsar, kederli, yaslı, ama umutlu bir felsefedir Benjamin'inki. Ölülerin de bugün üzerinde hak iddia etttiğinden söz eder; çoktan susmuş olanların sesini içermekten söz eder. Ama acıya, hınca ya da hayali intikama saplanıp kalmayan, çünkü kurtuluşu ve mutluluğu hedefleyen, geleceğe açık bir felsefedir. Mutluluk imgemizin ayrılmaz bir biçimde kurtarma ve kurtarılma imgemizle birlikte olduğunda ısrar eden bir felsefe. Dostoyevski çoğu zaman köle-efendi ilişkisinin, uşakla velinimeti arasındaki ilişkinin terimleriyle ele alır aşkı. En azından verdiğiniz örnekte, Kumarbaz'da Aleksiy'nin hayatında kibirli Polina'ya duyduğu tutkuda gurur yarası, incinmişlik, görülmemek ya da horgörülmek gibi duygular ağır basar. Aşığın buyruğuna girmiş silik benlikle yazgıyı değiştirmek isteyen hınçlı benlik, şölenden dışlanmış uysal benlikle şölenden payını isteyen öfkeli öteki Dostoyevski'nin başka romanlarında olduğu gibi burada da karşımıza çıkar. Aşk benzetmesini çok da zorlamamak, oradan yola çıkarak büyük genellemeler yapmamak lazım. Bence gönüllülük demeyelim; çünkü kimse bile isteye haksızlığa uğramayı, zulmedilmeyi, ezilmeyi ya da aşağılanmayı istemez. Çok özel, istisnai örnekler dışında kimse istemez. Gönüllük dersek, sanki insanlar bunu davet ediyormuş gibi olur ki doğru değil. Ama bir kez kendini mağdur hissettikten sonra, bundan beslenmek, hatta yalnızca bundan beslenmek, bundan bir gurur çıkartmak, hatta bir kazanç elde etmeye çalışmak olabiliyor tabii. Edebiyatta da bunun birçok örneği var. Dostoyevski'nin örneğin Yeraltından Notlar'daki ustalığı, yeraltı adamının bilincinde bütün bu duygu ve düşüncelerin aynı anda varolduğunu anlatabilmiş olmasıdır bence. Orada haklı bir isyan duygusu kadar neredeyse zevke dönüştürülmüş bir sızlanma, yeraltına itilmişliğin acısıyla yeraltı gururu, hatta yeraltına sığınma arzusuyla yeraltından kazanç elde etme isteği hep yan yanadır. O halde mağdurluk demin konuştuğumuz gibi koşulları değiştirme çabasına, yani geleceğe açılabileceği gibi hayali intikama ya da hınca, geçmiş yaraları yeni baştan kanatıp o kanamadan beslenen bir dile de takılıp kalabilir. Hatta ırkçı-milliyetçi-dinci söylemlere takılıp kaldığını da biliyoruz. Orada saklı olan çeşitli iyilik ve kötülük ihtimallerini aynı anda düşünmemizi sağladığı için, buna imkan tanıdığı için hem gerçekçi hem trajik hem de güçlü bir yazar Dostoyevski. Böyle bir çok katmanlılık Oğuz Atay ve Yusuf Atılgan'da da var bence. Orhan Pamuk'a karşı girişilen harekatta, onu sonunda kendi toprağından, kendi dilinden etmeye varan hoyratlıkta hem kişisel hüsranların hem de ulusal gurur yaralarının önemli bir rolü oldu bence. Muhalif bir yazarın üstelik roman yazarlığı gibi birçoklarınca sufli görülen bir işle Batı'nın takdirini kazanmış olması birçoklarını kızdırdı. Batı Türkiye'yi takdir etmiyor, ama Orhan Pamuk'u takdir ediyor; bunu hazmedemedi birçok insan. Bu memleketin esas sahibinin kendileri olduğuna inananlar, başta da bazı siyasetçiler, gazeteciler, köşe yazarları Orhan Pamuk'u ne yazdığına hiç bakmadan, hatta onu okumadan değersizleştirmeye çalıştılar. Ama edebiyat dünyası da bundan epey payını aldı bence. Avrupa'yla girilmiş aşk-nefret ilişkisinden, son zamanlarda yaşanan bir dizi hüsran yüzünden nefret dozu iyice artmış olan bu ilişkinin doğurduğu karalama isteğinden payını aldı. Merhamet diyebilir miyiz, tam bilmiyorum, ama haksızlığa karşı bir isyan var tabii ki. Merhamet demiyorum, çünkü Meriç mağdurdan söz ederken, horlanmış ya da hakir görülmüşten söz ederken, kendinden farklı bir ezilmişler kitlesini kastetmiyor çoğu zaman. Kendini de bir mağlup, bir mağdur, bir mustarip olarak görüyor. Haksızlığa uğramış, ezilmiş ya da aşağılanmışın bilincinin yekpare bir yer olmadığını, aynı anda birçok sese birden yer verdiğini anlatıyor bize edebiyat. Eğer yazılanlar melodramdan, romantik bir acı kutsamasından ya da hamasetten ibaret kalsın istemiyorsak, güçlü edebiyatçıların önümüzde açtığı ufku, örneğin Dostoyevski'nin hem gerçekçi hem çoksesli hem de trajik ufkunu önemsememiz gerekir. Yani mağdurun karanlığına bakabilmemiz, başkalarının iktidarıyla olduğu kadar kendi iktidarsızlığımızla da yüzleşebilmemiz gerekir."} {"url": "https://egoistokur.com/nuri-bilge-ceylanin-yeni-kitabi-vesilesiyle-uc-maymunlar-cehennem", "text": "Türk sinemasının 2000'li yıllarına damgasını vuran Nuri Bilge Ceylan'dan, Cannes Film Festivali'nde En İyi Yönetmen Ödülüne layık görülen Üç Maymun filmiyle ilgili tüm detayları içeren kitap çıktı. Kitapta filmin sinopsisi ve özgün senaryosunun yanı sıra, Cannes'daki serüvenine dair iç ve dış basında çıkan yorum ve haberler, söyleşiler ve Nuri Bilge Ceylan'ın güncesi yer alıyor. Ceylan'ın görsel gücünü derinlemesine yansıtan Üç Maymun, insanın altından kalkamayacağı acılara ya da sorumluluklara maruz kalmamak için gerçeği bilmek istememesi; onu görmemek, duymamak, hakkında konuşmamak için üç maymunu oynaması üzerine kurulu bir film. Küçük zaafların büyük yalanlara dönüşerek parçaladığı bir ailenin gerçeği örtbas ederek her şeye rağmen bir arada kalma çabası anlatılıyor. Nuri Bilge Ceylan'ın filmi de sözleri kadar benimsense; acayip şeyler yaşanır, gişelerde kuyruklar olur, yer gök inler 'Üç Maymun', 'Üç Maymun' diye... Lakin farkındayız; bu ülkede bir film rekor kıracaksa eğer, o rekor kayıtsız şartsız 'Recep İvedik'indir. Yalın, güzel, şiirli ve samimi konuşmasında 'yalnız' sözcüğünü geçirmeseydi, sadece tutkuyla sevilen güzel ülkeden söz etseydi Nuri Bilge Ceylan, yine bu kadar hayranlık duyulur muydu? Birkaç kelimeyle hislerimize tercüman olabilmesinin sebebi, bu ülkenin 'yalnızlığını' vurgulaması... Dertlendiğimiz, yüreğimizi burkan konu bu bizim. Kırgınız çünkü, bizi Avrupa Birliği sevdasıyla oyalayıp kapılarda süründüren ikiyüzlü Batı'ya... Çocukluğumuzdan itibaren zihnimize kazınmış bir hakikati yeniden kavrıyoruz; Türk'ün Türk'ten başka dostu yok! Özetle, sadece sinemasına değil, bir salyangoz misali kendi kabuğunu oluşturup ulaşılmazlığını korumak için o kabuğun duvarlarını sabırla sağlamlaştırmasına da hayranlık duyduğum Nuri Bilge Ceylan Cannes'da, hasetten doğacak saldırı ihtimallerini de stratejik bir cümleyle ortadan kaldırdı bir bakıma. Ne gam! Bize yalnızlığımızı hatırlatarak yaralarımıza merhem olan Nuri Bilge Ceylan'a sahip çıkmaya karar verdik aniden. Hakikaten yalnız olanlarsa hiç umurumuzda değil. Yüzyıllardır bu toplum kul psikolojisi, cin masalları ve yasaklarla yaşamaya mahkum edildi. Hayal güçleri, gerçeklik algıları iğdiş edildi. Bu yüzden de iki yüzlü insanlar yığını oldular, inanmadıklarına bile inanıyormuş gibi göründüler. Birden bire değişmesini bekleyemeyiz. Ama sizlerin bu adımları umarım insanlarca görülür. Nuri Bilge Ceylan, toplumda dönüşüm yaratacak filmler yaptığın için teşekkürler."} {"url": "https://egoistokur.com/o-iyi-insanlar-o-guzel-atlara-bindiler-ve-cekip-gittile", "text": "Kitap, elbette bu kadar dramatik gerçekler üzerinde durmuyor. Ama bir çocuğa atların nasıl hayvanlar olduklarını, neye ihtiyaç duyduklarını, neler yaşayabileceklerini çok yalın ve samimi bir dille anlatıyor. Üzerinde düşünmek için alan tanıyor. Bir de mutlu son ya, değmeyin keyfimize. Atlar mutlu biz mutlu."} {"url": "https://egoistokur.com/o-melun-new-york-sehrinde-sihirli-bir-tesadu", "text": "Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Bana Adını Söyle adlı kitapta çok sevdiğim oyuncu, yönetmen ve yazar Uğur Yücel'in de bir yazısı var, birazını aldım... Kemal Tahir'in sevdiği deyişle mel'un New York şehrinde geçen şahane bir tesadüfün hikayesini anlatıyor. Öyleyse güzel bir tesadüf hikayesi anlatayım. Gerçek her şeyiyle ama. Fatih Akın, asistanı Nurhan ve Açık Radyo şahit. Bir de New York'taki arkadaşlarım Mevlüt, Güniz ve Deniz. Yıllar önce Mevlüt'le yürüyoruz o mel'un New york şehrinde. Ertem eğilmez Kemal Tahir'in önüne harita koyup Mike Hammer romanları yazdırırmış. Tahir hikayeye Mel'un New York şehrinde diye başlarmış. Sosyalist ya! Nefret ediyor Amerika'dan deyip gülerdi anlatırken Ertem Abi.) neyse, Mevlüt sinemacı. Hiç burada film yapmak geçiyor mu aklından? diye sordu. Bilmem! Ama her cadde benim filmlerde gördüklerim... Her yer plato. Eğlenceli olurdu. Chinatown'da mesela demiştim. Fatih Akın eski arkadaşım. Birkaç kez filmlerinde oynamamı istedi, olmadı. Denk gelmedi. İki filminde oynadım. Biri kısa, öbüründe de görünüp yok oluyorum. 2006 yazıydı galiba, Fatih İstanbul'a geldi. Abi bir kısa film çekeceğim! Paris j'Taimei biliyor musun? Onun New York versiyonunu yapıyorlar. Bana da teklif geldi. Gel beraber çalışalım, yazalım, sen oyna başrolü. Karşına da istediğin kadın oyuncuyu vereyim dedi. İsimler sayıyor. Hepsi afet! Gırgıra vurdum konuşmayı. Baktım Fatih ciddi. Uzatmayayım, Antalya'da inzivaya çekildik. Fatih beni hep yokluyor. Nasıl bir hikaye olsun sorusuyla başladık. Birkaç gün sonra, Chinatown'da çekilecek bir hikaye doğdu. İmkansız bir aşk olsun istedik. Yaşlı adam-genç kız hikayesi... Senaryo bitti orada. Kısa bir süre sonra mekan bakmaya New York'a gittik. Bana Brooklyn'de bir otel ayarlanmış. Fatihler bir gün sonra Hamburg'dan gelecekler. Otelden hoşnut kalmadım, sabah çıkıp Chinatown'a beş dakika mesafede başka bir otele yerleştim. Öğlen Fatih aradı. Abi neredeysen çabuk gel. 1. Cadde, 1. Sokak, işte şu numara... Orada kalacağız dedi. Ben otele yerleştim, taşınmayayım şimdi oraya bir evin içinde tıkış tıkış olmayalım diyecek oldum. Bin metrekare ev abi gel, sekiz odalı dedi. Eşyalarımı almadan eve yürüdüm. Focus Features yapım şirketi Fatih'le ilgileniyor, film yaptırmak istiyorlar. Genel müdürü de Fatih'e bir ev öneriyor. Sahipleri ülke dışında, kalın orada diyor. Eve girdim. Eski bir rahibe okuluymuş. Muazzam bir ev. Kalakaldım. Buzdolabının kapısında fotoğraflar var. Almodovar'ın olduğu bir fotoğraf. Önde bir kadın, arkada bir adam silüeti. Hızla baktım ama sonra birilerinin özel hayatını dikizliyormuşum hissine kapıldım. Otelden eşyalarımı almaya hep beraber çıktık. Ben odayı toplarken, Ev kiminmiş yahu, çok güzel dedim. Nurhan, Galiba Brezilyalı bir yapımcı kadının, yok yok bir şarkıcı. Kadın mı adam mı, neyse şimdi Brezailya'daymış diye sevimli bir açıklama yaptı. Brezilyalı şarkıcıysa ben mutlaka tanırım dedim. Belki 30 senedir Brezilya müziğine Anadolu müziği kadar aşinayım... Söylediler ama karışık bir isim dedi Nurhan. Ben isimler sayıyorum. 15 isim saydım en az. Nurhan, Yok o değil, bu değil falan diyor. Caetano Veloso olmasın dedim. Buna hiç ihtimal vermeyişim hikayenin akışından okunacak. Yok artık dedirtecek bir tesadüf çünkü. Meraktan çatlayacağım. Nurhan Focus'taki bir asistanı aradı. Evet, ev Caetano Veloso'nun. Bilgisayarımı açtım. Beş yüzün üstünde Caetano şarkısı var. Böylece Almodovar'ın arkasındaki silüet çözüldü. Çünkü Caetano'nun nefis şarkılarını filmlerinde kullanıyordu. Arkadaşlar. On yedi yıl önce. Açık Radyo'da Caetano'yu ilk ben çaldım, tanıttım bilmeyenlere. Caetano'yu ilk onun evinde dinlemiştim. Bir şarkısını hemen her hafta dinlerim, bir de doğum günlerimde. Üstelik kutlama yapmadığım halde... Herkes ortadan çekildiğinde mutlaka çalarım yeni yaşıma girerken. Ezbere bildiğim tek Portekizce şarkı Coraçao Vagabundo. Serseri Kalbim. Neredeyse Uğur sayarım bu şarkıyı. Beni seven herkes bu şarkının benim şarkım olduğunu da bilir. Birbirinden renkli günler, mekan bakmalar... Enfes lezzetler. Fatihler Toronto'ya festivale gittiler. Benim üç günüm daha var dönüşe. Koca ev bana kaldı. Ve 8 Eylül doğum günüm. Mütevazı bir sofra kuruldu. Güniz, Deniz, Mevlüt geldiler. Arada aklıma geldikçe Güniz ve Deniz'e Caetano müzikleri yolluyorum maille. Onlar da müptelası olmuşlar. Caetano'nun evinde doğum günü yapacağız. Tarafımdan organize edilmiş ilk kutlama. Hepimiz şaşkın ve mutluyuz. Akşam Vaaay be abii, şu hayatın cilvesine bak deyip kadeh kaldırmakla geçti. Gece el ayak çekildi, arkadaşlarım evlerine gittiler. Caetano'nun rafından Coraçao Vagabundoyu çaldım. Kanapesine uzandım. Defalarca dinledim. Uyuyana kadar. Bana Adını Söyle yazarlarından B. Nihan Eren'in yeni öykü kitabı Kör Pencerede Uyuyan Yapı Kredi Yayınları'ndan çıktı. Okumanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://egoistokur.com/o-sabah-mona-lisa-bana-pek-guzel-gorunmed", "text": "81 yaşında olmasına rağmen hala çok ama çok seksi görünen Sophia Loren'in otobiyografisini, Dün, Bügün, Yarın: Bütün Hayatım adıyla Kırmızı Kedi Yayınları bastı. İtalyan Sineması'nın efsane yıldızı ve bana göre bu dünyanın gelmiş geçmiş en güzel iki üç kadınından biri olan Sophia Loren'in kitabında karşımıza cazibesine ve şöhretine rağmen şaşırtıcı derecede ürkek bir kadın çıkıyor. Öte yandan çelişkili bir biçimde bu kadın çok cesur, çünkü doğduğunda ona sahip çıkmayan babasından yapımcı Carlo Ponti'yle olan fırtınalı evliliğine kadar yaşadığı her şeyi inanılmaz bir açık yüreklilikle anlatıyor. Bugünlerde herkes bu kitabı yazıyor, bense spoiler vermek yerine kitabı alın ve mutlaka okuyun diyorum. Çünkü biriciğim Mae West'inken sonra rastladığım en nefis aktris otobiyografisi. Ama özel hayata ilgili alevli alıntılara falan girmeden kitaptan küçük bir bölümü aşağıya alıyorum. Sophia Loren'in kendini takdim etmeden birbirini ölçen iki yabancının bakışması diye anlattığı bu bölüm bana kalırsa iki muhteşem kadının Louvre Müzesi'nin tam ortasında zarif ama keskin düello'su aslında. Kadınlardan biri şüphesiz Loren, ötekiyse Leonardo Da Vinci'nin Mona Lisa'sı. Dedim ya, okuyun. Hem bu vesileyle cazibenin sırrını da öğreneceksiniz. 80'lerin başındaki o kış sabahında Louvre Müzesi tuhaf biçimde boştu. Her zaman turistlerle dolu olan koridorlarında tatlı ve dinlendirici bir huzur egemendi; ziyaretçilerle tablolar birbirleriyle eski dostlar gibi sohbet ediyorlardı. İşte o zaman kavak ağacından yapılmış o sade çerçeveyi, şöhretiyle ters orantılı küçüklükteki tabloyu fark ettim. Mona Lisa'nın önünde genellikle uzun hayran kuyrukları olurdu. O gün ise ben yalnızdım ve nihayet huzurla onun keyfini çıkarabilirdim. O çözümlenemeyen gülümsemesini sorularıma yanıt bulmak için uzun uzun seyrettim. Zaman benim için de geçiyordu, cezaevi deneyimi, geride yorucu ve acılı bir iz bırakmıştı; öte yandan oğullarım güçlü, güzel, enerji dolu büyüyorlar ve beni her gün biraz daha gururlandırıyorlardı. 50 yaşıma yaklaşıyordum ve Deniz Prensesi tacını taktığımdan beri bana eşlik eden o güzelliğim artık derin düşüncelere dalmama neden olan bazı soru işaretleri yaratıyordu. Baş döndürücü bir meslek hayatım olmuştu ve dönüp geriye bakma fırsatı bırakmamıştı bana. Şimdi artık biraz ara verip başarımın anlamını düşünecek zamanım vardı, görünür olanla gerçeklik arasındaki ilişkiye kafa yorabiliyordum. Elbette kendimi hep güzel hissetmiştim ama bu, huzursuz, kendine asla yetmeyen bir güzellikti. Zaten fazla önem verdiğin zaman güzellik bir çıkmaza dönüşebilir. En beklemediğin anda sana çelme takar, seni daha da yükseklere, göklere çıkartır ve sonra ansızın yere bırakır. Bütün dikkatini ona yönelttiysen bu düşüş gerçekten bir felakete dönüşebilir. O sabah Mona Lisa bana pek güzel görünmedi. Biraz erkeksi bir havası, birkaç kilo fazlası vardı ve Cinecitta'da deneme çekimine gelse asla geçemezdi. Ne var ki onun çekiciliğinin insanlığı neden fethettiğini işte o gün anladım. Mona Lisa da sanki hayatımı değiştirecek sırrı bana açıklamaya hazırmış gibi gözlerini üzerime dikmişti. Durup ona kulak vermem yetti; bir anda her şey gözlerimin önünde açık seçik belirdi, aydınlandı. Kendini takdim etmeden birbirini ölçen iki yabancı gibi bakışırken, cazibesinin bir tür içsel sükunetten, bu hanımın kendisi hakkındaki derin bilgisinden kaynaklandığını anladım. George Cukor'un dediği gibi, insanın kim olduğunu kabullenmesiyle ve bilinçle yarışabilecek hiçbir güzellik yoktu. Artık kim olduğumu biliyordum ve ailemin sevgisi içinde kendimi gerçekleştirmiştim. Sinema, tutkum olmayı sürdürüyordu ama yılların deneyimi başka şeylerle de ilgilenmeme fırsat tanıyordu. Kendimle barışıktım, olduğum halimde rahattım, hayatla uyum içindeydim. Kendimi önceye göre daha iyi tanıyordum ve belki Charlie Chaplin'in değerli öğütleri sayesinde hayır demeyi de öğrenmiştim. Sözün özü enerjimi nasıl harcayacağımı ve neşeyi nerede bulabileceğimi biliyordum. İnsan ne kadar bilge doğarsa doğsun, bu güveni ancak yaşla kazanabiliyordu. Ve sadece bu güven hepimizin içinde gizlenen güzelliği besleyebiliyordu. Gerçek güzellik, kendini ifade etmeyi sağlamanın yanı sıra çevrendekiler için de bir armağandır. Onu beslemek insanın sevdiklerine saygısının göstergesidir. Elbette yaşlandıkça bu biraz daha zahmetli hale gelir ve her şey bir disiplin meselesine dönüşür. Beden, bakım, özen ve ayrıca biraz da sabır ister. Yıllar içinde sırrımı soranlara hep iyi niyetle yanıt vermeye çalıştım. Herkes dinlenme ve hareket, etkinlik ve uyku, sağlıklı ve iyi beslenme arasındaki dengeyi mutfak zevkiyle kurmalıdır. Ama gençliğin gerçek iksiri gündelik hayatımız sırasındaki hayal gücümüzde, yaptığımız işe duyduğumuz tutkuda ve kendi yeteneklerimizi gösterirken kullandığımız zekanın sınırlarını kabullenmekte yatar. Hayat kolay bir oyun değildir, hep ciddiyet ve iyi niyet ister. İşte ben çok uzun süredir bu iki özelliğimi canlı tutuyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/o-tasin-icinde-bir-at-oldugunu-nereden-biliyordu", "text": "Uzun yıllardır tanıdığım ama son yıllarda aramıza coğrafi mesafeler girdiği için sanal alemde görüşebildiğim yakın bir arkadaşımın sorduğu bir soru günlerce aklımı meşgul etti. Aynı camiadayız ama sadece mesleki bir ilgi nedeniyle değil, karşılıklı olarak karşılıklı 'işleri' sevip beğendiğimiz için de birbirimizi yakın takibe almışızdır. Çocuk kitapları yazma serüvenimin nasıl başladığını, ilgili hemen herkes biliyor. Sağda solda çokça anlattım bunu. Fakat bu serüvenin, şimdi vardığım yerde 'bana' ne yaptığını hiç düşünmemiştim. Hayır, bir şeylerin değişip farklılaştığını hissetmiyor değildim ama sanırım bunun adını koyamıyordum. Çocuklar için yazmaya başlamadan önceki ben ile yazıp yayınladıktan sonraki ben arasında elbette bir farklılık vardı. En sıradan olanı şuydu; yazdığı kitaplar kitapçı vitrinlerinde yer almaya başlayan ben, artık bir çocuk kitapları yazarıydım. Yayımlanan kitap sayısı arttıkça okur sayısı da artan biriydim ve çeşitli vesilelerle okurlarıyla bir araya gelen ben, eski ben değildim. Çocuk kitapları yazmak yaşamımdaki en önemli milatlardan biriydi. Belki en önemlisi. Ardı ardına gelen imza günlerine gidiyordum, kitap fuarlarında okurlarla buluşuyordum, okul etkinliklerinde kitaplarımı okuyan ve bana soru sormak için sabırsızca gözlerrimin içine bakan çocuklarla karşılaşıyordum. Bunların tümünün teknik meseleler olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Arkadaşımın sorusu da bu bağlamla ilgili değil zaten, biliyorum. Şimdi gelelim günlerce aklımı kurcalayan soruya verdiğim yanıtlara. Evet ben çocuklar için yazmaya başladığım anda değişmeye, farklılaşmaya başladım galiba. İlk yazdığım çocuk kitabı olan Kırmızı Kuşta, büyüklerin asla yapmayacağı bir şey yaptım. Küçük bir kız çocuğu ile bir kuşu konuşturdum hatta birbirlerinin dertlerini anlamaları için kalemimi kullandım. Ben çocuklar için yazdıkça aslında çocuksulaştım. Kendime, yaşadığım evrene, insanlara daha içten bakmaya başladım. O damar sende varmış, ortaya sonradan çıkmıştır demeyin, biliyorum yoktu. 'Tıkız' herifin tekiydim. Tıkızı koyu, katı, sert anlamında kullanıyorum. Hakikatten öyleydim. Çocuklar için yazmak beni bu tıkızlıktan kurtardı, büyüklerin evrenine ait süslerden, gösterişten arındırdı, sadeleştirdi. Bir heykeltıraş, kocaman bir atölyenin içinde etrafı çocuklarla çevrili olarak çalışırmış. Mahallenin bütün çocukları onun arkadaşıymış. Günün birinde belediye ona, şehrin meydanlarından birine dikmek için büyük bir at heykeli sipariş etmiş, Bir kamyon, devasa bir granit bloku atölyesine getirmiş. Heykeltıraş bir merdivene çıkıp elinde çekiç ve keskiyle taşı yontmaya başlamış. Çocuklar onun çalışmasını izliyorlarmış. Derken tatillerini geçirmek üzere dağlara ya da deniz kıyısına gitmişler. Geri döndüklerinde heykeltıraş onlara atın bitmiş halini göstermiş. Bu soruyu soran çocuk aslında benim."} {"url": "https://egoistokur.com/odullu-ajan-bana-lezzetli-kitaplarla-gelsinle", "text": "Birleşik Krallık Yayıncılar Birliği geçen hafta Nermin Mollaoğlu'nu Yılın Edebiyat Ajanı seçti. Ama Nermin buralarda daha da önemli biri bence. Neden derseniz; kendisi, Türk edebiyatının sadece İngilizce ve Almanca değil, Malalayam ve Amharik dillerinde okunmasının yegane sorumlusu. Yayın dünyamızın gözbebeği, kara kutusu, sır tutucusu da olan Nermin'le işini konuştuk. Yazar ajanı denilen kişi kimdir, nasıl çalışır... Yayıncılıkta nerelerden nereye geldik... 2017'nin bizdeki ve dünyadaki trendleri neler olacak... Ben sordum, o da tatlı tatlı cevapladı. Yeğenim Arda Eren 6 yaşındayken öğretmeni, Teyzen ne iş yapıyor diye sormuş. Teyzemin mesleği e-mail yazmak diye cevap vermiş o da. Eh, beni en çok e-mail yazarken görüyor. Gerçekten de benim işim profesyonel olarak e-mail yazmak, okumak ve anlatmak... Aramızda kalsın, bunların üçünü de yeterince iyi yapabildiğimi düşünmüyorum. 1700 sözleşmeyi sadece Almanca, Fransızca, İngilizce yapmış olsaydık, elbette kazanırdık. Fakat bir yazarın Pakistan'da, Gürcistan'da, Portekiz'de, tam bir cangıl olan Arap ülkelerinde de okunması gerekiyor. Oralara gidip yayıncılarla temasta bulunuyor, edebiyat festivalleri hatta basınla tanıtım için çalışıyorsunuz. Urducaya bir kitap satıldığı zaman avansı topu topu 200 dolar. Vergisini düş, posta masraflarını düş ama enerjimizi, çalışma azmimizi, daha fazla dile çevrilme isteğimizi düşme. Burhan Sönmez'in Malayalam dilindeki sözleşmesi 100 dolardı ama o çeviriyi instagrama eklerken çektiğim fotoğraf benim için paha biçilmezdi. Dünyanın en önemli yayıncılık etkinliği olan Frankfurt Kitap Fuarı'nda Türkiye'den bir kuruluşun parti düzenlemesi bir ilkti. Yanımızda sen de vardın o gece, bir kez daha teşekkürler. Şaka bir yana, uzun ve çok engebeli bir yoldan geliyoruz. Keşke bizden önce bu işi yapanların sayısı çok olsaydı, keşke 'Türk edebiyatı dünya dillerine çevrilemez' diyen insanlar yayıncı olmak yerine mesela ayakkabı boyası üretselerdi, keşke 'Kültür Bakanlığı Türkçe'den yapılan çevirileri desteklemek yerine yazarlara nasıl kitap yazılacağını öğreten kurslar açmalı' diyen yayınevi sahipleri tavuk çiftlikleri kursaydı da sektörün gelişmesinde bu kadar gecikme yaşanmasaydı! İçim kabarmış galiba, üç vakte kadar sakinleşmem lazım. Evet, böyle insanlar geçti bu sektörden, hala da varlar. Şahane kocam Mehmet Demirtaş hayatımda olmasaydı asla gayet güvenli olan işimden ayrılıp Kalem Ajans macerasına atılmazdım sanırım. Hadi atıldım diyelim, hayalci davranıp nalları dikerdim. Kocam gündüzleri bana yardım edip, geceleri Roxy'de çalışarak eve para getirmeseydi, belki de eski işime geri dönmüştüm. O her zaman benim en iyi pusulam oldu. Kuzeyim, güneyim nerede, bana hep gösterdi. Şanslı biriyim herhalde, çevremdekilerden de çok destek gördüm. Yüreklendirildim, hata yaptığımda anlayışla karşılandım. İlk zamanlar kitaplarının onlarca dile çevrileceğini yazarlarım bile hayal edemiyordu, şimdi çeviri kitaplarını üst üste koyduğumuzda yerden kalbime ulaşıyorlar. 150'ye yakın yazarım var, artık saymıyorum bile. Dünyadan da 300'ü aşkın ajans ve yayıncıyla çalışıyoruz. Farklı ülke edebiyatlarının Türkiye'de tanınmasına önem veriyoruz. Yalnızca Almanya, İspanyolca, Kuzey edebiyatının değil, Romanya, Gürcistan gibi ülkelerin önemli yayıncılarıyla da çalışıyoruz. Çevirmenlerle işbirliği içindeyiz. 100 küsur çevirmeni temsil ediyoruz, onlar da yurtdışında bizim kültür elçilerimiz oluyor. Türkiye'deki yayıncıların işlerini çevirmen ya da çeviri fonu bularak kolaylaştırıyoruz. Emekli olacağım günü iple çekiyorum. Geçen yıllar esnasında öyle çok anı, dost biriktirdim k, üşününce burnumun direği sızlıyor. Emekli olup portakal kokulu bir adada mahsur kalsam, tabletimden okumak istediğim kitapların elektronik formatlarına ulaşabilsem, yeter bana... Güzel hayaller! Milli Piyango'dan büyük ikramiyeyi kazanmak ve o parayla İstanbul'da uluslararası bir yazar-çevirmen evi kurmak. Net cevap: Ekibin maaşlarını ödemek ve daha çok elbise satın almak için, çok satan kitap. Ülkemin edebiyatının gelişmesi için, iyi kitap. Nermin'in egosu için ise, çok ünlü olmayan bir yazarın kitabını keşfetmek veya kitap yazma fikri kafasında açık renkli olan birini kırmızı kalemle kitap yazmaya motive etmek. 30 Temmuz'da 41 yaşıma aşık, rüyalı, hülyalı girdim. Güzeldi! Bair ara vampirler okunuyordui, ardından orta yaş kadınlarına yönelik kitaplar geldi, Grinin Elli Tonu trendini hatırlıyorsundur. Bir sonraki akım, yeniden keşfedilen kitaplar adı altında klasiklerin yayınlanmaya başlamasıydı. Son Frankfurt Kitap Fuarı'nda ise Avrupa Edebiyatı'nda genç seslerin yükselişine tanık olduk. Türkiye'ya gelince; cinayet romanları, korku ve fantastik öne çıkıyor. Bir de umut dolu, güncel ve kadınlar için diye tabir edilen kitaplara ilgi var. Popüler kültür kitapları ise kendi kültlerini yaratıyor; mesela son yılların önemli teması ağaçlar. Ağaçların bilinmeyen hayatı üzerine birçok kitap yazılıyor ve çok okunuyor. Hakan Günday'ın yeni romanının ismi yine tek kelime. Ama hangi kelime olduğunu söylemem. E-kitabın yaygınlaşmasını isterdim. E-kitap okur sayısı gelişiyor ama ulaşabilecekleri Türkçe kitap az. Bu yüzden çoğu İngilizce okuyor, bundan mutlu değilim. E-kitap ve sesli kitabı gerçekten seviyor ve destekliyorum. Hiç yapılmadığını düşündüğüm bir şey de var: Kimse büyük puntolarla normal boy kitaplar basmıyor. Sırf bunun için bile bir yayınevi kurabilirim. Malum 41 yaşındayım, okuma zevkim yaşım ilerledikçe bozulsun istemiyorum. Fakat bazı yayıncılar kitapları öyle küçük puntolarla basıyorlar ki insanın canı okumak istemiyor. Pir-i Lezzet'i bu yazıda görüp okudum. Çok güzel bir romanmış. Yeni bir yazar ve kitap tanıdığım için mutlu oldum. Ya bırak bu işleri. Çok satan yazarları toplamış suyunu içiyorlar. Üç beş de adı sanı duyulmamış ama eşinin dostunun tanıdığı adamları almış, pazarlamasını yapıyor. Esas kendisi gibi tipler bu sektörün önünü kapatan hatta kuyusunu kazan İstanbul burjuvaları. Hadi yeni çıkmış kaç tane Türk yazarın kitabını alıp okudunuz? Sorun bakalım kaç Türk yazar kapınızı çaldı da kitaplarına bile bakmadan suratına kapattınız kapıyı, diye, sayısını hatırlamıyordur. Lezzetli kitaplarla gelinmiş? Nereye geleceğiz peki? Kendilerini bir şey sanıyorlar, sorsan iki kelime toplayıp bir cümle kuramazlar, yazar ajanıymış. Bildiğin pazarlamacısın işte, geç bu işleri!"} {"url": "https://egoistokur.com/oglunu-iyilestirirken-kendi-iyilesen-kenzaburo-o", "text": "Kenzaburo Oe'nin Sessiz Çığlık romanı, yazgılarını suçlayıp duran ama esas suçlamaları gerekenin kendi korkuları, kendi önyargıları olduğunu idrak eden iki kardeşin hikayesi. Ama ben bu yazıda Oe'nin kendi hikayesinden bahsedeceğim. Hekimlerin bile umutsuzluğa kapılmasına yol açacak kadar büyük bir fiziksel bozuklukla doğan oğlunu yaşatma kararı ve sanatın iyileştirdiği Hikari'nin zamanla dünyaca tanınan bir besteci haline gelmesi. Çünkü öyle ya, sevgi ve sanat iyileştirir. Kenzaburo Oe'nin Sessiz Çığlık romanı var elimde. Yazgılarını suçlayıp duran ama esas suçlamaları gerekenin kendi korkuları, kendi önyargıları olduğunu idrak eden iki kardeşin hikayesi. Çocuğunu bakımevine teslim eden Mitsu ile ABD'deki hayatından kaçan kardeşi Takaşi'nin doğdukları köye dönmek üzere Tokyo'da buluşmalarıyla başlıyor Sessiz Çığlık. Niyetleri hem aile evlerini satmak hem de bir süreliğine şehir hayatının etkisinden uzak yaşamak. Gelin görün ki sonunda aile geçmişleriyle yüzleşiyor, birbirlerine ne denli yabancılaştıklarını anlıyorlar. 1994 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Oe, tıpkı William Faulkner ya da Virginia Woolf gibi kendi özgün dilini yaratmış edebiyatçılardan. Henry Miller'a göre, umudu ve umutsuzluğu ele alırken sanki Dostoyevski'den izler taşıyor gibi. Yukio Mişima'ya göreyse, savaş sonrası Japon edebiyatında bir zirve. Öte yandan Oe'nin edebi hayatında birbirinden geceyle gündüz kadar başka iki dönem var. İlki epeyce sert, ikincisiyse yumuşak, şefkatli, sevgi dolu. 1935'te doğan Oe, savaş öncesi yokluk yıllarında büyüyor. Ailesi o kadar yoksul ki ilk kez dokuz yaşındayken bir kitap görüyor. Japonya'ya atom bombası atılmasına aylar kala, annesinin pazardan bir parça pirinç karşılığında satın alıp oğluna getirdiği Huckleberry Finn'in Maceraları bu kitap. Küçük adam okumaya, sonrasında yazmaya aşık oluyor ve 23 yaşındayken ilk romanını yazıyor. Yayımlanır yayımlanmaz büyük başarı kazanan bu romanın hemen ardından da evleniyor. Oğlu Hikari birkaç yıl sonra doğuyor. 80'lerindeki Oe bugün hala her gece 59 yaşındaki oğlunun üzerini örtmeden uykuya dalmıyor. Gösterdiği şefkat sırf ona değil sanki, acı çeken ama cesaretini yitirmeyen herkese."} {"url": "https://egoistokur.com/oguz-atayin-metinlerinde-lacanci-di", "text": "Yalnızlık/ yabancılaşma/ korku/ güvensizlik/ acemilik/ beceriksizlik/ uyumsuzluk/ tutunamama/ bireycilik/ alaycılık/ umarsızlık/ umutsuzluk/ anlamsızlık/ iletişimsizlik/ suç/ ceza.'' Oğuz Atay metinlerini okuduğumuzda aklımızda kalanlar, bunlar. Oğuz Atay türü yazarların metinleri anlamlı bir düzen içinde tutarlı yekpare bütünlük göstermese de çoklu ve komplekstir; metinler ve karakterler birçok yerde birbirlerini keser ya da birbirlerine bağlanır. Selim Işık, Hikmet Benol, Turgut Özben, Beyaz Mantolu Adam, Coşkun Ermiş... Bunlar benzerlikten daha öteye, aynılık, birbiri olma durumuna geçerler. Bu karakterler, dilin dünyasında amansız bir var olma mücadelesine girerler ve metinselcidirler, hiçbir zaman dilin dışına çıkamazlar. Dilin kıstırılmış düzeninde kırılgan, acemi, beceriksiz, ötelenmiş hayatlarını daha ilk ifadeleriyle ele verirler. Karakterler kendilerini saklamaz hiç, memnuniyetsizliklerini, mutsuzluklarını, korkularını, yalnızlıklarını açık ederler hemen. Ve hep bir ajitasyon, şekva, sızlanma, hoşnutsuzluk, işe yaramama, yakınma halindedirler. Öyleyse Atay'ın bütün karakterlerini aynılaştıran, tekleştiren, mutsuz eden, çaresiz bırakan, korkutan ne olabilir? Hep yakınan, mızmızlanan, ajitasyon yapan karakterlerin sorunu kaba bir varoluş sorunu mu, ya da küçük burjuva bunalımı mı? Kolay bir cevap olmasa da sorunun cevabının tek başına bunlar olduğu kanaatinde değilim. Atay'ın metinlerini küçük burjuva ideolojisinin varoluşsal sıkıntılarını anlatan metinlere indirgersek doğanın diyalektiğine haksızlık etmiş oluruz. Atay metinlerindeki kaotik dili, gülünç kurmacayı, farklı, çoklu, açık uçlu, kompleks anlatıyı Lacancı paradigmaya yaklaştırdığımız zaman yazarın gerçek meramını anlayabiliriz. Yine Atay metinlerinde, bilinçdışının nasıl bir dil gibi yapılanmış olduğunu, İmgesel, Simgesel ve Gerçek'in Dil'in kayıp düzeninde nasıl yer değiştirdiğini Lacan'a başvurmadan anlamamız imkansızlaşır. Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor.'' Sentaksı Morde ratesden'' diye başlayan, hiçbir dilde yazılmayan Korkuyu Beklerken'in öykü kişisine gelen mektup, konuşmayarak Dil'in düzeninin dışına çıkacağını sanan Beyaz Mantolu Adam, 'Dil paranteze alınmaz' ilkesini yanlış anlayan Akın Korkmaz... Hepsi, Dil'in düzenindeki yabancılığı, şaşkınlığı, ürkekliği, çaresizliği yaşarlar. İnsanlarla ortak bir konuşma dili...? Bu ne Lacan'a göre mümkün ne de Atay'ın karakterlerine göre. Bunun sebebi özne değil, özneyi tutsak eden Dil'in ta kendisi. Lacan'a göre Dil soyut bir yapıdır. Böyle olduğu için de, bir özneyi gerektirmez. Dil'de insani hiçbir şey yoktur. Sorun da budur. Dil soyut bir yapı ise, onun için ne tür bir özne düşünülebilir? İnsanoğlu, doğası itibariyle kendisine yabancı bir yapıda nasıl bir yer bulabilir? Bunun için Atay karakterleri hep Dil'in düzeni dışında bir yaşam kurmaya çalışırlar. Oğuz Atay'ın karakterleri adeta kendi dillerinde, kendi anlatımlarında boğulurlar. Ağızlarına büyük gelen dilleri fazla ve gereksiz sözcük israfından sonra hiçbir şey anlatamadan 'anlam yetersizliğine' kurban giderler. Ya da hiç konuşmadan, Dil'i hiç kullanmadan Dil'in düzeninden kurtulmaya çalışırlar ama yine başarısız olurlar. Çünkü Dil her yerdedir; bir defa onun düzenine girdiysen konuşmak ya da konuşmamak hiçbir şey ifade etmez. Atay'ın kurmaca dünyasındaki figürler ne yapsa olmuyor. Konuşuyor olmuyor, susuyor olmuyor, deli taklidi yapıyor olmuyor, eve kapanıyor olmuyor, Dil'i pazarlıyor olmuyor. Bir türlü Dil'in düzeninden kurtulamıyorlar. Son bir ümitle nesnelerin dünyasına sığınıyorlar. Ya eşya bir gün delirse. Eşyanın delirdiği yok, deliren Dil'in düzeninde kurtulamayan Oğuz Atay öznesi."} {"url": "https://egoistokur.com/oh-olsu", "text": "Eğer soğuk, cansız tarih dilinden ya da felsefenin çoğu zaman gündelik dile kapalı anlatımından mustarip olanlardansanız Renkli Tarih tam size göre. Üstelik içerik olarak tarih ya da felsefe kitaplarından hiç de aşağı kalır yanları yok. Seri kendi rengine, seçilen konular kadar, kolay anlaşılma konusundaki tavrıyla da kavuşuyor diyebiliriz. Can Sıkıntısının Eğlenceli Tarihiyle başlayıp İfritler'den Dracula'ya Modern Vampir Mitinin Doğuşu, Kara Kediler Kem Gözler, Öpüşmenin Tarihi ve Şişmanlığın Tarihiyle devam eden serinin son kitabı, Peter Toohey imzalı Kıskançlık. Edebiyatta, sanatta ve popüler kütlerde kıskançlığın izlerini süren bu kitap, bir yandan da, okuru kendi kıskançlık tarihine bakmaya davet ediyor. Peter Toohey, kıskançlığı kardeş duygulardan, yani imrenme ve hasetten ayırmakla başlıyor işe. İmrenme iki öğeliyken kıskançlığın üç öğeli olduğuna dikkat çekiyor: Siz, arzuladığınız şey ya da kişi ve onu sizden alma tehdidi oluşturan rakip! Ayrıca, kıskançlık kara bir leke gibi algılanmaya yatkınken, imrenin buruk bir hayranlık tonu kazandığını da ekliyor. Hasetse, kıskançlık resminin farklı bir parçası olmasına rağmen, daha yıkıcı bir duygu: Başkasının hak etmediğimiz talihine düşmanlık duymayı, saldırgan davranışları bu duyguya dayanarak gerçekleştirmeyi içeriyor. Elde etmek hasetle ilişkiliyken, kıskançlık daha çok muhafaza etme amacı taşıyor. Örneğin, komşunuzun lüks arabasına sahip olma isteği ve bu yüzden acı çekmek, kıskançlığa değil hasede giriyor. Hatta bir de başkasının kaybı üzerinden kazanma hissi var ki, bu daha yeni yeni adını buluyor dilde: Schadenfreude. Kıskançlık ve haset gibi, schadenfreude de üçlü ilişkilerde ortaya çıkıyor. Yine bir rakip ve kayıp duygusu söz konusu. Fakat bu kez kaybeden dışarıdan bir başkası oluyor. Duygusal açıdan yüklü, coşkulu bir durumdur ayrıca; hatta aşağılık bir şekilde öyledir çünkü rakibinizin yaşadığı kayıptan gerçekten zevk alırsınız, diyor Toohey. Bu duyguyu kısaca Oh olsun! şeklinde çevirebiliriz. Kardeş duyguları bu şekilde birbirinden ayırdıktan sonra, işin acı kısmı başlıyor. Çünkü buraya kadar kıskançlığın da, hasedin de sizden çok uzak duygular olduğu konusunda kendinizi yatıştırmanız mümkün. Başkasının kaybı üzerinden kazanma ve mutlu olma gibi utanç verici duygularınızıysa zaten hatırlamayacağınız kadar eski bir tarihte çoktan ehlileştirmişsinizdir. Fakat Toohey, kazın ayağının hiç de öyle olmadığını göstermekte gecikmiyor tahmin edeceğiniz üzere. Evrimcilerin araştırmalarına kulak veriyor önce. Kıskançlığın bireyliğimiz için değilse de, genlerimiz için faydalı olduğunu saptıyor. Soyunu devam ettirmek isteyen erkeğin, aldatılıp başkasının çocuğunu büyütme riskine karşı cinsel sadakatsizlik konusunda daha kıskanç olduğunu, kadınların erkekleri başkalarıyla flört ederek ya da cinsel belirsizliklerle kandırarak sadakate yöneltirken, erkek kıskançlığının partnerlerini sadık kalmaya ikna etmek için zorlayıcı, şiddetli ve tehditkar ifade biçimleri bulduğunu gösteriyor. Kıskançlığın ailenin ve türün devamlılığında üstlendiği rolü hissettiriyor. Ardından da, kıskançlık üçlüsünün ille cinsellik içermesinin şart olmadığını vurgulayıp, hayatta kalma güdüsünün kardeşlerin ve ebeveynlerin kalplerine ektiği kıskançlık tohumlarına geçiyor. Küçük kardeşin değişmez itaatini, büyük olanın alışılmış yok ediciliğini, aileninse buna verdiği evrimsel ve evrensel onayı, son derece ikna edici örneklerle hatırlatarak karıştırıyor aklınızı. Kıskançlık denince her şey gözlerde biter, diyen Toohey, kıskanan insanın gözle görülecek bir kanıt yaratma telaşına düştüğünü, işitmenin de benzer şekilde bir tetikleme ve delil gücü taşıdığını belirttikten sonra resme, edebiyata ve televizyon dizilerinden tweet'lere uzanan bir yelpazede, popüler kültüre bırakıyor sözü. Kıskanç kişinin hizmetinde olan gözlerle kulakların, içerdiği sahip olma isteğiyle birlikte, en güçlü imgesine ve işlevine, George Orwell'in 1984ünde kavuştuğunu saptıyor. Hemen ardından günümüze sıçrayıp, Doğu Londra'da tuğla duvardaki İşitsel Gözetleme Bölgesi tabelasını, elektronik ve sanal gözetleme konusunda en gelişkin araçlara kavuşan devletlerin, kendimizi özgür sandığımızda bile düşüncelerimize ve sözlerimize nasıl sahip olmak istedikleriyle ilişkilendiriyor. Londra'nın East End bölgesinde kıskançlığın kulağı her şeyi işitiyor, diyor."} {"url": "https://egoistokur.com/okan-bayulgenin-sesinden-guzel-yalanla", "text": "Bu sözler Okan Bayülgen'e ait. Ben geç kalmışım meğer, ama aslında Bayülgen bir süredir minik bir edebiyat blogu açmış, orada bazı kitaplara sesiyle hayat veriyormuş. Kendi yazdığı İnsansız Uzay Aracı adlı hikayeyle başlamış. Onu sekiz bölüm halinde seslendirdikten sonra sıra iki küçük ama büyük kitaba, Franz Kafka'nın Dönüşüm'üne ve Stefan Zweig'ın Satranç'ına gelmiş. Bu sesli kitaplar daha sonra herkesin, her yerde rahat rahat dinleyebilmesi için radyodan yayınlanacakmış."} {"url": "https://egoistokur.com/oksan-svastics-bir-baska-istanbulu-yazd", "text": "Fotoğraf tarihçisi arkadaşım Alberto Modiano Okşan Svastics'le bir röportaj yaptı. Çünkü iki yıldır aşk nedeniyle Viyana'da yaşayan Okşan'ın 'Yahudiler'in İstanbulu' adlı kitabı çıktı. Kitap unutulmaya yüz tutmuş bir İstanbul'dan bahsediyor. Daha doğrusu, Osmanlı'ya ilk sinemayı, matbaayı getirenlerden, Türkiye'nin en eski otomotiv ve reklam firmalarını kuranlardan ve ülkenin ilk şehir planlamacılarından. Yani fiziksel değil ama sosyal bir gettoda yaşayan, bayramları, düğünleri görünmez olan Yahudi cemaatinden. Bir de onların kurduğu okullar, sinagoglar, köşkler ve evlerden. Kısacası İstanbul'u tutkuyla seven herkesin kütüphanesinde bulunması şart kitaplardan biri. Üstelik önsözü yazan Vivet Kanetti. Alberto Modiano, Boyut'tan çıkan 'Yahudiler'in İstanbulu' adlı kitabı dolayısıyla Okşan Svastics'le bir röportaj yaptı. Hatırlamanız yahut yeniden merak etmeye başlamanız için. Röportajdan önce şahsi notum: Güzel gülen, güzel konuşan, güzel yazan Okşan aynı zamanda dünyanın en şahane vişne liörlerini de yapar. Eh, sebebini şimdi ortaya çıktı. Meğer Sara Kazes 'ten öğrenmiş! Doğrusu ya, tanımıyorlardır muhtemelen... Hem yirmi yıl boyunca yazdığım yazılar başka bir soyadıyla yayımlandığı için hem de bugüne kadar adım düzeltmen ya da editör olarak kitapların ikinci sayfasında olduğu için... Ta başından anlatmaya başlarsam; Ankara'da siyaset bilimi eğitimi gördüm ve 1987'de Nokta dergisinden başlayarak toplum, sanat, tarih, ekonomi konularında; muhabir, editör, yazı işleri müdürü, yayın yönetmeni olarak dergicilik yaptım. Şehirler, binalar, insanlar; ekmek, sabun, resim, müzeler, lavanta, dekorasyon; pek çok farklı konuda yazılar yazdım. 2004'ten beri aşk nedeniyle Viyana'da yaşıyorum. Bakkallık yapan halası, babası evi terk etmiş olan 12 yaşındaki eczacı çırağı dayıma öğlenleri parayla ekmek arası kavurma satarken, Aşkenaz komşularının üst kata tencere tencere yemek taşıması nedeniyle, dostluğun akrabalıktan daha mühim bir şey olduğunu öğrendim. Osmanbey'de otururken komşum Sara Kazes'ten vişne likörü yapmasını, yaşlanınca güzel kolyeler takıp evde bile rujsuz oturmamak gerektiğini öğrendim. İstanbul'a birbuçuk metre kar yağdığı bir kış günü ona götürdüğüm zerzevatı almayı reddedip de kalbimi kırınca da, alabilmenin vermek kadar mühim bir erdem olduğunu öğrendim. Doğrusu ya, insanlardan aslında ne cinsiyet ne kültür ayrımı yapmadan öğrendiğim için, tam olarak kimden neyi öğrendiğimi pek de bilemiyorum. Bildiğin gibi birçok Yahudi, Cumhuriyet sonrası birtakım siyasal ve ekonomik sebeplerden dolayı ülkeyi terketti. Bu sende onlar adına ve kendi adına ne gibi duygular yarattı? Sen de doğup büyüdüğün ülkeden ayrı yaşıyorsun ama seninki bir zorunluluk değil tercihti. Çok iç burkucu olmalı insanın doğduğu ülkeyi terk etmek zorunda kalması... Dilden; sevdiğin, bağlandığın sokaklardan, ağaçlardan ya da yemeklerden vazgeçtim; insanın dostlarından ayrılması en zoru. Benim gidişim, benim kararımdı dediğin gibi, bambaşka bir durum. Türkçe konuşmak konusunda yapılan baskıları, Vakıf mallarına el konduğunu vs. biliyordum ama Türkiye'de Cumhuriyet'le başlayarak uzun süre devletin kendi yurttaşlarına, eğer Müslüman değillerse yabancı muamelesi yaptığını, insanların mesleklerini icra edemediklerini, bu kitap için araştırma yaparken öğrendim. İnsanların nasıl çaresiz kaldıklarını hayal etmek zor değil. Viyana'da, küçük bir yayınevi, -Mandelbaum Verlag- gezi kitapları serisi yayımlıyor: Yahudiler'in Prag'ı, Amsterdam'ı, Paris'i, Münih'i vs. Yahudiler'in İstanbuluunu serinin bir parçası yapmak üzere yazar aramışlar, iki yıl sonra beni buldular. O sıra Wiener Zeitung 'da tam sayfa Viyana izlenimlerim yayımlanmıştı. Proje tam gazeteci işi diye düşündüm; kaynaklar taranacak, bilgi ayıklanacak ve bir puzzle gibi bir araya getirilecek. Ama adres bulmanın bu kadar zor olacağını düşünememiştim. Nitekim o kadar çok mektubum, görüşme talebim sessizlikle karşılandı ki, ilk İstanbul seyahatimden sonra bir müddet sadece konuyla ilgili okumakla yetindim. Sadece tarih kitaplarından değil, gündelik hayatı anlatan kitaplardan, seyyahların izlenimlerinden de yararlandım. İstanbul'daki kısıtlı zamanımda ise hem semtleri gezdim, görüşmeler yaptım hem de kütüphanelerde çalıştım. Sonra adım adım ilerledi ilişkiler ve konu; her seferinde bir kilit daha çözüldü diye sevinçle çalışmaya devam ettim. Sonunda o kadar çok bilgiye ulaştım ki, bunca ilginç konuyu minicik bir kitaba nasıl sığdıracağım diye düşündüm. Çalışmanın kuru bir başlangıçtan bir çığa dönüşmesi çok heyecan vericiydi. Kitap ilk olarak Monika Demirel'in çevirisiyle Almanca olarak yayımlandı, daha sonra Boyut Yayınları kitabın orijinalini yayımladı. Sigmund Weinberg olmasaymış, İstanbullular ilk filmi 1896'da değil, daha sonra izlerlermiş mesela... Henri Cartier Bresson'un çektiği fotoğraflar arasında Kamondo Merdivenleri olmazmış Kamondo Ailesi İstanbul'da olmasaymış, daha pek çok şey de olmazmış ama uzatmayayım. İstanbulseverler olarak Bağdat Caddesi'nin bitişik nizam olmayışını Türkiye'nin ilk şehir planlamacısı Aron Angel'e borçluymuşuz. Yeşil alan olarak düzenlenmiş bölgeye Hilton Oteli'nin yapılmasına karşı çıkışı sonuç verseymiş, hem o Belediye'deki işinden istifa etmek zorunda kalmazmış, hem de bugün daha çok yeşil alanımız olurmuş. İstanbul, değil İstanbul olmak, daha Konstantinopolis (MS 330) adını bile almadan önce Yahudiler'in vatanı olduğundan, kim bilir daha neler neler vardır bilmediğimiz. Tamam insanoğlu olarak genelleme yapmaya yatkınız ama artık bu tür tartışma ve yorumlar geçmişte kaldı diye düşünüyorum. Yüzyıllar boyu dünyanın her yerinde inancı nedeniyle kendilerinin ve çocuklarının hayatlarını mücevher ve para karşılığı satın almak zorunda kalıp da bundan etkilenmeyen insan olabilir mi? Ama artık birazcık uygarlaştığımız 21. yüzyıldayız, birey çağı! Doğrusu ya, başlangıçta karşımda büyük bir sessizlik vardı. Epey sürdü bu. Ama sonra... başta sen olmak üzere bu kitap sayesinde yeni dostlarım oldu bir kere... Annenle babanın düğün fotoğrafı kitabın Fotoğraf dosyasına giren ilk fotoğraftı! Bana ilk yol gösterenler Şalom'un tam ona yazdığım hafta emekli olan Yayın Yönetmeni Yakup Barokas ve Rıfat Bali oldu. İshak Alaton sayesinde Harry Ojalvo'yla tanıştım. Ona çok şey borçluyum; kırık kaburga kemikleriyle adadan çıkıp Mecidiyeköy'e geldi, öyle buluştuk. Tabii binbir ayrıntı vardı araştırılması gereken ama yardım da gördüm; mesela Denizler Kitabevi'nden Işıl Ateş gönüllü olarak bir takvim yaprağının üzerindeki dillerin her birini uzmanlara sorarak tespit etti. O sıra Viyana bitpazarında topladığım eski İstanbul kartpostallarını göstermeye kitabevine gitmeseydim, onunla da tanışamayacaktım. Müzik konusundaki yazımı kontrol edip zenginleştiren Karen Gerson'dan yardım almam tamamen tesadüf: Şalom'un arşivini kullanma şansına sahip olmuştum ve Gözlem Yayınları'na da indim, sohbet ediyorduk, müzisyen olduğunu öğrendim. Hatta yıllar önce Darphane'de bir konserde onu dinlemişim bile... Bir başka şansımı da Nilgün Uysal'a borçluyum, o sıralar şimdi hatırlamadığım bir nedenle Aron Angel'le tanışmamış olsa, büyük ihtimalle benim Aron Angel'den haberim olmayacaktı halbuki Şehircilik dersleri de almıştım vaktiyle!"} {"url": "https://egoistokur.com/okula-gidiyorsun-deden-vatani-satti-diyorla", "text": "Gazeteci İnci Döndaş ile Ali Serim'in hazırladığı Hürrem'in Sultan'ın Torunları kitabı hem tarih algımızı değiştiriyor, hem de bunu birbirinden ilginç insan hikayeleriyle yaptığı için tatlı tatlı şaşırtıyor. Kitapta Osmanlı Hanedanı'ndan 12 kadınla bazen Bodrum'da bir otelde, bazen Fransa'da bir kafede, bazen İstanbul'da bir antikacı dükkanında röportajlar var. Ve bu sultanlardan Neslişah Sultan hariç hepsi hayatta. Çünkü kimsenin kimseyi ajite etmediği, herkesin doğru ya da yanlış hikayesini kendi ağzından anlattığı bir kitap bu. Osmanlı'ya ilgi duyanlar kadar gerçek insan hikayelerini sevenler de okuyabilir. Ben özellikle Bir imparatorluk sonrası, bu ailenin üyeleri halen yaşıyor mu, yaşıyorlarsa ne yapıyorlar? diye merak edenlerin ilgisini çekeceğini düşünüyorum. Bunlar şu anda, markete giden, yemek yapan, bizim gibi yaşayan kadınlar. Bu kitap onların altın kafeste yaşamadığını gösteriyor ama bir yandan da attıkları pek çok adımda, aldıkları pek çok kararda kamuoyunun ne diyeceğini düşünüyorlar. Yine de hepsi çok güçlü kadınlar. Evlenirken, boşanırken, çocuk yetiştirirken içinde bulundukları şartların ağırlığına rağmen birçok zorluğa tek barına göğüs germişler. Tarih verdikleri şeyleri kontrol ettim, tekrar tekrar sordum, yanlışlık varsa diye bir daha sordum. Ama mesela Eşimden şu sebeple boşandım dediyse onu kontrol etmek gibi bir imkanım yok. Sonuçta herkes kendinden mesul, herkes kendi hikayesini kendi bakış açısından anlatır. Biri bana da hayat hikayemi sorsa, olumsuz yanlarımı anlatmam. Başlamadan önce de mesleğim dolayısıyla hanedan üyelerinin yaşadıklarını ve onlara Türkiye'ye dönüş izni verildiğini biliyordum. Kitap onları tanımama vesile oldu. Sürgün döneminin, geride kalanları hala etkilediğini görmemi sağladı. Birileri onları göklere çıkarıyor, birileri de dudak büküyor. Ben tamamen ortada durdum. Ne Osmanlı hayranıyım, ne de Osmanlı düşmanı, her türlü tarihi veriyi o dönemin koşullarıyla değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Tarihi konularda Bu kötüdur, şu iyidir diye bir yargıda bulunamazsın. Ben sadece tarafsız olarak duyduklarımı aktarmaya çalıştım ve düşündüklerimden ziyade nesnel gerçekliği vermeye çalıştım. Ben en çok İkbal Hanım'ı sevdim. Neslişah Sultan'ın hayatından da çok etkilendim. Kolay kolay kimseye nasip olmaz iki devrim görmek. Bir insanın sıfırdan iki kere hayata başlaması muazzam bir şey. Babam anneme baktığında sadece güzel bir kadın görmüyordu, kendisine destek olan bir kadın görüyordu aynı zamanda. dedi kızı. Bir de açıkçası bu insanlar belli bir çevrede yetiştikleri için halkla temas etme konusunda zorlanmışlar. Gururdan değil de nasıl yapacaklarını tam olarak bilmediklerinden. Arzu Enver Erdoğan, Dadılarla büyüdüm ben ama hep kapıcı çocuklarıyla arkadaş oldum. Kimse yanlış anlamasın ama öğrenmek istediğim, merak ettiğim buydu dedi. Hayatın ne olduğunu çok geç öğrenmiş bu kadınlar. Tabii kimseyi yaşadığı hayattan ötürü suçlayamayız. Mesela Kenize Murad'ın öyle bir yaşamdan böyle bir kariyer oluşturması beni çok etkiledi. Çok zor bir hayat yaşamış. Düşünün; babasıyla 21 yaşındayken tanışıyor ve o ana kadar kendisini hep terk edilmiş hissediyor. Kenize Murad çok entelektüel bir kadın, hem yazarlık hem gazetecilik alanında çok önemli işler yapmış. Onunla birçok konu hakkında konuşabiliyorsun. Aslında sultanların hepsi çok entelektüel. Yok, herkese dokunmuş. İnsana dokunmuş, çocuğa dokunmuş... Kadınlar anlatıyor ama erkeklerin de neler yaşadığını öğreniyoruz röportajlardan. Neslişah Sultan yurtdışına çıkarıldığında 3,5 yaşındaymış. Hayat galiba hepsine bedel ödetmiş. Osmanlı olduğunu saklayarak gitmiş okula çoğu. Düşünsene; çocuksun... Eve geliyorsun, dedenin resmi var, okula gidiyorsun, Deden vatanı sattı diyorlar... Annenle baban mı doğru söylüyor, okuduğun kitaplar mı? Bize hep Osmanlı'nın bizimle hiçbir alakası olmadığı anlatıldı. O insanlar ne düşünür, ne yapar, bunları kimse sorgulamadı. Bizim her şeyimiz gibi sevgimiz de orantısızdır. Ertuğrul Osman'ın cenazesinde akrabalarına Hanım, hanım, çekil namazımızı kılalım demişler mesela. Yaşadıklarından dolayı böyleler, üstlerinde ister istemez ödünç kaygılar var. Bir cihan imparatorluğundan gelmek onları karşılarındaki kişilere mesafeli yapmış. Ancak belli bir noktadan sonra güvenip rahatlıyorlar. Ketum olmaları normal ama aynı zamanda çok kibarlar. Kimseye muhtaç olmadan yaşamak... Sürgün edildiklerinde çalışma deneyimleri yok, birden bambaşka bir hayatın içine giriyorlar. Kuzenlerinden, diğer aile üyelerinden dinledikleri hikayeler de böyle bir kaygı oluşturuyor. Ve bunu başarıyorlar. Ben özellikle kariyeri olan ve kendi ayakları üzerinde durabilen kadınları seçtim."} {"url": "https://egoistokur.com/okuma-zevki-marsa-seyahat-ve-demokrasi-arasindaki-ne-iliski-olabili", "text": "Ray Bradbury'nin ilk öykülerini daha doğrusu Fahrenheit 451'e giden yoldaki ilk ürünlerini bir araya getiren Yakma Zevki adlı kitap son günlerde beni en mutlu eden şey oldu. İnsanların kitap okumaktan nefret ettiği, devletin kitapları yasakladığı bir gelecekte, mesleği kitap yakmak olan bir itfaiyecinin bütün o kitapları kurtarmak için giriştiği mücadale... Bu okuduğunuz şey size bir şey hatırlatıyor mu? Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451'i, diyeceksiniz. Öyle zaten. Ray Bradbury'nin kurgusunda çözüm, birilerinin kitapları satır satır ezberlemesi ve henüz okumamış olanlara sözlü olarak aktarmasıydı. Muhteşem değil mi? Benim bulduğum tek bir çözüm var: Sevdiğim kitapları bıkmadan usanmadan tavsiye etmek. Şimdi elimde Bradbury'nin Yakma Zevki adlı kitabı var. Yazarın Fahrenheit 451'e giden yoldaki yazınsal macerasının peşine düşen bu kitap İthaki Yayınları'ndan çıktı. Yakma Zevki'ndeki öyküler, genç bir yazarın onu üne kavuşturan ilk önemli eserinde olgun ifadesini bulan imgeleminin ve özgün dilinin nasıl doğduğunu, dönüştüğünü ve geliştiğini izlemek açısından çok önemli bir fırsat. Kitaptaki öykülerden bir kısmı daha önce dergilerde veya antılıjilerde yayınlanmış, bir kısmı da Fahrenheit 451'in bir nevi provası olarak yazılmış. Kusursuz öykü anlatıcısı Ray Bradbury'nin Yakma Zevki'ni hepinize tavsiye ediyorum. Bonus olarak da yazarla yapılmış bir röportajı ekliyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/okumamak-cinayet-aglama-duvar", "text": "Nazım Hikmet, gazeteci yazar Reşad Enis'in Afrodit Buhurdanında Bir Kadın romanı için Türk edebiyatının temel taşı demiş. Halide Edib, Toprak Kokusu için Steinbeck'in Gazap Üzümleri'nden daha güçlü bir eser; Despot (1957) romanı için de Dünya çapındadır yorumuyla övgülerini dilegetirmiş. Attila İlhan, iki uzun hikaye yazabilmiş bir züppeye büyük romancı derken Reşad Enis okumamış olmanın adeta cinayet olduğunu söylemiş. Egoist Okur'un çok sevgili Kitapperest'i Orçun Üçer'in söylediğine -ve bir vakitler Selim İleri'nin yazdığına- göre ise Türk romanında açıkça dile getirilebilmiş ilk travesti, Reşat Enis'in 1952 tarihli Yolgeçen Hanı romanındanmış. Tanrım, bana biraz daha fazla vakit ver lütfen, bütün bu kitapları okuyabilmemin başka yolu yok çünkü. İyi ki vefalı dostum Orçun var, Egoist Okur'da bütün bunları hatırlatan. Ama Reşat Enis'in Ağlama Duvarı romanının, bildiğimiz Ağlama Duvarı'yla alakası yok. Yazar, bu iki kelimeyi çok güzel bir deyim ve mecaz olarak kullanmış: Bu roman, önünde sosyal ve moral sefaletimize ağlayacağımız bir duvardır demiş. Romanı okuduğumuz vakit, isminin ve bu açıklamanın hakkını dolu dolu verdiğini görüyoruz. Fragman-roman diye bir terim var mı bilmiyorum; ama varsa, bu terim, Ağlama Duvarı romanı için çok müsait. Binbir Gece Masalları gibi, parça parça hikayelerden, gazetecilik terimi anlamında 'olay'lardan oluşan bu kitap, başı-sonu belli bütün bir vakadan değil; toplumdaki çarpıklıkları, fakirlik ve yolsuzlukları göstermek/sergilemek için anlatılan -adeta- anekdotlardan müteşekkil... Sanırım, Reşat Enis'in gazeteci olması, böyle bir 'yöntem' tutmasında etken olmuş. Üslubu savruktur Reşat Enis'in; romanda anlatılan olayların hemen hepsi, hatırlamalara ve tesadüflere dayanır. Tesadüfün bir 'metod' olarak bu kadar fazla kullanıldığı başka bir roman, yok denecek kadar azdır zannederim. Attila İlhan'ın Reşat Enis için yazdığı iki yazı vardır ki, kanaatimce, yüzlerce, binlerce çoğaltılıp, duvarlara yapıştırılmalıdır: 1987'de yazdığı Cinayet Bu Be! yazısıyla, 1990'da yazdığı Kim Okur, Kim Dinler?."} {"url": "https://egoistokur.com/okumanin-bir-sekli-olarak-falin-tarihi-seviyor-sevmiyor-seviyor-sevmiyo", "text": "Arzu Akgün'ü tanıyosunuz, epeyce derin ama aynı zamanda oyun seven bir ruhu var. Bir yazı göndermeden önce şöyle diyor mesela: Dört kelime söyleyeceğim, seç birini. Düşünüyorum, göz mü, ruh mu, mekan mı, aşinalık hissi mi? Veriyorum cevabı, yazı ona göre geliyor. Ama bu kez öyle olmadı. Arzu fal seviyor. Benim de fal sevdiğimi, dahası seviyor, sevmiyor arafında dolanmaya bayıldığımı biliyor. Nasıl biliyor, işte onu bilmiyorum. Beni aldılar Çullu Hoca'ya götürdüler. Diz çökmüş oturuyorum, hoca başımın üstüne bir örtü örtmüş anlamadığım bir şeyler mırıldanıyor. Babamla ortağının işleri garip bir şekilde kötü gidiyordu ve tam da o sırada şirket arabasında bir muska bulmuşlardı. Gittikleri hoca Ben bu büyüyü çözemem, ancak ergenliğe girmemiş bir kız çocuğu görebilir demiş. O kız çocuğu da bendim işte. Önümdeki suda bir şeyler beliriyor yavaş yavaş. Önce noktalar ardından şekiller sonra da babamların dükkanı. Birini görüyor musun? diye soruyor hoca. Görüyorum diyorum. Nasıl biri? diye soruyor bu sefer. Tarif ediyorum. Ben tanımıyorum gördüğüm kişiyi ama babamla Caner amca kimden bahsettiğimi anlıyorlar. Hocadan çıktıktan sonra yapılacak ilk iş dediğim yerdeki çizgileri sirkeyle silmek, denilene göre ancak öyle çözülecek büyü. Ben henüz sekiz yaşındayım. Bu olay bir süre aile arasında konuşulup gülünen bir anı olarak kaldı. Ben de çok üstünde durmadım. Ta ki üstünden yirmi sene geçtikten sonra okuduğum bir kitaba kadar. İlkel Toplumlarda Mistik Deneyim ve Simgeler kitabında yazarımız bizim ilkel diye tanımladığımız kabilelerden birinin yanında. Oradaki adamlardan birisi ile balığa çıkıyorlar, ilkel adam sandallarına doğru sıçrayan kocaman bir balığı tam vurmak üzereyken vazgeçer ve balığın kurtulmasına izin verir. Yazarın neden vurmadığını sorması üzerine de balığın gözlerine bakınca onun ölmüş olan bir arkadaşının ruhunu taşıdığını fark ettiğini söyler. Yazarın fark ettiği çok önemli şey şudur; balığın herhangi bir balık olması ile ölen arkadaşının ruhunu taşıyan balık olması eşit iki gerçekliktir. İlkel diye nitelediği adam bir durumu diğerine göre olağanüstü ve şaşırtıcı diye tanımlamamaktadır. O kitaptan sonra ara ara karşıma çıkan Bunlara gerçekten inanıyor musun? sorusuna neden o kadar boş baktığımı anladım. Çocukken götürüldüğüm Çullu Hoca sayesinde ben de bazı şeyleri sadece bazı insanların görebildiğini, çözebildiğini düşünen biri olmuştum. Bir fincana bakıp da söylenilen cümleler ile görmediğim bir kente benden önce gitmiş birinin tavsiyeleri nerede ise eşitti. Fal ile ilişkim uzun süre kahve fincanı ile sınırlı kalsa da bir yandan da zihnimin bir köşesinde ortaokulda okuduğum Mavi Tüy kitabı vardı. Orada kahramanımıza yol gösteren adam ona bir kitap uzatıp diyor ki; Kafan karışık olduğu zaman bu kitabın rastgele bir sayfasını aç, orada içindeki soruya cevap bulacaksın Ardından da ekliyor. Bu özel bir kitap ama aslında bunu eski bir gazete ile bile yapabilirsin. Ben de o günden sonra ne zaman kafam karışık olsa raftan bir şiir kitabı alıp -özellikle de Turgut Uyar- rastgele bir sayfa açarak umut aramaya başladım. Yine Reşad Ekrem'den öğrendiğimize göre Abdülhamit devrinde İstanbul'un namlı Çingene falcılarından Afitab Hatun Abdüllaziz'in son günlerinde, ki o zaman Afitab genç ve dilber bir kadınmış, Şehzade Abdülhamit'in Kağıthane çayırında bir tenezzühü sırasında falına bakmış: Üç ay sonra tahta çıkacaksınız demiş. Dediği gibi de olmuş, üç ay sonra Abdüllaziz arkasından Sultan Murat tahttan indirilip Abdülhamit padişah olmuştur. Derviş Ahmet adında kerametine inanılan bir meczubun ise Fatih Cami'nin önünde oturmuş III. Murat'ın gelişini seyrederken etrafındakilere padişahın iki ay sonra öleceğini söylediği ve bunun gerçekleştiği anlatılır. Dünyanın en büyük kahve falcısı ise Koçu'ya göre Darüşşafaka'nın da resim hocalarından olan Ressam Agah Efendi'dir. Büyük bir aşkın ızdırabı ile baktığı kahve fallarında görünen şekilleri bir deftere resmetmiş, o şekillerden çıkardığı hükümleri de şeklin-resmin yanına yazmıştır; bu suretle yeryüzünde bir eşi bulunmayan bir eser vücuda getirmiştir. Yazarımıza göre yeri Milli Kütüphanemiz olması gereken bu eser sanatkarın torunlarının elindedir. Kahve, ateş, ok, iskambil, el, kum, kürek, ateş, çay, tuz, ağaç, Tarot... diye sayabileceğimiz yaklaşık yüz elli fal türü var. Türk kültüründe herhangi bir vasıta ile fal bakmaktan başka birtakım doğa olaylarından hareketle gelecekten haber vermek ve belirli olaylar için uygun zamanı tayin etmeye çalışmak da bulunuyor. Bu sistematiğin yazılı olduğu eserlerin genel adı ise Melheme. Sultan da olsa harekete geçmek için bir işaret bekleniyor yukarıdan demek ki. Fal baktırmak aslında biraz çaresizlikle ilgili bir duygu, o dayanamadığın belirsizliğe karşı bir yerden destek alabilmek için, bir şeylerin olacağını, değişeceğini duyabilmek, verdiği emeğin boşa gitmediğine ikna olmak ve hatta belki sadece onaylanabilmek için fal baktırıyor insan. Demem o ki insanoğlu başına gelenler üzerine kafasını yormaya başladığından beri fal her zaman ve her yerde gündeminde olmuş. Ben ilkönce elbette kendimden yola çıkarak bunun her zaman için geleceği bilme merakından olduğunu düşünmüştüm ama başlangıcı biraz daha değişikmiş. Nehirler kuruyor, çiçekler soluyor, hayvanlar sebepsizce ölüyor, Tanrı bir şeye kızmış olmalı, önce Tanrı'nın neden kızdığını bulmak ve ona göre hareket etmek lazım. İlk fal soruları bunun için soruluyor. Peki bana geri dönecek mi? Döndüğünde ben onu hala istiyor olacak mıyım? diye değil. Diğer yandan fal bakmak Tanrı ile iletişim kurma hevesi ile başlasa da tek tanrılı dinlerin yasakladığı bir hayat pratiği. Bu, geleceği yalnızca Tanrı'nın bilebileceğinden başka Tanrı'dan başka kimseden medet ummamak gerekliliği ile de alakalı. Zaten bana sorarsanız nasıl rüyamızı sadece bizi seven ve hayırlı yoracak kişiye anlatmamız öğütleniyorsa falı da sadece bizi sevene baktırmak lazım. Fal bakmak ve baktırmak; biraz yalan biraz günah hatta biraz tehlikeli, kendi kurduğun bir dünya ile olup bitenleri eşleştirmeye çalışmaktan. Yine de keyifli. O günlerce Seyahatname'yi okuduğum günlerde Evliya Çelebi'nin kendisi ile ilgili yaptığı tanımlamalardan en çok kusurlu duacıyı sevmiştim. Kusurlu bir duacıyım ben de."} {"url": "https://egoistokur.com/okurken-zevkten-olecegim-bir-roman-yazmayi-hayal-ediyoru", "text": "The Mysteries Of Pittsburgh, Fountain City ya da Curtis Hanson tarafından sinemaya uyarlanan ve 90'ların en heyecan verici filmlerinden biri olarak hatırlanan Wonder Boys adlı kitaplarıyla Amerikan edebiyatının en ilginç isimlerinden biri olarak kendini kabul ettiren Michael Chabon'un en ünlü romanı elbette The Amazing Adventures Of Kavalier & Clay. 1930'larda hayatlarını çizgi roman yaratarak kazanan iki kafadarın eğlenceli hikayesini anlatan roman bizde de yayınlanmıştı. Aşağıda, onunla yapılmış bir söyleşiden parçalar okuyacaksınız. Gelgelelim yazmak aslında diğerlerinden farklı. Yazıda, matematiktekinin aksine, bir problemin daima tek bir cevabı olmuyor. Tabii ki öyle. Gene de bu, yazının öğrenilemeyeceği anlamına gelmiyor. Yazmak bu açıdan öteki sanat dallarından, resimden, müzikten, heykelden ya da oyunculuktan pek de farklı değil. Resim mesela... Biri size öğretmezse, hayatta aklınıza gelmeyecek pek çok teknik vardır. Bu, yazarlık için de geçerlidir. Okumak bile bir öğrenme süreci olabilir. Eğer okurken 'okuyucu' özelliğinizi bir kenara atıp okuduğunuz şeye başka gözle bakabilirseniz tabii. Bunu şöyle de anlatabilirim: Vladimir Nabokov'un Lolita'sı büyük bir romandır hatta büyüleyicidir. Okurken ne hakkında olduğunu, hikayede neler yaşandığını, dilin ne kadar ustaca ve güzel kullanıldığını düşünürsünüz, bir yandan da masumiyet, deneyim ve eşzamanlı olarak ilerleyen kirlenme sahneleri ruhunuzu altüst eder. Ama o sırada siz okuyucusunuzdur, anlatım teknikleri üzerine kafa yormazsınız. Bunu yaparsanız, okuduğunuz şey sizin için artık bir zevk olmaktan çıkıp ders haline gelmiş demektir. Öte yandan, eğer birinci tekil şahıs dilinden anlatılan bir roman yazıyorsanız, Lolita gerçekten de iyi bir ders metnidir. Sanırım ben meseleye bu gözle bakmıyorum. Tabii ki bir romancı olarak hayatınızı kazanmak zorundasınız. Bazıları bunu öğretmenlik yaparak sağlıyor. Benim durumumdaysa filmler ve televizyon dizileri için senaryo yazmak gibi bir durum söz konusu. Karım da ben de yazar olarak sigortalı değiliz. Ama senaryo yazarları birliğine kayıtlı olduğumuz için, sigortamız işliyor. Dolayısıyla ben Hollywood'da çalışmak, Spider Man'de olduğu gibi senaryolar yazmak zorundayım. Tom Clancy olmak hiçbir zaman hayalim olmadı. Kendisine karşı değilim, başarıları aynen devam etsin, ama ben o tür bir başarının peşinde değilim. Nihai hedefim, başkası yazmış olsaydı okurken zevkten ölebileceğim bir roman yazmak. En iyi, en eğlenceli, en güzel yazılmış kitabın üzerinde benim imzam olduğunu hayal ediyorum, hepsi bu."} {"url": "https://egoistokur.com/okuyan-yeni-hikayeler-deneyen-curet-eden-bir-tasarimci-hatice-gokc", "text": "Türkiye'de erkek giyimi dendiğinde ilk akla gelenlerden olan Hatice Gökçe, hayran olduğum moda tasarımcılarından biri. Adına moda dediğimiz ve değişim hızına ayak uydurmakta zorlandığımız o çılgın göçebe ruhlar arenasında kendine bakma cesaretiyle, orijinalliğiyle, sade ama enfes tasarımlarıyla etkiliyor insanı. İlham kaynakları çok zengin, bazen Edgar Allan Poe'nun Kuzgun'undan bir koleksiyon çıkarıyor, bazen Clarissa Pinkola Estes'in Kurtlarla Koşan Kadınlar'ından... Bir kutsal kitap gibi başucunda tuttuğu Kurtlarla Koşan Kadınlar'daki masallardan o kadar etkilenmiş ki yaptığı gömlek tasarımlarına Küçük Kibritçi Kız, İskelet Kadın gibi isimler koymuş mesela. Matematik alimi, minyatür sanatçısı ve tarihçi Matrakçı Nasuh'un adını taşıyan harikulade bir koleksiyonu bile var. Truva Müzesi'nde ve müzedenal. com'da satışa sunulacak bir yaz koleksiyonu hazırlıyor şimdilerde, adı Truva olacak. Kara Karga adlı madalya koleksiyonunu da pek yakında bizlerle paylaşacak. Çok sevdiğim dayım, bir İş Bankası çalışanı olduğu için İş Bankası çocuk kitapları serisinden ve dergilerinden bana getirirdi. Sanırım 1980-85 yılları arasındaki o yayınevinden çıkan çocuk serilerinin hepsini okumuş olabilirim. Bunların dışında şimdi aklıma gelenler, Jules Verne'in Denizler Altında 20000 Fersah, Ernest Hemingway'in İhtiyar Balıkçı, Orhan Kemal'in Cemile, Dale Carnegie'nin Meşhur Adamların Meçhul Tarafları adlı kitapları olmuştu. Okuduğum şeylerin özetini çıkarmayı seviyordum o zamanlar. Özellikle İhtiyar Balıkçı çok etkilemiştir beni. 1980'li yıllarında ablam henüz bir genç kız iken Beyaz Dizi kitaplarını okurdu gizlice, benden de kaçırırdı. O yüzden hiçbirinin tamamını okuyup bitirmek kısmet olmamıştı. Akşama doğru, henüz güneş batmamışken, odamda ayaklarımı uzatıp okurken dünyanın hiç sonlanmayacağını düşünmek geçici bir mutluluk veriyor. İlk defa gittiğim şehirlerde yanımdaki kitaptan okuduğum birkaç sayfanın verdiği mutluluğu bile seviyorum ben. Hatice Gökçe'nin Kara Karga adlı koleksiyonundan. Romanların dışında aslında ben mesleğimle ilgili de pek çok kitabı okuyorum. Kütüphanemin yarısı tekstil ve modayla ilgili kitaplarla dolu. Mesela Hülya Tezcan ve Nurhan Atasoy kitaplarının hayranıyım. Detaycılıklarının, arşive verdikleri önemin, aktarım biçimlerinin hayranıyım. Okumayı seven o kişi kütüphanemde bu iki değerli ismin pek çok kitabıyla karşılaşacaktır. Minyatür sanatıyla ilgiliyim, Metin And'ın eserleri benim için çok kıymetli. Alphonse Mucha, Gustav Klimt ve Hundertwasser gibi sanatçıların kitapları da var. Bu kitaplar, renk ve desen ilişkilerini göstermeleri açısından benim için her zaman ilham verici oldular. Ayrıca erkek giyim alanında çok az kaynak olması sebebiyle erkeklerle ilgili kitapları topluyorum. Özellikle Türkiye'de yazılmış olanları. Latife Tekin'in Zamansız adlı romanını okuyorum. Ayrıca Simone de Beauvoir'dan Nelson Algren'e Aşk Mektupları ile Clarissa Pinkola Estes'ten Kadını Serbest Bırakın. Polisiye roman okumam. Denedim ama nedense hiç sevemedim. Kişisel gelişim kitapları aldığım bir dönem olmuştu geçmişte, kendime ibret olsun, o dönemi hiç unutmayayım diye onları hala saklıyorum. Okuduğum neredeyse bütün kitaplar ihtiyacım olduğu zamanlarda karşıma çıktı hep. Bu sebeple okuduklarımdan memnunum. Bir gün herkes Fırat Demir'den söz edecek. Yeni Cüret Çağı ve Ötegeçeler okuduğum iki kitabı."} {"url": "https://egoistokur.com/ol-bir-dogum-lekesi-olarak-olu", "text": "Çağnam Erkmen, ilk romanı Ölde zamandaki ölüm izlerini takip ederken, doğamızın ölümle nasıl biçimlendiğini sorguluyor. Fotoğraftaki Proust. Öldüğünde Man Ray çekmiş. Aniden ve Hepsi Birden ve Yok adlı öykü kitaplarından sonra okurunun karşısına Öl adlı ilk romanıyla çıkan Çağnam Erkmen, birbirlerini yatılı okul yıllarından beri tanıyan, artık ellili yaşlarını süren sekiz kadını, Köyceğiz'de, dört günlük bir tatilde bir araya getiriyor. Doğanın ve zamanın koynuna götürüp bıraktığı bu sekiz kadınla birlikte, okuru da kendi doğasına doğru yolculuğa çıkarıyor. Çünkü romanın en başarılı yönlerinden biri, aklınızın ucundan bile geçmeyeceğini sandığınız, kendinize çok uzak saydığınız, yukarıda sıralanan türden durumları, duyguları, ilişkileri ya da yaşama biçimlerini inanılır, kabul edilir, hatta arzu edilir hale getirebilmesi. Çağnam Erkmen, okurun mesafelerini kapatırken, roman kişilerinin çekiciliğine ya da sevimliliğine yaslanmıyor. Onları bize sevdirmek için özel bir çaba harcamıyor. Ölümü, zamanı ve insan doğasını romanın merkezine oturttuğundan, zaten buna gerek kalmıyor. Mesafeleri, duvarları ve kuralları kaldıran, asıl bu merkez oluyor. Romanda tarih, saat, sıcaklık, görüş mesafesi, nem, basınç, çiy noktası ve rüzgar güncellemeleriyle açılan bölümlerin ilki Şebnem'e ait. Adını hemen öğrendiğimiz gibi, Kadın / 51 yıl / 4 ay / 2 gün bilgileriyle de karşılaşıyoruz. Zamanın nabzıyla doğanın ritmi, kişileri kendilerine mıhlarken, onları değiştirip dönüştürmeye, kendine katıp sürüklemeye de başlıyor böylece."} {"url": "https://egoistokur.com/oldukten-sonra-yazmaya-devam-eden-v-c-andrew", "text": "Bildiğim en tuhaf yazarlardan biri olan hatta gerçekliğinden de emin olamadığım V. C. Andrews'in ilk romanı Flowers in the Attic'in yayınlanmasının üzerinden neredeyse 45 yıl geçti. Roman şimdi Lifetime Channel'da yayınlanan dizisiyle, daha doğrusu olayları ta en baştan ele alan Flowers in the Attic: The Origin ile gündemde. Dizi ve bu evlerden ırak kitap serisi üzerine ayrıca yazacağım ama şimdilik yıllar önce -sanırım 2003'te- bizzat yazarın pek değişik hikayesini anlattığım yazıyı yeniden yayınlıyorum. V. C. Andrews'un garip hikayesi tam olarak şöyle: Geçirdiği bir kazanın sonunda tekerlekli sandalyeye mahkum olan Virginia Cleo Andrews, günün birinde Flowers in the Attic adlı bir roman yazıyor ve bir yayıncıya gönderiyor. Yayıncı, Türkçeye Çatı adıyla çevrilen romanı basmayı hemen kabul ediyor. Tek koşulu yazarın adının baş harflerini kullanması, böylece yazarın bir kadın olduğu anlaşılmayacak. Kitap daha ilk haftadan hatta bir gecede New York Times çok satanlar listesine, hem de ilk sıradan giriyor. Böylece V. C. Andrews, kitapları hakkında çıkan son derece olumsuz eleştirilere rağmen yayın dünyasının önemsenen yazarlarından biri haline geliyor hatta birkaç ödül bile kazanıyor. Romanları beklenenin çok ötesinde -ya da tam hesap edildiği gibi- başarı kazanan V. C. Andrews, ilk romanı Flowers in the Attic'in ardından yazdığı topu topu altı kitapla inanılmaz satış rekorlarına imza atıyor ama başarı uzun sürmüyor, yazar 1986'da kansere yenik düşerek ölüyor. Esas mesele de burada başlıyor çünkü ertesi yıl ve daha sonraki yıllar boyunca da V. C. Andrews'ın yeni kitapları basılmaya devam ediyor ve istisnasız her biri çok satanlar listelerine giriyor. Eh, kabul edelim, böyle garabet şeyler, V. C. Andrews okuyucularına hiç yabancı değil. Gerçi V. C. Andrews'la ilgili söylentiler bu kadarla da kalmıyor. Örneğin ölümünden sonra hakkında araştırma yapan bazı gazeteciler, Virginia Cleo Andrews adına hiçbir kimlik ya da ölüm kaydına rastlamadıklarını söylüyorlar. Yani böyle biri hiç yaşamamış bile olabilir. V. C. Andrews'un sakatlığı da bir masal onlara göre. Bu sakatlık hikayesi hem esrarlı, merak uyandıran bir hava yaratılmasını sağlamış hem de bu sayede yazar, röportaj tekliflerini rahatlıkla geri çevirebilmiş. Emily Dickinson'ı bu işe karıştırmasa iyi olurdu tabii. Sıklıkla vurgulanan bir nokta da V. C. Andrews'un ucuz roman ile yüksek edebiyat arasındaki farkı biliyor olduğu. Zaten hayatının son yıllarında yayıncısına artık başka tür kitaplar yazma arzusunu açmış ama bu arzusu destek görmemiş. Verdiği iki röportajdan birinde Douglas Winter'a Sanırım hayatım boyunca bu alana sıkışıp kalacağım çünkü para burada. Bir altın madeni olduğum keşfedildi ve kimse bundan mahrum kalmak istemiyor. Benim içimdeyse başka şeyler yapmak arzusu kabarıyor, demiş."} {"url": "https://egoistokur.com/olu-gorunuyor-olabilirim-ama-sadece-uyuyoru", "text": "Andersen'i bu çok hüzünlü bakan ve galiba gerçeğinden biraz daha güzel denebilecek portresini yapay zeka yardımıyla ben yaptım, umarım beğenirsiniz. Masalcı Hans Christian Andersen yaşamını anlatırken bataklık sözcüğünü kullanmış. Çok yoksul bir ailenin oğluymuş, çocukluğunu yarı aç geçirmiş. On yaşına gelmeden ekmeğini çalışarak, kendi yaptığı kuklalarla sokak gösterileri düzenleyerek kazanmaya başlamış. On dört yaşındayken zengin ve ünlü olmaya karar verip büyük şehre, Kopenhag'a kaçmış. Kararlıymış, ucuz mekanlarda gerçekleştirdiği kukla gösteriyle önlenemez bir şekilde yükselmiş. Hayatta en çok çocukluğunu geçirdiği o bataklığa dönmekten korkuyormuş. Aktör ya da balet olmayı istiyormuş aslında ama sandığı kadar yetenekli olmadığını anlayınca yazmaya başlamış. Tiyatro oyunları, şiirleri ve romanlarıyla epey bir ün kazanmış. Ne var ki dilediği türden bir saygınlığı daha sonra, bir parça eğlenmek için yazdığı masallarıyla elde etmiş; zengin de olmuş. Üretken bir yazarmış; otuz altı tiyatro oyunu, İstanbul'da geçirdiği günlerini anlattığı kitabı da dahil altı seyahat güncesi, altı roman, yüzlerce de şiir kaleme almış ama yüz elli altı masalı dışındakilerin çoğu kısa sürede unutulup gitmiş. Bir bataklıkta doğdum ve hep hayatım bir masal olsun diye uğraştım, diyor özyaşamöykülerinden birinde. Masal, onun kişiliğindeki güçlü yanları; azmini, arzularını, hayallerini, yaratıcılığını ve zaaflarını; kuşkularını, pişmanlıklarını, saplantılarını ve hayatı boyunca kendisini kıvrandıran cinsel muğlaklığını en iyi yansıtabildiği tür olmuş. İtici özellikleri saymakla bitmiyor: Eleştiriye tahammülsüz olması yetmiyormuş gibi her fırsatta başkalarını aşağılamayı da ihmal etmiyormuş. Onun yazdığı masallara hayranlığını Üslubu bazen güneş ışığı gibi, bazen de bir kamçının şaklayışı misali parlıyor, sözleriyle ifade eden Charles Dickens'ın konuğu olarak İngiltere'ye gittiğinde hakkında çıkan bir eleştiri yazısı bağırıp çağırarak yerlerde tepinmesine hatta çocuklar gibi oturup hüngür hüngür ağlamasına sebep olmuş. Masalcı uzun İngiltere seyahatinden sonra ülkesine dönünce epey derin bir nefes alan Dickens, misafirinin kaldığı odanın kapısına şu notu iliştirmiş: Andersen bu odada beş hafta kaldı ama ev halkına bu beş hafta adeta beş yüzyıl gibi geldi. Artık ne yaptı da bezdirdi bilmiyoruz ama Dickens onunla her türlü insani ilişkisini bitirmiş, mektuplarını bile yanıtlamamış. Bitti mi sandınız? Narsisistik, paranoid eğilimleri varmış, fobileri ve nevrozlarıyla herhangi bir psikiyatrist için göz kamaştırıcı bir hazine olabilirmiş: Bulaşıcı hastalık kapacağı korkusuyla et yemiyormuş, köpek sesinden ürküyormuş, yolculuğa çıktığında yangın çıkarsa kaldığı odadan kolayca kaçabilsin diye beline dokuz metrelik bir sicim bağlıyormuş, kendisini öldü sanıp gömmesinler diye de her gece uyumadan önce yatağının başına Ölü görünüyor olabilirim ama merak etmeyin, sadece uyuyorum, yazılı bir kağıt parçası asıyormuş. Bazı insanlar kaba bir kağıdın yırtıldığında çıkarttığı sese dayanamaz, bazıları da cama sürtünen tırnağın gıcırtısı yüzünden fenalaşır; benim sorunums aşırı samimiyetten hoşlanmamak. Lütfen bundan sonra bana 'sen' diye hitap etmeyiniz, diyen Gölge karakteri de aşık olduğu Edvard Collin'miş aslında. Bir sohbet esnasında Collin'in ağzından çıkan bu aşağılayıcı sözler, Andersen'in haftalarca kendisine gelememesine sebep olmuş ve bir süre sonra da Gölge'de yerini almış. Hamisinin oğlu Edvard Collin, kendisinden otuz yaş genç Harald Scharff adlı balet, Weimar Grand Dükü Carl Alexander gibi eşcinsel aşklarıysa daha gizli ama belli ki daha tutkulu yaşanmış. Grand Dük için Bugüne dek tanıştığım soylular arasında sahiden çekici bulduğum tek kişi olan bu genç adama tüm kalbimle aşığım, diye yazmış günlüğüne. Scharff içinse Onu günün her saniyesi özlüyorum, notunu düşmüş. Masallarında kendini genellikle kadın kahramanların yerine koyduğunu görmek de güç değil. En fenası, günlüklerinde kadınları anlattığı sayfaların da, erkekleri anlattığı sayfaların da mastürbasyon lekeleriyle dolu olması. İtalya gezisinde karşılaştığı rahibeyi anlatırken bile görebiliyorsunuz bunu. Günlerce Lavanta teyze adını verdiği rahibeyi düşlemiş. Müptezel bir yanı varmış. Gezilerinde, gittiği her şehrin batakhanelerini soruyormuş. Roma, Napoli, Atina, Viyana, Hamburg ve Paris'te ilk iş genelevleri görmek istemiş. Günlüklerinde bunları sohbet amaçlı masum ziyaretler olarak anlatıyor, insan tanımayı sevdiğini söylüyor. Bence en garibi sonunda bakir ölmesi. Anlayacağınız, ne heteroseksüel ne de eşcinsel ilişki kurabilen bir biseksüel olarak kalmış hayatının sonuna dek. Sonra biraz daha düşündüm. Belki de boşuna üzülüyordum. Belki en sevdiğim masallarından Gölge'nin kahramanı gibi, Andersen'den de iki tane vardı ve bir tanesi benimkiydi. Evet, o harikulade masalları yaratan kişi, kesinlikle benim Andersen'imdi. Okumayı öğrenmeden önce annemi sabaha kadar uyutmayıp tekrar tekrar okuttuğum masalları yazmıştı. Yalnız geçirdiğim çocukluğumu atlatılabilir kılan, zamanından önce okumam için beni baştan çıkaran ve sonrasında da terk etmeyen eşsiz bir arkadaştıAndersen. Zaman zaman çok acıklı masallar yazmak hariç beni üzecek bir şey yapmamıştı ama onlar da çok güzeldi. Zaaflarına gelince; hangimiz kusursuzuz? Hepimiz kimi zaman zaaflarımızla savaşarak, kimi zaman onlara teslim olarak yaşamıyor muyuz? Çocukluğumda bana kusursuz bir adamın yazdığı sevimli, aklı başında, tertipli masallar okusalardı muhtemelen sıkıntıdan patlayacak ve başka hazlar arayacaktım kendime. Kulağa bencilce gelecek ama onun zayıflıklarından, kusurlarından dolayı kendimi şanslı bile hissediyorum. O hastalıklı yükselme arzusu olmasaydı büyük şehrin parlak ışıklarının özlemiyle yanıp tutuşan çam ağacının masalını hiç okumayacaktım. Öylesine nevrotik olmasaydı prenses şiltenin altındaki o miniminnacık bezelye tanesini fark etmeyecek ve sabaha kadar mışıl mışıl uyuyacaktı. Dile gelen nesnelerin, soyut varlıkların yazarı olmasaydı kibrit çöpleri, reçel kavanozları, hatta diş ağrıları hiçbir zaman konuşmayacaktı. Toplumun kendine benzeyeni kabul edip farklı olanı dışladığını yaşadıklarından öğrenmeseydi çirkin ördek yavruları hiçbir zaman güzel kuğulara dönüşemeyecekti. Yeteneğini yitirmekten korkmasaydı küçük deniz kızı sonsuza dek suskun kalıp içindeki ateşi dile getirememekle cezalandırılmayacaktı. Karşılıksız aşklarla tüketmeseydi ömrünü, çok eğlenceli ama bir o kadar da iç burkucu Kardan Adam masalını bilmeyecektim. Deniz kızları sevda yüzünden ölmeyecek, kurşun askerler aşktan bitap düşüp erimeyecekti. Herkes kendi dengine aşık olacaktı. Kendini iki kişilikli hissetmeseydi Gölge diye bir masal olmayacaktı. Ölümden ve unutulmaktan bu kadar korkmasaydı Dickens'ın da favorisi olan Eski Ev yazılmayacaktı. Dahası Andersen, olağanüstü yeteneğinin yanı sıra bu kadar karmaşık bir ruh olmasaydı çocuk edebiyatı belki hala öğretici tekerlemelerden, kıssadan hisseli hikayelerden ve masal diye yutturulan Ve sonsuza dek mutlu yaşadılar, teranelerinden ibaret kalacaktı. Dinleyeni sarsan çocuk kitaplarının birçoğu yazılmayacaktı. J. K. Rowling Harry Potter'ları, Roald Dahl Matilda'sı, Cadılar'ı, Charlie'nin Çikolata Fabrikası'nı kaleme almayacaktı. Neil Gaiman'ın Coraline'ini okumayacaktık. Arnold Lobel, Kate DiCamillo, Mac Barnett ve diğerleri belki de hiç yazmayacaktı. O yüzden iyi ki Andersen var. İyi ki masalları iki yüz yıldır okunuyor, seviliyor."} {"url": "https://egoistokur.com/olume-meydan-okuyanlar-john-berger-kokoschka-cezann", "text": "Bu yazı yazar, şair, romancı, ressam ve iyi insan John Berger'in Görme Biçimleri adlı kitabındaki bir anekdottan yola çıkarak yazıldı. Hayata, ölüme ve sanata dair. Viyanalı ressam Oskar Kokoschka'nın bir dersinden bahsediyor sonra. Ders berbat geçiyor ve öğrenciler poz veren adamı bir türlü çizemiyorlarmış. Kokoschka çaktırmadan modelin yanına gitmiş ve ondan fenalaşıp yere yıkılmış numarası yapmasını istemiş. Adam yere düşünce koşup kalbini dinledikten sonra hayret içindeki öğrencilerine 'Öldü!' demiş. Ve bu defa olmuş. Sanırım, ölüm provası, kırılganlığını, kaybedilebilirliğini, sonlanabilirliğini hatırlattığı için, hayatı daha değerli kılmış öğrencilerin gözünde, vakit yitirilmeden kaydedilmesi, 'ele geçirilmesi' gereken bir şey haline getirmiş."} {"url": "https://egoistokur.com/omer-aciktan-bir-direnis-oykusu-menekse-istasyon", "text": "Şimdi bu söylediğimi abartılı bulacaksınız ama kitap gerçekten kendini bana okuttu. Kendi iradesi ve isteğiyle. Nasıl oldu bilmiyorum ama oldu. Başladıktan sonra da bırakamadım. Konuşan, kıs kıs gülen bazen de kahkahalar atan göle ise aşık oldum. Hem yer yer gülümseyerek hatta bazen bayağı kahkaha atarak okudum Menekşe İstasyonu'nu hem de zaman zaman gözlerim doldu. Çünkü fark ettim ki bir zamanlar benim için sıradan sayılabilecek birçok güzel şey şimdi artık sadece siyah beyaz filmlerde, kitap sayfalarında ve büyükannelerle dedelerden dinlediğim anılarda kalmış... Hızla gelişen, modernleşen şehirlerimizde yaşama ısrarımız bize aynı hızla çok şey kaybettirmiş. İşte Menekşe İstasyonu bize kaybettiklerimizi anlatırken onları nasıl geri alacağımızı da gösteriyor. Muhteşem! 'Mahalle kültürü' en çok çocuklukla birlikte anılan bir kavram. Çocuğun ait olma ihtiyacını aileden sonra karşılayan ikinci ortam belki de mahalle. Biz biraz da büyüdükçe yalnızlaşıyor ve mahallemizden uzaklaşıyoruz. Zamanımızı giderek daha çok maişet peşinde koşarak geçirmek zorunda kalıyoruz. Çocuklukla birlikte hem bedenen hem de ruhen çocukluğun çevremizi kuşatan inceliklerinden de mahallemizden, basit şeylere sevinebilmekten, oyundan ve oyuncaklardan, dünyaya büyülenmiş, meraklı gözlerle bakmaktan- uzaklaşıyoruz. Oysa yoksul ve mütevazı yaşam sürdükçe bu yaşamın içinde boy atan çocukların mahalleleri de hep olacak. Bugün de var. O çocuklar bugün de dünyayı büyülü bir yer olarak görüyor, kendi mahalle kültürlerini yaratıyor ve yaşatıyorlar. Kaybolduğunu sandığımız şeylerin belki biraz tozlandığına ama insan tükenmedikçe kaybolmayacağına küçük bir örnek vermek için yazıldı Menekşe İstasyonu. İnsanca yaşama arzusu. Aynı kalan ve çağlar boyunca değişmeyen şey bu. İnsanın yeniden ayağa kalkmasını sağlayacak olan şey de bu zaten. Yarının çocukları insanca yaşama arzusuna er geç daha sıkı sarılacak. Tarihe dair her şey eninde sonunda gelecek ve geçmiş arasında bir bağ kurmaya dayanıyor. İnsan kendi yaşamının, kendi mahallesinin, kendi halkının tarihini yazıyorsa ya da biz dönüp bugünden onları okuyorsak ait olduğumuzu düşündüğümüz ortak yaşama dair izler arıyoruz demektir. Mahallenin kuruluşundan bu yana notlar alınarak birlikte üretilen yaşamın kaydedildiği defterler oranın insanlarına 'kim'liklerini hatırlatıyor. Çocuklara da ortak yaşama ilişkin ipuçları sunuyor. Aynı zamanda hikayeye masalsı bir anlatı olabilme imkanı sunuyor. Benim çocukluğum başkentin bir gecekondu mahallesinde geçti. Kimse kimsenin derdine gözünü kapamazdı orada. Acayip renkli insanlar vardı. Sokaklar çocuklarındı. Gecekondunun şeytanlaştırılıp yoksulların şehirlerin dışına sürülmesi yalnızca gündelik rant ve kar hırsıyla açıklanamaz. Meselenin bir de mahalle kültürünü tehdit olarak gören yanı var. Tüketmek yerine neredeyse yoktan var eden, her soruna bir biçimde ve olabildiğince ortak çözümler üreten bir kültürün yaşandığı yerde kapitalist kültür barınamaz. Mahalle kültürü yok edilerek yapılmak istenen aslında bireyciliği toplumun her hücresine sokma çabasından başka bir şey değil. Buna itiraz ediliyor, eğlenceli bir direniş öyküsü anlatılıyor Menekşe İstasyonu'nda. Çocuklar için her şey öyle kolay birer oyun aracına dönüşüyor ki. İnşaatların oyun alanı olmasına şaşmamak gerek. Fakat şimdi artık yer gök inşaat. Çocuklar bırakın buralara girip çıkmayı kapılarının önünde, sokaklarında bile güç bela zaman geçirebiliyor. Bu çarpık düzenin yarattığı her türlü kötülük ilkin çocukları etkiliyor. Havanın suyun toprağın kirletilmesi, doğanın tahribi, kentlerin birer şantiyeye dönüştürülmesi... Hepsi ilk ağızda çocukları vuruyor. Çocuklar ya aileleriyle birlikte şehrin eteklerine, her seferinde biraz daha şehrin dışına sürülüyor ya da avm'lerde zaman geçirmeye mecbur bırakılıyor. Sokağın özgürlüğünden, mahallenin dayanışmacı kültüründen, komşuluk ilişkilerinden bihaber büyüyorlar. Toprağa dokunamamak, temiz hava soluyamamak, inşaat gürültüsünde, gölgesinde geçen bir çocukluk... Bir çocuğa daha nasıl büyük bir kötülük yapılabilir ki. Bir de yakantop falan oynarken topumuz bazen uzağa kaçardı ve bazı bahçelerin sahipleri onu bize kesip öyle geri verirlerdi. Bir daha oynayamayalım ve topumuz bahçelerine kaçamasın diye. Şimdi topu ve her şeyi bilgisayar oyunlarında oynuyor çocuklar. Bütün ana babalar, öğretmenler bundan şikayetçi. Oysa bunu el birliğiyle yaratan da kendileri. Çocuk yetiştirmenin de kolayına kaçıyoruz ülkece. İnsan ilişkilerinde temel olan yüz yüze gelerek, birbirine kanlı canlı temas ederek yapılandır. Özellikle çocuklar için en doğal büyüme biçimi bu. Akranlarıyla ve doğayla iç içe yetişmek. Çocuklardan tadını bilmedikleri, onlara öğretmediğimiz bir meyveyi yemelerini beklemek haksızlık olur. Giderek sokaktan, oyundan, doğadan daha kopuk nesillerle karşılaşıyoruz. Çocukları bunlardan uzak tutanın biz yetişkinler olduğumuzu unutmamalıyız. Faturayı kendini sürekli yeniden yeniden üretmesine olanak tanıdığımız düzene çıkarmalıyız. İnsanca bir yaşam düşüncesiyle birlikte ötelenen her şeyin karın değil de insanın merkeze alındığı bir düşünceyle birlikte yeniden görünür olacağı fikrindeyim. Su altında kalmış, oysa bir zamanlar var olduğunu bildiğimiz adacıklar gibi dayanışma, imece, komşuluk, eşitlik, adalet... Akranlarımla bir araya geldiğimde mutlaka kendi çocukluğumuza dair nesnelerden, mimariden, oyuncaklardan, yemek ve kent kültüründen söz ederiz. Konu bir şekilde oraya varır. Hissettiğim şey o günlere özlemle birlikte bugünün bambaşka yaşandığı. Bugünün çocuklarının anıları da yirmi yıl sonra bizim şimdiki duygularımızla benzeşir belki de. Sokağın içine aldığı herkesi eşitleyici bir yanı var. Kimsenin ayrıcalıklı olmadığı küçük ölçekli bir dünya orası. Karabatak, özellikle bir şeyleri simgelemiyor aslında. Olsa olsa mahallenin güvenli ortamında serpilen kendine güvenli, yaratıcı çocukların bir örneği. Bu kitap, her şey bir yana, kahramanı tren istasyonu ve göl olan bir kitap. Onlar olmasa hikayenin ayakları yere basmazdı. Gülen, fısıldayan bir gölden söz ediyoruz. Hikayedeki bütün boşlukları dolduran, cümlelerin arasına sızan bir su o. Bilge biri gibi binyıllardır aynı yerde yatıp duruyor. Sayısız rüzgarı, sayısız yağmuru, sayısız insanı konuk eden bir doğa parçası. Yeterince yaklaşırsak o göl binyılların hikayesini anlatacaktır bize. Eksilmemenin yolu sürekli beslenmektir. İnsanca duygularla, dünyada yalnız olmadığını hatırlayarak. Bu yaşamdaki hiçbir kötülük kimseyi teğet geçmez. Bir insan bir yerlerde sömürülüyorsa bütün insanlık sömürülüyor demektir. Bir doğa parçası kirletiliyorsa bütün insanlık kirletiliyor demektir. Eksilmemenin yolu insan olmaya, insan kalmaya doğru küçük adımlarla da olsa yürümeyi kesmemektir. Ömür boyunca. Hep çocuklar için mi yazacaksınız? Bundan şikayet ediyor değilim ama yazar olarak neler tasarladığınızı merak ettiğim için sordum. Ben çocuklar için yazmıyorum aslında. En azından salt onlar için yazmıyorum. Hikaye anlatıyorum. Hikayelerde çocuklar öne çıktığı için birileri buna çocuk kitabı diyor. Çocukları anlatmak olağanüstü eğlenceli. Oyun oynamanın eşsiz tadı var orada. Bundan vazgeçemem. Onların hikayelerini anlatmayı sürdüreceğim elbette. Bu minvalde yeni kitaplar olacak. Yetişkinlerin ön planda olduğu hikayeler de çok geçmeden kendini yazdıracaktır sanıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/on8-konusulmayani-konusmak-ve-korkulandan-korkmamak-ici", "text": "Sloganı, Konuşulmayanı konuşmak, yazılamayanı yazmak ve korkulandan korkmamak... olan ON8 adlı yeni yayınevi gençlere masallardan değil, ağır ve kimi zaman katlanılmaz görünen gerçeklerden söz eden kitaplar yayınlamayı hedefliyor. 100 Temel Eser'e alternatif sayılabilecek kitaplarında yetişkinlerin bile baş etmekte zorlandıkları mühim ortak dertlerimiz ele alınıyor. İçinde intihar, psikiyatrik terapi, bir miktar cinsellik dahası eşcinsellik olan bir roman: İntihar Notlarım. Jeff, yeni yılın ilk gününde gözlerini bir psikiyatri hastanesinde açar. Bileklerindeki bandajlara rağmen, bu işte bir yanlışlık olduğunu düşünmektedir. Zaten belleğinde, kendini öldürmeyi denediğine dair en küçük bir anı bile yoktur. Ama ne ailesini ne de hekimleri 45 günlük bir terapi sürecine ihtiyacı olmadığına ikna edemez, burada tedavi gören öteki kafadan çatlaklara benzemediğini kanıtlama çabaları da işe yaramaz. Ancak bir süre sonra o çatlakların da aslında normal insanlar olduğunu keşfedecek hatta kendini niçin öldürmeye çalıştığını bile acı bir şekilde de olsa hatırlayacaktır. Hikaye size yeterince ilginç gelmediyse, ruhunda kopan fırtınayı dindirmek için intihara teşebbüs eden Jeff'in henüz 15 yaşında olduğunu, İntihar Notlarım adlı birçok önemli ödül kazanmış bu romanın da aslında yetişkinlere değil, gençlere seslendiğini söyleyeyim. İntihar Notlarım, gençleri hayatta başlarına gelebilecek çeşitli sorunlara, toplum tarafından yok sayılarak hasır altı edilen konulara eğilmeyi hedefleyen yepyeni bir yayınevinin, ON8'in bizde çıkan ilk birkaç kitabından biri. İkinci kitaplarında da son derece önemli bir toplumsal yaraya parmak basıyorlar. Kırmızı Başlıklı Kız Ağlıyor adını taşıyan bu kitap, bildiğimiz Kırmızı Başlıklı Kız masalının günümüze uyarlanmış biçimi. Kahramanı 13 yaşındaki Malvina. Her gün okuldan sonra en yakın arkadaşı Lizzy'yle buluşup terk edilmiş bir malikaneye gidip çocukça maceralar yaşıyor, kah korsan olup hayali denizlere açılıyor, kah mahallenin erkek çocuklarıyla savaşa girişiyor. Ama Malvina'nın Lizzy'e ya da abisi Paul'e bile itiraf edemediği bir sırrı var, ona acı veren, karanlık ve kötü bir sır, büyükbabasıyla ilgili bir şey... Yeniden mutlu bir çocuk olabilmesi içinse önce hain kurttan kurtulması yani büyükbabasının ona yaptıklarını ailesine itiraf etmesi gerekiyor. Gençlerin onlara sunulan suya sabuna dokunmayan kitaplardan başka şeylere ihtiyacı olduğunu düşünenlerden olduğum için, ON8 kitaplarını heyecan verici bir girişim sayıyorum. Yaşananlar o kadar sahici ki! Aile içi taciz kurbanı bir küçük kız... Sevdiklerini üzmemek, utandırmamak için başına gelenleri kimseye itiraf edemeyişi, ailesinin huzuru adına susması... Günümüzün en sık karşılaşılan sorunlarından birine, aile içi cinsel tacize parmak basan Kırmızı Başlıklı Kız Ağlıyor bu açıdan önemli bir kitap. Üstelik hem çözüm önerilerinde bulunuyor hem de bunu yaparken bir an bile sıkıcı olmamayı başarıyor. Yani 100 Temel Eser'in bundan sonra ayağı yere basan bir rakibi var. Abis, Taş Uykusu, Yok Bana Sensiz Hayat, Şeytan Geçti gibi sert ve karanlık kitapların yazarı olan ama aynı zamanda Tomris isimli harikulade kızını büyüten anne ve yazar Aslı Tohumcu çocuk kitaplarından doğrudan yetişkin romanlarına geçmenin gençlere neleri kaybettirebileceğini anlatıyor. Gençlik, Pıtırcık'lardan ya da Afacan Beşler'den doğrudan Le Guin'lere ya da Kafka'lara geçtiğimiz bir dönem olageldi ne yazık ki Türkiye'de. Ortasını bulamadık kitapçı raflarında. Oysa okurluk da kademeleri olan bir uğraş ve gençlerin, genç yetişkinlerin kendilerine yönelik bir edebiyata duydukları ihtiyaç da yadsınamaz. Günışığı Kitaplığı'nın kurduğu ON8 adlı yayınevine bu açıdan bakmak gerek. Yola, gençlerin konuşmadıklarını konuşması, korktuklarından korkmamasını sağlamak için çıktıklarını söylüyorlar. Kitap seçimlerine bakınca da bu görülüyor. Gençler için özel olarak üretilmiş ve seçilmiş bu kitaplar, gençlerin bizim bilemediğimiz sorunlarını, hayallerini, sıkıntılarını ele alıyor, onlara sen de varsın diyor ve okuduklarında kendilerini bulmalarına imkan tanıyor. İntihar Notları mesela kesinlikle sarsıcı bir roman. İntihar sorununa dair gerçekçi bir roman, karanlık ama sürükleyici de. Bir de şunu söylemek istiyorum: Umarım ON8, yerli yazarların çabalarıyla iyice zenginleşir. Çiçeği burnunda yayınevi ON8'in genel yayın yönetmeni... Ayrıca Günışığı Kitaplığı'nın editörü. 1996'da kurulan Günışığı Kitaplığı'nın kitaplarını okuyan çocuklar büyüdüler. Biz bir alt marka yaratarak, iç dünyalarıyla, tutkularıyla yüzleşmeleri, yetişkinlerin dünyasını anlamlandırabilmeleri, acıtıcı da olsa gerçeklerle baş edebilmeleri için onlara yine edebiyatla kucak açalım istedik. Vampirlerle, büyücülerle, başka türden yaratıklarla değil sorunları olan gerçek insanlarla tanışmalarını amaçladık. Ve gençleri, kendine benzemeyene tahammüle, farklı olanla birlikteliğe, bana-dokunmayan-bin-yaşasın zihniyetine kafa tutmaya yönelteceğini umduğumuz yepyeni bir kitap koleksiyonu oluşturmaya karar verdik. Yaş konusunda bir üst sınırımız yok; genç konuları okumaktan keyif alan herkes okurumuzdur. Ancak alt sınır kesin: Hedef kitlemiz, yetişkinlerin edebiyat dünyasına adım atmaya hazır liseliler ve üniversiteliler. Lambda ve Bram Stoker Ödülleri sahibi Amerikalı Michael Thomas Ford'un yazdığı İntihar Notlarım, ON8'in ilk kitabı. Meraklısına bir not olarak yazarın Jane Austen'ı vampir olarak anlattığı bir fantastik roman serisi de bulunduğunu söyleyelim. Kırmızı Başlıklı Kız Ağlıyor ise genç Alman romancı Beate Teresa Hanika'nın ilk ve bol ödüllü romanı. Üçüncü kitap, bir yol ve macera romanı olanVar mısın, yok Musun? Yazarı çağdaş İtalyan çocuk ve gençlik edebiyatının önemli isimlerinden Guido Sgardoli. Yazarlığın yanı sıra veterinerlik ve seyyahlık yapan Sardoli, Hans Christian Andersen Ödülü sahibi. Sırada Fransız yazar Magali Wiener'ın aşk ve şiddeti tartışan romanı Suçlu ve Amerikalı yazar Matthew Tobin Anderson'un sarsıcı bilimkurgu romanı Bağlantı var."} {"url": "https://egoistokur.com/onlarin-harry-potteri-varsa-bizim-de-seroksmuz-va", "text": "Aslı Der'in yarattığı Küçük Cadı Şeroks dizisinin üçüncü kitabı çıktı: Barış Odaları. Tüm yaşadıklarımı şekillendirdi dediği felsefe eğitimi de almış olan Der, biz yetişkinlerin bile içinden çıkamadığımız çok zor konuları eğlenceli bir dille anlatmayı başarıyor. Çocuklar daha az 'bozulmuş'. Önyargılar ve toplumsal dayatmalar yüzünden hayret duygularını ve meraklarını henüz kaybetmemiş haldeler. Açık sözlüler. Beğenilerini de eleştirilerini de aynı saflıkla dile getiriyorlar. Umut dolular. Hayalleri kocaman; her şeyi başarabileceklerini, her istedikleri kişi olabileceklerini düşünüyorlar ki bence bu çok doğru. Bir de kitaplarla kuracakları ilişkinin henüz başındalar. Tüm zor zamanlarında yanlarında olacak, kaprissiz dostlarıyla tanışma aşamasındalar. Bence kitaplarla ilişkimiz tüm kişisel geleceğimizi etkiliyor, buna yürekten inanıyorum ve saydığım tüm bu nedenler yüzünden çocuklar için yazıyorum. Şeroks benim için özel bir kahraman. Kafamı kurcalayan, beni rahatsız eden, üzerine düşünüp paylaşmak istediğim ne varsa Şeroks onların sesi oluyor. Barış Odaları'nı kişinin kendi kararlarından yavaş yavaş vazgeçişini, başkalarının onun için karar vermesine boyun eğişini düşünürken kurguladım. Güçlünün iyi niyetli bile olsa yaptıklarıyla zarar yaratabileceğini, vicdanının sesine kulak tıkayanların sonunun ne olacağını, sorgulamayı sonlandıran bireyin başına gelebilecekleri düşünüyordum o sıralar. Aslında tümü, yaşadığımız coğrafyadaki bitmek bilmeyen sancılı zamanların birinde, kızımla yaptığım bir konuşmadan çıktı: Kendi kararlarını vermesi konusunda aklımca yüreklendiriyordum onu. Annesiyim diye benim söylediklerimi kabul etmek zorunda olmadığını, bunun ilerde onu kişiliksiz ve tembel, beni de 'diktatör' yapacağını konuşuyorduk. İstemediği durumlarda her öneriye, karara karşı çıkmanın hakkı olduğunu anlatıyordum ona. Kendini ifade edecek doğru sözcükleri bulmalı ve karşısındakini dinleyecek nezaketi hep taşımalıydı içinde. Konuşmamız bitti ve ben sonra Şeroks'la devam ettim düşünmeye. Felsefe eğitimime gelecek olursak, tüm içtenliğimle söyleyebilirim ki felsefe yalnızca yazdıklarımı değil tüm yaşamımı şekillendirdi. Oldum olası meraklı ve sorgulayan bir çocuktum, felsefe aynı çocuğun bozulmadan devamını garantiledi diyebilirim. Kral Hortim Barış Odaları'nı kurarken insanların konuşarak anlaşabileceğine yürekten inanıyor ve buna güveniyor. Başlangıçta gerçekten işe de yarıyor bu odalar, ancak sonra Hortim tüm iyi niyetiyle birkaç konuda son kararı veren, anlaşmazlıkları çözen insan oluyor. Bunu gören Masallar Ülkesi halkı kolaya kaçıp Barış Odaları yerine Hortim'e danışmaya, anlaşmazlıklarına çözümü onun iki dudağı arasında bulmaya başlıyor. Barış Odaları işlevini yitiriyor, çünkü otoriteye boyun eğmek kolayına gidiyor halkın. Sorgulamaktan, tartışmaktan, karşısındakini dinlemekten, çözümün parçası olmaktan kaçtıkça kendilerinden de uzaklaşıyorlar aslında. Ben sokakta oynayan, sokakta büyüyen çocuklardanım. Mahallenin ağaçlarına tırmanan, kendini sokak kedilerine tırmalatan nesildenim. Hala tespih böceği avlıyorum kızımla, toprağı eşeleyip solucanlara rastlamaya çalışıyoruz birlikte ve oğlumla şehrin içinde sayıları hızla azalan ağaçlara sarılıyoruz. Gezegende bir canlının diğerine karşı yaşam üstünlüğü olmadığını, her birinin hayatta kalma hakkını konuşuyoruz. Ama doğrusu şehir hayatı geri dönülmez birşekilde değişiyor, betonlaşıyor. Ruhumuzun bir yanı da çoraklaşıp betonlaşıyor aynı hızla. İnsanların çoğunun kendilerini diğer canlılardan üstün gördüğü, steril olmadığını düşündüğü için çocuklarını doğadan uzak tuttuğu, topraktan, hayvanlardan, bitkilerden çekindiği tuhaf bir zamandayız. İç zenginliğimizin, hoşgörü ve nezaket duygumuzun da bu durumda betonlaştığını düşünüyorum. Biz büyükler tüm o kabul edişlerimiz, yıllar boyu biriktirdiğimiz önyargılarımız, baskısı altında kaldığımız toplumsal değerlerimizle kendimizi şu ya da bu kalıba sokup hapsediyoruz. Eğilip bükülmeye, hayal edip kurmaya ve kurduklarımızı tekrar yıkıp yeniden kurmaya cesaretimiz kalmıyor. Oysa çocuklar öyle değil. Önyargısız ve dayatmasız hayaller kurabiliyorlar. Çocukları zevkle, hayretle, sevinçle, umutla izliyorum. Çocuklarla aklınıza gelen her konunun konuşulabileceğine inanıyorum ve onların yaşına uygun sözcüklerle bunu yapıyorum da. Yaşadığı toplumdan, zamandan soyutlanarak büyütülen, aşırı korumacı davranışlar sonucu kendi küçük dünyasından dışarı çıkartılmayan çocuklara haksızlık edildiğini düşünüyorum. Çocuğu birey olarak görmeyen her tür davranış ve uygulamaya toptan karşıyım doğrusu. Büyüklerin ortam ve imkan yaratması, samimi davranması, ısrarcı olmaması gerek. Kitap okumayan anne ya da babanın çocuğunu buna zorlaması tuhaf geliyor bana. 'Kitap okumak madem çok yararlı sen niye okumuyorsun?', diye sorar çocuk ve eminim her zaman dillendiremese de çoğu aklından geçiriyordur bunu. Hiçbir ilişkinin zorla, dayatmayla kurulabileceğine inanmıyorum. Zorla yaptırılan işlerden kaçmak daha akla yakın geliyor bana. Kitap okumak zevkle yapılması gereken bir eylem. Kitap okurken geçirdiğimiz zamanın dakikalarla değil ne kadar eşsiz olduğuyla anılması gerek. 'Her gün yarım saat kitap okunacak!' diye zorlanan bir çocuğun ya da yetişkinin daha başlamadan o yarım saatten nefret etmesi çok doğal değil mi? Oysa kitap okunan bir ortamda büyüyen, yaş grubuna uygun olabilecek kitaplar arasında kendi seçimini yaparak okuma olanağı bulan çocuğun kitaplara yaklaşımının başka olacağını düşünüyorum. Yalnız başına yapılan bu özel eyleme ne kadar karışılırsa sanki büyüsü o kadar bozuluyor. Ortam yaratalım, imkan sunalım, örnek olalım ve zorlamayalım. Farklı yaş gruplarından onlarca farklı kitap aklıma geliyor ama bir beş dakika daha düşünsem bayıldığım onlarca daha kitap hatırlarım. Hiçbirine haksızlık etmek istemem, ama benim için özel bir yazar var onu anmadan geçmek istemem: Christine Nöstlinger. Yazım tarzına, konuları ele alışına, üretkenliğine hayranım."} {"url": "https://egoistokur.com/onur-basturk-vay-be-sahiden-kotuymusum-mege", "text": "Onur Baştürk'le çok eski arkadaşız. Ama işe bakın ki Egoist Okur'a ilk kez konuk oluyor. Heyecanlıyım. Röportaj için buluşmaya gidince fark ediyorum, o da heyecanlı. Halbuki sakin olmamız gerekir. Nihayetinde ikimiz de bugüne kadar ünlü ünsüz sayısız insanla röportaj yapmışız. Ama bu farklı işte. Arkadaşıma soru sormak bazen, hele arada bir kayıt cihazı varsa, en zoru. Başlıyoruz... İlk romanı Ev Sahibi'ni ikilikler; simetriler ve asimetriler üzerine kurmuş Onur; bunu konuşuyoruz. Ve epeyce tekinsiz esas karakterinden bahsediyoruz. Ev Sahibi, gündüzleri Osho'dan alıntılarla konuşan bir new age gurusu, geceleriyse başkalarının hikayelerini toplayan ve topladıkça güçlenen bir karanlık suret... Bütün o topladığı hikayeler aracılığıyla insanların zayıf noktalarını keşfedip saldırma planları yapıyor. Amacı ne peki? Onları gerçekte oldukları kişiyle yüzleştirmek. Bu adam, birilerinin hayatına çaktırmadan sızıp arka arkaya darbeler inşa eden bir kader belirleyicisi. Değişmeyi beceremiyorsanız bunu sizin yerinize ben yaparım diyen bir tanrı olma heveskarı. Peki ama öyle mi gerçekten? Onun da içinde hain bir ruh gizleniyor olabilir mi? Yok yok, sırrı bu kadar erken açık etmeyeceğim, cevapları öğrenmek için röportajı okuyun. Kahve içmekle yeşil çay içmek arasındaki farkın önemini ve başka bir sürü şeyi daha öğreneceksiniz. Marilyn Monroe'lu Onur Baştürk fotoğrafı benim başımın altından çıktı, suçluyum :) Sağdaki kolajın müsebbibiyse şahane Pencil vs. Camera serisinin yaratıcısı Ben Heine. Bu kurgu hikayeyi merak uyandırıcı, şaşırtıcı hale getirecekti. Öte yandan hayat da tam olarak böyle bir şey zaten. Başka insanlarla, birbirimizle iletişimimiz, etkileşimimiz üzerine son yıllarda çok düşünüyorum. Yaptığım gazetecilik türünün ve hızlı yaşamanın yol açtığı bir şey belki ama hayatta çok insan tanıdım, tanıyorum. Artık aradaki bağlantıları da daha kolay fark ediyorum. Hem seviyorum bunu, hem de gazete yazılarım için gerekli bir şey. Yıllardır bu şekilde yaşayınca insan ister istemez tanıştığı insanlardan yola çıkarak farklı bir anlam haritası çıkarmaya başlıyor. Ve bir süre sonra bazı şeyleri görmeye başlıyorsun. İnsanların söyledikleri başka, düşündükleri başka, bunu anlıyorsun. Bazıları hiçbir şey düşünmüyor mesela, düşünmeden yaşayıp olduğu yerden milim kıpırdamıyor, onu fark ediyorsun. Hayır ya, öyle değil. Başka bir şey söylemeye çalışıyorum ben. İki kişi konuşuyor diyelim. Gündelik meselelerle başlıyor, arada başka şeylerden de bahsediyorlar. Konuşmaların ikisi için de fazla bir anlamı yok aslında. Fakat o iki kişiden biri alakasız bir zamanda, 10 gün yahut 10 hafta sonra mesela yolda yürürken zınk diye durup geçmişteki bu konuşmanın bir anını hatırlayabilir. Ve öylesine sarf edildiğini sandığı bir cümle birdenbire çok şey ifade etmeye başlar. İşte farkındalık dedikleri şey, gelecekteki bu belirsiz zamanı beklemek yerine o cümlenin önemini şu anda algılaman anlamına geliyor. Şimdi en büyük gerçek oluyor. Çok zor... Kuantum teorileri, kitaplar var bunu açıklayan ve kolaylaştırmayı deneyen, gene de zor. Yapmaya çalışıyorum ama zihnini o derece eğitmek epey bir iş. Kimsenin zihni de o kadar dingin sayılmaz. Kafamızın içi bin bir türlü şeyle dolu; gelecek planlarıyla, geçmişin pişmanlıklarıyla... Yarınki yazımı düşünüyorum, arada senin bana geçmişte söylediğin bir söz geliyor aklıma... Zihin insana sürekli oyunlar oynuyor. Neyi düşünmeye odaklanırsan odaklan, başka yerlerden alakasız anılar çıkıyor ortaya. Zihnini düşünceler, anılar, endişeler kuşatarak seni dört yandan çekiştiriyor. O yüzden hiçbirimiz tam olarak şu anda olamıyoruz. En iyisi ana odaklanmak ama bunun için çok da delirmemek. . Evet, o da var, Lost'u da unutmamak gerek. Fakat tabii ki anlattıklarım farklı, ben uzakdoğu'nun ezoterik metinlerinde sıkça rastlanan kapılar felsefesini bağlantılar arasına yerleştirdim. Kapı, ezoterik öğretilere göre aslında karar vermektir. Hayatımızın her anı bir şeye karar vermekle geçiyor. Az önce garson gelip ne içeceğimizi sordu ya, sen kahve istedin ben yeşil çay... O sırada aklımdan bir sürü şey geçti. Türk kahvesi içsem mi? Hayır iki saat önce içmiştim. O halde çay? Ama spor yaptım, yeşil çay daha sağlıklı... Böylece ben yeşil çayın kapısını açtım, sen kahvenin. Çünkü hayatımız yolda yürürken, evde dinlenirken, ofiste çalışırken, arkadaşımızla konuşurken aldığımız kararların toplamından ibaret. Tabii benim ilham aldığım ezoterik metinler karar verirken anın içinde kalmak gerektiğinden de söz ediyor. Aksine, geçmişin referanslarıyla hareket edip iki saat önce spor yaptığımı düşündüm. O ana ve kendime odaklansaydım belki bambaşka bir şey isteyecektim. İçimden ne geliyorsa derler ya, ezoterik metinlere göre yapmamız gereken şey aslında bu. Oysa biz kararlarımızı hep geçmişe ve geleceğe referanslarla alıyoruz. Romanının esas kişisi bence Ev Sahibi. Gündüz Osho'dan alıntılarla konuşan bir new age gurusu, geceleriyse başkalarının hikayelerini toplayan ve topladıkça güçlenen biri... Bundan bahseder misin? Kızmazsan, ben senin de bir hikaye toplayıcısı olduğunu düşünüyorum. Gece şehri dolaşıyor ve hikayeler topluyorsun. Günlük yazıların bir nevi alternatif tarih çalışması sanki. Tarihin tarih kitaplarına girmeyecek yüzünü yazıyorsun. Tam olarak öyle gerçekten. Mesela bir seks partisi var, hatırlarsan. Ev Sahibi o partinin düzenleyicisi ama seksle falan ilgilendiği yok. Seks sadece ona insanların hayatlarına müdahale edebilme fırsatı yaratıyor. Kader belirleyici rolü var, haklısın. Bu açıdan tanrıyı oynadığı kesin. Yanında da iki kadın var. Sırma melek, Selma ise şeytan. Bilmiyorum, belki Selma'nın Zerrin olduğundaki hali daha masumdur aslında! Öyle düşünmemiştim ama evet, kurban rolü oynamaktan, Ben yapmadım o yaptı diyerek eylemlerinin yükümlülüğünü içinde gizlenen fahişeye yüklemekten vazgeçip gerçekte olduğu kişiyle yüzleşebilseydi, belki bu kadar çok kötülük de etmeyecekti. Selma'nın geçmişi trajik olaylarla dolu ama o bunlarla yüzleşmeye yanaşmıyor ve maskeyle dolaşmayı sürdürüyor. Maskeyi taktığı zaman kendine ve çevresindekilere masum olduğunu yutturabileceğini sanıyor, maskeyi çıkarınca da Zerrin oluyor. Ama ben onu yargılayamıyorum hatta biraz seviyorum. Keşke ruhuna ket vurmaktan vazgeçse, arzularına uygun şekilde yaşasaydı. Eminim o zaman daha az kötülük ederdi. Ama o hali bize bu kadar ilginç gelir miydi, o ayrı konu. Evet, onun bu noktaya nasıl geldiğine dair ufak ipuçları verdim ama esas ayrıntıları ikinci kitaba sakladım. Her şeyi bir anda açık etmek istemedim ayrıca, gizemi korumak da güzel. Tamam, vakti gelince onun için üzülebiliriz ama ben azıcık geriye dönmek istiyorum. Müdahaleci değilim dedin ama ikna olmadım. Beni korkutmayı başardın mesela. Selma'nın Ev Sahibi'nin yüzünü ilk gördüğü bölümde resmen tırstım. Buna sebep sensin, kabul et. O halde sana bir itirafta bulunayım: Yazarken Ev Sahibi'nin şeytaniliğini anlatmaya, göstermeye bayılıyordum. En zevk alarak yazdığım bölümlerdi onlar. Seni korkutan yeri yazdığım gün zevkten uçtum adeta. Eh, n'apalım, demek ki benim içimde de küçük de olsa bir parça hainlik varmış. Saf iyi ve saf kötü ruhlara inanmıyorum ben açıkçası. Hepimiz biraz iyiyiz, bazılarımız biraz daha kötüyüz. Karakterlerin başına gelen bütün o felaketleri anlatmak için iyi gözlem yapmalı, duygular arası manevra kabiliyetine sahip olmalısın. Romancı için bunlar gerekli şeyler. Hikayenin çeşitli yerlerinde keskin virajlar yaratmam gerekiyordu ve bazen ben bile bilmiyordum bir virajı alırken nasıl davranacağımı. Karakterin emniyetli bir şekilde yola devam etmesini mi sağlayacaktım, yoksa onu uçurumdan mı atacaktım... Bazen birincisini, çoğu zaman da ikincisini seçtim. Bir itiraf daha: Bazı karakterleri uçurumdan aşağı atarken bundan acayip zevk aldığımı bile hissettim. Vay be, sahiden kötüymüşüm meğer!"} {"url": "https://egoistokur.com/onur-orhan-kelimeler-merhemdir-ruh-kesiklerin", "text": "Önümde bir sigara, henüz yakılmamış. Hemen yanında çakmak ve biraz uzağında küllük, damağımda demli çayımın tadı. Ellerimle yüzümü birkaç kez sıvazladıktan sonra, meramıma uygun söyleyişi bulmuş olmanın umuduyla yazıyorum sana bu satırları. Sevgili dostum, asla unutma yola çıkış amacını. Kapama onu, açık kalsın çünkü sevgili dostum ancak bir ruha kanadıkça ferahlayacaksın. Bazısı sapar yolundan, ne olur sen sapma. Okudukça, öğrendikçe sapar üstelik, diyorum ya, ne olur sen sapma! Ben öylelerini gördükçe dertlenirim, inancım sarsılır, umudumda çukurlar açılır. Yine de el uzatırım yüreğime, o çukurlara düşmemek için ve tam böbürleneceğim zaman ihanet ederim kendime. Sen de ihanet et kendine, unutma bu sözümü. Kelimelerden zırhlar yapma sevgili dostum. Bilginden surlar örme, aramıza duvarlar çekme ve öğrendiklerinle zincire vurma kendini, ne olur, etme, eyleme. Çünkü kelimeler ruhun şifalı parmak uçlarıdır, ruh kesiğine biraz olsun çaredir, dermandır, bir yaradan doğmuştur kelimeler. Kelimelerin yaraya çaredir, biliyorsun bunu, senin iktidarının tuğlası değildir, olmamalıdır. Kelimelerden surlar örme kendine, etme, eyleme. Sevgili dostum ne olur, unutma yola çıkış amacını. Gittikçe daha akıllı bir adam olmak için, bazı nasihatler ediyorum kendime sevgili dostum. Gel birlikte okuyalım onları, kendime ettiğimi o nasihatları. Tüm yanıtları bilmek için koyulmadın bu yolculuğa, unutma! Tüm yanıtları bilebilecek değilsin zaten. Muhtemelen hiçbir fani bilemeyecek tüm yanıtları. Hayatın gizidir bu, belki de en güzel yanı. O yüzden iyi bir dinleyici olmaya önem vermek gerek bana kalırsa. Aceleye gelmiş tüm itirazlarla ilişkiyi kesmek gerek. Anlamaya çalışmak lazım insanları. İnsan tüm yargılarını askıya almayı bilmeli ve son sözü söylemek için telaş etmemeli. Tereddüt etmekten korkma, inançlarına demir atma. Ben öyle insanlar gördüm pek çirkindiler, sen onlardan olma. Vurma kimseyi. Sokma kimseyi. Bilgi güç değildir, yalan! Bırak şu iktidar ağzını. Bilgin sorumlu kılar seni. Bilgin diğerlerine bağındır, bilgin derinliktir. Bilgin sorumluluğundur. Sen şanslı olansan, insandan yana kullan bunu, insana karşı değil. Kelimeler niye verildi sana? Kelm, yaralamaktan gelmez, yara'dan gelir, yara'dan doğar. Unutma bunu! Herkes kendi ruhuna yalnız koşar, unutma bunu. Hak edeni yücelt, ne var bunda? Hatta bazen, mesela bir çocuksa karşındaki, hak etmeden yücelt ki hak etsin sonra bunu, hak etmeye heveslensin, böyle böyle hak etmeyi öğrensin. Yazı yazar gibi, bir eser ortaya koyar gibi yaşa. Yazı yazarken, bir eser ortaya koyarken yalnızsındır. Kendinlesindir ve kimseyle rekabet etmezsin. Belki de bu sayede en iyi işini koyarsın ortaya. Kendinle kalabildiğin için. Sır budur. Topluluk arasında da böyle ol sen yine. Kendinle ol, rekabet etme, inan bana o zaman insanlarla daha çok olacaksın, hatta neredeyse insanlarla bir olacaksın. Rekabet kulvarlar yaratır, sınırlar koyar, duvarlar çeker. Oysa biliyorsun artık, rekabet etmeyince ne güzel oluyor insanlar. Gördün bunu, çok yakın bir zaman önce gördün üstelik. O parkta, o meydanda, herkes birbirini yüceltiyordu, herkes kendini bir sanat eserine adamış gibi çalışıyordu. O sanat eseri sadece park değildi, orada hepimiz hayata adamıştık kendimizi ve bir de açıklayamadığımız bir imana, belki derin bir manaya. Etme, eyleme, eskiye dönme, rekabet etme! Unutma, herkes kendi ruhuna yalnız koşar. Yani geçilebilecek biri yok. Çoklukla kaynaş ama kalabalıklaştırma ruhunu, kabalaşma öyle. Sevgili dostum, işte bunlar kendime dediklerim. Kendime dediklerimi senden saklayacak değilim. Bir yaraya çare olsun diye sarıldım ben kelimelere, yeni yaralar açmak için değil. Her şeyi unutsam, bunu unutmam, unutamam. Unutmamak lazım, bilirim. Kelimelerim ruh kesiğime merhemim benim, yarama çare, kendime derman. Biliyorsun, hepimiz bir başka ruhtan koptuk, içimizde sızlayan yer, işte o cennet lekesidir, ruh izidir. Kelimelerim o kaynaktan fışkırır, kelimeler bir ruhun bir başka ruha kanamasıdır. Kelimelerden surlar örme kendine. Başkalarının başına iktidar kurulma. Baktın böbürleniyorsun kendinle, o zaman anla, ihanet zamanı gelmiştir kendine. Ne yap, ne et, kelimelere sırt döneceğine, ihanet et kendine. Kelimeler bir ruhtan diğerine atılan dikiştir, bizi tutan o dikişlerdir büyük sessizlik gününe kadar. Konuşmadan anlaşacağımız vakte kadar. Ne yap et, ihanet et kendine, iktidarlardan devşirme şu ruh haline. Çünkü kelm yara'dan gelir. Asla unutma yola çıkış amacını. Ve unutma sevgili dostum, bir yazar kendini başka ruhlardan yapmalı, sadece esrik bir ruh haliyle yazmamalı, esrik de yaşamalı."} {"url": "https://egoistokur.com/onur-orhan-tanri-cocuklardan-konusu", "text": "Fark edersiniz, Bırak dağınık kalsın öylesine söylenmiş bir söz değil, ana yetişebilmemiz, hayatımızın kendini yenilemesine izin vermemiz için ihtiyaç duyduğumuz eylemin ta kendisidir. İşte o an kara bulutlar dağılır, çocuğun gülümsemesinden apaydınlık bir güneş doğar. Oğlumu dinledim, peçeteliği bir kenara koydum. Peçeteliği bir kenara koyunca da ona bakmış oldum böylece. Tatlı tatlı gülümsüyordu. Söylediği lafın büyüklüğünden hem haberli hem habersiz gibiydi. Karar vermek zordu. Karar vermeye gerek de yoktu. Bazen biraz dağınık bırakmak gerekiyordu hayatı. Daha iyi görebilmenin yolu buydu. Oysa ben her oturduğum masayı toparlamaya kalkıyordum. klasik babayım belki / klasik gitar kadar bildik diyordu Onur Behramoğlu. Ben de, ben de deyivermiştim ilk okuduğumda bu dizeleri. Mesela söylememeye çalışmama rağmen o yanlış sözcüğü, oğlum bir şeyi yapıp yapamayacağımızı sorduğunda Bakarız, derken yakalıyordum kendimi. Bilirsiniz, bakarız babaların en baba lafıdır. Şimdi onu izlerken, sadece izlemekle kalmıyor, örnek de alıyorum oğlumu. Mesela bir veli toplantısında ilkokul sıralarına oturmamla biz büyümüşlerin çocuklardan öğreneceklerini fark ediyorum. Çocuklarımız daha ilk günden kızlı erkekli kaynaşmışlar, okulun bahçesinde oradan oraya koşturmuşlardı. Kahkahaları ne güzeldi! Peki, biz ne yapıyorduk şimdi? Yarım yamalak bir günaydın deyip geçiştiriyorduk birbirimizi. Bunca soğuk, bunca mesafeli olduğumuz için sadece hayata kızamazdık, kendimize de kızmalıydık, evlatlarımızı izlememiz bile yeterdi yaptığımızın yanlışlığını anlamaya. Hayır, izlemiyorduk onları. Oysa onlar ruhumuza yürüyen kavimler gibiydiler, yıkıp geçebilirlerdi sınırları. Evet, ne olacağını düşünmeden, o ana bırakıp kendimi, hangi hale denk gelirsem o hale girecektim bundan sonraki ilk veli toplantısında. Düzene uymayacak, kendimi toparlamayacak ve ruhumu biraz dağınık bırakacaktım. Bayılıyorum Baba bir oyun kuralım, deyişine oğlumun ya da Bir oyun kurdum baba, diyerek bana anlatmaya başlamasına tüm aklından geçenleri; kanepenin üzerine yaydığı oyuncaklarına can vererek, sesler çıkararak oynamasına ama buna sadece oyun oynamak dememesine, oyun kurdum demesine bayılıyorum. Neden peki? Benimkisi belki entelektüel gevezeliktir ama demeden geçemeyeceğim, oğlumun her oyun kuralım deyişinde bambaşka bir haz duyuyor olmam, onda bu oyuna dahil oluşun içinde ve yanında, kendi oyununu da keşfetme arzusu görüyor olmamdan kaynaklanıyor sanıyorum. İlk bulduğu oyuna atlamayacak da bir sanat olarak yaşayacak gibi geliyor o zaman hayatı. Yaparak, kurarak, büyüterek... İşte o zaman, tüm yarattığı karakterlerin de gelip geçiciliğini bilecek gibi geliyor bana ve elbette esirgemeyecek benden bu bilgiyi. Evet, bazen hiçbir şeyi dağınık bırakmayayım diye her şeyi düzeltmeye çalışırken, o anı ıskalarız, evlatlarımızı bile görmez gözümüz. Hayatın oyun yanını boşlar, sanatını söndürürüz. Her şeye sahip çıkalım diye katılaştırırız şiddetimizle dünyayı. İsa Peygamber, babasının da bu hataya düşeceğinden korkmuş ve neredeyse belki de oğlumla aynı tonda -daha acıyla ama aynı hüzünle- Baba, onları bağışla çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar. demişti. Çünkü bilirim, Tanrı koskocaman bir ağızdır ve en çok da çocuklardan seslenir bize."} {"url": "https://egoistokur.com/onur-orhan-yazdi-okumasam-deli-olacakti", "text": "Haritada Bir Nokta adlı öyküsünü Yazmasam deli olacaktım, diyerek bitirir Sait Faik. Hemen tüm yazı işçilerinin yazmak istediği türden bir cümledir bu. Bu, yazıya aşkın ilanı, evvel bir çaresizliğin ama bir yandan da belli bir kuvvetin dile getirilişidir. Kısacık cümledir, ama derinlere boy verir. Yan yana dizilmiş üç sözcüktür, ama sanki içinde bütün yazımızın sırrı gizlidir. Evet, bu daha kolay bir soru benim için, onun yanıtı var bende. Hiç gevelemiyor, kendi kendime yapıştırıyorum lafı ve Okumasaydım deli olacaktım, diyorum. İşte o zaman bu yazının esas konusu oluşmuş oluyor, yazmasam deli olacaktım, üzerine yazmayı, düşünmeyi bir yana bırakıyor, okumak üzerine yazmaya ve düşünmeye karar veriyorum. İşi azıtıyor, meseleyi kendimden uzatıp dünyaya sarıyor, Okumasa deli olur insan! diyorum bir cüretle. O nasıl mümkün? İyi bir okur olmakla. Okumasam neden deli olurum, sorusunu öteliyor, bu soruyu yanıtlamayı yazının sonuna bırakıyor, insan nasıl okumalı, onun peşine düşüyorum. Hemen sıralanıveriyor birkaç başlık zihnimde. Kitapların kapakları yazarların kapılarıdır. Satın alıp rafına koyduğunda bile senin değildir kitaplar, raflara dizdiklerin başka başka bahçelere açılan kapılardır, onlar yazarların bahçeleridir. Hepsinden dünyaya giriş vardır, bütün bu bahçelerden, hepsinden. Ancak birbirinden farklı bahçelerdir bunlar. Aynı yazarın iki ayrı kitabı bile komşu iki bahçe gibidir. Tanıdık ama yine de farklı. Bahçe sana güzelliklerini sunar. Zengileş diye sunar sana kendini, yağmala diye değil. Bahçe, bahçenin esas sahibinin arzusunca düzenlenmiştir, senin gönlüne göre de değil, bunu da unutma. Bahçeyi anlamak için önce tanıyacak kadar dolaşmalısın içinde, konukluk etmek nedir bilmeli, yüksek sesle konuşmayacak kadar edepli olmalısın; sen sesini yükseltirsen bahçe sahibinin sesi duyulmaz olur yoksa. Böyleleri başkalarının bahçelerine elinde makasla dalanlara benzer, bulduğu her dala saldıranlara benzer, kendi tohumlarını sağa sola saçmak isteyenlere benzer. Kitabın kağıdı senindir, hadi diyelim belki sözcükleri bile, ruhu ise ancak anlayanındır onun. Gözlerin elindeki kitabın satırlarında dolaşırken, her sözcüğe alelacele bir anlam yükleme. Kendi düşünü görme yani, yazarın düşünü gör. Gözlerin açık, zihnin açık, yazar ne demek istemiş, sen onu anlamaya bak, onun düşüne kapıl, ortak ol. Unutma, yazarlar bazen sadece kendi dilinde konuşur, sözcükleriniz aynı diye, dünyalarınız aynı olacak değil ya... Konuşabildiğin herkesle anlaşabiliyor musun sen? Ben beceremiyorum, çaba gerekiyor. Birini anlayamadın mı, pes etme, kötüleme hemen onu. Belki hiç bilmediğin, tanımadığın bir dünyayı anlatıyor, ondan anlamamışsındır ne dediğini, belki sen yetersizin o dili konuşmakta, o ise mahir. Çünkü çıraklar az konuşmalı çokça dinlemelidir. Bildiğin yerlerde gezme. Bilmediğin yerlerde gez."} {"url": "https://egoistokur.com/onyargilarimiza-ve-kayitsizligimiza-karsi-umut-sokagi-cocuklar", "text": "Çocuk edebiyatının en sevdiğimiz yazarlarından biri olan Gülsevin Kıral'ın yeni romanı Umut Sokağı Çocukları, Günışığı Kitaplığı'ndan çıktı. Toplumsal gündemimizdeki çok tartışılan bir konuya eğilen yazar, savaşla birlikte Türkiye'ye göçen Suriyeli bir ailenin İstanbul'daki yaşamını anlatıyor. Üstelik hikayeyi farklı karakterler ve farklı bakış açılarından okuyoruz. Yazar, illüstrasyonları Sadi Güran'a ait olan kitabını dünyanın en cool insanı olan genç arkadaşım Ayşe Yörükoğlu'na anlattı. İktisat okudum, 18 yıl da bankacılık yaptım. Edebiyata her zaman ilgim vardı. Çocuklarıma kitap okurken bu alanı ne kadar sevdiğimi daha iyi fark ettim ve yazmaya başladım. Kırmızı Fare diye bir edebiyat dergisi vardı, orada bazı tercümelerim, birkaç öyküm ve şiirim yayınlandı. Çocuklarımdan... Hatta ilk kitaplarımda oğlum Engin kendi ismiyle yer alıyor. Diğer bir kitabım Ömer Hepçözer'deki Ömer biraz büyük oğluma, Mustafa ise küçük oğluma benziyor. Yok, ben de bunu merak etmiştim ama okurlarım hep 9+'da kaldı. 30'a gelmem gerekirdi oysa ki! Kitabı 1,5 yıl önce bir isyan duygusuyla yazmaya başlamıştım. Suriyeli mülteciler sorunu bu kadar büyümemişti. Sokaklarda kötü şartlarda yaşıyorlardı ama çevremdekilerin onların yaşadığı trajediden de, büyük bir savaştan kaçtıklarından da haberi yoktu. Bencilce onların sokakları kirlettiğini düşünüyorlardı. Bir süre geçtikten sonra göçmen sorunu derinleşti, Ege'deki ölümler basına yansıdı. Aylan bebeğin fotoğrafından sonra duyarlılık arttı gibi görünüyor ama aslında öyle değil, önyargı, kayıtsızlık sürüyor. Bilgi Üniversitesi Çocuk Çalışmaları Birimi'nin yaptığı bir araştırmadan, okullarda velilerin çocuklarını Suriyeli öğrencilerin yanına oturtmak istemediğini öğrendim mesela. Savaştan, yıkımdan kaçmış çocuklarda yeni travmalara yol açacak bir davranıştı bu. O yüzden çocuklar kitabımı okusa ve içlerinden biri sınıfta çıkıp Suriyeli arkadaşım benim yanıma oturabilir dese çok mutlu olurum. Farklı bakış açılarını bir zorunluluk olarak kullandım, çünkü çok da hüzünlü olmayan, ümitli bir kitap olsun istedim. Sırf Suriyeli bir çocuğun gözünden anlatsam fazla sert olabilirdi, neticede orada büyük bir travma ve trajedi var. Suriyeli bir çocuğun yan karakter gibi girmesi de konuya haksızlık olacaktı. Ne yapabileceğimi düşünürken aklıma bu geldi. Bana olanak da sağladı. Yollarımızın kesişmesine bir izin versek, çok daha kolay kaynaşabileceğiz, bunu anlatabildim. Çocuklara yazarken insan büyük bir sorumluluk altına giriyor. Dilde çok özenli olman; hem çocukların kolay algılayabileceği şekilde yazman hem de onlara hasar vermemek adına nasıl etkileneceklerini göz önünde bulundurman gerek. Ama bunlara dikkat ettiğin zaman konu kısıtlaması yok, dilediğin her konuda yazabilirsin. Aslında okullarda yaptığım söyleşilerde çocukların algısının çok geniş olduğunu gördüm. Mesela İstanbul'u Çalıyorlar için gittiğimde Hepimize ait ne çalınabilir? diye sormuştum. Birisi GDO'lu yiyecekleri kastederek Yemeğimiz çalınabilir, emeğimiz çalınabilir derken, bir diğeri hoyrat ilişkilerden bahsederek Sevgimiz çalınabilir demişti. Havva öyküsünden bir parça okuduğumda da çocuklardan biri, Bu bizim de başımıza da gelebilir yorumunu yapmıştı. Açıkçası bunu beklemiyordum, çünkü ailelerinin önyargılı tutumunu onlarda da göreceğimi düşünüyordum. Çocuklarla ilgili sosyal sorumluluk projelerine önem veriyorsunuz. Liseden beri sosyal sorumluluk projeleriyle ilgileniyorum. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nde 5-6 yıl çalıştım. Armutlu ve Beşiktaş'ta iki okulda gönüllü kütüphanecilik yaptığımda, kaynaştırma öğrencisi denen ve ilkokula gittikleri halde okuma yazma öğrenememiş çocuklara okuma yazma öğrettim. İki kere Soma'ya gittim. Çocuk ve Gençlik Yazını Derneği'nde bir dönem yönetim kurulu üyeliği yaptım. Halen 2018'de Türkiye'de düzenlenecek uluslararası çocuk edebiyatı sempozyumunun program belirleme komitesinde çalışıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/orcun-unal-olum-arinmanin-da-simges", "text": "Dört haneli bir köy, rüyada görülen atlıların, karla birlikte onu yok etmeye gelmesini bekliyor... Bir profesör, üniversite binasının sessizliği içinde kendisi ile yıllanmış eşyalar arasında bir fark görmüyor... Robin Hood ruhlu bir hikaye satıcısı, hikaye yoksunluğu çeken insanlara, başka insanlardan aldığı hikayeleri satıyor... Abu Mihran, herkesten birkaç kat daha iri bir diktatör ve üstünde artık çocuk kalmayan diktatörlüğünde yaşıyor... Ölümü icat eden insanlar... Abisinden çaldığı karısının intiharıyla hesaplaşan yaşlı bir adam... Her biri sorularla dolu karakterler, öyküler. Güncelin gerçek sorunlarına fantastik öğeler katarak cevap arayan bir ilk kitap. Dekadans ve Ölüm aslında iki şeyle bağlantılı. İlki benim şahsi hayat hikayemle ilgili olan kısım. Yaşamımdaki bir çöküş, bir dekadans ve manevi bir erken ölüm. Ama bir yandan da kitabın bölümlerinin Kable'l-Dekadans, La Decadence, Postdecadence olarak adlandırılması... Birinin Arapça-Osmanlıca, öbürünün Fransızca, bir diğerinin İngilizce olması ve sonrasında Latince bir erken ölüm... Bu da bir anlamda Türk edebiyatıyla bağlantılı. Kable'l-Dekadans Eski Edebiyat veya Divan Edebiyatı denilen, Osmanlıca yazılan, Fars ve biraz da Arap edebiyatına öykünülen bir dönem. Daha sonra La Decadence; Meşrutiyet dönemi ve sonrasında Fransız üslubuna veya Fransız edebiyatına öykünülen bir dönem geliyor. Ardından Postdecadence; İngiliz odaklı, Amerikan odaklı, orası hedef alınan bir edebiyat ve en sonunda da Türk edebiyatı için bir erken ölüm. Hem kişisel yaşamöyküsüyle bağlantılı, hem de Türk edebiyatı için bir dönemlendirme gibi, Türk edebiyatının dekadansı. Ölüm bir simge. Aynı zamanda arınmanın da simgesi. Daha önceki öykülerimdeki izlek daha çok suçluluktu. Öykü yazma sürecim 2001'e dayanıyor. Dergilere göndermem ve yayınlamam çok daha sonra. 2006'dan önceki öykülerim -hiçbir yerde yayınlamadım- tamamen farklı temalara dayanıyor, artık ben de hatırlamıyorum. 2006 ve 2013 arasında bahsettiğimiz sembolik ölümle birlikte gelen aslında pişmanlıkla bağlantılı bir ana izlek var. Kardan Adam ve Prof. ta olduğu gibi. Daha çok bir masumiyete dönüş ve arınma çabası. Bu dekadansla da bağlantılı zaten. Arınma ihtiyacının ölümle giderilmeye çalışılması iki yerden kaynaklanıyor. Birincisi, bir tür ölüm fetişizmi. Bu da benim neredeyse ilk gençliğime kadar dayanıyor. Ölüm fetişizmi derken, ilk gençlikte, var olma ve ölüm arasında gerçekleşen bir panik atak durumundan bahsediyorum. Ölümü düşününce bir yok olma korkusuna kapılma ve bununla baş etmek için farklı düşüncelere gark olmayla alakalı bir şey. Ölmeme isteği veya ölümden korkunun tersine döndüğü yıllar 2006 ile 2013 arası. Burada Öykü Satıcısı isimli öykü diğer öykülere nazaran daha farklı bir yerde duruyor. Karakterin öyküyü vermesiyle birlikte gelen bir rahatlama ve huzur söz konusu olan. Patlama gerçekleşmiyor. Orada karakterin yaşadığı bir katarsis var. Öyküyü satmasıyla, bir anlamda ilk defa itiraf etmesiyle ve gözyaşıyla birlikte yaşadığı bir arınma var. Yayımlanmamış bir iki öykümde ağlamak, ağlayamamak, itiraf konularına takılmıştım. Bu öyküm de o seriden kitaba giren bir öykü. Ağlamak, aynı gülmek gibi, neredeyse yalnızca insana özgü bir şey. Çok etkileyici, tanrısal bir ışığı var bu eylemlerin. Ağlamak, suçluluk ve pişmanlık duymak, suçunu itiraf etmek kısmi bir arınma yollarından biri. Bir de insanın kendini affetmesi var ki en zoru o çoğu zaman. Arkaik sembolleri kullanmamın sebebi, daha genel geçer unsurlara tutunabilmek. Ya da okurun tutunabilmesini sağlamak. Güncel olanla fazla işim olmaz, daha çok kültürler arası ve ortak unsurlara, sembollere ilgi duyuyorum. Kardan Adamda kar ve beyazlık, masumiyetle alakalı bir şey. Kara, o beyazlığa layık olmakla alakalı. Hala Hayatta Olmanın Dayanılmaz Huzursuzluğunda bu, ateş oluyor. Adamın elinde kalan son şey ateş ve burada ateş arındırıcı unsur görevi görüyor. Ama aynı zamanda cehennemin sembolü olarak, yolun ebedi bir cezaya çıktığını da gösteriyor belki. Öykülerdeki biçim arayışının giderek artması dekadansla ilgili. Dekadans arttıkça ya da ölüme yaklaşıldıkça, biçim arayışları, dağılma artıyor. Bu sadece kitap için kronolojik olarak düzenlediğim bir şeyden ziyade kendi arayışımla da bağlantılı tabii. Doğal bir kronoloji yani. Son öyküde bu arayış biraz daha yatışıyor. Ölümün nihai huzuru dekadansın gerginliğini azaltıyor. Ancak o öyküde de bir tür yabancılaşma var, dekadansın getirdiği. Öykü, bazen birinci bazen üçüncü kişinin ağzından aktarılıyor. Kendinden uzaklaşmayı, bölünmeyi yansıtıyor bu anlatım şekli. Mors Pr mature, erken ölüm anlamına geliyor. O bölümü oluşturan Son. Rüya. Masal. öyküsünde diğer karakterlere nazaran daha çocukluğa özlem duyan bir karakter var. Ölümün bir şekilde yuvayla, yuvanın da anne ve babayla bağlantılı olması söz konusu. Ölüm ve çocukluk üzerinden bir masumiyete dönüş ve arınma var. İyi bir çocukluk yaşayan herkes için o dönem zihindeki sıcak bir yuvadır. Aynı zamanda çocukluk ölüme uzak, masumiyete ise yakındır. Ölümden geçip masum ve sıcak bir çocukluğa dönmek güzel bir hayaldi benim için. Aslında kitapta çocukluk ve ölümü bağdaştırdığım tek yer o öykü değil. Aynı şekilde Chomskyvari Bir Kıskanmanın sonlarına doğru sonsuzluğun bir çocukluk anının sonsuz tekrarı olarak tasvir edildiği bir bölüm var. Biçim arayışı daha yeni başladı benim için. Bu kitaptakilerin hepsi belki geçen seneden beri başlayan bir süreçte yazıldı. Hatta çok daha öncesini düşünürsek, o tür biçim arayışlarını yadırgıyordum bile. Şimdi kendi kendime bakınca ne gerek var normal anlatmak varken gibi bir düşünce yapısına sahip olduğum bir dönem bu bahsettiğim. Normal neyse? Sonra bir arayışa girdim. Ama tabii burada önemli olan, biçim arayışı içinde güzel bir biçim bulurken, tasarlarken, içeriği boşaltmamak. O biçimin içerikten dolayı -o içerik kendi biçimini bulmuş gibi- geliştiğini düşünüyorum. En azından ben öyle ümit ediyorum. Biçim, bir öyküyü başka bir şekilde anlatılamayacak kadar belirlemeli. Chomskyvari Bir Kıskanmada cümlenin yetersizliği, Chomsky'nin dediği gibi, kelimelerle sonsuz cümlelerin yapılabileceği gibi. Cümlelerin uzaması, genişlemesi, eklemlenmesi, piramitler oluşturması ve o eklemlemelerin sonucunda da anlamsal bir çöküş. Peki, bu arayış esnasında cesaretlendirici bir okuma deneyimi oldu mu senin için? Biçim üzerine düşünürken şu isimler cesaretlendirici oldu diyebileceğin. Öyle bir şey açıkçası olmadı. Özgünlük iddiasında değilim ama aklımda kalan, öyle net olarak söyleyebileceğim bir isim yok. Ama Haute Couture Dekadansta bazı cümlelerin tamamen büyük harfle yazılması veya öyküye hayaletlerin girmesi, Heiner Müller ve Hamlet Makinesi ile yakından bağlantılı. Heiner Müller'in öykülerinin çevirisiyle uğraştığım bir dönemdi. O da biçimsel arayışları yoğun olan bir yazar değil ama göndermeleri ve imgeleri açısından Haute Couture Dekadansla başlayan dönemde etkilendiğim bir yazar olarak söylenebilir. Onun dışında biçim arayışlarında beni cesaretlendiren ya da örnek teşkil eden bir yazar aklıma gelmiyor. Son zamanlarda yakın dönem müzikte yapısal olarak bir şeyler bulmaya çalışıyorum. Özellikle çağdaş müzikte altyapıya bir sample koyup üzerine özgün bir şeyler bestelemek gibi. Örneğin Karlheinz Stockhausen'ın Helikopter-Streichquartet'i gibi, altta helikopter sesleri ve üzerine yaylılar dörtlüsü. Bunun gibi eserlerden bir şekilde bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum. Mesela Chomskyvari Bir Kıskanma öyküsünde Harflerim kırıldı, paramparça edildi birçok kere. O yüzden sesimi kullanacağım ve -inan bana- çok kaba olacağım. şeklinde bir bölüm var. Bu bir şarkı sözü aslında. Şarkı sözünde kırılan ellerken ben harflerim kırıldı diye değiştirdim. Ayrıca, Chomsky'den birkaç cümle alıp öykünün içine yerleştirdim. Modern müzikte olduğu gibi başka bir kaynaktan alıntı yaparak, onu değiştirip kullanarak üzerine özgün bir beste yazmak gibi düşünüyorum bunu. Onun dışında Haute Couture Dekadansta mimariden bir beslenme var. Babam mimar, o yüzden çok fazla planlar, paftalar, maketlerle haşır neşir oldum. O öyküye Gropius'u aldım, modern mimarinin ve Bauhaus'un babası olarak. Öyküde hem karakter olarak yer alıyor hem de güya onun çizdiği bir ev var. O çizim ise bir ALES sorusundan alınma. O çizimin hemen altında bir Gizli Mesaj bölümü var: Çocukların, ucunda peynir olan bir labirente konulmuş kobaylar gibi yetiştirilmesine karşıyım. Onlar duvarlar ötesi olmalılar, yabani atlar gibi büyümeliler. Ölüme gülerek koşmalılar. Bu gizli mesaj hepimizin içinde büyüdüğü test kültürüne bir protesto. Tabii bu gizli mesajın bağlantısını çözmek neredeyse mümkün değil. Fazlasıyla göndermelerle dolu bir öykü Haute Couture Dekadans. Katmanlılığı ve göndermeleri seviyorum. Metni zengin kıldığına inanıyorum. Bazen seçilmeyebilir tabii, herkesin dinlediği, okuduğu, gördüğü şeyler farklı sonuçta. Ama eğer biliyorsa, benim oradaki cümleleri başka bir sanatçıdan almış olmamın dışarıyı göstermesi, göndermeleri olması hoşuma gidiyor. Ama bunu ölçülü kullanmak lazım tabii. Şiir de yazıyorsun. İlk adımları şiirle attığın varsayımını yapıyorum bu durumda. Yazma sürecim şiirle başladı. Öykü denemelerim yoktu hiç. İlk öykümü on sekiz yaşında üniversiteye gittiğim dönemde yazdım. Ama her zaman yan tarafta yapılacak iş öykü, asıl iş şiir gibi bir tavrım vardı. Yavaş yavaş o kırıldı. Şiirde şu ana kadar çok profesyonel bir şey denemedim, kendime sakladım onları ama bir yandan da hafif hafif şiirle uğraşmanın verdiği etki, Chomskyvari Bir Kıskanma öyküsündeki dize benzeri yapılarda ortaya çıkıyor. Dekadansla da bağlantılı olarak, şimdi başka genç öykücülere baktığımda kendimi oldukça geç olgunlaşmış bir yazım tavrında görüyorum. İlk baştaki öykü yazımlarımda tam bir romantik havasıyla gece herkes ortalıktan çekildikten sonra hafif bir müzikle yazmak varken, şimdilerde yazım sürecini böyle bir romantiklikten çıkarıp gün içinde telefona kaydettiğim bir not üzerine daha sonra çalışabilme gibi ritüele sahip oldum. Zaten hep kaçındığım, özellikle düzyazıda sevmediğim bir şey arabesk tınılar. Arabesk tınılar ve kötü bir şairanelik. Opuslar öykülerin yazılış sırasını gösteriyor. Kronolojisiyle alakalı. En eski olanı Kardan Adam; 2008 yılına falan tekabül ediyor o öykünün yazılması. Opus numaraları sayesinde okur öykülerin göreceli bir kronolojisini çıkarabilir. Aynı şekilde yazılmış öykülerden kaç tanesinin kitaba girmediğini de görebilir. Kitabın arkasındaki pasaj da Kardan Adam öyküsünden alınma. Karakterin elini ölü ve hamile bir kurdun karnına sokmasını anlattığın bu bölüm fazlasıyla görsele dayalı ve soğuk bir anlatıma sahip. Bu anlatım kitabın geneline hakim. Aslında daha çok istediğim anlatmaktansa göstermek. Anlattığım konular ölüm, masumiyet, suçluluk romantize edilerek şairane unsurlarla dile getirilmeye uygun konular. Ne kadar başardım bilmiyorum ama olabildiğince soğuk anlatmaya çalıştım. Romantize etmek, bana arabesk geliyor. Olabildiğince kaçınıyorum bundan. Ancak Son. Rüya. Masal gibi çok eskiden başlayıp yeni bitirdiğim öykülerde bir derece lirizm mevcut. Dozunda kullanılırsa kötü de değil hani. Hem kararında olursa daha vurucu oluyor. Bir de böyle bir dil kullanılmayınca bunu edebiyat saymayanlar var, onları hiç söylemiyorum bile. Ödüllerin hem umutlandırıcı hem de köreltici bir yanı var. Bir yandan birilerinin takdirini görmek tabii ki cesaretlendirici ve umutlandırıcı bir durum. Ama bir yandan da yazarken sürekli umutsuzluğa düşen biriyim. Bu noktada ödül çelişki yaratan bir şey. Sonuçta belli bir grup insanın beğenisiyle aldığınız bir ödül var ortada. Sonrasında aynı dosyadan bir öyküyü herhangi bir dergiye gönderdiğinizde hiçbir cevap alamamanın yaşattığı bir gerginlik, bir bocalama var. Ödüllerin tamamen öznel bir takdir olduğunun daha iyi anlaşılması lazım. Ödül, evrensel bir değer olarak algılanmamalı. Biçim arayışının yeteri kadar kuvvetli olduğunu düşünmüyorum. Bir de başka öykücüleri okuduğumda genel bir paralellik, benzerlik görüyorum. Bir yazarın bir diğerine öykünerek onun tarzında, onun temasında, onun konularında, onun izleğinde yazması bir sorun. Belki ben yanlış görüyorum ama bir ana akımlaşma söz konusu. Biraz daha farklı kollara dağılıp, biraz daha ana akımdan, merkezden uzaklaşıp farklı konular, farklı üsluplar denenmesi gerektiği anlatmak istediğim. Bunun gerçekleşmemesinin ana sebeplerinden biri Türkiye'de öyküye hükmeden bir güçler bütünü olması. Bu güçler de bir şekilde neyin yayımlanıp yayımlanmayacağını, neyin ön plana çıkarılıp çıkarılmayacağını çok rahat bir şekilde belirliyorlar. Öyküde özgürlüğü, çeşitliliği destekleyen odaklar yerine tektipçiliği destekleyen odaklar var. Bunun yerine çeşitliliği teşvik edecek odaklara ihtiyacımız var. Aynı şey okur için de geçerli. Genelleme yapmıyorum, ama okur da o çeşitliliğin altına girmek istemiyor. Daha nüktedan, daha hafif bir edebiyatın içinde hareket etmek istiyor. Bir yandan kendi böyle bir edebiyat isterken bir yandan da bunun içine çekiliyor. Yani bir şekilde okur da avlanıyor; reklamla, ödüllerle, listelerle avlanıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/orhan-pamuk-kendimi-hep-bir-gunahkar-olarak-gordu", "text": "İlkler mühimdir. Ben ilk röportajımı Orhan Pamuk'la yapmıştım. Yıl 1994... Yazarın en sevdiğim iki romanından biri olan Yeni Hayat henüz çıkmamış. Anlattığına göre, aslında uzun süredir başka bir romanla meşgulmüş. Üzerinde çok çalışmış; defalarca başlamış, bozmuş, değiştirmiş, sonra da hepsini bir kenara bırakıp Yeni Hayatı yazmış. Defterlerini, taslaklarını gösteriyor, bir de yazmayı terk ettiği zamanlarda yaptığı karışık ama müthiş güzel desenleri... Anlattıklarından pek azı kalıyor aklımda, Şimdilik yarım halde dediği o romanın 16. yüzyılda yaşamış bir minyatürcüyle ilgili olduğunu hatırlıyorum, hepsi bu. En sevdiğim romanı Benim Adım Kırmızıdan söz ettiğini, yıllar sonra, kitap piyasaya çıktığında anlayacağım. Ayrıntıları unutmamın sebebi hafızamın zayıflığı değil. Heyecandan, endişeden titreye titreye gittiğim Nişantaşı'ndaki Pamuk Apartmanı'nda o gün hayatımın ilk ve en fırtınalı röportajını gerçekleştiriyorum. Hani derler ya, derin denizde boğulmazsan sonrasında yüzmekten korkmazsın diye, benim için de öyle oluyor... Merdivenlerden dizlerim titreye titreye çıkıyorum, inerkense artık bir röportajda yaşanabilecek her türlü aksiliğe, hırçınlığa, saldırıya, kavgaya, bu kadar şeyden sonra nedense insana pek de emniyet hissi vermeyen sükunete hazırım. 1) Kayıt cihazı çok önemlidir, pilleri defalarca kontrol et. Bir aksilik olursa, fotoğrafçı arkadaşın bi' koşu gidip bakkaldan yeni piller alabilir elbette, ama nihayetinde, o gelene kadar işitebileceğin her türlü siteme, azara, ihtara tek başına katlanırsın. 2) Röportaj öncesinde başkalarının sana neyi merak etmen gerektiğini dikte etmesine izin verme, söylenenleri dinle ama unut. Sadece kendi merak ettiklerini sor. Röportajda sorman gereken soru yoktur, cevabını duymayı istediğin soru vardır. 3) En son soracağın soruyu olanca heveskarlığınla röportajın daha başındayken sormaya kalkışma, pillerden bile daha büyük dertler açabilir başına. 4) Röportaj denilen şey, soru sorma değil, sohbet etme sanatıdır. Sadece sorularla röportaj yapılacağını sananlardan sıkıcı işler çıkar. 5) Röportaj yaptığın yazar kafasını kaşıyarak ve saçlarını çekiştirerek, üstelik senin yetişemeyeceğin bir hızla konuşmaya başlamışsa, ha bire kalkıp oturduğu koltuğu değiştiriyorsa ve sana aksi aksi bakıyorsa, onun sorduğun bir soruya öfkelendiğini anla, üsteleme. İnat edip üsteleyeceksen de, eh n'apalım, sonuçlarından şikayet etme. 6) Güya kışkırtıcı bir soru sormuşsan, karşılığında sana da bazı kışkırtıcı sorular yöneltilebileceğini bil. Siz bana bu soruyu sorabiliyorsanız, ben de size saçınız niçin böyle kısa diye sorabilirim, sormalı mıyım yani? diye söylenebilir karşındaki yazar. O zaman anlarsın; Canım öyle istediği için bazen verilebilecek tek doğru cevaptır. 7) Röportajla hiç ilgisi olmasa bile canın istiyorsa İngiliz romanını tutkuyla sevdiğinden söz edebilirsin. Tutkuyla sevdikleri şeylerden söz ederken insanlar zamanın nasıl geçtiğini fark etmeyebilir ve bir bakarsınız sulh kendiliğinden sağlanır. Bizim röportajda da sulh neyse ki sağlandı. Gizli Yüz filminin bir sahnesinden söz ederken, Bana öyle geliyor ki o sahneyi ancak The Rime of the Ancient Mariner'ı okumuş ve çok sevmiş biri yazardı dedim. Orhan Pamuk bir deftere uzanıp Tesadüfe bakın ki, birkaç gün önce o şiiri çevirmeye başladım, pek güzel olmadı gerçi ama yine de biraz okuyayım dedi. Böylece Coleridge bizi barıştırmış oldu. Görüyorsunuz işte; ilk röportajım böyle fırtınayla başlayıp sakin bir limanda son buldu. Gene de çaylak işi bu ilk röportajımı yeniden okuyunca sevdim. Bugüne kadar birçok sıfatla anıldı, Kentimizin yeni arşivcisi hatta Edebi kleptoman diye nitelendi. Orhan Pamuk Prenses ile Yedi Cücelerden söz edildi. Büyük tartışmalara yol açmış, övüldüğü kadar saldırıya uğramış birkaç büyük romanın yaratıcısı... Ona yönelik eleştirilerdeki zihinsel faaliyete pek aldırmıyor, daha çok meydan okumaya, ruhsal savaşa, insani karşılaşmaya ilgi duyuyor; edebiyatı yapılabilecek en entelektüel iş sayıyor. Yeni kitabı Mart ayında yayınlanacak olan yazarla Nişantaşı'ndaki kitaplar, kitaplar, kitaplarla dolu evinde konuştuk. Yıllar önce genç olmanın bütün yolları seçebilecek bir yerde durmak, bir yol seçmenin ise adına olgunlaşmak dense de aslında uzlaşmak olduğunu yazmıştınız. Yenilerde, nihayet yolunuzu seçtiğinizi, artık roman yazmaktan başka bir şey istemediğinizi söylediniz. Yani artık genç değilsiniz. Evet, artık genç değilim. Kendimi yaşlı ve yorgun da hissetmiyorum. Çocukluğun, gençliğin, yaşlılığın uğramadığı zamansız bir yerdeyim. Uzun sürmüş bir hazırlıktan sonra asıl savaşın başlayacağı meydana çıkmışız gibi bir duygu. Ordularımız bütün güçleriyle savaşmaya sanki hazır. Bir yol seçmek, uzlaşmak, olgunlaşmak gibi kavramlara gelince; ilgilenmiyorum. Onlar benim gençken düşündüğüm şeyler. Bir yol seçmişim, uzlaşmışım, şunu yapmışım, bunu yapmışım... Belki eskiden bu kavramlarla bakıyordum hayata, artık şu an gördüğüm, şu an hissettiğim şey, nereye gideceğimden ya da nereden geldiğimden daha önemli. Denebilir ki bunca senelik romancılıktan sonra, sanki yazıyla ilgili duyumsal, dokunmaya, algılamaya, hayatın maddi yönüne daha açık olmaya iten bir duyarlılık gelişti bende. Taşı, toprağı, ağacı, betonu, çamuru, insanları, ilişkileriyle şu pencereden baktığımda gördüğüm dünyanın varoluşunu güçlü bir şekilde hissettim. Eskiden uzlaşmak, bir yol seçmek kavramlarıyla düşünürken hayat kitabi, uzak, sadece bilginin ışığıyla kavranacak bir şeydi benim için; şimdiyse kendi varlığını çok daha güçlü hissettiren, kitaplarımdan daha yakında olan bir şey. Belki benim için paradoks şudur: Gençken insanlar çok yaşamak, dolu dolu yaşamak, hayatı kucaklamak gibi kavramlarla düşünür. Bense o zamanlar hayata bu çeşit dolaysız saldırmayı biraz vahşice bulurdum. Hayatın kendisini de vahşice bulurdum. Artık bu vahşeti birazcık olgunlukla, gülümseyerek karşılıyorum. Roman tamı tamına bir evlilik, daha da önemlisi bir bağlılıktır; ya da bir disiplin, bir kararlılık, uzun bir yolculuk... Onu öteki edebiyat türlerinden ayıran şey, bana kalırsa romanın bütün bir dünya olabilmesi, her şeyi kucaklayabilmesi, gene bana kalırsa romanın oyuncaklı, yaratıcı, dünyanın zenginliğini ve çeşitliliğini acımasızca içine alıp yutabilecek güçte bir şey olmasıdır. Çünkü zaten romana yetişemiyorum. Roman bana olağanüstü zenginlikte, bütün yaratıcılığımı fazla fazla taşıyacak bir araç olarak görünüyor. Kendimi bu sanatın sadık bir kölesi gibi hissediyorum. Körükörüne bir sanat biçimine değil, dünyanın zenginliğine ve şaşırtıcılığına, kavranılmazlığına duyulan bir bağlılık bu... Bakın; burada, Nişantaşı'nda oturuyorum. Gün boyunca pek çok ses duyuyorum; kestane ağaçlarını görüyorum, karşı apartmanın perdelerini, onların arkasındaki karanlığı, gölgelerin kıpırdanışını, başka bir apartmandan yansıyan antenleri... Bunlarla, dünyanın bütünü hakkında bir bulutsu kitle canlanıyor kafamda. Roman, algıladığım bütün bu küçük şeylerin yerlerini değiştirerek, onları birbirinin içine sokarak, katlayarak, belirli bir geometriye sokarak, o dumansı kitleyi hiç alışılmadık bir biçimde düzenleme, görme ve içinde yaşadığımız aleme yepyeni bir bakışla bakabilme imkanı sağlıyor bana. Ben hiçbir zaman kendimle uyum içinde olmadım, hep kavga ettim, kendimi hep eksikli, suçlu, daha da önemlisi günahkar olarak gördüm. Ellerime, gövdeme, vücuduma hatta aynada yüzüme bakarken hiçbir zaman beğenmedim, sanki bir pislik bulaşmış gibi geldi hep. Bana yöneltilen ağır eleştiriler ya da şu ya da bu, benim kendi hakkımda kurduğum düşük düşünceleri aşamadı. Ben eğer kendi hakkımda ağır bir yazı yazmaya, kendimi eleştirmeye kalksaydım; kişiliğim, ruhum, ruhumun sefaleti konusunda, hatta kitaplarım konusunda da, en sert eleştirmenimden daha sert olurdum. Her zaman suçluluk duygusu çektim ve bana gelen başarı, ilgi ya da adı her neyse, onu hak etmediğimi, bunun bir rastlantı, haksızlık ya da insanları kandırma olduğunu düşündüm. Onun için insanlar benim kitabımı tartışırlarken ben huzur içindeydim diyemem. Her zamanki huzursuzluğum içinde bir şeylere sinirlenip duruyordum. Bu sizin görüşünüz tabii. Bense kendimi Türkiye'de oturan bir İngiliz gibi değil, Türkiye'de yaşayan biri gibi görüyorum ve kimliğim konusunda kesin bir fikrim yok. Öte yandan, bütün romancılık hayatım boyunca kimlik konusuyla ilgilendim. Benim için önemli olan ve Batıdan edindiğim şey, demin sözünü ettiğim roman sanatının kendisidir. Malzemenin Doğulu, Batılı şuralı, buralı olması beni olsa olsa bir ölçüde heyecanlandırır. Hangi millete mensup olduğum, hangi dille yazdığım önemli olduğu için önemlidir sadece. Hem elime verilen dünya işte bu dünya, bu sokaklar, bu şehir, bu çevre ve ben onu eğip bükerek onlan bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum. Kendiliğinden bulmanıza sevindim, ama öyle hissediyorum ki çok az kendiliğinden romancı oldum ben. Romanlarımda belki çok çok kendiliğinden parçalar vardır ama her zaman bir bütün fikri hakimdir. O bütün fikrinin kendiliğinden oluştuğuna, yani bütün bir roman tasarımının bir anda kendiliğinden geldiğine inanmak isterim bazen. Buna inandığım zaman kendimi mutlu hissederim. Samimiyete gelince, buna önem vermem. Samimi bir romancı değilim. Samimiyet istiyorsanız başka romancıları okuyun. Ben çok gayrı samimiyim; hilem samimiyetsizliğimi samimiyetle yapmaktır. Eh, çok fazla değil ama biraz seviyorum. Bazılarına çok emek ve kan verdim, onlar için yoruldum. Onlar da bana bir dünya açtılar, benim okunmamı, sevilmemi sağladılar. Ne kızıyorum onlara, ne de onları çok çok önemsiyorum. İşte raflarda duruyorlar. Onlarla birlikte yaşadım, artık istiyorum ki kendi başlarına yaşasınlar. Tabii ki ünlü olmak, ünlü olmamaktan daha iyi. Ben ünlü olmayı istedim, hem Türkiye'de hem dışarıda... Bu bakımdan hassasiyetim herkesinkinden farklı değil. Ünlü olmak mı istersiniz, ünsüz olmak mı diye sorarsanız, ben samimiyetle size ünlü olmak istediğimi söylerim. Tanınmak mı istersiniz, hiç tanınmamak mı diye sorsanız, tanınmayı tercih ederim. Bu konudaki düşüncelerim fazla özgün değil. Ama siz bana yurtdışında ünlü olmanın gıdıklayıcı zevklerinden bahsediyorsanız, kusura bakmayın ben gıdıklanıyorum ama başkalarını gıdıklamak istemiyorum. Türkçe zaman zaman cambazlıklara, yan yana getirmelere müsait bir dil. Oturmamışlığı, yerleşmemişliği yüzünden bir yumuşaklığı ve esnekliği var. Günümüz Türkçesinin yüzyıllardır işlenen bir mermer heykel duruluğuna ulaşmamış olmasıyla da alakalı bu. Dilin yapısından değil, sözlükten, kelime haznesinden bahsediyorum. Türk dili son iki yüzyıldır çok fazla sağa sola çekildi, çekildi, çekildi... Şimdi özellikle İngilizce ve Frenkçe saldırısı altında. Dilin olanakları ve yapısı itibariyle Türkçeyle olağanüstü şeyler yapılabileceğini hissediyorum ama kelimelerinin sağlamlığı, yani sözlüğünün oturmuşluğu bakımından epey bir derdimiz var. Okumak dünyayı değiştirmeye, varolan dünyanın karşısındaki öteki seçenekleri bulmaya yarar. Benim için okumak bu olmuştur her zaman. Sonra beni neşelendirir, eğlendirir, zenginleştirir, başka derin zekalarla karşılaşmanın mutluluğunu verir ve buna koşut olarak kendimde zeki olma, daha akıllı olma, olamıyorsam da öyle görünme isteği uyandırır. En önemlisi budur belki. Okumak içimdeki deli dolu, zeki, akıllı olabilme isteğini körükler. Beni kendimi aşmaya çağırır. Öte yandan beni derin bir şekilde oyalar, vaktimi hoşça geçirtir, en önemlisi dünyanın ne boktan bir yer olduğunu unutmama yarar. Okurken beni etkileyen yazarların derinliğine, zekasına ulaşmaya çalışırım. Öte yandan kafamın içindeki bir mekanizma da öteki yazarların hepsini unutup kendim olmam gerektiğini söyler. Oysa yazar olmayı okuya okuya öğrenmişimdir. Ama gerçek bir yazar olacağım gün, okuduklarımın hepsini birer gölge olarak arkaya itebileceğim gündür. Yazmak okumaktan çıkar ama en iyi yazı okuduklarınızı tamamen arkada bıraktığınız gün yazılacaktır. Çok karmaşık. Çok özel. Evet, şimdi bir roman bitirmek üzereyim. Bunun gerilimi, gerginliği, sinir bozucu çağrılarıyla uğraşıp duruyorum. Arkadaşlarıma, yakınlarıma son dört beş aydır hep aynı şeyi söylüyorum... Sanki büyük denizler aşmış, uzun fırtınalarla boğuşmuş bir gemi gibiyim. Ufukta limanı görüyorum. Her şey yerli yerinde, sağ salim kıyıya yanaşacağım; son bir rüzgarı bekliyorum. O son rüzgarın bütün gücüyle esmesini ve beni güneşli bir günde, gönül rahatlığıyla limana bırakmasını diliyorum. Son derece sinirli ve alınganım, günlük hayatımda olup bitenlere karşı olağanüstü duyarlıyım. Bazen yaptığım şeyden kaçmak için kendime politik bahaneler uydurduğumu bile düşünüyorum. Türkiye'de olup bitenlerle, özellikle Kürt sorunuyla ilgileniyorum. Türkiye kanlı bir iç savaşa gidiyor, yüzbinlerce, milyonlarca insanın öldürülmesine hazırlık yapılıyor. Kimse bu hazırlığın farkında değil. Pek çok kişi, özellikle de devleti yönetenler, hükümet, sessiz kalanlar, ilgilenmeyenler ve Kürt sorununu askeri bir çözüme havale edenler, Türkiye'yi utanca boğacak yüzbinlerde kişinin öldürüleceği bir katliama doğru ilerlediğimizin farkında değil. Kürt sorunu konusunda basının tutumunu da hiç sevmiyorum. Her iki tarafın basını da askeri başarılardan, insan öldürmekten coşkuyla bahsediyor. Yazdığım romanlarla bunların hiç mi hiç ilişkisi yok. Ben Kürt sorunuyla, gerçek resmi başkalarından daha iyi gördüğüm için ilgileniyorum. Gerçek resim yüzbinlerce kişinin öldürüleceği kanlı bir çatışmayı gösteriyor. Bunu gördüğüm için ilgileniyorum. Bir de ünlü bir romancı olduktan sonra, benim bir konumum çıktı ortaya. Başka zaman daha az etkili olabilecek işleri şimdi daha rahat yapabiliyorum. Düşüncelerimi açıklıkla söyleyebiliyorum. Kurucularından olduğum Helsinki Yurttaşlar Meclisi'nde bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Bunlar son derece sınırlı şeyler. Şu gördüğünüz odaya kapanmış yazmaya çalışırken, acil çözüm bulunması geeken Kürt sorununa ya da gemi azıya aldığı zaman işkenceye karşı bir şeyler yapmam gerektiğini kendi içimde hissederim. Öte yandan bilirim ki bu tür şeyler ancak toplumsallaştığı zaman etkili olur. O toplumsallaşma ise beni hep kaçındığım bir tartışmanın içine çeker, fikir tartışmasından çok bürokratik türden nasıl yapalım tartışmalarını kastediyorum. Bu da benim hayatımın belki çok da önemli olmayan bir ikilemidir. Ben elle yazarım, şu gördüğünüz dolmakalemle. Bu bir alışkanlık ama sevdiğim bir alışkanlık. kompüter kullanan yazarları gördüğüm zaman bir eziklik duygusu içinde şöyle düşünürüm, ruhlarına akseden ışık o kadar güçlü ki, ister kompüter olsun, ister kazma kürek, ister lokomotif, gene yazmaya devam edecekler. Halbuki benim kendimi daha iyi ifade edebilmek için basit temel araçlara yakın olmam gerekiyor. Gördüğünüz gibi, kahve, sigara, sessizlik; telefonlar çalmasın... Bütün gün masamın etrafında volta atarım, sonra kahvemi yaparım, bir de gördüğünüz gibi kafamı kaşırım. Öyle değil. Çok mutlu bir insan daha iyi yazar. Çünkü yazmanın kendisi acılıdır, bir de hayatta mutsuzsanız, eyvah! Öteki türlüsü, sanat acılarla yapılır, ne kadar acı çekersen o kadar iyi yazarsın kabilinden romantik bir hayaldir. Bunun bir gerçek yanı da var, efsane yanı da... Belki şu denebilir... Hayır, pek bir şey denemez bu konuda. Okurlar, biz yazarlardan onların göze alamadığı acıları çekmemizi, sözümona bu acılarla ruhumuzun zenginleşmesini ve böylece onlardaki bazı eksiklikleri gidermemizi bekler. Varsa öyle bir okur, onun ruhundaki bu eksikliği gidermeye söz veriyorum ama demin söylemiştim, ben katiyyen samimi bir yazar değilim. Onlardaki bu eksikliği başka türlü hilelerle, yazarlık hünerimle gideriyorum. Bir sıkıntım varsa eğer, aynı sayfayı yüz kere, bin kere yazmaktır. Gerçek olanı kim bilebilir ki! Siz karar verin buna. Şu kadarını söyleyeyim, dışarıdaki hayata karşı heyecanlı değilim. Bazen içimden bir rüzgar geçer, bir yerlere doğru koşmak isterim. Gerçekten dış dünyadan yalıtılmış mıyım, bilemiyorum, bunun üzerine artık düşünemiyorum. Olur, hem de harika olur. Şu yağmurlardan bir arınırsak. :) Güzel bir yaz sohbeti yapabiliriz."} {"url": "https://egoistokur.com/orhan-pamuk-ruhum-ikiye-bolunmustu-simdi-birlest", "text": "Her zaman kolay olduğunu söyleyemem ama benim için Orhan Pamuk, röportaj yapması en zevkli insanlardan biri olmuştur. Fakat bu röportajımız daha öncekilerin aksine sükunetle başladı, sükunetle bitti. Sebep, Masumiyet Müzesi'nin onun ve benim üzerimdeki etkisiydi muhtemelen. Pamuk'un 15 yıl sonra müzesini nihayet tamamlamaktan ötürü duyduğu mutluluğu aşağıda okuyacaksınız. Bana gelince; birkaç yıl önceki şüpheciliğimi hatırlayarak bir parça utandım. Masumiyet Müzesi romanı çıktığında, yazarın Cihangir'deki çalışma mekanında buluşmuştuk. Dört bir yana objeler saçılmıştı. Modası geçmiş kıyafetler, kullanılması artık imkansız mutfak gereçleri, silik soluk fotoğraflar, biblolar... O gün bu eski püskü şeylerin bana kasvetli geldiğini, bunların sergileneceği bir yeri gezmekten zevk almayacağımı düşünmüştüm. Haksızlık etmişim. Çukurcuma'daki Masumiyet Müzesi'ni gezmek -sevdiğim- bir romanı okumaktan farklı bir deneyim oldu. İnce belli çay bardaklarının, rakı kadehlerinın, anahtarların ve birçok başka objenin kelimenin en gerçek anlamıyla ve bir rüya atmosferi yaratarak adeta havada uçuştuğu müzeye girdiğimde hissettiğim; şaşkınlık, merak, hayranlık, gurur, hüzün, özleyiş ve sevinç karışımı bir duygu oldu. Hareketli tasarımının da etkisiyle müze, kime ait olduğu belli olmayan eşyaların durduğu bir yer olmaktan çıkmış, ailemin ve sevdiğim birçok insanın, özellikle yaşlı olanların kaybolan, kaybolacak geçmişlerinin hayata döndüğü bir mekan haline gelmişti. Evet, son zamanlarda gördüğüm en harikulade şey olan o güzel kırık kalbin içinden hala incecik kan sızıyordu ama üç yıl önce burun kıvırdığım o objeler şimdi bana gülümsüyor hatta bazıları muzipçe göz kırpıyordu. Müzeyi bu hislerle gezdim, sorularımı buradan yola çıkarak sordum. Müzenin kurulması, fikrin doğuşu ve hazırlık süreciyle 15 yılı aldı. 1990'ların ortasında romanı ve müzeyi tasarlarken, kitabı yayımladığımda müzeyi de açacağımı düşünüyordum. Romanı, müze için topladığım eşyalara bakarak yazdım. Politik baskılar ve diğer zorluklar sebebiyle roman daha önce bitti. Bir yıl sonra açarım sanıyordum ama bu ancak 2012'de olabildi. Ruhumun iki yanı var, resim ve edebiyat arasında bölünmüş... İkisi şimdi burada birleşti. Bu müzeye ölene kadar bir şeyler eklemeye devam edeceğim. Mesela duvardaki boşluklara resimler yapmayı düşünüyorum. Son dört yıldır resme geri döndüm. Masumiyet Müzesi hep hayatımda kalacak ama üzerine yeni şeyler eklenerek, daha da zenginleşerek... Hala ne ekleyebilirim diye düşünüyorum. Masumiyet Müzesi'ni yazarken, bir gün en çok onunla hatırlanacağımı biliyor, kitabın etkileme gücünü hissediyordum. Müze sonuçta benim ufkumun, benim hayallerimin izini taşıyor. Tabii bu hayalleri pek çok insanın yardımıyla gerçekleştirdim. Okurlarım da yarattığım bu hikayenin içinde gezerken aslında kendi gördükleri hikayeleri yaratıp kendi deneyimlerini yaşıyorlar. Benim için bu önemli bir mutluluk kaynağı. Siz de az önce anlattınız hissettiklerinizi; eşyalar herkesin kendi geçmişine ait unutulmuş duyguları, anıları geri çağırıyor. Öte yandan, ne yazık ki hala bir İstanbul müzesi yok; İstanbul gibi bir şehrin tarihini ve günlük hayatını anlatacak bir müzenin olmayışı büyük eksiklik. Belli bir dönemin İstanbul'unun, günlük hayatta kullanılan eşyalar üzerinden okunduğu Masumiyet Müzesi'nin o anlamda belgeselci bir yanı var. Çevrelerinden, sokaklarından kopartılmadan kendi doğal evlerine hüner ve dikkatle yerleştirilirse, eşyalar kendi hikayelerini anlatır zaten. Ben, roman yazdığım defterlerle birlikte masamın üzerine koyduğum paslı anahtarlara, çerçeve içindeki fotoğraflara, şeker kutularına, kerpetenlere, kahve fincanlarına ya da çakmaklara bakarken, onların aralarında konuştuğunu da hissederdim. Ama şeylerin sihrine, insanların yıllar sonra bazı eşyalara bakarken yaşadıkları ve yaşayamadıkları anların acısını kalplerinde aynı tazelikle hissettiklerini gördüğüm zaman inanmaya başladım. Masumiyet Müzesi, küçük ve alçakgönüllü bir günlük hayat müzesi. 70'lerdan günümüze İstanbul'un eski otobüs ve sinema biletleri, sigorta ve banka kartları gibi eşyalar burada sergileniyor. Hepimizin yaşadığı gündelik hayat deneyimleri, tuzluğundan Vita kutusuna bu nesnelere sinmiş. Bahsettiğiniz bellek saraylarının esas kahramanları aslında onlar. İstanbul'da yaşayan herkesin hayatına giren bu gelip geçici eşyalar sayesinde, şehir hayatı ve kültürünün ayrıntılarına başka bir gözle bakacağız. Masumiyet Müzesi, 'nesiller arasında uzlaşmazlık' olarak adlandırılan farklılıklara ya da eski ve yeni üzerinden yapılan genellemelere odaklanmıyor. Dolayısıyla kuşaklar arasında bir uzlaşma çözümü sunma gibi bir kaygısı da yok. Diğer yandan Masumiyet Müzesi'nin belgeselci bir müze olma niteliği de, 70'li yıllara tanıklık etmemiş nesillere doğal olarak eşyalar aracılığıyla bir dönemi ve eşyaların kendi sihrini görme imkanı veriyor. Ayrıca evlerindeki eski ve küçük eşyaları, kağıtları ve fotoğrafları bağışlamak isteyenlere de arşivimiz açık. Romanın konusuyla bağlantılı olarak, hayatta en önemli şeyin mutluluk olduğuna dair bir ifade yer alıyor kitapta, evet. Ama bu, Kemal'in düşüncesi. Bana soruyorsanız, bu kitabı yazarken ve müzeyi oluştururken yaşadığım mutluluğun tarifsiz olduğunu belirtmek isterim. Açılmasına yaklaştığımız dönemde müzede geçirdiğim 6 ay hayatımın en mutlu 6 ayıydı. Müzelerin daha küçük, daha bireysel ve daha ucuz olması gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu şekilde tek tek insanların hikayelerini ifade edebilirler; tıpkı romanlar gibi... Birey olmanın ve insanlığın unutturulup devletin, cemaatlerin, kalabalık halk kitlelerinin hatırlatıldığı koca kapılı büyük müze modelleri, bizi müzeye gitmekten uzaklaştırıyor. Wunderkammel'ler bireysel hikayelerin insanların evlerinde sergilenmesinin ilk örnekleriydi. Günümüzün ve geleceğin müzelerinde gereken şey, devletin temsili değil, insanı ortaya çıkarmak... Büyük, anıtsal sembolik müzelere giden para ve kaynaklar artık tek tek insanların hikayelerini anlatan küçük müzelere gitmeli. Ve insanları kendi küçük evlerini ve hikayelerini müzeleştirmeye teşvik edip onlara destek olmalı. Cumhuriyetin ürettiği görece laik yeni kuşaklar, Osmanlı kültürüne, onun eşyalarına, eski yazı denen Arap alfabesiyle, Osmanlıcayla yazılmış ve basılmış her şeye karşı ilgisizdiler. Osmanlı'nın geçmişinden ve gayrimüslim azınlıklardan kalma yazılı, basılı malzemenin neredeyse hepsi yakılarak, hamur edilerek, eritilerek yok edildi. Bu kıyımdan sadece, İstanbul'un sürekli değişen ahalisinin günlük hayatına katılabilmiş bazı talihli eşyalar kurtulabildi. Ben o zamanlar bunların bilincinde değildim, şeylere uygulanan o büyük katliamı durduracak bilgim ve gücüm de yoktu. Şimdiyse, bir ressam ya da yazarla bir koleksiyoncunun bakış açısının birbirine yakın olduğunu düşünüyorum. Yeni kuşak koleksiyoncular, hele zayıf olanları, geçmiş hayatın izlerini korumak için değil, kendilerine yeni bir kimlik ve gelecek elde etmek için harekete geçerler. Oysa Masumiyet Müzesi'nde biz bu eşyaların ötesine geçmek istedik! Böyle bir kalbin yapılması gerektiği kitaptan anlaşılıyor. Porselen kalp müze için özel yaptırdığımız pek çok eşyadan biri. Benim gözümde bütün hikayeyi temsil eden bir yanı var. Masumiyet Müzesi'nde sergilenen eserlerin üzerlerinde toplumsal gerçeklerin ve simgesel kavramların yansımaları olduğu doğru. Bu kavramlara romanımda da değinmiştim: Bekaret, yasaklar, kızla erkeğin katiyen yan yana gelememesi, gelse bile ancak geliyormuş gibi yapması, üstelik bunların ancak yüzeysel bir Batı taklitçiliği düzeyinde kalması hatta şimdi bizim yaşadığımız aşk ilişkilerine kadar devam etmesi... Tüm bu gerçekliklere tanıklık etmiş olan birçok eşya burada başka hikayelerle ilişkiye geçiyor ve hepsi birlikte bir zenginlik, bir şiir yaratıyor. Şahsen ben süreç içinde müzede beklemek, kıskançlık, yalnızlık gibi kavramlarla uğraşmaktan da çok hoşlandım. İstanbul'da pek çok apartmanın adı var! Bize özel bir durum bu. Soyadı kanunuyla da ilgili... Bu apartmanları yaptıranların hayalleri, kendileri hakkında ne düşündükleri ve ne olmak istedikleri, müzede sergilenen 700 apartman adı levhasından çıkarılabilir. Ama tabii onlar aynı zamanda şiir. Yan yana dizdiğiniz vakit apartman adları şiir gibi okunuyor. Çocukluğumda sokaklarda dolaşırken bunları yüksek sesle okurdum. Annem de Tamam oğlum, yeter artık! derdi! Batı dışındaki milyonlarca sanatçı gibi Ahmet Bey'in sorunu da resmederken hakiki olma çabasıyla aşırı dertlenmek. Ona göre bütün resim sanatı, daha da önemlisi insanoğlunun dünyaya bakışı, Rönesans sonrası Batı resmiyle, özel olarak da perspektifle zehirlenmişti. Işıkçı'ya göre, hakiki olmanın, kendi olmanın baş döndürücü ve çocuksu mutluluğunu yaşamak isteyen her ciddi ressam, önce onun resmin metafiziği dediği şeyi araştırmak zorunda. Kendisine pek çok konuda katılırım ve arkadaşlığıyla gurur duyarım. Ne yazık ki medyaya çıkmaktan hoşlanmıyor ve Türk kamuoyu da onu yeterince tanımıyor. Ben bu işi üzerime almayı düşünüyorum ama Ahmet Işıkçı onu da istemez. İnşallah bu söylediklerimi gazetenizde okuyup bana kızmaz! İlerleyen zamanlarda Masumiyet Müzesi'nde Ahmet Işıkçı'nın başka yapıtlarına rastlamanız mümkün olabilir. Ama belki de burası, onun eserleri için pek de uygun değildir."} {"url": "https://egoistokur.com/orhan-pamuk-simdi-kime-asik-olacagiz-kime-baba-diyecegi", "text": "Renklerle meşgul olmayı seven Orhan Pamuk, Beyaz Kale, Kara Kitap ve Benim Adım Kırmızının ardından şimdi kırmızı isimli ikinci kitabı Kırmızı Saçlı Kadınla okur karşısında. Kendi adıma, romanda en sevdiğim şu oldu: Bir bölümde, saçları doğal kızıl olan bir kadınla boya kızılı esas kadın karşılaşıyor. Saçlarını boyayan, Onunki sadece tesadüf, bense böyle olmayı kendim seçtim diyerek kurtarıyor gururunu. Ama tam kurtaramamış olacak ki o günden sonra artık saçlarını boya yerine kınayla renklendirmeye başlıyor. Ben de öyle düşünmüyorum. Ama sizin gibi, romanın bu kısmını ben de çok seviyorum. Onu benim edebi tutumuma karşılık gelen bir metafor olarak görmeniz de hoşuma gidiyor. Kafamda Bir Tuhaflıktaki cümleyi hatırlatayım: Doğruyu söylemem, samimi olduğum anlamına gelmez. Bazen en tartışılmaz doğruları ifade ederken son derece samimiyetsiz olabilirsiniz. Özellikle bunu karşınızdakinin canını yakacağınızı bile bile yaparsanız... Romancılık düşünceli, yani hesaplı davranırken bile saf kalmayı gerektirir. Bazen kelimeler size bir yerden gelir, siz sanki onları sadece kaydediyorsunuzdur. Bazen de her şeyi titizlikle hesaplarsınız. Kesersiniz, biçersiniz, küçük ayrıntıları büyütüp dramatize edersiniz; okurun üzerinde samimi bir etki yaratmak için hikayenizi sabunlar, şekerlendirir, çiçeklendirirsiniz... Bunların hiçbiri samimi işler değildir ama romancılıkta hepsi meşrudur. A'yı B diyerek anlatan adam olmayı severim; Shakespeare ve Dostoyevski çizgisidir bu. Her insanın kalbinde birbiriyle çelişen iki düşünce mutlaka olur. Türkiye mesela hem Batılı hem de Doğuludur. Memleketi bir çizgiyle ortadan ikiye bölüp insanları Doğulu-Batılı, laik-muhafazakar diye ikiye ayıramayız. Gerçi siyasi partiler oy almak için milleti zehirleyip böyle ayrımlar mümkünmüş gibi davranıyorlar. Bu yüzden bence liberal, hoşgörülü siyaseti politikacılar değil, iyi romancılar yapıyor aslında; Dostoyevski'ler... Onlar bir insanın A demek isterken pekala B diyebildiğinin, B derken bambaşka bir şeyi kastedebildiğinin farkındalar. Zihnimde sürekli boğuştuğum ve neredeyse 30 yıldır bekleyen bir hikayem vardı ve anlatmayı çok istiyordum. Altı ayda yazarım sandım ama bir yılı geçti. Artık olgun romancı olduğum için bazı şeyleri daha rahat söyleyebiliyorum, yazarken aklımın bir köşesinde Ernest Hemingway'in İhtiyar Adam ve Denizi duruyordu. Doğayla savaşı mükemmel anlatan bir roman. Kusuru, balıkçının yapayalnız olması, denizin ortasında kendi kendine konuşup durması... Ben, tek başına kuyu kazan bir adamı yazmak istemedim, o zaman Kendini yazmış diyeceklerdi. Öte yandan, kuyucuyla özdeşleştiğim doğru; romancılığın iğneyle kuyu kazmak olduğunu her zaman söyledim. Ama bir yere kadar! 40 yıldır sabırla yaptığım bir işim var, kitaplarım çok okunuyor, insanlar beni önemsiyor, bazı konularda ne söyleyeceğimi dinlemek istiyor... Ama kabul, bazen ne kadar ısrarla kazarsan kaz, suyu bulamayabilirsin. Hayır, başladığım hiçbir kitabı çöpe atmadım. 1980 darbesinden sonra yazdığım bir kitap var sadece ama onu artık yayınlayamazdım, öylece bıraktım. Ama yok, devam ediyorsunuz. En sonunda suyu bulacağım diyorsunuz, arkadaşlarınıza okutuyorsunuz, orasını burasını kesiyor, biçiyorsunuz. Yeni şeyler ekliyorsunuz. Depresyon geçiriyorsunuz. Arada dursanız bile kazmaya yeniden başlıyorsunuz. Siz düşünüyorsunuz, kuyu derinleşiyor. Babası pek ortada olmadığından, Cem başka türlü bir baba şefkati arıyor ve bunu ustasında buluyor. Buradaki şefkat, otoriterlik de içeriyor. İstesem senin kemiklerini kırarım ama hepsi sana duyduğum sevgiden diyen babalar yok mudur? Şefkat ve otorite kardeştir. Şu da var: Hiç kimse sonsuza kadar babasından nefret etmez, hiç kimse de sonsuza kadar babasına hayran kalıp kendini onun için feda etmez. Açıkçası bir babam daha oldu. Yazmaya yeni başladığım yıllarda Kemal Tahir'e hayrandım. Hayattaydı; isteseydim, tanışabilirdim. Ama o istemez diye düşünür, korkardım. Romanınızın karmaşık karakterlerinden biri, Seni kör etmek istiyorum, çünkü bir babada dayanılmayacak yan, seni hep görmesi diyor. Bilmiyorum, vardır benden etkilenenler ama ben onlara o gözle bakmam. Bizde insanlar yere sağlam bastıklarından bir türlü emin olamadıkları için sırtlarını iktidara dayayarak yaşamak isterler. Ailenin iktidarı da olabilir bu, bilginin, devletin, kaba gücün iktidarı da... Baskıcı bir toplumda yaşıyoruz, zordur bizde babasız olmak. Ben, hiçbir gazetede düzenli yazmadım mesela ve bunun sıkıntısını çok çektim. Karalama kampanyaları açıldı, başım dertten derde girdi. Ama kötü günlerin şöyle bir faydası oluyor; derin kalınlaşıyor, aldırmamayı öğreniyorsun. Şimdilerde hükümet yanlısı gazeteler sataşıyor biraz ama umurumda değil, Bu göz neler gördü neler diyorum içimden. Retoriği bile aynıydı, kelimeler değişmiyor... Üzerinde durmazsanız, kendinizi gökyüzünde uçan bir kuş gibi hissediyorsunuz. Güzel bir duygu, kaybetmek istemem. Anladım Orhan, baban korku veren biri olmamış. Peki, sana bunu yapan biri oldu mu? diye sorardım. O korkuyu bana ailemin dışındakiler yaşattı. Nasıl başlayıp yerleştiğini tam kestiremiyorum ama evimizin ötesinde karanlıklarla dolu bir dış dünya olduğunu hissederdim. Cem, Kırmızı Saçlı Kadın'la yatakta kitap okuduklarını, ardından öpüşüp sevişerek uyuyakaldıklarını hayal ediyor. Babasından ödünç aldığı bir hayal bu aslında... Ve yıllar sonra karısıyla tam da böyle bir şey yaşıyor. Cem'in karısıyla arasındaki son derece uyumlu ilişkide erotik gerilim yok; fazla arkadaş onlar... İtiraf edeyim, burada yoğun bir otobiyografik yan var. Kuvvetli bir babam olmadığı için belki, ben hep kuvvetli, her şeye hakim kadınlara yöneldim. Kırmızı Saçlı Kadında Cem'de kendinden daha güçlü, dertlerini açabilecek kadar güveneceği bir kadın istiyor. Belki kaçsa ya da gizli bir şeyler yaşasa kendini daha özgür hissedecek ama bunu da aramıyor. Ama esas güçlü olan Kırmızı Saçlı Kadın, romanınızdan bunu da öğreniyoruz. İyi de ben artık genç değilim, 40 yıldır yazıyorum. Kurmaca dediğimiz şeyin en büyük gücü ne biliyor musunuz? Adamın biri, sizin ona dair bir şey yazdığınızı sanıp kızmışsa, Yok yahu bu sadece hikaye, niye seni yazayım, yakışır mı hiç sana? diyebilirsiniz. Ya da diyelim, tamamen hayal gücünüzden çıkmış bir fanteziyi yazdınız ama o bunda kendini görmüş. Aman abi, elbette senden hareket ettim dersiniz, sevincini bozmazsınız. Hayır, yalnızca yakın çevrenize karşı kullandığınız bir kalkan değildir bu. Onu, okura, devlete, millet, düşmanlarınıza karşı da kullanabilirsiniz. Unutmayın, roman, düşünceyi yasaklamak isteyenlere karşı icat edilmiştir. Düşünce özgürlüğüne karşı kurmaca... Dur yahu, dokunma buna, anlattığım her şey hayal ürünü diyebilme şansı verir yazara. Böyle şeyler olmadı, gerçekle alakası yok, üzerine alınma... İnsanoğluna hiç olmazsa bu kadarını kabul ettirebilirsin. O zaman başta konuştuğumuz şeye dönüyoruz; Kafamda Bir Tuhaflık'taki o cümlenize... Doğruyu söylemem samimi olduğum anlamına gelmiyor. Eh, bu durumda, yalan söylemek de her zaman sahtekarlık olmayabiliyor. Yasakların var olduğu her yerde Bunlar gerçek değil kurgu diyen bir koruma mekanizmasından da söz edilebilir. Ama ben Kırmızı Saçlı Kadın'ı bunu söylemek için yazmadım. Öte yandan, ne biliyorsunuz, belki bunu söylemek de kurgunun bir parçasıdır. Hah, tamam, anladım ne demek istediğinizi. Şimdi efendim, onu aslında kim yazmışsa, yazmış, okuyan öğrenecek... Elinizdeki kitabın aslında başka bir kitap olabileceğini gösteren bütün postmodern hileleri burada da kullandım, evet. Madem açtınız bu konuyu, okur kitabın son 15 sayfasında küçük bir sarsıntı da geçirecek, hadi o kadarını söyleyelim. Tartışmaya açık yanları olan bir kitap. Hataları var demek istemiyorum. Hataları vardır mutlaka, ayrı. Tartışılacak yanlar derken söylemek istediğim, hikayenin soru sormaya davet etmesi... Kim baba, kim oğul? Hikayeyi hangisi anlatıyor, o anlatıyorsa, bu ne oluyor? Başta gayet ortada görünen bazı şeylerden sonradan hiç bahsedilmemesinin manası ne? Cem, bu kadar büyük bir takıntı haline getirdiği Kırmızı Saçlı Kadın'ı sonradan niçin hiç hatırlamıyor, aklına getirmiyor? Bir ipucu: Oedipus babasını öldürdüğünü gerçekten bilmiyor muydu, Rüstem oğlunu öldürdüğünün farkında değil miydi? Bu konular, üzerinde düşünmeye değer konular. Ressam olmak istemiştim, yazar oldum. Ama ikisi arasında köprü olmayı, renklerin verdiği duyguları kelimelerle anlatmayı seviyorum. Renkleri işitmeyi, kelimeleri görmeyi deniyorum... Sonuçta, bakmak ve dinlemek kardeş sanatlar; renklerle kelimeler birbirine o kadar da uzak sayılmaz. Bilhassa öfke, arzu, tutku gibi güçlü duygular size, kelimelerle değil imgelerle gelir... Ve kelimeler işitsel dünyaya, renkler görsel dünyaya ait olsa da, ikisi de aynı sonuca ilerler, aynı kalbi etkilemeye çalışır. Şimdi yeni bir roman yazıyorum. Veba Gecelerinde, hayatında hiç renk görmemiş birinin zihninde geziniyorum. Anlatıcılardan biri doğuştan kör ama hafızası sağlam, renkler hakkında duyduğu her şeyi zihnine kaydediyor ve onların neye benzeyeceğini hayal etmeye çalışıyor. Bu soruyu, Benim Adım Kırmızıyı yazarken, 1998'de, ben de kendime sormuştum. Bulduğum cevaplar arasında çiğ et, kan, iktidar ve daha başka birçok şey vardı... Demirle bakır arası bir metaldi benim için ve çiçeklerden güle değil papatyaya benziyordu. Eskiden ne fotokopi vardı ne de fotoğraf makinesi. O yüzden insanlar Avrupa'yı gezer, döndükten sonra da gördükleri sanat eserlerini kelimelere dökerdi. Farkında değiliz belki ama insanoğlunun kafası değişti ve bizler, fotoğraf ve sinemanın icadından sonra renkleri görme yeteneğimizi biraz kaybettik. Adam Thirlwell'in röportajda sözünü ettiğim yazısı burada."} {"url": "https://egoistokur.com/orhan-pamuktan-karanlik-sovalye-kapag", "text": "40 yıl düşünsem Orhan Pamuk'un bir Batman nam-ı diğer Karanlık Şövalye kapağı çizeceği aklıma gelmezdi. Köşedeki imzasını görmesem inanmazdım da belki. Ama işte hayat, insanın aklına gelmeyenlerin, kolay kolay inanılmayacakların pekala olabildiği bir şeydir. Orhan Pamuk ve ünlü kapak tasarımcısı Chip Kidd'in deyişiyle Dantevari Batman'i... DC Comics'in esas Batman'i sağda. Açıkçası, Orhan Pamuk'un bu kapağı hangi vesileyle çizdiğini bilmiyorum. Kapağın herhangi bir yerde yayınlanacağını da sanmıyorum. Lakin bana öyle geliyor ki alter egosunun hakikilik çabasıyla aşırı dertlenen ressam Ahmet Işıkçı olduğunu düşünürsek, Pamuk da eski usül kitaplar konusunda Chip Kidd'e katılıyordur. Ben şimdi kendisinden bir Selina Kyle çizimi bekliyorum. Bunu da yaparsa, ondan büyük yok benim için."} {"url": "https://egoistokur.com/orhan-pamukun-harikalar-odasindan-ask-ataturk-heykeli-gibi-bir-se", "text": "Orhan Pamuk'la Masumiyet Müzesi röportajımız. Kitap çıktığında yapmıştık. Bugün Çukurcuma'daki müzede sergilenen eşyaları çıplak ve en gösterişsiz halleriyle ilk kez o sırada görmüştüm. Bu kitabın iyi olacağına çok inandım. Yazarken, bir gün en çok bu kitapla hatırlanacağımı biliyordum. Kitabın etkileme gücünü görüyor, hissediyordum. Beni ruhsal olarak koruduğu için de ona müteşekkirim. Kederli bir aşk hikayesi olmasına rağmen, yazarken beni mutlu etti. İstanbul'un 1970'ler ve 80'lerdeki hızlı değişimini, yaşanan ilişkileri, zenginlerin, orta sınıfların, sinema çevrelerinin, entelektüellerin anlaşmak için oluşturdukları farklı dilleri yazmaktan zevk aldım. Bu dünyayı kaşık kaşık, düğme düğme, tuzluk tuzluk kurmak beni neşelendirdi. Politik sıkıntılar üzerime geldikçe romana dönerek onları unuttum. Bütün bunlar yaşanırken, iyi bir insan olduğumu biliyor, kitabımın çok sevileceğini seziyordum. Battaniyesini yanından ayırmayan bir çocuk gibi, ben de onu dünyanın her yerine taşıdım. Birlikte güzel zamanlar geçirdik. Kitap, bu sorunuzun cevabını açıklamasa bile, sezdiriyor. Masumiyet saflık demek, suçsuzluk demek, hesapsızlık demek, insanın yaptıklarının sonucunu düşünmeden içtenlikle hareket etmesi demek, hayat hakkında kötü niyetli olmamak demek... Kitaplarımın adlarını biraz da sezgisel olarak seçiyorum. İnsanların cinsel hayatlarında özgür olmaması, cinselliğin evlilik dışında yaşanamaması, yaşanırsa ayıplanması bu ülkede herkesin iyi bildiği ama utançla geçiştirdiği şeyler... Anlattığım aşk biraz da bu temalar üzerinde şekilleniyor. Bizde ilişkiler, kadınla erkeğin aşklarını dillendirememesine, kelimelere dökememesine rağmen kurulur. Bakışmalar, inatlaşmalar, sabır, çilekeşlik, insanın niyetinin ciddi olduğunu kanıtlama çabası, çektiği ve çektirdiği eziyetler... Yine de bu kitapta amacım, toplumu eleştirmek değil, bir mutluluk arayışını anlatmak, insanların engeller arasında yollarını nasıl çırpına çırpına bulmaya çalıştıklarını göstermekti. O nesnelerin masum olduklarını söyleyemem, kitaba girme sebepleri bu değil. Bir dönemi, bir kültürü resmetmek ve hikayeye hizmet etmek için varlar. Kitapta onları kahramanımın ruhundaki fırtınayı yatıştırmak için kullandım ve onun takıntısını herkesten önce ben ciddiye aldım. Parlak bir fikirdi. Edebiyatta bir kez de bu yapılsın, romandaki nesneler bir müzede yerlerini alsınlar istedim, bu fikri peşinden gitmeye değer buldum. Edebi bir oyundu ve başarısızlık tehlikesi de vardı. Kemal 'masumiyet' kelimesini pek kullanmıyor. Masumiyet onun aradığı bir şey değil, bilakis kapılıp gittiği bir şey... Müzesinin adını okuyucuyla gizli gizli fısıldaşarak seçmiş sanki. Kusurlarına gelince; doğrusu birlikte altı yıl geçirdiğim kahramanımı yargılamak istemem. Onu hikayeyle yargılıyorum zaten, dışarıdan bakamam. Şimdi ne ahlakçı bir bakışla eleştireceğim, ne de doktormuşum gibi tıbbi çözümlemeler yapacağım. Olur. Hoşuma gitmiştir, sebebini izah edemesem de buraya yakıştı demişimdir. Mesela şu gördüğünüz nesnelerin bazılarını Çukurcuma'dan, romanıma gideceklerini düşündüğüm için alıp sonra onları hikayede yaşatacak ayrıntılar aradım. Yok, buna cevap vermem. Sol yanağında bir ben olduğu için, ona kendini saflıkla teslim ettiği için, çok güzel bir kadın olduğu için... desem bile doğru olmaz. Kitabım bununla meşgul değil. Çok güzel bir cinsel hayatları vardı, birlikte çok eğleniyorlardı ama bütün bunlar günün birinde tak diye kesildi... Bu, saplantılı bir aşka yol açabilir gibi geliyor ama sadece bir ihtimaldir. En sıradan kararlarımızın arkasında bile en azından iki-üç farklı sebep yok mu? Aşkın bir cevabı varsa bile, ben bilmiyorum. Aşkın tarifinde sebebini bilmemek de olmalı. Hiçbirine bayılmıyorum, özel bir sevgi de duymuyorum. Hikayemi dokunulur, görülür kılma fikri beni eğlendirdiği için aldım hepsini. Çok kitabım var, görüyorsunuz ama koleksiyoncu ruhuna sahip değilim. Kitap koleksiyonculuğunun birinci şartı, kitap okumamaktır. Koleksiyonculuk insanın kendisinin bile bilmediği, bilmek istemediği bir yaraya, bir iç acıya işaret eder. Benim de iç yaralarım vardır ama o yaraları koleksiyon yaparak değil, yazarak yatıştırıyorum... Bu tür derin ruhsal enerjiler, acılar tek bir yerde odaklanır çünkü, dağılmaz. Bütün romanlarım bir büyük itiraftan parçalardır... Goethe'nin lafı bu. Yine de ben romanımın şurası benim hayatım, burası değil demem. Yazarlığın zevkli yanı, yaşadığınız şeyleri başkası yaşamış gibi anlatabilmeniz. Sadece bu değil, hayal ettiklerinizi, zihninizde tekrarlaya tekrarlaya size hakikaten yaşamışsınız gibi gelen ve artık inanmaya başladığınız şeyleri de yaşatırsınız kahramanlarınıza. Okur durmadan anlam arar, bu adam bu kitabı niye yazmış der, eğlenmek ister, zaten bildiği şeylerin ayrıntılı bir biçimde pırıl pırıl çizildiğini fark ederken bir yandan da hayat hakkında yeni gözlemler yapar, olgunlaşır, derinleşir, sonra başa dönüp yeniden soru sorar... Acaba diye merak eder, bu adam bunların ne kadarını yaşadı... Böyle böyle gider. Yazar der ki sonunda, anlattıklarımın birazını yaşadım, birazını hayal ettim, yazarlık da budur zaten. Temkinli miyim, bilmiyorum ama sosyal olmadığım kesin. Bu halim 15 yıl önce daha vahimdi, şimdi ilerledim. Eski utangaçlığım kalmadı, yine de kalabalıkta canım sıkılıyor. Sabırsız, aceleci ve aksi biriyim, huyumu bildiğim için de böyle davranmamaya çalışıyorum. Bir tek yazarken sabırlıyım, çünkü roman aceleye getirilmeyi kaldırayan bir sanat. Sevindim, mutlu oldum ama kendimi daha çok sevmemi sağladığını söyleyemem. Hah işte, dedim kendi kendime, ayaklarıma daha da kaygan patenler verdiler, daha zor yollara gideyim diye... Nobel benim yokuştan daha hızlı inmemi sağlayacak bir çift paten. Yaşlandığımda duvara asıp bakarım belki ama şimdi sadece başka hangi kitapları yazabilirim diye düşünüyorum. Değiştirmedi. Hala hayatı kaçırıyorum. Nobel'in tadını siyasi baskılar yüzünden değil çalışmak yüzünden çıkaramadım. Hiçbir şey bundaki o müthiş tatmin duygusunun yerini tutamaz. Oyuncaklarıyla oynayan bir çocuk, ben kim bilir neler kaçırıyorum diye düşünür mü? Ben de düşünmüyorum. Pek çok şeyi merak ediyorum ama merakımı gidermeye vaktim yok. Hmmm, düşüneyim şimdi sizin için merak ettiğim bazı şeyleri... Mesela TV dizileri şimdilerde eski zamanlarda edebiyatın tuttuğu yeri aldı. Dahası bu diziler milli kültürün ta kendisi. Ne kadarı taklit, ne kadarı değil, bilemem. Taklit olsalar ne yazar! Uzaktan bakıyorum tabii. Yakından baksam, berbat şeyler olduklarını görürdüm belki ama bunu öğrenmeye vaktim yok. Haklısınız, bazı şeyleri dışlamış oluyorum fakat nihayetinde bu bir tercih meselesi. Doğrusu, beni eleştirenlerle eskisi kadar meşgul değilim. 15-20 yıl önce olsa, değerim bilinmedi diye üzülürdüm ya da kültürsüz aptallar, hiçbiri edebiyattan anlamıyor diye öfkelenirdim. Şimdiyse, hayatta benim kadar talihli olmayanların düşmanlığı pek de umurumda değil, dilediklerini yazsınlar. Romanımda anlattım bunu, daha fazlasını söyleyemem. Elbette Kemal'le Füsun'unkinden mutlu aşklar da vardır ya da onlar kadar acı çekmemiş insanlar... Kendim için şu kadarını söyleyebilirim: Aşk hayatımda ben, Kemal'den çok daha fazla mutlu bir adam oldum. Hah, işte bunu cevaplamak isterim. Çok zordu, baştan söyleyeyim. Aşk, Atatürk heykeli gibi bir şey çünkü... Herkes hayranlıkla ona bakıyor ve çok önemsiyor. Dahası bildiğini sanıyor. İkincisi, gençliğimde şarkılar, şiirler, filmler hep aşk hakkındaydı ve ben bu aşk kültürünü çok sıkıcı bulurdum. Geçenlerde kızım da bir şarkı çalınırken, 'Bıktım artık' diye isyan etti. 'Gözlerin, ah o gözleriiin'... Manayı gözlerde aramak bana uzaktı. Ben gözlere bakınca bir şey hissetmezdim. İnsanlar aşktan ne kadar edepsizce bahsediyorlar, ne kadar rahatlar derdim. İlk romanlarımda belki bu yüzden aşk konusunda tutuk ve çekingendim. Evet, aşkı, evlilik öncesinde mutlaka hissedilmesi gereken bir duygu sayan bir toplumda ben, üzerine kalın bir şerbet dökülerek şekerlendirilmiş bu söylemin parçası olmak istemiyordum. Aşk, bizimki gibi toplumlarda evliliği haklı çıkaran bir iksir, insanın onu üzmeyecek doğru kişiyi bulduğuna inanmasını sağlayacak bir büyü... Bunu anlıyordum ama hoşuma gitmiyordu. Ben bu kitapta aşkı yaprak yaprak çözümlemeyi denedim, onun çekim gücünü, kendine has diplomasisini, aşıkken kendimizi olduğumuzdan başka türlü biri gibi gösterme güdümüzü, aşkla beraber hayatı da anlamlandırma arzumuzu... Şimdi artık şunu biliyorum, insan kalbi dünyanın her yerinde aynıdır ve o romantik söylemde bir gerçeklik payı da vardır. Yani hepimiz aşkı şu ya da bu ölçüde yaşamışızdır, bu yüzden aşk konuşmalarını, öfkelenmeleri, kırgınlıkları, kıskançlıkları yazıya dökmek çok zor iştir. İki siyasetçinin ya da iki iş adamının tartışmasını yazarken yanlış notaya basabilir, uygun olmayan bir ayrıntı eklediğinizde bunu rahatlıkla okura unutturabilirsiniz. Aşk ilişkilerini romanlaştırırken ise hakikilik ve inandırıcılık şarttır. Yazarken başkalarına en çok okuduğum kitap bu oldu, arkadaşlarımla, editörlerimle tartışa tartışa bitirdim. Ve memnunum. Rüya'yla birlikte, hayatın olumlu yanlarını görmeye başladım, sorumluluk almayı öğrendim. Kızım diye bakmıyorum ona, çocuğum o, evet ama aynı zamanda arkadaşım. Öyle değil, oğlum derim bazen. O da kızar bana, Ben senin oğlun değil kızınım der. Böyle şakalaşırız. Erkek doğsaydı aramızda bir baba-oğul rekabeti olurdu belki ama şimdi iyiyiz."} {"url": "https://egoistokur.com/orhan-veliden-nahit-hanima-yalniz-seni-ariyoru", "text": "Not: Orhan Veli mektup ve el yazmaları albümü en altta. Mektup, günlük ya da anı, okumayı pek çok sevdiğim türlerdendir. Neden seviyorum? Sanırım sevdiğim yazarların özel hayatı da dahil- her şeylerini merak ettiğimden. Garip bir zevk... Fakat şunun da farkındayım: Bu türler, aynı zamanda, fevkalade yanıltıcıdır! Yazarı hakkında gizli kapaklı bilgiler edineceğinizi ya da onun gerçek yüzünü göreceğinizi zannedersiniz; fakat büyük bir kumpasla karşı karşıyasınızdır: Okuduğunuz satırlar, yayınlanacağı bilinciyle/niyetiyle kaleme alınmış; dolayısıyla, yazarının kendisine biçtiği bambaşka bir kimlikten başka bir şey değildir! Bu noktada benim aklıma o meşhur söz gelir: Je est un autre. Onun yanına, yine çok sevdiğim şu deyişi eklerim: L'apparence est trompeuse. Bana göre bu iki söz, pek çok yazarın mektup, anı ya da güncesine epigraf olmalıdır. Ben bir başkasıdır ve Görünüş aldatıcıdır, bu türden kitaplar için biçilmiş iki sırma kaftan. Yakın zaman önce yayımlanan (Şubat 2014, YKY) Yalnız Seni Arıyorum/Nahit Hanım'a Mektuplar kitabı, okuduğum ve anladığım kadarıyla, yukarıda sözünü ettiğim türden bir yanıltıcılığı haiz değil; çünkü Orhan Veli, bu mektupları, yayımlanmak amacıyla yazmamış. Ya nedir? Aşık olduğu kadına, her şeyiyle dökmüş içini. Pek çok erkeğin söylemeye gönül indirmeyeceği/söylemeyi gururuna yediremeyeeği parasızlığını dahi her fırsatta dile getirmiş."} {"url": "https://egoistokur.com/orson-wellesden-katledilen-amerikan-yerlilerine-rosebu", "text": "Derya Yanık, Twitter'dan arkadaşım. Hukukçu. Ve tanımadan sevdiğim, varlığıyla bana kendimi iyi ve güvende hissettiren bir kadın. Derya'nın kitaplara ve kelimelere olan aşkını blogundan takip ediyordum. Ama her sahnesine ayrı hayran olarak saplantılı bir sıklıkla seyrettiğim filmlerden birinin, Yurttaş Kanein esrarengiz finalinden yola çıkarak kaleme aldığı bu yazıyı okuyunca Egoist Okur'a almayı çok istedim. Kuşaktan kuşağa aktarılan güzel kelimeler, Rosebud, Amerika'nın esas halkı Siyular, bunca yıl sonra hala aklın almadığı bir zalimlik, masumiyetin kayboluşu, sahte bir tarih uydurup tüm dünyaya kabul ettirmeye çalışan Hollywood, büyük adam Orson Welles; hepsi vardı. Farkında olmadan iz sürmüş, dedektiflik yapmıştı Derya ve müthiş bir şey keşfetmişti. Ama susuyorum, sürprizi kaçırmak istemem, okuyun ve bittiğinde benim hissettiğim ürpertiyi siz de hissedin. Türküyü yakan aşığın bir tek kelama güvenmesi gibi benim de sözcüklerle ilişkim. Sözcüklerle ilgili keşiflerimde durum biraz daha farklı. Bu tür tekil keşiflerimde, dostlarımı aramıyorum, iyice delirdiğimi düşünmesinler diye. Kim bilir, bunun sebebi sözcüklerle kurduğum ünsiyetin kaynağında da yatıyor olabilir. Benim sözcüklerle ilişkim evde başladı. İyi de herkesin lisanla ve lisanın kurucu unsuru sözcüklerle ilişkisi kendi evinde başlamıştır, bunun belirtilmeye değer farklı nesi var ki? diyebilirsiniz. Çok da haksız sayılmazsınız, ama rica ederim bitirmeme izin veriniz. 1850'lerde zorla iskanla yerleşik hayata mecbur bırakılan Çukurova Türkmeni bir aileye mensubum ben. İlk başlarda nasıl yerleşik hayata geçeceğini bilemeyen, kendisine devlet tarafından tahsis edilen toprağı işlememek için epeyce direnen aile büyükleri sonunda bakıyorlar ki devlet onlardan daha kararlı, mecburen yerleşik hayata geçip tarıma başlıyorlar. 1900'lerin başları olmalı... 1940'ların ikinci yarısına gelindiğinde aileden tek tük okumuş çocuklar çıkmaya başlıyor. Benim neslimde ise, üniversite okumak bizim aile için artık sıradanlaşmaya başlamış hatta neredeyse bir ısrara dönüşmüştü. Bu, çocuğunu okutma ısrarının, tarımdan kurtulma çabası olduğuna hamlettim sonunda. Bizimkilere sorsanız asla böyle bir cevap vermezler/di. Toprağı öpüp koklayacak kıvama gelmişken bu cevabı nasıl versinler/di değil mi ya? Ama işte sosyal bilinçaltı diye bir şey var. Okumanın faydaları kadar kaybettirdikleri de oldu kuşkusuz. Ailede gürül gürül devam eden, temiz, duru Türkçe bir süre sonra gündelik dile bıraktı yerini... Burada -miş'li geçmiş zamanı kullanmam belki daha doğru olur ama kendi tanık olduğum dönemin bana -di'li geçmiş zamanı kullanma hakkını verdiğine inanıyorum. Bir eşyanın ya da halin nüanslarını gösteren onlarca sözcük varken, biz sonunda gelip tek bir anlama sıkışıp kalmıştık. Hatta, şuncağızı da itiraf etmek hiç haksızlık sayılmaz, ailedeki okumuş büyüklerden bir kısmının, bazı sözcükleri kullanmaktan, bunu köylülük saydıkları için, özenle kaçındıklarını fark ettiğim de olmuştur. Sözcüklere ilk hassasiyetim nasıl başladı tam hatırlamıyorum. Ama hiç unutmadığım bir örnek vardır: Babaannem için bizim gündelik dilde kullandığımız karşılığıyla bardak olan eşya kadefti. Ömrünün sonuna kadar bardağa kadef demeyi sürdürdü. Ben uzun süre babaannemin bu kullanımının kadehin yerel ağza uyarlanmış hali olduğunu düşünmüştüm. Şimdi nerede okuduğumu hatırlayamıyorum, kadef diye ayrı bir sözcük olduğuna rast gelmiştim ve tahmin edeceğiniz üzere yine çok sevinmiştim. Annem ve babam, kendi çocukluk ve ilk gençliklerinden bahsederken, eşyalara söz geldiğinde, bizim zamanımızda şu vardı, şöyle denirdi diye açıklama ihtiyacı duyarlardı. Dinlerken ayrımına vardığımı hiç bilmediğim pek çok sözcüğü zihnime kazıdığımı fark etmem için epey yıllar geçmesi gerekecekti. Eskilere dair bir sözcük sürpriz yapıp karşıma çıktığında, ben hemen ablalarımdan hangisi denk gelirse onu ararım. Ya da aile buluşmalarında birimizin dilinden unutulmuş bir sözcük döküldüğünde, konuyu unutur hemen o sözcüğün etrafında konuşmaya başlarız. Böyle işte, tanıdık bir sözcük hiç ummadığım bir anda karşıma çıktığında mutlu oluyorum, gözlerim doluyor, eğilip harf harf öpmek geliyor içimden. 7. Süvari Alayının çekildiği yılı ararken çıktı bu kez o sözcük karşıma. Geçen hafta sonu iki ablam, enişteler, yeğenler Çorlu'da toplandık. Pazar günü kahvaltının ardından, hepimizin ortak zevki, TRT Western Kuşağını izlemeye koyulduk. Ekranda 7. Süvari Alayı vardı. Bir ara aklıma geliverdi, acaba filmin tarihi ne? diye sordum. Tolga, 1970'lere benziyor dedi. 70'ler onun için epey eski tarih olduğu için ancak o kadar geriye gidebilmişti. Bana göre daha eski olmalıydı film. Hem westernlerin tarihi açısından hem de oyuncuların yüzü ve giysileri bakımından öyleydi. Oyuncuların hiçbirini tanımıyordum. Merakımı gidermek için, bir yandan göz ucuyla filmi izlerken bir yandan da internete girip filmin tarihine baktım. Yanılmamıştım, film 1956'da çekilmişti. Ne ki, internete 7. Süvari Alayı diye yazdığımda dökülen kayıtlar bambaşka şeyler söylüyordu. İyi ki merak etmiştim filmin tarihini. Amerika'nın yerli halkı Kızılderililer, beyaz adamın ellerinden birer birer aldığı haklarına kavuşacakları inancıyla kendileri için kutsal bir tören olan Hayalet Dansını yapıyorlardı 1890 yılının sonlarına yaklaştıklarında. Beyaz adam gelmiş ve topraklarını, akarsularını, hayvanlarını ilh. her şeylerini tek tek söküp almıştı ellerinden. Tutunacakları son dal kutsalları kalmış, Hayalet Dansı yapıyorlardı işte. Ve fakat Birleşik Devletler Savaş Bakanlığı, Kızılderililerin umut dansını savaşa hazırlık olarak yorumlamış ve 7. Süvari Alayı'nı Lakota Siyu'larının kamp bölgesine göndermiş. Tarihe Wounded Knee Katliamı olarak geçen olay, Lakota Siyuları ile Birleşik Devletler arasındaki son büyük çatışmaymış. 29 Aralık 1890'da gerçekleşen saldırıda, 62'si kadın ve çocuk en az 153 Kızılderili öldürülmüş. Kara Geyik, 7. Süvari Alayı'nın Pine Ridge ve Rosebud bölgelerinde yaşayan Lakota yerlilerinin sağ kalanlarındandır. Vikipedi'de Wounded Knee Katliamı'nı okurken sözcüğü yanlış görüp görmediğimi kontrol etmek ihtiyacı duydum. Yo doğruydu, Rosebud bölgesinde yaşayan Lakota Siyularından bahsediliyordu. Genç bir gazeteci, kimsenin anlamını bilmediği bu sözcüğün peşine düşer. Charles Foster Kane gibi güçlü, güçlü olduğu kadar nefret edilen ve sonunda yalnız ölen bir adamın son sözcüğünü merak eder. Kane'i tanıyan kimse de bilmemektedir bunun anlamını. Filmi izleyenler hatırlar: Rosebud, Kane'in çocukken sahip olduğu kızağının adıdır ve bir bankacıya verilip evinden gönderilirken geride bıraktığı çocukluğudur. Sinema tarihinde, Rosebud sembolizmi üzerine pek çok şey yazıldı. Hatta kimileri, Welles'in başkarakterini üzerine kurduğu ABD'li gazete sahibi ve siyasetçi William Randolph Hearst'ün karısının cinselliğine gönderme olduğunu, bu yüzden Welles'in sinema çevrelerinden dışlandığını ileri sürerler. Bense 7. Süvari Alayı'nın Wounded Knee Katliamı'nı okurken karşıma çıkan Rosebud'la Welles arasında bambaşka bir bağ kurdum. Orson Welles'in Yurttaş Kane'de prototip olarak kullandığı medya devi William Randolph Hearst, 1863 ile 1951 yılları arasında yaşamış. Wounded Knee Katliamı yapıldığında da babasının 1880'de San Francisco'da siyasal nedenlerle satın aldığı zor durumdaki Examiner gazetesinin yönetimini çoktan üstlenmiş."} {"url": "https://egoistokur.com/oscar-wilde-sansursu", "text": "Solda Oscar Wilde'ı görüyorsunuz. Sağ üsttekiyse kısa süre öncesine kadar Oscar Wilde sanılan aktris Alice Guszalewicz. Burada yüzyıllık hatayı düzeltiyor ama fotoğrafı değiştirmiyorum :) Sağ altta da moda fotoğrafçısı Vincent Alvarez'in Dorian Gray temalı çekiminden bir kare var. Dorian Gray'in Portresi'nden bahsediyorum. Zekası, yeteneği, cüretkarlığıyla yıllar önce kalbimi çalmış bulunan büyük şair, denemeci, masalcı, oyun yazarı ve nüktedan Oscar Wilde'ın tek romanından. Dünyanın en tuhaf, en sihirli, en tekinsiz hikayesinden. Hikayenin devamında ürpertici bir şeyi okuyoruz; Dorian'ın dileğinin gerçekleşmesini. O hep yakıcı derecede genç ve güzel kalıp kışkırtıcı bir biçimde masum görünürken, portresine olanları. Dorian kendiyle yüzleşmenin en dehşet veren halini yaşıyor. Kendisi hep aynı gibi. Ama yıllar geçtikçe portresi çirkinleşiyor; zalim, kötü kalpli ve sefih birini göstermeye başlıyor. Dorian'ın yaptığı her hareket, işlediği her cürüm, kırdığı her kalp portreye yeni bir fırça darbesi ekliyor. Renkler dağılıyor, şekiller bulanıklaşıyor... O artık Dorian'ın değil, ruhunun portresi. Oscar Wilde'ın nefis romanı ilk kez edebiyat dergisi Lippincott'da tefrika edilmiş ve yayınlandığı günden itibaren İngiliz edebiyat eleştirmenleri tarafından yerden yere vurulmuştu. Biri tanesi romanı, sıkıcı ve kirli diye tanımladı; bir diğeri Fransız sefihlerinin hastalık saçan zırvalarına benziyor yazdı. Ahlaki ve ruhsal çürümenin zehirli kanıtı diyenler oldu. Gerçekte katlanamadıkları, Wilde'ın eşcinsellikten açıkça bahsetmesiydi. Hatırlayalım; İngilizce'de eşcinsellik terimi, ilk kez bu romanın yayınlanmasından iki yıl sonra kullanılabildi. Her neyse, neticede yazarın izniyle roman kısaltıldı ve cinsellikle ilgili cümlelerden arındırılarak kitaplaştırıldı. Ve Dorian'ın Gray'in Portresi'ni herkes 120 yıldır hep sansürlenmiş haliyle okudu. yazınız çok hoş olmuş ancak bu sansürsüz kopyanın hangi yayınevinden ve ne zaman yayınlandığından bahsetmemişsiniz. asıl merak uyandıran kısım boş kalmış yani, bizi bilgilendirirseniz sevinirim. Kitap çoktan çıktı aslında. tabii Türkiye'de ne zaman çıkacağını bilmiyoruz. En azından bu konuda bir girişim var gibi görünmüyor."} {"url": "https://egoistokur.com/osmanli-devrinin-super-kahramanlar", "text": "Karakter tasarımcısı, çizer, illüstratör ve grafiker Berk Şentürk'ün bu işi yeni değil besbelli ama öyle güzel ki Behance'i turlarken rastladığımda eskiymiş falan diye herhangi bir tereddüt yaşamadan bloga aldım."} {"url": "https://egoistokur.com/osmanlida-nevi-sahsina-munhasir-bir-dedekti", "text": "1830'ların İstanbul'unda geçen bir polisiye, Yeniçeri Ağacı... Kahramanı, Sultan II. Mahmut tarafından iki cinayeti çözmekle görevlendirilen haremağası Yaşim. Tarihin ilk hadım dedektifi Fransız edebiyatına düşkün ve mükemmel bir aşçı. Osmanlı İmparatorluğu. Yıl 1836. Sultan II. Mahmut, bir yandan Batı'ya ayak uydurma gayretiyle sistemde çeşitli yenilikler yapıyor, bir yandan da devlet içindeki karışıklıklarla uğraşıyor. Bir gün Vaka-i Hayriye sonrası Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasıyla kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediyye mensubu bir subayın cesedi bulunuyor, eşzamanlı olarak da gözdelerinden biri haremde boğularak öldürülüyor. II. Mahmut cinayetleri aydınlatması için zeki ve hızlı Haremağası Yaşim'i görevlendiriyor. İstanbul'un dolambaçlı sokaklarında katilin izini süren Yaşim'in olayları çözmek için 10 günü vardır. İşte Jason Goodwin'le Yaşim romanlarının ilki olan Yeniçeri Ağacına dair konuştuklarımız... Ülkenizi ilk kez 1990'da gördüm, bir arkadaşımla birlikte Polonya'dan İstanbul'a yürüyerek seyahat ettiğim zaman... Kapıkule'den girmiş, Edirne'den İstanbul'a ilerlemiştik. Açıkçası, Türkiye'ye ilk görüşte aşık olmuştum. Sıcak, dost canlısı insanlar, Selimiye Camii'nin hala her gördüğümde soluğumu kesen silüeti, şahane yemekler... Benim için muhteşem bir deneyimdi! Tabii çok genç ve bilgisizdim; Osmanlı'nın izlerinin başka coğrafyalarda, bilhassa Avrupa'da korunduğunu daha sonra fark ettim. Bulgaristan'da içtiğim nefis, sade kahve bile sizdenmiş. Benimki daha eğlenceli. Çünkü Osmanlı İmparatorluğu'nu istatistiklerden değil, insan deneyimlerinden yola çıkarak yazdım, kısmen de yabancı seyyahların izlenimlerinden, gezi notlarından faydalandım. Böylece ortaya enteresan bir kolaj çıktı. Sanıyorum Osmanlı macerasının yükselişindeki enerjiyi de, sonlara doğru yaşanan tükenişi de doğru yansıtabildim. Esas amacım, alışılmış bir maço süper kahraman yerine yaşayan bir karakter yaratmaktı. Polisiye filmler ve romanlar, zaten bu tür karakterlerle doluydu ve bir yenisine bence hiç gerek yoktu. Yaşim, duyarlı bir adam, konuşması ve düşünce biçimi erkeksi ama çocukken hadım edilmiş. Her kayıp aslında bir kazançtır ya, ona da öyle oluyor. Sadece erkeklerle değil kadınlarla da konuşabilmesi ve sarayın içinde dilediği her yere girip çıkabilmesi bu kazançlardan Ayrıca haremağası olması, onu bir nevi arabulucu ve koruyucu haline getiriyor. Güvenliği ona teslim edilmiş insanları, padişahın ailesini, toplumu. Yaşim, hiçbir zaman tam olarak diğer insanlar gibi yaşayamayacağı, hep bir çeşit alacakaranlık kuşağında kalacağı için insana dair her şeyi araştırıyor. İnsanların zihni nasıl işler, zayıf ve güçlü yanları nelerdir, öğrenmek istiyor çünkü. Öğrendikçe de tam anlamıyla bir sorun çözücüye dönüşüyor. Okuduğum bazı eski metinlerde, paşalarla evlendirildikten sonra gizli gizli hareme geri dönmenin özlemini çeken cariyelere dair hikayeler vardı. Yaşim hadım edilmiş, evet ama bir cinsel hayatı olmadığı anlamına gelmiyor bu. Her şeyden önce iyi sevişiyor. Ama aşık olmak istemiyor, çünkü bu, tehlikeli bir şey. Kederli bir adam, çünkü hiçbir zaman çocuk sahibi olamayacak. Okurlarımı eğlendirmekten başka amacım yoktu ama okura yalan söylememeye, gerçekleri çarpıtmamaya dikkat ettim ve hikayeme tarihten karakterleri de dahil ettim. Sultan II. Mahmud ya da sonradan Valide Sultan olan Martinikli efsane kadın Aimee Dubucq de Riviery gibi... Sadece ufak tefek değişiklikler yaptım. Mesela Valide Sultan 1836'da ölmüştü ama ben yaşamasına izin verdim hatta onu Fransız asıllı büyükanneme benzettim. Yeniçeri Ağacında tamamen kurgusal bir hikaye anlatsam da finale doğru olanların Türkiye'deki son darbe girişimini andırdığını yeni fark ediyorum. 150 yıl önce geçen ve10 yıl önce yazdığım bir hikayenin bugünü yansıtması biraz korkutucu aslında. Osmanlı İmparatorluğu'nun belirsizlikler ve siyasi ihanetlerle dolu, gergin ve karışık bir dönemi bu. Modernlerle gelenekselciler arasındaki büyük mücadelenin arka planında hep Kim kazanacak? sorusu var. Dolayısıyla bir yazar için o yıllar Fatih Sultan Mehmet ya da Kanuni döneminden daha zengin malzeme içeriyor. Yaşim'in dört macerası daha var, pir kitapta İstanbul'un farklı bir yüzüne tanık oluyoruz. Üçüncü roman kısmen Venedik'te geçiyor. Baklava Kulübü adlı sonuncudaysa, İstanbul'daki İtalyan ihtilalcileri görüyoruz. Osmanlı dönemi İstanbul'unun, Avrupa'daki baskıdan kaçanlar için güvenli ve sakin bir sığınak olduğunu öğrenmek Batılıları şaşırtıyor ama bunlar gerçek. Yaşim bir süper kahraman değil ama süper okuyan biri. O dönemin bütün İstanbulluları gibi, birkaç dil biliyor. Türkçe, Rumca, Ermenice, Fransızca biraz da Gürcüce konuşabiliyor. İngilizce konuşamaması, benim tercihim. Paris'teki bir kitapçıdan devamlı yeni kitaplar getirten Valide Sultan, okusun diye bunları ona da veriyor. Yaşim tam bir Fransız edebiyatı tutkunu; Balzac, Stendhal, Gautier ve Alexandre Dumas seviyor. Okurken zihninde yazarla ya da karakterlerle kavga ettiği de oluyor. Graham Green, olağanüstü bir edebiyatçı. Bölüm sonlarına mutlaka okurun merakını canlı tutacak unsurlar ekleyen Dan Brown da bana işe yarar bazı fikirler verdi. Ama edebiyatta kahramanım Charles Dickens. Görkemli bir iş yaparak 19'uncu yüzyıl Londra'sının ruhunu tüm canlılığıyla yazıya dökmüştü. Eski İstanbul'u romanlarımda yaratmaya çalışırken, Dickens'ın Londra'yı ele alış biçiminden yararlandım. Bu iki bambaşka şehrin kimi yönleriyle birbirine ayna olabildiğini de fark ettim. En sevdiğim polisiye yazarı Raymond Chandler da tehlikeli ama adeta nefes alan insanlarla dolu karmakarışık ve cehennem gibi sıcak bir şehir yaratmıştı. Benim İstanbul'umdaki herkes, sıradan bir sebze satıcısı bile olsa Chandler romanlarındaki gibi yaşayan karakterler olsun istedim. 25 yıldır İstanbul'a gelip gidiyor ve her gelişimde leziz yemekler yiyorum. Yemek yapmayı sevdiğim için de tariflerini istiyorum. Bu kitaptaki yemekleri çocuklarıma binlerce kez pişirmişimdir. Her birinde küçük değişiklikler, bana özel numaralar var. Mesela benim pastırmam da Kayseri'de yapılan kadar nefis. Türkiye'de ilk arnavut ciğeri yemiştim, Edirne'de bir çarşıda; onun da tarifi var. Yemek yapmak bence seyahat etmenin bir yolu, Yaşim yiyecek içecek alışverişine çıktığında okurlar İstanbul'un farklı yerlerini keşfediyor. O yılların İstanbul'unu lüfer, dil peyniri, isot biberi aracılığıyla dolaşıyoruz. Babam film yönetmeni, bir proje üzerine çalışıyoruz. 1686'da İngiltere'ye hediye edilen bir Türk atı var, Azxarax. Okuduklarımdan anladığım, öyle hızlıymış ki o yılların Ferrari'si sayılıyormuş. Gerçek bir hikaye ve içinde aşk da var. Bir kısmını Türkiye'de çekmemiz gerekiyor. Görüyorsunuz ya, ülkenize gelmek için hiçbirfırsatı kaçırmıyorum. 100 yaşında kaybettiğimiz Halil İnalcık, büyük bir tarihçiydi. Devrimci işler yaptı, arşivlere dalıp Osmanlı İmaratorluğu'nun tarihini bilgisizliğin karanlığından çıkardı. Öncesinde Osmanlı tarihini çoğunlukla yabancı tarihçilerin fantaziyle karışık, güvenilmez kitaplarından okuyorduk. Osmanlı'nın kuşaktan kuşağa korunmuş muazzam bir arşivi olduğunu onun çalışmaları sayesinde öğrendik. Sayısız tarihçi ve alim yetiştiren Halil İnalcık, Osmanlı tarihçiliğinin Muhteşem Süleyman'ıdır."} {"url": "https://egoistokur.com/osmanlida-steampunk-var-miyd", "text": "Mehmet Mümtaz Tütüncü'nün yazdığı Küheyli Buharlan adlı romana göre evet. Roman, IV. Fırat devrinde geçiyor. Zamanın mühim hezarfenlerinden Arif Çelebi gün geliyor çok büyük, çok erişilmez bir hayalin, gelmiş geçmiş cümle mucitlerin gönlünde yatan büyük tasavvurun peşine düşüyor. Ve insan gibi düşünebilen, insan gibi davranabilen, görene, duyana, konuşana insanmış hissi veren, hatta belki de bir çeşit insan olan bir makine yaratma denemelerine girişirken Arif Çelebi'nin ruhu da ikiye bölünüyor. Buharlı atlar, kanatlanmış makineler, kazan kaldırarak Bayezid Meydanı'nda toplanan Buhariler, gizli gizli tutulan günlükler, rüya alemlerinde başa gelenler, tarihi belgeler; bu romanda anlatılan her şey yalan ama her şeyden biraz fazlası tamamen hakikat. Yazdıklarımı okuyan dolayısıyla bana ve yazdıklarıma dışarıdan bakan birinin benim kendi kitabımdaki kahramanlara şefkat duydugumu gözlemlemesi benim için ilginç bir durum. Belki doğrudur, içimde derin bir yerde kahramanlarıma karşı benim fark etmediğim bir şefkat vardır, ama doğrusu, dediğim gibi, ben bunun farkında değilim. Bir karakteri anlatırken, önce onu anlamak, yargılamadan, olduğu gibi, tam işlediği gibi, kendi neden-sonuç ilişkileri içinde işlediği gibi ve içinde bulunduğu çevreyle etkileşiminde sağa sola savrulduğu gibi anlatmak istiyorum. Bunu yapabilmek için hem onu başkalarının gözüyle görebilmek, hem başkalarını onun gözüyle görebilmek, hem onun bilinçakımını onun kadar iyi takip edebilmek, hem de onun tabii ki kendisinin farkına olmadığı bilinçdışına nüfuz edebilmek gerekiyor, yani o karaktere hem içeriden hem de dışarıdan mümkün olan her şekilde bakabilmek... Tabii bu, sonuna vardırılması, tam hakkı verilerek yapılması imkansız bir şey, hatta belki tam hakkı verilerek nasıl yapılabileceğini tanımlayabilmek bile imkansızdır. Yine de bunu yapmak mümkünmüş ve ben de bunu bir kitap hacmi içinde yapılabilecek en iyi şekilde yapabilirmişim gibi yazmaya çalışmak daha doğru gibi geliyor, ayrıca en zevklisi de... Yani diyebilirim ki böyle bir inancım, arzum ve takıntım var... İşte bu arzu ve takıntıyla yazmak belki de kendi kitabımdaki karakterlere şefkat duyduğum izlenimini veriyordur. Aslında ben bu kitapta herhangi bir karakter yaratmaktan ziyade birtakım yazarlar yarattığım gibi bir fikri aklımdan geçirmekten hoşlanıyorum. Ben bazı yazarlar yarattım, onlar da her biri kendi açısından bakarak bazı karakterleri anlattılar veya yeniden yarattılar... Fakat ben yaratılan karakterleri önce bir anlamak, yargılamadan, olduğu gibi anlatmak kaygısını taşıdığım için, yarattığım yazarlara da bu kaygı geçmiş olabilir... Hezarfen Arif Çelebi ile herşeyden önce, birçok şeyi merak etmek ve bir kere edinmiş olduğumuz bir merakı ille de tatmin etmek istemek gibi bir ortak yanımız var. Sonra, merak konularımız ve okuduğumuz kitaplar arasında önemli bir örtüşme var. Akıl yürütme biçimimiz, bir fikirden başka bir fikre varırken izlediğimiz yollar, herhangi bir çıkış noktasından başlayıp dolambaçlı da olsa çeşitli yollar katederek akla gelebilecek veya gelmeyebilecek bambaşka bir konuda herhangi bir son noktaya varma şeklimiz de çok benziyor. Bir düşünce akımı içindeyken anayol çevresinde yeri ve zamanı tartışılır görülebilecek bazı gezintilere sebep olan sapmaları anlamsız bulmamak, anayolu ona çıkan yanyollardan ve o yanyollarda yapılabilecek çeşitli gezintilerden ayrı düşünememek konusunda çok anlaştığımızı sanıyorum. Nihayet, Arif Çelebi de, bana göre çok daha genç bir yaşta olmakla beraber, başladığı ilk meslekten ayrılmış, ilk öğrendiği mesleki faaliyet alanında bilgilenmekten çok zevk almış olsa da o meslekte tatbikata neredeyse hiç geçememiş ve başka bir alana atlamış, bu da bir benzerlik. Bundan başka en az bir benzerlik daha olduğunu düşünüyorum ama ondan bahsetmeye kalkarsam okurun kitabı okurken kendisi keşfetmesi gereken bir şey hakkında yorum yapıyor olma durumuna düşebilirim. Benim kitaptan hatırladıklarıma göre, aklına sadece savaşa dair projeler gelmiyor. Ama doğru, başkaları için çok önemli ve çarpıcı olsa da bazı projeleri pek ilginç bulmuyor, ya çözümü için uğraşmak kendisine yeni bir şey öğretmeyeceğinden, ya da daha temel bir sebep dolayısıyla... Öyle temel bir sebep olup olmadığı, varsa ne olduğu, her okurun kendi karar vermesi gereken bir şey. Ama burada artık kendimi alamayıp bir düşüncemi paylaşacağım : Benim Hezarfen Arif Çelebi'yi tanıdıkça edindiğim izlenim şu, ki kitabın başka okurları buna katılmayabilirler elbette: Hezarfen Çelebi her ne kadar bilimle, fenle uğraşıyorsa da, aslında bir bilim veya fen adamından ziyade, bir sanatkar... Zanaatkar değil, sanatkar... Bir ressam, bir yeniden-yaratıcı, bir yaratım-taklitçisi... Ama ressam fırça veya palet kullanırken, Çelebi çekiç, testere, kerpeten kullanıyor, ressam boya kullanırken, Çelebi tahta, metal, ip vs kullanıyor, ressam eserini iki boyutlu bir düzleme yerleştirirken, Çelebi eserini üç boyutlu bir boşluğa kendi kendisine ayakta duracak şekilde yerleştiriyor ve nihayet ressam renkler arasındaki ilişkilere göre eserinin istediği etkiyi vermesini sağlamaya çalışırken Çelebi tabiattaki sebep sonuç ilişkilerine göre eserinin hareket etmesini sağlamaya çalışıyor. Böyle olduğu için de Çelebi varlığından doğal olarak haberdar olduğu yaratıkları yeniden yaratmaya da çalışabilir, doğada rastlanmayan yaratıklar yapmaya da çalışabilir. Battlestar Galactica(2003) adlı dizi söyleşinin başında bahsedilmiş olan Yapay zeka sahibi makinelerin içinde bir bilinç doğacak mı? sorusuna ve ardından değinilen sorulara çok tatmin edici bir şekilde ışık tutuyor."} {"url": "https://egoistokur.com/osmanlidan-cilgin-yemek-tarifler", "text": "Size daha önce Avanzade Mehmed Süleyman'ın sebze, çorba ve yumurta pişirme usullerine dair üç ayrı risalesinden oluşan Aile Aşçısı adlı kitaptan kısaca söz etmiştim. Şimdi uzun uzun anlatmak zamanı... Kitapta hiç alışık olmadığımız türden bol kolesterollü, bol meyveli, bol hıyarlı tarifler, üstelik kısmen orijinalleriyle kısmen de günümüze uyarlanmış biçimleriyle yer alıyor. Hezarfen Avanzade Mehmed Süleyman'ın kitabı dönemin gastronomik temayüllerini hatta modasını da öğrenmenize imkan tanıyor. O dönemde hıyar ve tereyağını çok sevdiklerini, yumurtanın dondurması dahil her şeyini bol bol tükettiklerini, şarap, rom ve bira içebildiklerini okuyunca biraz şaşırabilirsiniz. Bence bu şaşkınlıktan hemen kurtulun ve Ruhun Gıdası Kitaplar'dan çıkan Aile Aşçısının güzelliğine teslim olun. Ha, olur da aşağıdaki tariflerden birini veya birkaçını denerseniz bana fotoğrafını göndermeyi unutmayın. İşte Aile Aşçısı adlı kitabın yazarı Avanzade Mehmed Süleyman (1871-1922) böyle bir hezarfenmiş. Eczacılık eğitimi görmüş ama Fransızca ve fizik öğretmenliği de yapmış. Lakin ilgi alanını bunlarla sınırlı tutmamış ve çocuk edebiyatı ve kadın sorunuyla ilgilenmiş, cinsellik ve marazları üzerine makaleler yazmış, tıbbi konularla, uzak doğu kültürüyle meşgul olmuş. Üzerine kitap yazdığı konular saymakla bitmiyor; tarih, rüya tabirciliği, falcılık, aşçılık; yok yok... Bunlar kitapta uzun uzun anlatılıyor, listeleniyor. Bizim konumuz ise Avanzade'nin yemek tarifi risaleleri. İşte onlar apayrı bir alem... Avanzade İstanbul ve saray mutfağından aldığı tarifleri o dönemin temayüllerine uygun olarak Fransız mutfağından lezzetlerle harmanlamış ve ortaya zengin bir lezzet şöleni çıkmış. İşin güzel yanı, Okan Üniversitesi Gastronomi bölümü öğretim görevlisi Özgün Ünver bu 300 tarifin bir kısmını günümüze uyarlamış. Aşağıda bazılarını okuyacaksınız ama önce beni şaşırtan birkaç ayrıntıyı paylaşacağım. Yemekler yumurta, peynir, kırmızı et gibi kolesterol bakımından yüksek yiyecekler içeriyor. Öte yandan tam da bu yüzden Canan Karatay ve geçen hafta bahsettiğim The Real Meal Revolution'cılar bu tarifleri çok sevebilir. Neredeyse her şeye meyve ekleniyor; çorbalara, sebze yemeklerine, yumurtalara... Ve işte yine bu yüzden Canan Karatay ve The Real Meal Revolution'cılar bu yemekleri katiyen onaylamaz. Hıyar kullanmadıkları tarif yok gibi. Tereyağlı hıyar dolmaları, salçalı hıyar tavaları, una bulanmış hıyar kızartmaları, zeytinyağlı ve hıyarlı türlüler... Avanzade hıyarı adeta bir tek salataya koymuyor. Öte yandan sanırım o dönemde genel olarak kızartmaya da düşkünler. Fasulye, lahana, kereviz kızartması gibi yemekler belli ki çok seviliyor. En sevilen lezzetlerden biri badem. Onu da yumurtadan çorbaya her şeyde bol bol kullanıyorlar. Meyvelerin kraliçesi kiraz olmalı. İşte kiraz çorbası tarifi: Münasip miktarda kirazın saplarını atıp çekirdeklerini çıkarıyor ve tereyağında kavuruyorsunuz. Ardından un ve şeker kattığınız suda 20 dakika pişiriyorsunuz. Servis için çorba kaselerine koyduktan sonra tereyağında kızarttığınız minik ekmek kabuklarını ekliyorsunuz. Tariflerden hangilerinin Osmanlı, hangilerinin Fransız mutfağına ait olduğunu anlamak güç değil. Kurbağa, sümüklüböcek, istakoz gibi yiyeceklerin tarifleri gayet Avrupalı. Şarap içerenler Fransız, bira içerenler Alman. Madeira, malaga, porto şarapları ve rom da kullanılıyor. Ama Avanzade, Dindar ve huluk olanlar bunları ilave etmeyebilirler notunu düşmeyi ihmal etmiyor. Salatalıkları soyup çekirdek yataklarını bir kaşık yardımıyla çıkartın ve ince dilimler halinde doğrayın; geniş bir kaseye alın ve üzerlerine tuz serptikten sonra 30 dakika boyunca suyunu salması için bekletin. Diğer tarafta kaynayan tuzlu suda kuzukulağını ve maydanozu 2 dakika haşlayıp soğuk suyun içine çıkarın. Kuzukulağı soğuduktan sonra suyun içinde hiç bekletmeden sıkarak iyice süzün. Kuzukulaklarını, maydanozu ve kuru soğanı çok ince doğrayın. Derin bir tencerenin içinde tereyağını eritin, soğanlar yumuşayıncaya kadar kavurun. Doğranmış salatalık, kuzukulağı ve maydanozu ilave edip karıştırın. Üzerine sıcak tavuk suyunu ve karabiberi ekleyerek kaynamaya bırakın. Bir kasenin içinde yumurta sarısı, krema ve bir çimdik tuzu çırpın ve kaynayan çorbanın altını kısın, iki kepçe çorbayla yumurtalı karışımı ılıştırın. Bu karışımı ocağın üzerindeki çorbaya sürekli karıştırarak yavaşça ilave edin. 4 dakika boyunca kısık ocak üzerinde kaynatmadan karıştırmaya devam edip sıcak olarak servis edin. Domateslerin kabuğunu soyup çekirdeklerini çıkardıktan sonra doğrayın. Soğan ve sarımsakları yemeklik doğrayıp eritilmiş 60 gr tereyağıyla yüksek ateşte, soğanlar yumuşayıncaya kadar kavurun. Domatesleri ekleyip karıştırın, tuz, karabiber, defne yaprağıyla lezzetlendirin. Domatesler yumuşayıncaya kadar 15 dakika pişirip ocaktan alın. Tost ekmeğinin kenarlarını keserek alın, içini küp küp doğrayın, 100 gr tereyağını eritip ekmeklerin üzerine dökerek karıştırın. 185 derecede kızarıncaya kadar (7-8 dkika) fırınlayın. Enginarları limonlu suda 10 dakika haşlayıp iyice süzdürün. Sığ bir tencerede 2 lt suyu kaynatın, içine tuz ve sirkeyi ekleyip ocağı en kısık konuma getirin. Yumurtaları teker teker suyun içine kırıp dikkatlice 5 dakika pişirin ve soğuk su dolu bir kaba alıp süzdürün. Enginarları dörde keserek fırınlanmış ekmeklerle karıştırın ve bir fırın kabının tabanına yayın. Üzerine yumurtaları yerleştirin ve domates sosunu yumurtaların üzerine gezdirip tuz, karabiber serptikten sonra 5 dakika fırınlayarak servis edin."} {"url": "https://egoistokur.com/oya-baydar-hikaye-beni-yaz-diye-dayatiyordu-ben-de-yazdi", "text": "Oya Baydar'ın yeni romanı O Muhteşem Hayatınız dünyaca ünlü bir primadonna ile tutkulu hayranı arasındaki ilişkiyle başlıyor ama bireylerin trajedilerinin yaşadığımız toprakların örselenmişliğini simgelediği bir anlatıya dönüşüyor. Gerçeğin çoğu zaman göreceli olduğunu, nereden baktığımıza bağlı olarak değiştiğini, hele de kendimizle ilgili gerçeklerin mutlaklığından söz edilemeyeceğini düşünürüm. İnsan kendi hikayesini olmasını istediği gibi anlatır ama içten içe, anlatımındaki çelişkileri de görür. Aradaki fark psikolojik tedirginliğe neden olur. Kişi giderek, iç huzurunu sağlamak için kendi anlattıklarına inanmaya başlar, anlattığı şey olur. İster kendimiz, ister başkaları uydurmuş olsun, kurgular hakikatin yerini aldığında büyük hayal kırıklıkları ve acılar yaşanabilir. Başkadır tabii. Özellikle sıradan olmayan birini seçtim ana karakter olarak. Kendisine atfedilen muhteşem hayat hikayesiyle gerçek hayat hikayesi arasındaki tezat, hatta uçurum daha iyi ortaya çıksın, altı daha iyi çizilsin diye. Sanırım insan çok üstün gördüğü, yeteneklerine hayran olduğu kişiyle kendini özdeşleştirdiğinde bir başkasının yardımıyla kendini aşmış oluyor. Özellikle hayalleri, hedefleri büyük ama yetenekleri sınırlı vasat insanlarda normal hayranlık hali travmatik, biraz da hastalıklı bir psikolojiye dönüşüyor. Kendi yaşayamadığı hayatı, ulaşamadıklarının tümünü hayranı olduğu kişinin kimliğine bürünerek ya da onu yanıbaşında hissederek telafi ediyor. Evet, gerçekten şaşırtıcı bir rastlantıydı. Eski fotoğrafları, gazeteleri, dergileri, çeşitli arşiv malzemesini toplamaya meraklı bir amatör arşivci eline geçen bazı fotoğrafların bana ait olduğunu tahmin etmiş. Bitpazarında bulmuş onları. Herhalde yanlışlıkla atılmış ya da annemi kaybettiğim zaman onun dağıtılan eşyaları arasındaymış. Beni buldu, tanıştık, bazılarını geri aldım, işine yarayacağını, hoşuna gideceğini tahmin ettiğim bazı çok eski fotoğrafları da ona götürdüm. Elindeki fotoğraflar üzerinden hayat hikayeleri kurguluyordu, sanki onlardan aldığı ilhamla kendi romanlarını yazıyordu. Bazen ben de yaparım bunu. Konu açılımlara çok elverişliydi, beni yaz diye dayatıyordu, yazdım. Romanın kilit noktalarından biri, daha doğrusu sırrın çözülmesinin anahtarı 3. Ordu'ya verilmiş Atatürk imzalı Tunceli harekatı hatırası madalyası. Kendi hayatınızda da babanızdan kalmış hatıra eşyaları arasında böyle bir madalya bulduğunuzdan söz ediyorsunuz. Romanın ortalarına geldiğimde, evden eve taşınırken ayıklamaya çalıştığım ıvır zıvır arasında öyle bir madalya buldum. Üzerinde 3. Ordu Tunceli Harekatı yazılı, Atatürk imzalı ve 26 Ağustos 1938 tarihini taşıyan sarı bir madalya. O günlerde Dersim konusuyla doluydum, babamın böyle bir madalya sahibi olmasından çok etkilendim, utandım diyebilirim. Sonra araştırdım, babamın o tarihlerde Trabzon'da umumi müfettişlikte askeri danışman olarak görev yaptığını öğrendim, biraz rahatladım. İçine düştüğüm ruh halini roman kahramanlarımdan Arya'ya yansıttım. Sanırım bu yüzden o duyguları daha içten anlatabildim. Bütün romancılar için de öyle midir bilmiyorum ama ben yazdığım sürece değiştiğimi hissederim. Romana başlarkenki ben ile bitirdiğimdeki ben duygusal açıdan olsun, romanda işlemeye çalıştığım temaya bakış açısından olsun aynı değildir. Bu defa da öyle oldu. Farkındalığımın arttığını, insanı daha iyi tanıyıp derinliklerine inmeye çabaladıkça duygudaşlık kurma yeteneğimin güçlendiğini hissettim. O Muhteşem Hayatınız'ın yazım süreci, gerek müzik ve opera gerekse Dersim konularında çok şey öğrenmem gerektiği için oldukça güç ama güzel ve geliştirici bir süreçti."} {"url": "https://egoistokur.com/oya-baydarin-kitabini-okurken-ne-giydirirsem-onu-giyeceksi", "text": "İçtenlikle cevapladıkları için onlara teşekkür ederim. Cevapları bana geldikleri sırayla yayınlıyorum... Ama önce Oya Baydar'ın kitabından seçtiğim alıntının bana hissettirdiklerini okuyun. Sonuçta bu dosyayı hazırlama fikri oradan doğdu. Oya Baydar'ın okurlarının karşısına bu kez bir romanla değil, üç çeyrek asırlık hayatından ona kalan anlarla çıktığını Egoist Okur yazarlarından Semih Büyü söylemişti. Yetim Kalacak Küçük Şeyleri, yani Baydar'ın hüzün, acı, keder, heves, mutluluk, heyecan, haz, hayal kırıklığı anlarının şahitliğini; darbelere, kıyımlara, zorunlu göçlere, sürgünlere maruz kalmanın yorgunluğunu anlattığı kitabını bir oturuşta okudum. Annesini bir türlü sevemediğiini anlattığı bölümlerde kendime döndüm, kendimi sorguladım. Aristokrat halasının evine giderken hadise çıkaran o küçük kız, yazarın kendisi. Evin üst katında oturan bir abi yüzünden sevmiyor etek giymeyi ve her seferinde ağlama krizleri geçiriyor. Okurken satırların ifşa ettikleri yüzünden gözlerim doluyor. Ve Baydar'ın niçin ömür boyu kendini pantolon giymeye mecbur hissettiğini anlıyorum. Ayrıca her kadın anlar bunu, biliyorum. Kitabın sonraki sayfalarında, yani Oya Baydar yıllar sonra, genç bir kadın olduğunda, Bıktım senin şu daracık pantolonlarından diyen sevgilisine hüzünle gülümseyecek. O sırada belleğinden hangi anların, anıların hızla geçtiğini bileceğim. Yazarla artık çok yakınız, benimle hatının en büyük sırlarından birini paylaştı."} {"url": "https://egoistokur.com/oykulerde-gizlenen-siir-tanrinin-yalniz-kirlar", "text": "Romanın ve öykünün kendi şiirinin olabileceği ama bunun anlatımda şairanelikle karıştırılmaması gerektiği çoktan hemfikir olunmuş, tartışmasız bir gerçek artık. Fakat son zamanlarda, romanlarında, öykülerinde, gizli bir şiiri sürdürenler çoğalmaya başladı. Özellikle son on yılda tanıdığımız, Barış Bıçakçı gibi önemli isimlerin yapıtlarında süren bu gizli şiir, okura bu yazarların o şiire mahkum olduklarını da hissettiriyor. O şiire boyun eğişle romanın boyun eğişi arasında umut kırıcı bir ilişki olabileceği hakkında kuşku da uyandırıyor okurda. İki şiir kitabına sahip Serkan Türk'ün üçüncü öykü kitabı olan Tanrı'nın Yalnız Kırlarını okumaya başlarken de aynı nedenle kuşkuluydum açıkçası. Okurken büyük bir haz alsam da bunun etkisi kitap bittiği anda yitip gidebilirdi. Öyküler bütün dinamikleriyle birer öykü gibi sürmeyebilirlerdi içimde. Fakat öyle olmadı. Daha ilk öyküden başlayarak şiirin varlığını Serkan Türk'te de görüyorsunuz. Üstelik söz etmeye çalıştığım o gizli şiirden dört beş kat daha belirgin yazarın şiiri. Fakat işte, o kritik şiire mahkum oluş ya da boyun eğiş eşiklerini bilinçle atlamış bir şiir onunki. Şiirini öykülere bile isteye yedirmiş. Kimine güzel gelir, kimine fazla. O ayrı konu. Ama şiire boyun eğerek öyküye boyun eğdirmemiş. Bu çok önemli. Yazarın bir başka önemli başarısı da, öykünün şiirini şairin şiirine yenik düşürmemiş olması. Şair Serkan Türk'ün yer yer fazla bulunabilecek şiirine rağmen, yazar Serkan Türk öykülerinin kendi şiirlerine de ulaşmış. Bu konuda kitapta tek bir sorun var. Biraz tuhaf ama yazınsal anlamda yaşamsal bir sorun bu: Serkan Türk'ün şiiri, kitabın bütününe bakıldığında, tek bir şiir olmaktan çıkmış ve ikiye parçalanmış. Tanrı'nın Yalnız Kırlarında on altı öykü var. İlk sekiz öyküde, neredeyse hiçbir şey olup bitmiyor. Olan biten her neyse, geçmişte kalmış. Fakat geçmişte ne olup bittiği de yazar tarafından sadece çekirdeği görünecek kadar, ustaca örtülmüş ve şiir tam da burada başlamış. O şiir, olan bitenin dışta değil içte yaşandığına ve bunun zaten hep böyle olduğuna ilişkin. Serkan Türk'ün kişileri karşılıklı iletişimin imkansızlığının farkında olduğu ya da o imkansızlığın acısını çektiği için böyle bu. Yazarın ilk sekiz öyküde ulaştığı bu şiir, hiçbir öykücünün şiirine benzemiyor. Serkan Türk, öyküsünün bu özgün şiiriyle, insanın içinde olup bitenleri kalıcı bir etki bırakarak ve şaşırtarak anlatıyor. Son sekiz öyküdeyse, bu önemli yazınsal damar, başka bir şiire doğru evriliyor ve ilk şiirde parçalanma başlıyor. Dokuzuncu öykü Külle onuncu öykü Beni Bir Kere Çevirir misin? sanki ikinci bir kitabı başlatıyor. Aynı şekilde Mercan Hanımın Gözleri de başka bir kitaba ait gibi. Çünkü bu öykülerde olan bitenler, sadece içte değil, dışarıda da olup bitiyor. Böylece, başka bir kitapta yerlerini çok iyi bulabilecek bu güzel öyküler, şiirleriyle önceki öykülerden ayrılarak, kendilerine sıra gelene kadar yükselmiş olan şiiri aşağı çekmeye, başka yöne saptırmaya ya da seyreltmeye başlıyorlar. Çini ve Gölgeler ya da Tanrı'nın Yalnız Kırları adlı öyküler kitabın ilk şiirini tekrar hatırlatıyorlar ama parçalanmanın önünü almaya doğal olarak güçleri yetmiyor. Serkan Türk'ün öykülerine birçok başka açıdan da bakılabilir elbette. Kötürümleri, cüceleri, körleri, tecavüz mağduru çocukları nasıl olup da o kadar güzel yazabildiği düşünülebilir. Ya da doğanın bütün kitaba dağılışındaki başarının sırrı irdelenebilir. Ama söz ettiğim konunun önem açısından ilk sıraya alınması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü çok güç bir iş olan öyküde kendi şiirini bulma işinin üstesinden başarıyla gelmiş bir yazarın, o şiiri görüp o şiirde diretmesi gerektiğine inanıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/oykulerim-cirilciplak-cunku-onlari-ben-seve-seve-soydu", "text": "Öncelikle bunun yanıtı bende değil, sayıları gitgide azalan eleştirmenlerde olmalı diye düşünüyorum. Bunları yazarın tek tek saymasını da pek doğru bulmuyorum. Ama kabaca söylersem: Elbette, bunların olması kaçınılmaz. Yoksa insan sıkılır. Ben çok çabuk sıkılan bir insanımdır, bu da sürekli yeni oyunlar peşinde koşmama neden oluyor. Hem hayatta hem yazında. Bunların oluşuysa ayrı bir keşif süreci. Kıpır kıpır bir sergüzeşt. Keyif almak istiyorum yazarken, bu da ancak kendiliğinden gelişen bir arayışla mümkün bence. Ana dertlerim belki aynı, yanına yamacına eklemlenenler olsa da. Edebiyat anlayışım değişti mi? Sanırım öze daha vurgunum, sözü azaltmaya. Ötekilere. Yitirmişlere. Yitirdiğinin farkında bile olmayan zavallılara. İnsandaki o oynak ikiyüzlülüğü deşmeye. Sevim Burak'ın da dediği gibi aklını yitirmişlere -ki içinde yaşadığımız bu çağda aksi ne kadar mümkün? Ama tüm bu zaman içinde duyguyu okşamayı unutmadan ve hareketleri de hiçbir zaman küçümsemeden. Çünkü söz yanıltıcıdır, hareketler daha çok ele verir karakterleri, tıpkı insanları verdiği gibi. Öze döndüm sanırım. Asıl derdime yeniden yaklaştım. Bu kadar yakın vahşetinin yaşandığı bir toplumda korkunç ailelerin ve korkunç geçirilmiş çocuklukların çok belirleyici olduğuna inanıyorum. Şiddetin her biçimini yaşıyoruz, aileden değilse bu kez okuldan, komşudan, arkadaştan, sevgiliden... Bu, derin kesikler açıyor ruhumuzda. İlla fiziksel olması da gerekmiyor bunun. Bir sözün ağırlığını yıllarca taşıyabiliyor insan kalbinde. Kardeşinin bir sözü yüzünden yıllarca kendine karşı güvensiz olabiliyor insanlar. Çünkü çocukken, sevdiklerimizin bize bile isteye kötülük yapabileceğini düşünmüyoruz. Kötülüğün çocukluktaki karşılığı daha farklı. O sözü söyleyen yakınımız diyelim, yıllar sonra aslında ne kadar korkunç biri olduğunu anlıyoruz. Ama iş işten geçiyor. Bu arada çocukluk çoktan yitirilmiş oluyor; erken büyümüş, erken ekşimiş, erken kaybetmiş, posası sıkılmış birilerine dönüşüyoruz. Otantik bir deneyim için sizi de beklerim."} {"url": "https://egoistokur.com/oylum-yilmaz-fantastigin-sansuru-yoktu", "text": "Rulo resimlerinde şaman kültürünü ve yanı sıra tabiat üstü figürleri, cinleri yansıtan ve 14. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Mehmet Siyah Kalem'in yaşamı ve kimliği bilinmiyor. Tarih kaynaklarından hiçbiri ondan sözetmiyor. Gerçek adı bile belli değil. Kimi resimlerin üstüne Kar-ı Üstad Muhammed Siyah Kalem yazılmış. Dil, insanoğulları ve kızlarının yarattığı en önemli büyü aracı bence. Dünyayı, insan benliğini ve yaşamı zihnimizde kodlar dil dediğimiz şey. Öyle ki, bizim için dilin dışında yaşamak diye bir şey kalmaz. Bu noktada kendi kendimize rahatlıkla şu soruyu sorabiliriz: Gerçeği dille kuruyor, kurguluyorsak eğer, gerçeküstünü, doğaüstünü de dille yaratıyor olabilir miyiz? Kuşkusuz evet. O zaman geçmişten günümüze fantastik edebiyata karşı bu direnç niye? Sen de çok iyi bilirsin ki iş fantastiğe gelip çattığında sanki insanlık ikiye ayrılır; dilin bize somut gerçekleri göstermesini isteyenler, böyle olmasını bekleyenler ve dili olağanüstünün kendisi olarak kabul edip mitlere, düşlere, fanteziye kendini açanlar. Gerçeğin yolunun, gerçeküstünden geçtiğini kavramakta yatıyor işin sırrı sanırım. Ama burada insani bir korkuyu da tespit etmeli. Fantastik edebiyatın, yaratıcı yazarın kaleminden çıkan bir şey olmadığını biliyoruz hepimiz içten içe. Kolektif bilinçdışımızdan, bin yıllar öncesinden süzülüp bize gelenlerin, korkuların, arzuların, ortak tahayyüllerin bir ürünüdür fantastik. Yüzleşmesi zor, çocuk masalı diye burun kıvırması kolaydır. Burada Mary Shelley'nin Frankenstein'ı yaratırken anlattıkları geliyor aklıma. Bir iddia üzerine, korku dolu bir öykü yazmak ister Shelley ve bir türlü yazamazken, bir gece gözünün önüne karanlık, boş bir odada kendine bakan korkunç, canavarımsı bir surat gelir. Ve işte öyle başlar artık klasiğin de ötesinde kültleşen romanına. Şimdi doğruya doğru, hangimiz arada sırada gözünü kapadığında canavarımsı suratlar görmez ki! Ama hangimiz yine bu görüntüler geldiği anda hepsini hızla silmeye çalışmaz. Canavarlar gelirler ve biz onlardan kaçarız. Sözün kısası, dili bizim yarattığımız doğaüstü bir şey olarak kabul edebilirsek, yüzümüze tutulan aynalara, çarpık da olsa bakma gücü buluruz kendimizde. Kaçmadan önce bir an tek bir an durup bakabiliriz canavarlarımızın yüzlerine. Ve bundan olağanüstü ne olabilir ki?! Çağdaş edebiyat, Joseph Campbell'in dediği ve hepimizin de bildiği gibi, büyük ölçüde çevremizde ve içimizde gezinen hastalıklı, umutsuz durumların cesur ve tam bilgili gözlemine dayanır daha çok. Fantastik edebiyat da bu noktada kendini gösterir, cesaretin de bir yere kadar olduğu yerde karşımıza çıkar. Direkt söylenemeyenleri, gizli kapaklı yaşananları olmayan ülkelerde kurgular, türlü çeşit yaratıklar aracılığıyla bize gösterir. Fantastiğin sansürü yoktur. Olmayan yaratıkların, olmayan toplumların ve kahramanların nesine dur diyeceksiniz? Neye, bu kadarı da fazla ama, diyeceksiniz. Vampirizm, şiddet, aşırı şehvetin, korkunun, arzunun bin bir türü, yüzü, gerçekte halının altına süpürdüğümüz bütün aşırılıklar fantastiğin de temel izlekleridir. Dolayısıyla hem bu anlamda hem de dili kullanma biçimiyle muhalefetin ta kendisi olur. Edebiyatın kötü çocuğu olması boşuna değil. Burada bir yanıyla tatlı, bir yanıyla da çok tehlikeli bir oyun vardır. Basit bir peri masalı gibi görünen bir metin, insan ruhunun erginlenme sürecine ışık tutar mesela. Ya da korkunç bir kan emici hayallerinizi süsleyen bir kahramana dönüşür. Sistemin bize gerçek, doğru, dürüst, iyi gibi gösterdiği tüm olumlayıcı kavramlara karşı ayak direr fantastik edebiyat. Kendi gerçekliğini, kendi yarattığı kavramlarla kurma iddiasındadır. Ben de bu iddiada, direniş ve sonuna kadar muhalif bir yan buluyorum. Ve son bir şey daha, fantastiğin semavi dinlerin birbirinden özenle ayırdığı iyilik ve kötülük kavramlarını, hepsinde değil ama bazı önemli eserlerde yeniden birleştiren, birleştirebilen günümüzdeki tek dil düzlemi olduğunu düşünüyorum. İşte tam da burada ortaya çıkıyor, bilinmeyene, fantastik olana, gizeme olan tutku ve ihtiyaç. Teknoloji tüm insanlığın yürekten inanıp inşa ettiği akıl çağının, modernitenin bir devam ürünü. Ancak akla, bilime, devamında da teknolojiye duyulan büyük hayranlık, insan ruhunu, duygularını aynı ölçüde doyuramadığı için kültürel olarak postmodernizm dediğimiz şey fışkırıyor içimizden. Modernizmin akılda başardığını, postmodernizm ruhta ve kültürde toparlamaya çalışıyor ister istemez. Ez cümle insan denen varlık yıldızların altında yattığında, ışık ışınlarını, evrenin dönüş hızını falan düşünmeyi değil, hayaller kurmayı seviyor hala. Bilgi dediğimiz şeye, bilinmeyene duyulan sonsuz arzu sayesinde ulaşıyoruz. Ve bilmediğimiz, gizemli olan, olağanüstü olan birşeyler yoksa, bu dünyayı yaşanır kılacak hiçbir şey yok demektir. Bir parça mistik olacak ama arayış yaşamdan geliyor, bulmak ise hikayenin sonuna, yani ölüme işaret ediyor. Aramak varken niye bulalım ki! Öncelikle fantastiğin bir edebi tür olarak ortaya çıkış ve kabul ediliş sürecinden başlayacağım. Çünkü bu atölyenin temel amaçlarından biri isteyen her okurun kendi eleştirel bakışını kurabileceğini kanıtlamak. Buradan yola çıkarak fantastik edebiyata yöneltilen haklı/haksız eleştirileri görmenin atölyenin katılımcılarını eleştiriye, eleştirel okumaya bir adım yaklaştıracağını düşünüyorum. Çok uzun yıllar bir edebi tür olarak kabul edilmedi fantastik edebiyat. Bunu derken korku, gotik, bilimkurgu gibi türleri de kastediyorum. Edebiyatın eğlenceli bir yan ürünü olarak kabul edildiler. Ama zamanla işler değişti. Neden değişti, nasıl değişti, bu değişimde milyonları bulan okuma oranlarının etkisi neydi, bunları göreceğiz hep birlikte. Fantastik edebiyatı elbette 19. yüzyıldan başlatmak yeterli değil. Mitler, destanlar, peri masalları da girecek işin içine. Kahramanın yolculuğu izleğini tel tel ayırıp işin içine eleştirel bakışımızı da katarak yeniden dikeceğiz. Bu dikişi tutturduktan sonra fantastiğin muhalif yönü, muhalif sözü üzerinde duracağız. Tüm aşırılıkların ortaya çıkma, çıkarılma biçimleri nelerdir, bastırdığımız, kötülük olarak adlandırdığımız tüm bu duyguların dilsel bir oyun aracılığıyla ortaya çıkması illa ki şart mıdır, birlikte karar vereceğiz. Kısacası dilin bir büyü aracı olarak kullanıldığı, içimizdeki ejderhaların başrolde olduğu ve fantastik edebiyatın, fantastik eleştirinin derinliklerine doğru giden bir yol bekliyor bizi dört ders boyunca. Türk edebiyatı ve fantastik denince şöyle bir durup derin nefes almamız gerekiyor. Çünkü konu oldukça çetrefilli. Cumhuriyetle birlikte sözlü edebiyatıyla arası açılmış bir toplumuz biz. Dolayısıyla içimizdeki cinler çıkarılıp atılmış nicedir. Batıdan gelen dalgayla başka kültürlerin cinleri, perileri, canavarları girdi edebiyatımıza. Ama her şeyin ithal olmadığı eserlerimiz de var tabii. Osmanlı döneminde yazılmış bilimkurgulardan Suat Derviş'in gotik eserlerine, edebiyatımıza dilin gerçeküstü yapısını da taşıyan Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Latife Tekin gibi yazarlarımızdan batılı aşağılamak için yola çıkıp neticede olağanüstünün dünyasında asılı kalan Hüseyin Rahmi gibi özel isimlere ve genç fantastik yazarlara uzanan geniş, canlı bir edebi dünya bu. Doğrusu içinde dolaşması çok zevkli."} {"url": "https://egoistokur.com/ozcan-yuksek-biz-olum-yasami-merak-ettigi-icin-yasari", "text": "Yıllarca Atlas Dergisi'nin yayın yönetmenliğini yapan ve halihazırda Magma Dergisi'ni çıkaran Özcan Yüksek, Kayıp Deniz, Cinistan, Hakikatçi gibi kitaplara da imza attı. Son kitabı Şehrazad'ın Sırları'nda masalların bize aktardığı hakikatleri deşifre ediyor, arketiplerin, sembollerin gerçek anlamlarını analiz ediyor. Mesela masallarda okuduğumuz hazineler ve mücevherler aslında insanın erdem arayışını temsil ediyor, üstüne atlayıp bilinmeyen diyarlara uçtuğumuz sihirli halı ise aslında bizi bambaşka yollara sürükleyen aşkı anlatıyor. Size en iyisi, Balıkçı Abdullah masalını örnek vereyim. Abdullah'ın ağına çok iri bir balık takılır. Sevinçle ağı çektiğinde bir de ne görsün; yarısı erkek yarısı balık bir mahluk yakalamış meğer. Yakından baktığında da hayret içinde o erkeğin kendisi olduğunu görür. Ağdan çektiği kendi bilinçaltının derinlikleri, daha doğrusu kendi gölgesinden başka bir şey değildir. Yüksek'le masalları ve sembollerin bize gönderdiği sırları konuştuk. Gezginlik gerektiren bir iş yaptığım için, masalların ilham verdiği coğrafyalara gitme fırsatım çok oldu. Böylece masalları anlamak için gerekli olan dördüncü boyut mantığına sokulmam da daha kolay oluyordu. 'Açıl susam açıl', 'Bir varmış bir yokmuş' gibi güçlü masal sözleri, bize dördüncü boyutun kapısını aralar. Bunun için sözcükler, kavramlar, manalar, sırlar, tuhaf vurgulamalar dünyasında yani dördüncü boyutta bir yolculuğa çıkmak gerekir. Gemi denilen benliğinin batması ve senin can havliyle ıssız bir adaya çıkman gerekir. İşte bu yolculuklar bana bunu sağladı, özellikle de 1001 Gece Masalları'nın coğrafyasına yaptığım yolculuklar. Çin, Hindistan, İpek Yolu, nehir yolu, orman yolu, limanlar, kıyılar, Serendip, başka adalar; 1001 Gece Masalları içinde geçen yerler... Bunlar sırlar yolculuğumun hasadının bol olmasını sağladı. Bugünün insanı aslında tek boyutu eksik bir dünyada yaşıyor ve masallar onu dört boyutlu dünyada dolaştırıyor, güzel olan da bu. Masallar, geçmiş insanların bize anlattığı yaşam öyküleridir aslında. Nasıl doğmuştur masallar sorusu, insan toplumunun ilk nasıl doğduğu sorusu kadar gizemli, tahminlere açıktır. Bu yüzden, yolculuklarım sırasında, hiç bozulmamış toplumların obalarını da ziyaret ettim. Bu insanlar, bugün artık ya yürümenin çok zor olduğu derin yağmur ormanlarının içlerinde, çölün ortasında yahut uzak adalarda yaşıyor. Eşitlikçi, şefsiz, öfkesiz, kralsız bu toplumların öyküleri bizim masallara pek benzemiyor. Çünkü, insanın içindeki ifrit, hükümdar, katil, hırsız, açgözlü, efendi ya da köle yok bu toplumlarda. Hayatın başlaması, kaplumbağanın doğuşu, ilk yemek, güneşin, ayın veya başka göz cisimlerin ortaya çıkmasına ait efsaneler. Masal, işte bu ideal, eşitlikçi, adil, saf, vicdanlı, şiddetsiz, ortak toplumun bir hayali bana kalırsa. Üstelik kendi öykülerinin kahramanlarını kralların, cellatların, hırsızların, ifritlerin aleminden alarak yapıyor bunu. Masal Sözlüğü örneğin vezirin akıl, kralın beden, celladınsa insanın kendi duyguları ya da öfkesi olduğunu bize söylüyor. Masallardaki tüm kahramanlar sensin aslında; katil de sensin maktul de. 'Bir varmış bir yokmuş' cümlesi, yaşam ve ölümün aynı olduğu anlamına gelir. Törensel ve büyüleyici bir söz. Her şey hem vardır hem de yoktur, üstelik önce var, sonra yok değil, aynı anda hem var hem yok... Ölümden korkan, ölümü yaşamın bir parçası görmekten uzak günümüz insanına, ölümün öykünün sonunda olmadığını, yaşamın ölümle birlikte var olduğunu anlatır. Yani artarda gelen süreçleri tarif etmek yerine bize, aynı anda var olan süreçleri tarif eder. Ölüm de canlıdır. Şehrazad'ın masal anlattığı Şehriyar ölümü temsil eder. Ölüm yaşamı merak ettiği için yaşarız biz. Şehriyar da öyküyü merak ettiği için Şehrazad'ın ölümünü her gecenin sabahında erteler. Balıkçı ve İfrit'in öyküsünde, balıkçı ölüm cinini bilmeden, istemeden denizin dibinden ağıyla kurtarır. Yaşamın başlangıcının denizde olduğunu söyler 1001 Gece Masalları. Masal, insanın anlamakta güçlük çektiği, örtük, saklı, kendi başına kaldığı hallerini ona hissettirir, bildirir, anlamasını sağlar. Toplumsal, yasal, siyasi, ideolojik, teolojik her türlü baskının altında bunalan insana soluk aldırır. Çünkü bilgiyi dikte etmeden sunar, yani otoritenin yaptığı şeyin tam tersini yapar. Hem ayrıca masallardaki hükümdar sensin zaten. Böyle düşününce, masal özgürlüktür! Kendi kendiyle baş edemeyen, yolunu yitirmiş insanı bunaldığı kalabalıklar arasından ferah bir yere çıkarır, yitirdiği yolu buldurur. Masal sana 'Şuraya git, bu taraftan gel' demez, bunu sen kendin bulursun. Her şeyden önce, gerçeğin yalnızca masallar tarafından bilindiğine ikna oldum. İkinci olarak, geçmişin bilgeliğinin bugün küçümsendiğini, 'Bana masal anlatma' lafıyla masalların aşağılandığını, üstelik bunun aydın çevrelerde, edebiyatta bile itirazlara neden olmadığını fark ettim. Masallar, çocukları uyutmak için anlatılıyor, özgün öyküler bozularak çocuklar için yeniden yazılıyor, kitapçıların çocuk kitapları bölümünde sergileniyordu. Kimsenin elinden çıkmayan öyküler olan masallar, yaşadığımız çağda iğdiş ediliyor; sahipsiz, anonim, halkın belleğinde saklı öğretilerin değeri küçümseniyordu. Masallar içeriği kadar biçimiyle de eşsizken birey, yalnızca kendi yaratıcılığını ve bilgisini kutsuyordu. Masallarla ilgilenmeye başladıktan sonra, insanlara bildiklerimi, görüşlerimi anlatırken, dikte etmeden anlatmanın yollarını aramaya koyuldum, tabii bu alanda büyük başarılar elde edemedim. Yolun bu olduğu konusunda ısrarcı oldum yine de. Hatta 'Dünyayı masallar kurtaracak' diye yazdım, masal romanım Kayıp Deniz'in arka kapağına. Ayrıca, yaşamı, olan biteni, öyküler, küçük anlatılar içinde anlama alışkanlığını edinmeye başladım. En azından, pek çok şeyi siyasi kavramlardan önce, masal kavramlarıyla anlamaya, anlatmaya başladım. Faşist, despot, diktatör, zalim, şu, bu gibi tanımlamalar yerine, örneğin masallardaki ifrit tanımını daha çok benimsedim. Çünkü hepimizin içindeki ifriti bize tarif eden ve uyaran masallardaki şahıslar pek çok yerde, en çok da büyüklü küçüklü iktidar koltuklarında karşımıza çıkıyordu. İfritle mücadelenin kendi içimde başlaması gerektiğini de fark etmiştim. Kendimi en çok Sinbad'a benzetiyorum ama ondan farklı olarak acemi, ürkek ve birazcık da olsa heyecanlı bir maceracı. Onun gibi içimde saklı ıssız adayı keşfetmek için yolculuklara çıkıyorum. Yalnızca deniz yolculuklarına değil, içimdeki yolculuklara da çıkıyorum. Dev bir kuşun pençelerinde bir uçurumdan diğerine uçtuğumu hissediyorum. Yaşamı bir macera olarak hissetmeyi seviyorum. Zaten başka bir yolu beceremiyorum. 1001 Gece Masalları, Fransız eski eser meraklısı Antoine Galland tarafından Osmanlı topraklarında, Halep'te bulundu. 1704 yılında Paris'te yayınlandığında tüm Avrupa'yı sarstı. Batı edebiyatını, resmini, müziğini, sonrasında sinemasını derinden etkiledi, hem tarzı, hem konuları itibarıyla ilham verici ve etkiliydi. Sinbad, Alaaddin, Cin, Şehrazad hep baş döndürücü karakterlerdi. Öykünün kıskançlık duygusunun gerilimine dayalı olması Avrupalıları çok şaşırttı, hatta oryantalist önyargılarını güçlendirdi. Ortadoğu'nun işgal edilme seferlerinde bu masallar motivasyon kaynağı oldu. Doğunun güzel ve aşktan yoksun kadınlarını kıskanç, katil çirkin erkeklerinden kurtarmak adına yolculuğa, sefere çıktılar. Oysa 1001 Gece Masalları, diğer tüm masallar gibi insanların ortak psikolojisini anlatır. Batı, 1001 Gece Masalları'nın 2000 yılı bulan, beki de aşan bilgeliğini fark etmedi. Freud bu masalları okusaydı eğer, insanın ikinci bilincini anlatan öyküleri şaşkınla fark edecekti. Balıkçı Abdullah'ın ağına takılan yarısı balık yarısı adam mahluku anlatan öyküde olduğu gibi. Bilinçaltının bastırılmasını anlatan küplerdeki cinler, ifritler gibi. Kastrasyon teorisini anlatan Sudanlı üç haremağasının başından geçenler gibi. Tüm bunlar bugün dahi yeterince bilinmemektedir. Masalların diyalektik düşünce biçimi filozoflar tarafından da fark edilmemiştir bana sorarsan. Öyküleri bize şehrin özgür kadını anlamına gelen Şehrazad anlatır. Masallar, bir anlamda insanlığın ilk ütopya kurgusu ve öyküsüdür. Özgürlük ve adalet öyküsü. Şehrazad yaşamı, Şehriyar ise ölümü temsil eder, bu da ölüm-yaşam felsefesinin benim görüşüme göre en görkemli anlatısıdır, üstelik tek bir kişinin kaleminden çıkmamıştır bu anlatı. İfrit, ikinci kişiliğimizdir, bizi yoldan çıkarmaya çalışır, o korkularımız, hırslarımız, açgözlülüğümüz ve daha pek çok şeydir. Sinbad ise, maceracı ruhumuzdur; kendini ruhsal anlamda tehlikeye atan ve yine ruhsal anlamda başkalaşan... İki Sinbad vardır öykülerde, ama öyküyü kaynağından okumayanlar filmlerin etkisiyle tek Sinbad var zanneder. Öykü bizi içimizdeki ıssız adayı keşfetmeye çalışır, herkesin içinde maceracı bir Sinbad ve keşfedilmeyi bekleyen ıssız bir ada vardır. Yine de masalların baş kahramanı bana kalırsa tacirdir. Tıpkı tacirin malını değiştirip başka bir mal alması gibi, insanı kendini satıp başka bir 'kendi' almasını tarif eder. Kendini yık, kendini yeniden bul, kendini sat, başka kendini al. Değiş tokuş. Türkçedeki ifade çok güzel ve anlamlıdır. Kendinle çarpış. Kıskançlık yüzünden her gece bir bakireyle evlenip sabaha karşı karısını öldüren Şehriyar'la evlenmek isteyen son kadın, Şehrazad'dır, yani vezirin kızı. Zaten daha önce 3000 kız, evlendikten bir gece sonra öldürülmüştür ve geride vezirin kızından başka kimse kalmamıştır. Şehrazad, babasının itirazlarına rağmen kararında ısrarlıdır, çünkü kendine güvenmektedir. Hal böyleyken, Şehrazad'ın vezir babası, ona evlenmeden önce bir masal anlatır. İşte bu masal bizim, dünyaya, insanlara nasıl bakmamız gerektiğini anlatan masaldır, yani erkeğin neden kıskandığını anlatan masal. Benim 1001 Gece Masalları'nı çözümlerken dayandığım doğa psikolojisini anlatır bu masal. Doğa psikolojisi, çok yeni, doksanlı yıllarda büyük ölçüde ABD ve İngiltere'de ortaya çıkmış ve giderek büyümüş yeni bir psikoloji dalıdır. İşte masal bunun o yıllarda zaten bilindiğini bize kanıtlar. İşin ilginç yanı, bu masalları ilk okuyan Batılı entelektüeller, Şehriyar'ın kıskançlığını ve her gece bir bakireyle evlenip ertesi sabah onu öldürmesini zalimlik saymıştır. Öyledir de. Ama bu durum gerçek de değildir aslında. Masal Sözlüğü'nde kanıtlamaya çalışıyorum; öyküde kıskançlık yalnızca erkeğin zihninde belirir. Erkek, karısı ya da sevgilisinden uzağa gittiğinde, kıskançlık ifritinin etkisi altına girer. Sözlükte bunu ayrıntıyla anlatıyorum. 1001 Gece Masalları'nda kadın özgürdür, adı da 'şehrin özgür kadını' yani Şehrazad'dır. Hatırlayalım, Şehrazad'ın kardeşinin adı da Dünyazad'tır. Bu arada, sadece 1001 Gece Masalları'nı değil, Kırmızı Başlıklı Kız, Rapunzel, Pamuk Prenses, Sinderalla gibi öyküleri de çözümlüyorum. Masallar arasında ayırım yapmakta zorlanıyorum. Beni etkileyen ve hayatımın önemli ilkelerini oluşturan masallardan örnek verebilirim. Şehrazad'ın birinci gece anlatmak için seçtiği masal benim için en önemli masaldır. Tacir ve İfrit'in öyküsünü anlattığı masal. Bu öykü dünyaya nasıl bakmak gerektiğini tarif eder bize. İfrit'in oğlunu, hurma çekirdekleri yüzünden bilmeden öldüren tacirin öyküsü, bilmeden ve görmeden yaptığımız her hareketin evrende bir sonuç yarattığını anlatır. Bundan dolayı sorumluyuz, öyküde de tacir, ifritin oğlunu öldürdüğü için sorumludur, itiraz etmez, 'Ben görmedim' demez. İşte size fizik yasası kadar net bir ahlak yasası. Başkasına karşı, tanıdığım ya da tanımadığımız kişilere karşı, ondan da önemlisi doğaya karşı, bilmeden ya da bilerek kötü ya da iyi etkide bulunabiliriz. Her eylemimizden sorumluyuz."