{"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/188365472614/tomris-uyar-edebiyat%C4%B1n-%C3%B6%C3%A7-alma-bi%C3%A7imi-silmektir", "text": "Türk öykücülüğünün büyük ustalarından Tomris Uyar'ın 'Güzel Yazı Defteri' adlı kitabı 2002 yılında iki önemli ödüle değer görüldü. Bunlardan ilki Dünya Kitap Ödülü, diğeri de Türkiye Gazeteciler Cemiyeti tarafından verilen Sedat Simavi Edebiyat Ödülü oldu. Tomris Uyar bu vesileyle öykü dünyasından başlayıp Gündökümlerine, ödüllerden çok satma konusuna, edebiyatçı evliliklerinden günümüzün genç öykücülerine kadar geniş bir yelpazede soruları yanıtlıyor. - Öykü benim yapıma çok uygun bir anlatı tarzı ve edebiyat türü. Roman bana pek uygun bir dal değil. Başı, sonu, ortası olan, toplumun çeşitli katmanlarını da barındıran ve ister istemez mesajı olan ya da mesajsız olması gibi bir mesajı olan bir roman yazmak istemedim. Öyküyle kendimi, düşüncelerimi daha iyi dile getirebildiğimi sanıyorum. Başka bir tür denemedim. Şiiri çocukken yazmıştım ama kötü olduğunu o zaman bile anlamıştım. - Hala da soruyorlar. Çok farklı iki şey. Bu, mimariye ne zaman geçeceksiniz demekten pek farklı bir şey değil. Tamamen iki ayrı dal çünkü. - Hayır, hiç öyle görmedim. Çok iyi uzun öyküler okuduğumu sanıyorum. Çehov'un 'Bozkır'ını düşünüyorum mesela. Çehov onu yazdı diye kısa öyküye ihanet etmiş. Bu biraz daha uzun ve daha çok kişiyi kapsadığı için, birçok mekan ve zaman değişikliklerini verdiği için bir öykünün sınırlarına girmiyor. Gene de baktığımızda öykü özellikleri ağır basıyor. Ancak dipte, romanı sezdiren bir hava dışında romana benzer bir özellik fazla yok. O hava Türkiye'nin aşağı yukarı yirmi yıldır geçirdiği çalkantıyı anlatıyor. Kişiler de üç kuşağı temsil ediyor aşağı yukarı. - Koleje giderken müzik formları üzerine seçmeli bir dersimiz vardı. O dersi çok büyük bir sevgiyle almıştım ve öğretmenimiz de çok iyiydi. Ve müziğin edebiyata nasıl uygulanabileceği konusunu o zamandan beri çok düşünüyorum. Bu öyküde bir çokseslilik sözkonusu. Değişik yaş gruplarından, farklı kuşaklardan gelen insanların değişik konuşmalarını bütünleştirici bir biçim bulmak ve dili bir yamalı bohçaya çevirmemek için birinin gözünden anlatılması gerekiyordu. Sık sık onların gözüne de dönüyoruz ama gene de onları birleştiren bir dil söz konusu. O yüzden çoksesli bir müzik var ama hepsi konuştuğunda tek bir parça gibi çıkıyor. - Herhalde senfoni olur, çok iddialı olmazsa. Çünkü konçerto değil. İtalikle dizilen ve yazarın sesi olan bölümleri de dönülen tema olarak düşünebiliriz. - Var. Edip Cansever için yazdığım bir öykü vardı. Onda Miles Davis'in 'Siesta'sından yararlanmıştım. Çok düşündüğüm bir şey benim bu. Ama en iyisini tabii Cortazar yapıyor. Müzik seslerini birer alet olarak hikaye kişilerine dağıtıyor. O çok saygıdeğer bir çaba. Şarkı beni çok etkileyen bir şey. Birçok öyküme şarkı sözleri adını vermişimdir mesela. Çalışırken de müzik dinlerim. Ama insan sesi olmasın. Yani onu dinleyip de kapılmamalıyım. - Popüler olmak, edebiyatta zannedildiği kadar önemli bir şey değil. Edebiyatta tiraj, daha çok insanın aklında kalan veçocuklarına aktardığıdır. O gün satılan kitap sayısına göre ölçülmeyen bir şeydir. Söz gelimi, Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında, çok tirajı olan bir sözdür. Çünkü herkesin hayatını bir yerden etkiler. Bir ceviz ağacı gördüğünüzde, Gülhane Parkı'nın önünden geçerken ya da başka bir ağaç ve başka bir yer size bunu hatırlatıyorsa, asıl tirajın o olduğunu düşünürüm. Belleklere kazınmayan bir şey yapıyorsanız bu o aralar herhangi bir sosyal eğilimden ötürü gündemde oluyorsa ve siz bu yüzden seviliyorsanız, o gündemden kalktığında siz de gündemden kalkacaksınız, demektir. Edebiyatın çok kötü bir öç alma biçimi vardır. Edebiyat siler. Öbür dallar gibi değildir, bir zamanlar iyi bir şarkıcıydı demezler. Bir zamanlar iyi bir müzisyendi, diye akılda kalmazsınız. Bütünüyle siler. Geçmişteki iyi işlerinizle birlikte yok olursunuz. Gündemde kalmak için çok ürün vererek kendinden ödün vermek de aynı biçimde tehlikeli olabilir. Yani son kitabınız bir de bakmışsınız geçmiş kitaplarınızı da yok etmiş. - Türkçe yazan ve Türkçeyi çok seven bir insanım. Bir kere o Türkçenin artık konuşulmadığı yerde, dünyada oturuyorum ben. Eskiden şoförlerle konuşmaya, esnafla şakalaşmaya, balıkçılarla pazarlık etmeye alışkın bir insan olarak o yüzleri, o dili çevremde bulamıyorum. Buna koşut olarak tipler de değişiyor. Çevremdeki kişilerin de eğilimleri bir bütün ve homojen değil. Oraya da ait değilim. Tipik bir orta sınıf Türk aydını değilim. Burjuva bir Türk aydınıyım belki ama bu benim bir şeyimi özetlemiyor, ortaya çıkarmıyor. İstanbullu olmam önemli benim için. O da İstanbul'u çok önemsediğimden değil, yani metropolde yaşamış bir insan olarak metropolü önemsiyorum ama beni ilgilendiren bir şey bu. Artı puan anlamında değil. Türkiye dışında başka bir yerde yaşayamam. Türkçe konuşulmayan bir yerde kendimi düşenemem, yazamam. Denedim bunu ama yapamadım. ancak not alabiliyorum. Eğer dilini bildiğim bir ülkedeysem, o dille düşünmeye başlıyorum. Çünkü o dilde konuşuyorum. Böyle bir ikilik oluyor. Ne olursa olsun Türkiye'de yaşarım bu yüzden. - Rüyama giriyor. Bunu bir öykümde de yazmıştım. Galiba Gündökümleri'nde de var. Rüyamda televizyonda bir tartışma programındaymışım, ciddi bir program, orada sesimin çıkmadığını görüyorum. Korkunç bir rüya. Yapımdan gelen bir hırçınlığım var, aslında hoşgörülüyümdür ama damarıma basılınca hırçın olurum. Babamın Karadenizli olmasından kaynaklanabilir bu. Bir de tabii onun getirdiği hırçın insanlara özgü kırılganlıklarım olur. Bunu belli etmem ama silerim. Onların da etkisiyle son zamanlarda sildiim çok şey oldu. Dostluklardan eski tanışlara kadar. O yüzden yersiz yurtsuz olmak, uyumsuzluğun bir parçası. - Gündelik hayat içindeki bazı deneyimleriniz sizin için çok önemli oluyor. Bir ışık tutuyor, bir şeyleri daha iyi anlamayı getiriyor. Fakat bu öyküye her sefer giremiyor tabii. Hepsi bir öykü malzemesi değil. Genç yazar olsam, birçoğunda gördüğüm gibi, belki öykü olur ama bunu yapmak istemiyorum. Kendimi silmek olur. Öyküye almadığım şeyleri gündökümü olarak yazıyorum. Gündökümü sahici, kurgulanmıyor çünkü. Fakat onun da kendine göre, mantık isteyen bir kurgusunun olması gerekiyor. Eğer güzel bir sözü söyleyen, o gün beni aydınlatan kişinin adının geçmesi, mektubunun yer alması gerekiyorsa onlar da geçiyor. Ama hepsinden izin almak gerekiyor. Çünkü gündökümü yazmak öykü yazmaktan da öte estetik kurallara dayanan bir şey. Yani size bire bir emanet edilmiş bir sözü, mektubu birileriyle paylaşmak demek olduğu için sınırları çok ince. Bunu da gözetmeniz gerekiyor. - Başta daha rahat ve bütün günlerimi yazıyormuşum. Daha çok kendimi ve günlük hayatı anlatıyorum. Son zamanlarda tekrar yayınlanacağı için onları tekrar gözden geçirdim ve hayatımı bir sinema şeridi gibi gördüm orada. Ortalara doğru toplumsal baskıların ağırlığı iyice hissediiyor. Onların benim hayatımı da etkilediğini gördüm. Sonra biraz denemeye kaçmaya başlamışım. Gitgide günlerden kopuyorum gibi. Sonuna doğru büyük bir çabayla günleri yazayım istiyorum. Pek çok şeyin üst üste gelmesi bende artık yazmasam da olur duygusunu uyandırdı sanıyorum. O yüzden de gündökümü yazmıyorum artık. Bugün de yazsam aynı şeyi yazacağımı hissediyorum çünkü. enç okurlardan bazıları mesela benim 1975'te yazdığımı çok güncel buluyorlard. Bu yazar olarak hoşunuza gidebilir ama Türkiye'de yaşayan bir vatandaş olarak hiç de hoş değil. - Murat Gülsoy'in iyi bir öykücü olduğunu görüyorum. Tek sakıncası metinden hareket etmesi, bir metne bağlı kalması. Metinden metne giden bir yol seçiyor ve bu yol tıkanabilir ilerde, diye düşünüyorum. Bir şey şimdilik eksik değil ama ilerde olacak. Sema Kaygusuz şiirsel bir dil kullanıyor. O bakımdan beğeniyorum. Mehmet Günsür'ün sürükleyici bir şiirselliği var. Şiirsel yazmıyor da belki onu yazmamış olması şiirsel yapıyor yazdığını. Onun da bir belkemiği, yani öyküyü ayakta tutan bir şeyi eksik. Alttan hikayeyi bağlayan bir şey eksik sanki. Öyküde de romanda da ne zaman bittiğini bilmiyorlar aslında. Bilinmez bu da, sezmek diye bir şey olabilir belki. Ben de seziyorum hikayemin bittiğini, bilmiyorum. Çok sarkıyor yazdıkları, son zamanların filmleri gibi. Bitmesi gereken yeri o kadar geçiyorar ki, artık bitmesi için bir neden kalmıyor. - Tabii ki göze alamam, şimdi alamam. Ama o zaman iyi ki almışım. Bazı şeyleri iyi ki yapmışızdır. Onları belli yaşlarda yapmış olmak, bizi sonradan biz yapan bir özellik haline gelir. Hiçbir zaman pişmanlık duymadım birileriyle birlikte olduğum için. Pişmanlık duyduğum anlar olmuş olabilir ama genele olarak bakıldığında yoktur. - Evet, gösterilirse olur. Çatışma çıkmaz genellikle fakat çıkarsa da benden çıkar çoğunlukla. Daha çok Cemal Süreya ile birlikteliğimde olurdu bu. Bir şeyi eleştirdim mi geri dönmem. Çünkü o bana sorulmuştur, dürüst cevap vermek zorundayım. Bir insanı çok sevmem, ona aşık olmam falan bunu değiştirmez. Ben şiirden anlamam, şiiri bilen biri bana şiiri göstermek zorunda değildir. Ama gösterip de benim düşüncemi soruyorsa ben ona dürüstçe cevap vermek durumundayımdır. Şu olmamış derim mesela ve o olmamış için sonuna kadar tuttururum. Bu şansım mıdır, yoksa şiiri sezmem midir bilmiyorum ama sonunda razı olunur ona. 'Güzel Yazı Defteri'nin iki ödülü birden oldu. Tüyap Kitap Fuarı'nda Dünya Kitap Ödülü'nü, şimdi de Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü kazandınız. Çok klasik olacak ama ödüller üzerine görüşlerinizi almak isterim. - Ben ödüllere eskiden beri karşı bir insandım. Yani şu anlamda, hatta bir yazımda da belirttiğimi hatırlıyorum, bu gidişle birbirimizin ya yarışmacısı ya da jürisi olacağız demiştim. Oysa Türkiye'nin bugün geldiği durumda başka bir şey ortaya çıkıyor: Sizin için hiç uğraşmayan bir yayınevi varsa, ki bunu özellikle duyurmayan ve bu reklam dünyasının içinde sizin yayınlanan kitabınızın aşağı yukarı sevenleriniz tarafından bile duyulmadığı, bilinmediği bir ortamda ödül kazanıyorsanız o ödülün yararı var. En azından sizin bir şey yazdığınızı duyuruyor. Satıştan falan geçtim."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/188366334699/irene-nemirovsky-her-%C5%9Fey-yar%C4%B1m-kal%C4%B1r-asl%C4%B1nda", "text": "39 yıllık kısa yaşamına 50 öykü ve 15 roman sığdıran Fransız romanıcı Irene Nemirovsky, Toplama Kampı'na gönderildiği için bitiremediği Fransız Süiti'nin tamamlayabildiği iki bölümünü bir sandığın içinde büyük kızı Denise'e emanet etmişti. Denise Epstein, bu sandığı sakladı ama içindeki not defterlerini annesinin günlükleri olabileceği düşüncesiyle okumadı. Tıpkı yazarının yaşamı gibi trajik bir biçimde yarıda kalan roman, 60 yıl boyunca o sandıkta, gözlerden uzak kaldı. Köydeki her eve bir Alman askeri yerleştirilirken Lucine'in kısmetine de ince ruhlu, savaşmanın ruhunda derin yaralar açtığı belli olan, harika piyano çalan, müzikten ve edebiyattan anlayan Bruno düşmüştü. Gençlik takıntısı olan Anna Nemirosky, çocuk sahibi olmanın kendisini yaşlı gösterdiğini düşünüyor ve kızının varlığını bir türlü kabullenemiyordu. Fransa vatandaşı olmak için yaptdığı başvuru reddelince eşi ve çocuklarıyla beraber din değiştirerek Hıristiyan oldu. Parisliler birkaç parça eşyalarıyla yola koyulduklarında güneş henüz mışıl mışıl uyuyordu yatağında. Terk edilmişliğin hüznüne bulanmış suskun evlerden ve bir an önce kendilerini Paris dışına çıkaracak bir vasıta bulmanın derdine düşen insanların yüzlerinden karanlık damlıyordu. Öğlen güneşinin bile yerinden söküp atamayacağı kadar güçlü veyapış yapış bir karanlıktı bu. Paris'in zengin burjuva ailelerinden Pericand'lar aceleyle arabalarına binip kentin kalabalık caddelerinden geçtiler. Bir bankada memur olarak çalışan Michaud çiftinin amacı ise trende kendilerine bir yer bulabilmekti. Pericand ailesi ve Michaud çifti, Paris'i terk edip güvenli bir yere gitmenin tahmin ettiklerinden çok daha zor olduğunu kısa sürede öğrendiler. Artık Nazi ordusunun Paris'e girmek üzere olduğu herkes tarafından bilindiğinden tüm kent yollardaydı ve insan kalabalığını aşıp yola devam etmek neredeyse imkansızdı. Arabası olmayan herkes kan, ter ve karanlğa batmış halde yürüyordu. Arabalar ise ilerleyemiyordu baştan aşağı terli insan bedenleriyle dolu yollarda. Nazi ordusunun, Fransa'nın kalbi Paris'i fethetmek üzere olduğu o sıcak haziran sabahında felaketlerin sınıf farklılıklarını bir kalemde sildiği ve savaş zamanında zenginlerle mevki sahiplerinin de karanlıktan nasibini aldığı ortaya çıktı. Zengin Parisliler yol üstündeki köylerde yiyecek ve kalacak bir yer bulmaya çalışıyorlar, bunun için tüm paralarını ortaya koyuyorlar ama amaçlarına ulaşamıyorlardı. Çünkü ne yiyecek kalmıştı etrafta ne de barınacak bir yer. Binlerce insanın aç kurtlar gibi dükkanlara üşüştüğü ve bulabildiği her şeyi yağmaladığı bir savaş ortamında bu tür manzaralarla karşılaşmak şaşırtıcı değildi ve karanlık yapıştığı yerde pis pis sırıtmaya devam ediyordu. Kalabalık Pericand Ailesi ve Michaud çifti Nazi ordusundan kaçarken Alman uçakları başlarının üzerinden ağzından ölüm fışkırtan ejderhalar gibi uçuyor ve bombalar yağdırıyordu sağa sola. O bombalardan biri burunlarının dibine düştüğünde ölmediler ama kana bulanmış cesetlerin üzerinden atlamanın dehşetini tecrübe etümek zorunda kaldılar. Çok kötü bir şeydi bu savaş ve hayat bazen masum insanlara karşı çok acımasız olabiliyordu. Sadece Pericand'lar ve Michaud'lar değil binlerce Fransız, savaşın acımasızlığıyla boğuşarak geçen günlerden sonra Paris'e, evlerine dönebildiler. Ne de olsa artık Almanlar Fransa'nın kalbine girmişler ve galibiyetlerini sert adım sesleriyle dünyaya duyurmaya başlamışlardı. Aşk, iki insan arasında bir nehir gibi akar ve savaş bile durduramaz bu akışı. Kocası Almanların elinde esir olan genç ve güzel Lucine de, kalbinin bir kuş gibi kanatlanıp, evine yerleşen genç Alman subayı Bruno'ya doğru uçmasına engel olamadı. İşgal zamanıydı ve galiplerin kalacak bir yere ihtiyacı vardı. Köydeki her eve bir Alman askeri yerleştirilirken Mucine'in kısmetine de ince ruhlu, savaşmanın ruhunda derin yaralar açctığı belli olan, harika piyano çalan, müzikten ve edebiyattan anlayan Bruno düşmüştü işte. Galipleri, mağlupları ve savaşı unutmak isteyerek saatlerce konuşurlardı Bruno ve Lucine. Aşkını ilk itiraf eden Bruno oldu, Lucine kendini duygularının akışına bırakmaya çesaret edemesede de sevdi o genç ve asker yerine müzisyen olması gerektiği belli olan genci. Malum, savaş zamanlarında askerler göçebe kuşlar gibidir, cepheden cepheye kentten kente giderler ağır tankların ve askeri araçların üzerinde. Bruno'nun bölüğünün köyden ayrılma vakti geldiğinde, ülkesine ve ailesine duyduğu sevgiyle bir Alman askerine karşı hissettiği duyguların arasında sıkışıp kalan Mucine'in içinde büyük bir boşluk oluştu. Bruno'nun sıvaştan sonra Lucine'in karşısına sivil kıyafetlerle çıkma planları yaptığına bakılırsa onun içindeki boşluk daha da büyüktü. Bruno'nun o köyden ayrıldıktan sonra neler yaptığını çok merak ediyorum. Mucine'in savaşın karanlığında nasıl ayakta kalabildiğini ve Bruno'nun onaverdiği sözü yerine getirip getiremediğini de... Bu merakımı hiçbir zaman gideremeyeceğimi bilmek üzüyor beni. Sadece ben değil, hiç kimse pericand'larla Michaud'ların başına başka neler geldiğini, Bruno'nun savaşın sonuna kadar sağ kalmayı başarıp başaramadığını bilmiyor. Çünkü onların öyküleri yarım kaldı. Onları yaratan kalemin sahibi olan Yahudi asıllı yazar Irene Nemirovsky, yaklaşık 60 yıl boyunca unutulmanın kucağında yatan Suite Française / Fransız Süiti adlı bu romanında anlattığı İkinci Dünya Savaşı'nın kurbanı oldu. Naziler, İkinci Dünya Savaşı'nın acımasız kurtları, Yahudiler ise masum kuzularıydı. Buna rağmen Irene Nemirosky'nin bu savaşı anlatan romanında hiç Yahudi karakter olmamasına şaşmamak lazım. Her ne kadar 1939 yılında ailesiyle birlikte din değiştirip Roma Katolik Kilisesi'ne bağlansa da Irene Nemirovsky'nin Yahudi kökenli olduğu biliniyordu ve köklerini peşisıra sürükleyen bir yazarın, işgal yıllarında kaleme aldtığı bir romanda Yahudilerin mağduriyetinden bahsetmesi pek akıl karı değildi. Fransız Süiti'nin 2004 yılında yayımlanmasından sonra yeniden keşfedilen ve diğer romanları da yavaş yavaş okuyucularla buluşan ırene Nemirosky, Fransızca yazmasına rağmen bir Fransız Yahudisi değildi. Irene Nemirovsky'nin hayat yolculuğu 11 şubat 1903'te Ukrayna'nın Kiev kentinde başladı. Çocukluğuna veözellikle annesi Anna Nemirovsky'ye dair bildiklerimiz onun çok da mutlu bir çocukluk dönemi yaşamadığını gösteriyor bize. Irene Nemirovsky'nin babası Leon Nemirovsky Yahudi asıllı Ukraynalı bir bankerdi ve maddi durumu oldukça iyiydi. Ancak para, anne sevgisine ihtiyacı olan küçük bir çocuğun kalbini ısıtmaya ve onu hayatın zorluklarına karşı korunaklı kılmaya yetmiyor. Gençlik takıntısı olan Anna Nemirovsky, çocuk sahibi olmanın kendisini yaşlı gösterdiğini düşünüyor ve kızının varlığını bir türlü kabullenemiyordu. Kızı Denise Epstein'ın, 2007'de, Sunday Times gazetesine anlattıkları Anna Nemirosvky'nin kişiliğiyle ilgilibir fikir edinmemizi sağlıyor. Irene Nemirovsky'nin kızları Denise ve Elizabeth, İkinci Dünya Savaşı'ndan ve ebeveynini kaybettikten sonra anneannelerinin kapısını çalmış ancak bu kapı onların yüzlerine kapanmış. Üstelik de Anna Nemirovsky'nin, Yetimseniz, yetimhaneye gidin çığlıkları eşliğinde. Anne sevgisinden yoksun çocukluğu, o dönemde bir kültür ve sanat kenti olan Saint Petersburg'da geçen Irene Nemirovsky, 15 yaşına kadar yaşadığı bu kentte Fransızca öğrendi. 1917 Bolşevik Devrimi'nin rüzgarı bu zengin Yahudi ailesini sarsmaya başladığında ise onlar için ülkeyi terk etmek elzem hale gelmişti. Nemirovsky ailesinin ilk durağı Finlandiya'ydı. Burada bir yıl kaldıktan sonra, 1919 yılında Paris'e yerleştiler. Burada, Saint Petersburg'da öğrendiği Fransızca'ya ıngilizce'yi de ekleyen Irene Nemirovsky, Sorbonne Üniversitesi'nde eğitim alıyor ve bol bol yazıyordu. Her ne kadar Leon Nemirovsky, tüm mal varlığını Rusya'da bırakıp kaçmak zorunda kaldıysa da ticari zekası sayesinde Paris'te de bol bol para kazanmayı ve ailesini maddi anlamda rahat ettirmeyi başardı. Paris'te zaman akıyor ve Irene Nemirovksy yazmaya devam ediyordu. 1926 yılında, tıpkı babası gibi Yahudi kökenli bir banker olan Michel Epstein'la evlenmesi, Irene Nemirovsky'nin yazıypla dolu hayatına bir erkeğin dahil olduğunu müjdeliyordu. 1929'da ilk kızı Denise'i, 1937'de ise Elizabeth'i kucağına aldı Irene Nemirovsky. Irkçılığın ve nazizmin hüküm sürdüğü 1930'lu ve 40'lı yılların Avrupa'sında vatansız bir Yahudi olarak yaşamak zordu. Irene Nemirovsky'nin onlarca romanı olması, zenginliği ve hatırlı dostları onu her daim korku içinde yaşamaktan kurtaramıyordu. 1938 yılında, Fransa vatandaşı olmak için yaptığı başvuru reddedilince 1939 yılında eşi Michel Epstein ve çocuklarıyla birlikte din değiştirerek Hıristiyan oldu Irene Nemirovsky. Bu arada Yahudi köklerini gizliyor ve bu şekilde hem kendisini hem de ailesini koruyabileceğine inanıyordu. Ancak Yahudi kimliği onun gölgesiydi ve gölgesini varlığından söküp atması mümkün değildi. 1940 yılında, köklerinin zehirli bir sarmaşık gibi tüm yaşamını sardığını gördü Irene Nemirovsky. Din değiştirmiş olmasına rağmen hiçbir yayınevi onun romanlarını yayımlamak istemiyordu. Üstelik eşi Michel Epstein'ın bankadaki işine de aynı nedenle son verilmişti. belli ki onlar kurtulmaya çalıştıkça Yahudi kimlikleri daha da çok yapışıyordu yakalarına. Paris'in Naziler tarafından işgal edilmesi ise Irene Nemirovsky ve eşi için sonun başlangıcıydı. Irene Nemirovsky, iki kızını da yanına alarak Isyy-l'Eveque adlı bir köye yerleşti ve burada ikamet ettiği sürece diğer Yahudiler gibi koluna hangi ırka mensup olduğunu gösteren sarı bir bant takmak zorunda kaldı. Etrafını çepeçevre kuşatan umutsuzluk çemberini kırmak için yazmaya devam eden Irene Nemirovsky, karanlıktan aydınlığa çıkma umudunu 13 Temmuz 1942'de tamamen kaybetti. Bu, onun, Yahudi kökenli bir vatansız olması hasebiyle polis tarafından evinden alınarak Pişiviers Toplama Kampı'na götürüldüğü tarihti. Michel Epstein, eşini toplama kampından kurtarabilmek için umutsuzca mücadele etti ve Irene Nemirovsky'nin kitaplarını yayımlayan yayınevlerinin yetkililerinden büyükelçilere kadar birçok insana mektuplar yazdı. Michel Epstein'ın mektuplarına gelen ve günümüze ulaşan cevaplar, hatırlı dostlarının Irene Nemirovsky'yi kurtarmak için uğraştıklarını ama bir sonuç alamadıklarını gösteriyor. Pişiviers Toplama Kampı'na gönderildikten sonra eşinden hiçbir haber alamayan Michel Epstein, neden sonra onun kendisi gibi vatansız 928 Yahudi'yle birlikte Polonya'daki Auschwitz Toplama Kampı'na gönderildiğini öğrendi. Yaşadığı dönemin ırkçı ve savaşçı rüzgarlarından korunmak için dinini bile değiştiren Irene Nemirovsky, kendisini saran kökleri varlığından söküp atamamış ve vardıktan bir yıl sonra Auschwitz Toplama Kampı'nda hayatını kaybetmişti. 39 yaşındaki yazarın ölüm nedeni resmi kayıtlara göre tifüs. Bir süre sonra aynı karısı gibi Auschwitz Toplama Kampı'na gönderilen Michel Epstein'ın bu dünyada gördüğü son şey ise bir gaz odası oldu. Irene Nemirovsky'nin Toplama Kampı'na gönderildiği için tamamlayamadığı Fransız Süiti'nin keşfediliş öyküsü, hayatın sürprizlerle dolu olduğunu kanıtlıyor. Yazar, beş bölüm olarak tasarladığı romanının tamamlayabildiği iki bölümünü bir sandığın içinde büyük kızı Denise'e emanet etmişti. Denise Epstein, bu sandığı sakladı ama içindeki not defterlerini annesinin günlükleri olabileceği düşüncesiyle okumadı. Nazilerin küçük bir kızken hem annesiz hem de babasız bıraktığı Denise Epstein'ın o günlükleri okumaya başladığı anda vücudunu kanserli hücreler gibi saracak olan acıya dayanacak gücü yoktu çünkü. Tıpkı yazarının yaşamı gibi trajik bir biçimde yarıda kalan roman, 60 yıl boyunca sandıkta, gözlerden uzak kaldı. Denise Epstein'ın, 1990'lı yıllarda annesinin not defterlerini Fransız Arşivi'ne bağışlama kararı alması Fransız Süiti'nin de uykusundan uyanmasına vesile oldu. 2004'te yayımlanan roman, kısa sürede en çok satan kitaplar arasındaki yerini aldı ve Irene Nemirovsky'ye ölümünden yıllar sonra Fransa'nın önemli edebiyat ödüllerinden Renaudot'yu kazandırdı. Aralarında Türkçe'nin de olduğu birçok dile çevrilen Fransız Süiti, Irene Nemirovsky'nin adını ve trajik hayat öyküsünü geleceğe taşıyor. 39 yıllık kısa yaşamına 50 öykü ve 15 roman sığdıran Irene Nemirovsky, ölümünden yıllar sonra da olsa kendisini acıya mahkum eden Nazilere galip geldi."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/188367138249/douglas-r-hofstadter-hayat-o-kadar-karma%C5%9F%C4%B1k", "text": "Amerikalı matematikçi Douglas R. Hofstadter'ın Bach'ın müziği, Gödel'in kuramları ve Escher'in resimlerinden yola çıkarak yazdığı kült eser ilk baskısından 22 yıl sonra, 2001'de Türkçe yayımlandı. 'Gödel, Escher, Bach: Bir Ebedi Gökçe Belik'te en karmaşık problemleri eğlendirici yolla anlatmayı başaran Hofstadter'ı Indiana'daki evinden aradık. Amerika'yı 1956 model Mercury ile baştan başa geçerken yazdığı kitap ve kişiliğinin çevresindeki efsaneyi konuştuk. Bach'ın müziğini, Godel'in matematik kuramlarını, Eister'in gizemli resimlerini referans oluşturacak kadar derinlemesine inceleyip 800 sayfalık kitap yazmak yerine yapay zekayla ilgili 50 sayfalık çok ağır bir kitap yazabilir, görüşlerinizi ortaya koyabilirdiniz. Hedefe ulaşmaktan çok sizi yolculuk heyecanlandırıyor galiba.. - Cevap vermek zor. 50 sayfalık bir kitap yazıp, işte bu kadar, demeyi düşünmek bile zor benim için. Beni yazmaya teşvik eden tek şey insanlarla iletişim kurmak. Birbirine bağlı bir dizi sezgiden yola çıktım. Çok karmaşık, karışık fikir zinciriydi. Ortada 50 sayfada anlatacak keskin bir mesaj yoktu. Bana, kitabın ne hakkında diye sorduklarında hayatımın en zor anlarını yaşıyordum. Yazmak benim için keşif serüveni oldu. GEB'i yazmasam tüm bunları bilemezdim. - Müzik ilkti. 16 yaşından itibaren sayısız plak alıp çok yoğun, tutku şeklinde müzik dinledim. Yüzlerce eseri biliyordum. 21 yaşında yoğun bir ilgi düzeyinde piyanoya daldım. Birkaç yıl sürdü. Büyük piyanist olamadım ama idare edecek kadar çalıyorum. - Ailemin dinlediği, radyodan duyduklarım arasından 1920 ve 30'lu yılların cazını, Fransız müziği bir anlamda benim parçam haline geldi. Tuhaftır 1955'te ABD, aniden rock'n roll'a döndü ve geçmişteki güzel herşeyi unuttu. Çok acı. Bilmediğim kültürlerin, ülkelerin müzikleriyle de ilgiliyim. Yani ilgim klasiğin ötesinde. Ne yazık ki dinlemeye bile zamanım yok. Çok meşgulüm. - Kişiliğimin doğal özelliği olarak sınırsız denebilecek kadar geniş bir meraka sahibim. Geçenlerde hatırladım. Dört yaşında anneme 'iki adet ikiyle yaptığımızı neden iki adet üçle yapamıyoruz' diye sormuştum. Çocukluğumda sayılar beni büyülerdi. 9-10 yaşlarında babam -1'in karesini anlatmıştı. Olmayan bir sayının varsayılması ve kökünün alınması müthiş sihirli bir şeydi. - Ekleyebileceğim beş, altı şey olabilirdi. 20'inci yıl özel baskısı için yazdığım önsözde bundan bahsettim. 1970'lerde yapay zeka ve konuşmanın anlaşılması üzerine geliştirilen Hearsay projesinden birkaç sayfa da olsa söz etmeliydim. Geliştirdikleri dil modeli sonraki yıllarda düşüncemi çok etkiledi. Geliştirdiğim soyutlamaların hala tartışılması, kitabın yıllara karşı hayatta kalabilmesi, okunabilmesi çok güzel bir şey. - Aklıma, Fransa'da yaşayan Amerikalı çevirmen Bob French'den 1982'de aldığım mektup geliyor. Fransız arkadaşıyla çevirmek istediğini söylüyordu. Bob ve Jackline'le beraber çok zorlu bir çeviri sürecine başladık. Ayrıntılar üzerine entelektüel tartışmalar yaptık, ortak kararlar aldık. Çevirilerini üç kez baştan sona okudum. Bob öyle etkilendi ki, çevirmenliği bırakıp ABD'ye geldi. Benim sınıfımda yapay zeka üzerine master yaptı. Kitabı yazarken okuyucu bulabileceğini, başka dile çevrilemeyeceğini düşünüyordum. Girişimler üzerine oturdum, epeyce zaman harcayıp çeviri kılavuzu yazdım. Buna karşın bazı büyük kültürlere çok yavaş ulaştı. Rusçası yeni yayımlandı, daha hiçbir Doğu Avrupa diline çevrilmedi. 15 yıl sonra Çincesi yayımlandı. - Beş yıl Çince çalıştım, ders aldım. Hiçbir zaman öğrendim diyecek düzeye gelmedi. - Türk kültürü hakkında çok cahilim. 56 yaşındayım, tüm merak ettiğim dilleri öğrenmeye kalksam yaşayacak zaman kalmaz. Zaten zihnim çok fazla çelişki, kafa karıştırıcı bilgiyle dolu. Sadece çok merak ettiğim kültürlerin dilini öğreniyorum. Türkçe'yle de çok yakın ilişki içine girdiğimde böyle bir gereksinim doğabilir. Hayat sürprizle dolu. Dillere gelince. Fransızcam iyi, unutmasınlar diye evde çocuklarla İtalyanca konuşuyorum. Birkaç yıl Almanya'da yaşadım. Almanca dersleri verdim. Şimdi orta düzeyde. Rusça, Çince, İspanyolcam zayıf. Beş ay İsveç'te yaşamıştım. Bir zamanlar iyi konuşuyordum. Şimdi zayıfladı... Bir zamanlar sözlük koleksiyonu yapardım. Eskimoca'dan, Yeni Zellanda Maorilerinin diline kadar birçok sözlüğüm, gramer kitabım var kütüphanemde. Hindistan'daki 20 dilin sözlük ve gramer kitaplarını toplamıştım. İskoçça, Gallerce ve daha pek çok Avrupa dilinin kaynaklarına da sahibim. Tabağına yiyeceğinden çok yemek alan bir bilgi oburuyum galiba... - Türkiye'den tanıdığım tek kişi felsefeci Güven Güzeldere. Indiana Üniversitesi'ne geldi, iyi dost olduk. Şimdi Duke Üniversitesi'nde profesör. Hala görüşüyoruz. Bir Türk hanım vardı, Stanford'daydı ve çalışmalarımla ilgileniyordu. Hatırladıklarım bunlar. - Öğretmenlere iyi maaş ödemezsen, eğitime para yatırmazsan bu iş olmaz. Ama eğer benim gibi sayılarla büyülenmiş bir çocuksan, bir de kılavuzun varsa öğrenirsin. İngilizce'de 'Atı suya sürüklersin ama içiremezsin' diye bir deyiş vardır. Arkadaşlarıma, çocuklarıma sayıların ne kadar büyülü olduğunu gösteriyorum, anlatıyorum. Birçoğu, evet ama beni ilgilendirmiyor, diyor. Matematiksel düşünebilen çok fazla insan yok gibi... Eğitim sistemi daha iyi de olsa bir şey değişmeyecek sanki... - New York Times'da okudunuz, değil mi? İlginçtir, Journal of Comperative Litarature'dan Wall Streat Journal'a düzinelerce övgü dolu yazı yayımlandı. Fakat tek olumsuz eleştiri akıllarda kaldı. Gazete sadece Rusça bildiği için yazara bu makaleyi sipariş vermiş; şiirle hiç ilgisi olmadığını gözden kaçırmış. Bu da gazetenin ayıbı. - Bakın şimdi, siz sadece bu eleştiriyi görmüşsünüz. Aynı şey ABD için de geçerli. NYT temel referans alınıyor. Diğer tüm yazılar görmezlikten geliniyor. Yeni bir şeyler yazmak isteyenler de NYT'deki görüşten çekinip vazgeçiyorlar. Beni üzen bu, olumsuz eleştiri değil. 1945 New York doğumlu. Stanford Üniversitesi'nde matematik okudu. Aşırı soyut ve sınırlayıcı bulduğu için fiziğe yöneldi. Şu anda Indiana Üniversitesi Kavramlar ve Bilişim Araştırmaları Merkezi'nin yöneticisi, bilgisayar ve bilişim bilimleri profesörü, felsefe, psikoloji, karşılaştırmalı edebiyat, bilim tarihi ve felsefesi dalında konuk profesör. Yıllardır Scientific American'da yazıyor. Yapay zeka ve fiziğin dışında müzik ve edebiyatla da ilgilenen Hofstadter'ın bugüne kadar yayımlanan altı kitabı da ciddi tartışmalara neden oldu. Babam fizikçiydi. Arkadaşlarıyla hep fizik, platon, nötron ve elektronlardan konuşurlardı. Anlamazdım, ama büyülenirdim. Ev kitap doluydu. Ailem hiç yönlendirmeye çalışmadı. 8 yaşında piyano öğrenmek istedim, öğretmenimi sevmedim, bıraktım. 12 yaşımda yeniden istedim. Yeniden öğretmen tuttular. Bir yılda bıraktım, 16 yaşında yine başladım. 17 yaşımda tek başıma Avrupa'ya gitmek istedim, para verdiler ve gittim. Çocukluğumda harfler büyüleyici gelirdi. 13-14 yaşında farklı dillerin alfabelerinin bulunduğu bir kitap geçti elime. Alfabeler takıntıya dönüştü. En sevdiğim Hint alfabesinden esinlenerek bir tür sanatsal yapı oluşturdum. Kendi alfabemi geliştirdim. Gittikçe uzayan tomarlara çizimler yapardım. 20 yaşında, alfabe ve müzikten esinlenen yüzlerce soyut form çizdim. Bir arkadaşımla roman yazıyorum. Cinsel ayrımcılıkla ilgili. Kahramanı kızın hayatında toplumda cinsel ayrımcılığın ne kadar yaygın olduğunu, günlük konuşmalarda bile farketmeden nasıl cinsel ayrımcılık yaptığımızı yansıtacak. Geometri üzerine de bir kitap yazmayı düşünüyorum. İnternet'in yararları yönünden şüphem var. McDonald's, Coca Cola'dan oluşan aptal Amerikan kültürünün diğer ülkeler üzerindeki etkisini artıracak araca dönüşmesinden korkuyorum. Ben biraz eski kafalıyım. Kitapları tercih ediyorum. TV'de bile yararlı bilgi, işe yaramaz şeylerin çok küçük parçası. Web ise ağzına kadar ticari çöp, pornografi, saçmalık dolu. İyiyi kötüden ayırmak zor. Geçmişte her yıl çocuklarımın sınıflarına gider, matematiğe giriş konuşması yapardım. Mathemagical Themes adlı kitabımda yer alan ve büyük rakamları anlatan bir makalenin uygulama biçimi bu. Farklı türde birkaç paket makarna ve pirinçle şeker alırdım. Her biri ne kadar büyük, içinde kaç tane olabilir, diye düşünürdük beraber. Şeker paketine vardığımızda milyarlara ulaşırdık. 9-10 yaşındaki çocuk için çok eğlenceli olabiliyor. - matthew29992291799999920 liked this - goldenhappykat1 reblogged this from edebiyatsoylesileri - goldenhappykat1 liked this - edebiyatsoylesileri submitted this to edebiyatsoylesileri"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/188373759009/ya%C5%9Far-kemal-folklora-%C3%B6yk%C3%BCnmek-bat%C4%B1y%C4%B1", "text": "1982 yılında, Çağdaş Eleştiri dergisinin ilk sayısı için Tahsin Yücel ve Adnan Benk, Yaşar Kemal'le bir araya geldi. Demirciler Çarşısı Cinayeti romanı ekseninde eserlerini ve yazarlık serüvenini derinlemesine irdeledi. Yaşar Kemal'le Kapalı Oturum başlığıyla yayımlanan 20 sayfalık bu uzun röportajda yazar Stendhal, bana Karacaoğlan'dan daha yakın diyor. romanlarında böyle değil. Bu kadar düzenli bir şekilde değil. beylikleri diye bir şey vardır. Feodalizm diyemeyiz bunun adına. var. Ayrı bir üretim biçimi: mesela hayvancılıkla geçiniyor, bunların bir başkalığı var, bunlar göçebe. Benim doğduğum, tek aşireti tanıdım. Bozdoğan aşireti ve beyi Hacı bozdoğan. Derviş Bey için de çok insandan faydalandım. Çok büyük bir dostum vardı, son Türkmen beylerinden bir tanesiydi: Eşkiya Remzi. Bir kere ondan faydalandım. Jandarma Mehmet bu Arif Keskiner'in amcası, ondan faydalandım. sakallı... Oysa dudakları kabarık, dişleri ve dudakları çocuksu, sakalının kıvırcık olduğu söyleniyor. Fakat bu özellik, dudakların kabarık ve çocuksu olması ne?.. karasıydı diyorum. Sultan Ağa aşağıdan, çölden geliyor. anlatımına sadık kalıyorum. Örneğin Remzi Bey'e benziyor, Derviş Bey'in tipi. Sultan Ağa tamamen yarattığım bir tip, acımasız, hem sert, hem de çocuksu. Çelişki içinde, besbelli. öfkeyi, kıskançlığı insan yüzü verebilir. Ama genel olarak, döndüğüne de inanmıyorum. İnsan ne kadar güçlü olursa olsun, olurdu çizilen bir tipin sonuna kadar o psikolojiye sadık kalması. AB - Ama Yaşar, bulmak istemezsin ama, belirli bir yerini çerçeveliyorsun, bizim önümüze koyuyorsun. YK - Bir kişinin yüzünü çizerken, ortaya çıktığı zaman kişilik olarak da ortaya çıkacaktır. de yok. Yok olmuş bir adam benim için... Şimdi senin sorduğun, AB - Evet oradan geldik buraya. YK - Çok küçük kalıyor benim için, tarafından. Gözden kaçan hiçbir şey olabileceğini sanmıyorum. Yanlış ya da doğru, sebepsiz bir şey yok. Sebep vermiyorsam bile, inanmıyor, kıpkırmızı kesiliyor kara yılanlar sevişirken, 16. yy'da Çukurova'da yaşayan bir göçebe var, adı Savrun Bey. beş altı tane daha Savrun var. Demek ki oraya gelmişler, bataklık, göz alabildiğine kamışlık, göz alabildiğine orman, verdiler buldozerleri, ekskavatörleri... Gözümle gördüm bunu. İşte romanın yapısını bu tayin ediyor, bu ilişki tayin ediyor, beri insan ve doğa birbiriyle kaynaşmışlar. sebebi vardır bunu yapmışsam yine de. AB- Mustafa Bey söylüyor zaten bunu. YK - Evet, ben söylemiyorum demek ki. vardır ne bir şey. Bir tek keçileri vardır, o keçiler de yetmez. doğayı değiştirdi. Tamamen değiştirdi. Başka bir doğa, kendisinin faydalanacağı bir doğa kurdu; yani feodal düzenin, romancısıdır, dedim. Bu değişmeyi gözümle gördüm, yaşadım. üstyapıyı aldım, yani kan davasını. Kanun çıkarılmıştı. AB - En az 500 km. AB - Öyle. Sayısını da vermişsin, YK - Neyse, evet bu üstyapı kurumu, oluyor, doğası alt üst oluyor; doğası alt üst olduğu zaman, olarak veriyorum. İki aile alıyorum. 200 yıldır dövüşüyorlar. Sonunda ne oluyor? Biri hayalinde öldürüyor artık düşmanı, eylemi bitiyor; öteki de, bitmiş tükenmiş, öldürmek istemiyor. şey var... Bu anlattıkların senin yaşantın, yaşadığın, olabilir ve oluyor da. Senin elinde ne oluyor, olanın özelliği ne, var... Belki bin yağmur var, biri birine benzemeyen, tümü de sarı. düşünemem, işim de değil. Bu ancak romanlarımdan çıkabilir, ben de romanlarımdan çıkarım. Çok şeyi bilinçli yapmadım. AB - Sen pek romanlarından çıkamazsın. Hiç değilse insan olarak, vatandaş Yaşar olarak pek çıkamazsın. sen de burada, bize çok bilinçli geliyor. meselesi nedir? dediler; boyuna leit motif halinde geliyor. dediler, ben de anlatabildim sanmıştım. Pişmanım anlatamadığıma. Nereden geliyor bu? Urfa'da yaşlı bir adam bana bir fıkra anlattı. delikanlı, hayran kalmış Urfa'ya; herkes evine çağırıyor, güzellik. Sonra bu adamı Urfa'nın ahırlarına götürmüşler. zaman çok iyi insanlar, çok güzel atlar vardı, ne oldu? demiş. Ben bunu bir türlü unutamadım. Bir yok olmayı anlatıyor. hikayeyi bir türlü becerememişim romanda, şu anlattığım gibi. karşı kullanıyorlar. Yaşar Kemal burada dalga geçmiş, diyorlar. romanın kendisi getiriyor bir yerden sonra. ayrılınca yok olmak. Doğada da bu, insan ilişkilerinde de. adam üç kere kapıyı çalıyor, ikincisi dört kere çalıyor, YK - Üç kere, dokuz keredir. yapıyorsa, atlılar da aynı şeyi yaptılar. Onlar da geliyor, AB - Adam terliyor, ağaç da terliyor, yağmurun altında hem de. Üstelik bu rüya da değil. YK - Yok, sevmiyorum, toz direkleri, söylemiyorsun böyle yapıyorum diye ama belli oluyor. keresinde sarkmış... Ne anlatmak istiy. orsun? Hepsi de sembolik, insan ilişkileri doğa örnekçesine göre biçimleniyor. suyu akıp gidiyor; bir de kelebek ölüsü düşmüş suyun üstüne, Mestan vuruluyor, döne döne bataklığa düşüyor, ölüyor. bataklığa doğru, döne döne bataklığa düşüyor. En sonda, yapıyor. Doğanın da kendi diyalektiği içindeki macerası, atlıyor, Mustafa kaçtı, bataklıkta uçtu, diyorsun. pervanesinin hızla dönüp görünmez duruma gelmesine uvunma, kurgu işine geliriz. Murtaza vuruldu, canı çıktıktan sonra da, diyorsun; çardak bir süre yerinde sallandı, sallandı, diyorsun. sorduğun zaman, bunların hepsi o yapının içinde yer alacak. YK - Tamamen bir uyum bu benimki! şey varsa, o da insanoğlunun yabancılaşan bir yaratık olduğu. koruyabildikçe, insanın içindeki o büyük şiir sürüp gidecek. İnsanoğlu bıçakla kesilir gibi kendisini kökünden kurtaramaz. şiir bulamayacağım, takır takır bir yapaylığı yazacağım. bir yerde o insanlığın getirdiği doğal bir şey gibime geliyor. bir yerde çok şiirli yağıyor, fakat kimi yerde kırbaç gibi, çatlamasını gördüm. Başka türlü söylesem, yarım söylerim. oluyor benim dünyamı kurmakta; yapı taşını oradan alıyorum, ben yazmıyorum Çukurova'yı; Tolstoy da Çukurova'yı yazıyor, doldursan, sonra gözünü kapatıp arka arkaya sözcükleri dizsen, yine yaşam, yine somut çıkar ortaya. AB - Evet, somut çıkar ortaya ama, sevişmesi, bütün bunlar bağımsız gibi romanın içinde. olsa, hep bildiğini okur insan, hiçbir yeniliği fark edemez bile. YK - Yani siyah beyaz gibi kurmak, büyük bir hız ve yavaşlama, büyük bir hız ve gene yavaşlama. oturuyor, başını kaldırıyor, tak tak tak vuruyor, öldürüyor. not ettim, hapisanede not ettiğim şeyi de romana geçirdim. bu, sevinir, sonra öldüreceğini anlayınca yeniden çöker. alıp giden o güzel insanlara öykünüyorlar. içe geçmiş ikisi. Bütün romanlarımda benim ana düşüncem bu. Bizde şimdi bir şey tutturdular, tanrı romancı diye. Kim tanrı romancı değil ki? Ne biçim anlatırsan anlat, tanrı romancısın. Ben diyerek yazarken tanrı romancı oluyormuşsun! Sanat zaten yapay bir şeydir; nasıl benzetirsin sanatı yaşama, doğaya? Hiçbir biçimde benzemez! Zaten okuyucu bile bile ladestir tarih boyunca; yazarın onu yaşamadığını bilir, bunun bir yaratma olduğunu bilir. Ben tanrı romancı değilim, diyor bazıları, yok öyle şey! tanrı romancı, bir yanda başka romancı... Öyle bir şey yok! TY - Yani o açıdan alırsan evet, YK - İşte Tehlikeli Alakalar örneğin. Laclos da mektuplarla yazmış, herkesten de daha iyi anlatmış. her şeyi anlatabiliyor... Öbürü birtakım şeyleri anlatamıyor. insanoğlu. İnsan gerçeğine korkuyla da varmak diye bir şey var. değiştirme var. Kimi yerde tepeden bakış, kimi yerde yandan, sıkıntı var, en azından bir köşeye sıkıştırılma var. işlemiş. Çok ilgilendirdi beni; Stendhal'de, İlyada'da, şiirine bağlıyorum, doğa ile beraber oluşumuza bağlıyorum. yaptım. Yıllarca, haftada iki deva Savrun suyuna indim, geldim. bir yaprak öbürüne benzemiyor, bir böcek öbürüne benzemiyor, Bu kişiliği aldığım zaman, romanımdaki her şey değişti benim için, yani insan düşüncem değişti. Veli bu koşullar içinde bu dünyayla ilişkisi olan bir adamdı; ama uzak, ama yakın. Benim kurduğum dünya ile esas eksen yöresinde uzak ve yakın ilişkileri olan adamlar var. Hepsi kendi yaşamını yaşıyor, ama hiçbir zaman diyemeyiz ki Ala Temir'in ne işi var bu romanda. Var, ana tiplerden bir tanesi. Mahir Kabakçıoğlu, Ala Temir, Tellal, Mustafa Bey hepsinin bunlar kadar var ama bunun dışında Sabahat Hatun da var. yani kendine göre bir hikayesi var, bir yaşamı var ve ilgisi var. AB - Evet, senin esas eksen dediğin, çalışıyoruz hepimiz birden. Ben de anlamaya çalışıyorum. döndüğü için üçüncü boyutu da kazanıyor. TY - Sinema tekniği var biraz. özelliğim değil. Hiç kimsenin özelliği değil. 20. yüzyılda, Nathalie Sarraute'dan tutun da bilmem kime kadar hep sinemadır. yığını içinde, büyük bir ayrıntının içindedir insan. yapmak istediğini. Yalnız seninle sinema arasında bir fark var. Sinema objektifi bir yere kadar gösterir, durur. biçimim acaba doğanın devinimlerine uyuyor mu? Bütün meselem bu. çelişki taşıyan doğada ne yaptık? Elektriği daha yeni bulduk. olarak bu korkunç şeye ne getirdik? Yüzeyden bakmamıza rağmen, istediğimiz oldu mu? Doğanın da kendi içinde çelişkileri var, diyalektiği var. Bir meyvenin oluşması, bir çiçeğin açması, bir arının çiçeğe konması, yani korkunç zenginlikte bir dünya. düşündüğün gibi, çok güzel bir dünya kurmak istiyorsun. olsun. Hatta güzel de olsun istiyorsun. Bu son derece doğal. AB - Görmek zaten yaratmaktır. Anlamak yaratmaktır. Gerçek de yaratıldığı oranda vardır. değildir. Babamın öldürülmesini anlatacaksam eğer yaratmalıyım. sevinç içindeyim, dedim; şimdi daha iyi yaratacağım romanlarımı. Çünkü Gagarin gitti, dünyamızı uzaktan gördü. Hangisi ise, veriyorlar. Denizi hiç görmemiş, gene de Sarhoş Gemi'yi yazmış. Ben de diyorum ki, kitapların deneyinden öğrenmiş denizi, düşler de zenginleşir. Benim gerçeğim bu. düzeyinde, tümce bileşkenlerinin ilişkilerinde de görülüyor. atlamalar; eğer bunu ele alırsak günlerce konuşmamız gerek. söylediniz bunu, siz attınız bunu ortaya; ben de size katılıyorum. zorundaysak, bir dili de geliştirmek için yaratmak zorundayız. nasıl yaptın Yaşar Kemal? diyordu. Düşünüyorum, düşünüyorum, konuşuyor. Yahu kardeş, diyordu; bu halkın yapacağı iş değil, Demirciler Çarşısı Cinayeti'ni yazarken birdenbire anladım ki, en iyi yazan iki kişi var: biri Nazım Hikmet, öbürü Sait Faik. halkçılıkla, folklorla falan, böyle şeylerle ilgini görmedim. Son derece yapay bir romancısın. O unsurları yeli kullanır gibi, yahut tülü kullanır gibi kullanmışsın. Başından sonuna kadar, değil, çok daha genişler, yayılır. Bir yapı olarak yayılır. Efsanesi bütünüyle benim yaratmam. Halk efsanesidir diyenler oldu, halkta öyle bir şey yok. Bazen türkülerin etkisinde kalmışımdır, iniyordu bir kalkıyordu Menekşe istasyonu dedim diye. Türkçenin kendi ana abartmasıdır bu, kalabalığı anlatmak için. Ben ondan iyisini anlatamadığım için köyden aldım bu deyimi, devinimi senin cümleni de yaratır. Eğer usta bir sanatçıysan, Çukurova'ya gidiyorum tabii, yine ana kaynağıma. Bir söz var, ilk çıktım dağlara, dağlar nennileniyordu... Iğır ığır, derler üstelik de. Şimdi Karacaoğlan'a geldik... sonra Yunus'a, Dadaloğlu'na... Halk doğanın her şeyini klişeleştirmiştir, anket yapmıştı. Kime sorsan İnce Memed'i, yaşadı, gördük, adam senin evine nasıl gelir? Ben gelirim de o fukara gelemez. noktanın büyümesi, gözü alması, ya da silinip yok olması, Sarraute'u okudum; bir de Robbe-Grillet'nin bir filmi vardı, kısıtlı bir sınırdadır ama bunlar iyice savurdular, psikolojik bir nedeni var. Deniz Küstü'deki Zeynel'i alalım ele. zorlamış adamım ben. Bu zorladığımın farkında değil kimse. çocuk, Zeynel'i bulamayınca gidiyor Yeni Cami'nin önüne, tanımadığı bir çocuğa saldırarak hıncını alıyor. 19. değişmeliydi gibi geliyor ona. Bütün yeryüzü mor olmalıydı. bu kadar? diyor çocuğa. Martı uçtu diyor çocuk. duruyor, yürüyor diyor. Ee sevinsene diyor reis. diyecektim. Bana öyle geliyor ki psikolojiye uygun düşmek, verdiğin ç ocuk örneği de onu gösteriyor. Bir psikoloji var ama, bu, psikolojiye edebiyatçının bakışı, psikoloğun değil. yazar olduğunu sezinliyorum ama ben onun gibi olmak istemedim. biçimini ileri götürmek istedim, ki çalıştığım budur benim. son sınırına kadar denemek ve aşmaya çalışmak. YK - Ben daha çok dışardan içeri, insanın böcekle ilişkisisinden, insanın acıyla ilişkisinden, insanın sevgiyle ilişkisinden, insanın dostlukla ilişkisinden, insanın kendi kendiyle ilişkisinden yola çıkmak isterim. şimdi yazsam Yel Veli'yi daha başka türlü yazardım. YK - İşte ama ustalık değil. anasını sırtına alacak. Anası da Allah'ın belası gururlu, yolu. Ali'nin sırtına bindiği zaman Ali'ye düşman oluyor, kadın. Şimdi Ali de bir geleneğin adamı, bu evde doğmuş, böyledir derken, artık bırakıyorsun romanı filan, sanmıyorum. Yapıyorsam bu ben de zaaf olarak kabul ediyorum. demiyorum, ben bunu başka türlü yorumluyorum. Acaba, diyorum, okuyucu kendini olaya kaptırdı da, sen karşısına çıkıyorsun, ondan, çünkü ben açıklamaktan nefret ediyorum, yani gereği yok. önce de söylediğim, insan psikolojisini anlatmak istemem, anlatıyorsam insanın ilişkisi ile anlatırım. Bütün halkın, rengi gibi tütüyordu diyorum, gölgeleri düşmüştü koyaklara, diyorum. Şimdi bu dağı anlatırken, nasıl insanı anlatıyorsam, bütünlüğü içinde onun bir gereksinmesi var diye anlatıyorum. olamaz. Çünkü Leningrad'ın yeri bataklıkta kurutulmuştu. ayrıntılarla birlikte kavramalıyız insan gerçeğini. Eşya ile, duyuyorum gerçekten. İnsanla doğa macerası çok iç içedir. kendi başına var, bende yok diyorum. sende böyle ama Balzac'ta da böyle, Flaubert'de de böyle. psikolojisinin bir uzantısı, bir yansıması diye bakmıştır. dili olmalı, diyorum; yoksa kendini tekrar eden bir yazar ölmüştür. diye öykündüğün zaman neye öykünüyorsun? Zaten var o dil! YK - O kendine özgü bir dünyadır, kadar da gitse, bitmese de, gene bir şey yapamazsın. Sen ayrısın, insan yaratmış, getirmiş buraya kadar. Batı'ya öykünme, öykünmek ondan daha büyük bir tehlikedir. dönmek, halktan faydalanmak sanatta çok, çok tehlikeli bir şey. TY - Bir de şu var. Çok söyleniyor, toplumunun gelişmesine bağlıyorlar. Biz daha burjuvalaşmadık, düşüncemizin bir düzeni olmadığı için eleştirimiz olamadı. Bir disiplin işidir eleştiri, müthiş bir çalışma işidir. ülkenin edebiyatı olmaz diyorlar. Tolstoy'lar, Gogol'ler, birk ülke miydi? Bu tamamen uydurmadır. YK - Sabahtan beri onu anlatıyorum işte: bütün destanlar, bizim halk hikayeleri hep roman başlangıcıdır... Kerem İle Aslı destandan kaynaklanır, destan hep uyaklıdır, şiirdir, manzume gibi söylenir. Bir gevezeliktir Türkiye'de roman geleneği yok demek. Türkiye'ye baktığım zaman roman fazla geride değil. Kimileri bunu böyle göstermek istiyorlar. Benim için de çok yanlışlar yapılıyor. Yaşar Kemal bir efsanecidir, masalcıdır diyorlar, beni kötülemek için. Keşke masalcı olabilsem! Halkın anlattığı o masal değerlerinin yarısına varabilsem, onda birine varabilsem adam olurdum, yazar olurdum, dünyanın en büyük yazarı olurdum. Ağrı Dağı Efsanesi, Üç Anadolu Efsanesi, Binboğalar Efsanesi diyorum; kimse niye bu adam efsane diyor, niçin bu adam bunun üstünde ısrarla duruyor diye merak etmiyor. Efsane ve insan benim romanımın ana temeli. İnsan efsane yaratan bir yaratıktır. Bizim bugün yaşadığımız anda efsaneler ve gerçekler ayırtedilmiş değildir, iç içe geçmiştir, etle kemik gibi. Bütün romanlarımı efsane ve insan ilişkisi üstüne kurduğum için birtakım romanlarıma, iyice açığa çıksın diye, efsane dedim. Bizim arkadaşlar da ne romanımı okudukları için, ne roman ve insan üstüne düşündükleri için beni masalcıdır, romancı değildir diye yerdiler. Tahsin'in vurguladığı yerler çok ilginç: bu da bizim ülkemizde edebiyat düşüncesinin özellikle aydınlar arasında fazla gelişmediğini gösteriyor... Bir romanım üzerine araştırma çıkmadı şimdiye kadar. Araştırılacak kadar değerli roman mı var dersen, var değerli roman. Söyleyeyim: Orhan Kemal'in Vukuat Var, Hanımın Çiftliği değerli romanlardır. Murtaza üzerine hiç kitap yazılmadı, bir sürü kitap yazılmalıydı, Fahim Bey ve Biz için yazılmalıydı, Sait Faik üzerine ciltlerle kitap yazılmalıydı. Sarı ile ak'ın bu çatışmasına başka romancılarda da raslanıyor. Örneğin Hans Henny Jahnn'ın Perrudja'sında, gövde salgılarının yanı sıra yalnızlık, bunalım, bıkkınlık simgesi olarak görünüyor sarı, yaşamın acımasızlığına karşın gene de direnen umut ise ak ile simgeleniyor. isteklerdir, özellikle de ergin olmak, büyük insan olma isteği. nitelikte bir yanıt değil. Elbette her romancı romanındadır, Roman anlatımında görüş açısı olayını bir sorun düzeyinde ele alanların belki de ilki İngiliz romancısı Henry James. Belki de ilki diyorum çünkü Flaubert'in etkisinde kalmış, ama ustasının yer yer uygulamakla yetindiği ilkeleri kuramsal yazılarında çeki düzene sorkmuş ve işi sonuna kadar götürerek tutarlı bir biçime kavuşturmuş. Peki, ne diyor Henry James? Çok şey söylüyor ya, özellikle hiçbir olayın, hiçbir serüvenin kendi başına, belirli, kaskatı, olmuş bitmiş, değişmez bir biçimi olamayacağını; yaşayanın anlatan kişinin durumuna, bakış açısına göre değişik biçimler alabileceğini söylüyor. Romanlarını da, roman kişilerinin açılarını sıralayarak, olayları ancak kişilerin görüş açılarından anlatarak kuruyor. Öyle ki, örneğin What Maisie Knew gibi bir romanda, küçük bir kızın gördükleri dışında hiçbir ipucu verilmemiş okuyucuya. Anlatılan dışında, o anlatılanın gerçeklik derecesini ölçelebileceğimiz bir gerçek J. Joyce, W. Woolf, yer yer Camus, birçok bakımdan Sartre ve genellikle bütün çağdaş psikolojik roman yazarları H. James'in yolundalar. İnsan romancı dediğimiz işte bu. Tanrı romancı ise, ister doğrudan doğruya yazar olarak, ister kişilerinin ağzından, ister romandaki romancı olarak her şeyi bilen romancıdır. Bütün kişilerinin iç dünyalarını, en gizli düşüncelerini, açıklamadıkları tasalarını, hatta iç çamaşırlarını bile bilir, anlatır. Geleneksel dediğimiz bütün romanlar böyle yazılmıştır. Moby Dick'deki gibi, roman birinci kişinin ağzından anlatılsa bile, yazar ben\"in açısında kalmaz; her şeyi dilediği açıdan görür, gösterir, ya da gösterme\"yi bile bir yana bırakıp olayları özetleyerek \"anlatır. Gerçekte, yazarlar genellikle, olayları kimi yerde romanın içinden anlatırlar, kimi yerde de romanın dışından. Bu anlatım yollarını bir bir incelemeden, her yolun da romanın tümü içindeki işlevi belirtilmeden o roman üstünde sağlıklı bir görüşe varılamaz. ve geleneğe bağlı bir kültüre duyduğu saygı, edebiyat, Faulkner Üniversite'de (1959) adlı kitaba başvurabilirler. kaldığını, başka bir ekin alanından geldiğini hemen sezinler. eşanlamlı sözcüğü oturtmamıza olanak verecek kıvamdadır. anlatılırken... üzengileri som gümüş, eyerleri, sözedildiğini belirtmek, belirlemesi, bilinen ile bilinmeyen arasındaki vazgaçilmez bağ,"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/188373967859/hasan-ali-topta%C5%9F-ne-denli-%C3%A7ocuksak-o-denli", "text": "Edebiyat dünyamızda güçlü ve kalıcı bir çizgi oluşturan yapıtlarıyla çok sayıda ödül kazanan Hasan Ali Toptaş, çok okunmak, eleştirmenlerce beğenilmek gibi kaygılardan uzak olduğunu söylüyor. 2000 yılında ödül kazanan Bin Hüzünlü Haz romanı vesilesiyle yapılan söyleşide İçimden geleni kendi anlayışıma göre yazamayacaksam, yazmak neye yarar. Kolayca tüketilemeyecek romanlar yazmaya çalışıyorum\" diyor. - Ben mutsuz bir çocukluk yaşadım. sevgi ve şefkat eksikliği beni kendiliğinden kitaplara yöneltti. ortamından, bu ortamın verdiği acılardan ve çocuk aklımla, kapanışım biraz da bu yüzdendi belki. Gene de bene o kütüphanede, doğrusu ben her sayfanın alt bölümünü yazıyordum, o da üstüne, Yani bu romanların kahramanları, sizin yapmak istediklerinizi yapan, ideal dünyanın insanlarıydı. - Evet. Kendimiz kaçamadığımız için kahramanlarımız kaçardı. O romanlar bitirilemedi tabii. Ama bir başlangıç oluşturdular ve daha sonra yazmak bir tür alışkanlığa dönüştü. Ben 1974 yılından beri yazmayı sürdürüyorum. - Başlangıçtaki amaçlarla ekleniyor gitgide; hayata bakış açısı, onu yorumlama tarzı, sanata bakış biçimi ve daha başka bir yığın şey ekleniyor. Kahramanlarım, yine de bir şeyler yapmak için uğraşıyorlar. - Okumanın dışında beni bilinçli değildir herhalde. O hayat karşısında duyduğum huzursuzluktan, etkilendim. Benim hayatımda her şey rastgeleydi. Ama daha sonra, tutukluk bile yarattı diyebilirim. Sonra bu etki geçti. Ya da, - Hiçbir zaman öyküyü, romana örtüşen insanlara, ortama ve atmosfere dönüp bakıyorsunuz. Bildik, şablon tipleri, temaları kullanmadan daha derinleşip, - Benim yazdığım şey kasaba ya da doygunluk noktasına ulaştığı bir zamanda çıktı 'Gölgesizler'. Ardından, bu romanda imam var, muhtar var ama neden öğretmen yok, - Bir sokağın, insanın içine çok ilgilendiriyor. Kapalı mekanlar, darlık, ışıksızlık, dediğimiz şey, ya da benim mekan diye sunduğum şey, kahramanlarımın ruhsal yapılarından başka bir şey değil. Evet, - Ben, bu topraklarda yaşayıp büyümüş ait çeşitli renkler ve sesler var. var. Mesela, kahramansız bir roman oluşturmak için yazdım, diyorsunuz. Gerçek kahraman romanın kendisi olmalıdır, yeni bir biçim mi yaratmayı amaçlıyorsunuz. - Benim bütün romanlarımda asıl Haz', bir anlamda roman sanatı üzerine yazılmış bir romandır. imgeyi, bir iki cümleyle tanımlayıvermek istemiyorum. Bir yanıyla, roman sanatı üzerine yazılmış bir romandır diyeyim bu yüzden. mi yaratmayı amaçlıyorum? Şimdiden bu konuda bir şey diyemem. 'Bin Hüzünlü Haz'dan sonraki romanımı bitirmedim çünkü. - Bu kaçınılmaz bir şeydi zaten. Toptaş'ın romandan ne beklediğinin de romanıdır. - Evet, 'Bin Hüzünlü Haz' tamamen - Evet. Daha önce de dediğim gibi, bu - 'Sonsuzluğa Nokta' benim ilk değil zaten. Ama bu anlayış zaman zaman benim karşıma da çıktı. demişlerdi telefonda: Dosyayı okuduk ama, bunun yağını, - Ne söylenebilir ki? Hiçbir şey! - Ben hiçbir romanımı baştan metinle birlikte kurgularım. Metnin kendisiyle birlikte yürürüm. Belki de bu yüzden, oldukça yavaş ve zor yazıyorum. - Benim üzerimde öyle dişe dokunur bir etkisi yok. Çünkü ben her yerde huzursuzum. Birazcık huzur buluyorsam, bu huzuru yalnızca harflerin arasında buluyorum. - Önceleri, görevlendirilmiş memur bir zaman kaybı olduğunu fark ettim. Benim kendi yazarlarım var, - Elbette, insanın hayatı yapıtlarını yaraların, o insanın hayatı boyunca hiç kapanmadığını, kapatılamayacağını düşünüyorum. Belki de hayata çoğunlukla, çocukken ruhumuzda oluşan çatlakların arkasından bakıyoruz. - Ne kadar çocuksak, bence o denli etrafında gezinip durduğum, kurcalamadan edemediğim bir kavram. kelimelerle yapılışının zamanı. Başka bir deyişle, Zaman Gezginleri' adlı öykü dosyasıyla birincilik ödülü aldı. yılı Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü'nü kazandı."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/188381105744/o%C4%9Fuz-baykara-japon-edebiyat%C4%B1n%C4%B1n-miller%C4%B1", "text": "Akademik çalışmalarını Boğaziçi Üniversitesi'nde sürdüren Yrd. Doç. Oğuz Baykara'nın Japon edebiyatının en cüretkar yazarlarından Cuniçiro Tanizaki'nin öykülerinden yaptığı Sazende Şunkin çevirisinin ardında, alışılmadık bir emek ve hayranlık yatıyor. Onun hikayesini gazeteci arkadaşım Figen Yanık'ın kaleminden okuyacaksınız, gene de ben birkaç ipucu vereyim... Japonya'ya dil öğrenmek için işini, sevgilisini bırakıp giden, orada hepi topu iki yıl kalacakken tam 12 yıl yaşayan Baykara'nın göre Tanizaki dünya edebiyatının çok önemli bir ismi. Hayranlık duyduğu bu büyük yazarı, Yazarlık hayatının ilk döneminde sapkın, şeytani, cinsel duyguları işlediği iddia edildi, oysa tam tersine insanı insan yapan bütün kusur ve erdemleri ortaya koyuyordu diye anlatıyor."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/188405216064/susanna-tamaro-yazmak-ac%C4%B1lar%C4%B1-%C3%B6zg%C3%BCrle%C5%9Ftiriyor", "text": "Çocukluğunda yaşadığı sorunlarını, ilgisiz anne-babasını ve sevgiyi arayışını otobiyografik romanı Her Melek Korkunçtur'da anlatan İtalyan yazar Susanna Tamaro Bu kitabı yazmak, büyük bir özgürleşme oldu diyor. Yere Git'ten bu yana yayımlanan bütün kitaplarının girişinde, kadar bilgece yaklaşabilen, her kitabında hep sevgiye ve Affet, oluşan çekirdek aile modelinde tanık olunabilecek tüm acılar, coğrafyası vardır. Bu yaralı iklim içinde yetişirken, - Hayır, olduğum kişi yapmasındaki gücünü anlamaya çalıştım. - Bu kitabı yazmak, büyük bir özgürleşme olduğu gibi beni çok da eğlendirdi. Benim için heyecan verici bir anlatı oldu; yazdığım her sayfa beni de şaşırttı. - Bilmiyorum. Ne var ki yazmanın yıllar içinde bana kendimi hep çok daha iyi hissettirdiğinden eminim; kimi zaman dayanılmaz bir hal olan acılardan özgürleşmek için, yazmak iyi bir kurtuluş oldu. Ama elbette öykülerimi psikolojik terapi amacıyla kaleme almadım. Bütün kitaplarım saf edebiyattır. Bu sonuncusu özel bir biçimde -Amerikan modeli izleyerek bütün edebiyatın ticaret halini aldığı bir dünyada- edebiyatın ne olduğunu, geçen yüzyılda, eski Avrupa'da kim için doğduğunu araştıran bir çalışma oldu. - Bu soruyu ben de kendime defalarca sordum ve yanıtını hala bilmiyorum. Benim tutkum, doğa bilimleri ve tıp oldu. Bir şekilde sınıflandırmaya, araştırmaya yönelik bilimsel bir zekam var; düzgün bir eğitim alsaydım, üniversiteye giderdim. Diğer yandan edebiyat çılgınlığım eninde sonunda ortaya çıkacaktı. Tabii başka türlü bir çocukluk yaşamış olsaydım, kitaplarım da bambaşka olurdu. Saf anlatı adına daha az acı, daha az kötülük ve daha fazla keyif olurdu. Bu keyif noktasına belki bundan sonra değinebilirim. Aslında çok neşeli, esprili biriyim ve bu alanda da verecek çok zengin bir kaynağım olduğunu hissediyorum. - Elbette anne ve babamın yıkıcı olumsuzluğunu görmek, beni hayatın başka boyutlarını araştırmaya itti. Ama sanıyorum en önemli etken, çok yüksek bir maneviyat düzeyine ulaşmış ve inanılmaz özgür bir kişi olan anneannemle ilişkimdi. Özgürlük benim için her zaman önemliydi ve bu boyutun gerçekleşmesini sadece manevi hayatta bulabiliyorum. - Anne ve babam bana kesinlikle edebiyat tutkusu aşılamadı, çünkü onların daima kitaplara gömülü olması ve giderek daha mutsuzlaşmaları, edebiyatı sevmek için hiç de güzel bir örnek oluşturmadı. Annem nasıl uzun süre Proust'unYitik Zamanın İzinde romanını okuduysa, babam da o kadar uzun süre Robert Musil'in Niteliksiz Adam romanını okudu. Bu kitabı neredeyse bütünüyle ezberlemişti. Edebiyat sevgim de anneannemden geliyor. Onun için okumak saf keyifti; nevrozları bastırmak için içine gömülecek bir durum değildi. - İtalya'da biliniyordu, ama kimse bunu umursamadı. Bu beni hep şaşırttı açıkçası. Aslında bir aileden dünyaca tanınan iki yazar çıkmış olması, oldukça ilginç bir durum. - İstanbul penceremden görünen denizin öte yanındaydı. Benim hayali çocukluğumda dünyanın tam ters noktasında bulunuyordu. Ayrıca dedem iş için sık sık İstanbul'a giderdi ve o şehirden onu ziyarete pek çok arkadaşı gelirdi. Lokumların üzerini örten ince pelür kağıt, çocukluğumun en net anılarından biridir. İstanbul ve Trieste, Doğu'ya açılan iki kapıdır. - O halde bir süre İstanbul'da yaşayıp, bu şehir hakkında kitap yazmayı düşünür müsünüz? - Hayır, Trieste hakkında kitaplar yazmak bana yetiyor. Ayrıca Orhan Pamuk'un İstanbul üzerine yazdığı harika bir kitap var; sert bir ağabeyden başlayarak orada bana da ait olan birçok nokta buldum."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/188445474484/vedat-t%C3%BCrkali-d%C3%BCnya-g%C3%B6r%C3%BC%C5%9F%C3%BCmden-hi%C3%A7-%C3%B6d%C3%BCn-vermedim", "text": "Vedat Türkali, Yalancı Tanıklar Kahvesi adlı romanında okuru 1970'ler Türkiyesi'ne götürerek sol hareketin önündeki engellerin ve 12 Eylül askeri darbesinin nedenlerini sorguluyor. Usta yazar, vefatından yedi yıl önce, 90 yaşında eseri ve edebiyatı hakkındaki soruları yanıtlıyor. Vedat Türkali'nin adını ne zaman duysam, çocukluğumda evin kütüphanesinde duran, ancak üniversite yıllarımdan sonra okuduğum Bir Gün Tek Başına romanıyla sonradan bestesi de yapılan İstanbul şiirindeki Boşuna çekilmedi bunca acı... dizesi gelir ilk olarak aklıma... 2004'te yayımlanan KayıpRomanlar'dan beş yıl sonra hiç tahmin etmediğimiz bir anda yayımlanan yeni romanı üzerine konuşmak için Cihangir'deki evine doğru yürürken de heyecanımı yenmek adına, içimden hep o şarkıyı mırıldanıyordum: Boşuna çekilmedi bunca acı İstanbul... Doğup büyüdüğü topraklarda yaşanan acılara, ayrımcılığa, haksızlıklara, bağnazlığa yalnız tanık olmakla kalmayıp, aynı cesaretle karşı da duran Vedat Türkali, 90 yaşına gelse bile bu yoldaki tanıklığını unutmamaya kararlı olduğunu Yalancı Tanıklar Kahvesi romanıyla bir kez daha kanıtlıyor. Türkali, Türkiye'yi 12 Eylül 1980 askeri darbesine götüren nedenleri sorgularken bir yandan da Sol hareket neden başarılı olamadı?, Gerçekten sadece halktan kopuk olduğu için mi, yoksa dini yok saydığı için mi? Aydınların tanıklığına ne kadar güvenilmeli? gibi sorularla çıkıyor okurun karşısına. Dönemin tanıklarını ya da kahramanlarını huzursuz eder mi, etmez mi bu roman bilinmez... Ama Vedat Türkali, yaşananlar için haklı bir 'neden' arayışını sürdürecek anlaşılan. Bizi çalışma odasındaki masasında, önünde dizüstü bilgisayarı, son okuduğu kitaplarıyla karşıladı Türkali... Kulakları ağır işittiği için tane tane konuşmamız gerektiğini hatırlattı sevecen bir sesle... Sonra ilk tanıştığı herkese yaptığı gibi Romanın tamamını okudun mu? Benim hangi kitaplarımı okudun daha önce? Türk ve dünya edebiyatından kimleri biliyorsun? sınavından geçirdi. Sınavı geçtim mi, yoksa ikmale kaldım mı bilmiyorum, ama sonraki iki buçuk saate doyamadım. Nazım'dan Orhan Pamuk'a, Yaşar Kemal'den Kemal Tahir'e... Ben bu dersi sevdim hocam, kalıp dersimi sizden almaya razıyım... Siz çok yaşayın! - Ben demiyorum, roman kahramanı Muhsin, yaşadığı somut olay için söylüyor o sözleri... Yazarıyla roman kahramanını birleştirme yanlışlığına çok düşülüyor nedense. 'Eski tüfek' sözünü de hiç sevmem. Marquez'in 'Anlatmak için yaşamak' düşüncesi sizin için de geçerli... - Roman anlatıdır. İşine bağlı her romancının temel çabasının o olması gerekmez mi? - Yeter mi? - Yapılmasını istediğim şey, ülkemizin temel toplumsal yapısını doğru saptama çabası... Olayların gelişmesi, ülkede tüm olup bitenler temel yapı doğru kavranmadan anlaşılmaz. - Keşke alabilseydim! Böyle bir roman yazmaya da kalkışmazdım belki. Roman kahramanınız Muhsin, ne doğup büyüdüğü muhafazakar aile yapısı içinde ne de uğruna hapis yattığı sol hareket içinde kendine bir yol bulabiliyor. O kadar çok 'Peki sence ne yapmalıyım?' diye soruyor ki etrafındakilere, onun herhangi bir dava uğrunda başarılı olabileceğine zorlasam da kendimi inandıramadım. - Kolay olsaydı, böyle mi olurduk şimdi? Türkiye'nin tarihinden gelen sosyoekonomik dokusu açık seçik bilinmeden çözüme varmak olacak şey değil. Muhsin de o şaşkınlığı yaşayan biri. O durumda nasıl başarılı olabilir ki! Romancı olarak bana düşen, durumunu doğru sergilemek. Romandaki kişilerin tümüne de bu anlayışla yaklaşılır. Romandaki herkes gibi o da kendinden sorumludur. Ben toplum için kahraman yaratmaya çalışmıyorum. Roman için gerekli kahramanları anlatıyorum. - Tanilli'nin böyle bir yargısını anımsamadım. Tüm roman boyu tartışmaya getirilen sorunların basite indirgenmesini doğru görmem. Halka yabancılaşma, halkın da yabancılaşmasını getirir. Din, halkın yaşam biçimini doğrudan etkileyecek ağırlıkta toplumsal kurumdur. Yağma, soygun düzeninin büyük rant sağladığı temel yapı değişmeden inançları düzeltmeye kalkmak boş çabadır. Bütün roman boyu bu anlatılmışları yinelemeye gerek var mı? - Yeni bir aldatma çabası olabilir ancak. Önemli olan çarşaşı, çarşafsız soyulanları, bu soygun sömürü yapısından kurtarmaktır. CHP mi yapacak bunu? Adamı güldürmeyin! - Gülerim, ne diyeceğim? 'Önce okuduğunuzu doğru anlayın,' derim. - Bir yılı aşkın çalışma ürünü, 40 sayfaya yakın 'anahtar bölüm' bilgisayarda kayboldu. Tam bir şok geçirdim. Kendime gelip yeniden başlayabilmem altı ayı buldu. Sonrası da üç yıl sürdü sanırım. - Kulağım ağır işittiği, altyazısı olmadığı için Türk filmlerini izleyemiyorum. Nuri Bilge Ceylan'ın Uzak filmini izleyip sevmiştim en son. Kendine özgü bir resim zevki olan yönetmendi. Ama son filmlerini bilmiyorum. Zeki Demirkubuz'un Masumiyet filmini de beğenmiştim. Derviş Zaim'i de beğenirim. - Hepsine yetişemiyorum genç yazarların. Hasan Ali Toptaş'ı bugünlerde okuyacağım. İhsan Oktay Anar'ın iki üç romanını okudum, beğendim. -Aklımla inandığım dünya görüşüm. O görüşümden yaşamım boyu ödün vermemeye çalıştım."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/188447072724/can-y%C3%BCcel-ya%C5%9Fad%C4%B1%C4%9F%C4%B1m-hayat%C4%B1n-de%C4%9Fi%C5%9Fmeleri-%C5%9Fiirimi", "text": "Şiir kelimelerle kurulan, tuğlamsı kelimelerle kurulan bir bünye olduğuna göre ve zaman içinde, serilmiş tuğlalar olduğuna göre, zaman kesintileri, hem nitelikçe hem nicelikçe bir fukaralığa doğru götürür şiiri. Belki düz yazıda aynı oranda görülmeyebilir bu fukaralık. Ama şiirde büsbütün ağırlığı ile ortaya çıkar. - Benim görüşümce şiir, bir sevinç oldubittisidir. Ama bu her tzanımda olduğu gibi eksik tanımdır. Size göre şiir dedik zaten. Bizim için geçerli olan o. - Benim için bile eksik olabilir. O zaman konuşmayı sürdürdükçe tanıma unsurlar katarak sürdürelim. - Doğru. - Doğru, çünkü şiir kelimelerle kurulan, tuğlamsı kelimelerle kurulan bir bünye olduğuna göre ve zaman içinde, serilmiş tuğlalar olduğuna göre, zaman kesintileri, hem nitelikçe hem nicelikçe bir fukaralığa doğru götürür şiiri. Belki düz yazıda aynı oranda görülmeyebilir bu fukaralık. Ama şiirde büsbütün ağırlığı ile ortaya çıkar. Şiir, emek-yoğun terimine benzeterek, anlam-yoğun, bir eylem olduğuna göre, buradaki fukaralık şiirin bünyesine de elbette ki yansıyacaktır. Türkçe'de savaş sözcüğünü hem muharebeye hem harbe karşılık kullanırsak, muharebeyle harp arasındaki ayrımı bilmez duruma düşmüş oluruz. Bu örneği vermemin sebebi, birbiri içinde olan şeyleri, geneli harp olan ve onun içinde yer alan bir durum olan muharebeyi aynı sözcükle karşılarsak, burada bir fukaralık kendiliğinden vardır. Siz şiirlerinizde bu tür kelime ayıklamasından onun için kaçıyorsunuz. - Bunu benim kitap planımda sorarsanız, Yazma kitabımda, pek etki yoktu, çünkü ben o zaman İngiltere'deydim. Yani bu aşağı yukarı 46 - 50 arasıydı. Ama ondan önce, elbette Ankara içinde, o günkü geçer akçe şiir olan Orhan Veli'nin şiirine etkisi oldu. Ama ben 12 yaşımda falan şiire başladım. O zamanlar, aşağı yukarı ne oluyor, 38 dönemlerine rastlıyor. İlk başladığım zaman, etki yoktu gibi geliyor bana, yani ben bir nevi kendi yaşamımın çizgisi olarak şiir yazmaya başladım, yani bir bilgisizlik içinde. Ondan sonra Ankara'nın içinde elbette, Cahit'in etkisi oldu, Cahit Sıtkı'nın. Tanıştığım, okuduğum adamların etkisi oldu Ahmet Muhip'in. Evimize gelirdi, yakınıydım ben. Ahmet Muhip'i sevdim ilk bakışta. Bütün bunların etkisi dışında zannederim bir Yazma çıktı. O sıra bir yalnızlık, İngiltere'deydim. Okuduklarımı zannederim yarım okuyordum, Türkiye hasreti vardı. Bir mistik kitaptı. Ondan dolayı, hiç mistisizmle ilgisi olmayan oü günkü şiirin ilk kitabım üzerinde pek etkisi olacağını sanmıyorum. - Ondan sonraki dönemlerde, şöyle etki etmiş olabilir. Örneğin İkinci Yeni'nin benim için olumlu yanları vardır, bildiğim Avrupa şiirinin Türkiye'ye yansımış olması bakımından beni etkilemiş olabilir. Ve o değişiklikleri, şiirimizde organik değişiklikler olarak gördüğüm için elbette onlardan aldığım, esinlendiğim yanlar olmuştur. Ama genel olarak, bence İkinci Yeni yanlış bir tercüme harekatıydı. Bu yanlışlıktan arınması da epey süre aldı. Bu arada bir sürü şair kaynadı gibi geliyor bana. - İkinci Yeni'de, ortaya çıkanlardan bir sürü kayıp oldu. Ancak bunların içinden en dayanıklıları kalabildi. Arada tabii, şu bakımdan diyalektik etkisi oldu. Moda olan şey moda olmayanı gölgeye düşürdüğünden ötürü, eskiden olumlu olan bir sürü şey de, boşa düştü. Tabii bunda tarihi olayların, içinde yaşadığımız tarihi dönemin etkisi de vardı elbet. - Yeni nesli şöyle etkilemiş olabilird: Belki bir üslup ve şiir söyleyişi bakımından birtakım katkıları olmuş olabilir. - Biçimsel bir katkı olmuş olabilir. Yalnız ben bir hayat tarzı olarak İkinci Yeni'nin Türk toplumuna çok bir şey getirdiği kanısında değilim. biraz derkenar bir harekattı. - Valla, 1940 kuşağı genel olarak Nazım'a bağlı bir kuşaktır. Nazım ki Ekim Devrimi ile, İstiklal Harbi çıkışından köklenen şairdir. Bu ikisini yanyana getirebilen zaman birleşimi bakımından, bunu dile getirme bakımından, ayrı bir çıkış noktasıdır. 40 kuşağı ise, Nazım'dan köklenen fakat İkinci Dünya Harbi arifesi ve içi kuşağıdır. Burada çeşitlemeler olmuştur. Şairlerine. Kimisi Ahmet Arif'te olduğu gibi yerel yörel dil içinde bunu kullanmıştır. Kimi Nazım çizgisinde kullanmıştır. Kimi A. Kadir, Enver Gökçe gibi daha başka özellikleri ile donanma özenisiyle hareket etmişlerdir. Elbette Arif Barikat gibi arkadaşlar da bu işin içindedir. Ama şöyle denilebilir: Orhan Veli ve arkadaşlarının çıkışı bu akımı biraz boşa düşürmüştür. Ama bu sonuna kadar bir haksızlık konusu değildir. Buradaki şairlerin kendi kabiliyetleri ve becerileri de söz konusudur. Hiçbir büyük şiir bir başka akımın gölgesi altına düştüğü için sonuna kadar bir haksızlığa uğramıştır diye kategorik hüküm ve yargı verilemez. - Yoo... Tarihsel bünyedir. Tarihsel bünyenin kendine göre elbette dönemleri olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu'nun içinde yaşadığı dönemlerden, şiire yansıyan dönemlerdir bunlar. Bunun için de ayrıntıları ile Divan şiiri diye şiir tarihinin büyük bir parçası anlatıldığı zaman, bunun ayrıntılarına girmek gerekir. Bu bizim, içinde yaşadığımız kuşaklarca, iyi bilinmediğinden ötürü toptan, blok olarak alındı. Toplu suçlamaya ve toplu beğenmeye doğru gidildi. Ondan dolayı yanlıştı. Hiçbir eleştirmen -Nurullah Bey hariç- tarihi kategoriler içinde değerlendirmedi, Nurullah Bey kendi zevkine göre konuşan bir insandı. O da kendine göre haklı. Ama bizim kuşaktan hiçbir yazar, şair, Divan edebiyatını, kendi içindeki çelişkiler, kendi içindeki bünye farklılıkları bakımından eleştirmiş değil. Onun için de, sözüm ona bu biçimselliği, sanki Orhan Veli şiirine karşı çıkmak için Divan edebiyatı ayrı bir ölçü içinde bütünmüş, blokmuş gibi ortaya sürüldü. Örneğin Attila İlhan da bu sefer Nazım şiirine aynı ayrıntıya girmeden karşı çıkardı. Halbuki işe biçimsel olarak bakıldığı zaman Nazım şiiri sesli şiirdi, yüksek sesle okunan şiirdi. Orhan Veli şiiri masada fısıltıyla okunan şiirdd. Ama İkinci Yeni de yine yüksek sesle okunmayan bir şiirdi. Dolayısıyla aralarındaki farklar bakımından, kesinlikleri ortaya koyucu, akım belirlemeleri yapılmadı. - Yaratıyor. Boşluğa bir sürü şair düşüyor. Ondan sonra şu başlıyor: Derhal günceli arayan, kesin günceli arayan yiğitlemeler söz konusu olmaya başlıyor. Ama bu yiğitlemeler toptan yanlıtır, demiyorum. Bunlardan da iyi şeyler çıkrabilir. Ama yiğit olma, her şey olma, şair olma demek olmadığına göre, yiğitleme de bütün şiiri içine alan bir çıkış olmayacak. Pir Sultan Abdal da yiğitleme yazmıştır. Ama Pir Sultan bundan ibaret değildir. - Buraya kapılanlar var. Yenileyin yeni bir kıpırtı da var. Bu kıpırtı şimdi anlatacağım olguya paralel bir kıpırtı sayılabilir. Hatta konuşmamın başında dilde sadeleşme, Türk Dil Kurumu harekatının yanlışına değinmiştik. Ama bu yanlışlık Türkiye çapında kentleşme sürecine paralel olarak, köyün kentle kaynaşması olayına yol açtı ve dilde hiçbir otoritenin şimdiye kadar öngöremediği bir değişme söz konusu oldu. Yani Anadolu'nun çeşitli yörelerinden, çeşitli bölgelerinden, kesimlerinden gelen insanlar ayrın konumu içinde konuşmaya başladılar. Ve bu konuşma, bizim romancı olarak, şair olarak, eleştirmen olarak, dilde hiçbir otoritenin öngörmediği bir çeşitlilik ve zenginlik getirmeye başladı. Şiirde oldu, zannederim romanda da olacak bu. Çeşitli yaşam ölçüleri bizim edebiyata girmeye başlıyor. şiirde de böyle bu. O zaman köy romanı gibi, köyü standart mekan sayan ölçüler yerine, bu köy ve kent birliği içindeki mekiğin iyi dokunmasından başveren hız, şiirimize girmeye başlıyor. Bu, önümüzdeki dönem, zannederim bu sürecin daha belirgin olarak ortaya çıkma dönemi olacak. - Benim gördüğüm kadar halk şiiri hiçbir zaman yöresel bir şiir olmamış. Yoğun mihrakları var, odakları var. Çukurova odağı gibi, Sivas, Ege, Rumeli odağı gibi. Bu odaklar çoğaltılabilir. Fakat genel olarak halk ozanı seyyar adamdır. Seyyar adam olduğu için yerelliğini kolay yitiren, hiç değilse yerelliğine, Osmanlı'nın, Anadolu'nun genelliğini katmasını bilen bir biçim ve anlam bünyesi içinde konuşur. Dolayısıyla halk şiirinin bugünkü yeri, bu geleneğin daha hızlanması anlamını taşıyacaktır. Çünkü mekik daha hızlı dokunmaya başladığına göre, kent-köy birliği daha hızlı iç içe geçmeğe başlayacağına göre, halk şiirin bize bu bakımdan büyük yararı olabilir. Ben biçimler bakımından söylemiyorum. Koşmayı, maniyi biçimsel olarak değerlendirmiyorum. Ama anlam olarak, Türkiye köyünün kent üzerindeki ağırlığı büyümekte bugün. Kentleşme köyün kentleşmesi değil, aynı zamanda kentin, bir bakıma köyleşmesi değişimini içinde taşıyor. Mesela şöyle söyleyebiliriz: Bugünlerde yazılı sözlü edebiyat diye, Yaşar Kemal'in başlattığı bir tartışma var. Yaşar, kendi bakımından haklı, Yaşar bir meddah geleneği içinde konuşuyor. Ve Yaşar'ın yazılı edebiyat üzerinde sözlü edebiyatın önemini vurgulaması, kendi bakımından gayet haklı. Öyle olmayan yazarlar da bulunabilir. Mesela Melih Cevdet, hiçbir bakımdan uğraşı bu olan yazar değil. Ama bu meddah geleneği, Yaşar'a bir sürü şey katmıştır. Bir sürü şeyi de belki almıştır. Yaşar, meddahın uzun süreleri içinde konuşmayı öngörmektedir. Kendisi için. O kendisi bakımından haklıdır. Bu, bazı arkadaşlarımızın gördüğü anlamda bir roman anlayışına uygun olmayabilir. Ama, bu Yaşar'ın kendi özgünlüğü içinde, incelenmesi ve değerlendirilmesi gereken bir özelliktir. Bir hikaye anlattılar geçen gün: Şeytan, Kürt hamalını aldatmak için, sırtına binip gezeyim istemiş. Ben bir şarkı okuyacağım demiş sen de beni o süre içinde taşıyacaksın demiş. Sonra bitince sen beni taşırsın demiş. Binme sırası Kürt hamalına gelince, o uzun hava okumaya başlamış. Şeytanın iflahı kesilinceye kadar. Yaşar'ın romanı da şeytanın sırtına binip uzun hava okumak gibidir. - Güncel dediğimiz aslında içinde yaşadığımız, hayatta geçen olayların sanat eserine de alınması anlamına. Aktüel şeyler yani. Bence asıl önemli olan şey, şiire tarihsel anda yoğunluğu olan, olay haline getirmek. Güncel, bunun içinde, bir başlangıç noktasıdır. Şiir, bir dünya görüşünün, tarihsel an içine yerleştirilen ve kurulan olay demektir. Güncel bunun için sadece başlangıçtır. Güncelin üzerinde durma, bunun geneli içindeki yerini bulmak, için harcanan çaba olması gerekir. Yoksa politika ile şiir arasında hiçbir fark kalmaz. Ama öyle anlar olur ki, öyle değişim yoğunlukları olabilir ki, politikayla şiir de, sanat da atbaşı gidebilir. Güncellikle tarihsellik yanyana gelebilir. Ama her anda, bu birleşim oluyor demek değildir. Öyle anlar vardır kibu ikisi birbirinden kopabilir. Mayakovski en büyük örneğidir bunun. Ekim Devrimi'nde adam bu ikisini birleştirdiğinden ötürü, eski düzenin parçalanışıyla kozmik parçalayıcı yanyana gelmiştir. Ama bir süre sonra, devrim kendi düzenine girip bu parçalayıcılıklar, kuruculuklar sürecine girdiği anda bu birlik kopmuştur. Ve Mayakovski de ondan dolayı kendini berhava etmek zorunda kalmıştır. - Bunun iki büyük örneği var. Bir olumsuz bir olumlu örnek. Mehmet Akif olumlu örneği. Behçet Kemal olumsuz. - Bir bakıma olabilir, bir bakıma olmayabilir. Bir bakıma olur, çünkü kesinlikler üzerine, fırlamalar üzerine hareket ettirdim şiirimi. Benim şiir duygunluğumu, geliştirme üzerine aldım. Ama yaşadığım hayatın değişmeleri, benim şiirimi etkiledi. Denilebilir ki T. S. Elliot'un dediği gibi, bir nevi nesnel karşılamaların elbette şiirimde - bu eleştirmenlerin vereceği yargıya bağlıdır - ya ileriye ya geriye dönük etkileri olmuştur. Ama tek elde ben bir şairin kendi bütünlüğü içinde zor değişeceği kanısındayım. Bu da sanırım büyük değişiklik geçirmiş gibi görünen şairlerde dahi iyi incelendiği zaman belirecektir. Belli bir metin eleştirmesi başlayınca görülecektir ki, aslında belli bir şiir çizgisi vardır, belli bir şiir kişiliği vardır. Bu şiir kişiliği, kolay değiştirilecek bir şey değildir. Çünkü insan çocukluğuyla başlayan bir doğrultuda yürür. Dolayısıyla şurdan şuraya atlama şiir çok güçtür. Bir sürü -adı lazım değil- şairlerimizin değişmelerine dikkat edin. Bir böyle gider, bir öyle gider, sonunda işin muhasalasına bütününe baktığı zaman, yine temelde aynı şairdir, aynı kişidir. Eğer kendine ihanet etmiyorsa. Gerçeği budur. Üslup meselesi değil yani. Picasso her zaman Picasso'dur."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/188559511814/buket-uzuner-y%C3%BCzeysellikten-baya%C4%9F%C4%B1l%C4%B1ktan", "text": "- Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları adlı romanı, kadim kamanlık geleneğimizin dört unsurundan esinlenerek bir dörtleme olarak tasarladım. Hayat suyla başlıyor, ben de bu yüzden suyla başladım; toprak, hava ve ateş ile devam edeceğim. Bu romanı yazarken yaptığım ön çalışmalarda eskiye ait, birçok bilgiyle karşılaştım. Bunlar arasında psikiyatrinin bir dalı olan psikomitoloji vardı. Psikomitoloji, her toplumun kendi rüya ve hayallerinden, korku ve umutlarından doğan masal ve/ya da destanlarının aslında o toplumun psikolojisini yarattığından yola çıkarak, bunları araştıran bir bilim. Bu konuda Türkiye'de yazılmış en güzel kitaplardan biri olan Deli Dumrul'un Bilinci'nin yazarı Prof. Bilgin Saydam'ın, Su'yu okuduktan sonra roman hakkında yazdığı şu sözler, sorunuzun yanıtı niteliğinde ve benim için çok kıymetli. Bir tıp doktoru olan Prof. Saydam şöyle diyor: 'Başlangıç hep sudur/sudandır. Bu nedenle kahramanların öykülerinin -açık ya da gizil- kaynağı hep su olagelmiştir. Yaşamlarımızın kahramanı olarak bunun farkında değilsek, unutmuşuzdur; zira korkuyoruzdur, o her şekli doğuran ve her şekli çözen/ yutan 'şekilsiz'den. Oysa ki su, yaşamın taşıyıcısı ve esirgeyicisidir de. Buket Uzuner'in Defne dörtlemesinin, başlangıcının suda olması, zor zamanda yine suya sığınılması, tesadüf değildir; yaşamın yaşayan ve yaşatan sembollerinin zorlamasıdır.' Kendisi incelik göstermiş ve kamanlığın beşinci unsuru olan 'ağaç' romanını da yazmamı öngörüyor. Kitapta kahramanların soyadlarından başlayarak birçok şifre, semboller var. - Bence roman, genelde edebiyat, bizimle gönül bağı kurabilmeli, bize çok farklı ve yabancı kişileri bile anlatsa, onlarda ve oralarda kendimizden parçalar bulmamıza, düşmanımız için bile empati kurabilmeye, hayata ve aşka küçük de olsa bir şans tanımamıza, yalnız olmadığımıza yol açabilmeli, diye düşünürüm. sorunu, kadına yönelik şiddet gibi konulara karşı çok duyarlı. - Erkeklerin para, siyaset ve iktidarı tamamen kontrolünde tuttuğu Doğu kültürlerinde, hareketli ve bağımsız bir hayat tarzı gerektiren muhabir kadın gazeteciler zor yetişiyor; öncelikle buna dikkat çekmek için kadın gazeteci karakteri seçtim. Defne Kaman, kendi özel hayatını ve bedenini öne çıkartıp popüler olacak yaşta ve fizikte bir kadın gazeteci olmasına rağmen, bunun yerine başkalarının dertleriyle ve hepimizin evi olan tabiatın sorunlarıyla uğraşıyor. Bu yüzden isteyerek popüler olmamaya çalışan bir anti-kahraman o. Defne'nin son derece samimi ve sahici olduğunu anladıkça, ileride sevenleri, hatta 'fan'ları bile olacaktır diye umuyorum. Çünkü, yaşadığımız çağda dünya ve Türkiye'de yüzeysellik ve bayağılıktan bezmiş, sayıları hiç de az olmayanların özlediği sadelik, sahicilik ve samimiyet Defne Kaman'ın karakterinde mevcut. - Defne Kaman, Türkiye'deki kadın sorununa 'Erkek sorunu' adını veriyor. Adı ne olursa olsun, kadınlar, her kesimden; laik, dindar, dinsiz veya farklı dinlere inanan, zengin, fakir, okumuş veya cahil bırakılmış bütün kadınlar yan yana gelip, hep beraber, her kesimden erkeğe, 'Dur, bu benim hayatım, benim bedenim ve benim beynim, hangi hayat biçiminde yaşayacaksam, buna ben kendim karar vermek isterim!' dediğinde kanunlar, kurallar ve gelenekler kolayca değişir. Kadınları giyim tarzları veya inançlarını kullanarak bölüp, yönetmelerine daha fazla izin vermemeliyiz! - Elbette, geçmişten taşınan bilgiler, günlük hayatımıza yerleşmiş, nazar boncuğu taşımaktan, şeytanın kulağına kurşun dökmek için kendi kulağımızı çekip, ahşaba üç kez vurmaya, ağaçlara dilek çaputları bağlamaktan, Hıdırellez ve Nevruz'da ateşten atlamaya, cemreyi düşerken neredeyse gözle gördüğümüzü sanmaktan, ayçöreğinden ayçiçeğine, Ayhan'dan Ayten'e çocuklarımıza ve her şeye ayla ilgili isimler vermeye kadar çoğunu düşünmeden yapmaya devam ediyoruz zaten. Şamanlık, bir çeşit paganlık ve dünya uygarlığının altında binlerce yıllık paganlık kültürü yatıyor; monoteizme geçilmeden insanlar tabiata korku dolu bir saygı ve hayranlık besliyordu. Ancak Su'da genelleme yapmadım, sadece Türklerin geçmişini incelemeye çalıştım ve orada kadim geleneğimiz Kamanlık'la karşılaştım. Romanda kullandığım bazı güzel geleneklerimizin yerini acımasız piyasa kaynaklarına bırakmasına dikkat çekmek, özümüzdeki tabiat ve canlıya duyulan saygıyı hatırlatmak istedim. Kadim Kamanlık geleneğimizde her canlı eşit derecede saygın ve değerli: Bir çiçek, bir böcek ve insan eşit değerde. - Kutadgu Biligokullarda okuyup, çoğunlukla geçiştirdiğimiz, adıyla alay ettiğimiz, ancak uzmanların uğraşacağı, sıkıcı bir kitabın adı olarak kalır bilincimizde. Halbuki bu kitap, üç orijinal nüshasından biri hala bulunamamış olsa da bin yıl önce Türk şair Yusuf Has Hacip tarafından şiir formunda Uygur harfleriyle Türkçe yazıldığı düşünülen, dünyaca tanınmayı hak edecek önemli bir yapıt. Kısaca Kutadgu Bilig, şiir formunda devlet yöneticilerine verilmiş hümanist öğütler kitabıdır, diyebiliriz. Günümüz Türkçesine çevrilmiş baskısının da bulunduğu bu değerli yapıta Su'dan sonra ilgi başlar, diye hayal ediyorum. Hani Kumral Ada - Mavi Tuna'dan sonra ada adı çok sevildi ve Mabel sakızı, İstanbullular'dan sonra lavanta kolonyası satışı arttı ya, belki Su'dan sonra da gençler Kutadgu Bilig okumaya başlar. - Türk edebiyatının yakın dönemdeki Evliya Çelebilerinden sayılıyorsunuz. Seyahatleriniz ne sıklıkta devam ediyor?- Seyahat etmenin, bana tıpkı yazmak gibi hayatın büyük haksızlık ve kötülüklerine karşı kendimi küçük ve çaresiz hissettiğimde nefes almak, hayatta kalmak gücü verdiğini sonradan anladım. Çoğunlukla edebiyat ve sanat etkinlikleri nedeniyle dünyayı ve Türkiye'yi dolaşmaya devam ediyorum. Sırtçantalılar diye bir de grubumuz var. Şu anda 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle bir konuşma yapmak üzere New York'tayım. - 20 yıl önce kanserojen maddeler, ekolojik döngü, HES ve nükleer santrallar hakkında yazdığımda ciddiye alınmazdım, ama şimdi eğitim alamamış köylülerimiz bile tabiatı kötü kullanmanın, bu açgözlülüğün bedelini hayatlarımızla ödeyeceğimizi farkında. İşte Su romanıyla başlayan Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları'nda atalarımız ve ninelerimizin tabiata büyük saygı gösterdikleri zamanlara selam yollamayı, bu nedenle de istedim. - Defne dizisinin kalan üç kitabını üç yıl içinde sırayla yayımlamayı arzu ediyorum ama yazı, demlenmesi gereken bir sanat türü. Bu yüzden yazıyla ilgili planlar ancak arzu ve hayal seviyesinde olabiliyor, ısmarlanamıyor. İsteyen Defne dizisini birbirinden bağımsız da okuyabilecek, beğenmezse bırakabilecek yani..."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/188559739304/m%C4%B1g%C4%B1rdi%C3%A7-margosyan-%C3%A7ocuklu%C4%9Fumda-annem-kedimizi", "text": "Yabancı olanlar için 'gavur' tabirini kullanan kaldı mı hala, sıra Ermenice ve Kürtçe isimleri de yazılmış. Nedeni basit. dönüm noktası... Zaten kitapta adı geçen ebeden, neneden, kalmış aramızda... Onun da küçükken evinde, avlusunda, - Bu kitabımın üç dilde değil, Türkçede bile yayımlanacağını düşünmemiştim. Gavur Mahallesi adlı hikaye kitabımı ilk Ermenice yazdım. Adı Bizim Oralar'dı. Burada çok ilgi gördü. O yıl Paris'te Ermeni yazarlara verilen bir ödülü de kazandı. Türkiye'de bir yayınevi Türkçe yayımlamak istedi. Herhangi bir şey talep etmedim. 'Benim zamanım yok, Türkçeye siz tercüme eder misiniz? Ayrıca ben tekrar yazarım ama belki de siz güzel değil diyeceksiniz, sizin de benim de zamanıma yazık,' dedim. - Evet, ama ödül aldıktan sonra sağa sola sormuşlar. Sonra bir hikayeyi tekrar yazdım. Çok beğendiler, devam etme kararı alındı. En sonunda kitabın ismi ne olacak, - Diyarbakır'a son yıllarda sık gidiyorum. Suriçi Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş, çok dilli kitap çalışması yapıyor. basıldığını söyledim. Bunun üzerine 'Acaba Türkçe, Ermenice, - Kulak pişiriyor, Mestan da gelip, neyi araklayabilirim, diye bakardı. 'Mestan hırsızlık yapma,' diyor, sonra kedi anlamayınca Ermenice, bizim evde anam, babam, nenem hep dört dille konuşuyordu. - Gerçek bu. Zaten kitaplarımın şu veya bu şekilde ilgi görmesinin nedeni, - Ermenice'yi 15 yaşında Diyarbakır'dan üç beş sözcüklük cümlelerle konuşurduk: Git, gel, su, toprak, ekmek gibi sözcüklerle cümle kurardık. Kürtçeyi de bilmiyorduk. - Aslında çocukluk yıllarımı hiç unutamadım. gibi geldim. Babam burada ana dilimi öğrenmem için baskı yaptı. -Doğrusu ben bir kitap yazayım, böyle de bir misyon yükleneyim davranmadım. 'Bu Kürttür, dolayısıyla şudur, bu Ermenidir, önemlidir. Ama o insan kimliğinin içinde çeşitli kademede, uğraşanın, bir ressamın, şairin bence yapması gereken de budur. Bizde mesela siyasilerimiz gerçekten ne kadar okuyorlar, - Hiç yok. Sadece yaşlı bir beyle hanım var. Geçtiğimiz günlerde bir açılış için Diyarbakır'daydım, - Ben neredeyse 40 yıl gitmemiştim. Ortaokulda İstanbul'a gelmiştim. Sonra bir gittik, pir gittik. Genelde söyleşiler için gidiyorum. - Hayır, ama çok büyüdü, ama benim için bir şey ifade etmiyor. - Henüz bir eleştiri almadık - pixibull reblogged this from edebiyatsoylesileri - pixibull liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/188613323024/haldun-taner-sanat%C3%A7%C4%B1lar-aras%C4%B1nda-s%C4%B1ralama", "text": "1955'te ilk Sait Faik Öykü Ödülü'nü kazanan yazar Haldun Taner, Akşam gazetesinde yayımlanan röportajda Türkiye'de bu tür yarışmaların düzenlenmesine karşı olduğunu söylüyor. Gerekçelerini sıralarken bir yandan da jürinin niteliğini tartışıyor. İlk Sait Faik Hikaye Armağanı'nı Sabahaddin Kudret Aksal ile paylaşan hikayeci Haldun Taner 39 yaşında. Hikayeciliğe 1945 yılında başladı. Şimdiye kadar beş hikaye kitabı ile bir oyun yayınlandı. Hikaye kitapları şunlar: Yaşasın Demokrasi (1940), Tuş (1950), Şişhaneye Yağmur Yağıyordu (1953), Ay Işığında Çılışkur, Onikiye Bir Var (1954). Komedi olan oyunun adı da Günün Adamı 1949'da yayımlandı. Haldun Taner bekar. Şimdi İstanbul Edebiyat Fakültesi'nde sanat tarihi asistanı. Bir de Gazetecilik Enstitüsü'nde sanat tarihi öğretmenliği var. - Bizde de edebiyat armağanları başladı. Bunun edebiyatımız için faydalı olacağını sanıyor musunuz, diye soruyorum. - Ben bunun faydasından çok zararı olacağını sanıyorum. Çünkü bizde de, başka memleketlerde de armağana layık görülen sanatçı, nihayet jüride bulunan kimselerin beğendiği bir sanatçıdır. Batı ülkelerinde bir sanatçının armağan kazanması, halkın değer yargısında büyük bir değişiklik yapmaz. Sadece kitabı biraz daha çok ilgi uyandırır, daha çok satılır. Bizde ise bunun böyle olacağından şüpheliyim. Bizde jürinin beğendiği bir sanatçı halkça en iyi sanatçıymış gibi değerlendirilebileceği gibi, seçimde kazanamayan başka bir sanatçının gördüğü ilgiye de halel gelebilir. Ben sanatçılar arasında birincilik, ikincilik gibi sıralamalar yapılmasının karşısındayım. Bu adeta, lig maçları fikstürünü sanat olaylarına uygulamaya kalkmaktır. Bence her gerçek sanatçı kendi alanında birincidir. Armağan kazanmış birinin böyle konuşması belki şımarıklık gibi gelir amma, samimi kanaatim bu. Peki bu yarışmalara girip girmemek kaydının konulmaması, yani o yıl içinde çıkmış bütün kitapların ele alınmaması sizce doğru mu? Çünkü bir sanatçı biraz önce anlattığınız sakıncadan dolayı böyle bir seçimde kaybetmiş duruma düşmek istemeyebilir. - Onlara hak veririm. Nitekim bu yarışma için ilk önce kitap yollamak şartı konuyordu. Ben bu koşullarda yarışmaya katılmayacağımı, kitap göndermeyeceğimi söylemiştim. Fakat otomatik olarak o yıl içinde çıkmış bütün kitapların yazarı istesin istemesin ele alındığını görünce bana yapacak iş kalmadı. - Kazandım. Amma önemli bir şey sanmayın. Altı kitabımdan, ikinci baskıları da dahil aldığım bütün para 5 bin lira kadar bir şeydir. - Başka iş tutmazdım. Bütün idealim buydu. Maalesef kırk yaşıma geldiğim halde bu idealime kavuşamadım. Edebiyatla ancak geçim derdinden zaman bulabildikçe kaçamak uğraşıyorum. - Bazı kişiler daha jüri toplanmadan eleştiriye başladı. Mesela, bu armağanın ille Sait Faik tarzında yazan hikayecilere verilmesi gerektiğini savunanlar oldu. Ben noter huzurunda gizli oy taraftarı değilim. Batı ülkelerinde oy açık verilir. Kimin kimi tuttuğu öğrenilir. Üzerinde tartışılır. Jürinin kuruluş tarzına gelince; aralarından bazılarının hikaye sanatından iyi anladığı iddia edilemez. - Sait Faik'i son yıllarında tanıdım. Hikayelerini hep hayranlıkla okudum. Gerçekten nevi şahsına münhasır bir sanatçıydı. - Bu şerefi herhalde bir kişiye vermeyi haklı olarak fazla görmüş olacaklar. Bunu başka bir gazeteciye de söyledim, size de söyleyeyim: Türkçenin en şiirli hikayelerini yazmış olan Sait Faik'in armağanını da bir şair ile bir hikayeciye vermeyi daha uygun bulmuş olacaklar. Armağanı bölüştüğüm Sabahaddin Kudret en yakın dostum olduğu için bundan ayrıca sevinç duyduğumu belirteyim. - Yeni İstanbul'un New Herald Tribune ile birlikte düzenlediği dünya hikaye yarışmasında Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu adlı hikayemle birinciliği kazanmıştım. Jüri buna karar verdiği halde, gazete nedense, milletlerarası yarışmaya katılmaktan vazgeçerek Türkiye'deki birinciye vaat ettiği armağanı bana vermekten kaçındı. - Ya Sabahaddin Aksal'ın Gazoz Ağacına ya da Orhan Kemal'in 72'nci Koğuşuna."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/188876035094/bernard-shaw-tolstoy-d%C3%BCnyay%C4%B1-markstan-daha-iyi", "text": "Savaştan sonra verilmiş bir karar doğrultusunda, her sene yapraklar dükülmeye başladığında Bernard Shaw'ı ziyaret için sevinçle Londra'ya koşarım. Bu ziyaretlerimde, ana konunun yanı sıra zihnimi meşgul eden hemen hemen her konuda derinden derine konuşuruz. Bu görüşmelere ayırdığım haftanın en güzel günleri yazarın Herts'teki tatil evinde, yazarın eşinin de katıldığı sohbetlerde geçen zamanlardır. Bu kez kendisini çok sıcak bir yazı izleyen günlerde, keyfi yerine gelmiş ve Cenevre'den Cemiyeti Ahvam hakkında güncel bilgiyle dönmüş olarak, yüzü esmerleşmiş, eski kuvvet ve sağlıığı yerinde buldum. Beraber çıktığımız gezinti sırasında kendisinden mesela Tuney ile görüştüğü Lago Maciyoro'da bir villa satın aldığı gibi aslı astarı olmayan bir takım haberler yayımlanmasının nedenini sordum. Shaw güldü ve böyle tuhaflıkların olabileceğini söyledi. Yeni eseriyle uygarlığın büyük bir kriz yaşadığını kanıtlamış onun gibi bir kişinin beni rastlantısal olarak gazeteci yapabileceğini söyledim. Bir süre düşündükten sonra bu düşüncemi kabul etti. Peki, birkaç soru hazırlayın, eve döndüğümüzde bunları cevaplamaktan mutlu olacağım. Başardığınız durumda bu sizin ilk röportajınız kabul edilecek dedi. Bu teklifin sonucu aşağıdaki soru ve yanıtlardır ki Bernard Shaw gülerek bunların yayımlanmasına izin verdi. - Hayır, savaşa katılan devletler gibi İngilizler de tamamen aynı duruma düşmüştür. İddia ettikleri uygarlıklarına rağmen ne kadar barbar olduklarını anlamışlardır. Bu da kibir ve görkemimizi biraz zedelemiştir. Hepsi bu kadar. - Böyle bir girişimi Cenevre'nin arzu ettiği bütün dünya ulusları birliğinden daha uğursuz görüyorum. Gerçek bir milletler topluluğu oluşturan Kuzey Amerika Milletler Topluluğu yok. Devletlerin ittifak kurmaları mümkün. Fakat psikolojik açıdan aynı durumda olmadıkları zaman birliğin yürümesi mümkün değil. Doğudaki İngiliz İmparatorluğu, batıdakinin tamamen bağlı bulunduğu Cenevre'den yüz çevirmekte. Hatta Tuna'nın kuzey ve güneyindeki psikolojik farklar Avrupa'da bile muhtelif iki milletler birliği oluşturabilir. Bence bir dünya ittifakı, dünya birliğinden daha kolay kurulabilir. - Tabii. Çünkü Tanrı'nın birleştirdiğini insan ayırmamalı. - Bu duruma göre değişir. Napolyon, Mısır'dan döndüğünde Fransa öyle bir halde bulunuyordu ki orada ancak demokratik esasa dayanan bir diktatörlük düzeni sağlayabilirdi. Savaşın ardından İtalya'nın durumu da buna uygundu. Kral, siyasi açııdan gücünü kaybetmişti. Bir haftalık bir uyarı zamanından sonra sürgüne hazır bekliyordu. Mussolini olmasa da durumun düzeleceği konusunda liberaller tarafından ileri sürülen iddialar asılsızdır. Bu fikir sürekli sosis yiyen İngiltere'de yaygındır. Fakat siperlerde müthiş bir disipline alıştırılan İtalyan askerleri tembelliklerinden biraz olsun uzaklaşmışlardı. Ülkelerine dündüklerinde siperlerdeki gibi acı çekmeye razı olmadılar. Savaş sırasında karaborsacılıkla uğraşanların sosyalizm ve sendikacılık hakkında söylediklerinden deli olduklarını düşündüler. Fabrikalara el atarak zarar vermeye başladıklarını, nutuklar atıp, devrim bayrakları çekip askerlerin büyük bir güvenle uğrunda savaştığı, acılar içinde öldüğü savaş aleyhine küfrettiklerini gördüler. Bu durum onları doğal olarak rencide etmiş ve kendilerine gereken komutanı gazeteci ve aynı zamanda savaşçı olan Mussolini'nin kişiliğinde buldular. O kendilerinin duygularını tamamen ifade ediyor ve Bu ahırı temizlemek zorundayız diyordu ki bu da Bu şirketi feshetmek gerekir anlamına gelmekteydi. Faşistlerin Roma üzerine hareketini Mussolini hazırlamış ve bu hareket bir kilo tereyağı içine atılan kızgın bir mermi gibi liberal muhaliflerin gönlünden geçmişti. Fakat bu işi başarıp hükümeti de düşürdükten sonra daha ileriye gidebilmek için faşizm bir hükümet kurmak zorundaydı. Bunu da yaptı. Zaman adamını bulmuştur. Bu işi diktatörlükten başka yolla başaramazdı. Seçimler için zaman yoktu. Bu gibi durumlarda diktatörlük bir milletin yaşaması için zorunludur. Bunun doğruluğunu tartışmak yararsızdır. Diktatörlük cehalet, dayanışma olmaması, parlamentoda etkili bir muhalefet olmaması gibi sürüp gidemeyecek bir durumda, geçici olarak yegane uygun çözümdür. Bütün diktatörlerin dahi olmadıklarını eklememe de izin verin lütfen. - Nedeni çok basit. Çünkü Bolşevikler, Rus çocuklarına toplum yararına çalışmayı öğretiyorlar. Halbuki kapitalist devletlerde ise çocuklara tembel ve zengin olmak öğütleniyor. Rusya bu yöntemde eğitime devam ederse şimdiye kadar erişilmemiş bir şey oluşacak. - Kesinlikle hayır. Marks ve Tolstoy gibi birbirlerinden çok farklı iki dahi bulmak mümkün değil. Bizzat benim de çektiğim bu illetle dünyanın düzeltilmesi cinnetine bağımlı olmaktan başka ikisinin arasında hiçbir bağ yok. Tostoy dünyayı Marks'tan daha iyi tanıyordu. Askerlik yaptı. Servet ve mevki sahibiydi. Bundan dolayı hayatını British Museum'un kitaplıklarında hayal germekle geçirmiş olan berikinden daha fazla yaşam deneyimi vardı. Fakat Tolstoy'un bu deneyimi kendisini geçici düşüncelere yönlendirmiş, kötü yaptığı kunduralar yırtılmış, duvarlar yıkılmış ve hepsi yalnız bir köylü kıyafetinde kalmıştı. Tolstoy, Henry George'dan öğrendiği kadarıyla kuramsal olarak arazi mülkiyetinin devlete aktarılması sorununa kadar ancak erişebildiği halde Marks'ın değer ve önemini yükselten delilikleri, mevcut kapitalizm düşüncesini bütün önemi ve görkemiyle ve tarihi süreçlerini de içerecek şekilde ortaya sermiştir. Savaş erkeklere, kadınların çalışmasıyla yaşayabileceklerini öğretti. Kadının ekonomik açıdan tamamen bağımsız olabileceğinin ortaya çıkmasıyla birlikte, her kadının kendisine baktırtmak istediği de göz önüne alınırsa, erkeğin de ekonomik olarak tamamen bağımsız olmasının mümkün olduğu görüldü. Bu bilgileri bundan sonra daima göz önünde bulundurmaya mecbur kalacağız. Günümüz İngiltere'sinde tiyatronun durumu, her zaman olduğu gibi, üzüntü verici. Oyuncuların genci, yaşlısı, yükseleni, mesleği bırakmaya hazırlananı tüm oyuncuların durumu da aynı. Körlere gözlük takmaya çalışan kişiler bunlar. Ben kutsal bir adam değilim. Onun için azizlerle rekabete girişemem. Ben onu yalnız sahne için yaptım. Çağdaş kadınlardan birinin, sizin deyiminizle daha yüksek bir dereceye çıkıp çıkamayacağını bekleyip görmek gerekiyor. Bunun için fırsat çok. Marks'a yönetmen olarak bakmıyorum. Onu, hayatı boyunca bir tiyatro salonunu görmemiş olduğuna yemin edebilecek kadar sağlığı yerinde bir şirket adamı olarak tanıyorum. Bu konuda yakınmaya zamanım yok. Yakınmak, ilenmek hayal tembeli kişilere özgüdür. Bir eseri bitirince diğerine başlarım. - Amerika'ya gitmeyeceğim. Son 40 senede Amerika'ya gitmeye karar verdiğim defalarca ilan edildi. Bunu aklıma bile getirmediğim halde her seferinde herkes inandı. Yüzlerce misafirperver Amerikalı da bu yanlış bilgiye kapılıp gösteri yapıyor, kimileri gezmem için otomobilini bana vermeye kalkıyor. Ölümüme kadar buna inanabilirler. Sonra da, şimdi olduğu gibi, ruh çağırma seanslarında beni masa etrafında oturup bekleyebilirler. Hayır, Amerika'ya gitmeyeceğim. İnsan orada sadece sesli filmlerle yetinmeye mecbur kalacak. Yazar bu konuşmadan dört yıl sonra, 1933'de Amerika'ya gitti."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/188960320928/yahya-kemal-beyatl%C4%B1-yeni-t%C3%BCrk-%C5%9Fiirinin-herkesin", "text": "Şair Yahya Kemal, 63 yaşında, ölümünden 11 yıl önce edebiyattan milliyetçiliğe çeşitli konulardaki görüşlerini yansıttığı bir söyleşi yapmış, fakat bu metin yayımlanmamıştı. Ölümünden sonra ortaya çıkan konuşmasında Anlam ve ritmin mükemmeliyetiyle doğan bir dize ölümsüzdür diyor. Büyük şair beni taltifkar bir şekilde, tanışmamızdan dolayı mutluluğunu belirterek karşıladı. Kendisine mahcubiyetle teşekkür ettim ve salonun bir köşesinde duran iki koltuğa yerleştik... Şair son senelere ait olarak gördüğümüz bütün fotoğraflarından daha genç, bir iki sene öncesine oranla daha zayıf ve giyimi gayet özenliydi. Öyle belirlenmiş sorularım yok efendim. Konuşmamızın alacağı şekil ve yöne göre merak ettiğim bazı noktaların açıklanmasını rica edeceğim. Her halde size Varoluşçuluk hakkında ne düşünüyorsunuz, ya da Yeni şairlerimizi nasıl buluyorsunuz gibi sorular yöneltecek değilim. Sizin binlerce ve milyonlarca hayranınızı ilgilendiren ve edebiyat tarihimiz açısından önemli olan, başkaları hakkında fikirleriniz değil, kendinize, kişiliğinize, hayatınıza dair konular. Tatlı ve candan bir gülüşle Öyle mi, var olun Adile Hanımefendi dedi. - Bilakis benim çocukluğum çok hazin geçti... Efendim, hepimiz bir terkibiz, doğmadan önce fizyolojik bir terkip, doğduktan sonra iklim etkileri ve özellikle çevre kültürü etkisiyle oluşan bir terkip. Kaldı ki sanatkar kendi kendine benzeyen insandır. Onu genel kanılara göre değerlendirmek iyi sonuç vermez. - Kuşkusuz Paris önemli... Paris'e 1903'te gittim. 1,5 yıl kadar dil öğrendim. 