} {"url": "https://egoistokur.com/ozen-yula-ask-gunahlarin-en-sevab", "text": "Oyun elbette bununla sınırlı değil; Kırmızı Yorgunları'na tek bir pencereden bakmak yanlış olur. Underground bir tavır da görmek mümkün. Kenarda, kıyıda kalmayı tercih edenlerin hikayesini anlatıyor Kırmızı Yorgunları. Buna, kenarda yaşayanların direnci de denilebilir, dışarıdaki o bambaşka dünyadan kaçışları da; nasıl algılarsanız! Merkezde, yani yerin üstünde olanlar mı, yoksa kenarda, yani yerin altında olanlar mı daha cesur ve gerçek, diye sormanın zamanı geldi! Öyleyse sözü Özen Yula'ya bırakalım. Çizgi roman kahramanlarını seçmenizin altında, söylediğiniz nedenlerin dışında zamanla ilgili bir sorunsal da olabilir mi? İzlediğim oyunlarınızın dışında kitaplarınızda da zaman kavramı sizi çok ilgilendiriyor sanırım. Özellikle de zaman ve değişimi irdeliyorsunuz. Evet, bu oyunu yazma aşamasında dönem değişiyor ama buna hazır bir yapı yok diye düşünmüştüm. Dolayısıyla bu yapı karşısında kendini nasıl savunacağını bilemeyen çaresiz insanlar oradakiler. Belki Çehov'daki kadar bir umutsuzluk ve çaresizlik içinde değiller; ama bu ülkede de yapı değişiyordu. Nasıl ki Çehov Sovyetler Birliği'nin doğuşuna giden yapıdaki eski insanların durumlarını anlatıyorsa, bu dönem de sanki bizim çaresizliğimizdi. Dolayısıyla yapısı Çehov'dan farklı bir biçimde, komedi üslubu içinde yerini buldu. Evet, alışkın olmadığımız, yerleşik tiyatronun içine oturtmaya çalıştığım bir yapıydı. Çünkü yerleşik tiyatro genelde burjuva hayatlarını, aile hikayelerini, kuşaklararası çatışmayı ve parasal dönüşümü ve bu parasal dönüşümün eski kuşaklar üzerindeki etkisini, onların zavallılığını, yeni kuşakların hırsını anlatan hikayeler sundular. Genelde hep daha yaşlıların hikayeleri anlatıldı. Bunlar kabul gördü. Yazar ve insan olarak hep şuna inandım: Eğer edebiyatın günümüzde bir işlevi varsa, kenarda köşede kalmış insanların hayatlarının anlatılması gerekir. Kimse caddenin kenarında bekleyen, vücudunu satan kadın ya da adamın hikayesini anlatmayı düşünmüyordu. Onları görmezden gelmeyi tercih ediyorlardı. Bu daha kolay çünkü. Sonra evlerin içine giriliyor ve o kapalı kapıların ardındaki ailevi sorunlar anlatılmaya başlanıyor. Genelde bu yapıldığı için ben sokaktakilerin peşine düşmeyi tercih ettim. Hikayelerde, oyunlarda tacize uğramış, mağdur durumda bırakılmış kadınları, çocukları, yaşlıları özellikle kaba güç karşısında kendini korumayı başaramayan kişileri anlatmaya çalıştım. Kıyıda köşede kalan insanlardan söz etmişken, aslında kitaplarınızın önemli bir kısmında gözlemlediğim başka bir şey var; kasaba olgusu ya da küçük yerleşim yerleri diyelim... İlk etapta bu merkezden uzak kalma durumuna işaret etse de, merkezi hatırlatma olarak da değerlendirebilir. Kasabaları seçmenizde, yine zaman olgusuna da bir gönderme var. Şehirde hayat hızlı akar. Değişim vardır. Küçük yerlerde ise zaman durağandır ve bu bize tekrar duygusunu yaşatır. Evet, bu çok doğru. İnsana monoton ve tekdüze gelmesi enteresan. Özellikle yeni sinemacıların bir kısmında, kasaba gerçekliği daha farklı hissettiriyor kendini. Ben taşrada, Güneydoğu'da, Gaziantep'te büyüdüm. Çocukluğumun bir kısmı da Urfa ve Mersin'de geçti. Bütün yazlarımı, tatillerimi kasabalarda geçirirdim. Payas'ta, Arsuz'da, Dörtyol'da, Adana'nın Karataş ilçesinde... Genelde çocukluğum Antep'te geçtiği için oradaki hayat biçimi bana değişik gelirdi. Bir yandan insanı uyuşturacak kadar huzurlu ve rahat ettirecek bir yapı var, bir yandan da korkunç patlamalara gebe, üstü kapalı, örtük bir şiddeti içinde barındırıyor. Yani insanların birbirine farklı şekillerde şiddet gösterdiği, çok yüzeyde göstermediği bir yer. Bu insan tabiatıyla ilgili bir şey. Bugün İstanbul'da yaşayanlar da o kasabalardan, şehirlerden gelmişler. O insanları onların geldikleri yerden başlayarak anlatmak doğru bir seçimdi. Bunlar aynı zamanda bir zamanlar Doğu'dan, Güneydoğu'dan kalkıp Almanya'ya giden, onlarla beraber uyum içersinde yaşamak yerine geldiği yerin yapısını orada oluşturmaya çalışan insanlar. Beraber yaşamayı bilemedik. Belki İstanbul'da da beraber yaşamayı bilemiyoruz. Gerilimi yüksek bir şehir burası. Onun için şiddetin her an patlak vereceği ve sirayet edip büyüyebileceği bir yer aynı zamanda. Aynen öyle. Farklı şehirlerden, bölgelerden göç etmiş insanların yerleştikleri semtler var. Aslında bir şekilde ayrışmışlar. Getto diye tabir edilmeyen aslında getto olan yerler var. Bunların alt kültürleri, kendi içlerinde oluşturdukları argoları ya da konuşma tarzları var. Yoğun biçimde kendi adetlerini yaşama istekleri var. Bunları anlamak için onların geldikleri yere bakmak gerek. Öbür türlü bir burjuva yazar gözüyle bunu anlatmak mümkün değil. Bir laboratuvar çalışması gibi uzaktan bakarak yazamazsanız. Bizde bazı sanatçılar Güneydoğu'ya, Diyarbakır'a, Mardin'e gittiler. İyi niyetli bir çabaydı aslında; ama bir bakımdan da İngiltere'nin Hindistan'a uygarlığı götürme çabasından farkı yoktu bunun. Açık konuşayım, ben sizi yurt dışında kaldığınız zamanların dışında hep büyük şehirde yaşamış biri olarak düşünmüştüm. Kitaplarınızı toplu halde okuyunca öyle olmadığını fark ettim. Küçük yerlerde yaşayan insanların duygusunu, ruhunu ya da yöre insanın tavrını anlatmanızdan çok etkilendiğimi söylemek isterim. Çünkü şimdiki yaşam tarzım ve birikimlerim doğrultusunda bakılınca başka bir yapıdaymışım gibi görünüyor. Sonuçta on yedi yaşında çıktım evden. 1982- 83 yılıydı; sıkıyönetimin en yoğun olduğu yıldı. Bir burs kazandım ve ailem yurt dışına gitmeme izin verdi. Üstelik tek evlatları olmama rağmen. Gaziantep Anadolu Lisesi'nden ABD'ye gittim. Anne tarafım Gaziantepli, baba tarafım İzmitli. Ama annemin memuriyeti nedeniyle oradaydık. Babamın görevi de Adana'daydı. Öyle gidip geliyorduk Adana Antep arası. O zamanlar bir çocuğun, tek başına bir yerlere gitmesi o kadar kolay değildi. Dolayısıyla ilk başta uluslararası çalışmalarım akla geliyor ama nerede büyüdüysem ve yaşadıysam onun bilgisinden yola çıkarak devam ettim yaşamıma. Hani felekten bir gün çalmak gibi deyimler var ya, sanki onu bir an olarak değerlendirip yapabilmek mümkün. Yani çevrenizden, sevdiğiniz insanla birlikte çevrenizden kendinizi soyutlarsanız, hakikaten zamanı bir yerinden koparmış oluyorsunuz. Beraber sıkılabiliyorsunuz, beraber susabiliyor, beraber oturup, başınızı omzuna dayayabiliyorsunuz. Bir şeye bakıp o durgunluğu seyredebiliyorsunuz. Belki bir taşra durgunluğu gibi bir şey ama, zaman bir yerinden kopmuş oluyor. Durarak zamanı koparabiliyorsunuz. Buradan aşka ya da yaratılış hikayesine de gidebiliriz. Sizin zaman ve mekan sorunsalınız dışında yaradılışla ilgili sorularınız da var. Hem Kırmızı Yorgunları adlı oyunda hem de birçok kitabınızda yaradılış hikayesine göndermeler var. Arkeoloji bir bilim dalı. Ama insanlık tarihi konusunda çok sınırlı bilgi ve birikimimiz var. Dolayısıyla tarih boyunca nereden geldik, nasıl gerçekleştik sorularını açıklamaya çalışıyorlar. Bunu kutsal kitaplarla, evrimle açıklamaya çalışıyorlar. Ve her kültür kendi mitolojisi içinde ayrı bir yaradılış miti buluyor. Fakat bu iki karşıt şeyin bir araya gelmesiyle ya da bir şeyin ikiye bölünmesiyle oluşuyor. Mitlerden önce hurafeler var, hurafelerden önce hiç bilmediğimiz durumlar... Birçok yeni teolojik düşünce de var. İnsan olarak merak ediyorsunuz. Benim merakım da bu. Evet, hepimizin burada olmamızın bir sebebi var. Zaman ve mekan olarak da enteresan geliyor. Bir şeyleri hissediyor olmak ve bu vücudun bize verilmiş olması ya da bir şekilde bu vücudun içine sığdırılmış olmamız ilgimi çekiyor. Bunun bir ucu çok büyük bir yabancılaşmayı da beraberinde getirebilir. Oysa ki burada kalmayı, bu zamanı yaşamayı, bu mekanda, bu bedenle yaşamayı, bunun tadına varmayı seviyorum. Bir şekilde istekleri dışında farklı yaşam biçimlerinin, farklı bedenlerin içine atılmış ve orada büyümek zorunda kalmış insanların birlikte var olma çabaları; aile kurmaları, sevgili olmaları ilgimi çekiyor. Yaratılış hikayesinde o zamandan günümüze neler değişti ve ben neden buradayımın cevabını merak ediyorum. Akıp giden ve hiçbir zaman değişmez diye bir algı yarattığımız şeyleri hayatın büyük matematiği içinde, bizim aklımızla, zekamızla çözemediğimiz şeyleri tesadüf adı altında, daha kaderci bir yere oturtmaya çalıştığımız bu yapıyı merak ediyorum. Ve anlamadığım için de sorular soruyorum. Şu andaki algımızla değil. Somut olarak adına bir şey koymuşuz, takvimlerle ehlileştirmeye çalışmışız. Dolayısıyla kendimize bir ömür payı biçmişiz Elbette bunun dışında farklı zaman anlayışlarının olduğunun bilincindeyim. Ama beynimizin kullanabildiğimiz kısmıyla, bugünkü zekamızla çözemeyeceğimiz bir şey bu. Aslında her şey gördüğümüz kadar. Ona birtakım sırlar yüklemeye çalışan insanoğlu. Hayat o kadar karmaşık değil. Yalın ve basit. Bu düşünce yapılarıyla, farklı boyutları işin içine katarak karmaşık hale getiren biziz. Bir şekilde de başarılı olmuşuz. Irkçılık kavramı, belli düşünceleri, inançları sahiplenme ve bunların çatışması... O kadar karıştırılamasaydı daha sade bir yaşamımız olabilirdi. Amaç zaten karıştırmak. Yoksa kurdukları sistem nasıl devam edecek ki? Özellikle ekonomiyi yönetenlerin işine gelmez bu. Devlet, ekonomi, din diye adlandırdığımız sistemleri, milliyetçiliği... Bunların hepsini işletmek için insanların kafasının karışması ve oyalanması gerekiyor. İşte bu yüzden, yaşlılıkta daha emniyetli bir hayat standardı yakalamak ve bir ömrü kredi kartlarını ödemek için geçirme sistemi oluşturuldu. Dünyanın her yerinde bu böyle. Ne yaparsınız yapın kaçamıyorsunuz. Neticede hayat alıp verme üzerine kurulu. Hep eylem üzerinden kuruluyor birçok şey; eylemek, eyleyebilmek, eyler durumuna getirmek... Bir bütünün paçasıyız. Parça parça bir yapının izindeyiz. Bir bütünlük kavramı olması gerektiğine inanıyorum ama o bütünlük kavramını çok da doğru yerlerde aramadığımızı düşünüyorum. Birçok farklı felsefe kuramında bir temel bütünlük arayışı ya da parçalılığın sorgulanması durumu var. Bir temel bütünün parçasıyız; ama varlık sebeplerimiz bütün bunların dışında gibi geliyor. Sıradan bir şey söylemeye çalışıyorum. Eyleyerek var oluyoruz fakat bunu sadece kendimiz için eylediğimizde hiç bir şeye yaramıyor. Ve bunu bir bütünün parçası olarak eyleyebilirsek dünya için eyleyebilirsek bizim burada yaptığımız bir şey başka bir kıtada başka yerde başka biri şeyi etkileyebiliyor. New age tarzı düşüncelerden söz etmiyorum. Daha insani bir yerden konuşuyorum. Halen vicdanın çok önemli olduğunu düşünüyorum. İnsan olmanın temeli sadece nefes almak, düşünmek değil. Önce vicdan sahibi olmaktır. İnsanların burada bunu öğrenmek üzere eğitildiklerini düşünüyorum. Anlıyorlar ama anlamıyorlar. Gazetelerdeki bütün o üçüncü sayfa haberleri, TV kanallarındaki buzlandırılmış görüntüler, şiddet haberleri... Bunlar savunma yolları ya da daha popüler yöntemlerle bunlara karşı figürler oluşturma çabası. Yani popüler kadınları bir araya getirip, makyajla dayak yemiş kadına dönüştürüp fotoğraflarını çekmek gibi. Bunlar başka bir yerde duruyor, bunlar gerçek araçları değil. Çünkü o fotoğrafları çekenlerin ve çektirenlerin, eve gittiklerinde; TV'de bir kadın cinayeti haberi gördüklerinde neler hissettiklerini bilmem gerekiyor. Kadın demişken, Kırmızı Yorgunları'nda oyunun finali kadınların ayağa kalkmasıyla ya da isyanıyla bitiyor... Kadınlara karşı öncelikli bir yer açmışsınız yüreğinizde. Yok, vazgeçtim; bunu sormayacağım. Annenizi sormak istiyorum. Yoğun bir sevgi hissettim yazdıklarınızda. Anne kavramı önemli. O da bu dünyadaki eğitimin bir parçası. Son beş yılı işimi gücümü bırakarak anneme bakarak geçirdim. Çok güçlü bir kadından, bebek gibi bakıma muhtaç bir kadına dönüşmesini, ölüme adım adım yaklaşmasını gördüm. Böyle bir görüntü var aklımda. Ama bu dedikleriniz bunlardan önce yazıldı. İçinde büyüdüğüm ortam kadınların etkili olduğu, söz sahibi olduğu bir yerdi. Kadın ve erkeğin aynı ortamda oturduğu bir yaşam vardı Gaziantep'te. Akşam yemeklerinin saatlerce sürdüğü, farklı lezzetlerin tadıldığı sofralar kurulurdu. Bu bir yaşam tarzıydı orada. Ve kadınlar kocalarına söz geçirirlerdi. Onlarla olan bu düzenin daha iyi bir düzen olduğunu ve daha özgürlükçü olduğunu da gördüm. Evet gelenekleri ve inançları vardı ama gerektiğinde dur dedikleri şeyler de vardı. Bugün insanların dur deme özgürlükleri giderek ellerinden alınıyor. Özellikle büyük şehirlerde, mega kentlerde size sunulan konformist yaşam özgürlükmüş gibi algılanıyor. Buna ulaşmak aslında o kadar kolay değil. Çünkü kadınlar bir işi ele geçirmek için savaşmak zorunda kaldığını hissettiğinde; kendinde var olan şefkat ve merhamet hissinden, vicdan hissinden sıyrılmaya başladı. O zaman o ataerkil yapının kendilerine verdikleri silahları aynı şekilde kullanmak suretiyle o yapının bir parçası haline dönüşmeye başladılar. Kadınlık hallerini sadece evde ve yatakta gösterebilecek bir duruma geldiler. Genel yapıdan koparıldı kadınlık kavramı. Elbette. Bu, Hayat böyle! Ne yapalım demek değil. Tersine, o kaderci anlayışa sığınmamak gerek. Biliyoruz ki bir oyun bu. Kadın meselelerine yararı olacağına ve dikkat çekeceğine inanıyorlar. Ama erkekler için böyle bir şey yok. Mesela erkek kütüphanesi yok. Erkekler için bir akıma dikkat çekecek bir şey yok. Bu yapıyla oynanarak başka bir şey yapmak isteniyor olabilir. Belki de kadınların iş hayatında daha özgür ve güçlü olmaları için Sex and City gibi filmlerin yönlendirici etkileri olabileceğini düşündüler. Sözüm ona eşitlik sağlanabilmesi için yönlendirilmesi gerekiyordu belki de. Ama bunun, insani değerleri göz ardı etmek uğruna yapılmaması gerekiyordu. Ne yazık ki sistem bunu öngörüyor. Entegre olmak için belli şeyleri kapının dışında bırakıp içeriye gireceksin. Gerektiğinde iş arkadaşın olan diğer kadını işten kovdurtacaksın. İnsani değerler açısından aynı durum erkekler için de geçerli elbette. Aşk hep ölümcül bir günah gibi görülüyor hikayelerinizde. Yasak meyveye gidiyor işin ucu. Benim için ölümcül değil, yaşamsal bir şey aşk. Fakat günahların en sevabı. Bütün söylencelerde, dinde, aşk efsanelerinde, gelenekçi hikayelerde anlatıldığı gibi insanların hayatını yitirmesi veya ceza çekerek diğerine ulaşmasıyla sonuçlanan bir şey değil. Ulaşamadığı için aşka dönüşüyorsa bir günah, bir sınanmaysa, o günahların ve sınanmaların en sevabı, en önemlisi gibi geliyor. Aşk iki tarafın arzusuyla olan bir şey; ona tarih boyu ne kralların sözü geçiyor, ne de tanrıların. O yaşanıyor. Eğer kesilirse de bir yerde mesela; kazayla, kısmetle... ne dersek diyelim, o aşkın daha başka boyutlarda sürdüğünü düşünüyorum. Yani bu yaşadığımız zamanla ve mekanla sınırlı değil. Daha aşkın bir şey olduğunu düşünüyorum. İçgüdüsel bir şey. Bazen eşinizi bulduğunuzu sanıyorsunuz ama bakıyorsunuz ki değilmiş. Bazen de aşkın kendisi, kavramın kendisi önemli oluyor. Öznesi çok acı verebiliyor. İnsan öznesinden vazgeçse dahi, o aşk denen genel yapıdan vazgeçmiyor. Bunun da zamansız ve mekansız olduğunu düşünüyorum. İster istemez ayrışacaklar; çünkü farklı şeyler düşünüyorlar ve ortak amaçları kalmadı artık. Ortak amacı olamayanın özel amacı da olmaz. Ama bireysel olarak hırsı fazla olur. Doğal olarak başka bir şeye dönüşerek var olabilir ancak. Dünya üzerinde tiyatroyu yok etmeye ya da ehlileştirmeye çalışan çok olmuştur. Ama bu tiyatro daha çok başbakanlar gönderir."} {"url": "https://egoistokur.com/ozgen-k-danyal-hayallerimiz-hayal-kirikliklarimizdan-daha-buyu", "text": "Çok doğru, şiir doğası gereği metalaştırılamıyor; ticari olarak ne şaire ne yayınevine hiçbir getirisi yok şiirin. Buna rağmen bilindiği gibi ülkemizde çok fazla şiir yazılıyor, böyle de bir çelişkisi var bu işin. Ve fakat şiirin, ülke edebiyatının lokomotifi olduğunu da unutmamız gerekiyor. Şiir okuru önemli bir vizyona sahip; şiirin bir değişim değeri olmadığını düşünerek ondan vazgeçmek bindiğimiz dalı kesmeye benziyor. Her ne kadar bu tahlil günümüz iletişim araçlarının tamamını kapsamasa da, basılı yayınlar içinde şiirin önceliğinin bir şekilde korunması gerekiyor. Zira internet edebiyatı gibi bir durumun, özellikle son on yıldır, şiirin lokomotif gücünü fazlasıyla üstlendiğini de görmeliyiz. Dergiciliğin, dijital olanla beslenmek durumunda olduğunu da aklımızda tutarsak; şiir, koşullarınız ne olursa olsun, asla vazgeçemeyeceğiniz bir türe dönüşüyor. Biz Hayal Yayınları olarak elimizden geldiği kadar genç şairlerin önünü açmaya, eski kuşak şairlerimize vefa borcumuzu ödemeye, şiirden ödün vermemeye çalışıyoruz. Çünkü Hayal böyle başladı, böyle de devam edecek. Bu durumun benim için romantizmle doğrudan bir ilgisi yok aslında; her ne kadar Yel değirmenlerine karşı Don Kişot olmaya benzese de biraz... Gerçekçi olmak gerek: Şiiri sevmek ve ona bir yayınevi olarak yer açmaya çalışmak, romantizmden ziyade fedakarlık ve fazladan emek anlamına geliyor. Ama birileri bunu da yapmalı, ilerlemeden söz edemeyiz yoksa. Şirin getirisi ticari değil, ama işte böyle bulaşanın bırakamadığı yaşamsal bir tatmini var. Genç şairleri ve iyi şiirleri literatüre katmak, naçizane de olsa edebiyatımıza bir katkıda bulunabilmek gibi. Biz Hayalimiz hayaliniz olsun! diyerek yola çıktık. Üç ayda bir yayımlanan Hayal Kültür Sanat Edebiyat Dergisi'ni yayımlamaya başladık ve 2007 yılında telif hakları ajansımızı kurduk. 2011 yılının sonunda da büyümek, daha fazla insanı kültür, sanat ve edebiyatla buluşturabilmek üzere İstanbul'a taşındık. Yayınevimiz Türk şair ve yazarların da desteğiyle Türk sanat, kültür ve edebiyatını yurt dışında hak ettiği yere getirme çabasında oldu en başından beri. Biz bir hayalle yola çıktık ve Hayal Yayınları ve Telif Hakları Ajansı'nı bu günlere getirdik. Hayal dergisinde yıllardır iki bölümümüz var, biri her sayıda ayrı bir konu seçtiğimiz dosyamız... Bugüne dek Şiir ve Din, Şiir ve Felsefe, Türk Şiirinde Kadın, Şiir, Şair ve Vicdanı, Şiir ve Şair Duruşu, Şiir ve Kitsch, Şiir ve Tiyatro, Erkeğin Darası Kadın olmak üzere birçok konuya yer verdik; bu konularda çok değerli şair, yazar ve araştırmacıların yazılarını dosyamıza aldık. Örneğin bugüne dek hangi dergide Şiir ve Kitsch gibi bir dosya hazırlanmıştır? Dosya bölümümüzün düşüncenin önünü açtığını, aynı zamanda toplumsal konulara da eğildiğini ve yazanların kendilerini özgürce ifade edebilecekleri bir platform oluşturduğuna inanıyorum. Adı, Dergi Belgeliği... Yakın tarihte yayımlanmış edebiyat dergileri hakkında. Yayımlanmış tüm dergilerimiz, orada, tarihin içinde başlı başına birer belge olarak duruyorlar. Ortada büyük bir hazinenin olduğunun bilincindeyiz. Hatta kendimize ait tüm metaforları orada görmek de mümkün. Zira bugünün şairleri, editörleri, dergileri ve yazarları olarak bizlerin, var olma koşulları dahi oradan türemekte. Kendimiz dediğimiz de sahip olduğumuzu düşündüğümüz pek çok uç, dergilerin serüvenleriyle daha da iyi anlaşılır kılınabilir. Kendi başlarına birer belge niteliğindeki bu yayınlara, toplu ve sistemli bir bakış sergiliyoruz bu bölümde. O dergileri bugünün koşulları içinde yeniden kavramaya ve çözümlemeye çalışıyoruz. Sözü edilen derginin örgütlenmesinde bizzat yer almış insanlarla, o günü ve dergiciliği, bugünün görme biçimleri üzerinden yeniden anlamaya çalışıyoruz. Kütüphanelerden edinilebilecek sınırlı bilgiler dışında, derginin mutfağında yer almış yaşayan edebiyatçılarımızın anlattıkları, o dönemdeki edebiyat ortamı ile bugünkü arasında bir karşılaştırma yapmamızı sağlıyor ve tüm bunların, kayda değer sonuçlar ürettiğinden hiç şüphemiz yok. Belki de dergi belgeliğinin asıl anlamı; her sayıda biraz daha büyüyen bir havuz yıllar sonra tekrar değerlendirilmek istendiğinde anlaşılacaktır. Çünkü ansiklopedik bilgilerin sınırlarını çoktan aşmış bir yorum havuzuyla karşılaşacak okur. Ayrıca böylece dergilerin unutulup gitmesine de izin vermemiş oluyoruz ki, bu bir vefa borcudur. Kısacası biz yapıyoruz, takdir edebiyatımızındır. Hayal Yayıncılık olarak şiir, öykü, roman, deneme, felsefe, antoloji, günlük ve hatta çocuk kitabı da dahil olmak üzere, bugüne dek 130'un üzerinde kitap yayımladık. Ödüllü veya ödülsüz tüm şiir kitaplarımızın şiir mecrasını genişlettiğine inanıyoruz. Genç şairlere bir alan açmanın yanı sıra kendini ispatlamış şairlerimizin de kitaplarını basıyoruz. Bunların yanı sıra yayınladığımız çeviri yapıtlar var ve buna giderek daha çok eğilmeyi düşünüyoruz. Adonis, Bertolt Brecht, Mahmud Derviş'ten yapılan çevirilerimiz ve Çağdaş Arap Kadın Şairler Antoloji'miz bizim için önemli. Şu anda Yunanlı yazar Thanis Skrubelos'un romanlarını yayımlıyoruz. Aslında şiir için söylediklerimiz, fuarlar için de geçerli. Şiir, nasıl ki edebiyatın lokomotifi ise, fuarlar da yayıncılığın lokomotifi durumundadır. Hal böyle olunca, fuarların, yayınevlerine doğrudan ticari katkıları olmasa da asla vazgeçilemeyecek olan birer örgütlenme şemasına dönüşüyorlar. Fuarlar yayınevlerini, yayımlanan eserleri ve yazarları okurlarla buluşturabilmek açısından çok önemli organizasyonlar. Ticari olarak çok büyük bir getirileri olmasa bile, fuarlar işimizin ve sektörün vazgeçilmez bir parçası. Özellikle yurt dışı fuarları bize yeni yeni bağlantılar kurma fırsatı sağlıyor. Ayrıca okurlara, biraz da olsa, şiir ve edebiyatı sevdirebilmenin veya tanıtabilmenin bize manevi bir getirisi var. Fuarları genel olarak hem edebiyat açısından hem kurumsal açıdan faydalı buluyorum. Ancak fuarlar hakkında şöyle bir gözlemim var; yapılan panellerin daha etkili olabileceğini düşünüyorum. Edebiyata veya işlenen konuya bir katkısı olmayan konuk ve konularla doldurulan paneller hem zaman kaybına hem de yer işgaline neden oluyor. Bir çeşit tanınmış yüzler geçidine dönüyor paneller. Yani teoride amaçlanan pratikte ortaya konulamıyor. Sizin de dediğiniz gibi bir kültürel besin yaratılamıyor. Oysaki daha ilgi çekici ve katılımcılara gerçekten kazanım sağlayabilecek konular, konusunda uzmanlaşmış veya gerçekten söyleyecek sözü olan konuklar seçilebilir; böylece fuarın hem katılımcıya hem edebiyata olan katkısı daha büyük olabilir diye düşünüyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/ozgur-degilsen-denedim-bile-diyemezsi", "text": "Picus dergisindeki ilk günlerimdi; Teoman, Hamdi Koç'la konuşmuştu. Büyük olay olmuş, ortalık birbirine girmişti... Kadın yazarlardan erkek eleştirmenlere hatta damperli kamyonculara kadar herkes alınacak bir şey bulmuştu Hamdi'nin söylediklerinde. Henry James. Hayatının çoğunu Avrupa'da, son yıllarını da Londra'da geçirmiş. James'in benim için figür olması şundan: Hiç para sıkıntısı çekmedi. Hayatı boyunca da gezdi. Her sene bir-iki kitap yazdı. Tatlı dostluklar kurdu. Hiç yalnız kalmadı ve abi hiç hastalanmadı bu adam ve dünyanın en güzel romanlarından bazılarını yazdı. Yani yazarlık hayatım birininkine benzeyecekse Henry James'inkine benzesin istiyorum. Hatta, diyorum, olmuşken bir de onun Ambassadors'u çapında bir roman yazayım, tam olsun! Başarılı yazar... Valla, bu zor bir soru. Yani cevap verilmesi kolay da, cevabın içe sindirilmesi zor. Bugün yaygın olan standartlara bakarsan, popüler yazara başarılı yazar diyorlar. Popülerlikle neyi kastediyorum? Tanınmışlığı. Yani seni sokakta gören de tanıyacak, bir dükkanda adını duyan da. O zaman zaten doğal olarak kitapları da çok satan bir yazar oluyorsun. Bu ikisi el ele yürüyen şeyler. Çağın global standardı bu. Yoksa bunu bir iki yazar arkadaşıma taş atmak için de söylemiyorum. Artık hayat böyle. Bana gelince, ben şimdi kendimi nasıl başarılı bir yazar hissederim? Kitabı bitirip yayınevine teslim ederken, yapabileceğimin en iyisini yaptım, kendi anlayışıma, standartlarıma ve zevkime göre. Bu duygu olması lazım içimde, bir. İkincisi bunun bana para kazandırıyor olmasını çok tercih ederim. Çünkü hayat parasız geçmiyor. Ne kadar çok para kazandırırsa o kadar iyi. Dolayısıyla, satış da çok önemli ama sırf satış yapacak diye öyle ucuz formüller üzerinden kitap yazılmaz. Sadece bugünü değil, yarını da düşünen bir adam öyle bir salaklık yapmaz. Bugünkü kolaycılığın acısı yarın senden mutlaka bir şekilde çıkar. Hiç olmazsa utanç şeklinde ödersin. Gerçekten hak etmediğin hiçbir şeye uzun süre sahip olamazsın... Lafı çok dolandırdım. Kısaca, hem iz bırakacak, hem de çok satacak kitaplar yazmak isterim. Büyüyünce Henry James olmak istiyorsun yani. Romantik, evet. Ve serüvenci. Sanatına olan inancın seni her şekilde ayakta tutar zannediyorsun. Oysa zor bir şeymiş, yaşadıkça öğrendim. Maddi temellerin sağlam olması, yani para durumunun sağlam olması şart. Şimdi böyle bir şansım var, neyse ki. Herhangi bir işte çalışıp zamanımı ve enerjimi ziyan etmeden profesyonel bir yazar olarak yaşayabiliyorum. Bence yeteneği ve enerjisi yerinde olan, hele de tam yazma kıvamına gelmiş bir yazarın başına gelebilecek en kötü şey gidip bir memuriyete teslim olmak. Bir yazarın, ya da hatta henüz yazar olmasa da kendini içtenlikle yazar hisseden bir yazar adayının bence hayatta tek bir şeye ihtiyacı var: Özgürlük! Özgür değilsen, 'Denedim' bile diyemezsin... Soruna dönersek, yaş ilerledikçe Henry James'i kıskanmaya başlamış olabilirim. Adamda ne hayat varmış ya, bir kere de nezle ol, yatağa düş; bir kere de alacaklılar kapına dayansın; bir kere de arkadaşsız kal. Şanslı adammış. Söyleyince kimse inanmıyor ama ben 7-8 yaşından beri hep yazar olmayı hayal ettim. Robinson Crusoe'yu okuduğumdan beri... Robinson Crusoe değil ama, hep Daniel Defoe olmayı hayal ettim. Sonra hayatım boyunca hep kitap okudum ve hep bir gün yazar olacağıma inandım. Arada başka kilometre taşı yok. Benim adamlarım bunlar. Defoe'yu mesela Joyce da çok severdi. Özel 'Vay be' dediğim kimse yok ama sevdiğim adamlar var. Yusuf Atılgan'ı seviyorum. Tanpınar'ı seviyorum tabii. Tanpınar bizim ilk gerçek, hatta tek büyük romancımızdır, bana sorarsan. Ama Türk şiirini Türk romanından daha çok seviyorum. Yahya Kemal hastası bir adam duruyor karşında. Böyle, nasıl diyeyim, ruhumun tüm telleriyle bağlı olduğum bir şairdir Yahya Kemal. Onu okurken Eliot gibi, Rilke gibi, Donne gibi dev şairleri okurken aldığım zevki alıyorum. Sonra, Ahmet Haşim'i seviyorum. O da çok istisnai bir şair. Joyce, Lawrence... İşte modernizmin filizlendiği hatta doruğa çıktığı zamanlar, 1920'ler. Bak, Joyce, Yeats, Lawrence, Pound, Eliot, Faulkner... Bütün bu adamlar aynı anda yazıyorlar. Hatta bunun bir kısmına Henry James ve Joseph Conrad da dahil. Dünya edebiyatının en güzel, hala en ölümsüz olan örnekleri o zaman çıktı. Savaşa kadar. İkinci Dünya Savaşı'na kadar. Sonra bütün duyarlılıklar değişiyor. Bu adamların birçoğu savaşın bittiğini göremeden ölüyorlar zaten. Savaştan sonra da o 1950'li yıllar iyi. William Golding sözgelimi. Sineklerin Tanrısı'nı yazıyor. Beckett'ın Godot'su, üçlemesi o yıllarda çıkıyor. 60'lar değil de 70'lerden sonra işin tadı kaçıyor iyice. Postmodernizme giriliyor ve gerisi cıvıklık bana sorarsan. Salman Rüşdü mesela benim için yoktur. O benim joker kötü yazarımdır. Hemen hemen... Benim dünyamda bir hükmü yoktur. Aman, ne bileyim işte, kastettiğim o tür edebiyat. Romanın farklılaşıyormuş, globalleşiyormuş gibi yapıp sıradanlaştığı tarz. Oysa ben her zaman romanın kişiselleşerek farklılaşmasına inandım. Bir yerlerde de Martin Amis'ten bahsediyorsun. O adama sempatim var. Onun postmodernizmi içinde eski usule yakın bir kişisel ruh yakalanabiliyor. Hani bazı kadınları parfümünden tanırsın ya, öyle. Ama bir süredir Amis de roman yazmıyor. Öyle üç dört tane tatlı roman yazdı. Ama işte, zamane hastalığı, yazdığı zaman da çıkan roman tatlı oluyor, hoş oluyor, o kadar. Artık büyük bir şey bekleyemiyorsun. Yani diyeceksin Sen büyük roman mı yazıyorsun da böyle konuşuyorsun diye, ama bunu illa yazarca söylüyor olmam gerekmez, okur olarak da söylüyorum. Yani, tadı kaçtı artık işin, tadı kaçtı. 70 oldu, iş bitti. Ondan önceki zamanlarda yazılmış romanlar seni etkilerdi, dünyanı değiştirirdi, üslubunu değiştirirdi, duyarlılığını değiştirirdi. Onlara benzemeye çalışırdın, çok özel bir şeyler öğrenirdin. Ama 70'lerden sonraki kitaplar -tabii kaba bir genellemeyle söylüyorum- sadece zamanı hoş geçirten, seni derinden sarsmayan şeyler. Her seferinde hepimiz duymazdan geliyoruz ama, Enis Batur millete Niye hala roman yazıyorsunuz diye sorarken, haklı. Kadın, kadındır. Erkek yazardan farkı var mıdır, bilmem. Erkekler daha iyi mi yazar oluyor dersen, mümkündür. Bir kere daha çok yazar çıkıyor erkeklerden. Kadın duyarlılığı ile erkek duyarlılığı arasında besbelli bir fark var. Bunun ucu yaratıcılığa da gidiyor. Sevdiğim kadın yazarlar var, az da olsa, mesela Jane Austen, mesela George Eliot. Bir miktar da Virginia Woolf'u severim. Ama öyle ölüp bittiğim bir kadın yazar da yok. Yani Jane Austen'ı severim ama Jane Austen'sız yaşayabilirim. Hadi genelleme yapalım, rahatlayalım: Kadın yazarlar olmadan da yaşayabilirim. Tabii, kadın yazar deyince aklıma bir yandan da kadınların özel kadınlık hallerini ve halsizliklerini yazan ve kendilerini edebiyatçı sanan kadın yazarlar geliyor... Bööö geldi yani, yirmi yıldır. Ama, besbelli, nakit akışı yüksek bir piyasa o da. Yani bu da seni, 'toplumcu gerçekçilik' gibi rahatsız ediyor. Evet, onun gibi rahatsız ediyor. Neyse ki o yutturmaca bitti gitti. Ama kadınların atakları sağlı sollu sürüyor. Ne çene varmış kadınlarda ya! Birbirilerine kendilerini anlata anlata bitiremediler! Böyle bir hayatın içinde kadınların birikmiş sorunları vardır elbette, ama erkeklerin de özel sorunları var. Erkekler de bu hayatta ağır haksızlıklara uğruyorlar. Ama hiç birimiz kalkıp kendimizi erkek olarak dramatize etmiyoruz, hele erkek sorunsalı olarak hiç etmiyoruz. Üff, her neyse. Sonuçta bana erkek yazarlar yetiyor. Led Zeppelin sevdiğin belli... Melekler Erkek Olur'un kahramanı Murat, Since I've Been Loving You'yu söylüyor zaten sürekli. Tatlı şarkı... Bu saydığım adamları çok severim. Hayatta bir kere sevdiğin bir şeyi bir daha unutamıyorsun. Bir kere sevilmiş bir şey her zaman sevilmiş bir şeydir. Nasıl ilk aşkını unutamazsın, her zaman ilk aşktır. Hiçbir şey değilse bile artık dostsunuzdur ya da senin aklında dosttur. Bir röportajında Evrensel olmak için yerel ol numarasını yemem diyorsun. Evet, yine bak 70'lerden bahsediyordum. O yıllarda ağır bir politize durum vardı. Ya, memlekette yediden yetmişe hepimiz solcuyduk. Hani öğrencilerin takıldığı bazı dandik kahvehanelerin kapısında yazar ya, Tüketim mecburidir diye, o yıllarda bizim kültür hayatının kapısında da Marksizm mecburidir diye bir levha vardı sanki. Ya tamam, solcu olmaya bir itirazım yok, haddim de değil, isteyen solcu olur, isteyen başka bir şey, medeni bir ülkede herkes istediğini olur, ama 'solcu roman' olmaz, daha doğrusu ideoloji yedirilmiş roman olmaz. Ha, olur olmaya, ama ben onu roman yerine koyup evime sokmam. Apolitiklik takıntım oradan. Toplumcu gerçekçilik dedikleri bir şey vardı ve o yıllarda yaşamasına izin verilen tek gerçekçilikti. Ne işler ya! Nelerle uğraştık! Lukacs diye bir Macar köylüsünü getirip burnumuzun dibine dayadılar, estet diye. Hem de nasıl! Keşfedince de acayip mutlu oluyorum. Bazen özellikle arıyorum, gözümden şimdiye kadar kaçmış biri var mı diye. Ingiliz edebiyatı gibi tarihine iyi sahip çıkmış bir edebiyatın içinde yeni birini keşfetmek biraz zor. Buna rağmen hala adını bile duymadığım ve tanımaya başlayınca Ya, bu adam müthişmiş, dediğim yazarlar oluyor. Mesela Powys diye bir Ingiliz yazar var, yeni buldum. Biraz fazla mistik ama çok özgün bir ses. Cesur, bir kere. Batı da onu yeni keşfediyor. Adam ilk romanlarını 1920'lerde yazmış ama kimseye kendini beğendirememiş. Okur olarak mı soruyorsun? Yirmi kitap insana fazla fazla yeter. Gerisi biraz ayrıntı, biraz da yük. Ama işte o yirmi kitap dışındaki kitaplardır ki sana senin de yazar olabileceğin cesaretini verir... Mesela, atıyorum, Julian Barnes'ı alırsın eline, eh, dersin, otursam ben de bunun kadar yazarım. Ama seni edebiyata aşık eden ve sana edebiyatı öğreten o öteki yirmi kitaptır. Birincisi Ulysses. Hiç tartışmasız. İnsanlar Ulysses'i çok duydukları ve pek de hazzetmedikleri için geyik yapıyorum sanacaklar ama hangi ölçütle bakarsam bakayım, ki yirmi yıldır döne döne okuyorum, benim için hala dünyanın en tatlı kitabıdır. Tamam, içine girilmesi zordur, sık sık kafan karışır filan ama sistemi bir kere çözüp okumayı becerdikten sonra Ulysses'teki keyif hiçbir kitapta yoktur. Ama İngilizce okumak lazım. İkinci kitabım da Moby Dick. Üç dört senemi almıştı. Ondan sonra bastırma sıkıntısı çektim. O yıllarda kitaplar bugünkü gibi patır patır basılmıyordu. Sonunda 92'de çıktı. Yapı Kredi Yayınları yeni kuruluyordu, Enis Batur sahip çıktı da öyle basıldı. Ondan sonra araya hayat gailesi sebebiyle uzunca bir boşluk girdi. İstediğim gibi yaşayamadım ve istediğim gibi yaşayamayınca da yazamadım. Her türlü işi yaptım, çevirmenlik yaptım, reklamcılık yaptım, dergicilik yaptım. Sonra nihayet, 2000 senesi olmalı, 37-38 yaşında oluyorum, her şeyi bıraktım abi, memuriyeti, para kazanmayı, bilmem neyi... Oturdum, karım da sağ olsun destekledi, Madem başka türlü yaşayamayacaksın dedi. Ailem de Kiranı miranı öderiz dediler. Benim kafa gidiyordu çünkü, mutsuzluktan gebermek üzereydim. Güzel söyledin. Mesela İyi Dilekler Ülkesi'ndeki sürpriz, romana babanın girmesi oldu. Tamam, baba başta da vardı ama sonra babaya özel bir kimlik verince o adamcağızın o zamana kadar başından neler geçmiş olabileceğini, nasıl bir hayat yaşamış olabileceğini düşününce birdenbire kitabın ufku açıldı. Bütün o memleket meseleleri, yakın tarihimiz filan hep o babanın açtığı yol sayesinde ortaya çıktı. Romana başlarken onları anlatmayı planlamamıştım, daha kişisel bir macera olarak kalacaktı. Ama babanın potansiyeli birdenbire kitabı büyüttü. Başlangıçta tasarlamadığım ve bana kalsa düşünecek olmadığım şeyleri birdenbire önümde buldum ve onları işlemeye başladım. Kişisel ilişkiden bahsediyorsun... Var tabii ama biz kişisel ilişkiyi edebi ilişkiye dönüştürmeyi beceremiyoruz. İlişki, kişisel ilişki olarak kalıyor. Bu belki bir milli hastalıktır; bilgiyi değil, duyguyu paylaşmak... Oysa mesela İngiltere'de review, yani kitap tanıtım yazısı işini de profesyonel yazarlar yapar, birbirlerinin yeni kitaplarını tanıtırlar. Bak Guardian'ın Review ekindeki yazıların altına, her makale yazarının kitap da yazmış biri olduğunu görürsün. Dedikodu olmasından mı korkuyoruz nedir, biz birbirimizden bu ilgiyi esirgiyoruz. Oysa bir yazarı en iyi bir başka yazar anlar ve anlatır. Ya da bir yazara en iyi tokadı yine bir başka yazar atar. Bu durumda tabii işin magazin tarafı da olur. Bir eleştirmen ya da o tür biri bir yazarla maksatlı olarak uğraşınca bile bunun bir önemi yoktur; sonunda her zaman yazar kazanır, ötekiler de boş konuştuklarıyla kalırlar. Ama yazar yazarla kavga edince ikisi de tarihe geçer. Biyografi kitapları böyle anekdotlarla doludur. İnanılır bir cevap olur mu bilmiyorum ama bende olan şey şu: Utanıyorum. Televizyona çıktığım zaman da aynı şey oluyor. Canlı yayınlarda problemim yok ama herkesle aynı anda kendimi seyredeceğim zaman karın ağrılarım başlıyor. Güzel tarafı ne, biliyor musun, annen memnun oluyor. Onun memnun olduğunu görmek de senin hoşuna gidiyor. Başladım. Zaten yazarlık öyle tuhaf bir hayat ki, bir romanı yazarken onun bir anında ondan sonraki kitabı da aklında yazmaya başlıyorsun, notlarını alıyorsun filan. Bu da, tuhaftır, insana hem elindeki romana devam etme gücü veriyor, hem de onu bitirip yenisine geçme isteği. Böyle böyle, hayallerden enerji yaratıyorsun kendi kendine. İyi ki de yaratıyorsun çünkü eğer bir boşluğa düşersen her an dağıtabilirsin, saçmalayabilirsin, mesela gidip, Allah muhafaza, politikaya atılabilir ya da ne bileyim, seni hiç ilgilendirmeyen konularda fikir beyan etmeye başlayabilirsin, sana soru soran varmış gibi. Rahat yaparsın yani. Başarı duygusunun tadını çıkarmaya kalkışmak da, tatil yapmaya, dinlenmeye çalışmak da yazara yaramaz. Nasıl nasıl nasıl teşekkür etsem? Çok uzun zaman aramıştım bu röportajı!"} {"url": "https://egoistokur.com/ozgur-iradesi-olmayanlar-asik-falan-da-olama", "text": "İlhamımın bir bölümü kendi evliliğimdi, haklısınız. Eşim Kerim Arap asıllı bir Amerikalı. Babası Suriyeli. Bense Yahudiyim. Chicago'nun yoksul kesimlerinde büyüdük. Ailelerimizin, geçmişlerimizin ne kadar benzediğini fark etiğimizde soluğumuz kesilmişti. Sonuçta ikimiz de göçmen ailelerin çocuklarıyız, atalarımız uzak ülkelerden Amerika'ya gelmiş ve yeni bir dil öğrenmek, yeni bir kültüre uyum sağlamak için çok çaba göstermişler. Göçmen çocuğu olmanın iyi yanları da vardır, zor yanları da... Biz hem zengin bir kültürel mirasın sahibi olarak yakınlaştık birbirimize, hem de çocukken yaşadığımız zorlukları paylaştık... Yakınlaşmamız kaçınılmazdı. Her neyse, sorunuz evliliğim değil romanımdı, değil mi? Columbia Üniversitesi'nde yaratıcı yazarlık dersleri alıyor ve yazdığım öykülerde de Kerim'in ailesiyle benim ailemin hikayelerini birleştirmeyi deniyordum. Fakat olmuyordu, beceremiyordum. Sonra bir arkadaşım kendimi kastığımı, kurguda doğaüstü unsurlar kullanırsam dilimin özgürleşebileceğini söyledi. Kaybedecek bir şeyim olmadığını düşünerek dediğini yaptım. Böylece Araplarla Yahudilerin en tanınmış folklorik karakterlerini, yani bir golem ve bir cini hikayeye dahil ettim. Ve hikayem hızla bir romana dönüştü. Hakikaten çok araştırma yaptım. Golemler ve cinler hakkında popüler kültür kaynaklarını zaten okumuştum. İhtiyacım olan daha eski kaynaklardı, kütüphaneye kapanıp bulduğum her şeyi okudum. 1001 Gece Masalları tabii ki hep elimin altındaydı. Bu masalların bilemezsiniz ne kadar çok çeşitli versiyonları vardı. Cin bazılarında dev boyutlardaydı, bazılarında minicik. Hayvan şeklinde anlatanlar da, metale benzetenler de olmuştu. Kimilerine göre çok güzeldi, kimilerine göre çirkin. Kafam epey karıştı ama sonunda en doğrusunun şahsi versiyonumu yaratmak olduğuna karar verdim. Yani kendi özgün ve saygın Cin'imi yaratacaktım, kimsenin de diyecek bir şeyi olamayacaktı. Geçmişle bugün aynı kişi gibi bence, sadece farklı renkte kıyafetler giyiyorlar. Saçma mı buldunuz? Ama açıkçası aylar süren araştırmalarım sonucunda bu kanaate vardım. 19'uncu yüzyıl New York'u bugünkünden pek farklı değil. İnsanların arzuları, istekleri aynı. Korkuları ve endişeleri de öyle... Kafalarını karıştıran şeyler bugün bizim kafamızı karıştıran şeylere çok benziyor. Çokkültürlülük ve küreselleşme? Elbette önemli tartışma konuları, bilhassa Avrupalı ve Asyalı göçmenleri düşündüğümüzde. Ama değişen o kadar az şey var ki. Geleneklerimin ne kadarını feda edeceğim ve yeni dünyanın kültürel değerlerinin ne kadarına uyum sağlayacağım? Kültürel mirasımın izlerini yitirirsem bana ne olur? Peki ya benimle aynı geçmişten olmayan birine aşık olursam? 100 yıl önce de bunları düşünüyordu New York'lular, bugün de aynı şeyleri düşünüyorlar. Benim romanımda da, gerçek hayatta da. İnsan da olsalar, tabiat üstü mahluklar da olsalar, dertler hep aynı. Öteki karakterlere haksızlık etmek istemem, yine de en sevdiğim karakter Salih oldu. Beni şaşırtan bir karakterdi. New York'un Küçük Suriye adlı bölgesini araştırırken yarattım onu. 1892'nin New York Daily Tribune gazetesinde bir makale okumuştum. Berbat bir makaleydi; o günlerde çıkan gazetelerin çoğu gibi kaba, duygusuz, ırkçı... Ama bölgenin ayrıntılarını okumak açısından faydalıydı. Karakalem illüstrasyonlar da kullanılmıştı. Bir tanesinde türbanlı zayıf bir adam görünüyordu, o güne kadar gördüğüm en hüzünlü gözlere sahipti. Altında Dondurma Satıcısı yazıyordu. Merak ettim tabii; kimdi, niçin bu kadar üzgündü... Sonra aniden bilgisayarı açıp yazmaya koyuldum. Bütün karakterleri ben yarattım ama Salih başka türlü bir keskinlikte geldi, o adeta kendini yazdırdı. Bu romanın çok büyük bir kısmını kocaman, çiçekli ve basbayağı çirkin bir kanepede oturarak yazdım. O kanepe hala evimizde ama üzerine yeni bir kılıf aldığımız için eskisi kadar çirkin görünmüyor. Bir de yazı masam var artık, çünkü o kanepede uyuyakalmak çok kolaydı. Açıkçası bugünlerde benim için tipik bir yazma günü diye bir şey kalmadı, çünkü romanımın tanıtımı için sürekli seyahat ediyorum, bir de habire röportaj veriyorum. Günde en az dört saat yazdığım günleri özledim. Gene de her gün 1500-2000 kelime yazmaya gayret ediyorum. Sabah 10'dan öğleye kadar olan saatlerde kendimi daha enerjik hissediyorum. Yazarken müzik dinlemek bazen iyi geliyor, bazense tamamen sessizliğe ihtiyaç duyuyorum. Hooverphonic, Morcheeba ve Ladytron gibi grupların yaptığı türden trip-hop ve light elektronik müzikler dinliyorum. İyi iş çıkarmak için yalnız olmam şart. Bazen arkadaşlarla buluşup birlikte yazmayı, çalışmayı denediğimiz de oluyor ama bunlardan bolca sohbet haricinde tek bir satır bile işe yarar bir şey çıkmadı bugüne kadar."} {"url": "https://egoistokur.com/ozlem-kumrular-yazarken-kendim-bile-acikiyoru", "text": "Tarihçi Özlem Kumrular'ın Hoşça Kal Milano Hoşça Kal Aşkım adlı romanı yeni değil aslında; epey zaman önce yayınlanmış ve bir köşede kalmıştı. Yitik Ülke Yayınları bu çok eğlenceli, üstelik sözünü ettiği türlü çeşit İtalyan yemeği, tadı, kokusu sebebiyle kesinlikle iştah açan romanı yeniden yayınlayarak çok iyi etti. Ben Latin dünyasına aşığım: İtalya, İspanya, Portekiz ve tüm Latin Amerika. Fransa da kıyısından girmeye çalışıyor ama ruhu kafi gelmiyor. Ben İstanbul'da yaşarken bile rüyalarımı İspanyolca görürüm. İki kez narkoz altında İspanyolca konuşmuşum. İtalya da öyle; sokak pazarlarında, dağ köylerinde, salaş pizza restoranlarında, nehir kıyılarında, Ortaçağ'dan kalma kent yapısını koruyan ara mahallelerinde, meydanlarında dolaşmaya aşık olduğum ülke. Yanınızda yakışıklı bir İtalyan da varsa, hayattan başka şey istemenize gerek yok. 1992'den beri müzik dergilerinde yazıyordum. İspanya'dan döndüğümde ise Latin coğrafyası ve Rai müziği fanı olmuştum zaten. Bir de Manu Chao kitabı yazdım. O, sadece müzikte değil, siyasi dünyada da tek idolüm. Filmlere gelince, Latin ülkelerinde zamanımı sinemada geçirdim. Günde üç film gördüğüm oluyordu. Bütün bu nefis filmlerin Türkiye'nin kıyısından bile geçmemesi çok acı. Kanımca bugün yeryüzünde yaşayan en büyük aktör Fernando Fernan Gomez, en muhteşem filmleri yapanlar İspanyollar ve Arjantinliler, en nefis senaryo yazarları da İtalyanlardır. Edebiyat içinse galiba günlük tutmayı bıraktığım günden beri roman yazdığımı söylemem yeterli. Tanrıya şükür, kurgu romanlar yaratmak zorunda kalmıyorum. Hayat ve gezgin ruhum bana bu şansı sunuyor. Yaşıyorum, dinliyorum, okuyorum, dönünce de kağıda döküyorum. Romanlarım benim günlüklerim. Amerika Tanrı tarafından yeryüzüne gönderilen en büyük ceza. Meksikalı bir dostumun dedesi, Eski dünyanın mahkumları, fahişeleri, maceraperestleri, üç kağıtçıları ve bilumum beş para etmezlerinden doğan sahte bir halk demişti. Ruhtan ve akıl kırıntısından yoksun, katlanılmaz insanlar Amerikalılar. Almanlar'a gelince, onları da sıcak iklimlerin sunduklarından yoksun oldukları için çekilmez buluyorum. Saat dokuzda uyuyup kalan, 'cehenneme git' deyince 'tabii, ama nereden' diye soran, lokantada kendi yemeğinin parasını daima kendi veren bir insan tiplemesi düşünebiliyor musunuz? Ama takdir edilesi yanları da var: Yapamayacakları şeylerin sözünü vermemeleri, oldukları gibi görünmeleri... İçin için saygı duymuyor değilim. Zaman onlara, Alman olarak dünyaya geldiklerini kabullenmeyi öğretmiş. Birkaç yüz kilometre farkıyla İtalyan olma şansını kaçırdıkları için inanmadıkları bir tanrıya küfrediyor olmalılar şu anda. Dünyanın sonu gelene kadar daha iyisi çıkmayacak. Çıksa da onun şartlarında yazılmış olmayacak. Yazılsa da 'ilk' olmayacak. 16. yüzyılın son yarısında birinin, İspanya gibi edebiyatta bile bağnazlıktan ödün vermeyen bir ülkede, post modern kurgu ve romanın en nefis örneğini çıkarması akıl almaz bir şey. Bugün bir kez daha okuduğunuzda bu kadar çok anlatım tekniğinin bir romanda nasıl böyle kusursuzca kullanıldığına akıl sır erdiremiyorsunuz. Don Quijote'nin akabinde Guareschi'nin yazdıkları geliyor; başta da Don Camillo serisi. Listemin devamında Calvino, Pratolini, Pirandello, Letier ve Francisco de Queveda var."} {"url": "https://egoistokur.com/pablo-ruiz-picassonun-bogalari-ve-kadinlar", "text": "20'inci yüzyıl sanatına damgasını vuran Pablo Ruiz Picasso ilk resmini henüz 9 yaşındayken, doğduğu kent Malaga'da çizmişti. Bugünden bakıldığında bile insana etkileyici gelen bu küçük çizim, atının üzerindeki bir matadoru, yani boğa güreşçisini gösteriyordu. Tamamlayamadığı son eseriyse bir nü kadın resmiydi. 1973'ün Nisan ayında başlamış ve son gecesinde bile üzerinde çalışmayı sürdürmüştü. Sanat tarihçilerine göre bu iki resimdekiler, yani boğalar, matadorlar ve kadınlar aslında Picasso'nun uzun sanat yolculuğunun bir mikro özeti. Picasso eserlerinde aykırı figürleri, akrobatları ve soytarıları, tiyatro ve bale gösterilerini, savaşı ve cinselliği, kaosu ve şehveti de resmetti ama boğa güreşleri ve kadınlar belli ki hepsinden önemliydi. Özellikle 20'lerinden sonra, arenanın dışına pek az çıktı, çıktığı zamanlarda da mutlaka geri döndü. Boğa, kıran kırana mücadelede ölen at, karna saplanmış mızrak, kanlar içindeki matador, izleyiciler arasındaki dehşete kapılmış çocuk, onu korumak istercesine sarılan anne ve güzel, diri, kanlı canlı kadınlar Picasso'nun tablolarındaki değişmez mizansenin parçaları oldu. Sergiyi birlikte gezdiğimiz Suna ve İnan Kıraç Vakfı Genel Müdürü M. Özalp Birol'un söylediklerini aktaracak olursam; Picasso'nun siyasi görüşlerini açıkça ortaya koyduğu bir manifesto niteliği taşıyan savaş karşıtı Guernicanın temelinde bile boğa güreşlerinin kanlı ve kaotik görüntüsü vardı. Dünya bir tiyatro sahnesidir diyen William Shakespeare'e benzer şekilde, Picasso da dünyayı bir boğa güreşi arenası olarak görüyordu. Sanatçı, son büyük koleksiyonu Suite 347'de yine aynı temaları ele aldı ama bu kez, kendi hayatının bir özeti olarak... Picasso'nun, yoğun erotizm içeren, teatral ve devrim niteliğindeki yapıbozumcu eserleri düşünüldüğünde şaşırtıcı derecede figüratif denebilecek bu resimlerinde özdeşleştiği karakter değişkenlik gösteriyordu. Kimi zaman matador oluyordu, kimi zaman boğa. Kimi zaman bozguna uğruyordu, kimi zaman dünyayı yeniyordu. Bir eleştirmene göre, antik Yunan mitolojisindeki Minotor adlı yarı insan-yarı boğa figürü İspanyol geleneğindeki güreş arenasına taşıyarak tutkulu ve kararlı bir şekilde şahsi mitolojisini yaratmıştı. Picasso'nun, İspanyolların corrida adını verdiği boğa güreşlerine merakının sebebi, Malaga'da geçen çocukluğu sırasında, iflah olmaz bir boğa güreşi meraklısı olan babasından etkilenmesiymiş. İspanya geleneksel sanatlarına olan yakınlığının da etkisi olmalı. Bir de, henüz küçük bir çocukken babası onu ünlü matador Cara Ancha'yla tanıştırmış. Picasso hatıralarında Ancha'nın dizleri üstüne oturup kıyafetinin püskülleriyle oynadığı o günü hiç unutamadığını anlatıyor. Sergideki Boğa Oyunları serisi çok önemli... Bu bölümdeki üç gravürde, elinde bir boğa maskesi taşıyan ve çevresindeki kadınlara kur yapan bir erkeği, muhtemelen bizzat sanatçının kendisini görüyoruz. İlk gravürde sezdiğimiz tehditkar hava, sonrakilerde tevekkül ve saygı içeren bir oyuna dönüşüyor. Bana kalırsa serginin can alıcı bölümü, at, matador ve boğa imgelerinin karanlık bir şölen gibi canlandırıldığı Boğa Güreşleri serisiydi. Aynı anda hem ürkütücü hem de büyüleyici olan bu gravürlerde bir boğa güreşine ait vahşi görüntülere bakarken, aslında hayatla ölüm arasındaki mücadeleyi izledik; müthişti. Serginin Boğayı Yapısöküme Uğratmak adlı bölümü, Picasso'yu daha iyi tanımak, sanatta neyi başardığını daha iyi anlamak isteyen herkese ilginç gelecektir. Ayrıca Apple'ın ünlü okulunda Nasıl Picasso gibi çizilir? diye bir ders olduğunu ve ders verenlerin, Steve Jobbs'un izinden gitmeyi hayal eden genç tasarım öğrencilerine minimalleşmenin önemini kavramaları adına bu 11 taşbaskı eseri çalıştırdığını öğrenince, kendi adıma seriyi daha da ilginç buldum. Picasso'nun Benim için resim, bir dizi yıkma eyleminin toplamıdır. Bir resim yapar ve sonra onu yok ederim. Lakin en sonunda, hiçbir şey ortadan kaybolmamış olur sözüyle açılan bu bölümde, 1945 tarihli 11 taşbaskı eser yer alıyor. Bunlarda Picasso, boğa figürünü farklı üsluplarla ve her seferinde biraz daha minimalleşerek, biraz daha sadeleşerek ele almış. İlkinde gerçekçi ve gelenekçi bir boğa temsili, yani bildiğimiz boğaya benzeyen sıradan bir boğanın resmini görüyoruz. Sonrakilerde boğa aşama aşama değişiyor, önce zengin ve görkemli bir hal alıyor, ardından anatomik olarak parçalara ayrılıyor. Hatta bir tanesi bir kasabın boğanın yenebilecek kısımlarına dair hazırladığı bir rehberi andırıyor. Aynı boğa daha sonra kübist normlara teslim oluyor, en nihayetinde de gerçeküstücülüğe yakın bir estetikle fazlalıklarından ayıklanıyor. Son boğa, gövde, boynuzlar, kuyruk ve cinsel organdan oluşan birkaç küçük çizgiden ibaret. Picasso'nun çocukluğu Malaga'da, annesi, büyükannesi, iki kız kardeşi, iki teyzesi ve bir hizmetçiyle birlikte geçmişti. Evde sadece iki erkek vardı, o ve babası... Eserlerinde kadınları saplantılı bir meşguliyetle resmetmesinin sebeplerinden biri, kadınlara ait bir dünyanın sakini olarak büyümesiydi. Surviving Picasso filminde onu tenin çağrısına, şehvete teslim olan bir günah keçisi olarak izlemiş, hayatına girmiş kadınlara ne kadar yıkıcı olabildiğini öğrenmiştim. Yine de Picasso'nun resimlerinde göz göze geldiğim şahsiyetli, mağrur, bağımsız ruhlu, enerjisi yüksek, en kışkırtıcı oldukları anlarda bile masumiyetlerini yitirmeyen kadınları bana göre mükemmeldi."} {"url": "https://egoistokur.com/pala-hayriye-bir-kadinin-varlik-arayis", "text": "Genç bir kadın evden kaçıyor, kalın fitilli kadifesi kirden üzerine yapışmış, kaşı-bıyığı gür Pala Hayriye bu... Figen Şakacı, doksanlı yıllarda üniversiteye başlayan Hayriye'nin kırklı yaşlara kadar yaşadıklarını anlatıyor. Pala Hayriye, neşeli, meydan okuyan, direnen bir kadının hikayesi... Ve Figen Şakacı, Bitirgen adını taşıyan ilk romanıyla başladığı büyüme hikayesine Pala Hayriye'yle devam ediyor. İstanbul'un göbeğinde bir kadın ama İstanbul'un yerlisi bir kadın... Yine de o kadar yabancı ki bedenine, hayata, insanlara... İşte Figen Şakacı tam da bu mücadelenin serüvenini ortaya koymuş Pala Hayriye ile. Kitap alt-orta sınıf bir ailenin çocuğu olan Hayriye'nin üniversite için Beyazıt'a gelişini ve devamında süregelen kendini, bedenini, hayatı ve insanları oldurma çabasını Hayriye'nin kırklı yaşlarına kadar ele alıyor. Evinde şiddet gören bir kız çocuğudur Hayriye. Ancak üniversiteyi kazanmanın verdiği güçle evde annesine ve kardeşlerine karşı bir direniş gerçekleştirir ve bir sabah hiç bilmediği Beyazıt'a doğru adımını atar. Kitap, özellikle Beyazıt ve çevresini iyi bilenler için bu anlamda hem çok tanıdık hikayeler anlatmakta hem de 90'lardaki meydan ve çevresi hakkında da zihinlerde görsel bir oluşum yaratmakta. Bu noktadan itibaren de zaten Hayriye'nin her şeye ne kadar yabancı olduğu anlaşılmaya başlıyor. Mesela en başta kendi bedenine yabancı, ev içerisinde kız çocuklarının korunması telakkisiyle büyüyen ve dışarıdaki her şeyi tehlike olarak öğrenen bir çocukluk geçirmiş. Hatta kadın kimliğini o kadar gizlemiş ki diğer kadın arkadaşlarının yanında kendisini maskülen bir tabirle Pala Hayriye olarak adlandırması da bu durumun bir sonucu. Bu yüzden her yeni başlangıçta, korkuyla cesaret iç içe geçmiş durumdadır. Arkadaş çevresi ise 90'ların politik atmosferinden dolayı fiili olarak politikanın içinde yer alan bir gruptur ve apolitik yapıda olan Hayriye'yi de içlerine almayı başarır. Hayriye bu sayede sol literatürüne ve feminizme dair de birçok edinim kazanır, hatta apolitik kimliğini yırtarak Beyazıt meydanının meşhur eylemlerine bile katılır. Bu tasvirler aslında yine dönem okuması yapabilmek adına okuyucuya iyi bir çerçeve sunuyor, çünkü yine evinde her şeye kapalı olarak büyüyen bir çocuğun algısında güncel siyasetin de nasıl bulaşılmaması gereken, korku dolu bir alan olduğunu görebiliyoruz. Kitap, okurların alışık olduğu o mucizevi dönüşleri, yine Hayriye'nin değişmeyen karakteri gibi, ortaya koymuyor. Çünkü yok öyle mucizevi hayat dönüşümleri! Her defasında, insan ya da okur olmanın verdiği hissiyatla, Evet! İşte şimdi beklenen mucizevi değişim ya da güzel son gelecek herhalde! diye beklerken, hikaye suratınıza bir tokat gibi çarpıyor ve mutluluğu her daim görmek isteyen insan var oluşuna Hadi canım, siz de! der gibi tepkisini ortaya koyuyor. Herkesin farklı bir hikayesi vardır ya, Hayriye'yi okurken belki de birçok yerde kendinizi şanslı hissedeceksiniz ya da birçok ortak noktanız çıkacak. Belki de hayatın hiç de öyle tozpembe olmadığını, mücadelenin ve direnmenin önemini tekrar fark edeceksiniz. Kitabı içinize çeken ve samimiyet duygusu yaratan en önemli nedenlerden birinin de Figen Şakacı'nın üslubu olduğunu düşünüyorum. Ağır betimlemelere girmemesi, karakteri tüm doğallığıyla yansıtması hem insanın kendinden bir parça bulmasını, hikayeyi kolaylıkla içselleştirmesini hem de yaratılan merak ve ilgiyle hikayenin bir çırpıda okunabilmesini sağlıyor. Aynı zamanda okurken kendinizi birçok defa fark edemediğiniz bir gülümsemenin, hatta Hayriye'nin iç sesinin etkisiyle attığınız kahkahaların ortasında bulabilirsiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/paran-kadar-konu", "text": "Gökçe Gökçeer bir süredir Egoist Okur'u boşlamıştı sanki. Muhtemelen vakitsizlikten, hayatın koşuşturmacasından... Açığı kapatmak için olsa gerek, bu hafta iki yazı gönderdi. Üstelik ikisi de birbirinden şahane kitaplarla alakalı. Bu arada size itiraf etmek istediğim bir şey var: Bir süredir küçük arkadaşlarıma kitap alırken artık ilk başvurduğum kişi güzel, duyarlı yazılarıyla Gökçe oluyor. Bence siz de öyle yapın. Geçenlerde kitaplığımı düzenlerken karşıma çıkan bir kitaptan daha bahsetmeden geçemeyeceğim. Sadece yeni kitaplardan bahsetmediğimiz için, kitabın eskisine de yenisine de kapılarımızın açık olduğu düşüncesiyle kısaca bahsetmekte bir sakınca görmüyorum. Bir ülke düşleyin... Sözcüklerin parayla satıldığı, pahalı olanları sadece zenginlerin satın alabildiği, yoksulların çöpten kullanılmayan kelimeleri topladığı bir ülke... Çöplükte de fazla işe yarar kelime yok tabii; keçi pisliği, tavşan poposu gibi sözcükler çıkıyor içinden. Ya da ilkbahar indiriminde en fazla 'vantrolog' ucuza alınabiliyor. Ancak 'olmayan' şeyler de var. Fransızca yazılan kitabın çeviri kurbanı olduğunu anlamak zor değil. Her şeyden önce, 'tek' kelime olarak kullanılması gereken bazı kelimelerin iki tane oldukları dikkat çekiyor. Bunun en rahatsız edici örneği, son sayfada kullanılan 'bir daha' olmuş. 'Bir daha', elbette iki kelimeden oluşuyor; 'bir' ve 'daha'! Bunun yerine Türkçeye çevrilirken 'yeniden' veya 'tekrar' gibi bir kelime kullanılsaymış belki kitabın özüne daha uygun düşebilirmiş. Ayrıca kahramanların adının Özgür, Cemile ve Gürbüz olmasına da gerek var mıydı, tartışılır. Orijinalleri Phileas, Cybelle ve Oscar. Belki bir çocuk için, hatta bu kitabı çocuğuna okuyan anne babalar için bile bir çırpıda telaffuzu ya da akılda kalması zor gelebilir. Ancak çocuk kitaplarının çevirileri sırasında isimlerin ve başka bazı detayların yerelleştirilmesinin, en azından her kitap için uygun olmadığını düşünüyorum. Son olarak, çok az yazının yer aldığı resimli bir çocuk kitabının düzeltisi de daha özenli yapılabilirdi. Tüm bu eleştiriler bir yana, bu kitabı araştırıp bulan ve kıymetini anlayarak yayımlamaya karar veren Aylak Kitap'ı, aslında onu yaratan Versus Kitap'ı tebrik etmek gerekiyor. Türkiye'de çok az yayınevinin cesaret edebildiği sert kapak baskısı için de bir tebriği daha hak ediyor."} {"url": "https://egoistokur.com/pardon-neye-bakmistini", "text": "Bundan sonra kimse bir sanat eserine bakıp Ben bundan hiçbir şey şey anlamadım yahut Ne kadar kolay görünüyor, aynısını ben de yapardım demesin. BBC'nin sanat editörü Will Gompertz, modern sanatın 150 yıllık şaşırtıcı, sarsıcı kimi zaman da tuhaf hikayesi anlatırken bir yandan da bir şeyi sanat yapanın ne olduğunu zerrece kafanızın karışmasına müsaade etmeden, tane tane anlatıyor. Ona güvenebilir miyiz bilmiyorum tabii, çünkü kendisi aynı zamanda bir stand-up komedyeni. Okuyun, kendiniz karar verin. Sanatçı kaostan düzen yaratmayı amaçlayan kişidir diyor Will Gompertz. Küçükken tam anlamıyla bir kütüphane faresiydim. Evde kaldığım günlerde, annemle babamın çıkmalarını kollar, sonra da koşa koşa çalışma odasını istila etmeye giderdim. Yetişkin kitaplarının bazıları feci sıkıcıydı, bazılarıysa resmen hazine sayılırdı. E. H. Gombrich'in meşhur kitabı Sanatın Öyküsü bunlardan biriydi. Ünlü ressamların tablolarına nasıl bakıp okuyabileceğimiz üzerine bir kitaptı. Sanki bazı tabloların görünen kısımlarının yanında görünmeyen kısımları da vardı ve Gombrich bir sanat eserini hakkıyla değerlendirmenin tek yolunun bu ikisini bir araya getirmek olduğunu söylüyordu. Şahsen Da Vinci'den Caravaggio'ya, Van Gogh'tan Picasso'ya ünlü ressamlarla ilk kez bu kitap vasıtasıyla tanışmıştım. BBC'nin sanat editörü Will Gompertz'in Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Pardon Neye Bakmıştınız? adlı kitabı benzer bir şeyi bu kez çağdaş sanat için yapıyor. Gompertz okuru sanat tarihinde heyecanlı bir tura çıkarırken bir bakıma sanata bakışını da değiştiriyor. Bu sayede Monet'nin nilüferlerinden Van Gogh'un ayçiçeklerine, Warhol'un çorba konservelerinden Hirst'ün formaldehit içindeki köpekbalığına birçok başyapıtın hikayelerini öğreniyor, sanatçılarla tanışıyor ve sanatın niçin büyülü bir şey olduğunu keşfediyorsunuz. Gompertz, Gombrich'le aynı soydan gibi; sanattan bahsederken keşfettiklerini başkalarıyla paylaşmaktan heyecan duyduğunu hissettiriyor ve en mühimi kasım kasım kasılmıyor. 2000'lerin sonuna doğru Gompertz, insanın sanat karşısında donakalmak yerine onun bir parçası olmasının yollarını ve bu amaçla stand-up komedi tekniklerinin nasıl kullanılabileceğini araştırmaya karar vermiş. Her neyse, uçuk kaçık yazarımız vakit yitirmeden bir stand-up komedi kursuna yazılmış, bitirir bitirmez de 2009 Edinburgh Fringe Festivali'nde Çifte Sanat Tarihi adlı bir stand-up gösterisi gerçekleştirmiş. Deneme başarılı görünüyormuş; seyirciler biraz gösteriye dahil olmuş, biraz gülmüş ve finaldeki sınavda aldıkları puanlara bakılırsa modern sanat hakkında biraz da bir şeyler öğrenmişler."} {"url": "https://egoistokur.com/pardon-siz-hala-astrolojiye-inaniyor-musunu", "text": "Zodyak dergisine gelince; patron hepimize ültimatom vermişti: Picus dergisi çıksın istiyorsanız, bana bir new age ve astroloji dergisi hazırlayacaksınız... Anlayacağınız edebiyat dergisinde çalışmayı sürdürebilelim diye astroloji dergisi yapmıştık. Şikayetim de yok aslında, benim için muazzam bir deneyim olmuştu. Üstelik içim rahattı, bir daha hiçbir astroloji dergisinde ünlü edebiyatçılar yazmayacak, derinlikli yazılar yayınlanmayacaktı. Fakat patron sözünü tutmadı. Daha bir sene dolmadan Picus'u kapattı. Ben de tası tarağı toplayıp ayrıldım. Her neyse, bu tatsız tecrübelerime ekleyebileceğim bir ayrıntı daha var: Astrolojiden kurtulamıyorum, inanmadığım halde o hep beni buluyor. Aşağıda röportajın başında bunu da okuyacaksınız. Röportaj kiminle mi? Yalansavar sitesi ve bir dönem radyoda sürdürdüğü Açık Bilim programıyla tanıdığımız Tevfik Uyar'la... Kırmızı Kedi Yayınları'ndan çıkan Astrolojinin Bilimle İmtihanı adlı kitabında çok ilginç bilgiler veren ve astrolojinin bir sahtebilim olduğunu iddia eden Uyar'la konuşmamızı okuyun. Şüpheciyseniz eğlenecek, inançlıysanız kızacaksınız. Olsun! İlk gazete astroloğunun öyküsünü öğrenip hala inanmayı sürdürüyorsanız, samimiyetinize inanır ve hiçbir siteminize ses etmem. Soldaki Prenses Margaret günlük burç yorumlarının istemeden müsebbibi olan kişi. Sağdaki Muhteşem James Randi ise bence dünyanın en şahane şüphecisi. Uyar kitabında ondan da söz ediyor. Birkaç hafta önceydi, çoğu edebiyatçı, çizer, sanat tarihçisi falan olan birkaç arkadaşımla yemekteydik. Gecenin ilerleyen saatlerinde konu dönüp dolaşıp yıldızlara, burçlara bağlandı. Onlara göre, şahsi meselelerimizden memleketin hallerine yaşadığımız her problemin açıklaması orada, gökyüzünde öylece duruyordu. Böyle durumlarda genellikle sessiz kalır, içimden de Madem cevapları görebiliyorsunuz, önce kendi problemlerinizi çözsenize diye geçiririm ama bu defa iş benim yıldızlar yüzünden çektiklerime de geldiği için susamayıp itiraz ettim. Ve oradaki tek şüpheci insan olarak resmen önyargılı ve kibirli olmakla, tutuculukla suçlandım. Günlük burç yorumlarını dünyaya gelmesiyle başlatan kişi, İngiltere Prensesi Margaret... Sağda ise bu işi icat eden madrabazın henüz TV yokken çıkardığı burç yorum plaklarından biri. Astrologların ne kadar çok para kazandıklarına küçük bir örnek... İngiliz The Daily Mail gazetesinde çalışan astrologların yıllık kazancı 1980'lerde kişi başı 7000 sterlinmiş. 1986'daki telefonla burç yorumu hizmetinden sonra her birinin yıllık kazancı 100.000 sterlini geçmiş. 90'ların s onundaysa bu rakam 1 milyon sterline yaklaşmış. Çünkü doğal olan astrolojye inanmak olan, çünkü çocukluğumuzdan beri hemen her gazetede bir astroloji köşesi var. Ve güneş tutulması benzeri astronomik olaylarda bile astronomlardan değil astrologlardan görüş alınmasına alışkınız. Güzel bir haber alacağımızı ya da önümüzde bekleyen kısmetleri duymanın keyfi hiçbir şeyde yok. Dahası, umuda ihtiyacımız var. Parasızken, aşksızken, arkadaşsızken, iş bulmaya, evlenmeye hatta ayrılmaya, boşanmaya dair ümitlerimiz tükenmişken bize haber, yol, kısmet çıkması çok önemli. Dikkat etmişsinizdir, insanlar kahve falında olduğu gibi astrolojide de hep en çok muzdarip oldukları konuya dair çözümler duymak istiyorlar. Nedeni açık; kurşunun altına dönüşebileceğine, hastalıklara kötü ruhların neden olduğuna, şizofrenlerin cinler alemiyle temas kurduğuna yönelik inançlar neden ortadan kaybolduysa astroloji de o yüzden bitti. Her şeyden önce doğayla ilgili bilgimiz arttı. Gezegenlerin gezegen, yıldızların yıldız olduğunu bilmediğimiz çağlarda gökyüzünü izlemek mühimdi. Güneşin ve ayın hareketlerini izleyebilen kavimler göç hayvanlarının geçiş zamanlarını doğru tahmin ettiler, tohumlarını doğru zamanlarda ektiler ve hasatlarını isabetli gerçekleştirdiler. Günümüzde bu konularda astronomi, zooloji ve botanik gibi disiplinlerden yardım alıyoruz. Gezegenleri tanrı veya haberci sananların inançları ise varlığını astroloji olarak sürdürüyor. Çünkü fal hizmeti evlere taşındı. Yenilikçi bir uygulamaydı. Eskiden belli bir gelire sahip kitlenin ulaşabildiği kişiye özel kehanet alma hizmeti gazeteler, telefonlar aracılığıyla bir anda evlere girdi. İşletme dilinde konuşursak, pazarı büyüdü."} {"url": "https://egoistokur.com/parfumun-dansi-tom-robbinsten-arzunun-felsefes", "text": "Bunlar Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan kitabın arka kapak yazısından. Aşağıdaki yazıyı ise 1990 doğumlu Hazel Güney yazdı. Hazel, Tom Robbins'in oyun oynamayı seven tabiatını en iyi anlayacak kişilerden olmalı. Daha çocukken bile kendi kendine senaryolar üretiyor ve bunları yine kendi kendine oynuyormuş. Büyüyünce İstanbul Üniversitesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü'ne girmiş. Kendini bildi bileli öyküler, makaleler kaleme alıyor. İstanbul Gökkuşağı Kabare Tiyatrosu ve Tiyatro Boyalı Kuş'ta oyunculuk ve asistanlık yapmış. O gün bugün hem bazı internet sitelerinde hem de ara sıra Evrensel gazetesinde tiyatro yazıları yazıyor. Tom Robbins oyunculuğun uçarılık değil, bilgelik olduğunu savunan bir yazar. Bu sözünün arkasında o kadar sağlam duruyor ki, her kitabını tam da bu mottodan yola çıkarak yazıyor. Eserlerinde, kendine has üslubuyla edepsizce kelime oyunu yapmaktan, zıtlık içeren ifadeler kullanmaktan hatta hikayeyle alakasız görünen sonuçlar çıkarmaktan geri durmuyor. Dahası espri ve uçarılık ile ciddiyet ve sorgulamayı dengede tutmayı ustalıkla başarıyor. Ölümsüzlüğü yenmek isteyen Kudra ve Alobar'ın hikayesi savaşlardan, en ilkel dinden ve en güncel olanlardan söz ediyor. Sonra insanlarla tanrılar arasındaki çelişkilere vurgu yapıyor, insanın doğanın ayrılmaz bir parçası olduğunu söylüyor, ardından hikayesine aşkı, tutkuyu, mitolojiyi, yerinde bir erotizmi dahil ederek okura pek çok kapı açıyor... Bu kapılar öyle çat! diye kapatılacak cinsten de değil üstelik. Kendinizi ve yaşadığınız dünyayı sorgulamanız için aradığınız hikayeyi belki de Alobar'ın başına gelenlerde bulacaksınız. Koku almak bizim en temel duyularımızdan biridir. Ayrıca koku eskimez. Bir gün yolda yürürken bir koku gelir burnunuza ve birden hatırlarsınız, mesela bir parfüm esintisiyle aklınız eski sevgilinize gider. Kokunun bellek çalışmalarında kullanılması da bu yüzden ya zaten. Hatta kokularla bellek çalıştırmayı amaçlayan deneyler yapan, gül kokularını akıl hastalarını tedavi etmekte kullanan da ilk olarak İbn-i Sina'ymış. Mevlana, Koku gönül gözünü açar demiş, bu sözü dikkate alan doktorlar sonraki yıllarda kokuların insan üzerindeki etkilerini araştırmış. Kimileri de 24 saat yorulmadan çalışan ve rüyalarımızda bile etkili bir rol oynayan koku alma duyusunun yaratıcılığımızı etkilediğini öne sürmüş. Romanda Alobar ve Kudra, parfümü parfüm yapan esas maddeyi bulmak için yüzyıllarını harcıyor. Bir de tabii en yakın arkadaşları Pan'ı kurtarmak için... Çünkü Pan, insanın fikirlerini değiştiren ve onları ait oldukları yerden, yani doğadan koparan İsa ve Aristo gibi yeni tanrılar karşısında gitgide silikleşmeye başlamış. Parfümün Dansı, bizi 600 yıllık bir maceraya sürüklerken, günümüzü de ihmal etmiyor. Alobar ve Kudra'nın yolu bir şekilde günümüz New Orleans'ına düşüyor. Ve parfümün esas maddesini bulmak isteyen kişilerin yakası bir türlü şu meşhur pancardan kurtulamıyor! Bu öyle bir kitap ki okuduğunuz her sayfada yeni bir macera bulacaksınız. Ve öyle etkisi altında kalacaksınız ki, Belki ben de ölümü alt edebilirim düşüncesiyle bir süper kahramana dönüşmek için Bandaloopları aramaya bile çıkacaksınız. Veya Evet ya! Biz insanlar neler yapıyor ve neler yıkıyoruz diye hayıflanacaksınız. Unutmadan... Eğer sokakta yürürken keçi kokusu duyarsanız, Pan'a bir selam gönderin. O an kulaklarınıza bir dans müziğinin kışkırtıcı ezgisi gelecek. Kitabı tam bitirmek üzereyken, bu yazıyı okumak çok hoşuma gitti. Çünkü ara ara acaba ben mi anlamıyorum hissiyatına kapıldığım ve zamanlar arası yolculuk yapıyormuşum gibi hissettiğim anlar oldu. Tam olarak ben de yazınızdaki duygulara kapıldım."} {"url": "https://egoistokur.com/parfumun-dansinin-yazari-tom-robbinsten-yazarlik-dersi-delireceksini", "text": "Roman yazmak için masanın başına geçtiğinizde gereksindiğiniz ilk şey, omuzlarınıza koca bir avuç napalm tozu serpiştirmek olacaktır. Size öğretilenlerin hepsini tamamen yok edip unutmak için. Gerçi öğretmenlerinizin hayaletleri size fısır fısır bir şeyler dikte edebilsinler diye orada durmaya devam ederler. Yeter! Siz orada duran edebiyat bürokratları, acilen defolun! İnsan, 'Sadece bildiğin şeyleri yaz,' veya 'Anlatma, göster,' gibi daha iyi niyetli tavsiyelerden bile her zaman kıvraklıkla kaçınabilir, tabii yeterince çevikse... Aslında roman yazmanın tek bir kuralı vardır. İşe yarayan şeyler, işe yarar. Peki ama bir şeyin işe yarayıp yaramadığını nasıl bileceğiz? Gerçek şu ki her zaman bilemezsiniz. Mesela ben ilk romanımı tam 12 kez yakmıştım ama 35 yıl sonra bugün hala dünyanın her yerinde baskı üstüne baskı yapıyor. Dediğim gibi, bir fikriniz varsa bunun işe yarayacağını bilemezsiniz ama bunu hisseder ve ona güvenebilirsiniz. Muhteşem Nelson Algren, 'Yaptığı işten tamamen emin olan bir yazar, çok da bir şey yapıyor sayılmaz,' demişti. Birçok iyi roman zorluklarla, neredeyse kendi kendini ittire kaktıra gelmiştir dünyaya. Kökeninde, bilinçsiz bir tür masumiyet vardır. O yüzden de başlamadan önce finalde ne olacağını kafanızda tasarlamanız falan hiç gerekli değil. İkinci sayfada ne olacağını bilmeniz bile gerekmez. Her şeyi önceden bilirseniz, romanınızı daha doğmadan öldürmüş olmaz mısınız? Ona nefes alacağı bir alan verin ve yön değiştirerek sizi şaşırtmasına müsaade edin. Roman yazmak gemi veya tren yolculuğu gibi bir rotaya bağlı kalmanızı gerektiren bir şey değil, tamamen özgürce yaşanacak bir maceradır. Elinizde bir ana konu olsa iyi olur tabii; bir tema, yaratmak istediğiniz etkiye dair genel bir çizgi... Bunun ötesinde, yapmanız gereken tek şey hayal gücünüzü espri duygunuzla harmanlamak, bir iki karakter oluşturmak ve bu küçük kayığı şahsi bakış açınızı da katarak geniş, karanlık nehre salmak... Akış sizi nereye götürürse. Bir sonraki kıvrımdan sonra karşılaşacağınız tehlikeli girdabın sesini işitirseniz, hey, dik durun, zihninizi netleştirin ve aralıksız kürek çekmeye devam edin. Şimdi artık gerçekten yazmaya başladınız, bunun tadını çıkarın. Çünkü işin en iyi kısmı yeni başlıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/parisin-oteki-yuzu-paris-mimar", "text": "Paris şehrinin özlü sözü Il est battu par les flots sans etre submerge yani Sallanır ama batmaz. Bu söz, şehrin armasında bulunan ve Ortaçağ'da şehri yöneten güçlü Gemicilerin kurduğu birliği sembolize eden gemiyi anlatmak için kullanılır. Şehrin koruyucusu, V. yüzyılda Attila'yı şehri yıkmaması için ikna ettiğine inanılan Azize Genevieve'dir. Ne yazık ki Azize'nin ve şehrin füsunkar gücü Almanlar'ın 14 Haziran 1940'da Paris'e girmesine engel olamamıştır. Almanlar'ın Polonya harekatı esnasında Fransızların batıdaki güçsüz ve boş sayılabilecek Alman hatlarına saldırmaması, batı cephesinde etkili Alman propogandasının durdurulamaması, Fransız siyasetinin iç çekişmeleri ve Fransız sermayedarlarının ülkesine ihaneti, 1934-38 yılları arasındaki Fransız ve İngiliz askeri harcamalarının toplamının tek başına Alman askeri harcamalarına yetişememesi, halkın yeterli hevese sahip olmaması, basının karşı propaganda yürütememesi bu defa Paris'in iyice sallanmasına, batmaktan son anda kurtulmasına yol açmış; böylelikle tek hedefe kitlenmiş ve bütün imkanlarını bu uğurda seferber etmiş Almanlar karşısında Fransa'nın yazgısı değişmeye başlamıştır. Charles Belfoure'un ilk romanı Paris Mimarında yayılmacı Hitler faşizminin işgali altındaki Paris'te toplumun farklı kesimleri üzerine projektör tutulur. Arka planda işgalcilere çıkar hesaplarıyla bağlı olan yönetici elit ile burjuvazi, diğer yanda faşizme karşı yurt savunması için örgütlenen direnişçiler bu saflaşmanın iki farklı kesimini oluşturmaktadır. İşgal günlerinde, her şeylerini geride bırakarak, kafileler halinde kenti terk eden, edemeyip gizlenmek zorunda kalan Parislilerin trajedisi, direniş hareketini örgütleme çabaları, Parislilerin işgale, direnişçilere ve özellikle Yahudilere bakışı... O günlerin politik dalgalanmaları içerisinde ayakta kalmaya çabalayan Fransasını yansıtan romanın kahramanı Lucien Bernard'ın öyküsü... Danzig için ölmeye değer mi? cümlesinin yaygın bir söyleyiş olarak halkın önemli bir kısmının duruma bakış açısını yansıttığı günlerde yabancı olana, ötekileştirilene yardım etmenin, başkası uğruna yahut erdemli olmak adına hayatını riske atmanın öyküsü. Romanın yazarı gibi mimar olan başkarakter Lucien'in gözlerinden II. Dünya Savaşı'nın panaromasını izliyor, kimi zaman işgal altındaki Fransa'nın yaşanan korkunçluklara karşın sergilediği kayıtsızlığına hayret ediyor kimi zaman da korkunun, yokluğun, karaborsaya düşen tereyağının, karneyle dağıtılan gıdanın insanlarda filizlendirdiği yoksunluğu kanıksıyorsunuz. İşgalcilerle kol kola gezen Paris burjuvası, dehşete düşmüş, sessizliğe bürünmüş Parisliler, direnişçiler... Lucien de hayatta kalmayı başarmış ancak parasız ve mutsuz bir adam, dahası sanatını icra edemeyen modern bir mimar. Saygın bir iş adamı olan Manet'in iş teklifiyle hayatı tamamen değişmeye başlayan Lucien'in roman boyunca dönüşen, evrilen karakteri insanlığın, insan olmanın, erdemliliğin bir izdüşümü adeta. Bir yandan Gestapo'ya fabrikalar tasarlarken öte yandan Yahudilere gizlenmeleri için zekice yerler düzenleyen Lucien kurgu ilerledikçe aşkı, dostluğu, evladını bulacak; insanın, paranın ve sanatın önünde olduğunu kanıksayacaktır. Paris Mimarı; II. Dünya Savaşı'nın yaşandığı dönemle, Yahudi soykırımıyla ilgili yazılan nice romandan savaşın karanlık yanlarına karşı insan doğasının iyi yönlerini göstermesi ve sanat dallarını tarihle harmanlayarak okurda edebi bir tat bırakması bakımından ayrılıyor. Bahsi geçen tarihi karakterler, mekanlar, şehirler; sanat eserleri, mimari öğeler Lucien'in, yaşanan soykırımın ve acılarının tamamlayanları haline gelmiş, böylelikle yazar yoksunluğu ve yoksulluğu melodramın veya sıradanlığın tuzağına düşmeden kalemini gerçeğin tam ortasına batırarak sonunda umudu fısıldayan bir atmosfer kurmuş. Başlarda para kazanmak için yaptığı gizlenme tasarımları zamanla Lucien için bir oyun halini almışken, ufak bir ayrıntıyı gözden kaçırması ve beklenmedik bir olayın gerçekleşmesi nedeniyle gizlenmesine dolaylı da olsa yardım ettiği Yahudi bir çift ölünce Lucien'in düşünceleri, hisleri, yaşamı yeniden biçimlenmeye başlar ve Lucien seçimini yapar, ne uğruna savaşacağının, hayatta kalacağının veya öleceğinin hesabını yapmaya girişir."} {"url": "https://egoistokur.com/parrhesia-ask-tabiat-ve-dunya-algisi-baglaminda-fakir-ken", "text": "Veysi Erdoğan'ın yazısı, şair Birhan Keskin'in Metis'ten çıkan yeni kitabı Fakir Kene merkezinde ayrıntılı ve titiz bir analiz. Erdoğan, 1982 Diyarbakır doğumlu genç bir şair. Şiirleri ve şiir üzerine yazıları birçok edebiyat dergisinde yayınlandı. Şimdi Terk Edin Çadırımı adlı kitabıyla 2008 Yaşar Nabi Gençlik ödülünü kazandı. Aklın Azabı Birhan Keskin Şiirinde Hatıra Medeniyeti adlı bir kitabı daha var. Michel Foucault parrhesia kavramıyla hakikati söyleyen kişiyi işaret eder. Pan, her şey; rhema, söyleyendemektir. Yan yana geldiğinde oluşan parrhesia hiçbir şeyi saklamamayı tarif eder. Birhan Keskin şiirinin tarihsel akışına baktığımızda üç şeyin dökümünü yaparız çoğunlukla: aşk, tabiat, dünya. Bunlar, birbirine sağlam dikişlerle bağlı, iç içe geçmiş hakikatleridir şiirinin. Biri olmadan diğerinin yola çıktığı neredeyse görülmemiştir. Keskin şiirinin asıl güzergahları olarak önemli bir potansiyele sahip bu üçlüyü Fakir Kene ile birlikte yeni bir okumaya tabii tutabiliriz. Aşk; -bünyesinde taşıdığı her şey gibi- yücelen, inleyen, çağıldayan, alçalan ve bazen de soğuyan bir yerlerde gezinir. Deliliriklerden bu yana bu böyledir. Aşkın her merhalesine tanıklık ederiz. İçinden geçtiğimiz her türlü duyguyla bezeli bu doğal iklim, Keskin şiirinin kalbidir. Ondan hiçbir zaman bağını koparmaz. Aralarında bir kader ortaklığı vardır, denilebilir. Hep benim yanımda olsun isteği, sonsuz bir vazgeçilmezlik dürtüsüyle birlikte yürür. Bu vazgeçilmezliği güzel bir sızı olarak yanında taşır ve sürmesini diler. Y'ol kitabında geçen beni hep aynı yerimden yaralayan o eve / yine de döneyim döneyim istedim dizelerini bu doğrultuda okumak mümkün. Her şeye rağmen bir isteğin tezahürüdür bu dizeler. Arzu duyduğu kişiden yara alan ben'in, tekrar ona dönmek istemesi güzel bir sızıdan başka bir şey olamaz. Aşkın böyle bir karşılığı vardır Keskin şiirlerinde. Meselesine aşkı, tabiatı ve dünyayı yerleştiren ve bu hakikatleriyle hemhal bir şiirin sürdürücüsü olan Birhan Keskin şiirinin güzergahları hep aynı olsa da içinde taşıdığı duygu, yoğunluğu bakımından her kitabında farklılık gösterir. Aşk mesela Baya kadar çatı konumundadır. Gücünü oradan alan bir algıyla örülüdür. Ba başka bir zamana evrilmiş, kişisel bir tarihe odaklanır. Kendine gömülmüş, susmuş bir vaktin içinden konuşur. Y'ol ile birlikte aşkın şahikalarda dolaştığını görürüz. Bütün enstrümanlarıyla gövdede belirir. Elinde bir kırbaçla, hem kendinin hem de aşkın etrafında döner durur. Badan sonraki bu uyanışın tam karşılığı yoktur. Ki Y'oldan sonra da böyle bir tonda, renkte ve yoğunluktabir daha aşkla karşılaşmayacağız. Çünkü aşk, bundan sonra çatı oluşunu terk edip aşağılara inecektir Keskin şiirinde. Bu, Soğuk Kazı demektir. Bu, katı ve soğumuş olan demektir. Aşk vardır gene ama başka türlü geriye düşmüş, ışığını kısmıştır. Fakir Kenede de bunu görürüz. Fakat ince bir fark vardır aralarında. Fakir Kenedeki aşk, karanlığı büsbütün giyinmeden köşeye çekilmiş gibidir. Fısıltılar eşliğinde, hafif tonlarda. Sanırsın bir yerlerde mırıldanıyor, kendi kendine. Tabiat meselesinde aşkta olduğu gibi bir dalgalanma yoktur. O ki hep varolagelmiş bir yerdedir. Sürdürülendir. Elden ele geçen bir meşale gibi aynı alevle, aynı parıltıyla her kitabında yolunu bulmaya devam eder. İlk kitap olan Deliliriklerdeki betonun hüznünden doğdum / suyun isyanından / güneşin kırılganlığına dokunup / geliyorum dizeleriyle Fakir Kenede geçen betonu icat edene yazıklar olsun / şehir denen şeyinizin şeysine fuck dizeleri arasında tabiatı kucaklayıcılık ve şehre yergi anlamında bir birliktelik var. İkisi de betona karşıdır, ikisi de tabiatın varlığının devamını diler. Birbiriyle omuz omuza yürüyen, birbirinin dilinden anlayan kardeş dizeler bunlar. Ama aralarında bir geçiş olduğunu da görmek mümkün. Deliliriklerdeki dizeler ile Fakir Kenedekiler arasında dilsel ve varoluşsal zeminde başka zamanları işaret ettikleri için-söyleyiş açısından-bir iklim farkı vardır, diyebiliriz. Bu iklim farkı Soğuk Kazıyla başlar. Fakir Kenede sert bir vakte evrilir. Bu son iki kitaptaki tabiat, daha öncekilerle tema açısından ayrılır. Soğuk Kazıdan önceki tabiat bilgisi, ontolojik eşduyum üzerinden gelişir. Hayret içinde bir bakışla onu seyretme, hayranlık sınırlarında gezinen içselleşmeyle onun içinden geçme bir ritüele dönüşür. Sabahın karşısında konuşmak ne zor dizesindeki hayranlık, yarılan bir taşın çiçeğe yol vermesindeki hayret duygusuyla birleşir. Soğuk Kazıya gelindiğinde tabiata dair bu duygular, tabiata arka çıkmaya, onu savunmaya varır. Fakir Kenede ise bu tavır, üst noktalarda gezinir. Çünkü tabiatı ortadan kaldırmaya çalışan bir kötülük devreye girmiştir. Sultan Sazlığı'nda boynu eğri bir kuşun / ince boynuna yediği kurşun gibi... ile başlayan Soğuk Kazıdaki tabiat, bir duygudan çok bir düşünce edinir. Bilinç devrededir artık. Kabul edilemez olan kötülüğe ilk burada meydan okunur. Öncesinde bu yoktur. Önceki kitaplarda tabiat bilgisi; büsbütün ontolojik bir miras, ilkel (1) bir bakış üzerinden okunur. Bu nedenle tabiata bir bilinç içinden bakılmaz. O vakitlerdeki birincil his, sezgisel olanda vücut bulur. Soğuk Kazı ise başka bir vakte geçişin ilk önemli adımlarını duyurur. Fakir Kene de bu adımı devralır ve tabiata dair gerilimi tırmandırır. Çimenlerin Efendisi şiirindeki ben canımı sokakta buldum efendim! dizesine götürür bizi. Bu şiir Fakir Kenenin isyan ve itirazlarla dolu ruhsal dokusuna dair önemli bir okuma sunar. Bunca katlı bunca kavşak / kavuşturmuyor bu şehirde insanı birbirine / sabahın ince tüylüsüyüz geçip gideceğiz birazdan dizeleri, eleştirel bir tavrı, ne gerek var tonunda dile döker. Önceki bir dizede de bu medeniyet denen şeyin naylon poşetine koyayım diyerek itirazını dile getirir. Şehir denilen alanı bir çeşit virüs olarak görür Keskin. Bu alana yerleştirilen her şeyin medeniyet üzerinden sunulmasının doğruluğuna inanmaz. Çünkü insana ait olması gereken her şey, bu sözcüğün adıyla ortadan kaldırılmıştır. Dolayısıyla kendi değerinden düşürülmüş bir karşılığı vardır. Naylon bu itirazın göstergesidir. Böylelikle Keskin şiirlerindeki genişleyen dünya algısının Fakir Kenede daha özel bir vakte geçiş yaptığını görürüz. Yönünü, dar ama daha içerden bir zamana kaydırır. Naylon ve medeniyet sözcüklerinin -itirazlarla dillendirildiği- olumsuz içeriği de şiirindeki dünyanın konumunun değiştiğini işaret eder. Dünyaya diyalektik ruhsal okumalar üzerinden yaklaşılmaz artık. Ne ayrılıktan bahsetmenin ne de acıyla muhabbet etmenin vaktidir. Ontolojik olan büyük ölçüde bir kenara bırakılır. Dünyanın yaşanılmaz bir yer oluşu, daha somut bir karşılık edinir artık. Fakir Kene bu somut itirazın ve isyanın avazı olarak yerleşir şiire. İnsana, ağaca, taşa, toprağa birçok sebepten saldıran ve onlara zarar veren iktidar aygıtlarını karşısına alır. Ahlak ve hukuk dışı hareketlerine karşıt bir dil geliştirir. Haksız olanın hükümranlığında işlenen her türlü ölüm ve yok etme girişimine karşı kabul edilemez bir yerden konuşur. Sağlıklı Yas şiiri, uzayan bu uzvun önemli bir parçasıdır. Barış ve yan yanalık adına yola çıkmışlar için bir yas çalışması olarak okunulabilir pekala. İnsanlığın parça parça yitirildiği vakitlere dair çoklu bir fotoğraf olarak da. Siyah fotoğraflar sergisi, simsiyah. Bizim buralarda Ross, her şey aynı anda oluyor. Birinin kolu kırılıyor, sızdırmayın, kalsın yen içinde diyorlar. Bomba sözcüğünü ikinci kez kullanır Birhan Keskin. İlkini Soğuk KazıdaBağdat şiirinde görürüz. Soğuk Kazıdan önceki kitaplarında ne böyle bir tablo vardır ne de böyle bir sözcük. Soğuk Kazıdan önceki dünya algısı, kır edilen bir zamana dair değildir. Tam tersine insan ve tabiat temelli bir varlık durumu söz konusudur. Dünyayı bu hal içinden algılamaya çalışan bir şiir vardır. Ama bu, Soğuk Kazı ile başkalaşır ve toplumsal doku mekanizması Fakir Kene de bir üst basamağa çıkar. Tam da böyle bir ortama dil olurFakir Kene. İktidarın bütün aygıtlarıyla iyi olana saldırdığı ve onu yok etmek istediği bir zamanda boy gösterir. Ülkenin doğusunda ve başkentinde patlayan bombalardan bahseder. Sağlıklı Yas şiiri, bu olanları kayıt eder. Burada iki şey söz konusu. İlki, şiirin yararlığı meselesi; ikincisi, acının başkaları tarafından da bilinmesi kaygısı. Fakir Kenenin önsözü gibi duran Kargo şiiri, birden fazla duyguyu bünyesinde taşır. Ama özellikle bu iki meseleye odaklanmamız açısından daha bir öne çıkar. Bu dizelerin kapsayıcılığı düşünüldüğünde Fakir Kenenin epigrafı gibi de okunulabilir. Bu doğrultuda şiirin yararlığı ile acının başkaları tarafından bilinmesi kaygısını Michel Foucault'un parrhesia kavramı ve Edward Said'in entelektüele dair söyledikleriyle yan yana okumakta fayda var. Bu okuma, şairin duruşunu, şiirin neye yaradığını ve acının başkalarınca bilinmesi durumunu biraz daha anlamamızı sağlar. Foucault'un ve Said'in vardıkları yer aynıdır: hakikat. Bu hakikati üstlenen kişilerden biri parrhesiastes, diğeri entelektüeldir. İkisi de doğruyu söylemekten yanadır. İkisi de baskıcı her türlü iktidarın karşısına çıkabilmeyi öngörür. Bu doğrultuda Birhan Keskin'i bir entelektüel parrhesiastes, Fakir Keneyi de parrhesia durumunu üstlenmiş bir metin olarak görebiliriz pekala. Böylelikle şairin durduğu yer, şiirin ne olması gerektiği ve acıyı başkalarına duyurmak asıl anlamına kavuşmuş olur. O halde şöyle diyelim: iyi bir parrhesia örneği olan Fakir Kene memleketin kirli ve dağınık atmosferine dair toplumsal bir manifesto gibi şiirin dokularına dağılır. Bu anlamda geminin su aldığı yerden konuşmayı huy edinir. Aydınlanmanın mümkün olmadığı bir vakte çakılı kalışımızı işaret eder. Çukurda oluşumuzun hikayesini okutur bize: hiçbir zaman iyileşmeyeceğiz. (1) Buradaki ilkel sözcüğünü her şeyin en temiz ve doğal zamanlarına dair bir özlemin ifadesi olarak kullanıyorum. Ki Birhan Keskin şiirlerindeki tabiat bilgisi, bu özlemin peşinden gider devamlı. (2) Sağlıklı Yas şiirinde Keskin'in seslendiği kişi ElisabethKübler-Ross'tur. 1969'da Ross, On TheDeathandDying adlı kitabında insanların acı ve yas durumlarına dair beş aşamadan bahseder. Bunlar sırasıyla inkar, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenmedir. Ross, yasın evrelerini bu aşamalardan geçirir. Birhan Keskin Sağlıklı Yas şiirinde Ross'un bu evrelerine karşılık verir: İnkarmış pazarlıkmış kabullenmekmiş / bilmemneymiş / Geç bunları Ross. Geç bunları. / Aynı günde ölür aynı günde yıkar aynı günde gömeriz. Keskin'in Ross'a seslenişinde memleketin ahvali üzerinden bu aşamaların uygulanabilirliğinin mümkün olamayacağı bakışı vardır. Ki aynı zamandakuramsal olanın yası -en azından bu coğrafyaya ait olanı- açıklayamayacağına dair şiirsel bir tavırdan da bahsedebiliriz. (3) MichelFoucault, Doğruyu Söylemek, Kerem Eksen, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2005, s. 12. (4) Edward Said, Entelektüel, Tuncay Birkan, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1995, s.23."} {"url": "https://egoistokur.com/patrick-modianonun-kitaplari-depoda-curuyormu", "text": "Patrick Modiano'nun kitapları Türkiye'de depoda çürüyormuş! Patrick Modiano'nun kitapları Türkiye'de depoda çürüyormuş! Bilirsiniz, Nobel Ödülleri verilmeden önce her yıl tahminler yapılır, bahisler oynanır. Bu yıl da öyle oldu. İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi'nin ödülü bahisçilerin 10/1 verdiği Patrick Modiano'ya gitti. Halbuki herkes kıdemli yazar kategorisinden Amerikalı Philip Roth'un, popüler yazar kategorisinden Japon Haruki Murakami'nin ya da siyasi aktivist kategorisinden Kenyalı Ngugi wa Thiong'o'nun kazanacağına inanıyordu. Peter Handke, Milan Kundera, Nuruddin Farah, Umberto Eco, Margaret Atwood, Amos Oz, Paul Muldoon, Salman Rushdie ve Suriyeli şair Adonis'in de adı geçiyordu. Patrick Modiano'nun kazanacağına çok az kişi ihtimal verdi. Ne büyük yanılgıymış! Eski usul bir zarafet bu elbette, bugün eşine nadir rastladığımız bir nevi alçakgönüllülük... Yoksa Patrick Modiano'nun hayreti, Tüh ya, ben o kadar da iyi bir yazar sayılmam, neden bana verdiler ki şimdi bu ödülü manasında değil elbette. Sanırım bir nevi sitem bu. Birkaç iflah olmaz edebiyat tutkunu dışında benim gibi hatırlayan kalmış mıydı mıydı serzenişi gizli cümlelerinin arasında."} {"url": "https://egoistokur.com/patti-smith-oluler-konusuyor-bizlerse-dinlemeyi-unuttu", "text": "Patti Smith, ABD'de Ulusal Roman Ödülü kazanan Çoluk Çocuk adlı kitabında New York'taki ilk yıllarını ve nevi şahsına münhasır fotoğrafçı Robert Mapplethrope'la ilişkisini anlatıyordu. Kronolojisi ya da belirli bir kurgusu olmayan ve usul usul akan bir ırmak gibi ilerleyen yeni kitabı M Treninde ise dünyayı geziyor. İflah olmaz seyyah ruhuna en uygunu bu belki de. Kitapta New York, Detroit, Berlin, Londra, Fransız Guyanası ve Meksika'ya seyahatlerini okuyoruz. Seyahat dediysem, yanlış anlamayın, Smith gittiği yerlerde fincan fincan kahve içmek ya da bir şeyler atıştırmak, daha çok da kendini ya da arkadaşlarını dinlemek için küçük kafelerde oturuyor ve rüyalarından, saplantılarından, kederinden bahsediyor. Araya bir dönem sevgilisi olan Amerikalı oyun yazarı Sam Shephard gibi gerçek kişilerin hatıraları karışıyor. Bazen de hayaletler geliyor... Gerçekten! Benzerlikler yerine farkları anlatayım. En önemli fark, albümlerin ortak çalışma sonucu çıkması. En azından benim için bu böyle. Sözleri kendim yazsam bile, birlikte çalıştığım müzisyenler şarkıların ruhunu, akışını etkiliyor. Stüdyoya girdiğimizde de tamamen doğaçlama denebilecek bir süreç yaşıyoruz ve sözlerle melodinin uyumu başta düşündüğümden tamamen farklı hale gelebiliyor. O yüzden müzik yaparken zihnimi kapatıp sadece işe, müzisyen arkadaşlarıma, sahnedeysem seyirciye yoğunlaşıyorum ama yazarken zihnim açık olmalı. Dahası yalnızlığımı özenle korumalıyım. Ben de bilmiyorum ki. Bildiğim, bir kere varsa, hep sizinle kaldığı. Sadece insan yaşlandıkça bu enerjiyi kullanmayı, ona boşa harcamamayı öğreniyor. Yıllardır günlük tutarım, bu kitabı da günlüklerimden yararlanarak yazdım. Araya çeşitli anekdotlar kattım, rüyalarımı ekledim... Bunlara bağ dokusu diyorum, birbirinden bağımsız unsurları buluşturdukları ve bir bütünün parçası haline getirdikleri için. Meselesi, konusu olmayan, herhangi bir beklentiye hizmet etmeyecek bir kitap yazmayı hep istemiştim. Plan program yapmadım, karar verdim ve yazmaya koyuldum. Fakat bir süre sonra kitap sanki benim dışımda bir varlık kazandı ve adeta kendi kendini yazmaya başladı. Çoluk Çocuk farklıydı, orada her şeyi önceden planlamıştım, ele aldığım konuya, anlattığım şehre, olayların geçtiği zamana karşı bir sorumluluk hissediyordum. Bu kitaptaysa özgür olmaktan ve her türlü kısıtlamadan kurtulmaktan başka arzum yoktu. Böyle bir gereklilik olduğunu sanmıyorum. Hayal gücü, deneyimden çok daha önemli. Üstelik bence tıpkı hayat gibi hayal gücü de sınırsızdır. Bir vesileyle tanıştırılmıştık hatta kendimi tutamayarak ona yazarlığına dair birkaç soru sormuştum. Valla, cevapları öyle büyüleyiciydi ki hala ne demek istediğini çözmeye çalışıyorum. Durmadan Roberto Bolano, Cesar Aira ve Max Sebald'ı okuyorum. Sebald ve Bolano'nun göçüp gitmiş olması çok yazık. Keşke Roberto Bolano'yla buluşabilsem... Onunla romanı 2666yı konuşmak isterdim. Ama pek umut yok. Bolano döndü diyelim, onunla konuşabilmek için bana gaipten bir yetenek inmesi ve aniden şahane İspanyolca konuşmaya başlamam gerekirdi. İmkansız! Henning Mankell. Onun ünlü dedektifi Kurt Wallander'ın hastasıyım. Kendisi kusurlu bir dahi. Maria Callas dinliyor, aşırı içiyor ve işine saplantıyla bağlı; özel hayatıysa kelimenin tam anlamıyla yerlerde sürünüyor... Bu bakımlardan Wallander'in ideal dedektif olduğunu söylemek mümkün. Dedektifin iç dünyasını anlamamıza, zihninin işleyişini ve kuşkulandığı kişileri analiz etme yöntemlerini öğrenmemize izin veren polisiyeleri seviyorum. İşin garip yani, o kuşkulandığı kişileri analiz ederken, okur olarak biz de onu analiz ediyoruz. Bu yüzden iyi polisiyeler karmaşık hep birer puzzle gibi oluyor. Rock ikonu Patti Smith bugünlerde geleneksel Pirelli Takvimi için verdiği pozla konuşuluyor. Pozda garip olan bir şey yok aslında, üzerinde her zaman giydiği türden bir pantolon, gömlek ve yelek var. Beyaz saçlarını taramadan, dümdüz omuzlarına dökmüş. Her zamanki maskülen duruşuyla kameraya bakıyor. Garip olan, bunun Pirelli Takvimi'nde yer alması. Her yıl photoshop'tan az önce çıkmış gibi kusursuz görünen 12 top modelin çırılçıplak poz verdiği takvimden söz ediyorum... Firma bu yıl kusurlu güzellik temasını ele alıyor ve bunun için gittikleri 12 şahane kadından biri de Patti Smith. Ne diyeyim, Patti için küçük, onlar için büyük bir adım."} {"url": "https://egoistokur.com/patti-smithten-sihir-dersi-zirveye-cikmaya-calismazsan-zirve-ayagina-geli", "text": "Horses'in efsanevi sesi Patti Smith, dünya müzik tarihine adını kazımış, kült olabilme mertebesine erişmiş nadir isimlerden biri. Punk-rock'ın doğumundaki en önemli kişilerden biri olan, bu yüzden de punk'ın vaftiz anası olarak adlandırılan Smith, sesiyle, yorumuyla, besteleriyle bizi zaten yeterince etkilemiş, hayatımıza sızmıştı çoktan. Ama bu efsane isme daha yakından bakabilme, hayatına dokunamasak da en azından yaklaşabilme, sadece ona değil, bir dönemin fenomen olmuş isimlerine ve onların yaşam anlayışlarına tanıklık edebilme şansını da yakaladık 'Çoluk Çocuk' sayesinde. Bundan daha da önemlisi, yanılmadığımızı anladık! İnsanın sadece azgın bir hırs ve maddi çıkarlar uğruna verilen savaşla kendini bir yerlere taşıyabildiği günümüz toplumlarına, naifliğin, hırssızlığın ve sevgi dolu bir dünya özleminin insanı zirveye taşıyabildiği bir dönemin de yaşanmış olduğunu öğreten bir başucu kitabı 'Çoluk Çocuk'. Sarı kırmızı ekoseli bavuluna birkaç parça giysi, birkaç resim kalemi, bir defter, küçük kardeşlerinin resimleri ve Arthur Rimbaud'un 'Illuminations'ını koyup yollara düşen, garsonlukta dikiş tutturamayınca kasiyerlik yapmaya başlayan genç bir kadının bir müzik devine dönüşme hikayesi. Gerçi buradaki 'dönüşme' sözcüğü yanlış oldu. Smith, kişilik olarak hiç değişmiyor aslında, hiçbir şeye dönüşmüyor, aksine, hep aynı kalabildiği için zirveye çıkıyor. Daha doğrusu, zirve onun ayağına geliyor! 'Küçük zümrüt kuş uçup gitmek ister. Küçük zümrüt ruh, küçük zümrüt göz. Tekrar etmekte fayda var: Zirve çıkma uğruna kendinden taviz vermeyen, hatta zirveye çıkmayı hiç umursamayan insanlar da vardır; Patti Smith'le Robert Mapplethorpe gibi. Sadece bu yüzden, zirve döner dolaşır, onların ayağına gelir. Daha birkaç yıl önce, kendilerine 'emo' adını veren gençler, kendi fotoğraflarını çekip sanal ortamda yayınlıyorlardı. Fotoğraf makinesini başlarının on beş, yirmi santim üstünde tutarak çektikleri bu fotoğraflar bana müthiş hüzün veriyordu. Bu hüznün nedenini sonra anladım. İnsanın tek başına olduğu fotoğraflarda bile, muhakkak, fotoğrafı çeken ikinci bir kişi daha vardır. Kendi fotoğrafını çekmek, yalnızlığın doruk noktasıdır. Sanat, sanatın hiçbir türü, kendi fotoğrafını çekerek ya da fotoğrafçının karşısında durarak yapılmaz. Sanat bir toplu fotoğraflar bütünüdür. Ve en hakiki fotoğraflar, toplu fotoğraflardır! Patti Smith'in 'Çoluk Çocuk'una dönersek, bir açıdan kendinin ve Robert'in birlikte göründükleri bir fotoğraf, diğer açıdan da Patti Smith ve Robert Mapplethorpe ile birlikte Janis Joplin, Jimi Hendrix, Andy Warhol, Allen Gingsberg, William S. Burroughs'un da bir arada oldukları bir toplu fotoğraftır. Turgay Kantürk'ün de fotoğraf makinesiyle değil de, sözcüklerle bir toplu fotoğraf çektiğini, ancak bütün şiirlerini bir arada okuyunca fark ettim. Sabahattin Kudret Aksal'dan Melihe Cevdet'e, Metin Altıok'tan Levent Tülek'e, Pelinsu Pir'e, İbrahim Çiftçioğlu'na, Füsun Akatlı'ya, Selim İleri'ye, Deniz Durukan'a, onlarca kişi sızmış şiirlerine. Ve şiirlerin hepsine bir arada baktığınızda, şair, yazar, oyuncu, ressam... Birçok kişinin bir arada olduğu bir toplu fotoğraf çıkıyor karşınıza. Yalnızlığı kutsamaya çalışanlara inat! 'Biliyorum, bu durak kendini bekleyenlerin / Durağıdır, kim bilir kaç kez geçtiğim' dizelerinin de yer aldığı 'Siyah Eşya', daha önce de belirttiğim gibi, kitaplarını tek tek okurken, en sevdiğim kitap olarak beynimin bir köşesine not ettiğim yapıtıydı Kantürk'ün. Ama şiirlere derli toplu baktığımda, 'Siyah Eşya'nın yanına 'Öteki Sahne'yi de koydum, 'Ay İçin Küçük Şeyler'i de koydum, 'Göl Felaketleri'ni de koydum, sonunda, baktım başa çıkamayacağım, kitaplar arasında ayrım yapmayı bırakıp daha kestirme bir yol çizdim kendime: En sevdiğim kitaplar arasına 'Peri Çıkmazı'nı koyup kolayca kurtuldum bu ikilemden. Hepimizin bildiği halde bilmezden geldiği bir gerçek vardır. Ne yazık ki bu gerçek, edebiyat için de geçerli: Kısa süreli de olsa, gürültü çıkaran boş şeylerin ardına takılır sürükleniriz, o esnada, anlamlı bir sessizlikle hayatımıza katılan şeyleri es geçeriz. Neyse ki, bir süre sonra her şey yerli yerine oturur. Gürültü boşluğa düşer, sessizlik baş köşeye oturur. Ben, bu sürece müdahale edip, etraftaki boş gürültü yüzünden duyamadığımız bir sese kulak vermeniz için devreye giriyorum ve bize 'Gümüş Kaşıkların Ucunda' sunulan şiirlere dikkatinizi çekmek istiyorum. Görünmemeyi ve kendi halinde olmayı tercih etmiş bir şair Ece Ürkmez. Şiirlerini de aynı dinginlikle yayınlayıp, zamanın ve okurun önüne sürüp sessizce kabuğuna çekildi. Oysa her bir dizesi bir fırtına habercisi. Kök boyalı ağzında annesi için bir kuş tutan, tabutu çakarken çok fazla ağlayan, aşka dokunmaktan korkan bir şairin, hepimizin hayatına katacağı çok şey var. Öyleyse biz biraz öteye gidelim ve hiç yüksünmeden fotoğraf makinesinin önüne geçelim; toplu fotoğraf çektirmek için!"} {"url": "https://egoistokur.com/paul-auster-hayata-birkac-kez-sifirdan-baslad", "text": "Paul Auster: Piyangodan büyük ikramiyeyi kazanmasa, yazar olmayacaktı! Paul Auster'ı niçin seviyoruz? Kitapları bize ne hatırlatıyor? Hayatta sıfır noktasına gelmek ne demektir, neye yarar? Peki ya Auster'ın pek alelacayip diyebileceğim sıfır noktasından çıkış hikayesi... Hepsi bu yazıda. Buyurun okuyun. Paul Auster: Piyangodan büyük ikramiyeyi kazanmasa, yazar olmayacaktı! Ay Sarayı, Şans Müziği, Son Şeyler Ülkesinde, Yanılsamalar Kitabı, Kehanet Gecesi, Cam Kentte, Hayaletler ve son olarak Görünmeyen gibi romanlarında Paul Auster sadece olayları ve karakterlerin arasındaki diyalogları değil onların halüsinasyonlarını, rüyalarını, mektuplarını, okudukları gazete haberlerini; yani gerçekliğin içindeki ikinci, üçüncü gerçeklik katmanlarını da kullandı. Karakterlerin neyi hakikaten yaşadığından ve neyi yaşadığını sandığından okur olarak hiç emin olamayarak ilerledik onun romanlarında. Emin olduğumuz tek şey, hayatın bizim gördüğümüz kadarından ibaret sayılamayacağını, yaşadığımızdan daha büyük bir hayat olduğunu bize kanıtlamayı isteyerek yazdığıydı. Başımıza ne gelirse gelsin, hangi felaketle yüz yüze kalırsak kalalım, bu böyleydi... Paul Auster'a göre felaketler tesadüf değildi, hiçbirini boşu boşuna yaşamazdık. İstikrarlı bir biçimde arka arkaya onlara maruz kalıyorsak eğer, bunda bir mana olmalıydı. Görmek istemediğimiz, görmekten kaçındığımız şeyleri bize hayatta başımıza gelen olaylar hatırlatıp dururdu. Ve biz görene, onların bize söylemek istediklerini çözene kadar bastırmaya devam ederlerdi. Bir felaket yetmezse bir tane daha gelirdi, bir başarısızlık bize bir şey söylemezse peş peşe iki tane daha yaşamak zorunda kalırdık. Yeniden, hep yeniden... Roman kahramanları ailelerini, sevgililerini, arkadaşlarını kaybeder, işsiz kalıp beş parasız ve aç yaşamak zorunda kalır, bin türlü tehlikenin göbeğinde kaybolurlardı. Peki niçin bu adamı okumaya devam ediyorduk ki biz o zaman? Niçin sıkılmıyorduk, niçin her kitabını çıkar çıkmaz alıyorduk? Sanırım şundan: Paul Auster okurken bunca negatiflik insanı bir an bile sıkmaz, boğmaz, daraltmaz... Hatta bir süre sonra negatiflikleri mutluluğa aykırı şeyler diye algılamaktan bile vazgeçeriz. Her türlü şahsi başarısızlık ve felaket insanın kendini daha iyi tanımasını sağlayan, zihnindeki boşlukları doldurup belirsizlikleri netleştiren, hayattaki fazlalıklardan, yararı olmayan gereksiz ayrıntılardan kurtulmayı sağlayan şeyler haline gelir. Yazarın haklı olduğunu gönül rahatlığıyla hissederiz; yepyeni bir hayata eskisinden çok daha kuvvetli bir biçimde ve özgür olarak başlayabilmek için, önce sıfır noktasına gelmek şarttır. Gençlik yıllarını Paris'te geçiren Paul Auster, roman yazmaya ikinci evliliğinden sonra başladı. Görür görmez aşık olduğu ve yaşam öyküsünde İlk tanıştığımız gün bir fotomodel kadar gözalıcı ve güzeldi diye anlattığı meslektaşı ve kızı Sophie'nin annesi Siri Hustvedt'le Brooklyn'e yerleştiler. New York'un bu çok renkli, her an her şeyin olabildiği, sürprizlerle dolu ve zaman zaman da tekinsiz bölgesi, onun hem evi hem de 'çalışma odası' oldu. Psikanalizden; yaşadıklarımızı ancak kelimelere döktüğümüz zaman tam olarak idrak ettiğimizi, bunu yapamadığımız sürece dünyanın bizim için hep eksik ve bilinmez kalacağını iddia eden Jacques Lacan'ın çalışmalarından etkilenen Paul Auster'ın ilk yapıtı Yalnızlığın Keşfi oldu. Bir yazarın ilk kitabında, hem de henüz çok gençken anılarını yazması esasında pek alışılmış bir şey değildi ama ona büyük ün kazandırdı. Ardından üç kısa polisiyeden oluşan New York Üçlemesi geldi. Polisiye kurguyu yepyeni bir bakış açısıyla ele alıyor; entrikayı insanoğlunun varoluşsal meselelerini, kimlik, mekan, dil ve edebiyat gibi konularda kafasını bulandıran soruları çözmek için kullanıyordu. Bu tavrını polisiye olsun, olmasın sonraki yapıtlarında da sürdürdü. Mesela tesadüflerin ya da tesadüf sanılan hadiselerin insanın hayatını ve evrenin gidişatını nasıl değiştirebileceği üzerine düşündüğü Şans Müziği ve sonrasında kaleme aldığı Yanılsamalar Kitabı ve Ay Sarayı'nda... Bu kitaplarda Paul Auster'ın bizzat kendinden yola çıkarak yarattığını sezdiğimiz ana karakter, hemen her zaman başka birtakım insanlar tarafından çözümsüz durumların içine çekiliyordu. Ve finalde onunla birlikte biz de hiçbir insanın ötekinden güçlü olmadığını, bütün bu yaşananların çok daha büyük bir evrensel gücün, 'görünmeyen'in kurgusuyla olageldiğini keşfediyorduk. O gücün adını koymak da elbette okura kalıyordu. New Jersey doğumlu Paul Auster, tarihçi Lydia Davis'le evlendikten sonra Dante'nin İtalya'sında Lorca'nın İspanya'sında, James Joyce'un İrlanda'sında ve nihayet Mallarme'nin Paris'inde yaşadı. Garip işlere girip çıkıyor, hatta bazılarını kendi yaratıyordu. Mesela bir dönem tuhaf kağıt oyunları icat edip patentini alarak, oyuncak firmalarına satmıştı. Bir kış mevsimini, şehir dışında bir çiftlikte karısıyla birlikte kahyalık yaparak, hayvanlara bakarak geçirdi. Hatta Meksika'ya gidip ucuz filmlerin setlerinde bile çalıştı. Bugün DJ'lik yapan oğlu Daniel doğunca, para kazanabilmek için asker olarak Vietnam'a gidecekti. Neyse ki, piyangoda büyük ikramiyeyi kazanınca bundan vazgeçti. Artık sıfır noktasından çıkmıştı, parası vardı, roman yazmaya başlayabilirdi. Yazarın müzisyen kızı Sophie Auster bir süre önce MNG firmasının yeni yüzü oldu. Sophie'nin albümüne babası da birkaç şarkı sözüyle katkıda bulundu. Auster daha sonra New York'lu urban rock grubu One Ring Zero'nun ilk albümünün prodüktörlerinden oldu ve grup için şarkı sözü yazdı. Böylece o da Margaret Atwood, Neil Gaiman, Dave Eggers, Daniel Handler, Jonathan Ames gibi şarkı sözü yazan edebiyatçılar kervanına katıldı. Hatta bu işi sonrasında da sürdürdü. Mesela caz trompetçisi ve besteci Michael Mantler'ın Hide and Seek albümüne söz yazdı. The Fardangs'ın We Must Be Losing It adlı albümündeki iki şarkının da sözleri de ona aitti. Korku edebiyatının ilk büyük ustası Edgar Allan Poe, deneysel edebiyatın öncülerinden İrlandalı Samuel Beckett, Moby Dick ve Bartleby gibi romanlarıyla tanıdığımız Herman Melville'in Paul Auster üzerindeki etkisi büyük. Hatta bazı romanlarında bu üç yazarın yarattığı karakterler ara sıra ortaya çıktı. Ay Sarayı'nda insanoğlunun gerçekte Ay'a gitmediğine, her şeyin Hollywood stüdyosunda görüntülendiğine dair bir komplo teorisi vardı. Bu fikir daha sonra çok izlenen bir TV dizisi haline getirildi. Başrolünü James Spader'ın üstlendiği Şans Müziği filminin küçük bir sahnesinde onu aktör olarak izledik. Her şeyim dediği eşi Siri Husvedt'in Sevdiklerim ve Gözbağının Ardında adlı romanları Can Yayınları'ndan çıktı."} {"url": "https://egoistokur.com/paul-austera-neden-kizgini", "text": "Fakat bu yazı bir Paul Auster'a neden kızgınım yazısı. Daha önce Instagram ve Facebook'ta yazmıştım zaten, şimdi topluca bir de burada yer vereyim diye düşündüm. Ay Sarayı, Şans Müziği gibi romanlarıyla çok sevdiğim yazarlardan olmasına rağmen Paul Auster'a kızgınım çünkü kendisi Kehanet Gecesi romanında öz oğlunu ifşa etmiş. Yetmemiş, karısı Siri Hustvedt de Sevdiklerim adında, üvey oğlunu konu eden bir roman yazmış. Birkaç ay önce Amerikan basını bir haberle sarsıldı. Habere göre 10 aylık bir bebek, minicik bedenine babası tarafından enjekte edildiği söylenen eroinden dolayı ölmüştü. Ruby adlı bebeğin babası, fotoğrafçı ve DJ Daniel Auster'dı. Yazar Paul Auster ile öykücü Lydia Davis'in oğlu Daniel Auster hemen göz altına alındı ama kefaretle serbest bırakıldı, saatler sonra bir metro istasyonunda aşırı doz uyuşturucu almış halde bulundu. Birkaç gün yoğun bakımda kaldıktan sonra yaşam desteğinden çıkarıldı, altı gün sonra da öldü. Başlangıçta derin bir sessizlik yaşandı ama çok geçmeden birileri çıkıp arka arkaya konuşmaya başladı. Paul Auster ve Lydia Davis'i yaşananlar hakkında konuşmadıkları için suçlayanlara katılmadığımı baştan söyleyeyim. Bana sorarsanız çok acı çektiklerini tahmin ettiğim bu iki insanın basına demeç vermesi falan hiç gerekmiyor. Düşünsenize, torunlarını feci bir şekilde kaybetmişler, üstelik fail uyuşturucudan beyni süngere döndüğü için ne yaptığını bilmeyen oğulları, zaten o da ölmüş. Hem de aşırı doz uyuşturucudan. Yas sürecini yaşayacaklar elbette. Konuşmazlar, konuşamazlar. Bu konuda üzerlerine gidilmesi zalimlik olur. Fakat ne yazık ki, içimden geçen bir ses, Paul Auster'ın çok da uzun süre susmayacağını, günün birinde bu olayı onun zihninden geçen haliyle, onun kaleminden okuyacağımızı söylüyor. Nasıl bu kadar emin olabiliyorum? Eh, çünkü daha önce yapmıştı. Parlak bir eğitimin ardından fotoğrafçı olarak genç yaşında ün kazanan ve babasının yazdığı ya da yönettiği Smoke gibi filmlerde küçük roller üstlenerek kendine bir aktörlük kariyeri inşa eden aşırı yetenekli Daniel Auster, 18 yaşındayken Limelight ve Tunnel gibi çılgın eğlence mekanlarında gelişip büyüyen Club Kids hareketinin bir parçası oldu. Club Kids, bir yandan simli, pullu kıyafetler, platform topuklu pabuçlar ve bolca makyajla ücra yerlere park etmiş tırlar ve kullanılmayan metro istasyonlarında yasa dışı partiler düzenlerken bir yandan da gençlere ecstacy ve benzeri kimyasal uyuşturucu ve uyarıcılar temin eden bir grup insandı. Yola bir dahi çocuk olarak çıkan liderleri Michael Alig, her geçen gün daha da feci bir karaktere dönüşen bir adamdı ve işe bakın ki, o yıllarda cebinde her daim Bret Easton Ellis'in Amerikan Sapığı romanını taşıyan genç Daniel Auster'la sevgiliydi. Alig tanışır tanışmaz aynı evde yaşamaya başladığı genç sevgilisini Hayatımın aşkı, tanıdığım benden daha deli tek kişi, diyerek tanıtıyordu etrafa. Eski Club Kid James St. James, Disco Bloodbath: A Fabulous but True Tale of Murder in Clubland adlı anı kitabında bu ilişkiye dair bazı ayrıntıları yazıyor, dileyen oraya bakabilir. Ben küçük bir özet geçeyim: Bir gece Alig, Club Kid'lerden biri olan uyuşturucu satıcısı Andre Melendez'le tartışmaya giriyorve olay Melendez'in feci şekilde ölümüyle sonlanıyor. Cesedi parçalayarak ondan kurtulmaya çalışan Alig tutuklanıyor. Olay anında evde olduğu bilinen Daniel Auster'sa ailesinin tuttuğu sıkı avukatlar sayesinde paçayı kurtarıyor, mahkemede ifade vermesi bile gerekmiyor. Hadise, Club Kids fenomeninin de sonu oluyor ve zamanla her şey unutuluyor. Ta ki geçtiğimiz aylara, küçük Ruby'nin ölümüne kadar. Sonrasında da Daniel'a soyadından ötürü hoşgörülü davranılmış olabileceği yönündeki spekülasyonlar yeniden hortluyor. Okuduğum günden beri aklımdan çıkmayan korkunç bir olaylar zinciri söz konusu. Açıkçası Daniel'ı bir canavar olarak düşünmektense fazlaca şımartılmış, hasta ve bağımlı bir genç adam olarak düşünmeyi tercih ediyorum şahsen. Esas kızdığım ailesi, bilhassa da babası Paul Auster ile üvey annesi Siri Hustvedt. Kızılmayacak gibi değil! Neden? Çünkü önce Siri Hustvedt Sevdiklerim romanında Daniel'ı -Mark adını vererek- anlattı. Romanda Mark, Bill adlı ünlü bir yazarın leş gece kulüplerinin müdavimi olan eroin bağımlısı oğlu. Babasına ve Violet adlı üvey annesine kötü davranan, onları eline geçen her fırsatta tehdit eden duygusuz ve ahlaksız bir çocuk. Benziyor değil mi? Peki ya şu? Mark'ın yakınlaştığı bir clubber da günün birinde Rafael Hernandez adlı uyuşturucu satıcısını öldürmekten tutuklanıyor. Yok artık! Romanın anlatıcısı, Violet uzun süredir Mark'ın cinayetle ilgili gerçekleri gizlediğinden, her şeyi anlatmadığından kuşkulanıyordu. Mark hepimizi kandırdığı gibi onu da bir güzel kandırmıştı, diye yazıyor mealen. Başka bir sayfadaysa, Bill, gittikçe değişen bu çocuğu gene de sevdi. Olmayan oğlunu, hayalet çocuğunu... diyor. Paul Auster'a gelince; o Daniel'a birkaç kitabında yer verdi. Mesela Yalnızlığın Keşfi'nde Daniel'in çocukluğu vardı. Kehanet Gecesi'nde ise Trause adlı çok ünlü bir yazarın mirasından mahrum bırakmaya karar verdiği eroin bağımlısı oğlu anlatılıyordu. Açıkçası üzerine çok fazla yorum yapmak istemiyorum. Niyetim kimseyi uzaktan yargılamak değil ama Auster-Hustvedt çiftinin Daniel'ı bir malzeme olarak kullanma hırsları açıkçası bana korkunç geliyor. Yardım etmeyi denemiş ve başaramamış olabilirler, o kısmı bilemem ama gene de -hiç değilse- yazmayabilir, zaten aşırı problemli bir çocuğa sevilmediğini, daha da ötesi kullanıldığını hissettirmeyebilirlerdi. Bu anlamda Daniel'in annesi Lydia Davis belli ki çok daha olgun davranmış, oğlunu yazmak yerine onunla ilişkisini sürdürmüş hatta bazı kitaplarının kapaklarında onun çektiği fotoğrafları kullanmış. Yazıyı uzatmak istemediğimden bazı ayrıntıları atlıyorum. Ama bir olay var, işte o çok bana biraz dokundu: Öykülerinden birinde o sırada henüz hala hayatta olan annesini anlatmış Lydia Davis ama oğlu Daniel taslağı okuyunca bunun o sıralar çok yaşlı olan anneannesini incitebileceğini söyleyerek annesinden söz konusu öyküyü kitabından çıkarmasını rica etmiş. Lydia Davis de hayatına giren herkesi yazma aşkıyla yaşayan eski eşi ve onun yeni karısı Siri kadar zalim olmadığından, öyküyü kitaptan çıkarmış."} {"url": "https://egoistokur.com/paul-austerdan-sahane-bir-yeni-yil-hikayes", "text": "2011'e veda ederken Egoist Okur'un mesajı kısa: 2012'de hepinize sağlık, mutluluk, huzur ve aşk diliyorum. Yeni yıl sıkıntısız geçsin, bir de güzel kitaplarımız olsun, yeter... Tabii aranızda daha uzun, daha dolu dolu bir yeni yıl mesajı isteyenler olabileceğini de düşünmüyor değilim. Onlara da harikulade bir yeni yıl hikayesi yazan Paul Auster'a kulak vermelerini tavsiye ediyorum. İşsiz güçsüz, daha kötüsü yetenekleri konusunda gayet şüpheli bir yazar olsanız ve bir gün ansızın New York Times'dan arayıp Noel'de yayınlamak üzere size bir öykü sipariş etseler, ne yapardınız? Ben düşündüm, düşündüm, bilemedim. Şimdi elimde duran incecik kitabın kahramanıysa teklifi düşünmeden reddediyor. Auggie Wren'i hatırlarsınız. Paul Auster'ın Wayne Wang'le birlikte yönettiği 'Duman' filminin Harvey Keitel görünümlü kahramanı o. Oturup içinde kayıp bir cüzdan, bir fotoğraf makinesi, yapayalnız kör bir yaşlı kadın ve planlanmamış bir Noel yemeği bulunan hikayesini anlatıyor. Bildik bir hikaye, bir yandan da yepyeni. Usta anlatıcılar böyledir, en iyi bildiğiniz şey bile onların dilinden bambaşka anlamlarla çıkar. İyi öyküleri, romanları bu yüzden tekrar tekrar okumak isteriz. Auggie bir Noel günü oynadığı ve hiç tanımadığı kör bir yaşlı kadının da gönüllü olarak kendisine eşlik ettiği tuhaf bir oyunu anlatıyor. O da, kadın da yalanların hayatı güzelleştiren şeyler olabildiğini çoktan anlamışlar. Adam kadının içine hapsolduğu karanlığı bir gece için bile olsa torunuymuş rolünü üstlenerek aydınlatıyor, kadın da onun yalanlarını ve devamında anlattığı tatlı Noel masallarını can kulağıyla dinliyor. İnanmayı ya da en azından öyle görünmeyi ihmal etmeden üstelik. Arada acıkıyorlar, hiç hazırlanmamış bir Noel sofrasını kısıtlı imkanlarıyla sahici bir şölen hale getiriyorlar, kırık dökük koltuklarda oturup sohbet ediyorlar. Ve bize bir yalanın ancak paylaşıldığı zaman yalan olmaktan çıktığını kanıtlıyorlar. Auggie o gece o evden 'bir şey' çalıyor... Gerisini anlatmayacağım, Paul Auster'dan okuyacaksınız. Bildiğiniz gibi o, bu konuda benden çok daha başarılı. Ben son dakikada tavsiye mi olur deme ihtimalinizi göze alarak, sevdiklerinize yılbaşı hediyesi seçerken 'Auggie Wren'in Noel Hikayesi'ne de muhakkak göz atmanızı tavsiye edeceğim. İçinde resim olmayan bir kitap neye yarar ki! diyen Alice gibi düşünüyorsanız, daha da iyi, çünkü Can Yayınları'ndan çıkan kitapta Arjantinli genç ressam Isol'ün illüstrasyonları göz dolduruyor. ben de sizin nezdininzde güzel ve nefes aldırıcı bloğumuza nice yıllara diyorum. durante los anos.. nice yıllara."} {"url": "https://egoistokur.com/paul-nizon-kopek-ve-yasamini-sanat-eserine-donusturen-ada", "text": "Arkadaşım Mehmet Hakan Kekeç'in San Fransisco Sanat Müzesi'nde bir köşeye gözlüğünü çıkarıp koyan ve böylece sanat dünyasında bir nevi infial yaratan, daha doğrusu sanatsever denen kişinin ille de sanattan anlayan kişi olması gerekmediğini, günümüzde onun da çoktan sıradan bir tüketiciye dönüştüğünü kanıtlayan gençle başlayıp çağdaş Alman edebiyatının en büyüklerinden Paul Nizon'a ve bizde yayınlanan ilk romanı Köpeke ilerlediği yazısını okuyunca, Egoist Okur'a almak istedim. Daha önce Star gazetesinde yayınlanan bu çok güzel yazıyı okumanızı çok isterim. Geçen haftalarda San Francisco Sanat Müzesi'nde 17 yaşındaki bir genç, müze ziyaretçilerinin vereceği tepkiyi ölçmek için gizlice gözlüğünü yere bıraktı. Bildiğiniz, numaralı gözlük... Genç, bir süre sonra, müze ziyaretçilerinin yerde duran gözlüğü sanat eseri sandığını gördü. Fotoğraf çeken bile vardı. Eğlenmiş olmalı... Eğlenirken de, bu arada, artık insanları bayıltan bir 'beyaz klişesi' olan Acaba sanatçı burada ne anlatmaya çalıştı? sorusunu gerçek manada bozuma uğrattı. Eh, sanatın 'klişe yıkan, çizgileri aşındıran ve hatta konfor bozan' bir iş olduğunu var sayarsak da vatana millete güzel bir 'sanat eseri' bıraktı. Tam anlamıyla böyledir: Artık klişeleşmiş bir biçimde; 'gerçek' bir sanat eserinden klişeleri yıkmasını ve -haddimizi aşmamızı engelleyen- çizgileri aşındırmasını bekleriz. Örneğin, Romen düşünür Cioran; iyi bir edebiyat eserinin/kitabın, bizi değiştirmesini, bambaşka bir insan yapmasını bekler. Eğer hala aynı kişiysek, yani okuduğumuz kitap nedeniyle konforumuzun bozulduğunu veya inançlarımızın sarsıldığını hissetmiyorsak; ortada bir 'sanat eseri' olduğundan bahsedemeyiz. 'Eserin' ya da 'sanatçının' bunu nasıl yaptığının da bir önemi yok. İşte bu yüzden, rahatlıkla, San Francisco'daki müzede gözlüğünü yeren bırakan 17 yaşındaki genç için 'ortaya nitelikli bir sanat eseri koydu' diyebiliriz. Çünkü gencin bu küçük 'troll performansı', geride asla 'eskisi gibi olamayacak' sanat tüketicisi beyazlar bıraktı. Paul Nizon'dan haberiniz var mı bilmiyorum, benim geçen aya kadar yoktu. İsviçreli. Almanca yazıyor ve Almanca'nın yaşayan en büyük yazarlarından biri olduğu söyleniyor. Kendisinden, Everest Yayınları, Köpek adlı romanını yayımlayınca haberim oldu. Köpekin 'bir kırılma sonucunda hayatını sanat eserine dönüştürmüş yoldan çıkan adam'ı anlattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. İsmi yok. Nizon'un Köpekinde bir 'sokak serserisi' var; Dokunulmazlardanım, yırtık pırtık kıyafetimle sosyal olarak pek kabul edilebilir görünmüyorum diyor. Tabii ki hep aynı adam değildi. İsmini, ailesini, sahip olduğu her şeyi reddetti ve sokaklara çıktı. Yaşamını bir sanat eserine mi dönüştürmeye çalışıyor yoksa? Bu reddettiklerine 'hikayesi' dahil: Benim bir hikayem yok da diyor, neden? Çünkü Yaşam bir hikayeye sığdırılamaz. Hikayeler yaşama vurulmuş darbelerdir. Benim bir hikayem yok diyen, hikayesini reddeden bir adamdan ne öğrenebilirsiniz? Size ne anlatabilir? Sınırsız bir itaatkarlık ne büyük külfet diye düşünen ve 'sınırsız itaatkarlık gerektiren bağları' elinin tersiyle iten bir adam size hangi 'erdemlerden' bahsedebilir? Homo Faberin yazarı Max Frisch zamanında Paul Nizon'a şöyle bir telgraf yollamış, 1963'te: Canto'yu okudum ve anladım. Sizi kutluyorum ve yeteneklerinizde dolayı sizi kıskanıyorum. Frisch, Nizon'a bir telgraf atıyor ve Eserinizi anladım diyor. Demek, çetin bir yazar var karşımızda. Gerçekten Köpek de öyle: 70 sayfa fakat minik bir ceviz kadar katı. İsimsiz kahramanımızın dediği gibi: Herkes düzgün sanılan bir benliğin kabuğunda uyuyup, başka biri olarak uyanabilir. Değişmiş, 'yoldan çıkmış', bir sabah başka biri olarak uyanmış ve geriye elinde sadece bu köpek kalmış bir adam. Sokaklarda dolaşıyor ve anlatıyor: Nasıl 'görünmez' oldum? Yaşamımı nasıl bir sanat eserine dönüştürdüm? Hayat hikaye yazmaz. Yaşanmışlığa farklı anlamlar vererek hikayelere çeviren ve oraya tıkıp tüm kapıları kilitleyen biziz."} {"url": "https://egoistokur.com/pek-acayip-bir-yayincilik-hikayesi-tolstoy-nabokov-cevirirs", "text": "Vladimir Nabokov 1977'de The Original of Laura adlı romanını bitiremeden ölmüş, söylenen o ki son nefesinde de oğlundan Laura'yı yakmasını istemişti. Çevirmen oğlu Dmitri Nabokov taslakları yakamadı ama 30 küsur sene yayınlamadı da. Fakat tüm dünyadaki Nabokov hayranları onu yazarın yazınsal yok edicisi olmakla suçlamaya başlayınca pes etti. Hatta konuk olduğu bir televizyon programında, babasının ruhunun sık sık onu ziyarete geldiğini bile anlattı. Belki de fikir değiştirmemiz lazım, oğlum diyormuş bu ziyaretlerde hayalet, Neden olmasın, bu iş bize biraz para bile kazandırabilir. Dmitri'nin esprili bir şekilde anlattığı ruh ziyaretlerinin etkisi oldu mu bilinmez ama The Original of Laura nihayet yayınlandı. hatta bizde de Laura'nın Aslı adıyla çıktı. Hikayenin mekanı gelecekte bir Avrupa ülkesi. Kahramanı maskeli bir kral, tahta çıktığında ülkeye barış ver refah getirmiş. Derken devrimci Ganus'un eşi Midia'ya aşık oluyor. Çalışma kampından kaçan Ganus eşinin kralla ilişkisini öğrendiğinde Morn'u düelloya davet ediyor. İskambil düellosu. Morn yeniliyor ama kendini öldürmeyi reddediyor. O, Midia ile kaçınca devrimciler ülkeyi ele geçirip huzurlu krallığı iğrenç bir diktatörlüğe dönüştürüyorlar. Politik ve edebi boşalma derken neden bahsettiğim açık sanırım. Yapıttaki Shakespeare kokusu zaten kaçırılacak gibi değil. Morn'un taçla ilişkisinde Lear esiyor satır aralarındaki boşluklardan. Yanlış anlaşılmalarda aleni olarak Othello var. Evliliklerle gelen karmaşalarsa İngiliz tiyatro ustasının komedilerini hatırlatıyor. Nabokov, aşkın hain, cinselliğin bela olduğunu düşünüyormuşçasına yazıyor duygusal sahneleri."} {"url": "https://egoistokur.com/pera-palasta-gece-yarisi-ve-casuslarin-golgeler", "text": "Agatha Christie'nin Doğu Ekspresi'nde Cinayet adlı ünlü polisiyesinin 80'inci yılında Pera Palas Oteli, Zamanda Yolculuk adlı gezi programını başlatmıştı. Programa katılanlar özel rehberler eşliğinde gündüz İstanbul'u gezip akşam da otelin restoranı Agatha'da yemek yiyecek ünlü yazarın adıyla anılan 411 numaralı odada kalabilecekti. Ben programa ilk katılanlardan biri olmuştum. Charles King'in Pera Palas'ta Gece Yarısı: Modern İstanbul'un Doğuşu adlı eseri Kitap Yayınevi'nden henüz çıkmışken, o günü hatırlamanın tam zamanı. İstanbul'un ikonik müze-oteli Pera Palas'a yeniden konuk oluyorum. Geceyi yine meşhur 411 numaralı odada, bir zamanlar Agatha Christie'nin kaldığı odada geçireceğim ama öncekinden farklı olarak bu kez gün içinde İstanbul'u gezeceğim. Çünkü otel bünyesinde Zamanda Yolculuk adlı bir tur programı başladı. Buna göre Agatha Christie hayranları bir rehber eşliğinde İstanbul'un en özel yerlerini, mekanlarını gezecek ve şehrin tarihini, atmosferini, kültürünü yakından tanıyacak. İlk konuk benim. Bir günlüğüne İstanbul'da turistmişim gibi davranmaya karar veriyorum. İnsanın aşık olduğu kişiyi tanımıyormuş numarası yapmasına benziyor bu. Müzeleri, camileri, kiliseleri, tarihi yerleri dolaşıyor, Mısır Çarşısı'nda kalabalığın enerjisi ve baharatların, kurutulmuş çiçek çaylarının kokularıyla büyüleniyorum. Ardından rehberim beni yüksek bir yere çıkarıyor, birlikte İstanbul'un eşsiz silüetini seyrediyor, bu şehre yeniden aşık oluyoruz. Otele döndüğümüzde kütüphanenin hemen yanındaki bara atıyoruz kendimizi. Nar taneleriyle renklendirilmiş Hemingway Kokteyli iyi geliyor... O da Pera Palas'ın müdavimlerindenmiş. Müzayedelerden toplanmış orijinal kitapların yer aldığı kütüphane enfes. Önde Umberto Eco imzalı Gülün Adı duruyor. Meğer Eco, her yaz burada kalırmış. Ayrıca dünyaca ünlü başka yazarlar, yönetmenler ve aktörler de sürekli buraya gelmeye devam ediyormuş. Müdavimlerden siyasetçi yazar Charles King, Pera Palas'ta Gece Yarısı: Modern İstanbul'un Doğuşu adlı bir kitap yazmış. Kitapta otelin geçmişinde yaşanmış ve tüm dünyayı ilgilendiren şiddet, seks, casusluk ve entrika hikayeleri anlatılıyor. Başlangıç noktası, 31 Aralık 1925, yani Türkiye'nin miladi takvime göre kutladığı ilk yılbaşı gecesi. Anlaşılan o tarihte otelde yeni yılı kutlayan neredeyse herkesin geleceği son derece belirsizmiş. King, Avrupa kulüpleri, operetler, kafeler, pastaneler, dükkanlar ve tiyatro salonlarıyla çok renkli bir kültürel atmosfere sahip olan Pera için Hiçbir zaman sadece Türk olmadı, Müslümanlar kadar Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin de mekanıydı, diyor. Bir de otelin lobisini mesken tutmuş casuslar varmış; efsanevi Mata Hari, Cicero kod adlı Elysa Bazna ve Kim Philby... Eğlence üstüne eğlence düzenlenir, en şık ve Avrupai davetler verilirken, Haliç'in sularına yansıyan dolunay sayısız gizli bilginin alınıp verilişine şahitlik etmiş. Kitabın sonraki bölümlerinde dünyayı sarsan başka olaylardan da bahsediliyor. Mesela II. Dünya Savaşı sırasında Nazi zulmünden kaçıp İstanbul'a sığınan Yahudilerin hikayelerini okuyoruz. Lakin itiraf edeyim, beni bekleyen kitabın ima ettiğinden çok daha sakin bir gece... Yemeği, bir İstanbul aşığı olan annemle, Agatha Restoran'da yiyeceğiz. Orient Express mönüsünden ilhamla yaratılan yemekler harika. Karalahana çorbasıyla başlayıp somon tartarla devam ediyoruz, kırmızı lahanalı ördek budu ve çikolatalı tatlıyla bitiriyoruz. Kaotik Pera Palas tarihinin en sakin ve hadisesiz yemeklerinden biri bu. Annemle Agatha Restoran'a daha sık gelmeye karar veriyoruz. 1892'de inşa edilen otel, İstanbul'un demir ve çelikten yapılmış ilk modern binası. O dönemde özel bir sistem geliştirerek doğal bir havalandırma sistemi oluşturmayı amaçlamışlar. Girişteki Kubbeli Salon'un tavanındaki vitraylar istendiğinde tıpkı bir çiçeğin taç yaprakları gibi açılıyor ve sözünü ettiğim doğal havalandırmayı sağlıyormuş. Pera Palas aynı zamanda İstanbul'da elektrik bağlanan ilk bina. Antika değerindeki elektrikli asansör hala kullanımda. İstanbul'un ilk moda defilesi de 1926'da burada düzenlenmiş. Pera Palas'a müze-otel statüsü, 1981'de, yani Atatürk'ün 100'üncü doğum gününde verilmiş. 101 numaralı oda bugün Atatürk Müzesi. (Cumhuriyet'in kurucusu cephe dönüşlerinde İstanbul'a geldiğinde, Pera Palas'ta kalıyor, ülke için önemli kararları burada alıp üst düzey misafirlerini ağırlıyormuş. Hafta içi 11:00-12:00 ve 15:00-16:00 saatleri arasında gezilebilen 101 numaralı odada özel eşyaların yanı sıra yerli yabancı nadide Atatürk kitapları, dönemin dergileri, imzalı fotoğraflar, madalyalar da yer alıyor. Dekorasyonda Atatürk'ün en sevdiği renk olan şafak pembesi tercih edilmiş."} {"url": "https://egoistokur.com/perdeleri-sikica-kapattiniz-m", "text": "Sonunda durdum. Ölümden ötede, seferlerin mola yerinde tıkandığı kalabalık bir zaman diliminde bekliyorum. Gittiğim her yerde bir şeylerin daha önceden söylendiğinin yankısı içimde saklanıyor. Bir mızrak saplanıyor seslerin içinden. Sıkıca gerilmiş yayın arkamda bir yerlerden bana karşı doğrultulduğunu hissediyorum. Bir ok hızla üzerime geliyor. O ben değildim dedim. Her defasında. Uzun uzun. Bir caddede, odalarda, bazen bir dağın yamacında anlatmaya çalıştım. Bu yanlışı durdurmak için uğraştım. Yankı: O zaman sen neredesin? diye sordu. Sustum. Susmak çoğu zaman gerçeğin karışması... Herkes konuştu. Düzelsin diye. Kısacık bir akşamdı. Durdum. Ne yapsam da o ses çıkmazının derinlikleri arasından aldırmadan geçip gitsem diye düşündüm. Kısacıktı. Dalgakıranlar gibi boyun eğişimin, ona sarılmanın sonsuzluğuna aldandım. Bir bakış açısına göre sonsuz olabilirdi. Ben onu sevdim. O bakış açısını. Öyle sanıyorum ki bir apartmanın çatısında uyandım. Ya da herhangi bir binanın çatısı olduğunu düşündüğüm yerde. Şehir yıkılmış gibiydi. İnsanlar bulundukları binaların çatısındaydı. Sadece onlar mı? Arabalar, elektrik direkleri, ağaçlar, sokaklar, caddeler... Sanki her şey çatıdaydı. Gökdelenlerin yerdelen olduğu bir dünyada, yerin dibine doğru bir yükseklik içindeydim. Algının çöktüğü ters bir kurgu. Oturduğum yerden kalktım. Oturduğumu hatırlamadığım ama bir şekilde geldiğim yerden. Yeniden yola koyuldum. Daha çok konuşmalısınız. Bildiğim bilmediğim her şeyden bahsedebilirsiniz. Saçlarınız ne kadar kırlaşmış. Uykularınız ne kadar da bölünmüş. Ben anlarım. Bakışlarınızdaki kelimeler soğuk. Gözlerinizin altına çöreklenmiş bu karanlık onlardan mı kalma? Onlar ve öbür şeyler... Artık hiçbir aldanışa kanmayacak kadar yaşadım diyenlerdensiniz değil mi? Kapılarınız yok. Her şey koca koca duvarlardan ibaret ve alabildiğine renksiz. Ama hayat büyük bir gürültüyle kovalar. Zamanı ölçemezsiniz. Hepsi hepsi koca bir yanılgıdır elde kalan. Rakamların esareti sizi boğar. Perdeleri sıkıca kapattınız mı? Geldiğinizi bir gören olmasın. Biliyorum biliyorum, siz de aynı şeyi düşünüyorsunuz. Yani herkes kadar. Bitse de gitsek. Bu kovalamaca son bulsa ve sindiremediğimiz bu yaşama karşı daha fazla direnmek zorunda kalmadan kaybolsak. İnsan durdukça şüpheleri durmuyor. Büyüyor. Bu evham beni öldürecek. En çok da akşamüstleri yerleşiyor bu çetin duygu; korkmuyorum ama yine de kaçmak istiyorum. Yola çıktıktan hemen sonra, bir süre çocukların gözlerinde saklandım. O sonsuz tekrara defalarca düşmekten yorulmuştum. Rahat rahat dinlendim. Kısa bir süre. Çocuklar yakalanmazlar. Mesela bütün huzursuzluğunuzu yakan top oynarken üzerinizden atabilirsiniz. Ya da saklambaçın gürültülü yer bulma telaşında... Biri olmazsa diğerine giderim; ama mutlaka giderim. Tanır mısınız onları? Dilerseniz birgün, uyandığınızda, sizi onlara götürebilirim. Aklım hep o gecedeydi. Herkes bir şeylerden bahsediyor, etraftan yayılan müzik sesleri soğuk bir suyun şok eden etkisi gibi başımdan aşağıya doğru duyuluyordu. Katlanamıyordum. Yeraltına giden müzik... Olsa olsa bir uyurgezerin bilinçsiz hareketlerinin sonucunda, es kaza konuşabilmişse kaybolduğu yerde, mırıldandığı bir cümledir. Anlamdır. Her cümle anlamlı mıdır? Ya da her anlam bir cümle midir? O gece tek kelime etmedim. Büyük kelimelerden korktum. Ağzımdan çıkacak cümlelerin şu an ortasında bulunduğum yere gelmemi engelleyeceğinden ve belki olası bir sona beni hazırlayacağını bildiğimden sustum. Çünkü kelimeler her zaman senden önce geliyordu. Yola en önce çıkan ve o yolu en önce tamamlayan onlar oluyordu. Ancak susarsam, bu güçlü alfabenin harflerinden kendimi sakınırsam, kurtulabileceğimi sandım. Yapabildiğim tek şey yürümekti. Kısa kısa, uzun uzun yürümek... Ama insan yürürken yolun nereye düşeceğini bilemiyordu. Ve olsa olsa rüyadır tüm bunlar demek işimi kolaylaştırmıyordu. Çünkü rüya mağarasına giriş, zamandan ve mekandan bağımsızdı. O gece yeraltına giden müziği takip ettim. Karanlık bir pasaja girdim. Benim için bırakılmış herhangi bir şey, bir iz bulabilmek uğruna geldiğimi düşündüğüm bu yerde onu gördüm. Kim olduğunu hatırlayamıyordum. Daha önce hiç karşılaşmadığıma emindim. Yine de bir şekilde tanışmış olmalıydık. Alt kattaydık. Sanki metrelerce yerin altındaydık. Etrafa baktığımda, karanlığın içerisinde büyük, görünmeyen bir kalabalık var gibiydi. Ama bizden başka hiç kimse yoktu. Bu yalnızca bir histen ibaret bile olsa birilerinin varlığını hissediyor olmak beni tedirgin etmişti. Kendime kızdım. Öncesinde olduğu gibi... Telaş içinde yukarı çıkmak için merdivenlere doğru yöneldim. İçimde bir yön duygusu vardı ama karanlık her şeyi ele geçirmişti. Basamakları göremiyordum. O geldi. Beni kucağına alıp merdivenlerden yukarı doğru çıkarmaya başladı. Ama o karanlığa meydan okurcasına merdivenleri hızla ikişer üçer çıkıyordu. Merdivenler uçsuz bucaksızdı. Bitmeyecekmiş gibi görünen bir yere doğru ilerliyorduk. Bilmediğim koridorlara girdik. Birbirine açılan odalara. Her geçtiğimiz yerde bir evi geride bırakıyorduk. Bazen bir duvar dibinde, bazen koridorların orta yerinde bazı eşyalar bir görünüp bir kayboluyordu. Değişmeyen tek şey karanlıktı. Gösterişli, huzursuz, dağılmayan bir karanlık. Yürüdükçe yürüyorduk. Ben hala kucağındaydım. O alabildiğine sessiz. Daha önce hiç konuşmamış gibi. Kocaman alnında derin izler taşıyordu. O beni taşırken ben de onun yüzünde yadırgamadığım bir tanışıklığın tanımını yapıyordum. Sonra bambaşka bir kapıdan daha geçtik. İçeriden yükselen sevişme sesleri duyuluyordu. Birdenbire konuştu. Açmaa, sakın gözlerini açma dedi. Açmadım. Çaresizlikten boyun eğdim. Sonra bir kapı daha. Bu defa kapıyı ardımızdan kapattık. Birdenbire karanlığın içinden bir kadın belirdi. İkimiz birden şaşırdık. Daha önceden birbirimizi tanır gibi o şaşkınlıkla ne diyeceğini bilemeyen iki arkadaş gibi şaşkınlıktan olduğumuz yerde durduk. Kadına burada ne yaptığını sordu. Kadın yalnızca Çok yorgunum. dedi ve kayboldu. Konuşmuştu. Aynı anda kapattığımız kapıyı biri araladı. Bir erkek. O an aklıma az önce geçtiğimiz odadan gelen sevişme sesleri geldi. Kadın kimdi? O erkek kimdi? Neden her şey bir belirip sonra anlamsızca ortadan yok oluyordu? Korkmuyordum. Fakat azar azar içimize işleyen bu gece, bu kapı geçitleri beni boğmaya başlamıştı. Nereye varacağını bilmediğim bu yolda, geride bıraktığım her şeyin oldukça uzakta kaldığının hissi ansızın bastırmıştı. Uzaktaydım. Uzakta olmak kötüydü. Geride ne bıraktığını tam olarak bilmese de insan, bir yanının bağlı olduğu yerden ayrılması duygusundan kopamıyordu. İçte bir gölge gibi takip eden, rahat bırakmayan o bağlılık şimdi bulunduğu yeri yadırgıyordu. Tam da bu yüzden bir an önce kaçmak, karanlığı parçalamak, bu yanlışlığın, bana, ona, belki de hiç birimize ait olmayan bu görüntülerin içerisinden sıyrılıp yeniden yeryüzüne çıkmak ve aylardır sürüklediğim bu saçmalığa son vermek istedim. Saatine baktı. Aklımı okuyormuşçasına: Seni bu saatte hiçbir yere göndermem. dedi. Aynı anda, kaybolan kadın da birdenbire karşıma dikilip: Bir sürü oda var, birisinde kalırsınız. Ev biraz kalabalık ama olsun. Bir köşede boş bir yatak mutlaka bulursunuz deyip karanlığın içinde bir kez daha yitip gitti. Tek kelime etmedim. Üzerimi çıkardım. Yatağa girdim. Sarıldı. Yanağımla kulağım arasındaki bir yere başını dayayıp sessizce: Gözlerini açma dediğim yerde gördüğüm, senin görmediğin ama sesini duyduğun kadını tanıyorum. diyerek gözlerini kapadı ve uykuya daldı. Bense görmediğim bir kadın ama ortak yaşadığımız bir şaşkınlığın sonrasında artık iyice bana ait olmayan bir hikayenin içinde nasıl oluyorsa yine de ben olarak bir şekilde var olduğumu belki de var edildiğimi düşünerek zor da olsa uyumaya çalıştım. Yataktan kalktığımda belli bir süre geçmiş gibiydi ama sabah olunca uyanıp da kalkıyormuş gibi değildim. O gitmişti. Onunla birlikte her şey görünürden kaybolmuştu. Ne bir kadın ne bir erkek ne de odalar vardı. Karanlık dağılmıştı. Bahçeye açılan bir balkona girdim. Arkası dönük bir kadın, sarmaşık halinde beyaz çiçekleri olan bir bitkinin arasında durmuş, elindeki çekiçle pat küt sesler çıkarıyor; bir yandan da bitkiyle konuşur gibi bir şeyler mırıldanıyordu. Dediklerini anlayamıyordum. Dar patika boyunca yürüdüm. Pırıl pırıl sabah güneşinin içinden geçiyordum. Güneş ışınları coşkun bir su gibi yüzüme yüzüme çarpıyordu. Yaz gecesinin rüzgarla birlikte gelen kokuları saklanmıştı kuytulara. Gündüzün bir tek güneşi vardı. Oysa yaşamın bütün çığlığın açığa çıkaran geceydi. Benim adını bildiğim her şey geceleri ortaya çıkardı. Düzen bir kurulur, bir bozulurdu. Belki bir akşam, sadece bir akşam beni inandırabilirdi sonsuzluğa. Arada kalmış bir an; geceyle gündüz arasına sıkışmış bir akşam, bütün bunları dindirebilirdi. O boşlukta değişebilirdi, kim bilir. Bir ağustos gecesinden düşüp buralara kadar gelmiştim. Birazdan her şey yeniden değişecekti. Ara ara gelip yalancı bir aydınlığı, bu beyazlığı peydahlayan her neydi bilemiyorum ama kısacık da olsa nerede bıraktığımı, neresinde olduğumu hatırlayamadığım hayatımın bu bahçede kabuklarından arındığını, gelip gitmelere saplanıp kalan aklımın düze çıktığını, bir parça huzuru avuçlayabileceğimi düşünmek güzeldi. Durmadım, yürüdüm. O açıklıktan, bahçeden çıkıp bambaşka bir evin odasına kurulup oturdum. O da oradaydı. Tanıdığımı sandığım adamın hiç bilmediğim, hissetmediğim diğer yarısı. Sessizliğini çiğnercesine konuşuyor, o konuşurken diğerleri onu hayranlıkla dinliyordu. Soru sormak için yarışan kadınlar gördüm. Nedensiz yere kıskandım. Oysa nedeni çoktu. Bilmediğim yarısını kıskandım. Olamadığım beni kıskandım. Orada olup aslında olmayışımı kıskandım. Dirilip ölüşümü kıskandım. Yanıtladığı her sorunun cevabında kendimi bulamayışımı kıskandım. O gece ben, tanıdığımı sandığım adamın tanımadığım yarısında her ne varsa kıskandım. Onu sevmeme ve orada tamamlamama rağmen odadan çıkıp gittim. Kalbim hızla çarpıyordu. O zaman anladım onun kim olduğunu. Neden hem tanıyıp hem tanımadığımı... Birbirinden farklı mekanlardan geçişimi, zamandan mahrumluğumu, düzensiz uykularımı, yaşadıklarımın bazen gerçek bazen de bir rüyaymış gibi gelmesini. Bütün o kalabalıkların, durmaksızın konuşan insanların, beynimi kemiren soruların tek bir kaynağı vardı. Hiç bitmeyecek sandığım tek bir akşamın, bir buluşmanın, zamanla benden kopan parçalarının kalbimde bıraktığı saplantılarıyla savaşıyordum. İnkar ettikçe kök salmış, başkaldırdıkça beni iyice içine çekmiş her ne varsa, büyük bir hızla bana çarpıyordu. Sona doğru her şey hızlanıyordu. Bu sürükleniş hep böyle sürmeyecekti. Nereden gelip içime yerleştiğini aylardır çözemediğim; aşılır, çıkılır sandığım bir uykunun, rüyanın, belki de bir uyurgezerin sayıklamalarında çoğalmıştım. Sokağa çıktım. Akşamdı. İlk defa akşam vakti, duru bir ışık ve karanlık demetinin içerisinde yabancısı olduğum bir caddenin üzerindeydim. Etrafta koşturan, simsiyah giysiler içerisinde dolaşan, ağlayan insanların arasından geçtim. Şehrin uğultusu o caddedeydi. Anıların doğurduğu görüntülerin üzerine bastım. Dünya karardı. Koşmaya başladım. Bunu yapma, kendine zarar veriyorsun. diye bağırdılar arkamdan. Kimdiler? Usul usul içime sızdılar. Bağırdım. Neden dünyayı kararttınız. Niye burada ışıklar yanmıyor? Koştum. Aralıksız ve durmadan; nefes nefese. Bunları daha önce de duymuştuk. Sen ve senin gibiler karartıyor burayı. Kararan dünya değil sizsiniz. dediler. Üzerimdekileri çıkardım. Bana yeni elbiseler giydirdiler. Yapış yapıştı. Sımsıkı. Bacaklarımdaki kırmızı çoraplar ruhumu boğuyordu. Bedenime saplanıyordu. Rengarenk, karanlık kısacık bir akşamdı. Karmakarışıktı. Suların üzerinden atladım. Terk ettiğim odaya geri döndüm. Telaşla kırmızı çoraplardan kurtulmaya, o görmeden çıkarmaya çalıştım. Herkes ayaklanmıştı. Sorular bitmiş, kadınlar birer birer kapıdan çıkmaya başlamıştı. Kadınlardan biri kolumdan tutarak beni durdurdu. Bir yandan dizlerimin altına kadar sıyrılıp orada kalan çoraba bakıyor, bir yandan da bana sorular soruyordu. O ben değildim. diye cevapladım. Aklım ondaydı. Onu kaçırmamak için göz ucuyla nereye gittiğini takip ediyordum. Evin kapısı açıldı ve merdivenlerin olduğu araya çıktığını gördüm. Hızla kolumu çekip kadından kurtuldum ve koşup ona sarıldım. Elleri bir boşluğu sarar gibiydi. Çoktan beridir beklediğim kurtuluşun mutluluğunu yaşayacağımı düşündüğüm o yerde, dudaklarını dudaklarıma değdirip öylece kaldı. Soluğunu ve heyecanını yitirmiş bir et parçasından başka bir şey yoktu. Kulağına eğildim: Tanrı beni seviyormuş ki yeniden seninle karşılaşmamı sağladı. demeyi düşünürken ikimiz de aynı anda: Tanrı beni... diye başladık cümleye. Öyle uzun, karmaşık ve yorucu yollardan geçip bir şeyler anlayabilmek ve duyabilmek uğruna buralara kadar gelmiştim ki susmayı ve cümlenin devamını ondan duymayı bekledim. Tanrı benim bir anda yok olmama izin vermez dediğini duyar gibi oldum. Gözlerimi açtığımda o yoktu. Her şeyim tamamdı derken hiçbir şeyin tamamlanmayacağını anladım. O akşamı hiç unutmadım. Hepsinden kısa süren, sonunda ona kavuştuğumu düşündüğüm o akşam, son defa kaçtım. Buraya kurallara benzemekten, daha fazla tükenmekten, paslanmış zihinlerin üzerime yapışmasından ürküp, kaçtım da geldim. Ardıma bakmaksızın kendi içine gömülmeyi bekleyen bir yalnız gibi kapandım. Ellerimle örttüm üzerimi. Mezarları, insan suretlerini, güçlüyü, güçsüzü, olağanı, alçakgönüllülükleri, türlü hazları, kent kalabalığını geride bıraktım. Sonunda durdum. Ölümden ötede. Dedim ya en çok akşamüstleri. Siz geldiniz ya sizden başka kimsenin beni duymasına lüzum yok. O gece ne dedikleri umurumda değil. Çünkü bu uyuşmazlığın, yüzyılın bu berbat hastalığını düzenleyen bendim. Düzenden uzakta, bir yolculukta, kendi kendine direnen doyumsuz isteklerin tadını bilir misiniz? Ben biliyorum. Bu karanlık bir şey... Nerede yattığı belli olmayan, açıktaymış gibi görünse de en kuytu yerlerde kendisini saklamayı başarabilen bir tat. Ne tuhaf! Dedim ki madem güneş çıplak sokaklar kadar tenimi sahiplenmiş umarsızca kaçıyor, kaçsın! Baştan çıkaran bu gece gündüzle daha çok uzun zamanlarım var. Diğer bütün saatler bekleyebilir. Birini, ötekini, bir diğerini. Günlerden hangi günü canım isterse o gün terk ederim. Bütün puştlukları yapacağını bilsem de -yine de- bu ağustosta, bu hoşnutsuz kelimelerin arasında bozuk bir para sesi gibi şangırdamak, bu gizli ölüm tek başına yetiyor bana. Belki de tüm bunlar bir kuruntudur. Uyumsuzluk çoğaldıkça kendisini gösteren ağdalı bir sanrıdır. Ah benim hayal kutumun içinde debelenen gürbüz akıllı cahilliğim! Şimdi usulca kelimelerini sessizliğe yatırıyor. Konuştuğumda cezalandıracağını, yine de onun için tetikte beklediğimi, uzaklaşsa da her an yanı başımda konaklayabilecek kadar içimde olduğunu biliyor. Bir dere kenarında oturup serinleyebilecek kadar zamanı var. Çok. Bundan kaçamayacak, küçük küçük günahları peydahlayacak ve yatağın telaşlı akşamlarına denk düşecek bir anda yanıma uzanacak. Çünkü yalnızlığın bir insanı nasıl da güçsüzleştirdiğini, evin türlü odalarına saçıldığını ve duvarlara dönük bir yüz içinde hüzünleri hazırladığını o daha en başta, benden önce öğrenmişti. Korkma diyor alışkın olmadığım bir ses. Üzerime abanıyor. Temize çıkmak için çırpınan biri gibi var gücümle karşı koyuyorum. Ses durmuyor. Ses gitmiyor. Bir türlü kısılmak bilmiyor. Odalar büyük gelmeye başlıyor. Her defasında, o kapıyı her açışta onun bedensiz sesiyle karşılaşmak sevinçten öte gizli bir irkilmeye denk düşüyor. Kendime dönüyorum. Böylece benden alacaklarını ona vermiyorum. Dedim ya sustum. Susmak çoğu zaman gerçeğin karışması... Herkes konuştu. Düzelsin diye. Kısacık bir akşamdı. Durdum. Ne yapsam da o ses çıkmazının derinlikleri arasından aldırmadan geçip gitsem diye düşündüm. Kısacıktı. Dalgakıranların sonsuzluğuna aldandım. Bir bakış açısına göre sonsuz olabilirdi. Ben onu sevdim. O bakış açısını. en korunaklı hali insanın uykudadır.. Şuramda bir sancıyla parçalanıp dağılmaktansa, bir tek benim bildiğim bu tapınakta kıvrıla kıvrıla uyumayı tercih ediyorum. Eğer bu bir uykuysa... ben de bunu tercih etmek istiyorum, hem de çoğu zaman. yalın, dokunaklı, içten ve hayal dolu bir yazı.. Teşekkür ederim, ben de kocaman sarılıyorum. Neyi yazacak olsam, bir şeylerin daha önceden yazılmış olma ihtimalinin sancısı parmaklarımı dağlıyor. Ne güzel bir ifade... Bende neyi düşünsem neyi yaşasam, benden önce düşünüldüğü ve yaşandığına sanırım. Burcu; sanki benim yaşadığım onca karmaşanın duygusal ifadesini ortaya koymuş. Artık bende yaşadıklarımdan kaçmak, bu karmaşanın içinde bulunmak istemiyorum... daha fazla tükenmekten, paslanmış zihinlerin üzerime yapışmasından ürküp, kaçtım güzel söze ne denir. Ama iyi tarafından bakalım, belki biraz dinlenmene yarayabilir bu hastalık. Ve daha çok, daha iyi yazmak için vakit bulmana, malzeme toplamana. Malzeme ruhunda nasıl olsa. Kalem de zaten senin."} {"url": "https://egoistokur.com/peri-efsa-karanligi-bilmeyen-isigi-nasil-arayabili", "text": "Cumhuriyet'in ilk yıllarında geçen Peri Efsa, ON8 kitap'tan çıkan bir roman. Yazarı Sevgi Saygı'yı biz aslında sinemadan tanıyoruz. Yıllar sonra artık kitaplarıyla da karşımızda. Sinemayı bırakmadı elbette. Zaten Herhangi bir sanat dalından istifa edileceğine ya da emekli olunabileceğine inanmıyorum diyor. En sevdiğim fotoğrafçılardan Alison Scarpulla'dan birkaç kare... Peri Efsa'nın hikayesine uyduklarını düşünüyorum. Evet. Kentsel dönüşüm denen ranta yönelik yok edicilik ve ev kiralarının gelirle akıl almaz ters orantısı... Bakmakla yükümlü olduğum hayvanlar. Bunların toplamı ve bahçeli ev özlemim, zaten bir süredir maddi manevi desteğini eksik etmeyen kardeşimle ortak bir karar almamıza neden oldu. Ve ben memleketime, Ege'ye döndüm. Yazmaya nasıl bir katkısı oldu derseniz... Daha az yazıyorum. Köy hayatı sanıldığı kadar kolay değilmiş... Bahçe ayrı, hayvanlar ayrı ilgi bekliyor. Ev ayrı hikaye... Ama yine de yazılıyor. Başlarken Peri Efsa'nın hedef kitlesi gençler değildi. Yazmam 0n yıl sürdü, araya başka kitaplar girdi. ON8 Kitap'ın macerasını en başından izliyor ve çizgisini çok seviyordum. İçinde yer almak tabii ki düşümdü. Yazdığım başka bir romanı yarım bırakıp ani bir istekle Peri Efsa'yı bitirdim, sonra da sevgili editörüm Müren Beykan'a ilettim. Ne mutlu bana ki sevdiler, yayınladılar. Acı çekmekten hoşlanan ve acıları çoğaltan insanlar, çözümün tamamen kendi ellerinde olduğunun söylenmesinden hoşlanmazlar. İnsanın gerçek düşmanı kendisidir ve onunla yapılan her yüzleşme tehlikelidir. Yazar olarak en güçlü yanımı bilmiyorum, ileride eleştirmenler söyler bunu belki. Ben sadece yazmaktan keyif alıyorum. İnsan olarak ise... Açıkçası onu da bilmiyorum. Benim erdem saydığımı karşımdaki kusur olarak görebilir. Önemli olan insanın kendini olduğu gibi kabul etmesi ve olduğu gibi görünebilme şansıdır. Ben o şansa sahip olanlardanım. Disiplinli bir yazar sayılmam. Yazacağım hikayenin tamamını hayal edebildiğimde oturup yazmaya başlıyorum ancak ve sonra kahramanın karakterine uyum gösteriyorum. Yani akışa bırakıyorum. İlham kaynağım insanın var oluş ve yok edicilik yeteneği."} {"url": "https://egoistokur.com/peri-masallariyla-orulen-roman-yalancila", "text": "Hepsi çok güzel insanlardan oluşan köklü bir aile. Zeki fakat yaralı bir genç kız. Tutkulu ve kararlı bir genç adam. Şahsa özel bir ada. Bir devrim. Bir kaza. Bir sır. Elimizdeki, yaz mevsimlerini sahip oldukları muhteşem Martha's Vineyard adasında geçiren ve Dünyayı biz yarattık havasında yaşayan New England'lı çok zengin bir ailenin hikayesi. Sarışın, güzel ve sağlıklı Sinclair'leri Sinclair'ler yapan kişi de ailenin en yaşlısı olan büyükbaba. Kendi gücünden gözleri kamaşan despot bir milyarder. Birbiriyle her fırsatta ince ince didişmeden duramayan ve seçkin zevkleri sebebiyle kendilerini herkesten üstün gören kızları düşünülürse, bir nevi Kral Lear. Tıpkı Shakespeare'in ünlü trajedisinde olduğu gibi, görünürdeki kibir cilası biraz kazındığında, altından sefil hakikatler çıkıyor. Romana adını veren Yalancılar'a gelince; dört kişiden oluşan bu grubun üyeleri ailenin en gençleri, yani torunlar... Johnny, Mirren ve anlatıcımız Cadence. Bir de Gat var... Koyu tenli, başına buyruk Gat, hikaayede etnik kökenleri karışık olan üç kişiden biri. Ele avuca gelmeyen karakteri -ve tabii ilerleyen bölümlerde yaşanacaklar- sebebiyle Uğultulu Tepelerin Heathcliff'ini hatırlatan Gat, bütün o boğucu Sinclair beyazlığının ortasında huzur kaçıran koyu bir leke gibi duruyor. Demokrat Parti'yi destekleyen ve sürekli eşitlikten, adaletten söz eden büyükbaba, Herkesin özel adası olmayabilir. Bazıları özel adalarda çalışarak kazanır ekmeğini, bazıları fabrikalarda mesai harcayarak. Bazıları için durum daha kötüdür; iş bulamaz hatta eve ekmek bile götüremezler diyen Gat'ten ilk görüşte nefret ediyor. Öte yandan bu sözler, Cadence'ın Gat'a aşık olma sebebi. İşte bu genç Yalancılar, aralarına Gat'i de alarak, alkolik anneleri, keyif düşkünü ilgisiz babaları, onları istemedikleri kişiler olmaya zorlayan büyükbabalarının dahil olamadığı sevgi dolu bir aile oluşturmayı başarıyorlar. Eğleniyorlar da. Yazları bütün gün tekneyle geziyor, yüzüyor, konuşuyor, sırlarını paylaşıyorlar. Bizse bir peri masalı okur gibi hissediyoruz kendimizi. Cady'nin aralarda anlattığı ve başta pek anlam veremediğimiz peri masalları da bu hissimizi destekliyor. Fakat bilirsiniz, masallarda kötü kalpli kraliçenin sahne aldığı kritik anlar vardır, her şey kararır... Burada da öyle oluyor. Kötü kalpli kraliçeyi görmüyoruz ama Cadence'ın 15 yaşına bastığı yaz bir deniz kazası geçirdiğini, başından yaralandığı için de olup bitenleri unuttuğunu öğreniyoruz. Baştan uyarmam lazım; benzeri çok satan'lara kıyasla kolay bir roman sayılmaz Yalancılar. Olay örgüsü bir ileri, iki geri şeklinde geçmişle günümüz arasında gidip geldikçe, okur olarak bir parça başımız dönüyor. Tonu gittikçe sertleşen ve bir süre sonra karanlık bir atmosfere bürünen masalların asıl hikayeyle paralelliğini fark etmemiz de zaman alıyor. Anlatıyı oluşturan kesik kesik cümlelere gelince; fark ediyorsunuz ki onlar şiirsel olmak adına yazılmamışlar, anlatıcı Cadence'ın ruh halinden, kafasındaki karışıklıktan kaynaklanıyorlar daha çok. Büyükbabanın inşa ettiği krallığın bedelini kimlerin ne büyük acılarla ödediğini ise finale doğru boğazımızda bir yumruyla öğreniyoruz. + Şu ünlü Pamuk Prenses masalının odağında bir ayna olması boşuna değil. Masallar normal hayatta pek de kolay dile getirilemeyecek şeyleri bizim adımıza söylemek için yazılıyorlar çünkü. Bu yüzden Grimm Kardeşler'den Andersen'e bütün masal yazarları bize birer ayna tutuyor aslında. Ve yine bu yüzden, başta sözünü ettiğim kötü kalpli kraliçe bazen kendi kötülüğünden ürkebiliyor. + Bir insanın kendini demokrat addetmesi, onu demokrat yapmıyor. Ve kötülük çoğu zaman iyilik kılığında geliyor. Hayatı boyunca ailesinin kibrinden, karanlığından, kötülüğünden kaçan, onlara benzememek için çırpınan bir karakterin sonunu da bu konudaki aşırı inadı getirebiliyor. En azından, Cadence için durum bu. Cadence, Onlara günlerini göstereceğim derken, tam da onlardan biri olup çıkıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/periler-dunyasinda-jane-austen-vari-gizemle", "text": "Bir zamanlar yemek yazarı olan ama sonra ani bir kararla emekli olup edebiyat dünyasına bomba gibi düşen bir roman yazan Susanna Clarke'dan; Alfa Kitap etiketli Grace Adieu Hanımları ve Öteki Öyküler. Ama önce Clarke'ın ilk kitabını anlatayım bir parça... Jonathan Strange ve Bay Norrell, o kadar büyük ilgi görmüştü ki sonradan bir TV dizisine de dönüştürüldü. bizde yıllar önce Oğlak'tan çıkmıştı ama Alfa Kitap geçmişin şanlı büyücülerinin çok uzun zaman önce yok olduğu ve büyünün unutulduğu 19'uncu yüzyıl İngiltere'sinde geçen ve dünyaya bakışları, üslupları, hedefleri bambaşka iki büyücünün hikayesini dönemin siyasi olaylarıyla paralel bir şekilde anlatan kitabı 3 cilt olarak yeniden yayınladı. Gerçi şöyle de bir durum var: Konusu büyü gibi görünmekle beraber, Susanna Clarke aslında gizem değil, ironi ve analiz üstadı olduğu için keskin bir toplumsal eleştiri örneği Jonathan Strange. Şahsi notum: Susanna Clarke'ın dünyasında büyü karanlık ve tehlikeli bir şey. Açıkçası bununla kalsaydı, sevmeyebilirdim, çünkü bu benim zevklerime biraz aykırı gibi. Fakat ne yapalım ki, kadın hakikaten acayip bir üslupçu ve kurgu üstadı, yani kendini okutturan iyi yazarlardan. Dolayısıyla seviyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/pessoa-gunbatimini-ve-poliseyi-seven-tuhaf-yaza", "text": "Fernando Pessoa dendiği vakit ben ilkin Şeytanın Saati'ni hatırlarım. Metis Yayınları'ndan çıkan o kara kapaklı küçük kitap epey bir süre elimde gezinmişti. Bir de sayısı konusunda rivayetler muhtelif olan 80 küsur alter ego'sunu... Aşağıda okuyacağınız gibi, yalnızca şiir yazmakla kalmayıp o şiirlerin şairlerini de yoktan yaratmış birisi Pessoa. Şaşırabilirsiniz ama gerçek bu. O konuyu ayrıca ele alırız. Şimdi 22 yaşındaki Bilgi Üniversitesi öğrencisi Neslihan Elagöz'ün Pessoa'nın Bulmaca Meraklısı Quaresma adlı kitabıyla ilgili yazısını okuyun. Tanımayanlar için bir not: Neslihan üç büyük aşkın peşinden gidiyor ve tesadüfe bakın ki bu aşkların hepsi P harfiyle başlıyor. Pessoa onlardan biri. Diğer aşklarını da biliyorum aslında ve ileride onlara dair birer yazı da isteyeceğim kendisinden. Şimdilik Üç P'nin Pessoa'sıyla yetineceksiniz. Uykuya olan merakıyla tanınan, hayata katılmayı her fırsatta küçümseyen, iddiaları olmayan, üstüne sinecek hiçbir sıfatı arzulamayan, herhangi bir sistem inşa etmeyi aklına hiç getirmeyen, tüm gayretsizliğiyle hayatı yalnızca seyretmeyi, geride kalanları ise reddetmeyi benimseyen ama olmuş ya işte: çelişkisiz, akla yatkın, bütün bütün bir dünya açıklamasını kendince ve tabii ki bizce bize sunmayı başaran bir düşünür: Yalnızca şiir yazan değil, o şiirleri yazan şairleri yoktan yaratan; yarattıklarının sadece bildiğimiz kadarının sayısı bile 82'ye ulaşan, karşılaştığımız bu manzarayla bize şizofreniyi hatırlatan, yazdıklarını okuduğumuzda ise aklı başındalığıyla bizi herkesten fazla şaşırtan Fernando Pessoa. Dünya onun için umutların, hırsların, taleplerin, arzuların yöneltileceği bir yer değildi. O, yaşama dair kapsayıcı bir kabullenmişliğe arkasını yasladı ve devamında tüm kişileri, şeyleri ve olayları parmağına alarak oyununa başladı. Bizler bu oyuna şahit olduğumuz zamanlarda, karanlığa sürüklenmektense gülümsedik daha çok. Öyle bir reddedişti ki Pessoa'nınki ve bunu öyle bir tarif ediş; insanı, hiçbir şeyin başaramayacağı ölçüde harekete geçirdiği bile oluyordu. Bu tüm yüzleşmeleri ve kabullenişleri en başta aradan çıkarmış ve öyle devam eden yazarın, tam olarak bu sebeple, pek az zevki vardı. İlki pastoral zevklerdi; Batan güneşi ve gündoğumunu sev, çünkü bunları sevmenin sana bile faydası yoktur. Ve beyaz bulutlar, mersinler, uzak dalgalar, yıldızlar.. Diğeri ise polisiye türü romanlar. Fernando Pessoa, mutlu anları arasındaki en iyileri olarak polisiye roman okuduğu dönemleri anıyordu. Bu tarz metinler, okurken ya da yaşarken onu en eğlendiren şeyler olduğu kadar, polisiye türü de yazmaya en önem verdiği ve yazarı olarak anılmayı kendine en uygun gördüğü türlerden biriydi. Şiirlerinin ve şair kimliğinin yanında elbette. Fakat onlarca yıl boyunca üzerinde çalıştığı polisiye öykülerden yalnızca birini, Vargas Olayı adlı öyküyü yayınlanmaya hazır hale getirebilmişti. Geri kalan öyküler ise çeşitli versiyonları çeşitli yerlere dağılacak şekilde, Vargas Olayı'yla birlikte, okurlarla buluşmak üzere işte bugünün gelmesini beklemeye başladılar. Türkçede yayınlanansa şimdilik üç öykü oldu. Pessoa'nın şiirleri ve düzyazı örnekleriyle tanışmış okurlar için yazarı dedektiflik öyküleriyle bağdaştırmak ne kadar ilginçse, bu metinleri dedektiflik öyküsü sınıflandırması altında düşünmek de o kadar ilginç ve keyifli. İçlerinden Vargas Olayı baskın ve ön planda olmak üzere bu üç öykü, Pessoa'nın, nasıl bir ana karakter yaratırsa yaratsın, bu karakter neyle meşgul olursa olsun, ona da oyunlar oynatacağını kanıtlıyor. Herkes bulmaca çözüyor diye bulmaca çözmeyi bırakıp kriminal vakaların çözümüne keyif için bulaşan Doktor Quaresma... Rahatlıkla şunu diyebiliyor: Hiçbir şeye tanık olmadım, ama her şeyi biliyorum. Ve ardından, sorulara yanıt bulmak için kullandığı tek yöntem olan 'akıl yürütme'ye dair bir sistem kurup şablonlarla bunu sunarak bizi zihinsel düzlemde bir soruşturma dünyasının içine çekiyor. Son cümledeki kelimelerden birini, öylece yazıp geçmemek gerekir belki; Quaresma'nın sorgusu, insan zihnine ve psikolojisine görülmemiş bir ısrar ve yoğunlukla göz diken, kendisi de zihinsel olan bir süreç. Sıradan dedektifler olgularla ilgilenir, kanıtlar üstüne düşünür ama Doktor Quaresma bir kenarda yalnızca insanı düşünür. Bu türden öykü yahut romanlarda, yazarın elindeki koz sebebiyle, dedektifi bir dahi olarak düşünmemiz kolaydır; metni takip edebiliyor olduğumuzdan dolayı gözlerimizin parıldaması da. Pessoa'nın öykülerinde ise, okura epey iş düşüyor. Dedektifimiz, bildiğini okurla paylaşıp okuru da kolay yoldan dedektif gibi hissettirmeyi pek matah bir şey saymıyor anlaşılan: başımıza dikilip, birbirine değen her bir nöronu için bizim de kafamızın saniye saniye çalışmasında ısrar ediyor. İlki neredeyse son haline ulaşmış, diğer ikisi ise öyküdense öykü taslağına daha yakın olan bu üç metni geride bıraktığınızda, takip ederken belki biraz zorlanmış da olsanız, Quaresma'nın üstünüzdeki emeğini hissedip, doğrusu ne de iyi etmiş diyeceksiniz: Matematiksel değil psikolojik bir zihin egzersiziydi. Fernando Pessoa'nın kitapta Quaresma için söylettiği, fakat öyle sanıyorum ki gelecekteki okurlarının kendi için içlerinden geçirmelerini isteyeceği bir şey vardı: Onun gibi bir insanın tek bir gün bile ünlenmemiş olması içimi acıyla doldururdu. Onun asla ün peşinde koşmadığını biliyordum. O hep hülyalı biriydi. İflah olmaz alkolikliğinin ve neredeyse otomatikleşmiş düşünce gücünün içine kapanmıştı. Ama adalet bana, bu ünü ona borçlu olduğumuzu duyuruyordu. Ben de onun coşkulu bir okuru olarak, bu satırları okurken yazarla ilgili tam da böyle düşünüp hissettim, ardından da bir payım ve bağım olsun diye okumuş olduğunuz yazıyı yazdım. Hayret ve hayranlık eşliğinde okumak nasıl histi unutanlara, yazarın diğer kitaplarıyla birlikte, tavsiyem olsun."} {"url": "https://egoistokur.com/peter-straub-stephen-kingi-anlatiyo", "text": "Stephen King'i severim, şefkatle karışık bir biçimde... Özellikle şimdilerde biraz küçümsediği ilk romanlarını kıyıp da kimselere veremem mesela. Peter Straub'a ise ise ne yazarsa yazsın hayranım. Gölgeler Diyarı, Koko, Hayalet Hikayesi, Gece Odasında günümüz korku romanının müthiş örnekleridir. Daha çok okunsun, keşfedilsin isterim. İki yazarın ortak özelliğiyse birlikte iki muazzam korku romanı kaleme almış olmalarıdır: Tılsım ve Kara Ev. Çok zeki, eğlenceli, cömert ruhlu, tutkulu bir adam. Karakterini anlatmak zor, üst üste binmiş o kadar çok katman var ki. Onda gördüğünüz şey elde ettiğiniz şey değildir, hatta aslında gördüğünüz şey bile değildir. Uff, zormuş anlatmak. Şöyle söyleyeyim, içinde sayısız oda bulunan kocaman bir malikane gibidir ve belki biraz da bu yüzden harikulade bir arkadaştır. Her zaman sizi şaşırtmayı başarır. Yazar olarak King'i soruyorsanız, olağanüstü bir hayal gücü vardır, kendini işine adamıştır ve insandır. O benden daha açıksözlü, söylemek istediğini doğrudan söyleyen bir yazar; olay örgüsü ve karakter yaratma konusunda benden daha az karmaşık olmayı başarıyor. Böyle söylenince kulağa basitmiş gibi geliyor bu özellik ama aslında hiç de öyle değil. Ortak özelliklerimize gelince, ikimiz de roman denen yazınsal türe eski moda bir aşkla bağlıyız. Görkem seviyoruz, bir de tabii kötücüllüğün farklı ortaya çıkış biçimleri ikimizin de fazlasıyla ilgisini çekiyor. Mizah anlayışımızın yakın olduğunu da söyleyebilirim, çünkü bir araya geldiğimizde kimi zaman gülmekten dağıldığımız oluyor. The Shining'in yazarı olmaktan müthiş gurur duyardım. Steve'se sanırım bu soruyu Shadowland diye cevaplardı. Bir de şu It meselesi var; o kitabı ilk okuduğumda çok acayip bir şeyle yüz yüze gelmiş gibi olmuştum, sanki biri benim alanıma girmişti, benim kartlarımı çalıp benim oyunumu oynuyor, üstelik bunu benden çok daha iyi yapıyordu. Londra'daki küçük, sevimli bir otelde. İlk önce bedeninin iriliğiyle dikkatimi çekti, emin olun kendisi Porter Strum'dan kat kat uzun boylu. Sonra kelimeleri kullanma biçimi, espri yeteneği ve zekasından etkilendim. Haftalardır buluşmaya çalışıyorduk o sırada, ama çeşitli aksilikler yüzünden bu buluşma bir türlü gerçekleşememişti. Sonunda otelin, deri ve kadife karışımı dekorasyonuyla bir erkekler kulübünü andıran barında karşılaştık. Steve uzaktan elini kolunu sallayarak seslendi, hayır, aslında gürledi demem gerekiyor. Barda uzun uzun konuştuk, konuştuklarımız çoğunlukla paraya dairdi, tüm yazarlar bu konuya bayılır, inanın bana. Bir de tabii kitapları konuştuk, sevdiğimiz kitapları, hemen hemen aynı kitapları seviyor oluşumuz iyiydi. Tabii ki arada farklar vardı, mesela ben Shane Stevens'ı hiçbir zaman pek sevmemiştim, o da sanırım The Good Soldier konusunda benim kadar saplantılı değildi; ne var ki sıra Raymond Chandler'a ve başka önemli suç yazarlarına gelince iş değişiyordu, o zaman keyfimiz yerine geldi. Her neyse... Arkadaşım olacağını daha ilk saniyede hissettiğim bu coşkulu, yerinde duramayan, tutkulu, zevkli, ilgi çekici ve değerli adamla nihayet tanışmak müthiş bir şeydi. Tabby ile Steve bizim Londra, Hillfield Avenue N8'deki evimize gelmişlerdi. Konu o gece açıldı. Tabby ve Susan çoktan yatmışlardı, bizse iki çatlak gece kuşu olarak uyumamakta ve bira üstüne bira içmekte diretiyorduk. Birlikte bir kitap yazmalıyız dedi sanırım, ya da onun gibi bir şey. Gelgelelim yapacak başka işlerimiz, verilmiş sözlerimiz vardı, çalışmaya dört yıl sonra başlamak üzere anlaştık, hatta kesin bir tarih belirledik. Sonra işte uykumuz geldi. Arada görüştüğümüz zaman, birbirimize hatırlatıyorduk. Sonunda, belirlediğimiz tarih geldi çattı, karımla Maine'e gittik ve bir süre King'lerde kaldık. Kafamızdaki bulanık fikirler gerçek bir öykünün ayrıntıları haline geldi, ana hatlar ortaya çıktı. Steve'in lisede yazmaya başlayıp yarım bıraktığı bir masaldan yola çıkmıştık, ölmekte olan annesini kurtarmak için kutsal bir nesneyi bulmaya çalışan küçük bir çocuğun masalından. Hikayenin önemli ayrıntılarının hepsi Steve'in eviyle Portland'daki alışveriş merkezi arasındaki yirmi millik araba yolculuklarında yaratıldı. Ama şöyle düşünün, her gün çeşitli bahaneler yaratıyor ve alışveriş merkeziyle ev arasında mekik dokuyorduk. Eve döndüğümüzde Steve daima bir şey unutmuş olduğunu fark ediyor ya da değiştirilmesi gereken yanlış bir şey almış oluyordu ve yeniden yola çıkılması gerekiyordu. Tüm bu numaralarımız gerçekten işe yaradı. İyi çalıştık yani. Bu kez Steve'ler bize geldi. Zaten artık karımla Amerika'ya yerleşmiştik çoktan. Dört gün kaldılar, ilk on beş sayfayı birlikte yazdık. Sonra o Maine'e döndü, bu arada ben konuştuğumuz her şeyi kağıda döktüm, yetmiş sayfalık bir olay örgüsü taslağı çıktı ortaya. Derken Steve hikayeyi kaldığımız yerden sürdürdü, bittiğini hissettiği zaman bırakıyor ve yazdıklarını bana gönderiyordu. Onun son cümlesini okuyup bitirdiğimde ben başlıyordum yazmaya. Böyle böyle bir buçuk yıl geçti. Aralıklı olarak toplam yüz ellişer sayfa filan yazmıştık. Bitmeye yaklaştığını hissettiğimizde karımla ben gene Maine'e doğru yola çıktık. Daktilonun başına dönüşümlü olarak oturarak son elli sayfayı birlikte yazdık, sonra da editörümüzü davet ettik. Nereleri atacağımıza, neleri değiştireceğimize onunla birlikte karar verdik. İki ay internet aracılığıyla hemen her gün yazıştık. Sonra Steve Florida'da bir ev tuttu ve bir süre orada kalarak olay örgüsü taslağını oluşturduk. Evlerimize döndükten sonra da yazışmalarımız sürdü. Steve'e son sözlerim? Vedalaşmaya gelir umarım. Onu sevdiğimi söylerdim, onu tanımanın ve onunla çalışmanın çok zevkli olduğunu anlatırdım, sonra vakit kalırsa, ona James Ellroy'un ölüm döşeğindeki babasının son sözlerini hatırlatırdım ve tabii gülmekten dağılırdık. Sakın ısrar etmeyin, o son sözlerin ne olduğunu söyleyecek değilim size, genç okurlarınız için uygun olmayabilir çünkü."} {"url": "https://egoistokur.com/peter-straubdan-bir-nevi-ozel-ders-yazmak-gercekligi-icat-etmekti", "text": "Buffalo Hunter'la ilgili bir sorunuz olmasına sevindim aslında, çünkü bu hikayeyi ben de çok sevdim ve nedense fark edilmediğini düşünüyorum. Houses Without Doors için yazdığım Yazarın notu kısmında bahsettiğim gibi bu hikayeyi bir gösteriden, heykeltraş dostum Rona Pondick'in Bad Milk Shoe adlı enstalasyonunun açılış bölümünden esinlenerek yazmıştım. Rona'nın çalışmaları son derece özgündür, bunda da üzerlerine biberon bağlanmış birkaç yatak kullanmıştı. Ertesi sabah uyandığımda baktım, bu tür bir şeyin herhangi bir sanatsal dürtü söz konusu olmadan yapıldığında neye benzeyeceğini düşünmeye başlamışım. Nasıl biri böyle bir şeyi yapma gereği duyardı? O sabah gidip bir sürü biberon aldım. Bobby Bunting daha ilk sayfalarda ortaya çıktı. Amacım bir novella yazmaktı, beklediğimden biraz daha uzun olmasıysa işi daha da keyifli hale getirdi. John Fowles'in The Magus adlı romanıyla Melville'in Katip Bartleby adlı eşsiz hikayesi Gölgeler Ülkesi ve Mr. Clubb & Mr. Cuff'ta esin kaynağım oldular. Sizin kendine güvensizlik diye adlandırdığınız türden duyguların burada herhangi bir sorun teşkil edip etmediğinden doğrusu pek de emin değilim. Yerinizde olsaydım, insanın okuduğu şeyden olağanüstü etkilenip coşkuya kapılması ve 'acaba bunu bir şekilde kullanabilir miyim?' kararını verme hali olarak adlandırırdım. Gene de, sorunuzu anlıyorum; çekingenlik ya da kendine güvensizlik gibi duygular toplumsal durumlarda olduğu gibi yazı yazarken de engelleyici olabilir. Bu, bir anlamda kelimelerin ağırlığının, daha da önemlisi yarattığınız şeylerin nereden geldiğinin en uç düzeyde farkında olmanız anlamına gelir. Kendi benliğinizden gelen baskılar sizi ele geçirmekle tehdit eder. Başınıza gelebilecek en kötü şeyse, nasıl olur da bir başka yazarın olaylarını, bakış açısını ya da yazılarını taklit ederim diye kendinizi sorgularken oluşturduğunuz labirentte yolunuzu kaybetmektir. Sürekli aynı elli sayfayı yazıp dururken bulabilirsiniz kendinizi. Çaresi -eğer buna çare denebilirse- yola devam etmek, yazmayı sürdürmek, bir de zamanla, yazdığınız şeyin daha önce yaşanmamış taze bir deneyim, sizin gerçekliğiniz olacağına, başka bir yazarın yazdıkları üzerine meditasyondan ibaret kalmayacağına güvenmektir. Sorunuzun devamına gelince... Galiba ben, yazarların kelimelerinin tükeneceğine ve yaratma sürecinin bir noktasında tıkanıp kalacaklarına inanmıyorum. Bazen zihninizdeki parçaların her birinin yerli yerine oturmasını beklemeniz gerekebilir elbette, ama bu bütünüyle başka bir mesele. Zaten o zaman bile, kimse inanmasa da üretmeye devam ediyorsunuzdur aslında. Bir kitabın başlarındayken içimden gelen yöne doğru ilerlerim; belirsizlik duygusunu henüz yenemediğim safhada kelimelerin, sayfa üzerinde yerlerini aldıkça bende -okuyucuda- yarattıkları duyguyu anlamaya çalışırım. Hem bence belirsizlik duygusu yaratıcılığı körükleyen bir şeydir. O paragrafta bahsettiğim şey, bir korku romanı yazarı olduğumu keşfetme süreciyle ilgiliydi. Çünkü bu türün malzemesi çocukluk travmalarının sebep olduğu imgeler ve duygular üzerinde çalışmama izin verdi. Bu derin ve açıklayan keşif uzun süren sayısız psikoanalitik çalışma sayesinde mümkün oldu. Sonunda aslında içinde bulunduğum durumu anladığımdaysa o durum, o travma artık beni sınırlayamadı. Ruha dair benzer malzemeleri daha gerçekçi anlatılarda kullanabilecek kadar özgürdüm artık. Demek istediğim, yaşamsal meselelerimi yazdıklarımda kullanmamı engelleyen bir şey zaten yoktu ama onları daha olgun bir dille, olayların derinine inerek kullanabilmeye başladım diyelim. Zevklerimin, sanatsal tercihlerimin aslında benim zihnimdeki temaları yansıttığını inkar edemem; ben de işte, insan hayatında var olan kederlerin, kayıpların, acıların ve gizemin ele alındığı, bunlar üzerinde derinleşen ve bunları yücelten yapıtlardan etkileniyorum. Hmm, Mrs. God az mı beğenildi? Doğrusu bu, benim için yeni bir haber! En iyisi bu novella üzerine konuşalım biraz. Eski bir evi ve sahibesini anlatan bir hikaye yazmak istiyordum, oysa birdenbire karısının başka bir adamdan hamile kaldığına inanan, bu yüzden kürtaj olmasında direterek onu buna razı eden bir adamın hikayesi haline geldi. Adam içten içe yanıldığının, bebeğin kendisinden olduğunun farkındaydı ama kıskançlığı onu yarı deli bir şeye dönüştürmüştü. Sonrasında kayıp çocukların ve öfkeli bebeklerin hayalleri musallat olup işkence etmeye başladı ona. Bütün bunların hepsi doğrudan benim hayatımdan gerçekler. Üç yıl üzerinde çalıştığım Koko'yu bitirdiğimde çok sevdiğim bebeğimi kaybettim duygusuna kapılmıştım, zaten sonuçta romanımı bir kez yayımcılara verdim mi, o artık benim olmaktan çıkıp onların oluyor. Şimdi bu anlattıklarımdan anlayabileceğiniz üzere, dört ayımı hiç de ticari kazanç sağlamayacak bir tasarı üzerinde hummalı bir şekilde çalışarak geçirmişim. Elbette ancak kısa bir roman olabildi. Normal akışta bir romanı bitirmek için bir ila üç yıl harcamanız gerekir, bu arada hayatta kalmak için yemek yemeye, çocuğunuzun okul taksitlerini ödemeye filan da devam etmek zorundasınızdır. Meslek yaşamımda başarıyı erken elde edenlerdenim, okuyucularımın sonunda nereye varacağımı görmek için hep benim yanımda olacaklarını düşündüm hep. Bu yüzden onların ilgi ve sevgilerini de korumaya çalıştım. Yazmaya şu an başlıyor olsaydım eğer, seçimlerim değişmezdi, gene otuz yıl önce yaptıklarımı yapardım. Yani hemen hemen! Belki sadece farklı türlerde bu kadar dolaşmaz, belli bir türde yazmayı seçerdim. Amacım aynı olurdu: Belli bir türde yazılan kurmacayı edebiyata dönüştürmek. Benim gerçek hedefim bu. Evet, acı, ah o acı! Yazmak insana gerçekten de acı verebilir. Zor iştir. Hatta aslında hayattan bütünüyle bağımsız bir gerçeklik yaratmak kelimenin tam anlamıyla imkansızdır. Bununla beraber, yazarların kendilerini helak ederek başarmaya uğraştıkları şey de tam olarak budur: Gerçekliği icat etmeye çalışmak! Benim durumumda acı, yazma sürecinin tam ortasında hep kendimle karşılaşmaktan kaynaklanan bir duyguydu. Bununla başa çıkmanın yollarını epey genç bir yaşta öğrendiğimi sanıyorum. Bilincimin dışında olanlara güvenmeyi, zihnimde dönüp dolaşan kelimeleri dinlemeyi, onlarla savaşmamayı ve her şeyi yazmam gerektiğini çabuk keşfettim. Nasılsa düzeltmeleri yapacak zamanınız daima vardır. Ayrıca incelikli övgülerinizden dolayı çok teşekkürler."} {"url": "https://egoistokur.com/philip-kerrden-donem-filmi-havasinda-11-polisiy", "text": "Yıl 1936, sahne Berlin... Kahramanımız Bernie Gunther, eski sekreteri Dagmar'ın düğününe gidiyor. 16 yıl önce İspanyol gribinden ölen ama hala çok özlediği karısından sonra kendisini günübirlik ilişkilere vermiştir. Dagmar ise güzelliğiyle olduğu kadar onu çekip çevirmesiyle de Bernie'nin fazlasıyla yokluğunu hissedeceği bir kadındır. I. Dünya Savaşı'nda Türk cephesinde savaşmış madalyalı bir asker ve eski bir polis olan Bernie, şimdi ise Hitler'in Almanya'sında özel dedektiflik yapmaktadır. Ve tahmin edebileceğiniz gibi çok fazla insanın kaybolduğu bir dönemdir. Düğünden geç vakitte kafası karmakarışık çıkan dedektifimiz, evinin önünde bekleyen kişilerle yapacağı görüşme sonrasında kendini, Hitler'in sağ kolu sayılan Himmer ile Goering'in arasında politik bir skandalın ortasında bulacaktır. Hoş geldiniz! Philip Kerr'in Mart Menekşeleri adı gibi romantik değil tam tersine her an heyecan ve gerginlik dolu. Kitaba adını veren şu mart menekşelerinin, Hitler başa geçtikten sonra Nazi Partisi'ne katılanları ifade ettiğini öğrenmek sanırım nelerle karşılaşabileceğimize dair biraz olsun fikir veriyordur. Müşterilerinin çoğu Yahudi olan Bernie'nin araştırmalarının sonucu genelde benzerdir: Gestapo veya SA'nın inceliğiyle Landwehr Kanalı'na atılmış bir ceset, Wannsee'deki bir teknede intihar veya bir toplama kampı olan KZ'ye gönderilmiş mahkumlar listesinde bir isim... Katillerin kurbanlarını öldürmek için seçtiği yollara şaşırmamak gerektiğini ise çoktan öğrenmiştir. Arabayla alınan Bernie, kendisini Herr Six'in evinde bulur. Oldukça zengin bir sanayici olan Six'in kızı damadıyla beraber vurularak öldürülmüş sonra da evleri yakılmıştır. Üstelik kasada bulunan aile yadigarı, pahalı mücevherler de çalınmıştır. Bernie'den istenen katili yetkililere teslim etmeden önce mücevherleri Herr Six'e ulaştırmaktır. Araştırmaya, kundaklanan evden başlayan dedektif ilk ipuçlarını olay sırasında izinde olup tam da kendisi eve gittiğinde dönen temizlikçiden elde eder. Birbirlerine çok aşık olan çift son zamanlarda sık sık kavga etmektedirler ve beyefendinin ceketinden düşen delikli kulaklar için küpeler ona adamın karısını aldattığını düşündürmüştür, çünkü Frau Pfarr sadece klipsli küpeler takmaktadır. Üstelik damat beyin kayınpederiyle telefonda şiddetli bir kavga ettiğine de tanıklık etmiştir. Herr Six'in, dedektifle gizemli bir şekilde görüşmek isteyen eşi ise tam tersine Herrz Pfarr'ın başını işten kaldırmadığını ama bir keresinde Frau Pfarr'ıSix'in asistanıyla gecenin ikisinde baş başa yakaladığını anlatır. Temizlikçinin terziden aldığı ve hiç açmadığı kutudan çıkan üniforma ise Herr Pfarr'ın bir mart menekşesi olduğunu göstermektedir. Olaylar ilerledikçe hikayeye giren yeni insanlarla durum iyice karmaşıklaşıp Bernie'den çok bizi meraklandırır bir hale geliyor. Şahsen yüreğim ağzımda okurken her an akıl yürütmelerime bir yenisini ekledim. Fonun Hitler Almanya'sı olması ise heyecanı arttıran bir durum oldu. Kitap boyunca Nazi kurbanlarıyla dolup taşan morglar, köhne gece kulüpleri, Jesse Owens'ın Aryan üstün ırk teorilerini yerle bir ettiği Olimpiyat Oyunları'na, ünlü bir aktrisin yatak odasına, bir toplama kampı olan Dachau'ya kadar heyecanlı ve gizemli bir yolculuk bizi bekliyor. Bir restoran duvarındaki Führer resmi, Her zaman Hitler selamı verin yazılı tabelalar, Homoseksüelliği Bastırma Departmanı'ndan polisler, kısaca Bernie'nin soruşturmaları boyunca attığı her adımda onun nefesindeki sigara ve alkol kokusu kadar Nazi Almanya'sının nasıl bir yer olduğunu da yoğunluğuna hissediyoruz. Edinburgh doğumlu İskoç yazarımız Philip Kerr'in, 1936 Berlin'ine dair böylesine detaylı ve gerçekçi tasvirler yapabilmesi ilk önce çok şaşırtıcı gelse de kendisinin Alman hukuku ve Alman felsefesi eğitimi aldığını, özellikle de Nazi dönemi üzerine çalıştığını öğrenmek kafamızdaki soruların bir kısmını cevaplıyor. Yine de bütün ayrıntılar öylesine canlı ki bir kitaptan çok bir film setinde hissettim kendimi. Philip Kerr'in Bernie Günther serisi, 11 kitaptan oluşuyor. Bunlardan sekiz tanesi Alfa Yayınları tarafından yayınlandı. Hepsi de moda deyimle zamanın ruhunu başarıyla yansıtıyor. Karakterlerin anlatılmasından mekanların tasvirine her şey adeta dönem filmi gibi. Seride ikinci favorim ise Ölümcül Prag. Philip Kerr'in Mart Menekşeleri kitabını okurken kendimi Bernie'nin gömlek cebinde bazen onunla beraber bazen de ondan bağımsız akıl yürütüyor gibi hissettim. An geldi gerginlikten gözlerimi kapatıp iyice cebin içine gömüldüm an geldi ondan daha çok şaşırıp gözlerimi iyice açtım. Gökten üç elma düşmüş, biri tarih, biri polisiye, biri siyaset sevene. Elmaların hepsi bu kitapta."} {"url": "https://egoistokur.com/philip-pullmandan-alternatif-bir-kulkedisi-masal", "text": "Philip Pullman'dan şahane roman: BEN BİR FAREYDİM! Ben Bir Fareydim, tekrar tekrar okumaktan hiç bıkmadığım bir kitap. O çok cüretkar ve büyüleyici Kuzey Işıkları serisinden tanıdığımız -ve bana göre bir nevi dahi olan- Philip Pullman yazmış. İthaki Yayınları'ndan. İçinde fareler, insanlar, prensler ve prensesler var. Baskısı kalmış mıdır bilmiyorum ama çocuğunuza kitap seçerken buna da bir bakın. Bulursanız, kendiniz de okumayı ihmal etmeyin. Öte yandan, yoksul Bob ile Joan çifti kemirme huyu sayılmazsa kusursuz sayılabilecek bu iyi kalpli ve epeyce saf çocuğu öyle seviyorlar ki onu evlat edinmeye karar veriyorlar. Daha da tuhaf olan şey, eskiden fare olduğunu iddia eden çocuğun perensesi yakından tanıdığını söylemesi. Bu arada her bölümün başında karşımıza çıkan Günlük Musibet Gazetesi manşetleriyle Bob ile Joan'un evinde hatta sarayda yaşananlar paralel gidiyor. İşe bir miktar felsefe, aksiyon, politika ve toplumsal eleştiri karışıyor ve masalımız hafiften Dickensvari bir drama dönüşüyor. Bu soruya cevap bulmanın pek de kolay olmadığını, bir bakış açısıyla da fareleri insanlara kolayca ve iç rahatlığıyla tercih edebileceğimizi de harikulade bir şekilde sezdiriyor. Neyse ki mutlu biten bir masal bu. Gerçi sonsuza dek mutlu yaşamanın dilemekle olmadığını, epeyce çaba, yani kan, ter ve gözyaşı gerektirdiğini de bir vesileyle öğreniyoruz. Son bir not: Kitapta en sevdiğim cümleyi Joan sarf ediyor. Bir zamanlar fare olduğunu söyleyen o tatlı çocuğa şefkatle karışık kızarken, Eskiden ne olduğun önemli değil; önemli olan şimdi kim olduğun diyor ya, işte o cümle şahane. Aldığınız Bumerang ödülü için sizi tebrik ederim. Ben de umarım bir gün o sahnede olurum. Başarılarınızın devamını dilerim."} {"url": "https://egoistokur.com/picasso-sait-faik-ve-barselonanin-fotr-sapkali-serces", "text": "İçiniz içinize sığmıyorsa, bunun sebebi ne olabilir? Barselona'nın canlılığı, 1820'den beri ayakta duran meşhur çikolatacısı Escriba'nın kışkırtıcı atmosferi ya da siz yoğun kıvamlı çikolatalı kekinizi yerken masanıza gelen davetsiz misafirin anlattıkları mı? Fötr şapkalı bir serçe omzunuza konup sevgilinizle sizi Picasso Müzesi'ne davet ederse, onunla gider misiniz? Hele Feridüddin-i ve Sait Faik'i biliyor, hayallerinden bahsediyorsa, şaşırır mısınız? Ve günün sonunda hangi keşif duygusuyla dönersiniz İstanbul'a? Caner Fidaner'in yazısında hepsi var. O gün, epeydir yapmak istediğimiz bir şeyi yapmıştık seninle: Barselona'ya gelmiş, La Rambla'ya ulaşmış, boydan boya yürümeye başladığımız bu caddeyi epey bir katetmiş ve şehrin en eski çikolatacısı olduğu söylenen Escriba'yı bulup önündeki masalarından birisine kurulmuştuk. Dükkanın dış duvarındaki 1820 tarihi, yalnızca bizim için değil, önünden geçen bütün yabancılar için önemli bir işaret gibiydi. La Rambla'ya, Barselona'nın bu en kalabalık yaya yoluna cadde demek yeterli değil aslında. Burayı tanımlamak için İstanbul'u bilenlere La Rambla, Barselona'daki Beyoğlu gibi bir yer denebilir. Katalonya Meydanı'ndan başlayan bu kara delik, her gün binlerce kişiyi içine çekiyor. Yolun sağında solunda yer tutmuş satıcılar, minik dükkanların sahipleri, göstericiler, kalabalığın içinden birilerini kendi önlerinde duraklatmak için çabalıyor adeta. Çoğu yabancı olan yayalar da bu çabaları boşa çıkarmıyor doğrusu. Biz o gün başka yerlerde oyalanmadık, çünkü hedefimiz belliydi: 83 numaralı dükkanı bulduk, önünde yakaladığımız boş masaya keyifle kurulduk. Az önce vitrinde, her biri birer sanat eseri gibi görünen pastaların arasında durmakta olan iki dilim, şimdi masamızdaydı, önümüzdeki tabaklardan bize bakıyorlar, onları yememizi bekliyorlardı. Pastalarımızı yeme anımızı anlatmayıp kendimize saklayacağım ama o sırada senin yüzüne bakan, içinde bulunduğun durumdan ne kadar hoşnut olduğunu anlardı. Nereden mi? Hem gülümsemenden hem de o gülümsemeye eşlik eden, dudaklarındaki kahverengi izlerden. Ben senin koluna girmiştim, fötr şapkalı serçe önümüzden uçuyordu. Kalabalığın arasından geçtik, bilmediğimiz tenha sokaklara geldik. Tabelalara bakılırsa serçe gerçekten yolu biliyordu. Serçeye bilet almamız gerekmedi, onu senin omuzunda geçirdik kapıdan. Picasso müzesi gerçekten çok güzeldi, ressamın yalnızca Barselona günlerinde yaptığı tablolar değildi izlediklerimiz, bunlara ek büyük tablolar, ilginç eskizler, son dönem seramik işleri de vardı. Ama müzenin en ilginç yeri, Las Meninas salonlarıydı: Picasso, İspanyol resim sanatının bir başka ustası olan Velasquez'in ünlü tablosu olan Las Meninas üzerine aylarca çalışmış, tablodaki bütün figürleri için kendi usulünde çeşitlemeler yapmış, ortadaki minik prenses, önündeki köpek, tabloyu yapan ressam, yandaki nedimeler, hatta kapıdan çıkmakta olan kral gölgesi... Hepsi, Picasso ile birlikte yeniden hayat bulmuş, tabii başka biçimlerle. Yani Picasso bu çalışmalarıyla hem Velasquez'e selam göndermiş hem de kendi farkını ortaya koymuş... İşte bunları konuştuk üçümüz: Sen, ben, bir de fötr şapkalı serçe. Müzeden çıktık, akşam olmuş, ayrılma zamanımız gelmişti ama, yeni arkadaşımız oyalanıyordu, ayak sürüdüğü belliydi, Belki tekrar görüşürüz? dedi. Sen cevap verdin: Ama biz çok uzaklarda yaşıyoruz, ben de başımı sallayarak seni onayladım. Serçe gülümsedi: Ben ne vadiler aştım dedi, Simurg'u unutmayın! Sonra şapkasını sallayarak bize veda etti, uçtu, fakat fazla uzaklaşmadı, az ötedeki ağacın dalına kondu. Sonra bir şey unutmuş gibi geri geldi, karşımızda durdu, bir yandan havada kanat çırparken bir yandan Ben aslında Sait Faik'in öykülerinden birinin de kahramanı olmak isterdim ama, ne yazık ki onunla tanışamadık dedi. Olsaydın, yakışırdın dedim. Gülümsedi, bu kez arkasına bakmadan, uçtu gitti."} {"url": "https://egoistokur.com/pin-up-kizlarinin-masum-olmayan-tarih", "text": "Hotanto Venüsü. Carolina Beaumont. Kim Kardashian. Pin-up güzeli Kim Kardashian'ın Paper dergisine verdiği pozlar olay oldu. Kardashian fotoğrafların birinde elindeki şişeden arkaya, poposunun üzerine yerleştirdiği kadehe şampanya püstürtüyordu. Ne demek istediğimi anlamanız için fotoğrafları görmeniz gerekir diyeceğim ama gezegende onları görmemiş kimse kalmadı zaten. Fotoğrafçı Jean-Paul Goude uzun yıllar önce Carolina Beaumont adlı siyahi modelle çalışarak yarattığı pozların aynısını fotoğrafçılıkta devrimmiş gibi göstererek Kardashian'a yeniden satmıştı. daha garip olan şeyse, iki seride de görüntülerin fena halde Saartjie Baartman'ı hatırlatmasıydı. Saartjie Baartman'ın kim olduğunu Gerard Badou imzalı Hotanto Venüsü adlı kitaptan öğreniyorum. Siyahlara yönelik ırkçılığın ve kadın düşmanlığının simgesi haline gelmiş bu kadın Güney Afrika'da doğmuş ve çocuk yaşta kendini köle pazarında bulmuştu. Onu satın alan Avrupalı tarafından bir süre seks objesi olarak kullanıldıktan sonra olağandışı bedensel özellikleri nedeniyle sergilenmek üzere Paris'e götürülmüştü. Hilkat garibelerinin yer aldığı insanlık dışı gösterilerde insanlar Baartman'a Kara Afrodit ya da Hotanto Venüsü diye sesleniyor, onun iri ve çıkık poposuna bakarak gülüşüyorlardı. Talihsiz kadın 1815'te ölmüştü. İşte poposunu estetik ameliyatlarla büyütüp duran pin-up kızı Kardashian'ın da Goude'a verdiği pozlarla farkına bile varmadan bu tarz bir ırkçılığı beslediği söyleniyor. Dünyada pin-up tarzına öncülük eden sayısız dergiyi biliyoruz. Tabii bu dergilerin bizim buralardaki hikayesi var bir de. Osmanlı'dan günümüze kapaklarında kadınların göründüğü dergiler, başlangıçta sırf kadınlar için çıkıyormuş ama kısa sürede bu kapaklar erkeklerin de ilgisini çekmeye başlamış ve 1920'lerden itibaren de pin-up dergilerinin sayısı hızla artmış. Bunları rock müzik tarihçisi, arşivci ve yazar Güven Erkin Erkal'dan öğreniyoruz. Yeni kitabı Türkiye'nin Güzel Tarihi, pin-up kavramını bize yeniden hatırlatıyor. Erkal'a göre pin-up kızları halleri, tavırları, kılık kıyafetleriyle dönemin günlük hayatına, modasına, sanatına, eğilimlerine ışık tutuyorlar. Daha da önemlisi ait oldukları dönemin iktidarının kadın politikalarını da bu posterler ve dergi kapakları aracılığıyla öğreniyoruz. Mesela Osmanlı döneminde çıkan dergilerde epeyce alafranga görünümlü pin-up kızlarına rastlanıyor. 1920'lerdeki dergiler de daha çok kentli kesime sesleniyor. Şahsen benim dikkatimi Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki milliyetçi vurgular çekiyor. Karikatür dergisinde Ay'ın üstünde oturan genç kadın aşağıdaki harp alevlerine bakarak, Ay yıldızımın yüksekliğini şimdi anlıyorum diyor. Genç Liseli dergisinde de liseli genç kızı uçağının önünde Sabiha Gökçenvari bir militarist kıyafet içinde görüyoruz. Resmi tarih de değil sadece, ötekilerin tarihi de bu posterlerde farklı şekillerde okura göz kırpıyor. Mesela 1960'larda kapağında seksi bir kızı gösteren dergi çelişkili bir şekilde Hac ilavesi veriyor. Hem babaanneye hem toruna hitap edebilmek için her halde... İlerleyen yıllarda daha kanlı canlı, etli butlu kadınlara rastlanıyor. Yeşilçam'ın seks filmlerine teslim olduğu 1970'lerde pin-up'lar da adeta metamorfoz geçiriyorlar. Günümüz kapak kızlarına gelince, onlardan kitapta neredeyse hiç söz edilmemesi bence bir eksiklik. Bugünün pin-up kızları da var çünkü, bilhassa da erkek dergileriyle müzik dergilerinin kapaklarını süslüyorlar... Yine de 1000 fotoğrafla 100 yıllık bir tarihi anlatan kitap, meraklısı için hazine değerinde fotoğraflar, çizimler içeriyor. Güven Erkin Erkal, Bu kitap bazı ipuçlarını sunarak okurları sahaflara ve kütüphanelere çağıran bir davetiyedir diyor. Türkiye'nin Güzel Tarihinin en enteresan kısmı bence kapaklarını pin-up kızlarının süslediği, içlerinde kariküterler, çizgi romanlar, yemek tarifleri, moda tüyolarının falan yer aldığı bu dergilerde siyasete, edebiyata ve hararetli polemiklere de mutlaka yer verilmesi. Nazım Hikmet'ten Necip Fazıl Kısakürek'e, Mehmet Akif Ersoy'dan Aziz Nesin'e birçok yazar, bu güzel kapaklı dergilerle girmiş yayın dünyasına. Güven Erkin Erkal, Zeki Müren'in bir öyküsüne de yer veriyor. Sanat Güneşinin ressam yanını biliyordum ama öykücü yanından açıkçası habersizdim."} {"url": "https://egoistokur.com/pinar-sonmez-bir-oyku-yazmanin-kendisi-masaldi", "text": "Yazdıklarımın günışığına çıkması edebiyat dergileriyle oldu. Uyku Kaçsa Rüya Kalsa'da da yer alan Gölgede adlı öyküm Kitap-lık'ta yayımlandı ilk kez. Arkasından öykülerim, Notos, Sözcükler ve diğer edebiyat dergilerinde yer bulmaya başladı. Yazarlar hakkındaki denemeler, incelemeler yazmayı da önemsedim. Deneme ve incelemeler, kendi yazınıza da çok katkıda bulunur. İlk öyküde bile sorularla karşılaşmanın beni mutlu ettiğini hatırlıyorum. Gölgede 2. Gün öyküm için Niye 2. Gün? diye sormuştu çok kişi. Çünkü öykü tatilde geçiyordu ve yanıtım İlk gün pek bir şey yapılmaz öyle değil mi? olmuştu. Hayatın oyununu, gereksizliklerini tırpanlamayı, sorulara yol açmayı seviyorum. Pek çok gidilecek, çıkılacak yol olsun. Günün hayatın içindeki ufak görünen, ama dağları yerinden oynatacak detaylar, hareketin içinde hayatı kavrayış ve o anlar öykümün yolu. Bir tutkunun, bir kökün fidan sürmesi, gövde kazanması, tutkunun yapraklanması belki. Yazının baharı. Bahar duygusu. Hep hatırlanacağı daha o saniye bilinen bir tanışmanın unutulmazlığı nesinde midir? Işığında... diyorum bir öyküde. Sanırım bu. Bahar ışığı, tutku ışığı. Işıklı bir ağaç görmek, ışıklı bir ağacın üzerine çıkmak. Buluşma heyecanı. Yazmak zaten özgürlük. Bu özgürlük hissiyatı içinde aydınlık bir güne uyandığımı söyleyebilirim. Öncesi de olan bir öykünün ismi konuldu ve o öykü yazılmaya devam ediyor. Hareket içindeyken tek bir ana sığabilecek duygulara, düşüncelere, şuura ve olaylara, dilin yeni yollarına saparak, bir küreye bakar gibi her yerinden bakmayı seviyorum. Özgürlük, hayatın her yerden ayrı görünüşü, kapalı ve açık anlamlar, o anda ne olup bittiğinin öznesi bile olsak sonradan da anlaşılabilecek yönlerinin olduğu, dehşetin de bu çok dallı, çok yapraklı bahçede gizli olduğu... Ve elbette sözcüklerin ahengi, oturuşu, serilişi, manayı tınlayışı. Ursula K. Le Guin, Murathan Mungan'ın Seçtikleriyle dizisinden çıkan Yazıhane'de yer alan Rüyalar Kendini Açıklamalı adlı yazısında Yerdeniz için Aramadım, buldum der. Bir bakıma böyle. Aslında her öykü bulunan, bulunup da görülmeye çalışılan, görülüp de yaşanmaya çalışılan, dokusuyla, ruhuyla o ana nüfuz edilme huzmesi demek. Pırıltı, bir olayın, bir hissin, bir kişinin, bir saç telinin üzerine düşer, ben ışığı takip ederim. Hangi yerlerde hakkaniyet hayata sarılıyor, nerede insaniyet kendini gösteriyor, nerede birbirlerinin içinde eriyorlar? Akıl, his, yollar, kararlar, iyilik, kötülük, umut. Bir anda duyduğum ya da gördüğüm bir şey, bir his, bir düşünce, bir olay, sisli bir evrende onun renkli kalmasına, onu seçmeme sebep olur. İşte ben seçtiğim ya da sezdiğim anı nasıl anlatacağımın peşine düşerim. Işığı takip et... O ışık beni anlatı ormanına çıkarır. Bir sözcük bir masal yaratır, bir imge sayfalarca yazdırır. Az, çoka götürür. Öykünün güzelliği de bu. Çoğalır, çoğalır, her yere sürgün verir. Vahşi bir doğa parça oluşturur, sonra onu budamak, ona şekil vermek, hangi parçanın gidip hangisinin kalacağını seçmek sezgilerine, çalışmana ve o bahçeye verdiğin anlama göre değişir. Bu nedenle de Umberto Eco'nun Anlatı Ormanları sözünü çok severim, çok kullanırım. Dehşetin cennete benzemesi ifadesini Faruk Duman öykülerim için kullanmıştı. Neden böyle söylemiş olabilir, diye düşündüğümde kitabın adından başlamalı, dedim kendi kendime. Uykunuzun kaçması tek başına iyi bir şey gibi gözükmese de peşi sıra gelen rüya kalsa bir umut vaat ediyor. Bir İlişkinin İlk Sözlüğünde Hayat, kurgudan daha ağır ve şaşırtıcıdır deyip tesadüfler gerçektir yazmışım... Diğerlerinden farkı, anlamlıdır. Bir sanat eseri gibi... Her şey tersiyle var, doğada da, kentte de. Cennet de tersiyle, dehşetle iç içe, birbirlerini aynalıyorlar sanki. Elbette Cortazar'ın muhteşem sözü çekmiştir. Bu kadar çokun peşinde olan birinin Roman puanla kazanır, ama öykünün tek şansı nakavt etmektir sözünde öykünün capcanlı yönünü görmesi çok doğaldı. Cortazar'ın tarif ettiği öykünün nakavt etme hali belki de, dehşetin cennete benzerliği. Bana Öyküye devam et diyen, Yazmalısın, diyen Erdal Öz'dü. Onun öyküyü ne çok sevdiğini, ne kadar güzel yazdığını biliyorsunuz. Bu ivme önemli bir etkendi. Edebiyatı ayırmam. Şiir, makale, deneme, günlük, roman, öykü hepsi aynı nehre akıyor. Nasıl Nehrine. Canım ne isterse onu yazdım. Deneme ve inceleme türü yazıların da yazar için önemli olduğunu düşünüyorum. Öykü dünyası için Pınar Kür hatırlatırdı: Öykü bir oturuşta okunur, bir oturuşta bir öykü okunur... Bu çokyetişmeli hayatla ne denli örtüştüğünü görebiliyorum. Demlene demlene, sayfalar dolusundan sayfaya ininceye dek bir bahçeyi karış karış gezip hakim olduğunu sanıp yine de yeni yeni süren çiçekleri, tohumları görmektir öykü. Neresi vahşi kalacak, nereye yeni ağaçlar çiçekler ekilecek? Ve öykünün son satırlarını yazdığınızı anlarsınız, işte şimdi el sürmeyeceksiniz, tamamlandı öykünüz. O öykü ne kadar yazılacağını bilir. Bir öyküyü yazmanın kendisi masaldır. Roland Barthes, anlamların buyuruculuğunun sarsılmasından bahseder. Söz konusu yazarların hepsi bu buyuruculuğu sarsmışlar ya da sarsma ışıltısı göstermişlerdir. Yolları vardır. Tomris Uyar dedin mi, tanımış gibi olurum. Leyla Erbil, Tezer Özlü dedin mi, tanımış gibi olurum. Yazdıklarının sevincine, elemine, formuna kapılıp gitmenin dışında, onların yazma azmine ve yaşamsal değerler sistemi içinde yazınlarını güçlendirmek için çağlamalarına da kıymet veriyorum. Yazıya oturduktan ve o nehre girdikten sonra yüzerim. Her kulaç bir sözcük. Yazmak bir doğa olayı olur. Zamanın içine, tam kalbine girmek. Okumalar, izlemeler, dinlemeler hep yazmaya ulaştırır. Çok not tutarım. Bu, hem yazı ağacını oluşturacak dallara su götürür, hem anlatma sevgimi tatmin eder, elim yazıda kalır. Yazmak, dilediğim zaman dilediğim yere dilediğim şekilde, dilediğim dille ve biçimle yolculuğumdur. Okumalar, müzik, sinema, dans, heykel, resim, fotoğraf, tasarım dünyanın bir parçası haline gelir; gelsin de. Bir resim, bir çekim orada, renklerden biri olur. Keskinleşen duyularınıza kulak vermek ve deftere sarılmanın vaktidir. İstanbul hakikaten bir öykü kahramanı. Nokta nokta odaklandığım, anlattığım bir ülke. Galata, Kadıköy, Beyoğlu, buralardaki tek bir kafe, sahile vuran sabah dalgaları... Anlatıyı parçalara ayırır, tane tane devam eder ve sonra bütünlerim. Çocukluğum da İstanbul'da geçtiği için bana şehir daima özgürlük ve mutluluk verdi. Öte yandan, İstanbul nasıl olabilirdi ve nasıl oluyor, kaygı, üzüntü verici. Tüm bunlara itirazımızı dile getirmek, elden geleni yapmak ve yazmak gerek. Önce umursarım, sonra umut ederim. Tüm kavramlar öncesiyle ve sonrasıyla sürer hayatta. İstanbul ve edebiyatta İstanbul da böyle. Ne yaparsam tutkuyla... Sanat hukuku danışmanlığı yapıyorum ve sanat avukatıyım. Ayrıca, Haliç Üniversitesi öğretim görevlisi olarak hukuk dersleri veriyorum. Yazmanın ve sanatın, aynı zamanda hukuken yardım edebilmenin tadını çıkarıyorum. Hakkaniyet ve hakikat üzerine bir meslek. İnsanlara hiç olmadığını düşündükleri bir hakkın var olduğunu anlatmak, üzerine o hakkın kazanımlarını onlar için elde etmek ya da onları gelecekte oluşması muhtemel zararlardan şimdiden kurtarmak da bambaşka bir duygu. Hayatımın tüm parçaları birbiriyle bütün. Hukukun, sanat hukukunun ve sanatın içindeyim. Bunun yanında, hukuk, yazıyla çok benzerliği olan bir alan. Her davanın ya da hukuki işin bir başı, ortası, sonu var. Hukuk on adım sonrayı görmek ve işiniz insan. Değerler sistemini sorguluyorsunuz, her açıyı hesaplamak zorundasınız. Yazma sanatına ne kadar benziyor böyle söyleyince, değil mi... Ayrıca, mümkün olduğunca gün ve saatlerimi kendim ayarlayabiliyorum. Bu da önemli bir artı. Hayatın temel kavramlarından değerler sistemi ve hakkaniyet olgusu sayfalarımda hep yer aldı, alacak. Yazma anı dışındaki zamanlar da yazmaya dahil. Söylediğim o ışık, o odak, ağzımı açık bırakan ya da beni alıkoyan ayrıntılar da elbet yazıya karışıveriyor. Ama tek koşul var bunun için. Yıllardır elimin altında bir defter bulunur. Arada o defterleri de rastgele açar ve kendime dönerim. Hayat bir yolunu buluyor, büyük şehirler ve karmaşa yeni iletişim yöntemlerine zorladı insanlığı. Yazarları da yeni yöntemlere itiyor. Parça parça, sadece o dakikanın öyküsünü bile yazsanız yazıyorsunuz işte. Hemingway'in Yaşlı Adam ve Deniz'i, çekmecesinin bir kenarında bulduğu eski bir notu üzerine yazdığını hep hatırlamalı. Bunun yanında elbette İstanbul'un kütüphaneler şehri olması gerekiyor, daha çok ofis kafe olması gerekiyor, şehir hayatı ve biz bunu talep ediyoruz. Gözümün gördüğü, kulağımın duyduğu, tenimin dokunduğu her an, bir anlatı örülüyor. Çok okuduğum için yazma isteği içimde büyüdü, yazdıkça daha çok okudum. Uzun okumalarımın yanında okuma gezintilerim vardır. O kitaptan o kitaba. Paragraftan bir başka kitaptaki paragrafa atlayarak... İlk okumalar kadar yeniden okumalara da bayılırım. Okumalardır yazdıran. Woolf'un, Tomris Uyar'ın ve Sontag'ın Günlükleri, Cortazar, Yusuf Atılgan, Ferit Edgü, Kafka, Elsa Morante, Marguerite Duras, Julien Gracq, Camus, elbette Borges, Ali Smith, Judith Hermann, Paul Auster, Kundera, Baudelaire, çağdaşlarım, çokça şiir, Mungan, Cansever, Gülten Akın. Bu yolculuktur güzel olan. Sadece edebiyattaki türlerarasılığa değil, disiplinlerarasılığa da inanıyorum. Öykülerimde izine rastlanır, plastik sanatlar bakışımı çok değiştirmiştir. Nasılın engin yolunu görmek. Bir resmin içine girmek. Müzik, tasarım, fotoğraf... Sanatın her alanı ve felsefe, algı kalitesini etkiler. Hareket ve hareketin içindeki insanın keşfi hep olacak. Hız da, hız sonrası yavaşlık da... Şehir de insan da doğanın bir parçası, bunun üzerine gitmeyi ve hareket noktamı buradan almayı seviyorum. Kendisini de, işlerini de çok sevdiğim sanatçı arkadaşım Mürüvvet Türkyılmaz'ın kitabı okuduktan sonraki ilk yorumu etkilemiştir beni: Cesaret verici. Böyle bir zamanda ve bu ülkede bunu duymak keskin bir etki yapıyor. Mücadele, o anın içine girmek, doğanın bir parçası olarak insan ve kent, karmaşanın içindeki sadeliği, mücadelenin ve tesadüflerin içindeki insanın hissini, sözünü yakalamak. Bir denizde seyahat etmek gibi, ne zaman sahile çıkarım kumlara uzanırım, ne zaman açık denize açılırım, ne zaman dalar yüzerim... Hepsi yazmak ve belki en uzak sahile gitmek... Ya da piyano çalmak, bazen bir tuş, bazen dinleyici olmak... Hikayenin her yerindeyim, dilediğim noktasındayım, öyle olacağım."} {"url": "https://egoistokur.com/pinar-sonmez-yazdi-duvar-resminden-korkuyorla", "text": "Salt Beyoğlu'nda bir süredir bir sergi var. Adı, Duvar Resminden Korkuyorlar. Hikayesi şöyle: 8-11 Eylül 1980 tarihlerinde, Kuşadası Kültür ve Sanat Şenliği'nde toplanan sanatçıların duvar resmi yapmalarına izin verilmemiş. Onlar da hazırladıkları pankartlara Duvar resminden korkuyorlar yazmışlar. Serginin adı buradan geliyor. Biraz daha ayrıntı isterseniz... Sanatın toplum, ekonomi, emek ve siyasetle birebir ilişkisi ve sansür uygulamalarını inceleyen sergi, 1976 haziranında dönemin yerel belediyesinin davetiyle 13. Antalya Uluslararası Film ve Sanat Festivali'ne katılan sanatçıların yaptığı duvar resimleri ve sokak heykellerinin macerasıyla başlıyor, edebiyatçı, eleştirmen, tiyatrocu ve sinemacılardan oluşan bir grubun 11 Eylül 1980 akşamı, Kuşadası Kültür ve Sanat Şenliği kapsamında Açık Hava Sineması'nda çektirdiği fotoğrafla sonlanıyor. Öykücü Pınar Sönmez bu önemli sergiyi ve izlenimlerini yazdı. 21 Nisan'a kadar siz de Salt Beyoğlu'nda gezebilirsiniz. İşte o dönem ki yıl yıldan ayrılmıyor. Duvar resminden korkuyorlar' sergisi Haziran 1976'da Antalya Film ve Sanat Festivali'ne katılan sanatçıların yaptığı duvar resimleri ve sokak heykelleriyle başlıyor ve tarihi bir kavşakta bitiyor. 8-11 Eylül 1980 Kuşadası Kültür Sanat Şenliği ve darbeye uyanış. Tomris Uyar'ın dile getirdiği gibi yılların birbirinden ayrılmayacak denli birbirine kaynadığı, yılların tek yılmışçasına geçtiği bir dönem. Pek çok fotoğraf ve bilgiyle toplu halde ilk kez karşı karşıyayız. Serginin mihenk taşı, ele aldığı zaman. Bir slogan... Ses sadece kendi zamanına değil, zamandan ötesine de yayılıyor, çünkü baskı toprağın üstlerine geçirilen ince bir torba. İsyan da, talep de, cesaret de yeri geliyor eylemin sloganla desteklenmesiyle ve desteğin de slogana evrilmesiyle sürüyor. Sadece bir dönemin bilinmeyenleri ya da o döneme toplu bakıştan ötesi kalıyor hayata. Üstüne üstlük bu sergi, hayatı direkt etkiliyor. Yol boyunca yapılmış duvar resimleri artık daha çok dikkatinizi çekiyor. Duvar resminin isyan demek olduğunu belki de hiç bu kadar net görmediniz. Serginin ismi çoğumuzu yeni bir slogan olduğunu düşündürtüyor. Ama işin aslı, Duvar Resminden Korkuyorlar, 12 Eylül'den hemen önceki günlerde Görsel Sanatçılar Derneği üyelerinin eylemlerinin baş ifadesi, imi. Darbe öncesi günlerde, plastik sanatçılar, edebiyatçılar, sinemacı, tiyatrocu ve eleştirmenler gibi kültür aktörlerinden oluşan büyük bir grup, kültür ve sanat şenliği için Kuşadası'ndadır. Yerel belediyenin davetlisi olan GSDli sanatçıların açık havada duvarlara resim yapmaları, dönemin Aydın valisinin müdahalesiyle engellenir. Duvar Resminden Korkuyorlar yazılı pankartlarla gerçekleştirdikleri bir yürüyüşle valiliği protesto eden sanatçılar, Kuşadası meydanında büyük boy tuvallere resim yaparlar. Bu slogan '70'ler hareketinin esaslı bir buluşu olduğu kadar sonucu ve direnişin hakkı verilerek de uygulanmış örneği. İsa Çelik o zamanlar GSD'nin başkanı ve sadece kendi ülkesinde değil, Atina'da da pek çok duvar resmi yapmış. Bu bilgiyle duvar resminin ifade ettiklerinin daha da ayırdına varıyor insan. Duvar resminin kamusallığı, herkesin gözü önünde yapılıyor olması ve eş zamanlı sergilenirliği resme direkt katılımı sağlıyor. Odalara, galerilere, kişilere değil, halka açık resim. Bireyle iç içe. Sergiye '76 yılının yer aldığı en üst kattan başlamanın iyi olacağını bilsem de daha ilk katta karşı duvardaki büyük boy fotoğrafı görünce bıraktım kendimi ana, fotoğrafı uzun uzun izledim. Turgut Uyar da şunları söylüyor: O günlere yazlık bir sinemada Yılmaz Güney'in Düşman filmini görmeye gittiğimizi hatırlıyorum; sanırım orada çekilmiş. O Kuşadası gezisini hiç unutmam. Dönemin ruhunu, son gecenin sessizliğini, belirsizliğin uğultusunu hissediyorsunuz bakarken. İşte o fotoğrafın sabahında da darbeye uyanılıyor. Sadece bu bölümün yarattığı derin etki pek çok unsurla perçinleniyor. Milliyet Sanat kapakları da dönemin görsel ifadesi olmuş. Ayrıca tüm belgeler, sansür ve yasaklama haberleri, derneklerin birbirlerine destek mektupları, önemli isimleri görevden almalar, hepsi bugüne dek gelen dönemin kaotik, karanlık dünyasını, ağır baskıyı, ama aynı zamanda sanatın ve düşüncenin direnişini, cesaretini ortaya koyuyor."} {"url": "https://egoistokur.com/poirotnun-muhtesem-donusu-ve-pera-palasta-hayalet-av", "text": "Agatha Christie'ye ve kahramanlarından Hercule Poirot'ya dair her şey... Üstelik bu yazı Pera Palas'ta, tam da Agatha Christie'nin kaldığı odada yazıldı. Yani çok heyecanlı. Tarihi Pera Palas Oteli'nin artık Agatha Christie'yle özdeşleşen 411 numaralı odasında kaldığım geceyi anlatacağım bugün. Yani 19. yüzyılın sonunda, İstanbullu Levanten Alexander Vallaury tarafından tasarlanan Pera Palas Hotel'i köşe bucak gezip dolaştıktan, Greta Garbo, Ernest Hemingway ve Pierre Loti odalarına göz atıp otelin çeşitli köşelerinde sergilenen antikaları gördükten, burasının günümüz steampunk çılgınlığının merkez üssü olabileceği hissi veren birtakım araç gereçlerin tuhaf mekanizmalarını uzun uzun inceledikten, terasa çıkıp Haliç manzarasının tadını çıkardıktan, Agatha Restaurant'da şahane bir akşam yemeği yedikten ve nihayetinde siyah ve bordo renklerde döşenen ünlü 411 numaralı odanın kapısından içeri girdikten sonra bir gerçeği hatırladım: Dünyanın en ünlü polisiye roman yazarı Agatha Christie'nin başımıza musallat ettiği en büyük esrar, kendi hayatına dair olandı. Yazar 8 Aralık 1926'da, yani 36 yaşındayken 11 gün boyunca sırra kadem basmıştı. 11 gün ve 11 gece ondan haber alınamamış, karış karış arandığı halde Christie İngiltere'nin hiçbir yerinde bulunamamıştı. Arabası göl kenarında, üstelik devrilmiş halde bulununca, daha da kötüsü içinden peruğu çıkınca işler iyice karıştı. Polis onun bir cinayete kurban gittiğinden şüpheleniyordu. Bir gece önce komşular, kocası Archiebald Christie'yle yazarın şiddetli kavgasına tanık olmuştu. Lakin Archie'nin de doğrusu epey sağlam bir tanığı vardı: Kavgadan sonra kucağına sığındığı ve bütün hafta yanından ayrılmadığı metresi Nancy Neele. Gerçekten de 411 numaralı odada, süpürgeliğin hemen arkasında küçük bir anahtar bulundu. Burası aslında Christie'nin sonradan -kendi adıyla- sık sık kaldığı, hatta Doğu Ekspresinde Cinayet adlı romanını kaleme aldığı odaydı. Ama o kadar! Odada 1926'da buraya geldiğine dair bir iz yoktu. Gerisi ya hiç yaşanmamıştı, ya da ruhlar alemi bizim hakikati öğrenmemize henüz izin vermiyordu. Bana gelince; o meşhur anahtarı gördüm, 411 numaralı odanın duvarlarını süsleyen fotoğraflara ve gazete kupürlerine baktım, raflardaki roman külliyatını karıştırdım, hatta Agatha Christie'nin otobiyografisini bile inceledim. Hayır, 411 numaralı odada yaşanmış olabileceklere dair en küçük bir şey öğrenemedim. Ortalıkta yazarın hayaleti filan da görünmüyordu. Sonra? Eh, tabii ki yemekte içtiğim iki kadeh kırmızı şarabın da etkisiyle vücudumu saran uykuya teslim oldum. Gördüğüm rüya bana kalsın. Küçük yaşta edebiyata ilgi duyduğunu belli eden Agatha Mary Clarissa Christie, ilk romanı Styles'daki Esrarengiz Olay'ı 1914'te yazdı. Kitap birçok yayınevince geri çevrildikten sonra 1920'de yayınlandı. Belçikalı kahramanı Hercule Poirot, zekası, espri yeteneği, keskin gözlemciliği ve Avrupalı inceliğiyle okur tarafından çok sevildi. Cinayetleri küçük gri hücreler dediği beynini kullanarak çözüyor, bu arada İngiliz yüksek sınıfının saklı kirli yönlerini ortaya döküyordu. Yazar daha sonra Miss Marple adının verdiği başka bir tip daha yarattı. Hiç evlenmemiş yaşlı bir kadın olan bu amatör dedektif de çok sevildi. Roger Ackroyd Cinayeti: Agatha Christie'nin hiç satmayan ilk kitabından sonra yazdığı ve kısa sürede rekor satış rakamlarına ulaşan bu polisiye, okurların ilgisinin yanı sıra eleştirmenlerin de hayranlığını kazandı ve bir bakıma polisiye türünün tarihini değiştirdi. Üniversitelerde başlı başına ders olarak okutulan roman hakkında sonradan bir sürü kitap da yazıldı. 10 Küçük Zenci: Başarılı ama tartışmalı bir roman. On Küçük Zenci adı ırkçı bulundu ve Afrika kökenli Amerikalıların büyük itirazıyla karşılaştı. Bunun üzerine yazar kitabın adını On Küçük Kızılderili olarak değiştirdi. Fakat bu kez Amerikan yerlileri itiraz etti. Sonuçta kitabın adının Geriye Kimse Kalmadı olmasına karar verildi. Sonuçta 10 anlatıcısı olan ama anlatıcıların hepsinin sonunda öldüğü ve cinayeti soruşturacak kimsenin kalmadığı polisiye hikaye türün başyapıtlarından olmayı sürdürüyor. Ama bizde hala On Küçük Zenci adıyla yayınlanıyor. Doğu Ekspresinde Cinayet: Filmi de çekilen roman Agatha Christie'nin ve tabii ki dedektifi Poirot'nun finaldeki şaşırtıcı seçimiyle de unutulmaz. İnsanın iyilik ve kötülük üzerine adamakıllı düşünmesini sağlıyor. Ve Perde İndi: Daha önce yazmıştım... Yazarın belki de en tuhaf romanı. ABC Cinayetleri'yle birlikte favorim. Hercule Poirot'nun Christie tarafından yazılmış son macerası. Hiç cinayet işlemeyen bu yüzden de suçu yasalar karşısında kanıtlanamayacak olan bir seri katili anlatıyor. Nasıl mı? Okuyun. Yine de onu bir dedektif olarak farklı kılan şey, cinayetleri çözmek için kullandığı yöntemdir. Kıpırdamadan oturup saatlerce düşünür ve bu şekilde beyninin küçük gri hücrelerini çalıştırır. Bütün suçların altında psikolojik nedenlerin yattığına inanır. Adalet söz konusu olduğunda kanun dışı yöntemlere başvurabilir; kimi zaman bir perdenin ardına gizlenip mahrem bir konuşmayı dinler, kimi zaman bir kadının yatak odasını karıştırarak neler sakladığına bakar. Bir keresinde katilin daha doğrusu katillerin- gitmesine izin vermişti. Bir keresinde de katili öldürmüştü ama onu hiç söylemem. Bulup okuyun."} {"url": "https://egoistokur.com/polisiye-okulu-1-camilla-lackbergden-egoist-okur-takipcileri-icin-yazma-dersler", "text": "Buz Prenses'in yazarı Camilla Lackberg'le röportaj yapmak için gittiğim Stockholm'de, onun aynı zamanda bir yaratıcı yazarlık hocası olduğunu öğrendim. Hatta Camilla yıllar önce bu sebeple İstanbul'a bile gelmiş. Şöyle ki; İsveç'teki bir yazarlık kursu öğrencilerini zaman zaman başka ülkelere de götürüyormuş. Farklı yerler görüp farklı insanlar tanısınlar, ufukları açılsın diye... Kursun öğretmenlerinden olan Camilla da bu şekilde bir hafta İstanbul'da kalmış. Laf lafı açınca onun polisiye roman yazma derslerinin küçük bir özetini Egoist Okur'da yayınlamayı teklif ettim. O da hiç düşünmeden kabul etti. Böylece Egoist Okur'un birkaç gün sürecek mini Polisiye Okulu da başlamış oldu. Polisiye roman denen zanaata genel bir bakışla başlayalım. Evet, polisiye yazarlığı gerçekten de bir zanaattır. Doğuştan sahip olmanız gereken özel yetenekler falan gerektirmez. Elbette temel bir yazma yeteneğiniz olmalı ama onun ötesinde polisiye roman yazmak doğru araçlar kullanarak ve çok çalışarak öğrenebileceğiniz zanaattan başka bir şey değildir. O yüzden, eğer arzu ettiğiniz şey buysa; bir an önce oturup yazmaya başlamalısınız. Önce Polisiye roman nedir? sorusuna cevap aramak daha doğru gibi geliyor bana. Polisiye roman konusunda yazılmamış ama çok önemli bazı kurallar olduğunu söyleyebilirim. 1. Dedektifin kullandığı bütün ipuçları okura da açık olmalı. 3. İşlenen suç ciddi bir şey olmalı. Yan komşunun lalelerini çalan birinin işlediği cürüm kimseyi pek alakadar etmez. 4. Çözüm romanın sonunda tak diye okurun karşısına çıkmamalı, oraya aşama aşama gelinmeli. 5. Bir değil en az birkaç şüpheli olmalı ve finalde cinayetin onlardan biri tarafından işlendiği ortaya çıkmalı. Elbette bu kuralların hepsine birden kesin surette uymanız gerektiğini söylemiyorum, içlerinde serbestçe hareket edebilir bazılarını kendinize uyarlayabilirsiniz. Öte yandan bu kuralların denenmiş ve gayet işe yarar şeyler olduğunu baştan kabul etmekte yarar var. Kabul edilebilir bir başlangıç noktanız olması çok önemli, daha sonra buradan hareketle olay örgüsünü adım adım kurabilirsiniz. Deneyimli bir yazar masaya oturup kafasındaki hikayeyi doğrudan yazmaya başlayabilir ama bir çaylak, işini kolaylaştırmak için önce sinopsis, yani özet yazmalı. Yazar olarak, cinayeti kimin işlediğini, onu buna yönelten sebepleri, eylemi nerede, ne zaman, nasıl gerçekleştirdiğini, bunun için eline geçen fırsatları bilmek zorundasınız. Bunu biliyorsanız; özetinizi hızla yazmamanız için bir sebep kalmaz. Dolayısıyla önce zihninizde tüm olup bitenleri netleştirmelisiniz, böylece devamında ince işe girişebilir yani okura çeşitli tuzaklar kurmak konusunda ustalığınızı geliştirebilirsiniz. Dilediğiniz bir polisiye romanı alıp okuyun ve iki sayfalık özetini çıkarın. Daha önce okuduğunuz bir kitabı secçerseniz, daha iyi olur, böylece ilkinde dikkat etmediğiniz ayrıntıları yakalama fırsatı bulabilirsiniz. Özet için de size gereken tam olarak budur; ayrıntılar. Özet çıkarırken dört temel unsuru eklemeyi sakın unutmayın. Aşağıdaki verileri kullanarak üç farklı sinopsis yazın. Katil: Katil orta yaşlı bir kadın. Hayattan zevk almayı biliyor. Sebep: Para. Kocasının bir metresi var ve adam karısından boşanıp onunla evlenmek istiyor. Bu da kadının bütün bu zenginlikten, rahat hayattan bir anda vazgeçmesi gerekeceği anlamına geliyor. Yöntem: Arsenik. Adamı yemeğine zehir katarak öldürüyor. Fırsat Anları: Altı ay içinde yaşanacak an ve durumları belirleyecek olan sizsiniz. Farklı kişiler ve yöntemlerle farklı cinayet kurguları yaratın ve onları dört temel unsuru içiren kısa özetler haline getirin. Bunu bir oyun sayın ve hayal gücünüzü tamamen serbest bırakın. çok sağolun deneyeceğim... robert downeyjr. fikri gayet güzel."} {"url": "https://egoistokur.com/polisiye-okulu-2-camilla-lackberg-sirlarini-paylasmaya-devam-ediyo", "text": "Her şeyi ama her şeyi değiştirebilirsiniz, şehri, ülkeyi, kültürü... Sadece coğrafi farklılıklardan söz etmediğimi herhalde anlamışsınızdır. The Preacher adlı romanımda, Hulth Ailesi'ni ikiye bölmüştüm. Ailenin bir kolu büyük bir malikanede yaşarken, diğer kolu hayatını yoksulluk içinde sürdürüyordu. Buz Prenses'teyse, hikayenin bir bölümünün Göteborg'da geçmesi bana uygun göründü. Bazı karakterler orada yaşayacaktı. Böylece ben bölümler arasında geçiş yaparken çevresel farklılıklardan yararlanarak gerilimi artırabilecektik. Bunun birkaç yolu vardır. Bir tanesi cinayet işlemek için ne sebebi ne de imkanı olan, üstelik tamamen masum görünen bir karakter yaratmaktır. Şu eski katil genellikle en az şüphelendiğiniz kişidir klişesine göre okuyucu bu karakterin katil olduğuna neredeyse emin olur ve bunu kanıtlayacak bir ipucu bulabilmek için adeta avcı gibi kitaptaki hiçbir ayrıntıyı kaçırmamaya çalışır. Görüyorsunuz, okurun dikkatini başka yönlere kaydırabilmek için hayal gücünüzün izin verdiği her şeyi yapabilirsiniz. Hikayenizde cinayeti işlemesi için yeterince sebebi varmış gibi görünen en az birkaç karakter yaratmanız kesinlikle iyi olur. Elde sadece tek şüpheli varsa, romanınızın ne kadar sıkıcı olduğunu düşünsenize. İşte size gene çok etkili bir araç. Neyi mi kastediyorum, okura karakterlerinizden birinin bir sırrı olduğunu hissettirmenizi. Okur bu sırrın ne olduğunu bilmeyebilir, dahası sırrın cinayetle ilgisi de olmayabilir ama her durumda bununla ilgilenecektir. Pratikte yaptığınız aslında okurla ufacık bir bilgi kırıntısı paylaşmaktır. Şahsen en sevdiğim numara. Romanızın bir bölümünü soluk kesen bir finalle bitirmek için şahane bir yol. Neyi kastettiğimi açıklamak için televizyon dizilerinden örnek vereyim. Televizyon dizilerini her hafta izlenir kılmak için senaristler sürekli yeni tuzaklar icat etmek ve bölüm finallerine bu tuzakları yerleştirmek zorundadır. Siz de aynısını yapabilirsiniz. Böylece okur bir sonraki bölümü okumak için içinde şiddetli bir arzu duyacaktır. Diyelim ki esas karakter hayati önem taşıyan bir şey keşfetti. O bölümü tam da bu keşif sırasında bitirmeli, okura kahramanınızın ne bulduğunu hissettirmemeli, böylece merak unsurunu ayakta tutmalısınız. Başka bir örnek bulalım... Sözgelişi kahramanınız kendini zor bir durumun tam ortasında buldu. Okur onun bu durumdan kurtulup kurtulamayacağını merak ederken siz hain yazar olarak hikayenin başka bir bölümünü anlatmaya başlarsınız. Nasıl yapacağınız tamamen hayal gücünüze kalmış. Ama Acaba şimdi ne olacak? sorusu polisiye roman için vazgeçilmezdir. Tabii bu soruları sordurduğunuz bölümlerin arasına daha hafif, daha renkli sahneler sıkıştırarak okura soluk alma, bir parça dinlenme imkanı da tanımalısınız. Bir Agatha Christie romanı alıp iki kere okuyun. İkincisinde artık katilin kim olduğunu ve hangi ipuçlarını bulacağınızı bildiğiniz için, Christie'nin bütün ipuçlarını nasıl zarif bir şekilde yerleştirdiğini üstelik onları bütünüyle açık ve anlaşılır kıldığını görebilirsiniz. Dört dosya kağıdı alıp her birine dört paragraf yazın. Her biri Acaba şimdi ne olacak? sorusuyla bitsin. Durumları ve kişileri farklılaştırın. Bu dört paragrafın birbiriyle alakası olması gerekmez. Bir kadının kızıyla alışverişe gitmesini anlatın. Bunun için sekiz farklı kişi seçin ve olayların her biri dört farklı mekanda geçsin. Ülkeyi değiştirin, kültürü, dönemi yahut neyi isterseniz onu değiştirin. Böylece aynı olayın farklı mekanlar ve durumlarda nasıl farklı sonuçlanacağını göreceksiniz. Bu, üslubunuzu geliştirecek mükemmel bir alıştırma olacaktır. Harika. İlk dersten beri söz konusu alıştırmaları yapıyorum, güzel bir fikir oluştu aklımda. Umarım kısa süre içinde yayınlayabileceğim bir hikaye haline gelecek. Seni seviyorum egoistokur!"} {"url": "https://egoistokur.com/polisiye-okulu-3-karakter-yaratmanin-incelikler", "text": "Olay örgüsünü, entrikayı, suç unsurunu konuştuk. Bütün bunlar iyi, güzel ama eğer enteresan ve inandırıcı karakterler yaratamazsanız, romanınız bir şeye benzemez. İşin güzel yanı, polisiye roman yazmanın en eğlenceli yönlerinden bir tanesi de karakter yaratmaktır. Bu da kendi zihninizde yarattığınız bir dünyayı çeşitli ruhlar ve bedenlerle zenginleştireceksiniz demek oluyor. Onları yeterince eğlenceli ve ikna edici kılmayı başarırsanız, bir süre sonra hepsi size çocukluk arkadaşlarınız kadar yakın olacaklar. Bütün bunların karşılıklarını belirlediğinizde bir karakter oluşturmaya başladınız demektir. Fakat iyi bir romancı bu özellikleri arka arkaya sıralamaz. Bu hem okuru yönlendirmek anlamına gelir, hem de epeyce sıkıcı olur. Okurun bu özelliklerin hepsini bilmesine gerek yok, birkaçını vermeniz yeterli. Diyelim ki karakteriniz pul koleksiyoncusu. Bunu ve birkaç ayrıntıyı daha kullanın yeter, gerisini okurun kendi zihninde yaratmasına izin verin. Klişelerden olabildiğince uzak durun ama ara sıra okuru şaşırtmak için tezatlardan yararlanabilirsiniz. Yukarıdaki örnekten devam edersek, hobisi pul koleksiyonu yapmak olan ve evine gittiğinde sakin sakin pullarını albüme dizen adam günlük hayatında bol bol küfreden ve katillerin gözünün yaşına bakmayan bir polis de olabilir. Her karakterin hangi durumda nasıl davranacağını dikkatlice düşünün, tasarlayın. Böylece yazmaya oturduğunuzda daha hızlı olabilir, beklenmedik durumlarda bocalamazsınız. Bunun için bir yöntem de karakterlerinizle önceden birröportaj yapmak olacaktır. Onlara canınızın istediği her şeyi sorun. Bir arkadaşınızı, akrabanızı ya da iyi tanıdığınız birini seçin ve onun hakkında bir dosya kağıdı yazı yazın. Bunu yaparken de hiç sıfat kullanmayın. yani onun güzel mi, yaşlı mı, solgun mu olduğunu belirtmeyin. Bunun yerine, okurun onu gözünde eylemleriyle canlandırmasını sağlayın. Yani göstermeyin, anlatın. Mesela şöyle: Adam, masif meşe masayı elleriyle tuttuğu gibi yukarı kaldırdı. Görüyor musunuz, söz konusu adam iri yarı ve kuvvetli ama neyse ki siz bu kelimeleri kullanmadınız. Bir notum daha var, yukarıda saydıklarımın hepsine cevap vermeniz gerekmez. Ben onları sadece size biraz yardımcı olabilmek için listeledim. Sizin aklınıza bambaşka ayrıntılar da gelebilir."} {"url": "https://egoistokur.com/populer-isler-hep-vardi-ama-onlara-buyuk-roman-denmezd", "text": "Yazarların kahinlik yönü vardır denir ama ben, 'tesadüf' demeyi tercih ediyorum. Yine de bir hikayenin içine girip onunla birlikte yaşamaya başladığında, zamanla onun biraz ötesini de görecek hale geliyorsun. Yakından bakmayı sürdürürsen, öykü senin gerçekliğin oluyor diye cevap veriyor. Demek ki yaşlandım, son 1-2 yıldır kendi hayatıma bakıyorum. Sevdiğim yazarların biyografilerini okurken, en çok yaratma sürecinde zihinlerinden geçenleri, yazdıklarıyla yaşadıkları, arasındaki paralellikleri merak ederim. Bu yüzden ben de geriye dönüp yazmanın doğası ve bunun bendeki işleyişi üzerine düşünmeye, bağlantıları aramaya karar verdim. Çok küçük şeylerle bile mutlu olabiliyorum. O an neyle uğraşıyorsam, onu düşünüyorum sadece. Kitabım yayınlanacak mı, yayınlanırsa eleştirecekler mi, akşamki konsere kaç kişi gelecek, bunlar aklıma gelmiyor. Yazı ve müzik beni fazlasıyla heyecanlandırıyor, ötesiyle meşgul olmuyorum. Neden böyle lüzumsuz işlerle uğraşıyorsun diye soranlar da var, sen sormuyorsun neyse ki. Farklı alanlarda üretmek bizde pek takdir gören bir şey değil. Halbuki birini yapmak diğerinden geri kalmayı gerektirmiyor. Planlı programlı seçmedim ben yaptığım işleri. Çocukken çok kitap okur, bir yandan da yazmaya gayret ederdim ama sokakta futbol oynamayı da severdim. Barda çalmayı da seviyorum. Ağır adam havasında ki kasıntı entelektüel imgesi bana çekici gelmedi. Yalan söylemedim ama bazı şeyleri atlamayı tercih ettim. Diyelim ki bir sihirbazlık gösterisini izlemeye gittin. Adamın, önündeki sehpaya uzanmış kadını gerçekte ikiye kesmeyeceğini baştan biliyorsun, yine de yüreğin ağzına geliyor. Gönüllü gitmişsin oraya, aldanmayı isteyerek. Yazar da sihir yapıyor ama illüzyon numaralarıyla değil, sözcüklerle. Başucumda Müzik çıktığında annen, Madem hikeyeyi yazarken her şey senin elinde, neden üzdün o insanları, neden aşıkları kavuşturmadın? diye sormuş. Aslında üzmeyebilir, kitabı mutlu bitirebilirdim. Aklımdan geçirmedim de değil. Öte yandan, o hikayede bana çekici gelen şey, trajedinin boyutuydu. Herkes adamın başına ne geleceğini az çok anlıyor, biliyor, kadın da... Yine de, Belki idam etmezler diye bir umut bekliyor. Lisedeyken çok kitap okur, arkadaşlarla çok kitap konuşurduk, bir de o dönemin anlı şanlı entelektüellerini çekiştirip dururduk. Düşünsene; bir yandan hayransın çoğuna, bir yandan da düzenle uzlaştıklarına inandığın için onları biraz küçümsüyorsun. Zaten her şeyi sen biliyorsun, dünyayı sen değiştireceksin... Haddimizmiş gibi Faulkner ya da Kafka eleştirirdik. O gençlik kibri bittiğinde, kendini o kadar da ciddiye almamaya başlıyor, meseleleri büyütmemeyi öğreniyorsun. Tabii yaşlandığında da goygoya devam edenler vardır ama ben onlardan değilim. Bizim memlekette yazarlar başka yazarların kitaplarını okumaz, müzisyenler başkasını dinlemez, sinemacılar film seyretmez. Çok mu önemsiyorlar kendilerini, bu yüzden mi başkalarını görmezden geliyorlar? Gerçi kimse yabancı yazarları övmek konusunda cimri değil. Zerre kıymetiharbiyesi olmayan bir kitabı aylarca konuşuyorlar. Kardeşim, Hemingway'in izlerini takip ediyorsun ama bir de Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın izlerini takip et, bakalım ne bulacaksın. Orhan Pamuk müze açtı, edebiyatçılardan kaç kişi baktı? Sahici bir iş mi, uyduruk mu, romanıyla nasıl bağlantıları var, hiç mi merak edilmez? Herkes Tanpınar'ı seviyor ama okuyan az. Kitaplar reklamcı kafasıyla yazılıyor, yayıncılar slogan peşinde koşuyor, 'proje romancılığı' diye türedi. Boşuna kendilerini kandırmasınlar, dünyada ne pompalanıyorsa, onun peşinden gidiyorlar aslında. Çünkü çok kitap basılıyor ama hiçbiri heyecan verici değil. Halbuki yıllarca çok kitap basılmasını savunmuştum; yayıncılık endüstrileşsin, daha çok yazar çıksın, daha çok kitap okunsun istemiştim. Bu oldu ama o kadar. Hayal ettiğim yaratıcı potansiyel bir türlü oluşamadı. Hızlı yazılan, hızlı okunan kitaplara okuru da alıştırdılar. Popüler işler olmasın, sabun köpüğü kitaplar yazılmasın demiyorum, onlar hep vardı ama günümüzdeki gibi 'büyük roman' olarak değerlendirilmezlerdi. Oğuz Atay ve Sevim Burak çok değerli yazarlar ama kim okuyor? Adlarını cümle içinde geçirmeyi havalı buluyoruz ama hayranlığımız bizde bir dönüşüme yol açacak düzeyde olmuyor. Diğerlerini de ya görmezden geliyor ya da küçümsüyoruz. Biraz elitizm, biraz da cehaletle garip bir entelektüel ada oluşturmuşuz kendimize. Leonardo da Vinci'nin entelektüel olduğunu, sanatta devrim sayılacak işler yaptığını bu arkadaşlar kabul eder mi bilmem ama hep hayatın içinde kalmış. Ben bu tabloları şöyle akımlardan, böyle felsefelerden etkilenerek yaptım dememiş. Yapmış sadece. Ve öğrenci yetiştirmiş. Çünkü yaratıcılık başkalarına aktarman gereken bir şey... Bizdeyse entelektüel dediğimiz kişi, halktan kopuk, o yüzden de esamesi okunmayan bir mahluk haline geldi. O sırada Sevim Hanım 15 yıldır yazmayı bırakmıştı. Yanık Sarayları okuyup çok sevince yazarını aramaya karar verdim, buldum da. Dokunaklı şeyler söyledi; toplumcu değil diyerek ona ödül vermeyen jüri üyelerini, kitaplarını basmayı reddeden yayıncıları, hakkındaki eleştirileri... Küsmüş, içine kapanmıştı. Anlattıkları bir ders oldu bana, Ben kimseye entelektüel zulüm uygulamayacağım diye bir söz verdim kendi kendime. Ve birisi bana bunu yaptığında, umursamayacaktım. Saksafona başladığımda, medyadan, televizyondan, köşe yazarlığından çok sıkılmıştım. İyi geldi bana, öteki işlerin yükünü hafifletti. Gençken de müzik en büyük hayalimdi ama tembeldim, cesaretim yoktu. Medyadan uzaklaşma isteğimle birlikte, hayatımı değiştirecek bir şeye dönüştü."} {"url": "https://egoistokur.com/populer-kulturde-dan-brown-kurallar", "text": "Yıllar önce Da Vinci Şifresi'ni ilk elime aldığımda neyle karşı karşıya olduğumu bilmiyordum. Öylesine karıştıracak, sıkılırsam da bırakacaktım. Başladım. Bir bölüm, iki bölüm derken bir bakmışım yarılamışım. Dan Brown öyle tuzaklı bir yapı kurmuştu ki okur, her bölümün sonunda devam etmeye mecbur kalıyordu, kaçarı yoktu. Eh, kitapların büyüsüne kapılmaya baştan gönüllü biri olarak ben de buna itiraz edecek değildim. Brown'ın yeni romanı Cehennem de aynen böyle çıktı. Şimdi bir sürü yerini eleştirebilir ama bu durumu değiştirmez: Başladım ve bir gecede bitirdim. Kural 1. Okurun rahat bir nefes almasına izin vermeyin, onu sürekli diken üstünde tutun. Bir eleştirmen bu durumu, Dan Brown kitaplarını herkesin hoşuna gitsin diye değil, herkes mutlaka alsın, okusun diye yazıyor şeklinde özetlemiş. Cehennem, Floransa, Venedik ve İstanbul'da geçiyor. Venedik'te fazla oyalanmıyoruz ama Floransa'yı köşe bucak dolaşıyoruz. Ayasofya, Sultanahmet ve Yerebatan Sarnıcı gibi şehrin önemli tarihi mekanlarının boy gösterdiği İstanbul'sa kilit noktada duruyor. Zira kötü adam Zobrist, dünyayı cezalandırmak için giriştiği ölümcül oyunun finalini tam burada sahneliyor. Biz de Dan Brown romanlarının önemli bir özelliğini hatırlıyoruz. Okuru Londra, Paris, Roma, Washington gibi köklü şehirlerde sanat turuna çıkaran bu romanlar aynı zamanda turistik birer rehber işlevi de görür. Kural 2. Karakterlerinizi, dolayısıyla da okurunuzu roman boyunca turistik önemi olan tarihi ve güzel şehirlerde dolaştırın. Dan Brown iyi araştırmacıdır, sanat tarihiyle ilgili kaynaklara nasıl ulaşacağını bilir. Sadece aksiyonu değil, az kullanılmış bilgileri de tepeleme boca eder okurun üstüne. Üstelik bunu bir sanat tarihçisinin sıkıcılığıyla yapmaz. Okuması zor kitaplar birkaç cümle içinde özetlenir ve olay örgüsü içinde yerini alır. Anlatılanlar defalarca dile getirilmiş şeylerdir ama bundan habersiz okur aniden kendini akıllı, kültürlü, über sofistike hissetmeye başlar. Cehennem'de de böyle oluyor. Dante'den girip Boticelli'den çıkıyor, Orta Çağ'daki veba salgınlarından Michelangelo'ya geçiyoruz. Hal böyle olunca şüphe kalmıyor; bize kendimizi böylesine zeki hissettirebildiğine göre Dan Brown hakikaten çok zeki bir adam olmalı. Kural 3. Az kişinin bildiği şeyleri yeniymiş gibi sunun ve okuru fazla yormayın. Melekler ve Şeytanlar, Da Vinci Şifresi, Kayıp Sembol ve şimdi Cehennem... Brown bütün romanlarında bir komplo teorisi ortaya atıyor. Da Vinci Şifresi'ndeki komplo teorisi, Son Yemek tablosunda İsa'nın sağında oturan sakalsız havarinin aslında Magdalalı Meryem olduğu, İsa'nın onunla evlendikten sonra bütün önemli konularda ona danıştığı önermesine dayanıyordu. Brown'a göre Hıristiyanlığın doğduğu yıllarda henüz erkeklerle eşit konumda olan kadınlar toplumdaki yerlerini Katolik Kilisesi'nin bitmek bilmeyen baskıları ve entrikaları sonucu yitirmişti. Cehennem'in komplo teorisiyse insanlığın aşırı nüfus artışı yüzünden yok olacağı önermesine dayanıyor. Dan Brown ilham kaynaklarından biri Paul Ehrlich'in 1968 tarihli The Population Bomb adlı kitabı. Biyolojik bilimler profesörü ve çevreci bir aktivist olan Erlich, dünya nüfusunun nasıl hızla katlanarak artacağına dair ürkütücü bir demografik tablo hazırlamıştı. Erlich gibi Brown da bu konuda sıkı önlemler alınmazsa bizi ya açlığın ya da büyük salgınların beklediğini ima ediyor. Daha doğrusu romanın kötü adamı Zobrist söylüyor bunları ama yazarımız da ona hak verdiğini gizlemiyor. Kural 4. İnsanlar komplo teorilerini sever, spekülatif bilimlere bayılırlar. Hele küresel bir sorundan yola çıkarak yazarsanız iki kat ilgi göreceğinizi unutmayın. 2007'de New York Times eleştirmeni Janet Maslin iyi bir best seller'ın nasıl yazılacağı konusundaki fikirlerini sıralamıştı: Yeni Dan Brown olmak için ne yapmak gerekir? Kutsal bir hazineyi alıp ona bir komplo teorisi katın. Sonra sanat tarihinin köşetaşlarından birini, mesela Dante Alighieri'yi hikayenizin bir parçası haline getirin. İşte size bir best seller adayı. Yeni romanı Cehennem'i tam da Maslin'in alaycı yazısında söylediklerine uyarak yazdığına göre Dan Brown belli ki hakkındaki eleştirileri ciddiye alıyor. Kural 5. Bizdeki bazı yazarlar gibi alıngan olmayın, eleştirmenlerinize kulak verin, gerekirse onlarla onların silahlarını kullanarak savaşın. Dan Brown romanlarının başında Bu romandaki isimler, karakterler, mekanlar, olaylar, organizasyonlar kurmaca; anlatılanlarsa gerçektir yazar. Cehennem'in başında bir de teşekkür listesi yer alıyor. Çeşitli bilim kuruluşlarına, uzmanlara, üniversite, kütüphane ve galerilere teşekkür eden Brown, Bir yanlışım varsa bana değil onlara sorun demek istiyor belki de. Cehennem'in başındaki not öncekilerden daha dikkatli bir dille kaleme alınmış. Dan Brown, yedi ülkede yedi gizli şubesi bulunan bir siyasi organizasyondan bahsediyor ama güvenlik sebepleriyle gerçek adını vermeyerek Konsorsiyum demekle yetindiğini anlatıyor. Da Vinci Şifresi'nde Opus Dei'ye günümüzde hala sağ kanat politikalarını belirleyen örgüt sıfatıyla geniş yer verdiğini hatırlayalım. Dolayısıyla gerçek olduğunu iddia ettiği Konsorsiyum'a dair ser verip sır vermemesi ilginç. Ya aslında böyle bir örgüt yok, ya da Brown'ı korkutan bir şey var. Romanda silindirik labirentler, biyolojik tehlike logosu, Yedi Ölümcül Günah, Dante, Boticelli, Ortaçağ ve Rönesans'ta yaygın olan ve ünlü şahsiyetlerin görünüşlerine dair fotoğraftan bile daha kesin bir fikir edinmemizi sağlayan ölüm maskeleri gibi simgeler var ama Dan Brown'ın verdiği bilgilerin bazıları yanlış. Mesela sanat tarihçileri yazarın Boticelli'nin Cehennem Haritası adlı tablosunu hiç görmeden, kulaktan dolma bilgilerle yazdığını öne sürüyor. İnsanlar kasvetli ve korkutucu, yüzleriyse karanlık... Boticelli cehennemi kızıl, sepya ve kahverengiyle boyamış diyor Brown. Oysa tabloda kemik rengi, sarı ve yeşil kullanılmış, iki üç ufak leke haricinde kızıl yok. Belirsiz ve silik insan figürleri seçilebiliyor, evet ama yüz ifadelerini görmek için büyüteç kullansanız, o bile işe yaramaz. Boticelli'nin Dante'den ilhamla çizdiği cehennem tasviri. Kitabın güzel kadın karakteri Sienna Brooks'un IQ'su 208. Stephen Hawking'in IQ'sunun 200 olduğu düşünülürse, gerçek bir deha. Üstelik sanat tarihi konusunda çok bilgili. Fakat tabii bu durumda Venedik'in ünlü karnaval maskelerinin hikayesini öğrenince nutkunun tutulması biraz acayip. Bu maskeleri Orta Çağ'da hekimlerin hastalarını tedavi ederken vebaya yakalanmamak için taktığını bilmek için sanat tarihçisi olmak falan da gerekmiyor zaten. Kendini Gölge olarak tanıtan kötü adam Zobrist, Büyük salgınlar tanrısal düzenin bir parçasıdır. Kara Ölüm'den yani büyük veba salgınından sonra ne geldi? Rönesans. Yani ölümü, yeniden doğuş izledi diyor. Sanki yeryüzünde bugüne kadar tek bir veba salgını olmuş yahut bütün veba salgınlarının ardından insanlık yeni ve parlak bir çağa geçmiş gibi! Halbuki Avrupa, 6'ıncı ve 7'inci yüzyıllardan itibaren veba yüzünden defalarca kırıldı. Salgınlar Rönesans'tan sonra, mesela 17'inci yüzyılda bile sürdü. Üzerinde biyolojik tehlike logosu bulunan bir tüp görünce tweed ceketli kahramanımız Robert Langdon'ın bütün vücudu ürperir. İşaretin anlamını bilmese de sezgileri ona bunun iyi bir şey olmadığını söylemektedir. Sienna, Merak etme, biz doktorlar alışkınız, tıp dünyasında bu işarete ara sıra rastlarız diyerek onu rahatlatır. Yok artık! demek istiyorum ben Dan Brown'a, Langdon'a ve Sienna'ya, ara sıra mı? Hiç film ya da televizyon seyretmemiş olsanız bile bilmemeniz komik denecek kadar imkansız. Bu işaret, bütün büyük hastanelerin laboratuarlarında ve bazı çöp kutularının üzerinde muhakkak bulunur."} {"url": "https://egoistokur.com/populer-roman-ne-demek-bilmiyordum-kimse-de-anlatmamist", "text": "İster inanın ister inanmayın, beş altı yaşımdaydım, çizgi romanlardan resim kopyalayıp kendi öykülerimi yazardım. Bademcik iltihabı yüzünden okuldan eve gelip, vakit geçirmek için yatağın içinde öykü yazdığım günleri hatırlıyorum. Sinemanın da büyük etkisi oldu. İlk günden beri filmlere hep bayıldım. Annemin beni Bambi'yi seyretmek için Radio City Music Salonuna götürdüğü günleri hatırlıyorum. Kocaman bir yerdi, filmdeki orman yangını sahnesi üzerimde büyük bir etki bıraktı. O yüzden yazmaya başladığımda görüntüleri yazma eğilimim vardı, çünkü tek bildiğim buydu. 1959 herhalde, Maine'e geri taşındıktan sonra. On iki yaşında olmalıyım, evimizden bir sokak ötede, tek odalı bir okula gidiyordum. Bütün sınıflar tek bir odadaydı ve arkada tuvaletler vardı, leş gibi kokardı. Kentte kütüphane yoktu ama her hafta devlet Gezgin Kitapçı adlı büyük yeşil bir kamyonet gönderirdi. Üç tane kitap alabilirdiniz, hangileri olduğunun önemi yoktu, çocuk kitapları almak zorunda değildiniz. O zamana kadar Nancy Drew, Hardy Boys ve buna benzer çocuk kitaplrı okuyordum. İlk aldığım kitaplar Ed McBain'in 87'nci Bölge adlı dedektif romanlarıydı. Bu gerçek bir şeydi. Ve Hardy Boys'a elveda dedim. Bu benim için çocuk kitaplarının sonuydu. Çocuktum.... Popüler romanın ne olduğunu bilmiyordum kimse de bana anlatmamıştı. Ne bulursam okuyordum. Aklınıza ne gelirse. Deniz Kurdu'nu okuduğumda bunun Jack London'un Nietzsche eleştirisi olduğunu anlamadım mesela. Ama kitabı başka bir düzeyde anladım yine de. Bir çalışma masası olursa iyi olur sonra sürekli yer değiştirmemek için rahat bir sandalye de lazım ve etrafın yeterince aydınlık olması hakikaten önemli. Nerede yazarsanız yazın o mekan bütün dünyadan kaçıp saklandığınız yer, yeni bir sığınak olma-lı biraz da. Orada ne kadar etraftan kopuk olursanız o kadar hayal gücünüzle başbaşa kalıp derinliklerine inersiniz. Demek istediğim, örneğin yazarken bir pencere kenarında oturuyorsam, bir müddet dikkatim dağılmadan çalışırım ama sonra yoldan geçen kızlara bakmaya başlar insan, sonra arabalara kim inip biniyor gibi ufak tefek meraklar; yani sokakta her zaman olup biten şeyler işte; bu adam neyin peşinde, şu köşedeki ne satıyor acaba? Çalışma mekanım yazılarımı yazdığım sade bir oda. Artık pek hoşlanmıyorum. Yazmaya oturduğum zaman işim öyküyü adım adım ilerletmek. Yazmanın da bir temposu vardır, eğer insanlar yazdıklarımın temposunu beğendikleri için okuyorlarsa hikayeyi ilginç bir yere götürmeye çalıştığımı hissettikleri içindir. Boş sözlerle zaman harcayıp manzaranın ayrıntılarına girmek benim tarzım değil. Bu tempoyu yakalaya- bilmek için müzik dinlerdim eskiden. O zaman çok daha gençtim ve açıkçası kafam çok daha iyi çalışıyordu, şimdikinden çok daha iyi yani. Şimdilerde günlük çalışma saatlerimden sonra müzik dinliyorum; o gün yazdıklarımı en baştan ekranda gözden geçirmeye başlayınca çalmaya başlıyor müzik. Çoğu zaman dinlediğim müzik karımı çıldırtıyor çünkü aynı parçayı tekrar tekrar dinliyorum. Yıllar önce Lou Bega'nın söylediği Mambo No.5 isimli parçasının dans mixini çok dinlerdim. Bir gün karım üst kata gelip Steve bu parça bir daha çalarsa... kendini ölmüş bil dedi. Bu yüzden artık müzik dinlemiyorum. Geri planda hafif bir tıngırtı sadece. Mekandan da önemlisi her günü çalışarak değerlendirmek, bence. O dosyayı altı hafta kadar bir kenarda bırakıp dinlendirmek iyidir. Ama böyle bir lüksüm her zaman olmuyor. Kitap koleksiyonu yaptığınız söyleniyor. Antika kitap satıcısı Glenn Horowitz bir defasında yanlışlıkla bir kitabı size gönderdiğini ve özür dilemek için aradığında sizin zaten kitabı alacağınızı söylediğinizi anlatmıştı. Sanırım doğru bu. Büyük bir koleksiyoncu değilim. Belki bir düzine imzalı Faulkner kitabım ve birçok Theodore Dreiser ciltlerim var. Carson McCullers'in Reflections in A Golden Eye'ı da var. Çok severim McCullers'ı. Evde eskiden dükkanlarda olan eski moda kitap raflarından bir tane var. Elimde 50'li yılların sert kapaklı kitaplarından da çok sayıda var, çünkü kapaklarını çok beğeniyorum ve 60'lardan kalma pornografik yayınlardan da birçok örnek topladım. Donald Westlake ve Lawrence Block gibi kişiler tarafından hazırlanmış kitaplar, bence çok eğlenceli. Hazırlayanların tarzları da yansıyor bu kitaplara. Siz belki de bölgesel ağız farklılıkları gözeterek yazan yazarların başında geliyorsunuz. Bütün yaşamım boyunca Maine'de yaşadım ve orayla ilgili yazdığım zaman yöresel diyalekt geri geliyor. Bu bölge hakkında yazan birçok iyi yazar var, ama yazdıkları çok okunmuyor. The Beans of Egypt, Maine'in yazarı Carolyn Chute ve Greenleaf Fires' ın yazarı John Gould var, ama en çok okunan benim kitaplarım. Yöresellik olarak bakarsak Grisham oldukça iyi bir yazar, ve A Painted House isimli kitabı Güneyle ilgili harika yöresel bir hikaye."} {"url": "https://egoistokur.com/poti-david-bowieye-benzeyen-cool-kope", "text": "Çocuk kitapları için yazdığı yazıları yıllardır takip ettiğim Gökçe Gökçeer'i ne kadar sevdiğimi size defalarca anlattım. Onu Momo'nun Kitap Fabrikası yazılarından zaten tanıyorsunuz. Gökçe şimdi, Pöti: Bir Barınak Köpeğinin Maceraları adlı tatlılar tatlısı kitapla okurlarının karşısında. Pöti acayip leziz bir kitap. Şirin mi şirin, eğlenceli mi eğlenceli... Üstelik güzel mesajları var, çünkü Gökçe'nin yazılarında hep ele aldığı temaları içeriyor. En güzel kısımsa, kitabın kahramanı Pöti'nin barınaktan evlat edinilmiş gerçek bir köpek olması. Biriciğimiz Gökçe Gökçeer'in Redhouse Kidz Yayınevi'nden çıkan Pötisini okurken Japon animasyon devi, yönetmen Miyazaki'nin meşhur filmi Nausicaayı hatırladım. Filmin kahramanı olan cesur ve güzel Nausicaa, her seferinde gözlerimi yaşartan bir sahnede vahşi bir çöl tilkisiyle karşılaşıyordu. Sahne tam olarak şöyleydi: Nausicaa elini uzatıp tilkiyi okşuyor ama böylesi bir tatlılığa alışık olmayan tilki Kim bilir bundan bana ne kötülük gelecek korkusuyla dişlerini onun eline batırıveriyordu. Canı çok yanan Nausicaa yine de elini çekmiyor, tilkinin onu ısırmasına ses çıkarmıyor ve sakin bir sesle arka arkaya Korkacak bir şey yok diye fısıldıyordu. Çünkü biliyordu; tilki de herkesin kötü sandığı bazı insanlar gibiydi, kötü bir şey yaptığında cezalandırılmazsa, artık şiddete başvurmazdı. Pöti'cik de işte tam olarak Nausicaanın tilkisi gibi. Vahşi değil belki ama sokakta ve barınakta yaşadığı travmaların etkisiyle korkmuş, bu yüzden çevresine karşı mesafeli, soğuk. Daha sonra başka maceralarını da okuyacağız hatta araya arkadaşı Dede'nin maceraları da karışacak ama bu ilk kitap aslında onun yeni evine alışma, korkularını yenme ve kendini mutlu hissetmeye başlama sürecinin hikayesi. Gökçe'yle kitabını ve Pöti'yi konuştuk. Çocuk kitaplarıyla bunca yıldır haşır neşir olup durmadan onlar hakkında yazınca, ister istemez kendimi o dünyanın bir parçası hissetmeye başlamıştım. Yıllardır bir şeyler yazmanın hayalini kuruyor, ufak tefek şeyler karalalıyordum. Ama asıl kıpırtı Pöti'yle tanışınca başladı. Çok sevdiğim Pöti biraz acayip, nasıl desem, fazlasıyla nevi şahsına münhasır bir köpek. Sanki kahraman olmak için doğmuş gibi ve ben galiba istedim ki bütün çocuklar onu tanısın, sevsin. İlk geldiğinde Pöti'nin mesafeli ve soğuk bir köpek olduğu doğrudur. Bize ancak zamanla alıştı, sevdi. O zamanlar ev arkadaşım olan sahibi Sarp Dakni'ye bağlılığından bahsetmeme gerek bile yok tabii ama benimle ilişkisi de çok özeldir. Manevi annesi sayılırım, adını ben koydum. Barınaktan alınan köpeklerin minnet duygularının birebir şahidiyim. Hayvan beslemek isteyenler ya barınaktan ya da sokaktan evlat edinmeli. Petshop'tan hayvan alınmasına dayanamıyorum. Keşke insanlar yavru köpek takıntısını da aşsa. Hem yetişkin bir köpek beslemek çok daha kolay. Binlerce yetişkin hayvan yuva bulmak için sıra beklerken yavru köpek peşine düşmek acımasızlık. Hayvanları kısırlaştırmamak da öyle. Köpek beslemek isteyenlerin ille safkan kopek almak zorunda olmadıklarını ve mutlaka barınaklara gitmeleri gerektiğini anlattım o notlarda. Bir kişi bile dikkate alırsa, ne mutlu bana. Unutmadan; Mustafa Gündem'den de söz etmeliyim, Pöti'yi öyle güzel çizdi ki, çocuklar bayıldı. Hatta kitaptaki Pöti gerçeğinden daha sevimli oldu. Gerçek Pöti biraz fazla 'cool' bir köpek. Pöti başta bundan üzüntü duyuyor. Ama arkadaşları onu teselli ediyor ve gözlerinin güzelliğini vurgulayarak farklı olmanın kötü bir şey olmadığını hatırlatıyorlar. Pöti de rahatlıyor, mutlu oluyor. Gerçek Pöti gözlerinin farklı renkte olduğunu bilseydi üzülür müydü, emin değilim. Belki David Bowie'ye benzediği için hava bile atardı. Pöti bir çocuk olsaydı, belki de önce çocuklar tarafından dışlanırdı. Çünkü çocuklar inanılmaz paylaşımcı ve barışçıl olabildikleri gibi acımasız da olabiliyor, farklı olanı dışlıyorlar. Onu kabul etmeleri, benimsemeleri zor oluyor. Bu yüzden çocuklara farklı olmanın, farklılıkların kötü değil tam aksine güzel bir şey olduğu anlatılmalı. Şu aralar vaktimin neredeyse tamamını 5 aylık kızım Umay'a ayırıyorum. Onunla ilgilenmek başlı başına bir iş. Yorucu ama tarifsiz bir mutluluk aynı zamanda. Kalan zamanımda da kitap okuyor, yazıyor ve yeni projeler üretiyorum. Okullarda Köpeklerle Doğru İletişim diye bir atölye çalışması yapıyoruz, o da çok eğlenceli gidiyor. Umay'dan beri hayvanlarla ilişkim bir parça askıya alındı. Sokak hayvanlarını sevip besliyor, hayvan sahiplendirmeye elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışıyorum. Ama ne yazık ki yeteri kadar aktif değilim. Pöti ve Dede'yle etkinliklere gidiyoruz, o sayede hasret gideriyorum. Eşim de hayvanları çok seviyor, bir dönem evimizi geçici yuva olarak sahipsiz hayvanlara açmıştık. Umay biraz büyüsün, bir de köpek evlat edineceğiz. Kızımın hayvansız büyümesini istemiyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/potter-aleminde-siyaset-oyunlari-ve-voldemort-cemaat", "text": "Bu yazının konusu, sanıldığından çok daha politik bir yazar olan, mesela sosyal medyada islamofobiye karşı bir ara epey kararlılıkla mücadele veren J. K. Rowling'in Harry Potter'larındaki alt metinler... Ayrıntılar sizi çok şaşırtabilir. İnsanlığın bilmediği, şahit olmadığı bir hayat biçimi ya da sistemi hayal edecek yaratıcılıkta bir zihin yeryüzüne daha gelmedi. Bu yüzden bilimkurgu filmlerinde kostümler hep geçmişin şu veya bu zamanından fırlamış gibi duruyor, fantastik romanlarda olaylar insanların arasında hep yaşanan türden ilişkilerin hazırlayıcı unsurlarını ya da muhtemel sonuçlarını andırıyor. Kısacası tarih ezelden geleceğe galiba pek değişmiyor. Kimseyi harcamak istemem; bilimkurgu ya da fantastik gibi türlerde yazanların hayal güçlerinin kısır olduğunu ima etmiyorum. Jules Verne ve J. R. R. Tolkien varken kimse böyle bir şey iddia edemez. Ben sadece, bizimkine hiç benzemeyen bir dünyada geçse ve tamamen düş gücü ürünü olsa bile bütün sanat eserlerinin, aynı kaynaktan, yani insandan beslendiğini, bu dünyanın çözümsüz görünen sorunlarına cevap aradığını söylüyorum. Mesela J. K. Rowling'in Harry Potter romanları... Rowling'in tarihten, edebiyattan beslenerek yarattığı bu süper başarılı seri, çocuk kitaplarının sadece çocukların meselelerine odaklanması gerektiği yolundaki yerleşik önyargıyı radikal bir biçimde kırmıştı. En azından benim gözümde... Geçenlerde HP kitaplarını yeniden okuyup önceden gözümden kaçan ayrıntılara rastlayınca, bundan iyice emin oldum. Harry'nin her iki dünyası da bizimkinden farksızdı. İnsanlar ve büyücüler arasındaki kibir ve ego patlamaları, hırslar, yalanlar, çekememezlikler, kıskançlıklar... Ayrımcılık ve adaletsizlik, büyük yolsuzluklar ve geri dönüşsüz ihanetler, terörizm ve savaş... Hatta şakayla karışık olarak bir arkadaşıma, Bu kitabı okuyan çocuklar, dünyada ve Türkiye'de olup bitenleri daha iyi anlar dedim. Abartıyorsun diye cevap verince de anlatmaya başladım. Aşırı milliyetçilik ve ayrımcılıktan iyilik çıkmıyor! İlk olarak kısa bir tarihçe... Hogwarts'un dört kurucusundan biri olan Salazar Slytherin, büyü ilminin öz be öz büyücü ailelerinde kalmasını gerektiğini düşünüyor, ne muggle'lara yani insanlara ne de saf kan büyücülerle insanların birlikteliğinden doğan bulanıklara güveniyordu. Dileyen herkesin, kim olursa olsun büyü yapmayı öğrenebileceğini düşünen Godric Gryffindor'la aralarındaki anlaşmazlığın temelinde de zaten bu vardı. Diğer kurucuları ikna edemeyince Slytherin, Hogwarts'u terk etti, ardından muggle doğumlu sıradan büyücüleri yok etmeye başladı. söylemezsem içim rahat etmez, özünde Voldemort kadar kötücül değildi, sadece aşırı önyargılı ve otoriter olması korkunç kararlar almasına yol açmıştı. Slytherin, bu yönüyle Tom Riddle'ın yegane ilham kaynağı oldu. Kendisi de gizli bir bulanık olan ve bundan utandığı için adını Voldemort'a dönüştüren Tom Riddle Yahudiler insan değildir ve ölmelidir diyen Adolf Hitler'den farksızdı. Muggle dünyasındaki bir yetimhanede büyümüş ve çocukluğunda çok acı çekmişti. Hem yeteneklerinden ötürü inanılmaz bir kibri hem de daha bebekken ailesi tarafından terk edilmenin sebep olduğu muazzam bir aşağılık kompleksi vardı. İkna kabiliyeti büyüktü, konuştuğu kişileri kolayca etkisi altına alıyor, sihir gücüyle onları dehşete sürüklüyordu. Ama bu kabiliyetleri büyücülerin en iyisi sayılan Dumbledore'da işe yaramadı. Dumbledore yetimhanede ziyaretine geldiğinde, sinsi Tom Riddle bu adamı ne yapsa korkutamayacağını fark ederek ona karşı hep ezik ve alçakgönüllü davranmaya karar verdi. Bu dünyanın gördüğü tek hain ve zorba Hitler değil elbette, yine de Rowling ondan esinlendiğini açıkça söylediği için oradan devam ediyorum... Safkan Alman olmayanların haklarını gasp edip onları toplama kamplarına gönderen Hitler gibi Voldemort da yükselip hükümete sızdıktan sonra ilk iş bir muggle doğanları kaydetme komisyonu kurdu. Komisyonun suçlu buldukları ya hapsediliyor ya da yargısız öldürülüyordu. Voldemort bununla yetinmedi, terörist grubu Ruh Emiciler'i de dünyaya saldı. İnsanların ruhundaki en küçük sevinç ve umut kırıntısını yok eden bu yaratıkların etkisiyle kimse kimseyi sevemez, keder ve acı dışında bir şey hissedemez hale geldi. Naziler fikirlerini yaygınlaştırmak ve halkı manipüle etmek için medyayı kullanıyordu. Kim-olduğunu-bilirsin-sen adıyla anılan Voldemort da Dırdırcı, Haftalık Cadı Günlüğü, Hangi Süpürge gibi gazete ve dergileri desteklemeye başladı, Gelecek Postası adlı gazeteyi Ölüm Yiyenler'in propaganda aygıtı haline getirdi. Zihinleri bulandırmak için her gün muggle'ların işlediği kötülüklere dair yalan haberler basılıyor, ülkedeki her musibetten onlar ya da Ölüm Yiyenler'e katılmayı reddeden büyücüler sorumlu tutuluyordu. Ölüm Yadigarları adlı 7'inci kitapta, Albus Dumbledore'u öldürenin Harry Potter olduğu bile yazılmıştı. Voldemort'un propaganda aygıtlarından biri de bir tehdit unsuru olarak Sihir Bakanlığı'nın önüne diktirdiği dev heykeldi. Yüzlerce çirkin ve aptal suratlı muggle cesedinden oluşan bu heykelin tepesinde, biri kadın biri erkek iki mağrur ve çok güzel büyücü duruyor, iri harflerle yazılmış Sihir kudrettir cümlesi göze çarpıyordu. J. K. Rowling insanlara bir şans vermekten yana. Harry Potter romanlarının berbat tipleri olan Dudley Dursley ve Draco Malfoy bile finalde Eh işte... denecek karakterlere dönüşmüştü. Severus Snape'in de bir zamanlar bir Ölüm Yiyen olduğunu ve bu yoldan döndükten sonra en kahramanca ve fedakar eylemleri gerçekleştirdiğini hatırlayalım. + Slate, köprüleri patlatan, masumları katleden ve kendi yetiştirdiği çocukları ailelerini yok etmeye teşvik eden Voldemort'u Usame Bin Ladin'e benzetti. Time da benzer bir şekilde, Voldemort'un uykusundan uyanması ve ajanlarını harekete geçirmesinden sonra olanlara bakınca HP kitaplarının terörizmin gölgesinde yaşayan günümüz çocuklarının hikaayesini anlattığı görülüyor yorumunu yaptı. Aynı dergi Hogwarts'u, seküler, seksüel, multikültürel hatta bütün o konuşan, yürüyen hayaletler düşünülürse, multimedyatik bir yer olarak tarif etti. Fransız dergisi Liberation'a göre ise Harry Potter gerçek bir sosyalistti. + Olanca bencilliği, güç tutkusu ve çevre sorunlarını zerrece kafaya takmamasıyla Voldemort'u George W. Bush'a da benzeten Newsweek'e göre zayıf karakterli ve servet düşkünü eski Sihir Bakanı Cornelius Fudge, Rowling'in sık sık politikalarını eleştirdiği Tony Blair'den başkası değildi. Fudge'ın yardımıyla Sihir Bakanlığı'nı ele geçirdikten sonra Voldemort, Bush'un kurduğu Terörizm Bilgilendirme ve Önleme Sistemi'ndekine benzer bir güvenlik broşürü yayınlamıştı. Dergiye göre, Azkaban Hapishanesi, Guantanamo Kampı'ndan ve bazılarının mahkumlara uygulanan akıl almaz işkenceler sebebiyle sonradan DAEŞ'in doğmasının sebebi saydığı Abu Gureyb'den ilhamla yaratılmıştı. + Le Monde'da Ölüm Yiyenler'in Orwell'in 1984 romanında resmettiği totaliter rejime benzer bir düzen kurmak istediği yazılmış ama Hogwarts da eleştirilmişti. Neoliberal kapitalizmin bir sonucu olarak Hogwarts'ta rekabete dayalı bir eğitim sistemi vardı, kültür sanat konularında da öğrenciler son derece yetersizdi. Bu da normaldi, çünkü başta Sihir Bakanlığı olmak üzere devletin her türlü kurumunda kararlar sürekli bürokratik engellere takıldığı için, ülkede serbest piyasa ekonomisi almış yürümüştü. Ölüm Yiyenler: Karanlık Taraf aristokrasisi yahut Sihir Bakanlığı ve Hogwarts Okulu da dahil bin bir entrikayla devletin tüm kurumlarına sızan ve sistemi bir hastalık gibi ele geçiren bir kötülük cemaati. Saf kan büyücü olmayanların yaşamaya hakkı olmadığına inanıyorlar. J. K. Rowling, onları Nazi Almanyası'ndaki SS Ordusu'ndan ilham alarak yaratmış. Naziler'in ari ırk saplantısının nasıl devasa bir kıyıma, etnik temizliğe evrildiğini hatırlayınca yahut bizdeki altın nesil zırvalarını düşününce, benzerliğin aşikar olduğu görülüyor. Başka benzerlikler de var: Bürokratik gücü ellerinde bulunduran Ölüm Yiyenler, devletin içten içe çürümesini sağlıyor, yasaları kafalarına göre uygulayarak tehlikeli buldukları kişileri yargı şansı bile vermeden hapse ya da sürgüne yolluyor hatta Ruh Emiciler ya da Böcürtler vasıtasıyla onları öldürüyorlar. Hafıza Ekimi dedikleri bir uygulamaları da var, bu şekilde hiç işlenmemiş cürümleri bile itiraf ettirebiliyorlar. Ruh Emiciler: Başkalarının enerjisiyle beslenen ve her iki alemde, yani hem insanların hem büyücülerin arasında terör estiren, ölüm saçan karanlık ruhlar... Bir zamanlar Azkaban Hapishanesi'nde gardiyan olarak görev yapıyorlarmış, sonra Karanlık Taraf'a geçmişler. Şimdi yıkmaktan, yok etmekten başka hedefleri yok. 7 kitap boyunca olanları hesaba katarsak, DAEŞ tarzı terör örgütlerine fena halde benzedikleri ortada. Böcürtler: Voldemort'un yarattığı soyut varlıklar. Karşılarına çıkan kişilerin en büyük korkuları neyse, ona dönüşme kabiliyetine sahipler. Alt etmenin tek yolu var; ne kadar ürkütücü görünürlerse görünsünler, yaptıklarını ciddiye almamak ve çok ama çok gülünç olduklarını hayal etmek gerekiyor. Zihninizde onlarla dalga geçerseniz, güçleri sıfırlanıyor, buhar olup uçuyorlar. Gerçek hayatta çevremizi sarmış korku, endişe, kaygı ve şiddet besleyicilerinden farksızlar. Öte yandan, o Böcürtler'in, Ruh Emiciler'in ve Ölüm Yiyenler'in hiç de zannettikleri kadar güçlü olmadıklarını 15 Temmuz'da hepimiz gördük."} {"url": "https://egoistokur.com/pragli-kafka-dublinli-joyce-ve-riolu-asli-erdoga", "text": "Edebiyat dergisi İzafi'nin Aslı Erdoğan sayısında Ahmet Ergenç'in de bir yazısı vardı. Kırmızı Pelerinli Kent'ten yola çıkarak Erdoğan'ı gayet sıkı bir şekilde -ve bence haklı olarak- eleştiren bu yazının Egoist Okur'da yer alması beni mutlu ediyor. Dokunulmazlarımızın gittikçe arttığı ve eleştiriye tahammülümüzün her geçen gün sanki biraz daha azaldığı günlerde bu tür yazılara daha fazla ihtiyaç olduğu kanısındayım. Sonradan gelen edit: Bu arada, nasıl olduysa oldu, bu yazı çıktıktan birkaç gün sonra Erdoğan'dan bir röportaj geldi. Onu da buradan okuyabilirsiniz. Aslı Erdoğan Kırmızı Pelerinli Kent'te çok tanıdık bir anlatı sunuyor. Yazma süreci, yazılan roman ve gerçek hayatın paralel olarak aktığı, bir yazma-yaşama anlatısı. Bunu da yine çok tanıdık bir karakter türü üzerinden yapıyor. Başka bir şehre, başka bir aleme gidip, orada 'hayatının romanını' yazmaya çalışan ve bu esnada da 'benliğini' ve 'hayatı' keşfetmeye yeltenen liminal bir karakter. Bunlar modern edebiyatta kullanılan alışıldık, konvansiyonel yöntemler. Ben burada bu yöntemlerden değil, şimdiye dek yazılan eleştirilerde ıskalanmış bir noktadan bahsedeceğim: Aslı Erdoğan'ın bu yöntemleri kullanış biçimine, bakışına ve diline bulaşmış olan 'kolonyalist' ya da 'oryantalist' bakış. Kitaptaki hikaye bu bakışa yakalanmak için uygun bir zemin sunuyor. Romandaki yazar-kahraman Özgür, İstanbul ve Avrupa'nın çeşitli şehirlerindeki korunaklı burjuva hayatının bunaltıcılığından kaçıp, yaşamın daha çıplak ve daha uç noktalarda yaşandığı bir başka aleme, Rio'ya gider. 'Bilgeliğin yolu aşırılıktan geçer' şiarıyla hareket eden Özgür, hayat ve ölüme bir anlam vermek için roman yazma niyetindedir. Bu varoluşsal ehemmiyeti yüksek romanı yazmak için geçmişinden kurtularak, göçebeleşmesi, gezgin ruhunu ortaya çıkarması, hayatın dip ve uç noktalarını görebilmesi gerekmiştir. Bu dip ve uç noktaları da Rio'da bulur. Özgür'ün kitaba adını veren 'Kırmızı Pelerinli Kent'idir Rio. Hem bir cehennem hem de cazibesiyle büyüleyen 'bambaşka' bir diyardır. Sokaklardaki şiddet ve hedonizm dalgaları onu hem irkiltir hem de karşı konulmaz bir şekilde kendine çeker. Yabancı, muhtemelen egzotik ve 'tehlikeli' bir yerde kendi zıddını bulup, bu zıtlık üzerinden kendini kurgulama meselesi, insan aklına Batı edebiyatındaki oryantalist söylemi getiriyor. Edward Said oryantalizm meselesini Doğu'yu metalaştıran, bir nevi baharat gibi kullanan ve aslında kendi 'doğu' fikirlerini doğu üzerine dayatan Avrupalıların Avrupa-merkezci bakışını ifşa etmek için ele almış ve dünyaya, masum gibi görünen bu egzotik merakın ciddi bir ötekileştirme ve temsil sorunu doğurduğunu göstermişti. Nasıl mı? Batılı edebi kurgularda, resimlerde ve vakayınivüslerde Doğu hep tehlikeli, cazip, tehditkar, gizemli ve olağanüstü bir yerdir. Batı'nın bakışıyla oraya turistik bir yolculuk yapılır, tepeden bakan, mesafeli bir yolculuk. Oraların hikayesini yazan Batılı yazar aslında oraları değil, havsalasındaki stereotipleri yazarlar. Organik, gerçekten yaşayan insanlar yerine, iki boyutlu, safi tehlike ya da cazibe unsuru olan insanlar karşımıza çıkar. Bu tabii ki Avrupalı antropologların da bakışını belirler. Müzeye konulacak, incelenecek, garip yaratıklar görürler karşılarında. O kültüre duydukları 'hayranlığın' altında sinsi ve meşum bir ötekileştirme mekanizması yatar. Kendini merkeze koyan Avrupalı bakışı 'tuhaf' yaratıklar olarak diğerlerini inceler vesaire... Sonuçta da ortaya o insanların hikayelerinden ziyade Batılı bakışın dayattığı hikayeler ve hazır kalıplar çıkar. Kırmızı Pelerinli Kent'in sunduğu Rio anlatısı da işte bu sinsi ve tehlikeli mekanizmadan müstarip. Rio'nun ve kendi 'benlik' sorgusunun hikayesini anlatan Özgür'ün bakışı, Rio'yu ve orada yaşayanları hep aynı temsil şemasına sıkıştırıyor. Tehlikeli, cazip, anlaşılmaz, romantik, karmaşık vesaire. Bu hazır sıfatlarla hareket eden Özgür, geride bıraktığı İstanbul'u ve diğer Avrupa şehirlerini birinci dünya, Brezilya'yı ise üçüncü dünya hikayesi gibi kodluyor. Merkez ve periferi ikiliği böylece romanın tonunu ele geçirip, kolonyalist bir bakışa zemin hazırlıyor. Roman bu kolonyalist bakışı daha ilk sayfada ele veriyor. Burjuva sterilliğinden bıkmış bir eski İstanbullu olan Özgür, dünyanın 'pisliğinin', arzu ve şiddetin mekanı olarak gördüğü Rio'da özgürleştirici bir yolculuğa çıkma iddiasında. Okurlara da şöyle sesleniyor: Az sonra Rio sokaklarına çıkacaksınız. Korkunçluğunu her an duyuran bir varlığın ok menzilinde bir yolculuk olacak bu, ölümün kötü kokulu soluğu sürekli yüzünüzde; karanlık ve sapkınlık bir bakış hep sırtınızda. Okuru adeta bir korku tüneline davet eden bu girizgahta başkalarının acısına bakmak ve onları anlamak yerine başkalarının acısını kendi lunaparkına dönüştüren 'kolonyalist' bakışın sinsi sinsi sırıttığını görmek için büyütece falan gerek yok sanırım. Bu bakışın bir diğer sıkıntısı da bize önce hikayeyi değil, hikayenin yorumlanacağı gözlükleri sunması. Ve bu gözlükler Rio'nun gerçeklerine bakan değil, kendi 'serserileşme' projesi için Rio'yu bir fon gibi kullanan bir anlatıcının gözlükleri. Özgür bir yandan romanını yazarken -roman italiklerle verilen kısımlar- bir dış anlatıcı da Özgür'ün romanı yazma sürecini anlatıyor. Anlatıcının sunduğu Özgür bir yandan kendi seçtiği özgürlük ve dönüşüm 'macerasını' bilinçli bir şekilde seçtiğini söyleyen ama bir yandan da bu tehlikeler diyarından tıpkı Amazon ormanlarına giden Avrupalı bir burjuva karakter gibi- rahatsız olan bir karakter. Kitabını yazmak için Rio'nun özellikle tehlikeli olan bir bölgesinde yaşamayı seçen Özgür'ün daha kitabın başında duyduğu silah seslerinden 'irkilmesi' ve bunlara 'rağmen' Rio'da kalmayı tercih etmesi pek masumca değil. Yeter artık yeter! Dayanamıyorum! Tanrım son ver artık bu işkenceye! diye yakınan ve Rio'dan ayrılmayı da düşünmeyen, kendi istediği bir cehennemden yarı romantize bir mazoşizmle yakınan bir karakterin sahihliğine de inanmak çok zor. Özgür sanki tuhaf bir dünyaya sürgün gönderilmiş, türlü kabuslarla boğuşan bir Kafka karakteri gibi davranırken aslında kendi kurgusunu bu 'tuhaf' diyara dayatmış oluyor. Böylece de Rio ve Rio'lular, Özgür'ün kendi korkuları, hezeyanları, heyecanları vs. için kullandığı bir arkafona dönüşüyor. Karşılaştığı insanlar hep bir uç noktayı, bir tehlikeyi, tuhaflığı ve bilinmeyeni temsil ediyor. Kitaptaki portreye göre Rio öyle bir yerdir ki hiç kimse 'normal' değildir; topyekün bir ötekileştirme ve öcüleştirmenin uzun kolları her yeri kaplıyor. Özgür'ün karşılaştığı 'ürkütücü' insan manzaralarında garip bir cazibe ve özgürleşme potansiyeli bulması da, kendi güvenli sularından sıkılmış Avrupalı ya da Amerikalıların 'asil vahşi' mitine sığınmalarına benziyor aslında. Özgür'ün çıktığı varoluşsal yolculuğu anlatıcının tamamen idealize ve romantize etme çabası da kitabı iki boyutlu bir hale getiriyor. Ara damarlarda derinleşmek, muğlaklaşmak ve sahihleşmek yerine, hazır kalıplarla uç noktaya fırlama eğilimdeki tasvirlere bir örnek: Hayata kafa tutan kız çocuğu 'dünyanın en tehlikeli' kentini seçerken insanoğlunun karanlıklarına bakmak istemişti yalnızca. Güvenli bir uzaklıktan bakmak... Oysa yüzünü döndüğü cehennemde saçları alev alev tutuştu. İstanbul'dan Rio'ya giden Özgür'ün bu koşullanmış bakışı, Rio klişesine dair algısı roman boyunca keşke dönüşümlerden geçse ya da kırılmalara uğrasa diye bekliyor insan. Ama öyle olmuyor. Sonu başından belli mutlakiyetçi bir projeyi takip eden Özgür ve anlatıcı ses- karşılaştığı insan hikayelerinin onu dönüştürmesine izin vermek yerine, kafasında hep aynı hikayeleri onlara dayatıyor gibi. Dayatmacı, mutlak, ötekileştirici, benmerkezci ve dolayısıyla da 'kolonyalist' bir bakış bu. Rio'ya bakmak, biraz tarihini bilmek, mevcut hali mutlak ve metafizik kabul etmeyip, bu hale yol açan tarihsel ve ekonomik sebepleri deşelemek yerine, sonuçları romantize etmek kitabı desteksiz bir zeminde havada asılı bırakıyor. Kitapta dış ses anlatıcının da Özgür gibi tarihsel bir şuurdan yoksun olması ve onunla aynı düzlemde ilerlemesi, kitaptaki derinleşme olasılıklarını ortadan kaldırıp, her şeyi Özgür'ün benmerkezci çerçevesine hapsediyor. Dış ses anlatıcı eğer bir sorgulama ya da ironi kaynağı olmayacaksa, onun varlığına gerçekten ihtiyaç var mıdır, diye bir soru da geliyor insanın aklına. Rio'yu tanımlamak için kullanılan 'dünyanın en güzel şehri,' ya da 'çılgınlıklar ülkesi' gibi ifadeler de sorgulayan, yorumlayan ve delici bir bakışa değil, bir turist rehberi bakışına işaret ediyor. Anlatıcı çoğu zaman, kitapta yer yer yakındığı bu 'turistik' sesin tuzağına düşürüyor. Kitaptaki ses methiyede ne kadar mesnetsizse, yergide de bir o kadar fütursuz davranıyor. Özgür'ün serserileşme projesinde iyiden iyiye dönüşüp, 'garipleştiğini' bize anlatmaya çalışan ses, bir yerde şöyle diyor: Üstelik iyice kapıp koyvermişti kendini, uyarılara kulak asmamış, menenjitten AIDS'e kadar her türlü salgının kol gezdiği semtlerde, sidik kokulu büfelerde yiyip içmiş, defalarca amip enfeksiyonları, bağırsak parazitleri kapmıştı. Batılıların Hindistan ya da Ortadoğu'ya dair anlatılarında görülen bu 'öcüleştirici' bakışın siyaseten yanlışlığı bir yana, AIDS'in semtlerde kol gezen ve büfelerden bulaşabilecek bir salgın olarak anlatılması da takdire şayan. Edebiyatçının işi elbette eleştirel bir toplumsal tarih çözümlemesi yazmak, bir şehrin ya da ülkenin sosyopolitik haritasını çıkarmak değil. Böyle bir misyon yüklemeye çalışmıyorum. Ama 'malzeme' olarak bir şehir ve oradaki insanların yaşam biçimi seçiliyorsa, o şehrin tarihine ve o insanların gözünün içine daha iyi bakmak gerekir. Ve genellemelerden kaçınmak. Kitabın sonlarına doğru Rio'ya dair genellemelerin yerini bir paragrafta Breziya'ya dair bir genelleme alıyor. Şöyle: Brezilya'nın, o lanetlenmiş, kevgire çevrilmiş koca ülkenin kan sıçramamış tek fotoğrafıydı Eli. Upuzun bir listenin üzerine nefret dolu bir çarpı atmasını engelleyen tek isim. Burada, anlatıcı Özgür'ün bakışını anlatıyor. Böyle kibirli, üstten bakan bir bakış, Brezilyalıları 'vahşiler' olarak gruplayan 'sömürgecilerinkinden' farklı mıdır acaba? Bu yargıya varan kişinin Brezilya'daki o upuzun isim listesinin ki listeden değil, insanlardan, gerçek insanlardan bahsediyoruz- içini dışını, her şeyini bilmesi gerekmez mi? Bilmediği, tanımadığı, bakışının değmemiş olabileceği insanların varlığını inkar eden bu neredeyse solipsist bakış da, evrenselleştirici Tanrı-yazardan tutun da sömürgeci bakışa kadar birçok müsibetin müsebbibi sayılabilir. Şunu da belirtmek lazım ki bu bir fikir / düşünce romanı. Kitabın geneline bir varoluş sorgusu hakim. Özgür kendini, hayatı ve ölümü anlamlandırma çabası içersinde. Fakat Nietzsche'den alıntı yapılan ve hayat, ölüm, benlik gibi mevzular üzerine felsefi bir soruşturma olma iddiasını taşıyan kitaba daha ziyade anakronik, Nietzsche-öncesi, belki Descartes'çı denebilecek özcü bir 'varlık' ve 'benlik' algısı hakim. Kitapta sık sık geçen 'kendi benliğini buldu,' 'kendi iç dünyasına kapandı' gibi yargılar aslında felsefede en azından Nietzsche'den beri çok sorunsallaştırılmış ve tehlikeli olduğuna işaret edilmiş şeyler. Tehlikeli çünkü mutlak bir ben anlayışı, dünyaya dair mutlakiyetçi bir bakışı doğurabiliyor. Kitapta benliği sorunsallaştıran felsefi damarlarda derinleşmiş birinin sesini duyamıyoruz. Zayıf bir felsefi temel üzerine felsefi bir sorgulama anlatısı kurmak da kitabın bir diğer handikapı. Kitabı okurken aklıma sık sık Tezer Özlü geldi. Yaşamın Ucuna Yolculuk'ta Tezer'in benzer saiklerler çıktığı yolculuk, Aslı Erdoğan'ın sunduğu yolculuktan çok daha sahih duruyor. Çünkü Tezer kategorileri, yaşam biçimlerini sorunsallaştıran bir bakışa sahip. Benlik denilen şeyin ne kadar kaygan bir kategori olduğunu, nasıl havada asılı durduğunu hissedebiliyor insan Tezer'i okurken. Tezer dünyaya da kendisine de şüpheyle bakıyor. Karşılaştığı hikayeleri dinleyip, sorguluyor ve bunları yaparken de kendini mutlak bir merkez addetmiyor. Benlik algısı da Descartes'tan değil, Nietzsche'den ve Foucault'dan besleniyor. Anlattığı 'şehir' hikayelerini de genellemelerle değil, kılcal damarlarla şekillendiriyor. Aslı Erdoğan'ın karakteri ise kendini mutlak bir merkez sayarak ürkek, mesafeli ve kibirli bir bakışı muhafaza ediyor. Bu da onun Rio'yu detaylarıyla, kılcal damarlarda dolaşarak görme ve anlatma şansını ortadan kaldırıyor. Bu yüzden de Özgür'ün 'roman'ı edebi soslu bir seyahat defteri olmaktan öteye geçemiyor. Ayrıca, Tezer Özlü'nün aksine 'kadınlık' kategorisini de sorgulamayışı, kadınlığın payına düşen iki uç kutup ya arzudan muaf bir koza ya da arzu patlaması bir kelebek- arasında gidip gelmesi, üçüncü bir seçeneğe işaret etmeyişi de Özgür'ün hikayesini etkileyici ve sahih olmaktan uzaklaştırıyor. Özgür'ün Rio'lu kadınlara dair tasvirlerine mevcut algı ezberini hiç bozmayan genellemeler hakim. Özgür bir bölümde uzun uzun 'melez kadınlar'dan bahsediyor. İsmini vermediği, belki de bilmediği varlıklar karşısında 'melez kadın' kategorisini kullanmaya devam etmesi bile melez kadın kodlamasını yeniden üretmeye yetebilir ama Özgür bununla da kalmıyor. Hepsini aynı ontolojik duruma hapsettiği 'kadınlar'ın hayatlarına dair de gerçekliği şüpheli genellemeler yapıyor. Mesela: Tek odada üç kuşak büyüdüklerinden cinselliklerinde utanma sıkılma tanımazlar. Daha on beşini çıkarmadan aşk gecesi yadigarı bir bebekle baş başa kaldıklarında ne kin tutarlar ne de yas. Kesin bir tonla sunulan bu bilgiye nereden ulaşılmıştır acaba? Tek tek bütün 'melezler'le görüşülmüş müdür? Erkek bakışının istediği 'melez kadın' modelini onaylayan bu 'cinsel gevşeklik' ve 'tavırsız tepkisizlik' bileşkesini bozan kadınlar hiç mi yoktur Rio'da? Rio'daki 'melez kadın'ın bu hale kölelik geçmişi mirasından, 'plantasyonlar'dan alışık olduğuna dair ima da, kadınları birer kader kurbanı gibi gösterip, aciz bir temsile hapsetmekten başka bir işe yaramıyor. Kitabın sonunda Özgür'ün bir 'melez kadın' tarafından soyulmak üzereyken ölmesi de kitabın Rio'ya ve Rio'nun kadınlarına getirdiği oryantalist bakışı taçlandırıyor. Sahne şöyle: Özgür'ün karşısında aniden bir melez çıkıp, boğazını kesmekle tehdit ederek çantasını ister. Burada anlatıcı soyguncu kızı aynen şöyle tanımlıyor: Aşırı kısa, etine dolgun bir melezdi karşısındaki genç kız. Uzun boylu beyaz bir 'kadın' olarak Özgür'le kıyaslama içeren bu gizli yergiyi es geçerek devam ediyorum: Özgür bu 'melez kadın'ın ona soyulacak bir turist olarak görmesine içerler ve anlatıcı onun kafa sesini şöyle aktarır; Kuş beyinli, inek memeli yeniyetme onu turist sanıyor... sokak insanlarının yandaşı olduğunu, kurbanların, ezilenlerin sözcülüğünü üstlendiğini nasıl anlamazdı! O bir turist değil, yersiz yurtsuz bir göçmendi. Burada kullanılan eril, hakaretamiz dil bir yana, Özgür'e yüklenen 'garip bir diyara düşmüş, anlaşılmayan, mağrur ve trajik kahraman' halesi de onu 'melez yerli' karşısında üstün bir konuma koyuyor. Özgür sonra 'melez kadın'la konuşmaya, yersiz yurtsuz bir göçmen olduğunu anlatmaya karar veriyor. Bu esnada eliyle çantasını yoklarken, romanını fark ediyor ve bir an için kurduğu tek-yönlü iletişim kanalının farkına varır gibi oluyor. Kırmızı Pelerinli Kent'i, yazdığı romanı dünyayla arasındaki tek-sesli diyalog diye tanımlıyor. Rio'yu dinlememiş, etrafıyla diyalog kurmamış, benmerkezci bir monologla yetinmiştir. Nihayet bunu anlıyor. Fakat bunu kendine ve bakışına getirdiği bir eleştiri olarak kullanmıyor. Tam tersine kibrin nihai noktaya ulaştığı bir an bu. Melez kızla konuşma, yani ona 'romanını' açma kararından vazgeçerek, kendi Tanrılığını onaylıyor. Tenezzül etmeyen bir sesle şöyle diyor: Boş ver, dedi kendi kendine, Türkçe konuşarak, BOŞVER, DEĞMEZ. Vahşilerle iletişimini kesen, kendi diline çark eden ve onların 'bir şeyden anlamayacağını' söyleyen kolonyalist bakış bu noktada uç noktaya çıkıyor. Özgür'ün bir 'Batılı kibri parodisi,' yani bir eleştirici aracı olarak yazılmış olmasını isterdim. Ama Özgür öldükten sonra söylenenler bunun böyle olmadığını gösteriyor. Anlatıcı Özgür'ün ölü gözlerini şöyle tarif ediyor: İlk ve son kez bir trajedi kahramanı olmanın, baş edilemez bir gerçekle teke tek karşılaşmanın şaşkınlığı içinde... Görkemli sıfatların, can alıcı imgelerin, gerçeğe en yakın sözcüklerin peşinde iri iri açılmıştı gözleri... Aslında tam da istediği gibi ölmüştü. Keşke, diyorum, Özgür'ün bakışlarına görkemli sıfatlar arayan, gerçeği kendi tekelinde gören, kendi kahramanlığına kani, iştahlı bir mazoşizmle karışık bir azamet ve kibir değil de, başkalarının haline ve acısına bakabilen bir tevazu hakim olabilseydi. O zaman kolonyalist ya da oryantalist bir bakışla değil, gören ve anlayan bir bakışla karşı karşıya olabilirdik. İnsanları kendi trajedisinin malzemesi yapmayıp, onların trajedilerini görebilen ve onlara da 'varlıklarını' bahşedebilen bir bakışla. Siz başka bir yazıdan söz ediyorsunuz sanırım. Yine de çok teşekkür ederim yorumunuz için. Zira katılmadığınız bir yazıyı eleştirirken nezaketi elden bırakmadığınız ve kendi fikrinizi kararlılıkla yazdığınız için. Bence ihtiyacımız olan tam da bu, kendi görüşlerimizi savunurken başkalarına da kulak vermeyi ihmal etmemek. Eleştiriyi yazan kişi kitabi, kendi algisiyla ve kendi kurguladığı varsayimlarla yorumlamis. Ayni kitabi okuyan biri olarak farkli bicimlerde yorumladım. Yapilan eleştiri mesnetsiz bir elestiridir. Umarim elestirmen arkadas kendisini zaman icinde biraz gelistirme firsati bulmustur."} {"url": "https://egoistokur.com/proust-cigliklari-marcelin-oldurucu-aliskanlig", "text": "Marcel Proust'un kronik erteleme alışkanlığını ilk öğrendiğimde, A, ne kadar güzel demiştim. Demek ki bu korkunç alışkanlığa rağmen Marcel Proust bile olunabiliyordu. Eh, ben de bi' şeyler yapabilirdim belki. Marcel Proust'la alakalı bir yazı yazılınca, o yazının en ahenksiz kısımları, yazardan yapılan alıntıların dışında kalan kısımlar oluyor. Bir defasında ben de yazdım, biliyorum. Bu yüzden sizi jenerikle fazla meşgul etmeyeceğim. Proust, dillere destan iğne oyası başyapıtını yazmıştı yazmasına ama; cici yazarımızın anneciğinin karnından çalışma azmiyle doğmadığı da bir gerçekti. O da zorlandı, o da kendiyle didişti, o da işe koyulmamak için bin bir çeşit makul ve hisli takla attı. Ve bir gün, eserinin yaklaşık beş yüzüncü sayfasına gelince, eski günleri anmak üzere, gülümseyerek aşağıdaki satırları kaleme aldı: Pöti Marcel'in, eline kalem alma konusunda aşırı kırılgan ve çekingen olduğu zamanlardan bir düşünce ve eylem serisiydi bu. Bir başka açıdansa, insanın başını döndüren bir procrastination döngüsü!"} {"url": "https://egoistokur.com/proust-jim-carrey-beni-hafizandan-siler-miydi", "text": "Michel Gondry'nin yönetmenliğini yaptığı, senaryosunda Charlie Kaufman'ın da parmağı bulunan Eternal Sunshine of the Spotless Mind (Sil Baştan, 2004) bir aşk hikayesinin sonuyla başlar. Birbirlerini unutmaya çalışan bir adam, Joel, ve bir kadın, Clementine. Tanıdık kavgalar. Adamın her davranışı kadına batar. Kadının bir zamanlar çok çekici görünen özellikleri artık adamı deli eder. Birbirlerini hayal kırıklığına uğrattıkça öfkeleri daha da artar. İlişki sarpa sarmıştır, geriye dönüş yoktur. Düzelmeyecektir; bunu onlar da bilir, hikayeyi izleyen bizler de. Paylaştıkları tek şey birbirlerine çektirdikleri acıdır artık. Nihayet ayrılık kararı verilir, yollar ayrılır. Yeni bir süreç başlar bu noktada: ayrılık süreci. Film bize bu süreci göstermez, atlar. Kadın bu sürece dayanamamıştır çünkü. Biten ilişkinin yasını tutamaz, ayrılık sürecini hemen bitirmek için kökten bir çözüm bulur: Adamı hafızasından sildirir. Hepimiz için sadece bir düş olan bu hafıza sildirme düşüncesini yönetmen Michel Gondry, kahramanları için mümkün hale getirir. Bunu ilk yapan Clementine'dır; ufak bir operasyonla Joel'ı hafızasından sildirir. Bunu şans eseri öğrenen Joel, Clementine'ın neden böyle bir şey yaptığına anlam veremez ve üzüntüsünden deliye döner. Ertesi gün, aynı operasyonu geçirmek üzere Doktor Mierzwiak'ın kliniğinde alır soluğu. Fakat Joel'ın operasyonu Clementine'ınki gibi geçmez, terslikler meydana gelir; çünkü Joel silme işlemi sırasında, baygınken, aslında Clementine'dan ve onun anısından gerçekten kurtulmak istemediğini anlar. Bunun üzerine, hala baygınken, zihninde bu silinişe ve bu unutuşa direnmeye başlar. Filmin çoğu Joel'ın zihninde, hafızasında geçmektedir: Joel'ın Clementine ile geçirdiği anların anılarına tanıklık ederiz. Clementine'ın Joel'ın hayatının her yerine, her şeyi değiştirircesine sirayet ettiğini görürüz. Anılarını kaybetmek istemeyen ve silme işlemine direnen Joel, zihindeki Clementine'ı hafızasının derinlerine, Clementine'ın ait olmadığı yerlere kaçırır. Buna rağmen zihindeki Joel, zihindeki Clementine'a sensiz, senin olmadığın hiçbir şey hatırlayamıyorum der. Sanki çocukluk anılarında bile Clementine vardır... Öte yandan, hafızasını Joel'dan arındıran Clementine'ın hayatı dayanılmaz bir boşluğa dönüşmüştür, 'her şey anlamsız' diye feryat eder, tutunacak hiçbir şey bulamaz bu yeni hayatında ve temiz hafızasında. Filmi her izleyişimde filmin sorduğu hafıza, unutma, hatıralar sorusu karşısında büyüleniyorum. Hafıza çoğumuzun düşündüğü gibi bir görüntü arşivi midir, istediğimiz zaman istediğimiz anıyı bulup, aynen geçmişte kaydedildiği haliyle izleyebiliyor muyuz? Hafızanın haritasını çıkarabilir miyiz? Tüm köşeler aydınlanabilir mi, yoksa her zaman karanlıkta kalacak gizli saklı mağaraları var mıdır hafızanın? Hafızaya kaydedilen bir anı, diğer anıları dönüştürmez mi, her anının birbirinden ayrı bir kompartmanı mı vardır? Hafıza, geçmişi korumak için güvenilir bir araç mıdır? Geçmişin gerçekliğini gönül rahatlığıyla emanet edebilir miyiz ona? Film bu soruları tartışmaya açar. Hafıza-unutmak-hatırlamak konusunu tartışırken Marcel Proust'a uğramamak olmaz. Proust kayıp zamanın izini sürerken kayıp zamanın aslında hiç yakalanamayacağının farkındaydı. Bilinçli bir yönelişle bulunamaz kayıp zaman. Oysa hepimizin bildiği bir şey vardır, anılar bazen hiç beklenmedik anlarda kendi kendilerine çıkıverirler saklandıkları yerlerden. Proust buna irade-dışı bellek der. Kayıp Zamanın İzinde'deki ünlü madeleine bisküvisi episodu irade-dışı belleğin en iyi örneğidir. Proust Combray'de geçirdiği çocukluğunu ve şehri ne kadar az hatırlayabildiğinden yakınır. Fakat bir öğleden sonra, demli çaya batırdığı bisküvinin kokusu, bir anlığına, çocukluğunu ve Combray'i tüm canlılığıyla geri getirir. Çaya batırılmış bisküvinin kokusu irade-dışı belleği harekete geçirmiştir. Kısacık bir an parlar anı ve söner hemen, ele geçirilmeden. Bu anlık parlama, bilinçli hatırlama çabasının uyduruk gerçekliğinin hiçbir zaman gösteremeyeceği ve göstermek istemediği şeyi açığa çıkarmıştır. Çay fincanının içinden taşan patlama, geçmişle çarpışma gibidir ve çarpışmadan sonra hiçbir şey artık eskisi gibi olmaz... Çay fincanındaki çağrıyla Combray, yepyeni bir biçimde ortaya çıkmıştır: Ne şimdide olduğu haliyle, ne algılandığı haliyle, ne de iradi belleğin sahnelemeye çalıştığı haliyle... Combray artık yaşanamayacağı şekliyle ortaya çıkmıştır, hiç yakalanamayacak haliyle! İşte hafızanın işleyişi böyledir: İzler birbirlerini etkiler, dönüştürür ve hatta bazen bambaşka hallere bile sokarlar. Bu yüzden de, geçmişi olduğu haliyle hatırlamak imkansızdır. Yaşananlar, geçmişi değiştirmiştir. En basit örnek: Ayrılmışsınızdır ve bugünden tüm hikayeyi yeniden gözden geçiriyorsunuzdur. 'Şimdi anlıyorum, çok mutsuzmuşuz aslında' dersiniz. Şimdi çektiğiniz acı, tüm geçmişi acıyla yeniden yorumlamıştır. Şimdi çektiğiniz acı, geçmişin belki de en mutlu günlerine bile bir doz mutsuzluk katıvermiştir. Veya birisi güveninizi sarsmıştır, dönüp bakarsınız tekrar yaşananlara, bir ipucu bulmak istersiniz. O kişiyle geçirdiğiniz tüm geçmişi güvensizlik üzerinden yeniden yazarsınız aslında bu ipucunu ararken anıların içinde. Bunu yaparken de geçmişi, tam geçmişteki gibi hatırlayamayacağınızı fark edersiniz, geçmişi dönüştürürsünüz."} {"url": "https://egoistokur.com/prousttan-kafkaya-istah-acan-veya-kapatan-yemekle", "text": "Tasarımcı ve yazar Dinah Fried'ın Fictitious Dishes: An Album of Literature's Most Memorable Meals adlı kitabını yine önce Maria Popova'nın Brainpickings'inde gördüm. Bakmasam olmazdı. Fried tasarımcılık ve yazarlığın dışında fotoğrafçı ve aşçıymış aynı zamanda. Bu gördüğünüz yemekleri de zaten o pişirmiş, sofra düzenlerini falan o tasarlamış. Tabii bazılarını pişirmekte pek zorlanmadığını, mesela Kafka'nın Dönüşüm'ü için tasarladığı yemeği pişirmek ne kelime düpedüz yıkıcı performans sanatından minik bir örnek sergilediğini söylemek isterim. Çöp kutusuna dalmış ve bulduğu her şeyi çıkarıp bulamaç yapmış. Bir hamamböceğinin sevdiği tarzda! Ben esas Frances Hodgson Burnett'ın Gizli Bahçe'si için hazırladığı yemeği iştah açıcı buldum. Hatta yedi sekiz aydır sağlık sebepleriyle yiyemediğim patateslerden ötürü bayağı bir aklım kaldı, rüyama girebilir. Maurice Sendak ve Sylvia Plath spesiyaliteleri de hiç fena değil. Heidi'nin İsviçre usulü tereyağlı peynirli ekmeğini de alabilirim. Yanında koca bir bardak sütle... Oliver Twist tarzı yetimhane bulamacı? Yok, Charles Dickens onu romanda çok fena tarif ediyor, istemem. Gonzo gazeteciliğin üstadı Hunter S. Thompson'un Fear and Loathing in Las Vegas'ındaki portakallar ve sigaralar? Ben sigarayı bıraktım ama içene karışamam, niçin olmasın? Proust kurabiyeleri? Açıkçası, onlar daha leziz görünebilirdi."} {"url": "https://egoistokur.com/prousttan-kotu-muzige-methiy", "text": "Kötü müzikten nefret edin ama onu küçümsemeyin. Kötü müzik iyi müzikten çok daha fazla ve çok daha tutkulu biçimde çalınıp söylendikçe, gitgide iyi müzikten çok daha fazla düş ve gözyaşıyla dolmuştur. Ona bu yüzden saygı duyun. Sanat tarihinde yeri olmadığı halde toplumların duygusal tarihinde muazzam bir yer kaplar. Kötü müzik aşkı demiyorum, ama saygısı, yalnızca zevk sahibi olmanın hayırseverliği ya da şüpheciliği diyebileceğimiz şeyin bir şekli olmakla kalmaz, aynı zamanda müziğin önemli toplumsal rolünün de bilincidir. Bir sanatçının gözünde hiçbir değeri olmayan kim bilir kaç ezgi, romantik gençler ve sevdalı genç kızlar güruhunun seçme sırdaşları arasında yer alır. Nice altın yüzüklerin, ah, uykuda kal böylelerin notaları her akşam hakkıyla ünlü, titreyen parmaklar tarafından sayfa sayfa çevrilir, hüzünlü ve coşkulu hayranlığına en kusursuz maestroların gıpta edeceği, dünyanın en güzel gözlerinden dökülen yaşlarla ıslanır; o maharetli, yaratıcı sırdaşlar ki kedere asalet katar, düşü yüceltir, kendilerine verilen ateşli sırrın karşılığında baş döndürücü güzellik yanılsamasını sunarlar. Halk, burjuvazi, ordu ve soyluların postacıları, onları yıkan matemin, göklere çıkaran mutluluğun habercileri aynı olduğundan, görünmez aşk ulakları, aziz günah çıkaranları da aynıdır. Kötü bestecilerdir bunlar. Her soylu ve eğitimli kulağın dinlemeyi anında reddeceği sinir bozucu bir nakarat, binlerce ruhtan oluşan bir hazineye sahiptir, binlerce hayatın sırrını saklar; onların canlı ilhamı, piyanonun üzerinde hep açık duran, her an emre amade tesellisi, hayalperest lütfu ve idealidir. Birkaç arpej, bir tekrar, nice sevdalının, hayalperestin ruhunda cennetin armonilerini ya da bizzat sevgilinin sesini çınlatmıştır. Kullanılmaktan aşınmış bir kötü romanslar kitabı bizi bir mezarlık ya da köy gibi etkilemelidir. Evlerin bir üslubu yokmuş, mezarlar zevksiz yazılarla süslerin arasında kaybolmuş, ne gam! Estetik küçümsemelerini bir an susturabilecek duygudaşlığa ve saygıya sahip bir imgelemin karşısında, bu tozların arasından, gagalarında öbür dünyanın önsezisini kendilerine yaşatmış, bu dünyada güldürmüş ya da ağlatmış, hala körpe bir hayal dalıyla bir ruhlar sürüsü havalanabilir. Metnin sona erdiği noktada hızlıca ve çaresizce etrafınıza ve hafızanızın içine göz gezdirip bu yazıda tarifi yapılan müziğin çağdaş ve yerel örneklerine ulaşmak istediniz değil mi? Merak etmeyin, konforunuz için her ayrıntı düşünüldü."} {"url": "https://egoistokur.com/psikanaliz-dunyayla-aramizdaki-firtinayi-sakinlestir-m", "text": "Psikanalizin kurucu babası Sigmund Freud'un hayatı boyunca tek bir ödül aldığını, onun da Goethe Ödülü olduğunu ben Tuğçe Isıyel'den öğrendim. Psikanalitik Edebiyat Okumaları atölyeleri de düzenleyen Isıyel, psikanalizin edebiyatla kuvvetli bağlarını, ikisinin de dönüştürücü etkileri olduğunu hatta 'bibliyotrapi' yani kitaplarla tedavi gibi bir disiplinin de doğduğunu anlattı. Okuyalım. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud'a Sizin ustalarınız kimlerdir? diye sorulduğunda, Freud kütüphanesini dolduran edebiyat eserlerini gösterir. 70. doğum günü kutlamalarında da Bilinçdışının Kaşifi unvanıyla takdim edilince, bu unvanı reddederek şöyle der: Ozanlarla filozoflar bilinçdışını benden çok daha önce açığa çıkarmışlardır. Benim açığa çıkarmış olduğum şey ise, bilinçdışının incelenmesine yardımcı olacak bilimsel yöntemdir. Freud, hayatı boyunca tek bir ödül almış; 1930 yılında verilen Goethe Ödülü... Tüm bunlar Freud'un ve haliyle psikanalizin edebiyatla nasıl iç içe olduğunu gösteriyor. Freud'a göre bilinçdışı, sanatçıların yaratma ediminde ihtiyacı olan ilhamın da çok önemli bir kaynağı. Yani bilinçdışı; edebiyat ve psikanalizi buluşturan kavramların başında geliyor. Edebiyat da psikoterapi de içsel çatışmaların çözümlenmesiyle ilgilenir. Her iki durumda da sembolleştirme ve yer değiştirme mekanizmaları kullanılır. Ve her iki durumda da metaforların zengin katkısını görebiliriz. Freud, psikanalizi antik tragedyalarla, Shakespeare'in, Dostoyevski'nin kahramanlarıyla desteklemiş. Örneğin Sofokles'in kahramanı Kral Oidipus, psikanaliz kuramının önemli kavramlarından biri olan Oidipus Kompleksi'ne isim babalığı yapmış. Flaubert'in histerik karakterlerinin, Freud'un 1895'de yayımladığı Histeri Üzerine Çalışmalar başlıklı eserini epey beslediği de söylenebilir. Her sanat dalı gibi edebiyatın da sağaltıcı bir tarafı var. Sabit Fikir Dergisi'ne Edebiyatın İyileştirici Gücü başlıklı bir yazısı yazmış, 'bibliyoterapi' kavramından bahsetmiştim. Doğru zamanda doğru bireyle doğru kitabı buluşturarak kişinin duygusal sorunlarının anlaşılabilmesinde, yaşama uyum sorunlarının ele alınmasında kullanılan bir tedavi yöntemidir bibliyoterapi. Kişilerin iç dünyasını teknik verilerin ötesine taşımak, bunu sembollerle, metaforlarla estetize ederek bir sanat haline getirmek edebiyatın işi. Yazmak, böylelikle zihinsel karmaşayı ya da duygusal çatışmayı düzenlemek sayılabilir. Ve buna eşlik eden okuyucu da yazarla, karakterlerle özdeşleşerek kendi zihinsel ve duygusal süreçlerini düzenlemeyi ve anlamlandırmayı sürdürebilir. Psikanalizin, kendisini kendisine ve dolaylı olarak da okuyucusuna içtenlikle açan; hayatla, kendisiyle, var oluşuyla derdi olan ve bu derde kalemini iliştiren tüm yazarları sevdiğini düşünüyorum. Kötü derken neyi kastettiğiniz önemli. Ben kişisel olarak, eğer çok ciddi teknik sıkıntılar yoksa, edebiyat eserlerini iyi-kötü şeklinde ayırmıyorum. Yazar, okuyucusunu bir yolculuğa davet eder. O yolculuğa çıkıp çıkmamak bize kalmış. Diyelim ki o yolculuğa çıktık, yolculuk beklediğimiz gibi geçmeyebilir. Bunun yazardan ya da kendimizden kaynaklanan türlü sebepleri olabilir. Veya o anda böyle bir yolculuğa ihtiyacımız yoktur, önceliğimiz başka bir şeydir. Başka biri içinse bu belki de hayatının en muhteşem yolculuğu olacaktır. Bir edebiyat metnini sevmemiş olabiliriz, yazara ya da yarattığı karakterlere yakın hissetmemiş, onlardan nefret etmiş veya onları anlamamış olabiliriz... Elbette bunun tam tersi de mümkün; kendimizi bir karaktere yakın hissetmiş, ona acımış ya da aşık olmuş hissedebiliriz. Yahut kitabı okuduğumuz an unutabilir, bir türlü bitiremeyebiliriz... Psikanalitik okuma önce kendi içimizde başlar. Ve okuduğumuz çoğu şey yazarın ruhsal süreçlerinden bağımsız olmadığı gibi, okuyucu olarak bizim kendi ruhsal süreçlerimizden de bağımsız değildir. Bir yerde insan varsa, orada bilinçdışı da vardır. Ve bilinçdışı psikanalizin ana malzemesidir. Resim, müzik, mimari, politika, moda... Bu alanların hiçbiri insandan yani bilinçdışından ayrı düşünülemez. Bu yüzden psikanaliz bilinçdışının olduğu her yere burnunu rahatlıkla sokabilir. Burnunu soktuğu yerde ise iyi koku almakta üstüne yoktur. Bir edebiyat metnini okurken artık hiç bir şey eskisi gibi olmayabilir... Tercihen biraz kafanız karışmış ya da basitçe farklı bir görüş açısı kazanmış olarak çıkabilirsiniz. Türk edebiyatından eserler seçiyor, bir öykü, bir mektup, bir roman inceliyoruz. Romanda birkaç alternatif belirleyip o alternatifler içerisinden çoğunluğun tercihine uyuyorum. Bazı gruplar bireysel ya da kolektif olarak bir eseri inceleyip ortaya bir ürün koymak istiyorlar. Onlara elimden geldiğince destek oluyorum. Atölye bittiğinde de katılımcılarla bağlantımız sürüyor. Yazdıkları incelemeleri edebiyat dergilerine, edebiyat sitelerine gönderiyoruz. Örneğin atölyeye katılan bir grup Sadık Hidayet'in Kör Baykuşunu inceledi ve o yazı Varlık Dergisi'nde yayımlandı. Seanslarımda çoklu gerçeklikle çalışıyorum. Gerçekliğin lineer bir düzeni yok, mutlaka geçmiş, şimdi ve gelecekle bağlantılı. Kişiler ilişkilerine, geçmiş deneyimlerinin tortularını da taşıyorlar. Böylece iki taraflı bu gerçeklikler birbiriyle çatışıp duruyor. Kişilerin olayları algılayış tarzları da farklı oluyor. O yüzden anın gerçekliği ve çiftlerin ilişkideki duygusal pozisyon alışları terapist olarak benim için son derece önemli. Terapide odaklandığım şeylerin başında bu geliyor. Edebiyattaki karakterleri, kurguyu anlamaya çalışırken de önemli bir araç oluyor bu bakış açısı. İşin aslı, terapide karşılaştığınız andan itibaren danışanla olmak ve birlikte edindiğimiz yeni deneyimler yoluyla onun gelişmesini, dönüşmesini sağlamak çok kıymetli. Benzer bir süreç bir kitabı okuma serüveninde de olabiliyor. Başarılı bir psikoterapi sürecinde olduğu gibi, bir kitabı bitirdiğimizde de kendimize dair bir şeylerle karşılaşıyorsak, ne mutlu bize. Psikanaliz, ruh çözümlemesidir. Ruhsal işleyiş süreçlerimizi inceleyen bir bilim dalı ve aynı zamanda ruhsal sorunlarımız, arayışlarımız konusunda etkili bir tedavi tekniğidir. Bir bakıma insanın kendisini kendisinden yeniden yaratması da denebilir. Ana malzemesi de işte 'bilinçdışı'dır. Bastırma yoluyla... Yüzleşmek istemediğimiz anılarımızı, düşüncelerimizi, duygularımızı, travmalarımızı, arzularımızı bastırıyoruz. İşte psikanaliz dediğimiz pratiğin merkezinde de bilinçdışına itilmiş olanın bilince çıkarılması var. Psikanaliz sayesinde iç dünyamızda olup bitenler arasındaki bağlantıları ve bunların yaşamımızdaki olaylara, ilişkilere, tekrar eden sorunlara ve içinden çıkamadığı durumlara nasıl sebep olduğunu görmeye başlıyor; içgörü kazanıyoruz. Bu süreç başlangıçta kendimizle ve dünyayla aramızdaki fırtınayı arttırsa da, fırtına bir süre sonra diniyor. Daha güzeli, fırtınanın ne zaman geleceğini anlamamızı sağlayacak bir öngörü yaratıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/punk-ruhu-tasiyanlara-yuzyillik-yalnizlik-modas", "text": "Gabo'dan, yani Gabriel Garcia Marquez'den etkilenen ve neredeyse bütün koleksiyonlarını ismi artık onunla özdeşleşen büyülü gerçekçilik akımı üzerine inşa eden iki genç modacıdan bahsedeceğim. Tata Christiane adlı markanın yaratıcısı olan Julie Bourgeois ve Hanrigabriel 2007'den bu yana kadınlar, erkekler, çocuklar, yaşlı insanlar ve travestiler için tasarım yapıyor ve tasarladıkları kıyafetleri içlerinde tutkulu kraliçeler, tek gözlü korsanlar, çingeneler, sokak çocukları gizlenmiş, kısacası punk ruhu taşıyan herkes giysin istiyorlar. Büyülü Gerçekçilik I adlı bu gördüğünüz koleksiyonun ilham kaynağı, Gabriel Garcia Marquez'in başyapıtı Yüzyıllık Yalnızlık. 1967 tarihli romanın ilham kaynağıysa Alman eleştirmen Franz Koh'un gerçek üstü öğlerle hakikatin birleştiği ve başka türlü bir hakikat yarattığı edebiyat yapıtları için 1925'te kullandığı büyülü gerçekçilik terimi. Tata Christiane adlı markanın Büyülü Gerçekçilik I adlı koleksiyonu, edebiyatla modayı birleştirme yolunda çarpıcı bir girişim. Julie Bourgeois ve Hanrigabriel'in 2007'de yarattığı marka, teatral unsurlarla yaratıcı ama giyilebilir tasarımları bir araya getirmeyi hedefliyor. Tata Christiane'ın tasarımcıları yaptıkları işi, şu karmakarışık çağımızda bir soluk alma fırsatı olarak değerlendiriyor. Aslında karmakarışıklık, tek tek bütün parçalara yansımış. Tüyler ve fırfırlar fantastik unsurları sokakta da giyilebilir tasarımlara dönüştürürken alttan alta çılgın bir mizah duygusu ihmal edilmemiş. Desenlerinde eski usul resimlerle enteresan tipografilerin kullanıldığı kıyafetlerin hepsi en küçük ayrıntısına kadar elde üretiliyor ve sınırlı sayıda satışa sunuluyor. Bu arada, Tata lakaplı Julie Bourgeois ve ortağı Hanrigabriel sokakta yaşamayan modanın bir kıymeti olmadığına inanıyorlar. Sokak modası da onlara göre şıklığı farklılıkla, güzelliği rahatsız edicilikle birleştirirse ilgi çekici olabiliyor. Kötü zevk doğru yerde kullanıldığında artık kötü zevk olmaktan çıkar diyor, Bir tasarım hafızamızı harekete geçirmediyse, ruhumuza dokunamamıştır diye ekliyorlar. Onlara göre, bir Tata Christiane kadını punk ruhu taşır, tutkulu bir kraliçe, tek gözlü bir korsan, bir çingene ve sokak çocuğu olabilir. Bu yüzden de tasarım yaparken herkesi düşünüyor; ürettikleri kıyafetleri kadınlarla erkeklerin yanı sıra, çocuklar, yaşlı insanlar, travestiler de giysin istiyorlar."} {"url": "https://egoistokur.com/ransom-riggs-acayip-fotograflar-ve-tuhaf-cocuklarin-yazar", "text": "Bugünlerde çoğu kişi gibi siz de başka yerlere ve zamanlara hatta belki başka dünyalara kaçabilmeyi hayal ediyorsanız, Tim Burton'un filmi Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları, uygun bir seçim olabilir. Hem zaten Ransom Riggs'in bizde İthaki Yayınları etiketiyle çıkan üç kitaplık ünlü serisini okuduysanız, siz de filmi aylardır sabırsızlıkla beklenlerden olmalısınız. Birkaç yıl önce, 'vintage' fotoğraflar toplamaya başladım. Hani şu bitpazarlarından birkaç kuruşa alabileceğiniz türden fotoğraflar... Bulduklarım arasında, en tuhaf ve ilginç olanların hep çocuk fotoğrafları olduğunu fark ettim. Ve bu çocukların kim olduğunu, hikayelerini merak ettim. Fotoğraflar isimsiz olduğu için bunu öğrenmenin yolu yoktu. Ben de madem gerçek hikayeleri bilmiyorum, o zaman kendim yaratayım diye düşündüm. Eğlenceli, tuhaf ve organik bir yazma süreciydi. Bitpazarlarına ve antika dükkanlarına ek olarak, bazı cömert koleksiyoncuların evlerindeki kutular, dosyalar ve albümler arasında da uzun saatler geçirdim. Bazı koleksiyoncuların en az 10 bin fotoğrafı olduğunu düşünürsek, 100 binden fazla fotoğraf geçmiştir elimden. Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocuklarının yönetmeni Tim Burton. Başrolleri, Eva Green, Asa Butterfield, Ella Purnell, Samuel L. Jackson, Judi Dench, Rupert Everett, Milo Parker, Chris O'Dowd, Allison Janney ve Terrence Stamp paylaşıyor. Bunun cevabını bilemiyorum, çünkü bu benim ilk romanım. Elbette senaryo yazmak ve film çekmek, görüntülerin dizilişi üzerine düşünmüş olmak bana bir şeyler öğretmiştir. Yazarken sahneleri gözümün önüne getirebiliyorum, 5 yıl önce bunu yapamazdım. Kimi zaman da bazı sahneleri ben yönetiyormuşum gibi geliyor. Emerson, görünenin dışında bazı şeylerin var olma ihtimalinden bahseder, ayrıca yazdıklarına bakınca 'tuhaf çocuklardan' bahsettiği bile düşünülebilir. Dünyanın sıra dışılığını ve gizli bir dünyanın keşfini içeren diğer birçok eser gibi Bayan Peregrine'in ana temalarından biri de, 'uyanış'tır. 19. yüzyılın ortasındaki New York'u görmek isterdim. I. ve II. Dünya Savaşı'ndan önce, henüz bombalanmamış Avrupa şehirlerini de. Gerçek Roma'yı, 16. yüzyılda altın çağını yaşayan rengarenk Venedik'i ya da Marco Polo'nun da geçtiği İpek Yolu'nu görmek ilginç olabilirdi. Ama bu liste uzar gider. Tim Burton, benden 'kuş' karakterini canlandırmamı istedi. Bayan Peregrine, 'çocukları için' her şeyi göze alabilen cesur bir kadın. Ve evet, o bir kuş... Bu yüzden canlandırırken sert kafa hareketleri yapmalı, gözümü pek kırpmamalı ve hızlı hızlı konuşmalıydım. Bu kadar 'bambaşka' birini canlandırmak çok eğlenceliydi diyor aktris Eva Green. İlk kitaba başladığımda, önümde temiz, bomboş bir sayfa vardı. İkinci kitaptaysa akan bir hikayeye devam ediyordum. Etkilemediğini düşünmek isterim. En acımasız eleştirmenim yine benim. Bu yüzden diğer insanların yargıları beni fazla etkilemiyor. Hala sessiz bir odada, tek başıma yazıyorum, sanki hiç kimse okumayacakmış gibi. Karakterlerin her biri benim kişiliğimin abartılarak yansıtılmış yönlerini taşıyor. En sevdiğim de haliyle o anki hislerime göre değişiyor. Enroch somurtkan ve huysuz olduğum zamanlardaki halim. Bazen öğretmeye pek meraklı olabiliyorum ve bu ihtiyacımı Millard kanalıyla aktarıyorum. Emma ise aklındakini saklamadan söyleyen, çok eğlenceli bir karakter. Seçmesi çok zor. Fakat boynuzlu sandalyede oturmuş pipo içen kadını ayrı seviyorum. Gölge Şehirin bıraktığı yerden devam ediyor. Jacob, Emma ve Addison kaçırılmış arkadaşlarının peşinden gidiyor. Burası tuhafların dünyasındaki en tehlikeli 'döngü'... Ve kötülerinin en kötüsünün evi. Okuyucular için hem aksiyon hem de yepyeni ve çok tuhaf fotoğraflar var."} {"url": "https://egoistokur.com/raskolun-baltasi-bu-edebi-deneyin-bir-parcasi-olmaya-hazir-misini", "text": "Birkaç haftadır internette bazı kısa filmler dolaşıyordu. Genç yönetmenlerin imzasını taşıyan bu filmler, Günümüzde Raskolnikov baltasını nereye vururdu diye soruyordu. Dostoyevski'nin insan olmanın ahlakını suçlu olarak taşıyan kahramanı Raskolnikov'un adını taşıyan bu atraksiyonu epey bir merak ettikten sonra nihayet öğrendik, hepsi daha önce 160. Kilometre kitaplarını da yayınlayan Edebi Şeyler'in başının altından çıkıyormuş. Raskol'un Baltası yeni ve tavırlı bir anlatı dizisiymiş. Farklı kuşaklardan dört yazar kendi tarzlarının tamamen dışına çıkarak roman da denebilecek dört deneysel metin yayımlamış, beş yönetmen de bu anlatı dizisi için filmler çekmiş. Birkaç haftadır çeşitli kısa filmler ve internet aracılığıyla Günümüzde Raskolnikov baltasını nereye vururdu diye soruyordunuz. Bütün bunların Raskol'un Baltası adında anlatı diziniz için olduğunu öğrendik. Raskol'un Baltası uzun süredir görmeye ihtiyacımız olan bir şeyi, edebiyatçıların bir araya gelerek bir tavır sergileyebileceğini gösterdi bize. Evet, bizler edebiyatçıyız. Bir edebiyat tavrımız var. Yayımladığımız kitapların bununla uyumlu olması gerekiyor. Seçimlerimiz de ister istemez edebiyat hakkında bir bildiri içeriyor. Yayımcılar çoğunlukla edebiyatı dışarıda bırakan bir yayımcılık yapıyor. Nedenleri ne olursa olsun varolan durum bu. Biz baltayı bu dışlayıcı duruma da indirmek istiyoruz. Bu bir deney, bizler de laborantız, sonucu hep beraber göreceğiz. Başarmamız lazım, edebiyatın bu çıkışlara ihtiyacı var. Bu tarz bir çıkışta daha önce 160. Kilometre şiir kitaplarıyla, şiir için, bulunduk. Her iki dizi de, yani 160. Kilometre de Raskol'un Baltası da parasal sermayeyle kurulmadı. Bizim sermayemiz edebiyat yoluyla kurulan iletişimin gücüne inancımız. Zorluklarımız çok, dağıtım sorunumuz var, dağıtımcılar bizi ciddiye almıyor. Okur önüne rafta çıkmayan kitabın peşine düşmüyor. Vitrinler, kitap tanıtım sayfaları aynen deterjan satar gibi kiralık, raf payı almak için para harcamanız lazım, para da bizde yok, bütün bu zorlukları aşmaya uğraşıyoruz, sızabileceğimiz delikler arıyoruz, gerillalar gibi. Edebi Şeyler, şairlerin ve yazarların birlikteliğinden oluşuyor, etkinliğini Ali Özgür Özkarcı, Ömer Şişman, Ahmet Güntan ve benim çabalarımla sürdürüyor. Benzerlerimizle buluşmanın peşindeyiz. Bu aslında edebiyatın temel görevi. Füruzan'ın hatırlattığı Dostoyevski önermesindeki gibi iş ciddiye binince okunacak kitaplar peşindeyiz. Şiirde ve anlatıda girdiğimiz bu deneyi parasal olarak destekleyebilmek için 2013 baharında daha çok satacağını düşündüğümüz, ama kiralık vitrinlere taviz vermediğimize inandığımız seçme kitaplar da yayınlayacağız, işimiz zor, bizim için dua edin. Daha fazla sermaye demeyelim. Bizim o anlamda sermayemiz hiç yok. Onlarınki ses getirmiyor, çünkü onlar yayımcı, yani tüccar. Edebiyatla ilişkilerini bir tüccar olarak kuruyorlar ve buna mecburlar. Yayın dünyasında, kapalı devre çalışan bir sistem var. Halkla ilişkiler, pazarlama, reklam, tiraj bu sistemde öne çıkan yeni kavramlar. Her şeyin eskisi gibi olacağını düşünmek hayalcilik. Pazarlamayı biz de biliyoruz, ama onların pazarlama dediği tamamen ver parayı-bastır ilanı-yazdır yazıyı-getir basayım mantığına dayalı. Edebiyatın gerçek değerlerini hiçleştiren bir pazarlama. Biz yaptığımız tanıtımda da başka yollar aradık. 5 genç yönetmene hiç ayrıntıya girmeden, Raskol'un Baltası adı altında bir paragraflık bir yazı verdik. Onlara serbest davranmalarını söyledik. Adeta küratörlük yaptık. Hazırlanan filmler için de online sergi açtık, olaya böyle bakabilirsiniz. Filmler hala sitemizde 5 yönetmen başlığıyla sergileniyor. Filmlerin bıraktığı etkinin üzerine de manifestomuzu yayımladık, baltayı yüksek edebiyata vurduğumuzu söyledik. Bu da pazarlama, ama bir kavramın, bir bildirinin pazarlanması. Çağa cevap vermek isteğinde olan bir grup edebiyatçının tanıtımı, kendi seslerini duyurabilmek için çağın teknolojik imkanlarını kullanması. Şunu çekinmeden söyleyelim. Biz, yüksek edebiyatın en sadık okurlarından oluşmuş bir grubuz. Şu anda kendini yüksek edebiyat olarak konumlayan edebiyat, edebiyatı edebiyat yapan değerleri günün yozlaşmasından korumak için kaideler koyuyor. Böyle roman olmaz. Yazar edebiyatı bilmiyor. İlk roman otobiyografiktir, ikincisini bekleyelim görelim. Gençler romanı bilmiyor. Her türün bir raconu var. Çok kişisel bir anlatı. Bunlar çok fazla bugüne ait şeyler, geleceğe kalmaz. Çok fazla olaya yaslanmış. Hiç olay yok bunun içinde. Gündelik dile yaslanıyor, kalıcı olamaz... Bu tutuculukla edebiyat güncel olamaz, tıkanır kalır. Her yüksek edebiyat aslında bir zamanlar kendi de bu kuralların dışına çıkan bir bebekti, bunu unutuyorlar. Öte yandan pazar çoksatan kitaplar istiyor. Çoksatan kitapların da bir gücü var, okurlar orada günümüzü buluyor. Bizim çoksatanlarla savaşabilmek için önce bizi tutan zincirlere vurmamız lazım, yani yüksek edebiyata. Bu iki kümenin dışında bir yerde buluşabilecek okurları arıyoruz, edebiyat değeri olan ama günümüz hakkında da bir patlama taşıyan. Daha çok genç yazarların kitaplarını basmak istiyoruz. İlk romanları. Ama tabii yaş kısıtlamamız yok. İlk dört kitabımızla da her yaştan yazarın eline balta alabileceğini kanıtladık. Hele Orhan Duru baltasını öldükten sonra savurdu. Bir yazarın yaşamdan sonra da gençleşebileceğini görmek bizim manifestomuzun ruhunu görmek gibi oldu. Manifestomuzda dediğimiz gibi Çatışkan Raskolnikov'lar arıyoruz. Raskolnikov o baltayı iyi bir amaç için kaldırdı. Tefeci kadını kız kardeşine yardım etmek için öldürdü. Öldürdüğü şeyin değerli bir şey olduğunu hiç unutmadı. İnsan olmanın ahlakını suçlu olarak da taşıdı. Bir şeyi yok etti, ama sonunda bu sayede kendi kurtuluşunu elde etti. Olayımız bu."} {"url": "https://egoistokur.com/raymond-carver-tess-gallagher-ve-katedral-oykusunun-kor-adam", "text": "Üstelik bu macerayı hem Carver'ın karısı Tess Gallagher'dan hem de biyografisini yazan Tom Jenks'ten ayrı ayrı okuma fırsatım oldu. Dahası, meraklıyım ya, öyküdeki kör adamın kim olduğunu öğrenince duramadım onun da fotoğraflarını aradım, buldum. Ama bana göre en güzeli, Carver'ın Katedrali yazmasına yol açan olayın gerçekleştirdiği o geceyi Tess Gallagher'ın da kendi perspektifinden yazmış olmasıydı. Adı, The Harvest, yani Hasat olan bu öyküyü henüz bulamadım, okuduğumda mutlaka burada yazacağım. Aşk Konuştuğumuzda Ne Konuşuruz'dan sonra Ray için en büyük çıkış, 1982 sonbaharında Syracuse'dan New York'a giden bir trende yazmaya başladığı 'Katedral' oldu. Maryland'de oturan arkadaşım Jerry Carriveau arayıp bizi ziyaret etmek istediğini söylemişti. Karısı kısa bir süre önce kanserden ölen Jerry doğuştan kördü. 1970'de Seattle Polis Müdürlüğünde görev yaptığım sırada bir yıl onunla çalışmıştım. Araştırma ve Geliştirme Departmanı'ndaki işimiz, başka bazı görevlerin yanı sıra, parmak izlerine kolayca erişilmesini sağlayacak bir dosya sistemi oluşturmaktı. Jerry'nin geleceği belli olunca Ray'e arkadaşımın daha rahat çalışabilmesi için parmak izi desenlerini nasıl hafif kabartılar oluşturacak şekilde bir kalıba çizdiğimi anlattım. Jerry'nin elini tutup o kabartıların üzerine götürüyor, bir yandan da parmaklarının ucunda hissettiği o kabartıları ona sözlü olarak tarif ediyordum. Öykülerini genellikle bir iki oturuşta ve elle yazardı Ray. Yazarken odasına kapanır ve oradan sadece kahve içmek ya da ona gelen mektuplara bakmak için çıkardı. Katedral öyküsünün gerçeğini bir de Carver'ın biyografisini yazan Tom Jenks'in kaleminden okuyalım... Unutmadan; yukarıdaki karede Katedral öyküsünün kör adamı Jerry Carriveau'yu görüyorsunuz. Gerçek adı bu. Fotoğrafları çekense Raymond Carver'ın yakın arkadaşı Bob Adelman. Ray Carver'la ilk kez 1984 yılının Eylül ayında New York'ta bir yayıncılık davetinde tanıştım. O gece orada Richard Ford, Toby Wolff, Jay Mclnerney, Tom McGuane, Jim Crumley ve Ralph Beer gibi başka yazarlar da vardı. Bariz erkek bir topluluktu ve beni en çok etkileyen şey, biz bir gece kulübüne gitmek üzere toparlanırken Ray'in, acaba hangi kadına gittiğine dair tatsız erkek şakaları arasında kendini bir taksiye atması ve kaldığı otelin yolunu bir başına tutması oldu. Şakaları gülümseyerek savuşturmuş ve taksiye yüzünde çok ciddi bir ifadeyle binmişti, başına dert almak istemediği belliydi. Esquire dergisinde editördüm. O güne dek Ray'le sadece mektuplar ve telefonlar aracılığıyla iletişim kurmuştuk. Hatta öykülerinden bazılarını dergide basmıştım da. Anlayacağınız bu adamı birazcık tanıyordum ve taksiye binip uzaklaşmasını izlerken onun otel odasına geri döndüğünü (henüz erkendi, saat daha 10 bile olmamıştı) ve Syracuse'daki Tess Gallagher'a telefon ettiğini hayal ettim. Hayalimde her akşam saat 10'da birbirlerini arıyor ve birkaç saat konuşuyorlardı. Yani diğerleri haklıydı, gerçekten de Ray koşa koşa bir kadını görmeye gidiyordu. Bir buçuk yıl sonra Syracuse'daki evlerine, onunla çalışmaya gittim. Üzerinde çalıştığımız bir kitap için günlerce öyküler okuduk, geceleri de televizyon izledik. Bir gece, 'Uğultulu Tepeler'in PBS versiyonunu seyrediyorduk, Ray ansızın başka bir televizyon gecesini anlatmaya koyuldu, Tess'in bir zamanlar yanında çalıştığı kör adamın ziyarete geldiği geceyi. Daha sonra Ray bu olanları bir öyküye dönüştürmüş ve ona 'Katedral' adını vermiş. Ray'in cesaretlendirmesiyle öykü yazmaya başlayan Tess de bu olanları kendi bakış açısıyla başka bir öyküde anlatmış."} {"url": "https://egoistokur.com/rebecca-solnit-darren-aronofsky-isbirligi-ann", "text": "Rebecca Solnit + Darren Aronofsky işbirliği: ANNE! Elimdeki kitaplara bakalım.... David Le Breton'dan Yürümeye Övgü, Frederic Gros'tan Yürümenin Felsefesi... Hmmm, ikisi de çok vaatkar! Üzerine çok yazılıp çizilir bu yürüme konusunun ama ben flaneur'lerden başlayacağım. Anladığım kadarıyla, flaneur, yani 'aylak şehir seyyahları'nın doğuşu, tam da şehirlerin doğuşuna denk düşüyor. Yani kırda bayırda aylak aylak gezmek katiyen aynı şey değil; flaneur tanımı sadece şehri deneyimleme amacıyla ve 'para harcamadan' gezerken köşede bucakta keşfettiklerini başkalarıyla paylaşan kişilerden başkasına uymuyor. Onları, Instagram'a fotoğraf yüklemek ve Facebook'ta daha çok like almak gibi boş işlerden başka amacı olmayan sosyal medya fenomenleriyle karıştırmayınız lütfen. Zaman ya da mecburiyet kavramlarını tanımadan, yaptıklarına karşılık beklemeden gezen, deneyimleyen insanlar onlar. Flaneur'leri anlatan en güzel tarif şu: Kendini en çok evin dışındayken evinde hisseden kişi. Fransız şair Charles Baudelaire'se, Farkındalığı yüksek kaleidoscope'lar demiş. Bir yerlerde de Kaplumbağa gezdiricisi tanımını okumuştum. Gerçekten 19'uncu yüzyıl sonu ve 20'nci yüzyıl başında Parisli flaneur'lerin işi iyice abartıp boyunlarına ince ipten tasmalar taktıkları kaplumbağaları gezdirdikleri söyleniyor. Olabilecek en yavaş şekilde yürümek, böylece en küçük ayrıntıyı bile gözden kaçırmamak için... Akımın edebiyattaki temsilcilerine gelince; Ezra Pound, Andre Breton ve Pasajların yazarı Walter Benjamin'i sayabilirim. James Joyce'un Ulyssesi, bir flaneur roman. Şair T. S. Eliot'un J. Alfred Prufrock'ın Aşk Şarkısı ise kesinlikle bir flaneur şiir. Burada duralım: Bir şey dikkatinizi çekti mi? Benim çekti. Aralarında tek bir kadın bile yok. Yürüme kitaplarında eksik olan bu. Peki neden? Amerikalı feminist yazar Rebecca Solnit de tarihteki bütün ünlü yürüyüşçülerin niye erkek olduğunu merak etmiş ve şu sonuca varmış: Çok uzun yıllar boyunca yürüyüş yapmak, avarelik etmek erkeklerle kadınlar için farklı anlamlara gelmiş, çoğunluk kadınların görmek için değil, görülmek için yürüdüğüne inanmış. Solnit'e yeniden döneceğiz ama önce kadın ve yürüme meselesine epeyce kafa yoran, bununla kalmayıp Flaneuse: Women Walk the City adlı bir kitap yazan bir başka kadından bahsedeceğim. Lauren Elkin, gerçeğin hiç de sanıldığı gibi olmadığını, Virginia Woolf'tan George Sand'a to Sophie Calle'den Martha Gellhorn'a şehri adım adım gezen ve yaratıcılığının tam da bunu yaparken serbest kaldığını fark eden kadınları anlatıyor. Daha yeni örnekler de veriyor... Mesela büyük şehirleri baştan aşağı kat ederken bir yandan da gördüklerinin karakalem resimlerini çizen Laura Oldfield Ford ya da Londra turuna çıkacaklara mükemmel sesli rehberler hazırlayan modern sanatçı Janet Cardiff... gerçi flaneur'lük etmek için rehbere ihtiyacınız da yok. Belki bir tek Google Maps. Rebecca Solnit'e döneceğiz demiştim ya, bugünlerde onun bambaşka bir yönünü keşfedeceğiz. Requiem for a Dream, Dövüşçü, Siyah Kuğu gibi filmlerin dahi yönetmeni Darren Aronofsky'nin Anne! si, Solnit'i sinema seyircisiyle buluşturan film aynı zamanda. Anne!, eleştirmenlerle seyircileri keskin bir hatla ikiye bölen tuhaf ve sürprizli bir ya seversin ya nefret edersin filmi. Aronofsky şımarıklık etme özgürlüğünü kullanmış diye kestirip atan da var, bugüne kadarki en şairane ve sert filmini çektiğini söyleyen de. İzleyip kendiniz karar verin. Sonuçta işin içinde Aronofsky, Michelle Pfeiffer, Javier Bardem ve Jenniffer Lawrence da var. Eh, bir de söylediğim gibi, feminist edebiyatın güçlü temsilcisi Rebecca Solnit. Hikayenin sürprizini kaçırmak istemediğim için minicik bir özet geçeceğim: Solnit senaryonun yaratıcısı değil, o kısımdan tamamen Aronofsky mesul. Fakat filmin, ancak finalde öğrenebileceğiniz özünü oluşturan şeyi o yapmış ve Hristiyanlığın en temel duasının yeni bir versiyonunu, bir uyarlamasını, tam da feminist bir yazara yakışacak türden farklı bir şeklini yazmış. Burada kesiyorum, dediğim gibi hikayeyi açık etmeye niyetim yok. Ama şunu söyleyebilirim: Filmde kimi izliyorsanız, onun aslında başka biri olduğunu öğreniyorsunuz. İlham kaynağını yitirmiş şair, şair değil. Onun endişeli ve kederli eşi, eş değil. İkisinin evine habersiz gelip yerleşen ve buldukları her şeyi vandalca kullanıp ortalığı darmadağın edenler de misafir değil. Seyrettiğimizde konuşuruz."} {"url": "https://egoistokur.com/rebecca-solnit-feminist-bir-devrim-icindeyi", "text": "Yakındaki Uzak ve Kaybolma Kılavuzuyla tanıdığımız Amerikalı Rebecca Solnit, Encore Yayınları'ndan çıkan yeni kitabında kadın hikayeleri anlatıyor: IMF'nin Fransız başkanının New York'ta Afrikalı bir mülteciye cinsel tacizde bulunması. Yeni Delhi'de tecavüze uğrayan Jhoti Singh'in öldürülmesi. Ohio'daki tecavüz vakası. Güney California'daki kadın katliamı. Hepsi ürpertici, hepsi gerçek. Bir de tabii kitaba adını veren şu bilgiçlik taslayan erkekler meselesi var. Rebecca Solnit, Bana Bilgiçlik Taslayan Adamların Türkçe baskısına nefis bir önsöz yazmış. Orada dikkatimi şu çekti: Solnit, uyuşturucu verildiği için bilinçlerini yitirmiş ve bazıları cinsel saldırıya uğramış kadınların fotoğraflarını çekip Facebook sayfalarına yükleyen Pennsylvanialı bir erkek kolej grubundan, Amerika'da, Avrupa'da, Asya'da, Afrika'da erkek şiddetinin susturduğu. yaraladığı, yok ettiği kadınlardan ve kalbimizin sızısı Özgecan Aslan'ımızdan bahsederken bile umutsuz değil... İki tarafın da özgürleşebilmesi için erkeklerin feminizme, feminizminse erkeklere ihtiyacı olduğunu söylüyor ve Ayrımcılığı tek başına kadınlar yok edemez, tıpkı siyahların ırkçılığı beyazların katılımı olmadan yok edemeyeceği gibi diyor. Ona katılıyor ve kitabını, meseleye uzak olmayan herkese tavsiye ediyorum. Aşağıda yazarın Türkçe baskıya önsözünü okuyacaksınız. Bu kitap, şiddet kurbanı olmamak için harcanan bir hayattan, okuduğumuz haberlerden, şiddet, özgürlük ve adalet hakkında düşünmekten ve toplumsal cinsiyetten ders çıkarıyor. Bölümlerden biri İngiliz yazar Virginia Woolf ve esrarın, karanlığın, bilinemez olanın kullanımı hakkında. Diğer bir bölüm Birleşik Devletler vatandaşı Meksika doğumlu Ana Teresa Fernandez'in resimlerinde anlattığı kadınlar üzerine. Bir üçüncüsü IMF'nin Fransız başkanının, New York'ta Afrikalı mülteciye cinsel tacizde bulunması hakkında. Bir diğeri, Yeni Delhi'de tecavüze uğrayan Jhoti Singh'in öldürülmesiyle başlıyor ve Ohio Steubenville'deki cinsel saldırıyı ve California'nın güneyindeki kadın düşmanı katliamı da anlatıyor. Ve bir de 'bilgiçlik taslayan adamlar' meselesi var; bu adamlara Berlin'den tutun da Rocky Dağları'na kadar her yerde rastlayabiliriz. Bu, hep karşılaştığımız meselelere dair evrensel bir kitap ya da benim San Francisco'daki kendi öznel konumumdan dünyaya bir bakış. Türkiye'deki feminizm ve toplumsal cinsiyet politikaları hakkında pek fazla şey bilmiyorum, ancak biliyorum ki bu meseleler hakkındaki konuşmalar artık evrensel. Bizler, farklı ülkelerde yaşasak da fikirlerimizi, hikayelerimizi, acımızı, ve erkek şiddetinden kurtulmak için duyduğumuz coşkulu arzuyu paylaşıyoruz. Bu şiddet bazı bakımlardan ülkeden ülkeye farklılık gösteriyor, bazı bakımlardansa tamamen aynı. Şüphesiz kadınların tecavüzden, saldırıdan, ev içi şiddetten ya da İtalyan feminist Serena Dandino'nun 'femicide' diye adlandırdığı nefret nedeniyle veya hiçbir hakka, yaşama hakkına dahi sahip olmadığımız düşüncesiyle işlenen kadın cinayetlerinden çok fazla etkilenmediği bir ülke var. Özgecan Aslan'ın korkunç hikayesini takip ettim, ardında büyük bir tepki doğuracak kadar etki yarattı. Dünya üzerinde pek çok defa yaşanan o anlardan biriydi, Hindistan'dan İtalya'ya kadınların, 'Artık yeter!' dediği anlardan biri... Ve erkeklerin, -daha önce hiç olmadığı kadar- kadınlarla birlikte ve kadınlar için bir şeyler yaptığı anlardan biri. Erkeklerin dahli giderek artıyor, birincisi öğrenerek ve durumu anlamaya çalışarak, ikincisi bu suçu işlemeyerek ve üçüncüsü buna kişisel olarak ve kolektif yollardan karşı çıkarak. Bence feminist bir devrim içindeyiz. Ya da belki 1960'larda veya 1840'larda hatta Mary Wollstonecraft'ın Kadın Hakları Savunması'yla 1790'larda başlayan uzun bir başkaldırı sürecinin devamı olan yeni ve güçlü bir isyanın tam ortasındayız. Bu, heyecan verici bir dönem. Dün Washington Post gazetesine baktım; okuduğum haberler arasında Pennsylvania'daki bir kolejin erkek grubu hakkında bir haber vardı. Uyuşturucu verilmiş ve bilinci yerinde olmayan, bazıları cinsel saldırıya uğramış kadınların fotoğraflarının yer aldığı bir Facebook sayfası açan bu grubun önde gelenlerinden biri sayfayı şikayet etmişti. Yine aynı gazetede, kampüs tecavüzlerini takip edip bunları istismar eden bir grubun haberi vardı. Ayrıca kitle tarafından dövülen, sürüklenip ezilen ve yakılan bir Afgan kadının hikayesi. Kuran'da yazılan yükümlülük ve geleneklere uygun olmadığı halde olayı protesto eden kadınlar, kadının tabutunu taşımışlar. Çoğu zaman gazeteye baktığımda pek çok erkek şiddeti ve kadına şiddet haberi görüyorum. Şiddetin yayılması o kadar normal ki, hayatlarımızın her günkü arka planını oluşturuyor ve nadiren sorgulanıyor. Birleşmiş Milletler son raporlarıyla, kadınlara ve çocuklara karşı şiddetin milyarlarca belki de trilyonlarca dolara mal olduğuna dikkat çekti. Bu şiddetin olmadığı ya da radikal bir biçimde azaldığı ve böylece ölümün, yaralanmanın, korkunun, sessizliğin, tehdidin, kısıtlamanın olmadığı bir dünya hayal edebiliyor muyuz? Kadınların güven içinde yaşadığı, erkeklerle eşit haklara sahip olduğu bir dünya hayal edebiliyor muyuz? Edelim ya da edemeyelim; içinde bulunduğumuz bu 10 yılda hayalimizi gerçekleştirme planına yeniden başlayabiliriz. Başladık bile. Bu, bizi canlandıracak olan çok önemli bir şey. Jhoti Singh'lerin, Özgecan Aslan'ların ve adlarını bildiğimiz ya da bilmediğimiz diğer kadınların hayatlarını huzur içinde, dolu dolu yaşayacakları bir dünyaya!"} {"url": "https://egoistokur.com/recep-ivedik-ve-adab-i-muasere", "text": "Egoist Okur'un en sevdiğim yanları, yeri geldiğinde bana aylarca mağarama sığınma özgürlüğü tanıması ve istediğim yazıyı istediğim zaman yayınlamama izin vermesi... Bu yazı, 2008'den geldi. Severek yazmıştım, umarım siz de severek okursunuz. Nereden geldi aklına diye soracak olursanız, son zamanlarda hayvanlara kötü davranışların artması sebebiyle diyeceğim. Nereden mi çıktı? Buyurun, yıllar önce 'Recep İvedik'i, daha doğrusu o tatlıların tatlısı kedili, asansörcü çocuklu sahneyi seyredince yazdığım yazı. Peki ya Recep İvedik? O benim kahramanım olabilir mi? Olur mu olur! Recep ve kedicik; birbirlerini görür görmez 'tanıyan' dünya dışı iki varlık. Bellboy ise onları tehdit olarak algılamayan hatta seven dünyalı, yani filmden mutlu çıkan seyirci. Güzel di mi? Kendinde neye gülüp neye gülmeyeceğimizi belirleme hakkı gören zihniyete zaten kıl oluyordum ama Lars von Trier özentisi 'toplumcu cani' Şavata Bey'in yaptıklarını okuyunca, Recep İvedik kahramanım olsun istedim. Ve mizah ne kadar acımasız ya da kirli olursa olsun, temelde iyi kalplidir, çünkü bir şeylerin değişmesini ister. Bu yüzden statükonun yılmaz savaşçısı sansür, en çok mizah söz konusu olduğunda devreye girer. Sansürcü zihniyet bugünlerde 'Recep İvedik'le uğraşıyor. Sağdan-soldan herkes pek endişeli. Dünyanın en alicenap, en nezih, en erdemli, en entelektüel toplumuyuz ya; 'Recep İvedik' bizi kirletmiş gibi yaparak arındığımızı sanıyoruz. Kaotik toplumların insanları, aynaya bakmayı sevmiyordur belki. Otoriteye yalakalık yaparak var kalabilen otel müdürü ya da içi ancak kızı bir para babasıyla evlenirse rahat edecek olan anne karakteri gibiler, bu filme gülmemişlerse eğer, ne yapalım! Yalnızlığı insan kalabalığına tercih eden Recep'in dünyayı filmlerden öğrenmesine ise hiç itirazım yok. Benim kuşağımdan olup da Stephen King'in 'O' filmindeki palyaçoyu takıntı haline getirmeyen, hatırladığında ürpermeyen kimse yoktur mesela. Recep'in otoyolda ona sarkıntılık eden iri yarı ve sakallı kamyon şoförünü 'Chucky'nin Gelini' diye azarlamasıysa hakikaten çok matrak. Başka bir sürü filme daha gönderme var ama ben en çok 'Blues Brothers' selamını, yani Recep'in gözaltından çıkarken 'onların manevi değeri var' diyerek çocukluk aşkından kalan misketlere sarıldığı sahneyi sevdim. John Belushi için manevi değeri olan şey, büyük aşkıyla geçirdiği tek geceden kalan kullanılmış bir prezervatifti, o ayrı. Bir şey söylerseniz, Bu ne saçma hayat, bu ne dingil hayat, bu ne kopuk hayat, bu ne bohem hayat ya! diye tersleneceğim. Kedileri ve gülmeyi seviyor oluşum bir yana, 'Blues Brothers'ın benim için manevi değeri var."} {"url": "https://egoistokur.com/reklam-edebiyati-bozar-m", "text": "Oysa Şafak reklamda görünen ilk yazar değildi. Ne Türkiye'de, ne de dünyada... Hemingway, Emile Zola, Steinbeck, Faulkner içki, William S. Burroughs, Jack Kerouac kıyafet, Stephen King ve Kurt Vonnegut Jr. kredi kartı reklamlarında oynamışlardı. Pinhan, Mahrem, Araf, Aşk, İskender gibi romanların yazarı Elif Şafak'ın Miles and Smiles reklamında görünmesi son günlerin en konuşulan hadiselerindendi. Basında ve sosyal medyada bir yazarı hangi reklam filminde görmenin bizi mutlu edeceği konusunda fikir teatileri yapıldı, yazarın bundan sonraki romanlarının satış grafiklerinin düşüp düşmeyeceğine dair tahminlerde bulunuldu. Bir köşe yazarı söz konusu reklam filmini, zaten itibar sorunu olan edebiyatımızda saygınlık açısından kusurlu bir davranış diye tarif etti. Bir başkası, Bu filmde oynamanın yazar olarak ona kaybettirdiği kredileri hangi kartla kazanmak niyetinde acaba? diye sordu. Bana gelince; Elif Şafak'ı savunacak değilim ama genel olarak reklam sevmeyen hatta hiç sevmeyen biri olduğum halde şöyle hissettim: Müziğin, resmin, heykelin, dansın, tiyatronun düşük sanat dalları olduğunu mu düşünüyorlardı acaba? Öyle ya, kimse tiyatroculara yahut ressamlara, Niye reklamda oynadın diye sormuyordu. En marjinal, en düzene başkaldıran rock'çılarımız reklamdan reklama koşuyor, kah cep telefon servisi kah sodalı içecek, kah lolipop reklamında boy gösterip duruyorlardı. Hatta özgürlüğün sesini tanıtımını yaptıkları ürünlerde bulduklarını haykırıyorlardı da kimse ağzını açıp bir şey söylemiyordu. Demek ki bu ülkede edebiyata hala inanılıyor, edebiyatçılar kutsal sayılıyor, onlara sıradan insani davranışlar yakıştırılamıyor diye sevinecek oldum. Ama hayır, söz konusu köşe yazarlarının kıyıda köşede kalmış iyi bir kitaptan, adını sanını pek az kişinin duyduğu müthiş bir edebiyatçıdan bahsettiklerine pek az tanık olmuştum. Mesela Bir Düğün Gecesi, Ölmeye Yatmak gibi romanların yazarı Adalet Ağaoğlu İş Bankası reklamına çıkınca kimse bu kadar içerlememişti. Öykücü ve eleştirmen Tomris Uyar'ın Vakko firması için poz vermesi de olay olmamıştı. Edebiyatımızda özellikle 1980 sonrası ortaya çıkan bir reklamcı şairler kuşağı var. Güven Turan, Hulki Aktunç, Haydar Ergülen, Seyhan Erözçelik gibi... Romancı Hakan Bıçakcı gibi günümüzden bazı isimler de sayılabilir. Beyaz eşya, banka, kredi kartı, deterjan ve mobilya gibi birçok ürüne reklam kampanyası tasarlamaları bugüne dek onların edebiyatçılıklarına farklı gözle bakmamızı gerektirmedi. Reklam yıldızlığı konusunda rekor Mark Twain'in. Neredeyse her teklifi kabul etmiş. Demiryolları, içecekler, mobilyalar, ağrı kesiciler... Ama başka edebiyatçılar da var. Kredi kartları: American Express reklamlarında Stephen King, Discover reklamlarındaysa Kurt Vonnegut Jr. rol almış. Alkollü içecekler: Ballantine Ale adlı bira markasının reklamlarında Ernest Hemingway, John Steinbeck, William Faulkner, Paul Gallico gibi çok ünlü yazarlar görünmüş. Vin Martini adlı kokain içeren tropical içeceğin reklamlarında ise Emile Zola, Anatole France, H. G. Wells, Alexandre Dumas, Henrik Ibsen ve Jules Verne kullanılmış. Efsane polisiye yazarı Mickey Spillane'e gelince, o sloganını da kendi yazdığı yüzlerce Miller reklamında boy göstermiş. Mesela Pernod reklamında Hemingway'in yüzünü görüyoruz. Reklam metni olarak da yazarın kaleminden çıkan bir paragraf kullanılmış. O paragrafta da öyel saçma bir hikaye var ki. Buna göre, adamın biri, savaştan yeni dönmüş. Bir krizin tam ortasında. Acı hatıraların ve parasızlığın yarattığı ruhsal sorunlar yüzünden artık yazamıyor, saatlerce daktilosundaki boş sayfaya bakıp duruyor. İşin kötü yanı, parasızlıktan kurtulması için yazması gerek. O da sonunda bir kafeye gidip iki kadeh Pernod içmeye karar veriyor. Üçüncüye parası yok."} {"url": "https://egoistokur.com/replikas-bir-ruh-mistik-ve-tekinsiz-derin-bir-huznu-va", "text": "Şahsen Dışarıda yapılanlara bu kadar benzeyecekse, Türkiye'de niçin rock yapılsın ki diye bir tereddüdüm hep vardı. Burada yapılanın, Batı'daki örneklerinden farklı olması gerektiğini düşünüyordum. Yeni seslere, müzikal deneylere açık olmakla birlikte Anadolu'nun müzik geleneğine yakınlığını da gizlemeyen Replikas ise her zaman, bu tereddüdüme cevap alabildiğim nadir gruplardan biri. Replikas'tan Gökçe Akçelik, Selçuk Artut ve Orçun Baştürk'le yeni albümü konuştuk. Birincisi, bu topraklara has bir rock ve popun nasıl olabileceğinin araştırmasını yaptıkları için... İkincisi, o dönemde yaygınlaşan saykedelik müziğe katabilecekleri şeyler üzerine kafa yorduklarından... Mesela Erkin Koray, Toroslar'dan bir türkü alıp Nazım Hikmet'in şiiriyle yorumlamış ve ortaya saykedelik-progresif karışımı acayip bir parça çıkmış. Bu adamların hiçbiri alelade pop starlar değil; söyleyecek sözü olan müthiş donanımlı müzisyenler. Anadolu ezgileri kullanayım da millet etkilensin diye düşünmemiş, müziğimizin içerdiği orijinal unsurları değerlendirmişler. Bunu matematiksel değil sezgisel yöntemlerle yapmışlardı muhtemelen. Sorsanız belki kendileri de ne yaptıklarını bilmez, olsa olsa hangi enstrümanlarla kaç kaçlık ritimler kombine ettiklerini filan anlatırlar. Anadolu popta bizim sevdiğimiz şey, bir ruh. Mistik bir ruh. Biraz tekinsiz, korkutucu. Ama dünyevi de... Derin bir hüznü var. Anadolu popçular aslında, 16'ncı yüzyıldan beri aşıkların yaptığını yapmış; yani dönemlerinin politik ve sosyal meselelerini söze, müziğe dökmüşler. Takipçileri olarak biz de aynısını yapıyoruz. Sadece dert edindiğimiz temalar farklı. Tabii biz şehir hayatının karmaşıklığıyla ilgileniyoruz daha çok; yola çıkış noktamız bu. Bunu, albümde elektronik seslerle, çevresel gürültülerle, aletlerimizi alışılmışın dışında kullanarak, hatta kimi zaman onları müzik aletleri olmaktan çıkararak yapmayı denedik. 1993'ten beri çok bilinçli olmasak da tam anlamıyla buralarda dolanıyorduk. Fakat Anadolu popun ne kadar heyecan verici ve incelemeye değer olduğunu 90'ların sonunda fark ettik. 2000 tarihli ilk albümümüz Köledoyuran da zaten bu hissiyatın bir sonucuydu. Kapalı ve tutucu değil, başka kültürlere açık bir gelenekselcilikten bahsediyoruz. Cazdan da etkilendik. Ornette Coleman'ın yaptığı işlerden, albümleri artık nihayet caz arşivlerinde yer alan Zakir Hüseyin'den... Burada olana sahip çıkalım, koruyalım tarzında bir muhafazakarlık değil bizimki, Zihnimizi açıp yeni sesler keşfedelim ama burada olanın da farkına varalım gibi bir şey... Sonuçta hiçbirimiz bu şarkılarla büyümesek de zamanla hissetmeye başladığımız aidiyet duygusunu önemsiyoruz. Sen, bu toprakların parçasısın, bu müzik senin seslerinden oluşuyor hissi çok güzel. Kendinde olan ama bilmediğin bir şeyi keşfetmek gibi. Hem aranıza mesafe koyarak dışarıdan bakabiliyorsun ona, hem de işte aynı ruhtansınız. Karacaoğlan'ın bir deyişinden. Çünkü hiçbirimiz hayatta değilken buralarda çok güzel şarkılar yapıldı. O işlerin hepsinin mükemmel olduğunu söyleyemeyiz, seçtiğimiz şarkılar zamanla elenerek, süzülerek gelenler. Fakat 90'larda böyle işler hiç çıkmadı, sonradan keşfedilecek tek bir şarkı bile yok. Güzel ve derin olmak bir yana, enteresan bile değiller. Hiçbir rock grubu çıkıp günün birinde 90'lara vefa borcu ödemek, saygısını göstermek için buna benzer bir albüm yapmayacak."} {"url": "https://egoistokur.com/resad-ekrem-kocunun-istanbul-ansiklopedisi-arsivi-erisime-aciliyo", "text": "İstanbul Ansiklopedisi için yeni bir Eskici Erhan aranıyor! SALT ve Kadir Has Üniversitesi, iki kurumun karşılıklı öğrenmeye dayalı ortak programlar geliştirmesi amacıyla imzaladıkları iş birliği protokolünün ikinci yılında uzun vadeli bir arşiv ve araştırma projesini hayata geçiriyor. Üç yıla yayılacak projeyle tarihçi ve romancı Reşad Ekrem Koçu'nun (1905-1975) yarım kalmış İstanbul Ansiklopedisi'nin basılı ciltleri ve yayınla ilgili muhtelif nitelikte binlerce belge dijital ortama aktarılarak çok yönlü bir çevrimiçi yazılım aracılığıyla erişime açılacak. Reşad Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi için yaptırdığı yapı çizimlerinden bir seçki. Koçu, İstanbul'un muazzam kütüğünü oluşturmak üzere 1944'te başladığı etraflı kaynak tarama ve madde yazımı çalışmalarını 1973'e kadar sürdürür. Sokaklardan mimari yapılara, mühim ya da alelade şahıslardan şehrin adetlerine, tarihi olaylardan şehir efsanelerine nice konu hikayemsi anlatımlarla ve resimlemeler eşliğinde kayda geçirilir. Dönemin değerli tarihçi, edebiyatçı, akademisyen ve sanatçılarının katkıda bulunduğu İstanbul Ansiklopedisi, tezkirecilik geleneğiyle Batılı ansiklopedizmin -Koçu'nun kişisel ilgileri çevresinde şekillenen- benzersiz bir karışımı olur. Yalnızca bir başvuru kaynağı, bir tanıklıklar derlemesi ya da İstanbul'a dair her şeyi içerme çabasında devasa bir girişim değil; bütün bu malzemeyi belirli önem hiyerarşileri ve içerme/dışlama stratejileri doğrultusunda işleyerek kendine has bir İstanbul fikri ya da imgesi inşa eden sıra dışı bir çalışmadır. Koçu hayattayken ancak G harfine kadarki ilk 11 cildi basılabilmiş olan İstanbul Ansiklopedisi'nin sonraki ciltlerinin ham malzemesini oluşturan belgelerin akıbetiyse hep bir merak ve tartışma konusu olmuştur. Reşad Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi'nin yayımlanmamış S cildi için madde listesi. Kadir Has Üniversitesi'nin bu yıl, yaklaşık 20 bin ögelik bir belge grubu halinde devraldığı İstanbul Ansiklopedisi Arşivi, Koçu'nun tasarı aşamasında kalmış gelecek ciltler için derleyip kurguladığı, yer yer kaleme aldığı kapsamlı malzeme ile şahsi kütüphanesinden 1460 yayını içeriyor. SALT'ın geliştirilmesini üstlendiği ortak proje, İstanbul Ansiklopedisi'ni çevrimiçi erişime sunarken söz konusu arşivi gün yüzüne çıkararak çeşitli araştırma disiplinlerinin perspektifinden değerlendirilmeyi hak eden bir veri birikimini incelemeye açmaya hazırlanıyor. İstanbul Ansiklopedisi Arşivi, Koçu'nun çalışma yöntemlerine ve dolayısıyla 20. yüzyılın ikinci yarısında kısıtlı imkanlarla çok ciltli ve yazarlı bir yayın üretmeye dair verdiği fikirler açısından bir tür medya arkeolojisi laboratuvarı niteliği taşır. G-Z arası ciltlerde yer alması planlanmış ve arşivde bir listesi de bulunan maddelerin taslakları, yayımlanmış ciltlerdeki bazı maddelerin erken versiyonları, Koçu'nun kimi durumlarda malzemeye göre maddeler derlediğini düşündüren bağımsız metinler ile fotoğraf, çizim ve alıntılar gibi büyük bir çeşitlilik arz eden belge grubu, ansiklopedinin karmaşık ve çok katmanlı oluşum sürecini ayrıntılandırır. SALT ve Kadir Has Üniversitesi'nin ortak projesi, bu bağlamda disiplinlerötesi fikir alışverişleri ve çalışma yöntemlerine olanak tanıyacak şekilde uzman ekipleri bağımsız araştırmacılarla bir araya getiriyor. Arşivin kataloglanmasında makine zekasından yararlanılması planlanan proje, içerikler arasında bağlantılar kurarak yeni araştırma konularının önünü açacak bir çevrimiçi yazılımın sunumuyla tamamlanacak."} {"url": "https://egoistokur.com/resat-ekrem-kocunun-pesinde-istanbul-hic-bitme", "text": "Reşat Ekrem Koçu'nun peşinde: İstanbul hiç bitmez! Çayı bitirip kubbenin üstüne çıkıyorum, önümde alabildiğine geniş bir Haliç manzarası. İstanbul'a bir daha aşık oluyorum. Yetim Ahmet sevdiğine kavuşmanın hayalini nasıl kurmuştur, onu düşünüyorum. Aşk İstanbul'da başka, Haliç kıyısında bambaşka... Tarihin içinde geziyorsun Haliç'te. İşte hamamın hemen aşağısı Blakherna Kilisesi. Meryem Ana'nın siluetinin İstanbul'u koruduğuna inanılan yer. İstanbul hep aşk, İstanbul hep tevatür, İstanbul hep gizem, İstanbul hiç bitmez. Masal Balat'ın çarşısında başlıyor. Ben akşamüstü olduğunu hayal ediyorum. Günün hafiflediği bir saatte, esnafın, taburelerini dükkanların önüne atıp birbiriyle şakalaştığı bir saat mesela. Eskici Güzeli Yetim Ahmet ilk görüşte aşık olur Şalcı Buhuraçi'nin kızı Musevi Güzeli Buhurika Hanım'a. Sonra da kalbinde o aşk ateşiyle çalıştığı Hançerli Hamam'a gider ve kapısında oturup kara kara düşünmeye başlar. Yetim Ahmet bu sevdayla yediği kuru ekmekten de kesilir ve eskici sandığı başında elinden iş çıkaramaz olur. Aşk, insanın aklını başından alan. Aşk, insanın aklını başına getiren. Bir sultanın da bir eskicinin de hayatını değiştiren. Başımı İstanbul Ansiklopedisi'nden kaldırıyorum. Arka sokağımın adının da Bekri Mustafa olduğu geliyor aklıma. Daha bir ete kemiğe bürünüyor masal. Zaten Reşad Ekrem Koçu öyle anlatıyor ki gözünüzde canlandırmamanız imkansız. Ahmet'in bu güzelliğine yüzündeki hüzün de etkilenince Bekri Mustafa gibi benim de meselem oluyor Eskici Güzeli Yetim Ahmet ile Musevi Güzeli Buhurika Hanım'ın kavuşması. Merakla okumaya devam ediyorum. Yüzme biliyor musun? diye sorar Bekri Mustafa Ahmet'e. Ondan olumlu cevap alınca da hemen planını uygulamaya başlar. O gece Buhurika Hanım'ın yaşadığı Erguvanlı Yalı'nın tam önünden, Haliç'in derinliklerinden bir ses yükselir. Buhurika Hanım! Buhurika Hanım! Hançerli Hamam'da Eskici Yetim Ahmet'ten bir oğlun olacak, dünyaya sultan olacak der. İkinci seslenişte yalının pencere kepenkleri açılır ama denizde yüzerek kaçan Yetim Ahmet'in yakamozlarından başka bir şey göremezler. Yetim Ahmet'i kayıkta bekleyen Bekri Mustafa Aman oğlum der, Dikkat et, yarın hamama Yahudiler gelecek, sakın renk verme Beraberce sabah namazını Yavedud Mescidi'nde kıldıktan sonra ayrılırlar. Ertesi gün aynen Bekri Mustafa'nın dediği gibi olayın aslını merak eden birkaç Yahudi hamama gelir ve Ahmet'e sorular sorarlar. Ahmet ise tembihli olduğu için adamların şüphelenmeyeceği cevaplar verir. Vaka bütün Balat'a yayılır. Hançerli Hamam Musevi müşterilerin akınına uğrar. Görenlerin güzelliğini anlata anlata bitiremedikleri Yetim Ahmet artık Buhurika Hanım'ın rüyalarına girmektedir. Alnı kaküllü, yanağı gamzeli, ağzı gülbeşeker, dudağı yakut, gazal gözlerinde kirpikleri oya diye tarif ettikleri Ahmet aklından çıkmıyordur. Babam bu delikanlıyı yalıya almakta neden tereddüt ediyor. Alsın da dünyaya sultan olacak oğlanı bir an önce doğurayım demeye başlamıştır. Nihayet bir hafta sonra denizden son ihtar gelir... Buhurika Hanım, devlet kuşu uçuyor. Bunun üzerine Şalcı Buhuraçi'nin ailesi toplanırlar ve Bize lazım olan eskici değil, hanım kızımızın ondan doğuracağı oğlandır ki dünyaya sultan olacaktır. Döl aldıktan sonra zifafın haftasında boğup laşesini denize atarız derler. Buhuraçi bunu nimet bilip odalarını gösterir. Yetim Ahmed Bostancıbaşı'nın ayağına düşüp Gençliğime, güzelliğime acı, bana siyaset etme, bir günlük güveyim diye yalvarır. Bostancıbaşı da Seni padişahımıza götüreyim, ola ki o haline acır da seni nigarına bağışlar der. Bunu işiten Buhurika Hanım da Beni de götür ki padişahımıza, erimin halası için beraber yalvaralım der. Bostancıbaşı neferlerine emir verir, Bu civanla bu nigarı kayığa bindirin der. Kancabaşa kayık yalıdan ayrılınca görürler ki Bostancıbaşı Ağa tebdili kıyafet eylemiş Bekri Mustafa'dan başkası değildir. Masalın mutlu sonla bitmesi sanki sevdiğine kavuşan benmişim gibi içimi aydınlattı. Masalla dünya arası bir yerde, tam da Balat'ta, acaba ne kaldı bu masaldan geriye merak ettim. Yetim Ahmet ile Bekri Mustafa'nın namaz kıldığı Yavedud Mescidi'ni biliyordum. Hatta Evliya Çelebi, İstanbul'un fethi sırasında Yavedud Sultan'ın şehrin içinde olduğu ve muhasaranın elli üç gün sürmesine onun sebep olduğunu, Türk ordusunun ancak onun ölümünden sonra şehri zaptettiğini söyler. Ayvansaray'daki güller içerisindeki türbe Eskici Güzeli Yetim Ahmet'ten başka kim bilir kimlerin aşk dualarını dinlemişti. Peki Hançerli Hamam duruyor muydu acaba? Masala o kadar inanmıştım ki mescidden biraz yukarı doğru yürüsem hamamı elimle koymuş gibi bulacağımdan emindim. İstanbul Ansiklopedisi'nin içinden çıktım, elime Ahmet Faik Özbilge'nin Fener Balat Ayvansaray kitabını alıp dışarı çıktım. Balat'tan Eğrikapı'ya doğru yürürken bir yandan da nasıl olup da hamamı hiç görmediğimi düşünüyordum. Fener Balat Ayvansaray'ın bu bölge üzerine yazılmış en iyi kitap olduğunu düşünüyorum. Sizi yormadan tatlı bir yürüyüş sırasında merak edebileceğiniz bütün soruların cevaplarını önünüze seren, bilgiyle sizi boğmayan ama aklınızda da şüphe bırakmayan bir kitap. Özbilge, hamamın bir ara fırın olarak kullanıldığını yazıyordu ama bahsettiği sokağa geldiğimde ortada fırın da yoktu. Yolun ortasında elimde fotoğraf makinesiyle çaresizce dururken tam yanımdaki büyük demir kapıdan bir adam nereyi aradığımı sordu. Buralarda bir yerde bir hamam olması gerekiyor dedim. Gel! Gel! Burası dediler. Beyaz atletli, üstü başı makine yağı içinde, saçı sakalı birbirine karışmış iki adam küçük taburelerde oturmuş çay içiyorlar... Burası gerçekten hamam mıymış? diye soruyorum. Ortalıkta bir sürü demir yığını, ne işe yaradığını bilmediğim aletler. Bir atölye ama ne olduğuna dair bir fikrim yok. Dağınıklığın arasından kubbeyi işaret ediyor adamlardan biri. Kubbeyi görünce ikna oluyorum. Otur bir çay iç, öyle çıkarsın. Atölyeyi işleten iki adam da eski Balatlı çıkıyor. Hamam olduğu zamanı biliyorlarmış, onlar da gelirmiş. Eskiden çok iş yeri olduğu için işçiler hep buraya yıkanmaya gelirmiş. Sonra bir süre fırın olmuş, fırından sonra da demir atölyesi... Ve yine bütün eski Balatlıların dediği gibi Rumlar varken buraları daha temiz, daha yaşanılasıymış. Bir bardak çay eşliğinde kısa Balat tarihi. Çayı bitirip kubbenin üstüne çıkıyorum, önümde alabildiğine geniş bir Haliç manzarası. İstanbul'a bir daha aşık oluyorum. Yetim Ahmet sevdiğine kavuşmanın hayalini nasıl kurmuştur, onu düşünüyorum. Aşk İstanbul'da başka, Haliç kıyısında bambaşka... Tarihin içinde geziyorsun Haliç'te. İşte hamamın hemen aşağısı Blakherna Kilisesi. Meryem Ana'nın siluetinin İstanbul'u koruduğuna inanılan yer. İstanbul hep aşk, İstanbul hep tevatür, İstanbul hep gizem, İstanbul hiç bitmez. Adamlara teşekkür edip ayrılıyorum. Erguvanı tek tük kalan yalısı ve Yahudisi ise ne yazık ki kalmayan Balat'tan Bekri Mustafa'nın mezarına doğru yol alıyorum. Benim hikayesi bol, tevatürü bol, imanı güçlü, gönlü hep açık memleketim. Sen ne güzelsin tanımadığım sofralarda, soluğumun kesildiği her anda uzatılan bir bardak çayda, sorgulamadan inandığım her güzellikte. Siz ister inanın inanmayın ben Balat'ın bir sokağında Eskici Güzeli Yetim Ahmet ile Musevi Güzeli Buhurika Hanım'ın torunlarının yaşadığına ve onların da ilk bakışta aşkı aradıklarına eminim. Sultan İbrahim'den bu yana aşk mevzuunda değişen bir şey olmamıştır zira. Karşılıksız yardımlarda olmadığı gibi."} {"url": "https://egoistokur.com/richard-brautiganin-baslattigi-siir-ve-tohum-hareket", "text": "1960'ların alışverişten ve özel mülkiyetten arınmış bir toplum hareketi olan Diggers belki başarılı olmadı ama Amerikalılara hiç değilse bir şeyi öğretti: Tohumların korunmasının her zamankinden daha önemli olduğunu. Beat Kuşağı şair ve yazarları arasındaki en ilginç isimlerden biri olan Richard Brautigan'ın Please Plant This Book adlı altıncı şiir kitabına birkaç yıl önce Paris'te bir sahaf dükkanında rastlamış ve ilk görüşte aşık olmuştum. Neden o zaman yazmadım acaba? Eh, belki de doğru zamanı beklemişimdir. Burroughs, Ginsberg, Kerouac ve diğerleri: JUST BEAT IT! 1960'ların alışverişten ve özel mülkiyetten arınmış bir toplum hareketi olan Diggers başarılı olmadı belki ama Amerikalılara hiç değilse bir şeyi öğretti: Tohumların korunmasının her zamankinden daha önemli olduğunu. Amerika'da Alabalık Avı, Karpuz Şekerinde gibi kitaplarıyla tanıdığımız Richard Brautigan'ın ilk olarak 1968 Mart'ında yayımlanan Please Plant This Book adlı altıncı şiir kitabı da bu hareketin bir parçası sayılabilir. Kaliforniya'ya Özgü Kır Çiçekleri, Aynısefa, Havuç, Marul, Lahana, Kabak, Kır Papatyası, Maydanoz. Brautigan, N'olur, bir zamanlar sayfalarını çeviren şefkatli ellerin hayat verdiği bir kitap olduklarını anlatan bu çiçeklerle sebzeler sulayıp büyütsün yirmi birinci yüzyılı, diye yazmış. Aradan onca yıl geçtikten sonra bugün tohumun önemini herkes kavramış durumda. Çevremizi saran tüm çiçeklerin ve sebzelerin bir tarihi olduğunu artık biliyoruz, ata yadigarı tohumları korumak için stratejiler üretmemiz gerektiğinin farkındayız. Tohum yetiştirmenin yollarını keşfetmeye çalışıyor, kontrolsüzce kullanılan kimyasal gübrelerle savaşıyor, birbirimizle deneyim paylaşımları yapıyor hatta tohum bankaları bile kuruyoruz. Semina, 1955'ten 1964'e kadar çıkan deneysel ve provokatif bir edebiyat dergisiydi. 1950'lerde ve 1960'larda Los Angeles çevresinde ortaya çıkan caz, uyuşturucu ve hippi romantizminden, Avrupa'daki avangart sanat akımlarından, pornografiden ve elbette beat kuşağından ilham aldı. Kadrosunda ana akımın dışında üreten müzisyenler, yazarlar ve sanatçılar vardı. Wallace Berman, sadece dokuz sayı çıkabilen derginin içine, bizzat yaptığı resimleri, kendi çekip bastırdığı fotoğrafları, beat şairi dostlarının Semina'ya özel yazdığı şiirlerin fotokopilerini yapıştırıyordu. Evet, doğru okudunuz, yapıştırıyordu... Zaten aşağıda da görüyorsunuz. Her şey elle yapıldığı için dergi sınırlı sayıda üretiliyor ve postayla dağıtılıyordu. Bir not: Berman'ı Easy Rider filminde küçük bir rolde, üstelik tohum ekerken izlemiştik. The Festival of Growing Things, yani Büyüyen Şeyler Festivali, 1967'de Marin County'de düzenlenen iki günlük, unutulmaz bir etkinlikti. Konserleri izleyenlere ücretsiz çiçek tohumu paketleri dağıtılmıştı. Bu tohumların üzerinde herhangi bir bir etiket yoktu, tanıtım posterinde sadece Ücretsiz tohumlar ifadesi yer almıştı. Öte yandan arka plandaki resimden bu ücretsiz tohumların marihuana olduğu anlaşılıyordu. Cumartesi günü sahneye şu gruplar çıkmıştı: Quicksilver Messenger Service, Steve Miller Band, Blue Cheer, Sandy Bull, Hugh Masekela, Congress of Wonders, Charlatans, Ace of Cups, Wildflower ve Mt. Rushmore. Pazar gününün listesiyle Şöyleydi: Big Brother and The Holding Company, County Joe and The Fish, Sandy Bull, Congress of Wonders, Charlatans, Wildflower, Mt. Rushmore, Ace of Cups ve The Phoenix."} {"url": "https://egoistokur.com/roald-amcaya-sevgilerle-iyi-ki-dogdun-matild", "text": "Roald Amca'ya sevgilerle: İyi ki doğdun Matilda! Roald Amca'ya sevgilerle: İyi ki doğdun Matilda! Hayatın bazen bize küçük oyunlar oynadığı kesin. İşte yine şakasını yapıyor: Bu yıl Matilda da 25 yaşında! 1988'de ilk kez basılan Matilda, dünyanın en ünlü çocuk kitabı yazarlarından Roald Dahl'ın bana göre en güzel kitabı. Türkiye'de daha çok Charlie'nin Çikolata Fabrikası kitabıyla tanınan Roald Dahl, imza attığı birbirinden farklı işlerle, çok yönlü bir yazar olduğunu yıllar boyu kanıtlamış. Onun muhteşem metinlerine benzersiz çizimleriyle eşlik eden Quentin Blake ise, sanki Dahl'ın ekürisi olmak için yaratılmış. Matilda, kara gözlü, zeki, duyarlı ve kitap kurdu bir küçük kız... Pek yaşının insanı değil. Yaşıtlarından çok daha akıllı ve zamanının çoğunu kitap okuyarak geçiriyor. Kitabın başında 4 yaşındayken tanıştığımız Matilda, ilerleyen sayfalarda ilkokula başlıyor. Pratik hatta üstün zekası, alışılmadık olgunluktaki davranışları ve derslerindeki başarısı elbette diğer çocuklardan farkını ortaya koyuyor. Onu ilk keşfeden kütüphane görevlisi Bayan Phelps'ten sonra öğretmeni Bayan Honey oluyor. Matilda'nın en büyük şanssızlığı ise, akla hayale gelmeyecek kadar umursamaz ve kötü kalpli bir aileye sahip olması. Üçkağıtçı babası Bay Wormwood, suratsız annesi Bayan Wormwood ve dünyadan bihaber abisi Michael'la yaşamak Matilda için pek de kolay değil. Okul müdürü Bayan Trunchbull ise bambaşka bir kabus Matilda için. Bu açıklamalardan sonra onun hikayesini, Külkedisi gibi bir aile dramı zannedenler, kitabı gözyaşları içinde okumaktan korkanlar olabilir. Bilakis; Matilda ailesine karşı son derece sabırlı, zekice ve başa çıkılamaz bir mücadele veriyor. Kendini kurtaran ise bir beyaz atlı prens değil, yine kendisi oluyor. Daha fazla bilgi vermesem iyi olur, çünkü Matilda baştan sonra heyecanla okunabilecek bir kitap. Sadece çocuklara değil, anne babalara, abi ablalara, herkese şiddetle tavsiye ederim. Bu noktada önemli bir not düşmem gerek: Matilda, elimdeki kopya gibi YKY'den değil uzun süredir Can Yayınları'ndan Can Çocuk çatısı altında çıkıyor. Bu yıl 14. baskısını yaptı. 1990'da hayatını kaybeden İngiliz yazar Roald Dahl, bugün yaşasaydı 97 yaşında olacaktı. Onun hakkında söylenecek çok şey var, belki Kasım'da ölüm yıldönümünde onunla ilgili uzun bir yazı yazabilirim. Roald Dahl'la ilgili söyleyebileceğim en önemli şey, onun benzersiz mizah anlayışının çocuklara ilaç gibi geldiğinden emin olduğumdur. Matilda'dan sonra en sevdiğim kitapları sırasıyla; George'un Harika İlacı, Cadılar, Büyülü Parmak ve henüz Türkçeye çevrilmeyen The Enormous Crocodile. Roald Dahl'ı elbette Türkçe çevirileriyle okumak büyük lüks. Ama şansınız varsa, orijinallerini de okumanızı tavsiye ederim. Dahl'a sadece çocuk kitapları yazarı demek de büyük haksızlık olur. Zira birçok senaryoya ve büyükler için yazdığı birçok kitaba da imza atmış bir dahi. Bir James Bond klasiği olan You Only Live Twice'ın ve Alfred Hitchcock Presents dizisinde yer alan birkaç bölümün senaryosu onun elinden çıkma. Bu kısım, bir Hitchcock hayranı olarak beni özellikle heyecanlandırıyor. Ayrıca Gremlinler, Fantastic Mr. Fox filmleri yine Dahl'ın kitaplarından uyarlama. Charlie'nin Çikolata Fabrikası ve Matilda'nın da sinemaya uyarlandığını hatırlatmak isterim ancak ne yazık ki ikisi de kitaplarının tadını vermiyor. Roald Dahl'ın hakkını vermek içinse, çok daha uzun ve sadece ona adanmış bir yazı gerekiyor."} {"url": "https://egoistokur.com/robert-redford-ne-biliyorsunuz-belki-de-hicbir-zaman-gercekten-guzel-olmamisimdi", "text": "Dünyanın en yakışıklı aktörlerinden ve müthiş birkaç filmin yönetmeni. Başka işleri de var. Genç sinemacılara eğitim ve maddi destek sağlayan Sundance Institute'un kurucusu. Steven Soderbergh, Quentin Tarantino, Darren Aronofsky, Wes Anderson ve David Fincher gibi ünlü sinemacıları keşfeden hatta yetiştiren adam. Sundance adında bir televizyon kanalının da sahibi. Kanalda siyasi meselelerle, düşüncesizce yok etmeye çalıştığımız dünyamızla, kadına karşı şiddetle, daha doğrusu insanlığın karanlık yüzüyle mücadele eden filmler ve belgeseller yayınlıyor. İki Oscar'lı bu dev oyuncuyla Sundance Channel'ın Türkiye'de, Digiturk'te yayına başlaması sebebiyle buluştuk. İtiraf edeyim, hayatımın en heyecanlı röportajlarından biriydi. 76 yaşındaki Redford, Merak etme, ben senden daha heyecanlıyım falan dese de kar etmedi. Karşımda oturan adam tek kelimeyle büyüleyiciydi. O kadar ki yanından ayrılırken onu bir daha göremeyeceğim için azıcık üzüldüğümü bile hissettim. Filmler ikiye ayrılıyor. Bir grupta, Hollywood'un hükmettiği mainstream sinemanın ürünleri var. James Bond ve Yüzüklerin Efendisi serileri bu gruba giriyor. Kalabalık seyirci kitlelerine seslenen pahalı, parayı konuşturan prodüksiyonlar... Bazılarını seviyorum, epey eğlenceliler. İkinci gruptakilerse küçük bütçelerle üretilen bağımsız yapımlar. Tabii durum ülkeden ülkeye değişiyor. Fransa'da mainstream diye bir şey yok mesela. Sizin ülkenizde de bu ayrım çok net değil. Türk filmlerini seyrederken Bu ana akım, bu bağımsız demiyoruz. Bu bir film diyoruz. Mainstream diye nitelenebilecek filmleriniz sadece Amerikan sinemasına, Hollywood'a öykünenler. O yüzden de aslında çoğu Türk filmi bağımsız sayılır. Ama siz, bağımsız filmleri niçin önemsediğimi sormuştunuz. Çünkü mainstream filmlere bir alternatif oluşturuyorlar. Görkemli prodüksiyonlarda rastlayamadığımız yeni anlatım dillerinin var olabileceğini görüyoruz. Karşımızda gerçek hayata benzeyen hikayeler ve gerçek hissi veren insanlar oluyor. Özetle bağımsız sinemacılar daha hümanist filmler üretiyor. Oyunculuğu bırakmadım ki. Mesela bu yıl çok güzel 2 filmde rol aldım. The Company You Keep ve All is Lost. Halbuki aktörlük hala en sevdiğim iş. Tabii 1989'da Sundance Enstitüsü'nü kurduğumda bu işe mecburen ara vermiştim. Sonuçta ortada kar etmeyi hedeflemeyen ama ihtiyaçları her geçen gün artan bir organizasyon vardı, hepimiz deli gibi çalışıyorduk. O dönem Benim Afrikam ve Ahlaksız Teklif gibi çok az filmde rol aldım. Neyse ki sonunda Sundance Enstitüsü kendi kendisini döndürebilecek hale geldi. Gerçi sular durulmuş sayılmaz. Bir süre önce Sundance bünyesinde üretilen filmleri seyirciyle daha kolay buluşturmamızı sağlayacak bir yol aramaya karar verdim. Her yıl düzenlediğimiz Bağımsız Sundance Film Festivali vardı ama bir televizyon kanalı kurarsak daha fazla seyirciye ulaşacaktık. En önemlisi dağıtım sorunu ortadan kalkacaktı. Fakat sormak istediğim şey başka... Filmde anlatılan karakter gibi siz de olağanüstü yakışıklı bir erkek olarak tanındınız. Ah, bundan emin olamazsınız. Kim bilir, belki de hiçbir zaman o kadar yakışıklı biri olmamışımdır. O film aydınlıkla karanlığın, iyiyle kötünün, güzelle çirkinin savaşını anlatıyor. İki erkek kardeş var. Biri çok yetenekli ve cazibeli. Ama ruhunda kontrol edemediği bir karanlık var. Ötekiyse iyi kalpli ve aydınlık. Ama işe bakın ki sıradan görünüşlü hatta çirkin. Hikayeyi bize o anlatıyor. Ama süsleyerek... Çünkü abisini hep kıskandığı için sonradan öyle vicdan azabı duyuyor ki çareyi onun güzelliğini abartmakta buluyor. Romanda açıkça böyle değildi belki ama ben filmi yönetirken bu şekilde yorumladım. Güzellik kafa karıştırıcıdır. Sorunuza dönersek, bazen insan suçluluk duygusunun ağırlığından kurtulmak için bile birisini olduğundan güzelmiş gibi hatırlayabilir. Kesinlikle. Hiç şüpheniz olmasın. Mesela Sundance olarak ileri düzeyde bazı laboratuvar programlarımız var, bunlarla sinemacılarınıza teknik destek vermeye hazırız. Ayrıca ticari kanallarda gösterim şansı bulamayacak filmlerinizi de yayınlayacağız. En önemlisi kaliteli Türk filmleri Sundance Chanel'ın yayınlandığı bütün ülkelerde seyredilebilecek. Sundance Productions için All the President's Men Revisited diye bir film yönetiyorsunuz ve yıllar önce Dustin Hoffman'la oynadığınız Oscarlı All the President's Menin gerçek hikayesini anlatıyorsunuz. Evet, 1973'te Amerika'yı altüst eden siyasi Watergate Skandalı'nı ortaya çıkaran iki gazeteciyi anlattığım yeni bir belgesel bu. Çok basit: Geçmişle günümüzü karşılaştırabilmek için... 70'lerin başında Amerika'da gazeteciliğin altın çağı yaşanıyordu. Bu mesleğin ahlaki bir değeri, önemi vardı. Politik meselelerde hakikati ortaya çıkarmak için deli gibi çaba harcıyor ve çoğu zaman da iktidarla savaştan muzaffer çıkıyorlardı. Bugün Amerika'da gazetecilik tüyler ürpertici bir şekilde değişti. Çok fazla bilginin, çok fazla haber kanalının; internetin, Twitter'ın, Facebook'un kayda değer bir etkisi var. Herkes gerçeğin peşinde ama gerçek, olaylara nereden baktığınıza göre değişiyor. Hangi haber kanalına göre gerçek? Sağ kanattan olanların, mesela Fox News'un yorumu başka, sol kanattan olanların başka. Bu fazlalık özgürlük anlamına da gelebilirdi ama doğrusu günümüzde daha çok bilgi kirliliği anlamına geliyor. Watergate Skandalı 1973'te yaşandı. Gazeteci Bob Woodward ve Carl Bernstein tüm ülkeyi ilgilendiren bu yolsuzluğu ortaya çıkarabildiler. O günlerde politikacıların kapalı kapılar ardına saklanması kolaydı. Bugün işler böyle yürümüyor. Fakat çelişkili bir biçimde her şey o kadar ortada ki bu karmaşa içinde hakiki bilgiye ulaşmak da imkansız. O yüzden Watergate Skandalı bence müzede saklanacak kadar kıymetli, çünkü bir daha asla böyle bir şey yaşanmayacak. Yaşansa bile bunu mesleği gazetecilik olan iki sıradan adamın ortaya çıkarması mümkün olmayacak. Doğrusu eskisi kadar emin değilim. Sanat dünyayı değiştirmemizi sağlamaz, bize dayanma ve mücadele gücü verir, hepsi bu. Galiba dünyayı sadece moda değiştirebilir. İşin kötüsü ondan da hazzetmiyorum. Şaka bir yana, her şey hızla değişiyor. Üstelik değişim epeyce karanlık ve şiddetli. Sandığımızdan daha güçlüyüz. Seçme şansımız var. Ya değişime karşı çıkacağız, ya da ona ayak uyduracağız. Siyasi ortama bakın, bizim sağ kesimde kendilerine Tea Party adını veren bir grup var. Muhafazakar değerlere sıkı sıkıya bağlılar, aynı kalmakta direniyorlar. Oysa değişimin kaçınılmazlığını kabullenirsek işler bir parça kolaylaşır. Obama'nın yeniden başkan olduğu son seçimlerden sonra kara bulutların bir parça dağıldığını söyleyebilirim."} {"url": "https://egoistokur.com/roboski-utanci-unutmamak-ici", "text": "Hatırlamak ve hatırlatmak; katliamlarla yüzleşmenin, adalet talebinin, ikiyüzlü sistemi rahatsız etmenin ilk adımıdır fakat tarihi o kadar katliamlarla, suikastlerle dolu bir ülkede yaşıyoruz ki, bazen aynı güne iki anma düştüğü bile oluyor: Devletin fiziksel ve sözel şiddetine maruz kalanlar olarak hiçbir şeyi unutmuyoruz, unutamıyoruz. İmkanı yok. Antropolog Müge Tuzcuoğlu, Roboski için derlediği, hem Türkçe hem Kürtçe basılan İstenmeyen Çocuklar kitabına Roboski Katliamı'nı Hatırlamak ve Hatırlatmak alt başlığını seçmiş. Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ait savaş uçaklarının bombalaması sonucu parçalanarak can veren 34 köylünün yaşadığı Roboski'yle ilgili üç yılda o kadar çok yazı okuduk ki... Köye giden sosyologlar, pedagoglar, yazarlar, sanatçılar oradaki hayatın işleyişini, sınır yaşamının zorluklarını, insanların üzüntülerini, devletten kuru bir af bekleyen halkın Tazminatsa tazminat, daha ne istiyorlar! vicdansızlığıyla uğradıkları yıkımı dillerinin döndüğünce anlattılar. Paneller, yürüyüşler, anmalar yapıldı, üniversite kampüslerinde temsili mezarlıklar oluşturuldu, Roboskili aileler kanallarda, gazetelerde meramlarını anlattı. Hepsini çok önemsiyorum; kendince Roboski'yi anlatan bu kitabı da toplumsal hafıza ve yüzleşme açısından çok yararlı buluyorum. Sahi, bir parça vicdan muhasebesi yapan herhangi birinin Roboski sürecinde yaşananları unutması mümkün mü? Kendi vatandaşına bir özrü çok görüp, ona terörist, kaçakçı, isyancı diyerek katliamı meşrulaştıran devlet erkanını... O kadar yükseklikten Ahmet'i Mehmet'i nasıl ayıralım yahu pişkinliklerini... Bunu sürekli gündemde tutanlara Yatıp kalkıp Uludere diyorsunuz, her kürtaj bir Uludere'dir aymazlıklarını... Şimdiye kadar hiçbir sorumlunun yargılanmadığını söyleyen gazetecilere tasmalı, araştırma komisyonu kurup katliamın örtbas edilmesine izin vermeyen vekillere nekrofil diyen zehirli dilleri... Unutmadık. Dersim için gerekirse dilenen özrün mevzu Madımak olduğunda nasıl hayırlı olsuna dönüştüğünü, referandum döneminde 12 Eylül kayıpları için kürsülerden akıtılan gözyaşlarının, Roboski dendiğinde yerini TOMA'lı, biber gazlı saldırıların aldığını; dev bir riyakarlık çukurunda debelendiğimizi de unutmadık. Roboski utancı her geçen gün daha da perçinleniyor. Sanırım bütün kimliklerimizden soyutlanarak, önce olmayı öğrenmemiz gerek. Başkalarının acılarını hissedebilmek için. Ve kalbimizdeki nefret yükünden kurtulmak, sevmeyi öğrenebilmek için."} {"url": "https://egoistokur.com/rocio-bonillaya-sordum-opucuk-ne-renkti", "text": "Küçük kahramanımız akıllı. Kırmızı uğurböceklerini, mavi gökyüzünü ve sarı muzları nasıl resimleyeceğini çok iyi biliyor. Penguenlerin, gorillerin hatta havai fişeklerin resmini yaparken de bin çeşit renk kullanıyor. Fakat sıra bir öpücük çizmeye gelince, işler karışıyor... Çünkü öpücüğün ne renk olduğunu bilmiyor! Bir resimli kitap için gereken ilham, herhangi bir yerden gelebiliyor. İşittiğim bir cümle veya manava giderken yolda şahit olduğum bir olay... Eskiden en büyük ilham kaynağım, çocuklarımdı, kitaplarımı onların düşünme biçimlerini, yaşamı algılayışlarını, olaylara gösterdikleri tepkileri gözlemleyerek yaratıyordum. Tabii şimdi üçü de artık birer yetişkin. Ne zor bir soru bu! Her öpücük eşsizdir ama bence benim öpücüklerim çoğunlukla pembe veya kırmızı. Yeşil veya mavi de olabiliyorlar. Sanırım tüm öpücüklerim aynı renk değil, zamana veya öptüğüm kişiye göre değişiyor. Başka ülkelerdeki okurlarımın düşüncelerini bilmiyorum ama İspanya'daki küçük okurlarımın sevdiğini hissediyorum. Bir kere onlardan sürekli eğlenceli ve tatlı mesajlar geliyor, posta yoluyla kendi çizimlerini yollayanlar bile oluyor. Mesela Öpücük Ne Renktir ilk çıktığında öpücüğün rengini, kendi çizdikleri resimler aracılığıyla gösterdiler. Annelerin heyecanı da çok güzel tabii ama ben öncelikle çocuklar için yazıp çiziyorum. Onların inanılmaz yaratıcılıklarından ve müthiş dünyalarından çok etkileniyorum. Kanımca çok temel iki nokta var: Birincisi insanın kendine ve ürettiği işe inanması, ikincisiyse çok çalışması."} {"url": "https://egoistokur.com/rolleri-ellerinden-alinan-erkekler-siddete-basvuruyo", "text": "Aile içi şiddet uygulayanın kimliğine bakıldığında başı yüzde 67.6'lık bir oranla kocalar çekiyor. Yüzde 14.8 babalar ve ağabeyler, yüzde 4.4 ailedeki diğer kadınlar, yüzde 2.8 oğullar, yüzde 2.0 kayınpederler ve kayınbiraderlerin şiddet uyguladığı görülüyor. Feminist Karya Kadın Derneği kurucularından, ayrıca yine feminist Muğla Kadın Dayanışma Grubu üyesi Şakar, Karadeniz ve Orta Anadolu'daki farkındalık çalışmalarını henüz bitirdi, bu çalışmaları şimdi Muğla'da sürdürüyor. Feminist mücadele yeni değil. Elde ettiğimiz hakları bize kimse altın tepside sunmadı, Osmanlı döneminden başlayarak söke söke aldığımız haklar bunlar. Şiddete gelince; hep vardı. Sadece görünürlüğü arttı, konuşulmaya başladı. Bir bakıma Kol kırılır, yen içinde kalır anlayışı ortadan kalktı. Kadınlar haklarını öğrenmeye ve Haklı Şiddet Yoktur anlayışını benimsemeye başladı. Başka bir deyişle, ev içindeki ezberler bozuldu. Ataerkil düzen bugün ciddi sarsıntılar yaşıyor, erk sahipleri elden kaçırmaya başladıkları gücü kaba kuvvete başvurarak geri almaya çalışıyor. Evet, kadınlar kendi güçlerini fark ettikçe şiddet uygulayan erkeklere boyun eğmemeye başlıyor ve onurlu bir yaşam kurmak için kendi olanaklarını yaratmaya çalışıyorlar. Bu durumda erkekler de rolleri elinden alınmış gibi hissettikleri için bildikleri tek yol olan şiddete başvuruyorlar. Yapılması gereken en önemli şey, grup çalışmaları aracılığıyla her yaş grubundan ve her alandan kadınlarla erkeklerin toplumsal cinsiyet farkındalığı edinmesini sağlamak. Bu çalışmalar Kadının İnsan Hakları Projesi çerçevesinde İstanbul'da başlamıştı zaten. Şimdiyse Diyarbakır merkezli KAMER Vakfı tarafından Türkiye'nin 47 ilinde devam ediyor. Buna ek olarak kamu kuruluşları ve okullarda toplumsal cinsiyete dayalı bilinçlenme çalışmaları da yapılmalı. Sevgili Zeytin, o kadar katılıyorum ki sana. Çok teşekkürler bunları yazdığın için. Hele tacizci kadın öğretmenlerin gazetelerdeki bıyıklıların sallaması olduğu konusuna. bunları ancak gördüğümüzü açıkça belli ederek ve tabii ki itirazlarımızı yapabildiğimiz ölçüde medyadan ve yasal yollardan dile getirerek yeneceğiz bence."} {"url": "https://egoistokur.com/roman-kahramanlari-sonunda-bu-da-oldu-alicein-ipodunu-karistirdi", "text": "Aralarında Jefferson Airplane'den Ask Alice gibi klasikler ve favori grunge grubum Alice in Chains'ten Would var. The Red Paintings ve Marilyn Manson şarkıları gibi daha acayip olanlar da mevcut. Hafiflemek isteyenlere ise Man Man'i tavsiye ediyorum. If I would, could you? Rock tarihinin en güzel, en çarpıcı, en etkili cümlesi... Alice'le bir alakası yok mu diyorsunuz? Grubun ismine bir kez daha bakın derim, ilham kaynağı benim sevgili Alice L. Carroll'ım değilse, kimdir sizce? Zincire vurulmuş olması onu daha az Alice yapmaz! Rabbit Habits albümünden bu şarkı için ben ne diyeyim ki. Alice'in Deli Şapkacı'sıyla bu topluluğun hassasiyetleri tamamen aynı. Ve şarkı şa-ha-ne! Jefferson Airplane'in kült şarkısı. Çok seviyorum. 19. yüzyılın muhafazakar İngiltere'sinde ruhunu hiç değilse rüyalarda özgür bırakmayı deneyen ama onu da başaramayıp her seferinde evinin oturma odasında uyanan Alice'in çeşit çeşit kimyasalla ayılma çabaları. Belki bizim de işimize yarar diye yazmışlar bu şarkıyı. Güzel şarkı! Bana inanmıyorsanız gidip Alice'e sorun. Hayır tabii ki ilk kez yapmıyor bunu, Marilyn Manson bana yakın seviyede ve tam benim tarzımda bir Alice in Wonderland hayranı. Filmini bile çekti, baksanıza. Ama ondan söz etmenin zamanı bugün değil. Şimdilik kitaptan ödünç alınmış ye beni, iç beni konseptiyle idare edin. Alice'in çayırlıktaki tavşanı izleyerek daldığı deliğin onu götürdüğü saykodelik labirenti andıran bir müziği var şarkının. Bunu anlatmayacağım. şarkı her şeyi anlatıyor zaten. Alice'in birtakım kimyasallarla farkında bile olmadan kafa bulma halinin müziği... Bu arada Incubus ne kadar iyi gruptur çoğu zaman. Şarkının adını bir kez daha okuyun: Mushaboom! Bu kadar. herkes öyle düşünür, bir lokmadan büyütüp bir lokmada küçülten mantar düpedüz uyuşturucu işte. Alice delisi biri olarak niyet ettim Lewis Carroll'un iki kitabını (2. si through the looking glass) orijinal dilinde okumaya. Açıkçası çok fazla Alice çevirisi var ve hepsini okumadım. Ama ben mümkünse İngilizcesini okumanı tavsiye ederim Duygu. tomris Uyar çevirisi de var mesela ama orijinalini tam olarak yansıtamıyor, Lewis Carroll okuması değil ama çevirmesi zor bir yazar çünkü."} {"url": "https://egoistokur.com/romanci-olarak-da-anilan-8-unlu-muzisye", "text": "Evet ya, biz de biraz yakınalım mı? Baksanıza, edebiyata bile el atmışlar. The Decemberists grubunun esas adamı Colin Meloy balinalara ve ezoterik konulara ilgisiyle biliniyor. Ama genç yetişkin kategorisindeki ilk romanı Wildwoodda konu başka. Çizimlerini, daha önce birkaç The Decemberists albümünün kapağında da imzasını gördüğümüz karısı Carson Ellis'in yaptığı kitap, dizi olarak tasarlandı. Olaylar Oregon'da geçiyor ve yazarının deyişiyle, macera, sihir ve tehlike içeriyor. Country müziğin asi ismi Steve Earle 2001'de gitarını rafa kaldırdı ve hayatının bundan sonrasını yazar olarak geçirmeye karar verdi. Seçtiği dal, öyküydü. Sonuç, tuhaf masallardan oluşan Doghouse Roses oldu. Earl o güne dek gezip gördüğü yerleri, soğuk otel odalarını, dumanlı barları anlatıyordu. Karakterleriyse aşkta talihsiz ve hayatta hep kötü seçimler yapmış erkeklerdi. Uyuşturucu bağımlıları, Vietnam gazileri, otostopçular... Öykücü olarak güçlü bir kalem olarak kabul edilse de Steve Earle bugün hala en çok müzisyen olarak tanınıyor. Pek çok eleştirmen tarafından 2010'un en iyi kitabı olarak gösterilen ve National Book Award'u kazanan Çoluk Çocuk, bir aşk hikayesi olarak başlayıp bir ağıt olarak sona eriyor, 60'ların sonu, 70'lerin başındaki New York'a, şehrin zengin ve fakir insanlarına, sanatçılarına ve serserilerine bir selam çakıyor. Yolun başında birbirlerine göz kulak olmaya söz vermiş iki genç sanatçı, Patti Smith ve Robert Mapplethorpe'un yükselişini ve şöhret kapısını aralayışlarını nefes kesici bir içtenlik ve saflıkla anlatan bu kitap, gerçek bir masal. Charles Jessold, Considered as a Murderer, çağdaş müziğin önemli bestecilerinden Wesley Stace'in üçüncü romanı. İlki 2005 tarihli Misfortune, ikincisiyse 2007'de çıkan By Georgedu. Geçen yüzyılın başında geçen Charles Jessold, Considered as a Murderer, genç ve çok yetenekli bir bestecinin hikayesi. Bestelediği operanın sahneleneceği gece karısıyla aşığını öldürüyor ve olaylar gelişiyor... Wesley Stace yazar olarak da öne çıkan bazı müzisyenlere, mesela Rosanne Cash, Kristin Hersh, Juliana Hatfield, John Roderick, Colin Meloy, Josh Ritter ve Rennie Sparks'a hayranlığını gizlemiyor. Nick Cave'in romanlarını ise sevmeyi istemiş ama olmamış, zaten müziğini de sıkıcı buluyormuş. Charles Jessold, Considered as a Murdererda Tristram Shandy ve Laurence Stern'den de çok uzun bahsediliyor. Aslında ünlü müzisyen şu sıralar Laurence Stern üzerine bir opera besteliyor ve edebiyat dergileri için eleştiri yazıları kaleme alıyor. Ünlü besteci, söz yazarı Leonard Cohen müzikte başarılı olmadan önce yetenekli bir şair ve yazar olarak tanınmıştı. Let Us Compare Mythologies adlı şiir kitabı 1956'da, The Favorite Game ise 1963'te çıkmıştı. Montrealli bir Yahudi şairin çocukluktan erişkinliğe kadar hayatı anlatılıyor. Geleneklerle kuşatılmış bir ortamda özgürlük arayışı. Aşk ateşi. Sanata ve insanlığa dair kaygılar. Yoğun cinsellik. Dönemin toplumsal olayları. Ve sancılı bir büyümenin hikayesi. Görkemli Kaybedenler kadar bilinmese de çok güzel bir roman. Tom Waits bir keresinde Bir şair olarak etiketlenmekten hiç hoşlanmıyorum demişti. Ama o da sonunda bir şiir kitabı yayınladı. Fotoğrafçı ve gazeteci Michael O'Brien'la ortak işleri olan Hard Ground, evsizlik kavramından yola çıkılarak yazılmış bir kitap. Waits'in şiirlerine O'Brian'ın uyumsuzları, evsizleri, sokakta yaşayanları görüntülediği fotoğraflar eşlik ediyor. Başımızı çevirip geçtiğimiz insanlara biraz daha dikkatli bakmamızı, görmemizi istiyor Waits; görünmezi görünür kılıyor. Soul Coughing adlı caz topluluğunun lideri Mike Doughty'nin şarkı sözleri zaten her zaman dikkat çekiyordu. 2000'de dağıldıklarında Doughty kariyerine tek başına devam etme kararı aldı ve 2003'te de bir şiir kitabı yayınladı. Screenwriter's Blues şarkısına aşina olanlar şiirlerinin tonunu tahmin edebilirler. Tom Waits + şarap +mum ışığı + sevgili.. Şiir kitabı olduğunu bilmiyordum onuda ekledim listeye."} {"url": "https://egoistokur.com/romanlariyla-okura-seytani-duzenekler-kuran-adam-gombrowic", "text": "Filozof, dahi, kültürel şeytan avcısı Witold Gombrowicz'in külliyatı ilk kez toplu olarak yayınlanıyor. Everest'ten çıkan ilk kitap, otobiyografik roman Trans-Atlantik ve ardından gelen Kosmos. Sırada Gombrowicz'in 1952-69 arasında bir dergide yayımladığı Günlükler var. Sürgündeki bir edebiyatçının tıpkı günümüz bloggerları gibi hayatının en mahrem ayrıntılarını okurlarıyla paylaşması heyecan verici. 1939 yazında, Witold Gombrowicz adında genç bir yazar Polonya'dan bir gemiye binerek ülkesinin kültür elçisi olarak Arjantin'e doğru yola çıktı. Bu iş uzun sürmez, 22 ay sonra dönerim diye düşünüyordu, haklı gerekçeleri de vardı: Edebiyat çevreleri tarafından sevildiği söylenemezdi, fazla egzantrik ve başına buyruktu. Kimsenin okumadığı sürrealist öyküler yayınlamış, Ivona, Princess of Burgundia diye bir oyun yazmıştı. Kültürel ortamdan herhangi bir arkadaşı, koruyucusu, ahbabı yoktu. Kısacası kültür elçisi olması arzu edilecek biri değildi. Fakat hayat tahminlere uymadı. Gemi Buenos Aires'e demirledikten 1 hafta sonra Almanlar Polonya'yı işgal etti. Tek kelime İspanyolca bilmeyen Gombrowicz'in kalmaktan başka çaresi yoktu. 20 yıllık Arjantin sürgünü sırasında, önce Ferdydurke ü, ardından, Trans-Atlantici yazdı. İkisi de aynı suskunlukla karşılandı. Bugün 20'inci yüzyıl edebiyatının başyapıtları arasında sayılan Ferdydurke, o dönemin eleştirmenleri için sadece bir delinin zırvalarıydı. Eserleri II. Dünya Savaşı sırasında Nazilerce, sonrasında da Stalinistlerce yasaklandı. O bloglarda, ülkesi Polonya'da yasaklı olmasının verdiği ıstırabı şöyle dile getirmişti: İstiyorsanız, kesin gırtlağımı. Ama böyle kör bir bıçakla değil. Bir başka sayıda da şunu yazmıştı: Madem okunmak istiyorum, kendimi yeniden icat etmeliyim. Filozof Gombrowicz'i, dahi Gombrowicz'i, kültürel şeytan avcısı Gombrowicz'i ve daha nicelerini icat edeceğim. Dünyanın onu keşfetmesini sağlayan Cosmosu o dönemde kaleme aldı. Günlükler ise 1969'da 700 sayfalık dev bir kitap olarak İngilizce yayınlandı. Bu arada umarım Everest Yayınları, bu yersiz yurtsuz edebiyat provokatörünün Günlüklerini ve olağanüştü güzellikteki romanı Pornografiyi de basar."} {"url": "https://egoistokur.com/romanya-tur", "text": "Pronto Tour'un edebiyatla geziyi birleştiren nefis tur programının ilk durağı Romanya'yı gezdim ve çok güzel anılar, fotoğraflarla döndüm. İşte aldığım birkaç küçük not. + Romanya'yı çok sevdim ama sanki benim için çok da yeni bir yer değildi; kuytu caddelerini, taş kapıların ardına gizlenmiş güzel avlularını daha çocukken dolaşmıştım. Panait İstrati'nin romanları Kira Kiralina, Arkadaş ve Sokak Kızı sayesinde... Kutsala, gizeme, görünür ya da görünmez sihirlere kıymet veren Mircea Eliade, hayatıma daha sonra girdi. Onun Mistik Öyküler, Matmazel Christina, Demirciler ve Simyacılar gibi eserleriyle birlikte, Romanya'nın tekinsiz arka sokaklarını dolaştım, sırlarını keşfettim. Tesadüf değil herhalde, ikisi de çok acı çekmiş. Gençliğinde hızlı bir solcu olan İstrati sonradan bu ideolojiye karşı hayal kırıklığını, umutsuzluğunu dile getirmiş hatta intihara kalkışmış. Eliade ise komünist rejim sonrası yaşadığı baskılar yüzünden ülkesini terk etmiş. + Bu topraklardakilerin yüzde 60'ı büyüye inanıyor ve dünya büyücü nüfusunun epey bir kısmı burada yaşıyor. O kadar ki büyücülük devletin 2011'den beri resmen kabul ettiği bir meslek. Gerçi büyücüler bundan pek hoşnut değil, çünkü artık vergi ödemek zorundalar. Bu yüzden ülkenin dört bir yanından gelen büyücüler, hükümeti büyüyle etkisiz hale getirmek için zehirli mandrake otunun insan bedenini andıran köklerinden tutam tutam alıp beddualarla Tuna Nehri sularına serpmişler. Eh, böyle başa böyle tarak! Başkan Başesku ve ekibi de lanetten korunmak için onların ayin yaptığı günlerde pembe aksesuvarlar takmaya başlamış. Bu arada haziranda perileri ve diğer orman yaratıklarını kutlamak için Cricau Festivali düzenleniyor, beyazlar giyen kızlar Sanziene dansı yapıyor. + Peleş Kalesi'ni de görmek gerek. Sinaia'daki Prahova Vadisi'nde yer alan bu yapı, Drakula'nın kasvetli mi kasvetli Bran Şatosu'na hiç benzemiyor. Acayip güzel, çok tatlı, oyunlu, oyuncaklı bir yer. Romanya'nın ilk kralı Carol'un yazlığı olarak 1875'te inşa edilmiş, yapımında 400 usta, binlerce işçi çalışmış. Ama bu iş öyle uzun sürmüş ki Carol, kalenin tamamlandığını göremeden, 1914'te ölmüş. Oymalı ahşap tavanları, peri masallarından çıkmış gibi duran renkli salonları, işlemelieriyle insanı büyüleyen bu Neo-Rönesans tarzı binanın dekorasyonunu bizzat Kraliçe Elisabeta yapmış, duvarlarını da Gustav Klimt'in tablolarıyla süslemiş. Ayrıca sayısız gizli kapı ve geçit de ekletmiş. İçinde mini bir sinema salonu bulunduğu ve Avrupa'da merkezi ısıtması, havalandırma sistemi ve elektriği olan ilk kale sayıldığı bilgisini de şuraya iliştireyim. + Eh, karanlıklar prensi Vlad Tepeş'ten bahsetmemek olmaz. Siz, Kazıklı Voyvoda veya Drakula da diyebilirsiniz, sonuçta aynı kapıya çıkıyor. Bram Stoker, 19'uncu yüzyılda Drakulayı yazınca, topu topu 6 yıl hüküm sürmüş olan Vlad Tepeş bir anda pop kültür ikonu oldu. Gerçi 6 yılda öyle korkunç şeyler yapmıştı ki! Başa geçtiği gün şehrin yoksullarını, dilencilerini, mahkumlarını bir şatoda toplayarak büyük bir ziyafet vermiş, sonra da kapıları kapatıp şatoyu aleve verdirmiş mesela. Onun döneminde sokakta içi elmaslarla dolu bir sandık dursa, kimse dokunmazmış, çünkü en hafif ceza diri diri kazığa çakılmak ya da çivili koltuklara zincirlenmekmiş. Bahsi, bu feci adamın isminin yarısının Türkçe olduğunu söyleyerek kapatacağım. Vlad Tepeş'in babasına halk 'Dragon, yani Ejderha Tarikatı üyesi' anlamında Drako diyormuş. Vlad Tepeş'de bu durumda Drakoğlu diye anılıyormuş, zamanla Drakula'ya dönüşmüş. + Parlamento sarayı, dünyanın en büyük yönetim binası olarak Guinness Rekorlar Kitabı'na girmiş. Çavuşesku'nun Cumhuriyet Evi adını verdiği bu 12 katlı, bin 100 odalı bina, bugün Halkın Evi olarak anılıyor. İnşası için Transilvanya'dan 1 milyon metreküp mermer getirtilmiş. İçindeki sayısız ayna, bin 409 avize ve 480 şamdan için 35 bin ton kristal üretilmiş. Kapılar, pencereler, sütunlar ve şamdanlar için 700 bin ton çelik ve bronz, parkeler ve lambriler için 900 bin metreküp ceviz, meşe, kiraz, karaağaç, çınar odunu, değişik boylarda toplam 200 bin metrekare yün halı, gümüş ve altınla işlenmiş nakışlı kadifelerle ipek kumaşlar kullanılmış, içeriye dev dokuma makineleri kurulmuş. Sarayın önüne de Paris'teki Champs Elysees Caddesi'nin aynısı yapılmış, sadece Çavuşesku, Bizimki 1 metre daha geniş olsun diye buyurmuş, o kadar. Tabii bunca görkem, sarayın duvarlarına sinmiş o derin yalnızlığı, kederi kapatamamış, ayrı konu. Şahsen ben, burada da bir başka romanın yazarını beklediğini hissettim. Bir ek: Rehberimiz hala sıkı bir komünist olan Marian Bey'di ve açıkça söylemese de Vlad Tepeş'e hayrandı. Bir de Çavuşesku'ya. Onun döneminde her şey ölçüyle satılıyordu, mesela 100 gram peynir almamıza izin vardı, zaten paramız ancak o kadarına yetiyordu. Şimdi marketlerde her şey var, dilediğimiz kadar alabiliriz ama paramız hiç yok dedi. Ardından o dönemde kültüre, sanata verilen önemi ve ABD'nin Çavuşesku'yu nasıl harcadığını anlattı."} {"url": "https://egoistokur.com/rowlingden-esirgenen-ovguler-galbraith-denen-adama-gitt", "text": "Bu ikinci gruptakiler eminim son görkemli manevrasından ötürü J. K. Rowling'e şapka çıkaracaklardır. Çünkü bugüne kadar hiç kimsenin akıl edemediğini yaptı ve okura, yayıncıya, medyaya sağ gösterip sol çakmayı başardı. Yani karşı çıkıyor gibi göründüğü PR'ın en alasını yaptı. Böylece de PR sanatının büyük ustası, nasıl demeli piri sayılmayı sonuna kadar hak ettiğini kanıtladı. Üniversitelerin ilgili bölümlerinde ders verse yeridir. İzninizle özetleyeyim... 7 kitaplık Harry Potter serisiyle dünyanın en zengin yazarı haline gelen J. K. Rowling geçen kış yetişkinlere hitap eden toplumsal içerikli bir roman yayınlamış ve bir bakıma yüksek edebiyat yapabileceğini de göstermeyi denemişti. Birileri ona yüksek edebiyatın tarifinde ille bunların bulunması gerekmediğini hatırlatmalıydı. Zaten formül tutmadı, bizde Boş Koltuk adıyla çıkan roman okurdan umut edildiği kadar ilgi görmedi, dahası eleştirmenler tarafından yerden yere vuruldu. Üç ay önce Robert Galbraith adlı tanınmamış bir yazarın The Cuckoo's Calling adlı polisiye romanı yayınlandı. Eleştirmenler bir ilk roman olarak onu o kadar beğendiler ki şurada burada arka arkaya methiyeler çıkmaya başladı. Gelin görün ki okur kitaba pek yüz vermemiş, ilk dört haftada 449 adet satılan kitap üç ayın sonunda toplam 1500 adet satılabilmişti. Rowling'in bombası temmuz başında patladı. Judith Callegari adlı bir kadın Sunday Times gazetesinin kitap eleştirmenine bir tweet atıp Robert Galbraith'in aslında J. K. Rowling'den başkası olmadığını yazdı. Tweet iki gün içinde silindi ama bazı gazeteciler ihbarın doğruluğunu araştırmaya çoktan başlamıştı. Gerçek birkaç gün içinde ortaya çıktı, Galbraith hakikaten J. K. Rowling'di. Üstelik bunu yazarın kendisi de doğruluyordu. Aslında buna bir itirazım yok. J. K. Rowling sevdiğim bir yazar, sosyal içerikli son romanında epey sıkılmıştım, o yüzden fantastiğe dönmese de polisiye yazmaya karar vermesi beni sevindirdi. Takma isimle yazması da anlaşılır bir şey bence, tabii eğer üç ay içinde itiraf etmeseydi. O yüzden sırrının açığa çıkmasına üzüldüğünü söylerken bence sahtekarlık ediyor ve ortada dev bir PR kumpası olduğunu örtbas etmeye çalışıyor. Kanıt istiyorsanız epeyce var: İtirafın hemen ardından kitabın kapağı değiştirildi ve The Cuckoo's Calling daha sansasyonel bir kapakla okur karşısına çıktı. Ayaküstü ciltli versiyon bile yapıldı. Ayrıca Rowling halihazırda ikinci kitabı da bitirmek üzere olduğunu, hem de Robert Galbraith'in internet sitesinden açıkladı. Demek ki bir yazarın takma isimle yazması değilse bile takma isimle yazdığını açıklaması gayet karlı bir proje olabiliyormuş. Peki sonuç? Amazon'a 4709'uncu sıradan giren ve ilk ay sadece 449 adet satan The Cuckoo's Calling bir numaraya yerleşmiş durumda. Uzun süre de inecek gibi görünmüyor."} {"url": "https://egoistokur.com/rus-edebiyati-oldu-m", "text": "Başlık bana ait değil, Foreign Policy dergisinden. Geçen yılın başlarında yayınlanmış bir yazıdan. 2015 Nobel Edebiyat Ödülü hiç beklenmeyen birine, gazeteci kitapları yazan Belaruslu Svetlana Aleksiyeviç'e gidince bu eski tartışma alevlendi tabii. Geçen 25 Mart'ta Foreign Policy'de Rus edebiyatı öldü mü diye bir haber çıkmıştı. Rus edebiyatında dünyaca popüler olmuş son büyük roman, Nobel ödüllü Boris Pasternak'ın 1958 tarihli Dr. Jivagosuydu. Aleksandr Soljenitsin'in Gulag Takım Adaları adlı dört ciltlik dev eserinin Batı'da yayın tarihiyse 1973'tü. Devamında, deyim yerindeyse, Rus edebiyatından bir daha haber alınamamıştı. Foreign Policy'nin konuştuğu eleştirmen Dmitry Bykov'a göre problem iyi kitaplar yazılmamasında değil, yazılanların kapsamlı bir şekilde başka dillere çevrilememesinde. Meslektaşı Masha Gessen'se katılmıyor. Ona göre çağdaş Rus yazarlarının birinci sınıf edebiyat eserleri ürettikleri ne yazık ki söylenemez. Çevirmen Will Evans'a bakılırsa, Rus edebiyatı gerilemiş falan değil. Sırf 2013'te 120 bin kitap basıldığı düşünüldüğünde, yayıncılık açısından da durumun gayet parlak olduğu ortaya çıkıyor. Evans, Esas sorun Batılı okurların önyargısında diyor. Batılı okurlar Rus yazarların belirli bir alanda üretmesini, üslup bakımından değil belki ama içerik bakımından devrimci, yani politik odaklı bir edebiyat eserleri yazmasını istiyor. Bunun dışında kalan edebiyat ürünleriyle de ilgilenmiyorlar. Rus edebiyatı denince, yeni jenerasyondan ağır milliyetçi Zakhar Prilepin gibiler isimler de akla geliyor ama Sin ve Sankya gibi romanların yazarı Prilepin şimdilik sadece Rusya'da popüler. Öte yandan kitaplarını İngilizce yazan Don't Let My Baby Do Rodeo ve A Replacement Lifeın yazarı Boris Fishman, New York'ta, Maidenhair ve The Light and the Darkin yazarı Mikhail Shishkin ise İsviçre'de yaşıyor. Dilimize de çevrilen Süper Acıklı Gerçek Bir Aşk Hikayesi ve Absurdistan adlı romanların Brooklyn'de yaşayan yaratıcısı Gary Shteyngart ise artık Batılı yazar kategorisinde sayılıyor. Onları Rus edebiyatı kapsamında değerlendirmek imkansız."} {"url": "https://egoistokur.com/ruyada-terakki-24-yuzyilin-konstantiniyesinde-hayat-neye-benzeyece", "text": "Engin Kılıç'a ilkin Molla Davutzade Mustafa Nazım Erzurumi'nin ideal toplumunun bizim için de ideal olup olmayacağını soruyorum. Bütün ütopyalar için geçerli olabilecek bir cevapla, Birinin hayali bir başkasının kabusu, birinin ütopyası bir başkasının distopyası olabilir diyor. Kılıç'a son sorum, günümüzde ütopyaların yazılmasına imkan olup olmadığı. Şöyle cevaplıyor bu sorumu: Bir insanı ütopya yazmaya iten en önemli dürtü, mevcut siyasal, toplumsal durumdan ya da düzenden duyduğu rahatsızlık, tatminsizliktir. Bu tatminsizliğin hep var olacağını düşünürsek, bugün de gelecekte de ütopyalar yazılacaktır. Onunla röportajımızı bu iki cevabın ışığında okursanız göreceksiniz, Mustafa Nazım Erzurumi'nin 1913'te hayal ettiği ideal İstanbul aslında bizim bugün bu şehre dair yakındığımız hemen her şeyi içeriyor. Doğrusu bunu ben de bilmiyorum. Eldeki kaynaklarda hakkında hiçbir bilgiye ulaşamadım. Kitaplarından birinin kapağından Mustafa Nazım'ın Babıali Caddesi'nde Orhanbey Hanı'nda Asar-ı Vatan Fabrikası sahibi olduğunu öğreniyoruz. Kitabın içeriğinden de mühendisliğe, sanayiciliğe eğilimli biri olduğu anlaşılıyor. Şimdilik elimizde başka bilgi yok. Doğru, aslında bir ütopya olarak nitelenemeyecek olsa da Peyami Safa'nın Yalnızız'ının yanı sıra Yeni Turan ve Ankara gibi birkaç örnek daha sayılır, ileriye gitmez. Bunda Eski Türkçe metinlere erişimin kısıtlı olmasının önemli rolü var tabii. Ben bu kitaptan Kayahan Özgül'ün Türk Edebiyatında Siyasi Rüyalar başlıklı çalışması vasıtasıyla haberdar olmuştum. O kadar ilginç ayrıntılar içeriyordu ki kitabı günümüz okuruyla buluşturmamak yazık olacaktı. Ben de metni hem Latin harflerine aktardım hem de sözlük kullanmak istemeyenler için sadeleştirdim. Yani elinizdeki kitap hem orijinal metni hem sadeleştirilmiş versiyonu içeriyor. Anlatının merkezinde yer alan olay, bu yıl yüzüncü yıldönümünü idrak edeceğimiz 1912-1913 Balkan Savaşları. Birinci Balkan Savaşı'nda Osmanlı orduları Balkan devletleri ittifakına karşı kesin ve açık bir hezimete uğruyor ve Osmanlı Devleti'nin bütün Avrupa toprakları birkaç hafta içinde kaybediliyor. Bu hezimetin ve onun askeri, siyasal ve toplumsal sonuçlarının yarattığı büyük travmayı anlatıcı üzerinden görebiliyoruz. Bu çerçevede geçmişi hatırlamanın iki işlevi var: O şanlı geçmişi gururla hatırlamak, ama aynı zamanda o günkü hezimeti geçmişte yapılan hatalara bağlamak. Gelecek ise, o hatalardan ders alındığında yine nasıl güçlü, nüfuzlu, zengin bir devlet olunabileceği umudunu vermeyi amaçlıyor. İşte bu ikisinin arasında Balkan hezimeti bir tür kurucu felaket olarak konumlanıyor. Yazarın toplum tahayyülünün şekillenmesinde hem Türkçü-İslamcı eğilimleri, hem de Balkan Savaşı travmasının yarattığı öfke dolu, rövanşist duygular belirleyici oluyor. Dolayısıyla kitapta fazlasıyla merkeziyetçi, tepeden inmeci, düzleştirici, totaliter bir yapı hayal ediliyor. Amaç, dönemin pek çok ütopik eserinde görüldüğü gibi, yok olmanın eşiğindeki devleti kurtarmak ve onu yeniden Avrupa'ya kafa tutan, güçlü ve zengin bir hale getirmek. Aslında Boğaz'da köprüler, yoğun yapılaşma ve inşaat düşkünlüğü, sanayileşmeyi her şeyden daha öncelikli görme, nüfusu arttırma, gayrimüslimlerle ilgili politikalar gibi, bazıları bugünün koşullarında tepkiyle karşılanan bazı tercih ve uygulamaların hangi koşullarda ortaya çıktığına dair ciddi ipuçları içeriyor bu kitap. Dolayısıyla 24. yüzyılın İstanbul'u aslında bugüne fazlasıyla benziyor. İstanbul 10 milyon nüfusa ulaşmış. Boğaz'da üç katlı bir köprü var. Boğaziçi eski harap görünümünden kurtulmuş, her iki tarafına boydan boya geniş rıhtımlar, rıhtımlara bakan sekiz-on katlı binalar inşa edilmiş. Arkadaki dağlar da düzleştirilmiş ve üzerlerine köşkler kondurulmuş. Adalara şimendiferlerle gidiliyor. Ancak adaların etrafını fabrika bacaları tıpkı kara bulutlar gibi sarmış. Teknolojik gelişmeler yaşamın her alanına yansımış. Parmakla basıldıkça istenilen harfleri sıraya getiren yazı makineleri kullanılıyor, telsiz telgraf cihazları her evde bulunuyor. Sokaklarda sesli duvar gazeteleri var. Üç boyutlu fotoğraf çeken kameralar, elektrikli cep sinematografları, elbise gibi giyilen uçma makineleri, su ve havayla işleyen motorlar kullanılıyor. Zihinleri durgun ve yorgun olanlar, akıl tedavihanelerinde basit bir beyin ameliyatıyla iyileştiriliyor. Duvarları sudan yapılmış otellerde uyku makineleri bulunuyor. İstanbul'un merkezindeki meydanın ortasında kale gibi polis merkezinde şehre girenlerin röntgeni çekiliyor ve kayda geçiriliyor. Bir de şehirdeki insanların her hareketlerinin gözlenebildiği ve kaydedildiği devasa döner aynalar var. Yeni doğan çocuklar ailelerinin yanına bırakılmıyor, doğum ve terbiye evlerinde fenni usullerle yetiştiriliyor, eğitiliyor. Ebeveynleri çocuklarını ancak randevuyla görebiliyor. Yazar hem kadın-erkek eşitliğini sağlamak hem de harem-selamlık kurumunu korumak için ilginç bir uygulama da düşünmüş. Öğlen saat 12'de bütün şehirde çanlar çalınıyor, toplar atılıyor ve erkekler için sokağa çıkma yasağı başlıyor. 2,5 saat boyunca şehir kadınlara kalıyor; tüm ticaret, üretim, idare ve benzeri işler kadınlar tarafından yürütülüyor."} {"url": "https://egoistokur.com/ryu-murakamiden-su-gibi-naifken-psikopata-donusen-bir-kahraman-asam", "text": "Sorunun cevabını düşünürken roman kahramanlarını genellikle seksi bulmadığımı fark ettim. Sebebini bilmiyorum. Belki de insan özdeşleştiği birilerine o gözle bakmıyor. Bir sürü sevdiğim, etkilendiğim roman kahramanını geçirdim kafamdan; hiçbiri seksi değildi. Yine de uzun düşüncelerden sonra bir tane buldum galiba. En seksi bulduğum roman kahramanı, ayıptır söylemesi, Asami Yamazaki. Ryu Murakami'nin Audition romanının tekinsiz kadın kahramanı... Takashi Miike tarafından filme de çekilen romanı İngilizce okumuştum. Kadın kahraman Asami Yamazaki önce kırılgan, naif, su gibi sonra psikopat, delici-kesici ve ruh hastası gibiydi. Bir adama önce her şeyini veren sonra kendisiyle oyun oynandığını anlayınca adamın bacakları dahil her şeyini alan, bembeyazken bir anda kapkara olabilen, duygusal yıkıntısını fiziksel şiddete döndüren bir genç kadın. Onun bu değişiminde seksi bir şeyler vardı kesinlikle."} {"url": "https://egoistokur.com/sadece-okuyarak-gidilebilen-o-sihirli-ormandayi", "text": "Anladınız, benim bu haftaki tavsiyem zamansız bir güzellik olan Pippi Uzunçorap serisi. Üstteki iki illüstrasyona iyi bakın. Onlar, hayran olduğum Anna + Elena Balbusso kardeşlerin Uzunçorap Pippi çizimlerini görüyorsunuz. Yaz tatili eğlence, serbest zaman, yeni keşifler demek. İşte biz de tam bu nedenle, okurlarımızın tatil maceralarına keyifli kitaplarla eşlik etmek istedik. İlk önerimiz, masallarıyla tanıdığımız Çiğdem Gündeş'in A-Tik-Tuk isimli ilk öykü kitabı. İçinde, mutlulukların, farklılıkların, umudun yanı sıra hayatın zor taraflarına dair düşündürücü öyküler yer alıyor. Yaşamla ölüm arasında varlıklarını sürdürenlerin sığınağı olan Ara Alem serisinin 2. kitabı Yasak Oyunun yazarı ise Miyase Sertbarut. 12 yaşından büyük çocuklara uygun olduğunu söyleyebileceğim gerilim türündeki bu kitap, bilgisayar oyunlarının vahşiliğini, saldırganlığını eleştiriyor, yardımlaşma, özveri gibi değerlerin günümüzde nelere feda edildiğini dile getiriyor. Eğlenceli karakterleri ve komik çizimleriyle çocukların yakından tanıdığı Liz Pichon'ın Tom Gates serisinin 7. kitabı Birazcık Şanslı, bu yazın kahkaha vadeden kitaplarından. Yaz tatili için eğlendirici, sürükleyici bir seçim... Çizim yapmayı ve ablasını sinir etmeyi seven muzır Tom'un yeni icadı Şans Ölçer'le karşı karşıyayız bu yeni macerada. Kendini şu sıralar pek şanslı hissetmeyen kahraman için bu durumun tersine dönüp dönmeyeceğini göreceğiz. Eva Furnari'nin yazıp resimlediği Şair Kısakulak da sıra dışı bir kitap. Kaplumbağa ruhlu içine kapanık bir şair tavşanı anlatıyor. Cinsiyet eşitliğine yaptığı göndermelerle okuru kalıpları sorgulamaya yönelten bir kitap olduğunu söyleyebilirim. İmdat! Çıkarın Beni Buradanın yazarı Salah Naoura. Uğraş eksikliği çeken 10 yaşındaki Henrik'in maceralarını mizahi bir dille anlatan kitapta Henrik ve ailesi, yıllar sonra dönen büyükanne sayesinde, hem kendilerini hem de birbirlerini yeniden keşfediyor. Meike Haberstock'un yazıp resimlediği Zaman Sihirbazına gelince, zaman kavramını, bir çocuğun saat okumayı öğrenme macerası üzerinden işleyen ve modern insanın zamanı kullanma biçimlerine sıkı eleştiriler getiren kitap yetişkinlerin de ilgisini çekebilir. Ben en son İthaki Yayınları etiketiyle almıştım birkaç tanesini."} {"url": "https://egoistokur.com/sadik-yemni-turkiye-dunya-korku-edebiyatinda-cok-ust-bir-noktada-duruyo", "text": "Kendisinin Tirildeme adını verdiği korku-gerilim türünde yazdığı Öte Yer, Muska, Yatır gibi romanlarla bir korku eşiğini aşmamızı sağlayan Sadık Yemni, Şeytanın toptan imhası için çabalayan kuralcı toplumlarda aşırılıklar da şiddetli olur. Bilinçaltları megaton patlayıcılarla yüklüdür. Avrupa ve Amerika'da böyledir. Türkiye'de şimdilerde bile yeterince değildir, diyor. Korku edebiyatının bence laf kalitesi ve kurgu yetkinliği açısından hiçbir sınırı yok. Polisiye, fantastik, bilimkurgu ve casusluk romanlarında olduğu gibi... Tamamen yazarın seçimiyle ilgili bir durum. Bizde kaliteli korku edebiyatı yapılamamasının nedenleri çok basittir: Bu işe soyunmuş yazarlar Anadolu'nun kültür derinliğinden bihaberler. Divan-ı Kebir'i, Mesnevi'yi, Kur'an'ı, Eski Ahit'i, Kutadgu Bilig'i bilmezler. Psikanalizi de metne yeterince yediremezler. Amerikan filmlerinde gördükleri bazı şablonlarla durumu idare etmeye çalışarak kendilerini berhava edip dururlar. Türkçeleri çoğunlukla ruhsuzdur. Türkiye ünlü yazarların, Lisedeyken matematiğim çok kötüydü, diyerek övündüğü bir ülkedir, unutulmasın. Şimdi icat çıkarma! demeyi de çok severiz, malum. Oysa iyi kurgu biraz da matematiktir. Korku edebiyatı, klasik yapıtları temel alındığında, kökünü mitlerden, dini metinlerden, metafizik beklentilerden alan, psikanalizle harmanlanan; belirsizliğin, tekinsizliğin, beklenmedik durumların heyecan yaratacak tarzda kurgulanmasıyla oluşan, görselliğe aşeren, felsefi çağrışımları da olan bir türdür. Türkiye'nin bu alandaki makus talihi 1996'da Muska'nın yayımlanmasıyla değişmiş ve Türk korku edebiyatı Avrupa'da ve dünyada üstün bir konum kazanmıştır. Özellikle Öte Yer ve Yatır'ın arz-ı endam etmesiyle bu konum yerini iyice pekiştirmiştir. Onlarla edebiyat yapıtı dediğiniz kitapları yan yana koyup edebiyat seviyelerini karşılaştırdığınızda şaşırtıcı sonuçlar alacaksınız. Edebiyat ve felsefe yüklü korku-gerilim romanları ya da benim keşfim olan terimle tirildeme yazmak mümkündür. Korku edebiyatının yeraltı edebiyatı alanında yer alması, sadece yazıyla ani yüzeysel etki ve görsel tekinsizlikler yaratma peşinde olan yazarların, çizerlerin bu alanda verdikleri ekmek kazanma mücadelesinin sonucudur. O kitapları yazanların ana- vatanı Amerika'dır; edebiyat yapma kaygıları da yoktur ama türün klasiklerini iyice tiftiklemişlerdir. Filmlere de büyük ölçüde ilham vermiş ve görsel malzeme sağlamışlardır. Korku-gerilim geleneğini kurmuşlardır. Bu ancak Amerika gibi bir ülkede olabilirdi. Çoraklığın ben ve bu alanda becerikli yazarlar sayesinde ciddi anlamda giderildiğini rahatlıkla söyleyebilirim. Dışlama ve aşağılama ise ithal bir tavırdır. Türk okurunun geçmişindeki deneyimlerden kaynaklanmaz. Okur, geçen yüzyılda yazılmış ve bugünün yazarlarına örnek olmuş az sayıda korku öyküsünü, romanını bilmez. Batılı, zamanında şöyle demiş, o halde bu bizim için de doğrudur, tevekkülüyle ilgilidir daha çok. Bir de, bizden adam olmaz tavrı var tabii. Bu sadece Türklere has bir meziyet değil. Ben otuz yıldır Hollanda'da yaşıyorum. Bu ülkede benim çapımda bir korku, fantastik, gerilim, paranormal, bilimkurgu kolajı yazarı maalesef yoktur. Hollanda'da ciddi hiçbir eleştirmen bir yerlinin dünya çapında özgün bilimkurgu, fantastik, polisiye vb. yazabileceğine kalpten inanmaz. Inanılmayan şey de var olmaz. Neyse ki bizde öyle değil. Artık değil. Türkiye'de birkaç kötü kitabın biraz yaygara çıkarması, birinin kofti olmaya mahkum bir filmle sinemaya uyarlanması, ardından birbirinden yetersiz film ve dizilerin belirmesi falan da bu inancı pekiştiren olgulardır. Bir önceki soruya verilen cevapta kaldığımız yerden devam edeyim: Türkiye dünya korku edebiyatında çok üst bir noktada durmaktadır. 1996, Türk edebiyatının milatlarından biridir. Din ve cinsellik, korku edebiyatında önemlidir. Cinsellik ve mahremin ilgası. Tabulara rağmen, aşırı Katolik yazarların harika korku öyküleri vardır. Şeytani özgürlüğe özlem projeksiyonları. Tabu tek başına engel değil. Ölçüt sorunu da var. Kültür bakışı desek hatta? Okuyup yazmayan, taşra cümbüşlü, yeterince endüstrileşmemiş toplumlar, endüstrileşmiş toplumların ölçütlerine uygun yapıtlar veremezler. Ama bu, özgün korku hikayeleri yoktur, anlamına gelmez. Sözel olarak harika malzemeler dolanmaktadır hala etrafımızda. Din bütün mitolojik yüküyle de temsil edilir. İnançlar sınanır. Zayıflar ve aşırı cüretkarlar elenir. Kötülük vurur, yıkar, zarar verir ve geçer. Kalanlar birlik halini, tövbe titreşimlerini deneyimlerler. Bir nokta pek az vurgulanmaktadır: Şeytanın toptan imhası için çabalayan aşırı kuralcı toplumlarda aşırılıklar da şiddetli olur. Bilinçaltları megaton patlayıcılarla yüklüdür. Avrupa ve Amerika böyledir. Türkiye hala böyle değildir. Kutsal olanı tahrip itkisi bir yerde, şeytandan aşırı arınma sürecinin dışavurumudur yani. Bizde şeytan, tabulara rağmen çok şiddetle bastırılamadığından şeytanlaşma ve şeytanlaştırmada da aşırılıklara fazla rastlanmaz. Biz, kol kırılır, yen içinde kalır kültürü sayılırız. Bu yüzden bizim korku edebiyatımızda genel olarak dinden, yerel kültürlerden kopukluk, dilde ruhsuzluk, renksizlik gibi olumsuz faktörlere bir de bu eklenince kayda değer bir iş kolay kolay çıkmaz. Küreselleşmeyle aşılmakta olan bir merhaledir yalnız. Her şeyi küreselleşmeye havale ettik ya! İslamik şeytanla Hıristiyan şeytan arasındaki farktan söz ettiniz. Bizimki ayın evreleri gibi. Dolunay, yarım ay, hilal, karanlık ve uzak. Kafaya takmıyorum. Korku da dahil tirildeme türünde olmazsa olmazlar arasında iki öğe daha var: Biri özgün dil. Çeviri gibi olan bir dil değil; Türkçe gerilim dili. Bu yön bizde çok eksiklidir. Bir de hiç kimsenin pek sözünü etmediği bir yan; mizah. Mizahın, taşlamanın, kurulu düzen ve egemen kültürle dalga geçmenin en iyi temsil edildiği yerlerden biri Batı'da thriller denilen türdür. Korku türünü de kapsar. Benim kitaplarımı baştan sona bir mizah eseri olarak okumanız mümkündür. Sululuk, laubalilik, gereksiz argo kullanımı değil, kaliteli mizah metinleri işlenmiş zekanın işaretidir. Cinsellik çok çeşitli kullanım alanı bulmakla birlikte bana kalırsa mesaj tektir: Ölümsüzleşme sürecinin kesintiye uğraması, kalan zamanı azapla geçirme endişesi. Vampirin genç bir kadının boynundan kan emerken ona zehrini bulaştırması, kadını dölleme sürecidir bir bakıma. Kötülükle, alışılmadıkla, sıradışı olanla aşılamadır. Çocuğu doğurarak genlerin ölümsüzlüğünü sağlayacak mekanizmayı yeniden kurmaktır. Çalışma şeklini değiştirmektir. Uyarlamaktır. Korku edebiyatının nihai olarak vardığı yer, tatbikat güdümüzdür. Glutimus maksimuslarımızı, kıçımızı yani, rahat bir koltuğa yerleştirmiş, sırtımızı emin bir yere dayamış durumda korku egzersizi yapmak, askerlerin barış zamanında tatbikat yapmalarına benzer bir durumdur. İnsanın geçmişi korkulu anlar, eziyet, şiddet, boş inanç ve kahırla yüklüdür. En emin ve zararsız yolla o anlara dönmeyi bu nedenle bilinç düzeyinde olmasa bile önemseriz. Sadece geçmişe özlem değil, gelecekte başımıza gelmesi muhtemel belalara karşı bir aşı, hazırlık gibi görürürüz. Dinler ruhun sonsuzluğundan ve teorik olarak; cinsellik ise genlerin sonsuzluğundan ve pratik olarak söz eder. Iyi bir korku filmi ya da kitabı bizi bu iki seslenişle sarmallı hale getirir. Ruh ve gen sarmalı. Ana rahminin güvenli ortamını özleriz. Cinselliğimiz için için kırbaçlanır. Sonsuz yaşama özlem, kaybetme korkusuyla yüklü endişe ve ölümsüzlük arzularımızla kucak kucağa, merak ve heyecan baloncukları üfler dururuz."} {"url": "https://egoistokur.com/saffet-murat-tura-bilimde-sadakat-yoktu", "text": "Beni beklemeyin, çok yorgunum, siz bu röportajda Saffet Murat Tura ile Ebru Çeliktuğ'un peşinden gidin... İyi gelecek. Psikiyatri biliminin ülkemizdeki hatırı sayılır temsilcilerinden Saffet Murat Tura, öğrencilik yıllarından beri sorgulamaktan vazgeçmediği psikiyatrinin temel sorunları üzerine kaleme aldığı Beynin Gölgelerinde, felsefe ve psikiyatri arasında benzersiz bir diyalog kuruyor. İnsanı evrenin en karmaşık yaratıklarından biri haline getiren bilinç ve beyin üzerine bildiklerimizi sarsacağa benzeyen bilgiler içeren Beynin Gölgeleri, psikiyatri ve felsefenin engin sularında kulaç atmayı sevenler için müthiş bir okuma serüveni vaat ediyor. 'Psikiyatride eşölçümlü olmama problemi' olarak tanımladığım durum günlük psikiyatri uygulamasını etkilemez aslında. Mesela kaçımız akıllı cep telefonlarımızın ya da bilgisayarımızın nasıl çalıştığını biliyoruz ki? Ama kullanıyoruz işte. İşler yolunda gittiğinde de sorun kalmıyor. Bir tür 'heuristic' bilgi bunlar, yani 'el yordamı'. Psikiyatride eşölçümlü olmama problemi diye formüle ettiğim durum açısından da böyle. Problemi bilmeseniz de klinik pratiği sürdürürsünüz. Bu nedenle pek çok psikiyatr ya durumun farkında değildir ya da pratiğindeki derin ontolojik problemi önemsemez. Aslında problem daha önce de çeşitli şekillerde formüle edilmişti. Mesela aynı problem epistemik düzeyde 'arayüzey problemi' ya da ontolojik düzeyde 'birinci şahıs- üçüncü şahıs problemi' şeklinde de ifade edilir literatürde. Yani beynin, bilim tarafından 'dışardan-nesnel' incelenen yüzüyle birinci şahıs olarak 'içerden-öznel' olarak yaşantıladığımız durumlarının, varlığın temel yapısı bakımından nasıl ilişkilendirilebileceği problemi şeklinde. Ben, problem yaratan durumu bu şekillerde ifade ettiğimizde çözülemediğini gördüm. Bu nedenle problemi, insan davranışının 'arzu', 'inanç' gibi sebep-gerekçelerle açıklanmasıyla beyninde geçen nöral süreçleri temel alan doğa bilimsel- nedensel açıklaması arasında bir 'eşölçümlü olmama problemi' şeklinde formüle etmeyi denedim. Bir başka deyişle insan davranışıyla ilgili bu iki açıklama tarzı farklı epistemik, kavramsal çerçevelere dayanıyor ve bunları birbirine tercüme etmede büyük güçlük var. Aynı olayın bu iki açıklanış tarzı neden birbirine çevrilemiyor? Yani problemi önce dilsel-epistemik bir problem şeklinde formüle edip buradan yola çıkarak temel ontolojik probleme yaklaştım. Problemi nasıl sorduğunuz çözüme giden yolda ilk adım ne de olsa, önemli. Önce şunu belirteyim: 'Fenomenal dünya' kavramı benim kavramım, yoksa literatürde olay 'fenomenal bilinç' kavramıyla düşünülür ve bir çıkmaza girilir: Mesela birinci şahıs- üçüncü şahıs problemi doğar. Bugün nöropsikiyatri, moleküler biyoloji düzeyinde beyinde geçen olaylar hakkında azımsanmayacak bir bilgiye sahip. Beyni kimyasal yollardan manipüle ederek insan algı, duygu, düşünce ve davranışlarını geniş ölçüde etkileyebiliyoruz. Fizik ve ona dayanan diğer bilimlerin gerek kavramsal yapısı gerek araştırma-sorgulama tarzları fenomenal yaşantıları araştırmaya elverişli değil. Çünkü muhtemelen burada derin ontolojik bir problem var. Bugünkü fizik bilgimize göre bir fenomenal yaşantımızın olması gerektiğini bile söyleyemiyoruz: Olayı fiziksel bilimler çerçevesinde ele alırsak 'içi karanlık', fenomenal yaşantısı olmayan biyolojik robotlar olmamız daha makul. Ama biliyoruz ki doğamız bu değil. Peki o zaman ne? Bugün 'bilincin nöral korelatları' konusu nörobiyolojide çok temel bir araştırma alanı. Beynimizde pek çok nöral olay meydana geliyor. Ama bunların ancak küçük bir kısmı fenomenal nitelik kazanıyor. Bu nöral olayları diğerlerinden ayırt eden fiziksel özellikler ne? İlk adım olarak bunu araştırıyoruz şimdilik. Kuantum konusu çok istismar edilen bir alan. Günümüz insanı bir 'bilgi' bombardımanıyla karşı karşıya. Binlerce kitap basılıyor birbirini tutmayan. İnternette sağlam bilgiler yanında pek çok palavrayla da karşılaşıyoruz. Hangisine inanacaksınız? Köklü bir eğitimi olmayan bir insan bunu ayırt edemeyebilir. Bununla beraber bilinci açıklamaya çalışan ciddi kuantum fizikçileri var. Bohm ve Stapp'ın çalışmaları var mesela. En popüleri Penrose-Hameroff tezi. Bu alana ben de girmiştim bir dönem. Ama bence olmuyor. Fenomenal yaşantıların kalitatif özellikleri söz konusu olduğunda ister klasik ister kuantum düzeyinde olsun fizik çaresiz kalıyor. Bilimde sadakat yoktur. Ama bugüne kadar sonuç vermiş bazı prensipleri bir anda elimizin tersiyle itmek yerine önce korumaya çalışırız elbette. Mesela bilim özü itibarıyla natüralist bir projedir; evreni kendi içinde açıklamaya dönük bir araştırma programıdır. Doğayı kendi içinde açıklamaktan vazgeçerseniz bilimsel projeden vazgeçmiş olursunuz. 'Zihin yok, beyin var' sloganınızı sevdim. 'Zihin' derken fizik bilimi tarafından ele alınamayan ama gene de fiziksel dünyada etkileri olan bir varlık tarzını kastediyorsanız, bu durum bildiğimiz fizik yasaları, bilhassa termodinamiğin birinci ve Newton'nun iki yasası itibarıyla olanaksız görünüyor. Epifenomenalizme gelince. Yaygın tanımı sizin söylediğiniz gibi tabii. Ama ben kitapta farklı bir epifomenalizm anlayışı geliştirdim: Epistemikepifenomenalizm. Böylece nöral faaliyetlerle fenomenal yaşantılar arasında nedensel bir bağlantı olduğunu kabul etmem gerekmedi. Üstelik bu sayede zihin felsefesinde uzlaşmaz kabul edilen iki tezi, yani bir tür epifenomenalizmle bir tür özdeşlik tezini birleştirmeyi başardığımı sanıyorum. İnsanların neye inanacaklarıysa ayrı bir konu. Bazen bütün ömrümü kitabın arka kapağında yer alan iki cümleyi hakkını vererek yazmaya çalışarak geçirmişim gibi geliyor. Kırk yıl içinde düşüncem çeşitli evrelerden geçti tabii, kimi hatalarım da oldu. Eski kitaplar uzun bir yolculuğun uğrakları bir bakıma. Histerik Bilinç yıllar sonra fenomen bilgisine yeniden dönmenin heyecanıyla yazılmıştı. Madde ve Mana ise rasyonalite ve anlam konusunda önemli bir ilerlemeydi benim düşüncemde. Pek bilinmeyen başka psikiyatri alanları da var, ama temel ve etkin psikiyatrik yaklaşımlar gayet iyi bilinir Türkiye'de. Bu durum 40 yıl kadar önce Türk psikiyatrisinin başındaki hocalarımızın psikiyatriyi 'tıbbi modele' oturtmaya çalışmasıyla alakalı sanırım."} {"url": "https://egoistokur.com/safiye-erol-ey-ahali-burada-iyi-bir-yazar-va", "text": "Ey ahali! Burada iyi bir yazar var! Murat Belge'nin yazısını okumuştum önce. Sonra Belge'nin deyişiyle, Ey ahali! Burada iyi bir yazar var! diye çırpınan Selim İleri'den dinlemiştim. Selim İleri bunu hep yapar, iyi yazarları ve kitapları keşfetmemiz için var gücüyle çabalar. Ama biz ya popüler edebiyatın dayatmalarına karşı koyamayız ya da kim bilir hangi gizli güç bizi o yazarları keşfetmekten alıkoyar... İnatla benzer şeyleri, aynı şeyleri okumaya devam ederiz. Safiye Erol'u Murat Belge'ye ve rehberliğine son derece kıymet verdiğim sevgili arkadaşım, sevgili yazarım Selim İleri'ye rağmen hala okumamıştım. Geçen hafta Ülker bisküvilerinin yaratıcısı Sabri Ülker'le ilgili bir yazı hazırlamam gerekti, daha doğrusu Sabri Ülker'in Doğan Kitap'tan çıkan biyografisini yazan Hulusi Turgut'la bir röportaj yaptım ve bu vesileyle Safiye Erol'u bir kez daha hatırladım. Belki siz de duymuşsunuzdur; edebiyata düşkün biri olan Sabri Ülker, ürettiği bisküvilerin markasını koyacağı sırada Safiye Erol'un Ülker Fırtınası adlı romanını okuyormuş. Ve hemen bu isim gelmiş aklına. Tamamen bir rastlantı sonucu, Safiye Erol adında, 1900 ile 1964 arasında yaşamış bir romancı keşfettim. Bu 'keşif' fiili, daha doğrusu fiili anlatan kavram, biraz tuhaftır. Henry Hudson, 1610'da, Kanada'daki, kendi adıyla anılan 'Hudson' Körfezi'ni, hem de Discovery adındaki gemisiyle 'keşfetmişti'. O sırada çevrede bir yığın Basklı balıkçı teknesi görüldüğü anlatılır! Ama 'kaşif', Hudson'dı. Bunun gibi, ben de Safiye Erol'u 'keşfettikten' az sonra, benden önce aynı keşifte bulunmuş birçok kişi olduğunu gördüm. Hikayeyi anlatayım. Yaklaşık beş yıl önce, bir sahaftan, ellerinde bulunan kitapların listesi gelmiş, Safiye Erol burada epey olağanüstü bir yazar olarak tanıtılmış ve var olan üç romanı satışa sunulmuştu. Yazar hakkında hiçbir fikrim yoktu ama 30'ların, 40'ların, ikinci veya üçüncü sınıf olduğunu tahmin ettiğim bu yazarının 'Kitaplarını alayım, belki bir gün okurum' diye düşündüm ve aldım. Aldım ama okumama da fırsat olmadı. Şu 2002 yılına kadar. Bu yıl lisans düzeyinde 'Kültürel İncelemeler' kapsamında bir ders yapıyorum. Daha çok tek-parti yıllarının sanatı, müziği, edebiyatı üstüne çalışıyoruz. 'Popüler edebiyat'a bir örnek olacağı inancıyla, Safiye Erol'un 'Kadıköyü'nün Romanı' adlı kitabını okumaya giriştik. Ama girişince ben de, herkes de gördük ki, bu öyle Muazzez Tahsin romanı kategorisinde bir şey değildi. Basbayağı romandı. Bendeki üç kitabı okudum: 'Kadıköyü'nün Romanı', 'Ülker Fırtınası', 'Ciğerdelen'. Safiye Erol'un mistik bir yanı olduğu daha ilk romanından belli oluyordu. Acaba bu muydu, Türkiye Cumhuriyeti'nin değerler skalasının eleğinden süzülüp bugünlere gelmesini önleyen? Safiye Erol'un bu mistik eğilimi onu bizim alışılmış kalıplarımız içinde bir 'gerici' yapmıyordu örneğin, kitaplarında, 'anti-Kemalist' de değildi. Bu ülkede bir yazarın unutturulması için bu yeterli neden olabilir, ama öyle bir özelliği yoktu. Safiye Erol'un romanlarında, onları bugün okuyan biri için de ilk göze çarpan özellik, 'en önemli' diyeceğim özellik, değer yargısı dağıtmaktan, ahlaki yargılama yapmaktan kaçınması, diyebilirim. Karakterlerini yargılamaya değil, yalnızca canlandırmaya çalışıyor. Belki de budur, bütün bir edebiyat çevresinde bu 'amnezya'ya yol açan! Ama herhalde bu da değil. Herhalde Safiye Erol, bu ülkede, bu ülkenin edebiyatında kimin önemli olması gerektiğine karar veren çevrenin dışındaydı ve o çevreye 'Kalıcı olmak istiyorum' dilekçesini sunmayı unutmuştu. Bizim çocuklarla Safiye Erol'un izini sürmeye başlayınca, hemen, Necatigil'in sözlüğünde ve Yapı Kredi'nin ansiklopedisinde Safiye Erol'u bulduk. Derken, bir Rıfai şeyhi hakkında, Nezihe Araz ve Samiha Ayverdi ile yazdıkları kitap, hem de bizim üniversitenin kitaplığında karşımıza çıktı. 'Ey ahali! Burada iyi bir yazar var!' diye çırpınan Selim İleri'nin yazısını bulduk. En son da, Kubbealtı Yayınevi'nin, Safiye Erol'un 'külliyatını' yayımlamaya başladığını görünce, gerçekten, kendimi Hudson Körfezi'ni 'keşfeden' Henry Hudson gibi gördüm. Gene de, bu yazarın daha çok tanınmasına katkım olsun diye bunu yazıyorum; daha da yazacağım. Bu güne kadar günce tutamadım. Heves ettim ama olmadı, arkası gelmedi. Bunda, belki, öğretmenim Rauf Mutluay'ın etkisi oldu. Günce tutmadım, tutamadım; ne var ki, 1965'ten sonra not defterlerine çiziktirdim. Not defterlerim önceleri 'sarı' defterlerdi. Sonra çeşit çeşit, boy boy not defterleri... Bazılarını sakladım, bazıları zaman içinde, evden eve taşınırken ya da başka sebeplerle kayboldu. Elde kalanları geçen akşam bir araya topladım. Safiye Erol için. Kubbealtı Neşriyatı, 'gizli usta' Safiye Erol'un hikayelerini derliyor. Aziz dostum Sinan Uluant benden bir yazı istedi. Düşündüm taşındım; eserlerine hayranlık duyduğum Safiye Erol'un bendeki geçmişini kaleme getirmeye çalışacağım. Notlar arasında, ilk Safiye Erol çiziktirmesi 1970'te. O sarı defter, elbette hatırlıyorum, Kemal Tahir'in hediyesiydi. Pastırma Yazı'ndaki Hayatımın Romanını yazarken, Kadıköyü'nün Romanı'ndan yararlanmışım; 'Kadıköyü'nü bana öğreten roman! Ben de pek çoğumuz gibi Kadıköy demekle yetiniyordum. Ama Kadıköyü'nün Romanı, hep yazageldiğim gibi, asıl semtleri, evleri, bahçeleriyle büyülemişti beni. Ankara Caddesi'ndeki Semih Lutfi Kitabevi'nin camekanında gördüğüm bu kitap, Moda Plajı kapaklıydı. Yüzlerce defa gittiğimiz Moda Plajı'nı bir romanın kapağında görmek inanılmaz gelmişti. Hele, sayfalarında yol aldıkça, Bahariye, Yoğurtçu, Frerler Mektebi, Kuşdili, hatta Şifa, hele Haydarpaşa mendireğinin fenerleri karşıma çıktıkça, adeta büyük bir sevinç duymuştum. Hayatımın Romanında bu ayrıntılardan yararlanmadım. Safiye Erol'un incelikle kaleme getirmiş olduğu ev içi düzenlerinden esinlendim; gayet iyi hatırlıyorum. Eski not defterlerimde ikinci Safiye Erol notu, tuhaf rastlantı, yazarın da ikinci kitabı, romanı olan Ülker Fırtınası'yla ilintili. Ülker Fırtınası'nın 1944 tarihli ilk basımını bulmuşum, Remzi Kitabevi basımını. Kadıköyü'nün Romanı kadar sürükleyici olmadığını yazmışım. Gerisi de aklımda: Ülker Fırtınası'nı bitirememiştim. Uzun yıllar, suçu kendime kondurmayarak, bu eseri 'okunmaz' bir roman sandım. Ta ki, Kubbealtı Neşriyatı yeniden yayımladı; donakaldım. Bu romanda İstanbul, dünkü, öz İstanbul nefes alıp verir. Günümüzün New York özentisi İstanbul'unda yaşayanlar, Ülker Fırtınası'nı okuyunca, tarihi bir kentin neler yitirdiğini ve nasıl yitirdiğini çok daha iyi kavrayacaklar. Ülker Fırtınası'nı baştan sona okuyamamışken, daha girift Ciğerdelen'i bir solukta okumuştum. Ciğerdelen'le tanışıklığımızın öyküsü de belleğimde: Zahir Güvemli'nin 1954 tarihli Türk Romanları resimli antolojisi, Beyoğlu'ndaki Kitap Sarayı'nda 1960'ların iyice sonunda hala alıcı beklerdi. Ben de nihayet edinmiş, Ciğerdelen'in ayrıntılı özetini okumuştum. Sonra yine Kitap Sarayı'nda Ciğerdelen'i buldum. Cumhuriyet Türkiyesi'nden yüzyıllar öncesine, kadın-erkek eşitliğinin bir manifestosu gibi açılan Ciğerdelen, Safiye Erol'un en ünlü romanıdır. Gelgelelim bu açıdan hala irdelenmemiştir. Düşünmek gerekir mi? Yanıt açıktı; edebiyatımız -öyle sanıyorum ki- en gözden ırak romancısı Safiye Erol'du; ben de bilinen, bize 'dayatılan' isimler etrafında ezberden yol almışım. Yarın Yapayalnız'ı yazarken, defterlerde, Dineyri Papazı'na açılıp gidişler pek çok sayfa. Benim Handan Sarp, Dineyri Papazı'nın Gülbün'üyle de can buldu; Safiye Erol'un eseri Yarın Yapayalnız'a ruh üfledi. 2009 yılının Ekim ayında, Sinan Bey, Kubbealtı Neşriyatı'nın Leylak Mevsimi'ni yayımlayacağını müjdeledi. Geriye kalan az sayıdaki hikaye. Dosyayı verdi. O akşam, edebiyatımızın talihsizliğini bir kez daha düşündüm. Öyle ya, çağdaş edebiyatımızda gönül çiziklerini en çok hissedenlerden Safiye Erol'a yol haritasında biz ne kadar az yer ayırmışız! Yaşasaydı, yakından tanıyabilseydim, ne kadar çok isterdim, Safiye Erol'a, Daha çok yazın! Bizim için yazın! Biz, hayat mağlupları için yazın! demeyi. Beyoğlu'ndaki akşama geri dönüyorum. Taraçadaki küçük bahçe diye yazmışım, gözümün önünde, yağmurda ıslanan limon ağaççığı, saksıdaki cılız defne, sarmaşıklar, kızıl ve kehribar rengi yapraklar, bitkiler. Kimsem kalmamıştı. Safiye Erol'un yazdığı En fakir bir saksı bile gönlüme rikkat ve muhabbet verir, ister ortadan kesilmiş beyaz sıvalı bir teneke, ister tahta fıçı olsun, saksı değil mi? cümlesini okuyordum, hayata dönüyordum. Sanmam; yaz geçmedi. Yaz geçmez. Bunu en çok, eşsiz Safiye Erol'un okurları bilirler."} {"url": "https://egoistokur.com/saglikli-olmak-arzusu-hastaliga-donusunc", "text": "Farklı türlerde 3 kitap... Birincisi sağlıklı yaşam çılgınlığına dair. İkincisi Georges Perec'in kaleminden hayatın olağan keşmekeşinin tablosu. Üçüncüne gelince; işte o, büyük yazar Tolstoy'un kaosu düzene sokma çabasının ürünü olan bir bilgelik takvimi. Her şeyi bilen ama hiçbir derde derde deva olmayan sağlık kitaplarından bıkıp usandınız mı? O halde size Carl Cederström ve Andre Spicer'ın yazdığı Sağlık Hastalığını önereceğim. Sağlıklı ve kusursuz olma arzusunun artık bir ideolojiye dönüştüğünü dile getiren ve bu durumun günümüz insanında yarattığı patolojileri ele alan yazarlar, diyet yapmanın suçluluk hissettiren hazzından, o kötücül ve sınırsızca bencil mutluluk biliminden söz ediyor, sağlık ve mutluluk üzerine bu kadar yoğun kafa yormanın bizi eskisinden çok daha narsisistik ve kaygılı yaptığını söylüyor. Kitabın 'Hasta olma özgürlüğü' adını taşıyan bölümündeki temel referansları, altı ciltlik otobiyografik roman Kavgamın yazarı Karl Ove Knaussgaard'ın köprücük kemiğini kırmasıyla başlayan bir olaylar zinciri... Sonlarda yer alan 'Şişmanlığa Övgü' bölümününse beni bir parça irkilttiğini söyleyebilirim ama yapacak bir şey yok, demek bu konuda hassasım. Bana esas enteresan gelen şeyse, Cederström ve Spicer'ın teoriyle yetinmeyip pratiğe yönelmeleri ve kitapta anlattıkları her şeyi sonradan bizzat tecrübe etmeleri oldu. Yani biri İsveç'te, diğeri Londra'da yaşarken, bir yıl süren bir sağlık ve kişisel gelişim deneyi yapmış, sabırla ve sebatla her ay hayatlarının belirli bir alanını ileri sağlık teknolojileri, popüler kişisel gelişim kitapları ve spiritüel öğretilere uygun olarak iyileştirmeyi denemişler. Gerçi 265 günün sonunda en başa dönme konusundaki acelelerine bakılırsa, sonuç tam anlamıyla felaket olmuş. Georges Perec'in Paris'in merkezinde bir binanın tüm katlarını, dairelerini, odalarını kurgunun bir parçası haline getirerek yazdığı bir kitap Yaşam Kullanma Kılavuzu. Perec, bütün o öyküleri, anekdotları, gezi notlarını, fragmantal parçaları, listeleri, kusursuz cinayet planlarını, hayali kara büyü muhtevalarını, mini tarihçeleri ve sayısız kitap içinde kitabı toplayıp bir wunderkammel'e yerleştirmiş sanki. Ardından bu malzemeyi bilmeceler, kelime oyunları ve yapbozlarla köpürterek şahane bir roman yaratmış. Tabii okuması zor bir yandan da, çünkü boşluklar bir türlü dolmuyor, problemler çözülemiyor, hikaye bitmiyor. Eksik bir şey hep var, tıpkı hayatın kendisi gibi. Kim demişti hatırlamıyorum, büyük bir romancının inşa ettiği bu binaya adım atmak, baş döndüren bir dünya seyahatine çıkmaya benziyor. Unutmadan; wunderkammel, 18. yüzyılda evlerin en güzel köşesinde duran çekmeceli dolaplara verilen ad. Avrupalılar bu çekmecelere hayatları boyunca topladıkları irili ufaklı nesneleri, başkaları için değilse bile kendileri için kıymetli şeyleri yerleştiriyorlardı. Wunderkammel'lerden esinlenen bir tek Perec değildi. Müzelerin geleceği evlerimizin içindedir diyen Orhan Pamuk da Masumiyet Müzesi'ni buradan ilhamla yarattı."} {"url": "https://egoistokur.com/sahane-1-roportaj-sirri-sureyyanin-sazini-kirdim-hem-zaten-iyi-calamiyord", "text": "Dilber Hanım : Zorunda mıyım? Eserin adı bu. Evet, evet Dilber Ay hakikaten bir olaydı. Onu tanımamaksa benim ayıbım. Sonuçta, Kötülere gelin olma sevdiğim, vardığın kocadan tez koşamazsın yahut Ne oldu kardaş aneztezi? gibi alelacayip dizeleri türkü alemimize kazandıran bir kadından söz ediyoruz. Flash TV'nin pop kültür dünyamıza armağan ettiği bu müthiş televizyon yüzünün röportajına bu yüzden kayıtsız kalamadım. Helin Avşar çok iyi iş çıkarmıştı. Bizim ekte yayınlandığı için söylemiyorum, gerçekten öyle. Okuyun, kült aleminin şahane şahsiyetlerinden birini daha yakından tanımak, onun çok hazin ama aynı zamanda kelimenin tam anlamıyla ayar bozucu hayat hikayesini öğrenmek için... İçinde bu kadarı da olmaz yahu diyeceğiniz öyle çok şey var ki! İnternet'le hiçbir bağlantımız yok bizim. Zaten anlamıyoruz. Çok açıklama yaptık. Herhalde o kadın öldü. İsmi aslında Gülşen Demirci'ymiş. Kayserili kendisi. Onu bir düzeltelim isterseniz. İki tane Dilber Ay var ama bu, onun takma ismi sanırım. Barağın anası Dilber Ay'ım ben. O olay çıktığında mecmualar vardı. Bunların beyinlerine girdiler Seni şöhret yapacağız, soyun dediler. Benim de o zaman yeni bir türküm çıkmıştı, ortalığı kırıp geçiriyordum. Televizyon yok, Hey mecmuası var. Onun müdürü Erol Aktuğ vardı, bir yazısında beni ele almıştı. Gerçek Dilber Ay, sahte Dilber Ay, kadının soyunmuş hali, benim elimde mikrofonlu ve köylü kıyafetli halim... Ayrıca o zamanlar TRT'de çalışıyordum. Zordur. 30 yıl öncesinden bahsediyorum. Diyorlar ki Bunun adını ne koyalım? Çok şöhretli bir kadın var, onun ismiyle çıksın. Sonra bana TRT'den men mektubu geldi. Babam, amcalarım vurmaya kalktı. Amcam babama diyor ki Kızın türkücü oldu, televizyonlara çıkıyor, çırılçıplak 10 kişiyle yatağa giriyor. Babam sinemaya gidiyor, bakıyor ben değilim. Eve gelip amcama Dilber değil o. İnsan çocuğunu tanımaz mı? diyor. Birkaç arkadaşım, senin adını kullanan bir kadın var, kadın böyle böyle dedi. Kavaklıdere'ye gittim. Bırak gözümün kararmasını, dünyam karardı. Beni keserler evde, keserler! Hikayeyi baştan alalım. Bildiğim kadarıyla çok kaset yaptınız. 60 tane. O zamanlar medyadan uzak, yurtdışında, Almanya'da yaşıyordum. Orada ikinci evliliğimi yapmıştım. Kötüleri görünce televizyonda, hırslandım. Kötülere gelin olma sevdiğim, vardığın kocadan tez koşamazsın diye bir uzun havam da vardır. Herif, ben çekildim, yerimi kötüler almış dedim. Beni hiç kimse keşfetmedi. Memlekete güzel sesler dinlemek için bir ekip geldi. Amcamın kızıyla gizlece oraya gittik. Daha çocuğum. Askerlik şubesinin içinde bir çadır vardı. Güzel seslileri yazıyor, adreslerini alıyorlardı. Çadıra girdik, sanatçılar da vardı. Hasımlarımız Halep'ten geliyor, Antep'e yerleşiyorlar. Antep'te duramayıp Kahramanmaraş'ta Pazarcık'a yerleşiyorlar. Kara çadırda dünyaya gelmişim. Ev, köy yok. Göçebe. Kahramanmaraş'ta nüfus kağıtsız 3. sınıfa kadar okuyabildim. Aşiret çocuğuyum. Sonrasında Düzce'ye yerleşmiş ailem. Babam bana Düzce'de nüfus kağıdı çıkartmış. Yaşım büyük olduğu için okula da verememişler. Neyse, ben o çadırdaki adamlara Sesimiz çok güzel, bizi bir dinleyin diyerek Gönül gel seninle muhabbet edelim, araya kimseyi alma sevdiğim türküsünü okudum. Hemen evimin adresini aldılar. 2-3 ay sonra mektup geldi, birinci olmuşum. Ama mektup gelene kadar beni zaten evlendirdiler. O da oldu. Çocuğum var ama ben de çocuğum. Neyse, babam almış mektubu. Hamile halimle beni ahırda öldüresiye dövdüler. Annem bir tarafa bayılıyor, babaannem bir tarafa. Evlendirildiğim kişinin ailesi beni babamın kapısının önüne attı. İlk eşim 50 yaşında bir adamdı. Bilmiyorum. Başlık için sanırım. Ben kardeşimin yanına kaçtım Ankara'ya. Babaannemin verdiği 20 liram vardı. Kar yağıyor lapa lapa. Ayağımda delik lastikler... İçine su giriyor. Kar yağarken Yenidoğan'dan radyo evine kadar gittim. Kapıdaki jandarmalar beni dilenci sanıp içeri almadılar. Birinci olmuşum ben dedim. Adımı söyleyecekler. Oğlum köyde kaldı, ona da üzülüyorum. Ayağımdaki çoraplar ıslak, sonra sobanın yanına oturttular. Senin sesin de çıkmaz dediler. Çıkar, dedim ama okutmadılar. Mustafa Geceyatmaz, Nida Tüfekçi, İzmir'den ismini hatırlayamadığım bir hoca aralarında para toplayıp eve gönderdiler beni. Bir hafta sonra babamla gittik. İnanamıyorum! Herhalde beni öldürecek diye düşünüyordum. Meğer babam da evden kaçıp Nuri Sesigüzel'le birlikte türkücü olmaya gelmiş İstanbul'a. Nuri Sesigüzel asker arkadaşıymış. Ben barak okudum, Bu türkü nereye ait? diye sordular. Gaziantep'e, Kahramanmaraş'a ait dedim. Tekrar tekrar okumamı istediler. Hocalar artık ölmüştür herhalde. Zaten jüri diye bir şey yoktu, jüridekiler hep hocaydı, geçti diye imza atacaklardı. TRT müdürleriydiler. İşte bu yöremize ait kızımız Dilber Ay'dan barak dinleyeceğiz diye anons ettiler. Elim ayağım boşaldı. İlk defa kendimi radyodan duyuyorum. Sonra Erşan Başbuğ, Adem Gürses peşime düştüler. Annem evde. Uzatmayalım. Ankara'da sahne almaya başladım. O arada esmer bir genç geliyor programıma grup dışından. Evet. Kimse çağırmamış. Kim olduğunu sordum. Talebeyim, sizin için çalacağım dedi. Kimden izin aldın? Senin adın ne diye sordum. Sırrı Süreyya. Meğer o sıralar okuyormuş, siyasi araması varmış. Garip, yoksul bir çocuk. Ben itekleyince elinden ince sazı düştü, kırıldı. 5 lira verdim. Git kendine saz al, bir daha da gelme buraya. Seni döverler. Hem iyi saz çalamıyorsun dedim. Bir gün öğrenirsem gelir çalarım abla dedi. Sesimin benzeri yok. Ama en ufağından tut en büyüğüne kadar, sanatçı arkadaşlarıma saygı duyarım. Sana bile saygı duyarım. Benim evladım yaşındasın ama bir sanatın var. Ekmek yiyorsun sanatından. Bitti. Senin peşine ben mi düştüm? Duydun, çağırdın. Karşında bir tarih var. Tarihle konuşuyorsun. Yıllar sonra bir gün bana dediler ki Film yapacağız seninle. Evet. Ve onlar benim süper hayranlarım. Ölüyorlar benim için. Esmer, beyefendi bir adam girdi içeriye. Beni tanıdın mı? diye sordu. Tanıyamadım. Sazımı kırmıştın. İşte ben o Süreyya dedi. Gözlerim doldu. Utandım ondan. Tanıyamadım tabii. Ama o bir Dilber Ay'ı unutamaz. Tabii parada anlaşamıyoruz. Herkes bedava oynuyormuş meğer. Para isterim, ben Dilber Ay'ım dedim. Küçük bir para verdiler. Sırrı Süreyya dedi ki Sen oyna, bunun ekmeğini yiyeceksin. Gerçekten yedim. Tanışıyorduk önceden ama kalp aşıklığı yoktu. O bana aşıkmış. 13. Savaş Ay'ın programında evlendik. İbrahim Tatlıses, Bedia Akartürk, İzzet Altınmeşe, Dursun Salkım... Aynı kadrodayız hep. Evet, ama oralara herkes giremezdi. İbrahim Tatlıses geldi Ankara'ya; Sabuha diye bir türkü söyledi ve fırtınalar gibi esti. Hayır. Neden kıskanayım? Ben Dilber Ay'ım. Hala rakibim yok. Hodri meydan. Kafamı kaldıramıyordum televizyondan. Seda Sayan arabasını gönderip beni evden aldırıyordu. Telefon konuşmalarımızla reyting yapıyorlardı. Reyting kralıyım ben. Çok sevilen bir kadınım halk arasında. Dağıtmıyorum. Garip sevindiririm. Bir dilim ekmeğimi kırk kişiyle yerim. Çok. Uçak alacaktım. Babama Uçak alalım dedim. Nereye koyacaksın kızım uçağı dedi. Bahçeye koyarız dedim. Eşek torbasıyla mark, dolar, altın kazandım. Hasta oldum. Benden imza aldılar. Bahçelievler'de evim vardı, Keçiören'de evim vardı. Şimdi her biri 2 trilyon. Şoförüm var, çifter çifter hizmetçilerim var, Cadillac var; uçak koyacak yer yok. Havaalanına koyacağımızı bilmiyoruz, o kadar cahilim. Para yağıyor ama evimin içi derbeder. Yatmaya yer yok, aşiret de evde... Filmi yaptım. Kahramanmaraş'tayım. Bir telefon geldi ikinci yönetmenimden. Dilber ödül kazandın dedi. Almaya gitmedim. Ne işim olur Koza'yla Moza'yla dedim. Ödülü benim yerime aldılar. Getirdiklerinde başladım ağlamaya. Ev plaket dolu ama Düzce depreminde bir şeyim kalmadı. En az iki yüz ödülüm vardı. Bir de en büyük zararı en yakınlarından, akrabalardan görürsün. Eşya bulamıyorum, ne Cadillac'ı. Depremden bu yana ev yapıyorum. Var. Apartman istemiyorum, daire istemiyorum. Bir gecekondum var. Birer tane de çocuklarıma yaptım. Soğanı kırarım, yerim, onurumdan taviz vermem kimseye. 10 tane kelle, 10 kilo tavuk alırım eve giderim. Daha ne yapayım, ailem için kendimi feda ettim ben. Flash TV'den Mustafa Bey teklif etti. Aradı, elinde böyle bir proje olduğunu ve halkın beni istediğini söyledi. Ne olursa olsun, cezaevinde yatıyorsa cezasını çekiyordur. Evet. Almanya'da 2 defa cezaevine girdim. Bu programı yapabilmek için, mahkumları anlamak lazım. Benim bütün sülalem cezaevinde. Ama haksız yere, kaderine mahkumlar. Mahkumların yanına girmek için mektup yazmışsınız. Evet. Kanal bizzat Ankara'ya dilekçe gönderdi. Ankara'dan bize takdir geldi böyle bir program yaptığımız için. Fakat kamerayla mahkumların yanına girmek mümkün değilmiş. Öyle bir şey olsaydı gezmediğim cezaevi kalmayacaktı. Çuval çuval mektup geliyor. Mektupları okuduğum zaman yataklara düşüyorum. Hangisini tarif edeyim ki? Bu akşam bir mektup aldım 18 yaşında bir kızdan. Açık açık bağırdım. Bağırma diyorlar. Neden bağırmayayım? Okuyamıyor. Babası cezaevinde olduğu için kimse sahip çıkmıyor. Nasıl bakıyorsunuz genç yeteneklerin türkü okumasına? Beyazıt Öztürk türkü kaseti çıkardı mesela. Beyaz televizyonda işi götürüyor. Çok güzel bir show insanı. Saygı duyarım sanatına ama türkücü olamaz. Esprisine yapmıştır belki. Rumeli türküleri okumuş. Bence yakışmış. Beğeneceğim hiç kimse yok. Kadınlardan Kibariye'yi beğenirim. İbrahim Tatlıses zaten imparator. Arabeskte Müslüm Gürses, Selami Şahin, Mustafa Keser'i dinlerim. Kasetin kapağında Ne Oldu Gardaş Anestezi? yazıyor. Akşam sordum çocuğuma. Anestezi, damardan giren demekmiş. Demek benim kasetler damardan giriyor oğlum, damarcıyım dedim. Çok duygusal bir insanım tabii."} {"url": "https://egoistokur.com/sahnede-kime-bakmali-oyuncuya-mi-aya-m", "text": "Yoshi Oida dünyaca ünlü bir tiyatro oyuncusu. Çocuk yaşta başladığı klasik No tiyatrosunun yanı sıra televizyonda da oyunculuk yaptı. Yetişkinlik yıllarında kendini Japon No, Kabuki ve Gidayyu tiyatrolarını derinlemesine araştırmaya adadı ve kendine has bir oyunculuk stili geliştirdi. Ünlü yazar Yukio Mishima'yla deneysel çalışmalar yaptıktan sonra tiyatro ustası Peter Brook'la çalışmaya başladı ve 12. yüzyılda yaşamış İranlı şair, mutasavvıf Feridüttin-i Attar'ın Simurg efsanesi üzerine kurulu Mantıku't-Tayr adlı eserinden ve Hint destanı Mahabharata'dan uyarlanan dev prodüksiyonlarda rol aldı. Bugüne kadar başta İngiliz yönetmen Peter Greenaway'in Pillow Book'u olmak üzere The Eyes of Asia, Felice, Felice ve Autumn Flowers gibi birçok sinema filmi ve televizyon dizisinde oynadı. Anlaşılan, Yoshi Oida'nın gönlü sahnede herkesten rol çalıp parlayan oyuncudan değil, seyirciye Ay'ı göstermeyi, yani görünmez olmayı başaran oyuncudan yana. Geliştirdiği oyunculuk metodunun özü de bu zaten. Ona göre insanın bir görünen yüzü var, bir de içinde saklı olan öteki yüzü. Sadece yüzeyde görüneni eğitme yanlışına düşülmemeli, zira bir oyuncu sahnede güzel bir vücut, kuvvetli bir duruş sergilemek istiyorsa benliğini de eğitmeli. Hem iç dünyamız yeterince beslenmiyorsa, güzel hareketlerin, muhteşem ses tekniklerinin, zarif kostümlerin, etkileyici makyajların ne anlamı olabilir ki! Doğu'da da Batı'da da işin tek bir püf noktası var: Hiçbir şey kolay değil!"} {"url": "https://egoistokur.com/sahnedeki-en-guzel-kiz-scott-fitzgeral", "text": "Gelin görün ki bu fotoğraflar yazarın bambaşka bir yönünü de açığa çıkarıyor. Aktör yönünü... Princeton Üniversitesi'nde okuduğu yıllarda Fitzgerald tiyatro kulübüne üyeymiş. Elbette daha çok yazar olarak katkıda bulunuyormuş oyunlara, zira girdiği birçok denemede reddedildiğine bakılırsa oyuncu olarak herhalde pek de başarılı sayılmazmış. Rüyası elle tutulacak kadar yakın görünüyordu. Rüyası elle tutulacak kadar yakın görünüyordu."} {"url": "https://egoistokur.com/sahte-nobel-hadisesi-bir-gun-her-fasist-15-dakikaligina-nobel-alabili", "text": "Sahte Nobel Hadisesi: Bir gün her faşist 15 dakikalığına Nobel alabilir! Geçen hafta tüm batı dünyası Tomas Tranströmer'ın aldığı Nobel'i, kitaplarının bir anda New York dahil bütün büyük metropollerde yok satmaya başlamasını konuştu. Oysa ödülün açıklanmasından dakikalar önce, Sırp gazeteleri, kendi vatandaşları Dobrica Cosic'in 2011 Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldüğü haberini almıştı. Haber kaynakları, www. nobelprizeliterature. org adresli internet sitesiydi. Sevinç dalgası kısa sürede tüm ülkeye yayıldı, radyolar ve televizyonlar haberler geçmeye, gazeteler manşet hazırlamaya, Dobrica Cosic canlı yayın teklifleri almaya başladı. Gelin görün ki sevinç kısa sürdü... Söz konusu internet adresi, ödülün açıklanmasından sadece bir gün önce satın alınmıştı ve sitenin tasarımı Nobel'in resmi sitesini birebir taklit ediyordu, yani ne site ne de haber gerçekti! Sahte Nobel sitesini yapanlar bir süre sonra medyaya bir e-posta atarak hilelerinin sebebini açıkladılar. Kendilerini kar amacı gütmeyen bir grup internet eylemcisi olarak tanımlayan bu kişilerin mesajı kısmen Hırvatça olarak, kısmen kırık dökük bir İngilizce'yle kaleme alınmıştı. Kar amacı gütmeyen bir grup internet eylemcisiyiz. Eylemimizin amacı, yazar Dobrica Cosic'in Sırp halkı üzerindeki tehlikeli etkisine dikkat çekmektir. Kendisi bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü için ciddi bir aday olarak gösteriliyordu. Onlarca yıldır aktif olarak edebiyat ve siyaset yapan Dobrica Cosic, her zaman Sırp milliyetçiliğini destekleyen yüksek siyasi güçlere yakın oldu ve yeni döemin en gerici ve tehlikeli Sırp sözde-demokratik gruplarıyla ittifak yaptı. Biz bu açıkça sahte internet adresini 10 Ekim 2011 tarihinde satın aldık. 11 yıl önce Sırpların farklı ve daha iyi bir dünya kurulması adına tarihi bir fırsatı kaçırdıkları 10 Ekim'de olanları sembolik bir biçimde hatırlatmak için. Sırbistan bugün gene savaşa, teröre ve 90'ların ölümcül bayağılığına dönüyor. Öteki diye nitelenene karşı şiddet, milliyetçi gericilik ve ikiyüzlülük aşikar. Biz, Dobrica Cosic'in hala üzerimizde bir tehdit olarak varlığını sürdüren bu çok tehlikeli değerler sistemiyle yakınlaşmaya devam ettiğine inanıyoruz. Bay Cosic'in onlarca yıldır sürdürdüğü siyasi, edebi ve kamusal faaliyetlerinin sonuçları hem kendi ülkesinde hem de tüm bölgede bugün de hissediliyor. Sırp kamuoyu hatta kendisi bile koca bir 15 dakika için buna inansa da sonunda açıklıyoruz: Dobrica Cosic Nobel Edebiyat Ödülü almamıştır. Bu gerçekte bizi teselli eden bir şey var."} {"url": "https://egoistokur.com/sair-walt-whitman-miguelin-hayatini-nasil-degistird", "text": "Anne babaların çocuklarına sıklıkla söylediği bir tembih sözüdür; 'sakın yabancılarla konuşma!' Kahramanımız Miguel, eğer anne babasının sözünü dinleyen bir çocuk olsaydı, bu kitap kesinlikle çok sıkıcı olurdu. Şimdi bildiğiniz tüm tembihleri unutun ve akıllı, duyarlı, tatlı yürekli Miguel'le tanışın! Bu satırları duyduktan sonra dünyası tepetaklak olan fakat bir taraftan da sıkıcı ve sıradan yaşamından sıyrılarak etrafını fark etmeyi öğrenen Miguel, empati kurma konusunda hayranlık uyandırıyor. Evde çalışan Perulu Casilda, trafik ışıklarında su dolu kovalarla bekleyen Chiqui ve Loren, sırlarla dolu Mario, dilsiz küçük kız Afrika ve öğretmen Don Alfonso, Miguel için çok daha anlamlı hale geliyor. Dönüştükçe dönüşüyor, büyüyor Miguel! Gündelik hayatın akışında yanlarından geçip gittiği insanların aslında ne kadar zor koşullarda yaşadıklarını, geçmişlerinde ve hatta bugünlerinde büyük acılar barındırdıklarını öğreniyor, biraz canı yansa da... Ama büyümek böyle bir şey işte... Güle ağlaya olgunlaşıyor Miguel. Sizi de biraz ağlatıyor, benden söylemesi! İspanyol yazar Alfredo Gomez Cerda'nın daha önce başka kitabı Türkçeye çevrilmemiş. Oysa yüze yakın kitabı bulunuyor. Çocuk ve gençlik kitaplarıyla, tiyatro oyunlarıyla birçok ödül almış. Fransa, İtalya, Meksika, Norveç, ABD ve Kore kıymetini kavrayıp birçok kitabını yayımlamış. İletişim Yayınları sayesinde Türkiye de bu ülkeler arasına girdi. Üstelik Miguel, kısa sürede ikinci baskıyı yaptı. Orijinal adı; Cuando Miguel no fue Miguel. İspanyolca bilen bir arkadaşıma sordum 'Miguel, Miguel olmadan önce' anlamına geldiğini söyledi. Onun yalancısıyım. Ama bu açıklamayla kitap daha da güzelleşti. Dilerim çocuğunuzun dünyası da Miguel'le güzelleşir. Artık bu ayrımları yapmak çok zor biliyorum ama 9 yaş ve üstünün kitabı daha iyi kavrayacağına inanıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/saire-olmek-yarasir-demissin-ama-iste-sairler-olmuyo", "text": "Şaire ölmek yaraşır demişsin Ahmet Erhan, ama işte şairler ölmüyor! Şaire ölmek yaraşır demişsin Ahmet Erhan, ama işte şairler ölmüyor! İlk Gülşiirini okumuştum. Çünkü Teoman, İnsanlık Halleri albümünde bir bölümünü şarkı yapmıştı ve bir röportajında da Ben o adamın yüzünü bile sevdim demişti Ahmet Erhan için. Ben de bu nasıl bir sevgi, merak etmiştim. İnternetten Gülşiiri bulup okudum. Ahmet Erhan'ın birçok şiiri gibi o da epeyce uzundu. Ve beklediğimden ağır bir şiirdi. Uzun ve çokkatmanlıydı, içinde hikayeler vardı... Şarkı çok güzel olsa da şiirin yalnızca bir kısmını gösterebilmişti. Her neyse, pek de bir şey anlamadan kapattım sayfayı. İşte Gülşiiri sindirme dönemim böyle böyle oldukça uzun sürdü. Sonra Ahmet Erhan'ın diğer şiirlerini okudum. En büyük takıntılarımdan biri haline geldi zamanla. Böyle güzel şiirlerin neden kitapçılarda bulunmadığını takmıştım kafaya. İstesem kitaplarını internetten alabilirdim, herkes bunu tavsiye ediyordu. Ben inat edip kitapçılarda aradım. Bulamadım, o ayrı. Elbette diyeceksiniz. Elbette. Teşekkürler yayınevine, çok mutlu olduk. Ama bilmiyorum işte, keşke Ahmet Erhan da mutlu olsaydı. Keşke ben hayattayken sadece Teoman'ın tanıdığını sandığım Ahmet Erhan'ın şiirlerini herkesin başyapıt saydığını falan o öldükten sonra öğrenmeseydim. 10 Aralık 2012'de tesadüfi bir şekilde Ahmet Erhan'ın Facebook adresini öğrendim. İlk başta inanmadım. Paylaşımlarını görünce anladım gerçekten o olduğunu. Okuyunca yüreğimi parçalayan şiirler yazmıştı ama paylaşımlarıyla hep yüzümü güldürdü. Gülmesini, üldürmesini biliyordu. Bense ona mesaj atmayı hayal edip durdum. Sonra 2013 şubatında onun kanser olduğunu öğrendim. Nasıl üzüldüğümü anlatamayacağım, bir ben bilirim. Öğrenince elim hiç gitmedi mesaj yazmaya. Zaten o da internete giremez oldu. Ben şu meşhur 2013 yazı boyunca Ahmet Abi, güzelim, bir mendil niye kanar derken hep onu hatırladım. Sonra bir pazar sabahı, uyanınca hiçbir yerden ses gelmediğini fark ettim, sağır mı oldum diye şüphelendim, kuş sesi duymadım, araba sesi duyamadım, bu anı hiç unutmayayım, bu çok garip bir an dedim, kalktım internete girdim, öğrendim ki ölüm sessizliğiymiş meğer... Ben o sessizliği hiç unutmayacağım. O sessizlikten sonra, Biz ne kötü yaşadık be moruk dizesi yankılandı beynimde. Nedense en çok bu dizesi. O mesajı atamadığım, onun yüzünü bir an için bile olsa güldürebilme ihtimalini bir ihtimalden öteye götüremediğim için kendime hep kızacağım. Sizin hiç en sevdiğiniz şair öldü mü? Benim öldü. Sağır oldum. Demek istediğim, ben suçluyum. Sevgi gösterememek bir suç bence, kimse kusura bakmasın. Ama içime, içimize su serpmem gerekirse, şairler ölmüyor... Şimdi geriye çok değerli şiirleri kaldı, neyse ki artık kitapçılarda bulunabilen şiirleri... Ve ben bir şairin yüzünü bile sevmek ne demek, çok iyi anladım."} {"url": "https://egoistokur.com/sairin-umutlu-gunlerine-coluk-cocuk-dokunsa", "text": "Ülkenin gündemi, çocuklarımızı güçlendirmek, donatmak gerekliliğini zorunlu kılıyor. Soru soran çocuklarına ne diyeceğini bilememe durumu sık sık yaşanıyor pek çok ailede... 'Herkes savaştan nefret ediyorsa, neden her yerde savaş var? Ne zaman bitecek? Kendini savunmamalı mı? Savununca da savaşmış olmuyor muyuz?' İşten yorgun dönmüşsünüz, ülke gündemi de yüreklerde yangın, çocuk gün boyu biriktirmiş, sıralıyor soruları! Bu soruları geçiştirerek işin içinden çıkamayız diyor Müren Beykan. Hayranı olduğumuz Birhan Keskin'in dizeleri zihnimizde dönenip duruyor son günlerde. Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun... Çoluk çocuk uzanıp dokunmak istiyoruz, hem de nasıl. Ülkenin gündemi, çocuklarımızı güçlendirmek, donatmak gerekliliğini zorunlu kılıyor. Soru soran çocuklarına ne diyeceğini bilememe durumu sık sık yaşanıyor pek çok ailede... Herkes savaştan nefret ediyorsa, neden her yerde savaş var? Ne zaman bitecek? Kendini savunmamalı mı? Savununca da savaşmış olmuyor muyuz? İşten yorgun dönmüşsünüz, ülke gündemi de yüreklerde yangın, çocuk gün boyu biriktirmiş, sıralıyor soruları! Bu soruları geçiştirerek işin içinden çıkamayız. En iyisi, yemekten sonra oturup mesela Fransız yazar Brigitte Labbe'nin ünlü Çıtır Çıtır Felsefe dizisindeki Savaş ve Barış adlı kitabını birlikte okumak; sonra da, barışın doğal bir durum olmadığını, onu her gün yeniden kurmak ve korumak gerektiğini birlikte kavramaya çalışmak. İnsanların çoğu savaştan nefret eder. Yine de, her zaman bir yerlerde bir savaş vardır. Her zaman da o savaşın kaçınılmaz olduğu ve bu seferkinin son savaş olacağı söylenir. Sürekli, yarın için barışı hazırladığımız konuşulur. Peki, neden yarın için? Barışı nasıl kuracağımızı biliyoruz ve barış isteyen insanlar savaş isteyenlerden çok daha fazla. Ama bu yeterli değil. Aynı zamanda, barışı kurmak için en doğru anın, hemen şimdi olduğunu da anlamak gerekiyor. Labbe'nin işaret ettiklerini, sayısız çocuğun yaşamını yitirdiği, sayısız çocuğun kalbinin sonsuzca kırıldığı bu coğrafyada, tekrar ve tekrar okumak gerek. Elbette, çocuklarımıza savaşı, bombaları, sokaklarda sefil olmuş mülteci çocukları, acımasızlığı açıklamaya çalışmak, hemen bir kitapla mümkün olamaz. Ancak, kitaplara, edebiyata sığınmak, globalleşen savaşın öğüttüğü biçare insanın şifasını onlarda aramak, sahip olduğumuz tek mucize. Son yıllarda çocuklar için de yazan Müge İplikçi'nin sunduğu mucizelerden biri, Kömür Karası Çocuk. Babasına ulaşmak için çıktığı yolculukta Malili küçük Salif'in yolu, İstanbul'da bir sığınmacı evine düşüyor. Salif, ülkesinin müziğini bu yabancı kentte duymayı, arkadaşlar edinmeyi başardığında, yaşamın büyülü gücü onu sıcacık sarmalayacaktır. Sanatçı Huban Korman'ın desenleriyle renklenen kitapta, satırların arasındaki müziği duymak, derin kaygılara karşı büyük küçük birlikte sağalma umudu veriyor. Çocuk edebiyatında savaşı yazmak, zordan öte. Başaranlardan biri, İngiliz yazar Laura S. Matthews. Bilinmeyen bir coğrafyada, yardım gönüllüsü anne ve babasıyla yaşayan bir çocuğun öyküsünü yazmış Matthews. Savaşın yaklaşması üzerine, yaşadıkları yabancı köyden ayrılmak zorunda kalan aile, yollara düşüyor. Çamur birikintisindeki küçük bir balığı da yanına alıyor çocuk. Tehlikeli kaçış yolculuğunda bin bir badire atlatılırken, çocuğun o küçücük balık için titreyen yüreği, savaş karşısında tüm canlıların çaresizliğini, perişanlığını duyumsatıyor; sonunda ulaşılan güvenli bölge okuru rahatlatsa da, barışın kırılganlığını da hatırlatıyor. Bu sevilen kitapta da olduğu gibi, sağlam bir felsefeye dayandırılan, önyargılara, ayrımcılığa karşı duran, samimi bir duyarlılık taşıyan öyküler başarılı oluyor; çocukların yüreğinde her tür savaşa karşı direnç filizlendirebiliyor. Evet, kitaplar biz fark etmeden zihnimizi sağaltır, düşüncelerimizi berraklaştırır. Çocuklara yazılan eğlenceli kitaplar da buna dahil; onlar hiç küçümsenmemeli. İki çocuk dizisini yaz ayları için hatırlatalım."} {"url": "https://egoistokur.com/sairlerin-sarkilari-baudelaire-bukowski-blake-plath-poe-yeats-wilde-ve-otekile", "text": "Spotify listesi altta. Bonus Track en altta. Boris Pasternak ve Charles Baudelaire'i görüyorsunuz. Bir de aynı zamanda ressam da olan şair William Blake'in bir tablosunu. Romancı ve alkol fıçısından çıkmış seks kokan şiirlerin şairi Charles Bukowski bugüne dek birçok sanatçıyı etkiledi. Bunlar arasında İngiliz pop grubu Noah and the Whale de var. Topluluğun son albümü The Last Night Earth de Bukowski'nin şiir derlemesi The Last Night of the Earth Poems'e bir gönderme. Albümde Bukowski'den etkilenilerek yapılmış birçok şarkı var, Life is Life bunlardan biri. Amerika'nın Illinois eyaletini konu eden bir konsept albüm yapıp, eyaletin simgelerinden üç Pulitzer sahibi yazar ve şair Carl Sandburg'den söz edilmemesi imkansız olurdu. Grup sadece başlığı almakla kalmamış, arka planda şiirden dizeler de duyuluyor, yani nşeli bir koro ölümden söz ediyor. Yeni Türkü grubunun e. e. cummings'ten uyarladığı şarkıyı unutmadım. Ama onu bu topraklardan müzisyenlerin şiirle ilişkisini konu eden bir yazıya saklıyorum. Bright Eyes'ın bu şarkısı Poe'nun en ünlü şiirlerinden biri olan Annabel Lee'den esinlenmiş. Spektor şarkısını, Dr Jivago romanının Nobel ödüllü yazarı ve şair Pasternak'tan alıntılarla süslemiş. Thomas Dekker'ünlü aşk şiiri Golden Slumbers Kiss Your Eyesin müzikal versiyonunu yapmak Liverpool'lu efsane dörtlüye düşmüş. Şair, ressam ve hayalci William Blake'ten ilhamla yapılmış bir şarkı. Romantik şair Burns'ün pop müzikteki yansıması. Evet Camera Obscura topluluğu ve meleksi sesli vokalistleri Tracyanne Campbell belli ki Burns'ü çok seviyor. Ünlü şair ve yazarın trajik hayatından bir kesit anlatılıyor. Kocası Ted Hughes'a duyduğu aşk Fransa'da geçirdikleri balayından başlayarak anlatılıyor. Şarkıda Hughes'un bitmek tükenmek bilmeyen aşk maceraları da var. 1987 Fransa'sından güneşli manzaralar... Aslında Eksantrik müzisyen Robert Smith, Baudelaire'den esinlenerek başka şarkılar da yaptı. The Dream Songs şairi John Berryman'in intiharı Okkervil River7ın esas adamı Will Sheff'i çok etkilemiş. O kadar ki The Stage Names albümünü yaparken Berryman'in 1972 yılının ocak ayında atladığı Washington Meydanı'ndaki köprüye gitmiş ve sözleri orada yazmış. Bazıları şarkının Kurt Vonnegut'ın romanı Slaughterhouse-Five'dan uyanlandığını düşünüyor ama aslında Vonnegut da söz konusu cümleyi 17. yüzyıl İngiliz şairi John Donne'ın bir şiirinden almış. Morrissey'in İngiliz edebiyatının en güçlü dört şairinden yola çıkarak yazdığı karanlık ve melankolik bir şarkı."} {"url": "https://egoistokur.com/sait-faik-ve-leyla-erbille-gecen-bir-gu", "text": "Yıllar önce Murat Gülsoy'un yaratıcı yazarlık atölyelerinden birine gitmiştim. Ama acayip bir gidiş olmuştu, bir kere sanıyorum gelmiş geçmiş en devamsız öğrencisi bendim. Daha da beteri atölyeye kendi adımla yazılmıştım ama ilk ders başladığında aniden adımı değiştirmeye ve Gaye Birsam olmaya karar vermiştim. Tamam, lütfen bir şey demeyin. Yaptığımın çok kötü olduğunu biliyorum. Her neyse, yıllar sonra Murat Gülsoy'un Ayfer Tunç'la birlikte gerçekleştirdiği yeni bir atölye çalışmasına katılacakmışım meğer ve bu Seferihisar'da düzenlenen Edebiyat Günleri'nde olacakmış. Evet, tabii ki kendi adımla... Ama sadece bir dinleyici, gözlemci olarak. Şimdi çekingenliğim, korkaklığım yüzünden yıllar önceki atölyeden yeterince faydalanamadığıma yanmaktan başka bir şey gelmiyor elimden. Sabah atölyesinde Sait Faik'in Plajdaki Ayna öyküsü ele alındı. Sanırım Sait Fait denince akla ilk gelen öykülerden biri değildi Plajdaki Ayna. Hep hümanist, insancıl, olumlu yönlerini hatırlamaya eğilimli olduğumuz yazarın karanlık taraflarını ortaya koyuyordu çünkü. Öykü incelemesinin ardından, Türk edebiyatındaki yol ayrımı konuşuldu. Çağdaş edebiyatımızda iki keskin kanal olmuştu hep. Birini toplumcu gerçekçi eserleriyle Sabahattin Ali, diğeriniyse daha modernist çizgideki öyküleriyle Sait Faik temsil ediyordu. Sait Faik toplumcu gerçekçi yazarlardan daha parçalı bir anlatımla yazıyordu ve onu okumak bizi farklı, alışkın olmadığımız bir gerçeklikle baş başa bırakıyordu. Sait Faik'in karakteriyle de bağlantılı bir şeydi bu belki. Öykülerinde kullandığı dil ve yapı kendi yersiz yurtsuzluğuna, yerini bulamamışlık haline uygundu. Ayfer Tunç bu noktada ilk kez Walter Benjamin'in ortaya attığı flaneur kavramından bahsetti. Sait Faik'in bir flaneur yanı da vardı çünkü, İstanbul'la adalar arasında mekik dokurken her şeyin içinden geçip gidiyor ve tam da bu geçiş halini döküyordu öykülere. Tunç, Sait Faik'in Beyoğlu ve Karaköy'den başlayarak İstanbul'la adalar arasında kurduğu ilişkiyi görünmez ipliklerden örülmüş bir örümcek ağına benzettiğini söyledi. Murat Gülsoy da edebiyatımızda bu tür figürlerin pek fazla olmadığını hatırlattı. Bizim edebiyatımız, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın da işaret ettiği gibi, muhafazakar kimliklerin kendi kabuklarını kırmasıyla oluşmuş bir şeydi. Ama konumuza dönelim... Öğleden sonraki atölyede konu Leyla Erbil'in Ölü adlı öyküsüydü. Burada önce modernist edebiyat ve bilinçakışı tekniği konuşuldu. Realist edebiyatın gerçekliği aktarmada artık yetersiz kaldığı bir noktada ortaya çıkmıştı bilinçakışı tekniği. 19. yüzyıl sonlarından itibaren yavaş yavaş Edebiyat bir ayna gibidir diyen Stendhal'in aksine edebiyatın sokakta dolaştırılan ve her şeye, herkese tanıklık eden bir ayna falan olmadığı fikri baskın çıkmaya başlamıştı. Yazarın dili, bakış açısı, yaşantısı da olayları, kişileri ve ilişkileri algılayışını şekillendiriyordu. O halde bir yere ayna tutulacaksa eğer, dünyaya değil, yazarın zihnine tutulmalıydı. Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan Leyla Erbil bu noktada konuşulabilecek en uygun isimdi hiç şüphesiz. Hem işlediği konulardan, hem de kullandığı dilden dolayı hep aykırı ve tek başına duran bir yazar portresi çizmişti Erbil. Kadın meselesini ele almasına, kadın-erkek çatışmasını dile getirmesine rağmen feminist olarak da adlandırılamazdı. Ölü adlı öyküsündeki kadın karakter mesala bizim edebiyatımızda az rastlanan bir karakterdi. Ardından kaçınılmaz olarak Leyla Erbil'in başta Sevim Burak olmak üzere edebiyattaki komşulukları konuşuldu. Tunç ve Gülsoy'a göre, aynı dönemde yaşayan sanatçılar birbirlerine benzemeyen işler üretebilirler hatta eserleriyle birbirlerine karşı da olabilirlerdi ama bir arada ele alındıklarında resmin bütününe ulaşmak mümkündü. Atölyede konuşulanlar içinde bana enteresan gelenlerden biri de bazı kitapların niçin daha popüler olduğuyla ilgili bir tartışmaydı."} {"url": "https://egoistokur.com/sakinin-yarattigi-alternatif-alemde-dolasiyoru", "text": "Kurt çocuklar, konuşan kediler, hain susamurları, aksi geyikler, zavallı kaplancıklar, hınzır çocuklar, zeki genç kadınlar ve sivri dilli delikanlılar Saki'nin öykülerinde status quo'nun temsilcisi olarak karşımıza çıkan eskiye sıkı sıkıya bağlı aristokratlara ve sonradan görme zenginlere dünyayı dar ediyor. Tanıştırayım; Saki en sağda duran, asık suratlı adam. Saki'nin yarattığı alternatif aleme hoş geldiniz! Hector Hugh Munro ya da Ömer Hayyam'ın Rubaiyatından esinlenerek aldığı takma isimle Saki, 1870'te Burma'da doğdu. Annesinin ölümü üzerine İngiltere'de, kırbaç kullanmayı eğitimin gereklerinden sayan halası tarafından büyütüldü. 1902'de Rudyard Kipling'in Just-So-Storiesine gönderme yapan Not-So-Stories adlı kitabı yayımladı. Ardından siyasi taşlama türündeki The Westminster Alice ve diğerleri çıktı. 1914'te patlak veren I. Dünya Savaşı'nda orduya katılan Saki, 1916'da Fransa'da Beaumont-Hamel cephesinde öldü. Bazı kaynaklara göre, 14 Kasım günü şafak sökerken vaziyet aldığı siperde yanındakine Söndür şu uğursuz sigarayı diye bağırmış. Bir saniye geçmeden de başına yediği kurşunla cansız yere yığılmış. Ölümünden sonra kız kardeşi Ethel yazdıklarının tümünü yakmış. Notos'tan çıkan kitapta yer alan bir diğer sevdiğim öykü Laura adını taşıyor; kahramanıysa ölümcül bir hastalığa yakalanmış genç bir kadın. Ölen her canlının dünyaya ikinci kez ama daha aşağı türden bir canlı olarak geleceğine inanıyor. Bir hayvan olacağım. Öte yandan kendimce iyi bir insan olduğum da söylenebilir, o halde iyi bir hayvan olacağımı da kestirebiliyorum, zarif, fıkır fıkır bir şey, eğlenceye bayılan bir şey; belki bir susamuru. Öldükten sonra dünyaya gerçekten de bir susamuru olarak dönüyor. Sonrasını söylemeyeyim, okuyun."} {"url": "https://egoistokur.com/salinger-sarkilari-gonulcelen-hala-burada-aramizda-dolasiyo", "text": "Önce biraz bilgi arkasından Spotify listesi... Dilediğiniz yerde ve dilediğiniz zaman dinleyin diye. J. D. Salinger'dan çok daha fazla hikayem var dizesi elbette biraz yakışıksız kaçabilir. Hele ünlü yazarın hayatının son 45 yılında hiç hikaye yayınlamadığını düşünürsek. Ama sürekli bir yerlerden yazarın yeni hikayelerinin çıktığını düşünürsek, yayınlamaması yazmadığı anlamına gelmiyordu kuşkusuz. Bu şarkının esas kızı kitap kurdu bir kız. Benimle uzaklara gelmek, Gönülçelen havasını solumak istemez miydin? diye soruyor şarkının kahramanı ona. Liseden terk Billie Joe Armstrong, Gönülçelen'in kahramanına duyduğu yakınlıktan, hevesten ve düş kırıklığından bahsediyor. Armstrong lisede kitabı sevmemiş hatta yarısında bırakmış. Salinger'ın ne kadar büyük bir roman yazdığını da ancak bir yetişkin olduğunda anlayabilmiş. En azından öyle diyor röportajlarında. Grup üyelerinden Zooey Deschanel'in adı da sonuçta Salinger'ın Franny ve Zooey'sinden geliyor. Mesela internette bulduğum şu şarkı. A Scissors'ı tanımıyorum ama güzel bence. Ben de Jonas Brothers kalitesinde espriler yapıyorum, az mı insan ağlattım. Teoman da Salinger'i sevdiğini ve okuduğunu açıklamıştı eskiden... Gönülçelen şarkısı tesadüf değil yani.."} {"url": "https://egoistokur.com/salingera-bir-giris-homeopati-vedanta-budizm-ve-yalniz-kalma-arzus", "text": "Salinger'ın edebiyatçı olarak önemini birkaç cümleyle anlatmak zor. Hikayemi gerçekten dinleyecekseniz, herhalde nerede doğduğumu, rezil çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben doğmadan önce annemle babamın nasıl tanıştıklarını, tüm o David Copperfieldvari zırvalıklarını filan da öğrenmek istersiniz, ama anlatmayacağım. Her şeyden önce, bu zımbırtılardan çok sıkılıyorum cümleleriyle başlayan tek romanı Gönülçelen'de, yeniyetmelerle yetişkinler arasındaki uçurumu ilk kez bu kadar kesin bir vurguyla dile getirmeye cesaret etmişti. Olağanüstü bir toplumsal gözlemciydi. Gerçek hayattan alınmışçasına sahici diyaloglar yazıyor, şiirselliği sokağın dilini kullanarak yakalıyordu. O güne dek edebiyata yakışmayacağı sanılan küfürleri özgürce kullanıyor, hüznü, öfkeyi, ironiyi, isyanı, bir Salinger karakterinin en belirgin özelliği olan insanlardan kurtulma, yalnız kalma arzusunu okura bu 'sert ve ayıp' kelimeler aracılığıyla aktarıyordu. Ayrıca hikayeyi aktarmak için iç monologlardan, mektuplardan, karakterler arasındaki uzun telefon konuşmalarından, gazete haberlerinden yararlanıyordu. Her yıl en az 250 bin baskı yapmayı sürdüren Gönülçelen, 1951'de, yayınlanır yayınlanmaz sansasyon yaratarak çok kısa sürede kült mertebesine erişti. Kitabın antikahramanı genç Holden Caulfield artık Amerikan gençliğinin yeni idolüydü. Elbette Salinger da... 1953'te Dokuz Öykü çıktı. Gönülçelen kadar şiddetli bir fırtına yaratmadı ama eleştirmenlerin hepsi hayran kaldı. John Updike, Philip Roth, Hunter S. Thompson, Dave Eggers, Haruki Murakami, Tom Robbins, Jonathan Safran Foer gibi çeşitli dönemlerden yazarların edebiyat anlayışlarını etkileyen, değiştiren bu kitapta Salinger, alışılmış olay örgüsünü yerle bir ediyor, tamamen kendine has bir yapı kuruyordu. Bir eleştirmen, Olay örgüsüne dair bildiklerinizi unutun, Salinger duygu örgüsü diye yepyeni bir kavramla tanıştırıyor bizi diye yazmıştı. Franny ve Zooey, Ustalar Yükseltin Tavanları ve Seymour'a Bir Giriş sonraki eserleriydi. Yazdığı son öykü, New Yorker dergisinde yayınlanan Hapworth 16, 1924 oldu. Üniversite yıllarında neşeli, espritüel ve açık sözlü bir genç adam olan tanınan Salinger arkadaşlarına ve öğretmenlerine Bir gün dünyanın en ünlü, en sevilen yazarı olacağım dermiş. Hatta vereceği röportajların, çektireceği fotoğrafların hayalini kurarmış. Oysa Gönülçelen çıktığı gün, arka kapakta fotoğrafını görünce şiddetli bir panik atak geçirmiş, nefesi kesilmiş, kalbi duracak gibi olmuş. Hemen yayınevini arayarak, kitabın bundan sonraki baskılarında fotoğrafını kullanmamalarını talep etmiş. O gün bugün bir Salinger fotoğrafına rastlamak çok zor. Gençliğinde çektirdikleri haricinde bildiğimiz tek fotoğrafı, yaşlı ve aksi bir ihtiyar olarak kameraya saldırdığı kare. Salinger, hikayelerinin hepsinde Glass Ailesi mensuplarının başlarına gelenleri anlatıyordu. Yıllar sonra tamamlanacak bir romanın parçalarını yazarmışçasına... Doğu mistisizminden yararlanmaya başlaması, başlangıçta intihar eden genç kahramanı Seymour Glass'ı sonradan bir dahi, bir bilge hatta bir aziz olarak sunması, eleştirmenleri rahatsız etmeye başlamıştı. Kendini kolaycılığa kaptırdığını, okuru tavlamak için spiritüelliği kullandığını öne sürenler oldu. 1970'te Salinger bir daha hiçbir gazeteciye söyleşi vermeyeceğini açıklayarak kendine, kahramanı Holden'ın hayal ettiği gibi ıssız bir kasabanın uzak bir köşesinde bir ev inşa etti. Ve bir daha o evden çıkmadı. Aradan geçen 40 yıl içinde adından söz eden, mektuplarını kullanan, onunla ilgili anılarını yazan, gizlice fotoğrafını çekmeye çalışan herkesi mahkemeye verdi. Bir keresinde yeminini bozarak Cornish Lisesi öğrencilerine bir söyleşi vermeyi kabul etti, sadece okulun duvar gazetesinde yayınlanması şartıyla. Ancak öğrenciler ellerindeki büyük hazineyi yerel bir gazeteye satınca, Salinger insanlara güvenini iyice kaybetti ve evinin çevresindeki çitleri yükseltti. Doğrusu münzevilik, dünyaca ünlü bir yazar için pek de kolay değildi. Salinger Time dergisine isteği dışında kapak oldu, hakkında binbir çeşit aşağılayıcı dedikodu üretildi, sırları öz kızı Margaret'ın yazdığı bir kitapta deşifre edildi. Homeopati, Budizm, Hinduizm, akupunktur ve scientology gibi yeni çağ öğretilerine sardırdığı, zinde kalmak için sabahları idrarını içtiği, 'çatlak dahi' Wilhelm Reich'ın icat ettiği Orgon kutusunda saatlerini geçirdiği anlatıldı. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, 1970'lerin başındayken 10 aylık bir ilişki yaşadığı ve sonradan ünlü bir yazar olan Joyce Maynard da birbirlerine gönderdikleri mektupları kitap haline getirdi. Maynard'ın romanlarından biri Gus van Sant tarafından To Die For adıyla sinemaya uyarlanmıştı. 2000'lerin başlarında kısa yoldan zengin olmak isteyen bir başka genç yazar JD Christian takma adını kullanarak Gönülçelen'in devamını yazdı. Kısacası Salinger gizlenmek istedikçe, insanlar onu rahatsız etmeyi, hayatını kurcalamayı ve onun şöhreti üzerinden servet kazanma çabalarını sürdürdüler. Öte yandan birkaç yıl önce hakkında genişçe bir dosya yayınlayan New York Times'ın eleştirmeni Janet Malcolm, Ressam Manet ya da romancı Tolstoy da çağdaşlarının uzağı görmekteki yetersizlikleri yüzünden, yaşadıkları dönemde anlaşılmamışlardı. Bir zamanlar Salinger'da eleştirilen şeyler aslında onu 'büyük' yapan şeylerdi diye yazacaktı. Salinger'ın ölümünden bu yana herkesin zihnini kurcalayan soru ise şu: Son yapıtını 40 yıl önce yayımlayan J. D. Salinger acaba geride bilmediğimiz bir eser bırakmış mıydı? Kimilerine göre, evet, ölümünden sonra yayınlanmasını istediği birkaç romanı vardı. Kimilerine göre, hayır, yazdığı her şeyi ölümünden çok önce yakmıştı. Anlayacağınız, bekleyip, göreceğiz. Ah, yazınızda nasıl da abartıp yüceltmişsiniz Salinger'ı, her zaman herkesin yaptığı gibi."} {"url": "https://egoistokur.com/saltta-58-kutuphane-haftas", "text": "SALT, 58. Kütüphane Haftası kapsamında 28 Mart ile 1 Nisan tarihleri arasında çevrimiçi bir program düzenliyor. Etkinlik programına mutlaka göz atın. Ben katılacağım, size de tavsiye ederim. Bir ihtisas kütüphanesi, bir arşiv ve bir dizi araştırma aracından oluşan SALT Araştırma, kurulduğu 2011'den bu yana bilgiyi kamuyla paylaşarak değerli kılma amacıyla koleksiyonlarının gelişimini aralıksız sürdürüyor. Bu yıl itibariyle 1.900.000'in üzerinde belgeyi içeren arşiv koleksiyonları archives. saltresearch. org adresinde, 100.000'den fazla basılı kaynağı bir araya getiren yayın koleksiyonu ise SALT Galata'daki SALT Araştırma mekanlarında ücretsiz incelemeye sunuluyor. Görsel pratikler, yapılı çevre, sosyal yaşam ve ekonomik tarih konularına odaklı yayınlar çevrimiçi katalog üzerinden de aranabiliyor. 30 Mart Çarşamba günü Goethe-Institut İstanbul, Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul şubesi, Koç Üniversitesi Suna Kıraç Kütüphanesi ve MEF Üniversitesi Kütüphanesi iş birliğiyle gerçekleştirilecek ilk programda, IFLA Başkanı Barbara Lison Sürdürülebilirlik ve Kütüphaneler adlı bir söyleşi gerçekleştirilecek. 31 Mart Perşembe günü ise, Goethe-Institut İstanbul Kütüphane ve Bilgi Hizmetleri Yöneticisi Sanem Yardımcı ve SALT Araştırma Kütüphane ve Arşiv Yönetmeni Sezin Romi ile çevrimiçi bir söyleşi düzenlenecek. SALT Araştırma kullanıcılarının kütüphane koleksiyonundan seçtiği çeşitli yayınlar SALT Online sosyal medya kanallarından paylaşılacak. Öğrenci, akademisyen ve araştırmacılar başta olmak üzere yılda ortalama 47 bin kişinin yararlandığı SALT Araştırma'nın 100 bini aşkın yayın koleksiyonundan yararlanan araştırmacıların yaptığı yayın seçkileri 58. Kütüphane Haftası'ndan itibaren SALT Online sosyal medya kanallarında paylaşılacak. IFLA Başkanı Barbara Lison'ın Koç Üniversitesi Kütüphane Direktörü Tuba Akbaytürk Çanak moderatörlüğünde gerçekleştireceği söyleşide sürdürülebilirlik kavramı kütüphaneler odağında tartışılacak. Goethe-Institut İstanbul, Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi ve SALT iş birliğiyle düzenlenen programda, çevresel, ekonomik ve sosyal koşulların sürdürülebilirlik kavramına etki ettiği günümüzde kütüphanelerin kritik rolü değerlendirilecek. Çevrimiçi gerçekleştirilecek programın dili İngilizcedir ve Türkçeye simultane çeviri yapılacaktır. Söyleşi Goethe-Institut YouTube kanalından Türkçe ve İngilizce dillerinde canlı yayınlanacaktır. Barbara Lison: 2021 yılından bu yana IFLA başkanı. Almanya'nın en büyük kent kütüphanelerinden Bremen Kent Kütüphanesi'nin direktörü. Tuba Akbaytürk Çanak: 2011'den bu yana Koç Üniversitesi Kütüphane direktörü. Uzun yıllar Anadolu Üniversite Kütüphaneleri Konsorsiyumu için gönüllü olarak çalıştı. IFLA Doküman Sağlama ve Kaynak Paylaşımı Daimi Komitesi üyesi. Goethe-Institut İstanbul Kütüphane ve Bilgi Hizmetleri Yöneticisi Sanem Yardımcı ile SALT Araştırma Kütüphane ve Arşiv Yönetmeni Sezin Romi kamusal bir mekan olarak kütüphaneleri ve sunduğu hizmetleri irdeleyecek. Zoom üzerinden gerçekleştirilecek olan söyleşiye katılım için aşağıdaki bağlantı üzerinden kayıt yaptırılması gerekmektedir."} {"url": "https://egoistokur.com/samimiyetcilik-oyununa-donusen-samimiyet-buhranlarimi", "text": "Kendini ait hissettiği topluluktan ayrı düşünemeyen, onun değerlerini ve tutumlarını eleştiremeyen ve bunları evrensel hakikat zanneden yarı aydınlarla dolu bir memleket Türkiye diyen Prof. Dr. Doğan Şahin, bu şahane yazıyı Oğuz Atay'ın tek tiyatro oyunu Oyunlarla Yaşayanlar'dan yola çıkarak yazdı ve Coşkun Bey'in küfelik olana kadar içtiği zamanlarda kapıldığı samimiyet buhranlarını, dışlanma korkusuyla yüzleşme cesaretsizliği sebebiyle şiddete, gaddarlığa, kutuplaşmaya teslim olan, eyleme geçmektense seyretmeyi hatta kritik anlarda gözlerini kapatmayı tercih eden, sorumluluk almaktan kaçtıkça körleşen, ama içki masalarında samimiyetçilik oynamaya tam gaz devam eden günümüz aydınının haline benzetti. Hayır, içmedim. Bu bir alıntı. Oğuz Atay'ın Oyunlarla Yaşayanlar adlı oyunundan aldığım bu replik, bir samimiyet buhranı anında söylenmiştir. Oyunlarla Yaşayanlar, Oğuz Atay'ın yazdığı tek oyun. Bu oyun, toplum tarafından dayatılmış oyunlardan kaçmak için, kendine özgü bir oyun dünyası kurmaya, bitmeyen oyunlar yazıp, bu oyunlara tutunarak yaşamaya çalışan Coşkun'un şahsında Türkiyeli aydının hikayesidir. Demek en az iki tür oyun var, biri eve ekmek getirmek için, aile kurmak, çocuk yapmak, çocuk yetiştirmek için oynanan oyunlar, diğeri bu oyunların sıkıcı, kuşatıcı evreninden, yaşamın gerçekliğinden kaçmak için oynanan oyunlar. Aslında biz memleketin yarı, yarı zamanlı, aydınları daha çok ikinci tarzdaki oyunlarda başarılıyız. Bir aile kurma, eve ekmek götürme ve çocuk yetiştirme, aile efradı ve akrabalarla ilişkiler sürdürme oyunlarda pek başarılı olduğumuz söylenemez. Bunları hep elimize yüzümüze bulaştırmışızdır. En güzel oynadığımız oyun ise aydıncılık oyunudur. Mesela bu dergi için benim ve diğer yazarların bir şeyler yazması, sizlerin alıp okuması, bir iki kişiyle tartışması, sosyal medyada paylaşması, birkaç gün konuşup unutması bu oyunun çeşitli yönlerini oluşturur. Başka dergileri, kitapları da alır okur, çeşitli seminerlere katılır, panellere gideriz, ateşli, derin tartışmalar yapar ya da alay ederiz. Alay etmek önemli işlerimizden biridir. İleride kısaca döneceğim gene. Sanatla ilgiliyizdir, film, müzik festivallerine gideriz ayrıca elbette zevkimizi de geliştirmeye, iyi müzikten, iyi mekanlardan, iyi yemekten, iyi şaraptan velhasıl kaliteli şeylerden de anlamaya çalışır onları da öğreniriz. Tabii çevreye de duyarlıyızdır. Organik, ekolojik tarım olsun, organik beslenme olsun az buçuk bilir, saksıda da olsa bir şeyler yetiştirmeye çalışır ya da bir sahil kasabasına yerleşip doğayla iç içe olacağımız bir yaşamın hayallerini kurarız. Her bir şeyden az çok anlayan, önemli entelektüelleri tanıyan, kitaplarına en azından şöyle göz gezdirmiş, bir ikisini okumuş, yeri geldiğine Sartre'dan, Lacan'dan, Althusser'den, Gramsci'den bahsedebilen biri olduğumuzu birbirimize gösterip, böylelikle birbirimizi onaylayıp kendi halimizden, hayatımızdan memnun oluruz. Böyle söyleyince oyunu kötü bir şey olarak algıladığım sanılabilir. Hayır, oyun olmadan medeniyet olmaz, kültür olmaz. Uygarlık ve kültür dediğimiz şeyler bir bakıma oyun dizgeleridir. Birçok oyun bize hayatta yapmamız gereken şeyleri tekrar tekrar düşünmemiz yerine, kolayca yapma olanağı verir. Hayatın basit kurallarını öğretir. Bu oyunlar sayesinde oturup kalkmayı öğrenir, mesela bir bayram sabahı neler yapacağımızı, bir partiye ya da düğüne gittiğimizde hangi rolleri oynayacağımızı belleriz. Bu oyunlar olmasaydı, kim ne vakit ne diyeceğini, nerde duracağını bilemez; kimin kimin elini öpeceği, kimin kime ne vereceği belli olmaz, hayat bir kaosa ve vodvile dönüşürdü. Hayatın ciddiyetini bu oyunlar sağlar. Hayatı ciddi bir oyuna dönüştüren bu oyunlar, aynı zamanda hayatın tehlikeli spontanlığına karşı bir önlemdir ve dram denilen şey bu oyunların insanlar tarafından fark edilmemesi ve ciddiye alınması sayesinde mümkündür. Kıskançlık oyunu, aldatılmış eş oyunu, ihmal edilmiş akraba oyunu, küçümsenen kardeş oyunu, yüzlerce çeşidi olan mağdurluk oyunları gibi binlerce oyun bizim manalı dramlar yaşamamızı sağlar. Bu oyunlar, toplumsal hayatın ciddiye alınmasını, bir keşmekeşe dönüşmeden yeniden üretilmesini ve akışını sağlarlar. Ancak kendiliğindenliği ve doğallığı törpüledikleri, insanların gerçek düşünceleri ve duyguları yerine, kalıpları koydukları için -ve aynı zamanda bunları yapabilmek için- bazı şeylerin üzerlerini örtmeleri, bazı şeyleri çarpıtmaları gerekir. Bu oyunların var olmaları, paylaşılmış inkar ve çarpıtmalar sayesinde mümkündür. Sadece kralın çıplak olduğunu inkar edersek, o muhteşem gösteriyi idrak edebiliriz. Toplumsal işlevleri son derece önemli oyunlar bu iki türden ibaret değildir. Çok daha fazla oyun çeşidi var. Bunların kimi onarıcı, kimi kontrol duygusunu pekiştiricidir. Üstelik epeycesi eğlencelidir de. Hatta hayatın tadı, neşesi bu oyunlardadır. Bu oyunlar olmadan, oyuncu havasına girmeden eğlenmek de pek mümkün değil, ama bugünkü yazının konusu oyunlar olmadığından biz samimiyet buhranı meselesine geri dönelim. Samimiyet buhranı, kültüre, kurumlara, kendimize, ailemize ve ait olduğumuz topluluklara ilişkin sahte imgeleri yaratan ve koruyan inkarların bir kısmının bir an için ortadan kalktığı andır. Bu anın nereye akacağı, hangi inkarları ortadan kaldıracağı, hangi yüzleşmelere zorlayacağı belirsizdir. Ve ortaya çıkan yeni durumun ne tür yeni kabul ve uzlaşmalarla nihayet bulacağı da belirsizdir. Herkesin rolünü bilip, gerektiği vakit sahne aldığı, her şeyin önceden bilindiği her zamanki oyunların aksine, tüm bu belirsizlik ve her şeye açık olma durumu, büyük bir gerginlik yaratır. Samimiyet buhranına kapılan kişiler başkaları için de bir tehdit unsurudurlar. Çünkü itirafla, ifşa ile kalmaz teşhir de ederler. Bombanın kimin başında patlayacağı belli değildir. Ancak asıl tehdit duygusunu yaratan şey, kime patlayacağı değil, hangi inkarla yüzleşme durumunda kalacağımızı ve ortaya çıkacak bilgiyle nasıl baş edebileceğimizi bilememektir. Aydınların samimiyet buhranı genellikle içince ortaya çıkar ve samimiyet buhranına kapılınca memleketi kurtarmaya kalkarlar. Sair vakitlerde başka çok önemli işleri, en başta da aydıncılık oynama işleri olduğundan, ancak içince toplumsal sorumluluklarını hatırlayıp suçluluk duygularının etkisiyle kendini feda etmeye hazır bir aydın rolüne soyunurlar. Küçükken herhangi birine herhangi bir şey vermekte zorlanan bir akrabamız vardı, birine bir şey vermeye eli gitmez, kazara bir şey verse gözü arkada kalır, yıllarca lafını ederdi. İçince acayip cömert olurdu ama. Sözde kalsa da ondaki verme isteğini görebilirdiniz. Herkese neler vermek istediğini, kime nasıl yardım yapmak için neler planladığını filan anlatırdı. Belli ki o da bazen iyi bir insan olmak isterdi. Günlük hayatında gelecek endişesi ve kendisine güvenlik duygusu veren şeyleri yitirme korkusu dolayısıyla bir şey veremez ama başkaları gibi cömert olamamanın yarattığı yetersizlik duygusunu içtiği vakit sözde cömertleşerek telafi etmiş olurdu. Bu içkili vakitlerindeki sözde arınma ve sözde cömertlik sayesinde ertesi gün gene rahatlıkla eskisi gibi davranabilirdi. Bizim aydın da böyledir. Sadece içince fark eder aslında pek bir şey yapmayıp, aydıncılık oyunu oynamakta olduğunu. Samimi olmadığını, nice yalanları, inkarları görmezlikten geldiğini, mızmızlansa da son tahlilde iktidarları ve otoriteyi desteklediğini ve bunun için suçluluk duyduğunu içince itiraf edebilir. Daha en başından Ermenilere yapılan kötülükleri, İstiklal mahkemelerinde yapılan adaletsizlikleri görmezlikten gelmiş ya da önemsememiştir. Otoriteler öyle istiyor diye Kürt asimilasyonuna ses çıkarmamış, yıllar süren jandarma zulmüne karşı bir itirazda bulunmamış, hepsinden önemlisi herhangi bir alternatif örgütleyememiştir. Dini özgürlüklerin kısıtlanmasını ve başörtülü kızlara yapılan hak ihlallerini önemsememiş, hatta bunlara gerekçeler uydurmaya çalışmıştır. Her ne kadar muhalif bir tutum içinde olsa da gerçek bir karşı koyuş sergileyememiş, sızlanmaktan ya da mizah üretmekten öteye gidememiştir. Babasından memnun olmayan ama ona doğrudan karşı çıkamayan bir çocuk gibidir, arkadaşları arasında dedikodusunu yapar, onu alaya alacak bazı hikayeler anlatır, kendisinin başka türlü olacağını söyler ama babasından çok da farklı bir karakter ve tutum geliştiremez. Mizah dergisi, mizah siteleri, yazar ve okur sayısı bakımından dünyanın sayılı ülkelerinden biri olmamız, bu alaycı üslubumuz, gerçek bir karşı çıkış ve isyan sergileyemememizdendir. Evet, mizah bir itiraz ve isyan etme yoludur. Baskının olduğu, kendini açıkça ifade etme olanaklarının kısıtlı olduğu durumlarda ortaya çıkar. Ancak bazen de tıpkı bizde olduğu gibi, açık ve net olma korkusu yüzünden bu kadar sık kullanılır. Mizah, egemenlere karşı olan öfkenin, itiraz etme enerjisinin önemli bir miktarının gülme yoluyla boşalmasını sağlar. Gülme ve küçümseme üreterek isyan enerjisini tüketir. Dolayısıyla biraz tahammüllü ve akıllı bir muktediri rahatsız edecek bir yanı yoktur. Güler, geçeriz. Günümüzde insanlığın giderek bir şiddet sarmalına doğru sürüklendiği, tüm Ortadoğu'nun iç savaşlar, etnik çarpışmalarla kan gölüne döndüğü, hususunda da kördür. Ortadoğu'da, Suriye'de, Irak'ta ve İsrail'de olanlar, uygarlık denen şeyin, çıkar çatışmaları keskinleştiğinde nasıl rafa kaldırabildiğini, insanın ne kadar çabuk gaddarlaşabildiğini gözüne sokarak gösterse de bunlarla ilgili ciddi bir şey yapmak istemez. Dini veya etnik kimliklerine sahip çıkıp koruma çabaları ötekilere karşı bir nefrete ve körleşen bir şiddete dönüşmüş ve insanlığı en büyük meselelerinden biri haline gelmişken de seyreder. Tarafsız bir şekilde hakikati arayıp söylemeye ve bir şey yapmaya çalışmaz, kendi kimliğine yakın siyasi harekete tutunup, destek olarak bir şey yaptığını sanır. Kürt aydınları, Kürt hareketine; Aleviler, Alevi hassasiyetlerine, dindarlar İslami hareketlere yakınlık gösterirken, ötekileri anlamak ve kendilerini bir parçası olarak hissettikleri insanlara anlatmak konusunda bir çaba sergilemezler. Dolayısıyla barışa ve kardeşliğe değil, kutuplaşmaya ve ayrışmaya hizmet ederler. Kendini ait hissettiği topluluktan ayrı düşünemeyen, onun değerlerini ve tutumlarını eleştiremeyen ve bunları evrensel hakikat zanneden yarı aydınlarla dolu bir memlekettir Türkiye. Aydının da en çok korktuğu şey, gerginlik ve sorumluluklarla baş başa kalmaktır. İnsanlığın en büyük acılarının kaynağı, insanın insana uyguladığı baskı ve şiddet olmasına karşın, en çok bu konuda yani kendi tarafından gelen baskılar ve şiddet konusunda tutum alamaz, itirazda bulunamaz. Tersine, dışlanmaktan korktuğu için bu şiddeti meşrulaştırmaya çalışır. Bir tek belki içince kısa süreliğine yaptıklarıyla yüzleşiyormuş, sorumluluklarını anımsıyormuş gibi yapar. Samimiymiş ve acı çekiyormuş ve artık bambaşka biri olacakmış gibi konuşur. Samimiyet buhranını bile bir samimiyetçilik oyununa dönüştürmüştür. Pekman Y. Oyunlarla yaşayanlar ve yaşadığımız oyunlar, İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü Dergisi, 2003, sayı: 2. Psikeart dergisinin son sayısı da samimiyet üzerine. Son zamanlarda samimiyet hakkında daha çok düşünmeye başladım."} {"url": "https://egoistokur.com/sanat-ne-ise-yara", "text": "Herkes sanattan söz ediyor ama sanatın ne işe yaradığı meçhul. Tamam, koleksiyonerler, galeri sahipleri, yayıncılar ve daha bir sürü profesyonel için önemini anlıyoruz. Ama bir sanat eseri ona hayranlık duyan kişide ne gibi bir değişime yol açar, işte o biraz belirsiz. Duvara astığımız bir sanat eseri, olmak istediğimiz, olmaktan korktuğumuz ya da olmaktan vazgeçemediğimiz şeydir bir bakıma. Bizi iyileştiren aslında budur! Lev Tolstoy, sanatın diğer insanlarla aramızda bir empati köprüsü oluşturduğuna inanıyordu. Anais Nin ruhumuzdaki fırtınayı dindirdiğini, olumsuz duyguları içimizden şeytan kovma işlemine benzer bir şekilde söküp attığını düşünüyordu. Oscar Wilde içinse bir sanat eserinin etkisi, niteliği, verdiği hazla yakından ilişkiliydi. Hepsine belli ölçüde katılıyorum. Bir de şu belki... Bir resme bakarken ya da bir film seyrederken içinde dolaşmaya, keşifler yapmaya başlamışsam, öğlen okumaya başladığım bir kitap beni sabaha kadar uyanık tutmuşsa, bir şarkı sürekli zihnimde dönüp duruyorsa; o filmle, o kitapla, o şarkıyla aramda aşk başlamıştır. Sadece ufak tefek ayrıntıları değil, üzerimizde travmatik etkisi olan önemli olayları da kolayca olmamış sayabiliyor, unutabiliyoruz. Ve söz konusu hadiseler hiç yaşanmamış gibi yaptığımızda, onlardan öğreneceklerimizi de öğrenmemiş oluyoruz. Hoppala! Bütün bu umut, iyileşme hikayeleri palavra mıydı yani? Hiç de değil. Dünyanın gidişatından habersiz, adeta bir sepet zerzevat gibi yaşayıp gitmek daha korkunç değil mi? Bir sanat eseri kalbimizi yaralayan şeyler anlattığında, yaşadığımız acıları başka bir dille yeniden canlandırdığında bile bize iyi geliyor, çünkü acımızda yalnız olmadığımızı idrak ediyor, başkalarının da bizim gibi gözyaşı döktüğünü keşfediyoruz. 'Meğer tıpkı benim gibi hisseden başkaları da varmış' duygusuna paha biçilemez! Sözgelişi gettolaşmış eşcinsel toplulukların içine girip onları fotoğraflayan Nan Goldin, birçok yalnız ruha güç vermişti. Benim de kendimi bulduğum en azından birkaç kitap, resim ya da müzik var. Peter Weir'in filmleri mesela. Aslında aynı şey; her şey yalnızlıktan, iletişimsizlikten. Sanat aynı zamanda kuvvetli bir iletişim dilidir. Bu yüzden sanatla ilgileniriz, bu yüzden Facebook duvarımıza notlar yazar, hayatımızın çeşitli anlarını Instagram'da yayınlar ya da Tumblr'da blog açarız. Bazılarına göre yaptığımız teşhircilikten başka bir şey değildir. Bırakın öyle desinler. Kiminle ne şekilde iletişim kuracağımız, kime neyi ne kadar göstereceğimiz bize kalmış, öyle değil mi? Tıpkı sabah evden çıkarken hangi ayakkabıyı giyeceğimize kendimiz karar verdiğimiz gibi. Başkalarına benzemediğimiz için kafamızda bir tuhaflıkla yaşarız kimi zaman. Herkes normaldir de sanki bir biz problemliyizdir. O zaman da kendi kendimizin en acımasız eleştirmeni oluruz. Kendimize şefkat göstermeyi ise ancak hissettiklerimizi anlamlandırabildikçe başarırız. Yatak odamıza bakalım... Karyolamız, dolabımız, kitaplarımız, oraya buraya atılmış giysilerimiz, köşede küçük bir komodin belki ve duvarda eğik duran bir tablo... Ne kadar sıradan! Oysa Van Gogh bu sıradan ayrıntılardan muazzam bir eser çıkardı. Yahut baharda açan badem ağaçları... İçimizi ısıtır, bizi gülümsetir ama onda büyük bir şey olduğunu, hayatın kusursuz işleyişini gösterdiğini pek azımız düşünürüz. Gene Van Gogh bunu görmekle kalmayıp sanata da dönüştürmüştü. Andy Warhol'un domates çorbası konservelerinin sözünü bile etmeyeceğim. Warhol'un konserve kutusu baskıları, 'Marketten alınan bir ürün nasıl 20'inci yüzyıl sanatında dönüm noktası haline gelir?' sorusunun canlı kanıtı adeta."} {"url": "https://egoistokur.com/santaj-gozdagi-dolandiricilik-ve-ajanlikla-var-olan-bir-cemaa", "text": "Cemaatin ayrılmaya niyetlenen üyelerini elde tutmak için şantaja, dışarıdan gelen eleştirileri bertaraf etmek için tehdite başvurduğunu. Biraz daha ayrıntı isterseniz; L. Ron Hubbard 138 dandik bilimkurgu romanı yazdıktan sonra bu janrı kişisel gelişimle harmanlamaya karar veriyor ve Dianetics adlı kitabı yazıyor. Hubbard'in icadı olan Dianetics güya bir şifa yöntemiymiş ve şizofreniden renk körlüğüne, gastritten romatizmaya her sağlık sorununu iyileştiriyormuş. Zaten bütün hastalıkların ayrı ayrı psikolojik sebepleri varmış. Diyabetliyseniz yaşama arzunuz eksikmiş, mesela. Nasıl, tanıdık mı geldi? Ben de bu noktadan sonra artık neredeyse herkesin alay ettiği Scientolog'lara haksızlık ettiğimi düşüneceğim. Bugün etrafımızdaki kişisel gelişim uzmanlarının söyledikleri belli ki hep ondan apartma. Ama Hubbard'ın bebeklere anne sütü değil mısır şurubu katılmış inek sütü içirmek gerektiğini iddiasını okuduğum noktada kendime geliyor ve eski alaycılığıma kavuşuyorum. Gerçi ben bütün bunları sizi esas acayipliğe hazırlamak anlattım: Hubbard'a göre bundan 75 milyon yıl önce galaktik konfederasyonun derebeyi Xenu, evrenin iflah olmaz suçlularını toplayarak dünyamıza göndermiş ve nükleer silahlarla hepsini patlatmış. Böylece uzaylı psikopatların ruh parçacıkları, yani Scientoloji jargonuna göre thetan'ları yeryüzünün dört bir yanına dağılıp insan bedenlerini mesken tutmuş. Sonuç? Bütün mutsuzluğumuzun, öfkemizin hatta başarısızlığımızın sebebi aslında buymuş. Üyelerin Kilise'ye kabul edildikten sonra bir tür exorcism'den geçmeleri de bundanmış. Haliyle epeyce de para harcanıyormuş. Philip Seymour Hoffman'ın oynadığı The Master adlı film, gerçekte L. Ron Hubbard'ı anlatıyordu. Haggis temizlenmeye çok gençken, Scientology'nin özgürlükçü fikirlerinden etkilenerek başlamış; seans başına 50 dolar ödeyerek. Siz de resmi sitelerindeki yazılara göz attığınızda Bunlar baskıcı dinleri nasıl güzel eleştiriyorlar, ah ne şeker, ne harika insanlar diye düşünebilirsiniz. Ama belgeselin devamında öğrendiklerimiz hakikaten fena. Bir kere seminer ve eğitim ücretleri katlanarak artıyor ve bir noktada astronomik boyutlara erişiyor. Kritik noktaysa şu: Güvene dayalı bu seanslarda insanlar farkında bile olmadan en büyük sırlarını ifşa ediyorlar. Sonradan topluluktan ayrılmalarını zorlaştıran şey de bu. Çünkü tüm o medeni görüntüsüne rağmen Scientology'nin yönetici kadrosu gerektiğinde şantaja başvurmaktan çekinmiyor. Zaten Going Clearın yayınlandığı HBO kanalı da bugünlerde Scientology'nin gerektiğinde gözdağı ve şantaj başvurmaktan çekinmeyen 160 kişilik avukatlar ordusuyla mücadele etmek zorunda. 1986'da ölen L. Ron Hubbard Scientolog'lara göre gelmiş geçmiş en büyük insan, karşıtları içinse gelmiş geçmiş en büyük dolandırıcı. Büyük olduğu kesin yani. Eski karısının anlattıklarına göre kendini tanrı sayacak kadar deli, yatağının altında casus sürüngenler bulunduğuna inanacak kadar paranoidmiş. Müritlerine 200 yıl yaşayabileceklerini söylüyor, Korkmayın, hiçbir kadın yataktaki performansınızı yetersiz bulamayacak, efendi sizsiniz diyormuş. 1968'den beri mürit olan ünlü caz piyanisti Chick Corea onun bir dahi bir piyanist ve besteci olduğunu iddia ediyor ve 80'lerin başında çıkardığı Space Jazz albümünü hararetle tavsiye ediyor. L. Ron Hubbard'ın Space Jazz albümünden bir parça. Bayağı garip. Öte yandan bu gariplikte, yani şu at kişnemeleri ve nal seslerinde cüretkar bir güzellik var bence, adama sinir olmama rağmen müziği sevdim. Eminim Commodore 64 tutkunları beni anlar. Going Cleara göre Scientology totaliter bir organizasyon. Mesela yetersiz üyeler hapishane benzeri bir yerde tedavi altına alınıyor ve burada sadece paçavra giyip çer çöp yiyorlar. Ayrıca onlara diş fırçasıyla tuvalet temizlemek gibi berbat işler yaptırılıyor. Bir de Pamuk Prenses Operasyonu'ndan söz ediliyor. 1970'te, 137 ülkede faaliyet gösteren hatta Gardiyanlar Bürosu adı altında kendi haber alma birimi bile bulunan Kilise'nin adını temizlemek için yapılan bir operasyon bu. O tarihte hükümet ilk kez Scientology'e karşı bir soruşturma başlatmıştı ve topluluk bunu önlemek için vergi dairesine, hazineye, tüketici hakları koruma birimine, Washington Post gibi ulusal gazetelere, 30 ülkedeki ABD konsolosluklarına sızıp birçok belgeyi tahrif etmiş ya da çalmıştı. ABD tarihinde bu operasyonla kıyaslanabilecek büyüklükte başka casusluk olayı yok deniyor. Hubbard, kendini tanrı ilan etmeden önce yazdığı öyküler ve kısa romanlar, Astounding Stories tarzı dergilerde yayınlanıyordu. Bildiniz, kelimesi üç sente. Altın yumurtlayan tavuk Tom Cruise'un topluluktan soğuduğu haberleri ortalıkta dolaşmaya başladı. Yani Scientolog'larla şöhretlerin ilişkisini ele almanın tam zamanı. L. Ron Hubbard 1954'de hem para kazanmak hem de kamuoyunda prestij kazanmak için Marlene Dietrich, Walt Disney, John Ford ve Howard Hughes gibi dev isimlere gitmiş. Onları tuzağa düşürememiş ama zamanla Chick Corea, Kirstie Alley gibi birçok ünlü müridi olmuş. Scientology'nin finansal başarısında onların varlığı çok etkili. Fakat Going Clear filmine bakılırsa ünlülerin Scientology'ye bağlılığı artık daha çok mecburiyetten. Terapilerde bütün kirli çamaşırlarını ortaya dökmüşler. Haliyle şimdi bunların açığa çıkmasını göze alamıyorlar. Gerçi über-şöhretlerin durumu farklı. Mesela Tom Cruise'unki bir nevi iş sözleşmesi. Diğer üyelerin ödediklerinin belirli bir yüzdesi ona ara sıra lüks bir limuzin ya da kallavi bir özel uçak şeklinde hediye ediliyor. Yani Tom Cruise hayatta ayrılmaz diyenlerin sayısı epey fazla. Travolta'ya gelince; kendisi Scientology, bana sadece güzel şeyler düşündürüyor diyecek kadar saf. Bir not: Cruise'un eski karısı Nicole Kidman Kilise'yi 1998'de, Stanley Kubrick'in Eyes Wide Shut filminde oynadıktan sonra terk etmiş. Zaten Eyes Wide Shutdaki gizli örgüt, sanıldığı gibi illüminatiye değil Scientology Kilisesi'ne epeyce serbest bir göndermeymiş. 1972'de Paulette Cooper, The Scandal of Scientology adlı bir kitap yazdı. Sonrasında Scientolog'lar kendi kendilerine tehdit mektupları gönderip yetkilileri genç yazarın suçlu olduğuna ikna etmeye çalıştılar. Zaten mektuplar Cooper'ın daktilosunda, üzerinde onun parmak izleri bulunan kağıtlara yazılmıştı. Cooper defalarca göz altına alındı ama ancak FBI, Kilise'nin merkez ofisinde operasyonla ilgili kanıtlar bulduktan sonra rahata erebildi. Dava 13 yıl sonra Cooper lehine sonuçlandı. 1991'de Time'da Açgözlü Hırs ve Güç Tarikatı başlıklı bir makale çıktı. Ve daha ilk gün Scientology merkezinden 10 avukat, 6 özel dedektif gelip editör Richard Behar'ı tehdit etti. İnanılmaz bir hızla Behar'ın kredi raporları ve kart ekstrelerine, ayrıntılı banka bilgilerine hatta mortgage makbuzlarına da ulaşmışlardı. Ardından USA Today'de toplam 3 milyon dolarlık ilanlar yayınladılar. Bir tanesinde Time'ın Adolf Hitler'i ve Nazi rejimini desteklediği belirtiliyordu. Joel Sappell ve Robert Welkos'un yazı dizisi 1990'da Los Angeles Times'da çıktı. Cevap olarak Scientology'nin alt birimlerden Sea Org, Los Angeles'ta 120 billboard ve 1000 otobüs reklam alanı kiralayıp yazı dizisinden parça parça alıntılar yayınladı. Bağlamdan kopartıldıkları için alıntılar övgü gibi duruyordu. Bu arada Welkos'un evine şehir morgu antetli zarflar gelmeye başladı. İçlerinde insanın kendi cenazesini planlamasının avantajlarından söz eden broşürler vardı. Welkos morgu aradı ama kimsenin bir şeyden haberi yoktu. South Parkın 2005'te yayınlanan Trapped in a Closet bölümünde bu konular ele alınmıştı. Scientology merkezi anında harekete geçti ve internette ekiple ilgili intihal ya da vergi kaçırma söylentileri dolaştırmaya başladı. Derken Chef'i seslendiren Isaac Hayes diziden ayrıldı. Gerekçesi şuydu: Mizah başkalarının dini inançlarına hoşgörüsüz veya alaycı olmamalı. Bir insan hakları aktivisti olarak çalıştığım dizinin kendi inancıma saldırmasını kabul edemem. Dizinin yaratıcıları çözümü Chef'i hunharca öldürmekte buldu."} {"url": "https://egoistokur.com/santananin-vokalistiydi-ask-romanlari-kralicesi-old", "text": "Stanford Üniversitesi İktisat bölümü mezunu Bella Andre, bir çırpıda, hani bazı gazetecilerin hiç sevmediğim deyişiyle cırt diye okunan hafif ve epeyce erotik aşk romanları yazıyor. Her seferinde de çok satan kitap listelerine girmeyi başarıyor. Marie Force için söylediğimi burada da tekrar edeyim: Bella Andre, bizdeki muadillerinin aksine, yüksek edebiyat yaptığını falan iddia etmiyordu, onu bu açıksözlülüğü yüzünden de sevdim. Her gün öğlene kadar yazıyorum. Kitaplarımın bazılarında Bella Andre, bazılarında da Lucy Kevin adını kullanıyorum. Arada yemeğimi yedikten sonra koşa koşa ofise gidiyor ve bu kez gerçek adımı kullanarak iş görüşmelerine başlıyorum. 2011'de kurduğum Oak Press, LLC çok kısa bir sürede bağımsız yayıncılığın en çok kazanan yayınevlerinden biri haline geldi. Her zaman girişimci bir ruhum vardı, dolayısıyla hayatımın yarısını yaratıcı faaliyetlere ayırmam, yarısında da ciddi iş kadını olmam normal. Gençliğimde profesyonel besteci ve şarkıcıydım; gitar ve piyano da çalıyordum. Dünyanın birçok ülkesinde 1000'i aşkın konser verdim. Ama yazarlık hayatım başladıktan sonra oturup düşündüm; yazarlık ve müzisyenlik arasında bir seçim yapmalıydım; yazarlığı seçtim. Dürüstçe cevap vereyim: Hayır, hiç özlemiyorum. Ama tabii hala en önemli esin kaynağım müzik. Bir şarkıyı arka arkaya dinlemeye başlamışsam, anlayın ki yeni bir romana başlamışım. Taylor Swift olağanüstü bir yetenek, bence rakipsiz. Joni Mitchell da favorilerimden. İkisi de şarkılarına zekalarını, kalplerini ve sihirlerini koyuyor. Yazarlığa geçtiğim ilk yıllarda da kendi romanlarımı kendim yayınlamayı hedefliyordum, çünkü zamanlamaya, kapağa, sayfa tasarımına; her şeye kendim karar vermek istiyordum. Az önce söylediğim gibi, kitaplarımın nasıl ve ne zaman yayınlanacağına, arka kapağa ne yazılacağına, hangi editör ve düzeltmenle çalışacağıma kendim karar veriyorum, kapağı bile kendim yapıyorum. İşin en güzel yanı zaten bu."} {"url": "https://egoistokur.com/sarah-jio-seni-korkutan-sey-neyse-onu-ya", "text": "Sarah Jio, Mart Menekşeleri, Böğürtlen Kışı gibi çiçekli, meyveli isimleri ve naif kapak illüstrasyonlarıyla dikkat çeken romanlarında çok uzun zaman önce yaşanmış bir aşk hikayesini alıyor ve onu günümüzde, genellikle de doğup büyüdüğü yer olan Seattle'da geçen bir hikayeye paralel anlatıyor. Çarşamba gecesi saat 21:00, üç oğlumu henüz yatırmışım. Bir fincan çay doldurup masama geçiyor ve yeni romanımın taslağını açıyorum. Gökyüzünde ay bulutlu, rüzgar uğultusu pencereme vuruyor. Yaşlı çınar ağacının dalları rüzgarın etkisiyle evimin duvarına çarparken takır tukur sesler duyuyorum. Dışarıda kusursuz bir fırtına var. Bu gece karakterimin korkutucu bir olayla, bir tehditle karşı karşıya kaldığı bölümü çalışıyorum ve havaya girmek için, bu tarz bir şey yazmaya çalışırken hep yaptığım şeyi yapıyor, hayatımın en dehşetli gecesini hatırlıyorum. Bu olayı daha önce hiçbir yerde yazmadım, öte yandan yazdığım her korkutucu sahnede -her çığlıkta, her kapı gıcırtısında, karanlıkta gizlenen her hayalet ürpertisinde bundan mutlaka bir iz vardır. Mesela ilk romanım Mart Menekşelerindeki o tuhaf, tuzlu gecede... Yahut Böğürtlen Kışında kahramanımın çığlıklarında... Gerçek şu ki 1990'da çocukken yaşadığım o ürkütücü gece, korku ve gerilim konusundaki algımın neredeyse tamamını oluşturuyor. Kollarında kocaman bir kesekağıdıyla gelen annemin bakışlarını hala hatırlıyorum. Küçük erkek kardeşimle alışverişe gitmişlerdi ve dönerken karavanımıza bir araba çarpmıştı. Bir adam arabadan inmiş ve hasarı görmek için yaklaşmıştı. Arkada derince bir göçük vardı. Annem adamın biraz tuhaf olduğunu düşünmüştü. Nefesi alkol kokan adamın duygusuz kara gözleri annemin kardeşimin elini daha sıkı tutmasına sebep olmuştu. Sonra sigorta konusunda anlaşmışlar, annem küçük bir kağıt parçasına ismini ve telefon numarasını yazarak adama vermişti. Adam kağıdı cüzdanına yerleştirmiş, yoluna devam etmişti. Her şey normal gibiydi, küçük bir ayrıntı hariç: Marketten iki kutu altılık bira alan o adam meğer iki kişinin katiliymiş. Çünkü ertesi gün polis aradı. Annemin isminin, David Drizpaul adlı bir adamın evindeki bir kağıt parçasının üzerinde ne aradığını soruyorlardı. Annem kazadan bahsetti, sonra da susup uzun uzun karşı tarafın söylediklerini dinledi. Resmen ağzı açık kalmıştı. Drizpaul silahlı ve tehlikeliydi. Cinayetten aranıyordu, üstelik polis eylemlerini sürdürebileceğini düşünüyordu. Peşimize düşmesi de bir ihtimaldi. Böylece o gece başka bir yerde, tatilde olan büyükannemlerin evinde kaldık. Işıkları söndürüp kapıları kilitledik, babam gözünü bile kırpmadan ön taraftaki pencereleri gözlüyordu. Gece fırtına çıktı. Öfkeli dalgalar sahilden evimize kadar ulaşıyordu. Rüzgar uğulduyordu ve biz dışarıdaki gölgelerin arasında deli bir adamın evden çıkmamızı bekleyip beklemediğini merak ediyorduk. Kardeşlerim birbirlerine sarılmıştı. Sanırım babam o gece hiç uyumadı. Cama vuran her yağmur damlası, kulağımızı tırmalayan her kedi miyavlaması bize David Drizpaul'u hatırlatıyordu. Ertesi sabap güneş doğar doğmaz uyandık. Ve iki kişinin katili David Drizpaul'un önceki gece intihar ettiğini öğrendik. Esas söylemek istediğim şey şu: Herkes size en iyi bildiğiniz şeyi yazmanızı söyler. Her yazarın kariyerinin bir döneminde işittiği, denenmiş ve doğrulanmış bir tavsiyedir bu. Benim tavsiyemse ileride gerçekten iyi bir şey yazmak istiyorsanız, egzersiz olarak sizi korkutan, aklınızı başınızdan alan, dehşete düşmenize sebep olan olayları yazın. Açıkçası, en derin korkuları kağıda dökmek pek de kolay sayılmaz, hoş bir deneyim olduğunu da söyleyemem. Mesela Böğürtlen Kışı adlı romanımda bir annenin evladını kaybetmesini yazmıştım. Çok sevdiğim üç çocuğun annesiydim, o yüzden benim için bunu hayal etmek bile çok çok zordu. Ruhumu kıskıvrak bağlayan bu en büyük korkum yüzünden tek satır yazamadığım günler oldu. Fakat yazdığım roman aracılığıyla korkularımla yüzleşmek sonuç olarak ortaya duygusal olarak sahici bir şey çıkmasını sağladı. Gündüzsefasında karakterimse taşrada bir malikanede esir tutulan bir kadındı. Dürüst olacağım: O sahneleri yazmaktan nefret ettim, çünkü bana çocukluğumda yaşadığım o geceyi hatırlattı. Ayrıca genel olarak evde yapayalnız kalmaktan daha fazla korktuğum bir şey yok. Her neyse, hikayeye başlarken böyle bir şeyi yazamayacağımı düşünmüştüm, bende o cesaret yoktu. Ama işte yazabildim. Ve okurlar o sahnedeki gerçeklik duygusunu hissettiler. Bugün çalışma odamın kapısındaki tabelada şu yazıyor: Seni korkutan şey neyse onu yaz! Artık esas önemli olanın, bana zor gelen şeyleri yazmak olduğunu biliyorum. Yazdığım hikayeyi güçlü yapan, okurun bir sonraki sayfayı yüreği ağzında çevirmesini sağlayan şey de bu."} {"url": "https://egoistokur.com/sarkili-sazli-sozlu-istanbul-hikayeler", "text": "İnsan bazen kafasını dağıtmak, bazen eğlenmek, bazen dinlenmek, genelde de ruhunu beslemek için müzik dinler. Ve elbette dinlediğimiz şarkılar, okuduğumuz kitaplar, sevdiğimiz yazarlar, filmler hep bizden izler taşır. Her gelenin çarpıldığı, tekrar geri dönmek istediği, aşık olduğumuz bu şehre, İstanbul'a şarkılar çerçevesinden bakmak istedim. İstanbul ile aşkı, sevgiyi, hatıraları birleştirdim ve bu şehrin sokaklarında dolaşmış kişilerin, şarkıların peşine düştüm. Şarkılı, sazlı, sözlü İstanbul Hikayeleri başlıyor. İtalyan asıllı Fransız pop şarkıcısı, besteci ve söz yazarı Patricia Carli, 1960'larda İstanbul'a pek çok kez gelmiş. Sezen Cumhur Önal'ın yazdığı sözleri seslendirmiş. Mesela Boğaziçi şarkısı. Yine Patricia Carli ve bu defa Canım, diyor. Eartha Kitt'in adını ve bu meşhur şarkısını ilk olarak Yasemin'den duymuştum. Kitt, 50'lerde İstanbul'da bulunmuş. Katibim şarkısından esinlendiği Uska Dara şarkısınıysa 1953'te yapmış. 70'lerin sonunda İstanbul'a gelmiş Dalida'yı, Baba filminin müziklerinden meşhur Parle plus bas stüdyo kaydıyla anıyoruz. Sevinç Tevs'in İstanbul not Constantinople yorumu olduğunu bilmiyordum. Hüzün, İstanbul'a en çok yakışanlardan mı bilemiyorum ama buradan gidenin içinde hep özlem olduğunu biliyorum. Cafe Aman'ın parçası, İstanbul'dan gitmiş, aklı burada kalmış ya da İstanbul'a uzaklardan gelip buralı olmuşlara gitsin. Sacha Distel, Sezen Cumhur Önal'ın yazdığı parçalardan Kime derler sana derler'le hikayemize katılıyor. Kolejli Kızın Aşkı 1966 yılı, Türker İnanoğlu filmi. Fonda İstanbul gece hayatı ve Ayhan Işık var. Çolpan İlhan'sa Kime Derler Sana Derler şarkısını söylüyor. İstanbul'da yapılan eski şarkı yarışmaları anısına bir başka parça. Pek sevdiğim Mavi Işıklar'dan. Orijinal kayıt. İyi Düşün Taşın, İstanbul görüntüleri eşliğinde yine Mavi Işıklar söylüyor. Yıl 1968. Böyle de bir danslı şarkıları varmış; Venüs ve Aşk, 1970 tarihli. Mavi Işıklar. Eskiden ne kadar çok kadın balıkçı var olmalı ki bir filme ilham vermiş. Balıkçı Azize filminden meşhur şarkıyı Belkıs Özener söylüyor, Türkan Şoray oynuyor. İstanbul'un balıkçılarının ve balıklarının hatırına. Zeki Müren'siz olmaz. Yarı dramatik, yarı eğlenceli, atların nal sesleri eşliğinde Aşkın Sırrı Bilinmez'le değişik bir İstanbul turu. Babası Beykozlu zabit olan babaannem bu şarkıyı çok sever ve söylerdi. Kadifeden Kesesi. İstanbul'u kliplerine şarkılarıyla o kadar uyumlu o kadar güzel göstermişler ki... Baba Zula, Bir Sana Bir de Bana. Melek Annem ve Ben'in, ilk kitabımın kahramanı Mehmed Abud için hazırladığım video, şimdilerde Kervansaray tarafından butik otel olmaya hazırlanan Kandilli'deki Abud Yalısı'nda geçiyor. 1980'lere kadar o yalıda neler yaşandığını kitabın görselleriyle anlatıyor. Bir İstanbul gayrı resmi geçidi de denebilir. Beyaz Kelebekler'in gitarist ve solistlerinden Ender Bey on yıla yakın karşı kapı komşumdu. Ender Bey, çoğu ramazanda, apartmanın hemen önünde bulunan camide ara ara akşam ezanını okurdu. Belki biraz da bu yüzden ramazanı daha bir şevkle beklerdi sanki. Bu arada, camii müezzini o kadar makam bilmez ve kötü sesliydi ki Ender Bey bir nimetti adeta. Yarın akşam ben okuyacağım, diye haber de verirdi. 7. katın balkonundan ezanı dinlediğimi bildiğinden çıkışta kafasını kaldırır, 'nasıldım' işaretiyle sorardı. Hayat da İstanbul gibi sürprizli anlayacağınız. Ender Bey'in hatırına bu parça. Güftesi Behçet Kemal Çağlar'a, bestesi Münir Nurettin'e ait olan nihavend makamındaki bu güzel parçayı onun için listemize ekliyorum. Yahya Kemal'siz İstanbul olmaz. Ve bu şiirinin bu dizeleri tam ruhumu anlatır. Sende çok yıl yaşayan, sende ölen, sende yatan. Romantizm, sevgi derken unutmayalım ki aşk isyankardır aynı zamanda. Gogol Bordello'nun adını, ben ilk olarak bu güzel sitenin sahibi Gülenay'dan duymuştum, Start Wearing Purple şarkısını bana dinletmiş ve ABD'den Çin'e, Ukrayna'dan Etyopya'ya farklı ülkelerden üyeleri olan bu Çingene punk, rock, folk rock müziği yapan grubun isyankar neşesine hayran olmuştum. İstanbul'a gelen grup, Sulukule için yaptığı şarkıyla, Educate thy neighbor ile listemizde. İstanbul'un çingeneleri, Romanları, acı kentsel dönüşümler için Gogol Bordello söylüyor. Bu muhtesem hatiralar beni aglatti Sevgili Istanbulumuz."} {"url": "https://egoistokur.com/savas-ve-seftali-ile-baslayan-cilt-cilt-ca", "text": "Bu işte bir tuhaflık varmış gibi geldi size, farkındayım. Var zaten. Eserlerin isimleri küçük kelime oyunlarının katkısıyla gerçekte olduğundan başka türlü yazılmış. Karşımda duran bu zarif ciltler aslında birer kutu. İçlerinden leziz olduğunu umduğum birer paket çay çıkıyor. Don Quixotea baharatlı bir karışım, içinde tarçın, kakule, karabiber ve zencefil var. War and Peach, ananas, papatya ve şeftaliyle aromalandırılmış beyaz çay. The Picture of Earl Grey ise bergamot aromalı yasemin çayı."} {"url": "https://egoistokur.com/savkar-altinel-egoist-okur-icin-yazdi-bizi-kurtaracak-kitap-hangis", "text": "Şair, yazar ve çevirmen Şavkar Altınel de benim gibi iflah olmaz kitap bağımlıları için yazdı bu yazıyı: Bizi kurtaracak kitap tam da bir sahaf rafında duran, kabı yırtılmış, kimin tarafından yazıldığı, hangi türde olduğu ve ne söylediği hakkında hiçbir fikrimizin bulunmadığı o kitap olabilir, ama hangimiz böyle bir kitabı açıp okumaya başlayabilecek kadar cesur, bağımsız, özgürüz? Siz de bizdenseniz eğer, okuyun. Yazmak zor bir iş olabilir, ama bence okumak daha da zor. İlki dünyaya, ikincisi de edebiyata kendi gözümüzle bakmayı içeriyor. Oysa edebiyata nasıl bakılması gerektiği daha biz okumaya başlamadan birilerinin çoktan kararlaştırmış olduğu bir konu. Türler arasında başı romanın çektiği, ardından da öykü ve şiirin geldiği, gezi, anı, otobiyografi, mektup gibi kurmaca dışı türlerin ise ikinci dereceden ve önemsiz, dedektif romanı ve bilimkurgu gibi popüler türlerin de büsbütün edebiyat dışı olduğu genel kabul gören gerçekler. Okunması gereken dev yazarların kimler ve başyapıtlarının neler olduğu konusunda da aynı şekilde görüş birliği var. Bu durumda, türlere, yazarlara ve kitaplara karşı çeşitli haksızlıkların yanı sıra, bize karşı da temel bir haksızlık olduğu yadsınamaz. Okumanın yararlarının neler olduğu sorusuna türlü cevaplar verilebilir, ama ben hala bu konuda en doğru sözü Dr Johnson'ın söylediğine, edebiyatın işlevinin hayattan zevk almamıza ve ona katlanabilmemize yardımcı olmak olduğuna inanıyorum. Neyin bizim için bir zevk ya da avuntu kaynağı olabileceğini de kim önceden bilebilir? Ben de herkes gibi Nabokov'un en önemli iki yapıtının Lolita ve Solgun Ateş olduğu görüşündeyim, ama Pnin'i okumamış olsaydım hayata katlanabilmem daha zor olurdu. Daha aşırı bir örnek vermek gerekirse, Geoff Dyer, D. H. Lawrence'la değil, D. H. Lawrence hakkında bir kitap yazamamakla ilgili çılgın ve eşsiz kitabı Out of Sheer Rage'de Lawrence'ın başyapıtının büyük romanlarından biri, ya da hatta ikinci dereceden gezi kitabı Deniz ve Sardinya değil, bu kitap için aldığı notlar olduğunu ileri sürüyor. Bu eksantrik görüşe katılıyor muyum? Hayır, ama yazarın büyük romanlarını tercih ettiğim için değil, bana en fazla zevk ve avuntuyu başka bir ikinci dereceden gezi kitabı olan İtalya'da Alacakaranlık verdiği ve dolayısıyla da başyapıtının bu olduğu şeklinde başka bir eksantrik görüşe sahip olduğum için. Aynı şekilde, gözümde Conrad'ın başyapıtı Nostromo ya da Karanlığın Yüreği değil, Gençlik; Tanpınar bende Huzur kadar, kurmaca dışı Beş Şehir'le de, yirminci yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan yazarların en önemlisi olduğuna inandığım W. G. Sebald da, bir dizi ödül kazanan Göçmenler'den çok, bitirir bitirmez başına dönüp tekrar okuduğum ilk kitabı Vertigo ile yaşıyor. Ross Macdonald'ın kimilerine göre yalnızca bir dedektif romanları yazarı olması ise benim için kayda değer bir edebiyatçı olmasına engel değil. Ama tabii andığım bu gölgede kalmış türleri, yazarları, yapıtları da ilk keşfeden ben değilim. Onların varlığından da birilerinin söylediklerinden haberdar oldum, onlar da birileri tarafından şu ya da bu şekilde seçilmiş olarak beni bekliyorlardı. Bizi kurtaracak kitap tam da bir sahaf rafında duran, kabı yırtılmış, kimin tarafından yazıldığı, hangi türde olduğu ve ne söylediği hakkında hiçbir fikrimizin bulunmadığı o kitap olabilir, ama hangimiz böyle bir kitabı açıp okumaya başlayabilecek kadar cesur, bağımsız, özgürüz? Gene de, bunu yapamasak da, gölgede kalanların bazen bizi spotların altında olanların götüremeyeceği yerlere götürebileceğini göz ardı etmemeyi yalnız onlara değil kendimize de borçluyuz."} {"url": "https://egoistokur.com/sebnem-burcuoglu-sehirde-ya-da-koyde-fark-etmez-ask-emek-iste", "text": "Kocan Kadar Konuş serisi ve Şekerfare adlı romanla tanıdığımız Şebnem Burcuoğlu'nun son kitabını çok sevdim. O kadar sevdim ki bir akşamüstü başladım okumaya, gece yarısını biraz geçmişti ki bitirdim. Hatta insan bir roman kahramanını kıskanır mı diyeceksiniz, ben bu kitabın şaşkın kahramanını çok kıskandım. Öyle olunca da yazarını çektim karşıma konuştum... Kimdir bu Kumru, neden bu kadar şanslı, onda olup da bende olmayan nedir, söyle dedim. O da hiç kızmadan tatlı tatlı her şeyi anlattı. Okuyunuz. Kocan Kadar Konuş serisi ve Şekerfare'den sonra yazdığım dördüncü kitap Çevrimdışı Aşk. Aslında kitaplarımda güncel konuları ele alıyorum. Bundan dört yıl önce Kocan Kadar Konuş'u yazarken demek ki gündemim aşk meşk ağırlıklıymış. Aman yanlış anlaşılmasın, kitapları yazdık ama aşk meşk konularını hala çözebilmiş değilim! Şimdiyse arkadaş sohbetlerimizde İstanbul'un hem çok pahalı hem de yorucu bir şehir olduğunu konuşur vaziyetteyiz. Sosyal medyanın hayatımızın merkezine oturmasıyla birlikte sürekli bir çevrimiçi halini aldık. Önceleri hoşumuza gitti çevrimiçi olmak fakat o da zamanla bu şehir gibi bizi yordu, kafamızı karıştırdı. Peki çevrimdışı yaşasak? Mesela Datça'ya taşınıp kendi domates salatalığımızı yetiştirsek? Sosyal medyadan uzaklaşıp gerçek hayata konsantre olsak nasıl olurdu? diye düşünceler daldığım an hemen geçtim bilgisayarımın başına ve bu romanı yazmaya başladım. Ben bir romana başlarken mesela seni arıyorum ve diyorum ki Gülenay var mı böyle kalabalıktan uzak, sessiz sakin bir evin? Eğer Var! dersen ikiletmeden tası tarağı toplayıp evine yerleşiyorum. O yüzden bunu sorarken baştan uyarıyorum Bakın gerçekten gelirim, laf olsun diye söylemeyin diye. Bu romanda da taktım sırt çantamı, Göcek'in, Bodrum'un, Fethiye'nin, Datça'nın köylerini dolaştım, tanıdıkların evlerinde konakladım. Büyük şehirlerde beyaz yaka olarak deli bir tempoyla çalışırken ansızın kafasında bir tel atıp bu köylere yerleşen insanlarla konuştum. Şunu söyleyebilirim ki ben de Aman yaşarım ne olacak? diye atıp tutuyordum lakin hiç de kolay bir karar değilmiş. Geri dönen çok. O ortamı değiştirmeye çalışmadan oranın florasına uyum sağlaman gerek ki zaten değişmeye gitmişsin. Alışmışız büyük şehirde her şeyi online yapmaya. Oralarda ise iş başa düşüyor. Yani bunu yapabilene gerçekten helal olsun. Bu bir kara sevda. Artık ne onunla ne de onsuz yaşayabiliriz. Ancak her bağımlılıkta olduğu gibi törpüleyebiliriz. Mesela ben diğer mecraları kapatıp sadece Instagram'a konsantre oldum. Orada da daha az vakit geçirmeye çalışıyorum. Yüz yüze bir iletişim olmadığından sevgi ve nefret söylemlerini kolay yazıyoruz sosyal medyadan. Sevgilimizle bile mesajlaşarak kavga ediyoruz! Ben bir de yazarım, sen düşün! Beni en çok korkutan kısım budur. Sanıyoruz ki büyük şehirlerde alternatif fazla. Yalan! Birinin sorumluluğunu almaktan korktuğumuz için bu yalana sığınıp değerli olan insanın avucumuzdan kayıp gitmesine izin veriyoruz. Güya yenisi gelecek ya! Son dönemde sevdiğinin peşinden koşanı gördün mü? Göremezsin çünkü biz sadece koşu bandında koşuyoruz. Büyük şehirde de olsa, köyde de olsa fark etmez, aşk emek ister, konsantrasyon ister. Oralarda konsantre olmak daha kolaydır herhalde. Bir teşebbüsüm olmadı ama bu olmayacağı anlamına gelmez. Çok zarifsin, çok teşekkür ederim. Tarifsiz bir mutlulukla güle oynaya yazıyorum dersem sakın inanma! Çok stresli bir süreç. Ön hazırlığımı yaptıktan sonra ıssız bir yere kapanıp bir ay kadarlık bir sürede yazdım şimdiye kadar. Gece-gündüz aklımdan çıkmıyor hikaye, karakterler. İstesem de başka hiçbir şey düşünemiyorum. Yazarken çok da sevimli olduğumu söyleyemem. Bir film projesi yok. Benim için önemli olan öncelikle kitabın okurlar tarafından sevilmesi, diğer konular da ekstra güzellikler. Ah işte en can alıcı soru! Hep diyorum kitapları tane tane, yavaş yavaş okuyalım diye. Yeni kitap seneye hayırlısıyla. Bu yaz başında bir de film yazmıştım, belki onu da seneye izleriz sinemalarda."} {"url": "https://egoistokur.com/secil-epik-arastiriyor-okuru-aldatmak-ne-demekti", "text": "Böyle söylüyorum ama onunla henüz sadece bir kere görüştük, o da birkaç dakikalığına. Ve şimdi ilk yazısıyla Egoist Okur'da. Yazısı nefis, içinde Maraş otu, pop-art, Kafka, post-it, Chuck Palahniuk, aşağıda bir yerde rengarenk birkaç hap yutup kafası adamakıllı kıyak hale gelmiş gibi görünen Jonathan Safran Foer, Şahane Hatalar, Hakan Günday ve postmodernizm hakkında harikulade itiraflar, zihin yürütmeler var. Seçil yazarlara, Okuru kandırabilirsiniz, lütfen çekinmeyin. Ve biz okurlar aldatılmaktan mutluluk duyarız. Yeter ki bunu görkemli bir şekilde yapın diye bir tavsiyede bulunuyor. Uysalar iyi olur, hepimiz aldatılmayı, hakikaten şöyle görkemli bir yapıta aldanmayı yürekten arzuluyoruz çünkü. Seçil'in yazısını okuyun istediğim için aradan çekiliyorum. İçimi rahatlatan bir şeyi ekleyerek. Anlatılacak bütün hikayeler tükendiyse ne olacağını soruyor sonlara doğru. Açıkçası benim de hep sorduğum soruydu, David Shields'in Reality Hunger adlı benzersiz kitabını okuyana dek. Artık öğrendim ki Güneşin altında yeni bir şey yok cümlesi ilk kez M. Ö. ikinci yüzyılda, Terence tarafından dile getirilmiş. Anlıyorsunuz değil mi? Güneşin altındaki yeni şeyler ve hikayeler neyse ki hiç bitmiyor. Konuya bir anımı anlatarak başlamak isterim ve hayır sıkıcı bir anı olmayacak. Yüksek lisansta Postmodernizm dersi alıyoruz. Bir avuç insan olduğumuzdan dersi hocamızın odasında işliyoruz. Ders öğle arasından sonra başlıyor. Sınıftaki arkadaşlardan biri Maraşlı. Memleketinden Maraş otu diye tütüne benzer bir şey getirmiş. Şey diyorum çünkü sigara kağıdına sarılarak dilin altına veya dudağın iç kısmına konulduğunda kafa yapıcı etkisi olduğu dışında bir bilgim yok o zaman bu otla ilgili. Maraş'ta bakkallarda bile satıldığını ve illegal olmadığını hatta ev kadınlarının bile kullandığı bir çeşit keyif verici, zararsız bir ot olduğunu söylüyor arkadaşım. Ben de bir merak denemek istiyorum. Dudağımın iç kısmına kağıda sarılı otu yerleştiriyorum. İlk birkaç dakika hafif beyin karıncalanması akabinde mide bulantısı ile kendimi tuvalete zor atıyorum. Benim için deney başarısızlıkla sonuçlanıyor; midem alt üst ve rengim sapsarı olarak derse giriyorum. Derste de kendimi kötü hissedince rahatsızlandığımı söyleyerek çıkıyorum. Arkamdan hocamız Seçil'in neyi var? diye sorunca arkadaşlarım, öğle yemeğini okulun yemekhanesinden yemişti gıda zehirlenmesi olabilir, diyorlar. . Bu yalanlarının üstüne beklemedikleri durum ise; hocamız öğrencisinin yemekten zehirlenme ihtimaline o kadar sinirleniyor ki hemen yönetimi arıyor, dilekçe yazacağını, şikayet edeceğini, nasıl olur da yemekhanenin öğrencilerinin sağlığıyla oynadığını soruyor. Neyse ki ikna ediyor arkadaşlarım da hocamız şikayetten de dilekçeden de vazgeçiyor. Ta ta ta! Hocamın gözünde yemekten zehirlenmiş zavallı kız olan ben bir anda derse girmeden önce keyif verici ot kullanmaya kalkan bir sorumsuza dönüşmüştüm. Yani ben ve arkadaşlarımı metin ya da karakter, hocamızı ise okur olarak düşünürsek; hikayenin sonu hiç de düşündüğü gibi çıkmamış, hikaye bambaşka bir sona gitmişti. Edebiyat, özellikle de roman sanat dalları arasında tarih boyunca değişimi en yavaş olan tür olarak çıkıyor karşımıza. Resim sanatını düşünelim mesela, işin içine zamanla teknoloji giriyor, malzemesi, mekanı değişiyor. Duvarlara oradan tuval ve kağıda sonra yine duvarlara, bitkisel boyalar parlak boyalar, kolajlar, reprodüksiyonlar... Postmodernist sanatçılar resim ve heykel gibi sanatlara yeniden üretimler ile bambaşka anlamlar kazandırıyor; sanatı beş çayı içerken eldivenleriniz olmadan konuşamayacağınız ya da izleyemeyeceğiniz bir şey olmaktan çıkarıypr. Tiyatro da roman gibi belli bir mekana sıkışmış gibi görünse de seyircinin de interaktif olarak oyunun içine katıldığı oyunlar ortaya çıkıyor. Edebiyatta ise, Kafka'nın meşhur Dönüşüm'ünde bile bir adam sabah uyandığında kendini devcileyin bir böceğe dönüşmüş olarak bulsa da Gregor Samsa'nın anne, babasının davranışları romanın sonuna geldiğimizde bile hiç değişmiyor; bizi çok da şaşırtmıyor. Yani başından sonuna kadar aşağı yukarı aynı insanlar olarak kalıyor, olaylara onlardan hiç de beklemediğimiz bir tepki vermiyorlar. Veya içlerinden hiç de beklemediğimiz biri çıkmıyor. Edebiyatın şeklinin ve içeriğinin başkalaşması her seferinde edebiyat nedir, daha doğrusu bu edebiyat mı hatta bu da mı edebiyat sorularıyla karşılaşıyor. Yani Postmodern edebiyat hem biçim olarak hem de içerik olarak okuyucuyu şaşırtmak, kağıdın, kalemin sınırlarını zorlamak demek olabilir mi? Artık Postmodern klasikler arasında yerini aldığını tartışmadığımız, şu an tartışsak bile yirmi sene sonra emin olun tartışmayacağımız, Chuck Palahniuk'un Gösteri Peygamberi kitabında sayfa sayılarının geriye doğru akmasına hangimiz şaşırmadık ya da Jonathan Safran Foer'in Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın kitabında giderek daha da kararan, üst üste binen hatta okunmaz hale gelen kelimeler; anlatının bir parçası olan haritalar, resimler gördüğümüzde ya da Hakan Günday'ın Daha'sında metnin kenarındaki el yazısı eklemelerle karşılaştığımızda. Hadi biçim olarak kağıdın, kitabın imkanları bu şekilde zorlandı, peki ya anlatının imkanlarını nasıl zorlamalı? Yeryüzünde anlatılacak bütün hikayeler anlatıldıysa, öyle ütopik, distopik evrenler ya da fantastik bir hikaye de yaratmayacaksak, anlattığımız yine insan hikayesi olacaksa başka ne yapabiliriz? Cevabı biraz yukarıda anlattığım hikayede ve çokça da okurla metin arasında: okuru kandırabilirsiniz, lütfen çekinmeyin okuru aldatabilirsiniz. Ve biz okurlar aldatılmaktan mutluluk duyarız. Yeter ki bunu görkemli bir şekilde yapın. Kafamızı karıştırın, masum olduğuna emin olduğumuz karakterin katil çıkmasını sağlayın ama öyle ki onun bu cinayeti neden işlediğini de anlamaya çalışalım belki ona sempati bile duyalım, kötü karakterleri sevelim, acaba o kadar da kötü değiller mi diye düşünelim hatta biraz daha ileri gidelim ve onu kendimize benzetelim. Bize başından beri gözümüzde pis, adi olan bir karakterin aslında bir kahraman olduğunu gösterin ama öyle sorgusuz sualsiz hayran olacağımız kusursuz bir kahraman değil boşlukları olan bir kahraman. Yaşadığımız hayata çok da benzemiyormuş gibi görünen, şaşırtmacalar, yanılgılar, sürprizler, tesadüfler barındıran bu anlatılar, bu absürt karakterler aslında ilk defa gerçeğe bu kadar yaklaşıyor. Hatta postmodern romana serpiştirilen ufak tefek acayiplikler, fantastik olaylar, uçuk rastlantılar, bile bu hikayeleri çok gerçek ve çok hayatın ta kendisi olmaktan alıkoyamıyor. (Peki romandan hayatın ta kendisi olmasını mı istiyoruz? bir başka tartışmanın konusu ama 21. yüzyılın görkemli kaybedenlerinde kendimizden bir parça bulmayı sevdiğimiz açık). Günümüzde yeni bir edebiyat yaratıldığını anlamamız, dünyada Chuck Palahniuk, Irvine Welsh, Jonathan Safran Foer; Türkçe edebiyatta Murat Uyurkulak, Alper Canıgüz, Murat Menteş, Hakan Günday gibi isimlerin, birer klasiğe dönüşeceğini görmemiz için biraz zaman geçmesi gerekecek gibi görünüyor. Bazılarının çok satan diyerek burun kıvırdığı, bazılarının inşa ettikleri yeni dünyayı şimdiden keşfettiği çağımız yazarlarının en büyük sırrı ise kim bilir belki de okuru aldatmak olarak edebiyat tarihine geçecek."