1904'un sonunda Fransızcayı konuşacak düzeye gelmiştim. Okuduğumu da anlıyordum. İşte o zaman üzerimde Fransız şairlerinin etkisi başladı. - Fransız şiirinde keşfettiğim şeyleri daima bizim şiirimize uygulanması açısından değerlendirdim. İlk zamanlarda belki şu veya bu Fransız şairinin etkisiyle şiir yazmışımdır. Fakat ülkeme döndüğüm sıralarda Türk şiirinde yapılması gereken şeyler hakkında belirlenmiş fikirlerim, yani belirli amaçlarım vardı. - Üç şey yapmak lazımdı: Önce ortak dilde şiir yaratmak. Bir şiir ancak bu şartla topluma hitap edebilir. - İzah edeyim: Fransız şairleri herkesin kullandığı kelimelerle şiir söylerdi. Bu kelimelerin belirli harmanıyla şiir meydana gelir. Bizim divan şairleri şiir yaratmak için ortak lisanda olmayan ve ancak birbirlerinin anlayabildiği özel kelimeler kullanmıştır. Bu yolla bir zümre şiiri meydana gelmiş, millet onları izleyememiştir. Tanzimattan sonraki birinci nesil, yani Kemal Beyler, Hamit Beyler de şiirde gerçek devrim yapamamıştır. Gerçi ruh bakımından Batı şiirinin bazı ahlakını, bazı huylarını almışlardı. Fakat şekil bakımından ve dil bakımından hiçbir değişiklik yoktu. Zaten Namık Kemal'in şiir diye yazdıklarının çoğu nutuktur. Hamit Bey'e gelince, onda lirizm var, epik tarafı da kuvvetli. Fakat o da şiirin asıl malzemesi dil bakımından eskilerden ileri gidemedi. Birinci nesil böyle... İkinci nesil yani Fikret'le Cenap neslinde gerçek yenilik getiremedi. Fikret şiiri düzyazıya dönüştürdü. Daha doğrusu düzyazıyı şiir sanatına aktardı. Çok defa şiir sade bir dil kullanıyordu. Fakat maalesef çok zaman yaptığı şey düzyazıydı. Cenap da kendisini sembolist zannediyordu. Sembolizm hakkında makaleler yazdı. Fakat sembolizmi kesinlikle anlamamıştı. Zannediyordu ki sembolizm bir takım benzetme ve görüşleri sıralamaktır. Kendi şiirinde de bunu yapmıştır. Cenap'ın şiirinde bir yenilik yok. Bu şiir eski. Ben istiyordum ki yeni Türk şiiri herkesin kelimeleriyle yapılmış olsun. - İstiyordum ki Türk'ün hançeresine göre telaffuz edilmiş ve Türkün gırtlağına uygun bir uyum içinde kullanılmış kelimelerle bir şiir yaratılsın. Türkçenin Türkün fatih bir millet oluşundan ileri gelen bazı özellikleri var. İstanbul Türkçesi bütün bu özellikleri içerir. Türk milleti bir takım ülkeler fethetmiştir ve bu sırada bazı kavimleri esir etmiş ve temsil etmiştir. Aynı zamanda bu kavimlere mensup kadınları kendisine nikahlamış, bunlardan cariyeler almıştır. Türkçe konuşmak zorunda kalan bu kavimler Türkün söylediğini tekrarlamış, fakat bunu kendi gırtlaklarının özelliğine göre telaffuz etmiştir. İşte bu yolla bir karışım oluştu. İstanbul Türkçesinin ahengi işte böyle doğdu. Bu Türk'ün fatih bir millet oluşunun sonucudur. Benim istediğim, Türkçe'nin özel ahengine göre telaffuz edilmiş kelimelerle bir şiir yaratmaktı. Eskiler Acemcenin ahengini esas tutmuş. Türkçe kelimeleri de bu ahenge uydurmak ve sığdırmak istemişti. - Türk şiirini arı olmayan unsurlardan kurtarmak ve ona asıl unsuru olan ritmi getirmek. Şiirin asıl maddesi anlam değil sözdür. Sembolistlerin en büyük hizmeti bunu anlatmak olmuştur. Sonra sembolistler şiirin eğretilemeden ibaret olmadığını, bunların impur unsurlar olduğunu belirlemiştir. O zamana kadar bir çokları zannediyordu ki şiir yazmak başarılı eğretilemeler oluşturmaktır. Şiir bu değildir. Şairlik anlamı sözcüğe dönüştürme sanatıdır. Şiirde esas sözcüktür, yani le verbe. Fakat bu kelimelerin istifinden ibaret değildir. Kelimelerin özel bir ahenk oluşturan karışımından şiir doğar. Burada en önemli unsur dizedeki ondulationlardır. Ahenk dalgalanışlarıdır. Abbe Bremond dizenin içinden geçen bir courant poetigueden bahseder ve bunu elektrik akımına benzetir. - Tamam, tamam elektrik akımı... Şiir işte bu akımdır. - Hayır, hiç değil. Alıştıktan sonra insan bunu derhal hisseder. Bu elektrik bazen bütün dizede bulunur. Bazen dizenin yarısına kadar gelir ve durur. Bu anlamın sözcüğe dönüşürken doğurduğu bir şeydir. Hareketin elektriğe, yani mekanik enerjinin elektrik enerjisine dönüşmesi gibi bir şey. - Tıpkı, tıpkı... Çok güzel buldunuz... Anlam dizenin içine bir ritm halinde geçiyor. Böyle bir ritm, yani anlamı ifade eden bir ondulation musicale ihtiva eden dize pur mısradır. Mesela: Dökülen mey, kırılan şişei rindan olsun! Burada anlam ritm olmuştur. Yani bu pur bir dizedir. - Ha güzel! Bakın işte burada sembolistlerden ayrılıyorum. Zira ben onların iddialarını ancak yüzde 50 oranında kabul ediyorum. Dizenin müziği konusunda onlarla beraberim. Fakat anlam konusuna gelince onlardan ayrılıyorum. Esasen ritm anlamın bir ifadesi. Daha doğrusu ritm anlamı tamamlar ve onu ifade eder. Bakın daha nelerde sembolistlerden ayrılıyorum: Onlara göre belagat da impur bir unsur. Epik şiir şiir değildir. Eğer öyleyse Homeros'u, Virgile'i inkar etmek, Victor Hugo'nun şair olmadığını ilan etmek gerekir. Bu şiirin temelini sökmek demektir. Sonra aşk doğrudan doğruya ifade edilmeyecekmiş. Neden? Romantikler ve bilhassa Musset fazla bahsetti diye mi? Bunlar sembolizmin yalnız Fransızlar için hükmü olan bölümleri. Sembolistler Fransız şiirinin geçirdiği aşamalara karşı kendi çıkarımlarını genel bir kural haline, bir estetik prensibi haline koymak istemiştir. Victor Hugo fazla yaşamış, onun epik şiirlerinin şiir dünyası üzerindeki egemenliği fazla uzun sürmüş. Şu halde epik şiiri lağvetmeli! Musset aşktan ve ıstıraplarından çok bahsetmiş... Şu halde aşkı şiirden kaldırmalı. Böyle şey olur mu? Bence yapancı şiir ekollerinin esaslarını öğrenmeli, bilmeli, fakat aynen kabul etmek ve uygulamak konusunda ihtiyatlı davranmalı. Okula gittiğimiz zaman da bir takım şeyler öğreniyoruz. Fakat hayata atıldığımızda bunları aynen uyguluyor muyuz? Hayır. Yabancı ülkeler bizim için bir okuldur. Vatan ise hayattır. Vatana döndüğünümüzde öğrendiklerimizden bir kısmını unutmalıyız. Ancak bizim hayatımız ve bizim vatanımız için uygulanabilecekleri almalıyız. Yabancı ekollerden birine tamamen bağlanmak doru değil. Bir zamanlar bana Parnasyen diyorlardı. Bu çok canımı sıkardı. Ben Parnasyen değilim ve olamam. Bir kere parnasyen şiir impasible ve impersonneldir. Bende ise ne hissizlik ne de şahsiyetimi gizleme vardır. Şairin sözünü keserek şöyle dedim: Bence personalite konusunda sizi klasik saymak daha doğru. Siz şiirlerinizde ne Parnasyenler gibi kişiliğinizi idam ediyorsunuz ne de sembolistler gibi onu gizlemek amacıyla çaba sarfediyorsunuz ne de romantikler gibi pervasızca sergiliyorsunuz. Kişiliğinizi doğallık ve sağduyu kapsamında ara sıra göstermektee sakınca görmüyorsunuz. Bir Malherbe bir Andre Chenier gibi yeni klasiklar gibi. Aynı zamanda klasikler gibi kişisel duygularınıza bütün insanların duyguları niteliğini ve şeklini vermesini biliyorsunuz. - Öyle mi, Adile Hanımefendi? Var olun!... Doğallık ve sağduyu buyurdunuz. Sağduyu, yani sobriete denilen şey öyle değil mi? Zaten sobriete mükemmeliyetin, perfectionun bir şartıdır. Dolayısıyla büyük üstadım Moreas'ın bir sözü aklıma geldi Ona göre yeryüzüne gelmiş en büyük sanatkar Sofokles idi. O perfectionun timsaliydi. Üstadın dediğine göre, hiçbir eserinde tek mekanik, yani mükemmel olmayan dize yoktur. Her trajedisi bir denge ve sağduyu şaheseridir. Moreas'a göre, Shakespeare, Sofokles'i geçmiş. Racine ona yetişememiştir. - Bilakis, dedi. Moreas'ın nazarında Sofokles'i geçmiş olmak Shakespeare için bir kusurdu. Halbuki Racine için Sofokles'in düzeyine erişmeye gayret edip de erişmemek bir meziyetti. - Beğenmeniz beni çok sevindirdi. Biliyorsunuz ki Vuslat kelimesi yalnız Doğu lisanlarında bulunur. - Kelimenin şüphesiz tasavvufi kaynağı var. Tasavvuf erbabı bu sözcüğü ilahi aşk anlamında kullanmış. Çapkın Nedim bunu fiziksel aşk anlamında ele almış. Ben hem manevi hem fiziksel aşkı belirmek istedim. İngilizler Vuslat şiirimi İngilizceye tercüme etti. Fakat ismine karşılık bulamadılar. Bana mektup yazılar. Cevap olarak dedim ki, madem ki sizde bunun ne mefhumu ne kelimesi var, Vuslat'ı aynen İngiliz lisanına kabul edin ve İngilizceye uygun yazın. Bizim flirt kelimesini kabul etmemiz gibi. Daha doğrusu Fransızların kabul ettiği gibi. Öyle değil mi? Flirt'in hem kavramı hem kelimesi bütün diller İngilizlerden almıştır. - Ha, evet, doğru... Bakın, anlatayım, bu nasıl oldu? Bana Ballarme'nin bir sözünü, daha doğrusu bir öğüdünü aktarmışlardı. Şiir yazmasını öğrenmek isteyen bir öğrencisine Verlaine'in Fetes Galantes'indeki şiirleri taklit etmesini önermiş. Ben de ilgilendim, Fetes Galantes şiir dergisini bulup okudum. O kadar hoşlandım ki bir çok parçasını ezberledim. Biliyorsunuz ki bunlar 18. yy diliyle yazılmış. Ben de İstanbul'un fethinden Şeyh Galip'e kadar geçen zaman zarfındaki eğlencelerimizi ya da eski hayatımızın bazı aşamalarını gazel gazel o devirlerin şiir lisanıyla terennüm etmek hevesine düştüm. Ve böyle başladı. Fakat baktım, bu öyle zannettiğim gibi kolay iş değil. Bu tarzı iyice içselleştirmek gerekiyor. Bunun üzerine eski şairlerimizi daha yakından inceledim. Fakat bunu estetik bir hisle olmaktan çok milli hisle yaptım. Bunlar milli kültürümüzün hazineleridir, diye. Çünkü çok milliyetçiydim. Ve tıpkı şiirimizi incelediğim gibi müziğimizi, mimarimizi de inceliyordum. Ve işte kendi anlayışıma göre eski dönemlerimizin diliyle o çağları ifade etmeye çalıştım. Başarılı olum mu, olmadım mı bilmiyorum. - Bizim şiirlerde beyitler vardı, hakiki manzume yoktu. Hakkiki manzume muhtelif kısımları birbirini bağlayan bir bütündür, bir bestedir. Bütün Türk şiirinde, yani eski divan şiirinde topu topu dört ve veya beş sentetik şiir vardır. Halbuki şiir beyitler değildir, şiir bestedir. - Beğendiniz mi, dedi. Beğenmemek mümkün mü? Öyle dizeleri var ki başlıbaşına bir harika. Bence bu dize bin şiire bedel. -Teşekkür ederim, teşekkür ederim... Şeytan diyor ki, mısrası da herhalde raksın uyandırdığı voluple havasını vermek için. Şiirde İspanyol karakterinin ve İspanyol dansının bütün dinamizmi yansıtılmış. - Dinamizm... Çok güzel buyurdunuz. Bu raksı 19 sene önce Heres denilen bir yerde seyretmiştim. Araplar buraya Şeriş diyorlarmış. O izlenimi 19 sene içimde sakladım. - Doğaçtan mı? Belki gençliğimde yazmışımdır. Fakat herhalde nadiren. Şimdi bunu şaka olsun diye yaparım. Geçen sene Bebek'te 15 dakikada bir şiir yazdım. Fakat şaka, ciddi bir şey değil. - İkisinin de payı var. Önce, kafamın içine ilham düşer. O zaman yazacağım manzumeyi görürüm ve duyarım. Fakat o henüz ortada yoktur. Çünkü henüz belirmemiştir. Fakat onun yavaş yavaş belirmesi ve doğması kesindir. Onun bir bir dizeleri şekillenir ve şiir biçimlenmeye başlar. - Şüphesiz esas olan dizedir. En uygun kelimelerle oluşturmadıkça dize doğmuş, yani dünyaya gelmiş değildir. Dize anlamı, şekli ve ritmiyle birlikte doğar. Fakat onu bazen aramak veya bekletmek lazım. Halbuki o bir yerde vardır, yazılıdır. Evet, doğacak şiirin bütün dizeleri levhi mahfuzda mevcuttur. Fakat onları bulmak için şair doğmuş olmak lazımdır. Bazen dizenin yarısı doğar, yarısını aramak gerekir. Aranmazsa bulunmaz ve işte o zaman şiirin içinde yanlış ve mekanik dizeler yer alır. İnsan bunu derhal hisseder, çünkü bu dizelerde musique interieure yoktur. Halbuki anlam ve ritmin mükemmeliyetiyle doğan bir dize ebedi definitif bir şeydir. Onda anlam ve biçem birbirini tamamlar. Bir şarkıda phrase verbale ile phrase musicalein birbirine tam olarak geçmesi gibi. Evet, mesela Hamid Bey'in verem hastası eşine söylediği gibi: İşte Hamid'in asıl şiir olan dizeleri bunlardır. Bunlarda his dil halinde ortaya çıkmıştır. Keşke Hamid'in daha az şiiri olsaydı da hep böyle şiirler olsaydı! - Yazılamaz. Aynı anlam ve başka şekilde belirtilemez. Edilirse şiir olmaz. Zaten işte şaiirin filozofa üstünlüğü buradadır. Victor Hugo, Kant'ın karşısında sınav veremez. Değil Kant'ın, herhangi bir lise felsefe hocası kaşısında veremez. Halbuki Kant'ın fikirleri havada uçuşan fikirlerdir. Fakat şair bu fikirlerden birini alıp ona sanatın mührünü bastığı andan itibaren o fikir uygarlık için yazılmış bir fikirdir. C'est definitif, C'est sequis pour l'humanite! Biraz evvel musique interiure tabirini kullandınız. Gerek Fransızlarda gerek bizde yazar ve eleştirmenler bu deyimi başka başka anlamlarda kullanıyor. Bazılarına göre bu müzik dizedeki seslerin anlamla birleşerek okuyucusunun ruhunda uyandırdığı ikinci bir ezgidir. Bazılarına göre ise doğdudan doğruya dizenin kendi ritmi, yani hecelerin birbiriyle zincirleme ilişkisinden doğan uyumdur. Abdülhak Şinasi'nin 25 sene evvel yazılmış bir makalesinde aşağı yukarı şöyle bir tanıma rastladım: İç ritm bir şiirin son dizesinin son kelimesini okuduktan sonra okuyucunun ruhunda belirmeye başlayan ezgidir, diyor. - Hayır, hayır, dizenin kendi uyumu söz konusu, dizedeki müziksel dalgalanışı, ondulation musicale... - Bilakis. Yani pek anlamam ama sevdiğim parçalar, sevdiğim besteciler var. Mesela Grieg, mesela Falla... Sonra Beethoven'in bazı senfonilerini büyük zevkle dinlemişimdir. Fakat muhakkak ki kendi müziğimiz, milli ahenklerimiz daha yakından ruhuma hitap eder. - Şüphesiz Albert Sorel'in üzerimde etkisi oldu. Fakat beni asıl başka bir şey milliyetçi yaptı, anlatayım: Paris'te öğrenci gösterilerine gidiyordum. Balkan Savaşı öncesinde bizim azınlıklar, Rumlar, Bulgarlar büyük mitingler düzenliyordu. O sıralarda bizim Jöntürkler Abdülhamit'i yıkmakla meşguldu. Yoksa Türk milletinden falan haberleri yoktu. Baktım bu Rumların, Bulgarların yıkmak istedikleri Abdülhamit değil, başka bir şey. Bunlar Türk milletini yıkmak istiyor. Demek Türk milleti diye bir şey var. Bu nasıl bir millet?"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/189098694304/mehmed-uzun-kad%C4%B1ndaki-merhamet-mahcubiyet", "text": "2000'li yılların başında adı Nobel Edebiyat Ödülü adayları arasında geçen, 28 yıl İsveç'te yaşayan Mehmed Uzun 2005'te sürgünden döndü, İstanbul'a yerleşti. O güne kadar Kürtçe kaleme aldığı sekiz romanı 10 dile çevrilen yazar, modern Kürt romanının yaratıcısı olarak değerlendiriliyor. Uzun, doğduğu topraklara dönme sevinciyle ilk kez Türkçe roman yazdı: Dünü ve bugünüyle hesaplaştığı otobiyografik eseri Ruhun Gökkuşağı 2005 baharında yayımlandı. Uzun bu vesileyle yapılan röportajda Kürtçe yazmakla birlikte Türkçe ve İsveççe'yi üvey evlat görmüyorum, onları çok seviyorum. Bunlar entelektüel dillerim, yazarlığımın önemli parçalan\" diyor. -Ödülü düşünmek ya da konuşmak yerine enerjimi, okurken mutlanacağınız, hüzünleneceğiniz, ruhunuzu kıpırdatacak anlatılar yazmak için kullanmayı tercih ederim. Ne zaman bir gazeteciyle karşılarsam beni bu konuda zorluyor. Konuşmak islemiyorum. Spekülasyonlardan çok rahatsızım. -Peki o zaman, söyleyeyim de kurtulayım: Evet, zaman zaman bazı akademisyen, yazar ya da kurumlarca aday gösterildiğim bilgisi geliyor. Bu konunun dışında kalmaya özen gösteriyorum. Ödül yazarda hastalık haline gelmemeli, çünkü hayal dünyasını, anlatısını zedeler. Şunu söyleyebilirim: Nobel artık bir Ortadoğulu yazara verilmeli. Hak eden isim Yaşar Kemal'dir. Elbette İsveç Kraliyet Akademisi'nden, Nobel Komitesi'nden dostlarım var. Yargılandığımda, Salman Rüştü'ye göstermedikleri ilgiyi bana gösterdiler. 18 akademi üyesi deklarasyon yayımladı, duruşmama katıldı. Onlarla buluştuğumda ödül konuşmak yerine, dünya yazan kimliğimi yaşamanın tadını çıkarıyorum. Türkiye'ye dönüşünüz Nobel ihtimalini etkiler mi? Bazıları, dönüşünüzü Nobel yolunda son etkili hamle olarak değerlendiriyor. -Çok üzücü, rencide edici bir yorum. Yazarlığı günlük siyasetin ötesinde tutarım. Mezopotamya, Anadolu, Ege'dir kaynağım. Zenginleşmek, olgunlaşmak için köklerime döndüm. Gelişim, kovulmuş bir evladın anayurduna dönüşüdür. Avrupalı, İskandinav, Mezopotamyalı kimliklerimi koruyup İskandinavya'ya ulaşan gökkuşağının daha canlı, iyi anlatılarla temsil edilmesini istiyorum. -Öncelikle Yaşar Kemal'le paylaşır, bana bu kaderi reva gören, dilimi yasaklayan, kimliğimi, varlığımı rencide eden, hor gören, kitaplarımı yasaklayanlarla paylaşmak istemezdim. Ayıplarını hatırlatırdım. -Uzun yıllar yabancı, sığınmacı, sürgün yaşamak hiç kaybetmeyeceğim özellikler kazandırdı bana. Artık sürgünü ruhumda taşıyorum. Bununla birlikle 1992'ye kadar taşıdığım ağır, korkunç yükten kurtuldum. Çünkü sürgün ülkeye dönüş yasaklandığında ağırdır. Edebiyatta kaynağım sürgün yazar geleneğiydi; buna ruhumla ve kalemimle hep bağlı kalacağım. Türkiye'ye dönüş nedenlerimden biri uzun yıllar İstanbul'da sürgünde yaşayan, burada Mimesis\"i yazan Alman Musevisi dilbilimci, felsefeci Erich Auerbach'ın hayatını romanlaştırmak. -Kürtçe'nin tümünü temsil ettiğimi iddia etmiyorum. Özkürtçeci değilim. Zengin, modern bir roman dili oluştururken diğer lehçelerden yararlandım. Kiril ve Arap alfabesini öğrenip Kürtçe kaynaklan taradım. Avrupa kütüphanelerinde, oryantalistlerin Kafkaslar, İran ve Irak'tan topladığı Kürtçe metinleri inceledim. Herkesin anlayabileceği melez bir sözcük dağarcığı oluşturdum. Yine de ihmal ettiğim lehçeler vicdanımı sızlatıyor. Mesela Zazaca modern bir destan yazmak istiyorum. Henüz dilbilgim buna yeterli değil. Ömrüm yeterse yazacağım. - Hiç saymadım. Toplumdan dışlanmış, dumura uğramış günlük Kürtçe elbette edebiyata yetmez. Bölgenin en eski dillerinden biri. Çevresindeki kültür, din ve dillerle zenginleşmiş. Sözel zenginliği yaşatan dengbejler ve yazılı kaynaklardan yararlanırsam, geniş kesimlerce anlaşılacak, diğer dillere çevrilebilecek modem roman dili kuramazdım. Zaten zenginliğine inanmasam sürgünde hayatımı böyle çılgın bir uğraşa adamazdım, Türkçe ya da İsveççe yazardım. -Iraklı Kürtler okuma alışkanlığına sahip. Rahatlıkla okuyorlar. Sınırlı sözcükle konuşan Türkiye'dekiler zorlanabilir. Ama şikayet almadım. -İktidarın yönlendirmesi ve resmi ideolojiyle yazılanlar kötü edebiyattır. Sağcı, solcu, dinci ya da komünist olması gerçeği değiştirmez. Neyse ki görkemli muhalif edebiyat geleneğimiz, horlanmış, hapsedilmiş, öldürülmüş yazarlarımız var. Bu geleneğe saygılıyım, yazarlarını çok seviyor ve örnek alıyorum: Nazım Hikmet, Sabahattin Ali, Vedat Türkali, Orhan Kemal, Aziz Nesin, Sait Faik, Yaşar Kemal... Her muhalif iyi edebiyatçı olamaz. Çünkü tuzaklar vardır. Fazla tepkisellik, sınırsız siyasi angajman edebiyatı zedeler. Türkiye edebiyatını dünyaya duyurmak istiyorsa muhalif yazarları öne çıkarmalı. -Hayır, önemli eserler yazdılar. Yaşar Kemal protez dille görkemli bir edebiyat yarattı. Kendi kültür miraslarındaki sesleri, renkleri, duyguları yeni bir dile aktardılar, bu dili zenginleştirdiler. -İkisi de rahatsız edici. Avrupa'da, İran'da, Irak'ta, Türkiye'de resmi söyleme uygun bir dil yaratılıyor, günlük dilin jargonları bu değer yargılarıyla yeniden biçimlendiriyor. Bireyler bu doğrultuda seviyor, ağlıyor ya da nefret ediyor. Edebiyatçı dildeki bu kirlenmeye karşı durmalı. Irak'taki Kürt edebiyatçılara da söylüyorum: Kürtçe yarın resmi dile, resmi ideolojinin aracına dönüşebilir. Yazarın görevi resmi ideolojinin sözcülüğünü yapmak değil halkın ruhundaki umudun, acının sesiyle yazmaktır. -Geçmişten miras kalan sözel geleneği yeni bir üslupla dünya edebiyatına aktarmak başlıca yazarlık kaygım. Geleneği ve bugünün estetiğini öğrenmek için çok çalıştım. Doğu ve Batı'ya ait özgün bir ses yaratmak istedim. 18 kitap yazdım, 10 dile çevrildi. Amatör ruhu kaybetmemeye, çok bilmiş yazarlara benzememeye çalışıyorum. Hedeflerimin ne kadarını başardığımı edebiyat uzmanlarına sormak lazım. -Batı edebiyatının içinde olmakla birlikte parçası değilim. Doğulu yanım daha güçlü. Duygusallığı, rasyonalizme bağlı kalmamayı, sözü kurarken duyguyu ön plana çıkarmayı önemsiyorum. Batı edebiyatı iyi ve kötü karakterlerle kurulur. Bu Doğulu yazar için bir tuzak. Bahsettiğiniz röportaj Yitik Bir Aşkın Gölgesinde hakkındaydı. Avrupa'da yayımlanmıştı. Hüzün, acı, keder ve aşkı anlatır bu roman. İçinde kötü karakter yoktur. Bu yönüyle Batı roman sanatına, Doğu'dan bir katkıdır. Yazar kendi değerlerini araştırmadan Batılı ölçütlerle yazarsa kendi oryantalisti olur. Çok satar, Batılı'yı sevindirir ama dünya edebiyatına katkıda bulunamaz. İkisinden de vazgeçmek istemem. Bu bir paradoks: Doğu'dan vazgeçmedim ama Batı önemliydi, Kürtçe'den vazgeçmedim ama Türkçe, İsveççe de önemliydi. Geleneklerden vazgeçmedim ama modernizm önemliydi. Henüz kadınsı sesi eserime taşıyacak yetkinliğe ulaşmadım. Kadındaki merhamet, mahcubiyet, acıya rağmen anlayışlı yaklaşım edebiyata gereken sestir. Totaliter ideolojilerle tüketim toplumu arasında sıkışmış bireye, dayanma gücü verecek sestir bu. -Dicle'nin Yakarışı adlı 1000 sayfayı bulan Kürtçe bir nehir roman yazmıştım. Beni çok yordu. Kürtçe dağarcığımın tükendiğini hissettim. İsveççe yerine, geri dönüşe hazırlandığım günlerde, Türkçe yazdım. -Romanlarımı sadece Kürtçe yazmakla birlikte Türkçe ve İsveççe'yi üvey evlat görmüyorum, onları çok seviyorum. Bunlar entelektüel dillerim, yazarlığımın önemli parçaları. Yıllar sonra geniş kapsamlı bir anlatıyı diğer dillerimden biriyle yazmak önemli deneyimdi. Zorlandığım cümleleri İsveççe, Kürtçe yazıp, Türkçe'ye çevirdim. Bu esere üç dilin rengini verdi, -Yıllarca yurtdışında yaşadım. İsveç'te bu eseri yazarken yeniden Türkçe'ye dönmek, yabancılık duygusu verdi. Birçok aidiyetim olmakla birlikte kendime özgü küçük bir dünyam var. Farklı, özgün ses yaratmak bu dünyayı korumama bağlı. Kendimi İsveç'te olduğu kadar Kürt dünyasında da yabancı hissediyorum. Araya koyduğum mesafe edebi dünyamı kurmamı sağlıyor. -Otobiyografi yazarın kendisiyle, çevresiyle, vicdanı ve kültürüyle muhasebesini içermeli. Otobiyografik bir eser yazmam aslında İsveç'teki yayınevimin teklifiydi. Okurlarımın, İsveç'teki akademik çevrelerin kişisel öykümü merak ettiğini söylediler. Türkçesi ve İsveççe çevirisi aynı anda yayımlanacaktı. Ama İsveççesi biraz gecikti. Sonra diğer dillere çevrilecek. -Ruhun Gökkuşağı'm tamamladıktan sonra rahatladım, sırtımdan ağır bir yük kalktı. Vicdan borcumu ödemiş gibiyim. Hayata farklı bakmak, mutlu, umutlu öyküler de yazmak istiyorum. Bu yöne gittiğimi hissediyorum, çünkü benim de ihtiyacım var. Ama, yaşadıklarım ve kaderim nedeniyle kötümserim. Günlük politikayı tebessümle izliyor, her şeyin çabuk değişeceğine inanıyorum. Sürgünün zor yıllarında Stockholm'de bir kafeteryada çörek yiyip, kahve içip acı içinde bile küçük mutluluklar yaratmayı öğrendim. Arzum, bu hüzünlü öykünün okurumda mutluluğa yol açması. Kahveyle çörek yeme, çantasını hazırlayıp Nemrut'u keşfe gitme, Komagene Uygarlığı'nı öğrenme arzusu yaratması. Kendi dünyamın Batılı ve Doğulu yönlerini buluşturmaya çalıştım. Dileğim, iki tarafta da karşılıklı bir entelektüel merak, keşif arzusu oluşturması."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/189186418884/mehmet-ero%C4%9Flu-hayattaki-en-b%C3%BCy%C3%BCk-ba%C5%9Far%C4%B1m%C4%B1", "text": "Uzun yıllar mühendislik yapan, öğlen tatillerinde yazan Mehmet Eroğlu 50 yaşına geldiğinde işinden ayrılıp sevdiği şeyleri yapacağı konusunda kendisine söz vermişti. 1998'de sözünde durdu. Ve ilk iş alto saksofon çalmayı öğrendi. İki yıl sonra, değişimin nedenini soran gazeteciye İnsanlara karşılıksız olarak bir şeyler verebileceğim yerde çalışmak istiyordum. Bir kişiye bile olsa, hayatını değiştirebilecek bilgiyi, deneyimi aktarabilirsem ne mutlu diyor. Yazma eylemine kendisini yönlendiren duyguyu ise acı olarak tanımlıyor. - 2S'ime girdiğimde. 48'İndc ölen babamı hatırlayıp, 50 yaşıma geldiğimde ne olursa olsun, işi bırakacağım ve sevdiğim şeyleri yapacağım, diye kendime söz vermiştim. Yıllarca mühendislik yaptım. Büyük bir inşaat şirketinde üst düzey yöneticiydim. 50 yaşında, işimi ve mesleğimi terketmeye karar verdiğimde, arkadaşlar, Çıldırmış olmalısın dedi. Çünkü, konumum pek terk edilebilecek gibi değildi, işimi seviyordum Sözümü tuttum, iki yıl önce mühendislik defterini kapadım. Öyle ki uluslararası iş sözleşmelerinde uzman sayılırdım, kitap yazacak kadar dokümanım vardı Ofisten eşyaları toplarken onları bile yırtıp attım. İnsanlara karşılıksız olarak birşeyler verebileceğim bir yerde çalışmak istiyordum. Uğur Mumcu Vakfı'na katılıp bunu gerçekleştirdim. - 25 yıl günde üç paket sigara içtim. Hayattaki en önemli şeydi benim için. Öyle tiryakiydim ki ODTÜde öğrenciyken, 5 Mart olaylarında makineli tüfek ateşi altında, sığındığımız yerden çıkıp sınıflardan izmarit topladığımı, onları içtiğimi hatırlarım Birinci ile başladım, Harman ve Tokat'la devam ettim. Bana hükmeden bir alışkanlıktı. Haklamam gerekiyordu. Bıraktım, tekrar spora başladım. Lisede sporcuydum. 4x100 Yıldızlar Türkiye rekorunu kırmıştım. Şimdi yine koşuyorum, kültür fizik çalışıyorum, yürüyorum ve arada yüzüyorum. Spor yapmayınca kendimi çok kötü hissediyorum. Sigaradan boşalan yere müziği koydum. İki yıl boyunca günde 2.5 saat çalışıp alto saksofon çalmayı öğrendim. Hayatta en büyük başarımı sorarsanız, saksofon çalmayı becermektir, derim - Bir arkadaş toplantısında bu kararı vermiştim. Alto saksofoncu Desmond ünlü Take Five'ı çalıyordu. Ben de böyle çalabilsem, diye düşündüğümü hatırlıyorum. Biri Sen kanat takıp uçarsın dese, yapabileceğimi düşünürdüm. Ama müzik, saksofon çalmak bana bundan çok daha uzaktı. Saksofon almaya gittiğimde 10 parmak bu çalgıya yetmez, diye geçti aklımdan. Özel ders almaya karar verdim. İlk derste öğretmen, vaz geçin, dünyanın en zor çalgılarından biridir dedi. Kararlılığımı göstermek için İngiltere'ye gidip Selmer marka saksofon aldım. Siz Arnavutsunuz galiba, çok inatçısınız deyip derse başladı. Şimdiki aklım olsaydı tenora başlardım. Tonunu daha çok seviyorum. - CD arşivim yaklaşık 10 kat arttı. Çok iyi bir kulağım olduğunu söyleyemem. Ama Sonny Rollins, Coleman Hawkins'ı, Paul Weber'i ayırt edebiliyorum artık. - Kendimi hep topluma borçlu hissettim. Belki bu nedenle üniversitede dünyayı kurtarmaya soyundum. Hapiste arkadaşlarıma, sonraki yıllarda çevremdekilere destek olmak benim için çok önemli oldu. Lisedeki felsefe hocam Attila İlhan'ın kardeşi Cengiz İlhan'dı. Daha ilk derste söyledikleriyle hayata bakışımı değiştirmişti. Şunları söylemişti: Ansiklopediye girenler iki gruba ayrılır: Politikacı, devlet adamı olarak girenler ve bir de sanatçı, bilimadamı, kaşif ya da kurtarıcı olarak girenler. Zor olan ikinci gruptur Bunun için çalışın. Hayatım boyunca ansiklopediye ikinci grupta girmek için çalıştım. Ve İlhan'ı kendime örnek aldım. Ben de bir kişiye bile olsa, hayatını değiştirebilecek bilgiyi, deneyimi aktarabilirsem ne mutlu. Bu umutla üç yıldır Um:ag'da çalışıyorum. Akşam saatlerinde düzenlediğim yazı kurslarına çok ilginç kişiler geliyor: Doktorlar, avukatlar, diplomatlar, işçiler, şoförler. Aralarında bir psikiyatri profesörü bile var. Toplumsal sorumluluk doğrultusunda, edebiyatın sanallaşmasına tepki duyuyorlar, Edebiyatın ciddiyetim, gerçeklerle ilişkisini keşfetmek, yazmak, kendi sınırlarım genişletmek istiyorlar Elimizde balyoz, tüm duvarları yıkıyoruz birlikte. Önyargıları, koşullanmışlıkları, sınırları. Derslerdeki zihin jimnastiği kendimi geliştirmeme de yardımcı oluyor, birçok şey öğreniyorum. - Eşim ODTÜ'de öğretim üyesi. Yazma serüveninde çok yardımcı oldu. Hatta bir daktilo alıp, haydi artık yazmaya başla, demişti. 28 yıldır evliyiz. Kızlarım 26 ve 17 yaşında. Büyüğü Almanya'daki Avrupa Moleküler Biyoloji Enstitüsü'nde genetik doktorası yapıyor. İkisi de iyi okur. - Yazma eylemini matematiksel olarak açıklamak mümkün değil. Sayfalar defalarca yazılabiliyor. Son yedi yılda iki senaryo, 13 bölümlük bir TV senaryosu ve 450 sayfalık bir roman yazdım. 80'inci Adım'ı Tomris Giritlioğlu filmleştirdi. Solmuş Bir Sarıgül adlı öykümü senaryolaştırdım, Canan Evcimen çekti. Tutku Çemberi adlı TV senaryosu ise TRT-I için, önümüzdeki yayın döneminde yayımlanmak üzere çekilecek. Yazmak için bir neden lazım. Genellikle bu içinizde tutamadığınız acıdır. Bizim nesil için bu, 1970'lerdeki büyük yenilgi olmuştur. Ben hep ütopyası olan insanlık idealine inandım, bu nedenle Marksist çizgimi hala koruyorum. Bana yazma motivasyonunu bu dönemde yaşadıklarım verdi. - Romanı bitirdim ve teslim ettim. Bir haftadır yazmıyorum. Okumak istediğim kitaplar var. Bu yaz onlarla geçecek. Fakat her gün mutlaka daha önce söylenmemiş, iyi birkaç cümle kurarım. Herhangi bir şeyi, bir insanlık durumunu hiç kimsenin tanımlamadığı, betimlemediği gibi ifade eden cümleler. Bunları not alırım. Yazma alışkanlığım değişmedi. Her gün erken saatte kalkıyorum, düzenli olarak Um:ag'a gidiyorum. Yazma alışkanlığını akşama kaydırdım. Hala elle yazıyorum. Metin son halini aldığında, yıllardır birlikte çalıştığım bir dostum diziyor. Bilgisayarda bir kez daha gözden geçiriyorum. - Bu roman ilk beşinden çok farklı. Ekseninde bir anti kahraman var. 35-40 yaşlarında, hırslı, başarılı, halinden memnun, çok çalışmak yerine fırsat avlayan bir adam Daha ilk satırda Hiçbir hayatın başrolünü oynamadım, erdemlerle akrabalığım yok diyor. Aşık olmak yerine ilişki kurmayı seçiyor. Günün birinde bir kadına aşık oluyor. Ve gerçek yüzünü keşfediyor. Fakat kitabın diğer kişilerinde hayatla, düzenle hesaplaşma tavrı var. Bu roman üzerinde en uzun çalıştığım eserim oldu. Üç kez yeniden yazdım. En sevdiğim eserim oldu, diyebilirim. Okuyan bir dostum, başkası bu romandaki betimlemelerle dört roman çıkarırdı, dedi Uzun zamanda çıktığı için yoğun oldu. - Hayır eskisi kadar fazla sigara içmiyor hiçbiri. Ama kahraman günde 10 sigara içerken, bırakmaya karar vermiş. Arada bir çok istiyor içmek. Fakat çok fazla içki içiyor. Okurlarla pek sık buluşan bir yazar değilim, romanlarımı tartışmak beni mahcup eder. Yine de ısrarlı okurlar beni buluyor. Ya intihar ve yalnızlıkla ilgili ya da aşk temasıyla ilgili konuşurlar. İntiharda silah kullanımını çok soran oldu. Bir okurum. Issızlığın Ortasında'da sözü edilen Gaziosmanpaşa'daki evin yanında oturduğunu, kahramanlan tanıdığını iddia etti. Hayal mahsulü olduğuna ikna edinceye kadar akla karayı seçtim. Bir başka kadın okur Almanya'dan geldi Adını Unutan Adam'da anlatılan kişiler, İsrail gizli servisleriyle karşılaşmaları konusunda beni ince ince sorguladı. - Saksofonda bundan sonraki büyük adımım tıpkı iyi bir roman cümlesi kurar gibi doğaçlama yapabilmek Ayrıca bundan sonra, üç yılda bir roman yayımlamak istiyorum Kastında yazmaya başlayacağım roman duyarlı bir müzikçi üzerine olacak. Keşke gün 36 saat olsaydı, çok sevdiğim briçe de ayıracak vaktim kalsaydı"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/189186489639/tomris-uyar-sab%C4%B1rs%C4%B1z%C4%B1m-yazmaya-ba%C5%9Flay%C4%B1nca", "text": "2002'de yayımlanan Güzel Yazı Defteri'nde Tomris Uyar insanı eksen alıp, toplumun son 30 yılda yaşadığı çalkantı ve değişimi sorguluyordu. Kitabın piyasaya çıktığı günlerde yapılan röportajda İniş-çıkışları, ihanetleri, birbirine bağlılıkları ve yitirmeleri yavaş yavaş gördükçe, kendimi bu defterdeki insanların yerine koyup düşündüm diyor. - Güzel Yazı Defteri gerçek bir defter. Uzun yıllar önce oldu bu. Zaten bu kitapta iki kişi gerçek. Güzel Yazı Defteri başrolde olduğu için bir kişiyi de o kabul ediyorum ben, bir de onu bana veren İsmet adında bir lotaryacı var. İsmet, gerçekten orada gördüğüm isimlere yüz yakıştırmam, öykü yazmam için onları bana armağan edendi. Onu bir metinde de belli ettim. Öbür kişilikler, Güllü Hanım ve İsmet'in dışında, hepimizin tanıdığı, çeşitli yaşlardan gelen, belli bir sınıftan ve dünya görüşünü paylaşmış bir grubun, bir arkadaş grubunun ortak öyküsü. Toplumumuzda son 30 yıldaki çalkantıları, değişimleri, iniş-çıkışları, ihanetleri, birbirine bağlılıkları ve yitirmeleri yavaş yavaş gördükçe, bu defterdeki insanların yerine koyup neden ayrılmış olabilecekleri üzerinde düşündüm. Öyküdeki karakterlerin yaşananları kendi bakış açılarından anlattığı bölümler, iç sesler var. - Benim diğer öykülerimde görüldüğü gibi onları bağlayan bir kişi - sözgelimi 30'ların Kadını bir portredir - yok. Burada ölen bir kişinin, Deniz'in gözünden onların bir araya getirilmesi var. Deniz, hepsinin ortak ve olumlu yanı gibi oluyor. Kendileri, kendi sesleriyle konuşuyorlar. Bu tabii çok güç. Hem sizin sesiniz olarak o italik bölümlerde giden, yazarın sesini korumak hem de o kişilerin seslerinin tek tek gerçek kişiler olarak çıkmalarını sağlamak lazım. Bu ikisini üst üste oturtmak ve harcını bir arada karmak zor oluyor. O yüzden bir hayli uğraştırdı beni. Bir yıl sürdü. Benim için çok uzun çünkü sabırsız bir yapım var. Bir şeye başladım mı bitirmek isterim. Ama bu öykü bitirtmedi kendini. - Ali Arif Ersen, benim daha önce kitaplarımın kapaklarını yapmıştı. Tanışmamız rahmetli Mehmet Baydur aracılığıyla oldu. Ersen ile bizim yapılarımız, bakışımız çok benziyor. Bu kitabı ondan başkası resmetseydi çok şey kaybederdi, sanıyorum. Çünkü illüstrasyon istemiyordum. Onda uyandırdığı duyguyu istiyordum. Çünkü bölük bölük yazdıklarımı veriyordum. Öneri olarak neler yapılabilir, diye getiriyordu. Onlara bakarken de biraz ilerliyordum. Onun getirdiklerinden etkileniyordum. - Hayır, istemem. Engelleyemem, ama istemem. Kendi üzerime düşünmeyi bu kadar önemli saymıyorum. - Eskiden ödüllere karşı bir yazardım. Çünkü belli bir çevre yazıyor ve değerlendiriyordu. Ama şimdi Türk edebiyatının özellikle bu çalkantılı döneminde gazeteci yazarların çokluğu, onların duyurulma olanaklarının çok fazla oluşu, bazı yazarların kendilerini duyurmaktaki telaşı gibi faktörler göz önüne alındığında bu ödüllerin ayrı bir önem kazandığını gördüm."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/189295150224/ay%C5%9Fe-sar%C4%B1say%C4%B1n-babam-beh%C3%A7et-necatigilin", "text": "Denizler Dört Duvar Ayşe Sarısayın'ın ilk öykü kitabı. Daha önce babası Behçet Necatigil'i anlattığı Çok Şey Yarım Halayla adını duyuran Sarısayın'ın öyküleri de ince bir duyarlılık ve hüzünle örülü. Sarısayın, yazma uğraşı ve Necatigil'in bu uğraştaki yeriyle ilgili sorularımızı yanıtladı. Çocukluğumdan beri yazmayı çok seviyorum. Bazen, yazarak kendimi daha iyi ifade ettiğime inanıyorum. Başkaları tarafından da okunabilecek nitelikte yazmak içinse farklı eğitim ve yetenek gerekiyor. Yine de bu duyguları ilk kez anılarla aşmaya çalıştım bir ölçüde, sonrası kendiliğinden gelişti. Yazın dünyasıyla yakınlığım, baba evimdeki ortamı saymazsak, iyi bir okuyucu olmakla sınırlıydı. Çocukluğumdan beri tuttuğum günlüklere baktığımda, çoğunu başa çıkamadığı duygularımın ardından yazmış olduğumu görüyorum. Son yıllarda, bu başa çıkamamalar öykü şeklinde biçimlenmeye başladı, hepsi bu! Anılarım yayınlandıktan sonra, anılar sürecinde de beni yüreklendiren babamın yakın dostu Kamuran Şipal oldu. Necatigil adına yakışır olma kaygımı bastırmaya çalışarak, Hilmi Yavuz'un da yüreklendirmesiyle, başardım sonunda! Birkaç yıldır hayalimde olan, ancak bir türlü cesaret edemediğim bir çalışma daha var; bir başka şair için anı kitabı yazmak. Belki ileride fırsat bulabilirim. Acılar, zamanla ince, kırık hüzünlere dönüşüyor; yaşanan hayalkırıklıkları, önemli ya da önemsiz, yıllar geçtikçe hüznü daha çok algılamamıza neden oluyor. Öykülerimle ilgili yorumlarım, genellikle hüzün kavramı çevresinde yoğunlaşmasına biraz şaşırıyorum aslında. \"Aferin diyerek başımı okşadığını anımsıyorum hayal meyal. Fazla üstünde durmamıştı sanırım. Yazmamız konusuna açık bir biçimde desteklemedi bizi, ancak okumamızı çok destekledi. Akşam yemeklerinde anlattığı masallarla büyüdük; ablamın Sarman kedisi, ardından benim Cimbil farem... Çocukluğumuzda bizim de okuyabileceğimiz kitaplar, dergiler düzenli olarak alınırdı. Bu şekilde, dolaylı da olsa bir etki yaratmaya çalıştı herhalde. Bizim anlamamızı da beklemiş olabilir. Bazı şeyleri açık söylemeyip Anlayana! der, kestirip atardı. Şiirlerinde de görülüyor bu tavır; Anlatınca bir şeyler ölüyor... Bir şeyleri biraz da uzaktan görmeli! dizelerini evde sık tekrarlardı. Birkaç kez okuttuğumu anımsıyorum. Babam, doğrudan yardımcı olmak yerine yararlanabileceğimiz kaynaklar önerirdi. Almanca'dan yüzlerce sayfa çeviri yaptı. Buna rağmen, Alman Lisesi'nde öğrenciyken, bilmediğim bir sözcüğü ona sorduğumda asla yanıt alamadım. Ancak çok sayıda kaynağı, sözlüğü masamın üzerinde hazır buldum birkaç dakika içinde. Görüş belirtip yardımcı olurdu, ama önce emek vermem gerekiyordu. Kolaycılığa, tembelliğe asla yer yoktu! Bazı ipuçları vermiş olabileceğini düşünüyorum. Sadece çeviri yapmam konusunda açıkça destekledi. Son yıllarda, bazı çevirilerine ufak tefek yardımlarım olmuştu. Üniversite tercihlerimi yaparken, Alman Filolojisi'ne girersem başarılı olabileceğimi söylemişti; ancak sadece bir kez, hiç ısrarcı olmadan. Kararlarımızda etkileyici olmaktan hep kaçındı. Günlüklere yazdıklarım, o günkü bakış açımla algıladıklarım ve doğruluğu çok tartışmalı! Babamın kişiliğini, çizgisini ve yazdıklarını yıllar içinde, yaşamın belli evrelerinden geçtikçe kavramaya başladım. Babamı yitirdiğimizde 22 yaşındaydım, yaşama ve insanlara bakışım çok farklıydı, onu çok seviyordum ve gurur duyuyordum; hepsi buydu! Anlamak çok iddialı bir sözcük, hele de o yaşlarda... Yaşadıkça, onun yaşamıyla şiirleri, yaşamın evreleri ve kendi yaşamım arasında koşutluklar yakaladım, şiirler gerçeklik kazanmaya başladı sanki. Şu anda babamı o yıllara göre daha iyi anlayabildiğimi sanıyorum. Ama anlama süreci hiçbir zaman bitmeyecek, hep yarım kalacak. Anlatmak için de geçerli bu dediğim. Belki de biraz bu yüzden kitabın adı, onun şiirinden bir alıntıyla Çok Şey Yarım Hala. Zaman zaman... Yakın çevremdeki şair, Behçet Necatigil'di; onun arkadaşı büyük şairler, roman-öykü yazarları, Türkiye'nin önde gelen isimleri. Bunca ustanın arasında yazmak, o kişilerce kabul görecek kadar iyi yazmak yüreklilik gerektiriyordu. Ayrıca çok farklı bir meslek seçmiştim. Yine de bu istek, gerçekleşemeyecek bir hayal gibi de olsa, yaşadı içimde. Korkularımı, kaygılarımı ilk kez anılarla bir ölçüde aşabildim; babamın yakın dostu Kamuran Şipal'in desteği çok yüreklendirici oldu. Özellikle anılarda, Necatigil adına yaraşır olması gerektiği duygusu da ertelemelere yol açtı, çok uzun sürdü bu kararı vermek. Bu kaygıları, bugün de tam anlamıyla aşmış değilim. Belki, ama bir yönden de kolaylaştırdığını söyleyebilirim. Bana verilen doğrularla yaşamaktan hoşnutum, çok sayıda olmasa da bu doğruları paylaşabileceğim, aktarabileceğim insanlar bulabiliyorum. Bir anlamda Türkiye'nin gerçeklerinden uzak da olsa kurtarılmış bölgeler yaratmak mümkün. Örneğin oğluma olan yaklaşımımda çocukluğumun etkileri var. Kitapta da açmaya çalışmıştım, babamın çocukluğuna giden renkli taşları yoktu; onun evleri karanlıktı. Tüm olumsuzluklara rağmen, bizim ışıklı evlerde büyümemizi sağladı. Özellikle ilk çocukluğumdan o kadar çok parlak taşım var ki! Belki onun bu tavrı, bende her ilişkiye özen göstermek gerektiği yönünde bir bakış geliştirdi. Oğluma ışıklı evler yaratmaya çalıştım, umarım o da ileride çocukluğuna giden yolu kolayca bulabilir benim gibi. Olumsuzluklara rağmen memnun olduğuna inanıyorum. Babam şairliğinden onur duyuyordu bence, şiirlerinden hoşnuttu. Şiir, yaşamındaki en önemli duyguydu hep. Evde çok sık söylediği gibi, Önce şiir! geliyordu, ardından her şey. Şiirleri, büyük ölçüde yaşadığı ortamlardan ve olumsuz koşullardan besleniyordu. En sevdiğim şiirlerinin, radyo oyunlarının ardında yatanları düşündüğümde, genellikle acılar, derin hüzünler görüyorum. Farklı bir yaşamı olsaydı, şiirleri de farklı bir çizgide olacaktı belki. O zaman kendisi de şiirlerinden bu denli hoşnut olmayabilirdi. İstanbul'da 1957'de doğan Ayşe Sarısayın, ortaöğrenimini İstanbul Alman Üniversitesi'nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesi Kimya Mühendisliği Bölümü'nden 1981'de mezun oldu. 1985'te İstanbul Üniversitesi'ne bağlı İşletme İktisadı Enstitüsü'nü bitirdi. Halen özel bir ilaç şirketinde çalışan Sarısayın, evli ve bir oğlu var. Babası Behçet Necatigil'in 1984 yılında Yalnızlık Bir Yağmura Benzer adıyla yayınlanan çeviri şiirlerini yayına hazırladı. Kızkardeşi Selma Esemen'le birlikte hazırladığı aile mektuplarıysa 1999 yılında Serin Mavi adıyla yayımlandı."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/189978599929/edip-cansever-yazd%C4%B1%C4%9F%C4%B1m-yeni-%C5%9Fiirin-ilk-dizeleri", "text": "Yıl 1982, şair Edip Cansever 54 yaşında. Hayatının son durağına varmak için önünde sadece üç yıl kalmış. Günlük yaşamını, çalışma ritüelini anlatıyor. Günlük yaşamımda başarı grafiği yönlendirir beni. Sıradan bir uğraş olmayan şiirin düzenli ve sürekli bir çalışmayla elde edilebileceği düşüncesine oldukça yabancıyımdır. Gene de bazı zaman parçaları vardır ki zorunlu olarak günlerim belli bir uyum içinde geçer, öyleyse 24t saatimi (ya da 24 saatlerimi) bu ana çizgiden hareket ederek anlatmalıyım. Geceleri geç yatar, sabahları erken uyanırım. 5-6 saatlik bir uykum vardır. Uyanır uyanmaz hemen kalkmam. Gazetelerin gelmesini beklerim. Yatakta gazete okumak yıllardır süregelen bir alışkanlık olmuştur benim için. Sonra kalkar, boş mideye sigara içmemek için küçük bir kahvaltı yaparım. Kendime bir kahve pişirir, her zamanki koltuğuma oturur, ilk sigaramla birlikte kahvemi içerim. Bu arada mutlaka müzik dinlerim bir süre. Traş olup giyindikten sonra çalışma odama geçmeye hazırımdır. Rastgele bir ev giysisiyle ve traşsız olarak masama oturduğum enderdir. Bu, şiire duyduğum özel bir saygı da olabilir, onunla anlaşmak için başvurduğum bir hile de. Artık masaya oturma vakti gelmiştir. Odama geçerim, kapımı, penceremi kapatırım. Koşullanmadığım gürültüler en büyük engelimdir. Belki garip görünecek ama. Yazma korkusunu gidermek için, kendimi kalemlere kağıtlara alıştırmak gibi bir huyum da vardır. Çalışmaya başlamadan önce kitap filan karıştırmak adetim değildir. Yani yapay etkilenmeler hiç mi hiç ilgilendirmez beni. Elimin altında hazır bazı taslaklar varsa ya da uzun bir şiiri sürdürüyorsam işim hem kolaylaşır, hem de daha iyi sonuçlar alabilirim. Yeni bir şiire başlamak güçlüğüyle karşılaşmam da ondan. Çoğu kez önceden yazdıklarımı yeniden yazmayı denerim. Bu da iki türlü sonuç verir: ya şiiri büsbütün bozarım ya da yeni boyutlar katarak zenginleştirmiş olurum. Bozmuşsam yazmayı ertelerim. Öğlen yemeğinden sonra biraz uzanırım. Ama kesinlikle uyuyamam. Kalktıktan sonra okurum. Kitap seçiminde çok titizimdir. Hiçbir zaman okumuş olmak için okumam. Sonbahar ve kış en sevdiğim mevsimlerdir. Kapalı ve yağmurlu havalarda daha iyi çalışırım da ondan mı? Belki de. Yaz ayları, yolculuk, deniz, beynimi bir teyp şarjını siler gibi siliyor artık. Gerçi kaç yıl oldu tatil filan da yaptığım yok. Aslında yolculuğu pek sevmiyorum galiba. Ya da İstanbul'u çok sevdiğim için yolculuk çekiciliğini yitirdi benim için. Kendimi düzenli ve sürekli çalışmaya verdiğim zamanlar yukarıda anlattığım geometrik yaşam biçimim aşağı yukarı doğrudur. Ama hiç yazamadığım günler, hatta aylar yok mudur? O zaman ne yaparım acaba? Benim için tek mutluluk olan 'şiir yazmak', mutsuzluk olan 'şiir yazmamak'a dönüşür ki hemen hemen okumaktan başka olumlu bir şey yapmam, yapamam. Sait Faik'ın Ne desem yalan gibiydi sözüne uygun bir yaşam tutturmaktan başkaca bir seçeneğim kalmaz. Sinemayı severim. Eskiden iyi bir tiyatro seyircisiydim. Şimdilerde ise iyi bir tiyatro okuruyum. Operaya, baleye bir türlü ısınamadım. Sanırım bir eğitim sorunu bu. Söz sanatları dışında en çok sevdiğim sanat dalı resimdir. Yukarıda benim için tek mutluluk şiir yazmaktır\" dedim. Oysa bir şiirin verdiği mutluluk olsa olsa bir gün sürer. Olsun. Belki de bütün mutlulukların toplamı bu kadarcıktır."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/190076415884/ahmet-hamdi-tanp%C4%B1nar-%C5%9Fiir-dilin-%C3%A7i%C3%A7e%C4%9Fidir", "text": "Yavrum, ben biraz eski adamım, yani takvimin adamı değilim. Ben komedinin komedi olduğuna, şiirin şiir, hikayenin hikaye olduğuna, nev'ilerin aralarında bir silsile bulunduğuna inanırım. Şiir benim için bir iç-alem nizamıdır... Yıl 1955. Tanpınar 54 yaşında. Sanata bakışını anlatıyor. - Bilmiyorum, belki söylemişimdir. Her halde şiirin bir yığın tarifi yapılabileceğinden çok bahsettim. Fakat, bu kadar inceliğe gitmeye lüzum var mı? Onu Moliere'in felsefe hocasının yaptığı gibi nesirden ayırmak kafidir zannederim. Belki, ufak bir çizgi daha ilave edebiliriz: Nesirde söylenmesi imkanı olmayan, yahut söylenmesi için nesrin rahatlığına muhtaç olmayan şeylerin sanatı da diyebiliriz. Herhalde, benim için evvela bu tarafından ayrılır. İyi bir şiir nesirde daima eksik, az tatmin edici ve hatta lüzumsuz ve bozulmuş şeklini arar görünür, Homeros'da kendi vücudunu arayan Ahileus gibi... Bu, dilin içinde insanı bütünüyle aramaktır. Dilin çığlık, şekil ve nağme oluşu... Bunları nesre tek başlarına nakledin, ortaya tahammül edilmeyecek bir şey çıkar. Çünkü nesir, düşüncenin ta kendisidir. Şiir ise kendi şeklinin peşindedir. O, dolayısiyla konuşur. Şüphesiz bunun aksi olan eserlerde vardır. Hem de çok büyüklerinden. Fakat onlar da eninde sonunda, sadece dilin imkanlarından gelen güzelliği veren o saf taraflarına, yani 15 mısraya iner. Asıl hava onların etrafında teşekkül eder. Halk bunları seçer. Eski destanları böyle ayıkladı. - konuşturarak... Bütün şekiller gibi varlıklarıyla konuşur. - Tabii, ben şiirin kendisinden bahsediyorum. Bugünün veya takvimdeki herhangi bir tarihin anlayışından bahsetmiyorum. Ona baksanız her devrin şiir anlayışı var. Seyid Vehbi zamanında şiir nükte, cinaslı söz, mazmun, yahut aruzun çuvalına alelacele tıkılmış söz sanılırdı. Ama, şiir diye insanlığın tanıdığı, seçtiği, ayırdığı ve unutmadığı bir şey de var dünyada... O, duruyor, gelişiyor, daima kendi eşi olan soyunu yaratıyor. Ve bu şiirin de her dile göre kaideleri ve hususiyetleri var. Mevcut olması için onları arıyor ve istiyor. Şiir dilin çiçeğidir. Şu halde, siz kafiyeye, vezne. hatta şekle bir zaruret gibi bakıyorsunuz. - Onlar oyunun şartlarıdır. Yani işin içinde ve esasında mevcut şeyler. Hiç oyun oynayan çocuklan seyretmediniz mi? Nasıl kaidelere riayet için kıyamet koparırlar. Kardeşim olmadı... diye birbirlerini yerler. Aksi takdirde kendilerini veremezler işe de onun için. Çünkü oyun oynadıklarını bilirler. Onun ciddiyetine inanmak, o zahmete katlanmak için gizli mukaveleye riayet ederler. Sanat da oyun gibi içtimai bir mukaveledir. - ayrı ayrı bulmak, ayırmak, birbiriyle kaynaştırmak lazım. birbirleriyle karşılaşır, gelişir. Nihayet son mısra, büyük, zannı veren o son işaret veya çığlık. Bu başlama, bu yürüyüş, Bugünkü telakkinin, bu musikiye benzer, onun aynı olan şeyleri, hatta basit ahenk endişesini bile reddettiği söyleniyor. - Halbuki tamamiyle onun peşinde... Bütün sanatlar musikinin peşinde. Ve hatta bu yüzden tabiatlarını inkara kadar gidiyorlar. Fakat bugün bizi bu kadar meşgul etmeli mi?.. Yanlış söyledim tabii... Demek istediğim şu: Bizim bugün dediğimiz şey sadece bir estetik iddiası değil ki.. Bir devir, bir cemiyet gibidir, onun bir yığın tarafları vardır. Ben nazım şekillerini yıkarak muasır olmaya çalışan yüzlerce şair bilirim ki, eskinin eskisidir. Vasıf gibi şaka ile, zarafetle şiir yazarlar. Kelime üstünde oynarlar. Biz bugünü başka yerde, yani kendisinde ararsak daha iyi olur. İçimizde demek istedim. İnsanın huzursuzluğunda. Bununla şiirin behemehal bir şekil meselesi olması icab ettiğini de söylemiyorum. Kendi inandığımı söylüyorum. Zaten cins şairler yavaş yavaş bu şekli kendiliğinden bulmaya başlıyorlar. Ona ister istemez gidiyorlar. Onu yaratıyorlar. - Bugünkü insanın huzursuzluğunu kastediyorum. O, kendisini evinde hissetmemekten gelen yadırgama, o ifade ihtiyacı, yaptıklarından şüphe... Hülasa çivilerin yerinden oynamış olmasını kastettim. Asıl bugünü veren şey bu huzursuzluk, tatminsizlik değil mi? Kelimelere hatta dile inanmamak, her an köklere doğru gitmek, her an kendisini evirip çevirmek, sökmek, tekrar takmak... Hatta artık takamıyoruz da.. Dağınık unsurlarımızın karşısında çırpınıp duruyoruz, yahut onları orada bırakıp kaçıyoruz. Sizin hikayenizdeki Abdullah efendi gibi. Hani kendi zerrelerini toplar. - Evet, kendi zerrelerini toplar. Ama Abdullah Efendi 1935'de yazıldı. Bugün yazılsaydı onu da yapmazdı. Belki de bu şekilleri yıkmaya bu kadar ısrarla çalınmamızda bunun da tesiri var. Sonra devrimizin münevverinde başlayan o garip hastalık. Behemehal kendisinin dışına çıkmak, kalabalığa karışmak, beklenmezi bulmak ihtiyacı... Hakikatte bugünün entellektüeli çok güç bir iş yüklendi. Kendisini lüzumundan fazla sorumlu addediyor. Durmadan itham ediyor, durmadan bırakıyor. Hani masallardaki gibi: Ormanın etrafına bir ip sarıp taşımaya çalışan kahramanlar gibi bütün hayatı yüklenmeye çalışıyor. Beni İsrail'in İsa'dan evvelki devrine benzedik. Her köşede bir saat evvel giydiği paçavralarının içinde dövünen bir peygamber var. Şüphe peygamberi, iman peygamberi, vazgeçme peygamberi... Hıristiyanlıktan, hatta İslav mistiğinden geçmiş, Hıristiyanlıktan gelen bir nefs ithamı. Ben hastayım, binaenaleyh varım. Halbuki Descartes, yani Avrupa, düşünüyorum, binaenaleyh varım, diyordu. Ve adı konmamış şeylerin peşinde değildi. Böyle bir şeye rastladı mı Latince lügatini açar, bir ad bulurdu. Bir ad ki, tarifin ta kendisi olurdu. Bakın, demin benden şiirin tarifini sordunuz. Şiirin, sanatın tarifi kendi adlarındadır. Kelimeler köklerine indikçe eşyayı ve insanı verirler. Evet, Avrupa diyordum. Avrupa zaruretlere isyan etmez, onları tanıdıkça yeneceğine inanırdı. Avrupa... O, hiç Şark değildir. - Bittabi bunun bir kısmı da taklit. Bir hastalığı bütün araziyle taklit. Farkında olarak veya olmayarak. Netice ne oluyor? Ya insan tek haneli bir rakama iniyor, yahut dağılıyor. Ama, neticenin böyle olması vakıanın varlığından bizi şüphe ettiremez, değil mi? Ne de hazzından. Çünkü bir kısmını kendimiz icad etsek bile karışığın, elle tutulmazın, inkarın, kendini dönülmez yollarda, karışık rüzgarların elinde hırpalanır görmenin, nev'inin yeganesi tecrübelerin adamı hissetmenin de bir hazzı vardır. Asrımız ki, dışından bakınca büyük fikirlere, inançlara inince o kadar sosyal görünür, bu meselede bütün tarih boyunca görülmemiş kadar ferdiyetçidir. Ne yazık ki, sanat sosyaldir ve toplum akıldır, nizamdır, devam zinciridir. Bunları söylerken insan, yalnız huzur içinde, sabit kıymetlerle iş görür, demiyorum. O cinsten bir huzur ölümün ta kendisidir. Hatta daha beterdir. İnsan değişmezse çürür. İnsanlık değişir. Nesilden nesle daima değişir. Fakat meseleleri müsbet almak şartıyla. Bu Dionysos ile Apollon'un karşılaşmasıdır. Toprak elbet besler, fakat yalnız kökü besler tohumu çürütür, o kadar. Üzüm ve buğday ise güneşin altında olur. İşte onun için sanatta şekilciyim, yani kendimle mücadeledeyim. Huzur romanını yazdığınız ne kadar belli. - eski masalları iyi okumakta. Titan ve ifrit her zaman vardır. - Dikkat... İnsan dikkatidir. Dikkati nisbetinde büyüktür, kuvvetlidir. Çünkü dikkat bize, eşyanın ve kendimizin kapılarını açar. Rilke ne güzel söyler. Ağaç şiiri mi yazacaksın, der. Aylarca ağaca bak, nizamını içine naklet. O sende, kulaklarında ve gözlerinde kurulsun, der. Hayır, bu son kısmı orada söylemez. O son sonelerdedir. Ne şair ama... Tercümeden okuduğum halde -Almanca bilmem- hayranım. Bakın burada da bu meseleye dönebiliriz. Hiç de aslının güzelliğine erişmeyen tercümelerle bir şair nasıl sevilir? Düşüncesi için mi? Elbette ki, hayır! Seviyorum, seviyoruz, çünkü Rilke, cins şair olarak düşüncesini, kendisinin olan bir tekniğin emrine vermek suretiyle o kadar değiştirmiş ki!.. Anlıyor musunuz, şekil, ruhu ve muhtevayı öyle benimsemiş ki. kendisi dağıldığı halde yine de bir şey kalmış. Yani şekil, ruhu yaratmış. Canım öyle değil mi!.. Biz şeklimizle mevcut değil miyiz? Şeklimizle yani vücudumuzla... Bütün kabiliyetlerimiz vücudumuzdan gelmez mi? - Zeytin ve inciri de koyabilirdim. Çünkü Akdenizliyim. Biz Akdeniz insanıyız. Türk kültürü Akdenizlidir. Eski medeniyetimizin modalarına mukavemeti, onlarla mücadelesi de buradan gelir. Biz esersizlikten şikayet ederiz. Nasıl eser olsun ki, bu modaları bugün taklide rağmen benimsememiş, gizliden gizliye ona isyan etmiş. Ve sonunda işi şakaya ve tam oyuna götürmüş. Evet, Akdenizliyiz. Yahya Kemal'i biraz da bunun için severim. Bu hakikati bulduğu için. Camus'den çok evvel, dediği ve ondan evvel, çok gençken Çamlar Altında Musahabeleri yazdığı için. Nedim'e Tahmisinde de bunu ayırır. - Adalar Denizi'nde bir dolaşın, anlarsınız. Ben 1920'de Antalya'ya denizden gittim. Hem 10 gün sürdü bu yolculuk. Vapurla gittik ama, bir yığın iş çıktı. Bekledik, yavaş yürüdük. O zaman çok cahildim. Fakat kör değildim tabii, gördüm. O güneş altındaki vuzuhu gördüm. Ne hacet, İstanbul, bütün sahillerimiz böyle. Ve her adanın ta uzaklardan çıkışı, bütün kenarlarıyla büyüyüşü, o şaşırtıcı nisbetler ve renkler... İnsan ister istemez, her şeyi kendi zihninden ve elinden çıkmış gibi kabul ediyordu. Her şey insandı, insana dönüyordu. Herşey, herşey sanki akıldı. Ve tabii, çıplak ve güzel vücuttu. Herşey insana, sen ve yalnız sen varsın, diyordu. Yalnız senin düşüncenin ve vücudunun nizamı var, diyordu. Benimle adamakıllı kavga etmek istiyorsunuz galiba! Bazan realitenin dışında veya üstünde gibisiniz. - Anlaşılıyor, benimle adamakıllı kavga etmek istiyorsunuz. Tabii bu demek değil ki trajedi Racine gibi yazılır. Hayır, bu gülünç olur. Trajedi bugün belki de yazılmaz. Yazılırsa az çok Giraudoux gibi yazılır, veya Gide gibi yazılır. Yani kaidelerine, şartlarına riayet etmek şartıyla. fakat yeniden yazılır. Daha doğrusu hiç kimse gibi yazılmaz. Yalnız insan talihinin büyüklüğünü vermek için yazılır. Onun şartı budur. Avrupa'dan bahsederken Şark değildir, dediniz.. Halbuki siz Şark'ı sevdiğinizi pek inkar edemezsiniz. - Elbette severim. Evvela tarihimle bağlıyım, sonra ondan ayrıldığım tek meselem olduğu için severim. Bazen bir zenginliği, bazen alıştığım bir hastalığı sever gibi severim. Yalnız bir noktayı unutmayalım: Bu sevgi bizim için bir nevi evvel yaşanmış hayattan kalma sevgidir. Yani artık Avrupalı olduğum için severim. Yani tefsir ederek severim. Bunda da bir fevkaladelik yok. Her nesil mazinin tefsirini yapar. Sevmek, daima hususi bir bakış tarzıdır. Yahya Kemal'de mazi hasreti var, diyorlar. - Süleyman Nazif'ten gelme bir söz. Bir de Ziya Gökalp'ten. Fakat tabii yanlış, Bilakis yarının hasreti var. Deniz Türküsünü okumadınız mı? Biz o zamana kadar milletinin mazisini bilen edebiyatçıya rastlamadık da onun için. Avrupa'da büyük sanatkarlar az çok bir kültür erüdisidirler. Bizde... Bugünün en modern adamını açın, adım başında tarihten size bahseder. Hatta sol tanınanlar bile. Çünkü tarih, şahsiyetin ta kendisidir. Aragon'u okuyun. Fransa tarihinden çıkar mısınız, görün. Malraux'yu gördünüz. Asrın en büyük sanat tarihini yazdı. Dedim ya, tarih, şahsiyetin kendisi, hiç olmazsa, kaynağıdır. Onsuz insan teşekkül edemez. Öyle bir yalnızlığa düşer ki konuşmak bile imkansızlaşır. Onun için nesiller ve fertler daima mazi ile meşguldürler. Daima tarihin karşısında vaziyetlerini tayin ederler. Sabahaddin Eyüboğlu'nun Yeni Ufuklarda bu bahse dair güzel bir yazısı çıktı. Başka türlü nasıl olur canım? Ben tek başıma yaşayabilir miyim? Ben bir oluşun parçası, yarın ortaya geçecek son halkasıyım. Zinciri tanımazsam olur mu? Yahya Kemal'deki tarih de bu. Yalnız o ayrıca tarihçidir de. Ve galiba en iyi tarihçimiz. Fakat herşeyden evvel realisttir. İlk büyük realistimiz bence odur. Yani içimizde hayata aldanmadan bakan tek adam. Onun için ütopya kurmaz. Aldanan insan korkunç bir şeydir Çünkü etrafını aldatır, yıkar. Mazi daüssılası ve Yahya Kemal... Bu bir dost şakasıdır. Biraz da gelenekte mevcut olmayan bir şeye, rüya adamı ve derbeder sanılan şairin ağzında hakiki bilgiye rastgelmekten doğan bir şaka. Ha, şu var. O kendi hislerini ve aktüalitelerimizi zaman zaman maziye nakletti. Ama, bunun için mazide yaşıyor, demek Des Fetes Galantes'ı yazdığı için Verlaine'i asrında yaşamamakla ilham etmek olur. Halbuki Verlaine, devrinin ve bugünün bütün bir tarafıdır... Yahya Kemal şiirimizde bir devam zinciri kurulmasını istedi. Bu da tabii hakkıydı. Hatta tarihi rolüydü. Bugünkü gençler bunu başka şekilde folklora giderek yapmak istiyor. - Tabii... Hem çok. Cesaretlerine, ısrarlarına bayılıyorum. Onlarla konuşurken onların yaşındaki zamanımı hatırlıyorum. İcabında üstünde oturduğum kahve sandalyelerini silah gibi kullandığım zamanları. Kahveciler bundan epeyce şikayetçiydi. Ama ben ahmaklığa kızardım, yani kapalılığa. Galiba gabavet denen şey beni daima çıldırttı. Gabi adam ne kolay haksızlık yapar! O, bütün insanlığa hakaret gibi bir şeydir. Bir de hiç bir zaman sanatın üstünde bir şey görmezdim Onun başka şeylerin emrinde olmasını istemezdim. Hatta hayatımın bile sanata fazla girmesini istemezdim. Hala da öyleyimdir. Şair her şeyini şiirde ve sanatta bulmalı. Giderse sanattan onlara gitmeli. Muzalar Tanrı kızlarıdır, esarete gelmezler. Değişirler. Allahısmarladık bile demeden giderler. Haberiniz dahi olmaz gittiklerinden. Bektaşi dedesini yakmışlar, bir de bakmışlar ki, ateşin içinde yalnız tacı ile hırkası kalmış. Onun gibi bir şey. Elinizde sadece iyi niyetleriniz kalır Ama insan mesuldür demiştiniz. Hatta sık sık söylersiniz. - İnsan herşeyden evvel mesuliyet duygusudur. Evet. Ama bu mani değil ki. İnsan, insan talibinden mesuldür. Fakat şair, şiirinden de mesuldür. Zaten iyi şair bunu kendiliğinden halleder. Sembollerini, dünyasını öyle kurar ki şiirinde, bütünlüğü ile kendiliğinden oraya geçer Baudelaire, Rilke, Valery, Verlaine. Yahya Kemal öyle değil miydi? - Sanat eserinde, sanat kaygusundan başka bir endişe olmamalı. Ama bu meselesiz olmak demek değil. İnsan, kendi meseleleridir. Ben herhangi bir davanın açıkça müdafaasını yapan eserden hoşlanmam. İnsanı bütünü ile alan ve arasından meseleleri veren eseri tercih ederim. - Şiirde mısra mısra... Zannederim ki, bu en iyi şekildir, fakat nesri bozuyor. Yani cümle cümle yazıyorum. Binaenaleyh bazan terkibin bütünlüğü kayboluyor. Daima develope ederek çalışırım. Cümle çok defa sahile, sahife forma olur. Çok tashih yaparım. Kökünden değiştiririm. Daha ister misiniz? Alıştığım kalem, alıştığım kağıt, masamın oturduğum köşesi, yalnızlık, hülasa bir yığın itiyadlarım ve tiryakiliklerim vardır. Kendime karşı daha hür olarak çalışmayı isterdim."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/190294839164/bilge-karasu-kendimi-aldatmay%C4%B1-%C3%B6%C4%9Frendim-ama", "text": "Kendimden söz etmek, hele kendim üzerine yazmak, 'kendi'lerimden birini yazıyla anlatmak pek güç, pek tatsız bir iş gibi görünür bana. Kendimi zorluyorum. Sorularınızı yanıtlamak, olsa olsa, kendimi nasıl göstermek istediğimi gösterecektir, ancak o bakımdan anlam taşıyacaktır. Yıl 1982, Bilge Karasu 52 yaşında. Günlük yaşamını, çalışma alışkanlıklarını anlatıyor. Bir yapıntı yazarının kendinden söz ederken yapıntıya ne ölçüde başvuracağı, sorun olmasa gerek: Yapıntıdan istediği kadar kaçınsın, gene yapıntının orta yerine gelip yerleşecektir! Ama herhangi bir insanın kendini nasıl görüp tasarladığı, bu görüp tasarladığı 'kendini' başkalarına nasıl gösterip tasarlatmak istediği ilginç olabilir. Kendimden söz etmek, hele kendim üzerine yazmak, 'kendi'lerimden birini yazıyla anlatmak pek güç, pek tatsız bir iş gibi görünür bana. Kendimi zorluyorum. Yukarıda dediğim gibi, sorularınızı yanıtlamak, olsa olsa, kendimi nasıl göstermek istediğimi gösterecektir, ancak o bakımdan anlam taşıyacaktır. Çocukluğumda, yılın ilk günü annem tembellik etme sakın, ders çalış, yaramazlık etme, kimseyi kızdırma, derdi; yoksa bütün yıl tembellik, yaramazlık edersin... O günlerden kalma bir duyguyla, kimi yılın ilk gününü 'aman bir şeyler yazayım, bir şeyler okuyayım, eşe dosta birkaç mektup atayım, diyerek geçirdiğim oluyor. O sırada aynaya bakarsam, ağzımın köşesinde çarpık bir gülümseme de göreceğim bilirim. Çocukken inanılanın tadını insan bir daha bulamıyor... Bu çeşit özet-günler, her şeyin bir parçacık yapıldığı günler, sizin 24 saate ilişkin sorunuzun iyi bir yanıtı olurdu ya, hangi gün hangi güne benzer ki? Yıl 1982, Bilge Karasu 52 yaşında. Günlük yaşamını, çalışma alışkanlıklarını anlatıyor. Yazmak, okumak en temel işlerim; öyle düşündüm hep, buna inanarak geldim bugüne. Ama bu temel işleri, aksatmadan yapabiliyor muyum? Her gün, belli saatlerde? Ne gezer! Uykuya önem veririm, genellikle uykumu alamadan kalkarım. Sağlığa önem veririm, sağlığım bozukçadır. Kısacası. Uyku saatleri birbirine benzer ya az çok, uyanıklık saatleri pek değişik olur. Hangi 24 saatten söz etmeli? Hem 24 saatlerin kaç tanesi 24 saat sürer, diyelim, bir yıl içinde? Eksik güdük, neredeyse boş görünen işlerin yapıldığı günler çok; çeşitli işlerin yapılabildiği, akşam olunca bugün de harcandı gitti dedirmeyen günler ne kadar az! İşe giderim, işten dönerim, evin çeşitli gündelik işlerine koşmak, bakmak gerekir ; bir yerlere gitmek, birilerini görmek gerekir; sokaklarda, evlerde insanlara yaklaşmak gerekir ; dostluklar, seviler, değişik günlerimizi değişik ölçülerde dolduran işler ya da ilişkiler, insanı, bir bakıma, çalışmaktan alıkoyuyor. Ama bunlarsız 'çalışmanın ne anlamı olabilir ki? Bunları öne sürüp kendi kendimizi aldatarak çalışmaktan kaçmamamız yeter. Yapmak istediğimden kaçmak nedir, bilirim. Kendimi aldatmamağı da öğrendim ama istediğini gerçekleştirmek için dünyanın tümünü bir araç diye görebilenler var. Onlardan olamadım. Uzun sözün kısası. 24 saatlerle düşünemiyorum. Hiç yazı yazmadığım günler var, 10 saat durmadan çalıştığım günler var. Birkaç, birçok 24 saatlik birimler düşünmek bana daha uygun görünüyor. Oysa, her gün, düzenli çalışma nedir, küçücükken öğrendim, yararını da çok iyi biliyorum. En kötü günlerde, gazete ile yetinir, 'doldurma' işler görmekle kalırım. Kitap okumadığım gün pek pek azdır. Yazı yazmadığım, yazamadığım günler, kitaptan burnumu kaldırmam. Yerimden kalkmadan 70-80 sayfa okurum. Ama ister yazdığımı beğendiğimden, ister ne yazacağımı bilemez duruma düştüğümden, yazı yazarken sık sık ayağa fırlar, gezer, bir şeyler kurcalar, bir şeyler gever, kemirir, çay içer, gene otururum. Bu çeşit 'havalandırma'lar, özellikle çalışmanın başlarında, bir de sonuna doğru, sıkça görülür. Son sayfayı ise, genellikle, yerimden kalkmaksızın yazdığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Ondan sonrası da, benim 24 saatlerimin dışında kalır. - okuyucu-01 liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/190332427499/halide-edip-ad%C4%B1var-handan-berbat-bir-roman", "text": "Kurtuluş Savaşı yıllarının güçlü kadın kahramanı Halide Edip, 1955'te eşi Adnan Adıvar'ın ölümü üzerine sarsılmış, ardından gelen ağır sağlık sorunları nedeniyle hayatının son dokuz yılında yalnız ve zor günler yaşamıştı. 1958'de kapısını çalan gazeteciye açık sözlü yaklaşımla Türkçem de İngilizcem de çarpıktır, kaideye uymaz diyor. Kadın kahramanlarını kendisi gibi güçlü kurguladığını anlatıyor. -Ah, dedi, son zamanlarda kimseleri kabul etmiyor! - Sebep? - Sebep yaşlılık; üstelik epeydir hasta da... Kalbinden rahatsız... Ama sizin gelişinizi haber vereyim... Eskiden beri tanıdığınıza göre, belki birkaç dakika sizinle görüşmek ister... Şu odaya buyurup biraz bekleyin, dedi. - Önümüzdeki dersten sonra da gel, devam edelim. Mevzu beni de çok ilgilendiriyor, dedi... - Buyrun, sizi merdiven başında bekliyor; yalnız lütfen az konuşturun da fazla yorulmasın; ne zamandır kimse ile görüşmüyordu, dedi... - Evladım, hasta olduğum için fazla konuşamayacağım, doktorlar menettiler; onun için de kusura bakmayın, dedikten sonra çalışma odasını göstererek ilave etti: - Gel şurada biraz görüşelim; belki yalnızlığımı unutmak bana da iyi gelir. - Bu kitap üzerine, dedi, 15 sene kadar çalıştım. Amerikan Tesiri kısmı hariç, eser daha önce İngiltere'de basıldı. - Bu kitapta: Halide Edip'in idam ilamı pek mudildir ve muhayyile mahsulü olan çok garip hücumlarla doludur diyorsunuz. Neden idama mahkum olmuştunuz? - O kitapta böyle mi yazmışım? Demek o müthiş hafızası bu kadar zayıflamıştı!?.... Okumasını yeni bitirdiğim ve ziyaretine giderken çantama koyduğum bu eserinin 128. sayfasını açarak. - Evet, dedim, işte burada öyle yazıyor. - Ha şimdi hatırladım, dedi, padişaha karşı geldim diye... Zaten aynı listede Atatürk'ün de adı da vardı. - Milli Mücadelede, başkanlığını yaptığınız \"Tetkik-i Mezalim'' heyetinin gayesi ne idi? - Yapılan zarar ve ziyanı bir rapor halinde İsmet İnönü'ye bildirmek... O da mı, bu eserimde yazılıydı? - Evet, ayrıca aynı kitabınızın 184. sayfasında Abdülhamit, devrindeki bir kadın gazeteciden bahsediyorsunuz. Acaba o gazeteci kimdi? - Benden önce Üsküdar Amerikan Koleji'nde okuyan o kadının galiba ismi İsmet'ti. - Milliyet gazetesinde tefrika edilen \"Kerim Usta'nın Oğlu adlı romanınız, önceki eserlerinizle kıyaslanınca hayli farklı kalıyor. Sizde teknik, romana başladığınızdan bu yana hep kuvvetlidir. Fakat, bu eserinizin son bölümünde teknik aksıyor gibi geldi bana; sanki o bölüm özet olarak bırakılmış gibi!. Bunun sebebi ne acaba? İsteyerek mi öyle yaptınız? - Hayır, yazılışı öyle. Bunu bir teknik hata olarak öğrencilerinize anlatabilirsiniz. Bilmem benden bir şeyler okutuyor musunuz?... Geçenlerde, Galatasaray Lisesi'nde bir edebiyat hocası, benim hayatım ve sanatım üzerine bir vazife vermiş yeğenime. - Yusuf Ilgın'a mı? - Evet, ona; fakat adını nereden biliyorsunuz yeğenimin? - Çünkü Yusuf'a o ödevi ben vermiştim de!... - Ben, dedi, yalnız derslerimi çok sevdiğini bilirdim... Demek eserlerimi ve sanatımı da seviyorsun? Yeğenim derste benden bazı parçalar okuttuğunu da söyledi... Ama o vazifeyi hazırlayıncaya kadar da canımı çıkarttı... Durup dinlenmeden soru üstüne soru sıraladı. Üstelik çoğu da çok eski şeylerle ilgili... Ben onların bir kısmını unutmuştum bile!... Ne afacan, ama ne zeki çocuktur, öyle değil mi? - Okulda zeki, ama afacan değil; hem hocası hem de müdür muavini olarak kendisinden çok memnunum... Onu, yıllar önce İnönü'lerin Maltepe'deki evinin yanında bir rastlantı sonucu tanımıştım. Bisikletiyle deniz kıyısına gelip eşimle birlikte olduğumuz yerin hemen yanına oturmuş; bize çevre ile ilgili çok güzel bilgiler vermişti... O küçücük çocuğun, büyük adam gibi akıllı uslu konuşması; ayrca terbiyesi, nezaketi dikkatimizi çektiğinden, ayrılırken kendisine, içimden gelerek: \"İnşallah bir gün öğrencim olursun! demiştim... Ve tuhaf bir rastlantıyla yıllar sonra okulum değişti ve Yusuf benim öğrencim oldu. Demek o sırada hacet kapısı açıkmış!... Fakat işin daha da tuhafı, geçen yıllar beni de çok değiştirmiş olacak ki bir gün derse kaldırdığım dal gibi narin, munis bakışlı öğrencinin Yusuf olduğunu birden anladığım halde o benim yıllar önce rastladığı genç hoca olduğumu hemen hatırlayamadı; dersin sonunda: Babanızın rahatsızlığı nasıl oldu yavrum? diye sorduğumda, ancak kafasındaki tereddüt giderek beni daha önce nerede görmüş olduğunu büyük bir şaşkınlıkla hatırlayabildi!... Ve bu rastlantıya benim kadar o da şaşırdı!... - Evet, bütün bunları bana büyük bir heyecanla anlattı. Sonra da o vazifesini, kılı kırk yararak yanımda hazırladı. - Onun için de çok güzel, çok başarılı olmuştu. - Hayır, fakat bunu birçokları böyle sanırlar. İla da Yakup Kadri bile Handan'ı otobiyografim zannetmiştir. Halbuki hiç alakası yoktur... Gayet tabii hakiki romancı kahramanlarına kendisinden bir şeyler katar... Ah bu romanım da ne berbattır. Bir de üstelik Almancaya çevirdiler. -Yine önce Sinekli Bakkal'dan başlamak gerekir. Bunun ilk ismi Shodow Play / Gölge Oyunu idi. İngiltere'deki tabi bu ismi beğenmeyip değiştirdi. Daha sonra eser 13 dile tercüme edildi. Fransızcaya karı koca Cohenler çevirdi. Ve eser Türkçedeki Sinekli Bakkal karşılığı olan La Rue de l'Epicerie au Mouche\" ismini koydular. Zaten daha evvel mektuplaşırdık Esere asıl ismini verirlerse telif hakkı almayacağımı bildirdim Onlar da kabul ettiler. Şunu itiraf edeyim ki mistik olan Cohen eserimdeki Mevlevi şeyhini benden daha iyi anlayıp anlatmış Buna çok memnun oldum. Sonra Ateşten Gömlek, Arapçaya ve İngilizceye çevrildi. - Kenan Çobanları adlı eserinizin opera olarak oynayışı doğru mu? - Evet, Vedii Sabra isimli bir Arap besteledi. Beyrut'ta oynandı... O sırada Beyrut'ta bulunuyordum. Mızıkasından kulağım şişmişti... Sonra bir defa da İstanbul'da, Kolej'de oynandı. - Sizce Amerikan Koleji'nde okuyuşunuz ve İngilizce bilişiniz, eserleriniz üzerinde derin etkiler bıraktı mı? - Hayır, yalnız ben Amerikan mektebine gitmeden de İngilizce biliyordum. Evde mürebbiyem vardı. - Hazırlayıp da yayınladığınız yeni eserleriniz var mı? - Hazırladığım yok, fakat kafamda tasarladığım iki üç eser var. Sıhhate yeniden kavuşursam onlar üzerinde çalışacağım. - Yok, dedi, daha yeni geldiniz; hem görüyorsunuz ki hiç yorulmadım. Gerçekten de konuştukça açılmış, merdiven başında gördüğüm Halide Edip'le şimdiki arasında, lehine hayli fark olmuştu... Adeta yeniden canlanmış, dinçleşmiş gibiydi... Belki de yorulmadığını göstermek için, hemen yeni bir konu açtı. - Sözünü bitirince sordum: - Recep hangi eserimdeydi? - Tatarcık'ta. - Ha evet öyle olacak... Eserlerimde her yönden beğendiğim kahraman hatırlamıyorum. Ben bazen ya devri ya şahsın psikolojisini alırım. Yazarken de bir çarpık yazarım. Türkçem de çarpıktır, İngilizce yazılarım da çarpıktır; kaideye uymaz. (Halide Edip'in 1908'de Tanin'de çıkan yazılarını Tevfik Fikret'in uzun uzun düzelttiğini, bu çarpıldıkları\" gidermeye çalıştığını, Türkoloji'de okurken Ahmet Hamdi Tanpınar Hocamız uzun uzun anlatmıştı!...) - Başka romancılarımızın eserlerinde en beğendiğiniz kadın ve erkek kahramanlar? -Vaktiyle yerli romanlar okumuştum, fakat şimdi isim söyleyemem. - Sanırım, en benimsediğiniz ve idealleştirdiğiniz tipler, Balkan Savaşı sırasında yazmış olduğunuz Yeni Turan'ın erkek kahramanı Kaya ile kadın kahramanı Ayşe... Bilmem yanılıyor muyum? - Evet onları ben de severim. - Balkan Savaşı'ndan sonra yazmış olduğunuz bütün romanlarınızda yer yer Türkçülük ve milliyetçilik anlayışı yoğun olarak yer aldığı gibi kadın kahramanlar da hep ön planda gelmekte, hatta kendi hayatınızdan da yer yer izler taşımaktadır... Bu konuda neler söylemek istersiniz? - Milli Mücadele'yi içinden yaşayışım, bana çok şey öğretti. Bu da eserlerime yansıdı... Romanlarımdaki güçlü kadınlar gelince, toplum hayatında kadının karşılaştığı güçlükler bunlarla başa çıkmak için verdiği mücadele vardır... Tıpkı kendi hayatımda olduğu gibi... Ben de kadere rıza göstermedim Salih Zeki, üstüme başka bir kadın getirince, iki çocuğum olmasına rağmen, hemen onu bırakıp kendime yepyeni bir hayat kurdum... Elbette hayatımdan bazı pasajlar, ister istemez romanlarıma da aksetmiştir. - Handan, Seviye Talip. Kalp Ağrısı, Zeyno'nun Oğlu, Son Eseri ve Mev'ud Hüküm gibi bir küme oluşturan ilk romanlarınızda idealleştirilen kadın kahramanların kendi koşulları ve çevreleriyle mücadeleleri anlatılmasına karşılık; ikinci öbekte yer alan Ateşten Gömlek ve Vurun Kahpe'ye gibi eserlerinizde, o dönemin toplumsal çevresi tarafından pek de olağan olarak kabul edilmeyecek bazı kadın kahramanlar canlandırılıyor. İlk romanlarınızdaki aşk ve ihtiras bu romanlarınızda, yerlerini memleket sorunlarına bırakıyor... Üçüncü öbek sayılabilecek başta Sinekli Bakkal olmak üzere Tatarcık, Sonsuz Panayır, Döner Ayna ve Akile Hanım Sokağı gibi romanlarınızda, toplumsal sorunlara bağlı kalınarak, yine kadın kahramanlar ön plana çıkarak, içinde yaşadığı toplumdan birtakım mahalli renkler, gelenek göreneklerle bütünleşiyor... Ve genel olarak da eserlerinizde ya geri planda ya da doğrudan doğru bir Doğu-Batı çatışması hep sürüp gidiyor. - Elbette sürüp gidiyor; çünkü hala bir sonuca ulaşmış değil... Bu mevzu, benim kafamı uzun yıllar önce işgal etmeye başlamış; bunun neticesi olarak da Türkiye'de Şark-Garp ve Amerikan Tesirleri adlı eserim kaleme alınmıştır. - Bazı yerlerde, dedim, doğum yılınız 1883, bazı yerlerde 1884 olarak yazıldı... Acaba hangisi doğru? Öğrencilere hayatınızdan bahsederken insan tereddüde düşüyor. _ Doğrusunu isterseniz doğum yılımı ben de bilmiyorum. Çünkü üç-dört tane nüfus kağıdım var. Hepsinde de tevellüdüm değişik. Sebebine gelince: Amerikan Koleji'ne girmek isteyince yaşım küçük gelmiş. Babam iki yaş büyütmüş... Öylece mektebe kabul edilmişim. Ama herhalde doğruya en yakını 1884 olsa gerek. - Sonra Kolej'den uzaklaştırıldınız doğru mu? - Evet, babam sarayda vazife gördüğü halde, padişahın irade-i seniyesi\" ile Türk kızlarının yabancı mekteplerde okutulması doğru bulunmadığı için mektepten uzaklaştırıldım. Fakat sonra 13-14 yaşında tekrar girdim. Ve 1901 yılında bitirdim. - 1901 yılında mektebi bitirir bitirmez, vakanslarda bana zayıf olduğum için matematik dersleri veren babamın arkadaşı Salih Zeki ile evlendim. Dokuz yıl birlikte yaşadık. Ondan iki oğlum oldu... Bakın Salih Zeki'den ayrılışım tuhaf olmuştur. O, benim üstüme başka kadın aldı!... Ben, taaddüd-i zevcat'a tahammül edebilecek mizaçta bir kadın değildim. Hemen ayrılmak istedim... İyi ki üstüme evlenmiş!... - Niye? - Çünkü, benden sonraki karısından iki tane kıymetli oğlu oldu. Allah ona rahmet eylesin... Oğulları, ara sıra ziyaretime gelirler... Sonra, 1917'de Abdülhak Adnan'la evlendim. Bilmem kendisini tanımış mıydınız? - Evet, İslam Ansiklopedisi'nde başkan olduğundan, ders çalışmaya gittiğim Türkiyat Enstitüsü'nde sık sık karşılaşırdık... Yazık ki artık o incelikte, o zarafette ve o kültürdeki insanlarımız parmakla sayılacak kadar azaldı. Kendisine bir şey sorduğum zaman hemen yanıma oturur, aramızdaki büyük yaş ve bilgi farkını unutturmaya çalışarak tatlı tatlı öyle bir anlatışı vardı ki hala gözlerimin önünde. . - Haklısın. Hele onun kaybı, benim için en büyük üzüntü oldu; hayatta yapayalnız kaldım. Meğer o benim her şeyimmiş. Sonra söz Milli Mücadeleden açıldı. Nasıl eşi Abdülhak Adnan'la Anadolu'ya kaçtıklarını, orada nasıl çalıştıklarım uzun uzun anlattı... Sözünü bitirince, nice zamandır zihnime takılan bir soruyu sormaya cesaret ettim. - Milli Mücadele ye pek çok yararınız dokunduktan sonra, Atatürk'le aranız açıldığı için 1926'da yurt dışına çıktınız. Çeşitli Batı üniversitelerinde ve ayrıca Hint Üniversitesi'nde profesörlük yapıp ancak Atatürk'ün ölümünden sonra, 1939'da yurda döndünüz... Ve İngiliz Filolojisi'ni kurup başına geçtiniz... Ülkü birliği ettiğiniz Atatürk'le neden aranız açılmıştı. Bu konuda çeşitli söylentiler var... Acaba hangisi gerçeğe daha yakın? - Bu, çok politik bir sual, dedi, en iyisi şimdilik bunu açıklamamak. Evet, bu suale cevap vermeyeyim daha iyi. - Yolpalas Cinayeti de vardı değil mi? diye sordu. Hayır, dedim, o polisiye bir romanınız. - Allah. Allah ben onu piyesim zannediyordum. - Bu kitabı, dedi, bilhassa gençlerin dikkatle okumasını çok isterdim. - Yazık ki, dedim, galiba şimdi en az gençler böyle şeyler okuyor... Onlar artık başka \"tür\"deki eserlere kaptırdılar kendilerini. - Fakat nasıl olur, bu kitabımın piyasada bir tane bile mevcudu yok? - Kimbilir, belki yaşlı okuyucularınız, daha doğrusu hayranlarınız almıştır!... - Sizi böyle, dedim, habersiz ziyaret ettiğimden dolayı özür dilerim... Telefon rehberinde isminiz yok... O1'den sordum; telefon numaranızı bilmiyorlar. O yüzden de, biraz rahatsız olduğunuzu öğrenince, dayanamayıp daha önceden randevu almadan ziyaret etmek zorunda kaldım... - Zaten, dedi, O1 başka türlü hareket edemez. Telefon numaram, iznim alınmadan; vekillere, hatta cumhurreisine bile verilemez. Ben böyle tenbih etmişimdir!... Fakat madem bundan sonra da görüşmeyi arzu ediyoruz; o halde sana vereyim... Biraz iyileştiğim zaman telefon edin; oturup uzun uzun sohbet edelim... Hem, daha anlatılacak pek çok şeylerim var... Sana, onlardan da bahsetmek isterim... Daha şimdiye kadar hiç kimseye açmadım o mevzuları... Üstelik insanın oturup sohbet etmesi de bir ihtiyaç. Hele senin gibi hem derslerime hem de eserlerime büyük ilgi gösteren biriyle olunca... Bakın hiç yorulmadım... İşte numaram; biraz iyileştiğimde telefon etmeyi unutmayın olmaz mı? - Olur, inşallah ederim hocam, diyerek kendisine veda ettim Artık iyice karanlıklara gömülmüş dar sokakta ilerlerken, bir yandan da bu çok yönlü sanatçımızı, -enerji dolu ve üstelik çok güçlü hafızası olduğu dönemini anımsayınca- bu durum\"da gördüğüme üzülüyor; yine bir yandan da yakında tamamen sağlığına kavuşunca bol bol sohbet edeceğimizi düşünerek seviniyordum..."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/190363913484/oktay-rifat-orhan-veliyle-frans%C4%B1z", "text": "Garip akımının kurucularından şair, romancı, oyun yazarı Oktay Rifat uzun yıllar Ankara'da avukatlık yapmış, hasretini çektiği İstanbul'a 1973'te, 60 yaşında emekli olduğunda yerleşebilmişti. 40 yaşında kendisine yöneltilen soruları yanıtlarken etkilendiği şairlerden, esine inanmamasından, sanatın sosyal işlevinden, rüyasında yazdığı şiirden bahsediyor. - 1914'te Trabzon'da doğdum. Babam Trabzon valisiydi. Ankara Lisesi'ni bitirdim. Sonra Ankara Hukuk'u bitirdim. Hukuk doktorası için Fransa'ya gittim... Harp çıktı; doktora yapamadım... Biraz da gezdik tozduk. Memlekete dönünce bir müddet Maliye'de çalıştım sonra ayrıldım. - Çok eski. Orhan Veli ile başladık... Sesimiz diye daha lisedeyken bir gazete çıkarırdık... Daha çocukken de hikayeler yazardım. Fakat neşredilen ilk yazım bir şiirdir: \"Çiçekli Entarim. Sesimiz\"de çıktı... O zamanlar, 16-17 yaşındaydım. -Teyzezadem Nazım Hikmet'ten çok teşvik gördüm... Başka teşvik görmedim... Ha bir de Nurullah Ataç, bizi yani Garip şiirlerini önceleri tuttu; methedici yazılar yazdı. - Delikanlılığım biraz çapkınca geçti... O zaman birtakım hanımlarla düşüp kalktım. Tabii bana birtakım iltifatlarda bulundular. Ama şimdi yaptıkları iltifatları hatırlamıyorum. - Onların sayısı çok fazla... Mütemadiyen alay ettiler; bizim şiirlerimizi solculuğa kaydırmak istediler. - Şairlerden Orhan Veli, Cahit Sıtkı, Metin Eloğlu, Nevzat Üstün, Nedret Gürcün, Edip Cansever. Romancı olarak Orhan Kemal. Hikayecilerden gene Orhan Kemal, bir de Sait Faik. Resimde Balaban, Bedri, Eren, Füreya. - Tanzimat'tan Cumhuriyet'e kadar doğru dürüst edebiyat hareketi olduğuna kani değilim. Bu devredekiler, ikinci derecedeki Avrupa şairlerinin, yazarlarının tesiri altında kalmıştır. - Kendi sistemi içinde bir varlık. Ama elbette ki Ortaçağ edebiyatı. Siz başta olmak üzere, Orhan Veli ve Melih Cevdet gibi Garip'ciler, iyi Fransızca bildiklerinden, ister istemez az buçuk da olsa Fransız şiirinin ve şiir cereyanlarının tesirinde kaldığınız muhakkak. - Elbette... Bir aralık sürrealistleri okuyunca, onlar gibi çabuk yazmak istedik. Onlar şiirlerine saat bile koyuyorlar... Orhan Veli'yle bu cereyana kapıldık... Fakat bu hal uzun sürmedi; yeniden çalışmalı şiire döndük. - Evet, gece yatağa yattım. O şiiri rüyamda gördüm... Hemen kalkıp yazdım... İlhama inanmam. Evet, \"Gecenin kapısını hiçbir el kapayamaz böyle yazıldı. - Evet, vardır. Sanat, toplumsal görevi olan bir çalışmadır.. Topluluğu ileriye doğru götürme çabasıyla görevlidir. - Çok tesir altında kaldım... Bir defa Fransız şairlerinin tesiri altında kaldım. Baudelaire ve Rimbaud başta gelir. - Evet, bilhassa Verlaine. - Ha Prevert de var tabii... Onun gibi süssüz mısralara çok ehemmiyet verdik... Hatta Orhan, Melih ve ben, üçümüz birlikte alışveriş halinde şiir yazdık... Böylesine Prevert'in tesiri altında kaldık... Ayrıca bizden de Nazım Hikmet'in. - Yerli iyi bir piyes bilmiyorum... Devlet Tiyatrosu sanatkarlarını beğeniyorum. Bir piyesim vardı, Kadınlar Arasında... Bir paşa ailesinin hayatı. Ancak 15 gün oynandı!... Oyun İçinde Oyun ise, İstanbul'da açık havada oynandı; ama tutmadı. Mizansen tuluatı yaptılar... Orta oyunu gibi oynadılar. Zaten piyes, orta oyunu gibi ama mizansen tuluatı yapacaklan hiç aklıma gelmedi... Melih Cevdet'le yazdığımız Kıskançlar\" Ankara'da oynandı... Onun da fazla alaka gördüğünü söyleyemem... Ama yine de kafamda yeni oyunlar var. - Sigara içmemek isterdim; dayanamadım içtim. Avukat olmak istemezdim, mecburen avukat oldum! Daha böyle bir sürü var. - İstanbul'a gelmek; Çengelköy'e yerleşmek... Yeni şiirler yazmak ve Balzac'ın Mutlak Peşindesi başta olmak üzere çeviriler yapmak. - Bir dakika, kendisine haber vereyim, dedi. - Sizin işiniz ediplerin eşleriyle, müsaade edin de eşimi çağırayım, diye dışarı çıktı, eşi ile birlikte döndü... Meğer Oktay Rifat'ın eşi, biraz önce bizi salona alan esmer hanımmış!... - Eşimle Ankara'daki Karadeniz yüzme havuzunda tanıştık, dedi. - Sabiha'yı görür görmez onunla evlenmeye karar verdim ve tanıştığım ikinci günü kendisine evlenme teklif ettim. Düşünmesi için de kendisine 24 saat müddet verdim. Müddet sonunda kabul ettiğini bildirdi.3,5 ay nişanlı kaldık. Sonra 1945 yılında evlendik. - Anne sayım mı yapılıyor? - Hayır röportaj... - Evet, mesela Güzelleme isimli şiir kitabım benim için yazmıştır. - Ufak tefek var. Mesela eskiden çayı sevmezdi; çaya alıştı. - Rakı, rakıdan kesemedim. - Hayır. - Elhamdülillah dindar değilim. Allah'a inanmam. Yani sizin anlayacağınız tamamıyla dinsizim. - Şimdi en çok içkiyi seviyor. Akşam, ufak bir tepsinin içine meze hazırlatıp, iki üç kadeh içmeye bayılır. Sonra dostlar ile oturup sohbet etmekten de çok hoşlanır. Ama sinemayı pek sevmez. - Galiba beğendiğin bir tarafım yok, deyince Sabiha Hanım - O kadar çok ki hangisini anlatacağımı şaşırdım. Şairliğini, tabiatını çok beğenirim. - Şahsımı beğenmiyor musun? - Beğenmez olur muyum canım... Ama ilk defa aklıma onlar geldi. - Biraz dağınıktır. Sonra içki merakını da beğenmem. Belki de içkiye düşkünlüğü yüzünden, Türk edebiyatında içkiyle ilgili en güzel şiiri bence eşiniz yazmıştır. - Hangisi? Bu dört başı mamur şiir, hep Kumkapı ve Yenikapı'daki eski balıkçı meyhanelerini hatırlatıyor bana Sabiha Hanım. İlk kez dostum Hüsamettin Bozok'tan dinleyip cep defterime yazdığım; çok hoşuma gittiğinden de hemen ezberleyiverdiğim bu şiirini böylesine sevişim hassas bir insan olan Oktay Rifat'ı çok duygulandırmış, hatta gözlerini nemlendirmişti. - Hayli marifetlidir. Evvela iyi marangozdur. Misafir odasındaki masa, koltuk ve sandalyeleri eşim yapmıştır. Sonra birinci derecedeki aşçı kadar mükemmel yemek pişirir. Ama kırk yılda bir mutfağa girer. - Pek kırk yılda bir değil. - Canım seyrek girersin. Bilhassa mayonezi meşhurdur. Bir iki defa midye pişirdi; bayıldım. Sonra elinden diğer bütün ev işleri gelir. Mesela musluk tamir eder, soba kurar. - Katiyen, pantolonumu bile ütüleyemem. Ama karım iyi ütü yapar. Sabiha'nın elinden mükemmel dikiş de gelir. Yaz gömleklerimi o diker. Aynca mütercimdir de. Sabiha Omay imzasıyla tercümeler yapar... 10 kadar kitabı da birlikte tercüme ettik. -Edebiyat Fakültesi Romanoloji mezunu. - Ha aklıma geldi, sonra eşim güzel resim yapar. -Ailesine karşı ihmalkardır, arkadaşlarıyla daha fazla meşgul olur. Ama şimdi bu evde kaldığımız hem akrabası hem de arkadaşı. - Orhan Veli, Cahit Sıtkı, Oktay Rifat. Roman ve hikayeleriyle Sait Faik, Orhan Kemal. Resimde Bedri Rahmi, Eren Eyüboğlu ve Balaban'ı çok beğenirim. - Evet, bilhassa genç şairler mektup yazarlar. Şiir yollarlar ve şiire istidatlı olup olmadıklarını sorarlar. İlan-ı aşk mektubu filan? Malum, eşiniz en yakışıklı şairler arasında. - Onları hiç hanıma gösterir miyim? Bol kahkahalarından sonra ilave etti: Ama artık gelmiyor. - Delikanlılığım biraz çapkınca geçti... O zaman birtakım hanımlarla düşüp kalktım. Tabii bana birtakım iltifatlarda bulundular. Ama şimdi yaptıkları iltifatları hatırlamıyorum."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/613287141870567424/ya%C5%9Far-nezihe-han%C4%B1m-gams%C4%B1z-%C4%B1st%C4%B1raps%C4%B1z-nas%C4%B1l-%C5%9Fair", "text": "Feryatlarımın şairi Yaşar Nezihe Hanım'ı bulmak o kadar güç oldu ki... Kime sordumsa sadece bilmiyorum dedi. Onu bulmak için çalmadığım kapı, sormadığım aşinaları kalmamıştı... Hepsi de: Bulursan bize de haber ver... diyordu. Yazık, dedim, koca Feryatlarımın şairinin en içten feryatları pek erken unutulmuş... Bu sesin nereden geldiğini bilen bile yok! Silivrikapı'nın sakin bir mahallesinde daha doğduğu gece evlerinde yakacak gaz bulunmamıştı. O gün binlikler deviren sarhoş, rahat ve hissiz babası Yaşar Nezihe'nin dünyaya gelişine hiç de sevinmemişti. O, fırtınalı havada diz boyunu geçmiş karlar üzerinde isteksiz isteksiz yürüyerek bakkala gitmişti. Bakkal ona sert bir çehre ile cevap vermişti: Bugün gaz yok! Evde bir taraftan Yaşar Nezihe rahmi maderden yeni çıkmış ağlıyor bir taraftan da bu felaketle inleyen zavallı annesinin gözlerindeki damlalar çoğalıyordu. Bu azap dolu yaşları gecenin karanlığı emiyor ve kimse görmüyordu! Böyle talihsiz ve ışıksız bir gecede doğan bedbaht Nezihe altı yaşında annesini kaybetti. Artık o, sarhoş bir baba, topal fakat zalim bir amca, titiz, hırçın bir teyzenin eline düşmüştü. Zavallının bunların elinden çekmediği kalmadı. Ben sefalet tahtında şanlı bir hükümdarım, Binlerce gam nedimim bilsen ne bahtiyarım. Her an zehir içmekle hem mestim hem harabım. Mahalle mektebine gizli gidiyordum. Bir gün babam işitti. Babıali'ye katip mi olacaksın? diye saçlarımdan sürükledi ve evden kovdu. Ben içimde alevlenen okumak hırsını nafile yenemiyordum. Okumak için param da yoktu. Dere kenarlarından papatya, ebegümeci toplayarak aktarlara satardım. Aldığım paranın 40 parasını hoca hanıma, 40 parasını da kalfaya verirdim. Bu bir sene kadar devam edebildi ve ben mektebi terke mecbur kaldım. 15 yaşımda ilk şiirimi yazdım ve namımüstearla Malumat gazetesine gönderdim. 17 yaşında evlendim. Zevcimle aramızda yaş farkı çoktu... 1,5 sene beraber yaşayabildik. Asıl hayatımı bağladığım ve darbesiyle yıkıldığım, inlediğim ikinci zevcim mühendis Yusuf Bey'dir. Bu hain adamı o kadar büyük bir muhabbetle sevdim ki... Fakat 5,5 sene beraber yaşadık. Üç çocuğum oldu: Vedat, Suat, Sedat.. Fakat hain zevç bana 1910'da ihanet etti. Ve ben üç çocuğumla ve gözyaşlarımla başbaşa kaldım. Günlerce aç kalarak çocuklarımın hıçkırıklarını dinledim. O basık tavanlı mağara gibi evime azgın kış fırtınaları ninni gibi gelirdi. Bir taraftan yavrularım ağlarken ben de iğnemle onlara ekmek parası çıkartmağa çalışırdım. Allah'ım onlar ne azaplı gecelerdi. - Nezihe! Beni affet, dedi. Eski hatıralar gözümün önüne geldi. Bir de beş yıllık mustarip hayatımın bana verdiği sarsıntı, bir süzgeçten geçen su gibi titreyen kalbimin üzerine serpildi. Istırabımdan ve ihanetinden aldığım kuvvetle cevap verdim: - Asla affedemem!.. - Hayatta hiç gülmediniz mi? - Hayatta yalnız bir defa göğsümü gererek güldüm ve ıstıraba seni yendim dedim... O da oğlum Vedat'ı ali mektepten mezun ederek hayata verdiğim gündür. Bakın bugün altı aylık bir torun sahibiyim. Şimdilik eski hayatımdan eser yok. Onun içindir ki şiir yazamıyorum artık... Gece mütalea ile meşgul oluyorum gündüz nakış işliyorum. - Kimleri okuyorsunuz?. - Yenilerden Faruk Nafiz, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi'nin şiirlerini pek severim. Hele Orhan Seyfi... Onun Kanarya\"sı ne kadar güzeldir. - Eskilerden? - Koca Fuzuli'yi... Onu günlerce okusam doymam... - Nedim'i? - Nedim mi? Hiç hoşuma gitmez. Demek neşe de insanı söyletirmiş! Gamsız, ıstırapsız onun nasıl şair olduğuna şaşıyorum... Hamit'i okudum fakat anlamadım. O herhalde anlaşılamayacak kadar yüksek bir şair. Şükufe Nihal'i çok görmek istiyorum. Bilmem bu arzuma ne zaman nail olacağım. Yaşar Nezihe'nin öldükten sonra yapılmasını istediği bir arzusu var. Bilmem Şehir Meclisi ne der? Yaşar Nezihe, Silivrikapı'da Hünkar İmamı Sokağı'nda doğmuştur. Yıllarca ıstırap çektiği bu sokağa öldükten sonra Yaşar Nezihe Sokağı denilmesini istiyor. - O sokakta öyle hatıralarım var ki bir gece açlıktan fareler üzerime hücum etti, diyor."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/616200342423633920/tevfik-fikret-fikri-h%C3%BCr-irfan%C4%B1-h%C3%BCr-vicdan%C4%B1-h%C3%BCr", "text": "Servetifünun şairlerinden Tevfik Fikret, edebi kişiliği kadar aydın kimliğiyle de yazın tarihine geçti. İnandığından hiç vazgeçmedi, haksızlık karşısında hiç boyun eğmedi. Aşiyan'daki ziyaretçi defterinde yer alan, 19 Ağustos 1918 tarihli, Tavafı tahatturunda bulunmakla mübahi perestişkaranı Fikret satırlarının altındaki imza M. Kemal'di. Mustafa Kemal, Fikret'in ölümünden üç yıl sonra Aşiyan'a çıkarken, manej hocası Emin Bey'e Ben inkılap ruhunu ondan aldım. Ziyaret edeceğim yerlerin başında elbette ki Aşiyan gelir demişti. O uzun taş basamakların her üç basamakta bir varılan sahanlıkları, kıvrıla büküle, sanat için sanat diyen Edebiyat-ı Cedide akımının doğduğu Servet-i Fünun döneminin büyük şairinin, Tevfik Fikret'in evine götürüyorlar beni. Evin bahçesinden içeri girdiğimde, şehrin çirkin, kalabalık gerçeklerinin silikleştiğini, gürültülerinin çok uzaklardan gelen ve tekdüzeliğiyle rahatsız etmeyen bir tür mırıltıya dönüştüğünü fark ediyorum. Boğaz'ın eşsiz manzarası, cömert bir kadın gibi bütün güzelliği ve diriliğiyle sere serpe uzanıyorken, karşı kıyıdan görünen Küçüksu Kasrı naif bir gelin gibi, şehrin utangaç yüzünü yansıtıyor. Evin önündeki banklardan yalnızca biri dolu ve o bankta oturan genç çiftin Tevfik Fikret aşkıyla buraya gelmedikleri pek belli... Mutsuzluğu ve asabiliğiyle bilinen bir şairin evinin önünde neşeyle gülüşen bu gencecik insanların varlığı, evin içine sindiğini düşündüğüm o sonsuz karamsarlıkla çelişiyor. Dışarıda hayat var ve akıyor ama eve baktığımda, evin belirsiz bir zamanda öldüğünü, artık nefes almadığını, insansız pencerelerinden, gıcırdamayan döşemelerinden anlıyor ve ancak içerdeyken hissedebildiğim bu duyguyla ürperiyorum. Şairin ölümünden sonra Robert Kolej öğrencilerinin pansiyonu haline gelen evde, şimdi iki müze görevlisinden başka kimse yok; ev o müthiş sessizliği içinde, duvarlarındaki klimalarla ayak uydurmaya çalıştığı zamana suskun tarihiyle karşı koymaya çabalıyor sanki. Hayatı boyunca insanlara güvenememiş, sürekli bir kuşku ve karamsarlık içinde yaşamış, melankolik, kimi zaman önlenemez ve hafifletilemez öfke nöbetleriyle sarsılarak etrafındaki insanları kırmaktan çekinmemiş bir şairin, planlarını kendi elleriyle çizdiği, hatta yapımı sırasında işçilerle beraber çalıştığı, gençliği boyunca gerçekleştirmek istediği 'inziva' fikrini hayata geçirdiği bu üç katlı ev; devrin çöküş aşamasındaki Osmanlı Devleti'nin başkentinde ama başkentin entrikalarına uzak, buna karşın tüm gerçeklerine kuş bakışı bakılabilecek bir biçimde Rumelihisarı'nın tepelerinden birinde adına yakışan edasıyla adeta bir kuş evi gibi konumlandırılmış. Gerçekten de gençliğinde, bu kara baskı rejiminden kurtulmak için Yeni Zelanda'ya yerleşme hayalleri kurduğu, bu gerçekleşmeyince de bir tanıdığının Manisa'nın köylerinden birindeki çiftliğinde, bin kocadan artakalan bakire dul dediği İstanbul'dan uzakta, birlikte sükunet dolu bir hayat geçirmek istediği arkadaşları; Fikret'in evinin şehirden yalıtılmış halinin ve uzaklığının sadece bir görüntüden ibaret olduğunu, o eve her gidişlerinde, memleketin gidişatıyla ilgili anlamadıkları ya da göremedikleri pek çok şeyi, evden çıkarken anlamış olduklarını anlatırlardı. Artık arkadaşlarının girip çıkarken kullandıkları ve küçük ahşap bir köprünün sonunda doğrudan çalışma odasına açılan o kapı kapalı; şimdi Boğaziçi Üniversitesi'nin kullandığı binada, o dönemlerde eğitim veren ve Fikret'in hayatının son dönemlerinde çalıştığı Robert Kolej'in hemen yanındaki bahçe girişi de taşlarla örülmüş. Fikret'i görmeye ve anlamaya gelen biz izinsiz ziyaretçiler, yanına onun bir büstünün yerleştirildiği bir başka kapıdan eve giriyoruz. Onun evine girerken baktığım büstündeki hoşnutsuz yüzü beni tedirgin ediyor, sanki o derin inzivasını bölmüş gibi hissediyorum kendimi, aceleyle giriyorum eve. Salonda Servet-i Fünun döneminin ünlü yazarları ama en çok da Abdülhak Hamit karşılıyor beni. Tevfik Fikret'in evinin büyük salonu, kadim dostlarının, çerçevelerin içinden bakan ve gülümsemeyen yüzleri, camlı muhafazalarının içinde sergilenen kişisel eşyaları ile kimi kitaplarının ilk baskılarıyla işgal altında. İşte onun kullandığı büyük koltuk, hemen yanı başında büyük bir şömine... O şöminenin karşısına geçip uzun uzun hacda kaybettiği ve çölün kimbilir neresinde gömülü annesi ve dayısını mı, nedeni hala bilinmeyen bir jurnal yüzünden sürgüne gönderilen ve bir daha hiç göremediği babasını mı, ya da hac felaketinden kurtulup sarhoş kocasının dayağıyla ölen kardeşini mi, ya da hayatındaki belki de en büyük acıyı çekmesine neden olan biricik oğlu Haluk'u mu düşündüğünü anlamaya çalışıyorum... Bu kadar isyankar, huysuz, asabi ama her şeye rağmen çok da kırılgan ve vicdanlı bu adamın, bütün acılarının belki de iç içe geçtiğini ve birini diğerinden ayıramadığını düşünüyorum. Hiç geçmeyen bir bulantı gibi içinde taşıdığı acının yanında, kendini içine sakladığı bu renksiz hayatına tanık oluyorum. Bir yandan da kendi karanlığından kendisi de rahatsız olmuş gibi, evin her yanında küçük küçük pencereler yaptırdığını görüyorum; en alt katta bulunan mutfak da, yemek salonu da, suların ısıtıldığı büyük kazanın yanındaki küçük iki tekneden ibaret çamaşırhanesi de günün bütün aydınlığını esir almış gibi ışıldıyorlar. Osmanlı'nın despotik hayatı içinde kısılıp kalmış, bu gerçekten bunalarak kendi içine sığmaya çalışmış olan o büyük yetenek, yine bu durumuna nazire yaparcasına, evin her tarafından dışarıya çıkış kapıları açmış. Arazideki eğimin pek çok defa bu şekilde değerlendirildiğini ve böylece evlerin daha kullanışlı hale getirildiğini bilmem bile, evdeki her detayı onun karakterine bağlama hevesimi köreltemiyor. Fikret'i her zamanki sıkıntısıyla baş başa bırakıp etrafımı incelemeye koyuluyorum yeniden. Odanın bir duvarını ve dışardaki merdiven sahanlığını kaplayan giysi dolapları onun giyimine ne kadar düşkün olduğunu hatırlatıyor; o dolapları da, eşi Nazıma Hanım'a diktirdiği, mevsime göre kadife ya da 'sadakor' Rus işi gömleklerle, koyu renkli 'boyun bağları'yla, takım elbiselerle dolduruyorum. Yatak odasından çalışma odasına geçiyorum; Abdülhamit'in ardından gelen Abdülmecit'in, Fikret'in Sis adlı eserinden aldığı ilhamla yaptığı ve ona hediye ettiği tabloda, bir balıkçı teknesiyle çarpık bir insan siluetinin hemen yukarısında sisleri oluşturan tonla boyanın arkasına sakladığı Galata Köprüsü'nü seçmeye çalışıyorum; seçemeyince Fikret'e benzeyip sinirleniyorum ben de. Onun çalışma odasında ruhuma işlediğini hissettiğim duygu bu asabiyet, sanki Fikret, hayatı boyunca sürmüş olan ölümü bekleyişinin bir 'kavuşmayla' sona ermesiyle, eşyalarının yanında meşhur asabiyetini de bu odada bırakmış. Fikret'in, hiç gömülmemiş birine ait bir kafatası istediğini ve bunun Tıbbiye'den rica edildiğini hatırlayarak odada olduğunu resimlerden dolayı bildiğim bu kafatasını arıyorum. Kendisine kafatasının taşralı ve çok fakir bir gence ait olduğu söylenen Fikret, bir araştırma yaparak bu gencin adını öğrenmiş, bazen adıyla hitap ederek onunla konuşur ve uzun uzun dalarmış. Ama Nazıma Hanım'ın, Fikret, onu çok severdi dediği kafatası da artık bu odada değil maalesef. Hayal kırıklığıyla odaya bakıyorum. Konuk ağırlamaktan hoşlandığı, çalışma odasını kalabalık bir oturma grubuyla döşemesinden anlaşılıyor. Arkadaşları, fıkralar anlatarak herkesi neşelendiren Fikret'in bu halinin, vatanın gidişatına dair konulara gelindiğinde son bulduğunu; onun endişeli, şüpheci, bilinen nezaketinden uzaklaşmış ve inciten kelimeler sarf eden bir başka adama dönüştüğünü söylerler. Bu odada, babasına, artık bir Hristiyan ve Presbiteryen Kilisesi'nin papazı olduğunu söyleyen oğlu Haluk geliyor sonra aklıma; arkadaşlarına bağırdığı gibi ona bağıramadığını, incitecek sözler söyleyemediğini seziyorum. Adına Haluk'un Defteri adlı eserini yazarak oğluna bir türlü gösteremediği sevgisini bütün vatana ispatlamış, eğitimine her şeyden çok önem verdiği ama belki de her sabah Hristiyan ilahileriyle derslerin başladığı okullara gönderdiği için bu sonuca kızamayan, hayal kırıklığı ve acıtan bir hüsranla dolu bir babanın, Düşünce özgürlüğü ile dinden ayrılmanı anlayabilirim ama tek yaratıcı tanıyan bir dini bırakıp üç tanrıya tapınmana aklım ermez derken oğlunun yüzüne son defa baktığını bildiğini düşünüyorum bir de. Fikret'in, Haluk'tan başka çocuğu yoktu, eşinden başka bir gönül ilişkisine de rastlanmaz. Bunun tek istisnası bir dönem yaşadığı platonik bir aşktır; Beyoğlu'nda bir mağazada çalışan satıcı kız ya da Haluk'un eğitimi için evlerine gelen Fransız mürebbiye olduğu konuşulur bu meçhul aşkın. Fikret bu aşkın sarhoşluğu içinde, Sen acıyıp bana versen bir kavuşma sözü / ben talihimin dönüşüne ağlasam, / ... / ah ağlasam seninle dudak dudağa ağlasam, / bir kez olsun bunda sevinçle ağlasam diye yazacaktır. Şiirlerinde beraberlik figürünü kullanmamasını yadırgayanlar, bunu Fikret'in içinde bulunduğunu düşündükleri cinsel perhizle açıkladılar. Fikret'in karakterinin yansımasıyla evde huzursuz bir hava hakimdir ama aile içinde şiddetli kavgalar görülmez. Fikret, sabahları erkenden kalkar, bazen güneşin doğuşunu seyrederek düşüncelere dalar ve sonra günün geri kalan kısmını odasında çalışarak geçirdiğinden eşiyle tartışacak kadar bile birlikte değildir. Evin hesap kitap işleri de dahil olmak üzere tüm işlerini aslında çocukluk arkadaşı ve dayısının kızı olan Nazıma Hanım'a bırakmıştır, ekmeğin fiyatını dahi bilmez. Onun tek arzusu iyi yemekler yemek ve rahatsız edilmeden çalışmaktır. Eşinin anlattığına göre düzensiz biri olsa da, evin düzeninin bozulmasından hiç hoşlanmaz; Nazıma Hanım hasta olduğunda bile düzen aksadığı için ona kızar ve siz hasta oldunuz işler bozuldu, keşke ben hasta olsaydım diyerek söylenirdi. En alt katın merdivenlerinin başına, yemek vaktini bildirmek üzere konan çanı genellikle duymasa da, yemek zamanında hazırlanmadığında sinirlenirdi. Dillere destan cesareti, Namık Kemal'in vefatının ardından derin bir uykuya dalmış gibi görünen edebiyat dünyasını ve gençliği uyandırmaya çalıştığı Sis'te ve 1905'de bir cuma namazı çıkışında arabasına konan bombanın patlamasından sadece Bir Lahza-ı-Taahhür sonucunda kurtulan Abdülhamit'e yazdığı şiirinde açıkça ortaya serilmiştir. O şiirde Fikret, bombacıya ithafen, Ey şanlı avcı, tuzağını boş yere kurmadın! / Attın... Fakat ne yazıktır ki, yazıklar ki vuramadın! diye yazar. Şiirin son kısmında da, Bir kavmi çiğnemekle bugün eğlenen deni, / Bir anlık gecikmeye borçlu bu keyfini dizeleriyle Abdülhamit'e gönderme yapar. Müthiş bir cesaret örneği olarak hala hafızalarda olan bir başka hadise de, Galatasaray'da müdürlük yaparken, II. Meşrutiyet'in ilanının ardından, Abdülhamit'in kışkırtmasıyla çıkan ve Selanik'ten gelen Hareket Ordusu tarafından bastırılarak Abdülhamit'in yerine Sultan V. Mehmet'in tahta çıkarılmasıyla sonuçlanan 31 Mart Olayı sırasında, bir grubun, Farmasonların başı Galatasaray'da müdür diyerek okul kapısına dayanmasıyla yaşanır. Grubun geleceğini haber alan ve masonlukla yaşamının hiçbir döneminde ilişkisi olmayan Fikret, lisenin o tarihi kapılarını ardına kadar açtırarak tek başına kalabalığın karşısına dikilir, cesedini çiğnerlerse okula girebileceklerini söyler, bundan sonra hadise kapanır, grup şaşkın bir şekilde dağılır. Fikret, aynı yıllarda, öğrencilerinden Ali Sami Yen'le arkadaşlarına verdiği destekle, azınlık ve levanten takımların hakimiyetindeki futbol liginde üç yıl üst üste şampiyon olacak bir futbol takımının, Galatasaray'ın doğuşuna da yardımcı olur. Padişahın bütçe açığına katkı bahanesiyle maaşlarından kesinti yapmasını kabul etmeyerek istifa eden Fikret, Beyoğlu'na çıktığında başını çevirip bakamadığı okulu\"ndan uzaklaşıp Robert Kolej'de öğretmenlik yapmaya başlar. Her ne kadar Kolej'in, Abdülhamit'in ellerinin uzanamadığı güvenli duvarları arasında oldukça politik ve eleştirel eserler vermiş olsa da, burada da bazı tatsızlıklarla karşılaşır. Kolej'deki bir müsamereye eşiyle beraber gitmesi nedeniyle, kendini Beşiktaş Karakolu'nda bulması, Türk edebiyatında kadınların dramatik kaderlerine yönelik bilinen ilk şiiri yazmış olan Tevfik Fikret'e çok dokunur. Bu dönemde Mehmet Akif'le tartışmaları da sıkça konuşulan konulardan olmuştur. Mehmet Akif, Fikret'i, Tarih-i Kadim'de yazdıkları nedeniyle, gençleri din yolundan ayırmaya çalışmakla itham eder ve Süleymaniye Kürsüsü'nde adlı şiirinde \"Robert Kolej'deki sanat dahisi diyerek alay ettiği Fikret'i, para için Protestanların zangoçluğunu yapmakla suçlar. Fikret, iki yıl sonra yazdığı Tarih-i Kadim'e Zeyl 'de, din hakkındaki görüşlerini açıklar ve şiirini, Din-i hakk bence bugün din-i hayat / Sen ne dersin buna Ey Molla Sırat? dizeleriyle, Mehmet Akif'e dokundurarak bitirir. Bundan sonra Mehmet Akif'le bu karşılıklı atışmaları da sona erer. Hayatı boyunca yaşadığı kavgalarla yorulan Fikret'in Aşiyan'daki giderek derinleşen inzivası, henüz kırk sekiz yaşındayken kolesterol nedeniyle, kendi affedici, şefkatli ve yol gösterici Tanrı'sına kavuşmasına kadar devam etmiştir. O, Atatürk'ün inkılap ruhunu kendisinden aldığını söylediği, şiirlerini ezbere bildiği, Türk edebiyatını ümmetçilikten kurtarmış bir şairdi; sevdiği hemen hemen herkesi bir şekilde kaybetmiş ve belki bu kaybetme korkusundan dolayı yaşayanlara yeteri kadar yakın duramamış, yalnızlığını bir tür kendini koruma mekanizması gibi kullanmış, özlem dolu ve acılı bir babaydı. O hep aynı şair, aynı baba, aynı yurttaş, aynı hürriyet aşığı ve aynı kul olarak, yaşayarak oluşturduğu o tablonun, kendi tablosunun hiçbir renginin bozulmasına izin vermedi. Umutsuzluk... umutsuzluk... umutsuzluk!... Umutsuzum kardeşim; korkunç bir kızgınlık bunalımı içindeyim, sönüyorum. Bu biraz daha sürerse, eyvah!... Nedenini söyleyeyim mi? Fakat bu o kadar tuhaf ki, gülersiniz diye kendi halime gülüyorum. Koca bir dünya içinde yalnızım, Nazif! En yakın arkadaşlarımın arasında, sokağa çıplak çıkmış bir adam duygusuyla titriyorum; herkesin vicdanı, kapalı, örtülü; yalnız ben çıplak! Herkes hiç olmazsa üniformalarla -ne diyeyim- mayasını örtüyor; herkes zamanın alçaklık süslerine bürünebiliyor; herkes namuslu geçinerek alçak yaşamının kolayını buluyor; herkes bu rezalet havasında nefes alabilmek için bir kolaylığa, bir çareye, bir büyüye sahip. - piriltii liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/616282102156099584/halide-edip-ad%C4%B1var-b%C3%BCy%C3%BCk-edebiyatlar-b%C3%BCy%C3%BCk", "text": "26 yaşındaki edebiyatçı Vedat Günyol, 1938 baharında Paris'te sürgünde bulunan Halide Edip Adıvar'ı ziyarete gider. Milli edebiyat akımının önemli temsilcilerinden 54 yaşındaki Adıvar'a edebiyat ve kültüre dair sorular yöneltir. Siz beni bir üniversite profesörü gibi konuşturmak istiyorsunuz. Halbuki ben ömrünün sonuna kadar talebe zihniyeti taşıyacak olan derbeder bir fikir ve sanat adamıyım diyen Adıvar yabancı edebiyat akımlarının rüzgarına kapılmış Türkiye'deki gençleri eleştirmekten de geri durmaz. Türk edebiyatına en iyi romanlarını vermiş olan Halide Edip, şimdi de yurt dışından mecmualarımıza ara sıra yazdığı fıkralar ve yaptığı yeni neşriyatla yeni Türkiye'nin en güzel fikir ve sanat örneklerini de vermekte devam ediyor. Her şeyden evvel bir sanat ve fikir mecmuası olan Yücel, onun yeni sanat cereyanlarımız ve telakkilerimiz hakkındaki düşüncelerini öğrenmeyi istiyordu. Arkadaşımız Vedat Günyol, kendisi ile Paris'te bir konuşma yapmıştır. Birçok noktalarında bizim görüşlerimizi hakkıyla tebarüz ettiren ve tecrübeli bir sanatkarın yeni nesle en candan tavsiyelerini ihtiva eden bu cevaplar, bir vakitler memleket münevverleri arasında açtığımız anketin biraz geç kalmış çok kıymetli bir karşılığı olarak da telakki olunabilir. - Rejim kelimesini iman yahut ideolojiye tebdil ederseniz taraftarım. Daha doğrusu aleyhtar değilim. Fakat bu yeni telakki değildir. Hıristiyan ideolojisini sanat ve fikriyatta hakim kılan kuvvetli bir Garp devri olduğu gibi, İslamiyet, Budizm vesair din ideolojilerini Şark'ın sanatında ve fikir hayatında hakim kılan devirler olmuştur. Onların yerini son zamanlarda birtakım siyasi ve iktisadi izm\"ler almıştır. Herhangi \"izm\"in hedefi geniş manası ile insaniyetin saadeti ise, tabii olarak onun sanatta ve fikriyatta tesiri kuvvetli ve şamil oluyor. Fakat herhangi \"izm bir tek sınıf yahut milleti bütün dünyanın sırtına bindirip alemi kendi hesabına istismar etmek, bütün mütefekkir ve sanatkarları seferber edip kendi türküsünü çağırtmak isterse, ona şiddetle aleyhtarım. Sanatkar kanaatten doğan bir imanla, herhangi mevzua ve fikre can verebilir. Bazen aleyhinde olduğum bir fikrin bile, bu şartla yarattığı sanat eserini lezzetle okuduğum vakidir. Rejimin şu yahut bu ideolojiyi, teşvik ve himaye etmeleri de tabiidir. Fakat teşvik inhisar şekline girerse, sanat ve fikriyat derhal fabrikadan çıkmış seri halinde çanak ve çömleğe benziyor. Bu zihniyetin hakim olduğu yerde kuvvetli bir propaganda edebiyatı doğmuyor değil. Fakat bu, ne büyük manası ile milli oluyor ne de beynelmilel bir mevki alıyor. Bunların ömrü umumiyetle duvar ilanları kadar kısa oluyor. - Bugünkü nesli eskisinden daha geniş ve mütenevvi bir dünya harsı tesiri altında görüyorum. Eskiden bizde yalnız Fransız tesiri hakimdi. Son yirmi senedir Rus, Alman, Amerikan hatta İngiliz tesiri çoğalıyor; Rusya, Almanya hatta Amerika'dan gelen cereyanların bazıları birbirine zıt ve sayısı fazla olduğu için, gençler umumiyetle intihap hususunda biraz şaşırmış gibi görünüyorlar ve ekseriyetle çabuk vasıl olmak emeli onlara hiçbir cereyanı esaslı tetkike zaman vermiyor. Zaman ve çalışmak unsurlarını ihmal etmek, bugünkü edebiyata her zamandan fazla sathi bir sima vermiştir. Bununla beraber, son senelerde tebellür eden birkaç kuvvetli unsur var ki bunları derin bir alaka ile takip ediyorum. - Şimdiye kadar okuduğum yeni nesil yazıcıları bana, edebiyatımızın muayyen bir veche aldığını hissettirmiyor. Birkaç klik var, fakat ekseriyeti krizalit halinde. Fakat benim en büyük dileğim edebiyatımızın tek cephesi olmamasıdır. Büyük edebiyatlar büyük milletler gibi tenevvü içinde ahenge vasıl olanlardır. - Şöhret almışlarını ailem gönderiyor. Bazen de kendileri gönderiyor. Elime geçenleri dikkatle okuyorum. - Var, biraz daha tetkikten sonra ileride onlardan Yedigün'de bahsedeceğim. - Edebiyatımızda tez ve ütopyaya dair yaptığım araştırmalar henüz beni vazıh bir neticeye vardırmadığı için bu meseleden bahsedemem. - Siz beni bir üniversite profesörü gibi konuşturmak istiyorsunuz. Halbuki ben ömrünün sonuna kadar talebe zihniyeti taşıyacak olan derbeder bir fikir ve sanat adamıyım. Bu suallere dair hususi düşüncelerimi bile burada söylemek fazla yer alır. Mamafih bu mevzuu ileride münakaşa edeceğim. - Genç meslektaşlara her şeyden evvel, beynelmilel edebiyatın nasıl ve hangi şerait altında doğduğunu tetkik etmelerini tavsiye edeceğim. Fakat yalnız kitaptan ve maziden değil. Büyük hars memleketlerinde sanat ve fikriyata karşı alınan vaziyetleri göz önünde tutmalarını da ayrıca tavsiye edeceğim. - Bu da henüz hazırlamakta olduğum mevzular arasındadır. İleride bahsedeceğim. - Bu sualleri bana lütfen on sene sonra sorunuz. -Bu sual muasır yahut eski, yerli yahut ecnebi eserlere göre dört mühim kola ayrılabilir. Bunun muhtelif mekteplere ve kanaatlere mensup başlıca mütefekkir ve sanatkarlarımızdan müteşekkil bir heyete havale edilmesini faydalı bulurum. Bu heyette tercüme edilecek lisanların büyük ve klasik eserlerini tespit için ecnebi mütehassısların da bulunması iyi olur zannındayım. Yerli edebiyatın bilhassa eski tarafı beş on sene zarfında yapılması lazımdır. Çünkü bir nesil daha geçerse, eski edebiyatımızın henüz tanınmamış büyük eserlerini anlayabilecek değil hatta okuyabilecek kimse kalmayacaktır. bunlar da yetiştiler. Cumhuriyet devrinde ön safta görünen, bir insanın kendi başına bir kainat olduğunu düşünmemişti. içinde a dan zye kadar öğrenmişlerdi. bir hava esti ve bu hava muvafık veya muhalif her yazı yazan, fikrini, hükümlerini serbes olarak ortaya atabildi. Bunun cevabını o devrin iç ve dış durumunu objektif bir şekilde, kuvvetli bir baskı altında kaldıktan sonra ve maddi veya manevi, birdenbire bu yük veya baskı kalkarsa bir zaman için adımlarının, her şeyden fazla seven hür bir cemiyet kurmak için nefislerinden, durumunun tanzimi ile bitecek halde değildi. Harb harbi takip etti. devrinin başında meydana çıkan yenilerden daha çoktur. 