} {"url": "https://egoistokur.com/sedef-erken-mutlulugun-kanatlari-vardir-ucucu-ve-gezicidi", "text": "Yorgun kalkılan yataklar, hevessiz başlayan sabahlar; bitti de kurtulduk dedirten gün batımları... Oysa gökyüzü hep aynı yerde duruyor, dünyanın henüz yok etmeyi başaramadığımız kuşları, ağaçları, yıldızları dışarıda bir yerlerde bizi çağırıyor. Sarılmak için, avutmak için, hayatın güzel olduğunu hatırlatmak için. Sedef Erken'in ilk kitabını okuyunca karar verdim; hiçbir ayrıntıyı kaçırmayan 'kedi gözler'e benim de soracak birkaç sorum vardı. Sedef Erken denince aklıma gelenler: Uykuya dalmayı sevmeyen bir kadın, hep hareket halinde. Keskin gözleri ve bulaşıcı bir iyimserliği var. Mesleğinin de etkisiyle, iyileştirmek, güzelleştirmek adına çalışıyor. En önemlisi özgürlüğüne düşkün bir ruh. Onu bir süredir HT Hayat için kaleme aldığı yazılarından tanıyor olabilirsiniz yahut özel ve parlak bir çocuk olan oğlunun eğitimi adına verdiği mücadeleden. Hatırlatayım; Ozan'ın eğitim alabilmesi için AİHM'in önüne çadır kurarım dediğinde hepimiz kararlılığına hayran kalmıştık. Avukat, aktivist ve anne Sedef Erken şimdi bir denemeler derlemesiyle karşımızda. Profil Kitap etiketli Kedi Gözü, bardağın boş tarafına kafa tutan bir manifesto. Çevremizi saran uğultudan sıyrılmak, kargaşadan uzaklaşıp kendimizle buluşmak için bir şeyleri yeniden hatırlamaya çağırıyor bizi; hayata değer katan küçük ayrıntıları anlatıyor, gözümüzün önünde durduğu halde fark edemediklerimizi gösteriyor. Hiçbir ayrıntıyı kaçırmayan 'kedi gözler'e benim de soracak birkaç sorum vardı. İşte anlattıkları. Beni çok eğlendirdi aslında, evime giden yokuştan aşağı içimden adama küfürler ederek yürüyor, bir yandan da halime gülüyordum. Tam da olması gereken şey olmuştu, bu kitabın yeri orası değildi zaten, hiç gitmemeliydim, hadsizlik etmiştim! Çok önemli bir şey yazdığımdan değil, Kedi Gözünün edebi iddiası yok, zaten ben de edebiyatçı değilim. Fakat ülkemizdeki çoğu yayınevinin çalışma biçimine bakınca işin o tarafının da edebiyatla ilgisini bulmakta zorlanıyorum. Ne iş yaptıkları sorulunca, durumu Ayda 16 kitap basıyoruz şeklinde özetleyen çok yer var. Nitelikten çok niceliğin ağır bastığı aşikar. Mahallerin kaynaşması kısmında ben bir şey yapmadım, yapmayı da düşünmüyorum, biraraya gelmek istemeyenleri zorlayamazsın. Ayrıca şu sıralar herkes kutuplaşmadan şikayetçi gibi görünüyor ama aslında hiç öyle değil. Farkında olarak ya da olmayarak, ayrı mahallelere ait olma halinden ekmek yiyen çok. Ben sadece benimle gerçekten çalışmak isteyen ve sözleşmem konusunda pazarlık edebileceğim bir yayıneviyle çalışmayı tercih ettim, o kadar. 'Bu senin ilk kitabın, biz ne dersek o olur' gibi üstten bir tavrı peşin peşin kabullenmedim. Halimden de gayet memnunum. Eskiden de dergilere yazılar, mesleki makaleler yazıyordum. Ama özellikle Ozan'la yaşadığımız süreçlerde bir an geldi, yapabileceğim tüm hamlelerin bittiğini hissettim; hareketsiz kaldım, evimin mutfağına kapandım. Uyuyamıyor, düşünemiyor, artık hiçbir soruna çare bulamıyordum. Gerçekten yazmaya işte o zaman başladım. Umut herkes gibi benim de kodlarımda var elbette, hiçbir zaman tamamen umutsuz olmadım. Ama bazen olanakların zayıfladığında başka birinin sendeki o umut parçacığını beslemesine muhtaç olabiliyorsun. Hayatımızdaki kimi karşılaşmalar belki de sırf bu yüzden gerçekleşiyordur. Oğlum gelişiyle içimdeki umutları sınırsız biçimde büyüttü; beni besledi, zenginleştirdi. Ona çok şey borçluyum. Biz mutluluğu garantilemek istiyoruz. Ah onu bir yerinden yakalayıp kafese koysak ki bizi asla terk edemesin. Oysa mutluluğun kanatları vardır; uçucu, gezici, günü geldiğinde yine bize geri dönücüdür. Sınırsız mutsuzluk istesek de mümkün değildir; hayat ne yapıp eder, seni bir yaprağın üstünde gördüğün yağmur damlasıyla bir gün aniden mutlu ediverir. Sabah gözünü yeni açan oğlumun bana gülümsemesi, kollarını açıp bana sarılması hayatımın en mutlu anlarıdır ama bazen aşık olmanın yaşattığı acı ve çaresizlik de mutluluğun parçası haline gelebilir. Mill'in nefes vurgusu doğal, çünkü zaten mutluluk anlık bir şey. Yalnızca derin bir nefes almak bile insana anın, hayatta olmanın mutluluğunu yaşatabilir. Daha küçücük bir çocukken hissetmiştim özgürlüğü ilk olarak. İçimden geliyordu; derinlerde bir yerden... Bu hissediş, tamamı boş bir bardağın içinde uzun süre tek başıma oturmama da sebep olmuştur bazen. Yani evet, bardağın boş tarafına bakmak da o özgürlüğün bir parçasıdır elbette. Sonraki hayatımın tamamı. Özgürlüğümü korumak adına verdiğim mücadele, kaybetmeye dair korkularım ve onu büyüteyim diye saptığım yollar... Babam çok otoriterdi mesela; küçük bir şehirde, bana çizilmiş çok net sınırlar dahilinde yaşamaya çalışıyordum, dolayısıyla özgürlüğe dair duygularım en çok da babamla aramızdaki çatışmalardan beslendi. Hayat ne garip değil mi, gerçek anlamda özgürleşebilmek için bile önce biraz tutsaklık gerekiyor. Aslında binlerce şey söyleyebilirim ama üç şey söyleyemem. Çünkü böyle listeler yalan dolandır. Herkesin mutsuzluğu kendine hastır ve insan kendi sebeplerini ancak kendi mutsuzluğunun içinde bulabilir. Eğer yeterince mutsuz, umutsuz ve çaresiz hissetmişseniz, artık umudu, neşeyi ve yaşama sevincini yakalama şansınız var demektir. Bize verilen hayat şansının ne büyük bir nimet olduğu unutmadığımız, buna şükrettiğimiz sürece başka bir nedene ihtiyaç duymayız sanırım. Ozan'la ilişkimiz bir boyutuyla herhangi bir anne çocuk ilişkisinden farksız. Ana oğul olmanın bütün krizlerini ve güzelliklerini içeriyor. Fakat ikimiz de toplumsal normların biraz dışında tipleriz. Ben küçükken durum şimdiki gibi olsaydı sanırım bana da bir tanı konurdu. Hiperaktif bir anne ve otizmli oğlu ne yaşarsa, biz onu yaşıyoruz. Ozan'ın kitap için yorumu, 'Güzel, beğendim' oldu. Bence yeterliydi. + Hep bir şeylerden emin olmak istiyor, bu yüzden de hayatta bize sorulan her soruyu bir evet ya da hayırla cevaplıyoruz. Oysa bizden beklenen seçeneklerden birini seçmek yerine, boş kağıt verip kendi işimize bakma hakkımız da var. + Hayatın gri alanlarında dolaşmak cesaret ister, bazı soruların kesin cevabı yoktur. Ama işte tam da böyle sorular yol olur bize ve bazen hayatımız boyunca böyle bir sorunun peşinden gideriz. Hayatın grilikleri benim için üçüncü, dördüncü seçenekleri arama alanı, başka bir deyişle hayatın öğrencisi olma yolu. + Herkesin anladığı anlamda 'salt adalet' ancak gökten zembille inebilir, zira o derece adil olma hali tanrısaldır, insanın özlem duyacağı ama ulaşamayacağı bir şeydir. Hatta insan adalet nedir, onu bile bilmez; işine gelen çözümler ona adil görünür. İnsan yapısı, fıtratı gereği hiçbir zaman bir başkasına kendisine olduğu kadar adaletli olamaz, tabii ermiş falan değilse."} {"url": "https://egoistokur.com/seks-ve-ceza-unutmamal", "text": "ABD Başkanı Barack Obama'nın eşcinsel evliliklere destek verdiğini açıklaması cinsel özgürlük konusunda atılmış önemli bir adım olarak değerlendiriliyor. Oysa yakın geçmişte ABD dahil dünyanın birçok ülkesinde eşcinsellik suç sayılıyor, akıl hastalığı olarak değerlendiriliyordu. Mesela 1950'lerin ortasında bilgisayarın mucidi olarak bilinen matematikçi ve kriptolog Alan Turing eşcinsellikle suçlanıp mahkum edilmişti. Büyük bilimsel başarılarına rağmen Turing bütün resmi görevlerinden azledildi, ayrıca libidosunu düşürsün diye hormon ilaçları kullanmaya zorlandı. Birkaç ay sonra da içine siyanür zerkettiği elmayı yiyerek intihar etti. Başkan Obama'nın eşcinsel evliliklere destek vermesi sonrasında Time'ın görkemli kapağı insanlığın seksle ilgili olarak ne kadar karanlık ve acılı yollardan geçtiğini hatırlatmamız için bir fırsat aslında. Bütün bunları Seks ve Ceza adlı kitabın yazarı hukukçu Eric Berkowitz'le yapılmış bir röportajdan ve sonrasında konuyla ilgili internet turumdan öğreniyorum. Halbuki Berkowitz başlangıçta seks hakkında bir kitap yazmak istemediğini anlatıyor. Fakat insanlarla yasalar arasındaki ilişkiye baktıkça, seksle ilgili meselelerin diğerlerine göre ezici çoğunlukta olduğunu görmüş. Tarihin ilk dönemlerinde bile... Hatta Adem ile Havva'nın hikayesini düşünürseniz öncesinde de. Kraliyet metresleri, eşcinsel at arabası yarışçıları, ortaçağ travestileri, cadılar, keçi seviciler, rahibe fahişeler ve Londralı kiralık erkekler gibi aykırı simaların renklendirdiği seks tarihinde en şaşırtıcı olan şey, arzuların, zevklerin, tabuların ve yasakların dönemden döneme, coğrafyadan coğrafyaya değişkenlik göstermesi. Berkowitz yakın tarihten çarpıcı bir örnek de veriyor. 1956'da Kuzey Rodezya'da sabah uyandığında kocasının memelerini öptüğünü fark eden kadın öylesine dehşete düşmüş ki yasadan yardım istemiş. Mahkeme adamın büyücü olduğuna, bu eylemi de karısının ruhunu ele geçirmek için kullandığına karar vermiş. Zira Kuzey Rodezyalılar, seksle ilgili bu tür eylemlerin sonunun kıtlık, açlık, salgın hastalık olduğuna inanıyorlarmış. Gerçi ülke o sırada Britanya İmparatorluğu'nun sömürgesi olduğu için son karar İngiliz hukukçuların olmuş ve onlar bu hadisede sanıldığı kadar büyütülecek bir şey olmadığını söyleyerek son noktayı koymuşlar. Berkowitz'e göre, Antik Mezopotamya'da zina yapan kadının kazığa oturtulmasından 1895'te Oscar Wilde'ın büyük ahlaksızlık suçuyla hapis cezası aldığı döneme kadarki seks hukukunun 4000 yıllık tarihi bu tip milyonlarca birbiriyle çelişen yasakla dolu. 16. yüzyıl Avrupa'sında masturbasyon için mekanik bir cihazdan faydalanan erkeğe 40 gün, dildo kullanan kadınaysa bir yıl hapis cezası verilmesi de cinslerarası eşitsizliğe bir örnek. Kitaptan öğrendiklerimin hepsini sıralamaya kalksam, Mezopotamya'dan eski Mısır'a, Avrupa'dan Amerika'ya yasa koyucu ve uygulayıcıların seksten başka düşünecek şeyi yokmuş gibi gelebilir size. Neyse ki sıralayamam... Hem bunun için yeterince yerim yok hem de bütün o eski yasa koyucular ve uygulayıcılar kadar açık sözlü olursam başım yasayla fena halde derde girebilir. Şu kadarını söyleyeyim: Seks ve Ceza, mahkeme tutanaklarıyla tarihi belgelerden ve gerçek insanların hayatlarından yola çıkarak insanlık tarihinin pek bilinmeyen, karanlık yüzüne ayna tutan bir kitap. İlginizi çekecektir. + Fahişelik eski Mısır'da soylu ailelerin kızlarına layık görülen bir ödül, eğitimin en üst aşamasıydı. Hıristiyanlık ve sonrasındaysa günahların en büyüğü oldu. Ama önü alınamadı. Tuhaf gelecek ama 16. yüzyıl Kuzey Avrupası'nda bazı kiliselerde fahişeler çalıştırılıyordu. + Aynı şekilde ensest de suçluluk derecesi toplumdan topluma değişen bir eylem. Eski Mısır'da ensest yalnızca doğal değil aynı zamanda mecburiydi. Özellikle firavunların kızkardeşleriyle evlenmeleri değil, evlenmemeleri suç sayılırdı. + 18. yüzyıl İngilteresi'nde seks yaptığı kadın tarafından kırbaçlanmak çoğu zaman bir erkeğin en büyük zevki addediliyordu. O yüzden el altından yayınlanan pornografik kitapların hemen hepsinde bu tema ağırlıklı olarak ele alınıyordu. Randevuevlerinde de en gözde kadınlar kırbaçlama konusunda usta olanlardı. + Marki de Sade'ın yaşadığı dönemde Fransa'da libelle adı verilen bir yazı türü ortaya çıktı. Bunlar kraliçelerin ve soylu kadınların adını taşıyan ve onların dekadan cinsel hayatlarını anlatan şeylerdi. Pornografi iktidar üzerinde bir baskı unsuru halini almıştı. Bu sebeple ihtilalin gerçekleşmesini hızlandıran unsurlardan biri oldu. + 19. yüzyılda pornografik kitapların yerini cinsel suçların zararlı etkilerinden bahseden ve insanları buna karşı uyaran kitaplar aldı. Fakat söz konusu cinsel suçları öyle ince ayrıntılarla tarif ediyorlardı ki pornografiden daha beter bir açıklık içeriyorlardı. + 19. yüzyılın sonunda dünya Oscar Wilde davasıyla çalkalandı. Onunla birlikte aynı suçu işleyen sayısız soylu ya da iktidar sahibi kişiye karşın mahkemedeki cüretkar konuşmalarının da etkisiyle eşcinselliğinden ötürü cezalandırılan Wilde oldu."} {"url": "https://egoistokur.com/selahattin-yusuf-hayat-kalbimize-saplanmis-bir-bica", "text": "Masumiyet'in Son Günleri'ni yazmaya başlama sürecini anlatırken, karakterinle nasıl tanıştığınızı, nasıl dertleştiğinizi, zor zamanlarınızda nasıl birbirinizin yanında olduğunuzu anlatıyorsun. Daha doğrusu anladığım kadarıyla o senin yanındaymış ama sen günü gelince ondan kurtulmanın yolunu bulmuşsun. Arkadaşım Selahattin Yusuf'un yeni romanı Masumiyetin Son Günlerinin yazılış sürecini Çengelköy'deki ortak arkadaşlarımızdan dinlemiştim. Selahattin bilgisayarını alıp Çengelköy kahvelerine gidiyor, arada esnafla, arkadaşlarla sohbet ederek harıl harıl romanının yazıyordu. Bunu anlattığımda gülüyor: Psikanaliz bilen bazı Çengelköylülerin, özellikle eski devrimci bazı aksakallıların oturup kahve çay içtikleri kişi, Masum'a çok benzeyen, onun garip bir ikiziydi sadece. Bilmeyenler için söyleyeyim, Selahattin'le yanımıza Ahmet Kekeç'i de aldık ve TRT Radyo Haber'de Ada diye bir program yapmaya başladık. Program dedimse yanlış anlaşılmasın, biz bize edebiyattan konuşuyor, bazen başka dallara uçuyoruz. Üzerinden çabucak geçip gittiğimiz şeylere dikkatle bakmak imkanı verdi roman bana. İrdelemek, bir anın yapraklarını aça aça içine doğru, kalbine doğru ilerlemek. Becerebildiğim kadarıyla. Romanım bittiğinde, ilkinde de olmuştu, hissettiğim şu oluyor: Ne çok yolu vardı bunları anlatmanın ve ben yalnızca bir biçimine mahkum oldum. Ama zaten hayat böyle. Asıl anlatılamaz olan o. Anlatamayıp kabzasını süslemeye çalıştığımız, kalbimize saplanmış ve ancak nadir anlarda güzel bulabildiğimiz bir bıçak o. İnsanın mesleği korsesidir, denir ya. Yani onu dik tutar. Vücudumuz, modern hayatta artık mesleğimizin şeklini de alıyor; kişiliklerimiz statümüz oluyor. Klasik çağlarda farklıydı; insanlar bilimle uğraşıyor, şair, marangoz veya balıkçı oluyordu. Daha sere serpe bir hayat imkanı vardı. Şimdi ise insanlar sistemin parçaları, aparatları. Uzmanlık deliklerine sıkıştırılmış varlıklar olduk. Japonların tüp otelleri gibi. Bunda belki sorun yok ama bu uzmanlıklar bize ruhsal olarak da yetiyorsa hapı yuttuk demektir. Zamanla mesleğinin bir sarfiyat malzemesine dönüşüyor. Ezilmiş, eciş bücüş olmuş kişiliğini aşkın veya ailenin içine fırlatıp kurtulmak istiyor. Ama acımasız hayat yağmuru tükürüğünü kendi yüzüne geri çeviriyor. Açılamamış kanatlarını yerlerde sürüklemeye çalışıyor. Burnu zaaflarına sürtülüyor. Dünyanın kaç bucak olduğunu anlıyor. Çapraşık ilişkileri var. 1970'lerde başlayan devrimci ve idealist hayat baharı gelip bir yerde fırtınaya tosluyor. Şaşalıyor. Türkiye'de küçük burjuva radikalizmi olarak gelişen son moda solculuk, Masum'a hayatın kaç bucak olduğunu gösteriyor. Kendi yoksul kökeniyle baş başa, yüzüstü bırakılıyor. Hayret ve ıstırap içine düşüyor. İnsan, kapitalizm, psikiyatri ve meslek, el birliğiyle hayatını delik deşik ediyorlar. Her insan gibi zaaflarını saklayacak mahrem bir iyilik bulmak. Kendine yetecek kadar bir gündelik metafizik bulmak. Ama olmadı işte. Sevgili dostum yönetmen Yüksel Aksu, ilk çıktığında İsa'yı okumuş ve Bir yığın imge var. Hepsinden ayrı ayrı film yapmak lazım, o yüzden bundan bir film olmaz demişti. Masumiyet için de aynı şey söz konusu mu, bilmiyorum. İşte Ayvalık'ta bir köy kahvesi. Oyun oynayan kasketli köylüler. Gri demir parmaklıklar içinde bir televizyon. Yarışma programı. Jüri var. Televizyonun hemen yanında, içi doldurulmuş vahşi kuşlar duvara sıralanmış duruyor. O kuşlardan birinin gözleri. Donmuş, görmeyi bırakmış gözleri. O gözlere yeterince baktığıma hiç bir zaman ikna olamıyorum. Alay konusu bu, başkaları için. Benim için, ruhum için ise açıklanması gereken ve bir türlü açıklanamayan, o yüzden de bakmaya devam etmeyi gerektiren, beni bakmaya mahkum eden bir durum. O ana borcumu yeterince ödeyemediğim için bakmaya devam ediyorum... O gözlerin bakmayı bıraktığı anı hayal ediyorum mesela; vücudunun kurşunla buluştuğu anı. Yani belki de şu kasketli adamın, hani karısı, çoluk çocuğuyla derdi olan, yıllık mahsulünün parasını bir kağıdın üzerine koyup masada ileri süren yoksul kumarbazın kurşunuyla buluştuğu anı. Kuşun bakışı donmuş. Burada kurbanın sonsuza kadar sürecekmiş izlenimi veren bakışı -masumiyeti- karşısında bizi kim veya ne teselli edebilir? Bitmiş ve hep var olacak. Masaya bakıyor. Adama. Gözakları büyümüş. O ilk anda büyümüş. Belki ölüm korkusu. Ve Masum'u, yani modern hayatın içinde çok temel bir noktada ayağı sürçüp o kahvehaneye tutunmaya çalışan kahramanımı ben o kuşun bakışlarının önüne getirip koymak zorundayım. Hikayemiz burada bir çeşit terminal dönemde duruyor. Okuyucu onu hangi otobüse bindireceğini ve nereye götüreceğini biraz da kendisi bilir. Herkes kendi hikayesini bilir. Herkesin Masum'u ayrı. Dolayısıyla Masum karakteri, dokunduğu her şeyi saydamlaştıran bir budala. Her şeyi ifşa etsin, ilişkilerin bağırsaklarını bize göstersin diye romanın içine gönderdiğim biri aslında. Ruhu şu veya bu sebeple zorlanıp bozulmuş, akıl ve tedbir gibi bizi sisteme zorlayan ağırlıklardan arınmış biri. Budala bir cerrah. Bir mayın eşeği. O kendini bizim yerimize tehlikeye atıp taşı kaldırsın istedim. Taşın altında hangi akrebin yattığını bizlere, modern konfor içinde ve çaresiz ilişkilerle sarılıp sarmalanmış çaresiz insanlara, en sevdiğim kelimeyle söyleyeyim, dalgınlıkla ifşa etsin. Budala, Batı edebiyatında aslında İsa'nın kendisidir. Dostoyevski'nin İki kere iki dört değil yedi eder dese, ben matematiğe değil ona inanırım dediği İsa. Alyoşa Karamazov'un ablası, Raskolnikov'un avukatı, Stavrogin'in hiç olmamış annesi, Nastenka'nın koruyup kollayan ama ninesi de olan İsa. Tarkovski'de ve farklı bir tarzda Lars von Trier'in İdiotlar filminde de var aslında. Tarlada çamur içinde, tevekkülle çalışan mujiklerin hayatına bakarken Kont Tolstoy'un gözleri niye yaşarır? Tutku orada işte, passion orada. Benim için işin cazip ve imkan taşıyan tarafı ise özellikle şu: Modern kumpasın ele geçiremeyeceği insandır budala. Tuzağa basar ve hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam eder. Hatta tuzağını sever, onunla birlikte yürür. Gücü nedeniyle değil, güçsüzlüğü nedeniyle. Tedbirsizliği, dalgınlığı nedeniyle ve sayesinde. Hatırlarsan, plaza camlarında tilkiler gibi dolanan akşam güneşinden ürken Masum, gözlerini onun Trakya taraflarında battığı noktaya çevirir. Masum'un, romanı boydan boya kat eden tedbirsizliği budur aslında. Dikkatinin yeri bu şekilde değişen birinin o plazaların hışmına uğraması kaçınılmazdır. Burada büyük bir şiir imkanı var. Ben bu şiiri toprağın altından eşeleyip buldum çıkardım demiyorum elbette. Ama isterdim. Bu şiirin ayrıntılarını eşelemek ve ezgisini gün yüzüne çıkarmak isterdim gerçekten. Çünkü bu insandan umudu kesmemek biçimi de aynı zamanda. Evet. Romanda Frank Sinatra'nın kızı Nancy'i örnek vermiştim. O da babası gibi ünlü bir müzisyen olmak istemiş, albüm yapmış ama kimse ilgilenmemiş. Eh, babası kızını mutlu etmek istiyor, o yüzden arasının iyi olduğu mafyaya başvuruyor. Mafya ertesi gün kızın albümünden 1 milyon adet satın alıyor. Ve Nancy listelerde bir numaraya oturuyor. Ülkemizde edebiyatın çoğu ünlüsünün macerası bu maalesef. Mafyatik bir düzen bu. İşin ilginç tarafı, halkımız da mafyayla -dalgınlıkla belki ama kesinlikle- suç ortaklığı içinde. Sosyal medya sadece duyuru için elverişli. Yoldaş olduğun insanların, içinde olduğun bir şeyi bilmelerini istediğinde işe yarıyor. Geri kalanı genellikle ego masajı veya sahte eğlence. Bir düşüncenin yürümesi, ete kemiğe bürünmesi için fazla hızlı bir mecra. Herhangi bir fikrin, düşüncenin haksız yere öldürülmesi için iki dakika yetiyor da artıyor bile. Biliyor musun, Rus romanlarını o güçlü kuvvetli işçilerin her yerde işe yarayacağını düşünerek seven o yaşlı kadının saflığı vardı bende de. İlk gençliğimde Alman edebiyatını ve genel olarak romantikleri, hikayelerinin mekanları yüzünden sevmiştim. Doğa yüzünden yani. Önde bir şeyler oluyordu, ama ben sürekli arkada uzanıp gitmiş dağlara, sise veya köy evlerine filan gözlerimi dikmiş oluyordum."} {"url": "https://egoistokur.com/selim-ileri-bugunun-romaniyla-ilgili-endisem-su-insan-acisi-yo", "text": "37. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı'nın Onur Yazarı olması vesilesiyle çağdaş edebiyatımızın büyük ustası Selim İleri'nin iki romanı arka arkaya yayımlandı, bir de elbette fotoğraflı anılar kitabı. Romanların ikisi de birer ikisi de birer yalnızlık haykırışı... Kumkuma bir dönem Şair-i Azam olarak anılan ve yere göğe sığdırılamayan ama sonra hızla unutuluşa terk edilen Abdülhak Hamid Tarhan'ın 21'inci asrın İstanbul'una bir hayalet olarak geri dönüşünü anlatıyor. Beklenen Sevgili: Elimde Viyoletler ise kendinden başka konuşacak, dertleşecek kimsesi olmayan şizoid bir karakteri merkez alarak bizi, üzerimize düşen gölgelerle yüzleştiriyor. Selim İleri'yle Sabir Fikir'in Egoist Okur sayfaları için buluşmaya arkadaşım Mustafa Akar'la birlikte gittik. Hem yeni romanlarını konuştuk onunla hem de edebiyatımızın çözülmez görünen meselelerini. Abdülhak Hamid'i yaşadığı dönem içinde tutarak da anlatabilirdiniz ama siz tuhaf bir hayalet hikayesi yazmayı, üstelik bunu alaycılığı elden bırakmadan yapmayı seçtiniz. Neden? diye soracağım bir kez daha. Gençliğimde hemen her gün Teşvikiye'deki evimizden çıkıp Beşiktaş'a yürüyordum. Maçka Palas'ın önünden geçerken de, üzerinde Abdülhak Hamit Tarhan bu evde yaşadı yazılı tabelayı görüyordum. Tarhan sanki ölmemiş, hala oralarda dolaşıyormuş gibi geliyordu bana ve unutulmuş olmasını trajik buluyordum. Bunun etkisi vardır muhakkak. Ama bakın, yazarken onun yalnızlığını trajik boyutuyla ele almak, deyim yerindeyse sulandırmak istemedim. Bir de, Abdülhak Hamid Bey'in üslubunda ironik bir yan vardır ama görülmez. Bu açıdan benzeşiyoruz. Bana hüzünlerin yazarı etiketini uygun görenler yüzünden, ben de ironik tarafımı pek gösteremiyorum. Ama artık 70'ime geldim, giderayak da olsa bu yanımı ortaya çıkarmakta fayda var. Anne Rice'ın vampir romanlarının bana göre en güzel yanı, karakterlerin dilin yüzlerce yıllık değişimine şaşırıp durmaları. Yeni dünyaya halleriyle, hareketleriyle, giyimleriyle uyum sağlayabiliyorlar ama dil konusunda bunu pek yapamıyorlar. Romanınızda Abdülhak Hamid, Şu eskiden şöyle yazılırdı, hala öyle mi yazılıyor, şu kelimeler bitişik kullanılmaz mıydı diye bir merak içinde. Durmadan yeni imlamıza şaşırıyor, onu sorguluyor. Bazılarını kendi bulduğu öztürkçe kelimeler bile rafa kalkmış. Maçka Palazzo mu, Maçkapalas mı, yoksa Maçka Palas mı? Oturduğu evin adı bile sürekli değişiyor. Abdülhak Hamid Bey'in dil meselesindeki yalnızlığı hepimizin yalnızlığı. Benim 1968'de kullandığım Türkçe ile bugün kullandığım Türkçe arasında bile dağlar kadar fark var, o yıllarda seçtiğim kelimelerle yazmıyorum artık. Bu tabii olgunlaşmayla, sentez arayışıyla da alakalı ama bir yandan da arada kalmışlığımızın işareti. Öte yandan, eski dili her daim şiddetle savunmuş olan Samiha Ayverdi'nin, eserlerinde son derece duru, pırıl pırıl ve sade bir dil kullandığını hatırlayalım. Normalde insan imla kurallarını hayatı boyunca bir kere öğrenmeli, sonra da yoluna bu kuralları öğrenmiş olarak devam etmeli. Bizde böyle olmuyor, çünkü kurallar sonsuz bir döngüyle durmadan değişiyor. Bir bitişik bir ayrı, bir şapkalı bir şapkasız... 70 yaşımdayım, hala yeni imla kurallarına intibak edebilmek için kafa patlatıyorum. Bunu bilmiyorum. Ama söylemlerimizi değiştirmemiz gerektiğini iyi biliyorum. Konuşurken, tartışırken karşımızdakini anlamaya çalışmalı, belli terbiye sınırları içinde kalmalıyız. Oysa biz, gitgide hiçbir konuda uzlaşamaz hale geliyoruz. Çok acı bir durum... Bunca yılın ardından, hiç değilse asgari müştereklerde buluşabilmeliydik. Ama itiraf edeyim, dilin acılaştığı, keskinleştiği tartışmaları izlerken ben hep şunu düşünürüm: En çok kavga edenler aslında en çok sevilmeyi, beğenilmeyi arzu edenler. Tarhan bu edebiyatçılar için bu kadar kötü şeyler düşünmemiş de olabilir, öyle değil mi? Belki sadece benim iblisliğimdir ona romanda bunları düşündüren. Belki ben Abdülhak Hamid aracılığıyla aslında kendimi anlatmışımdır. Hep denir ya, her roman bir nevi otobiyografidir. Bazı kitapları okumaya, bazı yazarları sevmeye şartlandırılıyoruz. Kitapçı raflarını her hafta sayısız çok satan kitap dolduruyor ve çoğu anında unutuluyor. 1990'larda aylarca 1 numara olmuş bir kitabı bugün arasanız bulamıyorsunuz, çünkü yeni baskısı yapılmıyor. Yazıldıktan 70 sene sonra da okunan kitaplar var oysa. İnsan edebi değeri ölçek alıyorsa, hangi kitabın kalıcı olacağını, hangi kitabın silinip gideceğini kestirebilir. Edebiyat konusunda azıcık sezgisi, bilgisi olan bir okur bunu anlar. Bizdeyse hiçbir değer yargısı çok da tartışılarak, ölçülüp biçilerek verilmiyor ve okur göklere çıkarması beklenen yazarları övgülere boğarken, diğerlerinin yüzüne bakmıyor. Abdülhak Hamit Bey için de öyle olmuş. Sağlığında ne yazsa başyapıt denmiş, şiirlerindeki dile başka hiçbir şairin erişemeyeceği söylenmiş, sonra da işte şimşek hızıyla unutulmuş. Onun şatafatlı hayatından uzak bir insanım ben. Öyle bir hayatım olsaydı, altından kalkabilir miydim, onu da bilmiyorum. Beceremezdim. Ama sanırım onunla yalnızlıkta buluşabiliriz. Benim iç dünyamda kopan fırtınalar da operavari olmuştur. Tarhan'ın insana dair ihtirasların, tutkuların en şiddetli halleriyle çarpıştığı oyunlarında iç dünyamın bir aksini bulduğum söylenebilir. Kimsesiz yazarlar var tabii, olmaz olur mu hiç, hem de bir ordu kadar çoklar. Edebiyat dünyamızın dörtte üçünü onlar oluşturuyor ve öldüklerinde hepsinin üstüne ölü toprağı serpiliyor. Bir dönemin çok önemli yazarlarını hatırlayalım: Ahmet Hamdi Tanpınar, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Bilge Karasu... Günümüze bir Tanpınar, bir de Atay kalmış gibi görünüyor. Öte yandan, Tanpınar dirildi mi gerçekten? İşte o konuda şüphedeyim. Bir dönem Yusuf Atılgan çok parlak bir isimdi ama bugün öyle değil. Ya Vüs'at O Bener, Erhan Bener? Erhan Bey, Cemal Süreya'nın Hakkı en yenmiş romancı dediği müthiş bir kalemdi. Hak ettiği ilgiyi gördü mü? Fransa'da her yıl sadece Flaubert üzerine sayısız araştırma yayınlanır, arşivde bir makalesi keşfedilse, fırtınalar kopar. Buradaysa öyle şeyler olmaz, arada kitap tanıtma yazıları da çıkmasa eski yazarları kimse hatırlamaz. Evet, oralarda buluşulup edebiyat konuşuluyormuş ama bana kalırsa gene de herkes kendi bildiği yolda, yapayalnız yürüyormuş. Başka bir deyişle, edebiyat konusunda kimse kimsenin elinden tutmuyormuş. Tabii benim yetiştiğim yıllarda durum değişmiş, usta-çırak ilişkisi güçlenmişti. Ustalar çıraklara el vermede hasislik etmiyor, bir sonraki kuşağın edebiyatçılarına mümkün olduğunca katkıda bulunuyorlardı. Attila İlhan mesela 70 küsur yaşındayken, yorgunluk-morgunluk dinlemez, gençlerin yazdıklarını satır satır okuyarak ciddiyetle değerlendirirdi. İtiraf edeyim, ben onun gibi değilim. Ne o kadar çok şey okuyacak enerjim var, ne de vaktim. Yol göstericilik işi yarım yamalak yapılmamalı. Ama esas sebep şu: Ben, bir kılavuzla yürümenin edebiyat açısından tehlikeli olduğuna inanıyorum. Behçet Necatigil başkalarının yazdıklarında kendi sesini okumayı önemsemezdi ama mesela Atilla Abi şiirde kendi sesinin devamını önerirdi, büyük bir zarafetle de olsa. Çok doğru, artık gençlere edebiyatçılar değil, sektör yol gösteriyor. Elle üretim tamamen bitti, artık fabrikasyon devrindeyiz. İnsanların bir araya gelip edebiyat konuştuğu salonlar kalmadı. Şiirde de böyle, düz yazıda da. Kalmadı diyemem; var. Arka planda işleyen fabrikalaşmanın dışında durarak edebi ölçütlere bağlı kalmak için direnen genç yazarlar tanıyorum. Ama kabul edelim, seçtikleri yol çetin bir yol, çünkü edebi değer günümüzde bir dezavantaj da sayılabilir, çünkü 'Ne yazarsak okuru daha kolay tavlarız, nasıl yazarsak kitabımız daha çok satar' gibi kaygılar üzerine inşa edilmiş bir yapı söz konusu. O yoldan azıcık sapmaya kalkışsanız, karşınıza Kimse kitabını okumayacak, diyen yayıncılar çıkabilir. Okurlarım beni hiçbir zaman yapayalnız bırakmadılar, çok şükür. Her Gece Bodrum çok satmıştı ama bunda mutlak suretle Attila İlhan'ın da etkisi olmuştur. Ben ilkin başka bir isim seçmiştim romanım için. Attila Bey okuduğunda, Kitabın içi zaten yeterince çetrefil, bari adı anlaşılır olsun, demişti. Bodrum o tarihte yeni yeni parlıyordu, Mazhar Alanson'un Bodrum, Bodrum şarkısı henüz çıkmıştı ve benim anlattığım hikaye de işte Bodrum'da geçiyordu. Her Gece Bodrum adına itiraz etmek aklımın ucundan geçmedi ama başlığın yanlış kurulduğunu düşündüğümden açıkçası kaygılandım. Oysa yanlış kurulduğunu sandığım bu isim büyük bir şairin yüksek sezgisiyle üretilmişti, romanım inanılmaz ilgi gördü, Bir Akşam Alacası'na kadar da bütün kitaplarım çok sattı. Fakat içim rahat değildi, bu yolda gitmenin edebiyatımı, dilimi baltalayacağını düşünmeye başladım, hep aynı şeyleri yazıyordum. Aynı ortamları, aynı ilişkileri, aynı küçük burjuvaları... Ani bir kararla Ölünceye Kadar Seninim'i yazdım. Unutulmuş bir aşk romancısının yaşlılık günlerini. Ve o romandan sonra, okurlarımın büyük bir kısmı anında sıvıştı. Nereye gittiklerini bilmiyorum. Geriye, 'hakiki Selim İleri okurları' diyebileceğim okurlar kaldı. Elli yıldır yanımdalar. Kalp kırmadan, kimseyi incitmeden ayrılmak istiyorum bu dünyadan ve ne yaparsam yapayım, ne söylersem söyleyeyim dikkatli olmaya çalışıyorum. Bulunduğum ortamda yapıcı olamayacağımı hissettiğimde de, sırra kadem basıyorum. Son 10 yıldır sevmediğim hiçbir kitabı eleştirmedim mesela, bunun yerine sevdiğim kitapların yaşaması, okurla buluşması için çaba gösterdim. Kalp kırmayayım, o yeter bana. Tek ilaç, zaman. Zamanın dindiremeyeceği hiçbir acı yok. Ne yapacağım, üzüldüğüm şeyleri kafamdan atmaya çalışıyorum, bunu yapamazsam da üzülmeme sebep olan kişinin iyi yanlarını hatırlamayı deniyorum. Bana bunları bunları yaptı, tamam ama şöyle bir iyiliğini de gördüm diyorum kendi kendime. Bir tür dengeyi bulma politikası... Kin tutmak istemiyorum. Tutuyor muyum? Evet. Yalan söylemeye lüzum yok, kin tutuyorum. Fakat tutmak istemiyorum. Kötü hatıraları silmek, kötülük edenleri unutmak, kin defterimi kapatmak istiyorum. Toplumsal olayları bireye yansıdığı gibi aktarabilmek istiyorum. Kimse günde 24 saat 27 Mayıs'ı düşünemez ama 27 Mayıs'ın sizin belleğinizde bıraktığı tortular kalır. Ben toplumsal olanı bu yolla anlatmaya çalışıyorum. İnsanın kendini dillendirmesi çok komik ama toplumsalı anlatmadığımı, sırf bireyselle yetindiğimi sananların aksine, ben eserlerimin gayet politik olduğunu düşünüyorum. Dünyada korkunç şeyler yaşandığı için ben bahçeleri yazmayı tercih ediyorum gibi mi? Belki o da bir tür direniştir. Eh tabii, başka türlüsünün olması hemen hemen imkansız zaten. Oradaki karakter, yani Şefkati ben değilim ama Kumkuma'daki Abdülhak Hamid'de olduğu gibi, onda da benden çok şey var. İçeriğe en uygun olan, karakterimin şizoid dünyasını en çok yansıtabileceğim araç mektuptu. Şefkati'nin gündelik duyumsayışlarını yazsam, herhangi bir ruh çözümlemesi kitabı olacaktı ama mektuplar aracılığıyla doğrudan zihninin içine girebildim. Ama bunu baştan planlamadım. Yazarken, sezgiyle yol alıyorum ben; plan, program ve biçimlendirmeyle değil. Romanlarınızda da tamamlanmış bir yapıyla başlamıyorsunuz yazmaya. Hayır, yapan yazar çok tanıdım, onlara özendim de ama ben bunu hiçbir zaman yapamadım. Başlangıçta her şey boşlukta oluyor, parçalar bulanık ve yığışık vaziyette bir nebulanın etrafında dönüp duruyor. Sonra sonra kütleleşmeye başlıyorlar, sonunda da bütün o rengarenk gaz bulutları sıkışarak bir gezegene dönüşüyor. En başta şöyle bir şey oluyor; kitabı açıyoruz ve okurken yavaş yavaş bir evrene girmeye başlıyoruz. Romancıların evren kurma meselesi sanki son dönemde yavaş yavaş sonlanmış gibi. Romancılar evren kumayı bir tarafa bıraktılar, sürekli olay yazıyorlar. Sizse bundan hiç vazgeçmediniz. Buna özel bir hassasiyet gösteriyorsunuz anladığım kadarıyla. Beni yetiştiren romancılar hep evren kurmuş romancılar. Refik Halit Karay kurmuş, Yakup Kadri kurmuş. En hakkı yenmişlerden biri, ayrıca bana sorarsanız politik söylemi çok yüksek olan Reşat Nuri kurmuş. Sonraki yılların sevdiğim romanları da hep evreni olan romanlar. Oktay Rıfat'ın Bir Kadının Penceresinden romanını çok severim. Onda da olay var ama hepsi evrenin içinde eriyip gitmiş. Ama bugünün romanıyla ilgili büyük endişem şu: İnsan acısı yok! 20'nci yüzyılı hazırlayan James Joyce muydu, Virginia Woolf muydu? Benim için asla Joyce değildir, çünkü acısını unutup biçime yenik düşmüştür. Virginia Woolf'sa insan acısını olağanüstü bir şekilde yazmış, ona yepyeni bir boyut getirmiştir. Bizde şimdi yazılan romanlara bakın, anlatılanlar kimsenin derdi değil. Sait Faik'in Tüneldeki Çocuk'u gibi bir kitap yok. Ya da Refik Halit'in Eskici'si gibi. Çiviler ağzına batmaz mı senin? Burada ağlamayan insan varsa, o kesin Türkçe bilmiyordur diye düşünürüm ben. O sizin yüksek kalbiniz. Sizin yaşınızdaki bir insanın bunu söylemesi edebiyatın yaşayacağının bir kanıtı. O hikayeyi Füsun Akatlı'dan başka seven insan tanımadım ben. Oturalım da Eskici'yi konuşalım diyene rastlamadım. Oysa Türk edebiyatının herhalde doruk noktalarından biridir."} {"url": "https://egoistokur.com/selim-ileri-edebiyat-cok-narin-bir-silah-oldurmek-icin-yaratilmad", "text": "Edebiyatta 43 yılı geride bırakan Selim İleri, uzun süre ara verdiği öyküyle çıktı karşımıza. Yağmur Akşamları yazarın edebiyat dünyasıyla ilgili anılarının kırgınlık ve mutluluklarının tuhaf bir toplamı. Kurmacayla hakikat arasında bir alacakaranlık kuşağı... Çok sevdiğim, saydığım, edebiyatımızın can damarlarından biri olduğuna inandığım Selim İleri'yle son kitabını Habertürk Gazetesi'nde edebiyat söyleşileri gerçekleştiren Ümran Avcı konuştu. Evet beş yıl sonra. Öyküden hep uzak durmaya çalışıyorum. Beni çok yoruyor. Yani 400 sayfa roman yazmak yormuyor, ona bir alışkanlığım var herhalde. Ama öykü olunca ilk başladığım gün bitsin telaşına kapılıyorum. Bitinceye kadar da ben yazı masasının başından kalkamıyorum. Evet tabii. Bizim edebiyat tarihimize baktığımız vakit yenilik edebiyatımız bütünüyle edebiyat dergilerinin sağladığı olanaklarla bugüne yol alabilmiştir. Hatta Türkçe'nin en önemli şairlerinden biri olan Cemal Süreya'nın bir sözü vardır; edebiyat dergileri için Edebiyatın atardamarıdır der. Kan temizleyici olarak görür. Ama bakıyorsunuz bugün artık edebiyat dergisi diye bir şey kalmadı. Edebiyat dergisi olmak isteyen bile yer yer sayfalarını magazinleştirmek zorunda kalıyor. Damar kesildi diye düşünüyorum. Edebiyat diye bugün okunan şeyler artık insanın edebi sanısıyla aldıkları kitaplar ne yazık ki çoğu alfabe üslubuyla yazılmış ve alfabenin de gerisine düşmüş kitaplar. Kolay yazılanı, kolay okunanı tercih eden, kendisinde var olanın ötesine geçmek istemeyen bir okur var. Müthiş tembel. Kemal Tahir, yıllar evvel 1970'lerde bir yazar okurunun gerisinde kalırsa korkunç bir şey diye çok yerinirdi. Acaba öyle bir şey mi oldu diye çok üzülürdü. Şimdi okurun ilerisine geçmeyi bir yana bırakın, okurun gerisinde kalmadığınız takdirde var oluş şansınız giderek azaldı gibi geliyor bana. Daha da acısı, yetişmekte olan genç yazarlar bu alfabe üslubuna özeniyorlar. Kitapta iyi edebiyatın, iyi edebiyatçıları görmezden gelinmesine bir isyan var. Ben çığlık diye düşünüyordum ama sizin bu saptamanız çok daha hoşuma gitti. Çığlıktan çok isyan herhalde bu. Çığlık olsa ne olacak ama iç dünyamda büyük bir isyan var. Giderek daha yozlaşan, giderek çizgisini kaybeden, ne idüğü belirsiz bir hal alan bir yayın dünyamız var. Bunu pek fazla konuşmak istemiyor kimse. Öyle bir canhıraş noktaya gelindi ki, meslek mi oldu yoksa birtakım insanların pınar başlarında kalıp geridekilerin de su içemez hale geldiği bir ortam mı oldu çok şüphedeyim. Tuhaf bir sulta, dikta ortamı var. Onun dışında kaldığınız taktirde siz de yok olmaya mahkumsunuz. Ben bunu kendimi uzak tutarak söylemiyorum. Maalesef insan bazen hiç yapmaması gereken şeyleri de bu düzenin içinde var olmak için yapabiliyor. Tabii edebiyat göçüyorsa biz de göçüyoruz, muhakkak. Zaten 'edebiyat göçüyor'un arkasında bir şey daha görmemiz gerekiyor. Toplumda bir göçüş olmasının sonucunda da edebiyat göçüyor. Edebiyatı hiçbir zaman şu yaşadığımız siyasi ortamdan ayrı tutmuyorum. Siyaset de edebiyatı belirleyen faktörlerden bir tanesi muhakkak ki. Türkiye'ye baktığınız vakit çok iç açıcı bir tablo ortaya çıkmıyor. Birbirini yok etmeye yöneltilen insanlar topluluğu haline getirildik. Çok teşekkür ederim bu cümleye temas ettiğiniz için. Gerçekten okura sonsuz saygım var muhakkak. Beni bugüne kadar getirdi ama bazen düşündüğüm vakit bazı kitaplar pekala yayımlanmasa da olurdu. Onları tam istediğim gibi mi yazamamışım, yoksa o yılların artlarından mı? Mesela bir dönem vardı her yıl ille bir yeni kitap. Böyle bir şey olamaz. Bazen hakikaten yılda bir değil iki de olabilir. Ama bazen de yıllarca bir şey olmayabilir. Öyle bir çarkın içindeydim. Ama şimdi o çark da daha farklı oldu. O televizyon programına koşacaksınız, onu duyurmak için buraya yetişeceksiniz. Ama bizde de, dünyada da var, kendi kıyısı köşesinde kalmış hatta bazen nerede yaşadığı adresi bile bilinmeyen yazarlar var. Biz ise var olabilmek için sürekli kendimizi ön planda gösteriyoruz. Bir popstar için, bir pop şarkıcısı için bu çok hoştur, güzeldir. Mesleğinin gereğidir. Ama bir yazar için bu çok gerekli midir? Bence değildir. Bugüne kadar 'billboardlarda kendimi görsem herhalde dehşete kapılırım' diye düşünüyordum. Hatta Bu Yaz Ayrılığın İlk Yazı Olacak romanında bununla alay eden birkaç bölüm vardır. Ama sonunda şartlar sizi oraya bile götürebilir. Kendinizi gördüğünüz vakit belki de çok yabancılaşırsınız ama olmuştur artık. Yani böyle bir noktaya gelindi. Benim yetiştiğim yıllardaki ortam ile bugünkü ortam arasında hiçbir bağ kuramıyorum. Bırakın devamlılığı en küçük bir bağ kuramıyorum. Öykü yazamadığım uzun zamanlar oldu. Ama gazete yazısını makineye bağlanmış gibi hep yazıyorsunuz. Büyük bir endişe oluyor yazamamak. Çünkü benim tek uğraş alanım bu. Ve çalışmayı seviyorum. Ayrıca çalışmanın insanı başka lüzumsuz şeyler yapmaktan uzak tuttuğuna da inanıyorum. Yazamadığınız vakit en basitinden bende alkol fazlalaşıyor. Çünkü ertesi gün çalışılmayacak. Halbuki, siz bir şeye başlamış ve çalışacaksanız o bir disiplin getiriyor. Öte yandan yetenek elbet körelmeye mahkum bir şey. İnsanın 20-25 yaşında yazdığıyla 60 yaşındaki arasında üslup açısından büyük bir fark var. Olumlu veya olumsuz. Ama o gençlik coşkusunun usul usul sizden uzaklaştığını görüyorsunuz. Bu da tabi yazınıza bir şekilde yansıyor. Hiç bakmam, hayır hayatta bakmam. En korktuğum şeydir. İlham İrem'in şarkısı var ya, 'Bu ben miymişim fotoğrafta'. Ödüm kopar. Benim çok az fotoğrafım vardır. Çok ödüm kopar fotoğraftan, ölenler, kalanlar. Evet gene gençlik işte burada devreye giriyor. Gençlikte yazarken müthiş bir ümitti. Değiştireceğinizi sanıyor, kendinizi fazla önemsiyorsunuz. Sonra anlıyorsunuz ki edebiyat çok narin bir silah. İnsan öldürmek için yapılmış bir silah değil. Ancak belki bir su tabancası. Çok masum bir tarafı var ve etrafınızdaki ortamsa çok korkunç silahlarla donanmış."} {"url": "https://egoistokur.com/selin-ozavcidan-huzunlu-sarkilar-incitmeden-kir-ben", "text": "Gazete ve dergilerdeki müzik ve life style yazılarıyla tanıdığınız Selin Özavcı mesleği şimdilerde bağımsız olarak, daha doğrusu internette sürdürüyor. Çağdaş ozan, hüzün abidesi... Ağlamaklı ses tonu ve güçlü sözleriyle Elliot Smith... Ölüm için tercih ettiği yol yeterince hüzünlü ve yalnız. Smith'in son stüdyo albümü 'From a Basement On The Hill'den 'A Fond Farewell'. Hüznü bu kadar sakin anlatabilen bir şarkı daha az bulunur. Biten aşkı tasvir etmek ziyadesiyle zor iş. Gelmiş geçmiş en iyi veda şarkısı: İster aşk olsun konu, ister yaşam... Bugüne kadar 'Grace' albümünü dinlemediyseniz mutlaka dinleyin. Benim için: Grunge sularından çıkışın, ergenlik döneminden yetişkin biri gibi hissetmeye geçiş döneminin soundtrack'idir bu albüm bütünüyle. Oyunculuğu kadar şarkı yorumculuğu da naif. Bu şarkının sözlerindeki naiflik, hayata dair genel bir hüzün veriyor bana nedense. 'Acaba bugüne kadar onlar için söylediğimiz, mırıldandığımız şarkıları duydular mı?' merak etmemek zor. Acının tiryakisi olduğunu söyleyen bir şarkı çok çok ağır. Tabii Gencebay'ın en az şarkının kendisi kadar hüzünlü yorumuyla birlikte. Müzik dinlemeye ilk başladığım yıllarda babam Beatles 'Red' albümle tanıştırmıştı beni, ben daha ilkokula bile gitmezken... Bir şey anlamayacağımı biliyordu ama 'iyi' müziği ne kadar erken tanırsam o kadar iyi olmalıydı. Tamamen kişisel düşüncem olarak... Babamın FM kayıtlarından birinde yer alan bu şarkı, yıllar sonra yetişkin bir kadın olduğumda daha anlamlı geliyor benim için tabii yine çok kişisel bir algıyla. Kendi kendini incitme ruh hali hüznün en büyüğü sanırım. Özellikle de acıyı hala hissedebildiğinden emin olmak için. Çok acıklı gibi görünse de bence insana çok yakın bir durum. Aslında hüzün değil de yalnız hissini ağır bastıran bir şarkı. Kimse durmaz kimse beklemez, eskitirler durduğu yerde zamanı, hayatı... Zaman bir yerden sonra çok çabuk eskiyen bir kavram oluyor sahiden de. Valla tam olarak nasıl tasvir edeceğimi bilemediğim bir şarkı. Bir dinlemek gerek tekrar... 'Sakin sakin, incitmeden kır beni?' Sanırım daha önce dinlememiş olanlar için bir dinleyin demek en iyisi olacak. En sevdiğim şarkılar listesinde bolca yer ikili ile karşı karşıya gelmiş ve sohbet etme şansı bulmuş olmak, hayattaki en büyük keyif anlarımdan biriydi. 'Build-Up' hüzün veren bir şarkı bana. Su gibi akan bir şarkı, su gibi akan kısa sözleriyle yeterince özetliyor."} {"url": "https://egoistokur.com/semih-buyuden-oya-baydar-kitabi-zeki-muren-sergis", "text": "Evde pinekleyerek geçirmeyi düşündüğüm tek izin günümde son anda karar değiştirip kendimi sokağa atıyorum: Beyoğlu'ndaki İşte Benim Zeki Müren sergisine gideceğim. Yağmur çiseliyor, Bostancı'dan Taksim'e giden erguvan renkli otobüse son duraktan biniyorum. Elimdeki kitabı okumaya niyetlenmişken, otobüste onca boş yer olmasına rağmen yaşlı bir adam gelip yanıma kuruluyor. Gözlerimi devirip ters ters bakıyorum, oralı olmuyor. Oya Baydar'ın Can Yayınları'ndan çıkan Yetim Kalacak Küçük Şeyler kitabı bir haftadır elimde, her boş anımda okuyorum. Birkaç ay önce O Muhteşem Hayatınız'ın üstünden iki yıl geçti, bu kış kesin yeni bir roman gelir, diyordum; an'lar kitabı geldi. İyi de oldu. Otobüs Kadıköy ve Üsküdar'ın caddelerinde, ara sokaklarında gezindikçe dolmaya başlıyor, camlar buğulanıyor, sıcaklık artıyor. Dışarısıyla ilişkimi kesip Yetim Kalacak Küçük Şeyler'in son sayfalarına gömülüyorum. Üç çeyrek asra yayılmış hüzün, acı, keder, heves, mutluluk, heyecan, haz anlarının şahitliğini; darbelere, kıyımlara, zorunlu göçlere, sürgünlere maruz kalmanın yorgunluğunu; bireysel ve toplumsal değişimlerde yaşanan hayal ve umut kırıklıklarını okumak, ince bir keder barındırmasının yanında insana kendi geçmişini de çağrıştırıyor. Yetim Kalacak Küçük Şeyler'le ilgili söyleyebileceğim en net iki şey: Cesur ve sahici. Çünkü yazılan her şey insana dair, insani, insanca. Daha önce bu tarz bir kitap yayınlandı mı bilmiyorum fakat cesaret, içtenlik ve yalınlık; edebiyatın, an'ları edebi bir dille aktarmanın bahşettiği hazla birleşince unutulmayacak bir kitap çıkmış ortaya. Kitabı kapatıyorum. Meydandan çok, beton bir ovayı andıran Taksim'i hızla geçip sergiye ulaşıyorum: Zeki Müren'in sahnedeki, askerdeki, okuldaki siyah beyaz fotoğraflarına, notlarına, mektuplarına, ışıltılı kıyafetlerine, topuklu ayakkabılarına; sevgilerine, özlemlerine, koca bir ülkenin ikiyüzlülüğüne meydan okuyuşuna birkaç santim uzaklıktayım. Sevinmekle üzülmek arası, zıt, tarifi güç duygularla geziyorum sergiyi... Büyülenmiş bir şekilde ayrılıyorum salondan. Tünel'den Karaköy'e inip ilk vapura biniyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/semih-gumusle-belki-sonra-baska-seyler-de-konusuruz-roportaj", "text": "Can Yayınları'ndan çıkan Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz, Türk edebiyatının en önemli eleştirmenlerinden Semih Gümüş'ün ilk romanı. Geçen hafta Tolga Meriç'in yazdığı yazının ardından biz de bu hafta Gümüş'le romanını konuştuk. Yo, olur mu? Bu soruyla başladım, çünkü bir doğa romanı yazdınız ve bu, sizi iyi tanıyanları şaşırtmadı. Bir yanıyla evet. Özellikle gençlik yıllarımızdan başlayarak çok sert bir hayatın içinden, sayısız kişiyi tanıyarak geçtim. Dolayısıyla pek çok sorunun ve acının tanığı oldum. Bu ülkenin hoyratlığından bizim kuşağın çektiğini hiçbir kuşak çekmemiştir. Siz gençsiniz ama bizim kuşağın yaşadığı hayat gerçekten roman gibiydi. O yıllarda okuduğumuz devrimci romanlar, sonraları bizim için sıradanlaştı. Çünkü aynılarını yaşamaya başladık. O hayatın içinden ne çok roman çıkar, şimdi gözümde canlandırmaya çalıştıkça daha iyi anlıyorum. Soruna dönersem; yaşadıklarımın izleri yazdıklarımda elbette görülebilir. İnsan da önce en iyi bildiklerinden yararlanır. Ama romanın asıl kişisi olan Sinan, tanıdığım pek çok kişiden çeşitli özellikler alarak oluştu. Mina da öyle. İkisini de çok iyi tanıyorum ve denir ya, fiyakalı bir söz olarak alma bunu ama hala ikisiyle birlikte yaşamayı sürdürüyorum. İstanbul gibi bir cehennemde yaşıyorum, doğadan büyük ölçüde kopuk sayılırım. Yalnızca düşünüyorum, hayal kuruyorum... Bir hayal dünyası içinde yaşadığımı söyler yakınlarım. Sosyalizm için de öyle, onu zihnimde ütopik dünyalar kurarak yaşamayı sürdürüyorum. Hem o kadar hayalci olmasaydım, şimdiki gibi de olmazdım sanki. Hayata benimle birlikte başlamış yakınlarımın çoğunun sahip olduklarına sahip değilim, yine de başka bir insan olmayı hiç düşünmedim. Kendime ait bir bahçem olmasını istedim hep ama o da tam olamadı. Gene de hayatımın bir bölümünde, bulabildiğim fırsatları değerlendirerek doğaya savrulmaya çalışıyorum. O zaman doğanın tam ortasında, ona bakıp onun bütün ayrıntılarını hissetmeye çalışarak duruyorum. Yazarken kırlarda, tepelerde dolaştım, uzun uzun denize, bulutlara, ağaçlara baktım. Ağaçları tanımaya çalışırken ağaçlar üstüne, kuşları dinlerken kuşlar üstüne yazılanları okudum. Öyle olmasaydı romanda doğayı yazamazdım. Hapishaneyi içerde kalmadan yazabilirsiniz de, doğayı içerden gözlemeden yazamazsınız. Hayatta her şden önce doğaya inanıyorum. Bütün barındırdıklarıyla... Tapılacaksa doğaya tapılır. Bir de ben dağlara denizden daha yakınım, romanı yazarken bunu daha iyi anladım. Doğadan kopukluk, bu zavallı toplumu onunla yaşamayı bilmeyen bir topluma dönüştürdü. Bu toplumun insanları doğadan korkar, onunla mücadele etmeye hiç yatkın olmadığı için denize, dağa, ormana sırtını döner. Yağmur da felakettir onun için, kar da, rüzgar da. Talihsiz bir toplum bu. Bu yüzden dünyanın dağlarındaki ve ormanlarındaki gerillalara da bütün çatışmaların üstünden bakıyorum. Sanırım Batı'da insanlar doğayla daha barışık, daha dirençli. Öyle görünüyor. Kendi hayatını kurmak için doğanın parçası olmayı da, doğaya karşı mücadele etmeyi de biliyorlar. Dediğin gibi, asıl sorun kaçıp gitmek değil de doğadan kopukluğun nasıl bir felaket olduğunu anlamak. Romanımda Sinan kendi sorunlarından, dolasıyla şehirden kaçıp giderken kendine doğanın içinde yeni bir hayat kurmayı deniyor ve doğayı tanıdıkça başkalaşıyor. Tam bunda başarılı olmaya başlıdığında da onu doğadan koparan sorunlarla karşılaşıyor. Hem de nasıl. Ben yirmi yıldır söyler dururum bunu. Kaçıp gitmek mi, bilmiyorum. Sanki çok erken yaşlardan başlayarak çok şey yaşadım, ne öğrendiysem yaşadıklarımdan öğrendim ama artık istediğim hayat insanlardan uzakta. Konfüçyüs'ün güzel sözünü okumuşsundur belki, Öykünün Bahçesinin başına almıştım, Bir bahçesi ve bir kitaplığı olan insanın başka hiçbir şeye gereksinimi olmaz diyordu. Bugüne kadar gidemediysem, olanaklarımın olmayışından. Yapamazsam gözüm arkada gideceğim bu dünyadan. Çok ama çok iyi geldi. Hep şunu düşünürdüm. Ben günde ortalama on beş saat çalışıyorum ve hiçbir zaman yazmak istediğim kitabı yazacak zaman bulamayacağım. Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruzu yazmaya önce o orman baykuşunu gördüğüm zaman karar verdim, bu romanı bana adeta o yazdırdı, gönül borcumu unutmam. Okuyanların zihninde sürecek bir romansa, bu da harika bir şey. Sen de roman gibi roman diyorsun ya, çok övgü dolu bir söz, ben onu Batılı anlamda roman olarak çeviriyorum. Ben geleneksel anlatılardan derin izler taşıyan, anlatıcının tahtından inmediği, içirkişilerin içinde yaşamadığı romanlar yazmak istemiyorum. Batılı anlamda roman ile bizim edebiyatımızdaki egemen roman anlayışı arasında temelli bir ayrım var. Yazarın kendisini gizlemeye çalıştığı ama anlatıcının onun yerine romanda yaşananların iplerini elinden bırakmadığı anlatılar yerine, bizden bağımsız, içinde bir hayatın yaşandığı, sahici insanlara benzer kişilerin kendi hayatlarını yaşadığı, önemli ya da önemsiz bazı sorunlar çevresinde kurulan bir hikayesinin olduğu bir roman olmasını amaçlayarak yazdım Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz'u. Ben eleştirmen olarak değil, herhangi bir yazar nasıl yazıyorsa öyle yazdım romanı. Dolayısıyla eleştirmenin yazdığı roman değil, bir romancının yazdığı roman olarak algılanmasını beklerim. Evet, kendi okumak istediğim romanı yazmak istedim. Hangi yazar okumak istemediği romanı yazar ki? Öte yandan, daha pek çok yazarın pek çok romanı var okumak istediğim. Yeniden ve yeniden okuduğum ve okunmasını ısrarla önerdiğim romanlar, kıskandığım öykü kitapları. Dolayısıyla romanın en çok cesaret sözcüğüyle karşılandığını gördüm ama böyle düşünülmemeli. Cesaret, genellikle olumlu anlamda söylendi ama değil! Hangi romancı romanını yazmaya başladığı, sonunda bitirip yayımladığı zaman benzer bir cesaret göstermek zorunda değildir ki? Eleştirilmeye gelince, hayır, ürkmem. Birincisi, otuz beş yıl boyunca hemen hep sevdiğim kitaplar ve yazarlar üstüne yazdım, edebiyatın içinde kavga etmedim, polemik yapmadım, bunun için. İkincisi, eleştiriye tamamıyla açık olduğumu düşündüğümden. Söylenenlere ya da yazılanlara dahi hiç yanıt vermedim. Başkalarının düşünceleridir onlar, gerekirse yazarım kendi düşüncemi dedim. Yeni bir roman yazıyorum. O daha farklı bir yolda ilerliyor. Hem biçimi hem de taşıdığı sorun bakımından. Bir insanın ayrılık, kayıp ve yalnızlık gerçeği içinde kalırken düşlerin içinden geçen dünyası. Başlangıçta düşündüğümden farklı oluyor. Daha küçük hacimli ama tamamlanmasına çok var. Bunun ciddi bir sorun olduğunu biliyoruz. Hepimiz biliyoruz. Fakat edebiyat dünyamız nitelikli sorunları tartışma alışkanlığını yitirdiği için, bunlar konu edilmiyor. Edilmesi de istenmiyor. Yazılarımda zaman zaman bunları da konu etmeye çalışıyorum. Ama her zamanki gibi, kişilere değil yazdıklarına vurgu yaparak. Onlardaki değişimi, yaptıkları yanlışları anlamaya ve anlatmaya çalışarak. Anlatım sorunları üstüne çok yönlü düşünüp yazanlar ne yazık ki çoğunluğu oluşturmuyor. Oysa yaratıcı yazı inceliklerle, dolayısıyla çözüm bekleyen sorunlarla dolu. Bazen birkaç ay kapanıp romanı yazdığını söyleyenler yok mu? Olmaz öyle şey! Birkaç ayda roman yazılmaz. Çok ama çok iyi bazı Batılı yazarlar burada yayımlandığında pek fark edilmiyor bile. Onları bulup çıkarmak ve karşıma çıkan herkese okutmak, sıradan günlük çabalarım arasında. Yaratıcı yazarlık derslerimiz onlarla dolu. Merak, işte, en önemli sorunlarımızdan, yeterince meraklı olmayan, nelerin yazıldığını yakından izlemeden olmaz. Bir roman yazarak, oturduğu sırça kuleden sıradan insanlar arasına katıldığı için kutlarım kendisini. Mülakatlarında, kendi eleştiri yazılarında neredeyse hiç kullanmadığı sank, belki gibi ifadeler görmek de bu görüşümü teyit ediyor. Hoş geldiniz ölümlülerin arasına Semih Gümüş. Birbirimizi kandırmayalım, hepimiz cips yiyen insanlarız Gülenay Hanım. Adalet değil belki ama, en azından insaf istiyoruz. Bu roman hakkındaki gerçek görüşlerinizi ne zaman okuyacağız? Haydi ama, bizim gibi sıradan okurların gördüğünü siz görmemiş olamazsınız. Egoist Okur, Egosemihtist Okur olmasın. İnsaf! Size ne cevap vereyim diye düşündüm, sonuçta yayınlanan kitaplar şu veya bu sebeple önemli olabiliyorlar. Bu roman da öncelikle bir eleştirmen tarafından yazıldığı için önemliydi bana kalırsa. Ama romanın benim romanım olup olmadığını öğrenme konusunda ısrarlıysanız, 2015'te yayınlanan birçok kitabı dahil ederek şöyle söyleyebilirim: Dergiler yılın en iyilerini seçiyorlar ya, bana da bu soruyu sordular haliyle ve ilk kez bu yıl çok zorlandığımı açıklayarak liste vermeyi reddettim."} {"url": "https://egoistokur.com/semih-gumusten-ilk-roman-belki-sonra-baska-seyler-de-konusuru", "text": "Sinan Karış karış bildiğim bu yoldan kaçıncı gidişim, çukurları, tümsekleri, sanki ben gidip geldikçe güzelleşiyor bu eski yol, diyor romanın başlarında. Semih Gümüş'ün roman yazması edebiyat medyasının kayıtsız kalamayacağı bir olaydı elbette. Yanlış da olsa eleştirmenliğini öne çıkararak sorulan sorularsa ilk etapta kaçınılmazdı herhalde. Semih Gümüş, roman nasıl yazılırmış göstermek gibi bir derdinin olamayacağını, yazarlığını en başından beri eleştirmenliğinin önünde tuttuğunu hatırlatarak açıkladı. Bu ayrıca konuşulması gereken, çok uçlu, önemli bir edebi tavır ama biz şimdi bu hatırlatmanın önümüzü sadece romana bakmak üzere açmasıyla yetinelim. Her şeyden önce, şunu saptamakta fayda var: Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz, doğa dışı bir varlık haline gelmiş olan çağımız insanın yeni acısının romanı. Çok uzun zamandır anlatılmayı bekleyen, artık usancımıza, utancımıza, ayıbımıza, gizli ırkımıza, suçumuza ve çaresizliğimize dönüşmüş olan, bizi kendimize ve birbirimize düşman eden, canımızı yaktıkça yakan bu acının hakkından ancak edebiyat gelebilirdi. Bilip bilmeden çektiğimiz bu sinsi acının doğadan kopmamızla birlikte başladığını ve sonunda bizi neyin nesine dönüştürdüğünü gösterip halimize gözyaşı döktürterek. Semih Gümüş'ün romanı, işte en çok bunu yapıyor. İnsanı değiştirip çürütmüş ve edebiyat tarafından henüz anlatılamamış bu yeni acıya bakıyor. İnsanın bundan böyle ancak bu acıdan da bakıldığı zaman edebiyatta ve hayatta eksiksiz biçimde anlaşılıp anlatılabileceğini gösteriyor. Roman, Sinan'ın bir deniz kıyısında, köyden uzak bir kır evine yerleşmek üzere yola çıkışıyla başlıyor. Yeni acımızın günün birinde hepimize kurdurttuğu, şifa bulmak için doğanın koynuna yerleşme düşünü, gerçek bir maceraya dönüştürmek üzere açılıyor yani roman. Sinan'ın, okuru son derece tedirgin edecek başka bir acısı daha var. Yakın geçmişte, kendi ayağıyla gidip tıkıldığı hücrede, işkenceci polislerin elinde, insan doğasının barındırdığı bozulma potansiyeliyle tanışmıştır. Başı eğilip duvarlara dayandırılarak copla ve fiziki temasla uğradığı tecavüz ve tacizler, içinde kapanmaz bir yara açmakla kalmamış, benliğinde okuru allak bullak edecek lanetli bir alanın da açılmasına neden olmuştur. Açıkçası, o tekinsiz alanı tarif etmek hem çok güç, hem de bunu yapmaya çalışmak romanı haksız yere kısıtlar. Fakat şu kadarı söylenebilir: Yaşadığı ve taşıdığı acı, edebiyatımızda daha önce rastlamadığım biçimde, Sinan'ı acısının erotik nesnesine dönüştürüyor. Akıllardan çıkmayacak bir ayna sahnesinde, kır evinde tek başına yaşarken artık, çırılçıplak haline bakıyor ve işkenceciler için acı verme aracına dönüştürülmüş olan penisine, okura kışkırtıcı bir ihlal etme çağırısı çıkarırcasına eziyet ediyor. Sinan acıtılabileceğini pervasızca kabullenmiş erotik bir nesneye ve kendi acısının malına dönüştüğünde, okur da, pekala onun despotuna ya da işkencecisine dönüşebileceğini sezip sarsılıyor. Hatta romandaki polislerin yerine de geçiyor, hazzın akıl almaz karanlıktaki sınırsızlığında. Okuru, roman boyunca kendi karanlığına çekip sarsansa, elbette, Semih Gümüş'ün romancılık anlayışı. Çünkü Semih Gümüş, anlatan ya da aktaran değil, gösteren ve yaşatan yazarlardan. Bir romanda bu kadar mı güzel yemekler yapılır, bu kadar mı güzel içkiler içilip sigara dumanları savrulur, diye düşündüğünüzde, verandalarda otururken, tavandaki kirişlere bakarken, muhteşem doğa deneyimlerinden geçerken, ötücü kuşları dinlerken, yılanlardan tedirgin olurken, kayısıların tadını çekirdekleriyle birlikte alırken, böceklerin kabuklarının nasıl kavrulduğunu görürken, ağaçlar sayesinde doğmuş olabileceğinize inanırken, romandaki adaya ya da dibine vurmuş gölgesiyle yürek yakan başıboş bir kayığa uzun uzun bakarken, aşık olduğu kadınla sevişmeye çabaladığında Acımaz benim canım, ne yapılacaksa sen yap bana, diyen Sinan'a ağlarken, dahası, neredeyse Sinan'a ve diğer roman kişilerine seslendi seslenecekken, onlarla konuşup onlarla yaşayıp gidecekken yakalıyorsunuz kendinizi. Doğaya yeniden dahil olma çabasındaki insanın, kendi doğası gereği insansız ve aşksız da yapamayacağını görüyoruz romanda. Sinan'ın kendisi gibi bir kır evine yerleşmiş olan Mina'ya duyacağı aşk, edebiyatımızda ender olarak inanabileceğimiz aşklardan biri. Çünkü doğaya karışıp insan doğasının sırlarıyla bütünlenen aşk, kendi doğasını da söylemeye başlıyor romanda. Ayrılık acısına ya da bitip gitmiş bir aşkın anısına inanmak, bunları aşkın kendisi sanmak çok kolaydır da, romanın şimdiki zamanında başlayıp gelişen bir aşka inanmak bayağı bir zordur edebiyatta. Burada, Gümüş'ün, erkeği ve kadını birbirine eş bir başarıyla yaşatabildiği, Mina'nın da tıpkı Sinan gibi unutulmaz roman kişileri arasına gireceği ayrıca belirtilmeli. Doğanın görkemiyle kuşatılmış yatak odalarında bir kadınla erkeğin neler yaşayabileceğine dair romanın ulaştığı uçlar da, aynı şekilde, hafızalardan silinecek gibi değil. Sinan'ın acısından kurtulmak için doğadan ve aşktan başka sığındığı bir alan daha var. O da edebiyat. Sinan, kır evine yerleşirken, yaşadıklarını edebiyata geçirerek de iyileşmeyi ummaktadır. Bu umudunun nasıl sonuçlandığını görmeyi okura bırakıp biz artık yazının başına dönelim. Semih Gümüş, bir eleştirmen olarak değil tabii ama bir yazar olarak, roman gibi bir romanın nasıl yazılabileceğini büyük bir ustalıkla göstermiş Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruzda. Kullandığı edebiyat tekniklerini genişçe tartışanlar çıkacaktır nasılsa. Biz burada şu kadarını söyleyelim: Böylesine kısa bir yazıya sığanlar bile, romanın mesele edindiklerinin öyle kolay kolay, bir çırpıda yazılamayacağını göstermeye yetmiştir. Doğayı, doğamızı, içerdiği şiddet ve vahşete rağmen doğal olandaki iyiye evrilme eğilimini gösteren bu roman, aynı zamanda roman dediğimiz türün hakiki, has doğasını da gözler önüne seriyor. Bir yazarın her yıl bir roman yazamayacağını birkaç kez söylemiş olan Semih Gümüş, iki buçuk yılda bitirmiş romanını. Fabrikasyona, konfeksiyona, şipşakçılığa hep karşı olmuş bir yazar, tohumlanmasından tutun da olup çatlamasına kadar, talep ettiği bütün zamanı sabırla vermiş romanına. Altı ayda pıtrak gibi bitivermediği için hormonsuz, anlatmak yerine gösterip yaşattığı için genetiği değiştirilmemiş ve özgünlüğüyle katkı maddesiz, doğal bir roman dokumuş. Sinan Karış karış bildiğim bu yoldan kaçıncı gidişim, çukurları, tümsekleri, sanki ben gidip geldikçe güzelleşiyor bu eski yol, diyor romanın başlarında. Belki Sonra Başka Şeyler de Konuşuruz da, roman gibi bir roman olduğundan uzun yıllara dayanacak, biz onu dönüp dönüp okudukça daha da güzelleşecek."} {"url": "https://egoistokur.com/seran-demiraldan-ormanlilar-ile-binalilarin-savas", "text": "Seran Demiral'ın Sanal Kent romanını henüz okumadım ama Selahattin Özpalabıyıklar'ın yorumu sebebiyle dikkatimi çekmişti. Tam bu sırada Demiral'la Ünver Alibey'in röportajı geldi. Okuyalım o halde. Tek kelimeyle özetleyecek olursam, hareketliydi. Hareketli ve eğlenceli. Çok konuştuk, koşturduk, insanlarla tanıştık, söyleştik, bol bol gülüştük, birlikte bilimkurguya kafa yorduk. Müthiş çocuklarla bir araya geldik, hevesli, işine aşık öğretmenlerle tanıştık. Kütüphaneden kitapçıya, televizyondan radyoya çeşitli yer ve mecralarda kitaplarımız hakkında sohbet etme fırsatı bulduk. Dolayısıyla Kıbrıs seferinin verimli, dolu dolu geçtiğini rahatlıkla söyleyebilirim. İlk fırsatta yeniden yolumu düşürmeye can atıyorum. Fakat tabii dilerim ki, kitaplarımızın yayınlandığı dillerin okunduğu ülkelerde de imzalarımız, söyleşilerimiz olsun. Malum, Kıyamet Alametleri İtalyancada artık. Darısı Sanal Kent'in başına! Elbette. Sanal Kent, Orman, Bina ve Kent olmak üzere gayet basitçe isimlendirdiğim üç temel mekanda geçen bir kurmaca, temel meselesi de bu farklı mekanlarda süregelen hayatlar ve kişiler arasındaki kesişimleri ortaya koymak... Roman, Orman'da yaşayan genç bir karakterin sınırın dışına çıkışıyla başlar. Dışarıda herhangi bir yaşamın var olmadığını zanneden halkına karşın Nigar, Bina'yı keşfeder ve burada Bina'dan beslenen bir başka uygarlıkla karşılaşır. İlkel bir yaşamın, uygarlık öncesi topluluktan bir genç insanın, bildiğimiz teknolojinin ötesinde bir yere geçişi bu... Kentlerle ise ilerleyen sayfalarda, karakterler arası ilişkiler vasıtasıyla karşılaşırız. Ve bütün kurgu boyunca, farklı mücadele tipleri, uzlaşmalar ve çatışmalar sürer diyerek özetleyebilirim. Bir kısmı için evet. Temel olarak teknoloji ile doğa arasındaki karşıt olduğunu düşündüğümüz ilişkinin distopik bir atmosferde tartışıldığını söyleyebilirim. Kitabın temel meselesi, insan uygarlığının kendi sonunu getirmesi, buna karşılık başka yaşam ihtimallerinin olanaklarının farklı topluluklar aracılığıyla ele alınması. Yani ütopyaya doğru evrilen bir distopya gibi de düşünebiliriz. Kitabı genel okur kitlesine yönelik bir bilimkurgu eseri olarak tanımlamak da mümkün. Yazarken herhangi bir yaş ayrımı düşünmedim. Yetişkinlere genç karakterleri anlatmak da çocuk edebiyatında yetişkinlerin hayatını gerektikçe detaylandırmak da hoşuma gidiyor sanırım. Kafamda çocuk kategorisini yetişkinden ayrı tutmuyorum çünkü. Edebiyatın bizzat kendisi pedagojik, dolayısıyla hangi yaşa yazarsam yazayım temel bir meseleden yola çıkıyorum. İlhamımı hayatımızdaki belli başlı sorunlardan aldım diyebilirim. Yaşadığımız şehirlerde plansız kentleşmenin sonuçlarıyla yüzleşmemiz, farklılıklara tahammülsüz insanların yarattığı problemlere cevap arayışım, iklim krizi gibi bir gerçekliğin ortasındayken bunu görmezden gelişimiz gibi pek çok güncel konunun etrafında gezinirken ortaya çıkan iki başka kurgudan birisi Sanal Kent. Açmak isterim. Hatta bunu eğitim ve pedagojiyi ayırdığımı söyleyerek açmaya çalışayım. Genelde edebiyatın eğitsel bir işlevi olduğu düşünülür ama eğitecek bir romanı okumayı hiçbirimiz istemeyiz, değil mi? Eğitim daha çok bilgiyle ve toplumsal olarak şekillendirilmemizle ilişkili. Pedagojideyse, bireysel olarak bir yere yönleniyoruz, insan olmakla ilgili bir deneyim ediniyoruz. Edebiyatta da bu var. Sadece kitap sayfaları arasında gezinirken, hiç yaşayamayacağım hayatları yaşayabilirim, kendi hayatımda, yaşadığım yer ve zamanda karşıma çıkması mümkün olmayan karakterlerin her biriyle dost olabilir, onların öykülerine yoldaş olabilirim. Bütün bunlar benim bir insan öznesi olarak gelişmemi sağlar. Edebiyatın pedagojik işlevi derken kastettiğim böyle bir şey. Hayatın içinde yetişir gibi, kurgusal evrenlerin arasında kendimizi yetiştirmek bir bakıma. Romandaki orman kabilesinin hayatı bende şu sıralar solarpunk'a da göz kırptığın izlenimini uyandırdı. Solarpunk'ın daha adını duymadan önce ona hep göz kırpıyordum ben aslında. Kibbutzlardaki yaşam pratiklerine bakarken, eko-ütopyalar okur, üzerine düşünürken... Mimarlık okuduğum senelerde, mezuniyetimin hemen sonrasında, sadece inşa etmek değil bazen inşa etmemenin, bazense bambaşka yollarla bir hayatı deneyimlemenin mümkün olduğunu hep hayal ediyordum. Çizerek, yazarak... Orman kabilesi, tarihsel referanslarla da açıklanabilir, ütopik bir gelecek tahayyülü olarak da düşünülebilir. Gelecekteki ilkel bir hayat gibi şimdilik ama orayı teknolojiyle de birleştirmenin gayretindeyim aslında. Belki de yakında Bina ile Orman'ın kesişiminde başka bir evren tasarımının içine girerim. Kurgusal olarak yarattığım yerleri yeniden ziyaret etmeyi seviyorum. Orman'dan birisi Bina'ya giriyorsa, belki ben de İstanbul'un 3000 sene sonrasında Orman'ı ziyaret eden bir yazar oluveririm. Kim bilir. Yazınsal serüvenimiz sürprizlerle dolu!"} {"url": "https://egoistokur.com/seray-sahiner-olanca-seksiligiyle-seksi-kadin-etiketini-yerin-dibine-sokan-roman-kahraman", "text": "Seray Şahiner'i tanıyorsunuz, Gelin Başı ve Hanımların Dikkatine adı kitaplarından, Egoist Okur'da yayınlanan röportajlarından. Seray Egoist Okur için bu kez en seksi bulduğu roman kahramanını anlatmayı denedi. Sonunda da Aziz Nesin'in Tatlı Betüş'ünde karar kıldı. Fakat hayır, spor salonuna gitmemizin, 40'tan büyük beden numarasına sahip olmayı sosyal intihar addetmemizle alakası yok. Platon'un felsefe okulunda bile temel derslerden biri beden eğitimi değil miydi? Hem ne demişler, sağlam kafa sağlam vücutta... Ayrıca spor salonları gerçekten düşünmek için birebir. Mesela koşu bantları; sürekli adım atıyorsun ama bir yere gittiğin yok. Ah, ne kadar hayata benziyor değil mi? Evet, birkaç kilo verir vermez eşofman altı-bol tişörtten, sırtı elma yeniği kesimli atlet-tayt kombinasyonuna geçsek de biz o spor salonlarında aslında kaloriden çok metafor yakıyoruz kimsenin haberi yok. O zemin kattaki penceresiz salon uygun sanki. Aziz Nesin, hicvederken kimi durumları abartsa da hikaye bana çok gerçekçi geliyor. Hayatın Aziz Nesin'inkiyle yarışan bir kara mizah duygusu var: bütün erkeklerin peşinde olduğu, yalnızca bir gece geçirebilmek için bile kendini paraladığı Betüş, seksten zevk almaz. Evlatlıkken uğradığı tecavüzler onu her türlü cinsel hazdan soğutmuştur. Ama sonraları sürdüğü lüks yaşamı, cinsel cazibesi sayesinde elde etmiştir. Akılları baştan almayı, akılsızlarla inceden alay etmek için kullanır. Onun güzelliği de seksiliği de; zekasının, sınıfsal alt yapısından gelen kininin hizmetine sunduğu silahlardır. Romanın, 'Yüksek sosyetenin kız endüstrisi' bölümünde, Betüş, daha güzel, daha alımlı, daha cazibeli görünmek için çabalayan kadınları alaya alarak kendisine hayran olanları da ters köşeye yatırır. Taktiklerini öğrenip uygulamak isteyen kadınların da, bunlara kapılıp ona aşık olan adamların da zekasını ve ahlakını yargılar. Betüş'ün eleştiri oklarının ana hedefleri ise, evvela bu kızları 'peşinde koşulan kadın' olmak için güdüleyen çevreleri, sonra dergiler, gazeteler, modayı ve imajları zerk eden sistemin tamamıdır. Evet, Betüş, olunmak istenen kadındır. Her türlü koca adayı peşinde pervanedir. O bir Truva atı olarak kaleyi içerden yıkmaya yeltenir. Erkeklerin gözünü boyamak için yapılması öğütlenen her türlü numarayı bilir ve uygular. Nerde nasıl yırtmaç verilir, topuk nasıl yere vurulur, topuklu ayakkabıyla nasıl salınarak yürünür, saç nasıl ordan oraya atılır, hangi parfümü kullanmak lazımdır, kiminle ne kadar hangi konuda konuşulsa tavlamak için kafidir, nasıl cilve yapılır, bürokrat- tüccar- okumuş gibi erkek türleri ayrı ayrı yöntemlerle nasıl tavlanır... Bu 'geçer akçe' addedilen bilgilerin hepsiyle donanmıştır. Hatta kendisine akıl danışmaya gelen kızlardan bunalır da toptan çözüm için bu konularda öğütler verdiği bir dergi bile çıkarır. İmaj konusunda söylevlerinde de yazılarında da çok ciddi görünse de kendisini muhattab alanlarla alttan alta dalga geçer. Betül'ü, yalnız kaldığında -çok basmakalıp olacak ama- 'acı bir gülümseme'yle tahayyül ederim hep. Kendisine fikir danışanların Betül'ün iğnelemelerini anlayacak zekası olsa bir daha değil güzel- seksi kadın; yakışıklı-güçlü erkek imajı vermek çabasıyla davetlerde salınmak, insan içine dahi çıkmaya bile yüzleri olmaz. Her türlü moda, o sıralar pek meşhur falanca artiste benzemek için sarf edilen çabalar, dışarıya mutlu aile fotoğrafı sunmak için verilen pozların külliyatı; Betüş'ün müstehzi gülüşünden nasibini alır. Kısmet olmadı, ben de Tatlı Betüş'ün ve Aziz Nesin ustanın 'haince alay'ından nasibimi aldım. Güzel bir siteniz var, hazırlayanların ellerine sağlık. Harika bir yazı olmuş. Okurken çok keyif aldım.:) Farklı bir yerden yola çıkmış. İyi de olmuş."} {"url": "https://egoistokur.com/sermayenin-yazari-karl-nam-alman-ummu-gulsum-ve-otekile", "text": "Ne yazarlarsa merakla beklediğimiz, çıkar çıkmaz okuduğumuz yazarlar vardır. İhsan Oktay Anar onlardan biri... Az konuştuğu, mülakat vermekten de hiç hoşlanmadığı için okurun onunla esas iletişimi romanları aracılığıyla gerçekleşiyor. Bu sebeple de açıkçası İhsan Oktar Anar ne yazacak diye beklerken sevdiğimiz öteki yazarları beklerken olduğumuzdan daha heyecanlı, daha sabırsız oluyoruz. Benim de ne yazarsa okuyacağım yazarların en başında geliyor İhsan Oktay Anar. Galiz Kahraman'ın çıkmasını heyecanla bekliyorum. Güzel yazınız ve tadımlık bölüm için teşekkür ederim."} {"url": "https://egoistokur.com/sevgili-yazarimiz-roald-dahl-100-yasind", "text": "Roald Dahl'ı eminim tanıyorsunuz. Charlie'nin Çikolata Fabrikası, Koca Sevimli Dev, Dev Şeftali, Matilda, Cadılar, George'un Harika İlacı ve Büyülü Parmak gibi kitapların benzersiz yazarı. Bu yıl onun 100. doğum yıldönümü tüm dünyada kapsamlı etkinliklerle kutlanıyor. Can Çocuk Yayınları da kutlamalara Dahl'ın Benek Tozu ve Diğer Müthiş Sırlar adlı kitabıyla katılıyor. Benek Tozu ve Diğer Müthiş Sırlar, çok tatlı bir kitap. Aynı zamanda bir yazarın çocuklar için kaleme aldığı ilk otobiyografi. Hele Dahl'ın her ay için özel yazdığı mevsim güncesi şahane. Casus, savaş pilotu, çikolata tarihçisi ve tıbbi buluşları olan bir mucit... Aynı zamanda çok büyük bir yazar. Yetişkinler için de erotizm, gerilim ve mizah dozu yüksek romanlar, film senaryoları yazdı. Mesela James Bond filmi İnsan İki Kere Yaşarın senaryosu ona ait. Ama o, öncelikle çocukların tekinsiz, hınzır, kışkırtıcı ve acayip eğlenceli öyküler anlatan Roald Amcası. Kitaptan öğrendiklerimizden biri şu: Dahl, eğer yazar olmasaymış, doktor, boksör, golfçü, biliminsanı, bitkibilimci ya da çerçeveci de olabilirmiş. Bu alanlarda doğuştan gelen ve dehaya benzeyen bir yeteneği varmış. Hatta galiba aslında hemen her şeye ilgisi varmış. 19. ve 20. yüzyıllara ait tablolarına, 18. yüzyıla ait İngiliz mobilyalarına, bahçıvanlığa, orkidelere, müziğe, şaraba, şans oyunlarına, iyi yemeklere çikolataya... Bu çikolata meselesi önemli. Eğer ben okul müdürü olsaydım, tarih öğretmeninden kurtulup yerine çikolata öğretmeni getirirdim demiş bir yazar o sonuçta. Çok uzun boyluydu; 1 metre 98 santimdi, yani neredeyse 2 metre. İmlası berbattı, ama harika bir Scrabble oyuncusuydu. 18 yaşındayken, biri Londra Kraliyet Fotoğraf Topluluğu'ndan, diğeri Hollanda Fotoğraf Topluluğu'ndan olmak üzere, fotoğrafçı olarak iki ödül kazanmıştı. Kedilerden hoşlanmazdı ama köpeklere, kuşlara ve keçilere bayılırdı. Evcil bir saksağanı vardı. Bir zamanlar Hollywood'un ünlü oyuncusu Patricia Neal'la evliydi. Torunuysa süper model Sophie Dahl. İyi yazabilmelisiniz. Yani demek istediğim, okurun zihninde canlanacak sahneler yaratabilmelisiniz. Gayretli olmalısınız. Başka bir deyişle, işinize dört elle sarılmalı ve asla pes etmemelisiniz. Mükemmeliyetçi olmalısınız. Yani tekrar tekrar yazıp, elinizden gelenin en iyisini yapana kadar tatmin olmamalısınız. Keskin bir mizah anlayışınızın olması da ayrıca çok işinize yarar. Alçakgönüllü olmalısınız. Yazdıklarını muhteşem bulanların başı belada demektir. Roald Dahl ile Quentin Blake, sözcüklerle resimlerin mükemmel uyumunu temsil ediyorlardı. Birlikte çalışmaya 1976'da başladılar ve Dahl'ın ölümüne kadar devam ettiler. Blake başlarda bu kadar ünlü bir yazarla işbirliği yapma konusunda tedirgindi, ancak Koca Sevimli Dev için çalışırken, sıkı dost oldular. Blake, ilk taslağı eline alana kadar, resimleyeceği öykü hakkında hiçbir şey bilmezdi. Bununla çok eğleneceksin ya da Bu öykü sana biraz sorun çıkaracak derdi Dahl. Blake bir sürü eskiz yapar ve fikrini almak için onları Dahl'ın oturduğu Çingene Evine götürürdü."} {"url": "https://egoistokur.com/sevgiliye-veda-ask-daha-once-hic-boyle-anlatilmad", "text": "Çok ama çok güzel bir aşk romanı bu. Kederli olması gerekir, çünkü yazarı onu gerçek bir hikayeden; kendisinden çok genç olan eşi Aura'nın gecikmiş balayları sırasında bir surf kazası sonucu boynu kırılarak ölmesinden yola çıkarak yazmış. Ama hayır, bu kederli bir kitap değil, zira yazar tek bir satırda bile ölümü anlatmıyor, tam tersi hayatı ve aşkı kutsuyor. Kolektif Kitap'tan çıkan Sevgiliye Veda Francisco Goldman imzasını taşıyor. Goldman, derin aşkını da anlatıyor, trajik kazadan sonra neler olduğunu, mesela Aura'nın ailesinin onu kızlarının ölümünden sorumlu tuttuğunu da... Daha önemlisi, Aura'nın günlüklerini ve mektuplarını kullanarak onun çocukluğuna, geçmişine gidiyor, hiç tanık olmadığı anları hayal ediyor, zihninde yaratıyor. Bütün bunları kelimelere dökmeseydim, hayatımda devasa bir boşluk kalır ve sonunda belki de beni yok ederdi. Sanırım Sevgiliye Veda'yı yazmak aynı zamanda Aura'yı en azından kelimeler aracılığıyla hayata döndürme çabasıydı benim için. Bu kitap hiç de kederli bir kitap değil tam aksine aşık olduğum kadının kelimelerden oluşmuş bir portresi aslında. İlişkimize, yaşadıklarımıza olabildiğince sadık kalmaya çalıştım. Elbette onun hayatında benim tanık olmadığım dönemler de var, çocukluğu ve gençliği, o bölümlerde kurmaca sanatından kararlanmaktan başka çarem yoktu. Bir de tabii insanların mahremiyetine özen göstermeliydim, bu yüzden onunla geçirdiğim yılları anlatırken de bazı kurmaca karakterler yaratmak zorunda kaldım. Yasımı tutma biçimi de kısmen kurmaca içeriyordu, örneğin Aura'nın ölümünden sonra her yıl onun adıyla bir düzenlenen bir ödül var, genç kadın yazarların katılabileceği Aura Ödülleri. Bir karakterin karısına olan hayranlığını bu şekilde göstermesi hayatta olabilecek bir şey ama romanda yersiz kaçar hatta rol gibi dururdu. Her romanın bir yapısı, kurgusu, mimarisi, imgeler dizilimi vardır... Sevgiliye Veda dalgalanan bir formda yazıldı. Travmatik bir keder var özünde; delilik, halüsinasyonlar... Aura'yı kelimeler aracılığıyla hayata döndürebileceğime olan adeta sihirli inancım... Bunların hepsi gerçek ama aynı zamanda romanın kurgusunun bir parçası. Neden böyle yazdığımın bir önemi yok, tek amacım o büyük boşluğun içine düşmemeyi başarmaktı. Anıların hiçbiri anı gibi gelmiyor bana, solup gitmediler. Hepsi hala canlılığını sürdüren, gerçek ve fiziksel deneyimler. Evlenmiş ya da derin bir ilişkiyi hayatının bir döneminde sürdürmüş insanlar bilir, ilişkilerin, paylaşılan hayatın ritüelleri vardır. Sadece o kişiyle mümkün olabilecek kendine has rutinleri, şakaları... Kendi adıma bunu yaşamış olmak ve o süreçte kendimden başka birinin sorumluluğunu üstlenebilmek bana gurur veriyor, bunu bu şekilde kaybetmekse yıkıcı bir duygu. Oaxaca kitap Fuarı'nda iki yılda bir veriyoruz bu ödülü. Dediğiniz gibi 25 yaşın altında ve İspanyolca yazan kadın yazarlara. Elbette edebiyata yaratıcı bir katkıda bulunduğunu düşündüğümüz kişilere... Kazanan 10 bin dolar alıyor, ayrıca yeni kitabını yazmak için Tuscany'deki ünlü Santa Maddalena Yazar Evi de dahil olmak üzere yazarlar için inşa edilmiş üç mekandan biri seçiyor. Ortaya çıkan yapıtı Granta'nın İspanyol versiyonu yayınlıyor. Ayrıca her yıl Oaxaca Kitap Fuarı'na ünlü bazı yazarları davet ediyoruz, Aura Estrada Ödülü için konuşuyor, konferanslar veriyorlar. İlk yıl Paul Auster ve Siri Hustvedt gelmişti. İkinci yıl Jon Lee Anderson ve Alma Guillermoprieto, ardından Nicole Krauss ve Rivka Galchen. Bu yıl Colm Toibin geldi. Gelecek yıl Richard Ford gelecek."} {"url": "https://egoistokur.com/sevil-atasoyla-insan-ruhunun-karanliginda-dolasti", "text": "İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü öğretim üyesi Sevil Atasoy'un kitaplarını herkese tavsiye ederim. Atasoy, Labirent, Bu Ayak İzi Senin Dr. Watson!, Karanlığa Yolculuk ve Her Çikolata Yenmez adlı kitaplarında soluk kesen, çok acayip hikayeler anlatıyor. Şu farkla ki, hepsi gerçek! Bazıları çok ürkütücü aslında, ama bilmemek kesinlikle bilmekten daha fena. Bu söylemle, görgü tanıklığının, zanlı ifadelerinin güvenilmezliğine dikkat çekmek istiyorum aslında. Bir suçu gördüm diyene de, ben yaptım ya da yapmadım diyene de itibar edilmemesi ve gerçeğin, delillere dayanarak ortaya çıkartılmasının gerektiğini söylemekteyim. Dünya tarihi, tanık ifadelerine ve ikrarlara dayalı haksız idamlarla doludur. Öte yandan, sizin de belirttiğiniz gibi, bir olaydan yıllar sonra delillere, oradan faile ulaşmak mümkündür. Örneğin, henüz DNA analizlerinin yapılmadığı 20 yıl öncesinde, bir cinsel saldırının gerçekleştiğini ve suçlunun bulunamadığını varsayın. Üzerinde sperm lekesi bulunan iç çamaşırı, bugün incelenerek saldırganın DNA profili belirlenebilir. Şüpheli ölmüş olsa bile, mezarı açılarak kemiklerinin DNA profili ile karşılaştırılabilir ve saldırganın o kişi olduğu kanıtlanabilir. Günümüzde, DNA profili ile tek yumurta ikizlerini birbirinden henüz ayıramıyoruz. Bu konudaki çalışmalar, henüz araştırma aşamasında. DNA analizine dayalı olarak robot resim henüz çizilemiyor. Mavi göz, kızıl saç anlaşılıyor ama, bu bilgi henüz yeterli değil. DNA profil yer aldığı DNA veri tabanları henüz yeterince yaygın değil, bunların sayısı arttıkça ve ülkeler arası paylaşıma açıldıkça, suçluları bulmak kolaylaşacak. Parmakizleri her zaman bulunmaz, buluna da karşılaştırmaya elverişli olmayabilir. Halbuki parmakizinden DNA eldesi mümkün. Bu uygulamaya da henüz yeterince başvurulmuyor. Ölüm zamanı, atış mesafesi, imza ve yazının kime ait olduğu konularında da henüz ciddi hata payları var. Kuzey, 5 yaşındaki torunum. Umarım günün birinde benimle gurur duyar. Şimdilik, kendisiyle yeterince oynamadığım için şikayetçi. Üstelik sadece o değil, annesi Selin de sıklıkla oğlunu ihmal ettiğimden dem vuruyor. FBI'ın efsanevi davranış bilimleri birimi, bundan yıllar önce sadece seri cinayetleri değil, seri kundaklama ve tecavüzleri de inceleyerek, olay yerinden delillerin nasıl toplanacağı, tanık ve sanık ifadelerinin nasıl alınacağına ilişkin 400 sayfayı bulan Suç Sınıflama Elkitabını yayınladılar. Amacı, faili belli olmayan bir cinayet yerinin özellikleri, cesedin bulunuş şekli ve otopsi bulgularına dayanarak, seri katil elinden çıkıp çıkmadığını belirlemek, katilin kim olabileceğini öngörmek, tekrar öldürmeden yakalayabilmek ve en önemlisi bir sonraki kurbanın özelliklerini saptayarak, onu korumaktı. Psikologların ve psikiyatrların acımasız eleştirilerine rağmen, hala alanının tek kitabıdır ve dünyanın pek çok ülkesinin polis teşkilatında kaynak kitap olarak kullanılır. Sözünü ettiğim Elkitabı, suçluların ancak küçük bir bölümünün yakalanmamayı düşünebilecek ve bu yönde önlemler alabilecek kadar plan yapabildiğine dikkat çeker ve bunların genellikle olay yeri incelemesini, kriminal laboratuvar olanaklarını, sorgu tekniklerini bilen profesyoneller, ya da doktor, hemşire, diş hekimi gibi meslek sahipleri olduğunu belirtir. Günümüzde suçluluğun arttığını sanmıyorum. İletişim olanaklarının gelişmesi ile birlikte, gerek ülkemizin, gerekse dünyanın diğer yerlerinde olan bitenden hızla haberimiz olmaya başladı. Bu yüzden suçluluğun arttığı sanılıyor. Buna bağlı olarak, bir suçun mağduru olabilirim algısı arttı. Kanımca suçun artışından çok, mağduriyet korkusunda artış var. Kişiye suç işleten özgür irade mi, yoksa genetik determinizm mi tartışmasının 40 yılı aşkın bir geçmişi bulunuyor. Önceleri iki Y kromozomu taşıyan, yani XY olacak yerde, XYY olan erkeklerin suç işlediği sanılmış, daha fazla erkek olan bu kişilerin, kalıtımsal kusurları nedeniyle, elinde olmadan, şiddet göstermeye ve suç işledikleri ileri sürülmüştür. Amerikan ve Alman mahkemeleri, böyle bir savunmaya hiçbir zaman itibar etmemiştir ama, bir Avustralya mahkemesi, yaşlı kadını öldüren XYY kromozomlu kişiyi, cezaevine değil, akıl hastanesine göndermiş, bir Fransız mahkemesi, mahallesindeki fahişeyi boğarak öldüren kişinin hapis cezasını, XYY kromozomu taşıdığından yedi yıla indirmiştir. Sonraki yıllarda, suç işleyenlerde XYY kadar, XXY anomalisine de rastlandığını ortaya çıkınca, bu kusurların şiddete değil, ama zeka geriliğine yol açtığı kesinlik kazanmıştır. Davranış biçimi ve ruhsal hastalıklara, tek bir gen neden olmuyor. Bunlar, birden fazla genin birbiriyle etkileşiminin bir sonucu. Üstelik bu genler, çevre faktörleri tarafından da denetlenir. Dolayısıyla, genetik determinizme dayanarak, suçluları savunmak mümkün değil. Steven Spielberg'in Azınlık Raporu'ndaki gibi gibi, teker teker avlamak da mümkün değil. Saldırgan davranışlar sergileyen kişilerin büyük bir bölümü, küçükken anne ya da babasından dayak yediğini söylemiştir. Yani, çevre koşulları, ileri yaşlardaki şiddete yatkınlığını belirliyor. Suçu önlemek istiyorsak, aile içi şiddeti mutlaka engellemeliyiz. İşte bunun genetik bir nedeni var. MAOA adlı gen bulunuyor. Bu genin, uzun ve kısa diye nitelenen iki şekli var. Uzun şeklini taşıyanlar, çocukluklarında fena muameleyle karşılaşsalar bile ileride şiddet göstermiyor, antisosyal davranışlar sergilemiyorlar. Kısa şeklini taşıyanlar ise, risk altında. Dayak yerlerse, onlar da ileri yaşlarda şiddet gösteriyorlar. Buna karşılık, huzurlu bir ortamda büyürlerse, antisosyal davranışlar gözlenmiyor. Kısa ve uzun MAOA'ların görülme sıklığı ırklara göre değişiyor. Henüz etnik kökene göre bir farklılık olup olmadığı bilinmiyor. Genin bir diğer ilginç özelliği, X kromozomu üzerinde bulunması. Yani, çocuğun cinsiyetini baba belirlerken, şiddet gösterme riskini taşıyıp taşımayacağına anne karar veriyor. Kadınların, özellikle yaşlı olanlarının, erkeklerden daha az tehlikeli olduğuna inanılır. Aslında, erkek gibi davranmayıp, cinayet silahı olarak tabanca ya da bıçağı değil, ilaç ve zehirleri tercih ettiklerinden, birçok kadın katil hiç yakalanmamış olabilir. 62 seri katili değerlendiren bir araştırma var. Toplamda 500 kadar kişiyi öldüren kadınlar bunlar. Genellikle tek başına hareket etmiş ve geç yaşta öldürmeye başlamış dul ya da hemşireler. Daha öncesinde başka suçları yok. Bu nedenle erkek katillerden daha zor yakalanmışlar. Kadınlar, genellikle para ve statü için öldürür. sabırlı ve organizedirler. Çoğu, zehir kullanır. Terk edilme, cinsel istismar, aşırı disiplin birçoğunun ortak geçmişidir. Bu arada, çok sayıda kadının, cinayetlerinde erkekleri kullandıkları, böylelikle yakalanmak ve hapse girmekten kurtulmaya çalıştıkları, belki de kurtuldukları, unutmamalı. Kadının sevgiliyi ya da kocasını kaybetme korkusu elbette önemli bir motif. Ancak kadınların sıklıkla, cinayet işlemede erkekleri kullandığı, kiralık katil tuttuğu da unutulmamalı. Seri katiller genellikle çok ilgi çeker. Bunların hayvansı insanlar olduğu kanısı yaygındır. Aralarından genç, eğitimli ve yakışıklı olanlar, bu istisnayı bozduğundan, diğerlerinden daha fazla konu edilir. Örneğin, sayıları 40'ı bulan genç kızı öldürmekle suçlanan, uzun dalgalı saçlı, güzel yüzlü, Wahington Üniversitesi Psikoloji bölümü mezunu Ted Bundy, 1989'da elektrikli sandalyeye oturduğu ana kadar, her gün en az 200 hayranından mektup almıştır. Söylenecek pek fazla birşey yok. Eğitim meselesini çözemiyorsak, okulları kapatalım diyemeyeceğimiz gibi, zararlı etkilerinden kurtulamıyoruz, interneti yasaklayalım demenin de bir anlamı yok. Yasaklanan sitelere de, meraklısının bir yol bulup girebildiği ortada. Demek ki, bir yandan kullanıcının aydınlatılması, diğer yandan toplumsal sorumluluk bilincinin geliştirilmesi gerekiyor. Annesini nasıl öldüreceğini facebook'taki arkadaşlarına soran çocuğun yazdıkları, polise iletilmiş olsaydı, IP numarasından nerede oturduğu saptanır, çocuk bir psikiyatra yönlendirilir, cinayet önlenirdi. Bu arada, özelliklere küçük çocukları koruyabilmek amacıyla, internette karşılaştıkları kişilerin, hiç de sandıkları kişi olmayabileceğini öğretmek gerekiyor. Yeri gelmişken, chat odalarında çok sayıda polisin gezindiğini ve ciddi biçimde suçların önlenmesine ve suçlunun bulunmasına katkıda bulunduklarını da belirtmekte fayda var. Dünya Sağlık Örgütü intiharı, önlenebilir bir hastalık olarak kabul eder. Dünya genelinde yılda yaklaşık 10-20 milyon kişi intihar girişiminde bulunuyor ve her 35-40 saniyede bir kişi yaşamını yitiriyor. Hindistan ve Çin dışında, intihar etmek isteyenler genellikle kadın, son noktayı koyabilenler ise erkeklerler. Çok şükür Türkiye, intihar oranı en düşük ülkelerden biri. Öte yandan, birlikte intihar, yeni bir olgu değil. Yüzyıllar geride kalan, liderlerinin acısına dayanamayan 47 Japon savaşçının efsanevi toplu intiharı, Japonların hala aklında. Bundan on yıl kadar önce, Kaliforniya'da 38 kişi, Hz. İsa'yı taşıdığına inandıkları uzay gemisine binebilmek için bir örnek giyinmiş, yanlarına Neme lazım, belki yolda lazım olur diyerek beşer dolar almış, fenobarbitalli votkaları içtikten sonra kafalarına naylon poşet bağlayarak intihar etmişti. Vaiz Jim Jones, Halkın Tapınağı tarikatının 913 müridini aynı anda siyanür içmeye teşvik edebilmişti. Şimdilerde internet sayesinde kurban bulmak kolaylaştı. Birbirini hiç tanımayanların bir arada intiharına, Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Avrupa ülkelerinde rastlanır oldu. Bu kişiler birbirlerini, chat odalarında, forumlarda, MySpace bloglarında buluyor. Aralarında, niyetlerini, son dakikalarını videoya kaydedip Youtube'a gönderenler bile var. Ancak, intihara meyilli olmayanın, bu yolla kandırılabileceğini sanmıyorum. İntiharı düşünen, ama yalnız ölmeye korkanların ise işini kolaylaştırdığı muhakkak. Evet, genetik bilimi, ırkçılığa darbe vurmuştur. Belirttiğiniz gibi, popülasyon genetiği topluluklar arasındaki akrabalıkları, nereden nereye göç ettiklerini genetiğin ışığıyla aydınlatmaya çalışır. Yarım asır kadar önce başlayan çalışmalar sayesinde, milliyetçi ve ırkçı ideologların kendi amaçları doğrultusunda yorumladığı, dil ve kültür birliği gibi kavramlar sarsılmıştır. Genetik açıdan insanlar, kuşlar gibi ırklara ayrılamaz. Hepimiz, bundan yaklaşık 140 bin yıl önce Afrika'da yaşamış bir kadının mitokondriyal DNA'sının özelliklerini taşıyoruz. Erkeklerin Y-kromozom DNA'sı da, bundan 60 bin yıl kadar önce yine Afrika'da yaşamış bir erkeğin özelliklerini koruyor. İnsanların, cilt rengi, göz rengi gibi fiziksel özellikleri kodlayan genlerinde farklılıklar var ama, bir ırkı diğerinden ayırmaya yarayacak gen bölgeleri bulunmuyor. Kısacası, DNA düzeyinde, sınıflanabilir alttürlerimiz yok. Sadece, kuşaklar boyu aynı coğrafyada yaşamış olanlarda bazı işaretlere daha sık rastlanıyor. Bir toplulukta gözlenen ve diğerlerinde hiç rastlanmayan bir genetik özellik bulunmuyor. Dolayısıyla, DNA analizleriyle etnik grupları birbirinden ayırmak mümkün değil."} {"url": "https://egoistokur.com/sevin-okyayla-polisiyenin-harikulade-seruven", "text": "Bu gece bir ödül aldı bi tanecik Sevin Okyay'ımız, Sinema Yazarları Derneği SİYAD'ın verdiği Tuncan Okan Sinema Emek Ödülünü... Orada değildim, alkışlayanlar arasında olamadım. Kendimi affettirmek için de onunla 5-6 yıl önce Picus dergisi için yaptığım bir röportajı yayınlamaya karar verdim. Affettirme kısmı şaka tabii, röportajı yayınlamayı istememin esas sebebi sıkı okur ve sıkı çevirmen Okyay'ın orada polisiye edebiyat üzerine söylediklerinin hala yeni ve taze olması. Bir not: O röportajda Yaşasın Peter Straub'u benim kadar seven biri daha varmış meğer diye havalara uçmuştum. Sonra da Sevin'in tavsiye ettiği bazı yazarları ve kitaplarını bulmak için İstiklal Caddesi'nin yolunu tutmuştum. Siz de aynısını yapın, tavsiyeleri sizi faslazıyla mutlu edecek. Elinizde ciddi ciddi bir polisiye roman okurunun kütüphanesinde bulunması gereken kitaplar rehberi bulunuyor. Aslında, Neden aynı zamanda polisiye? demek daha doğru olur belki. Henüz okuma yazmayı öğrenmeden önce akşamları yatma vaktinde annesinden Tom Sawyer'ın Maceraları, Oliver Twist, Pollyanna gibi kitaplar dinleyen bir çocuk olarak, ümmilikten sıyrılır sıyrılmaz, aile büyüklerinin, daha çok da annemin tasvip ettiği kitapları, kaybedecek hiç vaktim yokmuş gibi bir hızla okumaya başladım. Evde çok kitap vardı, boyuna da alınıyordu, ancak hızlı okursam yetişebileceğimi düşünüyordum. Şimdi yetişilmediğini biliyorum ama hızlı okumakta gene de fayda var. İlkokulu bitirme yaşında, mevcut tüm Steinbeck, Hemingway, Caldwell, O. Henry'leri okumuştum. Masal olarak yalnızca Andersen'lerle Eflatun Cem Güney'lere aşinaydım. Geri kalanları, çocuğu korkutur gerekçesiyle benden uzak tutulurdu. Bütün o korkutucu masalları ortaokul yaşından sonra okudum. İlkgençlik çağımız varoluşçulukla şenlendi; ama zaten o sıralar bu işin sınırı olmadığını anlamıştım. Polisiye ise daha sonradır. Akba ve Ak'tan namütenahi Agatha Christie, Ellery Queen macerası çıkıyordu. John Dickson Carr/Carter Dickson ve Edgar Wallace kitapları, bu eğitimin başını çekti. Annem iyi polisiyeleri sevdiği için, polisiyeyi sadece edebiyatın farklı bir kolu olarak gördüm, tepeden bakmadım hiç. Ayrıca çok da heyecanlıydılar, komik karakterleri vardı. Mayk Hammerler yasaktı ama babam sayesinde onları da okudum. Akba Yayınları, iyi çevirileri, orijinal kitapta kesinti yapmayışları, kitabın başına koydukları ve ipuçlarını, polisleri, zanlıları belirten listeleri, bazen haritalarıyla, polisiye sevmemin başlıca nedenidir. Yoksa işimiz yalnızca Ak ile diğerlerine kalsaydı, şu anda fantezi ya da bilimkurgu programı yapıyor olurdum herhalde. Aslında bu tür tartışmalar pekala yapılıyor. Val McDermid, George Pelecanos ve başka bir yazarla bir panele katıldığında, paneli yöneten şahıs hepsine birtakım sorular sorduktan sonra o üçüncü kişiye, Şimdi de yalnızca size bir sorum var, demiş ve üslup tutturmakla, yazarlığın sair gizleriyle ilgili şeyler sormuş. McDermid, George'la birbirimize bakakaldık, diyor. Adam düpedüz bizi yazardan saymadı. Yazık, oysa. Çünkü ikisi de iyi yazardır. Zaten polisiye romanın tarihinde de, bugününde de çok iyi yazarlar var. Bazıları aynı zamanda çok satıyor diye türe kara mı çalalım yani? Ciddi kitap yazanların bir kısmının kitapları da çok satıyor. Polisiye, bir edebiyat türüdür. Bu nedenle de, edebiyat için geçerli olan şey, polisiye için de geçerlidir. İyi yazılmışsa, iyi kitaptır. Saf edebiyat numunesi olarak piyasaya çıkan binlerce kitabın içinden iyi kitapları nasıl cımbızla çekip alıyorsak, polisiyenin de hem iyisi var, hem kötüsü... Dime novel tabir edilen on paralık romanlardan kimse pırıl pırıl edebi eserler olmalarını beklemez. Buna karşılık, Nick Carter'la Nat Pinkerton'un bugün bile sayısız hayranı vardır. Eco'ya gelince, Gülün Adı ve Baudolino, daha önce anlamamış olanlara gerçek yazarların da bu türü seçebileceklerini gösterdi. Zaten başka ciddi eserler, örneğin Faulkner'ın Kutsal Sığınak ile Dostoyevski'nin Suç ve Ceza romanları da polisiyeye uzak değildir. Ernest Mandel de Hoş Cinayet'te bu türü yüceltmiştir. Ama polisiye okumayı bulmaca çözmekle sigara içmek arasında değerlendirilebilecek bir kötü alışkanlık sayanlar hep olacak. Aksi gibi, ikisini de severim. Edebiyat neden önemli? Hele hele, malum ufukları yırtıp geçmek, daha önce tahayyül edilmemiş dünyalar bulmak, çevresindekilerden farklı insanlarla tanışmak için can atan çocuklarla gençler için birebirdir edebiyat. Polisiye de öyledir, hatta daha fazla. Eğer yazarınız konusunu iyi bilen, araştırmasını yapmış bir yazarsa, başka türlü dahil olamayacağınız dünyalara, insan ruhunun ürkütücü derinliklerine dalabilirsiniz. Polisiye roman apaçık bir toplumsal olgudur, diyor Erol Üyepazarcı. Çok satar, bunun doğal bir sonucu olarak da çok okunur. Heyecanlıdır, bilmece çözmenizi sağlar; bir kaçış peşindeyseniz eğer, size bunu sunar. İyi kitap okuma ihtiyacınızı da karşılayabilir; çünkü iyi bir polisiye, iyi bir edebiyat eseridir. Her ikisi de, çünkü polisiyeden polisiyeye fark var. Kimileri, özellikle Altın Çağ'dan örnekler, insanı tatlı tatlı oyalar. Kötü adamları da, ruha dehşet verecek kadar kötü değildir. Daha önceki dönemin ya da başarısız detektif romanlarının karton kötü adamlarını hiç saymıyorum. Ama aralarında modern yazarların da bulunduğu kimi polisiye yazarları, insan ruhunu gerçekten titretiyor. Val McDermid'in Tony Hill maceralarında ve Michael Connelly'nin Harry Bosch ya da Terry McCaleb kitaplarında rastlanan bazı karakterler de öyle. Ki, bazı okurlar Bosch'un kendisini de yeterince kötü buluyorlar. Buna karşılık Maigret'de de zaman zaman dondurucu kötülükler olabilir. Aslında örnek vermekle bitmez. Bir de, bu türde sahiden çok sayıda iyi yazar var. Peter Straub, edebiyatın her türünde aynı derecede ağırlığını koyabilecek kadar iyi bir yazardır mesela. Patricia Highsmith'in Ripley'i de ürperticidir, üstelik de esas kahramanımızdır. Özellikle Barbara Vine adıyla yazarken Ruth Rendell'ı, yazar olarak ruhuma çok hitap etmese de bazı sağlam kötü karakterler yaratan Patricia Cornwell'i ve daha nicelerini de sayabilirim. Evet, kadınlar bu işte çok başarılı. Polisiye yazarlarının neredeyse yarısı kadın. Demek ki işin sırrı sadece İngiliz köylerinde yün ören haminneleri tahlil etmekle ortaya çıkacak gibi değil. Kronolojik özelliği de olan bir sınıflandırma yapmak en iyisi, belki. Bu konuda Türkiye'de en derin ihtisasa sahip kişi olarak gördüğüm Erol Üyepazarcı'nın Korkmayınız Mr. Sherlock Holmes'ta da dediği gibi, genel kanaat, polisiyenin iyi haydutlar hakkındaki popüler edebiyatın bir uzantısı olduğudur. Türün ilk kitabı da, elbette Edgar Allan Poe'nun Morgue Sokağı'nda Cinayet'i... Poe'nun kitabı muamma romanın ilk örneği, detektifi Dupin de kendi cinsinin ilki. Gaboriau, Doyle, Leblanc, Leroux, Allain ve Souvestre'la devam eden muamma/çözüm/sorun roman, altın çağına iki dünya savaşı arasında ulaştı. Bu kitaplarda, cinayetin hikayesiyle soruşturma hikayesi paralel gider. En iyi tanınan yazarlarından biri Agatha Christie, en iyi örneklerinden biri de Christie'nin Şark Ekspresi'nde Cinayet'idir. Bir Katil Kim şaheseri... ABD'de ise, İngiliz Okulu'na karşı, Black Mask dergisi kaynaklı kara roman ortaya çıktı. Ustaları arasında Hammett, Chandler, Mallet vs. var. Bu romanlarda acımasız, karanlık sokakların şiddetine karşı lekelenmemiş ve cesur bir kahraman söz konusudur. Sonra, zincirleme olayları ve beklenmedik sonuyla, suspense/thriller/gerilim romanı gelir. Sinemadaki en büyük ustası, söylemeye bile gerek yok belki, Alfred Hitchcock'tu. Sürümden kazanan dime novels; kara romanın çocuğu, gözümüzün bebeği hard-boiledın yanı sıra, hukuki ve tarihi polisiyeler, seri cinayetler, adli tıp sayesinde çözülen esrarlar, police procedural tabir edilen ve polis soruşturmasını adım adım izleyen kitaplar da polisiyeye zenginlik katar. Aslında kati kronolojik hatlarla ayırmak da zor. Kara roman, eşsiz Jim Thompson'a kadar uzanır. Ruth Rendell ile P. D. James muamma roman, Highsmith gerilim ustasıdır. Lawrence Block'un Matt Scudder'ı da, dört dörtlük bir hard-boiled karakteridir. Teknoloji çok ilerledi. Ellerinde not defterleriyle dolaşan, katili parmak izinden bulmaya çalışan polisler geride kaldı. Doğrusu bundan çok memnun olduğumu da söyleyemeyeceğim. Tıpkı hard-boiled tabir edilen kitaplar gibi, İngiliz Altın Çağı'nın örneklerini de severim. Buna karşılık Patricia Cornwell'in, özellikle duygularından sıyrılmaya çalışan patolog karakteri Kay Scarpetta'dan pek hazzetmem. Oysa kimileri onun polisiyeden uzaklaşan gençlere bu türü yeniden sevdirdiğini iddia ediyor. Ben ise, belki de teknolojinin bin türlü esrarına vakıf olmadığım için, pek iyi gözle bakmıyorum. Buna karşılık, Michael Connelly'nin kahramanlarından Terry McCaleb gibi birinci sınıf profilerlara gönlüm açık. Artık Altın Çağ türü yazarlar pek kalmadı, devran o devran değil çünkü. Oysa hoşturlar, halen keyifle okurum. Hatta bazıları çok komiktir. Bir suçun esrarını çözme alanındaki bütün gelişmelere rağmen, benim gözdelerim eski usül polisler: Maigret, Wexford, Brunetti, Beck vs. Aslında o yaşlı İngiliz hanımlar, Miss Jane Marple'dan farksız. O da insanda benzer duygular uyandırırdı ama açıkgöz, hatta tehlikeli bir kadındı. Bir dönemde kısaltılarak ya da kolayına getirilerek çevrilen Agatha Christie'ler yüzünden gözden kaçırmış olabiliriz ama Miss Marple basbayağı dedikoducudur, hayatınızın ondan uzak tutulan tek bir anı kalmaz, üstelik çok da tehlikelidir. Hanım hanımcık, yaşını başını almış, hem tarihi, hem çağdaş romanlar yazan, Çekçeden çeviriler yapan Ellis Peters da, iki polisiye dizinin yaratıcısı. Biri kıymetli Cadfael'imiz, diğeriyse Müfettiş Felse. Bir keşiş için bunu söylemek tuhaf olsa da, Cadfael ap Meilyr ap Dafydd, tam bir dünya adamı. 1080 yılında Galler'de doğmuş, keşiş olmaya hayatının ileri yıllarında karar vermiş. Sakin sulara demirleme kararını alana kadar da Haçlı Seferleri'ne katılmış, türlü iş yapmış, aşklar yaşamış. Birçok yeri ziyaret etmiş; bu arada Türkiye ve İtalya'yı da... Yıllar sonra İngiltere'ye döndüğünde, Peki, şimdi ne? diye düşünmüş, sıkılmış bu hayattan. Manastırda yaşamayı seçmiş. Biz onu tanıdığımızda, yani asıl adı Edith Pargeter olan Ellis Peters'ın Cadfael Birader dizisinin ilk kitabı Marazi Bir Kemik Merakı'nda da aynı yerde; üstelik hayatından memnun. Şifalı bitkilerle dolu, küçük, güzel bir bahçesi var. Tek sorumlusu o; çömezleriyle birlikte kazıyor, ekiyor, bakıyor, hatta yeni türler yetiştiriyor. Ona göre, bütün krallıkta bundan iyi bir Benedikten bahçesi yok. Cadfael, kamil ve kalender bir adam. Ellili yaşlarının ortalarında, tıknaz, sağlıklı bir gemici gibi, ki aslında öyle zaten, yalpalayarak yürüyor. Manastırda Galce'ye hakkıyla vakıf olan tek kişi. Mizah anlayışı en gelişmiş keşiş olduğu da söylenebilir. Hayatını dine vakfetmemiş insanların halinden anlıyor. Yaptığı seçimden memnun ama fazla çalışmaya niyeti yok. Dualarla toplantılarda, punduna getirip uyuklamak için kendine sütunun arkasında bir yer seçmiş. İdare edip gidiyor. En büyük özelliklerinden biri de, araştırıcı, sonuçlar çıkarıcı zekası. Bu sayede, her kitapta bir cinayetin failini ortaya çıkarıyor. Devir icabı, Kral Stephen ile Kraliçe Maud arasında, dizinin ikinci kitabı Fazladan Bir Ceset'ten itibaren ortaya çıkan ölümcül taht mücadelesinde insanların sapır sapır döküldüğü düşünülürse, şüpheli ölümlerle karşılaşmakta fazla zorluk da çekmiyor. Maalesef yalnızca bir bölümünü; bir ara burada oynuyordu oysa. Derek Jacobi fizik olarak Cadfael'e hiç benzemiyor ama öyle büyük bir oyuncu ki, ortaya muhterem keşişin hayranlarını hiç yadırgatmayacak, Peters'ı da hayal kırıklığına uğratmayacak bir Cadfael portresi çıkarmış. Doğru tahmin etmişsin, Derek Jacobi'yi çok severim. I, Claudius, cümlenin malumu; ama onun üstüne bir de, sanırım TRT'de, fevkalade bir Cyrano'sunu izlemiştim. Onun yerine yazar/kahraman adı vereyim, en iyisi: Bir Michael Connelly kitabı, Hieronymous Bosch'lu tarafından; Donna Leon'dan mutlaka bir Commissario Brunetti; Ellis Peters'dan bir Cadfael esrarı; Ruth Rendell'dan bir Müfettiş Wexford; Simenon'un eşsiz Maigret'si, şöyle Flamanlı falan bir macerada; Highsmith'in soğukkanlı katili Ripley'den bir örnek; Maj Sjöwall'ın Martin Beck'i, herhangi bir kitabıyla ; herhangi, ama sahiden herhangi bir Peter Straub kitabı... Kaç etti? Sekiz... Lawrence Block'tan bir Matthew Scudder, onu sahaf/hırsız Bernie'den fazla seviyorum; son olarak da, yeni gözdemiz: Alexander McCall Smith'in kaleminden çıkma, Bir Numaralı Kadınlar Dedektiflik Bürosu'nun sahibesi, Mma Precious Ramotswe'nin bir kitabı. Bunları seçmek bile zor oldu. Kendimi Hammett ve Chandler'a, hatta Poirot'ya ihanet etmiş gibi hissediyorum. Elinize sağlık bu güzel yazı için teşekkür ederiz. Böyle güzel bloglar ile karşılaşınca mutlu oluyoruz. Biz de benzer konularda yazan bir bloguz o nedenle bize de bekleriz."} {"url": "https://egoistokur.com/sevinc-cigliklarimi-duyabiliyor-musunu", "text": "Yıllardır beklediğim kitap nihayet çıktı. Şimdi bir süredir unuttuklarımı hatırlıyor, bilmediklerimi keşfetmek istiyorum. Ve elime Selim İleri'nin Edebiyatta Sevdiğim Romanlar Kılavuzunu alıp sahaf turlarına çıkıyorum. Edebiyatta Sevdiğim Romanlar Kılavuzunu anlatmadan önce kadri bilinmemiş eserleri her vesileyle hatırlaması, hatırlatması açısından edebiyatta hakkaniyetin, merhametin de simgesi saydığım Selim İleri'den söz edeyim ve size onu birkaç küçük sırrıyla anlatayım. Çocukken yumurta kabuğundan kasap kağıdına kadar pek çok şeyi saklarmış. Bugün de çöp evleri olanların farklı bir yaratılışları olduğunu, bambaşka bir merhamet taşıdıklarını düşünür. Olağanüstü duyarlı ve vicdanlıdır. Kendi deyişiyle ipte kalmış mandalların yağmur altında üşüdüğüne, parçalanmış kağıtların canının yandığına inanır. Bunları anlattım, çünkü Everest Yayınları'ndan çıkan Edebiyatta Sevdiğim Romanlar Kılavuzu tam da böyle bir ruhun ürünü. İleri, yarım yüzyılı aşkın okuma serüveninde yolunu aydınlatan ama bazıları ihmal edilmiş ve bir kısmı unutulmuş kitaplara ve yazarlara gönül borcunu öderken, Türkçe romanın tarihteki seyrini takip etmek, roman sanatımızın inceliklerini öğrenmek isteyen günümüz okurlarına da bir yol haritası sunuyor. İçinde Hüseyin Rahmi Gürpınar, Halide Edib, Peyami Safa, Nahid Sırrı Örik ve Sabahattin Ali'nin eserleri de var; Safiye Erol, Samiha Ayverdi, Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Berkant'ın yazdıkları da... Ahmet Mithad Efendi'yle başlayan kitap uzun bir yol kat ediyor ve Adalet Ağaoğlu'yla son buluyor. Rica ediyorum PR gücüyle pompalanan Ölmeden Önce Okumanız Gereken 1001 Kitap tarzı ithal derlemeleri unutun. Selim İleri, edebiyatımızın 1874-1980 arasında yazılmış binlerce eseri arasından seçtiği 229 romanı tanıttığı eşsiz bir rehber kitap yaratmış. Sözünü ettiği kitapların bazıları dünyanın belki de hiçbir mühim antolojisine girmeyecek, adı sanı çoktan unutulmuş, yüksek eleştirmenlerin horgördüğü romanlar. Ama lütfen kaşlarınızı öyle havaya kaldırmayın, başta söylemeye çalıştığım gibi, işin güzelliği de zaten burada."} {"url": "https://egoistokur.com/sezen-aksu-don-corleone-mi-nubar-terziyan-m", "text": "Fatih Akın, Sinema Benim Memleketim adlı kitabında bunları söylüyordu. Benim de aklıma Sezen Aksu'yu Nubar Terziyan'a benzettiğim eski bir yazım geldi, okuyun istedim. Babaannemin ölüm haberi geldiğinde, sebepler bende kalsın, biz görüşmeyeli 20 yıl olmuştu. Babamı dünyaya getirmesi dışında, bir yabancı sayılırdı benim için. Üzülememiştim bile. Bölük pörçük birkaç çocukluk hatırası dışında hakkında pek az şey biliyordum, yani onu sevmek için yeterince sebebim yoktu. Aylar sonra İzmir'e gidip bütün bir günü babaannemin evinde geçirdim. Sararmış fotoğraflara baktım, el işi yatak örtülerine, sedef kakmalı mobilyalarına dokundum. Sonra yine işlemeli bir bohçada, onun Rodos'ta, gemiye binmeden hemen önce çektirdiği fotoğrafını, üzerinde Osmanlıca-Rumca yazılar olan pasaportunu ve gelinliğini buldum. İnsan eski pasaportunu niye saklar diye düşündüm. Demek ki hep dönmek istemişti. Boğazımda bir ağrı hissettim. Toz pembe gelinliği annemin eline tutuşturup soyundum. Tuhaf, kozmik bir andı... Gelinlik yıllardır orada benim onu bulmam için bekliyordu sanki ve nihayet görevinin bittiğine kanaat getirmişti, zira onu üzerime geçirdiğim an, bir toz bulutu halinde, parça parça yere döküldü. İşte o zaman ağlamaya başladım. Tanısam sevebileceğimi hissettiğim babaannem için. Ailemin bir bölümünün mazisini artık öğrenemeyeceğimi idrak ettiğim için. O unutulmuş mazinin benim hayatımda açtığı boşluk bundan sonra hiç kapanmayacağı için. Rodoslu babaannemin fotoğraflarıyla işlemeli yatak örtüsünü alıp çıktım o evden. 'Kalbim Ege'de Kaldı' diyen Sezen Aksu teskin etti ruhumu. Müziğin böyle şifalı bir etkisi var, evet. Burası tıpkı benim ailem gibi patchwork misali parçalardan oluşmuş bir ülke ve bizler, her biri farklı topraklardan gelen, kederi de sevinci de ayrı şekillerde yaşayan bir insanlar topluluğuyuz ya; müziklerimiz dertlerimizi, mutluluklarımızı paylaşmamızı; birbirimizi anlamamızı sağlıyor. Puzzle'ın eksik parçaları usul usul tamamlanıyor, tutunacak bir dalımız oluyor. Dinlerken hissettiklerimizin adını koyamasak da, bu böyle. Şimdi mesela Sezen Aksu'nun 'Deniz Yıldızı' albümünü dinliyorum. Zihinlerin karışık, geçmişin bulanık, geleceğin belirsiz olduğu bir zamanda yapılmış cüretkar bir albüm... Aksu hayatla, tarihle, düzenle meselesini hiç olmadığı kadar açık seçik ortaya koyuyor. Geçmişe ve geleceğe bakıyor, başta Onno Tunç olmak üzere yitirdiklerini hatırlayarak karanlıkta yolunu bulmaya çalışıyor, toz haline gelmiş hatıraları rüzgara soruyor, başka bir dünyanın mümkünlerini arıyor... Şık şıkıdım 'Menajer' bile ağır şeyler söylüyor. Herkes helak, bize yeni menajer lazım sözü eski menajeriyle arasındaki şahsi dargınlıktan fazla bir şeymiş, ortada hepimizi ilgilendiren daha geniş kapsamlı bir beğenmezlik varmış gibi geliyor bana... Her insan meyillidir ihanete, cinayete, her insan merhametli ve zalimdir ve gücün suç ortaklığında vicdan ilahi bir takiptir diyen Aksu bireysel mücadelenin gücünü hatırlatıyor öte yandan: Deniz yıldızının hikayesidir hayat, ne kadar kurtarırsan kar... Yeryüzünde kendimi ait hissettiğim tek yerin, yani bu coğrafyanın müzikal simgesi olan Sezen Aksu müziğiyle birbirimizi daha çok sevmemiz için bir sebep teşkil ederken ben dahil bir sürü deniz yıldızının da ruhunu kurtarıyor. Öyle ya; Kırık Vals şarkısında dendiği gibi, şefkatle sırtımızı okşayacak bir Nubar Terziyan'ımız yok belki artık ama nefes alıp verirken elimizi tutacak bir Sezen Aksu'muz var, neyse ki."} {"url": "https://egoistokur.com/sezen-aksu-mazhar-alanson-ve-oteki-sahane-delilerin-kitab", "text": "Ben de zaten kitapta en çok bu fikri sevmiştim. Eh, neticede aşık olduğunda herkes karşısındakini etkilemek için bazı şeyler yapması gerektiğini bilir. Talihli olanların işi kolaydır; doğru zamanda sarf edilmiş bir söz, belki bir demet çiçek yetebilir duygularını anlatmasına. Ulaş'ın işiyse sanki daha zordu. Sonunda mutluluğa erişebilmek için onun, doğru şarkıları doğru sırayla bir araya getirmenin ve bu şekilde hazırladığı kasetleri aşık olduğu kıza vermenin bir yolunu bulmak zorundaydı. Bu uğurda ne kadar çok kaset dolduruyordu, öncesinde ne kadar çok düşsel şarkı listesi yapıyordu bilseniz. Arada olanları öğrenmek içinse acayip güzel, kimi bölümlerde insanı kalbinden yaralayan, kimi bölümlerde sımsıcak gülümseten bu romanı okumanız gerekiyordu. Okumadıysanız okumalısınız. Hatta üzerine başrollerini Özge Özpirinççi ile Sarp Apak'ın paylaştığı sinema filmine de gitmelisiniz. Adını artık modası geçmiş sanılan ama hala bir biçimde var olmaya devam eden bir şeyden; eskinin toplama kasetlerinden alan kitapta, pop müzikle alakalı neredeyse aklınıza gelebilecek her şarkı ve her müzisyen var. Sezen Aksu, Mazhar Alanson, Barış Manço, Arto Tunçboyacıyan, Göksel ve diğerleri... Hepsi bu görkemli karışık kasetin içinde hepsi bir arada. Kaset denince aklımıza gelenler var öncelikle. Şarkılar, anılar, aşklar... Üstelik bunların çoğu dinlediğimiz ilk şarkılar, hatırladığımız ilk anılar, yaşadığımız ilk aşklar. Etkileri çok büyük ve kalıcı. Ayrıca, çocukluğumuzda her şeyin daha güzel olduğuna dair inancımız da bu özlemi tetikliyor. Hem de en etkililerinden biri. Pek çok zaman hatıralar ve şarkılar birbirlerine tutturulmuş halde duruyorlar hafızamızda. Bir şarkının bizi eski bir güne ve o andaki hüzne ya da mutluluğa adeta ışınlar gibi taşıması bu yüzden. Hatta bazen olayı belleğimizden silmiş oluyoruz, şarkı yine de gidiyor o sinir ucuna dokunup hissi uyandırıyor. Bir şarkı çaldı mı Pavlov'un köpeğine dönüyoruz. Çocukluğumuzdan itibaren karışık kasetler yaptık, birilerine verdik. Çoğunlukla da aşık olduğumuz insanlara. Zaman geçti, sevgililerimizden ayrıldık, başkalarıyla birlikte olduk ve bu sefer o insanlar için karışık kasetler, CD'ler, sonra da playlistler hazırladık. Karışık kaset yapma eylemi değişmedi, sadece kasetleri verdiğimiz insanlar değişti. Bunları düşündüğüm bir gün aklıma bir soru takıldı: Ya hayat öyle gelişseydi ki, hep aynı insana aşık kalıp, tekrar tekrar rastlayıp, hep ona karışık kaset verseydik? Bu fikir şu anda romanda bir ayrıntı, ama hikaye bu sorudan doğdu. Tuhaf bir ilişki. Çok dinlemişim ama hem bu kadar dinlediğimin farkında değilmişim hem de dinlemekten utanmışım. Bunları -mişim, -mışım diye anlatıyorum çünkü hepsini yakın sayılabilecek bir süre önce fark ettim... Kitabı yazarken tüm bu şarkılara geri döndüm, 70'lerden bugüne ne bulduysam. Çeşitli barlarda, club'larda yapılan 90'lar gecelerine gittim. Baktım, şarkıların çoğunu biliyorum. Felaket şarkılar var içlerinde, onları da biliyorum. Böylece hafızamla romanın birbirini beslediği bir süreç başladı. Hatırladıklarımı romana koydum, roman unuttuklarımı hatırlattı. Tabii kitaptaki her şey bu dağarcıktan gelmiyor. Hazırlık sürecinde okuduğum kitaplar, özellikle 70'ler ve 80'lere dair yaptığım araştırmalar sayesinde tanıştığım şarkılar ve müzisyenler de var. Pop müzik her zaman bir eğlence ve kendini ifade aracı olmuş, bugün de böyle. Bugünün biri olumsuz diğeri olumlu iki farkı var bence. Birincisi, özellikle geniş kitlelerin dinlediği şarkı ve şarkıcılara baktığımızda ciddi bir gerileme var. 90'ların dalga geçtiğimiz kimi şarkıları başyapıt, kimi şarkıcıları da virtüöz gibi görünüyor şimdi. Olumlu tarafı ise bugün farklı türlerde müzik yapan çok sayıda müzisyen görüyoruz. Tamam, ana sahnede dinlenecek bir şey yok ama öbür tarafta Kardeş Türküler'den Ceylan Ertem'e, Birsen Tezer'den Duman'a, Göksel'den Kırıka'ya sayısız alternatif var. Ben bu açıdan son 5-10 yılı, seçeneklerin daraldığı 80 ve 90'ların aksine, pop müziğin ilk büyük patlamasını yaptığı 70'lere benzetiyorum. Kaset sandığımız kadar eski bir şey değil. Bugün 25-26 yaşlarında olanların bile çocukluklarında kasetin yeri var. Birkaç gün önce bu yaşlarda iki genç arkadaşla uzun uzun kitabı konuştuk, 40'larındaki okurlardan duyduklarıma benzer şeyler söylediler. O günleri yaşayanlar kendi hayatlarına dair bir şeyler bulacaktır muhakkak, ancak sadece onlara hitap eden bir roman olmasını istemedim. Kaldı ki, dediğim gibi, bizim kasetlerimiz varsa gençlerin de CD'leri, playlistleri var. Romanda Ulaş'ın babasına Bu konuda bir kitap yazılmalı dedirtecek kadar teferruatlı bir konu bu, üstüne söz söylemek çok zor. Bir cümleyle, pop müziğin Türkiye'deki politik gelişmeleri bir ayna berraklığında yansıttığını söyleyebiliriz. Bunu Derya Bengi ile Murat Meriç'in küratörlüğünü yaptığı Uzayda Bir Elektrik Hasıl Oldu sergisi 60'lar için enfes bir şekilde anlattı. Keşke o proje devam edip bugünlere kadar gelse. Ulaş'ın müziğe duyduğu tutkunun, saplantıya varan merakın ailesindeki birinden gelmesinin iyi olacağını düşündüm. Baba karakteri böyle çıktı ortaya, sonra dallanıp budaklandı. Öyle ki romanı yazmaya başladığımda baba artık sadece Ulaş'ı değil, hikayeyi de bir yandan kendi yörüngesinde tutup diğer yandan iten bir merkezkaç kuvveti yaratmıştı. Hayatımızda kim ya da kimler kurucu özellik taşıyorsa o. Kurmak derken hem inşa etmeyi kastediyorum hem de saatimizin zembereğinin kurulmasını. Çocukluk ve ergenliğimizdeki bazı insanlar ve olaylar böyle yaratıyorlar bizi. Kurulup masaya bırakılan bir oyuncak gibi yolumuzu çiziyorlar ve huylarımızı, takıntılarımızı, güçlerimizi, zaaflarımızı armağan ediyorlar. Bunlar ayağımızdan tutup bizi aynı şeyleri tekrar tekrar yaşamaya itiyor ve Bu neden başıma gelip duruyor? sorusuna doğru düzgün cevap verip halleşmeden gitmiyorlar. İşin fenası, bizi biz yapan, değerli kılan özelliklerimiz de bunlar. Evet ama otobiyografik mi dersen 1990'da geçen bazı bölümler hariç değil. Ulaş yazdığım romanlara ve senaryolara iliştirmeye çalıştığım bir isim. İlk romanım Anne Tut Elimide boy gösterdi önce. Ondan beri, bana benzeyen ya da tam tersi, hiç benzemeyen ama benim benzemek istediğim karakterlere Ulaş adını verebiliyorum. Sürprizi bozmamak için ayrıntısına girmeyelim ama, Karışık Kasetin son bölümünde, Ezgi Mola ile Umut Kurt'un devreye girdiği film hikayesinde olanlar da Ulaş-Uygar meselesine denk düştü. Bu laf daha önce söylenmişti sanırım: Sezen Aksu, Türkiye'nin soundtracki. Dolayısıyla kitabın, Ulaş'la İrem'in aşkının ve Ulaş'ın hayatının da soundtracki. Mazhar Alanson her şeyin mümkün olduğu çocukluğumuz. Büyümeyen bir yetişkin, deli bir akıllı ve dünyevi bir bilge olma ihtimali ve özgürlüğü. O kadar çok ki seçmek imkansız... Romanın akışında nispeten daha önemli yer tutan 12 şarkı var, onları blog'uma koydum. Böylece Karışık Kasetin soundtracki gibi bir şey oluştu. O şarkıları diğerlerinden ayrı tutabilirim. Aldatıldık demek suçu başkasına atmak olur, aldandık demek lazım. Bir tanesi kişisel ve masum bir aldanış, bir çocukluk hatası: Büyüyünce, istediğimiz her şeyin olacağını sandık. Diğeri toplumsal ve kirli bir aldanış: Türkiye'yi, bu topraklarda yıllar boyu işlenmiş pek çok suçun ve günahın olmadığı bir ülke sandık."} {"url": "https://egoistokur.com/sezgin-kaymaz-bir-kerecik-kendin-ol-da-gor-oyle-eglenceli-k", "text": "Hikaye kitaplarımın dördünün hikayesi de aynı. Önce mektupkardeşlerime yazıyorum eğlencelik, sonra bakıyorum birikmiş. Eh, müfettişler çok sağlam, sözünü esirgemeyen dostlarım hepsi, Çok sevdim! Mutlu oldum! dediyse doğru demiştir diyen. O zaman ben de diyorum ki tanıdık tanımadık, daha fazla dost mutlu olsun. Mektupkardeşlere yazılan hikayeler kitaba da yazılıyor böylece. Jules Verne'e Çok uçtun! diyorlardı bir zamanlar. Bugün bakıyorsun, meğer az uçmuş, hatta yerden havalanmamış bile neredeyse. Ne oldu? Amma da ütopik yazmış herif! dediğin her şey ütopyayı aşıp gerçek oldu da Jules Verne'in kurduklarını taş devrinde bıraktı değil mi? Hangisi daha şaşırtıcı geliyor şimdi? Onun yazdıkları mı, olup bitenler mi? İşte böyle! Hayat yazının yüz bin misli şaşırtıcı, yüz bin misli fantastik. Yazı arkadan gelen bir taklitçisi onun. Yazdığını beğeniyorlarsa hayatı iyi yazıyorsundur da ondandır. Niye ki? Ayıplayan mı olur? Olursa ne olur? İnsanı kınayan bakışlardan koruyabilecek bir zırh icat edilmedi henüz. Ya da belki vardır, ben bilmiyorumdur. Bana kalırsa kendin çalar kendin oynarsın, bir boya küpünden çıkar bir başkasına girersin, onu kandırırsın, bunu kandırırsın, bazen kendini bile kandırır, aynanın karşısına geçip Ayna ayna... falan dersin, Aa, beni ne de çok beğeniyorlar filan da dersin. Kendin gibi olmanın, olduğun gibi olmanın o kadar eğlenceli sayılmadığını tembihlemişlerdir sana çünkü, sen de inanmışsındır; eğlenir oyalanır gidersin şu hayatta. Oysa tam tersine, bir kerecik kendin ol da gör; öyle bir eğlenceli ki. Hayvanlar edebiyatınızın vazgeçilmez karakterlerinden. Onlarla ilişkinizden bahseder misiniz? Lucky'i hiçbirimiz unutmadık. Onun hikayesini yavrusu üzerinden devam ettirmeyi düşünüyormuşsunuz. Bunda bana tuhaf gelen hiçbir şey yok inanın. Hatta hoş gelen bir şey bile yok. Hayvanat, elimiz kolumuz gibi, sesimiz konuşmamız gibi, havamız suyumuz gibi varlık sebebimiz, parçamız, devamımız bizim. Ya da biz onların parçası, devamı, varlık sebebiyiz. Konuşmasız roman olmaz mı? Olur elbet. O zaman hayvanatsız roman da olur. Ama dünya olmaz onlarsız. Dokunduğu her şeyde, uzandığı her yerde, sızıp girdiği her delikte, ölümde bile varken hayat, hayvanat nasıl olmasın o hayatın içinde? Tam gaz devam eden, yavrusu üzerinden yürüyen bir yeni Lucky romanı var, evet. Maceradan maceraya koşan bir enik. Öbürünün devamı olduğunu söyleyemeyeceğim. Bu başka bir şey, başka bir it. İnsanların kaderine çomak sokup duruyor. Ne edecek, neyi nereye bağlayacak bilmiyorum, meraktan da çatlıyorum ama yakında sonunu görür, rahata ererim. İnsan kendini bildi mi her şeyi bildi demektir! der Şems. Hayattan öğrendiğim budur derim; kendini bilmek. Bildim mi bilmedim mi bilemem ben, bunu karşıdan bakanlar söyleyecek. Oradan bakarken de buradan bakar gibi görebiliyorlarsa, hah, onlar beni benim kendimi bildiğim gibi bildi, ben de kendimi olduğum gibi bildim demektir. Mevki, makam, sıfat manyağı olmuşuz. O oluyoruz, bu oluyoruz, şu oluyoruz duruma göre, her halt oluyoruz da bir kendimiz olamıyoruz. Yazık! Bunun sebebi çok masum. Deccal'ın Hatırı basılmak üzereyken İletişim'in Ankara temsilcisi, dostum Tanıl Bora'dan bir tefekkür edip üçlemeye isim koyma konusunda yardımcı olmasını istemiştim. O düşündü taşındı, Sevinç Kuşu dedi. İşe bak, ben de ondan habersiz Keşke Tanıl 'Sevinç Kuşları' dese! diye heves edip duruyordum. Sevinç Kuşu teklifi gelince eğrisi doğrusuna denk gelmiş oldu, Çoğullaştıralım gitsin! dedim, öylece Sevinç Kuşları oldu ismimiz. İçeriğiyle çok alakalı oldu tabii. Birbirini sevindirmeyen adam bulamazsın o üçlemede. Üzerken bile sevindiriyor herkes. Hoş. Bunun sebebi de çok masum. April ilk kitabı beyaz kapak basınca Madem öyle, bundan sonrakileri hep beyaz basalım. dedim. Başka bir kastım yok. Ama İletişim'deyken kapak çerçevesinin siyah olmasını ben istemiştim. Siyahı severim; reddetmez, içine çeker. Edebiyatıma uygun bulduğum renk siyahtır aslında. Beni rahatlatan odur."} {"url": "https://egoistokur.com/sezgin-kaymaz-onlar-gibi-olamamaktan-daha-dogrusu-kendimiz-olmaktan-korkuyoru", "text": "Aslına bakarsanız hiç kimse nereye, nasıl geldiğini gerçekte bilmiyor. Sonradan çok sevdiğiniz, Hayatımın anlamını değiştirdi dediğiniz biriyle belki onun, belki sizin, belki ikinizin birden Olmaz olaydı dediğiniz bir olay sayesinde tanışmış, karşılaşmış olabiliyorsunuz. Bana göre, mutlak anlamda irade diye bir şey yok. Kainat sistematiğinin çökmemesini başka türlü açıklayamıyorum. O halde, yazmaya yönelmiş olmamı da kendi irademe, hür seçimime bağlamamalıyım. Gerçek anlamda neyi, kimi hür olarak seçmiş olabilirim ki? Hangi vakitte hangi ruh hali içerisinde olacağını kim bilebiliyor? Ne zaman evet, ne zaman hayır diyeceğimizin şartnamesi nerede kayıtlı? Herhalde bizde değil. Fantastik edebiyat... Korku edebiyatı... Bu kapı bana nasıl açıldı? Bilmiyorum. Bir gece, alt katta oturan komşumuzun Yeter artık! deyip tavana süpürge sapıyla vurmasına sebep olmuştum. Gürültüden başı şişmiş adamın elinde süpürge sapına dönüşen bu sebep, Uzunharmanlarda Bir Davetsiz Misafir bitinceye ve sonrasında da ben anam babam usulü daktiloyu gözden çıkartıp bir bilgisayar alıncaya kadar sürdü. Bu yüzden Uzunharmanlarda Bir Davetsiz Misafir'i dikkatle okuyanlar, süpürge sapı ritmini duyabilirler. Daktilonun üstünde tepinmeye başladığım o meşum gece, edebiyat yapmak, edebiyatçı olmak gibi bir niyetim yoktu. İletişim'in o devirdeki editörü Can Kozanoğlu, buna edebiyat dedi ve yazdığım o şeyin türünü de fantastik kurgu olarak belirledi. Önceleri hoşlaşmamıştım o laftan, sonra sonra çok içim ısındı. Kişinin evde yalnız başınayken yaptıklarıyla toplum içinde yaptıkları da birbirine zıt addedilir ama bunlar, o kişinin Nasılsa evde pijamayla gezip kaşınabiliyorum; sokakta da yapayım, dürüst olayım, demesini makul kılmaz... Sporu sevmem; sporun beni sevmesi, bir tarafımı ve bir zamanımı ona ayırmama neden oluyor. Bu karşılıklı bir ilişki. Yazmak ise tamamen farklı. Onun beni sevip sevmediğini bile bilmiyorum. Tek bildiğim, ben onu seviyorum. Vaktimin, aklımın ve gücümün çoğu yazmaya ayrılmış vaziyette. Yazamadığım zaman bile yazıyormuş gibi yapıp bilgisayar başında oturmazsam huzur bulamıyorum. Spor ise agresif. İçinde kazanma tutkusu var. Kazanmak uğruna birilerinin kaybını dileme, hatta o kaybı planlama cingözlüğü var sporda. Üstü bizim takım yorganıyla örtülmüş tutkulu, acımasız, yağması, çapulu, talanı, orgazmı ve tecavüzü bol bir savaş bu. Benim fıtratıma da oldukça aykırı. Yazarlık yaparak bizim ülkemizde geçiminizi temin etmeniz çok zordur. Belki iki satır yazmakla kendini bilirkişi, uzman, evrensel tarihçi, her şeyin hükmüne ram edebilen bir ulvi şahsiyet sayabilenlerden olsaydım ikinci bir işe ihtiyaç duymazdım. Olamadım ve ek işe yazıldım; spor adamlığına... Bundan şikayetçi olduğum sanılmasın. Sporcuların hayat hikayeleri ilginç ve çok özel. Üstelik her bir hikaye benim en fantastik hikayemden daha fantastik. Yani malzeme bol. Öncelikle seçme tespitinizi değerlendireyim: Biraz havalı olacak ama, türü ben seçmedim, o beni seçti. Ben sadece kendi okuyacağım romanı yazmak istiyordum, böyle bir tür çıktı. Türk edebiyatında kim kimi dışlıyor, kim kimi aşağılıyor, bilmiyorum, takip de etmiyorum. Hiçbir edebiyat dergisini okumuyor, kim kimi nasıl nitelemiş umursamıyor, medyada kimin yıldızı parlamış, sallamıyorum. Benim bir tek kuralım var: Beğenmedimse o romanı okumam. Yazan ister Türk olsun, ister Fransız. Mina Urgan'ın sözüymüş; bir mektupkardeşimden öğrendim: Beğenmediğin yemeği yememelisin. Hayır, korkusuz bir millet değiliz maalesef. Okumaktan acayip korkuyoruz. Yazmaktan ödümüz patlıyor. Beğenilmemek ve eleştirilmek korkusu canımızı alıyor. Böyle olunca kendi beğendiğimizi değil, çoğunluğun beğendiğini söylediği kitapları alıp okuyor ya da okuyormuş gibi yapıyoruz. Çünkü onlar gibi olamamaktan, daha doğrusu birey olabilmekten de korkuyoruz. Cinselliğin, işin içine tecavüz girmediği sürece korkulacak bir tarafı yoktur ama korkunun içinde bol miktarda cinsellik bulunur. Dinin de korkulacak bir tarafı yoktur, fakat korku kavramının içinde bol miktarda din bulunur. İşte tıpkı bunun gibi. Önce korku imparatorluğunu kurar, sonra kurallarınızı dayatırsınız. Korku edebiyatının ölümle hesaplaşmak gibi bir nihai hedefi olduğunu bilmiyordum. Bir gün ben de sizinle hesaplaşıp bu tespitinizin ne anlama geldiğini sormalıyım. Kitaplarınızda özellikle zaman kavramıyla oynayarak okurda kafa karışıklığı yaratıyorsunuz. Hatta Geber Anne!..'nin son sayfalarında mekanla birlikte zaman o kadar eğilip bükülüyor ki, okuyucu olay kurgusundan atılıp bir kaosun ortasına itilmiş gibi hissediyor kendini. Bunlardan yola çıkarak sorarsam, zaman ve zamansızlığı boşluk olarak tanımlayabilir miyiz? Bu kavramlar edebiyatın ne kadar önemli bir unsurudur. Zaman, başlı başına hayatın kurucu unsurudur ama bütün hakiki kurucu unsurlar gibi o da gerçekte görülemez, kavranamaz, anlaşılamaz ve bilinemez. İnanılmazlığı da bu gizeminden kaynaklanır. Öte yandan, onu inanılır kılan yegane şey de zaten inanılmaz oluşudur. Bu son derece hoş paradoks, Kainatın Yüce Tasarımcısı'nın belki de en çarpıcı hediyesidir; ki ademoğluna görünmezi ve inanılmazı Bir zamana kadar oynasınlar-oyalansınlar diye hediye eden o Tasarımcı da işte bu yüzden inanılmazdır ve O'nu inanılmaz kılan gizem, başlı başına inanılır oluşunun kanıtıdır. Edebiyata gelince... Yazar, isterse zaman kavramıyla ifrazatını kurcalayan bir Alzheimer hastası gibi oynasın, isterse kendince hiç dokunmadığını düşünsün o kavrama. Zaman onun içinde, satırlarının, cümlelerinin, harflerinin arasında hep var olacaktır, çünkü kendisi de bizatihi zamanın içindedir. Hayatın kurucu unsuru olan bir kavramın edebiyat dışında kalması mümkün değildir. Gündelik hayat, eğer onun lezzetinden nemalanmayı bilmiyorsanız zaten dehşet verici anlar silsilesinden ibarettir. Geleneksel Kömüş Günü Şenliklerinde lezzetle dehşet, mizahla eziyet, sevgiyle nefret, toklukla zafiyet iç içe ama onun okur kitlesinde de durum böyle. Okurken gülmekten fenalaşanlar da var, derhal ve çok şiddetli bir diyete başlayanlar veya yapmakta oldukları diyete son verenler de var. İnanmayacaksınız, bana elektronik mektup atıp Sensin kömüş! diyenler bile var. Her ne kadar beni görenler suratsızın teki olduğumu düşünse de ben hayata hep gülerek bakarım. Bu duruşumu son derece kötümser, iç karartıcı denecek kadar karamsar, objektivizm adına günlük güneşlik bir anı bile rutubetli, cıvık tezekli bir kara zindana çevirmeyi başarabilen, fazla mükemmeliyetçi oldukları için yaptıkları iyi şeylerin dahi farkına varamayan dostlarım da değiştiremedi şimdiye kadar. Kimse değiştiremeyecek. Ben gülerim. Suratıma bakmayın; kalbim ve gözlerim hep sırıtır. Hal böyle olunca her nevi çuvallamanın, acı sonun bir yerlerinde, çoğunlukla da her yerlerinde gülünecek bir şeyler görürüm. Ben gülüp dururken ademoğlunun kendine jilet atması, acı çekmesi tuhafıma gittiği için de suratım asık olur. Yazar neyse yazısı da o olacaktır, diyenler var. Belki doğrudur. Ben istediğim kadar bu fikre katılmadığımı söyleyeyim, yazdıklarımda benden bir şeyler, belki çok şey olacaktır. Misal; argoyu severim, dilim sık sık yakası bağrı açılmadık kelimelere kayar, ayıpçısözler söylemem gerektiğini düşünürsem hiç gözünün yaşına bakmam, söylerim. Demek ki Kaptanın Teknesi'nde söylemişim. Her şey zıddıyla ayandır. Zıddı olmayan şey, yok hükmünde olan şeydir. Gecenin karanlığı gün ışığının altını kalınca çizer. Ademoğlu, nedense elinde tuttuğu bıçağın bir keskin, bir de kör yüzü olduğunu, bugün gülse dün ağladığını, bugün ölse dün yaşadığını unutuyor. Oysa her şey zıddı sayesinde vardır. Üzüntü olmasaydı sevinç, düşmek olmasaydı kalkmak, kaybetmek olmasaydı kazanmak olmayacaktı. İlahi espride, kimi zaman sen kazanırken ben kaybedeceğim, kimi zaman ben kazanırken sen kaybedeceksin, kimi zaman da ben hem kazanıp hem kaybedeceğim. Bunda ağlaşacak, yaka bağır parçalayıp dövünecek bir şey yok. Bir yerde ne oluyorsa başka bir yerde de o olanın tam tersi olduğu için oluyor. Bunu görmek bu kadar zor mu? Romancı gözüm, hayata insan gözümün baktığından daha farklı bakmıyor; biri ne görürse öbürü de aynını görüyor. Aklına eseni yazan, ne zaman ve nasıl yazacağını dahi planlamayan biri olarak Şu konuda eşşek gibi bir roman yazayım, millet saç baş yolsun. İçinde birbirine zıt şu karakterleri şey edeyim, şurası giriş, şurası gelişme, şurası da sonuç olsun. Hah, tamam! Şimdi de oturup noktalı yerleri tamamlayayım demediğim, böyle bir plastik yetenek sergileyemediğim için zıtlıkları işlemişsem ancak Kendiliğinden olmuştur da ondan işlemişimdir, diyebiliyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/sezgin-kaymazla-son-romani-kun-uzerin", "text": "Ateş Canına Yapışsın, Sandık Odası, Zindankale, Geber Anne, Kaptanın Teknesi ve Uzunharmanlarda Bir Davetsiz Misafir gibi romanların yaratıcısı Sezgin Kaymaz 30 senelik bir spor adamı, hentbol milli takımının eski antrenörü. Türkiye Voleybol Federasyonu İcra Kurulu Koordinatörü olarak çalışmaya başlayınca hentbolu bırakmış. Gerçi dört ay önce voleybola da veda etmiş. Paralel yürüttüğü öteki işini, yani romancılığıysa aralıksız sürdürüyor. Kanıt mı? Kendini Allah'ın cennetinden sürdürmeyi başaran ademoğlu, yine de kıyamayıp ona cennet kadar güzel bir dünya hediye eden Allah'a bir kere daha sırtını dönmüş ve yeryüzünü peynir arayıp durduğu bir labirentler cehennemine çevirmiştir diye yazdığı harikulade yeni romanı Kün. Çünkü hiç kimse hayatın aydınlıkla karanlığın, iyiyle kötünün, korkunçla komiğin bir karışımı olduğunu bu kadar nefis anlatmıyor. Sezgin Kaymaz'ın ürkünç, komik ve benzersiz romanlarını düşününce aklıma ilkin paralel evrenler geliyor, kendilerine has sakinleri olan apayrı paralel evrenler. Zaman zaman birbirlerinin yolunu kesiyor, hatta ara sıra birbirlerinin içine giriyorlar. Son romanda da böyle. Birinde biz varız, yani siz, ben, her gün gördüğümüz o insanlar... Diğerinde konuşan köpekler, yürüyen ölüler, saldırgan spermler ve bilumum başka acayip mahluk var... Bu dünyalardan bir tanesi bütün sahiciliğiyle burası, peki ya öteki neresi? Siz o öteki dünyaları nereden tanıyor, biliyorsunuz da bu kadar iyi yazıyorsunuz? diye soruyorum Sezgin Kaymaz'a. İkisi de burası diyor içimi rahatlatarak, Kimi zaman paralel, kimi zaman komşu, kimi zaman yatıya misafirler birbirlerine. Gideceğimiz yer aynı olduğu sürece, ölüler bizim kadar diri, biz onlar kadar ölüyüz. Ama ben röportaja ölüleri ve dirileri sorarak değil, sporu sorarak başladım... Çok farklı olmadıklarını göreceksiniz. Hentbol antrenörlüğü, karmaşık, gergin ve zordur. Tıpkı hentbol gibi. Severek yapıyorsanız sporcularınızı da sever, kaybettiğiniz zaman maçı kaybettiğinize olduğu kadar sevdiğiniz gencecik insanlar üzülüyor diye de üzülürsünüz. Ömrünüz seyahatlerde geçer. Bir dünya şey öğrenirsiniz 'öğretmek için' başında bulunduğunuz insanlardan. Trasnferler yapar, bu sefer kendiniz hakkında bir dünya şey öğrenirsiniz. Düne kadar 'durdurmak' için kafa patlattığınız sporcu bugün sizin takımınızdadır ve böylece kimseler onu 'durduramasın' diye kafa patlatmaya başlayıp aslında kendini durdurmaya çalışan biri olduğunuzu, devamında da kendini durdurmaya çalışanı durdurmaya çalışan biri olduğunuzu görürsünüz. Hentbol veya başka bir branş; öğrenme endeksi antrenörüne göre değişir. Ama ille de öğrettiğinizden daha fazlasını öğrenirsiniz. Bu da yazarına göre değişir. Artık Voleybol Federasyonunda da çalışmadığım için, dört aydan bu yana tam manasıyla yazar gibi yazar olduğumu söyleyebilirim. Yani, olmak istediğim gibi. Tüm zamanım, her anım yazmaya hasredilmiş vaziyette. Ancak bu açıklamadan gayet disiplinli, planlı programlı bir yazar olduğum sonucu çıkarılmasın; hiç değilim. Bundan dağınık çalıştığım anlamı çıkarılmasın; öyle de değilim. Bir roman kapıma dayanıp da 'Yaz!' dediğinde, dünya yansa o kendi akışını kesinceye kadar yazmaya devam ederim. Bu, günlerce yatak yorgan yüzü görmediğim zamanlara da kapı açar, günlerce tek satır yazmadan miskin miskin beklediğim zamanlara da... Yazacağım diye kendimi helak etmem; bağrıma jilet atmam, yırtınmam, çırpınmam. Geliyorsa, kendi haline bırakırım, akar gider, benden çıkar. Bir yazar olarak benim hayatım böyledir. Başkasını bilemem. Kesinkes programlı, kendine yazarlık mesaisi biçmiş, o mesai tamamlanıncaya kadar kalem kağıt başından kalkmayanlar olduğunu duyuyor, ama bu duyguyu anlayamıyorum. Yazasım yoksa oturamam o masaya ben. Tek harf çıkaramam ki. Antrenörlük yıllarımda, yani bundan altı sene öncesine kadar, o iki evren iç içe, birbirini besler vaziyetteydi. Çünkü günde üç saati antrenmana, üç saati de programlamaya ayırmam yetiyor, kalan zaman da benim oluyordu. Ancak Voleybol Federasyonunda çalıştığım sonraki altı buçuk sene içinde böyle bir imkanım hiç olmadı. Voleybolun evreni, romanın evrenine kapı açmama sertçe mani oldu. Çünkü müthiş çalışkan, olağanüstü dinamik ve tüm dünyaya inanılmaz gelen projeler adamının hizmetindeydim o dönemde. Değil roman yazmak, eve gidecek vaktim olmuyordu. Erol Ünal Karabıyık'ın divitine mürekkep taşımaktan başımı kaşımaya vakit bulamıyordum. Ve oldu. Başardı. Orada da bambaşka bir roman yazıldı ve Voleybol Federasyonu, o altı buçuk senede Türkiye'nin herhangi bir federasyonu olma boyutundan dünyanın en büyük Voleybol Federasyonu olma boyutuna ışınladı kendini. Yani evren değiştirdi. Öyle ki tartışılamaz, ama okullarda ders diye okutulur da yüz sene güncelliğinden bir şey kaybetmez. Bu yüzden o yılları kayıp değil, kazanç sayıyorum. O evren, bu evreni beslemiştir. Kesin. Hentbolle teknik adam seviyesinde uğraştığım otuz sene boyunca, Uzak Doğu ve Antarktika hariç, Kuzey Kutup Dairesi dahil, dünyanın her yerine gittim; her türlü takımla, her cins sporcuyla mücadele eden sporculara akıl hocalığı, eğitmenlik yaptım. Ve bu zaman zarfında ne zaman takımı, sporcuyu kurgulamaya, kodlamaya kalktımsa kaybettim, ne zaman kendi haline bıraktımsa kazandım. Antrenörlüğün bilgi ve ego dünyasında oyun başladıktan sonra sporcuyu kendi haline bırakmak yoktur pek. Hatta hemen hemen hiç yoktur. Ancak aklı selimle düşündüğünüz zaman şunu görürsünüz; siz kafanızdaki oyuna göre ne plan yaparsanız yapın, sahadaki oyun başka bir plana göre hareket etmeye zorlar sporcuyu. Ve eğer bu gerçeğe uyanamaz, sporcuyu 'maç başlayınca' hür bırakmazsanız, kısa zaman içinde sahadaki her problemin çözümünü sizden bekleyen nurtopu gibi bir gölgesinden korkanlar ordunuz olur. Cesaret ve yetenek sahneyi terk eder, boyun eğiş ve teslimiyet rol kapar. Artık kazansanız da kaybedersiniz. Tıpkı maç başlayınca her şeyi sporcuya bıraktığım gibi, roman yazarken de her şeyi karakterlere bırakıyorum. Kafalarına göre hareket ediyorlar. Hangi birinin hangi köşede kimle karşılaşacağını bilmiyor, hiçbirine hayat sufle etmiyorum. Yazmayı bu tekinsiz macerası yüzünden seviyorum zaten. Sonunu bildiğim hiçbir şeyi yazamıyorum. Bir taraftan romanı yazarken bir taraftan da meraktan ölerek okurum, çünkü bir alt satırda ne olacağını vallahi de billahi de bilmem. Hal bu olunca neyin ne zaman tamama ereceği, kitabın ne zaman biteceği beni hiç alakadar etmez. Bittiği zaman bir kenara bir şey daha istiflemiş gibi hissetmem kendimi. Kazanmış gibi de hissetmem. Derin bir hüzne kapılırım yalnız. Daha şunun şurasında tanışalı olsa olsa üç vakit olmuş bir dolu varlıkla ayrılmaktadır çünkü yolum. Onları bir daha göremeyeceğimi bilmek beni üzer. Bayağı bir hasret çekerim. Güldüreyim, trajik şeyleri ambalajlayayım diye bir kaygım veya tasam hiç yok. Ama iflah olmaz bir empatım ben; bu yüzden de yazarken ister istemez o dünyadaki herkesi anlamaya, hayata onların gözüyle bakmaya çalışıyor olmalıyım. Öyle olunca da böyle oluyor demek ki. 'Uzunharmanlarda Bir Davetsiz Misafir'i yazıp kapattım, sonra da kapak sayfasına bir müstear uydurup koydum. Ama düzelteyim; kitabı yayınevine ben değil, çok sevdiğim bir aile dostumuz gönderdi ama bundan benim haberim olmadı. O dost İstanbul'a taşınınca adresi değişti ve işler karıştı. Gerisi doğru, İletişim beni arıyor ama bulamıyormuş. Derken adeta fantastik bir şeyler olmuş. Bir gazete dostumuzla röportaj yapmış. İletişim'in editörü Tanıl Bora iki yıl sonra röportajı okuyunca, onu bulup benim telefonumu almış. Bozulup küsme meselesine gelince; kitabın yayınevine gittiğini bilmiyordum ki küseyim... Bilsem küser miydim, orası meçhul. 'Kaptanın Teknesi'yle 'Geber Anne'yi de yazıp çekmeceye koymuştum zaten. İletişim beni bulmamış olsaydı büyük ihtimalle o romanlar ve sonradan yazılanlar gene yazılacak ama çekmeceden hiç çıkmayacaktı. Hiçbir romanımın adını düşünmedim ben. Hepsi kendi göbeğini kendi kesti, kendi ismini kendi okudu kendi kulağına. Kimi ilk sayfada yaptı bu işi, kimi Kün'de olduğu gibi son sayfada. Ne düşünerek bu adı yazdığımı aslında bilmiyorum. O da bir ilhamla gelip kondu kapağa. Ama sonrası tıpkı Kün kadar fantastik oldu. Bilgisayarı kapattıktan sonra oturduğum yerde dalıp bir rüya gördüm. Çok sevdiğim bir arkadaşım rüyamda, 'çok uzaklardan gelen' bir zarfın içindeki mektuba bakarak romanın ismini söylüyordu. Uyanır uyanmaz ona bir e-posta attım: Roman bitti. İsmini senin koymanı arzu ediyorum. İstediğin kadar uzun veya kısa olabilir. Saat beşe geliyordu. 10 dakika sonra aradı, uyumuyormuş. Baktın mı gönderdiğim isimlere? diye sordu. Bakmamıştım; uyanık olduğunu nereden bileyim? Yeniden açtım bilgisayarı, bana üç isim gönderdiğini, üçüncüsünün 'Kün' olduğunu gördüm. Avustralya'ya yerleşmiş bir profesyonel fotoğrafçıdan, bir okurkardeşten e-posta almıştım. Kitaplarımı çok sevdiğini, her birinin ona adeta 'ilk aşk' gibi geldiğini ve eğer şu sıra bir kitap yazmayı düşünüyorsam kapak fotoğrafını çekmesi için izin vermemi istiyordu. Kün'ün kapak fotoğrafı da işte Sarp Soysal'ın hediyesi oldu. Kıyıda çer çöp, derinde inci der Mevlana. O, bu dünyanın derinlerdeki incisidir. Soluksuz kalmayı göze alamayan kişi, kıyıda faldırfoş oynayıp çer çöple idare eder; inci toplamak isteyen kişi ise soluksuz kalmayı göze almak zorundadır. Bizim popüler kültür kıyı sıra gezip ayaklarını ıslatadursun, dünya çoktan soyunup o denize daldı gitti. Internetteki bir arama motoruna 'Masnavi' yazın, görün."} {"url": "https://egoistokur.com/sezyum-bir-sey-yasaklanirsa-hemen-ardindan-baska-bir-sey-daha-yasaklani", "text": "Kaan Sezyum ne iş yapıyor diye sorusunun tek bir cevabı yok. Şu sıralar Penguen dergisinde yazan bir mizah yazarı elbette ama aynı zamanda başka birçok şey. Gazeteciliğe Duygu Asena'nın yanında başladı. Ardından internetin ilk bloggerlarından biri olarak tanındı. Markaların sosyal medya için hazırladıkları viral reklamların sevilen yüzü. Onu Kleopatra, Einstein gibi rollerde izlemiş olmanız kuvvetle muhtemel. Küçük Hesaplar dizisinde senarist ve oyuncuydu. Uzun zamandır Kök grubunun davulcusu. Danslı mekanların müdevimlerinin iyi bildiği DJ Sarıyılan da ondan başkası değil. Sezyum'la bütün bunları ama en çok da yasakları konuştuk... Neden derseniz, şu sıralar benim ruh halim en çok bu yasaklar meselesine takık. O da röportaj boyunca bana itiraz etmedi. Böylece en sevmediğimiz şey bu röportajda esas konumuz oldu. Bugüne kadar Levent Kırca mizahı diye bir şey vardı televizyonda, öteki tarz işlere pek yer olmazdı. Konvansiyonel mizahın artık televizyonda değişme emareleri gösterdiğini görüyoruz. Nihayet güzel şeyler de oluyor. İşler Güçler diye yeni bir dizi var mesela, hepimiz onu seyrediyoruz. Deli gibi gülmüyorum ama yeni ve farklı buluyorum. Satır aralarında bunlar vardı, evet. Mesela kredi kartı, adama sevgilisi olarak görünüyordu bir bölümde, Dokun bana, kullan beni, harca falan diyordu. Bu hem komik bir şeydi, hem de söylediği bir söz vardı. Önce geceyarısına aldılar, sonra da zaten bize yazdırmamaya başladılar. Bak, bu kış Viyana'ya gitmiştik. Yaşasın, birkaç gün bile olsa internette yasaklı sitelere bakabileceğim diye acayip sevinmiştim. Ama dolaşamadım. Yok, gireceğim adresleri unutmuşum, düşünsene. Sansür böyle fena ve tehlikeli bir şey işte, insanın zihnini boşaltıyor. Unutmamak lazım, bir şey yasaklanırsa, hemen ardından başka bir şey daha yasaklanır. Bizde zaten neyin yasak olduğu da belli değil. Transseksüellerin forumu vardı, kapatmışlar. Halbuki Adana'dan, başka illerden birbirlerine Büyük boy kadın ayakkabısı nerede bulabilirim? gibi sorular soruyorlardı. Ama eşcinselsen, git. Alevi'ysen, git. Kürt'sen, git. Saçın farklıysa, git. Dinlediğin müzik herkesin zevkine uygun değilse, git. Kadınsan... Eh, o zaman gitmesen de olur, nasılsa biz seni ezeriz. Böyle bir ülkemiz var. Problemlerimizi dövüşerek değil, birbirimizle konuşarak, anlaşarak çözeceğimiz unutuluyor. O yüzden sosyal medyayı önemsiyorum. Penguen'i çok seviyorum ama bir an önce politik yazılar yazmayacağım günler gelsin istiyorum. Ne bileyim, keşke Ulaştırma Bakanı'nın adını bilmesem. Uygar ülkelerde bakanlar işlerini yapar, insanlar da onların adlarını falan bilmez, ne yapmak istiyorlarsa öyle sürdürürler hayatlarını. Bilgisayarın başına geçince, her gün şahit olduğumuz şiddet, yaşadığımız problemler üşüşüyor kafama ve hep istediğim gibi sadece komik yazılar yazamıyorum. Kurşun yerden sekti diye açıklama yaptılar bir ölüm için geçenlerde. Nasıl olmuş, bir türlü gözümün önüne getiremedim. Bu Türkiye'nin yerleri de çok acayip, değerini bilmemiz lazım. Bizdeki bloglara baksana, ya etek bluz, ya da nail art fotoğrafları koyuyorlar. Geri kalanlar da yediklerini içtiklerini, gittikleri konserleri yazıyor. Bunlardan bir şey çıkmaz. Tabii bir tür politika internette yok değil. Mesela Atabase diye bir site var, oradaki görsellere bakınca Türkiye'de estetik duygusu denen şeyin ne kadar az gelişmiş olduğunu anlıyorsun. Sonra Spekteküler Şehir Heykelleri'nde her ilden heykel fotoğrafları görüyorsun. Meyveler, sebzeler, bal arıları, köfteler... Politika deyince fikir üretmeyi değil, taraf olmayı anladığımız için daha fazlası zor gibi Utanç Duyduğum Haberler diye bir blog açacaktım, içim kaldırmadığı için vazgeçtim. Bütün o şiddet, tevacüz haberlerine baktıkça sen de kötü bir insan oluyorsun, çünkü şiddete karşı toleransın yükseliyor, daha tahammüllü biri haline geliyorsun. Madde bağımlıları gibi... Artık neye şaşıracağız ki, hiçbir şey sıradışı değil. Bisiklete binmek ve davul çalmak. Bisiklet çok ilkel bir mekanizma ama bence en uygar ulaşım aracı. Gitarda Cem Ömeroğlu, basta Kerem Tüzün, bir de ben. İkisi de dünya çapında adamlar. Kurban'la, Nekropsi'yle acayip işler yapıyorlar. Parçalarımız thrash metalden Anadolu ezgilerine, progresif rock'tan dans beatlerine uzanıyor. Yakında albüm çıkarıyoruz. Onu kaydettikten sonra ölsem, rahat giderim gibi geliyor bana. Evet ya, skadan giriyorum, saykedelikten çıkıyorum. Ajda Pekkan'dan Apex Twin'e, Daft Punk'tan, Zeki Müren'e sevdiğim her şeyi çalıyorum. Daha hızlı çal dediklerinde bozuluyorum biraz. Çaldığım mekanlar normalde bana uygun yerler değil, fazla kalabalık. Cimri sayılırım, bir bardak biraya 20 lira veremem. İçkiye para vermemek için ara sıra DJ'lik yapıyorumdur belki."} {"url": "https://egoistokur.com/shakespeare-hakkinda-bilmek-istediginiz-her-se", "text": "Shakespeare Kitabı, şairin neredeyse esrarengiz bir biçimde ortaya çıkarak ilk metinleriyle Londra sahnelerini sarsmasıyla başlıyor. (Burada bir yeri var mı bilmiyorum ama gençliğinde ona shakescene/sahnesarsan diye bir mahlas bile takılmış. Kitapta, meslektaşları ve rakiplerinden, bir de tabii Shakespeare'in gerçek kimliğine dair rivayet ve dedikodulardan da bolca söz ediliyor. (Bu kısımlarda kendinizi, 16. yüzyılda geçen bir Görevimiz Tehlike parodisinin içinde hissedebilirsiniz.) Ardından evliliği, çoluk çocuk sahibi oluşu ve bir aile babası olmayı seçerek sahneleri terk edişine kadar geçen süre içindeki özel hayatı geliyor... İlk oyunlarını bugün için sefih sayılacak eğlence yerlerinde sahnelemesi, oyunlarındaki kadın rollerini dönemin yasaları gereği mecburen erkekler oynadığı için sürekli olarak kadın karakterlerinin erkek kılığına girmesini gerektirecek hikayeler yazması gibi enteresan detaylar da var. Özetle sırf benim kütüphaneme değil, sizinkine de yakışır... Bir eleştirmen, Shakespeare'in eserlerine aşık olmak için şahane fırsat diye yazmış, katılıyorum. Shakespeare'in büyük olduğunu söyleyenlere hiçbirimiz itiraz etmeyiz ama Onu büyük yapan şey nedir? diye sorulsa verecek bir cevabımız olmayabilir. O yüzden bu kitaptaki bilgiler yüzeysel bile olsa çok önemli. Neticede buluşları sayesinde sadece metinlerde değil oyunculukta, oyun müziklerinde ve özel efektlerde de devrim sayılacak işler başarmış bir sanatçıdan söz ediyoruz. Kesinlikle oyuncu dostu bir yazardı. Al Pacino'dan Michelle Pfeiffer'a, Kevin Spacey'den Tim Roth'a birçok oyuncu en iyi performansını onun eserlerinde sergiledi. Her türde ürün verebildi. İyi bilinen trajedi ve komedilerinin dışında tutkulu yahut romantik aşk hikayeleri, polisiyeleri hatta felsefi metinleri var. Hep başucumda duran sonelerini ise konuşmayalım bile. O kadar büyük bir söz ustasıydı ki seyircisini herhangi bir fikre ikna etmesi zor olmuyordu. Ayrıca sadece edebiyat ve felsefe alanlarında değil, tıptan kimyaya neredeyse bütün disiplinlerde engin bilgi sahibiydi. Söylememe gerek var mı biliyorum ama simyadan falan da anlıyordu. En önemli özelliklerinden biri de, günlük hayatın küçük ayrıntılarını işlerken bile cilt cilt felsefe kitabından daha fazla söz söylemesiydi. Edebiyat kuramı üzerine yazdıklarıyla tanıdığımız Terry Eagleton, Shakespeare adlı kitabında bu kez ölümsüz oyun yazarının eserlerini inceliyor. Marksizm'den psikanalize, feminizmden göstergebilime çok geniş bir kuramsal yelpazeye dayanan arka planıyla Terry Eagleton'ın Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi'nden çıkan Shakespeare incelemesi, hem tiyatrocular hem de edebiyat kuramlarıyla ilgilenenler için önemli bir başvuru kaynağı niteliğinde. Mina Urgan'ın Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Shakespeare ve Hamlet kitabı Shakespeare'in yaşam öyküsünün yanı sıra soneleri ve bütün oyunları, özellikle de Hamlet üzerine ayrıntılı bir edebiyat eleştirisi içeriyor. Yazarın Bir Dinozorun Anıları ve Bir Dinozorun Gezileri adlı eserlerini okuduysanız Orhan Pamuk'a hak vereceksiniz. Zira Pamuk, Mina Urgan'ın sesi, çok iyi bildiği bir konuda çok iyi bildiği bir iki yakınıyla rahat rahat konuşan birinin sesidir diyor. Shakespeare'in yüzyıllar önce yazdığı oyunlar günümüzde de ilgi görmeye devam ediyor. Eğitimciliğinin yanı sıra ülkemizin önemli tiyatro insanlarından biri olan Prof. Dr. Özdemir Nutku, İş Kültür Yayınları'ndan çıkan Shakespeare Sözlüğü için bu büyük oyun yazarı ve şairin bütün oyunlarını ve şiirlerini taramış, 20.000'e yakın sözcüğün Türkçe karşılıklarını örneklerle vermiş. Nutku'nun Shakespeare Sözlüğü halen bu alandaki en kapsamlı sözlük."} {"url": "https://egoistokur.com/shakespeare-kediler", "text": "William Shakespeare Hırçın Kız'dan Fırtına'ya, IV. Henry'den Macbeth'e, Venedik Taciri'nden Hamlet'e, Romeo ile Juliet'e kadar yazdığı oyunlarda kedilerden tam 44 kez bahsetmiş. Bu 44 kedi bahsinde, büyük oyun şair ve yazarının, insan ruhunu tanıdığı kadar kedi tabiatını, yani kedilerin alışkanlıklarını, anatomilerini, sevdikleri ve sevmedikleri şeyleri, ellerinden gelenleri ve gelmeyenleri çok iyi bildiği belli oluyor. Şimdi bile hasta yatağımda okutmayı başardı. Ama tabii ondan önce en büyük teşekkür size. Yine berbat bir haldeyim ve yine egoist okur yetişti imdadıma. O kadar güzel şeyler buluyorsunuz ki bu biraz da kendi ruhunuzun yansıması. Isıtıyor. Gülümsetiyor. Kuvvet veriyor."} {"url": "https://egoistokur.com/shakespearein-titremesi-orwellin-oksurug", "text": "Evleri, bahçeleri, çalışma odaları, yatak odaları, yetmedi çalışırken atıştırmayı sevdikleri yiyecekler; edebiyatçıların özel hayatlarına dair merakımız hiç geçmeyecek gibi. Bu konularda arka arkaya kitaplar çıkıyor. Ama bence en enteresanı bu elimdeki, yani Shakespeare'in Titremesi, Orwell'in Öksürüğü. Konu? Bildiniz: Büyük yazarların hastalıkları ve tedavi süreçleri. Jack London'ın ruhundaki fırtınalar, Jonathan Swift'in saplantılı temizlik düşkünlüğü, James Joyce'un geçirdiği sayısız göz ameliyatı, William Shakespeare'in antibiyotiğin henüz keşfedilmediği bir çağda frengiyle mücadelesi... Herman Melville, John Milton ve George Orwell gibi devlerle devam eden kah eğlenceli, kah üzücü anedotlar. Shakespeare illüstrasyonu, Ethem Onur Bilgiç'in hazırladığı afişten detay. Londra Köprüsü harikulade ve acayipti, şaşaalı binalarla çevrili heybetli bir yapı. İç rahatlığıyla konutların altındaki karanlık, klostrofobik tünele girdi. İçeride, ardı arkası kesilmeyen bir gürültü yükseliyordu: Kadim iskelelerin arasında yükselen sular karaya hücum ediyor; su çarkları gıcırdıyor; çıraklar dövüşüyor; arabacılar geçiş hakkı için tartışıyor; kör kemancı kemanını çalıyordu; kesilsinler diye Eastcheap'e, mezbahaya giden koyunlar yolda meliyordu. Köprünün siperinden çıktı ve diğer taraftaki acı veren güneş ışığına çıktı. Kaval kemikleri zonkladı ve kasları acıdı. Kendine rağmen, kafasını kaldırıp köprünün sonundaki vatan hainlerinin mızraklara geçirilmiş kafalarıyla süslenmiş muazzam taş geçide baktı. Sırıtkan kafataslarında hala küflenmiş et parçaları duruyordu; tarazlanmış, yoluk saçları güneş ve yağmurdan ağarmıştı. Southwark'ta, havlayan çoban köpeklerini ve Bear Garden'da kalabalığın uğultusunu işitti. Bir direğe zincirlenmiş, köpeklerle kışkırtılan ihtiyar ayı Sackerson'ın böğürüşünü, pençeleriyle saldırışını canlandırdı gözünde. Gözüne ilişen ara sokaklardan birinde oynayan yırtık pırtık giysili çocuklar içini eve dair endişelerle ve bir yalnızlık ve utanç sızısıyla doldurdu. Sıra sıra dizilmiş genelevlerin önünde çökük burunlu ve bacakları yara içinde leş gibi bir dilenci kadın gördü. Kerhanelerde yıllar süren sadık hizmetine karşılık, frengiden ölsün diye sokağa atılmıştı. Korku dolu bir ürpertiyle tüyleri diken diken oldu ve bakışlarını kaçırdı. Kafası zonkluyor; kendini sersem ve aptal gibi hissediyordu. Rezil durumdaki evlerden oluşan bir labirentin içinde dönüp duruyordu ki, gideceği yer karşısına çıkıverdi. Bir hizmetli onu aşağıya giden merdivenlere yöneltti. Ozan, leş gibi sülfür kokusu yayan sıcak bir mahzene doğru indi. Geniş bir fırın odayı yanıp sönen turuncu ışıklarla dolduruyordu. İnleyen adamların terli kafaları geniş tahta küvetlerden dışarıya çıkmıştı. Demir maşalar taşıyan soluk benizli ve sıska bir adam odanın içinde koşuşturuyor, bir kapağı açıp küvetleri sıcak tuğlalarla besliyordu. Tuğla yığınlarının üzerine sirke döktü ve terden parıldayan adamları inletip sarsan keskin bir buhar yükseldi. Doktor ansızın Will'in hemen yanında belirdi, onu irkiltti. Özenle kesilmiş keçi sakalıyla şık ve gösterişliydi. Rahatlatıcı bir şekilde gülümsüyor olsa da, ozan doktorun mesafeli durduğunu fark etmişti. Hekim, teskin edici, kibar bir sesle, tedaviyi açıkladı: Bağırsakları boşaltmak için kuru erik kompostosu; hazmı kolaylaştırmak için taze etler; hastalığı deriden arındırmak için zencefil ve terleme küveti. Doktor önemsiz yan etkilere karşı uyardı: Denetimsiz salya artışı, ağız kokusu, dişeti kanaması, ürperti ve titremeler. Yine de ümitsiz hastalıklar ümitsiz çareler gerektirirdi, elbet. Shakespeare bir avuç dolusu gümüş akçe uzattı. Hekim eldivenli eliyle bu paraları aldı, dikkatle inceledi ve yapmacık bir gülümsemeyle cebine koydu. Will'i muazzam ocaktaki tuğlalarla ilgilenen sıska, benzi atık adama yöneltti. Ozan yeniden dönüp baktığında, doktor gözden kaybolmuştu bile. Ozan soyundu ve teni pul pul lekelerle kaplı halde, utanç içinde dikildi. Endişeyle küvetin bir tarafından tırmandı ve yan tarafa çivilenmiş kalasın üzerine oturdu. Bu kalasın altında kalan küvetin tahta dibi çıkarılmış, geriye topraktan bir çukur bırakmıştı. Bu acayip, sıska adam sarsak hareketlerle küvetin üzerine ağır bir kapak kapattı, ancak şairin kafasına yetecek kadar geniş bir boşluk kalmıştı. Sonra küvetin alt tarafındaki kapağı itip açtı ve şairin ayaklarının altına sıcak, metal bir plaka yerleştirdi. Plakanın üzerine kırmızı bir toz attı. Toz, tıslayan dumanlarla pis kokulu çiçekler açarak yok oldu. Doktorun adamı bunu defalarca yineledi, ta ki Will öğürmeye başlayana kadar. İnce, metalik bir toz bedenini kapladı. Sıska adam oturağın altındaki çukura sıcak tuğlaları yığdı ve onları sirkeyle ıslattı. Asitli buhar dalgaları yukarıya doğru yükselirken, ozan titreyip terlemeye başladı. Bu hafta çok da hoş bir hafta olmayacaktı. Shakespeare hakkında öyle çok fazla şey bilmeyenler bile oyunlarını kimin yazdığı konusundaki tartışmadan haberdardır. Lafını sakınmayan uçuk bir azınlık geçmişi Shakespeare gibi olan bir adamın böylesi bir edebi dehaya sahip olmasından şüphe duymakta ve oyunlarının aslında her nedense isimsiz kalmayı yeğleyen bir aristokrat tarafından yazıldığını düşünmektedir. Bu düşünce züppece ve yersiz iki varsayıma dayanır: İlki, mükemmel yazabilmenin büyük ölçüde eğitimli olmayı gerektirdiği; ikincisiyse, yaratıcılığın varlık ve refaha bağlı olduğu varsayımıdır. Gerçeğin bunun tam aksi olduğu söylenebilir. Birçok müthiş yazar büyük ölçüde kendi kendini eğitmiştir veya üniversiteye gitmemiş ya da okulu yarıda bırakmıştır. Üstelik bir miktar gençlik acısı, fantezi ve hayal gücü üzerinde etkili bir uyarıcı görevi görerek yazara yardımcı olabilir. Müthiş yazarlarda sıkça rastlanan biyografik bir özellik de, maddi bir felaket, ebeveynlerden birinin ölümü ya da başka bir travmayla güvensiz hale gelen bir ergenliğin takip ettiği mutlu bir erken çocukluk dönemidir. William Shakespeare için de aynı durum geçerlidir. Shakespeare, Nisan 1564'te, Stratford adlı bir pazar kasabasında doğmuştur. Annesi Mary hakkında neredeyse hiçbir bilgi olmasa da, babası hakkında epeyce şey bilinmektedir. John Shakespeare, Falstaff'ın kıvrak zekası ve hovardalığı, Kent'in inatçılığı ve sadakati; Lear'in zayıf muhakeme gücünün bir birleşimidir. Eldiven ticaretinden meşru, tefecilik ve karaborsa yün ticaretinden yasadışı bir servet edinmiştir. Hemşerileri onu bugünkü belediye başkanına benzer bir makam olan muhafızlık görevine getirecek kadar çok sevmişlerdir. Fakat, John yasalarla ters düşüp parasının ve topraklarının büyük bir kısmını kaybedince, Shakespearelerin örümcek ağlarıyla örülmüş bu refahı William'ın ergenlik yıllarında dağılıverir. Elizabeth dönemi İngilteresi, çağdaş anayasal bir monarşiyle polis devleti olmak arasında gidip gelmektedir. Casuslar ve muhbirler, dini tutuculuk, ticari düzenlemeler ve tekellerden oluşan baskıcı bir sistem dayatmaktadırlar. John Shakespeare yalnızca şaibeli işlerinden ötürü değil, Protestan ayinlerine katılmayı sıklıkla ihmal edip ailesinin kapalı kapılar ardında aslında Katolik olduğunun ortaya çıkmasından ötürü de ağır para cezalarına çarptırılmıştır."} {"url": "https://egoistokur.com/siber-alem-biraz-daha-buyuk-biraz-daha-derin-bir-yalnizli", "text": "Demokrasi bütün görüşlerin açıkça ifade edilebildiği bir yönetim biçimi ya, dünya üzerinde de henüz bu tür bir sistemi eksiksiz bir biçimde oluşturup sürdürebilen bir ülke yok. En azından şimdilik. Bir ülke yok ama bir gezegen var, adına Blogosfer deniyor. Bizde kimsenin haberi olmasa da, blogosfer dünyanın şimdilik en büyük ve en kapsamlı medya gücü. Farkında olmayanları uyarıyorum: Mahremiyet, bireysellik, güvenlik hatta insanlık gibi kavramlara ilişkin algımızı toptan değiştirecek dikizleme kültürü hareketi çoktan başladı. Abarttığımı düşünüyorsanız size günlük hayatımızın parçası olmuş birkaç kelimeyi hatırlatmak istiyorum: Reality TV, YouTube, Myspace, Facebook, Twitter, bloglar, chat odaları, casus yazılımlar, internette dolanan ve milyonlarca kişinin gözdesi haline gelen amatör porno aktiviteleri, tep telefonlarıyla çekilmiş mahrem fotoğraflar... Birileri bizi dikizlerken, biz de birilerini dikizliyoruz sürekli. Dikizleme Çağı'nda bir zamanlar inandığımız, savunduğumuz tüm temel değerler sarsılabilir, sorgulanabilir, değiştirebilir hale geliyor. Hem de biz farkına bile varmadan.. Kitapları Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan Kanadalı medya ve kültür eleştirmeni sosyolog Hal Niedzviecki bu yükselen yeni kültürün insanlığın hayatında neleri değiştireceğini merak ettiği için dijital dünyaya hızlı bir geçiş yaptı. Ve bir yıl boyunca internette yaşadıklarını önce kitap, daha sonra bir belgesel film haline getirdi. Anlayacağınız 2009'a kadar e-posta bile kullanmayan internet beceriksizi Niedzviecki kısa sürede tam bir internet canavarı oldu. Kendine bir blog açarak en derin sırlarını açıkladı, en azından herkesin öyle sanmasına yol açacak kadar çok şey anlattı. Bulabildiği her sosyal ağa katıldı, evde karısıyla yaptıklarını webcam aracılığıyla yayınladı, küçük kızının güvenliği için evdeki dadıyı, hırsızlardan korunmak için arka bahçesini gözetlemeye başladı. Babasının özel hayatını araştırsın diye bir özel detektiflik sitesiyle anlaştı, komşularını gözetledi hatta web'de yayın yapan bir reality televizyon şirketine başvurdu. Hatta internette tanıştığı amatör pornoyla meşgul birkaç çiftle içmeye bile gitti. Dijital medyanın sadece eğlence dünyasını değil günlük hayatımızı, cinselliğe bakışımızı ve politik tavrımızı da değiştirmeye aday sırlarını anlattığı The Peep Diaries adlı kitabı bu yüzden kısa sürede bir fenomene dönüştü. Oprah Winfrey bile geçen yazın kitabı olarak Peep Diaries'i seçti. Bu başarı çok geçmeden yapımcıların da ilgisini çekti ve Sally Blake ile Jeannette Loakman, kameramanlarını, ışıkçılarını ve ses teknisyenlerini alıp Niedzviecki'nin evine yerleşti. Yazarın renkli siber hayatını bu kez dünyayla bir film çerçevesinde paylaşacaklardı. Hal Niedzviecki bu kirli teklifi belki boş bir anına geldiğinden, belki başladığı işi tamamlamayı uygun gördüğünden kabul etmiş olmalı. Kanada'nın Oscar'ı sayılan Gemini Ödülü'yle mükafatlandırılan The Peep Diaries adlı belgesel sonuç olarak kendimizi ve çevremizdekileri gözetlemekten ne büyük haz aldığımızı ortaya koymayı başardı. Niedzviecki ise bu kadar yoğun gözetleme aktivitesinin karşılığında ne elde ettiğimiz sorusuna biraz daha büyük, biraz daha derin bir yalnızlık cevabını veriyor. Manasız ama bazıları bundan zevk alıyor. Birkaç sarsıntılı dönem geçirdik. Zaten dijital kültürün yoğun hissedildiği her evde bu tür fırtınalar yaşanıyor sanırım. Tanıştıklarımdan bazıları herhangi bir iletişim kırıntısı uğruna hayatlarını verebilecek tipler. Özellikle Kuzey Amerika'da insanlar gerçekten çok yalnız, üstelik yalnızlık bulaşıcı bir hastalık gibi hızla yayılıyor. Kitabımda sözünü ettiğim Malloreigh gibi çıplak fotoğraflarını internetten yayınlayarak ünlü olmayı isteyenler gerçekten çok ama çok yalnız insanlar. Takipçilerinden birinin onları kurtaracağını umuyorlar. Malloreigh her gün binlerce e-posta alıyor ama hiçbiri yalnızlığını, mutsuzluğunu dindiremiyor. İletişim arzusuyla şohret arzusunun böyle iç içe geçmesi üzücü, çünkü internette ne iletişim kalıcı, ne şöhret... Orada kimse ünlü değil aslında, ünlü olan sadece internetin kendisi. Bir de Facebook ve Twitter gibi markalar. Geri kalan herkes kağıt mendil gibi kullanılıp atılabilen birer ticari ürün. Reality show'larda yaşanan hiçbir duygu gerçek değil. Rol yapmadıklarını sanıyorlar ama aslında öğretilmiş davranış kalıplarına ve yapımcıların manipülasyonlarına uygun davranıyorlar. Fakat reality show'lara katılanlar ne kadar çok rol yaparsa, sonuç gerçeğe o kadar yakın oluyor ve insanoğlunun karanlık yüzü çok net bir biçimde görülebiliyor... Bu programları, özellikle internetten yayınlananları bir süredir kaçırmadan izliyorum. Ne kadar kötüyse, o kadar tatmin olmuş kapatıyorum televizyonu ya da bilgisayarı. Yanlış sebeple izliyor olabilir miyim? Hmmm, bu show'ları izlemenin doğru bir sebebi yok ki zaten."} {"url": "https://egoistokur.com/sibumi-yahut-hakimiyet-pesinde-olmayan-otorit", "text": "Trevanian hem gerçek adını, hem de kimliğini yazdığı romanlara son derece zekice bir şekilde yerleştirmişti. Bir kitabın içinde okunan bir kitabın yazarı olan sinema hocası Rodney Whitaker adı, benim de ilk kez o zaman dikkatimi çekmişti. Bu kez Whitaker'ı araştırmaya başladım. İnternetin ilk yıllarıydı, bense henüz bir araştırma acemisiydim. Gene de bir şeyler buldum. Tahminimi Tempo dergisindeki köşemde yazdım da. Yıl 1994'tü. Ve 1990'ların sonunda Trevanian kendi kimliğini bizzat cümlealeme açıkladı. Bingo! Evet, haklıydım. Yazar, kır saçlı sinema tarihi hocası Rodney William Whitaker'dan başkası değildi. Hani bazı kitaplar vardır -bir türlü elinizden bırakamazsınız. Bırakırsanız, doludizgin, adrenalin yüklü ve haz dolu bir serüveni kaçıracakmış gibi hissedersiniz kendinizi. Her yere o kitabı taşırsınız, sizden ayrıyken serüven devam edip biter diye korktuğunuzdan... İşte Şibumi öyle bir kitaptır. Elinizden bir saniye bile bırakamazsınız. On beş yıl önce falandı, arkadaşım Gülenay Börekçi bahsetmişti Şibumi'den... Derhal gidip aldım ve okumaya başladım... 'Öğrenci hazır olduğunda öğretmen ortaya çıkar sözü'nü tam anlamıyla kanıtlarcasına kendime güven tazelemeye, inancımı bilemeye, kendimi ileriye atacak motivasyonumu sağlamaya ihtiyacım olduğu zamanda geldi kitap elime.... Ve ihtiyacım olan her şeyi verdi bana. Şibumi ve esas karakteri Nicolai Hel, bir 'kahraman'dur, birçok üstün özelliği vardır ama en güzel tarafı bütün bu üstün özelliklerini tamamen insan iradesi, çabası, inancı ve birikimiyle elde etmiş olmasıdır. Azmin zaferini anlatır Şibumi, işte tam da bu yüzden, unutulmazdır, başyapıttır. Trevanian'ın Şibumi'sindeki Nicolai Hel, birçok Hollywood filmindeki üstün nitelikli kahramanlara örnek olmuştur, bunu hiç istemediği halde. Çünkü Amerikalı yazarın Şibumi'si tam Amerikan karşıtı bir romandır, Amerikan kapitalizminden nefretinin kokusu burnunuza kadar gelir. Kitabı okurken elinizden bırakamazsınız demiştim, ama arada elinizden bırakır, yatağa uzanır ve derin derin soluk alarak hikayeyi bütün hücrelerinize yedirirsiniz. Nicolai Hel'in hayalini kurarsınız, onun gibi 'yakın algılama' tekniğine kavuşmayı umut edersiniz, birkaç dil öğrensem dersiniz, uzak doğu sanatlarına merak salarsınız, onun gibi biri olmayı ya da onun gibi bir adamın sevgilisi olmayı düşlersiniz. Her zaman tartışma konusudur ya, 'herkesin yeri doldurulabilir' geyiği, buna hiç inanmadım. Elbette hayat devam eder, birileri gider dünya sahnesinden başkaları gelir ancak özel eserlerin, insanların, yapıtların yeri her zaman farklı olacaktır. Onlar hep kendi özgün ve biricik varoluşlarını sürdürecektir. Bir tane Elvis olacaktır. Bir tane Maradona. Bence Şibumi de öyle bir kitap, biricik, yeri doldurulamaz ve yenisi yazılamaz. Benzerleri çıkabilir ama asla onun özgünlüğünü, soluk kesiciliğini, edebiyata ve insanların hayatına vurduğu damgayı silemez. Asıl adı Rodney William Whitaker olduğu sonradan öğrenilen, karısının isteği üzerine İngiliz tarihçi G. M. Trevelyan'dan apartarak kendisine Trevanian diyen yazarın gizemli, felsefi, insan üstü, kozmopolit roman kahramanı Nicholai Hel bütün gücünü bu karmaşık kültürel kökenlerinden alır biraz da. Zira, Şangay'da doğmuş yarı Rus yarı Alman bir adamdır, üstüne üstlük bir Japon generali tarafından büyütülmüştür. Üstat Oteka San tarafından Go oyununda eğitilmiştir. Baskça dahil yedi dil konuşur. Bir Japon bahçesi vardır. Gurmedir. Silahsız öldürme sanatı üstadıdır. Mağaracıdır, dövüşçüdür, profesyonel terörist avcısıdır, ezoterik seks yapar, 'yakın algılama' konusunda bir numaradır ve bir dönem Amerikan gizli servisi adına çalışsa da azılı bir Amerika düşmanıdır. Nicolai Hel annesinin erken ölümünden sonra bir Japon generali, general Kişikavasa tarafından büyütülür. Kişikavasa küçük Nicolai'yi satrançtan da zor bir oyun olan Go öğrenmesi için Oteka San'ın yanına götürür. Yedi yıl Go çalışan Hel Amerikalıların saldırısı sırasında hem Oteka San'ı hem de büyük aşkını kaybeder. Yedi dil bildiği için CIA'in bir şifreli mesajını çözerek orada işe başlar. Aradan geçen zamanda General Kişikavasa'nın savaş suçlusu olarak mahkemeye çıkarılacağını öğrenir ve onunla temas kurmayı başarır. General, işkence altındadır, onuru kırılmıştır, ölmek onun için kurtuluş olacaktır. Nicolai Hel zor şartlar altında generale ulaşır ve yalnızca iki parmağının arasına aldığı bir kurşun kalemi kullanarak generali öldürüp acılarına son verir. Tutuklanır, hapiste kendini daha da geliştirir, tam bir vecd ve içsel huzur yani Nirvana düzeyine gelebilmeyi öğrenir. Bundan sonraki olayları öğrenmek isteyenler kitabı okusunlar. Şimdiden temin ederim ki hiç pişman olmayacaklar. Kitabın en şahane bölümleri Nikolai Hel'in hocası Oteka San'la konuştuğu bölümler. Şibumi'yi bu kadar özel kılan da bu felsefi yoğunluğun, soluk soluğa okunan bir macera romanı içine yedirilmesi. İnsanın kendine inanma ve aşma ihtiyacı içinde olduğu bir dönemde okunursa müthiş motivasyon sağladığı hatta omuzları dikleştirdiği bir gerçek. Üstelik dili son derece akıcı ve provakatif. Tabiri caizse sıkı gaza getiriyor. İnsan Şibumi'yi elde etmez. Ancak onu keşfeder. Bunu yapabilecek pek az sayıda üstün nitelikli insan vardır. Dostum Otake-San gibi. Bu yazınız vesilesiyle Şibumi'yi tekrar okudum. Diğer sevdiğim kitabı Kasaba ile ne kadar farklı türdeler ama ikisi de anlattıkları hikayeleri ne kadar güzel anlatıyorlar. Yazar isimlerini bilmeseniz tamamen farklı türde yazan yazarlar tarafından yazıldıklarını düşünebilirsiniz. Mutlulukla ilgili son kısım kitabın kahramanlarından Le Cagot'nun sözleri. Bu isim aynı zamanda yazarın mahlaslarından birisiymiş. Hissedilen, ancak bu kadar lezzetli anlatılır. Bence Türkçe çevirisi fena değil ama İngilizce de alabilirsiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/siddetin-mesru-haline-bakip-aglayama", "text": "Dr. Invention lakaplı Jesus Sotes son zamanlarda karşıma çıkan en yetenekli çizerlerlerden. Hele Relatos Salvajes filminden yola çıkarak yaptığı afişe aşık oldum. Canına tak ettiği için kurt postu giymiş bir kırmızı başlıklı kız var afişte. İllüstrasyon Jesus Sotes'in harikulade illüstrasyonlarının yer aldığı sitesi burada. Çoğu kişinin 'şiddet' kavramı üzerinde hemfikir bile olmadığı bir toplumda, böylesine derin ve kapsamlı bir konuda yapılacak tespit, eleştiri ya da önerilerin konuya ancak değinmiş olmak gerçeğini taşıyacağını bilmek suretiyle, naçizane birkaç kelam etmek istiyorum. İstatistiklerin, sadece birer sayıya dönüşmüş kadınlar üzerine söylediklerini anlamaya çalışmak; o sayıların altında ne çok mağdur ne çok kan ne çok gözyaşı ve gerekse de ne çok acı bulunduğunu da görmekle eşdeğer aslında. Bir kan gölünün ortasında durup eli kolu bağlı biçimde olanlara bakmakla da... Kadına yönelik şiddetin, sadece kadınları ilgilendiren bir sorun olduğunu düşünmek ise tamamen safdillik. Kadına yönelmiş her türlü şiddetin alt metninde, gasp edilmiş tüm insani hakların ataerkil düzenin çıkarlarına uygun olarak yeniden kategorileştirilerek üretilmesi ve cinsiyet eşitsizliğinin pekiştirilmesi yatar. Bu eksende, birer toplumsal-kültürel kategori olan erkeklik ve kadınlığın, biyolojik indirgemecilikle değişmez kategoriler olarak yeniden üretilip cinsiyet eşitsizliğinin pekiştirildiğini söylemek pekala mümkün. Biyolojik indirgemecilikle, erkek egemen toplum yapısının tüm ezici olanaklarını kullanarak kendisine haklar yaratmış muktedir eril dil, varolan eşitsizliğe direnen kadını ya da üretim dışına itilerek tamamen edilgenleştirilmiş her yaş ve sınıftan kadını, birer metaya dönüştürerek, birey olma haklarının tümünü, inatla gasp etmeyi sürdürmekte. Aynı sistem içinde, farklı iktidar biçimlerince her an yeniden üretilen şiddet, sadece eğitimsiz kalmış ve üretimin dışına itilip ekonomik özgürlüğü engellenmiş kadını tehdit etmiyor üstelik. Her yaş ve sınıftan kadını, aynı ölçüde tahakküm altında tutuyor: Gecekonduda yaşayan bir kadının, bir gazeteci kadının ya da profesör bir kadının aynı şiddete maruz kalması çok rahat bir biçimde gerçekleşebiliyor. Hal böyleyken, bu muktedir eril dile karşı, eşitlenmesi gereken bir güç dengesini kurmak bu anlamda gözüme gerekli görünüyor. Öncelikle yıllardır bunun mücadelesini veren kadın örgütlerinin, bunca travmanın, gaspın, yaralanmanın, intiharın ve ne yazık ki ölümle sonuçlanan binlerce ''insan'' olmaktan utandıran olay karşısında, daha sıkı bir dayanışma içerisinde olması gerekliliği artıyor tabii ki. Kadın örgütlerinin ve sivil toplum kuruluşlarının, dünyanın her yerinde daha güçlü bir dayanışma ağı kurarak, ciddi bir iletişim ve takip alanı yaratması; kazanılmış hakların geliştirilmesi, yeni haklar elde edebilmek için daha fazla organize olunması, farkındalık ve duyarlık derecesinin artırılması için; daha çok kadında ve erkekte, soruna dair bilinci üst seviyeye çıkarmak adına acil önlemler alınması gerekiyor. Sonrasında devlet denen aygıtın, kurumlara olan inançsızlığı gidermek adına sıkı tedbirler alarak, kurumları ve yasaları ciddi bir biçimde gözden geçirmesi, geliştirmesi, yasaların işlerliğini denetlemesi ve takibini yapması, yeni yasa ve yaptırımların önünü açması ve de artık sorunu öteleyip derinleştirmekten vazgeçmesi şart. Hiçbir türlü cepheleşmeye sıcak bakmayan bir insan olarak, soruna cinsiyetler ötesi bir alandan bakmayı arzu etmeme rağmen, yaşananlara bu kadar sıklıkla tanık oldukça ve de erkek egemen sistemin arketip erkek modelleriyle karşılaşmayı sürdürdükçe, soruna kadın olarak bakmayı; taraf olmayı tercih ediyorum. Buna rağmen, akılda tutulması gereken bir diğer durum, şiddetin uygulayıcısı erkeğin, bilinçlendirme ağı içerisinden dışlanarak, çözüm alanından uzaklaştırılmasının kimseye bir yarar sağlamayacağıdır. Sonuçta aynı erkeğin, yine aynı kadının çocuğu, kocası, babası, kardeşi, sevgilisi, akrabası olma gerçeği ile yaşıyoruz. Şu da var ki, üretim araçlarını egemenliği altına almış, kadını toplumsal-iktisadi yapıdan ve üretim ilişkilerinden öteye itmiş, edilgenleştirmiş aynı erkeğin, sorunun artık kendi sorunu da olduğunun ayırdına varması gerekiyor. Çünkü o kadar görünür ki, bu şiddet sarmalı, sadece kadınlar değil, erkekler üzerinde de ciddi baskı oluşturuyor. TV kanallarında demeçler verip ''Büyük Türkiye'' çığlıkları atmanın da etik bir tarafı olmalı diye düşünüyorum. Burnunun dibinde yaşanıp duran bunca travma, yaralanma, intihar ve cinayete sözde müdahale etme biçimiyle kayıtsız kalan işgörmez bir hükümet anlayışının, büyüklük böbürlenmesi içinde olması hiç de anlamlı değildir. Kadına yönelik şiddetin meşrulaşmış haline dur demek gerekliliğinin, özelde Türkiye, genelde de dünya ölçeğinde önemini kavramaktan bu kadar mı uzağız? Kız kardeşlerimin, ne ağabeyi ne babası ne kocası ne çocuğu ne de akrabası tarafından işkence görmesini, ne de ölüme zorlanmasını ya da öldürülmesini kabul edebilirim. Asla! Bir kültür edebiyat dergisinde yer alacak bir yazı için zaman zaman ses tonu yükselmiş bir yazı yazdığımın farkındayım. Fakat kadına yönelik cinayetlerin yedi yılda % 1400 arttığı; yedi yılda öldürülen kadın sayısının 4063 olduğu bir ülkede yaşayan, herhangi bir vatandaş, birey, kadın olarak belli bir öfkeye sahip olmanın çok doğal ve gerekli olduğuna inanıyorum. Bir toplumdaki kadının gelişmişlik düzeyi, o toplumun gelişmişlik düzeyinin ciddi bir aynasıdır. Eşit işe eşit ücret aldığı, yaşamına dair her türlü kararı kendisinin verebildiği, bir meta olarak değil insan olarak görüldüğü, üretime katılarak kendi ayakları üzerinde durmayı başarmış her kadının taşıdığı bilince ve güce tüm toplumların ihtiyacı vardır; olmalıdır. Çünkü kadın, kazandığı bilinçle, kadınlık rollerinin hepsini daha doğru değerlendirecek, haklarını çok daha iyi bilecek, elbette ki hakları için mücadele vermekten vazgeçmeyecektir. Onunla yaşayan koca, karşısındakinin de bir insan olduğunun ayırdına varacak, onun yetiştirdiği erkek çocuğu, seçtiği eşe, sevgiliye, kız kardeşine, aile kurduğunda kız çocuğuna nasıl davranması gerektiğini çoktan öğrenmiş olacaktır. Ve yine aynı erkek, bilinçlenmiş kadın sayesinde, aile denen kurumda herkesin eşit hakları olduğunu, ailenin toplumun en küçük birimi olarak, koca bir toplumu, koca bir devleti ve son tahlilde koca bir dünyayı nasıl değiştirip geliştirebilme gücüne sahip olduğunu görme şansı yakalayacaktır. Bu anlamda, bir kadın olarak da bir şair olarak da düşüncem ve bakış açım aynı değişmez yalınlıkta ve hassasiyettedir. Didem Madak, Pulbiber Mahallesi, Metis Yayınları; İstanbul; 2007, s.21."} {"url": "https://egoistokur.com/sifir-birbirimizi-iyilige-nasil-ikna-edecegi", "text": "Yakın arkadaşlarımdan biriyle konuşuyoruz. Daha doğrusu o içini döküyor, ben dinliyorum. Bana göre derdi dert değil, onun içinse mesele büyük... Etrafımdakilerin benden söz ederken 'dünyanın en iyi insanı' gibi şeyler söylemesine bozuluyorum diyor. Dünyanın en iyi insanı değilim, kötü de olabilirim. Sanki kötülük bir meziyetmiş, iyilik de tatsız tuzsuz, küçük düşürücü, demode bir şeymiş gibi. Aklıma verdiği röportajda, İyilik satmıyor. Ne kadınlar seviyor iyi insanı, ne sektörde seviliyorsun, hiçbir şey yapamıyorsun, öyle oturuyorsun diyen Nejat İşler geliyor. Ünlü aktörün ve arkadaşımın yakınmalarında bir haklılık payı olabilir mi? Zira Ayrıntı Yayınları etiketli Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıkılma Üzerine ve Metis Yayınları'ndan çıkan Tekeşlilik, Kaçırdıklarımız gibi kitaplarıyla tanıdığımız psikanalist Adam Phillips'in İyilik Üzerinesini karıştırırken de benzer şeylere rastlıyorum. Bütün büyük dinlerin, felsefelerin temelinde iyilik vardır, bizi başkalarına ve dünyaya karşı şefkatli, yardımsever olmaya yönlendirirler diyen yazar, iyiliğin kısa tarihi denebilecek kitabında derin bir çelişkiye de vurgu yapıyor ve iyilik dediğimiz şeyi içten içe sevimsiz hatta tehlikeli bulduğumuzu anlatıyor. Bakmayın siz ortalığı kaplayan iyilik, güzellik, farkındalık kitaplarına... Phillips'e göre, iyilik üzerine konuşmayı, dinlemeyi seviyoruz ama iş pratiğe gelince durum değişiyor: Çoğu zaman kendimizi yapabileceğimiz küçük iyiliklerden mahrum bırakıyor, dahası bize iyilik edenlere karşı şüpheci yaklaşıyoruz. Kötülük üzerine yazılmış en çarpıcı kitaplardan biri olan Say Yayınları etiketli Şeytan Etkisinin yazarı Philip Zimbardo'ya bakılacak olursa, kötülüğü seçme sebeplerimiz muhtelif. Birçok şey insanlara kötülük yaptırabiliyor. Belki takım oyununda öne çıkmak istiyor, belki düzene ayak uydurmak gerektiğini hissediyor, belki hayranlık duyulmaya ihtiyaçları duyuyorlardır. Belki de, neden olmasın, dışlanmamanın tek yolu budur gibi geliyordur onlara diyor Zimbardo. İyiliğin de tıpkı kötülük gibi öğrenilebilir ve bulaşıcı bir şey olduğunu söyleyen, yani insanların değişebileceğine inanan Zimbardo'nun haklı olmasını umarak Victor Hugo'nun İş Kültür Yayınları'ndan beş cilt olarak çıkan muhteşem Sefillerini yeniden okumaya karar veriyorum. Victor Hugo 19'uncu yüzyılın en önemli eserlerinden sayılan romanı Sefillerdeki Jean Valjean karakterini, arkadaşı olan ama aynı zamanda hayırseverliğiyle tanınan bir işadamı olan eski mahkum Eugene François Vidocq'un hayatından esinlenerek yazmış. Romandaki bazı bölümler doğrudan bizzat Vidocq'un yaşadıklarıymış, bazı bölümlerse iş adamının Hugo'ya gönderdiği mektuplardan kelime kelime aktarılmış. Bu çok karakterli, çok hadiseli ve karmaşık kurgulu roman tabii ki Jean Valjean'dan ibaret değil, yine de onunla ilgili unutulmaz başlangıç bölümlerini hatırlayalım. Ekmek çaldığı için 19 yıl yatan kürek mahkumu Jean Valjean hapisten çıktığında sabıkalı geçmişi yüzünden kimsenin ona iş vermeyeceğini anlar. Üstelik herkes ona kötü davranmaktadır. Sadece bir piskopos tek geceliğine onu evinde konuk eder. Valjean hapiste olduğu dönemde iyi duygularını o kadar yitirmiştir ki ona şefkat gösteren piskoposun evinden değerli gümüş takımları çalmakta sakınca görmez. Birkaç saat sonra polis tarafından yakalandığındaysa şaşırtıcı bir şey olur: Ev sahibi polise bütün bu değerli malları Valjean'a kendisinin verdiğini söyler, dahası eski mahkuma iki de gümüş şamdan hediye eder. Yalnız kaldıklarında biraz konuşurlar. Piskoposun tek isteği, Valjean'ın elindekileri satarak elde edeceği parayı namuslu biri olma yolunda harcamasıdır. Olay, karakterin hayatında bir dönüm noktası olur; başka bir isim alarak iş bulur, çok çalışarak zengin ve sevilen biri olur hatta belediye başkanı bile seçilir."} {"url": "https://egoistokur.com/sihire-benzer-bir-bilim-dali-noeti", "text": "Bunu niçin yapıyorlar? diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Dan Brown, Kayıp Sembol adlı kitabında kadın kahramanı noetik bilimci Katherine Solomon'un ağzından bu sihire benzer bilim dalına dair birçok ayrıntılı bilgi veriyordu. Özetle, zihnimizin kullanılmayan bölümlerinin taşıdığı potansiyeli henüz hiçbirimiz bilmiyorduk. ABD'de Kaliforniya'daki Noetik Bilimler Enstitüsü'nün, Princeton Normalötesini Araştırma Mühendisliği Laboratuarı'nın ve başka birçok büyük bilim kurumunun yürüttüğü araştırmalara göre, insan düşüncesi doğru bir şekilde kullanılırsa fiziksel kütleyi etkileme imkanına sahipti. Üstelik bunu illüzyonistler ya da şarlatanlar değil, hep aynı sonucu veren doğruluğu ve güvenilirliği kanıtlanmış bazı araştırmaları yürütmüş yahut yürütmekte olan bilim adamları söylüyordu. Çok uzun zamandır sürdürülen bazı araştırmaların sonucunda keşfedilen bulgular şoke ediciydi diye anlatıyordu Dan Brown, kitabında. Buna göre, bilinç soyut bir şey değil, fiziki olarak ölçülebilecek, yüksek enerjiden oluşan bir tür maddeydi ve insanların bilinçlerini bir araya getirerek muazzam bir güç oluşturmaları, dahası bu güçle dünyayı değiştirmeleri mümkündü. Brown kanıt olarak gazeteci ve noetik yazarı Lynne McTaggart'ın The Intention Experiment adlı kitabında anlattıklarını gösteriyordu. McTaggart, zihinsel güçlerini birleştirerek maddeyi değiştirmeye çalışan kişileri toplayıp internet tabanlı dev bir deney zinciri başlatmıştı. Dünyanın dört bir yanından, birbirini hiç görmeyen binlerce kişinin katkısıyla 10 küsur yıldır sürdürülen deneylerin sonuçları büyüleyiciydi. Bunları okuyunca vakit kaybetmeden ben de Lynne McTaggart'ın sitesine üye oldum. Facebook ve Twitter'ın spiritüel daha doğrusu noetik karşılığı denebilecek bu sitede yazılıp çizilenlere, dönen sohbetlere göre, insan zihni şimdilik küçük adımlarla da olsa her şeyi değiştirebilecek güçteydi. Laboratuvarda kontrollü biçimde bölünen hücrelerin davranışlarını, farklı biyolojik sistemlerin senkronizasyonunu, gönüllü deneklerin bedenlerindeki kimyasal reaksiyonları değiştirmek mümkün olabilmişti. tesadüf faktörü de göz önünde bulundurulabilirdi elbette ve bulundurulmalıydı, yine de McTaggart iddialıydı: İnsan düşüncesi ve irade gücü fiziki dünyayı hakikaten değiştirebilir, mesela hastalıkları iyileştirebilir ya da şiddeti engelleyebilirdi. Daha da enteresanı, her konuda olduğu gibi aramızdan bazıları doğuştan yetenekli de olsa niyet, aslında öğrenilebilen ve geliştirilebilen bir beceriydi. Zihnin fiziksel dünyayı etkileme yetisi, meditasyona benzer birtakım egzersizlerle güçlendirilebilirdi. Çigong ustalarından, Budist rahiplerden ve usta şifacılardan zihin gücünü kullanma konusunda öğrenecek çok şey vardı. Zihnini kullanmayı iyi öğrenmiş insanlardan oluşan küçük gruplar da olağanüstü işler başarabiliyor. Bugüne dek 90 ülkeden binlerce insanın zihin gücünü birleştirerek 16'sı başarılı toplam 19 deney gerçekleştiren theintentionexperiment. com'un birkaç yıl önce uzaktan da olsa izleme şansı bulduğum bir deneyi sudan şarap yapma girişimiydi. Tabii, bu aslında sadece esprili bir ifadeydi. McTaggart'ın söylediğine göre, deneylerde kişiler yani zihin sayısı en önemli etken değil. Zihnini kullanmayı iyi öğrenmiş insanlardan oluşan küçük bir grup da olağanüstü işler başarabiliyor. Deneyleri Arizona, Pennsylvania ve California üniversitelerinin yanı sıra Avrupa'daki üniversiteler de destekliyor. Katherine Solomon: Kayıp Sembol'ün kahramanlarından. Kısa siyah saçlı, 50'li yaşlarda bir noetik bilimci. Bilinç bilimi de denebilecek bu konuda çok satan iki kitap yazmış. Bilim ve spiritüellik arasındaki köprüyü yeniden inşa etmeye çalışıyor. Küp adını verdiği dev bir laboratuvar kurmuş. Kayıp Sembol'deki olayların bir kısmı bu gizemli laboratuvarda geçiyor. Noetik yazarı Lynne McTaggart'a hayran. Lynne McTaggart: Kısa siyah saçlı, 50'li yaşlarda bir noetik bilimci. 2001: Bir Uzay Macerası'yla hatırlayacağınız Arthur C. Clarke gibi efsane isimlerin hayranlığını kazanmış. Clarke, McTaggart için, Evreni anlamak isteyenler için çok önemli bir bilim insanı, dikkatle takip edilmeli diye yazmış. Alan ve Niyet Deneyi adlı iki kitabı var. Alan'da zihnin fiziksel evreni etkileyip değiştirme gücünü anlatıyor. Niyet Deneyi'nde ise bu bulguların hayatımızı nasıl etkileyeceği üzerine yoğunlaşıyor, hatta günlük egzersizler veriyor. Meşhur Secret, onun yazdıklarından yapılmış derinliksiz bir apartma. Yukarıda sözü edilen IONS ve PEAR gibi bilimsel kuruluşlar McTaggart'ın öncülüğüyle kurulmuş. Arizona Üniversitesi'nden psikolog Gary Schwartz, Haziran 2007'den beri düşünce gücünün bitkilerin büyüme hızını etkilediğini kanıtlayan birkaç büyük deney gerçekleştirmiş. Psikolog William Braud, insanın düşünce gücüyle dev bir akvaryumdaki farklı cins balıkların yüzme yönünü değiştirebildiğini kanıtlamış. IONS'un yöneticisi Marilyn Schlitz ve bir grup başka bilim insanı, düşüncenin ya da duyguların insanın bedenindeki kimyasal reaksiyonları değiştirdiğini, mesela kanserli hücreleri sağlıklı hücrelere dönüştürebildiğini ortaya koymuş. Bunun yakın bir zamanda tıpta bir devrime yol açacağına inanılıyor. Bizde Suyun Hafızası adlı kitabı yayımlanan Dr. Masaru Emoto olumlu ya da olumsuz düşüncelerin, donmakta olan suyun kristal yapısını değiştirdiğini doğal ortamlarda zaten kanıtlamış. Aynı çalışmayı psikolog Dean Radin, laboratuvar ortamında kontrollü olarak yinelemiş ve aynı sonuçları almış. Dr. Fritz-Albert Popp, Alman Neuss Enstitüsü'nün kurucusu. New York Academy of Sciences ve Princeton Üniversitesi'nde fizik dersleri veriyor. Dr. Gary Schwartz, Arizona Üniversitesi'nden nörolog ve cerrah. Rupert Sheldrake, Cambridge Üniversitesi'nde biyokimya dersleri veriyor. Konstantin Korotkov, kirlian adı da verilen aura fotoğrafçılığını modern bilgisayarlarla gerçekleştirebilen Rus fizikçi. Hem tek hücreli canlılar, hem bitkiler hem de insanlarla yaptığı çalışmalardan olumlu sonuç aldı. Jessica Utts, California Üniversitesi'nde istatistik profesörü. Dr. Roger Nelson, Princeton Üniversitesi'nden cognitif psikiyatrist. Yazdıklarınızı, radionics veya psionics ile ilgilenmiş olan çoğu kişi onaylar. Zihninsel enerji fiziksel enerjidir ve gözle görülür ve elle tutulur herşeyi GAYET TABİİ etkiler. Bulgularınızı insanlara sunduğunuz için teşekkür ederim. İnsanların ruhsal gelişimi ilerledikçe bu konular üzerinde yoğunlaşacaklar. Biz insanların ruhsal gelişimine bakıldığında, şu an sadece orta seviyeli bir ilk okul öğrencisinin seviyesindeyiz."} {"url": "https://egoistokur.com/sima-ozkana-sorduk-suya-sabuna-dokunan-kitaplar-mi-eglendiren-kitaplar-m", "text": "Sima Özkan'ı çevirmen olarak tanıyoruz. Bugüne dek, Neil Gaiman, Emily Gravett, Isol, Steve Antony, Claire Freedman, Julia Donaldson ve Marion Deuchars yazarların eserlerini aktardı dilimize. Temiz, Bir Daha!, Dinozorlar Don Sever ve tabii sonrasında tüm don severler serisi, Uzay Denen Karanlık, Bob ve Gaga Sanatı çevirilerinden bazıları. Bir de elbette kendi yazdığı kitaplar var. Bunlardan sonuncusu, Redhouse Kidz Yayınları'ndan yeni çıkan Soso'nun Kompost Kitabı. Kitabın ortaya çıkış hikayesini şöyle anlatıyor yazar: Okul öncesi öğretmenliği yaptığım o kısa ve tüm hayatımı hala etkileyen güzel dönemde, çocuklarla geri dönüşüm konusunu işlemiştik. Yeni şeyler keşfetmelerini sağlayacak bir çalışma yapmak istiyordum onlarla. Aklıma anneannemin öğrettiği ve çocukluğum boyunca farkında olmadan ürettiğim kompost geldi. Bu kitabı da işte büyüdüğüm bahçe, her daim mis gibi kokan toprak, solucanlar ve heyecanlı öğrencilerim için yazdım. Sima yazarken değil, ne yazacağımı hayal ederken, yazacağı hikayenin geçtiği dünyayı kafasında canlandırırken eğlenenlerden. Suzy Lee, Axel Scheffler, Adam Rex, David McKean, Britta Tickentrup, Terry Fan ile Eric Fan gibi hayranlık duyduğu çizerlerin resimlerinin onun cümlelerine eşlik etmesini de çok zevkli buluyor. Peki kendisi neler okuyor? İşte onun cevapları da aşağıda. Pıtırcık'lar, Afacan Beşler serisi, Muzaffer İzgü'nün Anneannem serisi, Gülten Dayıoğlu ve İpek Ongun kitapları; Jules Verne'inkiler gibi fantastik klasikler; Bilim Teknik, ilk çıktığı günden beri Bilim Çocuk, National Geographic gibi dergiler, Tübitak kitapları, ansiklopedilerden hayvanlar, coğrafi olaylar, ülkeler... Lisedeyken hayalim, National Geographic için fotoğraflar çekip dergiye yazmak ya da belgeselleri Türkçeye çevirmekti. Şanslıyım ki çocuk kitaplarının editörü ve çevirmeni oldum. Okuldaki fen bilgisi derslerindense pek hoşlanmadığım için, annem bu dergilere üye olmama izin vermezdi. Ama annemin kredi kartını ödünç alıp ilk internet alışverişimi yaptığımı çok iyi hatırlıyorum. Kitaplarımı ödünç vermeyi hiç sevmem. Başkalarından almayı da artık sevmiyorum. Ödünç alır ve o kitabı çok seversem gidip kendime de alıyorum. İşte bu çok saçma. Kütüphaneden ya da arkadaşlarımdan alıp vermediğim kitaplarım var, itiraf ediyorum. Lisedeyken o dönem çok satan kitapları da okurdum. Bu yüzden o yaşlarda okuyamadığım tüm o güzel kitapları okumak için hep geç kaldığımı hissetmişimdir. Maeve Binchy kitaplarının hepsini arka arkaya okuduğum bir dönem oldu mesela. Sonra sadece Antik Mısır'la ilgili kitaplar okuduğum bir dönem. Sadece uzaylılarla ilgili kitaplar okuduğum bir dönem de olmuştu. Hiçbirinden pişman değilim. Şimdi bu dönemler için pek zamanım yok. Nokta atışı seçimler yapmak ya da resimli hikaye kitaplarının tadını çıkarmak istiyorum. Öğretmenken suya sabuna dokunan kitaplar, bir de çocukları eğlendiren kitaplar diye ikiye ayırırdım. Hatta kendi seçimlerimi de hala bu şekilde yapıyorum. Bir kitabı okurken iyi vakit geçiriyorsam, kahkahalarla gülüyorsam ya da kitap bittikten sonra o metin ya da çizimler beni pek çok şey hakkında düşünmeye, araştırmaya, anlatmaya itiyorsa o kitap bence güzeldir. En çok resimli hikaye kitaplarını severim. Sessiz resimli kitapları da. Doğayla ilgili kitapları okumayı severim. Dönüp dönüp okuduklarımı severim: Yusuf Atılgan, Sevim Burak, Tomris Uyar, Leyla Erbil, Murathan Mungan. Latin Amerikalıları ve Afro-Amerikanları severim. En güzel, yollardaysam ya da açık havadaysam okurum. Ayakta, soğukta, vapurda. Parklarda, banklarda, rötar yapan bir uçağı beklerken, ayaklarım denizin içindeyken, ağaçların altında yürürken. Çocuk kitaplarım, yetişkin kitaplarım ayrıdır. Şiirlerim, öykü ve romanlarım ayrıdır, kuram kitaplarım ayrıdır. Yabancı dillerdeki kitaplarım ayrıdır ve en sevdiklerim ayrı ayrı başka yerlerde, kendine ait köşelerdedir. Aldığım eğitimler nedeniyle çok fazla kuram, tiyatro ve Latin Amerika edebiyatı kitapları sanırım benden beklenmeyen kitaplar olabilir. Çocuk kitaplarına geri dönmüşlerdenim ben. Yıllarca hiç çocuk kitabı okuyamadım. Okumam gereken, okumak zorunda olduğum, okumadan duramadığım başka kitaplar vardı hep. Bir gün çocuklar için yazacağımı da hiç tahmin edemezdim. İşte böyle birinin kütüphanesi diyebiliriz. Sevgili Adnan Binyazar'dan Masalını Yitiren Dev. Permakültüre Giriş. Havada, Karada, Suda. Çizimleriyle beni kendine çeken resimli hikaye kitapları. İlk üç sayfası okunup okumaktan vazgeçilmiş kitaplar."} {"url": "https://egoistokur.com/sinan-sulun-baris-bicakciyi-yazd", "text": "Sel Yayıncılık'tan geçen yıl çıkan Karahindiba'yı son günlerde birçok arkadaşım hararetle tavsiye edip duruyordu. Geç kalmış olsam da fark etmezdi; alacak, okuyacaktım. Ama işte bu yazı acele ederek araya girdi... Yani Sinan Sülün'ü kendi öykülerinden önce Barış Bıçakçı üzerine yazısıyla tanıdım. Yazı, İzafi Dergisi'nin epey konuşulan ve tartışılan Mayıs-Haziran sayısında yayınlanmıştı. Egoist Okur'da da yayınlansa ne güzel olur diye düşünüp Sinan'dan istedim. O da Peki dedi. ... Şiddetli bir mikrofon uğultusundan sonra nikah memuru şahitlerin masaya gelmesini rica etti. Bu sırada ağabeyim birden ayağa kalktı, önce masanın arkasındaki kapıya doğru bir iki adım attı. Sonra davetlilerin yanından koşar adım geçerek salondan çıktı. Bunun ağabeyimin şakalarından biri olduğunu düşündük. Salondakiler şaşkın şaşkın kapıya doğru bakıyorlardı. Bir süre bekledikten sonra kardeşimle ağabeyime bakmaya gittik. Dış kapının eşiğinde rengarenk ışıkların altında duruyordu. Başını eğmiş, başparmağı ve işaret parmağıyla burnunu tutmuştu. Bir süre öylece kaldım. Sonra kitabı ranzaya bıraktım. Çevik bir hareketle aşağıya atladım. Ormana bakan pencerenin yanına gidip, camı açtım. Bir sigara yaktım. Serin çam kokusu içeri girerken zihnime takılan bu anı hayal ettim. Babamı öyle gördüğümde ne hissettiğimi, içimdeki koşma istediğini, abimi şaşkın gözlerle takip etmemi, kapının eşiğinde ağlamasını, küçük abimin onu sakinleştirmesini, oğlumun bir anda nereye gittiğini, kocamın ne yapmak istediğini, yazarın bir an'ı nasıl bu kadar sarsıcı anlatabileceğini düşündüm. İki bin altı yılının serin bir öğleüstü askerde tanıştım Barış Bıçakçı'yla. Aramızdaki En Kısa Mesafe'den sonra iflah olmaz bir okuru oldum. Bütün kitaplarını okudum. Bazılarını defalarca. Bazı bölümleri onlarca kez. Bir arkadaşım neden mütemadiyen aynı kitabı okuduğumu sormuştu bir keresinde. Bilmem demiştim. Bilsem söylerdim. Tarifi zor, anlatılması güç, sadece hissederek okuyanın bileceği bir kırılganlık ve mutluluk barındırır hikayeleri. Yaşadığı zamanın atmosferini mütevazi bir dille anlatan metinlerinde harikulade bir uyum, denge ve simetriyi görürsünüz. Çağımız insanının tragedyasını gösterişsiz ama büyüleyici bir kurguyla aktarır. Bütün sözcükleri bir ayrılık anında söylenen hoşça kal gibi küçük ama taşıdıkları anlam kadar büyüktür. Barış Bıçakçı'yı okuyan okur, hafızasının en kuytu köşesindeki bir anıyı çağırırken bütün anılarının bir anda yere döküldüğünü görür. Çocukluğu, ergenliği, gençliği ortalığa saçılmıştır. Kitabı okurken kendi kendine gülümsemesi sakarlığından, utangaçlığı içini birisinin görecek olmasından, okumayı ağırdan alması seneler sonra kavuştuğu arkadaşıyla daha uzun vakit geçirmek isteğinden gelir. Onun kitaplarındaki çocukluk, bir babanın evin en küçük oğlunu bakkala göndermesi kadar sıradan, çocuğun aklındaki yoğurt, iki ekmek, bir Maltepe'nin gökyüzünde gördüğü uçağın yaldızlı iziyle ortadan ikiye bölünmesi kadar olağanüstüdür. Bizi alır, an'lara böler, söküklerimizi diker, saçlarımızı tarar, dişlerimizi fırçalatır sonra bizi bize geri verir. Bunu öyle naif yapar ki tüm bunların hangi arada olduğunu asla anlamazsınız. Bir gün bir yerde otobüste/iş görüşmesinde/arkadaşın nikahında/sevgiliyle ilk buluşmada/editöre gönderdiğiniz dosyada vb. sonsuz olasılıkta bir an'ın içinde birdenbire onun kelimeleriyle düşünürken yakalarsınız kendinizi. Hikayelerindeki aşk; bir tren garında sevgilisini yolcu eden aşıktan daha çok kompartımandaki maşukun özlemine benzer. Kalanın, bekleyenin değil de beklendiğini bilenin, gidip geri gelecek olanın özlemine. Bir kitabını okumaya başladığımda eski bir fotoğraf albümüne bakıyormuşum gibi oluyor. Korkuluktan aşağıya doğru sarkmış, geçmişle şimdi arasındaki köprünün altından akıp giden dingin hayatı seyrediyorum. İnsanın ölümlü her şeyin çok anlamsız olduğunu, sevmekten başka çaremiz kalmadığını, hayatın kendi kendilerini kopyalayan dev moleküllerden başka bir şey olmadığını anlıyorum. Hiç tanışmadım. Uzaktan da olsa görmedim. Fakat nedense bir balıkçıya benzetirim kendisini. Her sabah erkenden deniz kenarına indiğini, suyun içinde parlayan an'ları edebiyatın oltasıyla yakaladığını düşünürüm. Biz okurlar da kovanın yanındaki küçük çocuklar gibi yakaladığı an'lara hayranlıkla bakar, dokunur ve severiz. Akşamüstü ağır ağır yokuş yukarı evine doğru çıkarken, sakat olduğu için bütün gün pencere kenarında oturan çocuğun kapısına bırakır birkaç hikayesini. Çok mutlu olur, tuhafiyecinin oğlunun bisikletinin jantındaki mavi boncukların sayısını ezbere bilen o çocuk. Yarattığı karakterlerde Raymond Carver'ın kahramanlarındaki o mutluluk ve hüzün karışımı duyguya benzer şeyler hissediyorum. Hikayeleri başka bir hikayeyi, cümleleri başka bir şiiri çağırıyor. Şimdi de bu satırları yazarken aklıma Carver'ın Acı şiiri düşüyor. bulurdum ben. Öbür arkadaşları da öyle. :))) Ne güzel şeyler yazmışsın yine Burcu."} {"url": "https://egoistokur.com/sinan-sulun-yazdi-beyefendile", "text": "Tobias Tietchen'e ait olan görsel çalışma bu adresten alındı. Bir öğleden sonra, aydınlık bir salonda, bir fincan kahve içmeye davet ediyor sizi Hatice Meryem. Şimdiye kadar alışkın olmadığınız ama bir o kadar da alıştığınız bir kadını bekletiyor sizin için orada. Mutfaktaki nefretinin, yatak odasındaki şehvetinin en derin sarhoşluğundan seslenen bu kadının kelimeleri, erkekliğinizle kadınlığı arasındaki uçurumda gerili bir ipte serili. Eski bir tabirin peşine düşmeyi istiyor sizlerle birlikte. Gece geç vakitlerde zekerinizi sevmeyi, kasıklarında hoplatarak şereflendirmeyi istiyor. Çünkü sizi hem avı görüyor kelimelerinin hem avcısı. Tüm hayatını sermiş önünüze bu kadın. Tatlı sözler söylüyor. Ruhuyla domalmaya da, yatağını açmaya da hazır. Kelimelerinin üzerinden damlayan heves, sert bakışlarınızdaki sisi ister istemez- dağıtıyor. Şarklı olduğunu beyan edip fuckbody kavramına inanmıyor. Seversiniz siz bunu. Her kadın gibi aşık olmak istiyor o da. Hiç bıkmadan beklemeye devam ediyor sizi. Gülden Karaböcek çalıyor dantelli radyosunda. Yepyeni bir nota. Şimdiye kadar keşfedilmemiş bir kelime bulmaya sözler veriyor. Bir de anneniz kadar sevmeye sizi. Yeter ki buyurup gelin diyor şu aydınlık salona. Olmadık sorular soruyor size bu kadın. Bir romanı, bir hikayeyi, bir şiiri, bir dili parça parça ediyor. Didik didik ediyor gururunuzu. İklimler ve aşk hakkında. Mazlumlar ve zalimler hakkında. Zekeriniz ve kibriniz hakkında. Mesela uyanıp geçiversek bir başka hemcinsinizin sıcağına diye soruyor. Hemen öfkelenmeyin. Kaşıntılı bir merak onunkisi. Tir tir titrediği o uğursuz kadınlığının önünde uğultulu bir öfke. Neden kızıyorsunuz. Çok şey mi istiyor. Biri onu hep sevsin istiyor sadece. Karanlık bir yatak odası var bu kadının. Duvarları aynalarla ve dizelerle kaplı. Bütün hesapları burada görecek sizinle. Rahatlatın kelimelerinizi. Lütfen sormayın kendisine neden karanlık diye. Kelimelerimiz bizim diyor usulca. Bizim olan her şeyin değişmesi gibi. Yeni bir söz söylüyor. Modern bir dengbej gibi çöküyor erkekliğinizin başköşesine. Aşık olduğu tüm erkeklerle ilgili bir hikaye anlatıyor. Kışkırtıcı bir şekilde pay ediyor kase kase."} {"url": "https://egoistokur.com/sineklerin-tanrisina-ve-survivora-ilham-veren-dene", "text": "Hikaye epey eski. Türkiye'de sol görüşleri sebebiyle hapse girmiş hatta işkence görmüş olan genç psikolog Muzaffer Şerif sonunda ülkeyi terk ederek ABD'ye gitmiş. Ve toplumsal psikoloji denen disiplinin önde gelen temsilcilerinden biri haline geldikten sonra 1954'te yüzyılın psikoloji alanındaki en önemli deneylerinden birini gerçekleştirmiş. Robbers Cave Experiment adını taşıyan bu deneyi rating rekortmeni Survivor yarışmasının ilham kaynağı sayanlar var. Şeytan Etkisi: Başka yere bakma, kötülük burada, seninle! Muzaffer Şerif'in 1954'te Oklahoma'daki Robbers Cave Milli Parkı'nın tam ortasındaki 200 dönümlük kuş uçmaz, kervan geçmez bir yaz kampında gerçekleştirdiği Robbers Cave Experiment üzerinde çok konuşuldu, sonuçları çok tartışıldı. Deneyin, bugün bile üniversitelerin psikoloji, medya ve siyaset bölümlerinin müfredat programlarında yeri var. Medya teorisyenlerine göre Survivor gibi tabiatın ortasında ya da herhangi bir başka yerde, mesela dışarıya kapalı evlerde, çiftliklerde falan geçen ve grup rekabeti üzerine kurulu reality show'ların ilham kaynağı... Bir toplumdaki ötekileştirme ve ayrımcılık gibi sorunlar konusunda yaratıcı çözümler içerdiğini düşünenler de var. Robbers Cave Experiment'ta ne yapıldığına gelince... 24 genç öğrencinin, ıssız bir yaz kampında birkaç ay geçirmesi planlanmıştı. Hepsinin benzer geçmişleri ve ilgi alanları olmasına dikkat edilmişti, ders notları da aşağı yukarı aynı seviyedeydi. Tıpkı Survivor'da olduğu gibi kampa 2 otobüsle, 12'şer gruplar halinde getirildiler. İki grup da kendini tek zannediyordu, yani kimse ikinci bir grubun varlığını bilmiyordu. Kaldıkları yerler de birbirine epey uzak olduğu için kimse başlangıçta öteki gruptaki deneklerle karşılaşmadı. Yaz kampının bekçisi rolünü üstlenen Muzaffer Şerif, bilim uğruna daha haince planlar da yapmış, mesela normal hayatta arkadaş oldukları bilinen öğrencileri bilhassa ayrı gruplara yerleştirmişti. Ayrıntıları kağıt üstünde son derece titizlikle tasarlanan deneyin ilk sonuçları çok geçmeden alındı, iki grubun üyeleri de kendi içlerinde bir hiyerarşi oluşturmuş ve doğal bir şekilde astlar, üstler belirlenmişti. Astlar üstlere koşulsuz itaat ederken, üstler onlara emir vermekten hatta zaman zaman sert davranmaktan çekinmez olmuştu. Ortama uyumlanma adı verilen bu ilk aşamanın sonunda artık herkes öteki gruptakilerle tanışmaya hazırdı. Sonrasında Çatışmanın doğuşu adını taşıyan ikinci aşama başlayacaktı, yani öğrenciler tıpkı sıradan izci kamplarında olduğu gibi, çeşitli spor ve eğlence dallarında yarışacaktı. Şaşırtıcı olan şey, istisnasız bütün öğrencilerin öteki grubun mensuplarına düşmanca davranmaya başlaması oldu. Yarışmalar sırasında durum iyice kötüleşti. Bir kere herkes normal hayattakinden çok daha iyi performans gösteriyordu, sanki bu yaz kampında başarılı olmak bir ölüm kalım meselesiymiş gibi... İkincisi, karşı gruptakileri hırpalamak için hiçbir fırsatı kaçırmıyorlardı. Tehlike sinyalleri vermeye başladıktan sonra o kadar ileri gittiler ki ikinci aşama hemen iptal edildi ve direkt son aşamaya geçildi. Bu aşama, Muzaffer Şerif'in planlarına göre sakinleşme ve barışın sağlanması aşaması olacaktı. Zira 24 kişilik bir insan topluluğunu, sadece iki gruba ayırmak bile aralarında düşmanlığa yol açıyorsa, bunu düzeltmenin ve o insanları aynı noktada buluşturmanın da bir yolu olmalıydı. Şerif bu amaçla iki grubun çıkarlarını da ilgilendiren ortak hedefler belirledi. Öğrencilere gene birtakım görevler veriliyordu, ama rekabet ortadan kaldırılmıştı. Bir grup için başarı olan şey öteki için başarısızlık halini almadığında huzur nihayet sağlandı. Şerif ve yanında görev yapanlar kampın yegane su kaynağını kullanılmaz hale getirdiler. Bu, iki tarafın da sorunuydu. Öğrenciler bu sorunu kafa kafaya vererek çözmeyi bir süre sonra başardı. Hatta işler o derece yoluna girdi ki, dönüş yolunda aynı otobüse binmekte ısrar bile ettiler. Tamamen tesadüf olabilir elbette ama William Golding'in çok benzer bir temayı daha karanlık bir şekilde ele aldığı ünlü romanı Sineklerin Tanrısı, Muzafer Şerif'in deneyinin kitap olarak yayınlanmasından birkaç ay sonra okur karşısına çıktı."} {"url": "https://egoistokur.com/sinem-saldan-bizim-buyuk-caresizligimize-sarkila", "text": "Sinem Sal, Kadıköy'ün güzeli, benimse Ah bir kahve içsek, oturup saatlerce dertleşsek, içimizi döksek, ağlasak, mendil uzatsak birbirimize, sonra açsak şarabımızı, gülsek bu halimize, dağılsak dediğim ve pek az tanısam da çok sevdiğim arkadaşlarımdan. Hüzünlü kalp, yetenekli şair, güzel ruh... Anekta adlı bir şiir kitabı var. Yeni kitabı da bildiğim kadarıyla yolda. Ben roman sanıyordum, öyle söylemişti kuşlar ama o da şiir kitabıymış. Şikayetim olmaz. Öncesinde Sinem'i Egoist Okur'un Efkar Karması'nda ağırlamak istedim. Lütfen kimse Ciddi olalım arkadaşım, bugünlerde şarkı dinleyecek halimiz mi kaldı falan diye tatava yapmasın. Müzik dinlemek için uygun zaman beklenmez, bu bir. İkincisi, Sinem'in şarkıları bunlar, hafiflemek için değil derinleşmek için hepsi de, Büyük Çaresizliğimize yapılmış şarkılar... Üçüncüsü, benim için bundan uygun zaman yok. Paltonu giyip yakalarını kaldırıp salaş bir meyhane bulmak için yollara döküyor. Dünyanın gerçekten en iç acıtan şarkısı bu olabilir. Amy Winehouse da aynı şeyi düşünüyormuş. İlk aşk hüznü Türkiye'ye has bir şey sanıyordum, Amy'nin de bu şarkıda bardaklar dolusu içki içip mutfak halısından kendini kazıdığını öğrenene kadar. Kuzey cazı üstadı olan Jon Balke, tuhaf bir adam. Oldukça ilgimi çekiyor. Hiçbir yerde doğmamış gibi. Açıp dinlediğinde anlıyorsun demek istediğimi. Bu neden mi efkarlı? Sanırım Arapça bütün akşam şarap içtiğini söylemesi bana yeterince efkarlı geliyor. Seks çok hüzünlü bir şeydir. Caz, seksi çağrıştırmaktan kurtulmalıdır. Gözünün yaşını siler ya hani şu klipte... Siler işte. Bu şarkının efkar kategorisine girme sebebi aslında içinde taşıdığı umut ve özgüven. Gideceğim ona, isterse kovsun diye kendisini gaza getiren kadın gider ama mutlu dönmez. Bu bana uyumadan önce radyo dinlediğim zamanlarda olurdu. Hayat kısa, sevdiğinizi söyleyin diyen kadını-adama uyup hüsrana zamanları hatırlatır. Her efkarın çıkış noktası şiddet olmaz ama her şiddet biraz efkarlıdır. Sen gönlün olunca beni ararsından hemen sonra siyeeeh deyişi. İkisinin arka arkaya gelişi! En sona bıraktım elbette. Bachmann bu şarkı için Asla ağlamamalısın der bir şarkı. Onun dışında bir şey diyen kimse yok diyor. Valla!"} {"url": "https://egoistokur.com/sirasina-tutunamayanlarin-romani-olu-resa", "text": "Aslı Tohumcu yeni romanı Ölü Reşat'la önceki kitaplarından farklı bir izlek ve dille karşımıza çıkıyor. Daha önceki kitaplarında kadına yönelik şiddetle beraber gündelik hayatın üzerimizdeki şiddetini de konu alan yapıtlarıyla tanımıştık onu. Hayli sert ve depresif bir anlatımla okuyucuyu kucaklayan Tohumcu, bu bu sefer bambaşka bir uslupla geliyor. Gerginliği azaltılmış, ironisi tavan yapmış, fantastik öğelerin ağırlık kazandığı Ölü Reşat; bir o kadar da ayakları yere basan bir çalışma. Tarihsel gerçekliği barındırmasının yanında toplumsal refleksi de dönemi içinde değerlendiren, zaman ve mekan meselesini de irdeleyen önemli bir roman. Başka bir durum da var: Kitabın en önemli kahramanı Adnan gibi görünse de, asıl aktör Bursa. Bursa kitapta kişileştiriliyor. Şehrin, yazarın kendiyle ve karakteriyle özdeşleştirilmesi de söz konusu. Daha doğrusu bir kimlik meselesinin, kökünü bulma arzusunun tezahürü olarak yer alıyor Bursa, Aslı Tohumcu'nun romanında. Yazarın anne değil de baba üzerinden kendini yorumlama, okuma ihtiyacı ve bu ihtiyacı yine doğup büyüdüğü şehir üzerinden büyütmesinin çeşitli nedenleri var. Doğup büyüdüğümüz, yaşadığımız yerler bizim kimliğimizin oluşmasında önemli bir unsur. Aynı zamanda baba figürü de bir kız çocuk için kendini oluşturmada ve diğer erkeklerle kurduğu ilişkide bir köprü. Dolayısıyla şehir ve baba imgesi büyümeyle de ilişkilendirilebilir. Kısacası Ölü Reşat hem yazarın kişisel tarihini bize anlatırken, hem de içinde doğup büyüdüğü toplumun geleneğini, kültürünü, sosyal yaşamını, o kentin dinamikleriyle, masalsı bir anlatımla okuyucuya sunuyor. Ölü Reşat babandan yola çıkarak kurguladığın bir roman. Bir yanıyla köklerinin izini sürüyor, yani baban üzerinden kendini de okuyorsun. Son birkaç yılda ailemde ciddi kayıplar yaşandı, ön sıralar beklemediğim bir hızla boşaldı. İnsanın aile büyükleri ölünce hayatının bazı parçaları da ölüyor, tanık kalmayınca hayatının o kısmı yok oluyor sanki. Bir devir gümbürtüyle kapandı hayatımda. Ölü Reşat yüzde yüz olmasa bile, işte o kapanan döneme, çocukluğumda bende iz bırakmış insanlara döndüğüm bir kitap oldu. Ben altında kaldım o kökün, bir güzel ezildim desem sana. En çok özlemle ezildim ama. Galiba benimki babadan geçiyor. Aslında annemden geçmesini tercih ederdim, öyle olması da beklenir ama benim her şeyim ters olduğu için babamdan geçmiş. Tabii ne olursa olsun, ben babamın ancak kötü bir kopyası olabilirim. Sen söyleyince fark ettim. Baştan sona bilinçli yapmadıysam da, babamla ilişkim bir şekilde kağıda taşmıştır. Babam akıllı bir adamdı; o yüzden otoritesini hiç alenen kullanmadı. Hep annem aracılığıyla otoritesini kullandığından, kötü polis annem oldu. Bu romanda hayatımdaki altı çizilebilir olan tek şey babam ve annemin bana arkadaş olmasıdır. Ne yazık ki, ben onlara arkadaş olamadım. En önemlisi de yazar olma özgürlüğünü sundular bana, daha ne olsun! Babama dönersek eğer her cuma buluşuruz, o ne yaptı, ben ne yaptım, konuşuruz. Bak mesela, bu yakınlık yüzünden belki, bir ara romanı bitiremeden babama bir şey olacak korkusuna kapıldım. Neyse ki bitirdim de okudu. Kitapla ilgili olumlu yorumları gördükçe çok seviniyor. Sanıyorum memnun oldu. İnsanın annesine babasına yakın olması iyi bir şey. Çünkü bir insanın ruhuna en yakın kişiler anne ve babasıdır. En azından benim için öyle. Ölü Reşat'ta Bursa'yı da içine katarak geleneksel bir yapıyı anlatıyor, o kentin diliyle, kültürüyle yorumluyorsun hikayeni. Geleneksel bir yapıda büyüyüp sonra İstanbul gibi bir metropolde uzun yıllardır yaşamanın verdiği bir çatışma hissediliyor. Gelenekle modernizmin çatışması var. Ya da şöyle anlatayım: Bursa senin geçmişin, gelenekle bağın, İstanbul ise şimdini; modern kentli yaşamı imliyor. Başka bir açıdan baktığımızda, Bursa da kişileştirilmiş gibi. Geçmişi ve şimdisi; gelenekle modernizm çatışmasını da veriyor. Baban üzerinden kendini okurken, büyüdüğün şehir üzerinden de kendini okuyorsun. Bahsettiğin, benim hayatımda olan, hatta merkezime epey yakın duran bir çatışma. Ben bu tuhaf bileşimin ürünüyüm, bana göre tabii. Mesela; Bursa'da gizli bir şey yapman mümkün değildi, hemen anne babanın kulağına giderdi. Gizlice sigara içemez, bir oğlanla gizlice buluşamazdın, avuç içi kadar yer. Ben 15 yaşımdayken Mehmet dedemin yanında sigara içebiliyordum. Hatta onlara misafirliğe gideceğim zaman kendi sigaramı bana tutar ve yakardı. İşte, sigarayı alenen içtim, ama ne zaman bir oğlanla gizlice buluşmaya çalışsam yakalandım! Bir kulağım duayı, bir kulağım argoyu duydu mesela. Bu dediklerimden geleneği moderni ayırt etmek zor değil. Üstüne bir de İstanbul'da çiçek gibi açmamı ekle! Ve evet, Bursa benim geçmişimle bağım, şimdilerde küçük İstanbul olsa da, benim kalbimde evliyalar şehri! Ayrıca Bursa beni ve sevdiklerimi yaşatan ve esirgeyen şehirdir, o yüzden romanın baş kişilerinden biri olması da kaçınılmazdı. Başlarken böyle bir niyetim yoktu ama romanın bir yerinde Allah ve melekleri yerlerini alıverdiler. Şöyle şeyler gelir mesela benim aklıma; sevgilinle kavga ettin diyelim, adam da döndü sırtını gidiyor, acı içinde seyrediyorsun gidişini. İşte onun sırtına acıyla bakarken fonda acını dışavuracak bir müzik çalsın isterim. Bir yandan kaderimizin ne kadarını kendimiz çiziyoruz'u sorgularken, bir yandan da dünyadaki yaşamın prodüksiyonu neden böyle yapılmamış diye merak ederim. Çünkü insanoğlundan büyük bir gücün varlığı da yokluğu gibi korkutur beni. Allah'ın da milyon yıldır devam eden bu prodüksiyondan sıkılmış olabileceğini, farklı bir şeyler yapmak isteyebileceğini kurgulayıverdim romanda. Daha demin tuhaf bir karışımın ürünüyüm diyordum ya, din belli bir yaşa kadar benim gözümde başka bir şeydi, dedemin sesini bir minareden duyardım, ezan okurdu, sonra eve gelir, akşam yemeğinden sonra alaturka okurdu. Ölü Reşat'ta Tanrı da sorguluyor birçok şeyi, özellikle de yarattığı insanları. Evet, özellikle batıl inançlar ve kader konusunda insanların tavrıyla dalga geçiyor. Eminim benim gibi bir kulunu neden hala çarpmadığını da sorguluyordur! Sen Tanrı diyorsun ama ben Allah diyorum bu arada. Romana dönersem bir mevzuyu Allah'a sorgulatınca, hem üzerinde konuşmaya değer bir şey hem de fantastik bir şey oluyor. Biz hep Tanrı'dan korkutularak büyütüldük. İçimize sürekli bir cezalandırılma korkusu salındı. Bu her konuda böyleydi aslında. Sense severek büyümüşsün. Öyle öğretilmiş. Yani Tanrı yeryüzüne inmiş, seninle arkadaş olmuş. Üstelik muzip de. Tanrı benim gözümde dedemin suretinde inmiş bir varlıktı benim yeryüzüme. Hafızdı ama okeyde taş çalardı. Çok matrak, çok esprili, çok güleryüzlü bir adamdı. Çok darlandığımda beni dizine oturtur, okuyup üflerdi. Evde bir din adamı vardı ve biz bilirdik ezanı okuyup namazı kıldırdıktan sonra eve gelip bize komik hikayeler anlatacak, kendince şefkat gösterecekti. Din dedemle özdeşleşmiş bir şeydi herhalde, dolayısıyla korkulacak bir yanı yoktu. Bunun etkisi olmuştur üzerimde. Reşat'ın sırasını Adnan'ın çalma meselesi bir yandan hem muzip, hem fantastik ama bir o kadar da gerçeğe yakın. Düşünsene gündelik hayatta başkasının sırasını alan, çalan o kadar insan var ki, o anlamda çok da gerçekçi bir durum bu. Dediğin gibi sürekli bir sıramızı kaptırma halinde yaşıyoruz. Hatta sıramızdan daha büyük şeyler çalınıyor bugün. Dilediğimiz gibi yaşama hakkımız sürekli bir kenarından arsızca tırtıklanıyor mesela. Ama en fenası, bizden sonra geleceklerin sırası çalınıyor. Evet, Adnan'ın hayatında tek çaldığı Reşat'ın sırası, onu da nasıl çalmış, anlamak mümkün değil. Zaman zaman kendini ezdiren, kendini satmayı hiç beceremeyen bir adam. Adnan da aslında kendi sırasına tutunamamış biri. Neden olmasın? Yukarıda neler döndüğünü bilmiyoruz. Çok sıkılıyor ve ara ara küçük müdahalelerde bulunuyor ya da bazı şeylere göz yumuyor olabilirler. Romanda Adnan'ın da zaman zaman gelenekle çatıştığını görüyoruz. Büyük kızım için iş işten geçti ama küçük kızım yurtdışında büyüsün, buranın adetlerinde ezilmesin, farklı yaşasın gibi bir arzusu var. Adnan'ın gönlünden bu niyeti geçiriyorsun. Evet, Adnan'ın gönlüne bu arzuyu yerleştiren benim. Burada niyetim ebeveyn beklentileriyle dalga geçmekti. Yakalandım! O sebebi kağıda dökerek durumumu haklı çıkarmaya çalıştım belki de. Hazır lafı açılmışken, Aman, evladım sağlıklı ve mutlu olsun da temennisi külliyen yalan bence! Evet, sağlıklı olsun tabii ama mümkünse bizim istediğimiz şekilde olsun da biz de mutlu olalım düşüncesi hakim ebeveynlikte! Ya da türlü tatminsizliğimizi çocuğumuz aracılığıyla gerçekleştirme çabası. Bunlarla dalga geçebildim umarım. Ölü Reşat'ın, diğer kitaplarına oranla ironisi daha yüksek. Muzır ifadesi öncekilerden daha baskın. Dil de daha da rahatlamış, esnemiş bu anlamda. Evet, çünkü ilk kez eğlenceli bir hikaye anlattım, çünkü ilk kez insanların içini kaldırmayı değil onları güldürmeyi hedefledim. Evet, babamın Deniz Gezmiş esprisi gerçek. Ya da bilmiyorum, belki yıllarca uyuttu bizi! Aziz Nesin'le aralarındaki bağ benim kurgum elbette. Bursa da romanın bir kahramanı olunca, Kapalıçarşı yangınından bahsetmemek ve Adnan'ı o yangının göbeğine koymamak olmazdı. Aziz Nesin Bursa'da sürgünmüş. Kalbimde değişik yeri olan bir yazardır, onun sürgün anılarını okuyup bu hafızlık anekdotunu kullandım. Benim memleketimde gördüğü muamele, çektiği yokluk çok üzdü beni. Ölü Reşat'ta tesadüfler, birbirine değen, kesişen hayatlar var. İşin fantastik tarafı en çok burada başlıyor. Yolda farkında olmadan yanından geçtiğin bir insanın on yıl sonra senin hayatının merkezinde olacağı gibi tesadüfler vardır ya, bu tarz çapraz geçişler çok var kitapta. Evet, kendimce birtakım numaralar çekmeye çalıştım ama zaten sürekli bir ayağı çukurda yaşayan bir adamın hikayesini anlatsam da, hikayenin fikri ilgi çekici görünse de tek başına yeterli değil. Bu kadar uzun bir zaman dilimini sizi de kendimi de sıkmadan başka türlü anlatamazdım. Daha önceki kitaplarında sokaklarda gördüğümüz birtakım afişleri, levhaları, panoları, onların üzerindeki yazıları falan okutuyordun bize. Bunlar, unuttuğumuz mekanları, sokakları hatırlamamızı sağlayan ayrıntılardı. Ölü Reşat'ta da eskiye dair gazete küpürleri var. O dönemin önemli olaylarını, haberlerini vererek geçmişi hatırlatma görevini sürdürüyorsun. Bu hatırlatma bir yanıyla ait olduğun duruşu ve kimliği de işaret ediyor. Eee, eğlenceli bir roman yazmaya niyetlensem de, hayatın tam da bu eğlenceye ihtiyaç duymamıza neden olan boktan ya da tuhaf taraflarından bazılarını romanın iskeletine yerleştirdim. Yerleştirdim çünkü sonuçta ben bugüne kadar hep insanlarda vicdan yaratacağım diye milletin kafasını, kendisinin de içini şişirip azıcık eğlenmeye karar vermiş bir yazarım. Annem ve babam benim varlık sebebim. İkisinden birine bir şey olursa vay benim halime. Varolma sebeplerimden biri eksilmiş olacak. Bu benim de eksilmem, sakat kalmam anlamına gelecek. Biraz o korkuyla da yazdım bu kitabı. Yazınca kaybetme korkum azaldı mı? Hayır. O da ayrı bir şey. Ama yanlış anlamazsan, hüzünden geberecek gibi olma mevzusunda yalnız olmadığımı öğrenmek de iyi geldi."} {"url": "https://egoistokur.com/sirlar-cekememezlikler-kavgalar-ve-fasizmin-golges", "text": "Hasan İzzettin Dinamo'yu, Milli Mücadele'yi anlattığı on beş ciltlik Kutsal İsyan ve Kutsal Barış adlı kitaplarından tanırız; fakat bu şair ve romancının, o dönemde alanlarının zirvesinde olan, bugünse klasiklerimiz arasına giren; Yahya Kemal, Nazım Hikmet, Nurullah Ataç, Sait Faik, Asaf Halet, Orhan Veli gibi şair ve yazarlarla zenginleşmiş İkinci Dünya Savaşı'ndan Edebiyat Anıları kitabını bilmeyiz. Uğur Kökden, yıllar önce bu kitaptan söz ederken; Beş yıl bitiyor neredeyse. Birkaç ay sonra şunun şurasında, altısına basan bir çocukla yaşıt olacak. Ama, kimsenin ne sesi çıktı, ne haberi var... diye yakınıyordu. 2014 yılındayız; tam 30 yıl oldu, o ses hala çıkmadı! Hasan İzzettin Dinamo'yu, Milli Mücadele'yi anlattığı -on beş ciltlik- Kutsal İsyan ve Kutsal Barış adlı kitaplarından tanırız; fakat bu şair ve romancının, o dönemde alanlarının zirvesinde olan, bugünse klasiklerimiz arasına giren; Yahya Kemal, Nazım Hikmet, Nurullah Ataç, Sait Faik, Asaf Halet, Orhan Veli gibi şair ve yazarlarla zenginleşmiş İkinci Dünya Savaşı'ndan Edebiyat Anıları (De Yayınevi, 1984) adlı hatıra kitabını bilmeyiz. İyi denemecilerimizden Uğur Kökden, Güneş Damlıyor (Adam Yayınları, 1994) kitabındaki Genç Dinamo'dan Anılar yazısında, bu kitaptan söz ederken; ... Beş yıl bitiyor neredeyse. Birkaç ay sonra şunun şurasında, altısına basan bir çocukla yaşıt olacak. Ama, kimsenin ne sesi çıktı, ne haberi var... (s.78) diye yakınır haklı olarak. Şu an 2014 yılındayız; tam otuz yıl oldu, o ses hala çıkmış değil! Selim İleri, gerek zaman zaman yazdığı bazı yazılarında, gerekse entelektüel camiayı konu edinen romanlarında, bir şekilde edebiyat dünyasında tutunmuş ve iyi kötü belli bir yol kat etmiş kişilerin, genç edebiyatçıları çekemediklerini, neredeyse onların önünü tıkamak için ellerinden geleni artlarına koymadıklarını belirtmiştir. Hasan İzzettin Dinamo da, kitabında, bu tutuma yer vermiş."} {"url": "https://egoistokur.com/siyaset-varken-olumsuzluk-icin-ugrasmaya-degme", "text": "İsmail Güzelsoy, Fenni Sihirler üst başlığıyla yayımlayacağı kitapların ilki olan Değmezde, var oluşa ilişkin büyüleri şimdiye kadar tam anlamıyla çözülememiş fakat birbirleriyle sıkı bir ilişki içinde oldukları hep sezilmiş iki büyük sırrı iç içe işliyor: Aşk ve ölüm. Bu iki büyük var oluş sırrının hemen yanı başına koyduğu ya da karşısına çıkardığı siyaset ise, bazen aşkın ve ölümün yarattığı büyülerin ayrıştırılması imkansız bileşenlerinden birine, bazen de onların karanlık yüzlerini aydınlatan spot ışığına dönüşüyor romanda. Hatta siyasetin, romanın çoğu yerinde bu açıklayıcı rolün üstüne çıkarak, aşkın ve ölümün yanına eklenmiş, ikisinden de ayrı tutulamayacak üçüncü bir sırra dönüştüğü bile söylenebilir. Değmez, karakterlerin kendi sesleriyle var olduğu, geniş kadrolu romanlardan. Sunuş kısmında, İsmail Güzelsoy'un bir önceki romanından tanıdığımız Meddah Değil Efendi'nin adıyla karşılaşıyoruz. Değil Efendi'nin arzusu üzerine, yamağı ve evlatlığı Yamalak tarafından teybe kaydedilmiş tanıklıkların, az sonra okumaya başlayacağımız kitabın ana malzemesini oluşturduğunu öğreniyoruz. Meddah Değil Efendi, romanın karakterlerinden biri değil. 370 sayfa içinde adına bir iki yerde rastlıyoruz sadece. Fakat bu bilgi, olası bir edebi tuzağın yazar tarafından önceden görülerek önleminin alındığını gösteriyor bize. Yaygın hata, karakterlerin, başlarından geçenleri doğrudan okura aktarmasıdır. Oysa roman karakterleri okuru hesaba katarak anlatamazlar. Eğer Güzelsoy, okuyacaklarımızın bir teybe anlatıldığını söylemeseydi, karakterler, yaşadıklarını doğrudan okura anlatma hatasına düşebilirlerdi. Sunuş kısmının sonunda yer alan bir başka cümle ise, romanın siyasetin neresinde duracağını, insana siyasetin neresinden bakacağının ipucunu veriyor: Kitap, Değil Efendi'nin değerli anısına ve bu dünyada zayıf insanların da mutlu olma hakkı için mücadele eden yiğit insanlara adanıyor. Roman, Nevirmor adlı tek gözü oyulmuş erkek kargayla aslında rengi bembeyaz olan Simsiyah adlı dişi karganın aşka doğru kanat çırpacağı hissedilen tanışmalarıyla başlıyor. Tanışmanın odağındaysa, Aras Nehri'nin ortasındaki buzulun içinde salınıp duran ve ölü mü diri mi olduğu anlaşılamayan, edip Faruk Ferzan var. Kendisi bile Ne oldu bana? Öldüm mü? diye soruyor kendine. Ölüp ölmediğini bir türlü anlayamıyor. Faruk Ferzan'ın büyüleyici hikayesinin içine girmeden önce, kendisini civardaki Doslar kasabasından kurtarmaya gelecek, hepsi birbirinden gizemli, tuhaf kişilerle tanışmaya başlıyoruz. Onların çekim alanlarına kapıldıkça, önce bildiğimiz bu dünyadan kopuyor, sonra da içine çekildiğimiz dünyanın yine aynı dünya olduğunu fakat romanın yarattığı illüzyon sayesinde kendimize ve hayata başka bir gözle bakmaya başladığımızı kavrıyoruz. Kargaların kendi aralarındaki konuşmalarının ya da Ninno adlı tatlı küfürbaz karakterin ayazdan toprağa kadar doğadaki canlı cansız her şeyle sözlü iletişimde olmasının içerdiği fantastik dünyanın etkisi değil burada söz konusu olan. Çünkü yazar, fantastik bir dünya kurmaktan ziyade, dünyanın sade görünüşündeki fantastiği göstermekte başarılı. Fantastik öğeleri kullanışı da, daha çok, bilinenin, apaçık ortada olanın fantastiğini göstermek için sanki. Faruk Ferzan'ın, uzaklardaki kaptan babasını ve tuhaf okuma alışkanlıkları içindeki annesini betimleyerek çocukluğunu anlatmaya başladığı bölüm, resim sanatının gizlerini de fısıldayışıyla, okuma hazzının doruğa çıktığı bölüm romanda. Sonrasında, kitap bitene kadar, okuma hazzı aynı dorukta sürüp gidiyor. Sihirbaz Mandereyke'yle tanışması, onun Fenni Sihirler ve Hileli Aletler Dükkanı için resim çizmeye başlaması, Mandereyke'nin tuhaf gönül ilişkisinin sonunda bir arabanın altında kalması, annesinin babası yüzünden kendini asması, ilerleyen yıllarda Serbeste gazetesine tefrika roman yazıp çizmeye başlaması ve aykırılığına rağmen hücrelerimize tanıdık gelen bir aşka kapılması, günümüzde artık yakalanması zor bir edebi özgünlüğün yarattığı hazlarla okutuyorlar kendilerini. Aşkın içine karışıp ona yön verense siyaset oluyor. Serbeste gazetesinin sahiplerinden Süreyya'ya duyduğu tuhaf yakınlık, önce komünizmin Faruk Ferzan tarafından keşfine, sonra da gazetenin kudurmuş halk tarafından talanına ve zorunlu ayrılığa evriliyor. İsmail Güzelsoy, röportajlarından birinde, bu gazete talanını, Tan Olayı diye tarihe geçen, sol eğilimli Tan gazetesinin 1945'teki yağmalanmasından esinlendiğini belirtirken, tarihe birebir bağlı kalmadığını, onu asıl ilgilendirenin kendisine benzemeyen hiçbir şeye yaşam hakkı tanımayan öfkeli kalabalık olduğunun da altını çiziyor. Hepimiz o dizginlenemez öfkenin çocuğuyuz bir bakıma, diyor. Böylece, romanında siyasetin nerede durduğunu, insana, hayata, aşka ve ölüme siyasetin neresinden baktığını da açıklamış oluyor. Romanda Faruk Ferzan'dan sonra sahneye çıkan ve onun hikayesini bazen aşa aşa romanın hikayelerini birbirine bağlayan bir başka önemli karakterin adı Sadere. İsmail Güzelsoy, burada sadece birkaç tanesine yoğunlaştığımız çok sayıdaki hikayeyi ana hikayeye bağlaya bağlaya ve her çözdüğü düğümde okuru şaşırta şaşırta yazıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/siz-hic-odradek-gordunuz-m", "text": "Daha da derine dalmak isteyenler, Amerikalı feminist kuramcı Judith Butler'ın Odradek ce Kapitalizm başlıklı konuşmasını izleyebilir. Linki yazının sonunda bulabilirsiniz. Kafka'nın anlatımıyla Odradek, evin şurasında burasında; bazen tavan arasında, bazen merdivenlerde, bazen koridorlarda, bazen de sofada oyalanıyor. Ara sıra kalmak için başka evlere gittiği için aylarca görülmediği de oluyor. Yıldız şeklinde düz bir iplik makarası görünümünde. Üstelik gerçekten de üzerine iplikler sarılmış gibi duruyor. Çeşitli cins ve renkte, kopuk kopuk, yer yer düğümlerle tutturulmuş iplikler bunlar, aralardan arapsaçı gibi dolaşık parçalar da sarkıyor. Yıldızın orta yerinden birbirine dik açıyla tutturulmuş iki minik çapraz çubuk çıkıyor. Odradek'imiz de anlaşılan bu çubuklar yardımıyla ayakta durabiliyor zaten. Kafka'ya göre, bir zamanlar sağlammış da şimdi kırılmış, parçalanmış hissi uyandırıyor bu nesne. Gene de kendine has bir bütünlüğü var. Öte yandan, bunlar hep gelişigüzel tanımlar, çünkü olağanüstü bir çeviklikle hareket eden Odradek'i yakalayan, dolayısıyla ayrıntılarını yakından görebilen yok."} {"url": "https://egoistokur.com/siz-mutlu-gozler-yazdi-nasil-pariziyen-olunu", "text": "Neslihan Elagöz yahut internet aleminde bilinen adıyla Siz Mutlu Gözler ve ben bu kitabı sanırım aynı zamanlarda keşfettik. İkimiz de edebiyat seviyoruz ama kişisel gelişim kitaplarını tamamen dışlayan ve onlardan uzak durmalarıyla böbürlenenlerden değiliz. Eğlenceli ve ilham verici oldukları zaman itirazımız yok. Hele bu tarz bir hafiflik, hiç itiraz edeceğimiz şey değil. Anne Berest, Audrey Diwan, Caroline de Maigret ve Sophie Mas adlı dört Fransız kadının yazdığı Nasıl Parizyen Olunuru görür görmez aldık, okuduk. Dahası Birbirimizden çok farklıyız ama hepimizin içinde hayatımızı alıp onu fiction'a dönüştürmeye dair bir ortak heves var diyen bu kadınların yazdığı kitabı sevdik. Instagram'ı olup bitenlerden haberdar olmak ve tüm dünyadan son gelişmeleri takip etmek için kullanan her genç kızın bildiği gibi, yaklaşık 6-7 aydır ortalığı kasıp kavuran bir kitap var ve bu kızlardan biriyseniz muhtemelen 5 ila 50 defa arası bu güzel kapaklı kitapla evvelden internetlerde karşılaştınız: How to be Parisian Wherever You Are. Yani her nerede yaşıyorsanız yaşayın, nasıl parizyen olursunuz. Uzaktan uzaktan epey maruz kalmamdan olacak, kitapla ilgili şöyle bir tahminim vardı: Benzeri tüm klişelerden daha az klişe olan bir klişe... Sadece bana öyle gelmemiş olsa gerek ki iki üç erkek arkadaşım bile kitabı linkleyip Okudun mu? sorusunu yöneltti. İşte okudum. Kitabın yazarı olan dört arkadaş diyor ki: Birbirimizden çok farklıyız ama önemli konularda ortak bir görüşümüz olur ve hepimizde, hayatımızı alıp onu fiction'a dönüştürmeye dair bir ortak heves var. Her bir sıradan anlar dizisinden bir hikaye ortaya çıkarmak için epey enerji sarf ettiklerini itiraf ediyorlar. Şahsen ben, Nasıl şöyle olursun, şunu nasıl şöyle yaparsın tarzı kitapları her zaman büyüklenmeci talimat kaynakları olarak görmemek gerektiğini düşünüyorum, içlerinde irili ufaklı ilhamlar saklı olabilir. Bu yüzden parizyen kadın afacanlığı içereceğinin ipucunu veren kitabı da bu gözle okumayı denedim. Gözüme çarpan en çakallll pazarlama taktiklerinden biri olduğunu düşündüğüm bir bölüm takip etti bunu: En meşhur parizyenler, yabancılardır. Paris'te doğmamışlardır ama orada bir kez daha doğarlar. Mesela Marie Antoinette, mesela Jane Birkin... Sonradan Fransız mirası olarak kabul edilen yabancılar. Alttan alta diyor ki; biliyoruz az sonra bir çabaya gireceksin, hevesleneceksin, biz en büyük gazı şöyle bir önden verelim sana. Açıkçası bunu fark ettiğim halde ben bile bir şişindim, ondan sonra da okumaya devam ettim. Yalan değil sonuçta. Paris'in bile Amerikanlaştığı şu zamanda, aslında kitapta parizyen özellikler olarak sıralananlar anti-Amerikanlaşma telkinleri bir miktar. En fazla tekrarlanan laflardan biri mother nature/tabiat ana. Doğallık, kitabın merkezinde. Bu doğallığa yapay ve kalıcı müdahalelere Hayır diyorlarken, doğal görünmek için verilen uğraşı da hazır kapağın arkasına saklanmışken itiraf ediyorlar. Kitapta geçen onlarca konuyla ilgili yüzlerce ipucundan minik bir seçki yaparak burayı Cosmopolitan sayfasına çevirmemeyi tercih ediyorum ve Egoist Okur'a yaraşır biçimde, kitaptan yapacağım alıntıyı, bahsi geçen kadınların Okuduğu, Sevdiği ve Kişiliğinin Bir Parçası Haline Gelmiş Kitaplar Listesi olarak belirliyorum. Son olarak: kitabı okumasanız da, sakın Paris'te kimseye Bon appetite demeyin. Neden olduğunu anlamadım ama bu çok kötü bir şeymiş, onu anladım. Ben kitabı bir ponpon kız olarak okudum ve beğendim. Düşük beklentililere tavsiye ederim. Huysuzlar okumasın."} {"url": "https://egoistokur.com/snoop-doggdan-icilebilir-kita", "text": "Rolling Words değişik bir kitap. Yuvarlanan kelimeler anlamına geliyor. Yazarı Snoop Dogg, tasarımcısı ise Pereira & O'Dell. Bu aslında sayfalarına sigara sarabildiğiniz bir şiir kitabı. Fikir hoşuma gitti ama doğrusu almadım, henüz kitapları tüttürmek veya yakmak fikrine alışabilmiş değilim. Ayrıca Snoop Dogg'ın iflah olmaz hayranı da sayılmam. Zaten ünlü rapçi, kitapları yakmak taraftarı değil. Sadece şarkı sözlerinden oluşan bir kitabı sigara kağıtlarına bastırmayı ve kitabın aynı zamanda bir kibrit kutusuna benzemesini istemiş. Böylece tercihen fonda Snoop Dogg'ın bir parçası çalarken şarkı sözünü okuyor sonra da sayfayı acımadan yırtıyorsunuz. Baskı, zehirli olmayan mürekkeple yapılmış, o konuda içiniz rahat olabilir. Ama tabii şahsen şu sigara denen beter şeyden tez zamanda yeniden kurtulmayı istediğim şu günlerde aynısını kağıda saracağınız o tütün konusunda söyleyemem. Not: Başlığı ismini bilmediğim bir Egoist Okur takipçisinin ricasıyla değiştirdim. Kendisine teşekkürler. Küçük bir önerim var. İçilebilir yerine tüttürülebilir konsa sanki ilk anda daha anlaşılır olacakmış yazının başlığı. Sigara kağıtlarına basmaktan bahseden kısma kadar kitabı lıkır lıkır içmekle ilgili ilginç düşünceler kafamda uçuştu."} {"url": "https://egoistokur.com/sogutlu", "text": "İyi huylu Köstebek, bir sabah bahar temizliği yapmaktan sıkılıp süpürgesini bir kenara atar. Yeşil kırlarda amaçsızca dolaşırken nehir kıyısında Fare'yle karşılaşınca da bütün hayatı değişir. Kayıkla dolaşmanın keyfini, yeşil çimenlerde piknik yapmanın zevkini, maceralı yolculuklara çıkmanın heyecanını keşfeder. Sonra? Sonrasını kitaptan okuyalım, seçtiğim şu bölüme de özel bir ihtimam gösterelim. Çünkü antik bir yeraltı şehri olduğunu sonradan öğrendiğimiz devasa labirentte yaşayan Porsuk'un ağzından yazılmış o bölüm bize, insanın kibrini ve zayıflığını; peşinde koştuğumuz dünyevi hazların, başarıların, kazanımların nasıl da elimizden kolayca alınabileceğini hatırlatıyor. Hatta dilerseniz ardından gazeteci Alan Weisman'ın Bizsiz Dünya adlı kitabına dair yazıma bir göz atın. Bence ikisi birbiriyle son derece yakından alakalı. Porsuk'la Köstebek salonu geçip büyük tünellerden birinin içine girdiler. Fenerin titreşen ışığı tünelin iki yanında yer alan irili ufaklı odaları aydınlatıyordu Kimisi bir dolap kadar ufacıktı bu odaların, kimisiyse Kurbağa'nın yemek salonu kadar büyüktü. Küçük bir aralıktan geçerek bir başka büyük koridora girdiler. Burası da öncekine benziyordu. Köstebek dolaştıkları yerin büyüklüğünü, koridorların uzunluğunu, tüm duvarların tuğladan örülmüş olduğunu, sütunları, kemerleri gördükçe pek şaşırıyordu. Peki ne oldu onlara? diye sordu Köstebek. Burada yaşayan insanlar gittikten sonra ne olmuş? diye sordu Köstebek."} {"url": "https://egoistokur.com/sokak-sanat", "text": "Sokak sanatına duyulan ilginin artmasıyla birlikte Londra'nın doğu bölgelerinde Street Art London adı verilen yürüyüş turları düzenlenmeye başlamış. Sokak sanatçılarının rehberlik ettiği bu turların süresi 2-4 saat sürüyor. Elbette bu sokakları tek başınıza gezmeniz de mümkün ama bütün o graffitiler ve sanatçılar hakkında ayrıntılı bilgi almak isteyenler için turlara katılmak daha keyifli. Sibel Yılmaz gezdi, yazdı, görüntüledi. İngiltere'nin çokkültürlü yapıya sahip başkenti Londra, sokak sanatçılarının sanatlarını özgürce icra edebildikleri bir yer. Sokak sanatının çeşitli türlerine Londra'nın hemen hemen her bölgesinde rastlayabilirsiniz; ancak çoğunlukla alt gelir grubunun ve göçmenlerin yaşadığı, kentin doğusunda yer alan Shoreditch ve Brick Lane gibi gettolar son birkaç yıldır dünyanın çeşitli yerlerinden gelen sokak sanatçılarının uğrak yeri haline gelmiş durumda. Bu bölgelerde duvar resimlerinin ve graffitinin pek çok örneğiyle karşılaşmak mümkün. Binaların farklı yüzeylerini, kapıları, duvarları ve lokanta girişlerini çeşitli boyutlardaki resimlerle dolduran sanatçılar Shoreditch ve Brick Lane sokaklarını neredeyse bir açık hava galerisine dönüştürmüşler. Sokak sanatına duyulan ilginin artmasıyla birlikte bu bölgelerde Street Art London adı verilen yürüyüş turları düzenlenmeye başlamış. Genellikle sokak sanatçılarından birinin rehberlik ettiği bu turların süresi iki ila dört saat arasında değişiyor. Bu sokakları kendiniz de gezebilirsiniz; ancak rehberler graffitiler ve sanatçılar hakkında ayrıntılı bilgiler verdikleri için turlara katılmak daha keyifli. Yürüyüş sırasında katılımcılara Shoreditch'te sanatçıların birlikte çalıştıkları atölyeyi ve buradaki graffiti malzemelerini görme imkanı da sunuluyor. Sanatın kapalı kapıların ardında değil sokakta yapılması gerektiği fikrinden doğan graffitinin sanat mı yoksa vandalizm mi olduğu tartışılan bir konu olsa da politik sorunlara dikkat çekmek için bir tür protesto biçimi olarak kullanılan sokak sanatının son zamanlarda tekrar itibar kazandığı söylenebilir. Graffiti yapmak yasal olmadığı için sistemle derdi olan ve politik çizimleriyle tanınan sokak sanatçılarının birçoğu isimlerini gizlemeyi tercih ediyor. Sanatçılar resimlerinin altına attıkları imzalarla, motiflerle ya da takma adlarla tanınıyor. Bu tarz sanatçılar genellikle geceleri gizli çalışırken sokak sanatının günlük hayatın bir parçası olarak görüldüğü Londra ve Buenos Aires gibi şehirlerin bazı bölgelerinde sanatçılar gündüz de rahatlıkla çalışabiliyor. Üstelik yanlarından geçen insanlar da onların çalışmalarını izleyebiliyor. Bu bölgelerde sanatçıların çalışmalarını örgütler ya da dernekler destekliyor. Sokak sanatı aynı zamanda kolektif bir çalışma biçimi. Kimi sanatçılar düzenlenen projelerde ya da festivallerde bir araya gelip bir süre birlikte çalışabiliyorlar. Sokak sanatçılarının birçoğu dünya çapında tanınıyor. Bu sanatçıların en ünlüsü İngiliz Banksy. Savaş karşıtı, çevreci çizimleri ve politik sloganlarıyla tanınan Banksy'nin gerçek kimliği bilinmiyor. Banksy'nin çalışmalarına öyle büyük bir ilgi var ki Banksy'nin resimleri kimi zaman bulundukları yerden taşınıp yüksek fiyatlara satılıyor. Banksy'nin bu kadar meşhur olmasını eleştiren ve onun çizimlerinin üzerine kendi resimlerini yapan sanatçılar da var. Shoreditch'te birkaç duvarda Banksy'nin tahrip edilmiş birkaç resmini de görebilirsiniz. Banksy dünyadaki farklı kentlerin duvarlarına yazdığı This wall is a designated graffiti area yazısıyla da tanınıyor. Banksy bu yazıyla meslektaşlarını çizim yapmaya davet ediyor. Shoreditch'te çekilen aşağıdaki fotoğrafta Banksy'nin graffitisinin yanına başka graffitiler çizildiğini görebilirsiniz. Bu sokağın tamamı rengarenk çizimlerle dolu ve insanlar bu resimlerin önündeki banklara oturup içkilerini yudumluyorlar. Sokak sanatçılarının birçoğu hayatları boyunca dünyanın farklı yerlerine gidip kentlerin sokaklarını sanatla dolduruyorlar. Düzenli bir hayatı olan sokak sanatçıları olsa da sanatçıların bazıları evsiz. Bu fotoğrafta görülen evsiz sanatçı John Dolan, bugünlerde Doğu Londra'nın en ünlü sokak sanatçısı. Her gün köpeğiyle birlikte Shoreditch High Street'te gözüne kestirdiği bir köşeye oturan Dolan, özellikle son yıllardaki gelişimiyle Londra'nın yükselen değerlerinden biri haline gelen Shoreditch'in değişen yüzünü çizimlerine yansıtıyor. Eğer bu aralar yolunuz Londra'ya düşerse 19-26 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek George the Dog, John the Artist isimli proje kapsamında Dolan'ın diğer ünlü sokak sanatçılarıyla birlikte yaptığı eserlere göz atabilir, Dolan'la konuşma imkanı bulabilirsiniz. Bu resim eserlerinde sürrealist imgeleri kullanan Arjantinli sokak sanatçısı Martin Ron'a ait. Davet üzerine Londra'ya gelen sanatçı bu çalışmayı sekiz günde tamamlamış. Ron, David and Goliath adını verdiği bu çalışmayı tasarlarken İngiltere başbakanı David Cameron'ın porsuklar hakkında yaptığı bir konuşmadan ilham almış. Ağustos ayında çizilen bu duvar resmini birkaç ay sonra göremeyebilirsiniz. Çünkü dünyanın farklı yerlerinden gelen sanatçılar önceden çizilmiş bir resmin üstüne yenisini yapıyorlar. Böylece duvarlardaki resimler birkaç aylık aralıklarla değişmiş oluyor. Sokak sanatının geleneği bu bir anlamda. Politik içerikli çizimler ise genellikle kent meclislerinin kararıyla siliniyor. Sokak sanatı kendini sürekli yenilediği için buradaki resimleri Shoreditch ve Brick Lane'de göremezseniz sakın şaşırmayın. Gerçek kimliğini gizlemeyen ve ürünlerini galerilerde satışan sunan sanatçılardan biri de Christiaan Nagel. Nagel, Londra'nın yüksek binalarının ve duvarlarının üzerine yerleştirdiği farklı renkteki mantar tasarımlarıyla tanınıyor. Poliüretan, fiberglas ve paslanmaz çelikten yapılan bu mantarlar canlı renklere boyanıyor. Londra sokaklarında -özellikle Doğu Londra'da- gezintiye çıktığınızda dikkatlice bakarsanız çok sayıda mantar görebilirsiniz Arzu edenler sanatçının internet sitesinde satışa sunulan mantar desenli gömleklerden satın alabilirler. Dscreet isimli Avustralyalı sanatçı ise baykuş çizimleriyle tanınıyor. Dscreet ile birlikte RUN, Thierry Noir, Pablo Delgado, Zomby, Rowdy gibi dünya çapında tanınmış sokak sanatçılarının çalışmalarını Salted Prints adlı bir şirket destekliyor. Bahsi geçen sanatçılar 2012 yılından beri bu şirketin maddi desteğiyle Shoreditch'in duvarlarını boyuyorlar. 1958 doğumlu Fransız Thierry Noir, 1984 yılında diğer bir sokak sanatçısı Christophe Bouchet ile birlikte her türlü tehlikeyi göze alarak Berlin Duvarı'nı boyamaya başlamış. Berlin Duvarı'nı süslemekten çok politik bir mesaj vermeyi amaçlayan Noir'in çizimleri Duvar'ın yıkılmasından sonra özgürlükçü hareketlerin simgesi haline gelmiş. Stik gibi tek bir formu çizmeyi tercih eden Noir'in resimlerini bugün dünyanın farklı yerlerinde görebilirsiniz. Sizlere ilk kez Doğu Londra'da karşılaştığım ve daha önce hakkında bilgi sahibi olmadığım sokak sanatı ve sanatçıları hakkında kısaca bilgi vermeye çalıştım. Şüphesiz ki hayatın ve sanatın kaynağı sokaklarda. Sokağa çıkmadan önce Londra'daki sokak sanatı hakkında bilgi edinmek isterseniz buradaki ve buradaki adresleri ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/sokaklar-size-benzerken-nereye-leyla-hani", "text": "Herakleitos'a zibidi dediği, inanmadığı için bir özür borçlu gitti. İki özür. İyi bir insan bin kişiydi gerçekten. Ben de mi? yarı alaylı sorusu haksızlıktı. Evet, öyleydi. Yapmaz ya, gerçek anlamda nicel olarak yansıladı diyelim, yine borçluydu bir özür. Her şey akar da demişti o zibidi, bilmiyor değildi a! Akmıştı işte. Onunla akmıştı. Kendini icat eden bilge, kendini sokakta tek başına yürüten insan, bin olmuştu şimdi. Tek başına bin niteliğinde. İşte akmıştı, bin niceliğinde, tek niteliklerden oluşan bir sokak. Binlerce bilge. Derken, aktıkça milyon. Bir özür borçluydu Herakleitos'a. İki özür. Gibi yaptığı için borçlu. Bin kişilik olduğunu bilmiyor gibi. Binlerce olunacağından umudunu kesmiş gibi. İnanmadı bu serzenişlerine kendisi de, tersini yazdı yaşadı çünkü. Tek başına olunmaz! dedi. Olunmazdı doğru. Olunmadı. Bu da doğru. Her şey aktı, Herakleitos doğruydu. İki özür. Tek başıma ne yapabilirdim ki ben derken, vazgeçenlerden değil, çağıranlardandı. Bari kendimi kurtarayım diyenlerden değil. Bin olalım diyenlerden. Her biri bin çarpı bin. Kanla bir daha sulandı vatan, ortada bırakmadıklarından toprak değilse de, caddeler, gördü bunu. Provokatörüydü bunun, ne güzel bir cilveyle! Diyordu ya hani, bir mektubunda, imza toplamakmış, açıklama okumakmış filan, hiçbir zaman kağıt üzerinde eylemlere ısınamadım, sokağa çıkmalı, çarpışmalı diyordu ya. Yaşlanınca azalan fizik kabiliyetti belki, ama fikir, ama tavır, ama mücadele azmi yaşlanmazdı ya hani. Barikata çağırmıştı ya, göğüs göğüse çarpışmaya hani... Böyle diyordu ya bir mektubunda. Bilinç akışıymış! Çok da umuruydu, bakalım hangi statik kategoriye uygun yazıyorum diyecekti çok da! Üslup mu, biçim mi aradı sanırsınız, o, içeriği olmayanların işidir kakavanlar! Ünlem, belli bir işarettir, soru işaretinin de adı üstünde. Bunların sembolü karakteri bellidir. Virgül varsa nokta yerine, ünlem midir, soru işareti midir? Yoo, onun seçtiği, koyduğu bir işarettir. Ne ünlem, ne soru işaretidir virgüllüsü. İkisi olmaya da yatkın, ama fluluk barındıran. He gibi basit bir nidanın önüne geliyorsa, bunda ne mana olacak, bir seslenişin anlamsızlığını vurguluyor diyenler isterse dilbilimsel çözümleme filan açısından haklı olsunlar. Pratikte varıldı sırrına onların. Marx'la Freud, Faik'le Beckett ulanırken birbirine, keskin kesinlemelerden ve dipsiz sorgulardan kelleyi kurtarmanın işaretlerine, imlerine çekip götürsün bizi diye var onlar. Nida ve sual işaretlerinden, üç virgüllerden geçmiş bir vargı, daha derinleşsin diye kullanılsınlar maksat. Daha bir düşünülsünler, ne ki bu dedirtsinler. Her şey akar dedirtsinler aslında! Kabullenme, desinler! Boyun eğme! Bitmedi, noktalı değil! Bir başka zamanda aramızdan ayrılsaydı, bizi her şeyi yeniden değerlendirmeye zorlayan günlerden geçiyor olmasaydık, bu yazı farklı çatılırdı. Ama şimdi Herakleitos her şey akar diyen bir zibididir. Tek başına sokağa çıkan, örgüt, örgüt, örgüt diyen bir aydındır. Gorgo'lara biat, başat faktör olmaktan çıkmıştır. Bindir bugün, milyondur. Virgüller, ünlemler, soru işaretleri birer savaş aracıdır. Bunda asla yadsınamaz bir payı olan kişidir ardından yazılan. Sosyalisttir, büyük yazarların, böyle günlerde, yazdıklarıyla bütünleşen hayattaki yerleri, dünya görüşleri, tavırları, saflarıdır gelip yüze vuran. O yüzden bir abideye bakıyoruz, yumruğumuzu kaldırıp ardından. Edebiyat sokak artık! Biber gazı, tazyikli su, mermiler günlerinde, barikata çıkmanın ötesine dudak büken bir büyük devrimcidir giden. Edebiyatın, dilin büyük ustasıdır. Halk olmadan halkçılık olmuyor, halk seni kendisine benzetiyor demekten çekinmeyen, öykünmeciliğe, halk dalkavukluğuna zerrece prim vermeksizin halk için mücadelesini yürüten bir aydının arkasından, halkı kendisine benzettiği günlerde yazmak, acıyı biraz hafifletiyor. Ama bize de borcu var. Mektup yazacak kimsem kalmadı diyordu. Yanlış! Gururla vedalaşıyoruz sizinle... Gözünüzü arkada bıraktırmamanın gururu. Tezer Hanım'a iletiniz: Artık sizi yaşatacakların ülkesidir Türkiye. İmzamız: Örgüt!"} {"url": "https://egoistokur.com/son-buyuk-pandemi-oncesinde-yazilmis-pandemi-romanlar", "text": "Daha da önemlisi, salgın hastalıklarla ilgili edebiyat yapıtlarını okuduğumuzda içimizde gizlenen yabancı düşmanlığını, ırkçılığı, ayrımcılığı, söylemeye dilim varmıyor ama, güçsüz olanı dışlama eğilimimizi gösteren bir ayna da buluyoruz karşımızda. Örnek mi istiyorsunız? Pandemi esnasında can kayıplarının artışını ülkemizdeki yabancıların üzerine yıkanları yahut iki nefes almak için sokağa çıkan yaşlılara yapılanları, mesela üzerlerine içi su dolu balonlar fırlatanları hatırlayalım. Edebiyatın salgınlarla ilişkisi denince akla gelen ilk örnek, antik Yunan şairi Homeros'un İlyada destanı. İlyada, bir salgın anlatısıyla açılıyor. Kral Agamemnon, Truva yakınlarındaki bir şehrin başrahibinin kızını kaçırıp kendine köle yapmış, bunun üzerine de Apollon Yunan ordularını kasıp kavuracak bir veba salgını başlatmış... Lanetin de ancak Agamemnon masumiyetten elini çektiğinde, yani genç kızı serbest bıraktığında ortadan kalkacağını söylemiş. İkinci örnek İtalyan Giovanni Boccaccio'nun Decameron'u... 1348 yazında Avrupa'yı toplu ölümlerle sarsan büyük veba salgınından kaçmaya çalışan yedi kadın ve üç erkekten oluşan bir topluluk, şehri terk edip Floransa'nın kırsalına sığınmak için yola çıkar. Soluklanmak için verdikleri molalardan birinde de bir karar alırlar: Azıcık eğlenmek, 'aklın sınırları dışına taşmayan zevkler tadabilmek' için on gün boyunca her biri onar öykü anlatacaktır. Böylece ahlak, aşk, cinsel politika, ticaret ve güç üzerine toplam yüz öykü anlatılmış olur. Decameron iki yönden önemli: Birincisi, felaket dönemlerinde hikayelerin hayati rolünü vurguluyor. İkincisi kimilerince, kadınlara yönelik edebiyatın da ilk örneği sayılıyor. Zira Boccaccio önsözünde kitabıyla sevenlerin, özellikle de seven kadınların acılarını hafifletmeyi amaçladığını, Decameron'u, işleri nedeniyle sık sık uzak ülkelere giden kocalarının dönüşünü beklemekle ömür tüketen kadınlar için yazdığını belirtmiş. Günün birinde fareler lağımlardan, kalorifer dairelerinden çıkıp sokaklarda ölmeye başlarlar. Apartman kapıcılarından başka kimsenin ciddiye almadığı bu olay, zamanla korkunç boyutlara ulaşır ve insanlar da fareler gibi yollarda ölmeye başlar. Belirtiler apaçık vebaya işaret etmesine rağmen, kimse bunu kabul etmez, daha da kötüsü hastalıktan kaçabileceklerine inanırlar. Ölümlerin önlenemeyecek bir hızla artmasına yol açan da başlangıçtaki bu inkar hali olur zaten. Sonunda giriş ve çıkışlar kapatılır ve şehir bir yıl kadar karantina altına alınır. 1947 tarihli Veba adlı romanında Albert Camus tüm Avrupa'ya yayılan kapkara Nazi faşizmini bulaşıcı bir hastalık metaforuyla anlatıyor. Cezayir'in Oran şehrinde geçen romanda hastalığa karşı alınan önlemler, Nazi işgaline karşı başlatılan direniş hareketine karşılık geliyor. Vebaya yakalananların acılarını hafifletmek için çalışan Dr. Rieux var bir de. Ona göre, veba ile savaşmanın tek yolu, dürüstlük. Herkes içinde taşır bu illeti ve yeryüzündeki hiç kimsenin kendi içindeki vebaya karşı bağışıklığı yoktur, diyen Camus'ye göre yine de kurtuluş yoktur. Mary Shelley'nin 1826 tarihli yarı fantastik, yarı otobiyografik romanı Son İnsan'da olaylar, 2070-2100 yılları arasında geçiyor. Roman, uygarlığın sonunun salgın hastalıklar, nükleer savaşlar, sibernetik isyanlar, doğaüstü olaylar ya da ekolojik felaketler yüzünden geleceğini öngören apokaliptik kurgu türünün ilk örneği. Tüm dünyayı etkisi altına alan büyük veba salgını sona erdiğinde, geriye tek bir insan; bomboş Londra sokaklarını bir çoban köpeğiyle birlikte dolaşan Lionel Verney kalmıştır. Mary Shelley, alter ego'm, ikinci benliğim der Verney için. Romandaki diğer karakterler de gerçektir. Bir yeryüzü cenneti arayışı uğruna tanıdığı herkesi peşinden sürükleyen Adrian, yazarın şair eşi Percy Bysshe Shelley'dir mesela. İstanbul'da öldüğünü öğrendiğimiz Lord Raymond karakteriyse, romantik dönemin en büyük şairlerinden olan Lord Byron'dan başkası değildir. Edgar Allen Poe'nun 1842 tarihli öyküsü Kızıl Ölümün Maskesi, hızla ilerleyen ve insanlığın kökünü kurutacak gibi görünen bir veba salgınını anlatır. Prens Prospero, Kızıl Ölüm olarak bilinen hastalıktan korunmak için kendi gibi bir grup aristokratla birlikte korunaklı bir manastıra kapanır ve ardından manastırın her biri farklı renkte döşenmiş yedi salonunda görkemli bir şenliği, bir maskeli baloyu başlatır. Dış dünya kendi kendine bakabilir, der. Bunu düşünüp kederlenmek budalalıktan başka bir şey değil. Gelin görün ki, Kızıl Ölüm de dış dünyanın kendi kendine bakabileceğini düşünmüş ve insan görünümüne bürünerek dans edenlerin arasına karışmıştır. Pulitzer ödüllü yazar Geraldine Brooks, 2001 tarihli Mucizeler Yılı romanını, Eyam adlı bir köyün yaşanmış hikayesine dayandırıyor. 1665 yılında Londra'dan yola çıkan gezici bir terzi, pazardan aldığı bir top kumaş vasıtasıyla, bu kendi halindeki sessiz köye vebayı getirir. İlk ölen de kendisi olur zaten. Köylüler ne yapacaklarını bilemezler önce ama günler süren toplantıların sonunda bir karar alırlar: Kaçıp kendilerini kurtarmak yerine, sonunda öleceklerini bile bile evlerinde, köylerinde kalırlar. Amaçları kendilerini feda ederek hastalığı burada tutmak, salgının tüm ülkeye yayılmasını engellemektir."} {"url": "https://egoistokur.com/son-okuyacaginiz-kitap-hangisi-olsun-isterdini", "text": "Sağdaki fotoğraf 1940'ta Londra'da çekilmiş. II. Dünya Savaşı sırasında şehir kütüphanesi bombalandıktan sonra okurların yıkıntıların arasında dolaşmalarını gösteriyor. Dağılmış, harap olmuş kitaplar arasından istediklerini seçiyorlar. Demek ki ölüme bu kadar yakın oldukları halde okumaktan vazgeçmeyenler olabiliyor. Soldaki fotoğrafta Lost dizisinin sevdiğim karakterlerinden Desmond Hume var. Ne alaka? demeyin; Desmond'un en büyük tutkusu Charles Dickens okumaktı. Bütün o maceralar, boyut değiştirmeler, zamanda ileri geri gitmeler falan sırasında okumaya da vakit ayırabiliyordu. Fakat Dickens'ın Our Mutual Friend romanını hep yanında taşıdığı halde henüz okumamıştı. Ölümün iyice yaklaştığını hissedettiğinde yapacaktı bunu. Zira bütün Dickens'ları bitirirse eğer, yaşamak için daha az sebebi kalacağını biliyordu. Böyle işte. Lost efsane olduysa bence biraz da bu tür şahane ayrıntılar yüzünden oldu. Desmond Hume'a, biricik Charles Dickens'a ve yaşadıkları şehir bombalanırken bile kitap okumadan duramayanlara bir selam çaktıktan sonra sadede gelelim... Ölmeden Önce Okumanız Gereken 1000 Kitap diye bir kitap var ya, hemen edinin onu ve karıştırın, sonra da ölmeden önce en son hangi kitabı okumak isteyebileceğinizi düşünün. Ölmeden Önce Okumanız Gereken 1001 Kitap'ın yenisi geldi. Tuğla gibi, kocaman, kalın bir kitap. Daha önce de birkaç kez basılmıştı ama belirli aralıklarla yenileniyor ve yeni yazarlar, yeni kitaplar dahil ediliyor. Kendi adıma bir başvuru kaynağı olarak evde durmasına bayılacağımı söyleyebilirim. Listeleri seviyorsanız, sizin de hoşunuza gidecek. İçindeki fotoğraflar, orijinal kapaklar, vintage illüstrasyonlar falan da çok güzel. Ölmeden Önce Okumanız Gereken 1001 Kitap'ın ilham kaynağı Şehrazat. Yani 1001 Gece Masalları'nın yaratıcısı olan gizemli kadın. Hikayeyi bilirsiniz, evlendiği kadınların her birini daha sabaha kalmadan idam eden bir padişah vardır. Günün birinde güzeller güzeli bir kadınla evlenir. Şehrazat'ın diğerlerinden bir farkı vardır, o hayatta kalmaya kararlıdır. Bunun için de en etkili silahı kullanır. Yani padişaha masallar anlatmaya başlar. Masalları da her sabah en heyecanlı yerlerinde bırakır, ertesi gece devam etmek üzere. Padişah merak duygusunu yenemediği için de bir bakarlar 1001 gece geçmiş, Şehrazat birkaç çocuk doğurmuş, padişahınsa artık onu öldürtmek için arzusu falan kalmamış. Böylece bir kadının hayatı ve bir erkeği ruhu masallar sayesinde kurtulur. Tefrika romanların da televizyon dizilerinin de kökekinde bu hikaye varmış gibi gelir bana hep. Romancılar ve senaristler aslında Şehrazat'ın hikayeyi en heyecanlı yerinde bırakıp okurun, yani kocasının bir sonraki bölümü iple çekmesini sağlama ustalığından ders almış olmalılar diye düşünürüm. Neyse bu ayrı konu. Dünyanın her ülkesinden, her kültüründen birçok önemli yapıtı içeren kitap için Peter Boxall'ın editörlüğünde 100 kişilik bir yazar kadrosu çalışmış. Aralarında, dünyanın çeşitli ülkelerinden eleştirmenler var. Önsözü ise ünlü yazar Peter Aykroyd kaleme almış Seçilenlerin çoğunluğunu romanlar oluşturuyor. Öykü koleksiyonları ve otobiyografiler, hatta bir de çizgi roman var: Watchmen. En çok kitabı seçilen yazarlar Charles Dickens ve J. M. Coetzee. Seçkide ikisinin de 10'ar kitabı yer alıyor. Türk yazarlardan Emine Sevgi Özdamar ve Orhan Pamuk da var. Mezarlık kitabıdır heralde neil gaimanın en sevdiğim yanı. Belki de dövüş kulübü asla karar veremem.."} {"url": "https://egoistokur.com/son-tolstoy-eskiya-dunyaya-hukumdar-olurs", "text": "Hiçbir romanını okumadım ama yazılanlardan anladığım kadarıyla Ruslar bu yazarı bir rock yıldızını sever gibi seviyorlar. Sokaklarda posterleri satılıyor, imza günleri hınca hınç dolup taşıyor, dergiler, gazeteler boyuna ondan söz ediyor. Kısacası, son 10 yılda birçok önemli ödülü toplayan Zahar Prilepin, Rus gençliğinin yeni idolü. Rusların yazıyla ilişkilerinin sağlamlığı ortada. Edebiyatın en önemli yazarlarından birkaçını hatırlamak yeter bunun için... Tolstoy, Dostoyevski, Puşkin, Gogol, Lermontov, Çehov, Gorki... Daha yakın tarihlere gelirsek Aleksandr Soljenitsin, İzak Babel, Vladimir Nabokov... Şimdi de Zahar Prilepin. 1975 doğumlu Zahar Prilepin Rus edebiyatının en parlak yıldızı. Rusya'da, Fransa'da hatta Çin'de kazandığı ödüllerinin haddi hesabı yok. Ülkesindeyse, her yazara nasip olmayacak türden kalabalık bir hayran kitlesi var. Halk onu bir rock yıldızını sever gibi seviyor. Sokaklarda posterleri satılıyor, imza günleri hınca hınç dolup taşıyor, dergiler, gazeteler boyuna ondan söz ediyor... Anlayacağınız; Zahar Prilepin, Rus gençliğinin yeni idolü. Kendi adını taşıyan internet sitesinde, edebiyatın bu son parlak yıldızının karakterine dair ipuçları edinmek mümkün. Mesela aile bağlarına çok önem veriyor, eşiyle ve çocuklarıyla çektirdiği sayısız fotoğrafı var. Karısı belli ki onun çocukluk aşkı, çünkü ilişkilerinin her dönemine ait görüntüleri sitede yerini almış. Çocuklarıyla oynarken, arkadaşlarıyla iki tek votka atarken, köpeğini severken, saunada dinlenirken... Uyurken, yüzerken, hayranlarına sarılırken, başka yazarlarla hararetli tartışmalar yaparken, giyinikken, çıplakken... Prilepin'in Çeçenistan'da savaşırken bile fotoğrafı var. Doğrusu ben, hiçbir yazarın bu kadar çok fotoğraf çektirdiğini görmedim. Ne geçmişte, ne günümüzde. En narsisist ya da en PR sempatizanı olanların bile. Çağdaşı olan çok satan yazarlardan farlı olarak Prilepin siyasi bir şahsiyet, hatta bir nevi kanaat önderi. Eh, filoloji öğreniminin ardından edebiyata boşvererek Rus Ordusu'nun özel polis birimine katılmış, 1996-99 arasında da Çeçenistan'daki sıcak savaşın içine dalmış. Rus insanı savaşmak için yaratılmıştır zaten. Biz bu konuda başka halklarla karşılaştırılamayacak kadar yetenekliyiz diyor. Bu son derece milliyetçi ve tehlikeli adam, Çeçenistan'dan döndükten sonra hem roman yazmaya başlamış, hem de aktivist olarak Rusya'daki siyasi partileri tek bir çatı altında toplamayı hedefleyen Öteki Rusya hareketine dahil olmuş. Şimdi Novaya Gazeta'nın editörü, yani siyasi gündemin tam merkezinde. Ayrıca faaliyetleri yasaklanan Ulusal Bolşevik Parti'de yöneticilik yapıyor. Dolayısıyla günümüz Rusya'sında olup bitenleri anlamak için Prilepin'i anlamak da şart. Kitapları henüz dilimize çevrilmeyen Zahar Prilepin, Brejnev rejiminde büyümüş. İlkgençlik yıllarında ülkesinin yıkılışına tanıklık etmiş, Sovyetlerin bir ideolojiler bukalemunu gibi renkten renge geçişini görmüş. Romanlarında bir miktar Tolstoy mistisizmi, bir miktar Alman milliyetçiliği, bir miktar da Amerikan tarzı idealizm olması bundan. Kahramanları genellikle distopik bir dünyaya doğan gençler. Bir zamanlar eşkıya sayılanların artık hükümdar olduğunu, kirli hırsızlarınsa siyaset arenasında alkışlandığını izledikleri için onlar Rusya'nın kayıp kuşağı. Son 150 yılda çıkan bütün Rus yazarların politik olmalarının tesadüf sayılamayacağını düşünen adamımız, Dünyayı, elinde kelebek ağıyla dolaşan Vladimir Nabokov için bile geçerli bu. Ruslara dair yazan hiç kimse bu toprağın insanlarının devletle olan aşk-nefret ilişkisini görmezden gelemez diyor. Ama o, Nabokov tarzında değil, Maksim Gorki ya da Dostoyevski tarzında politik... Kendilerinden çok daha kuvvetli bir iktidar odağıyla mücadele eden kırılgan insanları anlatırken, arınmanın karşı konulmaz güzelliğine övgüler düzüyor. Romanlarındaki en vahşi karakterler bile bir şekilde yürek burkuyor. Terörist olmak isteyen Negatif adlı punkçı genç, evinde yetiştirdiği çiçeklerle sohbet ederek huzur buluyor mesela. Patolojiler, San'ka, Günah ve Terra Tartarara: Bu Benim Meselem adlı romanların yazarı Zahar Prilepin'e yöneltilen en ciddi eleştiri hep kendini anlatması. Sonuçta Pathologies'in kahramanı gibi o da savaşmak için iki kez Çeçenistan'a gitmiş. Onu bu açıdan Çanlar Kimin İçin Çalıyorun yazarı Amerikalı Ernest Hemingway'e benzetiyorlar. Erkeklik ritüelleri, tıpkı İspanya İç Savaşı'na katılan ve edebiyat dünyasının en maço yazarlarından sayılan Ernest Hemingway gibi onu da büyülüyor. Ayrıca Hemingway gibi o da sıcak savaşın içinde olmayı erkekliğin en büyük sınavı olarak görüyor ve Kadınlar çocuk doğurmak için, erkeklerse savaşmak için tasarlanmıştır diyor. Prilepin, başbakan Vladimir Putin'den de, Kremlin'deki öteki hırsızlardan da nefret ediyor. Altında 34 kişinin imzasını taşıyan ünlü Putin Gitmeli manifestosunu kaleme alan kişi de zaten o. Nobel ödüllü Aleksandr Soljenitsin'in edingenliği ve konformizmi reddeden tavrını hatırlatırcasına Bir an önce harekete geçmezsek, kıyamet içimizde başlayacak diyor."} {"url": "https://egoistokur.com/sonmez-guven-elestirmenler-anlamadiklarini-disliyor-asagiliyo", "text": "Karanlıkta 33 Yazar adlı kitaplarda bu topraklarda az tanınan birçok korku edebiyatı yazarının hikayelerini derledi. O da korku edebiyatı, fantastik edebiyat ve bilimkurgu gibi türlerin bizde çeşitli sebeplerle dışlandığını, aşağılandığını düşünüyor. Bana kalırsa, korku özneldir, ölçütü olmaz. Aynı uyaran sizi daha az korkutabilir, beni daha çok; bu tamamen iç dünyamızdaki dürtülerimize, çelişkilerimize, arzularımıza ve düş kırıklıklarımıza bağlıdır. Demek ki hammadde korkulan nesne değil, insanın kendisi. Bu durumda korkunun niceliği yere, zamana ve kültüre göre değişiklikler gösterebiliyor. Dikkat ediniz, niteliği demiyorum, niceliği diyorum. Yani korkunç olan, her insan için korkunçtur. Ama Kızılderiliyi en çok korkutan şeyle, sözgelimi, bir Vikingi en çok korkutan şey aynı değildir. Ya da ilkçağ insanının en büyük kabusu, çağdaş insan için o denli korkutucu olmayabilir. Yani korkuyu ölçüye vurmayı, ya da sınır koymayı bir tarafa bırakalım. Peki, bir yapıtı korku romanı diye nitelemek için neye bakacağız? En yalın anlatımıyla söylersek: Eğer okumakta olduğumuz bir roman bizi eğlendiriyor, güldürüyorsa, tamam, bu bir mizah yapıtıdır, deriz. Eğer cinsel arzularımızı kamçılıyorsa erotik bir yapıttır. Aynı şekilde, okuduğumuz roman eğer bizi korkutuyorsa -lütfen tedirginlikle, endişeyle, panikle karıştırmayalım-, bu bir korku romanıdır diyebiliriz. Aslında, tıpkı büyük usta Richard Matheson gibi ben de edebiyatın ille de sınıflandırılmasının gerekmediğine inanıyorum. Iyi yapıt vardır, kötü yapıt vardır. Başarılmış olan vardır, başarılamamış olan vardır. Bu, yazarlar için de geçerlidir. Falanca şahıs sadece korku romanları yazar ya da Filanca şahıs sırf bilimkurgucudur diye zorlamanın alemi yok. Örneğin, Peter Straub'un Yitik Oğlan Yitik Kız adlı romanı asıl olarak bir korku yapıtı, ama aynı zamanda çok güçlü bir dram da içeriyor. Ya da sinemadan örnek verecek olursak, Alien filmi korku mu, bilimkurgu mu? Ikisi de. Bilimkurgu fonunda işlenen bir korku öyküsü... Dolayısıyla kantara vurmayı, sınırlar koymayı, sınıflandırmalar yapmayı bu kadar çok sevmeyelim. Korku, bilimkurgu, polisiye gibi yazın türlerinde belirleyici olan, hayal gücüdür. Insanın korkması için hayal gücünün geniş olması gerekir. Karanlığın neleri saklayabileceğini düşleyemeyen kişi karanlıktan korkmaz. Ama aç kalmaktan korkar. Milletimiz de şu sıralarda karanlığın değil, ne yapar ederim de köşeyi dönerimin derdinde. Sanat, toplumun aynasıdır. Bilim üretmeye başladığımız vakit bir bilimkurgu edebiyatımız da olacak. Kentleşmeyi becerdiğimizde polisiye edebiyatımız zenginleşecek. Spor halkın tüm katmanlarına yayıldığında spor öykülerimiz yazılacak. Üzerimizdeki ölü toprağından silkinip hayal kurmaya başladığımızda da korku romanlarımızı okuyarak eğlenebileceğiz. Dışlama, hatta aşağılama meselesine gelince... Bu sadece korku için değil, aynı zamanda ve özellikle bilimkurgu için de geçerli. Nedeni de basit: Dergileri ya da yayınevlerini kendilerine tekke yapmış üç-beş edebiyat şeyhiyle eleştirmen, okuyup öğrenecek kapasiteleri olmadığından ve özgüvenlerindeki defektlerden dolayı anlamadıklarını dışlamak, beceremediklerini aşağılamak yöntemini seçmektedirler. Olay budur. Boşverin. Korku edebiyatının temelinde cinselliğin ve dinin gerçekten de çok önemli yeri vardır. Cinselliğin ve dinin bizde çok uzun bir süre tabu sayıldığı ve bunun korku edebiyatımızın oluşmasını engellediği şeklindeki görüşe yüzde yüz katılıyorum. Ancak bugün toplumumuz çok daha farklı bir boyutta bulunuyor. Artık cinsellik ve din toplumu değil, ticaret, köşedönücülük ve hırs hem cinselliği, hem dini, hem de toplumu yönlendiriyor. Kutsal olanı tahrip etme duygusu her ne demekse bir tarafa bırakalım, eğer yeterince dolarınız varsa en kutsal şeyleri bile, tahrip etmeyi boşverin, satın alabilirsiniz. İnsanın altbenliğinde pusuya yatmış temel dürtüleri vardır: Açlık, susuzluk, saldırganlık, cinsellik gibi. Normal bir yaşam sürebilmemiz için, bunların doyurulması olmazsa olmaz koşuldur. Sadece öncelikleri farklıdır. Aç ve susuz insan her şeyi yapar. Hayatı tehlikeye girdiği vakit en mazlum kişi bile saldırır. Cinsellik de, diğer üretici ve yaratıcı süreçlerle bir noktaya kadar telafi edilse bile, doyurulmadığında benlikte derin yaralar açar. Cinsellik, ergenliğimizden yaşlılığımıza dek üzerindeki denetimimizi yitirmeyi kesinlikle istemediğimiz bir silsiledir. Bu denetimin yitirilmesi çoğumuz için kabusların en korkuncudur. Erkek, asil, güçlü ve ilk kanın dökücüsü olan vampirin Ingiliz edebiyatında öne çıkması Viktorya dönemine denk düşer. Cinselliğin şiddetle baskılandığı bu dönemde semboller ve metaforlar sık kullanılmıştı ve vampirlik de bunlardan biriydi. Şu sıralarda ise vampir cinsel güce değil, ölümsüzlüğe işaret ediyor. Dinle korkunun bağı çok açık. En büyük korku bilinmeyen karşısında duyulandır, en büyük bilinmeyen ise ölüm. Korkumuzu yatıştırmak için, bizi korkutan her neyse, onu akla uygun hale getirmeye çalışırız. Örneğin, ilkel adam yanardağdan korkuyorsa bakireleri kurban ederek ona yaranmaya çalışır. Ortaçağ insanı vebadan kırıldığında bunu tanrının bir cezası olarak kabul eder ve bedelini Yahudileri yakarak ödemeye kalkar. Vampirlerin vampiri, hortlakların hortlağı ölüm ise ancak ve yalnız daha sonra yaşanacak mutlu ve sonsuz bir hayata inanılarak akla uygun hale getirilebilir. Bu görevi yapacak olan da dindir. Her ne kadar ölümden sonra cennet bahçelerinin bizi beklediğine inanmaya gayret etsek de, maddi dünyanın egemenliği bilincimizin arsız bir köşesinde hala sürmektedir. Biz solucanlara yem olurken ölümlü dünyada bir çocuk bırakabilmişsek, ölümsüzlüğü de bir ucundan yakaladığımızı varsayarız. Işte cinselliğin ölümle hesaplaşması da budur."} {"url": "https://egoistokur.com/soruyorum-edebiyat-ve-kuantum-neden-benze", "text": "1986'da kızım, daha doğduğu gün öldü. Ve bu beni bir yazar yaptı diyen Amerikalı yazar Lidia Yuknavitch'in Freud'a Kafa Tutan Kız: Dora adlı kitabı April Yayınları'ndan çıktı. Önsözünü Chuck Palahniuk'un yazdığı romanda yazar sarsıcı bir cinsel taciz hikayesi anlatıyor. Romanın iyi adamı da kötü adamı da aynı: Dr. Sigmund Freud. İnsanlar keder, öfke, sevgi gibi yoğun duygu durumlarını deneyimlediğinde, beden de kendine has ifade biçimleri arar. Eğer kendini fiziksel olarak ifade etmesi için bedenimize bir şans tanımazsak bütün mücadele hatta savaş içeride olup biter ve bunun sonu yıkımdır. Kızım öldüğünde, misketlerini kaybetmiş bir çocuk gibiydim. Bir evsiz olarak sokaklarda yaşamaya başladım, sonra da psikiyatri kliniğine yatırıldım. Sabahtan akşama kadar resim yapıyordum. Tamamen fiziksel bir şeydi, bedenim ruhumdaki acıya, öfkeye bir şekil, bir renk bulmaya çalışıyor gibiydi. Bulabilsem kurtulacaktım. Aman yarabbim! Bu kadar saçmalamış olamam. Bence içten içe çatlağın teki olduğumu düşünüyorsunuz. Yoksa bu soruları sormazdınız. Bence değilsiniz. Ya da sizin gibi düşündüğüme göre ben de çatlak olabilirim. Güzel. Edebiyat da kuantum da zamanda ileriye ve geriye hareket edebilir. Sonra, ikisinin de onlardan bekleneni yapmak gibi bir mecburiyetleri yok. Hayatı başlangıç saymıyor, ölümü son addetmiyorlar. Yeniden düzenlenebilen, birbirinin yerini alabilen, değiştirilebilen ve sonsuzca yeniden düzenlenebilen mikropartikül ve mikrodevinimlerden oluşuyorlar. Tek fark, kuantum mekaniğinin, edebiyatın yaptığı şeyin matematiksel bir tarifini verebilmesi. Evet, bu romanı yazmaya Freud'un Dora'yla ilgili vaka analizini okuyunca karar verdim. 20'lerimin başında öfkeli bir genç kadındım. Freud Dora'nın her şeyini yanlış yorumlamıştı; rüyalarını, hayat koşullarını, her şeyini... Ve zaten konuşamamaktan mustarip bir genç kızın sesini tamamen elinden alacak kadar sert davranmıştı ona. Fakat... Bu kısmı iyi dinleyin. Bugünden bakınca haklıymışım gibi gelmiyor bana; Freud'a gereksiz yere yüklenmişim. Neyse, o zaman Dora'nın hikayesinden öyle etkilenmiştim ki fiziksel semptomlarının bazıları bende de çıkmıştı. Böylece önce sesini, sonra bedenini, sonra da hikayesini ödünç aldım. Ama yazmak için 25 yıl beklemem gerekti. Bir gece Dora beni sarsarak uykumdan uyandırdı. Onu işittim. Doğru söylüyorum. Sahiden çığlıklarını işittim. Öfke, arzu, kafa karışıklığı ve kaos, hepsi genç kızlar ve kadınlar için çok önemli gelişim safhaları. Bunları yaşamazsak iki şey kalıyor bize, ya içimizde birikenlerin şiddetiyle canımızı yakıp duracağız ya da başkalarının istediği türden kadınlar olmak için debeleneceğiz. Aralarındaki fark o kadar devasa ki, bir cevap bulmak imkansız. Jung akıl hocasından rüyalar, beden, arketipler ve cinsellik bakımından ayrılıyor. Açıkçası Kırmızı Kitap'ın da büyük hayranıyım. Jung'un misketlerini kaybettiğinde acıyla yazdığı bir kitaptır bu ve anlaşılır olabilimek için o da bir sürü resim yapmıştır. En zor kısım, nasıl yazarsam romanımın çok satacağını söyleyenlerin öğütlerine katlanmaktı. Taslakları okuttuğum insanlardan bazıları Dora'yı nahoş buldu ve onu daha cici biri yapmamı öğütledi. Böylece okur kendini onunla özdeşleştirebilirmiş falan filan... Ne ahmakça şey! Söylenenlerin hepsine kulağımı tıkamak, Freud'un analizlerini tekrar tekrar okumak, çoğunluğu öğrencim olan çevremdeki gençlerle sohbet etmek ve kendi zihnimdeki Dora'ya ihanet etmemek zorundaydım. Benim Dora'm nahoş kalabilirdi. Hem zaten onu bu haliyle çok seviyordum. Sadece onu da değil, galiba hepimizin içindeki sevimsiz karakterleri çok seviyordum. Sanırım haklısınız, en hızlı ve kolay yol yazmak. Daha doğrusu yaratmak. Sanatla uğraşmak, müzik, resim, edebiyat, ne olursa... Ama kendi usulümüzce. Halihazırda çözüm bekleyen acil bir krizimiz var: Ataerkil güçlerin bizi şekillendirmesine, hatta nasıl görüneceğimizi ve nasıl konuşacağımızı olduğu gibi nasıl yazacağımızı da belirlemesine izin vermeyi sürdürecek miyiz? Yoksa anaerkimizin cesur sesinin tarih boyunca fısıldadığı ipuçlarını kullanarak kendi imgemizi kendimiz mi yaratacağız? Feminist yazar Marilyn French epey zaman önce sorduğu gibi, neye benzediğimizi gerçekten biliyor muyuz? Çünkü kültür her zaman bize yanlış imgeler sunmaya hazırdır. Şahsen yazacağım bütün kitaplarda hep tavanarasından çıkış yolunu bulmaya ve göstermeye çalışacağım. Mary Shelley, Kathy Acker, Marguerite Duras, Gertrude Stein, Virginia Woolf, ama aynı zamanda ressamlar ve müzisyenler. İlham kaynağım her zaman edebiyat olmayabiliyor. Evimde tamamen yazıya ayırdığım özel bir odam var. Duvarları ve tavanı çivit mavisine boyadım. Masamsa kan kırmızısı. Etrafta bir sürü acayip nesne ve tılsım duruyor. Kocaman bir de penceresi var. Yazarken hiçbir günüm sıradan geçmiyor. Bazen yazmaya başlayınca saatlerce, günlerce kendimi durduramıyorum. Bazen de haftalarca hiçbir şey çıkmıyor. Böyle. Karışık. Mecburen akşamları ve gece olunca yazıyorum, çünkü gündüzleri ders vermek zorundayım. Adaçayı yakıyorum. Şarap içiyorum. Meditasyon yapıyorum. Bunalırsam yürüyüşe çıkıyorum. Sonra da kalbimi parçalarcasına yazıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/sosyal-medyanin-ilk-2000-yili-eski-romalilar-bile-aro-diyord", "text": "Hep söylüyorum, güneşin altında gerçekten de yeni bir şey yok, her şeyin bir eski versiyonu aranırsa mutlaka bulunuyor. İnternetin bile... Tarih fısıldayan adam lakaplı araştırmacı Tom Standage'ın Duvara Yazmak: Sosyal Medyanın İlk 2000 Yılı kitabından öğrendiğime göre, interneti oluşturan iletişim sisteminin, sosyal medyanın hatta tablet bilgisayarların kökeni çok eskilere, antik Roma dönemine dayanıyor. Arthur C. Clarke'ın, Stanley Kubrick'in siparişi üzerine yazdığı ve 2001 A Space Odyssey filminin gösterime girmesinden hemen sonra, 1968'de yayınladığı romanında Newspad adlı bir cihaz vardı. Kitapta uzun uzun anlatılıyor, filmde de açıkça görülüyor; Newspad hakikaten adı üstünde, görünüşü ve işleyişi bakımından bugün elimizden düşmeyen tablet bilgisayarın neredeyse aynısı. Öte yandan, bu tarz önermeler pek yeni değil. 19. yüzyıl sonunda ortaya çıkan telgrafın da o dönem günümüzdeki sosyal medya gibi işlediği yazılmıştı mesela. Kıtalar arası iletişimi bile mümkün kılan telgraf, başlangıçta sadece zorunlu iletişim, yani ticari, askeri ve politik haberleşme için kullanılıyormuş ama zamanla işler değişmiş. Telgraf aracılığıyla chatleşerek tanışıp evlenen çiftler bile olmuş. Başka tezler de var. Kimileri sosyal medyanın 16. yüzyılda reformcu teolog Martin Luther'in tüm Avrupa'ya dağıttığı broşürlerle, kimileriyse Amerikan Bağımsızlık Savaşı ve Fransız İhtilali sırasında elden ele geçirilen propaganda kitapçıklarıyla başladığını öne sürüyor. Bu olaylarda karşımıza çıkan türden bir yazılı iletişim, belki de denetlenemez olduğu için, fazlasıyla interneti andırıyor. Tarih fısıldayan adam lakaplı ünlü yazar Tom Standage ise, Duvara Yazmak: Sosyal Medyanın İlk 2000 Yılı adlı provokatif kitabında işi daha da geriye götürüyor ve hem tablet bilgisayarların hem de internet ve sosyal medyanın kökenlerinin antik Roma dönemine, tarihçi Cicero'nun meslektaşlarıyla memleket meselelerini konuşmak için icat ettiği bir yönteme dayandığını öne sürüyor. Bu iletişim şeklinin fikir babası, Romalı devlet adamı ve yazar Cicero'ydu. M. Ö. 56'da Pompeius, Caesar ve Crassus'un kurduğu yeni birlik için çalışmaya başlayan Cicero, devletin çeşitli kademelerindeki muazzam kirlenmeye şahit olduktan sonra M. Ö. 51 yılında, merkezi terk ederek bugün Akşehir yakınlarında bulunan Kilikya'ya vali olarak atanmayı talep etti. Amacı Roma'dan uzaklaşmak, biraz nefes almaktı. Tabii siyasi arenanın kirli dinamiklerini de merak ediyor, kapalı kapılar ardında neler olup bittiğini öğrenmek istiyordu. Böylece eski adamlarından ve arkadaşlarından güvendiği birkaçını gizlice gelişmiş bir bilgi ağı kurmakla görevlendirdi. İşleri gereği çok seyahat eden tacirler, askerler, seyyahlardan da yararlandı. Bilgiyi elden ele dolaşarak gelen tabletler ya da papirüs rulolara yazılan mektuplar aracılığıyla alıyor, daha sonra da bunu başkalarıyla paylaşıyordu. Bazen bir mektubun birkaç kişiye birden hitap ettiği de oluyordu. Bu durumda belirli saatlerde agorada toplanarak yazılanları yüksek sesle okuyorlardı. Özetle; insanlığı canlı tutan yeni fikirlerin ve bilginin yazılı ya da sözlü şekilde aktarılması olmuş hep ve iletişimin yolu bir şekilde mutlaka bulunmuş. Dolayısıyla, her önemli buluşu modern zaman insanları icat etmiş gibi davranarak kendimizi gereğinden çok önemsememiz anlamsız. Sosyal medyada bugün kullanılan ARO tarzı kısaltmaları eleştirenlere duyurulur: Antik Romalıların bile ARO dediğini düşünürsek, tutuculuk edip kısaltmalara kızmak lüzumsuz. Sosyal medyaya benzer ağlara verilebilecek bir örnek daha var; 17. yüzyılda İngiltere'de arka arkaya yüzlercesi açılan kahvehaneler, yani coffeehouse'lar. Bizde kıraathane deniyor ya, aynı onlar gibi. Sırf kahve içmek için değil; son yayınları ve adları henüz gazete bile olmayan gazeteleri okumak, gündemdeki taze dedikoduları tartışmak için de gidilirmiş. Sınıfsal ayrımların gözetilmediği bu mekanlara zenginler ve siyasetçiler de uğrar; hem kendilerine gelen mektupları alır hem de tanıdıkları, tanımadıkları insanlarla konuşurlarmış. Tematik olanlar da varmış aralarında, bazılarında sadece siyaset, bazılarında ekonomi, bilim ya da edebiyat tartışılırmış. + İngiltere'nin önde gelen bilim kuruluşu Royal Society, tartışmaların boyutu genişlesin diye toplantılarını bu mekanlarda yapıyormuş. Bilim adamları yeni buluşlarını yine ilk kez kahvehanelerde açıklıyormuş. + Isaac Newton, modern bilimin temel eserlerinden Principia Mathematicayı böyle bir yerde katıldığı tartışmadan sonra yazmaya başlamış. + Felsefeci Adam Smith başyapıtı Ulusların Zenginliğini İskoçyalı entelektüellerin gittiği British Coffee House'da kaleme almış. + Birçok dev şirket buralarda kurulmuş, yeni iş modelleri icat edilmiş. Bugünkü Londra Borsası'nın temelleri Jonathan's adlı mekanda atılmış, Edward Lloyd's adlı bir başka mekan, zamanla günümüzün ünlü sigorta pazarı Lloyd's'a dönüşmüş. Bugün bu kahvehane ruhu bazı sosyal medya platformlarında yeniden doğdu diyor Tom Standage. Tek fark birinde konuşmaların gerçek, diğerinde sanal olması. Ama ikisi de bol bol konuşma ve dünyayı değiştirme potansiyeli taşıyor. Örnek olarak da tek bir tweet'le başlayan ve bugün dünyanın her yerinden biyologların buluşup bilgi paylaşmasını sağlayan sosyal medya ağı OpenWorm'u gösteriyor. Ayrıca günümüzde sosyal medyaya yönelik itirazların benzerleri, 17. yüzyılda İngiltere'deki kahvehanelere de yöneltilmişti. Cambridge'li avukat Roger North 1673 tarihli İngiltere'nin başındaki büyük bela başlıklı broşüründe, Başlangıçta bir yenilikti ama sonradan zaman israfından başka işe yaramadıkları anlaşıldı. Genç beyefendilerin yıkımı sayılması gereken bu mekanlarda, ne kafa kaldı ne fikir demişti. Oxford'lu akademisyen Anthony Wood ise 1677'de, Ülkede ciddi ve sağlam bir eğitim sistemi kalmamasının gerçek sebebini biliyor musunuz? Gençler tüm zamanlarını kahvehanelerde geçiriyor da ondan diye özetleyebileceğim bir makale yayınlamıştı."} {"url": "https://egoistokur.com/soz-konusu-sanatsa-ben-tek-esli-degili", "text": "32. İstanbul Film Festivali'nde Hannah Arendtin hayat hikayesinden yola çıkılarak çekilmiş bir film vardı. Gerçi konumuz filmin kendisi değil, yan rollerden birinde izlediğimiz Sascha Ley. Ley, aynı zamanda müzisyen, daha daha doğrusu bir gezgin şarkıcı. S. Ley & L. Payfet Duo, S. Ley & N. Gehl Duo ve Kalima gibi topluluklarıyla dünyanın dört bir yanını dolaşarak insanlara şarkılar ve hikayeler götürüyor. Bu nevi şahsına münhasır kadını Egoist Okur takipçisi Sinem Dinçer yazdı. Hem okuyun, hem de şarkılarını dinleyin. Sinem Dinçer, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde Türk Dili ve Edebiyatı okurken bir yandan da Digital Film Academy ve çeşitli workshoplarda sinema eğitimi aldı. 2007'ten beri kısa ve uzun metrajlı filmler ve video kliplerde çalışıyor. Ayrıca Bilgi Üniversitesi Kültür Yönetimi bölümünde tezini hazırlıyor, çeşitli webzine'lere müzik ve sinema yazıları yazıyor. Almanya'nın güneybatısında, Saarbrücken'da 1967'de başlar Sascha Ley'in öyküsü. Lüksemburg'lu bir anne ve Alman-Fransız karışımı bir babanın kızıdır. Bu yüzden çocukluğu ve ilk gençliği Almanya-Lüksemburg arasında geçer. Anlaşılan bu durum onun hayatında belirleyici bir rol üstlenir. Çünkü daha çocukken bile sıla hasretinden ziyade yolculuk özlemi çekmeye başlayan Ley, o gün bugün en çok hareket halinde olmayı sever. Tesadüf odur ki ilk önemli yolculuğunu bundan tam 27 yıl önce Türkiye'ye gerçekleştirir. İlk egzotik ve sıradışı seyahatine karar verdiğinde rotasını Hindistan'a çevirir Sascha. Yetiştiği coğrafya ve kültür koşullarından çok farklı bir dünyaya açmıştır artık yelkenleri. Amsterdam ve Saarbrücken'da aldığı müzik eğitiminden de çok başka bir yönde bulur kendini. Hindistan macerası gerçekten de bir nevi dönüm noktası olur hayatında. Bir turist olarak orada bulunmanın ötesinde, merakı ve yetenekleriyle yeni bir dünyayı keşfeder hatta belki kendini yeniden tanımlayarak bundan yaptığı işe sağlam malzemeler katar. Hayatın akışı durmaksızın değiştiğinden hayatı algılamak yahut tek türlü algılamak konusunda çok net konuşulabileceğini düşünmüyor Sascha. Çünkü ona göre algı zaten anlık ruh hallerine göre değişebiliyor. Sascha Ley, Margarethe von Trotha'nın yönettiği Hannah Arend filminde. Oyunculuk eğitimi almamasına rağmen tiyatro ve sinemadan hiç vazgeçmez. Asıl eğitimi müzik üzerinedir ancak oyunculuk konusundaki hırsı ve kararlılığı, birçok uluslararası yapımda yer almasını sağlar. Oyunculuk gelişimini ise kendince yöntemlerle şekillendirir, geliştirir. Başta işini sıklıkla müzikal yapılar ve dürtülerle tanımlar. Şimdilerdeyse tüm teknik ve psikolojik birikimini ve dilini kullanan ama sezgisel yaklaşıma da sadık kalan bir isim Sascha Ley. Müzik mi yoksa oyunculuk mu önce geliyor? Sascha'ya yöneltilen en favori soru hala bu. Oysa gerçek bir tercihi olmadığını açıkça ifade ediyor. Bir keresinde Söz konusu sanatsa ben tek eşli değilim demiştim, hala böyle hissettiğimi söyleyebilirim. Sascha için müzik, şarkı söylemenin çok daha ötesinde bir kavram. Yıllar önce şarkı söyleyerek başladığı müzik kariyerini artık kendi var ettiği seslerin peşinden giderek şekillendiriyor. Sascha, zaman zaman bazı projelerde konuk olarak da yer alıyor. Son zamanlarda Caroline Thon'un fantastik grubu Thonline konuk olduğu projelerden sadece biri. Ayrıca geçen hafta şarkı ve enstrümanlarla çocuklar için sahnelenen deneysel bir dans oyununda çalışmaya başladı. Oyunun adı Jungala."} {"url": "https://egoistokur.com/sputnik-sevgilim-murakamiden-kaybolma-sanat", "text": "Haruki Murakami Sputnik Sevgilimde, her şeyin çoktan kaybolmuş olduğu bir zamana ve aradıklarımızı ancak kaybolarak bulabileceğimiz bir yere götürüyor bizi. Sahilde Kafka, Yaban Koyununun İzinde, Kadınsız Erkekler, 1Q84 gibi kitaplarıyla ülkemizde hatırı sayılır bir okur kitlesine sahip olan Haruki Murakami, dilimize çevrilen son romanı Sputnik Sevgilimde yalnızlığın ve aşkın tuhaf doğasını anlatıyor. Bu şaşırtıcı girişle başlayan roman, üç kişinin varoluşçu bir tiyatro oyununu andıran ilişkileri üzerine kurulu. Fakat tam da bu sayede, roman, ruh uzayının daha önce pek ayak basılmamış, benzersiz yerlerine gidiyor. Anlatıcı K, Neden insanlar bu denli yalnız olmak zorundalar? Neden bu denli yalnız olunmak zorunda? Bu dünyada bu kadar çok insan yaşarken, her birimiz bir başkasından bir şeyler beklerken, neden bu kadar yalnızız? Ne için? Yoksa gezegenimiz, insanların yalnızlığından beslenerek mi sağlıyor dönüşünü? diye soruyor. Hemen ardından da, başını göğe kaldırıp yerkürenin yörüngesinde dönmekte olan yapay uyduları düşünüyor. Sputnik'in dünyayla tek bağları yerkürenin çekim gücü olan, gökyüzünde dolaşmaya devam eden torunlarını düşlüyor. Bu yapayalnız metal kütlelerin uzayın dipsiz karanlığında birdenbire karşılaşıp birbirlerinin yanından geçip gittiğini, bir daha asla karşılaşmamak üzere ayrıldıklarını düşünüyor. Birbirlerine ne söyleyecekleri bir şey vardı, ne de yerine getirmek üzere verecekleri bir söz, diyor. Fakat bunları yalnızlığı betimlemek üzere söylemiyor sadece. Sumire aşkla sevdiği Myu'nun şarap şirketinde çalışmaya başladıktan sonra birlikte bir Yunan adasına gidiyorlar iş gezisi için. Myu, Sumire'ye çok tuhaf bir deneyimini anlatıyor orada. Geçmişte, on beş yıl kadar önce, İsviçre'nin Fransa sınırına yakın bir yerinde, bir gece, sabaha kadar lunaparkın dönme dolabında unutulduğunu söylüyor. Lunaparkın yaşadığı apartmanın tam karşısında olduğunu ve o gece dönme dolaptan kendisini dairesinde yaşamaya devam ederken gördüğünü anlatıyor. Dönme dolaptan dürbünle dairesine bakıyor ve dönme dolapta olduğu halde baktığı odada yine kendisini görüyor. Üstelik bir anlığına falan değil. Kendini bayağı bayağı bir hikayesi ve görsel akışı olan, ayrıca hiç istemediği bir ilişkinin içinde yaşarken görüyor. Saçlarını bir gecede beyazlatan bu paralel evren deneyiminden sonra bir daha hiçbir zaman eski kendisi olmadığını söylüyor. Yaşadığı bu sarsıcı deneyimi anlattıktan kısa bir süre sonra, gittikleri Yunan adasında Sumire de bir duman gibi yok oluyor. Kayıplara karışıyor. Ne polis bulabiliyor onu, ne konsolosluk, ne de Myu. İşte o zaman, Myu'nun aklına, tanımadığı halde Sumire'den çok dinlediği için tanımış kadar olduğu K'yı arayıp çağırmak geliyor. Bir duman gibi uçup yok olan Sumire'yi birlikte aramaya başlıyorlar. K, Myu'nun geçmişte yaşadığı kendini başka yerde yaşıyorken görme deneyimini o sırada öğreniyor."} {"url": "https://egoistokur.com/stefan-ihrigle-karanlikta-parlayan-yildiz-uzerin", "text": "Tarihçi Stefan Ihrig'le Harvard Üniversitesi Yayınları'ndan çıkan Atatürk in the Nazi Imagination adlı kitabıyla ilgili röportajı şubat ayında yapmış ve yayınlamıştım. Bu çok önemli kitap Türkiye'de Everest Yayınları etiketiyle yeni çıktı. Ben de röportajı yeniden yayınlamaya karar verdim. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu 1923 önemli bir yıl. O yılın sonlarında Adolf Hitler hezimetle sonlanan bir darbe girişimi yapıyor ve ardından yandaşı komplocularla birlikte yargı önüne çıkarılıyor. Duruşmalarda rol modeli olarak da sık sık Atatürk'ün adını anıyor. Aradan yıllar geçiyor, Naziler 1933'e kadar yasal ve siyasi olarak yavaş yavaş güçleniyorlar. Türkiye'ye ve Atatürk'e hayranlıklarını dile getirmeyi ise hiç bırakmıyorlar. Hatta Hitler Atatürk için karanlıkta parlayan yıldız bile diyor. Bilinmemesi doğal. Türklerin Kurtuluş Savaşının ve Atatürk'ün Avrupalılar üzerindeki etkisi çeşitli sebeplerle gözardı edilir. Kurtuluş Savaşınız Weimar Cumhuriyeti'nde acayip bir medya hadisesi olmuştu. Bazı gazeteler savaşı gün gün birinci sayfadan; Almanya'nın mühim meselelerinin hemen yanı başında rapor ettiler. Anadolu'da olup bitenler bir milliyetçi için bir rüyanın gerçekleşmesiydi. Naziler, Kemalistler ne yaptıysa Almanya'da aynısını yapabileceklerini düşündüler. Derken 1923'te Hitler, Münih'te alternatif bir hükümet kurmak amacıyla Birahane Darbesi adı verilen şu başarısız darbeye kalkıştı. Atatürk'ün İstanbul yerine Ankara Hükümeti fikrinden de epeyce ilham almıştı. Evet ama o büyülenme ve borçluluk hissi sonra da devam etti. 1933'te verdiği bir söyleşide karanlıkta parlayan yıldız olarak bahsettiği Atatürk, Hitler için liderliği, militarizmi, milliyetçiliği ve Naziler'e göre demokrasi ve bolşevizm karşıtlığı sebebiyle bir rol model oldu. Türkiye'nin hızlı modernizasyonu ve sekülerleşmesi de bu hayranlıkta etkiliydi. Hakikaten her şey bir milletin güçlü ve sorgusuz lideri olma arzusundan ve tabii Atatürk'ün karizmasından kaynaklanıyordu. Bir de tabii alternatif bir siyasi üslup arayışından... Yeri gelmişken, kitabımın bir karşılaştırmalı tarih çalışması olmadığını vurgulamak isterim. Türkiye'yi ve Atatürk'ü değil, Nazilerin onları hangi perspektiften gördüğünü anlatıyorum. Yeni Türkiye algısından etkilendiler ama Yeni Almanya da dedikleri III. Reich'i yaratırken her şeyi birebir kopya etmediler. Örneğin Atatürk Türkiyesi'nde kadınların özgürleşmesi adına yapılanlar Nazilerin görüşlerine hiç uygun değildi, bu yüzden Türkiye'deki çağdaşlaşmanın o bölümünü görmezden geldiler. Türkiye'de sekülerlik çok önemliydi, Naziler ise Almanya'da Kilise'nin nüfuzunu ortadan kaldırma hedeflerini gerçekleştirirken hep çok dikkatli olmak zorundaydılar, bu yüzden fazla ileri gitmediler. Naziler ve savaş dönemi Almanyası'nın diğer milliyetçi kurucuları için Türkiye'nin I. Dünya Savaşı'nın başından Kurtuluş Savaşının sonuna kadar kendini Ermenilerden ve Rumlardan temizlemesi olgusu, Yeni Türkiye'nin yükselişi adına bir ön koşul, bir şart değilse bile çok çok mühim bir şeydi. Tabii Türkiye'de ve İstanbul'da azınlıkların varlığını sürdürdüğü gerçeğini basitçe göz ardı ettiler. Türkiye'yi başarılı bir homojen milli devlet olarak resmetmek onlar için çok daha önemliydi. Açıkçası Alman milliyetçileri I. Dünya Savaşı'nın hemen ardından ağır bir travmayla karşı karşıya kalmıştı.. Bir kere savaşı kaybetmişlerdi ve sebebini tam olarak anlayamıyorlardı. İmparatorluk da ellerinden gittiğinden, çok küçümsedikleri bir yeni demokratik sistemde kalmışlardı. Dahası gerekirse silahla karşı çıkmaları gerektiğini düşündükleri çok sert barış antlaşması düzenlemelerine maruz bırakılmışlardı. Birden hayallerini gerçekleştiren bir grup insanı, Kemalistler'i gördüler. Yeni Türkiye, o dönem Almanyası'nın aydınlık bir aynası gibiydi. Bu ülke ve lideri onlara umut, ilham ve muhtemel stratejiler aşılıyordu. Yok, süreçler arasındaki benzerlik aslında sınırlı. Naziler olanları abartıp tüm ayrıntıları kendi görmek istedikleri şekilde gösteriyorlardı. Fakat bu bence sadece Atatürk'ün projesinin yeni ve çok özgün bir şey olduğunun altını çiziyor. Tabii bu yaşananların nelere yol açacağını kestirmek, Avrupalı gözlemcilerin çoğu için henüz pek mümkün değildi. Erken dönem Kemalist projenin yeniliği ve belirsizliği hem Nazilerin hem de İtalyan faşistlerinin Türkiye'yi niçin kendilerine, politkalarına ve özlemlerine yakın hissettiklerini açıklıyor. Yeni Almanya'yı bir bakıma yeni Türkiye'yle özdeşleştiriyorlardı. III. Reich döneminde bu konuda hem medyada sayısız makale çıktı hem de arka arkaya kitaplar yayınlandı. Gerçi daha sonra işler biraz değişti. Alman Propaganda Bakanlığı Nazileri eleştirdiği için Türkiye'yi cezalandırmak istedi ve medyadaki pozitif tabloyu tersyüz etmeye karar verdi ama bu artık çok zordu. Bir propaganda yetkilisinin anlattığına göre, o güne kadar Türkiye'yle ilgili öyle olumlu bir imaj yaratılmıştı ki geri dönmek imkansızdı. Alman çağdaşlarına göre Atatürk kesinlikle bir diktatördü. 1920'lerde ve 1930'larda Türkiye'nin gelecekte nereye gideceğini bilemezlerdi. Karşılarında hiçbir gücün karşı koyamadığı heybetli bir lider, bir tek parti devleti ve dünyanın çoğu memleketi için imkansız denecek bir yeniden inşa süreci duruyordu. Bunlar Nazilere çekici geliyordu elbette, ayrıca demokratik bir yönetime uygun değildi. O tuzağa düşmeyelim; kitabımda anlattığım şeyler bütünüyle Nazi'lerle alakalı. Nasıl desem, söz konusu olan aslında tek taraflı bir aşk hikayesiydi. Bilebildiğim kadarıyla Hitler'in tehlikeli biri olduğunu gören Atatürk bu aşka hiç karşılık vermedi. Bakın; Atatürk öldükten hemen sonra bir Alman gazetesinde şöyle bir makale yayınlandı... Bir liderin hangi nitelikleri taşıması gerektiği anlatılıyordu; lider olmayı hak etmek için ne yapmalı falan... Kusursuz liderin memleketi dışında da barış adına çalışması gerekiyor deniyordu. Barış burada altı kalın kalın çizilen önemli bir mesajdı ve makalenin yazarı bizzat Atatürk'tü. O yüzden onu yayımlamak, sadece Atatürk'ün III. Reich'taki hakim imajını temizlemekle kalmıyor, aynı zamanda Hitler'e karşı çıkmak anlamına da geliyordu. Tarihle ilgili tartışmaları, söylemleri ve algı farklılıklarını milletlerüstü bir perspektiften, derinlemesine incelemek fikrini heyecan verici buluyorum. 10 yıl önce Türkiye'nin AB üyeliği çevresindeki tartışmalar zirve yapmıştı, Almanya'da Türklere karşı sergilenen düşmanca davranışların tarihin derinliklerinden beri yaygın biçimde sürdüğü düşünülüyordu. Oysa ben 20. yüzyılın genişçe bir bölümünde, 1919'den '45'e kadar Türklere aşırı pozitif yaklaşıldığını gösteriyorum. Jön Türkler İhtilali sırasında, I. Dünya Savaşı boyunca ve sonrasında... Elbette bambaşka, birbirinden tamamen farklı sebeplerle... Bu, algının ne kadar hızlı değişebildiğini de gösteriyor."} {"url": "https://egoistokur.com/stephen-kingden-kizilcikli-cheesecake-tarif", "text": "1. Fırını önceden 200 derece ısıtın. 10 santim çapında bir kek tavasına biraz tereyağı sürün. Daha sonra tereyağını, bisküvileri mikserde hamur kıvamına gelene kadar iyice ezip karıştırın. Daha sonra bunu tavanın dibine ve yanlarına yayın. Isıttığınız fırında beş dakika pişirin. Bir kenarda soğumaya bırakın. Diğer malzemeleri hazırlarken fırını yeniden aynı şekilde ısıtın. 2. Kızılcıkları, şekeri, portakal suyunu ve tarçını orta büyüklükte bir kaba koyun ve hafiften kalınlaşana kadar ara ara karıştırarak 5 dakika pişirin. Onu da soğuması için kenarda bırakın. Sonra blender'a koyun ve pürüzsüz bir hale gelene kadar çırpın. Sonra ayrı bir kaba alıp ağzını sıkıca kapatın ve iyice soğuması için buzdolabına alın. 3. Elektrikli mikserle krem peyniri krema kıvamına gelene dek çırpın. Şekeri, yumurtaları katıp bir kez daha çırpın. Son olarak yoğurtu ve portakal kabuğu rendelerini ekleyin. 4. Bu malzemenin üçte birini kek tavasındaki bisküvilerin üzerine yayın. Üzerine kızılcık pürenizin üçte birini ekleyin. Aynı işlemi iki kez daha tekrar ederek bu iki malzemeyi bitirin. Kek tavasının yanlarındaki ve altındaki parçaları çıkararak bu yarı pişmiş keki normal bir fırın kabına koyarak kabarana kadar 1 saat pişirin."} {"url": "https://egoistokur.com/stephen-kingden-o-sizinle-su-mesum-sahneyi-konusmaliyi", "text": "Ben korkmam mesela ama bu konu açıldığında nedense hemen herkes tersini söylüyor. Oysa palyaçolar, genellikle çocukları, kısmen de yetişkinleri güldürmeye çalışan, zaten hayatlarını da böyle kazanan insanlar değil mi? Yine de palyaço korkusunun bir dayanağı, temeli olmalı. Sizce ne kadar geriye gidebiliriz palyaçoların kökenini araştırırken? Biraz inceleyelim bunu. Hem tam zamanı aslında. Zira Stephen King'in O romanı gösterime girdi. Ayrıca kitap olarak da yıllar sonra yeniden, üstelik bu kez eksiksiz bir çeviriyle yayımlandı. Hatırlayacaksınız, Altın Kitaplar'ı, Stephen King romanlarını hunharca kısalttığı için eleştiriyorduk. Dolayısıyla bu genişletilmiş basım işi, yazarın benim gibi iflah olmaz tutkunları için şahane oldu, geçmişin bir hatasını telafi ettikleri için çok teşekkürler. O GELDİ: Küçük Amerikan kasabası Derry'yi farklı kılan, varlığını kanalizasyon dehlizlerinde sürdüren ve ya kabuslar ya da gerçek hayata kattığı tehlikeler aracılığıyla insanları kendi karanlık dünyasına çeken bir gücün varlığıdır. O'nunla yıllar önce yüzleşen ve sonra kasabayı terk eden 7 çocuk, bugün geçmişin dehşet dolu günlerini çoktan unutmuş birer yetişkindir. Fakat esas hesaplaşma, adı konulamayan o korkunç mahluk, yıllar sonra canlandığında başlayacak, geçmişin kabusları, bugünün dayanılmaz hakikatleri olacaktır. Bana sorarsanız, Stephen King imzalı Onun yeniden yayınlanması tam zamanında oldu. Romanın yeni film uyarlaması gösterime girmek üzere. Konuyla yakından ilgiliyim, çünkü Andy Muschietti'nin yönettiği 2017 yapımı filmde uğursuz palyaço Pennywise'ı normal hayatta nefes kesecek kadar yakışıklı bir aktör olan Bill Skarsgard canlandırıyor. Açıkçası alışılmadık ama şahsen vaatkar bulduğum bir seçim. Hem kitabı sevdiğimden hem de Skarsgard'ın güzelliğinin hikayeye ne katacağını görmek için gideceğim. Bir görüşe göre söz konusu korku, ortaçağda başlamış ve palyaço, soytarı, budala gibi adlarla girdiği edebiyat ve tiyatro aleminde kelimenin tam anlamıyla kasırgalar estirmiş hatta Shakespeare oyunlarının en önemli figürlerinden olmuş. İster kral olun ister dilenci, soytarı Shakespeare oyunlarında soytarı hep hakikati söyleyen, vahşi doğanızla, içinizdeki karanlıkla temasa geçmenizi sağlayan ve ölümlü olduğunuzu unutmanıza izin vermeyen kişi. En önemlisi size sandığınız kadar zeki ve iyi olmadığınızı söylüyor ve siz ona yüzde yüz hak veriyorsunuz. Tabii içinizden. Amerika'da Büyük Depresyon diye anılan dönemle birlikte sirklerde geçen karanlık hikayeler yazılmaya, bu hikayelerde palyaçolar ahlaksız, güvenilmez hatta şeytani karakterler olarak resmedilmeye başlasa da palyaçoların, soytarıların kötü anılması esas 1980'lerde oldu. O kitabıyla ortalığı birbirine katan Stephen King'e göre palyaçolar korkutucuydu, çünkü doğaları gereği 'uslu' duramıyor, beklenmedik şeyler yapıyorlardı. Fotoğraflarına uzun uzun baktığınızda, sürekli gülümseyen o koca ağızları bir süre sonra kanla yıkanmış gibi geliyordu size. 1800'lerde yaşayan Londralı Joey Grimaldi, bugünkü palyaço makyajı ve kostümünün yaratıcısıydı. İlk pop kültür starıydı aynı zamanda, yani insanlar onun özel hayatına dair her şeyi bilmek istiyordu. Charles Dickens, David Copperfield ve Zor Zamanlar romanlarında ondan ilhamla 2 gezgin komedyen yaratmıştı. Mutsuz bir adamdı, karısı doğum yaparken ölmüştü, oğlunu da yıllar sonra aşırı alkolden kaybetmişti. Kendi de bir kemik rahatsızlığı yüzünden şiddetli ağrılar çekiyordu. Sahnede milleti kırıp geçiren bu adamın gerçek hayatta güldüğü görülmemişti. Ama ilk katil palyaço Fransa'dan çıktı: Kederli Pierrot maskesinin yaratıcısı komedyen Jean-Gaspard Deburau 1836'da küçük bir çocuğu bastonuyla vura vura öldürdü ve böylece kahkahaya cinayet karışmış oldu. 1970'lerde gündüzleri palyaçoluk yapan geceleriyse tecavüz ettiği genç erkekleri öldüren John Wayne Gacy de unutulacak gibi değil. Bir katilin saklanmak için seçeceği en iyi yol palyaço kılığına girmektir demişti, neyse ki 1980'de yakalandı. Palyaço kılığı onu kurtaramamıştı. Açıkçası ben palyaçolar adına biraz üzüldüm. King'in cevabını ise pek umursamaz buldum. Anlatacak bir hikayem varsa anlatırım, izin almama gerek yok. 'O', palyaçolara değil büyümeye dair bir roman deyip geçmiş çünkü."} {"url": "https://egoistokur.com/stephen-kingin-rotasindan-john-steinbeckle-cikma", "text": "Stephen King'in rotasından çıkmamı sağlayan şey, bir gün bir kitapçıda durduk yere bir arkadaşımın bir John Steinbeck almasıydı. Birlikte ne zaman kitapçıya girsek, ben her zaman aralarında King'inkilerin de bulunduğu korku kitaplarının rafına gidiyordum. Dünyada yazılmış diğer kitaplar yoktu benim için. Bir çırpıda 15 tanesini filan okumuş, derhal korku hikayeleri yazacak seviyeye gelmiştim. Sonra bir gün arkadaşım Milliyet Yayınları'ndan çıkmış, sarı kapaklı bir Steinbeck romanı olan Bir Savaş Vardıyı aldı. Henüz hiçbirimizin Steinbeck'ten haberi yoktu. Liseye geçeceğimiz yaşlardaydık. Edebiyatla hemen hiç ilgisi olmayan arkadaşım, ben yine bir King alınca bana Büyü artık minvalinde şeyler söylemişti. Sonra gerçekten kitabı daha o okumadan dayanamayıp ben okudum. Bu arada konu Steinbeck güzellemesi veya çocukluktan ilk gençliğe geçiş filan değil, haberiniz olsun. Oraya doğru gider gibi oldu, evet ama işin aslı, ben bambaşka bir şeyden bahsetmek istiyorum. Şunu sordunuz mu hiç kendinize? Acaba bir şeyleri sevmek, sadece bizzat o şeyin kendisinden kaynaklanan bir öz yüzünden mi? Tamamen bizden, doğadan, dünyadan kopuk bir 'şey' var mı gerçekten? Bir kitabı, bir kadını, bir yeri; sırf onlar gerçekten güzel oldukları için mi seviyoruz? Oysa hiçbir şey bizden bağımsız var olamaz dünyada. Her zaman ama her zaman, bir bağlamın içinden, sadece bizim görebileceğimiz bir gözlüğün gözünden görebileceğiz dünyayı. Filmleri, konserleri, yemekleri bembeyaz bir araştırma merkezinde, objektif olmak adına bir laboratuvarda deneyimlemiyoruz. O gün filmi hiç sevmediniz çünkü kız arkadaşınızdan ayrılmıştınız. Moraliniz bozuktu, içinizde kimseye anlatmak istemediğiniz hislerle, boğazınızda bir yumruyla, korkunç bir iştahsızlıkla, insanların dans edip eğlendiği o sahte filmi, klişelerle dolu iğrenç filmi bir gram sevmediniz. Halbuki film kendi çapında, kendi dünyasında takılıyordu. Bu gözle bakmayı bir denesenize dünyaya... Belki de Steinbeck'i bu kadar sevmemi sağlayan şey hep topu bir kitabın kapağıdır... Belki de çevremizde dönen dünya bizim kişilik dediğimiz şeyin ucundan tutup onu hiç bırakmayan ve hep peşimizden gelen bir çeşit bulaşıcı hastalıktır ve biz, o bize bulaşmadan yaşayamadığımız için kronik bir hasta olma yolunda kararlı adımlarla ilerliyoruzdur."} {"url": "https://egoistokur.com/steve-jobsun-gizli-gunlugunden-ipad-1968-icat-edilmis-olabilir-m", "text": "Bir Zamanlar Teknoloji manyağı olduk hepimiz:) Geçenlerde bir blogda iPad'in fikren aslında 1968'de, Arthur C. Clarke tarafından icat edildiğini okudum. Üşenmedim araştırdım. Clarke'ın ünlü romanı 2001 A Space Odyssey'deki ve tabii daha sonra Stanley Kubrick'in romandan uyarladığı filmdeki Newspad'ler eminim ilginizi çekecek. Ünlü bilim kurgu yazarı, mucit ve fütürist Arthur C. Clarke kitaplarında defalarca geleceği görmeye çalıştı, üstelik tahminleri isabetli oldu. Mesela 1968 tarihli romanı 2001 A Space Odysseyi ele alalım. Romanın dokuzuncu bölümünde newspad diye bir cihazdan bahsediyor. Newspad'leri size şöyle anlatayım: Bugün kullandığımız iPad'lerin tıpkısının aynısı... iPad'in aşağıda okuyacağınız bölümün yazılmasından 32 yıl, Clarke'ın ölümündense iki yıl sonra yani 2010'da piyasaya sunulduğunu düşünürseniz, muazzam bir tahmin gücü. Jules Verne'in de bu yönde çok yerinde akıl yürütmeleri var. Karpatlar Şatosu'ndaki projeksiyon sistemi geldi aklıma, yazıyı okurken. Hep yerinde tespitler, muazzam bir geleceği algılama yetisi... Bu tahminlerine bakarak, bilimkurgu yazarlarının distopyalarının da gerçekleşebileceğini, hatta büyük olasılıkla gerçekleşeceğini düşünmeden edemiyorum. Neden iPad? iPad'den önce piyasada bir çok tablet vardı zaten, yazıda tasvir edilen gibi... Sadece adının benzerliğinden olabilir ki iPad 2002 yılında Fujitsu tarafından tanıtılsa da bu ismin çok daha önceden Mag-Tek'e ait olduğunu öğrendi. Apple kendi cihazı için iPad ticari ismini ancak 2010 yılında satın alabildi. Dolayısıyla iPad değil de TABLET kavramı o yıllarda düşünülmüş olabilir ancak."} {"url": "https://egoistokur.com/sucun-ve-cezanin-edebiyati-19-polisiye-tavsiyes", "text": "Fransız yönetmen Jean-Luc Godard, film çekmek için bir silah ve güzel bir kızın yeterli olduğunu söylemişti. Amerikan edebiyatının 'sert ve cool' adamı Raymond Chandler'sa polisiye yazmak isteyenlere şu öğüdü vermiş: Kafanız karışıksa, ne yazacağınızı bilemiyorsanız, elinde silahla kapıya dayanmış bir adamla başlayın. Basit bir formül ama işe yaradığı kesin. Bir kere, işin içinde silah varsa suç da var; işlenmiş ya da işlenecek olan bir suç veya hiç değilse tasarlanan bir suç... Gene Chandler'ın dediği gibi sadece polisiye romanlar değil, genel olarak sanat, arınma duygusuyla çokça ilişkili olduğuna göre, ceza da kaçınılmaz. Eh, hayatta herkesin işlediği bir suç vardır, haliyle herkesin maruz kaldığı bir ceza da. Dolayısıyla polisiyenin popüler olma sebebi bana kalırsa gayet açık. İyi bir polisiye roman öncelikle 'hikaye' anlatır. En basit haliyle oyalar, insan tanımanızı sağlar. Dahası, gerçek hayatta pek yaşanmayacak türden maceralar vaat eder; size dedektiflik yapma, arama hatta bulma şansı tanır. Bu maceradan size ne kalacağı yazarın ustalığına ve sizin hevesinize kalmıştır. Polisiyenin bizde de sevilen bir tür olduğuna şüphe yok. Mike Hammer'ın 300 küsur macerasının 'sadece bizde' yayınlandığını ya da tüm dünya Agatha Christie'nin 80 romanı var sanırken burada yayınlananların sayısının 120 olduğu düşünülürse bence haddinden fazla seviliyor. II. Abdülhamit'in tam bir polisiye tutkunu olduğu ve bu konuda şahane bir kütüphane oluşturduğu güzel bir bilgi. Bir de Nazım Hikmet'ten Kemal Tahir'e, Necip Fazıl Kısakürek'ten Refik Halit Karay'a takma isimlerle polisiyeler yazan edebiyatçılarımız var. Peyami Safa'nın Server Bedi adıyla yarattığı Arsene Lupin-vari Cingöz Recai de unutulmamalı. Yazarın Selma ve Gölgesi adlı kitabıysa, okuduğum en iyi polisiyelerden. Günümüzdeyse dünyadaki örnekler teker teker dilimize aktarılırken, bir yandan da Pınar Kür, Celil Oker ve Ahmet Ümit'le başlayan yerli polisiye furyası devam ediyor. Sayıları giderek artan yeni yazarlar, kafayı farklı şeylere takmışlar, farklı tercihleri ve çıkış noktaları var. Bu durumda da ortaya gayet renkli kitaplar çıkıyor. Bunlar sadece popüler bir trendin uzantıları mı, yoksa gelecekte de okunacaklar mı tartışmasına girmeye pek gerek yok. Bazıları çok iyi. Neyse ki hepimiz Chandler'ın, hiç değilse bu konuda yanılmış olduğunu biliyoruz. En güzeli polisiye yazarlarımız artık takma isim de kullanmıyor. 1880 yılı, Londra'nın yoğun sisli, tekinsiz sokakları... Kurbanlarının parçaladığı bedenleriyle yarattığı sanatsal kompozisyonlarla adeta efsaneye dönüşen bir seri katil, yarattığı korku dalgasından beslenerek büyür. Onun ürpertici tek kişilik gösterisini izleyen her Londralı sıradaki kurbanın kendisi olabileceğinin bilincindedir. Peter Ackroyd, Cinayet Sanatı adlı kitabında, hem bir seri katil hikayesi anlatıyor hem de Victoria dönemi Londra'sının yaşam koşulları hakkında inanılmaz bilgiler veriyor. Bir taşra kasabasında yaşayan, dedikoduculuğu sebebiyle tüm kasaba halkının düşmanlığını kazanan yaşlı bir kadın öldürülür. Sonrasını farklı bakış açılarından okuruz. Stephen King'in En beğendiğim polisiye roman yazarı, asla onunkiler kadar iyisi yazılamamıştır dediği, Jo Nesbo'nun Adamım diye andığı ve kitapları Raymond Chandler, Dashiell Hammett ve şahsen en sevdiklerimden olan ve neden bir türlü dilimize çevrilmediğini anlayamadığım Cornel Woolrich'in karışımı olarak kabul edilen Jim Thompson'ın Öldür Gitsin adlı kitabı ilk okuyacaklarım listesinde yerini aldı bile. Hardboiled tabir edilen türün en önemli yazarlarından sayılan Jim Thompson, güvenilmez anlatıcıları, sıra dışı kurgusu, ölü karakterlerin iç monologlarıyla ilerleyen yarı-gerçeküstü anlatımıyla polisiye türe sanatsal bir derinlik de katabilmişti. Bir eleştirmen onu 'Ucuzcu dükkanların Dostoyevski'si' olarak adlandırmıştı. Zeynep Ergun filolojiden hocam. Polisiyeyle alakasını sonradan, Kardeşimin Bekçisi adlı kitabı çıkınca öğrendim. Ülkemizde polisiye edebiyat üzerine akademik çalışmaların eksikliğini giderecek bir eser. Polisiyenin kısa tarihi ama aynı zamanda türün dinamiklerine ilişkin çarpıcı tespitler içeriyor. + Melankolik ama çılgın dedektif Cormoran Strike ile zeki, inatçı asistanı Robin Ellacott'un maceraları devam ediyor. Harry Potter'ın yaratıcısı J. K. Rowling'in Robert Galbraith adıyla kaleme aldığı Guguk Kuşunun devamında serinin ikinci kitabı İpekböceği de çıktı. + Osmanlı İmparatorluğu üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Jason Goodwin'in sarayın, haremin, yeniçerilerin ve gizli tekkelerin mistik dünyalarını araladığı romanı Yeniçeri Ağacı pek yakında çıkıyor. Devamında The Baklava Clubda yayınlanacak."} {"url": "https://egoistokur.com/sudan-gelen-superlerle-tanismaya-hazir-misini", "text": "Popdater Emrah Güler'in popüler kültür tutkusu, üç yaşında Snoopy ve televizyonla tanışmasıyla ortaya çıktı. Şeker Kız Candy, Dallas ve Zagor'la büyüdü. Eğitimini vampirler üzerine bir tez yazarak tamamladı. İlk kitabını kimsenin anlamadığı Lost üzerine yazdı. Kendisi de Lost'u pek anlamadı. Gene de yazmaya devam etti. Şimdi çizgi roman okuyor, film izliyor, dizi izliyor. Bir yandan da yazıyor. Henüz kendi süper gücünün ne olduğunu keşfedemedi. Aşağıda Emrah'la ilk romanı Sudan Gelenle ilgili röportajımızı okuyacaksınız... Umarım röportajdan sonra kendinizi artık bir süper kahraman olmaya hazır da hissedebilirsiniz, kim bilir... En azından hayallerinizde. Süper kahramanların iki nedenden biz süper olmayanlara çekici geldiğini düşünüyorum. Toplumda dışlanmış, öteki, azınlık psikolojisini ve baskısını yaşamış herkes için dayatılanın dışında gizli, alternatif bir kimliğin çekiciliğini sunuyorlar. Süper kahramanlar bir yandan süper kimliklerini gizlerken, bir yandan da gizledikleri toplumdan daha güçlü, daha özel hissediyorlar. İkincisi de, sınırlı varoluşumuzda potansiyelimizin ötesinde bir şey olabileceğimiz fantezisine hitap ediyorlar. Arada, Batman gibi kendi süper gücünü kendisi yaratan kahramanların çıkması da herkes süper kahraman olabilir fantezisini besliyor. Çoğu kişi gibi ilk tanıştığım süper kahraman olduğu için Superman'in özel bir yeri var bende. Ama onun dünyayı kurtarmaya çalıştığı, kötülerle savaştığı hallerini değil de büyüme sancılarını, yalnızlığıyla başa çıkmaya çalıştığı kırılgan hallerini seviyorum. Birincil kimliğinin Clark Kent değil de, başka bir gezegende mahsur kalmış, ırkının son temsilcisi Kal-El olması ve bu dünyada kendini kabul ettirebilmek için Superman kimliğine bürünmesi beni etkiliyor. Bir de, X-Men ekibini seviyorum. Süper olmayanların zulmünden kaçarak, birbirlerine kenetlenmelerini, kendi mutant toplumlarını yaratmış olmalarını seviyorum. Popüler kültürün en fantastik azınlık hareketi gibi geliyor. Çekinme değil de, Batman'i sevimsiz ve sıkıcı buluyorum. Hepimizin yakınındaki birçok kişi, bize dokunduğu özel yerlerle birer süper kahramandır aslında. Kimi her zaman doğru soruyu sorar, kimi yalnızca varlığıyla başka bir ruh haline taşır bizleri, kimi de yeni dünyalarla tanıştırır. Çocukluktan beri arkadaş olduğumuz Dicle benim için bunların hepsi ve daha fazlasıydı. Ama onu birkaç kez görmüş birçok insan için de süper kahramandı Dicle. Sokakta gördüğü sakat bir köpeği hiç düşünmeden evine alırdı, Marmara depremi sonrası her şeyi bırakıp aylarca depremzedelerin yanındaydı, her zaman kadınların daha özgür, daha eşit bir dünyada yaşayabilmesi için çalıştı. Kendisini çok fazla tanımamış insanlar üzerinde bile nasıl bir iz bıraktığını görmek için internette kendisi için yazılmış olanları okumak yeterli aslında. Nehir Nadir'in iki gücü var. İlk önce Şekildeğiştirme gücü gelişiyor. Şekildeğiştirici olarak başkalarının biçimine bürünebiliyor. İstediğinde Scarlett Johansson'a dönüşebiliyor, istediğinde de yalnızca fotoğrafını gördüğü bir erkeğe. Bir başka gücü de su altında nefes alabilmesi. Bu güce sahip olanlara da Sualtı Eşrafı deniyor. Yolculuk endişesi olan ve hayatımız boyunca gezmek için vize almak zorunda olduğumuz bir ülkeden gelen birisi olarak Teleporter olmak isterdim. Anında istediğim yere ışınlanmak güzel olurdu. Çakırkeyifçi olmak, yani bakışlarımla önümdeki içeceği alkollü yapabilmek de fena olmazdı. Sahip olmak istediğiniz süper güçlerin bir listesini istesem... Gerçi bilmiyorum bu konuda insan yeni ne söyleyebilir, hepimiz üç aşağı beş yukarı aynı hayallerin peşindeyiz gibi geliyor bana. Hayat kalitemizi zenginleştirecek, yaşadığımız hayatta çaktırmadan kullanabileceğimiz süper güçleri düşlemek iyi geliyor sanırım hepimize. Uçmak, duvarlardan geçebilmek, görünmez olmak, ışınlanmak gibi. Kimse sinirlenince yeşil bir deve dönüşmeyi hayal etmiyor, ya da ellerinden demir pençeler çıkmasını. Sizi heyecanlandıran, ilham veren, başka bir dünyaya götüren, başka birine dönüştüren ne varsa, bunları gönül rahatlığıyla hayatınıza sokmanız gerektiğini düşünüyorum. Bu bir edebiyat klasiği olabilir, bir televizyon dizisi, çizgi roman, bir sinema film ya da kedi videosu. Oscarlı yönetmenlerin televizyon dizisi yönettiği, yazarların şarkı sözü yazdığı bir çağda zaten tanımlar giderek iç içe geçiyor, karışıyor. Popüler kültürün toplumsal algı ve dönüşüm üzerinde, akademik araştırmalardan da yüksek sanattan da daha büyük ve çabuk bir etkisi var. Bu geleneksel ve muhafazakar olanı besleyen bir şey de olabilir, öteki olanı anaakıma taşıyan, gelenekselin içinde konumlayan bir şey de. Bazen de ikisi birden. Evlilik programlarının koşulsuz, şartsız evliliği dayattığını da düşünebilirsiniz, evlilik kurumunun çivisini çıktığını herkese gösterdiğini de. Popüler kültürün en büyük keyiflerinden birisi de sizi heyecanlandıran bir şeyi paylaşabileceğiniz bir kitleye çok rahat ulaşmanızı sağlıyor olması. Anna Karenina'nın ölümünü kendi içinizde yaşamak zorunda kalırken, Ned Stark'ın ölümünü dünyanın her yerinden milyonlarca kişiyle konuşabiliyorsunuz. Romanı yazma aşamasında hep görsel olarak nasıl olabileceğini hayal ettim, filme yakın bir kurgu oluşturmaya çalıştım. Ama, Türkiye'de sinema sektörünün bulunduğu duruma ve de Sudan Gelen'in nasıl pahalı bir yapım olacağına bakılırsa, film uyarlamasını hayalden öteye götürmek şu aşamada uzak geliyor."} {"url": "https://egoistokur.com/suleymaniye-gunlukleri-politik-bir-metin-mi-edebiyat-m", "text": "12 Eylül 1980 darbesinden sonra susturulmuş toplumdan ilk itiraz üniversiteli gençlikten yükseldi. Demokratik ve özgür üniversite talebiyle kurulan öğrenci derneklerinin demokratik talepleri, protestoları, toplumda üzerine şiirler yazılacak, şarkılar bestelenecek kadar büyük heyecan yarattı. Ömrü kısa olsa da o dönemin anlatılması, tarihe not düşülmesi beklentisi, ancak neredeyse 35 yıl sonra İletişim Yayınları'nın Anı serisinden peş peşe yayınlanan kitaplarıyla gerçekleşti. Bu kitaplardan biri de o dönemde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi olan Tesadüf Özlem Demir'in kaleme aldığı Süleymaniye Günlükleri. Yazar, 80 sonrası öğrenci hareketinin şekillenme sürecini protestolar, direnişler, gözaltılar ve siyasi tartışmalar kadar öğrencilerin gündelik hayatlarını, barınma sorunlarını, karın doyurma mücadelelerini, aşklarını da anlatısına dahil ederek beklenmedik bir üslupla çıkıyor okurun karşısına. Okura aynı zamanda edebi bir lezzet de vaat eden Süleymaniye Günlükleri'nin yazarı Tesadüf Özlem Demir'le Egoist Okur için söyleştik. Evet, alışıldık bir isim değil. Küçüklüğümden bu yana ismimin anlamının ne olduğu sorusuyla çok sık karşılaştım. Hatta yalnızca bu da değil, bu soruya 'Neden ismini değiştirmiyorsun?' sorusu da eşlik etti çoğu kez. Benden önce bir kız çocukları olmuş ailemin. Kardeşim daha bebekken annemle birlikte hastalanmışlar. Annem iyileşmiş fakat bebeği kaybetmişler. Ardından da annem yedi yıl boyunca hamile kalamamış. Bizimkilerin gitmedikleri doktor, ya da o yıllarda çocuk sahibi olmak için gerçekleştirilen türlü ritüellerden sonra artık ümidi kestikleri bir zamanda çıka gelmişim. 'Tesadüf' bu ansızın gelişi, 'Özlem' ise yedi yıllık bekleyişi ifade ediyor. İsmimden hiç rahatsızlık duymadım. Ailemin, özellikle de çok erken yaşta kaybettiğim babamın yadigarı olan bu ismi değiştirmeyi de hiç düşünmedim. Kitabın yayına hazırlandığı esnada editörüme kitabın yalnızca bir anı kitabı olmadığını, aynı zamanda bir roman olduğunu, bu nedenle de doğru tanımlamanın Anı-Roman şeklinde olması gerektiğini söyledim. Yalnızca kitabın biçiminden kaynaklanan bir tanımlama değildi bu. Anlatıda çok küçük de olsa gerçekte var olmayan, kurgusal dokunuşlar vardı. Bu söylediğimle yaşananların kurgu mu gerçek mi olduğu hususundaki sorunun yanıtını da vermiş oluyorum aslında. Kurgusallığı istisnai olarak, olayların anlatımında bütünlüğü sağlamak açısından ihtiyaç gördüğüm yerlerde kullandım gerçi. Fakat editörüm, yayınevinin yayın kategorileri arasında Anı-Roman şeklinde bir tür olmadığını söyledi. Bu sebeple de yayınevi kitabı Anı türünde yayınlandı ve gerek kapak tasarımını gerekse de tanıtımını bu türe uygun olarak yaptı. Kitabın politik bir metin mi, edebiyat mı olduğu hususundaki soruna gelince, ben kitabımın politik bir metin değil de edebiyat eseri olarak nitelenmesini tercih ederim elbette ama bu sorunun yanıtını okuyucuların vermesi daha doğru geliyor bana. Hababam Sınıfı kitabını daha ortaokuldayken okudum. Serinin tüm filmlerini de çeşitli zamanlarda defalarca izledim. Her ne kadar filmler, kitaptaki politik unsurlar yumuşatılarak verilmiş bu sayede de kitlelerce Hababam Sınıfı yalnızca komedi unsuru ağır basan bir eser olarak algılanmışsa da eğitim sistemine müthiş eleştiriler getiren politik bir metindir. Hababam Sınıfı mizahın yerli yerinde kullanıldığında nasıl büyük bir etki yaratılabileceğini ispatlayan bir yapıttır da. Kitabı yazmaya başladığımda, mizahı yerli yerinde kullanıp kullanamayacağım konusunda kuşkularım vardı. Zira Rıfat Ilgaz'ın bir söyleşisinde belirttiği üzere, Mizah diye bir yazı türü yoktur. Yazı türü romandır, öyküdür, köşe yazılarıdır, anılardır. Mektup bile bir yazı türüdür de mizah bir yazı türü değildir. Tür olsaydı tekniği olurdu. Mizah bir biçemdir. Topluma bakış açısıdır. Mizah şiir, öykü, roman olabilir: Tür değil, biçimdir. Mizacımızdan gelen bir özelliktir, bir çeşnidir. Yazı türleri beceri ister, teknik ister. Bunları sağladın mı başarı tamdır. Mizah ne ister? Mizah insanın mizacından geldiği için bilgi değildir, edinilemez. Teknik de değildir. İnsanın yaradılışında bu özellik varsa mizah başarılı olabilir... Bu yüzden şu andaki, Ekonomi Politik'in içinde gizlice Hababam Sınıfı'nın politik versiyonunu okumak gibi bir duygu şeklindeki nitelemen çok önemli benim için. Tekrarla sorduğun için ben de anlattıklarımın tümünün gerçekten yaşandığını yineliyorum. Ben en başından itibaren nesnel bir geçmiş değerlendirmesi yapmadığımı, anlattıklarımın, belleğimde yer ettiği ölçüde bizzat kişisel gözlemlerime dayanan yaşanmışlıklar olduğunu belirttim zaten. Farklı grupların bakış açılarına ya da eylemlerine yönelik olumlama ya da olumsuzlama içerisinde olmamaya da özellikle gayret ettim. Bu yüzden de anlattıklarım nedeniyle ciddi bir eleştiriye maruz kalacağımı düşünmedim. Şu ana kadar da bu yönde ciddi bir eleştiriyle de karşılaşmadım. Eleştiriler daha çok o dönemi yaşayan insanlarca bazı vakıa ve olayların yazılmamış, atlanmış olduğu yönünde oldu. Yani yazdıklarıma yönelik değil yazmadıklarıma yönelik eleştiriler aldım. Yine de kitabımda adı geçen ya da belleğimin yetersizliği ve kitabın kurgusu nedeniyle yer veremediğim tüm dostlarıma buradan sesleniyor ve sürçü lisan ettiysem affola diyorum. Uzunca bir süredir öykü yazıyordum aslında. Bunun yanında sinema üzerine de çalışmalar yapıyordum. Bu çalışmalarım halen Mavi Gök isimli bir kültür sanat edebiyat dergisinde yayınlanıyor. Süleymaniye Günlükleri'nin diğer tüm çalışmalarımın önüne geçmesi ve bir proje haline gelip kitaba dönüşmesi sürpriz oldu. Hatırlarsın, arkadaşlarımızla gerçekleştirdiğimiz buluşmada bu hikayeleri dinleyince çok beğenmiş ve bunların bir kitaba dönüşmesi için ısrarcı olmuştun. Sonrasında da Türkiye tarihinin ikinci el zamanı konusunda bir kitap yazmak için araştırma yapan bir arkadaşım, seksen sonrası gelişen öğrenci hareketi üzerine benimle söyleşi yapmak istedi. Anlattıklarımı duyunca, bunlar ikinci el değil birinci elden anlatılmalı. Bu anlattıklarını mutlaka kitaplaştırmalısın dedi. Olabilir mi acaba diye yazmaya giriştim. Bir çırpıda bitti kitap. Sözünü ettiğin sadeliği, metnin müstesna bir döneme dair olması ve o döneme ait heyecanın hala kendini muhafaza ediyor olmasıyla açıklayabiliriz belki de. Geçmişi öyküleştirmede öteden beri iyiyimdir aslında. Yaşadığım ya da şahit olduğum anları kolay kolay unutmaz, ayrıntıları ile hatırlarım. Bu hatıraları, kimi eklemelerle dost ortamlarında anlatmaktan büyük keyif alırım. Hatta ortamına göre, aynı yaşanmışlığı farklı versiyonlarıyla anlattığım olur. Konuşurken, sözcükler dışında birçok enstrümana sahiptir insan. Ses tonunu değiştirerek, mimikleriyle ya da aralarda verdiği eslerle konuşmayı istediği gibi yönlendirebilir, dinleyenlerin yüzlerinden ve tepkilerinden ilgi düzeylerini kontrol edebilir. İlgiye göre anlatımı hızlandırıp yavaşlatır, kısaltıp uzatabilir de. Yazmak öyle değildir ama. Yazarken anlatı olduğu gibi sözcüklere emanet edilir. İfade edilmeye çalışılanın okuyana yansıması, onun kavramlara yükleyebildiği anlamlarla sınırlı kalır. Elbette, yazarken kullanılan dilin, anlatıda kurulan çatının ya da öykülenen vakıanın kendisi de önemlidir ama yine de öykü anlatmak ve yazmak birbirlerinden çok farklıdır. Yaşama dairdir öyküler, canlıdır. Bir öykü anlatılırken ona can veren ve ruhunu elinde tutan anlatıcıdır. Oysa aynı öykü yazıyla anlatıldığında ruhu okuyucuya teslim edilir. Ona can verip vermemek, onu yaşatıp yaşatmamak ya da ne şekilde yaşayacağına karar vermek okuyucunun insafındadır. Kitapta anlattığım olaylar daha önce çeşitli vesilelerle arkadaş muhabbetlerinde, rakı sofralarında anlatıp gülüştüğümüz olaylardı. O anlatılardaki neşeyi, o lezzetli havayı yazı diline de aktarmaya çalıştım. Buna ek olarak anlatıyı ince bir mizahla kurma tercihi de eklenince konuşma diline yakın, kolay okunan, yormayan bir biçim çıktı ortaya. Yanıtlamakta en çok zorlanacağım soru bu olacak her halde. Hani Cemal Süreya'nın şiirinde dediği gibi Seni bir kere öpsem ikinin hatırı kalıyordu, iki kere öpeyim desem üçün boynu bükük... Bu soruyu görünce, hangi yazarın adını saysam diğer onlarca yazara haksızlık edeceğim kaygısına düştüm. Gerçi bu soruna karşılık olarak kitapta kullandığım epigrafların belli ölçülerde yanıt olabileceğini düşünüyorum. Bu arada lafı gelmişken biraz da bizim Süleymaniye'li yazarlardan söz etmek isterim. Bu konuda biraz pozitif ayrımcılık yapmam yadırganmaz sanırım. Süleymaniye ekibinden gururla söz edebileceğim yazarlarımızdan Burhan Sönmez, Hayati Sönmez, Behçet Çelik, Sibel Köklü ve Celal Güngördü... Her çıkan kitaplarını sabırsızlıkla beklediğimi ve çıkar çıkmaz da büyük bir iştahla okuduğumu söyleyebilirim. Hiç aklımdan çıkmayan eserler diye sorarsan aklıma ilk olarak Herman Broch'un Vergilius'un Ölümü ve Javier Marias'ın Yarınki Yüzün üçlemesi geliyor. Klasikler yanında günümüz edebiyatını da takip etmeye çalışıyorum fakat maalesef okumalarım istediğim seviyede değil. Geçmişten bu yana sürekli güncellediğim listeler eksileceğine günden güne büyüyor. Edebiyatın bende ne anlam ifade ettiğinden değil de yaşamdaki anlam arayışımda edebiyatın yerinden söz etmek isterim. Edebiyat, en basit ifadesiyle duygu ve düşüncelerin, özel bir dil ve estetik kurallar çerçevesinde yazılı veya sözlü olarak dile getirilmesi olarak tanımlanır. Duygu ve düşüncelerin ifadesi kavramsal olarak bir yere kadar mümkündür gerçi. Ne aktaran kendi duygusunu aktarabilir tam olarak ne de okuyucu aktarılan duyguyu alabilir. Hepimizin içinde potansiyel olarak mevcut olan ve deneyimlenme anında öznel olarak açığa çıkan duygular parmak izi gibidir, kişiye özeldir. Bu açıdan da emsalsizdir. İşte edebiyat bu emsalsiz duyguları, düşünceleri paylaşıma açma, diğerlerine aktarma çabasıdır. Bu çaba sonucunda muazzam bir zenginlik açığa çıkar. Gerek yazar gerekse de okur olarak edebiyat dünyası ile içli dışlı olmak bu zenginlikten pay talep etmektir esasında. Yazar yazdıklarıyla, yaşadıklarını o anki zihin dünyasında yeni baştan yaşar ve yaşatırken, okur daha önce öğrendiği, deneyimlediği ya da potansiyel olarak içinde barındırdığı düşünce ve duygu dünyasında anlatıyı kendince yaşar. Edebiyat dünyası barındırdığı zenginliği paylaşma konusunda bu kadar cömertken, toplumun çoğunluğunun bu zenginlikten pay alma konusunda talepkar olmayışı, üzücü olmanın yanı sıra oldukça da garip bir durum aslında. Avukatlık insana dair, insan ilişkilerine dair bir meslek. Bu açıdan çok farklı çevrelerden insanlarla temas kurma olanağı sağladığı gibi bir o kadar ilişkiyi gözlemleme olanağı da sunuyor. Bu itibarla yazarlığa ket vuran, onu engelleyici değil aksine önünü açıcı, onu besleyici bir meslek olarak görüyorum. Avukatlığa başladığım ilk günden bu yana da severek yapıyor, sağlığım elverdiği ölçüde de bu mesleği yapmaya devam etmeyi düşünüyorum. Avukatlık ile yazarlık arasında bir tercih yapmak zorunda da hissetmiyorum kendimi. Bu arada 'edebiyat dünyası yeni bir yazar mı kazandı' şeklindeki nitelemen çok hoş ama henüz o noktada olduğumu düşünmediğim gibi bunun kısa bir selamlaşma olmamasını da umut ediyorum. Öncelikle Süleymaniye Günlükleri'nin devam kitabı üzerine bir çalışmam var. Onun dışında henüz bir kitap projesi aşamasına gelmeseler de hem öykü hem de sinema üzerine yazmaya devam ediyorum. Başka kitap ya da kitaplar olur mu sorusuna şu an için net bir yanıt vermem mümkün değil fakat olur diye umuyorum. Sinema ile ilişkim özel olmuştur hep. Tür ayrımı gözetmeden dünya sinemalarını takip etmeye, önemli festivallerde ödül almış filmleri ya da takip ettiğim yönetmenlerin yeni filmlerini izlemeye çalışıyorum. Sinema dili ile yazı dili ayrı şeyler elbette fakat teknoloji geliştikçe ve buna bağlı olarak mesafeler kısalıp dünya küçüldükçe sinema dili de yazı dili de değişime uğruyor ister istemez. Nitekim teknoloji geliştikçe sinema dili de farklılaşmak durumunda kaldı. Artık görüntü kalitesi yanında çok farklı planlardan çekim yapma imkanları gelişti. En basit filmlerde bile dron çekimleri kullanılıyor. Bugün artık dünyanın en ücra köşelerine bile gitmek hemen herkes için mümkün hale geldi. Olmasa da ekranlardan rahatlıkla izlenebiliyor. Bu da toplumlardaki görsel dilin gelişmesine, yazıya göre çok daha önemli hale gelmesine yol açtı. Yazı dili de buna ayak uydurmak durumunda belki de. Anlatıda bahsi geçen bir mekanı ya da bir durumu okuyucunun tasavvur etmesini sağlamak için artık uzun uzadıya betimlemeler yapma ihtiyacı kalmadı sanki. Okuyucunun zihninde benzer birçok görüntü zaten var olduğundan birkaç dokunuşla o çağrışım yakalanabiliyor hemen. O nedenle de eskinin o uzun uzadıya yer verilen ve esasında birer edebiyat harikası olan betimlemeleri, artık yeni nesil okuyucuya zihin açıcı olmaktan çok yorucu geliyor. Bu noktada da senin sorduğun sinema merakımın üslubuma etkisi olup olmadığı hususunu bu minvalde değerlendirmek gerekiyor belki de. Sinema ve televizyon gibi görsel aktarımlar sayesinde okuyucunun tahayyül etme kapasitesindeki değişimi, gelişimi bizzat yaşıyor olmam bir avantaja dönüşüyor belki de. Okuyanlar, yalnızca Süleymaniye Günlükleri'nde değil diğer öykülerimde de sinematografik bir dil yakaladığımı söylüyorlar. Bu benim özellikle tercih ettiğim ya da iradi bir çabayla oluşturduğum bir biçim değil. Sinemaya yakınlığım dolayısıyla doğal, kendiliğinden gelişen bir durum bu. ... Ben, Alper ve birkaç kişi daha arabanın önünü kesmek için hareketlendik. Hepimizin yüzleri atkılarla örtülüydü. Alper bir kartal misali arabanın önüne atıldı ve iki eliyle arabanın ön kaputuna sertçe vurarak arabayı durdururken atkısı yüzünden düştü. Arabadakiler, Alper'le göz göze geldiler. Bir süre iki taraf da şaşkın şaşkın birbirlerine baktılar. Bir terslik olduğu belliydi. Hemen Alper'in yanına gelip biz de arabanın önüne geçtik. Aynı okulların dernek çalışmalarında yahut yurtlarda tanışmış, başka bir dünyanın mümkün olduğunu düşünen ve bu uğurda mücadele etmeye niyetli, birbirlerinden başka tutamağı olmayan bir avuç insandık... Kendimize mekan olarak seçtiğimiz yer, bizden önceki muhalif kuşaklara da ev sahipliği yapmış olan, Süleymaniye Camii'nin karşısındaki çay ocağıydı. Sabahtan akşama kadar her türden tartışmanın yapıldığı, ev ve okullarımızdan daha fazla zaman geçirdiğimiz ana karargahımızdı bizim. O yüzden Süleymaniye Taifesi olarak anılırdık. Doksanlı yılların başından itibaren okulları bitirip, yaşam tarafından çeşitli yerlere savrulmuş olsak da biz hep Süleymaniyeli olarak kaldık."} {"url": "https://egoistokur.com/suleymaniyeyi-gezerken-kendimi-susutownda-buldu", "text": "Aşkın da sevginin de tadı kaçtı günümüzde biliyorum; sanal dünyanın bombardımanı altında ruh dünyamız da insani ilişkiler de biçim değiştirdi; sahicisinin tadını almayanların sahtesinin ayırdına varmasının gittikçe daha da güçleşeceği, vakit alacağı kesin. Hız, sahte dünyalar, hayaller her şeyin önüne geçti, aynı anda birkaç işi yapan ilişkiler yumağına dur diyebilen azaldı.. Ama insan, bıraktığı tüm güzelliklerle, varlığıyla, ruhuyla orada. Sanki tüm bu şehirden geçmişler sihirli elleriyle baharatlı, her bir tadın zevkine varacağınız enfes Halil İbrahim Sofraları kurmuşlar. Bir Pazar günü seçim yaptım ve iş nedeniyle buluşma yeri olarak Süleymaniye'yi tercih ettim; bir tatlı huzur, özlem ve çoktandır görmediğine kavuşma isteğiyle. Restorasyon diye rezil edilen sokaklar, kemerler, binalar, evlerden geçtim. Mahsustan yolumu uzatarak. Sinan'ın da elinin değdiği su kemerlerini çoktandır takip ediyordum, ediyorsun da ne oluyor diyeceksiniz, evet o sokakların o hallerini, onarım diye yapılan yanlışlıkları, kültürün ehil olmayan ellerde yağmalanmasını, paraya tevil edilmesine tanık olmak canımı yakıyor, gördüklerimin çoğuna üzülüyorum, sevindirecekler her geçen gün azalıyor, daha doğrusu iyi işler o kadar az ki bütünlüksüz gayretler kötüyü yok etmiyor. Bilmek can yakıcıdır, sevdiğinin zarar görmesine tanık olmak da ama en azından sevdiğime kendimce sahip çıkmış, onu ziyaret etmiş ve yalnız bırakmamış oluyorum. Sadakat böyle bir şey. O her zaman gülümsüyor zaten, bekliyor. Ben de konuşuyor, dertleşip kaydediyorum. KUDEB'in restore ettiği ve yenileyerek yaşatmaya çalıştığı evler ne yazık ki çoğu giydirilerek, dönüştürülerek zorla yeni ruh kazandırılmışlar , garip binalar, tabelalar, çöpler, ve elbette çoktan kurumuş, susuz kalmış çeşmeler, iğreti kondurulmuş ve sözünü etmeye değmeyecek pek çok şey... Sözünü saklayanlarsa mahzun. Herşeyin ucuzladığı ve kültürsüzlüğün yüceltildiği, içi boşaltılarak pazarlandığı günümüzde bir kapıda İstanbul Fikir ve Sanat Merkezi yazıyor, sevindirici. Ama Şüşütown ile Moda Okulu diyen bir ibare de asılı; eşarp tasarlanıyormuş. Town'a mı Şüşü'ye mi, içeriğin boşluğuna mı, o canım eve mi yanayım şaşırıyorum. Gülümseyip geçemeyeceğiniz manzaralar. Anlatamayacak kadar çok boş çaba. Aralardan Süleymaniye'ye ulaşıyorum, işte minareler, işte kubbeler, işte karşımda. Huzur. İstanbullular da koşmuş, görüntü almak istemiyor insan, o anı yaşamanın cazibesiyle. Süleymaniye beni kucaklıyor; sabahın erken saatinde buraya gelip buraya ruhunu bırakmış Sinan'a uğramadan olmaz. Bahçeden çıkıp külliyenin sağına kıvrılıyor ve Sinan'ı ziyaret ediyorum. Kavuşma, dertleşme ve hüzünle utanç. Utanç. Ama o sarıp sarmalıyor. Günün diğer ayrıntılarına hep huzur eşlik ediyor, ele geçirilmiş ama gönülden bir esaret. Kayıt çalışıyor. Anlatacak, haykıracak çok şey var ama nafile. Gitme vakti, Vezneciler çıkışındayım. İstanbul Üniversitesi ile Kuyucu Murad Paşa Medresesi arası, iki güzel binanın ortasında bir pazara düşüyorum. Adeta Eminönü Küçük Pazar; bir Cumartesi gecesi yolumun düşüp hangi ülkenin hangi kurtarılmış bölgesinde hissettiğimi bilemediğim, bir başka 'anlatılmaz yaşanır anı'. Veznecilerdeyim. Beş adım ötesi cadde, yanı Kapalıçarşı, yani Beyazıd, iki yanda estetiğini sıralamış, inşa etmiş Osmanlı ortada kalmış, hiçbir şekilde tanımlanmazlığın ortasında. Cicero, kültürü tanımlarken ruhu besler der. Ruh ve onun beslenmesi mühim konudur. Keşmekeşle, cehaletle ruh beslenmez, bunu bilen atalarımız, devraldıkları yüzlerce yıllık mirası kültüre saygıyla geliştirmiş, üzerine kendi sanatını, ruhunu katmış ve herkesi kendine hayran bırakan o İstanbul'u inşa etmişlerdir. Ezcümle bir şehri ruhuyla besleyen, gözü gibi bakan, ondan zevk alanlar ona zarar veremezler, çünkü ona emek vermiş ve onun büyüsünü içselleştirmişlerdir. Aşk gibi, sevda gibi."} {"url": "https://egoistokur.com/suriyeli-yazar-rafik-schami-soz-ozgur-olmazsa-yitip-gideri", "text": "Şahsi bir not: Altı yıl önceydi, Şam'a gittiğimde. Çok güzel bir şehirdi ve orada çok tatlı insanlarla tanışmıştım. Şimdi ne halde olduğunu, olduklarını düşünmek beni kahrediyor. Yıllar önce bavulu ve umutlarıyla geldiği Almanya'nın en önemli yazarlarından biri bugün Rafik Schami. Onunla çocukluğundaki Şam'ı, öykü anlatıcılarını, Türk edebiyatını, Suriye'yi, yeni kitabını ve özgürlüğü konuştuk. Gerçekten de öykü ve romanlarımın neredeyse hepsi Şam'da geçiyor. Bu tamamen şehrime duyduğum özlemle ilgili; çünkü 44 yıldan beri oraya gidemiyorum. Kısacası oradan kovulmamdan sonra şehre edebiyat aracılığıyla arka kapıdan da olsa girebilmek için yazıyorum. Fakat bu, aynı zamanda şehri herkesten daha iyi tanımamla da ilgili. Zaman şehirle ilgili belgelerden oluşan bir kütüphanem oluştu. Bu arşiv sayesinde ve özgürce yaşayabilmem nedeniyle Şam'da yasayan bir yazardan çok daha iyi araştırma yapabiliyorum. Sözlü anlatım sanatının unutulmaktan kurtarılarak 21. yüzyıla taşınması gerekiyor. İnsan anlattığı süre boyunca umut besler. Sözle anlatmak, aslında reşit olmak, cesur olmak, başkalarını bilinçli bir şekilde bilgilendirmek demektir. Özgürlük, reşit vatandaşlar talep eder. Ben ne prenseslerden ne de kimi halifelerden bahsetmek istiyorum. Kahramanlarım her sokakta, her köyde karşılaşılabilecek insanlardan oluşuyor. Bu sanatın Almanya'da kabul görmesi ise benim şansım oldu. Gerçekleştirdiğim etkinliklere binlerce okuyucu katılıyor. Otuz yıldan beri bu sanat uğruna sabırla yürüttüğüm çabaların böyle meyve vermesi beni çok mutlu ediyor. Yaşar Kemal örnek aldığım yazarlardan biriydi. Romanlarının çoğunu okudum. Duruşuyla da Arap yazarlara örnek olan bir edebiyatçıydı. Ancak Yaşar Kemal ölmez, yüreklerde yaşamaya devam eder. Bizim yazarlarımızın Hemingway, Kafka veya Balzac'ın berbat birer kopyası olma rolünü üstlenmemeleri gerektiğini daima savundum. Çünkü taklit edenler içlerinde hep bir gün ışık olma ümidi taşıyan zavallı birer gölge olarak kalmaya mahkumdur. Bunun yerine anlatım kültürlerinin kökenine yönelmeli, bu kültürü yüceltmeden ama onda var olan yararlı unsurları alarak modern çağa uygun bir sanat yaratmak için geleneksel olan aşılmalıdır. Bu şekilde eski gelenek yeni geleneğin gübresini oluşturacaktır. Suriye'de iken Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal'in yanı sıra, Aziz Nesin'in birkaç hiciv eserini okudum. Tabii Almanya'da Almancaya çevrilmiş eserler sayesinde daha çok Türk yazarla tanışma imkanım oldu. En başta dostum Yüksel Pazarkaya olmak üzere çevirmenlere gayretleri için teşekkür etmek istiyorum. Aynı zamanda arkadaşım olan Habib Bektaş'la yaptığımız sohbetler sayesinde daha az tanınan yazarlar da dikkatimi çekti. Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk'u da severek okudum. Onunla aynı yayınevinde, Hanser Verlag'dayız. Türk edebiyatının Almancaya çevrilmesi için büyük gayret gösteren iki yayınevini de unutmamak gerekiyor: Biri 1985'e kadar yayın yapan Ararat Yayınevi, diğeri de hala kitap yayınlayan Dağyeli Yayınevi. Türk edebiyatı muhteşem bir gökkuşağı gibi. Dikta dönemlerine rağmen çok iyi gelişti. Türkiye, Arap ülkelerinden farklı olarak devlet ve din işlerini birbirinden ayırmayı başardı ve şimdiye kadar tartışılması dahi mümkün kılınmayan tek bir ilahi veya şeytani partinin hakimiyetinde yaşamak zorunda hiç kalmadı. Yazarlardan birer vatandaş olarak bahsediyorsanız ve haksızlığa, aşağılamalara, şovenizme, kadınlara baskı uygulanmasına karşı cesaretle direniyorlarsa, evet. Bir yazar olarak sadece onurlu yaşayarak da örnek olabilirler. Bir dikta rejiminde yasamak zorunda kalmaları halinde, düşünceleri uğruna kendilerini feda etmeleri gerekmiyor, aksine satılmış kalem olmamak için demokratik olmayan yönetimi herhangi bir şekilde güçlendirecek oluşumlardan uzak durmalılar. Gizli servislerin işbirlikçisi olup yazar arkadaşlarını ihbar eden, onlara çamur atan bazı Suriyeli yazarları ben işte bu şekilde adlandırıyorum. Kaçabilmeleri durumunda sanat çalışmalarını sürdürürken aynı zamanda dikta rejiminin gerçek yüzünün ortaya çıkmasına katkıda bulunmalılar. Herhangi bir şart gözetmeden demokrasi ve özgürlük için mücadele etmeliler. Daha önceki bir söyleşinizde söz'ün elimizde kalan en son özgür unsur olduğunu söylemiştiniz. Evet, aynı zamanda en önemli olanıdır 'söz'; çünkü özgür söz olmayınca hepimiz yitip gideriz. Cesur anlatım özellikle karanlık dönemlerde sevgiyle de ilgilidir. İnsan anlatır, çünkü insanları sevmekte ve onları bambaşka bir dünyaya götürmek istemektedir... Bu ise onurlu bir yaşam için yapılan ayaklanmaların daima başlangıcı olmuştur. Gelişmeler çok ürkütücü. Batı tüm inanılırlığını yitirmiş bulunuyor. Batının istihbarat servisleri bugüne değin hala bu katil rejimle işbirliği içinde. Türkiye, Lübnan veya Ürdün'deki mültecilere gereken yardımı dahi götürmüyorlar. Rejimin bugüne kadar ayakta kalmasını, Batının yumuşak tutumu ve İranlılarla Rusların kararlılığı sağladı. Hümanist değerler ve bu değerlerin temsilcileri burada tarihi bir hezimete uğramıştır. Buna karşın hükumetler onlarca yıldır en karlı ticareti gerçekleştiriyor. Ticaret söz konusu olunca da vicdan elbette teflondan oluşuyor. Şam'ın 9000 yıl içinde birçok defa tahribata uğradığı ve her seferinde Anka kuşu gibi küllerinden doğdu. Ancak topyekun yıkımın gerçekleştiği zamanlarda bu söylemler çok hafif bir avuntu olarak kalıyor. Sivil ve modern toplumun temellerinin, her türlü gelişmenin alt yapısının ortadan kaldırılması çok vahim, fakat bundan da kötü olan bunun ruhlarımızda oluşturduğu tahribat... Şehirleri, caddeleri ve ekonomiyi uygun desteklerle yeniden inşa edebilir, ayağa kaldırabilirsiniz. Bunun tarihteki birçok örneğini biliyoruz, fakat Asya'daki toplumlar Avrupa toplumlarının aksine etnik grupların, dini toplulukların hatta sistemlerin oluşturduğu hassas bir dengeye sahiptir, modern kentliyle kırsaldaki arkaik sülaleleri örnek verebilirim. Avrupa böyle bir farklılığı tanımıyor. Bu tahribatın tamiri korkarım sanıldığından çok daha zor olacak. Her savaşın ilk mağdurlarının çocuklar olduğunu biliyoruz. Suriyeli çocuklar dört yıldır eğitim ve öğretimden mahrum kaldılar. Bu nedenle Türkiye, Ürdün ve Lübnan'daki Suriyeli çocukların günlük hayata dönmelerini kolaylaştırmak için Schams e. V. Derneği'ni kurduk. Sınırlı sayıda fakat uzun soluklu projeleri destekliyoruz. İhtiyaç duyulan miktar, bağışlar veya yardım amaçlı etkinliklerle toplanıyor. İnternet sitemizde projeleri kapsamlı olarak tanıtıyoruz. O bölgelerde yaşayan dostlarımız her şeyi yerinde denetliyor. Bunu bağışta bulunanlara ve çocuklara olan saygımızdan ötürü yapıyoruz. Bu romanı yedi yıl aradan sonra yazdım. Eylül ayında yayınlandıktan sonra İsviçre, Avusturya ve Almanya'yı da içine alan yaklaşık 100 okuma etkinliğinden oluşan kapsamlı bir turne gerçekleştirdim. Roman hem bir gerilim hem de aşk hikayesi içeriyor. Gerçek bir olaydan bahsediyor aslında. Kahramanımız 40 yıldan sonra affediliyor ve ailesini ziyaret etmek amacıyla uçakla Şam'a gidiyor... Bunun aslında bir tuzak olduğundan habersiz. Roman ayaklanma öncesinde geçiyor. Bir romancı olarak beni isyan öncesi zamanlar; zeminin sallandığı fakat henüz hiçbir şeyin gerçekleşmemiş olduğu zamanlar daha çok ilgilendiriyor. Bizi kurtarabilecek olan sadece sevginin gücüdür."} {"url": "https://egoistokur.com/sylvia-plath-soruyor-siir-kibirli-bir-sanat-midi", "text": "Tartışılabilir tabii ama ben karışmayacağım. İstiyorlarsa romancılar ve şairler tartışsın. Ben yazıyı sevdim, Kırmızı Kedi Yayınları'nın izniyle de yayınlıyorum. Bu arada yazarın dergilerde yayınlanmış öyküleri ve düzyazılarından derlenerek oluşturulmuş Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabını da çok sevdim. Plath'tan kalan arşivin tekrar elden geçirilmesiyle ortaya çıkan malzemenin ışığında genişletilmiş bu yeni baskı özellikle çok güzel. Günlerdir elimden düşürmüyor, bazı öyküleri tekrar tekrar okuyorum. Kitabı incelemek için bu adrese bakabilirsiniz. Onu gözümün önüne getiririm daha doğrusu, kadın romancıyı demeliyim, çünkü paralellik kurmak istediğim kadınlar evet, kadın romancıyı gözümün önüne getiririm, dev bir makasla gül fidanını budarken, gözlüklerini düzeltirken, çay fincanlarının arasında oradan oraya gidip gelirken, mırıldanırken, küllükleri ya da bibloları yerleştirirken, ince bir alayı, olaydaki farklı yanı algılamaya çalışırken, komşularının trendeki, dişçi bekleme odasındaki, köşedeki çayevindeki komşularının ruhsal derinliklerini bir tür alçakgönüllü ve güzel, X-ışını bakışla delip geçerken. Onunla, bu şanslı kişiyle, ilintili olmayan ne vardır ki! Eski ayakkabılar kullanılabilir, kapı tokmakları, uçak postası, pamuklu gecelikler, katedraller, tırnak cilaları, jet uçakları, gül kameriyeleri ve muhabbet kuşları; küçük hoşluklar emilen bir diş, etek boyunun çekmesi herhangi tuhaf ya da göze batıcı ya da güzel ya da küçümsenen bir özellik. Onun işi Zaman'dır, za- manın hızla ilerleyişi, geriye sapışı, tomurcuklanışı, çürüyüşü ve kendisini iki misli açığa vuruşudur. Duyguların, dürtülerin sözü yok o guruldayan, gök gürültülü biçimlerin. Onun işi Zaman'ın içindeki insanlardır. Ve bana öyle geliyor ki, o, dün- ya da var olan bütün zaman dilimlerine sahiptir. İsterse bir yüzyılı ele alabilir, bir nesli, tüm bir yazı. Oysa ben bir dakika kadarını alabilirim. Epik şiirlerden bahsetmiyorum. Hepimiz onların ne kadar uzun sürebileceklerini biliriz. Ben, küçük, bildik, sıradan şiirlerden bahsediyorum. Size nasıl betimlesem? bir kapı açılır, bir kapı ka- panır. O arada bir şey gözünüze ilişmiştir: bir bahçe, bir insan, bir yağmur fırtınası, bir yusufçuk, bir yürek, bir kent. Hatırladığım ama hiçbir zaman bulamadığım, Viktorya dönemine ait, kağıtların üzerine konan o yuvarlak cam ağırlıklar aklıma geliyor Woolworth mağazalarındaki oyuncak bölümlerini süsleyen plastik, fabrikasyon ürünlerin arasından gelen uzak bir çığlık. Bu tür bir kağıt ağırlığı, içinde bir ormanı, bir köyü ya da tüm aile bireylerini barındıran, çok saf, kusursuz ve saydam bir dünyadır. Tersine çevirir, ardından düzeltirsiniz. Kar yağar. Her şey bir anda değişir. İçindeki hiçbir şey, bir daha asla aynısı olmayacaktır ne çam ağaçları, ne çatının yan duvarları, ne de yüzler. İşte böyle: Başlangıç ve son bir solukta. Bir romancı bunu nasıl başarırdı? Bir paragrafta mı? Bir sayfada mı? Belki onu boya gibi, biraz suyla karıştırıp incelterek, yayarak. Şimdi kendini beğenmişlik taslıyor, üstünlükler buluyorum. Eğer şiir sıkılmış ve kapalı bir yumruksa, roman gevşemiş ve genişlemiş, açık bir eldir: Yolları, sapakları, varış noktaları vardır; kalp çizgisi, akıl çizgisi; avucuna gelecek düsturlar ve para vardır. Yumruğun dışlayıp sersemlettiği yerde; açık el, yolculuklarında birçok şeye dokunup içine alabilir. Asla bir şiire diş fırçasını dahil etmedim. Her türlü şeyi düşünmekten hoşlanmam, tanıdık, yararlı ve uygun şeyleri asla bir şiire dahil etmem. Bir keresinde yaptım, bir porsukağacı koydum. Ve o porsukağacı, şaşırtıcı bir bencillikle tüm olayı idare etmeye ve düzenlemeye başladı. Bir romanda olabileceği gibi, belirli bir kadının yaşadığı, kasabadaki evin önünden geçen yoldaki kilisenin yanındaki ağaç... gibi bir ağaç değildi o. Hayır, hayır. Ağaç, koyu gölgelerini, kilise çevresindeki sesleri, bulutları, kuşları, onun bir parçası olduğunu kurduğum hassas hüznü, her şeyi ustalıkla idare ederek şiirimin tam ortasında öylece duruyordu! Ona boyun eğdiremiyordum. Ve sonunda, şiirim porsukağacı hakkında bir şiir oluverdi. O porsukağacı, bir romanda, yalnızca geçici siyah bir ayrıntı olmaktan son derece gurur duyardı. Belki şiirin kibirli olduğunu ima ederek bazı şairleri kızdıracağım. Şiirin de her şeyi konu edebileceğini söyleyecekler bana. Ve roman olarak nitelendirdiğimiz o şişkin, karmakarışık, her şeyi barındıran yaratıklardan çok daha fazla kesinlik ve güçle. Doğrusu, bu şairlere, buharlı ekskavatörlerine ve eski pantolonlarına hak veriyorum. Gerçekten de şiirlerin o denli sade olması gerektiğini düşünmüyorum. Eğer şiir gerçekten iyi olsaydı, sanırım diş fırçasını bile kabul ederdim. Fakat bu görüntülere, bu şiirsel diş fırçalarına az rastlanıyor. Ve ortaya çıktıklarında da, benim yaygaracı porsukağacım gibi, ayrıcalıklı ve çok özel olduklarını düşünmeye eğilimli oluyorlar. Orada, diş fırçası hoş bir çabuklukla kutusuna geri dönüyor ve unutuluyor. Zaman akıyor, hızla geçiyor, dolambaçlı yollar izliyor ve insanlar büyüyecek, gözlerimizin önünde değişime uğrayacak zaman buluyorlar. Yaşamın bereketli hurda yığını, hakkımızdaki her şeye dokunur: Ofisler, yüksükler, kediler, romancının paylaşmamızı dilediği hepsi çok sevimli, iyice araştırılmış her türlü ayrıntı kataloğu. Burada hiçbir model, hiçbir görüş, hiçbir özenli düzenleme yoktur demek istemiyorum. Sadece, belki de modelin çok fazla ısrarlı olmadığını ileri sürüyorum. Romanın kapısı da, şiirin kapısı gibi, kapanır. Fakat o kadar hızlı değil, ne de öyle çılgınca, cevaplanamayan bir sonla. 1962 Temmuzu'nda yayımlanan The World of Books programında kullanılmak amacıyla BBC için yazıldı ve 1977 Temmuzu'nda The Listener'da yayımlandı."} {"url": "https://egoistokur.com/sylvia-plathin-yetenegini-degilse-stilini-ka", "text": "Sanırım kastettiği tam olarak giyinmeye dair bir şey değildi. Gene de anlaşılan onun gibi giyinmek isteyen çok kişi var etrafta. Yeteneğini değilse stilini kap misali... Sayıları gttikçe artan Sylvia Plath klonlarını görünce, aralarından iki tanesini almaya karar verdim. Kombinlerden biri klasik, diğeri epeyce modern... Rahatlık, ikisinin ortak özelliği. Net ve düz hatlar da öyle. Tabii maskülen ayrıntıları da unutmamak gerek. Nasıl yapacağız doğrusu ben de bilmiyorum. İsterseniz Sylvia Plath gibi görünmek bu parçalarla olacak iş mi, deneyip kendiniz karar verin. İlk kombin, bir alışveriş sitesi olan Polyvore'dan. Girip parçalara tek tek bakabilirsiniz; theoutnet'ten elbise, Modcloth'tan ayakkabı, Urban Outfitters'dan saat, eLuxury'den yüzük... Sararmış eski fotoğraflar, kitaplar, not defteri, mürekkep, gözlük, daktilo, çay ve sigara falan da unutulmamış. İkincisi, Kingdom of Style adlı blogdan. Queen Michelle adlı blogger, Jaggy Nettle adlı markanın kaşmir süveteriyle başlamış hazırladığı Sylvia Plath kombinine. Süveter, Plath'in Sırça Fanus adlı romanının orijinalinin, yani 1966 Faber & Faber baskısının kapağından ilhamla tasarlanmış. Michelle bu çok bol süveteri tamamlamak için de Topshop'tan gri deri tight seçmiş. Gene Topshop'tan aldığı gri bere ve aşırı büyük gri şal da hadiseye ayrı bir hava katmış. Leopar desenli ayakkabılara ne demeli, bilemedim."} {"url": "https://egoistokur.com/t-s-eliota-ve-o-muazzam-corak-ulkesine-dai", "text": "Amerikan asıllı İngiliz şair T. S. Eliot'ın iki büyük dünya savaşının tam arasında yazdığı Çorak Ülke 100 yaşında. Bu büyük eser şimdi Cem Yavuz'un çevirisi ve notlarıyla yayınlandı. Aşağıda büyük bir şairin muazzam yapıtını yazma serüvenini okuyacaksınız. Üstelik gene bir iyileşme hikayesi eşliğinde. Yeni Eleştiri Okulu'nun kurucusu Thomas Stearns Eliot, modernist şiirin ve düşüncenin en önemli ve ilham verici yaratıcılarından biri. Şiiri tarih ve felsefeyle birleştirerek yazdığı eserleri hala nefes kesecek kadar taze. Bir eleştirmen ve yayıncı olarak kıymetini anlatmaya ise kelimeler yetmez. Ezra Pound'dan James Joyce'a birçok edebiyatçı Eliot'un madeni bulma becerisi, keşfediciliği ve kılavuzluğu olmasa belki yazmaya başlamayacaktı bile. Her neyse, konumuz Çorak Ülke. Ama ona gelmeden önce gelenek ve inancı şiirin merkezine koyan ve zaten bunlar olmasa başta şiir, sanatın hiçbir dalının var olamayacağını söyleyen Eliot'un hayatının çok kısa bir özetini vereceğim. Thomas Sterns Eliot, 1888'de Amerika'da doğdu, 1914'te İngiltere'ye yerleşti. 1917'de The Love Song of J. Alfred Prufrock şiiriyle ortalığı kelimenin tam anlamıyla birbirine kattı. Çorak Ülke ve Dört Kuartet geldi ardından. Hayatını bankacılıkla kazanıyor, bir yandan da manzum tiyatro oyunları yazıyordu. 1948'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandı. İflah olmaz bir kedisever olarak son eseri, biraz da eğlenmek için kaleme aldığı tatlı mı tatlı, eğlenceli mi eğlenceli İhtiyar Farenin Kediler Kılavuzu oldu. Eliot'un karmaşık yapısı, doğu ve batı edebiyatlarına yoğun göndermeleri, farklı dillerden yaptığı alıntılar, trajediyi alaycı bir mizahla keskinleştirmesi, zamanı eğip bükmesi, geçmişle an arasında gidip gelmesi sebebiyle James Joyce'un gene aynı yıl yayınlanan romanı Ulyssesin şiirdeki karşılığı sayılan bu büyük eseri dergide yayınladığı tarih, 22 Ekim 1922. Yani bundan tam 100 yıl önce, iki büyük savaşın tam ortasında. Bu yüzden her dizeye yorgunluk, bıkkınlık, umutsuzluk, acı ve düş kırıklığı sinmiş. Şairin hayatındaki en zor, en karanlık dönemlerden biriymiş o dönem aynı zamanda. Mutsuz bir evliliği sürdürüyormuş; karısı psikiyatrik tedavi görürken kendi de majör depresyondan mustaripmiş. Bu ayrıntıları şundan veriyorum: Çorak Ülkenin yazılışı epey sancılı olsa da bittiğinde Eliot'u zihinsel olarak rahatlatmış, onu umutsuzluk vizyonundan uzaklaştırarak bir nevi iyileştirmiş. Yani yazmak terapi şair için yerine geçmiş. İşte bu da edebiyatın başka bir güzelliği."} {"url": "https://egoistokur.com/tahsin-yucele-sormustuk-hayristan-neresi-biz-neredeyi", "text": "Bu sabah çok kötü bir haber geldi, üniversitede iki yıl eleştiri derslerine devam ettiğim Tahsin Yücel ölmüş. Gözümün önüne zarafeti, akıllı, terbiyeli insanlara özgü o güzel çekingenliği, hınzır tebessümü geliyor. Sevgili hocamın öykü ve romanlarındaki keskin mizahını, alaycı dilini, incelikli üslubunu özleyeceğim. Batı edebiyatı ve düşüncesinin birçok önemli eserini onun çevirileriyle keşfettiğimi de unutmayacağım. Ama ben Tahsin Yücel'i çok daha eskiden, henüz ilkokula bile gitmiyorken tanımıştım aslında. Yazdığı eşsiz güzellikteki masallar ve Andersen'den yaptığı çevirilerle... Çok üzgünüm, uzun uzun yazamayacağım. Bunun yerine Tolga Meriç'in onunla Golyan Devrimi adlı kitabından yola çıkarak yaptığı söyleşiyi yayınlıyorum. Hala o kadar taze ki. Üstelik politikacısından yosmasına, askerinden yazarına, edebiyat balonlarından cinsel kimliğine Hayristan Cumhuriyeti'ne dair anlattıkları size fena halde bildiğimiz başka bir memleketi hatırlatacak. Ama boşuna aramayın, bu ülkeyi bulmak için haritaya ihtiyacınız yok. Tahsin Yücel davet etti: Hayristan'a hoş geldiniz! Yıllar önce, Mısır'ın Altın Çağı başlıklı bir öykü yazmıştım. Alaylı bir dille, tuhaf bir ressamla çevresinin serüvenini anlatıyordum. Yaşar Nabi bey öyküyü beğendi. Ama böyle bir öyküde ülke adı vermenin yasal açıdan sakıncalı olduğunu söyledi. Ben de düşsel bir ad yaratmak zorunda kaldım, Hayristan'ı buldum. O gün bugün unutmadım bu adı. Geçen yaz, bu öyküleri yazmaya başladığım zaman, yeni bir ad aramam gerekmedi. Hayristan'ın Altın Çağını da alabilirdim bunların arasına. Hiç de aykırı kaçmazdı. Ama yaklaşık elli yıl önce yazılmıştı. Haney Yaşamalı adlı kitabımın yeni baskısında yer alacak. Gözleminiz gerçekten ilginç. Öyle ya, örneğin benim Ben ve Öteki gibi aynı kasabada, aynı dönemde geçen, üstelik gözlemci ve anlatıcıları da aynı olan öykü kitabım bile böyle bir izlenim yaratmamıştı. Ama Golyan Devrimini yeniden okurken, ben de hep aynı duyguya kapıldım. Kimi dostlarım da öyle. Sanırım, kimi olayların ve kimi kişilerin değişik öykülerde yeniden belirmesi, bir de öykü kişilerinin ve edimlerinin temelde birbirine yakın olması doğurdu bu sonucu. Oysa yazma aşamasında on dört öykünün on dördü de birbirinden bağımsızdı. Bir romanın öğeleri gibi algılanabileceklerini düşünmemiştim doğrusu. Yeri geldiğine göre, şunu da belirteyim izninizle: ben kimi öykü kitaplarımın öyküleri bir bütün oluştursun istemişimdir. Ben ve Öteki de böyledir, Aykırı Öyküler de. Burada, aranmamış bile olsa, daha sıkı bir bütünlük söz konusu. Bilemiyorum doğrusu. Usta bir romancının elinde çok canlı, çok çarpıcı bir nitelik kazanabilirdi belki. Ama bütüncül bir olayın ve belirli kişilerin gelişimi içinde bu denli öne çıkmayabilirdi. Art arda on dört ayrı öykünün değişmez ortamını oluşturması, her öykünün onun değişik bir yönü, değişik bir yüzü üzerinde yoğunlaşması, bu arada her öykünün bir ölçüde öteki öykülere de belirli bir ışık tutması Hayristan'ı daha bir belirginleştirdi sanki. Böylece, biz ayrımına varmadan, öyküler daha büyük bir bütünün: bir romanın bölümleri gibi algılandı. Başlangıçta böyle bir olasılığı hiç düşünmemiştim, ama ayrımına varınca bayağı sevindim. Hayır, düşünmedim. Kitabın adını da on dördüncü öyküyü bitirdikten sonra koydum. Düşüncenizi anlıyorum: kitabın adını Hayristan koymuş olsaydım, öyküler bu ad altında daha bir bütünleşmiş olacaktı. Ama Hayristan adı okuru çeker miydi, bilmem. Bir de şu var: Hayristan belki ilginç bir ülke, ama benzersiz bir ülke değil. Kitabı oluşturan öyküler de aynı zamanda kendi içlerinde birer bütün. Böyle bir durumda, hem siyasal, hem tarihsel, hem yazınsal birçok zorlukla karşılaşırdım kuşkusuz. Hayristan'da, adlarını da vererek, altı yedi devlet başkanından, bakanlardan, başbakanlardan söz ettim, onlara öykülerin gelişimine koşut kişilikler verdim. Aynı şey tüm öykü kişileri için de geçerli. Öykülerin Türkiye'de geçmesi durumunda bunu yapamazdım, yapsam da inandırıcı olamazdım. Gerçekler düşüncemi ve düş gücümü sınırlardı ister istemez. Evren'i, Özal'ı, Demirel'i anlatmak da ilginç olabilirdi kuşkusuz, Hayristan Cumhuriyeti'ne yakışmayacakları da söylenemezdi, ama, gerek benim, gerek okurlarım için fazla ilginç olmamaları bir yana, onları Hayristan Cumhuriyeti'nin imgelem ürünü olaylarına bağlayamazdım. Ne olursa olsun, Türkiye söz konusu olunca, olanaklarım sınırlanırdı ister istemez. Golyan Devriminde kullandığım özgürlüğü ancak Gökdelen gibi gelecek zamanda geçen bir anlatıda kullanabilirdim. Haklısınız, bugün sömürgeci ülke denildi mi hemen Amerika Birleşik Devletleri geliyor usumuza. 1950'lerden beri böyle bu. Ancak, Amerika Birleşik Devletleri sömürgeci değil, sömürücüdür. Üstelik, sömürü alanında çok ince ve çok etkin yöntemler uygulamakta. Benim bildiğim kadarıyla, 1940'lara kadar sömürgeci Avrupa devletlerinin başını İngiltere çekmiş, Hindistan'dan Mısır'a, nice ülkeyi yıllar yılı, acımasızca sömürmüştür. Üstelik, Amerika gibi dolambaçlı yollara sapmamış, kendine bağladığı sömürge ülkelerin yönetimini de elinde tutmuş, Amerika Birleşik Devletleri'ninkinden çok daha kapsamlı, çok daha köktenci, çok daha acımasız bir sömürge yönetimini sürdürmüştür. Bugün de Amerika'nın en yakın dostu, en sağlam bağlaşıdır, her saldırı ediminde arkasındadır onun. Öte yandan, Hayristan'da sömürgeci olarak İngiltere'nin öne çıkmasının bir nedeni daha var: bu ülkenin eski efendisidir, insanlarını, kaynaklarını herkesten daha iyi tanır. Bu arada, Hayristan'ın zorlu bir kurtuluş savaşının ardından tüm umutlarını İngiltere'ye bağlamasının çarpıcılığını da unutmamak gerekir. Sömürgeciyi kurtarıcı olarak görmek daha nice geri kalmış ülke gibi Hayristan'ın da temel çelişkilerinden biridir. Söylemek bile fazla, burada özel bir kişi, özel bir durum söz konusu. Ama kimi geri kalmış toplumlarda cinselliğin bir güç simgesi gibi algılandığını biliriz. Başkan Elnebi de bu bakış açısından yararlanır. Haremine güzel ve ünlü bir İngiliz hanım katma isteğini böyle benimsetir çevresine: onun İngiliz hanımın üstünde olması Hayristan'ın İngiltere'den daha yukarıda olması biçiminde algılansın ister. İngiliz top modelin koynuna girmek İngiltere'nin Hayristan'a yaptıklarının öcünü almaktır. Ben bu öyküde dış politikayla cinsellik arasında bir ilişki kurmayı düşünmedim doğrusu. Ama yabancı kadının bizim için belli bir gizemi, belli bir çekimi olduğunu biliriz. Bu yüzden olacak, Fatih'ten sonra hiçbir Osmanlı padişahı bir Türk hanımla evlenmemiştir. Çariçe Katerina ve Baltacı Mehmet Paşa söylencesi var bir kez. Sonra Amerika çok uzak, Rusya'ysa komşumuz. Şu son yıllarda Rus hanımların Türkiye'ye akın etmelerini de göz önüne alırsak, bu durumu doğal saymamız gerekir. Ama, belli mi olur, Amerikalı hanımlar düşleyen ve düşlerini gerçekleştiren Türk'ler de az değildir belki. Dönüştürü adlı öykümden söz ediyorsunuz. Bu öyküyü yazarken, ülkemizde, son on, on beş yıl içinde yayımlanmış birtakım yapıtlardan da esinlendiğimi yadsıyacak değilim doğrusu. Ama yaşım yetmiş beşi buldu, balon patlatma çağını çok gerilerde bıraktım. Yeni bir kavganın odağında yer almak istemem. Bu konuda ayrıntılara girmek istemiyorum. Beni bağışlayın. Önce şunu belirteyim: evet, bizim yazın evrenimizde de dönüştürü yolunu seçenler, yani, deyim yerindeyse, başkalarının yapıtlarına özenip onlara öykünenler, onların anlattıklarını şu ya da bu biçimde dönüştürerek yineleyenler var. Ama sayıları o kadar da fazla değil. Doğada hiçbir yaratılmaz, hiçbir şey yok olmaz, her şey dönüşür, diyen Lavoisier'yi arkalarına alarak başkalarının yapıtlarını kendi yapıtlarına dönüştürecek kadar da ileri gitmiyorlar, dilleri aksak da olsa, öykünüleri daha bir kapalı. Ama, ne olursa olsun, yazınımıza zarar veriyor bu tür tutumlar, yazını değerden düşürüyor, yararsız, gereksiz kılıyor. Joyce da, Faulkner da büyük yazardır, ama birine ya da ötekine öykünmek öyküneni onlara yaklaştırmaz, tam tersine, uzaklaştırır onlardan. Gerçek yazar, kendi yolunu kendi açar, örneğin Sait Faik gibi, örneğin Ferit Edgü gibi. Teşekkür ederim, ama öykünün başarısını fazla abarttığınızı da söylemeden geçemeyeceğim. Nerde bende saptamalarımı sonsuzluğa kazıyacak güç? Ne olursa olsun, önemli olan yazmak, yazarken de dürüstçe bir şeyler söylemek. Hep söylerim, ille de büyük yazar olmak gerekmez. Dahası, büyük yazarlar döneminin kapandığı bile söylenebilir. Yazının ne olduğunu bilmek, dürüstçe ve inançla yazmak yeter bence. Sizin şu sorunuz, en azından sizin gözünüzde, öykümün anlaşıldığını, dolayısıyla amacına ulaştığını göstermekte. Bu kadarı bile yeter bana. Alaya ve yergiye gelince, öncelikle yazınsal araçlardır bunlar. Diyeceğim, bu öyküyü yazarken, somut olarak hiç kimseyi alaya almadım, hiç kimseyi yermedim. Belli bir yaklaşım biçiminin tutarsızlığını göstermek istedim yalnızca. Alay ve yergi alaya alınan ve yerilen tutumla bizim aramıza bir uzaklık koyuyor. Bu uzaklık da ele alınan kişi ve olguları daha iyi görmemizi sağlıyor. Haklısınız, yazın kendi kendisiyle sınırlı değildir hiçbir zaman. Yazın için yazın ilkesini benimseyenler bile hep bir şeylere, bir yerlere göndermede bulunurlar ister istemez. Golyan Devrimi de düşsel bir ülkeyi anlatırken, kimi gerçek ülkelere, bu arada Türkiye'ye gönderiyor. Dolaysız, kesin bir gönderme söz konusu değil elbette burada. Türkiye'de yaşanmış birtakım olayları başka bir ad altında, başka bir çevre içinde betimlemek ya da yorumlamak da söz konusu değil. Ama, öykülerim bir ölçüde başarılı olmuşsa, bizi kendi yaşadığımız olaylar, karşılaştığımız sorunlar üzerinde düşünmeye yöneltebilir. Hayristan'ın değişebilme umuduna gelince, Golyan Devrimindeki öykülere bakılınca, pek de gerçekleşebilecek gibi görünmüyor. Gökdelenin sonunda tüm olumsuz koşullara karşın bir umut kapısı açmıştım. Burada son öykü daha çok umutsuzluğu vurguluyor. Ama her zaman bir değişim olasılığı vardır. İnsanlardan umudu kesmemek gerekir. Nereye gideceğini bilemem. Ama yazın özellikle okumuş kişilerin etkinlik alanı olduğuna, arada sırada, niteliksiz kişiler elinde yolunu şaşırsa bile, iççağrısı hep daha iyiye, daha yeniye yönelmek olduğuna göre, Hayristan yazınının Hayristan toplumundan daha kolay ve daha erken toparlanabileceği söylenebilir."} {"url": "https://egoistokur.com/taht-oyunlari-tadinda-osmanli-tarih", "text": "On yıl önce bu romanları yazmaya koyulduğumda çoksatan Osmanlı tarihi hikayeleri daha çok oryantalist, harem algısını ön plana çıkan eserlerdi. Tarihimize Batılıların Türk kahvesine ya da lokumuna yaklaştıkları gibi egzotik bir bakışla yaklaşıyorlardı. İlk romanım Dünyanın İlk Günü, ilk defa bir Osmanlı Klasik Çağı sultanını hem araştırmaya dayalı olarak hem de estetik, kurgu değeri yüksek roman dilinde anlatmıştır. Fakat şimdi işi ayağa düşürdüler. Altı ayda bir Osmanlı sultanını romanlaştıran tipler türedi. Benim altı ayım sadece karakterlerin gardırobuna gider! Hiçbir zaman Şu konu iyi satıyor! gibi bir mantıkla roman yazmadım, yazmam. Ben yeni hikayeler yazmak, yeni şeyler söylemek istiyorum. Hem Osman Gazi'nin hayatı hem de kuruluş onu değerlendirmesini bilen bir edebiyatçı için tam bir hazine. Çünkü doğası gereği bu hikaye pek çok türü içinde barındırıyor, ki bu bir eseri her zaman zenginleştirir. Kahramanın doğuşu ve ilk gençlikten savaşçılığa ve devlet adamlığına giden yolda geçirdiği evreler Homeros'dan Hollywood'a uzanan binlerce yıllık hikaye anlatım serüveninin vazgeçilmezidir. Coming of age ya da bildungsroman dediğimiz türden Osman'ın çocukluktan ilk gençliğe adım atışı, bir Gazi alp oluşu, insan-ı kamil olma serüveni, en sonunda da bey ve bir devlet kurucu olması... Osman Bey'e yapılan ihanetlerde büyük bir trajedi ve drama gizli, onun alpleri arasındaki diyaloglarda yer yer komedi saklı ve elbette bir epiğin vazgeçilmezi büyük savaşlar. İşin zoru bu türleri tarihi gerçekliklere zarar vermeden birleştirebilmek. Bunların hepsini iki kapak arasına sığdırmak kolay olmadı ama sanırım buna değdi; daha doğrusu buna okurlar karar verecek. Zannedersem bunda aslen Batı Dilleri ve Edebiyatları alanında eğitim almış olmamın rolü var. Roman sanatını sadece bir yazar olarak değil bir akademisyen olarak da çalışıp öğretiyorum. Bir George R. R. Martin hayranı olduğumu da söyleyeyim. Bu, Halil İnalcık başta olmak üzere son dönem Osmanlı tarihçilerinin dillendirdikleri bir tez. Orada işin özü şu: Bir devletin kurulabilmesi için Türk-İslam devlet geleneğinde liderin Allah vergisi bir kutu olması gerekir; yani Allah tarafından seçilmiş kişi. 1302 Bafeus Muharebesi'nde Osman Gazi ilk defa büyük Doğu Roma İmparatorluğu ordusu ile karşı karşıya geliyor ve bu mücadelenin sonunda Anadolu'daki pek çok Türk Beyi, Kayı sancağı altında toplanıyor. Yani bu büyük zaferin ilahi desteğin artık onun arkasında olduğunun göstergesi olduğuna inanılmış. Bu tatsız konulara girmek istemesem de, tanıklıktan kaçınmamak için anlatayım: Bazıları bir eseri neredeyse olduğu gibi alıp kullanmanın ya da kitaptan bir-iki hikaye, bir-iki karakter aşırmanın adını esinlenme koymuş. Son on yılda meşhur olmuş pek çok tarihi dizi ve sinema filminde özellikle Dünyanın İlk Gününden sahneler görebilirsiniz. Türkiye'nin en çok hasılat yapan tarihi filmi diye lanse edilen bir yapımın hiç tanımadığım sahibi, bir gazetede Beyazıt Akman'ın romanından yararlandım, diyecek kadar ileri gidebilmiştir. Son dönemdeki başka bir dizinin yeniçeri hikayesi ise yine doğrudan bizim romandaki Yeniçeri İskender'den araklamadır. Karakterin adını değiştirmeye bile tenezzül etmemişler! Daha geçen hafta kitapçılarda gördüğüm bir çizgi roman ise Son Sefaraddan aşırmalarla dolu. Bu romanlara bakıp, sipariş üzerine hemen benzerlerini yapmaya girişen yazar ve yayınevlerini saymıyorum bile... Benim anlamadığım şey TV ve sinema yapımcılarının neden bir yazarla iletişime geçmekten kaçındıkları. Beraber çok daha güzel işler çıkacağı inancındayım. Türkiye'de işler ne yazık ki hala ahbap çavuş ilişkisi üzerinden gidiyor. Biri çıkıp da romanı kendi inisiyatifiyle okuyup üzerine yazı yazmaya girişmiyor. Herkes birbirini kayırıyor. Ben de Amerika'da yaşadığım için bu tür networklerin hiçbirine dahil olamadım. Bu romanlar sadece okurların sahip çıkmasıyla iki yüz bini aşkın kişiye ulaşmıştır."} {"url": "https://egoistokur.com/tanidik-yabancilar-olume-edebiyatla-ve-fotografla-karsi-cikma-projes", "text": "Talin Azar & Aylin Sayek Beyazıt, bir süre önce şahane bir proje başlatmış, dünyanın farklı ülkelerindeki bit pazarlarıyla ikinci el dükkanlarının dipsiz kuyularından kurtarılmış fotoğrafları yazar dostlarına göndermişler. Bu ilk adımın ardından fotoğraf sanatıyla yazıyı buluşturan esas adım gelmiş: Yazarlar birer fotoğraf seçmiş ve seçtikleri fotoğraflara hikayeler yazmışlar. Bu hikayeler her pazartesi ve cuma Tanıdık Yabancılar adlı internet sitesinde fotoğrafıyla birlikte yayınlanıyor. Duyar duymaz aşık olduğum bir proje Tanıdık Yabancılar. Yaratıcılarıyla bir röportaj yapmaya karar verişim bundan. İsterseniz önce onlar hakkındaki bilgileri gözden geçirin, isterseniz bu kısmı atlayıp doğrudan sorularla cevaplara geçin. Talin Azar, doktora tezini bırakarak roman yazmaya başlamış. Yayınlanmış ve yazmakta olduğu romanlarında belli tarihsel dönemleri ve kişilikleri ele almayı seviyor. Bellek çalışmaları her zaman ilgi alanında. Eski harita, fotoğraf, film gibi görsel materyali kullanmaktan heyecan duyuyor. Sosyoloji, sözlü tarih ve biyografi yazımı diğer ilgi alanları. Tanıdık Yabancılar projesiyse hepsinin kesişim noktasında. Ona göre, yazı ve fotoğraf birbirine çok benzeyen alanlar çünkü ikisinde de hedef unutmanın önüne geçmek. Unutmak ölümle eşdeğer, diyor. Aylin Sayek Beyazıt, ODTÜ'de endüstri ürünleri tasarımı okumuş, ardından tasarım, sanat ve iletişimin bir bütün olduğunu düşünerek pazarlama iletişimi yüksek lisansı yapmış. Yaşam boyu eğitime inandığı için kültürel mirastan küratörlüğe pek çok başka eğitim de almış. Annesiyle babasının kültüre, tarihe ve bunları korumaya verdiği değerin bugün yaptığı tüm işlerde, ilgi duyduğu her alanda etkili olduğunu söylüyor. Küçüklüğünden beri nostaljiye, eskiye meraklı. Aylin Sayek Beyazıt: Tanıdık Yabancılar, hayatım boyunca dünyanın dört bir yanından topladığım buluntu fotoğraflardan oluşan bir koleksiyon aslında. Eski fotoğraflar tozlu kutularda kalmasın, yeni hayatlar bulsunlar istiyorum ben ve bana ilham verdikleri gibi başka insanlara; fotoğrafçılara, yazarlara, sanatçılara ilham versinler. Bu amaçla 2015'ten bu yana sergiler düzenliyorum. Talin'le bunun edebiyat ayağını da oluşturmak fikri, çoktandır aklımızdaydı, yazıyla fotoğrafı nasıl buluşturacağımızı konuşuyorduk. Hayat bu fotoğraflardaki kadar yavaş ve tatlı değil artık, hepimiz bir şeylerin peşinde koşturup duruyoruz, hafızamız zayıfladı. Bir noktada aklımıza fotoğraf kadar vurucu ve kısa öyküler fikri geldi. Talin Azar: Aylin'in buluntu fotoğrafları, projemizin hazinesi... Yıllardır yaratıcı yazı, felsefe, sinema, senaryo atölyelerinde beraber çalıştığımız yazar dostlarım da var. Projemizde fotoğraflar bu yazarların kaleme aldığı ve iki yüz kelimeyi aşmayan kurmaca öykülerle tamamlanıyorlar. Fotoğrafların özünü yansıtacak, kısa ama etkili yazılar, bir iki dakikalık okuma süresi olan öyküler... Bunlar yayımlanma aşamasında müziklerine de kavuşuyor ve her sabah kısa birer film olarak yeniden doğuyorlar. Buna şahitlik etmek hem yazar ekibimizi hem de okur kitlemizi çok mutlu ediyor. Aylin Sayek Beyazıt: Ben toplamayı sevenlerdenim. Fotoğrafları Türkiye'deki ya da başka ülkelerdeki bit pazarlarından, ikinci el dükkanlarından, sahaflardan hatta internetten topladım. Bazılarını Biz zaten atacağız, bari alın, diyerek hediye ettiler ama çoğunu görüp aşık olarak aldım. Hikayesi için aldığım fotoğraflar da oldu, çok eğlenceli bulduğum için aldıklarım da. Geriye dönüp baktığımda koleksiyonumda bir bütünlük görüyorum. Özendiğim anlar, tam da o anda orada olmak istediğim yerler, güzel giyinmiş kadınlar, şahane eski mobilyalar, zevkli mekanlar... Fotoğrafları en çok bende uyandırdıkları hisler için almışım. Örneğin bir meydan kafesinde oturmuş kahve içen çiftin fotoğrafı, çok sevdiğim Lawrence Ferlinghetti'nin Recipe for Happiness Khabarovsk or Anyplace şiirini hatırlatıyor bana. with strong black coffee in very small cups. man or woman who loves you. Aylin Sayek Beyazıt: Anneannelerimizin, babaannelerimizin, dedelerimizin de çok benzer fotoğrafları vardır aslında. Tek fark, buluntu fotoğraflarda kim olduklarını bilmediğim insanların yaz tatillerinin, sofralarının, mutluluklarının olması. Ben hep o hikayeleri merak ettim. Fotoğraflara her baktığımda onlarda başka şeyler gördüm. Baktığınızda fotoğraflar yoruma açık, şimdiye dek bir anlatanları da yoktu. Sınırsızca kendi hikayelerini yaratıyor, herkese farklı şeyler anlatıyorlardı. Biz de projeye Acaba? sorusuyla başladık ve bu fotoğrafların hikayelerini aradık, anahtar kelimemiz bu oldu. Talin Azar: Fotoğraflara öyküler ararken peşinde olduğumuz şey, fotoğraf tarafından cömertçe sunulmuş olan etkiyi yeni bir bakışla, yeni bir anlatı formunda yeniden üretmek ve yeni bir çerçeveye almak oldu. Bir anlamda fotoğrafın yeni bir fotoğrafını çekmek, onu taklit etmek ya da dışını hayal etmek istedik. Çünkü fotoğraf, Berger'e atıfla, görüneni kaydederken, daima ve doğası gereği görünmeyene de işaret eder. Yazarların fotoğraflarını seçim aşamasında dikkatimi çeken bir husus, çok net bir şekilde yönelmeleriydi. Muhtemelen benlikleri ve yaşam tecrübeleriyle ilgili sinyaller seçim esnasında zihinlerini ele geçiriyordu. Bu da fotoğrafı çekenin karar anıyla ya da Deleuze'ün öne sürdüğü punctum kavramıyla çok yakın bir yer bence. Sonuçta hangi fotoğrafı yazacağımıza dürtüsel bir şekilde ve çok hızlıca karar verdik. Burada Barthes'ın Camera Lucida'da anne imgesini gördüğü an geliyor aklıma. Bazı fotoğrafların arkasında notlar, tarihler, yer isimleri var. Yazarlarımızın bir kısmı bunları önceden görmek istemedi, seçtikleri fotoğraflarla ilişkilerini sıfırdan başlatmak onlara daha uygun geldi. Sonuçta her fotoğraf, ardında saklı duran dev gibi bir muhtemel dünyalar evreni olan bir imaj. Mekana, gündelik alışkanlıklara, kültüre, sosyolojiye dair bizimle konuşan eşsiz bir kaynak ayrıca. Bizim projemizde kendi başına birer gerçekliği olan fotoğraflar, onları okuyan kişilerin benlikleriyle birleşerek ya da çatışarak, sınırsız olasılıklarda bambaşka hikayelerin doğmasına yol açtı. Aylin Sayek Beyazıt: Seçkimizdekiler, anı fotoğrafları. Şipşak fotoğrafçılık, sanat fotoğrafçılığından çok farklı çünkü bu fotoğrafların hiçbiri sergilenmek için çekilmedi. Amaç çoğu zaman sadece o anı belgelemek, arkasına yazı yazıp birine postalamaktı. En yalın haliyle unutmamak, unutulmamak, unutturmamak için çekilmişlerdi. Talin Azar: Taşıdıkları estetik değer, bana göre biraz da doğallıklarıyla ilgili. Her şeyden önce güzeller. Kurgulanmış ya da bir amaca hizmet etmek üzere çekilmiş değiller. Bilgi vermeyi, propaganda yapmayı, hikaye anlatmayı amaçlamıyorlar. Bu yüzden projemizin de aslında hakikate dair bir arayışı yok. Tam tersine potansiyellerinin farkındayız ve bu fotoğrafların farklı sanat disiplinleri ve özellikle de edebiyat için oluşturduğu çoklu anlamın peşindeyiz. İlerleyen aşamalarda aynı fotoğrafı farklı yazarlara yorumlatmayı, böylece deneysel bir üretme sürecine gitmeyi planlıyoruz. Fotoğraf söyler, edebiyat gösterir. Bizler de fotoğrafların bize söylediklerini kelimelerimizle teker teker okurlara göstermeyi hedefliyoruz. Talin Azar: Yazar ekibimiz, öncelikle Murat Gülsoy yaratıcı yazı atölyelerinde seneler zarfında arkadaşlık kurduğum kişiler. Kendi çevrimiçi atölyemizi yaratarak beraberce üretmeye devam ettik. Her fırsatta yazıya sığınan kişilerden oluşan bir gruptuk ve umutsuz salgın gecelerinde kısa hikayeler yazmaya başlamıştık. Her geçen gün azalan umudumuzu böyle çoğaltıyor, ruhumuzu böyle sağaltıyorduk. Zamanla çok kısa öyküler yazabileceğimizi, bunun da keyifle okunan bir tür olduğunu fark ettik. Aylin'in koleksiyonunun karşımıza çıkışı, o zorlu dönemi geride bırakmamızı sağlayan keskin bir viraj oldu bizim için. Ekipteki herkes büyük bir tutkuyla yazmaya başladı, mutluluğumuz ve yaptığımız işe olan inancımız katlanarak arttı. 50 kişilik bu tutkulu ekibin içinde akademisyenler, sinemacılar, gazeteciler, mimarlar, mühendisler, avukatlar, hekimler ve beyaz yakalılar var, bazılarının öykü ve roman kitapları yayımlandı, ödüller kazandı. Talin Azar: Görsellik ve yazı, minyatürlerden günümüze, Servet-i Fünun'un resimli tefrika romanlarından fotoromana edebiyat tarihimizde hep yan yana olmuş iki kavram. Birbirlerini besleyen, sinerjileri olan dallar. Yunanca kökenli efkrasis var bir de; en basit tanımıyla bir görsel sanat çalışmasının yazılı ve sözel anlatımı. Efkrasis'te çıkış noktası hayali iken, bizim için bu bir fotoğraf oldu. Onu taklit ederek ürettik biz. taklit ettiğimiz öncelikle bir objeydi ama daha sonra zihnimizde gelişen bir imgeye dönüştü, en sonunda da yeni bir ürün, yani bir edebiyat metni oldu. Bir fotoğrafın barındırdığı ipuçları, belgelendiği ana dair duygusu ve özüyle, edebiyata ve daha birçok alana modellik yapabilecek bir hazineydi sanki. Tanıdık Yabancılardaki fotoğrafların ve onların hikaye ediliş tarzlarının beğenilmesinin sırrı biraz da bu. Diğer sanat dallarına kıyasla görece kısa olan tarihiyle fotoğrafın bundan sonra çok daha etkili olacağı aşikar. Ransom Riggs yakın tarihten güzel bir örnek. Riggs'den önce de Winfried Georg Sebald, Virginia Woolf, Gustave Flaubert gibi büyük yazarların da edebiyat üretimlerinde fotoğraf sanatından destek aldıklarına dair araştırmalar mevcut. Aylin Sayek Beyazıt: Fotoğraf toplamaya ve onlar beni nereye götürürse peşlerinden gitmeye devam edeceğim. Fotoğraf hayal gücünü körükleyen çok zengin bir malzeme. Koleksiyonumdaki fotoğrafları yazarlarla paylaşmak bende de yepyeni fikirler doğurdu. Farklı temalar, kurgular peşindeyim şimdi. Talin Azar: Her yeni fotoğrafın bundan sonra da yazılmak için yazar ekibimizi dürteceğine eminim. Hikaye üretmeye ve onların içinde yaşamaya devam edeceğiz. Önümüze sunulan bu yepyeni ifade alanından dolayı da ayrıca çok mutluyuz. Fotoğraf ve öyküleri kitaplaştırmak ve sergi haline getirmek için hazırlıklara da başladık. Aslında hikayeler dijital ortama çok uygun, şu anda her sabah kahvesiyle hikayeleri bekleyen bir okur kitlesi oluştu bile, bu sebepten mutlaka dijitalde var olmaya devam edeceğiz. Gelecekte yazar kadromuzu zenginleştirmeyi planlıyoruz. Hayallerimiz arasında projeyi uluslararası hale getirmek de var."} {"url": "https://egoistokur.com/tanil-bora-o-roman-postayla-gelmisti-okuduk-ve-carpildik-bu-kadar-basi", "text": "Bu bizim övünmekten bıkmadığımız bir işimiz. Bu yazarlarla aracısız, hamil-i kartsız, postadan çıktıkları, yoldan geçerken uğradıkları gibi buluşmuş olmamızla övünüyoruz. Başka hiçbir şeyle değil, sadece yazdıklarıyla kanıtladılar kendilerini. Bu saydığınız kadroda çok farklı yazar meşrepleri, çok farklı lehçeler var. Bir Ankara hattı var mesela; dördü Ankaralı, biri Ankara'dan geçmiş. Barış Bıçakçı ile Hüseyin Kıyar, sakin bir dilin, acelesiz, korna çalmayan, zaten araba da kullanmayan bir edebiyatın yazarları. Naifliği oynamayan, sade bir sadelikleri var. Menteş-Serbes-Canıgüz, afili filintalar tayfası. Her biri kendi tarzında bıçkın ve zeki. Ergenliğin ebedi dünyasını kurcalıyorlar. Mahir Ünsal Eriş'te de var bu ruh, ama onda afisiz bir mahçubiyetle tezahür ediyor. Emrah Serbes'le Barış Uygur'un bir ortak paydası var: Polisiye üretiyorlar. Hakan Bıçakcı, zamanımızın buhranlarında, hiç bunalım edebiyatı takılmadan, bir o yana bir bu yana yüzüyor. Sezgin Kaymaz, -kendini çok özletti-, inanılmaz bir neşe ve gündeliklik içinde, tekinsiz hikayeler anlatıyor. Haydar Karataş'tan Dersim '38'in dehşetini okurken, kadim anlatı diliyle bilimkurgu lirizmi arasında salındığımı düşünüyorum. Geçen sene Sedat Simavi roman ödülünü kazanan Burhan Sönmez'i de unutmamalıyız. İlk kitabı Kuzey İthaki'den çıkmıştı, Kuzey'le beraber ikinci kitabı Masumlar'ı biz yayımladık. Onda da kadim anlatıların uğultusuyla modern anlatının enerjisi birarada. Tam şu günlerde bir ilk roman daha yayımladık; usta şair Akif Kurtuluş'un ilk romanı, lirik bir siyasi polisiye. Çoktan bilinen yazarlar; Ümit Kıvanç, Gürsel Korat, Toprak Işık da ilk eserlerini İletişim'de yayımladılar, biliyorsunuz. Zaten işin sırrı o kadar: Gelen her dosyayı mutlaka okuyoruz! Dedim ya, keşiflerimizi bu basit şeye, her geleni mutlaka okumaya borçluyuz. Türkçe edebiyatın yaşayan en büyük yazarlarından İhsan Oktay Anar'ın ilk romanı da aracısız tavassutsuz, postayla gelmişti bize; okuduk ve çarpıldık -bu kadar basit! Yazarlarla elbette konuşuyoruz, beraber karar veriyoruz. Yorumlarımızı aktarıyoruz, önerilerimizi söylüyoruz, duruma göre bazen daha ısrarlı, bazen seçmeli. Gerisi istişareye kalmış. Bu durumda birkaç yıl önce gönderdiğim roman dosyasının neden kaybolduğunu editörleri Nihat Bey'e sormalılar."} {"url": "https://egoistokur.com/tanpinar-bati-dunyasi-icin-heyecan-verici-bir-kesi", "text": "Tanpınar ve kucağındaki o güzel kara kedi... Kalem Ajans arşivinden alındı. Martin Riker, New York Times ve Wall Street Journal için dünya edebiyatından İngilizceye çevrilen edebiyat yapıtlarını inceliyor, eleştiriyor. Zaten yıllarca büyük yayınevlerinin birinde dünya edebiyatı dizisi editörü olarak çalışmış. Atlantik'in öte yakasındaki mühim bazı yayın organlarında, mesela İngiliz Guardian Gazetesi'nde de makalelerini okumak mümkün. Riker'a Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün okuduğu ilk Tanpınar yapıtı olup olmadığını soruyorum. Huzur daha önce İngilizceye çevrilmişti ama okumamıştım. Saatleri Ayarlama Enstitüsü üzerine bir yazı yazmaya hazırlanırken okudum diyor. İngilizceye tercüme edilen ve özenli bir yayınevi tarafından yayınlanan her iyi yapıt Anglo-Sakson okurlar için heyecan verici bir keşif sayılır. Bu, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın romanı için de geçerli. Birkaç büyük yayın organında tanıtımının yapılması da önemli. Ne yazık ki İngilizceye tercüme edilen her iyi roman bu kadar talihli olamıyor ve böylece okurun gözünden kolayca kaçabiliyor. Orhan Pamuk'la Tanpınar'ın Huzur'u arasında çok kuvvetli bağlar var. Pamuk kendini Tanpınar'a bilhassa da onun Huzur adlı romanına borçlu hissettiğini hep yazdı. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü ne kadar eğlenceli bulduğunu ve bu romanı hayranlıkla sevdiğini de sayısız kereler dile getirdi ama ondan Huzur kadar etkilenmediği aşikar. Aslında itiraf etmeliyim ki Tanpınar Türkiyeli okurlar için de görece yeni bir keşif sayılır. Şahsen bu açıdan Pamuk'a ve Tanpınar'ın kitleler tarafından keşfedilmesini sağlayan diğerlerine teşekkür borçlu olduğumuzu düşünüyorum. Aristophanes ve Erasmus'un yapıtlarıyla karşılaştırdığınız Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü Birinci sınıf bir mizah başyapıtı diye tarif ediyor, toplumsal hiciv yaptığını söylüyorsunuz. Mizah ile hiciv arasında fark var. Kapsama alanları farklı bir kere. Mizah dar alanda paslaşmalardan ibaret olabilir, belirli bir konuyu, özel bir kültürel durumu, bir insanlık halini seçer ve onu işler mesela. Daha kavramsal bir tarz olan toplumsal hicivin iddiasıysa daha büyüktür, genel bir insanlık halini sergilemeyi hedefler. Entellektüel sistemler, yani ideolojiler yaratarak hayata hükmedebileceğimize duyduğumuz o acınası boş inançla dalgasını geçer. Tanpınar'ın romanı ikisi birden. Yazar öncelikle 20'inci yüzyıl Türkiye'sinin tarihsel gerçekliğini ele alıyor ama bunu yaparken karakterlerine daha geniş perspektiften bakmayı da ihmal etmiyor, böylece 20'in yüzyıl başında yaşamış Türkiyeli karakterler olmaktan çıkıp evrensel hale geliyorlar. O yüzden yazımda, Tanpınar'ın, insanlık hallerini gösteren çok büyük bir yazar olduğunu anlatmaya çalıştım."} {"url": "https://egoistokur.com/tanpinar-ve-bizi-rahat-ettirmeyen-oteki-yazarla", "text": "Öykücü, romancı Murat Gülsoy, okura yazar olma cesareti vermeyi denediği Büyübozumu adlı kitabının ardından deneme türündeki ikinci kitabı 602 Gece'yi yayımlamıştı. Gülsoy bu kitabında okuruyla edebiyatta zevk aldığı konuları ve onu heyecanlandıran yapıtlar üzerine düşündüklerini paylaşıyordu. Aradan birkaç yıl geçti. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün Penguin Classics tarafından İngilizce olarak yayınlanmasının verdiği heyecanla içinde bolca Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay ve Orhan Pamuk geçen o röportajı hatırladım ve onu Egoist Okur takipçilerinin de mutlaka okuması gerektiğini fark ettim. Kendi içine doğru genişleyen resimler, sonsuzluğa doğru düşme hissi veren hikayeler, roman kahramanı olduğunun farkında olan karakterler, kendinin aynası olan metinler... Tüm bunlar üzerine düşünürken bir yandan da modernizm ve postmodernizm gibi sürekli kullanılan ama iyi tanımlanmayan kavramların içini doldurmaya çalıştığını söylüyordu Murat Gülsoy 602. Gece'ye dair sorularımı cevaplarken. Aşağıda okuyacaksınız zaten ama kitabın adının niçin 602 Gece olduğunu merak eden okurlara da bir notum var: Jorge Luis Borges, Binbir Gece Masalları'nın 602. gecesinde Şehrazat'ın kendi masalını anlatmasıyla metnin kendi üzerine kapanarak sonsuz bir döngü oluşturmasından söz ediyormuş; Gülsoy'un kitabı da adını buradan almış. Temel insani amaçlardan olan özgürlük aynı zamanda gerçek sanata içkin bir kavramdır. Yani sanatın olmazsa olmazıdır. Eğer özgürleştirmiyorsa, mevcut esareti pekiştiriyorsa, sorgulatmıyorsa, hatta tam tersine belli bir dünya görüşünün propaganda aracı olarak işlev yükleniyorsa gerçek sanat değildir. Yüksek bir zanaat ürünü olabilir, emek harcanmış olabilir, çok eğlenceli ve kolay tüketilebilir ama bunlar, sonucu değiştirmez. Bizim edebiyatımızda ciddi bir modernist kanalın olduğunu biliyoruz. Öte yandan bunun karşısında olan akımlar da oldu. Modernist sanat ve edebiyatla insanların ilişkisine bakınca, evet, yığınları oluşturmasa da çok ciddi bir modernist okurun olduğunu söyleyebilirim. Ama zaten modernist sanat insanları yığınlara dönüştürmenin karşısında yer alır. Tanpınar da Oğuz Atay da, Orhan Pamuk da iki dünya arasında sıkışıp kalmış yazarlardır. Aslında bu bizim gibi Batılılaşmayı dışlaştırıcı bir süreç olarak yaşayan ülke aydınlarının tümü için geçerli bir önermedir. Evrenselciliğin eleştirisi yerel unsurların yüceltilmesiyle başlayıp yeni milliyetçilikle sonlanan bir süreç olarak yaşandı dünyada... Tüm dünyada insanların dünyayı ve hayatı anlamak için kullandıkları entelektüel araçlar Batıda üretilmiş oldukları için bir yabancılaşma söz konusu. Eşitsiz gelişmenin yarattığı farklar en çok da aydınların, sanatçıların toplum dışında itilmesine neden olur. İnsan kendi kültüründe bir sürgüne dönüşebilir. Ama aslında bu yine avangard sanatçı için Batı'da da böyledir. Sanatçı her zaman içinde bulunduğu topluma ve yaşayışına mesafe alır, yabancılaşır ve bu olumsuz bir durum da değildir. O yüzden evsizlik, yersizlik, yurtsuzluk artık ne derseniz deyin sanatçı olmanın doğasında vardır. Her üç yazar da 'biz' kavramıyla boğuşur. Her üçünün roman karakterleri bir 'biz'in parçası olamamanın, dışarıda kalmanın hüznünü, acısını, azabını yaşarlar. Ama bir yandan da bu gönüllü bir sürgün olmanın ötesinde bir yazgıdır. O yazarları okuduğunuzda içiniz rahat etmez, ferahlamazsınız, dünyaya ilişkin düşünceleriniz netleşmez tam tersi karışmaya başlar. Cevaplarınızdan kuşku duymaya başlarsınız. Gerçek sanat duyularımızı etkilemek yoluyla zihnimizde gerçekliğe dair sorular yaratır. Her üç yazar da yapıtlarında bunu yapar. Bu artık edebiyat sosyolojisinin alanına giren bir soru. Elimde okurların ne düşündüğüne dair veriler yok. Ancak eleştirmen ve diğer yazarların yazdıklarına bakarak konuşabilirim. Tanpınar, evet romantik, nostaljik bir yazar olarak algılandı; eserlerini yayımladığı dönemlerde çıkan eleştirilerde ise hastalıklı, güçsüz kahramanlarının başından geçen mutsuz hikayeler yazdığını söyleyenler vardı ya da toplumsal hiciv yaptığını. Oğuz Atay, yaşadığı dönemde 'insansız edebiyat' yapmakla eleştirildi: eserlerinde 'gerçek insanlar' olmadığı söylenegeldi; oyunlara ve aşırı gevezeliklere boğulmuş yapıtlar üreten yazarlığa heves etmiş zeki bir mühendis olarak algılandı. Pamuk'un durumu daha farklı, ilk yapıtıyla realist edebiyatın önemli yazarı olarak selamlandı ancak daha sonra giriştiği -bence- deneysel romanlarıyla kıyasıya eleştirildi. Bana kalırsa üç yazar üzerine de daha çok çalışılması gerekiyor. Hep olumsuz bakış açılarını söyledim, elbette her üç yazarı da çok doğru olarak algılayanlar da oldu, çok iyi analizler de ortaya konuldu; zaten onlara 602. Gece'de değiniyorum. Bana kalırsa Tanpınar, Atay ve Pamuk modern edebiyatın söylem kırıcı özelliğini tüm yapıtlarında barındıran son derece önemli yazarlarımızdır. Evet Orhan Pamuk aldığı ödüllerle diğer ikisinden ayrılıyor. Bence Atay ve Tanpınar da yaşadıkları dönemde Batı dillerine çevrilebilselerdi onlar da ödüllendirilirler, yaşamları daha farklı gelişebilirdi. Edebiyatın küreselleşme hızına dair bir durumun sonuçları bunlar. Ama daha önceki bir sorunuzla birleştirerek yeniden yanıt vermek isterim: Söz konusu olan yazarın, yazdığı dilde insanların onu 'doğru' okumalarıysa her üçü de farklı durumda değil. Kitapların çok satılıyor olması hatta çok okunuyor olması o yazarların gerçekten anlaşıldığı anlamına gelmiyor. Tanpınar üzerine çalıştığını söyleyen ama baştan sona Tanpınar'ı yanlış okumuş akademisyen gördüm ben. Mesele tanınmak değil... Yalnızlık anlaşılamamanın getirdiği bir sonuç. Sonuçta bir yazar düşünceleri yüzünden ölüm tehditleri altında ve korumalarla gezmek zorunda kalıyorsa onun yalnız olmadığını söyleyemeyiz değil mi? Ama daha önce de söylediğim gibi öncü sanatçı zaten ana akıntıya karşı yüzer, bu yüzden de yalnız olmaya başından beri razıdır. 602. Gece, oyunları ve yanılsamalı metinleri çok seven Borges'in bir metniyle açılıyor. Binbir Gece Masalları'nın 602. gecesinde Şehrazat'ın kendi masalını anlatmasıyla metnin kendi üzerine kapanarak sonsuz bir döngü oluşturmasından söz ediyor. Bu döngünün anlamı nedir, Borges'in hayal ettiği bu oyunun olası sonuçları nelerdir diye düşünmeye başladığımızda bir anda kendimizi gerçeklik ve kurmacanın iç içe geçmeye başladığı gri alanlarda dolaşırken buluyoruz. Bu geçişliliğin ve sanat yapıtının gerçeklikle ilişkisinin sorgulanması, insan zihninin bu süreçte oynadığı belirleyici rolün keşfedilmesi sanatta modernizm denilen akımı doğurdu. Edebiyat ve sanat araştırıcı gözünü kendine dikti, kendini kurcalamaya başladı; sanatsal süreç sanatın ana konusu haline geldi. Bu yüzden de kimi zaman anlaşılması güç kimi zamansa oyunlu işler ortaya çıktı. Edebiyatçı, sanatçı sanatını belirli kuramlara göre yapmaz. Büyük sanatçıların arayışları çok çeşitli şekillerde katmanlanır. Onları bir iki anahtar kavrama indirgeyerek anlayamayız. Oğuz Atay da böyledir. Evet, yazdıklarında oyunlu, eğlenceli yanlar olduğu gibi son derece zor dilsel deneyler de buluruz. Bir dönem Türk aydınının tüm bir kültürel hesaplaşmasını okuyabileceğimiz gibi son derece kişisel bir arayışın hazin notları olarak da değerlendirebiliriz."} {"url": "https://egoistokur.com/tanpinar-ve-pamukta-turk-modernizmi-elestiris", "text": "Orhan Pamuk ve Ahmet Hamdi Tanpınar köklerimizden kopmadan yenileşmekten yana iki yazar. Yeni hayat biçimlerini yine Türk toplumun yaratmasını isterler. Cumhuriyet'te geçmişe sırt çevirerek Batı uygarlığını kopya edebileceğimize inanmakla aldandığımızı düşünürler. Orhan Pamuk, Doğu-Batı sorunuyla estetik düzeyde hesaplaşmaya yönelen Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi önemli yazarlardan biridir ve bu sorunsalı kültürel ve felsefi içerimleriyle edebiyatına taşımıştır. Hemen hemen tüm romanlarında 'Doğu-Batı sorunu' temasına rastlanan Pamuk; belli başlı fikir yazıları ve makalelerinden oluşan derleme kitabı Öteki Renkler'de, kendisine bu bağlamda en yakın duran yazarlardan birinin Ahmet Hamdi Tanpınar olduğunu söyler. Ahmet Hamdi Tanpınar ise, gerek yapıtlarında, gerekse fikir hayatı boyunca Türk toplumunun karşılaştığı uygarlık sorununun yarattığı bölünme üzerine kafa yormuş ve Doğu'yla Batı, geçmişle bugün arasında sıkışıp kalmış Türk toplumunun içine düştüğü buhranı analiz etmeye çalışmıştır. Nihayetinde, Tanpınar ve Pamuk'un ortak teması olduğunu söylediğimiz 'Doğu-Batı sorunu'nun, bu iki yazarın romanlarına benzer şekilde nüfuz ettiğini görmek şaşırtıcı değildir. Ben burada, bu bağlam içerisinde, Pamuk'un Beyaz Kale'si ile Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nden yola çıkarak, benzer temalar üzerinden giden ve ortak paydalarda buluşan yönleriyle bu iki usta yazarın bu temayı nasıl kullandıklarını irdeleyecek; bu açıdan ise, Doğu-Batı sorunu olarak adlandırdığım tarihsel bağlamın içine biraz daha girerek, bunun bir Türk modernizmi eleştirisi olduğunu ve bunu belli edecek açık göndermelerin bizzat yazarlar tarafından romanlarına konduğunu göstermeye çalışacağım. Kabul etmeliyiz ki, Tanpınar, tüm samimiyetine rağmen kendi neslinin bazı garip saplantılarından kurtulmuş değildir. Çünkü o da, Tanzimat'tan beri hayatımızda artarak devam eden kültür ikiliğini bütün ruhuyla yaşa. Nitekim 1932 yılına kadar 'çok cezri' bir Batıcı olduğunu ve Doğu kültürüne karşı düşmanca bir tavır aldığını da biliyoruz. Haliyle bu iki yazarın Türk toplumunu eleştirmesinde farklılıklar olsa da, kabaca aynı fikir yapısını paylaştıklarını söylemek mümkün. Bunlardan benim vereceğim ilk örnek Türk toplumunun tarihiyle olan sorunlarından kaynaklanır. Orhan Pamuk, devletin kendine ait farklı bir tarih versiyonu yaratarak bu sahte tarihi halka dikte ettirdiğinden yakınır. Yani geçmiş; nesnel, statik, yaşanmış bitmiş bir şey değildir 'resmi ideoloji' için... Yapılan hatalarla yüzleşmek yerine o hataların görmezden gelindiği, 'gerçek'in istenen şekle sokulup biçimlendirilebildiği bir geçmişe sahiptir Türk halkı. Geçmiş, objektif bir tarihçinin gözünde nesnel bir gerçekliği ifade ederken; tarihini yeniden kurmak isteyen ve geçmişiyle uzlaşmak istemeyen Türk aydını da Halit Ayarcı'nın bedeninde vücut bulur. Tanpınar'ın romanında Geçmiş; çok geçmeden Enstitü'nün hüviyetinde de bir boşluk olarak hissedilmeye başlar. Ayarcı, bunun üzerine İrdal'dan -bu boşluğun doldurulması için- Muvakkit Nuri Efendi'nin hayatı ve fikirleri üzerine bir kitap yazmasını istese de; bir müddet sonra ani bir ilhamla fikrini değiştirip Ahmet Zamani Efendi diye güya 17. yüzyılda yaşamış bir adam uydurarak onu yazmasını ister. İrdal da, hiç var olmamış bu şahıs üzerine tamamen uydurma, kendinin de inanmadığı bu kitabı yazar. Burada dikkat edilmesi gereken husus, Muvakkit Nuri Efendi'nin, yani hakiki geçmişin yok farz edilerek yeni ve uydurma bir geçmiş üretilmesidir. Zira Doktor Ramiz ve Ayarcı'ya göre tarih günün emrindedir. Günün emrinde olan bir tarihse; rahatlıkla deforme edilebilir, üzerinde oynanabilir, şekilden şekle sokulabilir bir tarihtir. Böyle bir tarih tarih olmaktan çıkmış, tamamen onu kullanacak ideolojinin eline düşmüş, son derece sübjektif bir ucubeden başka bir şey değildir artık. Tanpınar, gerçekte var olan bir kişi yerine uydurma birinin kitabının yazılması örneğinde, bunun bir 'sistem' için yapıldığını gösterir bize. Burada sistem, yani Saatleri Ayarlama Enstitüsü; resmi ideolojiyi, yazılan uydurma kitap ise resmi tarihi temsil eder. Görüldüğü gibi, sadece toplam dört sayfalık giriş bölümüne, Türk tarihi ve tarihselciliği hakkında, kurgusuna enfes şekilde sindirmiş olduğu eleştirilerini birer mayın gibi yerleştirmiştir Orhan Pamuk. Tasavvur edilen ortam gerçekten tüyler ürperticidir. Arşivlere arşiv bile denemeyen, akademik çevrelerde bilimselliğin geri plana itildiği, İstanbul'un arka sokaklarındaki ahşap evlerde bulunan on binlerce elyazmasının sobalarda yakılmak için kullanıldığı hayli kötü bir Türkiye portresidir bu. Tarihçimiz Faruk ise, içkiden ve boş vakitlerinden sıkıldığında 'iş'ini yapıyor; arşivde bulduğu bir elyazmasını çalmaktan utanmıyor, elyazması üzerine yaptığı araştırmalarda elyazmasının yazarı belli olmayınca onu kendi yazmış gibi gösteriyor, var olanı yazmaktansa ; tamamen kendi kafasına göre uydurulmuş, bilimsellik ve tarihselcilikle uzaktan yakından alakası olmayan bir eser yaratıyor. Çünkü Faruk için de tarih -gene İrdal ve Ayarcı'da olduğu gibi- bugünün emrindedir. Pamuk ve Tanpınar; Türk modernizminin 'tarihle, yani geçmişle yüzleşme' yerine, ondan kaçtığını ve onu günümüze göre yeniden şekillendirdiğimizi hatta yoktan var ettiğimizi iddia ediyorlar. Türkiye'de, özellikle Cumhuriyet döneminde, resmi ideolojinin temeli olarak pozitivizmin yanı sıra benimsenmiş olan Aydınlanma, hemen hemen boyutlarından bir tanesine, yani laikliğe indirgenmiş; Aydınlanmanın özgür düşünce ve eleştiri gibi öteki temel boyutları, resmi ideolojinin mutlak kısıtlamasına uğramıştır. Halkın cahil olduğunun düşünülmesi; akıl öğretme yoluyla bilgilendirme, emir verme ve baskı yapma gibi tutumların doğal bir davranış haline gelmesine yol açmıştır. Kendinden başkasına tahammül edemeyen bu garip aydınlanma anlayışı, körü körüne inanma ve savunma bakımından, ilericiler ve gericiler arasındaki karşıtlığı sürekli olarak beslemiş; manevi ve siyasal alanda tam bir anlayışsızlık, inat ve çözümsüzlük doğurmuştur. Hem Tanpınar'a hem de Orhan Pamuk'a göre, Türk toplumu ne tam anlamıyla Batılı ne de tam anlamıyla Doğulu olabilmiştir. Coğrafyasında dahi görülen bu durum, Türk halkının düşünce yapısına ve geleneklerine de sinmiş, ortaya iki tarafa da ait olmayan, kimlik bunalımında bir toplum çıkmıştır. Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsünde bu temayı birçok yerde ayrıntılı bir şekilde işlemiştir. Pamuk da Tanpınar gibi, kendi köklerimizden kopmadan yenileşmekten yanadır. Yeni hayat biçimlerini yine Türk toplumun yaratmasını ister. Bunları yaratırken, kendi geçmişimiz ve Batı, vazgeçemeyeceğimiz iki kaynaktır. Cumhuriyet'te geçmişe sırt çevirerek Batı uygarlığını kopya edebileceğimize inanmakla aldandık. İşte bu geçişi sembolik olarak niteleyen imge, Tanpınar'ın romanında Saatleri Ayarlama Enstitüsüdür. Enstitü, geçmişi gömerek yeniye ulaşmak anlamına geliyordu. Yapılan her ama her yenilik, eşiği geçmek ve muasır seviyeye ulaşmak amacıyla yapılıyordu. Beyaz Kalede geçişi sembolize eden imge ise kitaba adını veren Beyaz Kaledir. Hoca'nın yaptığı silahın yağmurdan balçıklaşmış bir çamura saplanıp kalması ve askerlerimizin kalenin beyaz kulelerine hiçbir zaman erişemeyeceklerininin altını çizilmesiyle, Orhan Pamuk Batılılaşma serüvenimizi özetlemiş olur. Tanpınar gibi, Pamuk da; kayıtsız şartsız yeniliğe olan düşkünlüğün, geçmişin toptan inkarının ve Türk modernizminin sonucunun hüsran olduğunu düşünmektedir. Bu üretimi ise Tanpınar; Türk toplumunun kendini gerçekleştirmesiyle yapmasını ister. Kendi uygarlığımızı, kendi hayat şekillerimizi yaratmak için, her şeyden önce kendi gerçekliğimize uygun bir üretim programına ihtiyacımız vardır. Kendi gerçekliğimiz ise ne Batı'da, ne de Garp'tadır. Bir sentezi gerçekleştirememenin acısını çekmektedir Türk toplumu. Ya oradan ya da buradan olmaya zorlanmakta; çok spesifik bir kesinlikle formasyonun net şekilde gerçekleşebileceği iddia edilmektedir. Romanın başkahramanı İrdal'ın bazen budala gibi görünmesi, bazen usta bir dolandırıcı; bazen pişkin, yüzsüz biri; bazen aşırı bir yenilikçi, bazen de kaybedilen değerler karşısında vicdan azabı duyan bir gelenekçi olması; birçok kişiye göre Tanpınar'ın karakter yaratmadaki başarısızlığından kaynaklanmaktadır. Oysa İrdal, kendi kendisiyle tezat halindeki Türk aydınının bir prototipidir. Doğuyla Batı, geçmişle bugün iç içe geçmiştir. Batı da Doğu da gerçekliğimizin içindedir ve biz bunların bir sentezini yapmak zorundayızdır. Böylece Orhan Pamuk; Beyaz Kale romanıyla ve romanındaki çok katmanlılık sayesinde, yarattığı karakterlere sembolik anlamlar yükleyip, gerek genel anlamda modernizm-aydınlanma felsefesine, gerekse bunun Türkiye'ye yansıyan Türk aydınlanmasına ve onun ideolojisine; derin ve anlamlı eleştiriler yöneltmiştir. Bu eleştirilerden, Pamuk'un ülkesini küçümseyen ve Batı'ya hayran biri olduğu şeklinde yorumlar çıkarmak tamamen anlamsız ve sığdır. Aynı şey Tanpınar için de geçerlidir. Beyaz Kale, çok açık, Doğu-Batı diye bir ayrımın olmadığını söylemektedir ve Pamuk'un romanı bu temel üzerine kurulmuştur. İnsanın kim olduğunun ne önemi var, derdim, önemli olan yaptıklarımız ve yapacaklarımızdır. Tanpınar, Ahmet Hamdi. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Dergah Yayınları. 10. baskı, ekim 2005. Pamuk, Orhan. Ahmet Hamdi Tanpınar. Öteki Renkler. İstanbul: İletişim Yayınları. Aralık 1999. Toprak, Binnaz. Giriş. Aydınlanma Sempozyumu. der. Binnaz Toprak. İstanbul: Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi. 2007."} {"url": "https://egoistokur.com/tanpinarin-bir-sinema-tutkunu-olarak-portres", "text": "Bu sayısıyla arşivinizde bulunması gereken Rabarba Dergisi'ne teşekkürler. Çok uzun. Üç saat sürüyor. Barbar, zengin hatta aç gözlü, hiçbir ekonomisi olmayan, romantik bir eser. İhtilal nazariyesi, tarih hatası, iyi niyet, hesaplı romantizm, hakiki deha ve buluş gırla gidiyor. Teferruatının hemen hepsi güzel başka film bilmem var mıdır? Fakat Ivan'ın şahsiyetinin mübalağası ve o romantik jestler hepsini mahvediyor. Sanki herif 'Queen Christina'nın Garbo'suna imrenmiş. Haberi, sinema dergisi Rabarba ekibinden Kürşat Saygılı ile konuşurken aldım: İstanbul Üniversitesi Türkiyat Enstitüsü'nde yıllardır bekleyen Tanpınar arşivleri, bir süredir Handan İnci ve ekibi tarafından sayfa sayfa, satır satır okunup dijital ortama aktarılıyordu. Bir nevi arkeolojik kazı diyebileceğimiz bu çalışmanın ekip için en sürprizli kısmıysa, arada Ahmet Hamdi Tanpınar'ın sinema yazıları ve senaryolarının da çıkması oldu. Defterlerinden, günlüklerinden, notlarından da anlaşıldığı üzere Tanpınar sinemaya seyirci olarak da ilgi duyuyordu. Ayrıca bu sanat dalı üzerine fazlasıyla düşünmüş, fikir üretmiş; Sergei M. Eisenstein, Charles Chaplin, Ingmar Bergman, Jean-Luc Godard gibi yönetmenlerin filmleri üzerine zaman zaman sivri dilli olmaktan çekinmeyen özgün eleştiriler kaleme almış, dahası üç de senaryo yazmıştı. İlki, kendi romanı Sahnenin Dışındakileri uyarladığı İki Ateş Arasında, ikincisi Nabizade Nazım'ın romanı Zehrayı uyarladığı İki Sevgi Arasında, üçüncüsüyse daha baştan sinema için yazılmış orijinal bir polisiye hikaye olan Yüzüktü. Gelin şimdi biraz Rabarba dergisine ve Tanpınar'ın senaryolarına bakalım. Yüzük daha heyecan verici bir çalışma. Tanpınar'a bir polisiye senaryo sipariş edildiğini, onun da çok önceden başladığı bir taslağı geliştirmeye karar verdiğini günlüğünün 21 Kasım 1961 tarihli sayfasından öğreniyoruz. Handan İnci, Tanpınar sadece bir hikaye anlatmakla yetinmemiş, kameranın atmosfer yaratmak için hangi açılarda hareket edeceğine, kişilerin yüzünde hangi psikolojilerin yakalanması gerektiğine, gerilimi yönlendirecek melodinin devreye nasıl gireceğine dair ayrıntılı notlar da almış diyor. Handan İnci'nin bu ayrıntılı yazısıyla birlikte dergide adeta yutarak okuduğum bir başka bölümse, Kürşat Saygılı'nın sinemamızın çağdaş ustası Derviş Zaim'le röportajı oldu. Zaim, Tanpınar'ı anlayıp onun sinemaya tercüme edilmesini sağlayacak bir dilin peşine düşmek lazım diyordu. Kitabını alıp motamot bir şekilde filme çekerseniz ne et olur ne de balık. Üstelik düzyazı lezzeti de uçup gideceği için, hiçbir şeye benzemeyen, büyüsü kaçmış bir ürün çıkar ortaya. O zihni sinemaya tercüme edecek bir metodoloji bulmalıyız. Katılmamak ne mümkün! Mehmet Samsakçı, Fatih Özgüven, Tomris Giritlioğlu, Murat Gülsoy ve Beşir Ayvazoğlu gibi yazarların makalelerini de kaçırmamanızı tavsiye ederim. Tanpınar'ın film eleştirilerine gelince, aşağıda parçalarını okuyacaksınız, işte onlar bence hepsinin en şahanesi, pastanın kreması. Yüzük senaryosundan bir sayfa. Kendi el yazısı."} {"url": "https://egoistokur.com/tarifler-ve-anekdotlarla-jane-austenin-cay-sofrasindayi", "text": "Jane Austen'ı, hani şu Gurur ve Önyargı, Emma, Mansfield Parkı, Northanger Manastırı, İkna, Akıl ve Tutku gibi romanların yazarını biliyorsunuz. Romanlarından ve mektuplarından anladığımız kadarıyla Austen gerçek bir çay aşığıymış. Ne var bunda, İngiliz değil mi? demeyin. Mesela sevgili yazarımız bir keresinde yeni piyasaya çıkan bir çay markasını öğrenince, Londra'daki kardeşine acele mektup yazıp Yeni çaydan içince bana mutlaka yaz; elimde değil fare görünce kediye dönüşüyorum diyecek kadar tiryakiymiş. İngiliz taşra ahalisinin günlük hayatlarını, aşktan ekonomiye aralarında kurdukları ilişkileri anlattığı romanlarında da karakterlerin kahve içtikleri pek görülmemiş. Hatırlayın, o kitaplarda herkes çay içip aralıksız konuşur. + Gerçek bir alışveriş delisi olan, yeni çıkan kumaşları, dantelleri, farbelaları hatta mutfak araç gereçlerini görünce heyecandan eli ayağı titreyen Austen'ın çay satın almak için üç seçeneği vardı: Çayı çoğunlukla artık neredeyse ahbap olduğu İskoçyalı seyyar satıcılardan veya en yakın kasabadaki marketlerden alırdı. Senede bir kez istemeye istemeye Londra'ya gittiğindeyse, lüks dükkanlara uğramayı ihmal etmezdi. O yıllarda çay tutkunlarının en büyük sorunu astronomik fiyatlarla satılan kaçak çaylar, bir de daha beteri yabani otların hiç de hijyenik sayılamayacak bazı lezzet veren malzemelerle harmanlanması sonucu üretilmiş sahte çaylardı. İyi çay bulmanın tek yolu kuşkucu ve çaydan anlayan biri olmak ve üşenmeyip kapı kapı dolaşmaktı. + Ailesiyle yaşadığı evde sabah kahvaltısını hazırlamak Jane Austen'ın göreviydi, çünkü lezzetli çay yapmak için yetenekli bir dokunuş şarttı. Ayrıca hizmetçilere bırakılamayacak bir işti bu, çünkü çay aşırı pahalıydı ve kullanılmış çay yapraklarının bile el altından satıldığı bir çağda, kimse evindeki taze çayı hizmetçilere emanet etmezdi. Austen da çay kavanozlarını yemek odasındaki bir dolaba kilitler ve anahtarını kimseye vermezdi. Kahvaltıya dönersek, önce mutfaktaki düzeni kontrol edip çörekleri, kurabiyeleri pişirir, kızarmış ekmeklere çiftçilerden aldığı köy tereyağını sürüp tost yapar, masaya birer kase ahududu reçeli veya bal ilave ederdi. Sonra da saat 9'da bakır çaydanlığı şöminenin üzerindeki siyah ızgaraya yerleştirip çayı demlerdi. İşi bitti mi sandınız? Hayır, Wedgwood marka porselen takımlarına gözü gibi baktığı için bulaşıkları da kendi yıkardı. + Kıyafet alışverişi için Londra'ya gittiğinde eğer elbisede değişiklikler yapılacaksa, beklemek için bir pastaneye gidiyordu. Böyle sıcak bir günde, bir kase dondurma almaz mıydınız hanımefendi? diye soran pastacının tezgahında top kekler, turtalar, cheesecake'ler ve görünüşü bile iştah açan marmelatlar duruyordu. Bir fincan çay, bu dükkanlarda yenen tatlıların olmazsa olmaz eşlikçisiydi. Dumanı üstünde bir demlik çayın yanında yediğim çilekli dondurma, alışverişle geçen uzun bir günün yorgunluğunu aldı diye yazmıştı kuzenine. Çay ve dondurma! Neden olmasın? Aşağıda tarifi var, deneyip kendiniz karar verin. + Gün bitimi özel bir zaman sayılırdı. İşleri biten aile bireyleri ve arkadaşlar, eğer kırsal kesimde yaşayan ve modaya ayak uydurma kaygısı olmayan insanlarsa, saat 2, en geç 3 gibi akşam yemeğine başlar, daha sonra çay içmek, sohbet etmek, günün siyasi olaylarını tartışmak veya sadece iskambil oynamak için misafir odasına geçerlerdi. Saat 2'de akşam yemeği olur mu demeyin, o yıllarda oluyormuş. '5 çayı' deyişi de zaten bu yemek sonrası içilen çaydan geliyormuş. Sofradan gece yarısına doğru kalkan yeni zenginler ve sosyetikler ise bir parça alay konusuymuş. Hele 5 çayını akşam yemeğinden önce içenler, o günün değerlerine göre basbayağı uzak durulacak, görgüsüz insanlarmış. İngilizler çayı geç tanıdı. Kraliçe Elizabeth mesela çayın varlığından bile habersizdi. Kahvaltı dahil yemeklerde bira içerdi. Çay, Jane Austen'dan hemen önce geldi Avrupa'ya. Denizcilik ve gemi yapımındaki ilerlemeler sayesinde, Çin dahil dünyanın en uzak yerleri bile erişilebilir olmuştu. Böylece Çin'den çay, Amerika'dan çikolata, Arabistan'dan kahve getirtilebiliyordu ve bu egzotik yiyeceklerle içecekler insanların gündelik hayatını tamamen değiştirmeye başlamıştı. Önceleri kahve ve çikolata daha gözde gibiydi ama 18'inci yüzyılda II. Charles'ın eşi Catherine İngiltere'nin çay içen ilk kraliçesi olunca İngiliz aristokratları bu aşırı pahalı içeceğin müptelası haline geldi. Zamanla her popüler zevk gibi çay içmenin de ritüelleri oluştu. Artık Çin'den zarif porselen fincan takımları, demlikler ithal ediliyor, marangozlar gümüşle ahşabı karıştırarak şık sehpa modelleri tasarlıyordu. Bir süre sonra çay bahçeleri modası başladı. Giriş ücretini ödeyebilenler rengarenk fenerlerin altında geziniyor, müzik dinleyip havai fişek gösterilerini izliyor ve özel localarda çay içiyordu. Derken fiyatlar düştü ve çay, işçi sınıfı arasında da popülerlik kazandı. Jane Austen'ın zamanında çay artık hayatın vazgeçilmez bir parçası olmuştu. Rengarenk fenerlerle süslenmiş Vauxhall Bahçeleri, Ranelagh Bahçeleri, Beyaz Kanal Evi, Bagnigge Kuyuları'nda promenada çıkan zarif hanımefendiler ve beyefendiler... 1-2 şilin giriş ücreti ödeyen düzgün giyimli herkes bu bahçelere girebiliyordu. Şelalelerin kıyısında yürüyüş yapmak, arkadaşlarıyla buluşup sohbet etmek, gösteri yapan cambazları, sihirbazları, dansçıları seyretmek, konserleri dinlemek ve en önemlisi başkaları tarafından fark edilmek için bu çay bahçelerine giderdi; kimileri de aşıklarıyla buluşurdu. Söylemeye gerek var mı bilmiyorum, romanlarında ara sıra bu mekanlardan söz etse bile Jane Austen içeri hiç girmemiş. Daha doğrusu Londra'dakilere gittiğine dair hiçbir bilgi bile yok elimizde. Ama Bath kasabasında açılan sakin ve 'nezih' Sidney Bahçeleri'ne, hele oradaki çardaklarda, çim labirentlerinde oturup çay içmeye bayıldığını biliyoruz. Bugün pastanelerde satılan şu üzümlü, portakallı keklere benzediğini sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Bayan Austen'dan dünyanın en leziz ıslak kekinin tarifini alıyoruz. Biz aynen aldık ama siz günümüz koşullarına uyarlayabilir, mesela çırpma işlemini elle değil mikserle yapabilirsiniz. 750 gram una, aynı miktarda tereyağı, 150 gram da yıkanmış, kurulanmış taze böğürtlen ekleyin. 250 gram üzümün çekirdeklerini çıkarıp her bir taneyi ikiye bölün. Yarım kilo şekeri dövüp pudra haline getirin. 14 yumurtanın yarısının akını ayırın. Büyük boy bir limonun kabuklarını soyun, 85 gram şekerlendirilmiş portakal, aynı miktarda limon, bir çay kaşığı dövülmüş hindistancevizi, rendelenmiş yarım muskat, bir çay bardağı konyak veya beyaz şarap, dört kaşık kurutulmuş portakal çiçeği ekleyin. Tereyağını elde krema kıvamına gelene kadar yoğurun, ardından şekeri ekleyip karıştırmaya devam edin. Yumurtaları yarım saat çırptıktan sonra şeker ve tereyağıyla karıştırın. Unu, baharatları ekleyin. Bütün bunlar 1.5 saat sürecektir. Fırın hazır olduğunda, konyağı, meyveleri ve şekerlemeleri hamura katın ve tepside 2.5 saat pişirin. Çayın yanında dondurma meselesini yukarıda anlattım zaten; o dönemde böyle seviyorlarmış. Tarife gelince; buzdolabı olmadığı için dondurma kilerde ve mahzende soğutuluyormuş. Dolayısıyla bu tarifi günümüze uyarlamak şarttı. 1 litre/4 kase tercihe göre yağlı ya da yarı yağlı krema, 225 g/1.5 kase pudra şekeri, aynı miktarda ezilmiş çilek ya da ahududu suyu, daha mayhoş bir tadı tercih ediyorsanız 2 büyük limonun suyunu karıştırın, bunu yaparken şekerin iyice çözülüp eridiğinden emin olun. Malzemeyi büyük bir kaba doldurup buzdolabına koyun. Kristalleşmesin diye de ara ara çevirip karıştırın. 2 Çin portakalı, 2 Seville portakalı ve 2 limonu ince ince soyup kabuklarını yarım litre soğuk şerbetin, yani şekerli suyun içinde bir saat bekletin. Daha sonra meyvelerin suyunu da buna ekleyin. Yarım litre yeşil çay hazırlayın. Soğuyunca meyveyi, şerbeti, bir bardak yıllanmış Jamaika romunu, bir bardak konyağı, bir bardak ananas şurubunu ve iki şişe şampanyayı ekleyin. İyice berraklaşana kadar bu karışımı ince telli bir süzgeçten geçirin. Sonunda pırıl pırıl olacak. Şişelere doldurduğunuz bu içecekleri buzdolabında saklayabilir ve bütün sene misafirlerinize ikram edebilirsiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/tarihi-eserlerimizi-geri-aldigimizda-gerici-zihniyetle-savasacak-gucumuz-olaca", "text": "31 yıl sonra ABD'den Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bindiği uçakla geri getirilen Yorgun Herakles heykeli, ne yazık ki tek değil. Avrupa ülkelerindeki müzeler Anadolu'dan kaçırılan eserlerle dolu. Emekli inşaat mühendisi Yaşar Yılmaz Anadolu'nun Gözyaşları adlı şahsi projesi çerçevesinde yıllardır dünyanın dört bir yanını dolaşarak 70 bin küsur eserin eksiksiz bir envanterini çıkardı. Şimdi de bu eserlerin bize geri verilmesi için çalışıyor. 2003'te Bodrum Antik Tiyatro'da bir konsere gitmiştim. Bittiğinde, hoparlörler ve yüksek ses düzeni yüzünden başım zonkluyordu. Halbuki, Efes, Bergama gibi büyük antik tiyatrolar, sahnedeki fısıltının en üst sıradan duyulabilmesini sağlayacak şekilde inşa edilmişti. Şunu merak ettim: Bu tiyatrolarda ne kayboldu ki artık teknolojiye ihtiyaç duyuyoruz? Üniversitelere, müzelere, arkeologlara sordum, hiçbiri bilmiyor. Yurtdışında ses eğitimi görmüş bir dostuma sordum sonra. O da bulamadı. Araştırmaya devak ettikçe anladım ki dünyada açıkhavada sesin kontrolünün antik dönemde nasıl gerçekleştirildiği bilgisi bugün artık tamamen kaybolmuş. Romalı Virtrivius'tan hareketle yapılmış kısa bir çalışma bulabildim sadece. Ama bu, beni araştırmaya yönlendirdi. Böylece 3 yıl Anadolu'nun bütün antik tiyatrolarını tek tek gezerek bir envanter oluşturmaya karar verdim. Bilgi Edinme Yasası uyarınca Kültür Bakanlığı'ndan liste istemiştim, 96 tiyatroluk bir liste verdiler. 4'ü de yanlış çıktı, kaldı 92. Araştırırken listede olmayan tiyatrolar bulunduğunu fark ettim. Böylece sonunda, bazılarından Kültür Bakanlığı'nın bile haberdar olmadığı 119 tiyatro dolaştım. Tiyatrolar üzerine yaptığım çalışma sırasında Anadolu'dan kaçırılan kültür hazineleri üzerine de bir envanter oluşturulmadığını gördüm. Madem kimse ilgilenmemiş, bari bunu ben yapayım dedim. Ankara'da, Teknik Üniversiteliler Birliği'ndeydim. Konuşma sırasında, onlara 33 metre genişliğinde, 14 metre yüksekliğindeki Milet Duvarı'nı anlattım. Parça parça söküp götürmüş ve yeniden monte etmişler. Görünce kimse inanamadı. Haberimiz olmadan gitmiş koca duvar. Birlik, bana maddi destek vermeleri için çeşitli inşaat firmalarına çağrıda bulundu. Böylece iki sene önce 2 biner, 3 biner lira yardımlarla yola çıktım. ABD başta olmak üzere Anadolu'nun kültür hazinelerinin kaçırıldığı her ülkeye gittim. Boydan boya bir kıta olduğu için ABD en zoruydu. Üstelik İngilizcem çok azdı. Sadece uçakla değil, otobüsle, trenle de dolaştım. Yaşlı bir adam olmama rağmen sabahtan akşama kadar müze gezerek yürüyorum. Bacaklarımın ağrısı dinsin ve dik durabileyim diye iki varis çorabını üstüste giyiyordum, boydan boya. Çalışmamı böyle pratik çözümler sayesinde tamamlayabildim. 75 bin fotoğraf çektim. Kaçırılan eserlerin sayısı bu. Şimdi bu envanter üzerinde çalışıyorum. Hangi uygarlığa ait. Kimin tarafından, ne zaman verilmiş. Hangi numarayla kaydedilmiş. Müzeler, uluslararası yasalar gereği bunları belirtmek zorundalar. Fakat Anadolu'dan getirildiği yazılmamış olan eserler bile var. İşçilik özelliklerine bakarak çıkarıyorsunuz kökenlerini. Almanya, Fransa, İngiltere, ABD ve Danimarka... Yunanistan ve Rusya'da da biraz var. Ünlü Schliemann mesela bizim Truva hazinesini kaçırıp önce Yunanistan'a götürmüş. Fakat onlar Osmanlı'dan kaçırılan bu eserleri almak istememiş. O da bir kısmını Washington eyaletine hibe etmiş ama çoğunluğu Berlin'de duruyor. Sonra Priamos'un Altınları adı verilen hazine... 1945 mayısında 33 sandık altın eser, bir Rus yuzbaşı tarafından Berlin Hayvanat Bahçesinin içindeki koruganların deposunda bulunmuş. Hayır, tam aksine müzeler bunu bir güç gösterisi sayıyor. Zaten eminler Türklerin sesi çıkmayan, uysal bir millet olduğuna. Çok güçlü bir lider gelecek de günün birinde Türkler harekete geçecek... Bunun olmayacağını düşündükleri için rahatlar. Bunlar birçok hakkı kendinde gören ülkeler. O eserleri ganimet gibi görüyorlar. Abartarak söylersek şöyle diyorlar bize aslında: Siz müzeden ve tarihten anlamazsınız. Gelir sizin ülkenizdeki tarihi eserleri alır, sonra da kendi müzelerimde sergilerim. Siz de onları burada görürsünüz ancak. Zaten siz Doğulu barbarlar ne anlarsınız sanattan, tarihten? Demokrasiden de anlamazsınız... Bugün için değilse bile geçen yüzyıllarda zihniyetleri buydu. Ari ırk düşüncesini Hitler'in ortaya attığı sanılır, halbuki çok daha önce başladı. Bu eserlere el koyarken öne sürdükleri gerekçelerden biri de şuydu: Demiryolunu, buharlı makineleri biz bulduk, demek ki üstün ırk biziz. Hatta antik çağ eserlerini sahiplenirken bile böyle gerekçeler buldu 19'inci yüzyılın entelektüelleri. Mısır'daki piramitleri, Anadolu'daki kentleri siz barbarlar değil, bizim atalarımız inşa etti, dediler. Hitler ve Naziler de bu varolan fikri geliştirdi. Ve güya atalarının yaptığı eserleri geri almaya hak gördüler kendilerinde. Louvre Müzesi'nde devasa heykeller var, her biri iki metreyi aşkın boyda. 1800'lerde İzmir'den gitti hepsi. O yalan. Louvre'da padişah tarafından hediye edilmiş topu topu 4-5 eser vardır. Sümerlerden kalma minik bir vazo mesela. Ama o kadar. Büyüklerin hepsi kaçırılmış. 1892'de şimdiki Demre'nin kuzeyindeki Gölbaşı'nda Traysa anıtı vardı. Avusturyalılar bir kazı sırasında köylülerden anıtın varlığını öğreniyorlar. Hep istihbarat üzerine çalışırlardı zaten, hasta ve yoksul köylülerimizin eline beş on kuruş sıkıştırıverirlerdi yeterdi. Oradaki kabartmaların boyu 121 metreydi. Parça parça söküp numaralıyorlar, kızaklara yükledikten sonra Demre limanına indiriyorlar. Denetim yok zaten o dönemde. Evet. Ekonomik krizin olduğu, ülkenin mali açıdan dibe vurduğu dönemlerde yağmalamalar artır. Bir de savaş dönemlerinde... En son örneğini Irak'ta gördünüz, müzesine bile el attılar. Bu şu demek oluyor, ileride bizim müzelerimize de el atılabilir. Avusturya, Almanya ve İngiliz başbakanlarına mektuplar yazıp, ellerimizdeki dosyaları göndermeliyiz. Başbakanımız onlarla görüşmelerinde masanın üzerine bu dosyaları koyarak eserlerimizi geri verin demeli. Kaçırılan 70 bine yakın eserle ilgili elimizde çok kanıt var. 50 yıl, 100 yıl sonra hepsini geri alacağız belki ama şimdiden çalışmaya başlamalıyız. Aslında yüzümüzü güldüren şeyler olmaya başladı. Sözgelişi, Kültür Bakanlığı, Almanların bir zamanlar zaptederek götürdüğü Hitit Sfenksini geri alabildi. Geri vermezlerse, tüm Alman kazılarını durduracağını söyleyerek hem de. Sorun bu zaten. Kültür Bakanı'na yazdığım bir yazıda sordum bunu. İlkel toplumlarda bile bir aşiretin arazisine komşu aşiretten hırsız girer de mal çalarsa, o aşiret söz konusu komşuyu arazisine sokmaz bir daha. 1863'ten beri Almanlar Bergama'da non-stop kazı yapıyor. Bergama Müzesi diye koca bir müze açmışlar, yani kimseden korkuları yok. Bu onur kırıcı bir şey. Bir an önce harekete geçmeliyiz. Bizim gibi 118 ülke var mağdur edilen, eserleri kaçırılarak Avrupa'daki müzelerde sergilenen. İran'dan Yunanistan'a, İtalya'dan Arabistan'a, Mısır'dan Çin'e... Cizre Camii'nin kapı tokmağının David Summon Müzesi'nde ne işi var? Akşehir'den giden bir ahşap tabut Danimarka'da ne arıyor? Osmanlı İmparatorluğu'nda yapılmış mezar taşlarının çoğu British Museum'da. Mezar taşlarımızı bile çalıp götürmüşler. Buradaki insanlar aç olması, paraya ihtiyaç duyması bir açıklama olabilir mi? Dünyanın neresine giderseniz gidin ülkesini satacak adam bulabilirsiniz ama bu yaptığınızı meşru hale getirmez. Bu yüzden vakit yitirmeden bir uluslararası kongre düzenlemeli ve bu kongrede ortak bir akıl bulmalıyız. Bu konuda bu ülkelerle BM toplantılarında birlikte hareket etmeliyiz. Moral yararı dışında bile çok şey. Basit bir örnek vereyim yeter aslında. Berlin'deki Venüs Altar'ını yılda 1,5 milyon kişi ziyaret ediyor. Ortalama harcama istatistiklere göre kişi başına 47 Euro. 10 yılda bir 1 milyar Euro eder. Görüyorsunuz, Almanlar Mercedes markası gibi para basıyorlar sadece bu tek eserden ötürü. Ama bence en önemlisi şu: Tarihi eserlerimizi geri aldığımızda ve müzelerimizi olması gerektiği gibi zenginleştirdiğimizde biz de gelişeceğiz. Gerici zihniyetle savaşacak gücümüz olacak. Çıplak kadın ve erkek heykellerinden korkmayacağız. Bu topraklarda neler başarıldığını hatırlayacağız."} {"url": "https://egoistokur.com/tarkovski-her-seyrediste-biraz-daha-derine-dalara", "text": "İnsanlar ikiye ayrılır: Tarkovski filmlerini sevmeyenler ve Tarkovski filmlerini sevenler. Sevmeyenler için diyecek bir şey yok... Günümüzde birçok kişi, Tarkovski filmlerini seyretmeye katlanamıyorum demenin böbürlenilecek bir şey olduğuna inanıyor ve bunu o filmleri başkalarının görmesini de önlemek istercesine, ısrarla vurguluyor. Kendini yukarıdaki iki gruba da dahil hissetmeyenlere bir dönem Tarkovski üzerine verdiği seminerlere devam ettiğim Uğur Kutay'ın Andrei'nin Bakışı adlı kitabını hararetle tavsiye ederim. Tarkovski'nin tüm filmlerini neredeyse kare kare ele alıp psikanaliz temelli bir semiyolojik yöntem çerçevesinde çözümlemeye tabi tutarak Tarkovski'ye dair hep sorulagelmiş yüzlerce soruya cevap arıyor Kutay. Uğur Kutay: Sanırım, öncelikle sinematografi aracılığıyla sorduğu sorular... Çünkü Tarkovski filmlerinde gerek temel anlamı gerekse yan anlamı kaplayan bir sorular yığını vardır. Bunlar, varoluş sıkıntılarına, insanoğlunun felsefe yapmasına da yol açan Ben kimim? problematiğine ve şu meşhur mutlak arayışına dair, tüm insanlığın tüm tarih boyunca sorduğu sorulardır. Sinemada hep eğlenmeye yönelik bir anlatı sistemiyle karşılaşan izleyici kitlesinin bu yönetmeni yedi filmiyle sinema tarihinin en önemli isimlerinden birine dönüştürmesinin başta gelen nedenlerinden biri bu olsa gerek. Çünkü, hayatın neresinde durursanız durun, entelektüel düzeyiniz ne olursa olsun, bir gün öleceğinin bilincinde olan tek varlık türü olarak bu sorular aklınızın tam ortasına düşmüyorsa da mutlaka kıyısından geçer. İnsanı hayvandan farklı kılan temel özelliklerinden biri öleceğini bilmek olduğuna göre, bu sorular hem önemini asla yitirmeyecek, hem de Tarkovski gibi yönetmenlerin filmlerini daima özel kılacaktır. U. K.: Belki biraz indirgemeci ve kaba bir tanım olacağını da bilerek şöyle söyleyeyim: Hiç Tarkovski filmi izlememiş birine onun sinemasını anlatmak, hayatı boyunca bir tek kitap bile okumamış birine kitap okumanın ne denli zevkli bir zihinsel üretim alanı olduğunu anlatmak gibidir. Yani anlatamazsınız. Anaakım olarak adlandırılan Hollywood sinemasının biçim ve içeriği, izleyici algısını ne yazık ki genellikle olumsuz şekilde belirler. Kurgunun son derece hızlı olduğu, böylece tam da Sanayi Devrimi'yle birlikte başlayan sürece uygun biçimde hayatı bütüncül yapısından soyutlayarak kompartmanizasyona yol açan, ama sadece bu parçalamayla yetinmeyip bir de zihnin entelekt dediğimiz tüm bir üretim ve bakış sürecinin de içeriğini olabildiğince boşaltan, izleyicinin izlediği şey üzerine düşünmesine engel olan hatta nihayetinde düşünmeyi gereksiz kılan bir yapısı vardır. Düşünmeyi gereksiz kılar, çünkü anlatı yapısı çoğunlukla hafif, enti püftü öyküler içermekte, yaşadığımız dünyaya ve gündelik hayatımıza dair birazcık derin şeyler söylemekten özellikle kaçınmakta, genellikle anlık heyecanlar yaratmak ve bunları devamlı beslemek dışında bir amaç taşımamaktadır. Bunu, filmlerin olay örgüsünden karakterlerin diyalog ya da monologlarına dek bu filmlerin tüm katmanlarında açıkça görebilirsiniz. Tabii bu söylediklerim, kesinlikle bu tür filmlerin kesin bir biçimde reddedilmesi gerektiği şeklinde algılanmamalı. Sadece iki farklı sinematografik üretim tarzının önemli ayrımlarını vurgulamaya çalışıyorum. Ortalama plan sayısı binin altına düşmeyen, yani son derece hızlı olan böyle bir sinemanın izleyicisi, Tarkovski'nin, en uzun filmin en fazla üç yüz plandan oluştuğu, son derece durağan, hayatı bir bütün olarak kavramaya yönelik, minimalist ve monolistik sinemasıyla karşılaştığında görsel/algısal bir travma yaşar. Bu travma izleyicide iki sonuç doğurabilir: Ya bir daha Tarkovski ismini gördüğü hiçbir filmi izlemez, ya da Sinemada bu tür anlatılar da olabiliyormuş diyerek Tarkovski Sineması'nı takip etmeyi sürdürür. Sadece Hollywood Sineması'yla yetinmeyip Avrupa Sineması'nı da içeren bir izleme serüveni yaşayanlarınsa, Tarkovski'yle karşılaşınca çok ciddi bir travma yaşayacağını sanmıyorum. Tam tersinden giderek şunu da vurgulamalıyız: Hayatında izlediği ilk filmler Tarkovski sinemasının örnekleri olan bir izleyicinin, örneğin Hollywood filmleriyle karşılaşmasında yaşayacağı şok, kesinlikle daha büyük olacaktır. U. K.: Genellikle, yönetmen sinemalarını tanımanın en iyi yolu kronolojik bir sıra izlemektir. Tarkovski bağlamında da, en azından başlangıç filmi için bu yöntemi tavsiye ederim doğrusu: İlk filmi İvan'ın Çocukluğu'nda Eisenstein temelli konvansiyonel sinematografik üretimin de izleri vardır ve izleyici, görece alışık olduğu bir sinema diliyle karşılaşır. Ardından gelen filmlerdeyse bu yöntemin çok da pratik olmadığını düşünüyorum. Çünkü hemen ikinci filmi Andrei Rublev'den başlayarak Tarkovski, kendi biçemini olabildiğince kristalize etmekte, keskinleştirmektedir. Demek ki, Tarkovski'nin sinemasıyla sağlıklı biçimde tanışmak isteyen izleyici için bir harita çizmemiz gerekirse, ilk filmden başlamak üzere ben şöyle bir seyir öneririm: Solaris, Stalker, Nostalgia, Kurban, Andrei Rublev, Ayna... Bu seyirdeki filmlerin ilk dördü, bana kalırsa gerek biçim gerekse içerik düzeyinde öyküleriyle daha kolay ilişki kurulabilen filmlerdir. Andrei Rublev, gerek uzunluğu, gerek epizodik anlatımın muhteşem plan-sekanslarla uygulandığı farklı biçemi dolayısıyla sinemanın en önemli başyapıtlarından biridir ve konvansiyonel izleyici için biraz zorlu bir serüven olabilir. Ayna ise Tarkovski'nin, sinemasal dramatik örgüsünün en karmaşık olduğu, en kişisel filmidir. Babasının şiirlerine benzer bir yapı kurmaya çalıştığı filmin algılanması ve kavranması bu yüzden zordur. Ayrıca bu iki film, Tarkovski'nin sanatsal/düşünsel üretim sürecinde yaşadığı sıkıntıların ve hayatını belirleyen önemli yaşamsal ayrıntıların daha iyi görülebildiği örneklerdir. U. K.: Her ne kadar Ayna, Tarkovski'nin en otobiyografik filmiyse de, diğer altı filminde de çoğunlukla kendisini, yaşamının ayrıntılarını anlatmaktadır. Bir yönetmeni tanıyabileceğiniz en iyi aracın, filmleri olduğu gerçeğinden hareketle, ben de bu yedi filmden yola çıkarak Tarkovski'nin psikanalizini yapmaya çalıştım kitabımda. Yönetmenin hayatına dair bilmediğimiz bir gerçeğe, örneğin Vida Johnson ve Graham Petrie'nin The Films of Andrei Tarkovski adlı kitabının birkaç yerinde zikredilen biseksüelliğine, tümüyle filmlerinin analiziyle ulaştım. Ama hemen şunu vurgulayayım: Bir yönetmenin cinsel tercihi bizi ancak son kertede ilgilendirir, o yüzden bu gerçeğin çok da büyütülmemesi gerektiğini düşünüyorum. Tarkovski'nin biseksüel oluşu, bizi ancak filmlerindeki hakikat arayışını biçimlendirmesi bağlamında ilgilendirir. Bunu da kitapta olabildiğince çözümlemeye çalıştım zaten; Tarkovski'nin babası ve annesiyle ilişkileri, özellikle psiko-seksüel gelişimin en yoğun olduğu yaşlarında yaşadığı çocukluk travmaları, yönetmenin filmlerindeki varoluşsal sorgulamanın da temelini oluşturmaktadır. İkinci olarak, Tarkovski'nin bir mutlağa, yani Tanrıya inanmak isteyip birçok kişinin söylediğinin aksine aslında inanmıyor oluşundan söz edebiliriz. Filmlerinde bu gerçek hem açıkça, hem de yananlam düzeyinde berrak bir şekilde görülebilir. Tarkovski için inanmak ya da inanmamak bir problem oluşturmaz zaten, önemli olan arayış sürecidir... Çünkü bu arayış süreci Tarkovski'de aslında babasını arayış süreciyle örtüşmektedir. Üçüncü olarak, Tarkovski'nin bazen oldukça sertleşebilen bir Rus milliyetçisi olduğunu söyleyebiliriz. Bu, Andrei Rublev ve Ayna'da, hem sözel hem de görsel düzeyde oldukça net biçimde görülür. Tarkovski'nin hayatına dair çok önemli bilgilere ulaşabileceğimiz iki temel kaynak var: Zaman Zaman İçinde adlı günlükleri ve Mühürlenmiş Zaman adlı kitabı... Fakat ne yazık ki, bu kitaplar, özellikle kendisine en çok yaklaşabileceğimiz çalışma olarak günlükleri, son eşi Larissa Tarkovskaya tarafından sansürlenerek yayımlanmış. Demek ki elimizdeki bu basılı kaynaklar, en azından şaibeli olarak tanımlanabilir. Öyleyse Tarkovski'yi gerçekten tanımak için elimizdeki en önemli ve sahici kaynak, filmleridir. Bu yedi filmi göstergebilimsel yöntemle çözümleyip ortaya çıkan sonuçları psikanalitik açıdan yeniden ele aldığımızda, acılı bir yetişme dönemi yaşamış, çok hassas bir çocuğun, özellikle baba arayışıyla geçen hüzünlü hikayesiyle karşılaşıyoruz. U. K.: Bu bulgulardan biri, Tarkovski'nin biseksüel cinsel kimliğiydi. Özellikle Stalker'da ulaştığım bu bilgiden sonra bir süre durakladım, çünkü sinemanın en önemli isimlerinden birinin biseksüel olduğunu söylemek, toplumsal tutuculuk ve önyargılar düşünüldüğünde çok da kolay bir iş değil ne yazık ki... Ardından, Johnson ve Petrie'nin sözünü ettiğim kitabında Tarkovski'nin biseksüel kimliğinin SSCB yönetimi tarafından özenle gizlendiğine dair satırları okuyunca, yani izlediğim yöntemin doğrulandığını görünce çözümleme çalışmalarına yeniden başladım. Her bir filmini, görüntüyü durdurup ayrıntılarını inceleyerek en az on beş, yirmi kere izlediğim bir çözümleme ve yazım süreciydi bu ve oldukça uzun sürdü. Ortaya, tüm eksik ve gediklerine rağmen, sinemaya ve filmlerinden yola çıkarak yönetmenlere hiç olmazsa farklı ve derin bakış açıları olabileceğini de gösteren bu kitap çıktı. U. K.: Andrei'in Bakışı'nın ele aldığı temel mesele, Tarkovski filmlerindeki hakikat arayışının doğasıdır. Bu filmlerdeki mutlak tasarımı, babasız geçmiş bir çocukluğun psiko-seksüel gelişim dönemlerinde yaşanan travmanın bir sonucu olarak ortaya çıkar. Ockhamlı William'ın usturası üzerinden gidersek, bir çocuğun doğumunu ya da bir depremi tümüyle doğal nedenlerle açıklayabilmek olanaklıyken, bunları bir Tanrıya bağlama ihtiyacının nereden ortaya çıktığı sorusuna en oturaklı yanıtlardan birini, özellikle tektanrılı dinlerin ataerkil yapısını ve baba arayışını çok çarpıcı biçimde çözümleyen Freud vermektedir. Hele tüm filmlerini bu arayış üzerine kuran bir yönetmenin sinemasını ele alıyorsanız, kaçınılmaz olarak bu noktaya yoğunlaşırsınız. Ben de, izlediğim çözümleme yönteminin doğruluğunu kesinledikten sonra yoluma devam ettim. Araştırma sürecinde farklı çözümlemelerle karşılaştım tabii, örneğin yabancı bir eleştirmen, Stalker'daki Bölge'nin ve isteklerin gerçekleştiği Oda'nın aslında Tarkovski'nin kapitalist tüketim toplumuna olan özlemini simgelediğini söylüyor. Bunun niçin böyle olamayacağını, kesinlikle önyargılı politik görüşlerle değil, sadece filme ve Tarkovski sinematografisine analitik bir bakışla belirtmeye çalıştım. Bunun dışında, ne yazık ki Tarkovski üzerine kapsamlı eleştiri ya da çözümleme çalışması bulmak pek mümkün değil. Yönetmen hakkında karşılaşabileceğiniz çalışmaların çoğu genel geçer ifadeler, temeli belirsiz yüceltmeler ya da yine temeli belirsiz olumsuzlamalar üzerine kuruludur. Bunun nedenlerinden biri, Tarkovski sinemasının kapalı yapısıysa, bir başka nedeninin de analitik bakış eksikliği olabileceğini düşünüyorum. U. K.: Bu türden yaklaşımları basitçe popülizm olarak tanımlayıp geçmeyi çok isterdim aslında... Fakat ne yazık ki, çok daha derinden akan bir ırmağın, her türden sığlık ve yüzeyselliğin yüceltildiği, Felsefe yapma! nın bir aşağılama sözü olarak kullanıldığı bir dönemin en çarpıcı semptomlarından biridir bu yaklaşım biçimi... Haklısınız, böyle bir dönemde Tarkovski ve filmleri aracılığıyla izleyicisini davet ettiği düşünsel serüven, verili ortamda sadece bir azınlık etkinliği olmakla kalmıyor, aynı zamanda da aşağılanıyor. Ama bu, sadece sinemada ve özel olarak Tarkovski bağlamında değil, düşünsel ve sanatsal üretimin her alanında karşılaştığımız bir durum... İzlerini hayatın her alanında bulabilirsiniz. Özellikle son yirmi yıllık süreçte, temelde niyeti ne olursa olsun, felsefi ya da sosyolojik terminolojiyle konuşan insanların entel şeklinde tanımlanarak ciddi ciddi aşağılandığı, entelektüel sözcüğünün dolaşıma girmesinin zaten epey bir vakit aldığı ve içeriğinin de, ister Edward Said'den dem vurun, ister genel olarak akademiden bahsedin, farketmez, hala doldurulamadığı, bilgi ve bilginin doğası üzerine düşünme yeteneği taşımadığı gibi, tam tersi, neredeyse bilgiye düşman olan bir toplumda yaşıyoruz. U. K.: Öncelikle şunu belirteyim: Steven Soderbergh'in Solaris'i çektiğini duyduğumda, Acaba Tarkovski'yi nasıl aşacak? diye düşünmüştüm. Böyle düşünmüştüm; çünkü bu tür bir yeniden çevrime giriştiğinizde derdiniz biraz da sizden önce yapılmış olanı aşmak olsa gerek... Oysa filmi izlediğimde, Soderbergh'in, bırakın Tarkovski'nin Solaris'ini aşmayı, çok çok geriye düştüğünü gördüm üzüntüyle... Ahmet Boyacıoğlu'nun Cannes'da Clooney'yi eleştirmesi boşuna değilmiş. Soderbergh'in filmi dışında, sözünü ettiğiniz türde apartma ya da uyarlamalara pek rastladığımı söyleyemem doğrusu... Günümüz sinemasına baktığımızda gördüğümüz, bunu gerçekten acıyla söylüyorum, hikayelerin tükenmiş olduğudur. Pek tabii ki yeryüzünde insan varlığı sürdükçe hikayeler bitmeyecek, fakat sinematografik üretim alanında çok ciddi bir hikaye problemi yaşanıyor. Devamlı yeniden-çevrimler yapılmasının, birçok yeni filmin güçlü bir hikayeyle değil de, biçimsel arayışlarla ya da teknoloji desteğiyle ön plana çıkmasının da bu üzücü olgunun göstergeleri olduğuna inanıyorum. Bu olguyu üzücü olarak adlandırıyorum, çünkü sinema, kim ne derse desin, son derece güçlü bir yaşam biçimlendirme aracı ve ben, bu haliyle biçimlendireceği yaşamların dünyayı nasıl şekillendireceği konusunda çok ciddi endişeler taşıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/tarkovski-ve-bir-bardak-suyun-kelebek-etkis", "text": "Tuvalete dökülen bir bardak suyun kelebek etkisini bilemem. Zaten burada masal tadında sözü edilen ritüelle aslında birçokları için günlük hayatın parçası olan, birçoklarınınsa şu veya bu sebeple uzak durmayı yeğlediği dua, ibadet gibi şeyler kastediliyor bence. Yinelemelerin hayatta bir karşılıkları, sonuçları olduğuna, kimi sözcüklerin ötekilerden daha kuvvetli, daha vurgulu, daha etkili olduğuna ben de inanıyorum. Hiçten hiç çıkar ve kötülük kötülüğü üretir; iyi şeyler istemenin, iyi şeyler hayal etmenin, iyi şeyler söylemenin, iyi şeyler için çalışmanın, iyi insan olmaya gayret etmenin 'iyi' sonuçları olur diye düşünüyorum. Dünya bizim çevremizde dönmüyor; bunun farkında olan ve dualarına başkalarının mutluluklarını da katan insanlar kimseye 'bilerek ve isteyerek' kötülük yapamazlar diyorum. Egoistokur hakim kirli havadan kaçıp oksijen aldıgım bir alan.. Adam, ne kadar haris biri olduğunu muhtemelen kendinden bile gizlemiş. Oda, dile getirilene yüz vermeyip adamın 'esas' en büyük arzusunu yüzüne vurunca, belki kendine dair hayal kırıklığından, belki dünyaya ifşa edilmiş olmaktan duyduğu utançla, intihar ediyor. Her durumda, demek ki adamın vicdanı aslında fazlasıyla yerliyerindeymiş.."} {"url": "https://egoistokur.com/tarsusa-giden-hicbir-yazar-geri-donmek-isteme", "text": "Nazlı Berivan Ak, arkadaşım. Arkadaşım olmasından da önemlisi işlerine hayran olduğum bir yayıncı, editör... Yıllardır birbirimizi yakından takip eder, kendi alanlarımızda ne yapsak ilk birbirimizi tebrik ederiz. Belgeselini de başından beri biliyordum. Yine de itiraf edeyim izlemek başka türlü bir heyecandı benim için. Öncelikle iyi bir okur, devamında yayıncı ve yazar olmamda kitabevlerinin büyük rolü var. Kimseyi geride bırakmayan bir yayıncılık düşüncesiyle on beş yıldır editörlük yapıyorum, kitaplarını yayınladığımız yazarlarla pek çok şehre gittim, pek çok kitabevine misafir oldum ve her defasında gördüm ki bağımsız kitabevleri şehirleri için, bölgeleri için birer kültür adacığı niteliğinde, neredeyse kurtarılmış alanlar bu mekanlar ve biz var olacaksak, hep birlikte var olacağız. Yayıncılık ekosisteminde rolleri büyük bağımsız kitabevlerinin: Okur yaratıyorlar, okur çoğaltıyorlar, var olanları bilgi ve görgüleriyle besliyorlar... Sergilenme şansı bulamayan kitaplar onların vitrininde yer buluyor... Çoksatan ve hepsatan listelerinde olamayan kitaplar onların önerisiyle okura ulaşıp yeni baskı görüyor... Şehirlerindeki yazarlar, çevirmenler onlar aracılığıyla büyük şehrin yayınevlerine ulaşıyor... Kitap künyelerindeki isimler onların davetiyle şehrin okurlarıyla buluşuyor, işlerine ve misyonlarına inançları omlar sayesinde tazeleniyor... Ben önce düzenli söyleşiler ve dosyalar hazırlamaya başladım kitabevleriyle ilgili, devamında OKUYAY Projesi kapsamında bir ilki gerçekleştirerek Bağımsız Kitabevleri Araştırma Raporu'nu hazırladım. En sonunda da meseleyi görsel olarak anlatmaya karar verdim. Kitapçı işte böyle çıktı ortaya. Kitapçılarla yayıncıların yakın çalışması önemli. Yazarlarının görünür olması, kitaplarının yeni okurlara ulaşması, yayınevinin marka değerinin yükselmesi ve yerini bulması için kitabevleriyle yakın iş birliği içinde olmak gerekiyor. Yayınevimde bu yaklaşımı benimsiyorum, pek çok dost kazandık kitaplarımız sayesinde, konuyla ilgili yaptığım çalışmaların da merak ve ilgi uyandırdığını görünce belgesel fikrini gerçekleştirmek için hızlandım, evet. Kitapçıların yüreklendirmesiyle projemi bir buçuk yılda tamamladım. Antik Sahaf'ı yıllardır hem yayıncı hem yazar arkadaşlarımdan duyarım, yirmi beş yıldır Tarsus'ta kurduğu kültür adacığını ayakta tutmak için mücadele vererek hepimize ilham oluyor. Biliyor musun, Antik Sahaf'ın okur yazar buluşmaları hep çok kalabalık geçer, Tarsus'a giden yazar geri dönmek istemez, imza ve söyleşi akşam sohbetine, akşam şenliği sabah buluşmasına bağlanır ve her defasında Antik Sahaf etkinliği başarıyla, heyecanla, duygu dolu tamamlanır. Pek çok yazarın ilk baskısını kitabevinde bitirmiştir İsmail, önerileriyle, yönlendirmeleriyle okurun yazarı, kitabı, yayınevini keşfetmesini önemser. Onunla yolum Murat Uyurkulak'ın kitaplarını yayınladığımız dönemde kesişti, devamında başka pek çok yazarımla misafiri oldum, dahası İsmail'i İstanbul'da pek çok kez ağırlama şansım oldu. Belgeselde de uzunca bir bölümü olan sevgili Sezgin Kaymaz ile defalarca misafiri olduk İsmail'in, hala heyecanla hatırlıyoruz birlikte geçirdiğimiz günleri. Kısacası İsmail ile yayıncı-kitapçı olarak başlayan tanışıklığımız dostluğa evrildi, şimdi de dostluğumuzun belgeseli için şehir şehir gezme kısmını yaşıyoruz. Pek çok şey söylenebilir: kahramanlık, anti-kahramanlık, popüler kültüre inat okuma geleneğinin savunucusu olmak, belki de delilik... Belgeselin ana cümlelerinden birini hatırlatmak isterim burada; soyu tükenmekte olan, tehlike altındaki bir gruba ağıt yakma eğilimi çok fazla son dönemde, nostaljik bir detay, bir renk olarak görmek ve göstermek hali hakim konu bağımsız kitapçı olunca. Oysa zamanın ruhuna uyum sağlayarak, dijitalleşmeyi gözden kaçırmayarak, başarılı örnekleri iyi çalışıp inceleyerek ayakta kalmaya çalışıyor dünyada ve Türkiye'de kitabevlerinin çoğu. Sadece kitabevine düşen görevlerden söz etmemeli elbette, karar vericilerin bağımsız kitabevlerine desteği önemli. Bir kültür politikası olarak kitabevlerini yaşatmak ve çoğaltmak, yeni kitapçıların yetişmesini sağlamak, kitapçılığın geçici bir heves değil de bir meslek olarak anlaşılmasını ve seçilmesini sağlamak gerekiyor. Diğer türlü dediğin gibi bağımsız kitapçı mitik bir kahraman olarak kalacak. Oysa her kahramanlık hikayesinin bir sonu var. Bağımsız kitabevi yalnızca okuru beslemiyor, şehri zenginleştiriyor, şehrin farklı işkollarındaki tüm sakinlerini de çeşitli yollarla destekliyor. Ankaralı bir yayıncıyım ben, Ankara'da doğdum, doktora dönemim de dahil tüm öğrenim hayatım Ankara'da geçti ve aile evimde kazandığım okuma ve yazmaya dair değerlerin ardından Ankara'nın kitabevleriyle okurluk görgümü derinleştirdim. Kocabeyoğlu Çarşısı'nda kitap sepeti eşeledim, Zafer Çarşısı'ndan farklı dillerdeki ilk dergi ve romanlarımı satın aldım, Dost Kitabevi kartımı hala taşırım, İmge Kitabevi'nin raflarını ezbere bilirim. Fanzinlerle, üniversite dergileriyle yine bu kitapçılar sayesinde tanıştım, ilk yazım yayınlandığında, ilk çevirim basıldığında yine gün gün bu kitapçılardan satışlarını takip ettim heyecanla. Okurluk deneyimimi zenginleştirmekle kalmadı kitabevleri, yayıncılık yaklaşım ve planlarımı da şekillendirdi. Hangi yayınevi kitabını nasıl anlatıyor, arka kapağı nasıl yazıyor, hangi yazarı için kartonet yapıyor, kartonette hangi sloganı kullanıyor, kasa önünde kimlerin ayraçları var, mini kitapçıklarda hangi romanın ilk bölümü yer alıyor, hangi kapaklar daha çok ilgi çekiyor, sergilendiğinde kendini daha çok gösteriyor... Sektörün kalbinin bugün de kitabevlerinde attığını düşünüyorum, bunun için özellikle yayıncılık ekosistemine dahil olmak isteyenlerin kitabevlerini yakından takip etmesi gerektiğini düşünüyorum. Yayıncılar olarak bizlerin mutluluğu ve heyecanından yazarların duygularını da tahmin edebiliriz sanırım. Bağımsız kitabevlerinin bağımsızlığı kendi sevdikleri, okudukları, önemsedikleri kitabı öne çıkarabilmelerinden geliyor en çok. Yazar da bu bilgiye sahip olarak, böylesi bir güvenle geliyor kitabevine, söyleşi programına kitabını gerçekten okuyanlarla buluşacağını bilerek dahil oluyor. Dahası yazar gelmeden önce İsmail yazarın kitaplarını çoktan yaygınlaştırmış oluyor, söyleşilerde nokta atış sorular, kitaba dair ancak okuyanın merak edeceği detaylar, eleştiri ve övgüler oluyor. Bu yönüyle zorlayıcı bir deneyim, metnine güvenen yazar içinse paha biçilmez bir sınav. Biz April Yayıncılık olarak neredeyse tüm yazarlarımızla Antik Sahaf'a konuk olduk, geçirdiğimiz günleri hala heyecanla hatırlıyoruz. Tarsuslu okurlar için Antik Sahaf sosyalleştikleri, yazarlarla vakit geçirdikleri, her günü sürprizli bir oyun alanı... Yazar ve yayıncılar içinse yaptığımız işin karşılığını gördüğümüz kıymetli bir durak. Konda Araştırma Şirketi için hazırladığım Bağımsız Kitabevleri Araştırma Raporu, 12 ilde 40 kitabevi sahibiyle yapılan yüz yüze görüşmelerle şekillendi. Halihazırda temasta olduğum, haberleştiğim pek çok kitabevi de var çoğu yayıncı gibi, bu kitapçılarla görüştükten sonra daha iyi anladım: Sorunlar ortak, dertler ortak, çözüm noktasında da aslında beklentiler benzer. Hem yerel otoritelerin hem de karar vericilerin kültür politikalarında bağımsız kitabevlerine destek vermesi, yollarını açıp kolaylaştırması gerekiyor. Örgütlülük çok önemli, son dönemde Bağımsız Kitapçılar Derneği ismiyle bir oluşuma girişildi, şu an için çok aktif olmasa da yola çıkılmış olmasını önemli buluyorum. Nasıl ayakta kalıyorlar sorusuna gelince, gözlemim tüm sıkıntılara rağmen inatla kitaba ve okura sarılıyor oldukları, yan ürünlerle ticareti hızlandırmaya çalıştıkları, yiyecek içeceği de kitabevi kurgusuna ekleyip elde edilen geliri yine kitaba yatırdıkları... Satış siteleriyle yapılan çalışmalar da bir cansuyu sağlıyor kitabevlerine, yine de kalıcı çözüm için yazılı kültürü koruma yasasını beklemek zorundayız diye düşünüyorum. Bağımsız yayıncılar ve bağımsız okurlar bence kitabevlerinin değerini ve önemini biliyor. Zincir mağazalar, bağımsız kitabevlerinin karşısında değil. Bizim adaleti, hakkaniyeti gözeten geniş bir kitabevi ekosistemi geliştirmemiz şart ve bu ekosistemde her türlü kitabevi yaşayabilmeli. Kitabevlerine imrenerek baktığımız Avrupa ülkelerinde yayıncılık bir kamu hizmeti olarak görülüyor ve serbest rekabet koşullarına bırakılmayacak kadar önemli sayılıyor. Kitaba ulaşma hakkı en temel haklardan sayılıyor. İlk uygulamaları 1900'lerin başında, Almanya'da hayata geçen sabit kitap fiyatı, aslında yazılı kültürü korumanın bir parçası ve bağımsız yayıncılığımız, kitapçılığımız ve okurluğumuz için kritik bir öneme sahip. Kanunun önemini anladığımızda, bağımsız kitabevlerinin neden yaşaması gerektiğini de daha iyi anlayıp anlatacağız, bunun için önce yayıncının bu meseleyi iyi anlaması gerekiyor. EurasiaDoc Belgesel Film Senaryo Atölyesi'ne katılmaya hak kazandım 2021 yılında, belgesel fikrini metodolojiyi takip ederek geliştirip sonlamamda çok faydası oldu atölyenin. Kültür Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü tarafından parlak projelere sağlanan belgesel yapım desteğine layık görüldüm sonra, bu destek yolumu ve yolculuğumu kolaylaştırdı. Kurumlar dışında elbette yüreklendirmesiyle, sevgisi ve desteğiyle destek veren yayıncı, yazar, gazeteci, tasarımcı dostlarım oldu, filmimde olabildiğince hepsini teşekkür etmeye çalıştım. Kesinlikle. Yayıncılık dünyamızla, okurluk ve yazarlığımızla ilgili anlatacak çok hikaye olduğunu düşünüyorum, aklımda ve kalbimde öne çıkan iki proje var. Kitapçı belgeseli çılgınlığı biraz durulunca bu projelere girişeceğim."} {"url": "https://egoistokur.com/tatli-bir-ask-hikayesi-2-dakikada-20-sen", "text": "The Future ve Me and You and Everyone We Know gibi bizzat yazıp yönettiği ve başrolünü oynadığı filmlerden tanıdığımız Miranda July, aynı zamanda iyi bir edebiyatçı. Hatta öykü kitaplarının ardından bir de roman yazdı. The First Bad Man adlı bu kitap şimdi Everest Yayınları etiketiyle Türkçe yayınlandı. Anlayacağınız, şimdilerde ben, Birinci Kötü Adamı okuyorum. Siz de o arada yazarın çok sevdiğim filmi Me and You and Everyone We Knowda verdiği küçük aşk dersini okuyun. Veya okumayın, filmi seyredin. Veya ilk fırsatta kitabını edinin. Süper yetenekli yazar, yönetmen, oyuncu, performans sanatçısı, yani her şey Miranda July'ın Sundance'tan Cannes'a birçok festivalden ödülle dönen ilk filmi Sen, Ben ve Tanıdığımız Herkes, olağanüstü güzellikteki aşk sahnesiyle hafızama kazınmıştı. Bir kadınla bir erkek iki yanı ağaçlıklı bir yolda karşılaşıyor, bir süre yürüdükten sonra da ayrılıyordu. Hepsi bu kadardı ve çok güzeldi! July, iki insanın yolları kesişmişse eğer, aralarında bir duygu alışverişi olmuşsa, birbirlerini sevmişler, birbirlerine kırılmış ya da öfkelenmişlerse, yani isteyerek ya da istemeyerek değmişlerse birbirlerine; artık aynı kalamayacaklarını, sonsuza dek içlerinde ötekinden bir parçayı taşıyacaklarını anlatıyordu. Şöyle... Merakını, cesaretini ve gülme yeteneğini yitirmemiş olan kadın bir hediye paketi gibi sunuyor kendini yeni tanıştığı adama. Ağır abi vaziyetindeki adamsa oralı değil. Kendini mecazi olarak değil, hakikaten yakmış, can acısını öğrenmiş biri o, bu yüzden ikide bir karşısına çıkan bu kadının derdini anlamazlıktan geliyor, temkinli olmaya sadece kendinin hakkı var sanıyor. Ne yapacaklarını bir türlü kestiremeyen iki şaşkın, tempoyu ağırlaştırarak yürümeyi sürdürüyor. Konuşmadan, gülümseyerek. İlişkilerde böyle anlar vardır; ne tam kalmak istersin bir yerde, ne de uzaklaşıp sırra kadem basmak. Birlikte geçirilecek bir hayat böyle bir şeydir belki. Dönerler. Kadın yürürken arkasına, adama bakar. Adamsa dümdüz yürür, geriye hiç bakmadan. İşte bu! 2 dakikada 20 sene."} {"url": "https://egoistokur.com/tatli-sanat-mondrian-keki-avedon-pastas", "text": "Caitlin Freeman, aşçı olmaya ressam Wayne Thiebaud'nun leziz görünümlü pasta-kek tablolarına vurulunca karar vermiş. Aşçılık konusunda öğrenebileceği her şeyi öğrendiğine kanaat getirdikten sonra Miette adında bir pastane açmış ve orada Thiebaud kekleri yapmaya başlamış. Bu işte o kadar başarılıymış ki bir süre sonra SFMOMA'nın üst katındaki Blue Bottle Cafe onu pasta şefi olarak işe almış. Freeman bir süre sonra içindeki sanat aşkını dizginleyemez hale gelmiş ve başka ressamların yapıtlarını da pastalarına uyarmaya başlamış. Anlayacağınız Blue Bottle'da yıllardır Piet Mondrian'ın çizgileri, Damien Hirst'ün noktaları, Jeff Coons'un kitsch tutkusu, fotoğrafçı Richard Avedon'un arıları, Rothko'nun şafak hatları, Josef Anders'in kareleri ve diğer birçok modern sanatçının yapıtı tatlı olarak sunuluyormuş. Neyse, sonunda Freeman yıllar içinde yarattığı sanatkarane pastalarla kekleri, tariflerini de vererek, Modern Art Desserts adıyla kitap haline getirmiş. Teşekkür ederim :)) Afiyet olsun şimdiden."} {"url": "https://egoistokur.com/tavanarasindaki-buda-haiku-lezzetinde-bir-roma", "text": "Japon asıllı Amerikalı yazar Julie Otsuka'nın Tavan Arasındaki Buda adlı romanı gerçek bir olayı anlatıyor ve bize, bir toplumun kendi tavan arası temizliğini yapmasında edebiyatın ne büyük işlevi olduğunu gösteriyor. Julie Otsuka imzalı Tavan Arasındaki Buddha'nın tek karakteri var. 20'inci yüzyılın başında bir çöpçatan firma aracılığıyla eş bularak Amerika'ya göç eden yüzlerce genç kadın... Soru şu: Yüzlerce kadın karşımıza nasıl tek bir karakter olarak çıkabilir? Cevap: Otsuka'nın yazarlık hüneri sayesinde... Refah içinde yepyeni bir hayata başlayacaklarını umarak uzak bir ülkeye yolculuk eden ama yolculuğun sonunda kandırıldıklarını anlayan yüzlerce Japon kadın, antik Yunan tragedyalarındaki koronun yaptığı gibi olayları birinci çoğul şahsın diliyle aktarıyor okura. Neredeyse çocuk yaşta yüzlerce genç kadın, Japonya'dan San Francisco'ya giden bir gemiye biniyor. Ellerinde, hiç görmeden evlendikleri kocalarının yakışıklı fotoğrafları var. Onlara kendi işini gücünü kurmuş, dükkan, bağ bahçe sahibi olmuş kocalarıyla refah içinde bir hayat sürecekleri vaat edilmiş. Aylar sonra rıhtıma indikleri an ilk şoku yaşıyorlar. Kocaları gerçekte yaşlı başlı adamlar çünkü. İlk geceyi, ilk sevişmeyi atlatıyorlar. Bazıları dehşete kapılıp susarak, bazıları içini çeke çeke ağlayarak, bazıları şiddete maruz kalarak... Ardından ikinci şok geliyor: Onlara başka mühim konularda da yalan söylendiğini, mesela evlerinin hanımı filan olamayacaklarını, zengin beyaz Amerikalıların çiftliklerinde ırgat olarak çalışacaklarını öğreniyorlar. Tarlalarda iki büklüm mahsül topluyorlar. Evlerde mermerleri ovuyor, çamaşırları yıkıyorlar. Ha bire çocuk doğuruyorlar; bir, iki, beş, on... Çocuklarının kimliklerini reddedişlerini fark ediyorlar üzüntüyle. Efendisinin tecavüzüne uğruyor bazıları. Bazıları dayanamayarak intihar ediyor. Öyle veya böyle, bu yeni topraklar, talihsiz Japon gelinlerin memleketi oluyor. Sağ kalanların küçük bir sırrı var: Tavan arasına saklanmış, zor zamanlarda sığınılacak minik Buda heykeli. Bu kadarı bile, Julie Otsuka'nın haiku misali çok kısa bölümlerden oluşan çarpıcı anlatımı sayesinde yeterince etkileyici. Ama roman sadece bu hikayeden oluşmuyor. Ülkelerini terk ederek yeni bir hayat kurmak için Amerika'ya göç eden Japon kadınları bekleyen esas şok, yıllar sonra yaşanıyor ve Amerikan rüyası gürültüyle tepelerine iniyor. Yıl 1942. II. Dünya Savaşı'nda Japon'ların Pearl Harbour'u bombalamasından hemen sonra ABD vatandaşı tüm Japonlar teker teker evlerinden alınarak ülkenin ücra köşelerindeki toplama kamplarına gönderiliyorlar. Ve onlardan bir daha haber alınamıyor. Kısasa kısas yöntemi... Sahip oldukları her şey çöpe atılıyor, yıllarca çalışıp didinerek aldıkları evler, işyerleri, dükkanları beyaz Amerika'lılara satılıyor. Yıllar sonra aşağılanmışlık ve utançla, bu konuyu bir daha hiç açmamak üzere geri dönüyorlar. Susmayı öğrenmiş olarak. Pen/Faulkner ödüllü Julie Otsuka aralarında dönemin oyuncu, şair, yazar, iş adamı ve politikacılarıyla birlikte kendi ailesinin de bulunduğu yüz binlerce Japon'un yaşadığı bu trajediyi yıllar sonra yeniden hatırlamak, hatırlatmak için yazmış Tavan Arasındaki Buda'yı. Evet, kullandığı dil şiirsel ve renkli. Ama satır aralarında ürpertici bir hiddet ve isyan var. Finaldeki hain ama lezzetli oyundan, koronun öznelerinin değişmesinden söz etmeyeceğim bile. Sadece o can yakan oyun sayesinde son sayfalarda göz yaşlarımı tutamadığımı söyleyebilirim. Bir toplumun kendi tavan arası temizliğini yapmasında edebiyatın ne kadar büyük işlevi olduğuna bir kez daha şahit olmak için okuyunuz."} {"url": "https://egoistokur.com/tayyip-erdoganla-barrack-obamadan-once-ben-okudu", "text": "Orhan Pamuk, New York Times gazetesine verdiği son röportajda Barrack Obama'nın Babamdan Hayaller kitabını uzun yıllar önce okuyup sevdiğini belirtiyor ve onu bir yazar olarak da yetenekli bulduğunu hissettiriyordu. Ardından çoğunlukla yakın arkadaşlarına hediye ettiği bir kitabı, bilgisayar programcısı Robert Pirsig'in 1974'te yazdığı Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı'nı okumasını öneriyordu. Pamuk'un Olağanüstü romantik ama roman değil. Öte yandan ciddi romanların yapması gerekeni, onların çoğundan daha iyi yapıyor, yani gündelik hayatın sıradan ayrıntılarından felsefe çıkarıyor diye tarif ettiği Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı, sahiden şaşırtıcı bir seçim. İlk çıktığı yıllarda satış rekorları kıran kitap Doğu felsefesine yakın duruyor. Guinness Rekorlar Kitabı'na girme sebebiyse başka: Yayınlanmadan önce tam 121 yayınevi tarafından reddedilmiş. Aslında cesaret verici! Orhan Pamuk daha sonra hem Başbakan Erdoğan'ın orduyu siyasetten uzaklaştırma çabasını saygıyla karşıladığını söylüyor, hem de onun bazı katı kararlarını eleştiriyordu. Mesela bir karikatüristi kendisini kediye benzetti diye mahkemeye vermişti. Oysa şehrimize gelenlerin iyi bildiği gibi, biz İstanbul'da kedileri çok severiz. Bu yüzden olsa gerek Erdoğan'a okuma tavsiyesi Japon yazar Natsume Soseki'nin zeki bir kedinin ağzından yazdığı ve okuru aşırı Batılılaşmanın şeytani tehlikelerine karşı uyardığı romanı I Am a Cat oldu. Pamuk, Başbakan'ın bu kitabı çok seveceğine emin olduğunu da söyledi. Peki ama neden? diye sorduğunuzu duyar gibiyim. O yüzden önce biraz kitaptan bahsedeyim. I Am a Cat, Natsume Soseki'nin ilk kitabı. Adına bakıp aldanmayın; kedileri değil, elbette insanları anlatıyor. Konformizmi, iktidarı herşeyden önde tutanları, sanatı ve bilimi toplumda yükselmek için kullanananları ve genel olarak insanlığı eleştirdiği söylenebilir. Yayınlanışı bir hayli maceralı. Önce 1904'te edebiyat dergisi Hototogisu'da bir kısa öykü olarak yayınlanıyor. O kadar ilgi görüyor, beğeniliyor ki tefrika şeklinde devam etmesini istiyorlar. İki yıl sonra da bütün bölümler topluca bir roman olarak basılıyor. 470 sayfalık I Am a Cat'in gördüğü ilginin birkaç sebebi var. Bir kere Soseki, zehir gibi bir zekası olan kahramanının, yani isimsiz kedinin insanlarla tanışmasını, hasbelkader akademisyen bir yazarın himayesine girmesini, daha sonra da diğer entelektüellerle tanışmasını son derece eğlenceli bir dille anlatmış. Taşlama türündeki kitabı tatlı tatlı okuyor, insan tabiatının kusurlarını gördükçe de acı acı düşünüyorsunuz. Kedicik insanlarla yaşamaya devam ettikçe onlara benzeyeceğini düşünerek endişeleniyor. Hele iflah olmaz bir budala olarak tanımladığı, kütüphanesine kapanıp çalıştığını iddia eden ama horul horul uyumaktan başka bir şey yapmayan güya bilgili ve kültürlü sahibine zerrece saygı beslemiyor. Bir kedi olduğum halde ben bile asla bu kadar uyumam diyor mahzun mahzun. Keşke komşu evlerden birinin kedisi olsaydım diye düşünüyor sonra. Zira entelektüel, zeki ve elitist olmayan komşuların kedileri, sanki ondan biraz daha mutlu ve rahat. Son olarak Orhan Pamuk cevabında ne demek istedi, onu düşünelim. Bence Başbakan'ın alınganlığını eleştirdi ve ona bir parça hoşgörülü olmasını tavsiye etti. Kediye benzemek o kadar da fena bir şey olmayabilir dedi bir bakıma. Öyle ya Soseki'nin kedisi, çevresindeki bütün insanlardan daha zeki ve kavrayışlı. Üstelik herkes onun eleştiri oklarından payını alıyor. Özellikle de sanatçılar, akademisyenler ve entelektüeller... Bu konuda kediyle Başbakan kesinlikle aynı fikirde."} {"url": "https://egoistokur.com/tehlikeli-iliskilerin-valmontu-hilesiz-bir-erke", "text": "Egoist Okur'un En seksi roman kahramanı hangisi? sorusuna cevaplar gelmeye devam ediyor... Topladığı tepkilere de iyi tarafından bakmak gerektiğine inanıyorum. Pornografik bir dil kullanarak güya edebiyatçıları ama aslında edebiyatı aşağılamayı ve küçük düşürmeyi deneyen büyümemiş ergen zihniyetli bir internet sitesi bile yayın hayatında ilk kez siyaseten doğrucu bir dil kullanarak eleştirdi bizi. Eh, eğleniyorlarsa sorun yok. Ama önce dönüp önceki yazılarına bir göz atsalar... Şimdiye kadar yazdıklarını unutup feminist ve ahlakçı kesilmelerinin sebebi doğrusu benim için merak konusu. Başa dönersek; Egoist Okur yazarlarından Tolga Meriç'in soruya cevabı Valmont oldu. John Malkovich'in, beyazperdede içgüdüleriyle yaşayan yaban hayvanlarının devinimlerini çalarak, olağanüstü bir şekilde canlandırdığı Vicomte de Valmont, Choderlos de Laclos'un Tehlikeli İlişkiler romanının erkek karakteri. Artık birbirine rakip hale gelmiş iki eski aşığın, Vicomte de Valmont ile Marquise de Merteuille'ün, çevrelerindeki insanları küçük düşürmek için seksi silah olarak kullanarak oynadıkları oyunları mektuplarla anlattıkları bu roman Fransız İhtilali'nin hemen öncesinde geçiyor. Kimileri Fransız aristokrasisinin çarpık yaşantısını eleştirdiğini söylese de bana göre ezeli kadın erkek savaşına dair bir roman bu. Oyun dediysem, aslında eğlenmiyorlar. Çünkü herkes bilir; insan ilişkileri söz konusu olduğunda tek taraflı oynanan oyunlar, kimseye ilgi çekici gelmez. Okur hariç! Choderlos de Laclos'un şahsi hikayesi de enteresan: Marquis de Sade'la aynı yazınsal kandan geldiği düşünülen ve yazdıkları müstehcen olarak nitelenen Laclos, aslında askermiş. Yazarlıksa onun için başlangıçta amatör bir uğraş, bir meşgaleymiş. Askeri kamplarda, savaş dönemlerinde çadırda falan yazarmış. Ama sonra işler değişmiş. Tehlikeli İlişkiler'i yaratırken epey büyük bir şey hedeflemiş; o öldükten sonra da varlığını sürdürecek sıradanın ötesinde, gürültülü bir kitap yazmak... Başardığı kesin. Hem de nasıl! Alın size, hileli siyaseten doğrucuların kurmayı beceremeyecekleri bir cümle. Okuduğum, tanıdığım ve bir daha hiç unutamadığım en seksi roman kahramanı Tehlikeli İlişkilerin Vicomte de Valmont'u. Erkekliğini tek bir satırda bile esirgemez. Erkekliğinden bir kere bile yılmaz. Erkeklik denen şeyin gerçekten de var olabileceğini düşündürtür okuyana. Çünkü erkekliğini okura cömertçe ve erkekçe sunarken hilesizdir. Valmont hayranlık uyandırır ama bunu kendine hayranlık duyarak yaratacağını sanma hatasına düşmez. Örneğin, Salinger'ın ergeninin kendi ergenliğini kendi gözünde aşk nesnesine çevirmesi gibi falsoları yoktur. Kendini kendi erkekliğine duyduğu hayranlıkla kadınlaştırıp kuşku uyandırmaz. Vicomte de Valmont'nun seksapeline bakarken, onun okurun yaşını unutturan bir yanı olduğuna da değinmeliyim. Romanı okurken yaşınız ondan büyük olsa bile onu denginiz görme ve ona kapılma olasılığınız oldukça yüksektir. Erkeklik söz konusuyken yanlış anlaşılabileceğini ya da tepki uyandırabileceğini bilmem karşın açıkça söylemek istediğim şey, Vicomte de Valmont'nun okurdan üstün olduğu ve seksapelinin biraz da bu yanından kalkındığıdır. Aynı yazarın elinden çıkmalarına ve yine aynı romanda müthiş bir ikili oluşturmalarına karşın neden Marquis de Merteuille'ü en seksi roman kahramanı seçmediğimi ben de sordum kendime. Herhalde bunun tek bir yanıtı var: Çünkü Vicomte de Valmont aynı zamanda iyidir de. Erkekliğinin inandırıcılığı, cömertliği ve büyüklüğü, şeytaniliği kadar, onun erkeksi iyiliğiyle de tamamlanıp kusursuzlaşmıştır."} {"url": "https://egoistokur.com/tekinsiz-kitap-hayaletsiz-de-hayalet-hikayesi-yazili", "text": "2009 yılında paranormal olaylarla ilgili haberler yapan eski bir gazeteci olan Aiden Fox, İngiliz aktör, senarist ve yazar Jeremy Dyson'ı arayarak Bugüne kadar bir sürü gerçek hayalet vakasına tanık oldum hatta onları yazdım. Şimdi sizden hepsini yeniden yazmanızı istiyorum der. Böylece Dyson geçmişte o olayların yaşandığı yerleri ziyaret etmek için tüm İngiltere'yi baştan aşağı dolaşır. Tanık olduklarını Fox'un geçmiş deneyimleriyle harmanlayarak ortaya Edgar Allan Poe-vari lezzette bir kitap çıkarır. İnsan neye inanmak istiyorsa, gerçek odur. Bakın; bugün bildiğimiz anlamda hayaletlerin tarihi pek eski değil. 19'uncu ve 20'inci yüzyılın başlarında, fotoğraf sanatı yeni yeni ortaya çıktığında oluşmuş bir mefhum hayalet. O yıllarda birileri edebi metinlerde ve şehir efsanelerinde anlatılan hayaletlerin fotoğraflarını çekmeye çalıştı. Bunun da aslında sadece fotoğraf sanatının ilerlemesine faydası oldu. Mesela aynı film karesine üstüste birkaç kez farklı pozlar çekilince ortaya çıkan görüntüler hayaleti andırıyordu, bu fark edildi. Bugün bildiğimiz şeffaf, tülümsü hayalet imgesi böyle ortaya çıktı. Daha eski tarihlerde ruh çağıran insanlar ya da medyumlar falan da yoktu ortalıkta. Evet ama bugün hayalet dendiğinde gözümüzün önünde canlanan imgelere hiç benzemezdi Shakespeare'in hayaletleri. Doğrulup mezardan kalkan ölüler değil, daha çok karakterin iç dünyasını anlamamızı sağlayan metaforlar, rüyaya benzer imgelerdi onlar. Hayaletlere inanma sebeplerimizden biri ölüm korkumuz, bu doğru. Ama ölümden niçin korkuyoruz diye de sormamız gerek o zaman. Öldüğümüzde bilincimize ne olacağını bilmiyoruz, belki o yüzdendir. Bilinç dediğimiz şey bizim için yaşarken bile bir sır. Bilim bu konuda yeterli bulgu elde edemedi. Hekimler ameliyat sırasında uygulanan genel anestezi yönteminin nasıl işlediğini bile tam olarak çözebilmiş değil. Sadece bazı kimyasalların bilincimizi bir şekilde etkilediğini biliyoruz, ama bunun nasıl gerçekleştiği konusunda pek fikrimiz yok. Bir metafor olarak hayalet imgesini edebi açıdan güçlü buluyorum. Yazara farklı psikolojik ve etik durumları tahlil etme imkanı veriyor. Kurgu açısından da mükemmel fırsatlar sunuyor. Okuduğunuz şeyde hayalet varsa, haz ve günah da var demektir. En korkutucu hayalet hikayesini bile bir yönüyle eğlenceli yapan şey bu. Hala bir cevap mı istiyorsunuz? Peki. Hayaletler benim için spiritüel bir varoluşun şifreleri. Gittikçe daha seküler ve maddeci hale gelen bir dünyada, en azından Batı dünyasında, anlam bulmak adına gidebileceğiniz engin ve gerçek bir deneyim alanı var hala. Aydınlanma sonrası Batı dünyası kutsalla alakasını gitgide yitirdi. Sanırım hayalet hikayeleri hayatın ihmal ettiğimiz bu alanıyla temas edebilmek için elimizde kalan pek az imkandan biri. Çocukluk hatıralarımın hepsi hayaletlerle ilgili. 6-7 yaşındayken Perili Ev diye bir oyun setim vardı, bayılırdım. Monopol'ün tekinsiz versiyonu gibiydi... Zar atıp o malum mahlukların mesken tuttuğu evleri tahtanın üstünde ilerletiyordunuz. Büyüyünce korku türündeki haftalık çizgi roman dergileri Shiver ve Shake'i almaya başladım. Birkaç kez. Bir tanesi gerçekten çok acayipti. Psikanalist Jung'in eşzamanlılık teorisini doğrulayan acayip bir rastlantıydı belki, bilmiyorum. Başka biriyle aynı anda aynı şeyi yaşamak... Anlatmayayım izin verirseniz. Ara sıra başka bazı tuhaf şeyler de oluyor... Evrenin gizli güçleri harekete geçiyor ve ben her nasılsa normalde görmemem gereken bir şeye tanık oluyorum. Sanki perde bir an için açılıp sonra aynı hızla kapanıyor. Açıkçası kitaplardaki tarzda bir hayalet görmedim. Çocukken Leeds Şehir Kütüphanesi'nde hayalete benzer bir şeye temas etmiştim. Veya öyle sanmıştım. 10 yaşındaydım. Annem alışverişe gitmiş, beni de onu beklemem için kütüphaneye bırakmıştı. Üst kattaki küçük odalardan birinde kitaplara bakıyordum. Bir şey oldu, içeri kötücül, şeytani bir varlık girmiş gibi geldi bana. Resmen ödüm koptu. Panikle dışarı koştum. Aradan onca yıl geçti, aklıma geldikçe sırtımdan terler boşanır. Tekinsiz Kitap'ı yazarken yaptığım araştırmalar sırasında da o binanın perili olduğuna dair söylentiler duydum, kötü bir ruh yaşıyormuş, doğru mu bilemem. Eski evimizde başımıza geldi. Ev bizim değildi, kirada oturuyorduk. Büyük kızım daha bebekti. Ucunda plastik bir vantuz bulunan fil şeklinde bir oyuncağı vardı, küvetin kenarına tutturuyorduk. Bir gece uykudan uyanıp tuvalete gittim, fil küvetin yanındaki duvarın en tepesine tutturulmuştu. Merdivensiz ulaşılabilecek bir yer değildi ve evdeki hiç kimse filin oraya nasıl gittiğini bilmiyordu. Bu olay benim için hala muamma. Stephen King, Stephen Crane'in Cesaret Madalyası adlı romanını, İçinde tek bir hayalet bile olmayan muhteşem bir hayalet hikayesi diye tarif etmişti. Hayalet hikayesi aslında atmosfere dair bir şey. En sevdiğim yazarlardan Robert Aickman'ın hikayelerinde de hayalet yoktur ama doğa üstü korkularımızı tetiklemeyi başarır. Birçok hayalet romanı roman içinde roman yahut roman içinde mektup tekniğiyle yazılıyor. Tekinsiz Kitap'ta da bu var. Sanki yazmakla ruh çağırmak arasında bir bağlantı varmış gibi. O kadar çok ki. Az önce sözünü ettiğim Robert Aickman ve bir de Ramsey Campbell var. Onların üsluplarını gençken çok taklit etmeye çalıştım. Çocukken H. G. Wells ve Roald Dahl'ı severdim. Sonra John Fowles, Iain Banks gibi yazarları okumaya başladım. Graham Swift'in Waterland'i benim için eşsizdir. Endişe etmeyin, hayaletler kendilerine bakacak güçteler. Özellikle sinema onları şahane besliyor. Sinematik bir rönesans yaşadıkları bile söylenebilir. Hollywood'dan Altıncı His, Paranormal Aktivite, Ruhlar Bölgesi, Uzakdoğu'dan Ringu, Karanlık Su, Garez, Avrupa'dan Diğerleri, Yetimhane, Şeytanın Belkemiği... Hayaletler beyazperdede daha önce hiç olmadıkları kadar canlı."} {"url": "https://egoistokur.com/tekinsiz-yonetmen-david-lynchten-moby-duck-cehennem", "text": "Yönetmen David Lynch Viennale, yani Viyana Film Festivali için bir tanıtım filmi çekmişti de bayılmıştım. Minik bir oyuncak ördekle bu kadar korkutucu, tedirgin edici olabilmek büyük başarıydı. Öte yandan artık bizde bile popüler kültürün bir parçası haline gelen minik plastik ördeklerin gerçekte çok acayip bir hikayeleri vardı. 1992 yılında bir gemi kazasında 29 bin oyuncak ördek okyanusa dökülüyor. Sonra da bir tanesi şu kıyıda, bir tanesi bu kıyıda bulunuyor. Hatta meraklıları bunları ülke ülke gezerek toplayıp koleksiyon nesnesi haline getiriyor. Bilim insanlarıysa onlardan birer laboratuar deneği olarak yararlanıyor. Kitapları bile yazılıyor... Buyurun, bir plastik banyo ördeği neler yaşayabilirmiş, okuyun.. 29 bin sevimli mi sevimli plastik banyo ördeğinin hikayesi 1992 yılının ocak ayında Pasifik Okyanusu'nda başladı. Çin'den Amerika'ya giden bir yük gemisinin fırtına nedeniyle Alaska kıyılarında batma tehlikesi yaşadığı sırada okyanusa dökülen binlerce plastik oyuncak bir anda okyanusun karanlık sularında kaderlerine terk edildi. Bazıları köpek balıkları ya da diğer balıklara yem olurken, bazıları da aylar ya da yıllar sonra karaya ulaşmayı başardı. İşte bu ördekler şimdi Amerikalı yazar Donovan Hohn'un yeni kitabının konusunu oluşturuyor. Hohn, Herman Melville'nin Pequod adlı bir balina gemisinin son yolculuğunu, balinaların nasıl avlandıklarını, geminin sonunda nasıl battığını anlatan 'Moby Dick' romanından esinlenerek yeni romanına 'Moby Duck' adını verdi. Hohn kitabında bu ördeklerin hikayeleri anlatıyor. Kitabın içeriği ise oldukça geniş. Oyuncakların nereden geldikleri, yaklaşık 20 yıl sonrasında nerelerde gözüktükleri, çevreciler arasında ne tür kavgalara sebep oldukları, bu sırada ördek avcılığı yapan koleksiyonerler, suyun altında yaşanan iklimsel olayları ve oyuncakların su altındaki akıntıları ya da yaşamı ne ölçüde etkiledikleri gibi yolculuğun ilginç ayrıntıları kitapta yer alıyor. Hohn bu kitabı yazmak için öncelikle Amerikalı okyanus bilimci ve adeta bir 'ördek uzmanı' haline gelen Doktor Curtis Charles Ebbesmeyer ile iletişime geçmiş fakat Ebbesmeyer ona Alaska'ya gitmesini ve ördekleri yerinde gözlemlemesini söylemiş. İşte Hohn da ördeklerin okyanusa döküldüğü yere giderek, onların nerelere doğru yol almış olabileceğini, hangi karalara vurmuş olma ihtimallerini araştırmış. Başlangıçta üç konteynerin içinde bulunan ördekler önce Alaska kıyılarına vurdular. Bir kısmı ise Kuzey Buz Denizi'ndeki buzullara sıkışıp kaldı. Ebbesmeyer, birçok kimsenin imkansız demesine rağmen ördeklerin Kuzey Buz Denizi'ni geçeceğini tahmin etmişti. ABD ve Kanada kıyılarında rastlanan ördeklerin bir kısmı da tam 11 yıl sonra yani 2003'te İzlanda ve İngiltere sahillerine ulaştı. Onlara Avustralya açıklarında, Endonezya'da ve Güney Amerika sahillerinde de rastlandı. Hala kıyı kıyı dolaşan ördekler bazen onların önemini bilmeyen bir çocuğun elinde oyuncak olurken, bazen de insanlık için önemli araştırmalara konu oluyor. Bazen de kimsenin ulaşamayacağı noktalarda sıkışıp, umutla kurtarıcılarını bekliyorlar. Plastik ördekler bugün koleksiyoncuların nadide parçaları haline geldi. En önemlisi de okyanuslar ve rüzgarlar üzerinde çalışan bilim adamları için de birer yüzen laboratuar olarak görülüyorlar. Çünkü üzerlerine yapışan mikroorganizmaların hepsi çok değerli kanıtlar. Hohn'un kitabını yazmadan önce danıştığı okyanus bilimci Ebbesmeyer ördekleri ilk olarak Alaska kıyılarına vurduklarında keşfetmiş, daha sonra da bu oyuncakların okyanus dalgaları ve rüzgara kapılıp gittikleri yolları izlemeye başlamış. Bu yolculukların her biri ona okyanus akıntılarıyla ilgili çok önemli bilgiler sağlamış. Ebbesmeyer ve ekibi ördekler sayesinde okyanusun büyük akıntılarının ayrıntılı haritalarını çıkartmayı bile başarmış."} {"url": "https://egoistokur.com/teoman-edebiyatta-da-hayatta-da-kirik-dokuk-seyleri-seviyoru", "text": "Teoman'la tanıştığımız günün üzerinden çok zaman geçti. Müzikte adını yeni yeni duyuruyordu. Röportaj yapmak için Cihangir'deki evine gittiğimde, bıkkın bir ifadeyle siyah-beyaz bir İtalyan filmi seyrediyordu. Ekrana gözüm iliştiğinde, altyazı falan görememiştim; İtalyanca da bilmiyormuş. Eh, o zaman niye? diye sormuştum haliyle. Bilmediği bir dilde film seyretmek ona daha eğlenceli geliyormuş. Hikayeler uydurup diyaloglar yazıyorum. Ekrandaki karakter, ben kim olmasını istiyorsam o oluyor, ne yaşamasını istersem onu yaşıyor. Hem öyle olunca, vakit hızlı geçiyor demişti. Sonra işte okumaktan, Raymond Carver'ın öykülerinden, arkadaşların zamanla aileye dönüşmesinden, belki biraz aşktan bahsettiğimiz ilk röportajımızı yapmıştık. Çıktığımda anlamıştım: Karşımda, rock müziğinin en yetenekli anlatıcılarından biri duruyordu ve film seyrederken bile kendine ait hikayeler kurgulaması onun için dünyanın en normal şeyiydi. 20 sene geçti. Teoman hala aynı derecede bıkkın ve yetenekli. Ama röportajımızda kitaptan söz etmedi. Bunun yerine, kürkçü dükkanını, yani kitapları, edebiyatı konuştuk. Devamında da müziği ve hayatı. Hemen her gün kitapçıya gidiyor ve bazen sadece bir dergiyle çıkıyor, bazen de çoğu zaman hiçbirini okumayacağım bir torba kitapla dönüyorum eve. Ruh durumuma göre değişiyor... Akışa kapılarak o sıra herkesin sözünü ettiği meşhur kitapları almıyorum neyse ki; popüler romanlar pek bana göre değil. Onlar eski aşklarım. Kayıtsızlık Şenliğini okudum mesela ve eleştirmenlerin aksine çok beğendim. Gençlik yıllarımda Kundera'dan çok etkilenmiştim, hala beğenmek, okuyabilmek hoşuma gitti. Yine de edebiyatla eski ilişkim kalmadı, elime kırk yılda bir roman alıyorum. Zekiye Antakyalıoğlu'nun Bir Düşün Sonu adlı Kundera incelemesini okudum ama Paul Auster'ın 4-3-2-1ini beğenmeme rağmen bitiremeden bıraktım. Eski dostlarım John Cheever ve Raymond Carver'ın öykülerini okuyorum ara sıra yeniden. Tanıdıklar, o yüzden uzun uzun hazırlanmaya ihtiyacım olmuyor. Sam Shepard'ın İçimdeki Kişisine başladım en son; şiir gibi yazmış yine. Edebiyat yorulmuş bir sanat dalı, şaşırtıcı ya da büyüleyici olması zor. En azından benim için bu böyle. Bir ara bir sürü yazara kızıyordum. Edebiyat dünyası bana göre fazlasıyla formüle işler üretiyordu ve hiçbir yazar gençliğimde hayalini kurduğum edebiyatçı profiline uymuyordu. Esas problemi sonradan anladım ve onlara kızgınlığım azaldı, bitti. Beni artık büyülemiyorlardı, çünkü ben değişmiştim. Farkındasın değil mi, yine kendini suçluyorsun. Halbuki sözünü ettiğin o formül işler insanı gerçekten de düş kırıklığına uğratıyor. Sana özel bir durum değil yani. Açıkçası yeni yayınlanan edebiyat eserlerine baktığımda, genel geçer şeylerin yaldızlanıp yeniden piyasaya sürüldüğünü ben de sık sık düşünüyorum. Daha arka kapak yazılarını okurken içim sıkılıyor. Fakat bir karar aldım: Söz konusu olan yeni edebiyat, müzik ya da sinema ürünleri olunca, pek fazla konuşmayacak, ukalalık etmeyeceğim. Hem zaten uzun zamandır pek az ilgileniyorum onlarla. Valla çocukken Teksas-Tommiks'çiydim ben. Kılıçlı pelerinli romanları da, casusluk, dedektiflik romanlarını da çok severdim. Mayk Hammer, James Bond, Langelot, Nick Carter; Türk yazarlar tarafından kaleme alınmış versiyonları dahil hala evde duruyorlar. Bir de her çocuk gibi ben de Jules Verne romanlarına bayılıyordum. Yaşım büyüdükçe önce Varlık Yayınları'nın küçük kitaplarına dadandım, sonra da haliyle daha heyecanlı olan diğerlerine... O konuda rahattım, kitap okuduğumu gizlemem gerekmezdi, derslerim iyi olduğu için bana karışılmıyordu. Yok, olmadı hiç. Hırsızlık zaten yapabileceğim bir şey değil, çocukken de ahlaki olarak sert denebilecek fikirlerim vardı, ilkeliydim. Ödünç almayı da sevmezdim, tıpkı ödünç vermeyi sevmediğim gibi... Kitap, sahip olmak istediğim bir nesneydi, çok severdim kitaplarımı. Hatta Bu kitap Teoman'a aittir, geri verin yazılı bir damga yaptırmıştım. Bazı kitaplarımın üzerinde izi hala duruyor. Kütüphaneni gören biri nelerle karşılaşır? Mesela ben babandan kalma eski ciltleri gördüğümde sevmiştim. Demode ama çok tatlı kitaplardı. 2011'de bir sürü kitap attım. Arkadaşlarım çok kızdı, bir yerlere göndermek yerine onları çöpe attığım için... Ama n'apalım, o şekilde içim daha rahat etti. Bir zamanlar okuduğum ama artık kapağını bile açmayacağım bütün kitaplardan bir çırpıda kurtuldum. Hele ara sıra karıştırsam da bir türlü havasına giremediğim anlı şanlı kitapları daha da büyük bir zevkle attım. Şimdi eskisine göre çok az kitabım var. Çocukken yeni kitap alabilelim diye eskileri satardık, o yüzden çoğu gitti. Kalanları da anı diye saklıyorum. Sonuçta zayıf bir kütüphanem var, başkaları için pek etkileyici sayılmaz yani. Bir derleme, toplama takıntısına kapıldım ben. 21 yıllık kariyerimi gelecekteki dinleyiciler için hızlıca düzenlemek istiyorum. Beni başka şarkı yazarlarından en çok ayıran şarkıları bir araya getirdim Koyu Antolojide. Sadece yan yana dizmek değil de, yeni düzenlemelerle hepsini şimdiki zevkime göre temize çektim. Valla, hayal ettiğim bir sürü şeyi başardım aslında ama artık pek bir önemi yok hiçbirinin. Ne görüyorum dönüp baktığımda? Bir çocukluk hayalimi gerçekleştirdim. Hem rock yıldızı olarak tanınacaktım hem de kendine has stili olan bir şarkı yazarı haline gelecektim. Bugün ticari olarak da, artistik olarak da başarılı bir kariyerim var; birbirinden çok farklı insanlara sesleniyorum. Demesine dedim ama palavra sıkıyormuşum meğer. İçi boşmuş! Daha doğrusu, derdim müzikle değilmiş. Hayattaki bir sürü şey artık ilgimi çekmemeye başlamış ve ben müziği suçlamışım. Çok kolay bir işim var aslında. Sırf eski ürettiklerim sayesinde bile çok az çalışarak, fıstık gibi bir hayat sürebilirim. Ama işte öyle olmuyor. Bilirsin, eski duyguları özleyip duruyor insan. Sen değişiyorsun, etrafı suçluyorsun. Ortaya nasıl çıkacağımı, daha ilk albümümü yapmadan planlamıştım. Canımın istediği gibi yaşayacak, hoşuma gitmeyen hiçbir şeyi söylemeyecek ve hayatımı müziğimi yaparak kazanacaktım. Fakat ismim büyüdükçe, sorunlar patlak verdi. Söylediğim her söz, yaptığım her şey dikkat çekmeye, olduğundan daha büyük algılanmaya başladı. Bu, yeterince rahatsız ediciydi. Ama benim için asıl rahatsız edici olan, bir hissi kaybetmekti. Artık hiçbir şeyin umurumda olmadığını kabul etme faslından bahsediyorum. Hal böyle olunca, insan hiç bir şeye odaklanamıyor, motive olamıyor. Tembelleşiyor, olanı biteni önemsemiyor. Eskiden çok özendiğim sanatçılar vardı, hayatlarının sonuna kadar hevesleri, şevkleri azalmazdı; çok çalışırlardı ve hayat enerjileri hep yüksekti. Bir gün onlar gibi olacağıma neredeyse emindim. Hayata dair bütün planlarımı, o çok hevesli halimle yaptım. Sonra ama işler değişti. O bahsettiğim sanatçılara artık imrenmemeye başladım. Bende olmayan bir şey vardı onlarda; ölene kadar işlerine bağlı kalabiliyorlardı. Bense durduğu için sıkılanlardan olmadım hiçbir zaman. Hayat boyu şarkı yazmak, turnelere çıkmak falan istemiyorum; çalışmak da istemiyorum. Hayatıma dair sürü kararlar alıyor ama onları uygulayamıyorum, birçok konuda iradesizim. Çok tembelleştim. Eskiden sevdiğim şeylere ilgimi kaybettim. Gün boyu canım sıkılıyor, boş boş düşünüyorum. Geleceğe dair sadece sakin sakin kitap okuma hayalleri kuruyorum. Aşk fikrinde beni ikna etmeyen bir şey var; insan tutamayacağı vaatler veriyor, tutulmayacağını bildiği vaatlere kanıyor ve bu yalan halden çıkmayı tuhaf bir biçimde reddediyor... Senin de böyle hissettiğini biliyorum, yine de en güzel aşk şarkıları seninkiler. Teoman olarak. Biz nasıl Barış Manço'yu, Cem Karaca'yı, Fikret Kızılok'u hatırladığımızda içimiz ısınıyor, ben de insanlara aynı hissi vermeyi isterim. Pek verimli değil günlerim. Genelde güzel bir kahvaltı, spor, eş dost ziyareti, kafelerde zaman öldürme, geceleri de kitap okuma. Tahta jaluziler, siyah yatak örtüleri, ince cam kadehler, karışık kitaplar, dergiler, balkonda asma, deniz manzarası. Yalnız insanlar daha çok ilgimi çekiyor. Yalnızlık sık sık hissettiğim, üzerine düşündüğüm, şarkılarımda da kullandığım bir tema. 'Güzel Bir Gün'de de kullandım. Bazen koca dünyada tek başına kalmış gibi hissediyorsun kendini. Korkutucu bir şey. 'Yalnızlığı severim' diye afra tafra yapıyorum etrafa ama eşe dosta yakın olmadığım zamanlarda da boğuluyorum. İnsanın insana ihtiyacı ilgimi çekiyor ve yalnızlık hissi de insana en çok keyfi kaçmışken, koyuyor. Şarkılarımda hep uzun intiharlara gönderme yaptım. Ne demek uzun intihar? Boğaz Köprüsü'nden atlamak değil de kendini tahrip ederek yaşamak... Eskiden serseriliği abartıyordum; günlük, normal duygularla ilişkim kesilmişti. Tek istediğim, içimde hissettiğim 'duvara karşı' hislerini azaltmak, huzura kavuşmaktı. O günlerin şarkısı Ayna."} {"url": "https://egoistokur.com/teoman-roportaji-hicbir-plan-hatasiz-yurumuyor-ve-bu-cok-guze", "text": "Teoman'ın şarkılarını, sözler onu anlatıyormuş gibi dinleme eğilimindeyim; hep bir itiraf tınısı alıyorum. Hayatında olup biten ne varsa bir biçimde yansıtıyor; gizlemeden, saklamadan... Bana öyle geliyor ki duygularını, deneyimlerini, zihnini kurcalayan soruları, hepsinden önemlisi nüfuz edilemeyen yalnızlığını açık sözlülükle, korunmaya çalışmadan dile getiren Teoman, şarkılarında kendini sanki çok yüksek bir yerden boşluğa bırakıyor. Aşağıda bir ağ olup olmamasına aldırış etmeden. Yargılanmayı ya da eleştirilmeyi umursamadan; bile isteye... Dinlerken ben de bir şeyleri hatırlıyor, kendi içimdeki küskünle, korkakla, zalimle yüzleşiyorum. Ona taktığım ad, itiraf sanatçısı... Şarkı sözleriyle Teoman, bence hepimizden daha dürüst olma cesaretini gösteren kişi. Seninle ilk röportajımızdan. 20 yıl önceydi. Şarkıcılık hayalleri kurmaya başladığımda, bu işin benim için gerçekten değerli olup olmadığı üzerine çok da düşünmemiştim. Beğenilme, değerli hissetme arzusu en önemli motivasyonumdu. Şarkıcılara, yazarlara özeniyor, başka kimseyle ilgilenmiyordum. Sıradan bir iş yapmayacak, farklı biri olacaktım. Öte yandan, başarı ilk kez tattığında birçok şeye cevap olabiliyor ama işte sonra etkisini yavaş yavaş yitiriyor. Dedim ya, problem müzikte değil, bende. Eski duygular geri gelmeyecek, peşlerine düşmek anlamsız. Hangi başarıyı elde etsem müzik beni tatmin eder diye düşünüyorum ara sıra; olmayacağını anlıyorum. Yerine de başka bir şey koyamam. Problemlerin, insanın kendine hedefler koymasıyla hatta onlara ulaşmasıyla çözülmediğini artık biliyorum. O yüzden gerçekten yapmak istediğim şeyleri uzun uzun listeledim. Eskiden roman yazma hayalim vardı, şimdi haftada üç gün spora gitmenin hayalini kuruyorum. Demek ki bu bana daha önemli geliyor. Ya da daha gerçekçi... Yaşım ilerledi, anneme hayırlı evlat, kızıma iyi baba olayım, gerisi fasa fiso. Önümde iyi ihtimalle 20-30 sene var. Pek sıkılmadan geçiririm inşallah. Valla, lisede bayağı sümsüktüm ama 19'uma geldiğimde bir rock grubunun solisti olmuştum. Parasızlıktan çok süründüm ama eğlenceden de geri kalmadım. Kafamın estiği her şeyi yaptım. Eksikliğini hissettiğim şeyler varsa bile, zorunluluktan değil, canım öyle istediği içindi. Geleceğe dair içimde hissettiğim umut, o yılları güzel kılıyordu. Zygmunt Baumann, Mutluluk, mutluluk umudunda diyor ya; yıllarla azalan şey, o. Depresyonunun nedenini şan şöhret zannediyorsun. Değil aslında. Ünlü olmasam da bundan daha mutlu hissetmem kendimi. İstemediğim halde yaptığım şeyler oldu, hala oluyor. İşimi bu ödünleri vermeden yapmak isterdim ama çok da önemli değiller sonuçta. Kariyerimde elde ettiklerim zamanında beni çok mutlu etti, kendimi değerli ve becerikli hissettirdi. Gençtim. Büyük kaygılara saplanmıştım. Yıllar geçiyordu, hayatımda hiçbir iyi şey, hiçbir gelişme olmuyordu ve ben paniğe kapılıyordum. Dolayısıyla ilk albümümü çıkardıktan sonra gelen başarı, ün, para bana kendimi kuşkusuz iyi hissettirdi. İşim, kendimi anlatmak. Bu olanağı kullanmayan insanlara şaşırıyorum. Gençken, sanatçıların, daha doğrusu ünlülerin, toplum önünde gereğinden uzlaşmacı davrandığını düşünüyordum. Kendilerini başkalarına beğendirmek için aşırı çaba gösteriyorlardı ve bu riyakarlıktı. Benim istediğimse, tam tersiydi. Öyle bir pozisyon belirlemeliydim ki hatalarımı, kusurlarımı saklamak zorunda kalmamalıydım. Kendimle ve insanlarla pazarlık gerektirmeyecek bir hayatı hayal ediyor, başkalarına benzeme taklidi yapmayayım istiyordum. Seyirciye yağ çekip olduğumdan daha iyi biri gibi görünerek sürdüremezdim kariyerimi. Vay be, sandığımdan güçlüymüşüm meğer diye düşünmedim hiç, daha çok tersi oldu. Müziği bıraktığımda, ünlü olmakla çok vakit kaybettiğimi düşünerek kendimi suçluyor, Artık başkaları için çalışmayacağım diyordum. Atina'ya gittiğimde mesela, bir gece sokakta dolaşırken bir açık hava sinemasına geldim. Harika bir fikir diye düşündüm ama 10 dakika dayanamadım. Kimse beni tanımadığı için zamparalık yaparım diyordum, dışarı bile çıkmadım. Yogaya başladım, olmadı. Arjantin'e gittim, bütün gün odada sigara içtim. Neredeyse 2.5 sene hiçbir şey yapmadım. Evdeki üçlü kanepede tavanı seyrediyordum. Eskiden ciddiye aldığım şeyleri artık alamıyordum, kitap bile okuyamıyordum. Kızım doğunca kendime geldim. Kuruntularım, gelecek endişelerim azaldı. Ciddiye alabileceğim bir işim var artık; babalık. Bazen parkta buluşuyoruz, yanında bakıcısı oluyor. Yaklaşırken son 50 metreyi koşarken buluyorum kendimi. Çocuklarla vakit çok güzel geçiyor, kafaya taktığın dertler önemsizleşiyor. Sadece sorumluluk yükü var ama o kadar da olsun. Bir vazo sanat eseri olabiliyorsa, neden ben de olmayayım? diyen Foucault muydu? Her neyse, insanın kendini sanat eseri haline getirmesi, isteklerini potansiyeliyle buluşturması aslında. Aklına eseni yapmak yapmamaktan daha iyi; her şey bittiğinde, yapabilecekken yapmadıklarımızı düşünmek acı verici olabilir. Eskiden müzik düşünürdüm, şimdi 'ne kadar zamanım kaldı, nasıl yaşamak istiyorum, neler beni gerçekten mutlu eder' diye düşünüyorum. Müzik hala var ama kısmen ekonomik gerekçelerle, kısmen eski işlerimi geleceğe derli toplu bırakmak için... Arşivi düzenlemek ve sunmak... Şarkı yazmak artık beni heyecanlandırmıyor. Ne eski enerjim var, ne de hayallerim... Müzik işini paketlemek üzereyim. Sevdiğim kitapları okuyor, aynı filmleri tekrar tekrar seyrediyorum. Görüyorsun, bunca yılın sonucunda ortaya çıkan şey pek de sanat eseri sayılmaz. Hiçbir plan hatasız yürümüyor, bu da çok güzel bir şey. Hakikaten hikaye etmeye değecek olaylar hep öyle geliyor. Saçma sapan kararlar verip başladığım işler dahil, hayat bana bir sürü hikaye verdi; renkli anılarım var. Fakat hayır, şu saatten sonra sürpriz falan istemiyorum. Temkinli miyim? Belki de eskisi kadar cesur olmadığımdandır. Arkadaşlarımla müzikte ve sinemada kreatif prodüktörlük yapacağım. Bana zevk verecek, meşgul olmamı sağlayacak, üstelik pek de vaktimi almayacak işler bunlar. Bundan sonra asıl vaktimi kızıma, kendime ayıracağım. Bir çocuğun hayatını renklendiren en önemli şeydi benim zamanımda kitaplar. Televizyonun, bilgisayar oyunlarının olmadığı, yoksulluk yüzünden de başka eğlencelere gücümüzün yetmediği zamanlardan söz ediyorum. Spor yapmak, bisiklete binmek falan ilgini çekmiyorsa, okumak en güzel şey! Bir de insan çocukken özeneceği kahramanlar arıyor kendine. Robin Hood, Mister No, James Bond varken arkadaşının, karısından zılgıt yiyen palavracı babası kahramanın olamaz ki. Fakat şu da var: İnsan ilişkilerini kitaplardan öğrenemezsin, yaşaman gerek. Daha yazacak çok şarkım var gibi gelmişti bana hep. Artık çıkarabilirim, pek şarkı yazmam artık. Şöyle 10-15 tane gerçekten beğendiğim şarkım var. Onların kalibresinde bir fikir pek gelmiyor aklıma. Tembelleştim, elime gitar bile almıyorum. Eh, almayınca da yazamazsın tabii. Kontekste takığım ben. Gidilmiş yollardan gitmemeye çalıştım ben, bazılarında başardım. Müzikten ziyade, şarkının ne anlattığıyla ilgiliydim. Popüler müzik çok da zor değil ayrıca, ineklersin, çalışırsın, olur. Zamparanın Ölümü, Bugün ya da İstasyon İnsanlarındaki gibi dünyalar kurunca beğeniyorum kendimi. İki Yabancıdaki gibi hikayeyi farklı açılardan anlatan iki karakter yarattığımda... Bana öyle bakma, anlayacaklar gibi dört kelimeyle bir yasak aşkı anlattığımda... Bir bar taburesi üstünde babamın öldüğü yaştayım dizesini yazdığımda... Şarkılarım çoğunlukla otobiyografik zaten. Ama bu, kısıtlayıcı da olabiliyor. Doğru söylemişim, bazen yaparım. Bazı Yalanlar mesela... Bir kız arkadaşım Artık sarhoş olmadan sevişmiyoruz demişti, o laf şarkıda benim ağzımdan Birbirimize içmeden dokunamaz olmuştuk şeklinde çıktı. Başka birinin acısından faydalanmak, konu şarkı sözüyse hiç sıkıntı değil. Maksim Gorki, evsizlere çorba ısmarlarmış, hikayelerini anlatmaları koşuluyla. Dinlemedim. Ama dinleyebilirmişim gibi geliyor. Hele aşk meşk hikayelerini zevkle dinlerim. Şarkısını da yazarım. İşte o duygularını kıskanıyorum yenilerin, gençlerin. Hepsini kıskanıyorum. Yönetmen Charles Richards'ın projesiydi. Çocuk, bir buçuk ay çalıştı o klip için. Kliplerim zekice çekilmiş, özel işler olsun, bakana kısa film tadı versin istiyorum ama her zaman iyi bir fikir bulamayabiliyorsun. Galata köprüsünde asık suratla çektiğim klipler artık bir çeşit reklam gibi geliyor bana, hayal gücü açısından zavallı buluyorum onları. Charles, mülteciler konusunda farklı bir şey yapmayı, yaşayan, kanlı canlı insanları anlatmayı teklif edince, çok heyecanlandım. Savaşa uzaktan bakmaktansa, iki insanın hayatından detaylara girdik. Başta kimse bunu fark etmez sanmıştım; insanlar çok ciddi bulup sıkılabilirlerdi. Öyle olmadı, şaşırdım. Küçükken annem yaşıtlarımla kaynaşayım ister, insanlarla konuşmaktan utandığım için evde tek başıma oturuyorum diye endişelenirdi. Hala öyle... O yıllarda kitaplara fazlaca düşkündüm ve kitap bizde pek de matah bir şey sayılmıyordu. Hele kuzenim sürmenaj olunca, annem korktu. Çok okuyanların kafayı yediğini düşünüyordu. Okurken çok heyecanlanır, adeta kitabın içine girerdim. Açma öyle gözlerini derdi annem. Bana acımaları çok canımı yakardı küçükken. Çocuktum sonuçta; zaten küçük ve güçsüzdüm. Babamın ve paramızın olmayışı da durumu kötüleştiriyordu. Ama İstasyon İnsanlarındaki Ruhi farklı. Sakat bir çocuk o, yarası görünürde. Kendine bir hayal dünyası yaratmış ve insanlarla zaman geçirmek yerine orada hayali dostlarıyla yaşıyor. Hep hissettiğim huzursuzluk duygusu. Bazen daha yoğun hissederim. Genellikle bir nedeni olmaz. İlk albümüme hazırlanıyordum ve hayatımda güzel şeyler olsun istiyordum. Ama umutsuzdum, parasızdım. Gelecekten korkuyordum. Kendimi başarısız buluyordum. Tren çoktan kalkmıştı sanki. Biraz da annemden utanıyordum, çünkü benim başarılı olacağıma çok inanmıştı. Zampara, zamanında bir bar filozofundan duyduklarını hatırlıyor... Barlarda alkolik abilerimiz vardı eskiden, zeki ve entelektüel serserilerdi, felsefi birtakım laflar ederlerdi. Onları düşündüm yazarken. Bir de şunu hatırladım: Eski prodüktörüm Rıza Erekli beni çok mutsuz görünce, sevgilim olup olmadığını sormuştu. Bir sürü kızla takılıyorum diye cevap verdim, o da Olmaz öyle şey, insana iyi bir tane lazım dedi. Çok kadın hiç kadındır lafı Romain Gary'nin. Yalnızlıktır sonu kısmını ben ekledim. Şarkıda Rıza Abi'nin sesinden dinliyorsunuz o bölümü. Neticede şarkıdaki karakter bensem, bar filozofu da Rıza Abi olmalıydı. Medeniyet krizinde anlam kaybolmuş, renkler donuklaşmış. Tanrı insanları terk etmiş, onlar da bu durumu kabullenmiş. Herkes kendine yabancı. İlişkisizlik had safhada. Kurtulma çabası yok. Korkunç bir mutsuzluk, umutsuzluk. Sıkıcı hayatlar yaşıyor insanlar ve yine de gelecek planları yapmaktan vazgeçmiyorlar. Kehanetimsi gelecek tahminleri var, okuyorum. Yaşanan insanlık krizinin doruğa çıktığını zannediyoruz ama bu hal çok daha ciddileşecek diyor, umutsuzluğun toplu intiharlara yol açacağını söylüyorlar. Anlayacağın, güzel bir gelecek beklemiyor bizi. Teoman şarkılarıyla sevip Teoman şarkılarıyla hüzünlenen, gençliğinin en duygusal günlerini Teoman dinleyerek geçiren biri olarak bu röportaj için size çok teşekkür ederim. Röportajın sonuna geldiğimde resmen üzüldüm ama bu adamı neden bu kadar içtenlikle hissederek dinlediğimi de anlamış oldum. Aynı şeyleri hissedip aynı hayalleri kurmuşuz. Tekrar teşekkürler bu güzel röportaj için. Ne güzel, ne derin sıkılmış Teoman. Başka türlü de çıkmazdı o şarkılar. Peki ya üretmeden nasıl olacak? diye de sormanızı isterdim aslında. Z kuşağı için hiç mi iz bırakmayacak? Bu umut ışığı bile tatmin edemez mi bir sanatçıyı? gibi mesela, orada olsaydım eğer, sormayı düşlediğim sorular bunlar olurdu herhalde. Teoman bavulunu toplamış gidiyor bu hayattan, son yıllarda tek yaptığı bu. Tükenmişlik sendromu dediklerinden olsa gerek. Ancak onun gibi insanlara eskisinden çok daha fazla ihtiyacımız var, bu kirlilikte, bu yozlaşmada. Belki yüklü bir sorumluluk duygusu ama, Zeyno'suna bıraktığı dünya nasılsa, ne yazık ki o da fişi çekip gidiyor artık. Aslında üretmeden yaşamaktan bahsetmiyor, bundan sonra yapacaklarına dair de bir şeyler söylüyor. Kaçırmışsınız o kısmı. yaratıcı yapımcı olarak sinema filmleri ve albümler yapacak. Başlığa taşımak için seçtiğiniz cümleyi çok beğendim. T24'te Derdim müzik değilmiş, ciddiye alabileceğim tek iş babalık cümlesini kullanmışlardı, oysa bence o ifade başlıktaki cümlenin sonucu. Bu şekilde düşünmeyen biri bu tür değişimleri kucaklayamaz, kaygıya kapılırdı. Olgunlaşmak böyle bir eylem belki de. Röportaj için ben de teşekkür ederim, şuradaki paragraf paragraf konuşmalar bile bende Teoman eskiden olduğu gibi köşe yazıları ya da internette yayımlanacak kısa yazılar yazsa da okusak düşüncesini uyandırdı. Bir başka ifade etmiş kendini burada. İyi yazmalar ve hep böyle güzel röportajlar diliyorum size. Çok teşekkür ederim :) Derdim müzik değilmiş cümlesi çok yanlış anlaşılabilecek bir cümle olurdu. T24 röportajı aldı ama başlık konusunda gerçekten kötü bir seçim yaptılar. Teoman bence yazmaya devam edecek. Umarım dergilerde değil sadece, kitaplarda da. Gizem, ben de umarım röportajlarını okurum. Şimdi ve 20 yıl sonra. Teoman için uzaktaki bir abi demişsin, öyle tatlı geldi ki bu. Merhaba, ben Rus'um, roportaj icin cok tesekkur ederim! Teoman'in sarkilari seviyorum, onun yeni kitabi almak hayal ediyorum. Şarkilari anlamak icin biraz Turkce ogreniyorum, guzel bir dil, guzel insanlar. Basarilar! Süper! Teşekkürler! :)) Bizim St. Petersburg'da Teoman'a beklediğimiz de söyleyin :))) Ve yeni kitabini :)) Müzik siyasetten daha güçlü ve üstün, o insanları bir araya getiriyor! Yok. Teoman gibisi gelmez daha bu memlekete hem ne yazık ki hem de ne iyiki. Tarifi yok bu adamın ya.."} {"url": "https://egoistokur.com/teomanin-nobel-kazanma-ihtimali-elif-safaktan-fazl", "text": "Şair, romancı, öykü yazarı, oyun yazarı derken şimdi de şarkı sözü yazarı... Artık Teoman'ın Nobel kazanma ihtimali Ahmet Altan ve Elif Şafak'dan daha fazla... cümlesine çok güldüm. Ama ona da itirazım yok, alacaksa Teoman alsın! Bu sene ödül açıklandıktan sonra İsveç Nobel Akademisi Daimi Sekreteri Sara Danius'a şu sorulmuş: Bob Dylan ödülü gerçekten hak etti mi? Aklın yolu bir, güzel soru. Benim fikrimi alacak olursanız Çek yazar Milan Kundera hayattayken kimse bu ödülü ondan daha fazla hak etmiyor. Tabii benim fikirlerime pek itibar etmeyen Danius'un cevabı ters köşe: Bob Dylan, İngiliz yazın geleneğinin büyük bir ozanı... 54 yıldır sürekli kendini yenileyerek, bugüne kadar çok sayıda orijinal eser ortaya koydu. Olsun, ikna edici değil. Bir soru daha: Dylan geleneksel anlamda bir edebiyat eseri, roman veya şiir üretmedi. Ona bu ödülün verilmesi, Nobel'in ufkunu genişlettiği anlamına mı geliyor? Bakın, iyi bir soru daha... Şair, romancı, öykü yazarı, oyun yazarı derken şimdi de şarkı sözü yazarı... Eğer öyleyse, artık Teoman'ın Nobel kazanma ihtimali Ahmet Altan ve Elif Şafak'dan daha fazla... Danius'un cevabına bakalım: Öyle görünebilir. Ama aslında değil. Eğer edebiyat tarihinde geçmişe geri dönersek, 2500 yıl önce Homeros ve Safo'nun da dinlenmek ve enstrümanlarla sahnelenmek üzere ebedi eserler ortaya koyduğunu görürüz. Bugün hala Homeros ve Safo'yu okuyoruz ve dinliyoruz. Bob Dylan'da olduğu gibi. Evet, biraz daha ikna edici. Sully Prudhomme dedim, anlatayım: Prudhomme, Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan ilk isim (1901). Fransız şair ve deneme yazarı. Adını hatırlayan var mı? Belki şu an birkaç Fransız biliyordur ismini... Peki ya Tolstoy? Evet, Savaş ve Barış. Aynen. Rus yazar... Prudhomme'un ödüle -herkes Tolstoy ismini beklerken- layık görüldüğünü biliyor muydunuz? Eh, Nobel Edebiyat Ödülü vermek biraz böyle bir iş: Herkesi memnun edebilmek ve geleceği tam kestirebilmek mümkün değil. Akademi üyelerinden Horace Engdahl'a sorulmuştu, 'Japon yazar Haruki Murakami hayranları size kızgın, ne diyorsunuz?' diye. Engdahl, 'Herkesi memnun edemeyiz' şeklinde bir yanıt vermişti. Bu arada Haruki Murakami'nin trajedisi bir başka yazı konusu. Şu an ödüllendirilmeyi bekleyen isimler ise şunlar: Malum, Haruki Murakami, ABD'li yazarlar Philip Roth ve Joyce Carol Oates, Çek Milan Kundera, Suriyeli şair Adonis, İspanyol Javier Marias, Koku'nun ve Güvercin'in yazarı Patrick Süskind, Orbitor ile dikkat çeken Rumen genç yazar Mircea Cartarescu, Kenyalı Ngugi wa Thiong'o, İsrailli Amos Oz ve Macar Peter Nadas. Önceki sene gazeteci, bu sene müzisyen... Sanırım daha çok bekleyecekler. Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmak için yanlış meslek seçmişler. Bob Dylan'ın adı Beat Kuşağı'nın yazarlarıyla anılır. Asi biliriz. Charles Bukowski'nin 'Banka soyuyorlar ama toplumda iyi bir yere gelmek için ders de çalışıyorlar' dediği çiçek çocukların idollerinden biri. Ama 2012'de ise ABD Başkanı Barack Obama tarafından Özgürlük Madalyası ile ödüllendirildi. Zaten 2008 başkanlık seçimlerinde Barack Obama'yı desteklemişti. 2012'de madalya alanlardan biri de geçen haftalarda ölen Simon Peres'di. İskoç yazar Irvine Welsh Dylan'ın Nobel'ini duyunca Bir Dylan hayranıyım ama bu, yaşlı hippileri mutlu etmek için verilen bir ödül yorumunu yapmış."} {"url": "https://egoistokur.com/teremin-hayaletlerin-ve-muzige-asik-olanlarin-cok-sevdigi-enstruma", "text": "Bir vakitler Replikas'tan bir Efkar Karması istemiştim. Listelerinde çok güzel şarkılar vardı, biri de Olivier Messiaen'ın Oraison'uydu. Ondes Mertonet adlı bir elektronik enstrüman için yazılan büyüleyici bir müzik. Ondes Mertonet'in herhalde bizim dilimizde bir karşılığı yok. Görünüşü küçük bir orga, sesi ise teremine benziyor. Leo Ferre'nin Charles Baudelaire şiirlerini okuduğu albümde fon müziği ondes mertonet'le çalınıyor. Jacques Brel'in ünlü Ne Me Quitte Pas şarkısının final bölümündeki ses de bu enstrümandan geliyor. Benzediğini söylediğim teremine gelince... İşte onun hikayesi apayrı. Teremini icat eden adamın, 70 milyonluk bir 'ne yapacağını, kime güveneceğini kestiremeyen insanlar topluluğu' olarak demokrasiyle yönetildiğimizden şüphe etmemize yol açan kişi olduğunu da ek bir bilgi olarak araya sıkıştırayım. Yani bugün yavaş yavaş kendimizi şüphe üzerine kurulu bir Büyük Birader diktatörlüğüne hazırlıyorsak, en sıradan telefon konuşmamıza bile ne idüğü belirsiz tuhaf tıkırtılar karışıyorsa, müsebbibi aslında o. Bolşevik Devrimi'nin büyük kalkınma hamlesi başladıktan hemen sonra Leon Theremin adlı genç bir bilim adamı, Lenin'e devrimci ve her bakımdan 'elektrikli' bir icat sunmuş. Lenin öyle etkilenmiş ki; onu bu müthiş icadı dünyaya tanıtmakla görevlendirmiş. Yıl 1922. Bir süre teremin dersleri bile alan müzik aşığı Lenin haklıydı bence. Kim olsa etkilenirdi! Sovyet teknolojisinin gururu olan bu cihaz sayesinde genç adam New York jet sosyetesinin de gözdesi oluyor. Eh, kışkırtıcı bir tebessümle gülerken 'meleklerle konuşabilen' birine hayran olmak kolay tabii. Hele baştan çıkarmanın türlü yollarını biliyorsa. Mesela dönemin güzel kızı Clara Reisenberg'e 18. doğum gününde armağan ettiği pasta... Kız dönen bir tepside gelen pastaya yaklaştıkça mumun alevi yükseliyor, uzaklaştıkça alçalıyormuş. Gelin görün ki; 1938'de çok tuhaf bir şey oluyor. Leon bir gece sırra kadem basıyor, aylarca bulunamayınca da öldüğü sanılıyor. Stalin'in emriyle apar topar kaçırılıp Gulag'daki toplama kamplarına gönderildiği, kör karanlık bir hücrede durmadan 'yeni icatlar yapmaya' mecbur bırakıldığı, sonra da 'unutulduğu' ta 1990'da, Glasnost sonrası ortaya çıkıyor. Bu icatlardan biri de başkalarının telefon konuşmalarını dışarıdan dinlemeyi sağlayan cihaz. Renkli televizyonu da ilk o bulmuş. Gerçi patentini başkası almış, ayrı. Yukarıda sözünü ettiğim 'Theremin: An Electronic Odyssey' adlı belgeseli çeken Steven M. Martin, tamamen tesadüf eseri buluyor onun izini. Ve artık 94 yaşında tükenmiş bir adam, arzusu ve yaşama enerjisi katledilmiş bir hayalet haline gelen Leon Theremin, genç yönetmenle birlikte bir kez daha yeni dünyanın yolunu tutuyor. Bu kez sadece hatırlamak ve ölmek üzere... Belgeselde; gökdelenlere, sağından solundan geçen arabalara ve sokak müzisyenlerine hayretle bakarken gördüklerinden hiçbir şey anlamayan hali öyle tuhaftı ki! Büyük Birader onun hizmetlerini çoktan unutmuş olabilir. Fakat hayaletlerin ve müziğe aşık olanların unutmadığı kesin."} {"url": "https://egoistokur.com/ters-yon-ece-dorsay-da-egoist-okurd", "text": "Ece Dorsay... Müzisyen. Şair. Kırmızı Karanlık ve Kum Saati diye iki albümü, Mor Rüya adlı bir şiir kitabı var. Söylediği şarkıların sözleri de müzikleri de kendisine ait. Jeff Buckley, Leonard Cohen, Morrissey, Janis Joplin gibi şair müzisyenlerden, deli ruhlardan etkileniyor en çok. Hiperaktif bir zihin, duyarlı bir kalp... Melankoliye eğilimli gibi ama bugünlerde kim yeterince neşeli ve hafif ki? Savaşçı ruhu onu özel kılan şeylerden. Elinde kılıcı atının üzerinde ilerleyen bir Don Kişot olduğunu söylemiş bir röportajında ve bence bu mükemmel bir tarif. Soldaki fotoğraf, Kaan Bağcı'nın muhteşem çalışmasından. Tamamını görmek için bu adrese bakabilirsiniz. Sözlerin kurgusal sokaklarından bir kütüphane yaratmaya çalışıyordu. Kendi hayatının uzaktan kumandasını sözlere emanet etmişti. Piyano tuşlarına dokunur gibi deniyordu usulca gündelik işleri başarmayı. Bir ön sevişme gibi keyif alıyordu beyaz sayfanın çağrısından. Çerez gibi gelen sohbetlerin uzağında, kendi bayraklarının tuzağında görünmez bir flamayla geziyordu. Bisikletine binip arka sokaklarda tur atan yazlıktaki çocuğun masumiyetiyle, yerlerdeki kusmuklara basmadan ilerlemekti nihai amacı. Issız bir bulvarı, yavaşça geçiyordu, elindeki mezurayla her karşılaştığı engelin ölçüsünü alıyordu. Sefaletin kol gezdiği, nefretin bilendiği sokaklarda aşkı arıyordu. Nerede bulacaktı şefkatin en saf halini? Zar atıp durdu, çift gelene kadar denedi, yoksunluğa zar attı, fırtınaya zar attı, sessizliğe zar attı, inadına hep zar attı. Zar tutmayı bilenlerin şehrinde, eldivenlerini bile giymedi, çıplaktı kalbi ve yüreği... Yol şeritleri yüreğini dağlıyordu, yol gösteriyor ama yolu da kaybettiriyordu. Tuhaftı. Spot ışıkları hep başkalarına doğru bakıyorken, tek dileği çoban yıldızının her daim yol göstermesiydi ona. Açık saçık bir filmin sonunda hissedilen boşluk hissi, tüm hayatlara yayılmış bir modern insan çaresizliğiydi. Temkinliliği bir kenara bırakıp kovboyu olmak istiyordu kasabasının. Pasifik dalgalarında bir sörfçü, siyah beyaz filmlerde esas adam, çöllerdeki kum fırtınası olmak... Kulağa ne kadar büyülü geliyordu hepsi. Vicdanı bozuklar bahçesinde, kendini kandıranlar ülkesinde tematik yalanlara teslim olmuştu etrafındakiler. Çabuk karar ver dedi bir ses. Yoksa boğulacaksın. Labirentte gezmekten keyif aldığı eski günlere ne olmuştu acaba? Hayatın labirentleri, oyunlardakine benzemiyordu. Sözlerin kurgusal sokaklarına bir U dönüşü yaptı. Plakasız bir arabaydı, hiç denenmemiş yolları arayan. Kamusal alanların yalnızlığında, kameralara sahte gülücük atan deterjan kutusu gibi manasız yüzlerin ifadesizliğinde kişilikli bir bahçe bulmak zordan öte, imkansız gibiydi. Kifayetsiz muhterislerin, şak şak'çların, papağan kılıklıların revaçta olduğu düzenbaz bir düzenin minyatür odalarında sıkışıp kalmak, kabusun acı soslu haliydi. Ucuz bir filmi sürekli ileri sarıp sonunda atmak, en ön raflarda zorla göze sokulan basit kitapların arka kapaklarını okumak, pasifikte sörf yapmak isteyen bir ruhun son seçeneği bile olmamalıydı. Kirli hissettiren ne varsa, bir marifet gibi her gün çaresiz hayatlarımıza sunuluyordu. Güzel hissettireni yakalamak ise kişisel bir iç savaşın ve zor bir sürecin cilveleriydi. Yasak elmayı ısırmak için puan toplamaya gerek yoktu hayattan. Gökten zembille inen bir şans meleğinin yol göstermesi yeterliydi. İndiği anda ışıltılar saçılacaktı etrafa ve kalbin pasları silinecekti. Arabasının farlarını yaktı, yoksunluklar şehrinden kaçmak için ana yoldan sapmaya çalıştı. Hızla sürdü arabayı. Direksiyonun kontrolünü kaybetmek de istemiyordu. Dengeyi bulmak zordu. Felaket habercilerinin otostop çektiği yolun iki yanına da bakmak istemiyordu. Gereksiz birer dikkat dağıtıcıydı tüm işaretler."