2- Gazetecilik, tıpkı romancılık, şairlik ve sair edebiyat şubeleri, bilhassa hocalık gibi fıtri bir istidattır. Ancak gazeteci doğan büyük bir gazeteci olabilir. 3-Gerçi bilhassa Amerika'da çok ilerlemiş gazetecilik mektebi vardır. Fakat en kodaman Amerikan gazetecileri dahi mutlak gazetecilik mektebi mahsulü değillerdir. Gazetecinin de herhangi meslek sahibi gibi hatta daha fazla okumağa, kendi memleketi içinde ve dünyadaki neşriyatı takibe ihtiyacı vardır. Fakat onun mektebi dünyanın kendisi, ders kitapları insanların kendileridir. 4. Bir tek müessesenin damı altında değil, fakat göklerin altında gazetecilik mektebi daima mevcuttur. Bu mektebin tahsil dereceleri sıra ile şunlardır: Sonsuz bir fikir tecessüsü, gördüğünü kavrayıp ölçüye vurabilecek kadar içtimai ve fikri bir görgü ve bilgi... Ve bunların çerçevesi gazetecinin mahallesi, şehri, memleketi, dünyadaki bütün hayat cilveleridir. Ve bütün bunları tek tek ele alarak kavraması ve okuyucuya göstermesi demek artık mektebi bitirmiş, mesleğinin ehli olmağa başlamış olduğunu gösterir. Nihayet, bunları her hangi dilde, kısa veya uzun bir şekilde zevkle, merakla okutabilecek bir metod elde ettiği gün gazetecilik mesleğinin son basamaklarına varmış demektir. - pativekili liked this - bir-siyah-oyku liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/617002056387084288/tevfik-fikret-rumeliden-bab%C4%B1%C3%A2liye-g%C3%B6nderilen", "text": "Şair Tevfik Fikret, ölümünün ellinci yıldönümünde, Hayat dergisinde önemli bir yazıyla anılmıştı. İkinci Meşrutiyet devri Başbakanlık Şifre Müdür Vekili'nin oğlu Nureddin Sevin, o yazıda, şairin özelliklerini, okul yöneticiliğini ve babasının her akşam iş dönüşü arkadaşı Fikret'e neden uğradığını anlatmıştı. Bundan altmış bir, altmış iki yıl önce pek küçük bir çocuktum. Bebek'te, bugün onun evinin adından faydalanan Aşiyan Gazinosu'nun bitişiğindeki Rumeli yakasının en eski yalısında, teyzemin kızının odasında, her çocuğu çıldırtacak kadar güzel bir oyuncak görmüştüm: Masa üstüne konmuş minimini bir ev!... Açık panjurlarından döşeli dayalı odaları görünüyordu. Çevresi parmaklıklı bahçesinin tarhlarında çiçekleri, çimenleri, ağaçları, hatta minimini insanları vardı. Fakat bunlara elimi sürmem yasaktı. Gene o günlerde bir gün, yalının taş iskelesi üstünde babam kahvesini içerken, Bebek tarafında kısa, lacivert pelerinli, zarif giyinmiş bir beyle selamlaşıp konuşmaya başladı; sonra bana seslenerek, Bak, o senin bayıldığın minimini evi yapan bu beyefendidir dedi. Ben Tevfik Fikret'i böyle fevkalade bir insan olarak ilk tanıdığım zaman dört yaşımda ya var, ya yoktum. Meğer o, teyzemin kızının odasında gördüğüm oyuncak ev, henüz tasavvur halindeki Aşiyan'ın, yapıp yapıp beğenmediği maketlerinden biriymiş. O zaman kendisi Rumelihisarı'nda, bundan kırk sene kadar evvel istimlak edilen iskele başındaki yalısında oturuyordu. Yol üstünde bize sık sık uğrar, kah bizim yalının önündeki akasyaların altında, kah taş iskelede babamla konuşurlar, buluşamazlarsa mektuplaşırlardı. Bu konuşmaların konusu, Robert Kolej'in önünde bize ait olan araziden bir kısmını alıp Aşiyan'ı kurmak üzerine oluyormuş. Nihayet 1905'te bugünkü Aşiyan'ın yeri, dostça bir anlaşma ile Fikret'e devredildi ve Aşiyan 1906'da kuruldu. Aşiyan'ın planı, süsleri, Fikret'in kendi resim ve mimari zevkinin eseriydi; boyaları, duvarlarının kağıtları, her odanın ayrı üslupta döşemesi tamamiyle kendi zevkinin buluşlarıydı. Ben sesin geldiği yere yaklaşırken kendisini duyduğumu anlayınca, kadıncağız büyük bir suç işlemiş gibi korkuya kapılmıştı. Söylenenleri anlamaya başladığımız günden beri dışarda bazı korkulu, müphem şeyler olduğunun farkındaydık; hafiye, sürgün, saray gibi muammalı sözlerdi bunlar. Bu millet yolu da onlardan biri olacak diye düşünmüştüm. Fakat birkaç gün sonra, o sözlerdeki muammalar birdenbire çözülüvermişti. Artık hürriyet, adalet, müsavat, Mithat Paşa, Namık Kemal, Kanunu Esasi, Meşrutiyet, o heyecan içinde her gün çıkan yeni yeni gazeteler, dergiler ve Fikret'in çıkardığı Tanin. Çiğnendi, yeter, varlığımız cehl ile kahre, Can kardeşi, kan kardeşi, şan kardeşiyiz biz. Ey hak yaşa, ey sevgili millet yaşa, var ol. Kayık, al, mor, turuncu, mavi, sarı. Bir yığın sandal, orta yerde geniş, Hele mehtap, onun da bayramı var. Ne küçük bir pırıltı, bir şebtap, Koca ev sanki bir gunude mezar. diye tarif ettiği perdeleri inik evinde, kapkaranlık bir matem havası içinde sabahı beklerdi. İşte 23 Temmuz 1908'de aradığı hürriyet ilan edilince o da emeline kavuştuğunu sanmış ve Aşiyan'ı renk renk fenerlerle donatmıştı. Yalnız bu... ve yalnız bunun ümmid-i tereffü. Bugünkü dille: \"Zerrelerinde hep ikiyüzlülük kiri dalgalanır; dürüstlükten, temizlikten bir zerre bulamazsın içerisinde; hep ikiyüzlülük kiri, hep kıskançlık kiri; hep çıkarcılık kiri. Yükseliş ümidi yalnız bunda ve yalnız bunun. Milyonla barındırdığın vücutlar arasında temiz ve parlak çıkacak kaç alın vardır? diye adlandırdığı İstanbul ve koca memleket elbette bir günde tertemiz olamazdı. Kanunu Esasi denilen anayasa nizamını emanet edeceğimiz nesilleri sis ortamında yetişen ana babaların çevresinden uzaklaştırmak lazımdı. Yeni kuşakları, ikiyüzlülük çevresinden uzakta, fakat modern ve meşru bütün eğlence ve ihtiyaçları içinde toplayan, şehir dışında bir yerde bir okul kurmak ve orada yetiştirmek için teşebbüslere girişti. Ve bir anonim şirketin esasını hazırladı. O zaman için büyük bir yekun olan elli, altmış bin Osmanlı altınına ihtiyaç vardı. İngiliz dostlarından Mr. Allan Ramsay derhal bu meblağın beşte birini teşkil eden on bin lirayı temin etti. Fakat Fikret, yeni mektebi için anonim şirketi kuramadı. Bütün ümidini müdürlüğünü kabul ettiği Galatasaray Lisesi'ne bağladı. Bir taraftan da Millet Meclisi Başkanı Ahmet Rıza Bey'in millete hediye ettiği Kandilli Sarayı'nda, Galatasaray'ın programlarına eşit bir kız lisesi kurulmasına gayret etti ve Bir Kız Mektebi İçin manzumesini yazdı. Zira o devre kadar kızlara ilkokuldan fazla bir tahsil sağlayan okul yoktu. Kızlarını okutmayan millet, oğullarını manevi öksüzlüğe mahkum etmiş demektir diye çağdaşı uygarlıkta tam bir toplum olmak için millete ilk terbiyeyi verecek olan anaların, erkeklerden fazla aydın olmaları gerektiğine kaniydi. Galatasaray Lisesi'nde Türkiye'nin ilk Türk konferans salonunu, milleti toplum düzenine bir an önce kavuşturmak için mutlaka okuldan başlamak gerektiğine inandığından yaptırmıştı. Robert Kolej'de de her perşembe Münazarat Cemiyeti adını verdiği öğrenci topluluğuna katılır, fakat kendisi hiçbir şeye karışmaz, müzakereleri bir kenardan iftiharla takip ederdi. Benim, koleje girdiğim 1910 yılı ilk toplantısında, şimdi büyükelçilerimizden olan Kadri Rizan'a, İlk oturumlarda seçim yapılmadan önce en yaşlı üyenin başkanlık etmesi adettir; biz aksini yapalım, bu ilk celseye küçüklerden biri başkanlık etsin; Kadri Efendi, siz buyrun. demiş, Kadri Efendi de kısa pantolonu ile kürsüye çıkmış ve ayakları yerden kesilmişti. Fikret, kadınları cemiyet hayatına sokmak için, vefatından iki sene evvel, Namık Kemal'in yıldönümünde Ali Ekrem Bey'in konserli konferansına ailelerimizdeki kadınlarla beraber mutlaka gelmemizi istemiş, Ekrem Bey hem babası hakkındaki konferansını vermiş, hem flüt çalmıştı; eşi piyano, oğlu Cezmi de keman çalarak bir trio vücuda getirmişlerdi. Salon kadınlı erkekli seçkin Türk dinleyicilerle hıncahınç dolmuştu. Fikret, fazilet ve kemal örneğiydi, herkesin de öyle olmasını isterdi. Bize ilk dersi inci gibi yazısıyla tahtaya yazdığı, Fazıl ve kamil şöhretine malik ve bununla müftehir olabilmek evvela fazl-ü kemalin ne demek olduğunu anlamak lazımdır sözü olmuş; bir saat fazilet ve mükemmellik hakkında öğrencilere sualler sormuş, fikirlerini almış, kendi düşünceleriyle ve misalleriyle bu iki hasletin insan karakterindeki önemini uzun uzun tartışmıştı. Riyayı ifade eder diye yere doğru eğilim selam verdiğimizi istemezdi. Terkipsiz, secisiz cümle yapmamızı tavsiye ederdi. Bendeniz, zatı aliniz gibi sözlerden de, sen hitabından da hoşlanmazdı. Öğrencilerine siz diye hitap ederdi. Onların da kendisine sadece siz diye hitap etmesini isterdi. Batılı nezaketin en seçkin örneğiydi. Son derece temizdi. Elleri her zaman henüz sabunlanmış gibi bembeyazdı. Yakalığı sanki hiç boynuna değmemiş gibiydi. Aşiyan'ın her köŞesi çiçek gibi tertemizdi. Müsveddeleri bile inci gibi güzel yazılıydı. Bir gün vazife defterimi açıp bakarken, Defterin bir kenarını bana doğru çevirerek gözlerini gözlerime dikti. Eyvah! Akşam mürekkebi kurusun diye lambaya tutarken orası hafifçe sararmıştı. Hiçbir şey söylememişti; fakat o bakış kafiydi. Ona suç bulmak isteyenler insandan kaçarlığını ileri sürerler. O insandan kaçmaz; riyadan, ikiyüzlülükten kaçardı. Her cuma dostlarını Aşiyan'da toplar, onlarla akşam yemeği yemekten büyük zevk duyardı. İnandığından şaşmaz, eğilmez Fikret, insanın insan gibi yaşamasını en kutsal ülkü sayardı. Ferdin saadeti için aile huzuru, aile huzuru için toplum huzuru, toplum huzuru için millet ve yurt huzuru, yurt huzuru için dünya huzuru şartttı; bütün bunların hepsini sevmek, insan olmak için birinci şartttı. Yurtta sulh, cihanda sulh düsturunu koyan Atatürk onu bu meziyetleri için sevmişti. Zulmün topu var, güllesi var, kal'ası varsa, Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır. İnsanlığı pa-mal eden alçaklığı yık, ez, - aysudexol liked this - bir-siyah-oyku liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/618384331361140736/orhan-kemal-romanc%C4%B1lar%C4%B1m%C4%B1z-istanbulu-yazam%C4%B1yor", "text": "1953 yılında edebi metinlerde şive kullanımıyla ilgili Orhan Kemal'e atfedilen fikir edebiyat çevrelerinde tartışma yaratır. Akşam gazetesinin kültür sayfalarını yöneten Melih Cevdet Anday, Kemal'e bu konuyu ve hayatını, hayallerini sorar. Ünlü hikayecimiz Orhan Kemal biliyorsunuz ama gene tazeliyelim - hikayelerinde şive taklitleri yapar. Olur mu, olmaz mı? Tartışması da ikide bir canlanır. Laf gene ordan açıldı. Orhan Kemal şöyle diyor: Ben, şive taklidi hikayenin kaçınılmaz şartlarından biridir, demedim. Kimseye karıştığım yok. Ben gerçeği daha iyi belirtmek için taklidi yardımcı alıyorum. Çok da işinize yaradığı belli. Şu Murtaza'nın konuşması, okuyanın gözünde onu çabucak canlandırıveriyor. Ama Murtaza başka dile çevrilse, ha Rumeli ağzı konuşmuş ha konuşmamış, fark kalır mı? Bu, eserin ana meselesi ile ilgili bir iş. Eserde söylenmek istenen söz kuvvetle belirmişse yabancı bir dile çevrildiği zaman kendinden bir şey kaybetmez. Çeviren, o özel konuşmanın karşılığını, daha doğrusu o tipin karşılığını bulup aslını duyurabilir, duyurması gerektir. Ama bu kadar işe yaradığını belirttiğiniz bu taklit işi her yazarın başaracağı işlerden değil. Evet, özel bir kabiliyet ister. Kendine güvenen yapsın. Şu yazı yazma işi, içinde olmayanlara keyifli görünür ya, gerçekte de öyle mi? Sanat çalışmalarınızda öfkelendiğiniz anlar olur mu? Sık sık olur, kendi kendimle barışık olmadığım anlar. Attığım taş istediğim kuşu vuramamıştır. Daha açığını söyleyeyim, kuvvetli bir konu yakalamışımdır da, bunu gönlümce verememişimdir. Hatta o kadar ki, doğru dürüst cümle kuramadığım anlar olur. İşte o zaman müthiş bir öfke duyarım. Şimdi şimdi, öyle anlarda kalemi kağıdı bir yana bırakıp kendimi sokağa atmayı uygun buluyorum. Canım, İstanbul'un ne yanını çekmişse o yana çekip gidiyorum. Param varsa vapurla, tramvayla, yoksa tabana kuvvet... O anlarda çokluk gönlünüz nereleri çeker? Belli olmaz. Mesela bir yürüyüşte Fener, Balat, Ayvansaray yoluyla Defterdar'a, Eyüp'e, hatta hızımı alamayıp Kağıthane'ye kadar uzandığım olur. Kimi zaman da Kazlıçeşme'ye giderim. Ne bileyim, İstanbul kazan ben kepçe, dedim ya... Ha, burada hatırıma gelmişken söyleyeyim: Türk romanlarında dolaştığım zaman İstanbul'dan aldığım tadı alamadım. En başarılıları bile İstanbul'dan kartpostallar vermişler. Derinlemesine İstanbul, çalışan İstanbul ihmal edilmiş. Onun için ben İstanbul'u yazanlara sulu boyacılar diyorum. Kimseye taş attığım yok, bana öyle geliyor. Hikayenin, romanın getirdiği para ile geçinilemeyeceğine göre hikayeciler, romancılar için de bir yardımcı iş lazım, değil mi? Hangi iş, sizce, en elverişlidir? Vallahi ben bu yardımcı işi yıllardan beri ararım, bu güne kadar bulamadım Bundan sonra da bulacağımı sanmam. Ama ölecek değilim tabii. Bütün iş, mademki kalemimle çalışmak zorundayım, velinimete sımsıkı sarılmakta. Her şeye rağmen ekmeği oradan çıkarmaktan başka çare yok. Sanattan başka nelerle ilgilenirsiniz? - Bu, bir parça da, maddi imkanlara bağlıdır. Yani param olsa, her şeyden önce, dünyayı görmeye çıkardım Tenis oynamak isterim. Uludağ'a çıkmak... Makine kullanmasını bilir misiniz? - Bisiklet, bir de 27 model Fort. Sonra futbolu severim. Çok da oynadım. Sık sık stadyuma giderim. Maç seyrederim. Ama Teksas'tan tabii Neresi bu Teksas? - Tel örgünün arkası. Spor dergilerini muntazaman alırım. Spor yazarlarının yazıcılığı nasıl? - Vallahi o yazıları okudukça, spor yazarlığı öyle olmaz böyle olur diye paçaları sıvıyayım, dediğim çok oluyor. Maçları gereğince canlandıramıyorlar, okuyucuyu heyecanlandıramıyorlar. Çocukken Sait Çelebi'yi okurdum. Spor Alemi dergisinde. Yeni eserler var mı? - Vakit vakit çalıştığım altı büyük hikaye, iki roman, bir de Küçük Adamın Notları'nın devamı var. Önümüzdeki aylar içinde bunların mühim bir kısmı verilmiş olacak."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/619262099422625792/edebiyat-hayat-bilgisine-dahildir", "text": "Attila İlhan 70 inci yaşına girdiğinde, Milliyet Sanat dergisinde yazarla gerçekleştirilen önemli bir söyleşi yayımlandı. İlhan bu söyleşide; 16ı yaşında siyasi polisle tanışmasını, Nazım Hikmet'i cezaevinden kurtarma çabasını, Türk aydınıyla ilgili tespitlerini ve nasıl şiir yazdığını anlatmıştı. - Evet, sor bakalım. Başla... - Bir kısmı bunu bir Paris alışkanlığı sanıyor. Alakası yok. Bu benim üniversite yıllarımdan kalma bir alışkanlığım. Hukuk Fakültesi'nde bizim devam mecburiyetimiz yoktu. Kütüphanelerde çalışmayı sevmediğim için böyle yerler bulup çalışmaya başladık. Sonra Fransa'ya gidince baktım ki orada böyle bir adet var. Döndükten sonra da sürdürdüm bunu. Böyle devam eder gider... Buraya gelelim; randevularımı burada veririm, arkadaşlarla burada konuşurum. Akla hayale gelmeyecek insanlar gelir buraya. Pişman solcular gelir, her türden her boyadan eşcinseller gelir, Müslümanlar gelir, başörtülü kızlar gelir, ülkücüler gelir, pişman ülkücüler gelir, Türk musikisi çalanları söyleyenleri gelir. Her çeşit insan bir yerden gelir. Burasının fonksiyonu o... Pencere değil, tam tersine burası benim için bir çeşit halk banyosu. Bütün her kesimden çeşitli insanlar tanımış oluyorum... BASININ MÜŞTERİ PROFİLİ DİYE ALDIĞI İNSANIN DIŞINDA ÇOK ENTERESAN İNSANLAR VARTelevizyondaki söyleşileriniz ilgiyle izleniyor. - Öyle... Yani gelen mektuplar, inanılmayacak derecede. Bir de başka bir şey keşfettim; basınımız çok yanılıyor. Basının müşteri profili diye aldığı insanın dışında çok enteresan insanlar var. Ve o insanlar beni dinliyorlar ve bana yazıyorlar. Türkiye'de Türk okuru, Türk aydını yahut Türk seyircisi sandıkları değil. Başka insanlar var. Ben onların hassas noktalarına dokunabiliyorum. Bunu hissettim ve çok sevindim. Zaten kitapların satışından bunu anlıyordum. Ha, bir kitabı en fazla beş bin tane basarsın, üç defa - dört defa basarsın; 20 bin, 50 bin, 70 bin olur. Halbuki bu çevre birkaç milyonla ifade edilen bir çevre. E demek ki o kadar da ümitsiz olmaya bir sebep yok... İkinci seneyi bitirdik konuşmalarda, bir sene de devam edecek... Doğrusu onda hayretler içindeyim. Zannediyorum ki orada şansım şudur: Bir, edebiyatçılık taslamıyorum; iki, kuşdili konuşmuyorum. Türk halkının kelimeleriyle anlatmaya çalışıyorum. Üç, allamelik taslamıyorum. Yani bazı bilgiler vermeye çalışsam da sohbet çerçevesinde oluyor. O zaman halk bunu seviyor. - O bahsi kapatalım. - Valla özel bir şey yapmadım. Sanıyorum ki bunun için yapılabilecek tek şey benim yaptığımdır; beynim hiç boş durmuyor. Hatta şöyle bir performansım var, o çok hoşuma gidiyor; aynı zamanda iki, üç işi birden yapabiliyorum. - Ben seninle burada konuşurken, Meydan'a yazacağım yazıyı da düşünebiliyorum o anda, yahut hazırladığım senaryonun bir sahnesinin bazı özellikleri oluşabiliyor. Zannediyorum ki bu diriliği o sağlıyor. Yani hiç atıl kalmadı benim kafam. Kalamaz zaten. O zaman herhalde ölürüm. Öyle düşünüyorum. - Sentez hakkında düşünmesiyle aşılabilir. Düşümüyor. Yani hazır düşünce kalıplarına çok yatkın. Bunun güzel bir örneği şudur: Türkiye kadar basınında köşe yazarı olan başka bir ülke yok. Köşe yazarları ne işe yarıyor? Düşünmeyen aydınlara her gün söyleyecekleri lafları üretiyor. Senle geliyor konuşmaya, haaa bak bak bugün Çetin'i okumuş diyorsun. Öteki geliyor, haaa bak bugün İlhan'ı okumuş diyorsun. Bu bizim dramımız... - Önemli bir soru... Şimdi benim hayatımın dönüm noktalarını düşünürsek, sanıyorum ki ilk sorun şu: Ben neden ilkokulun üçüncü sınıfında şiir yazdım? O zaman bana hiç kimse şiir yaz demedi. Ben oturduğum yerde kalktım şiir yazdım. İlkbahar diye bir şiirdi. Sonra onu götürdüm, babama okudum; beğenmedi. Böyle şiir olmaz, dedi. Fakat ben devam ettim... İkincisi, zannederim, sinemayı keşfimdir. Ben sinemayı daha ilkokuldayken keşfettim ve büyük bir meclubu oldum. Yani ben sinemayı çok sevdim. Hatta şöyle söyleyebilirim; ben sinemayı edebiyattan sonra keşfetmedim. İkisini aynı anda keşfettim. Onun için, benim edebi formasyonumda sinemanın çok büyük rolü vardır başından itibaren... Üçüncüsü, tabii en büyük olay, orta ikinci sınftayken Nazım Hikmet'i keşfetmem. Balıkesir Lisesi'ndeydim... Ve ondan sonra her şey üst üste geldi...- O zaman gelmedi... Ben revirde hasta yatıyordum. Bizim neslimiz hep sıtmalıdır. Bende de sıtma vardı... Lisedeki ağabeyler edebiyat kitaplarını karıştırırken, orada Nazım Hikmet'in Yalınayak şiirine rastladım ilk defa. Allak bullak oldum çünkü ben o zamana kadar hiç böyle bir şiir okumamıştım. Sonra kitapçılara gittim, Nazım Hikmet'in kitabını sordum. Hepsi kovdu beni. Git, başımıza dert açacaksın, dediler. Sonra o derdi başıma kendim açtım; lisenin ilk sınıfında, o da işte bir dönüm noktası; siyasi polisle tanıştım. Derhal okuldan kovuldum, tutuklandım, mahkum oldum. Yani on altı yaşında hayatı bitmiş bir çocuk haline geldim. Kayıp bir çocuk sayıyorlardı... 41 senesinde tutuklandım. '41 senesinin Kasım ayında Yeni Edebiyat dergisinde ilk şiirim yayınlandı. Yani belirli bir sürece girmiştim ben artık... İki sene sonra Danıştay kovulma kararımı bozdu, yeniden tahsile başladım. Ondan sonraki çok önemli bir dönemeç; Paris'e gidişim. Bir tane daha var, o da çok ciddi sayılabilir; Fransa'ya gittikten sonra cinsellik konusundaki görüşlerimde de açılmalar oldu... Ben buradan gittiğim zaman, kendisini solcu zanneden fakat önyargılarla yüklü klasik bir Türk delikanlısıydım. Hafif çapkın geçiniyordum. Kızlarla aram iyiydi. Fakat onun dışındaki cinsel yaklaşımların hepsine hastalık diye bakıyordum. Bizdeki genel tavır budur. Ama orada Margot diye bir kadın tanıdım. Eşcinsel bir ressamdı; iyi de bir sanat tarihçisiydi. Onun sayesinde resim hakkında bazı şeyler öğrenmiş oldum, bir de eşcinsellik meselesi üzerinde ciddi şekilde durdum. Dönüş: Sonra yeni bir dönem, döndükten sonra aynı fikirde olduğumuz arkadaşlarla aramızda müthiş bir ihtilaf çıktı. Yani ben Marksizmin yahut sosyalizmin dünyadaki uygulama biçiminin onun projeksiyonuna uymadığı düşüncesine varmıştım. Yani yanlış bir şey yapıyorlar. Orada totaliterlik hüküm sürüyor ve bunun bizim Türkiye'deki tek parti döneminden pek bir farkı yok, Nazilerden de bir farkı yok. Sosyalizm aslında özgürlükçü bir rejimdir. Tabii bu çok ciddi bir ihtilafa yol açtı. Hangi Sol çıktı; herkes bana hücum etti. Haksızlığım, casusluğum, ajanlığım sıralandı. Ondan sonra, işte kader bu, yirmi - yirmi beş sene sonra Gorbaçov benim bütün söylediklerimin doğru olduğunu, bu işin böyle olamayacağını söyledi ve ben aklandım. - Neler dediler... O marifetlerim yok. Yalnız tabii 1941'le 1953 arasındaki dönemde gizli siyasi hareketin içindeydim. Birçok defalar siyasi polisle başım belaya girdi. Birçok kereler ağır ceza mahkemelerinde yargılandım fakat o ilk çocukluk döneminde; herhalde o işten çok ders almış olmalıyım ki; ondan sonraki bütün maceralarımda mahkumiyetim olmadı. Mahkemeye gittiysem de beraat ettim. - Şimdi, edebiyatımızın son durumu yürekler acısı. Hatta bu konuda bugünlerde yazılar yazmayı düşünüyorum. Önce şu meseleyi koymak lazım: Edebiyat bir uzmanlık dalı değildir. Edebiyat, hayat bilgisine dahildir. Yani bir insan yetişirken, edebiyatı da kendi kompozanı olarak yanında taşımak zorundadır. Bir fizikçi matematikçi, matematikten konuşmaya başlarsa herkes çok sıkılır ama edebiyat öyle değildir ve herkes dinleyebilir. Bizim lise okuduğumuz dönemin formasyonunda edebiyat böyle bir temeldi; yani insanlara hayat için gerekli bir unsur olarak veriliyordu. Şimdi biraz Türkiye'deki sosyal gelişmelerin sonucu fakat büyük bir miktarda Türk aydın sanatçılarının sorumsuzluğu yüzünden bugün Türkiye'de edebiyat tamamiyle bir uzmanlık dalı haline gelmiştir. Yani bir şiiri herhangi bir aydının veya bir yurttaşın okuyup ondan keyif alması artık mümkün değildir. O şiiri çözebilmek için bir çözüm kılavuzu, birkaç sözlük, bir de yazarın kompleksleri hakkında bilgiler sahibi olması lazım. Roman tam orada değil; çok şükür biraz daha iyi bir yerde. Fakat şiir ve hikaye bu çıkmaza girmiştir. Ben bireyciliğe de razıyım: Sanatta soyut, muhtevanın içindedir. Muhtevadan çıkarak değil... Sen bir eser yazarken diyelim, telefon eden bir kızdan bahsediyorsun. Senin eserinde telefon eden kız, senin gördüğün kız değildir. Sen onu soyutlarsın; başka bir kız haline gelir. O soyut bir kızdır. Ama o eser, somut bir eserdir. Halbuki şimdiki, telefonu da, kızı da kendisinden soyutluyor ve ortaya öyle bir şey çıkartıyor ki içeriği yok. Sadece bir biçim haline geliyor. Biçim halindeki bir şeyi de kalabalıklara ulaştırmak mümkün değildir. Çünkü kalabalıkların istediği, onlarla ilgili bir şeydir. Romanın, hikayenin tarifi nedir? İnsanlar arasında, insanların kendi kendileriyle olan ilişkilerinin estetik bir çerçeve içinde dille anlatılması. Hıh, tarifi bozarak yenilik yapamazsın. İnsanları anlatmıyor; insanlarla ilişkileri anlatmıyor; insanların sorunlarını anlatmıyor. Ben bireyciliğe de razıyım. Bu bireyci de değil. Bu sadece biçimci; makastarlık yapıyor. - Kendisi... Bizim Türkiye'de kendisi. Edebiyatı doğru dürüst kavramamış, edebiyatın ne demek olduğunu anlamamış; daha da vahimini söyleyeyim, kendisinde edebiyatçı niteliği olup olmadığının bile doğru dürüst farkında olmayan birtakım adamların edebiyatçılığa kalkışmaları, eserler yazmaları ve işin vahimi, birtakım ilişkiler sayesinde ve biraz da reklam düzeni içersinde ortalara çıkıp... Pazarlama uzmanı edebiyatçılar çok şimdi. Ve ben niye edebiyatla vakit kaybettiklerine çok şaşıyorum. Herhangi bir holdingden çok daha para kazanabilirler. Bugün, şimdi isim vermeyeyim, birtakım edebiyatçılarımız kazandıkları parayla ölçülmeye başladılar bile. Bu değildir mesele. Ama ben eğer halkın yazarı olmak istiyorsam, o takdirde benim için önemli olan, benim ne kazanacağım değildir. Benim yazdığım eserlerin halkın mutluluğu için ne kadar yararlı olduğu ölçüsüdür. - Gördüm ama okumadım. Çünkü bunlar pazarlamaya dahil şeyler... - Şimdiye kadar Türkiye'de bu kitabı okuyup da ölen olmadığına göre ben pek de o kadar tehlikeli olduğunu sanmıyorum. Daha da ilginç bir şey söyleyeyim; kitabı bitiren olduğunu da pek sanmıyorum. İşin gerçeği bu... Türkiye'de en çok satılan ve hiç okunmayan bir yazar. ŞİMDİ BEN NE YAZMALIYIM DİYE DÜŞÜNEN YAZARLAR, YAZAR DEĞİLDİRPeki, Latife Tekin için de şiddet enjekte ediyor deselerdi?.. - Latife'nin son kitaplarını okumadım. İlk kitabını çok sevmiştim. Hatta o zaman bir yazı da yazmıştım onun için. İlk kitabından edindiğim izlenim, onun doğuştan yazar olduğu düşüncesiydi. Arkadan gelenler, o düşüncemin yanlış olduğunu gösterdi. Kendisini zorluyor yazmak için. Kendisini zorlayan, şimdi ben ne yazmalıyım diye düşünen yazarlar, yazar değildir. Ne yazacağı, kendiliğinden gelir... Bana bir hikayeci geldi dedi ki; bütün gün İstanbul'u dolaştım, bir konu bulamadım. Git denize at kendini dedim. Ben burada oturduğum yerden şu İETT otobüslerinin gündelik hayatını yazsam, bundan daha güzel bir roman olamaz... İnsanın içinde ya vardır ya yoktur. Bir insan çalışarak yazar olamaz. O zaten yazar, romancı vesairedir ama bunu mükemmelleştirebilir çalışarak. Çalışmazsa; yazarlar vardır mesela, arkasını getiremezler çünkü tembeldirler. Yeteneklidir ama tembeldir. Ama yeteneksizler, çok da çalışsalar iyi bir yazar olamazlar. Zaten dikkat et, edebiyat tarihlerinde onlar hep dipnotlardır. Yeteneklileri anlatırlar; sonra bu dönemde şu da vardı, şu da vardı der geçerler. - Ben hep söylerim onu. İlk söyleyen de benim. İlk yirmi beş, otuz sene evvel söyledim. - Olabilir... Niye olmasın ki? Olabilir... Edebiyat mafyası bence şu: Yeteneği sınırlı, kendine güvenemeyen, ancak grup halinde başarılı olabileceğine inanan ortalama edebiyatçıların, korunma içgüdüleriyle yeteneklilere karşı cephe almalarıdır. Bu hep böyledir. Mesela Türkiye'de, şimdi öldüğü için çok rahat konuşabiliriz; Türkiye'de gelmiş geçmiş en büyük mizah yazarlarından biri Aziz Nesin'dir. Hiçbir zaman edebiyat çevreleri onu kabul etmemiştir. - O beni ilgilendirmez ama edebiyat çevreleri Aziz ağabeyi hiçbir zaman edebiyatçıdan madut saymamışlardır. Hep o dışta tutulmuştur. Neden? Çünkü çok yetenekliydi. Onlara dehşet veriyordu. - Türkiye alacakaranlık kuşağından entelektüel düzeyde geçiyor. Aslında Türkiye, benim çocukluğumun Türkiye'si ile ölçülürse, inanılmayacak kadar büyük ve güçlü. Ortadoğu'nun en güçlü ülkesi hiç şüphesiz. Herkes Türkiye ile ilişkilerinde ciddi düşünmek zorunda şimdi. Rusya dahil. İş oralarda... Rusya'nın bize para borcu var. Kredi açtık, ödeyemediler. Bugün yalnız Orta Asya'da Türkiye'nin alacağı beş milyar doları dolaşıyor. Kimse bunun farkında değil. Özellikle aydınlar farkında değil. Yani Türkiye'nin güç olarak nerede olduğunun farkında olmayan zavallı, böcek gibi bir aydın kitlesi var. Böcek!.. Onun için, alacakaranlık kuşağı onların kafasında. Buna mukabil Türk halkı hiç orada değil. Türk halkı git şimdi Aşkabat'ta dükkan açmış, git Moskova'da şirketi var, git Almanya'da iş yapıyor. Türk halkı ne kadar açık, ne kadar girgin, ne kadar dinamikse; Türk aydını da o kadar miskin, içine kapanık, ne yapacağını bilmeyen, çareyi alkolde, uyuşturucuda ve cinsellikte arayan zavallı tipler! - Türk halkının öyle bir dramı yok. Buna mukabil Türk aydını ona son derece yabancı. Türk insanı kendi çaresini kendi buluyor. Mesela Türk aydını, Türk insanına yeni girdiği ekonomik ve sosyal koşullar içinde gerektiği müziği yaratamadı. Türk halkı o müziği kendi yarattı. Uydurdu kaydırdı, ortaya bir şey çıkardı, onu sevdi; kasetleri tonlarca satılıyor. Türk halkı şaşılacak bir halk. Nereye gitse oraya uyabiliyor. Almanya'ya gidiyor, en çalışkan işçi oluyor. Rusya'ya gidiyor, en güzel binaları o yapıyor. Türk halkını çok seviyorum ve ona çok güveniyorum... Bu yabancılık meselesini de ilk defa ben ortaya attım kendi neslimizde. Sokaktaki Adam, bu kitaptır. Sokaktaki Adam'da Türk aydınının kendi toplumuna nasıl yabancılaştığı, nasıl onun dışında kaldığı ve nasıl onu reddettiği anlatılır. Sonra bunun türevleri iki kitap çıkmıştır: Tutunamayanlar ve Aylak Adam. Türk edebiyatı eleştirmenlerinde Attila İlhan alerjisi olduğu için, benim kitabı bir kenara bırakmışlardır, onlar yüceltilmiştir... Aylak Adam biraz cinsel saplantılı bir kitaptır, öteki de entel saplantılı. Benimkisi sağlıklı bir kitaptır; meseleyi anlatır. Şimdi filmini yapıyoruz onun... Benim anlatmaya çalıştığım, sosyal bir yabancılaşmadır. Ötekilerinin anlatmaya çalıştıkları, bir seçkinlik yabancılaşması. Yani kendisini üstün, halkını aşağılık görüyor, arada çok fark var. Ben kültürel manada yabancılaşıyorsun, halkından kopuyorsun diyorum. - Hayır, öyle somut bir olay yok. Benim genel düşüncem şuydu başından itibaren: Ben demokratikleşme meselesini Türk ilerici aydınlarının yanlış anladıkları fikrindeyim. Başından beri bunu söylüyorum. Türk aydınlarının demokrasi anlayışı aslında İsmet Paşa dönemi toplumunun aynen geçerli olması şartına dayanıyor. Halbuki İsmet Paşa dönemi toplumu neredeyse faşizan bir totaliterliktir. O totaliterlik ve o ismin içersinde demokrasi olmazdı. Laikliği de buna göre düşünmek lazımdı. Oradan hareket ederek yazdım. Siz isteyen istediği gibi giyinsin diyorsunuz ama tesettürlüler de çığ gibi büyüyor...- Şimdi iki gözüm, eğer sen Türk halkına çağdaşlaşması için ulusal modeller üretemezsen, ona yabancı ülkeleri örnek gösterip durmadan yabancı tipleri aşılamak istersen, bu tepkiyi önleyemezsin. Ve demokrasilerde bu tepki kendisini gösterir. Ancak totaliter düzende bunu önlersin. Nasıl; ezerek. Hem demokrasi olacak, herkes istediğini yapacak; hem de tesettürlüler çoğalmasın. O zaman model üretmek zorundasın. Üretemiyorsun. Üretemeyince, halk seni istemez, benimsemez. Kendi çözümünü kendisi arıyor. Senin aydının ona Midas'ın Kulakları'nı opera diye veriyor. Yahu Azeriler kadar yapamıyoruz. Bütün klasikleri bestelemiş insanlar. Ferhat ile Şirin'den, bilmem kimden tut hepsi opera halinde orada, bale halinde. Biz Van Gogh operası yapıyoruz. Şimdi sen Van Gogh operasıyla Türk halkına ne söylersin kardeşim?.. Ulusal, onun benimseyeceği, özdeşleşeceği model üretemiyorsun. Üretemeyince seni reddediyor. İstemez. Demokraside bu hakkı var. - Birçok kadınlar sevdim, hiçbiri yoktu. - Değil... Değil... İzahı çok basit. Belirli fizik tipler vardır; kendi içinde tutarlı, belirli kadın tipleri beni çok etkiler. Benim böyle pek çok uzaktan aşklarım vardır. Yani hiçbir zaman temasa girmediğim, hele son zamanlarda özellikle girmekten kaçınıyorum. Sebebi biraz sonra gelecek... Şimdi bu fizik tipler, beni etkiliyor. Yaratıcı bir muhayyilem olduğu için, bunlara hemen bir kişilik oluşturuyorum kafamda. Bu zenginleşiyor fevkalade. Sonra gidiyorum konuşuyorum, aramızda bir ilişki başlıyor. Ve birdenbire fark ediyorum ki; bu kız o kız değil, o kız yok. O kız, bendeki kız. Bu, benim hikayem. Yani o yoktular dediğimin öbür tarafla ilgisi yok. Yani hep hayal kırıklığı oluyor. Hayal kırıklığımın sebebi benim... - Çapkın şu; şimdi... Zampara demek yanlış tabii. Dışardan bakarsan öyle gibi görünebilir. Şimdi bizde şöyle bir anlayış var: Bir erkeğin hayatına birden fazla kadın girdi mi, ona çapkın deniyor... - Aynı anda, gençliğimde girerdi. Çok uzun zamandan beri öyle bir şey olmuyor... Çok gençken, yani daha kadınlara doymamışken diyelim; iki üç kadınla birden - kızla demek daha doğru tabii, kadınlar değildi onlar - ilişkimin olduğu doğrudur. Ama aşağı yukarı otuz senedir filan böyle iki, üç kadınla birden ilişkim olmuyor, hayır. Olursa bir kişiyle oluyor. Ve sonra şöyle de bir özelliğim var benim; son derece sadığımdır. Birisine bağlandığım takdirde kesinlikle aldatmam. On beş sene evliydim, karımı hiç aldatmadım... Bir de şunu söyleyeyim; belirli bir kızı baştan çıkarmak için uğraşmam, onu da söyleyeyim. Kendi kendime kurarım ben. Kurarım kurarım, sonra belki belirli bir şekilde karşımdaki bunu hisseder, o yaklaşır. O zaman bir kıvılcım olur. Sonra tabii bir süre sonra bakarsın, yokmuş. - Yokmuş... Bütün kabahatleri de kıza atmıyorum. Ben de çok zor yaşanır bir adamım. Yani benimle yaşamak çok zor. - Şöyle zor... Herkes benim yazdıklarımı okuyarak, benimle her dakika başka bir hayat yaşayabileceğini, serüvenler içinde olacağını, birtakım şeyler göreceğini sanıyor. Öyle değil. Ben son derece dakik, hesaplı, planlı bir adamım. Benim sanatçılığım, özel hayatıma yansımaz. Özel hayatımda ben sanat lafı etmem. Benimle sanat konuşmaya gelenlerden hoşlanmam. - Normal bir insan gibi yaşarım. BİR SENEDİR HİÇ ŞİİR KİTABI OKUMADIM, İHTİYAÇ DA DUYMADIMÇok da normal bir insan sayılmazsınız. - Yoo, çok normal bir insan gibi yaşarım... Beğendiğim televizyon dizileri vardır mesela, onları kaçırmak istemem. Science fiction dizilerin başına çocuk gibi oturur, her gün seyrederim. Astronomiye büyük bir merakım vardır. Olur olmaz astronomi kitapları alır okurum. Mesela son bir sene içersinde hiç şiir kitabı okumadım. İhtiyaç da duymadım. Ama bir sürü tarih kitabı okudum mesela. Futbola meraklıyımdır; çocukluğumdan beri hep ilgilendim. Kadın makyajından çok iyi anlarım; sinema dolayısıyla. Sinema büyük bir tutkumdur ve hala o işin içindeyim. Yani çok normal bir adamımdır. - Şimdi ben cinsellik açısından bizim Türk sanatçıları, hatta erkekleri arasında talihli bir adam sayılırım. Çünkü benim hayatıma hayli ilginç kadınlar girdi. - Yoo, hepsi marjinal değildi. Marjinalleri dikkati çekiyordu. Yoksa ben her çeşit kadın için şiir yazdım. Şu Suna Su'nun hiçbir marjinalliği yoktu. Tertemiz bir kızdı. - Çoğu... Hatta bir kısmı bok çukuru... diyebilirim çok rahat. Şimdi bak ben sana başka bir şey söyleyeyim. Marjinal, nonconformist, yani alışılmış tipe uymayan demektir. Bu manada, ben de marjinalim. Ama bizde marjinallik başka bir şey sanılıyor. - Bizde marjinallik, kendisiyle ilgili sorunlarını çözememiş insanların, istedikleri pislikte debelenmesi diye anlaşılıyor. Marjinallik bu değil... Marjinaller kişilik sahibi insanlardır. Ve çok büyük marjinaller var. Henry Miller onlardan biriydi mesela. Çok tutarlı bir adamdır bütünüyle. Eşcinsellere normal insan gibi yaklaşmak gerektiğini söylüyorsunuz. - E normal insan onlar... Onlar anormal insanlar değil ki! Şimdi bak, Margot'yla biz bir gün konuşurken bana şöyle bir laf etti. Dedi ki; heteroseksüellerin çoğu eşcinselleri acayip insanlar sanır. Eşcinsellerin arasındaki acayiplerin oranı, heteroseksüellere eşittir... Yani insan acayipse, heteroseksüelken de acayip zaten. Zaten eşcinsel olmak, özel bir acayiplik getirmez. Çözememişse getirir; sorun budur. Yani eşcinselliği kabul edemiyor ama eşcinsel. İşte o zaman sorunludur. Ama eşcinsel olduğu için sorunlu değil. EŞCİNSELLERE BEN KOMÜNİSTİM DEYİNCE HEMEN GİDİYORLARBirçok insan sizin eşcinsel olduğunuza inanıyor. - Yok canım, alakası yok. Bir kişi yoktur benim hayatımda bu türden. Ve bir kişiyle benim bir maceram olmuştu; onu da yazdım Hangi Seks'te. Paris'te otelde bir gün camın önüne oturmuş sarışın güzel bir kadın gördüm. Dedim tamam bu iş; işte o hikaye. Meğerse bir travestiymiş. E ne fark eder dedi bana. Valla benim için her şey fark eder dedim. Ben artık hiçbir şey yapamam, bitti dedim. Mümkün değil... Eşcinsel bazı tiplerin böyle bazı düşüncelerle bana geldikleri olur. Onlar için çok iyi bir ilacım vardır; kaçırıcı. Ben komünistim diyorum, hemen gidiyorlar. - Yine de kaçarlar. Çünkü ben bir komünistlik lafı açıp da konuşmaya başlarsam öyle şeyler anlatıyorum ki, sonunda kaçıyorlar. - Diyemez... Benden sonra çıkıp derse, herhalde edebiyat tarihçileri bunu araştırırlar. Ve bir şey bulamazlar. Yok ki... Yoktur. - Doğru... Ödlektirler. Hadi bana bir tanesini göster; çıkıp da ben buyum diyen bir tane yazar. Bir sürüsü var, biliyorsun. Bir iki çocuk var şimdi şair, yeni nesilden; onlar biraz daha cesur ama onlarından da cesaretten çok tanınmak için bu işi yaptıklarını sanıyorum. Marketing yapıyorlar yani onlar. - Tam tersine, tam tersine, tam tersine... Benim düşüncem şudur: Türkiye'de nasıl bir mason lobisi varsa, nasıl tarikat lobisi varsa; bir eşcinsel lobisi vardır. Eşcinseller birbirlerini tutarlar. Bunun çok güzel örnekleri vardır. Böyle birinden ötekine, eşcinsellere devredilen dergi yönetimleri vardır. Birtakım gazetelerde birtakım eşcinsellerin daima iyi yerlere gelmeleri birtakım başka eşcinseller sayesinde mümkün olmaktadır. Tiyatrolarda durum aynıdır. Sinemada da vardır bu. Bu eşcinsel lobisi vardır ama aynen masonlar gibi gizlidir. Açıklamazlar. Çünkü ödlektirler. Korkak demiyorum; ödlek! diyorum. - Doğrusu, dürüstçe açıklamaktır. - Haa; hayır; onlar kendi kendilerinden korkarlar. Yani toplum onlara bir şey yapmaz. Türk toplumu eşcinsellere son derece açıktır. Yoksa Zeki Müren'i senelerce başında dolaştırır mıydı? Zeki Müren de eşcinsel değilim diyor. - Eşcinsel değilim diyor ama el insaf! - Hayır şimdi bilinen bir şeydir. Halk bilir. O öyle der. - Konformist değerleri. Çünkü Zeki Müren konformisttir. Ama Bülent konformist değildir. Olmadığı için de transseksüel oldu. Buna cesaret etti ve yaptı. Bu büyük bir cesarettir. Bunu yaptı ama hiçbir şey kaybetmedi Türk toplumunda... İşte her şeyi açıklayan ve istediği cinselliğe de kavuşan birisi. Türk toplumunu katiyen kötülemiyor. Ama Türk yazarları o derece ürkek ve çekingendirler ki, bunu açıklayamazlar. Ben eğer öyle bir halim olsaydı, ilk söyleyecek olan bendim. Hemen söylerdim. Bir modacının eşcinselliği ürününe de yansıyor belki ama yazarınki söze dayandığı için belge oluyor. - Canım belge olsun; yani ne çıkar ki? Colette yaşadığı aşkları yazmıştır kadınlarla. Kim Colette'e bir şey dedi ki? Ben Fransa'ya gittiğim zaman '49 yılında hayretler içinde kalmıştım. Colette'in Avare Kadın isimli romanı, Fransız Komünist Partisi'nin organı Humanita gazetesinde tekrar tefrika ediliyordu... Yani bu özelliklerin, sanatçının aydın özelliğiyle, estetik özelliğiyle bir ilişkisi yok... Bizim eşcinsellerimiz büyük kişilik sorunu olan insanlar. Yani eşcinselliklerini kendileri kabul edemiyorlar daha. Yani asıl sorun oradan çıkıyor. Kendisi kabul etse, o zaman mesele yok. Öyle bir terbiyeyle büyümüş, öyle sosyal baskı altında ki kendi içinde, ben buyum demeye utanıyor. Sorun bu. Sorun bu... - Hayır, eşcinsellerin çoğu kötü yazardır da ondan öyle söylüyorum. Çünkü neden iyi değildir; bak, onu da sana anlatayım iki kelimeyle: Şimdi o kendi kendine çözemediği sorun var ya! Her dakika bu mesele onun kafasını kurcalıyor ya! Zanneder ki bu bütün herkesi ilgilendiren bir sorundur. Ve bütün kitapları aynı kitap olur. Çünkü durmadan aynı şeyi yazar. O kendi çözemediği sorunu durmadan yazar. Halbuki yazar o demek değildir ki! Yazar, insanlar arası ilişkileri anlatan birisidir. Başkalarını anlat bana! İlle bu mesele üzerinde durman... Niye? Çünkü çözemiyor. Aslında çözemediği şeyleri yazıyor ve onları roman diye, hikaye diye, piyes diye ortaya çıkartıyor. İnsanlar birisini okuyorlar, enteresan buluyorlar; ha bunun böyle bir dramı varmış oluyor. İkincisi aynı, üçüncüsü aynı, dördüncüsü aynı, sonunda diyorlar ki boşver. Bırak, o iyi bir yazar değil... Çok güzel bir örnek verebilirim: Marcel Proust eşcinseldi. Romanı bir insanlık panoramasıdır. Adam bir toplumun kesitini inanılmaz bir başarıyla anlatmıştır. İşte büyük bir yazar. Eşcinselliğinin hiçbir önemi yok. - İki duygu bende ağır basar. Bir, haksızlığa kesinlikle katlanamam; haksızlık kime yapılırsa yapılsın mutlaka müdahale etmek isterim. Bu çok ağır basar bende. İkincisi de, yani benim ciddi saydığım konularda çıkar hesaplarına girenlerden çok belirgin bir şekilde tiksinirim. Çünkü ben kesinlikle hiçbir zaman kendim için bir şey istemedim. Bir gazeteyle, yazı yazmam söz konusu olduğu zaman, ileri sürdüğüm bir tek şart vardır; yazılarıma karışmayacaksınız. Ona karışırsanız olmaz. Yeni Ortam'da yazarken karışmaya kalktılar, ertesi gün istifa ettim... Para sonradan gelir. Hiçbir zaman zengin olmadım. Zengin olmak gibi bir niyetim de olmadı... Hiçbir şeyim yok. Ne arabam, hiçbir şeyim. Kiradayım. Sıkıntı çekmiyoruz, o kadar. Sıkıntı çekmiyorum ama o da elli yaşından sonra... - Ölüm benim için son derece komik, kolay bir şey. Geldiği anda giderim. Hiçbir sorunum yok. Ne bir korkum var ne de onu büyütüyorum gözümde. Yaşınızı göstermiyorsunuz. Çok dinçsiniz. Kendinize çok iyi bakmışsınız. - Tabii... Çeşme'de Fransız turistlere söyledim, dehşete düştüler. Mümkün değil, olamaz, azami 50 yaşındasınız... 70 dedim. Önünüzde daha uzun bir yol var. -Hiç belli olmaz. Ben kalp hastasıyım; yarın ölebilirim. Hiç, vız gelir. Hayatımda ölümü mesele etmedim... Şu anda benim üç tane roman projem var. İki tane uzun dizi projem var. Yeni kitap projelerim var. Yeni kitap projelerim var. Bunları hiç ölmeyecekmiş gibi düşünürüm ben. Yarın ölecekmiş gibi de çalışırım. - Bilgisayar büyük bir sorunum. Geçmeyi düşünüyorum ama 70 inden sonra geçilir mi diye de içimden öyle bir soru geliyor. Alışkanlıklarım var. Elektronik daktiloyla çalışıyorum ben aslında... Sadece romanları elle yazarım. Öbürlerini elle yazmam. Şiirleri ezberden yazarım. Şiirleri ezberlerim; bittikten sonra götürür daktiloyla yazarım. Romanları elle yazarım, senaryoları daktiloyla yazarım ama burada falan aklıma bir şey gelir yazarsam elle yazar, sonra götürür daktilo ederim. Gazete yazılarını daktiloyla yazıyorum. - O şaka canım... O şaka... Ben de edebiyat adına şansımı denesem mi diyordum. - Dene? İstiyorsan eğer... Divan'dan çıkıyoruz. Kısa bir yürüyüşten sonra fotoğraf çekimine geçiyoruz. Taksim Parkı'nın çeşitli köşelerinde dolaşıyoruz. Attila İlhan oturuyor, yürüyor, bizimle konuşuyor. Ama sanki biraz yoruldu. Yine de çakı gibi. Çekim bittiğinde, bir yere yetişmek üzere yürüyüp gidiyor. Ardından bakıyoruz. Mücahit Büber'e Ne güzel bedeni var; değil mi? diyorum. Mücahit cevap olarak deklanşöre art arda basıyor."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/619634447196864512/nihal-ye%C4%9Finobal%C4%B1-vincent-ewing-mahlas%C4%B1yla", "text": "-1949-1950 yıllarıydı sanıyorum. Tam olarak hatırlayamıyorum. Kitabın yazılması 1949 olmalı. Yayınlanması 1950'ye kalmış olabilir. Bir roman yazmayı eskiden beri istiyordum. Kolejden diplomamı almadan çeviri yapmaya başlamıştım. Ben de roman yazabilirim diyordum kendi kendime ama bana sen daha küçüksün, büyüyünce yazarsın, diyorlardı. Hayatımı da çevirilerle kazandığım için ayrıca vakit ayırıp, böyle bir etkinliğe girmeme olanak yoktu. Bu fırsat elime tesadüfen geçti. Manisa'ya tatile gidiyordum. Yayınevinden bana acele bir çeviri gerektiğini söylediler. Şunu belirteyim ki, çevirmen olarak çalışıyor, çevirmen olarak para alıyordum. Fakat aslında editör de bendim. Çünkü esas editörden daha iyi İngilizce biliyordum. Kitapları daha yakından takip ediyordum. Kitaplan ben seçerdim. İsimler Türkçeleştirilecek ise, ki o zamanlar romanların isimleri Türkçeye değiştirilerek çevriliyordu çok zaman, onları ben bulurdum. Reklamlarını da ben bir araya getirirdim. Yani editör bendim. Bunun üzerine yayınevine Manisa'da oturan amcamın evinde 10-15 yıl öncesinden kalma bir deste yabancı dergi olduğunu ve bu dergilerde çok güzel bir tefrika Amerikan romanı okuduğumu ve o romanı çevirebileceğimi söyledim. Copyright sorunu çıkmaması için tarihi eskiye attım. Kabul ettiler. Böylelikle çeviri yapar gibi bir disiplinle her Allah'ın günü romanı yazdım. Her akşam üzeri yazdığım kısmı eksprese yetiştiriyordum. Ertesi gün elimde bir gün öncesinin son cümlesi dışında hiçbir şey olmazdı. 1,5 ayda bitirdim. Böylece ortaya çıkmış oldu. Yani kitap bitinceye kadar yayıneviyle görüşmeleriniz posta yoluyla oldu. - Manisa'dan İstanbul'a dönerken endişe duymaya başladım. Karşımdakiler büyük büyük adamlardı. Bayağı ürktüm. Ayaklarım geri giderek yayınevine gittim. Mürettiphaneden bir iki çocuk geldi. Kapı aralığından bana bakıyorlardı. Ben bunları hep kötüye yordum. Tamamen paranoyaya girmiştim o zaman. Ama sonra anladım ki büyük heyecan yaratmış kitap yayınevinde. Hatta aralarında epey tartışmalar olmuş. Kitapta kullandığım cinsellikle ilgili bir cümle üzerine bahse girmişler mesela. Nihal acaba ne yazdığını bilerek mi çevirmiş yoksa bilmeyerek mi? Bir ekol Canım kültürlü kız. Okudu yazdı. Biliyordur, diyormuş. Başkaları ise Hayır, Nihal çok masum, bilemez. Ama o kadar iyi bir çevirmen ki bunu olduğu gibi çevirdi diyormuş. Yayınevi beni hep el üstünde tutmuştur. Hepsi beni severlerdi, sayarlardı. O hiç bir zaman değişmedi. Ancak, sonradan gerçeği öğrenince bana küsmüşler. - Ben Amerika'dayken öğrenmişler. Yayınevinde için için kıyamet kopmuş. Hop oturup hop kalkmışlar. Çünkü Genç Kızlar, 1 numaralı kitapları, herkes çok seviyor kitabı. Amerikalara yazılmış. Who's Who\"lar getirtilmiş, Bir türlü Vincent Ewing bulunamamış. O sırada kitabın yeni bir baskısı durdurulmuş. Niçin durdurduklarını da bilmiyorum. Gelip hak iddia edersem diye mi? Yoksa kızgınlıklarından mı? Bilemiyorum. Eşimden ayrılıp Türkiye'ye döndüğümde eski editörüm bana zor selam verdi. Bu olayı hiç kabul edemedi. - Evet, tabii söylemiştim. İstemediler. Ama ne onlar suçlu ne de ben. Benim yaşımda bir kimsenin ilgiyle okunacak bir roman yazabileceğini düşünemiyorlardı. Ayrıca biraz önce sözünü ettiğimiz gibi, roman yazmak bir yana çevirirken bile bazı konuları anlayıp anlamadığımı sorguluyorlardı. Bunların yanı sıra yayınevi bir yerde ticari bir müessese. Çeviri kitaba daha çok talep vardı. Daha sonraki yıllarda Altın Kitaplar'la çalışmaya başladığımda editörüm bana telif kitap yaparsam senede ancak bir kitap yapabileceğimi ama çeviri yaptığım taktirde dört kitap yapabileceğimi açık olarak söylemiştir. Onlara çevirmen olarak daha yararlı olacağımı düşünüyorlardı. Yani şartlar bunu gerektiriyordu. Onun için yayınevlerini kınayamam doğrusu. Yani yayınevleri sizi çeviri yapmaya yönlendiriyordu, öyleyse belki iki açıdan yaklaşabiliriz konuya. 1950'li yıllarda öncelikle yaşınız küçük, özgün bir çalışma yapamayacağınızı düşünüyorlar. Ayrıca konusu bir ölçüde cinsellik olan bir kitabı genç bir hanımın yazması bir yana, çevirebilmesi bile hayretle karşılanıyor. İkinci bir neden de çeviri eserler makbul, ve rahat okuyucu buluyor. Bütün bu şartlar bir arada geldiğinde ise bir sözdeçeviri ortaya çıkabiliyor. - Evet. - Yazdığım sırada bilmiyorlardı, sonra öğrendiler. Ama bu konu herhangi bir sorun yaratmadı. Annem çocuklarını destekleyen bir anneydi. Aslında olağandışı bir anneydi. Şimdi etrafıma bakıyorum da \"Keşke bütün kız anneleri öyle olaydı, diyorum. Bizim okumamızı ve iş sahibi olmamızı isterdi. Bir Osmanlı kadını olmasına rağmen Okuyacaksınız ve erkeğe esir olmayacaksınız, derdi hep. Onun için yaptıklarımızla daima iftihar etmiştir. - Hayır, zannetmiyorum. - Demin sözünü ettiğimiz gibi, o yıllarda çeviriler çok revaçtaydı, daha fazla okunuyordu. Bu durum uzun yıllar böyle devam etti. Ayrıca kolejden yeni mezun olmuştum. O edebiyat ile belki daha çok yoğrulmuş durumdaydım. Bana o yönden de yakın gelmiş olabilir. Fakat kesin olarak çeviri romanlar daha çok okunuyordu. - Hayır, sonradan Bir Çalgıcının Seyahatleri'nin böyle bir macerası olduğunu duydum. O kitabı okumadım. Tam olarak ne olduğunu bilmiyorum. O yıllarda eğilim bu durumun tamamen tersineydi. Çalıkuşu dahil birçok tanınmış romanın aslında Fransızcadan, İngilizceden alınıp Türkçeye ve Türkiye'ye oturtulmuş olduğunu duyardık. Ve bunun birçok örneklerini de görürdük. Ben yazdım diye çıkardı ortaya, kendisi yazmamıştı halbuki. Tamamen benim yaptığımın tersi bir durum. - Çok seneler sonrasına kadar hayır, hiç düşünmedim. - Aşağı yukarı yazıldıktan 10 sene kadar sonra Vatan gazetesinde küçük bir açıklamam çıktı. Genç Kızlar'ı ne şartlar altında yazdığımı anlatmıştım. Hatta hala aklımdadır. Genç Kızlar'ı yazarken aylardan ramazan olduğu ve benim de oruç tuttuğum ve belki de açlığın verdiği bir zihin açıklığı ile yazdığım yazılıdır o yazıda. Fakat o açıklama hiç yankı uyandırmadı. Sanki hiç açıklama yapmamışım gibi olmuştu. Seneler sonra Cumhuriyet'te sözünü ettiğiniz açıklama çıkınca bu konu ilk olarak okurun ilgisini çekti. - Ben de bilemiyorum. Aslında o açıklamanın olay olacağını zannetmiştik. Hatta dahası var onun. 1960'lı yıllardı sanıyorum. Yanılmıyorsam Yeni İstanbul gazetesiydi. Genç Kızlar'ı Türkiye'ye getirmemi, bir Türk romanı gibi yazmamı istediler. O sırada ben kocamdan ayrılmıştım. İki çocuğumla beraberdim. Nereden ne para kazanacağımı bilemiyordum. Ayrıca, bu kitabı artık yavaş yavaş üstüme almak ihtiyacını duyuyordum. Bu isteğe olumlu karşılık verdim. Çünkü editör Genç Kızlar'ın telif olduğunu bildirerek heyecan fırtınası kopartmak istediğini söyledi. Bu benim için makbuldü. Oturdum, kitap üzerinde gerekli değişiklikleri yaptım ve onu Bir Erkek Geldi adıyla tefrika ettik. Fakat editör nedense sonradan fırtına kopartmaktan vazgeçti ve kitap hakkında birkaç satır bir şeyler yazdı. Ben de doğrusu güç duruma düştüğümü hissettim. Fırtına koparılmadıktan sonra anlamı kalmıyordu. Fakat bu dahi dipsiz kuyuya atılan bir taş oldu. Farkındaysanız bu açıklama da kamu belleğinde hiç bir iz bırakmamıştır. Sadece o sırada birkaç filmci çıktı karşıma. Onlar da aslında bu yeni açıklamadan ötürü değil, gene Genç Kızlar'ı filme çekmek içindi. Sonunda kitabı Turgut Demirağ filme çekti. Bir Erkek Geldi'de kullandığım bazı adları filmde kullandık, o kadar. - Evet, o yıllarda Türkiye Yayınevi artık yoktu. - Evet, işe bilerek başladılar. - Hiç düşünmedim bunu. Böyle olarak düşünmedim. Çünkü Vincent Ewing'i de takma ad olarak düşünmediğimi sanıyorum. O bendim, yani.. Sizin açınızdan öyle olmalı. Ama yayınevi açısından durumu acaba nasıl değerlendirebiliriz. - Bilemeyeceğim, ama ilk başta inanmamış bile olabilirler. - Bazı romanlar vardı ama konu genç kızlar değildi. Bu tek oldu zannediyorum. Çünkü o dönemin benzer romanlarında kahramanlar genç kız, genç erkek olabilir ama genellikle konu bir genç kızla bir genç erkek arasında geçer. Genç Kızlar'da farklı. Heyecanı da bu zaten. Genç kızların duyguları, konuşmaları, yaşantıları içerden birinin bakışıyla veriliyor, gerçekçi ve ayrıntılı olarak, adeta sıcağı sıcağına. Kitap bu yüzden heyecan yarattı belki de. Nitekim Genç Kızlar'ın çevirmeni olduğum için iki evlilik teklifi bile aldım. Bir de hiç unutmam, kitabın yayınlanmasından sonraki yaz, gene Manisa'ya gitmiştim. Bir de baktım, oradaki genç kızlar romandaki kişileri aralarında paylaşmış Genç Kız\"cılık oynuyorlar. Hatta karısından ayrıldığı için mutsuzluktan kendini içkiye verdiği söylenen yakışıklı bir doktor adama \"Gabriel Samson\"luğu yakıştırmışlardı. Yani genç kızlar ve kadınlar romanda kendilerini buluyorlardı. Erkekler ise gizemli ve kendilerine yarar olan bir dünyanın içyüzünü gördükleri için kitaba büyük bir ilgi duyuyorlardı sanıyorum. - İki türlü olabilir. Genç hanımlar Türkiye'de sadece genç kızlar konusunda değil de başka konular üzerine de daha çok yazıyor olsaydı, benim roman yazmam daha başlangıçta yadırganmazdı. Yani sizin Genç Kızlar'ı çeviri olarak okura sunmanız üzerinizdeki bazı kısıtlamalardan kaynaklanıyor, değil mi? Toplumun getirdiği kısıtlamaları size doğrudan yansıtan birimler olduğunu düşünebilir miyiz? Örneğin yayınevinin sizin roman yazamayacağınızı düşündüğünü söylemiştiniz. Yayınevinin üzerinizde belli bir baskısı olmalı. - Gayet tabii. Böyle bir konuda çeviri yapıyor olmam bile yadırgandı. Yani çevirmeni dahi kabul edemeyen bir zihniyet. O zaman ister istemez Vincent Ewing olacaksın. Aynca, Vincent Ewing olmasam belki o sahneleri o kadar rahat yazamazdım. Tabii çevirinin getirdiği bir rahatlık var. - Evet, bir başka ismin arkasına gizlenmek büyük bir rahatlık. - Daha önce düşünmemiştim. Galiba cevabım biraz feministçe olacak. Yani erkek hegemonyasının bilinçdışı bir sonucu, öyle değil mi? Belki de erkek adım daha ağırlıklı, daha kabul edilebilir olarak düşünüyoruz. Bir anımı nakledebilir miyim? Türkiye Yayınevi'ndeki arkadaşlardan biri, bizden biraz küçük bir genç, bir akşam yemeğinde beni dansa kaldırdığında Genç Kızlar konusunu açtı ve bana söyle dedi: \"Senin hayatında mutlaka Gabriel Samson gibi bir erkek olmuştur. O vahşi kırmızı aylı geceyi yaşamamış olsan böyle çevirebilir miydin? Evime döndüğüm zaman bu sözlere isyan ettiğimi çok iyi hatırlıyorum. Öyle bir adam tanımış olmaya, öyle bir gece geçirmiş olmaya bir Türk kızının hakkı yok muydu? Hayır, yoktu. O zamanki Türk erkeği bu tür haklan yalnızca kendine tanıyordu. Şimdi düşünüyorum da sonradan bir Amerikalıyla evlenmemin nedeni belki de bu zihniyete karşı duyduğum tepkidir. Yani, sorunuza dönecek olursak sanırım tek şansım bir erkek adının arkasına sığınmaktı. - Ben bu oyunun iyice havasına girip inandırıcı olmak için yazmış olmalıyım. Ama genel olarak çeviri kitaplarda yazar hakkında bilgi verilir, bir önsöz yazılır. Bu normaldir. - Hayır. Onlar bilerek başladılar bu işe. Sadece yazar Vincent Ewing deyip bıraktılar. - Ben bunu birkaç yönde birikim olarak düşünüyorum. Bir kere benim meslek hayatımın muazzam bir birikimi oldu. Hakikaten biraz yüzüm kızararak söyleyeyim ama her çevirmene nasip olmayan bir ağırlık taşır oldu adım. Sırf çevirmen olarak değil, Türkçemin iyi olarak düşünülmesi de beni ayrı bir konuma getiriyordu. Ayrıca o arada Genç Kızlar da 15. baskısını idrak etmişti. Birkaç nesil geçmiş ve o da bir klasik olmuştu. Bir başka nokta da telif romanların konumundaki değişiklikler sanıyorum. Genç Kızlar yazıldığı zamanlar telif romanlar ikinci, üçüncü sınıf olarak ele almıyordu. Şimdi artık öyle değil. Onun için Telif mi? Çeviri mi? tartışması daha başka bir anlam taşıyor. Cumhuriyet'teki yazının başlığında Çeviri diye çıktı, 150 bin bastı gibi bir ifade vardı. Bunun üzerine düşünmeye başladık zannediyorum. Yani okur, Biz nasıl bir toplummuşuz ki telif olarak satmayan bir roman çeviri olarak bu kadar çok satabiliyor, dedi galiba. Bütün bunlar zihinleri meşgul etti. - Sanırım özgün eserim olurdu. Çünkü şimdi cesur olan genç kız ve kadınlar için pek çok fırsat var. - O zaman öyleydi ama. Bu bayanlar yeni çıktı. Çeviri metinde Mrs. Miss diye bırakılırdı çoğu kez. - Türkçede karşılığı yoksa çevrilmemeli. Çünkü hem Miss\"e hem \"Mrs.\"e \"Bayan demek bence çok aykırı kaçıyor. İngilizcede böyle bir ayrım var ve güzel bir ayrımdır. Kişiye bir boyut daha kazandırıyor. Madem ki Türkçede yok onu özgün dilde olduğu gibi bırakmak daha yerinde olur diye düşünüyorum. Asalet ünvanları da öyle. - Evet, o yıllarda öyleydi Türkiye Yayınevi sistemli bir şekilde çeviriler üzerinde çalışıyordu. Tabii telif eserler de yayınlanıyordu. Hatta birkaç gazete çıkarmıştı. Bir yerde Türkiye Yayınevi bir mektepti. Okurun okumasını istiyordu. Okuru da bir yerde eğitmek gerekiyordu. Okura kolaylık getirmek önemliydi. Okur, içinde üst üste birkaç sessiz harf olan bir yabana sözcüğü okumaz endişesindeydik. Elimizden gelen kolaylığı gösteriyorduk. - Tamamen farkında olarak yaptım. Okuru değil ama editörü inandırmaya çalışıyordum. Bilinçli olarak bazı yerlere tercüme kokusu verdiğimi çok iyi hatırlıyorum. - A, tabii. Bu tercüme kokusu deyimi hiç dillerden düşmüyordu. Benim çok heyecan uyandıran ilk çevirim Allah'ın Bahçesi'dir. Hiç çeviri kokmuyor diye övmüşlerdi. Bu koku meselesi çok önemliydi. Hemencecik adım duyuldu. Çevirim seçildi çünkü çevirim tercüme kokmuyordu. - Karşılıklı yayınevleriyle seçiliyor pek tabii. Ben epey senelerden beri yalnızca sevdiğim eserleri çevirmeye çalışıyorum. Bu da klasik olabilir, çağdaş olabilir, çocuk kitabı olabilir. Sevdikten sonra her şey olabilir. - Evet. - İngilizcenin ara dil olarak kullanıldığı metinlerden de mecburi olarak çeviri yapıyoruz. Mesela Manuel Puig. İspanyolcadan değil İngilizceden çeviriyoruz. İspanyolca bilen az. Yahut aslı Rusça olan metinler mesela. O zaman şöyle tekliflerle karşılaşıyorum. Nihal Hanım, çeviriyi özgün dilden yapamıyoruz, bari Türkçesi iyi olsun diyorlar. - Zaten hissediyor. Ben galiba işin sentezine gidiyorum. Örneğin dili çetrefil olan bir yazardan yaptığım çeviride ben o çetrefil dili vermeye çalışıyorum. Fakat gene de Türk okurunun yazan anlaması lazım diye de düşünüyorum. Bunu sağlamak için de yer yer özgün metinden uzaklaşma söz konusu olabilir. Bu arada eleştirmenleri anlamak da pek mümkün değil. Mesela benim Örümcek Kadının Öpücüğü çevirim bazı yanlışlarla çıkmıştır. İyi niyetli bir okur bu yanlışların dizgi hatası olduğunu hemen anlayabilir. Tamamen konuşmalardan ibaret bir metin. Kopuk cümlelerle dolu. Bir eleştirmen Çok saygı duyduğum Nihal Hanım bu çeviriyi aceleye getirmiş diye yazdı. Çarpık cümleler, yanda kalmış cümleler, kekelemeler filan böyle yorumlandı eleştirmen tarafından. Çevirmen de burada bir bıçak sırtında hakikaten. Yakın geçmişte Fuentes'den The Old Gringo'yu çevirdim. Bir sayfa uzunluğunda bir cümle, örneğin. Türkçede böyle bir cümleyi olduğu gibi vermeniz imkansız. Bir kere vurgu başka bir yere geliyor. Öncelikle neyin vurgulandığını belirlemeniz ve çevirinizi ona göre yapmanız lazım. İngilizcede ne vurgulanmışsa siz Türkçede aynı şeyi vurgulamak zorundasınız. O zaman cümleyi ister istemez bazı yerlerinden bölüyorsunuz. İşte bunlar bıçak sırtında kararlar. - Kısaca, çevirmenin öncelikle kitabı çok iyi anlaması gerekmekte. Yazara saygı ön planda önem taşımalı bence. Onun dışında içgüdüsel olarak çalışmaktayım galiba. Hüsran Tangosu için Sayın Selim İleri Milliyet'te bir yazı yazdı. Kitabı anlatmış sonra benim çevirime geçmiş. Selim İleri'nin benim çevirim için söylediği bir cümle sanırım benimsediğim çeviri ilkelerinde de ışık tutuyor. Selim İleri yazısında Kitabın hüznü ve mizahı Yeğinobalı'nın çevirisinde hiç güme gitmemiş diyor. Aslında ben kitabın hüznünü de mizahını da vereceğim diye bilinçli olarak yola çıkmadım. Ama hüzün de mizah da orada var. Cümlelerimi kurarken gerçekten kılı kırk yarıyorum. Ayrıca cümlenin sesi benim için çok önemli. Tınlamalara çok önem veriyorum. Cümlenin tertibi sadece Türkçenin akıcılığı için değil de özgün metindeki vurgunun tam aktarılabilmesi için özel bir önem taşıyor. Söz etiğim bu noktalan tabii sadece cümle içinde değerlendirmiyorum. Cümlenin içinde bulunduğu paragrafı, paragrafın içinde bulunduğu sayfayı, kısmı, neticede metnin tamamım devamlı olarak değerlendirmek gerekiyor. Metnin müziğini, temposunu, anlamını her şeyi ayrıntılı olarak düşünmek gerekiyor. Yani iğneyle kuyu kazıyorum. Bir de, ilk bakışta çok basit gibi görünebilir ama bence dil ve biçem açısından yaşamsal önem taşıyor: öznesiz cümle kurmamaya çalışıyorum. Belli başlı Avrupa dillerindeki zamirlerin isim yerine kullanılması Türkçe çeviride sorunlar çıkarır. Yabancı dildeki zamire karşılık bolca o sözcüğünün kullanıldığı çeviriler buram buram çeviri kokar. Son yıllarda, bu tuzağa yakalanmak istemeyen çok yetenekli genç çevirmenlerin bu kez hiç öznesiz cümleler sıraladıklarını görüyorum. Okunan metinde kimin ne yaptığım anlamak adeta olanaksızlaşıyor. İşin hazin yönü bu aksaklıkların artık yadırganmıyor olması. Daha da korkutucusu, bu gibi aksaklıklara, örneğin özne gerektiği halde öznesiz sıralanan cümlelere, çok değerli, çok saygın yazarların eserlerinde de raslamaya başladım son zamanlarda. Efendim, size çeviriyle dolu nice kırk yıllar dilerim. Birbirinden güzel bir sürü genç kız ve bu genç kızların hepsinin birden aşık oldukları yakışıklı bir profesör. Bir kız kız kolejinin iç hayatını kendisine esas alan nefis bir aşk romanı. Vincent Ewing bütün hayatı boyunca bir tek kitap yazmıştır. Ondan evvel veya sonra ne bir tek makale ve ne de bir tek hikaye yazmıştır. Hatta mektepte bile en sevmediği işlerden biri tahrir vazifesi yazmaktı. 1905'de New York'ta doğan Ewing bir tiyatro mektebinde memur olarak çalışırken Genç Kızlar mevzuuna buldu. Birkaç ay içinde bu romanı yazdı ve bir daha da eline kalem almadı. Ailece zengin olan Vincent Ewing yeniden roman yazması için kendisine yapılan bütün cazip teklifleri reddetmektedir. (1) Sözü geçen inceleme için bkz.: I. Bengi, Çeviribilim, Çeviri Kuramı ve Sözdeçeviriler. Dilbilim Araştırmaları, Ed. Ahmet Kocaman Ankara Hitit Yayınevi, 1990, s.107-117."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/619813786444054528/i-lhan-berk-%C5%9Fiirim-yaln%C4%B1zd%C4%B1r-%C3%B6d%C3%BCl-kazan%C4%B1nca", "text": "- Bugüne kadar beş ödül aldım. İlk defa 1970'te TRT Tek Şiir Ödülü'nü vermişlerdi. Aslında denildiğine göre ödüller bana geç gelmiştir. Öte yandan ben her ödül karşısında şaşkınlığa uğramışımdır. Nedeni de, yazdığım şiirin çok yalnız bir şiir olduğunu düşünüyorum. Böyle bir şiirin ödüllendirilmiş olmasını da anlayamıyorum. Çünkü gerçekten yalnız bir şiir yazıyorum. ŞiiriminTürkiye'de yazılan şiirin dışında, marjinal bir şiir olduğu kanısındayım. Bu bakımdan ödüller beni hep şaşırtmıştır. Önce bunu söylemek isterim. Bu ödülü hiç beklemediğinizi söylemek istemiyorsunuz herhalde. Gizliden gizliye de olsa mutlaka beklemişsinizdir. - Doğrusu beklentilerim oluyor doğal olarak, ama buna rağmen ödülün verilmesine yine de şaşırıyorum. Son ödüller, özellikle de bu Sedat Simavi Vakfı Ödülü biraz şaşırttı beni. Yalnız bir şiir yazıyorum dedim, yalnız bir şiirin jüriler tarafından kolaylıkla sevileceği kanısı yoktur bende. Nitekim Sedat Simavi Vakfı'nın 8-10 senelik bir geçmişi var, o evre içinde ben yine kitaplar yayınladım, bunların bazılarını yayınevi gönderdi, o zamana kadar bir ödül almadım, birden Güzel Irmak'la verdiler. Şimdi kendi kendime düşündüğümde, kitabı tekrar tekrar okuduğumda, yazılan şiirle arkadaşlıklar kurmuşum duygusuna kapıldım, bu da beni rahatsız etti. Bu ödül de aslında bunu gösteriyor, yani ben yazılan şiire yaklaşmışım. - Evet, yalnız bir şiir olmaktan çıkmış, doğrusu böyle bir soruyu sormuş olmanız iyi oldu çünkü içimde bunu yaşadım ve sevindirmedi beni. Neden jürilere güvenemediğimi sorarsanız, onların bir kabahati olduğundan değil, kendimi çok yalnız buluyorum, yalnız bir şiir yazdığıma inanıyorum, bu nedenle ne diye onlar benim şiirimle ilgilensinler diye soruyorum. Güzel Irmak kitabında bunun tersi oldu. Ödülü aldığımda ve bir aydır da kitabı okuduğumda, bu kitabın onlara yakın olduğunu gördüm, bu beni çok üzdü. - Bu da ayrı bir konu. Bugün Cemal Süreya'nın 2000'e Doğu'da benim hakkımdaki yazısını okudum. Bu bir yıldır, Güzel Irmak'ın çıkışından beri, dergilerde, gazetelerde adımı görmek birdenbire sıkıverdi beni. Kendimi bir sirk hayvanı gibi ortada görmeye başladım. Bu şaire yakışan bir şey değilmiş gibi bir duyguya kapıldım. Rahatsız oldum doğrusu, ben bir artist değilim, artistlere saygısızlık etmiş olmayayım, ama şair ortada bir adam değildir. Çoğu zaman şiirlerim birikir, her ay bir dergiye şiir verebilirim ama ben buna hiç yanaşmam. Art arda şiir yayınlayanlara da üzülmüşümdür. Ben 20 yıla yakındır Bodrum'da yaşıyorum ama kendimi Bodrumlulardan da gizleyebilmişimdir. Bu adam nedir, ne yapar, romancı mıdır, tarihçi midir bilmezler, şair akıllarına gelmez, bu ödül dolayısıyla fotoğraflarım gazetelerde çıkınca Bodrumlular da bana başka türlü bakmaya başladılar, beni sevindirmedi bu. Şairin ortada olmasını, her yerde görülmesini doğru bulamamışımdır. - Benim üzerime bir yığın efsane uydurulmuştur. Biri de şu, Cemal de bundan bahsediyor. Gençliğimde kimi evlerin kapılarım çalıp, Ünlü şair İlhan Berk burada mı oturuyor? diye sorarmışım. Doğrusu ben o kadar sıkılganım ki, böyle bir şeyi yapmama imkan yok, bunun tam tersiyim. Değil bir insanın, bir çocuğun bile yapmayacağı şeyler yükleniyor. Benim üzerime yaratılan efsanelerin doğruluğu üzerine eğilinmiyor. Hatta şunu da söyleyeyim. Benim şiirimi seven, benimle şiirim üzerine konuşmak isteyenlerle kesinlikle kaçınmışımdır konuşmaktan, ilk adımda benden söz edilsin istemem hiç. Benden etkilenildiğini görmek, etkimi çevrede görmek çok sıkar beni, hatta tiksinirim bundan. - Doğrusu ben Marks'ın Kapital'ini okuyana değin nesnelerin farkında değildim. 4-5 cildini Türkçeden, iki yıl boyunca her tatile çıktığımızda okudum. Kapital'de paranın dolaşımını bütün kitap boyunca fark ettim. Para el değiştiriyordu kitapta. Ben nesneyi ve bu para dolaşımım ilk orada gördüm. Kağıdı Kapital'de tanıdım. Nesnelerle ilk ilişkim böyle oldu. Bir yazınızda nesnelere bakmayı Francis Ponge'la öğrendim diyordunuz. - Evet, Kapital'den sonra Sartre'ı çok okudum, özellikle felsefi kitaplarını Sartre'ın nesnelere eğilişi Kapital'deki nesne düşüncemi daha yaşar kıldı ve bir bardağa, bir yaprağa, kurşun kaleme bizden biri gibi bakma alışkanlığını kuruverdim. Tam bu sıralarda Francis Ponge'un şiirleriyle karşılaştım. Bu beni altüst etti, çünkü nesneler Ponge'da bu dünyanın yaşayan varlıklardı. Çok etkilendim ve bütün kitaplarını getirttim. Üç yılımı Ponge'a ayırdım. Her şeye öyle bakmaya başladım. Hiç unutmam Şenlikname kitabımdaki Hamsi şiiri böyle çıktı. Hamsiyi yazmak istedim. Otları da aynı şekilde. Yarım kilo hamsi aldım, bir tabağa koydum, her gün iş dönüşü hamsilerle ilişki kurdum, kısacası hamsiye baka baka, hamsi üzerine kitapları okuya okuya nesneler dünyasına girdim. Şenlikname bunun sonucudur. 1964'te Paris'te konuşma dersleri için Alliance Française'e gitmiştim. Öğretmen bir gün derslerini başka bir Monsieur'ye bırakacağım söyledi. Bu Monsieur geldi sınıfa, Ponge olduğunu anladım ama ama emin değildim yine de. Derste herkes sırayla bir resmi anlatacaktı, sıra bana gelince Fransız ölüdoğa ressamı Chardin hakkında konuştum ben de. Konuşmamın sonuna doğru Ölüdoğayı şiirlerinin konusu yapmış şairler var mı? diye sordum. Ponge başını evet anlamında salladı, başka bir şey söylemedi. O sırada zil çaldı, Ponge benim kalmamı söyledi Ponge'la da böyle tanışmış oldum. Eğer ben şu odaya kapandığımda kendimi yalnız hissetmiyorsam, bunda Ponge'un rolü çoktur. Kalem, kitap, masa, pipo, kocaman bir dünyadayım ve bunu bana o öğretti. Bir de Georges Braque objet, c'est poetique der. Nesnelere bağlılığım bu yüzdendir. - Çok güzel, bunu sormakta haklısınız Benim kuşağım, omuzuna vurulup hadi bakalım denilen bir kuşaktı. Ben İstanbul kitabında toplanan şiirlerimi yazmaya başladığımda, bunları Varlık ve Çığır dergilerine gönderiyordum. Sonra birden bire Walt Whitman'ın şiirleriyle karşılaştım. Bu beni soyut dünyadan yaşamanın içine atıverdi Çünkü Whitman'ın şiirleri yaşamın ta kendisi; koca bir ülkenin ağaçlan, nesneleri, insanları fişkırıyor bu şiirden... Ben o sıra ilkokul öğretmeni olarak Karadeniz'deyim. Şiirlerimi o sıra İstanbul'da çıkan Abidin Dino'nun başında olduğu Ses dergisine göndermeye başladım. Sait Faik, Fikret Adil, Abidin Dino, Bedri Rahmi gibi ünlü isimler vardı. Şiirlerim yayınlandı ve ben İstanbul'a koştum. Abidin Dino'yu tanıdım. Abidin Dino zaten bir orduyla dolaşırdı, hemen beni Sait Faik'le tanıştırdı. Bu dergi o zaman yayın hayatını rahatsız eden bir dergiydi. Orhan Seyfi'ler, Yusuf Ziya'ların olduğu bir dergiydi, solculara büyük bir antipatiyle bakılıyordu. Ben orada yazmaya başladım, tehlikeli bir şeydi bu. Sonra Behice Boran, Niyazi Berkes, Pertev Boratav'ın çıkardıkları Adımlar dergisinde de sürdürdüm yazmayı. O sıra Ankara'dayım, Gazi Eğitim'in Fransızca bölüne devam ediyorum. Polisçe bilinen bir şair oldum. Çünkü Samsun'dan Kırşehir'e döndüğümde dosyamın geldiğini A. Kadir söylemişti. Kısacası benim kuşağım, sırtına vurulup hadi sıra sende denilen bir kuşaktı. Hep dikkat etmek zorundaydık. Böyle şeyler yaşayan bir insan her şeye dikkat ediyor. Daha Kırşehir'deyken karımla kenara küçük paralar koymaya gayret ediyorduk, ama pek mümkün olmuyordu. Ankara'ya geldiğimizde bankada çalışmaya başladık. Artırdığımız paralarla bir daireye yazıldık. 25 yılda emeklilik kanunu çıkınca hemen başvurdum, emekli olunca, hep hayatımda korkulu yaşadığım için bana verdikleri 50 bin lirayı iyi kullanmanın yollarını düşündüm ve ilk anda Bodrum'da bir ev ve yine yarı arsa yarı ev bir yer aldım. Sonradan onları satarak bugünkü eve taşındık. Bu noktaya hep korkarak ve biriktirerek geldik. Mesela Samsun'da işçilerle olan temasım nedeniyle beni sürgün yeri olarak Kırşehir'e göndermişlerdi. Hiç unutmam, karım da yanıma gelmişti, güneşsiz bir evdi, bir gün ben yine çalışıyor ve yazıyordum, o da fasulye ayıklıyordu, birdenbire bağırdığımı hatırlıyorum, önce benim şiirim var, sonra sen, sonra oğlan diye. Bunu ta baştan koydum, karım çok ağladı ama sonra anladı, kısacası bugün bir evim varsa, iki hırkam, beş pabucum varsa, şiir için gerektiği için yaptım gibi gelir bana. - Abidin Dino'ya borcumu unutamam. Ses dergisinin en sivri adamı zaten Abidin Dino'ydu. Ama ben şiirlerimi doğrudan dergiye gönderdim, baş sayfada basılmaları beni gönendirdi. Bir tatilde İstanbul'a geldiğimde de onu aradım, buldum. Bu bütün bir yaşama boyu sürdü. Bunu en az 10 yıl olarak düşünebiliriz. Abidin beni hiç yanından ayırmadı. Onunla dünyaya bakmayı öğrendim. Onunla oturup kalkmayı, bir sokaktan geçerken sokağı fark etmeyi, bir resmi görmeyi yaşadım, ilk kitabım İstanbul'u da o bastı. Borçluyum ona. Bu kadar. - Ben Marksizme hep inandım. Şunu da söyleyeyim, başlangıçta nasıl inandımsa, bu inancımda hiçbir değişiklik olmadı. Kendi ülkemi de düşünerek söylüyorum, kendi ülkemin sosyalizmle kalkınacağına inanıyorum. Bizim gibi ülkelerin sosyalizmden başka kurtuluş yollan olduğuna inanmıyorum. - Sizin de sözünü ettiğiniz o üç kitabımdaki şiirler, benim toplumsal sorunlara iyice yaklaştığım evrelerin şiirleridir. Onları Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yaşayarak, çeşitli acılar çekerek yazdım. Bugün o şiirlere baktığımda taşıdıkları o acıları görüyorum. Şimdi baktığımda onların şiir olmadıkları kanısı uyanıyor. Yani söyleyeceklerim hep önde gelmiş, nasıl söyleyeceğim düşüncesine yanaşmamışım. Sonradan yazdığım şiirlerin, toplumcu değilmiş gibi gözüken sonraki şiirlerimin asıl şiirlerim olduğu kanısındayım ve toplumculuktan bunu anlıyorum. Şiir dilden başka bir şey değildir. Şiirin yapısı, devrimciliği dilin devrimci anından başka bir şey değildir, çünkü şiir belirleyen dildir. Bunun için Octavio Paz Devrimci şiir vahiy gibi olan şiirdir der. Tektanrıdır dil. Böylece dile ve şiirin yapısına bakarım ben. Neler söylediğini bundan sonra görürüm. Toplumcu, devrimci şiir bizde hep içerik olarak anlaşılmıştır. Türkiye'de şiir-politika ilişkisi, özellikle çağdaş şiiri epeyce saptırmıştır. Politika çoğu zaman öne çıkmıştır. Alalım Nazım Hikmet'i. Nazım Hikmet büyük bir efsane kurmuştur. Ne yazık ki şiirinden önce hayatıyla kurmuştur. Nazım'ın genç şairlere yaptığı bir kötülük olarak düşünüyorum bunu, tabii ki bilerek yaptığı bir kötülük değil. Daha da ileriye giderek, genç şairlere toplum sorunlarını çok daha geriye bırakmalarını, toplum sorunlarını değil kendi küçük yaşantılarını öne almalarını, bir yaprağa bakmalarını, bir suya bakmalarını önermek isterim, öğretmenlik yapmak isteyen bir adam değilim, ama Nazım konusunu düşünerek söylüyorum bunu. Şiire başlayanlar ilk başta Nazım gibi yazmayı, düşünmeyi görev biliyor, bu onlar için büyük kötülük oluyor, zaten yarı yolda solukları kesiliyor. Türkiye'de Nazım'ın işte böyle bir serüveni olmuştur. Bu serüven pek çok şairi de tıkamıştır. Bu gerçeği söylemenin sanırım zamanıdır artık. Politikaysa bizim şiirimizde zaten hep önde gelmiş; alalım Namık Kemal'i, alalım Ziya Paşa'yı. Özellikle ikisinin şiirine baktığım zaman bu şiirde şiire ait hiçbir şey görmüyorum. Ama onlar bizim toplumumuzda büyük şair olarak kabul edilmişlerdir. Dürüst insanlardır, devletle ilgili yararlı ilkeler getirmişlerdir, kahramandırlar ama şiirle hiçbir ilgilerini göremiyorum ben. Aynı şeyi Tevfik Fikret için de söylemek isterim, o da bir kahramandır, yaşadıklarına, girişimlerine saygı duyuyorum ama onda da şiir bulamıyorum. Bunu başka bir alanda Mehmet Akif'e getirmek isterim. Akif'te dil politika aracı olmuştur. Şiirine doğru dürüst bakıldığında şiir görmek mümkün değildir. Onun da görüşlerine saygı duyarım ama bu benim onu şair olarak görmem için yeterli değil. Sonra Necip Fazıl'a geliyoruz. O da politikanın içindedir ama şunu söylemek gerekir ki Necip Fazıl bir şairdir. Gerçekten iyi bir şairdir. Bundan kimsenin kuşkusu olmamasını isterim. Aynı şiirin adamı olarak Sezai Karakoç'u görüyorum bir de. Onun da Necip Fazıl gibi yaşamı ve şiiri bir bütündür. Dinin şiirine zarar verdiğini görmüyorum. İyi bir şair o da. Peki daha sonraki kuşak? İsmet Özel örneğin... - Diyeceğim işte bizim şiirimizde politikanın yeri bugüne kadar sürmüştür. Bugün de hala bir şiire bakıldığında toplumcu mu değil mi gibi kıstaslar var. Bu da benim gerçekten anlamadığım bir şey. İsmet Özel'e gelince: Daha önce ne yazdıysa şiirlerinde, bugün de onu yazdığı kanısındayım. Onu Müslüman ve sağcı bir şair olarak göremiyorum. Dahası Müslümanlık üzerine, yeni Müslümanlık üzerine, Türk toplumu üzerine söyledikleriyle şiiri arasında hiçbir ilişki görmüyorum, yani söylediklerinin doğasına hiç uymadığını söylemek istiyorum. Doğasına ters laflar ettiğini düşünüyorum yazılarında, çünkü şiirini değiştirmediği açıktır. Şiir dışında yazdıkları belki onu bir süre meşgul edecek, hakkında konuşulmasına neden olacaktır ama şiirini büyüteceğini sanmıyorum. - Ben İstanbullu değilim. Bu belki de iyi bir şey. Hep göçmen hayatı yaşadım İstanbul'da. İstanbul'la ilk yedeksubaylığımı yaptığım sırada haşır neşir olmuştum. Sonra hep gidip geldim, son yıllarda da yılda üç-dört ay kalıyorum. Bunun bir yararı oldu, İstanbul'u hiç bitiremedim. İstanbul benim yazmak istediğim kapalı bölgelerden biriydi, her gün ufak ufak onun ucundan tutma olanağı buldum. İstanbul benim için bir gökyüzü parçası, her seferinde bir ucundan tutuyorum. İstanbul'a indiğimde beni ilk başta yalnızca Gafata Köprüsü ilgilendirirdi. Sonra Yüksekkaldırım, çünkü orada büyük bir dünya sezdim. Galata ne yazık ki üzerinde çok az durulmuş, hemen, hemen hiçbir şey yazılmamış bir bölge. Yazarken bu nedenle büyük sıkıntılar çektim. Sanki Galata'yı keşfederek yazdım. Her sokağını, her çıkmazını, her yapısını, her insanını birer birer elime aldım. Galata'dan sonra benim yaşama bölgelerimden biri Pera'ydı. Galata'yı bitirdiğimde kendi kendime bir daha böyle büyük bir çalışmaya girmeyeceğim demiştim fakat bitmediğini hissettim. Pera üzerine çok yazılmış, çok kaynak var, bunları toplamıştım. pera bilgi bakımından sıkıntı çekmedim. Pera bu yıl bitecek. Aslında bitmiş gibi bakıyorum ama elime aldıkça her gün yeni bir şeyler katıyorum. Pera'da büyük sıkıntılarım oldu. Bunun nedeni de kitapta bilginin ağır basmasıydı. Pera'yı yazarken, Pera günün birinde yıkılırsa benim kitabıma göre yeniden kurutabilsin diyordum, Galata için de aynı şeyi düşünmüşümdür. İşte burada asıl güçlük başlıyor. Bilgi şiirdeki yerini çoktan düzyazıya bıraktığı için, ben bilgiyle şiir arasında çarpışarak bu kitabı yazıyorum. Burada dili bulma olayı çok zor oldu. Çünkü şiire bilgi gitmiyor. Bilginin yeri düzyazı. Bu nedenle düzyazıya da sokuyorum. - Onu düşünemiyorum. Çünkü beni ilgilendirmiyor herhalde. - Hayır hiç böyle bir kaygım yok. Sait Faik konusundaysa, ben düzyazıda şiiri buluyorum. Hatta belki de düzyazıda bol şiir buluyorum. Yalnız böyle belirli bir semti aldığınız zaman, dediğim gibi bir gün yıkılırsa, kitaba göre kurulsun dediğiniz zaman düpedüz cümleleri de kurmak gerekiyor. Güçlük buradan geldi işte. Bu yüzden Pera'da da üç el kullandım. Birdenbire şiirsel metinler yığılmaya başladı, şiirsel metinler bilgi istediği zaman öbür elimi kullanıyorum. Böylece üç el kullandım ve bu üç elde dili bulduğumu sanıyorum. Bunda James Joyce'un bir arkadaşına yazdığı bir mektubun da bana yararı oldu. Joyce mektubunda Bir gün Dublin ortadan kalkarsa, bir rehber kitap gibi benim kitabıma bakılarak kurulsun isterim diyor. Bu düşünceyi şunun için tuttum, bu bir rehber kitap bile olsa hiç de küçümsenecek bir şey değildi, bu düşünce beni ferahlattı, çünkü bu kitapta büyük umutsuzluklara düştüm, ben bu işe ne diye girdim diye çok sordum kendi kendime. Bıraktım, yeniden elime aldım. Ama bu dili bulduğumu hissettiğim zaman -ki şimdi bu evredeyim- rahatladım ancak. - Bunu doğrusu kendim de merak etmişimdir. Ahmet Hamdi'nin bir sözü vardır, benim ilgimi çok çekmiştir. İstanbul'suz Türkiye'yi anlamanın olanağı yok diyor. İnsan olarak kendimi düşündüğüm zaman, İstanbul'la bütünleşmem gerekirmiş gibi bir duygu geliyor. Ama asıl nedeni, ben bir tutku adamıyım. Sokaklara, kentlere, küçük bir objeye tutkuyla bağlanırım. Bir de bu şehri sevmemde bu tarihin, bu coğrafyanın büyük önemi var. Şiirlerimde kentlerin büyük bir ağırlığı vardır. O zaman nesnelerden sonra şiirinizdeki ki talihten söz edelim. Şiirinizde tarih biraz da şefkat sanki. Sıcak bakıyorsunuz. - Evet, kötü gözle bakmıyorum yani, öncelikle şunu söylemek isterim. Bende hiç nostalji yok, bunun bilinmesini isterim. Ne Galata'yı yazarken ne de Pera'da da böyle bir şey ilgilendirmedi beni. Tarihte büyük bir yaşamışlık bulduğum için böyle bakıyorum. Orada sadece yaşama görüyorum. Onun için ilgi duyuyorum. İstanbul'a, Pera çağına bakarken yine yaşamlara, sokaklara, evlere, insanlara yönelerek görüyorum tarihi. Yani yenileyerek bakıyorum. - 6. Philippe o sıralar kral işte. Birisinin kendisiyle görüşmek istediğini bildiriyorlar. Şimdi çay içiyorum başka bir şey düşünemem diyor, çok güzel değil mi? Evet tarih diyorduk, tarihin içinde ezilmeyi de anlamıyorum. Çünkü tarihin büyük bir yükü de vardır. Ama ben İstanbul'a bakarken, tarihi mümkün olduğu kadar günümüze getirerek bakmak istiyorum. Bu yüzden tarihteki zamanları karıştırma yoluna giderim. Büyük bir kargaşa içine sokmak isterim tarihi ki onu yaşıyormuşuz gibi bir etki yapsın. Tarihi kullanmak isterim ben. Ondan yeniden tarih yapmak isterim. Benim tarihle olan ilişkimi 1964 yılına bağlıyorum, çünkü uzun bir süre yurtdışında kalıp Türkiye'ye geldiğim zaman ilk kez 12 ciltlik Türk Tarihi'ni okuduğumu hatırlıyorum. Tarih düşüncesi bende, kendimi doğrulamak için çıkmıştır. Kendimi çok borçlu hissetmiş bir adamımdır. Bu borçları kendi ülkemin şairlerinde uzun bir süre duymadım. Nasıl kendimi tarihle doğrulamak istemişsem, İstanbul'a da yanaşmam böyledir. Yani kendimi onunla doğrulamak istedim. Çünkü benim kuşağım çok ters bir eğitim gördü. Her şeyi dışarıya bakarak gördü. Kendi içimize kapanamadık pek. Özellikle Fransız kültürü iliklerine kadar işlemiş bir adamım, İstanbul'da saklanışım bununla da ilgili olabilir. 1964'ten sonra döndüğümde kendime şunu söyledim, ben neysem o olmalıyım. Ne kadar yazabilirsem o kadar yazabilirim sözünü ancak o zaman ettim. Bu da beni hem İstanbul'a hem de tarihe bağlanmaya götürdü, Tarihin büyük bir güç kazanması, Nietzsche'nin de dediği gibi, yaşamı parçalayabilir. Bunun sonucunda tarihin kendisi de soysuzlaşabilir. - Yine Nietzsche'den yararlanarak şöyle söyleyebilirim. , Eskiye bağlı tarih yaşamayı, korumayı bilir yalnızca, yok etmeyi değil. Bugünün en üstün gücünden kalkarak ancak geçmişi yorumlayabiliriz, diyor, Tarihi böyle anlamamızda yarar var sanırım. Nostaljiye karşı olduğumu söylerken, elbette ondan yararlanmayı da bilelim diyorum. Sanki biz yeryüzüne ulus olarak Cumhuriyetle gelmişiz gibi bir kesinti olmuş tarihimizde. Ben Paris'teki yaşamımı düşündüğüm zaman, örneğin Lautreamont nerede kalmış, hangi evde, hangi otelde, gittim buldum, o zamanlar Marquis de Sade çok ilgilendirirdi beni, onun kaldığı sokakları bulmaya çalıştım. Ama oradan döndükten sonra Bana ne dedim, evvela ben ne yazacağımı, beceriksizce olacaksa da beceriksizce ne yazacağımı bilmeliyim, otur yaz dedim. Kısacası 1964 yılı benim hayatımda çok önemli oldu. Geldiğimde kitaplarımdan tiksindim, kendimi doğrulamak istedim, ne yazabiliyorsam onu yazayım dedim. - Cumhuriyetin şöyle bir etkisi oldu. Sanki biz o gün yeryüzüne vardık. Belki bir devrim için bu kesinti gerekliydi ama biz bunu çok uzattık, hala da uzatıyoruz. Yahya Kemal, Ahmet Haşim ve Nazım Hikmet'in dışarıda kalmalarının büyük etkisi olmuştur. Onlar her şeyi hazmetmiş olarak geldiler, yabancılık çekmediler. Nazım Hikmet, Mayakovski ve Batı şiiriyle ilişkileri sayesinde kendini bulabildi, Yahya Kemal ise çok uzun süre kaldığı için döndüğünde kendisini kendi şiirinin, özellikle de kendi şiirinin dilinin içinde buldu. Ahmet Haşim hazırlığını çok iyi yapmış bir şair. Benim için Ahmet Haşim Batı'yla ilişkilerimizde Türk şiirini en doğru koyan şairdir. Çağdaş şiire en yakın adam olarak görüyorum onu. O zaman A. Haşim'den biraz daha söz edelim. Üzerinizde büyük etkisi olmuş... - Evet, Yahya Kemal ve Nazım Hikmet'in etkilerine gelince; Nazım'ın bu kadar dışarıda yaşamasına karşın şiiri çok çağdaştır ve sanki dışarıdan hiç etki almamış gibi, kendisini Türk olarak görebilen bir şairdir. Yani bu Türk lafı çok önemli, çünkü bir Oktay Rifat'a bir Orhan Veli'ye, bir Melih Cevdet'e baktığınız zaman, çağdaş şiir görüyoruz tabii, ama bir ecnebilik de görüyoruz. Orhan Veli yine de 'cigara diyebilen bir şairdir, Oktay da demez, Melih Cevdet de. Neyse Ahmet Haşim diyorduk. Bizim şiirimize Ahmet Haşim'den başlamak sanıyorum en doğru yoldur. Çünkü dünya şiirine en yakın köprüyü o kurmuştur. Şiirinin tek sakıncası olarak görülen dil sorunu vardır. Bunu yadsımıyorum ama bir şaire bakarken ona nasıl bakmamız, neleri öğrenmemiz gerektiğini bildiğimize göre, Ahmet Haşim'e de öyle bakmamız gerekir. Sonuç olarak Baki'ye de, Fuzuli'ye de büyük şair olarak bakabiliyoruz. Üstelik bugünkü Türkçeyle yazılmış 4-5 şiirini -ki çok var- seçmiş olmamız bile yetebilir. Ben çoğu zaman bir şaire şöyle bakmışımdır, örneğin Abdülhak Hamit'e... Hamit büyük şiir devrimcisidir. Rahatça her şeyi kırıp geçirmiştir. Tanzimat denilen edebiyatın içine baltayla girmiş ve darmadağın etmiştir. Şimdi, yapıtlarına baktığımız zaman pek çoğu anlamsız görünüyor bize. Yalnız ben onda on tane mısra buldum, bu on mısrayla onu büyük şair ilan edebilirim. On mısra bana yeter. Namık Kemal'de, Tevfik Fikret'te, Mehmet Akif'te tek dize bulamadım. - Bu soruyu şöyle yanıtlayayım. Ben yaşadıklarımı yazdım sanıyorum belki de. Yani benim yazdıklarım yaşadıklarım. Güzel Irmak gerçekten yaşadığım bir şey, yaşamımdan çıktı. Tek kişinin şiiridir. Hiçbir aşk şiirini yaşamadan yazmadım. Bunun ille de böyle olması gerektiğini de söylemiyorum. Yaşadıklarımız yazılacaktır, demiyorum. Aşk yaşamadan da yazılır ama yazdığım aşk şiirlerine baktığımda bunların hepsini yaşadığımı görüyorum. Yaşamamın dışında bir şey kurguladığım olmadı. Yalnız Çivi Yazısı'nda Kleopatra'yı ve bir de mitologya öykülerini anlatırken elbette onları kurma yoluna gittim. Ben şairlerin yaşamı yoktur ancak metinler vardır dediğim zaman şunu söylemek istiyorum. Şairler yaşama şiir olarak bakamaz. Onların ilk olarak bakacaktan yer yine şiirlerdir. Yoksa yaşamanın gerekmediğini söylemek istemem tabii. Ama bize yaşam değil şiirler öğretiyor birçok şeyi. Onun için şairler metinlerle yaşar. Bu yüzden, ben yaşamadım yazdım, derken bu ikisini karıştırıyormuşum duygusunu da hep yaşarım. Kendime eğilip baktığımda bunu görüyorum. Bu dünyadan akan zamanlarımı düşünüyorum. Yaşadım ben! dediğim zamanlarda yazmak aklıma hiç mi hiç gelmedi? Hem yazmakla yaşamak toplanamaz. Bu elmayla armudu karıştırmak olur. Bir şairin yaşamı yazı dediğimiz cehennemdir, ondan beslenir. Her şeyi de oradan çıkarırlar. Yaşamak bize uçsuz bucaksız zaman verir. Biz onu kullanırız. Kullanılmak için vardır yaşam. O kadar. Ne diyor Ali Avni Çelebi: Sabah ezanıyla başlardım resme. Yaşamın bizim işimizdeki yeri budur. Şiirinizde hep var aşk. Erotizm de öyle. Geçenlerde sizinle yapılan bir söyleşide erotizm için etin cehennemi diyordunuz, çok çarpıcı ve şiirsel bir tanım bu. Aşktan da, erotizmden de uzun uzun söz edin isterim. - Aşk olanaksızlıktır. Dahası, kavuşamamaktır. Orpheus ile Eurykide'in başına gelen o bela da diyebiliriz. Hani bahtsız Orpheus'un Eurykide'ye kavuşması için koşulu bozup Eurykide'ye dönüp bakmasıyla ona kavuşamaz olur ya, işte böyle bir şeydir aşk. Vardır, ama yok olmaya da hep hazırdır. Birleşme dışıdır sanki, yine de hem birleşme, hem de değildir. Kişinin var olduğunu, yaşadığım duyduğu o büyük mutlu andır. Varlığı dünya ile eştir, yokluğu yıkımıdır. İnsan aşka ölüme gider gibi gider: Ya onu yaşar ya da ölüme gider. Hem zaten aşkla ölüm ayrılmaz. Bitişik kardeşlerdir. Büyük felakettir. Etin çığlığıdır erotizm. Gövdenin, bu dünyanın çığlığı, cehennemi, -Et der ki: Aç kalmayayım, susuz kalmayayım. Erotizm işte gövdenin bütün bu çılgınlıklarının dayanılmazlığıdır, bu dayanılmazlığın tanıklığıdır. Korkunç doymazlıktır erotizm. Büyüklüğü de buradan gelir. Ten kaygandır. - Kimin sözüdür anımsayamayacağım: Biz bir kadını ya severiz ya onun için acı çekeriz ya da onu yazarız. Ben sanırım bu üç durumu, ama en çok sonuncusunu yapıyorum, yani yazıyorum. Sonuncusunu diyorum, dünya çünkü benim için böyle bir yer. Benim dünyam böyle kurulmuştur. Sevdiğim bir insan yoksa, o kenti görmem. Şunu da söylemeliyim: Severek büyürüm ben. Öyle varım. Rene Char'ın dediği gibi de: Başımı eğeceksem aşk için, yalnız onun için eğerim. Dünyadan bir an geçiyordur, bunu bilmek, yaşamak isterim. Kadın, her şeydir. Dahası, dünya dediğimiz, belki de o'dur. Aragon gibi söylersek: Kadın erkeğin geleceğidir. Ben şimdi dünyadan geçen bu anları yazıyorum, onların uyumunu düşünmüyorum. Uyum yasaldır, dinginliktir. Ben aykırıyım. Kendimle bir uzlaşmam yoktur. - Tabii, ben aşık olduğumu söylediğim zaman hep bir kadın vardır. - Günaydın Yeryüzü'ndeki pek çok şiirim onun içindir. Edibe bütün yaşamımın içine girmiş, içinde dolaşan, oturan, kalkan, gülen, sevinen, üzülen bir insan. Edibe'yle şairliğimin dışına çıkabilen bir adamımdır. Ben resimlerinizden de söz etmek istiyorum. - Resimlerimden hiç söz etmek istemiyorum artık. - Resim konusunu ancak aramızda konuşabiliriz. Resim üzerine konuşmak istemeyişimin çeşitli nedenleri var. Resim benim çok kendime özgü, çok özel bir yetimdi. Ama bu yeri yazık ki kullanamadım. Bu yer çeşitli nedenlerle açıldı. İlk resim sergimi Galeri Baraz açmıştı. Bunu Ferit Edgü'nün Bedri Rahmi Galerisi'ndeki sergileri izledi. Bu sergiler sonucu birden sergi açmamın anlamsızlığını gördüm. Bu beni korkunç rahatsız etti. - Dediğim gibi, resim yaşamımın çok gizil bir yeriydi. Bir haç gibi saklıyordum. Bundan söz etmek istemeyişimin nedeni de bu yeri yeniden bulmaya çalıyor olmam. - Daha önce de söyledim. Bir şairin hayatı yoktur. Bu şu demek. 24 saat şiirle yaşamak. Şiir cıva gibi, kendi dışında hiçbir şeyi kabul etmiyor. Başka bir hammadde işin içine girince de bütün tedirginliğini gösteriyor. Bunu bir şairin şiir dışındaki yaratı deneyimlerine bağlayabiliriz. Roman yazmasına, hikaye yazmasına, makaleler yazmasına... Ben bunu da kaldıramıyorum, şiir sanki bunlara da karşıdır, önümüzde büyük örnekler var, bunun dışına çıkmışlar. Yani yine de şair kalabilmişler. Ama benim yoğun yiyişim böyle. Yeryüzünü yazmaya geldim duygusu vardır bende. Bu dünyanın da her gün bir parça ucundan tutuyorum. Başka bir şeye uzanamıyorum. Başka bir şeyi görmeme engel oluyor. - Genel olarak erken yatar, erken kalkarım. Özellikle sabahtan öğleye kadar olan zamanımı dünyada kimseye vermemeye çalışırım. Elbette karnımı doyurmak için çalıştığım işler dışında bunu bugüne dek sürdürdüm. En az 20 yıldır bunu uyguluyorum. Bugüne kadar bir sabah sokağa çıkıp hiçbir şey yazmayı düşünmediğim bir gün olduysa, o günün sonunda büyük bir boşluk hissederim kendimde. Yaşamadığımı anlıyorum ve bir nafilelik görmeye başlıyorum. Onun için sabahleyin yazayım ya da yazmayayım, düşüneyim ya da düşünmeyeyim, saat 7'de her şeyimi bitirmiş, çayımı içmiş, kahvaltımı yapmışımdır, sandalyenin bir ucuna ya da avlunun bir kenarına büzülüp, yarım kalan bir şiir varsa sürdürürüm, yoksa yazmak için beni etkileyecek neler varsa onları düşünmeye başlarım. Bunların başında okumak gelir. Genelde benim okumalarım şiirin yanı sıra giden okumalardır, belki şiir anlayışımda bu da vardır, kimi kitaplarım, özellikle Galata, şimdi de Pera boyuna okumakla yazmak arasındaki evreyi bitiştirerek götürüyor. Bu sabahtan öğleye kadar genel olarak böyle sürer. Halikarnassos'da, bir tepenin kıyısındaki odama büzülüp öğleye kadar oradan çıkmam. Öğleyin yemekten sonra 15 dakikalık bir uykum vardır, bana yüzyıl uyumuşum gibi gelir. Sonra gazetelere bakarım. Genel olarak sabahları gazete okumam, benim yazma zamanımı bölüyor. Tekrar odama dönene kadar bir iki saatlik boşluklar da yaşanır. Saat dört olduğu zaman odayı da bırakırım ve evin öbür bölümlerine geçerim, oralarda yazdıklarımı düşünürüm, arada tekrar odaya döner aklıma gelenleri yazarım. Saat 17.00'de de sokağa çıkarım. Bu yaz-kış böyle. Posta kutusuna giderim. Eğer kışsa sadece sokaktan, her zaman gittiğim ya da gitmediğim sokakları dolaşır eve dönerim. Gece eğer yine şiir beni bir yerimden yakalamamışsa, televizyon seyrederim. Halikamassos'ta şimdi sekiz istasyon var. Bu da beni rahatlatıyor. Televizyonun dışında okumalarımla ilgisi olmayan ama okumam - Şair hep dünyanın içindedir. Ben haberleri hiç kaçırmam. Genellikle televizyondan da Fransa ve İngiltere'yi izlemeye çalışırım. Bunun dışında özellikle bütün edebiyat dergilerini alırım ve ilgimi çeken şeyleri okurum. Cuma günleri Le Monde'u kaçırmam çünkü kitap sayfası vardır. Böylece Fransa'da çıkan kitapları izlerim. İlgimi çekenleri getirtirim ya da gittiğimde kendim alırım. Dünyanın bir ucunda yazılan bir şiiri kaçırdığım olmamıştır, bana öyle gelir. Ama bu kişinin şiirinin gerçekten beni ilgilendirmesi şart. Hala dünyanın her yanında yazılan şiiri, eğer bu şiirler İngilizceye ya da Fransızcaya çevrilmişse ya da bu dillerdeyse, izlerim. - Politikaya gelince: Kendi dünya görüşümün içinde politikayı dediğim gibi gazetelerden ve televizyondan izlemeye çalışırım. Bugüne kadar dünya görüşümün değişmediğinin farkındayım. Bu dünya görüşünü, elimden geldiğince de büyüterek, hep aynı yerde tutuyorum. Marks'ın yapıtlarının bana büyük yararı olmuştur. Genelde politikayı izlerim ama kendimi kaptırmam hiç. - Ece Ayhan'la da, Cemal Süreya'yla da bugün yine böyle bir konuşma yapabiliriz, ben sizin gibi düşünmüyorum. Üçümüzün böyle bir konuşması olabileceği kanısındayım. Ama şunu da söylemek isterim. Her şair, her şairle kolay kolay ilişki kuramaz, özellikle ben, kolay kuramam. En çok ilişki kurduğum şair arkadaşlarımın başında Necatigil gelir. Bilmiyorum nedir. Her insan gibi ben de sokağa çıktığımda kendimi kuşanırım, kendimi koruyarak çıkarım. Necatigil'e giderken hiç bu duyguyu duymadım. Benim odamdaki bir eşya, koltuğum, masam kadar bana yakın bir insandı. Hiçbir kırgınlığımız da olmadı kendisiyle. Ben seçiciyimdir, her şair sanırım böyledir. Şunu açık olarak söyleyeyim, sevmediğim bir şairin elini sıkamamışımdır. Bunu insanca bulmuyorum ama yapamamışımdır. Daha önce de söyledim çok sıkılganım. Benim elini sıkabildiğim insan, şair olarak kabul ettiğim insandır, hiç insanca değil biliyorum ama böyle. Daha doğrusu biz şairler şiirlerle büyük akrabalıklar kurarız. Ben bir şiir yazdığımda, Acaba bu şiiri nasıl bulur diye düşündüğüm birkaç kişi olmuştur yine de. - Sanıyorum 15-16. - Çıplaklığı beni çok etkilemişti ablamın. Güzel bir kadındı, odasına yalnız beni alırdı, onun dışında annem, kardeşlerim pencereden yemeğini verirdi. Ben belki ilk erotizmi onda tanıdım. Şöyle söylemek isterim, ben Uzun Bir Adam'ı yazmak istemezdim. Pişman oldum. Nedeni de o kitaptan sonra, o dünyayı şiirime aktaramadım. O kapandı. Uzun Bir Adam'ı yazmasaydım, belki o dünyadan daha çok şey çıkarabilirdim. Bunu da söylemek isterim. Gerçi ben düzyazıya bakarken büyük şiir bulmuşumdur. Bu kitabı da öyle kurdum Çok kötü basıldı. İki misli büyük bir kitaptı, ikinci baskıda tamamını almak hep aklımdadır. Ablamdan sonra, asıl yalnızlığımı dağıtan da annem olmuştur. Annemle çok büyük yaşıma kadar birlikte yaşadık, birlikte yatıp kalktık. O yalnızdı, ben de yalnızdım. Ne yazık ki bunları yazamadım. Bütün hammaddeler gibi otlar da girmiş dünyanıza. - Beni hammadde, ham kitaplar çok ilgilendirir. Mesela bir marangoz, bir bakırcıya da demirci bir kitap yazsa beni çok ilgilendirir bu. Bir çiftçinin yazacağı şeylere çok bağlanabilirim. Bir şişenin nasıl yapıldığını çok düşünürüm. Hele nesneler. Nesneler üzerine ders verilse dünyada, sanırım bunlar hiç kaçırmayacağım dersler olur. Büyük şiir buluyorum bu kitaplarda. Buradan şuna da gelebilirim. Sıradan insanlar sorununa. Genelde şairlerin dışında, entelektüeller beni hiç mi hiç ilgilendirmemiştir. Sıradan insanların yaşamları sanki şiirimin payandalarıdır. Öyle düşünüyorum. Şimdi 20 yıla yaklaşan Halikamassos'daki yaşamımda sanıyorum sadece onları tanıyorum ve sadece onlar beni tanıyor. - Benim baş kitaplarım sözlüklerdir. Evin her yerinde sözlükler vardır. Ben sözcüğü sözlükte görmedikçe, yaşamıyorum sanırım. Sözlükleri sık sık açar da bakarım. Özellikle de sözcüğün tanımı beni çok ilgilendirir. Sözcüğün çeşitli tanımlarını ararım. Sözcükler sesleriyle de bende büyük çağrışımlar yapar, örnekse Zonguldak sözcüğü. Erzincan sözcüğü. Bunlar bende sadece sesleriyle vardır, anlamlarıyla yoktur. Sözcüklere bakışımdaki bir üçüncü ilke de, hep onların arkasına gizlenmek isterim. Onların anlamlarını ilk ben koyuyormuşum gibi bir tavır takınırım. Daha önce ben kullanmadımsa, sanki o sözcükler ben kullandıktan sonra var olurlar. - Evet, sanırım sözcüklere böyle baktıktan sonradır ki onların imgesel dünyalarına girebiliyorum. Sonuçta bir şair için sözcüğün sadece imgesel dünyası vardır. Onları yerinden, anlamlarından kıpırdatmadıkça, anlamlarını çoğaltmadıkça, bir şair için bir sözcüğün anlamı olduğunu sanmıyorum. Peki bilmediğiniz dillerin sözlükleri? Beni en çok bilmediğim dillerin sözlükleri cezbetmiştir. - Gariptir, örneğin benim İngilizcem Joyce'u anlamaya elverişli değil. Ama Joyce'un Fransızca çevirisinden ya da Türkçe çevirisinden bir sayfasını, bir paragrafını okuduğum zaman onu aslıyla karşılaştırırken çok zenginleştiğimi biliyorum. Yani ille de sözcüklerin anlamlarım yakalayayım, diye çalışmam. O melodiye, o imgelem dünyasıyla yetindiğim olur. Okuduğum bir kitabıysa, o imgelemle, omuriliğiyle okumaya çalışırım. Sözcüklerin adlandırılmış olması hiç ilgimi çekmeyebilir. - Dünya sözcüklerle kurulmuştur, sözcükler sınırlar dünyayı. Bunun dışında da yoktur. Gökyüzü, elma, güneş, Zonguldak birer sözcüktür. Böyle binlerce sözcük gibi ölüm de bir sözcüktür. Ben böyle düşünüyorum. Ölümün bendeki yeri de öbür sözcükler gibidir, bir ağırlığı, ayrı bir ağırlığı yoktur. Çünkü ölümü yaşamıyoruz. Bilmiyoruz. Hem ben somut sözcüklere daha bir bağlıyım. Elimle tutabildiğim, dokunabildiğim; karşılığı hemen görünen. Ölüm böyle bir sözcük değil. Bu yüzden olacak, büyük bir yer kaplamadı yazdıklarımda, yaşamımda. Belki şiirler, şairler olmasaydı ölüm sözcüğüne el atmazdım bile diyebilirim. Ölüm sözcüğü şairlerin dışındaki bir sözcüktür. Biz şairler ölümün olduğuna inanmayız çünkü. Yoktur ölüm, yaşanan bir şey değildir. Bir söylendir o. Daha ne istenir? Büyük bir şiir buluruz biz bu söylende. Metin Eloğlu ölümünden kısa bir süre önce bana gönderdiği mektupta şöyle diyordu: \"Sana bir müjde: Haziran'a çıkmayacağım. Külebi yatağından kalkıp arabasına binmeye kalktığında, bütün hastane ayağa kalkmıştır. Ölüm hastane halkı için vardı, Külebi için bir sözcüktü. Bana gelince, ben bir gün öleceğimi hiç düşünmedim. Ölüm bir tacirdir. Bir çatlak. Yaşlılığa, yaşa gelince: Milliyet Sanat'tan böyle bir soruyu sorana Anday, Bana böyle bir soru sormaya utanmıyor musun? diyor. Ben hiçbir şey demiyorum. Yaşlılığın bir sayı olduğunu söylüyorum. Sayılar da sözcükler gibidir. 3 sayısı da 100 sayısı da birer sözcüktür, onlara ölçüyü biçen biziz. Yoksa sayıların bundan haberi yoktur. Hem neden olsun? Şairler henüz sayılara eğilmedi, bu yüzden de sayılar kuru birer yaprak: Söylensiz. Yazık! Bu soru bende şu duyguyu uyandırdı: Biz şairler ne ölümün iki heceli bir sözcük ne de yaşın bir sayı olduğuna inandıramamışız hala. Şimdi nafile; ne desem anlatamıyorum diyeceğiniz bir şey daha söyleyeceğim ölümle ilgili olarak! Siz İlhan Berk adını tarihe yazmak isteyen birisiniz. Böyle birinin ölümden ödü kopar gibi geliyor! - Adımı yazmak, adımı kazmak, bu dünyada İlhan Berk adında birinin yaşadığım bilinmesini istemem bana çok doğal geliyor. Nasıl olup da bunda ölümün bir payı olmayacağını sormak istiyorsanız, sanıyorum yine ölümü görmediğimi, ölümü yanıbaşımdaki masa gibi görmediğimi söylerim. Ölümü belki bir sözcük olarak da görmüyorum. Ben sadece kendimle boğuşuyorum. Bu dünyayı şiire sokabildiğim ölçüde var olacağımı hissettiğim için ölüm bir derkenar olarak kalıyor. Ölüme çeşitli adlar verebilirim belki. Ölüm eski püskü şemsiydi bir çatlağın sesidir bende. Ölüm yine bir Gobi Çölü, ucuz bir tütün, dokunuşunda bir içdeniz, bakışı garip bir aile fotoğrafı, sesi artık şu oksijen çadırından çık!, uyanışı kitaplar, ormanlar, kuşlar, elleri aylardan ağustos, saçı düş öte yolculuktur. Dünden beri dikkat ediyorum. Masanızın üstünde, kitaplığınızda bir yığın defter duruyor. Sanıyorum hepsinin çalışmanızda belli bir işlevi var. - Ben uzun süre her kitabım için bir defter tutmuşumdur. Ama uzun bir zamandır defter kullanmadım. Yalnız en son Güzel Irmak bir defterde başladı, bir defterde bitti. Onu saklıyorum. Genelde ben şiir yazarken, şiiri hep kafamda kurduğum için, deftere, kağıda gerek duymam ama Güzel Irmak'ı yazarken 130 sayfalık bir okul defteriyle başladım ve orada kapattım. Tabii bu 21 şiir 100-130 sayfalık bir kağıt dünyasında döndü, dolaştı ama orada başladı ve orada bitti. Benim için ilginç bir evre diye bakıyorum buna. Öbür kitaplarım, Aşıkane, Mısırkalyoniğne, defterlere girmiş çıkmıştır ama okuduğum kitaplar, kestiğim kupürler, resimler, fotoğraflarla beraber kurulmuştur. Güzel Irmak'a gelince, serüvenini başladığı gibi bitirdi. Benim üç tür defterim vardır. Özellikle ham kitaplar, kitapları, romanlar gibi şiir dışındaki okumalarım için defterlerim vardır, bunlara şiir defteri diyebilirim. Bir çiçeği anlatan ya da demircilik, bakırcılık üzerine, bir gravür üzerine okuduğum bir yazıda, bir romanda düz bir cümleden birdenbire etkilenebiliyorum. Oradaki cümleyi ters olarak düşünebiliyorum ve onu ters olarak defterime yazıyorum. Böyle belki 10-15 defterim var. Benim kurduğum, ama köken olarak okuduklarımdan edindiğim cümlerle dolu defterler. Bir de Alıntılar adını verdiğim defterlerim var. Okuduğum kitaplarda şiir üzerine, sanat üzerine beni ilgilendiren cümleleri bu defterlere yazarım. Bunların dışında bir de sevdiğim, üzerinde uzun süre bir öğrenci gibi çalıştığım şairlerin defterleri vardır. Eliot için iki defterim vardır. Mallarme, Cummings, Ungaretti, Borges defterleri vardır. Mallarme defterimi 1959'da tutmuşum bak. Bak bu da Pound defteri. - Öyle. - Beni bilenler bilir. Kendim üzerine konuşmaya dayanamam. Övünmeyi de sevmem. Bunu beni biraz bilen Cemal Süreya da yazdı. Bu konuda kapalıyım, bu bir gerçek. Son 20 yıldır kim var diye sorarsanız, doğrusu Dağlarca'yı uzun zaman sevdim. Bugün beni ilgilendirmediğini de söylemek isterim. Sürekli ilgimi çeken şairler içinde Oktay Rifat var, Necatigil var, birlikte başladığımız İkinci Yeni şairleri var, yani Turgut Uyar var, Edip Cansever var, Cemal Süreya var, Ece Ayhan var. Bunlarla beraber doğduğumuza inanırım. - Oktay Rifat derim."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/620306230692429824/konstantinos-kavafis-konu%C5%9Fma-dili-ile-yaz%C4%B1", "text": "Yaptıklarıma, söylediklerime bakıp tanımaya kalkışmasınlar beni. Engeller vardı yaşamımı ve eylemlerimi dönüştüren. Engeller vardı, beni durduran, ne zaman konuşmaya kalkışsam. Ancak belli belirsiz davranışlarda ve en örtülü yazılarımda yalnızca bunlarda anlayabilirler beni. Ama gereksiz de olabilir, beni anlamak için katlanılan bunca sıkıntı, bunca çaba. Gelecekte -daha kusursuz bir toplumda- benim gibi yaratılmış biri hiç kuşkusuz ortaya çıkacaktır ve özgürce yaşayacaktır. Benim için çok önemlidir zaman ve mekan. Kendime ve başkalarına sık sık sorduğum iki soru vardır Ne zaman, nerede? Kendimi ve nesne\"mi bir zaman ve mekana yerleştirdim mi gerisi kolay, hemen düşünce ve duygu iletişimi başlar. Elbette İskenderiye'de, Antiohya'da, Edessa'da ya da Magnesia'da değil. Ortadoğu ve Küçük Asya'nın küçük Greko-Makedon krallıklarında da değil. Kimi şairler, kimi yazarlar vardır, \"aşk ilişkiniz bir kitaplık sürer, kimileri ile bu ilişki ömür boyu; nereye giderseniz yanınızda götürürsünüz, ya da o peşinizden gelir. Yanınıza kitabını almayı unutsanız da, gittiğiniz yerde, size benzeyen bir tutkunla karşılaşmanız yazgıdır. Kavafis ve Durrell sayesinde kaç dostum var dünyanın dört bir yanında. Bunlardan biri: Jacky. Yıl 1965, aylardan kasım. İsmet Birkan, ben ve adını bilmediğim bir genç Fransız kadın, Bulgaristan'da ilerleyen, İstanbul-Paris Treni'nin bir kompartmanındayız. Ben pipomu ve Justine\"mi çıkartıyorum. İsmet, \"Madam'dan izin aldınız mı? diye soruyor, dalga geçerek, pipo içmek için? Gene kadının yanıtı çok çarpıcı: Ben, diyor, İskenderiye Dörtlüsü'nü okuyan, Kavafis'i seven ve pipo içen erkeklere bayılırım. Şimdi Almanya'nın neresindesin Jacky, boş koku şişelerini ne yaptın? Sonra Liliane ve Marcel Van de Kerckhove çifti: Ankara'nın karlı kış gecelerinde sabahlara kadar Belçika Sefareti'nde Kavafis okuduğumuzu ve Justine\"den konuştuğumuz. Liliane ve Marcel'in \"Justine'in modeli ile dostluktarı. Justine'in modelinin Mısırlı gerçeküstücü Georges Henein'in kansı olduğunu öğrenmem. Adı neydi? Unutmuşum? Ama kitabında \"İkbal adına, \"Laik El Alaily adına şiir adadığına göre, bunlardan biri. Ama daha çok İkbal. Kavafis'in çevresinde, onunla ve birbirlerine ilişkili bir şairler, yazarlar çevrimi var: Ritsos-Seferis-T. S. Eliot-Henıy Miller-Lawrence Durrell -Aragon-Yossip Brodsky ve kuzeyden güneye, doğudan batıya yüzlerce yazar ve binlerce okur. Tam bir tekke şeyhi. Çalıştığı yerdeki üstlerinden sık sık 'Mösyö Kavafis sizden memnun değilim' tarzında zılgıt yediğinde, ciddi ciddi, 'Sizi memnun etmeye çalışacağım' diyen sevimli bir adam. Çok sevimli. Pinti, huysuz, bencil, çağıyla ilgilenmeyen, büyük Hellenci olmasına karşın Yunan ordusunun İzmir'de bozguna uğradığı yıl bundan hiç söz etmeyen, ve öyle biri Akhalar Birliği İçin Savaşanlar, öteki Şanlı Antiohos'a olmak üzere iki tarihsel şiir ile Eski Bir Kitapta adlı bir eşcinsel olmak üzere toplam üç şiir yazan; tarihle ilgisini de en fazla 13. yüzyılla sınırlandıran garip bir insan ve şair. gibi berbat dizelerle berbat manzumeler yazan Kavafis'in \"Kavafis olması gerçek bir mucize. Aynı şeyi, Kavafis'e 12 Şiir adayacak kadar sevip sayan Yannis Ritsos'un bir Kariovassi görüşmemizde söylemesi de ilginç. Bu konuda Seferis de şunları yazıyor: Gençlik şiirlerinde, hatta orta yaşlılık döneminin bazı şiirlerinde sıradan, herhangi bir üstünlükten yoksun olarak görüyoruz onu. Yaşlılık döneminde yazdığı şiirlerinde ise, sürekli olarak yeni ve çok değerli şeyleri bulup çıkardığı izlenimi veriyor. Bir 'yaşlılık dönemi şairi' Kavafis. Ölümünden birkaç ay önce hasta olarak Atina'da bulunurken, anlatılanlara göre, 'Daha yazmam gereken 25 şiir var diyormuş. (2) Tuhaf, ne 24, ne de 26 şiir, tam 25 şiir. İçinde korku da bulunan büyük bir kıvançla beklerdik bu yemekleri ve sonunda takma yakalı, kravatı özenle yana kaydırılmış büyücü Kavafis'in ağır ağır, dikkatli adımlarla, bahçeye çıkan büyük merdiveni ineceği zaman geldiğinde, her zaman mutluluk ve şaşkınlık duyardık. \"Birinde babam, bazı şiirlerinin yayınlandığı İngilizce bir dergi gördüğünü söyledi ona. - Bu dergi nerede? diye sordu Kavafis. - Kulübün kitaplığında, diye yanıtladı babam. - Al onu, bana getir, dedi Kavafis. - Bu hırsızlık olur, dedi babam. Bunun üzerine Kavafis, \"Yahu sen nasıl bir yargıçsın? Bir kitap bile çalamıyorsun? dedi. \"Bununla birlikte, birini ilginçliği, ikincisini derinliği yüzünden kabul ettiğim iki Kavafis tanımı vardır. Birincisi Foster'ın Passage to India adlı kitabında yaptığı tanımdır: 'Evrenin geri kalan bölümüne göre hafifçe yampiri bir durumda, ayakta, tamamen hareketsiz duran hasır şapkalı bir Yunan Beyefendisi.' Her şey bu tanımda yer alıyor. Hafifçe züppe bir beyefendinin toplumsal durumunun işareti olan hasır şapka, bir seyircinin düşünme durumunun belirtisi olan hareketsizlik ve nihayet en önemli nokta olan yampiri duruş, yani okullardaki eğitim sistemi yüzünden öğrenemediğimiz tarihsel manzarayı ortaya seren şairin düşüncesinin somutlanması. Eşcinsel aşkı mahkum eden 'genel' ahlak bakımından da yampirilik söz konusu. Ange S. Vlachos'a teşekkür edip biz yolumuza devam edelim. Ve özellikle de insanın cebindeki iyi bir şiiri yüz metre uzaklıktan hissetme yeteneğine sahip olan Alain Bosquet'nin yaptığı, müthiş yol gösterici, tansıklı tanıma da teşekkür edelim. Çünkü, Kavafis'in tarihsel zamana dikey bakışı çok önemlidir. Bunu anlamıştır Bosquet. Bu görüş, bu tavır, böylece, ait süremli zamanı eş süremli, yani dikey olanı yatay olarak yazmak yöntemini benimseyen ben fakir'e (4) kadar uzanmış oluyor. Konstantinos Kavafis ailesi iki taraftan da İstanbullu. Pedros Kavafis ile Harikleya Fotiyadis'in dokuzuncu çocuğu. Konstantinos, İskenderiye'nin Avrupalı mahallesinin Şerif adlı sokağında ailenin dokuzuncu çocuğu olarak doğdu. Doğum tarihi eski hesaba göre 17 Nisan, yeni hesaba göre 29 Nisan 1863. Kavafis ailesini Bosfor kıyılarından alıp Lagidesler'in kenti İskenderiye'ye sürükleyen dürtü neydi? İlk Grek kolonilerinden bu yana Grek, Hellen ya da Yunan\"ı Akdeniz havzasında daha çok kazanmaya, daha iyi yaşamaya yönlendiren dürtüydü bu. Bu dürtü bu nüfusu sürekli olarak oradan oraya sürüklemiştir: Adalar'dan Konstantinopolis'e, İstanbul'a, İstanbul'dan Mısır'a, Yunanistan'dan Mısır'a, Mısır'dan, İstanbul'dan Yunanistan'a... İki bin yılı aşkın süredir dönen burgaç, savuran rüzgar. Ama \"İngiliz insanı rahat bırakmaz. Pamuk zenginliğinden payını almak üzere Mısır'a üşüşen İngiliz sermayesi karşısında, kendi çapında bir Senyör olan Pedros Kavafis pek bir şey yapamadı ve 1870 yılında gerisinde çocuktan başka çok az şey bırakarak dünyasını değiştirdi. Konstantinos demek ki yedi yaşındaydı babasının ölümünde. Kesinlikle bilinmez, ama ailenin göçü Konstantinos'un şairliğine yol açmış olabilir. Çünkü, Büyük İskender'in torunlarının başkenti olan İskenderiye Hellenistik dünyanın en önemli merkezlerinden biri olma özelliğini 20. yy'a kadar sürdürmüştür. O yıllarda İstanbul'da olmayan bir kültür yaşamı vardır bir gayri müslim için; evrensel kültürün yanı sıra, Kopt, Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman kültürleri... Bunun yanı sıra Ptolemeos, Eukleides, Kleopatra, Theokritos, Plotinos, İskenderiyeli ya da Yahudi Philon, İamblikhos, Kallimakhos, Rodoslu Apollonius gibi özel adlara da bağlıdır bu kent. Konstantinos'un ailesinde 18 ve 19'uncu yüzyıllarda dikkate değer insanlar görülür. Dedesi Yorgos-Yannis Kavafis (1806-1891), 1788-1805 yıllan arasında İskenderiye Ortodoks Patriği olan Parthenios'un yeğeniyle evlenmişti. Atalarından biri, Yannis Kavafis (1701-1762) uzun yıllar Viyana'da yaşamış ve imparator tarafından kendisine soyluluk payesi verilmişti. Ailenin bir kanadı da 19. yüzyıl içinde Londra'ya yerleşmişti. Şairin emmioğullanndan Yannis-Yorgos Kavafis, Londra'nın Saint-Georges Hastanesi'nde başhekimdi. Kavafis Ailesi'nin öyküsü sürüyor: Aile 1850-1870 yılları arasında iyice zenginleşmiş, Mısır içinde ve Londra, Liverpool, Manchester, Marsilya, İstanbul ve daha bazı kentlerde şubeler açmıştı. Daha önce de belirttiğimiz gibi talihleri 20 yıldan fazla gülmedi. Babanın ölümünden sonra aile İngiltere'ye göçtü. Fakat babadan kalan şirket 187o yılında tamamen batınca aile 1880 yılında İskenderiye'ye dönmek zorunda kaldı. Harikleya ailenin eski toplumsal düzeyini tutturmak için epeyce uğraştı ama köprülerin altından çok sular akmış, İngiliz bankerlerinin değerli uşakları\"nın oluşturduğu yeni bir Yunan toplumsal sınıfı doğmuştu. Artık kolay değildi. Ağabeyleri memur olurken Konstantinos okula başladı. Ağabeylerinden biri Londra'da kalmıştı. Bu ağabey İngilizce, Fransızca şiirler yazacak ve Konstantinos'un şiirlerini Shakespeare'in diline çevirecektir. Koşulların kötüleşmesi burada durmadı: Teker geriye dönmeye başlamasın bir kez!.. Başta İngilizler olmak üzere yabancıların açgöz tutumları, Arabi Paşa önderliğinde bir Mısır devrimine yol açtı. Bir \"gözle idare eden İngiliz'e ikinci göz fırsatıydı bu: 1882 yılında İskenderiye'yi işgal ettiler. Zavallı Fenerli Harikleya da bunun üzerine çocuklarını alıp ana baba yurduna sığındı. Londra'da İngilizce öğrenen Konstantinos için yeni bir fırsattı İstanbul serüveni. Teyzesinin Tarabya'da bir evi, büyükbabasının ise Kadıköy'de küçük bir kira evi vardır. Konstantinos 1882-1885 yılları arasında İstanbul'da yaşadı. Bu durumdan yararlanarak Yunan klasiklerini ve Bizans tarihçilerini incelemeye başladı. İlk eşcinsel deneyimlerini bu kentte yaşadı. Şiir yazmaya bu kentte başladı, sıradan şairlere öykünen şiirler. Yazımızın başlarında berbat bir manzume olarak nitelendirdiğimiz, İngilizce olarak kaleme aldığı \"Leaving Therapia adlı parçayı, şiirin altındaki notlardan anladığımıza göre, 18 Temmuz 1882 Pazartesi günü 14.30'da yazdı. 1885 yılında yazdığı Yeniköy adlı şiir de ilginçtir. Kavafis, İstanbul dışında hiçbir yer ve yörenin doğasını anlatmamıştır. Çok sevgili dostum ve ortağım Herkül Milas'ın dediğine bakılırsa, 1885 yılının İstanbul'unu Kavafis'ten, biraz özlemle, biraz kaybolanın acısını duymanın burukluğuyla okumak yalnızca Istanbul'luların -bu soru işareti benim- tadabileceği bir deneydir. Sevgili okurlar! Bu şiiri okumak için Kavafis'in Bütün Şiirleri Varlık Yayınevi tarafından yayınlanmasını bekleyeceksiniz. Ama adı Türkçe olan Dünya Güzeli şiirin ham çevirisini buraya aktarmamazlık edemeyeceğim. düşer üstüme ya da iğrenç harem ağalarının, donar kanım damarlarımda iğrenç kocam yaklaşınca yanıma. Birçok bakımdan ilginç, ama bir çağdaşıyla ilgili olması bakımından da ilginç bir şiir. İstanbul'da yazdığım bildiğimiz üç şiir de gün\"üyle ilgili, zamandaş. İstanbul'da yaşasaydı, belki bu kadar \"tarihçi şair olmazdı. Bu da bilinemez. Konstantinos erginlik çağına gelince, ağabeylerinden biriyle birlikte babasının ayrılmış olduğu Yunan vatandaşlığına girdi ve 1885 yılında İskenderiye'ye döndü. Annesi de kendisiyle birlikte geldi. Savaş kenti tepeden tırnağa değiştirmiş, işgal ise canına okumuştu; gelenekler, ahlak değerleri umarsanmıyordu, ticaret hayatının durgunluğu ise bir çöküş döneminin başlangıcım haber veriyordu. İçinde bulunduğu koşullar, ücretsiz bir staj döneminden sonra 1892 yılında (29 yaşında) Bayındırlık Bakanlığı'na girmek zorunda bıraktı şairi. İngilizlerin yönetip denetlediği bir Mısır kuruluşunda çalışan bir Yunan vatandaşıydı. Bu yüzden önemli bir yer edinemedi. Belki de istemedi. Sular Idaresi'ndeki yaşamını iş arkadaşı İbrahim El Kayar'ın anılarından biliyoruz. Ama yaşamındaki devinim ve serüven sona erdi. Bu işte tam 30 yıl çalıştı, demek ki 1922'ye kadar. Artık yaşamı, evi, işi ve Athineos Kahvesi arasında geçecektir. Ölümünden (29 Nisan 1933) pek az önce yaptığı Yunanistan yolculuğu dışında bir daha İskenderiye'den ayrılmayacaktır. Tabii 1901,1903,1905 yıllarında Yunanistan'da yaptığı tatiller dışında. Ama gene de uzun, tam 27 yıl. Başlangıçta Atina'lı meslektaşları tarafından alaya alınan İskenderiyeli şair, 1932 yılında Yunanistan'a yaptığı yolculuk sırasında ünlendiğine bile tanık oldu: Gırtlak kanseri ameliyatı geçirdiği hastanedeki odasının önünde uzun ziyaretçi kuyrukları oluştu. Kavafis Ailesi'nin son erkek temsilcisi, İskenderiye'ye döndükten kısa süre sonra öldü(5). Şimdi ben, 1990 yılının boğucu haziran sıcağında, onun atalarının kentinde ona çalışıyorum. Kavafis ruh ve düşünce olarak ne Grek ne de Yunan\"dır; o bir \"Hellen\"dir. Ama Hellenizm'in övgücü borazanı değildir, onun derinlikli bir hayranıdır. Hellenizm'i tanımlamak güç bile olsa, Atina'dan başlayarak ve özellikle Büyük İskender'in fetihleriyle kurulan \"site\"lerin oluşturduğu dünyayı düşünebiliriz. Kavafis'in Hellenizminin geri planını özellikle Ortadoğu oluşturur. Bunların arasında da İskenderiye ve Antiohya öne çıkarlar. Ama Kavafis'in ilgilendiği dönem Hellenizm'in Büyük İskender dönemindeki yükselişi değildir. Onu ilgilendiren Roma'nın egemenliğine girmiş olan ardıllar çağıdır. Bu çokuluslu, kozmopolit imparatorlukta Grekçe daha doğrusu Hellence bir birleştirme öğesidir. Kavafis, Hellenizm tarihinin değişik dönemlerine eğilir ve Grek soyunun kişiliğinin en önemli yönlerini çizer: Yazgıya boyun eğme, kutsal ve tanrısalla senli benlilik, kendine hayranlık, yepyeni koşullara uyum yeteneği, yaşama inadı, duyguların mantığa egemenliği, özsaygının çılgınlıklan; insanın saygınlığını korumak için, kaçınılmaz olanın karşısında sertlikten kaçınmaması, sonucu önceden bilinse de yitirilen şeye karşı duyulan aşın duygusal bağlılık, olayları vaktinde görüp anlayamamaktan ileri gelen acı; bunlara ek olarak da Hellenizm'in karşısında boyun eğdiği iki güç: Roma istilası ve Hıristiyanlığın yayılışı. Bunun ikisine Bizans'ın çöküşünü de ekleyebiliriz. Düşünelim: Kavafis neden bu dekadans dönemlerine ilgi duymuştur? Bu dönemlerde kendi ailesinin, kendi soyunun çöküşünü mü görmüştür? O tüyler ürpertici Tanrısal Antonius'a Sırt Çeviriyor adlı şiirlere bakalım: Çoktandır bekleyen biri gibi, bir yiğit olarak/veda et ona, bu giden İskenderiye'ye. Bu dizelerde Hellen kişiliğinin yazgıya boyun eğme kalarak veda etmemiş midir? Yalnızca İskenderiye mi? İstanbul, Londra, Paris, Tarabya... Ve yalnızca bunlar mı? Ya Kral Dimitrios? Makedonyalı askerler kendisini değil de Pirros'u seçtiklerini belli ettikleri zaman ne yapmıştı? Bir kral gibi mi davranmıştı? Hayır! Sırmalı giysilerini, eflatun ayakkabılarını çıkarıp atmış ve oyundan sonra oyun kostümlerini çıkartıp gündelik giysilerini giyerek tiyatrodan ayrılan bir trajedi oyuncusu gibi yapmış. Bunda da bir kıssadan hisse var. ///Kavafis okumanın belalı keyfine müptela, metinler arası ilişkiye düşkün bir şairdir. Bu izleklerin bazen geri planında, bazen de vitrininde toplu ya da bireysel zayıflıklar ve zaaflar vardır. Kavafis bunlara hoşgörü ve anlayışla bakar. Bunların karşısında eski çağların, eski erdemli çağların çığırtkanı değildir. Tatlı romantizme de başvurmaz. Erotik şiirlerinde biraz romantizm, acı, boyun eğmeme ve bunların yanı sıra isyan da vardır; eski duygu ve nesnelerin kaçınılmaz değişimleri de vardır. Kavafis tarihin ve gerçeklerinin içinde bir yontucu gibidir. Ya yontuyu yaptığı kazılarda bulmuş ve ona kıssaden hisseli bir öykü uydurmuştur; ya da var olan bir öyküye bir yontu yapmıştır. Kendi uydurduğu öykülere de yontu yaptığı görülür. Kavafis okumanın belalı keyfine müptela, metinler arası ilişkiye düşkün bir şairdir. Şiirlerinin konu ve izleklerini yalnızca Grek klasiklerinden değil Altın Çağ\"ın Latin ozanlarından da alır. Horatius, Plutarkhos, Samsatlı Lukianos'tan alır. Kavafis'in, temelde aynı yöntem olan ama bir başka bir yöntemmiş gibi görünen yollara başvurduğu da görülür: Kendi duygularını gerçek ya da yapıntı kişilere mal etmek. Gerçekte, tarihsel \"tebdil-i kıyafet ya da travesti\"nin altında her zaman konuşan Kavafis'tir, aşklarından, acılarından, eşcinsel ilişkilerden, şiir sanatından ve ün arzusundan söz eden. İsa'dan sonra 400 yılında Emonidis için şiir yazan Antiohyalı Temetos, Kavafis'in kendisidir; (Antiohyalı Temetos, İ. S.400); gençliğine dönmeyi bekleyen Myrtias'tır; kocaman bir tapınakta bulunan kilden bir yontuya altın ve fildişinden bir yontuyu yeğleyen Tianialı Apollonios da odur; sokakta ağır ağır yürüyen, yıllann ve azgın yaşamın belini büktüğü güçsüz ve bitkin ihtiyar da Kavafis'tir. Özellikle duygusal ve eşcinsel şiirlerinde gerçek ve tarihsel ile yapıntı yan yana, iç içedir. Neredeyse 23 yaşında olan cana yakın genç Klitos da, \"Suriye'den Ayrılan Sofist adlı şiirdeki Mevis de, Kimon da, Kleandros oğlu İason da, hepsi, birer tarihsel zaman ve mekana oturturmuş yapıntısal kişilerdir ve şairle ilgili bir gerçeği temsil etmektedirler, imparator Aleksios Komnios'un yaptıklarıyla, ahlakıyla çok değerli olan, akıllı ve saygıdeğer annesi Anna Dalassini, Kavafis'in son derece güzel, savurgan ve tutkulu annesiyle örtüşmektedir. Kavafis çok az yazdı, yazdığından da azını yayınladı. Kendi varlığından ağır ağır damıtarak yazdığı şiirlerin bir bölümünü atar, atmadıklarını da durmadan düzeltirdi. Belli bir düzeye geldiğine inandığı şiirlerini tek yaprak halinde dostlarına gönderirdi. 50 yaşından sonra, dostlarına daha önce göndermiş olduğu tek tek şiirleri geri almak için çok ter dökmüş olduğu bilinir. Ölümünden önce bu yöntemle yayınladığı ve Bütün Şiirleri olarak bilinen tam 154 şiiri var. Ama ölümünden sonra \"Bulunan Şiirler, Yayınlanmamış Şiirler başlığı altında yayınlanan şiirlerinin sayısı ise 75. Bu 75 şiir arasında son derece kötüler de var. Ama sonuç olarak Kavafis'in toplam olarak 154+75=229 şiiri var. (Herkül Millas'la birlikte hazırlamakta olduğumuz Bütün Şiirler'de 154 şiirin tümü ile 75 şiirden yapılan seçmeler, belki de hepsi yer atacak, alıyor.) Çok erken yazmaya başlayan Kavafis çeşitli akımların-romantik, parnasyen, sembolist- söyleyiş teknikleri aldı ama kendi şiirsel düşüncesine uygun dili ancak 40 yaşında buldu. Yaradılışı ve oluşumu gereği her zaman eksiltili şiir yazdı; Kostis Palamas'ın çoşkulu lirizmi yerine gösterişsiz ve düz- yazısal bir duyguyu yeğledi. Halk dilinin ateşli yandaşı otan Kavafis, Söz sanatçısının görevi güzel ile yaşayanı birleştirmektir derdi. Dilinde, İskenderiye ve İstanbul Rumları'nın dilsel özellikleri vardır. Örneğin Yunanlar gibi biraz ay demek, İstanbul Rumlan gibi bir parça ay der. Bir şiirinde de maraz sözcüğünü Türkçedeki gibi kullanmıştır. Şair olarak, yapmacık sözü değil, esinlendirici, açık-seçik sözü aramıştır. Eski yazarlardan aldığı sözcükler, bir çağı, bir atmosferi, bir anlayışı kısa ve özlü bir şekilde dile getirmesine yardımcı olur. Fiillerin egemen olduğu aşırı yalın, bileşik sözcüklere yer vermeyen, imge ve sıfat bakımından cimri -ama en yıpranmışlarını bile gençleştiren- bir dil. Öykülünmesi olanaksız bir dil. \"Konuşma dili ile yazı dilini evlendirmeye çalıştım ve bütün deneyimlerimden, şiirsel içgüdümden destek aldım. Yunanistan'ın yaşadığı yazı dili konuşma dili kavgasını bilenler bu cümlenin anlamını kolayca kavrar. Bu kavga Osmanlıca ile sade Türkçe'nin kavgası gibidir. Kavafis, Bizans çağını ele alan o çağda kullanılan eski sözcüklerden hiç duraksamadan yararlanır. Ama aldığı eski sözcüklerin çağdaş okurlar tarafından okunur ve anlaşılır olmasına özellikle dikkat eder. Birinci Dünya Savaşı sırasında Kavafis'i tanımış olan İngiliz romancı E. M. Forster'ın belirttiğine göre, şair ne zaman böyle bir sözcükten yararlanmaya karar verse, hemşerilerine ve hatta yabancı dostlarına sorarmış. Şiiri her derde deva bir ilaç olarak gören Kavafis, bir tek mutlak'a inanırdı: Güzel, Güzellik. Geriye kalan şey onun için yanılsamaydı. Haz anının belleği olduğu için, her acıya karşı ilaçtı şiir onun için. George Cattaui'nin yazdıklarına bakılırsa, tam bir münzevi bu bizim ihtiyar şair. Bir gün, edebiyat ve sanata pek az ilgi duyulan İskenderiye kentinde yaşadığı entelektüel yalnızlıktan söz etmiş Cattaui'ye. Şevki Bey, Halil Mutran gibi Fransızca konuşan birçok yazarla Kavafis'in hiçbir ilişki kurmamış olduğunu söylüyor Cattaui. Bir gün Arap dünyasında çok tanınmış olan Mutran ile Kavafis'i Cafe Athineos'ta buluşturmuş. Ama bu buluşmadan sürekli bir dostluk ilişkisi doğmamış. Bu Hellenizm vurgunu, bu neo- grek ve aşın yurtsever şair, 1912 Balkan Savaşları'yla, 1914-1918 Dünya Savaşı'yla, İyonya hayallerine son veren Anadolu bozgunuyla hiç ilgilenmemiş, hatta en küçük anıştırmada bile bulunmamıştır. Sanki bu çağın dışında doğmuş gibidir, ama bununla birlikte sahip olduğu kültürel miras insan manzaraları çizmesine olanak sağlamıştır. Kavafis'in şiiriyle ilgili olarak şunları yazıyor Yorgo Seferis: Bir sanatçı, işini her şeyden üstün tuttuğuna göre, sanatı uğruna kendini yok etmelidir... Eleştirmenlerden birinin açıkladığına göre böyle düşünürmüş Kavafis. Bir sanatçının kişisel hayatını incelemek için iki yol var: Biri hikayeler, şaşırtıcı olaylar, fıkralar, doktor raporları; öbürü ise şairin geçici hayatını eserine nasıl döktüğünü sabırla görmeye çalışmak. Birinci yolu yeğleyenler için benim söylediklerimin bu yüzden de, şiirin dışında, Kavafis'in bizi pek ilgilendirmediği kanısındayım. Kavafıs'in şiiri düzyazının sınırında durur, usturanın keskin ağzında durur gibi. Bu yeni bir şiirdir, çağdaş şiirin, devrimsel gelişimi hala sürmekte olan bir yenilgidir. Ölçü ve uyaktan kurtulan, Parçalanan Şiir, bazı şairlerde yüzey yapının süssel öğelerinden de kopmakta, yüzey yapı alabildiğine yalınlaşırken şiirsel söylem, şiirsel töz metnin derin yapısında alabildiğine zenginleşmektedir. Bu tür şiir edilgenliğe alışmış okur için zor bir şiirdir. Şiirsel haz, dilden, yüzey yapıdan ve şiir sanatlarının ustalıkla kullanılmasından değil, şiirin semantik yapısından kaynaklanmaktadır. Bu bakımdan Kavafis'in şiiri, bugün bile, geleceğin şiiridir. Ama, okur için, tarihsel ve bilgisel katkı, şiirsel dönüştürüm, yeniden üretim gerektirmektedir. Şiir okurun gördüğü metin değildir, bir travesti olarak belleklerde ve yüreklerde dolaşmaktadır. Yaptıklarıma, söylediklerime bakıp tanımaya kalkışmasınlar beni. Engeller vardı yaşamımı ve eylemlerimi dönüştüren. Her zaman Deniz İhtiyarı Proteus(8) olarak düşündüğüm Konstantinos Kavafis bu yürekler acısı, hem bağışlanma dileyen, hem de meydan okuyan Gizli adlı şiiri 1908 yılında 45 yaşında yazmış. Sürekli ayrılıkçı konumu yüzünden -aşkta, politikada, sanat anlayışında- Kavafis, saldın hamlelerini önceden sezmek, kendisini savunmak için silahlar üretmek zorunda kaldı her zaman. Yapıtında sürekli olarak anlam gizlemek gereksinimini bu yüzden duymuş olmalı. Bununla birlikte, kendinin ve yapıtının sadık bir imgesini vermeye özen göstermiştir. Bu yüzden şiirlerinin kapalı kalan bölümlerini bir tarih, bir başlık -gerektiğinde yeni bir şiirle aydınlatarak bu imgeyi korumaya dikkat etmiştir. Tıpkı bu İskenderiyeli Yaşlı Şair'in yaptığı gibi. (1) M. Halvatsakis, Kavafis'in Memurluk Hayatı, Atina 1967, in Robert Liddell, Cavafy. A Crttical Biography, London, p.127-130. (2) Yorgo Seferis, Üç Kırmızı Güvercin, Çev: Cevat Çapan, Altın Kitaplar, 1971, S.139-140. (3) Ange S. Vlachos, Poemes, Constantin Cavafy, Editions Icaros, Athenes, pp.9-11. (4) Enver Ercan, Şair Çünkü Onlar, Kavram Yayınlan, 1990. S.216. (5) Stratis Tsirkas, Encyclopedia Universalis, Kavafis maddesi. (6) Stratis Tsirkas, Encyclopedia Universalis, Kavafis maddesi. (7) Yorgo Seferis, Üç Kırmızı Güvercin, Çev.: C. Çapan, Altın Kitaplar, 1971. S.158-159. (1) Georges Cattaui, Constantin Cavafy, Pofetes d'aujourd'hui, Pierre Seghers Edlteur, Paris, 1964. (2) Margueri Yourcenar, Presentation Critique de Constantin Cavafy, NRF, Poesie/Gallimard, 1958 et 1978. (3) Ange S. Vlachos, Poemes, Constantin Cavafy, Editions Icaros, Athenes. (4) Edmund Keeley + Philip Sherraıd, C. P. Cavafy. Collected Poems, Princeton University Press, Princeton, New Jersey, 1975."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/620618060851822592/do%C4%9Fan-h%C4%B1zlan-ciddi-i%C5%9F-yapanlar-hayata-g%C3%BClerek", "text": "- Semih Balcıoğlu, hem çizgisi hem yazısı olan ender karikatürcülerden biriydi. Çizginin insanı düşündüren işlevini ustaca kullanırdı. Dostluğu, yakınlığı benim hep anılarımda yaşayacak. Bir de daima kendine özgü kahkahası hep kulaklarımda çınlayacak. - Ben hayatım boyunca hep genç arkadaşlarla çalıştım. Hiçbir yerden bir kimseyi transfer etmedim. Kürşat Başar'dan başlayarak bize hep genç, yetenekli, çalışkan olarak geldiler. Onların yükseliş çizgilerini izledim, ama daima da yükseliş çizgileri için çaba harcadım. Çevremde hiç ast-üst olayını gözetmedim. Çünkü edebiyat-sanat dünyasında ast-üstlük soğuk bir şeydir, bir hiyerarşik düzen olmaz. Yayın danışmanı olarak benim de odamın kapısı genç şair ve yazarlara, gazetecilere hep açıktır. Ben edebiyatta ulaşılmaz, mesafeli bir durumu kabul etmiyorum. Gazetede her gördüğümle konuşup şakalaşırım. - Evet, hala haftanın yedi günü gazeteye geliyorum. İnsanının hayatıyla işi karıştı mı hayatıyla işinin mekanı da örtüşmeye başlıyor. Burada kitaplar, CD'ler, müzik çalarım, iPod'um var. Bütün müzik, edebiyat müracaatlarım burada. - 'Bodrum'da bir bahçede yazayım,' demez misiniz hiç? - Hiç böyle bir şey düşünmedim. Hatta Silivri'de bir yazlık evimiz var, sadece annemi görmek için giderim. Şarlo ile Gertrud Stein bir yemekte buluşurlar. İngiltere'nin o meşhur çimlerine bakan bir salonda yemek yerler. Stein der ki Şarlo'ya 'Yahu ne güzel çimler, değil mi?' Şarlo'nun cevabı 'Turner'ın resimlerindeki yeşili tercih ederim,' olur. Ben de her şeyi bir sanatçının kaleminden ya da gözünden görmeye alıştığım için doğa resimleri olaganüstü gelir. İşte karşımda Turan Erol'un bir Bodrum tablosu, çok güzel... Ama Bodrum'un içine gittiğimde çok sıkılıyorum, dayanamıyorum. Benim odalarım kapalı odalar, demek bende klostrofobi yok. İyi bir kitap, iyi müzik ve yemek yeterli. - Kürşat Başar'ın sizinle yaptığı nehir söyleşisinin başlığı Sanki Bir Roman Kahramanı... Bir ankette de sevdiğiniz roman kahramanı sorulduğunda Raskolnikov cevabını vermişsiniz. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sının unutulmaz kahramanı... Niye Raskolnikov? - Benim gibi sakin ve durgun hayat yaşayanlar Raskolnikov gibi biraz psikolojik kitaplarda yer alan psikopat diye nitelendireceğimiz insanlardan hoşlanırlar. Herhalde onun için. Ama ben Oblomov kitabını da severim. Gerçekten çok çalışan görünen, çok önemli işler yaptığını zannedenlere böylesine alaycı tokat vuran az kitap vardır. Hayatımda hep şunu gördüm; ciddi iş yapanlar hayata gülerek bakıyor, ciddiyetle bakmıyor. Arkada hiçbir şey olmayan insanlar hayata hep ağırbaşlı bakar, konuşmazlar. Hiç kuşkusuz... Çok sevdiğim bir yazar. Aslında ben Borges'i sevdiğim gibi Alberto Manguel'i çok severim. Çünkü Yazma Üzerine kitabında '15 yaşında ayakkabı bağlamayı öğrendiğim için yazarlıktan başka bir şey yapamayacağımı anladım,' diyor. Ben de ayakkabı bağlamayı 15 yaşında öğrendim ve yine ayakkabı bağlamayı iyi yapamam ve hep çözülür nedense... O yüzden de hep diyorum ki yazarların, edebiyatçıların aslında hep gerçekten hayata karşı beceriksizlikleri vardır. Her yerde bilgisayarla çalışırım. Müzik dinlemeyi çok sevdiğim için bir parça da amatör olarak bildiğim için müzikle ilgili teknolojik olan her şey beni ilgilendirir. Ama eve gelen bazı hala dinlediğim makara teybim var. Ertuğrul Özkök 'Bunu Rahmi Koç Müzesi'ne verin, yeri orasıdır,' diye benimle dalga geçiyor. Ben evlenmedim. Annem arada bir 'Niye evlenmedin, niye evlenmiyorsun?' der bana. Evlenmenin bir insana getirdiği çok sorumluluklar var ama ailem beni pek sorumluluğa alıştırmamış. Sadece duyduğum tek sorumluk yazdığım yazının daha iyi olması için yapacağım araştırmalar, müziğin en iyi dinlenmesi için yaptığım araştırmalar. Öbür türlü ev yükü, aile yükü vermediler. Herhalde o tür bir şeyi ben üstlenemezdim. pastane kalmıyor. Ama mesleki açıdan düşünürsek 'Ah eski gazeteciler,' demiyorum ben. Öyle bir şey söyleyenden bir yerde kaldıklarından düşünüyorum. Şimdi gazeteciler çok daha bilgili, çok daha donanımlı, çok daha iyi gazeteler çıkıyor, bu bir gerçek. Geçen sene gidecektim ama olmadı. Hep başka adalara gittim ama oraya gidemedim. Bu sene gitmeyi düşünüyorum. Doğrusu çok da merak etmiyorum. Çünkü İstanbul'un da her yerini merak etmiyorum, belli yerlere gidiyorum. Coğrafya merakım yok benim. Hayır, hiç yapmıyorum ama yapılan yemekte kullanılan malzemenin derecesini anlayabilirim. Evet. Bardaklar da ayrıdır. İçki içilecek ayrı, su içilecek ayrı, şarap ayrı... Çatallar... Bonfileyi rahat kesmek için dişli olmalı.. Bu biraz hayatın teferruatıdır, teferruat insanı yorar, ama bu da mükemmeliyetçiliktir. Benim ki mükemmeliyetçilikten geliyor. Kitaba tutkunuzdan dolayı olumsuz eleştiri yapmama ilkeniz de hiç değişmiyor sanırım. Görevimiz Tehlike'de şöyle bir şey vardır: Bu CD iki dakika içinde kendini imha edecektir, denir. Kötü kitap zaten kendini yok eder, yaşamaz, duramaz ayakta. Bu da bana ayakta duramayan bir insanı itmek gibi geliyor. Bir şeyi desteklemek övmek başkalarına sevdirmek çok zor bir iş ama bir çırpıda kötülemek kolay bir iş. Bu kitap okunmaz, diyerek geçersiniz ama ben emeklere çok acırım. Türkiye gibi bir yerde insanlar ne emeklerle kitap yazıyor. - Annem bana Fatih'teki evi verdi, orası kütüphane gibi oldu. - Halka açık mı? - Hayır, kendime açık. Hep çalıştığım için arkadaşlar da istifade ediyor. Eleştiri ve deneme üzerine Türkçe ve İngilizce kitaplar var orada. - Orhan Pamuk'a Nobel Edebiyat Ödülü'nün verilmesinin keyfini çıkarabildik mi Türkiye'de? - Türkiye'de insan neyin keyfini çıkarabilir ki? Bir Türk yazarın Nobel alması çok önemlidir. - Kitap Fuarı'nın 25. yılı ve siz 'Onur Yazarı'sınız. - İlk yazımın 1954'te çıktığını Behçet Necatigil'in Edebiyatımızın İsimler Sözlüğü'nden öğrendim. Unutmuştum o yazıyı. 1954'te Ankara'da çıkan Forum dergisinde Fazıl Hüsnü Dağlarca ile ilgili bir yazı yazmıştım. O yazıyla başladı benim yazı hayatım. Kitap Fuarı'nın 25. yılı ve 'Onur Yazarı' olmak da çok güzel... Benim hoşuma giden Türk edebiyatının başka alanların büyük ustalarıyla bu onur listesinde yer almak, o adlarla birlikte anılmak çok güzel bir şey."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/621345524979744768/mahmut-makal-istanbuldaki-varl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-g%C3%B6r%C3%BCp-k%C3%B6y%C3%BCm%C3%BC", "text": "Bizim Köy'ün müellifi Mahmut Makal'la dün de İstanbul'u dolaştık. Genç köy öğretmeni hayatında ilk defa gördüğü kayığı meğer ne kadar merak ediyormuş. Bir kayık gezintisi yapmamızı istedi. - Yoksa bir tehlike mi sezinledin ağabey? Suya dökülür müyüz, dersin? Bizim Köy müellifini bayağı bir korku almıştı. Köylerinin alt başından akan çaya, paçalarını sıvayıp dize kadar girdiğini söylüyor, kayığa binmeyi pek arzuladığı halde denize düşmekten kortuğunu anlatıyordu. - Bismillah, Aksilik bu ya... Tam bu sırada 100 metre ötemizden bir Boğaziçi vapıru geçmez mi? Mahmud, vapuru dikkatle seyretti. Fakat az sonra Boğaz vapurunun yaptığı dalga, bindiğimiz sandalı bir çöp gibi sallamaya başlayınca Makal'ın rengi değişti. Kollarını gerdi, bir beşik misali sallanan sandalın pervazlarına olanca kuvvetiyle yapıştı. Genç öğretmen bu hareket ve tedbirle güya sandalın muvazenesini temine çalışıyordu. Makal bir aralık denizin suyunu da merak etti. Denizin tuzlu olduğunu biliyordu şüphesiz. Fakat Mahmut bu bilgisiyle yetinmedi, avucuna doldurduğu deniz suyunu ağzına götürdü ve böylece çeşnisini bizzat muayene etmiş oldu. Mahmut Makal, köyde ve ilçede telefon görmüştü tabii. Fakat otomatik telefonun ne olduğunu öğrenmek arzusundaydı. Sandal gezimiz bitip de sahile çıktığımız zaman ilk işimiz, köy öğretmeninin matbaaya telefon etmesi için bir telefon aramak oldu. Makinenin başına geçen Makal, numaraları telaştan titreyen parmaklarla döndürdükten sonra aradığı muharrir arkadaşın karşısında hazır olduğunu duyunca hakikaten şaşaladı. Köydeki bataryalı telefonlarla konuşmanın alışkanlığı olacak, karşısına çıkan arkadaşla avaz avaz bağıra bağıra muhavere ediyordu. - Tövbe olsun ki, inanmazlar bütün bu olan şeylere... - Canım evladım Mahmudum.. - Mahmut Makal evladım, İstanbul'u nasıl buldun? İstanbul güzel şehirdir ve dünyanın hayran olduğu bu beldede yaşamak zevkli olduğu kadar çok zordur. Bilmem sen de böyle mi düşünüyorsun? - Ben de sizin gibi düşünüyorum. Üstelik bu güzel manzaralar, benim köye olan bağlılığımı çok daha kuvvetlendiriyor. İstanbul'da her şey var, köyle bunların hiçbiri yok. Bu varlığı görüp öteki yokluğu düşündükçe fena oluyorum. Bu ziyaret ve seyahatim yepyeni bir ufuk açtı bana. - Anadolu'nun yürekler acısı sefaletini içimde duyuyorum. Bizim Köy'ü de gözlerim yaşararak okuduğuma inan evladım. Bu dert, asırların kangren haline getirdiğe bir derttir ki devasını bulmak da sizin gibi idealist gençlere düşüyor. - piriltii liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/621912849467473920/f%C3%BCruzan-d%C3%BCnyam%C4%B1z-parag%C3%B6z-ihtiyarlar%C4%B1n-elinde", "text": "Öyküleri ve filmleriyle yalnız düşlerimizi değil, hayatımızı da zenginleştiren yazarlardan Füruzan. Göçler, yoksulluklar, işçiler ve çocuklar var kitaplarında... Füruzan Diye Bir Öykü adlı kitap da onun ve dostlarının kaleminden yine onu anlatıyor.. Belki de adları, yazdıkları kitaplarla bütünleştiği için 'zamansız ve mekansız' diye düşündüğümüz yazarlar vardır. Aynı çağda yaşıyorsak, bazılarını yakından tanıma fırsatımız da olur. Tanıdıkça yazdıklarını sevdiğimiz kadar sevmeye devam ettiğimiz ya da edemediklerimiz de çıkar bazen aralarından. Bir de hiçbir tanıma sığdıramadıklarımız vardır. Mesafeli duruşları karşısında, bizim de yaklaşmaya çekindiğimiz... Füruzan, benim için öylesi yazarlardandır. Neredeyse 16-17 yıl önce Adana'da Altın Koza Festivali'nde görmemiş olsam, gerçekten var olduğundan hep şüpheleneceğim yazarlardan... Oysa bizim yollarımız kesişmese de 1972'de Sait Faik Öykü Ödülü kazandığı Parasız Yatılı, Kırkyedililer ya da Benim Sinemalarım kitapları kadar gerçektir o, bilirsiniz. Üstelik sizden de çok tanınır dünyada ve sevilir. Yine de ne zaman adından söz edilse, Siz bir öykü kahramanı mısınız? diye düşünmekten alıkoyamazsınız kendinizi. Geçen yıl TÜYAP Kitap Fuarı Onur Ödülü'nü alması üzerine hazırlanan ve Yapı Kredi Yayınları arasında bu ay çıkan Füruzan Diye Bir Öykü adlı kitabı görmesem, onun için yine aynı şekilde düşünebilirdim. Çünkü fuar sırasındaki röportaj talebimi, özel nedenlerle kabul etmemişti. Bu kez de yine yüz yüze değil de telefonla görüşebileceğimizi söyledi. Kısacası aramızdaki mesafe değişmedi. Ama fotoğraflarından bildiğimiz zarif duruşu ve zarif topuzuyla sanki karşımda gibiydi. İşte Füruzan Diye Bir Öykü de çocukluğundan bugüne yaşam serüvenini, onun ve dostlarının kaleminden içtenlikle aktarıyor. - Siz de bir gazede yazıyorsunuz. Güncel toplamın iletilmesi amacını güder doğal olarak gazeteler. Televizyonlar da öyle. Bana yapılan bu tür çağrılarda, TV, radyo, gazete ve benzerlerinde bir iki gün ya da en çok dört gün sonrası için konuşma önerisinde bulunulur. Benim bu önerilere çoğunluk katılmama nedenim ise önceden kararı alınmış, stüdyo saati belirlenmiş programlara denk zaman ayıramayacağımdandır. Elbette konuşulacak konular da önemli. Ana başlığı belirlenmiş olanların çoğunluğu 'dikkat çekici' sayılanlardır. Böylesi yaklaşımların öngörüldüğü noktalarda ise pek uzun uzun açıklamalar yapabileceğimi sanmıyorum. Görünmemek kaygısından çok, benim açımdan neye, niçin görüneceğim sorularının önde olduğunu söyleyebilirim. - Görülmekle adından ikide bir nedenler yaratarak söz ettirmek gereksinimi niçin istenir, bilemiyorum. Hayat, özellikle bu ülkede öylesine üst üste yığılan acılar, inanılmaz olaylarla sürmekte ki tüm bunları anlamak, sorgulamak gerekirken dedikodu denebilecek çıkışlar, yadsınacak fotoğraf kareleriyle medyada yer almayı yadırgamışımdır. Bu konu, 21. yüzyılın nesneler yüzyılı olmaya dört nala gittiği düşünülürse, bambaşka bir açıdan tartışılmalıdır. - Kitabın oluşması, geçen yaz başındaki ortak çalışmamızla başladı ve ekim ortalarında bitti, TÜYAP Kitap Fuarı'na 5-10 gün kala. Faruk Şüyün'e yanıtlarımdaki her bir sözcüğü denetleyeceğimi, yanıtlarımın kayıtlarından temize çekildikten sonra okuyup yeniden yazıp, düzeltmelerimi yapacağımı, yine pek çok sayfayı yeniden yazacağımı açıkladığımda, incelikle Elbette öyle olacak, dedi. Önceleri birbirimizi belli bir çevrenin kişileri olarak ara sıra görüp, selamlaşmadan öteye giden bir tanışıklığımız yoktu. Kitabın yoğun ve yorucu ilerleyişi süresinde bir dostluk da gelişti. Faruk özenli, duyarlı bir arkadaşımdır şimdi. Titizliğime, kendi titizliğini de kattı. Kendilerinden Füruzan yazısı istenen çok değerli yazarlar da hemen olumlu yanıtlar verdi. Benim için bu yaklaşımlar, benzersiz bir sunumdur. Bu sevgili yazar dostlarıma milyon kez teşekkür ediyorum ve edeceğim. Tüm yapıtlarıma adlarını kendim koyduğum halde, yarı otobiyografi olan bu kitaba ad bulamıyordum. Bulduklarımın ise üstünden buzlar sarkıyordu. Şaşırtıcıydı benim için bu. Belki özne olmanın bana verdiği oldum bittim değişmeyen o sıkıntı mıydı benim düş gücümü kütleştiren? Sonunda Faruk'un değerli çalışma arkadaşı sevgili Nermin Sayın, Füruzan Diye Bir Öykü olabilir mi? diye sormuş kitabın adı için. Sevinçle Evet, evet, çok güzel, dedim. Şiir, roman, drama, araştırma, inceleme, özel hayatlarda yazıya geçmese de hayat tüm bunların öykülenmesi değil midir? Sonuçta böylesi bir çemberi değişik yaşlarımızda yaşarız hepimiz. Önemli olansa ayırdına varabilmektir. - Anne figürünün İstanbulluluğu, çocukluğumda seçim, beğeniler, eleştirilecek toplum davranışları olarak bana sindirildi. Çay kültürü, bunun en başında geldi. Varsıl değil, fakat evde özenli bir akşam çayı sunumu olurdu. Daha birçok öğretisi vardır annelerin. Hoşlansanız da tam tersi olsa da. Anneyle olan o derin bağı düşünürsek, döl yatağındaki ayları ve tek bedendeki iki yüreğin dokuz ay 10 gün atıp durmasını. Annemi yitireli yıllar oldu. Kentimiz İstanbul'a gelince, hırpalanıyor gördüğünüz gibi. Yine de İstanbul öylesine güçlü bir kenttir ki efsanesini yeniler, dirilir ve parlar. - Her konudan, zenginlik, yoksulluk uç noktalarından da çarpıcı edebiyat çalışmaları yapılabilir, yapılmıştır da. Thomas Mann'ın Venedik'te Ölüm'ü, hemen aklıma gelen parlak bir örnek. Anlatının oturduğu zaman, kişilerin bastırılmış arzuları, yasaklananla günah olanın çatışması, arka planda süren bir savaş, soyluluğun görüntüleri, güzellik ve ölüm... Tolstoy'un Anna Karenina'sı da başka bir zenginliğin içindeki acıları anlatır. Bizden de Halit Ziya'nın Mai ve Siyah'ı, Tanpınar'ın Huzur'u diğer örneklerdir. - Kızım Aslı ile doğallıkla süren bir annekız ilişkisindeyiz. Doğallık derken, sırasında tartışırız, gülüşürüz, özellikle sinema sohbetlerimiz doyumsuzdur. Son yıllarda benim açımdan mutluluk veren, birçok filmle, aktörle, artistle ilgili bilgileri ona yönelttiğim sorularla yenilemem oluyor. Seçkin bir sinema beğenisi vardır Aslı'nın. - Ben sanat disiplinlerinin tümüyle ilgiliydim, ilgiliyim. Bunun bir yazın kişisine ne katkılar yaptığının da ayrımındayım. Çünkü sanatlar, kanımca iç içe geçerek şaşırtıcı aktarmalar taşır kişiye. Toplumların 'sıradan insanlar' tanımı bitmez tükenmez bir diretmeyle yinelenir. Bu tanımı sırtlanan kalabalıklar içinde ne yaman yeteneklerle doğanlar olduğunu unuttuk çoktan... Ya sıradan olmayanlar... Hangi kolaylıklarla dünyaya gelmektedirler? Kapılar onlara nasıl da kolayca açılır, sırtları nasıl da okşanır. Bu soru yanıtlanamaz. Ben de bu sıradanlardan sayılırım, resim, kulak duyarlığı ve müzik, birçok çocuk gibi bende de vardı. Doymayı bilmez okuma tutkum, nedense dünyanın genç yıllarında, 1960'larda, yazmaya döndü. - Yayıncım olduğunda tanıdığım edebiyatçı Erdal Öz'ün bendeki en önemli ayrı duruşu iki noktadan oluşuyor: Caymaz bir sosyalist dünya görüşünden ve beğendiği edebiyat çalışmalarına gösterdiği coşkulu övgülerinden. Edebiyatçılar arasında hele bu özelliğe çok ender rastlanır. Onat Kutlar'a gelince... Okuyabilmek için edebiyatın üstün niteliklerini taşıyan yazarların yazmasını sabırsızlıkla beklerim. Onat da onlardan biriydi. Bombanın The Marmara'da patladığı gün, tam yanındaydım onun. Terörün acımasız, gaddar körlüğünü ayna anda yaşadım. Onat, o gün bana Yalnız ve yalnız yazılarına döneceği, sözünü veriyordu. Çünkü ne zaman rastlaşsak, Onat öteki işlerle zaman harcama lütfen, yaz, derdim. İşte tam söz verdiği gündü. Acıyla anımsıyorum. Yitirilmiş soy bir yayın kişisi, bence bir ülke için de ağır bir kayıptır. - Türkiye'de sizi en çok hangi sorunlar huzursuz ediyor? - Küreselleşmenin alkışlarla karşılanan gelişinin sonuçları küresel kriz olarak sınırları aşıp çarpınca, sorular daha da çoğalır oldu. Ülkemizin bu krizden nasıl çıkacağı önemli. Asıl sormamız gereken Kalan neyimiz var, neyimiz yok, hangileri en hızla satılabilir acaba? yanıtıyla mı karşılanacak çare arayışları? Sorunları çözmek için eğer hala düşünebiliyorsak, yalansız, dolansız açıklamalar, sorgulamalar yapılmalıdır. Tam yanı başımızda ve hatta içimizde süren çatışmalara, silah seslerine hangi akıllarla çıkar yolları arayacağız? Açlığa, hastalığa terk edilmiş, Afrika kıtasını sarsan ırkçılık. Hem de siyahlarla siyahlar arasında. Hangi güçler tarafından destek gördüğünü araştırmalıyız. Kadınların yaşadığı kara ezici ayrımcılık, ülkemizin demokratikleşme sürecinin hele son yıllarda tökezleyip tamamlanamayışı... - Ya dünyamız nereye doğru gidiyor sizce? - Dünya insanları, bazı dönem paragöz ihtiyarların yönetimine geçer. Şimdi tam o yılları yaşamaktayız. Tedirgin edici, acımasız bir 21. yüzyıl girişindeyiz."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/622615706877542400/konstantinos-kavafis-sevin%C3%A7tir-ve-ya%C5%9Fam%C4%B1n-%C4%B1t%C4%B1r%C4%B1", "text": "\"Tensel zevk ve haz gibi sözcüklerle de Türkçe'ye aktarılmış olan \"hedonizm\"in anlamını, Türk Dil Kurumu'nun Türkçe Sözlük'ü \"hazcı, hazcılık diye vermektedir. Hazcılık\"a baktığımızda ise şunları okuyoruz: \"Zevki, insan hayatının tek değer ve amacı sayan, haz veren her şeyin iyi olduğunu kabul eden öğreti, hedonizm. Hazza, Fiziksel zevke hastalık derecesinde düşkünlük. Haz veren her şeyin iyi olduğu savı her ne kadar hedonist ve faydacı felsefenin temel taşıysa da, Kavafis'in şiirsel dünyasında hedonizm daha geniş bir anlam kazanmaktadır. Ozan ayrıca, sözlükteki ikinci tümceye de fiziksel zevke hastalık derecesindeki düşkünlük gibi bir anlayışı da bilinçli bir biçimde karşı koymaktadır. Kavafis'in 1911 yılına kadar yayınladığı şiirler -yazdıkları ayrı bir konudur- 24 tanedir, ilki, \"Duvarlar, 1896 yılında yazılmış ve 1897 yılında yayınlanmıştır. Bu 15 yıl içinde yılda ortalama iki şiir bile yayınlamamıştır ozan. Ve bu sürede hedonizmden bir tek şiirinde söz eder:(3) Bu şiirde hedonizmin gecesinden ve ışıklı sabahından söz ettiğini görüyoruz. yaşam ise onu hiç kötü bir sonuca sürüklememektedir. Kazandığı güç ile gerektiğinde, zahid gibi, riyazet ile ruhunu bulacaktır. Doğal olarak asketik yaşam, yani nefsi redderek yaşamak bu şiirde ilginç bir Eski Yunan - Hıristiyanlık sentezi gibi çıkmaktadır önümüze. Ozan sanki hedonizm ruhunu yok edecektir diyen birine cevap verir gibidir. 1913 yılında iki şiiriyle sağlığı, gücü, erkekliği ve yürekliliği doğrudan hedonizmle iç içe göstermektedir. Kavafis 1915 ile 1918 yılları arasında 39 şiir yayınlayacaktır. Bu yılar ozanın en verimli yıllandır. Herhalde bu yıllarda kendisine de güveni aynı oranda artmıştı. İki şiiriyle hedonizmin felsefi, etik, yapıcı yanım değil, ilk kez erotik yanını göstermektedir. Başka bir şiirinde Kavafis'in hedonizm\"e bambaşka, ve inancına ve anlayışına göre gene üstün bir özellik verdiğini görüyoruz. Hedonizm İyonya ve Yunan ile özdeş kılınmaktadır. Kavafis'in hedonizme nasıl cinsel hazzın çok üstünde bir anlam verdiğini, fizikötesi bir eylem ve kavram olarak gördüğünü en belirgin bir biçimde ortaya koyan şiirlerinden biri Yahudilerin (İ. S.50) adlı şiiridir. 1919 yılında yazdığı bu şiirinde hedonizmi, sanatla özdeş kılarak, büyük harfle yazmaktadır. Ayrıca güzel ve sert Yunanlılığı terketmeye çalışan bir Yahudi'den söz etmektedir; ama sonunda gencin hiç de öyle olmadığını görüyoruz: İskenderiye'deki Hedonizm'in ve Sanat'ın sadık çocuğu olacaktır. Kavafis 1919 yılında 56 yaşındadır. Şiirlerinde bu yıllardan başlayarak hedonizm konusunda farklı bir yaklaşım ve anlayış sezebiliyoruz. Hedonizmin felsefi, fizikötesi, sevinçli yanı daha az belirtilmekte, ve toplumun tepkileri, ortamın hedonizm\"e yönelttiği suçlamalar ortaya çıkmaya başlamaktadır. Diyebiliriz ki ozan, daha önceleri yüceltmeye çalıştığı hedonizme karşı daha \"realist bir yaklaşıma ve ilişkiye geçmektedir. Artık sık sık hedonizmin her iki yanı da vurgulanacaktır: bir yanda üstün, hayat veren yanı ve öte yanda ise toplumun yanlış yaklaşımı yüzünden sıkıcı, yıpratıcı yanı. gibidir Sirakuze'li İmenos ozanın adına. Başlangıçları şiirinde (1921) yasadışı hedonizmin oluşmasından sonra sokağa çıkan gençler tedirgindir; birileri biraz önce olanları anlarlar diye çekinmektedirler. Oysa gelecekte yazılacak olan güçlü dizelerin başlangıçları bu toplumca onaylanmayan aşktadır. Yani hedonizm hem bedenin tattığı şehvettir hem de aynı anda ozanı yücelten, şiirini yazdıran fizikötesi güçtür. Toplumla diyalog bellidir. Sizin utanmaz dediğinize benim yanıtım şudur diyor ozan: Ben izninizi istemiyorum, şu an geçerli olan ahlağınıza uymuyorum. Umutsuz şiirinde (1923) hedonizmin çekiciliğinden ve sıkıntılarından kaçmaya çalışan bir genci okuyoruz. Ozan sonunda kaybeder dostunu, çünkü onun dediğine göre -ozan bunun altını çiziyor şiirde, o dedi- lekelenmiş, kötülenmiş, ayıp, hastalıklı hedonizmden kurtulmak istemiştir arkadaşı. Burada belki ilk kez bir pişmanlık payı seziyoruz; konuşan ozan değil de arkadaşı olsa da. Can Sıkıcı Köy, 1901 Günleri, Söz Sanatının Bir Genci - 24 Yaşında, Yaşıtı Amatör Dostu Tarafından Yapılmış Yirmi Üç Yaşındaki Gencin Resmi ve Miris; M. S. 340 İskenderiye'si adlı şiirlerde de (1925-1929 yıllarında yayınlanmışlardır) ozan hedonizm\"i aşkla, erotizmle, eğlence ile ilişkili sunmaktadır. Ama hedonizmin üstünlüğü, toplumu, inançlarını ve yasalarını aşarak ulaştığı yüksek sanatsal boyut hiç eksilmemiştir ozanın dizelerinde. Kavafis'in şiirlerini tarayıp hedonizmle ilgili söylediklerine bakmış olduk (24). Görüldüğü gibi hedonizm Kavafis'te yalnız şehvet, ya da haz anlamı taşımamaktadır. Kimi zaman Yunanlılık'ın tamamlayıcı bir öğesi, kimi zaman ise büyük harfle yazılan Sanat'ın temeli olmaktadır hedonizm. Bu dürtü fiziküstü bir güç gibi, yaşamı -ve özellikle kendi şiirsel, ozan yaşamını- biçimlendiren bir anlam kazanmaktadır. Bu yanıyla hedonizm felsefi, etik ve fiziküstüne ulaşan biyolojik bir kavram olmaktadır. Bu anlamıyla hedonizm yüksek bir idealdir. Yücedir, dürüsttür, güzeldir, hatta en güzeldir. Yaşam kadar değerlidir; yaşamı anlamlı kılandır. Hatta yaşamın kendisidir, temel anlamıdır. Doğal olarak hedonizmin başka bir anlamı da yar Kavafis'te. Şehvettir, tenin duyduğu hazdır, kanın ve etin korkunç suzuzluğudur, aşktır yani. Doymaz bir açlığın anlık tatminidir. Ve bütün bunlarla ilgili korkular, kuşkular, kıskançlıklar, acılar, beklentinin heyecanları, sevgiliyle buluşmanın korkulu ve gergin mutluluğudur aynı zamanda. Bu hedonizme varmanın yolu üstünde çıkan engelleri de görüyoruz: Toplumun yıkıcı yorumlarını, çöküşü, ne denli yadsınsa da hep sezdiğimiz pişmanlığı, geceler boyu süren tedirginliğin uykusuzluğunu. Ve gizliliği; insanın kendi kişiliğine olan güveni ve onuru yıkan gizliliği. Bu anlamıyla hedonizm insanın en düşük durumudur. Utancın, küçümsemenin yaşamıdır. İnsanın hep kaçmaya çalıştığı ama parmaklıklarını aşamadığı yaşam boyu bir hapishanedir; kendisinin istemeden kurmuş olduğu. Kavafıs'in büyük hayranı Seferis, \"hedonist Elpinor\"u anlattığı \"Ardıç Kuşu şiirinde Melekçe ve kara ışıktan söz eder. En yüce ile en düşük... Hedonizm de böyle bir kimlik edinir Kavafis'in şiirlerinde. Hedonizm hemen yücedir, mutluluğun doruğudur, hem de acının en derini, insanın en düşük, en acınacak durumudur. Sonsuzun iki aşın ucunu kapsayan bu karşıtlığı bir sözcüğü ustaca kullanarak verir. 1) Haz, hoşlanma 2) memnuniyetle 3) şehvet 4) Aristippos taraftan 5) bir felsefe. Ozan bu anlamlardan ayrı, gördüğümüz gibi hedonizme bir \"Yunanlılık anlamı da vermiştir; ama bu farklı anlamlan bir tek sözcükle vermiştir. Çünkü Kavafis melekçe ve kara\"yı bir bütün olarak görmüştür. Bunu inanarak ve bilincinde olarak yapıp yapmadığı tartışılabilecek bir konudur; ama bu alanda kopukluğu aramadığı, ama tam tersine Hedonizm'in iki yarım bir bütün olarak gösterdiği kuşkusuzdur. Kavafis'in bunca tartışılmış cinsel yaşamı, konumuz \"hedonizm ışığında görüldüğünde, diyebiliriz ki, ozan hedonizmin iki karşıt, hatta çelişkili özelliğini birleştirip kopmaz bir bütün oluştururken, kendisini eleştirmiş topluma karşı çıkmanın yolunu hazırlamıştır. Aptalca değerlendiriyordu toplum namusu diyecektir bir şiirinde. Çünkü toplum bilmiyordu Kavafis'in aradığı uyumu. Yaşamın en çelişkili isteklerinden ve dürtülerinden oluşan bir uyumdu bu. Ruhla bedeni iki ayrı dünyada algılamış olan insanlığa karşı kendi sentezini sunmuştur Kavafis. Bu yolda yol aldı hedonist ozan. Ama o, önemli olanı yapmıştır, \"limanlara uğramış, hedonist kokuları tatmıştır; güzel geziyi tamamlamıştır. Ve öğrenmiştir İtaki'lerin ne anlama geldiğini. l) Türkçe'ye çevrilmiş olan Kavafis'in şiirlerinde hedonist ve hedonizm sözcükleri şaşırtıcı bir çeşitlilikle ve serbestlikle çevrilip aktarılmış. 10 şiirde şu karşılıktan buldum: haz, tensel haz, ten, tensel eğlence, şehvet, başdöndürücü, işlek, istekli, tadı, ateşli... Özellikle sıfatlar, ozanın hedonist sözcüğünden ve anlayışından oldukça uzak olan sözcüklerdir. 2) Hedonizm bir felsefi ve ahlaksal terim olarak tarih içinde çeşitli biçimde yorumlanmıştır. Örneğin temel bir sorun, kişisel ve toplumsal mutluluk çatışmasıdır. 19. yüzyılda J. Bentham ve özellikle J. Stuart Mill mutluluğun niceliğinden başka niteliğinin de öneminden söz etmiştir. Ama bu konulara girmenin bir anlamı yoktur; çünkü Kavafis hedonizmin antik anlayışına ve basitliğine tutkundu. (6) Tehlikeli Şeyler (1911). Şiiri serbest çeviriyorum. (7) İlginçtir, gene aynı yıl içinde 1911'de yazdığı ama yayınlamadığı Gizli adlı başka bir şiirinde, Kavafis şöyle haykıracaktır: Engeller vardı, dönüştüren yaşamımı/ ve eylemlerimi./... Gelecekte benim gibi yaratılmış/ başka biri ortaya çıkacaktır/ ve özgürce yaşayacaktır. Ozanın korkularıyla, edinmek istediği korkusuz görünüm arasındaki trajik çelişkiye gene değineceğim. (9) Gittim (1912). Ozan yüreklilik derken, bu şiirde Yunanca erkek sözcüğünden türetilmiş bir sözcük kullanmıştır. (10) Bir Gece (1915). Bu şiirlerin konumuzu ilgilendiren bölümlerini hep serbest çeviriyorum. (14) Bu şiirin başlığı da Hedonizm'dir (1917). (16) Anlayış ya da Algı diye çevrilebilir şiirin başlığı (1918). (17) Neron'un Mühleti, ya da Neron'un Taradığı Süre (1918). (24) Ölümünden sonra bulunmuş ve yayınlanmış şiirlerini bu yazıda ele almadım; çünkü bunlar okuyucuya ve topluma doğrudan seslenmemişlerdir. Bu amaçla yazıldıkları da belli değildir."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/622615746999091200/sait-faik-d%C3%BCnya-edebiyat%C4%B1na-hizmet-filan", "text": "Dünyaca ün almış Mark Twain Derneği'nin fahri üyeliğini aldığını duyunca, bu iş için Sait'in ne diyeceğini öğrenmek için aradım. O gün öğleden sonra İstiklal Caddesi'ndeki kaldırımdan gittim, geldim. Sonra Kadıköy İskelesi'ne uğradım, orada da yoktu. Sait anacığı ile birlikte Burgaz Adası'nda oturur. Bindim vapura ikinci gün oraya gittim. Anası Sait'in aynı gün İstanbul'a indiğini söyledi. İstanbul'da tarif ettiğim kaldırımda, ona rastladım. Gene dalgın, sinirliydi. Yüzünden düşen bin parça olur derler ya, öyleydi. En büyük devlet adamlarının, başkanların ve başbakanların fahri ve ya asil üye oldukları bir cemiyete beni de seçmenin aslı nedir, diye düşündüm, şunu buldum: Demek ki şimdiden sonra dünya çapındaki bir hikayeciyi anmak için kurulmuş bir cemiyete dünyanın dört bucağından kendi halinde hikayeciler de seçilecek. Türk hikayecilerini temsil ettiğim anlamına alınmasın sakın. Her hikaye yazan ve yayan Türk hikayecisi kendi şahsında bir dilin hikayeciliğini yapmaktığına göre, şahsıma Mark Twain Cemiyeti'nin gösterdiği ilgi ve sevgi daha çok Türk hikayeciliğinedir gibi geliyor bana. Ben bu ilgi ve sevgiyi bütün değerli hikayeci arkadaşlarımla paylaşırım. Kabul ederlerse."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/623074134967173121/haldun-taner-i-lk-yaz%C4%B1da-mektebe-hocalara", "text": "Herald Tribune gazetesinin 1953 yılında açtığı uluslararası yarışmanın Türkiye birincisi, Şişhane'ye Yağmur Yağıyordu adlı öyküsüyle Haldun Taner'di. Ertesi yıl Ayda Bir dergisinin şubat sayısında yazarla bir söyleşi yer aldı. Konusu, hikayeden oyuna, sohbetten gezi yazısına, portre ve denemeden sözlük yazarlığına dek hemen her alanda ürün veren bir kalem efendisinin yazı ve hayatla ilişkisiydi. Taner'in hayattaki ve çalışma masasındaki duruşuna ilişkin önemli ipuçları içeriyordu. Haldun Taner neşrettiği ilk yazılarıyla edebiyat alemimizde kendisine derhal isim yapmış, genç neslin en sevilen ve en çok okunan hikayecisidir. Birkaç sene ara ile yayımladığı Tuş ve Şişhaneye Yağmur Yağıyordu isimli eserleri son zamanlarda hiçbir yazara nasip olmayan bir alaka gördü, kısa zamanda tükendi. Yakında Bayanlar OO isimli hikaye kitabını da yayımlayacaktır. Genç yaşında başarı yolunda bir hayli mesafe alan yazar, günlük hayatında sıcak tabiatlı, hayırhah tebessümlerini etrafından esirgemeyen, dost canlısı bir gençtir. Hikayelerinde son derece zekice örtülmüş keskin hicvi, sempatik şahsiyetinde büyük bir tevazu gizliyor. Haldun Taner, Almanya'da iktisat tahsil etmiştir. Halen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi kürsüsünde asistandır ve Gazetecilik Enstitüsü'nde hocadır. Buna başta kendim olmak üzere bütün sınıf şaştı. İçimizde hiç hatasız Fransızca yazanlar, özene bezene yazdıklarını üstelik, şuna buna düzelttirenler vardı. Gidip hocaya nasıl olup da 30 yanlış yapan 44 Haldun Efendi'nin kendilerinden iyi not aldığını sormuşlar. - Fransızcası gerçi bozuk ama bu çocuk içini kağıda olduğu gibi dökmesini biliyor. Bu, yazı sanatında büyük bir meziyettir, demiş; sonra da beni ayrıca tebrik ve teşvik ettiydi. Ama benim o tarihte edebiyat filan umurumda mı? Bütün derdim gücüm, Türkiye 110 engelli rekorunu kırmaktı. Sonradan rahatsızlığım esnasında Münzevi diye bir skeç yazıp Ankara Radyosu'na gönderdim. Takdir görmüş olacak ki, daha istediler. Bunun üzerine bir sürü skeçler yazdım. İlk hikayem Yedigün mecmuasında H. Yağcıoğlu müstear ismiyle çıktı. Çok beğenmiş olacaklar ki, bir güzel de resimlemişler ve bana bunun için beş lira göndermişler. Müthiş hoşuma gitti tabii. Sedat Simavi ve Fuat Bey'lerden bu hususta çok teşvik gördüm. - Babam politikacıydı, üniversitede hukuk-u düvele ait hükümler vazetmiştir. O tesirle olacak ben de politikacı olmak, bu sahada faal rol oynamak, siyasi başmakaleler yazmak isterdim. Bu maksatla Almanya'da hukuk tahsiline gittim. Bana arzularımın gerçekleşmesi için hukuk değil, iktisat okumam icap ettiğini anlattılar. Heidelberg'te İktisat Fakültesi'ne girdim. Şimdi politika hayatı ve politikacıların akıbetini gördükten sonra bu niyetten ayrıldığıma çok memnunum. Şimdi İktisat Fakültesi'nin Gazetecilik Enstitüsü'nde sanat tarihi hocasıyım. Edebiyat Fakültesi'nde de asistanım. - Yardımcı meslek olarak bunu ideal buluyorum. İlimle uğraşmanın, hele sanat tarihi gibi bir branşta çalışmanın hikayecilik şahsiyetine büyük faydası var. Ayrıca genç arkadaşlarıma faydalı olmak gibi bir ulvi tarafı da mevcut ki, görüyorsunuz kaç taraflı memnun olmam gerek. - Pek de değil tabii. Kendim olmaktan memnun değilim. Herkes gibi benim de kendime göre memnuniyetsizliklerim var. Hani küçük aksilikler dediğimiz ufak tefek şeyler vardır. En kolay bir işte bile karşımıza çıkar, hiç yoktan işimizi bozar. Adeta bir nevi şanssızlık diyeyim mübalağa olmazsa eğer. Bunlar canımı sıkar. Ufak tefek aksilikler olmayan günüm için bir sürpriz sevinci duyarım adeta. - En sevdiğim insan, bu şüphesiz ki annemdir. Babamı beş yaşında kaybetmişim. Beni büyüten, -eğer oldumsa- adam eden annemdir. Her şeyimi ona borçluyum. - En sevdiğim eşya galiba üzerinde yazdığım yazı masamdır. Bir de pikabım. - En sevdiğim değilse bile dilimden düşürmediğim bazı şiirler var. Mesela ders icabı ezberleyip de hala unutamadığım Verlaine'in L'automne'u, Baudealaire'in İnvitation du Voyage'ı Nietzsche'nin Ecce Homo'su, ve Nachtlied'i var. Bir de biçimine getirip sık sık okuduğum T. S. Elliot'un Ash Wedurday'i vardır ki, bunu okurken okuduğumun İngilizce olduğunu anlayabilmek için dinleyicide hayli yüksek bir muhayyile kuvveti ve bir o kadar da hüsnüniyet bulunması şarttır. - Bayanlar OO isimli hikaye kitabım yakında çıkacaktır. Bir piyes yazdım, akıbeti malum. Bu çıkacak kitabımdan 11'e 1 Var isimli hikayem Atlantis dergisinde çıktı. Bunun için bana 100 İsviçre frangı telif hakkı ödediler. (Takriben 70 lira) - Vivien Leigh, Ingrid Bergman, Spencer Tracy. - Salih Caner. Kendisini Ankara Devlet Tiyatrosu'nda, Derin Mavi Deniz'de seyrettim, bayıldım. Şaheser oynuyor. Sonra Heyecan Başaran, Münir Özkul, Şükran Güngör ve bütün Küçük Sahne. - Ümitsizliğe hayır. Fakat bedbinliğe düşecek anlar çok oldu. Son piyesimin başına gelenlerden sonra. Bazan bir piyesin oynanmamasının bile ne kadar manidar ve mühim olduğunu anlamış oldum. - Kendisinden hoşlanabilmem için evvela benim ölçülerimde güzel olması lazım. ama onun benim gibi çehre ve cüzdan züğürdü birinden hoşlanabilmesi için çok da alçakgönüllü olması gerekiyor ki bu iki vasfı birleştirmek imkansız gibi bir şey. Snop entelektüel dediğimiz tipten olmamalı. Sonra şefkatli, anlayışlı, yapmacıksız bir insan olmasını isterim; kadının ukalası hiç çekilmiyor. . Evlenmek niyetinde bile olsam, buna şimdilik mali durumum müsait değil. Gerçi para her şeydir demek istemiyorum. Ama bence insanın sevdiği mahluku kendi yaşayış tarzına zorlamağa da hiçbir zaman hakkı yoktur. Sevdiğim insanı mesut edememekten korktuğum için henüz evlenemem. Çünkü sevilen insanı onun anladığı manada mesut etmek gerek. Kadınların bir kaprisli tarafı, çocuk tarafı vardır ki, bazan katiyen ikna olmaz. Onun bu tarafını tatmin de gerek. İnsanın müşkül anlarında kadın muhakkak erkekten daha dayanıklı, daha kahramanca hareket eder, daha çok katlanır. Fakat sevilen insanı feragate mecbur tutmamalı. Kadının kahramanlığı üstüne evlilik bina etmemelidir. Birini cidden seviyorsanız, egoistçe haince değil, tam manasiyle seviyorsanız, en doğru hareket onun çıkarına ve kendi zararınıza bu işten kaçınmaktır. Birinci plandaki insan sevdiğindir, ben değilim. Her hareketimde kendimden çok karşımdakileri düşünme huyumdan ötürü galiba kimseye evlenme teklifinde bulunamayacağım. Olmaya ki umulmadık bir talih imkanlarımı bir anda genişletiversin. - 18'inci asırda. Mizaç itibariyle o zaman insanlar maddeden, paradan daha başka şeylerle meşguldüler. Feragati, fedakarlığı, ince düşünüşü zamanımızda kimse takmıyor. - Böyle bir kimse var mı acaba, pek zannetmem. Şimdiye kadar kimsenin yerinde olmak istemedim. Ama durun bakayım. Güzel bir hanımın yanındaki tanımadığım adam olmak isterdim. Gıpta ettiğim insanlar yok değildir. Mesela Dr. Fleming gibi insanlığa geniş çapta faydalı olmuş bir ilim adamı olmak herhalde hiç de fena olmamalı, yahut Dr. Schweitzer... Zaten başka bir meslek seçecek olsam doktor olurdum. Mamafih rejisörlük ve orkestra şefliğine de heves etmedim değil. - Niye konuşmak için daha enteresan birini bulmadınız da beni buldunuz diye sorardım. Bu sualimin cevabında onunla aynı fikirde değilim tabii. Hikayelerini okuyan ve seven bütün okuyucuların da benimle birlikte olduğu bir hakikat herhalde. - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/623258883849355264/refik-halit-karay-roman-yazarken-pencereden", "text": "Refik Halid Karay'ın Anahtar adlı romanı, yazarın yedi yıllık suskunluk döneminin ardından 1947'de yayımlandı. Anahtar'ın yayımlanacağı gazete ilanlarında yer aldığında, Akşam gazetesi muhabiri Cemalettin Bildik, hemen yazarın kapısını çalmıştı. Okurlar, bir muharririn ne gibi şartlar altında roman yazdığını, kahramanlarını hayattan mı yoksa hayalden mi aldıklarını nasıl merak eder ve öğrenmeğe çalışırsa; bende de romancılık tarafını yedi sene müddetle frenleyen üstadı Anahtar\"ı başında görmek, imkan bulabilirsem enteresan taraflarını açıklatmak merakı uyandı. Bir taraftan okurların, diğer taraftan da kendi merakımı giderebilmek ümidi ile üstadın Bomonti'deki apartmanına gittim. Apartmanına dedim diye kendisini mal sahibi sanmayınız, birçoklarımız gibi o da bir katında kiracıdır. - Hoş geldiiin, diyor. Hangi rüzgar attı seni buraya... - Evet, diyor, ayakta... Çünkü oturmak hoşlanmadığım bir şey... Konuşuyoruz amma, zihnimi meşgul eden yegane şey, Anahtar romanıdır. Hep o mevzuya temas etmek fırsatını arıyor ve türlü sualler arasında; Merak ettiğiniz şey 'Anahtar' mı? İşte... dedirterek yazıyı tomarı ile uzatmasını temin etmeği düşünüyorum. - Ben, diyor, çocukluğumdan beri anahtara karşı son derece merak duyarım. Bu merak, size bir anahtar koleksiyonu yaptırmış da olabilir! - Ne olacak, diyor, kaşık işte... İnsan öyle her merak ettiği şeyin koleksiyonunu yapmağa kalksa bütçeyi kediye yükler... - Hatta o merak öyle bir hastalıktır ki insanda kediye bile yükleyecek bütçe bırakmaz... Kaşık koleksiyonunu gözden geçiriyorum: Hindistancevizi kabuğundan, sedeften, deniz mahlukları kabuklarından yapılmış, sapları mercan işlemeli boy boy hoşaf, muhallebi, pilav, tatlı kaşıkları... Türk ince sanatının pek nefis numuneleri. - Mademki, diyorum, anahtara karşı çocukluğunuzdan beri merak duyarsınız. Onu ihmal etmemeliydiniz! - O merak başka merak! Koleksiyona gelmez... dedikten sonra ilave ediyor: Asıl hoşuma giden anahtarlar babamın kasa anahtarlarıydı. Yani Maliye hazinesinde içleri altın dolu olan çelik kasaların anahtarları... - Yooo! diyor. Bak buna cevap veremem... - Bütün mesele, diyor, tefrikada bir merak uyandırmaktır. Onu şimdi söyleyiversem ne işe yarar... Zaten anahtar, haddizatında gayet merak verici bir şeydir. Her anahtarın da kendisine mahsus sıkı sıkıya sakladığı bir sır vardır ve o sırrı, kilidini bulmadıkça vermez... - Açık hava, güzel hava, manzara şu ve bu... Saçma şeyler bunlar. Fıkra ve makale gibi gündelik yazılar bir mecburiyet tahtında her yerde yazılan yazılardır. Fakat roman buna benzemez, dekordan ziyade zamana muhtaçtır. Mesela yazdığım \"Anahtar iki seneden beri zihnimde yavaş yavaş canlanan bir romandır. Tipler bu zaman zarfında ağır ağır görüldü ve elle tutulur bir hale geldi. Nasıl başlayacağımı buldum ve başladım. Eser yarısına geldikten sonra da nasıl bitireceğim bir gün kendiliğinden doğdu. Roman yazarken öyle kıyı köşe tenha yerlere çekilemem. Şehir kalabalığı isterim. Penceremden baktım mı bir insan kalabalığını, halkın nasıl geçtiğini görmeliyim. Çünkü romanda insan yaşatılıyor. Bir kimyager için laboratuvar ne kadar lüzumlu ise, bir romancı için de şehir kalabalığı o kadar lüzumludur. O şehir kalabalığı, o insan kaynaşması arasında romancı, başkasının hiç ehemmiyet vermediği bir tip bulabilir ve belki o tip de romanın kahramanı oluverir... Hatta tip, muharrire bir hikaye de ilham eder... - Bizde, dedi, saat tam 13 oldu mu öğle yemeği yenir. Gitmeyin oturun da, Allah ne verdiyse yemeği de birlikte yiyelim... - Bu tuzlukta, diyor, tuz ne kadar rutubetli yerde olursa olsun katiyen top top olmaz... Çünkü içinde değirmeni vardır. Şu ufacık sapı parmaklarınızın ucu ile usulcacık çeviriverirseniz toz gibi tuz akar... Tekkeyi bekliyen derviş muradına erermiş... Nihayet bir hayli meraklı şeyler sızdırmağa, hatta üstadın mutfaktaki musluğun köselesini değiştirmeğe gitmesinden istifade ederek masası üstünde duran \"Anahtar\"dan epeycesini okumağa ve birçok yerlerini not etmeğe vakit bulabildim. gösterdiği ateşleriyle insana bir ocak başı zevkini tattırıyor. Müsveddenin birinci kağıdında bir apartman anahtarının resmi var. Eli her işe yatkın olduğuna göre, muhakkak ki bu resmi de kendisi yapmıştır. En temiz müsvedde veren muharrirlerin başında Refik Halid Karay gelir. Bizim Cemal Refik de matbaaya temiz ve okunaklı müsvedde vermekte ikinciliği alır. Nihayet üstadın musluk tamirinden yazı masası başına dönerek ve beni \"Anahtar müsveddelerini gözden geçirir vaziyette görmesi işime yaradı. - Hayrola? dedi. Romanın ilk okuyucusu mu olmak istiyorsunuz.? - Evet müsaade edeyim, oku ve sonra da gidip nasıl bittiğini birkaç satırla yazıver... Böyle bir şeyi aklımdan bile geçirmem. Merak ettiğim elbet şu... Yedi sene durduktan sonra bu defaki romanınızda nasıl bir lisan kullanmış olmanız. - Romanımı, dedi, bundan yirmi sene evvelki lisanla yazdım. Üsluba, sarf ve nahiv kaidelerine çok ehemmiyet verdiğim malum. Şunu da söyliyeyim ki son üç romanım İstanbul üzerine yazılmış romanlar değildir. Bu Anahtar\"da ise tamamiyle İstanbul'u ele aldım. Hem de bütün vaka iki aya sıkıştırılmıştır ve İstanbul'un son senelerine, yani bugünkü vaziyetine aittir. - Bundan evvelki romanlarımda mesela Sürgün, Çete ve Yezid'in Kızı romanlarımda her çeşidine başvurulmuştur. Bu sefer Anahtar süjesini zaruri olarak yüksek sosyete içinden alıyorum. Çünkü daha aşağı tabakaya düşürmüş olsam işin sır tarafı kalmaz... - Zira şüphelenen koca, vakayı bir cinayetle bitiriverir... - Ben her şeyden evvel realist bir muharririm. Hakikatle mutabakatı olmayan hiçbir tahlilim ve tasvirim yoktur. Ne yazdımsa muhakkak onun hayatta bir örneği ve bir eşi vardır. - Çay davetleri, balolar, Boğaziçi gezintileri, Beyoğlu'nun meşhur lokanta ve pastaneleri gibi yerlerin tasvirleri vardır. - İşte, diyor, bütün ömrümüz bu divanda geçiyor... Evin en çok sevdiğim yeri burasıdır. - Amma da sual soruyorsun be birader! diyor. Neredeyse beni bülbül gibi söyletip romanımı yazıvereceksin... Mesele ele geçen anahtarın kimin kapısını açmasıdır. Romanda bu anahtarla birçok kapıların önüne gideceğiz, tecrübe edeceğiz; bakalım hangisini açacak? Tabii bu anahtar kendi kilidini bulacaktır. Bulduğu zaman bir ihanet karşısında mıyız, yoksa hiç akla gelmeyen yepyeni mesut bir hayatın kapısı mı açılacak? - Az daha onu da ağzımdan kaçırtacaktın... \"Anahtar daha ziyade bir kıskançlığın tahlilidir. Mesele, bir kadınla alakalı anahtar karıştığı için daima şüphe ve merakı devam ettiren bir polis romanı mahiyetini de alıyor. Muhakkak ki aşk tarafı da vardır. - Hah, diyor, işte böyle sualler sor? Son yedi sene içinde niçin roman yazmadım?.. Niçin yazmadım... Yazamazdım da onun için yazmadım... Başlıca sebep harp hali idi. Lüzumu kadar başımı dinleyemiyordum. Gündelik vakalar beni fazla meşgul ediyordu. - Şimdiki vaziyet herhalde, yüz binlerce kişinin harp meydanlarında öldüğü zamanlarla kıyas kabul etmez. Bugün de geçim darlığı ve zorluğu varsa da artık bu tabii bir hal aldı. - Evet alıştık ve alışıyoruz... Roman kahramanlarınızın adını öğrendim, dedim; birisi Perihan, diğeri de Kenan... - Nereden biliyorsun?.. - Onlar, diyor, ahbaplık ettiğim birer dost gibi canlıdırlar; bütün yüz hatlarına kadar bilirim... Gözlerinin rengini de tanırım. Belki onları, şimdi tanıdığım kadar yazıda belirtememişimdir. Fakat kafamda herhangi canlı mahluktan daha canlıdırlar. Yolda rastlayacağımı bile sanırım... - Sakın, diyordu, romanın sır tarafını vereyim deme!... Bak sonra, bugünkü kadar dostane konuşmayız... Ben, okurların merakını tatmin edebilmek gayretiyle konuştum. Anahtar\"ın sır tarafını verebildim mi, veremedim mi, onu Refik Halid Karay üstadımız bugün yazıyı okuduktan sonra anlayacağım."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/623616715157372928/ahmet-mithat-efendi-ile-%C3%B6l%C3%BCm%C3%BCnden-sonra-m%C3%BCl%C3%A2kat", "text": "Sağlığında kırk beygir gücünde yazı makinesi olarak adlandırılan Ahmet Mithat Efendi, ölümünden 38 yıl sonra yine gazete sayfalarındaydı. Üstat bu kez de, Anadolu gazetesinden İrfan Hazar'ın sorularını yanıtlayarak, matbuata hizmet etmişti. Ahmet Mithat Efendi'nin ve İrfan Hazar'ın hayatına ilişkin bazı bilgiler ise, 1950 yılında Anadolu gazetesinde yayımlanan söyleşinin sırat köprüsünde yapıldığını gösteriyor. 1844 ile 1912 yılları arasında yaşayan Ahmet Mithat Efendi, 1873'te bir makalesi yüzünden suçlanarak Rodos adasına gönderildi. Sürgünde geçen 38 ay boyunca çok sayıda eser yayımladı; Medreseyi Süleymaniye adlı bir ilkokul açtı ve çocuklara ders verdi. Hasan Mellah, Hüseyin Fellah, Dünyaya Yeniden Geliş Yahut İstanbul'da Neler Olmuş gibi eserleri ile Kırkambar dergisine gönderdiği yazılar da bu dönemin ürünüydü. Genel aftan yararlanarak İstanbul'a geri dönünce İttihat gazetesini çıkardı, romanlarına yenilerini ekledi. 1878 yılında ise dönemin en etkili ve uzun ömürlü gazetelerinden olan Tercümanı Hakikat'ı kurdu. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Ahmet Rasim, Esat Mahmut Karakurt, Halit Ziya Uşaklıgil ve Muallim Naci'nin de imza attığı bu gazete, Yazı Makinesi'nin durmasından sonra da uzun süre yaşadı. İki yüzden fazla eser yayımlayan Ahmet Mithat Efendi'nin en büyük arzusu kitap okuyan bir toplum yaratmaktı. Söyleşinin ironik bir yanı da, konuşmayı gerçekleştiren çevirmen, deneme, öykü ve roman yazarı İrfan Hazar'ın ölüm tarihinin 1950 olması... Doğum tarihi 1898, asıl mesleği Türkçe öğretmenliği. Bu konuşmanın yayımlandığı sırada Anadolu gazetesinde kadrolu yazar olarak çalışan Hazar'ın çeviri ve telif romanları ile öyküleri kitap olarak basılmadan gazetelerde tefrika halinde kalmış. Romanlarından bazıları Meçhul Muallim, Karanlıkta Kalan Adam, Ölüm Çemberi; bir çeviri romanı ise Öldükten Sonra Korkunç İfşaat adını taşıyor. Okuyacağınız söyleşinin orijinal başlığı ise Ahmet Mithat Efendi İle Ölümünden Sonra Mülakat. - Yarım okka Meşrutiyet makalesi lütfeder misiniz? - Eski okka mı, yeni okka mı? - Yeni... Fakat rica ederim taze olsun. - Rahatsız etmiş olmayayım sizi efendim. - Estafurullah, estafurullah evladım; dünyanızın bunca meşagıli kesirei mühimmesi meyanında bendenizi nasıl derhatır ettiniz!- Bilakis, zatıaliniz gibi büyük mürşitlerimizi biz hiç unutmuş değiliz ki üstadım... Sizi rahatsız etmekten maksadım... - Yoksa mülakat mı yapacaksınız benimle? - Evet üstadım... Şöyle teşehhüt miktarı bir mülakat. - Peki, sor bakayım suallerini! - Hayattayken, yani bizim dünyamızda bulunurken zatıalinizi en çok memnun etmiş olan birkaç şeyi lütfen bendenize hikaye eder misiniz? - Memnuniyetle evladım... Hele dur bakayım sağken ben nelere en çok sevinmiştim!.. Ruhen dünyayı kötü gören bir adam sayılmazdım ben... Ölmeden önce Niş'te gençliğin her türlü zevku safasını sürdüm. Vali Mithat Paşa'nın maiyetinde bulunan ağabeyim Hafız Ağa'nın devamlı ihtarlarına rağmen bu coşkunluktan kendimi alamadım. İyi ki böyle yapmışım, insanoğlu dünyada ne ekerse ahirette onu biçiyor. Ahirette de zaman zaman gönlümü eğlendirmekten hali kalmıyorum; Allah'a şükürler olsun, geçenlerde burada küçük bir matbaa açmaya muvaffak oldum. Dağarcık'ı, Letaifi Rivayat'ı ve Üssü İnkılab'ı yeniden bastım. Hem mürettiplikte, hem muharrirlikte kısmen ihtisasım bulunması, elli, altmış yıl önce vefat edip de burayı şereflendirenler ve dolayısiyle burada elli altmış yıl önceki umumi efkarı temsil edenler arasında adeta bir bayram sevinci husule getirdi. Önümüzdeki ay Hasan Mellah ile Hüseyin Fellah'ın ve bilhassa Mihnetkeşan'ın on sekizinci tablarını yapmak bendenize müyesser olacaktır. Her ne hal ise efendi oğlum, siz benden ne istemiştiniz, ben size ne veriyorum! Evet, beni dünya yüzünde yaşarken en fazla memnun etmiş olan şey, işte aklıma geldi: Familyayı İstanbul'a aşırdıktan sonra Bağdat'ta sekiz ay kadar müddeti ikametimizde geçirdiğimiz ömür, alemde hiçbir kimseye müyesser olmamış idüğünü dava etsem mazur görülürüm. Bir güzel haneyi gözünüzün önüne getiriniz, her levazım mükemmel... İçinde dört nefer bekar var, dördünün de fikri ol kadar müttehit ki, hangisi her neyi arzu etse diğer üçü de ol arzuya müşterek çıkarlar. Uşaklar, hayvanlar, hasılı her şey müşterek... Bir maişet ki dört kardeş bir yerde bulunsa bu kadar muntazam, bu derece müttehit yaşamazlar. Kitaplarımız var, okuruz, yazarız; piyanomuz var, çalarız, çağırırız. Fotografya takımımız var; türlü türlü resimler yapar, eğleniriz. Bekarlık günlerimi bana tekrar yaşatan bu Bağdat hatırasını unutmama imkan yoktur. Bir de, yine Bağdat'ta ilminden çok fayda gördüğüm Hamdi Bey ile, müzeci, yaptığımız sohbetlerden aldığım binihane inşirah ve zevk hafızamdan çıkmaz. Letaifi Rivayat'ın telifinde Hamdi Bey'in delaletinden daima istifade eylerdim. Yani diyebilirim ki, eğer mumaileyhin beni dürtercesine teşvikatı olmasaydı daha beş on seneler geçer idi de ben muharrir olamaz idim. Bazı Avrupa muharrirlerinin asarını okur ve bunların en güzel yerleri geldikçe \"şurasının tercüme ve tahvili mümkün müdür, mümkün ise yap bakalım diye beni tahrik eder, yaptığım şeylerin noksanını bihakkın bulup ve gösterip islahına delalet eylerdi. Kendisi Avrupa'da birtakım büyük muharrirleri ve sanatkarları görmüş ve dairei hususiyetlerine girmiş olduğundan bunların emri telifte hangi tarihi iltizam eylemiş olduklarını hikaye ile beni daima irşad eylerdi. Elhasıl ömrüm oldukça miri mumaileyhe müteşekkir ve minettarım. - Üstadım, Can Muattar'ı sever miydiniz? - Niçin sever miydiniz? diyorsunuz? Sever misiniz? desenize! Bir saat evvel Can Muattar beni ziyarete gelmişti. Bu adam dünya yüzünde yerini bulamamış bir dahiydi, lakin ahirette büyüklüğü derhal anlaşıldı; Cenabıhak kendisini filozofların ikamet ettiği yere alarak Darülfünun'a hoca yaptı. Ona sağken deli, serseri, şarlatan filan dediler, ama bunu diyenler haksızlık etmekteydiler. Muattar, haza bir filozoftu; Farsça'yı, Arapça'yı, Hintçe'yi, İbranice'yi, İngilizce'yi fasih surette konuşuyor, Şark ve Garp dinlerinin gavamızına vakıf bulunuyordu. Her büyük adamın hayatında olduğu gibi Can Muattar'ın hayatında da birtakım iniş ve yokuşların mevcut bulunduğu muhakkaktır. Muattar, Protestanların tesiriyle tanassur etmiş; bu din, beklediklerini kendisine vermeyince Yahudiliği kabul etmiş, bu da yetişmiyormuş gibi Hindistan'a gidip Mecus olmuş ve nihayet dini İslam'a gelip bunda karar kılmıştır. Ben Hamdi Bey'e ne nisbette borçluysam, Can Muattar'a da aynı nisbette borçluyumdur. - Hamdi Bey de burada mıdırlar? - Onu hiç görmedim burada. Hani bir üstada tesadüf edebilsem!.. Geçen hafta Mithat Paşa hazretleri de Hamdi Bey'i bana sormuştu. - Ya eski sultanlar nerededirler üstadım, Cenabıhak ayrı konaklarda mı misafir ediyor onları! - Sualinizi duymamış olayım; ne olur ne olmaz, yerin kulağı var, dedi; hem bilirsiniz ki Abdülhamit Efendi'ye benim çok hıncım vardır. O beni bala rütbesine çıkardığı halde vezir rütbesine çıkarmaması, yani bana Mithat Paşa denmemesi için elden geleni yapmıştır. Malumaliniz Sultan Efendi, Mithat Paşa'yı Taif'e sürdürmüştü... Aziz hocamızın konuştuğu müddet zarfında birkaç defa esnediğine şahit olmuştum. Yarım asır evvel Darülfünun'un umumi tarih, tarihi edyan, Darülmuallimat'ın tarih ve pedagoji, Medresetülvaizi'nin yine edyan hocası olan üstad, 37 yıl evvel bir gece Darüşşafaka'da arkadaşları ile konuştuğu esnada gözlerini dünyaya yummuştu. Sevgili Kırk Ambar üstadın nurlu ellerinden öperek huzurundan ayrıldım; hepinize kendisinin ferade ferade selamları vardır."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/624611448420794368/aka-g%C3%BCnd%C3%BCz-edebiyat-ulemas%C4%B1n%C4%B1n-%C3%B6l%C3%A7%C3%BCs%C3%BC-ile-hayat", "text": "Vaktiyle gürültülü bir seldi, şimdi durgun gibi görünen bir nehir. Hep madalyonun ters tarafında kalmış, onun için kalbe daha yakın. Aka Gündüz, eserlerinde, bütün hikaye, roman kaidelerini, mamur şehirleri yıkan bir Han! şiddetiyle çiğneyip geçiyor. Fakat bu hızın, bu taşkınlığın, bu coşkunluğun güzelliği için affediliyor. Şiir, nesir, mizah, küçük ve büyük hikaye, roman, fıkralar yazan Aka 1317 senesinde ilk yazısını neşre muvaffak olmuştur. Gazetecilik, mecmuacılık, çetecilik, ressamlık, aşçılık, akşamcılık... -daha saymalı mı?- her şey yapmıştır, rivayete nazaran aşık da olmuş. Hatta evvelce sakalı, pek yakında da bıyığı vardı. Şimdi yalnız saçları ve kaşları kalmış. Üst tarafı için karikatürüne bakınız. İlk eseri 1328'de (1913) çıkan Türk Kalbi romanıdır. Sonuncuları malum. - Hımm! Mühim mesele... Yarın değil, yaranın zülüflerini kökünden yolacak bir şey. Bunun için gayet dikkatli, nazik davranmalıyım, söyleyeceğim kelimelere kat kat pamuk sarmalıyım ki, taş tesiri yapmasın. Edebiyatımız göç ediyor azizim. Hani taşlığı buz gibi, hanaylarında at koşturulan, kafesli büyük kış konakları vardır. Onların loş odalarındaki eşyayı çabuk elden manda arabalarına yükletirsiniz de uzun, soğuk ve cana tak ettiren kıştan kaçarsınız. Sizi ötede tirşe tomurcukları filiz vermeğe başlamış, ılık güneşin ışıkları ile yıkanan hafif nemli bir bahar ve ortasında tertemiz, yepyeni, kuş kafesi gibi bir köşk bekler. İşte en son Türk edebiyatının vaziyeti. Madem ki bir göç yarım yangınmış, o halde sayfiyemizdeki köşkümüze yerleşebilmek için geçeceğimiz zaman ve sıkıntı, derlenip toplanma merhalelerini hoş görmeliyiz. Ve mutlaka bir edebiyat vaziyeti istiyorsanız onu da hulasa edeyim. Köşe başlarına durmuşuz, kalemden birer ustura almışız yoldan geçen edebiyatçılara bakıyoruz. Biz üstünsek tükürüyoruz. Bizden kötü ise tahkir ediyoruz ve bizimle müsavi ise dilimizi çıkarıyoruz. Yeni nesle gelince, evet hiç inkara sığmaz ki, nesirde ve şiirde, hele bilhassa şiirde yeni bir nesil meydana geldi. Bu nesil bize ve yarına zayıf olmayan güzel ümitler getirdi. Yeni bir nesil vardır. Bunu görüyoruz. Yalnız kabul etmek centilmenliğinde her nedense cimri davranıyoruz. - Gayet sarihtir. Edebiyat cemiyet ve alelıtlak hayat şartları ile beraber doğar, beraber yürür. Edebiyat-ı Cedide'ye kadar hayat şartları ve telakkileri ne ise o edebiyat vardı. Edebiyat-ı Cedide kendine has revişi gösterdi. Ondan sonra kremsiz sürülmüş pudra gibi birkaç püflük bir mevcudiyet gösteren bir Fecr-i Ati göründü. Edebiyatın yakın mazisi bana bir tek isim hatırlatıyor: Emin Bülend. Onu hiç unutmuyorum. Sonra muhit şeraiti, içten gelmeyen hamasiyatı meydana getirdi. Bugün hayat şartları ve telakkileri büsbütün değişti, onun edebiyatı işaretini verdi, göç edip geliyor. Etablı oluncaya kadar beklemeğe mecburuz. Bunu şöyle de ifade edebiliriz: Şu yirmi sene içinde yaşayanlar Türk'ün siyasi ve edebi tarihinde şayanı hayret tahammüle malik inkılap fedaileridir. Gözümüzü kapayalım. Bir an şu yirmi seneyi düşünelim, ondan sonra edebiyat hakkında hüküm verelim. Yoksa sümmettedarik hükümler ukalalıklardan başka bir şey değildir. - Romanlarımdakileri mi? Onlar tamamiyle hayattan alınmıştır. Bizzat bulunduğum muhitte tanıdıklarımın arasından seçerim. bakıyoruz ki, en yüksek idealizme yükselmek istiyor. - Haa. Bu belki doğrudur, belki de yanlıştır. Romancılıkta ben mektebi ve mesleği berhava ettim. Şu kadar arşın boyunda, şu model üzerine olursa şu mektebin romanı olur, şu okka da burnunda olursa bu mektebin eseri olur. Hayatta böyle şey olmaz. Ve asıl realizm bence budur. Edebiyat ulemasının ölçüsü ile hayat yürümez. Mevzuumu laakal bir sene müddetle kafamın içinde pişiririm. Ve boş vakit bulur bulmaz doğrudan doğruya temize çekerim. Mevzuumun mahiyetini tasnif ederim, hareketleri kendim tanzim eder ve hedefim olan tezi bulmak için kariimi tabii bir seyir içinde daima onun meçhulü kalan neticeye götürmeğe çalışırım; tiplerimde realist olmakla beraber itiraf edeyim ki, biraz da idealistim. En çok sevdiğim eserlerim Dikmen Yıldızı ile Sarı Zeybek'tir. Bana öyle geliyor ki, yeni nesil dar bir hava içinde kalmış gibi, kafi bir surette ve diğer memleketlerde olduğu gibi inkişaf edemiyor, büyük bir ekseriyet seslerini duyurmak için bir kürsü bulamıyor. - İnkılap bütün gençliğe her sahada istidatlarının inkişafına yer vermesi itibariyle en ziyade dikkate şayandır. Görüyoruz ki, daha düne kadar meçhul olan bir genç istidat, ilim sahasında olsun, siyasi ve diğer sahalarda olsun, zekası ve kabiliyeti ile mütenasip bir zamanda, mühim bir şahsiyet oluyor. Bu yalnız edebiyatta olmuyor: Meçhul bir kuvvet her edebiyata atılan ve vadeden bir gence yine meçhul bir elle darbe vuruyor ve inkişafına mani oluyor. Bu görünmeyen ve karanlık kuvvet edebiyatı adeta inhisarına almak istiyor. Mesela Meşaleciler meydandadır. Eğer şöyle böyle tutunacak çareleri olmasaydı bu kıymetli gençler güzel kafiyelerine birer yumruk yiyip dağılacaklardı. Ya bunların haricinde ne meçhul istidatlar var. Geçende Antalyalı bir genç şairin Köyde Mehtap diye bir şiirini okudum. Böyle namzetlerimiz varken şiire ve nesire hala küfretmek ayıptır. Bırakalım yahu bunları... Bu gençlerin yüzlerine neşriyat vasıtalarının ve kalblerin kapılarını kapayacağımıza, geniş açalım; bir gün bütün bu kııymetler seleksiyona tabi olacak ve beklediğimiz şairler elbette çıkacaktır. - beforetroya liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/624889869004619776/william-faulkner-bug%C3%BCne-kadar-%C3%B6nerilen-en-iyi-i%C5%9F", "text": "Nobel Edebiyat Ödülü'nü 1949, Pulitzer Ödülü'nü 1955 yılında alan William Faulkner, Güney'in yazgısını anlatmasıyla tanınır. Bilinç akışı ve çoğul anlatı teknikleriyle, Avrupa'daki deneysel geleneği izleyen ilk Amerikalı yazardır. 