} {"url": "https://egoistokur.com/tezer-ozlu-canli-disi-toynakli-bir-yaza", "text": "Edebiyatın en önemli isimlerinden biri Tezer Özlü; tutkulu okurları olarak hepimizin hayatında, edebiyat macerasında büyük bir etkisi, önemli bir yeri var. Özlü üzerine bugüne dek çok şey yazıldı, söylendi. Tezer Özlü'nün hülyalı bir prenses olarak portresine, onun eserlerinde ölümü, intiharı melankoliyi yücelttiği iddialarına itiraz eden Hatice Meryem daha önce Varlık dergisinde yayınlanan bu yazısında okuyucuları bir yolculuğa çıkarıyor. Gerçek Tezer Özlü'yü keşif yolculuğuna... Ve hem edebiyat tarihinin geçmişinde dolaşarak kadın yazarlara yakıştırmaya bayıldığımız bu tür klişe etiketleri sorguluyor, hem de Özlü'nün yazdığı her sayfada, her satırda gün ışığı gibi parlayarak gözlerimizi kamaştıran o müthiş yaşamı kucaklama kabiliyetini gösteriyor bize. Bu imgenin üzerine gitmeden önce edineceğimiz anlayışı da belirtelim hemen: Yazar ile yazarın metinlerindeki anlatıcı-karakter birbirinden kati çizgilerle ayrılmalı. Bana kalırsa Tezer Özlü örneğinde temel hata bu. Metninden kopartılmamış bir yazardır Tezer Özlü. Oysa yazarın biyografisinden yola çıkıp da metinlerini okumaya çalışmak çoktan bırakılmış bir yöntemdir. Sonuçta elimizde metinler var. Eğer aramızda Tezer Özlü'yü bir şatoda, saçlarını ayna karşısında uzun uzun fırçaladıktan sonra pencere önüne geçerek elini çenesine yaslayan ve beyaz atlı prensini bekleyen mahzun melankolik bir prenses olarak gören biri yok ise; ve elimizde de sadece ondan kalan metinler var ise; tabii ki dönüp bakmamız gereken kaynak bellidir. Kafamda ilk kuşku geçen yıl Seyyar Sahne'nin sergilediği Çocukluğun Soğuk Geceleri oyununu izledikten sonra oluştu. Sahnedeki genç oyuncu metni pek diri, pek kanlı canlı, hatta mücadeleci diyebileceğim bir tavırla sergilemiş; benim de gençlik yıllarımda okuyup aklımın bir köşesine yerleşmiş olan imge şöyle hafifçe bir kıpırdamıştı yerinden. Doğruca eve koşup Tezer Özlü kitaplarını yeniden okumuş ve aklımdaki imgeyi alt üst edecek bambaşka, yepyeni bir anlatıcı-karakterle karşılaşmıştım. Özellikle Çocukluğun Soğuk Geceleri ve Yaşamın Ucuna Yolculuk kitaplarındaki anlatıcı-karakter ne istediğini bilen, kalıba konmayı kabullenmeyen, ayrıksılığını gizlemeye çalışmayan, hatta bu ayrıksılıktan açıkça memnuniyet duyan, melek anne melek eş rollerinden ari, yaşama ve onun bir parçası olan ölüme kafa yoran, sevdiği yazarların izlerini takip için on dört günlük tutkulu bir yolculuğa çıkan, sevişen, sevişmeyi ayıp ya da çirkin bulmadığı gibi yaşamı kavramanın temel sorunsalı haline getiren biri. Sonra eş dostla konuşunca gördüm ki yalnız değilim. 19. yüzyıl Osmanlısında da Batı edebiyatında da bilhassa romanda- kadın karakterler çoğunlukla histerik, güçsüz, aşırı duygusal, çocuksu, kendini reddeden karakterler olarak çizildi malumunuz. Veremli, kan kusup aşkı için ölen, çocukları için hayatını feda eden, cefakar, cinselliksiz... Kadın duyguyla, erkek ise akılla özdeşleştirildi. Gerçekten de 17. ve 18. yüzyıllara kadar kadının yeri eviydi. Sanayileşme sonrasında ev ve iş hayatı birbirinden tümüyle koparıldı; erkekler ev dışında fabrikalarda çalışırken kadın evde kaldı. Elbette bu sosyolojik gelişmenin edebiyattaki kadın imajına yansıması da paralel şekilde oldu. Önceki yüzyıllarda melek ve cadı kutuplarında gerilimli bir gelgit yaşayan kadın karakterler, daha sonraki zamanlarda kutsal anne, sadık eş ile nevrotik, histerik, düşkün kutupları arasında gidip gelmeye başladı. Melek anne, kutsal eş rollerini benimsemeyen kadınlara artık cadı gözüyle bakılmasa da yarı deli gözüyle bakıldı. Şunu net bir biçimde ortaya koymak gerek. Bilhassa Yaşamın Ucuna Yolculuk'taki anlatıcı karakterde müthiş bir yaşamı kucaklama isteği çarpar göze; bir sporcunun hayranlık uyandıran hırsıyla ileriye atılma cesareti. Kendini bulmak, sınırlarını zorlamak ve bunu yaparken yaşamı ve ölümü sorgulamak isteyen bir anlatıcı karakterdir metindeki. Bitmeyen diş ve baş ağrılarına rağmen çıktığı on dört günlük tutkulu seyahatini yarıda kesmemesiyle kanıtlar bunu. Anlatıcı karakterin hayranlık uyandırıcı bir coşkuyla hayatı kavrayışının klinik bir bulgu olarak değerlendirilmesine şiddetle karşı çıkıyorum ben ve bunu kesinlikle haksızlık olarak değerlendiriyorum. Boş bir coşku hali değil bu; entelektüel bir altyapıyla beslendiği gayet ortada. Büyük bir güç var bu anlatıcı-karakterde; asla güçsüzlük değil. Şu da var ki anlatıcı-karakter sevişmeyi yaşamın özü olarak aktarıyor bize. Çocukluğun Soğuk Geceleri'nden genellikle bir büyüme romanı olarak bahsolunur ve bu kitapta okula, eve, aileye, orduya, babaya yani modern toplum aygıtlarına yazarın saldırısından sözedilir. Bana kalırsa saldırıdan ziyade itirazdır söz konusu olan; eğer büyük bir saldırıdan bahsedeceksek, Tezer Özlü hem bu kitabında hem de Yaşamın Ucuna Yolculuk'ta en çok toplumun ikiyüzlü cinsellik anlayışına saldırmıştır. Çocukluğun Soğuk Geceleri'ndeki anlatıcı-karakter çocukluktan ergenliğe ve yetişkinliğe geçerken, yani büyürken sık sık erkek gövdelerine, erkek organlarına yabancılık duyarak büyümekten, erkek gövdesinin özlemiyle geçen gecelerden bahseder ve erkeği öğrenmek için, çok erkek tanımak gerektiğini bilmiyordum der. Erkek gövdesine yabancı büyümenin yarattığı sıkıntılardan bahseder. Anlatıcı-karakterin çok çok önemsediği bir olgudur bu. Bulunduğu kentten ayrılmadan önceki son gece, genç sevgilisiyle bir otel odasında sevişir ve dil hızla ikinci tekil şahısa dönerek bedeninin tüm geçitlerinden ve kapılarından geçirmeye çalıştın onu der kendi kendine. Bir kadın uyanışı aşikar bu metinlerde. Şimdi... Eğer metinler böyle de okunabiliyorsa, ortada bir yanlışlık olduğunu söyleyebilir ve şu soruyu sorabiliriz. Cinsellik mevzu elbette kadın yazarlarımızın eserlerinde çok kereler ele aldıkları bir mesele; ancak sorgulamasız, hesapsız kitapsız olanına pek rastlanmaz bizde. Erkekle yatmak için onunla mecburiyetten evlenen, bekaret meselesine aylar yıllar boyu kafa yoran, toplumun namus anlayışından yırtmak için çırpınan, tüm bu sorgulamalardan sonra yatan ya da yatamayan karakterler ağır basar edebiyatımızda. Oysa Yaşamın Ucuna Yolculuk'un anlatıcı-karakterinin sorgulaması neredeyse hiç yoktur. Doğallıkla birlikte olur erkeklerle. Kırlarda, kompartımanlarda, otellerde, istediği anda, istediği yerde. Bu doğallık saflığı çağrıştırıyor elbet ancak asla bir prenses saflığını değil. Bir örnekle açayım. Bir arkadaşım yazlık evlerinin bahçesinde teyzesiyle oturmuş çay içiyormuş. Kadın dönüp az ötedeki arkadaşımın kedisine bakmış ve Ne kadar masum görünüyor değil mi? demiş. Arkadaşım da Sineği öldürmek üzere farkında mısın?! deyince ürperip titremiş kadın. Gerçekten de her canlının en saf göründüğü an içgüdüsüyle en birleşik, en barışık olduğu andır. Varoluşun parladığı andır saflık; bir cinayet anı öncesinde de parlayabilir varoluşunuz, bir sevişme anında da. Tezer Özlü'nün metinlerindeki anlatıcı-karakterler içgüdüleriyle tamamen bütünleştikleri anı kutsarlar ve bu saflık asla bir prenses saflığı değildir. Pırıl pırıl ve dünyaya keskin gözlerle bakan bir bakış bu; asla bir prensesin hülyalı bakışı değil. Bakınız; Kurmaya çalıştım veya sizin sisteminize isyan ediyorum demiyor. Kurdum diyor yekten. Daha ne olsun. Kafalarınızda bir şüphe uyandırmak isterim. Tezer Özlü'nün metinlerini bir kez daha ama dikkatlice okumanızı rica ederim. Çünkü bizim gerçek kaynağımız bu metinlerdir; yazarın hayatı değil. Metinlerin üstü gayet açık. Anlatıcı-karakterin niyeti, bakışı ayan beyan ortada. Hülase Tezer Özlü toynaklı bir yazardır ve doğrusu bu ne eserlerinin yayınlandığı yıllarda ne de şimdilerde hazmı o kadar da kolay bir şeydir. Hayatı boyunca kalıplardan kaçmaya çalışmış, bu kaçışın bedellerini ödemiş bir yazardır karşımızdaki. Doğru okumaları hak eden bir yazar. Şöyle muzip bir fikir de geldi aklıma. Belki de gülün diyedir. Bence Yusuf Atılgan'ın Anayurt Oteli'nde gecikmeli trenlerden biriyle otele gelen ve sadece bir gece kalıp ayrılan ve Zebercet için tutkulu bir arzuya dönüşen ince burunlu esmer kadın var ya... Tezer Özlü'nün Yaşamın Ucuna Yolculuk'taki anlatıcı karakterinin yolu o otele düşseydi eğer, Zebercet'le müthiş bir karşılaşma yaşayabilirlerdi ve kitabın bahsettiği hür dünyada, bu gayet hoş ve doğal karşılanırdı. işte tam da bu hatice meryem'in demeye çalıştığı şey. ona lirik, romantik prenses... gibi sıfatlar yakıştıranlara; onun başkaldırısını ehlileştirmeye çalışan ya da üstünü örtmeye çalışan bir zihniyete gönderme. üstelik toynaklı tezer özlü'yü aşağılamak için kullanılmış bir sözcük de değil. onun kurumlarca belirlenmiş, kurgulanmış bu ahlak sisteminde ne kadar ayrıksı ve yabansı olduğunu ifade ediyor. niye korkuyorsunuz ki? Tezer Özlü olsaydı hiç de korkmazdı bence bu sözcükten. çok da beğenirdi. Gelen mail'lerden birine verdiğim cevabı buraya da alıyorum: Tezer Özlü adına konuşamam elbette ama toynaklı kelimesinde bu kadar irite olacak bir şey yok bence. Aşağılamak için kullanmıyor bu kelimeyi Meryem, tam tersine büyük bir hayranlıkla söylediği apaçık belli. Özlü'nün yerleşik -ve fazlasıyla pis kokan- ahlak sisteminin tamamen dışında durabilmesine, en azından durmayı arzulamasına, yabanıl ruhuna ve ayrıksılığına bir gönderme bu ve bence çok güzel bir kelime. Tabiatla bağları her şeye rağmen ve hala kuvvetli kalabilmiş insanlar bunu anlar gibi geliyor bana. Toynak'ın sözlük anlamına baktıktan sonra yazanın ne demek istediğini daha iyi anlayacaksınız. Burada yakışıksız bulduğunuz hayvan isimleri midir bilemiyorum fakat öyleyse gaflete düşüyorsunuz. Zira aksine buradaki toynak Tezer Özlü'nün ne kadar yenilenebilir ve güçlü olduğuna yapılan vurgudur. Hatice Meryem'e katılıyorum. Yazıya bayıldım, hatta imrendim de nasıl da ben bunu düşünemedim diye, yaklaşımı için TEBRİKLER :) Anlatılana, bize sunulana inanmakla yetinmek yerine, düşünerek sonuç çıkarmayı seçen yazarlarımız ve yazarlarımızı okumaya devam eden okurlarımız oldukça benim hala umudum var edebiyattan da hayattan da. Zaten ikisi ne kadar benziyor birbirine bazen. Çok güzel bir yazı. Yalnız okuyunca çok şaşırdığımı söylemek istiyorum. Tezer Özlü'yü hiç prenses olarak algılamamıştım. Henüz sadece Çocukluğun Soğuk Geceleri'ni okudum ve tabii ki en sevdiğim kitaplar arasına koydum. Ama ilk okumamda da Tezer Özlü'deki yaşamı kucaklayan tavrı anlamıştım hemen. Yani benim için de bu yazı diğer yöne bakmamı sağladı, ki hala hüzünlü prenses olduğunu düşünmüyorum :) Belki 15 yaşında olmamın ya da kitapların arka kapağını okumamamın etkisi vardır."} {"url": "https://egoistokur.com/tezer-ozlu-kimseyle-yaslanamam-kendimle-bil", "text": "Hatice Meryem'in Tezer Özlü yazısı epey konuşulmuştu. O yazıda Meryem'in Özlü'yü Canlı, dişi, toynaklı bir yazar diye tarif etmesine kızanlar çok oldu. Yazı ilgi görsün diye bu başlığı onun değil benim attığımı falan söyleyenler de çıktı. Keşke biraz daha dikkatli okusa, üzerinde düşünselerdi. O yazının üzerinden haftalar geçti. Şimdi sırada Tezer Özlü'nün ruhundaki yabanıllığı ortaya koymayı deneyen başka bir yazı var. Atlamak hissi, özünde ölüme değil, çıldırmaya karşı direniştir. Dayatılan ve ölmeyen her şeye karşı direniş. Derin bir uykuya düşmek ama unutmamak en iyisi. Kapının açılmaması şartıyla. Ancak bu uzun bir süreçtir ve zordur. Bir erkeği öğrenmek için, birçok erkeği tanımak gerektiğini düşünür Tezer Özlü. İnsan bilmediği şeyi sevmezmiş, bilince sevdi mi Tezer Özlü acaba? Sanırım aşkı dostlukta bulmuş. Ya da önce dost olabileceği birini sevmek istemiş. Sevmeyi herkesten önce öğrenmiş Tezer Özlü. Her ne kadar içindeki o karamsar, umutsuz hava, terkedilmişlik, yalnızlık duygusuyla iç içe geçse de, sevme arzusundan hiç vazgeçmiyor Tezer Özlü. Üstelik de ölüme sürekli göz kırparken... Ölüm düşüncesi izliyor beni. Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur, yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı, diyor. Onu ölüm düşüncesine götüren kaygı, aynı zamanda delirmemeye karşı diri tutan bir unsur oluyor. Ölüme sarılır gibi yaşama, yaşama sarılır gibi ölüme sarılan bir tavır gözlemleniyor Tezer Özlü'de. Ölümle yaşam iç içe geçiyor. Kuşkusuz, ölüme özlem duymuyor, çünkü artık özlemleri yok. Kırk üç yıla her şeyi sığdırıyor; her türlü iniş çıkışı, en derin acıları, ara sokakları, ana yolları, hepsini keşfediyor bir anlamda. Ölüm, yıkımdır onun için. Her şeyi alaşağı etmek, çocukluktan gelen travmayı, hastalığı bertaraf etmek. Yazmak ise kendini yok etme isteğinden uzaklaşmak, kendini onarmaya çalışmaktır. O yüzden ölüm ve yaşam gibi iki zıt kavram onun yapıtlarında iç içe geçmiş, bütünleşmiştir. Dolayısıyla, yaşamın özünü, iki insanın birleşmesindeki ya da sarılmasındaki sonsuzlukta bulacak kadar kavrıyor hayatı. Zaten onun meselesi kavramayla ilgili. Her şeyi kavramak, içine çekmek ve özümsemek. Tıpkı bir kar tanesinin ağızda erimesi gibi. Yeri insanların arasıdır. O nedenle içerde değil, dışarda olmak için sürükler kendini. Güzel olan, gerçek olan sokaklardadır. Yalıların dibinde balık satan sakallı, lastik çizmeli, muşambalı balıkçılar, büyük ve yeni arabalar, caddeler, insanlar, köprünün altında nara atan adam, Tünel'deki insanlar, duvarlara asılan afişler, her gün bir yenisi açılan Beyoğlu birahaneleri... İşte bunlara tutunmaya çalışır Tezer Özlü. Çocukluğunun soğuk gecelerine geri dönmemek, sevgisiz karı kocaların, anne babaların o gerilimli evlerine, duvarlarına, karanlık, izbe hastane odalarına, elektroşoklara teslim olmamak için sokakların gerçekliğine tutunmaya çalışır. Çünkü sokakta hayat vardır, yaşanmışlığın tüm izleri sokaktadır. Ya da içerde geçirdiği zamanın telafisidir sokaklar. O nedenle gördüğü her şeyi izler, her hareketi resmeder; korku ve hastalık içerde kalır. Ama dışarıda olduğu sürece. Atlamak hissi, özünde ölüme değil, çıldırmaya karşı direniştir. Dayatılan ve ölmeyen her şeye karşı direniş. Derin bir uykuya düşmek ama unutmamak en iyisi. Kapının açılmaması şartıyla."} {"url": "https://egoistokur.com/the-secret-bir-masaldan-mi-apartild", "text": "Açılış resmi Rhonda Byrne'ün The Secret'ından diye bu sözlerin de o kitaptan olduğunu sakın sanmayın. Bu cümleler The Secret'tan 100 yıl önce yazılmış bir çocuk kitabından. Bu yazı da Byrne'ün yıllardır çocukların okuduğu bu kitaptan apartarak nasıl milyoner olduğunun hikayesi. Lakin bu bilgilerin kitleler tarafından benimsenip bir mutluluk hareketine dönüşmesi için 2006'yı beklemek gerekti. Rhonda Byrne, yanına bir sürü kuantum fizikçisi ve spiritüel terapisti alarak The Secret diye bir film çekti, ardından aynı ekiple bunu kitaba dönüştürerek turnayı gözünden vurdu. Artık ünlü, zengin bir kadındı. Dünyanın dört bir tarafında insanlar olumlu düşünmenin sadece huzur ve mutluluk değil, aynı zamanda sağlık, para, aşk ve ün getireceğine inanarak Byrne'ün çekim yasası tekniğini uyguluyordu. Neyi düşünürsen başına o gelir, nasıl düşünürsen öyle yaşarsın diye özetleyebileceğim bu tekniği hatırlatmama gerek yok, biliyorsunuzdur. Bıkmadan usanmadan sihir deneyleri yapmaya başlayan Colin nihayet gerçeği buluyordu: Sihir aslında içimizdeydi. En çok da bir konu üzerinde çalıştığın, bir de şükür dualarını ihmal etmediğin zamanlarda işe yarıyordu. Hatta romanın başında sakat olarak karşımıza çıkan yani yürüyemeyen Colin ilerleyen sayfalarda, Gizli Bahçe'yi koruyup kollayan birtakım iyi insanların yardımıyla edindiği bu hayat bilgisini kullanarak yürümeye başlıyordu. Dahası Mary gibi o da daha iyi, daha güzel, daha mutlu biri oluyor, üstelik halini tanıdığı herkese bulaştırıyordu. Benzerlikler tesadüf mü diyorsunuz? Bence değil. Neden derseniz, onu da anlatayım. Rhonda Byrne The Secret'ta eski kitaplardaki bilge kişilere, sanatçılara, yazarlara sayısız referans veriyor. Bir tek Gizli Bahçe yani The Secret Garden'ın ve yazarının adı hiç geçmiyor. İşin tuhaf yanı, kendisi bugünlerde The Secret'ın devam kitabını yayınladı ve bildiği sırları daha da ayrıntılı olarak açıkladığını iddia etti. Bu kitabın adı ne dersiniz? The Magic, yani Colin'in peşine düştüğü Sihir. Üstelik kitap tam da Gizli Bahçe'de anlatılan türden görkemli bir bahçe çizimiyle açılıyor. Ona milyonlar kazandıran kitaplarını aslında 100 yıl önce yani 1911'de yayımlanmış bir kitaptan aparttığını söylese ne olurdu onu da bilmiyorum. Ama size dikkatli olun diyorum, belki de bir masala inandırılmışızdır."} {"url": "https://egoistokur.com/tibor-fischerle-yazarlar-ve-psikopat-egilimleri-uzerin", "text": "Efsane çevirmen Avi Pardo'nun Türkçeleştirdiği Tanrı Olmak Güzeli okumuş muydunuz? Okumalısınız, şaşırtıcı yetenekte bir edebiyatçıyla tanışacaksınız. Tibor Fischer'in ailesi 1956 Macar Devrimi'nden sonra mülteci olarak İngiltere'ye göç etmiş. Fisher, hayatının büyük bir bölümünü televizyon ve basın gazetecisi olarak Londra'da geçirmiş. Uzun süren bir işsizlik döneminde de oturup Macar Devrimi hakkındaki ilk romanı Under the Frogu yazmış. Düşünce Çetesi, Tanrı Olmak Güzel ve Kaseden Hisse adlı kitapları bizde de yayınlandı. Kurt Vonnegut, iyi romancıların tek ortak noktasının hepsinin neticede güzel kadınlarla evlenmesi olduğunu yazmıştı. Herhalde espri yapıyordu. Şahsen çoğu başarılı romancıda gördüğüm ortak şey, hepsinin kararlı insanlar olması. Hitabet yeteneğine sahip, akıllı ve yaratıcı birçok insan var ama yazar olmak başka ve çok daha zor bir iş. Bu yüzden iyi yazarların çoğunun yüksek egolu, acımasız hatta ciddi anlamda psikopat eğilimli olduğunu söyleyebilirim. Bana göre sanat tarihi bir roman için gayet sağlam temel oluşturabilirdi ama işe bakın ki buna dair yazılmış bir roman yoktu. O sıralarda eski Yunan seramiklerinin farklı stilleri üzerine karmaşık belgeler içeren bir kitap okuyordum. İnsanları antik bir kasenin gözünden incelemenin ne kadar eğlenceli olabileceğini fark ettim ve yazmaya başladım. Yazarların okurlarına dünyayı anlatmaktan başka bir seçenekleri yoktur ama açıkçası, ille şehirler hakkında bir şeyler söylemek zorunda değiller. Bunu bazıları yapar, bazıları yapmaz. Mesela Daniel Defoe size 18. yüzyıl Londra'sını anlatır. Samuel Beckett ise, Sol Yaka ve Alman işgali olmasa yazar bile olamazdı belki ama yine de eserlerinde, 30'ların, 40'ların Paris'ine dair tek söz etmez. Şehrinizi keşfetmeyi dört gözle bekliyorum. Lütfen beni yemek için iyi bir lokantaya götürün. Açıkçası, bir dönem televizyon belgesellerinde çalıştım, sinemayla yakınlığım bundan ibaret. Kitaplarıma gelince; 20 yıldır yapımcılar teklifte bulunuyor, ben de her seferinde uzattıkları çeki alıyorum. Küçük meblağlar önerdiklerini üzülerek itiraf edeyim. Eh, bu durumda da filmleri aklımdan çıkarıyorum. Hayır. Ne yazık ki disiplinli bir yazar değilim. Başlamadan önce saatlerce oyalanmak, günlük işlerimi halledip çorap çekmecemi yeniden düzenlemek ya da dikkatimi dağıtacak şeyler söylesinler diye arkadaşlarımı aramak zorundayım. Bunlar beni iyice sıktığında da kendimi eğlendirmek için oturup yazıyorum. Bu işte adalet yoktur. Düşünmeyip sadece yazsınlar."} {"url": "https://egoistokur.com/tim-parks-musibete-bir-saglik-uyarisi-ekleme-zamani-geld", "text": "Edebiyat ölüyor mu diye endişelenmemize gerek yok, çünkü hiç bu kadar fazla edebiyat olmamıştı. Belki artık musibete bir sağlık uyarısı eklemenin zamanı gelmiştir, diyen Tim Parks'tan kaçırılmayacak bir kitap önereceğim. Metis Yayınları'ndan çıkan Ben Buradan Okuyorum, yazarından yayıncısına, eleştirmeninden okuruna kitapla, edebiyatla ilgili benzersiz bir sorgulamalar silsilesi... Çeviride kaybolanları da sorgulamış. Mesela yıllardır aklıma takılan bir George Orwell sorusu bile var kitapta. Şahsen yazara en katıldığım kısımlardan birievrensel edebiyat meselesi. Günümüzün ticari olmayı her şeyin önüne koyan yayıncılık anlayışının dayatmaları yüzünden lokal üsluplar varlıklarını ancak bir tat, bir koku kıvamında sürdürebiliyor, küresel denen bir edebiyat biçimi ise kitapları hunharca tektipleştiriyor. Hangi yazarın uluslararası arenada yayınlanacağını, hangi yazarın dünyada tanınacağını sorun söyleyeyim... Standartlar belli, uyanlara yol açık. Şurası çok önemli bence: Tim Parks, İtalya'daki, Hollanda'daki ve dünyanın başka ülkelerindeki okurlarla konuşarak, kimi zaman onlarla atölye çalışmalarına katılarak neden İtalyan ya da Hollandalı yazarların değil, İngiliz ve Amerikalıların eserlerini tercih ettiklerini sormuş. Cevaplar tahmin edebileceğiniz gibi uluslararası standartlara uygun iyi kitaplardan, evrensel edebiyattan dem vuruyor çoğunlukla. Ama Parks tam da bu yüzden günümüzde birçok Avrupalı yazarın romanlarında, İngilizceden çevrilmiş hissi veren iskeletler kurduklarını, cümlelerinin bile İngilizceden çevrilmiş gibi durduğunu söylüyor. Uluslararası bir festival direktörüyle konuşmasını aktarırken, Bir kitap gerçekten iyiyse, dünyanın neresinde olursa olsun okurunu bulur klişesine isyan ediyor. Ona göre yerel yapıtların dünyada yayınlanmaları, ödül kazanmaları, öncelikle İngilizceye çevirilebilir olmalarına, bir de hiç de iyi edebiyat kapsamına girmeyecek çok başka şartlara bağlı."} {"url": "https://egoistokur.com/timsahli-kargali-cilekli-pastali-tatil-kitaplar", "text": "Elma Çocuk Yayınları'nı açıkçası bilmiyordum. Kültürel Miras Serisilerinden çıkan Konakta Neler Oluyor? adlı kitap vesilesiyle tanıştım. Ve eski bir konakta geçen kitabın hikayesine de, Elif Balta'nın imzasını taşıyan resimlerine de bayıldım. Önce biraz ansiklopedik bilgi... Rize'nin Çamlıhemşin ilçesinin erkekleri bir zamanlar hayatlarını kazanmak için Rusya'ya gitmiş ve her biri oradan pastacılık öğrenerek dönmüş. Böylece Çamlıhemşin, pastaları ve pastacılarıyla ünlü bir ilçe haline gelmiş. Pastacılar Rusya'nın mimarisini de getirmişler memlekete. Bugün Fırtına Deresi'nin çevresini sarmış o müthiş güzel konakların sırrı meğer buymuş. Tübitak Yayınları harika işler üretiyor. Okul öncesi için Meraklı Minik ve okul çağı için Bilim Çocukun ne kadar güzel dergiler olduğunu size anlatamam. Yazıları, fotoğrafları, sticker'ları, illüstrasyonları, eşleştirme kartları çok eğlenceli; bulmacaları enfes. Ben bile ara sıra elime geçtiğinde bırakmak istemiyorum. Bu güzel illüstrasyonları yapan, oyunları hazırlayan ekibi de ayrıca merak ediyorum. Test edildi, onaylandı: Arkadaşlarımın çocukları, Sayı Bulmacaları, Matematik Bulmacaları ve Resimli Bulmacalara bayıldılar. 23 Nisan'da çevrenizdeki çocukları sevindirmek istiyorsanız, sizi karşınıza çıkacak ilk kitapçıya davet ediyorum. Üstelik bir sır vereyim: Bu kartlarla oynamak büyüklere yasak değil! İşte Esen Kitap tarafından yayınlanan Küçük Yazarın El Kitabı genç zihinlerin üretim potansiyellerini artıracak bir program sunuyor. Çok basit ama sürükleyici derslerle gençleri hayal dünyalarını kağıda dökmeye, kendi hikayelerini yaratıp başkalarıyla paylaşmaya teşvik ediyor. Üstelik bunu yaparken onların heyecanlarını öldürmüyor ve bir an bile didaktik ya da sıkıcı olmuyor. Küçük Yazarın El Kitabı, hem okuma hem yazma sevdalısı Zümrüt Bıyıkoğlu'nun çocuklarla yürüttüğü yaratıcı yazarlık derslerinden yola çıkarak hazırladığı bir kılavuz. Hem çocukların anlayacağı bir dille kurmaca metin yazımı hakkında temel bilgiler veriyor hem de karakter yaratmak, açılış cümlesi bulmak gibi başlıklar altında bu öykü yazım tekniklerini çocukların çok iyi bildiği, sevdiği güncel filmler ve romanlardan örneklerle açıklıyor. Timsah Timba yaramazlık yaptığı için arkadaşları tarafından dışlanmıştı. O da çok uzaklara gitti, Loti'nin yatağının altına girdi. Ama cesur kız Loti, Timba'dan korkmuyordu! Kahramanı bir timsah olan bir kitabı eğlenceli bulmayacak çocuk düşünemiyorum, çünkü okumayı seven bütün küçük çocuklar Lote kadar cesurdur aslında. Final Kültür Sanat Yayınları'ndan çıkan ve Ingrid-Dieter Schubert çiftinin ortak çalışması olan Yatağımın Altında Bir Timsah okumayı yeni öğrenen çocukların çok seveceği bir kitap. Arslan Sayman'ın yazdığı ve Deniz Üçbaşaran'ın resimlediği Piraye'nin Bir Günü adlı kitap, Çocuk ve Gençlik Yayınları Derneği tarafından 2014'ün En İyi Resimli Öykü Kitabı seçilmişti. Arslan Sayman'ın üç öyküsü'nden oluşan Karga'nın Rengi yine Yapı Kredi Doğan Kardeş Yayınları'nda. Karganın rengini kendine dert edinen Emre ve Cenk, gizemli şapkası ve sonsuz neşesiyle Sevecenlikler Ülkesi'nden çıkıp gelen Nikbin, Afili adlı sevimli bir köpeğe yuva bulmaya çalışan Ilgın ve Ulaş'ı çok seveceksiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/timur-vermes-canavar-diye-bir-sey-yok-biz-vari", "text": "Çok uzun yıllar gölge yazar olarak çalışan Timur Vermes'le yazmaya Mersin Taşucu'nda başladığı, yayınlandıktan sonra şaşırtıcı satış rakamlarına ulaşan ama eleştirmenleri de ikiye bölen romanını, Hitler'i ve öteki canavarları konuştuk. Ailemle hep Türkiye'de tatil yaparız, bu tatillerden birinde Taşucu'nda kalıyorduk. Niye yazdığımı soruyorsanız, eğlenceli olacağını hissettim. Ben tembel bir yazarım, içime sıkıntı vermeye başlarsa elimdeki işi kolayca bir kenara bırakabiliyorum. Bir yanılgıyla başladı her şey. Taşucu'nda dolaşırken, kullanılmış kitaplar satılan bir tezgahta Hitler'in Kavgam kitabının yanında İkinci Kitap adlı bilmediğim bir Hitler kitabı gördüm. Uydurma bir şey sandım önce ve şöyle düşündüm: Biri Hitler'in ağzından ikinci bir 'Kavgam' yazmışsa, ben de bir üçüncüyü yazabilirim. Hemen çalışmaya başladım. Çok absürt bir olaydı, çünkü benim hayali zannettiğim kitap meğer Hitler'in yıllar sonra ilk kez yayınlanan makalelerinden oluşuyormuş. Bunu bilseydim, muhtemelen bu romanı yazmamış olurdum. Canavarlardan yararlanmaya bayılıyoruz, çünkü bu kullanışlı bir şey. Geçmişte yaşananlar hiçbir zaman bizim suçumuz değilmiş gibi geliyor bize; bir canavarın, süper güçlerini kullanarak, bizi korkunç şeyler yapmaya sevkettiğine inanmayı tercih ediyoruz. Ve olaylarda kendi sorumluluğunuzu aramaktan, yüzleşme çabasından vazgeçiyoruz. Halbuki canavar diye bir şey yok. Belki bir tek Anders Breivik... Norveç'teki ırkçı eyleminde, tek başına sayısız insanı katletmişti. Empati mi? Yok canım! Ama açıkçası başlangıçta beklediğinizden daha az tiksinti hissediyorsunuz. Her şey anlam kazanıyor, taşlar yerine oturuyor... Anlıyorsunuz ki söz konusu kişi canavar falan değil, insanlık dışı fikirleri olan bir insan. Kendini dahi zannediyor, zamanla başkaları da onun bir dahi olduğuna inanmaya başlıyor. Karşılıklı bir etkileşim bu; insanlar ona inandıkça o da dehasından emin hale geliyor. Ama dedim ya, neticede Hitler sadece insanlık dışı fikirleri olan bir insandı ve kimse Alman halkını ona oy vermeye zorlamadı. Kendileri seçtiler, peşinden kendileri gittiler; her şey onların özgür iradesiyle gerçekleşti. Pek değil. 'Kavgam'ı ve birkaç biyografisini okudum, o kadar. Protokol toplantılarında ve sohbetlerinde kimlerle neler konuştuğuna da baktım. Sonra şunu fark ederek rahatladım: Ele aldığım konunun her ayrıntısını bilmek zorunda değildim, beğenilmeyi, başkaları tarafından önemsenmeyi ne kadar çok istediğini görmek romana başlamam için yeterliydi. Günümüze gelirsek; Hitler'den ne kadar farklı olduğumuzu söyleyerek içimizi rahat ettiremeyiz. Gerçekte Hitler zihinlerde varlığını sürdürüyor diyorsunuz. Öyle. Üstelik bir sonraki Hitler'in adı Hitler olmayacak ve görünüşü kesinlikle ona benzemeyecek. Günün birinde bir hareket başlayacak ve buna katılan insanlar iyi bir amaçları olduğunu düşünecek, o güne kadar yapılanlardan tamamen farklı bir şey yaptıklarını sanacak. IŞİD'in teröristlerine bakın; inandıkları şeyi yanlış bildikleri için bir sürü insanı katlediyorlar. Bu işler ne yazık ki böyle yürüyor. Sanırım, o sert eleştirileri yazanlar romanımı aslında çok eğlenceli buldular ama sonra bir an düşünüp kendilerine geldiler. Almanya'da birçok kişinin -ve tabii birçok eleştirmenin- nasıl sanat üretileceği konusunda son derece katı fikirleri var. Nelerin okunabilir olduğunu da kendilerinin belirleyebileceğini sanıyorlar. Onlara göre, eğlendiren bir roman, niteliğine bakılmaksızın şüphe uyandıranlar kategorisine giriyor. Şu ara başkaları adına kitap yazmıyorum ama gölge yazarlıktan tümüyle vazgeçeceğim anlamına gelmez bu. Açıkçası ben sadece iyi taraflarını söyleyebilirim, kötü tarafı yok. Bir hikaye icat etmenize gerek kalmıyor, karakterler belli. Elinizdeki tüm malzemeyi yeni bir bakış açısıyla ve uygun üslupla yeniden kurguluyorsunuz ve üç ay sonra işiniz bitmiş oluyor. Hayır, gerçekten gölge yazarlığı kötüleyemem, bu işi seviyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/tohum-ekilmezse-masal-anlatilmazsa-olu", "text": "Rüzgar Yolgezen ve ortağı Filiz'i hatırlayacaksınız, Avrupa'yı bisikletle, üstelik beş parasız dolaştıktan sonra memlekete dönmüş ve Bisikletli Sahaf adıyla kendilerini müthiş bir iş kurmuşlardı. Bisikletle kitap alıp satma işi bu çok tatlı çifti bir süre oyaladı ama sonra yeniden yollara düşmek istediler. Yağmurlu bir günde bisikletlerimize atlayıp İstanbul'dan yola çıktık. Öncelikli amacımız kendimizi ve birbirimizi tanımak üzere yolda olmaktı. Şimdi 9 ay boyunca dağlar aşarak, ıslanarak, üşüyerek veya sıcaktan bitkin düşerek köy köy dolaşacağız. Yerel tohum takası yapmak, unutulmaya yüz tutmuş masalları dinlemek istiyoruz, çünkü inanıyoruz ki tohum ekilmezse, masal anlatılmazsa ölür. İstanbul'dan başladığımız yolculuğumuzun ikinci ayını tamamladık. Trakya bölgesini geçerek Ege'ye, oradan da Akdeniz'e indik. Buradan Güneydoğu, Doğu ve Karadeniz bölgelerini geçerek turumuzu yine İstanbul'da bitirmeyi planlıyoruz. İran, Gürcistan hatta Türkmenistan ve Kazakistan da çağırıyor bizi. Belki uzatırız yolculuğu. Kilometre ölçmüyoruz ama Google 10 bin kilometre diyor. Avrupa turundaki kadar beş parasız değiliz. Yine paramız yok ama bu sefer biz de bir şeyler üretmiş olarak yoldayız. Filiz kışın İstanbul'da takı yapmıştı, yemek ve su karşılığında insanlara onları verebiliyoruz. Ayrıca zaman zaman tezgah açıp yaptığımız takıları satıyoruz. Bazen de fırınlara, pastanelere, lokantalara bayat yemekleri olup olmadığını soruyor ve market çöplerini geri dönüştürüyoruz. Avrupa'daki kadar ihtişamlı yiyecekler yok belki ama burada da minik bir çürüğü dahi olsa meyve ve sebzeleri çöpe atıyorlar, çünkü sistem böyle işliyor. Biz de sistemin bu dezavantajını lehimize kullanıyoruz. Hiçbir şey bulamazsak, yol kenarındaki meyve ağaçlarıyla doyuruyoruz karnımızı. Korkmayı değil, gözümüzü dört açmayı seçtik. Korku insanı eylemsizliğe sürüklüyor ve görünüşte insanı güvende tutan konfor bariyerleri birer kafese dönüşüyor. Hem belki İstanbul'da yaşıyor olmak bu yolculuktan daha tehlikelidir. Önceden haberleştiğimiz birinin yanına gitmiyorsak, konaklamamıza uygun yerleri ve kişileri akıllıca seçiyoruz ve zarar görmek bir yana yabancıların inanılmaz nezaketiyle karşılaşıyoruz. Neticede her gün farklı yerlerde uyanmak ve yeni insanlarla tanışmak bir yerden sonra yoldaki insan için sıradanlaşmaya başlıyor. O zaman da korkmak yerine insanlara güvenmeyi öğreniyorsunuz. Birçok üretici atalık tohumları çoktan terk etmiş. Sebebi endüstriyel tohumlardan daha az verim vermeleri, yani daha az para kazandırmaları. Pembe domates veya Edirne karpuzu gibi türler yok olma tehlikesinde. Üreticiler verimi arttırmak adına kimyasal gübre dedikleri ilaçlar kullanıyorlar. Böylece hem doğaya zarar veriyorlar, hem de farkında olmadan zehirli gıdalar üretiyorlar. Arılar için Einstein'a atfedilmiş bir söz vardır, Yok olurlarsa, insanlık da yok olur demiş. Arıların yok oluşu tarım ilaçlarıyla çok daha hızlanmış durumda. Firmaların yüksek verim vaadiyle sattığı kısır hibrit tohumlar da biyolojik zenginliğin yok olmasına sebep oluyor. İşte biz, bu yok edici tarım anlayışı ve pratiğine karşı bir duruş sergilemek için tohum dağıtıyoruz. Zehirli ve lezzetsiz ürünlere mahkum olmak istemeyen, Nerede o eski domatesler diye hayıflanan insanlar var. Bazıları da artık kendi yemeğini kendi üretmek istiyor ama elinde sağlıklı tohum yok. Bizden seçtikleri tohumları bahçelerine ekebiliyorlar. Tek beklentimiz ürün alınca, bir kısmını da tohuma bırakıp çevreyle paylaşması. Evet. Elimizde 10 çeşit tohum vardı, 160 çeşit oldu. Ne tohumlar çıktı hem de! Çeşit çeşit domateslerimiz, kavun, kapuzlarımız, baklagillerimiz, mısırlarımız var. Çiçek tohumlarımız da var elbette. En ilginçleri susuz, yani çok az suyla yetişen bir domates türü ve 3 kiloluk meyve veren topan patlıcan. Masallar sözlü kültür aktarımının en güçlü unsurlarından ve harika bir eğlenme aracı. Tüm insanlığın ortaklaşa gördüğü rüyalar bir bakıma... Dinleyenleri yolculuğa davet eden rüyalar... Dinleyen de cesareti varsa, atlıyor masalın sırtına ve bir yolculuğa çıkıyor. Sonunda da elinde tüm insanlığın bilgelik kaynaklarından fışkırmış bir iksirle geri dönüyor ve bu iksirle çevresindeki hastaları iyileştiriyor. Tülin çok teşekkür ederim. Uzunh bir seyahatteydim, o yüzden mesajını yeni görebildim."} {"url": "https://egoistokur.com/tolga-meric-unutmadan-devam-edebilir-miyiz-bilmiyoru", "text": "Tolga Meriç, hayattaki en yakın arkadaşlarımdan biri. Siz onu gazeteci ve editör olarak tanıyorsunuz. Ayrıca romancı İnci Aral'la, oyuncu-yazar İclal Aydın'la, ünlü ya da ünsüz daha birçok kişiyle kitaplar yaptı; kendi deyişiyle sahneye koyucu oldu, yazıyla yönetmenlik yaptı. Ve şimdi onu tanıyan herkesi şaşırtacak bir işle çıktı okur karşısına. İlk kitabını yazmıştı ve bu bir masaldı. Tolga'nın yazdığı Pati İzleri, kalbe şiddetle ve şefkatle dokunan, dahası okuyanın hayata bakışını değiştiren güçlü bir kitap. Sevdiklerimizle aramızdaki o tuhaf bağı ele alıyor... Bu bağın hem asla kopmadığını hatırlıyoruz içimiz ferahlayarak hem de bir gün kaçınılmaz olarak mutlaka kopacağını fark ediyoruz. Bu küçücük ama sarsıcı hikayeyi okumanızı çok isterim. Ama tabii öncesinde yazarıyla konuştuklarımıza da göz atabilirsiniz. Kedileri tanıyanlar bilir: Anne kediler, zamanı gelince, hayatta kalabilsinler diye yavrularını tanımaz olur, onları hayata terk ederler. Keskin, tavizsiz, dönüşsüz bir ayrılıktır bu. Kitaptaki pati izleri, bu ayrılığın sevgiyle olan ilişkisine uzanıyor. Ama tabii bu sadece kitaptaki Bıdık'la annesinin değil, bütün anne kedilerle yavrularının, aslında bütün annelerle çocuklarının hikayesi. Bendeki hikayesiyse trajik. 1,5 yıl önce, İstanbul'un geçmişi de geleceği de yok eden kentsel dönüşümünden bunalıp kendim ve kedilerim için bahçeler düşleyerek Seferihisar'a taşındım. Kocaman bahçeli müstakil evlerden oluşan mahallemizde sevgili kedim Bıdık bir köpek tarafından öldürüldü. 1 yaşını yeni doldurmuştu, ölümü de bir çocuğun ölümü kadar inanılmaz ve ağır oldu. Onun ölümünden üç ay sonra da yazmaya başladım. Marguerite Duras'ın çocuk kahramanları, etrafta acıklı bir şeyler döndüğünü sezdiklerinde usul usul şarkı söylemeye başlarlar. Yavru kedilerle, köpeklerde de vardır bu. Yolunda gitmeyen, acıklı şeylerin farkındadırlar ama hayatın güzelliklerine ya da kendi mutluluklarına, sevgilerine odaklanırlarsa her şeyin düzeleceğini umarlar. Bıdık da biraz öyle. Annesini, dünyayı, hayatı o kadar seviyor ki, bunun her şeye yeteceğine inanıyor. Ne var ki, bir doğa kanunu olarak karşı çıkılmaz bir ayrılık bekliyor onları. Anne, hayatı simgeliyor en çok. Annesi eksilmiş evlerde hayata dair şeylerin ölüme dair şeylerle yer değiştirdiğini çok görmüşüzdür. Bıdık da işte annesinin yokluğunda yemeden içmeden kesiliyor. Hem de bir deri bir kemik kalana kadar. Dünya her şeye rağmen muhteşem ve yaşanası bir yer. Ama yaşamanın ve yaşatabilmenin acı kuralları var. Sadece sevginin başa çıkabileceği acılıkta kurallar bunlar. Pati İzlerinde ayrılığın şifresi çözülüyor. Anne kedilerin, zamanı geldiğinde yavrularını niçin dönüşsüz bir biçimde terk ettiklerinin şifresi çözüldüğünde, ayrılığın altından sevgi çıkıyor. Dünyanın şifrelerinde de acıyla mutluluk, zalimlikle merhamet, iyilikle kötülük, hayatla ölüm çoğu zaman iç içe geçiyor. Yol göstericiler şifreleri tamamen çözemiyorlar ama bütün bu ikiliklere dayanma gücümüzü artırıyor, dünya üzerindeki hikayelerimizi daha katlanılır hale getiriyorlar. Tanıdığım kişilerin yanında, kendim gibi olma umudumu zamanla yitiririm. Dahası aynı çaresizliği onlarda da görürüm. Öyle olunca da Tennessee Williams'ın dediği gibi, yabancıların şefkatine ihtiyaç duyarım. Yol göstericilerim çoğu zaman yabancılardır. Aynı zamanda kendime giden yoldur bu ve tanıdığım bütün patililerden bir iz mutlaka vardır. İyi İnsan, kedilerin köpeklerin öyle sanacağı kadar iyi biri olabilir ancak. Koku bizi, olmadığımız yerde de var etme gücüne sahiptir. Gittiğimizde, bizden geriye kalan en canlı şeydir. Varlığımızla yokluğumuzu birarada taşır. Yokluğumuzun verdiği acıyı şiddetlendirirken, varlığımızın bir kanıtı olarak da sevdiklerimizi teselli etmeyi başarır. Kitapta en çok bu yönleriyle öne çıkıyor. Görmenin konuşmaktan daha sahici olduğunu öğretti. On altı yaşında kansere yakalanan kedim, tedavisi sırasında bir ara kendinde adım atacak gücü bulmuş, pencereye çıkmıştı. İyi günlerinde olduğu gibi sokağı, ağaçları, kuşları seyretmişti yine. Bu onun hayata vedasıydı. Kimselerin dikkatini çekmeyen, böyle bir umudunun olabileceğini bile bilmeyen albenisiz bir sokak kedisi, araba altında kalmaktan son anda kurtulduğunda, yüzünde verilmiş sadakam varmış ifadesi belirmişti. Minik kalbi çarpıyor ve kimsenin umurunda olmayan canını kurtardığı için şükrediyordu. Onun tatlı, dokunaklı varoşluğuydu bu. Gördüklerinizi birleştirip onun büyük olasılıkla hiç konserve mama tatmamış olduğunu anlamanız gerekir mesela. Hayvanlarla dostluğum bana çok şey kattı ama sevginin, vicdanın, adaletin, anlamanın ya da merhametin bile görmekle doğrudan ilişkili olduğunu öğretti en çok. Kibir, insanın kendini aşağılamasıyla ilgili bana sorarsan. Ölümlü olmakta kabul edilemez bir şeyler buluyor ve insanlıktan çıkmak için çırpınıyoruz. Alt tarafı canlılar arasında bir canlı olduğunu kabul edemeyen insan, hayvan öldürerek kendindeki hayvanı öldürdüğünü sanıyor olabilir. Unutmadan devam edebilir miyiz, bilmiyorum. Yavru köpeği savaşın ortasında, uçurumdan aşağı gülerek atan Amerikalı askeri unutmak zorundayım ben. Sürüden iki metre ayrıldı diye kafasına sahibinden hunharca yumruklar yiyen zavallı koyunun çaresizliğini unutmak zorundayım. Karnı deşilen kedileri, yakılan ya da arabalara iple bağlanıp yollarda sürüklenen köpekleri gerçekten unutmak zorundayım. Adorno'nun deyişiyle hayvan dünyasının sessizliğini ve bu sessizliğe eşlik eden acıyı günde on kere unutmak zorundayım. Bunlar yetmezmiş gibi, denediğim halde vejetaryen olamadığımı da unutmak zorundayım. Yapabiliyor muyum peki? Hayır. Sona yaklaştıkça, bazı şeyleri hiçbir zaman unutamadığımızı daha çok anlayacağız galiba. Yok canım, niye saçma olsun? Kedi, köpek ve at, diyeyim. Pumalarda, leoparlarda ve daha pek çok hayvanda aklım kalarak."} {"url": "https://egoistokur.com/tolkienden-ilhamla-yazilan-roman-gestumblind", "text": "Gestumblindi için Tolkien'in Orta Dünya evrenine hayran olan herkesin okuması gereken harika bir eser, diye yazmış Jasper Kent. Gavin Chappell'ın yorumu, Kadim destan geleneğinden alınmış sürükleyici ve gürüldeyen bir Viking Destanı olmuş. Lila Azam Zanganeh ise Parıldayan bir hayal gücünün ürünü. Zamanla efsaneleşecek bir hikaye. Büyüleyici! demiş. Arda Keskinkılıç'ın Viking mitolojisinin temel figürlerinden sayılan ve Tolkien'in Gandalf'ına esin kaynağı olan Gestumblindi'si için yapılan bu yorumlardan etkilenmemek elde değil. Hele kapağındaki illüstrasyonun Danny Schlitz'in imzasını taşıdığını öğrenince doğrusu insanın heyecan dozu iyice artıyor. Yoğun bir araştırmanın ürünü olan Gestumblindi'yle ilgili yazarına soracaklarım vardı, sordum. Mitoloji üzerine aldığım eğitim ve tüm araştırma konularım ister istemez zihnimi bu okyanusun sonsuzluğuna çekiyordu zaten. Sümer mitolojisi üzerine ihtisas yaparken kendimi bir anda İskandinav mitolojisi üzerine araştırma yaparken buldum. Toplumların mitolojileri tarih boyunca etkileşim halinde oldukları diğer toplumların mitolojileriyle benzerlikler taşıyabiliyor, bunu Sümer mitolojisinin Türk mitolojisiyle benzerlikleriyle örneklendirebiliriz. Ya da İslam'da Allah'a atfedilen 99 isimle... İskandinav mitolojisinde Odin'in de birçok ismi mevcut, bunlardan biri de Gestumblindi. Gestumblindi'ye dair bir şeyler yazmayı üç yıl önce aklıma koymuştum. Serüven böyle başladı. Üç sene her gün araştırmalar yaptım, okudum, İskandinav mitolojisi konusunda uzmanlaşmış yabancı akademisyen ve tarihçilerle irtibata geçip birçok yeni bilgiye ulaştım. Bu bilgiler ışığında kurguladığım evrene Gestumblindi karakterini yerleştirdiğimde de işte bu kitap çıktı ortaya. Gestumblindi, çoktan unutulmuş bir kahraman. İsmine ilk olarak 12. yüzyılda Danimarkalı büyük tarihçi Grammaticus'un Danimarka ve İskandinav sözlü gelenek kaynaklarından yararlanarak yazdığı Gesta Danorum adlı eserde rastlıyoruz. Gesta Danorum, Ortaçağ İskandinavya'sını anlatan en önemli eser. Estonya ve Letonya tarihine dair en eski yazılı eser aynı zamanda. Pagan kültürüne dair birçok bilgiyi günümüze taşıyor. Shakespeare'in meşhur Hamlet'inin ilham kaynağı. Daha önemlisi, Yüzüklerin Efendisi'nin yazarı ve Orta Dünya Evreni'nin kurucusu Tolkien'e ilham kaynağı olmuş. Şöyle açıklamaya çalışayım: Bizler yıllarca Vikingleri barbar bir kavim olarak bildik. Oysa Gesta Danorum'u incelediğimizde karmaşık bazı bilmecelere rastlıyoruz. Gestumblindi'yle alakalı bölümlerde yer alan bu bilmeceler, barbar ve medeniyetten uzak Vikingler algısını yıkıyor. Tolkien en çok bundan etkilenmiş zaten. Hobbit'i okuyanlar ya da filmini izleyenler bilirler, Bilbo Baggins, yüzüğü ilk kez bulduğunda sahibi Gollum'la karşılaşır ve aralarında bilmeceler içeren bir bilgi düellosu geçer. Gesta Danorum adlı eserde Gestumblindi'nin geçtiği kısımlarda olduğu gibi. Orada da Gestumblindi ile devrin zalim hükümdarı Kral Heidrek arasında bilmeceler içeren bir düello geçer, adeta bilgi yarışmasıdır bu. Tolkien bundan çok etkilenir ve kendi evrenine hemen hemen aynen aktarır. Evet, çok doğru. İskandinav Tanrısı Odin, tebdil-i kıyafet gezmek istediği zaman yaşlı bir adam görünümüne bürünüp uzun pelerini, asası ve sivri şapkasıyla başta kralların ve hükümdarların misafiri olarak onların halka nasıl davrandığını kontrol eder. Ya da insanların arasına karışarak onların ne kadar inançlı olduklarına, ne kadar düzgün yaşadıklarına bakar. Tolkien'in Gandalf'ı kurgusal Orta Dünya Evreni'nde İstari adı verilen büyücü ırkından geliyor. Valar, Gandalf ile birlikte beş büyücüyü Sauron tehdidi sebebiyle Orta Dünya'ya göndermişti, hatırlayalım. Gandalf'ın kutsallığı da buradan geliyor. Benim kitabımda Gestumblindi devrin şamanları tarafından kutsanmış biri olarak çıkıyor karşımıza. Farklar da var tabii: Gandalf açıkça bir büyücü olarak geçiyor ama Gestumblindi, bazı özelliklerine rağmen, daha düz bir insan. Ama sonuçta her ikisi de dostlarıyla uzun yolculuklar yapıp haksızlığa ve kötülüğe karşı savaşıyor. Gerçekten de Joseph Campbell'a göre bütün edebi eserler de birer yolculuk hikayesidir, Kahramanın Yolculuğu da mitolojik araştırmalar için koskoca bir rehberdir. Bu yolculuk hikayesinin yapısı asırlardır değişmemiştir. Lev Tolstoy, Bütün mutlu aileler birbirine benzer. Her mutsuz ailenin mutsuzluğuysa kendine hastır, der Anna Karenina'da. Joseph Campbell'sa Mutlu aileler gibi mitler ve kurtarılmış dünyalar da hep birbirine benzer, der. Bir kahraman genellikle olağan dünyadan çıkıp doğaüstü tuhaflıklar bölgesine ilerler, orada masalsı güçlerle karşılaşır ve doğru şeyleri yaparsa sonunda kesin bir zafer kazanır. Kahraman, bu maceradan benzerleri üzerinde üstünlük sağlamasını mümkün kılan bir güçle geri döner. Buna monotimin çekirdek birimi denir. Öte yandan benzerlikler ve farklılıklar dikkat çekse de, bir toplumun ruh halini, yaşam biçimini ve kültürünü bilmeden mitolojik okuma yapmak pek sağlıklı olmayacaktır. Bir Sümer tabletini bugün okuduğunuzda size anlamsız gelecektir. Çünkü o tabletin yazıldığı zamanı, kültürü, ruhsal boyutu ve psikolojiyi bilmiyorsunuz. Bu yüzden Joseph Campbell, Kadim anlatımın simgesel dilini öğrenmeliyiz, der. Bu esrara anahtar olarak psikanalizden daha iyi bir araç bilmiyorum, diye de ekler. Anlayacağınız, mitolojik okumalar yapmak meşakkatli bir uğraştır. Örneğin Sümer tabletlerinin birinde geçen mitolojik bir hikayede, Dicle nehrinin debisinden bahsederken aslında orada su ve Dicle Nehri'nin tanrısı Enki'den bahsettiğini bilmediğimiz takdirde anlam yarım kalacaktır. Sümerlerde her enerjinin ayrı bir tanrısı olduğuna inanılırdı. Akarsu debisinin tanrısı ayrıydı, gökten inen suyun tanrısı ayrı, çakan şimşeğin tanrısı ayrı. Su toprağa değdiğinde bitkilerin canlanmasının da tanrısı ayrıydı. Bu inanışlar zamanla başka toplumlara isimleri ve bazı özellikleri değişerek geçti. Bu da yine Joseph Campbell'ın yol kuramıyla alakalı aslına bakarsanız. Uzakdoğu'da İsa Peygamber çekik gözlüdür, Afrika'da koyu tenli, Guetamala'daysa o toprakların insanları gibi... Başka örnekler de verebilirim: Nuh Tufanı mesela. Semavi dinlerde bu peygamberin adı, Nuh'tur ama Sümerler Ziusudra, Babilliler Utnapiştim derler. Hindistan mitolojisinde ayrıdır, Maya mitolojisinde ayrı ama hepsi tufan olayından bahseder. Her biri kendi kültürel yapısıyla yoğurarak anlatmıştır bu olayı. Çok güzel bir yazıydı. Kitabı hemen sipariş ettim."} {"url": "https://egoistokur.com/tolstoyun-buyuk-aski-elisabeth-nazim-bey-adli-bir-turkle-evlenmi", "text": "Sermet Sami Uysal'ın Eşlerine Göre Ediplerimiz adlı kitabından öğreniyorum. 1950'lerde yazılan kmitaba göre hikaye şöyle... Gencecik bir delikanlı olan Uysal ilk romanını Cumhuriyet'in o dönemdeki genel yayın yönetmeni Cevat Fehmi'ye götürmüş. Romandaki karakterlerden biri de Tolstoy'muş. Üstelik anlaşılan, romanda anlatılan her şey gerçekten yaşanmış. Sonya'yla evli olan Tolstoy, Çarlık Orduları Başkumandanı Prens Nikola Obolenski'nin kızı Elisabeth'e görür görmez aşık oluyor. Prenses Elisabeth, yazarın küçük kızının da en yakın arkadaşı. Üstelik Yunan tahtının varisiyle nişanlı. Fakat hayat bu; Elisabeth günün birinde bir dergide Nazım Bey isimli bir Türk'ün fotoğrafını görüyor. Çalıkuşu ve Yaprak Dökümü'nün yazarı Reşat Nuri Güntekin'in de kuzeni olan Nazım Bey'den öylesine etkileniyor ki, tacı tahtı unutup önüne çıkan her engeli aşarak Türkiye'ye geliyor. Sonunda da Nazım Bey'le evleniyor. Edebiyat meraklılarına bir not: Meğer Reşat Nuri Güntekin'in Ateş Gecesi adlı romanı Hollywood yıldızlarını aratmayacak kadar yakışıklı bir adam olduğu söylenen Nazım Bey'in bir başka gerçek macerasını anlatıyormuş. Ben aradım taradım bir fotoğrafını bulamadım. Bulsaydım, elbette siz Egoist Okur'larla paylaşacaktım. Sermet Sami Uysal'ın hikayesine dönersek; Cevat Fehmi Bey'den onay çıkıyor, Uysal'ın romanı Cumhuriyet gazetesinde hemen, üstelik fotoğraflarla tefrika edilmeye başlanıyor. Lakin umulan ilgiyi görmüyor, bu yüzden de Cevat Fehmi yazardan Eşlerine Göre Ediplerimiz adlı bir dizi hazırlamasını, yaşayan Türk yazarlarının eşleriyle tek tek söyleşi yapmasını istiyor. Böyle işte. İsterseniz Timaş yayınları'ndan çıkan kitabı alıp okuyabilir, o dönemdeki yazarlarımızın pek leziz tuhaflıklarını ayrıntılarıyla öğrenebilirsiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/tolstoyun-esrarengiz-turtasi-ve-zihin-acan-naneli-kurabiyeler", "text": "Egoist Okur olarak epeydir ihmal ediyordum yemek tariflerini. Tolstoy'ların ailecek oluşturdukları tarif kitabıyla bir dönüş yapayım dedim. Büyük yazarın kızı Anna Tolstoy da kendi Lev Tolstoy biyografisinde, babasının çok sevdiği geleneksel naneli kurabiyelerin tarifini veriyordu, onu sona ekledim. Kendisi sigarayı, alkolü, et yemeyi 5o. doğum gününde bırakmış. Et yemeyi bırakınca da sınırsız yumurtalı tarifler hazırlamaya başlamış. Brüksel lahanalı ya da fasulyeli yumurta hatta çorbada omlet bile var bunlar arasında. Kitaptaki tarifler arasında tatlıdan tuzluya her şey var. Ruslara özgü bir alkolsüz içecek olan Kvass'ın tarifi de yer alıyor. Tolstoy'ların pancar kabuğunu fermente ederek hazırladıkları bu turşu suyuna benzer sağlıklı içecek benim de son zamanlardaki favorilerimden. Fotoğrafta gördüğünüz ve kreması tereyağı, şeker, yumurta ve üç limonun suyuyla hazırlanan turta da kitapta verilen esrarengiz tariflerden. Kontes turtanın kocasının favorilerinden olduğunu söylüyor ama malzemelerin miktarını vermiyor, Hepsini karıştırıp çamur kıvamına gelene kadar ağır ateşte pişirin, demekle yetiniyor. Alttaki kek kısmı içinse un, şeker, yumurta ve bir bardak su kullandığını öğreniyoruz, hepsi o kadar. Miktar vermemesi kötü tabii, bu durumda denemek isteyenin hayal gücüne kalmış her şey."} {"url": "https://egoistokur.com/tomris-yazsin-bergen-soylesi", "text": "Hatırlarsınız, İhsan Oktay Anar'ın bir dergide yayınlanan ilk öyküsüne rastlayınca hemen yayınlamıştım. Sonrasında Facebook ve Twitter'daki takipçilere, Elinizde böyle başka hazineler varsa lütfen gönderin diye yazdım. Gazeteci Dilek Atlı elindeki tüm feminist dergileri göndererek çağrıma şahane bir şekilde karşılık verdi. Sonra da zaten arkadaş olduk. Henüz sadece telefonda konuşuyoruz, İstanbul'a geldiğinde buluşacağız. Ama telefonda konuşmamız bile acayip verimli oldu. İlgilendiğini bildiğimden, Dilek'in kadın sorunlarıyla ilgili olarak yazmasını rica ettim. Bu Dilek Atlı'nın Bikini Bölgesi adlı yeni köşesinin ilk yazısı. Çok çarpıcı; okuyanı altüst ediyor. Sorular sorduruyor. İsyana sürüklüyor. Ben yorum yapmayayım, okuyun. Feminizme niçin Hayır! denmemesi gerektiğini bir kez daha hatırlayın. Siz, bir adamı en fazla ne kadar çok sevebilirsiniz? Mesela size şiirler yazsa sever miydiniz? Tabii ki evet. Peki, büyük aşkınız yüzünüze kezzap atsa da sever miydiniz? Sizce hangisi daha zor; size şiirler yazan adamlar arasında kibire kapılmadan varolabilmek mi yoksa, canınıza kastetse de bir adamı sevmeye devam etmek mi? İki kadın... Birbirinden çok farklı iki kadın ve onların büyük aşkları. Sahip olunamayan kadınlar... Belgin Sarılmışer ve Tomris Uyar. Feminist hareketin Türkiye'deki başlangıç tarihi, 12 Eylül darbesinden sonraya rastlıyor. Bu dönemde çevreciler, başörtülü okuma hakkı isteyenler, eşcinseller ve diğer konulardaki eylemcilerin sesleri yükselerek kamuoyunda dikkatleri topluyor. Kadın özgürlükçülerinin ve kadın hakları savunucularının şiddete ve cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkardığı sesler de bu dönemden itibaren yavaş yavaş basında yer bulmaya başlıyor. Tüm bunlar olup biterken, neredeyse kadına uygulanan şiddet olaylarının tümünün tek örnekte toplandığı bir yaşam öyküsü de magazin haberlerinin manşetlerinden düşmüyor: Acıların Kadını Bergen'in yaşam öyküsü. Biri sevdiği adam tarafından baş tacı yapılır, adına şiirler yazılır, anne olur, yüceltilir, büyültülür. Diğeriyse sevdiği adam tarafından dövülür, aşağılanır, yüzüne kezzap boca edilir, sömürülür ve en sonunda öldürülür. Biri edebiyatın, diğeri arabesk müziğin kraliçesi... Tomris ve Bergen... Kimbilir belki gerçekten de seçtiğimiz eş, hayatımızı belirliyordur. Bu ülkede doğmuş sıradan bir kadının hikayesi Belgin Sarılmışer'in hikayesi... Onu asıl ünlü yapan yanık sesi, dönemin arabesk müzik furyasının yükselen yıldızının yanı sıra, aslında yüzüne atılan kezzap, kocasından şiddet görerek geçirdiği hayat ve boşandığı eşinin sırtına sıktığı 6 kurşunla öldürülmesi. Yani, bugün yaşanan kayıtlı ve kayıtsız vakaların bir bedende toplanması. Bu olayların dönemin feminist yayınları içinde beklenildiği kadar üzerinde durulmamasının en önemli sebebi belki de, Bergen'in tüm bu gördüğü şiddeti reklam haline getirmesiydi. Kendine sorsak elbette bunu tercih etmezdi. Hangi kadın yüzüne kezzap atılıp gözlerini kaybetmek ister? Fakat, sahne hayatının acımasızlığı, magazin dünyasının bu şiddeti kınamak yerine neredeyse onayan bir tutumla kendine malzeme yapması ne yazık ki Bergen için bir sözde avantaj oldu. Bu Bergen'in seçimi miydi yoksa olaylar mı onu bu noktaya taşıdı, bilinmez. Simla Hanım, yazıyı ben yazmadım tabii ama söylediklerinize katıldığımı söylemek isterim. Ayrıca bu kısa yorumunuz vesilesiyle sizi tanıdığım için mutluyum, sitenize göz atıyorum şimdi. Harika işler yapıyorsunuz."} {"url": "https://egoistokur.com/tosun-bayrak-ben-de-iste-kizgin-biriydim-dertten-derte-soktum-basim", "text": "Karşımda Tosun Bayrak oturuyor. Yazar, işadamı, ressam, performans sanatçısı, sanat tarihi hocası ve Amerika'daki Halveti Cerrahi Dergahı'nın şeyhi. Onu biraz daha yakından tanımak için yaptığım röportajı, yılda iki ay kaldığı Kanlıca'daki evinin verandasında gerçekleştirdik. Müslüman olmadan önceki adı Jean Linder olan heykeltıraş eşi Cemile Bayrak'la, Spring Valley'deki evlerine, zikir ve ayinlerin mekanı olan mescid/tekkeye dönecekler yakında. Hakkında iki kitap var elimde... Birincisi Timaş Yayınları etiketiyle çıkan hatıratı, ikincisi Yahşi Baraz Galeri'nin çıkardığı Sıra dışı Bir Hayattan Sıra dışı bir Sanata adlı sanat kitabı. Çanakkale savaşında bir kolunu kaybeden Yüzbaşı Hasan Tursun'un oğlu Tosun Bey, ilk ününü 4 yaşındayken Gürbüz Çocuk yarışmasında birinci olarak kazanıyor. Büyüdükçe çarpıcı zekası, karizmatik kişiliğiyle Robert Koleji'nin en sevilen öğrencilerinden oluyor. 1940'ların entelektüel ortamında Robert'in çok mühim bir yeri vardı diye anlatıyor. Gurdjieff'in yazdıklarını ve yakın arkadaşı Bülent Ecevit'in çok sevdiği Tagore'u okuduktan sonra Budizme merak sarıyor. Yetmiyor, güreşe ve şiire başlıyor. Katıldığı müsabakalardan birinde dönemin yenilmez sayılan güreşçisi Çoban Mehmet'i yeniyor. Bir yandan da serbest vezinle gelenekleri paramparça eden şiirlerden oluşan iki kitap yayınlıyor. Berkeley'de resim ve mimarlık eğitimi alıyor. Bitirince Londra'da sanat tarihine devam ediyor. Ev arkadaşları, sonradan siyaset ve sanat hayatımızın önde gelen simaları haline gelen Bülent Ecevit ile Can Yücel. Huzursuz bir ruh ya; orada da kalamıyor, Paris'te modernist sanatın büyük ressamları Fernand Leger ile Andre Lhote'un atölyelerinde çalışıyor. Sonrası çok maceralı upuzun bir hayat. Fas'ta yaşadığı yıllarda 250 işçi çalıştıran bir fabrikanın ve 6 mağazadan oluşan bir zincirin başına geçiyor, Hazır Elbise Kralı lakabıyla anılıyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin fahri Fas Başkonsolosu oluyor, rahat durmayıp oralara cumhuriyet rejimini getirmeye kalkıyor, günah keçisi ilan ediliyor, peşine düşülüyor... Tam tutuklanacakken, sahip olduğu her şeyi alelacele değerinin çok altına satıp ABD'ye kaçıyor. Sanata dönmesi bu döneme denk geliyor; önce ressam olarak, sonra da ortalığı birbirine katan irkiltici performanslarla tanınıyor. Bunların hiçbiri ruhunu teskin etmiyor. Halveti Cerrahi Şeyhi Muzaffer Özak'la tanışınca Sufi geleneğine gönül veriyor. Özak'ın isteğiyle önce derviş oluyor, sonra şeyhlik mertebesine erişiyor. Osmanlı'da Arap vardı, Arnavut vardı, Rum vardı, Ermeni vardı... Yahudi para işleriyle meşgul olurdu, Ermeni mücevherat yapardı, Bulgar bahçıvandı, Rum meyhane işletirdi... Çocukluğumda Arnavutköy'de otururduk, o zamanlar bile böyleydi. Babam adaletsizliğe dayanamazdı, ondan bana bir öfke kaldı. Eskiden çok kızgın bir adamdım. Her şeye. En çok da adaletsizliğe. Aç, evsiz, eziyet gören insan olmaması lazım ama bu dünya adaletsiz bir yer. İnsanlar arasındaki kavgalarda mesele hiçbir zaman din, iman, siyaset değil. Asıl sebep başka. Ekmek kavgası. Mangır. Çok acayip bir hal. Hem de Allah bize insan-ı kamil olmak için ihtiyacımız olan her şeyi vermişken. Ben de işte kızgın biriydim. Komünist oldum, bağırıp çağırdım, dertten derte soktum başımı. Bak, sesim değişiyor şu hayatta şahit olduğum bazı şeyler aklıma gelince, sinirleniyorum gene. İçinizdeki bu öfke ressamlığınıza da yansımış. Guerilla art, shock art gibi disiplinlere merak salmış ve şoke eden işler yapmışsınız. Evinin dekorasyonuna, perdene uygun çiçek böcek resimleri yapmak değildir sanat; din hocalığı kadar mühim bir iştir. Nitekim bu yüzden bütün dinler sanatı kullanmıştır. İslam'da yasak deniyor ama hüsn-ü hat da sanat değil mi? Daha sembolik bir dil kullanılıyor İslam'da ama o da bir estetik ifade şekli. Şu yanlış anlaşılıyor hep: Estetik nizama dair bir şey, güzellikle alakası yok. Şeylerin birbirlerine uygun olup boy bakımından, renk bakımından, şekil bakımından, mana bakımından anlaşması meselesi. Allah'ın yarattığı her şey birbiriyle alakalıdır; iyisiyle, kötüsüyle... Düşmanca değil, dostça bir alakadır bu. Sanatın maksadı da bunu göstermektir. Oysa insan Einstein kadar zeki olsa bile, görmek istediğini görür, gördüğüne de hep hayal karışır. İşte ben insanlara görmek istemeyecekleri şeyleri gösterdim, kendilerini kandırmalarına müsaade etmedim. Sanatın kötü bir yanı var. Dünyaya hakim olsan bile gücünü bir yere kadar kullanabilirsin. Padişah olsan, Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var denir. Muktedirin gururu, en sıradan sanatçının gururunun yanında solda sıfır kalır. Çok acayip şeydir sanatçı kibiri. Bir sergi açarsın, hakkında iki makale çıkar, dünyanın en büyüğü gibi hissedersin. Hele güzel hatunların hayranlığı iyice kendini beğenmene yol açar. Olacak iş değil dedim, beğenmedim böyle hissedişimi. Dünyayla mücadele falan etmedim ben. Küfredip durdum, kavga ettim... Mücadele bambaşka bir şey, insanları örgütlersin, birlikte yolunda gitmeyen şeyleri değiştirmeye uğraşırsınız. Ben, hiddetimi kustum. İslam'la hep ilgileniyordum. Bir sürü şeyhe gittim. Değerli insanlardı hepsi. Ama sonra Muzaffer Efendimizi görüp orada kaldım. Peygamber Efendimizin zamanındaki İslam gibi... İslam'ın ilk günlerindeki gibi... Muzaffer Efendi dini kolaylaştırır, güzelleştirirdi. O kadar güzelleştirirdi ki artık hakikaten Müslüman olarak yaşamak isterdin. Müthiş bir alimdi. Her mevzuda konuşabilirdin, sanat, tarih, siyaset, felsefe... Eline bakınca babamın elini görüyormuş gibi hissederdim. Tahsilli, servetli insanlar da gelirdi tekkeye, aşağı tabaka dedikleri türden adamlar da. Aralarında muazzam bir eşitlik vardı. İnsan şeyhine aşık oldu mu o ne derse yapar, ister hayır, ister şer... Ben öyle sevdim efendimi. Allah rahmet eylesin. İsmen derviş olduk. İsmen şeyh olduk. İsmen ressam olduk. Hakkımda kitaplar çıkıyor, halbuki söylediklerinin hiçbiri değilim. Hakikaten bilmiyorum. Şunu biliyorum: Allah bana her şeyi verdi. Uzun bir ömür verdi. Kuvvet verdi. Kabiliyet verdi. İyi bir tahsil gördüm. Bir türlü adam olamamışım gerçi, çünkü bütün o okullar, üniversiteler yetmedi bana. İş hayatımda başarı verdi, sanat hayatımda muvaffak etti. Çok şey gördük. Görmek için gören göz lazım, onu da verdi. 30 yaşımda bile değildim, çok zengin etti. İnsanların istediği ne varsa, Allah bana lütfetti. Ama bunlar tuzlu geldi bana, tatlı gelmedi. Çok dert açtılar başıma. Allah da zaten ne verdiyse hepsini geri aldı ama yerine çok tatlı başka bir şey bıraktı. İman verdi, Muzaffer Efendimizle tanışmama vesile yarattı. Şimdi New Jersey'de 200 evladım, bir sürü de torunum var. Aileyiz. Dizlerim tutmuyor, kulağım zor işitiyor, omuzlarım ağrıyor ama elimden geldiğince hepsinin dertlerini dinliyor, çözmeye çalışıyorum. Galiba hala tuzu seviyorum ama, ağzımda kalan o tadı arıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/tuhaf-gunler-pesimizd", "text": "Türlü çeşit acayip ve büyüleyici ruh arasında, çok eskiden, yani fotoğrafın ilk icat edildiği yıllarda yaşamış J. E. Bellocq da var. İyi giyimli, entelektüel Bellocq, Storyville genelevlerinde çalışan fahişelerle arkadaş oluyor; onlarla sohbet edip dertlerini dinliyor, gerektiğinde çocuklarına bakıyor... Hatta okuma yazma öğrenmeleri ve bu işi bırakıp başka hayatlar kurmaları için bu kadınları cesaretlendiriyor. Tüm bunlar olurken de sürekli fotoğraflarını çekiyor. Fotoğraflardaki bazı kadınların yüzleri silinmiş. bana ürkütücü geldi, sebebini merak ettim. Halil Turhanlı'ya göre Bellocq fotoğraflardaki yüzleri, sonradan evlenip aile kuran kadınların başına bela olmasın diye tahrif etmiş. Ne incelik! Bellocq'un hayatını, Fransız Louis Malle'in yönettiği Pretty Baby filminde izlemiş olmanız muhtemel. Hatırlarsınız, başrollerini Keith Carradine ile Susan Sarandon'un paylaştığı film, Brooke Shields'in 12 yaşında bir fahişeyi canlandırması sebebiyle büyük hadise yaratmıştı. İşte oradaki Keith Carradine aslında Bellocq. Uzun anlatmak isterdim ama Halil Turhanlı her şeyi çok güzel anlatmış zaten. O yüzden siz en iyisi hemen bir Tuhaf Günler Peşimizde edinin ve okumaya başlayın."} {"url": "https://egoistokur.com/tuna-kiremitci-nasil-mi-yaziyoru", "text": "Gerçi Tuna fazla bekletmedi beni ve sonunda aşağıda okuyacağınız şahane yazarlık dersini yolladı. Şimdi yazar adaylarına, yazma heveslilerine yahut sadece bu konular üzerine düşünmekten hoşlanan akıllı insanlara diyorum ki bence Tuna'nın yazdıklarını bir ustanızdan, bir abinizden dinliyormuş gibi okuyun. Sonra... Bir kez daha okuyun ve itiraflarını, serzenişlerini ve tabii ki tavsiyelerini kulağınıza küpe niyetine bir kenara muhakkak not edin. Yazıda ve hayatta çok faydasını göreceğinize eminim. Ben ölü bir yazarım. Yüzyıllar önce parladım, sonra bir linç esnasında öldüm. Şimdi de ölü olmanın avantajlarını kullanıyorum; özellikle yaşayanlar ve ötegezegenler hakkında yazarken insanın işini kolaylaştırıyor. Bütün karakterlerle mesafenizi koruyabiliyorsunuz. Ayrıca ölü olduğunuz için, nefsiniz de mesele çıkarmıyor. Bir arkadaşımla, ama akıllı bir arkadaşımla konuşur gibi yazmaya çalışıyorum. Bulabildiğim en iyi üslup bu. Bazı kitapları sabah bazılarını ise gece yazıyorum. Aslında her kitap günün hangi diliminde yazılmak istediğini fısıldıyor, duymasını bilene. Yazmaya başlamanın tek yolunun bir an önce masanın başına oturup yazmaya başlamak olduğunu unutmadan yazıyorum. Yoksa insanı her şey ayartabilir yazmaktan, Yeats'ın dediği gibi. Japon Haiku şiirleri gibi yazmak istiyorum: Yukarıdan bakınca dibi görülecek kadar duru ama aynı zamanda yeterince derin. Ayrıca, en rahat okunan kitapların en iyi Türkçeyle yazılanlar olduğunu hatırlayarak yazıyorum. Çetrefil dil ve bulanık anlatım, yüzeyselliğin kamuflajıdır genellikle. Her koşulda mizah duygumu korumaya çalışıyorum. Bazen gerçekten komik bir espri, kederli bir öykünün dramatik yapısını beklenmedik şekilde derinleştirebiliyor. Komik öykülerse bunun tersine ihtiyaç duyuyor. Sulu komediden ve gözüyaşlı melodamlardan hiç hazzetmedim. İlham denen o kıskanç periyi beklemeden yazıyorum. Hatta galiba ona inanmıyorum bile. Odaklanmaya ve bunun getirdiği yoğun enerji akışına inanıyorum. Kıskanç peri duymasın. Karakterlerimi yargılamadan yazıyorum. Ancak bu şekilde belli bir gerçekçilik duygusu yakalamak mümkün. Ben kimim ki onları yargılayayım? Yazarın karakterlerini yargıladığı bir romanın birinci sınıf olma şansı yok denecek kadar azdır. Siz insanı anlatın, bırakın okuyanlar yargılasın. İlla birilerini yargılamak gerekiyorsa tabii. Roman yazılırken yazarın benliğini susturup karakterlerine kulak vermeye başlaması gereken bir an vardır. O anı kaçırmamaya çalışıyorum; karakterlerin ne yapmak istediğini doğru anlayabilmek için. Bir karakterin başına gelebilecek en vahim şey, doğasına aykırı bir şeyi sırf yazar istiyor diye yapmak zorunda kalmaktır. Çalışmaya başlamadan önce, romanın ruhuna uygun bir müzikle havaya giriyorum. Gönül Meselesiinde İncesaz, Selanik'te Sonbaharda Queensryche, Dualar Kalıcıdırda ise bol bol Ute Lemper dinledim. Risk almaktan korkmadığımı sanıyorum. Hasbelkader ticari başarı kazanmış kitaplarımı klonlamayı hiç düşünmedim. Her zaman yeni şeyler denemek, çalmadığım notaları çalmak istedim. Bu sebeple az satan kitaplarım da oldu ama pişmanlık duymadım. Belki de budala olduğum içindir. Sufiler Ölmeden önce ölünüz der, zen budistleri de aynı fikirde. Efraim Kişon ise İnsan ancak ölünce yazar olur diyor. Üçü de yazarken yalnız bırakmıyor beni. Sorarım, insan daha ne ister!"} {"url": "https://egoistokur.com/tuna-kiremitci-roman-yazmak-tehlikeli-bir-spordu", "text": "Hatırlayacaksınız, birkaç ay önce Tuna Kiremitçi'den bir yazı istemiş ve ona yazarlık sırlarını anlattırmıştım, o da Ben ölü bir yazarım. Yüzyıllar önce parladım, bir linç esnasında öldüm. Şimdi de ölü olmanın avantajlarını kullanıyorum demişti. Sonun Geldi Sevgilim adlı yeni romanını, bir de geçen hafta basında çıkan yazılarda Tuna'nın geçmişiyle roman arasında kurulan paralellikleri okurken o cümle ve linç kelimesi geldi aklıma. Flaubert'i anlayışla karşılamak gerek, neticede adamcağız romanı hakkında çıkan dedikoduları bitirmek için öyle demişti. Bense romanımda onun günümüzdeki iyice kafayı yemiş halini anlatıyorum. Neden başkalarının hayatını merak ettiğimizde romanlar yerine magazine koşuyoruz sence? Neden başkalarının halinden anlamak yerine onların dertleriyle vahşice eğlenmeyi seçiyoruz? Nasıl bu hale geldik, çıkış yolu yok mu? İşte aklımdaki deli sorular bunlar. Filibeli hemşerim Şehbenderzade Ahmed Hilmi'nin dediği gibi, iyilik ve kötülük çok gevşek kavramlar. Asıl mesele farkında olmak. Evet. Kendime ve dünyaya karşı farkındalığımı artırmaya çalışıyor ve her gün daha iyi bir savaşçı olmaya çalışıyorum. Bu kitaptan sansasyon çıkarmaksa biraz ironik, kitabın konusunu düşünürsen. Devrim olsa All that jazz! derdi. Ben Long live rock! diyorum. Hayır, kitaptaki bütün karakterler gibi o da tamamen hayali bir karakter. Herhalde mizahi olması. Son zamanlarda toplumca çok karardık. Biraz kahkahaya ve ferahlığa ihtiyaç var. Ayrıca, Jonathan Safran Foer haklı. İcabında acıklı bir öyküyü bile anlatmanın en iyi yolu onu komik şekilde anlatmaktır. Mizah meselenin ciddiyetini bozmuyor, tam aksine ona yeni boyutlar katıyor. Bir de malum, Gezi'den sonra hiçbirimiz artık aynı değiliz. Rosa oyunu kuralına göre oynarsa Matrix'te bir yere varabileceğini düşünüyor. Zavallının bilmediği, bu çılgınlığın kuralının falan olmadığı. Medya sürekli illüzyon üreten bir icat. Bugün bir illüzyonlar dünyasında yaşıyoruz. Gerçeklerden çok onlara bağımlıyız. Toplumlar da öyle. En iyi illüzyonistler en başarılı siyasetçiler, kanaat önderleri, rol modelleri falan oluyor. Roman yazmaksa bu illüzyonlar dünyasında gerçek kırıntıları aramak gibi. Yani tehlikeli bir spor. Doğu düşüncesiyle ilgiliyim epey zamandır. Her akşam sığınağıma döner dönmez bir süre meditasyon ve tefekküre dalıyorum. O günkü muharebede bir yara açılmışsa bu sayede akut hale gelmeden kapanıyor. Tavsiye ederim, insanın kılıç tutuşu bile değişiyor. Kollektif hafıza hakkında bir araştırma duymuştum. Türk toplumu her şeyi 15-20 günde unutuyormuş. Memlekette her gün çok fazla şey olup bitiyor, aşırı yüklenme yüzünden devreleri yakıyoruz herhalde. Romandaki Devrim o kadar zor durumda ki, bu bile onun umudu oluyor. Aslında su götürür bir tez çünkü milletçe neyi hatırlayıp neyi unutacağımız hiç belli olmuyor. Balık hafızalıyız ama bizi kutuplaştıran şeyleri inatla hatırlıyoruz. Gün geliyor, hayatında bir yabancının olduğunu fark ediyorsun. Bu yabancı senin baban. Şansın varsa hayat size birbirinizi tanıma fırsatı veriyor. Yoksa ebediyen iki yabancı olarak kalıyorsunuz. Erkeksiniz çünkü, duygularınızı kadınlar kadar rahat ifade edemiyorsunuz. Bu benim kuşağımdaki çoğu erkeğin yaşadığı bir son. İnşallah oğlumun kuşağı için farklı olur. Dostlarım ormanda tek başıma dolaşmaya devam edersem kurda-kuşa yem olacağımdan korkup beni aralarına aldılar. Sevinçle kabul ettim. Kötüler maddiyat uğruna birleşiyorsa iyiler de maneviyat uğruna birleşmeli."} {"url": "https://egoistokur.com/tuna-kiremitci-ve-atlas-albumu-jedi-kafasiyla-yapti", "text": "Pek az kişi bilir, hatırlar ama yazar ve yönetmen Tuna Kiremitçi aslen müzisyendir. Kendi deyişiyle müzikal eğitimini İstiklal Caddesi'nde tamamlamıştır. Ortaokul yıllarından beri çeşitli vesilelerle buluşup Kemancı ruhuyla müzik yaptığı mahalle arkadaşları vardır. Gerçi arada Kumdan Kaleler adlı bir grup kurup Eylül Bar ruhuna kaymış, yani çocukluk arkadaşlarını terk etmiştir ama bu kendini arayış dönemi kısa sürmüş, Tuna özünde hep hard rock'a sadık kalmıştır. Tuna Kiremitçi: Ben 2012'ye kadar yaklaşık 2 sene Bulgaristan'da yaşamıştım, biliyorsun. Döndüğümde de işler yolunda gitmedi, Hürriyet gazetesinde köşe yazarıydım, kovuldum. İşler kötü gidince insan yeni bir başlangıç yapmanın yolunu arıyor. Burak'tan Ekibi topluyoruz, besteleri kap gel telefonu tam böyle bir zamanda geldi. Ve kendimi bir anda Ömerli'deki bir evin garajında demo kayıtları yapmaya başlamışken buldum. Şahsen hayatımdaki kötü giden şeylere teşekkür borçluyum, olmasalardı bu grup da olmazdı. Tuna Kiremitçi: Açıkçası en çok rahmetli babam sevindi bu işe, çünkü benim müzisyen değil yazar olmamı istiyordu. Hatta Oğlum madem işsiz güçsüz kaldın, bari roman yaz dedi. Oyalanmak için romana başladım ama biraz fazla oyalanmışım demek ki... Şaka bir yana, insan insanı çağırdı, olaylar bir şekilde kendiliğinden ilerledi ve bugüne gelindi. Tuna Kiremitçi: Çocukken dinlediğimiz rock türevlerinden etkilenerek yarattığımız ama bu toprakların müzikal renklerine de açık olan bir müzik diyebilirim. Burak Aldinç: Sirtolar, sultaniyegahlar da var. Bu toprakların blues'u onlarla yapılıyor sonuçta. Burak Aldinç: Sadece şartlarımız daha iyi. Stüdyoya girdiğimiz zaman, bir zamanlar aynı yatakhanede uyuyan ve ailesinden çok birbirlerini gören küçük çocuklar gibiyiz, evet. Hasan Köseoğlu: Köpeğimizin adı o. Burak'ın ailesi ve benim ailem Ömerli'de aynı evde yaşıyoruz. Onun bir oğlu var, benim çocuğum yok. Kıskandım herhalde. Her neyse, bu fotoğrafta gördüğünüz Danua-Labrador kırması Atlas gelip bizi buldu sonuçta. Grup üyeleri olarak hepimiz çok seviyoruz onu, tabii ben diğerlerinden biraz daha fazla seviyor olabilirim, o ayrı. Burak Aldinç: Hiç yalnız bırakmadı bizi. Tuna sözleri yazıyor alt katta mesela, bakıyoruz Atlas yanında. Ben gitar çalarken de öyle. Hasan Köseoğlu: Aslında Atlas başından sonuna tüm stüdyo aşamasında yanımızdaydı. Burak Aldinç: İlk yola çıktığımızda değil ama stüdyoya girdiğimizde başlamıştı. İster istemez etkilendik... Yani şarkıların çoğu yazılmıştı ama geri kalanlarda Gezi'den etkilendiğimiz aşikar. Ne bileyim sert olmayacağını düşündüğümüz bir şarkının hayata geçerken acayip sertleştiğini gördük mesela. Nihayetinde Selim hariç hepimiz alaylı müzisyenleriz. Koşullardan etkilenmeyecek kadar da profesyonel olamayız yani. Ve ortalık bu derece toz dumanken bundan ruhen uzak durmamız mümkün değildi. Tuna Kiremitçi: Evrendeki iyilikle sürekli olarak temas halinde olmak, ondan beslenmek ve onu beslemek... Gücün aydınlık tarafında olmak. Müzik de bizim için tam bu aslında."} {"url": "https://egoistokur.com/tuna-kiremitci-yetiskinlerin-de-bakir-gozlere-ihtiyaci-va", "text": "Evet, Güneşi Kıskandıran Kız, Gönül Meselesi'ndeki Gönül'ün yazdığı, Arda'nın kıskançlıktan yaktığı ama sonunda küçük Dünya'nın hafızası sayesinde yok olmaktan kurtulan masalın ta kendisi. Bazı okurlar, keşke gerçekten böyle bir kitap olsaydı dediler. Çocuk edebiyatından anlayan birkaç arkadaşım da aynı şeyi söyleyince dayanamayıp yazmaya başladım. Haklısınız, kıskançlık, temelde özgüven eksikliğine dayalı bir duygu. Nerede, ne zaman ortaya çıkacağı hiç belli olmuyor. En muktedir göründüğümüz zamanlarda bile özgüven sorunu yaşıyor, yani duygusal kontrolümüzü kaybedebiliyoruz. Kontrol edilemeyen her duygu gibi, kıskançlık da zehirli. Çocukları bu tuzaktan haberdar etmek lazım. Çocuk önyargısız ve açık zihinlidir. Büyürken yaralanır, önyargıdan zırhlar kuşanırız. O zırhlar yaralarımızın kabuklarıdır. Edebiyatsa zırhlarımızın ötesine geçip doğuştan gelen en saf şeylere dokunur, bize gönül bağlarımızı hatırlatır. Gönül Meselesi'ni bu amaçla yazmıştım. Çocuk kitabını da bu amaçla yazdım. İsterim ki Arda ve Gönül'ün tesadüfen keşfettiği gönül bağını biz de sonunda fark edelim. Galiba biraz öyle. Herkes kendinden farklı olana alerji duyuyor. Herkes birbirinin zencisi, ötekisi, umacısı... Bir türlü birbiriyle dayanışan, gerçek bir toplum haline gelemiyoruz. Benim kitapları okudu mu bilmem ama Başbakan da son zamanlarda bundan sık bahsetmeye başladı. Toplumlar da özgüven sorunu yaşayabiliyor. O zaman da tahammülsüz ve hoşgörüsüz hale geliyorlar, tıpkı bireyler gibi. Sonra farklı olandan korkma, ötekileştirme, dışlama... Sıranın er-geç sanatçılara gelmesiyse kaçınılmaz çünkü göze batıyorlar. Masaldaki köyün sakinleri de güneşsiz geçen onca yıldan sonra korku içinde. Sağlıklı düşünemiyor ve suçlayacak birilerini arıyorlar. Böyle vahim hatalar hep korku yüzünden yapılır. Kara bulutlar korkuları temsil ediyor. Üstat Yoda'nın her zaman dediği gibi, korku öfkeye, öfke nefrete, nefret de ıstıraba giden yol. Edebiyatın bir görevi varsa o da bize şu dünyada sandığımız kadar yalnız olmadığımızı hissettirmek. Bu sayede korkularımızdan kurtulur, sevmeye cesaret ederiz. Büyüklere yazmaktan çok da farklı değildi. Zaten en başından beri Orhan Veli şiirleri gibi kitaplar yazmak istedim. Derin ama yukarıdan bakınca dibi görünecek kadar duru. Tabii büyüklere yazarken bu niyet yanlış anlaşılabiliyor. Eleştirmenler için zor anlaşılır, girift kitaplar daha önemli. Ama çocuklar için Zen kafasıyla yazabiliyorsunuz. Bu büyük bir özgürlük. Yazarlar bazen böyle ego sorunları yaşar, aldırmamak lazım. Edebiyatı hizmet meselesi olarak görmek daha iyi. Bu hizmet iki yönlü. Bir taraftan çocukların duygusal eğitimine katkıda bulunmak, bir taraftan da onların zaten bildiği şeyleri büyüklere hatırlatmak. Çocuğun empatiye ihtiyacı varsa, biz yetişkinlerin de bakir gözlere ihtiyacımız var. Eskiden onun sevdiği masalları karıştırıp bir şeyler anlatıyordum. Zamanla özgün şeyler uydurabildiğimi fark ettim. Çocuk kitabı yazma konusunda bana cesaret veren de bu oldu. Yazdığım en iyi şey olduğunu düşünüyor. Kitabı heyecanla götürüp sınıf kütüphanesine koydu. Okurdum herhalde. Güzel çocuk kitapları sadelikle derinliğin buluştuğu yerler. Aynı Şarlo filmleri ya da Japon Haiku şiirleri gibi. Saf bir bakışa ulaşmak adına, onlardan öğrenecek çok şey var. Belki de tüm yazarlar arada çocuk kitabı okumalı. Çocuk kafasıyla düşünmeli. Bu bizim için bir çeşit meditasyon. Sanırım yazacağım. Sadeliğin en özgür olduğu yer çocuk edebiyatı çünkü. Yalvaç Ural ve Ülkü Tamer'in Milliyet Çocuk dergisiyle büyüdük ya, biraz Jules Verne nesliyiz. Michel Strogoff, Ay'a Yolculuk, 80 Günde Devrialem... Tabii Gülten Dayıoğlu'nu, Samed Behrengi'yi, Enid Blyton'un Gizli Yediler serisini de çok severdim. En çok da Pıtırcık hayranıydım. Şimdi oğlumla okuyoruz. Pıtırcık'ın maceralarına hala gülüyorum. Pippi Uzunçorap'ı oğlum sayesinde keşfettim ve çocukken ıskaladığıma üzüldüm. Ursula K. Le Guin'in eserlerine hayranım. Onun sayesinde keşfettiğim Lao Tzu ve İbn Arabi'yi, Nazım Hikmet'in Memleketimden İnsan Manzaraları ciltlerini dönüp dönüp okurum. Bunlar Borges'in Kum Kitabı gibi, her okuyuşta yeni şeyler söyleyen kitaplar."} {"url": "https://egoistokur.com/turgay-kanturkten-peri-cikmazi-benzerini-arama-o-sensi", "text": "Turgay Kantürk'ten Peri Çıkmazı: Benzerini arama o sensin! Turgay Kantürk'ün bütün şiirleri, pardon bütün sihirlerinin toplandığı Peri Çıkmazı Sel Yayıncılık tarafından yayınlandı. Bütün Sihirler; Peri Çıkmazı adlı kitapta daha önce yayınlanmış şiirlerin yanı sıra, şairin ilk kez bu toplamda günışığına çıkan Alfabe Meleği, Alacakaranlık, Sis İçin Şarkı, Hepsi Bu!, Ay! İçim, Kent Kırıkları, Kışevi, Yaprakarası Sözleri, Yakın Tarih adlı çalışmaları da yer alıyor. Deniz Durukan'ın kaleminden. Turgay Kantürk'ten Peri Çıkmazı: Benzerini arama o sensin! Hercai bir aynadır yüz, kendi kokumuzu bile gizleyen. Öyle midir? Duruma göre değişir. İçimiz ve dışımız çoğu zaman aynı tepkiyi vermez. İçerden ağlarken, dışarıdan maskeleriz kendimizi. Mesele, o maskeyi nasıl taktığımız. Ustaysak, kendimizi gizleyebiliriz diğerlerinden. Hatta kendimizden. Ama yazı yalan söylemez. Yalan yazı anlaşılır diyor Turgay Kantürk 'Peri Çıkmazı'nda. Şair kendine yalan söyleyebilir, hatta kendini gizleyebilir ama şiire dökülen her sözcük yalansızdır ve anlaşılmayı bekler. Mesela; Mikadonun Aşkları şiirindeki bizi yalnızca yazı anlayabilir ya da Dağ kendini anlayabilir; şiir gibi dizeleri, şairin anlaşılma duygusuyla beraber başka bir durumu da işaret ediyor: Yazma eylemi, bir başka açıdan dostla yapılan naif bir sohbeti, iç döküşü, belki de yazarak kurtuluşu, kişinin diğer yarısını bulma arzusunu da imler. Bu durum Turgay Kantürk'ün şiirlerinde daha da belirgindir. Çünkü Kantürk'ün şiirlerinde sıklıkla geçen ikiz sözcüğü, ikizini arama hali; hem tek başınalığına hem de yalnızlığına derin bir vurgudur. Dolayısıyla şiirlerde dikkatimizi çeken 'ikimiz' söyleminin ya da 'çift' olma durumunun onun şiirlerindeki asıl karşılığı; birleşerek değil bölünerek diğer yarısını bulmaktır. Ancak o zaman, her şeyle bütünleşebilecektir. O yüzden de aydınlıklar, kazanılan ekmek, umut, yaşam, sahne, aşk... kısacası her şey ikiye bölünür onun şiirlerinde. 80'lerde ilk şiirlerini yayımlayamaya başlayan Turgay Kantürk, o kuşağın ruh halini, iç yenilgisini de işaret eder. Aslında dışarıda kalmışlık halinin 'biz' arayışıyla bertaraf edilmeye çalışılmasıdır bu durum. Ve 'biz'den, 'ben'e geçmenin sancılarıdır. Çünkü biz yoktur artık! 80 darbesiyle yaşanan sürecin, her anlamda kopmanın yansımasıdır bu. Tiyatro oyuncusu ve yönetmen olan Kantürk'ün Öteki Sahne şiirleri mesleğine bir gönderme olduğu kadar, hayat içersindeki asıl sahneyi de işaret eder. Öteki sahne dediği kuşkusuz gerçeğin kötücül yüzüdür. Gerçek; kara ve kötücül bir melektir. Ama kağıt beyazdır, sabah beyazdır, mesela çocuklar beyazdır; ama çocukluk siyah bir sızıdır. Yazı karadır, yol karadır. Kantürk, kendini de kara olarak lanetler. Çünkü yazgı denilen şey karadır. Nesneleri, duyguları, yaşamı da siyah ve beyaz olarak ikiye ayırır. Bu aşamada başka bir renk yoktur artık, diğer renkler gizlenir. Bunu, kaybetmek/kazanmak ikilemi olarak da yorumlayabiliriz. Çünkü 80'den sonra oluşturulan politikaların kaybetmek ve kazanmak üzerinden yürütülmesi söz konusudur. Ya da, ak ve kara, iyilik ile kötülüğün çarpışmasını imler. Yine de, beyaz gibi görünen her şeyin, her aydınlığın, her zaman iyiyle, iyilikle ilgisi olmadığını da vurgular. Gerçek aydınlık çevresini de parlatmalıdır. Bu arada, bize öğretilen iyiliğin, aslında hiç de anlatıldığı gibi olmadığı kuşkusunu ortaya koyar. Çoğu zaman iyilikle kötülük yer değiştirmiştir. Tuzak Kitap'daki Gördüğüm, Kördüğüm şiirinde yer alan Kötülüğe ışık tut! Hepimiz için ve her zaman! dizeleri bu durumu tüm açıklığıyla ortaya çıkartır. Böylece, 80 sonrası oluşturulan yeni düzene de gönderme yapılır. Yine aynı şiirde geçen görmenin tek yolu vardır; kötülüğe yakın durmak... kötülüğün rengi koyudur... dizeleriyle, kötü ile iyinin renklerini netleştirir Kantürk. Kötülüğü; sürekliliğin ve yaşamsal olanın nefes aldığı yer olarak ifade eder. Yani, ışığı belirlemeye yarayan karşı gerçek! Yaratım da o karanlıktan beslenir; aydınlık bir çağrı yapma adına. Umut ise, her zaman yeşermeye hazır bir şekilde saklıdır ancak, bunun boş bir düş olduğu gerçeği de derinden kemirir şairi. Çünkü sunulan tüm düşlerin bir tuz'ak ve önceden kurgulanmış olma ihtimalinden söz eder. Özellikle bu çağın referanslarının düşlenmiş bir düş olduğundan dem vurur ve gördüğümüzü sandığımız şeylerin gerçekliği sorgulanır. Peri de yok, masal da. Isır elmayı... özgürlük bu önermesiyle okuyucuyu uyarır. 'Peri Çıkmazı', şairin yayımlanmış şiir kitapları dışında, ilk kez bu toplamda gün ışığına çıkan yeni şiirlerinin de yer aldığı bir çalışma. Kantürk'ün şiirdeki otuz yıllık yolculuğunun bir tezahürü bu kitap. Geçen dönemi, bugünü ve bir şairi anlamanın en iyi yollarından biri toplu şiirlerin bir arada okunması olduğuna göre, parçalamak, sonra o parçaları birleştirip bütüne ulaşmak isteyenler için Karıştır tüm renkleri! Ordayım, sonsuza kadar diyen Turgay Kantürk'ün 'Peri Çıkmazı' çok iyi bir fırsat."} {"url": "https://egoistokur.com/turgut-uyar-sokagi-neden-yo", "text": "İyi yürekli, sakin, kendine ait dünyası olan bir adam. Gözünün içine bakıyorum. Anladığını gösteren ama seni çözdüm havasıyla beni psikyatrist koltuğunda da hissettirmeyen biri. Solcu ama fakir edebiyatı yapmıyor, edebiyat seviyor ama karşımda Hamlet mi var yoksa diye beni endişelendirmiyor. Kibar ama yapay değil. Rakı seviyor ama sigara içmiyor. Ve mutlaka Turgut Uyar okuyor. Gerçi kendimi yalnız hissettiğim, el ele yürüyen çiftlere bakıp içlendiğim zamanlarda Turgut Uyar okumasa da kim olduğunu bilsin, en azından ben okuduğumda yüzünü ekşitmesin yeter dediğim oluyor ama yok adam Turgut Uyar okusun istiyorum. Tanımıyorum ama bir yerlerde yaşadığından eminim. Bayıldım dediğim gökyüzüne beraber bakacağız. Onun koluna girince bir biz varız güzel öbürleri hep çirkin diyeceğim. Ne zaman hayata karşı güvenimi yitirsem ondan güç alıp ben tam kendime göre/ ben tam dünyaya göre dizeleriyle herkese kafa tutacağım. Garsonun gözleri güzel diye lüzumsuz yere iki kere bir şey isteyip de flört etmeyi özlediğimi fark ettiğim anlarda bile Allah bilir ya ne saklayayım yanında ihtiyarlamak istiyorum diye iç geçireceğim. Sen beraber yatacağımız yatakları hazırla/ sen bir onu yap yeter bak göreceksin diyeceğim, yanında bile Uyanınca üşümek gibi onu özleyerek uyanacağım. İnsan hep şiirle masalla vakit geçirince elbette aşk hikayesine de afili bir başlangıç istiyor. Şimdi sanırım burada bir parantez açmalıyım ki ben coşkuyla aşkımdan ve Turgut Uyar'dan söz ederken birileri hayatın gerçekleri dersi vermeye kalkmasın. Çünkü bazıları siz, gece sürdüğünüz ojenin üzerinde sabah kalktığınızda nevresim izi var diye üzüldüğünüzü söyleyince çok seviyorlar dünyadaki acılardan bahsetmeyi. İlla düşündüğünüz gibi değil diye açıklama yapmalısınız sanki. Hayır düşündüğünüz gibi saten geceliğimle Balat'ın çatılarına baka baka parmağımın ucuyla saçlarımın lülesini düzelterek ve sadece Reşad Ekrem ile Turgut Uyar okuyarak geçmiyor günlerim rahat olun. Bir patronum, bir ev sahibim, faturalarım var. Sabahları erken kalkmak hep çok zor. Evet ne diyordum; ben hep bu Bay Doğru ile tanışmak için büyülü anlar hayal ediyordum. Mevsim bahar olsun, vakitlerden akşamüstü, üstümde de uzun uçuşan bir elbise ve tabii ki onu görür görmez tanıdığımı düşüneyim. İşsizdim üstelik patronum tarafından tacize uğramış ve öyle işten çıkarılmıştım. Birkaç gün önce düştüğüm için sol kolumda iki tane çatlak ve bir ödem vardı ve nerede ise o kolumu hiç kullanamıyordum. Majezik, Gaviscon, Voltaren arasında battaniyenin içine girmiş Facebook'ta oyalanıp erkeklere, kendi beceriksizliğime, bir türlü yoluna girmeyen hayata, düştüğümde hepten yaraya dönüşen bacaklarımdaki alerjilere küfrediyordum. Sonra o Akçaburgazlı Yekta'dan birkaç dize yazdı. Alt alta dizeler sıralanırken adamı tanımadığımı hatırladım, altı yedi ortak arkadaş hatırına sağ tarafta çıkıp da eklenen arkadaşlıklardan biriydi. Bir yandan fotoğraflarına bakıyorum; erkekte siyah boğazlı kazak zaten favorimiz ama onun fotoğrafını gördükten sonra hemen bir karar alıyorum; o giyiyorsa başka kimse giymesin artık, bu kadar mı yakışır. Biraz Turgut Uyar şiirlerinden konuştuk, bir iki tane Zeki Müren şarkısı paylaştık. Hep siz-biz diye konuşuyoruz bu arada. Ben henüz salon kadını imajımı bozup Demet Akalın'a bağlamamışım. Bir gün oturalım isterseniz diyor. Memnuniyetle diyorum. O kadar. Kitap, Kadıköy'de bir sahafta çıkıyor. Vapura bindiğimde elbette onun siyah kazaklı fotoğrafını ve rakı içerken ona okuyacağım Turgut Uyar şiirlerini düşünüyorum. Bir gece önce onun için rüyaya yatmışım ve çok güzel şeyler görmüşüm, evet Tanrı da benden yana. Sahafa doğru yürürken Cemal Süreya Sokağı'nın önünden geçiyorum. İçimi bir kıskançlık kaplıyor. Nasıl Cemal Süreya Sokağı olur da Turgut Uyar Sokağı olmaz İstanbul'da diyorum. Kitabı alıp eve geliyorum. Birden aklıma yazın Hande ile Hisar'da kahvaltı yaptıktan sonra Turgut Uyar'ın mezarına gittiğimde kopardığım yapraklar geliyor. Kalp şeklinde yapraklar. Koparırken şairi seven birkaç arkadaşımı bir de zamanı geldiğinde karşılaşacağım Bay Doğru'yu düşünmüştüm. Gün bugündür. Kitabın arasına koyayım. Unuttum tabii. Ben öyle kendi kendime denizi gökyüzünü aşkı istediğim gibi boyayacağımı düşünürüm ve hayat her seferinde haddimi bildirir. Derken adamla görüştük. Bütün dostlarının yanında Theodora gibi rahat olan ben adamın yanında bir Kibritçi Kız'a dönüştüm. Bir türlü kendimi ifade edemediğim saatler arasında bir akşam geçti. Çok heyecanlı olduğum ve aç karnına içtiğim için kustum. Banyonun kapısında iyi misin diye soran bir adam. Tanrı'm hiçbir şiire uygun değil bu olanlar. Bir daha aramayacak. Bir süre çok yoğun olacağını, önünde yapılması gereken bir sürü iş olduğunu anlattığı halde ben adamın beni aramamasını göz kaleminin sol gözümde biraz daha kalın olmasından, yaptığım yemeğin tuzuna, o söz ettiği yazarı daha önce hiç duymamış olmama kadar bir sürü şeye bağladım. Adamın hayatımın erkeği olduğu şeklinde başlattığım hikayem aslında iyi bir insan, en azından dost olarak hayatımda kalsın şekline dönüştü. Adam muhtemelen aynı makalenin çevirisi ile uğraşırken ben kendi kendime evlendim, kitaplarımı onun kitaplarının yanına dizdim. İki tane olan kitaplarımızdan fazla olanları öğrencilere falan verdik. -Hala aramadı- boşandım, çocukları paylaştık. Yasını tuttum, başka birini sevdim, o başka biri ile yolda yürürken onunla yeniden karşılaştık. Karşılaştığımız gün ben artık istediğim gibi kilo vermiştim. Acılar insanı olgunlaştırır derler. İşte ben çürüttüm. Aramadı diye evi temizledim. Silip silip başka renklerde ojeler sürdüm. Saatlerce yürüdüm. Edirnekapı'ya, Turgut Uyar'ın yaşadığı sokaklara gittim. İnatla hayal kurdum, Vaiz Sokak Numara 70'teki ev kiralık olsa mesela dedim, şairin anlattığı iki katlı ahşap evde şimdi biz yaşasak, perdelerimiz basma olsa. Hatta onun Edirnekapı'dan işyerine hangi yoldan daha rahat gidebileceğini hesapladım. Bunu da yaptım. Sonra şiiri abisine okumuş, abisi de bunun vezni bozuk demiş. Vezin nedir bilmiyordum ama abime inanıyordum diyor. İnsanın ne olduğunu bilmese de birilerine inanması güzel şeydir diye düşünüyorum. Tanrı'm bu ne cüret! O an Turgut Uyar Aşiyan'dan kalkıp gelse Abla hakkaten işi vardı, seni seviyor, biliyorsun dese yine içim soğumayacak. Ama adamın yokluğunda günlerimiz -dokuz gün- falcılarla ve astrologlarla geçmiş. Çok güvendiğimiz bir falcı, Sen şu an adamın hayatında sekizinci sırada falansın ama korkma ilk yedi sırada başka bir kadın yok demiş. Astrologumuz ise adamın haritasına bakıp asla yaptırıma ve tahakküme gelemeyeceğini yirmi kere tekrarlamış. Bu arada bizimki aynı Turgut Uyar gibi Aslan burcu. Tanrım, tesadüfler! Konuşuyoruz. Beni mutlaka götürmek istediği meyhaneden bahsediyor, bana getirmeyi düşündüğü kitabın benden olup olmadığını soruyor. Ben de ilk görüştüğümüzde getirdiği kitabı okuyup bitirdiğimi falan söylüyorum. Tanrım, bizim de iki katlı ahşap bir evimiz olsun, perdelerimiz varsın basma olsun. Çalışmak yorulmak da dert değil her gece sevdiğim adamın göğsünde uykularım olsun. Yazdıklarımı herkes okusun, herkes beğensin istiyorum ama sen yine de bana önce biraz özgüven ve sukunet ver ve lütfen İstanbul'da bir sokağın adı Turgut Uyar Sokağı olsun."} {"url": "https://egoistokur.com/turk-mucizesi-cilginca-yetenekli-bir-suru-m-k-perke", "text": "M. Kutlukhan Perker, çizgi aleminin rock star'larından biri. 16 yaşında başladığı profesyonel çizerlik hayatına birçok başarıyı sığdırdı. Türkiye'den ayrılıp çizgi roman dünyasının merkezi sayılan New York'a gitti mesela ve uzunca bir süre orada yaşadı. Orada The New York Times, The Wall Street Journal ve The New Yorker gibi yayın organları için çizdi, Cairo, Air, Insomnia Cafe gibi çizgi romanları yarattı, hatta çizgi romanın mühim isimlerine verilen Eisner Ödülü'ne aday oldu. Şimdi birkaç yıldır yeniden Türkiye'de. Üstelik bugüne kadarki en parlak, en cüretkar işiyle karşımızda... Açıkçası çizgi alemimizde denenmemiş, dolayısıyla tarihe geçecek bir olayla karşı karşıyayız. Türk Mucizesi, tamamını M. K. Perker'in yazıp resimlediği ve üç ayda bir yayınlanacak 52 sayfalık bir öykü dergisi. İçinde Anadolu rock gitaristi Timur Abi, Hulki, Hikaye Anlatma Sanatı, Altan: NASA'nın gece vardiyasında bir Üsküdarlı, Fuat Borman nerede?, Karda yürümek zordur, elinde çiçekle yürümek daha zor, Uzman konuk: Doçent Dr. Fatih Tekdal, Ofiste kahve içme alışkanlıklarından karakter tahlili, Suadiye plajında bir cumartesi, Edebiyat öğretmeni Faruk Bey'le matematik öğretmeni Funda Hanım'ın imkansız aşkı, Kamu spotu, 10 kere maşallah, Profesyonel, Utangaç balıklar için buzlu camdan akvaryum gibi öyküler var. Şahsi favorilerim Karda yürümek zordur, elinde çiçekle yürümek daha zor, Suadiye plajında bir cumartesi, Profesyonel ve bilhassa Utangaç balıklar için buzlu camdan akvaryum adlı öyküler oldu. Arkalı önlü bir bütün oluşturan kapak çizimine gelince; en küçük ayrıntısına kadar o kadar canlı ve güzel ki görür görmez aşık olabilirsiniz. Bizde genellikle çizgi romancılar hikayeyi de yazarlar. Batıda bu şart değildir, biri hikayeyi yazar, biri çizer. Çizerin sinematik anlatım konusunda ustalık geliştirmiş olması gerek. Nerede durması, nerede hızlanması, hangi duyguyu vurgulaması gerektiğini içgüdüsel olarak kestirebilmeli. Çizgi roman yazarının ise hikaye anlatma kabiliyeti olmalı. Bazı insanların mutlaka topluluk içinde anlatacak güzel hikayeleri vardır. Anılarını, gözlemlerini bile eğlenceli bir şekilde aktarırlar. Onlar, farkında olmasalar da, aslında iyi birer hikaye anlatıcısıdır. Bir de çizgi romancı olmak istiyorsan gözünü her daim açık tutacaksın! Mesela ben, Neden böyle şeyler hep seni buluyor lafını çok duyarım. Halbuki enteresan şeyler zaten her an her yerde. Bütün mesele görebilmek. En son Foça'ya giderken tarlada çalışan bir adam görmüştüm, kafasına mendilini çok acayip bir şekilde bağlamış, kan ter içinde çalışıyordu. Biliyorum ki o adam ve mendili bir gün benim çizgi romanlarımdan birine girecek. İyi hikaye anlatıcılarının çok önemli bir sırrı vardır: Onlar yalnızca anlatmayı değil, dinlemeyi de çok severler. Ben severim. Çok ilgimi çeken şeyleri hemen bir kenara not ederim, üşenmem."} {"url": "https://egoistokur.com/turk-yayinciliginda-seks-ve-diger-derin-mevzula", "text": "Cinsellik ve seks bizde daima kapalı kapılar arkasında kalan, dile getirilmesi bile neredeyse ayıplanan bahislerdir. Hatta denilebilir ki, bu toprakların en netameli saydığı konu daima cinsellik olmuştur. Öte yandan kahraman Türk yayıncıları satış potansiyeli fevkalade yüksek olan bu konuya o kadar da bigane kalamazlardı, kalmamışlar. Cumhuriyet kurulduğundan beri İstanbul matbaalarında neler basılmış neler. Kah tamamen bir kişisel gelişim başlığı olarak, kah inceden bir edebi kisveyle süslenerek, kimi zaman da tamamen sağlık ve tıp yayınına dönüşerek... Bugün kitapçı raflarında görmeyi hayal bile edemeyeceğimiz nice kapaklar, başlıklar, konular geçmiş okurun önünden. Bu ay Bizi Hatırlayınızda sıra onlarda. Türk yayıncılarının ateşten bile sıcak bir mevzuyla imtihanını hatırlıyoruz. Eğlenmek vesaitinden mahrum kalan Anadolu halkı arasında çirkin eğlenme tarzları vardır. Bunlardan biri ve belki en çirkini oturak alemidir. Kadın oynatmanın çirkin bir şekli olan oturak alemini bizzat gören bir arkadaşımız müşahedelerini aşağıda naklediyor. Ağustos 1928 tarihli Resimli Ay dergisinin kapağı da mevsim gereği elde dürbünle tekne gezintisine çıkmış Avrupai bir kadın imgesine ayrılmış. Harf inkılabının eli kulağında, sayfa numaraları artık Latin rakamlarıyla veriliyor. Sayfa 21'e geldiğimizde karşımıza çıkan konunun başlığı, fotoğraf seçimini açıklar nitelikte: Avrupa'da Yazı Nasıl Geçiriyorlar? Tabii ki sahillerde eğlenerek! 1937 baskısı Erkeklerde İzdivaç ve Zifaf. Üstad Daniş Remzi Korok (en meşhur eseri Ölü Ciğeri Yiyen Adam, 1944) can alıcı bilgiler veriyor bize. Kendi deneyimlerinden de yola çıkıyor zahir. Kız babalarına diyor ki, kızlarınızı tecrübesiz genç delikanlılara vermeyin. Onların kıymetini bilmezler. Şu paragrafı kişisel çıkarlarım için kullanmışlığım dahi vardır: Bir sürü çapkınlıktan sonra izdivaç eden her erkek, her şeyden gam almış ve yorulmuş olduğundan büyük bir susayışla içine gireceği aile ocağının kadir ve kıymetini bilir... Katılmamak mümkün değil! 1940: İzdivaçta Aşk, Cinsiyet Müşküllerinin Hal Çaresini Gösterir Bir Eser, ki bu eser İzdivaçta devamlı aşk arayan genç zevç ve zevcelere ithaf edilmiştir. Muhtemelen Nasuhi Baydar çevirisi. Gerçekten İngiliz bir fen profesörü tarafından yazılmış bir yardımcı kitap mahiyetindedir. Yine 1940 tarihli bir ansiklopedi fasikülü: Tenasül Hayatımız. Yani seks hayatımız. Yayıncı Türkiye Yayınevi'nin sahibi olan Tahsin Demiray 1961'de milletvekili seçilecek. Tamamen bilimsel bir yaklaşımla hazırlanmış, çok sayıda çizim, tablo, şema barındıran Almanca'dan çeviri hakiki bir ansiklopedi. Ama satışlar o kadar iyi gidiyor ki, ilk fasikül bayide tükenince aynı hafta ikinci baskıyı yapıyorlar. İlim Bakımından Şehvet Dr. Cavit Göncer imzalı bilimsel bir çalışma. Hiçbir görselliği olmamasına rağmen müthiş tutuluyor. Basıldığı yıl olan 1945'ten beri bir kült kitap statüsünde. Ölülerin tenasül azasını seçen marazi şehvet gibi konuları bütün açıklığıyla anlatması bunda rol oynamış olabilir. 1955 Seksoloji Yıllığının yayıncıları tanıdık isimler: Nihat-Orhan Karaveli kardeşler. İçinde Balzac'dan Sait Maden'e, Tarık Buğra'dan Nihal Yeğinobalı'ya sayısız aşina imza var. Madam Bovary ve Anna Karenin romanlarının özeti, resimli romanlar, hikayeler, güzel sözler, şiirler, fıkralar ve çizimli tablolar var içinde. Kısacası tam bir seksoloji şenliği bu yıllık! Cinsi Hayat 1959 baskısı. Bekarlar, evliler, doktorlar, mürebbiler için en mühim cinsel sorulara yanıt arıyor içinde. Örneğin istimna zararlı mıdır, ya da cinsi iktidar nasıl uzatılabilir? Kapağa yazılan konu başlıklarının magazinel çağrışımlarına rağmen, kitap özünde bir doktor tarafından kaleme alınmış tıbbi çalışmadır. Cinsel Sapıklıklar 1966 basımı. Kapak tasarımı insanı hipnotize edecek denli derin ve çağrışımlara açık. Yazar Dr. Benjamin Morce dönemin normal/sapkın anlayışını yansıtan bir yaklaşım sergiliyor. Dolayısıyla homoseksüellik, örneğin kan emicilik ya da nekrofili ile birlikte giriyor sapıklıklar listesine. Ve bir dönemin tartışmasız en bilinen başlığı. Herkesin duyduğu ama çok az insanın gerçekten okuma bahtiyarlığına ulaştığı kült eser: Fırıncının Kızı. Böyle bir kitap yok aslında. Soldaki ilk baskı 1971 tarihli ve Kazanova'nın Maceraları adlı bir erotik kurgunun hafif uyarlanmış hali. Türkçe'ye geçerken aradan gereksiz bölümler atılmış ve sadece aksiyon sahneleri muhafaza edilmiş. Meraklısı için not: Metinde bir fırın ve fırıncı kız var ama, o kız fırıncının kızı değil yeğeni. Sağdaki 1978 baskısı ise Lükres Borjiya'nın Floransa saraylarında kırdığı cevizleri anlatıyor. Muhtemelen bir tarih kitabından apartma olduğu için aksiyon dozu son derece düşük. İçinde fırın da yok fırıncı da. Buna karşılık yarı çıplak kadın fotoğraflarına ayrılmış olan son forma heyecanlı okura fantastik bir bonus olarak eklenmiş. 1972 tarihli bu kıymetli eserin adı konusunda emin olmak pek mümkün değil. Çünkü kapakta Günah Kampı yazıyor. İçeride olay birden İhtiras Kasırgası halini alıyor. Neyse ki metni biraz inceleyince Luis-Charles Royer'in Love Camp adlı eserinden çevirme olduğu anlaşılıyor. Romina'nın maceralarını merak edenlere tavsiye olunur. Türk sinemasının yaşayan belleği Agah Özgüç de konumuzun kapsamına giren çok sayıda incelemeye imza atmış bir isim. 1983 baskısı bu küçük derleme Türk Sinemasında Seks başlığını taşıyor. Ana metin samimi bir çabayla erken dönemden 80'lere dek geçilen yolları, seçilen tarzları tatlı tatlı anlatıyor. Ama üstad asıl bitirici darbeyi resim altlarında vurmayı tercih etmiş. Tıpkı 54. sayfadaki fotoğrafın altına düşülen notta olduğu gibi: Aşırı yuvarlaklıkları olan, Anadolu'ya dönük bir cinsellik: Oya Aydoğan. Bu sınıflandırmaya elbette ki şapka çıkarıyoruz. 80'lerin ortasından itibaren ülkede bir doğu rüzgarı esmeye başlıyor. 1984 baskısı Ying Yang, Çin'de Sevişme konuyu her yönüyle ele alan tüketici bir eser. Yeşim köşke saldırı ya da Yeşil kameriyelerin bayanları gibi bölüm başlıkları hayal gücüne sesleniyor. Cinsel tadı arttırıcı araçlar, birleşmenin uzatılması gibi can alıcı konularda çekik gözlü kardeşlerimizin sergilediği yaratıcılık ise imrenilmeyecek gibi değildir. Hint Aşk Sanatı Kama Sutra çıkar çıkmaz liste başına yerleşmiş, haftalarca da oradan inmemişti. Limbo Yayınları adını 1991'de bu kitapla duymuştuk. Kalitesiz baskısı, derhal dağılan özensiz cildi bir yana, o günlerde bu kitabın anılmadığı sohbet yok gibi bir şeydi. Bilmeyenin zır cahil sayıldığı, okumayacak olsanız dahi en azından aradaki birinci hamur formaya basılan tarihi resimleri incelemek için göz atmanız gereken bir eserdi Kama Sutra. Ve koleksiyonun son parçası: 1995 basımı Taocu Seks, erkek ve kadınlar için cinsel gücü artırmanın yolları. Çok değil, sadece 19 yıl önce bir haftalık dergin promosyon olarak okurlarına dağıtmıştı bu küçük kitapçığı. Nereden nereye."} {"url": "https://egoistokur.com/turkceingilizcekurtceermenice-bir-edebiyat-dergisi-monogra", "text": "Bir grup akademisyen adayı tarafından hazırlanan Monograf, edebiyata dair meselelerin eleştirel bilgi ve fikir düzleminde tartışılacağı yeni bir alan oluşturmayı hedefliyor. Edebiyatın, sosyal bilimlerle kurduğu doğal ilişki gereği disiplinlerarası yöntemlerle de okunabileceğini öngören bir yayın anlayışına sahip olan Monograf, akademiyle bağı olan veya olmayan herkesin araştırmalarına açık, içeriğini bilimselliğin ve çeşitliliğin belirlediği bir dergi olarak tasarlandı. Hakemli, uluslararası ve ücretsiz bir e-dergi olarak yayımlanacak olan Monograf okurla yılda iki kere olmak üzere altı ayda bir buluşacak. Derginin internet adresinde Türkçe ve İngilizceye ek olarak Ermenice ve Kürtçe dil seçenekleri de mevcut. Genel yayın yönetmenliğini Melek Aydoğan'ın yaptığı derginin yayın kurulu Ercan Akyol, Aysu Akcan A., Hazel Melek Akdik, Özge Ata, Betül Havva Yılmaz'dan oluşuyor. Son olarak... Monograf Journal'ı linkleri takip ederek takip edebilirsiniz. Bir grup akademisyen adayı tarafından hazırlanan Monograf, edebiyata dair meselelerin eleştirel bilgi ve fikir düzleminde tartışılacağı yeni bir alan oluşturmayı hedefliyor. Edebiyatın, sosyal bilimlerle kurduğu doğal ilişki gereği disiplinlerarası yöntemlerle de okunabileceğini öngören bir yayın anlayışına sahip olan Monograf, akademiyle bağı olan veya olmayan herkesin araştırmalarına açık, içeriğini bilimselliğin ve çeşitliliğin belirlediği bir dergi olarak tasarlandı. Hakemli, uluslararası ve ücretsiz bir e-dergi olarak yayımlanacak olan Monograf okurla yılda iki kere olmak üzere altı ayda bir buluşacak. Derginin internet adresinde Türkçe ve İngilizceye ek olarak Ermenice ve Kürtçe dil seçenekleri de mevcut. Monograf'a görüş ve önerileriyle katkıda bulunan danışma kurulu, edebiyat, tarih ve sosyoloji gibi alanlardaki çalışmalarıyla tanınan akademisyenlerden oluşuyor: Nazan Aksoy, Murat Belge, Besim F. Dellaloğlu, Rita Felski, Sibel Irzık, Selim Sırrı Kuru, Mahmut Mutman, Oktay Özel, Jale Parla ve Nuran Tezcan. Yazarı, okuru, eleştirmeni bir araya getirip, kimlik ve konum ayrımı gözetmeyen bir mecra yaratmayı hedefliyoruz. Susturulan ve bastırılan yaklaşımları, söylemleri, imkanları dile getirmeyi sorumluluk olarak görüp; siyasal, toplumsal ve kültürel tutumlara bağlanmayı değil eleştirinin yüzeyselleştiği yerde bütün yönelimleri sorgulamayı tercih ediyoruz. Monograf, ilk sayısında Edebiyat ve İktidar konusunu odağına taşıdı. Odak konusunda iktidar olgusunu siyasal erkle sınırlamaksızın, tarihsel ve kültürel dinamikler doğrultusunda sorular soran çalışmalara yer verdi. Bu bölüm, Shakespeare özelinde İngiliz edebiyatı, klasik Osmanlı edebiyatı ve yakın dönem edebiyatları gibi farklı alanlara yönelik bilimsel incelemeleri kapsıyor. Edebiyat ve İktidar'ın ilk makalesi Anthony P. Pennino'nun yazdığı The Reconstructed Bard: Chartism and Shakespeare. Pennino, çalışmasında İngiltere'de sanayileşme döneminde kentli işçi sınıfını örgütleyen Çartist hareketin Shakespeare yazınını yeniden tanımlama biçimini değerlendiriyor ve ozanın yeniden üretilmesi olarak kavramsallaştırdığı bu sürecin, Shakespeare'in işçi sınıfını destekleyen bir kimliğe bürünmesinde nasıl etkili olduğunu kültürel pratiklere dayandırarak açıklıyor. İkinci olarak Siyasi ve Edebi İktidara Tanıklık Edebiyatı ile Direnmek: O Hep Aklımda adlı makalesiyle Hülya Göğercin Toker, 12 Eylül döneminin edebi üretimine tanıklık edebiyatı perspektifinden bir okuma önerisi sunuyor. Toker, makalesinde 12 Eylül 1980 darbesinin getirdiklerini anlatan bir edebiyatın yaratılamadığı yönündeki yaygın kanıya karşılık son yıllarda bu döneme ilişkin çok sayıda roman ve anı türünde eserler yayınlandığına dikkat çekiyor. Bu eserler arasından 12 Eylül'e dair bir tanıklık anlatısı niteliğindeki Pamuk Yıldız'ın O Hep Aklımda adlı kitabını inceleyen Toker'e göre, tanık-yazar aracılığıyla kültürel belleğin metne aktarımı hem siyasi hem de edebi iktidara karşı bir direniş biçimi olarak tezahür ediyor. Odak konusunun üçüncü makalesi olan Secular Trauma and Religious Myth: The Case of Said Nursi Bediuzzaman's Risale-i Nur başlıklı çalışmasında Emel Taştekin, kültürel travmanın oluşumunda mitleştirme sürecini örnekleyen bir metin olarak Risale-i Nur'u inceliyor. Taştekin, incelemesinde Batılılaşma hareketiyle kesintiye uğrayan İslami geçmişin kültürel travma olarak algılanmasında genelde apolitik bir metin olduğu düşünülen Risale-i Nur'un aslında kolektif bir kimliğin kuruluş metni olarak yorumlanabileceğini ortaya koyuyor. Son olarak Naim Atabağsoy, Klasik Dönem Osmanlı Şiirinde Patronaj ve Şairin Üretim Süreci İlişkisine Bir Bakış başlığını taşıyan makalesinde patronaj sisteminin Divan şiirinin üretim sürecindeki hakimiyet alanını sorguluyor. Makale, şairin ürettiği şiirin değer görmesinde padişah kadar saray çevresinin zevk ve eğilimlerinin de etkili olduğuna değinmesi bakımından önemli ayrıntılar içermekte. Ayrıca Divan şiirinin sistematiği ile onu değerlendiren çevrenin, şairin bireysel yeteneğini göstermesinde ne ölçüde belirleyici olduğunu tartışıyor. Monograf'ın, odak bölümünde makalelere ek olarak bir de söyleşi bulunuyor. Melek Aydoğan'ın, geçtiğimiz günlerde Koç Üniversitesi Yayınları tarafından Türkçeye çevrilen Geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyet Dönemlerinde Okumayı Öğrenmek kitabının yazarı Benjamin C. Fortna ile gerçekleştirdiği söyleşide, okuma pratiğinin küresel/yerel, aile/devlet gibi ikilikler üzerinden, doğrudan devlet kontrolünde olmayan ders kitabı, dergi ve anı gibi materyaller kullanılarak nasıl okunabileceği ve Osmanlı'dan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçişin, okumanın tarihi perspektifinden nasıl değerlendirilebileceği konuşuluyor. Monograf, bir sayıda bütün ayrıntılarıyla ortaya konulamayacak kadar derin ve kritik bir konu olan Edebiyat ve İktidar üzerine önümüzdeki sayılarda da makale kabul edecek. Dergi ayrıca odak konusunun dışındaki makaleler için Pasaj başlıklı ayrı bir bölüme yer ayırdı. Bu sayının Pasaj'ında Emrah Pelvanoğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü'ne modernist edebiyatın anlatı stratejileri üzerinden bir yaklaşım getiriyor. Janus'un Gör Dediği: Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nde, Öznellik, Tarihsellik ve İroni başlıklı makale, romanı, gerçekliğin farklı düzlemlerde sorgulandığı modernist bir anlatı olarak ironi ekseninde yorumluyor. Monograf'ın her sayısında Monograf Buluşmaları üst başlığıyla düzenlenen açık oturumlara yer veriliyor. Monograf Buluşmaları'nın ilki Yalçın Armağan moderatörlüğünde, Türk edebiyatı alanındaki çalışmalarından tanıdığımız Nüket Esen, Erol Köroğlu, Deniz Aktan Küçük ve Erkan Irmak'ın katılımıyla gerçekleşti. Akademik Eleştiri Alanında Aklın Kötümserliği, İradenin İyimserliği başlıklı oturumda konuşmacılar, Türkiye'de edebiyat alanında üretilen bilgi ve eleştirinin mahiyetini tartıştı, akademi içinde ve dışında kabul gören eğilim ve anlayışların edebi eleştirinin inşasında üstlendikleri rollere değindi. Bir seri olarak sürecek Türkiye'de Akademi Konuşmaları'nın ilkinde ise Özge Ata ODTÜ Tarih Bölümü öğretim üyesi Ferdan Ergut'la söyleşti. Gerçek üniversiteyi iktidar fikrini boşa çıkaran bir mekan olarak tarif eden Ergut, üniversitelerin sermayenin mantığına göre işleyen yapısına karşılık bir yandan da bu ortamın nasıl özgürlükçü bir mücadele alanına dönüştüğüne dair fikir ve izlenimlerini paylaştı. Derginin bir sonraki odağı Edebiyatta Görsellik Temsilleri. Monograf, edebiyat ve görsellik ilişkisine ayırdığı ikinci sayısı için özgür ve özgün fikirlere dayalı Türkçe veya İngilizce metinleri en geç 1 Mayıs 2014 tarihine kadar info@monografjournal. com adresine bekliyor."} {"url": "https://egoistokur.com/tutkulu-bir-okurundan-stephen-kingin-yayincisina-mektu", "text": "İsmail Yaprak'ı Serbestiyet ve Sinematopya'daki yazılarından tanıyor olabilirsiniz. Ara sıra Egoist Okur'a da yazıyor. Kendisi tutkulu bir Stephen King hayranı aynı zamanda. Arkadaş olmamızın sebeplerinden biri bu. Ve Türkiye'deki yayıncılarının Stephen King'e büyük haksızlık ettiğini, onu yanlış yayınladıklarını düşünüyor. Haklı. Orası burası kesilip kuşa döndürülmüş berbat çeviriler, kimi zaman çok saçma tasarlanmış kapaklar, dizgi hataları, bölünüp başka isimlerle ayrı ayrı basılan kitaplar, değiştirilen isimler, bir yazarın seçtiği mahlasın önemsiz olduğunu düşünme yüzeyselliği ve daha neler neler... Bu yazısında, daha doğrusu mektubunda Türkiye'deki yayıncılarının Stephen King'e ettiği haksızlıkları yazmış İsmail. Ben de bir Stephen King hayranı olduğum için mektubuna yer vermemezlik yapamazdım. Lütfen okuyun ve konuya dair fikirlerinizi yazın. Not: İsmail Altın Kitaplar'a bu konu hakkında mail atmış ama dönüş yapmamışlar. Bu yazı umarım ilgili kişilere ulaşır. Birçoğumuz Stephen King'i çocukluğunda ve ilk gençlik yılında keşfetmiştir. Benim King'le tanışmam da aynen böyle oldu. O zamanlar ortaokula giden, okuma meraklısı bir çocuk olduğum için aldığım kitapları sadece okumakla kalmaz, incelemeye de bayılırdım. Sayfanın kalitesi, puntoları, kapağı... Derken hayatımıza İngilizce girmeye başladıkça okuduğumuz kitapların birer çeviri olduğunu fark ettik! King'in Türkiye'deki macerasında beni en çok şaşırtan şeyi King okurlarının tahmin edeceği aşikar: Türkiye'de King'in ilk romanı Gözün orijinal adı meğer Carrieymiş! O çocuk kafasıyla kitabın adının neden böyle çevrildiğini anlayamayıp nasıl da sinirlendiğimi tahmin edebilirsiniz. Four Past Midnight isimli dört adet öyküden oluşan toplama kitap bizde -nedense- Gece Yarısını 2 ve 4 Geçe şeklinde iki ayrı kitap olarak basıldı. Yine dört ayrı öyküden oluşan toplama kitabı Different Seasons, bizde Kuşku Mevsimi olarak, ancak içinden -nedense- bir adet öykü eksik olarak basıldı. Bu eksik olan öykü ise başka bir King öyküsü olan Rage/Öfke ile bir arada yayınlandı. King'in yedi ciltlik devasa magnum opus'u Dark Tower/Kara Kule ise o zamanlar Amerika'da henüz dört cilt halindeydi, fakat -yine nedense- bizde Kara Kulenin üçüncü cildi Waste Lands iki kitap olarak ayrı ayrı basıldı. Ama King'in Türkiye'deki en büyük talihsizliği öykü kitaplarında karşımıza çıktı. Bir başka öykü kitabı Nightmares and Dreamscapes, Rüyalar ve Karabasanlar olarak basıldı. Orijinalindeki 24 öyküden bizde sadece kaç tanesi çevrilmişti biliyor musunuz? Sadece 8! Bizde Bachman adıyla basılmış herhangi bir King romanı yok. Ayrıca söz konusu romanların bizdeki baskılarının içinde bunların King değil Bachman adıyla basıldığına dair bir not da yok. Zaten her şey karmakarışık... Azrail Koşuyor isimli kitabın içinde Uzun Yürüyüş de yer alıyor örneğin. It/Oyu 1000 küsur sayfalık çeviriyle orijinal metne sadık kalarak tekrar bastılar. Çok iyi bir gelişme! Four Past Midnightı Gece Yarısını 4 Geçe olarak, orijinaline sadık kalarak tek bir kitapta topladılar. Kara Kulenin iki ayrı kitap olarak basılan üçüncü cildini de tek bir kitap haline getirdiler. Benzer bir özeni İnkılap Kitabevi de gösterdi ve sadece 8 öyküsünü bastığı Rüyalar ve Karabasanlar adlı kitabın kalan öykülerini de bastı, fakat bunları bir kitapta toplamaktansa en sevmediğim şeyi yapıp öyküleri üç kitaba yaydı. Gelelim asıl meseleye... Tüm bu anlattıklarım orijinali uzun olan romanların ayrı ayrı basılarak kısaltılmasıyla ilgili bir nevi. Yani, sonuçta dil bilmeyen okur bir şey kaybetmiyor, ayrı ayrı kitaplarda da olsa, karmakarışık da basılsa nihayetinde eserleri okumuş oluyor. Fakat özellikle hala King'in iki öykü kitabının bu saatten sonra neden tüm öyküleriyle çevrilmediği gerçekten bir muamma. Altın Kitaplar keşke bu yazıyı ve ricayı dikkate alsa ve iki öykü kitabındaki kalan öyküleri de çevirtse ve bu kitapları yeniden bassa. Sisten çevrilmemiş 13, Hayaletin Garip Huylarından çevrilmemiş 9 öykü bulunuyor. Ne diyeyim, yazının girişinde söylediklerimden de bellidir sanırım, İsmail'e ve size kesinlikle katılıyorum. Mahşer konusunda masumlar çünkü orada da iki türlü mahşer var. İlkinde King çok uzun diye 400 sayfalik bir bölümü dışarıda bırakmayı uygun görmüş. Kitabın uzun versiyonunu yayıncıya daha sonra vermiş ve bu sefer 'uncut' şeklinde yeniden basiyorlar. Hikayesi bu. Tam metin basımlarında Altın Kitaplar'ın bir suçu yok.. Amerika'da da sansürlenmiş bir şekilde basıldı kitaplar.. Bu benimde çok sinirimi bozan birşeydi. Birkaç kitabını okumuştum ama KARA KULE serisinin ilk kitabının rezalet çevirisinden sonra bir daha cesaret edip alamadım Stephen King romanı. Umarım vardır, yoksa ingilizce roman okumayabilecek seviyeye gelmeme daha 2 sene kadar var ve kesinlikle bu berbat çevirileri almak istemiyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/tutundugun-anlamlar-ugruna-neyini-verirdi", "text": "Sesini bir ton daha yükseltip Birkaç yıl sonra hepiniz ölecek, unutulacak ve hiçbir şey olacaksınız; onun için, kendinizi buna bir an önce alıştırmaya bakın! dedi. İşte o an, Pierre Anthon'u o erik ağacından bir an önce indirmemiz gerektiğini anladık. Hayatlarımız niçin sonu gelmez bir anlam arayışı üzerine kurulu? Yaptığımız işleri, verdiğimiz kararları, sürdürdüğümüz ilişkileri sürekli bir anlam terazisinde tartmamız neden? Anlam gerçekten o kadar önemli, adının yansıttığı kadar anlamlı bir şey mi? Yoksa toplumca kafayı anlamla bozduk da, bu takıntımızın farkında mı değiliz? Öyle ya da böyle, Danimarkalı bir grup genç, anlam denen şeyi feda etmemeye kararlı! İzin vermeyecekleri bir şey varsa, o da her şeyin hiçbir şey, birilerinin de hiç kimse olduğunun kendilerine dayatılması! Romanın hem basılı, hem e-kitap, hem de bugün hayal dahi edemeyeceğimiz birtakım yeni medya formlarında var olmaya devam edeceğini düşünüyorum. Bence interaktif romanlar daha çok bilgisayar oyunlarına benzer -bizim bildiğimiz tanımıyla romandan daha farklı bir şey. Okur, karakterler için kendi yolunu seçebildiği an, roman artık romancının biricik ruhunu aktaramaz ve tamamen başka bir şeye dönüşür. Kendi çerçevesinde düşünüldüğünde bazı kişilerin interaktif romanlar talep etmesi bir sorun değil. Ancak bu, romanın yerini alacak bir şey de değil. İnsanların öykülere ihtiyacı vardır ve içinde yaşadığımız dünyayı daha iyi kavramak için de kurgu öykülere ihtiyaç duyarız. Başlangıcından bu yana romanlar, yazarla okur arasında içgörü değişimimin ve paylaşımının gerçekleştiği yakınlaşma alanları olmuşlardır. Kanımca bugünün yüksek hızlı teknolojik dünyasında, böyle sessiz bir samimiyet ilişkisine olan ihtiyaç artarak devam edecek. Özellikle de, bugünün hızlı iletişim araçlarıyla karşılaştırıldığında bir dezavantaj gibi görülen romanın yavaşlığı, uzun vadede romanın en büyük gücüne dönüşecek. İnsanlar yavaşlamaya ihtiyaç duyarlar. Yaşamı hazmetmek zaman alır ve roman bunu yapmamıza yardımcı olur. En başta bu beni şok etti ve Ağaçtaki'nin neden yasaklandığını bir türlü anlayamadım. İçeriğinde seks yoktu, küfürlü konuşma yoktu. Bilgisayar oyunlarına, vampir edebiyatına ya da suç romanlarına kıyasla çok çok az bir dozda şiddet içeriyordu. Bazı yetişkinleri kitabın yasaklanmasını isteyecek kadar rahatsız eden şeyin, toplumun normalde sorgusuz sualsiz kabul ettiklerinin sorgulanması korkusu olduğunu anlamam oldukça uzun zaman aldı. Ne yazık ki, bir kitabın yalnızca sorduğu sorular nedeniyle yasaklanabilmesi, Avrupa düşünce yapısının bugünkü durumuyla ilgili oldukça fazla şey söylüyor. Sansüre inanmam, ancak sorumluluğa inanırım. Ve yazarlar olarak, başka insanların önüne koyduklarımıza ilişkin sorumluluğumuz vardır. Edebiyat yoluyla, daha derinlikli ve evrensel bir insanlık gerçeğini aradığınız sürece, bunun okurlar için tehlikeli olacağına inanmam. Velev ki iktidardakiler için öyle olabilir! Kitabımın hiçbir zaman yasaklanmamış olmasını dilerdim. Kitap aleyhindeki sert tepkiler beni çok uzun süre üzdü ve rahatsız etti. Gazetelerde, gençlerin bu kitabı okurlarsa intihar edebileceklerine dair makaleler yayımlandı! Bununla nasıl başedebileceğime dair hiçbir fikrim yoktu. Çalışma masamın altına kıvrılıp orada kalmalıymışım gibi hissettim. Ağaçtaki'ni kimseyi kışkırtmak için değil, kahramanım Pierre Anton ve sınıf arkadaşlarının, hayatın anlamına dair soruları olduğu için, hatta benim kendi sorularım olduğu için yazdım. Ve benim için bu, yazılması çok doğal bir öyküydü. Bu yüzden de şiddetli tepkiler beni gerçekten şaşırttı insanların neden bu denli düşmanca tepki verdiklerini anlayamadım. İnsanlar var olduğu sürece yaşamla ilgili varoluşcu sorular da olagelmiştir. Bu soruları ben icat etmedim, kendimce ortaya koydum, o kadar. Bunun bu denli hiddet yaratabilmiş olması, bunun için dövülme biçimim, gerçekten beni bir süreliğine dağıttı. Öylesine duygusallaşmıştım ki, sanki bu kitap benim değilmiş gibiydi, kitapla ilgili konuşamıyordum bile. Belki de bu yüzden, son yıllarda kitabım yalnızca kabul görmekle kalmayıp dünyanın dört bir yanında her yaştan okurdan takdir ve övgü aldığı için büyük mutluluk duyuyorum. Birisi bana gelip ya da yazıp, kitabımın ona özel bir biçimde dokunduğunu söylediğinde hala çok mutlu ve müteşekkir hissediyorum. Edebiyatın doğası gereği politik olduğunu düşünüyorum. Doğayla ilgili en apolitik şiir bile, yaşama dair bir algı ve duygu ifade eder, değerlerin önceliklendirmesinin bir yoludur, dolayısıyla politik bir ifadedir. Edebiyat, insanların kendilerine ve dünyaya bakışlarını değiştirebildiğinden, doğallıkla politikayı da doğrudan etkileyebilir. Ancak, edebiyat en önde olmalıdır. Mesela karakterler ve mekanlar için yapılan seçimlerin, yazarın politik görüşüne veya moral değerlerine ters düşse de, içgüdüsel doğruluğu olmalıdır. Has edebiyat ürünü bir romanın da politik etkileri olabilir, ama bu, yazarın dileklerinin ve hedeflerinin ötesinde bir şeydir. Yalnızca makalelerde, yazarın edebi niteliği kaybetmeksizin doğrudan politik olabileceğine inanıyorum. Edebiyat bence daha derinlikli bir gerçeği aramanın ve anlatmanın bir yoludur. Ve eğer yazar, edebiyatının anlattığı gerçeğe müdahale etmeye çalışırsa, bu edebiyat olmaktan çıkıp salt politik ya da pedagojik bir projeye dönüşür... Ve okur bunu hemen hisseder."} {"url": "https://egoistokur.com/tuyler-urperten-bir-gece-yarisi-korku-miza", "text": "Tüyler Ürperten Bir Gece Yarısı, Edgar ve Allan Poe'nun Gizemli Serüvenleri serisinin devam kitabı. Büyük-büyük-büyük amcaları Edgar Allan Poe'ya çok benzeyen ve tıpkı onun gibi korku hikayelerine bayılan ikizlerin ilk macerasını okuduysanız, bunu da seveceksiniz. birbirlerinin zihninde dolaşabilen ve bu sayede her seferinde beladan sıyrılan ikizler, onları çılgın bir deneyde kullanmak isteyen baş düşmanları Profesör Perry'i zekice bir planla alt ettikten sonra ülke çapında ünlü olmuşlardır. Büyük-büyük-büyük amcaları Edgar Allan Poe'nun hayatı üzerine çekilecek filmde rol almak üzere New Orleans'a doğru yola çıkarlar. Ancak hayatları tehlikededir, çünkü peşlerinde yine kötü niyetli birileri vardır."} {"url": "https://egoistokur.com/twitterda-takip-edilmek-yahut-edilmemek-iste-butun-mesel", "text": "Takip edilmek yahut edilmemek: İşte bütün mesele bu! Takip edilmek yahut edilmemek: İşte bütün mesele bu! Virginia Woolf,1915'den 1941'e, yani 33 yaşından intiharından dört gün öncesine kadar aralıksız bir biçimde günlük tutmuştu. 26 ciltlik günlükleri dünyaya dair kayıtlarının bir özeti, duygu ve düşünce dünyasının en özel, en gizli anlarının ifadesiydi. Başka anlamları da vardı; onları bir nevi yazınsal egzersiz, roman provası niyetine de tutuyordu Woolf. En önemlisi de, içindeki derin huzursuzlukla mücadele etmek, egosunu törpülemek ve ruhunu teskin etmek için yararlandığı terapötik bir yöntemdi. İşin aslı psikoanalizde de günlük tutmanın iyileştirici etkileri biliniyor. Öte yandan günlükler, bir açıdan edebiyatın paparazzi'liğe en yakın olduğu yer. Tek fark şu: Yazar başkalarını değil kendisini gözetliyor en çok; kendi hayatından enstantaneler paylaşıyor, kendi sırlarını ifşa ediyor. Günlük tutmak, biraz da itiraf etmek, günah çıkarmak demek... Yoksa sıkıcı bir gündelik olaylar silsilesini kim, niçin okusun! Ama yok, bu son cümleyi geri alıyorum. Zira Twitter ve Facebook'ta artık birçok başka ünlü gibi yazarların da gündelik hayatından ayrıntıları, daha teknik bir ifadeyle onların mikro-günlüklerini sıkılmadan okuyoruz. Sıkılmak ne kelime, bu konuda gayet hevesliyiz bile... Bazıları bu konuda son derece temkinli; okurlarına okudukları kitapları, dinledikleri albümleri, seyrettikleri filmleri falan öneriyor, röportajlarını veya imza günlerini haber veriyorlar. Bazılarıysa daha içerden bilgileri paylaşmakta sakınca görmüyorlar. Siyasi görüşlerini, gündeme dair yorumlarını, tatilde veya eylemde çektikleri Instagram fotoğraflarını... Takipçileriyle veya meslektaşlarıyla ortalıkta tartışanlar bile olabiliyor. En son Gezi olaylarının ardından buna benzer birçok örneğe şahit olduk. Okurların sosyal medyada edebiyatçıları takip etmelerinin en önemli sebebi, onların hayatındaki iniş çıkışları, yazmanın yarattığı sorunlarla hatta yazamama halleriyle nasıl baş ettiklerini takip etme isteği. Mesela romancı Hamdi Koç, bu hafta çıkan romanı Çıplak ve Yalnız'ı yazma sürecinde hissettiklerini zaman zaman Twitter'da okurlarıyla paylaşmıştı. O nun bu süreçte son hızla ilerlediğini, bazen araya başka şeylerin girmesine izin verdiğini, bazen de gaza basıp durduğunu falan öyle öğrenmiştik. Susan Sontag'ın günlükleri, oğlu David Rieff tarafından yayına hazırlandı. Sontag en yaralı, en çaresiz olduğu anları da yazdığı günlüklerini genç bir kız olduğu yıllarda tutmaya başlamıştı. Ama tabii şahsen ben, sosyal medyadaki mikro-günlüklerin eski usul defter günlüklerin yerini alabileceğini düşünmüyorum. Bazı istisnalar hariç, eski usul günlükler okunsun diye yazılmıyordu çünkü. Mesela Savaş ve Barış, Anna Karenina gibi dev romanların yazarı Tolstoy, bir değil iki günlük tutuyordu. Bir, evdekilerin bildiği sahte günlük. İki, herkesten sır gibi saklanan esas günlük. İlkine meraklı gözler çok isterlerse gizlice göz atabilirdi, tuzağa düştüklerini, yazarın oyununa geldiklerini bilmeden... İkincisiyse sadece Tolstoy'a özel bir alandı. İşte günümüz edebiyatçılarının sosyal medyada yazdıkları, Tolstoy'un sahte günlüğüne tekabül ediyor bence. Bu yazarların en çıplak halleri yahut sadece kendilerinin bakabildikleri gizli aynaları olan esas günlüklerinin akıbetiniyse henüz bilmiyoruz. Yeni kuşağın umut vaat eden isimlerinden Matt Bell, hem Facebook ve Twitter'da, hem de blogunda küçük notlar yayınlıyor. Bu notlarda Bell kimi zaman meslektaşlarına, kimi zaman da ona şu ya da bu şekilde eleştiren gerçek insanlara, yani okurlara isim vererek saldırmaktan geri durmuyor. Hayatımın güvenli ve mutlu gerçekliğinin çok da anlatılmaya değer olduğunu hissetmediğim için, asla günlük tutmaya ihtiyaç duymadım. Gerçi ne yalan söyleyeyim, birçok klasik günlük sanıldığı kadar samimi değildir; çünkü nasılsa bunların vakti gelince yayınlanacağını düşünenler tarafından kaleme alınmışlardır. Mesela Winston Churchill bence çılgın ama okuması zevkli bir uydurukçuydu."} {"url": "https://egoistokur.com/ucube-kavrami-hayatin-her-aninda-biziml", "text": "Fantazya, bilimkurgu, korku, distopya, polisiye ve spekülatif kurgu dallarında haber, söyleşi ve öykülere yer veren web sitesi Kayıp Rıhtım'ın ilk basılı öykü antolojisi olma özelliği taşıyan Tüm Panayırların Heyulası'nı yayıma Onur Selamet ve Özgürcan Uzunyaşa hazırladı. Kitapta, onların da birer öyküsü var. Kapaksa son zamanların parlak çizerlerinden Ebrahel Lurci'ye ait. Aşağıda Onur Selamet'le Tüm Panayırların Heyulası'na dair söyleşimizi okuyacaksınız. Görsel Odilon Redon'un bir resminden alındı. Her an yeniden tanımlanan bir kavram ucube ama mesela bugün içinde yaşadığımız çağ kolaylıkla bir ucube gösterisi olarak anılabilir. Paydaşı olduğumuz mekanlar da ucube yapılar. Restorasyonlar. Kelimenin ilk anlamıyla akla gelmesine asla izin verilmiyor. Şimdilerde öteki ile eş değer bir ruha sahip. Tüm Panayırların Heyulası'nda okurun ucubenin her formunu etraflıca görebilmesini sağlamayı amaçladık. Bu yüzden yazarlarımızdan hiçbir soyutlamadan kaçınmamalarını istedik. Ortaya çıkan eserde ucube bazen bir zaman, bazen bir mekan, bazen de normalin ta kendisi oldu. Tüm Panayırların Heyulası adı nereden geliyor? Panayır gösteriyi, eğlenmeyi imleyen bir kelime, heyulanın ise karanlığa çağıran tehditkar bir tınısı var. Ardına bir hikaye yerleştirebileceğiniz isimleri çok seviyorum. Tezatlık, ikilik yaratan başlıklar ilgimi çekiyor. Ucubelerin izini sürmeye başladığınızda yolunuzun düşeceği meskenlerden birisi de panayırlar. Eğlencenin içine karışan tuhaflık, bir tür zehir gibi gerçeği kırıyor. Heyula ise çift anlamlı bir sözcük. Ürkütücü hayal anlamına geliyor ama ilk prensip, ilk cevher, ilk maddekarşılığını da taşıyor. Bu birleşim bize tüm panayırların aynı cevheri paylaştığını söylüyor. Yeter ki derinlere inip onları keşfetmeyi bilelim. Ötekinin peşine düşen bir kitap bu. Öteki çoğu zaman yerin altına itilmiş, karanlıkta olmayı normali bilmiş bir özne. Keşif deneyimi ise kesinlikle karşılıklı. Onda kendinizden bir şeyler bulmadan onu tanımanıza imkan yok. Dolayısıyla belki de kendi içimizdeki karanlığa davet daha muhtemel bir yanıt olabilir. Kayıp Rıhtım'da 2009'dan beri öykü seçkileri düzenliyoruz. Uzun süredir matbu bir çalışma gönlümüzden geçiyordu. Ancak hakkını vererek üzerine düşebileceğimiz bir zaman dilimini yaratma fırsatı bulamamıştık. Nihayetinde harekete geçmezsek asla öyle bir zamanı yakalayamayacağımızı hissettik. İki yıllık ön çalışmanın ardından da Tüm Panayırların Heyulası ortaya çıktı. Yerli spekülatif kurgunun ne kadar zengin damarlardan beslendiğini göstermek bizim için önemliydi. Bu sebeple bile isteye beşbenzemezi bulmaya çalıştık destemizde. Eserlerini takip ettiğimiz, birbirinden farklı yazın anlayışlarına sahip yazarlara teklifler götürdük. Kimden, nasıl öyküler çıkabileceğini az çok tahmin edebiliyorduk. Yine de yazarlarımız bizi şaşırtmayı başardı. Bu da kitabın çeşnisine fazladan bir baharat olarak geri döndü. Ucube kavramı hayatın her anında bizimle. Edebiyata yansıması da kaçınılmaz olarak bundan izler taşıyor. Tüm Panayırların Heyulası'ndaki öyküler farklı janrları bir araya getirse de özünde aynı cevheri değerlendiriyor. Yalnızca bedensel ve ruhsal anomaliler değil anlatılan, zaman ve mekan da kitabın tartışmaya açtığı konular arasında. Yaşadığımız çağ, ötekileştirilmeye çok uygun. Normali sorgulamaya. İnsana kendini nefes alırken bile hatalı hissettirmeye. Sanki başkasının hayatını yaşıyoruz. Bazı anlarda, yalnız olmadığınızı bilmeniz gerekiyor. Kitabın her olasılık için bir cevabı olduğuna inanmak istiyorum. Bizim için kitabı hazırlamaktaki ana motivasyonlardan birisi de yerli spekülatif kurgu edebiyatındaki çeşitliliği ortaya koyabilmekti. Eserde hem klasik anlatılara hem de postmodern yaklaşımlara yer verdik. Cadı kazanında iksir hazırlar gibi her bileşeni özenle değerlendirdik. Hangi yazarın nasıl bir üslup tercih edebileceğini ve bunun kitaba nasıl katkı sağlayacağını öngörmeye çalıştık. Öykülerin sıralamasında bile yazarların dil ve üslup tercihleri belirleyici oldu. Okuru her defasında farklı bir dünyaya, yeni bir dille ışınlamayı hedefledik ve neticede yazarların birbirlerine yaklaştığı ve birbirlerinden uzaklaştığı anları da kurgunun bir parçası kılmaya çalıştık. Pangea Kitaplığı bilimkurgu, fantazi, korku ve polisiye türlerinde yazılmış yerli eserleri bir araya getirmeyi hedefliyor. İsmini de günümüzdeki kıtaların ortak atası olan o meşhur süperkıtadan alıyor. Bu noktada serinin spekülatif kurgu çatısı altında kapsayıcı bir yayın anlayışına sahip olduğunu söyleyebilirim. Dizide daha önce İlk: Bilimkurgu Seçkisi ve Silsile: Bilimkurgu Öyküleri yayımlanmıştı. Tüm Panayırların Heyulası: Kayıp Rıhtım Öykü Antolojisi serinin üçüncü kolektif çalışması oldu. Kayıp Rıhtım adına spekülatif kurgu odaklı öykü antolojileri hazırlamaya devam edeceğiz. Pangea'da başka seçkilerin de hazırlık aşamasında olduğu kulağıma çalınmıştı. Sürprizlerini kaçırmak istemem."} {"url": "https://egoistokur.com/ufkunuzu-acacak-6-kita", "text": "Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Joseph Campbell. Kurtlarla Koşan Kadınlar, Clarissa Pinkola Estes. Beethoven Kuş Gözlemcisi Miydi?, David Turner. Mavibent, Maggie Nelson. Panzehir: Pozitif Düşünmeye Katlanamayanlar İçin Mutluluk, Oliver Burkeman. Aşk Dersleri, Alain de Botton. Modern İnsanın Kutsal Kitabı, Michael Norton. Her neyse, ben arka kapak yazısını bırakıp küçük bir özet sunmaya çalışayım: Amerikalı antropolog ve mitoloji uzmanı Joseph Campbell, hayatı boyunca insanlık tarihinin çeşitli dönemleri, kültürleri ve dinlerinden binlerce öyküyü, miti derinlemesine analiz ederek ortak noktalarını çıkardı. Döngü hepsinde aynıydı. Kahramanın alıştığı, bildiği, içinde rahat ettiği dünyayı terk etmek zorunda kalması ve daha karanlık ve tehlikeli bir dünyaya adım atmasına Ayrılık deniyordu ve bu ilk bölüm oluyordu. Ardından ikinci ana bölüm olan Yolculuk geliyordu, burada kahraman giderek zorlaşan bir dizi ağır sınavdan geçiyordu ve yendiği her düşman, kazandığı her sınav onun gerçek karakterinin göstergesi oluyordu. Dönüş adlı son bölüme gelince; kahraman her şeyin başlangıcına, evine dönüyor ama yanında mutlaka keşfettiği karanlık dünyaya ait bir şey getiriyordu. Campbell'ın iksir adını verdiği bu şey hem ona aslında ne kadar güçlü olduğunu hayatı boyunca hatırlatacak, ayrıca insanlık adına kurtarıcı bir işlevi olacaktı. Ama yukarıdaki çok sadeleştirilmiş özetle yetinmeyip kitabı okuyun. Campbell, insan yaşamının da bu döngüye birebir uyduğunu ve hayatında türlü çeşit zorluğu aşan, karşısına çıkan irili ufaklı düşmanları yenen ve sonunda evine sağ salim dönen herkesin bir kahraman olduğunu söylüyor. Yeter ki iksiri getirmeyi unutmasın, yani başına gelenlerin etkisiyle olumlu yönde değişmeyi, dönüşmeyi becersin ve öğrendiklerini başkalarına aktarsın. Beethoven'ın 2. Senfoni'sine ilham veren kuş hangisi? Peki ya kuşlar aleminin en fedakar babası? Alabanda Yayınları etiketli kitapta, kuşlarla ilgili bu ve bunun gibi sorulara cevap arıyor, bu arada da edebiyat, bilim, din, sanat ve popüler kültür alanlarına dalıyorsunuz. Mesela hem tanrı gibi tapılan hem de şeytan gibi taşlanan kuş türleri bulunduğunu, bunlardan bazılarının bilim alanında ilerlemelere sebep olurken bazılarınınsa insanlar arasında savaşlara yol açtığını öğreniyorsunuz. Kütüphanemde renklerle ilgili kitapların yeri ayrı. Victoria Finlay'in Renkler: Boya Kutusunda Yolculuklar ve Michel Pasotureau'nun Mavi: Bir Rengin Tarihi adlı kitapları ilk aklıma gelenlerden. Ama açıkçası en sevdiğim, John Harvey'nin Siyah Giyen Adamları herhalde. O korkunç bilimkurgu serisiyle alakası yok; siyah rengin Ortaçağ'dan bu yana erkek giyiminde gittikçe artan önemini inceleyen ve bu rengin nasıl olup da 19. yüzyıldan sonra gözde hale geldiğini ele alan bir kitap bu. Okurken çok şaşırmıştım, çünkü eskiden insanların nasıl da festival havasında rengarenk giyindiklerini bilmiyordum. Hem de neredeyse her toplumda... Wittgenstein'ın Renkler Üzerine Notlar ve Goethe'nin Renk Öğretisi kitapları da hep elimin altında duranlardan. Bunların sonuncusu olan Mavibent, anlatılmaz güzellikte bir küçük kitap. Simone Weil, Cezanne, Leonard Cohen, Joni Mitchell ve Billie Holiday'le beraber yürüyen nevi şahsına münhasır bir yazarın nesir formunda kaleme aldığı 240 şiirden oluşuyor. Ama şiir kitabı değil. Fragmanlar halinde yazılmış bir roman daha çok. Bir renge, maviye aşk ilanı desem, o da yalan olmaz. Zaten yazar doğrudan böyle giriyor konuya ve büyülenmesinin çeşitli safhalarıyla devam ediyor. Alkol ve cinsellik eşliğinde, ıstırap, melankoli, inanç, arzu ve kaybediş dile geliyor ve biz özetle, mavi rengi geçmişte ve günümüzde, hayatta ve ölümde, sanatta ve felsefede takip eden Maggie Nelson'un tuhaf bir dansı andıran arayışını okuyoruz. Zaten kitabın orijinal adı, bir dans türüne gönderme yapan bir kelime oyunu; Bluets. Bu arada çevirmen Selin Siral'ın genel olarak çok iyi bir iş başardığını söylemek gerek. Yazdığı enteresan sonsözü okumak da eğlenceli. Tavsiye ederim. Kişisel gelişim kitaplarının, yani mutluluk arayışının zamanımızdaki örneklerinin bizi mutlu kılmayı başaramayan şeyler arasında olduğu açık. Mutlu olma meselesinin bir kitapta derli toplu çözümler sunan haline can atmamız anlaşılır bir şey, fakat bu kitapların ortak mesajı olan pozitif düşünce son derece tartışmalı bir kavram. The Guardian gazetesinde psikoloji ve kişisel gelişim konularında yazan Oliver Burkeman, Mutluluğun geçerli tek hedef olduğunu kim söylüyor? diye soruyor ve pozitif düşünme çılgınlığına panzehir olarak olumsuz yolu ortaya koyuyor: Olumsuzluğu sürekli neşeli bir ruh haliyle bastırmaya çalışmak yerine, olumsuz olmak yoluyla doğan mutluluğu aramak. Günümüzde normal ilişkiler şu şekilde tanımlanıyor: İki kişi tanışır, aşık olur, bu aşkı evlilikle taçlandırır, çok geçmeden çocuk yapmaya karar verir ve sonsuza dek mutlu yaşarlar. Bu son, aslında hikayenin başlangıcıdır. Alain de Botton uzun zamandır beklenen yeni romanı Aşk Derslerinde bu yanılsamanın peşine düşerek, edebi kamerasını yolları aşka açılan bir kadın ve erkeğe çeviriyor. Uzun soluklu bir ilişkinin karmaşık ve çetrefil yollarının izlerini sürdüğü bu yolculukta, sevgililerin o romantik ve büyülü başlangıçlarının ardından didişmelerden surat asmalara, ilgisizliklerden ihanetlere uzanan küçüklü büyüklü sarsıntılarına odaklanıyor. Bu kitabın alt başlığı, Dünyayı Değiştirmenin 365 Yolu. Dünyada bir fark yaratmak istiyor, fakat nereden başlayacağınızı bilemiyorsanız, artık işe koyulabilirsiniz. Elimizdeki kitap gündelik hayatınızda yapabileceğiniz birçok ilginç ve eğlenceli etkinlikten bahseden heyecan verici bir kılavuz... Modern İnsanın Kutsal Kitabı, uygulamak için fazla beceri gerektirmeyen, fakat olumlu bir değişim yaratacak fikirlerle ve yılın her gününde başvurulabilecek yeni bilgilerle dolu."} {"url": "https://egoistokur.com/ugur-yucelle-yagmur-kesigi-uzerine-bu-seslerin-gecisi-olume-kadar-gide", "text": "Uğur Yücel'i anlatmaya gerek var mı? Oyuncu, senaryo yazarı, yönetmen ve müzisyen olduğunu anlatabilirim. Veya hiç bir şey anlatmam, ne yapsa iyi yapan, güzel yapan başka türlü bir adam olduğunu söylemekle yetinirim. Siz de biliyorsunuz zaten. Orada bulunmak istememek. Her yer için geçerli bu. Mesele röportaj veren adam olmak istemedim. Okuldan beri ün ve zirve beni hiç ilgilendirmedi. Bir sürü şey çevremde bulunandan tersine çalışıyor. Meslektaşlarımın mutlu oldukları birçok yerin benim için bir anlamı yok. Kendimi bezgin ve yorgun hissediyorum. Yabanilik meselesinde de bir doğruluk var. Bazen kontrol edilmeyecek kadar uzak olabiliyorum. Buna kendim bile şaşıyorum. Bu çok doğru. Gereğinden fazla açık sözlü olabiliyorum. Laflarımı kendime danışarak buluyorum, gene de küt diye ortaya çıkabiliyorlar. Niye alemin ortasında dertlenip duruyorum! Belki de bütün bunlar bir davranış bozukluğunu gösteriyor. Ama tabii bu, saptadık ve olayı kapattık anlamına gelmiyor. Kendi halinden hoşnut olmamak var bende. Pişmanlık yaşıyorum. Bunları niye dedim diye. Ya da bunları niye demedim diye. Kendini akışa bırakmak pek mutlu sonuçlar vermiyor. Oysa şaşırarak izliyorum ki sanatçılar, edebiyatçılar birer ürün, birer paket gibi sunabiliyor kendilerini. Ne kadar tutarlılar. Bense kendimi yersiz yurtsuz hissediyorum. Öyleyim de sahiden. Hala sadece kendi istediklerimi yapabileceğim bir dünya kuramadım. Dertli olduğum bir zaman söylemişim o lafı. Tersine iyi oynanmış karakterler oyuncuya mutluluk katar diyerek kendimi inkar edeyim. Yağmur Kesiği'nde yazılmış her şeyin bence bir eğlencesi vardı. Ben çok gençken yazmaya başladım. Bir dünya buldum ki o, zamanın ta kendisiydi. Gelecek filmlerde biraz eskiye dair işler yapacağım. Fakat yazarken dolandığım yerler galiba özlediğim çocukluk ve gençlik hayalleri. Mazi hikayesini film yapmak istiyorum bu arada. O kızı çok sevdim. Kısık sesli, ilaç kokulu kız. Filmlerinde pavyon sahneleri olup da hiç pavyona gitmemiş insanlar biliyorum. Ama yaratıcılar hayat bilgisine sahiptir. Ben sokaktan geliyor denilecek adamlardanım. Mahalle çocuğuyum. Her türlü alemden geçtim. Yazdığım her şeyi, herkesi tanıyorum. Yeraltında, yerüstünde, gökyüzünde dünyalarım var. İstediğim zaman gidip seyrediyorum. Benim dışımda cereyan ediyor her şey. Olan bitenlere şaşıyorum. Tanrılar, hayaletler, konuşan bulutlar; hepsi birer karakter. Bazen benden hızlı davranıyorlar. Karakterin ensesinden tutmak lazım arada. Yoksa alıp başını gidebilir. Yazı işi tıpkı doğaçlama enstrüman çalmak gibi. İyi sololarda müsizyen armonik olarak güzel cümleler kuruyordur. Bir akorun yaratacağı yeni cümlelerde müzisyen benzersiz bir hazla kanatlanır. Yazma işi de böyle. Bir ilk cümle sonradan sizin de şaşıracağınız başka cümleler geliyor. Yazı üzerine konuşmanın pek haddim olmadığını zannediyorum. Ama ortada bir kitap var. Yok yahu, keşke bunu yazmasaydım dediğim bir yazıyla karşılaşmadım kendimde. Bazen gece kelle kafa bir şeyler yazıyorum fakat sabah olunca, aslında hazır ve kendi içinde tutarlı olan bir öykünün içine ettiğimi görüyorum. Mesela düzgün akan bir öyküye senaryo sahnesi açmak gibi. Neyse! Okurla paylaşılmayacak şeyler vardır. Mesela bir-iki öyküyü son dakikada çıkardım dosyadan, çünkü küfürbaz buldum birini. Diğeriyse fazla uçuk kaçıktı. Ama zihnimde kalmıyor, yazıyorum sonuçta. Bir sinemacı için filmin bitip ortaya çıkmasından daha değerli bir şey yoktur. Bir yazar içinse kitabının basılıp eline gelmesinin nasıl bir duygu olduğunu şimdi daha iyi anlayabiliyorum. Yine de kitabımın basılacağını hayal bile etmemiş biri olarak sonucu olağan buldum ve bende o güne dair farklı bir duygu yaratmadı. Masamın üstünde gördükçe ve güzel tepkiler geldikçe anlam kazanıyor kitap. Kitap çıktığından beri garip tepkiler alıyorum. Hiç düşünmediğim insanlar övgüde bulunuyor. En garibi daha önce hiç kitap okumamış olanlardan geliyor. Bir solukta okuduklarını söylüyorlar. Bir terslik var. Bunu beni oyuncu olarak sevdikleri için yapıyor olmalılar. Çünkü bazı metinler yorucu olabilir okuyucu için diye düşünüyorum. Neden sevdiniz dediğimde çoğunlukla değişik diyorlar. Daha önce okumadıkları bir şey olduğunu söylüyorlar. Hayat şaşkınlıkla geçiyor. Yazdıklarını yıllarca saklamış biri olarak edebiyatçı dostlarımın itelemesiyle ortaya çıkardım kitabı. Saklayacak ya da sakınacak bir şey olmadığını gösteriyor kitabın benimsenmesi. İkincisine biraz daha özgürce ve daha cesur bakacağım. Uslup olarak demek istiyorum. Yazar hissiyatı taşımıyorum. Yazarlardan benim dışımda birileri gibi söz ediyorum. Mesleğimi oyuncu-yönetmen olarak tanımlayabilirim. Senaryolar yazdım ama senarist de diyemiyorum kendime. Yazar hiç demeyeceğim. Yazmak benim için hobi. Sinema arıyorum yazarken. Bizde yazan-yöneten diye anılır bizim işimizi yapanlar. Halbuki Fransızların gerçekleştiren ifadesi bütün yönetmen tanımları içinde en güzeli. Hepsi için. Müzik yapmak için bir de... En boğulduğum zamanlarda yeni müzikler yapmaya devam edebilmek için de yazıyorum. Yazmak bence en çok doğaçlama piyano çalmaya benziyor. Bir kenara not edilmemiş bir dil. Belki biraz da kendi uydurduğum bir dil. Hayatta geçtiğim her yerin müziği var yazarken. Okul yıllarım aslında bütün bu günlerin fokurdadığı zamanlarmış, Devrimcilik, disko, konservatuar, tiyatro, showman'lik, pavyon kadınları, Kuzguncuk, Beyoğlu, Köprüaltı, Boğaziçi, Adalar, Kadıköy, Moda, Kalamış, kibar semtler, batakhaneler, gazinolar, meyhaneler, tektekçiler, ince saz, rock müzik... Sakin sakin giden bir trenle hepsinden geçtik. Ben seyrettiklerimi hayal ediyorum. En güzel dil semt meyhanelerinde konuşulur. İstanbul ağzı... Ama bunun için o semtte doğup büyümüşlerin masasını bulmalısınız. Özellikle eskiyi yad ederlerken sükseli laflar işitirsiniz. Eskiden poyraz esti mi Arnavutköy'den çilek kokuları gelirdi buraya, lodosta da buradan boğaza çıkardı çilek kokuları... Hepsi mezarlık oldu şimdi çilek bahçelerinin... diye bir cümle duyarsınız. Bir suskunluk olur masada. Kadehler kalkar. Zihninizde kalır o cümle. Bu günlerde Hayatımızı kaybettik lafını çok kullanıyorum. O kadar benzersiz sahnelerle geçti ki çocukluğumuz. Şimdi o sokaklar kurudu, ruhlar huzursuz. Tatavla Şenlikleri, Apochrist, Noel, Hamursuz Bayramı, Denize Haç Atma Törenleri, Cumhuriyet Bayramlarının meşaleli gece yürüyüşleri, Kabotaj Bayramlarının yüzme yarışları, Müslüman bayramlarında küçük semtlere kurulan lunaparklar, faytonlu semt turları, bütün yazlık sinemalardan sonra kadınlı erkekli ailelerin dondurma safhaları, piyasa vaktinde semt insanlarının uzun yürüyüşleri... Semtlerin içinden geçen ve ahalinin kahve önlerinde saygıyla ayağa kalkarak uğurladıkları Rum, Ermeni, Yahudi, Müslüman cenazeleri... Boğaz vapurlarının taleşlı koşturması, kocalarını vapur iskelesinde karşılayan kadınların zarafeti, evlerden yükselen piyano sesleri, tango geceleri, sadece Kadıköy'de 30 adet tiyatro, Beyoğlu tam bir cümbüş, Adalar tam bir sükunet yuvası... Yazlık semtlerde rock konserleri... Sinemaların meşhur olduğu zamanlar... Bu seslerin geçişi ölüme kadar gider."} {"url": "https://egoistokur.com/ulkemizde-edebiyat-sorunlu-buyudu-cussesi-var-ama-zihni-ruhu-eksi", "text": "Haydar Karataş son yıllarda üzerine en çok yazılan, çizilen edebiyatçılardan. Murathan Mungan onun için canavarcasına bir yazar damarı var diyor. Murat Uyurkulak, Behçet Çelik, Kaan Arslanoğlu gibi başka edebiyatçılar da Karataş'ın romanlarında yarattığı dille ilgili hayranlık ve övgü yazıları kaleme alıyorlar. Yazarın iki kitabı var. İkisi de Dersim'le, 1938'de yaşananlarla alakalı... Gece Kelebeği'nde her şeyi küçük bir kız çocuğunun gözünden anlatıyor. On İki Dağın Sırrı'ndaysa, hadiselerin öncesiyle ilgileniyor... Kışın çıkacak üçüncü romanla Perperik-a Söe dizisi tamamlanmış olacak. Dünyanın her dili güzeldir, keşke insan her dili öğrenebilse de o dilde ağlayabilse. Her dilin kendine ait bir ahengi var, Be-So bir Anadolu dili, gramer olarak farklı olsa da ruhsal yapısı Türkçe'ye çok benzer. Ermenice ve Kürtçe de öyle... Dikkat ederseniz halk ezgileri bütün bu dillerde aynı ahenkle söylenebiliyor. Oysa Sarı Gelin'i ingilizce söyleyin, komik olur. Ben Türkçe'yle yatılı okula başlarken tanıştım, üç ay boş koridorlarda tek kelime konuşmadan dolanıp durdum. Kafamın içinde bitmek bilmeyen bir uğultu vardı. Türkçeyi seviyorum ama anadilim vücudumun kesilip atılmış bir parçası gibi. Hani kazada kolunu yitirenler bazen bunu unutup olmayan kollarıyla bir nesneye dokunmak isterler ya, Ben kendi dilimle anneme dahi sarılamıyorum. Türkçe deniyorum. Türkçe diline kendi merhametimi katıyorum, bu dilde yakarıyorum, bir daha böyle şeyler yaşanmasın diye. Yazmaya başlarken, cümlelerimin başı sonu olmuyor. Bir bilinmezi dile getiriyorum, tarif edilmemiş bir acıyı... Haliyle söylenen, hep cümlenin dışına taşıyor. Karakterlerim benimle savaşıyor, beni ağlatıyor, 'Hayır, olmadı' diyorlar. Çünkü anlatmak istedikleri çok şey var. Kaçırdıkları bir anlatı sürecine yetişmek isterlermiş gibi, aynı anda birkaç zaman kavramıyla konuşuyorlar. Ben de onlara karışmıyorum... Bakıyorum, Türkçe yazarken Zazaca'nın ruhu da dile geliyor. Bizde modern edebiyat II. Mahmut sonrası, batının hikaye anlatma biçimini taklit ederek gelişti. Ve edebiyatımız batıya öykündükçe, kendi toprağına gözlerini kapattı, sözlü anlatıma burun kıvırdı, onu unuttu. Örneğin bir İsak Ferera'mız vardır, Türkçe yazdığı halde eserleri sonradan basılmadı. Zengin bir Ermeni edebiyatımız vardı, görmezden gelindi. Ben çocukluğuma ait yaşlı insanların seslerini taklit ediyor, bunun için de hep onların nasıl konuştuklarını hatırlamaya çalışıyorum. Ve bu anlatı dili, Zazaca yazmak isteyenlerde de yankı bulacak diye düşünüyorum. Bu medeniyet, insanın kendini üzerinde var ettiği bu kainat dille başlar, dil olmasa hayatın bir anlamı olabilir mi? Anadolu'da bir söz vardır, biriyle kavga ettiğinizde düşmanınıza söylersiniz: Dilini keserim ha! Bu tehdit bizde bir gerçeği ifade eder, dilsiz bırakırsan insan denen bu varlık hiç olur. Dilsiz bıraktığın edebiyatsız, ağıtsız ve türküsüzdür. İnsanların hikaye anlatmasını, birbirine derdini anlatmasını keserseniz tarih kalmaz. Tarih yazımlarının hiç bir önemi yok, on tane tarih kitabı yazacağınıza, o halkın ruhunu anlatan bir masalınız, öykünüz olsun. Orada anlatılan ruh hali, bizim gerçek tarihimizdir. Dilini keserim tehdidi bizde bir tarih oluşumudur, dil kesmiş devletimiz. Ben edebiyatın tarih anlatımlarını bozduğunu düşünüyorum. Tarih anlatımı, hikayenin gerçekliği karşısında daima diz çökmek zorundadır. Edebiyat tarihçiyi gerçeğin kulvarına da çeker. Hatta şunu söyleyeyim, tarih yaşanmışlıktan öğrenilir. Edebiyatçı yaşanana bakmak yerine, acaba tarih ne der, diye sorarsa yanlışlık olur. Dersim'de bir insanlık trajedisi yaşandı. Lozan Anlaşması'nda 'azınlık' kapsamında görülen kesimler varlık vergisi, vakıflar kanunu gibi sert uygulamalarla ülkeyi terk etmeye zorlandılar. Dersim gibi ne Lozan'da, ne de başka uluslararası sözleşmelerde tanımlanmış bölgelerse yok edilmeye tabi tutuldu. 1938'in Dersim'inde olanlar, o günkü dünyanın bir yansımasıydı. 2. Dünya Savaşı'nın hemen öncesiydi. Sonu felaketle sonuçlanmış bir süreçten bahsediyoruz, atom bombaları patladı, insanlar fırınlarda yakıldı yani acı dünyanın her yerinde yaşandı. Bizdeki fark, meselenin üstünün örtülmesi, konuşulmasının yasaklanması. Bizde süregiden bir devlet geleneği vardır, devlet yetkilileri bir karar alır ama sonrasında anlatılmasını istemez. Osmanlı'da da böyleydi bu, Cumhuriyet döneminde de böyle. En uygun açıklama, 'hain' tabiridir. Öyle denince mesele hallolmuş olur sanılır. Azınlıklarla ilgili başka birçok konu gibi Dersim üzerine konuşmak da bu yüzden uzun süre yasaklı kaldı. Eh, roman denen şey de nihayetinde toplumsal özgürlüğün sınırları içerisinde ifade ediyor kendini. Zorlasa, ağır yaptırımlarla karşı karşıya kalacak... Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk'un başına gelenler bunun göstergesi. Bizler, başbakanını idam eden ama bunu tarih dersinde çocuklarına anlatmayan bir ülkede yetişiyoruz. Hala çoğu kişi Menderes niye asıldı bilmez. Kendi başbakanının niçin asıldığını bilmeyen bir Türkiye'den Dersim'i bilmesini beklemek de haksızlık olur. Kızmıyorum. Biliyorum ki ülkemizde edebiyat sorunlu büyüdü. Cüssesi var ama zihni, ruhu eksik. Türkçe edebiyat Türklük olarak algılandı. Farklı etnik yapıdan ve dinsel kökenden gelen edebiyatçılara 'getto' muamelesi yapıldı. Ödüllerde, edebi kriterler yerine ideolojik önceliklere göz önünde bulunduruldu. Devletin politik tutumunu rehber alan romancılarımız oldu. Romanımızda kötü karakter olarak gösterilenler hep büyük felaketler yaşamış kesimlerdendir. Servet-i Fünun'un kötü öğesi gayr-i Müslümlerdi, 1. Dünya Savaşı'nın karanlık ortamında biçildiler. Cumhuriyet'in ilk döneminde Aleviler önce görmezden gelindi, sonra da büyük bir asimilasyona tabi tutuldular. 1925'tan sonra kötü öge Kürtler oldu. 1960'lar sonrası edebiyatımız buna karşı durmak, mağdurun hikayesini yazmak yerine, sorunlarımızı iyi ve kötü kaymakam yaklaşımı üzerinden işledi. Yani yaraya tuz değil şeker basıldı. Edebiyatımız masum değil, yaraları sarmadı. İnsanlığın acılarının bir ve ortak olduğunu, insanların ancak birbirlerinin derdini dinleyerek güçlenebileceğini hesaba katmadı. Böylece biz azınlıkta olanların devasa devlet erki karşısında böcek gibi ezilmemize göz yumdu, okuru aldattı. Murathan Mungan'ın kitabının çıkacağını ilk duyduğumda ağlayacaktım. Bisiklete bindim ve saatlerce Zürich nehri boyunca sürdüm... Ben edebiyata inanırım, insanları kardeş kılmakta daha etkili başka bir şey de yok gibi gelir bana. İnsanı anlatan başka ne var ki! Politikacılar ve kanunlar hükmeder, yönlendirir. Oysa edebiyat itham etmez. Okuyucuya empati çağrısı yapar. Onu ideolojik sürecin dışına çıkarır. Murathan Mungan'ın kitabı sayesinde edebiyatımız ilk defa tarihsel bir olaya müdahil oldu. Keşke aynısı 60'larda da yapılabilseydi. Düşünün; Orhan Kemal, Kemal Tahir, Nazım Hikmet ve diğerleri haksızlıklara karşı ortak bir öykü ya da şiir kitabı yazıyorlar... Ama tabii yapılamazdı. Bu yüzden Mungan'ın 1938'de yaşananlara farklı kuşaklardan bir grup edebiyatçıyla birlikte baktığı Bir Dersim Hikayesi, edebiyat tarihimizde bir devrimdir. 1950-70 arasını. Çocukluk yıllarıma ruh verenleri... Olaylar sonrasında sürgüne gidip geri gelenleri. Yıkılmış hayatlarını, anılarını arayanları... Gitmek her zaman dönmekten daha zordur. Bir sol örgüt militanıydım. Yaşanan acılara çözüm getirici teori olarak Marksist literatürü görürdüm. O zamanlar, sosyalist olmak, hapiste yatmak için yeterli bir nedendi. Gerçi hala öyle ya! Komünizm, sosyalizm kelimelerinin bir makalede geçmesi, o derginin toplatılma gerekçesiydi. Kürt tabiri toptan yasaktı. Oysa 2002'de hapisten çıktığımda, İstanbul'un orta yerinde, Agıre Jiyan grubunun Kürtçe konserine gittim. İstiklal Caddesi'nde yürürken bir binanın üzerinde kocaman bir Türkiye Komünist Partisi tabelası gördüm. Türkiye ruhsal olarak değişirken o yasaklı yılların gençlerini hapis duvarlarının altında çürümeye bıraktı. Pankart asmaktan müebbet hapis alan arkadaşlarım var. O güzel insanlar hala içerdeler diye kendimi suçlu dahi hissediyorum. Ölüm tarlalarının içinden geçtim, hayatta olduğum için sevinmeli miyim bilmiyorum. Ama ben kuşağımı kaybettim, hapisten çıkan arkadaşlarımın çoğu yarım insan olarak geziyor. Hapistekiler ölüm oruçlarında, devletin vahşi operasyonlarında öldü. Buna örgütlerin kendi içinde uyguladığı cezaları, öldürmeleri de ekleyin. Türkiye, sağıyla soluyla cinnet geçirdi diyorum ben. Bizse bu hikayeleri anlatmaya, kendi kendimizle dahi konuşmaya yanaşmıyoruz. Hal böyle olunca, on yıllık hapisliğim hiç bitmedi gibi geliyor bana! İnsanlığımızın kullandığı politika ve felsefe dili hala Antik Yunan Çağı'nın kavramlarıdır. O kavramları çekin, dilsiz kalırız. Din savaşlarından sonra, etnik ve kimlik çatışmalarının altında yatan esas şey, modern kavramlar. O kavramlar bazı temel şeyleri unutturdu. Bunlardan birincisi, doğaydı. Yalnızlıklarını doğada arayan topluluklar ilkel bulundu, çağdışı görüldü. Oysa, bugün doğayı yok ettiğimizde insanlığın da yok olacağı gerçeğiyle yüz yüzeyiz. Anadolu'ya, Dersim'e gidin, her dağda bir ziyaret vardır. Üstelik bu ziyaretler ideolojiler, devletler, örgütler var olmadan önce de vardı, insanlar gidip oradaki taşlara, ağaçlara ağlardı. Taşlar, ağaçlar size; 'şu gavurdur, şu bilmemnedir' demez çünkü."} {"url": "https://egoistokur.com/ulker-ince-ceviri-tamamen-cevirmenin-metnidir-o-uretmisti", "text": "Toni Morrison, Amanda Filipacci, Lawrence Durrell, Italo Calvino gibi müthiş yazarlardan yaptığı çevirilerle tanıyorsunuz Ülker İnce'yi. Mesela adını duyduğumda benim aklıma olağanüstü bir titizlik ve zarafetle Türkçe'ye kazandırdığı İskenderiye Dörtlüsü geliyor ilkin. Oscar Wilde'ın Dorian Gray'in Portresi romanının ilk kez sansürsüz yayınlandığı haberini vermiştim size daha önce. O da Ülker İnce'nin çevirisiydi. Ona nasıl iyi çevirmen olunur, çeviri edebiyatımıza baktığınızda en rahatsız edici bulduğunuz şey ne, çeviri metin yazara mı çevirmene mi aittir gibi soruları sorduğum bu röportajı arşivden bulup çıkardım. Çeviri üzerine bir ders gibi de okunabilir. Çeviri, sadece çeviri yaparak öğrenilmiyor. Bu yüzden de onlarca kitap çevirmiş bir çevirmen hepsinde aynı sakarlıklara devam edebiliyor, deneyim sahibi olmak ille de iyi çevirmen olmak anlamına gelmiyor. Öte yandan çeviri eğitimi almış birinin çeviri okulundan mezun olur olmaz hemen iyi çevirmen olması da neredeyse olanaksız, çünkü deneyime gerek var. Bence en iyisi, eğitimle deneyimin ya da kuramla uygulamanın birleşmesi. Gerçek hayat koşullarında deneyim edinmenin yeni bir eğitim dönemi olması gerektiği kanısındayım. Bir çıraklık döneminden söz ediyorum. O zaman bir de usta gerekiyor. Yayınevi çevirmenliği için konuşacak olursak, bu görev editöre düşüyor. Acemi çevirmen ile editör arasında kurulacak bir usta-çırak ilişkisi çevirmene çok yararlı olabilir. Bu ilişki ancak çevirmen editörün bilgi ve deneyimine güvenirse kurulabilir. Çevirmenin çeviri kararlarını ve seçimlerini, Bu olmamış, yanlış, hoş değil, kulağa hoş gelmiyor, diye eleştiren bir editöre çevirmenin güven duyması beklenemez. Eleştirilerine sağlam bilgiye dayanan açıklamalar eşlik etmeli. Ben yine kendi bildiğim çeviri bölümü için -Boğaziçi Üniversitesi- konuşacağım. Doğrudan doğruya uygulama dersleri de var: Teknik çeviri, yazınsal çeviri, tiyatro çevirisi, ekonomi metinleri, hukuk metinleri çevirisi gibi; çeviri becerisine dolaylı olarak yardımcı olacak dersler de var: Dilbilim, sözcük bilgisi, metin çözümleme, metin üretme dersleri gibi; kuram ve çeviri eleştirisi dersleri de var, özel ilgi ve uzmanlık alanlarına yönelik dersler de. Şöyle kabaca bakıldığında program yeterliymiş gibi görünüyor ama bu okutulanlar öğrencileri yetersizlik duygusundan kurtarmaya yetmiyor. Çeviri metinlerde en çok dikkatimi çeken şey, çevirilerin yürek sızlatacak derecede yanlış bir çeviri tutumu yansıtması, yani sadakat adına okunmaz, anlaşılmaz metinler üretilmesi. Çevirmenlerin kendi yorumlarına sadık kalmak yerine kaynak metnin sözcüklerine ve söz dizimine sadık kalmalarının çarpık sonuçlarını bol bol görüyoruz. Şimdi bakın, şurada elimin altında bir çeviri var, ondan örnek vereyim. Fazla aramama gerek yok, hangi sayfayı açsam bulurum: Alevlerin yiyip bitirdiği binalar, deniyor mesela şurada. Allah aşkına, eviniz yansa ve biri size ne oluyor diye sorsa, ona, 'Alevler evimi yedi bitirdi,' mi dersiniz, yoksa 'Alevler evimi yakıp kül etti' mi? Bir başka örnek: Üç yana açılan iki kanatlı pencereleri olan bir kule. Nasıl bir pencere bu diye dakikalarca düşündüm. Sonra anladım ki üç yöne bakan üç pencereden söz ediliyor. Böyle bir çevirmene okur güven duyamaz. İşin tuhafı, metne sadık kaldığını sanan çevirmenin metne sadakatinden kuşkulanmaya başlar. 'Sadık olsa böyle garip bir şey söylemez,' der. O cümledeki pencereyi hayal etmek bile mümkün değil. Birincisi editörlük kurumu gerektiği gibi işlemiyor bizde. İkincisi ekonomik. Kitap çevirmenleri hayatlarını çeviriyle kazanamıyor, kitap tirajları o kadar düşük ki. Rekabet tersine işliyor, daha doğrusu iyilerin seçilmesi için değil, onların elenmesi ve geri kalanlara daha az paraya -ve tabii ki daha kötü- çeviri yaptırılması şeklinde bir rekabet var. Ben İskenderiye Dörtlüsü'nde kafamda oluşturduğum metni çevirdim. Okuyanlar memnun kaldılar mı, bunu konuşalım. 'Acaba bu metin Durrell'ın metnine uygun bir çeviri mi,' diye bir sorgulama olmadı. Okurlardan söz ediyorum, tabii eleştirmenler ayrı. Sorgulama olmadı, çünkü o çeviri okurla güven ilişkisini kurmuştu. Demin verdiğim örnekteki gibi 'üç yana açılan iki kanatlı pencere' türü şeyler yoktu. Çeviri sorun çıkarmadığı zaman, okur sorgulamaya girişmiyor. Yani çevirmenin yazara sadakatinden hiç kuşkulanmıyor. O çeviride bir başarıdan söz edilebilecekse bundan söz edilebilir. Ben metni okurken kafamda oluşmuş metni çevirdim. Şunu vurgulamak isterim, çevirmenin kafasında bir metin oluşmamışsa, çevireceği hiçbir şey yoktur, sözcükleri ve cümleleri çevirir yalnızca. Çeviri tamamen çevirmenin metnidir. Çünkü o üretmiştir. Dille uğraşmak kendimi bildim bileli bana hep heyecan veren bir şey oldu. Çeviri de bunun için biçilmiş kaftandı. Yazarlığa da götürebilirdi beni. Ama ben çevirmenliği sevdim. Yazarlıktan farklı olarak, çeviri bana hiç yazamayacağım pek çok kitabı çevirme, bir anlamda yazma, olanağını veriyor. Örneğin ben hiçbir zaman bir bilim kitabı yazamayacağım, ama çevirebiliyorum. Çevirmen jeoloji kitabı çevirecekse jeoloji bilmeli mi? Tartışılır. Bence o alanın uzmanı olmaktan ziyade çevirinin uzmanı olmak daha önemli. Bir sosyolog sosyoloji kitabı çevirdiğinde anlaşılmaz bir metin çıkabiliyor ortaya, çünkü sosyolojiyi biliyor ama çeviriyi bilmiyor. İyi bir çevirmen konunun uzmanı olmamaktan gelen eksiklerini tamamlayabilir. Sözlüklerden, ansiklopedilerden, o konuda daha önce yayımlanmış kitaplardan, uzman kişilerden yararlanabilir. Çevrilmesi imkansız kitapların var olduğu söylenir. Yine de biri çıkıp çevrilmez denen kitabı çevirebilir. Bugüne kadar bunca kitap çevrilmiş, demek ki olabiliyor. Çeviri, iyi bir metin olma sıfatını hak ediyorsa sorun yoktur. Ne güzel bir dergiydi Picus, kapanınca üzülmüştüm. çevirmen üretmiştir biraz iddialı ama haklı yanı var."} {"url": "https://egoistokur.com/uluslararasi-ayvalik-film-festivali-icin-hazirliklar-baslad", "text": "Seyir Derneği tarafından 16-21 Eylül tarihleri arasında ilk kez düzenlenecek olan Ayvalık Uluslararası Film Festivali'nin açılış filmi belli oldu. Dünya festivallerinde ses getiren yerli ve yabancı yapımları izleyiciyle buluşturmayı hedefleyen festival, Park Chan-Wook imzalı Decision to Leave filmiyle açılacak. Ama başka şahane filmler de izlenebilecek. İşte birkaç örnek: Kore-Eda Hirokazu'nun Broker, Mia Hansen-Love'un One Fine Morning, Claire Denis'nin The Stars at Noon, Charlotte Wells'in Aftersun, Manuela Martelli'nin 1976, Thomas Hardiman'ın Medusa Delux, Erige Sehiri'nin Under the Fig Trees filmleri... Dardenne Kardeşler'in Cannes'da 75. Yıl Özel Ödülü kazanan filmi Tori ve Lokita ile 84 yaşındaki büyük usta Jerzy Skolimowski'ye Cannes Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü kazandıran EO, şahsen en merakla beklediklerim olacak. Direktörlüğünü Azize Tan'ın, program danışmanlığınıysa Fatih Özgüven'in üstlendiği ve Ayvalık'ı başta sinema olmak üzere farklı sanat dallarının buluşacağı bir merkez haline getirmeyi amaçlayan Seyir Derneği, 16-21 Eylül 2022 tarihleri arasında, dünya festivallerinde adını duyuran yerli ve yabancı yapımları izleyiciyle buluşturacak. Festival kapsamında film gösterimlerinin yanı sıra söyleşiler, paneller, atölyeler de düzenlenecek, en önemlisi de Genç Sinema programı aracılığıyla genç sinemacılarla sektörün profesyonelleri buluşturulacak. Ayvalık Uluslararası Film Festivali kapsamında herhangi bir yarışma yapılmıyor. Öte yandan festivalde Yeni Bir... başlığıyla heyecan verici bir ödül verilecek. Geçen yıl sinema alanında gösterdiği başarıyla dikkatleri çeken genç bir sinemacıya verilecek olan Yeni Bir... ödülünün 40.000 TL'lik bir maddi karşılığı olacak. Ödülün sponsoru, Mey|Diageo. Festivalin Emel Işıtan'ın imzasını taşıyan bu yılki afişi Ayvalıklı çağdaş sanatçı Elvan Alpay'ın resimlerinden ilhamla tasarlandı. Bazı işleri Paris Fondation Cartier koleksiyonunda bulunan Alpay'ın çalışmaları bugüne dek İstanbul, Köln, Londra, Düsseldorf ve New York gibi birçok dünya şehrinde sergilendi. Sanatçı, Paris'teki Le Monde de L'Art galerisinde de çok ses getiren bir kişisel sergi açtı. Film gösterimleri, Vural Sineması Nejat Uygur Sahnesi'nde ve Büyük Park Amfitiyatro'da gerçekleşecek. Biletler ise 9 Eylül'de tam programın açıklanmasının ardından Biletix'te satışa sunulacak."} {"url": "https://egoistokur.com/ulysses-irlanda-ile-kurdistan-arasindaki-ruh-koprus", "text": "William Shakespeare'in Bir Yaz Gecesi Rüyası ve Hamlet oyunlarında sahneye çıkan Kawa Nemir, aktörlüğünün yanı sıra Kürt edebiyatının dikkat çekici genç şairlerinden ve sağlam bir çevirmen. Yıllardır Shakespeare'den William Faulkner'a, Oscar Wilde'dan T. S. Eliot'a, Anglo-Sakson edebiyatın birçok yazar ve şairini hayran olunacak bir kararlılık hatta inatla Kürtçeye aktararak çok önemli bir iş yapıyor. Son olarak... Kawa Nemir'le yaptığım röportaj uzundu. Burada okuduğunuz, Joyce'la ve genel olarak çeviri pratiğiyle ilgili kısım. Habertürk'te çok azını yayınladım. Geri kalan bölümleri, yani Kawa'nın dille ve şiirle ilgili söylediklerini diğer linkten okuyabilirsiniz. William Shakespeare ve James Joyce, benim için iki büyük yaşam uğraşı. İkisi de has ötesi edebiyatçılar, o yüzden Shakespeare ve Joyce dendi mi benim için akan sular durur. Ulysses'te, Joyce ondan önce denenmiş tekniklerle açılımların tümünü bir arada ve son derece cesurca kullanmış, daha önemlisi dili muazzam bir gayretle yıkıp yeniden kurmuştu. O yüzden Ulysses, düzyazı-roman-şiir tarihine süper çelme atan bir eserdir. Okumak da zordur, kavramak da; hele çeviri yoluyla başka bir dilde yeniden yaratmak neredeyse imkansızdır. Yani hepimizi daha çok uzun zaman uğraştıracak, bu kesin. Eh, ben de zaten zor şeyleri seviyorum. Özellikle Yeats ve kuşağı, Kelt Uyanışı, İrlanda, İngiltere, kolonyalizm ve edebiyat üstüne yazdıklarımı okuyanlar bilirler; İrlanda ve Kürdistan arasında bir ruh köprüsü bulunduğunu iddia idiyorum ben. Kürtler henüz farkında değil ama Dublin-Diyarbakır hattını ben bu Ulysses çevirisiyle kuracağım. Bir de şu var: Aymazlıkla Kürtçeyi bir tür dilsel ortodoksiye hapsedenlere, sınırsızlığı göstermek için de çeviriyorum Ulysses'i. Joyce, böyle bir şeyi Gaelic dilinde yapamadı belki ama ben, çeviriyle de olsa bunu Kürtçe yapmak niyetindeyim. Geçim derdinden dolayı nefret ede ede yaptığım küçük çeviriler dışında, yazmak ve edebiyat çevirisiyle uğraşmak tüm hayatım. Her zaman baş köşeye koyduğum ve Kürtçe'de yankısını duymak istediğim epey şair ve yazarım var. O nedenle günde en az 15 saat saat çalışıyorum. Çevremle, içinde yaşadığım koşullarla boğuşarak yapıyorum bunu. Ölmeden bitirmem gereken işler var çünkü. Bunların hiçbiri sipariş değil, hepsi kendi tercihlerim. Bugüne kadar yeryüzünde hiçbir Kürt yayınevi bana gelip İnsanlar Sylvia Plath'ı, James Joyce'u Kürtçe okusalardı ne iyi olurdu falan da demedi. Kürtler, özellikle Irak'ta Federal Kürdistan Bölgesi'nde, petrol parasıyla zenginleştikçe manKürtleşiyorlar bir yandan. Bunu görüyorum. Bu taraftaysa Ankara'dan gelen bütçelerle hayatımızı saçma sapan bir noktaya getiren ve çok kişinin peşinden koşturduğu ihalecilik söz konusu. Koşullar böyleyken ölümüne Ulysses'e çalışıyorum. Ruhumu kurtarmak için adeta... Bu yüzden artık zamanımın yüzde 80'i Ulysses'in... Aralarda da Shakespeare'in Macbeth'ini ve John Keats'in Sleep and Poetry adlı uzun şiirini çeviriyorum. Kürtçe yankılanacak Joyce, Kürtçeye çok şey katacak, ama hedefime ulaşabilirsem, sanırım Joyce kültür endüstrisinde Kürtçe Ulysses'in de hatırı sayılır bir yeri olacaktır. Ya da ben öyle olmasını umuyorum. Özellikle Joyce'un punlarını çok eğlenceli buluyorum. Leopold Bloom, Martello Kulesi'nden Dublin'in tüm katmanlarına kadar Kürtçe konuşacak ve bu muhtemelen başka dillerde olmayan, kendine özgü bir çiçeklenme yaratacak. Bir süre sonra bir dergide küçük bir parça yayınlayacağım. Gerisini hep birlikte göreceğiz, ileride... Ama şunu söylemek isterim: Uzaklarda olsalar da manevi desteklerini yanımda hissettiğim üç önemli insan; Ayşegül Sönmez, Vivet Kanetti ve arkadaşım Umay Umay... Onların benim altın vuruş dediğim bu önemli çeviri girişimimden dolayı duydukları heyecan, benim için tarifsiz. Özellikle sanat komiserimiz sevgili Ayşegül Sönmez'in iki dil birbirine ne kazandırır konusunda yazdığı ve bana güç veren çok değerli cümleleri var. Son bir yıldır, yani Joyce'tan beri İngilizceyle daha önce hiç yapmadığım kadar yoğun bir biçimde cebelleştiğim için ara sıra Kurdlish rüyalar gördüğüm oluyor. Hepsi yayınlanamasa da Türkçeden Kürtçeye yoğun diyebileceğimiz bir çeviri faaliyeti var. Sait Faik, Oğuz Atay, Tezer Özlü, Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Ahmet Ümit, Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Yusuf Atılgan, Leyla Erbil, Murathan Mungan, Sema Kaygusuz, Jaklin Çelik, Müge İplikçi, Yavuz Ekinci, Murat Özyaşar ve daha birçokları çevrildi, bazıları basıldı. Basılmayı bekleyen birçok çevirinin de olduğundan haberdarım. Aslı Erdoğan, Murat Uyurkulak, Cemil Kavukçu gibi yazarların da bir an önce çevrilmesi gerektiğini düşünüyorum. İngiliz, İrlanda, Amerikan ve Türk edebiyatından 85 kitap çevirdim Kürtçeye. Neler diye sorarsanız; 600 civarında şairden 6000'den fazla şiir diyebilirim. Öykülerin yanı sıra birkaç roman ve 12 tiyatro oyunu da var. Ne yazık ki bugüne kadar ancak 18'i kitap olarak yayınlandı. Bu çeviriler üstüne yaptığım yığınla dosya da dergilerde kaldı. Üniversite gençliği. Faulkner ve Kafka'yı ilk kez Kürtçe okudum, vay be! diyen bir okur kitlesi var. Kürtçenin ümüğü sıkılmazsa, bu okur kitlesinin kısa zamanda on binleri bulacağından eminim. Yok. Birçok Kürtçe yayın, best-seller olmaktan ziyade long-seller. Herkes beklemede."} {"url": "https://egoistokur.com/ulyssesi-okumadim-ve-bundan-utanmiyoru", "text": "Belki de okumadıklarımızdan değil, bazı okuduklarımızdan utanmamız gerekiyordur, kim bilir... Pierre Bayard'ın Okumadığımız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşuruz başlıklı eserinin aklıma getirdikleri üzerine... Yazıda birkaç itiraf da var. Parisli Fransız edebiyatı profesörü Pierre Bayard'ın Okumadığımız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşuruz başlıklı eseri, görür görmez kaptığım kitaplardan oldu. Joyce'un Ulyssesini okumadığımı söylerken artık yüzüm daha az kızarıyor. Zira ben çok okurum; kendimi bildim bileli okumak bende bir nevi bağımlılık. Bir zamanlar geceleri evdeki herkes uykuya çekildikten sonra yorganın altında el feneriyle gizlice kitap okuyan küçük bir kız vardı ya, o bendim mesela. Okulda ders kitaplarının arasında sürekli başka kitaplarla yakalanan kız da bendim. Hala akşam yattığımda, sabah uyandığımda, ne bileyim vapura bindiğimde, bir kafede buluşacağım kişiyi beklerken hep okuyorum. Kimse de niye okuyorsun diye sormuyor, çünkü işim bu. Üstelik röntgenciyim, başkalarının ne okuduğunu da merak ediyorum. İlk kez gittiğim evlerdeki kütüphaneleri inceliyorum çaktırmadan, orada beni bekleyen bir hayal kırıklığı var mı diye baştan görmek için. Yahut metroda, otobüste kitap okuyan biri ilişmişse gözüme, elindeki kitabın kapağına bakmak, ne olduğunu anlamak için bin türlü cambazlık yapıyorum. Bir gün yazacağım okuma maceralarımı, kitaplar uğruna başımı nasıl dertten derde soktuğumu... Ama pişman mısın diye sorun! Hayır, değilim, gene olsa, gene yaparım. Öte yandan Bu kitapların hepsini okudun mu? sorusuna acayip sinir oluyorum. Zaten içten içe saldırgan bir soru bu. İşin kötüsü uygun cevabı kestiremiyorum. Evet desem, olmayacak. Yalan çünkü. Mesela Joyce'un en ünlü romanı Ulyssesi azıcık okudum, Finnegans Wakeinse kapağını bile açmadım. Proust'un 7 ciltlik Kayıp Zamanın İzindesini de orasından burasından okuyabildim sadece. Kitaplarını aldığım halde okumaya başlamadığım başka birçok yazar var. Zamanları gelecek diye umuyorum. Ayrıca bütün kitaplar okunmak için değil bence, bazılarını başka sebeplerle alırsınız. Hiçbir yerde bulamayacağınız bilgileri içerdiğinden, kapağını veya içindeki resimleri beğendiğinizden, sevdiğiniz bir yazarın külliyatını tamamlamak istediğinizden yahut sadece o kitabı kütüphanenize yakıştırdığınızdan, onun orada durup sizin tarafınızdan keşfedilmeyi beklemesi fikrini heyecan verici bulduğunuzdan... Tutkuyla okumanın ne olduğundan habersiz birine bunları anlatmak imkansız. Öte yandan Hayır cevabı da yakışıksız. Peşi sıra gelecek alaycı tebessüme katlanamayabilirsiniz. En iyisi soruyu unutturmanın bir yolunu bulmak; ben de yıllardır bunu yapıyorum. O yüzden Pierre Bayard'ın kitabını görür görmez kaptım. Okumanın kutsandığı, bir yandan da çelişkili bir biçimde yüksek edebiyatın sadece seçkin bir zümrenin tekelinde addedildiği bir dünyada yaşadığımızı söyleyen Pierre Bayard kendi deyişiyle, bir şarlatan, bir edebiyat atmasyoncusu... Çünkü üniversitede ders veriyorum ve öğrencilerime çoğu zaman kapağını bile açmadığım kitapları anlatıyorum diyor. Aslında bunlar şaka yollu ifadeler, suçlu falan hissetmiyor. Bunun yerine karşılaştığı baskılardan söz ediyor. İlki, okuma mecburiyeti... Çünkü hala bir eylem olarak okumanın kutsallaştırıldığı toplumlarda yaşıyoruz. İkincisi, baştan sona okuma mecburiyeti... Bir kitabı çok çabuk okumak ya da göz gezdirmek, hele bunu açıkça dile getirmek her zaman küçük görülen bir şey. Üçüncüsü, bir kitabı anlatabilmemizin ilk şartı olarak o kitabı okumamızın gerekmesi. Peki, bu baskıların sonucunda ne oluyor, millet daha mı çok okuyor? Yoo, hiç de değil. Mecburiyetler ve yasaklarla insanı zora sokan bu sistemin sonucu, yaygın bir riyakarlığın ortaya çıkması olmuştur diyen Bayard'a göre kitap okuma konusu, para ve cinsellik hariç, özel hayatın halihazırdaki en mahrem alanı. Bir tabuyu kurcalamaya cüret eden Bayard haklı, iyi bir okur sayılmak için kitapları, tespih taneleri gibi peş peşe dizmek gerekmiyor, okumak kişiye seçme ve eleme hakkı tanıyan bir sistem. O sisteme dahil etmediğiniz parçaları, Finnegans Wakei okumamanız sizi cahil ya da kültürsüz yapmıyor. Ayrıca Ulyssesı parça parça okumuş bir Joyce tutkununa kulak vermek, hızlı okuma kursuna gidip bütün kitaplarını üç günde okumuş birinden kesinlikle daha iyidir. Teorisini güçlendirmek için Montaigne, Proust ve Umberto Eco'dan hatta popüler kitaplarla filmlerden, mesela Harold Ramis'in yönettiği Groundhog Dayden destek alan Bayard, birtakım tiyolar da veriyor. Farklı durumlarda, mesela kalabalık bir yemekte, ciddi bir akademisyenle sohbet ederken, bizzat yazarıyla yüz yüzeyken ya da sevgilimizle beraberken okumadığımız bir kitaptan konuşmak zorunda kalırsak, ne söylememiz, belayı nasıl savuşturmamız gerekir, öğreniyoruz. Umberto Eco bile her şeyi okumuyor! Önemli olan okurun, gerçekte bir zaman kaybı olan şu ya da bu kitabı okuması değil, kitapların tümü hakkında Robert Musil'in genel görüş dediği şeye sahip olmasıdır. Montaigne'e göre, okuduğumuz ama zaman içinde adını bile hatırlamaz hale geldiğimiz bir kitabı gene de okunmuş bir kitap saymalıydık. Balzac bir kitabın durağan bir nesne olmadığı, mürekkep lekeli bir sicimle bağlanmasının bile kitabın hareketliliğini engellemeye yetmeyeceği görüşündeydi. Bu yüzden bir kitabı her okuyuşta yeni bir kitap okumuş gibi olabiliyordunuz. Paul Valery ise bir kitap hakkında makale yazmak için o kitabı karıştırıp sayfalarına şöyle bir göz atmanın yeterli olduğuna inanıyor, hatta bazı kitaplar söz konusuysa yazmadan önce okumanın sayısız sıkıntılar yaratabileceğini düşünüyordu. Eleştirisini yapacağım bir kitabı asla okumam, insan o kadar etkileniyor ki diyen Oscar Wilde bir kitabı okumak için en uygun sürenin altı dakika olduğunu öne sürmüştü, bu süre uzarsa okuma süreci zihnimizde kendi otobiyografimizi yazma sürecine dönüşebilirdi. Bence gerek yok, yapmayın. Teşekkürler yine de, sorduğunuz için. O kadar uzun kitap başka türlü okunmaz gibi bir cümlesi vardı:) Bir kitabı bu kadar kutsallaştıramamak fikri iyiymiş, faydalı yazı için teşekkürler."} {"url": "https://egoistokur.com/umay-ana-nasil-al-karisi-old", "text": "Kıymet Erzincan Kına'nın Umay Ana'dan Al Karısı'na Atlı Gelip Yaya Kalanlar adlı kitabı, heyecan verici bir çalışma. Kitabında Umay Ana'nın ve diğer ulu anaların peşine düşüyor Kıymet. Ama ne düşmek. Yazılı kaynaklara dalıyor, daha sonra Umay Ana'nın ayak izlerini takip ederek Anadolu'yu dolaşıyor, masallara, efsanelere, halk şiirlerine, türkülere kulak veriyor. En önemlisi yaşayan kadınlarla konuşuyor, hikayeyi bir de onlardan dinliyor. Beş yıllık bu çabanın sonunda da ortaya Umay Ana'nın yüzyıllar içinde nasıl Al Karısı'na dönüştürüldüğünü, kadının nasıl cadılaştırılarak güçsüzleştirildiğini anlatan harikulade bir kitap çıkıyor. Yok saydıklarımızı, görünmez kıldıklarımızı saklıyor. Ama bir çeşit yaşama ve yaşatma içgüdüsüyle koruyor da. Var olan düzende, bize gerçek diye dayatılan yaşam koşullarımızda, hakikate ulaşma çabası sandığımız kadar kolay değil tabii. Ama insanın iyileşmesi ve sürünmeden yaşaması için bu gerekli. Bu çaba aynı zamanda insanın kendisiyle yüzleşme ve barışma cesaretini göstermesini de gerektirir. İçimizdeki toksinlerden ancak emek harcayarak, ter ve gözyaşı dökerek kurtulabiliriz. O yüzden bilinçaltımıza açılan birer kapı olarak rüyalarımızın yorumunu başkalarına bırakmadan kendimiz anlamaya ve Ben bana ne demek istiyorum? sorusunun cevabını kendimiz bulmaya çalışmalıyız. Aksi takdirde, bilinçaltımızda kilit altına aldığımız ve yok saydığımız, bastırdığımız hakikatin yüküne daha fazla dayanamayız. Rüyalar birey için neyse, masallar, efsaneler, ritüeller ve onların ayrıntılarına sırlanmış gerçekler de toplumlar için o aslında. Oralarda kolektif bilinçaltımıza dair bastırdığımız, yok saydığımız hakikatin izlerine, eğer gerçekten talipsek, ulaşmamız pekala mümkün. Masallar, rüyalar hepimizin bildiği gibi hakiki olayları anlatmazlar ama evrensel gerçeği ya da hakikati yine çok evrensel motif ve sembollerle verirler. Sadece anlatıldığı toplumun üretim ilişkilerine ve yaşam şekline göre, gittikleri patikalar farklıdır. Ama hakikatin yolu, koruma ve yaşatma hedefi ortak. Kadınlar hem sembolik hem gerçek anlamıyla atlardan indiğinizde olanlar oldu aslında. İnsanoğlu toprağı ekip biçmeye başladıktan bir süre sonra doğayı da kadını da istediği gibi ekip biçme hakkını buldu kendinde, kontrol altına almaya da kutsallardan başladı. Ulu analar edilginleştirilir, olmadı günahkar kılınırsa mirasçıları sıradan kadınları kontrol altına almak daha kolay olsa gerekti. Tanrıçaların Lilithleştirilmesi ya da cadılaştırılması, yazıyı bulan Sümerlere kadar gider. Ama tabii mitlerin ters yüz edilerek toplumları denetleme süreci bütün toplumlarda aynı zamanlarda olmadı. Lilith'in ortaya çıktığı dönemlerde, Umay Ana, Orta Asya Türk inançlarında olumlu formuyla yaşıyordu. Konargöçer yaşamın eşitlikçi koşullarında, kadın ve erkek yan yana at üstünde yolculuk yapıyorlardı. Kılavuzları ise Doğa Ana ve kuşkusuz onun bin bir adından biri olarak Umay Ana idi. Doğa Ana bugün olduğu gibi cinsiyet veya tür ayırt etmeden bütün yavrularına o zaman da aynı mesafedeydi. Ne zaman ki atlardan inip yerleşik düzene geçmeye başladık gökteki güneşten yerdeki ocaklara ya da ateşe de sembol olan Al Ruhu bir başka adıyla Umay, Albastı ya da Al Karısı oldu. Ateşin ve kanın veya adetin rengiyle Al, ocakları tüttüren değil de söndüren ilan edildi böylece. Kadın, hem zihinsel hem bedensel doğurma ve var etme gücüyle, ölümü değil de yaşamı savunuyor. Günümüzde ister kadın ister erkek olsun yaşamı değil de ölümü savunanlar, kadının bu gücünü hem kıskanıyorlar hem de ondan korkuyorlar. O yüzden de kadının bedenini ve zihnini terbiye etmeye çalışıyorlar. Lilith ya da Al Karısı gibi mitlerle, kadınlara Sen eksiksin, kusurlusun, hatalısın, günahkarsın, telkinlerinde bulunarak, sürekli bir suçluluk duygusu yaşatıyorlar. O yüzden bugün yasalar önünde eşit olduğumuzu bilsek de zihnimize işlenen bu suçluluk duygusu yüzünden aslında en başta biz kadınlar güvenemiyoruz kendi gücümüze. Daha da kötüsü ne kendimize ne de hemcinslerimize inanıyoruz. Oysa kadın kadınının, daha doğrusu insan insanın kurdu değil, yurdudur. Güçlerini Doğa Ana'dan alan kılavuzların ve kadınların sayesinde yurt ve yuvaların dumanları tütüyor. Bu ışık ve ateş yok olursa, dünyanın da ışığı söner, dünya buz keser. Şimdilerde Doğa Ana'nın döngüsel düzenine değil de insanoğlunun piramit düzeniyle yönetiliyor olabiliriz. Ama hepimiz Doğa Ana'nın gemisindeyiz ve doğanın bir kıpırtısına bakar alabora olmamız ve yaşam zincirinin sadece bir halkası olduğumuzu anlamamız. Umay Ana, en bilinen adıyla Kibele. Ya da şu anki yaşadığımız topraklardaki karşılığıyla Fatma Ana ya da Sarı Kız. Sarı Kız, sadece Kaz Dağları'nda değil, Trakya ve Anadolu'da da birçok yatır ve türbesi olan bir eren. Umay Ana günümüzde Türkiye topraklarında doğrudan adıyla yaşamıyor. Ama Orta Asya halkları arasında hala olumlu imgesiyle var. Fakat bir ulu ana formu olarak değil de daha çok bereket getiren, lohusa kadınları ve bebekleri koruyan bir form olarak yaşıyor. Çok benzer şekilde yine özellikle Kırgız, Kazak ve Özbekler arasında Fatma Ana da Bibi Batima olarak yaşıyor ve kitap da yer verdiğim gibi Manın kolım emes/ bibi Patime, bibi Suhra kolı/ Umay-ana, Kambar-ana kolı gibi dualarda hala varlığını sürdürüyor. Bu dua hepimize mutfakta bereket ve lohusa kadınlara şifa dilerken okunan Benim elim değil, Fatma Ana'nın eli, duasını çağrıştırıyor olsa gerek. Yaşadığımız topraklarda Umay, doğrudan adıyla yok ama yeni inançlar içindeki kutsallarla, dildeki izleriyle hala yaşıyor. Benzer bir temayı işlemek için Kibele'yi değil de Umay'ı seçmemin temel nedenlerinden biri de bu; izlerinin hala canlı canlı yaşadığını görmenin verdiği heyecan. Araştırmalarım sırasında özellikle kırsaldan kadınlarla görüştüm, Umay adını doğrudan duymamışlardı. Ama Buna benzer başka kelimeler aklınıza geliyor mu, diye sorduğumda, umma, umacı, eci, öcü, momoci, umut gibi kelimeleri duyuyordum onlardan. Daha kentli kadınlarda umar kelimesi hatta doğrudan Umay Ana adıyla da karşılaşıyordum. Çorum'la ilgili yerel bir sözlükte ise beceriksiz, ahmak anlamlarıyla umaysız kelimesi önüme çıkmıştı. Sanki inceden inceye Umaysız kalmanın kadınları beceriksizleştirdiğini söylüyordu. Umaysız kelimesi kullanmaktan çok hoşlandığım çaresiz anlamındaki umarsız kelimesini de çağrıştırıyordu. Özellikle İngilizcede desperate hope ifadesini Türkçeye çevirirken kullandığım ve yıllardır kendi yazılarımda ve konuşmalarımda da bolca yer alan umarsız umut ifadem böylece daha bir anlam kazanıyordu. Öyle sözlüklerde çevrildiği gibi boşuna ümit değil de her şeye rağmen, akıntıya karşı yüzmek pahasına da olsa umut ya da sembolik gücüyle aslında Umay diyormuşum meğerse. Dediğim gibi Umay'ın dildeki özellikle yerel kullanımlardaki izi hala çok belirgin. Fatma Ana ve Sarı Kız ululamasında da Umay Ana'nın izleri var. Bir başka izi de yine özellikle kırsaldaki doğumla ilgili ritüellerde yaşıyor. On birinci yüzyılda Kaşgarlı Mahmud'un hazırladığı, Divanü Lugati't-Türk sözlüğünde, umay kelime anlamıyla eş ya da plasenta olarak verilir ve kadınların bunu iyi bir alamet olarak kabul ettikleri ve ona tapınılırsa çocukları olabileceklerine inanıldığı yazılır. Biz bugün bunun izlerini kentlerde bebek göbeğinin bir dilek dileme yöntemi olarak cami, okul gibi yerlere gömülmesi ritüelinde görebiliyoruz. Umay'ın esas izlerini kırsalda evde yapılan doğumlarda plasenta veya eş ya da sonun gömü törenlerinde daha canlı görmek de mümkün. Kitap için yaptığım sözlü görüşmelerimde, doğum sonrasında bebek eşinin kefen misali temiz bir beze sarılarak dualar eşliğinde gömüldüğünü çok duydum. Bu gömü törenlerinde kadınların başrolde olduklarını kendi çocukluk anılarımdan da anımsıyorum. Çocuğu olmayan kadınların, yeni doğum yapan kadınların eşleri üzerine oturtuldukları ritüelleri de dinledim. Bazı görüşmeciler, eşlerin ağaç diplerine gömüldüğünü söylüyordu ve bunu çocuğun bir ağaç gibi yeşerip yaşamasına, dal budak sarmasına yönelik bir temenni olarak dillendiriyorlardı. Umay'ın kayın ağacıyla gökten yeryüzüne indiğine inanılan dönemlerden esintiyle olsa gerek, ağaçlardan dilek dileme, bir çeşit kansız kurban olarak bez bağlama gelenekleri de aslında yine Umay izleri. Ağaçların etrafında dönme gelenekleri sonra. Şamanist inançları İslamiyet'le sentezleyen Alevi-Bektaşi inançlarındaki ağaç, semah, geyik, turna kutsallığında da, deyiş ve nefeslerde de adı olmasa bile bu kutsanmadan izler görmek mümkün. Bunlara kitapta ayrıntılarıyla yer verdim. Bu yolculuğa çıkışım, çocukluğumda dinlediğim Al Karısı hikayelerinin bazı ayrıntılarıyla ilgili kafama takılan soru işaretleri nedeniyledir. Okumalarım sırasında Al Karısı'nın aslında Umay olduğu bilgisini öğrendiğim an ise bu kitap yolculuğumun başlangıç anı aslında. Atlara, bebeğe, lohusaya ve hamura musallat olan ve sadece erkekler tarafından yakalanıp evde köle gibi çalıştırılan, elinin bereketinin, becerisinin, güçlü kuvvetli oluşunun altı özellikle çizilen böyle bir kadın, neden yakasına takılan ve köleliğinin temsili minicik bir iğneden kendi başına kurtulamıyordu? Onu böylesine kötürümleştiren, paralize eden neydi? Ya da neden gerçek hayattan bazı makbul olmayan kadınlar ona benzetiliyordu? Kitabın beş yıllık yazım yolculuğunda, bozulan bir yapbozun taşlarını kendimce yerine koyduğum anlardaki duyduğum hazzın tarifi yok. Bu yolculuğumdaki muhabbetler, etkileşimler, gerek okuyarak, gerek kulaktan demlenerek, gerek sezerek edindiğim bilgiler paha biçilmez benim için. En şaşırdığım anlar ise Avrupa'nın aksine Anadolu Orta Çağında kadının bu topraklarda görünür olduğuna dair bilgileri toparladığımı sandığım anda, kitabın bitimine yakın anlarda bile çarpıcı yeni örneklerle karşılaşmam. 12. yüzyılda Erzincan ve Erzurum çevresinde hüküm süren Saltuklu Beyliği'ne on yıl hükümdar olan Mama Hatun bu örneklerden sadece biri. Konya'daki Selçuklu dönemine ait eserlerin sergilendiği müzelerde kadın görünürlüğü ve günümüzde daha çok eril güçlerle özdeşleştirilen sembollerin nasıl Umay'ın en önemli sembolü olan ve güneşi temsil eden üç tacıyla betimlendiği karşısında duyduğum şaşkınlık anlarını da unutamıyorum. Bu topraklar açısından Anadolu Selçuklu ve Beylikler dönemi, bugünün kadınına çok kılavuz sunuyor. Kadının orduda da, siyasette de, inançlarda da, kısaca yurtta ve yuvada da görünür olduğunu ispatlayan binlerce örnekle dolu. Umay ya da Doğa Ana'nın bin bir adıyla başka ulu anaların sembolik gücüne ihtiyacımız var. Onların sembolik mirasını taşıyan kadınların kılavuzluğuna ihtiyacımız var. Al Karısı'nda olduğu gibi görünürde yakamıza saplanan bir iğne olmayabilir ama hangi kesimden, hangi inançtan, hangi etnik kökten, hangi coğrafyadan olursak olalım, ama az ama çok bilinçaltımıza iğneler saplanmış. Uyuşturulmuşuz. Işığımızın uyarılması için bilinçaltımıza saplanmış iğneleri çıkarıp atmamız gerekir. Bize inandırıldığı gibi Al Karısı mirasını değil de Umay mirasını taşıdığımızı hatırlamamız gerekir. Sanırım aile olarak çok şanslıyım ki en başta annem Müşiriye Erzincan, eşim Mehmet Kına, kardeşim Erdal Erzincan, sevgili Mercan Erzincan ve kızım Irmak Günce Kına'nın bilgi ve birikimleriyle çok beslendim. Kitabın bitiş aşamalarına doğru çok benzer şeyleri dert ettiğimizden yayıncılığımı da Erdal ve Mercan Erzincan üstelenmeye karar verdiler. Böylece kitabım Temkeş Yayınları'nın üçüncü kitabı olarak yayınlandı. Yine bu süreçte destek istediğim birçok araştırmacı o kadar candan katkılar sundu ki hatta başta Refik Engin olmak üzere bu araştırmacıların Hadi artık bitir, itelemeleriyle hızlandığım da çok oldu. Editörlerimden üniversiteden çeviri hocam olan çevirmen ve yazar Ayşe Nihal Akbulut'un kitabın metin kurgusu ve dili üzerindeki olumlu yorumları ve desteği bana çok büyük güç verdi. Bir diğer editörüm araştırmacı yazar Ali Cem Akbulut ise Osmanlıcadan yaptığı çeviriler, halk edebiyatından şiir önerileri, sunduğu kaynaklar ve cömertçe paylaştığı bilgi birikimiyle hep yanımda oldu. Bu süreç aynı zamanda çok fazla bilinmeyen, göz ardı edilen kitapları da okuma ve anlamaya çalışma süreci oldu benim için. Okuduğum ve yararlandığım tüm kitapları gururla kaynakçama ekledim. Ötekilerin sesi olarak sözlü görüşme yaptığım kişilerin adlarını da kaynakçamda gururla yer verdim. Hangi kök ve inançtan olurlarsa olsunlar özellikle doğayla bağını koparmamış yaşlılar hele de yaşlı kadınlar ve çocuklarla muhabbet edilmeli. Onlarda sansürlenmemiş, doğanın kılavuzluğuyla edindikleri hakiki bilgilerin kırıntılarını bulmak müthiş bir haz oldu benim için. Onlar bu toplumun belleği. Bu görüşmelerimde karşılıklı birbirimize soru işaretleri bıraktık. Hatta bazen birlikte koştuk bu soru işaretlerinin peşine. Tozlu raflarda bulduğum anlamsız görünen bir bilgiyi, onlardan duyduğum alakasız gibi görünen bir sözden, cümleden tamamladığım da oldu. Farklı çevrelerden yaptığım bu görüşmelerde kadının ötekileştirilmesinin bütün kesimlerde ne kadar ortak olduğunu gördüm. Ataerkil sistemin böl-yönet anlayışıyla kadının kadına kurt edilmesine değil de yurt edilmesi gerektiğine olan inancım daha bir pekişti. Başta annem ve kayınvalidem olmak üzere hayatımda kavga ettiğim kadınları anlamayı, yaptıklarını unutmayı değil ama affetmeyi öğrendim. Ve belki de iyileşmeyi. Yine özellikle annemle yaptığım bu görüşmeler sayesinde ben doğmadan çok çok önce ölen anneannemle iletişim kurabildim. Kitabın sonu da hiçte hesaplamadığım şekilde annemin aktarımıyla anneannemin bir masalıyla bitti. Öyle bir masaldı ki bütün kitap boyunca uğraştığım sembol ve motifler bir masalda can bulmuş ve en az altmış yıl sonra gelip kitabımın son sayfasına konmuştu. Okurlardan gelen Siz ölmüş anneannenizle iletişim kurmuşsunuz, biz de kendi ebelerimiz, analarımız ve atalarımızla kuruyoruz, türü yorumlar ise kendi adıma kitapta özel gibi görünen her şeyin aslında ortak olduğunu söylüyor bana. Kendimi iyileştirmek ve kendime güç toplamak için yazdığımız bu kitapta galiba yaralarımız da ortak. Gelen dönütler sezgilerimin rehberliğinde yaptığım şeyin doğru olduğunu söylüyor bana. Hem evet hem hayır. Öncelikle kült sayılan böyle bir kitapla hatırlanmak benim için gurur verici bir şey. İki kitabın da hedefi kadının baskılanan gücünü hatırlatmak, iki kitap da kadın sorununu çevre sorunun bir parçası olarak görüyor. Malzeme olarak masallardan yararlanmamız da ortak bir unsur. Clarissa Pinkola Estes'in Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabında bu konu dünyanın farklı coğrafyalarından masalların psikanalitik açıdan değerlendirilmesiyle işlenmiş. Benim çalışmamdaki masallar daha çok Anadolu'ya ait ve ben bu masallarda daha kadının değişen toplumsal konumuna dair izler bulmaya çalıştım. Masalların yanında Orta Asya'dan başlayarak özellikle Anadolu ve Trakya'daki mitler, ritüeller, dil ve sözlü kültür üzerindeki izlerden ve arkeolojik bulgulardan da yazılmamış kadın tarihine dair işaret fişeklerini yakalamaya çalıştım. Dolayısıyla kitabım bu açıdan Estes'in kitabından farklı sanırım."} {"url": "https://egoistokur.com/umay-umay-bir-gun-yolda-yuruyordum-bir-sarki-duydum-kalbim-acid", "text": "Bir vakitler, Nerem varsa insan kalan, işte orası acıtıyor! diye yazan Umay Umay, benim içinse bir masal kişisidir. Akrabamdır bir bakıma. Güzeldir, iyi kalplidir, sihirlidir... Gözünü kırpmadan savaşa girebilecek, karşısına çıkan kim olursa olsun ezip geçebilecek bir kız çocuğudur aynı zamanda. Ama ne var biliyor musunuz; o kırılgan görünümlü küçük kız çocuğu o kadar kuvvetlidir, o kadar bin yaşındadır ki, girdiği her savaşı eninde sonunda kazanacağını bilir, tam da bu yüzden hiçbir savaş meydannda göremezsiniz onu, durmaz. O geceyi, o elmayı, o mumu, kısaca Umay Umay'ı o yüzden hiç unutamam. İşte Umay Umay'ın Egoist Okur için hazırladığı Efkar Karması. Lütfen kalbinizle dinleyin."} {"url": "https://egoistokur.com/umay-umay-tam-zamanidir-basimizi-dogru-yere-egmeni", "text": "Bu hayattan sadece kaos çıkar. Zaten tarihe, yakın ya da uzak geçmişe şöyle üstünkörü bir göz atsak bile, hayatın birbirine eklemlenmiş kaoslar yığını olduğunu görürüz. Bunun farkına varanlar, geri çekiliyor! Çağımızın en önemli 'geri çekilen'lerinden biri de, kuşkusuz Umay Umay. Aslına bakarsanız o epey zaman önce, sessiz sedasız başladı geri çekilmeye. Ama Umay Umay'ı takip edenler, bu sessiz sedasız geri çekilişin aslında kendi içinde bir şatafat taşıdığının da pekala farkındalar. Umay, şatafatlı bir biçimde geri çekiliyor ama ardında kalanın plastik bir görkem, bir çeşit çöp yığını olduğunu da yüzümüze vuruyor. Şarkılarıyla olduğu kadar, çektiği fotoğraflarla, yazdığı kitaplarla yapıyor bunu. Neresinden tutsan kırılacak denli güçlü olan fotoğraflarına http://umay-umay. deviantart. com sitesinden ulaşabiliyoruz. Yani melek lekelerinin gözümüzün önüne serilmesi an meselesi. Peki kitaplar? Bir süredir piyasada bulunmayan/zor bulunan Umay kitaplarına ulaşmak içinse herhangi bir kitabevinin kapısından içeri girmek yetiyor artık. Çünkü kitaplarının hepsi geçtiğimiz günlerde Liman Yayınları tarafından yeniden basıldı ve her biri sokak aralarına serpiştirilmek üzere raflardaki yerlerini aldı. Olmazsa buraları bırakır giderim diye düşünenlere, gidilecek yer olmadığını; olmazsa terk ederim diye düşünenlere, hiç kimsenin, kendisinde bir yara açmadan bir başkasını terk edemeyeceğini; hepsi bir yana, giydiğimiz bütün elbiselerin aslında külden olduğunu söylemek için eline kalemi almış sanki Umay. Ayaklarımızın bastığı yeryüzünün aslında ateşten olduğunu anlatıyor bize. Onu kora çevirenin de insanın ta kendisi olduğunu. Belki tuhaf gelecek ama yalnız kaldığımızda o yüzden üşüyoruz hepimiz! Ölüm oruçlarında ölenlerin sayısı arttıkça kendi içinde bir adım daha geri çekilen; yalan dolu, ağdalı bir salyanın karşısına geçtiğinde, orada bürokratların kravatına sıçrayan kanın hızla temizlendiğini gördüğü için evinden televizyonu kaldırıp duvarına hayali çocukların yaptıkları resimleri asan, artık televizyon yerine onlara bakan biri, tek bir sözcükle ağaçların yapraksız kalabildiğini hepimizden daha iyi anlar elbette. O zaman, denizin üzerine kibrit kutularından bir ev yapmanın hayalini kurar, dalga seslerine borçlu kalacağını düşünüp ürker belki de. Evet, Umay Umay'ın 'Orospu Kırmızı', 'Bütün Güzel Çocuklar Şüpheli', 'Rüya Duvarları', 'Sokaklar Uyudu Artık Öpüşebiliriz' ve 'Veda Busesi' adlı kitapları yeniden basıldı ve kalbin kadife çığlıklarına aşina olan okurların beğenisine sunuldu. Belki de söylenmesi gereken ilk şey, her birinin de bir konsept kitap olduğu. Kapak fotoğraflarının hepsi Umay Umay imzasını taşıyor. İçinizden okuduğunuzda, evet, birer düzyazı metin bunlar. Ama yüksek sesle okuduğunuzda, bu metinlerin kendine özgü bir sesi, bir müziği olduğunu fark ediyorsunuz. Metinlerin bu iç müziği de Umay Umay imzasını taşıyor doğal olarak. Kısacası, bu kitaplarda yer alan metinler, alt metinler, gizil anlamlar, çağrışımlar, bu kitaplarda yer alan görsellikler, bu kitaplarda yer alan müzik; hepsi Umay'a ait. Edebiyatın klasik türlerine alışık okurun aklına, bu kitapları hangi türün kalıpları içine sokacağı, sokması gerekeceği gibi bir soru gelebilir. Öykü mü, şiir mi, deneme mi... Hem hepsi, hem hiç biri! Hepsi; çünkü bu metinler birer düzyazı şiir aslında. Aynı zamanda bilinç akışı tekniğiyle yazılmış birer öykü. Ya da her biri basbayağı birer deneme. Hiçbiri değil derken de şunu kastediyorum: Umay bunları herhangi bir türe dahil olsun diye değil, hayatın kendisine uyguladığı prototip şiddeti bertaraf etmek için, sıradanlığın standartlarını kabul edemediği/etmediği için yazmış, o kadar. Kimin hangi kalıba soktuğu ya da sokmakta zorlandığı onu pek de ilgilendirmiyor sanırım. Belki de bu kitapların beşini bir yere koyup yeniden bakabiliriz içimizde yer eden bu hassas yaraya. Belki de bugün tam zamanıdır. Tam zamanıdır belki de başımızı doğru yere eğmenin. Evet. Hemen belli ederim. :) Canım egoistim."} {"url": "https://egoistokur.com/umay-umay-tanriyla-kavga-etmesem-kiminle-kavga-edecegi", "text": "Umay Umay özel bir isim. Sadece benim için değil, onu tanıyan, seven, takip eden bir kitle için de oldukça önemli ve özel. Kıymeti kuşkusuz bugüne kadar imzasını attığı işlerde yatıyor, ama bundan daha da önemlisi samimiyeti. Samimiyetinden kuşku duymayacağımız çok az insandan biri o. Yazdığı şiire, söylediği şarkıya, çektiği fotoğrafa, sizinle kurduğu diyaloğa kadar her şeye yansıyor bu. O nedenle Umay Umay iki kez kıymetli. Üstelik uzunca bir süredir beklediğimiz yeni şiir kitabı Cevapsız Ağrı'yla bir kez daha hem de çok yakından yüreğimize dokunuyor; bizi sarsıyor! İyi bir şey tabii, çok özlemiştim seni. Ayrıca kırmızı pantolon giymişsin, acayip güzel. Röportajda hemen yabancılaşırım. Şu anda yabancımsın, ama doğrusu bu. Sözün oyunlarıyla hakikatin durumu çok farklı. Ama hepsinin sana geldiğini ya da hiç gelmeyeceğini hissettiğin anlar benim için çok olağan anlar. Benim bir gerçeğim varsa ben onu ayırabildiğimi sanmıyorum. Ayırabilsem zaten gerçek nedir, ne değildir kuşkusuyla bu kadar boğuşmazdım. Yıllar evvel ben sana rahat bir üçlü koltuk olmadığımı söylemiştim. Ben Tanrı'yı her şeyle özdeşleştiriyorum. Şu yudumladığım kahveyle de özdeşleştiriyorum. Şu anda mesela; yarım saniyenin yarısı kadar da yakın bana. Ee, kavga etmeden olmaz. Tanrı'yla kavga etmesem kiminle kavga edeceğim. Kim daha değerli ki? Ondan daha güçlü, daha yanıltıcı, şaşırtıcı, hüsrana uğratıcı, ödüller verici... Onun varlığı ve yokluğu kadar sarsıcı hiç bir şeyim olmadı. Tanrı bana aç insanları anlatamıyor, ama aynı zamanda anlatıyor da. İnsanlara baktığımda; insan zaten her şeyi anlatıyor. Niye kötü olduğunu veya niye iyiliği seçtiğini, her şeyi anlatıyor. Orada barışıyorum. Çelişki yoksa hayat yok. Benden sakın öyle çelişmeyen, karar verilmiş cevaplar bekleme. Ben kendimi kendimden alamadım çünkü. Ama muallakta olmak değil bu, muallağın ne olduğunu biliyorum. Muallak, boktan bir şey. Muallak, hissetmez zaten. Kavga da etmez. Tanrı'yla kul düzeyinde sorunu ve korkusu vardır. Ben çok korkarım, hiç korkmam. Benim Tanrı'mla aramdaki ilişki ödlekçe değil. Cesareti de Tanrı'dan alıyorum. Olmaz mı? Her gün yüzüne tükürmek istediğim birçok insan var, ama bu kadar. Sorunum, sorulardan hoşlanmıyor olmam. İnsan ruhunun kıvrımlarını ve inceliklerini tam anlamıyla anlatabilecek cümleleri, sözleri hayatta bulamıyor, o nedenle zorlanıyorum. Ama sen dışarıda olmayı tercih ettin. Hala tercih ediyorum. Ama çok içerden yapıyorum her şeyi. Bir filmden çıktıktan sonra ona soru sormazsın Deniz. Ben durumumu öyle görüyorum. Kendine sorarsın ya da sevmezsin, unutursun. Kendime her şeyi söyleyip bitiriyorum. Sonra susup tekrar bağırıyorum. Bunların cevaplarının verilmesi yerine anlaşılması ya da reddedilmesi gerekir. O yüzden sanırım doğru sorulara karşı yanlış biriyim. O nedenle, gelmekle iyi mi yaptım diye başta sordum sana. Iyi ettin. Aramızda sadece röportaj yok. Hiç yoktu. Hiçbir zaman da olmadı. Ne kurtarılacak ne de kazanılacak bir şey var. Biz onu öyle sandık. Hala öyle sanmaya devam ediyoruz. Ya evler? Evler de tekin değil. Öğrendik bunu, değil mi? Belki sokak daha korunaklı kaldı, içeride yaşanan şiddetin yanında. O zaman hangi sokak, hangi ev diye tartışabiliriz. Ben sokağı hep evim gibi gördüm ve sokakta yaşadım. Estetize edilmiş, uydurulmuş da değil öyle. Gerçek anlamda sokak kültürünün içindeydim. Üstelik imtiyazlı olacaksın, paran da olacak hem de öyle bir hayatı seçeceksin. Bunun yaşadım. Sokağı hep evim sandım. Eve gelirken sokağa çıkıyor gibiydim. Evde süslenir, sokakta süslenmezdim. Sokakta yer, evde yemezdim. Bazen üstümü başımı bile şehir tuvaletlerinde, bar tuvaletlerinde değiştirirdim. Oldu, evet. Yıllar evvel sevgilimle beraber Hayal Kahvesi diye bir yer açtık ve orada yaşadık. Etiler'de açsaydık Etiler kadını olur muydum, bilemiyorum. Beyoğlu'nu ben tercih etmedim, hayat beni oraya götürdü. Şimdi bu haberci kafasını hiç sevmiyorum. Beyoğlu'nda boncuk vardı, Tarlabaşı'nda goncuk vardı, Etiler'de soncuk vardı.... Bu çok gazeteci, etiketleme kafası. Olaylardan durum çıkarma kafaları bana göre değil. O nedenle Beyoğlu hayatını bir Erenköy'deki hayattan, mekan olanakları ve olanaksızlıkları dışında hiç ayırmadım. Beyoğlu'nda uyuşturucu varsa Erenköy'de de vardı. Farkı, Ereneköy'de daha fazla aile yaşaması ve iş yerinin az olması ya da birkaç fazla ağacın olmasıdır. Erenköy kendini uyuşturcuya, yoksulluğa, şiddete... hayatta dair olan her şeye kapatıp başka bir yerde gösterebilen bir yer. Beyoğlu yapısı itibarıyla göstermeyen bir yer. Yoksa kötülük veya aynı zevkler her yerde var. Beyoğlu'na haberci kafasıyla bakmadığım için, Beyoğlu ile Erenköy arasında benim için hiç fark yok. Evet, Beyoğlu'nu çok sevdim; ama hiçbir zaman Beyoğlu'nu kutsayanlardan da olmadım. Anladım, sen epey gerildin. Ben de gerildim. Ama sorular matematik sorusu gibi. Anlayamadım. Hesap verecek olsam yazmam. Yok katılmıyorum. Zaten benim türümde yazan insanların birinci meselesi değil mi bu. Hep bu duyguyla yazmazlar mı? Veda duygusu yazarken çok önemlidir. Ama veda üzerine kurduğumu sanmıyorum bu kitabı. Evet, veda çok kullandığım bir kelimedir. Ben okuyucu olsaydım, çok öfkeli ama umutlu bir kadın görürdüm. Ben hüzün kelimesini kullanmadım. Hüzünlü demedim. Aynı zamanda sorumun devamını da dinlemedin. Hüzün olmaz mı, elbette var. Hüzün benim sigaramı söndürüşümde bile var. Tamam, analiz etmeyi bırakayım o zaman. Yüzüme karşı analiz edilmeye müsait değilim. Ben seni baştan aşağıya anlamamış olabilirim. Ama vedayı bir bitiş değil de başlangıç olarak yorumlamışsın şiirlerinde. Zaten sorunun devamında buraya gelecektim. Elbette bu da bir umut belirtisidir. Çok dişi bir şey söylüyorum. Yazılarımda okuyucuların çok az gördüğü umutlu bir şey var. Umutsuz sanatı hiç sevmem. Mesela; Zeki Demirkubuz'a katlanamam. Umutsuzdur o, mutsuz değil. Kuru mutsuzluğu hiç sevmem. Benim mutsuzluğum çok dişidir, üreticidir, sarsıcıdır. Ölürken bile umutsuz olmayacağımı düşünüyorum. Vedayı da çok güzel kullanıyorum. Her elveda kırık bir merhabadır aslında, diye bir cümlem var. Evet, çok mutsuzum ama çok güzel bir mutsuzluk bu. Senden değil ama genel olarak okuyucunun algısında benim umutsuz ve karanlık olduğuma dair yargı var. Lunapark gibidir benim yaşadığım alanlar, mumdan nefret ederim. Bütün ev ışıl ışıldır. Umay, evindeyim zaten ve bir lunapark havası sezmiyorum. Ama ruhunda bir atlı karınca, lunapark şöleni olabilir. Işıl ışıl olmak umut duygusuna tekabül ediyor herhalde. Umarım bu sefer doğru anlamışımdır. Ah özür dilerim keşke senin için salonun ortasına dönme dolap, atlı karınca filan taktırsaydım. Ben fotoğrafçı değilim. 'Fotoğrafçılara saygısızlık edemem' durumuyla söylemiyorum bunu. Okumakla, akademilerde olmakla hiç bir şey olmuyor. Yani saygımdan fotoğrafçı değilim demiyorum. Fotoğrafı ruhumla, hayat arasında kurduğum kuralsız hikaye olduğu için fotoğrafçıyım demeyi uygun bulmuyorum. Biliyor musun iki insan arasında ışık vardır. Önce lambalar yanar. Bir de dünyada güzel sananlar akademileri var. Benle arkadaşlık çok güzeldir ama anlaşmak çok zordur. Tekrar tekrar özür dilerim. N'apayım Allah beni böyle yarattı. Elimden daha iyisi gelmiyor. Biliyor musun kocadım. Çevremdekilere hele ki yakınlarıma tek kelime yanlış anlama ve yorum hakkı bırakmak istemiyorum. Benim de onları doğru öptüğüm söylenemez. Ama şöyle bir şey de var, yanlış öpenlere de ağızlarının, dudaklarının payını verdim. Asıl soruya gelmek istiyorum. Kapı imgesi çok sık geçiyor şiirlerinde. Kapı sanki ölüme açılan bir yol. Ve kutsal bir tarafı da var. Tanrı'ya ulaşmak gibi. Aynı zamanda kavuşmayı da işaret ediyor. Bu benim çıkardığım bir şey. Sen belki başka amaçla yazmış olabilirsin. Ben insanın doğduğunda Tanrı'ya ulaştığını düşünüyorum. Ölümle Tanrı'ya kavuştuğunu sanmıyorum. Belki de ölüm, Tanrı'ya allahaısmarladık dendiği andır. Yani Tanrı'yla işinin bitttiği andır. Artık iyilik veya kötülük yapmana gerek yok çünkü. Her şey nefes alıp verirken oluyor. Tanrıyla tanışma, doğum anında olur, hatta anne karnına düştüğün andır bence. Ben yazmadım, redaksiyon hatası, demek geliyor içimden Deniz. Yok, dizeyi açıkla demiyorum, bu dizeden yola çıkarak kadınları soruyorum. Yıllar önce bir kadın oluşumu aradığında Ne kadını, ne kütüphanesi? dedim. Siz bilmiyorsunuz, benim pipim var, dedim. Öyle üzüldüm ve kızdım ki; sen masasın, sen kadınsın, sen asfaltsın, puff... Aynı ayrılma isteği, aynı faşizan istek. Aynı berbat anlayış. Elbette kadınım ve böyle hissederim, bu ayrı. Ama bütünde böyle bir şey yok. Kadın kütüphanesi, kadın sineması, kadın edebiyatı gibi ayrımlar yapılıyor. Bir süre sonra öyle bir hale geliyorsun ki, seni bu kodlarla çağrdıkları için sen de bir şekilde bunun içine giriyorsun. Ya da öyle çağrılmayı, mesela kadın şair ifadesini ister istemez kabul ediyorsun. Ama şöyle bir durum da var: Kadının görünürlüğünü bir şekilde kanıtlaması gerek. Bir şekilde bir yerde toplanması ve tanıtılması da direnmek anlamında önemli. İlk etapta belki gerekli. Ama ilk etapta. Sonrasında yapılacak şey, kimliklerden sıyrılarak aslında birey olmaya çalışmak ve yaptığın işle öne çıkmak. Özellikle son otuz yıldır kimlikler üzerinden bir politika uygulanıyor. Bu kategorilere ayırma işi bana komedi geliyor. Ve kadını azaltıcı bir şey bu. Bir gay fotoğrafçı gay fotoğrafları çekmiyor ama gay diyorsun. Bu daha büyük bir propaganda. Bugün Hindistan'da kadınlara on sekiz saatte bir tecavüz ediliyor, biliyor musunuz diye yazan plazalardaki insanlar günde on sekiz kere kendilerine ne türlü tecavüz edildiğini görmeden nasıl yazabiliyorlar? Cehennem gibi dram. Büyük komedi geliyor bana dünyanın şiddetini bu dille anlatmak, algılamak, karar vermek ve bu dile mensup olmak. Hiçbir şeye mensup değilim. Hangisi daha acı; kadın dramı mı, insan dramı mı, emin değilim. Hem de nasıl. Benim gibi konuşanlara da ileri geri konuşan insanlar diye bakılıyor. Çünkü varlığımızdaki hakikat tehditi onların kodlarını bozuyor. Hayır, ileri geri konuşmuyoruz biz. İşte oralarda bir kadın olmak hiç aklıma gelmedi. Üstelik erkekler de şiddet görüyor. Ve onlara yüklediğimiz sorumluluklarla döve döve cani yaptık. Para patronları dışında hepimizin türlü türlü kurban olduğu bir dünya, hepsi bu. Sen birçok şeyi reddediyorsun. Geri çekilmeyi tercih ettin. Gündelik hayatın içinde çok fazla olmayı da istemiyorsun. O bana güzel bir hayat gibi gelmiyor. Sana demiyorum, okuyucumla merak edenimle konuşuyorum. Hayatın içinde değil, lafı yanlış. O hayatın içinde olmayı tercih etmiyorum. Hayattan çekildi! Hayır, buradayım bak. Yaşadığım köyler, deniz kenarları hepsi bir hayat. Defterlerim, dinlediğim müthiş şarkılar, dolaştığım şahane yerler var. Eskiden de böyle yaşardım ama reddettiklerim bu kadar net değildi. Onu de, bunu deme, oraya git, buraya gitme, onunla seviş, şu şarkıyı söyle... Bunları terkettim. Tabii ki sevişmiyorum. O istenilen ve biçilen hayatta değilim. Odada inzivaya çekilmiş ya da bir hastane köşesinde yatıyor değilim. Kendime göre sevdiğim bir hayattayım. O hayattan çekildi lafına katılmıyorum. Taptığım iki çocuğum ve dostlarım var. Albüm yapmak hayatsa, yapayım. O bana hiç müzik hayatı gibi gelmiyor. Müzik benim şu koltuktan kalkıp, şuradaki çorabı almama kadar beni yöneten, şekillendiren, soyut ve somut birbirimizi şekillendirebildiğimiz çok mucizevi bir şey. Hiç onun kadar büyük bir sanat görmedim. Müzikle yaşamaktır müzik hayatı. Onunla fısıldaşmak, aynı zamanda bir insan gibi onu sevmemek, reddetmektir. Şarkı söyledim, ettim ama artık söyleyemiyorum, Kazım gittiğinden beri. Şarkı söyleme isteğini vücudumda elleyerek bile bulamıyorum. Elli yaşında belki bulabilirim, hiç bulamayabilirim de. Hormonlarımla ilgili olabilir. Estetize ettğim cevabımsa, çok güzel seviştim. Her şeyle seviştim. Hayatla, müzikle, her şeyle. O seks yaptıklarını sananların ulaşmak istedikleri yerde o kadar çok vakit harcadım ki. Bazı insanların tenine bak Deniz. Doyup doymadıklarını tenine bakarak anlarsın. Bu ekmek ve suyla açıklanacak bir şey değil. Meslekle açıklanacak bir şey de değil. Şöyle tenine bakarsın ve aşık olunduğunu görürsün. Ben bunu bir tek Sezen Aksu'nun teninde gördüm. Artık onun da bence sevişmek için bir tene ihtiyacı yok. Çünkü teninde yer yok. Ve benim tenime fotoğraf makinesinden başka hiçbir şey değmiyor. Röportajı okurken gerim gerim gerildim içim daraldı, sizi düşünemiyorum bile Deniz Hanım. Umay çok özelsin, çok güzelsin ama uzaktan."} {"url": "https://egoistokur.com/umberto-eco-kafkayi-joyceu-proustu-sadei-elestiriyo", "text": "Umberto Eco ölmüş. Ben buna hiç hazır değildim. diye yazdım Twitter'da. Ama hazırmış aslında, İstanbul'da Orhan Pamuk'la söyleşisinde açıklamıştı bunu: İnsanların yüzde 100'ü değil belki ama yüzde 50'si aptal olduğuna göre, ben de ölmeye hazırım. Çok önemli bir edebiyatçı, çok önemli bir araştırmacıydı. Onunla gülümseyerek vedalaşmak uygun gibi geldi bana. İşte Eco'nun Yanlış Okumalarının Kitabı üzülerek iade ediyoruz' başlıklı bölümünden seçtiğim dört nefis parça. Hayali bir ahmakın dilinden Kafka, Joyce, Proust ve Sade eleştirisi. Yanlış okuma, eleştirmenin okuduğunu bi tarafından anlaması nelere mal olur? sorusunun da cevabı. Yayıncı da payını alıyor Eco'nun sivri dilinden. Düşünüyoruz, kim bilir ne başyapıtlar hunhar ellerde heba oldu gitti. Umberto Eco ile Buster Keaton'un bir yerlerde buluştuğunu düşünmek güzel. Küçük, güzel bir kitap. Hitchcock izleri taşıyan, heyecanlı bir şey. Sondaki cinayet örneğin. Alıcısı olabilirdi. Fakat besbelli, yazar ağır sansürlü bir düzende yazmakta. Yoksa bütün o belli belirsiz göndermeler, insanlara ve yerlere ad vermeme hilesi niye? Ve kahraman, mahkemede niçin sorgulanıyor? Eğer bu noktaları aydınlatır, olayın yeri ve zamanını daha somut hale getirirsek, o zaman eylem daha kolay izlenebilir ve gerilim sağlanmış olur. Bu genç yazarlar 'Bay falan, filan şehirde' diyeceği yerde 'bir adam' demekle 'şiirsel' olduklarını sanıyorlar. Gerçek yazma sanatı, gazetecinin eski beş sorusunu akılda tutmak zorundadır. Kim? Ne? Ne zaman? Nerede? Niçin? Kitabı özgürce yeniden ele alabilirsek, satın alın derim. Yoksa, hayır. Büro yöneticisine, okunmak üzere kitap gönderirken daha dikkatli olmasını söyleyin lütfen. Bir İngiliz dili okuruyum ben, tutup başka bir dilde, kahrolası bir dilde yazılmış bir kitap gönderiyorsunuz. Ayrı bir zarfta size iade ediyorum. Hiç kuşkusuz bir dizi roman bu, çok uzun olsa da karton kapaklı bir dizi olarak satabilirdi. Ama bu haliyle olanaksız. Ciddi bir düzeltme gerektiriyor. Örneğin, noktalamanın yeniden yapılması zorunlu. Cümleler üzerinde çok fazla uğraşılmış; bazıları bütün bir sayfa tutuyor. Her cümleyi en fazla iki ya da üç satıra indirerek, paragrafları bölerek, daha sık satır başı yaparak, sıkı bir yayınevi içi çalışmasıyla kitap inanılmaz derecede düzeltilebilirdi. Eğer yazar buna razı olmazsa, unutun gitsin. Bu haliyle kitap çok, çok -ne demeli- çok tıknefes. Elyazması, bu hafta bakmak zorunda olduğum koca bir yığının içindeydi, doğrusu baştan aşağı okumadım. Farklı yerlerinden rastgele üç kere açtım, sizin de bildiğiniz gibi, bu işte uzman biri için yeterli bu. İlk açışımda doğa felsefesi üzerine sayfalarca sözcük yağmuru altında kaldım. Hayatta kalma savaşımının zalimliği üzerine, bitkilerin üremesi, hayvan türlerinin dönemleri üzerine konu dışı birtakım sözler. İkinci kez, haz kavramı, duyular ve imgelem üzerine en azından on beş sayfa. Üçüncü kez, dünyanın çeşitli ülkelerinde erkeklerle kadınlar arasında boyun eğme sorunu üzerine yirmi sayfa.... Bu kadarı yeter sanırım. Bir felsefe yapıtı aramıyoruz biz. Günümüz alıcısı seks, seks ve daha çok seks istiyor. Her şekil ve biçimde."} {"url": "https://egoistokur.com/umit-unal-teyzem-bana-bir-hikaye-armagan-ett", "text": "Biricik Dilek Atlı, yazar, yönetmen, ressam Ümit Ünal'la röportajına böyle başlıyor, bizi boğazımızda bir yumruyla öylece bırakarak... Sonrasını kim bilir hangi baharatın etkisiyle gözlerimiz dolu dolu okuyoruz. O kadar güzel bir röportaj olmuş ki tek kelime eklemeye kıyamıyorum ve sizi hemen Dilek Atlı'yla, Ümit Ünal'la, Teyzemle baş başa bırakıyorum. Halit Refiğ'in yönettiği, senaryosunu da Ümit Ünal'ın kaleme aldığı 1986 yapımı bir film Teyzem. Kısa ama kocaman adlı bu film, Ümit Ünal'a aynı yıl Milliyet Gazetesi Senaryo Yarışması'nda birincilik ödülü kazandırıyor. Film, yeğeni Umur'un gözünden Üftade'yi anlatıyor. Ama İstanbul silüeti altında... Beni ilgilendirense Ümit Ünal'ın Umur'un gözünden işlediği teyze ve İstanbul sevgisi. Sevgili okuyucu, çok yakın bir zamanda teyzemi kaybettim. Ümit Ünal ve ben biliyoruz ki teyzenizin yaşam öyküsü, hayatınıza öyle bir baharat ekler ki, o tadın verdiği rayihayı onu hatırladıkça burun kanatlarınızda hissedebilirsiniz ancak. Teyzeniz gidince, o koku da gider, o kokunun yayıldığı ev de kapılarını bu dünyaya örter. Sizse bir daha kokusunu alamayacağınız bir baharatın peşinde geçmişin sayfalarını açar, sorular sorarsınız. Örneğin siz, bu hayatta bir baharat olabildiniz mi? Koklanıp da unutulmayacak bir baharat. Bu yazı ve bu söyleşi Teyzem Tuncay Üstünsoylu'ya ithaf edilmiştir. Cihangir'den aşağı yürüyorum. Elimde Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkan Işık Gölge Oyunları kitabı var. Söyleşi için Ünal'dan 'tamam' aldıktan sonra kitabın hazırlayanı Gül Yaşartürk'e ulaştım. Ümit Ünal'ın yaşantısının ele alındığı kitabın, bu söyleşide bana kılavuz olmasını istedim. Gül Hanım'dan da 'tamam' aldım. Merak edenler için söyleyeyim kitapta Ümit Ünal'ın yaşamı ve sinemacılığıyla ilgili tüm serüvenini bulmak mümkün. Derken Cihangir'deki sokakların birine daha sapıyorum. Birazdan Ümit Ünal'la buluşacağım. Teyzemi kaybettikten sonra konuşmak istedim onunla. Ben de onun gibi teyzemi en iyi yaptığım işle yaşatmak istiyorum. Ona ulaşıp, Teyzemi kaybettim. Sizinle konuşmak istiyorum diye yazdığımda beni hemen kabul etti. Minnet dolu bir kalple şimdi Ümit Ünal'in Cihangir'deki evinin ziline basıyorum. Beni kedisi Dudu'yla karşılıyor Ünal. Yalnızca filmlerinden tanıdığım ve onu filmleriyle anladığım yönetmenle ilk kez karşılaşıyorum. Elleriyle hazırladığı çayı ikram ediyor bana. Film müziklerini siz farklı düşünüyormuşsunuz sanırım diyecek oluyorum. Durduruyor beni. Kitapta Ünal'ın Halit Bey'le aralarında geçen bir diyalog ilgimi çekiyor. Üftade üzerinden psikolojik göndermelerle ilgili kısmı hatırlatıyorum ona. Filmde Üftade'nin odasında geçen ve kabusla gerçek arası bir sahne var. Baba figürü üç ayrı kılıkta kendini gösteriyor. O, aslında üç cüceydi. Üniversitede bir kız arkadaşım, bunalım geçirdiği bir dönemde, evin içinde cüce gördüğünü anlatmıştı ve bu hikaye beni çok etkilemişti. 'Teyzem' filmine de bu hikayeyi ekledim. Üç tane masal cücesi... Eve yavaş yavaş yerleşmesini, birken üç olmasını hayal etmiştim. Halit Bey bunu kabul etmedi, anlaşılmaz buldu. Bana ne demek istediğimi sordu ben de Freud okuyorum ya, büyük bir bilgiçlikle, '3 sayısı erkek cinselliğini temsil eder' diyerek ataerkel sistemin kadını yemesini anlattım... Halit Abi, tabii ki daha ben doğduğum zamanlar okumuştu Freud'un kitaplarını. Kütüphanesinden pat diye ingilizce basımını çıkardı ve 'Bunu mu demek istiyorsun?' diye sordu. Susup kaldım. Ama cüceler bence daha iyiydi. Çünkü daha gizliydi ve ilginç olabilirdi. Film bu sahneler yüzünden sansüre uğradı. Üvey babanın üç kılığını hayal ettik filmde. Assubay hali, bakkal hali, namaz kılan günlük hali. Assubay kostümünün Türk askeri olduğuna dair bir ibare yoktu, yine de sansürlediler. Danıştay'a başvurabilirdik ama yapımcı istemedi. Hemen vizyona çıkarmak istedi. Halit Bey filmi kurgu aşamasında bıraktı. Ses kısımlarını asistanları olarak biz yaptık. Sahnelerse kesilmiş olarak çıktı. Ama kesilmemiş halini de gördüm. Ümit Ünal'ın şahane çizimleri bu yıl sergi oluyor. Şimdilerde Ümit Ünal'ın sosyal medya hesaplarında onun Mahlukat Bahçesi çizimleriyle karşılaşıyoruz. Ressam Ümit Ünal'dan da söz etmek istiyorum biraz. Ben de Ümit Ünal'a çok teşekkür ediyorum. Kendi teyzemi bu yazıyla ölümsüzleştirmeme yardım ettiği için. İçimden bir teşekkür de teyzeme gönderiyorum. Bana kattığı o tatlı baharat kokusu için."} {"url": "https://egoistokur.com/unver-alibey-yeni-romani-isik-prensini-anlatt", "text": "Yazar, editör Ünver Alibey'i 2000'lerin ortalarından beri tanıyorum ama yüz yüze tanışma fırsatımız hiç olmadı. Olsun, bir gün tanışırız. O zamana dek küçük röportajlarda buluşmaya devam. Genç Yetişkinler için yazılan romanlar aslında sadece genç yetişkinlere yönelik değil, biliyorsun. Her yaştan yetişkinin de bu tür kitapları ziyaret ettiğinden eminim, ben dahil... Kendimi bu alanda yazarken daha özgür hissediyorum, ayrıca bir sorumluluk bilinciyle, gençlere bazı fikirler, meraklar, bakış açıları göstermek, aşılamak, tanıtmak gibi bir yanı da var bu çağa yönelik eserlerin. Elbette onu da nasihat eder gibi yapmamak lazım. Seri birbirinden bağımsız beş romandan oluşuyor. Aynı evrende geçen, farklı karakterlerin yaşadığı maceraları okuyacağız hep, ama arada bir Işıyanlar diye bilinen esrarengiz varlıkların bahsi geçecek. Şu ya da bu şekilde onların varlığını hissedeceğiz. Kimdir Işıyanlar? İnsanlığa neden yardım ediyorlar? Bizden bir beklentileri mi var? Bu soruların yanıtları beş romana yayılmış durumda. Ancak beşini de okuduktan sonra Işıyanların gizine vakıf olacağız. Benim İstanbul'um Cihangir'dir. Cihangir, İstanbul içinde bambaşka bir şehir gibidir. İnanılmaz bir yaratıcı enerjisi vardır ve biz sakinlerine yazma, çizme, yönetme ve benzeri konulara ilham olmaya devam eder. Jules Verne'den bahsetmek lazım o zaman. İlk tanıştığımızda on yaşındaydım. Denizler Altında Yirmi Bin Fersah... Bu romanı bir solukta okumuş, bir yandan da bir yetişkin nasıl böyle bir şey yazabilir, diye hayret etmiştim. Kafamdaki yetişkin imajı nasıl bir şey idiyse artık! Daha çocuk yaştan başlayarak çok iyi bir kitap okuru olmamı ben Jules Verne'ye borçluyum. Elbette arkası geldi; daha sonra daha farklı janrlara da merak sardım. Poe çok esrarengiz şartlar altında öldü, biliyorsun. Daha 40 yaşındaydı. Kendini bilmez bir halde sokaklarda dolaşırken bulunmuş ve dört gün sonra da hastanede ölmüş. Bulunduğu sırada giydiği kıyafetler kendinin değilmiş ve ölmeden önce de sürekli Reynolds diye bir adı sayıklıyormuş. Ondan bir şekilde Reynolds'un kim olduğunu öğrenmeye çalışırdım. Hem belki bir şekilde zamansız ölümünü de engellemiş olurdum. Farkında mısın bilmem ama galiba yeni bir roman konusu doğuracak bu söyleşi!"} {"url": "https://egoistokur.com/ursula-k-le-guin-gedi-ve-digerlerini-yaratirken-kimden-ilham-ald", "text": "17 roman, 11 çocuk kitabı, 100 kısa öykü, iki deneme kitabı, beş şiir kitabı bulunan Ursula Kroeber Le Guin'in 1960'ların sonunda yazdığı Yerdeniz serisi bir üçleme olarak tasarlanmış ama zamanla altı kitaba ulaşmıştı. Fantastik o yıllarda ya çocuk işi sayılıyor ya da henüz pulp fiction, yani ucuz edebiyat kapsamında değerlendiriliyordu. Bu türde yazılmış şeyler okumak isteyenler, Amazing Stories ya da Weird Tales gibi haftalık ya da aylık dergilere mahkumdu. Röportajlarından anladığım kadarıyla Ursula K. Le Guin, küçükken bu dergileri adeta yutarcasına okuyordu. Okuma konusunda benzer süreçlerden ben de geçtiğim için onu çok iyi anlıyorum, Bir çocuğun zamanla iyi bir okur olabilmesi için çokça kötü şey okuması lazım demesi boşuna değil! Yerdeniz Büyücüsü ve devam kitaplarının önemi, fantastiğin yüksek edebiyat sayılamayacağı yolundaki önyargıları sarsan ilk önemli adımlardan biri olmasında. Bu benzersiz serinin yaratıcısını kısaca anlatmak gerekirse; II. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde, sessiz kuşağın bir mensubu olarak 1929'da dünyaya geliyor. Hayatındaki en enteresan ayrıntı, daha o doğmadan aileye giren bir kızılderiliyle ilgili. Kültürel antropolog olan babası Alfred Kroeber, Yahi Kızılderililerinin son temsilcisiyle arkadaş oluyor fakat Yahi kültüründe isimlerin dillendirilmemesi gerektiği için arkadaşının adını öğrenemiyor ve ona Ishi adını takıyor. Küçük Ursula onunla hiç tanışamıyor ama aile içinde anlatılagelen Ishi hikayeleriyle büyüyor. Bazılarından o kadar etkileniyor ki, onları romanlarında kullanıyor. Mesela Ishi'nin gerçek ismini kimseye söylememesi, size muhakkak Yerdeniz aleminden tanıdık gelmiş olmalı. Çünkü Yerdeniz büyücüleri insanların, hayvanların, bitkilerin ve nesnelerin gerçek isimlerini bilmedikleri zaman ona büyü yapamıyorlar. Le Guin'in kitaplarında güçlü, bilge varlıklar olarak karşımıza çıkan ve bu yüzden kayıp olan ejderhalarda da Ishi'den çokça iz var. Üniversite yıllarında tarihçi Charles Le Guin'le evlenen Ursula'nın 47 yıl süren bu evlilikten Elisabeth, Caroline ve Theodore adlı üç çocuğu oluyor. Hayatı boyunca Portland, Oregon'da yaşıyor, hep aynı evde oturuyor. Kitaplarını bilgisayarda yazmaya alışıyor ama internete bağlanmayı reddediyor. Ona ulaşmak isteyen hayranları ya da röportaj yapmak isteyen gazeteciler, evinin yakınlarındaki küçük bir gazetenin ofisine faks çekmek zorunda kalıyor. Cevaplar da faksla geliyor elbette. Yazmadığı zamanlarda, öğretmenlik yapıyor, kütüphane görevlisi olarak çalışıyor. Yazmaya başlama hikayesi pek sıradan sayılmaz ama. Portlandlı tutkulu okur Ursula K. Le Guin, bir süre sonra kendi hikayelerini yazmaya karar veriyor. Her gece çocukları uyuttuktan sonra sabahlara kadar yazdığı öyküleri beğenen yok. Hangi dergiye gönderdiyse red cevabı alıyor, şurada burada tek tük şiirleri çıksa da editörler onun yazdıklarıyla ilgilenmiyor. Şimdi dikkatle okuyun, bence hikayenin en güzel kısmı burası... Ursula K. Le Guin'in annesi 60'ların başında az önce bahsettiğim Ishi'yle dostluklarını, ondan neler öğrendiğini anlatan bir kitap yazıyor ve inanılmaz bir başarının sahibi oluyor. Baskı üzerine baskı yapan kitabın satışları yüz binleri buluyor. Ve artık çok ünlü bir yazar olan anne, yayıncısına kızının öykülerini götürüyor. Sonrası, nasıl derler, işte hep bildiğimiz şeyler... Öyküleri novellalar, romanları seriler izliyor. Yazarın Yerdeniz, Mülksüzler, Karanlığın Sol Eli, Dünyaya Orman Denir gibi önemli kitapları bundan sonra yayımlanıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/ursula-k-leguin-vs-omelasa-yamuk-bakamayanla", "text": "Öykünün çıkış noktası Dostoyevski'nin şu sorusu: Bir kentin mutluluğu, her gün bir kızın işkence görmesine bağlı olsaydı, o kentin halkı ne yapardı? İsmail Yaprak yazdı. Şimdi gelin bu öyküye beraberce yapısökümcü bir şekilde yaklaşmayı deneyelim. Malum, bizim ülkede edebiyat eleştirisi denince öyle çok kullanılan bir eleştiri tekniği değil. Yapısalcı, feminist, Marksist, yeni eleştirel, psikanalitik yaklaşımlar mevcut, ama 'yapısöküm' öyle çok sık karşımıza çıkmıyor. Bu tekniğin kurucusu Derrida, sofistike metinlere ciddi bir gözle baktığımızda ileri sürülen görüşün kendisiyle çeliştiğini iddia etmişti. Bunda yazarın başarısızlığı pek ön planda değildi; bir suçlu aranacaksa eğer o suçlu dil'di. Dil, bir kafes gibiydi ve belli bir sınırın dışına çıkmamıza izin vermiyordu. Biz aslında belli bir sınırın içinde, anlaşabilmek için kendi uydurduğumuz kurallar dahilinde debelenip duruyorduk ve bunu özellikle dikotomiler sayesinde yapıyorduk. Derdimizi anlatabilmek için biz-onlar, iyi-kötü, tanrı-şeytan gibi dikotomiler yaratıyor, ama tam da bu dikotomiler yüzünden her şeyi yüzümüze gözümüze bulaştırıyorduk. Her neyse, Omelas halkı çılgınlar gibi mutlu. Bunun nedeni de zindanda işkence gören küçük bir kız. Şimdi yapıyı sökmeye başlayalım ve basit bir soru soralım: Biri gidip o küçük kızı özgür kılsa, ne olur? Sabah uyandığınızda muazzam bir mutsuzluk mu sarmış olur ruhunuzu? Tüm kasaba halkı inanılmaz depresyonlara sürüklenir, intihar mı eder? Buradaki dikotomi hatasını fark ediyorsunuz değil mi? Karşımızda bir ikili var: kız işkence görürse mutluyuz, serbest kalırsa mutsuz... Buna göre mutluluk skalanın yüzde 100'ünü, mutsuzluksa yüzde 0'ını temsil ediyor ve kız özgür kaldığında bizim mutsuzluktan öleceğimiz ima ediliyor. Yani aslında bunun bir çeşit lanet olduğunu anlıyoruz. Biz mutluluktan, zevkten, şevkten, eğlenceden aklımızı kaçırıyoruz ve eğer öyleyse, o zaman zaten kızı özgür bırakmak bize 'bağlı' bir durum/olasılık olmaktan çıkıyor. Bizim mutluluğumuz kıza bağlıysa, biz hiçbir şey yapmadan, iradesizce, içgüdülerimizle, birer bitki gibi mutlu oluyoruz. Mutluluğumuzdan sorumlu olan biz değil de işkence gören kızsa, bizim irademiz kalmıyor ve kızın işkence görmesinden sorumlu tutulamayız. Bu paradoksun aynısını kutsal kitaptaki 'cennetten düşüş' mitinde de görebiliyoruz. Adem ve Havva günahın, kötülüğün, ahlaksızlığın, ölümün olmadığı bir yerde-cennette yaşamaktadır. Henüz günah, kötülük gibi kavramlar var olmadığı için de özgür iradeye sahip değillerdir çünkü cennet sadece iyiliğin ve güzelliğin mekanıdır. Tanrı bir gün onlara Şu ağacın meyvesini yemeyin dediğinde Havva Tanrı'sını dinlemez ve elmayı yer. Bunun üzerine Tanrı artık sadece iyiliğin olduğu bir dünya yerine insanların iyiyle kötü arasında karar verebilecekleri bir 'dünya' yaratır ve ceza olsun diye onları yeryüzüne indirir. Oysa ağaçtan yiyip yemeyeceklerine karar verebiliyorlarsa Adem ile Havva zaten cennette değil demektir, çünkü cennette irade yoktur. Buradan ortaya çıkan sonuç şudur: Adem ile Havva ya asla cennetten çıkmamıştır ya da çıktılarsa zaten çıkdıkları yer cennet değil bizzat dünyadır ki o zaman cennet asla var olmamıştır. Le Guin'in öyküsü ve genelde Dostoyevski'nin sorusu da aynı dikotomi hatasından mustarip. Kasaba halkı çocuğun işkence çekmesine bağlı bir mutluluğu yaşıyorsa bu mutluluk kendilerine bağlı değil demektir, yani o kasabada irade yoktur, kasaba bir nevi 'cennettir', dolayısıyla da hiç kimse çocuğun özgür kalmasını sağlayamaz. Ama tıpkı cennet mitinde olduğu gibi bu paradokstan çıkılıp çocuk özgür bırakılırsa, bu sefer de iradesizce mutsuz oluruz. Yani bu anlamda mutsuzluğumuzdan da biz sorumlu değiliz, sonsuza kadar hayatımızı depresyonda geçireceğiz ama bunun nedeni biz değil, özgür bırakılan çocuk olacak. Bu durumda da mutlu olmakla mutsuz olmak arasında fark kalmayacak. Gördüğünüz gibi önümüze koyulan ikiliden birinin diğerinden daha pozitif tarafa düşüyor görünmesi koca bir yanılsama çünkü var olan yapı kaygan ve gevşek, sürekli iç içe geçiyor. Dolayısıyla bu metne Derridacı açıdan yaklaştığımızda önümüze konan ya / ya da ikilisinin, biz bir seçimde bulunmadan kendi kendini söktüğünü görüyoruz. Yazar ne kadar çabalarsa çabalasın bu dikotominin dışına çıkamıyor ve metin boşa düşüyor. Öyküyü okuyan hemen herkes adam öldürmek, işkence yapmak, tecavüz ve benzeri davranışların 'kötü' tarafta olduğuna dair içselleştirilmiş bir değerler sistemine sahip, dolayısıyla da öyküyü okur okumaz kendini 'gerçekte' olduğu haliyle değil, normatif haliyle görüyor ve hemen çocuk işkence görürken eğlenen kasaba halkını 'kötü' tarafa yerleştirip kendini 'iyi' tarafa koyuyor. Oysa bu öykünün ve orijinal sorunun nedeni, tam da çocuk işkence görürken eğlenen insanların varlığı... Ama biz zaten bu gerçeklikten kaçmak için bir fantezi dünyası yaratıyoruz ve gerçekliği hatırlatmak için bize sunulan bu metinleri fantezi nesnemiz haline getiriyoruz. Halbuki çocuk işkence görürken o kasabada yaşayamayacağını iddia eden insanlar tam da bunun bir kurgu değil gerçeklik olduğunu bilmezlikten geliyorlar. Öykü başında herkes sevgi kelebeği kesilip o çocuğa acıyor ama işe giderken metrobüs duraklarında her gün aynı çocuğu gördüğünde tek yaptığı başını öbür tarafa çevirmek... Çünkü tam da öyküdeki gibi o çocuk/lar sayesinde mutlu ve huzurluyuz. Yani kasabayı terk edenler var gerçekten ama onlar bizler değiliz. Biz, o çocuk işkence görürken ölümüne eğlenen kasaba halkıyız. Bu yüzden bize bu gerçeği hatırlatmak için yazılan bu öykü, tam tersine bizim bu gerçekliği tekrar bilinçaltına yollamamıza veya zaten bastırdığımız gerçekliği fanteziyle örtmemize yarıyor. Fantezimizde kızı kurtarıyoruz, öyküyü okuyunca kendimizi kasabadan kaçanlarla özdeşleştiriyor ve harika hissetmeye devam ediyoruz. Slavoj Zizek, Etyen Mahçupyan gibi düşünürler, böyle durumlarda Eğer koca kasaba halkı mutlu olacaksa küçük kızın işkence görmesine ses etmemek lazım diyerek kötü çocuğu' oynamayı seviyorlar. Onlar insanları normatif olandan gerçek hayata çağırmayı ve bu öyküyü okurken Omelas'tan kaçanlarla değil kasabada eğlenenlerle özdeşleşmeyi öneriyorlar. Aksi takdirde, İdeoloji, ideolojiden kaçmak ve arınmak için yapıldığında dahi ideoloji üretiyor ve zincire vurulmuş, gerçeklerden kaçan gündelik insan bu tip 'sorgulayıcı' öyküler sayesinde arınma ve günah çıkarma fırsatı yakalıyor. Öyküye adını veren kasaba, Salem, Oregon'un tersten yazılışıyla elde edilmiş. Bu bile başlı başına önemli, çünkü bizler, tıpkı öykünün adı gibi hayatın kendisini de, sırf fantezimiz bozulmasın diye tersinden okuyoruz. Yapmamız gereken şey kendimize mesafe almak ve hayata biraz yamuk bakmak. Sayın İsmail Yaprak'ın bu tür yapısökümcü çalışması metnin gerçek iletisi ve ruhunu kazıp bulmada gerekli bir çalışma. Ne yazık ki uygulamaları az. Çoğalması dileğiyle. 09. Kasım 2010 Tarihinde öyküyü Uzun Hikaye'de okuyup değerlendirmiştik. Karınca kararınca. Yapı sökümcü okumaları felsefede yapmak hem daha keyifli hem de daha olağan aslında. Çünkü felsefede bir şeyleri öne sürmek, bir iddiada bulunmak için yola çıkıyorsun, dolayısıyla ortaya attığın iddianın çelişmez olması, argümanını sağlam kurması gerekiyor. Oysa Derrida, felsefe metinlerinde, verdiği ünlü filozofların örneklerinden de anlaşılacağı üzere, daha çok çelişki bulunduğunu rahatlıkla bize gösterebilmişti. Yine de büyük bir hevesle, bu uygulamayı edebiyata taşımak hem beyin egzersizi hem de bol eğlence demek. O yüzden ne olursa olsun biz de eğlenmeye devam edelim derim. birader bir twitter, facebook olmadı mail adresi alak mı birbirimizden? ismail_yaprak benim twitter adım. bildirirsen sevinirim. Oykude cocugun cinsiyeti belirtilmemistir. Cocugun ne yası ne de cinsiyeti bellidir. Teşekkürler bilgi için :) Bugünlerde tam da çeviriyle kaybolan anlamlar üzerine düşünüyordum, sizin yorumunuz da denk geldi. Yazıda Anlaşma açık: Eğer o kız özgürlüğüne kavuşursa, tüm kasaba mutluluğundan olacak... deniyor. Açık mı sahiden ya da bu bir anlaşma mı? Sanmıyorum!"} {"url": "https://egoistokur.com/ustam-ve-ben-yakilan-tum-kitaplar-adina-bir-agi", "text": "Her adımda kendini inkar eden, her mahallede mizaç değiştiren, aynı anda hem nikbin hem bedbin olan şehr-i İstanbul'da, tarihin en görkemli imparatorluk kesitlerinden Kanuni zamanında akan bir dostluk, aşk ve adama hikayesi. Tabii ki sadece bu kadar değil; tarih dediğimiz bir dönemi, sıradan insanların hikayeleri aracılığıyla canlı kanlı hale getiren ve böylece hayatı biraz daha anlamamızı sağlayan bir anlatı elimizdeki. Tamamen içinde kaybolarak kendimizi bulduğumuz bir roman. İster bir yapı inşa et, ister bir mektup yaz, ister bir adım at, ister bir hikaye anlat, eğer yaptığın her işle arzın merkezinin kalbinin kapısını çaldığını hissediyorsan bütün varoluşun, yaşamın, yaptıkların ve yapmadıkların değişmez mi? Başka anlamlar katılmaz mı hayatına? O zaman her yaptığına bir başka gözle, elle ve ruhla dokunmaz mısın? İşte Sinan buna inanıyordu, inandığı için de her yaptığını ölümsüz kılabildi. Yıkılanların önünde durmaya gücü yetmediği zaman yılgınlığa kapılmadan bir sonrakini inşa ederek yok etmenin karşısında yapmakla durmayı seçti. Kuşkusuz ölümsüz olmanın ve inanmanın yegane tezahürü de bu tutumdu. Elif Şafak, soluk soluğa okunan, bitmesin istenen bu cümbüşlü ve heyecanlı hikayenin içinde akan Sinan figürünü tıpkı Sinan gibi öyle güzel inşa etmiş ki kitabın ayrıntılarında Sinan'ı keşfetmek zaten başlı başına bir serüven. Ustam ve Ben'de üzerine düşünebileceğiniz çok hikaye, çok katman var. İçinizden o kadar çok insana yakınlık duyuyorsunuz ki ve tarih o yaşayan kahramanlar üzerinden öylesine capcanlı ve ruhu anlaşılır biçimde ortaya konuyor ki, birçok başka hikayeyi merak ediyorsunuz. Mesela Çeribaşı Balaban başlı başına öyle muhteşem bir roman karakteri ki... Tıpkı bizim şu anda farkında olmadığımız gibi, tarihin en mühim kesitlerinden birinde yaşadığının farkında olmayan onca insanın aracılığıyla tarihi -ve aslında şimdiyi de- çok daha iyi anlayabiliyoruz. Kitapta hangi birinin altını çizeceğimi şaşırdığım sayısız dalış var, hepsi birbirinden etkileyici. İnsan ruhunun ayrıntılarına birkaç cümleyle dalabilme ve birkaç satırda bir resmi tamamlayabilme ustalığıyla yazmış bu kitabını da Elif Şafak. Kitap çiziklerle dolu oluyor haliyle; okurken birçok hikayeye yakın hissediyorum kendimi. Ama astrolojiye aşık biri olarak beni en etkileyen bir sahneyi paylaşmak isterim bu yazıda. Müneccimbaşı Takiyeddin'le ilgili olan hikaye ve Rasathane'nin yapılışı ve yıkılışı tek kelimeyle kalbimden yaraladı beni. Kanuni'nin müneccimbaşısı Takiyeddin, öyle bir üstat ki Süleymaniye Külliyesi'nin yapımına başlamak için ona danıştıklarında zayiçesine sorup Aslan burcunun 22 derecesini öneriyor. Astroloji bilen biri olarak söylüyorum; Aslan burcunun yönetici gezegeni Güneş'tir ve güneş astrolojide kraliyeti, ihtişamı temsil eder. Sabit, yani kolay yıkılmaz, değişmez bir burçtur Aslan ve Süleymaniye de yapımına en azından astrolojik olarak ruhuna uygun, mükemmel bir zamanda başlanmış bir eserdir. Yaşamasına izin verilseydi Rasathane kuşkusuz Osmanlı'ya da, bu topraklarda yaşamış, yaşayacak birçok insana da bambaşka bir hayat perspektifi verecekti. Kitapta onun yapımı ve yıkımı çok güzel anlatılmış... İçimize işliyor bir ümidin, bir medeniyet hayalinin, bir ufkun cehalet ve kıskançlık yüzünden yıkılışı... Hele o sahne yok mu o sahne; Cihan'ın, ustası Sinan'ın arzusuyla, yıkılmazdan önce yakılacak kitapların hiç değilse bir kısmını kurtarmak için gizlice Rasathane'ye girdiği ve yüzlerce, binlerce kitabın beni de kurtar diye çığlıklar attığı o tüyler ürperten bölüm... Elif Şafak'ın Ustam ve Ben'i yakılan bütün kitaplar adına bir tür ağıt aynı zamanda. Romanı okuduktan sonra Süleymaniye'ye yeniden gitmek isteyeceğinize eminim. Hem bu gidişinizde daha önce fark etmediğiniz bambaşka bir şeyi göreceksiniz kuşkusuz, çünkü artık ruhlar bu kitaptan çıkıp sizinle konuştular."} {"url": "https://egoistokur.com/utan", "text": "Bu güzel yazıyı okuyun ve sonra İstiklal'e gidip Boncuk'la merhabalaşabilir, İstanbul'a tutkun iki arkadaş gibi dertleşebilirsiniz. Ayrılırken başını okşamayı unutmayın. Hala en sevdiği şey bu. Şahsi notum: Hayvanlar birçok kişiye göre yeryüzünün en kolay gözden çıkarılabilen varlıkları. Bunu haklı gören ve hayvanlara eziyet eden kim varsa acımadan öldürebilirim. İki haftadır kendisini görmemiştim. İçime kurt düşmüştü. Geçerken her zamanki yerinde de bulamamıştım.. Utancın yanına yaklaşılmaz. Kapalı yerdeki çeşit çeşit yuvasında çok kez peşine düşmüştüm; yaralıyken, hastayken, dinlenirken, uyurken... Gidemezdim yanına, bu başkaydı. Bir söylentiye göre, ataları, Beyaz Ruslardan, sirkte çalıştırılan ve sonra Hacı Baba'ya emanet edilen İstanbullulardandı. Ana babası da orada yetişmişti; sevgi, yemek, sıcak yuva ve ihtimamla... İlk yuvası o lokantaydı. Ne günlerdi onlar... Anababası ölüp de varidatlar kesilince bu duruma düşmüştü. Ataları gibi o da, eli açık, gizemli bu şehirde, İstanbullu beyefendilerin ve hanımefendilerin arasında dolaşmış, ahlakı ve iyi huyluluğuyla herkesin gözbebeği olmuş, çok sevmiş, çok sevilmişti. Hatta bir ara kendini prens bile sanmıştı. Bir Rus knezi mesela. Gün geldi, hayatlar ve zevkler değişiverdi. Canım kaldırımların üzerine asfalt dökülmesine, gürültüyü katık etmesine bir türlü alışamadı. İnsanların kabalığına da. İstanbullulara şehir kültürünü hatırlatan o kıymetli yer de maddi sıkıntılara dayanamayıp teslim olunca derviş ruhlu günleri başladı. Yine seviliyordu ama o bakımlı, bembeyaz tüyleriyle salındığı günler geride kalmıştı. Artık o handan bozma apartmanın girişinde ya da otelde kalıyor, gün doğunca dolaşıyor, ganyancıdan çıkıp döviz bürosunda turluyor, gişelerdeki memurlarla selamlaşıyor, dövmecide serinliyordu. Yemek ikramınız karşısında gözleriyle konuşur, sohbetin bölünmesine izin vermez, siz uzaklaştığınızda sessizce elini sürer ve yerine çekilirdi. Sokaktaki kedi dışında herkesin sevgilisiydi. Arada onu sevenlere göz süzüp arsızlık yapmasa ona da aldıracağı yoktu. Her karşılaşmada ona yemek verdiğini, çok masraf ettiğini söyleyen adam sokağın girişindeydi. ''Herkes gelip seviyor ama ona hep ben bakıyorum'' demişti, son konuşmamızda. Bir kere daha 260 TL'lik tıraş parasından söz edip 'boşa sevgi olmaz' imasında bulununca sükunetle, onu kendine getirecek iki kedi tokadı atmıştım. Aradan bir hafta geçti. Bu defa aynı yerde akpak, sarışın mısırcı tezgahını hazırlamış müşteri bekliyordu. Sokağa sapmadım ve Sıraselviler'e indim. Dönerciler, çöp kovaları, gürültü, yol ayrımı derken tekrar kendimi o sokakta buldum. Biraz uzamış tüyleri, başında tanımadığım dostları sohbet halindeydi. Sanki bir gün evvel ayrılmış gibi gözlerimiz buluştu. Utancından hiç söz etmedim. Giderken kafamı çevirip baktığımda günlük ziyaretlerine doğru yolu tutmuş ilerliyordu. İki sene önce Radikal gazetesinde tıraş sözcüğünü traş diye görünce hala tıraş yazamayan (ilkokul 2. sınıf) öğrencime göstermiş, koca gazeteden önce sen öğrenmelisin bunu demiştim. Bu hatalardan dolayı bende de doğru yazılanlar eskiyor. Bir süre sonra ben de şaşırıyorum. Neyse, çocukların beyni çok güzel, onlar unutmuyor da büyüyünce oradan buradan görünce bütün uğraşlar boşuna sanki. İlkokul ikinci sınıfta başlıyoruz oysa. Bu hafta da birçok yerde hırıstiyan yazılışına hayret etmiştim. Hristiyan yazılışına inatla ı koyarken, tıraştan da inatla ı'yı kim alıyor, üstelik büyük gazetelerde. Vallahi doğrusunu öğretinceye kadar canımız çıkıyor. Şüpheye düştüğüm bile oluyor."} {"url": "https://egoistokur.com/uygar-sirin-konusmak-cilek-receline-benze", "text": "Uygar Şirin, gözden geçirilmiş yeni baskısı Kırmızı Kedi Yayınları'ndan çıkan Anne, Tut Elimi! adlı ilk romanında kendi deyişiyle birkaç insanın uykusunu ve uyanışını anlatıyor. Bu sorunun cevabı benim için de çok net değil. Sanırım böyle bir hikayenin ortaya çıkmasına neden olan iki takıntım var. Birisi, insanın kendinden kaçması; öte yandan da kendini araması, bulması... Bu, kendimi bildim bileli beni ilgilendiren bir konu. Diğeriyse daha yeni bir takıntı: Konuşmanın çoğu zaman son derece yetersiz bir araç olması. Tabii bunun nedeni konuşmanın kendisi değil, kişiliklerimiz ve konuşmayı kullanma biçimimiz. Ceren'in suskunluğuna değişik anlamlar yüklenebilir. Güçsüzlük olarak da görülebilir, büyük bir güç olarak da. Ceza olarak da görülebilir, sığınak olarak da... Benim için Ceren'in suskunluğu, Ceren'in kaçışının, kendinden ve hayatındaki bariz sorunlardan kaçışının en somut göstergesi. Gerekçeleri ne kadar sağlam olursa olsun, susmak onun için saklanmak ve yüzleşmekten kaçınmak anlamına geliyor bence. İnsan uzun bir rüyanın yazıya dökülmüş hali gibi okuyor kitabınızı. Anne, Tut Elimi! birkaç insanın uykusunu ve uyanışını anlatıyor. Belki o yüzden uzun bir rüya gibi görünüyordur. Biraz değil, fazlasıyla varım. Bu bölümü çıkarıp çıkarmama konusunda çok bocaladım. En az beş kere silip sonra yeniden eklemişimdir. Bir yanım Bunun bu kitapta yeri yok. Yanlış yapıyorsun derken, bir yanım da Ceren'le Ulaş'ın birlikte sinemaya gitmesi için çıldırıyordu. Ikinci taraf kazandı. On yedi yaşımdayken Theo Angelopoulus'un Puslu Manzaralar'ını izlediğimde afallamıştım. Sinemaya başka bir gözle bakmamı sağlayan filmdir o. Ceren hazır sinemaya gitmişken, aynı duyguyu hissetsin istedim. Kendinizden ne kadarını verdiniz kitaba? Ben sanki Ulaş sizmişsiniz gibi okudum. Tabii sık sık, Ceren olabileceğinizi de düşünmedim değil. Ceren ve Ulaş eş gibiler ama aynı zamanda bir asimetri de söz konusu. Örneğin Ceren sessiz, kasvetli, mutsuz bir evde oturuyor, Ulaş'ınkiyse çaylı, tepsili, şekerli, anneli, huzurlu bir ev. Bir de, hikayede bu konuya vurgu yapıldığı için, burcunuzu merak ettim. Tüm karakterlerde benden ve tanıdığım insanlardan bir şeyler var sanırım. Kiminde az, kiminde çok. Ulaş hariç. Ulaş, o yaşlarda benim olamadığım ve yapamadığım ne varsa onu temsil ediyor. Bugünkü halim umarım Ulaş'a benziyordur. Ceren ve Ulaş'a gelince, hem birbirlerine zıtlar, hem de aynılar. Birbirlerine zıt olan şeyler aslında birbirlerinin aynıdır kuralı gereği... Ulaş haliyle, tavrıyla, sözleriyle Ceren'e bir yol gösteriyor. Ceren görmüyor, o ayrı. Burcum, Ceren ve Ulaş'ınkiyle aynı: Yengeç. Bu şarkıların kitapta yer almasının üç nedeni var: Birincisi, tüm epigraflarını Türkçe şarkı sözlerinin oluşturduğu bir kitap yazma hayalim. İkincisi, bu şarkıların hepsini delice seviyor olmam. Üçüncüsü, bunların adeta Ceren'e söyleniyor olması. Sezen Aksu Yapma etme, Bülent Ortaçgil Üzülme diyor, Kargo durumun karmaşıklığını açıklıyor, Şebnem Ferah da Geçti diye teskin ediyor. Ezginin Günlüğü'nün Gemi adlı şarkısının bambaşka bir görevi var. O görevi söylemeyeyim şimdi. Kitabı okumayıp bu söyleşiyi okuyanlar vardır belki. Gemi, aşağı yukarı her dinlediğimde ağladığım için ve tabii yine sözlerinden ötürü o görevi üstlendi."} {"url": "https://egoistokur.com/uygar-sirinden-birlikte-buyudugumuz-sarkila", "text": "Sinema yazarı ve romancı arkadaşım Uygar Şirin çok iyi bir iş yaptı ve yakın tarihimizi pop şarkıları aracılığıyla anlatmayı denedi. Karışık Kaset, bütün bir ülkenin ve insanlarının hikayesiydi. Aşklarımızın, sevinçlerimizin, heyecanlarımızın... Düş kırıklıklarımızın, vicdan azaplarımızın, korkularımızın... Her karakterin, her duygunun, her hadisenin, her gerçek ya da kurgusal diyalogun şarkı olarak bir karşılığı vardı ve bu bence Karışık Kaset'i müzikal roman diyebileceğim bir türün ilk ve en önemli temsilcisi yapıyordu. Müzikle bu tarz derin bir ilişkisi olan bir adamın neler dinlediğini, hangi şarkıları sevdiğini insan haliyle merak ediyor tabii. Yani tamam, romanda neler dinlediğini anlatıyor ama müzik dinlemeye hangi şarkılarla başladığını, onu ilk heyecanlandıran şarkıları bilmek de iyi olabilirdi öyle değil mi? Sordum, Birlikte büyüdüğüm şarkılar diye bir liste gönderdi. Çocukluğuma ihanet etmemek için 80'ler bir şarkıyla açılış yapmam lazım. Bizim kuşağın pek çok üyesi gibi ben de Bir gün Ferhangi Şeyler seyrettim ve hayatım değişticilerdenim. Oyunu seyrettikten yıllar sonra CD'si çıkınca hemen uyduruk bir kurgu programını minimum düzeyde öğrendim. Sırf Ferhan Şensoy'un oyunda söylediği 5 şarkıyı çekip çıkarmak ve bağımsız olarak dinleyebilmek için. Sonra internet çıktı, şarkılar meşhur oldu, youtube'a düştü. Fakat kapanıştaki şarkıyı, sadece Ferhangi Şeyler'in değil tüm zamanların en güzel şarkılarından birini ara tara internette bulamadım. Galiba Ferhan Şensoy bu şarkıyı uzun zamandır oyunda söylemiyormuş. Madem öyle, Efkar Karması vesilesiyle YouTube'a koyayım dedim, Aşıklar Makamı ismini yakıştırarak. İlk gençliğimde muhafazakar bir Ahmet Kaya dinleyicisiydim. Şöyle ki: Emek'te bir konserine gitmiştim (sene 87, 88), tek başına ve bir bağlamayla çıktı sahneye. O halini seviyordum. Zamanla albümlerinde orkestrasyon arttıkça burun kıvırdım, İlk iki albümü daha güzeldi diye. Sonra fikrim değişti tabii ama şimdi yine elim en eski şarkılarından birine gitti. Metallica'yla yaşıtlarıma göre geç tanıştım ama bir Metallica fanatiği haline gelerek telafi ettim bu gecikmeyi. Berbat denen şarkılarını, dönemlerini bile çok severim. Yıllar önce bittilere inat son albümden gelsin. Türkçe yazılmış en iyi şarkı sözlerinden biri. Dünyada yazılmış en iyi aşk şarkılarından biri. Aşık Hüdai'nin deyişinin çok güzel başka yorumları da var ama bu yakıp geçiyor. Şarkıyı üç farklı Yıldız Tilbe söylüyor ya, onu seviyorum. Nazını, sallama ve değilsen dediği yerlerde sesinin yırtılmasını da. Çünkü Kardeş Türküler'in olmadığı karma olmaz. Şarkı yazarlığı üzerine bir şarkı ama yazarlığı da anlatıyor bence. Barton Fink'e soundtrack olsa yeri. Poe'nun Kuzgun'uyla da iyi gider. Bu şarkı, isminden sözlerine, vokallerinden düzenlemesine her şeyiyle 80'lerin sonu, 90'ların başındaki bir Sezen Aksu albümünden fırlamış gibi geliyor bana. Ceyl'an Ertem ve Mabel Matiz'e bir teenage kıvamında hayran olduğumdan, 90'lar Türkçe Pop'una duydukları sevgiyi biliyorum. O sevgi ile bu şarkının 90'lar havası arasında bağ kurmak hoşuma gidiyor. İnsana çocukluğunun boşa geçmediğini hissettiriyor."} {"url": "https://egoistokur.com/uykusuzlar-geceye-acilmis-bir-ofke-uzgun-bir-golgeyi", "text": "İnci Aral, Uykusuzlarda hızlı toplumsal savrulmalardan bireylerin payına düşenleri anlatıyor. Sevinçleri, düşleri, umutları budanan insanlar, hüzünle ve sağır bekleyişler içinde yaşama tutunmaya çalışıyorlar. Hayatın gündemine yalnızlık, kaygı, korku ve kaçınılmaz biçimde uykusuzluklar hakim olurken kimi içindeki aşkı sıcak tutmaya çabalıyor, kimi gecelerini her şeye rağmen gelecek düşleriyle dolduruyor. İnci Aral her zamanki akıcı, şiirsel anlatımı ve toplumsalla bireyseli iç içe kavrayan yazarlığıyla bitmemiş bir baskı döneminin ürkütülmüş, ezilmiş insanının ruh ve beden acılarına eğiliyor. Aşağıda İnci Aral'la röportajımızdan Uykusuzlardaki Güz yaprağı öyküsüne dair bir soruyu ve Aral'ın cevabını okuyacaksınız. Kitabı almak için bu adrese bakabilirsiniz. Uykusuzları yazdığımda 12 Eylül dönemi sürüyordu. Verdiği acılar da. Ankara çevremizde hatta akrabalarımız arasında çocukları içerde aileler, yıkılmış hayatlar, neler yaşadığını bilmediğimiz gençler vardı. Tanıdığım genç bir öğrenci ve tiyatro oyuncusu, bir akşam beni görmeye geldi. Birlikte evde yemek yedik. Yüksek lisans için Amerika'ya gidecek, belki de uzun yıllar kalacaktı. Gitmeden bana yazabileceğimi düşündüğü trajik bir aşk hikayesi anlatmak ve bazı mektuplar vermek istiyordu. Uzun bir gece oldu. Bir süre sonra bir gün Ahmet Telli'nin yönettiği Dayanışma Yayın Kooperatifine uğradım. Ahmet çok üzgündü. Tanıdığı bir genç kadın içerden çıkmış ama birkaç ay geçmeden, bir gün önce intihar etmişti. Konuşurken bunun daha önce dinlediğim hikayeyle aynı olduğunu anladım. Ölen kadının eski eşi cezaevindeydi. Adresini aldım Ahmet'ten, yazışmaya başladık. Güz Yaprağı adlı uzun hikaye böyle doğdu. Kitap dönemin acılarını konu alan hikayelerle 1984'de sessizce yayımlandı. Güz Yaprağında dili öyküde konuşan kişinin kimliği ve ruh hali oluşturdu. Sevil, bir dönemin düş yıkımına uğramış ve yenik düşmüş devrimci genç kadın figürü. Cezaevinden çıktığında bambaşka bir ortamla, 12 Eylül sonrası ortamıyla karşılaşmış. Baştan beri, sürüklendiği politika içinde çelişkilerle, kafası hayli karışık yaşamış biri. O gece ise intiharın hemen öncesinde. Sevil üzerinden bir kuşağın tükeniş ve yıldırılma hikayesidir orada anlattığım. Bireyselle toplumsalı iç içe aktarmaya çalıştığım ciddi bir konu. Aşk ve devrim, inanç ve kuşku. Kaybedilmiş zamanı geri alma arzusu ve bunun imkansızlığı. Hayal ve gerçek. Baştan aşağı çatışma ve çıkışsızlık. Bütün bunları tekdüze bir dille, ya da düzayak anlatmak öyküyü sıkıcı hale getirebilirdi. Dil bu yüzden geçişli ama akışkandır. Yer yer bilinç akışına yaslanır, duygusallaşır yer yer de bir genç eylemci ve kaçağın zorlu hikayesine dönüşerek netleşir hatta sertleşir. Yazdıklarımda amacıma uygun olarak edebi akım ve tekniklerden yararlanıyorum. İç süzgecimi ise sezgilerim belirliyor."} {"url": "https://egoistokur.com/uyumadan-asi-kizlara-gercek-masalla", "text": "Hep Kitap etiketiyle yayınlanan Asi Kızlara Uykudan Önce Masallar, çocuk kitaplarındaki gizli ya da açık cinsiyet ayrımcılığından nefret eden Elena Favilli ile Francesca Cavallo'nun projesi. İkili bu özel proje için bütçeyi Kickstarter'da başlattıkları kampanyayla bulmuş hatta 24 saat içinde gelmiş geçmiş en yüksek bağışı elde ederek inanılmaz bir rekorun sahibi olmuşlar. Favilli ve Cavallo tasarımıyla, sunuluşuyla, içeriğiyle çok farklı kitapta bilim, sanat, moda, spor ve siyaset dünyasından 100 ünlü kadının çocukluk günlerini hikayeleştirmiş. Ünlü yerine tarihin akışını ve insanlığın kaderini değiştiren demek daha doğru, çünkü aralarında çoktan unutulmuş olanlar da var. Kitap bu anlamda vefalı bir hatırlatıcı gibi... Yazdıkları masallara, Sally Nixon, Cristina Portolano, Sarah Wilkins, Barbara Dziadosz gibi dünyaca ünlü çizerler tarafından hazırlanmış illüstrasyonlar eşlik ediyor. Kitabı biraz da bu illüstrasyonların güzelliği yüzünden elimden bırakamamış olabilirim. Bir zamanlar Ada adında, makineleri çok seven bir kız vardı. Büyük şair Lord Byron'un kızı olan Ada Lovelace uçmayı da seviyor; kanat boyları ile vücut ağırlıkları arasındaki dengeyi hesaplamak için kuşları inceliyordu. Bu uğurda çok çalıştı, kuşların kanatlarına bakarak yüzlerce uçak tasarımı yaptı, hiçbiri uçmadı bu mekanizmaların ama ortaya Flyology adlı nefis bir kitap çıktı. Bahsettiği şey aslında ilkel de olsa bir bilgisayardı, üstelik modern bilgisayarların icat edilmesine, adının konmasına henüz çok zaman vardı. Böylece Ada Lovelace, tarihin ilk bilgisayar programcısı oldu. Astrid adlı bu küçük kız isyankar ruhlu, ayrıca güçlü ve cesurdu, ne yalnız kalmaktan ne de karanlıktan korkardı. Elinden her şey gelirdi; temizlik yapmak, yemek pişirmek, bisiklet tamir etmek, çatıların üzerinde yürümek, zorbalık edenlerle mücadele etmek, fantastik öyküler uydurmak... Hatırladınız mı? Pippi Uzunçorap adlı bir başka güçlü, cesur ve korkusuz kızın maceralarını okuduysanız, bu masaldaki Astrid'in kim olduğunu da bileceksiniz. Pippi Uzunçorap ilk yayımlandığında, yetişkinler tarafından pek de onaylanmadı. Pippi çok başına buyruk. Çocuklar onu okuyunca söz dinlememenin iyi bir şey olduğunu düşünecek dediler. Öte yandan, çocuklar başkalarını önemsemeyi ihmal etmeden bağımsız olmanın önemini gösteren Pippi'ye bayıldı. Meksico City yakınlarındaki parlak mavi boyalı bir evde yaşayan Frida, küçükken geçirdiği bir hastalık yüzünden sakat kalmıştı. Bir bacağı aksıyordu ama bu durum onu diğer çocuklar gibi koşup oynamaktan, denizin, güneşin tadını çıkarmaktan alıkoymuyordu. 18 yaşındayken feci bir otobüs kazası geçirdi. Neredeyse ölüyordu. Kurtuldu ama aylarca yürüyemedi. İmdadına annesi yetişti. Kadın kızına özel bir resim sehpası yaptırdı, böylece Frida yatağa hapsolduğu o aylarda resim yapmayı öğrendi. Ve zamanla bu, hayatta en sevdiği şey oldu. Yeniden yürüyebildiğinde, yıldız ressam Diego Rivera'yı ziyarete gitti ve ona, Resimlerime bir bakın ve işe yarayıp yaramayacağını söyleyin dedi. O kısa konuşma sırasınsa Diego Frida'nın parlak, cesur ve güzel resimlerine, Frida ise Diego'ya aşık oldu. Evlendiler. Bu iri yarı adamla ufak tefek kadına, sanat dünyası fil ile kumru adını taktı. Frida hayatının büyük bir bölümünü çok sevdiği hayvanlarıyla geçirdi ve resimlerinde model olarak en çok onları kullandı. Van Gogh'la yarışacak kadar çok sayıda oto-portresi olduğunu da ekleyeyim. Bu resimlerde çoğunlukla tıpkı doğduğu evin duvarları gibi parlak mavi kıyafetler giyiyor, karşısında her kim varsa ona gözünü kırpmadan, cesaretle bakıyor. 1600'lü yıllarda yaşayan Artemisia'nın resme yeteneği büyüktü ama o çağda küçük kızların hatta yetişkin kadınların bile resim yapmasına, resim yapılan atölyelerin yanından geçmesine izin verilmiyordu. Yine de Artemisia şanslı sayılırdı, babası ressamdı ve yetenekli kızını küçük yaşlardan itibaren eğitmeye başlamıştı. İnsanlar hayret içinde kalıyordu bu güzel kızı görünce ve Nasıl olur da sadece erkeklerin elinden gelen bir sanatta bu kadar iyi olabiliyor diyorlardı. Derken babası, Artemisia'yı perspektifi, düz bir yüzeyde üç boyutlu nesneler oluşturmayı öğrensin diye ünlü ressam Agostino Tassi'nin atölyesine gönderdi. Bir süre sonra Tassi'nin tacizleri baş gösterdi. Çılgın arzusuna Artemisia'dan bir karşılık göremeyince de işler çığrından çıktı... Bunun üzerine genç kadın olanları ailesine anlatmakla kalmadı, kendisine tecavüz eden ünlü ressamı mahkemeye de verdi. Bu olayın önemini size şöyle anlatayım: Tecavüze uğrayan bir kadının saldırganını mahkemeye vermesi o devirde olmayacak bir şeydi, hiç kimse bu türden bir lekeyi hoş görmezdi. O yüzden de tecavüzün üstü hep örtülürdü. Genellikle güçlü ama incinmiş kadın karakterler çizen Artemisia Gentileschi, onu aşağılayan hatta uzak durmaya çalışan önyargılılara rağmen, Accademia di Arte del Disegno'ya kabul edilen ilk kadın ressam oldu. Bugün Caravaggio'dan sonraki ressamlar kuşağının en önemli temsilcisi sayılıyor. Sizin sorunuzu biraz araştırınca kitaplaşmamış olsa bile benzer çalışmalar olduğu görülüyor. Belki de daha farklı bir şeyden bahsettiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/uzaktan-bakinca-olum-yakindan-bakinca-haya", "text": "Ama bence en iyisi siz şimdilik bu röportajı okuyun... Ve arada Rubik Küpü'nün mucidi Ernö Rubik'in öğrencisi de olan ve benim Judas Priest topluluğunun müthiş şarkısından apartarak Dreamer/Deceiver adını taktığım Istvan Orosz'un işlerine göz atın. Yanıltma Ustaları aslında optik illüzyonlarla uğraşan sanatçılar hakkında yazılmış bir kitap. Beni bu şekilde adlandırmalarının sebebi de bu kitapta yer almam. Yanılttığım doğru tabii ama açıkçası kendimi katiyen bir usta olarak adlandırmıyorum. Öte yandan farklı anlam katmanlarının sanat eserlerini daha önemli kıldığına inanıyorum. Yaptığım sanat matematiği andırsa da ben matematiksel buluşlar yapmıyorum. Matematik rasyonel bir bilim olduğu için izleyicinin bu tür bir sanat eserini daha ciddiye alma eğilimi vardır. Hmmm, belki de yarattığım sanat eserlerini matematikle paketlediğimi söyleyebiliriz. Macar Escher lakaplı Istvan Orosz, kitabında ışığın bize oynadığı oyunları da ele alıyor. Mesela yukarıdaki resme Duvel marka biranın özel bardağıyla baktığınızda, bardaksız baktığınızda göremeyeceğiniz bir detayı görebiliyorsunuz. Geometriye zaten hep ilgi duyuyordum. O yüzden de üniversite yıllarımdan beri bu tür sanatla uğraşıyorum. Okuldayken çok ciddi geometri derslerimiz vardı. Matematik ve geometri alanında çok önemli hocalarımız vardı. Örneğin, üniversitede Ernö Rubik'in öğrencisiydim. Evet etkilendim; etkilenmemiş olmam mümkün mü sizce? Sadece ondan değil Escherian olarak adlandırılan, M. C. Escher'den etkilenen ve hatta Escher'in kendisinin de etkilendiği birçok diğer sanatçıdan da etkilendim. Bunlar aynalı anamorfozlardır. Eser izleyicinin daha aktif olmasını, doğru açıyı bulmasını bekler. İzleyici aynayı doğru yere yerleştirmelidir. Ben bunu izleyicinin de eserin yaratılış sürecinin bir parçası haline gelmesi olarak adlandırıyorum. Bu anamorfozlar esere birden fazla anlam katmak için çok müsaittir. Sebastian Brandt'in Ship of Fools yani Aptallar Gemlisi adlı yapıtı 100'den fazla kısa şiirden oluşan bir derlemedir. Brandt burada hayatın değersizliğinden ve insanın fani olduğunu hatırlamasından söz eder. Memento Mori... Madem Brandt ölümden bahsediyordu; ben de kompozisyonu kuru kafalar üzerine kurmalıydım. Tek tek eserlere yakından bakarsanız, Brandt'ın derlemesindeki her bir şiirin hikayesini bulursunuz. Uzaktan baktığınızda ölümü hatırlatan kurukafalar yakından bakıldığında şiirdeki olayları yani hayatı anlatır. William Shakespeare'i uzun uzun araştırdım bu eseri oluşturmadan önce ve onun anamorfoz tekniğini bildiği sonucuna vardım. Sonelerinin birinde ve dramalarında anamorfoz tekniğinden bahsediyor zaten. Globe Tiyatrosu'nu ve Shakespeare'i resmettiğimde; bu büyük şairin çok iyi bildiği bir tekniği kullanmam kesinlikle doğru bir karardı. Tabii Shakespeare perspektif kelimesini kullansa da aslında anamorfozu kastediyor. Bunu fark edince 24'üncü soneyi Macarcaya aktarma cesaretinde bulundum ve tabii ki bu kelimeyi de olması gerektiği gibi, yani anamorfoz olarak çevirdim."} {"url": "https://egoistokur.com/uzun-bir-sarki-ayten-alpma", "text": "Yazarlığının, şairliğinin yanı sıra tanıdığım en iyi röportajcılardan biri de olan Deniz, Ayten Alpman'la 10 yıl önce yaptığı bir röportajı gönderdi sonra Egoist Okur için. Şarkı söylerken halktan korkarım, kalabalıktan ödüm kopar. Şarkı bitse de gitsem derim hep. Kendimi beğenmem, hep bir eksiklik bulurum. Büyük bir şarkıcı oldum düşüncesine hiç kapılmadım. Tersine hep aşağılarda hissettim kendimi demiş o zaman Alpman. Ve çocukluğundan başlayarak hayatına dair hemen her şeyi Deniz'e anlatmış. Şimdi sözü kısa kesip sizi o eşsiz kadınla son bir kez baş başa bırakacağım. Memleketimizi daha çok sevmemizi sağlayan güzel ruhlardan birini, muazzam bir sesi yitirdiğimiz için ne kadar üzgün olduğumu anlatamam. Çocukluğunuzdan başlayalım... Sanırım üç yaşındayken anne ve babanız ayrılmış. Evet, doğru. Yeşilköy'de doğdum. Doğduğum yer, yetmiş sene öncenin Avrupası gibiydi. Yat kulübü vardı, kiliseler çoğunluktaydı. Arkadaşlarımın çoğu Rum'du. Bugün hala onlarla görüşüyorum. İlkokulu orada okudum. Annem Fransızca, teyzem de keman dersi alırdı. Yani modern bir ortamda büyüdüm. On yaşına kadar, hiç alaturka müzik duymadım. O zamanlar Fransız müzikleri, Tina Rosi'ler çalardı. Anna diye bir arkadaşım vardı, babası papazdı. Silindir gibi uzun şapkası vardı. Onun kucağına oturur, Rumca konuşurduk. Gerçi şimdi unuttum Rumca'yı. Anneannem ile dedem Boşnak'tı. Saraybosna'dan gelmişler. Oradaki evlerine karşılık, Yeşilköy'de iki ev vermişler onlara. Büyük, beyaz, kocaman bir evde otururduk, o yanınca, daha küçük bir eve taşındık. Büyük babam ve anneannem, Türkçe bilmezdi. Babam pek hatırlamıyorum ama, demiryolunda çalışırmış. Zaten ayrılmışlar. O sıralar büyükbabam hastalanmış, ona bakan doktorla annem arkadaşlık yapmaya başlamış. Ardından da evlendiler. Yeşilköy'den ayrılıp Osmanbey'de bir apartman dairesine taşındık. Nişantaşı Kız Lisesine yazıldım. Ama haylaz bir çocuktum, anne ve babanın ayrılmasının da etkisiyle derslere çok eğilmedim. Benimle başa çıkamayınca, Kandilli Kız Lisesine, oradan da Erenköy Kız Lisesine leyli olarak verdiler. Hiç sevmedim o okulu. Ortaokul diplomamı aldıktan bir süre sonra okul yandı. Tekrar Nişantaşı Kız Lisesi'ne başladım. Burada İlham Gencer'le tanıştım. On üç, on dört yaşlarındayım o sıralar. Flört etmeye başladık. O zamanların meşhur filmlerine giderdik, oradan öğrendiğimiz şarkıları İlham piyanoda çalardı. Tabii o esnada okulu ihmal ettim, hatta okula gitmemeye başladım. Tabii kıyametler koptu. Üvey babam disiplinli ve sert bir adamdı. Aramızda her zaman bir mesafe vardı. Evet, bundan dolayı, Malatya'ya taşınmamız gerekti. Bir ay zor kaldım. O zamanki Malatya şimdiki gibi değil; muhafazakar bir yer, sokağa çıkamıyorum. Evin içinden sular falan akıyor... Ki o ev, oranın en iyi evlerinden biriydi. Doğru anneannemin yanına döndüm. Tepebaşı'nda Ermenilerin kurduğu koca bir orkestra vardı.. Arto bir gün bakalım neler yapacaksın diye beni çağırdı. Hiç unutmam Dream diye bir şarkı vardı. İngilizce söylediğim ilk şarkıydı. Onlar beni, ben de onları beğendim. Onunla bağımız hiç kopmamıştı. O sıralarda, 1949'da İstanbul Radyosu açıldı. İlham geldi, Radyoda bize on beş dakika verdiler, her çarşamba iki parça çalacağız, iki parça da sen söyleyeceksin dedi. Apar topar radyo programlarına başladık. Derken gençliğin sevgilisi olduk mu... O sıralar İstanbul'da hiç Türk şarkıcı yok. İlk kadın şarkıcı Sevinç Tevs'di. Ona çok özeniyordum. Arkadan Rüçhan Çamay çıktı. Ben üçüncüyüm. Dediğin gibi ilklerden sayılıyorum. Halk bayıldı bize, çıldırdı. Radyo haftaları vardı, küçük küçük mecmualar... Her hafta ben kapaktım. İşte o dönemlerde İlham'la İstanbul Teknik Üniversitesi'ne konsere giderdik. İlham bas ve davul da aldı yanına. Böylece sahneye trio ile çıkar olduk. O sıralar daha on yedi yaşındaydım. Konser sonunda öğrenciler bizi bindiğimiz taksiyle beraber havaya kaldırırdı. Büyük sükse yapmıştık o zamanlar. Hep Ayten Alpman ve İlham Gencer diye lanse edilirdik. Sonra İlham askere gitti. Sonuçta evlendik ve Çatı adlı bir kulüp açtık. O da büyük bir başarıydı. Bütün İstanbul ayağa kalktı. Fakat ciddi bir geçimsizlik vardı İlham'la aramızda. Çok kıskançtı. Sonunda ayrıldık, o Çatı'ya devam etti. Ben İsveç'e gittim. Pek bilmiyorum, ben o senelerde yurt dışındaydım. Boşanır boşanmaz, İsmet Sıral Orkestrası ile İsveç'e gittim. İlham'ın söylediğine göre, Emel Sayın, Ajda Pekkan gibi bir çok kişi orada meşhur olmuş, doğrudur. Çünkü herkes oradaydı. Oraya gelen kim olursa İlham sahneye çağırır, şarkı söyleyenlere şarkı söyletir, şiir okumak isteyenlere şiir okuturdu. O yıllarda dans müziği, pop müziği söylüyordum. İngilizce, Fransızca ve İtalyanca şarkılardı bunlar. O zamanlar Türkçe şarkı okunmazdı. Mefaret Atalay diye bir kadın müzisyen vardı, o Türkçe tango söylerdi. Biz Türkçe tango söylemeyi o zaman biraz hafif buluyorduk. Böyle bir züppeliğimiz vardı işte. İlham'dan boşanmadan önce Arif Mardin'le tanışmıştım. Bir gün, senin sesin caza çok yatkın, gel sana caz dinleteyim, bu şarkıları da bırak demişti. Yeşilköy'den Sarıyer'e caz dinlemeye, öğrenmeye giderdim. İlk gittiğimde Ella Fitzgerald dinlemiştim. Bayılmıştım ve içimde ukde olarak kalmıştı caz. İsveç'e gider gitmez, hemen bir caz okuluna girdim. Ve o zamana kadar tamamen bilinçsizce şarkı söylediğimi anladım. Yanlış söylemekten gırtlağımı mahvetmişim. Bunları çok geç öğrendim. Yaşım zaten otuz olmuştu. Sonra İsmet Sıral Orkestrası ile iki yıl orada kaldık. Çok eğlenceli bir şehir değildi; tamam çok temiz, güzel bir yerdi ama, insanlar soğuk, arkadaşlık yapmak çok zor... Dolayısıyla orkestradaki çocuklar çok sıkılmışlardı. Büyük bir özlemle İstanbul'a döndüler. Ben de dönecektim ama İsveç'in en iyi caz orkestralarının birinden teklif geldi. Bir yıl daha kalıp onlarla çalıştım. Evet, bir döndüm ki, her şey değişmiş. Üstelik repertuarımdan dolayı büyük bir gururla geliyordum. Bir sürü şey öğrenmişim, Ray Charles, Duke Ellington, Miles Davis'leri dinlemişim, Ella Fitzgerald ile iki günlük de olsa bir dostluğum olmuş... Geldiğimde, seni Tülay'a götürelim dediler. Ben gitmeden önce İngilizce şarkılar, caz söylüyordu. Dinlemeye gittiğimde inanamadım. Arkasında Ruhi Su, Burçak Tarlası'nı söylüyor. Bu ne diye sordum, aranjman dedi. Baktım herkes böyle söylüyor; Ecnebi müziğe, Türkçe söz yazılıyor, bu moda olmuş. Sen de böyle söyleyeceksin dediler, hayatta söylemem dedim. Ama şarkı söyleyecek caz kulübü bulamadım. E, hazır para da bitiyor... O sıralarda Fecri Ebcioğlu ile karşılaştım. Böyle para kazanamazsın dedi. Bana Sensiz Olmam adlı bir şarkı yazdı. Şarkı çok tuttu. Ardından Fecri'nin ve Sezen Cumhur Önal'ın yazdığı şarkıları söyledim, güzel şarkılardı ama, çok patlamadı. Ta ki Ülkü Aker'in yazdığı Tek Başına adlı şarkıya kadar. O şarkı bomba gibi patladı. Ardından Ben Böyleyim çok tuttu. Tam o sırada Kıbrıs Çıkarması oldu ve Memleketim adlı şarkı ortalığı birbirine kattı. Evet, istemedim. Aşk şarkıları söylemek istiyordum. Sonra Fikret Şenes ısrar etti. O sırada Şerif Yüzbaşıoğlu ile Carlton'da çalışıyorduk. Bu şarkıyı söyle, kıyamet kopacak dedi. Söyledim, seyirciden tık yok. Ertesi gün yine söyledik, seyirciden gene tepki yok. Neyse bir gün evde oturuyorum, televizyonu açtım, Memleketim çalıyor, o sırada mahalle bu şarkıyla yıkılıyor. Ne oluyor dememe varmadan üzerimizden jetler geçmeye başladı. Meğerse Kıbrıs'a girmişiz. Dünyanın neresinde Türk varsa, onlardan bana mektuplar gelmeye başladı. Herkes bu şarkıyla ağlıyordu. Yurt içinden, yurtdışından, bir çok yerden davet almaya başladım. Özellikle de Silahlı kuvvetlerden. Her gittiğim baloda, bin kişiyle öpüşüyor, bin kişiyle ağlaşıyoruz. Her gece böyle. Amiraller, generaller herkes çok ilgili. Mersin'e sahneye çıkmak için üç günlüğüne gitmiştim. Bir baktım otelde bütün filo dolu. Sahneye çıktığımda otuz kırk kişilik bir masada bahriyeliler ve başlarında da amiralleri. Sahneden inince beni masalarına davet ettiler. Hepsi çakı gibi denizci. Çoğu ağlıyor. Oradaki amirallerden biri Kıbrıs Harekatı dönemini anlattı. Denizaltı ile Kıbrıs sahiline gitmişler. Çıkartma için emir bekliyorlar. Tam üstlerine bir Yunan Gemisi gelmiş. Yapacak bir şeyleri kalmamış, hepsi birbiriyle helalleşmiş. O sırada telsizden havasına suyuna, toprağına taşına... diye bir ses duyduk diyor amiral. Eğer buradan sağ kurtulursak, bu şarkıyı söyleyen kimse onu bulup, yanaklarından, ellerinden öpeceğim demiş. O şarkının etkisiyle çıkmışlar, Yunanlıları püskürtmüşler. Bir süre sonra Mete Akyol'la karşılaştım. O da Kıbrıs'a savaş muhabiri olarak gitmiş. Birkaç gazeteciyle birlikte yanlışlıkla Rum tarafına geçmişler. Rumlar yakalamış bunları ve bir duvarın önüne dizmişler. Arkalarında makineli tüfekler, takır tukur mekanizma sesleri... Korkuyoruz ama, yiğitliğe de bok sürmüyoruz diyor Mete. Fakat genç bir muhabir varmış yanlarında, tir tir titriyor... Ona moral vermek için, havasına, suyuna, taşına toprağına... diye başlamış Akyol. Bunun üzerine, yanındaki ve onun yanındaki, derken hepsi bir ağızdan aynı şarkıyı söylemeye başlamışlar. Ne olduysa, arkamdan biri kolumdan çekti, hadi gidin çabuk, diyerek bizi cipe bindirdi diyor Akyol. Böylece kurtulmuşlar. Büyük bir olay oldu bu şarkı. Hayatımın dönüm noktasıydı. Evet, İlham'dan sonra Ümit Aksu, bir de Sinan Bilsel'le evlendim. Hani Gönül Yazar'ın da evlendiği adam. Araba kazası gibi bir şeydi o. Ona nasıl kandığıma ben de şaşıyorum. İsveç'ten geldikten birkaç sene sonra, şimdi adı Marmara Etap olan otelde bir balo vardı. Genç bir adam fır dönüyor etrafımda. Uzun boylu, mavi gözlü, çok da yakışıklı biri. Otelin yiyecek içecek müdürüymüş. Gençti, yirmi dokuz yaşlarında falan. Ben de kırk dokuz yaşındayım. Her zaman aklı başında biri oldum, öyle çok flörtüm olmadı. Ama aşırı ilgisi beni cezbetti. Aklımdan kötü şeyler geçiyor, kendi kendime olmaz, diyorum. Neyse eve geldim, notalarımı unuttuğumu fark ettim. Bana acilen lazım. Bu çocuk da ısrarla numarasını vermişti. Onu aradım, notalarımı biriyle göndermesini istedim. Saat gecenin ikisi. Yarın akşam ben getirebilir miyim dedi. Olur dedim. Ertesi gün bir geldi ki, elinde seksen tane gül, koca bir pasta. Meğerse hayatı Almanya'da geçmiş, anne baba sevgisi görmemiş. Bütün bu acıklı hikayenin karşısında, zaten etkileniyorum ondan, iyice hoşlanmaya başladım. Derken elimi falan tuttu. Sana aşığım demeye, inanılmaz güzel sözler söylemeye başladı. Sonradan öğrendim ki, o sözleri kitaplardan ezberlemiş. Ama çok yalnızdım, o da çok da yakışıklıydı; inanıyorsun işte. Bir ay flört ettik. Sürekli benimle evlenmek istediğini söylüyordu. Daha önce de flört etmiştim ama, evlenmek lafı iki sene sonra çıkardı. Bir ay sonra evlenelim diyen adam, tuhaf aslında. Kararsız kaldım. Benden yirmi yaş küçük, bir yandan istiyorum, bir yandan konumumu düşünüyorum. Aylarca tereddüt içersinde kaldım. Evet, evlendim. Bana öyle ilgi gösteriyordu ki, kendimi on sekiz yaşında bir kız gibi hissediyordum. Kıbrıs'a balayına gittik. Orada da büyük ilgiyle karşılandık. Odanın her tarafı halktan gelen hediyelerle doluydu. Ama balayı bitince rüya da bitti. Bir takım olaylara şahit oldum. Her konuda aldatıldığımı anladım. Tabii çok üzüldüm, çok buruldum. Aradan birkaç ay geçti, bir gazeteci kadın geldi, kocamın Gönül Yazar'la buluştuğunu söyledi. Üzülmedim, zaten kafamda onu bitirmiştim. Onu evden gönderdim. Sonra Gönül Yazar'la evlendi. Ama onunla da çok sürmedi beraberliği. Altı ay sonra Gönül de onu kovmuş. Seslendirdiğiniz şarkılara baktığımda, bu tür hayal kırıklıklarına sıkça rastlıyorum. Gerçi sözler size ait değil, ama bir şekilde sizi anlatıyor. Bu benim duygusal yanım. O aşklar şarkıları yazanların aşkı, benim değil. Çok hayal kırıklığı yaşamadım. Sinan'dan sonra ikinci kocam Ümit Aksu ile yeniden beraberlik yaşadık. Bu yirmi sene sürdü. O ilişki başlangıçta aşk idi, ama sonra dostluğa dönüştü. İki sene öncesine, o ölene kadar aynı evde yaşadık. Yahudi bir şarkıcıydı. Ona biraz çarpılmıştım. İki sene sürdü, ama ne aşk! İsmet Sılay Orkestrası ile İsveç'e giderken o da geldi. Fakat orada kadınlar çok güzel, bakılmayacak gibi değil... Hayati çarpıldı onları görünce. Kavgasız dövüşsüz, güzel bir ilişkiydi, öylece de bitti. İlham Gencer için de ilk başlarda kalbim çarpmıştı. Sonra çok kötü şeyler yaşadım, olmadı. Sonuçta aşk benim için çok önemlidir. Hiçbir şey düşünmeden, bir bakış, bir hareket beni aşka çekerdi. Hiç aşksız kalmadım, ama hiç deli divane de olmadım. Yaşadığım aşklarda hep bir realite oldu. Sizin şarkıları yorumlayışınızda dikkatimi çeken bir şey var. Şarkı ne kadar naif olursa olsun, siz sesinizle o naifliği kırıyorsunuz. Sert bir yorumunuz var. Oysa ki şarkının özüne baktığımızda; son derece basit ve duygusal sözler. Sesinizdeki, duruşunuzdaki sert ve soğuk ifade, belki de bir kalkan hayata karşı.... Hiç fark etmedim bunu. Ama o sertlik, ya da soğukluk korkudan, kompleksten kaynaklanıyor. Şarkı söylerken halktan korkarım, kalabalıktan ödüm kopar. Şarkı bitse de gitsem derim. Kendimi hiç beğenmem, hep bir eksiklik bulurum. Büyük bir şarkıcı oldum düşüncesine hiç kapılmadım. Tersine hep aşağılarda hissettim kendimi. İki sene ayrı kaldım. İlham'ın annesi çok iyi bir kadındı. Ayrı kaldığımız süre içersinde bana her hafta mektup yazar, bilgi verirdi. Oğlum değil, ama kızım çok acı çekmiş. Resimlerime bakıp ağlamış. İsveç'e gittiğimde oğlum sekiz, kızım Ayşe yedi yaşındaydı. O arada İlham da evlenmiş. Bir oğlu olmuş. Ayşe bir süre İlham'ın ikinci eşinden olan Bora'ya bakmış. İsveç'ten geldiğimde ilk işim onları yanıma almak oldu. Beraber yaşamaya başladık. Ama Ayşe zaman zaman o ayrı kaldığımız iki yıl için dertlenir, niye bıraktın beni derdi. İçimde hep ukdedir onun üzüntüsü. Aram çocuklarımla hep iyi oldu. Ayşe ile her gün görüşürüz. Çocuklarımla arkadaş gibiyiz. Şimdi, röportajdan sonra Ayşe ile buluşacağız. Ne kadar duru bir söyleşi... Mütevazi yanıtlar... Sevgili Deniz'in emeğine sağlık. Paylaşım için teşekkürler."} {"url": "https://egoistokur.com/uzun-mesafe-icicisi-bukowskinin-sarkilar", "text": "Ekşi Sözlük'te Bukowski okuyup Tom Waits dinleyen kadınlar diye bir entry görünce aklıma geldi bu. Bukowski'yi gençken okumuştum, bir daha da okumam sanıyordum ama bu ara etrafımda o kadar çok Bukowski hayranı var ki Ben neyi kaçırdım acaba? diye yeniden bir göz atabilirim. Nirvana adlı kısa filmde Charles Bokowski'nin bir şiirini dinliyorsunuz. Videoyu biricik Meriç Mekik gönderdi. Başka gruplar ve müzisyenler de var... Edebiyat aşığı Modest Mouse yazar için iki şarkı yazmış. The Lonesome Crowded West albümünden Bukowski ve Long Distance Drunk... U2'nun Bono'suysa, Bukowski'ye hayranlığını, Orada öyle duran bir adam var, 'metaforlara ayıracak vaktim yok, iliklerimize kadar dürüst olabilir miyiz lütfen' diyor sözleriyle dile getirmiş. Zooropa albümlerinde Bukowski göndermeleri olan bir şarkı yer alıyor: Dirty Day, yani kirli gün... The Good Life'ın Album of the Year albümündeki yer verdiği aynı adlı şarkı var bir de, sözlere bakarsınız. The Boo Radleys ise Charles Bukowski is Dead diye bir şarkı yapmış. Neyse işte, Bukowski'yle yıllardır ilk yakınlaşma denemem bundan ibaret. Pis morukun hayranı olmasam da şarkıların bazılarını güzel buldum. Benim bulamadıklarım varsa, lütfen yazın. Gerçekten enteresan bir nokta bu Duygu, şiirlerinde ve öykülerinde çok erkek bir ses olduğu böyle de ortaya çıkıyor. Bunun üzerinde düşünmek gerek."} {"url": "https://egoistokur.com/uzun-roman-yazilmasin-mi-yan", "text": "Marcel Proust'un 9,609,000 harften oluşan şahane romanı Kayıp Zamanın Peşindesi en uzun roman. Uzun romanları okumayı sevmediğimi epeydir söylüyorum. Yarı yarıya şaka aslında, çünkü binlerce sayfa boyunca akıp giden upuzun romanlar var, elimden bırakmadan okuduğum. Mesela sabırsızlıkla beklediğim Kavgam ciltleri... Knausgaard'ınkiler tabii, öteki değil! Ama n'apalım ki birazcık da ciddiyim. Tolstoy'lar, Dostoyevski'ler, Melville'lerle aynı çağda yaşamıyoruz. İlgimizi dağıtacak, zihnimizi meşgul edecek o kadar çok şey oluyor ki ne kadar şikayet edersek edelim, biz de o akışa kapılıp gidiyoruz farkına varmadan. Ve kitap okumamıza mani pek çok şey çıkıyor yolumuza. Saymayayım tek tek; sinemadan, televizyondan başlar, Instagram'a kadar uzanır bu liste. Fakat benim uzun romana itirazımın vakit bulamamamla alakası yok. Romanın roman olduğu dönemlerin büyük ustaları kadar yetenekli olmayan birçok günümüz yazarının 150 sayfada bitecek bir hikayeyi 500 sayfaya çıkarmalarına sinir oluyorum daha ziyade. Güzel güzel başlasalar bile, zamane romanları bir noktadan sonra yazarlarının Offf, yazacak öyle çok şeyim var ki hırsıyla berbat hale geliyor. Eh, o zaman da üslup gevşiyor, kurgu sarkıyor ve benim içimdeki okur hevesi bir anda sönüyor. Neyse ki yalnız olmadığımı öğrendim. Mesela iflah olmaz bir novella-sever olan Ian McEwan, kendi romanları dahil yeni romanların çoğunun gereğinden uzun olduğunu düşünüyor, okurken Ah elimde bir kalem olsa da şu kitabı bir güzel kısaltsam duygusuyla parmaklarının kaşındığını söylüyor. Keşke başkalarının da parmakları kaşınsa biraz. Çünkü muhtemelen 18. ve 19. yüzyıllarda romanların fasikül fasikül yayınlanmasının ortak kültürel hafızamızdaki yerinin etkisiyle Kalın roman, iyi romandır algısı oluşmuş durumda. Bilhassa Amerikalı okurlar tuğla romanlara çok meraklı. Fazla uzatmasın, kısa yazsınlar dediğimi ileri sürerek beni tefe koyabilecekleri düşünerek ürperiyorum ama 1976 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Saul Bellow'la aynı saftayız. Bellow'un, yazarların niçin olabildiğince kısa kesmeleri gerektiğini anlattığı bir makalesi bile var. Bir edebiyat devinden alıntıyla destekliyor teorisini. Rus oyun yazarı ve öykücü Çehov, Okuduğum hiçbir şey bana yeterince kısa gelmiyor demiş bir vakitler. Bize gelince; bir kitapçı zincirinde yönetici olan arkadaşım, popüler edebiyat okurlarının kalın kitapları sevdiğini söylüyor. Örnek ver diyorum; Fi diyor. Pi diyor. Çi diyor. Harem kadınlarının biyografilerini söylüyor. Gayet mantıklı. Ardından Çin'de yazarlara kelime sayısı üzerinden telif ödenmesi meselesini konuşuyoruz. Daha fazla para kazanabilmek için, uzattıkça uzatıyorlarmış."} {"url": "https://egoistokur.com/vahsi-orman-serisi-ama-bizim-kalbimiz-kiri", "text": "Bu haftanın kitabını çocuklar için yazan ünlü bir müzisyenden seçtim. Vahşi Orman, The Decemberists grubunun kurucusu ve solisti Colin Meloy'dan nefis bir fantastik seri. İllüstrasyonlar şahane karısı Carson Ellis'e ait. Yazıyı okuyanları, bonus olarak yeni bir mixtape bekliyor. Vahşi Orman, Meloy'un çocuklar için yazdığı bir kitap serisi. Kitabı, karısı Carson Ellis resimlemiş. Daha çocukken bile her fırsatta evinin yakınındaki ormana kaçıp oradaki hayvanlarla arkadaşlık eden Carson Ellis'in adını daha önce de duymuştuk. Lemony Snicket ve Trenton Lee Stewart'ın kitapları için yaptığı işlerden ve tabii Decemberists kapaklarından. Kendisi burada da kelimenin tam anlamıyla parlıyor. Araya küçük bir not: The Decemberists grubu, adını 1825'in Aralık ayında Rusya'da Çar'a karşı ayaklanan askerlerden alıyor. Tolstoy'un bu konuda yarım kalmış bir romanı da var. Sonuçta edebiyat ve politikayla sıkı ilişkiler kurmuş bir gruptan bahsediyoruz. Okuyanlara kulak verelim: Sivri dilli yazar Lemony Snicket, Vahşi Orman'dan içeri bir kez adım attınız mı, çıkmak istemeyeceksiniz derken, yeni kuşağın önemli temsilcilerinden Jonathan Safran Foer, Biraz peri masalı, biraz gençlik romanı; mükemmel resimleriyle edebiyat dünyasına bir armağan demiş. Pulitzer ödüllü Michael Chabon ise, Çocukluk maceralarını konu alan öykü geleneğinin son varisi yorumunu yapmış. Birazı arkadaşlık hatırına olsa da vaatler yabana atılır cinsten değil. Demek ki bu yaz, küçük okurlar ve onların kütüphanesine dadanan büyükler için güzel geçecek. Pegasus Yayınları, serinin Vahşi Orman: Ormanın Derinliklerinde adlı ikinci cildini de yayınlamış. Okuyalım. İşte Colin ve Carson'un Vahşi Ormana yakıştığını düşündükleri şarkılar seçkisi. Efsane grup Led Zeppelin'le başlayan liste, yine Led'le bitiyor."} {"url": "https://egoistokur.com/vampirlerin-saltanati-tekinsiz-ask-romanlar", "text": "Alacakaranlık. Şehir Ölüsü. Gündüz Ölüsü. Lanetli Sevgili. Uğursuz. Müthiş ve Korkunç Güzel. Vampir Akademisi. Kemikler Şehri. Ölümcül Oyuncaklar. Aşk ve Gurur ve Zombiler. Gaddar birkaç korku filmi diye mi düşünüyorsunuz? Fena halde yanıldınız. Bunlar, günümüz genç kızlarının iç geçirerek okuduğu, okuduktan sonra hayallere daldığı yeni jenerasyon aşk romanlarından sadece birkaçı. Vampirler egoist mahluklardır, kendilerinden başka bir şeyle, başka biriyle ilgilenmezler. Niçin ilgilensinler ki, yüzlerce yıl içinde sayısız badire atlatmış, hep tehlikenin kıyısında yaşamış, birçok ölüme tanıklık edip birçok kişinin ölümüne sebep olmuşsanız, sizden başka her şeyin gelip geçici olduğunu çok iyi biliyorsunuz demektir. Eskiden 'vampir romanlarının kraliçesi' olarak anılan Ann Rice'ın Vampirle Görüşme ya da Vampir Lestat romanlarının özünde tam da bu bakış açısı vardı. Rice'a göre 20. yüzyılın görkem, parıltı, şan, şöhret ve tüketim aşkının kokusunu almış bile olsa, bir vampir için seks karın doyurmaya yarayan bir araçtı ve kan kokusu her şeyden daha fazla iştah açıcıydı. Bu yüzden tüm vampirler yalnızdı, ve yine bu yüzden kendileri gibi vampir değilse eğer, hiç kimseye aşkla bağlanamazlardı. Romanlarında karanlık, erotik ve melankolik bir evren yaratan Ann Rice bu yüzden 80'lı yılların pop ikonlarındandı. Lakin Sex & the City'nin, Gossip Girl'ün, Britney Spears ve Justin Timberlake'in egemen olduğu yeni pop kültür evreninde bu karanlık imgelerin pek yeri yok. Dolayısıyla vampir romanlarının da ev kızından hallice görünümlü yeni bir kraliçesi var artık: Stephenie Meyer, yani Alacakaranlık dizisinin yaratıcısı. Ve Alacakaranlık şu sıralar dünyada ve bizde tüm genç kızların en şık el kitabı. Harry Potter kitapları da dahil birçok fantastik kitabı Türkçe'ye çeviren Kutlukhan Kutlu'ya göre beyaz ve pembe dizilerin gözden düşüp vampirli, zombie'li, kurtadamlı, perili aşk romanlarının popüler olmasının altında yatan sebeplerden biri de son yıllarda okurun gerçek üstü olana aşinalığının, hatta toleransının artması. Ama bu yalnızca üsluba, atmosfere dair bir durum. Zira gerçek dışılık açısından beyaz dizilerle fantastik aşk romanları birbirlerine öyle benziyor ki! Her ikisinde de gerçekleşmesi mümkün olmayan hikayeler anlatılıyor. Tek fark şu; birinde bütün bunlar yaşanabilirmiş numarası yapılırken, ötekinde yaşanamayacağı baştan kabullenilmiş. Vampir Lestat: Ann Rice'ın en ünlü yapıtlarından biri. Çok seksi ve iç gıcıklayıcı... Üstelik türün edebiyat lezzeti taşıyan örneklerinden. Lestat, daha sonra yazılan Vampirle Görüşme'nin de kahramanı. Aşk ve Gurur ve Zombiler: Jane Austen'ın başyapıtı Aşk ve Gurur'un zombili versiyonu. İyi yazılmış, eğlenceli bir ironi. Üstelik Austen ruhuna yakışacak kadar sıkı bir feminist üslup taşıyor. Alacakaranlık: Son beş yılın yayıncılık fenomeni. Sadece kitapları değil, filmleri hatta poster kitaplarıyla da çok gözde. Şehir Ölüsü ve Gündüz Ölüsü: True Blood adlı hip diziye ilham veren Charlotte Harris imzalı kitaplar. Rüzgar Gibi Geçti'nin vampirli versiyonu da denebilir. Zihin okuma becerisine sahip Soakie adlı genç kız yakışıklı mı yakışıklı, üstelik zihnini okuyamadığı bir erkekle tanışıyor. Hayatı boyunca beklediği erkek. Ama bir vampir. Lanetli Sevgili: 21. yüzyılın perili ve entrikalı romansı. Kadim gizli yasalarla modern çağ genç kızının beklentileri çatışırsa ne olur fikrinden yola çımılarak yazılmış. Dokuz yüz yıldır kraliçesini arayan bir peri kralına aşık olan genç kızın hikayesi."} {"url": "https://egoistokur.com/varoluscu-bir-ask-hikayes", "text": "'Ateş Karınlı' diye bir kitap var elimde, J. C. Michaels yazmış. Bildiğimiz 'Kurbağa Prens'in harikulade bir versiyonu; ilk yarısı çocuklara, ikinci yarısı yetişkinlere seslenen bir 'melez' kitap. Kahramanı, evcil bir hayvan olarak rahat bir hayat sürmekle vahşi doğada tekinsiz maceralara atılmak arasında seçim yapmaya çalışan bir kurbağa. Cesaretsizlikleri yüzünden mutsuz olanların temel çelişkileri şudur: Kendilerini oyalamayı şaşırtıcı bir biçimde herkesten iyi bilirler. Tek bir güne seksen faaliyet sığdırarak asıl yapmaları gereken şeyi erteleyip dururlar. Öyle olur, evet. İnsan, değişmek arzusu ile güvenlik ihtiyacı arasında çıkan amansız çatışmada sığınabileceği bir korunaklı köşe bulur muhakkak. 'Ateş Karınlı' diye bir kitap var elimde, J. C. Michaels yazmış. Bildiğimiz 'Kurbağa Prens'in harikulade bir versiyonu; ilk yarısı çocuklara, ikinci yarısı yetişkinlere seslenen bir 'melez' kitap. Kahramanı, evcil bir hayvan olarak rahat bir hayat sürmekle vahşi doğada tekinsiz maceralara atılmak arasında seçim yapmaya çalışan bir kurbağa. Caroline adlı küçük bir kız tarafından 'seçilen' kırmızı karınlı kurbağa, günün birinde kızı terk edip, tehlikelerle dolu bir dünyada karşısına çıkabilecek bütün seçenekleri tanımak ve bağımsızlığının tadını çıkarmak uğruna uzaklara gidiyor. Gelin görün ki; her seçim bir sonrakini çağırır... Ateş Karınlı'ya da öyle oluyor. Yani artık sahip olduğu tek kıymetli şeyi, özgürlüğünü gözden çıkarabileceği bir başka küçük kıza rastlıyor. Üstelik Ateş Karınlı bu seçimi yaparken, Claire'in onu sonsuza dek yanında isteyeceğine dair en küçük bir bilgiye bile sahip değil. Bir kurbağanın derisine dokunmak kızın içini bulandırabilir. Onu camdan fırlatabilir, hatta hainlik edip arabasıyla üstünden geçebilir. En kötüsü, ona kayıtsız kalabilir... Aşk bu, her şey mümkün. llüstrasyon Yolanda Blazquez'in. Diğer işlerini bu adreste bullabilirsiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/varoluscular-kahvesinde-sarah-bakewellle-bulustu", "text": "Sarah Bakewell'in ilk kitabı Nasıl Yaşanırı okumak, benim için ilginç bir deneyimdi, çünkü o güne kadar nedense mesafeli durduğum ünlü denemeci Montaigne'i fena halde merak etmemi sağlamıştı. Şimdi sırada Varoluşçular Kahvesi var. Bakewell bu kez edebiyat tarihinin en merak edilen topluluklarından birini ele alıyor. Varoluşçular Kahvesi, 1933 Paris'inde başlıyor. Genç Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir, Montparnasse'ta kayısı kokteyli içiyor ve arkadaşları Raymond Aron'dan fenomenolojik yöntemi öğreniyorlar. Aron edindikleri bu yeni bilgi sebebiyle eşsiz bir coşkuya kapılmış haldeki çifte şöyle diyor: Görüyorsunuz, eğer bir fenomenologsanız, kayısı kokteylinden bile felsefe çıkarabilirsiniz. Üçlümüz böylece kafeler ve garsonlar, dostluk ve devrim ateşi, aşk ve tutku, özgürlük ve varoluş üzerine konuşmaya başlıyor. Geçen yüzyılın sıra dışı akımı varoluşçuluğun çekirdeği işte o gün atılıyor. Felsefe beni her zaman büyülemiştir. Fakat zamanla düşünce akımlarını başlatan insanların hayatlarını da büyüleyici bulduğumu fark ettim. Biyografi heyecan verici bir edebi tür. Bir edebiyatçının hayatını araştırmaya başladığımda, deneyimlerinin sadece hayatını değil verimini de yönlendirdiğini, kaba hatlarıyla felsefesini, üslubunu oluşturduğunu görüyorum. Bu söylediğinizi sevdim. Biliyor musunuz, Bulantıyı yazmaya başladığında Sartre'ın kafasında bir tür polisiye yazmak varmış. Filozoflar ve edebiyatçılar hakkında dedektiflik hikayeleri yazmak, evet, gerçekten çok güzel tarif. Ama burada suç yok, bir nevi bulmaca çözüyoruz. Evet, biliyorum, çok komik bir grafiti o. Ayrıca meseleyi güzel özetliyor. Sartre, insanın kim olduğunu belirleyen şeyin özgür iradesiyle, seçerek yaptıkları olduğunu düşünüyor, bunun dışında eylemlerimizi belirleyen başka bir itkiye, söz gelişi kadere inanmıyordu. Varoluşçuluğu açıklamak isteyen kişi, söze ilk olarak varoluşla, yani 'hayat' dediğimiz şeyi oluşturan o özle başlamalı. Varoluşçuluğu diğer felsefe akımlarından ayıran şey tam olarak bu, yani soyut fikirlerle değil hayatın akışına uygun ilerlemesi... Varoluşçuluğun özgür iradeye ve seçimlerimize yaptığı vurgu da önemli. Her eylemimizle sırf kendimiz için değil, dünya için de büyük bir sorumluluk üstleniyoruz. Seçmek aslında korkutucu bir şey, bizi kaygılandırıyor. Tabii aynı zamanda heyecan verici, önümüzde sınırsız olasılıklar bulunduğunu hissettiriyor. Varoluşçular mükemmel hayatlar sürmediler, çünkü kendileri mükemmel değillerdi. Hangimiz mükemmeliz ki? Hayatına bakıp da örnek alınacak filozof yoktur. Belki bir tek Sokrates vardı, onun da sonu malum. Varoluşçular hem şahsi hayatlarında hem de siyasette sıklıkla kötü seçimler yaptılar. Zaman zaman yeterince sorumlu davranmadıklarından da kuşkulanabiliriz. Bazen kendilerini kandırdılar, bazen de ideallerinden vaz geçtiler. Fakat açıkçası ben onların cevaplarıyla değil, sorularıyla ilgiliyim. Zamanlarını felsefe konuşarak geçiriyor, fikir alışverişinde bulunuyorlardı. Bu arkadaşlıkların bir kısmı kötü bitti. Mutlaka bir kavga patlak verirdi, hele işin içinde Sartre varsa. Sartre topluluktaki neredeyse herkesle bozuştu. Kavgaları ve anlaşmazlıkları çoğu zaman bildik insani meseleler yüzündendi. Kadın erkek ilişkileri ya da aşkta kıskançlık gibi. Bazen de siyaset, özellikle de komünizm ve Sovyetler Birliği hakkında kavga çıkıyordu. Sartre ile Camus'nun uyuşamadıklarını, en temel noktalarda bile farklı düşündüklerini söyleyebilirim. Diğer yandan, bütün bu çatışmalar tutku içeriyor, dolayısıyla bir biyografi yazarı için hepsi de şahane ayrıntılar. O devri anlamamız açısından da önemli. Kalıcı ilişkiler kurmadıklarını da söyleyemeyiz, Sartre ile Beauvoir arasındaki ortaklık neticede 50 yıl sürdü. Sürekli birlikte yaşamadılar, başka sevgilileri oldu ama birbirlerinin taslaklarını okudular, her şeyi tartışarak ve genellikle yan yana yazarak yaşadılar. Varoluşçuluğun toplumun kıyısında yaşayanları, öteki etiketiyle dışlananları anlama çabası düşünülürse, yabancılar yerinde bir kelime seçimi. Fakat varoluşçuların hangisi yabancı, hangisi değil, bunu anlamak da güç. Akademik felsefe açısından, çoğu birer yabancı sayılırdı, çünkü üniversitelere sonradan girmişlerdi ve içeridekiler tarafından daima küçümsendiler. Diğer yandan, kendi sosyal çevrelerinde merkezi onlardı. Yabancı kavramını üreten Albert Camus, Sartre ve Beauvoir gibi seçkin bir eğitimden geçmemişti. Cezayir'de yoksul bir çocuk olarak büyüyen Camus babasını I. Dünya Savaşı'nda kaybetti. İçlerinde dışlanmışlığı en keskin hisseden oydu. Sartre ve Beauvoir, marksizmin vaatlerine inanmakta aşırı hevesliydi. Onlara göre insanlık için gerçekten daha iyi bir yaşam biçimi kurmanın, yoksulluğun, eşitsizliğin ve faşizmin kökünü kazımanın komünizmden başka yolu yoktu. Sovyetler Birliği'nin bu hayali gerçekleştiremeyeceği anlaşıldığında, Mao'nun Çin'ine hatta Castro'nun Küba'sına ümit bağladılar. Komünizmin vaatlerinin bir illüzyondan ibaret olduğunu daha en baştan gören Camus'nun aksine, Sartre ve Beauvoir siyasi baskıları bile haklı bulmayı tercih etmişlerdi. Dilediğiniz kadar geriye gidebilirsiniz, serbestsiniz. Antik çağlara kadar. Ama varoluşçu kelimesini icat eden, üstelik daima özgürlük ve kaygı hakkında yazan kişi 19. yüzyılda yaşayan felsefeci Soren Kierkegaard'dı. Ben kitabımı Kierkegaard geleneği ile Edmund Husserl'in Almanya'da başlattığı fenomenolojiyi buluşturarak başlattım. Fenomenoloji, varoluşçuların insan deneyimini daha disiplinli bir şekilde, her yönüyle ele almalarını sağladı. O sayede cinsellikten kayısı kokteyli içmeye kadar her şey varoluşçuluğun konusu olabildi. Kurucu babaları sayarken, Jean-Paul Sartre'ı da unutmamak gerek tabii. Yine de benim hikayem kesinlikle sadece ona dair değil."} {"url": "https://egoistokur.com/varolussal-yalnizliga-son-bakista-asik-olunan-o-a", "text": "Elis Şimşon'un yayın yönetmeni olduğum Picus için Teoman'ın şarkı sözlerinden yola çıkarak yazdığı yazı, harikuladeydi. Elis daha sonra yazıyı gözden geçirdi ve Ot'ta yayınladı; Teoman da İnsallık Halleri kitabına aldı. Walter Benjamin'in, Baudelaire'den esinlenerek tasvir ettiği modern kent hayatının içine, Teoman'ın anlattığı modern aşk hikayelerini yerleştiririm hayalimde. Benjamin, büyük şehir insanını büyüleyen şeyin son bakışta aşk olduğunu söyler. Teoman da, sanki Benjamin'i yankılar gibi, son bakışta yaşanan aşkları anlatır. Bu aşk hikayeleri, varoluşsal yalnızlığın aşk karşısında kazandığı zaferleri, kaybetmenin büyülü melankolisini ve kendini tüketmenin hayata tahammül etmek için en iyi yol olduğunu anlatan hikayelerdir. Hem sıradan hem büyülüydü bu hikayeler, hem çok acıklı hem de komik. Kahramanları hem çok güçlü hem de bir o kadar kırılgan; hem tutku dolu hem de bir o kadar yorgun. Mesela: insan yaşar, hayali kadar / kimi hayal eder, bir ömür yettiği kadar / kimi inanmaz, kiminin kalbinde tanrı / kimi küser hayatına, kimi yakalar yıldızları. Hayal kurmak, varoluşsal yalnızlığa tahammül etmenin yollarından biridir. İnsanlığın kurduğu en büyük hayal, yani Tanrı, kendimizi bu tuhaf dünyada yalnız hissetmememiz içindir aslında. Ama herkese göre değildir hayal kurmak, kimi görmezden gelemez bu anlamsızlığı. Kimiyse yüzleşir, dosdoğru en derinine bakar yalnızlığının ve delilik ile aydınlanma arasındaki o anda yakalar yıldızları. Varoluşsal yalnızlıkla, kaybetme anının büyüsüne teslim olarak baş etmeye çalışan kişinin hikayesi ise Seninim Son Kez şarkısıdır. İki yaralı kalbin yanyana gelmesi zordur çoğu zaman. Ama hangimizin yarası yok ki? Evet kimisi düşkündür yaralarına, sever hep kanatmayı kabuk tutan yarayı. Canı yandıkça hisseder yaşadığını ve yalnızlığını. Beslendikçe acısından, büyütmeye başlar yaralarını ve şöyle der: gideceğim ardıma bakmadan / bu uzlaşmaz iki kalp bizim/ yaralarını yarıştıran. Bir yara daha yazılır haneye, kalp yeniden kanamaya başlar. Ama son bakışta aşkın büyüsüdür içten içe arzulanan: kör olmuştum ışığından o zaman/ yavaş yavaş görüyorum/ göze alıp sensizliği şimdi/ seni terkediyorum. Son bakış belki de bir aydınlanma anıdır; maskelerin düşer, ışığın altında çırılçıplak kalınır... ya da bir delilik anıdır; acı verecek olmasına rağmen hayata onsuz devam etmeye karar verilir. Çünkü acı diriltir uyuşuk varoluşu."} {"url": "https://egoistokur.com/ve-insan-kimi-zaman-delirecek-kadar-cok-yasiyord", "text": "Egoist Okur'u ilk yayınlamaya başladığımda tanıştığım Burcu Yıldızer'den apansız gelen öykülere alışkınım. Benim için Burcu'dan gelen bir email veya mesaj, çılgın bir koşuşturmacanın bittiğinin ve hayatın olağan akışına döndüğünün habercisi gibidir. Yani iyidir, sevindirir. Üstelik bu defaki öykü aklıma şahane bir fikir de getirdi. Bunu önümüzdeki günlerde sizinle ve tabii şimdilerde ikinci romanını bitirmekle uğraşan Burcu'yla da paylaşacağım. Bu fotoğraf bana güzel şeyler hatırlatıyor, onu çok sevgili arkadaşım Simten'in bahçesinde çektim. Hatırlamak öylesine zor, öylesine ağır ki içimden büyük büyük alevler fışkırıyor. Belki de insan hep aynı isimle karşılaşacağını bildiği içindir. Neden bunca yıl geçip gitmişken ve zaman, acımasız geçmişine bir yenisini daha eklemişken bazı anları da beraberinde o karanlığa gömüp geçip gitmiyordu ki? Her şey sanki dün yaşanmış gibi capcanlı. Balkondayım. Deniz boylu boyunca karşımda uzanmış geceyi selamlıyor. Sorular soruyorum. Dört yıl geçmiş bile olsa üzerinden bir cevap bulabilmek, yaşananları aklamak ve belki rahat bir nefes alabilmek uğruna geçmişin üzerinden yürüyorum. Yalın ayak. Her defasında yaralanıyorum. O gece de öyle olmuştu. Yeri geldiğinde birbirimizi bunaltacak kadar cümle sarf etmeyi beceren biz, ayrı yollardan gidiyor olsak da aynı cevapsızlıkta kalakalmıştık. Ömer bacaklarını masanın üzerine uzatmış, bir elini de burnunun ucuna tutmuş dalgın dalgın uzaklardan geçen gemileri izliyordu. Geldiğinden beri tek tük konuşmuştu. Pişman mısın bu gece bana geldiğin için? dedim. Cevap vermedi. Bir şeyler düşündüğü belliydi. Çünkü ne zaman elini burnunun ucuna doğru tutsa sorularımı duymamazlıktan gelirdi. Uzun sürmezdi bu hali. Düşündüklerini toparladığı anda mutlaka hiç beklemediğim bir konuyla sessizliğin içine dalar, sorusunu sorar ve Hadi! dercesine çakır mavisi gözleriyle gözlerimin içine bakardı. Uzunca bir süre denize baktık. Sanki derin derin içimize çektiğimiz nefeslerimiz de olmasa bu dünyadan geçip gittiğimizi hiç bilmeyecektik. Masada bir tek ay ışığı kalmıştı. Ellerimi uzattım. Parmaklarımı bir sağa bir sola, yukarıya aşağıya doğru amaçsızca kıvırdım. Ayın yansıyan parıltısı bir şiir gibi dokunup geçti damarlarımın içinden. Hoşuma gitmişti. Havayı kokladım. İncir ağaçlarının kokusu bütün terası sarmıştı. Sokağın en büyük incir ağacı evimizin hemen karşısındaydı. Eğilip göz ucuyla ona selam verdim. Selamımı almış olacak ki rüzgar bir nefeslik kokusunu kucaklayıp bana getirdi. Peşi sıra çocukluğum da o selamı bekliyormuş gibi hemen arkasından gözlerimin ucuna kuruluverdi. Göz kapaklarım yavaşça kapandı. Başımı balkon demirlerine dayayıp o günleri düşündüm. Bozkırın ağır bir hüznü var. İnsan bir defa onu tattıysa ömrü billah yanında taşıyordu. Toprak efendidir oralarda. Boştur insan ne söylese. O yüzden sarıyı sevmem. Aklımda yarım yamalak kalmış olsa da kuzeyin, Karadeniz'in özlemi hep saklı durur içimde. Çok çok küçüktüm o yıllarda. Ama insanın içine kadar yerleşenler unutulmaz ya nicelik önemli değildir bıraktıkları esastır hep, işte orası da benim için öyle. Anılarımda tekinsiz bir hatırlamaya denk düşse de sarının da dışında bir renk, renklerin olduğunu Karadeniz'de öğrendim. Orada bağışladım dünyayı. Affetmeyi, sevmeyi, her yağmur yağdığında otların arasından baş gösteren salyangozlara dokunmayı orada öğrendim. Dağ çileklerinin izini sürdüm. Kokusuna adımı feda ettim. Fındık ağaçlarında yuva kurdum. Yapraktan düşen tırtıllarla birlikte yürüdüm. Hiç incitmedim. İncinmedim. Yaşım o zamanlar tek haneli. Anlat deselerdi yine ilk buralardan başlardım anlatmaya. Belki de zorla alınıp başka yerlere gitmediği için hala böylesine benimle. Ömer'e baktım. Ötelere bakıyordu. Sanki denizin son çizgisini geçmiş, benim göremediğim o yerlere çoktan gitmiş gibiydi. Oysa yanımda olmasını, ilk günlerdeki heyecanla bana sarılmasını ne çok istiyordum. Zaten çok az görüyordum. Son günlerde ne zaman gelse az az konuşuyor sonra da kendimi içinde hissetmediğim bir sessizliğin peşinde kaybolup gidiyordu. Aklından hiçbir zaman tam olarak ne geçtiğini anlayamıyordum. Aylar öncesinin o aşk dolu cümleleri de bir şeyleri çözmeme yeterli olmuyordu. Aşkımızın yasa dışılığı gün geçtikçe kamburunu bizim üzerimizde çıkartmıştı. Böyle anlarda biraz daha yaklaşıyorduk birgün hesabını ayrı ayrı ödemek zorunda kalacağımız ayrılık günlerine. Balkon demirleri soğumuş, gece iyiden iyiye zamanın üzerine ağır bir sis gibi çökmüştü. Başımı kaldırdım. İnsan ölecekse güzel kokular içinde ölmeli dedim içimden. İlk defa cevabı çok kolay olan bir soru sormuştu. İstemsiz bir kahkaha attım. Bozulmuştu. İri gözlerini kısıp kaşlarını çattı. Böyle yaptığı zamanlarda daha fazla gülesim geliyordu. Hayır canım, yapmadın. Onca süre düşündün durdun. Rakı isteyeceğin aklıma gelmedi de ondan güldüm. Of Ömer, ömürsün. Yani sen genelde cevabı hemen verilemeyecek sorular sorarsın da ondan. Şaşırdım biraz hepsi bu. Sabret, bu soru değildi zaten. Canım rakı içmek istedi. Belki de biraz daha... Ne bileyim işte, başka bir şeyler daha gerekiyor sanırım. Oluyor böyle şeyler ara sıra. dedi. Yine o geçiştirici gülümsemesini takınmıştı yüzüne. Bu defa takılmadım. Madem dönmüştü artık yanımdaydı. Bu yeterliydi. Ben mezeleri getireyim, sen de rakıyı. Geçen gün getirmiştin ya dolapta var. Ne çabuk unuttun. Her defasında ona, ikimizin de anladığı bir dilde, tıpkı masal sonrasında gözlerini uykuya kapayan bir çocuk gibi teslim oluyordum. Ara sıra başını kaldırıp göz ucuyla gülümser; çok değil, ikinci şiirin sonuna gelmeden ellerini boynuma uzatır ve ensemden yukarı doğru usul usul saçlarımın arasında dolaştırırdı. Yıllar önce onunla ilk tanıştığımızda Cemal Süreya'nın Üvercinka'sını saatlerce hiç bıkmadan okumuştu. Teninin kıvrımlarını, soluğunu nasıl da içimde hissetmiştim. Bütün kara parçalarımı ele geçirmişti. Dokunmadan... Sanırım ilk o zamandı boynumla tanışması. Sonraları başka şairlerin başka şiirlerinde aynı duygular sürüp gitti. Ama bu defa Ömer yanımda yoktu. Beklediğim soru nihayet gelmişti. Elimi geri çektim. Ne diyeceğimi bilmiyordum. Ömer başını öne eğmiş, rüzgarın yere düşmüş üzüm tanesini ileri geri hareket ettirişini izliyordu. Gözlerini göremiyordum ama hastalığında karısını yalnız bırakıp yanıma gelişinin yarattığı vicdan muhakemesini ve pişmanlığın o buruk izlerini çok iyi görebiliyordum. İnsan böyle anlarda neyi seçerse ömrü billah ona mahkum oluyordu. Ben susmayı seçmiştim. Ömer'in seçimiyse daha soruyu sorduğu andan itibaren çoktan belli olmuştu. Bi koşu su içmeye gidip geldim. Hani dedim, belki o arada bir cevap bulurum da şu boğazımda düğümlenen sorudan kurtulabilirim. Ne giderken ne de dönüş yolunda, kendimi bile tatmin edecek bir cevap bulabilmiştim. Çünkü bir ilki sözcüklere dökmek sanıldığı gibi bir şey değildi. Ağızdan çıkacak her şey onu biraz daha geride bırakıyordu. Sona yaklaşıyorken ilkler çoktan mazi oluyordu. Bir tek yürekte kalan sancısı tazeydi. Ömer, bardakta kalan son yudumu kafasına dikip kalktı. Gitmeden sanki bir daha hiç gelmeyeceğini anlamış gibi sımsıkı sarıldım. Kapıyı açtım. Sonra kapatıp yeniden sarıldım. Onu hiç göndermek istemedim. Ama bu defa diğerlerinden farklıydı. İçimdeki her bir hücrede hissedebiliyordum. Öptü. Sonra bir daha. Bir daha. Ama o, bu defa gerçekten gitmişti. Koskoca iki yıl boyunca bir tek an bile azalmayan heyecanımsa hala yerli yerindeydi. İncir ağacının yaprakları kıpırdadı. Rüzgar tıpkı o gece ki gibi aşağılardan yol alıp kokusuyla balkonu doldurdu. Bazen tek bir koku nedense hep bir önceki anın tetikleyicisi oluyor ve hatıralar da böyle böyle akla düşüyordu. Ülke, son okuduğu şiirdi Ömer'in. Benim de en sevdiğim Cemal Süreya şiiri. Kaç defa ondan el yazısıyla bu şiiri yazmasını istediysem de yazmadı. Belki de gittiğinde ardında mürekkep izi bırakmak istememişti. Ama asıl mürekkep izi kalbime düşmüştü. Onunla vedalaşmaya çabalarken ve fazlasıyla incinmişken cevapsız kalan o soru bana kendini yeniden hatırlatıyordu. İncir ağacı gam götürmüyordu. Ve insan, kimi zaman delirecek kadar çok yaşıyordu."} {"url": "https://egoistokur.com/ve-nihayet-huzurlarinizda-osmanlida-bir-vampi", "text": "Aynı zamanda muzip, şaşkın ve eğlenceli de... Ölümlü hayatında gerçek dünyayla bağını asgari ölçüde bile kuramamış, ailesiz, yurtsuz yuvasız, insanlara ilişmeden, kimseyi de kendine yaklaştırmadan, neredeyse bir yabankedisi gibi yaşayıp giden genç bir adam. Seçerek veya mahkum olarak sürdürdüğü bu yalnızlıkta doğal olarak bir hüzün halesiyle yaşıyor. Bu kederin farkında bile değil ama. Ancak vampir olduktan sonra değişiyor her şey. Önceki hayatında özlemini duymasını beklediğimiz her şeyi vampirliğiyle birlikte istemeye başlıyor, arıyor, buluyor. Tersten gidiyor yani. Önceki hayatı vampirliğe daha uygunken, o aksine insanı ve insan kalabalığını şimdi istiyor, renkleri, çeşitliliği, karmaşayı özlüyor, hiç bilmediği bir duygunun yani aşkın peşinden koşuyor. Aşk insanı zaten yaşayan bir ölüye çevirmez mi? Kan içse de içmese de kanı içilmiştir bir aşığın, kanı çekilmiştir en azından, sırf bu yönüyle bile aşkı vampirliğe çok yakıştırdım. Cennetini de cehennemini de bir arada yaşayan, olağanüstü tarihi bir dokunun içinde süzülen bir karakter oldu Bela... Ölümlü hayatında aşkı hiç tatmamış, kitaplardan okumamış, filmlerde görmemiş. Vampirlik kadar aşk karşısında da acemi. Bu yetersizlik, bu şaşkınlık hali, aşkı kalbinde belli belirsiz keşfetmesi, korkuyla yıkanmış 1800'ler İstanbul'unun kanlı yıllarında aşkını araması fikri bana bu kitabı çok büyük bir zevk ve heyecanla yazdırdı. Daha once de söylediğim gibi kahramanım insanlarla nasıl baş edebileceğini bilemeyen, bu dünyayla barışamayan biri. Vampir olduktan sonra yaşama alanı iyice kısıtlanıyor. İstanbul'un gece yaşayan, hem de ne yaşamak, meyhanelerine dalıyor, hem yeni bir varlık olarak kendini hem de geceyi fethetmeye çıkıyor. Ne güzel söylediniz... Her mevsimin adamları her dönemde var, biraz tarih, biraz insan, toplum, psikoloji bilgisiyle bile bunu görmek mümkün. Onlar vampirler kadar ölümsüz, çünkü hep varlar. O zaman şöyle bir soru da çıkıyor kitaptan, hangimiz daha vampir? Kahramanım Bela bugünden bakarak anlatıyor tanık olduklarını, bazı şeylerin hiç değişmediğini, insanların ne kadar kolay unutabildiklerini, değerlerinden nasıl kolayca vazgeçtiklerini görüyor. Yeniçeri katliamını anlatırken, onları aklamak için çırpınmıyor, değişen güç dengelerini anlamaya çalışıyor. Eline çekiç alanın herkesi, her şeyi nasıl çivi gibi gördüğünü fark ediyor. Ama en çok da bir savaşın ezenler ve ezilenlerden oluşmadığını anlayıp seyredenlerin, alkış tutanların, unutanların varlığına işaret ediyor. Reşad Ekrem Koçu'nun kitaplarını okumuştum zaten. Kendi kitabımı yazarken bu muhteşem külliyata tekrar başvurdum. Bu kez başka türlü bir okumaydı tabii, bilgiyi cımbızla çeke çeke, detektif gibi bir okuma... Minnetimi ve borcumu da adını anarak ödemeye çalıştım. Paylaşımınız için teşekkürler.. Kaliteli paylaşımlarınızın devamını bekliyoruz. Kolay gelsin!"} {"url": "https://egoistokur.com/vedat-turkali-roman-kahramanlariyla-konusurke", "text": "Yazarların asistanlarıyla kurduğu ilişki nasıldır? Eserin oluşmasında asistanların payı nedir? Vedat Türkali'nin yazdığı 'Fatmagül'ün Suçu Ne?' senaryosunu, bugünlerde asistanı Sebahat Altıparmakoğlu'nun hikayeleştirdiğini görünce aklımıza bu tür sorular geldi. Eyüp Tatlıpınar'ın Yazar Asistanları dizisi Vedat Türkali'nin asistanı Sebahat Altıparmakoğlu'yla devam ediyor. 2003'te başlamıştım. İstanbul'a yeni taşınmıştım o zamanlar. Vedat Bey Londra'dan dönmüş, Kayıp Romanlar'ı yazıyordu. Arkadaşlardan duydum asistan aradığını. Görüşmeye gittim. Gidiş o gidiş... Kayıp Romanlar bitene kadar tam zamanlı çalıştım. O yıl talihsizlikler peşimizi bırakmadı. Vedat Bey romanı yazarken beş ameliyat geçirdi. Çok zor koşullarda yazıldı kitap. Romanın kahramanlarından Nahit Kotar'ın da kitabın sonlarına doğru sağlığı bozulmaya başladı. Bir anlamda biz ona destek olduk o bize destek oldu, atlattık... Daha sonra ben başka bir işte çalışmaya başladım. Haftada birkaç gün yanına gidiyor, diğer işlerini işyerimden yürütüyorum. Ben çok şanslıyım, öyle biriyle çalışıyorum ki; yönetmenlik yapmış, şiir yazmış, tiyatro oyunları yazıyor, senaryo yazıyor, roman yazıyor, mücadele ediyor. Vedat Bey, herhangi bir konu hakkında herhangi bir şey araştırmamı istediğinde bana yeni dünyaların kapıları açılıyor. Hem araştırırken hem de bunu nasıl kullandığına tanık olurken çok yol alıyorum. Karşılaştığım güçlüklerde, anlayamadığım noktalarda her soruma, sorunuma titizlikle yaklaşıyor, yanıtlıyor. Vedat Bey ile her görüşmemizden sonra daha çok okumak, daha çok mücadele etmek isteği ile doluyorum. Bu yıllardır böyle sürüyor. İşiniz sanatla ilgili olunca resmi ve sıradan bir ilişki kurmanız mümkün olmuyor. Bizimki arkadaşlık değil de yoldaşlık ilişkisi, dede torun ilişkisi de olabilir ama ondan daha ileri bir ilişki. Vedat Bey 93 yaşında şu anda. Yazılmakta olan kitapla ilgili saatlerce konuşuyor, tartışıyoruz tabii ki. İşe başlamadan önce Vedat Türkali'nin tüm kitaplarını okumuştum. O zamanlar hem büyük beğeni ile okuyor hem de solcu insanların zaaflarından bahsettiğinde ona içten içe kızıyordum. Bunları herkes okuyacak ve solcular hakkında kötü izlenimlere kapılacaklar diye o zamanın toyluğu ile endişeleniyordum. Meğer onları her yönü ile tanımadan, anlamadan doğru işler yapmak imkansızmış. Onlar ayaklarımızı yere basmamızı sağladı. Vedat Türkali'nin kahramanları her şeyi en iyi bilen, en iyi yapan kişiler değil. Şunu söyleyebilirim; Vedat Türkali çoğu kahramanından daha disiplinli, daha bilgili, daha eğlencelidir. Vedat Türkali ile çalışmak onu anlayana kadar çok zor. Hayatı olması gerektiği gibi yaşıyor. Büyük küçük yaptığı her işe aynı özenle yaklaşıyor. Ama günümüzde insanların çoğu böyle yaşamıyor. Birlikte bir şeyler paylaştığımız, birlikte çalıştığımız kişiler hatta bazen ben bile Vedat Türkali'nin yaşamına ayak uydurmakta zorlanıyoruz."} {"url": "https://egoistokur.com/venus-der-ki-kizlar-istediklerini-okuyabilmel", "text": "Venüs der ki: Kızlar istediklerini okuyabilmeli! Yekta Kopan ve Şebnem İşigüzel, yakın tarihlerde yayımlanmış kitaplarıyla bize aileyi ve kadının değişmeyen yazgısını anlatıyorlar. Birbirlerinden çok farklı tarzda yazsalar da kadının kaç çocuk yapması gerektiğinin, dekolte giyip giyemeyeceğinin sıkça tartışıldığı şu günlerde bu tartışmalardan bunalmış olanlara kadının özgürlüğünü savunan görüşleriyle en edebi cevabı veriyorlar aslında. Kızlar istediklerini okumalılar bir de. Öyle değil mi? Sibel Yılmaz yazdı. Bayıldığımız modacı Alice Nightingale'in The Librarian koleksiyonundan. Venüs der ki: Kızlar istediklerini okuyabilmeli! Şebnem İşigüzel de son romanı Venüs'te tıpkı Yekta Kopan gibi aile temasına ağırlık veriyor. Yazarın kendi ailesinin öyküsünden yola çıkarak yazdığı roman; yine kadın-erkek ikilemi ekseninde uzun bir aile tarihçesine uzanıyor. II. Abdülhamit devrinden Cumhuriyet'in ilk yıllarına uzanan bir zaman diliminde, farklı coğrafyalarda, zaman zaman dönemin ünlü kişilerinin de bir roman kahramanı olarak olay örgüsüne dahil edildiği, hem eğlenceli hem de çok hüzünlü bir roman Venüs. Aile, kadının özgürlüğü, evlilik, cinsellik gibi temaların ön plana çıktığı romanda ailelerin kuşaklar boyunca taşıdığı sırlarla karşılaşırız. O sırlar ki o aileye mensup olacak her bireyi ayrı ayrı etkileyecektir. Hiçbirimiz aile tarihimizden kaçamayız. Elbette onu geride bırakabiliriz. Ama o her koşulda orada durur (s.13) diyen anlatıcı, kendi aile tarihini yazarken de annesinin kaderini devam ettirir aslında. Yazı yazmayı çok seven annesini babası engellemiş, yazdıklarını yok etmiştir. Kadınların yapmak istediklerini engelleyen, erkekler ve onları el üstünde tutan toplumdur. Hiçbir kadın kendi kendine delirmez. Kadınları erkekler delirtir. İçinde yaşamak mecburiyetinde bulunduğu cemiyet, hal ve durum (s.95) diyen anlatıcıyı da kendi kocası delirtmiş, onu çok sevdiği çocuklarından ayırmıştır. Roman kahramanlarının her biri birbirinden ilginçtir. Elinden yelpazesi düşmeyen Şekina Hala; kendini ve erkekleri seven, cinselliğini özgürce yaşayan, açık saçık konuşan bir kadındır. Hatta bu yüzden dönemin müftüsü, onun hakkında ölüm fetvası vermiştir. Nergis ise Mısır'dan kaçırılıp Osmanlı sarayına getirilmiş bir devşirmedir. Saray adabıyla yetiştiği için saraydan kovulduktan sonra bile orayı özler. Şekina'nın aksine cinselliğini yaşayamamıştır. Yaşı belirsizdir. Hikmetli sözler eder durmadan. Şekina ne kadar özgür olsa da kendinden kaçması gerekmiştir bazen. İşte o zaman bir başkası gibi davranacak, erkek kılığına girecektir. Erkek cinsi istediğini yapabilirken kadın kılık değiştirmek, bir başkası olmak zorunda kalabilir. Şekina ve Nergis'in yanında, onların sırlarıyla büyüyen anlatıcı bu iki kadının kişiliğinden çok etkilenmiş; onlar öldükten sonra kendini yalnız hissetmiştir. Anlatıcı kendisinin ama daha çok da annesiyle babasının, her biri kendi sırlarını taşıyan Nergis ve Şekina'nın öyküsünü anlatırken masallardan, mitlerden yararlanmayı ihmal etmez. Hatta anlatının bütününe baktığımızda İşigüzel'in büyülü gerçekçiliğe yakın durduğunu da söyleyebiliriz. Anlatıcı kahramanlarının sırlarını birdenbire anlatmaz okura, herkesin gerçek yüzü romanın sonlarına doğru ortaya çıkar. Anlatıcı en eski kurmaca eserlerimizde olduğu gibi araya girer zaman zaman, okuruna seslenir. Okurunun anlatılanları hatırlayıp hatırlamadığını sorgular. Romanın sonlarına doğru çok eğlenceli bir bölüm var. İsmi Kızlar Manifestosu. Yazara göre kızlar istediklerini yapmalı hatta erkekler ne yapıyorsa kızlar da aynısını yapabilmeli. Silik, sessiz birer gölge olmamalı hiçbiri ve hayatın tam içinde yer almalı."} {"url": "https://egoistokur.com/venusten-geldi-kizlar-manifestos", "text": "Kahramanların kendi kafalarına göre çalıp oynadığı coşku dolu, müzikal bir roman bu. Kulağınızın dibinde gül lokumu kokulu, ılık bir nefes anlattıkça anlatıyor... Şebnem İşigüzel en şeker şurup, en iyimser romanını kaleme alarak okurunu yine şaşırtıyor. Yukarıda okuduklarınızı tanıtım bülteninden aldım, çünkü Venüs'ü okumadım, daha doğrusu henüz bitirmedim. Şöyle oldu... Romanı karıştırırken bir yerinde Kızlar Manifestosu'na rastladım ve resmen aşık oldum. Sonra tabii mecburen en başa döndüm. Bu bölüm, şu bölüm derken bir de baktım yarılamışım. Şimdi ben romanıma dönüyorum. O vakte kadar siz de manifestoyu okuyun, tadımlık mahiyette. Kızlar kambur durmamalı. Kızlar kambur durup göğüslerini gizlememeli. Kızlar erkekler gibi etraflarına fıldır fıldır bakmalı. Kızlar başını yerden kaldırmalı. Kızlar tıpkı erkekler gibi sesli konuşup herkesin içinde gülebilmeli. Kızlar erkekler gibi yemeklerini dışarıda yiyebilmeli. Kızlar sevdikleri ve kendi seçtikleri kocalarla evlenmeli. Kızlar kanat takmış kuşlar gibi özgür olabilmeli. Kızlar istedikleri yere gidebilmeli. Kızlar herkesin içinde kahve, tütün içebilmeli. Kızlar beğendikleri bir erkeğe uzun uzun bakabilmeli. Kızlar kuşlar gibi daldan dala konmalı. Kızlar inlerin cinlerin top oynadığı yerlerde korkusuzca durabilmeli. Kızlar denizlerde, nehirlerde erkekler gibi yüzmeli. Kızlar dünya gibi fır fır dönebilmeli."} {"url": "https://egoistokur.com/vertigoda-bu-hafta-animsayan-benlik-masalci-benli", "text": "Günümüzde herkes inanç ve huzurdan bahsediyor. Herkes çeşitli yöntem ve tavsiyelerle insanların daha anlamlı yaşamaları için çabalıyor. Ama bu kadar emek yoğunluğuna rağmen istediğimiz maneviyata tam anlamıyla ulaşabilmeyi yine de başaramıyoruz. Ne kadar istesek de bu hayatı daha anlamlı, coşkulu, huzurlu ve mutlu yaşama seviyesine tam manasıyla erişemiyoruz. Yaşam ayrıntılarda gizlidir diyerek hayatta gözden kaçanları yakalayamıyoruz. Yazma üzerine hayal gücünü kaba gerçeğin sunağında kurban ederek değersiz düşler görmeye başlamış ve en sonunda hiçbir şeye inanmayarak tüm ilhamını kaybetmiş ümitsiz bir yazar olan Yann Martel, Hindistan'ın Fransız bölgesinde hikayesini arayan bir Kanadalıdır. Bir yük gemisinin, ailesiyle birlikte Pasifik Okyanusu'nda trajik bir şekilde batmasına rağmen umudunu hiçbir zaman yitirmeyen Piscine Moliter Pi Patel ise Kanada'nın Fransız bölgesinde yaşayan ve anlatacak inanılmaz bir hikayesi olan bir Hintlidir. İkisi de acı dolu bir duygusal açlığın içinde birbirlerinden habersiz kendi yaşamlarını farklı yerlerde ve farklı biçimlerde sürdürürken, ilahi güç bu iki insanın bir araya gelmesini sağlar. Böylece biri ölüm-kalım savaşı verdiği yaşam mücadelesini diğerine anlatarak yaşadıklarının bir anlamı olduğunu perçinlerken diğeri de gerçeğin seçici bir dönüşümüyle kendisine anlatılanlarla okuyucusunu belki de hayatının yolculuğuna çıkaracak harikulade bir hikayeye sahip olur. Yann Martel'in 2001'de yayınladığı ve ertesi yıl Man Booker Ödülü kazandığı Pi'nin Yaşamı romanından David Magee tarafından senaryosu yazılan ve aynı isimle Ang Lee'nin yönetmenliğinde sinemaya kazandırılan bu görkemli film edebiyattan sinemaya uyarlanan hikayelerin en güzel örneklerinden biri oldu. Üstelik çeşitli festivallerdeki 80'den fazla ödül adaylığında En İyi Yönetmen, En İyi Görüntü Yönetmeni, En İyi Görüntü Efekti, En İyi Orijinal Müzik dallarındaki Oscar ödülleri de dahil 50'den fazla ödülle taçlandırıldı. Hikayenin kahramanı Piscine Molitor'un ailesi Hindistan'ın bir zamanlar Fransa sömürgesinde kalmış bölgesi Pondicherry'de bir hayvanat bahçesi sahibidir. Haliyle, Pi de aslanından şempanzesine, ibibiklerden papağanına, susamurundan bizonuna, orangutanından tavus kuşuna, saksağanından kurbağasına, pembe flamingolardan siyah kuğulara, deve kuşlarından gümüş elmas kumrulara, parlak başlı sığırcıklara, şeftali yüzlü muhabbet kuşlarına, fillerden foklara, kaplandan ayılara, geyiklere, tapirlere, lamalara, zürafalara varan binbir çeşit yabanıl hayvan koleksiyonuyla yeryüzündeki cennet misali bir hayvanat bahçesinde doğmuş ve burada adeta prens çocuklarının bile sahip olamayacağı bir zenginlikte büyümüştür. Kendisinin Yeni Hindistan'ın bir parçası olduğunu düşünen ve bir bilim insanı olarak daima rasyonalizmden yana olan babası, benzer şekilde kendini geliştirmiş fakat sonrasında dinin geçmişi ile arasındaki tek bağ olduğuna karar vermiş annesi ve hem eğitimi hem de ilgi alanlarıyla tamamen seküler bir yaşam tarzı olan abisinin aksine Pi, hayatın anlamını keşfetme yolunda ailesinden ayrı düşerek ruhsal yolculuğunda dini anlamaya çalışmaktan geri kalmaz. Üstelik bu arayış içinde kendini eş zamanlı olarak Hinduizm, Hristiyanlık ve İslam ile iç içe bulur. Her şeye aynı anda inanmak demek, aslında hiçbir şeye inanmamaktır felsefesine inat inancın birbirinden farklı odalarında yürür. Fakat imam, rahip ve panditin dar bakışlı öğretileriyle Tanrı'yı sevme yolunda istediğini bulamaz. Hatta bu dünya hayatında kendi irademiz dışında, önceden ve değişmeyecek biçimde yaşamlarımıza ezeli takdiri doğrultusunda hakim olan ve onu yönlendiren bir Tanrı'nın varlığını hissetmek için teolojik deliller üzerine akıl yürütecek kadar donanımlı olmamız gerekmediğini düşünür. Elbette bu deliller önemsiz değildir ama sıradan ve aciz bir insanın gündelik yaşamda gezegenimizi süsleyen yüce gönüllü ve türlü türlü yaşam ifadelerini gözlemleyerek Allah'ın varlığını ve ebedi gücünü hissetmenin de mümkün olacağına inanır. Hiçbirimiz biri bizi gerçek anlamda tanıştırıncaya kadar Tanrı'nın kim olduğunu bilemeyiz. Bu yüzden Pi'nin bir başına hele de kendi dininde var olan otuz üç milyon Tanrı karşısında kendini suçlu hissetmeksizin tek Tanrı'ya ulaşma çabasında onu Allah'ın varlığına inandıracak bir şeye ihtiyacı vardır. Şüphesiz ki hikayenin seyrinde hayatı Pi'ye daha anlamlı kılan da Allah'ın istek ve emirleridir. Yıllar içinde Pi böylesi karmaşık bir ruh hali ve hissiyatlar içinde bir ergen olduğu vakit ailesi çocuklarına daha iyi ve mutlu bir gelecek kurmak için hayvanat bahçesini kapatıp, hayvanları satmak üzere bir Japon yük gemisiyle Kanada'ya gitmeye karar verir. Pasifik'in ortasında bir gece korkunç bir fırtınaya yakalanırlar. Pi ailesini kaybettiği bu kazada büyük bir mücadele sonunda kendini bacağı kırık bir zebra, yırtıcı bir sırtlan, bir orangutan ve Richard Parker adında bir Bengal kaplanıyla aynı filikada bulur. Böylece Pi için denizde 227 gün süren gerek fiziksel, gerek zihinsel olarak gerçek bir manevi yolculuk başlar. Yolculuğun henüz başlarında gözü dönmüş sırtlan zebraya saldırır ve hayvanı acı içinde lime lime eder. İçlerindeki en hassas hayvan olan orangutan sırtlanı bu vahşetinden dolayı cezalandırmak ister fakat bu sırada sırtlan onun boşluğundan yararlanarak hamlesini yapar onu da etkisiz hale getirir. Ve besin zincirinin en tepesindeki hayvan olan kaplan Richard Parker nihayet sessizliğini bozarak sırtlanı öldürür ve böylece her birinin kendinden önce geleni yediği ve kendinden sonra gelenin avı olduğu besin döngüsü tamamlanmış olur. Bu saatten itibaren filikada Richard Parker'la baş başa kalan Pi, kendini korumaya alarak filikanın dışında kendisi için bir sal yapar ve korkuları ve kendi nefsiyle de yüzleşerek kaplanı uzaktan uzağa seyrederek bu yolculuk boyunca onu ehlileştirmeye çalışır. Allah'ım rahmetini umarak, azabından korkarak kendimi sana teslim ediyorum. Yüzümü sana çevirdim, işimi sana ısmarladım, sırtımı sana dayadım. Ne olacağını bilmek istiyorum diyerek inancında belirgin bir şekilde değişimler başlar. Tanrı'ya inancın akılcı ve akıldışı, böylesi bir inancın ihtiyaç olup olmadığı gibi din felsefesine dair etkileyici alt metinlerinin yanı sıra görsel şöleniyle, mistisizmin doruklarına çıkaran müzikleriyle dopdolu bir seyir yaşatarak filikanın Meksika sahiline vurması ve Richard Parker'in arkasına bakmaksızın Pi'yi oracıkta terk etmesi ve Pi'nin kendini gözyaşları içinde Benito Juarez Reviri'nde bulmasıyla hikayenin sona erdiğini düşünebilirsiniz. Ya da revirde iki Japon eksperin kazanın nasıl olduğuna dair yaptığı sorgulamalar sonucu Pi'nin onlara ilk anlattığı naif hikayedeki hayvanların yerine insanları koyarak anlatmak zorunda kaldığı diğer vahşi hikayesiyle olanları sil baştan yeniden düşünmeye başlayabilirsiniz. Bittiğinde adeta insanı koltuğuna mıhlayan filmde Pi'nin gerçeğin özünü ortaya çıkartmak için çarpıtarak anlattığı hikayeye birlikte Daniel Kahneman'ın Deneyime Karşı Anılar Bilmecesi tezini hatırlamamak mümkün değil. Hayatlarımız mutlu yaşamak ile yaşamımızdan mutluluk duymak veya yaşantımızda mutlu olmak arasında gidip gelirken deneyim ve anılar arasındaki karmaşaların tuzaklarına düşmemek söz konusu olabilir mi? Bir sanrıya odaklanmış ama ne yazık ki kendini iyi hissetme halini etkileyen durumlardan hiçbiri yaşanılan deneyimin öneminden ayrı düşünülebilir mi? Doğruya ulaşmak her zaman o kadar da kolay olmuyor elbette. Seyircinin an be an gözlemleyerek; içinde kimi zaman kaybolduğu, kimi zaman kendini bulduğu Pi'nin hikayesinde aslında olaylar görsel olarak aktarıldığı gibi olmamıştır. Berbat olan şey bu deneyimin anılarıdır. Aslında Pi anlattığı ikinci hikayedeki deneyimi yaşamıştır. Ama bunun hiçbir önemi yoktur. Çünkü geride sadece bir hatıra kalmıştır; elinde kalan ve saklayacağı tek şey bu hatıradır ki o da belli ki berbat olmuştur. İşte bu noktada tam olarak şundan söz etmeliyiz: Bir tanesi; mevcut zamanda yaşayan ve o zamanı bilen, aynı zamanda geçmişi de tekrar yaşayabilen ama aslında sadece mevcut zamana hakim deneyimleyen benliğimiz. Diğeri ise yaşam muhasebesini yapan ve deneyimlerimizin hikayesini tutan anımsayan benliğimiz. Anımsayan benlik bir masalcıdır. Anılarımıza karşılık gelen tepkilerle ve aniden başlar. Bu yüzden sadece hikaye anlatıyor olmak için hikaye anlatmayız. Anılarımız bize hikaye anlattırır. Deneyimlerimizden bize arta kalan şey hikayelerdir. Ve hikayenin en kritik noktası da nasıl bittiğidir. Sonlar çok ama çok önemlidir. Ve bu örnekte son, tüm hikayeye hakim olmaktadır. Pi'nin elinde biri ilham verici diğeri isyan ettirici iki hikayesi vardır. İkisi de kendisinden istenilen şeyi açıklığa kavuşturmamaktadır. Bu noktada hangi hikayeye kendinizi yakın bulduğunuza bağlı olarak inandığınız şeyle de yüzleşmeniz gerekecektir. Ve niçin anılara, deneyimlere verdiğimizden daha fazla değer verdiğimiz de bizim için artık bir anlam ifade edecektir. İzlediğimiz veya dinlediğimiz hikayelerden hangisi gerçek olursa olsun kabul etmemiz gereken bir gerçek vardır ki o da bir çocuğun 227 gün boyunca bir filikada, okyanusun ortasında tüm tehlikelere karşı verdiği yaşam mücadelesinden mucizevi bir şekilde kurtularak normal yaşantısına devam edebilmiş olmasıdır. Belki deneyime karşı anılar bilmecesinin cevabı da budur. Sondan 2, 3, 4, 5 ve 6. paragraflar Kahneman'ın Ted'in konuşmasından kopyalanmış ama yazıda bu apaçık belirtilmemiş."} {"url": "https://egoistokur.com/vesikali-yarim-bu-film-bizim-bilmedigimiz-neyi-biliyo", "text": "Feride Çiçekoğlu daha önce Lütfü Akad'ın Vesikalı Yarim filminden ilhamla Vesikalı Şehir adlı kitabı yazmıştı. O kitap, sinemanın kadın ve şehirle ilişkisi üzerine en sağlam metinlerden biri olarak hala hafızalarda. Şehrin İtirazını henüz okumadım, sonrasını bilmiyorum ama bana öyle geldi ki arkadaşım Tolga Meriç'in Feride Çiçekoğlu'yla yaptığı Vesikalı Şehir röportajını buraya alabilirdim. Vesikalı Şehir, yazmaya başladığım eşiğe geri dönüşüm. Ama aradaki bütün hayat ve yazarlık macerasını da katarak... Yazdığım ilk derli toplu şeyler yüksek lisans ve doktora tezlerimdi. Bunlar akademik metinlerdi ama o zaman bile o formatın izin verdiği ölçüde kişisel yorumlar, anekdotlar katmıştım. Akademik yazıya uzun bir süre ara verdikten sonra, yolun başındaki niyetimi şimdi daha serbestçe gerçekleştirebildim. Kitabın içinde de söylediğim gibi, aynı içeriği yolları birbiriyle geceyarısı bir minibüste kesişen kadınların hikayelerinden oluşan bir senaryo gibi kurgulamayı da düşünmedim değil ama böyle dipnotlu, yer yer ciddi görünümlü bir ifadeyi denemek istedim. Kendini ciddiye alan değil de, ciddi görünümlü. Kadının kimliğini bölüp parçalayan hayatın kendisi, daha doğrusu erkek bilincindeki bölünmüşlük. Sinemanın şehirleri de bu parçalanmayı yansıtıyor, erkeklerin kendi aralarındaki yaygın söylemden aktarırsak evlenilecek kadın ve eğlenilecek kadın ayrımını. Evlenilecek kadın anneye benzemeli: şefkatli, mazbut, çilekeş, vefakar. Ancak bu profil arzu nesnesi olamayacak kadar yeknesak hale gelebildiğinden erkek gözünde hazzın kadrosunu dolduramıyor ve bu boşluğa orospuluk talip oluyor. Şehrin mekanları açısından tanımlamak istersek bir tür ev-sokak ikilemi de diyebiliriz buna. Şehrin sinemadaki temsili ile kendisi arasında bir ilişki var elbet ama sinemasal şehrin apayrı bir kimliği de var. En katıksız sinemasal şehir New York, çünkü Mahhattan'ın siluetini kazanması ile sinemanın ortaya çıkışı eşzamanlı. O nedenle birbirlerini mükemmel yansıtıyorlar. James Sanders'ın New York filmleri üzerine bir kitabı var. Her ikisinin de adı New York olsa bile, iki şehrin hikayesi diye anlatıyor kitabını, yani biri gerçek şehir, öteki sinemasal olan. Sinemadaki yansımasına ayrı bir kimlik kazandırabilecek şehir sayısı az, Türkiye'den bir tek İstanbul böyle. Şehirlerin sinemasal suretleri de insanlarınki gibi. Sinemaya aşina olanlar bilir, kimi yüz için Kamera onu sevdi denir. Kamera nasıl kimi insanları sevip kimilerini hiç kaale almıyorsa, şehirlerin de kimilerini sinemaya mal ediyor, kimilerini es geçiyor. New York'u, İstanbul'u, Roma'yı sinemasal suretleri ile tanıyoruz, ama Washington'u, Ankara'yı, Milano'yu tanımıyoruz. Filmin yapıldığı sene benim lise yıllarıma denk geliyor ama o zamanlar bu filmi seyrettiğimi hatırlamıyorum. Zaten o yıllar Türk filmi seyreder miydim onu bile pek hatırlamıyorum, belki ancak yazlık sinemalarda. Bu filmleri seyredişim çok daha sonralara rastlıyor: Uçurtmayı Vurmasınlar yapıldıktan ve ben sinemaya önce senaryolarımla sonra akademik olarak katılıp bu alanın bizdeki geçmişini merak ettikten sonra, bir tür anakronik ve retrospektif faaliyet olarak. Vesikalı Yarimi de seyrederek değil, Çok Tuhaf Çok Tanıdık adlı kitapta anlatılan biçimiyle düşündükten sonra önemsedim. O bakış açısı öteden beri benim zihnimi kurcalayan ayrıntılarla birleşince Vesikalı Yarimi başka filmlerle kıyaslamaya giriştim ve filmin ihlal ettiklerini o zaman kavradım, kavradıkça da filmi daha çok sevdim. Bu soruya, şu sıralar severek okumakta olduğum bir kitaptan alıntıyla cevap vermek istiyorum. Tuba Çandar'ın Murat Belge'yle yaptığı söyleşinin kitabı, Murat Belge: Bir Hayat... Hemen vurgulayayım, Murat Belge son derece sevdiğim saydığım, aynı kurumda çalışıyor olmaktan onur duyduğum sıradışı bir karakter, Tuba Çandar'ın da söylediği gibi gerçekten zarif bir adam. Kitapta belirttiği gibi kadınlarla yalnız sevgili-eş ilişkisi kurabilen biri değil, onlarla dost ve arkadaş da olabiliyor. Buna rağmen, söyleşinin bir yerinde Tuba Çandar'ın sorduğu Bir kadın olarak dünyaya gelmiş olsaydın, bugün ne noktada olurdun? sorusunu yanıtlarken diyor ki: İstanbul konusu var mesela. İşte ben orada burada sürterek İstanbullu oldum; o da benim parçam haline geldi sonunda. Bir kadının bunu yapması zor işte... (s. 314) Murat Belge 2007'de bunu söyleyebiliyorsa, Vesikalı Yarimin finalinde Sabiha'nın kameranın üzerine yürümesi, şehrin orasında burasında sürteceğinin ve sonunda şehri parçası kılacağının işaretini vererek ekranı kaplaması, kadının bakış açısını izleyiciye mal etmesi 1968 için henüz hiç kimsenin gitmediği yer. Film daha o zamandan işte bunu biliyor, yani kadınların da İstanbullu olabileceğini. Bugün için şehrin şehveti değil ama vahşeti erkekle tanımlanıyor. Uzağa gitmeye gerek yok, hemen şu yakındaki 1 Mayıs'ta 30 yıl önce ölenlerin anısına karanfil bırakmak isteyenlere uygulanan şiddetin görüntülerini hatırlatayım. Bence, yürüyor zaten. Kızıma bakıyorum, iyimser oluyorum. Daha lisede ama benim çektiğim sıkıntıları çekmiyor, Beyoğlu'nda her saatte tek başına geziyor, gece istediği zaman eve geliyor. O şimdiden gece gezen kadın, ne güzel."} {"url": "https://egoistokur.com/viagra-gunlukleri-ucuncu-baharin-roman", "text": "Romantik hikayelerde kahramanlar çoğunlukla 20'lerinde belki 30'larında nadiren de 40'larındadır. Barbara Rose Brooker'ın yakında televizyon dizisine dönüşecek romanındaki kahramanın yaşıysa 65. Evet, doğru okudunuz; Viagra Günlükleri'nin kahramanı gazeteci ve ressam Anny Applebaum tam 65 yaşında. Yazara gelince; yalnızlık canına tak edince vaktini chat odalarında geçirmeye başlayıp üstüne üstlük iki aşk arasında kalan, aldatan, aldatılan ama bütün bunlar olurken olağanüstü espri duygusunu ve tatlılığını hiç kaybetmeyen Anny onun yanında çıtır sayılır! Zira bir süredir oyunculuk dersleri alan ve Bir Hollywood filminde rol almadan bu dünyadan gitmeyeceğim diyen Barbara Rose Brooker, halihazırda 77'sini sürüyor. Onu niçin cesur bulduğumu anladınız değil mi? Günümüzde birçok kadın yaşını gizler, görüntüsünü silikon ve kolajen takviyeleriyle gençleştirirken Bayan Brooker yaşını açıkça söylemekle kalmıyor, o yaşta da aşık olunabileceğini, flört edilip seks yapılabileceğini, dahası bunlardan zevk alınabileceğini iddia ediyor. Lafı uzatmayayım; istiyorum ki Barbara Rose Brooker'la röportajımızı okuyun ve üçüncü baharını süren bu tatlı kadına benim gibi siz de hayran olun. 77 yaşındayım ve birkaç yıldır oyunculuk dersleri alıyor, ara sıra da sahneye çıkıyorum. En büyük hayalim film yıldızı olmak. Bir Hollywood filminde başrol oynamadan gitmeyeceğim. Bu ilk romanım değil. Ayrıca 35 yıldır gazete ve dergilerde köşe yazarlığı yapıyorum. Amerika'da yaşlı biri olmanın katlanılmaz derecede zorlaşması ve medyanın yaşlıları tamamen görmezden gelmeye başlaması üzerine artık bir şey yapmaya karar verdim. Viagra Günlükleri'ni yazdığımda 60 yaşındaydım, kural bozan, tabu yıkan kahramanımsa 70'ini geçmişti. Gittiğim hiçbir yayıncı 70 yaşında bir kadının romanını yayımlamak istemedi. Neyse ki kolay pes etmem. Yıllarca büyük yayınevlerinin kapılarını aşındırıp düş kırıklığına uğradıktan sonra imdadıma bağımsız yayıncılık yetişti. Romanımı internet üzerinde yayınladım ve birkaç gün içinde on binlerce kişi okudu. Elbette. Romanıma şahane bir şekilde sahip çıkan okurlara minnettarım. 60, 70 hatta 80'lerinde insanlar yolda beni durdurup Anny'nin onlara cesaret verdiğini anlatıyor. Para ve şöhret bu yaştan sonra çok umurumda değil ama 60'ın üstünde birisi romanımı okuduktan sonra rüyalarının peşine düşerse, bu beni her şeyden çok mutlu eder. E-kitap olarak kazandığı başarı üzerine Viagra Günlükleri'ne Amerikan yayıncılık devi Simon & Schuster talip oldu. Tek koşulu vardı, Anny'nin yaşını 65'e indirmem. Uzatmadım, inatlaşmaya gerek yoktu, Anny 65 yaşında bir kadın olarak da son derece ilgi çekiciydi. Romanım başka dillerde de yayınlandı. Ardından TV dizisi yapmak istediler. Bu arada Anny'nin maceralarının devamını merak edenler için ikinci cildi tamamladım. Anlayacağınız, durmadım. Olmak istediğim kişi o. Benden daha cüretkar, daha çılgın. Kuralları umursamıyor. Punk değil belki ama kesinlikle funk ruhu taşıyor. Sonra giyim kuşamdan, kozmetikten anlıyor. Benim gibi o da ruhun yaşsızlığına inanıyor. İkimiz de hem gazeteciyiz hem ressamız. En güzeli ikimizin de flörtleri oluyor. Keşke imza günlerimden birine gelebilseniz... Orada platform topuklu ayakkabılar, şık şapkalar ve I love Anny yazılı tişörtler giymiş bir sürü güzel kadın göreceksiniz. Çünkü kötü bir kanser türü gibi önü alınamaz şekilde yayılan ageism, ırkçılıktan farksız bir olgu. Anny insanların bunu fark etmesini sağladı. Ayrıca yaşı ve cinsel hayatı konusunda yalan söylememesi insanlara seksi geldi. Kafası çalışanlar önemli bir iş yaptığımı fark ettiler. Açıkçası belli bir yaşın üstündeki kadınların botoks yaptırmaya, saç ektirmeye ve memelerine silikon taktırmaya mecbur edildiklerini hissediyor ve buna üzülüyordum. Müsebbibi medya. Moda dergilerinin okura verdiği emir hep aynı: Asla yaşını göstermeyeceksin! O dergilerde 60'ın üzerindeki kadınları göremezsiniz. Televizyona gelince; hakimiyet erkeklerde ve kaç yaşında olurlarsa olsunlar dizilerdeki kadın karakterlerin hepsi saçma bir şekilde 20'sinde gibi davranıyor. O iş biraz gecikecek. İlkin HBO'yla anlaşacaktık ama Anny'yi 55 yaşına indirmemi istediler. Ben de sözleşmeyi yırtıp attım. Şimdi CBS'le görüşüyoruz. Anny'yi Goldie Hawn ya da Cher oynayacak. Her neyse, sonuçta yaşlanmanın medyada utanç verici bir şey gibi algılanması beni hasta ediyor. Hayata aşığım. Evlatlarıma, kendime... Sonra yazmaya, resim yapmaya, sahnede olmaya... Elbette aşka da. Bir flörtüm olmasını çok isterdim ama şu sıra ne yazık ki ilgilendiğim biri yok. Endişelenmiyorum. Benim için iyi bir şeyse, yakında gene aşık olurmuşum gibi geliyor. İnsanlar barış için yahut eşcinsel evliliklere karşı çıkan yasalarla mücadele etmek için protesto yürüyüşleri düzenleyebilir ve bunu kimse garipsemez. Ama kimse ırkçılığın bir türü olarak ageism'i protesto etmek için toplanmaz. Neden olmasın diye düşündüm ve San Francisco'daki ilk yürüyüşü düzenledim. 400 kişi katıldı. Eylemcilerin bazıları 20 yaşındaydı, bazılarıysa daha yaşlıydı. En önde yürüyen 96 yaşında bir protestocu kadın, Ben de insanım yazılı bir pankart taşıyordu. İkinci yürüyüşü Los Angeles'ta gerçekleştirdik. Önümüzdeki yıllarda Age March'ı uluslararası hale getirmek istiyorum. Kızlarım. Bir de okulda yaratıcı yazarlık dersi verdiğim 50 yaşın üstündeki kadın öğrencilerim. Anna Karenina ve Madam Bovary. Virginia Woolf'un romanları, Sylvia Plath ve Anne Sexton'ın şiirleri. Hitchcock'un ve Bergman'ın yönettiği filmleri çok sevdiğimi de eklemek isterim. Ha, bir de Woody Allen'ı. Feminist yazar Gloria Steinham. Hillary Clinton. Rahmetli Nora Ephron ve Nelson Mandela. Yav tabii kitaptaki kadın Susan kadar genç görünmüyor, öyle bir sorun var :))) Ama sinema biraz da idealize etmek değil mi? Öptüm canım. Dünya insanlarının genel bir sorunu ayrıştırmak ve dışlamak bence. Burada, karakterden yola çıkılarak yaşlıların dışlanması anlatılmış ancak sürekli birilerine ikinci sınıf insan muamelesi yapıyoruz. Bazen kendimi de birilerini dışlarken bulduğum oluyor. Özellikle ergenlere karşı! Sanki hiç ergen olmamışım gibi. Ya da -çok kişide gözlemlediğim- çocukları ikinci sınıf insan olarak görmelerimiz... Empati kurmuyor olmamızla başlıyor her şey. Tahammülsüzlüklerimiz körüklüyor çoğu kez. Korkularımız ve olmaya çalıştığımız insan bazen de bizi insanlıktan çıkarıyor. Bu röportaj, yazmadığım nice ayrıntıyı ve bariz bir şekilde ortada olan ama görmek istemediğim pek çok şeyi sorgulamama neden oldu. Teşekkür ederim Ümran Hanım. Kesinlikle haklısınız. Ben de kitabı okurken aynısını hissetmiştim. Hatta orada tam yazmadım ama dalga bile geçmiştim Böyle kitap olur mu, ilgi çekmek için ne yapacaklarını şaşırdılar diye ve şimdi haliyle çok utanıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/video-golgeler-ve-hayaller-sehrind", "text": "Herkesin bir evi, bir toprağı var. Ben gökyüzünde uçan kimsesiz bir tohumum. Meşrutiyetin ilanından sonra bir Fransız gazetesi Türkiye'de olup bitenleri ilk kaynaktan öğrenmek için İstanbul'a muhabir göndermeye karar verir. Türk asıllı bir Fransız gazeteci bu işe talip olur ve köklerinin bulunduğu şehre, İstanbul'a doğru yola çıkar. Gölgeler ve Hayaller Şehrinde, Osmanlı'nın bu çalkantılı dönemindeki toplumsal histerinin romanı. Yabancı kaldığı ülkesinde olan biteni yabancılara rapor eden bir Türk'ün, bir yandan Osmanlı toplumunun akıl tutulmasını gözlemlerken bir yandan da kendi geçmişiyle yüzleşmesinin hikayesi... Murat Gülsoy'un kendine has kalemiyle bugüne kadar yarattıklarının tamamından sıyrılan, eşine az rastlanır bir hikaye!"} {"url": "https://egoistokur.com/video-kitaplar-herkes-okusun-diye-va", "text": "Ben yeni seyrettim. The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore bu sene en iyi anime kısa film dalınca Oscar alan yapımmış. Çok çok güzel, o yüzden de sizinle paylaşmak istedim."} {"url": "https://egoistokur.com/video-kitaplardan-olusan-bir-dunya-neye-benzerd", "text": "Görelim bakalım diyorsanız, seyredin. Pişman olmayacaksınız, çünkü This is Where We Live, harikulade bir film. Düşsel bir dünyayı anlatıyor. Ama var aynı zamanda öyle bir dünya. Benim için var en azından... Ve Egoist Okur'a sık sık uğradığınıza göre, sizin için de var. İnsanların, kuşların, ağaçların, sokakların, evlerin ve geri kalan her şeyin yazıdan ve kitaplardan oluştuğu bir dünyanın filmi bu. Hikayeyi, stop motion tekniğiyle hareketlendirilmiş kelimeler, cümleler, paragraflar, sayfalar bazen de kitaplar anlatıyor. Bir yayınevinin 25. kuruluş yıldönümü için hazırlanmış bu reklam filmini 20 animasyoncu toplam 1000 kitabı kullanarak yaratmış. Aralarında Michel Chabon'un çizgi roman sanatına adadığı ödüllü Cavalier ve Clay'i gibi aşina olanlar da var."} {"url": "https://egoistokur.com/viking-dunyasi-bir-kitap-nicin-alini", "text": "Rüya Görme Sanatı köşesini epeydir ihmal eden Arzu Akgün geri döndü. Arzu, kitapla, edebiyatla ilgili yazıp çizen insanlar içinde en nevi şahsına münhasır olanlardan biri, benim de arkadaşım. Ama bir süredir kendini felsefeye ve çeviri çalışmalarına vakfetmişti. Bu yazıda, Alfa Yayınları'ndan çıkan Viking Dünyası adlı kitabı anlatıyor. Şahsen önce Ne işi olur bu kızın o kitapla? diye düşünmedim değil, ama okurken anladım: Sadece Vikinglerin tarihi, kültürü, ticari faaliyetleri, yayılma politikaları yoktu kitapta; kader, akıbet, tılsımlar, koruyucu ruhlar, bereket için yapılan ritüeller, elfler hatta fal ve büyü de vardı... Ve kendisi de uzaklardan gelen bir büyücüye benzeyen Arzu'nun dünyasında bütün yollar Tarot'a çıkıyordu. Arzu'ya hoşgeldin diyor, sizi kuzeye bir yolculuğa davet ediyorum. Bu kitapları alıyorsun da sonra hepsini okuyor musun? sorusu her ne kadar dalgasını geçsek de hala pek çok kitap tutkununun maruz kaldığı bir durumdur. Bir kitap sadece okunmak için alınmaz oysa. Öyle olsa en başta evimdeki Osmanlıca, Rumca, İtalyanca kitapları açıklayamam. Belki de bir gün onların bana kendi dillerini öğretmelerini bekliyorumdur kimbilir. Bir kitap niçin alınır? Resimlerine bakmak için, ara ara bakmak için, kapağı güzel olduğu için, arkadaşım yazdığı için, yayınevini çok sevdiğim için, çok emek verildiği için, kaynak kitap olduğu için, ilham almak için, masamda bile durması iyi geldiği için, ilk baskısı olduğu için, başka çevirisi olduğu için. Kitap almak için güzel bir sebep her zaman vardır. Viking Dünyası kitabını gördüğümde ilk tepkim Çok güzel! oldu. Peki nesi mi güzel? Vikinglerle ilgili her şeyi yazmışlar, bundan daha güzel ne olabilir? Asteriks'in çizgi romanları ve Vikingler'in çizgi filmi çocukluğuma dair en güzel şeylerden ikisi ve maalesef Galyalılar da Vikingler de tarihsel gerçekliklerden ziyade çizgi film ve çizgi romanlardaki halleriyle zihnimde yer ediyor. Yine yakın zamanda okuduğum Kitap Yayınevi'nden çıkan Asteriks ve Roma Dünyası adlı kitap çizgi romandaki bilgilerle tarihi kaynaklara dair bilgileri tek tek karşılaştırıp şahane bir iş çıkarmış. Viking Dünyası'nda ise Vikinglerle ilgili her şey var. Her şey derken abartmıyorum. Hukuk ve toplum, kadınlar ve cinsel siyaset, kent kültürü, maddi kültürü, ticaret, tekstil ürünleri, savaşlar, yayılmaları, dinleri, mitolojileri, Tanrıları, dil, şiir, Hıristiyan olmaları, her şey. Makale makale, tane tane sıkmadan yormadan anlatmışlar. Çizgi filminden sonra Vikinglere ikinci kez yolumun düşmesi Tarot kartlarının anlamlarını öğrenmeye çalışırken oldu. En çok sevdiğim kartlardan biri olan ve zihinsel aydınlanma, ödenen bedellerin karşılığını alma, kendini kurban etme gibi anlamları olan Asılı Adam, Tanrı Odin'in hikayesinden geliyor. Runların sırlarını öğrenmek isteyen Odin, dokuz gün dokuz gece baş aşağı olarak Bilgelik Kuyusu'na sallandırılmayı kabul eder. Runların sırrı kendisine verildiği anda ölür ancak yine Runların sihriyle yeniden dirilir. Hemen aklıma Babil'in iki düşmüş meleği Harut ile Marut geliyor. Onlar da sihri öğrendikleri için kıyamete kadar baş aşağı kuyuya sallandırırlar ve geleneğe göre hala yaşamaktadırlar, büyü yapmak isteyen insanlar da hala onlara başvurmaktadır. Bizim Göktürk alfabesine de benzeyen Run alfabesi 24 harften oluşuyor ve hem fal bakmak hem de büyü yapmak için kullanılıyor ve bazı varsayımlara göre Tarot'un Major Arkana'sındaki kartlar Run alfabesinden geliyor. Run alfabesinin kehanet içeren anlamlarına baktığımızda ise gerçekten temel anlamlar düzeyinde ilginç benzerlikler var. Mesela güç, egemenlik, kontrol gibi anlamları olan Thurisaz, İmparator kartını, denge, çatışma, karşılıklı olma hali gibi anlamlarının yanı sıra ikili ilişkileri de temsil eden Gebo, Aşıklar kartını çağrıştırdı bana hemen. Vikinglerdeki sözlü şiir geleneği, anıtlara yazılanlar, kahramanlık hikayeleri, hagiografik biyografiler, hepsi anlatılmış. Hatta bir makalenin sonunda Ortaçağ müziğini 13. yüzyılda seslendirilmiş olabileceği haliyle icra etmeye çalışan bir müzik grubunu dinlememizi tavsiye etmiş yazar. Youtube'a Sequentia Edda yazarsanız çok hoş şeyler çıkacak karşınıza. Kitap bütünlüklü olarak bir tarihi ve kültürü sunmakla birlikte benim gibi atlaya atlaya canınızın istediği, merak ettiğiniz bölümleri okuyan biriyseniz de sizi üzmüyor. Runlardan sonra kendimi bulduğum bölüm ise Cüceler ve Elfler oluyor. Bakalım neymiş onların aslı astarı. Eski Kuzey mitolojisinde cüceler doğaüstü varlıklar arasında açıkça belirlenmiş bir sınıfı temsil etmezler, anlatılarda da özellikle etkin bir topluluk olarak değerlendirilmezlermiş. Bilge yaratıklar olarak değerlendirilmeleri Eski Kuzey mitolojisindeki rollerinden bağımsız olarak Kuzey Avrupa'daki sonraki yıllara ait Hıristiyan folkloruna aitmiş, oradan da peri masallarına ve çocuk edebiyatına geçmiş. Şiirsel Edda'da din dışı bir metin olan Kahin Kadının Kehaneti'nin sekizinci kıtasında ise cücelerin lordunun, ilk devin kanı ve kemiklerinden yaratıldığı söyleniyormuş. Ayrıca Odin'in kol halkasının, Thor'un çekicinin ve Freyja'nın kolyesinin zanaatkarları olarak cüceler kabul ediliyormuş. Snorri'nin Gylfaginning'ine göre, elflerde, siyah elfler ve ışık elfleri olarak mitolojik bir ayrım varmış. Işık elflerine bakmak Güneş'e bakmaktan daha hoştur ama siyah elfler ziftten karanlıktır demiş Snorri. Kitaba şöyle bir bakmak için oturmuşken akşamı ettim. Kader, akıbet, tılsımlar, koruyucu ruhlar, bereket için yapılan ritüeller derken bambaşka bir dünyanın içine girdim. Tabii dediğim gibi bunlar daha çok benim ilgimi çeken konular, Vikinglerin ticari faaliyetleri, yayılma politikaları, Hıristiyanlaşmalarının üzerlerindeki etkileri, Arapça kaynaklarda Vikingler, Danimarka'nın ortaya çıkışı gibi pek çok ilginç konuda metinler de var. Bugün beni dünyanın karanlığından Viking şiirleri okumak kurtardı. Kitaplara sığınmak, yeniden başlamaya hep yeter. Gökten üç elma düşmüş, biri bu kitabın çevirmenine, biri editörüne, biri de bu kitabı kaç kişi alır ki diye düşünmeden basan yayın yönetmenine gitsin. Kitap bazen sessiz dost olur insana ve ona konusmadan derdini dökersin :) yazınız gayet hoş olmus kalemine sağlık.."} {"url": "https://egoistokur.com/vintage-cocuk-kitaplarina-devam-sarah-ka", "text": "Dünyanın en cici kızı... Her şeyden önce iflah olmaz bir hayalperest. Hayvanları ve çiçekleri çok seviyor, boyuna bosuna bakmadan minik bahçesinde güzel papatyalar, leziz yabanmersinleri ve mantarlar yetiştiriyor. Dahası haylaz ablalarına inat katiyen yaramazlık yapmıyor, terbiyesinden taviz vermiyor, annesiyle babasını üzmekten de zerrece hazzetmiyor. İlk kez 1970'lerde yayınlanan ama çok daha eski zamanlarda geçen bu minik, tatlı romanları kimin yazdığı, içlerindeki illüstrasyonların kimin elinden çıktığı konusunda rivayetler muhtelif. Fakat bir önemi de yok aslında, bugüne dek birçok filme ve şarkıya ilham veren kocaman hasır şapkaları, kabarık jüponları, yamalı etekleri, yırtık pırtık blue jeanleri ve tahta takunyalarıyla minik Sarah Kay'i gördüğünüzde sizin de Aaa, meğer ben onu tanıyormuşum diyeceğinize eminim. Çünkü benim çocukluğumda Sarah Kay'li boyama ve giydirme kitapları hatta Sarah Kay oyuncakları satılırdı. Seri, benzersiz illüstrasyonları ve romantik hikayeleri sayesinde, milyonlarca küçük kıza benzersiz bir hayal dünyasının kapılarını aralamıştı. Çocukluklarında Sarah Kay'i seven kızlar bugün çoktan büyüyüp anne oldular. Şimdi de çocuklarını Sarah Kay'in nostaljik dünyasıyla tanıştırmak istiyorlar. Fakat Sarah bir yandan da öyle cici ki. Bir kere dünyanın en büyük hayalperesti... Hayvanları ve çiçekleri çok seviyor, minik bahçesinde boyuna bosuna bakmadan leziz papatyalar, yabanmersinleri ve mantarlar yetiştiriyor. Dahası haylaz ablalarına inat katiyen yaramazlık yapmıyor, terbiyesinden taviz vermiyor, annesiyle babasını üzmekten de hiç hazzetmiyor. Eh, bu durumda nasıl oluyor da ikide bir başını derde sokmayı başarıyor diye merak etitğinizin farkındayım ama benden bu kadar. Ser verip sır vermeyerek Artemis Çocuk Yayınları'ndan çıkan Sarah Kay kitaplarını okumanızı, aha doğrusu tatlı küçük kızlara okutmanızı öneriyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/vintage-cocuk-kitaplarini-kesfediyoru", "text": "Bu tür kitapları sürekli olarak tanıtmak istiyorum. Lütfen egoistokur@gmail. com adresine yazıp bildiklerinizi anlatın. Bugün yazan bir okurla birlikte üç ettik, bence sayımız artacak."} {"url": "https://egoistokur.com/vintage-pulp-kitap-kapaklarinda-hayat-bulan-ikonik-sarkila", "text": "Açıkçası okuyacağım kitapları kapaklarına bakıp seçmem. Öte yandan güzel kitap kapaklarına bakmadan, onları şöyle bir elime alıp karıştırmadan da duramam. İkisi birden olduğunda, yani içi de dışı da güzel bir kitaba rastgeldiğimde bu en güzelidir. Aşağıda birkaç kitap kapağı göreceksiniz. Onları 1950'lerin Vintage Pulp serilerinden ilhamla grafik sanatçısı Todd Alcott tasarlamış. Kitapların hiçbiri gerçek değil, size tanıdık gelmelerinin sebebi onlara ilham veren şarkıları çok uzun yıllardır dinliyor oluşunuz. Todd Alcott'un ikonik rock şarkılarını kitap kapağına dönüştürerek ürettiği işler çok tatlı, epeyce de matrak. PJ Harvey'in Rid of Me, Nirvana'nın Heart Shaped Box, Sinead O'Connor'ın Nothing Compares 2 U ve Rolling Stones'un Paint it Black'i ve diğerlerine aşağıda bakabilirsiniz. Nirvana'yı bir beyaz dizi kapağına koymak hakikaten süper çelişki olmuş. Todd Alcott'un Etsy'deki dükkanında bunları ve daha başka işlerini görebilir, beğendiklerinizi satın alabilirsiniz."} {"url": "https://egoistokur.com/virginia-baily-hayatim-boyunca-bu-romana-hazirlandi", "text": "Amerikalı Virginia Baily'nin imzasını taşıyan ve Timaş Yayınları etiketiyle çıkan Bir Sabah Erkenden, savaşın açtığı yaralar, aidiyet, aşk ve aile bağları üzerine çok güzel ve dokunaklı bir roman... Üstelik yazarının hayatından izler taşıyor. Solda yazarı, Virginia Daily'i görüyorsunuz. Sağdaki fotoğraf ise ünlü yönetmen Robert Rossellini'nin tam da romanda anlatılan dönemde geçen Roma Açık Şehir filminden bir kare."} {"url": "https://egoistokur.com/vivet-kanetti-zeki-muren-ve-deliligimizin-zenginlig", "text": "Deniz Durukan'ın Hatice Meryem'in Beyefendisi'ne dair yazdığı yazıda Arkadaş Z. Özger'in bir şiirinden bahsediyordu. Güneşe ve erkekliğe büyüyen vücudum/ Düşüvericek ellerinizden ve/ Bir gün elbette/ Zeki Müren'i seveceksiniz. diye bitiyordu şiir. Okuyunca Vivet Kanetti'nin mücevher değerindeki Deli Ruh kitabındaki bu yazıya koştum. Bugün katılmak istediğimiz Avrupa'nın ünlü erkek seslerinden Yves Montand, 1960'larda sahneye siyah yerine kahverengi pantolon gömlekle ve kıravatsız çıkmaya cesaret etti diye izleyicilere parmak ısırtırken, aynı yıllarda bizim en büyük erkek sesimiz, bacaklarını dizlerine kadar sımsıkı saran yirmi beş santim yükseklikteki lame çizmeler, simli mavi şortlar, süper miniler, kollarını omuz başlarına kadar açık bırakan sırmalı, pullu, boncuklu, tüylü kostümler, on beş santim kabartılmış saç, yay gibi kaş, manikürlü tırnaklar, pek çok kadını hasete gark edecek pırlantalı yüzüklerle, salıncaklarda, kürklerle sarmalanmış halde, bir kez üç buçuk metrelik bembeyaz bir kuğunun kalbinden çıkarak gelirdi sahneye ve salonu yıkardı. Bizans ve Osmanlı'nın varisi bir toplumun deli ruhu, böyle görüntüleri hiçbir zaman garipsemedi. Ve ne derece Bizans'tan indiğimizi bir kez daha vurgularcasına, Zeki Müren'le ilgili oluşan biri resmi, biri gizli iki portre... Biri safi zarafet ve incelik; bir nezaket abidesi. Diğeri, kurbanını saniyede raptiyeleyen, çevresini kulaklarına kadar kızartıp kahkahaya boğacak şaka ve esprilerin mucidi. Birinde aşırı disiplinlendirilmiş süzme, neredeyse manyerist ve tane tane bir Türkçe, diğerinde frenlerinden boşalmış bir hayat dili. Sanki sanatına girememişliğinin intikamını alan. Ve bu iki portreyi birleştirip barıştırmada, bir bireyin çelişkili dinamiklerini beraberce kabullenmede bizlerin çektiği güçlük... Deliliğimizin zenginliğine bakmaya bir kez daha ürküyormuş gibi."} {"url": "https://egoistokur.com/vivet-kanettiden-bilinc-sandiklarina-kapatilanlarin-roman", "text": "Bu cümleler gazeteci, yazar, çevirmen Vivet Kanetti'nin Huysuz Büyüyor... Bari adlı yeni romanından. Çevresindekilere merakla bakan, en sıradan ayrıntılarda absürtlüğün şahikalarını gören, gördükleriyle yetinmeyip içini yaran; her şeyi merak eden ve herkesten sıkılan o akıllı, duyarlı ve alaycı kız çocuğu, yani Huysuz büyümüş, genç kız olmuş. Ama diliyle, gözüyle, aklıyla aynı. Hala inatla insanlarla irtibatı asgariye bağlama derdinde. Pek elinden gelmiyor, o ayrı. Kitaptan -birazcık değiştirerek- apartırsam... Anlattıkları her şeye inandıklarımız ve anlattıkları hiçbir şeye inanmadıklarımız vardır. Bir de bu ikisinin dışında kalanlar; ritmiyle, tonlamasıyla, seçtiği sözcüklerin çağrıştırdıklarıyla bizim için nice bilinmezin kapısını aralayanlar... Onları dinlemek zevklidir, insanda çalkantılı bir yolculuk hissi uyandırır, başdöndürürler, o yüzden yazdıklarını inanarak okuruz. Vivet Kanetti onlardan. Huysuz'un artık çocukluktan çıkmış olduğunu vurguladığınız için teşekkür ederim. Kimi okurlar bir çocuk kahramanın büyümekte olduğunu görmeyi reddedebilirler. Var öyleleri. Oysa 17, evet iki arada bir derece bir yaş, hala çocukluk papağanlıklarıyla dolu ama aktarabildiği olaylar, konuşmalar, kavramlar daha çeşitli. Şimd Teoman'ın hepimiz için ayrı bir yeri olan 17 şarkısı geldi aklıma. 12 Eylül'cü cuntanın idam edebilmek için yaşını büyüttüğü, köfte ve makarna yaşından yeni çıkmış, kereviz ve bamya dönemini muhtemelen hiç yaşamamış Erdal Eren'i hatırladım. Cinselliğe hazır oluş çağını anlatmak için bir metafor bu. Hazlarda çeşitlilik arayışını, büyümeye ve cinselliğe açılma konusunda bir gösterge sayabiliriz. Çocukluk farklı tabii. Çocukken biliyoruz ki mutluluk monotonluktadır, makarna, kızarmış patates ve köftenin tadı her zaman zirvedir, her zaman efsane... İşte bu kadar. Özetlemez ama ideolojik açıklama ve analizleri, aforizmaları en aza indirgeyecek şekilde başka bir hiyeroglif kullanmanıza yardımcı olur. Edebiyatta ayrıntılarda kaybolmanın belki en büyük getirisi budur. Hayatta omzunuza binmiş konvansiyonel yüklerden sizi arındırması. Sizi arındırırken okuru da daha özgür, inisiyatif sahibi ve etken kılar. Ağır siyaset var romanda. Azınlık meseleleri, Kürt sorunu, solun ve sağın büyük yanlışları, kötülükleri... Bir karakteriniz, Bu ülkede en büyük otorite sopadır diyor mesela. Bütün bu saydığınız konulara global bir değinme, hepsini büyük başlıklar altında kucaklama yok da, bazı spesifik vakalar geçiyor, evet. Ama hiç girmeyelim onlara izninizle. Okurun keşfetme, yorumlama, yarı saklı olanı, tam söylenmemiş olanı, ima edileni, bilinç sandıklarına kapatılanı kendi kendine adlandırma inisiyatifini almayalım. Hem de çok. Ama yaşarken ayırdına pek varılmıyor. Hem yaşamak hem de ne yaşadığını tam manasıyla anlayıp yorumlamak dünyanın belki en zor işi. En kolayı da başkalarının hayatına belirli bir mesafeden bakıp keskin yargılar yürütmek tabii ki. Aşmak geride bırakmak ve unutmak değil. Aksine. Hemon, benim yaptığım Bosna belgeselinde aşmak derken aslında şundan söz ediyordu: Savaşın çok acılı anlarında, yokluk, yoksunluk, çaresizlik anlarında bir mizahi bakış üretebilmiş insanlar sonradan ayakta kalabilenler oldu. O bir direnme ve tutunmaydı. Tutunamayanları yüceltmek daha makbul bizim kültürümüzde biliyorum ama, etrafa dikkatle baktığımda, en zor koşullardan sağ çıkabilmiş kimi kadın ve erkeklerin yüzlerinden tebessümü, hayatlarından şakayı eksik etmediklerini görebiliyorum ve bu aşkınlıkı sadece kendim için değil hepimiz için, evet çok umut verici buluyorum. Yani tabii, gerçek hayattaki benle yetinmemek, çoğalmak, hem genişlemek hem hafiflemek, Muhteşem Gatsby'nin yazarı Scott Fitzgerald'in çok sevdiğim düsturuyla vaaz verirken dahi bunu çaktırmamak, bir hedeftir hep benim için. Yok artık Gülenay! O da bu romanın kerevizi ve bamyası olsun ve bırakalım okur kendi bulup kendi pişirsin. Evet, Bodrum'da özene bezene hazırlanan büyük nişan dolayısıyla görüyoruz muhabbeti. Böyle bir adet peydahlandığında, o komplekssizleşen ve yeni bir kültür edinmek isteyen sınıfın ihtiyaçlarını karşılayacak hizmet sektörü de gelişiyor., sonra basın da life style sayfalarıyla o hizmet sektörünün içinde yerini alıyor. Osmanlı mutfağı neydi, ne değildilerin ilk başladığı dönemler bunlar... İstanbul'da Huysuz'un en iyi arkadaşının evinde de görüyoruz azıcık yemek muhabetini. Bir de Gazianteplilerin evinde ama olsun artık o kadarı. Evet aşk üstüne teoriler hakkında kötümserlik rekorları kıran bir kadın Huysuz'un yengesi. Huysuz'un sayısız akıl hocasından biri. Uzun yıllardır evliliğini gayet güçlü bir şekilde sürdürmesine rağmen aşk konusunda aşırı kötümser oluşu, hoşuma gidiyor. Hayatta vardır böyleleri, yumurtladıkları teorilerle yaşadıkları arasında alaka yoktur. Benim sözcüklerle övünmem biraz görmemişlik olur; zenginin havuzuyla övünmesi gibi bir şey. İçindeyiz işte. Kah çimleniyoruz kah debeleniyoruz kah birkaç kulaç atmayı başarıyoruz. Huysuz'un annesine yönelttiği hafif baygınımsı hayran ve ayran gözlerle bakmıyorum kendime."} {"url": "https://egoistokur.com/vivienne-westwood-galiba-hep-punk-kalacagi", "text": "Artemis Yayınları'ndan çıkan 460 sayfalık Vivienne Westwood adlı kitapta okuyacaksınız, yine de önce bu tutkulu hayatın kısa özetini vereyim... Westwood, 1941'de, yani Avrupa'nın altını üstüne getiren II. Dünya Savaşı'nın tam ortasında dünyaya geldi. 17 yaşındayken bütün heyecan verici kültürel akımların vitrini sayılan Londra'ya taşınarak terziliğe başladı. Sex Pistols topluluğunun kurucusu Malcolm McLaren'la tanışıp aşık olduğunda, hayatında yepyeni bir dönem başlamıştı. King's Road'da kıyafet ve müziği buluşturan küçük bir butik açtılar. Kelimenin tam anlamıyla devrimci tasarımlar sunan Let It Rock adlı bu butik, müdavimleri tarafından Sex Pistols'dan ilhamla Sex olarak anılıyordu. Westwood daha sonra dört butik daha açtı, 1984'teyse uluslararası V&A Westwood markasını kurdu. Punk stilini sisteme bir karşı çıkış yolu olarak görüyorum diyordu. 17'nci ve 18'inci yüzyılların tasarımlarından parçalar alıp geleneksel İskoç kumaşı tartanla birleştiriyor, mücevher olarak da o güne dek sadece sado-mazo kulüplerde görülen zincirler, kelepçeler, çengelli iğneler, jiletler hatta köpek tasması gibi aksesuvarlar kullanıyordu. Westwood tarzında saçlar darmadağın görünüyor, makyaj da bir hafta önce yapılmış da o günden beri yıkanmamış hissi uyandırıyordu. Kendim için öyle aman aman isteklerim yoktur. Materyalist biri değilim, beni fikirler mutlu eder, bir de o fikirlerden güzellikler üretmek... Biliyor musunuz, fikirler insanlığın sonunu bile getirebilir. Böyle durumlarda ben hep ailemi ve arkadaşlarımı düşünürüm, onlara yeterince vakit ayıramadığımı. Kolay ve sıradan biri değilim, hayatım da sıradan sayılmaz. Yakınlarım bunu bir özür olarak kabul edebilir. Reçel yapmıyorum mesela; anneannelerin yaptığı sıradan işlerle hiç ilgim yok. 'Keşke olsaydı' diye düşünüyorum bazen. Çok düşünmek hamurumda var galiba. Hep şu ya da bu sorunu çözmek istiyorum. İçimdeki bu dürtü beni ben yapan şey. Anlayacağınız, öyle ya da böyle kendimi hep bir karmaşanın ortasında buluyorum. Şu sıralar kafayı küresel iklim değişikliği meselesine taktım. Öyle böyle değil çünkü, bu konu hakikaten çok önemli. Moda endüstrisinde var olmamın tek nedeni, uyum kelimesini yok etmeyi hedeflemem. Moda, kısmen uyumsuzluk unsurunu da içermese, benim için hiçbir ilginç yanı kalmazdı. Bir zamanlar, Let It Rock'ı açarken, işe 50'lerin stiliyle başlamıştım. Dükkanımızın duvarları porno dergilerden yırtılmış fotoğraflar ve posterlerle kaplıydı. Ah, o perişan şuh kızlar! Saçlarımı kısa kesmeye karar verdiğimde de 50'lerin asker tıraşından, yani erkek saç modellerinden esinlenmiştim. Saçlarım ince telliydi, kalınlaşıp şekle girsinler diye sarıya boyadım. Dağınık olmalarını, dik dik durmalarını seviyordum. Böylece zamanla bu model benim tarzım haline geldi. O güne dek görülmemiş bir şeydi. Bir Çin atasözüne göre, 'At seninse, mutlaka ve daima evine dönecektir'. Benim Andreas'ım da bir at hem de vahşi bir at. Hayatıma girdiği için ne kadar şanslı olduğumun farkındayım, bana kendimi ayrıcalıklı hissettiriyor. İsteseydi, kendi markasını yaratabilirdi ama o, burada kalmayı seçti. Ayrıca, öyle yetenekli bir tasarımcı ve o kadar çılgın fikirleri var ki beni işimde ileriye taşımayı başarıyor. İtiraf ediyorum: Kocam olmadan nefes bile alamazdım; ne evde, ne de işte! Gençlik yıllarımın büyük aşkı Malcolm MacLaren'dı. Onsuz bir hayat, Brezilya'sız bir dünya gibi geliyordu bana. Öyle güzel bir erkekti ki hemen aşık olmuştum. Gerçek bir deli olduğunu bilsem bile onu tanımak istiyordum. Karizmatik ve yetenekliydi, daha doğrusu 'punk olan her şey'di. Bugünlerde punk'la ilgili daha az konuşuyorum, ama demode bulduğum ya da o eski günlerimizden utandığım için değil, başka işlerim olduğundan. Hem ürettiğim tasarımlar bence hala bir yönüyle punk. Rahatsız edici görünüyor, adaletsizliği haykırarak insanları düşündürmeye sevkediyorlar. Galiba hep punk kalacağım. + Yüzde 99'un karşısındaki yüzde 1 var ya; işte o yüzde 1, kapitalizmin ta kendisidir ve yakında, düşük karbon ekonomisine geçtiğimizde, onun da sonu gelecektir. Size, arıların da, insan haklarının da düşmanı olan kapitalizmin dünyayı nasıl yönettiğini hızlıca açıklamak istiyorum. Neticede her şey birbirine bağlı ve bu perspektiften bakarsanız, meseleyi en ince ayrıntısına kadar çözebilirsiniz. + Her şeyin sahibi, başta ABD'deki The National Bank olmak üzere büyük ülkelerin merkez bankaları. Dünya ekonomisini borç yaratarak yönetiyor, mesela sanal para üretip bunu diğer bankalara ve hükümetlere kredi olarak veriyorlar. Her zaman ödünç verecek muazzam miktarda paraları oluyor ve verdikleri kredilerin geç ödenmesini ya da hiç ödenmemesini tercih ediyorlar, çünkü orantısız büyüyen faizin peşindeler. Yoksul ülkeler bu faizleri ödeyebilmek için varlıklarını ve doğal kaynaklarını satıyorlar. Sistemi yürütme ve küresel devlere ucuz iş gücü sağlama kısmını da küçük işletmelerin kanını emen monopoller hallediyor. + 200 yıl önce başlayıp küreselleşen kapitalizmin sonu yaklaştı. Neden, söyleyeyim mi? Çünkü kapitalizm dediğimiz şey fosil yakıtlara dayanıyor. Kolay erişilebilir geleneksel fosil yakıt kaynakları da artık tükenmeye yüz tuttu. Kapitalizm onlarsız var olamaz. Öte yandan bilim bize bu kaynakların yüzde 80'ini toprakta bırakmamız gerektiğini söylüyor, aksi halde kontrolsüz iklim değişiklikleri ortaya çıkar. Galiba her şey kömürle başladı, petrol ve gazla son bulacak... Fosil yakıtları kullanmayı belki bir anda kesemeyiz ama ucuz ve sınırsız sürdürülebilir enerjiye geçerek aşama aşama azaltabiliriz. Yeşil ekonomiden başka çaremiz yok; ne kadar erken o kadar iyi. Dünyayı işte o zaman kendimiz şekillendirmeye başlayacağız. Kapitalizmin savaştan beslendiğini, bir savaş ekonomisi olduğunu unutmayın. O, rekabet ve ölümü tercih ederken biz, işbirliği ve ortaklığı tercih edeceğiz. Endişeye gerek yok; gezegen için iyi olan, insanlık için de iyidir."} {"url": "https://egoistokur.com/voynich-elyazmasinin-sirri-cozuluyor-m", "text": "Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı'nın harikulade bir bölümü var, antika yani çok eski ve kıymetli kitaplar sergileniyor. Hele benim gibi gazeteci olarak gitmişseniz, kitaplara dokunmanıza, sayfalarına bakmanıza, fotoğraflarını çekmenize de izin veriyorlar. Bir tek çok özel bir alan var, oradaki kitaplara dokunmak yasak, içeri telefonunuzu ve çantanızı bırakarak giriyorsunuz. Voynich Elyazması, Yale Üniversitesi'nin dijital koleksiyonları arasında bulup indirdiğim ve hiçbir şey anlamadığım halde ara sıra karıştırmaktan zevk aldığım bir kitap. 1912'de onu bulup satın alan sahaf Wilfrid M. Voynich'in adını taşıyor. Karbon izlerinin analizinden, 1400'lerin başında yazıldığı sonucuna varılmış. Ne anlattığı belirsiz, çünkü şifreli bir dili var ve bu dili çözebilen bir dilbilimci, tarihçi, kriptolog yok. Bazıları kitabı aslında Roger Bacon, Edward Kelly ya da simyacı John Dee'nin yazdığını iddia etmiş ama bu teoriler de kanıtlanamamış. İçinde yıldızları, bitkileri, hiç bilmediğimiz yaratıkları ve tuhaf bir tesisatla birbirine bağlanmış küvetlerde yıkanan çıplak kadınları gösteren resimlerle dolu Voynich Elyazması'nın sırrını sanırım çok yakında öğreneceğiz. Zaten İngiliz uygulamalı dil bilimleri profesörü Stephen Bax, kitaptaki 10 sözcüğün şifresini ve bazı sembolleri yıllar sonra nihayet çözdüğünü, dolayısıyla kitabın ne amaçla yazıldığını, şansı yaver giderse, yakında anlatabileceğini açıkladı. Tahminimce Bax bu açıklamayı gelecek yıl, Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı'nda yapacak. Zira geçen ay fuarın antika kitaplara ayrılmış olan bölümünde kendimi cennette hissederek dolaşırken, Voynich Elyazması'nın tıpkıbasımını görmüş ve Burada bir sürü orijinal kitap sergiliyorsunuz, neden bu kitabın da orijinalini getirtmediniz? diye sormuştum. Bu, sadece duyuru amaçlı bir sergi. Kitabın aslı gelecek yıl sergilenecek ve bu çok büyük bir olay olacak cevabını aldım. Dolayısıyla, bekleyelim, görelim. + Botanikle ilgili sayfalarda hiç bilinmeyen 113 bitki türü yer alıyor. + Astronomi ve astrolojiyle ilgili sayfalarda, Balık, Boğa, yay ve benzeri burç simgelerinin bulunduğu ama yine bugün bildiğimiz haritalara benzemeyen yıldız haritaları, ayrıca ne anlama geldiğini kimsenin çözemediği minyatür kadın figürleri var. + Biyolojiyle ilgili bölümlerde hepsi çıplak ve yorgun hatta belki çok yaşlı kadınlar görülüyor. Vücut yapıları ve halleri biraz tuhaf, karınları ve memeleri sarkmış mesela ve birbirine borular, kapsüllerle bağlanmalarını sağlayan bir mekanizmadan faydalanarak banyo yapıyorlar. + Kitabın bütününde 9 kozmolojik harita var ve üzerlerine birtakım coğrafi elementler, nehirler, tepeler ve vadiler çizilmiş ama bunların nereye ait, bulunamadı. + Farmakolojik çizimlerin olduğu sayfalarda, 100 bitki kökü var, bunlar kırmızı, yeşil, mavi kavanozların içinde duruyorlar ve belli ki ilaç olarak kullanılıyorlar. + Metne gelince; elbette anlayabilmiş değilim. Bax dışında kimse değil... Büyük ihtimalle bazı hastalıklardan, ilaç reçetelerinden ve tariflerden oluşuyor. Aralarda yıldıza benzer garip işaretler var."} {"url": "https://egoistokur.com/vucuduma-ne-hayranim-ne-de-ona-dusmani", "text": "En kendini beğenmeyen insanın bile çok beğendiği, görüntüsünü beğenmese bile huyunu beğendiği bir yeri vardır. Kendine hayran nice insan tanıdım, hepsine de ürküntüyle baktım. Çok şükür kendine huşuyla düşkün biri değilim. Vücuduna ne hayran biriyim ne düşman. Vücudum fevkalade mızmız, neredeyse benden bağımsız bir şahsiyettir; en yakınımdaki ötekimdir. Vücudumun kırılganlığı, ruhumun kırılganlığındadır. Özünde hassasiyet olan birinin sağlam bir vücudu olabileceğine akıl sır erdiremem zaten. Bu yazıyı çocuğundan şikayet eden birinin ses tonuyla yazmamak, nazlı ve bencil vücudumdan yakınmamak için, size vücudumdaki en dost yerimi, ellerimi anlatayım. Canım ellerim, aynı bana benzer, incedir, küçüktür, işlektir, düşüncelidir, hamarattır, hayat doludur, hafızası, hülyası, anısı boldur. Yazdıkça belirginleşen kemiklerinden midir yoksa içlendikçe renklenen damarlarından mıdır bilmem, onu çokça yaşlı bir nine eline benzetirim. Ele avuca sığmaz canlılığından mıdır yoksa çocuk resimlerine benzeyen delidolu avuçiçinden midir bilmem, onu hınzır bir çocuk eline benzetirim. Beni hayata var gücüyle taşıyan yaşlı çocuk ellerimdir. Ellerimden tutarım kendimi hayata. Ellerimin dilinden anlamazsam dokunamam. Dokunamazsam göremem. Görmezsem anlatamam. Anlatmazsam yazamam. Yazmazsam olamam. Ellerim evvela sevmeme yarar. Seviyorsam, işin içinde muhakkak ellerim vardır. Ellerim kadar uzanabilirim uzağa. Ellerim kadar sokulabilirim derine. Ellerimden bilirim üşümeyi de ısınmayı da. Fikirlerimi ellerimle kavrar, ellerimde yontar, ellerimde öğütür, ellerimden doğururum. Avuçiçimden fışkırır aklımın çiçekleri. Yüreğim, ellerimden belli eder rengini. Ellerimle karar alır, ellerimle korku veririm kendime. Ellerimden güzelleşir, ellerimle yorgun düşerim. Ellerimle avutur, ellerimle acıtır, ellerimle saklar, ellerimle hırpalar, ellerimle diriltirim canımı. Çünkü elim kalem tutar. Eli kalem tutan herkes gibi elimden tutunurum dünyaya. Bu dünyada el kadar bir Can'sam, kaleme ve yaşamaya müptela ellerimdendir. Yoksa çocukluğumdan beri bana kalem parmak diye seslenmezdi dedem."} {"url": "https://egoistokur.com/w-g-sebaldin-olmeden-3-gun-once-girdigi-dersten-notla", "text": "Bunları yazar David Lambert ve Robert McGill anlatıyor. Büyük bir yazarın verdiği yazma dersleri elbette her zaman değerlidir, hele aşağıdaki çok daha değerli. Neticede elimizde Sebald'ın bunları ölmeden üç gün önce anlattığı bilgisi var. Hepinizi Everest'in Yayın Yönetmeni Cem İleri ve Patti Smith röportajım sayesinde keşfettiğim ama bizde ne yazık ki yeterince okunmamış W. G. Sebald'ın son dersine davet ediyorum. W. G. Sebald'ın, Vertigo, Satürn'ün Halkaları, Austerlitz, Göçmenler adlı kitapları Can Yayınları'ndan çıktı. Cem İleri'nin Okurun Belleği Benjamin Okuru Sebald adlı kitabı ise yakında Evereset Yayınları'ndan çıkacak. Kurmacanın üzerinde hayaletsi bir varlık olmalı, her şeyi bilen bir gölge... Onu tamamen başka türlü bir hakikat haline getiren. Her şekilde deneysel olmalı ama okuru da deneyin bir parçası haline getirebilmelisiniz. Dışavurumculuk, I. Dünya Savaşı'ndan sonra bir tür avangart hareket olarak ortaya çıktı, dili normalde kullanılmayan bir forma sokma çabasıydı. Yine de bana kalırsa bunu yapmanın bir amacı olmalı. Sanırım İngilizce'de bu çok zor ama Almanca'da hala mümkün. Müphem şeylere dair yazın ama diliniz müphem olmasın. Yazınızın bazı bölümlerini müphem bırakma hakkınız baki. Napoleon hakkında özgün şeyler yazmak zordur ama yardımcılarından birini yazmak söz konusu olduğunda, iş değişir. 19. yüzyılda her şeyi bilen yazar, adeta Tanrı'ydı; totaliter ve yekpare. 20. yüzyıl ise içerdiği tüm o korkunç şeylerle, şeytaniydi. İnsanların hatırladığı şeyler önem kazandı ve birden yeni bakış açıları keşfedildi. Bu yüzyılda doğa bilimleri Newton'un hezimetini gördü, görecelikle tanıştı. Fizikçiler zaman diye bir şey olmadığını söylüyorlar; her şey var kalmaya devam ediyor. Kronoloji tamamen yapay, özünde onu belirleyen şeyse, duygular. Süreklilik şeylerin katman katman birikmesini gerektiriyor, geçmiş ve bugün bir şekilde birleşerek varlıklarını birbiri içinde sürdürüyor. Şimdiki zaman artık komedinin alanında sürüyor. Geçmiş zamansa çoktan unutulmuş, bu yüzden doğasında melankoli var. Bir anlatıcı türü var, kaydedici. Tutkusuz, çünkü ne varsa hepsini görmüş. Her şeyi zamanda ve mekanda uygun yerlere yerleştirmelisiniz, tabii aksini yapmak için uygun bir sebebiniz yoksa. Genç yazarlar, genellikle olayları tren rayları gibi dümdüz çizgilerde ilerletir ve rayların iki yanında olup bitenlerle ilgilenmezler. Mekan duygusu yazılanı ayrıcalıklı kılan şeydir. Farklı mekanları birbirinden başka kılmanın tek yolu budur. Onları tarif etmemek için gerçekten çok iyi bir sebebiniz olmalı. Bir öyküde meteoroloji katiyen lüzumsuz değildir. Hava durumuna bakmak size tiksinti vermesin. Yazarken, fiziksel devinimi doğru anlatmak imkansız değildir. Önemli olan, bunun yazıya hizmet etmesidir, her şey net olarak anlatılmıyorsa bile. Eylemler dizisini kısaltmak için elipsler kullanabilirsiniz, demek istediğim her şeyi bire bir yazmak zorunda değilsiniz. Bazen bir şeyi büyütmeniz ve böylece eylemi dolaylı olarak ayrıntılandırmanız gerekebilir. Bu süreçte emin olun başka şeyler de keşfedeceksiniz. Eğer belli bir seviyeye ulaşmışsam, korkuyu nasıl aşarım? Nedensiz görünmemeyi nasıl başarabilirim? Korku, yazının niteliğiyle yenilir. 'Önemli ayrıntı', sıradan görünebilecek durumlara hayat verir. Bunun için net ve affetmez bir gözlemci olmalısınız. Karakterler zihninize çakılıp kalmalarını sağlayacak ayrıntılar taşımalıdır. Birbirinden ayırt edilemeyecek ikizleri veya üçüzleri kullanmakta uğursuz, doğaüstü bir yan vardır. Kafka bunu yapıyordu. Kurmaca okurken, aynı zamanda bir şeyler öğrenmek Dickens'la başlayan bir şeydi, böylece deneme türü romanın bir parçası oldu. Fakat kurmacada verilen bilgilerin güvenilir olması gerekmiyor. Amaç öncelikle illüzyon yaratmak. Öykülerinizde daha önce yazılmamış, bilinmeyen patolojiler ve zihinsel hastalıklar olması iyidir. Taşra bu türden bilinmezliklerle doludur. Şehirlerin aksine oralarda zihisel hastalıklara pek aldırış edilmez. Yanlış kullanım, normal kelimelerin irkiltici, acayip ve sivri görünmesini sağlar. Mesela Jesus yerine Jeziz demek gibi. Belirli bazı disiplinlerin kendilerine ait bir dilleri, terminolojileri vardır. Mesela Ian McEwan'dan bir sayfayı yarım saatte tercüme edebilirim ama golf malzemeleri konusundaki bir metin beni zorlar. Hele Sainsbury mağazalarında çalışan iki yöneticinin arasındaki diyalogu yazmak tamamen başka bir şeydir. Ana yoldan çıkın; orada pek bir şey bulamazsınız. Örneğin, Kant'ın Critiquei sıkıcı olabilir ama üslubu muhteşemdir. İşinize yarayacak küçük şeyleri bulup cebinize tıkıştırmak sizde şehvete benzer bir his uyandırmalı. Sizin için çalışacak hizmetkarlarınız olsun, her şeyi siz yapamazsınız. Demek istediğim, başka insanlardan bilgi alın ve gerektiğinde gözünüzü kırpmadan çalın. Yazacağınız hiçbir şey, insanların size anlatacakları kadar tüyleri diken diken edici türden olmayacaktır. Elinizden geldiği kadar çalmanız konusunda yapabileceğim tek şey sizi yüreklendirmek olabilir. Sizi temin ederim, kimse fark etmeyecek. Bu tür ufak ayrıntıları not etmek için bir defteriniz olsun, fakat notlarınızı kimden duyduğunuzu yazmayın, böylece birkaç yıl sonra o deftere yeniden baktığınızda her şeyi tamamen size aitmişçesine rahat rahat kullanabilirsiniz. Garip, güzel alıntıları da öykünüze aşılamaktan korkmayın. Bu, dilinizi güçlendirecektir. Alıntılar maya ya da kabartma tozu gibidir. Eski ansiklopedilere göz atın. Onlarda farklı bir göz bulacaksınız. Kesin bilgiler veriyor gibi görünseler de aslında dünyamızı temsil ettikleri varsayılan rastgele notlardan ibarettir hepsi. Metin içinde yeni metinler yazmaktan çekinmeyin. Bu, hem yazdığınız şeye ara vermenizi sağlayacak hem de eserinizi bir nevi palimpsest haline getirecektir. Tabii bunu yaptığınızı kimseye itiraf etmek zorunda değilsiniz. Sıkı dokunmuş bir yapıda bile çeşitli ihtimaller olabilir. Bir kalıp, yerleşik bir model veya bir alt tür seçip onunla yazın. Başta kısıtlama gibi görünen bu durumun sizi özgürleştirdiğini fark edeceksiniz. Dikkatlice bakarsanız, her yazarda birtakım problemler bulursunuz. Bu sizi umutlandırmalıdır. Bu problemleri fark etmek konusunda ne kadar iyi olursanız, onlardan kaçınmak konusunda da o kadar iyi olursunuz. Okur, yazarın şairene olmaya çalıştığı hissine kapılmamalı. Ritmik bir metin yaratmak kolaydır, kendinizi kaptırıp gidersiniz. Bir süre sonra da bu çok çirkin bir hale gelir. Tek varlık amacı bir sonraki cümlenin yazlması olan cümlelerden uzak durun. Ve kelimesini mümkün olduğunca az kullanın, bunun yerine bağlantılarla ilerleyin. Yazdığınız şeyin üzerinde çok oynama yapmayın, bu onu bir tür patchwork'e dönüştürebilir. Metni bir süre çekmecede unuttuktan sonra yeniden baktığınızda bazı hataları hemen göreceksiniz. Kimseyi dinlemeyin. Hiçbirimizi... Bu öldürücü bir hata olabilir."} {"url": "https://egoistokur.com/wake-in-progress-stephen-croweun-harikulade-joyce-projes", "text": "Paris'te yaşayan tasarımcı, animasyon ustası ve illüstratör Stephen Crowe 2010 yılında cüretkar bir projeye girişti. James Joyce'un İngiliz dilinin en zor romanı sayılan ve kimilerine göre tamamen okumanın imkansız olduğu yapıtı Finnegans Wake'in hem derin okumasını yapacak, hem de onu kendi çizimleriyle görselleştirecekti. Sonuç, muhteşem, büyüleyici, eşsiz, olağanüstü gibi sıfatları sonuna kadar hak eden Wake in Progress oldu. Sonuç dediysem; proje halen tüm hızıyla sürüyor, yakın bir zamanda tamamlanacak gibi de görünmüyor. Çizimlere göz atmadan önce, Crowe'un projeyi izlememize olanak veren internet sitesindeki giriş yazısını da mutlaka okuyun. FINNEGANS WAKE dil ve insan tabiatı üzerine bir komedidir. Aynı zamanda ruhun parçalara ayrıldığı ve parçaların birbiriyle savaştığı bir rüyadır. Dublin'in, insanlığın ve ailenin eşzamanlı tarihidir. Wake in Progressin aptalca bir oyun olduğunu düşünebileceklere şunu söylemek isterim: Her şeyden önce büyük bir oyun. İkincisi, çok ağır çalışan birine göre bile ağır ilerleyen bir oyun. O kadar ki, son illüstrasyonu gönderebilirsem, muhtemelen siz göremeyeceksiniz. Buradaki her şey henüz bir taslaktır, hiçbir işin bitmiş hali yoktur. Her illüstrasyonun bir önceki hali, hatta ondan önceki hali de arşivlenecektir. Gelecek yıllarda başarısızlığım yüzünden beni aşağılamanıza yol açacak birer kanıt olarak. Hepsi bu. Umarım seversiniz. Dünya nüfusunun hemen hemen tamamı gibi siz de henüz Finnegans Wake'i okumamışsanız, projemin size bu konuda cesaret vereceğini, hatta bu romanı okumaya yönlendireceğini umuyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/wattpad-yazarlari-basli-basina-bir-gezege", "text": "Şu sıralar hayatımızda Wattpat diye bir fenomen var, bir bağımsız yayıncılık platformu. Facebook'un bağımsız yazarlar ve okurları için olan versiyonu diye tarif edebilirim. Çoğu 16'in altında olan çok gençlerin romanları yayınlanıyor. Yazdıklarını yayınlıyorlar. Üstelik kapaklarını bile kendileri hazırlıyorlar çoğu zaman. Ulaştıkları okurlar da kendileri gibi gençler. Hem de ne ulaşmak! Wattpad'de 3 milyon, 5 milyon, 6 milyon kez okunmuş kitaplar var. Halihazırdaki meşhur yazarlardan pek azı bunu düşleyebilir. Nasıl kitaplar bunlar? diye soracak olursanız, aşk romanları... Bazısı eğlenceli, bazısı ateşli, bir kısmı da berbat ötesi. İllüstrasyon Esther Goh imzasını taşıyor ve bu adresten alındı. Yazarlarınız arasında 13, 14 yaşında olanlar var ama ille de aşk ve ilişkiler üzerine yazıyorlar. Yaşları küçük olduğu için yasal süreci aileleriyle yürütüyor, sözleşmeleri de ailelerin resmi refakatiyle imzalıyoruz. Bir keresinde Wattpad'de milyonlarca kez okunmuş bir yazarla temasa geçtim. Çok heyecanlandı, mutlu oldu ve hemen sözleşme imzalamak istedi. Ben de anne ya da babasıyla birlikte buraya davet ettim ve sözleşmeyi ancak onlarla yapabileceğimizi söyledim. Panikledi; İmam Hatip Okulu öğrencisiymiş, kitabın içinde erotik öğeler bulunduğu için muhafazakar biri olan babasının kızacağından korkuyormuş. Rumuz'la yayınlayamaz mısınız? diye sordu. Kabul edemezdik, böyle bir şey bizim için riskli olurdu, projeyi iptal ettik. İyi ki yayınladık, en ilgi gören kitaplarımızdan biri ve yeni baskıya girdi bile. Yazarı henüz 15 yaşında, lise öğrencisi tatlı bir kız... Okuma yazma öğrendiği günden beri masal yazıyormuş. Büyüdükçe yazdığı şeyler de büyümüş doğal olarak. Hayatımın Öküzünü, çok samimi ve esprili bir dille yazmış. Gençlerin kullandığı jargon bana ilginç geliyor. Wattpad'deki Kepekli Rapunzel adlı yazar da aklımda duranlardan. Hayatımın Öküzü, önce ismiyle dikkat çeken, ayrıca yüksek okunma oranıyla düşünmeye değer bir dosya olarak çıktı karşıma. Biraz düşündükten sonra basmaya karar verdik. İyi bir hikaye, iyi bir anlatım, güçlü bir samimiyet duygusu, sahicilik, sağlam bir önerme, doğru bir isim, doğru bir kapak, sadık bir okur kitlesi; hepsi önemli. Wattpad, yazım dünyasına heveslenen herkes için muazzam bir er meydanı. Yeteneklerin ortaya döküldüğü, hayal güçlerinin özgürce açığa çıktığı bir platform. Bir yazarı seçerken tek ölçütüm çok okunması değil. Mesela umut vaat eden birkaç yazarı keşfedip takibe aldım. Okunma oranları çok düşük, takipçi sayıları yok denecek kadar az ama öyle sağlam şeyler yazıyorlar ki, adeta Bekleyin beni, az kaldı der gibi geliyorlar. Onlarla henüz temasa geçmedim. Kafalarını karıştırmak, işi aceleye getirmek istemiyorum. Gerçi sadece iyi yazdığı için bastığımız Wattpad dosyaları da oldu. Mesela Kübranur Şahin'in romanı Manik Yeşili. Kübranur lise öğrencisi. Wattpad'te bir kitlesi yoktu ama hikayesi çok güzeldi. Üstelik bir çocuk için fazlasıyla emek harcamış, inanılmaz araştırmalar yapmıştı. Popüler değildi ama iyiydi. Bunu önemsiyoruz. Sosyal medyadan faydalanıyoruz. Bazen yazım potansiyelinin farkında olmayanları dürtüp uyandırıyoruz ve Hey farkında mısın, senin çok iyi bir hikayen ve leziz anlatımın var. Herkes gibi düşünmüyor, herkes gibi bakmıyorsun. Sıradan bir olayı bile sıra dışı yapabiliyorsun. Hadi git ve yaz artık diyoruz."} {"url": "https://egoistokur.com/william-golding-ve-sineklerin-tanrisinin-buyuk-yanilgis", "text": "Sineklerin Tanrısı, William Golding'in en önemli eserlerinden. Yazarın Nobel kazanmasıyla büyük üne kavuşan bu eser, ıssız ada deneyimini bambaşka bir yönden ele alıyor, davranışlara ve karakter analizlerine odaklanıyor, dahası masum çocukların bile kendilerini amansız bir hayatta kalma mücadelesi içinde bulduklarında ne kadar vahşileşebileceklerini göz önüne seriyor. Öyle romanlar vardır ki, etraflarına bir koza örercesine kendi gerçeklik efsanelerini yaratırlar. Sonrasında ne yaparsanız yapın bir daha o efsaneyi yıkamazsınız. Okur olarak bizler de Sineklerin Tanrısının sayfaları arasında ilerlerken çoğu zaman kendimizi bu efsaneye inanmış buluyoruz. Oysa gerçek belki de bambaşkadır, iyilik o kadar da uçan kaçan, çarçabuk kötülüğe teslim olan bir şey değildir. Aşağıda aktardığım çok tatlı ve umut veren hadise, nedense hep gerçekten daha gerçek olduğu kanısıyla sevilen Sineklerin Tanrısının büyük yanılgısını ispatlıyor. Umarım ilginizi çeker. William Golding'e inanmayın, Sineklerin Tanrısını yazarken yanılıyordu! Hayır, bir çeşit karanlığın keşfi, masumiyetin ölümü hikayesi anlatan romanın edebi değerini sorgulamayacağım. Şahsen pek öyle ölüp bitmesem de Golding'in edebi dehasını tartışacak değilim. Kaza eseri ıssız bir adaya düşünce içlerindeki ilkel kötülüğün uyanışına tanık olduğumuz bir grup çocuğun hikayesine neden herkesin körü körüne inandığını ve romanda anlatılan olayların gerçek hayatta da pekala yaşanabileceğini düşündüğünü merak ediyorum sadece. İşte okuduğum bir makale, hislerimde hiç de yalnız olmadığımı kanıtladı. Meğer insanın kötülüğünü çocuklar üzerinden anlatan Sineklerin Tanrısına tepkili olan biri daha varmış. Hollandalı gazeteci Rutger Bregman, bambaşka bir konuyu araştırırken 6 Ekim 1966 tarihli bir gazeteye rastlamış ve kendini bir anda gerçek Sineklerin Tanrısı diyarında bulmuş. Gazetede, Tonga Krallığı yakınlarındaki Ata adlı ıssız bir adada on beş ay bir başlarına yaşamak zorunda kalan altı çocukla ilgili kısacık bir haber yer alıyormuş. Bregman bu birkaç satırlık haberle yetinmeyerek araştırmasının kapsamını genişletmiş ve sonunda gerçeğe ulaşmış. Önce sözü edilen altı çocuğu kurtaran Avustralyalı kaptan Peter Warner'ı, ardından hepsi hayatta olan ve şimdi 70'lerini süren çocukları bulup konuştuktan, hikayelerini dinledikten sonra oturup öğrendiklerini yazmış. Hikaye çok kısaca şöyle: Açık denizde sefere çıkan kaptan Warner, bir gün uzak bir sahilde uzun saçlı, vahşi görünümlü, kayalıklarda keçiler gibi sekerek koşuşturan çırılçıplak birkaç çocuk görüyor. Ne olduğunu anlamak için teknesini sahile yanaştırıyor ve şaşkınlıkla çocukların kendisiyle aynı dili konuştuğunu fark ediyor. Telsiz yardımıyla ana karayla konuştuğunda anlıyor gerçeği: Bunlar meğer 15 ay önce bir deniz kazasında öldüğü sanılan çocuklarmış. Böylece onları teknesine bindirerek geldikleri yere, Tonga Krallığı'nın başkenti Nuku'alofa'ya geri götürüyor. Güzelliği şurada: Romanın aksine bu gerçek çocukların içinden kötülük falan fışkırmıyor hatta ilkel de olsa bir medeniyet kurmayı başarıyorlar. Öyle böyle değil; sebze bahçeleri, yakaladıkları ve beslemeye karar verdikleri yaban kuşları için kümesler, deniz suyunu içemeyeceklerinden yağmur suyunu biriktirip saklamak için ağaç kütüğünden depolar falan inşa etmiş, kaya parçalarıyla dalları birbirine bağlayarak tuhaf ama işlevsel jimnastik aletleri yapıyorlar. Eğlenmek için müzik enstrümanları bile icat ediyorlar. Yani işler, hiç de Sineklerin Tanrısıdaki gibi yürümüyor. Bir güzel yanı daha var hikayenin... Bugün 90'larında olan kaptan Warner ve kurtardığı 70'lik çocuklar aradan 50 yıl geçse de dost kalmayı başarıyorlar. Yani bizi kötülüğe ikna eden Golding'in aksine, hayat iyilikten yana oluyor. Rutger Bregman Sineklerin Tanrısı yazarı William Golding'in güvenilmezliği konusunda bir kanıt daha koyuyor ortaya. John Carey, ünlü William Golding biyografisinde onun Sinekleri yazmadan önce bir dönem çocukların çeşitli konulardaki tepkilerini ölçmek için tuhaf deneyler yaptığı, bundan da kötücül bir biçimde zevk aldığını aldığını yazıyor. Rutger Bregman'ın aktardığı olayın ilgimi çekmesinin bir sebebi de, toplumsal psikolojinin kurucularından Muzaffer Şerif'in 1950'lerin başında Amerika'da gerçekleştirdiği Robbers' Cave Deneyi ile ilgili yıllar önce yaptığım haberi hatırlatmasıydı. William Golding'in Sineklerin Tanrısı romanı o sırada da fena halde kafama takılmıştı. Sol görüşleri sebebiyle 1940'larda ders verdiği Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nden uzaklaştırılan ve bu olayın ardından Türkiye'den ayrılan Şerif, dört aşamalı olarak planladığı Robbers' Cave Deneyi için Oklahoma'da bir yaz kampı düzenliyor ve 24 çocuğu iki gruba ayırıp olanları gözlemlemeye başlıyor. Bir deneye katıldıklarından tamamen habersiz olan çocuklar, oyunlarda kazanmak bir ölüm kalım meselesiymiş gibi kısa sürede birbirlerine düşmanca davranmaya hatta birbirlerini hırpalamaya, can yakmaya başlıyorlar. Toplumsal psikolojinin en tartışılan meselelerinden olan kutuplaşmanın bir toplumda ne kadar kolay tetiklenebileceğini, farklı gruplar arasında düşmanlığın nasıl hızla büyütülüp savaşa dönüştürülebileceğini ortaya koyduğu için bu deney bilim tarihinde bugün de önemli kabul ediliyor. Ayrıntıları burada bir kez daha uzun uzun anlatmayacağım ama işin en iç rahatlatıcı yanı bence şuydu: Evet, 24 kişilik bir insan topluluğunu ikiye bölmek bile o toplulukta düşmanlığın filizlenmesine yol açıyordu. Durumu düzeltmenin ve topluluğu oluşturan bireyleri aynı noktada buluşturmanın da bir yolu olmalı, diye düşünen Muzaffer Şerif ve asistanları, herkes için tehlike oluşturabilecek bir durum yaratmak adına kampın yegane su kaynağını kullanılmaz hale getiriyorlar. Bir süre bocalayan çocuklar daha sonra bu sorunu çözmek için mecburen kafa kafaya vermek zorunda kalıyorlar hatta işler o derece yoluna giriyor ki, dönüş yolunda aynı otobüse binmekte ısrar bile ediyorlar. Muzaffer şerifin deneysel yaz kampından, 2 paragraf sora tarih yanlış yazılmış 1940 yerine 1040 yazılmış."} {"url": "https://egoistokur.com/wittgensteinin-metresi-54-kez-reddedilen-basyapi", "text": "Kısa ve öz anlatayım: David Foster Wallace'ın Amerikan edebiyatında bundan büyük roman yazılmadı dediği Wittgenstein'ın Metresi, Jaguar Yayınları'nın mücevherlerinden biri ve tarafınızdan okunmayı bekliyor. Jaguar Yayınları'ndan çıkan Wittgenstein'ın Metresi, David Markson'ın leziz mi leziz deneysel eseri. Biraz Samuel Beckett biraz da Wittgenstein'ı andıran bir üslupla yazılmış romanda anlatıcı bir kadın. Yeryüzünde yaşayan tek insan olduğuna inanıyor, okur olarak biz de zaten ondan başka bir karakteri tanıma fırsatımız olmuyor. Adının Kate olduğunu öğrendiğimiz bu kadın tüm roman roman boyunca 'ipe sapa gelmez düşüncelere' dalıyor ve başka çaresi yokmuş, susarsa yok olacakmış gibi daldan dala atlayarak konuşup duruyor. Lakin Kate'den başkasının olmadığı yahut bize görünmediği bu ıssız dünya, o kadar da ıssız değil aslında: Vincent van Gogh, Ludwig Wittgenstein, William Shakespeare, Johannes Brahms, Willem de Kooning gibi filozoflar, yazarlar, ressamlar ve müzisyenlerden hatta Kate'in kendine benzettiği Truvalı Helen gibi hayali karakterlerden oluşan kalabalık bir nüfusa sahip. İlginç bir ayrıntı da şu: Yayıncılar David Markson'un kitabını tam 54 kez reddedilmiş. Bu alanda bir rekoru olduğu bile söylenebilir. Üstelik reddeden herkes romanın ne kadar büyük ve önemli olduğunu anlatan mektuplarla yapmış bunu. Bizim ülkemizde de epey taraftar bulan şu berbat 'Okur bundan bir şey anlamaz' yanılgısı... Şahsen bunu, esas yayıncıların bazı kitaplardan hiçbir şey anlamayışına yoruyorum. Sonuçta kitap hakkında yayınlandıktan sonra yapılan yorumlara bakarsanız bile ne demek istediğimi anlarsınız. Birkaç yıl önce ölen David Foster Wallace, Amerikan edebiyatında 'Wittgenstein'ın Metresi'nden büyük bir roman yazılmadı demiş, eleştirmen Steven Moore ise Bu kitabın olmadığı bir dünyaya artık alışamam yorumunu yapmış. Bundan sonrasında karar, okurun. Şu an okudum. Aşık Bir Adam kitabını köşeye koyup 2-3 saattir yazılarınızı okuyorum. Zaten siteye girme sebebim de Karl'ın kitabı hakkında yazılanları okumak. Lakin bu geçirdiğim 2 saatlik süreç boyunca aklıma takılan bir soruyu siz değerli insana sormadan kendimi durduramadım. Sitenin isminin neden egoist okur olduğunu çok merak ediyorum. Teşekkürler :) Çok özel bir nedeni yok, aklıma gelen bütün isimler daha önce alınmıştı, boşta kalmış isim bulamadım. Sonra James Joyce'un Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi romanının tefrika edildiği ve 20'inci yüzyılın başlarında topu topu birkaç yıl yayımlanan ünlü The Egoist dergisini hatırladım. Hem o dönemi seviyorum hem de kitaplarımı başkalarına vermekten hazzetmediğim için Egoist Okur adı bana uygundu."} {"url": "https://egoistokur.com/yabanin-cagrisinin-efsane-yazari-jack-londonla-bir-roporta", "text": "Öykü ve roman yazarlığının yanı sıra boksörlük, sendikacılık, insan ve hayvan hakları savunuculuğu, gazetecilik, yayıncılık da yapan Jack London'ın en önemli iki yapıtı Turkuvaz Kitap'tan çıktı. Yabanın Çağrısı, ehlileşmiş bir köpeğin ruhunun derinliklerinden gelen çağrıya uyarak yabanıl hayata dönmesi konu ediyor. Beyaz Dişte ise London hikayeyi tersine çeviriyor, yani yabanıl bir köpeğin insanlarla tanıştıktan sonra uysallaşmasını anlatıyor. Kitapların yazılış hikayeleri çok ilginç. Anlatılanlara bakılırsa Jack London, 1897'da Klondike Altına Hücum dalgasına katılmak üzere yola çıktığında henüz yirmi bir yaşındaydı. Kışlık kampta yanında götürdüğü kitapları, mesela Charles Darwin'in Türlerin Kökeni ve John Milton'ın Kaybolan Cennet adlı eserlerini okumaya başladı. Öte yandan bu yolculuğu salt okuyarak geçirmedi elbette. Sıkı bir gözlemci, korkusuz bir maceracıydı. Altın arayıcılarıyla birlikte Beyaz Geçit adı verilen bir yerden geçmek zorunda kaldı. Burası, iklim koşullarına, yalçın araziye dayanamayarak ölen atların iskeletleriyle doluydu, 'Ölü At Geçidi' olarak anılmasının sebebi buydu. Altın arayıcılarının sağlam yapılı, kalın kürklü kızak köpeklerine ihtiyaç duyduğunu böylece anladı ve bu duruma tanıklık etmek, Yabanın Çağrısı ile Beyaz Dişi yazması konusunda ona ilham verdi. Cihat Taşçıoğlu'nun çevirisiyle Turkuvaz Kitap'tan çıkan bu iki romanı okumanızı isterim. Linki aşağıda vereceğim. Öte yandan, Jack London'ı da belki biraz yakından tanımak isteyebilirsiniz. Bunun için de kendisiyle yapılmış nadir röportajlardan birine göz atabilirsiniz. Tamam, görüşleri epeyce demode ama sonuçta 28 Mayıs 1913'te Milwaukee County Leader'da yayımlanmış bu röportajda okuyacaklarınızın hepsi kendi sözleri. Karar sizindir. Not: Röportajda sözü edilen filmleri bulmaya çalıştım ama çabalarım sonuç vermedi. Tek bulabildiğim ölümünden üç gün önce çekilmiş belgesel oldu. Onu da ekliyorum. Jack London'la on dakika geçirdikten sonra, onun kasvetli pesimizminin etkisine kapılıyorsunuz. London da zaten hakiki bir pesimist olduğunu gizlemiyor. Gelin, onun bu pek de farkında olmadığımız yüzüne bir göz atalım, öncesinde de kendisiyle biraz sohbet edelim. İlk söyleyeceğim şey şu: Fotoğraflarında göründüğünden çok daha yakışıklı, çünkü kameranın o yumuşak bakışlı, gri gözlerdeki havayı yakalaması mümkün değil. 37 yaşında olmasına rağmen, 30'unda gösteriyor. Görkemli bir gövdesi var. Omuzları dışında boksör olduğu anlaşılmıyor. İncecik. Çene yapısına bakılınca, kavgacı biri değilmiş hissiyatı veriyor, güldüğündeyse ağzı bir kuyumcu vitrinini andırıyor. Giyim tarzı sade, üzerinde hazır alınmış bir takım elbise var. Yumuşak yakalı beyaz gömleği ve siyah ipek kravatı etkileyici. Kafasına ise, o geniş kenarlı çirkin şapkalardan birini geçirmiş. Konuşması gayet gündelik, ne aşırı kültürlü bir akademisyen gibi incelikli sözler ediyor, ne de bir kovboy gibi kaba saba şeyler söylüyor. Otomobillerin yoğun olduğu sokaklarda ya da yüksek binaların asansörlerinde duyabileceğiniz türden sıradan bir İngilizce onunki. Nüfuz edilemez biri değil, soru sorduğunuzda cevaplamaya hazır. Ara sıra zararsız küfürler savuruyor. Şükürler olsun ki, kurumlu bir havası yok. Alıştığımız ünlü yazarlara benzemeyen, açık sözlü, dürüst ve iyi bir adam gibi görünüyor. Onu ilk kez Los Angeles'lı bir sinemacının yanında görmüştüm, adam London'a poz verdirmeye çalışıyordu. Şu ünlü kısa hikayelerini bir dizi sinema filmi haline getirecek olan bir yapım şirketiyle bir sözleşme imzalamıştı London. Filmler, onu masa başında yazı yazarken gösteren görüntülerle başlayacaktı. Elinde kalem olacak, kolunun hemen yanında da bir paket sigara duracaktı. Eğer daktilo başında otursa, yüzlerce metrelik filmle çekilen bu görüntüler daha gerçekçi durabilirdi ama yok, bu sefer de romantizm eksik kalırdı. Biliyorsunuz, yazarlar alışıldığı üzere fotoğraflarında daktiloyla değil kalemle poz verirler. Her neyse, bir süre sonra London kalkıp yürümeye başlayacak ve sahne bir fade out'la son bulacak, ardından da esas hikaye başlayacak. London daha sonra da belirli aralıklarla, perdede boy gösterecek. Ardından onu, gene yüzlerce metre film harcanan final sekansında, zor beğenmesiyle meşhur, acımasız bir editöre yollamak üzere hikayesini bir zarfa koyarken izleyeceğiz. Kamera yüzüne odaklanacak; yakın plan, son. Popüler bir haftalık dergide fotoroman olarak da yayımlanan John Barleycorn dizisi bu filmler arasında. Şirket yöneticileri, dizide bizzat London'ın rol alacağını açıkladı. Hikaye zaten onun hayatını anlattığından, London'ın oyuncu kadrosuna dahil olması filme çok şey katacak. Hatta karısı Charmian'ın da rol alacağı söyleniyor. Jack London, ölümünden üç gün önce. Size göre, kapitalist sistemin sanata etkisi nedir? diye soruyorum. Neden pesimist olduğumu merak ediyorsunuzdur, diyor Bay London, Açıkçası bunu ben de merak ediyorum. İşte buradayım. Dünyanın en değerli şeyine, bir kadının aşkına sahibim. Güzel çocuklarım ve çok ama çok param var. Şöhretli bir yazarım. Yanımda sayısız insan çalışıyor. Şahane bir çiftliğin başındayım. Gene de pesimizmi elden bırakmıyorum. Çevremde gördüklerime serinkanlılıkla bakıyor, bilimsel açıdan yaklaşıyorum, öyle olunca da durumun umutsuzluğunu görüyorum. İnsanlığın hali her geçen gün daha da berbat hale geliyor. Servetlerine sıkı sıkıya bağlanmış güçlü bir hakim sınıf var. Her yen kan gölü. Zenginler işçilere boyun eğdirmek için kiralık bir katiller ordusu kurmuş, bu durumdan kurtulmanın tek yolu, kapitalistleri alaşağı etmek. İşte bu nedenle karamsarım. Olaylara tarihin merceğinden bakıyor ve doğanın kanunlarına göre değerlendiriyorum. Politik eyleme karşı mısınız? diye soruyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/yag-ve-mermer-leonardo-ile-michelangelonun-oldurucu-rekabet", "text": "Leonardo da Vinci ve Michelangelo... Mona Lisa tablosu ile Davut heykeli... İtalyan Rönesans'ına saplantılı bir ilgi duyan televizyon yapımcısı Stephanie Storey ilk romanı Yağ ve Mermerde dönemin iki büyük ustasını amansız bir rekabet savaşının ortasında karşı karşıya getiriyor. Sürükleyici ve çok eğlenceli. Stephanie Storey'nin romanı 'Yağ ve Mermer', 1501-1505 yılları arasında geçiyor. Kahramanları, Leonardo da Vinci ve Michelangelo. Bu iki büyük ustanın ortak özellikleri Floransalı olmaları ve yaşamları boyunca hep orada üretmeleri. Şöhretinin zirvesinde ellili yaşlarını süren karizmatik dahi Leonardo ile büyük bir eser ortaya koyarak kendini ispatlamaya çalışan genç ve ateşli Michelangelo arasındaki rekabet, Davut heykelini yaratma görevinin Michelangelo'ya verilmesiyle beklenmedik bir noktaya gelir. Leonardo için belki de karanlık bir dönem başlamıştır. Tam yeri gelmişken, söyleyeyim... Bu iki adamın Floransa dışında bir ortak noktaları daha var: Birbirlerinden kelimenin tam anlamıyla nefret ediyorlar. İtalyan Rönesans'ına saplantılı bir ilgi duyduğunu söyleyen yazar Stephanie Storey ilk romanı Yağ ve Mermerde, Rönesans İtalya'sının az bilinen ayrıntılarını, patlama yapan yaratıcığın yanı sıra yaşanan huzursuzluk ve şiddeti yazıya dökerken, iki büyük dahinin günlük hayatları hakkında da okuru bilgilendiriyor. Başvurduğum yayınevlerinden biri 'Yağ ve Mermer'i basmayı kabul ettiğinde en yakın arkadaşım, 'Yaşasın, artık umut veren bir yazar adayı değilsin' demişti. Şahane bir şeydi... Düşünün; acemi işi ilk kitabım 'Domuzcuk Horty Okula Gidiyor'u yazdığımda 7 yaşımdaydım ve hayatım boyunca yazdıklarımın yayınlanacağı günü hayal etmiştim."} {"url": "https://egoistokur.com/yakici-yikici-kanli-bir-askta-ilk-karsilasma-plath-ve-hughe", "text": "Sylvia Plath'in Günlükler'ini okurken insana çarpan bir bölüm var... Ted Hughes'la, büyük aşkla ilk karşılaşma; çok acayip, sert, yakıcı, yıkıcı hatta kanlı... Sonrası da öyle gerçi ama ben sadece ilk karşılaşmayı alıyorum. Devamını kitabı alıp kendiniz okuyun diye. Olabilecek en kötü şey oldu; gece boyunca kadınlar hakkında atıp tutan ve daha odaya girdiğim anda sorduğum halde adını kimsenin söylemediği, bütün o insanların arasında benim için yeterince büyük olan tek erkek, o iriyarı, esmer, dört dörtlük adam yanıma geldi, ta gözlerimin içine bakıyordu, o Ted Hughes'tu. Yine bağıra çağıra şiirlerinden bahsetmeye, alıntılar yapmaya başladım: Most dear unscratchable diamond. Muazzam, ancak bir Polonyalıya ait olabilecek bir sesle Beğendin mi? diye bağırdı o da ve konyak ister miyim diye sordu, evet diye bağırarak karşılık verdim, yan odaya geçerken artık en az dokuz-on bebek doğurtmuş gibi görünen sevgili Bert'in ışıldayan yüzünü gördüm ve sonra kapı tak diye kapandı, Ted bir bardağa döke saça konyak dolduruyordu ve ben de konyağı ağzımın durduğunu hatırladığım yere döke saça götürüyordum. Sert esen rüzgarda sesimizi duyurmaya çalışırcasına bağırarak çıkan bir eleştiri hakkında konuşuyorduk, Dan'in güzel olduğumu bildiğini, yoksa yüzüne bakılmayacak biri hakkında tek kelime yazmayacağını söylüyordu, benim sık sık kendini tekrar eden bağırışlarımsa 'editörle yatmak' sözlerine karşı çıkıyordu. Ve sonra orada olduğum gerçeğine geldi sıra, oradaydım değil mi, ayağımı yere vurdum ve evet diye bağırdım, onunsa yan odada yapması gerekenler vardı ve Londra'da çalışıyor, daha sonra haftada on iki pound kazanabilmek için haftada on pound kazanıyordu, ayağımı yere vuruyordum, o da ayağını yere vuruyordu, sonra birden dudaklarıma yapıştı ve güneşten ve fazla sevilmekten yıpranmış ve benzerini asla bulamayacağım saç bandımı, o çok sevdiğim kırmızı saç bandımı ve en sevdiğim gümüş küpelerimi zorla çekip aldı: hah, bunlar bende kalsın, diye böğürdü. Boynumu öperken yanağını uzun uzun sertçe ısırdım, odadan çıktığımızda, yüzünden kanlar sızıyordu. Onun şiiri, I did it, I. Böylesi bir şiddet. Kadınların sanatçıların önüne neden yatıverdiğini anlıyorum şimdi. En az şiirleri kadar büyük, o kocaman ve güçlü sözcükleri gibi iriyarı tek adamdı o odadaki; şiirleri çelik direklere vuran sert rüzgarlar gibi yakıcı. İçimden haykırıyor, kendimi vura kıra, boğuşarak sana veririm, diye düşünüyordum. Hayatım boyunca Richard'ı unutturabilecek tek erkek. Şimdi burada yorgun ve mağrur, kalbim sızlayarak oturuyorum. Hayatıma devam edeceğim. Şok tedavisi hakkında detaylı bir yazı yazacağım; tek bir duygusallık belirtisi taşımayan çarpıcı, etkileyici kısa tanımlar yazacağım ve yeteri kadar olduğunda onları David Ross'a göndereceğim. Acele etmeyeceğim çünkü vahim derecede hınçla doluyum şu anda. Ama onları biriktireceğim. Dün gece şok tedavisi için aklıma bir tanım geldi: Deliliğinin ölümcül uykusu, kahvaltının hiç gelmeyişi, ufak detaylar, ters giden şok tedavisinden bir hatıra: elektriğin verilişi, ve kaçınılmaz şekilde yeraltındaki o odaya giriş, isimsizce yeni bir dünyaya uyanış, yeniden doğuş ama bir kadından değil. Onu asla görmeyeceğim... Etrafında gülüp konuştuğu bütün o yakın arkadaşları varken onunla asla yatamazdım ki zaten, adım dünyanın en büyük fahişesine çıkardı. Onu asla görmeyeceğim, asla benim için bakmayacak. Adımı söyledi, Sylvia ve kapkara delici bakışlarla ta gözlerimin içine baktı; bunu bir kez daha sınamak istiyorum sadece, benim gücüme karşı onunki. Ama o asla gelmeyecek ve şu sarışın olan, şu saf, kendini beğenmiş ve yakışıklı olan, bu sarhoş biçimsiz kaltağa muhtemelen acıma ve tiksinti duyacaktı."} {"url": "https://egoistokur.com/yalcin-tosun-ben-daha-cok-kucukken-yasli-bir-cocuktu", "text": "İlk öykü kitabı Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyleri okuduğumda içimde bir kırılma yaratmış, yeni öykülerini bir an önce okuma isteği doğurmuştu Yalçın Tosun. Ardından Peruk Gibi Hüzünlü geldi, sonra Dokunma Dersleri... Ve geçen hafta YKY'den çıkan yeni kitabı Bir Nedene Sunuldum.. Bir şiirim olduğunu duyumsuyorum ben. Bir gün ortaya çıkarıp çıkarmamakta kararsız olduğum. Ama öykülerimin içine sızmaktan da geri durmayan bir şiir bu. Bu anlamda biraz da olsa su yüzüne çıktı denebilir. Aslında her şey şarkı sözüyle başladı. Çok gençken. Güzel şarkılar şiirlere, şiirler öykülere götürdü beni. Peruk Gibi Hüzünlünün öncesinde ve sonrasında yazdığım şiirler, şarkı sözleri var, duruyorlar. Sözün özü, uzun zamandır biriktirdiğim, sayıca az olsa da üzerinde uğraşmayı sürdürdüğüm şiirler yanında öykülerime girip çıkan, etrafında dolaşan ayrı bir şiir olduğunu düşünüyorum. Bir gün bir şiir kitabı yayımlar mıyım henüz bilmiyorum ve pek sanmıyorum ama içimde yüzmeye devam eden bir şiir var evet, kaçak güreşiyor çoğun, ama orada olduğunu, girişlerini çıkışlarını, anlık vuruşlarını derinden hissediyorum. Sanırım öyle. Cinsellik alışkanlığa durmadan önce, ilk zamanlarında o gerginliği barındırır. Çoğu yanıyla şehveti ve dikeni hoştur bu gerginliğin, çünkü bir bilinmezi barındırır. Bilinmezler de devam etmemizi sağlar bu hayata. Kim olursa olsun sevişilen, artık o gerginliği bırakmıştır gövde ve artık hiçbir zaman aynı noktaya gelinemez, en azından onunla. Bazense bu gerginlik çok daha yoğundur, ergenlikte ya da hangi nedenden olursa olsun yasak diye tanımlanan aşklarda örneğin. Ama tenin çağrısı galip gelir genelde, çünkü abartılı duygular ya da haddinden fazla yüceltilen 'aşk', o kavuran ortak paydamız cinselliğe özenle ve bazen fazlaca giydirdiğimiz orası burası sarkan, biraz daha büyüyünce de giymemiz için alınmış korkunç giysilere benzer. Benim öykülerime bunların de izi, gölgesi vuruyor sıklıkla sanıyorum. Ben daha çok küçükken yaşlı bir çocuktum. Bazı çocuklar benim gibidir, yaşlandıkça deliliğin tatlı sosuyla biraz olsun yaşamaya çalışırlar yaşlılık içinde geçirdikleri çocukluklarını. Belki bu yüzden beni hep çok ilgilendirdi yaşlılar. Bir yandan serttim, biri sırf benden büyük diye ona saygı duymayı hep reddetmiştim. Öte yandan ruhumu ısıran merakım da bakiydi. Nasıl dokunuyor yaşlı insanlar birbirine derdim daha gençken örneğin. Oysa parmaklar aynı parmaklar, ama ten nasıl duyuyor? Onca yaşanmışlık neler getiriyor ve götürüyor? . Yaşarsak gitgide hemhal olacağımız bir durumla yüzleşme çabasıydı biraz da. Böyle böyle biriken duygular Bir Nedene Sunuldumun beşinci bölümünde yer verdiğim öyküleri doğurdu. Yaşlılık ve cinsellik diye de daraltabiliriz belki, eğer istersek. Karganın Merhameti, Murathan Mungan'ın derlemesi Bir Dersim Hikayesinde okurla buluşmuştu, yıllar önce. En Uzak Dağ ile birlikte benim zaman ve mekanı öykülerimde kullanışımdan farklı bir yerde duruyorlar evet. Ama öte yandan içinde bulundukları bölüme de güzel yerleştiler. Kimlik ve aidiyet üzerine öyküler bir araya geldi çünkü o bölümde. Dersim'den kaçırılmış bir kız çocuğu ile yıllar önce ülkesinden kaçmış, İsviçre'de yaşayan Ermeni bir yaşlı kadının öykülerinden söz ediyoruz burada. Bahsettiğiniz bir risk midir bilmiyorum. Böyle şeyleri düşünmüyorum yazarken. Bana doğru geleni yapıyorum, onlar yıllarca hiçbir kitabıma girmeyen öykülerdi, bu kitabıma aitmişler, yerlerini beklemişler ve buldular gibi duyumsuyorum. Eleştiri çok karmaşık bir konu. Daha çok yorumlarla besleniyor Türk yazını, bazı istisnaları saymazsak. Bir de kutuplaşmaların olduğunu düşünüyorum, görüyorum. Bunları bir yana bırakırsak, bugüne kadar kendi yakın çevremden gelenler dışında herhangi yol gösterici bir 'eleştiri'yle karşılaşmadım. Yani yabancıların nezaketiyle karşılaşmadım henüz. Dil benim yumuşak karnım. Takıntılı olduğum bir başka konu. Dil duygusu, duyarlığı zamanla gelişiyor sanırım. İlk kitabımdaki benle şimdiki arasında da fark vardır, olmalı. Burada dil dediğimizde kurguyla, öykünün konusu ve karakterleriyle, zamanıyla birlikte düşünmeliyiz. Sadece öykü de değil, söyleşileri, konuşmaları, öteki metinleri hepsini kapsar dil. Hepsi yazarın sorumluluğudur. Benim dilim yalın ve duru bir dil, öyle diyorlar. Ama başka kapıları da barındırıyor içinde bana kalırsa. Süreğen bir arayışın koynundayım bu anlamda. Bulmayı da çok arzulamıyorum ya, o da ayrı bir mesele."} {"url": "https://egoistokur.com/yalcin-tosun-kitabi-sevdiysem-degmeyin-keyfim", "text": "Fadiş'i hatırlıyorum Gülten Dayıoğlu'ndan. Hem sevmiştim hem içim kıyılmıştı. Bazı Jules Verne'ler sonra. Bir ara, Gorki'nin Ana adlı kitabını -nedense- okumaya çalıştım ve uzun bir süre ilk sayfayı okuyup durdum. Tenten'i ve çizgi romanları keşfettim sonra. Çocukken mizah dergileri okumayı çok severdim. Şimdi de çok değişmedi bu huyum. Kitap saklama-kaçırma olmazdı evde ama babamla mizah dergileri konusunda bir kez takıştığımızı hatırlıyorum. Sanırım içinde bir çocuğun okumasına uygun olmayan şeyler, yani küfürler, cinsel espriler olduğunu düşünmüştü. Oysa ben uzun zamandır mizah dergilerinin gizli gizli tutkunu olmuştum bile. Kitap çalmadım hiç. Ama arkadaşlarımdan ödünç aldığım kitapları vermediğim oldu. O yüzden katı kurallarım var şimdi. Kimseye kitap ödünç vermem. Birinin istediği bir kitap olursa kitaplığımdan, Aman dur, ben bir tane alıp sana hediye ederim diyorum. Gerçi eş dost bunu bildiğinden artık benden kitap istemiyor. Bir bakalım... Ana kitaplığımda yerli ve yabancı yazarlar ayrılmış durumda ve yazar soyadına göre alfabetik bir sıralama var. Bir de İspanyol-İtalyan yazarları ve edebiyat dışı kitapları birbirlerine yakın koyarak ayrı köşelere yerleştirdim. İkinci kitaplığım ise daha küçük. Orada sevdiğim klasiklerle en sevdiğim yabancı yazarların kitaplarını topladım. Aslında daha kompleks ve sadece benim anladığım alt sınıflandırmalar da var ancak bunları burada anlatmam uzun sürer. Hazineler daha kuytu yerlerde ama Lolita'nın çok eski bir Türkçe baskısı var ki, tuhaf çevirisine rağmen kitaplığımdaki en sevdiğim kitaplardan. Aldığım oldu, oluyor. Ama genelde kitapları dokunarak almayı seviyorum. Elektronik kitap ise çok fazla tercih ettiğim bir şey değil açıkçası. Bazen mecburiyetten alıyorum. O kadar çok ki... Her okurun hakkı yenmiş olduğunu düşündüğü kitapları ve yazarları vardır. Kendisinin çok sevdiği ama çok konuşulmamış ya da bugünlerde artık üzerine konuşulmayan kitaplar... Aklıma iki roman geliyor. Birisi İrfan Yalçın'ın Genelevde Yas romanıdır. Bir başyapıt olduğunu düşünürüm ne zaman okusam. Bir diğeriyse Ömer Ayhan'ın Öldüren Şehir romanı. 2000'lerde Türkiye'de yazılmış en iyi romanlardandır bence. Okumamışlara buradan tavsiye ederim. Birçokları gibi ben de çok popüler olmuş kitapları popüler oldukları zamanlarda okumaktan hoşlanmam. Biraz zaman geçsin isterim. Ama şu yazarı okumam, şu kitabı okumam gibi kurallarım yoktur. Yeni bir öykü kitabı çıktığında heyecanlanırım. Hele bir de kitabı sevdiysem, değmeyin keyfime. Ferat Emen'in Hüsniye Hanımın Ağzı adlı kitabını okumaya başladım şu sıra. İyi roman çok severim, bazı romanları dönem dönem tekrar okurum. Saramago'nun Körlük'ünü bir kez daha okudum yakınlarda ve yine çok etkilendim. Böyle bir keşifte bulunduğumu söyleyemem, bulunduğunu söyleyenlere de şüpheyle bakarım."} {"url": "https://egoistokur.com/yalnizlarin-sairi-nilgun-marmar", "text": "Ece Ayhan 'ın Meçhul Öğrenci Anıtı şiirindeki 128'di. Ve Cemal Süreya'nın Zelda'sı... Şahsi bir dilin rüya ile gerçek arasında gidip gelen şiirini yazdı ve tıpkı 30 yaşında intihar eden Sylvia Plath gibi çok genç yaşta, 29'unda bütün arka bahçelerini gördüğü bu dünyaya veda etti. Günlükleri ölümünden sonra Kırmızı Kahverengi Defter adıyla Telos Yayıncılık'tan çıktığında kopan gürültü büyüktü. Ailesine göre, bu günlükler, izinsiz yayınlanmıştı. Ardından edebiyat araştırmacılarının kuşkusuz ilgileneceği ama Marmara'nın kırılgan hayaline aşık okurların pek de umursamadığı bir sürü yanlış anlama, yerli yersiz kuşku, aşırı yorum ve haksızlık silsilesine şahit olundu. Ortada ne Nilgün Marmara kalmıştı ne de yazdıkları ve herkesin meselesi günlüklerin yayınlanma süreciydi sanki. Şimdi günlükler bu kez çok daha kapsamlı bir şekilde yeniden yayınlandı. Kitapta Marmara'yı bir insan olarak da tanıma fırsatı buluyoruz; günlük hayatıyla, okuduğu kitaplarla, dünyaya, ilişkilere bakışıyla... Everest Yayınları'nın bastığı Defterler, yaşamının son yıllarına kadar, eşi ve en yakın arkadaşları dahil kimseye göstermeden, neredeyse gizli gizli şiir yazan ve bir bakıma ölümünden sonra keşfedilen Nilgün Marmara'yı belki de en dolaysız, en çırılçıplak haliyle getiriyor karşımıza. Açıkçası okur olarak reddedebileceğim bir okuma deneyimi değil, size de tavsiye ederim. Max Brod ne yapmalıydı; Franz Kafka'nın vasiyetine uyarak onun bütün eserlerini yakmalı mıydı, yoksa ihaneti göze alarak onun yazdığı her şeyi yayınlaması mıydı doğru olan? Açıkçası kafam bazen karışıyor... Şunlar da benim sorularım. Defterlere eşlik eden Kağıtlar da yine Everest Yayınları'ndan çıktı. Şairin geride bıraktığı bir tomar kağıt arasından seçilen fragmanlardan oluşan kitapta daha önce hiçbir yerde okumadığımız mektupları, taslakları ve düzyazı şiirleri yer alıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/yalnizligin-en-istisnai-hali-dunyada-bir-basina-olma", "text": "Y kromozomunun yeryüzünden silinmiş olduğu, artık yalnızca kadınların yaşadığı bir dünya. Geçmişin siyasetinden, ekonomisinden, toplum yapısından, kültürel birikiminden, ilişki biçimlerinden nefret edilen bir dünya bu, çünkü hepsi erkek yapımı. Artık yeni kurallar var, çünkü eski insanlar yok. Constantine, böyle bir dünyaya doğan bir erkek çocuk. Nasıl olduğu bilinmiyor. Onu kapılarının önünde bulup evlat edinen iki kadın, oğullarını tam bir kız gibi yetiştiriyor ve cinsiyetini herkesten özellikle de devletten gizlemeyi başarıyorsa da, bu yolun sonunun kısa sürede gelmesinden korkuyorlar. Y, kadınlar ve erkekler üzerine, arada sıkışmalar ve geçişler üzerine, toplum üzerine, ama en çok da koca dünyada yapayalnız kalmak üzerine bir mücadele romanı. Cem Akaş'la yeni romanı Y'yi, Sibel Ateş Yengin konuştu. Her zamanki yazma uğraşından daha zor olmadı açıkçası; hep kendi deneyimlerini kendi algısından anlatan yazarlar hariç, her zaman başkalarının neler düşündüğünü, hissettiğini anlamaya çalışarak yazıyor insan. Gelecekle ilgili yazmanın ayrı bir zorluğu var tabii, olmayan, muhtemelen de olmayacak bir dünya kurmanız gerekiyor, elinizde hiçbir veri yok. Uzak geçmişte geçen bir hikayeyi anlattığınızda da elinizde pek az veri olabilir, ama yine de kabaca bir şeyler biliniyordur; gelecek öyle değil. Öte yandan hayal gücüne daha fazla oynama alanı veren bir şey bu; kimse de size O öyle olmayacak, şöyle olacak, diyecek durumda değil. Yine de kurulan dünyanın iç tutarlılığı olması gerek, en azından yazarın kafasında; sonuçta bir hikaye anlatmaya çalışıyor, o hikayenin geçtiği toplum hakkında bir analiz yazmak peşinde değil. Birkaç etmen var. Erkeklerin hakimiyetindeki dünyanın giderek daha kötü bir yer haline geldiği duygusunun ağır basması bunlardan biriydi. Erkek şiddetinin daha çok dile getirilebilir olması, görünür kılınması ve her gün bunun örneklerinin üzerimize yağması, kadınların öfkesini çok daha anlaşılır kıldı pek çok insan için, hatta erkeklere tahammül edilmesinin tuhaf bir olay olduğunu düşündürdü. İşlerin düzelmeyeceği hissine kapıldığım zamanlarda, bu erkekleri toptan yok etmek lazım fikrinin çekiciliğini de gördüm. Aynı dönemde okuduğum bazı genetik araştırmalara göre, bunun uzun bir süre içinde de olsa sonunda gerçekleşme olasılığıyüksek. Roman fikri buralardan doğdu. Y ile birlikte başka bir metin üzerinde daha çalışmaya başladım, Son Kişot olarak adlandırdığım bu metinde iki kadın Thelma ve Louisedeki gibi yola çıkıyor ve Tarantino filmlerindeki gibi önlerine çıkan erkekleri öldüre öldüre baş düşmanları olan erkeğe doğru ilerliyordu. Bunu bir film hikayesi olarak yazdım; belki ileride bir gün bir işe yarar. Evet, yalnızca kadın hareketinin değil, LGBTİ'nin de. Erkeklerin olmadığı bir dünyada bu hareketlerin neye dönüşeceğini merak ettim. Y bir yandan da yalnızlığa dair bir roman diyebilir miyiz? Çünkü dünyada gerçek anlamda tek başına kalmak duygusu da var romanda. Romanın başkişisi Constantine, pek çok insanın şu ya da bu şekilde, hayatının bir döneminde yaşamak zorunda kaldığı yalnızlığın çok istisnai bir halini hayatı boyunca yaşıyor: Dünyada gerçekten de tek başına, ondan başka erkek yok dünyada. Bir ailesi olsa da öyle; belki bu yüzden onu sevenlere karşı o kadar hırçın. Üstelik bu tek başınalık bir tür benzersizlik değil, yani olumlu ve gıpta edilen bir durum değil; nötr bile değil. Dünyadaki insanların büyük kısmı, hiç tanımasalar bile Constantine'den nefret ediyor. Bir çocuğun bununla yüzleşmek ve baş etmek zorunda kalması çok korkunç olsa gerek. Bu trajik durumu, çocuğun başına türlü çeşitli felaketler getirterek biraz yumuşattığımı düşünüyorum; erken olgunlaşmak zorunda kalsa da hala saf ve çocuk kalmış bir yanı var Constantine'in, bu da onun başının daha kolay derde girmesine yol açıyor ama üst üste gelince tuhaf bir şekilde komik de oluyor. Nereden baktığınıza göre değişir. Ütopik ve distopik yanları var diyebiliriz belki, ama ikisi de değil aslında. Erkeklerden kurtulmanın kendisi bir ütopya olarak görülebilir; kadınların birbirlerine yapacağı şeylerden bir distopya kurgulanabilir. Y'nin ana derdi bu dünyayı tartışmak değil, bu dünyanın verili olduğu, bu dünyanın dekor olduğu bir hikaye anlatmak. O yüzden de gelecekteki bu kadın toplumu hakkında aldığım notların, belirlediğim ayrıntıların büyük kısmını romanda kullanmadım. Anlattığım dünya bir açıdan bizimkinden farklı tabii, ama bir açıdan da aynı. Toplumsal yapının benzerlerini tarihte yaşadık; kültür-sanatta yapılanları da öyle. Kitapta erkeklerin ürettiği kültür yapıtlarına karşı sert ve evrensel bir yasak anlatılıyor örneğin, bunun benzerlerini tarihte de gördük, günümüzde de var. Erkeklerin olduğu bir dünyayı kadınların yönetmesi bir şeyi değiştirmiyor; kadınların erkekleştiğini görüyoruz o kadar. Erkeklerin külliyen olmadığı bir dünya olabilir mi? Muhtemelen hayır; olsa bile bir yolunu bulup o dünyaya da sızmayı başarırız bence."} {"url": "https://egoistokur.com/yalomdan-estese-frankldan-gectana-yarali-sifacila", "text": "Geliyoruz varoluşçu psikiyatrinin önde gelen temsilcilerinden Irvin D. Yalom'a. Kitapları vasıtasıyla Yalom, çoğunlukla hep gölgeli, nüfuz edilemez ve hiçbir surette müdahil olunamaz bir yer saydığımız terapi odasını aydınlatmayı deniyor bir bakıma. Kurgu dışı eserleri de önemli kuşkusuz ama esas güzel kitapları, romanlarıyla öyküleri... Aşkın Celladı, Divan ve Nietzsche Ağladığında gibi eserlerinde terapistin bir çeşit üstün insan olduğu algısını yıkıyor Yalom ve terapistin de yaraları, yanılgıları, kabahatleri olduğunu hatta tam da onlar sayesinde terapiyi başarıyla yürütebildiğini gösteriyor. Yalom'a göre terapi süreci iki taraflı işliyor, yani sadece danışanın değil terapistin de sağaltılmasını sağlıyor. Bunları Yalom's Cure adlı belgeselinde de anlatıyor. Özetle, bizi içine hapsolduğumuz keder, öfke, korku, çaresizlik kompartımanlarından çıkartıp özgürleştirecek tek şeyin ilişki olduğuna inanan Yalom'un, her biri ayrı ayrı yaralı iki karakterin, yani danışanla terapistin birbirlerini ilişki yardımıyla iyileştirmelerinin hikayelerini yazdığı söylenebilir. Tacizden, şiddetten ve aşağılanmaktan söz etmişken, Viktor E. Frankl'ı da anmak gerek. Freud, Adler ve Jung gibi Viyana ekolünden gelen terapistlerin en önemlilerinden biri olan Frankl, kurucusu olduğu logoterapinin temel ilkelerini İkinci Dünya Savaşı'nda, Auschwitz ve Dachau toplama kamplarındayken oluşturmuş. Sonradan İnsanın Anlam Arayışı adlı başyapıtında yazdıklarına bakılırsa o günler çok zor günlermiş, savaşla birlikte her şeyini kaybettiği yetmiyormuş gibi, annesi, babası ve kardeşinin bu toplama kamplarında hem de gözlerinin önünde ölüme götürüldüklerine şahit olmuş. Her sabah o gün kendisinin de ölebileceği bilgisiyle açıyormuş gözlerini. İşte o günlerde insanın nesi var nesi yoksa elinden alınabileceğini ama sadece tek bir şeye dokunulamayacağını fark etmiş. Psikiyatrist Engin Geçtan, denemelerinin yanı sıra, Kırmızı Kitap, Dersaadette Dans, Kızarmış Palamutun Kokusu, Tren, Kuru Su, Mesela Saat Onda gibi romanların da yazarıydı. Keskin zekası, mizahi ama sert eleştirelliği ve her şeye rağmen koruyabildiği iyimserliğiyle dikkat çekiyordu. İlkel ve yabanıl yönlerimizle ilgilenen, bilhassa kadınlar söz konusu olduğunda kurtuluşu o yanlarımızı keşfedip ortaya çıkarmakta, onlarla yüzleşmekte gören terapist yazarlardan biri de Clarissa Pinkola Estes. Macar ve Meksika kanı taşıyan, ailesinde dokumacılar, dantel örücüleri, terziler, marangozlar, çiftçiler olan Estes, kaybolmaya yüz tutmuş sözlü anlatı geleneklerinden ve insanlığın ortak bilinçdışının aynaları saydığı masallardan etkilenerek yazan bir şair aynı zamanda. Veriminde, insanlığın 19. yüzyılla birlikte doğadan kopuşundan ve duygulara yer vermeyen kapitalist bir endüstri çarkının içinde kayboluşundan yola çıkıyor. Kurtlarla Koşan Kadınlar adlı kitabında kadınlara hayatta kalmalarını sağlayacak yalın, uygulanabilir ve doğal çözümler öneriyor. Ona göre kadınların yapması gereken, içlerindeki doğal sesi, yabanıllığı keşfetmek."} {"url": "https://egoistokur.com/yamuk-bakmak-tersten-gormek-aynayla-okuma", "text": "Leonardo da Vinci'nin Müjde adlı bir tablosu var. Melek Cebrail'in İsa'nın mucizevi varoluşunu Hz. Meryem'e bildirmesini anlatıyor. Daha doğrusu Hz. Meryem'in hamile olduğunu öğrenme anını. Benim gibi solak olduğunu öğrendiğimden beri Leonardo Da Vinci'ye daha bir yakınlık duyuyorum. Onunla aynı azınlık grubunda olduğumdan yaşamlarımızın hem zaman hem de mekan olarak birbirinden çok uzak olması önemini kaybediyor. Leonardo Usta kimi notlarını sağdan sola doğru, sadece yanına ayna tutularak okunabilecek şekilde yazarmış. Bunu ilk duyduğumda, Yoksa solak olduğu için böylesi ona daha mı kolay geliyordu? diye aklıma gelmişti. Gerçekten araştırmacıların bir kısmı böyle düşünüyor. Fakat Da Vinci'nin 'buluşlarım çalınmasın' diye şifreli yazdığını iddia edenler var, kimileri de Kilise'ye ters gelebilecek görüşlerini bu yöntemle kem gözlerden saklıyordu, diyor. Leonardo Da Vinci'nin başka şifreleri de olduğunu ve kendisinin bunları çözdüğünü söyleyen Dan Brown iddialarını 2003 yılında yayımladığı macera romanında anlattı. Kırkın üzerinde dile çevrilen kitap milyonlarca baskı yaptı. Üç yıl sonra izlediğimiz, bu romandan uyarlanmış film eleştirmenler tarafından pek beğenilmedi ama yılın en çok seyredilenlerinden biri oldu. Böylece Leonardo Da Vinci yaşarken belki hiç aklına gelmemiş şifreleri sayesinde, ölümünden neredeyse beş yüz yıl sonra milyonlarca yeni ahbap edindi. Eğer haberdar olsaydı bu yaygın üne sevinir miydi, üzülür müydü, bilemem. Fakat Dan Brown'ın yöntemi şifreli yazılara ayna tutup onları düzgün hale çevirmekten çok farklıydı; o üstadın yapıtlarına büyüteçle bakıp kimi gölgeleri, lekeleri anlamlandırmaya çalışıyordu. Gerçekten büyük yapıtlarda biz fanilerin ilk bakışta göremeyeceğimiz şifreler var, belki de onları büyük yapan özelliklerden biri bu. Bazı romanları, öyküleri de anlayabilmek için onlara ayna tutup yazılanlara tersten bakmak gerekiyor. İşte Saatleri Ayarlama Enstitüsü; Tanpınar bu romanında ülkedeki saatlerin hepsinin birden dakik olmasının ne kadar önemli olduğunu mu anlatıyor? Sanmıyorum. Tersine, o romanda yazar bize Bırakın, kimi saatler biraz ileri gitsin, kimileri geri kalsın, bu hiç de yakınılacak bir şey değil dediğini sezdirmeye çalışıyor; tek tip üniforma olmasın, herkes istediğini giysin. Gerçek yazarlar, geleceği görür, gördüklerini okurlarına da sezdirmeye çalışır; ama doğrudan, ama dolaylı yoldan. Yapıtların şifrelerini çözmeye çalışalım, tamam, lakin bunu Dan Brown gibi bir köşesini büyüterek üzerlerinde gördüğümüz kimi lekeleri anlamlandırmaya çalışarak mı yapalım? Antonioni'nin Cinayeti Gördüm adlı filminde kahramanımız bir cinayet sahnesini görebilmek için bir fotoğrafı büyüterek basar, böylece gerçeği yakalamaya çalışır. Sonuç? Başarılı olamaz. O filmde yönetmen, Hangi fotoğrafı bu kadar büyütseniz kuşkulanılacak emareler bulabilirsiniz, diyor gibi geldi bana. Film bitince anlıyoruz ki cinayeti gören makinenin objektifi değil, fotoğrafçının gözü, daha doğrusu zihni imiş. Bu filmde de yönetmenin ne söylediğini anlamak için ayna tutarak izlediğimiz hikayeyi tersine çevirmek gerekiyor. Eski bir rivayete göre adaletiyle ünlü Halife Ömer, aynı çocuğun annesi olduklarını iddia eden iki kadının davasını hileli bir tehdit ile çözer. Kılıcını çekip çocuğu ikisine bölüştüreceğini söyler, Hayır, çocuğa dokunma, ben iddiamdan vaz geçtim, diyenin gerçek anne olduğuna hükmeder. Çünkü anne için çocuğun yaşaması, kendi yanında olmasından daha önemlidir. Brecht bu hikayeyi alır, adeta yanına ayna koyarak tersten okur ve Kafkas Tebeşir Dairesi adlı oyununu yazar. Orada çocuğun yaşaması için iddiasından vaz geçen biyolojik anne değil, çocuğu büyütmüş, ona emek vermiş olandır. Bu oyunda anlatılanı ayna koyarak okursak şunu görürüz: Brecht, izleyicilerine gerçek dünyada emeğe değerinin verilmediğini sezdirerek onları daha adil bir dünya için çaba göstermeye çağırmaktadır. Şimdi siz bu yazıya da bir ayna tutmak isteyebilirsiniz. Eh, ne yapalım, ava giden avlanır. Bari sizden önce ben yapayım şu işi. Yukarıdaki paragraflara bakıyorum, Bakın ben ne kitaplar okudum, ne kadar çok film seyrettim, neler biliyorum diye hep bilgiçlik yapmışım. Belki de gerçek bunun tam tersi, yani aslında bilgimi yetersiz bulduğum için yazı boyunca verdiğim örneklerle hem okuyana, hem kendime, ama en çok kendime bunun tersini kanıtlamaya çalışıyor olabilirim. Gelin, daha iyi anlamak istediğimiz bir yazının, tablonun şu ya da bu köşesine büyüteçle bakmak yerine yapıtı bir bütün olarak düşünelim ve onun ayna hayalini zihnimizde canlandıralım. Sanatçı belki de ilk gördüğümüzün tam tersini bize hissettirmek istiyordur."} {"url": "https://egoistokur.com/yan-lianke-alfred-jarry-adam-phillipsden-yeni-kitapla", "text": "Yeni nesil Çinli yazarlar arasında sivri diliyle öne çıkan Yan Lianke'nin ödüllü romanı Lenin'den Öpücükler, Final Kültür Sanat Yayınları'ndan; Dada'nın babalarından Alfred Jarry'den Patafizikçi Doktor Faustroll'un Davranış ve Görüşleri Sel Yayıncılık'tan ve psikanalist Adam Phillips'in, seçerken kaçırdıklarımız, daha doğrusu bir hayatı seçtiğimiz için mahrum kaldığımızı düşündüğümüz başka hayatlar üzerine kafa yorduğu Kaçırdıklarımız ise Metis yayınları'ndan çıktı. Üçü de hararetle tavsiye edilir. Sel Yayıncılık'tan çıkan Patafizikçi Doktor Faustroll'un Davranış ve Görüşleri adlı kitabın yazarı Alfred Jarry. Biliyorsunuz, Raymond Queneau, Eugene Ionesco, Boris Vian, Antonin Artaud ve Georges Perec'in ilham kaynağı denebilecek olan Jarry gerçeküstü tiyatronun atası, Kral Übünün yaratıcısı ve kendisinin hayali çözümler bilimi diye tarif ettiği patafizik ilminin öncüsü... Bisiklet gezileri, absent kadehleri ve delifişek mavralarla dolu 34 yıllık hayatına pek çok önemli eser sığdırmış sıra dışı bir karakter. Düşsel ikizini anlattığı bu kitap da Dada'nın temel metinlerinden sayılıyor. Sel Yayıncılık'tan çıkan bir diğer önemli eserse şair, kültür eleştirmeni ve düşünür Friedrich Nietzsche üzerine. İsmi de zaten içeriğini açık ediyor: Nietzsche'den Hayat Dersleri... Alain de Botton öncülüğünde gündelik yaşam için parlak fikirler sloganıyla yola çıkmış The School of Life ve yine onun editörlüğünde hazırlanan Hayat Dersleri serisinde bu kez büyük düşünürün gündelik çıkmazlarımıza cevap olabilecek düşüncelerinin altını çiziliyor. Hepimiz zaman zaman bir şeyleri seçmekle başka şeyleri kaçırdığımız hissine kapılır, bir hayatı seçmekle başka hayatlardan mahrum kaldığımızı düşünürüz. Psikanalist Adam Phillips'in kitabının adı bu içinden çıkılmaz duruma atıfta bulunuyor: Kaçırdıklarımız. Metis Yayınları'ndan çıkan kitabın konusu bununla sınırlı değil: Her zamanki incelikli ve özgün bakış açısıyla Phillips, temel insani duygu ve tecrübelerden bazılarını mercek altına alıyor. Bu ve benzer sorular üzerine kafa yorarken Phillips, başta Shakespeare ve Freud olmak üzere edebiyatın ve psikanalizin önde gelen isimlerinden faydalanıyor ve ele aldığı eserlere taze bir soluk getiriyor."} {"url": "https://egoistokur.com/yanardagin-altinda-yikici-bir-kult-roma", "text": "Malcolm Lowry'nin neredeyse bilinen tek romanı olan Yanardağın Altında bir kült roman. Yazar, bir bölümünü II. Dünya Savaşı sürerken yazdığı ve toplam dokuz yılda kaleme aldığı romanda insanlık ruhu ve varoluş ile ilgili temel dertlerini, yarattığı her bir karakterle, ayrı ayrı anlatıyor. Uzun yıllarını tek bir romana vermek, ezilmez bir güçle inanarak yazmaya devam etmek, bu azim ve istek büyüleyici. Malcolm Lowry'nin neredeyse bilinen tek romanı olan Yanardağın Altında bir kült roman. Yazar, bir bölümünü II. Dünya Savaşı sürerken yazdığı ve toplam dokuz yılda kaleme aldığı romanda insanlık ruhu ve varoluş ile ilgili temel dertlerini, yarattığı her bir karakterle, ayrı ayrı anlatıyor. Romanın her bölümünde hayattan alınma, kendine özel, sıra dışı bir ritm var. Kimi zaman ironi yükselişe geçiyor, kimi zaman politik eleştiriler... Bu nedenle de roman, çok sayıda eleştiri dosyasının konusu olmuş ve üzerine çok sayıda makale yazılmış, hakkında incelemeler yapılmış. Ömer Türkeş, Weiss konulu yazısında, Homeros'un İlyada'sından bu yana edebiyatın pek çok büyük eserinde savaşlar tarihsel süreçlerin insan kaderlerine yaptığı etkileri göstermek için ilham vermiştir, der. Lowry de savaşı yazıyor, ama ekseni kendisi. O, insanlığı savaşın genel öğeleri, biçimi üzerinden değil, savaşa sürüklenenler ve kendi karakteri üzerinden etiketliyor. Romanın çevirmeni Sinan Fişek, Söz konusu olan sıradan bir kitap değil, Lowry'nin kendisiydi: Yani insanlığın geçmişi ve geleceği, evrenin anlamı ve tarihi, diyerek yazarın ağırlık merkezini vurguluyor. Konsolosun ve diğerlerinin kendilerini arayışları da insanların hem kendi iç dünyalarıyla hem de dış dünyayla, savaşla, insanın yabanıl doğasıyla gösteriliyor. Sinan Fişek, Malcolm Lowry'nin, yaşamını tek başına, kendi kişisel çukurunun dibinde tükettiğini belirtiyor. Aynı yorum, Yanardağın Altında'nın baş karakteri olan ve yazardan izler taşıyan Konsolos için de pekala yapılabilir. Kendi hayatıyla romanın başkarakteri konsolosunkinin benzerliği, tüm roman boyunca tekilanın atası mescali su yerine içen, üzerine de bunun bir besin maddesi olduğunu söyleyen Konsolos, bir an yerde yatıp kalırken hemen ardından uzun uzun karısının onu terk ettiği zamandaki kötü günlerini anlatıyor. Sonra onlar da geliyor ve tüm bir insanlığın anlaşılma ve kutsanma macerasını görüyorsunuz. Savaş aşkın, aşk evliliğin sahnesi. Anlam ne, sorusunun içine toplumsal ve kişisel tüm öğeler katılıyor, hepsi birbirinin tamamlayıcısı, fonu oluyor, insanlık tözü oluşuyor. Konsolos'un sarhoşluğu, bir düzeyde insanlığın savaş yıllarında ya da hemen öncesinde içinde bulunduğu evrensel sarhoşluk. Alkol ciddi bir fon oluştururken olay örgüsü içindeki ayıklık-sarhoşluk halleri insanlık bilincinin ve tarihinin, bir anlamda evrimin metaforu. Lowry'nin editöre yazdığı, eleştirilere teker teker yanıt veren ve çevirmenin bir başyapıt olarak nitelediği mektup, kitabın sonuna eklenmiş. Mektup, romana farklı, ilgi çekici bir yön kazandırıyor. Her bir bölüme getirilen önerilere derinlemesine yanıt verişi romanın tadını arttırıyor. John Fowles'ın Yaratık'ında da yazarın romana ilişkin düşüncelerini paylaştığı yazının romanı tamamladığını, sarıp sarmaladığını düşünmüştüm. Zihinde yeni pencereler açarken esere bir kılavuz olan bu yazılar sayesinde yazarların imgelerini, düşüncelerini bir kez de bu rotayla okumak istiyor insan. Kitap, çevirmen Sinan Fişek'in yazısı ve Lowry'nin düşüncelerini açıklayışıyla böyle büyük bir roman için en güzel sunuş."} {"url": "https://egoistokur.com/yanginda-ilk-kurtarilacak-kitap-hangis", "text": "Alberto Manguel yazarlığının, eleştirmenliğinin ve çevirmenliğinin yanı sıra büyük bir aşk hikayesinin de kahramanı. Okumak onun büyük aşkı, tutkusu, varoluş sebebi... Neredeyse yazdığı tüm kitaplar buna dair. Manguel'le bu söyleşiyi dünyanın en garip yöntemiyle gerçekleştirdik, okyanus ötesinden faks makinesiyle... Ben yazdım, o okudu; o yazdı, ben okudum. Alberto Manguel 1948 Buenos Aires doğumlu. On dört yaşındayken 20. yüzyılın edebiyat devlerinden Jorge Luis Borges'le tanışması hayatının dönüm noktası olmuş. O tarihten sonra bütün öğleden sonralarını gözleri görmeyen Borges'e kitap okuyarak geçirmiş. Rudyard Kipling, Robert Louis Stevenson ve Henry James gibi yazarlarla da böyle karşılaşmış. Bugün Kanada vatandaşı olan ama dünyanın Paris, Londra, İtalya ve Tahiti gibi birçok farklı yerinde de yaşayan Manguel kitaplarını İngilizce yazıyor. Bu arada biliyorsunuzdur ama hatırlatayım... ITEF'in Tanpınar'ın İzinde Beş Şehir etkinlikleri kapsamında Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir kitabında anlattığı Erzurum, Konya, Ankara, İstanbul ve Bursa'ya ikişer günlük ziyaretlerde bulunan Manguel, şimdi bu izlenimlerini proje kapsamında kitaplaştırmak üzere Paris'e döndü. 1980'lerin sonunda Başka Ateşler gibi bir öykü antolojisi hazırlamıştım. Bunun üzerine New York Times'dan arayıp antolojilerin tarihi üzerine bir makale yazmamı istediler. O makale yayımlandıktan birkaç hafta sonra bu kez okuyucunun tarihini yazmam istendi. Ama makale gitgide uzamaya, karmaşıklaşmaya, makale olmaktan çıkmaya başladı. Sonunda bu konuda bir kitap yazmadan içimin rahat etmeyeceğini anladım. Zor bir süreçti. Bir kere başta ne aradığımı ben de tam bilmiyordum; önce araştırıyor, ne yazacağıma daha sonra karar veriyordum. Kafamda birtakım sorular vardı ama yine de hiçbir şey belirli sayılmazdı. Tarihi bilgiler derinlerde bir yerlerde gizlenmişti, yüzlerce kitap okumak gerekiyordu. Bulduğum her bilgi beni başka bir kitaba yönlendiriyor, okuduğum her kitap başka bir sürü kitabı daha okumayı gerekli kılıyordu. Bambaşka konuları araştırırken karşıma çıkan, yani tamamen şans eseri ulaştığım bilgiler de oldu. Kitap tüm o kafa karışıklığının ve kargaşanın ortasında yazıldı. Yedi uzun yıl boyunca araştırdım, okudum ve yazdım. Ama çok eğlendiğimi söyleyebilirim. Değişiyor. Bir kitaba çok farklı şekillerde bakıyorum. Ama en çok gözlerimle diyebilirim. Bir kitabın görünüşü, tıpkı ilk cümleler kadar önemli benim için, elime alırım, kapağa bakarım, ilk cümleleri okurum ve alıp almamaya karar veririm. Aslına bakılırsa kitaplar da bir açıdan insanlar gibi; her ikisinin de görünüşlerine ve kelimeleri kullanma biçimlerine kapılıyorum. Ne yazık ki yazarlar için, Diderot'nun da pek iyi bildiği gibi, Efendi daima okurdur. Yazar çalışmaya başlamadan önce veya çalışırken kitabının komik mi, ciddi mi; hafif mi, ağır mı; şanslı azınlık için mi yoksa kalabalıklar için mi olacağına karar verebilir, ama nihai kararı yine de okur verecektir. Kitap tamamlandıktan, son satır yazıldıktan ve yayımlandıktan sonra yazarın söyleyecek bir şeyi kalmaz. Kitabın kaderi artık sadece okurun ellerindedir. Çevirmen olarak yaptığımız, başka bir dilde ifade edilmiş olan şeyleri kendi dilimizde yeniden inşa etmek. Dil hayatımızı kolaylaştırmak için kullandığımız bir araç değildir, biz kullandığımız dilin ta kendisiyiz, kendimizi onunla tanımlarız, onunla ve ona göre düşünürüz. Bu nedenle, Atatürk'ün dilin hükümet koltuğundan değiştirilebileceğine, dilin değişiminin yaratıcı süreci derinden etkilemeyebileceğine ilişin düşünceleri bana hep anlaşılmaz geldi. Bana kalırsa dil yeni bir yasanın çıkarılmasıyla; dışarıdan ya da yukarıdan değiştirilemez. Düşünceyi dil yaratır, başka bir dilde düşünemeyeceğimiz şeyleri düşünmemizi sağlar. Bir yazın yapıtı içinse dil, düşüncenin süslenmesinden çok daha hayati bir şeydir, hatta doğrudan yazınsal düşüncenin kaynağıdır. Benim cennetim henüz gelmediğim bir sayfada. Şüphesiz ben, gelecekte yine kitap okuyor olacağımıza inanıyorum. Ama internetten kitap indirmedim hiç, kütüphanemde elektronik kitap da yok. Galiba elektronik yayın teknolojisi günün birinde bildiğimiz kitapların yerini alacak, ama bir yandan da elektronik kitaplar, okumak için çok da uygun sayılmazlar. İnternetin iki çok temel niteliği var: hız ve yüzeysel bilgi. Kitabın nitelikleriyse tam tersi: yavaşlık ve derinlemesine bilgi. Ekranda yüzeyi, kitaptaysa satır aralarını da okuyoruz. Bana öyle geliyor ki, zaman geçtikçe sanatçılar önce teknolojinin ses, renk, devinim gibi farklı kullanımlarını ve özelliklerini keşfedecekler, sonra da bütün bunları kitaplar için kullanmanın boşuna çaba olduğunu anlayacaklar. Bence kitabın yerini dolduracak hiçbir şey yok, kitap insanoğlunun yarattığı en kusursuz nesnelerden biri, tıpkı tekerlek ya da bıçak gibi. Öte yandan teknolojinin de kendine göre erdemleri var ve ben işimize yarayacakları noktada bunları kullanmamak için sebep göremiyorum. Ne söyleyebilirim ki? Dünyayı kitaplarına sığdırmaya çalışan yazarlar vardır. Bir de sayıları daha az olmakla birlikte dünyanın bir kitap olduğuna inananlar. Borges onlardandı. Tüm kırılganlığına rağmen yazıya inanır, güvenirdi. Kendi deyişiyle, bize, okurlarına başkalarının evren adını verdiği o sonsuz kütüphaneye ulaşmamız için gereksindiğimiz anahtarlardan birini armağan etmişti."} {"url": "https://egoistokur.com/yanginda-ilk-kurtarilacaklar-filiz-kansunun-kutuphanes", "text": "Jules Verne kitaplarının tümü, Cervantes, Fakir Baykurt, Yaşar Kemal, Altın Kitaplar serisi, resimli ansiklopediler, annemin zoruyla ilkokulda okuduğum Kemalettin Tuğcu kitapları ve Ayşegül serisi şu an aklıma ilk gelenlerden bazıları. Okul çağlarında okuduklarım içerisinde en sevdiğim ve etkilendiğim kitap 'Bülbülü Öldürmek' olmuştu, tartışmasız. Kitap ödünç almamak ve ödünç vermemek gibi katı bir prensibim var benim. Okumalarını arzu ettiğim kitapları satın alıp, içlerine tarih ve imza atarak armağan etmeyi tercih ederim arkadaşlarıma, hep de öyle olmuştur. Ancak benim kütüphanemden 'haberim olmadan gizlice' alınmış olan birkaç kitap vardır. Kriton Dinçmen Hocamın imzaladığı 'Şehir Düştü' adlı kitap bunlardan biridir. Bazılarıysa toplatılan kitaplardan oldukları için, yenilerini alıp yerine koyamamanın yanı sıra; çok değerli bir belge niteliği taşıyan, Bizanslı bir genç kıza ait günlüğün kütüphanemden 'çalınmış' olması beni fazlasıyla üzmüştür. Tespitinizi doğru bulmakla birlikte; kendim için geçerli kılmıyorum pek. Ne tür kitaplar okumaktan keyif aldığımı bilir ve spesifik olarak o kitapları alıp okurum. Boyalı Kuş, Anna Karenina, Savaş ve Barış, Teneke Trampet, Ulysses, Karamazov Kardeşler, Venedik'te Ölüm, Doktor Jivago, İskenderiye Dörtlüsü, Parfümün Dansı, Açlık, Kıyamet filminin uyarlandığı Conrad romanı Karanlığın Yüreği ve Martin Eden gibi bazı istisnai edebiyat şaheserleri dışında pek fazla roman okumam örneğin... Bir de Sait Faik hikayelerini emsalsiz bulurum. Arthur Cravan'ın hicivlerini, Burroughs, Yesenin, Rimbaud ve Boris Vian'ı, Poe'nun şiirlerini de öyle... Felsefe, psikoloji, tarih, otobiyografiler, günlükler, mektuplar, siyaset ve deneysel edebiyat kitapları nihai seçimimdir. Tüm şehir ışıklarını kapattığında, bir benim ışıklarım açık kalıyor sanıyorum. Çünkü ben sadece gecenin sessizliğinde; hem okur, hem yazarım. Epey bir hazineyle karşılaşırlar diye tahmin ediyorum. Rafine bir kütüphaneye sahibim. Kitaplarım, türlerine göre kategorize edilerek dizilmiştir. Kütüphanem de belli bir düzene sadık kalınarak tarafımca tanzim edilmiş olduğundan, her aradığım kitabı kendi rafında ve yerli yerinde bulurum. Sürekli elimin altında olmasını arzu ettiğim kitaplar ise, antika bir yazıhane olan çalışma masamın üzerinde muntazaman sıralanmışlardır. Bunlardan bazıları; Materyalist Doktrinler Tarihi, Collins Encyclopedia of Antiques, Anatolian Civilization, The Art Book, Dante, Galileo, Carthage, Alexander The Great, Kazancakis'in Freedom and Death adlı kitabı, Psikanaliz Sözlüğü, Bakunin, Kropotkin, Proudhon kitapları, kendi kitaplarım ve vahşi doğa fotoğrafçısı arkadaşım Süha Derbent'in içinde tüm vahşi kedilerin yer aldığı 'Yüz Yüze' adlı şahane kitabı sıralanmıştır üst üste. Felsefeye ve kavramsal anarşiye dair bütün kitaplar, derhal sahip olma arzusu uyandırırlar bende. Fakat şu aralar yeni bir kitap yazdığım için, özellikle kitap okumamaya gayret ediyorum. Yazarken, sadece 'kaynakça' olarak başvurduğum kitapları okuyorum. Son zamanlarda Artaud, Deleuze, Spinoza, Bakunin ve Kropotkin okumak ve dipnotlar çıkartmakla meşgulüm. Evet, var. Kişisel gelişim kitapları, Spiritüel kitaplar, New Age tarzı kitaplar ve Elif Şafak okumuyorum. Hayır, elektronik kitap okumuyorum. Kitabı elime alıp okumayı, dokusunu hissetmeyi, sayfalarını karıştırmayı, önemli bulduğum satır ve paragrafları işaretlemeyi seviyorum. Ancak, internetten satın aldığım kitaplar var ve bu kitapların pek çoğu, baskıları tükenmiş olduğundan piyasada bulamadığım kendi kitaplarım. Sinemaya yaklaşımım da biraz böyle diyebilirim. Filmi sinemada izlemeyi severim, televizyonda değil. Spesifik olarak listeleyemem sanırım, ancak hakkı yenmiş kitaplardan çok, 'hakkı yenmiş yazarlar' olduğuna inanıyorum. Kitap yazmak beynini ve ruhunu da ortaya koymak bir anlamda. Ruhunu ortaya koymaya çalışan pek çok değerli yazarın fark edilmeden yitip gittiğini düşünüyorum. Oysa bir kitap yazmak, insanlara hala güveniyor olmaktır. Margaret Duras 70'li yaşlarda fark edilmiş örneğin. Bu, oldukça hazin bir durum bence. Yeteri kadar okumuş ve okuduklarımı yetersiz bulmuş olduğum içindir, muhtemelen. Üzgünüm, aradığınız şeyin ne olduğunu bilemediğim için beklentinize cevap verememiş olmam muthemel."} {"url": "https://egoistokur.com/yanginda-ilk-kurtarilacaklar-halil-turkdenin-kutuphanes", "text": "Bunlar Halil Türkden'in cümleleri... Gazeteci, yazar Halil, İnadına edebiyat sloganıyla yayınlanan Keçi dergisinin editörü. Onu size biraz daha tanıtayım... Kitap seçimlerim gittiğim ve gitmek istediğim ülkeler gibi diyen Halil, edebiyat dergilerinde, kitap eklerinde yazıyor, Günışığı Kitaplığı'nda çalışıyor ve bir de az önce söylediğim gibi, elektronik edebiyat dergisi Keçi'nin editörlüğünü sürdürüyor. Kitaplarla maceralarını, daha doğrusu yolculuklarını ilgiyle okuyacağınızı umuyorum. Her kitap hak ettiği yere geliyor, gelecektir cümlesine ise katılıyorum. Ailem ne kitap kaçırmıştır ne de kitap okutmuştur bana. Ne okuduysam kendim aradım buldum. Öte yandan, Türkçe ve edebiyat öğretmenlerim konusunda çok şanslı bir çocuktum. Ömer Seyfettin ve Muzaffer İzgü vazgeçilmezlerdi. Edmondo De Amicis'in Çocuk Kalbi de o yılların en iyilerindendi. Enrico'nun günlüklerinden oluşan bu kitaptaki her karakter dün gibi aklımda. Oliver Twist'in de benzer bir etkisi olmuştu. Ortaokulun son yılında sınıf öğretmenimiz bir gün ders kitaplarımızı kapatmamızı söyledi ve birden Richard Bach'ın Martı Jonathan Livingston adlı kitabını okumaya başladı. Bitirdiğinde aklımda sadece Jonathan vardı. Lise yıllarında birkaç defa daha okudum ve bazı öğretmenlerimden kötü edebiyat olduğuna dair uyarılar aldım ama okumaya devam ettim. Yalnızlıktan kaçmamayı, sıradan bir martı olmamayı ve mükemmeli o gün kafaya koydum. Bir gün bir kitap gelir ve hayatınızı başka türlü yaşamak için bir neden verir. Martı öyle oldu benim açımdan. Kitaplarla ilgili, gelecekte neler okuyacağımı ve yetişkinlerin ne okuduğunu merak etmek gibi kötü bir alışkanlığım vardı. Merak etmeyi geçip okuyordum da. Doğru zamanda doğru kitabı okumak, hele hele çocuklar ve gençler için çok önemli. Ödünç almaya gelirsek, kütüphaneleri çok kullandım ama hayatımda çok az kişiden kitap ödünç almışımdır. Ancak ödünç verdiğim ve geri almadığım kitap sayısını hatırlamıyorum bile. O konuda biraz tepkisizim, kitabı sevdiğinden geri getirmiyordur diyorum ve kitapla ödünç alan arkadaşımı baş başa bırakıyorum. Mutlaka. Akademik yayınlar ve Beat kuşağı, çağdaş öykü ve roman hep yakalamaya çalıştıklarım. Fakat arada iyi bir gündüz uykusu gibi, bir kaçamak gibi kitaplığın klasikler rafına göz atıyorum. Ayrıca, mektupları da hep merak ederim ve bu kaçışları sevdiren birkaç eser var. Hubbard'ın Garcia'ya Mektup'u ve Kafka'nın Babaya Mektup'u bu kaçışlarımı sevdirmişti. Küçükken okumak için özel bir vakit ayırırdım. Ayvalık ve Akhisar'da geçen çocukluğumda, okul çıkışlarında zeytin ağaçlarının altındaki gölgelikler ve evin içindeki kör noktaları tercih ederdim. Kitap okurken birinin bir şekilde araya girmesi beni kitaptan tamamen koparabilirdi. Bu riski göze alamazdım. Şimdilerde daha az özen gösteriyorum zaman ve mekan seçimlerime. Kitap seçimlerim gitmek istediğim ve gittiğim ülkeler gibi. Okunmayan daha nice kaynak var bir yerlerde. Ama aynı kitabı çok defa okuduğum da oluyor. Tıpkı gittiğim yerlere bir daha gitmek gibi... Edebiyatta tür anlamında hiçbir kitaba önyargıyla yaklaşmam. İyi-kötü edebiyat diye ayırırım ve okurum. Ama Beat kuşağının yeri ayrıdır benim için. Klasik Türk Edebiyatı ve Dünya Edebiyatı da tercihlerimde en güvendiğim alanlar. Doğal olarak çağdaş edebiyata yaklaşırken ince eleyip sık dokuyorum. Akademik hayattan kopuşum zor olduğu için masadan sosyal bilimlere dair yeni çıkan ne varsa eksik olmaz. Edebiyata dairse, son günlerde Wilhelm Genazino'nun Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk ve Arjantinli yazar Eduardo Berti'nin Düşlenen Ülke'siyle haşır neşir oluyorum. İnsanlara hayatı pazarlayan kişisel gelişim kitaplarını kesinlikle almam. Bunun dışında, tür olarak bir önyargım olmasa da yazar ve konu seçimlerimde birçok okur gibi tanıdığım yazarlardan vicdani ve ideolojik anlamda ters düştüklerimden uzak dururum. Bazı kitaplar daha elinize almadan, raftayken bile edebiyat dışında her şey olduğunu belli eder. Teknik kitapları saymazsak, edebi anlamda kötü metinler okumak hem moral bozuyor, hem de yoruyor. Bugün yazılan öyküleri her açıdan yetersiz ve tekrar olarak görüyorum. Konu ve anlatım olarak özgün öyküler çok az; buna rağmen, müthiş öyküler olarak servis ediliyorlar. Çeviri romanda yeni keşifler çok az maalesef. Piyasada onca yayınevi, yüzlerce çevirmen var. Ama keşif ve çeviri emeği çok önemli. İyinin yanı sıra yeni sözcüğünü vurgulamak isterim. Bir dostun önerisiyle Zülfü Livaneli'nin Kardeşimin Hikayesi'ne başlamıştım. Uzun zaman sonra bir kitabı yarıda bırakmak zorunda kaldım. Bir de sevdiğimiz yazarların Gezi sonrası telaşla yazılmış eserleri hayalkırıklığına uğrattı. Aslında her kitap hak ettiği yere geliyor, gelecektir. Bir kitabın esas okurunu bulması yıllar sürebiliyor. O nedenle kitap ismi veremem ama tür olarak öykü ve anı gibi türlerin özellikle çok satanlar listelerinde romanmış gibi pazarlanması, öykünün daha basit ve kolay bir türmüş gibi gösterilmesi saçma geliyor. Bu türlerin hakkının yendiğine inanıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/yanginda-ilk-kurtarilacaklar-haluk-kalafatin-kutuphanes", "text": "Gazeteci Haluk Kalafat çok eski arkadaşım. Dünyanın en tatlı, eğlenceli, dürüst ve akıllı adamlarından biri... Ayrıca iflah olmaz bir kitap tutkunu... İyi edebiyattan anlar. Çizgiroman, polisiye ve fantastiğe de meraklıdır. Onunla yıllar önce Picus dergisinde beraber çalışmıştık. Haliyle işten eve dönüş yolculuklarında vapura bindiğimizde en çok kitaplardan söz ediyorduk. Haluk, Ursula K. Le Guin hayranıydı. Bense okumamıştım. Bunu söyleyince yüzünde beliren hayret ifadesini hiç unutmam. Sonra da bana şimdi favorilerim arasında bulunan Yerdeniz serisini hediye etmişti. Onun için artık Ursula K. Le Guin dendiğinde aklıma hep Haluk gelir. Hatırladığım ilk kitaplar çizgiromanlar. Teksas Tommiks derdik o zamanlar. 70'lerin başı, akşam gazetesi basılırdı. Babam akşam gazetesi almaya çıkarken beni de yanında götürürdü. Gazete bayiinde Seç derdi. Hemen Tombraks alırdım. Okumayı bilmiyordum daha. Çizimlere bakarak hikayeyi çözerdim. Tombraks hemen her macerada kılık değiştirirdi, kılık değiştirmiş halini tahmin etmeye çalışırdım. O yıllarda annem de çizgiroman okurdu. Anlamadığım yerleri ona sorardım. Yani benden kaçırılan kitap olmadı hiç. Gizli okumam gerekti ama bu içerikle ilgili olmadı, nicelikle ilgiliydi. Çünkü okuma yazmayı öğrendikten sonra ne bulduysam okumaya başladım. Benden bir yaş büyük ablam da kitap kurduydu. Yemek sofrasına kitapla otururduk, bir süre sonra annemle babam yemek masasında okumamıza izin vermez oldu. Bir de uyku saati geldiğinde yorgan altında fenerle kitap okumamıza izin yoktu. Çok kitabımız olmazdı, değiş tokuş yapardık. Yani o kadar çok okumamıza rağmen evin büyük bir kütüphanesi hiç olmadı. Çocukluğumda aklıma kazınan kitaplar Jules Verne'lerdir. Özellikle İki Sene Okul Tatilini defalarca okudum. Aziz Nesinler'in de yeri ayrıdır. Baskan Yayınları'nın bilimkurgu serisi geçmişti elime, hepsini çok severek okumuştum. Ve tabii Kemalettin Tuğcu'lar. Hiç kitap çalmadım. Üniversite yıllarında kitap çalmanın doğal görüldüğü bir arkadaş çevrem vardı. Ama elim gitmez kitaplara. Yani kötü alışkanlık sayılırsa çalınmış kitap okudum. Kötü alışkanlığım var tabii; kitap ödünç vermekten pek hoşlanmazdım eskiden. Kütüphanemin düzeninin bozulması uykularımı kaçırırdı. Bende olduğunu bildiğim bir kitabı kütüphanemde bulamamak kabustu. Son 4-5 yıldır kütüphane takıntısından kurtuldum sayılır. Şu an kütüphanem yok. Birkaç tane gönülden bağlı olduğum kitabım var sadece. Bir kötü alışkanlığım daha var. Bazen çok sevdiğim kitabı kendime saklama dürtüsü duyuyorum; yani çok beğendiğimi söylemiyorum, kimseye tavsiye etmiyorum, sadece ben bileyim, başkasının fikrini duymadan tekrar tekrar okuyup üzerine tek başıma kafa yorayım istiyorum. Mesela Güngezginini bir süre kendime sakladım. Radikal Kitap ekine altı ay kadar geç yazdım kitap hakkında. Fabio Moon ile Gabriel Ba diye Brezilyalı ikiz kardeşlerin işi; hem çizmiş hem yazmışlar. Beni çok etkiledi o kitap. Ödünç aldığım her kitabı geri verdiğimi iddia edemem, ama bilinçli olarak el koyduğumu hatırlamıyorum. Sanırım ben her şeyi okuyan okur olarak başlayıp yavaş yavaş alanı daralttım. İş icabı okumam gerekmiyorsa genellikle garantici bir okur haline geldim. En garantici yanım da çok sevdiğim kitapları durup durup tekrar okumak şeklinde tezahür ediyor. Mesela hemen her yaz Yerdeniz Büyücüsünü tekrar okuyorum. Bu yıl henüz okumadım. Eylül'de yıllık iznimde okuyacağım. Bir dönem ne menem bir şeydir diye merak edip beyaz dizileri okumaya dalmıştım. Baya okudum beyaz dizi. Yeteri kadar yaramaz bir seçim değil galiba. En yaramaz okuma serüvenim, kısa porno romandı. Şimdi yayınlanıyor mu bilmiyorum. 90'ların sonunda işsiz kalmıştım bir yayınevinden erotik aşk hikayesi çevirisi almıştım. Kitap çok saçmaydı, editörüyle anlaştım, kitabın öyküsünü yeniden yazdım. Kemal Tahir'in Mike Hammer yazmasına özenmiştim sanırım. O zaman gazete bayilerinde siyah poşet içinde erotik-porno romanlar satıldığını keşfettim. Yazdığım erotik roman için fikir verir diye birkaç örnek aldım. Fotoğrafsız, resimsiz porno hikaye okumak çok ilginçti. Aralarından biri de hiç fena bir roman değildi hani. Son yıllarda ne zaman vakit bulursam okuyorum. Eskiden kitap okumadan uyuyamazdım. Haftasonları en az bir günümün bir bölümünü ve tercihen akşamüstü saatlerini okumaya ayırırdım. Okumaktan en zevk aldığım yer ve zaman ise otobüs yolculukları. Çocukken köyde armut ağacında okurdum. Bir de oturma odamızda yüklüğün üzerine çıkar okurdum. Çocukluğumdan beri çizgiroman okuyorum. Her türünü çok severim. İyi bir polisiyeye hiçbir zaman hayır demem. Fantastikkurgu ve bilimkurgu diğer tercihlerim. Türkiye edebiyatının son yıllarını fena halde kaçırmış vaziyetteyim. Sanırım Oğuz Atay'da kaldım ben. Sonrasında İhsan Oktay Anar var; ne yazsa okuduğum başka isim aklıma gelmiyor. Öykü de ha keza Sait Faik'ten sonrasını çok bilmem. Son dönemden Ahmet Büke ne yazsa okurum. Şiiri zaten üniversitede bıraktım, eski şiirleri okur dururum. Şu an kitaplarım masaların üzerlerinde, yerde yığılı. Raflardan oluşan bir kütüphanem yok. Dolayısıyla haritası karmakarışık. Aradığımı bulamıyorum. Zaten birikimim son 2-3 yıla ait. Beni tanıyanlar sanırım şaşkınlıklarını Kitapları ne yaptın cümlesiyle ifade ediyorlardır. Ayrılamadığım kitaplar var. Yıllardır nereye gitsem yanımda götürdüğüm tek mobilyam, Ferit Develioğlu'nun Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lugatı. Üniversiteden mezun olurken ablam hediye etmişti. Nereye taşınsam içinde anılarımla beraber onu da taşırım. Yerdeniz Büyücüsünün altı kitaplık cildini aldım, o duruyor masamda. Bu ikisinin yerini biliyorum. Gerisi karışık. Son zamanlarda aldığım kitaplar da masamda yığılı. Beni hangi kitaplar heyecanlandırıyor sorusunun yanıtını bulmak zor. En son Kuşlar Meclisi heyecanlandırdı beni. Alef Yayınevi'nden çıktı, kağıdından kapak tasarımına her şeyiyle çok özenli bir kitap. Kuşlar Meclisi'nde Peter Sis, Feridettin Attar'ın Mantıku't-Tayr'ını çizgilerle yorumlamış. Görür görmez çarpıldım. Ve ardından Shaun Tan'ın Uzak'ını gördüm. O da çizgiroman, Tudem'den çıktı. Harika çizgiler, çok incelikli bir çalışma, onlarca tablodan oluşuyor bana sorarsanız. Çok sevdiğim kitapları sevdiklerime alır hediye ederim. En son bu iki kitabı hediye ettim. Kişisel gelişim kitaplarına asla para vermedim, kütüphaneme sokmadım. Okura yukarıdan bakan, öğreten adam türü yazarlardan sanırım çok hoşlanmıyorum. Okuruyla otoriter ilişki kuran yazılardan da uzak duruyorum. Bu sorunun yanıtını bilemedim. Hiç aklıma gelmiyor öyle bir kitap. Sevmediğim, yarıda bıraktığım kitaplar oldu ama övüldükleri için elime almış değildim. Polisiye sevdiğim halde yerli polisiyeleri Celil Oker haricinde çok sevmedim. Birçoğunu okumayı denedim, ama bana göre değiller. Hakkı yenmiş tür olarak yanıt vereyim, çizgiromana çevremde yeteri kadar değer verilmediği gibi bir fikrim var. Mesela biraz önce saydığım Peter Sis ve Shaun Tan'ın çalışmalarının çok daha fazla satmasını dilerdim. Tek tek kitap olarak tespit etmem güç, şu kitabın hakkı yendi diyebilecek kadar piyasayı tanımıyorum sanırım. Bu tür bir yeteneğim yok galiba. Aha bu iyi dediğim hiçbir kitap çok popüler olmadı. Bana Ursula Le Guin'i sevdiren hatta esasında onunla tanışmamızı sağlayan kişisin. Yıllar önceydi, Yerdeniz serisini hediye etmiştin. O yüzden senden Ursula hakkında da birkaç kelam rica edeceğim. Birkaç yıla devrim olur diyecek kadar romantik bir gençtim. Halime acıyan bir büyüğüm bir kitap tutuşturmuştu elime; Mülksüzlerdi. Arka kapağında şu cümleyi okudum ve çarpıldım: Devrim'i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir. Çarpılma nedenim kızgınlıktandı, ne demekti devrim yapamamak. O kızgınlıkla başladım okumaya. Hani bir kitap okudum hayatım değişti diye bir laf var ya, mübalağalı bir laftır ve çok inanmam. Mülksüzler hayatımı değiştirmedi ama fikirlerimi sorgulamama neden oldu. Yerdeniz Büyücüsünü daha sonra okudum. O da okuma zevkimi değiştirdi. Felsefe, siyaset ve muhtelif ağır metinlere gömülmüştüm. Sonra kadının biri okuyorum, kitabının bir yerinde Mum yakan gölge yaratır diyor. Bir iki cümle ile cilt cilt okuduğum ve anlamak için göbek çatlattığım kitaplardan daha fazla şey anlatıyor. Sonra tekrar tekrar okudum o seriyi, her seferinde ilk kez okuyormuş gibi oluyorum. Ya da Karanlığın Sol Eli. Üniversitede toplumsal cinsiyet dersi almışım, en yüksek not aldığım ders,. Feminist teoriyi bildiğimi sanıyorum o yıllarda. Karanlığın Sol Elini okuduktan sonra aslında derste bir şey öğrenmediğimi ya da öğrendiklerimin eski olduğunu anladım. Doğal olarak Ursula K. Le Guin ne yazsa okudum. İlk sıraya Sabahattin Ali'den Kürk Mantolu Madonna'yı koyarım."} {"url": "https://egoistokur.com/yanginda-ilk-kurtarilacaklar-murat-gulsoyun-kutuphanes", "text": "Murat Gülsoy'un kütüphanesi... Haydi içinde kaybolun! Murat Gülsoy'la aşağıda okuyacağınız kütüphane röportajını Ümran Avcı yaptı. Ama soruları bildiğiniz üzere ben hazırlamıştım. Böylece bir nevi ortak yapım çıktı ortaya. En büyük pay da hiç şüphesiz Murat Gülsoy'un. Bence Gülsoy'un kütüphanesini gezmeye, yangında ilk kurtarılacaklar rafına göz atmaya hemen başlayın, çünkü kesinlikle içinde kaybolmaktan zevk alacağınız bir yer orası. Murat Gülsoy'un kütüphanesi... Haydi içinde kaybolun! Çocukken okumaya çizgi romanlarla başladım, hala da fırsat buldukça okurum. Benden kimsenin kitap kaçırdığını hatırlamıyorum. İlkokulda çizgi roman düşmanı hocalar vardı galiba ama kulak asmazdım, sevdiğim tarzda olanları okurdum. Gerçek okuma zevkini o sayede edindim. Evde kimse karışmazdı ne okuduğuma ama sonra fark ettim, devlet baba hepimiz adına kitapları tehlikeli diye yasaklıyordu. Örneğin ben ortaokuldayken Nazım Hikmet yasak kitapların başında geliyor ve hiçbir kitapçıda bulunmuyordu. Yasak olduğu için de tabii o kitaplara ilgi daha çok oluyordu. Onları okuyan insanların beyinlerinin yıkanacağından korkuluyordu. Tabii bir kitaba böylesine ciddi bir önem atfettiğinizde, o kitap iyiden iyiye değer kazanıyor, daha da cazip hale geliyor. İşte diyorsunuz kendi kendinize, o kitabı okuyacağım ve bambaşka biri olacağım... Orhan Pamuk'un yeni Hayat romanının ilk cümlesi Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti ya, orada bence böyle bir anlam da gizli. Öte yandan aile büyükleri kitap okumamla her zaman gurur duyardı, herhangi bir türü yasaklamaları söz konusu değildi. Zaten ben de başlangıçta ansiklopediciydim. O dönemlerde fasiküller halinde yayımlanan tüm ansiklopedileri biriktirirdim. Ama hiçbiri komşumuzda gördüğüm ve fasikülleri ben daha yetişemeden tamamlanmış olan Meydan Larousse'un yerini tutmazdı. Ben her ansiklopedide onu arıyordum aslında ve tümünü yan yana koyup o devasa bilgi hazinesini elde etmeye çalışıyordum. Kısacası çocukken bir yandan eğlenmek için bir yandan da bilgi açlığımı gidermek için okuyordum. Kaybetmek! Evet en kötü huylarımdan biri, kitaplıklarımı hiçbir zaman istediğim gibi bir düzende oluşturamamış olmaktır. Dağınık duruyorlar bana göre ve bundan gizli bir zevk falan da duymuyorum. Karışıklık, dağınıklık güzellemesi yapanlardan değilim. Yani bu karışıklık benim iç dünyamın ya da düşünsel haritamın bir izdüşümü sayılmaz. Ama son yıllarda, daha doğrusu son 10 yılda, çalışma masası meselesini hallettim. En azından masam dağınık değil. Ama kitaplar... Ne yazık ki aradığımı bulamıyorum. Bir bunak gibi bazen aynı kitabı satın alıyorum. Bazen de bile bile almak zorunda kalıyorum. Acilen bir seminer için ya da bir makale yazarken mesela bir kitap lazım oluyor ve ben evdekini bulamadığım için mecburen gidip satın alıyorum. Ama sizin sorduğunuz daha çok yaramaz zevklerdi. Peki o zaman, arada sırada canım sıkı bir gerilim çekiyor ve okumam gereken onca şeyi bırakıp Stephen King'in son romanına dalıveriyorum. Eski dostlar unutulmuyor hiç! Artık sadece internetten kitap satın alıyorum. Çünkü kitapçılarda sadece yeni çıkan kitaplar bulunuyor. Taşıması da daha kolay. Ancak Idefix el değiştirdiği için son dönemde sistem çok aksıyor. Böyle giderse başka yollar arayacağım. E-kitap almıyorum, çünkü mesleki olarak sürekli monitörden pdf dosyaları okumaktan bunalmış durumdayım. Zevk için aldığım kitaplar genellikle k-kitap, yani kağıt kitap. Yazar olarak ilk aklıma gelen Haldun Taner'dir. Biliyorum, çok ünlü, çok satmış, çok okunmuş bir yazar, halen de çok satılıyor. Ama değeri yeterince anlaşılamadı. Örneğin 60 yıl önce yazmış olduğu Ay Işığında Çalışkur bence modern edebiyatımızın başyapıtıdır ama üzerinde çok fazla çalışıldığını düşünmüyorum. O kadar çok ki... Kitapçılarda bulunan kitapların büyük çoğunluğu ilgi alanıma girmiyor. New Age inançlar içerenler, kendini geliştirme kitapları, mevsimlik best-seller olarak tasarlanıp yazılmış kitaplar, komplo teorileri içeren kitaplar... Yüzeysel yazarları okumuyorum diyebilirim. Tabii şu sorulabilir, okumadan yüzeysel olduğunu anlamanın bir yolu var mı? Elbette hızlıca neler yazdıklarına göz ucuyla da olsa bakarım. Bir yazarın kendisini derin ve karmaşık göstermesinin modası geçeli çok oldu. Yüzeysel olanın doğru olduğu dönemdeyiz. Bununla övünülüyor da. Popüler kültürün basitlik ve doğrudanlık iddiası var. Karmaşık olanın bir ukalalık ve hatta bir tür pasif şiddet içerdiğini iddia edenlere bile rastlamak mümkün. Dolayısıyla bu alana talip olmuş yazarları okumuyorum. Şu anda elimde birkaç kitap var. Biri W. G. Sebald'ın Satürn'ün Halkaları. Diğeri Faruk Ulay'ın Beldeler Kitabı. Ayrıca Eric Kandel'in İçgörü Çağı: Zihin, Beyin ve Sanat İçin Bilinçdışını Anlama Arayışı, 1900'lerin Viyanasından Günümüze (The Age of Insight: The Quest to Understand the Unconscious in Art, Mind, and Brain, from Vienna 1900 to the Present) adlı kitabını okuyorum, gerçekten harika. Umarım Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi olarak yayımlarız. Bu tür kehanetlerde bulunmak çok anlamlı değil. Umarım herkesin sadece belirli yazarlardan bahsettiği kısır bir ortam yerine çok sesli, çok çeşitli bir edebiyat dünyamız olur."} {"url": "https://egoistokur.com/yanginda-ilk-kurtarilacaklar-sevin-okyayin-kutuphanes", "text": "Biricik Sevin Okyay'ın şahsım için bir anlamı daha var. Tam benim tarzımda bir okur o, kitapları benim gibi tutkuyla sever, yercesine okur. Kategorilere, mecburiyetlere metelik vermez, önyargısı yoktur, bir kitabı herkes okumak gerektiğini söylüyor diye değil canı öyle istediği için okur. Bir de kıyıda köşede kalmışları keşfetmeye bayılır. Ve çoğu zaman Vay be, meğer bu kitabı benim kadar seven biri varmış dedirtir. Pollyanna, Tom Sawyer, Oliver Twist, ben okuma-yazma öğrenmeden annemin okuduğu kitaplar arasındaydı. Yatma vakti gelince, iki-üç sayfa kadar okurdu diye hatırlıyorum. Bana genellikle kendi seçtiği kitapları alırda, neyse ki çok ince bir zevki olan bir edebiyat tutkunuydu: Alice Harikalar Diyarında, Su Bebekleri, Pal Sokağı'nın Çocukları... Bir de, Yapı Kredi'nin dünya çocuk klasikleri serisi vardı, çok severdim. Kurt Çocuk Maugli ile Küçük Prenses gibi vazgeçemediğim kahramanları bugün de çok severim. Ama annem ille de çocuk kitabı okumamı şart koşmazdı. Hemingway, Caldwell, Steinbeck ve bilumum Fransız yazarlarını, masallardan önce okudum. Panait İstrati dönemimin nereye düştüğünü hatırlamıyorum. Ama son yıllar hariç İstrati'yi hep okumuşumdur. Babam hiç yasak koyucu biri olmasa da, beni Pitigrilli konusunda uyarmıştı. Anlamazsın çocuğum, kafanı karıştırır, demişti. Gene de okudum, pek tatsız buldum. Yasaklananlar ise, Louis Charles Royer'in Çağlayan'dan çıkan ve sözde müstehcen olan kitaplarıydı. Kütüphanenin en tepesine saklanmışlardı. Cambazlık edip indirmiş, okumuş, hiçbir şeye benzemediklerini düşünmüştüm. Yani, büyüklerin uyarılarına hürmet duydum. Okuma demişler, niye okuyorsun? Bir halta benzemiyor işte. Öte yandan, Yapma! denen şeyi yapma aşkıyla yanıp tutuşan bir insanım. On beş-on altı yaş sıralarıydı galiba, bir yerde okuyup Olympia Press'e merak sarmıştım. Ama hakikaten tatsızlardı, belki Sade gibi bir-iki klasik hariç. Ne yazık ki onları da tatsız bulurum. Benim asıl kitap günahlarım, gene o yaşlarda annemin okumamdan hoşnut kalmadığı Çağlayan Yayınevi fantastik kitaplarıydı. Feza Canavarları falan... O kitaptan sonra birkaç ay et yiyememiştim. Mike Hammerler'in cılkını çıkarmamı da hoş karşılamamıştı. Herhalde burada yazılanların hepsini okumuştum. Bazıları ne kadar iyiyse, bir kısmı da bayağı kötüdür. Başka? Küçükken annem Doğan Kardeşci olduğu için Çocuk Haftası'ydı galiba, bir dergiyi okumama kızardı. Pekos Bill'leri de gizli okurdum. Bir yakınımızın kardeşinindiler, onların evinin tavanarasındaydılar. Gizlice okumak ciddi bir plan- program getirirdi. Ama Pekos Bill'i yaramaz seçim sayamam, o dönemin benzer serilerinin çoğundan iyidir. Özellikle ders kitapları içine saklayıp okuduğum İki Çocuğun Devrialemi yüzünden epey dayak yemişimdir. Hayır, her an ve her yerde okuyabilirim. Yatmadan önce, ne kadar geç olursa olsun, mutlaka okurum. İşe gelip giderken yolda ve işte değilsem eğer, yemek yerken de okurum. Kafelerde, özellikle Çatalçeşme Remzi'nin kafesinde okumayı severim. Çünkü genelde yeni aldığın kitaplara ilk orada göz atıyor olursun. Kütüphane durumumuz biraz acıklı. Arka odaya DVD'ler ile caz CD'lerinin el koyması, kitaplarımın bir kısmını bazı kütüphanelere, öğrencilerime, ilgileneceğini düşündüğüm kişilere vermeme yolaçtı. Salonda bir duvarda boydan boya polisiyeler var. Ne de olsa, 14 yıl oldu galiba, uzun süredir NTV Radyo'ya Cinayet Masası adlı polisiye programı yapıyorum. Resim ve şehir kitapları, ilgimi çeken konularda kalın ve büyük boy kitaplar, iki küçük kütüphanede. Holde gene bir miktar polisiye ile sevdiğim yazarların bazı kitapları var. Geri kalan, eski baskı birkaç kitabım, seçtiğim şiir kitapları, tek tük tiyatro kitabı, gene büyük boy ve kalın bir miktar kitap, benim yazıp çevirdiğim kitaplar, senin yaramazlık faslına dahil olabilecek, yeniyetmelik çağında yeni İngilizce öğrenmişken, özellikle Ankara'daki Tarhan kitabevinden aldığım birkaç kitap, az sayıda fotoğraf kitabı, kardeşimin yandaki dairesinin epeyce bir bölümünü işgal etmiş durumda. Kitap almanın tadını biraz kaçırırsam, yeni bir daire kiralamayı mı düşündüğümü soruyorlar. Açıkçası, çok fazla kitap yok ama, onlara bile yer yok. Kurmaca kitap severim, ötekileri pek sevmem. Otobiyografi ya da biyografilerle nadiren ilgilenirim. Ama asla almam denilen türden kitap deyince aklıma hemen, kitapçıların en dikkati çekecek masalara koyduğu kurmaca olan-olmayan türlü popüler kitap, sözde romanlar, hayat tavsiyeleri, moda tarihler falan geliyor. Almam çünkü okumaya değecek, okumak istediğim öyle çok kitap var ki! İnternet'ten kitap alıyorum bazen. Ama bir Philip K. Dick külliyatını aylarca bekledim. İki kere gönderdiklerini, geri döndüğünü iddia ettiler, sonunda da paramı iade ettiler. Biraz cesaretim kırıldı. Elektronik kitapla şimdilik hiç işim yok, olmaz da inşallah. Gerçi tatile ya da seyahate giderken, evet, faydalı olabilir. Gene de, ben denemedim. Birinin okuduğu kitapları dinlemeyi de hiç sevmem. Kitap ile okur arasında doğrudan, derin ve mahrem bir ilişki vardır. Bunların hepsi bana o ilişkiyi zedeler gibi geliyor aslında. A Walk on the Wild Side Nelson Algren, River of Earth James Still, Londoners Craig Taylor, Jim Thompson kitapları, mükemmel bir yazar olan Austen'in kitapları ve bazı klasikler. Ayrıca, Philip K. Dick ile Roald Dahl'ın kitapları. Ülkesinde çok sevilen P. G. Wodehouse'ın da yeterince ciddiye alınmadığını düşünüyorum. Bizde ise, kesinlikle Nahit Sırrı Örik. Kitapları nihayet yayınlandığı için çok mutluyum. Polisiye yazar muamelesi edilen Gillian Flynn'in çok iyi bir yazar olduğunu düşünüyorum. Polisiye severim zaten, ama Flynn'in yazdıkları polisiyenin ötesinde. Jonathan Franzen belki. Gerçi hiç tanışmamış olsam da, uzaktan uzağa kendisini sevimsiz buluyorum. Zadie Smith de var ama, pek yeni keşif sayılmayabilir. Bahsettiği kitapları da not aldım, ne iyi oldu bu söyleşi, teşekkürler."} {"url": "https://egoistokur.com/yann-martell-inanmamak-daha-kolay-am", "text": "Habertürk'ün hafta sonu eklerinde beraber çalıştığımız genç arkadaşım Alihan Mestçi geçen hafta Man Booker ödüllü ve bazı eleştirmenlerin, Okuyanın Tanrı'ya inanmasını sağlayan kitap diye tarif ettiği Pi'nin Yaşamının Kanadalı yazarı Yann Martel'e le konuştu. Bildiğiniz gibi, ünlü yönetmen Ang Lee geçen yıl bu romanı sinemaya uyarlayınca Martel de dünya çapında üne kavuşmuştu. Yazarın bir enteresan özelliği de ülkesinin başbakanı Stephen Harper'a dört yıl boyunca bıkmadan usanmadan toplam 101 roman, oyun, öykü ve çizgi roman göndermesi, mektuplar yazmasıydı. Stephen Harper Ne Okuyor? başlıklı proje sonradan Yann Martel'den Başbakan'a ve Tüm Diğer Kitap Severlere Tavsiyeler adıyla yayımladı. Açıkçası Alihan'ın röportajında en çok inançla ilgili bölümleri, bir de başbakana tavsiyeler hakkında konuştukları bölümü sevdim. Dolayısıyla önce Alihan'ın röportajını sonra o haberi okuyun. Bir tavsiyeniz varsa, başbakan değilim ama bana da yazabilirsiniz. Tanrı'nın varlığını veya yokluğunu mantıkla kanıtlamaya çalışmak zaman kaybı. Bu bir inanç meselesi. Sadece din değil, romantizm ve siyaset de inanç meselesidir aslında. Hayatta inanmayı tercih edebileceğiniz birçok şey var. Bence yanlış olan, hiçbir şeye inanmamak. Bir şeyi seçmelisiniz. Yaşamın hikayesi de budur zaten. İnanmak için ortada hiçbir kanıtın var olmadığını söylemek mantığa uygun gelebilir ama bu, varoluşsal olarak pek doğru değil. Güzel hayat, kendinizi bir şeye, birisine adadığınız, aralarından birine inanmayı tercih ettiğiniz hayattır. Takım tutmak bile böyledir. İnanç ve bağlılık hayatın makineleridir. İnanmamak daha kolay. Ve mantıklı görünenle baş başa kalmak... Batı toplumunda rasyonelliğin bu kadar baskın olmasının sebebi bu. Ama aslında büyük problemimiz de bu... Mantıklı olmanın bir mantığı yok. Mantık, mantıklı olmak için bir gerekçe vermiyor. Örneğin rasyonalitenin görünen en müthiş hali olan otomobiller, yola çıkmak için bize bir neden sunmuyor. Bir dine inanmak; bir insanı, bir ülkeyi veya siyasi bir düzeni sevmek çaba gerektirir. Bir şeyi sevmek, bir şeye inanmak için emek harcamak lazım. Bence akıl, ancak o zaman faydalıdır. Herkes kendi tercihini yapmalı. Ama bana sorarsanız kuşkucu değil, eleştirel olmalıyız. İrade özgürlüğü, insanlığın en değerli ve mutlaka bilgece kullanılması gereken özelliklerinden biri. İrade özgürlüğü, tercih özgürlüğünden farklıdır. Kuran'ı, İncil'i veya diğer kutsal kitapları eleştirel bir gözle okumanız gerektiği anlamına gelir, ancak bu şekilde onları anlayabilir ve tekamül edebilirsiniz. Bir şeye körü körüne bağlanmak anlamsızdır. İnsanlar bu yüzden sessiz değil, tartışan varlıklar. Kutsal metinleri okuduktan sonra onları kolayca yok sayabilirsiniz, ancak bu sırada bir şeyleri kaçırmış da olabilirsiniz. Okumak, anlamak, inanmak çaba ve bir evrim süreci gerektirir. Politikada olduğu gibi dinin doğasında da tartışmak ve ortak bir kanıya varmak vardır. Adım adım ilerlediğiniz bir süreç bu. Fakat, inandığınız yüce bir değer veya varlık olmadığında, içerisinde adım adım ilerlediğiniz bir süreç de olmuyor. Yani hayat büyük bir boşluk haline geliyor. İnancın kendine has bir tabiatı var. Yıllarca holiganlıkla mücadele eden İngilizler, seyircileri gerçek taraftarlar ve holiganlar olarak ikiye ayırdılar. Tuttukları takım uğruna veya birine aşık oldukları için şiddet gösterenlerin, inanç ve bağlılıklarını şiddete alet edenlerin üstesinden gelmek gerek. Tüm dinlerin temelinde feragat etmek vardır sonuçta. Mesela İslam bence teslim olmak demek. Yüce bir varlığa teslim oluyorsunuz. Tanrı'nın hükmüne varmanın tek anahtarı bu. Amerika'da bazı Hıristiyan gruplar kürtaj yapan doktorları öldürüyor. İslam adına cinayet işleyenler de var. Bu, Tanrı'yı kullanmaktan başka bir şey değil. İnsanlar terörist olarak doğmuyor, bir sürecin sonunda teröriste dönüşüyor. Yoksulluk, arka arkaya gelen hayal kırıklıkları ve bastırılmışlıklar aşırı görüşleri besliyor aslında. Saptırılmış dini argümanlar, hayal kırıklıklarını telafi etmek için girişilen eylemlere bir çeşit meşruiyet sağlıyor. Yani öfke sanki artık sadece sizin öfkeniz olmaktan çıkıyor, Tanrı'nın öfkesini de kapsar hale geliyor. Öfkeli olan aslında Tanrı, o halde ona hizmet etmek için yaptıklarınız meşru sayılmalı! Ancak Allah, İsa veya Buddha adına eylemlerde bulunmak son derece tutarsız bir şey. Tıpkı Türkiye adına cinayet işlediğinizi iddia ettiğinizde Türkiye'de hapse girmeniz gibi... Çünkü ülkenizdeki hukuk sistemi bunu yasaklar. Tanrı için de aynısı geçerli. Öte yandan, kendinizi yüce bir varlığa adadığınızda, bir hareketin içinde gibi hissedersiniz. Bu harekete ait olmak yalnızlığınızı hafifletir. Hüsran veya engellerle başa çıkmanın en kolay yolu da kendi psikolojinize odaklanmak yerine birilerinden nefret etmektir. O noktada sorunun kaynağı başkaları, yani sizin dışınızda herhangi birileri olur. Ama yapacak işiniz, sizi doyuracak yemeğiniz, yasalara ve kolluk kuvvetlerine güveniniz varsa, şiddete meyletmezsiniz. O yüzden orta sınıfın kuvvetli olduğu ülkelerde istikrar daha kolay sağlanıyor. Şiddetin uzun vadede çözümü, insanlara ekonomik fırsatlar yaratmaktan geçiyor. Bir bıçakla kaç kişiyi öldürebilirsiniz? Peki ya bir Kalaşnikof'la. Teknoloji öldürme kabiliyetimizi artırıyor. Ama bizi daha mı vahşi hale getiriyor, emin değilim. Ortaçağ'da insanlar daha mı az vahşiydi? Toplu katliam yapacak kapasiteleri yoktu ama kafirleri ve cadıları yakıyorlardı. Üstelik feodal düzende zaten uzun yaşanamıyordu. Bence insan doğası temelde çok değişmedi ama birbirimizi eğitme kabiliyetimiz, kapasitemiz arttı. Eğitim, insan doğasına ve insanın potansiyeline bakışımızı değiştirdi. Amerikalılar ayrıcalıklı tüketicilere dönüştüler. Kimileri diğerlerinin sıkıntılarına gözlerini kapatan doyumsuz insanlar haline geldi, kimileriyse açık kalpli kalabildi. Bu ikinci gruptakiler sürekli olarak kendilerini, çevrelerini, dolayısıyla insanlığı daha iyiye taşımaya çalışıyor. Medeniyetin sembollerinden biri de elbette anayasalarımız. 12 koloninin Amerika anayasası, denge ve fren prensibiyle işleyen, kimseyi gereğinden fazla güçle donatmayan mükemmel bir sistemi öngörüyor. Öte yandan protesto edenlere ateş açanlar da medeniyetin ürünleri. İnsan çok karmaşık bir canlı, kaplandan bile daha karmaşık. Hayvanları dürtüleriyle hareket eden vahşi varlıklar olarak değerlendiriyorsanız, cevabım evet. Hayvanları diğer canlılarla bağlantılı yaşamlar süren, doğanın yüceliğine saygı duyan varlıklar olarak değerlendiriyorsanız, yine evet. Ama medeniyet bizim bu özelliğimizi de kaybetmemize yol açtı. Okumak hayatınızı genişletir. Hiç seyahat etmemiş ve kitap okumamışsanız bilgeliğe ulaşmak için tek fırsatınız çevrenizdeki insanlar; aileniz, öğretmenleriniz, komşularınız ve arkadaşlarınızdır. Olağanüstü bir aileniz, harika öğretmenleriniz ve mükemmel arkadaşlarınız olabilir ama çoğunluk için durum ne yazık ki böyle değildir. Okumadığınızda hayatınız kısıtlı kalıyor. Her bir kitapta başka bir hayat yaşıyorsunuz ve o hayatın bilgeliğiyle tanışıyorsunuz. Siyasette sadece bilgelik değil karizma, şans gibi etkenler de geçerli ve ayrıca, her siyasetçi iyi bir okur olmalı gibi bir kaide de yok. Tabii okumayanlar daha iyi lider olma şansını pek yakalayamıyor. Bence Tolstoy'un 80 sayfalık öyküsü İvan İlyiç'in Ölümünü okuyun. Ölümü deneyimleyeceksiniz ve bu sizi daha açık kalpli, daha empati sahibi biri haline getirecek. Yaşlı siyasetçilere de İvan İlyiç'in Ölümünü öneriyorum. Çünkü kendisi hiç seyahat etmemiş ve hiç okumayan biri. Bunun etkisini dar ve tutucu politikalarında da görebilirsiniz. Çok fırsatçı. Ayrıca beslendiği herhangi bir kaynak yok. Liderliği boyunca rüzgar nereden eserse oraya yönelecek. Bu yüzden çok güçlüymüş gibi davranan zayıf bir lider. Her şeyi bildiğini söyleyen ama aslında hiçbir şey bilmeyen insanlardan. Ona dört yıl boyunca iki haftada bir roman, oyun, öykü, çizgi roman ve mektup gönderdim. Toplan 101 adet... Çünkü sanat sadece eğlence aracı değildir, aynı zamanda sorgulamanın ve tartışmanın da bir yoludur. Türkiye, diğer Müslüman ülkelerde olmayan sorunlarla yüzleşiyor. Türkiye çözülemez derin sorunları olan bir ülke değil ve bence halihazırdaki sorunlarını çözdüğünde sınırlarının ötesine taşacak. Sekülerizmle İslamcılığın siyasetteki rekabeti Türkiye'nin modernliğini gösteriyor aslında. Öte yandan İran gibi ülkeler kapısını bile aralamadıkları bu meseleler yüzünden geride kalmaya mahkum! Dünya zaten bir cankurtaran filikası, tıpkı Pi'ninki gibi... Hayatımız bir cankurtaran filikasında, uzayda süzülerek geçiriyor ve hayatta kalmaya çalışıyoruz."} {"url": "https://egoistokur.com/yapmayacagim-konusmayacagim-gulmeyecegim-", "text": "O halde resim olan ya da olmayan her türlü toplumsal kurumun hem içinde hem de büsbütün dışında yaşamanın, yani orada bulunmanın ama talepleri yerine getirmemenin ölümcül sonuçlarına tanık olmak için Herman Melville'in muhteşem uzun öyküsü Katip Bartleby'yi okuyun. Yazıldığı tarihten, yani 1853'ten beri, Katip Bartleby ile tanışan herkes bu kitabın esrarını çözmeye, hikayesinin ne anlama geldiğini bulmaya çalıştı. Aslında Melville öykünün o pek tuhaf kahramanı hakkında pek az şey söylediği, geçmişine ilişkin hemen hemen hiçbir şey anlatmadığı için bu epey zor bir işti. Ne var ki, kitaptaki Bartleby'nin ve dilinden düşürmediği o cümlenin eşsiz bir baştan çıkarıcılığı olmalıydı ki, bu anlamlandırma çabasından kimse vazgeçmedi. Katip Bartleby üzerine sayısız metin yazıldı, korku romanlarına konu oldu, filmi çekildi, oyunu sahnelendi. Müzikal bir uyarlaması bile yapıldı. Açıkçası insanı kasvetiyle büyüleyen bu uzun öykünün müzikal uyarlamasının nasıl bir şey olabileceğini kolay kolay kestiremiyorum. Dahası kitap, Paul Auster'dan Jorge Luis Borges'e, Peter Straub'dan red edebiyatını konu alan ve tamamen dipnotlardan oluşan Bartleby ve Şürekası'nın yazarı Enrique Vila-Matas'a kadar sayısız sanatçıya esin kaynağı oldu. Anlatıcı bir zamanlar, yanında üç adam çalıştırdığı bir dönemde, işlerin yoğunluğuyla başedememiş ve bir katip daha tutmaya karar vermiştir. Zaten çalışanlarından biri getir götür işlerini yapan bir çocuktur, katipleri de doğrusu pek matah adamlar değildir. Bir tanesi, yani Hindi takma adıyla çağırdıkları eleman, sabahtan öğleye kadar kusursuz çalışır ama yemek yedikten sonra daima zihni dağılır, hatalar yapmaya, resmi belgelere mürekkep damlatmaya filan başlar. Cımbız dedikleri ikinci katiptense öğleye kadar iş beklememek lazımdır, onun kafası dağınıktır, bir türlü yerinde duramaz, ancak öğleden sonraları sakinleşebilir. İkisini toplasanız bir adam eder olsa olsa. Tıpkı Lewis Carroll'ın sinir bozucu ikilisi Tweedledum ve Tweedledee gibi. Hukukçunun verdiği ilana genç, sessiz, melankolik görünümlü ve aşırı terbiyeli bir genç adam başvurur. Anlatıcımız, işe yaramaz elemanlarının hatalarını telafi edebilecek birini bulmanın sevinciyle görür görmez işe almaya karar verdiği bu genç adama hemen yanındaki masayı verir. İlk günler her şey umduğu gibidir; Bartleby kusursuz iş çıkarır, sessizdir, olağanüstü hızlıdır, gece gündüz çalışır, önüne konan her metni mum ışığında bile hiç hata yapmadan kopyalar. Evet, doğru anlamıştır; hayır, Bartleby kararından dönmeyecektir, yapmamayı tercih ediyordur, hepsi bu kadardır. Demokrasi, bürodaki tek yönetim biçimi olmasa da hukukçu anlatıcımız bu akıl almaz durum karşısında, gerçekten haklı olup olmadığını anlamak için Hindi ile Cımbızın da düşüncelerini almaya karar verir. Tabii ki haklıdır, kaçık Bartleby'nin kıçına tekmeyi basmak lazımdır. Öteki çalışanlar da bu durumdan acayip rahatsız olmaya başlamışlardır. Dahası, büroya gelip giden müşteriler emirleri yerine getirmeyi reddeden bir katibin çalışmasını pek hoş karşılamazlar. Sonunda anlatıcımız gönlü hiç istemese de aylığını verip Bartleby'i işten atar. Bartleby yine de gitmez. Konuşmadan, yemek yemeden, sadece ölmeyecek kadar atıştırarak ve tabii ki hiçbir iş yapmadan öylece durur. Tıpkı bir hayalet gibi... Ama bu sefer de gece gündüz orada kalması dedikodulara yol açar. Anlatıcımız ona gelip kendi evinde yaşamasını bile teklif eder. Bildiniz. Aldığı cevap, Yapmamayı tercih ederim, olur. Çare kalmamıştır. Yaşlı hukukçu kendine yeni bir yer aramaya başlar. Sonunda polis zoruyla atarlar genç katibi. Hapishanede geçirmektedir günlerini. Yaşlı hukukçu her gün onu görmeye gider, rahat ettirmeye çalışır ama nafile!"} {"url": "https://egoistokur.com/yapraklar-evi-deneysel-ve-edebi-pop-kultu", "text": "Geçen ay uzun roman okumayı sevmediğimi yazmış hatta destekçi olarak yanıma Anton Çehov, Saul Bellow ve Ian McEwan'ı almıştım. İşe bakın ki bu ay Monokl Yayınları'ndan çıkan Yapraklar Evi'ni yazıyorum. Uzun mu? Çok uzun. Sevdim mi? Eh, pek sayılmaz. Daha ziyade yazarının, çevirmeninin, tasarımcısının, yayınevinin çabasına saygı duydum. Yapraklar Evi'ni Finnegans Wake'le karşılaştırıyorlar. Vladimir Nabokov'un Solgun Ateş'ine benzetenler de var. Ateş ile Yapraklar'ın, kurgunun işleyişi açısından fazlaca benzeştiğine şüphe yok. Mark Z. Danielewski'nin romanında kayıp bir filme dair karmakarışık bir kitap yazarken ölen Zampano'nun hikayesi Nabokov'un romanında upuzun bir şiir yazan ama 1000'inci dizede ölen John Francis Shade'in hikayesini fazlasıyla andırıyor. Hepsi bu kadar değil... Yapraklar Evi'nde Zampano'nun akademik notlarını, sonsuz açıklamaları ve referanslarıyla toparlayıp okunacak bir kitaba dönüştürmeye çalışan, bunu yaparken de dipnotlarda kendi kaybolma hikayesini anlatan Johnny Truant var. Solgun Ateş'in esas karakteriyse, nihai haline erişememiş bir şiiri, eldeki açıklamalar, alıntılar, referanslarla toparlamaya ve eksikleri dipnotlarla tamamlamaya çalışan, sonunda da tam anlamıyla kaybolan Charles Kinbote. Benzerlikler bu kadar. Fakat Mark Z. Danielewski Nabokov olmak istemiş ama Blair Witch Cadısı'nı yazmış gibi. Sonuçta odak noktayı oluşturan ele geçirilmiş ve sürekli büyüyen, güçlenen ve sonunda kötülüğe teslim olan ev, daha çok günümüz popüler kültür ürünlerini hatırlatıyor. Şu aralar pek moda olan kaçış evlerinin malumatfuruş versiyonu da denebilir. Özetle Yapraklar Evi deneysel işlere merakı olanlar tarafından okunabilir. Ben okurken haz almadım diye haz alacaklara mani olmam. Ayrıca mektuplardan oluşan o uzun bölüm epeyce güzel. Bu romanı çevirtip basmakla fena mı etmişler peki? Hiç de değil. Çünkü edebiyatı bir deney ve oyun alanı olarak gören öyle az yazar kaldı ki. Yapraklar Evi, başı, sonu, sorusu, dahası cevabı baştan belli plastik best seller'ların yanında yine de çiçek bahçesi gibi duruyor."} {"url": "https://egoistokur.com/yasamak-sevismekti", "text": "Günlük ölümlerden kurtulma yolları: Yaşamak sevişmektir! Günlük ölümlerden kurtulmanın türlü yolları vardır. Ben bazen kitap okur bazen yemek yaparım. O gece beni kurtaran bir sepet nar fotoğrafı oldu. Merhaba dedim. Narları çok severim. Ne zaman bir şeye çok üzülsem oturur nar ayıklarım, çözülen her tanede üstümden bir yük kalkar. Elimde kalan renk yıkıp geride bıraktığım hüzündür. Birini sevsem yine çaresi nar. Sevmeye çare aranır mı demeyin. Seversin söyleyemezsin, seversin o seni sevmez, sevse bile dünya izin vermez. Gerçi iki taraf da sevse dünya pek karışmaz da kader diye bir yalan var kendi korkularımıza uydurduğumuz. Nar ayıklarken şiir okunur. Ezberinizde bir iki şiir olsun bayanlar baylar. Ezberdeki şiirler de hayat kurtarır. Belki siz de geçmişte bir gün bir şiir yazıp birinin defterinin arasına bırakmışsınızdır, onu hatırlar umudunuzu yeşertirsiniz. Daha ne olsun dedim. Nar bu, tane tane mucize. İlla Tanrı'ya kanıt arayacaksak yumurtaya can vermesi değil, o narı tane tane yaratması hatırlanmalı. Narlı pilav da çok güzel olur. dedi. Hemen denemeliyim. diye düşündüm. Bir yandan da Narlı Pilav tariflerine bakmaya başlamışım bile. -Pilavı bilmem ama şehriye ile de şahane olur, dedim. Haşla şehriyeyi, biraz roka, biraz nar, biraz nar ekşisi, pek hoş oluyor. Çok ince ince değil. Her şeyin ince ince doğranması ayrı bir salatanın konusu. Biz de şimdi arkadaşımla mercimek köftesi verdiğimiz zahmete değiyor mu diye tartışıyorduk. Kısırla aynı muameleyi görüyor ama bir kısır olmadığı gibi ondan fazla zaman harcıyorsun. -Değmez mi? Bir kere şekil veriyorsun. Ben mercimek köftesi mutfakta durduğu zaman huzursuz olurum. Doymuş olsam bile gider gelir bitiririm. Bak canım çekti şimdi. Tüh dedim, geç oldu. Yoksa buyur ederdim. Annem olsa tanımadığınız adamları neden kız başınıza mercimek köftesi yemeye çağırıyorsunuz derdi diye konuşuyoruz bir yandan. Kız başımıza mercimek köftesi yemeye çağırdığımız adamları düşündüm. Hakikaten hiç tanımadığımız ama okuduğumuz kitapları okuyor, güzel yazı yazıyor diye bağrımıza bastığımız adamlar. Elbette öyledir. Gerçek biz ne yaşıyorsak odur. Yanımda Proust'un yeğenine flamingo almaya çalışmasını az önce buluştuğu bir arkadaşının başından gelenler gibi anlatan bir kadın. Oturmuş bir nar tanesine bir dilim salatalığa şiir yazan bir adama yemek tarifi veriyorum. Hayat her şeyin aynı düzlemde olduğu yerde güzel. İsa'nın, Theodora'nın, Proust'un, ilkokulda gözümüzün önünde öğretmen tokat attığında hiçbir şey yapamadığımız o arkadaşımızın, kitapları bizim gibi diziyor diye inandığımız bir adamın, salatalık doğramasını gizli bir dinin ritüelini anlatır gibi yazdığı için hep yazsın istediğimiz başka bir adamın, o adamın nar dediğimde önüme biblolar dizmek yerine narlı pilavdan bahsetmesinin, kaç yaşındaki annesine internet kullanmasını öğreten arkadaşımın yaptığı mercimek köftesinin fotoğrafını çekip annesine göndererek aferin almasının, bilmediğimiz zamanlara gidip ağlamalarımızın, o ağlamaları iki tane narın susturmasının, aşktan korktuğumuz ve yine de aynı garipsemelerle başladığımız hikayelerin... hepsinin yan yana oturduğu bir masa. Bizim evde nar denilince asıl önce Bilge Karasu gelir ve herkes susar. Bismillah demeden başlama yemeye diyen anneannem gibi hep o kitap açılır."} {"url": "https://egoistokur.com/yasamla-olum-arasinda-asili-kalmis-o-ilik-cehennemd", "text": "Centuria: Yüz Küçük Irmak Roman ve Düz Yazının İnce Sesi kitaplarının yazarı Giorgio Manganelli'nin Olanaksız Söyleşiler'inde tam on iki söyleşi yer alıyor. Olanaksız sıfatını taşımaları bu söyleşilerin ölülerle yapılmasından kaynaklanıyor. Manganelli ölüleri ait oldukları yerden bir süreliğine alıp kendi zihninde ve bizimkinde birer yolculuğa çıkarıyor. Fotoğrafı ciddiye almayınız, Dr. Freud'a benzer bir psikanalist var orada. Giorgio Manganelli ise bambaşka bir tip... Ama ölülerle yazdığı kitapta psikanalizden ve ünlü divandan fazlasıyla yararlanmış. Yaşamla ölüm arasında asılı kalmış o ılık cehenneme sızan meraklı bir görüşmeci ve on iki ünlü şahsiyetle yaptığı söyleşiler. Sanıyorsunuz ki açık açık konuşacak ölüler ama öyle olmuyor... Her biri zorlu bir psikanaliz seansından sıvışmaya çalışıyormuş gibi, korkularını, takıntılarını, hayal kırıklıklarını, çılgınlıklarını inatla gizliyor."} {"url": "https://egoistokur.com/yasar-kemalden-ucamayan-kacamayan-yasamayan-kuslar", "text": "Yaşar Kemal'in 1960'ların sonunda yazdığı ama yayınlamaya yeni karar verdiği bir romandan, Tek Kanatlı Bir Kuş'tan epeydir bahsediliyordu. Merakla, heyecanla bekliyorduk biz de. İşte o roman nihayet yayınlandı. Şahsen Yaşar Kemal'in yeni çıkan romanı Tek Kanatlı Bir Kuş'a novella ya da uzun öykü demeyi tercih ederdim. Gerçi önemi de yok pek. Zira edebiyat eserlerini uzun yahut kısa oldukları için beğeniyor değilim. Borges'vari kurgusuyla dikkat çeken Tek Kanatlı Bir Kuş, sonuçta etkileyici, sarsıcı bir kitap. Olaylar bir trende başlıyor. Anadolu'nun Yokuşlu kasabasına tayini çıkan posta müdürü Remzi Bey ve bir gözü sarı bir gözü mavi kedisini peşi sıra her yere sürükleyen eşi Melek Hanım günler süren çileli bir tren yolculuğunun sonunda gidecekleri yerin yakınlarında bir yerde inerler. Lakin karşılarına çıkan herkesin suratı beş karıştır, vakit varken geri dönmelerini söyler hepsi. Halkı Yokuşlu'yu çoktan terk etmiştir ve sebebini bilen yoktur. Bildikleri, daha doğrusu bildiklerini iddia ettikleri tek şey evleri, binaları, çarşısı artık bomboş olan bu kasabanın tekinsiz, uğursuz bir yer olduğudur. Neden? Belli değil. Böylece yeni posta müdürüyle karısı bavullarını, sandıklarını, sepetlerini, halılarını, kaplarını, kacaklarını hatta Ankara'daki konu komşularının hazırladığı ve onlara aylarca yetecek yiyeceklerini alıp kasabanın az dışındaki ceviz ağaçlarının altına yerleşirler. Tepelerinden bir de kalın muşamba geçirdiler mi, alın size yaşayacak münasip bir yer! Bu güzel değerlendirme yazısı için teşekkürler."} {"url": "https://egoistokur.com/yasemin-cebenoyan-gelecegimizden-koparilmis-bir-cice", "text": "İnsan bazen o kadar üzülür, o kadar şaşırır ki nutku tutulur, belki de şok eden o olayı aklı hafızası almadığı, o çok değer verdiğiyle birleştirmediği için kendini ve sevdiğini korumaya alır; sadece birlikte yaşanan, sırlarlarla sakladıklarını hatırlar. Dokunduramaz o sahneyi ona, oysa ona en çok dokunan kişidir bunu yaşamış olan. Yasemin, benim en yakın arkadaşımdı. 29 Aralık'da doğum gününü kutladığı günün ertesinde 30 Aralık 1994'de The Marmara'daki korkunç patlamayla hayatını kaybetti. O sırada gazeteciydim, Tempo'da 8. Gün başlığıyla, haftalık iç ve dış siyaseti 10 sayfada özetleyen bölümü hazırlıyordum; insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden birinin en sevdiği arkadaşının ölüm haberini yazmak olduğunu anladım. Kısa ve öz, o bölümün kuralı gereği. Garip, tuhaf. Yasemin'le ilgili annesinin önayak olmasıyla çıkan kitap nedeniyle, bundan 18 yıl önce, 3 Ocak 1996'da bir yazı daha yazdım. Dergi yönetimi, pastanede annesiyle babası onu anarken, ben de o masaya oturup fotoğraf çektirirsem yazı yayınlanabilir dedi, o masaya oturdum ve kanırtarak, yangınlarla bir yazı çıktı. Bazı insanlar o kadar özgün, o kadar sahicidirler ki ruhunuza işler, işlemek bir yana ruhunuzun bir parçası olur; geniş bir alanı kaplayan ada gibidirler. Kaybetseniz de oradadırlar, sesleri, izleri, ruhlarını aramayı sürdürürsünüz, sanki o bir yerlerdeymiş gibi. Yıllarca İstiklal Caddesi'nde yürürken Yasemin'e benzetip bir çok kişinin peşine düştüm, onun hayatla dalga geçen tatlı kahkasını başka kişilerde yakalamaya çalıştım, en küçük bir benzerlik, bir ses hep içimdeki Yasemin'i diriltmeye hazır bekledi. Yasemin, yumuşacık bir üslupla koca bir sevgi, kendi kendinle ve hayatla insani bir dalga geçişti. Belki de başına geleni kabul edemediğimden ya da o konudan bahsetmeden yazamayacağımdan bir daha da Yasemin'i yazamadım. Ailelerimiz birleşti, evimiz evi oldu, onu hiç unutmadan acılara acılar katarak, onun kahkasıyla bu yalan dünyada varolmaya çalıştık. Geçen gün kitapların arasında ne zamana ait olduğunu hatırlamadığım bir 'post-it'e tükenmez kalemle yaptığım resmini buldum. Dedim ki, bu 1996 tarihli yazıyla hem kendi kendime, hem de onunla konuşayım ve doğum gününü anayım. Yasemin Cebenoyan... Bebekken, çocukken ve kısacık hayatından çeşitli enstantanelerle... Aile albümünü bizimle paylaştığı için Cüneyt Cebenoyan'a teşekkür ederim. Tam bu masada, sen simsiyah elbisen, olanca güzelliğin ve asalatinle, yavaş yavaş kahveni yudumluyorsun. Elinde de sigaran... Bir gün önce doğum gününü kutlamış, bir gün sonra gelecek yeni yıla hazırlanıyorsun. Yaklaşıyor. Cesaret edemiyor dokunmaya, yaralı olduğunu umud ediyor. Birisi bağırıyor: 'Çabuk bir ambulans çağırın, hayır taksi! Taksi çağırılıyor. Seninle hep arabaların, kaldırımın iki yanına park etmesinden şikayet ettiğimiz, trafiğine kızdığımız Sıraselviler'de ilerliyorsun. Hasta biri olsa bu sıkışıklıkta hastaneye ulaşamaz diye dert yandığımız caddedesin, arabanın içinde. .. Taksim İlkyardım Hastanesi'ne getiriliyorsun. Yasemin'in annesiyle babası ve ben... Tempo dergisi çekimi için o masada bir kez daha buluşup Yasemin'i andığımız gün. Ben, akşam dokuz suları servisteyim. Otobüste cızırtılı radyodan arada 'Yasemin' adı tekrarlanıyor. Tam duyamıyorum ama garip bir psikoloji esir alıyor. Evde mesajlar buluyorum: 'Gelince mutlaka ara, bir şey duydum', bir sürü bu ve benzeri cümleler... Arıyor ve öğreniyorum. Doğru olmasın, olmayabilir. Televizyonu açıyorum. Aynı haber. Evden hızla çıkıp soluğu The Marmara'da alıyorum. Kapıda adını söylettiriyorlar, sonra karşımda başları öne eğik duruyorlar. Sen ve sevgisizlik. Sen ve vahşet. Sen ve kendini beğenmişlik. Sen ve cinayet. İmkansız birliktelikler.... İnsanların içi boş birtakım değerlerin arkasına gizlenmelerine güler geçerdin. Kendinle alay eder, gülerdin; kendinle barışıktın. Her anı adeta çok özelmiş gibi yaşardın. Nazım Hikmet'in 'Yaşamak şakaya gelmez, büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın, bir sincap gibi mesela, yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, yani bütün işin gücün yaşamak olacak' diye başlayan şiirindeki gibi. Abartısız, olanca samimiyeti, doğallığı ve sahiciliği içinde. Bugünkü düzene, bu dünyaya ait değildin. Sevginin olmadığı yerde sen yoktun. 'Mollayım ben' derdin, yavaşlığınla ilgili. Sürekli yeni şeyler öğrenmek, bilgini artırmak, sonra da bunları paylaşmak.... Bu bilgileri başka insanlara bilgiçlik taslamak için asla kullanmazdın. Seni sen yapan, tamamlayan yanlarındı bir şeyler öğrenmek, varolan her şeyi sevmek. Bitkileri, ağaçları, çiçekleri... Böcekler dışında! Çanakkale'de yangın çıktığında ne kadar da üzülmüş, ormanlar, ağaçlar yok oluyor diye uzun uzun nasıl da anlatmıştın. Sokaktaki hayvanları beslemek herkesin yapması gereken bir işti senin için. Hayvanlara zarar veren çocuklara hayvanları sevmeye öğretirdin. Kapının önünde beslediğin kedin, 'Çeyrek' adını taktığın, sesini duyar duymaz dördüncü katın altına gelen, seni bekleyen Çeyrek ve onun çocuğu. Şimdi baban onları beslemeyi sürdürüyor, şişman, pofuduk kediler olmuşlar. Yasemin, kardeşi Cüneyt'le oyun oynuyor. Depremde hayatını kaybeden anne ve babasıyla meşhur Yalova Yüksel Sitesi'nin balkonunda;. O feci gün yeğeni Ali de onlarla beraberdi. Çok şey seni hatırlatmaya yetiyor. Küçük, sıradan olaylar dahi. Hemen muzip gülüşmelerimiz geliyor aklıma, bir bakış yeterdi seninle birbirimizi ve çevremizi anlamaya. Ben artık bundan mahrumum. Adı: Yasemin; geleceğimizden kopartılmış bir çiçek. Yunus Emre'nin şu dizeleri her zaman tüylerimi ürpertir: Yalancı dünyaya konup göçenler/ne söylerler ne bir haber verirler."} {"url": "https://egoistokur.com/yaslilar-cocuklar-hastalar-ve-yalnizlar-icin-okan-", "text": "Not: Okan Bayülgen'le çok daha uzun bir röportaj yaptık aslında ve o haliyle Habertürk'te yayınlandı. Sadece Egoist Okur'da yayınlamak için aradan bazı bölümler seçtim. Tamamını okumak için buraya bakabilirsiniz. Şu yanlış gidiyor, bu yanlış gidiyor diye ahkam kesecek halim yok. Şov dünyasında her şey şov dünyasına uygun olarak gidiyor. Bense başka bir yere gidiyorum. Demet Akalın, Serdar Ortaç, Nejat İşler ve bazı dizi oyuncularıyla futbolcuların farklı farklı semtlerde sürdürdükleri hayata ve gittikleri mekanlara gazeteler şov dünyası diyor, böyle bir imaj oluştu artık. Ben o dünyanın hep dışındaydım. Dışında kalmaya da devam ediyorum. Şov dünyası denen şey beni ilgilendirmiyor. Los Angeles'ta da yaşasam, ödüllerin dağıtıldığı salonlardan uzak kalırdım. Çünkü insanın ya üretimini dejenere ediyor bunlar ya da doğrudan kendisini... İlgilenmiyorum. Benim sevdiğim şey yayıncılık ve yaptığım işleri insanlara hızla göstermek... İşimi bitirince de kaçıp gitmek istiyorum. Sinemayla karşılıklı bir kavga etmiş ve bozuşmuş değiliz. Hem zaten sinemaya ara verilmez, sadece ara sıra film yapılır. Çok da film yapılmaz. Yapılırsa tadı kaçar. Eskiden özlenmeye inanmazdım. Şöyle düşünürdüm: Bir talep yaratıyorsanız, var olursunuz televizyonda. Hiçbir şey bir gereklilik yüzünden orada değildir, çünkü televizyon gerekli bir şey değildir. Çok ahlaklı değildir, çok kültürlü değildir, çok lazım değildir... Televizyon aptalca bir eğlencedir ve iyidir. Ama o aptalca eğlencenin zeka seviyesini biraz yükseltirseniz, daha da iyidir. Önceki sene gördüm ki, Yalnız kalmayacaksın mottosuyla haftada 5 gece arkadaşlarımla birlikte yaptığımız yayınları televizyonun asıl seyircisi olması gereken insanlar izlemeye başladı. Her zaman söylediğim gibi, yaşlılar, hastalar, çocuklar, yalnızlar... Genç olduğu halde kendini yalnız hisseden ve sıkı şeylerle vakit geçirmek isteyenlerin sayısı da artmıştı sanki. Ya da belki artık çok fazla insan kendini yalnız, asosyal hissediyordu. Bugünün toplumunda normal! İşte onlar beni özlüyor. Özlenmek beni mutlu ediyor. Bir resim çizersin ya da bir film çekersin ya da bir kitap yazarsın... Ya da televizyonda bir program yaparsın. Televizyondaki program tabii ki sanat değil, diğerleriyle boy ölçüşemez. Bu konuda her zaman tevazu içinde olduğumu da herkes bilir. Ama işte böyle şeyler yaparken bireysel olarak birisine ulaşırsın ve haberin bile olmadan onunla arkadaşlık etmeye başlarsın. Seni izleyen kişi samimiyetine inanıyorsa, karşısında dosdoğru bir adam görüyorsa, bu iyidir. Bu adam benim arkadaşım olsun demişse, seni göremediği zaman özlemeye de başlar. Bu da iyidir! Gururlanmaya, havalara uçmaya, kendini bir halt sanmaya gerek yok, bir halt değilim ben ama arkadaşlığımı seven izleyicilerim var, bu da beni çok mutlu ediyor. Yayıncılıkla olan flörtüm gayet güzel gidiyor. Hem kendi öykülerimi seslendiriyorum hem de dünya klasiklerini... Şu sıralar Okan Bayülgen Format Atıyor! turnesi içinde üniversite radyolarıyla bir araya geliyorum, radyoyu insanlara anımsatmak için. Çünkü eğer işler böyle giderse, 2016'da radyolara reklam pastasından hiçbir şey düşmeyecek. Reklamcılardan bir ses çıkmazsa radyolar kendilerini toparlayamayacak. Aslında bu turneyi başlatırken kimseden destek istemedim. Dipten gelen dalgalar halinde sosyal medyada yükselttim sesimi. Taksi şoförleri Kafka dinledi, Stephan Zweig dinledi, Goethe dinledi. Yakında Reşat Nuri Güntekin dinleyecekler. Dolayısıyla radyoda kitap okumak da, cuma günleri üniversitelerde şov yapmak da harikuladeydi. Kimseden Allah razı olsun, bu işe dikkat çektin diye bir teşekkür falan gelmedi gerçi. Hayır. Peki, kim toplandı radyo hareketinin etrafına? Tabii ki genç radyocular ve üniversitelerin iletişim bölümlerinde okuyan arkadaşlar... Radyoların yaşaması adına başlattığım bu hareket sadece neredeyse hiç radyo dinlememiş gençlerin dikkatini ve ilgisini çekiyorsa, batsın bu radyolar gerçekten! O FM bandındaki kanalları da üç beş arkadaş harçlıklarını birleştirerek gençler alsın. Ben hem seyredenim hem seyredilenim, hem fotoğrafçıyım hem fotoğrafı çekilenim. Çocukluktan kalan burun karıştırma adetim var, o yüzden insanların her yerde gözlerini dikip bakmaları beni rahatsız ediyor. Ve bazen sadece bir gözlemci olarak dolaşmak, yaşamak ya da sadece köşemde oturmak istiyorum. Gittiğim lokantalarda, kıraathanelerde ve kafelerde hep evime en yakın, içinde en az insan olan ve en karanlık mekanları tercih ediyorum. Çünkü sosyalleşmek istemiyorum. Kendi başıma kalıp kitabımı okumak istiyorum. Survivor'a ve Ben Buradan Atlarım'a katılmak istiyorum. Bu iki dileğimi de gerçekleştirirsem artık dünya üzerindeki ödevimi tamamlamış olacağım. Fotoğrafçılığın değil ama fotoğrafçıların sonunu getirenler 17-18 yaşında bebeler. Herhangi bir tarzı birkaç dakika içinde Photoshop'ta taklit edebiliyorlar. Yıllar önce birçok fotoğrafçı arkadaşımı bu dijital fotoğraf işi konusunda uyarmıştım. Ama pintilikten, yani daha az film kullanmak yahut hiç kullanmamak adına dinlemeyip girdiler. Şimdi dünyadaki hiçbir fotoğrafçıyla bir diğeri arasında üslup farkı kalmadı. Ayrışabilenler sadece benim gibi analog çalışanlar. Profesyonelleri ayrıştıramıyorsanız, onlara para ödemenize de gerek yoktur. Dijitale geçen fotoğrafçıların hiçbiri artık para kazanamıyor. Yaptıkları işi 16-17 yaşındaki bebeler de yapabiliyorsa, neden para ödensin ki onlara? Dolayısıyla ben hala tüm fotoğrafçılardan daha çok kazanıyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/yaslilik-uzerine-bir-cift-soz-ve-kedili-deli-kadin-klises", "text": "Koronavirüs pandemisi esnasında yaşlıları çok üzdük. Aşağılamaları, hakaretleri geçtim, onları eve kapanmaya mecbur kıldık, bunun bile vebali üzerimizde. O yüzden Egoist Okur'daki bu yazıyı üç dört yıl sonra yeniden yayınlayabilirim diye düşündüm. Kedili deli kadın deyişi ve kedilerini tepesine çıkaran yalnız ve yaşlı kadın klişesi hep içime otururdu ama Internet Archive'de gördüğüm bazı çocuk kitapları bu deyişin sadece bize özgü olmadığını gösterdi bana. Ayrıca meğer yeni de değilmiş bu terim. Araya müzik grubu Brazzaville'in David Brown'ıyla eski bir röportajımdan birkaç paragrafı ve Italo Svevo'nun iki novella'sını ekledim. Kesinlikle konu dışı değiller. Bir dönemin popüler çocuk kitabı karakterleri kedili ya da köpekli yaşlı kadınlardı. İşte onlardan biri olan Trot Hanım'lı kitaplardan bir illüstrasyon. Kedili deli kadın bize özgü berbat bir terim sanıyordum ben, meğer öyle değilmiş. Ayrıca yeni de değilmiş. Anladığım kadarıyla Avrupa'da tek başına yaşayan ve kedileri -ya da köpekleri- seven yaşlı kadınların bu şekilde aşağılanmasının mazisi, epey eskilere dayanıyormuş. Çocuk kitaplarına kadar girmiş bu klişe. Trot Hanım ile kedisi gibi kitapları çocuklara niye okuttuklarını da pek anlamadım aslında. Ama durun, yıllar önce Brazzaville topluluğundan David Brown'la yaptığım röportajı hatırlatacağım size. David Brown, Amerikalıların aksine yaşlıları seviyor, yaşlanmayı güzel buluyor. Yaşlı bir kadın kedisini her şeyden çok seviyor, onu el üstünde tutup şımartıyor, kasaba gidip onun için en pahalı etleri alıp en leziz yiyecekleri hazırlıyor, kumaşçıya gidip onun için en güzel kumaşları kestiriyor, önünden birasını bile eksik etmiyor ama sonra bir bakıyor hayatını kedisi yönetmeye başlamış. Finalde, sofranın baş köşesine kurulmuş kedinin kadına emirler yağdırdığını görüyoruz. Bazı kitaplarda kadının evinde beslediği kedi sayısı beşe, altıya falan da çıkıyor. Internet Archive'de bunları görünce, geçmişte bu kadar çok kedili kadın kitabı yazılmasının esas nedeni ne olabilir diye merak ettim. Araştırmacılar, Avrupa'da kedileri seven insanların türlü şekillerde aşağılanmasının geçmişinin eskilere uzandığını, bunun Katolik Kilisesi'nin kadim pagan kültürlere duyduğu tepkiyle bağlantılı olduğunu düşünüyor. Eski Mısır mitolojisindeki yarı kadın, yarı kedi olan tanrıça Bastet'i, İskandinav mitolojisindeki kedilerden güç alan tanrıça Freyja'yı, eski Çin efsanelerindeki kedi tanrıça Li Shou'yu hatırlayalım. Cadı avcılarının el kitabı sayılan 1486 tarihli Malleus Maleficarum adlı kitapta kadınlar ve kedilerin tehlikeli varlıklar olarak nitelendirilmesi muhtemelen bundandı. Zaten ardından sayısız insanın, özellikle de şifacı yaşlı kadınların katledilmesiyle sonlanan o korkunç cadı avı başladı. Yüz binlerce masum kedinin işkence görmesi ve öldürülmesi de aynı dönemde oldu. Yaşlılık/ Senilita: Zeno'nun Bilincini okuyunca çarpıldığım Svevo bu kitabında, 20. yüzyılın karmaşıklığını, ürkütücülüğünü bu kez büyük değil küçük resme, doğrudan insana bakarak anlatmış. Emilio, giriştiği her iş elinde kalmış, 'hayat beceriksizi' bir adam; yeteneksiz, sığ ve tutkusuz... Daha kötüsü yaşlanmış ve elinde, boşa harcanmış bir hayata dair anılardan başka bir kalmamış. Aka arkaya patlak veren büyük savaşların ve bir türlü erişilemeyen huzurun çağını onun hikayesi üzerinden okuyoruz. İyi Yürekli Yaşlı Adamla Güzel Kızın Öyküsü: Yazarın gençlik takıntısı ve kaleminin keskinliği bir kez daha gösteriyor kendini. Aşık olduğu genç kızı dilediği zaman çağıran ve bir dahaki sefere kadar onu, görünüşte rahatsız etmemek adına, gerçekteyse üzerine yeni yükler, yeni sorumluluklar almamak için, başka bir deyişle bencilliği yüzünden aramayan yaşlı adam, gerçekten de sandığı kadar iyi yürekli midir acaba? Ve yaşlılığın, gençliğin özünden beslenmeye, onu tüketmeye hakkı var mıdır? Vicdan azabı, insanın kendini aynada görmesine benzer diyen Svevo bu kez dünyayla değil kendiyle uğraşıyor ve yakaladığı en zayıf yerine saldırıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/yayin-dunyasinin-kult-stari-gozbebegimiz-sayim-cinar-anlatiyo", "text": "Herkesin bir hikayesi vardır, baştan bunu kabul etmek gerekiyor. Rolümü ve hikayemi abartmam, olan durumu yansıtabilir ve anlatabilirim yalnızca. Sıradanlığı sevmiyorum. Hiçbir zaman sıradan olmadım. İyi yazarları, iyi editörleri, kitapçıları hep önemsedim. Cağaloğlu'nu hep önemsedim. Orada var oldum ve iyi ki var olmuşum, iyi ki o bavulu almışım. Bugün ikinci kitabım yayınlandı. Mutluyum ve hikayemi seviyorum. Her aşamasında vardım. Özenli bir seçim yaptım kitabımda, koyacağım isimleri çok önemsedim. Her isim bir hayat öyküsüne denk geliyordu. Huzurlu ve mutluyum, sanırım bu en önemlisi, kitabının içine sinmesi. Benim dönemimde Amin Maalouf, Ahmet Altan, Perihan Mağden vardı. Her birini ayrı ayrı önemsedim ve ciddiye aldım. Ahmet Ümit de liste başıydı hep. Bugün bavulumla beraber yol aldığım yazarların bazılarında kimi değişiklikler var, geldikleri nokta beni üzebiliyor. Kendilerini tüketmeleri, edebiyatlarını tüketmeleri beni üzüyor. Sektör değişti bunu kabul etmeli. Ben de dönüştüm, değiştim, çağa ayak uydurdum. İyi roman beklemek kısmına gelince, hiç değişmedim. İyi edebiyat hep önceliğimdi hep de öyle kalacak. İyi kitaplar için iyi editör gerekiyor, kötü yazarın P&R'ından çok, iyi yazarın P&R'ı önemli. Gerçi kötü yazarı okur sevmez. Zorla bir kitap satmaz. Halkla ilişkiler, tanıtım, reklam ikinci plana düşüyor. Depolarda çürür en iyi ihtimalle basılan onca kitap. Sektörün sırrı şu: İyi olmalı ve çok emek vermelisiniz. Diğer türlü yok olur gidersiniz. Arkanızdan söylenenleri duymamalısınız, hep geleceğe yatırım yapmalısınız. Dedikodu olduğunu düşünenler var sektörün, sırf bu şekilde yürüdüğünü düşünenler var, ben bunu yok sayıyorum. Bence iyi kurgu, iyi hikaye, iyi dil gerekiyor. Yeni bir şey yapmalısınız, çünkü okur çok akıllı ve onu kandıramazsınız. Aura ve inanç çok önemli. Kendi kitabım için de geçerli bu, eğer söyleşilerime, isimlere, dile, hikayelerine inanmasaydım, bu kitabı yayınlamazdım. Diğer türlü bu kitabın da bir anlamı yok. Bavulumda Söyleşiler demek benim kalbimdeki, tarihimdeki hikayeler demek. Yazar ajanının da önemi bu noktada öne çıkıyor sanırım. Bu işi iyi yapan isimler var sektörde. Kalem Ajans, Anatolialit, ONK. Hepsini son derece değerli ve iyi buluyorum. Yine de yazar ajansları üzerinden elde edilecek şöhret konusunda çekincelerim var. İyi yazar her durumda yerini bulur bence. Yıllarca hep başkalarının söküğünü diken biri olarak şimdi kendi kitabıma sahibim, hem empati yapabiliyorum, hem de bazı şeyleri daha net görebiliyorum. Nilgün Belgün'le röportajımı çok önemserim, hem çok gülmüş hem de çok güzel şeyler konuşmuştuk İstanbul'a ve insana dair. Bavulumda Söyleşiler'de de yer verdim bu güzel söyleşiye. Mehmet Ali Erbil söyleşini aynı şekilde çok önemserim. Deniz Akkaya hikayesi de güzeldir. Önyargıları kıran bir söyleşidir. Ali Poyrazoğlu bir ustadır, dili, üslubu çok kıymetlidir. Doğru sorular gerçek yanıtları getirir diyorsunuz. Bunu açalım bence. Doğru sorular hakikate ulaştırır. Gerçek olan güzel olandır. Ben bu izleği seviyorum. Kendini büyük sanan, güçlü sayan, egoları şişik isimleri sevmiyorum. Enteresan olanın peşindeyim. Belki de yalnızlığımı böyle hafifletiyorum. Çok seyahat eden çok hayat tanır bu gerçek. Kendi ülkemde kendimi zenci hissettiğim çok zaman oldu. Burada yaftalamak çok kolay. Oysa Berlin'de özgürlüğümü en baştan tanıyabildim. Almanya'da kitapçıları gezdim, raflarda bizim yazarlarımızın kitaplarını gördüm. Bu beni gururlandırdı ve heyecanımı, inancımı, artırdı. Düşünsenize İtalya'da Esmahan Aykol var, üstelik çok da satıyor, bununla gururlanmamak mümkün mü? Kendi ülkene inancın da tam da bu noktada tazeleniyor. Ben sanırım içgüdülerimle hareket ediyor ve hayal kırıklığı yaşayacağımı bildiğim isimlerle röportaj yapmıyorum. Bazı isimler devamlı benden söyleşi talebinde bulunuyor ve ben uzak duruyorum. Yazarken ve konuşurken aynı olan insanı seviyorum. Zamanın akışına ve gücüne kim inanabilir ve inansa da karşı koyabilir ki? Zamanla yarışmıyorum ama çalışıyorum, sadece masa başında değil hayatın içinde de çalışıyorum. Belki asıl sevdiğimden uzak olduğum için yalnızlığımı dolduracak alan olarak söyleşileri seçiyorum. Gezerek yalnızlığı kapatıyorum, başka insanların hayatları üzerinden. Medyatava ile medya röportajları yaptım, orası benim ailem gibi. Medyatava benim için bir okul gibiydi. Orada çok şey öğrendim. İyi editörlerle çalışmak size daima yeni şeyler öğretiyor. Medyatava'da da ben kendimi her zaman okuldaki bir öğrenci gibi hissediyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/yaz-gelmeden-cocuklara-11-kitap-tavsiyes", "text": "Laura Dower'ın yazdığı kitapta dokumacılıktan fen deneylerine, yemek tariflerinden origamiye kadar adeta yok yok! Bu ve daha birçok etkinliğin ayrıntıları, görsellerle desteklenerek anlatılıyor. Çocuklar hem pusula yapmayı, kendi gazetelerini hazırlamayı öğrenecek hem de yıldızları seyretmek, uçurtma uçurmak gibi etkinlikler sayesinde dışarıda eğlenmenin yollarını keşfedecek. Öteki konumuna düştüğümüz anlar, hepimiz için önemli keşif anlarıdır aslında. Filistinli Samir, bir İsrail hastanesinde yapayalnız kalmıştır, üstelik yaralıdır. Çok geçmeden cesur küçük İsrailli Yonatan'la tanışacak, üstelik kendisinin de sandığı kadar ürkek olmadığını fark edecektir. Büyükler kolayca savaş çıkarırken dost olmayı başaran bu çocukların barışa dair öyküsünü seveceksiniz. Tan Sağtürk'ün Doğan Egmont etiketiyle yayımlanan Ada Bale Gösterisinde dizisi, küçük okurları Fındıkkıran, Uyuyan Güzel ve Don Kişot gibi klasik balenin başyapıtlarıyla tanıştırıyor. Her kitapta perde açılıyor; rengarenk çizimler, sesli öyküler ve müzik eşliğinde bu büyülü eserler bir kez daha hayat buluyor. Zeynep Sevde Paksu, Kaplumbağa Battuta'nın Günlüklerini yazmaya devam ediyor. Profil Çocuk'tan çıkan serinin yeni kitabı Kudüs'te Bir Gün. Kaplumbağa Battuta bu kez Kudüs'e doğru yola çıkıyor. Ama tabii İstanbul'dan Kudüs'e gitmek kaplumbağa hızıyla aylar süreceğinden, tatlı kahramanımız güneye Hacı Leylek'in sırtında gidiyor. Bu arada da ne maceralar yaşıyorlar, sormayın! Tavşan biçimli yumuşacık bir çift terlik, bir gece evden kaçar. Ama işe bakın ki ormanda kaybolurlar. Pembe solucanlar, eflatun sincaplar, lacivert kirpiler, mor salyangozlar ve yeşil kurbağa tamam da ortalıkta hiç de dost canlısı olmayan başkaları da yaşamaktadır. Ayla Çınaroğlu'nun Sarıgaga'dan çıkan Tavşan Terliklerim adlı neşeli öyküsü, Mustafa Delioğlu'nun çizimleriyle canlanıyor. Andreas Steinhöfel'in Tudem'den çıkan kitabı Farklı, adı gibi çok farklı bir kitap. Kitap, geçirdiği ağır bir sağlık sorununun ardından bambaşka bir çocuk olarak uyanan Felix Winter'ın öyküsünü anlatıyor. Belleği sıfırlanan Felix için tekinsiz bir yolculuk başlamak üzeredir. Unutmak ve hatırlamak kavramları, sadece onun için değil; çevresindeki herkes için bir hesaplaşma ve değişim sürecinin tetikleyicisi olacaktır. Yetişkinlerin de ilgisini çekebilir. Çocukların hayal dünyası, uzaydan geniştir! diyen senarist, yazar Sevgi Saygı, Günışığı Kitaplığı etiketli Babaannemin İçine Uzaylı Kaçtı! romanıyla kırşımızda. Saygı, Uzaylılarla Yakın Temas topluluğunun üyesi ilginç karakterleri, temposu hiç düşmeyen kurgusu ve neşeli diliyle heyecanlı bir okuma vaat ediyor. Üstelik yetişkinler için bile zorlu bir süreç olan Alzheimer hastalığının iç karartıcı olmadan ele alınabileceğini kanıtlıyor."