1956 baharında kıtasındaki modernist yazarların ustası, Jean Stein van den Heuvel'in sorularını yanıtlamıştı. Bay Faulkner, bu tür konuşmalardan hoşlanmadığınızı söylemiştiniz geçenlerde. - Evet, bu tür konuşmalardan hoşlanmıyorum. Neden derseniz, kişisel sorular sinirime dokunuyor da ondan galiba. Söz konusu olan yapıtlarımsa, soruları dilimin döndüğü kadar yanıtlamaya çalışıyorum. Buna karşılık söz konusu ben isem, yanıt verdiğim de oluyor, vermediğim de; ama yanıtlayacağım tutsa da, ertesi gün yanıtımı değiştirebiliyorum. - Ben olmasaydım, dünyaya gelmeseydim yani, başka biri çıkar, benim yerime, Hemingway'in, Dostoyevski'nin ve bütün öbür yazarların yerine, bütün yazdıklarımızı yazardı. Bir kanıt vereyim: Örneğin, Shakespeare'in oyunlarını yazmış olabilecek en azından üç kişi var. Hamlet ve Bir Yaz Gecesi Rüyası yazılmış ya, siz ona bakın, yoksa kimin yazdığına değil. Sanatçının kendisi hiçbir önem taşımaz. Dünyada söylenecek yeni bir şey olmadığına göre, önemli olan sadece sanatçının yarattığı; Shakespeare de, Balzac da, Homeros da aşağı yukarı hep aynı konuları işleyip durmuşlar. Bin ya da iki bin yıl daha yaşasalardı, yayımcıların başka yazarlara hiçbir gereksinmeleri kalmazdı. - Taşır tabii, ama kendi açısından. Okuyucuya gelince, yaratıcının kişiliğiyle uğraşmayı bırakıp bütün dikkatini yapıta verse, yapıtla yetinse çok daha iyi eder. - Hayal ettiğimiz mükemmelliğe hiçbirimiz varamadık. Dolayısıyla her birimizi, olanaksızı gerçekleştirme yolunda uğradığımız bu şahane yenilgiye göre sınıflandırıyorum. Yazdıklarımı yeniden yazacak olsam, eminim çok daha iyisini yazardım; bu da benim henüz tükenmediğimi gösterir. Sanatçı için çalışmanın sonu yok. Her yeni girişimde, bu kez başaracağını, amacına ulaşacağını sanır, inanır buna. Ulaşamaz tabii, ama bütün gücü de buradadır işte. Ulaşsa, düşündüğünü, kurduğu rüyayı yapıt düzeyinde gerçekleştirse mükemmelliğin bu son sınırını aşabilmek için artık intihar etmekten başka çıkar yolu kalmaz. Başarısız bir şairim ben. Belki de her romancı başlangıçta şiir yazmak istemiştir. Güçsüzlüğünü anlayınca, şiirden sonra en zorlayıcı edebiyat biçimi olan öyküye el atar. Onu da beceremezse benim gibi romana döner. - Yüzde doksan dokuz yetenek... Yüzde doksan dokuz disiplin... Yüzde doksan dokuz çalışma. Yaptığıyla hiçbir zaman yetinmemeli yazar. Yaptığı ne kadar iyi olursa olsun gene de yapabileceğinden iyi değildir. Yapabileceğinizi sandığınızdan her zaman daha yükseklerde olsun gözünüz. Çağdaşlarınızdan ya da öncekilerden daha iyi olmakla yetinmemelisiniz. Bütün sorun insanın kendi kendini aşmasında. İçindeki şeytanların sürüklediği bir yaratıktır sanatçı. Bu şeytanların niçin kendisini seçtiklerini bilmez. Kendini tümüyle işine verdiği için de nedenini araştırmaz bunun. Yapıtını oluşturmak için gerekli bulduğu herhangi bir şeyi, herhangi bir kimseden ödünç almakta, dilenmekte, çalmakta ya da kaçırmakta hiçbir sakınca görmez. - Sanatından başka hiçbir şeyden sorumlu değildir yazar. Gerçek bir değeri varsa, yasak masak tanımaz. Bir rüya peşindedir. Yüreğini daraltan, ne pahasına olursa olsun kurtulması gereken bir rüya. Her şeyi göze alabilir bu uğurda, yazacağını yazabilmek için onur, gurur, dürüstlük, güven, mutluluk, tümünden vazgeçebilir. Hatta öz anasını bile dolandırır gerekirse: Ode on a Grecian Urn yeryüzündeki bütün yaşlı kadınlardan daha değerlidir. - Hayır, sanatçının yalnızca iç huzuru bakımından önemlidir bunlar. İç huzurun ise sanatla hiçbir ilgisi yok. - Sanatın ortamla da ilgisi yok. Ha şurası olmuş, ha burası, hiç farketmez. Bugüne kadar bana önerilen en iyi iş bir genelev kahyalığıydı. Çalışmak isteyen bir sanatçı için bundan daha elverişli ortam düşünemem: Bir kere maddi bakımdan tam bir bağımsızlık içindesin; sağlam bir güvencen, başını sokacak bir damın var, aç kalma korkusu da yok. Daha ne ister bir yazar? Bütün işi gücü, basit bir defteri tutmak, ay başlarında da karakola uğrayıp polislere rüşvetini vermek. Sabahları çok sakin olur genelev. Çalışmak için en uygun vakittir. Canın mı sıkıldı? Akşam ziyaretçilerinin arasına katılırsın, olur biter. Kendi çevresinde herkesin imrendiği seçkin bir yeri vardır kahyanın. Parayı randevucu ana topladığı için ona fazla bir iş düşmez. Evde kalanların hepsi kadın, hepsi de ona karşı çok saygılı. Çevredeki kaçakçılar arasında da ağabey diye bilinir. Polislerle de senli benli. Demek istediğim şu: Sanatçıya en uygun ortam, makul bir ücret karşılığında kendisine en çok huzur, yalnızlık ve zevk getiren ortamdır. Uygunsuz bir ortam seçerse, sinirleri bozulur, zaman kaybeder, birtakım şeylerden yoksun kalır. Deneyimlerime dayanarak söylüyorum; çalışmak için kağıt, tütün, yemek ve biraz viskiden başka hiçbir şeye gereksinim duymadım ben. - O kadar uzun boylu değil. İskoç ile arasında bir seçim yapacak olsam İskoç'u seçerim. - Gerekli değil. Ona gerekli olan kağıt ve kalem. Para desteğiyle ortaya çıkmış tek bir değerli edebiyat yapıtı yoktur. Kendini bilen hiçbir yazar destek peşinde koşmaz. Aklı fikri yazdığındadır çünkü... Birinci sınıf bir sanatçı değilse, vakitsizlikten ya da maddi bağımsızlıktan yakınmakla ancak kendi kendini aldatabilir. Değerli bir yapıt, hırsızlar, kaçakçılar ya da esrarkeşler tarafından da meydana getirilebilir. Aslına bakarsanız, güç durumlara ve yoksulluğa göğüs germekten korkuyor insanlar. Ne kadar dayanıklı olduklarını anlamaktan korkuyorlar. Gerçek bir yazarı ise hiçbir engel durduramaz. Ona dokunabilecek tek şey ölümdür. Yetenekliler, başarıyı ya da zenginliği düşünemeyecek kadar meşgul sanatçılardır. Başarı kadına benzer; ayaklarına kapanırsanız, hemen çiğner sizi. Onu horlamaktan korkmayacaksınız. Nasıl olsa günün birinde ayaklarınıza kapanacaktır. - Söz konusu olan değerli bir yazarsa, hiçbir şeyin zararı dokunamaz yapıtına; değerli değilse de, hiçbir şeyin yararı olmaz. Bu son durumda zaten ortada bir sorun da kalmamıştır, çünkü bir yüzme havuzu için ruhunu satan adamdan ne beklenebilir? - Evet, filmin temelinde işbirliği vardır ve her işbirliği de bir ödündür. Sinema da, her ödün gibi, bir alışveriş üstüne kurulmuş. - Humphrey Bogart ile çok iyi iş çıkardık. To Have and Have not ve The Big Sleep'te birlikte çalışmıştık. - Evet, George Orwell'in 1984'ünden bir film yapmak isterdim. Sonunu da nasıl bağlayacağımı biliyorum. Eskiden beri savunduğum bir görüştür bu: Özgürlük iradesini yitirmemiş insan yok edilemez. Filmin sonu bu görüşü doğrulayacak. - Sinema alanında en olumlu sonucu, oyuncular ve yazar özgün senaryoyu bir yana bırakıp provalar sırasında, daha doğrusu çekimden hemen önce her sahneyi kendilerince biçimlendirdikleri zaman elde ettim. Sinema çalışmalarımı ciddiye almasaydım ya da ciddiye alabileceğimi hissetmeseydim bu işe hiç kalkışmazdım. Sinemaya ve kendime karşı dürüst kalabilmek için kalkışmazdım. İyi bir sinema yazarı olamayacağımı çok iyi biliyorum bugün. Roman gibi, beni içten zorlayan bir yanı yok sinemanın, olamaz da. anlatır dururlar, Hollywood'da bir olay geçmiş başınızdan. - Metro Goldwyn Mayer ile sözleşmemiz sona ermişti. Ben de memleketime dönmek üzereydim. Birlikte çalıştığımız rejisör: Bu işi sürdürmek istiyorsanız bana bildirin dedi, hemen aracı olurum, yeni bir sözleşme imzalarsınız. Teşekkür ettim ve memlekete döndüm. Altı ay kadar sonra, rejisör arkadaşıma bir telgraf çektim, yeni bir sözleşme yapmak istediğimi belirttim. Çok geçmeden, Hollywood'daki acenteden bir mektup geldi; içinde benim adıma bir çek vardı. Şaşırdım, bir sözleşme örneği bekliyordum. Herhalde bir gecikme oldu, sözleşmeyi daha sonra yollayacaklar dedim. Oysa, bir hafta sonra, acenteden ikinci bir mektupla bir çek daha geldi. Ekim 1932'den Mayıs 1933'e kadar sürdü bu durum. Nihayet mayıs ayında film işletmelerinden şöyle bir telgraf aldım: William Faulkner, Oxford, Missouri. Nerelerdesiniz? MGM Film Stüdyoları. Ben de hemen şu telgrafla karşılık verdim: MGM Stüdyoları, Culver City, California, William Faulkner. Telgrafı not eden genç kadın: Adresi verdiniz ama, Bay Faulkner, hani yazısı bunun? Yazısı bu işte! dedim. Başını salladı: Yönetmeliğe göre içinde yazı olmayan hiçbir telgraf çekilemez. Bir şeyler söylemek zorundasınız. Başbaşa verdik, yılbaşı tebriklerinden birini seçtik, hangisiydi şimdi hatırlamıyorum, telgrafa o cümleyi ekledik. Az sonra MGM'den bir mektup geldi: İlk uçakla New Orleans'a gidip yönetmen Browning ile buluşmamı istiyorlardı. Owford'dan bir trene binsem en geç sekiz saat sonra New Orleans'da olabilirdim. Ama MGM uçakla gel diye buyurmuştu ya, New Orleans'a ancak Memphis'ten, o da ara sıra, uçak kalktığı için, önce oraya gittim, üç gün sonra da kalkan ilk uçağa bindim. Ertesi sabah, hepimiz, senaryocu hariç tabii, çok zarif bir kiralık deniz motoruna bindik ve çekimin yapılacağı yüz mil ötedeki Grand Isle'e doğru yola çıktık. Vardığımızda öğle olmuştu, yemeğimizi yedik ve hava kararmadan New Orleans'da olabilmek için hemen motora atlayıp geri döndük. Memlekete dönmekten başka yapılacak iş kalmamıştı. Browning için de öyle. Senaryocuya gelince, herhalde bir otel odasına kapanmış, hala haftalık çekleri cebe indiriyordur. Film hiçbir zaman tamamlanmadı tabii. Oysa, karides avı için rıhtıma benzer bir köy bile yapılmıştı: Kazıklar üzerine çakılmış kalaslardan meydana gelen uzun bir düzlük, üstünde de yer yer balıkçı kulübeleri. Tanesi kırk ya da elli dolardan buna benzer düzinelerle köy satın alabilirlerdi isteseler. Onun yerine kendi köylerini, uydurma bir köy yapmaya kalkıştılar. Deniz kenarında, tek duvarlı bir düzlüktü bu, öyle ki kapıyı açıp eşiğe adımınızı attığınız anda doğrudan denize düşüyordunuz. İnşaata başlandığı gün melez bir balıkçı, ağaç gövdesinden oyulmuş dar sandalıyla bize yaklaştı; o yakıcı güneşin alnında, bütün gün, bu garip beyazların bu onlardan da garip rıhtım bozuntusunu nasıl yaptıklarını seyretti. İki ya da üç yıl sonra, New Orleans'dan geçerken, melezlerin çok uzaklardan kalkıp, beyazların alelacele yapıp sonra terkettikleri bu düzmece rıhtımı seyretmeye geldiklerini öğrendim. için çalışan bir yazar ödün vermeyi kabul etmek zorundadır, - Tek sorumluluğu elinden geldiğince iyi yazmak, dilediği gibi davranabilir bunun dışında. Bana gelince, okurlarla ilgilenemeyecek kadar meşgul bir insanım; yazdıklarımı kimler okuyor, kimler okumuyor diye araştıracak kadar vaktim yok. Kendi yapıtım ya da başkasının herhangi bir yapıtı hakkında kim ne düşünürmüş umurumda değil. Benim değer ölçüm kendimdedir: Ahdiatik'i ya da La Tentation de Saint Antoine'ı okurken aldığım zevki, kendi yazdıklarımı okurken de alabiliyor muyum, benim için sorun bu. O zaman mutlu olurum ancak. Bir kuşu seyrederken duyduğum mutluluk gibi bir şey bu. Size bir şey diyeyim mi, eğer günün birinde dirileceksem yeryüzüne bir aladoğan olarak dönmek isterdim. Ne nefret edeni vardır bu kuşun, ne çekemeyeni, ne de isteyeni. Ne avlanır, ne de can kaygısı çeker, her bulduğunu da yiyebilir. - Tekniğe ilgi duyuyorsa bir yazar, yazarlığı bıraksın, cerrah ya da rençper olsun, daha iyi. Yazı yazmanın hiçbir kestirme yolu, hiçbir reçetesi yok. Belirli bir kurama uymaya kalkışması büyük bir hata olur genç bir yazarın. Ne öğrenirseniz, kendi yaptığınız hatalara bakarak öğrenirsiniz; ancak yanıla yanıla ustalaşır insan. Gerçek sanatçı kendisine kimsenin akıl veremeyeceğine inanır. Gururu sonsuzdur. Eski bir yazara ne denli hayranlık duyarsa duysun, gene de onu aşmak ister. - Kim demiş onu? Bazen, bakarsınız, teknik önayak olmuş, sizin bir türlü bilincine varamadığınız bir düşlemi sürükleyip götürüyor. Yazara kala kala, ustalığını göstermek kalmıştır artık, yani eldeki gereçleri bir araya getirmek. Daha tek kelimesini bile yazmadan, ortaya çıkacak yapıtın bütün sözcüklerini bilir yazar. As I Lay Dying'de geldi bu başıma. Kolay olmadı. Ciddi hiçbir iş kolay değildir zaten. Ama bütün öğelerin elimin altında bulunması bir bakıma rahatlatmıştı beni. Kitabın yazılması altı hafta sürdü. Günde on iki saatimi alan bir işte çalışıyordum o sıralarda. Arta kalan bütün boş zamanımı bu kitaba verdim. Birkaç kişilik küçük bir topluluğu yangın ve sel baskını gibi evrensel ve doğal afetlerle karşı karşıya getirmiş, davranışlarını yönetmek için de çok basit bir neden seçmiştim. Ama, şunu da belirteyim: Teknik araya girmedi mi, yazmak bir bakıma kolaylaşır. Örneğin benim bütün kitaplarımda bir an gelir, kişiler kendi bağımsız yaşamlarına kavuşur ve bildikleri gibi hareket etmeğe başlarlar. Genellikle 275'inci sayfada olur bu. Kitabı 274'üncü sayfada bitirsem ne olurdu, orasını bilemem tabii. Bir sanatçının temel niteliği yapıtını tarafsız olarak yargılayabilmektir. Buna, yapıtının değeri konusunda kendi kendini aldatmama dürüstlüğünü ve yürekliliğini de ekleyebilirsiniz. Kitaplarımdan hiçbiri amaçladığım mükemmelliğe ulaşamadığı için, yapıtlarımı değerlendirirken, beni en çok üzen, en çok uğraştıran kitabı ölçü olarak ele almak zorundayım. Bir ana da öyle değil midir? Papaz olan oğlunu değil de, hırsız ya da katil çocuğunu daha çok sever. - The Sound and the Fury'den. Tam beş kez yazdım bunu, hikayeyi gereğince anlatmaya çalıştım, anlatamadığım sürece yakamı bırakmayacağını bildiğim bu düşlemden kurtulmaya çalıştım. İki kadının, Caddy ile kızının mutsuz yaşamı söz konusu. Romandaki kişiler arasında en çok tuttuğum Dilsey; cesur, cömert, duygulu ve açık yürekli bir insan. Benden çok daha cesur, açık yürekli ve cömert. - Zihnimde beliren bir görüntü. Simgesel bir değeri olduğunu o zaman farkedememiştim. Görüntü şu: Ağaca tırmanmış küçük bir kızın kirli donu. Bir armut ağacına tırmanmış, yandaki pencereden büyükannesinin cenaze törenini izliyor, ağacın dibinde bekleşen erkek kardeşlerine de gördüklerini anlatıyor. Bu çocukların kimler olduklarını, neler yaptıklarını ve küçük kızın donunu nasıl kirlettiğini açıkladıktan sonra, bütün söylemek istediklerimin bir öyküye sığdırılamayacağı ortaya çıktı. İşte o zaman kirletilmiş donun bir simge olduğunu anladım ve bu görüntü de yerini hemen başka bir görüntüye bıraktı: Öksüz bir kız, tek yuva diye bildiği ama hiçbir sevgi, yakınlık ve anlayış görmediği bir evi su borusundan kayarak terkediyor... Önce hikayeyi budala delikanlının ağzından anlatmak istemiştim. Olup bitenleri gözlemleyebilen, ama gördüklerine hiçbir anlam veremeyen biri tarafından anlatılırsa, hikayenin daha bir etkili olacağını düşünüyordum. Ama, sonunda, hikayeyi pek anlatamadığımı gördüm. Bu kez de öbür erkek kardeşin ağzından anlatayım hikayeyi, dedim. Gene de istediğim gibi olmadı. Bunun üzerine çeşitli öğeleri bir araya getirmeyi ve anlatıcılığı kendim üstlenerek birbirlerine bağlamayı denedim. Ama gene de bitmiş sayılmazdı bu roman. Ne zaman bitti, bilir misiniz? Yayınlandıktan tam on beş yıl sonra, başka bir kitaba eklediğim bir bölümde, artık bu hikayeden kurtulmak ve beni daha fazla tedirgin etmesini engellemek için son bir girişimde bulunduğum zaman. Bir türlü aklımdan çıkmıyordu, bütün çabalarıma rağmen de üstesinden gelemedim. Bir kez daha denemek isterdim, ama biliyorum, gene de başaramayacağım. - Bütün insanlığa karşı büyük bir acıma, büyük bir üzüntü. Benjy'ye karşı başka bir şey duyulamaz zaten, çünkü kendi de her duyguya kapalı. İlgilendiğim tek yönü, benim yarattığım biçimiyle inandırıcı olup olmadığı. Elizabeth dramlarındaki mezarcı gibi, Benjy de yalnızca bir sunucu, görevini yapar ve yok olur. İyilik de gelmez elinden, kötülük de; çünkü iyiliğin de, kötülüğün de ne olduklarını bilmez. - Bencil bile olamayacak kadar budala. Bir hayvan işte. Adlarını bilmiyor ama, şefkati ve aşkı tanıyor. Caddy'deki değişikliği görünce sızlanmaya başlaması, alışageldiği şefkat ve sevgiden yoksun kalma korkusu. Caddy ona ait değildi; ama budalalığından, Caddy'nin yokluğunu bile farkedemiyordu. Ortada bir aksaklık olduğunu sezinliyordu o kadar ve acı veren bir boşluk duyuyordu yüreğinde. Bu boşluğu doldurmak istedi. Sahip olduğu tek şey Caddy'nin eski bir terliğiydi. Adını koyamadığı ama yokluğunu hemen sezdiği sevgi ve şefkati simgeliyordu bu terlik. Benjy pisti, çünkü davranışlarına hakim olamıyordu; üstelik kirliliğin de hiçbir anlamı yoktu onun için. İyiyi kötüden ayıramadığı gibi temizi de kirliden ayıramıyordu. Evet, terliği eline alınca rahatlamasına rahatlıyordu ama, ne terliği giyeni anımsayabiliyordu, ne de üzüntüsünün nedenini. O sırada Caddy çıkagelse herhalde tanımazdı onu. - Dikkati başka yere çekmek için verilen bir çiçek bu. 5 nisan günü bulunabilecek bir çiçek. Özel bir anlamı yok. Bir romana alegori biçimi vermenin edebiyat bakımından ayrı bir yararı var mı? Örneğin A Fable'de bir hıristiyan alegorisi kullanmıştınız. - Dört köşe bir ev kuracak doğramacının dikey açılar çizmesindeki yarar neyse, bu romandaki alegorinin görevi de o. A Fable'de hıristiyan alegorisi konuya en uygun düşen alegoriydi, nasıl ki diktörtgen bir ev için en uygunu uzunlamasına bir biçimdir. - Sözünü ettiğiniz rençperin ödünç çekiç almak diye bir sorunu olamaz. Hıristiyanlık dışında, eğer ikimiz de hıristiyanlığı aynı şekilde anlıyorsak tabii, hıristiyanlık dışında bir yaşam sürmemiz söz konusu bile değil. Bir insanın yaradılışını aşması, olabileceğinden daha iyi bir insan olması kendi ahlak kurallarına bağlı. Simgesi ister haç, ister hilal, ister başka başka bir şey olsun, bu kuralın işlevi her kişiye insanlık düzeyindeki görevlerini anımsatmaktır. Kitabını bulup matematiğin bütün girdi çıktısını öğrenebiliriz ama hıristiyanlıktan iyi insan olmayı öğrenemeyiz. Olsa olsa kendi kendimizi bulmamızı öğretir bize hıristiyanlık, yeteneklerimize ve amaçlarımıza uygun bir değerler ve ahlak kuralı kurmamızı öğretir. Bunu sağlayabilmemiz için de eşsiz bir örnek koymuş karşımıza, bir acılar ve özveri örneği ile bir de kurtuluş umudu vermiş insanlara. Ahlak bilincinin değerlerini her zaman kullanmıştır yazarlar, her zaman da kullanacaklar. Örneğin Moby Dick'teki üç adam insanoğlunun bilincindeki teslisi canlandırırlar: Bilmek istememek, bilmek ama aldırmamak, bilmek ve dert edinmek. A Fable'de de, bu aynı teslisi görüyoruz: Korkunç bir şey, hayatım pahasına da olsa kabul edemem bunu diyen yahudi pilot; \"Korkunç bir şey, ama ağlayabilir ve katlanabiliriz buna diyen emekli fransız levazım subayı ve korkunç bir şey bu, bir çaresine bakmalıyım diyen ingiliz emir subayı. - Hiçbiri değil. Bir hikayeydi bu, aşkları uğruna her şeylerini gözden çıkartan ama gene de muratlarına eremeyen Charlotte Rittenmayer ile Harry Wilbourne'un hikayesi. Kitaba başlamadan önce, iki ayrı hikayenin bir araya geleceğini bilmiyordum. Bugünkü şekliyle kitabın ilk bölümünü oluşturan The Wild Palms'ı bitirdiğim zaman birden bir eksiklik olduğunu, öykünün daha bir belirtilmesi gerektiğini, güçlenmesini sağlayacak bir katkının, müzikteki yan ezgi gibi bir şeyin gerekli olduğunu ansızın farkettim; bunun üzerine, The Wild Palms istediğim yoğunluğa kavuşuncaya dek Old Man'i yazdım. İstediğimi elde edince Old Man hikayesini birinci bölümünde kestim ve anlatıda tekrar bir düşüş elde edinceye kadar The Wild Palms'ı uzattım. Bu uzatma şöyle oldu: Konu olarak, bu hikayedeki savın ikinci bir karşı savını ele aldım. Bu ikinci karşı sav aradığı aşkı bulan, ama kitap boyunca bu aşktan kaçan, hatta sevgilisine kavuşmamak için gönüllü olarak hapishaneye dönen bir adamın hikayesi. İki hikayenin olması yalnız rastlantı belki, belki de bir gereklilik. Anlatmak istediğim yalnızca Charlotte ile Wilbourne'un hikayesiydi. - Bilemeyeceğim. Hesap tutmaya alışık değilim. Hesap tutmam hiç. Neden derseniz, ne kadar sözcüğünün hiçbir önemi yok benim için. Yazarın gereksinim duyacağı üç şey var: Deneyim, gözlem ve hayal gücü. Bunlardan ikisi, bazen de biri, ötekilerin yokluğunu duyurmamaya yeter. Benim hikayelerimde, hareket noktası zihnimde beliren bir düşünce, bir anı ya da bir görüntüdür. Bir hikayenin yazılması demek, bu görüntünün niçin ortaya çıktığını ya da nelere yol açtığını açıklamak amacıyla, görüntünün zihnimde belirdiği ana dönmek demektir. Bir yazar, yadırganmayacak durumlar içinde birtakım yadırganmayacak kişiler yaratmaya çalışır, bu durum ve kişilerin de okuyucuyu iyice etkilemelerine özen gösterir. Tabii başvuracağı yollardan biri tanıdığı bir ortamı, bir çevreyi ele almaktır. İletişim araçları arasında insanın kendini dile getirmesine en uygun olanı hiç kuşkusuz müziktir. Çünkü insanoğlunun tarihinde ve deneyiminde ilk anlatım aracı olarak müziği buluyoruz. Ama, başka bir yeteneğim olmadığı için, yalnız sözcüklere akıl erdirebildiğim için, saf müziğin çok daha iyi bir biçimde verebileceği şeyleri, çok daha yetersiz bir biçimde sözcüklerle anlatmaya çalışıyorum. Demek istediğim, çok daha dolaysız ve çok daha iyi anlatabilir müzik. Ama okumak bana dinlemekten daha yatkın geldiği gibi, notalarla uğraşmaktansa sözcüklerle uğraşmayı da yeğliyorum. Gürültüden çok sessizliği severim ben. Sözcüklerle üretilen görüntü de sessizlik içinde ortaya çıkar. Yazının müziği, yazının gök gürültüsü sessizlik içinde doğar demek istiyorum. - Dördüncü kez okusunlar, derim. - İlhamın ne olduğunu bilmiyorum ki! Sözünü işittim, ama hiç görmedim. - Marangozun da aklı fikri çekicinde değil mi? Şiddet de marangozun çeşitli aygıtlarından biri. Marangoz gibi yazar da tek bir aygıtla yetinemez. - New Orleans'da oturuyordum, ara sıra beş on kuruş kazanmak için de önüme çıkan her işi yapıyordum. O sıralarda Sherwood Anderson ile tanıştım. Öğleden sonraları kentte dolaşıyor, rastladıklarımızla çene çalıyorduk. Akşamları tekrar buluşup, bir iki kadeh atıyorduk. O konuşurdu ben dinlerdim. Sabahları hiç göremezdim onu. Evine kapanır çalışırdı. Ertesi gün buluşurduk. Yazarlık buysa, tam bana göre biçilmiş kaftan, dedim kendi kendime ve ilk kitabımı yazmaya koyuldum. Daha başlangıçta, yazmak bana çok eğlenceli bir şeymiş gibi geldi. O kadar ki, günün birinde kapım çalınıp da karşımda Anderson'u görünce, buluşmayalı üç hafta olduğunu şaşkınlıkla farkettim. Evime ilk defa geliyordu. Neniz var kuzum? dedi, Bana dargın mısınız? Bir roman yazdığımı söyledim. Eyvah! dedi ve gitti. Kitabı bitirince -Soldier's Pay idi bu- sokakta bayan Anderson'a rastladım. Kitabımın ne durumda olduğunu sordu, ben de bitti, dedim. Sherwood haber yolladı dedi, sizinle bir pazarlık yapmak istiyor. Müsveddenizi ona okumamaya söz verirseniz basılması için yayıncısına baskı yapacak. Tamam! dedim ve böylece yazar oldum. - Önüme ne çıkarsa. Elimden hemen hemen her şey gelirdi. Gemi kaptanlığı etmek, badanacılık, pilotluk. Hiçbir zaman çok paraya ihtiyacım olmadı. O dönemlerde hayat pek pahalı değildi New Orleans'da, benim bütün istediğim de uyuyabileceğim bir yer, biraz yiyecek, tütün ve viskiydi. Şöyle iki üç gün çalışıp ayı çıkaracak kadar para kazanabileceğim birçok iş vardı. Ben yaratılıştan serseri ve göçebe bir insanım. Kazanmak için çalışmaya razı olacak kadar sevmem parayı. Bana sorarsanız, yeryüzünde bu kadar çok iş olması utanılacak bir şey. Canımı en sıkan da, bir insanın sekiz saat süreyle her gün yapabileceği tek şeyin çalışmak olması. Sekiz saat boyunca yenemez de, içilemez de, sevişilemez de. Sekiz saat süreyle yapabileceğimiz tek şey çalışmak. İnsanoğlunun kendini ve çevresindekileri bu kadar mutsuz etmesi de bu yüzden işte. - Bizim kuşağın babasıdır, bizden sonra gelecekler için de amerikan edebiyatı geleneğinin simgesi. Hiçbir zaman anlaşılamamıştır gerçek değeri. Dreiser'i onun ağabeyi, Mark Twain'i de her ikisinin babası sayarım. - O döneme ağırlığını koyanlar Mann ve Joyce'du. Ahdiatik'in sayfalarını çeviren ümmi keşiş gibi biz de imanla yaklaşmalıyız Joyce'un Ulysses'ine. - Okumam. Gençlik yıllarımdan bu yana sevdiğim birtakım kitaplar vardır, eski dostlarla buluşmuş gibi olurum okudukça. Ahdiatik, Dickens, Conrad, Cervantes. Benim Tevrat'ım, İncil'im gibidir Don Kişot, her yıl okurum bir kez. Flaubert'i, Balzac'ı -kendine özgü bir evren yaratmıştır Balzac, yirmi cildi aşan bir dünya- Dostoyevski'yi, Tolstoy'u, Shakespeare'i de saymalıyım bu arada. Melville'i de okuduğum olur, şairlerden de Marlowe, Campion, Jonson, Herrick, Donne, Keats ve Shelley'i. Elimden düşürmediğim kitaplar bunlar, onun için, ille de birinci sayfasından başlamam. Bir sahnesini okurum ya da merak ettiğim bir kişiyle ilgili bölümü; yolda rastlanan eski bir dostla şöyle ayaküstü birkaç dakika çene çalar gibi. - New Orleans'dayken herkes ondan söz ederdi, ama ben okumadım. Shakespeare de okumamıştı. Melville'in okuduğunu da hiç sanmıyorum. Hele Moby Dick'i hiç okumadığı besbelli. - En beğendiğim kişiler acımasız, fırsatçı, düzenbaz, tepeden tırnağa kötü bir insan olan, ama hiç değilse renkli kişiliğiyle bizi etkileyen Sarah Gamp, Mrs Harris, Falstaff, Prens Hall, Don Kişot ve tabii Sancho'su. Lady Macbeth'e oldum olası hayranımdır. Bottom'u, Ophelia'yı, Mercutio'yu da severim. Mercutio ile Mrs Gamp, felaketleri tek başlarına göğüsleyen, hiçbir ayrıcalık istemeyen, ağlayıp sızlanmayan kişiler. Huck Finn'i de severim tabii, Jim'i de. Tom Sawyer'e hiçbir zaman kanım ısınmadı, numaracının teki bence. Sonra, George Harris'in 1840 ya da 1850'de, Tennessee dağlarında yazdığı bir kitap vardır, o kitaptaki Sut Lovingood'u da beğenirim. Kendini hiç aldatmayan, elinden geleni yapan iyi niyetli bir insan. Herkes gibi, onun da ara sıra ödlekliği tutar, ama bunu kendi de bilir ve utanmaz bundan; başına gelenlerden ne kimseyi sorumlu tutar, ne de başı belada diye Tanrı'ya küfreder. - Okuyan oldukça yazan, yazan oldukça da okuyan olacak. Ama, hiç belli olmaz, bakarsınız resimli magazinlerle resimli romanlar insanoğlundaki okuma eğilimini körletiverir bir gün, edebiyat da Neanderthal mağaralarındaki görüntüsel yazıya dönüşür. - Eleştirmenlerle uğraşamaz sanatçı. Yazar olmak isteyen varsın eleştirileri okusun, ama yazmak isteyenin buna ayıracak vakti yoktur. Evet, hiç şüphesiz, eleştirmen de bu dünyada bir iz bırakmak ister. Ama sesleneceği kimse sanatçı değil. Sanatçı eleştirmenden üstündür, çünkü yazdıkları ister istemez eleştirmeni ilgilendirir. Eleştirmenin yazdıkları ise, herkesçe okunabilir ama, sanatçıyı ilgilendirmez. - Duymuyorum, duymadım da. Vaktim yok buna. Yazdığımdan önce ben memnun kalmalıyım; memnun kalmışsam, kime ne danışacağım? Yok kalmamışsam, gevezeliğin gene de bir yararı dokunmaz romana, çünkü beni memnun edecek duruma gelmesi benim daha çok çalışmamla olabilecek bir şey ancak. Edebiyatçı değilim ben, sadece bir yazarım. Dolayısıyla mesleğimden söz etmenin hiçbir tadı yok benim için. Babadan hısımlar arasındaki ilişkilerin romanınızda çok ağır bastığını söylüyor eleştirmenler. - Bu da bir görüş, ama dediğim gibi, eleştirileri okumuyorum. Bence, insanı konu alan bir yazar, onun bunun burnuyla uğraşmayacağı gibi, kan hısımlığıyla da uğraşmaz, bu hısımlığın konuyla yakından ilişkisi yoksa tabii. Yazarı ilgilendiren gerçek ve insan ruhudur. Bütün dikkatini gerçeğe yöneltirse başka şeylerle uğraşmaya vakti kalmaz, çünkü babadan hısımlığın da, burun biçimi gibi gerçekle çok uzak bir ilişkisi vardır ancak. - İyiye, kötüye bakmaz yaşam. Don Kişot iyi ile kötü arasında bir seçim yapıyordu, ama ancak rüyasında yapabiliyordu bu seçimi. Delinin biriydi aslında. Peki, aklı ne zaman başına geliyordu, hiç dikkat ettiniz mi? Bütün gücünü çevresindekilere karşı direnmeye harcadığı, dolayısı ile de iyiyi kötüden ayırt etmeye vakti kalmadığı zaman. Madem varlığımız yaşamımıza bağlı, bütün zamanımızı bu yaşamayı sürdürmeye vermeliyiz, öyle değil mi? Yaşam devinimdir, devinim de insanı eyleme geçiren şeye, yani özenişe, iktidar tutkusuna, zevke bağlıdır. Ahlaklı yaşayabilmek için harcadığımız zamanı ister istemez bu devinimden çalıyoruz. İyi ile kötü arasında ergeç bir seçim yapmak zorundayız, buna vicdanımız zorluyor bizi, yoksa kendi kendimizle barış içinde yaşayamayız. - Her sanatçının amacı, yaşam demek olan devinimi yapay araçlarla durdurmak ve devinimsizliğe dönüştürmektir; bundan, diyelim ki yüzyıl sonra, biri baktığı zaman bu devinimsizliğe, yaşamın ta kendisi bu devinimsizlik tekrar harekete geçecektir. Değil mi ki hepimiz ölümlüyüz, erişebileceğimiz tek ölümsüzlük geriye ölümsüz bir şey, yani sürekli devinim içinde olan bir şey bırakmaktır. Sanatçının, günün birinde ister istemez aşacağı son unutulmuşlar duvarında bırakabileceği tek iz budur. Malcolm Cowley, kişilerinizin yazgılarına boyun eğmeye hazır olduklarını söylüyor. - Kendi fikridir, söyleyebilir. Bense, kimi kişilerimin yazgılarına boyun eğdiklerini, kimilerinin ise eğmediklerini söylüyorum. Light in August'ta Lena Grove kendi yazgısını cesaretle yüklenir. Erkeği Luca Birch olmuş, olmamış, umurunda bile değil. Yazgısının evlenmek ve çocuk doğurmak olduğunu biliyor; bildiği için de, kimsenin yardımını beklemeden hayata atılıyor. Ruhunun kaptanı bu kadın. Bugüne değin duyduğum en dengeli, en akıllıca sözlerden biri, ırzına geçmek için son ve umutsuz bir girişimde bulunan Byron Birch'i terslerken söylediği şu söz: Utanmıyor musun? Az daha çocuğu uyandıracaktın! Asla kendinden geçmeyen, ürkmeyen, kaygılanmayan bir kadın. Acınılacak bir durumda olduğunun bile farkında değil. Örneğin söylediği şu son cümleye bakın: Yola çıkalı daha bir ay bile olmadı, Tennessee'ye vardım bile. Allah, Allah! İnsan ne yerler görüyor! As I Lay Dying'deki Bundreen ailesi de çok iyi katlanıyor yazgısına. Karısını kaybeden baba, her erkeğin bir kadına gereksinimi vardır diye yeni bir karı alıyor. Hemen ardından da, aşçı kadını değiştirmekle kalmıyor, boş zamanlarında herkes avunsun diye bir de gramofon getiriyor eve. Gebe kalan kız da çocuğunu ilk denemesinde düşüremeyince umutsuzluğa kapılmıyor. Bir kez daha denemeyi koyuyor aklına ya gene beceremezsem diye tasalanmıyor, çocuk bu sana, ha bir eksik, ha bir fazla deyip işin içinden sıyrılıyor. - Yirmi ile kırk yaş arasındakiler sevimli değildir zaten. Eyleme geçebilecek kadar gücü vardır çocuğun, ama bilgisiz bir güçtür bu. Aklı başına geldiği zaman, yani kırkından sonra, eyleme geçebilecek çaptan düşmüştür artık. Yirmi ile kırk yaşları arasındaki çocuğun eyleme geçme yeteneği daha güçlüdür, daha tehlikelidir, ama öğrenmeye başlamamıştır henüz. Bu yetenek, çevresi ve gördüğü baskılarla kötü yola itildiği için, insanoğlu öncelikle güçlüdür, ahlak sonra gelir. Dünyayı bunalıma sürükleyenlerin hepsi de yirmi ile kırk yaş arasında kimseler. Çevreme bakıyorum da, ırklararası gerilime neden olanların -Emmet Till'in öldürülmesinde Milam'lar, Bryant'lar ve öc almak için bir beyaz kadına saldıran zenciler, Hitler'ler, Napolyon'lar, Lenin'ler, -insanoğlunun acılarını ve bunalımlarını simgeleyen bu insanların hepsi de yirmi ile kırk yaş arasında. - Yok, o gün neler söyledimse bugün de aynı şeyleri söyleyebilirim: Eğer biz Amerikalılar yaşayacaksak, her şeyden önce Amerikalılığı seçtiğimiz, kararlaştırdığımız ve savunduğumuz için yaşayacağız; Amerikalılar arasında şu beyaz, şu siyah, kızıl, mavi ya da ne bileyim ben, yeşil diye bir ayırım yapmadan, ulusal birliğimizi ve bütünlüğümüzü koruduğumuz için ve koruyabildiğimiz sürece yaşayacağız. Benim memleketim olan Missisisippi'de, yetişkin iki beyazın hasta bir zenci çocuğa kıyması gibi kahredici ve feci bir hatanın işlenmesi, ortaya büyük bir sorun koyuyor: Yaşamaya layık mıyız, değil miyiz? Eğer, bugünkü Amerika'da, kültürümüz, rengi şöyle ya da böyle diye veya herhangi başka bir nedenle çocuklarımızın öldürülmesine yol açabilecek kadar soysuzlaşmışsa, artık yaşamaya layık değiliz demektir. Hoş, böyle giderse, yaşayabileceğimizi de pek sanmıyorum ya! Pay ile Sartoris arasındaki dönemde ne oldu? Demek istediğim, - Soldier's Pay'e çalışırken, yalnızca yazı yazmanın tadını çıkarmaya bakıyordum. Daha sonraları bir şey takıldı aklıma: Her kitabın bir planı, bir bütünlüğü olduğu gibi, bir yazarın bütün yapıtları arasında da belli bir bütünlük gerekmiyor muydu? Soldier's Pay ve Mosquitoes'u, yazarlığın keyfini sürmek için yazmıştım. Sartoris'ten sonra, doğduğum yerin, bir posta pulu büyüklüğündeki memleketimin başlı başına bir konu olduğunu, uzun bir ömrün bile bu kaynağı tüketmeye yetmeyeceğini ve bu gerçeği yüceleştirerek işlersem, yeteneğimi son sınırlarına kadar dilediğim gibi kullanabileceğimi anladım. Bir altın madeni bulmuş gibiydim; yarattığım kişilerle kendime göre bir evren kurdum. Gerçekten ben de, Tanrı gibi, can verebilirim kişilerime, yalnız uzamda değil, zaman içinde de yaşatabilirim onları. Bunu başarmış olmam -hiç değilse bana göre böyledir bu- zaman anlayışımın doğru olduğunu gösteriyor: Bence zaman kaypak bir şeydir ve ancak insanların anlık değişmeleriyle bir gerçeklik kazanır. Vardı diye bir şey yok. Zaman var'dır. Vardı olsaydı, ne acı, ne de üzüntü kalırdı dünyada. Yarattığım dünyayı evrenin bir kilit taşı gibi görüyorum; ne kadar küçük olursa olsun, o taş çekilirse bütün evren yıkılırmış gibi geliyor bana. Son kitabım Kıyamet Günü Kitabı olacak. Yoknapatawha County'nin Altın Kitabı. Onu da tamamlayınca kalemimi kıracağım ve Bu iş burada biter! diyeceğim. Stein van den Heuvel / PRoB / 1958 / Çağdaş Eleştiri Dergisi,"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/626067098078199808/ernest-hemingway-silahlara-vedan%C4%B1n-sonunu-39", "text": "- Çok. Bir roman ya da bir öykü üstünde çalışıyorsam, her sabah, gün ağarırken masamın başına geçerim. O saatlerde pek kimse rahatsız etmez insanı. Hava serin ya da soğuk olsa bile, yazıya kendinizi kaptırdınız mı ister istemez ısınırsınız. Daha önce yazdıklarımı okumakla başlarım işe ve her bölümü, nasıl bağlanacağını bildiğim bir noktada kesmeyi adet edindiğim için, yazıyı nasıl sürdüreceğimi de bilirim. Kendinizi dolu hissetiğiniz sürece yazmaya devam edersiniz. Ne var ki, kalemi bıraktığınız anda, bütün söyleyeceklerinizi söylememiş olmanın, yani ertesi güne söyleyecek bir şeylerinizin kalmış olması şart. Tutalım ki sabahın altısında yazmaya koyuldunuz. Öğleye kadar sürebilir bu, ya da daha erken bir saatte masadan kalkabilirsiniz. Kalemi bıraktığınız anda içiniz boşalmıştır sanki; ama büsbütün bir boşalma değil bu, yeniden dolmaya başlayan bir boşluk gibi. Aynı şeyi sevdiğiniz bir insanla yattıktan sonra da duyarsınız. Tekrar işe koyuluncaya kadar hiçbir şey etkileyemez artık sizi, hiçbir şey sarsamaz, hiçbir şeyin önemi yoktur. Katlanılması en zor olan da bu: Ertesi güne kadar beklemek. - Tabii. Ama bu da bir disiplin işidir ve ancak zamanla edinilir. - Bir gün önce yazdığımı her sabah yeniden bir kez daha yazarım. Tabii, yapıt bittikten sonra tümünü gözden geçirmek gerekir. Müsveddenizi başka birine daktilo ettiriyorsanız, daktilo edilmiş nüshayı okurken de düzeltmeler yapmak ve bazı bölümleri yeniden yazmak fırsatını bulursunuz. Son bir fırsat da provalardır. - Belli olmaz. Silahlara Veda'nın sonunu, son sayfasını tam otuz dokuz kez yazdım. - Uygun sözcükleri bulmak. - Yeniden okumak yazıyı sürdürme isteğini doğurur, çünkü zaten o bölümü yazarken elinizden geldiğince iyi yazmaya çalışmışsınızdır. - Olur tabii. Ama, yazıyı nasıl sürdüreceğinizi bildiğiniz bir noktada kalemi bırakmışsanız işe tekrar koyulmak kolay olur. Çark dönmeye başladığı anda paçanızı kurtardınız demektir. İstek de, esin de nasıl olsa gelir. - Yirmi kurşun kalemin yirmisine birden sahip olduğumu hiç hatırlamıyorum. İki numaralı yedi kurşun kalem bir günlük çalışma için yeterli. - Havana'daki Ambos Mundos Oteli çalışmaya çok elverişliydi. Ama hemen her yerde iyi çalışabilirim. Daha doğrusu, her koşul altında elimden gelenin en iyisi yapmaya çalışırım. Çalışmanın iki büyük düşmanı var: Telefon ve ziyaret. - Bu ne biçim soru böyle! Ama iyi ettiniz bu konuyu açtınız. Rahatsız edilmedikçe ve araya giren olmadıkça her yerde ve her zaman yazı yazılabilir. Daha doğrusu kendinize karşı yeterince katı davranırsanız bunu başarabilirsiniz. Ama yazdıklarınızın en iyisi hiç şüphesiz aşıkken yazdıklarınızdır. Sizce bir sakıncası yoksa bu görüşümü daha fazla açıklamak istemiyorum. - Erken yaşta geçim sıkıntısından kurtulmuşsanız ve yaşamayı da yazı yazmak kadar seviyorsanız, sizi çeken şeylere karşı direnebilmek çok güçlü bir irade ister. Buna karşılık, yazı yazmak başlıca saplantınız ve hayattan beklediğiniz en büyük zevk haline gelmişse, ancak ölüm ayırabilir artık sizi yazarlıktan. Bu dönemde gelecek maddi refahın insana büyük bir yardımı olur ve geçim kaygısına düşmenizi önler. Yazarlık yeteneğinin baş düşmanı kaygıdır. Sağlık durumunun kötüye gitmesi de, kaygılanmanıza yol açtığı, kaygı da bilinçaltınızı tükettiği ve sizi güçsüzleştirdiği için, tehlikelidir. - Saptayamam, kendimi bildim bileli yazar olmak istemişimdir. Philip Young, sizinle ilgili bir incelemede, 1918'de bir top mermisiyle yaralanmış olmanızın yazarlık kişiliğinizi büyük ölçüde etkilediğini ileri sürüyor. Hatırladığıma göre Madrit'te, Young'un bu iddiası üzerinde kısaca durmuş, havada bir söz olduğunu söylemiştiniz. Ayrıca, sanatçı yeteneğinin edinilmiş değil, kalıtımsal bir şey olduğunu da eklemiştiniz. - Anlaşılan o yıl, yani Madrit'te bunları söylediğim sırada aklım pek başımda değilmiş. Lehime sayılabilecek bir tek nokta var: Young'un kitabından ve edebiyatta örselenme kuramından çok kısa söz etmiş olmam. Belki de, o yıl geçirdiğim iki beyin sarsıntısı ve kafatasımın çatlamış olması düşüncesizce konuşmama yol açmıştır. Yanılmıyorsam, insandaki hayal gücünden söz ederken, insan ırkının kalıtımsal bir deneyiminden kaynaklandığını söylemiştim. Beyin sarsıntısı geçirmiş bir insanın konuşması bu, başkaca hiçbir değeri yok. Onun için, yeni bir sarsıntıyla kendime gelene kadar bu konuyu bıraksak iyi olur. Tamam mı? Ama, o konuşmada sözünü ettiğim birçok dost ve tanıdığın adlarını açığa vurmadığınız için size gene de teşekkür borçluyum. Bir konuşmanın bütün tadı birtakım bilinmezleri aydınlatmasındadır, ama bu arada gelişigüzel söylenmiş sözleri de yazıya dökersek iş çığırından çıkar. Çünkü, bir sözün yazıya geçirilebilmesi için o sözü söyleyenin söylediğini savunabilecek durumda olması gerek. Belki de böyle konuşmamın nedeni buna gerçekten inanıp inanmadığımı anlamak içindi. Ortaya attığınız bu sorunla ilgili olarak diyebilirim ki, yaraların insan üzerindeki etkileri çok değişiktir. Kemiklerin kırılmasına yol açmayan yaralar pek önemli sayılamaz, hatta kimi zaman insana bir güven bile verir. Buna karşılık sinirleri ve kemikleri zedeleyen yaraların edebiyatçılara hiçbir yararı yoktur... Hoş, hiç kimseye yararları olduğu da söylenemez ya! - Cehenneme kadar yolum var diyerek işe başlarsa iyi eder, çünkü iyi yazmanın ne kadar zor olduğunu kısa zamanda anlayacaktır. Sonra, kendine karşı acımasız olmalı ve ömrü boyunce elden geldiğince iyi yazmaya zorlamalı kendini. Hiç değilse, işe başlarken elinin altında hazır bir konu olur, cehennemde neler gördüğünü anlatır okuyucularına. - Ödünden ne anladığınıza bağlı bu. Kocasını aldatan kadın da bir bakıma ödün vermiş sayılmaz mı? Yoksa bir siyaset adamının verebileceği ödünden mi söz ediyorsunuz? Ya da, hesabınızı biraz kabartmak şartıyla sizi taksite bağlayan bakkalınızın ya da terzinizin verdiği ödün mü söz konusu? Yazmayı ve öğretmeyi bir arada götürebilen bir yazar ikisini de yapmalı. Bu iki etkinliği birlikte yürüten birçok başarılı yazar var: Ben yapamam, yapamayacağımı da biliyorum; yapabilenlere de, açıkça söyleyeyim, hayranım. Bununla birlikte öyle sanıyorum ki, üniversite yaşamı dış dünyayı daha derinden tanımamızı engeller. Ama şu da var: Geniş bir yaşam deneyimi, yazarın çok daha büyük sorumluluklar yüklenmesine yol açar; dolayısıyla işini de daha zorlaştırır. Kalıcı bir ürün vermek insanın bütün vaktini alan bir uğraştır. Doğrudan doğruya yazmaya ayrılan süre günde iki üç saati geçmese bile, gene de böyledir bu. Yazarı bir kuyuya benzetebiliriz. Çeşit çeşit yazar olduğu gibi, çeşit çeşit de kuyu var. Önemli olan, kuyudaki suyun tatlı olması ve kuyuyu bir hamlede boşaltıp yeniden dolmasını beklemektense, her gün belli bir miktar su çekmekle yetinilmesi. Konudan uzaklaştığımı biliyorum, ama doğrusunu isterseniz konu da o kadar ilgi çekici değil. - Star'da, basit ve dolambaçsız yazmayı öğrenmek zorundaydık. Herkes için yararlıdır bu. Gazeteciliğin genç bir yazara zararı dokunmaz, hatta yardımı bile olur; yeter ki zamanında sıyrılmayı bilsin gazetecilikten. Evet, çok çiğnenmiş bir söz bu, kullandığım için özür dilerim; ama, insan böyle yavan sorular sordu mu, bu gibi yavan karşılıklara da katlanmayı bilmeli. - Hiçbir zaman, hiçbir yerde böyle bir şey söylediğimi hatırlamıyorum. Oldukça gülünç ve katı bir söz bu. Belki de bu konunun üzerinde durmamak, beylik bir söz etmiş olmamak için böyle demişimdir. Gerçi, yaratıcı bir yazar için gazetecilik, bir dereceye kadar, her gün kendini yeniden harcamak sayılabilir ama yazmanın, kendini harcamak olduğuna kesinlikle inanmıyorum. - Var, tabii. - Hayır. Öyle bir şey yoktu. Birbirimize karşılıklı saygımız vardı, o kadar. Kimi benim yaşımda, kimi de, Gris, Picasso, Braque, Monet gibi -Monet daha hayattaydı o zaman- benden yaşlı ressamlara, ayrıca Joyce, Ezra, bazı yapıtları açısından da Stein gibi yazarlara saygı duyardım. - Joyce'un Ulysses'i yazdığı dönemden bu yana öyle bir şey olmadı. Joyce'un etkisi de doğrudan, dolaysız bir etki değildi. Ama o dönemde, bildiğimiz sözcüklerin yasaklandığı, her sözcük için savaşmak zorunda kaldığımız o dönemde, her şeyi değiştiren ve bizi zorlanmalardan kurtaran onun etkisi oldu. Öteki yazarlardan yazı sanatı üstüne öğrenebileceğiniz bir şey var mı? Dünkü konuşmamızda, örneğin Joyce'un böyle bir şeyin söz konusu edilmesine bile katlanmadığını söylemiştiniz. - Biz edebiyatçılar kendi aramızda olduğumuz zaman yalnız başkalarının kitaplarından söz ederiz. Bir yazar, iyi yazarsa, kendi yazdıklarından söz etmez. Joyce çok büyük bir yazardı ve neyi nasıl yaptığını ancak birtakım yeteneksiz kimselere açıklardı. Saygı duyduğu öteki yazarlara güvenir, ne yapmak istediğini kendiliklerinden anlayabileceklerine inanırdı. - Karışık bir sorun bu. Yazarlık mesleğinde ilerledikçe insan daha bir yalnızlaşır. En yakın, en eski dostlarınızın çoğu ölmüştür. Kimileri uzaklaşmıştır. Sık görüşmezsiniz ama yazışırsınız ve eski günlerdeki gibi, kahvede buluşmuş gibi, birliktesinizdir. Matrak mektuplar yazarsınız birbirinize, açık saçık, kaba saba şakalar yaparsınız; bu da bir kahve köşesinde sohbet etmek kadar keyiflidir çoğu zaman. Ama giderek, yalnızlığınız ister istemez artar. Çünkü çalışacaksınız, yalnız çalışacaksınız, başka yolu yok bunun ve çalışmaya ayıracağınız zaman da günden güne azalmaktadır. Bütün bunların yanı sıra, hepsini bastıran bir duygu daha var: Yazmadan geçen zaman boşa geçmiş bir zamandır ve bu da size kefareti hiçbir zaman ödenemeyecek bir günah gibi gelir. - Kusura bakmayın ama, otopsilere pek meraklı değilimdir. Bu gibi sorunları incelemekle görevli edebi ya da gayri edebi birçok teşrih uzmanı var. Hakkımda yalan yanlış bir sürü şey yazdı Miss Stein, beni nasıl etkilediğini uzun uzun anlattı durdu. Kişileri konuşturma sanatını benden, Güneş de Doğar adlı kitabımdan öğrenmiş olmayı bir türlü hazmedemediği için bu yola saptığını sanıyorum. Ona çok büyük bir yakınlık duyardım, konuşmanın nasıl yazılacağını öğrenmesine de çok sevinmiştim. Herhangi bir yazardan, ister ölmüş, ister hayatta olsun, bir şeyler öğrenmek bana çok doğal geldiği için, benden bir şey öğrenmenin Gertrude'ü bu kadar üzeceğini hiçbir şekilde tahmin edemezdim. Ayrıca çok da iyi bir yazardı. Ezra'ya gelince, iyi bildiği konularda son derecede zekiydi. Bu tür konuşmalar canınızı sıkmıyor mu? Otuz beş yıllık eski defterlerin karıştırıldığı bu tür edebiyat dedikodularından tiksinirim. Herkes gerçeği, tam gerçeği söylese durum değişirdi tabii. Belgesel bir değeri olurdu söylenenlerin. Onun için, burada bana düşen, dedikoduları bir yana bırakıp, sözcükler arasındaki soyut ilişkiler üstüne bana çok şeyler öğreten Gertrude'e teşekkür etmek, bir zamanlar ona ne kadar içten bağlı olduğumu bir kez daha yinelemek, büyük şair ve sadık dost Ezra'nın hakkını hiçbir zaman ödeyemeyeceğimi söylemek, Max Perkins'i de, öldüğünü hala kabul edemeyecek kadar çok sevdiğimi bir kez daha hatırlatmaktır. Yazdıklarımda herhangi bir değişiklik yapmamı hiçbir zaman istememişti benden Max; yalnız, o dönemlerde yayımlanması olanaksız bazı sözcüklere takılırdı. Bu gibi sözcüklerin yerini boş bırakırdık, anlayan da anlardı. Çok akıllı bir dost, eşi bulunmaz bir arkadaştı. Şapkasını giyiş tarzına, konuşurken dudaklarını garip bir biçimde oynatmasına bayılırdım. - Mark Twain, Flaubert, Stendhal, Bach, Turgenyev, Dostoyevski, Çehov, Andrew Marwell, John Donne, Maupassant, Kipling, Thoreau, Yüzbaşı Marryatt, Shakespeare, Mozart, Quevedo, Dante, Virgilius, Tintoretto, Hieronymus Bosch, Brueghel, Patinir, Goya, Giotto, Cezanne, Van Gogh, Gauguin, San Juan de la Cruz, Gongora... Bütün bir gün düşünsem belki ancak anımsayabilirim hepsini. Ama o zaman da, yaşamımı ve yapıtlarımı etkileyenleri sayacağım yerde bilgiçlik taslamağa kalkıştığım sanılabilir, çünkü bütün bu insanlar hakkında derin bir bilgim olduğunu hiçbir zaman ileri süremem. Kötü bir soru değil. Hatta çok iyi bir soru da, öyle hemen ayaküstü yanıtlanabilecek türden değil. Düşünüp taşınmak, kendini iyice bir yoklamak şart buna yanıt vermeden önce. Dikkat ettiyseniz, yalnız yazar değil, birçok ressam adı da verdim, çünkü yazarlar kadar ressamlardan da birçok şey öğrendim yazı sanatı üstüne. Nasıl oluyor bu diyeceksiniz? Açıklaması bütün bir günümüzü alabilir. Bestecilerden, armoni ve kontrapunto çalışmalarından çok şeyler öğrenebileceğimizi ise açıklamaya bile gerek yok. - Viyolonsel çaldım. Bütün vaktimi müzik ve kontrapunto öğrenimine verebilmem için bir yıl okula göndermemişti beni annem. Yetenekli olduğumu sanıyordu ama, hiç de değildim. Oda müziğine meraklıydık o zamanlar; annem piyano çalardı, kızkardeşim de alto. Kemancı dışarıdan gelirdi. Benim viyolonel çalışım ise, akıllara durgunluk verecek kadar berbattı. - Twain'i unutmak çok zor. Aradan iki, üç yıl geçmesi gerek. Shakespeare'i her yıl okurum. Her seferinde de Kral Lear'i. İnsanı öyle bir kendine getirir ki! - Her zaman okurum. Hatta, kitapsız kalmamak için, kimilerini bir kenara koyarım. Az önce, etkilendiğiniz kişileri sayarken Hieronymus Bosch'dan da söz etmiştiniz. Bosch'un resimleri, simgelerin kaynaştığı bir karabasan görünümünde, sizin dünyanıza hiç benzemiyor. - Herkesin kendi karabasanı var; kendiminkileri de, başkalarınınkileri de çok iyi bilirim. Ama bunları yazmak zorunda değilsiniz. Bildiğiniz ve yazıya dökmediğiniz her şey, ister istemez yazınıza geçer ve kendi niteliğini yazdıklarınıza aktarır. Bir yazarın atladığı, bilmediği bir şeyse, işte o zaman bu boşluk, yazısında bir delik gibi sırıtır. - Görmeyi, işitmeyi, duymayı ve duymamayı, yazmayı öğrenme sanatının bir parçasıdır bu yapıtlar. \"Özsu\"yunuz neredeyse, kuyu da oradadır. Ne olduğunu, nelerden oluştuğunu kimse pek bilmez, siz ise hiç mi hiç bilemezsiniz. Bildiğiniz tek şey sizde olup olmadığı ya da gelmesi için beklemek gerekip gerekmediğidir. - Eleştirmenler var dediklerine göre vardır herhalde. Sizce bir sakıncası yoksa, eleştirmenlerden söz etmesek; eleştirmenler üstüne bana soru sormasanız memnun olurum. Roman yazmak, öykü yazmak zaten çok zor bir iş, bir de bunların açıklamasını mı bekleyeceksiniz yazardan? Kaldı ki, açıklayıcıların ekmeğiyle oynamak da doğru değil. Beş, altı usta açıklayıcı bu yoldan geçimlerini sağlıyorlarsa, ne diye onların işine engel olayım ben? Yazdığım bir şeyi okuyacaksanız, okumanın tadını çıkarın, yeter. Onun dışında bulacağınız her şey, sizin kişisel katkınız olacaktır. Bu konuyu kapamadan önce size bir sorum daha var: Bir yayın danışmanı Güneş de Doğar romanındaki başlıca kişiler ile boğa güreşine katılan kişiler arasında bir benzerlik, bir koşutluk bulmuş. Romanın ilk cümlesinden, Robert Cohn'un boksör olduğunu öğreniyoruz; daha sonra desencajonada sırasında, boğanın boynuzlarını bir boksör gibi kullandığı, sağlı sollu darbeler savurduğu, kroşeler attığı belirtiliyor. Ayrıca, bir öküzün yanında boğa nasıl uysallaşırsa, Robert Cohn da enenmiş bir öküz durumunda olan Mike'ın yanında uysallaşıyor, onun her dediğine boyun eğiyor. Karşılaştırmayı çok daha ileri götürüyor bizim yayın danışmanı ama, bir kuşkusu var; romanın kurgusunu bir boğa güreşi gibi düzenlerken bilinçli olup olmadığınızı merak ediyor. - Sizin yayın danışmanı biraz kafadan sakat olsa gerek. Jake'in bir öküz gibi enenmiş olduğunu da nereden çıkarmış? Taşakları sapasağlam Jake'in. Sakatlığı başka. Yani, tam bir erkek gibi istekler, eğilimler duyabilecek bir insan; ama bunları karşılayacak durumda değil. Aradaki önemli fark, yarasının ruhsal değil, fiziksel olması. Enenmekle hiçbir ilişkisi yok bunun. - Akıllıca bir soru ne hoşa gider, ne de can sıkar. Bununla birlikte, bir yazarın nasıl yazdığını anlatması çok kötü bir şey bence. Gözle okunmak için yazılmıştır bir roman, dolayısıyla herhangi bir açıklamaya da gerek yoktur bence. Gerçi ilk okumada göremeyeceğimiz çok şey var bir romanda, ama bunları açıklamak ya da yapıtının en çetrefil köşelerine rehberli geziler düzenlemek herhalde yazara düşmez. Bir konuşmanızda da, henüz tamamlanmamış bir yapıtından söz etmenin yazar açısından tehlikeli olduğunu, onu kurutabileceğini söylemiştiniz. Neden? Neden diye soruyorum, çünkü birçok yazarın, örneğin Twain'in, Thurber'ın, Steffens'in yazdıklarını, birtakım dinleyiciler üstünde deneyerek olgunlaştırdıklarını biliyoruz. - Twain'in Huckleberry Finn'i dinleyiciler üstünde 'denediği'ne hiçbir zaman inanamam. Denediyse, herhalde en iyi yerlerini çıkartmağa zorlamışlardır onu, en kötü yerlerini de onlar ekletmişlerdir. Wilde'ı tanıyanlar, yazdığından çok daha iyi konuştuğunu söylerler. Steffens yazdığından daha iyi konuşurdu. Yazdıklarından ve söylediklerinden kimilerine inanmak gerçekten zor. Gençliğinde anlattığı bazı hikayeleri zamanla nasıl değiştirdiğine ben tanık oldum. Thurber yazdığı gibi konuşuyor muydu bilmem, ama öyleyse, hiç şüphesiz dünyanın en büyük ve en az can sıkıcı konuşmacılarından biriydi. Benim tanıdıklarım arasında mesleğinden en iyi söz eden, en tatlı, aynı zamanda da en keskin dilli adam boğa güreşçisi Juan Belmonte'dir. - Uzun ve can sıkıcı yanıtlar gerektiren bir soru bu. Üstelik de, insan birkaç gününü bu konu üstünde kafa yormakla geçirirse, öylesine bilinçlenir ki, yazı yazamaz olur artık. Yalnız şu kadarını söyleyeyim; amatörlerin üslup dedikleri şey, yapılanlardan apayrı bir şey yapma kaygısının ağır bastığı ilk denemelere özgü bir becerisizliktir genellikle. Yeni klasiklerden hemen hemen hiçbiri daha önceki klasiklere benzemez. Bunları okuyanların gözüne çarpan ilk şey beceriksizliktir. Daha sonraları, bu beceriksizlik tedirgin edici olmaktan çıkar. Ne var ki, bir yazar beceriksizlik yapınca, okuyanlar bunu beceriksizlik değil de bir üslup özelliği sanırlar, birçok kimse de çıkıp onları taklit eder. Çok üzücü bir şey bu. - Durun bakayım... Güneş de Doğar'a Valencia'da, doğum günümde başladım, 21 Temmuz'da. Hadley, karım ve ben, 24 Temmuz'da başlayacak olan şenlikte iyi bir yer kapmak için Valencia'ya birkaç gün önce gitmiştik. Yaşıtlarımın hepsi roman yazmışlardı, ben ise bir bölümü bile kıvırmakta zorluk çekiyordum. Doğum günümde başladım kitaba, bütün şenlik boyunca sabahları yatağımda yazdım, oradan Madrit'e geçtim, orada da yazmağa devam ettim. Madrit'te şenlik falan olmadığı için, masalı bir oda bulabildik; büyük bir lükstü bu benim için, masaya kurulup rahat rahat yazabildim. Odadan sıkılınca otelin hemen yakınındaki Pasaje Alvarez'deki bir tavernaya gidiyordum. Otele göre serin olduğu için daha rahat çalışıyordum orada. Fakat havalar çalışılamayacak kadar ısınınca, tası tarağı toplayıp soluğu Hendaye'de aldık. Çok şirin, uçsuz bucaksız kumsala bakan, ucuz bir otel odasında çalışmamı sürdürdüm. Paris'e gittik sonra. Notre-Dame -des-Champs sokağında, 113 numaradaki bıçkıhanenin üstündeki dairede, başladıktan tam altı hafta sonra ilk müsveddeyi tamamladım; götürüp romancı Nathan Asch'a gösterdim. \"Ne? diye homurdandı, bir roman mı yazdım dediniz? Roman, ha? Bana kalırsa roman değil, bir yolculuk rehberi yazmışsınız siz! Gene de cesaretim kırılmadı. Voralbert'teki Schruns kasabasına gittik, Taube Oteli'ne yerleştik: Orada romanı baştan yazdım, yolculuk sahnesini de çıkarmadım. Sözünü ettiğiniz öyküleri 16 Mayıs günü, Madrit'te bir günde yazdım. O gün kar yağmış, San İsidro boğa güreşleri ertelenmişti. Daha önceleri birkaç kez başlayıp sonunu getiremediğim The Killers'ı yazdım önce. Öğle yemeğinden sonra da ısınmak için yatağa girdim ve Today is Friday'i bitirdim. İçim o kadar doluydu ki, kabıma sığamıyordum bir türlü, üstelik de kafamda yazılmak için sıra bekleyen altı öykü daha vardı. Hemen giyindim, torero'ların uğrağı olan eski bir kahve vardır, Fornos'un yeri diye bilinir; oraya kapağı attım. Bir kahve içtim, sonra döndüm otele ve Ten İndians'ı yazdım. İşte o zaman büyük bir hüzün çöktü içime, konyak içtim ve uyudum. Yemek yemeği unutmuştum. Garsonlardan biri, biraz bacalao, küçük bir bonfile tava patates, bir şişe de valdepenas getirdi. Aç kalacağım diye ödü kopardı pansiyoncu kadının, bu yüzden de garsonu yollamıştı bana. Bugün gibi aklımda; yatağımda doğruldum, yemeği yedim, valdepenas'ı da içtim. Bir şişe daha getireceğini söyledi garson, senora'nın bütün gece yazıp yazmayacağımı merak ettiğini de ekledi. Biraz nefes almak istiyordum, bütün gece yazmayacağımı söyledim. Bir öykü daha yazsanız ne olur sanki? dedi garson. Zaten bir tane yazacaktım, dedim. Haydi canım siz de! dedi, en azından altı tane yazabilirsiniz. Yarın denerim, dedim. Bu akşam deneyin dedi. Bunca yiyeceği babam hayrına mı yolladı size kocakarı? Yoruldum ama, dedim. Saçmalamayın dedi. Üç hikayeden yorulur muymuş insan! Birini çevirin bakayım bana diye ekledi. Beni yalnız bırakın, dedim. Yalnız kalmazsam nasıl yazabilirim? Bunun üzerine yatağıma oturdum, valdepenas'ı içtim ve yazdığım ilk öykü umduğum kadar iyiyse, yırttık demektir diye düşündüm. - Çanlar Kimin İçin Çalıyor bu bakımdan her gün bir sorun olarak karşıma dikildi. Neler olacağını kabaca biliyordum tabii. Ama somut olayları her gün yeniden bulmak, uydurmak zorunda kaldım. - Hayır değil. The Green Hills of Africa'yı bir roman olarak almayın ele. Şöyle bir şey denemek istemiştim: Bir yörenin görüntüsü ve o yörede bir ay içinde olup bitenler anlatılsa, ama içtenlikle, yalana dolana sapmadan anlatılsa, ortaya çıkacak yapıt hayal ürünü bir yapıt değerini kazanabilir mi? Bunun hemen ardından The Snows of Kilimanjaro ve Francis Macomber'i yazdım. The Green Hills'de gerçeğe olabildiğince bağlı kalarak anlatmağa çalıştığım o bir aylık uzun av gezisinde edindiğim bilgi ve deneyimlerle beslenen hayal ürünü öykülerdi bunlar. To Have and Have Not ile Across the River and into the Trees'in ikisine de birer öykü olarak başlamıştım. - Görüyorsunuz işte, bu soruları yanıtlamak için işimi gücümü yarıda bırakacak kadar budalayım ben, bunun cezasını da, biliyorum, çok ağır bir şekilde ödeyeceğim. Nasıl olsa ödeyeceğim, göreceksiniz. - Hiçbir zaman. Değerine inandığım birçok ölü yazardan daha iyi yazmaya çabaladım. Ama çoktandır elimden geldiğince iyi yazmaya çalışıyorum, o kadar. Bazen talih yüzüme gülüyor, yazabileceğimden de iyisini yazıyorum. Bir yazarın yaratma gücü yaşlandıkça azalır mı sizce? The Green Hills of Africa'da Amerikalı yazarların belli bir yaştan sonra sarsak haminnelere benzediklerini söylüyorsunuz. - Söylemişimdir. Ne yaptığını bilen bir kimse, kafası çalıştığı sürece ayakta durabilir sanıyorum. Sözünü ettiğiniz kitapta, bilmem hatırlayacak mısınız, şakadan anlamayan kütük gibi bir Avusturyalı'ya Amerikan edebiyatından söz ediyoruz, adam beni konuşturmak istiyor, benim ise aklım yapacağım işlerde. Bu konuşmayı olduğu gibi aktardım. Kehanetlerde bulunmak değildi amacım. Ama gene de söylediklerimin belli bir yüzdesini geçerli sayabilirsiniz. - Değil tabii. Ancak kimilerini gerçek hayattan aldım. Her insanın öteki insanlar hakkında edindiği bilgiler, bir insan deneyimi ve anlayışı vardır. Roman kişileri bu birikimden kaynaklanarak oluşur. - Kimi nasıl değiştirdiğimi bir anlatmaya kalksam, hakaret davalarından başımı alamam. - Birini tasvir ederseniz, fotoğrafa benzer, yamyassı olur, çuvalladınız gitti demektir. Ama, sizdeki birikimden yola çıkarak bir kişi yarattınız mı, bu kişide gerekli bütün boyutları bulabilirsiniz. - Sayması uzun olur. - İşler sarpa sardığı zaman, bir güçlüğün üstesinden gelemediğim zaman, kendimi yüreklendirmek için eski kitaplarımı okuduğum olur. Okuyunca da, bu işin oldum olası güç, hatta kimi zaman da hemen hemen imkansız bir iş olduğunu görürüm. - Aklımın erdiği kadar... - Hayır. Romanı ya da öyküyü bitirdikten sonra bir liste yaparım. Sonra da bu listedeki başlıkları, ki bunların sayısı bazen yüzü aşar, bir bir elerim. Tümünden vazgeçtiğim de olmuştur. - Yaparım. Başlık sonra gelir. Bir gün Prunier'ye gitmiştim, öğle yemeğinden önce midye yemek için. Tanıdığım bir kıza rastladım orada. Çocuk düşürmüştü. Masasına gittim, çene çaldık, ama düşükten söz etmedik ikimiz de. Eve dönünce, bir öykü geldi aklıma, yemeğe boş verdim, akşama kadar yazdım. yakalamak için sürekli bir gözlemci durumundasınız. - Tabii. Gözlemciliği bıraktı mı sonu gelmiştir yazarın. Bilinçli olarak gözlemlesin ya da her gördüğünü nasıl kullanabilirim diye düşünsün, demiyorum. Belki ilk dönemlerde bu böyledir. Ama, daha sonraları, gördüğü her yeni şey, eskiden gördüğü ya da bildiği şeylerin toplandığı büyük bir ambara gider. Sizi ilgilendirir mi bilmem, ama ben her zaman buzdağı ilkesine göre yazmışımdır. Görünen her bölüme karşılık, görünmeyen yedi bölüm vardır suyun altında. Bildiğiniz her şeyi eleyebilirsiniz, nasıl olsa gidip buzdağının su altındaki bölümünü sağlamlaştıracaktır. yani hikayenin görünmeyen yönünü. Ama bir yazar, bir şeyi bilmediği için atlamışsa, işte o zaman hikayede bir boşluk meydana gelir. The Old Man and the Sea bin sayfalık bir roman olabilirdi; köyde yaşayan herkesi, nasıl geçindiklerini, doğumları, eğitimleri, çocukları vb. üstüne bütün akla gelebilecek ayrıntıları kapsamına alabilirdi. Bunu yapmış, hem de büyük bir başarıyla yapmış birçok yazar var. Yazı yazarken, sizden öncekilerin başarılı uygulamaları karşınıza birer sınır olarak çıkar. Dolayısıyla ben de değişik bir şey yapmak zorunda kaldım. Bir deneyimin okuyucuya aktarılmasında payı olmayan ne varsa, tümünü ayıklamaya çalıştım önce: Böylelikle, kitabımı okuduktan sonra, bunu kendi deneyimiymiş gibi benimseyecekti okuyucu, anlatılanların gerçekliğine de inanacaktı. Çok zor bir iş bu, başarmak için de çok uğraştım. Nasıl başadığımı bir yana bırakalım şimdilik de size şu kadarını söyleyeyim: Bir deneyimi tümüyle aktarmak ve böyle bir deneyimi ilk aktaran olmak bakımından ve bu kez inanılmayacak kadar şanslıydım. Sonra, iyi bir adam, iyi bir çocuk vardı elimde, ve günümüz yazarları böyle şeylerin hala olabileceğini unutmuşlardı. Kaldı ki deniz, en azından insan kadar çekici bir konu. Şans dediğim de bu işte. Erkek kılıç balığını görmüştüm daha önce, nasıl bir şey olduğunu biliyordum. Bildiğim için de anlatmadım onu. Aynı yerde yüz elli balinalık bir sürü görmüştüm, hatta birini de zıpkınlamıştım. Yirmi metreden fazlaydı boyu. Yakalayamadım tabii, kaçtı gitti. Bundan da söz etmedim öyküde. O balıkçı köyü üstüne bildiğim hikayelerin, fıkraların hiçbirini anlatmadım. Ama bunların bilinmesi, buzdağının su altındaki bölümünü oluşturdu. - Yanlış. Star adına hiçbir zaman beyzbol karşılaşmalarını izlemedim. Archie'nin anımsamağa çalıştığı, 1920 yıllarında, Şikago'da anlatım yollarını öğrenmek, ilk bakışta anlamsız gibi gelen, ama gerçekte duyguları oluşturan küçük ayrıntıları yakalamak için gösterdiğim çabaydı. Küçük ayrıntılar derken, bir dış oyuncusunun nereye düştüğüne bakmadan eldivenini fırlatması, boksör ayakkabısı ile şilte arasında sıkışan reçinenin gıcırdaması, Jack Blackburn'ün her kapışmadan sonraki garip hali, teninin kül rengini alması gibi şeyleri kastediyorum. Ressamın taslak çizmesi, gibi, ben de böyle şeyleri yakalamağa çalışıyordum. Gerçekten de görünen şey, Blackburn'ün eski yaşantısı, geçmişi değil, teninin o garip rengi, yüzündeki eski ustura yaralarının izleri ve hasmını bir yumrukta yıkmasıydı. Blackburn eski serüvenleriyle değil, her şeyden önce bu ayrıntılarla etkiliyordu insanı. - Amma da tuhaf soru ha! Kişisel olarak derken, fiziksel deneyim mi demek istiyorsunuz? Öyleyse, evet. Eğer birazcık aklı varsa, bir yazar hiçbir zaman tasvir etmez. Ya uydurur, ya kişisel ya da kişisel olmayan bir deneyimden yararlanır. Kimi zaman da ırkından ya da ailesinden gelebilecek, kendisine doğrudan bağlı olmayan, dolayısıyla da açıklayamayacağımız bir deneyimden hareket eder. Göçmen kuşa kim öğretmiştir öyle uçmayı? Bir arena boğası cesaretini, bir av köpeği sezgisini nereden almıştır? Aklım pek başımda olmadığı bir sırada Madrit'te konuştuğumuz karmaşık şeylerin bir açıklaması ya da bir özetlemesi sayabilirsiniz bu söylediğimi. - Deneyimine bağlı bu. Varlığınızın bir bölümü daha başından beri o deneyimi tam bir ilgisizlikle izlemiştir zaten. Bir bölümünüz ise tümüyle içindedir o deneyimin. Bir deneyimin yaşanmasıyla yazılması arasında şu ya da bu kadar süre geçmeli diye bir kural olamaz bence. Kişinin dayanıklılığına ve dengesine göre değişir bu. Dayanıklı, gözüpek bir yazar için alev almış bir uçakla yere saplanmak hiç şüphesiz değerli bir yaşantıdır. Birçok önemli şeyi kısa zamanda öğreniverir. Bu öğrendiklerinin daha sonra işine yarayıp yaramaması kazadan sağ salim kurtulmasına bağlıdır tabii. Hayatta ve onurlu kalmak; evet, modası geçmiştir ama gene de çok önemli bir kavramdır bu onur sözcüğü; günümüzde, bir yazar için, her zamankinden daha zor ve zor olduğu kadar da önemlidir. Şu ya da bu nedenle yazarlıklarını sürdüremeyenler, ölmeden önce gönüllerince bir şey yapabilmek için uzun, can sıkıcı ve acımasız savaşımlarını sürdüren öteki yazarlara göre daha çok sevilirler, çünkü kimse göremez onların çöküşünü. Ölenler ve kendilerine göre haklı nedenlerle savaşımı erkenden ve kolaylıkla terkedenler, daha anlaşılır ve insanlara daha yakın oldukları için, her zaman tercih edilmişlerdir. Yenilgi ve ustaca gizlenmiş ödleklik daha insancıldır ve daha çok sevimlidir. - Herkes kendi vicdanından sorumludur, bir vicdandan neler bekleneceğini de kurallara bağlayamayız. Bildiğim tek şey şu: Bir yazar siyasetle uğraşıyorsa ve yapıtı da kalıcı bir yapıtsa, ileride onu okuyanlar yapıtındaki siyasal bölümleri atlamak zorunda kalacaklardır. Kendilerini siyasal bakımdan bağımlı gösteren yazarların çoğu sık sık siyasal görüşlerini değiştirirler. Kendileri ve siyaset-edebiyat dergileri açısından herhalde çok ilgi çekici bir şeydir bu: Ama belki de bunu bir çeşit mutluluk araştırması sayabilir ve o bakımdan da saygıyla karşılayabiliriz. - Hayır. Değiştirmedi. Ezra Pound serbest bırakılmalı ve her türlü siyasal etkinlikten uzak duracağına söz vermek şartıyla İtalya'da şiir yazmak hakkını elde etmeli. Şu Kasper bir an önce içeri tıkılsa gerçekten çok sevinirim. Büyük şair denince ille de öncüler, oymak reisleri ya da gençliğe örnek olacak üstün kişiler gelmemeli akla. Birkaçını sayayım isterseniz: Verlaine, Rimbaud, Shelley, Byron, Baudelaire, Proust, Gide. Birtakım Kasper'ler çıkar da davranışlarını, ahlak anlayışlarını ya da düşünce tarzlarını kapar diye bunları akıl hastanesine mi kapatmalıydık? Eminim on yıla kalmaz bu yazının altına Kasper'in kim olduğunu açıklayan bir not düşmek gerekir. - Öğreticilik ille de ukalalık anlamına gelmez. Death in the Afternoon öğretici bir kitaptır. - Kim demiş bunu? Bana biraz çocuksu görünüyor. Bunu söyleyen herhalde kendinden söz etmek istemiştir. - Graham Greene büyük bir rahatlıkla böyle beyanatlar verebilir. O rahatlık bende yok. Bir dizi roman üstüne ya da çullukların uçuşu veya kazların bağırışması üstüne bu gibi genellemelerde bulunmak benim elimden gelmez. Ama gene de bir genelleme yapayım. Adalet ve adaletsizlik duygusundan yoksun bir yazar roman yazacağına bir üstün zekalı çocuklar okulunun yıllığını kaleme alsa daha iyi eder. Bir genelleme daha. Görüyorsunuz, herkesçe bilinen beylik şeyler söylendiği sürece genelleme yapmak o kadar da zor bir şey değil. Bir yazarda aranacak en büyük yetenek; içinde, yüreğinde, sağlam ve dayanıklı bir bok algılayıcısının bulunmasıdır. Yazarın radarıdır bu, her büyük yazarda da vardır. - Buna kafa yormaya ne hacet? Gelmiş geçmiş şeylerden ve şimdiki şeylerden, bildiğiniz bütün şeylerden ve bilemeyeceğiniz bütün şeylerden yola çıkarak hayal gücünüz sayesinde, bir görünüm değil de bütün gerçek ve canlı şeylerden daha gerçek yeni bir şey üretiyor ve bunu yaşatıyorsunuz. Gereğince yaşatmışsanız, yarattığınız, ölümsüzlüğe kavuşmuş demektir. İnsan yazarsa bunun için yazar, başka hiçbir nedenle değil. Not: The Paris Review adlı Amerikan dergisinde, 1960'lı yıllarda, dönemin başlıca romancılarıyla yapılan söyleşiler yayımlanmıştı. Edebiyat çevrelerinde ilgiyle karşılanan söyleşilerin ortak özelliği, romancıların doğrudan doğruya mesleklerinden, alışkanlıklarından, çalışma koşullarından, yazarlık sanatının genellikle gizli tutulan yönlerinden söz etmeleriydi. O güne değin danışıklı döğüş niteliği taşıyan söyleşilerin tersine, herhangi bir ön hazırlıktan özellikle kaçınılmış, tek bir sorun seçilmediği gibi, konuşmanın dağılmasına, konudan konuya geçilmesine de özen gösterilmişti. - sarikanaryam liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/626336528503914496/faik-ali-kalbim-i%C3%A7inde-g%C3%BCzellerin", "text": "Faik Ali (1876 - 1950), Nesimi'den İbrahim Cehdi'ye, tarihçi Sait Paşa'dan ağabeyi Süleyman Nazif'e uzanan yedi kuşak şair bir aileden geliyordu. Tarihçi Taha Toros, Faik Ali'nin oğlu Munis Faik'in 1955'te edebiyat dünyasına katılması vesilesiyle kaleme aldığı yazıda tüm ailenin öyküsünü anlatıyor. Güzel sanatların her sahasında, irsiyetin rolü bulunduğuna inanmak lazımdır. Çok kere sanatkar çocuklarının, doğuşlarında taşıdıkları bu meziyet, büyüdükleri zaman onları da sanatkar olmaya sevketmiştir. Yakın edebiyat ve sanat tarihimizde, bunun birçok örnekleri vardır. Yesari ailesinin hattatlığı ve nakkaşlığı, Ziya Paşa ve oğulları Özbekhan ailesinin musikişinaslığı, Mi'rat'ül-iber müellifi Diyarbakırlı Sait Paşa'nın ve oğulları Süleyman Nazif ile Faik Ali'nin edebiyatçılıkları, birer misal olarak zikredilebilir. Diyen meşhur şair Nesimi'den İbrahim Cehdi'ye, tarihçi Sait Paşa'dan Süleyman Nazif ve kardeşi Faik Ali'ye kadar yedi cedden şair bir ailenin devamı olan Munis Faik de şiir tevarüsünün canlı misali olarak güzel şiirleri, sanatkar ruhu ile edebiyat alemimize girmiş bulunuyor. Faik Ali ölünceye kadar okudu ve yazdı. Sanatkar ruhunun tazeliğine herkes hayran olurdu. Garp ve şark kültürünü hazmetmiş, zevke ve sanata büyük kıymet veren bir şair olarak yaşadı. Tabiat ve aşk onun hayatında iki esaslı unsurdu. Şayan denilse ömrüme bir dastanı aşk! Diyen şair, ilk eserine Fani Teselliler adını vermişti. Gerek bu eser, gerek son yazdığı Nedim ve Lale Devri adlı manzum piyes edebiyatımız için, fani teselliler değil, kafi tesellilerdir! Şarkısı okunduğu zaman inşirah duyar, hatta kendisi de iştirak ederek koltuğa gömülürdü. Şarkısı söylendiği zaman, bütün ruhiyle buna kendisi de katılırdı. Aşkımdaki rengi edebiyet ne güzel şey. Şair oğlu Munis Faik de -son neslin- aruz'u ustalıkla kullanan yegane şairi, şiiri sanat dürbününden seyreden genç bir üstadıdır. Nedim'den Yahya Kemal'e kadar İstanbul için söylenen ne varsa, bunların hepsi Munis Faik'de taze ve sihirli bir görüşle mevcuttur. Ne Ticaret Vekaleti Müsteşarlığı gibi bir vazifenin sıkleti, ne de diplomatik toplantı ve ziyafetlerin zamanının çoğunu kaplıyan külfeti, onun sanat zevkini yıpratamamıştır. Bilakis, olgunluğunu arttırmıştır. Canlandı, bütün şekli ve rengiyle beraber, On beş senenin bende uyuşturduğu şeyler. Yaz... renkler, ışıklar saçan altın gibi bir yaz, Rüyama girer koyları, çamlıkları yer yer. Lakin, o ne yalnız koru'dur, dağ ve denizdir, Her semti bir aşkın doludur hatırasiyle, Bir gün Adalar'dan doğan ateş, sırasiyle, Mevsimle beraber söner, en sonra, sularda! Yaz.. renkler, ışıklar saçan altın gibi bir yaz, DİPNOT: Metnin orijinalindeki yazım kuralları ve yazı düzeni büyük ölçüde korunmuştur. Dizgi yanlışları ve yazının orijinalinde parantez içinde kullanılan özel isimler günümüzün yazım kurallarına göre düzenlenmiştir."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/626515347717095425/hasan-i-zzettin-dinamo-yazd%C4%B1klar%C4%B1m%C4%B1-siyasi", "text": "Türk edebiyatının önemli adlarından Hasan İzzettin Dinamo 20 Haziran 1989'da hayatını kaybetti. O ay yayımlanan Gösteri dergisinde, Doğan Hızlan'ın 31 Mayıs 1989 günü Dinamo'nin evinde gerçekleştirdiği son söyleşi Sunarken kendisini saygıyla anıyoruz spotu ile yer aldı. - İnsan ilk yazmaya başladığında, yazdığı şeyleri matbuata aksettirmek meselesi vardır. Bir de, senelerce uğraşıp yazdığınız şeyler, bir kenarda kalır. Çünkü veremezsin, matbuat almaz. Ben uzun seneler, hep bunları yaşadım. Çok düz yazı ve şiir yazmışımdır, hepsi çarçur olmuştur. Yayınlama olanağı bulduktan sonra, yeniden siyasal durumda müşkilat başgösterdiği için, bu sefer yeniden kapılar kapanmış ve yayınlanma imkanı olmamıştır. Yayınlamak üzere hazırladığımız bütün şeyleri siyasi hırsızlar çalmış ve mahvetmiştir, çok zayiat var böyle. - 1940'da, ben Ankara'da hapisten çıktıktan sonraki yıllarda, küçük burjuva şairleri vardı. Bunların çoğu, 20-25 yaşlarında gençlerdi. Daha sonra, onlarla arkadaş olduk. Bunların hepsi günlük şiir yazarlardı. Ben de zorunlu olarak, onlar gibi yazmaya başladım. O sıralar, Nazım Hikmet hapishanede ve toplumcu şiir mahkum durumdaydı. Bir süre sonra, küçük burjuva şairlerinden ayrıldım ve toplumcu şiirler yazmaya başladım. Böylece, toplumcu bir şiir kuşağı meydana geldi. Çevremde toplumcu şiirler yazan şairler ortaya çıktı ve ondan sonra hepsi meşhur oldular. Bu şairlere, 1940 toplumcu gerçekçi kuşağı dendi. - Biz sürgüne gönderildik ve toplumcu şiir mahkum oldu. Bunun sonucunda, yeniden bir boşluk oluştu ve bu 50'li yıllara kadar sürdü. Daha önce Nazım Hikmet'le mahkum olan toplumcu şiir, bir kez de bizimle mahkum oldu. Ama, 1960'lı yıllarda bir hürriyet havası esmeye başladı. Ben de bu sıralarda, yirmi yıldır hazırlıklarını yaptığım Kutsal İsyan'ı yazmaya başladım. Daha sonra da Kutsal Barış'ı yazdım. Bütün bunlar, 27 Mayıs sonrası özgürlük ortamının sonuçları. - Anadolu'da Kurtuluş Savaşı devam ederken, biz Beykoz'da Darü'l Eytam'da 400 kişi kadar kalıyorduk. İstanbul'da bizim gibi binlerce çocuk vardı. Bu sıralarda Yunanlılar'ın da, İngilizler'in de çok kötülüklerini gördük. Yani biz, İstanbul'da Kuvayı Milliyeci ruhuyla yetiştik. İngilizler, Beykoz çayırında sabahtan akşama kadar beyzbol oynarlardı. Yunanlılar da İstanbul Rumları'ndan bir tabur meydana getirmişlerdi. Bizim oynadığımız çayırlarda bu tabura talim yaptırırlardı. Bunların hepsi, korkak çocuklardı. Papaz gelir bu çocuklara Mustafa Kemal'i ve çevresindekileri öldürmeleri yok etmeleri için fetva verirdi. Biz de toplanıp onları izlerdik. Biz bu koşullarda birer Kuva'yı Milliyeci gibi yetiştik. Öğretmenlerimiz her akşam bizi toplayarak Anadolu'daki harekat hakkında bilgiler verirlerdi. Bunlar, beni çok etkiledi. Bunun sonucu olarak da Sivas Öğretmen Okulu'ndayken İstiklal Savaşı'nı konu alan piyesler yazmaya başladım. Bunlar Kolordunun sahnesinde oynanırdı, seyircilerin alkışını alırdı. Bu sırada İstiklal Savaşı'nın pekçok kahramanının bilinmediğini anladım. Bu da beni etkiledi. Ben okulu bitirdikten sonra İstiklal Savaşı hakkında kitaplar okumaya başladım. Ve, İstiklal Savaşı hakkında büyük bir kitap yazmaya başladım. Sonuçta, 15 ciltlik \"Kutsal İsyan ve Kutsal Barış ortaya çıktı. Fakat, 27 Mayıs'a kadar hiçbir şekilde kaleme elimi sürmedim. Bir dergide bir yazım çıktığı zaman bir polis kapıya dayanıyor, Dinamo ne yapıyorsun? Kulağı tırmalayan bir ses çıkıyor ortaya diye baskı yapıyordu. Bu tür olaylar benim yazmamı 27 Mayıs'a kadar geciktirdi. Ancak ondan sonra Kutsal İsyan ile Kutsal Barış\"ı tamamladım. - Yeni kuşak bize göre biraz daha rahat. Ama, hayat pahalılığı, herşeyi etkiliyor. Yeni kuşak biraz daha rahat, ama sembolizme kaçan bir tarzda yazıyor. Bunları da kolay kolay yayınlayamıyorlar, çünkü kağıt fiyatları çok pahalı. Genç kuşaklar, bu hususta bizim kadar talihsiz. - \"Kutsal İsyan ve Kutsal Barış genç kuşaklara fazla bir etki yapmadı, sanıyorum. Ayrıca, bu kitapların ne şekilde değerlendirildiği hakkında bir bilgim yok. Çok okunduğunu biliyorum, ama nasıl değerlendirildiğini bilmiyorum. Yalnız ben işin gerçeğini yazdığım için, herkes kitapla bu açıdan ilgilendi. Özellikle de, kitapta adı geçen insanların yakınları, akrabaları. - İlk romanımı Sivas Öğretmen Okulu'nu bitireceğim sırada yazdım. Yine İstiklal Savaşı'na ilişkin bir romandı. Ulus Gazetesi'ne gönderdim. Bu sırada Ulus Gazetesi'nin sahibi vuruldu, kitap da kayboldu. Yıllar sonra, İzmit'te Bir Yedek Subayın Anıları adıyla yayınlandığını duydum. 60'a kadar yazdığım çok sayıda şiir ve roman kayboldu. Hapishanedeyken yazdığım romanlar elbiselerimle beraber çalındı. 27 Mayıs'tan sonra yazdıklarım ise düzenli bir şekilde yayınlandı. Diyebilirim ki, gençliğimin hayrını görmedim ben. Şu an seksen yaşındayım, ama yazdığım herşeyi bir gençlik heyecanıyla yazıyorum. Benimki geç yaşanan bir gençlik. - Ne yaşadımsa onları aynen bu kitaplara aktardım. Anı kitaplarımda hiçbir yalan yoktur. - Kesinlikle evet. Zaten romanlarımı da, otobiyografik biçimde yazıyorum. - Bir zamanlar Japonlar da böyleydi. Yaşadıklarını yazıp, sonra roman haline getiriyorlardı. Baskı altındaki ülkelerde böyle oluyor hep. - Bu zor günlerde benimle ilgilenen kız kardeşim Lütfiye'ydi. Benim, belli bir işim yoktu. Sadece ufak tefek işler yaparak, üç beş kuruş kazanmışımdır. Ama bana asıl bakan, kız kardeşimdi. Yani edebiyata yapılan baskı, doğrudan doğruya insana yansıyordu. - Evet. şimdi toplumcu gazeller yazıyorum. Serbest gazel yazıyorum. - Biliyorsunuz yeni şiirde kafiye kalktı. Gazelde daha güzel kafiye yapabiliyorsunuz. - Biraz değişti, ama tam özgürlüğünü kazanamadı. Yani, eskiye oranla Türk edebiyatında bir ilerleme var, ama henüz yeterli değil. - Şimdi, okur daha bilinçli ve daha kaliteli, aynı zamanda seçmesini biliyor. 40'lı yıllarda bu kadar zengin ve kaliteli bir okur kitlesi yoktu. - En çok sevdiğimiz, şair Faruk Nafiz'di. O zamanın en iyi şairiydi. Hayat Dergisi'nde her hafta bir şiiri çıkardı. Daha çok aşk üzerine yazardı ve biz kendisine hayrandık. Nazım Hikmet gelinceye kadar o, Türkiye'nin en popüler şairiydi. Hattta onu, Shakespeare ile kıyaslayan edebiyat adamları vardı. Batıdan İngiliz şairleri, gibi şairleri okurduk. Benim en çok sevdiğim şairler, Mallarme ve onun arkadaşlarıydı. - Bugün daha iyi. - Siyasetin bu işle alakası olduğunu hiç zannetmiyorum. Bütün bu siyaset dünyası, sanattan kopuk olarak yetişiyor, gelişiyor. Ben Türk edebiyatının, Türk politikacısını etkileyebildiğini hiç sanmıyorum. Türk politikacısı, edebiyatçıların içinden gelmiyor ki. Daha sonra da geldiği yere dönüyor. Siyaset adamları, basın kendilerini darbelemeye başladığında, basınla ilgilenmeye başlıyor. - Sabahları erken kalkarım; öğleye kadar yazar, öğleden sonra da okurum. Hasan İzzettin Dinamo 1909'da Akçaabat'ta doğdu. Sivas İlköğretmen Okulu'nu bitirdikten sonra Malatya ve Adıyaman'da iki yıl öğretmenlik yaptı. Daha sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'ne girdi. Ancak öğrenimini tamamlayamadan buradan ayrıldı. İlk şiirlerini 1931 yılında iki arkadaşıyla birlikte Adsız Kitap adını verdikleri bir kitapta yayınladı. Daha sonra: Deniz Feneri (1937), Karacaahmet Senfonisi (1960), Özgürlük Türküsü (1971), Mapusanemden Şiirler (1974), Sürgün Şiirleri (1975), Gecekondumdan Şiirler (1976), Çoban Şiirleri (1982) adlı şiir kitapları yayınladı. Daha çok Kurtuluş Savaşı'nı konu edinen romanlar yazan Dinamo'nun romanları: Kutsal İsyan, - sekiz cilt (1966, 1967), Ateş Yılları (1968), Savaş ve Açlar (1968), Kutsal Barış - yedi cilt (1972 - 1976), Öksüz Musa (1973), Musa'nın Mapusanesi (1974), Koyun Baba (1976), Musa'nın Gecekondusu (1976), Açlık (1981), Türk Kelebeği (1981). Dinamo anılarını 6-7 Eylül Kasırgası (1971) ve İkinci Dünya Savaşından Edebiyat Anıları (1984) kitaplarında topladı. Son olarak TKP ve Aydınlar adlı kitabını yayınlamıştı. - batu344-batuhan reblogged this from edebiyatsoylesileri - batu344-batuhan liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/626617207518101504/selim-i-leri-b%C4%B1rakal%C4%B1m-yaz%C4%B1lar-bildikleri-gibi", "text": "1985'te yayımlanan Saz Caz Düğün Varyete, panoramik yapısı, dil ve anlatım tekniği yönünden, Selim İleri romancılığında yeni bir evre olarak niteleniyor. İleri, Zeki Coşkun'la yaptığı söyleşide Bu roman yalnızca ve yalnızca iflas eden o melodram tutkusuna gülünçlü acıklı bir ağıttır. Yazarken soğukkanlılığıma çoğu kez kendim de şaştım diyor. - Öyle sanıyorum ki melodrama olan düşkünlüğüm ilk kez Destan Gönüller'de belirir. Bu uzun öyküyü yazarken, iki yapıtın yoğun etkisi altındaydım. Daha doğrusu ilkgençlik yıllarımda, hatta çocukluğumda diyebilirim, okuduğum bu romanların izdüşümlerini Destan Gönüller'e ordan burdan serpiştirmeye çalıştım. İlki Kerime Nadir'in Hıçkırık'ıdır. Hıçkırık'ı ilk kez ne zaman okudum, şimdi anımsamıyorum. Anımsadığım, oradaki servili mezarlık motifleri. Bir mezara her sabah bırakılan leylak demetleri... Ne vardı bunca etkilenecek, onu da tam çıkaramıyorum. Hatta Destan Gönüller'i yazarken de kavrayıp alımlayamamıştım. İkinci roman, Peyami Safa'nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'dur. Bu yapıtın üslubuna bugün de hayranım. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu üslubu ve yazınsal uygulayımı açısından, elbette melodramatik bir yapıt değildir. Ne var ki, konusu açısından beylik bir melodramın bütün öğelerini içerir... Sonraları, giderek, hayatımızın melodram üzerine kurulmuş olduğunu ayrımsamaya başladım. Her ayırt ediş gibi, benimkisi de çok kişisel bir görüş tabii. Adlarını andığınız, Her Gece Bodrum'la başlayıp Bir Akşam Alacası'yla biten o dizi, daha çok sezgilerin yordamlarıyla yazılmış romanlardır diyebilirim. Yalnız Bir Akşam Alacası'nda yazar belirir ve kişilerini dışarıdan gözlemlemeye koyulur, sizin de saptadığınız gibi. Bunda, ülkemizin oynak siyasal koşullarının büyük rol oynadığını düşünürüm. Özellikle o romanı yazdığım günlerde, önemine ne denli inanırsam inanayım, bireyin iç dünyasıyla uğraşabilme olanaklarından yoksundum; toplumca yoksunduk. Hemen ardından Yaşarken ve Ölürken'e çalıştığımda, ifade ediş tarzımı da tamamıyla değiştirdim. Belki ilk kez o melodram süsleri bana zevk vermez olmuştu. Geçen zamanın, insanın yaşlanmaya yönelmesinin de etkileri olmalı. Eski heyecanımı duyamıyorum. Yaşanmışlık, melodramdaki süsleri sildikçe geriye ağdasını bırakıyordu. Ağdayı da en ağdalı haliyle anlatmak, yazmak okurken içbayıltıcı bir metin çıkaracağından, ucun ucun yabancılaştırmalara kaydım. Ölünceye Kadar Seninim bu anlamda en önemsediğim romanımdır. Süha Rikkat'in değişen yaşama koşulları karşısındaki şaşkınlığıyla ne çok alay edersem edeyim, biraz da kendim gibi gördüm onu. Hayatımız bir melodramdır, ben de o melodramı yazıyorum. dedikçe bir balyoz iniyor başına... Yalancı Şafak belki bir bileşke noktasının romanı: Her Gece Bodrum dizisiyle ötekilerin bileşkesi. Saz Caz Düğün Varyete'yse yalnızca ve yalnızca iflas eden o melodram tutkusuna gülünçlü acıklı bir ağıttır. Yazarken soğukkanlılığıma çoğu kez kendim de şaştım. sanatçıları ve son olarak da opera gündeme geliyor. - Şimdi düşünüyorum da, bu meselede galiba hayatın akışına bırakmışım kendimi. Oldum bittim sanatçıyı konu alan romanlara düşkünlük göstermişimdir. Sözgelimi Huzur'da Mümtaz'ın hep bir şeyler yazmak istemesi, notlar tutması beni en az romandaki İstanbul kadar etkilemiştir. \"Sanatçı romanı\" batı edebiyatında, biliyorsunuz, başlıbaşına bir alandır. Thomas Mann'ın bu alanda gezinmiş kimi başyapıtlarını kaç kez okuduğumu bilemiyorum. Ama bendeki akışa göz atacak olursak, Her Gece Bodrum'daki başkişiler, henüz iş güç sahibi olmamış, hayata yeni atılacak ya da yeni atılmış insanlardır. Olayın çehresi Ölüm İlişkileri'yle birlikte değişir: Küçük burjuva kökenli o çevre az buçuk sanata bulaşmıştır, ağır entelektüel iddialar peşindedirler ve beylik bir konuşma düzleminde boyuna tartışırlar... Uzun etmeyeceğim; o tartışmanların da yalnızca ve yalnızca hiçliğe yol aldığını gördüm ben. Şu çevreden o çevreye sıçrayışta, yolunu bulamamış, yolunu yitirmiş, yolunu ta en baştan yanlış seçmiş nice kişiyle tanıştım, onlardan izlenimler edindim; tanıklıklarımı, duyumsadıklarımı, düşündüklerimi, kimileyin de yaşadıklarımı kağıda geçirmeye çabaladım yıllar yılı. Sonunda ne oldu, biliyor musunuz; ortada hiçbir yazınsal çaba -başarı demiyorum- yokmuşçasına, yazdıklarıma polis zihniyetiyle yaklaşıldı. Herkes tanışlarını arıyordu romanlarımda. Bunlara gülmek gerekir değil mi? Öyle yapmak, karşımdakilere saygısızlıktır gibi geldi; oturdum ciddi ciddi yazılar, değiniler kaleme aldım, epey vakit harcadım: Yazınsal gerçeklik nedir, somut gerçeklik nedir, şu bu... Galiba kimseye de derdimi anlatamadım. En yakınlarım, yani edebiyatçılığıma en yakın olduklarını sandığım kişiler bile hala aynı polis zihniyeti içinde sorular sorarlar. Bütün bunlardan artık bıktım ve tiksindim. Ben, başlangıçtan beri tek sorunun çerçevesinde kendimi odaklandırmaya çalışmıştım: O da, estetikle somut yaşamın olumlu-olumsuz ilişkisiydi. O yolda sürdürmeye çabalıyorum bugün de. Saz Caz Düğün Varyete'de betimlenen opera çevresi, tamamıyla simgeseldir. İnanın, burada artık sanatçı sorunsalıyla falan da uğraştığım yok. Giderek bütün bir toplumsal hayatı sarmalayan inanılmaz bayağılığı, katlanılmaz çirkinlikleri, umutlu olmak adına hasır altı etmek istemiyorum bir süredir. Ve bir süredir, düşünüp duruyorum; neden bizde Nietzsche gibi filozoflar çıkmamıştır... Haydi serinkanlılığı elden bırakmayalım; hala sanata çok inanıyorum. Dünden de çok inanıyorum. Sanırım bu yüzden, sanatsal emeğe inancımdan romanlarımda hareket noktasını estetik sorunlar oluşturuyor... - Yaşamdan edindiği bütün öğelere karşın edebiyatın önünde sonunda tek kişi tarafından yer değiştirilerek oynanan bir satranç oyunu olduğuna inanıyorum. Bu sürekli yer değiştiriş ve bu sürekli hamle farklılığı ister istemez sizi hem anlatılanda, hem de anlatı tekniklerinde değişikliklere, hatta başkalaşımlara sürükler. Evet, romancı tek bir roman bile değil, belki de birkaç sahne yazmak üzerine bir ömür kurmuş insandır benim için. Dostoyeveski'de sonu daima rezaletle biten kalabalık çağrı sahnelerini, Sarraute'da beylik düşüncelerin kaynaştığı kenter yaşamı sahnelerini, ya da ne bileyim, Kemal Tahir'de batan bir imparatorluk karşısında kimi duyarlı aydınların tartıştıkları son çırpınış sahnelerini anımsatayım... Kendi kitaplarıma gelince, bir yaz kasabası, tatil, bir geceyarısı müzik ve beklenmedik iki insanın dans etmesi yetip artardı bana. Bununla birlikte, Türkiye'nin özgül koşullarında, romancılık hala Ahmet Mithat Efendi geleneğine çarpmak zorunda olduğundan -bu zorundalıktan yakındığım sanılmasın- adım adım yol alma tasarımına uyduğum olmuyor değil. Benim sevgili sahnelerimin çok dışında kitaplar da yazdım, hayatım el verirse yine de yazarım. Bu üvey evlatlarımı bazen asıl çocuklarımdan da fazla seviyorum üstelik. Romanlarım nereye geldi? Ne kadar güç bu soruyu yanıtlamak! Eleştirmenlerin yargısına bakarsanız, geriliyorum. Sanatçı-eleştirmenlerin yargıları azıcık daha olumlu galiba. Siz de bana soruyorsunuz sevgili Zeki Coşkun. Size şöyle demek isterdim. Romanlarımın nereye geldiğini bilmiyorum; ama yıllar geçtikçe şu yavan ve işlevsizleştirildiğimiz toplumsal ortamda en çok sevdiğim şey o tek kişilik, gelgelelim iki kişiymişcesine oynanan acı satranç. - Saz Caz Düğün Varyete'yi iki üç yıl önce tasarladığımda, simgesel yanının nereye kadar uzanabileceğini saptayamamıştım. Romanı birkaç kez yazdım. Birçok iç sorunu, tekrar yazdıkça çözümlenir gibi oldu. Fakat baştan beri yabancılaştırıcı bir yönsemesi olsun istiyordum anlatının. Çünkü yapısal özellikleri ve zaman kullanımı açısından Saz Caz Düğün Varyete'nin özdeşleyimci bir titreşim göstermesi zaten olanaksızdı. Ayrıca ele almak istediğim dönemler, gerek bizden gerekse daha evrensel bir yöreden esinlenerek çizmek istediğim kişiler yabancılaştırmayı zorunlu kılıyordu. Yaşadığımız hayatın politik çehresine özdeşleyimci bir tutumla yaklaşmaksa, bana aykırı düşüyordu: Her şeyden önce o aykırılığı öne çıkarmayı denedim. - Genellikle duygusal, düzemi açısından duygu payını çokça kullanmış, dahası bu konuda aşırıya kaçmış bir romancı olduğum söylenegelmiştir. Bunda romanlarımda kimileyin gönül coşkunluklarıyla söylediklerimin etkisi altında kalanların rolü büyüktür. Bizde bir sanatçı hakkında yargıyı andırır bir şey söylemeyegörün, hemen yerleşir. Artık kesenkes o görüngeden bakılır size. Duygu payını hiçbir zaman savsaklamadım. Ben de doğuya yaklaştıkça gözyaşının arttığına ve zaten artması gerektiğine inananlardanım. Bunu bir yana bırakalım; ayrıca, bütün sanatlarda duygunun ve duyarlığın izler-çevreyle birleştirici bir özellik gösterdiğine inanıyorum, belki kendim de duygulu bir insan olduğumdan, olduğumu sandığımdan. Denecek ki, çağımız sanatında duygu-duyarlık ikinci plana kaymış, yöntem ve bilgi öne çıkmıştır. Kuşkusuz öyle. Ama o yöntem, kişisel bir duyarlık süzgecinden geçirilmediğinde kupkuru bir gösteri olup çıkıyor. Böylesi bir kupkuruluğun en yabancı örneklerini de bizim edebiyatımızda görüyoruz. Bu takırtılı yazıların öncü sanatla en küçük bir ilintisi olduğuna artık inanmıyorum. Bir şeyi anlaşılır kılmak zordur, duyarlı kılabilmek de. Bakın, Forster'ın Kalpazanlar'a yönelttiği bir eleştiri vardır; onu aktarmak isterim: Kendi kullandığı yönteme aşırı ölçüde ilgi gösteren bir roman yazarı ilginç olmaktan öteye gidemez. Böyle bir yazar, kişi yaratmayı bir yana bırakmıştır; kendi düşüncelerini çözümlemesine yardım etsin diye okuyucuyu yanına çağırmaktadır. Bu durum ise romanın duygu düzeyinde çok büyük düşüşlere yol açar. Evet, duygu düzeyini daima önemsedim. İronik bir söylemi de o duygu-duyarlık düzleminden çok bağımsız alımlamıyorum. Herhalde en ironik romanım sayılması gereken Saz Caz Düğün Varyete'de bile Açangül'ün devreye girişiyle duyarlık açısından incitici bir söylem gelişmeye başlar. Şunu da ekleyebiliriz; ironi baştan beri vardır bende. Ölüm İlişkileri, Cehennem Kraliçesi kimi tiplemeleri açısından, Yaşarken ve Ölürken anlatımsal yapısı bakımından ironiye çok açık kitaplardır. Bir Denizin Eteklerinde'de yer alan Oda Musikisi, Ölünceye Kadar Seninim ironiden epey borçlanmış yazılardır. Yazmanın yönsemelerini kısıtlamak ya da ille tek bir doğrultuda görmek, yorumlamak istemiyorum. Sözgelimi yine hayli duygusal, söylemi duyarlıklı bir roman kurmaktayım şu sıralar. - Pek çok yazardan etkilendim. İlk başta bende okuma alışkanlığını yaratan popüler romancılar vardı. Sonra Halide Edip - Reşat Nuri - Yakup Kadri üçgeni. Bir dönem yalnız Halit Ziya. Bir ara yalnız Hüseyin Rahmi külliyatı. Bir ara salt Tanpınar. Sait Faik - Sabahattin Ali - Halikarnas Balıkçısı. Bir dolu şair. Yabancı yazarlar söz konusu edilecekse; Dostoyevski, Virginia Woolf, Faulkner, Conrad, Tolstoy, Flaubert... Son yıllarda Cortazar, Borges, Fuentes hayranlık uyandırdı. Thomas Mann'ı, Strinberg'i, İbsen'i unutmamalıyım. Eksik, hem de çok eksik bir liste bu. Hele bizim edebiyatımız için! Telaşla düşünüyorum şimdi. Sözgelimi Canetti'nin Sözcüklerin Bilinci'ni büyük hazlar duyarak okudum. Başka bir açıdan, Salah Birsel'in denemeleri en kötümser anlarımda bana ışık saçmıştır. Kısacası saymakla bitmez... Anlatı tekniklerini kavramak konusunda açgözlü bir insanım. İşte Sevim Burak! Nasıl unutabilirim... Sevim'in anlatı tekniği neydi, var mıydı yokmuydu, bence vardı... Teknik bilgi çok önemlidir. Bilgiyi kullanın kullanmayın, ama mutlaka öğrenin, derim. İşte Oğuz Atay! Özellikle Korkuyu Beklerken adlı hikaye kitabı ve son öyküsü Demiryolu Hikayecileri ya da Bir Rüya... - O kadar erken yitirdiğimiz Oğuz Atay'ın yapıtına, romanlarından güncesine, öykülerinden oyununa bir bütün olarak bakmayı yeğlerim. Çünkü gelişim çizgisini ancak böyle kavrayabiliriz. Tutunamayanlar olsun, Tehlikeli Oyunlar olsun bir yanda toplumsal endişeleri yeni bir biçim arayışı içinde yansıtıyordu, bir yandan da kişisel bir söyleyişin yol alışı içindeydi. Bu yol alış en olgun verimini Demiryolu Hikayecileri ya da Bir Rüya\"da saptamıştır bence. Oğuz Atay'ın yapıtı, içinde yaşadığımız toplumun \"abes, absurde yanını yetkin biçimde kavramıştı. - Galiba hiçbir zaman senteze ulaşamayacağım. Belki darmadığınıklığın sentezini arıyorum. Şaka bir yana, demin de vurguladığım gibi, anlatı uygulayımları açısından gözüm hiç doymaz. Belki maymun iştahlılık da var işin içinde. Bırakalım yazılar bildikleri gibi evirip çevirsinler yazarı."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/626707057190600704/f%C3%BCsun-akatl%C4%B1-bilge-karasunun-gecesi-anlat%C4%B1c%C4%B1", "text": "Bilge Karasu, ilk romanı Gece'yi 1975 baharında, 45 yaşında yazmaya başlayıp bir yılda tamamlamıştı. 1995 te yayımlanan, Kurgusu ve özgün söz dağarcığıyla postmodern romanın önemli örneklerinden biri kabul edilen Pegasus ödüllü eser Akşit Göktürk'e göre çetin metin. Romanın ithaf edildiği eleştirmen Füsun Akatlı ise Fatih Özgüven'le söyleşisinde bu iddiayı çürütmeyi deniyor. Fatih Özgüven - Gece'nin önsözünde de belirtildiği gibi, Bilge Karasu metinlerinin zor metin, anlaşılmaz metin olmak gibi bir kaderleri var. Önce buna değinelim istersen; bu söyleşimizin amacı da buydu zaten. 'Çetin metin' demiş Akşit Göktürk. Biz bir çeşit basite indirgemeye başvuralım mı, ne dersin? Herşeyden önce, anlatı yapısı olarak Gece bize bir dedektif romanı kurgusu sezdiriyor gibi geliyor bana. Bu kurgu içinde, tanıdık Bilge Karasu izleklerinden bazıları var; av-avcı izleğinin bir çeşitlemesi sayabileceğimiz katil-kurban örneğin. Füsun Akatlı- Tek kişi olarak ele almadan, tehdit edilenler ve tehdit edenler diyelim istersen. Evet, öteki kitaplarında karşılaştığımız bir izlek. Buna karşın, bir usta-çırak izleği bu kitapta daha az belirgin. Özgüven- Kurgusal olarak ise hep ayakta tutulan, hiç tavsamamasına çalışılan bir gerilim var. Akatlı- Bir gerilim var ve okur için zor olduğu söylenen bu metinde bayağı sürükleyici, merak ettirici bir unsur gördüm ben. Dediğin gerilim o kadar canlı tutulmuş ki, okurken sıkça geri dönme zorunluluğuna, kişilerin bile istereyerek 'karıştırılmaları'na karşın, kitapta okumaktan caydırmayıcı bir çekicilik var; belki de 'dedektif' romanı kurgusuna en yakın olan bu. Akatlı- Belki başka bir yere de atlama fırsatı verir bu; zihinsel bulduğumuz ya da adlandırmakta güçlük çektiğimiz o evren, dil evrenidir bence, dilin düşünceyle neredeyse çakıştığını kabul ediyorsak, ki sanıyorum ediyoruz; Bilge Karasu'da dilin ne kadar önemli olduğu bu kadar kitaptan sonra son derece açık. Gerçeklik evrenini kurmaca evrenine çevirirken yapmak istediği herşeyi, dilde ve dille yapan bir yazar. Dolayısıyla bütün olup bitenler bir yapıntı içerisinde oluyor. Hem yapıntının içerisinde oluyor, hem de o yapıntı kurulurken oluyor, yani kurmaca işinin içerisinde. Hatta terminolojiden sıyrılmak için uydurmaca diyelim istersen; uyduruluyor bütün bunlar. Bu da gerçeklikleri dil evrenine yansıtarak yapılıyor. Zihinsellik ve kurmaca ilişkisi bu bence. Bu bağlamda, dedektif romanı gerilimine benzettiğimiz şeyi, Özgüven- Evet, sorguluyor. Romanda anlatıcı sesinin herşeye kadirliğini kabul ediyormuş gibi yaptığı ilk örnek neresi sence? Ya da, anlatıcı sesinin herşeye kadirliğini kabul edermiş gibi yapmasıyla tek bir anlatıcı sesi varmış gibi yapması noktası neresi? Çünkü her ikisi de -senin deyiminle- yazarın uydurmacası ve atbaşı gidiyorlar. Akatlı- Başlangıçtan itibaren. Kim olduğunu bilmediğimiz bir anlatıcı gece'yi anlatmaya başlıyor. Herşeye kadir yazar sesiymiş gibi... Derken bir yerde 'ben' demeye başlıyor bu ses. 'Ben' kişisi için içine giriyor. Fakat oradan sonra sürekli o 'ben'in kim olduğu sorusu gündemde. Ve zaten sanıyorum, romanın en büyük dolambaçlarından, gizlerinden biri de bu 'ben'in kim olduğu üzerinde düşünürken çözülebilecek bir şey. 'Ben' ayrı ayrı kişiler olabiliyor, aynı kişinin ayrı ayrı cepheleri de olabiliyor, gerçi bu kadar ipucu vermeye gerek yok belki. Özgüven- Tipik dedektif romanı okuru kaygısı bu da değil mi? Romanın 'sonunu' söylemekten kaçınıyorsun. Akatlı- Evet, doğru. Kısacası hep 'ben' diyen ve değişen o sesin sonunda bir tek kişide düğümlenip düğümlenmediği de açık bir soru. Özgüven- Bir de, teknik olarak, yazım tekniği olarak romanın gerilimi, o 'ben'in, anlatıcı sesinin tek kişide toplanıp, çeşitli kişilere bölünmesinin, tekrar toplanıp tekrar bölünmesinin ve sonunda tuzla buz olmasının -sonunu da ağzımdan kaçırdım bu arada- ortaya çıkardığı dalga hareketinde. Akatlı- Sarmal belki. Neredeyse DNA molekülünün sarmalı gibi. Özgüven- Sarmalda, o hareketin getirdiği ritmde belirginleşiyor Müzikal, müzik yazısına benzer bir biçim, bir şema, bir partisyon çıkıyor ortaya. Akatlı- Kontrpuan diyelim. Evet, bu iyi bir adlandırış olabilir, bir tür kontrpuan, ritmi olan bir tabakalanış. Özgüven- Ayrıca tek tek cümlelerin retorik yapısında da genel konrapunktal yapıya koşut çeşitlemeler onu küçük mikyasta çeşitleyip tekrarlayan bir anlayış saptanabiliyor. atmosferi. Bunu oluşturan öğeler de şiddet, işkence, cinayet, Özgüven- Gece sözcüğünün anlam çatısı altında toplanan da bunlar galiba. Akatlı- Özellikle birinci bölümde şiddet, ortalığa saçılan yılgı ile vurgulanıyor. İkinci bölümde kuşku, işkil katılıyor buna. İşkil kavramında bu kuşkunun paranoid bir yanılsama olup olmadığı meselesi de var. Paranoya, ille aslı olmayan bir korkuya kapılmak olarak anlaşılmayabilir. Aslı olmakla birlikte artık dehşetin, şiddetin her yerde solunur hale gelmesi, somutlaşması ve bütün anlatıyı kaplaması, patolojik bir öğe haline gelmesi olarak da görülebilir. Özgüven- Belirsizlik, teknik açıdan da, anlatıcı sesinin belirsizliğiyle, kim olduğunun tamamiyle bilinmemesiyle taşınıyor romana; bu paranoya bir anlamda yapıntı aracılığıyla bize, okuyucuya da yansıyor. Paralel düzen yani; hem yapıntıda hem yaratılan etkide. yaşadığımız olaylara bağlanabilir Gece'de anlatılanlar tabii. Akatlı- Yaşanmış tarihin belli olaylarına bire bir tekabül değil ama genel olarak gerçeklikte tekabülü olan konulara; baskı, terör vb. Yani bu kurmaca evrenin tüm bir tarihle -uzak, yakın- olan ilişkisini dile getiren bir durum saptaması. Yazarın kurmacası, uydurması, bunlar sonuna kadar inandığım şeyler. Ama yazar hiçbir yerden hareket etmeden uydurmuş değildir. Bilge Karasu'nun masalları bile tümüyle kurmaca değildi; Gece'de gerçekliğe yapılan göndermeler daha da önde. Akatlı- Çünkü gerçeğin parçalanmışlığının, gerçeği bütünüyle göstermeyen parçalayıcı bir bakışın, yanıltıcı olabileceği vurgulanıyor. Öyle ki, tarihin içerisinden noktalar seçip onlarla yeni bir tarih, o yaşanan tarihe hiç benzemeyen bir tarih oluşturmak mümkün. Her biri yaşanmış, belli bir koordinat sistemine yerleştirilebilecek noktalar. Onları yeni bir düzen içerisinde bir araya getirdiğimizde gerçeklikte tekabül ilişkisi gittikçe zayıflamış bir kurgu elde ediyoruz. Sanıyorum, bunlar gerçeklikle kurmaca bağlantısı konusunda Bilge Karasu metninin en önemli anahtarları. Akatlı- Söyleyişin yapısını bozmaktan anladığı da bu, çünkü dil ister istemez art zamanlı ; dolayısıyla geleneksel roman yapısını yırtmak istiyor Bilge. Gece de sonunda bir yerde yırtılıyor. Yırtılan, yapıtta yaşanan gece değil; kurmaca, kurgu. O da sonunda yırtılıyor. birtakım şifrelere, anahtarlara, kodlara, ritüellere başvuruluyor. bekleyişler- öldürmenin bir ayin görünümünde sunulması, yazarın zihninden çıkma, esoterik mi demeli, hermetik mi demeli, Akatlı- Bilemeyeceğim, Bilge'nin bana en kapalı olan yanıdır bu. Evet, onda birtakım gizemli sayılara, ölçülere rastlamak mümkündür ama göndermelerin nereye olduğu her zaman çözülemez. Ben bunun dışında, bir kurgu, bir geometri, bir mimari yapı aramak düşüncesine daha yatkınım. Ama söylediğin kodlar her zaman nereye bağlandıkları anlaşılmasa da kendilerini gösteriyorlar. Özgüven- Çift anlamlığı sağlayan da bu galiba, senin anladığın anlamda geometrik bir yapı, benim algılamak istediğim anlamda gizemli, kapalı, şifreleri yanyana geldiğinde çözülebilecek bir dünya. Akatlı- Şimdi sen söyleyince şu labirent meselesi geldi aklıma. Bir yerde şehirde boru yerleştirmek amacıyla yolların kazılmaya başlandığını görüyoruz. Bu kazma öyle bir noktaya varıyor ki, hiçbir yol önceden çıkmakta olduğu caddeye bağlanmamaya başlıyor. Ve insanlar artık bu şehrin yollarında geliş gidişlerini sürdüremez oluyorlar, hatırlayacaksın. Şimdi giderek bu karabasan yoğunlaştırılıyor ve o kent bir labirente dönüştürülüyor. Dönülüp dolaşılıp içinde kaybolunan bir labirentle karşı karşıya geliyoruz. Bunu da bir simge olarak görmek ya da buna koşut yapılanmalar aramak mümkün. Yani senin söylediğin. Özgüven- Evet, Bilge Karasu mitikliği... Labirent de, öteki yapıtlarda gördüğümüz satranç da... Mitik dediğim unsur oyun, ayin, ritüel, sayı vb ile beslenen ve içinde bu labirentin de olduğu bir göndermeler ağı. Akatlı- Bu labirent, bütün bu dolaşıklık, içerikle bir koşutluk içerisinde de görülebilir, yani içerikteki o karabasan atmosferi burada artık doruk noktasına varacaktır. Zaten labirent kadar karabasanı somutlaştıran, simgeleştiren bir şey zor düşünülebilir. Özgüven- Şu var tabii, ben Bilge'nin yazdıklarını formel bir yetkinlik olarak görüp sevmek konusunda biraz fazlaca kararlı olabilirim. Sen bunu içeriğe bağlıyorsun, benim Bilge Karasu'nun kurduğuna inandığım şemanın dışında bir noktaya gönderme olarak göstermek istiyorsun. Akatlı- Başka bir gönderisi de olabilir diyorum. Senin söylediğine de katılmıyor değilim aslında. Ancak; zamanı çizgisellikten çıkarıp da, evreni gitgide kaotik bir evren haline soktuğumuzda, artık yolların da yol olmaktan yani bir yere götüren doğrultular olmaktan çıkması doğal. Böylece bir kıstırılmışlık somutlanıyor; bir geometriyle somutlanıyor adeta. Hem karabasan atmosferini ağırlaştırarak vurgulayan bir şey hem romanın kurgusuyla yer yer koşut olarak düşünebileceğimiz bir şey hem de dediğin göndermelere izin verecek bir şey. Bütün genel çağırışımlarıyla bir labirent. gerçekliğin yapısının bağdaşırlığı ya da bağdaşmazlığı. Bilge Karasu'nun deştiği, aradığı, irdelediği bu. Özgüven- Gene şu av-avcı izleğine geri dönelim diyorum. Bunun öteki Bilge Karasu metinlerinde -Avından El Alan'ı, Usta Beni Öldürsen E'yi düşünürsek- daha duyusal, daha erotik açılımlara imkan sağlayan bir yönü vardı. Oysa buradaki katil kurban çeşitlemesinde bu yok pek. Yetkeyi uygulayan ve yetke altında ezilen karşıtlığına dönüşmüş ilişki. Bu şiddet ve kıyıcılık bağlamında erotik açılımların payı ne sence? Bilge Karasu metinlerindeki erotizm burada koyulaşmış, ölüme yakınlaşmış sanki. olması gibi çok tanıdık Bilge Karasu izleklerine rastlıyoruz. N. Akatlı- Evet bunu ben de düşündüm, 'Gece' güçlük getirmeyen, oldukça saydam, okuduğumuzu anlamamıza yardım eden bir dil. Ötekilere oranla çok daha rahat bir dil. Dil kullanımı doğrudan zorlamıyor da kurgu, artanlam zorluyor bizi. Bizi bocalatan, dilin kurgunun bir parçası olarak gördüğü işlev. Güçlüğü yaratan olsa olsa bunlar. Kısmet Büfesi'nin ya da ötekilerin cümlelerindeki aşırı doluluk burada çok öne çıkmıyor. Özgüven- Bu cümle kuruluşlarındaki yetkinlikle çatışan, -Bilge'nin sevdiği bir sözcükle söylersek- 'azrak' kullanımdan ötürü neredeyse eskimiş, arkaikleşmiş. Özgüven- Evet... ne diyordum, arkaik bir renk kazanmış sözcükler de yok değil. Senin de dikkatini çekmişti yanılmıyorsam. Özgüven- Tabii, bu tamamiyle bizim öznel dil şımarıklığımız da olabilir. Akatlı- Tabii, tabii. Bu yadırgadığımız sözcüklerin ancak, metnin bizi ille de bir kusur aramaya kışkırtan kusursuzluğu içinde yadırgatıcı olduğu ortada. Söyleşinin sonuna geldik ya, iyice de yorulduk. Özgüven- Neyse Bilge Karasu metinlerinin çetinliği iddialarını çürütelim derken umalım ki 'Gece'yi ve okurunu asıl biz yokuşa sürmüş olmadık!.."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/626791214605320192/ya%C5%9Far-kemal-dede-korkut-yunus-ve-karacao%C4%9Flan%C4%B1", "text": "Milliyet gazetesinin genel yayın yönetmeni ve başyazarı Abdi İpekçi'nin pazartesi günleri yayımlanan Her Hafta Bir Sohbet adlı sayfasının konuğu 19 Nisan 1971'de Yaşar Kemal'di. Edebiyat ve Politika başlığı ile yayımlanan söyleşide, Yaşar Kemal, siyasal düşünceleriyle edebiyat anlayışının paralel olmasının nedenlerini açıklayıp Halkın ve doğanın sonsuz gücüne inanırım diyor. - Taa çocukluğumdan bu yana, kendimi bildim bileli, okur-yazar değilken bile şiir söylerdim. Sonra folklor çalışmaları yaptım. Röportajlar yazdım. Hikayeler, romanlar yazdım. Çalışma tarzım gösteriyor ki, halktan yana, halkla birlikte işini gören bir sanatçıyım. Benim kişiliğimi ve sanatımı halktan ayırmak mümkün değil. Yirmi yedi yaşıma kadar halk içinde, halkla birlikte çalıştım. Yani bir kol emekçisiydim. 1951'de İstanbul'a geldim, Cumhuriyet gazetesine röportaj yazarı oldum. İstanbul'a geldiğimde, elimde bir kitaplık hikaye vardı. Örneğin, benim dünyaya çıkmış ilk eserim İnce Memet değildir, Bebek hikayesidir. Önce Fransızcaya çevrildi sonra İngilizceye, İtalyancaya, Rusçaya, Romenceye, birçok dillere. Son yirmi yılın dünyada çıkmış birçok hikaye antolojisinde Bebek hikayesini de buluruz. On yedi, on sekiz yaşlarımda bende sol düşünce belirmeye başlamıştı. Sanatım onunla tay gitti yani paralel. Ben iki şeye inanırım. İki şeyin sonsuz gücüne, sonsuz yaratıcılığına, sonsuz değişimine: Halk ve doğa. Sanatımı halkımla birlikte, onun büyük yaratıcılığı ile birlik olarak onun için yaparım. Politikam da sanatımdan ayrılmaz. Halka kim zulmediyorsa, etmişse; halkı kim eziyor, ezmişse; onu kim sömürmüş, sömürüyorsa; feodalite mi, burjuvazi mi... Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa, ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım. Benim sanatım, içinden çıktığım sınıfın, yani proletaryanın çıkarlarının emrindedir. Ben etle-kemik nasıl birbirinden ayrılmazsa, sanatımın halktan ayrılmamasını isterim. Bu çağda halktan kopmuş bir sanata inanmıyorum. - 1960 Anayasası'ndan sonra Türkiye İşçi Partisi kuruldu. Bu partiyi kuranlar işçilerdi, sendika liderleriydi. Aşağıdan yukarı kurulan bir partiydi. Bu parti kuruluncaya kadarki bütün çabalarım çalışmalarım gösteriyordu ki ben bu partiye girmeliydim. Kendimi mecbur saydım. Mehmet Ali Aybar'ın başkan olduğu bu partiye 1962 yılında girdim. Elimden geldiğince de çalıştım. Benim hiçbir politik ihtirasım olmadı, olmayacak. Hiçbir politik mevkiim olmadı, olmayacak. Bunda kararlıyım. Amma emekçilerin yanında, ölünceye kadar onların hakları için, onların yönetime gelmeleri için sonuna kadar çalışacağım. Benim bütün derdim emekçi sınıfının bizatihi, yüzde yüz yönetime gelmesidir. Sosyalizm yalnız ve yalnız budur. İşçilerin adına herhangi bir tabakanın, bölüğün yönetime el koymasını kabul etmiyorum. Emekçileri sömürenlere ne kadar karşıysam, emekçiler adına iktidara gelmek isteyenlere de aşağı yukarı o kadar karşıyım. - Halk 1950 yılında ne yaptı? Kendisini 700 yıldır ezen, olanak bulunca bürokrasiyi oylariyle yönetimden uzaklaştırdı. Bana öyle geliyor ki bu gizliden gizliye işleyen, biçimlenen, oluşan, emekçinin bir çıkar bilincidir. Biçimsel demokrasi, biz de gözümüzle gördük ve yaşadık ki, bürokrasinin 700 yıllık zulmüne son verdi. Şöyle geriye dönüp baktığımızda bürokrasinin jandarmalarının birer işkence zebanileri olduğunu görürüz. Bana öyle geliyor ki, Türk halkının bürokrasiden çektiğini dünyanın hiçbir halkı hiçbir yönetimden çekmemiştir. Yemen çölleri, Sarıkamışlar, dokuz yıllık askerlikler, zeametler, tımarlar, aşarlar ve dayaklar ve hapishaneler. Kuyucu Murat Paşalar, Celali kırımları... Anadolu halkı tarihin en büyük zulmu altında inlemiştir ve fırsat bulur bulmaz bürokrasiyi devirmiştir. Sonuç yanlış oldu. Halk bürokrasi ile Demokrat Parti'yi seçmek durumunda bırakılmıştı. Halk haklı olarak DP'yi seçti ve sonuç yanlış çıktı. Bu, halkın bilincinin yanlış yola yönelmesi değildir, yöneltilmesidir. - Benim istediğim sosyalist düzeni yalnız ve yalnız halk getirebilir. Benim istediğim sosyalist düzeni halktan başka hiç kimsenin getireceğine inanmıyorum. Emekçi adına emekçiden başka, hangi tabaka ve bölük yönetime el koyarsa halk adına değil, emekçi adına değil, kendi adına kendi çıkarına yönetime el koymuş olur. Sosyalizmi halk getiremezse kimse getiremez. Sosyalizm bilinçlenmiş emekçinin kendi eliyle kuracağı düzendir. Başka türlüsü olamaz. - Böyle bir sosyalist düzen olmaz ki... - Ne bileyim ben. Bir şey olur, bir düzen olur amma emekçiler yüzde yüz yönetimde değillerse o sosyalizm olmaz. Otuz yıldan bu yana sosyalistçe düşündüm, sosyalizm ve emekçi meseleleri üzerinde epeyce düşündüm, epeyce de okudum; emekçiye sınıf bilinci nasıl götürülür, yani politik bilinç nasıl götürülür? Elbette aydınlar. Aydınların okumak öğrenmek, sosyalist bilince varma olanakları emekçiden daha çoktur. Yalnız bu bilinç götürme, emekçi adına yönetime el koymak için olmamalıdır. Emekçiler içinden bir bürokrat tabaka yaratmak için olmamalıdır. Bu bilinç götürme işi emekçileri yüzde yüz yönetime getirmek için, gelmeleri için olmalıdır. - Ben, yukarıda da boyuna tekrar ettiğim gibi, emekçinin yüzde yüz el koymadığı yönetimin adına sosyalizm demem. - Artık epeyce yaşlıyım. Hoşgörürlükle düşünmeği öğrendim. Bir bölük sosyalist benim önerdiğim yoldan gitmese de sosyalizme varmak için bana karşı da olsa da, ben onu kabul ederim. Düşüncemi bir örnekle daha iyi anlatabilirim belki. Bugünlerde bir Deniz Gezmiş olayı var. Ben bu Deniz Gezmiş olayı ile birlik değilim. Ayrı düşüncelerde, ayrı yollardayız. Yalnız Deniz Gezmiş'in karşısına durup dururken, düşünmeden, olayı derinliğine araştırmadan çıkmam. Deniz Gezmiş'lerin hareketinin emekçinin bilinçlenmesine ne kadar faydası var, ne kadar zararı var? bunun üzerinde önemle dururum. Büyük emekçi kütlesinin bilinçlenmesinde Deniz Gezmiş hareketi faydalı oluyorsa, bu yol benim yoluma karşı da olsa onu tutarım. Tutmasam bile onlara yardım etmesem bile hoşgörü ile karşılarım. Ben küçük bölüklerin, tabakaların, küçük örgütlerin bugün beynelmilel, sıkı, korkunç bir örgüt haline gelmiş burjuvazinin karşısında etkili olabileceklerine inanamıyorum. Organize burjuva örgütlerin, pekişmiş sömürücü örgütlerinin modern kapitalizmin karşısına yalnız be yalnız bilinçlenmiş, örgütlenmiş işçi kütlelerinin bütünüyle çıkabileceğine, etkili olabileceğine, yönetimi ele geçirebileceğine inanırım. - Çıkarılmalı. Tırnağın var ise başını kaşı; kurda neden boynun kalın demişler, kendi işimi kendim görürüm demiş. Halkımızın böyle sözleri çok. Herhangi bir sebeple yönetimi ele geçirmiş aydın ve büokrat tabakaları, emekçiler adına, çıkarına bir şeyler yapmazlar demiyorum. Belki bir şeyler yaparlar ama o sosyalizm olmaz, emekçilerin yönetimi olmaz. Bürokrasi yönetimi almışsa, aydınlar, teknokratlar yönetimi ele geçirmişlerse; ekonomi onların çıkarları için çalışacak demektir. Emekçilerin çıkarlarından daha çok. Biz biliyoruz ki gördük ki, çağımızda yönetimi ele almış devlete el koymuş proletarya sınıfı, yönetimi elinde tutamamış, bürokrasiye kaptırmıştır. Bunun sebepleri vardır. Bilinç eksikliği, örgüt yetersizliği. Daha bir sürü sebepleri de olabilir. Acı olan, korkunç olan emekçi sınıfının kendi yönetimini başka bir tabakaya kaptırmasıdır. Çağımızda devrim yapmış emekçi sınıfı, yönetimi başka bir tabakaya kaptırırken emekçilere devretmelerini beklemek safdillik olmaz mı? Belki olur. Belki derya tutuşa. - Tabii. Lenin'in ölümünden sonra Sovyetler Birliği emekçileri, yönetimin tümünü değilse de büyük bir kısmını Stalin'e, Stalin'in bürokratlarına, kendi içlerinden çıkmış bürokratlara, birtakım aydınlara kaptırdı. Bugünlerde Sovyetler Birliği'nde yönetimdeki Stalin bürokratlariyle, emekçiler arasında kıyasıya bir savaş var. Benim üzerinde durduğum bütün hayatımda karşı koydum ve korktuğum bir şey var. O da terörizmdir. Halkın üzerindeki baskıdır. Ben diktatoryadan dehşet korkarım. - Sosyalizmde diktatorya olmamalı. Gerçek bir sosyalizmde diktatorya olamaz, terörizm gerçekleşemez. Halka baskı diye bir şey düşünülemez. Örnekler vermek istiyorum: Burjuvaların demokrasisiyle, proleterlerin demokrasisini aynı kefeye koyacak değilim. İki demokrasinin çok az birbirlerine benzerlikleri vardır. Gene de benzerlikleri vardır. Burjuva demokrasisini ele alalım: Bizdeki Süleyman bey demokrasisini herhalde demokrasi sayamayız. Bu demokrasinin gerçek bir burjuva demokrasisiyle uzaktan yakından bir ilişkisi yoktur. Benim dediğim İngiliz demokrasisidir. Üstünde duracağım, İngiliz demokrasisinde özgürlük sorunudur. İngiliz demokrasisinde özgürlük var mı, yok mu? Bütün sorun bu. Bir yanıyla özgürlük yok. Çünkü İngiliz halkı kapitalistlerce koşullandırılıyorlar. Kapitalistlerin elindeki on milyonluk gazete tirajı, milyonlarca seyircisi olan televizyonlar, milyonlarca dinleyicisi olan radyolar, halkın düşüncesinin üstünden bir karanlık gece gibi geçiyorlar. İnanılmaz bir baskı altına alıyorlar düşünceleri, duyguları. Bu modern araçlarla halkları tutsak kılıyorlar. 1963 yılında İngiltere'deyken BBC benden konuşmalar istemişti. Radyoya on konuşma hazırladım. Konuşmalarımı teybe aldılar, ücretini verdiler hem de çok büyük bir ücret, fakat yayınlamadılar. O konuşmaların birinde İngiltere için çelik perde demiştim. Halk cumhuriyetlerine demir perde diyorlardı, Amerika'ya altın perde; ben de İngiltere'ye çelik perde\"yi yakıştırmıştım. Uzunca bir süre kaldığım İngiltere'de, İngiltere için bu düşünceye varmıştım. İşte bu çelik perdede kapitalizmin bütün baskısına rağmen bir özgürlük var. İngiltere'de hiç kimse düşüncelerinden dolayı kınanmıyor, hapsedilmiyor, baskılara uğramıyor. Bunun sebebi üstünde düşündüm. Niçin bu özgürlük? Çünkü İngiltere'de uzun yıllardan bu yana yönetimde burjuvazi bulunuyor. Burjuvazinin ekonomik bir temeli vardır. Üretim araçlarına sahip olduğundan ve elindeki bu güce çok güvendiğinden İngiliz burjuvazisinin yönetimde kalabilmek için başka çarelere başvurmasına gerek yoktur. Gene biliyoruz ki, çağımızda başka çareye başvuran sınıflar, gücünün büyük bir kısmını yitirmiş sınıflardır. Almanya'da proletarya karşısında bunalmış burjuvazi nazizim çaresine başvurdu. Hitler bürokratları Almanya'da korkunç bir baskı düzeni yarattılar. İtalya'da Mussolini de öyle... Proletarya iktidara yüzde yüz el koyduğu zaman da bir demokrasi gerçekleşecektir. Şimdiye kadar dünyamızın görmediği, tanımadığı bir özgürlük düzeni kurulacaktır. Ekonomik eşitlik sağlandığı zaman, arkasından mutlaka ve mutlaka politik eşitliği de getirecektir. Bütün baskılar ekonomik eşitsizliği sürdürebilmek içindir. Baskıların temelinde eşitsizlikler yatar. Şimdi bürokrasi üstünde durmak istiyorum: Bürokrasinin bir özgürlük sağlayabilmesi için ne burjuvazi ne de proletarya gibi sağlam bir temeli vardır. O yönetimde kalabilmek için korkunç bir baskı düzeni kurmak zorundadır. Bu havadaki sınıfın tek dayanağı bir baskı örgütü kurmasıdır. Onun için bürokratlar nerede kim adına iktidara gelmişler, ayakta kalabilmek için, korkunç bir baskı rejimi kurmuşlardır. Unuttum. Şunu da ekleyeyim: Proletarya yönetime yüzde yüz el koyduğu zaman düşüncelerinden dolayı hiç kimseyi mahkum etmek gereğini duymayacaktır. Örgütlü proletaryanın gücü bir özgürlük düzeni hem de dünyamızın şimdiye kadar görmediği bir özgürlük düzenini kurmağa yetecektir. Bilinçlenmiş, örgütlenmiş proletaryanın, düşüncesinden, eyleminden dolayı kimseyi mahkum etmeğe, insanların özgürlüklerini kısıtlamağa bir ihtiyacı olmayacaktır. Sovyet Rusya'da bunun aksi yok mu bugün? Aydınların, sanatçıların, - Dedim ya, dünyada en gerçek demokrasi proletaryanın yönetime yüzde yüz el koyduğu zaman olacaktır. Sovyetler Birliği'nde eğer birtakım insanlar hapsediliyorlarsa, düşüncelerinden dolayı kınanıyorlarsa, proletarya orada yüzde yüz iktidarda değil demektir. - Türkiye'de bürokrasi, sosyalist düşüncenin gücünden faydalanarak yeniden yönetime el koymak istiyor. Bu gücün büyük bir terör ve dikta yaratmaması için bir sebep yok gibime geliyor. Kadim bürokratik güç sırtını baskıya ve diktaya dayayacağına emekçilerle birleşir, onunla birlikte yönetime el koyarsa belki baskı ve dikta gereğini duymaz ya da hafif bir baskı ile yönetimini yürütür. Ben çok korkuyorum ki Halk Partisi'nin zulüm devrine bir daha dönüş olmasın. - Anayasayı sonuna kadar uygulamak gerek. Hükümetlerin, hangi hükümet olursa olsun Anayasa'yı karşısına almaması gerekir. AP yönetimi ele aldığından bu yana Anayasa'yı karşısına aldı. Gizli ya da açık Anayasa'yı uygulamamak için elinden geleni yaptı. Bilhassa ilericilere, sosyalistlere karşı inanılmayacak bir baskı düzeni uyguladı. 27 Mayıs'tan sonra gördük ki, Türkiye'de örgüt olarak büyük güçler, ilericilerdir, aydınlardır. İlerici Anayasa'ya düşman AP, komprador burjuvazi, toprak ağaları bir daha 27 Mayıs tuzağına düşmemek için ilerici güçlerin karşısına karşı bir örgüt, bir güç dikmek gereğini duydular. Bunun için camileri kullandılar. Bütünüyle gericiliği kullandılar. Bu gizli güçler AP'nin yardımıyla Konya olaylarını, Kanlı Pazar, Kırıkhanları yarattılar. Bence herşeyden önce AP yönetiminin başını, kurduğu bu örgütler yemiştir. - Şiddet zor yoldur. Her ne kadar kolay ve düz görünüyorsa da şiddet her zaman dolambaçlı, güç bir yoldur. İnsan mecbur kalmadıkça, şiddete başvurmaz. Şiddet çaresizliktir. Hemen hemen kuruluşundan bu yana İşçi Partisi'nin içindeyim; şu on yıldır Türkiye'de İşçi Partililerin, sosyalistlerin başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi. İşçi Partililer inanılmaz bir baskıya, zulüm altında yaşamağa mecbur tutuldular. İşçi Partilileri dövdüler, öldürdüler, işlerinden ettiler. Böylesine bir baskıya, zulme maruz bırakılmış insanlar elbette buna karşı koyacaklardı, koymalıydılar. Benim kanım şu ki, şiddeti doğuran şiddettir. Biz çok gayret ettik. Daha yeni filizlenen sol, şiddete başvurmasın istedik. Demokratik yollardan emekçilere biz bilinç götürürken, şiddetle karşılaşmayalım istedik. Anayasa bizim emekçilere gitmemize, onlara sınıf bilinci götürmemize, örgütlenmemize izin veriyordu. Anayasa'nın tamıtamına uygulanmasını istedik. Yöneticilerden şiddete başvurmamalarını istemekten dilimizde tüy bitti. Biz şiddetin şiddet doğuracağını biliyorduk. Ben bugünkü solun yersel, bazı şiddet hareketlerini bir savunma sayıyorum, hem de en meşru bir savunma. - Zannetmiyorum, olmayacaktı... Ben buna inanmıyorum ve partinin içinde olduğum için inanmıyorum. - Ben Aybar'a güveniyorum, Aybar gerçek bir sosyalist. Aybar bizim politikacılarımız arasında kendi kişiliğine ve düşüncelerine saygı duymuş bir yiğit adam. Bizim çağımızda bağımsız düşünmek, bir düşüncenin kutsallığına kendini adamak, gerekirse kendi üstüne, kendi hataları üstüne yürümük güç bir iş. Aybar kendi hatalarımız üstüne yürümüş bir insan. Bir sosyalistin işi, dünyayı temelinden değiştirmektir. Değiştirip de ne olacak? Dünyayı ne için değiştireceğiz? İnsanları daha çok mutlu kılmak için. Aybar'la bir düşünceyi sonuna kadar paylaşıyorum. Hiçbir taviz vermeden... O düşün de şu: İnsan sosyalizm için değildir. Sosyalizm insan içindir. Eğer sosyalizm insanları eşit kılmıyorsa, mutlu yapmayacaksa ki bu mümkün değildir, başka yollar aramamız gerekir. Yahut da sosyalizmin uygulanmasında bir yanlışlık var, kendi üstümüze yürüyerek bu yanlışlarımızı düzeltmeliyiz, gözyaşlarımıza bakmayarak. Savaşlarımızda tek amacımız, insan soyunun mutluluğu olmalıdır. Sosyalizm bir mutluluk aracı olmayacaksa ne yapayım ben o sosyalizmi. Sosyalist düşünce bilimsel bir gerçektir. İnsanları mutlu yapmaması için hiçbir sebebi yoktur. - Sosyalizm yaşayan bir şeydir, ölü değil. Her an hayatla, tay gitmesi gereken bir düzendir. Her an yenilenen doğada, insan toplumları da her an yenilenir, değişir. Evren sonsuz çelişkilerden ibarettir. En büyük çelişki doğa-insan çelişkisidir. İkinci büyük çelişki sömürenlerle sömürülen sınıf arasındadır. Çelişkiler her zaman niteliklerini değiştirecektir. Ana çelişkiler güçlerini uzun sürelerde koruyabilirler. Ama onların da nitelikleri değişir. Bunun için bugünkü değişik dünyamızda bir model sosyalizmin, bir tek modelin olabileceğine inanmıyorum. Bir tek model sosyalizmi kabul etmek Marksist düşünceye, diyalektiğe aykırıdır. Marksist düşüncenin en yetkili bir adamı saydığım Lenin, devrimi yaptıktan sonra, ya da devrime hazırlanırken kendi modelini yaratmağa uğraştı. Bütün gerçek, büyük sosyalistlerin kurdukları sosyalizm kendi yurt gerçeklerinden, koşullarından doğmuştur. Sosyalizm modelini, çağın sosyal, ekonomik, coğrafik, kültürel koşulları yaratır. Türkiye'nin sosyalizmi, Türkiye'nin tarihi, kültürel, ekonomik, sosyal, coğrafik koşullarından doğacaktır. Sosyalizm durgun, ölü, ölecek bir düzen olsaydı her an yaşayan, her an yaratılan, her an yaratan bir düzen olmasaydı, ehh belki de onun için bir tek model icad etme olanağını bulabilirdik. Eğer dünyamız bir elden çıkmışcasına, inişsiz, çıkışsız, düzenli, her yanı birbirine benzer bir dünya olsaydı, sosyalizmin bir tek modeli olabilirdi. Bu kadar karmaşık, bu kadar çelişkilerle dolu bir dünyada bir model sosyalizm olabileceğine inanmak diyalektikten haberi olmamak demektir. Burjuva düzenlerinin aşağı yukarı bir modelleri vardır. Çünkü burjuva düzenler doğaya karşı, diyalektiğe karşı kurulmuş ölücü kuruluşlardır. Yaşayan sosyalizmi de bir model kabul edemeyiz. Onun için her memleket kendi sosyalizmini öbür kuruluşların deneylerinden de faydalanarak kendileri kuracaklardır. - Uzun süreli bir iştir. Bir memleketin sosyalizmini bütünüyle o memleketin koşulları, o memleketin düşünürleri, o memleketin emekçileri kurarlar. Kendine özgü sosyalizmin yaratılması uzun süreli bir çabanın sonucunda olacaktır. - Hayır. Şimdiden düşünülüyor tabii. Şimdiden oluşmağa başlıyor Türkiye sosyalizmi. - Evet birikim. Nasıl emekçi sınıfının bilinçlenmesi bir birikim sonunda olursa, özgü sosyalizmler de birikimler sonucunda büyük çalışma büyük çabalarla oluşacaktır. Emekçiyi bilinçlendirme birikimi nasıl sosyalizme geçmek için kesin bir araçsa, kendine özgü sosyalizmi yaratmak da ona bağlı bir birikim sonucu olacaktır. - Odur. Öyle düşünüyorum. Emekçileri bilinçlendirmek için uzun yıllardan bu yana emekçiler arasında bulunuyorum. Politika yapan bir adamım. Sanatım da buna bağlıdır. Onun da bilinçlendirmeğe yararı olmasını hem de çok yararı olmasını isterim. Sosyalizm benim için insanları bütün yabancılardan arıtıp, bütün yozlaşmalardan kurtarıp, kendi özüne kavuşturmaktır. İnsanın bir tek mi özü var? İnsanın özü nedir? Belalı bir soru. Bana öyle geliyor ki, insanın özü, onun yaratıcılığıdır. Ortaya gerçek, sağlam bir insan tarifi koyabiliriz, bu yoldan giderek: İnsan yaratıcı bir mahluktur. Gene yukarda da söylemiştim. Evrende iki sonsuz doğurgan yaratıcı güç vardır. Biri insan öbürü doğa. İnsan yaratıcılığını yitirdiği gün, doğa yaratıcılığını bitirdiği gün, herşey bitecektir. Doğa da insan da yok olacaklardır. Biz sosyalistler olarak insanları yitirmiş oldukları yaratıcılıklarına kavuşturmak amacındayız. Yeryüzünde en büyük çabamız budur. Çünkü sömürgenlerin ilk ve başlıca işleri insanları kişiliklerinden sıyırmak olmuştur. - Birikim yoluyla olmalıdır. Şimdi şudur, bizim Türkiye'deki birtakım sosyalistlerin de hataları bu. Kimisi diyor ki, ben oyla gelirim. Elbette en güzel şey, en makbul şey proletaryanın halkın oyu ile iktidara gelmesidir. Bundan daha ideal bir şey düşünülemez. Yalnız ben ille de oyla gelirim diye kaideler koymak yanlıştır, sosyalizme karşıdır. Ben ille şiddet yoluyla gelirim demek de sosyalist düşünceye karşıt olmak demektir. Kaide konamaz. İlle ben gerilla yoluyla gelirim, dağdan inerim Ankara'yı işgal ederim, yanlış bir düşüncedir. Marksizme karşıdır. O zaman nedir? O zaman birikim sağlayacağım ben. İşçi, emekçi bilinçlenecek ve örgütlenecek. Örgütlendiği zaman oyla gelir, oyla gelemezse öyle bir koşul doğar ki, öyle gelir. Belki de helikopterle gelir! Şimdi arkadaş, edebiyata gelince; biraz evvel dedim ki, bizim işimiz kendi özüne kavuşturmak insanoğlunu. Ha edebiyatın bunda büyük büyük faydası vardır. Mesela ben Türk aydınlarından çoğunun iyiniyetine rağmen sosyalizme yardımcı olacağına inanmıyorum. 200 yıldır Türk aydını Batı'nın maymunluğunu yapmıştır. Taklit etmiştir Batı'yı... Maymun yaratıcı değildir. İnsana benzer ama, yaratıcı değildir. Türk burjuva aydınları da 200 yıldır Batı'nın maymunluğunu yaptığı için 200 yıl insana bir yardımı olmamıştır. - Evet! Maymunlara karşı dövüşen adam maymun olur mu canım? 200 yıldır insan soyuna hiçbir şey katmamış, çok az şey katmış yahut da ne bileyim ben, karıncanın sidiğini denize yaptığı gibi bir şey yapmış. Buna da fayda denmez. Şimdi 200 sene sonra kendi özümüze dönelim, kendi sosyalizmimizi, gerçek sosyalizmi kuralım derken, bunlar karşımıza geçerler bizim. Bu sefer bunlar kendilerine model ararlar. - Aydınlar. Birtakım aydınlar model ararlar; ya Sovyetler Birliği modelini ararlar ya Çin modelini ararlar. Halbuki Lenin'in bütün çabası kendi modelini yaratma çabası olmuştur. - Allende benim için ideal. Ve dünyadaki bütün sosyalistlerin yüreğine su serpti. Çünkü bir iddia vardı ki, Marksizm'e karşı bir iddiadır bu. \"Marksistler iktidara oyla gelemez. derler. Şimdi bu tecrübede Allende sonunda yenilse bile, oyla gelemez düşüncesinin yanlış olduğunu göstermesi bakımından büyük bir iş yapmıştır. Yüreğime su septi. Oyla gelemez. Ne demek oyla gelemez? Gelir, göbek ata ata gelir işte. Oyla da gelir, şiddetle de gelir, bilmediğimiz türlü yollardan gelebilir. Yeter ki bir birikim olsun, yeter ki bilinç birikimi olsun, yeter ki örgüt birikimi olsun. Yeter ki kendi modelini yaratma birikimi ve çalışması olsun. Şimdi benim edebiyatta yaptığım şey, edebiyatçı olarak bununla tay giden bir hikayedir. Ben sanatçı olarak elimden geldiğince kendi kendime, kendi değerlerimize karşı yabancılaşmamağa çalıştım. Bilinçli olarak kendi gerçeklerimize, kendi insani değerlerimize, kendi kendime sadık kalmağa çalıştım. Sanatımı memleketimin koşullarından, kişiliğinden, renginden ayırmamağa gayret ettim. Her insanın bir yoğurt yiyişi var. Her milletin de... Sosyalist insan yeni bir insandır. Sosyalist sanatçı yeni bir sanatçıdır. Bu kendimize dönüşte, roman sanatında birtakım kaynaklara başvurmak zorunluğunu duydum kendimde. Dünyanın büyük ustalarından yararlanmak, onlara çıraklık etmek olağandır. Stendhal'den, Balzac'dan, Tolstoy'dan, Dostoyevski'den, Faulkner'dan yararlanmak olağandır. Dünyanın bütün kültür değerlerine başvurmak zorundayız. Dünyada tek başımıza yaşamıyoruz. Amma temel kendimiz olacağız. Kendi kültür değerlerimiz ile yetiştikten, büyüdükten, kaynaştıktan sonra elbette dünya kültürüne başvuracağız, dünya kültür değerlerinden faydalanacağız. Yalnız kendi kültür değerlerine sırt çevirmiş bir kimse, hiçbir zaman dünya kültür değerlerinden faydalanamaz. Bir Türk romancısı bir halk hikayecisi Köroğlu'nu nasıl anlatır bilmiyorsa, bir masalcının ustalığına varmamışsa, Dede Korkut'u okumamışsa, Yunus'u ezberlememişse, Karacoğlan'ı, Pir Sultan'ı yüreğinin derinliğinde duyamamışsa onun bir Homeros'u anlayabileceğini sanmıyorum. Bir Kafka'ya, bir Çehov'a, bir James Joyce'a varabileceğine inanamıyorum. - Dönelim. - Bence böyle bir sual sorulmamalı bile. İlle de oy yoluyla gelirim diye bir kaide koymak sosyalizme aykırıdır. İlle de şiddet yoluyla gelirim, o da aykırıdır. Mesele, birikim meselesidir. Emekçiyi bilinçlemek, örgütlemek, onda yönetime el koyacak birikimi gerçekleştirmek. İşte bütün mesele bu. Geleceğin koşulları bilinmez ki, yönetime nasıl geleceği bilinsin. Tahminler yapılabilir ve bu tahminler her zaman doğru çıkmayabilir de. - Ben Türkiye'de işçi kadar köylünün de gücüne güveniyorum. Devrimci yeteneğine inanıyorum. Ekonomik denge bozulduğunda köylü bugünkü durumundan aşağı bir yere indiğinde Türkiye'de devrim gerçekleşebilir. Köylünün bugün bulunduğu durumdan aşağılara inmesi gün meselesidir. Bugünkü gidiş, köylüyü şimdiki ekonomik düzeyinde tutamaz. sözü açtı, unuttuk. TİP'den neden ayrıldığını söylemedin. - Basit bir gerçek, TİP niteliğini yitirdi. Bürokratların eline geçti. Emekçilerden koptu. Bir aydınlar kulübü oldu. Emekçilerden yana bir insan olarak TİP'de daha uzun bir süre kalamazdım. Yolcu yolunda gerek. Ben kendi yoluma, onlar kendi yollarına. - senfonii liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/626978949325570048/jean-paul-sartre-i-nsan-kafas%C4%B1na-yerle%C5%9Ftirilmi%C5%9F", "text": "ile 20. yüzyılın en önemli aydınlarındandı Jean Paul Sartre. sürdüren yazar, 'çağının vicdanı\" olarak tanımlandı. Jean-Paul Sartre'ın Le Monde'da yayımlanan bir konuşması sanatta bağlanma konusunu yeniden öne çıkardı, geniş yankılar uyandırdı. Bu arada iki solcu yazar, Claude Simon ile Yves Berger, L'Express'de Sartre'a cevap verdiler. İspanya Savaşı'na katılmış, Nazilerin işkencesine uğramış olan Claude Simon'un yazısı özellikle ilginç görüldü. Aşağıdaki çeviri konuşmanın İngilizcesinden yapılmıştır. Çevirmen Anthony Hartley, Sartre'ın Le Monde'a gönderdiği bir mektupta yaptığı düzeltmeleri de göz önünde tutmuş. SARTRE - Sözcükler'deki tarih sıralamasında çelişmeler var, eleştirmenler onlara parmak basmakta haklıydılar. Kitabın büyük bir parçası 1954'de yazılmıştı da, on yıl sonra, yayımlanışından birkaç ay önce yeniden ele alıp bazı değiştirmeler yaptım. Tarih sıralamasına girişmedim. On yıldır bir uzun, acı, tatlı çılgınlıktan uyanmaktaydım dediğinizde, bu değişikliğin gerçekten 1954'de mi başladığını anlamalıyız. - Evet. O sırada, olayların itişiyle, büsbütün politikaya vermiştim kendimi. Eylem havasına girince, birdenbire, önceki eserlerimi avucuna almış olan nevrozu anlayıverdim. Hiç farkında değildim bunun daha önce, içindeydim çünkü. Simone de Beauvoir benden önce sezdi bu nedenleri. Her nevrozun özelliği kendini doğalmış gibi göstermesidir. Yazmak için yaratıldığıma büyük bir rahatlıkla inanıyordum. Varlığımı doğrulamam gerekliydi ve bütünüyle edebiyata yaslanıyordum. Bu düşünüşten kurtulabilmem otuz yıl sürdü. Politikayla kurduğum ilgiler gerekli açıyı sağlamama yol açınca, hayatımı yazmaya karar verdim. Bir insanın kutsal bilinen edebiyattan entellektüelliğini yitirmeden nasıl eyleme geçebileceğini göstermeye çalıştım. Sözcükler'de çılgınlığımın, nevrozumun kaynağını açıklıyorum. Yaptığım çözümleme yazı yazmayı düşleyen gençlere yardımcı olabilir. Bu özlem hayli tuhaf gene de, bir çatlaklık niteliği yok değil. Bir boks şampiyonu ya da bir amiral olmayı düşleyen genç gerçeği seçiyor. Eğer yazar hayaliyi seçerse, ikisini karıştırıyor birbirine. - Doğrusunu isterseniz, 1954'de pişman olmak üzereydim. Başka bir dünyaya ayak basıyordum. Hayatımı elli yıl hesaplamıştım. Ama, görüyorsunuz, Sözcükler'de iki ayrı ses var: Biri yazarlığımı mahkum edişimin yankısı, biri de bu sert yargının yumuşatılması. Hayat hikayemi daha önce, o en atak biçimiyle yayımlamayışımın nedeni çok abartılmış olduğunu görmemdi. Yazı yazıyor diye bir mutsuz kişiyi çamura batırmak gerekmez. Ayrıca, bu arada, eyleme geçmenin de zorlukları olduğunu, insanın ona da bir nevroz yüzünden girebileceğini anladım. Politika da kurtarmıyor insanı, edebiyattan fazla. - Hiçbir şey. Hiçbir yerde kurtuluş yoktur. Kurtuluş düşüncesi bir mutlak düşüncesini gerektirir. Kırk yıl mutlakla yaşadım, bir nevroz. Mutlak yok artık. Geriye sayısız çaba kalıyor ve edebiyat onların en imtiyazlısı değil. Artık hayatımı ne yapacağımı bilmiyorum sözümün böyle anlaşılması gerekir. Oysa eleştirmenler, Simone de Beauvoir'ın Aldatıldım sözünü olduğu gibi, bunu da yanlış anladılar, bir umutsuzluk çığlığı sandılar. Beauvoir o sözü söylemekle hayattan beklediği ama bulamadığı bir mutlak'ı işaret ediyordu. Görüşümüz aynı. Benim umutsuzluğum da onunkinden fazla değil. Ayrıca, ben oldum olası iyimser bir insanım, belki de gereğinden çok... Sartre evreni, Bulantı'daki, hiç de gül-pembe değildi. - Hayır, evren gene karanlık. Bizler bir belaya uğramış hayvanlarız... Ama, birden anladım ki, yabancılaşma, insanın insanı sömürmesi, gıdasızlık gibi kötülükler, bir lüks olan metafizik kötülüğü arkaya itti. Açlıktır kötülük bugün. Bir Sovyet vatandaşı, görevli bir yazar, bir gün bana şöyle dedi: Yeryüzünde herkes rahata ulaştığı zaman, insanın tragedyası başlayacak, sınırlılığı. Şimdiden bunu düşünmek gereksiz. Ben toplumsal ve ekonomik dertlerin giderilebileceğine inanıyorum, özlüyorum bunu. Biraz talihle o mutlu çağ gelebilir. Dünya değişince işlerin daha iyi gideceğine inananlardan yanayım ben. - Beckett'e hayranım, ama bütün varlığımla ona karşıyım. O hiç gelişme yolu aramıyor. Benim kötümserliğim hiçbir zaman gevşekliğe düşmemiştir. Bulantı'yı yazdığım günden beri hep bir ahlak yaratmak istedim. Bendeki gelişme artık böyle şeyler düşlememem. Bugün Dünya Nimetleri'ni korkunç bir kitap olarak görüyorum. Tanrıyı her yerden başka bir yerde arama. Gidip bir işçiye, ya da bir mühendise söyleyin! Gide bunu bana söyleyebilir; birkaç seçkin kişiye iletilebilecek bir yazar ahlakı. Onun için de beni ilgilendirmiyor artık. Her şeyden önce insanlar hayat şartlarını düzelterek insan olmalıdırlar ki evrensel bir ahlak yaratılabilsin. Ben onlara, Yalan söylemeyeceksin diyerek işe başlarsam, politik eyleme yer kalmaz ondan sonra. İlk iş insanın bağımsızlığını sağlamaktır. - Hiç de değil. Sözcükler'de bunu üzerine yazdıklarım yanlış anlaşıldı. Vazgeçtiğim bir kitabım yok. Ama bu onları iyi bulduğum anlamına gelmez. Bulantı'da sonradan pişman olduğum şey kendimi işin içine bütünüyle sokmamış olmamdır. Kahramanımdaki hastalığın dışında kaldım; nevrozumdu koruyan, yazmak yoluyla, bana mutluluk veriyordu... Her zaman mutluydum. O sıra kendime karşı daha dürüst de olsam gene yazardım Bulantı'yı. Bende eksik olan gerçeklik duygusuydu. Değiştim o günden bu yana. Yavaş yavaş gerçekliğin yaşantısına varmayı öğrendim. Açlıktan ölen çocuklar gördüm. Ölü bir çocuğun karşısında Bulantı ağır basamaz. - İşte yazarın sorunu tam bu. Aç bir dünyada edebiyatın görevi, yeri nedir? Ahlak gibi, edebiyatın da evrensel olması gerekir. Onun için de yazar çoğunluğun yanında yer almalıdır, iki milyar açın yanında, eğer herkese seslenmek, herkesce okunmak istiyorsa. Bunu yapmadıkça, seçkinler sınıfının hizmetindedir ve onlar gibi sömürücüdür. Büyük okur yığınına ulaşmanın iki yolu var yazar için. Birincisi kimi memleketlerde sosyalist yazarların yaptığı gibi, halkı eğitmek amacıyla bir süre edebiyattan vazgeçmek. Yönetici sıkıntısı çeken bir memlekette, Afrika'da örnekse, nasıl olur da Avrupa'da öğrenim görmüş bir yerli, öğretmenlik etmeyi kabul etmez, edebiyat uğraşını birlikte sürdüremeyeceğini anlasa bile? Avrupa'da oturup roman yazmayı yeğlerse, bu davranışı bana ihanete doğru bir kayma gibi görünür. Görünüşteki karşıtlık bir yana, bütün bir topluma hizmetle edebiyatın gerekleri arasında ayrım yoktur. İkinci yol, ancak bizim devrimci olmayan toplumlarımıza uygulanabilir, herkesin okuyacağı günlere hazırlanmak, sorunları en atak, en kaçamaksız biçimiyle ortaya koymaktır. Alain Badiou'nun Almagestes'de yaptığı budur, bir temizleme, bir arıtma amacıyla dili yargılıyor. - Dikkatli olun. Ben en aşağı şeylere yönelen orta malı edebiyatı salık vermiyorum. Halk da bir yazarı anlamak için çaba göstermek zorundadır; çünkü bir yazar kapalılığı özlemese bile, yeni edinilmiş düşüncelerini her zaman açıkça, bilinen örneklere uyarak dile getiremez. Mallarme'yi alalım. Onu Fransız şairlerinin en büyüğü sayarım, ve şiirlerini anlamak için hayli zaman harcadım. Savunduğu kapalılık teorisi yanlıştır, ama söylediği şeyler güç olduğu zaman okunması da güçleşebilir. Hem halkın yalnız kolay anlaşılır şeyler istediği de sanılmamalıdır. Son cep kitapları denemesi bunu açıkça gösterdi. Kitaplarım daha küçük basılmaya başladığından beri benim de okurlarım değişti. Şimdi işçilerden, daktilolardan mektup alıyorum... Çok ilgi çekici mektuplar. - Bu savaşın yapılması gerek. Yazar iki milyar aç insan için yazamadıkça hep bir tedirginlik duygusu altında ezilecektir. - Evet ama yazarın görevidir bu, yapması gerekeni yaptığı zaman bundan bir karşılık beklemez. Kahramanlık kalemin ucuyla kazanılmaz. Benim yazardan istediğim, gerçekleri ve ana sorunları önemsemesidir. Dünyadaki açlık, atom tehlikesi, insanın yabancılaşması, nasıl oluyor da bunlar bütün edebiyatımıza renklerini vermiyor, şaşıyorum. Az gelişmiş bir memlekette Robbe-Grillet'yi okuyabilir miyim sanıyorsunuz? O kendinde hiçbir sakatlık görmüyor. Bence iyi bir yazar, ama rahata ermiş burjuvazi için yazıyor. Yeryüzünde Guinea'nin de bulunduğunu anlamasını isterdim. Guinea'de Kafka'yı okuyabilirim. Onda kendi rahatsızlığımı yeniden buluyorum. Almagestes'i de, çünkü dil yoluyla gene bizim dünyamız yargılanan. Görüyorsunuz, çağdaş yazar kendi huzursuzluk bildirilerini yazmalı ve onları açmaya çalışmalıdır. Kendisini bütünüyle umutsuzluğa kaptırmayan bir çeşit Beckett. Biçim o kadar önemli değil bence, isterse klasik olsun, isterse de olmasın. Harp ve Sulh'un ya da Almagestes'in biçimi. Hepsi doyurucu. Bir eserin tek değer ölçüsü sağlamlığıdır: Hem kavrayacak, hem de kalıcı olacak. - Elbette, ama hemen değil. Şu anda Flaubert'in biyografisini bitirmeye uğraşıyorum. - Çünkü o benim tam karşıtım. Karşı düşünceler gerekli aydınlanmaya. Sözcükler'de yazdım sık sık kendime karşı düşündüğümü. Bu cümle de anlaşılamadı. Eleştirmenler onda bir mazoşizm itirafı ördüler. Ama insan böyle düşünmeli; kafasına yerleştirilmiş ne varsa, hepsine isyan ederek. Tedirginlik, yargılama, tartışma, isyan, sağlık, bağımsızlık... Fazla değişmiş değilsiniz. - Herkesin değiştiği gibi değiştim, bir değişmezlik içinde. - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/627334458759069696/i-zzet-yasar-ger%C3%A7eklerden-ho%C5%9Flanmayan-ve-onlara", "text": "Şiir, hikaye, deneme, derleme, senaryo, çeviri türlerinde ürünler veren İzzet Yasar, Dönüşü Olmayan Öyküler adlı kitabı ile 1981'de Sabahattin Ali Öykü Ödülü'nü kazanmıştı. Özel Sektör İmamı adlı kitabının yayımlanmasından sonra gerçekleştirilen söyleşide Yasar, O kadar fantastik bir dünyadayız ki, bazı öğeler hikayelere giriyor demişti. - Biliyorsunuz, aslında her zaman kötüler kazanır. Çünkü iyiler iyi olmaya, yani vicdanlı davranmaya uğraşırken kötüler iktidarı ele geçirir ve onu sonuna kadar vicdansızca kullanır. Ben, hiç olmazsa hayal ürünü bir hikayede kötüler cezasını bulsun istedim. - Benim için özel bir zorluğu yok, çünkü bugünü bugün gibi anlatmıyorum, kendi uydurduğum başka bir gün gibi anlatıyorum. Gerçekçi bir yazar değilim, fark etmiş olacağınız gibi. Olsa olsa, gerçeklerden hoşlanmayan ve onlara hayali tokatlar atmaya çalışan bir yazarım. - O kadar fantastik bir dünyada yaşıyoruz ki böyle öğeler ister istemez hikayelere giriyor. Bunlar olmadan bugünün dünyasını anlatmak imkansız gibi geliyor bana. Delidanaları, sanal ortamda tanışıp birbirini yiyen yamyamları, bir yıl kadar önce ilk defa başarıyla gerçekleştirilen teleportation deneyini düşünün. - Günümüzde gerçek olan pek fazla bir şey kalmadığını düşünüyorum. Yolcu uçaklarının gökdelenlere kafadan dalması gibi korkunç istisnalar bir yana, seks ya da savaş gibi en somut şeyler bile sanallaştı, askeri darbeler bile yozlaştı. Nerde 12 Eylül, nerde 28 Şubat! - Marx'tan Lacan'a kimse açıklayamadı bunu. İnsan olmakla ilgili bir şey herhalde, hatta canlı olmakla. Benim bütün yaptığım, sömürü hakkında, daha doğrusu sömürünün derin mantığı hakkında hayal ürünü bir hikaye üretmek oldu sanırım."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/627422254163165184/ahmet-muhip-d%C4%B1ranas-sanat%C4%B1n-b%C3%BCy%C3%BCk-ideali-insan", "text": "Çeşitli yerlerde yayınlanan şiirleri 45 yıl sonra, 1974 yılında kitaplaştırıldığında, Milliyet Sanat dergisi, Ahmet Muhip Dıranas ile bir söyleşiye yer verdi. Dıranas yanıtlarında, bu kadar uzun süre beklemesinin nedenlerini ve şiirle ilgili düşüncelerini dile getirdi. Tanınmış şairlerimizden Ahmet Muhip Dıranas, 45 yıllık sanat hayatı boyunca çeşitli yerlerde yayımladığı şiirlerini ilk kez bir kitapta topladı. İş Bankası Yayınları arasında çıkan kitapta şairin hiçbir yerde yayımlanmamış şiirleri de yer alıyor. - İzahı zor. Nasıl söyleyeyim bilmem ki? Şiiri bir bütün olarak düşündüm. Tek tek şiirler ayrı bir şey, bütün şiirlerim toptan daha ayrı bir şey. İyi ya da kötü, beğenilir beğenilmez. Şiirler kendi başına bir varlık. Hepsi bir araya geldiği zaman bir anlamı vardır. Kırk yıl beklememin nedeni bu olmakla birlikte, zaman zaman ufak kitaplar halinde yayınlayıp sonradan bir bütüne varma da mümkünken bunu yapmayışımın birkaç nedenini de şöyle anlatmaya çalışayım: İlkin hiçbir şiirimin dergilerde yayınlandıktan sonra beni doyurmamış olması, kusurlu ve eksik gibi gelmiş olması. Bu açıdan da adeta kendi şiir dünyamdan kovulmuş ya da tarafımdan ilgisi kesilmiş bir halde -benzetmek yerinde olursa- yörüngesinden çıkmış uzayda herhangi bir nesne gibi kaybolup gitmiş olması. Bir üçüncü ve bence önemli nokta, ben yaşantımı şiirlerimle bölüşmüşümdür. Yaşarken gereksindiğim zaman şiir yazabiliyordum. Üç beş şiir üst üste çıkabiliyordu örneğin. Sonra uzun, hatta yıllarla sayılacak kadar uzun yazmama, yazamama boşlukları giriyordu araya. O zamanlar şiirden kaçtığımı, hatta sevmediğimi ve hatta bir manada anlamsız bulduğumu çok iyi hatırlıyorum. Bununla birlikte geçenlerde tanıştığım genç bir öğretmenle konuşurken, bu konuda dikkatimi üzerine çeken bir noktaya değindi ve bana Sizin asıl yaratıcı zamanlarınız bu boşluklar olmalı dedi. Bu doğru bir düşünce olabilir. Kısır bir şair olduğum da bir gerçek. Bütün bunlardan sonra bu konuda bir tembel olduğum da bir gerçek, kayıtsız ve tembel. Asıl neden bu olabilir. Ama şimdi kendimi övmeme izin verir misiniz? Ne şiir ne bir şey. Bunlar için değil. Bunlar okuyacakların vereceği hükümlerle ilgili. Kendimi rahatça, yüzüm kızarmadan övmek istediğim noktam şu: Bir sabrın imtihanını başarıyla vermiş olmak. Aşağı yukarı kırk beş yıllık bir sabır. Değme şair buna dayanamaz. İster tembellikten ister tatminsizlikten, şundan ya da bundan ama kırk beş yıl kitap yayınlamadım. - Tarih sırasına göre düzenlemeyi düşündüm. Yapamadım. Şiirlerin birbirleriyle yakınlıkları açısından bir düzen kurmayı düşündüm, o da tam anlamıyla olmadı. Biraz rastgele denebilir. Hatta acele ile. Kitabın başlarında son yıllarda yazmış olduklarım yer aldığı gibi, sonlarda da eskilerden bazıları var. Birbirlerine karıştılar biraz. Bu önemli değil bence. Esas olan bir bütünü bulmaktı. O bütüne varabildimse, daha doğrusu bir orkestrasyonu sağlayabildimse sorun kalmıyor. - Bana bu konuda bir şey sormayın. Hüküm okuyucuların ve eleştirmenlerindir. Yalnız, şunu ilave edeyim. Batı şiiri, evet. Ben daima Batılı olmak istedim. Ama şu ya da bu, belli bir şairin etkisi altında saymam kendimi. Birkaç parçacık belki Baudelaire. Kabul ettim. Ama bütün halinde onun çok dışındayım. Ama Batılıyım. Ve özümleme sözcüğü yerinde. Bununla birlikte Doğulu şiirin tarafımdan itilmiş olmadığı da gözden kaçmamalı isterdim. - Ses ve şekil mükemmelliğini ön planda tuttuğum bir gerçek. Çünkü sanat her şeyden önce bir biçimdir. Bu sorunun gerisinden şöyle bir anlam çıkarabilir miyim acaba? Kof bir biçimin şairi mi demek isterler? Ben bunu şiddetle reddederim. Ben şiirde biçim mükemmelliği içinde asıl bir şeyi arıyorum: İnsanı. Acıları, kederleri, uğradığı haksızlıkları, kendine ihaneti ve yanılgılarıyla ve yücelikleriyle insanı. Eğer büyük sorunlarıyla insan bulunmayacaksa benim kitabımda, bu kitabımın derhal lanetlenmesini isterim. Ve gerçek öyleyse derhal yırtıp atsınlar. Belki şu fark benim şiirimde kendini gösterebilir: Siyasal insanı bulmak olanağı yok. Ama bunu da bilerek yaptım. İnsandan gayrısı için şiir olmaz. Şekil, şiirimin dayanıklı olması için önemlidir bence. Bir gemi düşünün. Şekil hesapları yanlış yapılmış bir gemi. Birkaç metre yol almadan batar. İşte bu nedenledir şekle önem verişim. Dilimiz milletlerarası bir güce henüz sahip değil. Şiir ki bir anlamda tercüme bile edilemez. Hele dilinden aldığı gücü yitirmemek bir tercümede kabil değil. O bakımdan dünya içindeki değerimizi saptayabilmemiz zor. Ama dil bilenler daha iyi bilirler ki, dünya şiiri içinde bizim kendimize özgü bir yerimiz her zaman olabilir. Ne yazık ki şiir tercüme edildiği zaman sadece biraz düşünce, içerik kırıntıları kalır o tercümede. Türkçemizin çok iyi tercümelere ihtiyacı vardır. O zaman bir gerçek Türk şiirinin kendine özgü sesi meydana çıkar. - Son kırk elli yıl, belki daha fazla şiirimiz Batı'dan etkilenmektedir ve sanımca hayırlı bir gelişim bu. Yalnız bir slogan vardır: Taklitlerinden kaçınınız. - Toplum her şeyi etkiler, tabii şiiri de. Yalnız bu geniş bir soru. Topluma seslenmeyen, toplumu ilgilendirmeyen bir sanat ve de şiir var sayılamaz. Ama toplumcu şiir dediğiniz zaman şiir değişik bir anlamın içine giriyor. Bir şiir ekolü gibi bir şey oluyor. Toplumcu şiire insanın günlük, alelade sorunları giriyor, geçim sıkıntıları giriyor. Şu ya da bu biçimdeki siyasi ezilmişlikleri, sıkıntıları ya da yeni yeni ve denenmeye mahsus toplum biçimlerinin telkini, yansıtılması, insanın açlıkları gibi, siyasetçilerce ya da devletlerce ya da birtakım sınıflarca alınmış tepe tepe kullanılan özgürlükleri, insanlıkları geliyor. Ama bu insanın gerçekte birtakım büyük acıları, toplumcu şiirde birtakım siyasal, ekonomik, sosyal nefretlere ya da hayranlıklara bağlanıyor. İnsancıl anlamda hiçbir zaman bunun karşısında değilim. Ama siyasetçilerin, kötü ekonomistlerin ya da topluma durmadan yeni yeni birtakım insanlarla ve tasavvur edilen idare biçimleriyle yön vermek isteyenlerin durmadan yaptıkları hataları kapatmak, durmadan sanatçıların sırtına yüklenmek isteniyor. Ben sanatta çoğu zaman insanı yücelten ve mükemmelleştiren ve aslında öyle olması gereken bir çabanın, birtakım çıkar oyuncularının hatalarını kapamaya sarfedilmesinin karşısındayım. İnsanı kurtarmanın yolu, insanın günlük ve alelade dertlerine şiirle çare aramaktan çok, şiir ve sanatla onu bir daha o hale gelmeyeceği bir mükemmelliğin ve birbirinin hakkını yememezliğin platformuna çıkarılması için çaba sarfedilmesi kanısındayım. Yani toplumcu şiirde, bir çeşit insana has, insanca özgürlük, birtakım toplum sıkıntıları içinde bir kenara itiliyor. Diyelim ki asılan suçludur. Bana göre asan da suçludur. Ama bazı şiir tarzlarında yahut bir toplum anlayışında ya asan yüzde yüz suçlu sayılıyor ya da asılan. Ve o zaman sanatın büyük ideali insan, asan veya asılan olarak harcanıyor. Bana sorarsanız ben ikisinin de acısını çekiyorum. İkisini de suçluyor ya da suçlamıyorum. Kitabımda bu görülecektir sanırım. Asanı da asılanı da ortadan kaldırmak istiyorum. Aslında şair ya da sanatçı büyük bir ıstırap virtüözüdür. İnsanın acısına ya da cehennemine sırt çeviren sanatçı olamaz. Görüş açıları değişebilir. Bilmem kendi görüş açımı belirleyebildim mi? Ben ne söylesem boşuna, yanlış yorumlara da uğrayabilirim. Bir sanatçının kendini, duygularını, düşüncelerini anlatması zor. Ben ne isem, kitabımdayım. Kitabımdan çıkacak her anlamı, her eleştiriyi memnunlukla kabule hazırım. Bir şeyi reddederim. Toplumun ve insanın karşısında olamam. Böyle düşünenler olursa reddederim. - Çok iyi, çok değişik ve bizden çok daha başka. Bilhassa İkinci Yeni veya Anlamsız Şiir diye adlandırılan şiiri ve şairleri çok beğendiğimi söylemeliyim. - Tiyatro yazmayı çok severdim. Ama yıllardır tiyatro için kalemi elime aldığım yok. Devlet Tiyatroları Edebi Kurul üyesiyim. Bu nedenle çok oyun okuyorum. Bunun verdiği yorgunluk ve bıkkınlık mıdır, yoksa kanıksama mı yaptı. Bilemiyorum. - Tevfik Fikret'in şiirlerini bugünkü Türkçeye aktarma çalışması içindeyim. Pek yakında onları asıllarıyla bir arada yayınlayabileceğimi umuyorum. Bugünkü Türkçe ile Fikret'i koruma ağır bir çaba istiyor. Şimdiye kadar yapılan denemeler başarılı oldu denemez. Başarı sağlayabilirsem, bugünkü dil içinde de büyük ve gerçek bir şairin hiç eskimemiş olarak var olduğu görülecektir. Fikret bir misyonun da adamıydı. Hiç eskimiyor, hatta başarılı olduğu takdirde -ki bazılarında ulaştım- şiir ve estetik açısından bugünkü zevkin de -daha pür şiir anlamında- bir şairi olduğu görülecek. Bundan başka muhtelif zamanlarda yazdığım birbiriyle bağlı nesir yazılarımı da bir arada toplamak çalışmaları içindeyim."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/627542986985799681/ya%C5%9Far-kemal-orhan-kemalden-%C3%B6nce-hi%C3%A7-kimse", "text": "Yaşar Kemal, Orhan Kemal'in ölümünün ardından dostu ile ilgili anılarını ve yazarlığı hakkındaki görüşlerini anlatmıştı. Yaşar Kemal'in Yeni Gazete'nin sorularına verdiği yanıtlar, yakın arkadaşının kişisel ve edebi özelliklerini, yazarlık serüvenini ve o dönemde yazarların içinde bulunduğu koşulları ortaya koyuyor. - Yıl 1943. Abidin Dino, Adana'daki Türk Sözü Gazetesi'nin yazı işleri müdürü. Ben her akşam Türk Sözü'ne gidiyorum. Gene bir gün gittiğimde Orhan Kemal'i orada buldum. Dino tanıştırdı, adını çok eskiden biliyordum. Orada biraz konuştuk. Birkaç gün sonra buluşmaya karar verdik ve buluşma, o buluşma, bir daha ayrılmadık. Bütün Adana'nın kahvecileri, halk adamları, yani halk arasında tanınan, güzel konuşan adamlar hep onun ahbaplarıydı. Bu adamların hemen hepsini Orhan Kemal benimle tanıştırdı. Örneğin bunlar içinde bir Nadir Bulunmaz var. hapishanelerde geçmişti, tesadüfen o sıralar dışarıdaydı. Orhan, İsmail Usta'yla, Nadir Bulunmaz'la olduğu kadar dosttu. Yıllar geçti, Murtaza'nın bu halini ikimiz de unutamadık. Arada sırada tekrarlar, Murtaza'nın haline gülerdik. Sonradan Murtaza'yla öylesine dost oldu ki, ondan hiç ayrılamaz oldu. Her akşam, bekçi olduğu yerden alır, kolkola Adana'da şöyle bir volta vururlardı. Bu dostluğun, gerçek sevginin sonunda hepimizin bildiği, bir çağ edebiyatının en ilginç tiplerinden biri, gerçekten ölmez tiplerinden biri Murtaza çıktı. yaşayan herhangi bir insan yaşamağa devam edemezdi. Orhan Kemal, edebiyatın, sanıyorum ki uzun bir zaman yüzünü ağarttı. Orhan Kemal'in kişiliğini, insan yönünü, çocuksuluğunu bir olayla anlatabilirim sanıyorum. Sevmediği, her gün aleyhinde atıp tuttuğu bir insan vardı. O insan, Orhan'ın can alıcı bir yanına dokunmuş ve Orhan'ın bu adama karşı öfkesi yıllar geçtikçe kabarıyordu. Bir gün sokakta beni yakaladı. Çok üzüldüm, dedi. Neden Orhan, dedim, adamın adını söyledi, bu sabah onu gördüm, dedi. Yüzü sarıydı dedi, kolları düşmüştü dedi, yapayalnızdı dedi. Hadi gidelim şu adamla konuşalım, teselli edelim, dedi. Orhan'ı çok iyi tanıyordum. Ona en büyük kötülük etmiş bir insanı bile bir anda, o adamın bir üzüntülü yanını gördüğü anda hemen bağışlayıverirdi. Aşırı bir sevgi, aşırı bir öfkeydi yaşamı; öfkesi insanları, doğayı candan sevgisinden ileri geliyordu. Orhan'ı anlatmak çok zor bir iş tabii. Zengin bir yaşamı vardı. Çaresiz ve imkansız bir yaşam. Çaresizlik, imkansızlık onun için bir çare, bir imkandı. Biraz aykırı gelecek ama bu böyleydi, başka türlü olsaydı zaten 32 cildi tutan dev eseri meydana getirmezdi. - Orhan Kemal'e kadar hiç kimse çalışan insanı iş başında vermedi. O, bunun büyük özelliği. Bir çizgiyle bir insanın karakterini bir anda çizmenin en büyük ustasıydı. Romanlarındaki, hikayelerindeki kahramanları konuşturması, hiçbir yazara nasip olmayacak kadar güzeldi. Orhan Kemal'in yazar olarak ayağı hep topraktaydı. Orhan Kemal'in üstünde durulması gerek. Bilhassa insan zenginliği. Çok yıllar önce de söyledim, yazdım. Orhan Kemal bizim edebiyatımızın gelmiş geçmiş en büyük romancısıdır. Murtaza gibi bir tipi Orhan Kemal'dan başka hiçbir romancımız yaratamadı. Orhan Kemal, yaşama çok şeyler getirdi, çok imkanlar kattı. Orhan Kemal devam edecektir. Bu karışık günlerde, bu pus altındaki zamanda belki Orhan Kemal'in ışığı biraz bulanık. Puslar çözülecek ve her geçen gün Orhan Kemal biraz daha parlayacaktır. Benim, Orhan Kemal'e hayranlığı ilk hocam, ustam oluşundan değil uzun zamandan bu yana edebiyat yollarımız ayrılmıştı, edebiyatı başka türlü düşünür olmuştuk. O yolunda büyük kaldı. Çok şey söylendi Orhan Kemal için. Son zamanlarda çok yazdı dediler. Onun için son eserleri zayıftır dediler. Ben bunun karşısındayım. Belki bir daha bir Murtaza'yı yaratamadı. Müfettişler Müfettişi, öteki eserleri Orhan Kemal'i gene Orhan Kemal yapmağa yeterdi. - Orhan Kemal'in dört piyesini gördüm. Ben onun piyeslerini, romanlarından aşağı görmüyorum. Sinema bahsini açtık da söyleyeyim... Bir günü hatırlarım. Bir sinema prodüktörünün kapısı önünde bana randevu vermişti. İki senaryosunu vermiş. Avans olarak prodüktörden kırk lira alacaktı; ne onun, ne benim beş paramız yoktu. O kırk liradan eve ekmek alınacak, kira ve borçlar ödenecekti. Prodüktörün kapısında dört saat bekledik, akşamın sekizi oldu. Prodüktör telefon etmiş, bugün olmaz, yarın gelsinler diye. Orhan Kemal'e sıkılan kurşunlardan birisi de budur. Ve Orhan Kemal böyle böyle binlerce olaydan geri kaldı. Yazar onuru, insan onuru buna tahammül edemezdi. Yalnız Orhan Kemal'in gücündeki, büyüklüğündeki bir insan katlandı bunca acılara. Eğer Orhan Kemal bu sanat gücüyle, ortaya çıkardığı bu eseriyle başka bir ortamda bulunsaydı, bugün dünyanın birkaç ünlü yazarından biri olurdu. Gene de olacak... Yazık ki gittikçe büyüyen ününü Orhan Kemal göremeyecek. Bereketli Topraklar, Fransızcaya çevrildi. Fransa'nın en büyük yayınevi Gallimard, Bereketli Topraklar'ın Fransızcasını Eylülde çıkaracak. Bu haberi de dün gelen bir mektuptan öğrendim."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/627615233397112832/cavit-orhan-t%C3%BCtengil-namuslu-ayd%C4%B1n-y%C3%BCrekli", "text": "Bilim adamı ve yazar Cavit Orhan Tütengil 7 Aralık 1979'da katletildi. 58 yaşındaydı. Dostu ve kalem arkadaşı Rauf Mutluay'ın yazısı, Tütengil'in değerini ve kurşunların hedefinde nelerin bulunduğunu da özetliyor. 8 Aralık 1979 Cumartesi günkü gazetelerine bakanlar, aradan vakit geçmiş olsa da ilk sayfalarda gördükleri o resmi sanırım hatırlayacaklar. Kin ve pusu kurşunlarına hedef olmuş bir masum insan, sabahın alacakaranlığında görevinin çağrısına giderken, kanının çoğunu içine akıtan on iki kurşun yarasıyla cadde ortasında yatıyordu. Sanırım Cavit Orhan Tütengil'i hiç tanımayanlar bile, onu bu tek bakış açısının içinde değerlendirebilirler. Savcının beş saniye süreyle açmaya izin verdiği, gazete ve komşu sevgisi çarşafların altındaki vücut, bize yalnızca yüzükoyun kapanmış apak saçlı bir güzel başı, bir kol saatini, derli toplu bir el çantasını gösterebiliyordu. Biz dünyadan gider olduk / Kalanlara selam olsun / Bizim için hayır dua / Kılanlara selam olsun / - Bilmeyen ne bilsin bizi/ Bilenlere selam olsun. Cavit ve saati; birbirine bu kadar kaynaşmış iki şey zor bulunur. Bilirsiniz mitologyada Kronos hem yaratan hem yutan tutumuyla, zamanın akışını, geçişini simgeler ve elinde bir tırpanla gösterilir. Onunla oynanmamalıydı, o harcanmamalıydı, olanak içindeki bütün dikkatlerle kullanılmalı, her şey tam zamanında başlamalı ve bitmeli, hiçbir şeyin zamanı ötekininkine karıştırılmamalıydı. Eğer yaşadığımız anların, dakikaların hesabını tam verebilirsek, birbiriyle uyuşmaz olabilen vakit dilimlerinin haklarını birbirine karıştırmadan kullanabilirsek... iyiydik, sağlıklıydık, doğruyduk. Şaşmadan işlemeli, bizi tam vaktinde bulunmamız gereken yerde bulundurmalı, bizi hiç mi hiç yanıltmamalı, kimsenin zamanını çalmakta bizi haklı çıkartmamalıydı. Ben kolumda bir saat taşıdığımı unuttuğum, hatta bilerek hiç saat taşımadığım dönemler yaşadım, hatırlıyorum. Cavit'in saate bakmak için yaptığı o yumuşak kol hareketini ise ömür boyu unutamayacağım. Cavit ve çantası; birbirinden bu kadar az ayrılan iki şey zor bulunur. Her şey yazılı olmalıydı, insan belleği nankördür. Hem sizin istediklerinizi not eder, hem sizden isteyeceğini yazardı. Yazıda ihmali, kabahati, eksiği, yanlışı kabul etmez; yazılı bir bellekle yaşardı. Onun için de -küçük de olsa- bir çanta gerekliydi. Ne demiş atalar: Alim unutmuş, kalem unutmamış ya da Alem unutmuş, kalem unutmamış. Aslında resimdeki o çantanın benzerleri birçoğumuzda var, 1071 Uluslararası Yunus Emre Seminerinde hediye edilmişti konuklara. Ne var ki, en çok Cavit yakıştırdı kendine, o kullandı gereğince. Bu, duygusal bir anış yazısı olacak doğallıkla; acının bu kadar tazesinde başka şey gelmez elimden. ... Geniş atlet gövdesiyle her geçtiği yolu kendi etrafında bir tablo zemini gibi toplayan, karşısına çıkan her şeyi ikinci planda bırakan Edip Hoca, bir gün dostlarından birine uğrayarak çay bardağı istemiş. Üslub-ı beyan ayniyle insandır gereği, Cavit de yakıştırmıştı o küçük çantayı kendine. Nasılsa hem evdeki hem üniversitedeki kitaplıkları iyice ayrılmış, dizilmiş, düzenlenmiş yapılarıyla isteklerine cevap vermeye hazırdılar. Ona küçük, kısa, dikkatli notlar ve anımsatıcı fişler gerekliydi. Ne arayacağını bilen, nerede bulacağını da bilir. Tam bir bilim adamı titizliğiyle en küçük ayrıntıyı bile kovalayan yazılı notları, o küçük çantanın içinde yeterli yardımcıydı ona. O çanta da kurşunlandı, öldürüldü şimdi. Hiç dökülmeden aklaşmış, kısacık ve tertemiz, favorisiz, perçemsiz, tarak dostu, düzence içinde. Mütareke Tarsus'unun kaç kaç çocuklarından olduğunu anlatmış ve yazmıştı. Biliriz biz İkinci Dünya Savaşı'nın karartmalı kıtlık yıllarını, Haydarpaşa Lisesi'ndeki parasız yatılı öğrenciliğin Yüksek Öğretmen Okulu'ndaki yoksunluk devamını, Köy Enstitüleri'ndeki zor başlangıçlarla Anadolu liselerindeki öğretmenlik uğraşını, Dar Çağ\"lardaki dar gelirli ev külfetini, sonra üniversiteye yerleşebilmek için girişilmiş ikinci fakülte öğrenciliğini, asistanlık - doçentlik - profesörlük kademelerinde namuslu bir düşün adamı olarak yüklenilen sorumluluğun ağırlığını, gününe ve çağına tanık olmanın yüreklilik isteyen görev bilincini, dürüst ve özverili bir kocalık ve babalık mesleğinin sessiz sabrını... çoğumuz biliriz. İnanın hiçbir dostluk hakkını kullanmıyor, hepimizin gördüğü o gazete fotoğrafının her göze çarpması doğal öğeleriyle yetiniyorum. Ağarmış bir kültür başı, yere düşmüş çantası, kolundaki saat. Kim bilir hangi hainlerin kurşunlarıyla heder edilmiş bir ulusal zenginlik. Şu üç küçük görüntüyle özetlemeye çalıştığım elli sekiz yıllık bir Cumhuriyet ömrü, nice eseri nice eserle tamamlayacak ve kendisini iki bin yıllarının hesaplaşmasına hazırlayacak bir irade çabası. \"İbrahim Olgun, 1979 yılında tanışıklığımızın kırkıncı yılını kutlamaya hazırlanıyordu. Kırk yıl süren kesintisiz dostluğumuz Validebağ Prevantoryumu'nda başladı, Yüksek Öğretmen Okulu'nda pekişti ve yaşam boyunca da olgunlaştı... Kırk yıl boyunca beni hiçbir zaman yanıltmayan İbrahim Olgun, 2000 yılını birlikte karşılamamız için verdiği sözde durmadı. Geride kalmanın ağır bedelini, bütün yakınları gibi bana da ödeterek, uzun tartışmalarımıza konu olan öteki dünyaya göçtü. (140). Vakitsiz gidenlere alabildiğine hüzünlü, evinin ve kendisinin yaşamında da alabildiğine dikkatli, perhizli, ılımlı, ölçülüydü Tütengil. Gazetelerde gördüğünüz o ölüm resmi kadar kim anlatabilir çaresiz yasımızı. Yere kapaklanmış ak saçlı bir baş, kolda saat ve kapalı çanta. Üstü gazeteler ve komşu çarşaflarıyla örtülü, kent asfaltında. Cavit Orhan Tütengil'i, soyadı Öz'ken tanıyanlar, otuz yıl önceki Yüksek Öğretmen Okulu'nun havuz başı sohbetlerini de hatırlayacaklardır. Herkesi şaşırtan şey, gelişigüzel konuşmalar yerine onun gündemli tartışmalar önermesi ve bunu büyük ustalıkla gerçekleştirmesiydi. Şimdi aynı iyimserlik ve güven duygusu içinde değilim. Tütengil gibi bir namuslu aydın, bir yürekli düşün adamı, bir çalışma iradesi, bir görev düzencesi, bir iyi insan, bir örnek koca, bir özverili baba, bir benzersiz öğretmen... böylesi ne kolayca, haince, sinsice... heder edilebiliyorsa ülkemizde... güvenecek pek az şey kalmış demektir. Bu kanayan yas yarasıyla ancak bir duygu yazısı yazabildiğimi yukarda söyledim. Prof. Dr. ..........'in 7 Aralık 1979 Cuma günü İstanbul'da gözlerini yummasıyla sosyoloji tarihimiz ve fikir hayatımız büyük bir kayba uğramış bulunmaktadır. 1) İçinde yaşadığı, yakından tanıdığı yurt köşeleri, çeşitli konularıyla ilgisini çekmiş, araştırma ve yazılarında gönül gözüyle baktığı bu konulara öncelik vermiştir (Ağrı Dağındaki Horoz, 1968; Temeldeki Çatlak, 1975). Adı, soyadı / Açılır parantez / Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti / Kapanır parantez / O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı / Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları... / Parantezin içindeki çizgi / Ne varsa orda / Şimdi, korkusu, gözyaşı, sevinci / Ne varsa orda. Ama O şimdi kitaplarda / Bir çizgilik yerde hapis olmamalı; şiir de bir yerlerde yanılmalı."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/627615247725969408/memet-fuat-i-nsanlar-sanatla-b%C3%BCy%C3%BCk-d%C3%BC%C5%9Fler", "text": "Memet Fuat, Gölgede Kalan Yıllar adlı kitabında, benim gerçeklerim dediği anılarını anlatmıştı. Şiir ve öykü ile başlayan yazı serüvenine, denemeci-eleştirmen olarak devam eden Memet Fuat, kitapta, üvey babası Nazım Hikmet'i, annesi Piraye'yi, dedesini, köşkteki diğer akrabalarını, 1950'li yıllara kadar getirdiği anılarını, kimi zaman şaşırtıcı bir açıklıkla, kimi zaman perde arkasından kaleme almıştı. Elveda diye son bulan kitap yayımlandığında, Memet Fuat anıları ile ilgili soruları yanıtlamıştı. - Dedemi babamın yerine koymuştum ben. Babama pek yakınlık duymazdım. Onu çok geç tanıdım. Torunum Arda'yla yazılara geçirdiğim bir arkadaşlığımız vardı. İnanılmaz sorular sorardı bana. O sorulara başladı mı Nermi Uygur'u anımsardım. Sonra okula başlayınca, uzaklaştık. Daha güçlü bir ilgi kaynağı edindi. Beni eskisi kadar çekici bulmuyor. Nasılsın, iyi misin demeye kalmadan kaçıp gidiyor. - O zaman dünyada yoktum, bilmiyorum ama annemin yıllar sonra İzgen'e, karıma Ben iki evliliğimde de kocalarıma aşık olmuştum dediğini biliyorum. Bence, Piraye aşık olmasa onaltı yaşında öyle bir evlilik yapmazdı. - Nazım'la tanıştıklarında Piraye iki çocuklu dul bir kadındı. İki çocuğuyla kabul edecek, bahçesinde ebruli hanımelleri açan küçük bir evde yaşatabilecek, eli yüzü düzgün bir adamla bir mantık evliliği yapmak istiyordu. Bildiğim kadarıyla, Nazım'ı beğeniyor, ama ona kapılmaktan korkuyor, uzak durmaya çalışıyordu. Nazım ise ne çocuk, ne ev, ne ebruli dinlemez, çılgın bir aşıktı. Piraye anasının, babasının, mantığının karşı koymasına aldırmadan, sonunda Nazım'a evet dediğine göre duygularına yenilmişti. Nasıl bir aşk yaşadıkları mektuplardan, şiirlerden, anlattığımız bunca anıdan anlaşılmıyor mu? Nazım'la sizin ilişkiniz nasıldı? Ona nasıl hitap ederdiniz. - Genellikle Nazım derdim. Arada babiş dediğim de olurdu. Baba demezdim. - Birbirimizi bir daha hiç görmedik. - Evet, hiç karşılaşmadılar. Ayrılmaları avukatları aracılığı ile oldu. - Hiç kuşkusuz Nazım ile Piraye. - Nazım bunu hep söylerdi. Sanatçıların öyle düşler dünyasında yaşayan, yaşamdan kopuk insanlar olmalarını istemediğinden... İnsan olarak oluşum sürecini bilimlerle, gerçeklerle geçirmenin önemi yadsınamaz. Ben de hoşlanmam başı bulutlarda sanatçılardan. - Nazım sanatla uğraşmanın insanın kişiliği üzerinde olumlu etkileri olacağına inanıyordu sanırım. Herkesin bir şeyler yapmasını isterdi. Herkesi yüreklendirirdi. Ben başaramamanın getireceği düş kırıklıklarından biraz korkarım. Sanatla uğraşmak iyi de, insanlar büyük düşler kurmadan yapmalı bunu. Başarısızlığıa uğramak bazen çok kötü sonuçlar veriyor. - Olmadı. - Gönlüme göre... Ben içinden geldiği gibi davranan bir deneme yazarıyım. Eleştiriye bulaşsam da bunu bir deneme yazarı gibi yaparım."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/627870704271048704/re%C5%9Fat-nuri-g%C3%BCntekin-g%C3%B6rd%C3%BC%C4%9F%C3%BCm%C3%BC-yazmad%C4%B1m", "text": "Yazar Reşat Nuri Güntekin ile Fevzi Lütfi Bey'in gerçekleştirdiği mülakat, 1922 yılında Dergah dergisinde yayımlandı. Bu konuşma 34 yıl sonra Güntekin'in ölümünün ardından, 15 Aralık 1956'da Akşam gazetesinde bir kez daha neşredildi. Hüseyin Avni Şanda'nın yazısı ile sunulan söyleşi, Güntekin'in edebiyat ve yazarlar hakkındaki görüşlerini yansıtmaktaydı. Reşad Nuri Güntekin, mütareke senelerinde, bundan tam 34 sene önce, edebi görüşlerini Dergah ismindeki bir dergiye anlatmıştı. O zaman Çalıkuşu romanı ile şöhret alan genç romancı, Vefa Lisesi'nde edebiyat öğretmeniydi. Mülakat ise, derginin muharrirlerinden olan şimdiki Hürriyet Partisi'nin kurucularından Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu tarafından yapılmıştı. Dergah dergisinin mahiyetini bilmeyenler, belki de bu dergiyi, muayyen bir tarikatın mevzularından bahseden mistik bir dergi zannederler. Halbuki muhtevası hiç de böyle değildi. Dergi, 1921 ve 1922 senelerinde Edebiyat Fakültesi gençleri tarafından yayınlanıyordu. Derginin, sanat ve fikir tarafını, o zaman fakültenin Batı Edebiyatı Tarihi Profesörü Yahya Kemal idare ediyordu. Büyük şairin dershanesi, Batı Edebiyatı Tarihi'nden başka, Türk Tarihi ve Sanatı, hatta, Anadolu'da başlayan Milli Mücadele mevzularını dinlemek için dolan dinleyici talebe ile doluydu. Dergah dergisi, bu heyecanlı bahisler arasında doğmuştur. Fevzi Lütfi mülakatına, İstanbul'un kalabalık bir caddesindeyiz. Bir gazino köşesinde bir arkadaş grubu toplandık diye başlar. Arkadaş grubu dediği üç kişiden ibaretti. Pek iyi hatırladığıma göre, Fevzi Lütfi ile beraber, Reşad Nuri'ye Beyazıt'ta bir tenha gazino köşesinde söz vermiştik. Yolda giderken, o zaman Fakültenin felsefe şubesinde talebe olan Hasan Ali Yücel bizi görmüş, nereye gittiğimizi öğrendiği zaman, Çalıkuşu muharriri ile tanışmak arzusunda olduğunu söylemiş ve bize katılmıştı. Bu ilk tanışmadan sonra, her ikisi, uzun müddet maarif müfettişliği yapmak suretiyle daha yakın arkadaş olmuşlardır. İşte bir arkadaş grubu tarafından Reşad Nuri ile yapılan, Fevzi Lütfi tarafından kaleme alınan bu mülakatı, Dergah dergisinin 20 Ekim 1922 tarih ve üçüncü sayısından iktibas ederek aşağıya yazıyoruz. Artık suallerimize, cevaplarımıza başlayalım, güldü. Fakat işte şimdi susarım dedi. Küçükken yaramazlık yaptığı zaman hocası sual sorarmış. Gülüştük. Ağzından hiç çekmediği sigarasının dumanlarından gözlerini kırpa kırpa güldü ve başladı. Dedim ki: Asıl sevgi, bilmeden sevmek değil midir? Tabii, tabii... O halde dedi ve güldü. Eğer bu eskileri biraz anlamağa çalışırsa, ukalalığa başlarmış. yalnız eski ve yeni vardır, mutavassıt yoktur diyor. Mesela, Sordum. O halde Baykuş milli de Eşber değil mi? dedim. Bu sırada yeni çıkan Tanin bozuntusu Renin geldi. Reşad Nuri Bey hahişle atıldı: Asıl iş şimdi buna bir istikbal keşfetmektir dedi. Acaba eski mevkiini tutabilir mi? Ve sonra onu var zannetmediğini ilave etti. Dedi ki: Bilhassa Akşam gazetesi oldukça nafiledir. Efendim... Efendim, Akşam gazetesi çok hassas bir gazetedir. Ben birçok meseleler hakkındaki merakımı, endişemi bu gazete ile hallettim diyor. vardır diyor. Muhatabım, lisan meselesinin halledildiğine, iyi yazmak bir meziyet bile değildir. İş, hissetmek, bilmek, Fünun'un Tanzimat edebiyatından o kadar farklı olmadığına kail. Diyor ki: Kemal Bey romantikti. Hugo'nun arkasından yürüdü. yeni bir aleme girdiklerini bildiler ve öyle çalıştılar. Onun bir şiir kitabı, bir romanı, bir şeyi yoksa da, bilmem ki, işte o bir zeki ediptir... ve ilave etti. Fakat, mesela talebem onun gibi yazsa, numara vermem. Sonra uzun uzun Halid Ziya Bey'den bahsetti. Küçükken en çok sevdiğim muharrirdir diyor. Ve onu yazı yazmağa, bu muharririn kitapları sevketmiş. Rauf Bey'den bahsederken hazin bir çehre takındı. Hemen hemen Cenab-ı Hak hiçbir muharrire böyle akıbet vermesin, diyen bir tavrı vardı. Yakup Kadri Bey'in Nur Baba'sına hayran. Lakin gazetecilik onu yabis bir hale sokuyor diyor. Ruşen Eşref'i çok zeki buluyor. Çok da mütevazidir ve o bir ressamdır. Lakin, gözü hemen her şeyi bir görmese... Biraz görse de daha mübalağalı, daha kuvvetli görse... diyor. Reşad Nuri Bey, bütün bu büyük, korkuyum ve ateşli isimlerin yanında, Seyfi, Yusuf Ziya, Halid Fahri gibi silik ve sudan şeyleri de saymak sihirbazlığını gösterdi. Diyor ki: Bunlar da iyi kalem oynatır. Bununla beraber, Celal Sahir Beyden bahsetmemek cesaretini de gösterdi. Bey'den kendisini sordum. O, her şeyden evvel tiyatroya hazırlanmış. Evvela, yalnız roman yazmak istermiş. Lakin sonra tiyatroya dönmüş. Ve bugün romanı, tiyatroda daha kuvvetli olsun diye yazıyormuş. Düşündüm, demek ki, İstanbul'da bir vak'a, bir tarih olan Çalıkuşu günleri, Hançer'in, Eski Rüya'nın birer desteğinden başka bir şey değilmiş. Kendisi de öyle söylüyor, diyor ki: Roman yazmam, tiyatroya destek olsun diyedir. Zira, romandan tiyatroya dönmenin daha iyi olduğuna kanidir: Ben kendi zevkim için yazdım ve öyle yazacağım diyor. Bu sırada romanlarını bitirip de mi gazeteye verdin, dedik. Aradım, sordum, hiç böyle yapan yokmuş dedi. Sonra da tiyatronun zorluğundan, temaşagerlerin adem-i tecanüsünden, bir eserin ilk oynandığı zaman seyircilerdeki çehrenin derin manasından, işmizazların acılığından bahsetti. Efendim, hem çok acı... Hem de çok tatlıdır... diyor. Artık akşam olmuştu. Olduğumuz yer, onun ve bizim evlerimize çok uzaktı. Kalktık ve beraberce çıktık. Öteden beriden biraz daha konuştuk. Çok eski dostlarmışız gibi ayrıldık, fakat bugün sorarsanız, hakikaten çok eski dostlarız ve bugün Reşad Nuri Bey'i ruhumda tesir bırakan bir muharrirden, bir romancıdan ziyade sevdiğim bir dost gibi hatırlıyorum."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/628057650410684416/romain-gary-%C5%9F%C3%B6yle-fiyakal%C4%B1-bir-%C3%B6l%C3%BCm", "text": "Rusya'dan getirdikleri değersiz eski eşyaları satıyor, el falı bakıyor, pansiyonculuk yapıyordu annesi. Evlerinin bir odasını kedi köpek bakıcılığı için ayırmıştı, bir odasını kuş yetiştirmek için. Ama evin bir odası vardı ki, içerideki açmadıkça oraya kimse giremiyordu. Romain'in yazı yazması gerekiyordu çünkü. Nice'in banliyölerinden birinde, geleceğin Fransa büyükelçisi ve ünlü yazarı yetişiyordu. Şafakta verilmiş sözüm vardı1940 yılında 'Fransa'ya Özgürlük' ekibine katılarak Hava Kuvvetleri'ne teslim olduğu sırada kendisine defalarca sarılarak övgüler yağdıran annesine, diğer askerlerin yanında onu küçük düşürdüğü için sinirleniyordu. Ama bir yandan da, kendi kendine sözler veriyordu. Onun bütün özverilerinin karşılığını ödeyecek, eşsiz zaferler kazandıktan sonra geri dönecek ve ne yapıp edip dünyayı onun ayaklarına serecekti. Yıllar sonra yayınlayacağı Şafakta Verilmiş Sözüm Vardı isimli romanında henüz yirmi altı yaşında, hayatının şafağında annesine verdiği bu sözden ve daha sonra yaşayacaklarından bahsedecekti. İkinci Dünya Savaşı başlamıştı. İyi bir pilot, keskin bir nişancıydı. Ne var ki yok etmeye programlı değildi. İnsanların oy birliği ile adam öldürmeye karar vermeleri için hiçbir haklı neden göremiyordu. Ama annesine verdiği sözleri gerçekleştirebilmek için sırtında üniforma elinde silah olmak zorundaydı. İlk askeri eğitimini yüzbaşı olarak değil, sıradan bir onbaşı olarak tamamladığını güç bela da olsa annesinden gizleyebildi. O sıralarda Nice'te restoran işleten Nina, herkese oğlunun kahramanlıklarından bahsediyor; mektuplarında oğluna onunla gurur duyduğunu yazıyor, üniformasıyla izne gelen Romain'i koluna takıp Buffa Çarşısı'nda geziyordu. Askerliği süresince en büyük destekçisi, kendisine sürekli mektup yazan şeker hastası yaşlı annesi oldu. Savaş sona erdiğinde General de Gaulle'den gelen telgraf Liberation madalyasına layık görüldüğünü müjdeliyordu. Aslında bir kahraman olmadığını biliyordu. O sadece annesine verdiği sözü tutmuştu. Göğsünde Liberation'un yeşil siyah kurdelesi, altında Legion d'Honneur nişanı, savaş haçı, madalyaları ve omzunda yüzbaşı rütbesi ile annesine doğru yola çıktığında, hayalinde onunla buluşacağı anı canlandırıyordu. Tarihsiz mektupların üç buçuk yıl sonra çözülen sırrıGerçi bir süredir annesi yazdıklarına karşılık vermiyor, her zamanki gibi iyi dileklerde bulunmakla yetiniyordu. Son mektuplarına ise hiç anlam verememişti. Yaşlı kadın, ne de olsa sonsuza dek oğlunun yanında olamayacağını, başka türlü davranamadığını, her şeyi oğlu ona ihtiyaç duyduğu için yaptığını yazıyor ve oğlundan kendisini bağışlamasını istiyordu. Eve vardığında, son mektuplarından birinde kendisine iyi bir kitap yazmasını ve yanında bir kadının varlığına ihtiyaç duyacağı için hemen evlenmesini yazan annesinin üç buçuk yıl önce öldüğünü öğrendi. Nina Owczinski, ölümünden önceki birkaç gün içinde iki yüz elliye yakın tarihsiz mektup yazmış ve bu mektupları Romain'e göndermesi için İsviçre'deki bir arkadaşına teslim etmişti. Annesinin kurşun kalemle alelacele yazılmış mektupları cepheye oradan gelmişti.1950'lerde artık bir diplomattı. Katıldığı davetlerde çay fincanını tutarken serçe parmağının alacağı şekle dikkat ediyor, fotoğraf çektirirken mavi gözlerinin hoşluğunu vurgulamak için annesinin küçüklüğünde pencere kenarında yaptırdığı gibi gözlerini yukarılara dikiyor, hiç hoşlanmamasına rağmen Londra'daki moda evlerinden giyiniyordu. Elbette yazmayı hiç bırakmamıştı. İlk romanı Polonya'da Bir Kuş Var, Dışişleri Bakanlığı'nda çalışmaya başladığı sırada yayınlandı. Bir toplama kampında ölmesi dışında hakkında bir fikri olmadığı babasının kendisine verdiği 'Kacew' yerine 'Gary' soyadını kullandı kitaplarında. 1944 yılında evlendiği ilk karısı İngiliz gazeteci yazar ve Vogue dergisi editörü Lesley Blanch'dan, diplomatlığı bıraktığı yıl, 1961'de boşandı. İkinci eşi Amerikalı aktris Jean Seberg'diİkinci evliliğini bir yıl sonra, ilk karşılaştıklarında film yönetmeni Francois Moreuill ile evli olan ve kendisinden yirmi dört yaş genç Amerikalı aktris Jean Seberg'le yaptı. Ancak Jean'ın 1969 yılının son gecesi Meksikalı ünlü yazar Carlos Fuentes ile başlayan birlikteliği evliliklerinin sonu oldu. Jean Seberg, Romain Gary'nin yönettiği Peru'daki Kuşlar ve Öldür isimli filmlerde de rol aldı. Giysileri ve kısacık saçları ile bir erkek çocuğunu andıran ve farkında olmadan Paris modasına yön veren genç oyuncuyu sadece modacılar değil, FBI direktörlerinden J. Edgar Hoover da takip ediyordu. Çünkü Fransız sinemasının Amerikalı yıldızı, 'Kara Panterler' isimli ırkçılık karşıtı bir örgüte açıktan açığa destek veriyordu. Carlos Fuentes'le olan birlikteliğinden Seberg'in hamile kaldığını bilen FBI, doğacak bebeğin babasının bir zenci olduğunu duyurarak kendi yöntemleriyle onu cezalandırıyordu. FBI başarılı oldu; yedi aylık hamile olan Jean Seberg, yaşadığı bunalım nedeniyle bebeğini erken dünyaya getirdi. Düzenlediği basın toplantısında gazetecilere bebeğinin 'cansız ve beyaz' bedenini göstermesi dedikoduları sona erdirdi, ancak bu olay hiç bitmeyecek depresyonlarının da başlangıcı oldu. Film çevirmeye devam eden ve sık sık intihara teşebbüs eden Jean Seberg, en son 1978'de Paris metrosunda bir trenin altına atlamaya çalıştı. Derken bir gün ortadan kayboldu... Bir hafta sonra Paris'in dışında bir yerde kırmızı arabasında ölü bulunduğunda yanı başında boşalmış uyku hapı kutusu ve veda mektubu vardı. Her ne kadar intihar gibi görünse de bu ölümle FBI'ın bir bağlantısı olup olmadığı hep tartışıldı. Simone de Beauvoir ve Jean Paul Sartre da yanındaydı Montparnesse Mezarlığı'na gömülürken. Trajik sonunu hazırlayan bebeğinin babası Carlos Fuentes ile ilişkisi sadece iki ay sürmüştü ama bu aşk Fuentes'e Diana isimli romanı yazdırmıştı. Fiyakalı bir ölüm sanat eseri yerine geçebilirRomain Gary, yüzüne kırışıkların, gövdesine bitkinliğin yürümeye başladığını söylediği yıllarda yazdığı ve hayatının ilk otuz yılını anlattığı kitabında, orduda geçirdiği günlerin de etkisinde kalarak pek alışılagelmemiş bazı fikirlerinden bahsetti. Annesine karşı cinsel bir istek hiç duymamıştı ve çocukların anneleriyle sevişmesinden yana değildi asla. Ama ona göre annelerin çocuklarıyla yatması fikri Hiroşima'dan, Buchenwald'dan, idam mangalarından ve polis işkencesinden daha kabul edilebilir bir şeydi. Bir soykırımın hazırlanması, bir atom dehşetinin yaratılması için beyinlerini kiraya vermiş bilginlerin ruhlarının çürüdüğüne inanıyordu ve bu çürümüşlüğün yanında her türlü cinsel ilişkinin bir çocuk gülücüğü kadar masum olduğunu söylüyordu. İnsanları cinsel davranışlarına göre iyi ya da kötü olarak sınıflandırmak huyu değildi, bunu belden yukarı özelliklerine göre yapmaya dikkat ediyordu. Kendisini bir yılbaşı gecesi aldatan genç karısı hakkında boşandıktan sonra sessizliğe gömüldü. Ama oğlu Alexandre Diego'nun annesi Jean Seberg'i aklından hiç çıkaramadı. Kırk bir yaşında hayata veda eden eski karısının ölümünden bir yıl sonra Gary, silahla yaşamına son verdi. Yaşayabilmesi için kendisiyle sürekli bir kadının ilgilenmesi gerektiğini söylemiş, şöyle kaliteli, fiyakalı bir ölümün sanat eseri yerine geçebileceğini yazmış ve hayatı boyunca hep bir kadının onu önce fiziki, sonra ahlaki, en sonunda ise maddi olarak yerle bir ettiğini hayal etmişti. Sonunda yazdıkları, söyledikleri ve hayalleri gerçekleşmişti Romain Gary'nin. Ölürken ardında bıraktığı mektupta Yalan Roman, Onca Yoksulluk Varken ve Kral Solomon'un Bunalımı romanlarının yazarı Emile Ajar'ın kendisi olduğunu açıkladı. Kendi ismiyle yazdığı Cennetin Kökleri, 1956'da ve Emile Ajar takma adıyla yazdığı Onca Yoksulluk Varken ise 1975'de Goncourt Ödülü almıştı. Bu itirafıyla Gary, Fransa'da bir yazarın ancak bir kez kazanabildiği Goncourt Ödülü'nü iki kez alan yazar olarak edebiyat tarihine geçti. Ölümü gerçekten de fiyakalı olmuştu."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/628161496374018049/yakup-kadri-karaosmano%C4%9Flu-tarikattan-edebiyata", "text": "Yaşamı, 20. yüzyıl Türkiye'sindeki gazetecilik, edebiyat ve siyaset serüveninin en derin çizgilerini taşıyor. Fecri Ati topluluğunun kurucusu, TBMM milletvekili, Atatürk'ün sofrasının konuğu, Kadro dergisi yazarı, Kurucu Meclis üyesi... Hayat yolculuğu Kahire'den Alp Dağları'na, Mütareke İstanbul'u ve işgal Ege'sinden kutsal isyan Ankara'sına uzandı... Mistisizm - sosyalizm - ferdiyetçilik - memleketçilik güzergahından Bektaşi muhibbi, otuz eserin yazarı ve zoraki diplomat olarak geçti. Türk yazınında, şairlerin yazarların genellikle bir inancın yandaşı ve sözcüsü olmaları gelenektir. Gerçekte, bu geleneği geliştiren, bir zorunluluktur. İnancı olmayan, görüşü olmayan niye yazsın, ne yazsın?Söze Türk yazınında diye başladık ama, aslında bu zorunluluk tüm insanlık yazını için söz konusudur. Hatta, yazında yani edebiyattan da öte tüm insanlık için söz konusudur. İnançsız, yani ideolojisiz ne insan olur ne toplum... Bu böyle olduğu içindir ki, ardılları olduğumuz Türk toplumunun, İslamiyet'ten öncesi bir tür Tanrı sözcüsü sayılan Şamanizm dönemindeki ozanları, öykücüleri, Kitabı Dede Korkut, Manas, Oğuzname gibi destanları yaratırken hep belirli inanışların, ideolojilerin yansıtıcıları olmuşlardır. Türk toplumunun İslamiyet'le kaynaşmasından sonra ise bu dinin mezhep ve tarikatlarının inançlarının sözcüleri şairler, yazarlar, tezkereciler yazınımızı kaplamıştır.13. yüzyılın ünlü ozanı Yunus Emre'nin bir tarikat ehli, bir mutasavvıf olduğu, Tapduk Emre'den ilham aldığı hep bilinir. Yunus şeyh değildir ama bir derviştir. Ondan da önce gelen, 12. yüzyılın ünlü tarikat kurucusu Ahmet Yesevi de bir şairdir ve Türkistan'da olduğu kadar Anadolu Türkleri üzerinde de Yesevi tarikatı geniş ölçüde etkin olmuş, Haydariye, Bahai ve Bektaşilik tarikatları da Yesevi tarikatından esinlenmiştir. Edebiyat tarihleri şöyle bir karıştırılırsa, yüzlerce değil, binlerce tarikat ehli, yani inanmış ya da güncel deyimle bir ideoloji sözcüsü, savunucusu şair ve yazarla karşılaşılır. Rasgele sıralarsak, 12. yüzyılın Ahmet Yesevi'sinin tarikat kuruculuğu, 13. yüzyılın Yunus Emre'sinin dervişliği yanı sıra, 14. yüzyılın, inançlarından vazgeçmediği için derisi yüzülerek öldürülen, ama adı hep yaşayan ve yaşayacak olan Nesimi'si bir Hurufi'dir.15. yüzyılın Ömer Ruşeni Dede'si Halveti, Beşaretname şairi Refii Hurufi, 16. yüzyılın Öksüz Dede'si Bektaşi, Peyame'si Mevlevi, Pir Sultan Abdal'ı Bektaşi, 17. yüzyılın Ruhi-i Bağdadi'si Hurufi, Sabuhi Ahmet Dede'si önce Bektaşi, sonra Mevlevi, şair olduğu kadar yazarlığıyla da ünlü Sarı Abdullah'ı Bayrami - Melami - Celveti, 18. yüzyılın Sabit mahlasını kullanan Alaattin Ali'si Bayrami - Melami, tezkereci-şair Sakıp Dede'si Mevlevi, 19. yüzyılın Perişan Baba'sı, Ruhi Beybaba'sı Bektaşi, tarihçi Ata Bey'i Mevlevi tarikatı şeyhleri ya da muhib veya dervişleridir. Türk yazınının, dalları tasavvuf, halk ve divan yazınının Baki'den Nedim'e, Fuzuli'den Şeyh Galip'e, Sümmani'den Kaygusuz Abdal'a, Kul Himmet'ten Seyrani ve Dertli'ye, Karacaoğlan'dan Emrah'a, Dadaloğlu'ndan Aşık Veysel'e, Kazak Abdal'dan Hasan Dede'ye, daha ne kadar ünlü adı aklınıza geliyorsa, bilmelisiniz ki, bunların tümü de şu ya da bu tarikatın yandaşları, sözcüleridir. Tanzimat dönemi yazar ve şairleri ile aydınları da bu gelenekten uzak kalamazlar. Şinasi'den Ziya Paşa ve Namık Kemal ya da Recaizade Ekrem'e kadar nice kişi Kadiri, Rufai, Halveti, Mevlevi, Bektaşi, Bayrami, Celveti, Nakşibendi, Melami gibi tarikatlarla şöyle ya da böyle ilgilenmişlerdir. Tekkeler, zaviyeler, türbeler, Cumhuriyet döneminde, 1925'te kapatılmışlar, tarikat ve mezhep ayrılıkları laisizmle ortadan kaldırılmak istenmiştir ama, Cumhuriyet sonrası Türk yazını ve düşün alanında da eski gelenek ve görenekler sürmüştür. Farklılık olsa olsa, dinsel tarikat ideolojilerinin yerini, ekonomik, sosyal ve toplumsal ideolojilerin almasındadır. Bu böyleyken dahi, günümüze değin, eski dinsel tarikat inanışları serpintileri de gelmiştir. Örneğin, 1958'lere kadar bir etkin yazar olan Nureddin Artam bir Kadiri Şeyhi'dir. Şeyhliği babasından devralmıştır. Ünlü şair Yahya Kemal Beyatlı, uzun süre Kısıklı'daki Çamlıca Bektaşi Tekkesi'ne devam etmiştir. Şair Necip Fazıl Kısakürek, 1943'lerde Nakşi Şeyhi Seyyid Abdülhakim Arvasi'den feyz alıp Nakşi tarikatına girmiştir. Peyami Safa'dan Cemil Meriç'e, İbrahim Çubukçu'dan Doçent Agah Oktay Güner ve Prof. Ayhan Songar'a, Nevzat Yalçıntaş'tan Selçuk Özçelik'e kadar daha nice kişi de Rufailikten Mevleviliğe, Kadirilikten Nakşiliğe türlü tarikatlara eğilim göstermişlerdir. Günümüzün ve yakın geçmişimizin tarikatçılarından biri de ünlü yazar, diplomat ve politikacı Yakup Kadri Karaosmanoğlu'dur... Evet, Yakup Kadri Karaosmanoğlu bir Bektaşi'dir. Bir Bektaşi muhibbi... Bektaşi tekkelerine uzun, çok uzun yıllar devam etmiş Yakup Kadri bu konuda bir de roman yazmıştır. Yazarın ünlü Nur Baba adlı bu romanı ilk kez 1921'de Akşam gazetesinde tefrika edildiğinde türlü tepkilere neden olduğundan, kitap olarak yayınlandığı 1922 yılında Yakup Kadri bu romanın başına yazdığı uzun bir açıklamada şöyle der:Ananeden yetişmiş hakiki ve samimi Bektaşiler, Bektaşi dergahlarının bugünkü hali karşısında dil hundurlar. Ben bunlardan biriyim ve yaraya parmağımı koymak suretiyle tedaviye nereden başlamak lazım geldiğini bu kitapta göstermeye çalışıyorum...\"Bektaşiliğini böylece açımlayan Yakup Kadri Karaosmanoğlu kimdir, nasıl Bektaşi olmuş, edebiyat, politika ve diplomasi yaşamlarında neler yapmış, Nur Baba'da neleri anlatmış ve \"son dileğim dediği vasiyetinde neleri istemiştir, izninizle bunları da yarınlarda anlatalım. Bir Bektaşi muhibbi olduğunu söylediğimiz Türk yazınının ünlü ustalarından Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nu tanıyıp anlamak için, gelin baştan sona değil, sondan başa doğru gidelim. Ama bunun için gene başa kısaca bir göz atalım:Yakup Kadri, 1889 yılının 27 Mart günü Mısır'ın başkenti Kahire'de doğmuştur. Doğumunda zayıf, kara kuru ve hastalıklı bir görünümü vardır. Babasını daha ilkokula bile başlamadan yitirmiştir. Pek genç yaşında, 1912'de, o dönemde öldürücü bir hastalık olan vereme yakalanmıştır. 1916 yılında üç buçuk yıl, 1926'da da bir yıl İsviçre'nin Alp Dağları'ndaki sanatoryumlarında tedavi görmüştür. Bu arada ve sonraları, İspanyol nezlesi denen ve bir dönem ortalığı kırıp geçiren ölümcül grip dahil, geçirmediği hastalık yok denebilir; defalarca ameliyat olmak, yaşamı boyunca da sağlık sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalmıştır. Yakup Kadri, bunca sağlıksızlığına karşın, 85 yaşına kadar yaşamış ve ciddi olarak ölümü ilk kez 78 yaşındayken, 1967'lerde düşünmüş olsa gerektir. Çünkü o günlerde, çok sevdiği eşinden gizli olarak kendi el yazısıyla yazıp hazırladığı ve çok yakını beş altı kişiye ayrı ayrı verdiği, Karımdan, Dostlarımdan Son Dileğim başlıklı üç satırlık vasiyetnamesi şöyledir:Ölümümde ne resmi ne de dini merasim isterim. Hastaneye kaldırılacak cesedimin doğrudan doğruya mezarlığa nakli!\"Bu son dileğin ardında, \"Ankara, 4 Nisan 1967 tarihi ve Y. K. Karaosmanoğlu imzası yer almaktadır. Yazın dünyamızın bir başka doruk yazarı sayılabilecek şair Necip Fazıl Kısakürek'in, bir Nakşi olarak 78 yaşında ölmesinden önce hazırladığı vasiyetnamesindeki şu satırlar ise ne kadar değişiktir:\"Beni, .... İslami usullerin en incelerine riayetle gömünüz... Nasıl, nerede ve ne şekilde öleceğimi Allah bilir. Fakat imkan aleminde en küçük pay bulundukça, biricik dileğim, Ankara'da, Bağlum nahiyesindeki yalçın mezarlıkta, şeyhimin civarına defnedilmektir. Elden gelen yapılsın... Cenazeme çiçek ve bando mızıka gönderecek makam ve şahıslara uzaklığımız ve kimsenin böyle bir zahmete girmeyeceği malum... Fakat bu hususta bir muziplik zuhur edecek olursa, ne yapılmak gerektiği de beni sevenlerce malum... Çiçekler çamura ve bando yüzgeri koğuşuna... Cenazemde, namazımda durmayacaklardan hiç kimseyi istemiyorum! Ne de kim olursa olsun kadın... Ve bilhassa, ölü simsarı cinsinden imam!.. Ve 'bidat' belirtici hiçbir şey!.. Başucumda ne nutuk ne şamata ne metih ne şu ne bu... Sadece Fatiha ve Kur'an. Mezarımda ilahi ve ulvi isim ve sıfatlardan ve benim beşeri ve süfli isim ve sıfatlarımdan hiçbir iz bulunmayacak... Mevlit de istemem!.. Onu, uhrevi rüşvet vasıtası yapanlara bırakınız! Sadece Kur'an...\"Bu da Nakşilere özgü, sınırları katı çizilmiş bir başka vasiyet örneğidir. Biri Bektaşi, öteki Nakşi iki yazın adamımızın son dileklerindeki yalınlığa dikkat etmek gerek. 13 Aralık 1974'te 85 yaşında ölen Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun babası Abdülkadir Bey, XVII. yüzyıl sonlarından başlayarak, o zamanlar Saruhan vilayeti denilen Aydın ve Manisa bölgelerinde hüküm sürmüş Karaosmanoğlu sülalesindendir. Gençliğinde bir ara edebiyat ve gazeteciliğe de bulaşmış, ama daha çok politika alanında ünlenmiş Fevzi Lütfi Karaosmanoğlu da Yakup Kadri'nin yakın akrabalarındandır. Yakup Kadri'nin babası Abdülkadir Bey, genç yaşında Mısır'a gitmiş, orada Hıdiv Hanedanı'ndan İbrahim Paşa Konağı'nda görev almış ve paşa tarafından İkbal Hanım'la evlendirilmişti. Yakup Kadri işte bu evlilikten 1889 yılı 27 Mart günü dünyaya gelmiştir.1895 yılında İbrahim Paşa ölünce, Abdülkadir Bey, eşi İkbal Hanım'ı ve o sırada altı yaşında olan oğlu Yakup Kadri'yi alarak baba yurdu Manisa'ya dönmüştür. Bu dönüşten kısa bir süre sonra da Abdülkadir Bey vefat etmiştir. Annesi, küçük Yakup Kadri'yi Manisa'da Fevziye Mektebi-i İptidaisine yazdırır (1901). İki yıl sonra İzmir İdadisine gönderilir (1903). Sonradan Fecri Ati edebiyat topluluğunun öncülerinden olacak Şahabettin Süleyman'la Yakup Kadri'nin arkadaşlığı burada başlar. Ne var ki, Yakup Kadri, İzmir'de lise öğrenimini tamamlayamaz. Mısırlı İkbal Hanım'ın, kocasını yitirişinden sonra mücevherlerini sata sata sürdürdüğü yaşam kavgası, sonunda bir çıkmaza girmiştir. İzmir ya da Manisa'da geçimlerini sağlayabilmeleri olanaksızdır. Aile yeniden Mısır'a döner. Yakup Kadri bu kere İskenderiye'de Frerler Fransız okuluna verilir ve bir yıl okur. Ancak, Yakup Kadri, İzmir'deki idadi öğrenimi günlerini aramaktadır. İzmir'e döner. Yaz tatili nedeniyle Mısır'a geldiğinde (1906), burada bu kez Abdülhamid'e baş kaldırmış Jön Türklerle tanışır. On yedi yaşındadır. Yeniden İzmir'e dönmekten vazgeçip, sınavla tekrar Fransız Frereler okuluna girer, iki yıl sonra da bakaloryasını verir, orta öğretimini tamamlamış olur. İstanbul'a geldiğinde Yakup Kadri bir edebiyat delisidir. Romanlarını, yazılarını okuduğu Mehmet Rauf, Halit Ziya ve Hüseyin Cahit'i görmek, tanımak için can atmaktadır. Bu isteğini de İzmir İdadisinden arkadaşı, yaşça kendisinden birkaç yaş büyük Şahabettin Süleyman aracılığıyla gerçekleştireceğini umar. Nitekim, İstanbul'un edebiyat çevrelerine bu arkadaşı sayesinde girebilecektir. Yakup Kadri, Eylül romanı yazarı Mehmet Rauf'u bir rastlantı sonu birkaç gün sonra bir operet matinesinde görür ve Şahabettin Süleyman'ın girişkenliği sayesinde de birkaç dakika görüşmek olanağını bulur. Ve tam bir hayal kırıklığına uğrar. Karşısında \"Tıknaz ve cüce denilecek kadar kısa boylu, pırıltısız bir adam vardır. Yakup Kadri sonra daha başka Edebiyat-ı Cedide şair ve yazarlarını tanır. Bunların birçoğuyla dostluklar kurar. En yakın arkadaşı, Eskileri yıkacağız diye yola birlikte çıktıkları ve Edebiyat-ı Cedide'ye karşı Fecri Ati topluluğunu kuracakları Şahabettin Süleyman'ı da Yakup Kadri şöyle anlatır:Şahabettin Süleyman her şeyi inkarda o kadar ileri giderdi ki, aslında iyi kalpli bir insan ve vefalı bir dost olmasına rağmen, kendini bütün ahlak kaideleri dışında yaşayan bir kimse gibi görmeye kadar varırdı. 'Ben paradan başka mabut tanımam, yalnız ona taparım ve onun yolunda, onu elde etmek için her hareketi mubah telakki ederim' derdi.\"Yakup Kadri; Refik Halit, Ahmet Haşim, Ali Naci Karacan, Yahya Kemal, Cenap Şahabettin, Abdülhak Hamit, Tevfik Fikret, Abdülhak Şinasi Hisar, Halide Edip Adıvar, Ziya Gökalp, Süleyman Nazif gibi kişilerle tanışacak, çeşitli edebiyat dergilerinin ve gazetelerin yazı işleri kadrolarında çalışacak, Bab-ı Ali ile kucak kucağa yaşayacaktır. İşte Yakup Kadri bu arayışlar içindeykendir ki, 1912 yılında vereme yakalandığını öğrenir. Ve bu arada Bektaşilikle tanışır. O aralar Paris'ten yeni dönmüş Yahya Kemal'le arkadaş olur ve onun da etkisiyle Yunan ve Latin kaynaklarına dayalı yeni bir sanat anlayışını savunmaya başlar. Ayrıca Doğu mitolojisiyle ilgilenir ve mistisizme yönelir. İşte, Nur Baba romanı bu dönemin yapıtıdır ve Bektaşiliği anlatmaktadır. Ne var ki, veremden ciğerleri delik deşik, Birinci Dünya Savaşı içinde, İttihat ve Terakki Fırkasının desteği ile İsviçre'ye sanatoryuma tedaviye gönderilince (1916), bu romanının yayını geri kalır. Yayınlanması ancak 1921'de mümkün olacaktır. Ama bundan önce Yakup Kadri, 1913 yılında Bir Serencam adlı hikayeler kitabını yayınlamış, mensur şiirleri ve hikayeleriyle Fecri Ati'nin önemli bir kalem savaşçısı olarak sivrilmiştir. Muhalif olduğu için öldürülen gazeteci Ahmet Samimlerin, sürülen Refik Halitlerin arkadaşı olduğu halde, Peyam yazarlığından İkdam yazarlığına ve yönetmenliğine geçen Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Fecri Ati yazın topluluğunun sanat şahsi ve muhteremdir görüşlerinden de vazgeçecek, birbirini izleyen Trablus, Balkan ve Cihan savaşlarının getirdiği değişimle, daha çok savaşı ve savaşın getirdiği yıkımları konu alan hikayeler yazarken, 1916 yılında İsviçre'ye tedaviye gönderilecektir. İttihat ve Terakki Fırkası kadar Bektaşi tekkesindeki dostlarının da yardımı ve desteğiyle İsviçre'ye gönderilen Yakup Kadri, orada üç buçuk yıl kalacak, Mondros ateşkesinden sonra İstanbul'a dönecek ve 1919 ortalarında İkdam gazetesinde yazarlığının yanı sıra güncel olayları kovalayan bir gazeteci olacak, Anadolu'da beliren Ulusal Direniş hareketini desteklemeye başlayacaktır. İsviçre'ye gitmeden önce, yazarlık ve gazeteciliğin yanı sıra Üsküdar İdadisi'nde edebiyat ve felsefe öğretmenliği de yapmış olan Yakup Kadri'nin, Bektaşilikle ilk teması nasıl olmuştur, kesinlikle bilinememektedir. Ancak gençlik anılarında, Yahya Kemal'le arkadaşlıklarını anlattığı bir bölümde, bu konuda bazı ipuçları vermektedir. Yıl 1912'ler olmalıdır. İttihat ve Terakki'nin muhaliflerini sindirdiği dönem. Yakup Kadri ve Yahya Kemal de bu dönemde, muhaliflere eğilimli ve iktidarın gözüne pek hoş görünmeyen yazarlar, gazeteciler olarak işsiz ve parasızdırlar. Yakup Kadri'nin Kızıltoprak tarafında oturdukları daracık bir evi vardır. Yahya Kemal ise iyice yersiz yurtsuzdur. Ancak arkadaşlarının evlerinde ya da edebiyat hayranı varsılların köşklerinde sığıntı gibi yaşayabilmektedir. İşte böyle bir dönemde, iki arkadaş Yakup Kadri ve Yahya Kemal, İkbal Hanım'ın Kızıltoprak'taki evine sığınmaktan öte adeta sinerler. Pek paraları da olmadığı için şöyle doğru dürüst bir sokağa da çıkıp, istedikleri bir içkili lokantaya bile gidemezler. Böylece bir süre geçer, sigara paralarını bile Yakup Kadri'nin annesi İkbal Hanım vermektedir. Bektaşiliğe 1911'lerde ya da 1912 başlarında bulaştığı anlaşılan Yakup Kadri, 1912'lerde yazmaya başladığı ve 1913 yılında tamamladığı romanı Nur Baba'yı, İsviçre'ye tedaviye gidişine kadar, Bektaşi sırlarını açıklıyor diye uğrayacağı hücumlardan da çekinerek 1921 yılına kadar yayınlamamıştır. 1919 yılı ortalarında İstanbul'a dönünce, bir yandan İkdam gazetesinde gazetecilik yapar ve Anadolu direnişini desteklerken, bir yandan da gene o Bektaşi Tekkesi'nin koruyucu sığınağı ardında, işgal İstanbul'unda, Mustafa Kemal Heyet-i Temsiliye adına gizlice İstanbul'un Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'ni oluşturacak, bir devrimci olarak, başını Velit Ebüzziya'nın çektiği Ankara'daki Erkanı Harbiye-i Umumiye Riyaseti'ne bağlı M. M. Grubu ve başında eski ünlü İttihatçılardan Kara Kemal Bey'in bulunduğu Karakol Cemiyeti ile kah işbirliği kah çekişme içinde, Anadolu'nun Kurtuluş Savaşı'na katkılarda bulunacaktır. 1921 yılında Ankara'nın çağrısı üzerine Anadolu'ya geçip, görevli olarak Kütahya, Simav, Gediz, Eskişehir, Sakarya yörelerini dolaşan ve Yunan işgali sonunda buraların halini anlatan yazılar ve öyküler yazan Yakup Kadri, 9 Eylül 1922'de İzmir'in kurtarılışından sonra da Mustafa Kemal'in konuğu olarak Falih Rıfkı Atay'la birlikte, Uşaklıgillerin evinde yatıp kalkan, kendini Anadolu devrimine adamış yarı gazeteci, yarı edebiyatçı, yarı politikacı bir Kurtuluş Savaşçısıdır. 1923 baharında, İstanbul'daki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Teşkilatı Başkanlığını Ali Çetinkaya'ya devreden İkdam gazetesi yazarı Bektaşi muhibbi Yakup Kadri Karaosmanoğlu, yapılan seçimlerde İkinci TBMM'ne Mardin milletvekili seçilir ve Ankara'nın yolunu tutar. Artık, 1909'da yayımlanan ilk oyun kitabı Nirvana'dan sonra 1913'te Bir Serencam adlı hikayeleri, Kiralık Konak ve Nur Baba adlı romanları, Erenlerin Bağından adlı mensur şiirleri, Halide Edip, Falih Rıfkı ve Asum Us'la birlikte kaleme aldıkları İzmir'den Bursa'ya adlı makaleleri kitap olarak yayınlamış ünlü bir yazar ve gönülsüz bir politikacı\"dır. Mustafa Kemal Paşa'nın, Atatürk'ün sofrasının demirbaş konuklarından biri olan Yakup Kadri, 1931'e kadar Mardin, sonra da 1931 - 1934 arası Manisa milletvekilliği yapacak, bu arada Mutasarrıf Asaf Bey'in kızı, Burhan Asaf Belge'nin kızkardeşi Leman Hanım'la evlenecektir (1923). Cumhuriyet ve Hakimiyet-i Milliye gazetelerinin ateşli bir yazarıdır ama, 1926'da verem hastalığı tazelenir. Yeniden İsviçre'ye yollanır. İsviçre'deki bu tedavi döneminde, Alp Dağları'ndan başlığıyla izlenimlerini yazmıştır. 1932 yılı ise, Yakup Kadri için önemli bir dönüm noktası olur. Şevket Süreyya Aydemir, Vedat Nedim Tör, Burhan Asaf Belge ve İsmail Hüsrev Tökin ile birlikte Kadro dergisini çıkarmaya başlarlar. Başlangıçta ilgiyle ve desteklenerek karşılanan Kadro dergisi, Recep Peker'in başında bulunduğu CHP yöneticilerince yaydığı düşünceler zararlı bulunduğu için imtiyaz sahibi Yakup Kadri'nin Tiran'a orta elçi atanmasıyla kapanır ve Yakup Kadri'nin zoraki diplomatlık dönemi başlar. 1935'te Prag, 1939'da La Haye, 1942'de Bern elçiliklerine atanan Yakup Kadri, 1949 - 1951 yılları arasında Tahran'da büyükelçi, 1951'den emekli olacağı 1955 yılına kadar da gene Bern'de orta elçi olarak görev yapar. 1957 yılında Ulus gazetesi başyazarlığına getirilir. 27 Mayıs Devrimi'nden sonra, CHP kontenjanından değil, Milli Birlik Komitesi kontenjanından Kurucu Meclis üyesi olur. 1961'de CHP Manisa milletvekili seçilir. 1962'de Atatürk ilkelerine ters düştüğü gerekçesiyle CHP'den ayrılır ve 1965'te de politikadan çekilir. Ömrünün son yıllarında Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu başkanlığı yapan Yakup Kadri Karaosmanoğlu 13 Aralık 1974'te ölür ve vasiyeti gereği İstanbul'da, Beşiktaş'taki Yahya Efendi mezarlığına, annesinin yanına gömülür. Dokuz romanı, üç hikayeler kitabı, iki mensur şiir, beş anı, iki monografi, beş makaleler derlemesi ve kitaplaşmamış dört oyunu olan Yakup Kadri'nin kendi Bektaşiliğinden esinlenerek ve yıllarca devam ettiği Çamlıca'daki Bektaşi Tekkesi şeyhini model çizerek kaleme aldığı Bektaşiliğin son dönemini anlatan Nur Baba adlı romanında işlediği konu özetle şöyledir:Bir Bektaşi tekkesi çevresinde o tekkenin şeyhiyle, evli bir genç kadın arasındaki aşk. Ama romanın önemi, bu aşk hikayesinin çok iyi verilmesinin yanı sıra, Bektaşi yaşayışına Bektaşi ayinlerine ilişkin bilgiler de vermesindedir. - piriltii liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/628330335701270528/andonis-samarakis-umut-onun-h%C3%A2l%C3%A2-yok-olmam%C4%B1%C5%9F", "text": "- Doğru, geç başladım ama bu benim suçum değil. Ben yaşlarda insanların yaşadığı trajediler dizisinde arayabiliriz nedeni: 1919'da doğdum, yani Birinci Dünya Savaşı'nın hemen ertesinde. İki dünya savaşı arasındaki ağır atmosferde ve tabii Yunanistan'ı çalkalayan toplumsal, politik, ekonomik maceralar arasında büyüdüm... Taa 11 yaşımdan beri şiir yazardım. Yıllar geçti... Direnişe katıldım... Naziler tarafından ölüme mahkum edildim... İnanılmaz maceralar sonucu paçayı kurtardım... Hiç yazar olabileceğimi düşünmemiştim. İçimde işlediğim bazı konular vardı. Demek ki 1953'te ilk öykülerimi yazdım. Umut Aranıyor kitabımdaki öyküler bunlar. 152 Yunanca ve 91 yabancı baskıyı düşünürsek, kuşku yok ki eseriniz büyük bir uluslararası yankı buldu. Nedeni nedir sizce bu yankının?- İlk başta bunun bir şans meselesi olduğunu düşünüyorum. Bunun ötesinde ise, 1954'ten beri yaklaşmaya uğraştığım konuların, dünyanın bütün ülkelerinde okuyucuları ilgilendiren konular olduğunu düşünüyorum; barış, savaş korkusu, toplumsal sorunlar, özgürlük, kendilerini otoriter bir sistemin çarkının dişlileri arasında bulan insanların mücadelesi dünyanın her bir tarafında yaşayan insanları bugün de -belki de özellikle bugün- ilgilendiren konular sanıyorum. - Trajik bir soru. Kendimizi aldatmamalıyız. Güç iktidarı ellerinde tutanlarda, silahları ellerinde bulunduranlardadır. Edebiyat bu şiddet karşısında tepkisiz kalmamalı, gördüğünü korkusuzca tam olarak kaydetmelidir. İnsanların yanında olup aynı zamanda kalitesinden, içeriğinden ve stilinden de ödün vermeyen bir edebiyattan bahsediyorum. Yazar sesi olmayanların sesi olmak zorundadır. Ve iyimser olalım: Edebiyat rolünü oynamıştır - Dostoyevski'nin, Remarque'ın, Orwell'in ve daha birçok yazarın kitapları geliyor aklıma bunu söylerken. - Türkiye'nin önemli bir edebiyatı ve şiiri olduğunu biliyor ve bunları Yunanca, İngilizce ya da Fransızcaya çevrildikleri ölçüde ilgiyle izliyorum. Diğer sanat alanlarındaki -özellikle de müzik ve sinema alanlarındaki- başarılarını biliyorum. İlk ilişkim bu. Sonra da fakir kitaplarım... Çatlak üç baskı yapmış. Umut Aranıyor ve Tehlike Kolu da çok yakında çıkıyormuş. - Yeterli ölçüde tanımıyoruz Türkiye'yi. Ben iki ülke halkını ayıran herhangi bir şeyin olmadığını hissediyorum. Yüzyıllar boyunca birlikte yaşamış insanlar. Türkiye'ye seyahatlerimde -sahi en azından on kez ziyaret etmişimdir Türkiye'yi- Türklerin ne kadar canlı, temiz yüzlü insanlar olduğunu gördüm onlarla sokakta, dükkanlarda, köylerde konuşarak. Burada tabii iki ülkenin ilişkisi üzerinde politikacılar ve dış müdahalelerin oynamış olduğu yıkıcı rolden bahsetmeden geçmeyelim. Bu dış müdahaleler Yunanistan'da -sanırım Türkiye'de de- her zaman büyük ve kötü olmuştur. Yazarların ve özellikle gençlerin dahil olmak üzere, hepimizin görevi iki ülke arasındaki pürüzleri gidermek için çalışmaktır. Aralarındaki çeşitli sorunlar, Kıbrıs dikeni, her iki tarafın da kabul edebileceği bir çözüme ulaştırılmalıdır artık. - İki üç ay sonra yeni bir öykü kitabım çıkacak. Ondan sonra da ömrüm izin verirse, o kırk yıl önce yazmaya başlamış olduğum romanı bitirmeyi düşünüyorum. Tabii yaşım daha genç (ancak 27 yaşındayım - neden gülümsüyorsunuz, yedi ile iki sondan başlayarak okunamaz mı?) - Çocuklar ve yalnız insanlar. - Nefret edebilsem, şu çeşit çeşit lider ve liderciklerden nefret ederdim. - Mümkün olduğunca uzun süre genç kalmalarını salık veriyorum. Ve... -kaçınılmaz olarak- büyüdüklerinde mücadelelerini, onlara yapılmış olanları unutup, lütfen büyüklerin hatalarını tekrarlamasınlar... Söyleşiyi Türkçeye çeviren Yunanlı dostumuz Niki'ye teşekkür ederiz."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/628426545158078464/paul-auster-bir-daktilo-dedektifi", "text": "Siz onun romanını okurken, masasından kalkıp yarattığı karakterlerden birinin kimliğine bürünerek sokağa çıkarsa merak etmeyin. İz sürmek için mutlaka döner. Aranan kişi ise cinayeti çözmek için kiralanan dedektif de olabilir, siz de! Paul Auster, günümüz Amerikan yazınının en Avrupalı yazarı. New York yaşantılarını yeniden kuran bir Beckett, Brooklyn Köprüsü'nden kenti gözlemleyen bir Conrad, metroda yolculuk eden bir Kafka düşünün. Ayrıca Pascal, Ungaretti ve Paul Celan gibi olumsuzlayıcı teolog ve ozanların etkisini ekleyin.1947 yılında New Jersey'de dünyaya gelen Auster, bir süre Kolombiya Üniversitesi'nde öğrenim görmüş. Vietnam Savaşı'nın tırmandığı ve askere çağrılmanın an sorunu olduğu dönemde Amerika'yı terk etmiş. Gemilerde tayfalık yapmış, Fransa'da bir çiftlikte çalışmış (1968 yılında barikatları ve şenliği kıl payı kaçırmış olmayı önemli bir kayıp sayıyor.) Paris'te yerleşmiş ve hayatını çeviriler yaparak kazanmış. New York'a döndüğünde eleştiri ve denemeler yazmış. Romancı olarak adını ilk kez üç kısa romandan oluşan New York Üçlemesi'yle duyurmuş. Auster'in romanları rastlantı ve sürprizlerle dolu. Cinayeti çözmek için kiralanan özel dedektif sonuçta aranan kişi\"nin kendisi olduğunu öğreniyor. Anlatının bir yerinde kaybolan karakterler hiç beklenmedik bir yerde yeniden ortaya çıkıyorlar. Canı sıkılan yazar, çalışma masasından kalkıyor ve yarattığı karakterlerden birinin kimliğine bürünerek sokağa çıkıyor. Yazar serüvenini kilitlendiği odada yaşarAuster, yazarın aynı zamanda bir iz sürücü, bir giz çözücü, araştırıcı olduğuna ve yazma uğraşı için serüven duygusunun, soruşturma merakının gereğine inanıyor. Yazar serüvenini kilitlendiği odada aşar. Yarattığı karakterler kimi kez kendisinden bağımsızlaşır ve sokakta, günışığında kendi yazgılarını yaşarlar. Yazar ve karakterlerin yazgılarının kesiştiği zamanlar da olur. Anlatıcının \"alter ego\"ları olan bu karakterler birbirlerini uzaktan ve gizlice gözlerler. Bu açıdan bakıldığında Auster'in romanları, Rene Magritte'in bir tablosunu çağrıştırıyorlar. İki ayna arasında yazar kendi suretini izlerken aynı zamanda görüntüde olmayan bir ikinci kişi tarafından gözleniyor. Yazma eylemi ve yaratma süreci Auster'in en gözde izleklerinden. Hemen bütün önemli roman kişileri yazıyorlar. Auster, New York Üçlemesi'nde polisiye roman ve \"film nour öğelerine başvurur. Üçlemeyi oluşturan romanlardan Sırça Kent'in (City of Glass, 1985) kahramanı Quinn, takma ad altında polisiye romanlar yazmaktadır. Quinn, romanlarında yarattığı özel dedektif Max Work'ten daha gerçek ve daha önemli değildir. Quinn gönüllü olarak bir tuzağa yakalanır ve çok dolambaçlı bir bilmeceyi, bir puzzle\"ı çözmeye çalışır. Bir gün telefonu çalar. Numara yanlış düşmüştür; hattın diğer ucundaki kişi gerçekte Paul Auster adlı dedektifle görüşmek istemektedir. Quinn bu rastlantıyı değerlendirir ve kendisini Paul Auster olarak tanıtır. Özel dedektif Paul Auster'in kimliğini kabullenen Quinn, üstlendiği olayı çözmeye çalışırken tam bir klinik yitimine uğrayarak kendisini kurmaca dedektifi Max Work ile de karıştırır. Onun adı siyah, beyaz veya maviKilitli Oda üçlemeyi oluşturan romanlardan bir diğeri. Romanın başlığı, yazma eylemi süresince yazarın yalnızlığını vurguluyor. Kilitli Oda'nın ana karakteri çoğu zaman, izini bulmak için uğraştığı yakın dostu Fanshawe'e benzetilir. Yine New York Üçlemesi içinde yer alan Hayaletler'de Auster bu kez karakterlerini renklerle adlandırır. Siyah, beyaz ve mavi. Ay Sarayı, bir bakıma New York Üçlemesi'ndeki saplantısal dedektiflik oyunlarının ve serüven arayışının devamı. Bir tür Girit labirenti; fakat aynı zamanda hüzün verici bir komedi. Genç bir adamın kimlik arayışının öyküsü. Anlatının anahtar sembolü Ay, bu arayışı ve aydınlanmayı simgeliyor. Anlatıcının adı, üç serüvenci gezginin adlarının toplamıdır: Marc, Stanley, Fogg. Ailesinin bütün diğer bireylerinin izlerini yitirmiş; onlarla hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Evindeki eşyalar, dayısının paketleyip bavullara yerleştirdiği kitaplardan ibarettir. Fogg bu kitapları okur ve birer birer satar. Üniversiteyi terk ederek Central Park'ta başıboş bir hayatın cazibesine kapılır. Askere çağrıldığında psikiyatriste yoksulluk ve yalnızlığı tercih nedenini açıklar: İki yıl önce kişisel ve felsefi nedenlerle hayatı belirleyen rastlantılara teslim olmuştur. Dünyanın kaosuna bırakmıştır kendisini. Belki de bu yolla hayat ona gizli uyumu ifşa edecektir. Fogg, tıpkı Kral Lear gibi yaklaşmakta olduğunu sezinlediği fırtınaya ilenç yağdırır. Bir rastlantı sonucu Fogg, gözleri görmeyen, aşırı titiz, seksenlik Effing'in sekreteri olur. Ölüm döşeğindeki yaşlı adam Fogg'a yaşamöyküsünü dikte etmektedir. Effing, bir zamanlar genç bir ressam iken çöldeki dev mezarlıkta ölüme terk edildiğini, bir mağarada aylarca ölüme karşı koyduğunu ve sonunda yeni bir hayat keşfetmiş olduğunu anımsar. Effing'in yaşamöyküsü Fogg'unki ile çakışır. Bu noktadan itibaren anlatı, yüzyıl başlarından insanoğlunun Ay'a adım attığı 1970 yazına; New York'tan Kaliforniya ve Vahşi Batı'ya kayar. Kızılderili inançları ile modern kent motiflerinin kaynaştığı fantastik bir peri masalına dönüşür. Belleğin kitabı bir zarfa sığacak kadar uzundurNew York Üçlemesi'nden sonra yazılmış olmasına karşın, Yalnızlığın Keşfi, Auster'ın yayımlanan ilk yapıtı. Yazar, Yalnızlığın Keşfi'ni babasının ölümünün hemen ardından kaleme almış. İki bölümden oluşuyor. İlk bölümde babasıyla ilişkilerini, bunun kişiliği üzerindeki etkilerini gözden geçiriyor. Belleği bir anıdan diğerine, bir izlenimden bir başkasına hızla atlıyor. Bu anı ve izlenimler ile bir hayatı yeniden kuruyor. Auster'in babası duygularını hiç açığa vurmamış, bunları daima kendisine saklamış, karısına ve oğluna soğuk davranmış, boşandıktan sonra New Jersey'de yalnız ve oldukça sağlıklı bir yaşam sürmüş. Aile köklerinin daha derinlerine inen Auster, ondokuzuncu yüzyıl sonlarındaki büyük Musevi göç dalgalarıyla Rusya'dan Orta-Batı Amerika'ya sürüklenmiş olan büyükbabasını anımsıyor. Auster, bir daktilo dedektifi. Anıları yazma süreci içinde bir aile gizini de çözüyor. Bir zarf içinde bulduğu fotokopi ve gazete kupürlerinden, büyükbabanın, oğlunun gözleri önünde karısı tarafından öldürülmüş olduğunu öğreniyor.