} {"url": "https://egoistokur.com/yaz-kizim-o-gun-yine-kraliceymissi", "text": "Masamın üzerinde bir süredir sırasını bekleyen bir çift kitap duruyor. Biri pembe biri mavi. Çocukları yazmaya teşvik etmek gibi güzel bir amaca hizmet etse de, kabul edilemez bir ayrımcılığa da götürüyor onları: Kızlar ve Erkekler İçin Yaratıcı Yazma! Tıpkı cinsiyet ayrımcılığı gibi, konu başlıkları keskin bir bıçakla ikiye ayrılmış. 'Daha yeni dünya rekoru kırmış biri günlüğüne neler yazabilir?' ya da 'Bu ejderha kimin?' gibi başlıklar elbette Erkekler İçin Yaratıcı Yazma kitabında bulunuyor... Zaten bir kız çocuğu neden ejderhaları sevsin ki? Ayrıca bir bilim laboratuvarında ne işi olabilir ya da dedektiflikten ne anlar? Zekası yetmez zaten! Mars'ta yaşam başlığı ise düşündürücü: 'Erkekler Mars'tan Kadınlar Venüs'ten' mi demek isteniyor acaba? Iyyy tarantula mı o? Kızlar hiç hoşlanmaz öyle hayvanlardan, çeker misiniz lütfen! Kitapçıların, özellikle de çocuk kitaplarının bulunduğu dağınık ve ne idüğü belirsiz şekilde kategorize edilmiş rafları arasında gezinirken, 'çocuğuma şu kitabı alayım, belki yazmaya özenir' diyen anne babalara seslenmek istiyorum. Kızınızın ne yazmak istediğini, hangi alanlara ilgi duyduğunu biliyor musunuz? Onu gerçekten tanıyor musunuz? Belki o tarantulalardan hiç korkmayacak, kariyerinin doruğunda bir dedektif olacak ya da uzaya gidecek. Peki oğlunuz... Onun korkusuz bir şövalye ya da bilim adamı olacağını nereden biliyorsunuz? Belki o 'bir günlüğüne kraliçe olmak' istiyor. Yoksa bu hoşunuza gitmedi mi? O halde bir kez daha düşünmeniz gerekebilir. Çocuk kitabı yazmak çok kolay görünse de, hiç değil. Ucu nereye varır, arkasından ne gelir, nelere mal olur, tartmalı. Madem bazı yazar ve editörler -iyi niyetle yola çıksalar da- bu konuda yeterince hassas değiller, o zaman anne babalara çocuklarını doğru gözlemlemek, onları 'cinsiyet ayrımı yapmadan' yazmaya, edebiyata yönlendirmek düşüyor. Korkusuzca arkalarında durarak ve onlara kapı gibi anne babaları olduğunu her an hissettirerek! Çocuklar, ileride kim ve ne olursa olsunlar fark etmez, ailelerinin her zaman yanında olacağını bilirlerse, dünyanın bütün tarantulaları etraflarını sarsa da sırtları yere gelmez."} {"url": "https://egoistokur.com/yazamamak-ya-da-red-edebiyat", "text": "1983 Samsun doğumlu Gülşah Köksal Çekici, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Sosyal Bilgiler Öğretmenliği Bölümü mezunu. Dört yıldır köy öğretmenliği yapıyor. Edebiyat başta olmak üzere, felsefe, tarih, sosyoloji gibi alanlarda okuyor, yazıyor. yazdıklarına hem çeşitli dergilerde hem de şahsi blogunda rastlayabilirsiniz. Kendini mobilya gibi hissetmeye başlamışsan, çekip gideceksin! Clement Cadou... On beş yaşında, yazma arzusuyla yanıp tutuşan bir gençtir... Bu yönünü takdir edip destekleyen bir aileye sahiptir. Aile, Polonyalı yazar Gombrowicz'in Paris'e geldiğini duymuş, ve kendisini, evlerine yemeğe çağırmıştır. Oğul Cadou, bu haberi duyduğunda, severek okuduğu yazarı görebilecek, onunla zaman geçirebilecek olmanın sevinciyle havalara uçmuştur. Her türlü kitaba ulaşabilme imkanı olan, gelecek için sadece yazar olmayı düşleyen ve sıkı bir biçimde buna hazırlanan Cadou için bu harikulade bir havadistir. Yazar Gombrowicz eve gelir, sofraya geçilir. Ancak umulmadık bir şey olur. Cadou, karşısında gördüğü yazara duyduğu hayranlığın dozunu dizginleyemez, ve birden bire, kendisini, yemek yedikleri salonun bir mobilyası gibi hissetmeye başlar. O an karar verilmiştir; bir daha asla yazma bahsi açılmayacaktır kendisi için. Rimbaud işte... Adını saygı ve imrenme ile andığımız bu zat... Yirmi dokuz yaşında, ikinci kitabının ardından bırakır yazarlığı. Yirmi yıl, boş boş gezinip, maceradan maceraya atar kendini. Niye yazmıştır ki zaten o iki kitabı! Bahsi geçen kitaptan öğrendiğim paylaşmak istediğim son şey de, Amerika'da yer alan bir kütüphane. Red edebiyatının müzesi olarak kabul edilebileceğimiz bir mekan, Brautigan Kütüphanesi. Adını Amerika'nın ünlü yeraltı edebiyatçısından almış olan kütüphanenin özelliği ise şu; yayınevleri tarafından reddedilmiş, beğenilmemiş, başarısız'' olarak nitelendirilmiş kitapları kabul ediyor oluşu. Buraya gönderilen hiçbir el yazması reddedilip geri çevrilmiyor. El yazmanızı bir zarfa koyup, üzerine Richard Brautigan Kütüphanesi, Vermont, Burlington ABD'' yazmanız yeterli. Not: Yazıya eklemeyi unuttuğum bir şey daha geldi aklıma giderayak. İçinde yazılan kitapları, kağıda geçirmeye üşenenlerin başka bir gerekçesi daha var; okumaktan daha fazla haz alıyor, ve yazmayı bir zaman kaybı olarak görüyor olmak. Cümlelerin elinden kurtulmayı başaramadığımızda yalnızca, kağıda kaleme uzanmak. Bendeniz de kendini bu kategori içerisinde bulanlardanım."} {"url": "https://egoistokur.com/yazar-olmak-istiyorsaniz-katil-olmayi-goze-alacaksini", "text": "Türkiye'nin ilk yavaş şehri yani cittaslow'u olarak kalbimizde ayrı bir yer edinen salyangoz simgeli güzel şehirde, yani Sefirihisar'da geçen yıl bir edebiyat festivali düzenlenmiş, yazarlar, şairler 1 hafta boyunca katılımcılara yazma dersleri vermişti. Mario Levi'nin atölyesi en ilham verici olanlardan biriydi. Levi bize nasıl katil olunacağını anlatmıştı. Kulağa korkutucu geliyor biliyorum ama değil aslında! Zor belki, yıpratıcı ama kesinlikle gerekli. Tabii kimin katili olmanız gerektiğini henüz bilmiyorsunuz. Onun cevabı da zaten bu yazıda. Şu kadarını söyleyeyim, dünyayı bize dar eden gerçek katillerle hiç ilgisi yok."} {"url": "https://egoistokur.com/yazar-vicdani-devlet-adina-utanma", "text": "Semih Büyü, Okurken adlı köşesinde bu kez Seray Şahiner'in Can Yayınları'ndan çıkan ve BirGün gazetesi, Ot dergi ve farklı mecralarda yazdığı yazılarını derlediği yeni kitabı Reklamı Atlayı yazdı. Türkiyeli edebiyatçıların çoğunun eşitlik, özgürlük, adalet gibi sol değerlere sahip olduğu kabul edilmekle birlikte yapıtlarında bunları nasıl işledikleri, güncel ve tarihsel olayları ne ölçüde ele aldıkları, toplumun acıyan yerlerine ne kadar temas edebildikleri her zaman tartışıldı. Ortaya çıkan hep, yazılanların yetersiz ve niteliksiz olduğu gerçeğiydi. Sorular çoğaltılabilir, edebiyatın ve edebiyatçının görevi üzerine itirazlar yükselebilir fakat hiç kimse, edebiyatın insan odaklı olduğu ve insana dair her şeyi kapsadığı gerçeğini reddedemez. Bu katliam da olabilir, hedef gösterilme de, ırkçılık da, cinsel taciz de. Her şey. Seray Şahiner'in Can Yayınları'ndan çıkan, BirGün gazetesi, Ot dergi ve farklı mecralarda yazdığı yazılarını derlediği yeni kitabı Reklamı Atla'yı okurken bunları düşündüm. Şahiner, birçoğunu yayınlandığı gazete ve dergiden okuduğum yazılarında sadece ailesini, Erzincan'daki köyünü, okul yıllarında yaşadıklarını değil, bu ülkenin sızlayan yerlerini de anlatıyor. Üniversiteye yeni başlayanlar için tecrübelerinden süzdüğü tavsiyeleri okurken gülme krizine girip birkaç sayfa sonra aynı yaşta gençlerin Ankara ve Suruç'ta vahşice katledildiği gerçeğiyle yüzleşerek allak bullak oluyorsunuz. Tarlabaşı, Samatya gibi tarihi semtlerin kentsel dönüşümden mustaripliğine, Emek Sineması'nın yıkılışına, işçi cinayetlerine, Kürdistan'dan zorunlu göç edenlere, cezaevlerindeki çocuk tecavüzlerine, Gezi Parkı direnişinde öldürülenlerin duruşmalarına dek insanı isyan ettiren birçok mesele genişçe işleniyor bu yazılarda. Öyle masa başından, yazmış olmak için yazılmıyor bu yazılar; bizzat duruşmalara, eylemlere, cenazelere katılıyor, o semtlerde yaşayıp o insanlara dokunuyor, içtenliğinden bir an olsun şüpheye düşürmüyor Şahiner. Yazar vicdanı dediğimiz şey de burada ortaya çıkıyor. Akmaz kokmaz, sade suya tirit yazılar ve kitaplarla çarkını döndürenlerin rağbet gördüğü bir piyasada, vicdanlı ve hakkaniyetli yazarlar da bildikleri yoldan katiyen sapmıyor. En güzel saptamayı Cumhuriyet Kitap'ta çıkan söyleşisinde Bizim vatani görevimiz devlet adına utanmak, diyerek yazarın kendisi yapıyor. Antabus için Seray Şahiner hepimizi biraz olsun utanmaya çağırıyor, yazmıştım iki yıl önce; Reklamı Atla ile bu çağrı devam ediyor."} {"url": "https://egoistokur.com/yazari-tutsakken-yazilan-bir-gezi-kitab", "text": "Harikulade bir kitaptan, Susan Sontag'ın Şimdiye kadar yazılmış en canlı, en orijinal otobiyografik anlatılardan biri, olarak tarif ettiği bir minör başyapıttan bahsedeceğim bu yazıda. Xavier de Maistre'in Odamda Yolculukunu okumamış olmak bir kayıp. Xavier de Maistre, 1790'da henüz 27 yaşındayken dünyanın gizli saklı köşelerini, cennet mekanlarını ve zorlu güzergahlarını dolaşan seyyahları şaşırtacak, onların genellikle göz ardı ettiği hatta belki küçümseyip burun kıvırdığı bir coğrafyanın ilk gezi rehberini yazmıştı. Bu benzersiz kılavuz kitabın adı, Odamda Yolculuktu. O tarihte kendisi, yasa dışı bir düelloya kalkıştığı için Turin'de ev hapsine mahkum edilmişti. Kırk iki gün boyunca etrafını otuz altı adımda dolaşabildiği bir odada yaşadı ve tutsaklığını ironik bir özgürlük metnine dönüştürdü. İnsanın bedeniyle ruhunu ayrıştırabileceğini, bedeni ufacık bir odada hapsolmuşken ruhunu istediği her yere gönderebileceğini öne sürüyordu. Bu yolculukta deneyimlenecek coğrafyalar, izlenecek güzergahlar ve mola verilecek duraklar belliydi hatta her seyahatte olduğu gibi beklenmedik kazalar bile oluyordu. Okurla biteviye sohbet etmesi ve her fırsatta konu dışına çıkması açısından ilhamını Tristram Shandynin yazarı Laurence Sterne'den alan Xavier de Maistre, hapsolduğu odada bir nevi keşif turuna çıkmış ve elde ettiği bulguları bir seyahat günlüğü olarak kaydetmişti. Tuhaf mı? O kadar da değil aslında. Özetle, bu kitabı mutlaka okuyunuz... Xavier de Maistre'ın, ufacık bir odayı turlarken o çağda pek popüler olan seyahat jurnallerinin üslubuyla dalga geçerek kendi kendiyle felsefi tartışmalara girişmesi, bugün bile çok ama çok eğlenceli."} {"url": "https://egoistokur.com/yazarin-colde-gordugu-halusinasyonlardan-dogd", "text": "Küçük Prens bana göre çocuk kitabı falan değil, olağanüstü güzel bir aşk hikayesi. Şahsen kitabın, insanın artık yapacak bir şeyi, tutunacak dalı kalmadığında bu dünyayı kendi isteğiyle terk edebilmesinin erdemini ima eden hazin ama tavırlı finalini de çok seviyorum. Yıllar önce ilk okuduğumda beni hüngür hüngür ağlatmıştı, şimdi de her seferinde aynısı oluyor, kendimi tutamıyorum. Geniş, geniş bir dünya... Ama bir sonu var elbette! Aristokrat bir aileye mensup olan Antoine de Saint-Exupery, dört yaşındayken kont babasını kaybetti. Ardından aile hızla yoksullaştı. Okulda da pek başarılı değildi. En büyük zevki hava alanına gizlice girip uçakları seyretmekti. 12 yaşındayken bir gün gerçekten uçağa bindi. Liseyi bitirdiğinde annesinin arzusuyla denizcilik okuluna kaydoldu, 19'una bastığında Ecole des Beaux-Arts'da mimarlık fakültesine girdi. 21'inde eğitimini yarıda bırakıp askere gitti. Fransız Hava Kuvvetlerinde teknisyen olarak çalışırken pilotluk eğitimi de aldı. Askerlik dönüşü yine annesinin arzusuyla kamyon satıcılığı yapmaya başladı. Ticarette başarısız oldu ama yazma yeteneğini tam o sıralarda keşfetti. 1926'da yeniden uçmaya başladı, dünyanın çeşitli ülkelerinde pilotluk yaptı. Güney Postası, Gece Uçuşu, Dünya ve İnsanlar, Savaş Pilotu gibi kitaplarında hep uçarken başına gelenleri anlattı. Maceralı bir hayat yaşadı. Tunus'ta uçağı düştü, günlerce kayboldu. İspanya İç Savaşı'nda ölümden döndü. II. Dünya Savaşı'nda sağlık durumu elvermemesine rağmen Fransa adına orduya katıldı ama ülkesinin kaybetmesi üzerine Amerika'ya yerleşti. Küçük Prensi yazdıktan sonra içindeki isyanı bastıramadı ve ülkesi adına bir kez daha savaşmaya karar verdi. Bu kez ABD ordusuna katıldı. Görevi Fransa'ya saldıran işgalci Nazi ordularını havadan izleyerek rapor etmekti. Yine böyle bir keşif uçuşu sırasında vuruldu ve uçağı Marsilya açıklarında denize düştü. Tarih, 31 Temmuz 1944'tü. Uçağının enkazı 65 yıl sonra, 2000'lerde balıkçılar tarafından bulundu. Çocuk kitaplarını küçük görenlerden olmadığımı, tam tersi iflah olmaz bir çocuk kitabı oburu olduğumu çoğunuz biliyorsunuz, o sebeple fikrimi rahatça söyleyebilirim: Küçük Prens bizde çoğunlukla çocuk kitabı kategorisinde yayınlanıyor ama bence bu o kadar da doğru sayılmaz. Diğer kitaplarından öğrendiğimize göre Saint-Exupery, II. Dünya Savaşı'nın tam ortasında, savaşın kırıp geçirdiği insanlara umut ve cesaret aşılayacak, onların ağır depresyondan çıkmasını sağlayacak bir kitap yazmak istemiş ve işte ortaya Küçük Prens çıkmış. Özetle Küçük Prens kim ne derse desin çocuk kitabı falan değil, olağanüstü güzellikte bir aşk hikayesi. Şahsen insanın artık yapacak bir şeyi, tutunacak dalı kalmadığında bu dünyayı kendi isteğiyle terk edebilmesinin erdemini ima eden hazin ama tavırlı finalini de çok seviyorum. İlk okuduğum gün beni hüngür hüngür ağlatmıştı, şimdi de her seferinde aynısı oluyor, kendimi tutamıyorum. Anlatıcı Küçük Prens'in başında pilotluk deneyimlerinden bahseder, kendini yetişkinlerin dünyasında ne kadar yalnız hissettiğini; onlar tarafından anlaşılıp kabul görebilmek için hayatını yalanlar üzerine kurduğunu, hayallerini sadece kendine itiraf ettiğini anlatır. Sonra başına, onu kendine getiren olay gelir, yani uçağı çölde kaza yapar. Bunun da gerçek olduğunu Dünya ve İnsanlar adlı anı kitabından biliyoruz. Saint-Exupery orada dört gün boyunca açlık ve susuzluğun yarattığı halüsinasyonlarla pençeleştiğini, tam ölmek üzereyken onu bir Bedevi'nin bulduğunu, ölümden Bedevi'nin uyguladığı ilkel tedavi yöntemi sayesinde kurtulabildiğini uzun uzun anlatıyor. Anlayacağınız, uçağı düşen anlatıcının çölde karşılaştığı o tuhaf görünümlü prensin ilham kaynağı, yazarın dört gün boyunca çölde boğuştuğu halüsinasyonlarmış. Gerçi kitaptaki suluboya resimlerin hepsinin bizzat Saint- Exupery'ye ait olduğunu düşünürsek, şurası kesin: Her halüsinasyon Küçük Prens kadar güzel olmuyor."} {"url": "https://egoistokur.com/yazarin-maceraci-olarak-portresi-jerome-k-jerom", "text": "Jerome K. Jerome biraz beklesin... Önce diğerlerini hatırlayalım. Macera deyince ilk akla gelen yazarlardan biri Joseph Conrad'dır hiç kuşkusuz. Jozef Teodor Konrad Korzeniowski adıyla Polonya'da doğan Conrad çocukluğundan beri denizci olmayı hayal ediyormuş. Annesiyle babası öldükten sonra amcasıyla birlikte Avrupa'ya gitmiş, 1874 yılında da Marsilya'dan kalkacak bir gemiye miço olarak yazılmış. Bir süre İngiliz ticaret gemilerinde çalışıp usta gemici unvanını aldıktan ve yirmi yıl denizcilik yaptıktan sonra da 1894'te emekli olarak İngiltere'ye yerleşerek yazmaya başlamış. Narcissus'un Zencisi, Lord Jim, Nostromo, Denizin Aynası, Talih ve bilhassa Karanlığın Yüreği gibi romanlarında, denizcilik yaptığı dönemde bizzat yaşadığı olayların izlerini görmek mümkün. Başka maceracı yazarlar da var aslında... Klondayk Altın Avı'na katılan Jack London ya da dünyanın dört bir yanını dolaşırken kendini hep fırtınanın ortasında bulmayı başaran Ernest Hemingway gibi.. Ama sevgili okur, bu yazıda size onlardan değil, minör ama bir hayli özgün maceralar yaşamış bir başka yazardan ve benzersiz diyebileceğim romanından bahsedeceğim. Ezelden beri varmış hissi uyandıran bir nehir. Nice aşılmaz görünen zorluklarla dolu bir seyahat. Üç genç adamın akıntıyla ölümüne mücadelesi. Tüm belaları savuşturmuş halde, yorgun ve bitkin bir şekilde yolculuğu tamamlamaları... Hayır, Conrad'ın romanı Karanlığın Yüreği değil bu sözünü ettiğim kitap. Onunla uzaktan yakından ilgisi yok. Gizemli Albay Kurtz'u bulmak için Kongo'nun derinliklerine seyahat eden Charles Marlow'un ummadığı dehşetlerle karşılaşmasını ve kendini arkaik olanın medeniyete karşı zafer kazandığı kıran kırana bir savaşın ortasında bulmasını okumuyoruz. Okuduğumuz Jerome K. Jerome imzalı Bir Kayıkta Üç Kafadar adlı roman. Çok komik, çok eğlenceli. Fakat üçü de fazlasıyla çıtkırıldım birer salon beyefendisi olduğundan, dahası abartı sanatının ustası bir edebiyatçının zihninden çıktıkları için, seyahatleri planladıkları kadar dinlendirici geçmeyecek ve kahramanlarımız, güvenilmez hava tahminlerinin yol açtığı felaketler, patates soymanın baş edilmesi güç zorlukları, nehri esir alan buharlı teknelerin ortalığa sürekli olarak is ve duman püskürtmesi gibi sebeplerden ötürü türlü talihsizlikler yaşayacaklardır. Bu harikulade küçük romanı okurken bize düşen şeyse çokça eğlenmek, bu doyumsuz mizah başyapıtının tadını çıkarmak... Sonuçta tüm zamanların en iyi yüz romanı listelerinin gediklisi bir kitaptan bahsediyoruz. Şimdi rafta öyle kendi halinde, sessiz sedasız durduğuna aldanmayın, ilk yayınlandığında, yani 1800'lerin sonlarında 1 milyon satış elde ederek döneminde bir rekor kırmıştı. Gelin görün ki, ilerledikçe bambaşka bir şeye dönüşmüş yazdıkları ve Bir Kayıkta Üç Kafadar çıkmış ortaya. Kitap, günlük hayatın sıradanlığına, İngiliz yemeklerinin tatsız tuzsuzluğuna ve taşra-şehir çatışmasına dair komik anekdotlarıyla, Victoria dönemi İngiliz hayat tarzını ve zamane değerlerini eleştiren nefis bir taşlama. Mesela midelerinin bahtsız köleleri olan bu üç beyefendinin yanlarına bir konserve açacağı almayı akıl etmedikleri için bir türlü açamadıkları ananas konservesiyle mücadeleleri öyle eğlenceli ki, okurken gözlerinizden yaşlar boşanacak."} {"url": "https://egoistokur.com/yazarlara-sorduk-hangi-kitaplar-kiyametten-sonraya-kalsi", "text": "Ben olsam elbette klasiklerden başlardım. İnsan eliyle gerçekleştirilecek kıyametten geriye kalanlar, Dostoyevski'yi bilsin mesela değil mi? İçimizin karanlığını görsünler. Kafka'yı bilsinler sonra, Josep K ile tanışsınlar. Tolstoy'un Anna Karenina'sından aşk için vazgeçilebilecekleri, Melville'i Kaptan Ahab'ından bulmanın kaybetmek olabileceğini öğrensinler. İnsanlığın irili ufaklı trajedilerini Lorca'dan, Shakespeare'den okusunlar. Kutsal kitapların nefis edebi metinler olduğunu düşünüyorum. Onları da koyayım dedim kütüphaneye evvela ama sonra vazgeçtim. İnsan eliyle koparılmış küçük kıyametlerden sonraki hayatta, kutsalın anlamı değişir belki. Belki o zaman orada başka bir dünya mümkün olur. Kim bilir. Şiir kitaplarıyla doldurmak iyi olur o kütüphaneyi bir de. Kalanlar şiir okusunlar. Kalanlar kelimelere değil, şiire inansınlar. Soru beni roman ve öyküyle sınırlandırdığı halde ben bir şiir kitabını teklif edeceğim: Mesnevi. Cevabı içindedir; hem roman, öykü vardır orada hem şiir, şarkı. Kendini 800 yıldır aralıksız okutan başka bir şiir kitabı varsa onu da alsınlar. O, kıyametten sonraya da kalsın. Lazım. Bu kadar distopik bir geleceğe ilişkin alınan bu tedbir beni hem çok üzüyor hem de sevindiriyor. İnsanoğlunun tüm yaratıcı birikimini yok edecek yöntemler elimizde ve patlamaya hazır. Öte yandan bu birikimi korumak için de olağanüstü tedbirler almayı akıl edebiliyoruz. İnsan işte. Herhalde mutlaka İlyada ve Odysseia'nın olmasını isterim kütüphanede. İnsanoğlunun yarattığı en bereketli hikaye deposu olduğu için. Orhan Kemal'in Bereketli Topraklar Üzerinde'sini koyarım yanına. Çok sevdiğim ve gelecek kuşaklarla paylaşmak istediğim için. Malraux'nun Umut romanını eksik etmem. En yakınlarımızı nükleer bombasız da öldürebildiğimizi ve aslında hiç bir şeyin değişmediğini göstermek için. Don Kişot, Suç ve Ceza, Shakespeare Oyunları, Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Mesnevi, 1984, Nazım Hikmet Şiirleri ve Altın Kitap mutlaka bu kütüphanede olmalı. İnsanlığın ruhunu anlatan en iyi metin olduğu için Don Kişot bir kere yer almalı. Fantastik ve gerçekliğin içi içe geçtiği insanlık serüvenini en iyi anlatan, gerçeklikten oluşan metinler olduğu için Binbir Gece Masalları sıraya girmeli. İnsanla iktidar arasındaki ilişkiyi en iyi anlattığı için Hamlet ve aşkı en iyi anlattığı için de Nazım Hikmet'ten Piraye'ye Şiirler yer almalı. Dünya yıkıcı/Kıyamet denebilecek bir felaketten sağ kurtulacakların, barınma, beslenme, vesaire peşinde can derdindeyken, hele bir de söz konusu felaket insan elinden çıkmaysa birkaç hatta çok daha fazla nesil boyunca insanlığın, ta kuzey kutbuna saklanmış geçmiş bilgisiyle/kültürüyle ilgileneceklerini hiç zannetmememi bir kenara ayırarak söylüyorum. Kurt Vonnegut ve Ursula K. Le Guin külliyatlarının, yeniden kurulacak bir uygarlığa beş yüz yıl sonra neler yapmaması gerektiğini kafalarına vurmadan öğretmeye yetecek derinliği içerdiğine inanıyorum. Kütüphaneye katılması öngörülen eserleri çok sınırlı görüyorum. Kıyamet Kütüphanesi dünyamızın gelip geçmişini yansıtacaksa Homeros'tan Pınar Kür'e, Shakespeare'den Orson Welles'e, George Bernard Shaw'dan Cervantes'e, Dante'den Albert Camus'ye, Tolstoy'a, Dostoyevski'ye ve Ahmet Hamdi Tanpınar'a, kadar şu anda saymama yer olmayacak kadar yüzbinlerce yazarı ve onların eserlerini kapsayacak kadar geniş bir Yaşam Kütüphanesi oluşturulmak gerekir. Ayrıca Hermann Hesse'nin, Milan Kundera'nın, Kafka'nın, Paul Auster'in, Dostoyevski'nin tüm kitaplarını tereddütsüz alsınlar lütfen. Edebiyatın bilgeliğinin neler yazdırabileceğini keşfetsinler diye... Kendini yapayalnız hisseden insan dahi aslında evrende tek başına olmadığını duyumsayarak teselli bulabilsin diye. Edebiyatla ifade edilemeyecek hiçbir şey olmadığı bilinsin, sözcüklerin ruhu nasıl okşayıp parlatabildiği unutulmasın diye. Orhan Pamuk'un, Nazım Hikmet'in, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın, Oğuz Atay'ın, Sabahattin Ali'nin, Yusuf Atılgan'ın ve Orhan Veli'nin kitaplarını da ihmal etmesinler lütfen. Yeni kuşaklar biz Türklerin de aslında ne biçim insanlar olduğumuzu, bu topraklarda yaşamanın şiirselliğini öğrenebilsinler diye. Aşk ve aşkın insan psikoloji üzerinde yarattığı etkiler adına yazılmış en güzel eser olduğu için Tolstoy'un Anna Karenina'sını okumak büyük bir şans olacaktır. Doğrunun ve yanlışın ne olduğuna dair insanı düşündüren, suç kavramını sorgulatan ve her dönem okunması gereken bir roman olduğu için Dostoyevski'nin Suç ve Ceza kitabı. İnsanın hayata ve kendisine bakışını derinden etkilediği için Tanrılar Okulu mutlaka yer almalı. Kürk Mantolu Madonna olmazsa olmaz çünkü konusu, dili ve çarpıcı kurgusuyla mutlaka okunmalı. İnsanın kendine yabancılaşmasını daha güzel anlatan başka bir eser daha yoktur sanırım, o yüzden Kafka'nın Dönüşüm kitabı. Bana kalırsa Stefan Zweig ve Jack London kıyametten sonra bile yeryüzünde olmalı."} {"url": "https://egoistokur.com/yazarlarin-gunluk-ritueller", "text": "Murakami'nin söylediklerine benzer bir başka örnek de geçmişten geliyor akla. Franz Kafka günde 12 saat, sanki daha sonra başka yazma fırsatı bulamayacakmış gibi bir inatla yazarmış. Simone De Beauvoir'a göre Jean Genet, bir şey üzerinde çalıştığında altı ay boyunca günde 12 saat yazıyor, sonra bu rutine altı ay ara verip uzun süre yazmakla ilgili hiçbir şey yapmıyormuş. William S. Burroughs ve ondan çok etkilenen Hunter S. Thompson hatta ikisiyle de alakası olmayan muhafazakar W. H. Auden'ın da rutinleri benziyor. Mesela Auden, 20 yıl boyunca her sabah bir tür uyarıcı kimyasal olan benzedrine almış. Uyumak için de tek çaresi uyku hapı kullanmakmış. İlaç bağımlılığını, zihninin mutfağında zorunlu olarak başvurulan bir enerji koruma ya da kapıları kapatma şekli olarak tarif ediyormuş. Aşağıda okuyacaklarınız da Günlük Ritüeller adlı kitaptan alındı. Balzac çalışırken kendine acımıyor, deyim yerindeyse 'kendi gözünün yaşına bakmıyordu'. Akşam 18:00'de çok hafif bir akşam yemeği yiyor, ardından uykuya dalıyordu. 01:00'den sonra da 7 saat aralıksız yazıyordu. Saat 08:00'de bir buçuk saat şekerleme yapıyor, 09:30'dan 16:00'ya kadar da sert, şekersiz kahve içerek sabah yazdıklarının düzeltileriyle meşgul oluyordu. (Günde 50 fincan kahve içtiği söylenir.) 16:00'da yürüyüşe çıkıyor, eve dönüp banyo yapıyor, birkaç ziyaretçi kabul ediyordu, hepsi o kadar. Balzac'ın yazmak dışında bir hayatı sanki yoktu. Faulkner başka türlüsüne mecbur kalmadıkça sabahları yazmayı tercih ediyordu. Fakat en ünlü eserlerinden biri olan Döşeğimde Ölürkeni bir üniversitenin elektrik istasyonunda gece bekçiliği yaptığı sene yazmıştı. Sabahları birkaç saat uyuyor, öğleden sonraları ve akşamları yazıyor, gece işe giderken annesinin yol üstündeki evine uğrayıp bir kahve içiyor, bekçilik ederken de kısa şekerlemeler yapıyordu. Faulkner ilham beklemez, İlham beni her gün yokluyor derdi. Heller'ın en ünlü romanı Madde-22 işten sonra, akşamları yazıldı. Yazarın Manhattan'daki dairesinde, mutfak masasının üzerinde... 8 yıl boyunca her gece 1-2 saat yazdım demişti. Arada pes ettim ve birkaç yıl yazmak yerine karımla televizyon izlemeyi seçtim. Ama ne oldu; televizyon bana durmadan 'Madde-22' dedi. Geceleri roman yazmayan Amerikalıların hayatları ne kadar sıkıcı, bilemezsiniz. Heller gündüzleri Time, Look ve McCall's gibi dergilerin reklam departmanlarında çalışıyordu. Yorucu bir işi yoktu hatta bir röportajında söylediğine göre hayatta karşılaştığı en zeki, en entelektüel insanlar Time'daki meslektaşlarıydı. Ayrıca McCall's dergisinin reklam kampanyaları için harcadığı zihinsel çaba kesinlikle romanları için harcadıklarının katbekat üstündeydi. Mann sabahları 08:00'de uyanıp alelacele bir fincan kahve içer, ardından banyo yapıp giyinir ve karısıyla kahvaltıya inerdi. Sonra 09:00'da, çalışma odasının kapısını kapatıp kilitler, telefonu fişten çekerdi. Çocuklarının akşama kadar o odaya girmeleri yasaktı. Mann'ın bazı katı kuralları vardı; akşam olduktan sonra aklına gelen hiçbir fikri kağıda dökmez, bunun için ertesi sabahı beklerdi. Yine güzel bir yazıyla dönmüşsünüz. Arayı çok açıyor özletiyorsunuz. Bu kadar ara vermeyin lütfen."} {"url": "https://egoistokur.com/yazarlarin-sevilme-arzusu-ve-jane-austenin-disler", "text": "ON8 Kitap'tan çıkan İntihar Günlüğümün yazarı Michael Thomas Ford'un Jane Bites Back adlı bir romanı daha var. Kahramanı Jane Austen, hem de bir vampir olarak. Aşağıda Ford'un bu kurgusal vampirlik hikayesinden sonra Austen hayranlarından gelen tepkilere verdiği cevabı okuyacaksınız. Yazarların sevilme arzusunu anlattığı bölüm çok güzel. Jane Austen'ın hala, öldükten sonra bile mahrum kaldığı şeylerden söz etmesi de öyle. Bence Ford'un satır aralarında yazar adaylarına gizli bir mesajı da var: Korkuyorsanız bile devam edin! Jane Austen'ı bir vampir olarak anlatan Jane Bites Back romanlarım ilk çıktığında, Austen hayranları öfkeden delirmişti. Bu kitaplarla Seth Grahame-Smith'in birkaç ay sonra çıkan Aşk ve Gurur ve Zombiler adlı romanı, kısa sürede fenomene dönüştü. Artık New York Times ve New Yorker gibi saygın yayın organlarında bizden bahsetmeye başlamışlardı. Gene de mutlu sayılmazdık. İnternetteki edebiyat bloglarında ağır yazılar yazılıyor, hatta Zavallı Bayan Austen, ne kabahat işledi de ona böyle hakaretler ediyorsunuz? minvalinde ilerleyen öfkeli okur mektupları alıyorduk. Bu yüzden, romanlarımda Jane Austen'a nezaketsizlik ettiğime dair birkaç yazı çıkınca kedere garkoldum. Hıçkıra hıçkıra ağlamadım elbette ama içim içimi kemirmeye başladı, benden nefret edenlere birkaç beceriksiz özür mektubu bile yolladım. Halbuki bana göre Jane Austen'ı vampir haline getirmenin ona kaba davranmakla ilgisi yoktu. Tam tersi, bu sivri dilli müthiş kadına, yazınsal dehasını küçümseyenlerden intikam alma şansı vermiştim. Bir-iki hayranı yapmak istediğim şeyi fark etmişti sanırım, ama geri kalanlar fena halde öfkeliydi. Gene de onları anlıyorum. Austen'da öyle farklı bir sihir var ki okurları onu istisnasız her durumda koruyup kollamak istiyor. Sebep onun el değmemişliği, masumiyeti... Sonuçta Guardian gazetesinin En Ünlü 10 Bakire listesinde ikinci sıraya yerleşmiş durumda. Bekaretin eksiklik değil, erdem olduğu bir dönemin ruhunu simgeliyor. Üstelik küçük kızların -ve elbette yaşıtları oğlanların- büyüyüp Lolitavari pop starlar olmayı hayal ettikleri bir çağda, Austen ve şahane kadın karakterleri son derece iç ferahlatan birer alternatif. Kısacası, romanlarımı okuyan Jane Austen hayranları sevgili Jane'leriyle benim yeni Jane'im arasında çok da büyük bir fark olmadığını görecek. Hatta bu yenisi daha bile iyi, çünkü artık dili kadar dişleri de keskin. Zamanımız olacak. Şu emekli olunca sakin bir kıyı kasabasına yerleşme hayalimiz var ya :) Kitap Kulübü bile kurarız orada. Bol bol okuyup okuduklarımızı tartışırız. Eğlenceli bence."} {"url": "https://egoistokur.com/yazarlarin-yazdiklari-dus-gordukleri-aci-cektikleri-asik-olduklari-ve-uyandiklari-ye", "text": "Yazarların evleri, kütüphaneleri filan derken sıra onların en mahrem alanlarına, yatak odalarına geldi. Bu yakınlarda taşınacağım ya; o yüzden internetteki dekorasyon sitelerini gezip duruyorum. The Apartment Therapy'deki habere resmen bayıldım. En sevdiğim birkaç yazarın yatak odalarını görmek muhteşemdi. O odaların sevgili yazarlarımın aşık oldukları, hayal kurdukları, uyudukları, düş gördükleri, öfkelendikleri, belki ağladıkları, yaralarını iyileştirdikleri ve elbette yazdıkları yerler olduğunu düşünmek güzel. Yazarların evleri, kütüphaneleri filan derken sıra onların en mahrem alanlarına, yatak odalarına geldi. Bu yakınlarda taşınacağım ya; o yüzden internetteki dekorasyon sitelerini gezip duruyorum. The Apartment Therapy'deki habere resmen bayıldım. En sevdiğim birkaç yazarın yatak odalarını görmek muhteşemdi. Hayır, seksle alakalı şeyler düşünmeyin lütfen. O odaların benim sevgili yazarlarımın aşık oldukları, hayal kurdukları, uyudukları, düş gördükleri, öfkelendikleri, belki ağladıkları, yaralarını iyileştirdikleri ve elbette yazdıkları yerler olduğunu düşünmek güzel. Truman Capote'ninki sade ama şık. Virginia Woolf'unki yazarın bizzat renkli kağıtlarla kapladığı kitaplarla dolu. Ernest Hemingway'inki zarif. William S. Burroughs'unkinde yatağın üstünde yazarın yakın arkadaşı Patti Smith oturuyor. Sylvia Plath'inki aslında ünlü şair ve yazarın birkaç ay kaldığı, sadece kadınlara hizmet veren Barbizon Hotel'deki odası. Henry David Thoreau'unki olabilecek en sade yatak odası. Bir yatak, bir masa, bir sehpa ve üç koltuk var sadece. William Faulkner'ınki yatak odasından çok çalışma odasını andırıyor. Kendisi romanlarının olay örgülerinin ana hatlarını genellikle duvara hazırladığı haftalık çizelgelere yazar, daha sonra da oradaki boşlukları not kağıtlarıyla doldururmuş zaten. Tabii karısı Estelle'le paylaştığı ikinci bir yatak odası da üst kattaymış. Victor Hugo'nunki koyu kırmızı ve gösterişli. Yazarın etkilendiği romantizmin izlerini taşıyor. Emily Dickinson'ınkinde şairin bütün şiirlerini kaleme aldığı küçük daha doğrusu miniminnacık bir yazı masası da bulunuyor. Marcel Proust'unkinde yazarın astım ve allerji hastası olmasının da etkisiyle hijyene ve korunmaya büyük önem verilmiş. Her şeyin üzeri kaplanmış yahut kilitlenmiş vaziyette, Proust tozdan ve dışarıdan gelebilecek olan polenlerden korunsun diye."} {"url": "https://egoistokur.com/yazdiklarimla-kendimde-cogalirken-bir-yandan-da-yalnizlasti", "text": "Yasemin Eğinlioğlu Caz Halleri adlı kitabında, hayatın caz ritminde nasıl yaşanabileceğini gösterirken, var oluşun caz halini de yazıya döküyor. Sylvia Plath intiharından önce yayımlattığı Sırça Fanus adlı romanında üniversite yıllarını kaleme almış, yaşadıklarını yazmadıkça başka şeyler yazmayı düşleyemeyeceğini söylemiştir. Benim için de ilk romanım düşlerimin kapısını edebiyata açan bir kitap oldu. Yazmak, benim gibi Varlığımın tümü yalnız kalmama sebeptir, diyen biri için belki de var olunabilecek en geniş alan. Ama hayatın içinde kalmayı da aynı derecede önemsiyorum. Çünkü ben edebiyatını kendi içinden ve yaşadıklarından çıkarabilen bir yazarım. Yazmak, notaların yetmediği yerde beni daha anlamlı kıldı ve adeta yeniden var etti. Piyanodaki doğaçlamalarım başka bir alem ve rüya gibi. Yazıysa daha gerçek. Hem de hayatın ve insanın görünmeyen yüzünü gösterebilecek kadar gerçek. İlk kitabımda kendi derinliklerime demir attığımı yazmıştım. Yaşadıklarım, algılarımın çocuk yaşta güçlenmesine sebep oldu. Bu da benim kendimi ve insanı sert bir zenginlikle keşfetmemi sağladı. Caz Hallerinde de anlattığım gibi, sevdiklerimin ilk bakışta fark edemediklerini, yani görünmeyeni görüyordum. Görmekle kalmayıp göstermekten de kendimi alamayınca, örselenip hırpalanmaya açık hale geliyor, çoğu zaman da bunları göğüslemeye gönüllü oluyordum. Çünkü amacım, sevdiklerimi zalimane bir ruh çıplaklığında bırakmak değil, korumaktı. İşte bu koruyucu çıplaklığa, en çok yazının gerçeğinde ulaşabildim. Cazı ifade eden en güçlü ve doğal enstrüman insandır. İnsan, kendine dürüst olabildiğinde, iç sesini korkmadan dinlediğinde, doğadan gelen dürtülerini ve yabani duygularını hayatın ritmine bıraktığında, caza dönüşür. Zihnimin beni müziğe ve edebiyata yatkın kılan sıçramalı zaman zembereği, iş yazılı değil de sözlü anlatıma, yani konuşmaya geldiğinde değişik güçlükler çıkardı hayatımda. Birtakım somut durumların ya da psikolojilerin, geleceklerini önceden görüp dile getirdiğimde bazen paranoyayla bile suçlandığım oldu. Aynı şekilde, o anda var olan acıklı bir eylemde ya da kötü bir gidişatta geçmişin yara izlerini saptadığımda da tepkilere maruz kaldım. Ama yapabileceğim bir şey yoktu bu konuda. Parçaları puzzle oynar gibi yerine yerleştiriyor beynim. Unutmak ve hatırlamak eylemleri de bana ne derece yakındır, hiç emin değilim mesela. Hatıralarım donup kalmış resimlere benzemezler. Sanki daha dün yaşanmışçasına canlıdırlar belleğimde. Konuşurlar, fısıldarlar, üzülüp ağlar, coşup heyecanlanır ya da katıla katıla gülerler. Yaşadığım sürece benimle birlikte soluk alıp verir, hatta hareket ederler. Böyle düşünüp yaşadığımdan, evet, yazma biçimim kesinlikle klasikten çok caza yakın. Yazdıklarımla kendimde çoğalırken bir yandan da yalnızlaştım. Kitaplarımı okuyanlar bana hem yaklaştı hem de benden uzaklaştı. Yazmanın doğasında var bu."} {"url": "https://egoistokur.com/yazma-dersleri-chuck-palahniuktan-13-tavsiy", "text": "İşe yarayıp yaramayacaklarını bilmiyorum, ama Chuck P.'nin tavsiyelerini okumak eğlenceli... Dahası bir gerçeği açıkça ortaya koyuyorlar: Dövüş Kulübü'nün topu topu sekiz kuralı vardı. Hatta yedi, zira bu kurallardan ilk ikisi hemen hemen aynıydı. 1. Dövüş Kulübü hakkında konuşmayacaksın. 2. Dövüş Kulübü hakkında KONUŞMAYACAKSIN! Eh, yazmak konusunda konuşulabiliyor gerçi ama uymak gereken kurallar çok daha fazla, yani tam 13 tane. Bu noktada susuyorum... 13 rakamı içinizi ürpertmediyse, hemen okumaya başlayabilirsiniz. Yazmanın 13 kuralı... Uyup uymamak size kalmış! Yirmi yıl önce ben ve arkadaşım noel öncesi Portland şehir merkezinde yürüyorduk.. Büyük mağazalar: Meier and Frank... Fredrick and Nelson... Nordstroms. Hepsinin büyük vitrinleri ve her vitrinde kendilerine has tek bir sahne; kıyafetleri tanıtan cansız mankenler veya yapay kar içinde bir parfüm şişesi. Ama J. J. Newberry'in vitrini, süper, oyuncak bebekler, spatulalar, tornavidalar, yastıklar, elektrikli süpürgeler, plastik elbise askıları, gerbil, yapay çiçekler, şekerler, anladınız yani. Birbirinden farklı yüzlerce şey üzerinde etiketlerle vitrinde duruyor. Yanından geçerken, arkadaşım Laurie uzunca bir süre vitrine bakıp Onların vitrin felsefesi Eğer vitrin size göre değilse biraz daha koyun olmalı dedi. Mükemmel bir durumda, mükemmel bir yorum ve ben 20 yıl geçmesine rağmen bunu hatırlıyorum çünkü beni güldürdü. Diğer, o güzel vitrinler... Eminim kendilerince bir tarzları ve albenileri vardı ama nasıl gözüktükleri hakkında en ufak bir fikrim yok. Bu denemede, benim amacım biraz daha koymak. Bir çeşit noel çorabı gibi fikirleri bir araya getireceğim. Umarım faydalı olur. Veya okurlar için hediye kutularını paketlemek, şeker koymak ve bir sincap ve bir kitap ve bir takım oyuncaklar ve bir kolye gibi. Eminim ki burada yapılacak değişiklikler aptalca bir şeylerin ortaya çıkmasına neden olacak, ama mükemmel bir şey de olabilir. Bir: İki yıl önce bu denemelerin ilkini yazdığımda bu deneme, benim yazarlığımın pişirme saatim hakkındaydı. Bu denemeyi hiçbir zaman göremediniz ama işte metodum: Yazmak istediğiniz zaman, bir pişirme saatini bir saatlik bir zaman dilimine ayarlayın ve saat ötene kadar oturup yazın. Eğer yazmaktan hala nefret ediyorsanız, sonraki bir saat için özgürsünüz. Ama genellikle alarm ötmeye başladığında, kendinizi yaptığınız işe kaptırmış olacaksınız, bunu yaparken son derece zevk alacaksınız ve yazmaya devam edeceksiniz. Pişirme saati yerine çamaşır veya kurutma makinesine çamaşır atıp bunu kendiniz için bir zamanlayıcı olarak ayarlayabilirsiniz. Dönüşümlü olarak farklı işler yapmanız örneğin çamaşırhanede aptalca çalışmak veya bulaşıkçılık size olayları kurmakta gerekli yeni fikirleri, anlamları, farklı kavrama yöntemlerini oluşturacak parçalar verecektir. Eğer hikayede sıradaki olayı bilmiyorsanız.... tuvaletinizi temizleyin. Yatak örtüsünü değiştirin. Allah aşkına, bilgisayarınızın tozunu alın. Aklınıza mutlaka daha iyi bir fikir gelecektir. İki: İzleyicileriniz tahmin edebileceğinizden daha zekiler. Farklı zamanlama ve hikaye formlarını denemekten çekinmeyin. Benim şahsi teorime göre genç okurlar birçok kitabı, daha evvelkilerden ahmak olduklarından değil tam da aksine günümüz okuyucusu daha akıllı olduğu için küçümsüyor. Filmler, hikaye anlatımı konusunda bizi eğitti ve bu yüzden de izleyicinizi şaşırtmak tahmin edemeyeceğiniz kadar zorlaştı. Üç: Bir sahneyi yazmaya oturmadan önce, bu sahnenin sizin hikayenizde ne gibi bir anlamı olduğunu çözün. Neyi daha önce kurarsanız sahne size sonuç verecektir? Hangi sahne daha sonra yer almalı? Sizin kurduğunuz entrikayı hangi şekilde daha fazla uzatabilirsiniz? Çalışırken, araba sürerken, bir şeyler denerken aklınızda sadece bu soru olsun. Fikirlerinizle alakalı notlar alın. Ve sadece hikayenin iskeletini kafanızda kurduktan sonra oturup yazmaya başlayın. Aklınızda parlak bir fikir olmadan, o sıkıcı, tozlu bilgisayarın başına oturmayın. Ve okurunuza angarya, sıkıcı, çok küçük bir şeyin olduğu veya hiçbir şeyin olmadığı bir sahne okutmayın. Dört: Kendinizi şaşırtın. Eğer hikayeyi sizi hayrete düşürebilecek bir noktaya getirebilirseniz, ya da bırakın hikaye sizi getirsin, okurlarınızı da şaşırtabilirsiniz. İyi planlanmış şaşırtıcı bir sahne sizin o çokbilmiş okuyucunuzun fikirlerini değiştirecektir. Beş: Takıldığınız zaman, daha önce yazdığınız sahneleri tekrar okuyun. Orada kenarda kalmış karakterlerden bir tanesini tekrar canlandırın, gömülmüş silahlar gibi. Dövüş Kulübü'nün sonunu yazarken, plazalarla ne yapacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. İlk sahneyi tekrar okumak, nitronun parafinle karıştırılmasıyla alakalı kenarda kalmış bir fikri hatırladım ve bu plastik patlayıcı yapımının kesin olmayan bir metoduydu. Bu aptallık bir kenara mükemmel bir gömülmüş silahlar etkisi yaptı ve bu tekrar canlandırma hikaye anlatıcı olarak var olmamı sağladı. Altı: Yazmayı her hafta düzenlemek için bahane olarak kullanın. Bu partiye isterseniz atölye da diyebilirsiniz. Canınızın istediğini kadar zamanı yazmanıza değer veren ve sizi destekleyen insanlarla geçirin. Bu yazarken yalnız başınıza geçirdiğiniz zamanı dengeleyecektir. Eğer bir gün yazdığınız şeyi satarsanız, yalnız geçirdiğiniz zamanları karşılayacak bir tutar almayacaksınız. Ödemenizi önceden alın, yazmayı insanlarla birlikte vakit geçirmek için bahane olarak kullanın. Hayatınızın sonuna geldiğinizde, bana inanın, geriye dönüp bakmayacaksınız ve yalnız geçirdiğiniz zamanların tadını çıkartın. Yedi: Kendinizi bilinmezliğe bırakın. Bu küçük tavsiye yüzlerce ünlüden Tom Spanbauer'a, ondan bana, benden de size. Bir hikayeyi şekillendirmeye izin vermeniz, hikayenin sonunu şekillendirmenize izin verir. Acele etmeyin ve bir hikaye ve/veya kitabı bitirmek için zorlamayın. Tek bilmeniz gereken bir sonraki sahne veya birkaç sahne. Baştan sona bütün sahneleri bilmenize gerek yok. Aslında, eğer böyle yaparsanız siz bunu gerçekleştirene kadar sıkıcı bir hal alır. Sekiz: Eğer hikayede daha fazla serbestliğe ihtiyaç duyuyorsanız, taslaktan taslağa karakterlerin isimlerini değiştirin. Karakterler gerçek değillerdir ve bu karakterler siz de değilsinizdir. Keyfi olarak isimlerini değiştirmek bir karaktere mesafe koymanıza neden olur ve böylece bu karaktere her türlü eziyeti yapabilirsiniz. Veya daha kötüsü, eğer hikayede gerçekten ihtiyaç duyuyorsanız bir karakteri yok edin, öldürün. Dokuz: Üç tip anlatım şekli vardır. Bundan emin değilim ama bir seminerde dinlediğimde bana mantıklı geldi. Bu üç tip: Tanımlayıcı, öğretici ve canlı anlatım. Tanımlayıcı: Güneş yükselmişti. Öğretici: Yürü, koşma. İfade edici Off. Çoğu roman yazarı bu formların bir ya da iki tanesini kullanırlar. Siz üçünü de kullanın. Hepsini birbirine karıştırın. Çünkü insanlar böyle konuşur. On: Okumak isteyeceğiniz bir kitap yazın. On Bir: Kitap kapağında kullanılmak üzere fotoğrafınızı çektirin ve bunların negatiflerini ve telif haklarını alın. On İki: Gerçekten size üzen konular hakkında yazın. Onlar yazmaya değecek yegane şeylerdir. Tehlikeli Yazma, isimli kursunda Tom Spanbauer hayatın bizim kendimizden hiçbir şey katamayacağımız geleneksel ve sıkıcı şeyleri yazmaya harcanmayacak kadar değerli olduğunun altını çiziyordu. geleneksel hikayeleri yazmak için fazlasıyla kıymetli olduğunun altını çiziyordu. Tom'un bahsettiği çok fazla şey vardı ama ben bir kısmını yarım yamalak hatırlıyorum: Yazmagörevi sanatı, tam olarak heceleyemem bile, ama ne demek istediğini anlıyorum. Bir okuru hikayedeki olaylar arasında harekete geçirmek için kullanılan özen ve dikkat. Ve Alt Konuşma, benim anladığım hikayede belirgin olanın içine gizli, gömülmüş mesaj. Benim için tam anlayamadığım konuları anlatmak son derece rahatsız edici. Tom bu atölye çalışması hakkında bir kitap yazması konusunda anlaştık. Kitabın adı A Hole In The Heart 2006 yılının haziran ayına kadar taslağı hazırlamayı planlıyor, 2007'in başlarında da kitap neşredilecek. On Üç: Başka bir noel hikayesi. Neredeyse her sabah kahvaltımı aynı kafede yapıyorum. Ve bu sabah bir adam kafenin vitrinine noel süsleri yapıyor. Kardan adamlar, kar tanecikleri, çanlar, Noel Baba. Vitrinin dış kısmında duruyor, dondurucu soğukta resim yapıyor, nefes alıp verirken çıkan buhar renklerin farklı gözükmesine neden oluyor. Kafenin içinde, müşteriler ve garsonlar, adamın beyaz, kırmızı ve mavi renkleri katmanlar halinde sürdüğünü gördüler. Adamın arkasındaysa hava değişti, yağmur kara döndü ve rüzgarla adamın her tarafına düştü. Ressamın saçları farklı bir gri renkteydi. Yüzüyle durgun ve pantolonunun boş arka cebi gibi kırış kırıştı. Renklerin arasında, kağıt bardaktan bir şey içmek için durdu. Onu içeriden izlemek, yumurta ve kızarmış ekmek yemek. Birisi bunun üzücü olduğunu söyledi. Bir müşteri adamın muhtemelen başarısız olmuş bir sanatçı olduğunu söyledi. Bardaktaki büyük ihtimalle bir viskiydi. Büyük ihtimalle her tarafı başarısız resimleriyle dolu bir stüdyosu vardı. Ve şimdi hayatını kazanmak için restoran mağazaların vitrinlerini süslüyordu. Sadece üzücü, üzücü, üzücü. Adam renkleri birbiri ardına kullanmaya başladı. Öncelikle beyazlarla karları. Kırmızı ve yeşille tarlaları. Siyahla noel çoraplarını ve ağaçları vurgulamak için ana hatları çizdi. Bir garson müşterilere kahve servisi yaparken çok güzel, keşke ben de yapabilsem dedi. Ve biz imrensek de veya adama soıukta çalıştığı için acısak da adam resim yapmaya devam etti. Detayları ekledi ve birkaç kat renk kullandı. Tam olarak ne zaman olduğunu anlayamadım ama adam artık yoktu. Resimler son derece güzeldi, vitrini son derece güzel bir şekilde doldurdu. Renkler çok canlıydı. Ve ressam gitti. Bir tutunamayan ve kahraman olsa da fark etmez. Yok oldu, hiçbir yere gitti. Tek gördüğümüz yaptığı işti. Burada sürekli sahnelerden, olaylardan, akıp giden anlatılardan, okuru şaşırtmaktan söz ediliyor. Böyle bir görev üstlenmeye niyetlenenler kitap yazmak yerine film çekseler belki de daha iyi ederler. Palahniuk ürünleri de aşağı yukarı o klasmanda desem ayıp etmem sanırım. Okumak isteyeceğiniz bir kitap yazın. kuralını not ediyorum. Teşekkürler yorumlar için :) Egoist Okur da Kurgudeşen'i ilgiyle ve merakla takip ediyor. ben de el ayak çekilince fırının saatini kurmayı deneyeceğim.. umarım işe yarar! Başarmış birinden tavsiye almak bir büyücünün sırlarını ele geçirmeye çalışmak gibi heyecan verici olabilir. Ama herkes kendi yöntemini bulmak zorunda. Sanırım asıl olan kafe vitrinine desen çizen ressamın hikayesi, her şeyi anlatıyor. Garsona o cümleyi söyleten, çekip gittiğinde ardında bırakığın yaptığın iş. Kim acırsa acısın, kim imrenirse imrensin aldırmadan devam etmek."} {"url": "https://egoistokur.com/yazma-dersleri-emprovize-utopyalar-canavar-o", "text": "Yazma dersleri + emprovize ütopyalar: CANAVAR OL! Politics ve The Escape gibi romanlarına ölüp bittiğim hatta The Delighted States adlı çılgınca güzel kitabını okuduktan sonra belki bir parça aşık bile olduğum Adam Thirlwell'in bu yazısını geçenlerde çevirdim. Adam Thirlwell'in masım yüzüyle tezat teşkil eden canavar illüstrasyonu bu adresten alındı. Gerçi bana bu canavar da masummuş gibi geldi ya, neyse. 2 veya daha fazla kişi için taşınabilir oyuncak: Canavar ol! Herhangi bir hikayeyi anlatmayı seçtiğiniz an, onu anlattığınız kişi tarafından alışılmadık hatta acayip biri olarak kabul edilme riskini de göze alıyorsunuz demektir. Aslında bir bakıma, o kişiyle bütün ilişkinizi riske atıyorsunuzdur. Diyelim ki geçenlerde biriyle espresso içerken kayıtsızca uzanıp yanındakinin göz pınarındaki çapağı silen birini anlatacaksınız... Kesinlikle bu kadar minyatür bir şeyden bahsediyorum. Hem minyatür bir şey de gizli dehşetler içerebilir. Bu kayıtsız davranışın sizde uyandırdığı tiksintiyi es geçerseniz, hikayeyi anlattığınız kişinin, hem sizden hem de o tasasız tiksinme yoksunluğunuzdan tiksindiğini keşfedersiniz. Yok, tam tersini yapıp böyle bir şeyden tiksinmeyen birine duyduğunuz tiksintiyi vurgulamaya kalkarsanız, bu kez de karşınızdaki sizi serinkanlılıktan ve nezaketten tamamen uzak bulur. Hikaye anlatan kişinin, ağzından çıkacak her şeyin canavarca veya acayip bulunabileceği riskinin farkında olması şart. Bunun bir sebebi de, özel hayatın sonsuz sırlar içermesi. Dilediğiniz kadar çok sayıda blog veya Instagram hesabı açın, özel hayatın mahremiyeti hiçbir zaman tam olarak eksilmez. Porno bile mahremdir. Amatör çekimlerde yatak odalarını izlemek, insanların seks yaparken dinlediği müzikleri işitmek ve diyelim ki sizde de aynısı bulunan bir battaniyeyi görmek ilginç gelse de, bu filmlerin karşınıza epeyce prova ve kurguyla çıkarıldığını bilirsiniz. Bu da şahsi seks karnavalınızda yaşadığınız küçük kafa karışıklığı anlarının, aslında ne kadar sıradan olduğunu gösterir. Mesela kendisini işerken izlemenizi isteyen biri, bedenindeki sırrı serbest bırakmak ve gürül gürül işemeyi başarmak için size upuzun gelen bir 2 dakika harcarken, içinizde yükselen o minik can sıkıntısı anını bastıramazsanız. Böyle bir endişe, hayal edebileceğiniz hiçbir pornoda yoktur. Hikaye anlatmanın mutlu mutlu kabullenilemeyecek kadar büyük riskler içerdiğini söylemek zorundayım size. İster düşsel bir dinleyiciye anlatın ister gerçek birine, fark etmez... Hikaye anlatıcılığını saf ve kutsal kabul eden o yaygın düşünceyi biliyorum. Eski usül tasvir problemlerini; sevilebilir olan fikrinin büyük resimden çıkarılması gerektiğini biliyorum. Ama iyi ve sevilebilir olma arzusu diyebileceğimiz bu problemin hiç değilse farkında olmayı, bir diğer olası yol sayıyorum. Sevilebilir olan, bir hikayenin içerebileceği korkunç tehlikeleri açıklamanın sadece bir diğer yoludur. Fakat tehlike sözcüğüyle, türlü çeşit sadakatsizliğini partnerine açık etmek falan gibi şeyleri ima ettiğimi düşünüyorsan sevgili okuyucu, fena halde yanılıyorsun. Hakiki itiraf, insanın ahlaken kuşkulu eylemlerini kabul etmesi değildir. Ahlaken kuşkulu davranışlar, bir insanın düşüklüğünün sadece ufak bir bölümüdür. Hayır, sana hayran olunsun istiyorsan, çok daha kapsamlı utançları göze almalısın. Kimsenin eğlenceli bulmayacağı karakter kategorilerini, bir biçimde eğlendirici olmayı başararak, anlatmak zorundasın. İğrenç. Şefkatli. Muhtaç. Pespaye. Sıkıcı. Korkunç. Şirin. Çünkü gerçek tehlike ne söylediğinde değildir, gerçek tehlike onu nasıl söylediğinde, verdiğin uygunsuz ayrıntılardadır. Sürekli hikayeler anlattığım için, şimdi bir süredir bu tarz problemlere kafa yoruyorum. Sözgelişi hikaye anlatırken yanlış bir ton kullandığında karşına çıkacak tehlikeyi ele alalım hatta sadece herhangi bir şey düşleyerek atıldığın o büyük felaketi düşünelim... Ya yeterince dehşet verici şeyler hayal etmekten kaçınmakla suçlanacaksın ya da her tiksindirici ayrıntının senin hayatından bir bölüm olduğunu düşünen insanların eleştiren bakışlarına maruz kalacaksın. Anlattığını sandığın şeyle gerçekte anlattığın şeyin hiçbir noktada birbiriyle eşleşmemesi gibi bir nihai tehlike de mevcut tabii. Neticede ailenden, en yakınlarından bile gizlediğini sandığın şeyleri farkında olmadan yabancılara açık ediyor olabilirsin. Gerçi bu tür bir oyunda sayısız hazlar da olduğuna göre, bence daha fazla insan bu acı ve zevk oyununu oynamak için yüreklendirilmeli. Başkalarının anlattığı hikayeleri dinleyebilirsiniz elbette ama kendi hikayelerini anlatan iki ya da daha fazla insan arasında yaşanacak haz çok daha farklıdır. İşte buradan hareketle ideal bir anket formu hazırlamaya çalıştım, dediğim gibi, iki ya da daha fazla kişinin oynayabileceği korkunç bir oyuncak... Oyunun amacı, mahremiyetinizi elinizden geldiğince gözden çıkarmanızı, utanma eşiğinizi aşmanızı sağlamak. En tiksindirici icatlarınızdan bile utanmayacak hale gelmelisiniz. Buna, bu mini ütopyaya bir slogan arasam, sanırım şöyle kötücül ve mutlu edici bir şey seçerdim: Canavar ol! Ne sıklıkta sebepsizce yalan söylüyorsun? Bana son yalanını anlat."} {"url": "https://egoistokur.com/yegane-yahut-tefrika-romanin-sahane-donus", "text": "Konumuz, meraklısının Azmi Reis ve Duquan gibi başarılı safkan atların yetiştiricisi olarak tanıdığı Alsem Charles Roidi'nin Yegane adlı tefrikası... 160. Kilometre Yayınları işbirliğiyle henüz 4 bölümü yayınlandı ama tüm yıl devam edecek ve haftalık olarak şuradan okunabilecek. Biraz daha fazlasını öğrenmek istiyorsanız, Ilgın Deniz Akseloğlu'nun Alsem Roidi'yle röportajına bakabilirsiniz. Alsem Roidi: Yeganeyi şu an yayında olmayan bir gazete için yazmıştım. Yedinci bölümden sonra, uygunsuz içerikten kovuldum. Yarım kaldı. Sonra ilk yazdığım ama Yegane bittikten sonraki bir tarihte yayınlanacak romanım için Edebi Şeyler'den Burak Fidan'la tanıştık. Yeganeden bahsettim, ikimiz de cesaret ettik, internetin nimetlerinden de faydalandık. Ve böylece yayına başladık. Alsem Roidi: Yeganede olaylar, 2008-2013 arasında geçse de, bolca geri dönüşlü anlatımı olan bir roman. Geçmişteki güncel meselelerin insanların gündelik yaşama sirayetini elden geldiğince aktarmaya çalışarak, tefrikanın 'güncel' geleneğini de korumaya çalışıyorum. Alsem Roidi: Nitelikleri ve yarattıkları etkiye göre kişi kişi değerlendirmek lazım. Genel bir şey söylersem, bloglarında itinalı yazılar yayınlayanlara haksızlık etmiş, yaptım-olducu'lara yok yere paye vermiş olurum. Alsem Roidi:Tefrika, bölünmüş demek. Ben henüz bitirmedim ama 12 bölüm önde gidiyorum. Yayınlanan bölümün önce kafamda, sonra metinde oturması için biraz zamana ihtiyacım oluyor. Alsem Roidi: Gazeteden kovulunca, Yeganeyi 'normal' bir roman gibi tamamlamak istemedim. Yazmak için teslim tarihinin gerginliğine ihtiyacım vardı. Edebi Şeyler desteklemeseydi, yarım kalırdı. Alsem Roidi:Çabaladığım bir şey değil insanların özdeşleşebileceği karakterler yazmak. Benim için önemli olan okurun o karakterlerin varlığına inanması. Ama insanların ilgisini çekebilecek tipte insanlar var romanda: Orospular, kumarbazlar, ressamlar, dolandırıcılar. Garip kişisi bol bir roman Yegane. Alsem Roidi: Aslında başlarken maksadım kazanmanın beyhudeliği üzerine bir roman yazmaktı. Ama yazdıkça mücadele gücü yüksek karakterlerle karşılaştım. Karakterlerin pes etmemesi romanın ana belirleyici unsuru oldu. Alsem Roidi: Hiç korkmuyorum. Yeterince iyi bir kitap yazdıysam, zamana direnebilecek ve etki yaratmaya devam edecektir. Tabii, satmaya devam etmesi tek kriter değil. Yıllar sonra baktığımda benim içime hala siniyorsa zamanı gelmemiştir diye düşünürüm. O yüzden matbu veya internetten yayınlanan kitaplar arasında orta vadede bir fark kalmayacağını düşünüyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/yekta-kopan-anlatiyor-masaldaki-cadi-romandaki-vampi", "text": "Yekta Kopan'ın Aile Çay Bahçesi'ni okuduktan sonra onunla bu röportajı yaptım. Aklımda ne varsa sordum. Hatta Yekta'nın müzikle alakasını bildiğim için ve daha önce Kediler Güzel Uyanır için hazırladığı listenin tadı damağımızda kaldığından ondan bu romanın şarkılarını hazırlamasını istedim. Yağma yok, olmaz dedi. Yani tam olarak öyle demedi ama buna benzer şeyler söyledi. sonuçta anlaşıldı, Yekta Aile Çay Bahçesi'nin şarkı listesini benden bekliyordu. Tamamen serbest miydim? Serbesttim. Aklıma gelen her şarkıyı ekleyebilir miydim. Tabii, ekleyebilirdim. Aileyle değil, orta sınıf ailenin tanımlanmasındaki ikiyüzlülükle derdim var. O yalanların, bir kutsallık kılıfıyla saklanması, özellikle kadınların kabullenişiyle örtülmesi, sahteliği her tarafından akan bir reklam fotoğrafı gibi çerçevelenip saklanması. Aslında sorunun içinde, Müzeyyen'in hesaplaşmasının çıkış noktasını da işaret ediyorsun. Sadece dünyanın neden böyle bir yer olduğunu değil, bu dünyada neden böyle bir konumda olduğunu da düşünüyor Müzeyyen. Bütün iç hesaplaşma, sorgulama ve cevapların önemli olmadığı sorular da böylece ortaya çıkıyor. Mikroskop tanımın Müzeyyen'in arayışına çok uyuyor açıkçası. Mikroskopta gördüklerinin, sorularına cevap olup olmayacağını önemsemiyor neredeyse. Onun için önemli olan gözünü o mikroskoba dayayabilmek. Ailenin ortaya çıkışı konusunda toplum bilimcilerin sözlerine kulak vermek gerekiyor. Hukukçuların sözlerini de yabana atmamalı. Beni ilgilendiren o yapının, özellikle bu coğrafyada ve özellikle de şehirli orta sınıftaki bozuk dinamikleri. O dinamiklerle oluşan ikiyüzlü, dayatmacı ve örtmeye odaklanmış yapısı. Açıkça buradaki ikiyüzlülüğün çok basit ve masum olduğunu düşünmüyorum. Bu ikiyüzlülük, nesilden nesile bir öğreti olarak aktarılıyor üstelik. Müzeyyen bu süreklilikle hesaplaşamıyor belki ama en azından yüzleşmeye çalışıyor. Zaten cevaplar bulmak derdinde değil, önemli olan o kuyunun içine bakmaya cesaret edebilmek onun için. Tam da senin söylediğin noktada bir arayış içinde; ayakta durmak için bu ikiyüzlü yapıya gerçekten ihityacı olup olmadığını anlamaya çalışıyor. Bir dayatmanın ötesine geçmek derdinde. Yetişkin yıllarımız daha iyisini sunmuyor ki bize. Çocukluk hiç değilse, ikiyüzlülüğü anlamadan, hissetmeden yaşadığımız yıllar olarak, zihnimizin bir köşesine sakladığımız güzel manzaralarla geliyor. Üstelik o manzaralar, çoğu zaman kendi hafızamızdan değil, anlatılanlardan süzdüklerimizden oluşuyor. Çocukluk dediğin, birinin sana anlattığı kurmaca metinlerin toplamı. Sen çocukken şöyleydin, şöyle de bir olay olmuştu, hikayesi zamanla, birinci tekille anlattığın bir efsaneye dönüşüyor. Vuruluyorsun o efsaneye, kendi hikayenin en güçlü okuru haline geliyorsun. Çocukluğun dertlerini bile, bir yetişkinliğe geçiş romanının macera dolu sahneleri gibi anlatmaya bayılıyoruz. Bakın, ben nerelerden nerelere gelmeyi başardım, masalı hoşumuza gidiyor. Oysa yetişkinliğimizin türlü halleri gibi, çocukluğumuzun da türlü halleri var. Hepsi iyiliğin ve kötülüğün geçişken olduğu bir bahçede yaşanıyor. Aslında bu sorunun cevabıyla, romanın olay örgüsünden bir ipucunu vermiş olacağım. Ama bu durumu kendi hayatımıza uyarlayabiliriz. Bazen öyle anlar gelir ki, aldığımız bir haber, beklenmedik bir telefon, şaşırtıcı bir karşılaşma ruhumuzun karanlık kapılarından birini açmamıza neden olur. Yılarca üstünü örttüğümüz bir meseleyle hesaplaşma zamanı geldiğini anlayıveririz. Çünkü o cesaret anının tekrarı olmayacaktır, geçen yıllar bize bunu öğretmiştir. İşte Müzeyyen'in yaşadığı da böyle bir durum. Hesaplaşmanın zamanının geldiğine inanıyor. Kendi hayatında çalkantılar, geçip giden yıllar, inişler çıkışlar var zaten. Yaşadığı dünya, iş hayatı, yalnızlığı, hepsi üstüne gelmiş durumda. Tam da öyle bir anda beklenmedik bir telefonla aldığı haber, isyan ve itiraz sürecini başlatıyor. Açıkçası ben Müzeyyen'in cadı olduğuna inanmıyorum. Ailenin içinde hep iyilikler olması gereklidir, dayatmasıyla hesaplaşırken, o da kendine sıklıkla bunu soruyor. Ben kötü müyüm, eğer öylesem neden kötüyüm? Bu sorunun peşinde koştukça, aile kavramıyla, babasıyla, annesiyle, babaannesiyle ve kız kardeşi Çiğdem'le yüzleşiyor. Kimi zaman zihninde, kimi zaman gerçekte. Eğer bu hesaplaşma bizi ailenin ve oradan yola çıkarak toplumun kötüsü yapıyorsa, varsın yapsın. Bitmeyen bir yalanı çoğaltan sahte bir iyi olmaktan daha gerçektir bu. O sözünü ettiğimiz kabulleniş, üstünü örtme alışkanlığı bu işte. Tanımlaman harika bu bakış açısıyla; mutsuzluğa kör kalmak. Aile bütünlüğünü parçalayacak, dış dünyaya yenik gösterecek her tür arıza yok sayılmalı, ya da aile içinde halledilip üstü örtülmeli. Aile içi şiddetin en sık rastlanan ve ne yazık ki normal görülen bir hali bu. Öylesine içselleştirilmiş ki, sorgulamıyoruz bile. Aslında bu sorunun cevabını ev kadını tanımında aramalıyız. Ne demek ev kadını? Bu sınıflandırmanın kendisi bile, kadınların nasıl erkek egemen bir dilin içine hapsedildiğini, o dilin kurallarıyla sınıflandırıldığını göstermiyor mu? Ev kadınları, hanım hanımcık kadınlar, namuslu kadınlar... Erkek egemen yapının kadınlar için belirlediği olumlu-olumsuz roller. Sonrasında da bu roller üstünden toplumsal dinamiklerin belirlendiği, ikiyüzlü bir ahlakçılıkla taçlandırılan kurumlar. Daha da fenası, bu erkek dilinden konuşmaya-düşünmeye ve davranmaya mecbur bırakılmış kadınlar. İşte bu kabulleniş, nesilden nesile aktarılan bir sahtekarlık olarak ilerliyor. Erkek kimi seçer, bilemem. Ne hakla seçer, onu da bilemem. Açıkçası bundan öte, dili egemenliğine alarak oluşturduğu baskının anlamsızlığı ilgilendiriyor beni. Doğrudan doğruya bir şiddet bu, iliklerimize kadar işlemiş bir şiddet. Tam da bu şiddet yüzünden. Ailenin ikiyüzlülüğünü omuzlamak zorunda bırakılan, az önce sözünü ettiğimiz o erkek egemen dilin içine hapsedilen kadını anlamaya çalışmanın sonucu bu. Anlayabildin mi dersen, tıpkı Müzeyyen'inki gibi, benimki de bir arayıştı. Müzeyyen ve Çiğdem'e, hatta Meral Hanım, Hayriye Hanım ve Özlem'le çıktığım bir yolculuk. Ayrıca bu hesaplaşma hikayesi aklıma ilk düştüğünde, Müzeyyen de çıkıp gelmişti. Yıllar içinde, romanın bütününe ulaşana kadar, hep onun dünyasından ve gözünden bakmaya çalıştım. Sadece aile kurumuyla değil, bu kurumun dinamiklerini belirleyen erkek egemen dille de hesaplaşmak için Müzeyyen'e sığınmaktan başka çarem yoktu zaten. Onun bana anlatacaklarını dinlemeye ihtiyacım vardı. Bu arada kullandığım harikulade illüstrasyonlar Paul X. Johnnson'a ait."} {"url": "https://egoistokur.com/yekta-kopan-buyumenin-zamani-geld", "text": "Bir de Baktım Yoksun adlı kitabına gelince... Çocukluk düşlerinden yapılmış bir evin gölgeleri içinde babanın hayaletiyle karşılaşmak... Portobello'da, George Orwell'in evinin önünde oturup Tanpınar okurken zamansız sevgiliyle karşılaşmak... Kuledibi'nde, tüm servetini bir Hopper çizimini elde edebilmek için harcamış bir adamla karşılaşmak... Ölüme çeyrek kala, bir balık lokantasında küçük kızının genç kadın haliyle karşılaşmak... Cinayetle kaza arasındaki bulanıklığa sığınırken, bir evcil hayvan dükkanında vicdan azabıyla karşılaşmak... Yani bir de baktım yoksun bir karşılaşmalar kitabı. Kaybetmeye ve bulmaya dair bir seyahat günlüğü... En çok da baba teması üzerine çeşitlemelerden oluşuyor Bir de Baktım Yoksun. Cevabım çok kısa: Geldi. Hala uyuyamıyorum. Ama artık, yazdıktan sonra kendimi daha iyi hissediyorum. Bugüne kadar yazdığım bütün kitaplarda dünyaya bakışımı bir baba oğul hesaplaşması üstünden anlatmayı denemiştim aslında. Hepsinde baba oğul ilişkisi ekseninde, iktidarla, Tanrı'yla, varoluşla, en çok da kendimle hesaplaştım... Fakat bu kitapta durum farklıydı. Zihnimde bir ses bana hep şunu söylüyordu: O öldü. Senin artık bir baban yok! Bir babanın oğlu olmaktan çıkmamın zamanı gelmişti demek ki! Ya da belki büyümemin zamanı gelmişti. Hikayede sizin babanızla bu milletin 'babası' olan Atatürk'e dair bir karşılaştırma var. Mesela siz ölümünden sonra babanızı farklı görüyor, farklı algılıyorsunuz. Onun ağzından çıkan kayda değer ama hayattayken o kadar da önemsemediğiniz sözleri arayıp bulmaya çalışıyor, bulamadığınızda da birtakım fiyakalı, etkileyici, anlamlı sözleri sanki o söylemiş gibi yapmaya başlıyorsunuz. Bir kuşak olarak baba bildiğimiz, bize baba diye belletilen tüm figürlerle hesaplaşma var orada. Atatürk'le hesaplaşıyor anlatıcı, evet ama salt o değil, neden 'Allah Baba' dediğimizi düşündüğü bölümde Tanrı'yla da hesaplaşıyor. Yaratılmış, çizilmiş bir erkek figürüyle hesaplaşma sürecidir o hikaye. Anlatıcının, babasının hiç var olmayan sözlerini yaratması gibi, biz de bu coğrafyada bir şeyleri yarattık. Kendimize dayanaklar yarattık, kendi varoluşumuzu güçlü kılmak, kendimizi kendimize güçlü gösterebilmek için kimi zaman yukarıyla kimi zaman siyasi bir duruşla kendimize belirli bir güç yarattık. Bütün bu güçlerden rahatsız olmak ya da olmamak değil benim sorunum. Bütün bu güçlerle bütün bu düşünceyle gerektiğinde hesaplaşacak kadar cesur olabilmek gerektiğine inanıyorum. Neye işgal diyoruz, neye fetih? sorusunun cevabını arayacak kadar cesur bir çocuk anlatıyor o hikayeyi. İlkokuldayken öyle söylenmez miydi? Birçok öğretmen bunu kullanır. Bir öğretmen refleksidir çocuklarla duvardaki Atatürk resmi aracılığıyla konuşmak. Sadece benim değil, senin de içinde bulunduğun kuşağın bir ideolojiyle doğru tanışamamasının günümüz toplumunda nasıl bir tortu yarattığı gayet net ortada. Büyük bir kafa karışıklığı var. Hoşgörüsüzlük var. Sevgi de, saygı da bize hoşgörüsüz bir şekilde dayatıldı hep çünkü. Bir ideolojiye yönelik değil benim sözlerim, Atatürk'ün şahsıyla ilgisi yok. Şu var daha çok: Onun düşünce dünyasını anlayamayan insanlar tarafından birtakım baskı mekanizmalarıyla onların istediği gibi davranmaya yönlendirildik. Bizde yapılan buydu. Devrimlerin gerçekte ne olduklarının bilinmediği, üzerine pek kafa yorulmadığı bir toplumda çocukken bize Bak öyle kızdı ki sana şimdi, kaşlarını çatıyor denirdi. Ya da tam tersi, ötekilerle bir kalıptan çıkmışçasına yerinde oturup ortalıkta koşturmadığında yakanda görünür ya da görünmez bir kırmızı kurdele taşır gibi durup öğretmenin takdirini kazandığında, Aferin, uslu duruyorsun ya, bak Atatürk gülümsüyor diye başımız okşanırdı. Öğretmen iktidardı. Çocukken yaşadığımız şeyi yetişkin olduğumuzda da yaşamaya devam ediyoruz. Bütün toplumlar bir kahramana ihtiyaç duyuyor, evet. Bir kahramanın varlığıyla daha güçlü hissediyorlar. Hikayeye dönersek, en küçük toplumda, yani ailede de değişmiyor bu ve biz annemizin ya da babamızın kahraman olduğunu hayal ediyoruz. Bununla çocuk yaşta hesaplaşmak daha iyi, yetişkin olduğunda yeterince güçlü değilsen eğer, böyle bir kayıp, bir ölüm üzerine yapabiliyorsun o hesaplaşmayı ancak."} {"url": "https://egoistokur.com/yekta-kopan-egoist-okuru-yazd", "text": ":))) içgüdülere güvenmenin iyi bir şey olduğunu hep söylerim ben. Teşekkür ederim sevgili arkadaşım... Yanımda olduğunu bilmek çok güzel. Egoist Okur'la, Fil Uçuşu sayesinde tanıştım. Çok beğendim. Çok dolu dolu. İnsanı içine çeken bir yanı var. Ben de kendimce bir şeyler yazıyorum. Bu sayede bana da yeni ufuklar açtınız. Size çok teşekkür ediyorum. Ödülü fazlasıyla hak ettiğinizi düşünüyorum. Düşünceleriniz bol olsun!!!"} {"url": "https://egoistokur.com/yekta-kopanin-sarkilari-bir-kedi-uykusundan-nasil-uyanir-bilir-misini", "text": "Fildişi Karası. Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri. Yedi Derste Vicdan Muhasebesi. Kara Kedinin Gölgesi. Karbon Kopya. İçimde Kim Var. Bir de Baktım Yoksun. İsimleri kışkırtıcı kendileriyse müthiş eserler. Geçen yıl çok önemli ödüller kazanan Bir de Baktım Yoksun'un şahsi favorim olduğunu söylemek isterim. Bu şahane külliyatın yaratıcısı Yekta Kopan bu ay Milliyet Sanat dergisindeki köşesinde bana selam göndermiş. Hem de Kıskanılacak güzellikteki edebiyat blogu Egoist Okur'un sahibesi diyerek. Egoist Okur'a gelen en güzel övgülerden biri buydu bence, o yüzden de kıymetliydi. Müzikle ilişkisi kuvvetli yazarlardan Yekta Kopan'dan bu hafta Egoist Okur takipçileri için bir Efkar Karması, yani aşıkken dinlenecek hüzünlü şarkılar listesi istedim. Hazırladı ama konsepti azıcık değiştirerek ve kısa yazısında söylediği gibi, şimdilerde dinlediğim şarkılar listesi haline getirerek. Sonuç tam benlik oldu. Leonard Cohen ve Damien Rice. Geri kalanlarda harika tabi ama bu efkar temasına en çok yakışan iki adam var bu listenin içerisinde. Bu zamana kadar yapılan listeler içinde en iyisini Yekta Kopan yapmış."} {"url": "https://egoistokur.com/yemek-asla-sadece-yemek-degildi", "text": "Biraz hayal kuralım; şöyle hazza dair, iştah açıcı bir hayal. Diyelim ki yıl 1457. Siz Macaristan'ın Fransa büyük elçisisiniz. Görkemli bir şatoda şerefinize davet veriliyor. Konuk listesi uzun; 1600 kişi, adeta 'Kim Kimdir' ansiklopedisi gibi. Sofradaki her şey gümüşten, tam 11 bin tabak var, çatal kaşıklar ve şarap kupalarıysa sayılacak gibi değil. Geyikler, tavşanlar, domuzlar, keklikler, kuğular, tavuslar ve muhtelif yaban kuşlarının etleriyle hazırlanmış aperitifleri peynirler, turtalar, kurutulmuş meyveler, kekler, pastalar ve kurabiyeler izliyor. Konuklara tatlı şarap ve çeşitli baharatların karışımından oluşan likörler ikram ediliyor. Eğlence de unutulmamış. Hizmetkarlar tekerlekli bir zemin üzerinde şatonun dev boyutlardaki maketini getiriyorlar içeri. Kulelerinden şarkı söyleyen koro oğlanları fırlıyor, pencerelerinden güzeller güzeli saray kadınları sarkıyor. Ardından ağzından alevler püskürten bir kaplan geliyor sahneye, kostüm giymiş bir aktör aslında. Sıra tatlıya geldiğinde iki hizmetkar şatoyu dışarı taşıyıp bir dağ getiriyorlar içeri. Doruklarında kuşlar uçuşuyor, mağaralarından eteklere doğru şelaleler akıyor, tavşanlar koşuşturuyorlar. Bu büyüleyici görünümün nünde de dört erkek, bir kızdan oluşan Faslı dansçılar sanatlarını icra ediyorlar. Yemekler enfes, gösteriler harikulade... Siz olsaydınız gecenin sonunda ev sahibini bulup teşekkür etmez miydiniz? Peki ülkenize gönderdiğiniz rapora neler yazardınız? Size göre ev sahibiniz kibirli bir kip olduğu için gösteriş mi yapmak istedi? Bu kadar para harcamasının bir sebebi olmalı. Ziyafetin iki ülke arasındaki ilişkileri olumlu yönde etkilemesi bekleniyordur kesin. Çünkü bir akşam ziyafeti güç, zenginlik, asalet göstergesi ya da devlet ve insan ilişkilerinde stratejik önem taşıyan bir araç olabilir. Elinde şampanya şişesiyle bir garson karşılardı sizi, ev sahibiyse öteki konuklarıyla tanıştırmadan önce sıcak bir biçimde selamlardı. Konuklardan biri golf tutkusundan söz ederdi, botoksun faydalarından sonuna dek yararlanmış görünen güzel ve zarif eşiyse tatlı tatlı gülümseyerek sohbetinizi dinlerdi. Peki ya yemekler? Yine etler, sebzeler, baharatlar, peynir çeşitleri, tatlılar, meyveler, ekmek ve şarap. Üzerinde binlerce yıl çalışılarak kusursuz hale getirilmiş bir formül. Değerli formüller insanoğlunun doğayla mücadelesinde kazandığı zaferlere değip geçmişlerdir hep. Sebze+et ya da peynir+tatlı ya da meyve+ekmek+içecek = kusursuz akşam yemeği formülü için de geçerli bu. İnsanoğlunun ateşi henüz bulduğu ama tekerleği daha keşfetmediği çağlardan, yemeğin toplumsal bir gösterge değil sadece yemek anlamına geldiği zamanlardan kalan bir formül. Yemekten bahsetmeye tarihle başladık madem, öyle devam edelim... Babilliler için yemek törensel bir etkinlikmiş; parfümlü yağlar eşliğinde yenilir, bir yandan da güreşçiler, dansçılar, müzisyenler ve soytarıların gösterileri seyredilirmiş. Yemekler, zenginliğin ve gücün kanıtıymış. Milattan önce yedinci yüzyılda yaşayan eski Yunanlılar içinse yemek davetleri yalnızca erkeklerin katılabildiği özel bir eğlenme biçimiymiş. Yemekten sonra ev sahibiyle konuklar odalara çekilir, şarap içerek felsefe ve sanattan söz ederler, birbirlerine şiirler okurlarmış. Parti vermek konusunda Eski Romalılar'a örnek olanlar da onlarmış. Roma'da hiçbir etkinlik iktidara ve hazza, o zamanlar orjinin öteki adı sayılan bir yemek daveti kadar hizmet etmiyormuş. Gaius Petronius, Satyricon adlı yapıtında bu orjileri eşsiz bir canlılıkla resmeder. Petronieus'a göre o toplantılarda kölelere işkence edilirken içki de su gibi akarmış, ev sahibinin karısı ve kızlarıysa kuytu köşelerde konukları özel olarak eğlendirirlermiş. Sonra durum giderek iyice abartılı bir hal almış. Yeniyetme imparator Egalabalus bir günde üç ya da dört büyük -gerçekten büyük- davet veriyormuş. Neler neler yenmiyormuş ki; deve ayağı, bülbül dili, flamingo beyni, yani hayal edilebilecek her türlü acayip şey. Romalı asilzadeler, adamlarıyla birlikte önünden geçtiği herhangi bir eve girip kendisini yemeğe davet ettirebilecek kadar pervasız olan genç imparatorun bu tür çılgınlıklarını önceleri hoş görmüşler ama zoraki davetlerin günlük maliyeti dört bin altını aşmaya başlayınca durup düşünmeye başlamışlar, sonunda da onu öldürterek cesedini Tiber nehrinin derinliklerine yollamışlar. Babilliler ve Yunanlıların lezzet anlayışını 'tarihin ilk bilinen gurme'si Bartolomeo Platina hiçbir biçimde onaylamazdı kuşkusuz. Yazılarında yaşadığı zamanın görgüsüzlüklerini, diyelim ki daha az prestijli konuklarına yemekleri daha ufak tabaklarda ikram eden yeni zengin İtalyanlar'ı eleştiren Platina belli ki iyi yemekten, kaliteli şaraptan ve hayatın ince zevklerinden anlayan seçilmiş ruhların dostluğunu tercih ediyordu. De Honesta Voluptate adlı kitabında yemek yemenin hem ruha hem de bedene hitap eden bir haz alma biçimi olduğunu uzun uzun anlatmıştı. Platina'ya göre bir yemek daveti zenginlik, güç ve statü simgesi sayılmaktan çıkmalı, bunun yerine kişinin duyarlılığını ve yaratıcılığını göstermeliydi. Günümüz gurme'lerinin de kesinkes katılacağı görüşler bunlar. Tabii zamanımızın lezzet ustaları ince zevke ve yaratıcılığa ek olarak sağlıklı beslenmeyi de önemsiyorlar. Önce sofranın yerleştirilişine karar vermelisiniz. Ayrıca o gece ne giyeceğinize çok önceden karar verseniz iyi olur. Sırada şarap seçimi ve menü var. Bir rakibinizi davet etmişseniz daha da özen göstermelisiniz. Çünkü büyük yemek davetlerinin iki anlamı vardır: Ya müttefikleri bir araya getirmek, ya da düşmana gözdağı vermek... Konukları nasıl yerleştireceğiniz çok önemli. Dostlarınızla müttefiklerinizin size yakın oturmalarını sağlayın, rakipleri ise masanın daha uzak tarafına yerleştirin. Bir söz vardır: İnsanoğlu plan yaparken Tanrı gülermiş. Yani hayatta işler asla tasarlandığı gibi yürümez. Hele bir yemek daveti söz konusuysa... Bir şeyler ters gidebilir, ayağınız kayabilir, müttefikler arasında tartışmalar çıkabilir, karşı uçtaki konuklardan biri sizin titizlikle seçtiğiniz o çok değerli şarabı yudumlarken yakın zaman önce başka bir davette tattığı başka bir şaraptan söz edebilir, bir diğeri porcini ikram edilirken Ben mantar yemem ki, diyebilir. Bunu ne kadar kaba bir tavırla söylerse söylesin, görgü kuralları gereği gerektiği gibi sert ve ironik bir cevap yapıştıramazsınız. Osmanlı'da saray ziyafetleri son derece görkemli olurmuş. Özellikle yabancı elçilerin saraydaki kabul törenleri devletin ihtişamını gösterecek biçimde büyük bir özenle hazırlanırmış. Gümüş sinilerde acemi oğlanlar tarafından getirilen yemekler alçak masalar üzerine konulur ve küçük gruplar halinde bu sinilerin çevresinde yere oturularak yemek yenirmiş. Sofraya gelen kuzu, tavuk ve kuş haşlama ve kebapları, pilav, bakliyat ve tatlılardan oluşan yemekler zaman zaman yüz çeşidi aşarmış. Orta Asya Türkleri'nde ziyafetin sonunda konukların yemek yedikleri çanakları da alarak evlerine gitmeleri gelenekmiş, buna çanak yağması denirmiş. Bu adet Osmanlı Dönemi'nde de sarayda devam etmiş. Çanak Yağması için bir keresinde beş bin kase dane ve zerde, altı yüz koyunun söğüşü, kırk sığırın kebabı ve bin çörek dağıtılmış. Hayal gücü üslubuna denk olan, gözlem gücünüyse kat be kat aşan ünlü seyyah Evliya Çelebi'nın anlattıkları var bir de... Çelebi Seyahatname'sinde Melek Ahmed Paşa'nın 1658'deki seferi zaferle sonuçlanınca, üç gün boyunca her gün yetmiş yerde ikişer sofra kurulduğunu anlatıyor. Her öğünde elli bin ekmek, beş yüz koyun, elli sığır, on at kolu, yirmi at eti kebap yapılmış. On'ar kazan yahni, on'ar kazan pilav, on'ar kazan karanfilli ballı zerde, on'ar kazan pirinç çorbası dağıtılmış. Bundan başka savaşta kendisine yardımcı olan Tatar Hanı'na üç kere otuz yerde sofra kurulmuş. Her sofra üç yüz sahanmış ve bu ziyafette toplam üç bin koyun kesilmiş. Bir tencerede sadeyağ ya da yalancısafran yağı koyup doğranmış soğan, iki diş dövülmüş sarımsak ve nilüfer soğanını pembeleşinceye kadar hafif ateşte çevirin. Bunları tabağa aldıktan sonra kalan yağda bütün tavşanı kızartıp tuz ve hardal tohumuyla tatlandırın. Sebzeleri tencereye katarak bir fincan su ekleyin. Ağır ateşte, tavşan yumuşayıncaya kadar, yaklaşık 40 dakika ile 1 saat arasında pişirin. Bir fincan kaynar suyla mülhiyeyi ekleyin ve on-on beş dakika daha pişirin. Son olarak tuzla dövülmüş altı diş sarımsak ve üç çay kaşığı öğütülmüş kişniş tohumunu iki yemek kaşığı sadeyağda kızartıp ağır ateşte pişmekte olan tavşana katın ve iki-üç dakika daha pişirin. Aklıma, Vatel filmi geldi. Her şeyi, herkesi idare eden ve prensiplerinden şaşmayan yaratıcı deha. Yalnız, aynı özen ve saygıyı göremez. İntihar eder. İlkçağ ile ilgili ziyafet konusu ilginç.."} {"url": "https://egoistokur.com/yeni-guze", "text": "Donna Tartt'ın son kitabı Saka Kuşu ruhani bir yolculuk gibi. Oradan oraya sürüklenen bir hayatın, kaybın, ölümün, takıntının, bağımlılığın, aşkın, kaderin ve kadersizliğin romanı. Tablonun içinden bakan o küçük kuş, size evreni, iyiyi, kötüyü, güzeli, benliğin ve zaman kavramının derinliklerinde yatan sırrı sorgulatacak kadar güçlü ve tüneğine zincirlenmiş olmasına rağmen alabildiğine özgür. İlişkileri arzudan alışkanlığa evrilmiş bir sıradan bir çift. Tesadüf eseri bir akşam evlerinde kendini felsefeci Martin Heidegger olarak tanıtan bir erkeği konuk ediyorlar. Ve o gece hayatları sonsuza dek değişiyor. Kadın bu alışılmadık hikayeyi hapishanedeki bir hücreden anlatıyor. Neden orada? Suçu ne? Kendini Martin Heidegger olarak tanıtan adama ne oldu? Martin Heidegger'le Aşk ve Suç Yaşamım, Fransız yazar Gerald Messadie'nin evlilik kurumu ile kişisel özgürlük arasındaki çatışmanın ürettiği ikilemler ve bireysel başkaldırı üzerine yazdığı sert ama etkileyici bir roman. Kibritleri Çok Seven Küçük Kız, Kanadalı yazar Gaetan Soucy'nin 1998 yılında dünya edebiyat sahnesinde büyük bir heyecan yaratan ve bir başyapıt olarak karşılanan ilk romanı. Bir tiran olan babalarının ölümünün ardından, dış dünyayla hiç ilişki kurmadan yaşadıkları malikanenin dışındaki hayatla ve nasıl kullanacaklarını bilemedikleri özgürlükleriyle başa çıkmayı öğrenmeye çalışan iki çocuğun sarsıcı hikayesi, Soucy'nin edebi dehasının en çarpıcı örneği. Dünya çapında ün kazanmasını sağlayan kitaplarında beyin ve sinir sisteminin tuhaflıklarını, insanın birbirinden zor durumlara uyum sağlayabilme becerisini anlatan Oliver Sacks, bu sefer kendini odağa alıyor. Sadece yıllarca hayret ve keyifle okuduğumuz vaka tarihçelerinin yazarı nörolog Sacks'ı değil, son anına kadar dolu dolu yaşanmış bir hayatın öznesi olan Sacks'ı da tanıyoruz Hareket Halinde Bir Hayat adlı bu kitapta. Ailesiyle ilişkisinden İngiltere ve Amerika arasında bölünen hayatına, motosiklet, seyahat ve ağırlık kaldırma tutkusundan sevgililerine ve tanıdığı ünlü ünsüz pek çok sıradışı insana, Sacks hayatından her yönüyle, dürüstçe ve heyecanla bahsediyor. Motosikletini tek başına sürmeyi sevdiği yollarda, hayatının sonuna dek hastalarını ilgisiz bırakmadığı hekimlik hayatında, yazdığı binlerce sayfada durmak dinlenmek nedir bilmeyen bir insanın, daima hareket halinde bir hayatın hikayesi. Devrim öncesi Havana ve genç Estela... Ona sevdalanan evli inema eleştirmeni. Ama bu alışıldık bir gönül serüveni sayılmaz, çünkü Estela hiç de göründüğü kadar toy değil. Kapanda Üç Kaplan adlı muhteşem kitabıyla tanıdığımız Guillermo Cabrera Infante, ölümünden sonra yayımlanan kitabı Vefasız Peride sözcük oyunları, iğnelemeler ve göndermelerle dolu üslubuyla başka zamanlardan bir Havana aşkına hayat veriyor. Tolstoy, Melville ve Steinbeck'le karşılaştırılan Danimarkalı yazar ve satirist Carsten Jensen'ın romanı Biz Boğulanlar, Avrupa ve Amerika'da toplam 1 milyon kişi tarafından okurmuş destansı bir masal. Kitap yazarın deyişiyle yelkenlerini 19. yüzyılın ortalarında açıyor, II. Dünya Savaşı'na doğru ilerliyor... Yeryüzünün iki zıt gücü, Deniz ve Kara birer karakter olarak çıkıyor karşımıza. Tarihle şakalaşan Jensen, Deniz'in hikayelerini okura aktarırken son derece renkli yazınsal teknikler kullanıyor; Kara'nın bahtsız kaderini, endüstriyelleşmesini, savaşlarını, zaferlerini, mağlubiyetlerini ise şiirsel bir düşe dönüştürüyor. Bunu yaparken de bizim hayatımızın da gerçekte koskocaman bir düş, bir illüzyon olduğunu söylüyor. İnanıp inanmayacağınızı bilemem ama okumanın zevkli olduğu kesin."} {"url": "https://egoistokur.com/yeni-insani-okumak-icin-birkac-iyi-sebe", "text": "Dr. Zerrin Başer, Dr. Zerrin Işık Tüfekçi ve Dr. Gül Yılmaz Çınar'ın Doğan Novus'tan çıkan Yeni İnsan: Bütünden Gelen Sağlık adlı kitabı sadece insana ve sağlığa bakışımıza değil, kişisel gelişim kitaplarının diline de yenilik getiriyor... Elimizdeki serinkanlı olduğu kadar sıcak, alçakgönüllü olduğu kadar da provokatif bir kitap. Bize sağlığın rastlantısal ya da şansa bağlı olmadığını anlatıyor; ona göre sağlık herkesin hakkı. Buna katılmamak mümkün değil. Kişisel gelişim kitaplarının bahsi geçince, az çok oturmuş bir dil bilincine sahip olan her okur umutsuzluğa ve yorgunluğa kapılır. Evet, çakma çeviriler, ilk bezginlik sebebidir genelde. Fakat sorun çoğu zaman çevirinin de öncesindedir: Neredeyse bütün kişisel gelişim öğretileri ya ithaldir, ya ehil ellerde değildir, ya da çöktü çökecek, tutarsız, kendini kandıran, acıklı, hatta komik bir mantığa sahiptir. Yazıya geçirilirken öğretilerin dillerini çökertip sakatlayan da çoğu zaman zaten budur. Yeni İnsan, öncelikle, bu bozuk mantık ve hasta dil sorununu tersine çevirdiği için okunmayı hak ediyor. Başka bir deyişle, sağlığı anlatan bu kitabın kendisi de sağlıklı. Yeni İnsan, sağlığı, insanı anlatarak anlatıyor. İnsanın, kendi yapısını anlamadan sağlığı da anlayıp yaşayamayacağını gösteriyor. Şu soruyu sormuyor ama sordurtuyor: İnsan, kendisini sandığı gibi ya da sandığı kadar mıdır? Bu ve benzeri soruların bilimsel yanıtları kitap boyunca tek tek belirip netleşirken, kitap da bizi bize yeniden tanımlamaya başlıyor. İnsanın ne olduğunu bilmeyecek ne var, deyip geçmeyin. Kitap insanın aslını ve potansiyelini sınırlamış çeşitli tabuları yıkıp bu konuda zihinsel bir eşik atlatıyor. Gerçek sağlığın bilgisi ise tam da bu yolla, yani aslımızı tanıdıkça kendi içimizden doğuyor. Kitap insanın bir sağlık varlığı olduğunu gösteriyor. Sağlığı, insanın varlık sebebi olarak alıyor. Ve bu sebebi kişisel şansa bırakmıyor. Yani, insan sağlığı yaşamak için doğar ama kimileri bunu tadar kimileri de yaşayamaz demiyor. İnsanın bir bütünden geldiğini ve ait olduğu o bütünün aynısını içinde taşıdığını ileri sürerek, tek tek insanların değil, yaşamın ve dolayısıyla bütün canlıların başlıca var olma sebebinin sağlık olduğunu gösteriyor. Bunu, tamamen tıbbın içinde kalarak, tıbba felsefi bir pencere açarak yapıyor. Öyle ya, bugüne dek yaşamın ve insanın var olma sebebine ilişkin bir sürü fikir ileri sürülmüşken, tıp bu felsefi soruyu ne kadar üstlenip yanıtladı? Ortaya çıkıp İnsanın var olma sebebi sağlıktır, deseydi, sağlık diye bildiğimiz şey, hangi güçlü anlamları kuşanırdı? İşte, Yeni İnsan, bu olası anlamları üreterek, sadece insanın değil, sağlığın da gerçekte ne olduğunu gösteriyor. Kitap, Hastalık, sağlığın zıddı değildir, diyor mesela. Ya da pozitif bilince ulaşıp o titreşime kalıcı biçimde yerleşmenin kabul etme mekanizmasıyla mümkün olduğunu açıklayıp, herhangi bir rahatsızlığı toplumsal hastalık kodlarıyla reddetmenin ona teslim olmak anlamına geleceğini söylüyor. Bir başka örnekte, bilimin insan soyunun tükenmeme nedenlerinden biri saydığı sözlü ve yazılı iletişimin sağlığımız üzerindeki yıkıcı ve yapıcı etkilerini çözümlüyor. Hekim-hasta ilişkilerinden tutun da, gündelik medya dilimize kadar uzanan bir iletişim dili çözümlemesiyle birlikte, sağlığımızın gerçek anlamdaki doğuşunun ve devamlılığının sözle, yazıyla, iletişimle ilişkilerini irdeliyor. Hatta hastanelerin mimarisine bile bakıp, bu mimarinin bizimle nasıl bir iletişim kurduğuna, bizi nelere yönlendirdiğine değiniyor. Bu örnekler kitap boyunca çoğaldıkça, Ben sağlığı hastalanmamak, herhangi bir hastalıktan kurtulmak için değil; var olma sebebim olarak, potansiyelimin tamamını deneyimleme mutluluğu olarak yaşamalıyım, diyorsunuz. Yani yenilenmiş insan tanımıyla önce yenilenmiş sağlık tanımına, ardından da yeni bir hayat tanımına ulaşıyorsunuz. Tekrar edip toparlayalım: Bu kitabı bitirdiğinizde, kitabı okumadan önceki insan olmaktan çıkarken, sağlık ve hayat da, bildiğiniz sağlık ve hayat olmaktan çıkıyor. Fakat bunların hepsi, aynı zamanda, kendi içinizden çıkıyor. Bu kitap, dışarıdan alınmış bir formülü ya da bilgiyi içinize yerleştirmiyor. Bundan sonra şöyle düşünün, o zaman şöyle olur, demiyor. Artık şunu unutun, bu sisteme geçin, demiyor. Zaten içinizde ezelden beri var olanı görünür kılıyor. İçinizdeki o ezeli kaynağı gördüğünüzde, sağlığın gerçekte ne olduğunu gördüğünüz gibi, var oluşunuzun yaşamın başlangıcından beri bu gerçekle karıldığını da görüyorsunuz. Kitap, insana yeni bir hayat sunarken, umudu, yaşayan ve yaşatan bir soyut canlıya dönüştürüyor. Adı umut olan o soyut canlı, bir daha çıkmamak üzere, zihninize ve yüreğinize yerleşiyor. Sağlığın rastlantısal ya da şansa bağlı olmadığını, dolayısıyla herkesin hakkı olduğunu ileri süren Yeni İnsan, serinkanlı olduğu kadar sıcak, alçakgönüllü olduğu kadar da provokatif bir kitap. Popülerliğe soyunmamış, furya kitap olmaya özenmemiş, yalan söylememeyi belli ki ilke edinmiş. İnsanlık için gerçek ve kalıcı sağlığı hedeflerken, gerçek ve kalıcı bir kitap olarak kalmayı yeğlemiş."} {"url": "https://egoistokur.com/yeni-kitapla", "text": "İki Genç Kız ve Hatırla Sevgiliden tanıdığımız aktris Feride Çetin ilk öykü kitabıyla okur karşısında: Duyulur Dünyanın Şakası İletişim Yayınları'ndan çıktı. İngiltere'nin iki uzman aylağı Tom Hodgkinson ve Dan Kieran'ın yazdığı Aylak Zevkler Kitabını Maya Kitap yayınladı. İkili kitapta hayatın parayla satın alınamayacak zevklerini anlatıyor. Erken dönem bir Osmanlı feministi olarak da öne çıkan Fatma Aliye Hanım'ın romanı Enin Boğaziçi Üniversitesi Yayınları tarafndan iki dilli ve açıklamalı olarak yayınlandı. 21 yaşında kansere yakalanan Sophie Van Der Strap, hastalığını her gün değiştirdiği perukları sayesinde yeniyor ve sonra da bunu kitabında anlatıyor. Başarılı film uyarlamasıyla da konuşulan Dokuz Peruklu Kız, Pegasus Yayınları etiketiyle raflarda. İki Genç Kız ve Hatırla Sevgiliden tanıdığımız aktris Feride Çetin'in masalsı ama acılı öyküleri Duyulur Dünyanın Şakası adıyla okur karşısında. Kurmaca eserleri ve düşünsel çalışmalarıyla ileri medeniyet seviyesine ulaşabilmek için hem Doğu hem de Batı düşüncesinden yararlanmak gerektiğini savunan Fatma Aliye Hanım, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde kadın sorununu açıkça ve karırlılıkla dile getiren ilk isimlerden biri olmuş ve bir erken dönem feministi olarak öne çıkmıştı. Boğaziçi Üniversitesi Yayınları'ndan iki dilli olarak ve dipnotlarla çıkan Enin adlı romanı da bu açıdan büyük önem taşıyor. Romanda aşk, sevgi ve evlilik temaları hem kadın hem de erkek karakterlerin bakış açısıyla değerlendiriliyo. Bir konakta geçen hikaye, kendi ayakları üzerinde duran ve evlilik arifesinde aldatılan Sabahat ile tüm meziyetlerine rağmen ailesinin baskısı sebebiyle kısıtlanan ve istemediği bir adamla evlendirilen Fehame çevresinde gelişiyor. Yazar, pek çok yan hikayeyle birlikte evlilikte sadakat ve uyum, görücü usulü evliliğin sakıncaları ekonomik farklılıkların ortaya koyduğu engeller gibi konuları işliyor. Sophie kansere yakalandığında yirmi bir yaşındadır. İyileşmek için tek şansı ise bir yıl boyunca kemoterapi ve radyoterapi görmektir. Olanlarla başa çıkabilmek için tüm korkularını, ıstıraplarını, ayrıca ailesi ve arkadaşlarıyla yaşadığı tüm keyifli anları anlattığı bir günlük tutmaya karar verir. Kanseri yenmesinde kendisine yardımcı olan bir diğer şey ise ilk başta onu ürküten ve tiksindiren ama kısa süre içinde hayatının vazgeçilmezi haline gelen peruklarıdır. Zira saçları döküldüğünde hayat elinden dişiliğini ve yaşam sevincini almış olsa da perukları ona her ikisini de fazlasıyla geri vermiştir. Bu yüzden Sophie'nin her peruğun ayrı bir kişiliği ve adı vardır. Sophie takacağı peruğu o gün nasıl hissettiğine bakarak seçer ve her gün başka bir kişiye dönüşür. Güvensiz Sophie: Stella. Zevkine düşkün Sophie: Oema. Dikkafalı Sophie: Sue. Düşünceli Sophie: Blondie. Eğlenceyi seven Sophie: Platina. Romantik Sophie: Daisy. Sophie Van Der Stap'in sıra dışı ama gerçek hikayesini anlattığı kitabı Dokuz Peruklu Kız, Pegasus Yayınları'ndan çıktı. Kitabın film uyarlaması da var ve başrolü Lisa Tomaschewsky üstleniyor."} {"url": "https://egoistokur.com/yeni-kitaplar-yeni-maceralar-kasim-202", "text": "Yeni çıkan kitaplar arasından seçtiklerim. Roman, öykü, şiir... Aralarında bir yemek kültürü kitabı ve çocuklar için yazılmış pek şahane bir roman da var. Çok büyük övgülerle karşılanmış bu romanı okumak yüreğimin kaldırabileceği bir şey midir diye korkmuyor değilim ama listeme eklemeden de olmazdı. Fransa'nın güneybatısında sıradan bir köy. Küçük bir arazi parçasıyla başlayıp giderek işi büyüten bir köylü ailesi. Ve doğum, büyüme, ölüm döngüsü içinde her gün yüzlerce domuzun çalkalandığı büyük bir endüstriyel domuz çiftliği. İnsanın hayvan ve doğayla ilişkisine rahatsız edici bir yorum getiren Del Amo, modernitenin mirasına esaslı bir eleştiri yöneltiyor bu kitabıyla. Hayvan Hükümranlığı, modern gıda üretiminin insanı acıya sadece hayvanların çektiği acıya değil, başka insanların ıstırabına da nasıl duyarsızlaştırdığını çarpıcı bir biçimde gösterirken doğayı fethetme takıntımızı, şiddetin nesilden nesle aktarılışını da gözler önüne seren ürpertici bir roman. Kelly Link okumak bana masal okumak gibi geliyor, biraz da 1950'lerin ve 60'ların korku öykülerini okurken aldığım zevki hatırlatıyor. Bu kitabı yıllar önce İngilizcesinden okuyup çok sevmiştim. Hatta kimilerinin büyülü gerçekçi diye tarif ettiği öykülerden birinde geçen Türkçe kelimeler yüzünden bir gece öleyazmıştım. Yani İngilizce okuduğunuz bir korku öyküsünde birdenbire Hortlak falan gibi Türkçe kelimelerle karşılaşınca afallıyorsunuz haliyle. Çeviride o ürperti kalmamış elbette, gene de başarılı bir iş olduğunu söylemek isterim. Tuhaf Şeyler Oluyor, on yıl kadar önce gene aynı çeviriyle çıkmıştı, şimdi İthaki Yayınları isabetli bir kararla kitabın orijinal kapağını koruyarak yeniden basmış. Yemek ve sofra kültürü üzerine okumayı sevenler için Oğlak Yayınları'nın nefis kitaplarından biri daha. Çılgın bir babaanneden miras tarifler, en iştahsız çocuğu bile baştan çıkaracak sağlıklı yemekler, dostlarla paylaşılan sofralar, komşu tatları, yeni reçeteler ve birbirinden güzel anılarla Hikayeli Mutfaklar kütüphaneme yakışacak bir kitap. Bazı yazarlar vardır, ne yazsalar alır okurum. Ve bazı çizerler vardır, ne çizseler alırım. Yeni kuşak çizerler arasında bir numaramsa kesinlikle Jon Klassen. Caldecott Madalyası sahibi Jon Klassen'in resimlediği bu kitabın yazarı Newbery Ödüllü Amy Timberlake. Kokarca ile Porsuk bir dostluk hikayesi. Ama nasıl tatlı, nasıl içe işleyen, nasıl yer yer insana kahkahalar attıran bir hikaye, bilemezsiniz. Kahramanlarımız Porsuk ve Kokarca... Porsuk, bir sanatçı aslında. Ve bir aristokrat, yani hatırı sayılır bir kişi. Mühim Taş İşi ile uğraşıyor. İstediği en son şeyse rahatsız edilmek. Kuytu evinde sakin ve epeyce içe kapalı bir hayat sürüyor. Ama her zaman her yerde bir çatlak vardır ve günün birinde mutlaka o çatlaktan içeri bir yabancı sızar. Bu romanda da öyle oluyor ve zorunlu birtakım sebepler yüzünden ormanın en istenmeyen hayvanı Kokarca, Porsuk'un yanına taşınıyor. Tabii Kokarca'nın gelişiyle Porsuk'umuzun tüm düzeni altüst oluyor. Seveceksiniz. Şiir ve resim başka bir şey. Bu resimlerde, tıpkı iyi müziğin tanımında olduğu gibi, aynı zamanın içinde tekrar eden bir ritim var. Bütün etüt boyunca bu müziğin içinde gidip geliyor, sallanıyordum. Ercan Arslan'ın resimlerindeki ritmi yakalayıp müziğinde gezindiğimde aynı yalpalanma duygusuna kapılıyordum. Lale Müldür'ün şiirleriyle Ercan Arslan'ın resimlerinden oluşan Kadınesk Yapı Kredi Yayınları şiir dizisinden çıktı. Şiirler Lale Müldür'ün 2016 baharında Berlin'de Ercan Arslan'la karşılaşmasından bir gün sonra, ressamın atölyesinde geçen gecelerde yazılmış. Çok sevdiğimiz Rus edebiyatçı Andrey Platonov'un dokuz öykü ve iki denemesini içeren bu derlemeyi dilimize Günay Çetao Kızılırmak çevirmiş."} {"url": "https://egoistokur.com/yeni-masalimiz-veda-eden-meneks", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde bir adada rüzgarla gelenleri duyabilen biri yaşarmış. Adı Sparsa imiş. İnsanları, hayvanları, bitklileri, meyveleri, taşları dinlemeyi de bilirmiş ama en çok rüzgarı dilermiş. Rüzgar çok şey getirdiği için. Güzeller güzeli bir adada yaşayan Sparsa, yaz aylarının bitip yaprakların dökülmeye başladığı günlerden birinde rüzgar alıp başını oraya buraya gittiğinde ister istemez kulak vermeye başlamış. Denizden kimler geçiyor, karalara neler vuruyor, bulutlara kimler bakıyor, hayallerde bu aralar ne moda, kimin ne dilekleri savrulmuş havaya, kim kiminle nerede ne yapıyormuş... Sparsa, bu olağanüstü yeteneğine rağmen, ezelden beri dedikodudan hoşlanmazmış. Herkesi ve her şeyi dinlediği için boş laflara ve dedikoduya da maruz kalırmış. O yüzden usandığı bu tür gevezelikler için, onları özenle filtre edecek bir sistem yaratmış kendine. O filtreden geçmeyen hiçbir şeyi artık duymuyormuş. Çok da rahat etmiş. Herkes özel yetenekleriyle ilgili ayarlamalar yapmalıymış tabii. O da yapmış. Başarılı da olmuş. Ancak o gün, rüzgarların deliler gibi esmeye başladığı günün akşamüstü saatlerinde hiçbir filtrenin tutamayacağı büyüklükte bir saçmalık gelip Sparsa'ya ulaşmış: Dünyanın sonu geldi. Boş laflara özel hazırlanmış filtre, bugüne dek saçmalıkları çok güzel engellediği için Sparsa duyduğu lafın devamını dinlemek istemiş. Ne demekmiş dünyanın sonu geldi? Ancak fısıltılar hafiflemiş. Rüzgar hafiflemiş. Dinlemeye biraz ara vermesi gerekmiş. Sparsa ve Makoto çok esiden tanışırlarmış. Türlü çeşitli çaylar demler, tütsüler yakar, hayatı, anlamını, insanları ve kitapları düşünürlermiş birlikte. Zamanla birbirileri için iyi dost ne demektirin cevabı olmuşlar. Sparsa'nın dinleme ve duyma yeteneğini bilen tek kişi Makoto imiş. Bu evrende her şeyi duyup da büyük bir yalnızlığa düşüp delirmediyse dostu sayesindeymiş. Zaten filtreyi de birlikte keşfetmişler. Makoto ilk anda inanamamış, sonra müthiş gerilmiş. Ne demek şimdi bu diye düşünmüş. Bunu, detaylı bir şekilde, gerçekten olacakken ilk kez düşünmüş. Onun da aklından bir sürü şey geçmiş hızla. Nehirler ve fabrikalar, festivaller ve açlık, sevişmek ve dövüşmek, çimenler ve kuraklık, işinden bıkanlar ve işsizler, yeni ev hayal edenler ve evsizler, ailesine küsenler ve kimsesizler, müzik yapanlar ve sağırlar, para basanlar ve beş parasızlar... her şey, herkes, canlı cansız. Kafası patlayacak gibi olmuş. Sonra nasıl oldusa aynı hızla birden bire içine bir ferahlama gelmiş. Belki de her şeyin susması, durması bir nevi bitmesi gerekiyordur. Belki yeniden başlamak için bitirmek gerekiyordur diye düşünmüş. Makoto'nun içi ferahlamışken, Sparsa menekşe sayesinde mor mor çiçeklenip bambaşka bir bakış açısı yakalamışken, rüzgarlar eserken, kediler oynarken, bulutlar göğe resimler çizerken, çay tam da demlenmişken dünyanın sonu gelmiş. Öylece. Belki sadece bir menekşenin dünyası, belki gelmiş geçmiş bütün canlı ve cansızların dünyası... Birinin sonu gelmiş. Anlaması belki zor, belki imkansız ama işte öylece bitmiş gitmiş. Bu masal da burada bitmiiş."} {"url": "https://egoistokur.com/yeni-sezonda-dizi-dizi-romanimiz-olaca", "text": "Türkiye'de diziler furyalar halinde yapılır. Şimdilerde trend, ünlü edebiyat yapımlarının televizyona uyarlanması. Geçtiğimiz birkaç sezona damga vuran Yaprak Dökümü, Kalp Ağrısı, Hanımın Çiftliği, Canan, Fatmagül'ün Suçu Ne? ya da Karadağlar gibi dizilere bu yıl edebiyat dünyasından yeni rakipler geliyor. Önümüzdeki sezon bir sürü yeni edebiyat uyarlamalarıyla karşı karşıya olacağız. Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Reşat Nuri Güntekin gibi klasiklerin yanında Buket Uzuner ve Ayşe Kulin gibi çağdaş edebiyatçıların da yapıtları uyarlanacak. Bu durumda insanın aklına ister istemez bu romanların niçin yapımcıların ve dolayısıyla seyircilerin ilgisini çektiği sorusu geliyor. Sebepler muhtelif: Birincisi, söz konusu romanlar çok iyi edebiyatçıların kaleminden çıkmış. İkincisi, hepsi de hikayesiyle, kurgusuyla, karakterleriyle çok sağlam temeller üzerine oturtulmuş eserler, dolayısıyla bu sağlam temelden yola çıkarak bir dizi senaryosu oluşturduğunuzda kurguda, akışta herhangi bir sarkma, gevşeme olmuyor. İlk kez Gülizar adlı öyküsü Bir Kırık bebek adıyla film olmuş, başrolü Hülya Avşar oynamıştı. Ardından Erdal Beşikçioğlu'nun oynadığı Vali dizisi geldi. Türkan ise talihsiz bir televizyon dizisi oldu, yayınlandığı süre içinde başına gelmeyen kalmadı. Kulin'in Veda ve Füreya adlı romanlarının dizi senaryoları hazırlanıyor. Reşat Nuri Güntekin'in Yaprak Dökümü ve Dudaktan Kalbe, Halid Ziya Uşaklıgil'in Aşk-ı Memnu ve Vedat Türkali'nin Fatmagül'ün Suçu Ne? yapıtlarını televizyon dizisi haline getirdiler. Bu sene Kıvanç Tatlıtuğ ile Buğra Gürsoy'un oynayacağı Kuzey-Güney'i yazacaklar. 50'den fazla yazarın yasal haklarını temsil eden bir menajer. Yazarlarının yapıtlarının film ya da dizi anlaşmalarını da o imzalıyor. Türk romanının önemli ismi Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur adlı yapıtı nihayet bu sene televizyona uyarlanıyor. Dizinin baş rollerinden birini uzun süredir oyunculuk anlamına sesi sedası çıkmayan Mehmet Ali Alabora'nın oynayacağı da söyleniyor. Karanlık Sular, Lola ve Bilidikid, İki Genç Kız gibi filmlerin ünlü yönetmeni Kutluğ Ataman'ın önümüzdeki tarihlerde Ahmet Hamdi Tanpınar'ın romanı Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü sinema filmi haline getireceği de söylenenler arasında. Biliyorsunuz, Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe ve özellikle de bir televizyon fenomeni haline gelen Yaprak Dökümü sayesinde Reşat Nuri Güntekin televizyon yapımcılarının ve seyircilerinin en sevdiği yazarlardan biri oldu. Ünlü edebiyatçının Ediz Hun ve Ayşegül Aldinç'in oynadığı bir mini dizi olarak televizyon seyircisinin ilgisine sunulan Acımak'ın dizi hakları da yeniden satın alındı. Yazınsal diziler furyasındaki en dikkat çekici isimlerden biriyse Sabahattin Ali. Yazarın İçimizdeki Şeytan adlı romanı şu sıralar televizyona uyarlanmayı bekliyor. Yine ortalıkta dolaşan rivayetlere göre, yazarın Kürk Mantolu Madonna adlı yapıtı da bir sinema filmine dönüşecek. Vali, Geniş Zamanlar, Türkan... Yazdığı birçok roman televizyona uyarlanan ve her seferinde büyük başarı kazanan romancı Ayşe Kulin'in ikinci romanı Füreya da dizi olarak karşımıza çıkmaya hazırlanıyor. Kulin'in ailesinin hikayesini anlattığı Veda ise Med Yapım etiketiyle ekranlara gelecek. Yazarın Nefes Nefese adlı romanı ise bir Amerikan-Fransız ortak yapımı sinema filmi oluyor. Seyyah yazar Buket Uzuner'in Kumral Ada Mavi Tuna adlı romanı da televizyon dizisi olarak hazırlanıyor. Söylenenlere göre senaryonun yazımı tamamlanmış, yönetmen ve kadro konusunda arayışa girilmiş. Peygamber Cinayetleri ile girdiği edebiyat dünyasında gündüzleri dedektif geceleri travesti olarak çalışan bir dedektif karakter armağan etti. Hop Çiki Ya Ya başlıklı polisiye dizi yedi romandan sonra bitti ama Mehmet Murat Somer'in yazarlık hayatı sürüyor. Hem de ABD'den İspanya'ya birçok ülkede... Somer ayrıca şu sıralar menajer Barbaros Altuğ'un senaryo fabrikası şirketi Fikirbaz için dizi uyarlamaları yazıyor. Suat Derviş'in Fosforlu Cevriye'si de Limon Yapım etiketiyle dizi olarak seyretmeye hazırlandığımız romanlardan. Muazzez Tahsin Berkand'ın geçen yıl ekranlara gelen Küçük Hanımefendi'sinden sonra sırada yazarın telif hakları satın alınan birkaç romanı daha var. Ancak hangilerinin çekimleri bu sene başlayacak, henüz belli değil. Dizi uyarlamalarında söz konusu edilen sadece yerli romanlar değil. Geçen Yıl Dostoyevski'nin başyapıtı Karamazof Kardeşler, Med Yapım tarafından Karadağlar adıyla televizyona uyarlanmıştı. Tarlakuşuydu Juliet adlı tiyatro oyunuyla tanıdığımız İsrailli yazar Ephraim Kishon'un Tavuk Kümesinde Tilki adlı yapıtının da Limon Yapım tarafından dizi haline getirileceği söyleniyor. Kırgız yazar Cengiz Aytmatov'un dünyaca ünlü romanından Ali Özgentürk tarafından uyarlanan Selvi Boylum, Al Yazmalım senaryosu yıllar önce yönetmen Atıf Yılmaz tarafından film haline getirilmişti. Tüm zamanların en sevilen yerli yapımlarından olan Selvi Boylum Al Yazmalım, bu yıl bir televizyon dizisi oluyor. Dizide Türkan Şoray'ın rolünü Özge Özpirinççi üstleniyor. kendi adıma sevmediğim bir iki romandan uyarlanan birkaç iyi film seyrettim ama sevdiğim bir romanın iyi bir film olduğuna rastlamadım. gene de dizilerde her zaman bu defaki nasıl olmuş acaba? duygusuna yenik düşüp seyrediyorum ilk bölümü."} {"url": "https://egoistokur.com/yeni-yilda-tertemiz-bir-sayfa-acabilme-ihtimalini-seviyoru", "text": "Hayalperest bir çocuktum, evet. Ve hayalperest bir genç kızdım. Şimdi de hayalperest bir kadınım. Ritüelleri önemsiyoruz, çünkü yenilenme arzusu ve ihtiyacı duyuyoruz. Bu aslında hayatın özünde var. Yeni bir sene demek, yenilenebilme, hayata tertemiz bir sayfa açabilme ihtimali demek. Bu ihtimali seviyoruz biz. Gelin görün ki biraz tembeliz. Hiçbir şeyden vazgeçemiyoruz; en başta da 'eski ben'den. İşin emek harcama kısmını da galiba pek sevmiyoruz. Halbuki yenilenmek takvim yaprağının değişmesiyle değil, ancak zihinlerin değişmesiyle mümkün olabilir. Yeni yıl kutlamalarını severim, oradaki umut, neşe, canlılık ve enerji çok güzeldir. Mesela İspanyollar enfes kutlar. Eğlenmeyi; gülmeyi, şarkı söylemeyi, dans etmeyi bilirler çünkü. Bu harika bir özellik. Oysa biz milletçe yılbaşlarını bile kutlamaz olduk. Ağaç alıp süslemeye kalksanız hemen birileri laf ediyor: Müslümanlıkta yok, niye kutluyorsunuz? diye. Eh, yeni bir sene geliyor, Müslümanı, Hristiyanı, Yahudisi ayırım yapmadan bütün insanlık icin ortak bir umut bu. Biraz neşelenerek kutlamakta ne sakınca var? Kendimize ve şehirlerimize iki üç süsü çok görür olduk. Zamanla şunu anladım ki insanın ahbabı gani gani, arkadaşı epeyce, ama hakiki dostu az ve öz oluyor. Ben de mümkün olduğunca hakiki dostlarımla girmek istiyorum yeni yıla. Ama yemek yapamıyorum, yemeğin y'sini bile bilmiyorum. Sabrım yok. İstiyorum ki tencere hemen fokurdasın! Halbuki yemek yapmak sabır ve özen istiyor. Bu yüzden işinin ehli yaratıcı aşçılara saygım büyük. Annelikle aramda savaş yoktu aslında; sadece ilk başlarda bocaladım. Çünkü bir yazarın dünyası çok bencil, çok benmerkezci oluyor. Erkek yazarların durumu daha iyi, onlar daha kolay yaşıyorlar bencilliklerini. Ben açıkçası alıştığım göçebe ve bireysel hayatla anneliğin gerektirdiği evcimen ve düzenli hayatı dengelemekte önceleri çok zorlandım. Zamanla çok şey öğrendim ve öğrendikçe sevdim. Biliyor musunuz, birçok kadının zaman zaman annelikle ilgili olarak zorluklar yaşadığını düşünüyorum. Fakat bu toplumda ve politikacıların dilinde o kadar yapay bir şekilde romantikleştirilmiş bir evlilik ve annelik algısı var ki bunları konuşamıyoruz bile. Şafak Hanım çok sıra dışı bir anne oldu her zaman. Yemek yapmayı bilmeyen, ev işlerinden anlamayan, kendi ayakları üzerinde duran ve hep çalışan bağımsız bir anne... Çocukken annem neden öteki annelere benzemiyor diye düşünüp buna hayret ederdim. Yazdığım ilk öyküleri yayınlatmaya karar verdiğimde kendime yeni bir isim aradım. Doğduğum günden beri taşıdığım soyadını değiştirecektim. Şafak kelimesinin anlamını çok sevdiğim için annemin ismini kendime soy isim yaptım. Hayatta bir bize verilen isimler var, bir de yaşarken edindiklerimiz... Bu ikinci gruptaki isimleri aslında hikayemiz, yaşadıklarımız seçiyor. Doğuştan gelen isimler önemlidir ama yaşarken kazandığımız isimler ve lakaplar bence çok daha önemlidir; bunu hiç unutmamalıyız. Onlar da zaman zaman Bize niye şu ismi vermediniz diye soruyorlar. Ama zaten birçok çocuk bunu yapıyor aslında. İmza günlerinde gelip Ben ismimi hiç sevmiyordum ama kitabınızı okuyunca fikrim değişti diyorlar mesela. Bazıları da usulca kulağıma fısıldıyor, ismini sevmeyen çocuklardan olduğunu. Evet ya, çok çocuk var bu duyguyu bilen. Annelik o kadar karmaşık ve çelişkilerle dolu bir şey ki! Ben bu işi çözdüm, harika yapıyorum! diyen anne varsa eğer, getirin ellerinden öpeyim. Çocuklarımı özgür bırakmak istiyorum ama bakıyorum farkında olmadan karışmaya başlamışım. O zaman yapacak bir şey kalmıyor, kendimle dalga geciyorum. Ama soğuk ya da mesafeli bir anne değil, kafa dengi bir anneyim, kafam bazen karışık olsa bile. Haklısınız, bence de gerçek hayatta hepimiz birbirine zıt görünen birçok sıfatın karışımıyız. Ben bunların farkındayım. Çünkü romancının işi insanı anlamak ve anlatmak. Başkalarının ruh röntgenini çekerken, kendimizi de ihmal etmiyoruz. Ama şu kesin Biz kadınlar, anne olalım ya da olmayalım, kendimize ve birbirimize karşı çok acımasız olabiliyoruz. Habire didikliyoruz kendimizi... Kadın arkadaşlarıma bakıyorum, durmadan anneliklerini sorguluyorlar. Acaba doğru mu yapıyorum? diye. Oysa erkekler nasıl birer baba olduklarını sorgulayıp durmuyorlar. Kadınlar çok tuhaf! Hepimiz bu dünyaya kendi kişilik özelliklerimizle geliyoruz. Aynı evde ve aynı ailede büyüyen kardeşler bile birbirlerinden çok farklı olabiliyor. Önemli olan sevgi dolu ve özgür bir ortamda kendilerini bulmalarına, yeteneklerini açığa çıkarmalarına yardım etmek. Ve tabii bireyselliklerine baştan saygı göstermek. Sakız Sardunya bir yanıyla benim çocukluğum. Ben de kahramanım gibi içe dönük, kitapları seven ve durmadan soru soran bir tiptim. İyi biliyorum ki kitaplar olmasa arızalarımı onaramazdım. Okumanın bizlere iyi geleceğine inancım bu yüzden. Çocukken ben de hep EFHIMA'ya yolculuk yapardım. Zaten gerçek hayat o kadar sıkıcı ve sığdı ki hayal alemini daha sahici, daha renkli buluyordum. Hala da zaman zaman öyle hissediyorum ya. Hem de nasıl! Çocukken hayal kurma yeteneğimiz çok gelişmiş oluyor ama bu yeteneğimizi büyüdükçe kaybediyoruz. Cesaretimizi yitiriyoruz belki. En çok da genç kızlarda oluyor bu kırılma. 6-7 yaşlarında çok cesurlar, 13-14'ten sonra suskunlaşıyorlar. Toplum öyle istediği için. Yine de mutluyum... Her hafta çocuk okurlarımdan mektuplar, fotoğraflar alıyorum. Şiirler ve resimler de gönderiyorlar. Hatta benim için kitap kapağı tasarladıkları bile oluyor. Belli olmaz, bir gün belki rengarenk bir İspanyol tasarımı giyerim. Renklerin enerjisini seviyorum. Aslında sadece siyah yok. Siyahı giymek icin, maviyi taşımak icin, moru seyretmek için, sarıyı kendime saklamak icin seviyorum. Sadelik, sadelik, sadelik... Gizem ayrıntılarda olmalı; takılarda, makyajda... Asırı süsü öve gösterişi sevmiyorum. Sadeliğin gücüne ve ayrıntıların tılsımına inanıyorum. Öğrenme aşkım, kendimi yenileyebilme özelliğim ve hayal gücüm. Irkçılık, cinsiyetçilik, yobazlık, kafatasçılık, yabancı düşmanlığı, kadın düşmanlığı, homofobi. Yani insanı insandan ayrı ve hakir gören her türlü ideoloji, söylem ve uygulama. Sadece başkalarına degil, kendine de çekinmeden gülebilenlerin ince ve zeki mizahına."} {"url": "https://egoistokur.com/yeralti-edebiyati-kendinle-yuzlesmek-eglenceli-degildi", "text": "Yeraltı edebiyatı: Kendinle yüzleşmek eğlenceli değildir! Türk romancıları arasında, Fatih Kaynak dışında 'ben yeraltı edebiyatçısıyım' diyen bir yazara pek rastlayamayız diyor Altay Öktem. Ona göre bizde Yeraltı edebiyatçısıyım demek, Yazdığım kitabı okumayın demekle eşdeğer. Yeraltı edebiyatı: Kendinle yüzleşmek eğlenceli değildir! 'İlk Yarı: 10-0' ve 'Hiçliğin Aynasıydım Ben' adlı romanlarından tanıdığımız Fatih Kaynak, herkesi rahatsız etme potansiyeli taşıyan cümleler kurmaya devam ediyor hala. Bu güzel bir haber! Çünkü unuttuğumuz bir gerçek var: Edebiyatın işlevlerinden biri de rahatsız etmektir. Ancak rahatsız olan insan silkinir, üstündeki ölü toprağından kurtulmaya çalışır, harekete geçer. Bu özellik 'yeraltı edebiyatı' denen türün asli görevidir. Bunun tam karşıtı olan popüler edebiyatının işleviyse insanların üstüne bir rehavet salmak, onları uyumlu, barışık ve boyun eğen kişiler haline getirmektir. Sözü Fatih Kaynak'ın doğruları yüzümüze vurduğu yeni romanı 'Köpekler Gibi Yalnız Öleceğiz'e getirebilmek için neden yeraltı edebiyatına değindiğimi, üstüne üstlük neden 'doğrularla yüzleşmek' gibi, ilk bakışta edebiyatla çok da ilişkisi yokmuş gibi görünen bir kavramdan söz ettiğimi açıklamak istiyorum. Her şeyden önce Fatih Kaynak kendini 'yeraltı edebiyatının önemli temsilcilerinden biri' olarak tanımlıyor ve aksi gibi ben de katılıyorum buna! Türk romancıları arasında, Fatih Kaynak dışında açık açık 'ben yeraltı edebiyatçısıyım' diyen bir yazara pek rastlayamayız. Bunda şaşılacak bir şey yok, çünkü 'yeraltı edebiyatçısıyım' demek, 'yazdığım kitabı okumayın' demekle eşdeğerdir. Yeraltı edebiyatı, gerçeklikle doğrudan yüzleştiren bir edebiyattır ki; kimsenin yaşadığı hayatla ve kendiyle yüzleşmeye tahammülü yok günümüzde. Türk edebiyatı açısından durum böyle ama dünya edebiyatının ülkemizdeki okunurluğuna bakarsak da, Bukowski ve Chuck Palahniuk'un dışında yaygın bir okur kitlesi bulabilmiş bir yeraltı edebiyatçısına rastlayamayız. Bu iki isim de yeraltından çekip çıkartıldıktan, popüler dünyanın yeraltı ikonu haline getirildikten sonra geniş okur kitlesine ulaştılar. Kısacası onlara popülizmin 'yeraltı kontenjanı'nda yer açıldı, o kadar. Peki, ülkemizde yeraltı edebiyatı denilince akla gelebilecek bir isim, hatta elle tutulur bir yeraltı edebiyatı olmadığı halde, belli aralıklarda dergilerde 'Yeraltı Edebiyatı' başlıklı dosyalar hazırlanmasını, neredeyse bir gelenek haline gelen bu dosyaların oldukça ilgi çekmesini neye bağlayabiliriz? Ürünleri değil ama adı ilgi çeken bir edebiyat türü! Gerçekten yeraltı edebiyatı var mıdır, yok mudur, varsa kimler yeraltı edebiyatçısıdır, kimler değildir şeklindeki tartışmalar ilgi çekiyor, bu kapsamdaki yazılar okunuyor ama yeraltı edebiyatı, itiraf edelim ki pek de okunmuyor. Bu tarz görüşleri bir tarafa bırakıp gerçekten de yeraltı edebiyatının neden ilgi çekmediği, ilgi çekme ihtimalinin olmadığı sorusuna, henüz yeni yayınlanan, bu türün bütün özelliklerini taşıyan, diliyle, kurgusuyla, akıcılığıyla göz dolduran bir roman olan 'Köpekler Gibi Yalnız Öleceğiz' çerçevesinde cevap arayalım: Roman kahramanı, bir kitapevinde tezgahtarlık yapan uyumsuz, aykırı bir kişi. Aykırı olmasının asıl nedeni, kitapevine gelen müşterilerin davranışlarını, konuşma tarzlarını, hem kendine hem de örneğin kitap ya da oyuncak almak istedikleri kendi çocuklarına karşı davranışlarını çok iyi çözümlemesinden, deyim yerindeyse 'deşifre etmesinden' kaynaklanıyor. Deşifre etmekle kalmıyor, bunu belli ediyor, yapaylıklarını, komplekslerini yüzlerine vurmaktan çekinmiyor. Böylece, kendileriyle yüzleşmelerine neden oluyor. Şimdi madalyonun diğer yüzüne bakalım. İşi gereği kendine hizmet eden birini ezerek egosunu tatmin etmeye çalışan bir kişi, kendi davranışlarını deşifre eden ve bu davranışlarını açıkça aşağılayan bir romanı okumak ister mi? Hayal dünyasına dalmak yerine kendinle yüzleşmek hiç de eğlenceli değildir. Tüketici açısından, yani kitap dahil olmak üzere ancak bir şeyler satın alarak var olmaya çalışan günümüz insanı açısından hiç de cazip bir seçenek değildir bu roman. Peki, tezgahtar açısından, tezgahtarlar açısından okunası bir kitap mıdır bu? Unutmamak gerekir ki okur, kendini sorgulamak, hayatı daha iyi tanımak ve yorumlamak için değil, kendinden uzaklaşmak, kendini sorgulamaktan kaçınmak, kafasını dağıtmak için okuyor günümüzde. Kaldı ki, tezgahtarlık günün belli saatlerini kapsayan bir iş, toplumsal bir roldür. Aynı kişi, kendi çalıştığı mağazanın dışına çıktığı andan itibaren müşteridir. Yani işyerinden çıktığı andan itibaren rolü değişecek, gün boyunca kendine nasıl davranılıyorsa, o da diğer tezgahtarlara aynı şekilde davranarak yaralanan egosunu tamir etmeye çalışacaktır. Yani hiçbir şekilde kendine yakın bulamayacaktır roman kahramanını, aksine, olduğu ama asla olmak istemediği biriyle karşılaştığı için dışlayacaktır! Konuya buradan girdiğim için roman boyunca bir tezgahtarın hayatının anlatıldığı sanılmasın. Roman kahramanın işten atılması; hiç beklenmedik bir şekilde eline yüksek miktarda bir para geçmesi; İtalya'ya gitmesi, orada yaşadıkları; Türkiye'ye döndüğü anda yine tuhaf ve berbat bir sürprizle karşılaşması; öylesine akıcı bir şekilde anlatılıyor ki soluk soluğa okuduğumuz bir macera romanı olarak elimizden bırakamıyoruz 'Köpekler Gibi Yalnız Öleceğiz'i. Yer, mekan, kişiler, hatta ülkeler hızla değişiyor, ister İtalya'daki kalabalık bir barda, ister tesadüfen içine düştüğü porno sektörünün merkezinde, ister yabancı öğrencilerin bir arada olduğu bir okulda olsun; sonuç değişmiyor, roman kahramanı her yerde 'öteki' olmanın sıkıntısını çekiyor. Aslında bu hassas konulardan hiç söz etmediği halde, su gibi akıp giden diliyle, belli bir düzeyin altına hiç inmeyen merak ve heyecan dozuyla, keyifle okunan bir macera romanı tadındaki bir kitap, daha kapağını kapatır kapatmaz bu iddialı konuları düşünmemize neden oluyorsa, o iyi bir kitaptır! Sadece sokak aralarında yaşayanların değil, ışıltılı Kaf Dağları'na bile çıkanların köpekler gibi yalnız ölmeyeceğini kim garanti edebilir? Hayattaki -hangi tür hayatta olduğu önemli değil- bütün hayatlardaki tek gerçek bu: Hepimiz, istisnasız hepimiz köpekler gibi yalnız öleceğiz. Fatih Kaynak da bunu söylüyor işte. Doğru söylüyor! ... eşcinsel açısından erkek ya da kadın olduğun için ötekisindir, cümlesinde bir yanlışlık var. Eşcinseller de kadın ya da erkektir. Cinsel yönelimin cinsiyetle bir ilgisi yoktur. Karşı cinsiyete geçmek isteyen ya da geçmiş olanlar transseksüel, ikisinin arasında bir yerde olanlarsa günümüzde Türkçe karşılıkları olmayan gender-bent, gender-queer, gender-fluid terimleriyle tanımlanmaktadır. Ülkemizde en yaygın olarak shemale formatında bulunmaktadırlar. Yeraltı edebiyatından bahseden birinin cinsel terminolojiye daha hakim olmasını beklerdim."} {"url": "https://egoistokur.com/yerli-edebiyatin-korkuyla-asilmaz-mesafes", "text": "O dosyayı Egoist Okur'a almaya karar verdim. Aradan geçen beş yıla rağmen, okunacak iş çıktı, güzel oldu. Fakat bu kadarla kalsın istemiyorum, ekleyecek sözünüz varsa lütfen yazın. Hakan Bıçakcı: Türk okuru korkularıyla yüzleşemeyecek kadar cesur! Altay Öktem: Aslında biz çok korkuncuz!"} {"url": "https://egoistokur.com/yeter-ki-hayrete-dusmeye-hazirlikli-ol-meyilli-ol-musait-o", "text": "Hakan Günday, günümüz edebiyatının en önemli kalemlerinden. Kinyas ve Kayra, Zargana, Piç, Malafa, Azil, Ziyan, Az ve Daha adlı romanların yazarı. Oyun yazarı olarak DOT Tiyatro'nun kadrosunda görev yapıyor ayrıca. Malafa'yı DOT için oyunlaştırmıştı, şimdilerde bir başka romanını uyarlıyor tiyatro sahnesine. Günday'ın ilgilendikleri arasında sinema da var. Daha doğrusu sinema onun romanlarının büyüsüne kapılmış durumda. Daha adlı romanı dünya edebiyatından 11 kitapla birlikte Berlin Film Festivali'nin Books at Berlinale bölümüne seçilmiş, böylece ilk kez bir Türkçe kitap bu bölümde sergilenmeye hak kazanmış. Müzikle edebiyat arasındaki temel fark bence şu: Müzisyen yarattığı eserin etkisini, dinleyicilerden gelen tepkiyi anında görüyor. Öte yandan yaratım süreci bakımından ikisi arasında pek fark yok; müzik de edebiyat da yalnız üretiliyor. Yok, şiir yazmadım ama biliyorsun, tiyatroyla uğraşıyorum. Aslında epey zamandır, kitaplarımın sahne sanatlarındaki karşılığı ne olabilir diye düşünüyordum ve onlardan olsa olsa sokak gösterisi olurmuş gibi geliyordu bana hep. Benim bir kitabımdan sahnelenecek oyun açıkçası biraz derme çatma bir şey olurdu, her an bir hadise çıkar, polis gelir, oyuncular kaçmak zorunda kalırdı. İskelede oynanıyor diyelim, tam o sırada vapur kıyıya yanaşırdı, içinden 500 kişi inince ortalık keşmekeş olur, oyunun atmosferi değişirdi. Konser versem, müziğe şehrin sesleri eşlik ederdi. Kaldırımı söken greydere çıplak sesle eşlik eden gitarı düşün, ben yazıda o greyder sesini vermeye çalışıyorum. DOT'u izlediğimde aynı şeyin peşinde olduğumuzu hissettim. Benim mürekkep ve kağıtla yapmaya çalıştıklarımı onlar hareket ve sesle yapıyordu. Birlikte çalışmaya başladık ve Malafa'yı oyunlaştırdık. Evet, şimdi yine bir romanımı oyunlaştırmaya çalışıyoruz. DOT'la daha önce başka işler de yaptık. Festen adlı bir oyunlarındaki şarkılara söz yazdım mesela. Çok öğreticiydi benim için, hikaye anlatıcılığının sürekli katman kazanan başka bir türü gibiydi. Sen metni yazıp yönetmene veriyorsun, o başka bir katman ekleyip oyuncuları çağırıyor, ardından izleyiciler katılıyor. Tekrar tekrar oynandıkça zaman içinde katmanlar birbiri üstüne biniyor. Yazmayla ilişkim, okumakla başladı. Konuşurken aramızdaki iletişim çok kırılgan olabiliyor, çünkü her türlü sosyal ve psikolojik baskı iletişimimizi baltalamak için orada hazır bekliyor. Önyargıların var mesela ve sen konuşurken, hayat hakkında her türlü fikre sahipmiş, her şeyden fazlazıyla eminmiş gibi davranıyorsun. O yüzden yazıyla iletişim sözlü iletişimden çok daha etkili ve saf. Sözlü iletişimde aramızda hep birtakım maskeler var ve onları aşmak çok zor. Eğer öncesinde zihninde çeşitli önyargılar üretmediysen, metinle kurduğun iletişim daha kusursuz oluyor. Neden biliyor musun, çünkü en nihayetinde okuduğun metin bir yalnızlık halinde üretilmiş. Sen de okur olarak onu gene bir yalnızlık halinde tüketiyorsun. O metin iki yalnızlığı birleştiriyor... İşte bu bence iletişimin en saf halidir. Patron olarak öyle bir şeyi seçecek ki ötekilerin ona söz geçirmesi mümkün olamayacak. Tek patronun, anlattığın hikaye olacak. Patronların en acımasızıdır o, asla tatmin olmaz. En fazla dayağı ondan yersin. Öte yandan en büyük ödülü de ondan alırsın, çünkü daha iyi anlatmanın, ona daha iyi hizmet etmenin bir yolu mutlaka vardır. Böyle bir patronun varsa, başka patronu kabul etmezsin zaten. Neyi anlattığımdan ziyade niçin anlattığımla ilgili bir şey bu. Louis-Ferdinand Celine'e katılıyorum. Hikaye mi bulmak istiyorsun, hastanelerin acil servislerine, karakollara git demişti. Mesele hikaye bulmakta değil; çünkü zaten her şey hikaye... Mesele anlatmak için niye o hikayeyi seçtiğin... Galiba o hikayenin bir işe yaraması gerekiyor. Yazmak bana göre en mantıklı, en iyi düşünme tekniği. İnsan neyi düşünmek ister?Tabii ki anlamadığı, aklına yakmayan, çözemediği ne varsa onu. Bu düşünme sürecinde hikaye bir araçtır. Bir soru vardır zihninde, cevap aradığın. Onun üzerinde kafa yorarken hikayeni oluşturmaya başlarsın. Ama burada bir tuzak var; amacın asla o soruya cevap bulmak olmamalı. O zaman hem kendini sınırlamış olursun, hem de kibir tuzağına düşersin. Halbuki bir şey aramazsan kaybolma ihtimalin de olmaz. Aramazsan bulursun da... Amaç tek sorudan yola çıkıp bin soruya varabilmek, en azından bunu denemek. Evet, bir metnin 10'uncu sayfasına geldiğinde soluğun kesilerek durup Bu cümleyi ben mi yazdım? diye sorarsın bazen. O cümlenin kaleminden çıkması için öncesinde 9 sayfa yazman gerekiyormuş. Yok, ben bankayı soymaya kapıdan girdikten sonra karar veriyorum... Kameralar nerede duruyor, kasa kalın mı değil mi, bunları hep içeride öğreniyorum. Başım derde girerse ya da kurtulursam, ikisi de plansızlıktan oluyor... Başka türlü yazamam. Bir kitabı, haklarını önemseyen bilinçli tüketici titizliğiyle okuyamayız. O zaman ha roman okumuşsun ha prospektüs, ne fark eder? Garanti süresi istiyorsun, iade hakkı bekliyorsun; tost makinesi, araba, kitap, hepsi birbirine karışıyor. Üzerine barkod yapıştırılmış her şey birbirine benziyor. Halbuki her metin tektir. Az önceki cümleyi şöyle açayım... Bir kitabın 300 sayfası saçma sapanlıklarla doludur belki ama 300'üncü sayfada öyle bir paragraf çıkar ki karşına, seni hiç tanımayan bir adamın elini uzatıp kaburgalarını kırdığını ve kalbini söküp çıkararak sana sunduğunu hissedersin. Mucizevi bir şeydir bu, çok değerlidir. Uğruna 300 aptal sayfayı okumanı gerektirse de... Bu yüzden artık okurken tek bir paragraf, tek bir cümle yetebiliyor bana. Var, mesela Reşat Nuri Güntekin çok eskiden Fransız yazar Jacques De Lacretelle'in Evham adlı kitabını çevirmiş. Bazı yerlerinde resmen çarpılmıştım. Kibir seyirci gerektirir. O hareketi düzgün yaptığını, teknik olarak kendini zorladığını, bir adım daha ileri gittiğini yazarken sırf sen biliyorsun. O da sadece tek bir an. Bir saniye sonrasında zaten bir önemi kalmıyor, devam etmek zorundasın. İlk cümleyi çok ciddiye alırsan, ikinci cümleye gerek kalmaz, ilerleyemezsin. Ayrıca yazıyla alakalı her şey kırılıp, bozulabilir, yeniden tasarlanabilir. Yazdığım bütün kitaplar için geçerli bu, hepsinde hatalar var. Aynı kitabı bugün oturup yazsam bambaşka bir şey çıkar. Ama şuna inanıyorum: Yazarken aynaya, yani kendine doğru attığın milimlik bir adım bile ortalama 77 yıl yaşayan bir et parçası için kafidir. Sınırlarını, sınırların olmadığını, öteki insanlardan farkın olmadığını, yeterince uzun yaşarsan herkes ve her şey haline geleceğini anlayabilmek demektir. Kendin hakkında gidebileceğin en ileri noktaya gitmektir. Bir yazar için bu çok önemlidir, çünkü kendin hakkında ne kadar ileri gidersen, insanlar hakkında da o kadar ileri gidebilirsin. Söylemiştim, ben öncelikle anlam veremediğim şeyleri yazıyorum. İnsanlık denen makinenin bozuk, gürültülü, çalışmayan kısımlarını. Çalışan kısımları niye yazayım, onları anlamak için prospektüslerini okumak yeterli. Evet, o yüzden bozuk şeyler ilgimi çekiyor benim. Korkunun bir araç olarak kullanılmasıyla ilgileniyorum. Korkunun insan hayatındaki yeriyle ve bize bir illüzyon olarak satılmasıyla... Bir insana bir şey satmak istiyorsan, önce korkuyu satmalısın. Onu satarsan savaş uçağını da, hırsız alarmını da, kırışıklık kremini de satarsın. Benim yazdıklarım tam aksine elindeki kumandanın kanal değiştirme düğmesine basmayı, gazetenin sayfasını çevirmeyi istemene sebep olacak türden davetkar olmayan hikayeler. İlkokulda, ortaokulda öğretmenler sınavda En iyi bildiğiniz yerden başlayın der ya, haklılar. Yazarken doğumundan itibaren yaşadığın, tanık olduğun şeyleri ve sana hissettirdiklerini bir estetik filtreden, bir algı filtresinden damıtıyorsun. Hayatından süzülen o şey, sadece sana ait, başka kimsenin tekrarlayamayacağı bir şeydir. Bu filtre yıllar içinde bende de oluştu, romanlarımda rahatsız edici konuları, bende kalan tortuları yazıyorum. Zaman içinde konu senin için teknik bir şey haline gelebilir, üzerinde o kadar uzun zaman düşünmüşsündür ki artık heyecanlanmaz, soğukkanlı yaklaşabilirsin. Ölümlü olduğunun yavaş yavaş bilincine varırsın. Senin için geçmiş ve gelecek yoktur, an vardır. Tortuların temizlenmesine yardımcı olur mu yazmak, bilmiyorum ama soruna odaklanmanı sağlar. Bir matematik formülü üzerinde düşünmekten farksız aslında, sonunda çözümü bulabilirsin de bulamayabilirsin de. Şimdi tersi bir şey söyleyeceğim; yazarlık bir yandan da tek başına yapılan bir iş hiç değil. Yüzyıllardır yazılan çizilen her metin elinin altında, her yazar yanında... Çok kalabalık bir insan topluluğunun, yani senden önce yaşamış bütün yazarların bir araya gelmesiyle ortaya çıkıyor her hikaye. İlham dedikleri şey aslında bu. Hermann Hesse'nin kitabındaki Boncuk Oyunu gibi... Kazanmana gerek yok, oyunu oynamayı bırakmaman yeterli, zaten oyun kazanılmıyor, sadece iyi ya da kötü oynanıyor. Celine'i okumasam, yazmazdım belki de. Erken yaşta tesadüfen karşılaşmış ve çok etkilenmiştim. Adını bilmediğim enstrümanlarla dolu bir orkestranın yaptığı ve dinlerken tüylerimi ürperten bir klasik müzik eseri gibi etkilemişti beni. Etkilenmeye açık olursan zaten bir sürü yazar bulursun. Algılarımızın kapanmasına meyilli zihinlerimiz var, aptallaşma eğilimimizle mücadele etmemiz gerekiyor. Bir gün sana Roman okumayı bıraktım, şiir de okuyamıyorum artık, bundan sonra Napolyon'un biyografisini okuyacağım dersem, işte o zaman şüphelen benden. Her yazar senin yazarın değildir elbette ama hiç değilse biri öyledir, yeter ki hayrete düşmeye hazırlıklı ol, müsait ol, meyilli ol. Her şeyin vesilesi olabilir yazmak; intikamın da affetmenin de. O etkileri önceden tasarlamak mümkün değil. İntikam için başladığın bir romanı bitirirken bile kendini hala ağzından salyalar akarak intikam almaya çalışır bulabilirsin, çünkü yetmez! Yazıp bitirdikten sonra artık öfke falan hissetmediğinin farkına varırsan, işte ancak o zaman becermişsindir intikam almayı. Yazmak anlamakla alakalı bir şey; kabuslarına giren mevzu neyse onu her açıdan görmeye çalışmak... İnsan davranışlarını, korkularını daha iyi algılamanın, neyin gerçek neyin sahte, neyin kıymetli neyin kıymetsiz olduğunu anlayabilmenin peşindeysen, hayatında ters giden şeylere bir mana vermek ve çözmek istiyorsan, bunları konuşarak yapamazsın, yazacaksın. Yeryüzünün ilk hikayelerini düşünüyorum. İnsanlar muhtemelen ateşin bulunmasından sonra başladılar hikaye anlatmaya, geceler de kullanılabilir hale gelince... Ateşin varlığına rağmen hala çok korkuyorlardı ve ormanın karanlık kısımlarını konuşuyor, karanlığa dair boşlukları doldurmak için her gece hikayeler uyduruyorlardı. Sırf artık karanlıktan eskisi kadar korkmamak için. Sen de hala hep ormanı anlatıyorsun o zaman."} {"url": "https://egoistokur.com/yigit-deger-bengi-bazi-seyleri-kurcalamaktan-urkuyoru", "text": "Yiğit Değer Bengi'nin bugüne dek çeşitli dergilerde öyküleri yayımlandı, ayrıca bir öyküsüyle Ithaki Yayınları'nın Jules Verne Yarışması'nda dereceye girdi. 1002. Gece Masalları adlı derlemesi Metis Yayınları'ndan çıktı. H. P. Lovecraft, Korku insanoğlunun en eski ve en güçlü duygusudur, en eski ve en güçlü korku da bilinmeyenin korkusudur, diyor. Kendi adıma ben de böyle geniş bir kabulün peşindeyim. Yani korku edebiyatının sınırlarını, korku dürtüsünün bilinçli bir yönlendirilmesiyle açıklamayı tercih ediyorum. Aslında anaakımın da kabul ettiği büyük klasikler içinde gotik akımı önemli yer tutar. Ancak korku türünün daha sonra tıpkı fantastik edebiyat gibi pulp fiction dergilerinde yer bulup tür olarak serpilmesi yeraltı alanında olmuştur. Ama bu dergilerden yetişen yazarlar arasında Stephen King, Clive Barker gibi isimler de olduğu için tür, başat yazarlarıyla ana edebiyat akımına da girdi. Bu durumun türün doğasına aykırı olduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki bu tartışma bile yabancı kökenli bir tartışma; yeraltı ya da yerüstü, bizde bu tür henüz çok ıssız. Tıpkı dediğiniz gibi... Fantastik, bilimkurgu, korku gibi türlerin ülkemizde ana edebiyat akımı tarafından dışlanması bir başka konu. Onlar, bu gibi türlerin gerçekten bir kaçış olduğu gibi son derece yüzeysel bir eleştiriyle işin içinden sıyrılmayı seçiyorlar. Ama bu durum toplum olarak korkularımızın derinliğine bağlanabilir. Bence devlet ideolojisinden tabana kadar biz çok derin korkuları olan bir geleneğe sahibiz. Tek bir şairden korkup naaşının bile ülke topraklarına gömülmesinden çekinebiliyoruz. Bir de tüm korkularımız tabuların içine öylesine gömülü ki, tabu kavramlarının kendileriyle uğraşmak bile başlı başına bir korku. Ölüm fetvasıyla, vatana ihanet suçuyla sonuçlanabilecek işler. Yani bizde korku edebiyatı içerikte değil, özde aslında. Cinselliğin edebiyatımızda yer bulmadığını düşünmüyorum ben. Ama korku konusunda biraz önce söylediğime şunu ekleyebilirim: Aslında bana göre bizde korku edebiyatı kutsal kitabımızla başlar. Sadece bizimki de değil, tüm kutsal kitaplar bence korku türünün temel kaynaklarıdır. Tespitiniz çok doğru; korku edebiyatı, konularını ve imgelerinin büyük kısmını dinsel öğelerden alır. Ama bizde kutsal olanı tahrip ederseniz, bizzat kendiniz tahrip olursunuz. Bunun örnekleriyle dolu, gerek edebiyat gerekse de siyasi tarihimiz. Aslında tarihte baskı arttıkça edebiyatta da sembolik anlatımlar artmış hep. Nasıl ki dinlerin heterodoks akımları baskı altında tamamen ezoterikleşmişse, korku edebiyatı metinleri de kat kat simgelerle örülüdür. Cinsellik ve din baskısının en göz alıcı simgesi vampirlerdir. Gotik akımı da böyle başladı. Ilk gotik akımı, karanlık ve sorgulanamaz olanla derdi olan kişilerce başlatıldı. Mary Shelley ölümsüz eseri Frankenstein'da ölümü sorguladı. Bu manada bence ülkemizde korku edebiyatını geliştirebilecek cesur insanlar için müthiş bir kaynak bulunuyor. Bizim dinimizde Batınilik hep varolmuş. Hep simgelerle yaşamışlar ve hep iftiraya uğramışlar. Zaten Batı'nın korku edebiyatı da böylesi iftiralardan kaynak bulmamış mı? Biraz isyankar kişiler cadı diye yakılmış, biraz aydın tarikat ya da topluluklar şeytana tapar diye takip görmüş, inançsızların ve itaatsizlerin hortlayarak mezarlarından çıkacağına inanılmış. Tüm bunlar bizim coğrafyamıza da tanıdık değil mi? Ama edebiyatımız bundan ürküyor. Örneğin, Madımak Oteli'nde yanan onca aydının hayaletleriyle ilgili tek bir korku öyküsü okumadım ben."} {"url": "https://egoistokur.com/yil-1912-illustrator-peter-newell-devrim-yapmaya-devam-ediyo", "text": "Şimdi Peter Newell'ın 1912 tarihli bir başka kitabını koyayım siteye dedim. Adı, The Rocket Book, yani Roket Kitabı. İlk kitapta bir silah ateş alıyordu ve biz, kurşunun açtığı delikten takip ediyorduk bütün hikayeyi. İkinci kitaptaysa yaramaz bir çocuk toyun oynarken bir kazaya sebep oluyor ve delik tavanda açılıyor, Peter Newell da bu kez oradan yürüyor. Tabii aynı zamanda illüstratör olan Newell kitaplarının en önemli özelliği, kendi tasarım formlarını oluşturmaları. Yani iki kitabın sayfaları da düpedüz, hakikaten, şüphe götürmeyecek şekilde delik. Kabul edelim, 100 küsur sene önce bunlar gerçekten devrimci işlerdi. Günümüz çocuklarının ilgisini çekmeyeceğine eminim ama illüstratörler, tasarımcılar ve benim gibi vintage tasarım manyakları sevecektir."} {"url": "https://egoistokur.com/yildiz-kenterden-selim-ileriye-en-zor-rol-oynayacagim-roldu", "text": "Söyleyecek bir şeyim yok. Çok üzgünüm sadece. Başta Selim İleri olmak üzere tüm hayranlarına, sevenlerine, değip hayatlarını değiştirdiklerine baş sağlığı diliyorum. Yıldız Kenter: Galiba ben hiç farkında olmadan içimde yer etmişti. Niye tiyatrocu olmak istediğimi soruyorlar, bilmiyorum. Şimdiki tiyatrocu adaylarına sorduğumda güzel cevaplar veriyor çocuklar; sanatı yönlendirmek, boşlukları doldurmak istediklerinden söz ediyorlar. Benimse hiç böyle kaygılarım yoktu. Ben sadece, beni görsünler istiyordum. Bir de evimizde yarış vardı; beş kardeştik... Aslında altı ama en büyük ağabeyimiz on beş yaşındayken, ben yeni doğduğum sırada Türkiye'yi terk etmiş. Güner şarkı söylerdi mesela ve herkes onu alkışlardı. Ben de fark edilmek istiyordum, zaten bu duygu herkeste vardır. Bazen rezil eder insanı, bazen de vezir. Galiba bunun bir zaaf olduğunu anladıktan sonra, güce nasıl dönüştürebilirim, diye düşünmek gerekiyor. Bakılma, izlenme zaafımı güce dönüştürmek için çok çalıştım, işimi çok ciddiye aldım. Bu bana kimi zaman acı da verdi. Yine de neden oyuncu olduğumu doğrusu bilmiyorum. Ben bilinçli olarak böyle bir karar vermedim. Beni hep metin sürükler. Metindeki sözcüklerin bir araya gelmesi, bunun yarattığı müzik, o sözcüklerin anlamı, dürtüsü belli bir hareket grafiği, bir koreografi oluşturur. Farklı bir oyunculuk tekniği geliştirdiğimin doğrusu farkında değilim. Tek bir sazım var benim, onu çalıp duruyorum. Hep aynı şeyi söylerim; ben kendimi oynuyorum aslında sahne üzerinde. Nasıl olur, kimi rollerde tanınmaz hale geliyorsunuz, diyorlar. Benim içimde tanınmaz kişilikler de var, her insanda olduğu gibi. Rolü yem diye yutuyorum herhalde, o da gidip içimden olta gibi o kişiliği çıkartıyor. Yoksa, sazımı kah keman, kah obua ya da flüte dönüştüremem, neyse odur, her sesi onunla çıkartmaya çalışıyorum. Çaba göstermeme pek gerek kalmadı. Öteki alanlar benim bilmediğim, kısmen de inanmadığım alanlar. Zaman zaman şu veya bu siyasi çevrelerden beni aradıkları oldu ama ben yapılan hiçbir şeye çok fazla güvenemedim. Güvendiğim tek şey tiyatro oldu. Hep tiyatroya sığınmak, hep tiyatroyla paylaşmak istedim her şeyi. Tiyatro beni korusun istedim. Karıştığımız olaylar da oldu ister istemez. Hepsi hayal kırıklığıyla bitti. İnanmamakta haklıymışım, dedim kendi kendime. Haklı oluşumun bir nedeni de Türkiye'deki aydın tutuculuğuydu. Dille ilgili bir konuda bunu çok acı bir biçimde yaşadım ben; geride bıraktığım onca yılı hiçe sayıp beni yok etmeye kalkıştılar. Bu beni çok ürküttü, bütün güvenimi kaybettim. Kendimi yalnızca tiyatroya adamaya karar verdim, çünkü zaten tiyatroda bütün bir dünya var; geçmişi de, geleceği de tutup bugüne getirebilirsiniz. Yalnızca tiyatroya kucak açmak. Bütün öteki sanat dallarına ve bütün bir yaşama kucak açmak demek. Bir gün Nazlı Ilıcak Hanım beni arayıp dille ilgili bir konuşma yapıp yapamayacağımı sordu. Uzmanlık alanım olmadığı için yapmayacağımı söyledim. Haldun Taner ya da Vasfi Rıza Bey'i önerdim kendisine. Meğer zaten bu isimlerden red cevabı almışlar. Ben tabii arayanların siyasi çizgilerinin ne olduğunu da bilmiyorum, Size farklı dönemlerde yapılmış çevirilerden bölümler okuyabilirim ama onlar üzerine konuşamam, dedim. Kabul ettiler. Sonrasında, sırf orada bulunmamdan ötürü kıyamet koptu, hakkımda çok kötü yazılar çıktı. Dildeki anlaşmayı savunmadığınız, eski dile dönüşü tercih ettiğiniz gibi bir izlenim yaratıldı. Bu olayla ilgili en gücüme giden şeylerden biri de hocam Cahit Külebi'nim bana tavır koymasıydı. Biraz zaman geçip bu olay unutulur gibi olmuştu ki İzmir'de bir turne sırasında karşılaştık; Cumhuriyet gazetesi ekibiyle birlikte oturuyordu, hemen yanına gidip elini öpmek istedim. Hadi oradan, pis Osmanlıcı dedi bana. Böyle kalakaldım, gözümün dokuz yerinden yaş boşaldı. Düşünebiliyor musunuz, iş bu raddeye kadar geldi. Cahit Bey dört yıl hocam olmuştu; beni tanır, bilirdi. Bir telefon edip Ne yaptın sen, nasıl gittin oraya demesini beklerdim. Tabii Cahit Bey'in de bir dramı vardı. Kendisi yıllarca sağ kesimin şairi olarak bilindi. Sonradan Cumhuriyet gazetesinde ilk öldürülen çocuklardan birisinin anısına yazdığı unutulmaz bir şiiri yayımlanınca, sol tarafta bir kez daha saygınlık kazandı. Demek o ekibin içinde tekrar kendini tescil etmek için size böyle davrandı. Benim o dönem Tercüman gazetesi çevresinin düzenlediği o toplantıya gitmem bir hata zincirinin sonucuydu; başka da hiçbir şey değildi. Yalnızca metinlerden örnekler verdim, ki onları bugün de veriyorum. Bugünkü bakış açımızdan hata bile sayılmaz. Dünyanın hiçbir ülkesinde dil, Türkiye'de olduğu kadar siyasallaştırılmamıştır; herkese aittir o ve kullananlar içinde elbette sağ görüşten de, sol görüşten de insanlar olacaktır. Dil nasıl olsa kendini yenileyecek, değiştirecektir. Bir kesimin kendini dilin sahibi ilan etmesi, bunu bu denli tutucu biçimde savunarak geri kalanları kılıçtan geçirmesi çok zalimceydi. Sanırım artık belli bir uzlaşmaya varıldı dil konusunda. İlle de kullanalım diye ısrar ettiğimiz kelimeler yok. Mirasyedi savurganlığıyla kelimeleri dilden atmanın da bir gereği yok. Kelimelerin kendi ömürleri var. Siz dilediğiniz kadar Artık yaşatmayacağım, deyin, onlar size isyan edip yaşamlarını sürdürüyorlar. Bir noktada da tıpkı insanlar gibi aramızdan ayrılıp gidiyorlar. Bir de kullanım alanları farklılaşıyor; imkansız aşk diyoruz da olanaksız sevi demiyoruz, çok şükür, Ama o dönem çok ağladım, Cahit Bey'in yaptığı çok ağrıma gitmişti. Bunları duysa, şimdi o da çok ağlardı. Sonra barıştık zaten. Bir gün Ankara radyosundan arayıp şiir okumamı önerdiler. Cahit Külebi okuyacağım deyiverdim. Yayından bir gün önce Müşfik'le Kızılay'dan Maltepe'ye doğru yürüyoruz, baktım karşıdan Cahit Bey geliyor. Keşke rastlaşmasaydık, diye düşünürken tabii yaklaştık, Hocam, diyerek sarıldım, o da bana sarıldı. Ne tuhaf rastlantı, dedim, Ben yarın radyoda sizin şiirlerinizi okuyacağım. Çok şaşırdı. Neyse ben radyoda yayındayken telefon çaldı, arayan oydu. Ben tiyatro oyunu okumayı çok severim. En kötüsünü bile okumaktan hiçbir zaman kaçmamışımdır. Çoğu kez, bir roman ya da öykü yazmaya başladığımda oyun okumayı, genellikle de Çehov'u tercih ederim. İki oyun yazdım zaten. ama ikisi de sahne üstünde beni hayal kırıklığına uğrattı. Ben yönettiğim halde istediğim sonucu göremedim. Kolektif işlerde çok başarısızım. Bunda kimsenin suçu yok. Sinemada da aynı şey oldu. Senaryo yazmak benim büyük isteğimdi. Ömer Kavur'la yaptığımız Kırık Bir Aşk Hikayesi dışında hiçbiri benim yazdığım filmmiş gibi gelmedi bana. Nankör de bir tarafım var herhalde, benim dışımda birileri işin içine girince, o iş olmuyormuş gibi geliyor bana. Yalnız kafamda yazmayı çok istediğim iki oyun var. Nasıl sahnelendiklerini bilmemek koşuluyla onları yazmayı çok istiyorum. Ama inanın ki, yazarlığımda tiyatronun çok büyük payı var. Tiyatronun sahnelenişinden de, yazılışından da en az roman, öykü kadar faydalandım, iyi bir oyun izlediğimde dünyanın en mutlu insanı oldum. Bir de yazdıklarında öyle hoş bir Türkiye kokusu var ki; annen, baban, kardeşinden tut da, evde pişen yemeklere kadar... İnsan bunların canlandırılmasını istiyor, karşısında görmek istiyor. Örneğin gençler, Yeni tiyatro yapıyoruz, diyorlar. Tabii, ne deneyeceklerse denesinler, benim hiçbir itirazım olamaz ama ben insansız bir tiyatroyu kabul edemiyorum. Belki ileride robotlar tiyatroyu da istila edecek ama ben şimdilik yalnızca Arçelik'in robotunu sempatik buluyorum. Hayır. Yetenek hammaddedir. Hele oyunculuk yeteneği her insanda vardır. Her insan oynar. Tabii o oyunculuk bizimkinden farklıdır ama oynar, mis gibi yapar. Sırf yalan söylerken değil, doğruyu söylerken, hatırlarken, o anki duygularını yaşarken de oynar. Oyunculuk da yeniden yaşamaktır. İnsan birçok şeyi zamanla öğreniyor. Okulda bana sınıf atlattılar, balon gibi şişirdiler, okuldan zıplaya zıplaya çıktım. Muhsin Bey, Shakespeare'in On İkinci Gece gibi bir oyununda Viola gibi bir rolle sahneye çıkman ne müthiş bir şey, dedi ve ben büsbütün şiştim. Sahneye çıktım, oynadım, oyun bitti, kıyamet koptu, alkışlar... Ama oyunla ilgili yazılar çıkmaya başlayınca o balona bir iğne batırmışlar gibi oldu. Olumsuzdu. İki sebebi vardı olumsuz olmalarının: Oyun harikulade güzel bir fars olarak sahneye kondu; Cüneyt Gökçer, Melek Ökten, Salih Canar, Ragıp Haykır, Şahap Akalın gibi tamamen usta bir kadroda tek yeni, deneyimsiz oyuncu bendim. Rahmetli Lütfü Ay, Tavuskuşu gibi sahneye çıktı ama konuşmaya başladığı zaman her şey bitti, diye yazdı. Çok ağladım ama sonra Benim öğrenciliğim yeni başlıyor, dedim. O balonu tamir edip yeniden şişirene kadar epeyce sabretmem gerekti. Burada da Cüneyt Gökçer'in bana verdiği imkanı asla unutamam. Bana bir Henry James uyarlaması oynattı. Maria Callas'la elbette kıyaslanmaz ama çok dişi bir roldü; kim binse üstüne, o rol onu taşırdı. Çok alçakgönüllü yaklaşıyorsunuz. Sanmıyorum. Sizden izlemeyi çok isterdim o oyunu. Bana verilmiş büyük bir şanstı. Ben de iyi değerlendirmeye çalıştım. Ama ne olursa olsun daha çok gençtim. Bir Maria Callas'la karşılaştırınca, şimdi daha farklı bir sahne hakimiyeti kazandığımı görüyorum. Fakat bu da yeterli değil, çünkü her yeni oyunda Eyvah, şimdi ne yapacağım diye korkulara kapılıyorum. Hala var değil mi o korku içinizde?. Tabiatı seviyor muyum, bilmiyorum; tabiat munis bir şey değil, bir yönüyle vahşi ve yıpratıcı. Ama çiçeklerde evcil ve insana yakın bir taraf var. Evde çiçeklerim, salon bitkilerim var; onlara sadık olduğumu düşünüyorum. Şehir dışına gideceğim zaman aklıma ilk gelen, onları kimin sulayacağı oluyor. Bazen en çok neye inandığımı sorarlar. Bütün yıpratıcılığına rağmen ben en çok doğaya inanıyorum. O vahşiliği de seviyorum. Doğa da belki kendini insanlardan korumak istiyor. Evet, son zamanlarda insanlar tarafından çok hırpalanır oldu. Aslında iki şeye inanıyorum: sanata ve doğaya. Bizim evde din pek önemli değildi; daha çok, vicdan muhasebesi yapmayı öğretti annem bize. Sanat yaşamımda bu çok yol gösterici olmuştur, çünkü tiyatro yapabilmek için insanın kendini çok iyi tanıması gerekir. Aynı şeyi diğer sanat dalları için de düşünmüyor musunuz? Yönetmen için de bu geçerli, yazar için de. Önce kendinizi tanımak ve bir anlamda kendinizden sıyrılmak zorundasınız. Kendimden sıyrılmayı hiç düşünmüyorum aslında. Kendimi tanıyınca bakıyorum, insanlar benim gibi. O aykırılık bende var zaten. Onu bir şekilde denetim altında tutuyorum. Uygar yetiştirilmişseniz, bu aykırılığınızı zapt etmeyi öğreniyorsunuz. Hata yaptığım olmuştur tabii ama dönüp düzeltme, pişman olma şansım hep var. Bazı insanlar hiçbir şeyden pişmanlık duymadıklarını söylerler. Ben o kadar çok pişmanlık duydum ki. Duymasaydım, dönüp kendimi düzeltemezdim. İnsanlar kendilerini yakalamayı öğrenebilirler. Zaten oyuncu insana insanı nasıl hoş gösterebiliyor, nasıl en olmayacak hallerini kabul ettirebiliyor? Mesela, kız kardeş-erkek kardeş aşkı öyle bir anlatılıyor ki, olabilir, diyorsunuz, neden olmasın ki? Sanatın bu kabul ettirme gücü sayesinde hoş görmeyi, karşınızdakini küçümsememeyi öğreniyorsunuz. Sanat yoluyla empati kurmayı öğreniyorsunuz. Kendimde olmayan şeyi kendimden kurtulunca anlayabilirim derken tam da bunu kastetmiştim aslında. Evet, insanda her şey var ama uygarca zapt etmeyi öğreniyor, yalan bir uygarlık olsa da bu. Mesela intikam duygusu. Kimi zaman film izlerken kendi kendimden korkuyorum. Şimdi bir sonraki sahnede bunun intikamı alınacak mı, alınacak. Uyuma Yıldız, seyret diyorum kendime. Bir anlamda tatmin işte. Şimdi adını hatırlayamayacağım bir filmde baş karakter, Shakespeare yorumlarıyla ünlü bir aktör, beklediği ödül kendisine verilmeyince jüri üyelerin! teker teker Shakespeare'in oyunlarındaki cinayet yöntemleriyle öldürüyordu. Karşılaştığımızda siz bana filmi izleyip izlemediğimi sordunuz. izledim, deyince de Valla, aslında hiç de ters gelmiyor, insan zaman zaman böyle şeyler düşünüyor, dediniz. Düşünmez olur muyum, hala da düşünüyorum. Çok ediyor. Tiyatroyu eleştirmek için önce onu çok sevmek gerek. Bir şeyi sevmeden eleştirmek mümkün değil; sevmiyorsanız ancak kötüleyebilirsiniz. Bizler de kötülenmek değil, eleştirilmek istiyoruz. Ne yazık ki, Türkiye'de insanlar kötülemeye eğilimli. Ben Ulunay'ı bile özlüyorum. O kuşak bütün tutuculuklarına rağmen önemlidir. Adnan Benk'in ölümünden sonra kimi aktris arkadaşlar yazıların üzerinden yıllar geçmesine güvenip Beni çok beğenirdi, hakkımda çok övücü yazılar yazmıştı, diyorlardı, sonra kitap olarak çıktı Adnan Bey'in yazdıkları ve hiç de öyle olmadığı anlaşıldı. Beni bir oyunumda eleştirirken Kimi nasıl eleştirdiğimin ölçüsünü koyuyorum, demişti. Konservatuarı ve ondan önceki halkevleri dönemini saymazsak, profesyonel olarak elli yedi yıl oldu. Devlet Tiyatroları bambaşka bir bütünlükle başladı. Bu bütünlüğü oluşturan devlet adamları, basın ve tiyatroyla beraber doğup tiyatroyla yetişmiş seyirci ve heyecanlı sanatçılardı. Bu dört unsurun uyumu inanılmazdı. Kimi olaylarla ilgili olarak dalgalanmalar yaşandı yaşanmasına ama gene de coşkulu bir ortam vardı. Devir değiştikçe sistemlerin de değişmesi gerek. Devlet Tiyatrosu'ndaki sistem artık eskidi; başlangıçta, bir süre için doğru bir sistemdi ama artık değil. O zamanlarda Ankara'ya konservatuar, opera ve tiyatro sahneleri yapılmaya başladı. Çok iyi bir sanatçı grubu vardı ve hepsi aç kurt gibi rol bekliyordu; gece gündüz çalışılıyor, inanılmaz prodüksiyonlar üretiliyordu. O zamanlar kız çocuklarını, malum, pek konservatuvara göndermek istemezlerdi. Daha sonra, 1936'da konservatuvara dönüştürülen musiki okulundan aramıza katılanlar oldu; Muazzez Kurtoğlu, Macide Tanır gibi. Hatta erkeklere de Adam olamayacaksan bari artist ol, denirdi. Ağabeyim. Müşfik'e de söylerdi. Müşfik o zamanlar basketbol oynardı, milli takıma alınması söz konusuydu, fakat liseyi bitirdikten sonra konservatuvara girdi ve başarılı da oldu. Yine o yıllarda Ankara'da Muhsin Bey'in büyük hayali olan bölge tiyatrolarını biz başlattık. Bursa'ya, Balıkesir'e, Eskişehir'e, Erzurum'a gittik. Yakın yerlere Muhsin Bey'in kendisi de gelir, otobüste, elindeki bir avuç vitamini bizlere yuttururdu. O zamanlar böyle bir tiyatro coşkusu vardı; rol alamayanlar üzülürdü, şimdi rol almayanlar Başka tiyatroda oynar, para kazanırım, dublaj yaparım, diye seviniyorlarmış. Bine yakın oyuncunun yığıldığı, mobilitesi olmayan bir kurum haline geldi Devlet Tiyatrosu. Bu durumda kapatılmalı mı? Kesinlikle hayır. Devlet Tiyatroları'nın çekirdek bir kadrosu olmalı, bu kadro en azından üç senede bir değişmeli, ayrılan grup bir süreliğine başka işler yapmalı, daha sonra, itibar kazanmak, saygın rollerde oynamak için tekrar Devlet Tiyatrosu'na dönmeli, yani Devlet Tiyatrosu, itibar sağlayan bir kurum haline gelmeli, akademik çizgisine hayranlık duyduğumuz bir yer olmalı, çünkü devletin sağladığı olanaklar var. Bu tiyatroları özelleştirmeye ya da kapatmaya kalkarlarsa cinayet olur. Elbette insanlar da hastalanıyor, kurumlar eskiyebiliyor ama aksaklıkları giderip yolumuza devam etmeliyiz. Demin andık, sizden sonraki kuşak demode bir oyuncu olarak baksa, biraz alaya alsa da Muazzez Kurtoğlu benim hayran olduğum bir oyuncudur. Onun da kendine göre bir tarzı vardı. Şimdi düşündüm de, Anılar kitabım için Muazzez Kurtoğlu başlı başına güzel bir yazı olabilirmiş; onu atlamışım. Başka bir yerde, ilk fırsatta muhakkak yazacağım. Bir anımı özellikle derginin okurları için burada anlatmak istiyorum. Biz onunla Zeki Ökten'le yaptığımız Bir Demet Menekşe isimli filmde tanışmıştık. On yıl sonra başka bir iş teklif etmek için onu aradım. Bir dizinin tek bir bölümünde, kendi isteğiyle huzurevine yerleşmiş eski bir aktrisi canlandıracaktı. Bu bölümün başrolünü oynarsanız. beni sevindirirsiniz, dedim, Çok isterdim, Selim Bey ama ben artık sadece kumar oynuyorum, dedi. Bu beni ne kadar üzdü, size anlatamam, çok dargındı. Ben öldüğü zaman burada değildim. bu kadar sessiz sedasız gitmesine çok üzüldüm. Son olarak şunu söylemek isterim ki, Yıldız Kenter ismi benim için yalnızca bir tiyatro aktrisini değil, yaşadığım dönem içinde çok onurlu bir insanı da ifade ediyor. Sizi tanıdığımdan beri böyle hissettim, böyle düşünüyorum, iyi ki varsınız. Benzer şeyleri senin gıyabında ben de çok söylemişimdir. Benden bu kadar genç olduğun halde hatırlatıcı bir gücün var. Bir tiyatrocunun yapması gerekeni sen kaleminle yapıyor, bize bütün bu güzel insanları hatırlatıyorsun. Tüm olumlu özelliklerin bir yana, sırf bu vefa duyguna hayranlıkla bakıyorum. Seni seviyorum. Zevkle okudum. BU güzel içerik için teşekkür ederim. Emeğinize sağlık."} {"url": "https://egoistokur.com/yildizlara-bakmaya-gitmek-hande-sarman-yazd", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Zamanın birinde bir yerde yıldızlara bakmaktan gelen bir kadın varmış. Geldiği yer büyülü, güzel, romantik ve anlamlı olduğu için şimdi etrafındaki pek çok şey hiç de ilgisini çekmiyormuş. Ancak gelişinin üzerinden o kadar uzun zaman geçmiş ki kendisini sıradan bir ölümlü gibi düşünüyor, kafasında anılarını ancak doğduğunu sandığı o günden bu yana toparlayabiliyormuş. Birçokları gibi... hem eskiye dair bir şeyleri seziyor hem de güçlü bir şekilde inkar ediyormuş. Hem de kendisine! Sık sık bunalır, varlık sebebinin ne olduğu, neden yaşadığı gibi sıradan sorulara takılmamak için insanlarla ilgilenirmiş. İnsanlar bu sıradan sorulardan çok daha sıradan davranmasalar aslında çok da ilginçlermiş. Sadece gerçekten ilginç ve orijinal olmaktansa öngörülür olmayı tercih etmek evrensel bir modaymış. O, hiç değilse bunu bilirmiş. İnsanlarla iletişim kurmak için fal bakmayı seçmiş. Kendi yaptığı kartlarla, taşlarla, rüzgarla, kahveyle çayla suyla. Ne de olsa yıldızlara bakmaktan gelen biriymiş, yıldızları anlar yorumlarmış. İnsanlar da yıldızlara bakmayı böyle bir şey sandığı için bu kadına bayılırlarmış. Nooolur bi yıldız falına baksaymış! Bakmaz olur muymuş, söyleyecekleri varmış. Söylemeyi seviyormuş. Ona anlatacak hikaye, dinleyecek birileri olsunmuş. Rahatça oturur, ezbere bildiği yıldızlara bakar gibi yapar, taşla mı kartlamı her ne aracılığıyla anlatası geldiyse o şekilde pıt pıt pıt anlatıverirmiş. Tereddüt etmez ama aceleye de getirmez, çok umutlandırmaz ama korkutmaz, fazla övünmez ama bildiklerini nasıl bildiğiyle ilgili gizemli bir hava yaratmayı da ihmal etmezmiş. Kapıyı açar açmaz karşısında binyıllardır tanıdığı o adamı görmüş! O işte! Zihninden yüzlerce şey aynı anda geçivermiş. Bu o. O kim. İşte o. İşte sensin. Tanıyorum. Çok iyi tanıyorum. Tanımıyorum. Hiç tanımıyorum. Bu kim ki. Tanıdığıma sevindim. Sen misin. Neredeydin. Ah kalbim. Nerelerdeydin. Hoşgeldin. Kadın'ın aklından yine yüzlerce şey geçmiş. O yüzden de kapıyı, kapısını ilk kez sonuna dek açmış. O arada bir şey konuşuldu mu, bir bakışma oldu mu orası biraz sisli, biraz rüya gibi bir şey, biraz baş dönmeliymiş. Ama herkes birbirinin kokusunu alıyormuş, herkes birbirini iliklerine kadar hissediyormuş. Kediler? A tabii her şeyin farkındalarmış, ancak her zamanki gibi hiçbir şey umurlarında değilmiş. Şöyle bir an üçü de kuyruklarını titretmişler, havayı koklayıp mırıldanmışlarmış. Bir çeşit zaman geçmiş. Aralarından değil, içlerinden. Az değil çok değil, ağır değil hafif değil. Zaten o an öyle değişikmiş ki her şey. Öyle diyorlar ama bilemedim. Bilmek istedim. Gerçekten görmek istedim. Yıldızlara bakmaktan da gelinir mi diye merak ettim. Cidden bunu merak ettim. Yani, ama öylesine boş boş yıldızlara bakmaktan söz etmiyoruz, değil mi? demiş Adam. Yıldızlara bakmanın neresi boş? Hiç öyle şey olur mu diye cevaplamış Kadın. Biraz kırıldığını fark etmiş. Sesi de titremiş. Kadın'ın içi umut dolmuş bu defa. Bir cümleyle solup bir cümleyle çiçeklenmek ne acayip şeymiş! Kadın'ın kafasından yine bir sürü şey geçmiş bir anda. Gitmek istiyor. Merak ediyor. Kalmak istiyor. Korkuyor. Yıldız diyor. Kendisine fani diyor. Faniliğin kötü olduğunu düşünüyor. Ona yıldızları mı göstersem. Kendim yıldızlara mı baksam. Yıldızlara bakmaya mı gitsem. Yıldızlara bakmaya mı gitsek. Yıldızlara bakmaktan birlikte mi gelsek. Hiç mi dönmesek. Birlikte mi gitsek. Birlikte mi gitsek? Bu defa da bu soru dökülüvermiş dudaklarından. Bazı soruların cevapları verilmiştir, bazıları diğeri için cehennemi bile göze alacaktır, bazılarının üç kedisi de olsa tası tarağı toplayıp onunla gidecektir. Kadın da Adam'la birlikte gitmiş. Tekir mekir, sarman oddman, dusty bilgi de onlarla gitmiş. Yıldızlara bakmaktan gelmemişler. Bir daha o sıradanlığa dönmemişler. Birlikte ve mutlu kalmışlar. Çünkü zaten bir defa Kadın yıldızlara bakmaktan gelmiş, bir defa Adam da Yıldızlar benimdir demiş. Bu masal da burada bitmiiiiş. Küçük Prens'ten alıntıdır. Masalın bir kısmı Küçük Prens'ten ilhamla yine Küçük Prens'e ithaf edilmiştir."} {"url": "https://egoistokur.com/yok-size-hikaye-mikay", "text": "Gel abicim, yaklaş. Korkma, biz adam yemeyiz. Çokları böyle yapar, senin gibi uzaktan, ama tabii bir de meraktan, na böyle alttan alta baka baka geçip gider kaldırımın kenarından. Merak eder fakat ödü de kopar yanaşmaya. Tipimiz kayık malum. Yoksuluz bir de zırıl zırıl. Alkol de var, görüyorsun. Bu üçü bir araya geldi mi millet kaçacak delik arar. Halbuki bu üç sakıncalı felaket tellalı; üç beyazdan, un, şeker ve tuzdan bile zararsızdır yeminle. Bekleme, benden bir fenalık bekleme. Kimseye kötülük gelmez benden. Yani, kendimden başka hiç kimseye. Sahi, sen hiç geride kaldın mı? Bak orası araf gibi bir yerdir. İçinde çünkü, daima beklenir. Beklemek de hiçbir şeye benzemez ha. Hani bir yerde, ölsen daha iyidir. Ne diyorduk, bazısı da sahip olmadığım her şeyde, sahip olduğu her şeyi görmeye, görücüye gelir. Valla bak, manyak çok şu alemde. Yanımda birkaç dakika geçirmekle ihya olur. İhya olduklarına ikna olur. Halime bakıp kendininkine şükreder. Tabii, ne sandın, şükretmenin böylesi de mevcuttur. Başkalarının sefaletine bakıp, kendini o vaziyete düşürmeyen Allah'a şükretmek. Beterin beteri var, ben yine iyi yırtmışım utanmazlığına gönül düşürmek. Allah, başkalarının acısıyla teselli bulanı, kendi yarasıyla ıslah etsin. Ne diyeyim! Sen hiç başkasının yarasından kendine şifa terkibi çıkardın mı abicim? Şahsen ben, şu hayatta dört ayak üstüne düşmüş talihli kullardan sayılmam ama neyse ki o kadar kansız da değilim! Hazır söz annemden açılmışken, Yeşilçam sever misin? Seversen anlatayım bak abicim; benim annem bir melekti. Yani ben dokuz yaşında filandım galiba, o da melekliğe terfi etti. Daha evvel orospuydu kendisi. Meslek olarak yani. Yoksa ölmeden evvel de melek sayılırdı annem. Bir fiske vurmamıştır bana. Aç da bırakmamıştır. Çok güzel pişi yapardı sabahları. Pişiyi bilir misin? Yanında beyaz peynir, vişne reçeli yerdik; çay içerdik. Pişiye bol tuz eker, çaya bol şeker koyardım ben. Annem insanlara ve üç beyaza itimat etmezdi, zararlı diye kızardı. Kızması da yalandan ha, müthiş şefkatli kadındı. Bir fiske yemeden geçtiği çocukluğumun ilk ve son dokuz senesi. Annem kanatlanınca işler değişti tabii. İblislerin eline kaldım. Neyse, benim evim bana yetiyor abicim. Çatısı yok dedimse, onun bunun kapısında yatan evsizlerden sayma beni, onlarla karıştırma. Karıştıracaksan kabuğu kırık kaplumbağalarla karıştır, oklarını bir tek kendine batıran kirpilerle. İnsanlar birbirine değil de hayvanlara benzese keşke. Şahsen ben gebereceksem de kimsenin kapısında yapmam bunu. Prensip olarak karşıyım başkasının malına. Bütün mallara karşıyım esasında. O yüzden sevmiyorum ya insanların çoğunu. Aman güzel abim, sakın üstüne alınma. Konuşursak ısınacağız seninle. Yani bir ben, bir de sen anlattığımızda. Hayatta iki şeyde eşitlik elzem, biliyor musun? Sohbette ve muhabbette. İkisini de denk bölüşmeli insan. Yoksa kağıt kesikleri açılır kalbin hassas terazisinde. Sen hiç sevdiğinden az sevildin mi abicim? Konuştuğundan az dinlendin mi? Anlattığından az işittin mi? Allah kimseye göstermesin. Kimseye göstermesin. Sahi ya, azıcık da sen anlatsana. Yok mu senin hiç hikayen? Hiç mi kıymık batmadı eline? Ağzında gümüş kaşıkla mı doğdun mübarek? Yeri gelir gümüş bile kararır be! Peki, anlatma. Aman sakın anlatma. Anlatırsan, belki eskirsin. Konuşursan, belki konuştuğuna benzersin. İyi bilirim senin gibileri. Siz gezegen turistleri, vampir iştahıyla dinlersiniz zavallı hikayemi. Benim hayatım orta malı çünkü. Ben orta malıyım. Kendine ait evi olmayanın kendine ait hayatı mı olurmuş? O yüzden siz susun, hep ben anlatayım. Nasıl kıymetliyse artık hayatlarınız, köşe bucak saklayın; kıtıpiyos torunlarınıza, onların götü boklu evlatlarına kadar saklayın! Ben de işte kıymetsiz varlığımı, içimi de dışımı da hep böyle ortalık yere yayayım. Hani belki biriniz eğilip toplarsınız diye, bir umut, ortalığa saçılayım. Birinizin eli elime, gözü gözüme, kalbi kalbime değerse diye, bir parçam bir parçanıza denk gelirse diye, parçalandıkça parçalanayım. Güya yan yana oturduk şurada di mi? Bok yan yanayız. Ulan şişenin ağzına dudaklarını değdirmediğini görmüyor muyum sanki! Tiksinirsin, içemezsin, hem miden de delinir ha sahiden, böylesine alışkın değilsin. Ama gene de gelirsin. Yanımda oturuyormuş gibi yaparsın. Hikayemi dinliyormuş gibi yaparsın. Şişemden içiyormuş gibi yaparsın. Sana da bir değişiklik olur işte. Nasılsa kalkıp gideceksin evine, rahatsın. Nasılsa gideceksin. Araf diye bir yer yok senin için, bunu bilmenin cennetindesin. Siktir git lan; madem öyle, şimdi git o zaman. Toplamaya niyetin yoksa, parçalanmamı beklemeden git. Yok sana artık hikaye mikaye! Hadi çek arabanı, siktir git!"} {"url": "https://egoistokur.com/yonetmen-spike-jonze-unutulmus-kitap-kapaklarina-hayat-verd", "text": "Her şey, John Malkovich olmak ve Vahşi Şeyler filmlerinin yönetmeni Spike Jonze, kitap kapaklarından esinlenerek tasarladığı işlemeli el çantalarıyla şöhret olan Olympia Le-Tan'la tanışıp ondan duvarına asmak için bir Gönülçelen işlemesi hazırlamasını istediğinde başladı. Tasarımcının, J. D. Salinger'ın yapıtının kapağını işlemek karşılığında istediği tek bir şey vardı: Birlikte bir film yapmaları. Spike Jonze ve Olympia Le-Tan yanlarına Fransız yönetmen Simon Cahn'ı alıp altı ay çalışarak bir senaryo kaleme aldılar. Ardından Le Tan, el emeği göz nuruyla 3000 parça hazırladı. Yani Carson MacCullers, William Faulkner ve Hermann Melville gibi yazarların kitap kapaklarını işledi. Ayrıca film karakterlerini her sahne için tek tek keçeden oyup biçti. Sonuçta da ortaya Mourir Aupres de Toi adlı animasyon film çıktı."} {"url": "https://egoistokur.com/yunuslara-ozgurluk-hemen-simd", "text": "Nuran Turan'ın yazdığı Kaya ile Sinan Yunuslarla adlı kitabın kapağından. 4 Ekim dünyada Hayvan Hakları Günü olarak kutlanıyor. Türkiye'de Hayvanları Koruma Günü olarak da anılan bu özel günde, aslında bildiğimiz anlamda bir kutlama yapılmıyor. İsabet oluyor, çünkü ne yazık ki hayvan hakları konusunda sınıfta kalmış durumdayız; ortada pek de kutlanacak bir durum yok. Hayvan sevgisinin evcil hayvan beslemekten ibaret olmadığını anladığımız gün, dünya daha da güzelleşecek muhakkak! 4 Ekim vesilesiyle, birkaç satırı hayvan dostlara ayırmak ve ayrımcılık olsa da hayvanlar aleminin en zeki üyesi olan yunuslar hakkında yazılmış çocuk kitaplarından bahsetmek yerinde olacaktır diye düşündüm. Bugün birçok araştırma, insanlardan sonra en zeki canlının yunuslar olduğunu kanıtlıyor. Sadece zeka değil, bilinç ve farkındalık düzeyleri de onları diğer canlılardan farklı kılıyor. Son yıllarda Türkiye'de ve dünyanın birçok yerinde yunus parkları ne yazık ki büyük bir katliamın ortağı oldu. Denizlerden travmatik şekillerde yakalanan bu olağanüstü canlıların birçoğu yakalanma aşamasında ölüyor. Ölmeyip sağ kalanlar, tankerlerin içinde günlerce süren bir ızdıraptan sonra havuzlara taşınıyor. Her gün kilometrelerce yol kat etmesi, sürüler halinde yüzmesi ve avlanması gereken yunuslar, havuzlarda ölü balık yemek zorunda kalıyor, o ölü balıkları yiyebilmek için taklalar atıyor ve dört duvar beton havuzlarda sonar'larını kapatarak kör oluyorlar. Aksi halde yüksek müzlk yüzünden deliriyor, intihar ediyor, hastalıktan ya da üzüntüden ölüyorlar! Zekaları, intihara eğilimi elbette tetikliyor. Bugün bir yunus parkında gösteri yapmaya zorlanan yunusları, birkaç ay sonra yeniden görmek neredeyse imkansız. Çünkü yüksek ihtimalle bu kadar kısa süre içinde çoğu ölmüş oluyor. Ama bunu anlamak, gösteriye gidenler için elbette çok zor. Çünkü dikkatsiz gözlere hepsi aynı görünüyor ve işin en acı kısmı, onlara sorsanız o yunusların hepsi gülümsüyor! Tüm bu facianın yanısıra, yunuslar birçok ailenin umudunu suistimal etmek için de kullanılıyorlar. Özel eğitime gereksinim duyan çocuklar için yunus terapisi adı verilen ve aslında tamamen bu kanlı sektörün 'uydurduğu' tekniğin bir 'terapi' olduğu, bilimsel olarak hiçbir şekilde kanıtlanmış değil. Üstelik uzmanlar bunun bilimsel olmaması bir yana, yunuslardan insanlara geçebilecek hastalıklar açısından da büyük riskler taşıdığı konusunda uyarıyor! Buna rağmen bazı aileler, çareyi bu tip yöntemler denemekte arıyor. Sektör, bu ailelerin umudu üzerinden yüklü miktarda paralar kazanıyor ve bu döngü böyle sürüp gidiyor. Bu satırlara sığdıramayacağım kadar derin ve önemli bir mesele olan yunus esareti ve tabiri caizse mezalimi hakkında daha fazla bilgiyi Yunuslara Özgürlük platformunun internet sitesi www. yunuslaraozgurluk. com 'dan edinebilirsiniz. The Cove adlı belgeseli de, bu sektörün nasıl doğduğunu ve bu noktaya geldiğini öğrenmek için mutlaka izlemenizi öneririm. Behiç Ak imzalı Karadeniz'deki Yunus adlı kitabın kapağından. Yunus esaretini değilse de, bir yunus üzerinden doğa sevgisini anlatan şahane bir kitap da, usta Behiç Ak'ın imzasını taşıyor. Karadenizli Yunus, bir balıkçı kasabasında balıkların bitmesinin müsebbibi sanılan yunusun peşine düşen balıkçılara, küçük bir çocuğun verdiği büyük dersi anlatıyor. İnatçı, isyankar ve duygusal İsmail, bir çocuğun önce etrafını sonra da dünyayı nasıl değiştirebileceğine dair muazzam bir örnek olabilir. Tıpkı Karadenizli Yunus gibi Kaya ile Sinan Yunuslarla da Can Çocuk'tan çıktı. Nuran Turan'ın yazdığı An-Su Aksoy'un resimlediği kitap, Ege'nin serin sularında özgürlüğün tadını çıkaran yunuslar aracılığıyla aşk, dostluk ve kardeşlik mesajları veriyor. Yunusları kurtarmak için uzaylı Poyri kadar cesur, iyi kalpli ve bilinçli dünyalılara ihtiyacımız var. Son olarak Kaş'taki yunus parkının kapatılması gibi iyi haberler de almıyor değiliz ancak bu yeterli değil. Yunus parklarına gitmemek, onları kurtarmak için atılacak en büyük adım. Onların zekasını görmezden gelmek, tıpkı yunusların sonar'larını kapatması gibi, bizim de gözlerimizi ve kulaklarımızı kapattığımız sürece devam edecek. Aksi halde delirir miyiz? Evet, belki! Ama biz delirmeden bununla mücadele etmeye, uykumuzdan uyanmaya ve çocuklarımızı uyutmalarına izin vermemeye kararlıyız. Yunus parklarına hayır ve yunuslara özgürlük! Hemen, şimdi!"} {"url": "https://egoistokur.com/yuzunu-peceyle-gizleyen-yaza", "text": "Grinin 50 Tonu biraz 9,5 Hafta'ya, biraz da Sekreter'e benziyor. 9,5 Hafta Elizabeth McNeill ismini kullanan bir kadının hatıratından, Sekreter'se Mary Gaitskill'in Bad Behaviour adlı öyküsünden uyarlanan filmlerdi. İkisini de seyretmiştim ama uyarlandıkları kitapları okumamıştım. Gri vesilesiyle Gaitskill'in öyküsünü okudum, filmle hiç alakası olmasa bile gayet güzeldi. McNeill'ın hatıratının sadece parçalarını bulabildim, onlar da görebildiğim kadarıyla Gri'den çok daha iyiydi. Reage aslında bir mahlas. Ara sıra Dominique Aury olarak da yazıyormuş ama yazarın gerçek adı Anne Desclos'muş. Sorbonne mezunu bir gazeteciymiş. İngiliz ve Amerikan edebiyatıyla ilgileniyormuş. Algernon Charles Swinburne, Evelyn Waugh, Virginia Woolf, T. S. Eliot ve F. Scott Fitzgerald'dan yaptığı çevirilerle ün kazanmış. Yayıncı sevgilisi Jean Paulhan'ın kadınların erotik roman yazamayacağı konusundaki görüşlerine feci şekilde sinirlendiği bir dönemde de oturup O'nun Hikayesi'ni yazmış. Yıl 1954. Daha sonra busado-mazo aşk hikayesini yazdığı için yıllarca yargılandığını falan düşünürseniz, gerçek ismini gizlemesi gayet anlaşılır bence. Bunu yapmasa kim bilir başına neler gelecekti... Düşünün; 1955'te prestijli bir ödül almış. Hem de Fransız edebiyatçı Raymond Queneau'nun elinden... Fakat ödülünü alırken bile yüzünü göstermeye cesaret edemediği için fotoğraflarda garip, korkutucu bir peçeyle örtmüş yüzünü. Bu sebeple, Grinin 50 Tonu denen şu berbat romanın, kadınların nihayet konuşmaya, cinsel arzularını dile getirmeye başlayışlarının kanıtı olarak övülmesi şahsen benim sinirime dokunuyor. Sanki Erica Jong ve diğer büyük kadın yazarlar 70'lerden bu yana susuyormuş gibi... Ev kadını Erica Leonard'ın tonla parayı cebe indirirken karşımıza E. L. James olarak çıkmasını, yani takma isim kullanmasını ise kesinlikle affedilir bulmuyorum."} {"url": "https://egoistokur.com/yuzyilin-gerzegi-meger-paulo-coelho-joycetan-daha-iyiymis-hadi-b", "text": "Asrın gerzeği: Paulo Coelho, James Joyce'tan iyiymiş! Nezaketsiz başlığım için kusura bakmayın ama kendimi tutamadım. Anlatayım... James Joyce'un Ulysses'i birçok eleştirmene ve okura göre, 20. yüzyılın en büyük başyapıtı. Kendi adıma hiçbir zaman baştan sona eksiksiz bir şekilde okuyamamış olmama rağmen romanı her elime aldığımda, şurasını burasını karıştırdığımda büyüleniyorum. Her sayfası ateşli, her sayfası oyuncaklı, her sayfası tatlı... Paulo Coelho'ya göreyse Ulysses, koca bir saçmalıktan başka bir şey değil! James Joyce da dünya edebiyatına en büyük zararı veren kişi. Öyleymiş yani. Coelho Hazretleri, bu konudaki derin fikirlerini uzun uzun açıklamış. Asrın gerzeği: Paulo Coelho, James Joyce'tan iyiymiş! Modern olduğu için bu kadar şişirdiler James Joyce'u demiş ve eklemiş: İyi ama her modern olanın ille deneysel olması gerekmiyor. Ben de modernim ama benim ustalığım zor olanı kolay göstermek ve böylece tüm dünyayla iletişime geçebilmek. Kendini modernist ilan edip üzerine de ben Joyce'tan daha iyi bir yazarım demeye getiriyor anlayacağınız. Anlayacağınız, o söyleyince oldu sananlardan. Oh ne ala hayat! Fakat sormazlar mı adama; son kitabın çıktığında 120 milyon sattı. James Joyce'un Ulysses'iyse ilk yayınlandığı yıl sadece 1000 satmıştı. Ulysses satışları şimdi ne durumda bilmiyorum, zaten Joyce aradan geçen onca yılda serbestçe yayınlanabilen yazarlardan biri haline geldi. Yani bütün yapıtları internetten dijital olarak ücretsiz indirilebiliyor. Belli ki satışa yönelik bir rekabet değil Coelho'nun canını sıkan. O ayağı cehennemde kalsın, çok satsın, çok para kazansın, üzerine cenneti de ele geçirsin istiyor. Hayran olunmanın, takdir edilmenin hayallerini kuruyor. Ben de kendisine diyorum ki: Bir Ulysses'e bakın, bir Simyacı'ya... Üzgünüm ama sıkıcı romanlarınızı takdir etmeye hiç mi hiç niyetim yok, buyurun başka kapıya! Coelho'nun Joyce'u sevmemesinde, beğenmemesinde bir sorun görmüyorum, keyfi bilir. Sırf kendi adına konuşsaydı, bu konudan söz etmeye gerek görmezdim. Bence esas sorun, Edebiyata en büyük zararı Joyce verdi demesi. O zaman işin rengi değişir, kanıtla derler adama. coelho'ya cevaben yazılmış yazıların derinliği de işin ironisi olsa gerek. bence bu çıkış insanı ürkütmekle birlikte önemli, bir iki ay sonra murakami'nin nobel alacağınıı akla getirdiğimizde güzel bir yazı konusunun çıkış noktası bile olabilir. coelho komik olabiliyor, ama yalnız olmadığı da kesin. ahmet çakar'ın sunduğu bir yarışma programında yarışmacı felsefeden hoşlandığını, kendi kelimeleriyle aktarıyorum, mevlana'nın yanında nietzsche'nin falan yalan olduğunu söylemişti."} {"url": "https://egoistokur.com/zabel-yesayan-ya-parcalayacaksin-ya-parcalanacaksi", "text": "Bir kadın... diye başlayan cümleleri çok severim. Çünkü devamında gücü, adaleti, vicdanı ve mücadeleyi gözlerimizin önüne seren bir hayat hikayesi gelecektir, bilirim. Şimdi size bir kadının değerli yaşam öyküsünün ışığından süzülerek kaleme alınmış bir eserden söz edeceğim. 1940 kuşağı aydınlarından Ermeni yazar Zabel Yesayan'ın Meliha Nuri Hanım eserinden. Modern Ermenice edebiyatın en tanınmış yazarlarından biri olan Zabel Yesayan'ın Çanakkale Savaşı günlerinde iki erkeğe, Osmanlı subayı Celalettin Bey ile hastane başhekimi Remzi Bey'e karşı beslediği duygular arasında sıkışmış varlıklı bir kadının hikayesini anlattığı kitabı Meliha Nuri Hanım, Aras Yayıncılık tarafından, Mehmet Fatih Uslu'nun çevirisiyle yayımlandı. Şiir, makale, uzun öykü ve romanlarıyla Ermenice edebiyatın en yaratıcı, yenilikçi kalemleri arasında yer alan Zabel Yesayan'ın 1925'te Paris'te kaleme aldığı, 1927'de Erivan Gazetesi'nde tefrika edilen, 1928'de de Paris'te kitap olarak yayımlanan Meliha Nuri Hanım kitabı, yazarın eserleri arasında Türk karakterlerin ağırlıkta olduğu tek yapıt olarak dikkat çekiyor. Kitap, Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıç döneminde, İtilaf devletleri donanması Çanakkale Boğazı açıklarındayken vatanı savunmak için gönüllü sağlık hizmetinde bulunan Meliha Nuri Hanım'ın, yüksek düzey bir Osmanlı bürokratı ile hastanenin başhekimi arasındaki duygusal gelgitlerini konu ediyor. Yesayan, Meliha Nuri Hanım'ın şahsında, hem değişen zamanlar içinde kadın olmanın getirdiği zorlukları, hem de Türk-Osmanlı seçkinlerinin gözleri önünde cereyan eden olaylara karşın zihniyet dünyalarını irdeliyor. Kadın olmak, 1878 yılının Şubat ayında Üsküdar'da dünyaya gelen Yesayan'ın yazılarında, eserlerinde en çok üzerinde durduğu konudur. Ama bundan önce Zabel Yaseyan'ın hayatından söz etmek gerek. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim ki zihinlere istemsizce kazınmış cinsiyetçi önyargıyla Yaseyan'ı kadın değil; erkek bir yazar olduğunu sananlar ağırlıkta. Bunun nedenini kendi içimizde sorgulayalım. Gençlik yıllarını Üsküdar'da geçiren Yesayan'ın ilk edebi eseri 1895'te yayımlandı. Aynı yıl Paris'e gitti; Sorbonne'da edebiyat ve felsefe derslerini takip etti. İstanbul'a ancak 1908'de, Meşrutiyet ilan edilince kesin dönüş yaptı. Yazarlık kariyerinin bu en verimli yıllarında kaleme aldığı öykü, deneme ve romanlarında, kadın hakları ve kadınların toplumsal yaşamdaki konumlarına geniş yer ayırdı. Yazıları ve çevirileri Fransızca ve Ermenice dergi ve gazetelerde yayımlandı. 24 Nisan 1915'te, Ermeni aydınlarının çıkarıldığı ölüm yolculuğundan bir hastanede saklanarak kurtuldu. Bir süre Bulgaristan'da kaldıktan sonra Bakü'ye geçti; Ermeni mülteci ve yetimler için yardım faaliyetlerine katıldı. 1921'de Paris'e döndü. Meliha Nuri Hanım, Yesayan'ın gizlenmek zorunda kaldığı bu hastane yıllarından doğma bir kurmaca karakter olarak karşımıza çıkıyor demek mümkün. Ermenistan hükümetinin daveti üzerine 1933'te Erivan'a göç eden Yesayan, Erivan Devlet Üniversitesi'nde edebiyat dersleri verdi. 1934'te Ermenistan Yazarlar Birliği'ne de üye olan yazar, 1937'de Stalin kovuşturmaları sırasında tutuklanıp Sibirya'ya sürüldü. Ölüm tarihi ve yeri kesin olarak bilinmiyor. Öldüğünde 65 yaşındaydı. Bir şair de olan Yesayan, birçok kaynakta feminist yazar olarak tanıtılır. Bunda yazılarındaki güçlü ve her konuda iddiası olan kadın vurgusunun etkisi büyük elbette. Zabel Yesayan'ın üniversite eğitimi alan ilk Osmanlı Ermeni kadını olduğunun da altını çizmek istiyorum. Dahası da var. Okulsever Kadınlar Cemiyeti üyesi, Milletperver Ermeni Kadınlar Cemiyeti Üyesi, Üsküdar Kadınlar Cemiyeti Başkanı olmasının yanı sıra, Fransa'da yaşadığı yıllarda Eğitim Yoluyla Barış İçin Uluslararası Kadın Birliği üyesi oldu. Yaşamının her yılında çalıştı. Dergi ve gazetelerdeki makalelerinde, kaleme aldığı eserlerinde toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve bireysel özgürlük ile toplumun geleneksel yapısı arasındaki sıkışmışlığı gözler önüne serdi. Gerçek bir savaş karşıtıydı. Balkan Savaşı hakkında kaleme aldığı yazılarıyla bilinen Yesayan, birçok kitabında da bu savaşın etrafında süregelen hikayeler yarattı. Meliha Nuri Hanım, bunlardan biri ve bir bölümünde kitabın adını taşıyan kadın karakter savaşla ilgili şöyle der: Yeter ki bitsin! Nasıl neticeleneceğinin ne önemi var? Kimin işine yarayacak bu zafer? Birkaç beyle efendi bayram edecek, sevinecek... Başka ne? Bana bu satırlar Cesare Pavese'in 'Tepedeki Ev' adlı romanındaki Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız: Peki ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler? sözlerini hatırlatıyor. Şüphesiz Mehmet Fatih Uslu'nun Ermenice'den çevirisinin de etkisiyle yalın ama kendine bağlayan bir anlatımı var Meliha Nuri Hanımın. Kitapta olaylar Meliha Nuri Hanım'ın kendi ağzından aktarılıyor. Bu da hikayeye duyulan sıcaklığı tetikliyor. Elinize aldığınızda bu kadar kısa ne anlatabilir ki dediğiniz hikaye, satırlarında çoğalıyor adeta. Günlük kıvamındaki eser, Yesayan'ın yarattığı Meliha Nuri Hanım karakterinde bir tezata gitmiş. Edebiyatın etkileyici gücünü kendine siper alan yazar, yarattığı karakteri Ermeni karşıtı Türk bir hemşire olarak belirlemiş. Kendisini bırakıp giden ve bir başkasıyla evlilik gerçekleştiren Osmanlı subayı Celalettin Bey'in aşk acısını içinde hissederken, birlikte büyüdüğü hastane başhekimi Remzi Bey'in aşkına duyarsız kalan karakter, aynı hastanede hizmet veren Ermeni hekime ise alenen nefret söylemlerinde bulunup düşmanca tavırlar sergiliyor. Bunu bir nedene bağlayamıyor. Bu, Meliha Nuri Hanım için sebebi tarif edilemez bir önyargı olarak kalıyor. Kitap Yaseyan'ın hayatı ve eserleriyle başlayıp Meliha Nuri Hanım'ın kurgu hikayesiyle devam ediyor. Eseri Türkçeleştiren Mehmet Fatih Uslu'nun son sözüyle de bitiyor. Yazarın Meliha Nuri Hanım ile Türkçe içinde oluşmuş ve oluşacak milli edebiyat kanonuna dışarıdan meydan okuduğunu belirten Uslu, Belki de bu eser, Halide Edip'in 'Ateşten Gömlek'ini tersten yazmaktır diye ekliyor. Ve okuyucuya soruyor: Meliha Nuri Hanım'daki bu körlüğün anlamı nedir? Cevabını ise kendince şöyle veriyor: Meliha Nuri Hanım, felaketin ta kendisidir. Uslu, felaket kelimesiyle kastını da Marc Nichanian'ın İletişim Yayınları'ndan çıkan Edebiyat ve Felaket adlı eserinde sözünü ettiği yas ve tanıklık tarifi olarak açıklıyor. Bu kitapla birlikte 1940 kuşağı yazarlarına göz atmadan geçemedim. Sabahattin Ali'den Rıfat Ilgaz'a, Aziz Nesin'den Fazıl Hüsnü Dağlarca'ya, Sait Faik'ten Nazım Hikmet'e kadar birçok yazar ve şair bu ülke topraklarında yaşadılar. Ermeni yazarlardan Zabel Yesayan'ın yanı sıra, William Saroyan ve nice Ermeni sanatçılar buradan geçtiler; arkalarında değerli eserler bıraktılar. Şu günlerde vizyonda olan senaryosuna Ahmet Büke'nin de ortak olduğu yönetmen ve senarist Özcan Alper'in Rüzgarın Hatıraları filminden de söz etmek gerek. Geçtiğimiz günlerde karşılaştığım Özcan Alper'e, Bu filmi çekmek üzere yönetmen koltuğuna sizi oturtan neydi? diye sorduğumda, Bu film, ilgi duyduğum 1940 kuşağı aydınlarına bir saygı duruşuydu dedi. Alper'in 3-4 yıllık bir çalışmanın sonunda yarattığı kurmaca karakter Ermeni ressam Aram, gelişen siyasal ve toplumsal olaylar nedeniyle İstanbul'dan gitmek zorunda kalır. İşte böyle bir kuşağı temsilen beyazperdeye aktarılan filmi ve yönetmen Özcan Alper'in çok sevdiği 1940 kuşağı edebiyatçılarını ilerleyen günlerde Egoist Okur için de konuşuruz belki."} {"url": "https://egoistokur.com/zamansiz-12-eylul-gibi-muhurlenmis-bir-zamanin-kilitlerini-aciyo", "text": "Filiz Kansu'yla tanışmıyoruz. Hakkında bildiklerim de fazla değil. Ehlileştirilemeyen ruhlardan olduğunu, bir de saplantılı bir şekilde yazdığını biliyorum sadece. Kansu bu yazıda gazeteci, yazar arkadaşım Füsun'a 12 Eylül gibi mühürlenmiş bir zamanın kilitlerini açıyorsun, bir çilingir maharetiyle diyor. İtiraf ediyorum, okurken gözlerim doldu. Romanı eline alıp bir gecede bitiren, sonra da sabaha karşı bu yazıyı yazan biri tutkulu bir okurdur diye düşündüm ve keşke daha çok olsa böyle okurlardan dedim kendi kendime. Ardından, zamanın hem yıkıcı hem de onarıcı yüzüne dair bu yazıyı siz de okuyun istedim. Her nereye giderse gitsin; kişi sonunda en fazla kendine göç ediyor. En yakınındakiler kulaklarını tıkadıkları içindir ki; kimliği belirsiz bir dünyaya sesleniyor. Bir gün bir tını alıyor, o bilinmezlikten. Görünmezliğin gizemini güvenli buluyor. Anlatmak, anlatmak, hiç durmadan anlatmak istiyor, temize çekmek istiyor geri gelen anıları. Bilinmeyen dünyadaki, o bilinmeyen kimliktir, Zamansız. Oysa fazlaca bilindiktir. Her ikisi de bu ilintiyi yolculuğun sonunda öğrenir. Hiç karşılaşmadan geliştirilen yazınsal ilişki her iki taraf için de giderek tutku halini almaktadır. İlk buluşacakları gün, buluşma yerine 20 dakika erken gider, Zamansız. İlk göz göze geldiklerinde dünya zamanıyla kısa bir bakışmadır ama her ikisi için de asırlar kadar uzun sürer. Anılar geri döner. Sanki alkol kokan bir nefes, Dinleyeceksin bu gece beni, sonuna kadar anlattıklarıma ortak olacaksın. Kötü bir hayatım var. Sizin yüzünüzden daha da nefret eder hale geldim. Mutsuzum. Beni dışarıda tanısan, eminim yanıma bile yaklaşmazsın. Kadere bak ki; şu anda dinlemek zorundasın, kaltak! diye gevelemektedir kulağına. Bayılmak ister ama bayılamaz da... Elindeki kitabı yavaşça yan masaya koyarak, sakince geri döner ve dışarı çıkar buluşma yerinden... Her şeyle ilişkisi kesilmiştir o anda, hem de tamamen... Hissettiği büyük bir boşluktur artık. İşkencecisine aşık kurban sendromu yaşamayacağı kesindir. Böyle zamanlarda akışkanlığını kaybeden aşkları geride bırakarak devam etmek gerektiğinin bilinciyle, devam eder yoluna. Birlikte yaşadığı insanlara bağlı olmasına, tam anlamıyla hür olmamasına rağmen; içindeki özgürlüğü korumayı bilen bir kadındır o. Tüm fırtınalara rağmen oturmuş bir yaşam öyküsü, savaşımları, sağlam bir kişiliği vardır. Bu yönüyle de sımsıkı sarıp sarmalamaktadır, okuru. Geri dönüşler, ileri gönderimler, bu günler... Gelmeler gitmeler, gitmeler gelmelerle devam edecektir hayat, artık hazırdır Efsa. Selim'in içsel savaşımı ise Efsa'nınkinden çok daha hazin olacaktır muhtemelen. Kapkaranlık geçmişiyle yüzleşme vaktidir çünkü. Ve onun savaşı, zaten en başında kaybedilmiştir. Sona gelmeden, başlarda neler olduğu kavranamıyor bazen. Sona doğru yaklaştıkça, geçmişe de hakim olunabiliyor. En kötüsü; insan artık üzüntülerine bile ağlayamıyor. Her şeyin yerini uçsuz bucaksız bir boşluk alıyor. Ve gerçek, boşluğun öbür tarafında kalıyor. Zamansız değildi dönüşün, tam zamanıydı; hem de böyle bir eserle. Ne iyi ettin! 12 Eylül gibi mühürlenmiş bir zamanın kilitlerini açıyorsun, bir çilingir maharetiyle! Emeğine, yüreğine sağlık! Hayatına çarpan trenler bir gün mutlaka makas değiştirecek!"} {"url": "https://egoistokur.com/zamansiz-hikayeler-seninle-tanismaya-haziri", "text": "Selim şaşırmıştı. Kesin olarak gidiyordu Efsa. Bir daha hiç yazmayacaktı bunu hissediyordu. Döndürmesi gerekiyordu, oyalaması biraz daha online tutması lazımdı. Ne zor bir durumdu. Bitmesine saniyeler kalmış bir oyunun son kozları oynanacaktı kendisi tarafından ve elinde hiç koz yok gibiydi. Sadece panik vardı. Bitiyordu işte, Efsa sonsuza kadar sürecek bir belirsizlikle kayıp yok oluyordu ekranın karşısından. Birden 23 yıl öncesine döndü. Hayatının o karanlık yıllarına. Mesleğini bırakıp bambaşka bir hayata yol almak için Ankara'yı terk edip İstanbul'a geldiği yıllara. Ne çok terapi alması gerekmişti unutabilmek için. Unuttuğunu da sanmıştı bugüne kadar. Ama işte nedense şu anda köşeye sıkıştığı bir yerde hepsi karşısındaydı. Bir işkenceciydi o. Kendine dair unutması imkansız olan bir gerçekti ve artık öğretim üyesi olması durumu değiştirmiyordu. Karısı Yasemin bile öğrenememişti bu gerçeği. Ama bir pislik gibi yakasına yapışmış geçmişi ile ne yapmaya çalışıyordu ki, bir kadının hayatına daha girecekti ve yine yalanlarıyla mı yüzleşecekti? Bunları düşünüyordu fakat tam tersine Efsa'ya lütfen hemen gitme. Biraz daha konuşalım hem sonra zaten bir daha hiç haberleşmeyeceğiz bu belli dedi. Efsa durdu bir an. Evet ne çıkardı biraz daha konuşmaktan. Kimse zorlamıyordu ki, sadece rica ediyordu Zamansız ondan. 'Biraz daha kal 'diyordu o kadar. Saniyeler ne kadar önemliydi. Bir kaç saniye sonra veya önce davranmak ne garip sonlara neden oluyordu ya da başlangıçlara. Zamanında yapılan öyle az şey vardı ki hayatta. Zaman neydi hem? Efsa Zamansız'a Neden kendine bu adı verdin? Zamansız mıydı her şey hayatında? dedi gülerek. Oysa sohbete ilk başladıklarında da sormuştu bunu. Şimdi de yineliyordu... Öylece kaldı Selim ve son kozunu oynadı. Belki de haklısın Efsa. Zamansızdı hayatımdaki her şey. Çok zorlandım bu nedenle ve sanırım seninle tanışmamız gerekse ve tanışsak belki de sonucu hoşumuza gitmeyecek şeyler olacaktı değil mi? Bence de bu konuyu kapatalım ve sonsuza kadar hoşçakal diyelim birbirimize. Ta ki, bir taraf diğerine çok ihtiyaç duyarsa ya da duyana kadar ki, zaten bu çağda internet var ve bir e mail kadar uzağız birbirimize. Ben hep buralarda bir yerlerde olacağım haberin olsun dedi ve çıktı. Şaşırma sırası Efsa'daydı ama şaşırmaması gerekiyordu, çünkü bunu kendisi istemişti. Efsa'da yorgun bir şekilde kapattı bilgisayarını. Sonra yataktan kalktı banyodaki aynanın önüne geçti. Kendisini izliyordu bir başkasına bakar gibi... Yüzü yaşlanıyordu daha çok da bakışları. Ne bekliyordun ki dedi gülümseyerek. Bu hayatı kendine sen cehennem ettin ve çevrendeki herkesi de bunun içine çektin. Hadi bakalım Efsa hanım artık toparlanma vaktidir. Sen bunu hep başardın, bundan sonra da başaracaksın. Arkana bakarsan başaramazsın. İçindeki kuşlar birer birer karın boşluğunda kayboldular. Vücudunda hissettiği ölüm sessizliği ürkütücüydü. Yaşam onun içindeki hızlı döngüye asla yetişememişti ve şimdi de tökezliyordu. Hastaneden çıkana kadar bir daha bilgisayarını açmadı. Telefonu ise açıktı ama çalmıyordu. Cuma günü taburcu olacağı için o sabah erkenden geldi hastaneye Kemal. Bir saat kadar sürdü taburcu işlemleri ve arabaya bindiklerinde ikisi de birbirine bakamıyordu. Efsa tüm cesaretini topladı, Eve gitmeden önce beni deniz kenarında bir yere götür. Orada konuşalım tamam mı? Dedi. Kemal bu kadarını beklemiyordu ama bu konuşma onu rahatlatmıştı. İlk tanıştıkları zamanlarda gitikleri kafede oturuyorlardı yarım saat sonra. Efsa çay içmek istiyordu yine tüm hayattan uzak kaldğı zamanlarda olduğu gibi. Kemal de bir çay istedi. Ve Efsa, Konuş Kemal seni dinliyorum ve asla yargılamayacağım zaten buna hakkım yok dedi. Kemal kendisinden beklenmeyecek kadar kısa ve net bir şekilde artık hayatını bu şekilde sürdümek istemediğini ve hiç beklemediği bir zamanda aşık olduğunu anlattı. Evi Efsa'ya bırakacaktı bu konuda ısrarlıydı. Hayatını yaniden düzene sokacağı zamana kadar da yardm edecekti. Efsa Kemal'in aşık olduğu kadını merak etmedi. İlk defa bu durumdaydı kendisine şaşırdı. Kemal'de şaşkındı ama o da belli etmiyordu. Ağlamaya başladı Kemal. Bunların neden böyle olduğuna bir anlam veremiyordu ama Efsa'nın geçmişini, aile yapısını suçluyordu içinden. Efsa ile artık ağlayamadığını fark ederek bir kez daha şaşırdı. Bugün onun için şaşırmalar günüydü. Eve gidip dinlenmek istiyorum Kemal ve bil ki sana karşı bir hırsım, gücenmem ve kinim yok. Kendime ilişkinse sonrasında sanırım konuşuruz değil mi? Buluşmalarımıza engel yoktur umarım dedi. Kemal onu evlerine bıraktığında akşam oluyordu. Efsa evindeydi artık. Yalnızdı ve istediği gibi bir yaşam kurabilirdi ama ne yeni bir başlangıca, ne bir aşka ne bir görüşmeye isteği yoktu. Sanki cezaevinden çıktığı zamanlardaki gibiydi... Yaşam bir hiçlikti şu anda. Uçsuz bucaksız bir denizin ortasında giden bir geminin tek yolcusu olarak tutunabileceği tek şey zamanı unutmaktı. O haftasonu ve sonrasındaki pek çok gün boyunca evden çıkmadı. Sadece uyuyor ve uyanınca acıktığını hissederse bir şeyler yiyor sonra yatıyordu. Bu arada bir kaç kez Kemal evi ziyaret etmiş ve bazı ihtiyaçlarını almıştı. Onunla da bir kahve içiyor ve fazlaca konuşmadan hemen gitmesini istiyordu. Bu şekilde bir ay boyunca evinin içinde yaşadı ta ki, bir gece aklına Selim'in ona son yazdıkları gelene kadar. Bir email kadar uzağız demişti ya. Hemen yazmalıydı bu tanımak istemediği adama. Belki onunla konuşursa hem de karşılıklı olarak konuşursa hayatında bir şeyler değişirdi. Bakalım yazışmaları kadar içten biri miydi? Merak ettiğine göre harekete geçmeliydi. Bilgisayarı açtı ve Selim ben İstanbul'dayım. Eğer istersen yarın seninle saat 15:30 gibi Taksim Gezi Pastanesi'nde, kapıdan girdikten sonra ileriye yürüyüp en diplerde bir masada buluşalım. Bakalım beni tanıyabilecek misin? Şaka bir yana benim elimde bir kitap olacak. Kitabın adı Malina. Buna göre tanırsın beni. Ben ise seni tanıyabilecek miyim göreceğiz? 15:30'u yarım saat geçerse giderim diye yazdı ve gönderdi. Selim Efsa'nın mailini gece yarısına doğru gördü. Çok heyecanlıydı. Yarın o saatlerde girmesi gereken sınavlar vardı ama bunları asistanlarına yaptırabilirdi. Heyecandan titiriyordu ve yarın sanki hiç olmayacak, yarın o saatin gelmesi gecikecekmiş gibi geliyordu. Karnına ağrılar girdi, tıpkı o zamanlarda olduğu gibi. Kendisinin de katıldığı o işkenceler yapılırken genç kadınların ve erkeklerin bağırmaları sırasında hem bunları hak ettiklerini düşünür hem de karnına ağrı girmesine bir anlam veremezdi. Bazı geceler o genç kızların ve kadınların bazılarıyla konuşmaya çalışırdı. Hiçbirinde tam başarılı olamamıştı. Doğal olarak nefret ediyorlardı ondan. Binlerce kadına ve erkeğe işkence yapmış biri olarak nasıl evdekilere ve çevresindekilere durumu belli etmediğine şaşırıyordu ama bir şekilde bunu görev kabul ediyor ve başarıyordu. Birden fark etti ki, bazılarının gözlerini, bakışlarını hiç unutmamıştı. Neden bunları hatırlıyorum ki şimdi? diyerek elindeki viski bardağını fırlatıp attı ve yarına hazırlanması gerektiğini düşündü. Efsa da o saatlerde uyanıktı ama Selim gibi heyecanlı değildi. Hatta ertesi gün onunla buluşacağını bile hatırlamıyordu. Elindeki şarap kadehini yarılayamadan yorgun düştüğünü ve uyumak istediğini düşünüyordu. İçindeki çöp toplayıcılar yine harekete geçmiş ve onu yaralayan anılarını topluyorlardı. Annesi televizyon seyrederken uyuduğu zamanlardaki gibi ve o kadar hızlı bir uykuya daldı. Zaman geçer, çünkü... Kalan sadece biz oluruz. O yüzden, bazı şeylerin 'zaman'ı hiç gelmeyecektir. 'Uygun zaman'ı beklemekse boş bir avuntu; bazen de kişinin kendine karşı uydurduğu bir mazeret olur. Velhasıl; insanın içine işliyor 'Füsun'un ZAMANSIZ'ı, zamansız ve apansız!"} {"url": "https://egoistokur.com/zehra-celenkten-esrar-i-ask-karmas", "text": "Senarist, yazar Zehra Çelenk tanımasam da etrafta olduğunu hissetmeyi sevdiğim insanlardan. Hem yakında tanışacağız sanırım, çünkü ilk romanı Ruhumun Aynası çıkmak üzere. Ocak sonu, şubat başı gibi raflarda olacak. Artemis Yayınları'ndan çıkan kitapla ilgili birkaç ön bilgi: Sıcak hikayesi, şeker mi şeker karakterleri ve inandırıcı diyaloglarıyla herkesin kalbini fetheden Ruhumun Aynası dizisinin romanı... Senarist Zehra Çelenk, Ruhumun Aynası apar topar yayından kaldırılınca, çok sevdiği bu hikayeyi bir romana dönüştürmüş. Yanlış anlaşılmasın; birbirinin kopyası iki eserden söz etmiyoruz. Romanla dizinin çıkış noktası, ana hikayesi ve esas karakterleri aynı olsa da tam olarak aynı şeyleri anlatmıyorlar. Bir kere diziyi hiç seyretmemişseniz bile, okuyup zevk alabileceğiniz bir roman bu. Üstelik ek olarak yeni aşklar, sürprizler ve elbette karakterlerin arka planları, bir de dizide hiç yer almamış bir hikaye var. Okumadım ama kuşlar söyledi; çok çok güzel olmuş. Anlayacağınız hem Ruhumun Aynası'nın çıkmak üzere olduğunu size duyurmak istedim hem de Zehra'nın ilk kez 2014 eylülünde yayınladığım Esrar-ı Aşk Karması'nı hatırlatayım dedim."} {"url": "https://egoistokur.com/zekasi-guzelligi-tekinsizligi-fallari-cinleri-perileriyle-sahane-bir-cad", "text": "Şahane Bir Kitap başlıklı yazılarıyla tanıdığınız Oylum Yılmaz benim için kıymetlidir. Onun ilk romanı Cadı hakkındaki bu yazıyı kaleme alan Ceren Ünlü Ulutunçel de öyle... Ceren ve Oylum Picus döneminde beni yalnız bırakmayan, yazıları ve röportajlarıyla dergiyi güzelleştirenlerdendi. Geçenlerde aradı Oylum, romanının çıkacağını söylemek için. Önce onun adına sevindim elbette. Sonra romanın taslakları geldi önüme. Kapağına baktım, ismini kıskandım. Okumaya başladım, büyülendim. Dedim ki kendi kendime, Bu nasıl roman böyle? Sanki benim romanım! Sonra kızar mı kızmaz mı diye düşünmeden Oylum'a Nasıl yazdın bunu? diye sordum, İçine şeytan mı girdi, nereden, nasıl aktı o cümleler? Benim heyecanlandığımda devreye giren terminolojimde bu, şahane bir kitap okuduğum anlamına geliyordu. Cadı yeni çıktı. Kitabı mutlaka okumanızı gönülden isterken, sözü Ceren'e bırakıyorum. O hiç istifini bozmadan yavaşça içkisini yudumlayıp sakin, ağır cevapladı: Bilemeyiz, herkes kendi adasını anlatır, kimse başkasının adasını bilemez. Sohbetimizi böylece sonlandıran meyhaneciye biraz bozulurken bir yandan bu havalı cevabına hak verdim. Evet, herkesin kendi adası vardı kimselerin bilemeyeceği, herkesin kendi kenti, kasabası ya da köyü olduğu gibi. Edebiyat da bu bilinememe durumunu anlatma girişimiydi. Ama sanki adalı olmak halinde yine de bir başkalık vardı da kelimelere dökemedim. Oylum romanının ilk taslağını bitirdiğinde ve okumam için bana gönderdiğinde onun ilk edebi metnini okuyacak olmanın heyecanıyla, dostlukla bağlantılı bir sorumluluk duygusu yani yansız bir değerlendirmeyi başarabilir miyim kaygısı tabii ki birbirine karıştı. Neyse ki bu karmaşalar okumaya dalmayı başardıktan sonra buharlaştı, dağıldı. Adaya yolculuk başladı ve iddialı, huysuz, güçlü, şık ve egzantrik kahramanımız Ümran'la tanışıldı, onun tekinsiz dünyasına yoğun, güzel cümleler eşliğinde adım atıldı ama genel olarak sezinlediğim bir tereddüt ve tedirginlik hali vardı. İki şık düşündüm: anlatıcı ya temkinli ilerlemeyi seçmişti ya da korkuyordu. Oylum'un yaşasın, bitiyorum diye gönderdiği metin için çok güzel ama diye başlayan ilk yorumum hatırladığım kadarıyla şöyleydi: Sanki bir karanlığa dalmışsın da orada bulmak istediğin bir şey var, ellerinle yokluyorsun etrafı dedim. Kısacası bu romanın bitmesine daha var demek istedim aslında, Daha işin başındasın. Ama bunu doğrudan söylemek kolay değildi. Şimdi romanın son halini okumuş biri olarak görüyorum ki Oylum o ilk taslakta, hem adada kendi tarihinden izler taşıyan canlı, yeşil ve rüzgarlı bir ormana hem de bir diğerine, hepsi gibi korkunç bir güzelliğe sahip bilinçaltı ormanına bir giriş yapmıştı. Günler, aylar tek tek yuvarlandı, roman konusu hiç açılmadı, etrafı bir suskunluk aldı ve bir gün aniden Roman bitti dedi Oylum. Şimdi elimizde kısa sayılabilecek ve kısalığına rağmen uzun uzun okunan, çok katmanlı, şiirsel bir roman duruyor. İlk taslakta hissettiğim anlatıcı tedirginliğinin nedeni ayan beyan seriliyor gözlerimin önüne. Meğer cadımız, kahramanımız Ümran sırra kadem basmak üzereymiş de ben onun tedirginliğini duymaktaymışım. Meğer Ümran yok olacakmış, anlatıcı da adada, Ümran'ın peşinde kendi hikayesini yaşayacakmış, bu hikayeyi yaşamak da o kadar kolay değilmiş, cesaret istermiş, biraz korkutucuymuş. Hesaplaşılacak çok şey var, ilk katmanda kelimenin eski ve yeni çağrışımlarıyla tam anlamıyla cadı bir kahraman ve onun çevresine, ailesine yaşattıkları; vefasızlığı, bencilliği, tekinsizliği, yeteneği, güzelliği, cinleri, perileri ve falları... Diğer katmandaysa Cadı'yı anlatma derdindeyken onunla el ele girdiği bir macerada kendi yazgısını arayan, bu arayışta korkularıyla ve kötülükle karşı karşıya gelen, bodrum katına inmek için içi içini yiyen bir çocuk gibi gözleri karanlığa dikili, büyümekle yükümlü bir anlatıcı var. Bu büyüme sürecinde ritmi giderek yükselen, heyecan verici bir anlatımın içinde buluyoruz kendimizi. Ümranı kaybeden anlatıcı- kahraman bu defa çirkin, paspal, toprağa, çamura batmış bir kocakarıya; bir zamanlar iktidarın görkemini yaşamış, tebaasına gaddarlığını yaşatmış, sırlarını ağaç diplerine gömen düşmüş bir bizans kraliçesine ve kadının gücünü elleri arasına almış, kendine oyuncak etmiş eril bir gölge-iblise yani Ferman'a kulak vermek zorunda. Ama okur olan biteni uzaklardan rahat koltuğundan izleyeceğini düşünmese iyi olur, kaldı ki benim Ferman'ım kim, benim kocakarım nerde sorularını sık sık soracak ve onlardan duyacağınız sırlar için ölüp biteceksiniz, benden söylemesi. Cadı yı bir şiir, bir masal ve aynı anda bir roman gibi okurken kitabı bir kez başından sonuna, bir kez sonundan başına okuyacak, bir kez de herhangi bir sayfayı açıp fal tutacaksınız. Kitap bittiğinde en başa dönüyorum, Büyükadadaki meyhanede adalı olmanın ne olduğunu düşündüğüm o akşama. Cadı'yı okuduktan sonraki fikrim şu: adanın anakaranın dertlerine ve fantastik gerçekliğine uzaklığı, yani dışarıda kalışı onu her yerden daha çok içselleştirilebilen, zamansız, büyülenmeye ve büyü yapmaya uygun bir yer haline getiriyor. Oylum da ilk romanıyla ilk büyüsünü yapıyor bize. Her şeye rağmen hala yakın bir arkadaşın kitabını okumanın kolay olmadığını da düşünüyorum. Çünkü başkalarının fikirlerini epey merak ederken buluyorum kendimi. Ama beni bu bağdan, bildiğim hikayelerden tamamen koparan ve bu romanla baş başa bırakan bir deneyimi de paylaşmadan geçemeyeceğim. Bu olaydan sonradır ki Cadının yapmak istediği şeyi başardığından emin oldum: Kitabı elimden bıraktıktan sonra daldığım o tuhaf uykuda, sabaha kadar Büyükada'da yerlerdeki yaprakları topladım."} {"url": "https://egoistokur.com/zeki-murenin-yazdigi-oyku-sicak-gozyaslar", "text": "Lakin bir sonraki hafta Yeni Yıldız dergisi okurlarından özür diler. Nasıl olduysa olmuş, mecmuaya ait bir yazıya yanlışlıkla Zeki Müren'in imzası konmuştur. Bu arada Avare adlı başka bir dergi Zeki Müren'in kaleme aldığı üç öyküyü yayınlar peş peşe. Sadede geliyorum; işte o öykülerden biri, Sıcak Gözyaşları. Kız esmer ama adam onu sarışın sanıyor falan... Edebiyatçı Zeki Müren'le tanışmak isteyenler okusun. Uyarayım, pişman olabilirler. O da her genç kız gibi yatağında uyanır, gece gördüğü erotik rüyaların harikulade tatlı hayalleriyle karyolasının beyaz pike örtüleri arasında dakikalarca mest kalırdı. Ne olurdu, ah ne olurdu bu rüyalar hiç bitmese, ebediyetler kadar uzun sürse. Fakat hayır, bitiyor, rüyaların sonu geliveriyordu. O zaman kırık hayalleriyle karyolasından kalkıp pencereye gidiyor, yazın dünyayı kaskatı ve can sıkıcı gösteren güneşin odasında dolmasını önlemek için tül perdeleri çekiyor, kışın da mosmor göğün karanlık akıcılığını görmemek için gene perdeleri çekiyordu. Ama ilkbaharın terletmeyen, ilikleri tatlı tatlı ısıtan güneşine sözü yoktu. Seviyordu ilkbahar güneşini. Köşkün kucak kucak, küme küme çiçekleri arasında dolaşırken, çirkinliğini bile unuttuğu oluyordu. Kışın kışlıkta, yazın yazlıkta yıllarını geçiren, üstüne titrenen zengin bir aile çocuğuydu. Ama keşke fakir olsaydı da, peşinde çifte çifte sevgilileri bulunsaydı. 19'una basmıştı nihayet, basmıştı ama ne fayda? Ne peşine düşen, hatta ne de dönüp bakan. Pencereden çekildi. Elinde olmıyarak odasından çıktı. Annesine filan görünmeden sofadan geçti, taş merdivenleri bir gölge sessizliğiyle indi. Etrafı kolladıktan sonra köşkten çıktı, bitişik köşkün kapısında durdu. Suç üzerinde yakalanmışçasına kulak memelerine kadar kızararak kapıdan girdi, taş merdivenleri çıktı. Yeğenim. Samsun'da doktor. Gözlerinden ameliyat oldu. 15-20 gün kadar istirahat edecek. Doktorlar ancak o zaman gözlerindeki bağların çözülebileceğini söyledi. Meral, bu harikulade kemanın sahibini müthiş merak ediyor fakat Nazan hanımefendiye de belli etmemeye çalışıyordu. Etmedi. Dereden tepeden konuşmaya başladılar. Genç doktor bir vesileyle yanına sokulup, harikulade kemanından bahsedip sitayişli sözler söyleyen genç kızın son derece ahenkli konuşmasıyla büyülenmişti adeta. Bu ne cıvıl cıvıl ses, bu ne düzgün ifadeydi! Yıllar yılı böyle şeker bir sevgili tasarlamıştı. Şeker, evet. Çünkü bu kadar tatlı bir sesin sahibi elbette bütün ölçülerin üstüne güzel, zarif ve harikuladeydi. Bütün gece sargılarla sıkı sıkıya bağlı gözlerinin gerisinde bu tatlı, bu cıvıl cıvıl sesin sahibini tahayyül etti. Herhalde sarı saçlı, mavi gözlü sütbeyaz bir güzeldi. Sarı saç, mavi gözlülere bayılırdı. Gözleri açıldıktan sonra onunla memlekete dönmeyi tasarladı. Ne güzel olurdu, düğünleri eniştesinin köşkünde yapılır, sonra Avrupa'ya hareket ederlerdi. Bir ay, iki ay balayı! Nis, Montekarlo filan. Ertesi gün gene beraberdiler. Genç doktorun yanında gene cıvıldadı durdu. Üçüncü gün elini avuçları içine aldı, küçücük bir güvercini okşar gibi sevdi, öptü. Eğer bir iş için yengesi odaya girmeseydi, dudaklarından öpecekti. Bu iş daha ertesi gün oldu. Gözlerinin açılacağına yakın genç kız birdenbire ortadan kayboldu. Genç doktor onun yokluğunu dehşetle hissediyor, cıvıl cıvıl sesini duymak için çıldırıyordu. Sarı saçlı mavi gözlü sevgiliniz verdi bunu efendim! Hızla uzaklaştı. Genç doktor zarfı heyecanla açtı. Bir solukta okudu. Amerika'daki nişanlısının yanına hareketten üç gün sonra verilecek bu mektup onu ihtimal üzecekti ama, bu türlü harekete de mecburdu. Evli olduğunu mahsus saklamıştı. Affedilmeyi istiyordu. Genç doktor müthiş bir isyanla odasına kapandı. Taşan, coşan hisleriyle vefasızlığı kainata haykıran bir parça besteledi. Melodiler, isyan eden, ilahi aşkını dünyalara duyurmak isteyen melodiler, bitişik köşkün tül perdeleri gerisine saklanan bir genç kıza sıcak göz yaşları döktürüyordu."} {"url": "https://egoistokur.com/zen-ve-romana-baslama-sanat", "text": "Biliyorsunuz, Egoist Okur'da ilk günden bu yana Yazma Dersleri diye bir bölüm var. Bazen ciddi ciddi kafa ütüleyen, mesela karakter nasıl yaratılır, hikaye nasıl kurgulanır türünden pek hoşlanmadığım dersler de oluyor ama çoğunlukla okumaktan zevk aldığım yazılara yer vermeye çalışıyorum. Bir de teorim var bu konuda; hakikaten iyi yazarlar bu tip dersleri de lezzetli bir şekilde kaleme alıyorlar. Tom Robbins ve Audrey Niffenegger bunlara birer örnek. Eğer yazdıkları tek bir romanı bile okumamış olsam, buraya aldığım iki yazıya bakarak dosdoğru kitapçıya koşardım. Biliyorum, sevdiklerimi neden sevdiğimi de soracaksınız... Robbins ve Niffenegger gibi yazarlar, yazmak gibi mahrem bir eylemi neleri göze alarak gerçekleştirdiklerini ve sonunda neler kazandıklarını okurlara olanca samimiyetleriyle anlatabilecek kadar cesaret sahibi insanlar çünkü; korkularını, beceriksizliklerini, düşmelerini ve zaferlerini gizlemiyorlar. Özetle bu yüzden 04:00, 47 Numaralı Kamara, Küçük Yalanlar Kitabı, Kar Kuyusu gibi romanların yaratıcısı Hikmet Hükümenoğlu'nun bu yazısını yayınlamak bana büyük heyecan veriyor. Zekice mi? Zekice. Esprili mi? Esprili. Ayrıca lezzetli. Ama en önemlisi kesinlikle cesur. Okuyunca, ne demek istediğimi anlayacaksınız. Tuhaf zamanlar bunlar. Yeni bir roman yazmaya başladığım zamanlar yani. Tuhaf, çünkü unutkanlıklarla ve şaşkınlıklarla dolu. Altı ay sonra Bu kitabı yazmaya nasıl başladın? diye soracak olursanız, büyük olasılıkla cevap veremeyeceğim. Hatırlamıyor olacağım. Oysa edebiyata meraklı çoğu insan gibi ben de bu işin yaylarına, zembereklerine ve dişlilerine saplantılı bir ilgi duyuyorum. Hem kendimin, hem de diğer yazarların nasıl kitap yazdığını merak ediyorum. Yazdım bitti, diyemiyorum. Nasıl olduğunu anlamak istiyorum. Ve her romana başladığımda endişeye kapılıyorum. Endişe değil, resmen korku. Başarısızlık korkusu. İlk dört romanı yazmam bir şanstı, kozmik bir şakaydı, artık adına ne denir bilmiyorum ama öyle tek seferlik bir şeydi işte; şans bu defa bana gülmeyecek, bu defa beceremeyeceğim korkusu kafamı kemirip duruyor. Romanı yazmaya başladığım anı da tam olarak kestiremiyorum. Ne yazacağıma dair ilk fikir tohumu kafama düştüğünde mi? Yoksa gıcır gıcır bir Moleskine defterin paketini açıp, kalemi ilk kez kağıda değdirdiğimde mi? Eğer ikincisiyse, tarih belirlemek zor değil. Defterin ilk sayfasına başladığım tarihi, bilgisayar çıktısının son sayfasına da bitirdiğim tarihi not düşmeyi ihmal etmiyorum. Buna göre yeni romanıma 1 Şubat 2013'de başlamışım. Tohumun ne zaman düştüğünü hatırlamak ise hiç kolay değil. Yeni bir şey yazma isteği, kafamın içini saran tatlı bir kaşıntı gibi beliriyor. Durup dururken başlayıveriyor ve kaşıdıkça daha çok kaşınıyor. Tembelliğe devam edersem aklıma gelen bölük pörçük fikirleri unutacağım ve çok şahane bir romanı elimden kaçıracağım diye telaşa kapılıyorum. Oysa daha ortada ne roman var, ne de şahane fikirler. Ama bazen birbiriyle alakasız sandığım iki detay, aynı renkteki iki Lego parçası gibi kenetleniveriyor ve işte o zaman heyecandan kendi kendime gülmeye başlıyorum. Kar Kuyusu'nun konusu ilk günden belliydi. Gazetelerden birinin hafta sonu ekinde, az bilinen psikolojik bozukluklarla ilgili bir makale okurken esas öykü kafamda oluşmuştu zaten. Geriye sadece kahramanları yaratmak ve o öyküyü başka bir öykünün içine oturtmak kalmıştı. Belki de ilk ve son kez ne yazacağıma bu kadar net bir şekilde karar vermiştim. Küçük Yalanlar Kitabı'na başladığımda sadece 1930'ların İstanbul'unda geçen, lalelerle ilgili bir roman yazmak istediğimi biliyordum. Sonra eski radyo piyeslerine kafayı taktım. Ve de bir insanın kendi kendine yalan söylemesinin mümkün olup olmadığına. Yazmaya oturmadan önce en uzun süre araştırma yaptığım romandı. Sahaflardan topladığım eski mecmuaları karıştırdıkça kahramanlar gözümün önünde belirdi. Yine de başladığımda en fazla ilk on sayfasını biliyordum. Nasıl devam edeceğim hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Daha o romanı tamamlamadan 47 Numaralı Kamara'nın final bölümünü kafamda kurgulamıştım ama o finale gelmek için nasıl bir öykü anlatacağımı hiç düşünmemiştim. Düşünmeme de fırsat yoktu zaten, başka bir romanla boğuşmaktaydım. Aylar sonra, benimle aynı adı taşıyan pislik bir yazar fikri ortaya çıktı, eğlenceli olacağına inandım ve 47 Numara'nın gerisi geldi. İsmine epey sonra, çok güzel bir kadınla akşam yemeği yerken karar verildi. 04:00 ise öykünün başlarındaki bir görüntüyle aklıma düştü: terk edilmiş bir benzin istasyonunda, kahraman içindeyken arabanın üstüne çıkıp uyuyan bir tilki görüntüsü. Bu tilkinin İstanbul'da ne işi var, bu İstanbul nasıl bir İstanbul, henüz onları bilmiyordum. Bir yandan da çevremde sık sık rastladığım ve görünürde her şeye sahip bir kadının hayattaki en büyük korkusu ne olur, ona kafa yormaktaydım. Ortaya gayet karanlık ve yazması her zamankinden daha yorucu bir roman çıktı. Beni bu kadar hırpalayacağını tahmin etmemiştim. Ayrıca bu sefer, bir düzine öyküyü bir arada anlatmak istiyordum. Ortak paydası aşk olan öyküler. Kendi kendime böyle oyunlar icat edip önüme zor bir hedef koymak huyumdur. Zor bir hedef, çünkü aşk öyküleriyle aram hiç iyi değildir. Olsun, ben de sevebileceğim aşk öyküleri yazarım diye kendi kendimi ikna ettim. Bu düşünce bir-iki ay demlendi, sonra bir harita gördüm ve bir anda romanın geçeceği yer ampul gibi yandı kafamda. Derken kaşıntılar belirdi. Lego parçaları birbiriyle kenetlenmeye başladı. Ancak Küçük Yalanlar Kitabı gibi araştırma gerektiren bir romana başlamadan önce zihnimi açacak, beni havaya sokacak şeyler okuyorum. Daha sonra geri dönüp bakacağım konuları işaretliyorum, o kadar. Defterin paketini açtıktan sonra yazmaya başladığım şeye ilk taslak diyelim. Bana göre ilk taslağın tek kuralı var: durup ne yazdığıma bakmadan yazmak. Güzel cümleler kurmam gerekmiyor. Çok hızlandığımda cümleleri bitirmem bile gerekmiyor. Mantık, dilbilgisi, kronoloji gibi kavramların hiç önemi yok. Çoğu zaman diyalogları xxxx'lerle geçiştiriyorum. Kadının nasıl bir cevap vereceğini uzun uzun düşünecek enerjim yoksa hiç uğraşmıyorum, bir sonraki paragrafa geçiyorum. Çarpıları sözcüklere çevirme işini ikinci taslağa bırakıyorum. Bazı yazarlar çalışmaya başlarken bir gün önce yazdıklarını gözden geçirip gerekli düzeltmeleri yapar, sonra kaldıkları yerden devam ederlermiş. Benim böyle bir şey yapmaya kalkmam, o güne dek yazdığım her şeyi çöpe atmam demek. Dediğim gibi, ilk taslak bitene kadar tek kuralım var: arkama bile bakmadan yazmak. Son dokuz yılda işimle ilgili öğrendiğim en faydalı şey şu oldu: hayal gücümü doğru vitese takmazsam olduğum yerden bir milim ileriye gidemiyorum. Bunu açıklayabilmek için öncelikle hayal gücümün iki vitesi olduğunu belirtmem gerek. Çoğu insan için de aynısının geçerli olduğunu tahmin ediyorum. Birinci vites, sırt üstü uzanıp tavana bakarak hayal kurduğum, uykuya dalmadan önce, ya da kuyrukta beklerken düşüncelere daldığım seviyeye karşılık geliyor. Birinci viteste de ilginç ve işe yarar düşünceler aklıma düşüyor ama çoğu bölük pörçük kırıntılardan öteye geçemiyor. Ya da kafayı o an için anlamsız sayılacak bir detaya takıyorum ve günün geri kalanında o detay hakkında düşünüp duruyorum. Kahramanımın mesleği hakkında çok kapsamlı teoriler üretiyorum ama ne yazacağımı hala bilmiyor oluyorum. Budist rahipler, meditasyon sırasında önlerine çıkan en büyük güçlüğün kafalarının içinde daldan dala atlayan maymunlar olduğundan bahsederler. Hatta bazılarına göre sarhoş maymunlardır bunlar. Bir türlü yerlerinde durmazlar ve ciyak ciyak bağırarak sürekli dikkat çekmeye çalışırlar. Maymunlar türlü türlüdür: Endişe, eleştiri, pişmanlık, öfke, kendine güven eksikliği, can sıkıntısı, maymun iştahlılık, pis boğazlık ve genel sersemlik gibi kimlikler taşırlar... Hepsinin ortak noktası ise biz zavallıların aklını çelip işimizi kaytarmaya sürüklemeleridir. Esas sıkıntı da bu maymunları kovmanın mümkün olmamasıdır der Budist rahipler. Üstlerine gittikçe iyice azarlar, daha yüksek sesle bağırmaya başlarlar. Tek çare, varlıklarını kabullenip onları görmezden gelmeye alışmaktır. Biz onlarla aldırmadan kendi işimize bakarsak onlar da sıkılıp susacaktır. Devam edelim. Budist rahipler bir de şunu söyler: Zen aklı, yeni başlayanların aklıdır. Yani, Ben her şeyi çözdüm, nasıl yapılacağını biliyorum, diye böbürlenmeyenlerin aklıdır. Zen, boş ve hazır olma durumudur. Her şeyi çözmüş birisinin aklı doludur, yeni olasılıklara açık değildir. Şaşırmaya, deneyip yanılmaya, hata yaparak keşfetmeye hazır değildir. Acımasız iç sesi susturmak ya da hiç olmazsa sesini kısmak için kendimi Zazen dedikleri şeye, yani Zen meditasyonuna hazırlar gibi hazırlamam gerektiğini dokuz yılda düşe kalka keşfettim. Keşfetmek yetmiyor elbette, asıl zor olan uygulamak. Yani kalem deftere değdiğinde kendi düşüncelerimle savaşmayı bırakmam gerekiyor. Beynimin içinde daldan dala atlayan maymunlara göz ucuyla bakıp başımı çeviriyorum. Arkama bakmadan yazıyorum. Kolay bir sahneyle işe başlıyorum, genelde romanın başlarından bir sahne. Büyük olasılıkla ikinci taslakta çöpe gidecek ama önemli değil. Ardından ikinci sahne geliyor, bu da çok zor değil, ne de olsa bir öncekinin devamı. Kafamdaki ham fikir, ağır ağır şekil almaya başlıyor. Aklımı boş tutuyorum. Boş tutunca da, kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek öyküler uzay boşluğunda gelip beni buluyor. Daha önce hiç hesapta olmayan sahneler beliriyor. Eğer takılırsam öykünün başka bir köşesine atlıyorum. Karakterler gerçek yüzlerini göstermeye başlıyor. Belki takıldığım yere geri dönüp birkaç cümle ekliyorum. O cümleler kağıda geçince kafamda yeni cümlelere yer açılıyor. Ya da tam tersi, çıkmaz sokakta ilerlemekte olduğumun farkına varıp temiz bir sayfaya geçiyorum. Her oturuşta bu noktaya gelebilmek ve birkaç saat boyunca sürdürebilmek benim gibi sabırsız bir adam için hiç kolay değil ama roman işte bu sırada ortaya çıkıyor. En sonunda defter, biçimsiz ve çirkin bir kütle halini alıyor ama olsun. Üzerinde çalışabileceğim, orasını burasını yontup şekil verebileceğim bir kütle olması, boşlukta debelenmekten çok daha iyi benim için. İlk taslağı yazarken işlerin yolunda gidiyor olduğunun en önemli işareti, kaşıntıların devam etmesi. Arada sırada gecenin bir vakti uykudan uyanıp, unutmadan şunu da yazayım diye yataktan fırladığım oluyor. İşte o zaman bir romana doğru yol aldığıma inanmaya başlıyorum. Karton karakterleri üç boyutlu hale sokmak, diyalogları sahicileştirmek, cümlelerin temposunu hesaplamak gibi ciddi işler ilk taslakta henüz gündemde değil. Fakat bir takım temel teknik detaylara bu aşamada karar vermem gerekiyor. İlki, her defasında başıma iş açan, Birinci tekil şahıs mı Üçüncü tekil şahıs mı? bilinmeyeni. Bu seçimler ilk taslak sırasında bazen defalarca değişiyor ama artık alıştım, paniğe kapılmıyorum. Sonuçta bu deneyip görme, zamana bırakıp bekleme süreci. Tek derdim ilk taslak bittiğinde -eğer bitirse- bu kararları vermiş olmam. Jack Kerouac, her gün yazmaya başlamadan önce bir mum yakar, işi bitince de mumu söndürürmüş. Bunu gerçekten yapıp yapmadığına emin değilim, büyük olasılıkla söyleşiyi yapan kişiyle kafa buluyordu. Her halükarda benim böyle huylarım yok. En azından şimdilik. Fakat benim de kendime göre küçük seremonilerim var. Defterlere ve kalemlere ne kadar tutkulu olduğum malum. Kar Kuyusu'ndan beri ilk taslağı Moleskine deftere yazmak ciddi bir takıntı oldu. Aslında ilk taslak sırasında bilgisayara el sürmeyişimin pratik bir sebebi de var: kes-kopyala-yapıştır üçlüsünden uzak durmak. O üçlü, kısmaya çalıştığım çirkin iç sesin en güçlü silahı. Yazdıklarımı silmek kolay olmasın diye ilk taslakta kurşun kalem bile kullanmıyorum. Moleskine'le uyumlu ideal kalemlerim Muji'nin renkli 0.5mm jel kalemleri, Uniball 1.0 Jetstream veya Uniball 0.7 Signo. Hem hızlı kuruyorlar, hem de sayfanın arkasına iz bırakmıyorlar. Çok saçma biliyorum ama Muji kalemler bittiğinde üzerindeki Japonca etiketleri söküp defterin ilk sayfasına yapıştırmayı da adet edindim. Roman yazan insanların ruh sağlığının yerinde olduğunu söyleyen çıkarsa sakın inanmayın. Gün içerisinde defterimi beş-altı defa açıp bir şeyler yazabilirsem mutlu oluyorum. İki-üç sefere de razıyım. Zaman ve yer, bu aşamada hiç fark etmiyor. Ev, kafe, deniz kenarı, öğle yemeği sonrası, gece uyumadan önce... Ne kadar çok yazarsam o kadar iyi. Sonuçta bu sayfaların yarısından fazlası çöpe gidecek. Romanın genel havasını, ruh halini, bir derdi varsa ne olduğunu anlayacağım. Teknik yapısını çözmüş olacağım. Öyküyü kim anlatıyor, ne şekilde anlatıyor, ne biliyor, bizden ne saklıyor, bunlara karar vermiş olacağım. İkinci taslağın ortalarında karar değiştirip tüm yazdıklarımı üçüncü tekil şahıstan birinci tekil şahısa çevirmek kadar sevimsiz bir iş olamaz. Başıma geldi, biliyorum. İlk taslakta cümleler çirkinken ve paragraflar sırasızken karar değiştirmek en iyisi. İlk başta çok şahane görünen ama kesinlikle işe yaramayacak düşünceleri test etmiş ve işe yaramayacaklarını anlamış olacağım. Örneğin 04:00'ün kahramanının kadın olması gerektiğine o kadar inanmıştım ki ancak ilk taslağın ortasına kadar bir kadının bakış açısından yazdıktan sonra aklım başıma geldi, romanın o şekilde asla yürümeyeceğini anladım. Düzeltmek en fazla iki günümü aldı. Yukarıda anlattıklarımdan yola çıkarak bir romanın ilk taslağını yazmanın çok zor bir iş olduğunu düşünmeyin. Asıl zor olan, cesaretinizi toplayıp bitmiş bir ilk taslağı okumak. Ve derin bir nefes alıp, Bunu adam edebilirim, bundan bir roman çıkarabilirim, diyerek ikinci taslağa başlamak. Dediğim gibi, bu yazı aslında maymunlarla ilgili. Yaziyi buyuk bir keyifle okudum. Yer yer durup okudugum bolumu hazmetmek icin bir kac saniye durup, zihin gezintisi yaparken, anladim. Ben bir maymun. Ne guzel ne guzel; herkes ermis muradina!"} {"url": "https://egoistokur.com/zeynep-heyzen-ates-yazdi-bir-yazarin-buyuk-sorus", "text": "Londra Kitap Fuarı'nın konuk ülkesi bu yıl Türkiye. Davetli yayıncı, yazar listeleri açıklandı. İkinci bir Frankfurt krizi yaşanmadı bu sefer. Herkes mutlu mu elbette değil. Ama süreç gürültüsüz gidiyor şimdilik. Devlet destekli projelerde yazarlar oradaki varlıklarının devlete prestij kazandıracağı gerçeğiyle yüzleşmek zorunda. Zaten devletin duruşunu destekliyorsanız mesele yok. Ama sansür kurullarından edebiyata yaklaşımına kadar pek çok kez eleştirilerinizi dile getirdiğiniz bir yapı söz konusuysa bambaşka bir açmazla karşı karşıyasınız davetli olarak: Kendinize prestij kazandırmak, yurt dışında tanınma fırsatını kaçırmamak adına tükürdüğünüzü yalayacak mısınız? Türkiye hükümetini temsilen değil, Türk edebiyatı için oradayım, beni zaten British Council davet etti dediğinizde içiniz rahat edecek mi? Taraflı değilim, sorulması gereken sorular olduğu için soruyorum bunları, yanıtları da bu yazıda bulamayacaksınız. Ama yeri gelmişken başka bir örnekten bahsedeceğim. Çağdaş Rus Edebiyatı'nın önemli isimlerinden Mikhail Shishkin, ABD'deki uluslararası kitap fuarında Rusya'yı temsil etmeyeceğine dair bir açıklama yaptı. Kontrolü suçluların ele geçirdiği, yozlaşmanın alıp başını gittiği bir ülkenin sesi olmak istemiyorum diyen yazar başlangıçta Book Expo'nun davetini kabul etmişti listelerde vardı- ama 7 Mart 2013 tarihli basın bülteniyle fikrini değiştirdiğini duyurdu. Shishkin, İşlerim yoğun olduğu için değil, ahlaki sebeplerle katılmıyorum diyordu ajansına yazdığı mektupta. Masraflarınızı kim ödüyor? Asıl soru bu. Herkesin seçimi kendine. Kimin parasını kim ödüyor bilemem, ayrıca niyetim kim haklı kim haksız, edebiyatla politikayı karıştıralım, karıştırmayalım gibi işlevsiz tartışmalar başlatmak değil seçen seçtiğinin arkasında dursun biz de bilelim diyorum, hepsi bu."} {"url": "https://egoistokur.com/zeynep-tugce-karadagin-parcalanmis-bir-dunya-haritasi-dedigi-kitaplar", "text": "Şair Zeynep Tuğçe Karadağ'ın adını Acile Tek Giden çıktığında duydum ilk kez. Oysa tanıyan zaten tanıyor, şiirden anlayanlar ondan epeydir övgüyle söz ediyormuş. Benim bir şeylere, bir yerlere hep geç kaldığım günlerdi. Derken kitabını okudum. Yetmedi, başka ne yazmış merakıyla internete daldım. Bazı dizeleri günlerce dilimden düşmedi. Ve epey sonra, yani geçen hafta ona bir e-posta atıp Bir kütüphane röportajı yapsak ya seninle dedim. Kabul edince de gönderdim soruları. Bakın şu önemli bir detay: Şiirlerini bugüne dek sadece İtibar dergisinde yayınlamış; gelecekte de sadece orada yayınlayacak. Neden? Çünkü İbrahim Tenekeci neredeyse ben de artık oradayım. Lise ikide İbrahim Tenekeci'nin Peltek Vaiz kitabını okumasaymış, belki de yazmaya hiç kalkışmayacakmış. Peltek olduğum için o şiirin bende farklı bir etkisi var diyor. Zeynep Tuğçe Karadağ'ı daha çok okumak isterseniz, film yazıları için Lacivert'e, portreleri ya da denemeleri için de Cins ve Kültür Gündemi'ne bakmalısınız. Senaristliği ve TRT 1'deki dramaturgluk görevi de sürüyor tabii. Hayatını sinema ve edebiyat üzerine kuran biri için yapılacak en zevkli iş bu diyor. Kitap okuma deneyimim enteresan bir şekilde başladı... İlkokul üçteyken, bir gün eve geldiğimde annem, Hemen odana git, yatağını topla demişti ve ben, bu durumu biraz garipsemiştim. Odama gittiğimde, yerde iki koli durduğunu gördüm; içinde de çocuk klasikleri... Köyün İkizleri, Çocuk Kalbi gibi kitaplara annem sayesinde kavuştum. Çocukken en sevdiğim üç kitap vardı, Pal Sokağı Çocukları, Martı Jonathan Livingston ve Şeker Portakalı. Doğrusu ortaokuldayken, ablamların bazı kitapları benden kaçırıldı. O sırada onlar üniversitede öğrenciydiler. Eve geldiklerinde bavullarında hep kitap olurdu. Hiç unutmam bu kitaplardan birisi, Ekmeğin Fethi idi. Kitabı gizlice okumaya çalıştım fakat tek kelimesini dahi anlamadığımı fark edince moralim bozuldu, ben de onu aldığım yere koydum. Herhangi bir kitapçıdan kitap çalmak gibi bir durumum olmadı. Şimdiye dek sadece ablamın kitaplarını çaldım. Bunu kendi de biliyor hatta ara sıra başıma kakıyor. Hala bir kitabını bulamayınca beni arar, kitabının bende olmadığına inandırmakta zorluk çekerim. Öyle bir ara dönemim olmadı, ucuz romanlara hiç düşmedim. Eğer polisiye türü yaramaz bir seçim sayılırsa, lisedeyken bir yıl boyunca ne kadar polisiye varsa alıp okumuştum. O dönem tanıştığım Jean- Christophe Grange'in kitaplarını hala takip ederim. Bir zamanlar çok sevip de sonradan sevmez olduğum yazarlar olmadı. Çünkü yazarların kişisel hayatları beni ilgilendirmiyor. Tamamen metin odaklı bir okur olduğum için önceden iyi bulduğum bir metni sonradan kötü bulmam pek olanaklı olmuyor. Ama tam tersini yaşadığım oldu. İlk okuduğumda sevmediğim bir kitabı seneler sonra okuduğumda, çok etkilendim. Muhtemelen başta yaşım ve tecrübesizliğim gereği anlamamıştım. Her yerde ve her saatte okuyabilirim, o tip ritüellerim yok. Yeter ki çok gürültülü bir yer olmasın. İdeal okuma deneyimim, çalışma odamda, sessizlik içinde gerçekleşir. 'Gerçek edebiyat' ürünü kitapları severim. Sinemayla ilgili kitapların da çoğunu takip ederim. Özellikle Agora Kitaplığı'nın yönetmenler serisini çok başarılı buluyorum. Kütüphanem için 'parçalanmış bir dünya haritası' diyebilirim. Mişima'dan Knut Hamsun'a, Cortazar'dan Sadık Hidayet'e kadar uzanan geniş bir kütüphanem var. Kütüphanemi gören birini sanırım ilk baskı kitaplarım heyecanlandırır. Benden beklemeyeceği şey ise Beethoven hakkında yazılmış tüm kitapları toplamam olabilir. Beethoven'ın hayatına karşı özel bir ilgim var. Toni Morrison'un Sevilen adlı romanı ve Abbas Kiyarüstemi ile Sinema Dersleri. Ticari kaygıyla yazılmış kitapları almam. Böyle yazıldığını düşündüğüm kitapları ise okumam. Yazarın dünyayla kendiyle bir derdi olmalı, derdi olmayan yazarları okuyamıyorum. Hakkı yenmiş kitaplar denilince Peyami Safa'dan Yalnızız, Kemal Bilbaşar'dan Denizin Çağırışı, Erhan Bener'den Yalnızlar, Feyyaz Kayacan'dan Hiçoğlu'nun Serüvenleri geliyor aklıma."} {"url": "https://egoistokur.com/zihnimiz-bir-ask-romanlari-bombardimani-altind", "text": "Çocukluğumdan beri okumayı sever, öykü, roman, tarih, elime ne geçerse okurdum diye anlatıyor Mahsa Mohebali. 16 yaşındayken Reza Baraheni'nin yaratıcı yazarlık atölyesine gitmiş ve önce ilk öyküsünü, sonra da ilk romanının taslaklarını yazmış. Üniversitede müzik okumaya başlayınca, yazmaya ara vermiş. Ta ki bir gün Mutlu insan, hobisini işe dönüştürebilen insandır sözünü işitene kadar. Müzik eğitimini bırakıp yeniden Baraheni'nin atölyesine dönmüş ve bu sefer daha ciddi adımlarla yola koyulmuş. O zamandan beri yazmak hayatımın bir parçası diyor. Dostoyevski, Thomas Mann, Marcel Proust ve Louis Ferdinand Celine'yi çok seven, William Faulkner, J. D. Salinger, Kurt Vonnegut ve Heinrich Böll'e hayran olan yazarla feminist Güldünya Yayınları'ndan çıkan ve ülkesinde yıllardır yasaklılar listesinde bulunan Aşkı Dipnotlarda Yaşamak adlı kitabını konuştuk. İran'da yazarlığın hiçbir maddi geliri yok, sansürün kırmızı çizgileri de azımsanacak gibi değil. Mesela politika, sosyal sorunlar, erotizm ve din hakkında yazmak sakıncalı. Bu kırmızı çizgileri çiğneyen yazarlar, siyaset yapmak gibi bir hedefleri olmasa bile sistemin karşısında durmuş oluyorlar. Durumun zorluğuna siz karar verin: Herhangi bir gelir sağlamayan bu işi yaparak bir de başınıza dert alıyorsunuz. Birkaç yıl öncesine kadar yazarla yayıncı aynı cephedeydiler. Yazar eserini yayıncıya teslim eder, yayıncı da bunu resmi ruhsat çıkarabilmek için Kültür ve İslami İrşat Bakanlığına gönderirdi. Bazı durumlarda sansürcüleri içerikte bir sorun olmadığına ikna edebilmek için yazarın kendisi giderdi. Fakat bugün işler değişti; hükümetin baskısıyla yayıncılar sakıncalı buldukları yazıları daha baştan göndermiyorlar. Yani sansür etme görevi, yayıncılara devredilmiş durumda. Hiçbir yayıncı yazdıklarımı bakanlığa göndermeye razı olmuyor, bazıları da eserlerimde çeşitli düzeltmeler yapmamı istiyor. Bukorkunç durum, birçok yazar arkadaşım için de geçerli. Birincisi, hükümet sonradan hiçbir biçimde sansür uygulamadığını iddia ediyor. Eh, yalan da değil bir bakıma, sonuçta sansürü özel sektöre devretti. İkincisi, yazarlar bilinçli olmasa bile bilinçdışında kırmızı çizgileri aşmamaya özen gösteriyor. Evet, İran'da kadın yazar olmak çok zor. Neticede sadece hükümet değil, kamuoyu da size karşı. Erkek egemen bir toplumda yaşıyoruz. Çoğu zaman yazarla yarattığı karakter bir tutuluyor, böylece metinle yazar birlikte yargılanıp mahkum ediliyor. Ruhunu eserinde tüm çıplaklığıyla sergileyen yazar sansürün bıçağından kurtulsa bile bu kez aydın kesim tarafından ayıplanıyor. Bence hiçbirimiz yazdığımız aşk hikayelerinin tamamen orijinal fikirlerden doğduğunu iddia edemeyiz. Neticede zihnimiz, resmen bir aşk romanları ve aşk filmleri bombardımanı altında. O öyküde bu gerçeği dile getirdim. Hiçbir yazı yegane değildir, yazdıklarımız mutlaka okuyup işittiklerimizin ve yaşadıklarımızın bir karışımıdır. Son 30 yılda hakları konusunda daha fazla bilgi sahibi olan kadınlar toplumun çeşitli alanlarında daha fazla boy göstermeye başladılar. Feodal toplumların erkekleri için bu durumu kabul etmek zordu. Bu yüzden bence kadına yönelik şiddetin artışı, geçmişi muhafaza etmek isteyen erkekler ve kadınlar arasındaki sürtüşmenin bir göstergesi. Gelecekte de bu tarz şiddet olaylarına şahit olmayı sürdüreceğiz, bu kaçınılmaz. Ama kadınların toplumda daha aktif roller üstlendiklerinin de kanıtı. Bu şiddet kadınların onlara dayatılan geleneksel çerçeveden çıkmak ve modern hayata atılmak yolunda ödedikleri bedeldir. Tabii mücadele için hükümetin desteğine ihtiyacımız var. Şiddetin azalmasının tek yolu, uygulayanların yasalar gözünde cezalandırılması olacaktır."} {"url": "https://egoistokur.com/zihnin-niyet-etmedigi-elin-tesebbus-etmedigi-tesadufi-guzellikle", "text": "1) Tüm kompozisyona dair güçlü bir şey hissetmiyorsanız, yazmaya başlamayın. Tabii lirik bir metin veya şiir yazıyorsanız, o başka. 2) Kusursuzluğun ve simetrinin peşinde olmayın. Bu, işin içindeki hayatı öldürür. 3) Bakış açısı ve perspektif gibi kurallara itaat edin ve dünyaya karakterinizin gözleriyle bakın. Yaratıcılıkla bu kuralları kırmak serbest. 4) Van Gogh ya da diğer neo-ekspresyonist ressamlar gibi, siz de fırça darbelerinizi açık açık gösterin. Okur, bu romanın nasıl yazıldığını öğrenmekten de zevk alacaktır. 5) Zihnin niyetlenmediği ve elin teşebbüs etmediği tesadüfi güzellikleri kaçırmamaya bakın. Benim içimdeki yazar ve ressam neyse ki her gün daha arkadaşça yaklaşıyor birbirine. Romanlarımı resimlerle, resim kitaplarımı ise metinler ve öykülerle tasarlamamın sebebi bu."} {"url": "https://egoistokur.com/zihnin-ve-hayatin-caz-haller", "text": "Edebiyatımıza Derinlik Deliliği adlı romanıyla giren, kendine has dilini ve temalarını Hangi Melek Dinlemez Şeytanını adlı öykü kitabıyla genişleten Yasemin Eğinlioğlu, bu defa Caz Halleri adlı şaşırtıcı güzellikteki anlatısıyla çıkıyor okurunun karşısına. Salt umut etmenin acizliğine düşüyor artık insan. İçimizdeki yaraya dokunuyor yaşam. Kendi kendimizin ve başkalarının değerlerini yok eden bireylere dönüştük. Yalnızlığımızda yabancılaşıyoruz. Böyle bir çağda, benim en büyük dayanma ve değiştirme gücüm yazmak oldu, diyen Eğinlioğlu, edebiyatı kendi içine bakarak bulup çıkaran yazarlardan. Yazarken daha çok hayatından yol alıyor fakat seçtiği güçlü yazınsal merkezler sayesinde kendini ve yaşamını edebiyatla çoğullaştırıyor. Yazdıklarının bir anılar dökümüne dönüşmesini engelleyen de bu oluyor. Örneğin, Caz Hallerine ilk merkez olarak seçtiği Gözler bölümünde, hayatına girmiş önemli gözleri anlatırken, Gözler sizi size vermeye, sizi sizden yaratmaya bile muktedirler, diyerek herkesin hayatına dokunacak alanlara açılıyor. Dinler insanlara her an, her yerde görüldüklerini söylerler. Tanrı'nın gözü aracılığıyla insanlara korku salarlar. Aynı zamanda, her eylemine müdahale edilemeyecek insanın kendi eylemlerine sahip çıkmasını da sağlarlar. Gizli saklı da yapsa, yaptıklarının her halükarda görüleceğini bilen insanı bir anlamda kendi kendiyle baş başa bırakırlar. Görülmek yakalanmakla, cezalandırılmakla ve bunların korkusuyla gelişmesi umulan vicdanla ilişkilidir dinde. Göz insanları eğitme, hatta gütme aracı gibi kullanılır. Bedenden görülmekse günahla eşdeğerdir çoğu zaman. Kıyafetler görülmekten doğacak günahı önlemek üzere tasarlanır. Fakat en kapalı kıyafetlerde bile, en can alıcı yer, yani gözler, ironik biçimde açıktır, diyor. Ardından da, bakılanı yalnız bırakan sevgisiz gözlere, insanı dertlendiren bakışlara, vazgeçilemeyen gözlere uzanıp hayata ve insana yönelmiş toplu bir bakışa ulaşıyor. Bir başka bölümde, merkez olarak Rutin ve Ritüeli seçiyor ve hayatla edebiyatı güçlü bir biçimde kaynaştırıp odağını derinleştirdikçe çoğullaştırıyor yine. Bilmiyorum, belki de yaşam rutinleşmek ve bu yolla sosyalleşmektir. Ben normalin dışındayım. Bu durum beni bir biçimde yalnız ve korunmasız da bıraktı. En yakınlarım bile bazen anlamamakta direnerek beni örselediler. Anlaşılamamanın derinliği... Bazen taşıyamaz oluyorum bu derin boşluğu. Sevginin sessizliğine sığınıyorum ama benim için çok zor... Sıra dışı düşünmenin yarattığı bir yalnızlık bu, diyor. İnsanı teslim alan rutine hayatı boyunca nasıl karşı çıktığını bazen acı bazen tatlı fakat hep çok renkli anılarıyla anlatırken, rutinin doğayla, müzikle, annelikle, koyunlaştırmakla, aşkla ve yaşamakla ilişkilerini sorguluyor. Sevdiğim kişinin rutinin ellerinde bitip tükenişine gönlüm razı olmaz ve canının acıyacağına aldırmadan, kendi iyiliği için onu hırpalarım, tabii kendimi de hırpalarım, diyor. Kitabın Yalnızlık, Zihnin Hiç Hali, Zihnin En Hali, İnsanı Deli Eden Suallerim, Yazmak ve Yaşamak ve Benden Sonra adlı bölümlerinde de yazar yine aynı zengin bakışla zihnin ve hayatın caz hallerine bakıyor. Varlığımın tümü yalnız kalmama sebeptir, diyen Eğinlioğlu, coşkulu ve özgün bir dille, kendisi olabilmenin ve hayatı her şeye rağmen aşkla yaşayabilmenin sırlarını cesur bir dürüstlükle açıyor okura. Kendini ve insanı öğrenmeden toplumu sorgulayamaz, anlayamazsın. Düşünmek, akla önem vermek, duyguları yaşamaya engel teşkil etmez. Mesela metanet, sabır, tevekkül gibi bazı duygular tabii ki muhafaza edilmelidir. Çaresizlik zamanlarımızın saygı uyandıran durumlarıdır bunlar. Fakat eğer zırha dönüşürlerse, insanda nefret ve acıyı da körüklerler. Hasılı, duygular harcanmalıdır, diyen yazar, o kadar zengin bir yazınsal kaynağa sahip ki, bunu da harcamaktan kaçınmıyor. Kendini ve hayatını, edebi malzemesini tüketme korkusu duymadan yazıyor. Çünkü kendini de, hayatını da, edebiyatla çoğaltarak kaynağını hep gürül gürül akıtmayı biliyor. Caz Halleri sarsıcı, samimi, şaşırtıcı, okuyanın yalnızlığını alan ve hayatı edebiyata dönüştürmeye çağıran cesur bir anlatı."} {"url": "https://egoistokur.com/zor-is-bir-kirpinin-bir-kirpiye-sarilmas", "text": "Kirpi tuhaf bir hayvan, yüzyıllardır biyolog, filozof ve ruh hekimlerinin ilgisini çekmiş. Oklu kirpilerin birbirlerinin yüzüne bakabilmek için arka ayakları üzerine durdukları ve bu arada oklarını gevşetip yana yatırdıkları biliniyor. Dişilerin erkekleri baştan çıkartmak için çılgın yöntemler icat etmeleri, erkeklerin flört sırasında 'şarkı' söylemeleri hatta yalnız kalınca masturbasyon yapmaları da bu nevi şahsına münhasır canlıların özelliklerinden. Anlatılanlara bakılırsa, kirpilerle insanların cinsel yaşamları arasında büyük benzerlikler var. Schopenhauer bir keresinde kışın ayazında bir parça ısınabilmek için birbirlerine sokulan kirpilerden söz etmiş. Fakat zor işmiş bir kirpinin başka bir kirpiye sarılması; dikenler ikisinin de canının yakıyormuş. Aksi gibi rüzgar keskinleşip soğuk arttıkça, kirpiler daha fazla yakınlaşmak ihtiyacı duyuyorlarmış. Ve her seferinde canları daha da acıyormuş. Birbirlerine tam olarak ne kadar yakın dururlarsa canları yanmadan ısınabileceklerini, uzun deneme ve yanılma seanslarının, sayısız yaralanma ve berelenmenin ardından çözebiliyorlarmış. Burada kış ve soğuk kelimelerinin yerine toplum, diken yerine de insan tabiatı kelimelerini koyabilir, dahası insan kirpilerin yaşamak adı verilen meşakkatli öğrenme sürecinde sadece birbirleriyle değil, kendi kendileriyle de nasıl mücadele ettiklerini görebilirsiniz. Öyle bakınca kışın soğuktan donmamak için birbirlerine sokulan ve fena halde yaralanan kirpiler insanoğlunun derin ve çözülmez yalnızlığına ayna tutuyor olabilirler. Belki bu yüzden, hiçbirimiz bir başkasına tam olarak temas edemiyoruz ve araya hep engeller koyuyor, gerekirse duvarlar örüyoruz. Sevdiklerimizin görünmez dikenlerinden korunmak için... Birbirlerine dokunamadıkları için soğukta donan yalnız kirpiler gibiyiz çoğu zaman. Tekrar geçelim üzerindem: Kirpilerin birbirleriyle ilişki kurmayı öğrenme yolu deneme yanılma, peki ya insanlar için? Aynısı. Zira daha iyi bir öğrenme yolu henüz icat edilmedi."} {"url": "https://egoistokur.com/zoran-zivkovicten-egoist-okurlara-oyku-armagani-telefo", "text": "Gecenin bu vaktinde telefonun canhıraş sesi nerdeyse yıldırım çarpması gibiydi. Baştaki şaşkınlığımı sürdürmek isteyerek telefonun çaldığına inanmak istemedim, ilk kez görüyormuş gibi telefona bakabildim ancak. İkinci zil beni bu gelgit halinden çıkardı. Handiyse korkarak ve çabucak ahizeye yetiştiğimde, önümdeki monitörün sağ alt köşesine gözüm ilişti, boş beyaz ekranda yazan tek şey oydu, vakit gece yarısını 47 dakika geçiyordu. Bu geç saatte kimin, neden aradığı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Kesinlikle tanıdık biri değildi, çünkü benim geceleri çalıştığımı herkes bilir ve beni rahatsız etmek istemez. Tabii ki sabahı bekleyemeyecek bir şey söz konusu değilse, ki bu şey de bu saatte hoş bir şey olamaz elbet. Yine de kötü bir şey olmamasını ummayı sürdürdüm. Birisi muhtemelen yanlış numara çevirmişti. Bu kadar geç saatte olmasa bile erkesin başına gelmiştir. Dünya üstünde kim gece yarısından sonra arama yapmayı düşünür ve çevirdiği numaraya dikkat etmez? İnsanlar bazen çok saygısız olabiliyor. Ahizeyi kulağıma götürdüm ve sertçe 'alo' dedim. Hattın öbür ucunda biri 'iyi akşamlar' dedi. Büyük olasılık onları çok mutlu eden bir durumun etkisi altındaki genç bir insandı bu, ama, hayır, bunun yerine orta yaştaki bir adamın ciddi, derin sesini duydum. Bu yüzden, kim olduğunu bilmediğim genç adamın kötü davranışı üstüne bir nutuk atmaya hazırken, şimdi yüzü asık bir yetişkinin tatsız ses tonuyla 'iyi akşamlar' demek zorunda kaldım. Ahizeyi yerine koyduğum anda telefon tekrar çaldı. Esrarengiz yabancının pes etmeye niyeti yoktu, bu açıktı. Tek çarem kalmıştı, hattın öteki ucundan duyulmadığı için, gereksiz bir gürültüyle ahizeyi çarptım, ama, bu şekilde duygularımı belli etmiş oldum. Sonra da telefonun arkasındaki ses kapatan düğmeyi bulup, düğmeyi ittim, ses kapandı. İşte bu... Ne kadar yararlı bir düğme, keşke diğer sorunlardan da bir düğmeye basarak kurtulabilseydik. Bakalım telefondaki yaramaz oyununa nasıl devam edebilecek şimdi. İlkin, doğru düğmeye basmadığım için sesi kapatamadığımı düşündüm. Onlardan birkaç tane vardı ve ben onları doğrusu çok sık kullanmıyordum. Bu yüzden hata yapmış olabilirdim. Telefonun çalmasına izin vererek, onu kaldırdım, çevirdim, düğmelerden hangisinin ses kapadığını kontrol edip, sıkıca ittim, ki en hafif dokunmaya bile tepki verir... Hiçbir şey olmadı. Ses, düzenli aralıklarla keskin şekilde yankı yapmayı sürdürdü. Düğmeye dört yahut beş kez hızlıca tekrar bastım, işe yaramadı. Ne yapacağımı bilemez halde telefona bir süre dik dik baktım. Acımasız sesin her yeni dalgası beni daha çok, daha da çok rahatsız etmeyi sürdürdü. Mümkün olduğu kadar çabuk bir şeyler yapmalıydım. Bu yüzden olsa gerek, en akıllıca olmasa da en basit şeyi yaptım. Bir saplantının elini oynadığımı bilerek ahizeyi yeniden kaldırdım. Asla bir psikopatla konuşma başlatmamalısınız, çünkü hiçbir işe yaramaz, bunu öğrendim. Ahizeyi tekrar ve hızla çarptığımda yalnız ilk seferki rahatsızlıkla değil, aynı zamanda buzlu parmaklarıyla göğsümden kavrayan korkuyla da kışkırtıldım. Kendimi ne yaptığımı tahmin etmesinin kolay olduğuna inandırmaya çalışsam da bu açıklamam pek inandırıcı değildi. Omurgamdan kayan bir ürperti, derin bir üşüme hissederek aniden masamdan kalktım, telefonun yanına gidip eğildim ve derin bir iç çekişle telefonun kablosunu duvardaki soketten çektim çıkardım. Rahatlık kısa sürdü, sandalyeme geri dönerken telefon tekrar çaldı. Yolda ölü gibi durdum, döndüm ve gözlerimi bağlı olmayan kabloya diktim. Yapmaması gereken bir şey yaptığı için telefonuma gözümü diktim, birkaç saniye dik dik baktım. Orada hareketsiz daha uzun süre de durmuş olabilirim, fakat, zilin sesi her defasında daha yükseliyormuş gibiydi. İhtiyacım olan son şey de komşularımın çalışma odamdan gelen bu gürültüden rahatsız olup, uyanmasıydı. Başka seçeneğim kalmadığı için yavaşça ahizeyi kaldırdım, biraz bekledikten sonra, yumuşak bir ses tonuyla, 'alo' dedim. ğil. Şeytanın kapının eşiğinde durduğunu hayalet. Aslında adil olmak gerekirse sen bu konuda oldukça hızlısın. Bazen bu uzar, uzar, tatsız bir hal alır. Bazısı körü körüne davranır. İnadına reddedişi öylesinedir ki, bazen telefonu binanın son katındaki evinin penceresinden dışarı fırlattığı bile olur. Sonrasında telefon paramparçadır ve mahallede panik yaratana kadar yüksek sesle çalmayı sürdürdüğünde suçlanan gene şeytan olur. Ama başka bir yolu da yoktur, bazı insanlara fazla nazik davranılamaz. Ben yeniden konuşmaya başlamadan kısa süren bir sessizlik oldu. Sesim hala teselli kabul etmez şekilde umutsuzdu. 'Benim çağrıma mı?' dedim, hayretle ve bunu tekrara ederek sandalyeme çöktüm. Boğazımdaki yumruyu yuttum, aklımdan ne geçirdiğimi nasıl bildiğini sorsam dedim, sonra böyle bir sorunun yersiz olacağını düşündüm. Muhtemelen beni cevaplamayacaktı zaten. Bunun yerine, 'ama sadece mecazdı, metaforikti, kelimesi kelimesine bunu kastetmedim' dedim. İhtiyacım olmadığını söylemeliydim. Kalbim vahşice çarpıp, kulaklarım çınlıyor olsa da, hala hakkıyla sebep belirtecek nüktelerim vardı. Asla kendini şeytanla işbirliği yaparken bulmamalısın. Cevap sırası bana geldiğinde, 'var, ama, fiyatı?' dedim. Sözlerim başka birisinin ağzından çıkıyor gibiydi. Bu bir teselli olabilir ise de, sırtıma ansızın bir iğne batmış gibi hissettirdi. 'Ne azabı?' Sesim yeniden alt perdeden çıkıyordu. Sesim hafifçe titreyerek: 'Anlaşmamız tabii ki... Senin sözün.' Diyebildim. Ne cevap vereceğimi bilemedim. Bir süre sessizliğe gömüldüm, sonunda, 'Fazla seçenek yokmuş' dedim. Bir kez daha telefon hattı sessizleşti. Sessizliği ilk bozan gene ben oldum. Sesi sinirli, üst perdeden, kısmen de hakaretamizdi. Dilimi ısırsam da artık çok geçti. Bağlantı kopmadan önce daha boğuk, daha uğursuz, hırıltıyı andırır bir ses kulağıma ulaştı, hemen kapattım, telefonu. Titizlik takıntım beni telefonun kablosunu ait olduğu yer olan duvardaki sokete takmaya itse de bunu yapamadım. Daha fazla beklenmeyen gece araması olmayacağı gerçeğine rağmen, bağlantısız kalabilirdi. Böylece 'telefon'un ilk cümlesi, 'Telefon çalmasıyla yerimden fırladım'ı yazdığımda, kulaklarımın keskin, delici bir sesle dolduğuna yemin edebilirim."} {"url": "https://egoistokur.com/zuhal-olcay-ask-mi-guzel-ama-gecici-bir-delilik-hal", "text": "Tiyatro ve sinema oyuncusu Zuhal Olcay'ın yeni albümü Başucu Şarkılarım 3 çıktı. Olcay, Cem Karaca, Ahmet Kaya, İlhan Şeşen, Fecri Ebcioğlu ve Onno Tunç gibi çok önemli müzisyenlerin şarklarını kendine has tarzı ve güzel sesiyle yeniden yorumluyor. Aynen, çünkü hayatta her şey değişiyor. İnsanlar değişiyor, işyerleri kapanıyor, arkadaşlar ayrılıyor, evlilikler bitiyor, daha beteri hayat bitiyor... Bunu bildiğim için uzun vadeli planlar yapmıyorum. Zaten gündemin her an değişebildiği bir ülkede yaşıyoruz ve bundan hepimiz etkileniyoruz. Ağaç dalında uyur gibiyiz. Albümün çıkıyor, konser verebilecek misin, kestiremiyorsun. Dizin başlıyor, sürecek mi belli değil. Düştük düşeceğiz sanki, bu yüzden hep temkinli davranıyoruz. Urfalıyam Ezelden dizisinde oynuyordum en son. Güzel işti ama ratingleri düşük buldukları için yarıda kestiler. Çok özledim ama şu saatten sonra sırf sinema yapmış olmak için bir filmde oynamam. Beni heyecanlandıracak bir teklif gelmesi lazım. Aklımla, kalbimle isteyeceğim proje olmadıkça ben yokum. Şarkıcılığımı teatral bulanlar var ama bence şarkı söylemek ve oyunculuk birbirinden çok başka şeyler. Şarkı söylerken içimde bir şeyin kanatlandığını, özgür kaldığını hissediyorum. Siz mesela diyelim ki bir şeye çok sevindiniz yahut birine çok öfkelendiniz... Avazınız çıktığı kadar bağırmak, haykırmak istersiniz fakat konu komşunun ne diyeceğini düşünerek bağıramazsınız. Ben ne şanslıyım ki bunu sahnede özgürce yapabiliyor, üstelik eğleniyorum da. İşte aşık olduğum şarkılardan biri. İlhan çok iyi bir besteci ve söz yazarı, gerçek bir sanatçı... Bu şarkıyı ilk kez 11 yıl önce dinlemiş, unutamamıştım, müthiş çağrışımları vardı bende. İstanbul'un farklı yüzleri çoktur ve ben hepsini tanıyorum, buna şarkıdaki o kırık dökük İstanbul da dahil... Şarkıyı hatırlayın; ikindi vakti akşam sefaları açarken evlerin kapılarının önünde bir muhabbet başlıyor ve o dostça muhabbetlerin içine bir süre sonra sivri diller, laf sokmalar karışıyor. Sonra yine bir yerinde Cihangir'in eski Pürtelaş Sokak'ı geçiyor, oradaki kargaşa ve enerji de İstanbul'un parçası. Biz çirkinleştirmek, kirletmek için ne kadar çaba gösterirsek gösterelim bu şehir hala çok güzel ama işte İstanbul'un sabrının da bir sonu var. Benim için bu sorunun bir cevabı yok. Aslında aşk için kocaman kocaman laflar edesim de yok. Aşk diyorlar; hepsi hepsi güzel bir delilik hali... Ama geçici bir delilik tabii. Elbette yaşarım, niçin yaşamayayım? Benim için hiçbir zaman nefes almak ya da su içmek kadar yaşamsal önem taşımadı. Aşk değişti. Abelard ve Heloise'in birbirlerine yüzyıllar önce yazdığı aşk mektuplarını düşünün, artık kimse öyle mektuplar yazmaz. Sevdiği kadını bir kerecik görebilmek uğruna at üstünde aylarca seyahat eden de olmaz. İlan-ı aşk eden tweet atar, ayrılmak isteyense SMS, günün trendi bu. Eh, öyle olunca da açıkçası ben aşkı herkes kadar önemseyemiyorum. Hem arkadaşlarınla oturup aşk üzerine sohbet etmek bile aşkın kendisini yaşamaktan daha zevkli. Yok, açıkçası mantığı bayağı elden bıraktığım hatta fırlatıp bir kenara attığım oluyor. Her insan gibi benim de çelişkilerim, fırtınalarım var; delirme potansiyelim yüksek. Öyle olmasa oyunculuk yapamazdım. Çünkü oyunculuk biraz da bir karakterden diğerine, bir ruh halinden ötekine hızla ve kolayca geçebilme esnekliği sayılır. Belki benim de içimde aşık olup yerlerde sürünecek türden bir kadın da vardır ama şimdiye dek çıkmadı ortaya, bilmiyorum. Bence zaten hepimizin içinde her türlü ruh hali, karakter özelliği var ve ortaya çıkmak için fırsat kolluyorlar. Bizse çoğu zaman onlara ilişmemeyi tercih ediyoruz. Evet. Daldan dala uçtum galiba, konuya dönelim... Aşık olmak, bir başka insana tüm kalbini, ruhunu açmak ve sadece iyi değil kötü gününde de yanında olmak; bunlar mühim şeyler. Birine köpek gibi sırılsıklam aşık olmak, onu her şeyiyle sevmek büyük cesaret istiyor. N'apalım ki ben öyle biri değilim. Gurur duymuyorum ama gerçek bu. Öte yandan kalıplardan da hoşlanmıyorum. Böyle konuşursun, konuşursun, sonra birden aşık olup duvara toslarsın, bu da mümkün. Güzellik bir tuzak bence, ona çok da kanmamak lazım. Kendimi hiç güzel bulmadığım dönemlerim de oldu ama o zaman da işimle öne çıkabildim. Önemli olan yetenek ve deneyim, güzellik bir nevi ikramiye... Bir de ben konservatuarda okudum, orada bizi güzeller ve çirkinler diye ayırmadılar, hepimiz aynı dersleri aldık, aynı ölçüde ter akıttık. Baştan biliyorduk; bir oyuncu için ne çirkinlik bir dezavantaj ne de güzellik bir avantaj. İstemez miyim, tabii ki oluyor. Dedim ya, bunları da ruhumda barındıyorum ki oyunculuk yapabiliyorum. Bacaklarımı şöyle hanım hanımcık bitiştirip dudaklarımı büzerek Ben sadece klasik müzik dinliyorum diyenlerden mi olsaydım? Öyle konuşan kişinin oyunculuğuna inanamam ki. Zaman zaman kontrollü oluyorsam, başkalarını düşünmekten... Çevremdekilerin mutluluğunu önemsiyorum, kimse kırılmasın, incinmesin istiyorum. Arada da ufak tefek kırılmalar hatta bazen patlamalar oluyor ki ne güzel! İnsan olduğumu hatırlatıyorlar bana. Nefret değil de eğlenceli bir kadınım ve insanlar bunu da görsün istiyorum. Tiyatroda komedilerde kendime gülmekten oynayamadığım bile olmuştur. Ama televizyonda ve sinemada mesafeli, ser verip sır vermeyen, ancak tek başına kaldığı zaman ağlayabilen, güçlü kadınları canlandırdım daha çok, seyirci de beni o karakterlerle özdeşleştirdi. Bir de belki hüzün benim yüzüme ve kemik yapıma yakışıyordur, kimbilir. Ağlamak. Kana kana ağlamak. Bakın üzüntüyü geçirmenin yolunu biliyorum, herkese de tavsiye edeyim... Evden çıkıp 5 kilometre yürüyün. Hızlı hızlı, koşar adımlarla. Sonra eve dönüp müzik açsın ve yüksek sesle dinlesinler. Mümkünse eşlik etmek için bağırsın, haykırsınlar. Ben yüzüyorum mesela, üzüntünün beni esir almasını engellemenin en iyi yolu bu. Ama ağlayacaksam da ağlıyorum, akıtıyorum zehiri dışarı. Bir de en güzeli dertleşmek. Sevdiğin, inandığın bir insanla konuşursun ve o da belki senin başını okşar, teselli etmek için. İnanın bundan daha iyi gelen bir şey yok."}