\"Belleğin Kitabı başlıklı ikinci bölümde Auster kendisine yapıntı bir kimlik ediniyor: A. Kendisinden üçüncü tekil kişi olarak söz ettiği bu bölümde evliliğinin çözülüşünü ve oğlu Daniel ile ilişkisini irdeliyor. Avrupa'ya yaptığı yolculukları, Paris'teki gençlik yıllarını ve New York'a dönüşünü anımsıyor. Belleğin Kitabı\"nda ayrıca Auster'in eleştirel meditasyonları da yer alıyor. Bir diğer anlatımla, Collodi, Pascal, Kafka, Rembrandt, Vermeer gibi etkilendiği yazar ve sanatçıların, Paris'te yaşadığı dönemde şiirlerini İngilizceye çevirmiş olduğu Mallerme'nin portrelerini çiziyor."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/628686711558373376/memduh-%C5%9Fevket-esendal-hik%C3%A2yeciler-bu-yurdun", "text": "Eşsiz hikayelerinde hayat hep ortasından yakalanır; ne başlangıç, ne düğümleniş, ne de keskin sonuçlar. Beylik hikaye tanımını altüst etmiştir. Kendini gizleyişlerinde yapıtına imza atmaktan kaçınan eski ustaların inceliği yakalanır. Eseri üzerinde ciddiyetle durmamak ise bize özgü çarpık zihniyetin acı göstergesidir. Selim İleri'nin kaleminden Bir Büyük Usta. Doğumu tam altı gün önceye rastlıyordu: 29 Mart 1883. Nankörlükle bezenmiş edebiyatımızın yitikleri arasında onu da saymak, anmak gerekir mi, pek kestiremiyorum. Çünkü o, zaten kendini gizlemiş: M. Ş. E.'nin Memduh Şevket Esendal adının kısaltması olduğunu ne zaman öğrendim, hatırlamıyorum. Edindiğim ilk öykü kitapları beyaz kapaklı, dümdüz, kırmızı M. Ş. E. yazılıydı. 1960'larda, Sahaflar'dan edinmiştim. Vurulduğum öykülerle donanmıştı bu kitaplar. Kitaplardan önce ilk bilgileri Tahir Alangu'nun Cumhuriyet'ten Sonra Hikaye ve Roman, Cevdet Kudret'in Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman inceleme - antolojilerinden devşirmiş olmalıyım. Alangu da, Cevdet Kudret de büyük bir hikayeci olduğunu belirtiyorlardı. Adının gizi konusunda Cevdet Kudret şöyle diyor:Hikayelerinde ve romanlarında çoklukla 'M. Ş.', 'M. Ş. E.', ara sıra da 'Mustafa Memduh', 'Mustafa Yalınkat', 'M. Oğulcuk', vb gibi takma adları kullanmıştır. Bunu, 'edebiyatı küçümsemek' diye yorumlayan olmuşsa da genellikle kullandığı 'M. Ş.' ve 'M. Ş. E'yi -Divan ve Halk edebiyatı geleneğimizde olduğu gibi- birer 'mahlas' diye görmek daha doğrudur. Yazılarında kendi adını kullanarak sanat alanında ün alıp bundan siyaset hayatında yararlanması olanağı varken, siyasetçi kişiliğiyle sanatçı kişiliğini birbirinden ayırmış, siyasetin gölgesini sanatına sıçratmak istememiştir.\"Günümüzün her ne yoldan olursa olsun, ünlenme çaba ve girişimlerine o kadar ters düşen bu tutum için Alangu da konuşmak ihtiyacını duymuş:\"M. Ş. E., ölümüne yakın yıllara gelinceye kadar, daha çok politika alanında tanınmıştı. Sanat yolunda acelesi, ün kazanmak için telaşı olmamıştır. Sanatçı kişiliği hiç göze çarpmadan, kendisi de bunu isteyip aramadan, 1946 yılına kadar bir yeraltı suyu gibi aktı geldi.\"Esendal, Çorlu'da doğmuş. Babası Rumeli göçmenlerinden, çiftçi Mehmet Şevket Bey'miş. Esendal'ın öğrenim hayatı bölük pörçük; kendi kendisini yetiştirmiş. 1906'da İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne giriyor. Kurtuluş Savaşı yıllarında Ankara hükümetinin yanında yer alıyor ve ortaelçilikle Azerbaycan'a gönderiliyor (1920-1924). Bir dönem İstanbul liselerinde öğretmenlik. Sonra yine elçilik görevi; Bilecik milletvekilliği (1938-1950). 1941-1945 arası Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri. 16 Mayıs 1952'de Ankara'da ölüyor. İşte özetin özeti yaşamöyküsü. Esendal içtendir; okuruyla karşılıklı söyleşir gibidirEsendal modern bir hikayecidir. Olanca iddiasız tutumunda onu yeniye, modern olana alıp götürense, en başta, büyük içtenliğidir. Öykülerinde 'edebi' olmak endişesinden alabildiğine uzak duruşu, gerçek, has bir edebiyat adamının seçimi sayılmalıdır. Büyük içtenlik, dedim; Esendal karşılıklı söyleşir gibidir okuruyla, tatlı tatlı anlatmakta, yorumu bizimle paylaşmak istemektedir. Okura kimileyin dedikodular fısıldar, kimileyin yakınır; sizin de dertlerinizi, kaygılarınızı, sevinçlerinizi dinlemeye hazırdır. Peki, kolay mı böylesi bir öykü havası yakalamak? Alangu yanıtlıyor:Onun, anlattıkları karşısındaki bu sinirsiz rahatlığı, gerçeği öğrenmesinde harcadığı uzun emeğin tabii bir sonucudur. Esendal, bir toplum düzeninin, bu milletin yüzyıllar boyunca yaşayışının sürüp getirdiği güzel ve iyi törelerin, milli değerlerin ayıklanmış bütünü ile Batılı tekniğin birleşmesinden meydana gelecek yeni bir düzenin, savunucusu ve habercisiydi. İnsanların kötülüklerinden bahsederken, bu mutlu gelişmeyi göz önünde tutarak, bunların hepsinin iyiye varacağını duyurarak babaca bir hoşgörürlükle anlatmaktadır.\"M. Ş. E. roman alanında uzun yıllar tek bir eseriyle, Ayaşlı ile Kiracıları'yla (1934) tanınıyordu. Bilgi Yayınevi, Muzaffer Uyguner'in emeğiyle usta yazarın iki romanını daha sundu okura: Vassaf Bey (1983), Miras (1988). Çok değerli, incelikli bir romancıyla tanıştık. Yeni Ankara'da Cumhuriyet'in yarattığı umutlarVassaf Bey'e gelince, eser, 1930'lar Ankara'sında, yeni başkentte bir aşk masalı niteliğindedir. Öte yandan bu aşk ilişkisi, neredeyse, geçmişin görücü yönteminden izdüşümler taşır. Orta yaşı aşkın Vassaf Bey, birbirini hiç tanımamış genç erkekle genç kızı ayrı ayrı tanımış, beğenmiş, sevmiş; onların bir arada mutlu yaşayacaklarını, bir yuva kurabileceklerini sezinlemiştir. O yuva, Vassaf Bey'in ölümünden sonra, ama Vassaf Bey'in hayattayken hazırlamış olduğu plan sonucu kurulur. Genç kız ve genç adam birbirlerini usul usul tanırlar, Vassaf Bey'in haksız olmadığı ortaya çıkar. Vassaf Bey, tıpkı Ayaşlı ile Kiracıları gibi, umut dolu bir romandır. Ankara'nın odak seçilmesi, söz konusu umudun yeni düzenden, Cumhuriyet'ten kaynaklandığına işaret eder. Andığım iki romanla Yakup Kadri'nin umarsız Ankara'sı karşılaştırılsa, hayli ilginç toplumsal veriler derlenebilecektir. Esendal, umudunu, işinde gücünde, kendi halinde, çalışkan, iddiasız, gayretli yurttaşlara açar... Yazarın bilinen son romanı Miras, aslında, 1924'te tefrika edilirken yarım kalmıştır. İmparatorluğun çözülüşünü panoramasına katan bu romanın çok usta işi anlatımı, üslubu, alçakgönüllü Esendal'ın romancılığımıza o yıllarda neler armağan etmiş olduğunu ancak bugün söyleyebiliyor. Kimbilir ne çok zaman harcanmasıyla! Hikayeciler bu yurdun içli, duygulu evlatlarıdır1970'lerdeydi, Bilgi Yayınevi'nin sahibi Ahmet Tevfik Küflü, M. Ş. E. öykülerinin hayranı olduğunu, bu öykülerin tümünü devşirip yayımlamak istediğini söylerdi. Nitekim isteğini gerçekleştirdi. Adam Öykü dergisinin mart-nisan sayısında, 'Öykü dünyasından haberler'i okurken bir Esendal haberine çok sevindim:İstanbul İl Kitaplığı'nda düzenlenen toplantıda Esendal'ı irdeleyen konuşmacılardan Muzaffer Uyguner, dinleyicilere iki defter gösteriyor. Defterlerde elyazısıyla Esendal'ın anıları; bunlardan 1925 tarihli Tahran Günlüğü yayımlanacakmış. 1050 sayfayı bulan öteki anılar ise Esendal'ın çocukluk dönemine ilişkinmiş. Bu önemli eserlerin -yazık ki- satış rekorları kırmayacağını biliyorum. Yine de Bilgi Yayınevi'nin yayımlama onurunu taşımasını dilemekteyim. Siyaset hayatının ortasında bir ömürboyu yazma arzusunu, edebiyata bağlılığını asla yitirmemiş Esendal'ı gerçekten özümsediğimizi elbette ileri sürmeyeceğim, süremeyeceğim. Keşke sürebilseydim... Onun kendini gizleyişlerinde, eserine imza atmaktan kaçınmış eski ustaların inceliği yakalanıyor. Gün ışığına çıkmakta olan toplu eseri üzerinde ciddiyetle durmuyor olmak, bize özgü çarpık zihniyetin açı göstergesi. Gazetelerimizde, televizyon kanallarımızda Jules Verne'in yeni bulunmuş romanı haber olabiliyor; ne Vassaf Bey için, ne Miras için aynı heyecan yaşandı. Sonra bir başka usta hikayecimizin, Vüs'at O. Bener'in saptadığı şu müthiş sözler; Bener'e şöyle diyor Esendal:Hikayeciler, bu yurdun içli, duygulu evlatlarıdır. Onlar nasıl bir yurt özlediklerini söylüyorlar, kendilerine dokunan hadiseleri ortaya döküyorlar, bir iş görüyorlar, iş! Gezevelik değil bu!.. Bakmayın siz o sanatı hor görenlere.\"Yurdun içli, duygulu evlatları... Bu söz kulaklarımızda çınlayakalsın!.."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/628784329699508225/ahmet-ha%C5%9Fim-%C3%A7in-k%C3%A2sesinde-neden-%C3%A7ay-i%C3%A7iyorsam", "text": "1. Dünya Savaşı başladığında Ahmet Haşim 28 yaşındaydı. Askere alınmış Çanakkale'de Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde görev yapmıştı. İstanbul'a dönüp İaşe Nezareti'nde çalışmaya başlamadan önce bir süre kendi başına kalmayı tercih etmişti. Bu dönemde kapısını çalan Ruşen Eşref, şaire edebiyat yaklaşımı ve çağdaşlarıyla ilgili fikirlerini sormuştu. Göl Saatlerinin şairini, sakin bir evin arka bahçesine bakan sessiz bir odasında gördüm. Bu sade odaya koyu kırmızı perdelerle örtülü pencerelerden tatlı sabah ışıkları, uysal ve cana yakın gölgeler dolduruyordu. Küçük küçük raflarda birçok kitaplar vardı. Hemen hepsi de \"Mercure de France adlı mecmuanın neşretmiş olduğu eserlerdendi... Yeşil masa üzerinde Rus semaveri kaynıyordu. Yedi - sekiz yıl kadar önce şiirimize, sanki kayan ve akan yeni bir dünyanın altın kapılarını açan Ahmet Haşim Bey, Çanakkale'deki askerlik hayatını, Anafarta denizlerinin üzerinde kırmızı gün batışlarını bana, zevk veren bir dil ve ifade ile resim halinde çizdi. - Çoktan beri İstanbul'dan uzaklarda dolaşıyorum. Edebiyata ait mevzular ve meseleler bizde biraz da Paydaht dedikodusu mahiyetinde bir şeydir bilirsin. Dışarıda olanlar bundan pek haberdar değildir. Onun için size bu hususta söyleyebileceğim çok şey yoktur. Bununla beraber bugünkü sanat dediğiniz şey dünkü sanat diyeceğiniz şeyden bana pek de farklı görünmüyor. Kabiliyet ve samimiyet farklarından başka ortada göze çarpan bir şey yoktur. Zaten bugün yazanların birçoğu dün de yazıyorlardı değil mi? Fakat dün onları gölgelemiş bulunanlar bugün artık sessizliğe bürünmüş bulunuyor. Onun için bunlar sizi bu kadar meşgul ediyorlar. Gülümsedi ve gülümsedim. Koltuğundan ayağa kalktı. Çaylan mavi nakışlı Çin kaselerine boşalttı. Ve masanın etrafındaki iskemlelerden birine oturdu. O edebiyatın üstadları hakkında ne düşünürsünüz, dedim. Fakat Yahya Kemal'le Yakup Kadri'den bahsedecektiniz. - Evet, onlardan bahsedelim. Bu ikisi bütün son edebiyatımızdır. Yahya Kemal, eski Yunanistan'ın Lezvos kıyılarında; yaprakları gümüşten bir zeytin ağacının gölgesinde uzanmış; beyaz mermer harabe sütunları aralıkIarından Akdeniz'in maviliklerini seyrediyor zannedilir ki bu şair Menderes kenarında Santüreslerle güreşmiş ve kamışlarda yankılar perileriyle konuşup şakalaşmıştır. Stenfal bataklıklarını kaplayan ördek bulutlarını dağıtan eski kahraman ne ise, Yahya Kemal de edebiyatımız için odur. Onun okları, şiirimiz üzerinde yatan bütün ölüm kuşlarını dağıtmış ve bazıları edebiyatımızın Neme devini boğmuştur. Edebiyatımız onunla ışık ve havaya kavuşuyor. Türkçülüğün en güzel teorisini bu şair getirdi. Onun tasavvur ettiği Türkçe'de terkip ne kadar yoksa o kadar da hece vezni ve olgaç, uçgaç çeşidinden kelimeler de yoktur. Ahlak ve estetik bahislerinde fazilet bazen aynı şeydir. Büyük sanat, büyük fazilet gibi çocukça aşırılıklardan, kadınca coşkunluklardan sakınmak, çok hissedip çok esirgemek ve sözleri pek gizli bir kuvvetle, pek derin ürpertilerle harekete getirmektir ki Yahya Kemal'in sanatı işte bu sanattır. Enli dehlizlerde saydık on trilyon on kemer beytini okudu. Güzel, güzel! diye güldü. - Zannederim ki son zamanlarda hemen her şey dediler. Gazetelerde görüyorum. Her gün yeni bir ilim, yeni bir alim, yeni bir sanat ve yeni bir dahiden bahsettiler. Birçok dahiler var ortada, fakat bir tek dahice eser yok. Ben kendi hesabıma, şimdiye kadar gerçekten üstünde durulabilecek bir milli edebiyattan bahsedildiğini bilmiyorum. Size itiraf edeyim: Ben fazla bir Avrupalılıktan pek hoşlanmam; bazen Anadolu türkülerini dinlemekten sonsuz hazlar duymuşumdur. Ayaş'tan Ankara'ya dönerken bir gece, arabacının söylediği şarkıları belki bütün bir Servetifünun edebiyatına tercih etmekte tereddüt etmem. Fakat, buna rağmen, ben bu yeni milli şiirden ne bir şey anlıyorum, ne de hoşlanıyorum. - Türkçe gerçekten de sadeliğe doğru mühim bir gelişme gösteriyor. Bu bahiste Ziya Gökalp'in mütevazı bir hava içinde gösterdiği gayret herhalde unutulmayacak. Fakat milli şiire gelince, böyle bir şey icat etmeye bilmem lüzum var mı? Her dilde olduğu gibi Türkçe'de de çok eski zamanlardan beri doğup süregelmekte olan bir milli şiir var. Onu, şairler değil, isimsiz halk yapmıştır. Dille meşgul olan bütün ilim akademileri birleşse, halka ait olan o mukaddes sazın tellerinden, gülünç olmayan bir sesi yine de çıkaramaz. Taklit, hiç bir suretle yaşayamaz. Onun için, bu tarzdaki tecrübeler de bence kökleşmeyecektir. Hece veznine gelelim: Hece vezni, zannediyorum ki, Türk köylüsünün veznidir. Aruz vezni de, Türk köylüsünden büsbütün başka bir şey olan, şehirlilerimizin veznidir. Çünkü iki taraf da, karşılıklı olarak, birbirlerinin vezinlerinden hoşlanmıyor. Gerçek budur. Başka milletlerde böyle şehirli, vezni, köyde vezni diye ayrı vezinler var mıdır, yok mudur? Bu bizim bahsimizin dışındadır. Bizde böyle acayip bir vaziyet bulunmaktadır. Ancak, acayip hadiseleri normal bir hava içinde birleştirmeye muktedir olan, dünyada hangi insan vardır? Hadiseler arasındaki mantıksızlıktan şaşıp kalan, kararsızlığa düşen kimdir? Eğer yeryüzünde böyle bir adam bulunuyorsa, o adamın aklı başında bir kimse sayılmaması lazım gelir. Zannederim ki hece veznini şehirlilerin, yüksek tabakanın vezni yapmayı ilk düşünen şair Mehmet Emin'dir. Bu hassas şair Anadolu'yu dolaşmış, o toprağın şiiriyle sarhoş olmuş ve bu sarhoşluk onu bir çeşit alicenaplık havası içinde, demokrasi merakına götürmüştür. Mehmet Emin'in büyük şiiri, bir ıstıraba deva olmak üzere yazılmıştır. O şiirin manasına hürmet edelim; fakat dokunuşu ve yapısı bakımından o şiir milli olmasa gerek. Hece vezniyle benim anladığım milli şiiri yalnız iki kişi yazmıştır: Filozof Rıza Tevfik Bey ve İhsan Raif Hanım Efendi. Bu bahiste bir tek isim tanıyorum: Halide Edip Hanımefendi. Fakat bunun Türkçülüğü de Gabriel Rossetti'nin Türkçülüğüdür. - Ben ne deriiim!.. Ben derim ki Şinasi'den evvelki edebiyat, Şinasi'den sonraki edebiyattan daha az sun'i ve daha çok samimidir. Şüphe yok ki her ikisi de birer taklit edebiyatı idi; fakat birinin taklit ettiği Şarktı. Bu milletin, ana yurdundan gelirken göç yollarına tesadüf etmiş olan bildik, tanıdık bir şark ötekinin taklit ettiği ise yabancı bir batı ve yabancı batının yabancı olan duygulan, duyuşları idi. Şarklılar, az farklarla, birbirine benzerler; seyahat edenler bunu görmüşlerdir. Türk, Arap ve Acem'in adeta birbirlerine karışmasından ortaya çıkmış bir örneği olan Osmanlı Türkü ise, bunların hepsine birden benzer. O, rahat ve ölçülü bir hassasiyet içinde yaşar. Hayatı karışık manalarla yüklenip düşünmekten nefret eden, güler yüzlü, sade, rind ve kalender yaradılışta bir insandır. Bu sadeliği çininin üç renginde, nakışın tekrarlanan çizgisinde, şiirin sınırlı mevzularında, musikinin ısrarlı tek nağmesinde, mimarlıkta binaların medrese ve cami tipi etrafında dönüp dolaşmasında görülmez mi? Osmanlı Türk'ü için Norveçli Ibsen ve dolaşık ruhlu Barres birer acayip şeydirler. Şinasi'den sonrakiler hep bu acaip şeyleri Türk edebiyatı için kendilerine örnek edinmişlerdi. Şinasi'den evvelkiler ise, onlar da sade insana daha çok yakın idiler. Onlar samimi, usul ve erkam bilen, seven adamlardı. Adetlerine göre elbiseleri, zevklerine göre hayatları ve bu hayatı sürdürüş tarzları vardı. Şiirleri dikkatle okunursa kendilerinin hususiyetlerini, zamanlarındaki sedirin, iskemlelerin ve lambanın şekline, eğlencelerinin nelerden ibaret olduğuna, hatta çiçeklerinin cinsine kadar, her türlü özelliklerini bu şiirlerden anlayabilmek mümkündür. Onların hayatları ile şiirleri arasındaki bağlılık o kadar sıkı idi. Eskilerin sevgilileri, Petrarca'nın Laura'sı ve Dante'nin Beatrice'si tarzında levend ve şahane mahluklardı. O sevgililer. Şinasi'den sonraki şiirin sevgilileri ile karşılaştırınız. Bu karşılaştırmadan ruhlarımız adeta utanır. Perde aralarından sızan ışık huzmeleri, koyu renk yaldızlı kağıtlarla kaplanmış duvarlara asılı Baudelaire'le Veriain'in çerçeve camlarını yer yer pırıldatıyordu. Haşim Bey, sigarasını bırakıp fokurdayan semaverden Çin kaselerine birer çay daha boşalttı. - Maalesef aklımın beğendiğini ruhum çok zaman sevmemiştir. Bundan, tabii mahzunum. Bana derlerse ki sanat nasıl olmalı? Ben düşünür ve derim ki: Halkın üzerinde dalgalanan, yine halkın büyük ortak ve samimi sesi olmalı. Ve derim ki tek başına bulunan ruhlar üzerinde parazit bazı otlar gibi biten şahsi sanat, milli bünye için zararlı değilse bile lüzumsuzdur. Fakat ben bu büyük sanatı kendim için istemiyorum. Benim istediğim sanat, mananın ve ahengin birbiri içinde eriyip kaynaşmasından meydana gelen sanattır, Ben bu Çin kasesinde neden çay içiyorsam, şiiri de onun için yazıyorum. Sırf bir lezzet meselesi. -Serbest nazım, hassasiyetime göre biçtiğim bir nazımdır ki bunun edebiyata getirilmiş yeni ve hususi bir tarz şeklinde anlaşılmasını, öyle kabul edilmesini fazla bulurum. Ben kendi hesabıma, bu tarzdaki tecrübelerimden pek memnunum. Bu hususta başkalarının ne düşünebileceğini tabii bilmiyorum. Bu soruyu ömür boyu bekleyenlere sorun! - Azizim, siz bu sualinizi arkadan resim çıkartıp neşredenlere sorunuz. Onlar, bir ömür içinde böyle sualleri beklediler. Ben herkes gibi, herkesten farklı olmayan bir insanım. Şairi bu sıcak ve loş odasında bıraktım. Bu sanat havası dolu konuşmanın ruhunda uyandırdığı hazla yanından ayrıldım. - pativekili liked this - hilal-sadecehilal liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/629140353051770880/dido-sotiriyu-kitaplar%C4%B1m%C4%B1-yazarken-ya%C5%9Famla", "text": "Türkiye'de Benden Selam Söyle Anadolu'ya adlı kitabı ile tanınan Yunanlı yazar Dido Sotiriyu, 1987 yılında TÜYAP kitap Fuarı'nın çağrılısı olarak İstanbul'a geldi. 65 yıl aradan sonra yapacağı Türkiye seyahati öncesi konuşurken heyecanını gizlemiyordu... Sotiriyu Gerçek yazar, eserlerini sahte kahramanlara dayayıp, kendi görüşlerini okurlarına aşılamaz. Gerçekler zaten kendiliğinden hareketli ve başlı başına birer öykü, birer eserdir. Gerçek yazar, istikbalin geçeceği yolu açmalıdır diyor. Bu ikisi dışında Komut, Yıkılıyoruz ve Alevlerin İçinden adlı kitapları da bulunan Sotiriyu, Komut'ta Yunanistan'daki savaş sonrası siyasi gelişmeleri, yabancıların ve gizli haber alma örgütlerinin rolünü anlatıyor. Yıkılıyoruz adlı yapıtı Yunanistan'ın 1950 1960 yılları arasındaki işsizlik gibi sosyal sorunları ve Almanya'ya başlayan göçten sonra ortaya çıkan yeni ortamı işliyor. Alevlerin İçinden adlı kitap ise Küçük Asya felaketinin öyküsünü anlatıyor. 1923 mübadelesiyle Anadolu'dan Yunanistan'a geldiğimde, küçük ve ruhen yaralı bir çocuktum. Çocukluk yıllarında yaşadığım iyi ve kötü anılar belleğimde yer etmişti. Bu anılarımı çocukluk yıllarımda yazamazdım. Daha sonraki gençlik yıllarımda da bu kez Yunanistan'da zor yıllar yaşadım. Alman işgali, direniş ve iç savaş yılları... Küçük Asya felaketi ile ilgili ilk kitabımı savaş yıllarından sonra yazabildim. Ölüler Bekliyor adlı bu kitabım, o dönem için olay yaratmıştı. Paris'te Sorbonne Üniversitesi ve diğer Avrupa üniversitelerinde belgesel dersler için örnek gösterildi diyor Sotiriyu. Benden Selam Söyle Anadolu'ya yani Yunancadaki adıyla Kanlı Topraklar, bu yakınlarda 41. baskıya ulaştı. İlk yayımlandığında Tolstoy'un Harp ve Sulh'una da benzetilen kitapta yazar, savaş sırasında benliklerin yitiren, hayvansı duygularını sergileyen insanların tragedyasına örnek verdiğini söylüyor. Benden Selam Söyle Anadolu'ya'dan bazı alıntılar Yunan ilkokullarında ders konusu oluşturuyor. Lise yıllarında da yineleniyor. Yazara göre demokrasinin ilkelerine saygı gösterilen Yunanistan'da ilerici öğretmenler, öğrencilere bu kitabı örnek göstererek, şovenlik duygularının sonuçlarını gösteriyorlar. Federal Alman Cumhurbaşkanı Weizsacker'in bir konuşma sırasında kitabının sonundaki cümleye atıfta bulunması ise Sotiriyu'yu çok duygulandırıyor. Kitabın sonunda hem Türkçe hem Yunanca Kahrolsun Neden Olanlara yazılı. - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/630681509295226881/colette-miras%C4%B1-binlerce-beyaz-sayfayd%C4%B1", "text": "Kedilere düşkünlüğüyle olduğu kadar, sıradışı hayat hikayesiyle de tanınan Colette, Fransızların en nev-i şahsına münhasır yazarlarından. Edebiyata olan tutkusunu babasından alan Colette'e ondan bir miras kalmış: Doldurulması gereken binlerce sayfa. Seferlerim, ya da Silah Arkadaşlarının Birinin Gözüyle Mareşal Mac-Mahon. Yüzbaşı'nın ölümünden sonra (1905, Colette 32 yaşındadır), Achille kitapların yerini değiştirirken açıp bakmış. Bir de ne görsün: Sadece beyaz sayfalar, her ciltte yüzlerce. Colette Sido\"da, doktor olan Achille'in bunları reçetelerini yazmak için, annesinin reçel kavanozlarının ağzını kapatmak ve çekmecelere sermek için kullandığını anlatıyor. Torunları resim çizmek için kağıtları koparmışlar, yine de kağıtlar bitmemiş. Colette de kendi payına düşeni almış: \"Yazmaya yeni yeni başladığımda bu görünmez mirası kullandım. Bu sayfaların sadece bir tanesi yazılıydı: Aşkla bitirilmiş ve imzalanmış tek sayfa, ithaf sayfası: \"Sevgili ruhuma, sadık kocası: Jules-Joseph Colette. Aslında Colette babası öldüğünde yazmaya yeni başlamış sayılmazdı; kendisinin yazdığı ama kocası Willy'nin imzasıyla çıkan Claudine dizisini bitirmişti. Aslında bu hikayenin en eğlenceli tarafı, Yüzbaşı'nın gerçekten yazmış olması. 1970 savaşından sonra bir deneme yayımlamış: Orduya, Fransa Halkına, Meclislere. Coğrafya, topografya tutkunuymuş, sayısız makale kaleme almış."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/633522245744181248/%C5%9F%C3%BCkran-kurdakul-nesnellik-yap%C4%B1t-incelendikten", "text": "İlk kez 1971'de yayımlanan Şükran Kurdakul'un Şairler ve Yazarlar Sözlüğü, 1999 yılına kadar her basımda genişletilerek altı kez basıldı. Sözlüğün dördüncü basımının ardından, Kurdakul, şair ve yazarların seçimindeki ölçütler ve diğer eleştirilerle ilgili soruları yanıtlamıştı. - Şimdi eskileri dönemlerine, yapıtlarıyla etkilerini göz önünde tutarak aldım. Onlar zaten edebiyat tarihlerinde, ansiklopedilerde bu türden sözlüklerde bulunan kişiliklerdi. Bu nedenle Dede Korkut'tan XIX. yüzyılın sonlarına kadar uzanan dönemde seçim açısından pek bir sıkıntım olmadı. Bir araştırma kitabı olmadığı için genel yargılarla yetinmek olasıydı. Çağdaş edebiyatçıların seçiminde üç - dört ölçütü benimsedim. Birinci ölçüt, yine yazarın ya da şairin yapıtlarıyla dönemi içinde hareket uyandırması. İkinci ölçüt verimliliği, sürekliliğiydi. Şimdi burada diyelim yedi - sekiz kitabı çıkmış bir yazarın niye sözlükte bulunmadığı gibi bir soruyu yanıtlamak da bana düşüyor. - Sorunuzun ilk bölümünde adı geçen romancıları kimi edebiyat tarihçileri, aşk ve serüven romancıları olarak nitelemişlerdir. Bizim edebiyatımızda bu tür roman, deyim yerindeyse, geleneğini Saffet Nezihi'nin kitaplarına bağlayabiliriz. Bu yazarın özellikle Zavallı Necdet adlı romanı İkinci Meşrutiyet öncesinden Cumhuriyet dönemine kadar okur bulmuştur. Genel çizgileriyle aynı yapı ve içerik özellikleri gösteren bu roman türünün öteki çalışanlarından Mükerrem Kamil Su ile Muazzez Tahsin Berkant'a yer vermekle yetindim. Şule Yüksel Şenler, bunu da ben ekleyeyim, Münevver Ayaşlı'yı izliyorum. Onunla aynı dünya görüşünde olduğunu söyleyebileceğimiz Emine Işınsu'ya yer vermekle bu anlayış karşısında nesnel olduğumu gösterdiğimi söyleyebilirim. - Sözlüğün birinci basımını ancak 767 şair ve yazar oluşturuyordu. Bu sayı ikincide 815, üçüncüde 1078, dördüncüde 1143'e ulaştı. Sözlük genişleme olanağını buldukça öne sürdüğünüz gelişmeler daha fazla göz önünde tutulabilir. Ama şu nokta üzerinde durulmasını istemek de benim hakkım. Dede Korkut'tan günümüze 767 yazar ve şairi kapsayan birinci baskıda dahi Berna Moran'dan Atilla Özkırımlı'ya, Şerif Hulusi'den Kemal Sülker'e, Emin Türk Eliçin'den Emin Özdemir'e kadar alanlarında ün yapmış yazarlara yer verilmiştir. - Çağdaşlaşma süreci içinde düşün yaşamımıza birinci dereceden katkısı olan yazarlar arasında dil, tarih, felsefe ve toplumbilim alanlarında çalışan kişilikler var. Basında yazar olarak çalışanlar var. Ben gene birinci basımdan itibaren diyelim tarih ve felsefede Yusuf Akçora, Agop Dilaçar, vb. Başkalarının yanı sıra Cumhuriyet döneminin yetiştirdiği dilbilimcilerden Berke Vardar, Özcan Başkan, Doğan Aksan gibi alanlarında ün yapmış kişiliklere de yer verdim. Bu seçimde de sözlüğün oylumu açısından eksik bıraktıklarım olabilir, atladıklarım da olabilir. - Benim demek istediğim şuydu: Önce çağdaşlaştırmak süreci içinde yapıtlarıyla gelişmeye katkısı olduğu kabul edilen, ilk felsefe dergisini çıkaran, ilk toplumbilim kitabını çıkaran gibi kişiliklere karşı görevi yapmak gereği, sonra ötekiler. Yapılan eleştiriler içinde Nazım Hikmet'in bir şiirinde adı geçti diye Kemal Ahmet gibi dönemi içinde de ilgi uyandırmamış bir yazarın bulunmadığı da vardır. Sorun bir kişiye bağlı olan bir çalışmanın yapısında görülebilecek aksaklıkların saptanmasıdır. Önay Sözer, A dergisinden (1956) bu yana ilgiyle izlediğim bir yazar. Yazko'nun roman yarışmasında yargıcılar kurulu üyesi iken Öteki adlı romanına oy vermekten onur duyduğum bir yazar. Ama son yıl şimdi Avrupa'da bulunduğu için kendisiyle ilişki kuramadım. İlber Ortaylı ise Kültür Ansiklopedisi'nde birlikte çalıştığım, geleceğine güvendiğimiz tarihçilerden biri. Ertuğrul Özkök toplumbilimdeki çalışmalarıyla sözlükte bulunan Önder Şenyapılı gibi yeri olması gereken yazarlardan. Tek kişinin çabasına bağlı olan çalışmalarda bu atlamalar eleştirilerle her baskıda biraz daha azaltılabilir. Y. Ç. - Yaşayan yazarların yaşamöyküleri, çok eski tarihlerde kalmaktadır. Sözgelimi Haluk Aker hakkındaki bilgi 1972 yılına kadar geliyor. Ömer Asım Aksoy'un Türk Dil Kurumu genel yazmanlığından hiç söz edilmiyor. Sormak istediğimiz şu: Biyografileri derlerken hangi kaynaklardan yararlandınız? Kimi yazarların yaşamöyküleri hakkında oldukça geniş bilgi verilirken bazı yazarların yaşamöyküleri kısa tutulmuş. - Sözlüğün birinci basımını hazırlamadan önce yaşayan şair ve yazarlarımıza özel mektuplar yazdım. Birçoğu yanıtlama inceliğini gösterdiler. Daha sonra da bu tür çalışmayı sürdürdüm. İstanbul'dakilere telefon ederek bilgi aldım. Bizde biliyorsunuz sözlük çalışması bir yönüyle tezkirecilik geleneğine dayanır. II. Meşrutiyet döneminde Bursalı Mehmet Tahir Bey, İbn-ül Emin Mahmut Kemal, Cumhuriyet'te Murat Uraz yapıtlarıyla bir anlamda bu geleneği sürdürdüler. Ben incelediğim yazarların yaşamöykülerini saptarken onların yaşantılarındaki olağanüstülüklerin üzerinde fazlaca durarak edebiyat sosyolojisine katkıda bulunmayı öngördüm. Yaşamlarındaki ayrıntı noksanlığı yolundaki eleştirilerinizi sözlük ele aldığı yazarların değerleriyle yanıtlar. - Rıfat Ilgaz bir öncü. Biliyorsunuz 1940 edebiyat hareketinin toplumcu gerçekçi şiir kanalında yenilik ve kendine özgü bir estetik yaratan şairlerinden biri. Ayrıca tek parti döneminden bu yana şiir kitapları, oyunları, Marko Paşa gibi Cumhuriyet döneminin dergilerinden birini çıkaranlarla birlikte çalışması, ayrıca yapıtlarıyla siyasal iktidara tavır alması nedeniyle onu aşkın ceza davası görmesi. Bütün bunlar elbette ki Rıfat Ilgaz'ın yaşamöyküsünün zenginlikleridir. Ben, bunları görüp yazmazsam toplumsal olgunun gelecekte tarihe yansımasına gizli bir sansür koymuş olurum. Birkaç edebiyat ödülü aldığını bildiğim Afet Muhteremoğlu ise yaşamı öğretmenlikle geçmiş ve öğretmenlikle süren bir yazar. - Doğaldır ki sözlüğe aldığım 1143 yazarın yapıtlarını tek tek okumaya olanağım yok. Yapıtlarını okuduğum yazarların kimileriyle fazladan ilgilenmişsem, onların üzerinde genel yargılar verme olanağını buluyorum. Belli yapıtlarını okuyup üzerinde durmadığım yazarlar için verilen yargıları denetleme değerlendirme olanağına sahibim. Bir de hiç okuma olanağı bulamadıklarım var. Bir de, toplumun yüzyıllarından beri değer vermede birleştiği adamlar karşısındaki tavrım var. Bu tavır günümüz için de geçerlidir elbet. Adlarını saydığımız yazarlar belli edebiyat çevrelerinde ilgiyle karşılanmış, kimilerinin kitaplarına sayısız değerlendirme yazıları yazılmıştır. Bu yazılarda öne sürülen yargıları paylaşmıyorsam, bu yargıları bölümlerine yansıtmamakla nesnel kaldığımı sanıyorum. Aksi halde Necip Fazıl Kısakürek'le de az uğraşmam gerekirdi. Bunu yapmadım. Necip Fazıl'a verilen yer, 60 satırdır (Yaşar Kemal 83, Melih Cevdet Anday 57 satır). Arif Nihat Asya'ya gelince, hece ile şiir yazdığı dönemde, yaşları 15 - 18 olan Yedi Gün şairlerinden daha zayıf düzeyde bir şair olduğundan, sözlük ölçeğinde bunun gerekçesini veremeyeceğim için şair kişiliğinin üzerinde durmamayı yeğledim. Ama kişiliğini kendi açılarından değerlendiren incelemelerini gösterdim. Aynı şekilde Karakoç için de üç kaynak gösterdiğimi belirtmeliyim. - Cöntürk'ü o kadar unuttuk ki. Edgü'nün son yıllarda öyküleri, O ve kimi yazılarından oluşan kitapları çıktı. O üzerinde bir değerlendirme yapmanın gerekliliğini kabul ediyorum. Öyküleri ve yazıları için daha önce vermiş olduğum yargıları geçerli saymış olmalıyım. Tahsin Yücel konusundaki uyarınız da doğrudur. Nitekim Bülent Ecevit bölümünde şairin bir şiirini değerlendirdiği gerekçesiyle, Yazının Sınırları (1982) kitabını kaynak gösterdiğime göre, bu yönüne değinmiş olmam gerekirdi. - Öznellik - nesnellik konusunun bu konuşmanın sınırlarını aşacak nitelikte olduğunu biliyoruz. Geçende Cumhuriyet Gazetesi'nde Melih Cevdet Anday Şairler ve Yazarlar Sözlüğü üzerindeki düşüncelerini belirtirken bu konuya da değindi. En tehlikeli olanın da nesnel görünüp öznel davranmak olduğunu yazdı. Haklıydı Melih Cevdet. Sözlük ölçeğinde eğer siyasal bir amacınız yoksa, gizli bir sansür yapmayacaksanız bu tehlike çok az. Kaynaklara başvurarak, kendi içinde bir nesnellik yaratabiliyorsunuz. İki sorun var. Birincisi yazarın yaşamöyküsüne ilişkin nesnellik. Örneğin Mehmet Akif Ersoy'la ilgili maddeyi yazarken 1925'te Mısır'a gitti, orada on yıl kaldı demişseniz, bu bilgi nesnel değildir. Çünkü nedensellik ilkesi göz önünde tutulmamıştır. Şair, Kahire'deki üniversiteden büyük para aldığı için mi on yıl Mısır'da kalmıştır? Sağlığı Türkiye'de yaşamasına engel mi olmaktadır? Yoksa Türk Arap'sız yaşayamaz dizesindeki, yazdığı gereksinmeden ötürü mü? Bunların okurun soracağı sorular olarak havada kalmaması için sözlük hazırlayıcısı nesnel ise Cumhuriyet'ten sonraki yenilikler karşısında Mehmet Akif'in aldığı tavrı belirtmek zorundadır. Aynı şekilde Sait Faik Abasıyanık'ın sonradan, Birtakım İnsanlar adıyla yayınlanan Medar-ı Maişet Motoru romanının ad değiştirmesinin nedenini de sözlük hazırlayıcısının belirtmesi nesnellik açısından gereklidir. Yorumlara gelince bu nokta elbette ki somut ölçütlerle değerlendirilebilecek bir iş değil. Okuyacaksınız, sözlük hazırlayanın filanca romancı karşısındaki tavrını anlayacaksınız. Ben az önce belirttiğim gibi okuduğum yazarlara yaklaşırken, daha çok genel yargılar verme olanağını sağlayacak noktalar üzerinde duruyorum sözlükte. - Sanmıyorum. Çünkü basılmış olan Çağdaş Türk Edebiyatı - Meşrutiyet Dönemi kitabımda incelediğim kimi şairlerin dünya görüşleri benim dünya görüşüme karşıt felsefeye bağlı olduğu halde onların Türk şiirine dil ve yapı olarak kazandırdıklarını değerlendirdiğim ortadadır. Önümüzdeki dönemde basılacak olan Cumhuriyet Dönemi'nde Ahmet Hamdi ve Nazım Hikmet sonrası 40 şairimize yaklaşırken kullandığım ölçütler de daha belirgin olarak gösterir bunu. Meraklısı bu dergide yayınlanan Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas, Behçet Necatigil üzerine çıkan inceleme yazılarına bakabilir. Şunu demek istiyorum: Eğer bir şair üzerine başkalarına başvurmadan yargı vermişsem bu yargılarım büyük boyutlu çalışmalardan kaynaklanmıştır. Nesnelliği ben şairin ortaya koyduğu yapıtları tek tek incelemeden, analizlerden sonra varılacak bir sonuç olarak kabul ediyorum. Bu görüşümü sözlükte Ahmet Hamdi, Cemal Süreya maddeleri vb. doğrular. Y. Ç. - Böyle büyük çaplı bir çalışmayı, her baskısında biraz daha genişleterek yürütmeniz doğrusu herkesin göze alamayacağı bir iştir. Her şeyden önce kutlanması gerekir. Ayrıca bize bu konuşma olanağını verdiğiniz için de teşekkür ederiz."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/633973915334705152/ezra-pound-kalbindeki-cehennemde-oturuyordu", "text": "Çağımızın en büyük şairlerindendi. 1 Kasım 1972 akşamı Venedik'te bir hastanede öldüğü zaman 87 yaşındaydı. Son on yıldır artık konuşmuyor, gazetecileri kabul ediyor, ama sorulara Evet, Hayır gibi kısa kısa cevaplar veriyordu. Oysa fırtınalı hayatının geri kalan yıllarında durmadan yazmış, dinlenmeden konuşmuş, çakallar gibi daldan dala atlamıştı. Hemingway, T. S. Eliot, James Joyce, Yeats gibi sanatçılara önderlik etmiş, eserlerini düzeltmiş, kitaplarını bastırmış, tanınmalarını sağlamış olan Pound bir yandan da kendisini akıl hastanesine götüren davranışlarda bulunmuştu. 1945 yılında Amerikan askerleri onu İtalya'da demir bir kafese koyup halka göstermişlerdi. Ezra Pound ile Azrail, Noel Baba ve Nurullah Ataç arasında benzerlik kurulabilir. Büyük şairin kişiliğindeki çelişmelere ve hizmetlerindeki çeşitliliğe değinmeden önce şunu belirtelim: Ezra Pound ve onun çizdiği yolda giden dev çaptaki öteki şairler olmasaydı, bugün yalnız Anglo-Sakson şiiri değil, ülkemizi de içine almak üzere, bütün dünya şiiri bambaşka bir yerde olurdu. T. S. Eliot, Ezra Pound için, O, yüzyılımızda gerçekleşen şiir devriminde bir numaralı etkendir der. Bugün ülkemizde dört dizeli bölümler halinde basmakalıp ölçülerle uyaklı şiirler yazılmıyorsa -tavşanların çektiği niyetler ve dar birtakım çevreler dışında demek istiyorum- bunun nedenini biraz da Ezra Pound'ın çabalarında aramak gerekir herhalde. 1. Öznel olsun, nesnel olsun eldeki şey\"in doğrudan doğruya işlenmesi. 2. Sunulan şeye katkısı olmayan her kelimenin atılması. 3. Ritme gelince, şiirin metronom tekdüzeliğiyle değil, müzik cümleleri sırasına göre yazılması. Yol gösterici eleştirmen Remy de Gourmont'un yüreklendirdiği Jules Romain, Andre Spire, Vildrac ve Duhamel gibi Fransız \"serbest nazım\"cılarıyla da fikir alışverişine geçen Pound, şiirde, \"şairanelik\"ten, gereksiz süslerden ve sıfatlardan kaçındı; halk diline, günlük konuşmalara, hatta fıkralara yer verdi. İmgecilik akımının en güçlü kişisi olarak \"imaj\"ları en etkili biçimde kullandı. Bizdeki \"Yeni Şiir\"i, diyelim Orhan Veli'yi, incelediğimiz zaman, sıfatlardan, her türlü süsten kaçan, halk diliyle, dilin doğal ritmiyle yazılmış yalın şiirlerin Pound'ın öne sürdüğü ilkelerle ne denli bağdaştığını görürüz. Nurullah Ataç bizde nasıl genç değerlerin elinden tutmuş, olumsuz bir ortamda onların tanınmasına yol açmışsa, Ezra Pound da, sınırsız bir özveriyle, bir Noel Baba cömertliğiyle, çağının en değerli yazarlarından pek çoğuna maddi, manevi yardımda bulunmuştur. İrlandalı James Joyce'un Ulysses\"i de Ezra Pound'ın aracılığıyle bastırılmıştır. Robert Frost, D. H. Lawrence, Carl Sandberg, Ernest Hemingway gibi ünlü şair ve romancılar da teknik yardım ve tanıtılma bakımından Pound'a çok şey borçludur. Hemingway Paris'te sıkıntı içindeyken Pound para yardımında bile bulunmuştur. Yeats, Eliot ve Hemingway sonradan Nobel ödülünü kazanacak, James Joyce da \"Ulysses ile yirminci yüzyılın en büyük İngilizce romanını yazan adam diye ün salacaktı. Anatole France tıpkı ezra Pound'a benzer, yalnız biri cücelere el uzatırken, öteki devleri bulup çıkarır, sözü boşuna söylenmemiştir. İngilizcenin yanı sıra Ortaçağ Fransızcası, Çağdaş Fransızca, İspanyolca, dillerden ve Çin - Japon klasiklerinden İngilizceye çeviriler yapmıştır. vardır. Bir o kadar kitaba da katkıda bulunmuştur. Bin beş yüzü aşkın denemesi, Buraya kadar iyi. Gelelim Pound'ın Şeytani, Mefistokari, Ezrailvari yanına: Ezra Pound, diktatör Mussolini'ye hayrandı. Hitler'e vurgundu. Kendini, aklı başında iktisatçıların \"safsata diye adlandırdıkları birtakım iktisadi görüşlere kaptırmıştı. Tanılamaları belki bütün bütün yanlış değildi, ama gösterdiği çözüm yolları tehlikeliydi, gericiydi, akıl ve insanlık dışıydı. Pound'a göre Amerika'da demokrasi yoktu, çünkü bu ülkeyi, yurttaşların seçtiği kişiler değil, büyük sermaye sahipleri, tefeciler, uluslararası bankerler, Wall Street ve Yahudiler yönetiyordu. Amerika'nın iktisadi düzeni arka arkaya patlak veren büyük savaşlara sebep oluyordu. Mussolini ve Hitler haklıydı. Bunlar halkı düşünen, güven yaratıcı büyük adamlardı. Faşizm ve Nasyonal Sosyalizm'de paranın yönetimi devletin elindeydi. Devlet, aydınları, sanatçıları -kendisi gibi düşünen aydınları ve sanatçıları- tutuyordu. Başka türlü düşünen sanatçılara da zaten gerek yoktu. En yüksek düzeydeki sanat, halk için değildi. Halk, doyurulması, arada sırada okşanması gereken köpeklerden farksızdı. Büyük sanat eserlerini halk anlayamazdı. Sanat, seçkin üç beş kişiye seslenmeliydi. İngiliz kafası oduna, Amerikan kafası karpuza benzer. Amerikalı'nın kafasına bir şey sokmak daha kolaydır, ama onu orada on dakikadan fazla tutmak olanaksızdır. Pound konuşurken bir karakulak gibi daldan dala sıçrıyor, arada sırada tam anlamıyle hezeyanlar savuruyordu. Hatta bir ara İtalyanlar Pound'ın Amerika'ya şifreyle haber gönderdiği kuşkusuna kapılarak yayınları durdular, ama sonra yine başlattılar. Sonunda Odunlar\"la \"Karpuzlar savaşı kazanınca Pound yakalanıp Amerika'ya götürüldü. Yargıçlar kurulu akli durumunun yargılanmaya izin vermediği gerekçesiyle Pound'ı Washington'daki St. Elizabeth akıl hastanesine yatırdı. Pound burada dilediği gibi yazıyor, atıp tutuyor, istediği kimseyi yanına kabul edebiliyordu. On iki yıl sonra salıverdiler. Hemen İtalya'ya döndü. Kendisini karşılayan gazetecilere esaslı bir faşist selamı çaktıktan sonra Ben dünyanın en büyük şairiyim. Bütün Amerika tımarhane! diye bağırdı. Amerika'nın tımarhane olduğunu bugün pek çok kimse kabul etmektedir, ama Ezra Pound kendisinin bir tımarhane kaçkını olduğunu bir türlü kabul edemeden öldü gitti. Totaliter rejimlerin tefecilikte de, savaş çıkarmakta da, insanları ezmekte de ne korkunç birer araç olduğunu göremedi. Ne var ki son yıllarında özellikle 1962'de bir kalp krizi geçirdikten sonra, eski canlılığı gitmiş, üstüne bir eziklik çökmüştü. Daha bir yumuşamış, bütün insanlığın -küçük, sade kişilerin- çektiği acıları duyar gibi olmaya başlamıştı. Zaten daha önce Pisan Cantoları'nda bu duyguların belirtilerini vermemiş değildi. Artık konuşmuyordu. Sorulanlara kopuk kopuk cevap veriyordu Acaba kendisinde bir iç muhasebesi mi başlamıştı? Gazetecinin biri sordu: Nerede oturuyorsunuz üstat? dedi. Pound, Cehennemde, diye cevap verdi. Gazeteci, Hangi cehennemde? diye sordu. Pound, Burada, burada, diye cevap verdi. Eliyle kalbini gösteriyordu. Bizce, Ezra Pound'ın yaşamından alınacak başlıca ders şudur: Sanatçılar ne denli sakat, yanlış, hatta tehlikeli görüşlere saip olurlarsa olsunlar, sevapları günahlarını aşıyorsa çevrelerine de, bütün insanlığa da, hatta ihanet ettikleri uluslarına da şeref kazandırabiliyorlar. Açık rejimlerin en büyük gücü bu gibi sanatçılardan yararlanmayı bilmek olsa gerek. Eserlerini yasak etmek şöyle dursun, okutuyorlar. Hem de didikleye didikleye!"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/635514437142544384/vahan-bey-edebiyat-binlerce-d%C3%BCnya-demektir", "text": "Yirmi yıl, 1960'tan 1980'e kadar Beyoğlu'nda Atlas sinemasının orada durmuş; sonra da Galatasaray Lisesi'nin köşesinde. 1993'te de oradaymış, bu yazıdan o anlaşılıyor. Sokak sahafı Vahan Bey, edebiyat tutkunu bir roman kahramanına benziyor. Hep nostalji\"yle sözü geçen Beyoğlu'nun bir köşesinde, küçük, kara tezgahına ilişmiş, sokak sahaflığının en eskisi Vahan Bey. \"Geçmişe özlem duyamayacak kadar hayatın sokağında bir insan. İstanbul'u hepimiz çok severiz. Sıkılınca, kolumuzun altına yerleştirdiğimiz bir kitapla belki de yolumuz Beyoğlu sokaklarına düşer; günü kurtarmaya çalışırız. Ama otuz yıl boyunca inatla, onlarca kamyon dolusu eski kitap, tarihi belge, değerli evrağı sırtlanıp sokaklara taşıma kararlılığını göstermek hiç kolay olmasa gerek. Eskiden buralar kültür membaı halindeydi. Aksaray, Şişli, Nişantaşı, Feriköy'deki evlerden çok değişik kitaplar çıkardı. Evlerde büyük kütüphaneler vardı. Hafta içinde kamyonla kitap topladığımı bilirim. O yüzden de kitap düşkünleri gelip, beni bulurlardı. Sonra sahaflardan kitaplar bulurduk. Kitapçılar rahatça bizim gibi esnafa ellerinde olanları verirlerdi. Şimdi her şey ticaret oldu. - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/635515459165470720/ya%C5%9Far-kemal-karma%C5%9F%C4%B1kl%C4%B1ktan-yaln%C4%B1z-%C3%A7ok-usta", "text": "Yaşar Kemal'in Demirciler Çarşısı Cinayeti romanı 1972 yılında yayınlandığında, İnce Memed rüzgarı sürüyordu. O güne dek 11 baskı yapan, 200 binin üstünde satılan, 29 dile çevrilen, İngiltere ve İsveç'de best-seller listelerine giren, Amerika'da ayın kitabı seçilen, İsveç radyosunda yayınlanmakta olan İnce Memed'in yazarı, yeni romanı hakkındaki soruları yanıtlamıştı. - Yeni eserim beni epeyce uğraştırdı. Milliyet'te Akçasazın Ağaları çıkmıştı 1964 yılında. Onu bitirdim. Akçasazın Ağaları iki büyük cilt oldu. Birisi Milliyet'te çıkan... Onun adı Yusufçuk Yusuf. Öteki, şimdi yazıp da bitirdiğim Demirciler Çarşısı cinayeti. Bu ikisini \"Akçasazın Efsanesi adı altında birleştirdim. Şimdilik, okunmamış bir roman üstünde konuşmak istemiyorum. İstediğim romana azıcık daha yaklaştığımı sanıyorum. - Gene Çukurova'da. Cumhuriyetin başından son yıllara kadar. Böyle bir süreci, oluşumu kaplıyor. Kan davası, cinayetler. Atlar. Bu romanda o kadar çok at var ki... Soy atlar. Bilir misiniz, Çukurova atlar memleketidir de... Arap atları ne kadar ünlüyse, bir zamanlar Çukurova atları dedikleri bir tür de o kadar ünlüydü... - İnce Memed I bence yalın bir hikaye. O hikayede Topal Ali'nin dışında belirlenmiş, bütün yoğunluğu, karmaşasıyla yaşayan roman adamı yok. İnce Memed'i yabana atıyor değilim, bir delikanlı. İnce Memed II'de bu delikanlının kişiliği, olayların kökeni ve kişilerin yaşamı daha belirleniyor. İnce Memed'in sevilmesinde onun yalın çocuksu, temizliği, bir de kurgusu başlıca etken. İnce Memed III'ü yazdığımda roman tamamlanmış; kişiler, kurgu, hikaye bütünlenmiş olacak. Zor, ağır yazan bir kişiyim. Bir romanı yıllarca içimde yaşamadan yazamıyorum. Böyle olmamalı bir yazar. Yazar dediğin su içer, hava alır gibi yazmalı. Böyle düşünüyorum ama çabuk yazmaktan da korkuyorum herhalde. Birinci Memed yazılalı şöyle böyle on sekiz yıl oldu. Bu arada Ortadirek dizisini (I. Ortadirek, 2. Yer Demir Gök Bakır, 3. Ölmez Otu) tamamladım. Bu üç roman hem ayrı ayrı romanlar, hem de bir bütün. İnce Memed'den sonra yazdığım bu romanlar insanın gerçeğine, daha çok da psikolojik, yaşam gerçeğine varabilmek için bir çaba. Bu diziyi bana en yakın, yapmak istediklerime en yakın buluyorum. Çabam daha da yalınlığa varmak. Hem anlatım hem de hikaye yalınlığına varmak... Ustalaştıkça yalınlaşmak, amaç bu olmalı bir yazar için... Karmaşıklıktan yalnız çok usta anlatıcılarla, halk kurtulabilmiştir. - Böyle bir roman tezimin olduğunu sanmıyorum. Roman üstünde düşüncelerim, romanda, insan anlayışında varmak istediğim amaçlar olmalı diye düşünüyorum. Efsaneye gelince, insan düş kuran, mit kuran, yaşayan, yaratan bir yaratıktır. İnsan yaratıcı bir yaratıktır. Yaratmağa başladın mı, yaratılmağa da başlıyorsun demektir. Bir yaşam boyu, bütün gün, bütün aylar, yıllar boyunca insan düş içinde yaşar. Gerçeği araştırırken, bu gerçek nedir diye sormaz mıyız? Şu aradığımız, varamadığımız nedir ola? Gerçek dediğimiz ne ki, bu gerçek dediğimizi ne kadar yaşıyoruz? Şu düş, mit, efsane dediğimiz nedir, onu ne kadar yaşıyoruz? Bana bu sorular ilginç geliyor. Gerçek sandığımızla düş sandığımız ne kadar birbirine yaklaşık? Ne kadar içiçe? İnsan yaşarken türlü türlü acı çekiyor. Birisi düpedüz maddi acılar, işkenceler, dayaklar... Gerçekten acıların en aşağılığı. Bir de insanın başka acıları, iç acıları var. Düş acıları, ölüm karşısındaki acıları var örneğin. Hangisi daha gerçek? Hangisini daha beter yaşıyor insanoğlu? Bu belki kaba bir örnek. Yaşamımız düş mü? Ben bunun sınırsızlığını, içiçeliğini yazmayı deniyorum. Bu yüzden de efsane demek, romanlarıma efsane demek hoşuma gidiyor. İnsanın mayasında düşçüllük ağır basıyor. İnsanın düşçüllüğü olmasaydı, en önemli, birinci özelliği, onun yaratma özelliği olmazdı. Destan türüne gelince... Roman destan, bu da hoşuma gidiyor. Önce şiirle başlıyor, düz yazıya geçiyor, dal budak salıyor söz sanatı. İnsanın hamurunda, yaşama sevincinde dünyanın tadı var; insanoğlu o tadı, güzelliği çağlar boyunca deli bir sevinçle, coşkuyla dile getirmiş. Ben destan türüne bağlılığı bu yüzden duyuyorum. Bir destan türünün coşkunluktan gelen bir kurgusu, bir tadı, lirizmi var... Destan türünün burasına da bağlı olmak isterim. Söz sanatı, halkın hep bir ağızdan, tekmil bir dünyanın halklarının bir elden oluşturdukları bir sanattır. Ne güzel bir iş bu: İliklerinde çağların tadını, oluşumunu, insanoğlunun yaşamlarını duymak, hep birlikte yaratmak, halkla birlikte sözü, sözün tadını geliştirmek... Benim destan hayranlığım, insanoğlunun söz sanatının geleneğine bağlılığımdandır. - Bunlar çağımızın moda sorularıdır. Dünya durdukça, halkların sanatçılarla birlikte oluşturdukları romana, hikayeye hiçbir şey olmayacaktır. Roman okuyucusu çağımızda her çağdan daha çoktur. Roman hiçbir zaman ölmeyecektir. Söz sanatlarının yerini hiçbir sanat alamayacaktır. Elektronik çağda insanların roman okumağa daha çok vakti olacak. Söz sanatları insanlıkla birlikte gelişerek yaşayacak. İnsanlık kaldıkça roman da kalacak. Sözün tadının yerini hiç hiçbir sanat tutamayacak. İnsana en yakın, insanın canının içindeki sanat söz sanatlarıdır. - Sonunu ilkini bilmem ama, ben bizim romancılığımıza saygılıyım. Gençlerden de çok umutluyum. Bir Halikarnas Balıkçısı, bir Orhan Kemal'i olan romanın sırtı yere gelir mi? Bir romanda Halikarnas Balıkçısı gibi bir büyük usta varsa, coşkulu, yalın, zengin, ağzına kadar dünya dolu bir Orhan Kemal varsa, insanın derinliklerine varmış, insanda yeni olanaklar aramış o romanın arkasından bir Fakir Baykurt bütün güzelliği, yeniliği, coşkusuyla, ustalığıyla gelir. Bir milletin romanında bir Kuyucaklı Yusuf, bir Murtaza, bir Ötelerin Çocuğu gibi romanlar varsa mutlu olmalıyız. Bu köklü bir anlatım kültürünün varoluşudur. Bir edebiyatta bir Fakir Baykurt bile, tek başına gerçekten mutluluktur... Ve Fakir Baykurt'un ardından da niceleri sökün edecektir. Bizim romanımızın dünyada gereğince tanınmamasının sebepleri var. Yoksa romanımızın ilkelliğinden değil... Eğer bir Kuyucaklı Yusuf'u, bir Ötelerin Çocuğu'nu dünya daha bilmiyorsa, romanlardan dolayı değil. Dilimizin sapalığından, çevirecek adam bulunmamasından. Aydınlar bu durumla hiç ilgilenmiyorlar. Üniversiteler bize sırt çevirmişler. Bizim gerçekten ilginç bir romanımız var, ama çi fayde..."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/635516384202358784/leyla-erbil-tuhaf-bir-kad%C4%B1n", "text": "Hallaç, Gecede, Eski Sevgili, Tuhaf Bir Kadın, Karanlığın Günü, Mektup Aşkları, Düşler Öyküler gibi eserlerin sahibi Leyla Erbil, 'düzgün, efendi, aklı başında' romanların ötesine geçmek üzere yazmaya başlamıştı. 'Erkek egemen dilin, insanı hep yanlış, eksik anlattığını' düşünmüştü. Sadece dilde değil, her türlü edebi kalıpta, siyasi düşüncede nasıl değişik ve değiştirici biri olduğunu ortaya koydu. Dinin, ailenin, okulun ve toplumun kendi çıkarlarına uygun olarak ürettiği yasaklarla, tabularla dolu ideolojilere kendi başına bir savaş açtı. Her zamankinden de daha güzel giyindi o gün. İncecik, tiril tiril beyaz bir gömlek, siyah bir etek. O günün şerefine narçiçeği rengindeki ipek fularını da taktı. Kendisi ve üzerindeki her şey temiz ve güzel olmalıydı. Zaten hep öyleydi ama o gün her zaman olduğundan da daha güzel ve temiz olmalıydı her şey. Yıllar önceki Şanlı Haziran Yürüyüşü\"ne katılmış o işçi kadının, sonradan anlattıkları geldi aklına yine. 16 Haziran 1970 işçi yürüyüşüne katılmış olan kadın, daha sonra o günü anlatırken, \"o sabah yepyeni iç çamaşırları giydim, hani kötü bir şey olur da ölür kalırsam, amma da pismiş diye konuşmasınlar arkamdan demiş, o da bu lafı hiç unutmamıştı. Kadın duyarlılığı işte diye düşündü. Gülümsedi. Dışarı çıkmadan önce boy aynasında kendini inceledi. Güzeldi. Beş yıl sonra can dostu Tezer'in yazacağı gibi güzel bir kadındı. Erkeklerin beğendiği, istediği bir kadınsın. Hep sevildin. Güzelsin, temizsin. Pis kadın olur mu diyeceksin ama kimlerin pis olduğunu sen de çok iyi biliyorsun. Aynadaki halini beğendi. Gülümsedi. Binlerce insanla birlikte ve ancak adım adım ilerleyerek meydana yaklaşabildiğinde, saat öğleni çoktan geçmişti bile. O pankart ve afiş okyanusunda, kendi örgütüne ait olanı güçlükle seçebildi. İtişe kakışa ilerledi. Sonunda, Türkiye Yazarlar Sendikası pankartı altında toplanmış olan arkadaşlarına ulaştı. Onlarla kol kola girdi. Onlarla el ele tutuştu. O pırıl pırıl mayıs güneşi altında meydanı dolduran beş yüz bin insanla birlikte bağırdı, şarkılar ve marşlar söyledi. Umutlandı. Konuşmacıları dinledi. Hep bir ağızdan söylenen zafer ve umut şarkılarına kulak verdi. İşçinin, emekçinin bayramı. Bayram şarkılarına o da katıldı. Gülümsedi. Akşam oldu. Kalabalık daha da büyüdü. Yoruldu. Güler yüzlü ve kalın bıyıklı adam son konuşmayı yapmak için kürsüye çıktığında, o da arkadaşlarıyla birlikte biraz soluklanabilmek için meydanın hemen yanındaki pastaneye girdi. Yorgun ve mutluydu. İlk silah seslerini, çayından ilk yudumu alırken duydu. Bir sopayla tahtaya vuruluyormuş gibi tok bir ses. Sonra aynı sesi bir kez daha duydu. Sonra cehennemi gördü. Sonra kıyameti yaşadı. Her cinsten otomatik silahtan çıkan uğultulu sesler. Polis panzerlerinin motor homurtuları. Kulakları yırtan canavar düdükleri. Sonuna kadar açılmış hortumlardan fışkıran kesici, vurucu ve öldürücü bir tazyikli suyun çıkardığı kırbaç ıslıkları. Sonra insan sesleri. Ölen, yaralanan, biraz önce yan yana yürüdüğü arkadaşının ayakları altında ezilen, duvara sıkışan, düpedüz boğulan insanlardan çıkan o tarif edilemeyen sesler. Bağıran, haykıran, ağlayan, yalvaran, inleyen, küfür eden, yakaran insanların korkunç sesleri. Çıktı. Ne yana olduğunu bilemeden koşmaya başladı. Yerlerde öylece kımıltısız yatan ya da yılan gibi kıvrılan, ağızları ve gözleri sonsuz bir dehşetle açılmış insanların üzerinden atladı. Narçiçeği rengindeki fuları, boynundan kayıp düştü. Beyaz gömleği lekelendi. Koştu. Elmadağ yönüne doğru koştu. Ardında çığılıklar, haykırışlar, kızıma rastladın mı, babamı gördün mü soruları duya duya koştu. Kurtuldu. Yazar Leyla Erbil, düzenlenen bir tertip sonucunda yüz yirmi altı kişinin yaralandığı ve otuz dört kişinin de öldüğü 1 Mayıs 1977 olaylarında Taksim meydanındaydı ve gerçekten de mutlu bir rastlantıyla canını kurtarabildi. Can dostu Tezer Özlü de yanındaydı ve o da en azından o gün için şanslıydı. Basmakalıp deyimle Türk edebiyatının ayrıksı sesi Leyla Erbil, 1931'de İstanbul'da doğdu. Orta halli bir ailenin üç kızından ortancasıydı. İlk, orta ve liseden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin İngiliz Edebiyatı bölümünde okudu. Edebiyat gibi uçsuz bucaksız bir alanda hemen her şeyin kuru bir neden - sonuç ilişkisine bağlandığı, yazarların ve içinde bulundukları toplumun insan yönünün neredeyse hiç göz önüne alınmadığı biçimsel derslere son sınıfa kadar tahammül etti. Son sınıfta bıraktı. İnsanların içine girdi. Onların ne düşündüğünü, düşüncelerini ne şekilde ifade ettiklerini anlamaya uğraştı. İnsanların nasıl konuştuklarına baktı. Sokakta ve edebiyatta konuşulan dilin, olan biteni anlatmakta yeterli olup olmadığı konusunda kafa patlattı. Sonunda kararını verdi. İnsanı anlatmakta artık yetersiz kalan bu dili, bu kalıpları değiştirecekti. Değiştirmeye başladı. 1956'da yayınlanan ilk hikayesi Uğraşsız'da, bu değiştirme çabalarının ilk kardelenleri uç verdi. Sadece dilde değil, her türlü edebi kalıpta, siyasi düşüncede nasıl değişik ve değiştirici biri olduğunu ortaya koydu. Gün geldi klasik 'solcuları' eleştirdi. Gün geldi, klasik edebiyatçıları yerden yere vurdu. Dinin, ailenin, okulun ve toplumun kendi çıkarlarına uygun olarak ürettiği yasaklarla, tabularla dolu sözüm ona ideolojilere kendi başına bir savaş açtı. En çok da dille uğraştı. Giderek güdükleşen sözcük 'hazinesinin' kofluğunu ortaya koydu. Söz dizimi kurallarını altüst edip, yazının başka kurallarla da yazılabileceğini kanıtladı. Marks'ı ve Freud'u adeta yeniden yorumladı. Dille, anlatım biçimleriyle boğuşurken, yaşamdan da hiç kopmadı. İnsanlarla birlikteydi hep. Türkiye Sanatçılar Birliği ve Türkiye Yazarlar Sendikası'nın kurucularından biri oldu. Türkiye İşçi Partisi'ne girdi. Partinin Sanat ve Kültür Bürosu'nda görev yaptı. Alışılmış, doğruluğu hiç sorgulanmadan öylece kabul edilmiş her şeye meydan okudu. Ezberler bozdu. Dil yapılarına, her köşe başına kurulup çöreklenmiş 'güya' değerlere, hayatın her alanında bir mantar gibi bitiveren sözüm ona güvenlikli binalara meydan okudu. Edebiyatın gitgide ticarileşmesine içerledi. Kitapların, karanfilli diş macunlarıyla yan yana satılır olmasına hiddetlendi. Onlara saldırdı. Onlara üç noktalı virgüllerle, iki nokta üst üsteli soru işaretleriyle, virgüllü ünlemlerle saldırdı. Sırça köşkleri un ufak etti. Yel değirmenlerinin kanatlarını ve çarklarını kırıverdi. Bütün bu savaşında bir tek silahı vardı, dil. Leyla Erbil, 'dünyanın en despot, en buyurgan erkek egemen toplumunda' yaşadığını biliyordu ve böyle bir toplumla savaşmak için kullanacağı en iyi silahın dil olduğunun da çoktan farkındaydı. O silahı kullandı. Kara edebiyatı, yeraltı edebiyatını, gerçeküstücülüğü, nihilizmi sonuna kadar kullandı. Leyla Erbil nasıl bir amansız mücadeleye giriştiğini de biliyordu. O nedenle uzlaşma, serinkanlılık, hoşgörü gibi kavramları fırlattı attı. Öfkeyi, kışkırtmayı ve sivriliği koydu ortaya. Gerildi ve aynı ölçüde gerdi. Yaralıydı ve o da bir o kadar yaraladı. Baktı ki, cinsellik de 'erkeklerin' tekelinde, bu kez cinselliği de kullandı. 'Cinsellik öyle yazılmaz, böyle yazılır' der gibi yazdı. Her zamanki gibi, meydan okuyarak yazdı. Tuhaf Bir Kadın, Karanlığın Günü, Mektup Aşkları ve Cüce adlı eserlerinde okuyanı allak bullak eden bir cinsellik yazdı. Mektup Aşkları kitabında üç kız çocuğunun 'birbirlerine ayna tutarak oralarının nasıl olduğuna baktıklarını' yazdı. Karanlığın Günü'nde çocukların 'donlarını çıkarıp ötekininkine bakmasını' yazdı. Ensesti de yazdı, küçük çocuklara 'önlerini göstererek doyuma ulaşmak isteyen morukları' da yazdı. 'Bir beygirle ilişkiye girmeyi düşleyen' hizmetçi kadınları da yazdı. Ölmek ve daha acısı terk edilmek korkusu içinde olan bir yaşlı kadının ağzından, siz sevişin burada, sevişin sevişin beni terk etmeyin de daha gencim ölmem, küçükken seyrettim sizi anahtar deliğinden aylarca baktım, oğlum daha dörtlerindeydi, gene de anlıyordu, kızım çoktan uyanmıştı, delikten yüzü görünüyordu kızımın, ağzı çarpılıyor, gözleri kayıyordu, maşayı ateşe soktum, içeri daldım, bir daha yapmadı ama ikisini de yaralamışımdır, onlar yaralıdır, sevişemezler, sen neden sevişemiyorsun, onlar neden, biz neden sevişemiyoruz? diye yazdı ve dudak uçuklattı. Hallaç, Gecede, Eski Sevgili, Tuhaf Bir Kadın, Karanlığın Günü, Mektup Aşkları, Cüce, Üç Başlı Ejderha, Düşler Öyküler ve Zihin Kuşları gibi eserlerin sahibi olan Leyla Erbil, 'düzgün, efendi, aklı başında' romanların ötesine geçmek üzere yazmaya başlamıştı. 'Erkek egemen dilin insanı hep yanlış, eksik anlattığını' düşünmüştü. Ona göre, özellikle cinsellik alanında kadını dışlayan yalanlar, tabular sanki onu bekliyordu. O da bu tabuları yıkmak için işe girişti ve yıktı. Hesapsız, plansız ve alabildiğine korkusuz bir yazardı. Yazdıklarının kimilerini incitebileceğini, kırabileceğini, düşmanlar kazanacağını çok iyi biliyordu. Hiç tınmadı. Okuyucudan bile çekinmedi. Göğsünü gere gere, yazarken asla okuyucuyu düşünmedim, kendi dilimi, metni yaratmaktan başka, okuru eğlendirmeyi, kaç satacağını, beğenilip beğenilmeyeceğini, eleştirmenlerin hoşlanacağı gibi yazmayı filan hiç düşünmedim dedi. Leyla Erbil'i anlamaya yanaşmayanlar ya da onu anlama yeteneğinden yoksun olanlar, Erbil için tuhaf biri işte deyip, işin içinden çıkmayı denediler. Bir bakıma doğruydu bu. Oturup yazarlığının keyfini çıkaracağı yerde insanları ve insanlığı sorguladığı için, düşlerini anlattığı için Leyla Erbil gerçekten de 'tuhaf bir kadın'dı."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/635703998813536256/ahmet-oktay-%C5%9Fiir-bir-can-verme-i%C5%9Fidir", "text": "Mavi hareketinden II. Yeni'ye, oradan bugüne, özel bir şiir güzergahı geliştiren Ahmet Oktay'ın toplu şiirleri 1995'te yayımlandı. O günlerde Oktay, 1963 - 1981 arasındaki şiirleri ile ilgili soruları yanıtladı. - İlkin şunu vurgulayacağım: Benim şiirimin, başlangıcından bugüne, belirgin bir doğrultusu ve izlekleri var. Hemen her kitabımda üzerinde devindiğim, gezindiğim toplumsal ve insanal coğrafyayı tarihselliği içinde anlamayı öngördüğüm söylenebilir. Örneğin, intihar benim temel izleklerimden biri. Yani, 1987'de yayımladığım Yol Üstünde Semender'in doğrultusu, ilk kitabım olan 1963 tarihli Gölgeleri Kullanmak'ta rahatlıkla belirlenebilir. Aynı şekilde, son yıllarda giderek tecimselleştirilerek kullanılan eşcinsellik konusu, farklı bir yorum düzleminde ve insanal varlığa özgü bir sorunsal olarak, 1964 tarihli Her Yüz Bir Öykü Yazar'ın Bir Soruyu Duymak adlı uzun şiirinde işlenmiştir. Dahası, bir baba katilliği sorununa eklemlenmiş olarak. Sorgulama ve sorgulanma da başka izleklerimden biridir. İkisi de toplumsal ve bireysel içerimleri olan olgulardır. Dr. Kaligari'nin Dönüşü bir katmanıyla da Bir Soruyu Duymak\"ta işlenen bu sorgulama / sorgulanma izleğini genişletmektedir. - Sanrı'nın farklı bir yapısı var. O yüzden almadım toplama. Söz'ü olduğu kadar görsel'i de kullanan bir kolajdır Sanrı. Hiç kuşkusuz, öteki kitaplarımın kimi anlamsal katmanlarıyla iç ilişkileri bulunuyor. Birçok izleksel öge Sanrı'da da yinelenmektedir. Yine de onu ayırdım. Aynı yapı çerçevesinde kurduğum iki metnim var üzerinde çalıştığım. Onları yayımladıktan sonra, belki üçünü bir araya getiririm. - Hem de sanıldığından fazla. Biçim / biçem, şiir için temel olgudur. Kuşkusuz, kendi şiirim bağlamında konuşuyorum; ben kimi uzun şiirlerimde bir öykü anlatıyormuş gibi görünsem de asla öykülemem. Bir öykü varmış izlenimi veririm ama narration söz konusu değildir. Çünkü şiir ancak dilde ve imgede var olur. Şiirin anlamı dediğimiz şey, dışarda bulunan bir anlam değildir; dilden ve imgeden başka bir şey değildir o. Bu yüzden, şiirimin bazı dönemeç noktaları, yatak değiştirme noktaları vardır. Değişik teknikler kullanmayı severim. Aragon'u anımsayalım; şöyle demişti yaklaşık olarak: \"Bir şiirin öyküsü tekniğinin öyküsüdür. Birkaç kanaldan akmayı severim ben. Şimdilerde hem rubai biçimini kullanıyorum yayımladığım bazı şiirlerde hem de düzyazı şiir biçimini. Sürgün düzyazı şiirdir. Aynı biçimi Sürdürülen Bir Şarkının Tarihi'ndeki Zap şiirinde kullandığımı da görür okur. - Hayır. Şarkı'nın o bölümündeki şiirler 12 Mart, Alınlık'ın ilgili bölümündeki şiirler ise 12 Eylül darbeleri dönemlerine aittirler ve farklı bir duyarlığı dışlaştırırlar. Ama, son kertede ikisi de baskı sorunsalı ile ilgili olduklarından ötürü, aralarında bir iç bağ oluşmasını doğal karşılamak gerekir. - Yanıt olmayan bir yanıt vereyim: Şiir yazmak bir can verme edimidir. İkili bir anlam var burada: Dirim ve Ölüm bağlamında. Budur şiir yazmak."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/636857154429698048/adalet-a%C4%9Fao%C4%9Flu-nerede-ya%C5%9Fad%C4%B1%C4%9F%C4%B1m%C4%B1-biliyorum", "text": "Romanları, oyunları ve anılarıyla hep gündemde olan Adalet Ağaoğlu, 1994 yılında, 13. TÜYAP Kitap Fuarı'nın Onur Yazarı'ydı. Bu nedenle gerçekleştirilen söyleşide, Ağaoğlu, edebiyat dergilerinin yayınevi dergilerine dönüştüğünü belirterek, kitap boyutundaki edebiyat incelemelerinin daha güven verici olduğunu vurguluyor. - Ben sanırım daha çok Roman uydurmaları, Gerçek uğruna yalan, Uydurmanın yolları gibi deyişler kullandım. Pekala, sinsi bir kuramcı\"ya da itirazım yok.\"Romanın kendi ilkeleri var ve her romancı bunu kendi içinde halletmek zorunda der yanılmıyorsam Michel Butor. Felsefe okumuştur, şiir yazmıştır, ortada yine de bir boşluk kaldığını hissetmiş, bu açığı romanla kapamıştır. Bu kendi içinde bir deneyimler yolculuğu demek. Bir çeşit üstü kapalılıkla kendi romanınızın ilkelerini bulup halletmek demek. Kurmacanın, adı üstünde zaten, bir dizi yalanlar gerçeği olduğunu söylüyorum. Hayatı yazarak hayalleme deneyimleri bize insanı, dünyayı, yaşamı fenomenolojiden daha iyi anlama olanağı sağlıyor. Fakat bunun için hayatta bakılan şeyin, daha sonra gözler kapalıyken görülmesi gerekiyor. Bir içe dönüş olayı yaşamak, orada derin kazılara girişmek. Düşünün, toprak altında, burnuyla toprağı oya oya ilerleyen hayvanlar gibisiniz. Bir fazlalıkla. Bilinç düzlemiyle, bilinçle. Sinsilik. Ha, bu arada Roman sınıf mücadelesini Marx'tan, bilinçaltını da Freud'dan önce keşfetti sözü Milan Kundera'ya aittir. Bunu da yazısında söz kendisininmiş gibi kullanan kimse alınsın, diye burada belirteyim. Hayatın ve insanın gizli alanlarına ayak seslerinizi gizleyerek girmeye çalışmak, gözlemek, koklamak, tartmak, tatmak... Daha birçok sinsilik var ama benim ilkelerimin en önemlilerinden biri de işimin tek ve kesin yanıtlar değil sorular çoğaltmak olduğu doğrultusunda. - Deneyci, arayışcı bir yaklaşımım var. Verili olanla yetinemiyorum. Burada bir göze alış durumu söz konusu, ille aman hazır tutmuşken tutturduğun / tutunduğun dala asılı gibi bir okur dalkavukluğunu benimsemiyorum. Roman, zamanın tek çizgide aktığı, tek fikir, tek izlekle kurulamaz. Ya da şöyle söyleyeyim: Geldiğimiz bilinç düzeyi toplumsal bilinci aşar, onunla çatışır. O zaman birçok izlek birbirinde birbiriyle yankılanarak yer alır. Böyle olunca dili ve tekniği de değişkenleriyle bulmak zorunda kalıyorsunuz. Aslolan, bundan kaçınmamak. Böylece, bir kere roman yazmakta yetersiz görünen Türkçenin, sanıldığından olanaklı bulunduğunu öğreniyorsunuz. Önerilebilir teknikler, deyiş biçimleri buluyor, hatta bunların benimsendiğine tanık oluyorsunuz. Çokseslilik sağlıyorsunuz. Anlatıyı geldi - gitti'nin, mıştı - mişti'nin ilkel, tekdüze, tektelli halinden kurtarabiliyorsunuz. - Sürekli yakınan kişileri hayatta da, yazıda da sevmem. Bu noktada kendimle dahi kavgalı olurum. Bunu, yazarın muhalif tutumuyla karıştırmamak gerekir. Ben budala bir mutluluğu ne tattım, ne tatmak istedim. Bazen, Keşke görmeseydim bunu / şunu!.. dediğim olmuştur, yorgunlukla böyle bir huzur noktası aradığım olmuştur. Ancak, doğrusu, bizi yaratıya yönelten iç fırtınalarımızdır. Yürümeyen, haklıca gitmeyen şeyler karşısında içimizde fırtınalar kopmasaydı, sadece bakmakla yetinebilirdik. Hayatta, dilde, anlatıda, insanlıkta her şey yolundaysa, yazılacak ne var? Sorgulayıcılık bir muhaliflik sonucudur. İçteki fırtınalı durumum, beni zaman zaman yazı işçiliğinin istediği sakinlikten uzaklaştırmış olabilir. Bu arada, isteyerek kırıp yaktığım duvarların yanı sıra istemeyerek bir iki küçük sandalye, masa da kırmış olabilirim. - Hayatın takvimi, zamanı, günlerle haftalar, aylar, yıllarla sıraya dizer. Beynin takvimi bu sırayı bozar, karıştırır, ayıklar, seçer, birleştirir ve bunu yüzünü görmeyi özlediği bir yarının merakıyla yapar Bu arada beni an\"ların uzun soluklu yazarı olarak nitelemenizden sahici bir sevinç duyduğumu belirteyim. - Nerede, hangi değerlerin ortasında yaşadığımı biliyorum. Yine de medya canavarının böyle bir kötüye kullanımından üzüntü duymadım diyemem. Bu üzüntümü o kitapların edebiyat içi değerlendirilmesiyle gidermeye çalıştım. Yabancı bir yazara hak sayılan, şapka çıkarılan her şey, bizler için galiba mahallenin namusu ile ilgili bir ölçü kazanıyor. Ya başını örteceksin ya ayağa düşürüleceksin, gibi bir şey. O günler Hürriyet'teki söyleşide tepkimi her boyutuyla gösterdim, konuşmamın bütünü yer almadı. Bizler, yirmi - yirmi beş yıl önce edebiyat dünyasına girenler, bizden öncekiler gibiydik. Okura medyalar yoluyla ulaştırılmadık. Birçok nedenle iğneyle kuyu kazmış, okurunu büyük ölçüde kendisi oluşturabilmiş yazarın durumunu, bugün ilk kitabını bile birinci hamura bastırabilen, TV'lerde tanıttırılabilen ama asıl işi zaten medya canavarının bir parçası olmak olan kimseler cetveline vurmak haksızlıktır. Bu, suyu taşıyanı da, testiyi kıranı da aynı kefeye koyma anlamına gelir. Belki de zaten istenen bu. Kime, hangi amaçla olursa olsun satış uğruna yapılacak her zorlama, yılların kazanımı okuru da tedirgin eder. Buna kimsenin hakkı yok. - Ne yazıya başladığım ilk yıllarda bir okur yüzü canlandı gözümde ne de yazarken, yaratı sürecinde şimdi canlanıyor. Ama herhalde tutucu, kendisini geliştirmeyen, arayışları olmayan, veriliye koşullu, hazır lokma seven okurun yazarı değilim... Zaten hissediyorum: Bazı okur, benimle başladığı yolda çabuk yoruluyor; yan yana gidişimizi yarıda kesebiliyor. Yanılmıyorsam bu, toplumumuzda daha çok politik / ekonomik... okuma alışkanlıklarının yol açtığı bir yorgunluk. Altındaki rahat minderin çekilmesinden hoşlanmayanlar bulunabiliyor. Bense, yazarken farkında değilim ama, beni yanına çeken değil, arkamdan iten bir okuru benimsiyorum herhalde. Tuhaf, fakat arayışcı, bir şeyin daha -adı olması şart değil- eksikliğini duyan bir okurla burada zamanda hala buluşabiliyorum. Yorulanların yerini onlar alabiliyor. Uzun yıllardır içinde yaşadığınız edebiyat dünyamız üzerine neler söyleyeceksiniz?- Genelde yazarın, yayımlayanın, tartanın nabızları çok ayrı frekanslarda atıyor. Aradaki akım kesilmiş gibi. Edebiyat dergileri artık yayınevi dergileri. Böylece, istenildiği biçimde bilgilendiriliyoruz. Bence böyle bir ortamda, kitap boyutunda ciddi araştırmalar, edebiyat incelemeleri daha güven verici. Bu da sanırım \"kötü tepkinin iyi sonucu. Kitaba yazarı enselemek, kıstırmak. yakalamak için değil de, anlamak için, birinci elde bu merakla yaklaşan çalışmalar, edebiyat dünyamızın geleceğe açılan sağlıklı bir kapısı olabilir. Yazar, dünyanın hiçbir yerinde talibi, kısmeti o kadar çok biri değil. O da zaten yalnızlığı iyi bilen, bunu taşıyabilen kişidir. Yine de, emek hak bağlamında, baskılar, tabular, özgürlük engellemeleri bağlamında aramızda en azından bir azınlıklar dayanışması olmalı. Bu, birbirimizde her şeyi hoş görelim, aptalca birbirimizin sırtını sıvazlayalım, anlamına gelmesin. Bunu her kavim kendi içinde yeterince yapıyor. Ama, yapıcı bir eleştiriyle düşmanca yaklaşım arasında büyük ayrım olduğunu herkes bilir. Bu anlamda edebiyat dünyamız kapitalizmi bile uyduruk bir ortamdan payını alıyor. - Genelde yazarın, yayımlayanın, tartanın nabızları çok ayrı frekanslarda atıyor. Aradaki akım kesilmiş gibi. Edebiyat dergileri artık yayınevi dergileri. Böylece, istenildiği biçimde \"bilgilendiriliyoruz.\"Bence böyle bir ortamda, kitap boyutunda ciddi araştırmalar, edebiyat incelemeleri daha güven verici. Bu da sanırım \"kötü tepkinin iyi sonucu. Kitaba yazarı enselemek, kıstırmak. yakalamak için değil de, anlamak için, birinci elde bu merakla yaklaşan çalışmalar, edebiyat dünyamızın geleceğe açılan sağlıklı bir kapısı olabilir. Yazar, dünyanın hiçbir yerinde talibi, kısmeti o kadar çok biri değil. O da zaten yalnızlığı iyi bilen, bunu taşıyabilen kişidir. Yine de, emek hak bağlamında, baskılar, tabular, özgürlük engellemeleri bağlamında aramızda en azından bir azınlıklar dayanışması olmalı. Bu, birbirimizde her şeyi hoş görelim, aptalca birbirimizin sırtını sıvazlayalım, anlamına gelmesin. Bunu her kavim kendi içinde yeterince yapıyor. Ama, yapıcı bir eleştiriyle düşmanca yaklaşım arasında büyük ayrım olduğunu herkes bilir. Bu anlamda edebiyat dünyamız kapitalizmi bile uyduruk bir ortamdan payını alıyor. Son olarak TÜYAP'ın Onur Yazarı seçilmeniz üzerine görüşlerinizi öğrenmek istiyorum. - Kitap Fuarı'nda kitabın diğer fuar ürünlerinden farklı bir konumu bulunduğu gerçeğini, satışı düşünsel içerikle doldurma gereğini son yıllarda artan bir hızla ortaya koydu. Fuarda artık paneller, konferanslar düzenleniyor, söyleşiler yapılıyor, yazarlarımız başka yazarlarla buluşuyor. Bu bağlamda TÜYAP'ın son sekiz yıldır bir Onur Yazarı seçmesi, Kitap Fuarı'na içeriksel bir anlam kazandırıyor. Bu, her türlü engel karşısında yazma sevinci eksilmeden, kendinden ödün vermeden yaratıda direnebilmenin, okurunu yaratabilmenin, ona en vefalı dost olabilmenin simgesi. Örnekse, geçen yıl Onur Yazarı, yazık ki bu sefer o güzel güne yetişemeyen Sivas'taki yangın kıyımına bir başkaldırı gibi hemen ardından aramızdan ayrılıp giden çok değerli Rıfat Ilgaz idi. Bu, bu yıl benim Onur Yazarı seçilmemi kendi gözümde bir kat daha değerli kılıyor. TÜYAP'a teşekkür etmek istiyorum. Bunu, bütün engellere karşın benim de kendi okurunu yaratabilmiş bir yazar olduğumun kabulü olarak değerlendiriyorum. TÜYAP'ın seçimi, aynı zamanda üründe hiç gerilemediğiniz bir okurun yazarını böyle de benimsediği anlamına gelmiyor mu? Öyle ise, büsbütün sevinçliyim."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/637397358840348672/suat-dervi%C5%9F-unutulmaya-direnen-kad%C4%B1n", "text": "Mücadelesine katıldığı işçi sınıfı da, mücadelenin teorisyenleri de kabullenmeyecekti onu. İşçiler için bir küçük burjuvaydı, teorisyenler içinse bir koket. Sonunda başaracaklardı da. Kimseler bilmeyecekti ismini, romanlarını ve çevirilerini. Feriköy Mezarlığı'nda, kırk birinci adada, bir çeyrek metrekarelik taşa sığdırılacaktı ona ait her şey. Annesi de, babası da aristokrat ailelere mensuptuOn ağustosu, on bir ağustosa bağlayan geceydi. Küçük Çamlıca'da, eski bir Bizans manastırı üzerine inşa edilmiş köşkün üst katındaki odalardan birinde, genç bir adam odaya doluşmuş kadınlara emirler yağdırıyordu, Suyu ısıtın, Bezleri hazırlayın. Sancısını kesik çığlıklarla hafifletmeye çalışan kadın, adamın telaşlı hareketlerini izliyor, Keşke bu kadar heyecanlanmasa diye düşünüyordu. Doğum başlamıştı. Sultan Abdülaziz'in mabeyincilerinden Kamil Bey'le, yine bir saraylı olan Perensaz Hanım'ın kızı Hesna, sakindi. Hamiyet'in doğumundan biliyordu ki, her şey yolunda gidecek. Üstelik, bütün heyecanına karşılık kocası yaptıracaktı doğumu. İsmail Derviş Bey, Tıp Fakültesi'nde jinekoloji profesörüydü. O da bir paşazade, kimyager Müşir Derviş Paşa'nın oğluydu. Annesi ise Prenses Zeynep'in cariyelerinden, baş balerin Şevkidil Hanım'dı. Zeynep Hanım'ın verdiği bir ziyafette Şevkidil Hanım'ı dans ederken görmüştü Derviş Paşa. Zeynep Hanım'ın kocasından, bu cariyenin kendisine verilmesini rica etmişti. Nikahlı karısından ve iki odalığından on dört çocuğu vardı ama, şimdi Şevkidil Hanım'a vurulmuştu. Önce azat etmiş sonra da nikahlanmıştı kendisine armağan edilen Şevkidil Hanım'la. Dört çocuk da o doğurmuştu Derviş Paşa'ya. İsmail Derviş Bey, dördüncüsüydü ve Şevkidil Hanım, onu doğurduktan sonra kan kaybından ölmüştü. Belki de bu yüzden çocuğu kucağına alıp Hesna Hanım'ın, dingin yüzüne bakıncaya kadar telaşını yitirmedi İsmail Derviş Bey. 'Paşa Saadet'in öyküsüBir sabah, annesinin odasına çağırıp, bir bebek gösterdiler Saadet'e. Kardeşin dediler, İsmi Feridun. Artık, sen de abla oldun. Abla olmak? Birden büyüyüvermişti işte. Sevinçle bahçeye koştu. O, kendisini gördüğünde, her zaman ayağa kalkan, Paşam diye tekmil ve selam veren Kadir Çavuş, ayak ayak üstüne atmış, bir iskemlede oturuyordu. Onu görmesine rağmen, yerinden kımıldamamış, selam da vermemişti. Kızdı Saadet. Asker dedi, kalk, paşana selam ver. Omuzlarını silkti Kadir Çavuş. Sahici paşa bugün doğdu diye söylendi, Burada, artık kız paşalar kalmadı! Saadet'in kızgınlığı bir öfke krizine dönüştü. Yerden bir taş alıp fırlattı Kadir Çavuş'a. Tekmeledi, ağladı, küstü. Çavuşun bütün gönül alma çabaları boşa gitti. Barışmadı. Yıl, bin dokuz yüz dokuzdu. Uyandığında, kim olduğunu bilmediği bir kadının kolunun altındaydı Saadet. Gözleri, sürekli yer değiştiren onlarca muma alışmaya başlamıştı ki, dayısı Veysi Bey'in sesini duydu, Hepiniz bu odaya giriniz. Yerlere yüzüstü yatınız, başlarınızı kaldırmayınız. Çocuklar kıpırdamasın. Saadet de yere yatırılmıştı, birisi, kıpırdamasın diye başını yere bastırıyordu. Bir ses duydu, Saadet, korkma, ben buradayım. Sonra silah sesleri duyuldu. Kadınların duaları doldurdu odayı. Ne kadar sürmüştü bu silah sesleri? Anımsayacaktı Saadet. Çok sonraları öğrenecekti, o gece, Türk tarihine 31 Mart Vakası diye geçecek olan gerici ayaklanması yaşanmıştı. Nazım Hikmet tarafından keşfedildiBelki de annesinden geçmişti, çocukluğunda başladı Suat Derviş'te yazma tutkusu. Ama, gizliyor, kimselere göstermiyordu yazdıklarını. Bir gün nasılsa masanın üzerinde unuttu, yazdığı mensur şiiri. Nazım Hikmet, hemen hemen her gün görüştükleri komşuları ve arkadaşıydı. Hamiyet'in okuduğu Fransızca şiirleri dinlemeyi seviyordu. Ortaçağdan kalma, pek alışık olunmayan şiirlerdi bunlar. Yırtık pırtık, paçavralar içindeki insanları anlatıyordu. Hadi diyordu Hamiyet'e, şu Legouve'yi oku. Nazım Hikmet o gün de Dervişlere uğradı. Şiiri gördü. Suat'tan gizli bastırmak için Hesna Hanım'dan izin istedi. O da verdi. Yusuf Ziya Ortaç, o sıralar Alemdar gazetesinin sanat sayfasını yönetiyordu. Nazım Hikmet'in kendisine getirdiği şiiri beğenip yayımladı. Eline tutuşturulan gazetede kendi yazdığı, Hezeyan başlıklı şiiri görünce utandı Suat. Sevincini çocukça kaprislerin, ağlamaların arkasına gizledi. Üstelik, darıldı da Nazım Hikmet'e, kendisine böyle bir sürpriz yaptığı için. Bu ilk yazısı yayımlandığında on üç - on dört yaşlarındaydı. Yıllar sonra ise, yaşamının son üç yılını birlikte geçirdiği Hale ve Mustafa Lütfü Kıyıcı çiftine, Nazım Hikmet'in kendisi için şiirler yazdığını söyleyecekti. Üstelik, Nazım Hikmet'in diyecekti, \"isteyip de elde edemediği tek kadın bendim. İsmail Derviş Bey, özel eğitim aldırdı kızları Hamiyet ve Saadet'e. İkisinin de sesi güzeldi ve müziğe eğilimliydiler. Bu yüzden eğitimleri müzik üzerine sürdürülmeliydi. Almanya'ya gittiler hep birlikte. Hamiyet ve Saadet, Berlin Konservatuarı'nın şan bölümüne girdiler. İkisinin de sonraki yaşamlarını müzik belirlemeyecekti ama şan dersleri sayesinde kurtulacaklardı bir saldırıdan. Bin dokuz yüz kırklı yılların ortaları olmalıydı. Kocası Reşat Fuat Baraner tutuklanmıştı ve siyasi iktidarın baskısı vardı Suat Derviş'in üzerinde. Yine siyasi iktidarın telkinleriyle halktan da ona tepki gösterenler çıkıyordu. Yolda yürürken ya yüzüne tükürüyor ya da küfür ediyorlardı. Bir akşamüstü ablası Hamiyet'le birlikte yürüyüşe çıktılar Talimhane'de. Birkaç erkek peşlerine takıldı, İşte komünistler bunlar diyorlardı. Tecavüz etmekti amaçları. İki kardeş, terbiye edilmiş sesleriyle çığlık çığlığa bağırdılar. Saldırganlar da kaçmak zorunda kaldı. Karanlık dehlizlerden gelen romanlarBerlin'de Edebiyat Fakültesi'ne de devam etti Suat Derviş. Bir yandan da yazıyordu. Kara Kitap (1920) , Ne Bir Ses Ne Bir Nefes (1923), Ahmet Ferdi (1923), Hiçbiri (1923), Behire'nin Talipleri (1923). Sennur Sezer'in, Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan Suat Derviş Yaşadı mı? başlıklı yazısına göre Refik Ahmet Sevengil için bu romanlar, Türk edebiyatına karanlık ve karışık dehlizlerden geçerek gelmişlerdi. Üstelik, bir korku taşıyorlardı beraberlerinde ve Derviş'te de yeni olan buydu. Türk edebiyatının bir eksiği tamamlanıyordu. Yazılarını beğenip, gazetecilikte zaman harcamasına üzülen Vasfi Mahir Kocatürk ise, üslupta Halide Edip'ten daha objektif ve daha modern olan bu hikayeci, derinlik bakımından da pek aşağı kalmıyor diyordu, Küçük hikayede çok muvaffak oluyor. Fakat bu güzel eserlerin sahibi Amerikan usulü gazetecilikten hoşlanıyor galiba. Hikayeleri Almancaya da çevriliyordu Suat Derviş'in. Bir hikayesi de bin dokuz yüz yirmi sekiz yılında Ukrayna'da bir dergide, Rusça yayımlanmıştı. Bin dokuz yüz otuz - otuz üç yıllarında Berlin Ullstein kuruluşunda çalıştı. Bu kuruluşun bir günlük gazetesinde, Sultanın Karısı romanı tefrika edildi. Beğenildi bu roman, çeşitli dillere çevrildi. Bu arada çeşitli günlük gazetelerde ve dergilerde de yazıyordu. Profesyonelliğe Babıali'ye o taşımıştıTürkiye'ye döndüğünde yıl bin dokuz yüz otuz ikiydi. İsmail Derviş Bey ölmüştü ve artık hayatını kazanmak zorundaydı. Gazeteciliğe başladı. İkdam gazetesine kadın sayfaları hazırladı. Gazetecilik, Türkiye'nin gerçekleriyle karşılaşmasını sağlıyordu. Başka hayatları tanıyordu, aristokrasiden başka sınıfları ve onların yaşamlarını... Profesyonelliği Babıali'ye o taşımıştı. Para almaksızın hiçbir yayın organına yazı vermiyor, çeviri yapmıyordu. Reşat Fuat Baraner'le evlendiği bin dokuz yüz kırk bir yılına kadar kimilerine göre iki, kimilerine göre de üç, yine evlilikle sonuçlanan, ilişki yaşamıştı. İlk kocası Selami İzzet Sedes, ikincisi ise Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu'ydu. Tepeli Ali Paşa'nın torunuydu Nazif Bey ve kendisiyle aynı sınıftandı. Bu iki ilişki nasıl başlamıştı, neden kısa sürmüştü, kimse bilmiyordu. Mustafa Lütfü Kıyıcı'ya bir üçüncü kişiden, onunla da evlendiğinden söz etmişti. Ankaralı bir kabadayıydı bu. Onunla olan ilişkisini anlatan sözcüklerinde hep bir övgü vardı ama, o da uzun sürmemişti işte. Reşat Fuat Baraner'le tanışması ise büyük olasılık Neriman Hikmet'in imtiyaz sahibi olduğu, bin dokuz yüz kırk ve kırk bir yılları arasında yirmi altı sayı yayımlanan Yeni Edebiyat Dergisi\"ndeki çalışması sırasındaydı. Derginin kapak yazısı Abidin Dino'nundu. İçindeki yazılar ise Ali Rıza Çelik takma adıyla Reşat Fuat Baraner'e, Suat Derviş'e, Zeki Baştımar'a, Naci Sadullah'a, Hüseyin Avni'ye, Hasan İzzettin Dinamo'ya, Sabahattin Ali'ye ve diğer yazarlara aitti. Kısa zaman sonra dergi, resmi sayılmasa da fiili olarak Suat Derviş'in yönetimine geçti. Sık sık sıkıyönetim mahkemesine çağrılıyordu yazılardan dolayı. Ya beraat ediyordu ya da zamanaşımına uğruyordu hakkında açılan davalar. \"Ben rütbesiz bir generalle evliyimÜç numara kesik saçları, esmer yüzü, geniş elmacık kemikleri, biçimli burnu, geniş alnı ve kor gibi yanan gözleriyle dikkat çekici bir erkekti Baraner. Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın kardeşinin torunuydu. Evlendiler. Ama, bu evlilik önceleri gizlendi. Küllük Kahvesi'nde, Zihni Anadol'un da katıldığı buluşmalardan birinde, Ne zaman evleneceksin, bu bekarlık daha çok mu sürecek? diye sorulmuştu. Derviş de o çok bilinen şen şakrak sesiyle önce bir kahkaha atmış, sonra da Ben bir askerle evliyim, hem de rütbesiz bir generalle demişti. Suat Derviş, başka gazetelerle birlikte Vatan'da da yazıyordu. Vatan'da bir dizi yazı yayımlanıyordu Amerika'yı anlatan. Amerika'nın işsizler, yoksullar ülkesi olduğunu, on - on iki yaşındaki kızların fuhuşa sürüklendiğini söylüyordu yazarı. Merak etti Suat Derviş, Mihri Belli'nin Devr-i Alemi diye yayımlanan yazının yazarıyla, Belli'yle tanışmak istedi. Belli ise onu yıllar öncesinden tanıyordu. Mütareke yıllarıydı ve Belli altı yaşındaydı. Annesiyle birlikte Kuşdili çayırına gitmişlerdi. Annesi, kalabalık içinde genç bir kızı göstermiş, Bak demişti, O, muharrir Suat Derviş Hanım. Mihri Belli, Reşat Fuat Baraner ve Suat DervişYıllar sonra o muharrir karşısına çıkınca şaşırdı Mihri Belli. Reşat Fuat Baraner'le tanışması da o muharrir sayesinde oldu. Savaş yıllarıydı ve iktidarda da tek parti, Çumhuriyet Halk Partisi, yani Milli Şef vardı. Tek muhalefet, Türkiye Komünist Partisi ise yeraltındaydı. İktidar, zaferden zafere koşan Almanlardan yana bir tutum içindeydi; Belli'nin anlatımıyla, Alman atına oynanıyor, Bir demokrasi şımarıklığı, çapsızlığı yaşanıyordu. İçerde görülen ise büyük bir sıkıntı ve açlıktı. O güne kadar illegal yayın çıkaran, fabrika kapılarına bildiriler asan TKP, hem savaşın gerçek yüzünü göstermek hem de varlığını daha geniş kesimlere duyurmak için yerüstüne ulaşmanın yollarını aramaya başladı. Bu, olsa olsa legal bir yayın olabilirdi. Bu amaçla bir de komite kuruldu. Mihri Belli, Suat Derviş ve Dr. M. Hulusi Dosdoğru da bu komitenin içindeydi. İlk yayın, ilerici, Kemalist bir yaklaşımla kaleme alınmıştı. En Büyük Tehlike başlığını taşıyordu ve Türkiye için en büyük tehlikenin faşizm olduğunu, Kemalist anlayışın hem İtalyan hem de Alman faşizmiyle bağdaşamayacağını vurguluyordu. Yazan ise, Reşat Fuat Baraner'di. İkinci yayın, Kurtuluş Savaşı'ndan o güne ilişkilerin anlatıldığı, Niçin Sovyetler Birliği'nin Dostuyum?\"du. Kolektif bir çalışmadı ama yazarı Suat Derviş'ti. Nasıl başlayacağını bilemiyordu. Mihri Belli de o sıra Baraner'e, bin dokuz yüz otuz altıda, Amerika'ya giderken Paris'te, Atlantik Oteli'nde yaşadığı bir olayı anlatıyordu. Otelin restoranında yemek yerken, genç, uzun boylu bir adam gelmişti masalarına. Belli, \"Kimsiniz siz diye sormuştu. Ben Sovyetler Birliği diplomatıyım demişti adam, Türk olduğunuzu öğrendiğim için geldim masanıza. Bizim için diğer ülkeler bir yanadır, Türkiye bir yana. Bir başka gözle bakarız Türkiye'ye. Konuşmaya kulak misafiri olan Suat Derviş, İşte bununla başlayacağım yazıya diye atıldı, Ama, dip0lomatı kadın yapmalıyım. Yoksa, bana asılıyor sanırlar. Sorguda sekiz aylık bebeğini düşürdüTKP'nin legal yayınları bu iki yazıyla sınırlı kaldı. Bin dokuz yüz kırk dört yılında geniş çaplı bir harekat yapıldı komünistlere karşı. Hükümet, bir tek komünisti bile dışarda, sokakta, halkın arasında bırakmamaya kararlıydı. Tutuklandılar. Duruşmada, üzerinde bol bir asker kaputuyla kendilerine yöneltilen iddiaları yanıtladı Reşat Fuat Baraner:Biz milletimizin harbe girmesini istemedik. Saracoğlu hükümeti sağcı olduğundan sahadan çekilsin dedik, halen de istiyoruz... Toplumsal düzeni devirme konusuna gelince; Türkiye'de toplumsal düzen burjuva bireysel düzendir. Biz Türkiye'de hakiki demokrasi düzenini istiyoruz. Meclis'in, hükümetin yeniden kurulmasını istemek, toplumsal düzeni bozmak demek değildir. Demokrasiyi kökleştirmek demektir...\"Baraner, mahkeme heyetine kırk yedi sayfalık savunmasını okuduktan sonra yerine, Suat Derviş'in yanına oturdu. Suat Derviş de tutuklananlar arasındaydı. Sorguda, sekiz aylık bebeğini düşürmüştü ve hala onun hüznü vardı üzerinde. Yüz kırk ikinci maddeden sekiz aya mahkum oldu. Suçu, Zeki Baştımar'ı kocasının kaldığı eve götürmekti. Rasih Nuri İleri, Derviş'e yöneltilen suçlamaların asılsız olduğunu söylüyordu. Baştımar'ı, Baraner'in evine götüren kardeşi Ruhi Derviş'ti. Zihni Anadol, \"Truva Atında İlk Akşam isimli kitabında bu tutukluluk günlerinin anılarına şöyle değiniyordu:Çok şık giyinirdi. Zarif kostümü, geniş kenarlı süslü hasır şapkasıyla tüm gözleri hayranlıkla üstüne çekerdi. O zamanın sayılı yazarlarındandı. Gazete patronları onun fikirlerini, toplumcu olduğunu bilmelerine karşı romanlarını tefrika etmek ve röportajlarını yayınlamak için sıraya girerdi... Şimdi Ankara Soğukkuyu hapishanesinin küçücük işkence hücresinin yarı açık kapısından gülerek bakan arkadaşlarımızdan yazar Suat Derviş Hanım işte buydu. Örgüsüne eğilmiş, başını kaçamak kaldırarak bana bakıyor, 'Ne var ne yok? Yeni bir şeyler var mı?' sorularını yöneltiyordu.\"TKP'nin Ankara teşkilatı kapsamında yargılanan Suat Derviş, mahkeme tutanaklarında yazıları kadar evliliğiyle de suçlanmıştı. Tutanaklarda, \"Komünist propagandası yaptığından ötürü hakkında takibat açılmış olan tanınmış ve iki defa mahkum olmuş bir komünist adamla fikren anlaşarak evlenmiş bulunan bir yazı yazanın, herhangi eli kalem tutanla mukayese edilemeyeceği mahkemece kabul edilmektedir deniliyordu. Ve kapılar kapanıyorSalıverildiğinde dışarda onu bekleyen işler vardı. Bin dokuz yüz kırk altı yılında Cemiyetler Kanunu değiştirilmiş, sınıf esası üzerine de parti kurulmasına izin verilmişti. Dr. Şefik Hüsnü başkanlığındaki Türkiye Sosyalist İçi Köylü Partisi işte bu izin üzerine kuruldu. Bu yeni partinin tüzüğünü cezaevindeki komünistlere ulaştıran da Suat Derviş'ti. Ellili yıllara gelindiğinde iktidarda olan artık Demokrat Parti'ydi. Bütün iktidarlar gibi onların da tahammülü yoktu komünistlere. Bin dokuz yüz elli bir yılında Demokrat Parti, büyük bir komünist tevkifatı başlattı. Suat Derviş yine gözaltına alındı. Bu kez daha da kısa sürdü tutukluluğu ama, Baraner, davanın baş sanığıydı. Tüm bu olup bitenlere karşın toplum suskundu, Babıali de. Üstelik artık Suat Derviş'e iş de vermiyorlardı. Ne bir dergi basıyordu yazılarını ne de bir gazete. Çevirileri bile geri gönderiliyordu. Takma isimlerle yazmaya başladı. Sadece kişisel ve mesleki dürüstlükleri yüzünden gerçek ismiyle yazılarını yayımlayanlar da vardı, örneğin çocukluk arkadaşı Ethem İzzet Benice. Ama, o kadar azdılar ki... Radyo skeçleri, sahne piyesleri yazıyordu ama bunları da kendi imzasıyla oynatamıyordu. Yıllar sonra, kendisiyle bir röportaj yapan Zihni Anadol'a Bazı dostlarım benden bu piyesleri satın aldılar. Radyoda kendi imzalarıyla oynadılar. Piyes yazarları arasında ilk piyesini yazmış olduğum bile vardır zannediyorum. Kendisi bilir diyecekti, Çocuklara yazdığım dev masallarında imzamın bulunmasını engelleyenler ekmek paramı kazanmamı ve ismimi en verimli çağımda memleketimdeki okuyucularıma duyurmama mani olanlar, şimdi benim bin bir takma ismimin peşine düşsünler. Bütün bu tutumun altında Derviş'in devrimci, toplumcu ve sosyal adaletten yana olması vardı. Bu uğurda polis tatbikatına uğrayan, karakollarda sürünen altı yüz erkek arasında tek kadın yazardı. Üstelik, Ankara Caddesi'nde bir binada çalışmalarına başlayan Basın Sendikası'nı kuran beş gazeteciden biri ve başkanıydı. Bu koşullara bin dokuz yüz elli üç yılına kadar dayanabildi. Dava sürüyordu, sonunda yeniden tutuklanması olasılığı da vardı. Paris'e, kız kardeşi Hamiyet'in yanına gitti. Önce bir Almanla, bir binbaşıyla evlenmişti Hamiyet. Kısa sürmüştü bu ilişki. İkinci evliliğini, Danimarkalı bir işadamıyla yapmıştı. Kız kardeşini, hiç tereddütsüz koruması altına aldı. Baraner'in oğlu Klaus'un peşindeReşat Fuat Baraner hala cezaevindeydi. Bu kez gönderildikleri cezaevi Adana'daydı. Sevk haberi dış basında da yer almıştı. Birkaç ay sonra Almanya'dan bir mektup geldi Baraner'e. Gönderen oğlu Klaus'du, kendisinin seslenişiyle Kılavuz. Mektubu sevinç içinde koğuş arkadaşlarına gösterdi. Turgut Akalın'ın da aralarında bulunduğu bir grup arkadaşına, Greta'nın ve oğlunun öyküsünü anlattı... Sovyetler Birliği'nde kaldığı bin dokuz yüz otuzlu yılların ortalarına doğru tanımıştı Alman Greta'yı. O da komünizme inanıyordu ve bilgisini, örgütlenme yöntemlerini geliştirmek için bu ülkeye gelmişti. Aynı okulda, Lenin Enstitüsü'ndeydiler. Aşıktılar birbirlerine. Bir de çocukları oldu. İkinci Dünya Savaşı başlamak üzereydi. Komintern, bir karar aldı. Bütün öğrenciler kendi ülkelerine dönecek, faşizme karşı halkı örgütlemeyi üstlenecekti. Baraner, İstanbul'a döndü, Greta ise bir yaşına henüz girmiş Klaus'la birlikte Almanya'ya gitti. Bir süre sonra Greta'nın Naziler tarafından öldürüldüğünü öğrendi. Klaus'tan ise o güne kadar bir haber alamamıştı... Suat Derviş'e yazdı olanları, Klaus'un Almanya'daki adresini de verdi. Derviş, Almanya'ya gidip, görüştü Klaus'la. Ona babasının bir fotoğrafını verdi, onun fotoğraflarını çekip Baraner'e gönderdi. Mektuplarla da olsa, Baraner ölünceye kadar sürdü baba oğulun ilişkisi. Evimin efendisi benimBin dokuz yüz altmış üç yılında çıktı cezaevinden Reşat Fuat Baraner. Birkaç ay sonra da Suat Derviş, İstanbul'a döndü. Baraner, onun geleceği haberini alınca çocuk gibi sevinmişti. Partili bir marangoza birkaç parça eşya ısmarlamış, oturulabilecek bir ev kurmuş, bir de çeviri bürosu açmıştı. Suat Derviş döndükten birkaç hafta sonraydı. Rasih Nuri İleri, karısı Bedia İleri'ye, Gel hadi, Reşat Abilere gidelim dedi. Tam evden çıkmak üzereydiler ki, bir arkadaşları, Sevinç Özgüner geldi ziyaretlerine. Baranerler'e gideceklerini öğrenince Rasih Nuri İleri'ye Sen gidebilirsin ama dedi Özgüner, Bedia'yı götüremezsin. Suat kadınları sevmez, evine de sokmaz. Şaşırdılar ama yine de gittiler. Bedia İleri biraz tedirgindi. İyi karşılandılar, sarılıp öpüştüler. Sonraları, İleri, Suat Derviş'e sorduğunda, öğrenildi işin aslı. Baraner cezaevinden çıktığında genç kuşak, Gençlik Birliği'nin üyeleri etrafını sarmıştı. Sık sık evine uğruyor, ortalığa, kendilerince bir çekidüzen veriyorlardı. Suat Derviş dönüp yeni bir ev açtıklarında aynı şeyi yapmaya, evi idare etmeye kalkışmışlardı. O ise Evimin efendisi benim demişti, Burada ukalalık yapamazsınız. Reşat Abinizi de bu kadar çok seviyorsanız, gider iş yerinde görürsünüz. Gençler de kendi densizliklerini görmezden gelip, kadınların genel tutumu diye değerlendirmişlerdi. Misafirperverdi Suat Derviş ama, kendi kuralları vardı. Kimsenin asla çiğneyemeyeceği kurallardı bunlar... Döndüğünde ablası Hamiyet de yanındaydı Suat Derviş'in. Sürekli kardeşiyle birlikte olması, yaşamını neredeyse ona adaması kocasıyla ilişkilerini bozmuştu. İstanbul'da da birlikte oturuyorlardı. Nazlı bir kadındı, dişilik yönü ağır basıyordu. Önüne ne konulsa yemediği gibi, sürekli mevsim dışı şeyler istiyordu Suat Derviş'ten. Birkaç yıl sonra, adeta açlıktan, kardeşinin kollarında öldü. Hem aristokrat hem komünistÇevresindekilerin pek görmeye alışkın olmadığı bir kadındı Suat Derviş. Kültürlüydü, görgülüydü. Sosyalizme inanıyordu ama, aynı zamanda bir aristokrat, bir Osmanlı hanımefendisiydi. Genç nesil komünistler de bu yüzden tahammül edemiyorlardı ona. Bir toplantıda Reşat Fuat Baraner'in eşi diye tanıtıldığında hemen sözü kesiyor, Ben, yazar Suat Derviş'im diyordu, kimsenin karısı olarak yad edilemem. Dostları arasında bile kocasını eleştirmekten çekinmiyordu. En parasız günlerinde, evde sadece bulgur pilavı pişse de sofra düzenine uyuyordu. Beyaz bir örtü yayıyordu masaya, ya bir çiçek ya da mumla süslüyordu. Mihri Belli'yle Sultanahmet'te buluştukları soğuk bir kış gününde ayakkabısının altı delikti. Ama, birkaç gün sonra Tokatlıyan Oteli'nde çay içecekti. Hale Kıyıcı'yla yürüyüşe çıktıkları bir gün, ceplerindeki son beş lirayla Divan Pastanesi'nde çay içmişlerdi. Reşat Fuat Baraner, bin dokuz yüz altmış sekiz yılında ikinci kez geçirdiği enfarktüsü yenemedi, öldü. Suat Derviş için bir yıkımdu bu. Hala ona aşıktı ve tek bir şeye, onunla daha önce tanışmadığına hayıflanmıştı hep. Ama, kısa sürede toparladı kendini. Türkiye, yine sıcak günlerin içindeydi, bir şeyler yapılmalıydı. İki yıl sonra, bin dokuz yüz yetmişte, Neriman Hikmet, Mediha Özçelik, Necla Özgür, Asiye Aliçin, Fikret Elbe ve diğer arkadaşlarıyla Türkiye Devrimci Kadınlar Birliği'ni kurdu. Şişli'deki evi karargah gibiydi. Mihri Belli, Deniz Gezmiş'le, Cihan Alptekin'le bu evin arka odasında buluşuyordu. Mustafa Lütfü Kıyıcı ve Mustafa İlker Gürkan da onun evinde yakalanmıştı. Kıyıcı ve Gürkan'la birlikte kendisi de götürülmüştü Birinci Şube Müdürlüğü'ne. Polisler geldiğinde Hale Kıyıcı da evdeydi. İlk çocuğunu doğurmasına birkaç hafta vardı. Suat Derviş, kendi çocuğunu sorguda düşürdüğünü anımsayıp paniğe kapıldı. Camı açıp bağırmaya başladı, İmdat, hamile bir kadını öldürüyorlar. Bir süre sonra sakinleşti. Hazırlandı, ayna önünde bir kez daha çekidüzen verdi kendine, rujunu sürdü. Şubede kendisini sorguya çeken Şube Müdürü Ilgız Aykutlu tarafından ilk kez nezarete atıldı. Kültür Sarayı'nı yakmakla suçlanıyordu. Kısa sürede salıverildi. Fosforlu Cevriye, biraz benimArtık hastaydı. Son günlerinde daha çok içer olmuştu. Birileri geldiğinde içki şişesini etajerin üzerindeki çerçevenin arkasına saklıyordu. Bütün isteği Fosforlu Cevriye'yi tiyatroda sahnelenirken görmekti. Cevriye'yi de en iyi Gülriz Sururi canlandırabilirdi. Bu önemliydi onun için. Bedia İleri'ye bir gün, Cevriye biraz benim demişti, Avrupa'daki yalnızlık hallerime benziyor. Bir başkasına ise Baraner'i cezaevinde ziyarete gittiğinde elinde karanfil ve tütün kesesi olan bir kadın gördüğünü anlatmıştı. İsmini de tam söyleyemiyordu ama aradığı Baraner'di. Sokaklardan geldiği belliydi kadının ama, güzeldi. Fosforlu Cevriye'de de, polisten kaçan bir adamla, ona sığınan, aşık olan bir sokak kadınının öyküsü anlatılıyordu. Engin Cezzar ve Gülriz Sururi'yle anlaştı. Romanı senaryolaştırıyordu ki hastalandı. Hem kalbi hem de yüksek tansiyonu soluk aldırmıyordu artık. Babasından kendisine kalan hakla, Kasımpaşa Deniz Hastanesi'nde tedavi altına alındı. Çıktığında, son gücünü de harcayarak tamamladı senaryoyu. Ama, sahnelenişini göremedi. Son taşındığı evde, Tünel'deki Suriye Hanı'nda yirmi üç temmuz bin dokuz yüz yetmiş ikide öldü. Cenazesini Feriköy Mezarlığı'na komşuları taşıdı. Arkadaşlarının çoğu yoktu yanında. Kimi ya cezaevindeydi ya da kaçakta. Sonraları komşuları anlattılar, ölürken de mağrur ve sakindi. Yaptığı ve yaşadığı hiçbir şeyden pişman değildi. - sakitblog liked this - mujganlaben reblogged this from edebiyatsoylesileri - mujganlaben liked this - ruhsuzpsikolog liked this - charlesklas liked this - herhikayebirmuhabbet reblogged this from edebiyatsoylesileri - herhikayebirmuhabbet liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/637398110946131968/halit-ziya-u%C5%9Fakl%C4%B1gil-55-senelik-evlilik", "text": "Aşkı Memnu, Mai ve Siyah romanlarının usta kalemi Halit Ziya Uşaklıgil, ölümünden kısa süre önce gazeteci Metin Toker tarafından ziyaret edildi. Toker, bu görüşmedeki izlenimlerini anlattığı yazısında, Uşaklıgil hakkında önemli ipuçlarını kaleme almıştı. Yağmurlu günlerde Yeşilköy, hiç de ismine uygun bir renk göstermiyor; gök kurşuni, istasyon kurşuni, binalar kurşuni... Fakat çamur yok, çamursuz yollarda yürümeğe alışmayanlar için bu büyük bir zevk. Arkadaşım Foto Namık'la beraber Türk romancılığının en büyük üstadı Halit Ziya Uşaklıgil'i yoklamağa, şahsımızın ve gazetemizin hürmetleri ile, sıhhat temennilerini teyit etmeğe gidiyoruz. Uşaklıgil Köşkü, istasyondan iki, üç yüz metre mesafede, açık gri renkte, yüksekçe bir bina. Bahçe kapısının üzerindeki ufak çıngırak, adetleri pek de küçümsenmeyecek olan ziyaretçileri senelerin ardından geliyor zehabını veren bir sesle evin güler yüzlü hanımlarına bildiriyor. Bizi bahçede karşılayan, genç bir hizmetçi kız oldu. Beyefendiyi görmeğe geldiğimizi öğrenince, ufak bir merdivenle çıkılan sokak kapısından girmemizi söyledi. Biz daha merdivenlerin yarısındayken kapı açıldı, üstadın kızı Bayan Behin kendisine has nezaketi ile yağmurdan sırsıklam olan bizleri ılık bir hole aldı. Biz, şapka ve paltolarımızı çıkartırken, hizmetçi kız, beyefendiye haber vermek üzere yukarı kata çıkıyordu. O zaman gök başka, mevsim başka, dallar başkaydıOn günden beri rahatsız ve halsiz olmasına rağmen üstat, bizi kabul etmek nezaketini gösterdi. Halit Ziya Uşaklıgil'in çalışma ve oturma odası kurşuni ışıkların bütün yaprakları dökülmüş dallar arasından süzülerek girdiği ufak ve sade bir yerdir. Ben buraya evvelki sonbaharda da gelmiş, üstadla ilk defa konuşmak fırsatını bulmuştum. O zaman gök başka, mevsim başka, dallar başkaydı; o zaman, şimdi köşede tatlı çıtırtılarla yanan soba yoktu; fakat odada aynı tatlı hava ve köşesinde oturan aynı nurani çehreli büyük muharrir vardı. Hele, köşesi hiç değişmemişti. Orada iki küçük divan karşılıklı duruyor, sol taraftakinde kendisi oturuyordu. Yanındaki geniş pencere ve camlı balkon kapısından giren ışık, başında siyah takkesi bulunan, şakakları ile bıyıkları bembeyaz, gözleri dalgın, yanakları hafif traşlı, son derece munis bir yüzü aydınlatıyordu. Üstadın önünde, üzerinde bir gelincik sigarası paketi, kibrit, küllük, basit bir ağızlık, bir iki kağıt ve kitap, bir lamba, bardak ve meyva tuzu şişesi bulunan siyah, ufak bir masa vardı. Gene divanın geniş arkalığında Les blancs et les bleus adlı bir kitap, bir La Petite İllustration isimli Fransız dergisi ve bir iki eser duruyordu. Halit Ziya Uşaklıgil, uykudan yeni kalkmıştı; üzerinde siyah kuşaklı, kırmızı bir robdöşambr, ayaklarında aba terlikler vardı. Yol gösteren kızı Bayan Behin'in arkasından içeri girince, kendisini rahatsız ettiğimizden dolayı özürler diledik, çalışmakla geçirilen yılların üzerinde silinmez izler bıraktığı irice, yumuşak ellerini öptük. Bize karşısındaki divanı gösterdi, dışarı çıkmağa hazırlanan kızına iki kahve yapmasını söyledi. Hatırını sormak için İstanbul'dan gelmiş olmamıza rağmen, bizden evvel davranarak meşhur nezaketi ile o, bizim hatırımızı sordu, sıhhatte olduğumuzu öğrenince adeta kendisi iyiymiş gibi memnun oldu.- Bana gelince, dedi, ben biraz rahatsızım. Çok şükür ki ne ağrım, ne sızım, ne de ıstırabım var. Lakin halsizim, çalışamıyorum, ne yersem midemi rahatsız ediyor. Şimdi bile, bir mide ağrısı ile uyandım; siz yabancı değilsiniz, müsaade ederseniz meyva tuzumu alayım. Senelerce en büyük zevkim yazı yazmak olmuşturHazırlanmasına yardım ettiğimiz ilacı içtikten sonra devam etti:Hekimler, daha doğrusu ziyaretime gelen dostlar, bana yorulmamamı, çok çalışmamamı tavsiye ediyorlar. Zaten çalışamıyorum ki. Şu arkamdaki kitapları görüyorsunuz ya, on günden beri orada sürünüyorlar, bir türlü okumak fırsatını bulamıyorum. Halbuki senelerce benim en büyük zevkim yazı yazmak olmuştur. Ya bahçem...\"Gözlerinde beliren derin bir hüzünle, sardunya saksılarının göründüğü balkona baktı; nazarları gayriihtiyari bahçeye kadar indi:- Ya bahçem... On aydan beri odamdan çıkamadım. Yıllardır göz bebeğim gibi baktığım sevgili bahçem bir mezbeleye döndü. Seneler insanın sırtına yüklendikçe, birçok işler için artık ne vakit, ne de takat bulunabiliyor. Yetmiş altı yaşındayım, bu büyük bir yaştır. Elli beş senelik evlilik hayatımda, dört çocuğumu kaybetmek felaketini tattım. En sonuncusu, bana en pahalıya mal olan oldu. Lafın bu acıklı mecrasını değiştirmek isteği ile biraz havaiyattan, gündelik hadiselerden bahsettim. El attığım her mevzuda derin vukuunu, hadiseleri yakından takip ettiğini gösteren bir alaka ile ispat etti. Bilhassa ecnebi memleketlerde kalan evlatlarından, gelininden, torunlarından candan bir sevgi ve rikkatle bahsetti. Birçok yerleri gezmiş olduğu halde, İspanya'ya gidemediğini esefle söyledi. Fransa'daki kömürsüzlüğü, General De Gaulle'ün son nutkunu, Akdeniz yolunun açılmasını bahis mevzuu etti. Biz konuşurken resimler alan Foto Namık'la fotoğrafçılıktan, yeni keşiflerden bahsetti. Bir yandan sigara içiyor, bir yandan öksürüyordu. Hiç söndürmediği sigarasına baktığımı görünce, başını salladı: - Bunu bırakamadım; ne yaptımsa fayda vermedi. Ne mutlu size ki, kullanmıyorsunuz, dedi. Halit Ziya ile konuşmak, zevklerin en büyüğü idi. Lakin halsizlikten ve çabuk yorulmaktan bahseden üstadın sohbetinden daha fazla istifadeye yeltenmek nezaketsizlik olurdu. Arkadaşımla birbirimize bakıştık ve sıhhat ve saadetler dilerek Türk romanına en kıymetli numuneleri veren büyük muharririmizden müsaade istedik. Elini tekrar öperken, o, müşterek tanıdıklarımıza selam ve muhabbetlerini yolluyor, tekrar gelmemizi söylüyordu. Üstat Halid Ziya Uşaklıgil'in büyük oğlu Halil Vedat, yedi sekiz sene evvel Tiran'da sefaretimiz başkatibi iken pek hazin şartlar içinde vefat etmişti. - yasar-gundogdu liked this - siyah-kugu19 liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/637929038206402560/yusuf-ziya-orta%C3%A7-biz-%C5%9Fiirde-ihtilal-yapan-bir", "text": "Yusuf Ziya Ortaç; şair, yazar, edebiyat öğretmeni, yayımcı ve siyasetçi. Beş Hececilerin şairi ve Akbaba dergisinin patronu, şairi, başyazarı, yazı işleri müdürü Ortaç, mizah ve şiirle ilgili soruları yanıtlarken, O zaman 'yeni' bizdik. Bugün, bizden sonra kaç göbek daha eskidi diyor. - Mizah edebiyatını, kendi mizacıma göre sevmiştim. Manzum hikayeler, küçük hicivler yazıyordum. O zaman Refik Halid'in Aydede\"si vardı. Bir gün o kapanınca, kendim bir mizah gazetesi çıkarmayı hayal ettim. İlk sayısı bundan 34 yıl evvel bir perşembe sabahı çıkan Akbaba'nın, iki saat sonra ikinci baskısı yapılıyordu. - Akbaba yalnız bir mizah mecmuası değil artık. Bir mizah mektebidir de. Ben, birçok arkadaşlarımla beraber o mektepte hem öğrencilik ettim, hem öğretmenlik. Hala bir şeyler öğrenmeye ve öğretmeye de çalışıyoruz. Bu 34 yıl içinde bende unutamayacağım hatıralar bırakan dostlar az değildir. Ercüment Ekrem, İbrahim Alaettin, Osman Cemal, sahiden eşleri az bulunur mizah yazarları idi. Ercüment her cins mizah yazısı yazardı: Hikaye, roman, taklit... Osman Cemal yazıda Naşit gibi bir halk komiği idi. İbrahim Alaettin Avrupalı nükte yapan ve mizaha seviye veren zarif bir kalemdi. Çizgide, Ramiz ve Cemal Nadir iki büyük kıymettir. Ramiz'in sanatkar sabrı emsalsizdi. Vereceğinin son damlasına kadar verirdi. Eğer bir karikatürü güzel olmamışsa, baştan savma yaptığı için değil, gücü ancak o kadara yettiği için güzel olmamıştır. Onun büyük eksiği kültürünün azlığı idi. Kelime oyununu nükte zannederdi. Bunlar hiçbir istidat vadetmeyen kötü resimlerdi. Ama onun sabrı, onun çalışması ve onun zekası bütün manileri bir yüksek atlayışla aştı. Her gün Cemal Nadir'in kendi kendisi ile yarıştığını görürdüm. Yeri boş değil, bomboştur. - Biz şiirde ihtilal yapan bir nesiliz. Düşününüz, büyük şair Ahmet Haşim'in: \"Zücac-i san'at ü fikretle yükselirler hep diye yazdığı bir zamanda birkaç genç çıkıyor, Arap ve Acem notasını bir yana atıp hece vezniyle ve konuşulan İstanbul Türkçesi'yle şiir denemelerine başlıyor. Bu örneksiz işi kolay sanmayınız. Şiirin sözünü ve sesini değiştirmek. Bizim nesil hiçbir şey yapmamış olsa bile büyük eserleri yapacak büyük sanatkarlara şiirin ana harcını, Türk dilini elekten geçirdi, yoğurdu, hazırladı. Şiire pek genç yaşta başladığınız anlaşılıyor. - Evet... Vefa İdadisi'nde 18 yaşında öğrenci idim. Kehkeşan mecmuasının şiir müsabakasına girdim, birinciliği kazandım. Mecmuanın sahibi Halit Fahri boynuma bir kravat taktı. Bereket versin çabuk kurtuldum, yoksa güreş minderinde takılan kravat gibi Babıali Caddesi'nde sırtım yere gelecekti. - Evet. Bakın, size bir kanaatimi açıklayayım: Şiir, güzel sanatların hiçbir cinsine benzemez: Güzel bir tablo, güzeldir, zevkle salonunuza asar, seyredersiniz. Güzel bir musiki hoştur, tatlıdır. Keyifle dinlersiniz. Ama güzel bir şiir, güzel değildir. Ancak çok güzel şiir, güzeldir. Onu yapmak için de hiç olmazsa yarım Tanrı kuvveti lazım. - Niçin o kadar uzağa gidiyorsunuz? Yarınki anlayışım bile bugünkünden daha ince, daha derin ve doğruya daha yakın olacaktır. O zaman yeni bizdik. Bugün, bizden sonra kaç göbek daha eskidi. Şiirin Manzum ve mukaffa söze derler diye okutulduğu bir devirde yetiştiğimizi unutmayınız. - Eğer bir büyük kuvvet çıkar da yaptığı esere herkesi hayran bırakırsa ben bunun dışında kalır mıyım sanıyorsunuz? - Mizah tek cepheli bir sanat değildir. Onun düşündürücü kuvvetini, güldürücü kuvvetinden az sanmayınız. Ben, mizahı, öfkelerimi, şikayetlerimi, arzularımı söylemek için vasıta diye kullanıyorum. Demokrasi, nasıl politikayı halk yığınları arasına yayıyorsa, bu yayılış mizahın sınırlarını da yeni yeni davalara açıyor... Yani plaj şakasına, salon fingirtisine yer az kalıyor artık! - Size bir Meşrutiyet hikayesi anlatayım: Talat Paşa bir gün Mebusan Meclisine gelip itimad isteyince, orta sıralardan bir Arap mebus heyecanla ayağa kalkıp: Estağfurullah... siz bize itimad ediniz! diye bağırmış. Onun gibi, Hoca merhum da kusurlarımızı affedip mizah edebiyatında bize yer verirse ne mutlu... Yoksa onun, başımızın üstünde yeri var. - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/637929670515589120/yusuf-at%C4%B1lgan-zebercet-ve-babas%C4%B1n%C4%B1-%C3%A7ocuklu%C4%9Fumda", "text": "Anayurt Oteli, sinemaya uyarlanıp Venedik Film Festivali'nde önemli bir ödül kazandığında, roman da yeniden gündeme gelmişti. Roman ve filmle ilgili soruları yanıtlayan Yusuf Atılgan, kahramanları hakkında önemli bilgiler vermişti. Kasaba ve kent insanının iç dünyasını, bilinçdışının karanlıkta kalan yanlarını sergileyen, çevresiyle uyuşamayan yalnız kahramanlarıyla yalın, iç içe çağrışımlarla yürüyen bir anlatımın önce çıktığı, iki önemli romanla edebiyatımıza damgasını vuran Yusuf Atılgan, kendi deyişiyle 65'inden sonra şöhrete kavuştu. Bu şöhretin nedeni, büyük ölçüde halen sinemalarda gösterilen Anayurt Oteli filmi. Ömer Kavur'un, son Venedik Film Festivali'nde bazı Yeşilçam çevrelerinin dudak bükmesine karşın, Uluslararası Sinema Yazarları Federasyonu'nun ödülü gibi son derece önemli bir ödülü kazanan filmine kaynaklık eden romanın yazarı, edebiyat çevrelerinin dışında çok tanınmıyor. Sinemamızın son dönemdeki belki de bu en olgun filminin uyarlandığı romanın, konuşmayı pek sevmeyen yazarıyla Nokta adına Sungu Çapan söyleşti. - Roman başka, film başka tabii. Kanımca, Ömer Kavur romanın havasını, Zebercet kişiliğini çok iyi vermiş, iyi bir film olmuş Anayurt Oteli. - Vaktiyle Manisa'daki Anavatan Oteli\"nin baba-oğul sahipleri olan Zebercet ile Ahmet Efendi'yi tanımıştım çocukluğumda, bu ad oradan geliyor. Zebercet, zümrüttten daha açık yeşil ama zümrüt kadar değerli olmayan bir süs taşı demek. Romanımın başında Zebercet'i doğurtan ebe, bebeğin ufak tefekliği nedeniyle \"Pamuğa sarıp inci kutusuna yatırılır bu; Zebercet koyun adını der babasına. 1970-71'lerde yazdığınızı bildiğimiz Anayurt Oteli romanında 12 Mart döneminin bir etkisinden söz edilebilir mi, bir baskı ve yılgı süreciyle bağlantı kurulabilir mi? Keza Aylak Adam da aydınlar üzerindeki DP baskısının epey yoğunlaştığı bir dönemin ardından gün ışığına çıkmıştı. - 1970'in Ekim'inde başladığım Anayurt Oteli'ni hiç unutmam, 1971'in, Kafka'nın ölüm günü olan 3 Haziranı'nda bitirmiştim. Bu romanda, Zebercet'in emir erliğiyle ilgili bölümünde askerliğe biraz değinmiştim, tabuların elverdiği ölçüde. Kendimi biraz ister istemez sansür ettiğim bu bölümün dışında, romanda kesinlikle 12 Mart etkisi yok. Çünkü yazar olarak benim sorunum, anlattığım kişilerle ilgili, yoksa birtakım dokundurmaların dışında belirli dönemlerin sosyolojik araştırmasını yapmak değil. Ben metnin tutarlı olmasına, kronolojik sıraya filan çok dikkat ederim. Sanıyorum Anayurt Oteli yazdığım en iyi metindir. - Roman büyük ölçüde benim yaşadığım bir bunalım döneminden kaynaklanıyor, otobiyografik özellikler içeriyor. Çocukluğumdan kalan anılar arasında Anavatan Oteli\"nin yeri önemlidir benim için. Ancak daha sonra kitabı yazarken o dönemin simgesi otelin isminde oynayarak Anayurt yaptım. - Evet. Doğrusu filmdeki Macit - Zebercet, gerçeğinin yanında oldukça yakışıklı sayılır. Bu kişiliğe gerçek Zebercet'ten başka, ayrıca kendimden çok şeyler, derinlemesine yaşadığım bir bunalım döneminin kimi özelliklerini de yüklediğimi ekleyebilirim. \"Metin\"lerimi sanki mektup yazarmışçasına yazarım, daha çok kendime yöneliktir bu çabam ve eleştirilerden de fazla alınmam, yüksünmem. - Filmin olayı başarıyla günümüze getirdiği kanısındayım, sözgelimi Zebercet'in doğumu 1930'lardan 1950'lere aktarılmış. İyi de edilmiş. - Filmi değerlendiren eleştirmenlerin böyle bir yorumu olabilir ama romanda benim böyle bir amacım yoktu. - Kendimi bildim bileli sıkı bir \"sinema kuşu\"yumdur. Gençliğimde, İstanbul'daki fakülte yıllarımda, tüm Beyoğlu sinemalarının \"müdavimiydim. Hatta okulu asıp üst üste, farklı filmlere gittiğim çok olmuştur. Hacırahmanlı'da yaşarken nerdeyse her gün bir film izlerdim, bir yazlık bir kışlık sinema vardı Hacırahmanlı'da, La Dolce Vita, Samuray, Vanishing Point gibi nitelikli yabancı filmler kışlıkta, yerli filmler ise yazlıkta gösterilirdi. O yıllarda bazı dayanılmaz Yeşilcam filmlerinde sık sık kendimi tutamaz, hiç olmayacak türden kimi sahnelerde perdeye laf atar, kasabalı yerli film seyircilerinin konsantrasyon\"unu çeşitli muzırlıklarla bozardım. Ve tabii ki tepkisini çekerdim herkesin. 1976'da, İstanbul'a yerleştikten sonra da yeni yönetmenlerimizin hemen hemen bütün filmlerini izledim. - Ben sinema salonunda film izlemeyi seviyorum. Zaten çok yazan biri değilim, senaryo yazımının inceliklerini de bilmem. Günün birinde senaryo yazacağımı hiç sanmıyorum kısacası. - Evet. Macit Koper çok iyi oynuyor ama ben gerçek Zebercet'i tanıdığım için olsa gerek, fizik olarak biraz yadırgadım ilk başta. Ama Serra Yılmaz'la Orhan Çağman rollerine cuk oturmuşlardı doğrusu. - Sydney Pollack, Luchino Visconti, Federico Fellini, J. P. Melville ve bizden Ömer Kavur'la Şerif Gören. Sorunuzun ikinci şıkkına gelince, doğrusu Anayurt Oteli'nin filme çekilebileceğini bile hiç düşünmemiştim. - Şurası gerçek ki yazdığımdan çok daha fazla okurum. \"Yazarlarım\"a gelince, başta Çehov'la Kafka olmak üzere Faulkner, Joyce, Onat Kutlar, Oğuz Atay ve Nezihe Meriç'i sayabilirim. - sempertaediumvitae liked this - tutunamayangirl liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/639955373511622656/sakall%C4%B1-cel%C3%A2l-kendi-de-soyad%C4%B1-da-yaln%C4%B1zd%C4%B1-onu", "text": "Çocukları dinsizlikle suçlayan hocayı dövdü, 31 Mart ayaklanmasında Hareket Ordusu'nun başındaydı. Milli Eğitim Bakanı'na Cumhuriyet ile mucize devri sona erdi dedi! Fransızca öğretmeni, gemide ateşçi, kooperatifte işçiydi ama hiçbir şey bükemedi onu. Tek varlığı çantasıydı. Doğuya giden gemide, baş güverteden kıç güverteye koşup, batıya doğru gittiğimize seviniyoruz diyordu. İlk arkadaşlığımız İzmit'te başlamıştır: Ben, edebiyat hocasıydım, o Fransızca... Mektepte sevdiğim, sevebildiğim iki kişi vardı: Öğretmen kadrosunda Celal, öğrenci kadrosunda Remzi Oğuz Arık... Birincisini, geçen hafta toprağa verdik. İkincisi, bir uçak kazasında, kafa ve gönül çapında yükseklerden düştü! Celal ile dostluğumuz, aralıksız, küskünlüksüz, tam yarım yüzyıllıktır. İçimde, sık sık özlentisini duyduğum, ayrı çeşnide tek insandı. Yunan tanrılarını andıran güzel başından geçmedik macera kalmamıştır: Kastamonu'da öğretmenken, futbol oynayan çocukları dinsizlikle suçlandıran hocayı sokak ortasında döğmüş, ölümden zor kurtulmuştu. 31 Mart'ta, yine şeriat isteyenlere karşı, Hareket Ordusu'nun başında yürümüştü! Maarif kadrosunda, galiba son görevi Ankara Lisesi müdürlüğüdür. Bir gün, Milli Eğitim Bakanı Saraçoğlu'ndan şu tezkereyi almıştı:Bu yıl liselerimizden diploma alacak olanlar, üniversitenin talebe ihtiyacını karşılayamayacaktır. Bu zaruret karşısında, onuncu sınıf öğrencilerinin on ikinci sınıf imtihanına sokularak kendilerine diploma verilmesini rica ederim. Fransızca öğretmeni Sakallı Celal, lise müdürü Sakallı Celal gitti, denizyollarının bir gemisinde ateşçi oldu... Gitti, bir incir kooperatifinde işçi oldu... Gitti... Hayır, hiçbir yerde rahat yoktu ona: Artakalan maaşını, dört çocuklu yarı aç arkadaşına verince, çalıştığı işte bilgisini artıracak kitap getirtip okuyunca ona damgayı vurdular: Komünist! Kıran da olsa kırıl sen, fakat bükülme sakın! dediği adam... Onu hiçbir şey bükemezdi: Açlığın dayanılmaz gücü bile! Dünyada tek varlığı elindeki çantasıydı: Diş fırçası, çatal, bıçak, kaşık ve... kitap! Ekmeğe para bulmadığı günler, kitaba para bulurdu Celal! En zeki, en ışıklı Türkçeyi Ahmet Haşim'le konuşurlarken dinlerdim. Ne güzel, ne acı, ne insafsız hicvederlerdi birbirlerini! Kızdığı zaman, mitolojinin ilahları gazaba gelmiş sanırdınız. Yobaz kafa karşısında Celal sahiden celallanırdı! - Biliyor musun Ziya, dedi, eskiden bu yokuşu çıkarken şimdi inerkenki kadar yorulmazdım! - Bir geminin içindeyiz, diyordu... çevirmiş başını, doğuya doğru gidiyor... Biz içindekiler, geminin rotasından habersiz, baş güverteden kıç güverteye doğru koşuşarak sevinç çığlıkları atıyoruz: Batıya gidiyoruz diye!.. Soyadı Yalnız\"dı Celal'in... Onun ölümünden sonra ben de yalnızım, her zamankinden daha yalnız!"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/639957873150066688/h%C3%BCseyin-rahmi-g%C3%BCrp%C4%B1nar-kitap-yazmak", "text": "İstanbul hayatını edebiyata kazandıran Hüseyin Rahmi Gürpınar, hayata gülen ve güldüren bir yazardı. Mecdi Sadreddin Bey'in 10 Haziran 1927'de yazarla gerçekleştirdiği röportaj, 1929 yılında Sevdiklerimiz adlı kitapta yayımlandı. Görüşme, Gürpınar'ın kişiliği, yazarlığı, dönemin ruhu ve matbuatın durumu hakkında önemli ipuçları içeriyordu. Binlerce dudakta tebessüm uyandıran yazıları ve bazı da aynı dudaklarda tebessüm yerine teessür yaratan ince görüşleri, kudretli tahlilleri, canlı, cazip ve çok sade üslubu ile halka kadar inmekte büyük bir muvaffakiyet gösteren, hayata gülen ve güldüren büyük romancının karşısındayım. Yanımızda üstadın çocukluk arkadaşı, müşfik bir kardeşi olan Hulusi Bey de var. Dudaklarından hiç eksilmiyen tebessüm, masum çocuklarınki kadar saf, bütün memlekette kulaktan kulağa dolaşan büyük şöhretinden haberi yokmuş gibi sakin ve mütevazi... Heybeliada'nın en mürtefi noktasındaki zarif köşkünde, üstat sade bir hayat yaşıyor. Resim yapıyor, fotograf çekiyor. Ve saatlarının hemen çoğunu köşkün üst katındaki mesai odasında, kitapları arasında okumak ve yazı yazmakla geçiriyor. Etrafında büyük bir balkonu olan bu şark odasından Hüseyin Rahmi Bey tabiatın bütün güzelliklerini istediği gibi ve istediği kadar seyretmekte müşkülat çekmiyor. Deniz kah hırçın bir kadın gibi, kah yere eyi yerleşmiş kıymetli bir halı gibi önünde serili. Anadolu sahili, Adalar, İstanbul... Sabahları azametli güneş, geceleri riyakar mehtap gene aynı odadan ne güzel seyrediliyor. - İlk romanımı on iki yaşında yazdım. Ne yazık ki müsveddeler Aksaray yangınında yandı. Onu Hulusi Bey dahi görmedi. İlk eserim, o da yandı. Bu, rüştiyede iken yazdığım Gülbahar Hanım namında bir piyestir. Daha sonra Şık'ı yazdım. Matbuatla temasım yoktu. Kimseyi tanımıyordum. Şık'ın baş taraflarını okuyanlar, Aman demişlerdi, enfes, sen bunu Mithat Efendi'ye götür. O zaman henüz roman ikmal edilmiş değildi. Ahbapların tavsiyelerini dinledim. Romanımı natamam olarak Mithat Efendi'ye gönderdim. Bir iki gün sonra gazetede bir fıkra gördüm. Açık muhabere. Mithat Efendi, Şık muharririni matbaaya davet ediyordu. Ben o zaman Mithat Efendi'yi Allah gibi büyük bir şey biliyordum. Görmek için çıldırıyordum. Acaba nasıl adamdır, diye merak içinde idim. Mithat Efendi aynı zamanda sıhhiyede başkatipti. Dairesine gittim. Odasına girdim. Beni görünce: Vay, dedi. Sen misin onu yazan? Benim, dedim. Yüzüme dikkatli dikkatli baktı:- Oğlum dedi. Yalan söyleme. Bu roman çocuk yazısına benzemiyor. Kime yazdırdınsa söyle, zararı yok. Mithat Efendi'nin bu sözlerine cevaben gözümden iki damla yaş akmış. Kızarmış, ağlamışım. Gariptir. Hayatımda böyle haller başıma birkaç defa geldi. Rüştiyede ilk resim dersine girdiğim gün hoca hepimize bir mevzu verdi. Koca bir araba resmi. Öteki çocuklar defterlere yapıp getirmişlerdi. Ben de büyük bir kağıt parçasının üzerine atlı arabayı çizip götürmüştüm. Hoca benim resmi görünce kendimin yaptığına inanamamıştı. Kime yaptırdın bu resmi? diye sormuştu. Ben yaptım diye israr etmem üzerine, Al kalemi eline bir daha bir at resmi çiz bakayım demişti. Ben de resmi atın ayaklarından başlıyarak yaparken, Yeter, anladım. Aferin sana diyerek beni takdir etmişti. İşte Mithat Efendi'nin yanında da aynı akıbete oğradım. Mithat Efendi romanı kendim yazdığımda israr ettiğimi görünce Madem ki öyledir, tamamla getir bana demişti\". Şık'ı bitirip götürdüm. Okudu. Tebrik ederim seni, nihayeti başından daha eyi olmuş dedi. Bir aralık da aileye ait bir şey satıyorduk. Benim takrir vermem lazımdı. Evkaf'a gittik. Yanımdakiler Evkaf'taki bir memura Çocuğu getirdik dediler; Takrir verecek. Memur hiddetlice bir tavırla cevap verdi: Bu çocuğun ağzı süt kokuyor. Haydi dışarıya, nasıl takrir verir bu? Velhasıl hayatımda böyle garip hadiselere tesadüf ettim. Şık'tan sonra İffet, Mürebbiye çok rağbet kazandı. O zaman yaptığım birçok tercümelerim de var. Mesela Bourget'nin Andre Corneli'sini İkdam neşretmişti. Süleyman Nazif sağ olaydı, bunun alasını hatırlardı. Bir zamanlar Beşir Fuat, Nadir, Hüseyin Efendi, Besim Ömer Paşa ve biraderi Azmi Bey, Güneş namında bir risale çıkarıyorlardı. Ne güzel ve kıymetli mecmuaydı o... Bilmem kaçıncı nüshasında Menemenli Zade Tahir Bey'le, Beşir Fuat Bey arasında edebi bir münakaşa açıldı. Beşir Fuat, Zola'nın telmizi, realist Tahir Bey ise romantik lirik bir adam. Dava büyüdü. O yazar bu yazar. Mustafa Reşit Bey'le Beşir Fuat Bey benim de bu husustaki fikrimi sordular. Ben de söyledim. Bu düşündüklerini yaz dediler. İstiğrak-ı Seheri namile komediya diye yazdığım yazı Tercüman'da neşrolundu. İlk iştiharıma vesile teşkil eden bu yazıdır. - Bakınız, dedi. Size garip bir vaka anlatayım. Hoşunuza gidecek. Muadele-i Sevda'nın neşri esnasında bir akşam Ştaynburg birahanesinde oturuyordum. Yanımda arkadaşlar da vardı. O zaman oralara çok giderdik. Gençlik zamanı... Muadele-i Sevda'nın mevzuu şöylece hülasa olunabilir: Bir adam karısını seviyor. Sadakatsizliğini bildiği halde boşamıyor. Kadını bırakamıyor. O sırada yanıma tanıdıklardan bir zat geldi. Dedi ki, Şurada pencerenin kenarında biri oturuyor, hani içiyor; görüyor musun? Evet, dedim. Bu adam dedi, yazdığınız romandaki tipin vaziyetindedir. Karısının kendisine ihanet ettiğini biliyor, yakalayıp öldüremiyor. Romanda verilecek neticeye göre hareket edecek. Siz ne yaparsanız o da onu yapacak - Roman bu memlekette her zaman para getirmiştir, cevabını verdi. İffet'ten çok eyi hatırlarım, 850 kuruş almışken, Şıpsevdi için Mihran'dan 500 lira aldım. Bu roman o zaman çok tutmuştu. Fakat bir zümre vardı ki, bunun intişarını bir türlü hazmedemezdi. Softalar. Hatta Mihran'ın matbaasına hücum ederek camlarını kırmışlardı. Bu romanı basmıyacaksın, diye tehdit mektupları gelirdi. Hatta bir gün de matbaayı basmışlardı. Nimetşinas da İkdam'da tefrika edilirken Baba Tahir kendi gazetesi olan Malumat'a iktibas eder, romanı İkdam'dan evvel de kitap halinde çıkarır para kazanırdı. Baba Tahir'in bu açıkgözlülüğüne itiraz edebilmek için, elimde bir vasıta yoktu. Hangi kanuna istinat ederek dava açabilirdim? Bugün bir roman bana 1000 - 1500 lira getirebiliyor. Demek oluyor ki senede insan bir roman yazsa, bu eser kendisine mahiye yüz liradan fazla bir para temin edebilir. İbrahim Hilmi şimdi eski eserlerimin yeni tablarını yapıyor. - Bakın yeniden basılan İffet'i size getireyim, diyerek odayı terketti. İki dakika sonra elinde bir kitapla geldi. Yerine oturdu. Cebinden gözlüğünü çıkarıp taktı. Kitabın ilk sayfalarını çevirerek: - İffet'in ikinci tabının başına bir mukaddeme ilave ettim, dedi. Titrek bir sesle okumağa başladı. Mukaddeme böyle başlıyordu:\"Bu roman gayrikanuni tablarla çok defa basıldı. Bu memlekette öyle devirler yaşadık ki dimağınızın bütün samimi kabiliyet ve gayreti ile çalışarak vücuda getirdiğiniz eseri gözünüzün önünde basarlar, satarlardı. Bir şey yapamazdınız. Davaya kalksanız siz haksız çıkardınız. Çünkü kitap yazmak cinayetlerin en büyüğü idi. Müellif her yerde muhakkar ve makhurdu. Bugünün genci, otuz bir sene sonra senin de dimağın ve eserin yenilerin nazarında böyle bir harabe manzarası alacak... Zaman yeniyi doğurmak için eskiyi bütün haşmile öldürüyor. \"Mukaddemeyi okurken üstadın çehresine dikkat ettim, müteessirdi. Gözlük camlarının altına gizlenen küçük gözlerini hafif bir yaş tabakası kaplamıştı. İffet'in kapağını kapayarak masanın üzerine bırakan müellifinden en çok hangi eserini sevdiğini öğrenmek istedim. - Tutuşmuş Gönüller'i severim, onu tercih ederim, dedi. Ve sonra telaşla ilave etti: - Ve bittabi İffet'i de. Hayır, hayır ilk önce İffet'i sever, tercih ederim. Onda ustalık yok; o, gençliğin saf ve samimi heyecanları ile yazılmıştır. Eserde gençlik ve samimiyet bariz bir surette görülür. - En çok sevdiğim Yakup Kadri'dir. Reşat Nuri Bey'in de Damga'sını çok beğenirim. Yazılarını iştaha ile okuduğum muharrirler, Falih Rıfkı, Celal Esat, Celal Sahir... Fakat Yakup Kadri'yi hepsine tercih ederim. Onu çok severim. Halide Edip hanımın Harap Mabedleri şaheserdir. - Anatole France ile Maupassant'ı. Zola'yı onlar kadar sevmem... Bourget'yi nasıl buluyorsunuz? Nos Actes Nous Suit namındaki son eseri münasebeti ile münekkitler takdirler yağdırıyorlar. Hatta Bourget öteki eserlerini yaksın, kütüphanesinde yalnız bunu bıraksın, onun için kafidir, diyorlar. Bu kitabını o kadar kuvvetli buluyorlar. - Bourget'nin güzel eserleri vardır. Ben bu son kitabını o kadar beğenmedim. Çok tekerrür var. Bourget bu eserinde anarşist, kommünist galeyanını kilisenin maneviyeti önünde söndürüyor. Hıristiyanlığı her bir fenalığa karşı galip gösteriyor. Üstat adam, fakat çıkarmak istediği netice asri bir netice değildir. Fennin, ilmin yürümek istediği hedef değildir... - Yusuf Razi Bey bana bir gün, sen sinama makinesi gibisin, demişti. Hakikaten öyleyimdir. Kırk senelik vakayi aklımda kalmıştır. Geceleri geçmiş senelerin adetlerini, usullerini, hadiselerini gözümün önünden geçirir, koltuğumda veya yatağımda kendi kendime eğlenirim. Ben üç yaşında iken annem öldü. Hizmetçiler, uşaklar elinde kaldım. Mektebe başladığım seneler, akşamları arkadaşlarım kahveye giderlerdi. Gelip beni de götürmek isterlerdi. Evdekiler beni bırakmazlardı. Ben de kadınlarla evde oturur, onlarla birlikte zaman olurdu ki, tentene örerdim. Rahmi Bey arkasına dönerek parmağı ile işaret etti: - İşte şu koltukta gördüğünüz yastıkları bizzat ben ördüm. Bu hususi meclislerde ben çok şeyler öğrendim. Yeni yazı yazabilmeğe başladığım zamanlar komşu kadınlar gelip bana mektup yazdırırlardı. Yazamam, yazım fenadır; demek kibrime dokunuyordu. Bir gün mektup giden yerlerden birinde yazımı okuyamamışlar, İngilizce mi, Fransızca mı, diye sormuşlar... Kadınların içinde büyüdüğüm için kadın ruhunu eyi bilirim... Sonra gençliğimde çok gezerdim. Yalnız on beş senedir Ada'ya taşınalı şehir hayatından biraz çekildim. - Daha vakıt var, dedi. Sonra iskelede beklersiniz. Vapor Büyükada iskelesine yanaşırken kalksanız yetişirsiniz... Aradaki beş on dakikayı boş geçirmedik. Üstat, yazmakta olduğu yeni romandan bana altı, yedi sayfa okumak lütufkarlığında bulundu. Ben de bu tezgahtaki romanın birkaç sayfasından birkaç satırı buraya nakletmek için kendisinden müsaade istedim ve aldım. Vapordayım. Güvertede etrafı seyrediyorum. Uzakta, yüksekte üstadın arkasını çamlığa dayamış köşkünü görüyorum. Ben Deli Miyim münasebetiyle aleyhinde açılan davayı ve Hüseyin Rahmi Bey'in müdafaanamesinden birkaç cümle hatırıma geliyor. - Üstat, kitaplarının irtifasında diyorum. Not: Orijinal metindeki yazım büyük ölçüde korunmuştur. - pativekili liked this - piriltii reblogged this from edebiyatsoylesileri - piriltii liked this - angelofdeaht283 liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/640328622476066816/heinrich-b%C3%B6ll-katolik-romanc%C4%B1-olmaz-ben-romanc%C4%B1", "text": "Nobel Edebiyat Ödülü'nü 1972 yılında alan Heinrich Böll, Alman yazar Horst Bienek'in sorularını Köln'ün bir kenar semtindeki evinde yanıtlamıştı. Böll, Bir yazar için çevre incelemelerinden çok daha önemli olan yazmak işidir diyor. Heinrich Böll, 17 Aralık 1917'de Köln şehrinde doğdu. Liseyi bitirdikten sonra bir kitabevinde çalıştı. Altı yıl cephelerde çarpıştı, dört kere yaralandı. Savaştan sonra, marangozluk ve memurluk yaptı. Alman Dili ve Edebiyatı okudu. 1947'de yazmağa başladı. Önce kısa hikayeler yazdı, ilk kitabı 1950'de yayımlandı. Küçük hikayeden sonra romana geçti. Sonra, bir günlük, radyo oyunları, denemeler ve senaryolar yazdı. Birkaç yıldır Günter Grass'la beraber Nobel'e aday gösteriliyordu. - Seçtiğim biçim konuya bağlıdır. Hangi biçimi seçeceğimi adeta konu belirler, dolayısıyla kendileri için hiçbir biçim bulamadığım konular vardır. Şimdiye değin ne şiir ne de sahne oyunu yazmamış olmamdan belki de bu; bunu yapmış olsaydım, benim bilip tanıdığım biçimlerle anlatamadıklarımı belki anlatabilirdim o zaman. Ama beri yandan da öyle bir durum ya da öyle durumlar var ki, anlatılacak şey gerçi benim bildiğim biçimlerden birine uyar, gelgelelim buna karşılık ben kendi yerimi bulamam. İşte bütün bunlar yazılmamış kısa hikayelerdir hepsi. Kısa hikaye diye bir şey yok, kısa hikayeler vardır. Her kısa hikayenin kendi yasaları vardır ve bu biçim, yani kısa hikaye de benim en sevdiğim türdür. Öyle sanıyorum ki, kelimenin gerçek anlamıyla modern, yani şimdiki zamana uygun olup, bir yoğunluk ve gerginlik taşır. - Hayır. Hiç değilse yazılı olmaz bunlar. Çokluk yalnızca birkaç kağıt parçası elverir, üzerlerine kimi parolamsı sözcükler karalarım, her sözcük arkasında da kafamdaki bütün bir roman bölümü bulunur. Romanı ancak bütünüyle kaleme almak için oturduğumda yazarım bu bölümleri. Bir yazar, yalnız insan yaşamının öğelerini bilmeli, bunları da 21 yaşına kadar, nispeten saflık, suçsuzluk döneminde tanımalıdır. Öğrenilebilecek şey, bir yazar için çevre incelemelerinden çok daha önemli olan yazmak işidir. - Vaktim oldukça bol bol gezerim. Ama yazarken bütün aradığım sakin bir odadır; bol bol sigara, her iki saatte bir kahvedenlik kahve ya da bir çaydanlık çay, bir büyük şişe kolonya ve bir yazı makinesidir. - Bu da yine duruma göre pek değişir. Bana göre yazmak, değiştirmek ve birleştirmektir. - Roman kafamda adeta bir taşma tehlikesi gösterince oturup yazmaya başlarım. Kendime gelmeden, çok uzun bir zaman yazar da yazarım. Sinirlerimin hayli gergin olduğu bir durumdur bu, çünkü her vakit bütünü göz önünde bulundurmam gerekir, yazacağım şeyin çokluğu korkutur beni. Pek güzel ve pek yorucu bir çalışma olur hani. Derken romanın bütününü ilk müsvedde olarak aradan çıkardım mı, o zaman gerektiği gibi çalışmaya koyulur, bunun için de basit bir çareye başvururum, üç kattan oluşan renkli bir listedir bu. Birincisi gerçek katı, yani şimdiki zaman; ikincisi geriye bakış ya da anılar düzlemi; üçüncüsü de motifler katı. - Hayır, bilemem. Böyle bir bilgim ancak, daha ben yazmaya başlamadan önce kesinlikle ölmüş kişiler üzerinde vardır, yaşayanlar üzerinde değil. - Ben bir eseri, hele kısa hikayeleri en az üç defa yazmadan yapamam. İçlerinden kimini beş, altı defa yazdığım olmuştur, bir defayla kalan ancak birkaç tanesi vardır. Roman bölümlerinin yazılmasında da durum tıpkı böyledir. Ve bunlar için ille birkaç eleştiriciye ihtiyaç duyarım. - Evet, bir hayli. Sanıyorum yani yazmaya başlayan herkes, daha önceleri bir tutkuyla okumuş bulunduğu ve ilk ya da son yazı denemelerini yaparken henüz okumakta olduğu her kitabın etkisi altında kalır. Yani Karl May'dan tutun da Marcel Proust'a kadar birbirinden pek ayrı ve birbirine pek karşıt yazarlar tarafından etkilenir. Dostoyevski'den, Jack London ve oradan Hemingway'e, Camus'den Green ve oradan Faulkner'a kadar diğer birçok yazarların eserleri gibi bu hikayeler de eminim etkisiz kalmadılar üzerimde. - Galiba nouveau roman\"ı demek istiyorsunuz? - Bendeki izlenime göre bu roman üzerinde kuramsal konuşmalar aldı yürüdü. Tıpkı nasıl güdümlülük dogmaları varsa, bunun gibi bir güdümsüzlük dogması da oluşacağa benziyor; bu da benim kötü bir gözle bakmadığım işin aslına ancak zarar verebilir. Mantıksal sonuç iyi bir şeydir, ama işte düpedüz kişisellikten soyulmuş bir roman da benim için yazmaya son vermekten başka bir anlam taşımayacak. - Neredeyse bunu pek tabii görmekteyim, hele bir yazar için. Bana göre bir yazar, o kalemiyle geçinen yazar, özgürlüğün en son duraklarından biridir. Özgürlüğün tehlikeye düştüğü yerde, dil de tehlikede demektir, ya da bunun tersidir. Benim için güdümlülük yazarlığın bir ön koşuludur, adeta bir zemin boyasıdır, bu zemin boya üzerine benim çekeceğim asıl boyaya gelince, bu da benim sanattan anladığım şey olacaktır. Neyin hizmetinde, neye karşı güdümlü olduğumu sorarsanız söylemem, romanlarda gizlediğim şeylerdir bunlar, galiba bu gizleme de o kadar başarılı değil. - Katolik romancılar olabileceğine inanamıyorum bir türlü. Müteessirim. Öyle sanıyorum ki, ben bir romancı Katolik'im. Böyle bir tanımlama benim kendi kafamdan çıkmış değil, ama şimdiye kadar bundan daha iyisini de bulamadım. Düzyazının bir yurda ihtiyacı vardırHemen bütün roman ve hikayelerinizde dar anlamda yurdunuz, yani Ren bölgesiyle doğduğunuz şehir olan Köln pek önemli bir rol oynuyor değil mi?- Öyle sanıyorum ki, düzyazının bir yere ve -sakın korkutmasın sizi sözüm- bir yurda ihtiyacı vardır. Kafka için bu yurt Prag idi. Benim için de tabii en iyi tanıdığım, ama seyrek olarak, hatta sanıyorum asla adını etmediğim şehirdir bu. Belki hikayelerde Köln'ü pekala keşfetmek mümkündür, ama sanıyorum romanlarda bunu gizledim. Yalnız Köln'den parçalar vardır ortada, benim için Köln'den çok daha önemli bir şeyin adı edilir: Ren. Ren'i de işte bir türlü saklayamamışımdır, saklayamayacağım kadar büyük olmuştur Ren. Roman olsun, radyo oyunu olsun, eserlerinizden en çok hangisini takdir edersiniz?- Çok çetin bir soru bu. Sürekli olarak değişir. Kimi eserlerim bir, iki yıl gözümdedir, sonra gözümden çıkar, yerlerini başkaları alır. Sanıyorum bu, o gözlerin nesnel niteliğiyle ilgili bir şey değil. Ama en çok sevdiğim kitaplarımdan birinin ilk romanım Ademoğlu Neredeydin olduğunu söylemeliyim. - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/640409070864646144/naz%C4%B1m-hikmet-yannis-ritsos-s%C4%B1n%C4%B1rs%C4%B1z-%C5%9Fiir", "text": "Nazım Hikmet ve Yannis Ritsos ile gerçekleştirilen bu konuşma, Sanat Emeği dergisinin Mayıs 1978'de yayınlanan üçüncü sayısında yer aldı. Konuşma önce 5 Temmuz 1962'de Prag'da Kültür adlı haftalık gazetede, daha sonra da Rusça'ya çevrilip Den Poezii adlı şiir yıllığında yayınlanmıştı. Şiir diye adlandırdığımız olgu, yüksek ölçüde karmaşık bir şey. Biyolojik, toplumsal, tarihsel, ahlaki, vb. pek çok etkenin etkisi sonucunda ortaya çıkan bir olgudur bu. Çeşitli etkenler birbirini etkiliyor, çarpışıyorlar, iç içe geçiyorlar ve bu bakımdan hangisinin üstün geldiğine karar verebilmek güç. Şiirin her tanımı, şiirsel yapıtın her nitelenişinde olduğu gibi, bir tehlike gizliyor içinde, çünkü şiir tam bir açıklamaya teslim olmaz. Fakat gerçekten de şiir açıklanamaz değil midir ve onun büyüleyiciliğinin ve erdeminin özelliklerinden biri değil midir bu açıklanamaz yanı? Düşüncenin ve şairin ruhunun ciddi dönemeçlerini barındırmıyor mu kendinde bu açıklanamazlık; ve gizleri açma yolunda ilerleyen okuyucuyu şiirsel yaratış sürecinin bir katılımcısı olmaya zorlamıyor mu? Şiirin görevlerinden biri - okuyucuyu sadece heyecanlandırmak değil, onu da yaratıcı yapmaktır. Böylece şiir bir yaşam keşifçisi olmakta ve bilinmeyeni açan yaşamsal bir ilke olarak ortaya koymaktadır kendini. Sanatın hiç kuşkusuz toplumsal bir olgu olduğu çok eskiden beri bilinir. Onun yaşamı kapsamak, tümüyle de ele geçirmek isteği bu niteliğinin mantıksal gereğidir. Fakat şiirden toplumsal bir olgu olarak söz ediyorsam, göz önünde bulundurduğum şey, uyakla ve uyumla söylenmiş basit sloganlar değildir. Daha ciddi sorunlardır söz konusu olan ve bu sorunların önemi, bizi, sanata, tıpkı geçmiş, şimdiki ve gelecek yaşama baktığımız gibi bakmaya zorunlu kılar. Daha somut söylersem: Şiir adına layıksa eğer, bir sözcük oyunu değildir. Öyle geliyor ki bana, sözün önemi, uyumdan ve ezgisellikten çok daha ağırlık taşır. Dilimizdeki, konuşma dilinde ve bu demektir ki şiir dilindeki her söz, birbirini anlama yolunda harcanmış binlerce yıllık çabaların deneyini, ellerin ve beynin çalışmasını birleştiren bu deneyimi içerir. Her sözün içeriği öyle bir ağırlık taşır ki, ondan basit bir oyuncak yapmak, hoş görülemez bir boş düşüncelilik olurdu. Sözlere gereken sorumlulukla davranmak konusundaki ısrarlı istek, buradan gelir. Ve ben özellikle buna bağlı olarak çağdaş şiirin büyük hizmetini sözlerin gerçek önemini bulmakta; sözü, onu gerçek ve temel içeriği ile ifade etmekte görüyorum. Söze karşı derin bir sorumluluk bilinci, özellikle bu, insanların birbirlerini anlamasında şiiri gerçek bir aracı yaptı, şiir böylece herkesi herkesle tanıştırdı. Sadece toplumsal olmakla kalmayıp uluslararası ve evrensel de olan çağdaş şiirin önemi de bence buradadır işte. Nazım Hikmet - Tümüyle aynı kanıda olduğum dostum Ritsos'un sözlerine candan katılırım. Sadece iki düşüncemi belirtmek istiyordum. İlki şu: Çağdaş şiirin görevi, buğday tarlalarının ve sanayi kuruluşlarının görevlerinden pek az farklıdır. Şiir de onlar kadar önemlidir. Bir zamanlar eski Yunan'da ve benim eski zamanlar Türkiye'mde böyleydi bu. Fakat sonradan, başka toplumsal koşullarda, yaşamsal bir gerekliliğin zoruysa şiir, yapacak bir şeyi olmayan insanların oyuncağı oldu. Şimdiyse tarihsel gelişimin diyalektiğinin sonucu olarak şiir, yine başlangıçtaki rolüne dönüyor. İkinci düşüncem şu: Şiir sadece bir gereklilik değil, çağdaş toplumumuzun en devrimci ilkelerinden biri; insanı, onun ruhunu, ve sonunda insandaki temel değişimleri öğrenmenin en etkin bir aracıdır. İnsanlığın teknik gelişimi son on yıllarda gerçekten fantastik bir boyuta ulaştı. Hemen en yakınımızdaki gelecek on yıllarda, örneğin şu sigarayı altına çevirmekten çok daha güç ve karmaşık olduğuna inanıyorum ben. İşte Yannis Ritsos'un sözünü ettiği, şiirin bu kesinlikle belirlenemez yanı, akışkanlığıdır ki şiire insanı değiştirmede kesin bir biçimde yardım eden bir olgu olarak ortaya çıkar. Çünkü şiirin bu yanı, denebilirse bugünün insanının ruhunda henüz açıklanmamış, belirlenmemiş, istem dışı kalan yanlarına yanıt olur. Şair, doğallıkla, tüm başkaları gibi bir insandır. Fakat o, salt, gerçekliği somut biçimde aydınlatmak değil, geleceğin kokusunu duyumlamak olanağına da sahiptir. Bir zamanlar Engels, şairlerin geleceğin kokusunu duyumladıklarını söylemişti. Onların özellikle bu yeteneği insan ve toplum üzerinde etki yapabilir. Yannis Ritsos - İnsanı değiştiren bir etken olarak şiir üstüne söyledikleriniz, daha önce belirttiğim düşüncenin tutarlı bir devamı oluyor. Çağdaş şiirin karakteristik özelliğinin, insanların birbirini anlaması ve dolayısıyla da kardeşliğinin aracı olarak, söze karşı özenli bir tutum olduğunu savlıyorsam; bu, aynı zamanda, şairin, dünyanın geneldeki değişim sürecine de katılması demektir. Bugün insanların karşılıklı olarak birbirlerini anladıklarını ve kardeş olduklarını söyleyemeyiz henüz. Şiir, bence de, sizce olduğu gibi, insanlığı değiştirmektedir. Yannis Ritsos - Bunu, çağdaş şair için en can alıcı sorunlardan biri sayıyorum. Çünkü kanımca şiiri gereksiz süslemelerden ve bezeklerden kurtaran sadece budur. Ve çağdaş şiirin bugünkü konumunu sağlayan olgu da budur özellikle. Kuşkusuz, insan toplumunun gelişmesinde kayıtsız olarak görev üstlenmiş bir şiir; Mayakovski'nin, Hikmet'in, Paul Eluard'ın ve Pablo Neruda'nın, Aragon'un ve Guillen'in, Asturias'ın şiiri ve, izin verirseniz, bir ölçü de kendi şiirimdir söz konusu olan burada. Bu şairleri ve onların yaratıcılıklarını etkileyen hangi toplumsal gereklilik, nasıl bir karşı durulmaz güç olmuştur? Bana öyle geliyor ki; insanlar arasında bir anlayış gereksinimini karşılasa da, onun dilini bilmeyen okuyucuya ulaşamaz. Bu görüş açısından, şiirin uyakları, uyumu ve ezgiselliğinin başka bir dilde karşılığını bulmak güç ve kimi zaman olanaksızdır. Bu türden şiirsel yapıtlar, tek bir ülkenin, tek bir halkın kazanımı olarak kalmaya yazgılıdırlar; tabii genel olarak belli bir ülkede yayılabilme güçleri varsa. Çünkü her şiir, kendi belirli dilinde yaratılır. Fakat adına yaraşan gerçek şiir, her şeyden önce bir düşünce ve duygu yükü içerir ki, uluslararasıdır bu yük. Dil, sözcük, daha doğrusu sözün çınıltısı, fonetiği, ulusal; sözün içeriği, anlamı ise, geneldir. Şu ya da bu halkın diliyle sınırlı, yani ezgiselliğe, ünlü ve ünsüz harflerin müziğine pek fazla önem veren şiiri çevirmek olanaksızdır. Bu bakımdan, benim kanımca, gerçekten çağdaş şiir, tüm yan ögelerden, onu ağırlaştıran, bir ülkenin ve bir halkın sınırından büyük bir sıçrama yapmasını engelleyen gereksiz her şeyden kendini kurtarmaktadır. Bu da, benim görüş açımdan, insanların karşılıklı olarak birbirlerini anlamaları ve kardeşlikleri idealine yanıt veren, tam anlamıyla çıplak şiire, asıl şiir'e varmak isteğiyle çağdaş şairin neden tüm gereksiz süslemelerden uzak durduğunun kanıtıdır. Evrensel dağılımına engel olan her şeyden arınmış bir şiirden söz ediyorsunuz. Fakat şiiri şiir yapan bir öge daha var ki ona değinilmedi henüz. İmgeden söz ediyorum. Onu bir dilden bir başka dile çevirmek her zaman olanaklı değil, hele ulusal gelenekler ve deneylerden doğmuşsa. Yannis Ritsos - İmgesiz şiir olmaz. Fakat ben imge derken, daha önce imge denirken anlaşılandan daha farklı bir şeydi gözönünde bulundurduğum. Şiirsel imgenin, benim onu anladığıma göre, ne resimle ne süsleme sanatıyla ne de bir düşünce ya da duygunun yüzeysel betimiyle hiçbir ortak yanı yoktur. Şiirsel imge, şiirin vücududur. Ve o, daha önceki dönemin şiirinde yer bulandan farklı, yeni bir simgesele dayanır. Yüzlerce yıllık geleneklerin ve deneyin yarattığı belirlenmiş simge; düşünce ya da duyguyu basit bir ima ile ifade etmek olanağını verdiği için, bugünün gerçekliğinin karşılığı olacak kendine özgü bir simge aramaktan kurtarıyordu şairi. Çağdaş şairin sorumluluğunun tipik noktası, bence, onun sadece, zaten var olan simgelere dayanmak değil, tersine, onları da kapsayan, daha geniş, kökleri çağdaşlığa uzanan bir kadran yaratmasıdır. Çağdaş şair, imgelerini buradan çıkarır. Bizi kuşatan sandalye, koltuk, makine, çağdaş yaşamın tüm atmosferi gibi gündelik şeylerin bugünün şiirsel estetiğinde böyle büyük bir önem kazanması bundandır. Çünkü bizi kuşatan şeyler, maddeten dış görünüşü değildir sadece. Onlar insan eyleminin milyonlarca yıllık ürünüdür. Onlar tarihin somut ifadeleridirler. Ve eğer aydınlık ve derin bir bakışla bakabilirsek, tüm dünyayı görürüz onlarda. Nazım Hikmet - Çağdaş şair nesnel olanı seviyor, bu bakımdan çağdaş şiirin kendine özgü bir özelliği de, dolaysızlığı ve somutluğudur. Yannis Ritsos - Şiirimiz dolaysız ve somuttur, fakat o aynı zamanda karmaşıktır. Kadın ve erkek, yaşam ve ölüm, aşk ve nefret, aydınlık ve karanlık ilişkisi gibi somut ve karmaşıktır. Bana öyle geliyor ki şiirsel görüşün tersine, nesnenin daha karmaşık bir çözümlemesine götürmektedir. Hatta diyebilirim ki bugünün şiiri soyuttan somuta giderken, daha önceki dönemin şiiri somuttan soyuta gitmekteydi. Nazım Hikmet - Bunun sadece şiire değgin olduğunu sanmıyorum. Somut kavramını basitle, soyut kavramını karmaşıkla değiştirmeye hakkımız yok. Soyut diye nitelenen pek çok çağdaş sanat yapıtının, somut diye adlandırılan sanattan nasıl daha yalın ve apaçık biçimde gerçekliği içermeyi başardığını görüyoruz. Öte yandan sanatta pek çok yapmacık somut, nasıl da su katılmamış soyuttan başka bir şey değildir!"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/642034599672872960/jean-genet-benim-i%C3%A7in-vatan-%C3%BC%C3%A7-ya-da-d%C3%B6rt", "text": "Bu söyleşi 25 Ocak 1982 tarihinde Moulin de la Gueville'de filme çekilmiş ancak Jean Genet söyleşinin ölümünden önce yayınlanmasına izin vermemişti. Aşağıdaki çeviri, ilk kez 1991 yılında Gallimard tarafından yayınlanan ve Genet'nin yayınlanmamış metinlerini ve söyleşilerini içeren 'L'Ennemi Declare' adlı kitaptan alınmıştır. Fransa'da idam cezası kaldırıldı (1). Artık Fransa'da kafa uçurulmayacağını öğrendiğinizde neler hissettiğinizi merak ediyorum. - İdam cezasının kalkması konusuna kesinlikle kayıtsızım. Politik bir karar bu. Fransız politikası ise vız geliyor bana, ilgilendirmiyor. Fransa Kuzey-Güney politikası dediğimiz politikayı uygulamadıkça, göçmen işçilerle ya da eski sömürgelerle daha fazla ilgilenmedikçe, Fransız politikası beni hiçbir zaman ilgilendirmeyecektir. Beyaz insanların kafası kesilmiş ya da kesilmemiş, bu beni çok fazla ilgilendirmiyor. Serseriler ve hakimler denilen insanlar arasındaki hesaplaşma benim için bir anlam taşımıyor. - Fransa'da hayır, vız geliyor. Eskiden metropol denilen bir ülkede demokrasi yapmak, sonuçta bu demokrasiyi yine siyah ülkelere, Araplara ya da başkalarına karşı yapmak demektir... Demokrasi İngiltere'de çok uzun süredir var, ama büyük bir olasılıkla yalnızca İngilizler arasında. İngiliz tarihini pek iyi bilmiyorum ama, sanıyorum İngiliz sömürge imparatorluğunun en verimli olduğu dönem demokrasinin de en verimli dönemiydi İngiltere'de, ancak bu demokrasi Hintlilere karşı işliyordu. - Şimdilik bunun dışında bir şey görmüyorum. - Bu sorunuza politik anlamda değil, neredeyse dinsel anlamda cevap verebilirim. Kötülük de iyilik gibi, insan doğasının bir parçasıdır ve insanlar ya da toplumlar üzerinde kendini gösterir. Yargılamıyorum, eski sömürge imparatorluklarından ne çıkacağını bilmiyorum. Bu imparatorluklar iyilik adına ne yaptılar bilmiyorum, ama kötülük adına yaptıklarını biliyorum. Belki iyilik de yapmışlardır ama bütün bunlar öylesine içinden çıkılmaz biçimde karmaşık ki, bu tür bir politik sistemden hiçbir zaman hoşnut olmayacağım. - Değildir herhalde. Gördüğünüz gibi ben de taraf tuttum, tarafsız kalmadım. Mettray'deyken Suriye'ye gönderdiler (2) beni, Suriye'deki en büyük adam da General Gouraud'ydu, hani şu tek kollu, çolak adam. Şam'ı bombalamıştı, ben de biraz Arapça öğrendiğimden, istediğim saatte dönebilmek için mahalleden tam dörtte çıkıyordum. Şamlı küçük çocuklar, General Gouraud'nun toplarının yol açtığı yıkıntıların arasında beni gezdirmekten büyük keyif alıyorlardı. Aslında iğrenç herifin teki olan Gouraud'yu iki farklı açıdan, hem bir kahraman hem de bir alçak gibi görüyordum. Sonra birdenbire kendimi tamamen Suriyelilerden yana hissettim. Başta büyük olasılıkla biraz üçkağıtçı bir duyguydu bu, onlar tarafından kabul görmeye, sevilmeye ve kağıt oyunlarına katılmaya yönelik. Kağıt oynamak Fransız hükümetince yasaklanmıştı. Ben de onlarla küçük camilerde sabahın dördüne, beşine kadar kağıt oynamaya gidiyordum, beni beğensinler diye Gouraud'ya atıp tutuyordum. Ama yavaş yavaş, Gouraud'nun ve onun temsil ettiği şeyin pislik olduğunu anladım. açıklıyorsunuz? Sonuç olarak Gouraud'nun dilinde yazdınız. - Gouraud'nun benim dilimi kullanabileceğinden de pek emin değilim ya, neyse. Aslında haklısınız, önce sözünü ettiğiniz kişilerin ilgisini çekmek gerekiyordu, yani, kuşkusuz sizin de dahil olduğunuz Fransız aydınlar sınıfını. dediğimiz dille, yıkmadığınız dille onların ilgisini çektiniz. - Dilbilgisi. okuldayken güzel yazmaya teşvik edildiğiniz bir an olmuştur, - Bu işin gerçekten okulda olduğunu sanmıyorum. Hem beni iyi Fransızca yazmakla mı suçluyorsunuz? Her şeyden önce düşmana söyleyecek sözümü onun dilinde söylemem gerekiyordu, argo gibi onlara yabancı olan bir dilde değil. Bunu yalnızca Celine yapabilirdi. Argo yazmaya cesaret edebilmek için bir doktor, yoksulların doktoru, Bardamu (3) gerekiyordu. Bardamu ilk doktorluk tezinde düzgün bir Fransızcayı, ünlemlerle filan dolu argo bir dile dönüştürebildi. Ben tutkulu olarak bunu yapamazdım. İşkenceciye, onun dilinde hitap etmem gerekiyordu. Bu dili birkaç argo sözcükle biraz süslemek, sözdiziminde hiçbir şey değiştirmezdi ya da pek az şey değiştirirdi. Bu dil beni çektiyse, ki çekti, bunun okulla ilgisi yok, on beş yaşıma doğru, Mettray'de bana, büyük olasılıkla rastlantısal olarak, Ronsard'ın şiirlerini verdiler. Kendimden geçtim. Ronsard gibi usta olmak gerekiyordu. Ronsard argoya tahammül etmezdi... Söyleyeceğim bunca acıyla yüklü söz, bu dili kullanmamı gerektiriyordu. - Hem Fransız dilinden hem de şiirden duyduğum ilk heyecanlardan birine Ronsard neden olduysa, ona bir tür sadakat duymam oldukça doğaldır. - En son okumaya çalıştığım Raymond Abellio'nun kitabıydı. Çok kötü yazılmış ve karmaşık buldum. - Rimbaud niçin sessizliği seçti bilmiyorum. Ben, susması gerektiğini anlamıştı, demiştim. Bana gelince, bütün kitaplarım hapiste yazıldığına göre (4), demek ki bu kitapları hapisten çıkmak için yazmışım. Hapisten çıktıktan sonra yazının varlık nedeni ortadan kalktı. Kitaplarım benim hapisten çıkmamı sağladı, sonra, daha ne söyleyeyim? - Hayır, hayır. Hangi yanımmış o? - Hayır, benim bir yanım daha çok, tam anlamıyla yoksul dokuz milyon insanın bulunduğu Fas, Mali ya da daha başkaları gibi, Fransızlar tarafından tüketilen ülkelerde. - Hayır, yeniden söyleyeyim, ölüm cezasının kalkması beni kesinlikle ilgilendirmiyor. İnsanların hapse atılmasını özel olarak istiyor değilim ama bu onlarla hakimler, hükümetler, vs., arasında bir mesele, benimle onlar arasında değil. Bu sessizliğinize üzülen bizlerin sayısı çok fazla. - Geçer, geçer - Çok özel, çok öznel bir şeyler söyleyeceksem, bunları ancak iktidardaki sınıfın bildiği dilde söyleyebilirdim, işkencecilerim dediğim insanların beni duymaları gerekiyordu. Yani onlara kendi dillerinde saldırmak lazımdı. Argo yazsaydım beni dinlemezlerdi. Bir şey daha var: Fransız dili sabit bir dildir, aşağı yukarı XVII. yüzyılda sabitleşmiştir. Argo ise gelişiyor. Celine'in kullandığı argonun modası geçiyor, hatta neredeyse geçti bile. Celine'i yalnızca Voyage au bout de la nuit'de anlamak mümkün, çünkü bu kitap burjuvazinin kabul ettiği bir retorik taşıyor. Ben fazla bilmiyorum ama sanıyorum ki sonradan yazdıkları tamamen argoya gömülmüş, bu kitaplar yakında okunamaz hale gelecekler. siz, Sizi boka gömeceğiz diyorsunuz. Sizde isyan var, - Aslında gerçek işkenceciler beni okumaz. yine de sizden rahatsız oluyor lar, biliyorlar ki oradasınız. - Sallamıyorlar bile. Hayır, bunun önemini abartmayalım. - Basit. İlk yazdığım kitabın ilk cümlesi şöyle başlar (5): Weidmann'ı saat beşteki baskıda gördünüz... Matbaanın düzeltmeni, yöneticisi bu... dünüz\"ü, ... dük, yani siz\"i \"biz olarak düzeltmemi istedi. Weidmann'ı gördük öyle değil mi, diye sordu. Ben gördünüz\"de ısrar ettim çünkü daha o zaman hitap ettiğim siz ve hitap eden ben arasındaki farkı vurguluyordum. - Kurallara, sizin kurallarınıza uyuyor ve mesafe koyuyordum. - Sanıyorum bütün yaşamım beyaz kurallara karşı durmakla geçti. - Beyazları. Şunu demek istiyorum: Ben bugün hala -düşünün yetmiş iki yaşındayım!- seçmen olamıyorum. Bu çok önemli değil deseniz de, ben Fransız vatandaşı sayılmıyorum. - Hayır, yok. Hiçbir zaman affa uğramamış suçlarım var. Biri hırsızlık, biri iki yıl hapis cezası. Sonra iki kez de kaçmıştım. (6) - Evet, on dört yıl. (7) - Hayır, ben yanyana gelen iki ya da üç ya da dört sözcüğün, iki cümlenin bir cinayetten daha şiirsel olabileceğini söylüyordum. Sözcüklerle şiirsel anlatım ile, eğer varsa, eylemle şiirsel anlatımdan birini seçmem gerekseydi, sözcüklerle şiirsel anlatımı seçerdim. - Sözcüklerin bir araya, karşı karşıya gelmeleri önemli. Bunun için de en az iki tane gerekir. - Bir kez. - Paravanlar. Bunun dışındakiler çok sıktı beni, ama hapisten çıkmak için yazmam gerekiyordu. - Bir dakika, sanırım 1956 ya da 1957. De Gaulle 1958'de iktidara geldiğinde ben kitabın tashihini yapıyordum, evet, sanırım böyle. - Eh işte, polisin ve hükümetin oldukça tutarsız olduğunu gösterir bu. - Bunun böyle olduğunu çok önceden farketmiştim zaten. - Evet, aynı şeyi bir kez daha Balkon'u oynamak isteyen Maria Casares'le Comedie Française'de yapmak isterim. Ama olmuyor çünkü Maria Casares'i istemiyorlar. Demek o benden daha tehlikeli. - Bu Mallarme'nin de düşüncesi: \"Fazla derinliği olmayan bu dere..., gerisini biliyorsunuz. Ölüm... Yaşamdan yaşamamaya geçiş, eğer sözcükleri değiştirirsek, kendi içinde çok üzücü, çok korkutucu bir şey gibi gelmiyor bana: Yaşamdan ölüme geçiş yerine, yaşamdan yaşamamaya geçiş, neredeyse teselli edici bir şey bu, öyle değil mi? Sözcüklerin seçimi çok önemli. Dramatiklikten kurtarmak. Bu laf çok kullanılıyor bugünlerde: Durumu dramatiklikten kurtarmak. Başka sözcükler kullanarak, beni ölü kılan durumu dramatiklikten kurtarıyorum. - Evet, tam öyle. Eğer bir tür dramaturji yapmaya çalıştıysam, bunu toplumla olan hesabımı görmek için yaptım. Şimdi farketmez, hesabımı gördüm. - Ah! Bunu öylesine ateşli ve kesin söylüyorum ki, bazen kendime bunun gerçekten böyle olup olmadığını soruyorum. İyi bir noktaya dokundunuz. Sanırım ölürken bile öfkeli olacağım size karşı. - Yok, yani umarım yok. Bunu haketmiyorsunuz. - Çok derinden sevdiğim ve beni duygulandıran birkaç insan. - Alçaklarla diğerleri arasında, Sartre'ın yaptığı ayırımı yapmıyorum ben. Güzelliğin tanımını yapamadığım gibi, sevginin tanımınını yapamıyorum... Kendi nesnel bakışınızla 'alçak' dediğiniz insan, benim öznel bakışımla alçak olmaktan çıkıyor... Örneğin Hitler Fransızları bir güzel benzetince mutlu oldum, bu durum mutlu etti beni. Evet, Fransızlar ödlekti çünkü... - Her şeyden önce bundan gerçekten haberim yoktu. Ama ben Fransa'dan söz ediyorum, Hitler tarafından katledilen komünistlerden, Yahudi halkından ya da Almanlardan değil. Alman ordusunun Fransız ordusuna verdiği dersten söz ediyorum. - Hem de nasıl. Kendimden geçtim. - Ah, oldukça kayıtsızdım. Fransızlar Hindiçin'de, Cezayir'de, Madagaskar'da, vs., hayvanca davranmaya başlamışlardı. Meseleyi siz benden daha iyi biliyorsunuz. - Bakın, gazetelerin yazdığı gibi, neredeyse bine yakın erkek, kadın, çocuk, Fas'ta, Kasablanca'da II. Hasan'ın polisi tarafından öldürüldüklerinde Fransa reaksiyon verdi mi? Fransa ne zaman reaksiyon verdi? Ben Fas'ı iyi tanırım, biliyorsunuz. Büyük, akıl almaz bir sefalet vardır ve kimse sesini çıkarmaz. yalnızca sefalet değil, özgürlüklerin yok edilmesi söz konusu. - Hah, Fas'ta özgürlükler yok edilmedi mi sanıyorsunuz? - Belki bilmiyorsunuz ama ben Arap değilim. Ne Araplar ne de Kaddafi adına konuşamam. Ama Kaddafi adının Amerikalılar ve Avrupalılar üzerindeki etkisini bilirim. - Değilim tabii. - Aman, sakın! Bir kez şaka yollu Humanite'ye yapmıştım böyle bir şey, benden bir metin yazmamı istemişlerdi. Benim için vatan, gerçekten üç ya da dört kişidir. Ezilen üç ya da dört kişi. Eğer savaşsaydım bir vatana ait olurdum ama Fransızlar için savaşmayı hiç istemedim, başkaları için de istemedim, hatta Siyah Panterler için bile. Panterler benim onlar için savaşmamı istemezlerdi. - Simone de Beauvoir gibi konuşuyorsunuz. - Hayır. Sartre'la, Foucault'yla gösterilere katıldım tabii ama bunlar çok sıradan şeylerdi, sonuçta son derece nazik bir polis vardı, bu polis neredeyse bizlerle suç ortaklığı içindeydi, bizi de kendisine suç ortağı ediyordu. Gerçeküstü bir polis. Demek ki yazarak hapisten çıkılıyor ama dünya değiştirilemiyor. - Sonuçta hayır. Bunu somut olarak kanıtlayamam ama, sanıyorum ki kitaplardan gelen eğitimin, tabloların, başka şeylerin, yani aldığımız eğitimin karşısına bireysel bir unsur çıkıyor, bunu başka türlü adlandıramayacağım. Bunun sınırlarını da çizemem ama her insan kendi yemini birçok şeyden oluşturuyor. İnsan kitap okumayla, bir tabloya bakmakla, müzikle değişmez; zaman içinde yavaş yavaş değişir ve bütün bunlardan yine kendine uygun olan bir şey oluşturur. - Böyle bir şey olursa, bana kanıt göstermesini isterim. - Eh, bunu bulmak onun işi. - Bilmiyorum, bir insanın benim yazdıklarımla değişebileceğine inanmıyorum. Yazdıklarımdan nefret edebilir ya da benimseyebilir. Zaten bir işkenceci, her şeyiyle bir işkenceci değildir. Şimdi benimle konuşan sizde de suçlu bir yan var çünkü ayağınızı hiçbir zaman tam olarak öbür tarafa basmamışsınız, çok açık bir biçimde dile getiremiyorum belki. - Hayır. - Yok canım! - Yazdıklarını hiçbir zaman tam olarak okuyamadım, sıkıldım. - Öldürücüydü. - Evet, Cezayirlilerin ve Kuzey Vietnamlıların Fransızlara ve tabii Amerikalılara karşı aldıkları olağanüstü tutum. - Kesinlikle aynı yere koymuyorum. Yalnızca kahramanlıkları sayesinde değil, zekaları, buluşları ve daha birçok şey sayesinde Kuzey Vietnamlılar sonuçta Saygon Büyükelçisi'ni bayrağını koltuğunun altına alıp, çekip gitmeye mecbur ettiler. Eğlenceli değil mi yeterince? eski solcuları şiddete karşı olmayı seçmişe benziyorlar. - Biraz önce size yaşımı söyledim. Ben fazla etkin olmazdım çünkü her şeyi iyi izlemiyorum. Ama mutlaka onlardan yana olurdum. - Kime karşı baskıcı olacaklar ki? Cezayir'de, Fas'ta ya da başka yerlerde baskı uygulamaktan rahatsızlık duymamış birkaç Beyaz'a karşı. - Hayır, Ne iyi olur diyorum. Söyleyebileceğim en yumuşak söz bu. - Kimin başına gelen felaket? Sefil durumda olan insanların mutsuzluğu değil, güçlü durumda olanlarınki gülümsetir beni. gücünü topladığında, okkanın altına önce yoksullar gider. - Fransızlar yoksul değil. Fransa'daki gerçek yoksullar, göçmen işçiler. Fransızlar hiç yoksul değil. Fransa'nın zamanında sömürge imparatorluğu olmuş olmasından yararlanıyorlar. de ayda üç bin frankın altında kazanan beş milyon Fransız var. Bu da küçük bir rakam değil. - Hayır, elli üç milyonun beş milyonu hiç de büyük bir rakam sayılmaz. - Ayrımı yapan ben değilim. Beyazlar söz konusuysa, bunu o kadar da büyük bir haksızlık gibi görmüyorsunuz, etkilenmiyorsunuz. - Şimdiye kadar Siyahlardan bir kötülük görmedim. Eğer köle durumunda olan Beyazsa, bu önemli değil. - Hayır, değil. - İlk günah olduğunu sanmıyorum; en azından İncil'in sözünü ettiği bir ilk günah değil. Hayır, bu, bile isteye işlenen bir günah. - Ah! Bu anlamda, beyaz doğmuş ve Beyazlara karşı olmuş biri olarak, iki yanlı oynadım. Beyazların başına bir kötülük geldiğinde çok seviniyorum ama beyaz bir cildim, mavi, yeşil, gri gözlerim olduğu için de beyaz iktidara sahibim. - Evet, her iki taraftanım. - En azından bu durum kendi ülkemde kargaşa yaratmamı sağlıyor. Bütün bunları çok iyi dile getiren Zenciler adlı bir oyununuz var. - Evet, belki. - Bir yüzün ya da bir gövdenin güzelliğinin, Racine'in bir dizesinin güzelliğiyle ilgisi yoktur tabii. Bir gövde ya da bir yüz bana göre ışıltılar yayıyorsa, belki de başkaları için yaymıyordur. - Hayır. Ya sizin? Bilmek isterdim doğrusu. - Hayır. - Evet, oldukça. Çünkü artık masumların sapkın olduğu biliniyor. - Ben masum bir yüz takınmıyorum ki. Bana masum bir yüzüm olduğunu söylüyorsanız, masum bir yüzüm vardır. Olmadığını düşünüyorsanız, yoktur. Ama masum bir yüzüm olduğunu söylerseniz ve masum bir yüzüm olduğunu düşünürseniz o zaman daha çok hoşuma gider. Yalnızca masum bir yüzünüz olduğunu değil, Reims meleğinin yüzünün sizinkinin yanında çok sinsi kalacağını da düşünüyorum. - Reims meleğinin gülümsemesi (8)... Çok ikiyüzlü, haklısınız. (1) İdam cezası 18 Eylül 1981'de, Sosyalistlerin iktidara gelmesiyle kaldırıldı. (2) Genet büyük olasılıkla, ben Mettray'den gittiğimde demek istiyor. Yirmi bir yaşından önce Mettray'den çıkabilmenin tek yolu olduğu için Genet gönüllü olarak orduya yazıldı. (3) Burada Genet kasıtlı olarak, Gecenin Ucuna Yolculukun kahramanı Bardamu ile Celine'i karıştırıyor. (4) Genet'nin alışılmış genellemesi: Yalnızca Notre Dame-des-Fleurs ve Miracle de la Rose hapiste yazılmışıtır. (6) Genet'nin 1949 yararlandığı Af, gerçekten de bilinen af yasasından farklıydı. (7) Eğer yeniyetmelikten son mahkumiyetine kadar geçen süreyi saymıyorsa bu sayı doğru olamaz. Madeleine Gobeil'le yaptığı söyleşide sözünü ettiği yedi yıl akla daha yakın gelmekterir. (8) Gülümseyen Melek Reims katedralinde bulunan bir heykeldir."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/642308900557848576/ya%C5%9Far-nezihe-i-lk-1-may%C4%B1s-%C5%9Fiirinin-yazar%C4%B1", "text": "Küçük yaşta annesini ve dört kardeşini kaybetti. Dere kenarlarından topladığı tohumları satarak başladığı öğrenimi bir yıl sürebildi. Okuma tutkusu yüzünden evden kovuldu. Okuma yazmayı kendi kendine öğrendi. Gelir sağlamak için İstiklal madalyalarının kurdelelerini dikti, asker ailelerinin mektuplarını yazdı. Amele Cemiyeti üyesiydi ve komünistlikle suçlanıp tutuklandı. Soyadı Kanunu çıkınca Bükülmez soyadını aldı. Yoksulluk ve yoksunluk içinde, yine de kendine özgü bir dünya oluşturabilen Yaşar Nezihe'nin okumasına babası izin vermedi. Buna rağmen bir yıl okula gitti ve okumayı öğrenebildi. gibi gazete ve dergilerde yıllarca yazdı. İlki babasının zoruyla olmak üzere, üç evlilik yaptı Yaşar Nezihe. İkinci evliliğinden olan üç oğlundan ikisini, yoksulluk ve gıdasızlıktan kaybetti. Acılara, yoksulluğu, açlığa, dikiş iğnesiyle ve şiirleriyle dayandı ve tek oğlu Vedat'ı okuttu. sıkıntılı yaşamında tek mutluluğu oldu Yaşar Nezihe Hanım'ın. sayıda şiir ve yazısı ise gazete ve dergi sayfalarında kaldı. Urfalı Kazancı Bedih'in seslendirdiği Mecnun isen e dil sana Leyla mı bulunmaz / Bu goncaya bir bülbül-i şeyda mı bulunmaz diye başlayan gazelin sözleri, Yaşar Nezihe Hanım'ın şarkı olarak bestelenen yaklaşık 250 şiirinden birisidir. Yaşar Nezihe Hanım, şiirlerinde sadece aşkı değil, emek ve ekmek mücadelesini de dile getirdi, dönemin toplumsal sorunlarına değindi. Amele Cemiyeti'ne üye oldu ve işçi eylemlerini destekleyici şiirler yazdı. Bunlardan en önemlisi, 1923 yılında yazılan 1 Mayıs şiiri oldu. Dönemi dikkate alındığında, bir işçinin anlayabileceği sadelikte kaleme alınmış olan bu etkili şiir, Aydınlık dergisinde yayımlandı ve büyük ilgi gördü. Aydınlık dergisi, 1924 ve 1925 yıllarında da, Yaşar Nezihe Hanım'ın, aynı sadelikteki 1 Mayıs şiirlerine yer verdi. Onlardır eden zevkini, eğlenceni temin / Onlar çalışır etmek için hep seni zengin / Kurşundan hurufat o hayatı kemirirken / Her gün bir parça solarken ve erirken. Yaşar Nezihe Hanım, Aydınlık'ta yayımlanan şiirleri, Amele Cemiyeti'ne üyeliği, işçi grevlerine desteği nedeniyle, 3 Haziran 1341 (1925) tarihinde komünistlik suçlaması ile gözaltına alınarak tutuklandı. Bir süre sonra serbest bırakıldı. 1934 yılında çıkan Soyadı Kanunu'ndan sonra Bükülmez soyadını alan Yaşar Nezihe, 5 Kasım 1971'de, 91 yaşında hayatını kaybetti. Patronlar o hakkı, senin almışlar elinden. Lakin seni fakr etmede günden güne berbad. Azm et de esaret bağı kopsun bileğinden, Sen boynunu kaldır ki onun boynu bükülsün. Bir parça da evlatlarının çehresi gülsün. Bişüphe, bugün kalmadı bir mani önünde. Yıllarca bu birlikte devam eyleyiniz siz. Patron da fakir işçilerin kadrini bilsin, Ta'zim ile, hürmetle sana başlar eğilsin, Dün sen çalışırken bu cihan böyle değildi, Bak fabrikalar uykuya dalmış gibi şimdi. Sen bunları hep kendin için şan-ü şeref say. Bir gün bırakınca işi halk şaşkına döndü, Ses kalmadı, her velvele bir mum gibi söndü. Boynundan esaret bağını parçala, kes, at! 1) 1913 - 1921 yılları arasında etkili olan Kadınlar Dünyası Dergisi, kadınların peçesiz fotoğraflarını da yayımladı. Dergide peçesiz fotoğrafı yayınlanan ilk Müslüman kadınlardan birisi de, 1 Mayıs için ilk Türkçe şiiri yazan kadın şair Yaşar Nezihe Hanım oldu. 2) Alman Prof. Dr. Martin Hartmann'ın 1919 yılında Berlin'de yayımlanan, \"Dichter Der Neuen Türkei adlı antolojisinin 81 - 83. sayfaları Yaşar Nezihe Hanım'a ayrılmıştı. - batu344-batuhan reblogged this from edebiyatsoylesileri - batu344-batuhan liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/643013468995403776/ses-dergisi-necip-faz%C4%B1la-g%C3%B6re-naz%C4%B1m-hikmet", "text": "İlk sayısı 1939'da yayımlanan SES dergisi 'Sanat Edebiyat Sosyoloji' alt başlığını taşıyordu. SES'te Nazım Hikmet ve Necip Fazıl'ın yanısıra Suphi Nuri İleri, Sabiha Z. Sertel, Abidin Dino, Naci Sadullah, İlhan Berk, Bedri Rahmi, Halikarnas Balıkçısı ve Asaf Halet Çelebi'nin imzası vardı. Fikret Mualla'nın çizdiği kadın deseni yüzünden ise ressam ve dergi yönetmeni hakkında müstehcenlik iddiasıyla dava açılmıştı. 1940 kuşağını bir araya getiren dergilerin önemlilerinden SES dergisini bu sayıda tanıtmak istiyoruz. Elimizde o yıllarda çıkan gazete ve dergilerin tümü olmadığı için, SES'in penceresinden olan biteni gözleyeceğiz. Ama biliyoruz ki, İkinci Dünya Savaşı başlamıştır artık ve dünyada belli bir gerginlik yaşanmaktadır. Elbette ki Türkiye de bundan kendi ölçüsünde nasibini almaktadır. Demokrat ve saldırgan savaşa karşı olanlarla, bunun karşısında olanlar, günlük gazetelerde olduğu gibi, edebiyat ve sanat dergilerinde de birbirleriyle savaşmaktadırlar. SES'te birkaç yaşlı yazarın dışında kalanlar çoğunluk yirmi - yirmi altı yaşlarında. Suphi Nuri İleri (1887 - 1945), Sabiha Z. Sertel (1898 - 1968). O tarihte Nazım Hikmet otuz sekiz, Necip Fazıl otuz beş. Derginin yönetmeni Yusuf Ahıskalı otuz yaşındadır. Yazıları, şiirleri, polemikleri ve çizgileriyle nerdeyse dergiyi tek başına dolduran Abidin Dino yirmi altı yaşındadır. SES'in çıkmış tüm sayılarını inceledik. O günlerde yazıp da bugün de yazmayan yok gibi... Bir iki isim var ki, onları da hiçbir sözlük ve ansiklopedide bulamadım. Bu sayıda Necip Fazıl'ın Fofo adlı psikolojik türde bir hikayesi var. Bir kumarbazın trajik bir gecesini anlatıyor. Abidin Dino resim yaparcasına, yarım sayfada Sait Faik Abasıyanık'ı anlatıyor. Ve şöyle noktalıyor yazısını: İddia ediyoruz. Adalı bal gibi milli muharrirdir. Sait Faik Adalı'ya Abayıyaktık vesselam. Yine Dino'nun Fal adlı denemesinin bir cümlesi: ... Öyle bir inek tasavvur edin ki, kendi sütünü yalnız kendi içebilsin? İşte bugünkü sanatkarın portresi. Aynı sayıda Peyami Safa'ya 'Açık Mektup' var. Yazarı da Cingöz Recai. Safa'yı yerden yere vuran, alaycı, yerici bir yazı. Bilindiği gibi Cingöz Recai, Peyami Safa'nın Server Bedii takma adıyla yazdığı polisiye romanlarının ünlü kahramanıdır. Bu sayıdan başlayarak ilerde birçok sayıda da Peyami Safa ve ülküdeşleri demokrat okurlara teşhir edilmektedir. İlk sayıda Faik Berçmen'in 'Kurtaramadığım Kadın' hikayesini bulunduğu sayfada yanyana duran üç kadın resmi çizilmiş. Bir desen daha doğru. Kadınlardan biri ayakta. Soyunuk. Kendimizi biraz zorlasak nü diyebileceğiz. Kimin çizdiği yazılmamış. SES'in sonraki sayılarından birinde 'Beraat Ettik' diye bir haber okuyunca bu resme yeniden baktık. Meğer ilk sayıdan sonra, müstehçen savıyla, dava açılmış bu resim sahibi ve dergi yönetmeni hakkında. İstanbul 4. Asliye Ceza Mahkemesinde duruşması yapılmış. Derginin avukatı Suphi Nuri İleri. Bilirkişi de Bedri Rahmi. İleri, savunmasında bu resmin ünlü Türk ressamı Fikret Mualla'ya ait olduğunu, bunu yayınlamakla müstehcen veya pornografik bir tezleri olmadığını açıklamış ve oybirliğiyle beraat kararı alınmış. Böylelikle sanatçı ve dergi de aklanmışlar. SES'in ikinciteşrin 1939 sayısı var da, bir önceki yok. Başına bir iş gelmiş. Söz konusu sayıda bir 'tavzih' var. SES, artık Yeni Ses olmuş. ... kendi kendimize uzun bir ömür temenni ederiz diyerek devam ediyor yaşamına. Fiyatı da 15 kuruş olmuş. Bu sayıda hayli yazı ve şiir var yine. Abidin Dino'nun yazısı ilginç: 'Cehenneme Ateş Götürmeyi Tavsiye Eden Şair: Karacaoğlan'. İkinci sayfada küçük bir çerçevede derginin bir notu var. 'Şiir Nüshası: 1940 senesine girerken istikbali remillerde değil, şairlerin mısralarında aradık. Bu nüshada, muhtelif sanat anlayışlarına ve sanat cereyanlarına yer verdik. Şairlerin mısraları yıkılanı ve kurulanı herkesten evvel sezer. Bu nüsha canlı neslin şiir nüshasıdır.' Gerçekten şiir yönünden zengin bir sayı olmuş. Nureddin Eşfak'ın iki şiiri, Necip Fazıl Kısakürek'in 'Kafiyeler' şiiri, ayrıca Sait Faik, İlhan Berk, Suphi Taşhan, Cahid Saffet, Sami N. Özerdim, Suavi Koçer vd.'nin şiirleri yer alıyor. Hele bu sayıda Abidin Dino'nun '1940' başlıklı salt konuşmaya dayanan taşlaması toplumsal eleştirinin güzel bir örneğidir. Ses'in 4. sayısında Sabiha Z. Sertel'in Milli Kurtuluş Hareketleri yazısı ilginç ve cesur. Bu yazının içinde sayısal bir döküm var. Her kıtadaki tutsak ulusların nüfusu hesaplanıyor ve sonunda şu acı gerçek çıkıyor ortaya. Dünya nüfusu bir milyar dört yüz milyon. Bunun bir milyar on üç milyonu tutsak. Demek ki, diyor yazar, dünya nüfusunun 386 milyonu, bir milyar on üç milyona hakimdir. - İyi bilirdik! dendikten başka ne çare? Çareyi sizden bekliyoruz, son ümit sizde. Yeni Ses'in 4 (8). sayısında Necip Fazıl'ın, Bedri Rahmi'nin şiirleri yanısıra, ilk kez Orhan Veli, Oktay Rıfat ve Mehil Cevdet Anday'ın ve İlhan Berk'in aynı sayfada şiirleri yer almış. Bu sayıda dergi yönetmeni Yusuf Ahıskalı'nın, Necip Fazıl'la şiir ve şairler üzerine bir konuşması var. Oldukça ilginç yanıtlar vermiş Kısakürek. Yeri gelmiş Nazım Hikmet'i de değerlendirmiş. Kendisine zıt bir politikada, ama imanlı bir şair olarak niteliyor. Yine bu sayıda Asaf Halet Çelebi'nin, Suphi Taşhan'ın Sait Faik'in, Mustafa S. Sütüven'in şiirleri var. Samim Kocagöz'ün 'Tanzimat'ta Hikayecilik' yazısı bugün de yayınlanabilir nitelikte. Dergide, şimdilerde ABD'de oldukça üne sahip olan Prof. Muzaffer Şerif'in ilginç bir yazısını okuduk: 'Bozgun Psikolojisi'. Derginin daha sonraki sayılarında pekçok yeni imza daha tanıtılır. Orhan Kemal imzasıyla şiirler gönderir cezaevinden. Özetle SES ve Yeni Ses çıktıkları süre içinde, yazar ve çizerleriyle ilerici ve demokrat cephede yerlerini almışlar ve ürünleriyle savaşımlarını vermişlerdir. Özellikle Abidin Dino'nun 'Avdet Edebiyatı' (S. 10), 'İstiklal Harbinin Prensipleri / Gençlik İrtica Kırıntılarını Süpürecektir' (S. 12), 'Emperyalizme Dair' (S. 13) ve 'Gaflet Mecmuaları' (S. 11) vd. saldırgan savaşçıların ülkemizdeki kışkırtıcı ve alkışçılarını sergilemiş, uyarmış ve maskelerini indirmiştir. Dergi saldırgan savaşa karşı çıkarken, genel doğrular yanısıra, Atatürk'ün söylevlerinden, İsmet Paşa'yla yapılan konuşmalardan da kanıtlar getirmiştir. Yeni Ses bir süre sonra kapanır. 1946'da yeniden çıkar. 11 Aralık 1946'da 10. sayıyı son kez çıkarır. Tavuk meraklısı bir vali, tavuk cinsinin ıslahını emreyledi. Her tarafta muhteşem kümesler yapıldı. Bu kümesler bulundukları köylerin evlerinden çok daha güzeldi. Penceresinde cam ve tel vardı. Köyler içinse pencere camı umulmaz bir lüks idi. Bu kümeslerin içine cins tavuklar konulacak ve cins tavukların delaletiyle köyün tavukları adam olacaktı. Ne var ki aradan epeyce zaman geçtiği halde damızlık cins tavuklar bir türlü gelmedi. Kümesler de epeyce zaman boş kaldı. Bunların içinde pire ve başka türlü kaşındırıcı haşarat yoktu. Köylerden misafir ve memurlar bu kümesler içinde ağırlanıyorlardı. Bir gün ailesiyle bir müddet köylerde kalacak olan bir misafir köyde boş ev bulamadı. Köyün evleri, değil insan, fakat tavuklara bile kümeslik edemeyecek kadar berbattı. Bilmecuriye yanyana yapılmış olan iki kümesi işgal etti. Kümeslerin iç sahası sekizer metre murabbaı idi. Kümesin bir tanesi yatak odası, diğeri de mutfak ittihaz edildi. Döşedi dayadı. Kümeslerde ocak ve yüznumara yoktu. Zaten öteki köylü evlerinin çoğunda da yoktu. Tencere dışarda kaynıyordu. Yüznumara olmayışının da şu iyiliği vardı ki, insan kendi pisliğiyle kapı komşusu olmuyordu. - Bu kümeslerin hakikaten ne kadar müessir olduğunu gözümüzle gördük. Baksanıza \"tavuklar adam olmuş demiş bulundu. (Ses, Sayı 2, Temmuz 1939)"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/643013650767134720/rafael-alberti-evrensel-%C5%9Fiire-inan%C4%B1yorum", "text": "Soyluluk unvanı, şiirin büyüklerinden olmasıydı. Sanata resimle başladı, 19 yaşında şiire yöneldi. İspanya İç Savaşı'na katıldı, uzun süre yurdundan uzak kaldı. Önemli tiyatro yapıtlarına ve resim sanatı üstüne denemelere de imza attı. Lorca, Neruda ve Picasso'nun yakın arkadaşıydı. Rafael Alberti dünya şiirinin büyüklerinden biridir. Bu İspanyol ozanının soyluluk ünvanının böyle olduğunu söylüyorlar. Rafael Alberti 1902 yılında, Andalusiya'da büyük köylü ayaklanmaları yılında Puerto de Santa Maria kentinde dünyaya geldi. Sanat alanındaki ilk adımını henüz çok gençken ressam olarak attı. Yine genç yaşta, 19 yaşında şiire yöneldi. Resimle sözün birleştiği alanda ebedi yerini aldı. Karada Bir Bahriyeli, Bir An'dan Ötekine, Kılıç ve Karanfil Arasında, Picasso'nun Sekiz Adı, Parana'dan Balad ve Şarkılar vb. şiir kitaplarını yayınladı. İspanya İç Savaşı'na katılan Rafael Alberti, yıllar boyunca ülkesinden uzakta kaldı, yalnızlığın acılarını yaşadı. Lorca, Pablo Neruda, Picasso gibi çağımızın en büyük ressam ve ozanlarının yakın arkadaşıydı. Önemli tiyatro yapıtları ve resim sanatı üstüne denemeler kaleme aldı. - Hepimiz, 1927 yılı dolayında çıktık edebiyat sahnesine. Zamanla adlarımız bütün dünyada duyuldu: Lorca, 1977 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan Vicente Aleixandre, şimdi İspanyol Kraliyet Akademisi Başkanı olan Damaso Alonso, Gerardo Diego, Jorge Guillen, Pedro Salinas... Bizim kuşağımız, öteki kuşaklardan farklıydı. Onlar genellikle birbirleriyle rekabet eder, sık sık kavga ederlerdi. Örneğin VII. yüzyılın büyük ozanları kindar, kavgacı ve kıskanç insanlardı. Biz bambaşkaydık. Her birimizin kendi üslubu olmasına karşın, biz birbirimizi seviyorduk. Saygılıydık birbirimize. Sahte coşkudan arınmış şiire inancımızdı bizi birleştiren. Cumhuriyetin ilanı ve yükselttiği ülküler aramızdaki birliği daha da pekiştirdi. - Bu kişisel bir yapı sorunudur. Fakat büyük verimlilik her zaman yüksek kalite anlamına gelmez. Neruda'nın çok büyük olanakları vardı. Onun şiiri miktar bakımından da büyük. Pablo'dan daha az olsa, ben de çok şiir yazdım. Biliyorsunuz ben aynı zamanda ressamım. Arkalarında yalnız birer kitap bırakmış büyük ozanlar da var. Örneğin Baudelaire, Antonio Machado. - Eğlenmek için resim yapmadım ben. San Fernando Akademisi'nde ve Prado Müzesi'nde resim eğitimi gördüm. Zamanla resmi bir yana bıraktım. Şiire verdim kendimi. Böylece resim ikinci plana gitti. 20'li yıllarda iki sergi düzenledim. Bunlardan biri ünlü Ateneo salonunda gösterildi. Daha sonra İkinci Dünya Savaşı sonlarında, Arjantin'de yaşarken resim sanatına derin hayranlık duydum ve Resim Sanatı Üstüne başlıklı kitabımı kaleme aldım. O zaman yeniden resim yapmaya başladım. Sözü, çizgiyle ve çizgiyi sözle birleştirmek denemesinde bulundum. Amacım, grafik-şiir yaratmak, yani şiirle grafiği birleştirmekti. - Zor bir soru bu. Birçok insanla yakın ilişkide bulunmuş, birçok olay yaşamış kişi olarak ben, şimdi, evrensel bir şiirin, tüm insanlara seslenen ve tüm insanlara ulaşabilen; insanların henüz bilincine varmamış olduğu olguları bile yansıtabilen şiirin varlığına inanıyorum. Bu şiire inanıyorum! Tabii, daha dar bir çerçevede yaratılan öteki tür şiir de küçümsenmemelidir. Çünkü kimi zaman laboratuvar koşullarında da büyük yapıtlar yaratılabilir. Büyük evrensel şiir derken neyi göz önünde bulunduruyorum? Bu, kitleleri etkileyecek şiir olmalıdır. Bu şiir, müzik eşliğinde de sunulabilir... - Bunun çok az ölçüde olanaklı olduğunu düşünenler var. Ben katılmıyorum bu görüşe. Ben, şiirin, biraz önce sözünü ettiğimiz o evrensellik boyutlarına ulaştığı zaman bu görevini de yerine getirebilecek durumda olacağı görüşündeyim. Yani, şiir o zaman insanları bir doğrultuda biçimlendirebilecek, onlarda soylu düşünceler uyandırabilecek. Tabii buna, barış gereklidir. Ben de, bu arada günümüz ozanları da aralıksız ölümden, insanların öldürülmesinden söz ediyoruz. Fakat, daha huzurlu günlerin geleceğine, sabahları radyonun düğmesini çevirince savaş haberleri dinlemeyeceğimiz zamanların geleceğine inanmalıyız. Ben, bir zaman gelip, dünyanın dört bir anında tüm çocukların mutluluk içinde yaşayacağına, ozanların huzur içinde yaratıp, dizelerinde katliamlar ve felaketlerden değil; güneş ve denizden, insanlar tarafından sevilen olgulardan söz edeceğine inanıyorum."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/643761856094388224/turgut-uyar-erenk%C3%B6y%C3%BCnde-bahar-kan%C4%B1mca-yahya", "text": "Yahya Kemal bir tutarlılıktır. Beğenilir yahut beğenilmez, yadsınır yahut baş tacı edilir; bu değiştirmez onun kendine güvenini ve sakinliğini. Usul usul ve kendiliğinden uzlaşır Osmanlılığı ile. Osmanlılık toplumsal bakımdan, hele çöküşüne yakın, bir ihanettir, en azılıdan bir gözükapalılıktır. Manevi değerler yönünden ise, çok poetik bir paganlıktan, bir çeşit göçebelikten sürüp gelen bir kültür noksanlığının yerine, İslam'a sonsuz bağlılığın, büyük savaşların ve fetihlerin, bir bakıma bir uyurgezerliğin ikame edilmesidir. Devletin adı Osmanlı devletidir. Bu bile yeter sanırım birçok şeyi açıklamaya. Gene de, şiirsel mayası bakımından soylu bir Türk şairidir Yahya Kemal. Daha doğrusu bir Osmanlı şairi. Bu Osmanlılığı da Eski Şiirin Rüzgarından gelen bir Osmanlılık değildir. Dilinden, vezninden, tarzından gelmez. Şiirleri, Osmanlı kavramının bütün özelliklerini, niteliklerini taşır. Bütün ömrü boyunca, bir kültür yokluğunun, ulusun kendi yaratıp geliştirdiği, salt kendi değerlerine dayanan bir kültürün yokluğunun azabını duyar, sıkıntısını çeker. Bu yüzden epik şiirlere yönelir, İstanbul'dan bir mit çıkarmaya çalışır. Yani Osmanlı düzenindeki, ulusal kültür yerine ulusal gurur ikame\"si işlemini şiirinde böyle karşılar. Bu sıkıntıyı geçiştirme yolunda da akıl almaz sezgileri vardır. Hele Batı'yı gidip gördükten, daha doğrusu Batı'yla Batı kültürü ile temastan sonra, bir mirasa yaslanmanın rahatlığını ve gerekliliğini daha iyi fark eder. Ortalıkta ve köksüz bulur sanki kendini. \"Kökü mazide olan ati olmak onu bu duygudan kurtarmaya yetmez. Çünkü, kökünün içinde bulunduğu mazi, bereketli ve sağlam değildir. Denebilirse Yahya Kemal, bir ulusun, bu yüzden çektiği sıkıntının, yoğun ama kişisel bir birimidir. Bu sıkıntıyla kendini en kolay, gününe göre en olağan avuntuya bırakır: Kendine sonsuz güvenen onurlu bir ulus, görkemli atalar ve savaşlar, yanmış yıkılmış bir imparatorluk... Denebilirse bir ulusun kişiliğini ve onurunu kurtarmanın, en günübirlik, en güçsüz, en imkansız, en ucuz ama gene de en etkili çarelerine başvurmak. Ne başvurmak, sığınmak buna. Sanırım bu yüzden, Yahya Kemal imparatorluğun çökmüş, yıkılıp gitmiş olduğuna bile inanmak istemez. Birçok şiiri, yitmiş bir maziye özlemin değil, sürmekte olanın, hal'in şiirleri gibidir. Bununla birlikte, maziye bağlı bu övüncün, Atatürk'ün milliyetçiliği uyandırmak, güçlendirmek, bir ulusa, ulus olma bilincini vermek yolundaki çabasına, bilinçsiz bile olsa, bir yararı olduğunu sanırım. O, yenilmiş ama yenilgiyi kabullenmemiş, bir türlü de kendini bulamamış ve bulamayışın azabını taşımış bir ozandı bana kalırsa. Her şeye karşı biraz kendini, biraz ulusunu korudu. Ne var ki onun bu işi yüklendiği anda dünya değişmekteydi, birtakım kavramlar ve değerler değişmekteydi. Osmanlı - Bizans derbederliğini, sorumsuzluğunu sürdürmesi pek boşuna değildi gibi gelir bana. Bu davranışıyla bir yaşama biçimi\"ni kabul ettirmek ister gibidir. Büyükelçilikleri belki bu yüzden kabul eder. \"Kar Musikileri çok anlamlı bir belge niteliğindedir bana kalırsa bu konuda. Pek övülen tarih bilgisi de öyle, - çünkü bu tarih bilinci değildir, bilgisidir. - Öküz Ahmet Paşa'nın Şam Valiliğini, Semiz Ali Paşa'nın katlinin sebeplerini, Mohaç fırtınasının en ufak ayrıntılarını bilir ve bu yeter ona. Tarih, onun için bir oluşum, bir süreç değil, bir anılar manzumesidir. Böylece bir yabancı kültürün egemenliğinden uzakta olduğunu, kendi ulusal kültürünün bereketinde yaşadığını sanır. Kendi ulusunun göçebe kültürünü ve dolayısıyla onurunu ve yapısını kurtardığını düşünür. Muhafaza ettiği ve aktardığı değerlerin sağlamlığına inanır ama dünyanın değişmekte olduğunu bilir, sezer; gelecek sol'undur ama ben solda değilim dediğini söylerler. Ne var ki, onun anladığı ulusallık, ulusal kültürü koruma yahut yaratma yöntemi baştan tutarsızdır. Bu yüzden Osmanlı kalmakta direnir. Abdülhak Şinasi gibi. Abdülhak Şinasi de, Yahya Kemal'in düzyazıda paralelidir. O üstelik, oluşmamış, melez bir kültürü, bir özgün kültür gibi sunmaya kalkar. Aslında Yahya Kemal'in Parnas'çılardan, Abdülhak Şinasi'nin Proust'tan çok şeyler kapıp geldiği bilinir. Ama Yahya Kemal'de daha soylu bir sezgi ve direniş vardır. Gene de korudukları, yücelttikleri uygarlığın, denebilirse kültürün yüzeyselliğindedirler. Çünkü bu kültür zaten kişiliksiz ve yüzeydendir. Bir kültür bile değildir. Bir azınlığın yaşama biçimi\"dir belki. \"Erenköyü'nde Bahar kanımca, Yahya Kemal'in en güzel şiiridir. Olumlu olumsuz bütün özelliklerini de taşır üstelik. Ufacık bir yapı içinde, karşı konmaz bir bütünlük, bir çeşit yücelik taşır ve ne varsa onda, Yahya Kemal'dir. İnsan'ı kainat ile karşı karşıya koymak, eşit tutmak ve saltanatın güzelliği. İnsanı, yıldızlarla, kainatla karşı karşıya koymanın, bir bakıma bir tutmanın, bir tasavvuf, modern görüntü ve imkanlarla bir tasavvuf geleneği olması yanında, saltanattan, bir kelime, bir görünüm olarak bile olsa vazgeçememek. Çünkü birtakım öbür şiirleri bu yönde ne tam Osmanlıdır ne de tam Batılı. Kararsızdır, yerini, duygulanma alanını bulamamıştır, bir bakıma onlarda yoğun bir şekilde sürdürememiştir Osmanlı duygululuğunu, iletememiştir. Ama Erenköyü'nde Bahar\"da bulmuştur bu duygunun kaynağını."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/644005009058562048/i-smet-%C3%B6zel-sa%C4%9Fc%C4%B1-koku%C5%9Fmu%C5%9F-edebiyat-d%C3%BCzenle", "text": "Ant dergisinin 2 Aralık 1969'da yayımlanan 153'üncü sayısında, Devrimci genç şairler savaş açıyor başlığıyla bir mülakat yer aldı. Osman Saffet Arolat'ın sorularını yanıtlayan Ataol Behramoğlu, Süreyya Berfe, Özkan Mert ve İsmet Özel, sanatın görevi ve işlevi hakkındaki görüşlerini dile getirmişti. Türkiye'de son yıllarda kavganın içinden gelen, yaşadığı olaylarla soluklanan genç sanatçılar güçlü sesleriyle kuşaklarının sesini duyurmaktadırlar. Arkadaşımız Osman S. Arolat'ın, bu genç sanatçılardan Ataol Behramoğlu, Süreyya Berfe, Özkan Mert ve İsmet Özel ile devrimci sanatçıların bugünkü sorunları, sanatın görevi ve de işlevi üzerine yaptığı bir konuşmayı sunuyoruz. Türkiye sanatının bugünkü durumunu ve sizleri toplu bir çıkış yapmaya zorlayan nedenleri konuşmak üzere toplandık. İsterseniz önce herkes teker teker düşüncelerini belirtsin, sonra ben sorular yönelteceğim. Ataol Behramoğlu - İzin verirseniz ben düşüncelerimi belirtmek istiyorum. Bence, sanatın kaynağında bulunması gereken en temel özellik, çağdaş insan gerçekliğini ifade etmesidir. Kendi alanım olduğu için edebiyat konusunda daha yetkiyle söz edebilirim. Bugünkü Türkiye edebiyatı geri kalmış bir edebiyattır. Çünkü Türkiye insanının çağdaş gerçekliğini ifade edememektedir. Gerici edebiyatı da belli başlı iki grupta toplamak gerektiği kanısındayım. İlk gruptaki gericiler, Necip Fazıl, Faruk Nafiz vs. nin temsil ettiği anlayış çerçevesi içinde bulunanlardır ki, bunlardan söz etmeye değmez. Çünkü bunlar bugünün kuşakları üzerinde etkili olamamaktadırlar. Edebiyatçı olarak sözleri edilemez. İkinci gruptaki gericilerse, 1950 - 1960 arasında yazmış olup bugün hala etkinliklerini sürdürmekte olanlardır ki asıl kavgamız onlarla olacaktır. Ataol Behramoğlu - Üst yapı kurumları, kendilerini doğuran koşullar ortadan kalksa bile bir süre daha var olabilirler. 1950 - 1960 arası edebiyatı için de durum budur. O yıllarda edebiyatımızda kapalı, biçimci bir sanat anlayışı egemen olmuştu. Bunu doğuran siyasi nedenler vardı. Oysa Türkiye 1960'dan sonra önemli aşamalar geçirdi. Bugünün genç kuşakları çok şey öğrendiler. Bugün bir bağımsızlık ve özgürlük kavgası yürütülmektedir. 1950 - 1960 arasında bu gibi şeyler küçük bir azınlığın zihnini kurcalardı. Açın, o dönemin gazetelerini okuyun, şaşıp kalırsınız. Bugünün Türkiye'sinde biçimci, kapalı bir sanat anlayışının artık egemenliğini kaybetmesi gerekir. Bizler, açık, seçik, toplumcu bir sanat anlayışının temsilcileri olarak, birlikte, kıyasıya bir kavgaya girişmeye karar verdik. Yapacağımız toplu çıkışla, bizden sonra yazmaya başlayan genç kuşakları etkilemek, onları zararlı etkilerden arındırmak istiyoruz. İsmet Özel - Ataol'un yapığı ayırıma katılıyorum. Gerçekten de Türkiye edebiyatında bugün iki tür gericiliğin sözü edilebilir. Bunlardan birincisi sağcı, idealist düşüncenin uzantısı, kokuşmuş bir edebiyattır ve düzenle bütünüyle uzlaşma halindedir. Bir de gerici gibi görünmediği halde gerici olan bir başka edebiyat anlayışının varlığı görülmektedir. Bu da kendini hayatla yenileyemeyen, hayat tarafından eskitildiği için gerici olan edebiyattır. Emperyalizm bugün ülkemizde her şeyi, bu arada ahlakı ve kültürü yerle bir etmektedir. Beyrut taklidi kentler türemekte, dejenere bir müzik ve dejenere bir edebiyat ortaya çıkmaktadır. Halk da bu iğrenç düzenin bir türevi olsun diye uğraşılıyor. İleri sanat, emperyalizme karşı döğüşte yerini alırken bu arada yeni bir kültür ve ahlak da oluşturmak zorundadır. Bizlerin, bu görevleri yerine getiremeyecek olan gerici, dejenere edebiyata karşı çıkarken getirdiğimiz, önerdiğimiz yeni değerler vardır. Burada bize kaynaklık edecek olan şeylerin başında, halkımızın değerleri gelmektedir. Emperyalizmin kültür alanındaki saldırısına karşı koyabilmek için buna başvurmak zorundayız. Halktan uzaklaşmış, onun değerlerine yabancılaşmış olan bir sanat ister istemez emperyalizmin aleti olmak zorunda kalacaktır. Halktan alacağız ve sanatımızla halkın diri yanlarını uyarmaya çalışacağız. Kendimizi bununla görevli sayıyoruz. Tartışmaya açık bir düşünce olarak şunu da belirtmek isterim: Özellikle Batıdan örnek gösterilerek, bir sanatçının ilerici olmasa bile iyi sanatçı olabileceği iddia edilebilir. Bunun böyle olabileceğini kabul de etsek, belirtmek istediğim, Türkiye'de bugün yalnızca iyi sanatçının bile yeri olmadığıdır. Bir halkın değerleri hayasızca sömürülürken birtakım biçim oyunlarıyla oyalanmak mazur görülemez. Son olarak ortak hareketimiz bakımından belirtmek istediğim nokta, bizlerin zorlama toplumcular olmadığımız, birlikte yürüttüğümüz bir kavganın içinden çıkıp gelmiş olmamızdır. Süreyya Berfe - Türkiye edebiyatı bugün her alanda bir batak içindedir. Bunun başlıca nedeni, Tanzimat'tan beri süregelen köksüzlüğümüz, kaynaksızlığımızdır. Bu köksüzlük daha öncelere kadar da uzanmaktadır. Edebiyatımız halktan uzaklaştı ve bir türlü gerçek kaynağını bulamadı. Batı özentileri, Batı kopyacılığı dal budak sardı. Bugün de durum böyledir. Sanatın görevi, sanatçının sorumluluğu gibi sorunlar üzerine tartışılacak yerde, aman sanat incinmesin, aman sanata bir şey olmasın nazeninliği sürüp gitmektedir. Çünkü böylece toplumsal uyanış geri bıraktırılmak istenmektedir. Bu her dönemde böyle oldu. Eski toplumcu şairler sürüldüler, işkencelere uğratıldılar. Bu elbette sebepsiz değildi. Bugünün iri kıyım sanatçıları 1960'tan sonra beliren toplumsal uyanışa hiç ses vermiyorlar. Verecekleri de yok. Zaten biz de onlardan bir şey bekliyor değiliz. Bizler ayrı ayrı yerlerde bir kavganın içinde oluştuk. Bugün bir araya gelişimiz rastlantısal değildir. İlk şiirlerimiz toplumcu nitelikte değildi. Ama içinde bulunduğumuz eylem bizi buraya getirdi. Hayatla ve halkla alışverişimizi artırdığımız ölçüde daha önemli noktalara varacağımıza inanıyorum. Bu noktalar hiç kuşku yok ki ayrı ayrı noktalar olacaktır. Ama birbirine ters düşen yerlere varmayacağımız düşünülebilir. Çünkü etkilere kapalı şairler değiliz. Halkın ve Türkiye'deki devrimci mücadelenin sanatımız için başlıca esin kaynağı olduğuna inanıyoruz. Hayatla sürekli olarak ilişkide bulunan şiir gücünü ortaya koyacaktır. Bugün ortak bir hareketi yürütmekle yükümlüyüz. Ataol, eski sanatçıların yeni kuşaklara kötü örnek olduğunu belirtti. Buna katılıyorum. Belki zararlı etkilere tamamen engel olamayacağız. Ama gücümüzün yettiğince direneceğiz ve mücadelemizi yakında çıkaracağımız edebiyat ve kültür dergisiyle yürüteceğiz. Özkan Mert - Arkadaşlarımın söylediklerine katılıyorum. Ama bir noktayı yeniden önemle belirtmek isterim: Bugünün gerici sanatına asıl damgasını basanlar Necip Fazıl vs. gibi zaten çürümüş olan bir görüşün temsilcileri, ya da bu görüşü diriltmeye çalışan birtakım zavallılar değildir. Çünkü bunların yeni kuşaklar üzerinde bir etkileri kalmadı artık. Bugünün asıl gericileri, yazdıklarını yıllar yılı devrimci şiirmiş gibi yutturan sahte devrimcilerdir. 27 Mayıs'tan sonraki kısmi özgürlük ortamında sanat büyük boyutlara ulaştığı halde bunlar hala eski görüşlerinde direniyorlar ve yeni yetişen kuşaklara zararlı etkilerini saçıyorlar. Devrimci edebiyat devrimci kavganın ayrılmaz bir parçasıdır. Gericilikle mücadele ederken elbette gerici sanatla da mücadele etmek gerekir. Önemle belirtmek istediğim bir nokta da şu olacak: Toplumculuk denen bir şey var. Bu, Türkiye edebiyatında ağızlarda çiğnenen bir sakız haline gelmiştir. Nedir toplumculuk, sorarsanız kimse bilmez. Eğer bir ozan açlıktan, sefaletten söz ederse toplumcu, kuşlardan doğadan söz ederse bireyci oluyor. Bu söz, siyasetle burjuvazi, ekonomik mücadeleyle proletarya uğraşır demek kadar aptalca bir laftır. Devrimci şair odur ki dünyaya Marksist - Leninist dünya görüşüyle bakar. Ve doğadan da, açlıktan da söz ederken devrimcidir. Burada yapılan yanlış, özel ile geneli, ozanın öznelliği ile dünyanın nesnelliği arasındaki diyalektiği anlayamamaktır. Her kim bunu anlayamıyorsa yazdığı şiir otomatikman gerici şiirdir. Burjuva ozanları ozanın bireysel hayatı ile bireysel hayatının dışındaki nesnel dünyayı ayrı ayrı şeylermiş gibi ele alıp buna özgürlük adını takarlar. Bütün insanlar için, giderek bütün sınıflar için yazdıklarını iddia ederler. Gerçekte ise kültür yoluyla sömürge sınıfların, işbirlikçi sınıfların ve emperyalizmin uşaklığını yaparlar. İçinde yaşadığımız dünya nesnel koşullarıyle devrimci perspektifi içinde ele alınmazsa, yani dünya proletarya ideolojisinin kılavuzluğu altında değiştirme çabasının dışına itilirse şiir karşı devrimci sınıfların egemenliğini sürdürme aracı olmaktan kurtulamaz. Salt ozanın özgürlüğü, salt şiirin özgürlüğü diye bir şey yoktur. Toplumun özgürlüğü ozanın da özgürlüğüdür. Gerçek bir sanat özgürlüğü ancak proletaryanın iktidarda olduğu bir düzende olur. Bu soruna daha bir açıklık getirmek gerektiğini düşünüyorum. Sınıflarla onların sanatları arasında ne gibi ilişkiler vardır? Bir de sanatın propaganda aracı olarak niteliği konusunda düşüncelerinizi belirtmeniz yararlı olacak. Ataol Behramoğlu - Bu konuda yapılacak en büyük yanlışlık şematizme düşmek olur. Üst yapı kurumlarıyla alt yapı kurumları arasındaki ilişkileri incelerken son derece titiz davranmalı, olayların çeşitliliğini gözden kaçırmamalıyız. Yine de sorunu ana hatlarıyla özetlersek: İlkel sınıfsız toplumların da bir sanatı vardı. Edebiyat alanında destanlar ve masallar bu türden sanat yapıtlarıdır. Tragedya, aristokrat sınıfların sanatıdır. Komedi türü, burjuvazinin damgasını taşır. Romantik edebiyat, sanayileşmeden ürken burjuva aydınlarının yeniden tabiata dönmek özlemlerini yansıtır. Realist edebiyatla işçi sınıfının ortaya çıkışı arasında ilintiler vardır. Doğmakta olan sınıfların sanatları ilerici özellikler taşır, ölmekte olan sınıfların sanatları da onlarla birlikte yavaş yavaş gerileyip yok olmaya yüz tutar. Az önce belirttiğim gibi bu sorunları belli bir esneklik içinde ele almak gerekir. İnsanlık ilerledikçe işler büsbütün karışmaktadır. Geçen yüzyıla damgasını basan birkaç sanat akımı vardıysa, 20'inci yüzyılda onun on misli sanat akımı ortaya çıkmıştır belki. Neyin ileri, neyin geri olduğunu anlamak büsbütün güçleşmektedir. Bu konuda ülkeler arasındaki farkları da göz önünde bulundurmak gerekir. Söz gelişi varoluşculuk akımı Batı için ilerici bir nitelik taşıyabilir. Çünkü Batı toplumları alabildiğine çıkmaz içindedir. Batı'nın başkaldırma biçimi bizimkinden ayrıdır. Türkiye'de ise bugün hedefler bellidir. Neye karşı, nasıl savaşılacağını ana hatlarıyla bilmekteyiz. Oysa Batılı insan çıkmaz içindedir. Çünkü emperyalist bir devletin yurttaşıdır. Mücadelesi bir bakıma kendi kendisiyledir. Batılı bir Hippi belki bağışlanabilir. Hatta devrimci bile sayılabilir. Ama Türkiyeli Hippi gericidir. Son çözümlemede emperyalizmin aletidir. Bu paralelliği sanatta da kurabiliriz. Batının bunalımcı sanatı Batı için ilerici bir nitelik taşıyabilir. Ama Türkiyeli sanatçı bunalıma düşmemeli, onu bunalıma iten koşullara karşı hiç değilse eleştirel bir tavır takınabilmelidir. Sanatla siyasal propaganda ilişkisine gelince; sanatın etkisi anlık değil, derinliğinedir. Bunun yanı sıra sanat sadece bugünü anlatmakla kalmaz, içinde geleceğin tohumlarını da taşır. Ama sanatın devrimci kavgadan kopmuş olması anlamına gelmez bu. Şiirlerimizi gerektiği zaman mitinglerde de okuruz fakat mitinglerde okunsun diye şiir yazmayız. İşin düğüm noktası buradadır. - piriltii liked this - batu344-batuhan liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/644110085175574528/anton-%C3%A7ehov-tanr%C4%B1-bizi-beylik-s%C3%B6zlerden-korusun", "text": "Anton Çehov / Tanrı bizi beylik sözlerden korusun! Okuyacağınız ilginç pasajlar, Çehov'un 1886 - 1888 yıllarında hem doktorluk hem yazarlık yaptığı sıralarda bazı genç yazarlara yazdığı mektuplardan alınmıştır. Çehov, genç yazarlara, doğallığı ve sadeliği öneriyor. Tiyatrolarımızın bu kadar berbat durumda olmasındaki suçu halka yüklemek doğru değil. Halk her zaman, her yerde aynıdır; zeki ve aptal, anlayışlı ve acımasız, gününe göre değişir. Bence doğanın tanımı kısa olmalı ve kişiyi inandırmalıdır. Beylik sözlerden, örneğin, 'Koyulaşan denizin dalgaları arasında yıkanan gurup, eflatunla karışan altınlığını sulara gömüyordu' ya da 'Suyun yüzeyinde uçuşan kırlangıçlar şakrak şakrak ötüyorlardı...' gibi beylik sözlerden kaçınmalı... Doğayı tanımlarken ayrıntılar üstünde durmalı; öyle ki, yazılanları okuyanlar gözlerini kapayınca, o manzarayı olduğu gibi görebilmeli."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/644377836017352704/r%C4%B1fat-ilgaz-memlekette-adalet-varsa-%C3%A7ok", "text": "Hababam Sınıfı'nın yaratıcısı Rıfat Ilgaz, yazının kefaretini en çok ödeyen yazarların başında gelir. Sınıf adlı şiir kitabı yüzünden cezaevine konuldu, matbuat suçlusu olmasına karşın mahkemeye götürülürken kelepçe takıldı, hatta zincire vuruldu. İki kez öğretmenlikten çıkarılan ve telgrafla sanatoryumdan kovulan Ilgaz, o günlerde Başdan dergisinin sorularını yanıtlamıştı. Rıfat Ilgaz Kastamonuludur. Babası bir küçük düyunu umumiye memuru olduğu için, ilkokulu, babası ile beraber dolaştığı yerlerde Cide, Terme'de okumuştur. Kastamonu Muallim Mektebi'ni bitirdikten sonra, Gazi Enstitüsü edebiyat kolundan mezun olmuş, Adapazarı Ortaokulu'nda hastalığından dolayı İstanbul'a nakledilen Rıfat, Nişantaşı, daha sonra Karagümrük Ortaokulu'nda Türkçe hocalığı yapmış, bu sırada ilk şiir kitabı olan Yarenlik'i neşretmiştir. Sınıf adlı ikinci şiir kitabı, bir ay vitrinlerde durduktan sonra, bakanlar kurulu kararı ile toplattırılmış, Rıfat da örfi idare komutanlığı tarafından tevkif edilmiştir. Sınıf adlı şiir kitabı örfi idare mahkemesi tarafından, fakir sınıfı zenginler aleyhine kışkırtıcı mahiyette görülerek altı aya mahkum edilmiştir. Hapishaneden çıktıktan sonra, Hasan Ali'nin bakanlığı zamanında hocalıktan çıkarılmıştır. Esasen hasta olan Rıfat bu devrede maddi zaruretler içinde sanatoryum kapılarında nöbet bekleyerek, dört defa şehrin muhtelif sanatoryumlarında yatmıştır. Bu arada Reşat Şemseddin Sirer bakan olmuş, bu fırsattan istifade ile Rıfat Ilgaz tekrar hocalığa alınması için müracaat etmiştir. Hasan Ali ile Reşat Şemseddin arasındaki ayrılık malumdur. Bu sebeple Rıfat, tekrar Boğazlıyan Ortaokulu'na hoca olmuştur. Fakat hastalığı artmış, tekrar sanatoryuma yatmıştır. Bu sırada bir Kenan Öner - Hasan Ali davası ortaya çıkmış, Kenan Öner, Hasan Ali'nin güya komünistliğini ispat için, Rıfat Ilgaz'ı himaye ettiğini söylemiştir. Bunun üzerine bakanlık derhal faaliyete geçmiştir. Hasan Ali zamanında hocalıktan çıkarılan, Reşad Şemsettin zamanında tekrar hocalığa alınan Rıfat Ilgaz, aynı kararı vermiş olan umum müdürlerden mürekkep aynı komisyon tarafından bu sefer hocalıktan çıkarılmış ve tahsisatı verilmiş olduğu halde ani bir telgrafla sanatoryumdan koğulmuştur. - İlk şiirlerim 1927'de memleket gazetelerinde çıktı. O zaman İstanbul'da Orhan Seyfi, Güneş isimli bir mecmua çıkarırdı. Güneş mecmuasına gönderdiğim Mehmet Rifat imzalı bir şiiri, Orhan Seyfi, üstatların yazıları arasına koymuştu. Aradan seneler geçti. Orhan Seyfi benim şiirlerimi görmüş. Gençler mevzun ve mukaffa yazamadıkları için böyle yazıyorlar! demez mi? Bir gün kendisine 1927 Temmuzu'nda neşrettiği şiirimi hatırlattım. Galiba biraz kızardı. Rıfat Ilgaz'a Bazı münekkitlerin realist dedikleri şiirlerini ne zaman yazdın diye sordum. - 1940'tan önce mizacıma ve düşüncelerime uygun bir form arıyor, denemeler yapıyor, neşredemiyordum. İlk cesareti Ses dergisinde gösterdim. Yarenlik, bu ilk cesaretimin mahsulüdür. - Belki üç kitaplık şiirim vardı. Bunların en mühimleri Oluş ve Varlık dergilerinde çıkmıştı. Bunları ne zaman derlemeye kalksam, onlarda bir yapmacık taraf, bir bizden olmayan ve bizi ifade etmeyen tarafın mevcut olduğunu hissediyordum. Bu şiirler daha ziyade aylak sınıfın, geçim derdinden azade insanların hoşuna gidiyordu. Bizden olmayanların zevkine gayri şuuri olarak yaptığım hizmetin reaksiyonunu geç de olsa duyabildim. Bazı burjuva münekkitlerinin ve antoloji derleyicilerinin hoşuna giden bu şiirler, benim gözü bağlı yaşadığım yılların en canlı bir ifadesidir. Artık kimin için ve niçin şiir yazdığımın farkındayım. - Evet resmi ve yarı resmi antolojilerde bana rastlamak zordur. Bazı yakınlarımız da taktik olarak bizden bahsetmezler. Dar olmayan bir okuyucu kadromun mevcut olduğunu da iftiharla söyleyebilirim. Eğer satışa müsaade etselerdi Sınıf ve Yaşadıkça isimli kitaplarım kalmayacaktı. - Bir şairin kendinden bahsetmesi kadar tabii ne olabilir. Veremim, hastaneden bahsediyorum suç oluyor; öğretmenim çocuklarımdan bahsediyorum suç oluyor; tutuyorlar, cezaevine atıyorlar. Mahpushaneden bahsediyorum suç!.. Rahatça yaşatın bizi de rahatlığımızdan bahsedelim! Vatandan, milletten bizim kadar candan söz eden olmadığı halde onların dilinde vatan haini, millet haini oluyoruz. - Matbuat suçlusu olduğum halde mahkemeye giderken gelirken her çeşit kelepçe vurulduğu gibi, hapishane içinde de zincire vurdular. Elli altmış arkadaş kaç defa bileklerimizden zincire vurulduk. Cezamı doldurup hapishaneden tahliye edildiğim gün kelepçeli olarak emniyet müdürlüğüne iki süngülü ile teslim edildim. Bir zaman İzmir'de birkaç gazetecinin bileğine yanlışlıkla sürülen kelepçeden ötürü çıkan gürültünün akisleri hala kulağımızda. Ben bu macerayı şiir olarak yazdım ve Gün'de neşrettim. Bu şiiri Yaşadıkça'ya aldım. Kimse matbuattan fikir hürriyetinden kelepçeden bahsetmedi. Onlarınki fikir de bizimkiler çakıl taşı mı? Yoksa bizimkiler mi bilek değil? - Görüyorsunuz hastayım. Evvela sıhhatimi kazanacağım. Mücadele için sıhhat en geçer akçadır. Sonra mesleğimi; davam, Danıştay'da... Bu memlekette adalet varsa çok sevdiğim öğretmenliğe döneceğim."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/644636811479646208/%C5%9F%C3%BCk%C3%BBfe-nihal-ba%C5%9Far-kad%C4%B1nlar-maraz%C3%AEle%C5%9Fti", "text": "Tarihte bir ilk olan Kadınlar Halk Fırkası girişiminin öncülerinden Şükufe Nihal Başar (1896-1973), Türk Kadınlar Birliği'nin kurucusuydu. Şiir, roman, hikaye ve gezi yazılarının yanı sıra kadın sorunları hakkında birçok makaleye de imza attı. Nihal, 1931 yılında, kadın ve erkeğin görevi ile ilgili soruları yanıtlamıştı. - Birçok sebepler arasında iktisadi sebepler en kuvvetlisidir. Bugün, kendi başının çaresine bakamayan erkek bir de karısının, çocuğunun geçinmesini boynuna almak için elbette düşünmek mecburiyetindedir. Sonra muhtelif sebepler yüzünden aile samimiyeti, aile cazibesi azalmıştır. Eskiden erkeğin rahat edeceği, eğleneceği, sığınacağı yegane yer, yuvası idi. Şimdi hayat öyle geniş, yuvanın haricindeki cazibe öyle kuvvetli ki gençleri temiz bir köşe aramaktan ve bütün bir ömürde bir tek kadına bağlanmak ihtiyacından müstağni kılıyor. Aile arasında gittikçe çoğalmağa başlayan geçimsizlikler de erkek, kadın bütün gençleri evlenmekten ürkütüyor. Bir geçimsizliğin sebebini evvela aile terbiyesinde aramalıyız. İnsanlara içi dışı bir örnek terbiye vermek gaye olmalıdır. Mesela evlenenler arasında öylelerini tanıyorum ki evvela birbirlerine en iyi, en zarif cephelerinden görünmüşler, sonra yaldızlardan silkinerek hakiki şahsiyetlerine bürününce biri, yahut her ikisi yanıldıklarını anlamışlardır. - Aileden evvel düşüneceğimiz şey, kadının insanlığı, şahsiyeti, haysiyetidir. Kadın her şeyden evvel cemiyetin içinde bir uzviyettir. Onun hala erkeğin kolunda tufeyli olarak yaşamasını düşünmek, artık kafalarımızın alamayacağı bir geriliktir. Şöyle olsun, böyle olsun demektense gözlerimizi bir defa hayata çevirelim. Her şeyde olduğu gibi mazinin köhne an'aneleri ile artık alakamız yoktur. - Bugün kadın kendi kendini tanıyor, düşünüyor. Kabiliyetlerine güveniyor, artık esir olamaz. Bütün ömrünü bir erkeğe, bir yuvaya hasrettikten sonra kocanın herhangi bir hodbinliği yüzünden kapı dışarı edilmiş, ortada bırakılmış kadınlar az değildir. Süslü bir yuvada, herkesin kıskanacağı bir hayat içinde tahkir olunan, hıyanet gören, bin türlü hodbinliğe boyun eğen kadınlar az değildir. İstikbalin kadını, artık iktisadi mahkumiyetten kendisini kurtarmalıdır. Kadın, erkek münasebeti artık bir fikir ve kalp arkadaşlığı şekline girmeli, yeni aile bu esas üzerine kurulmalıdır. - İyi amma, artık entarimizi tezgahta dokuyarak giyecek zamanda değiliz. Bugün adamsızlık yüzünden evlerde yemek pişirtmek bir dert halini almıştır. Memlekette büyük lokantalar, umumi mutfaklar açılmalı, her işte olduğu gibi yemek pişirmesini de mütehassısına bırakmalı! Kadın evde duyguları ile, kalbi ile başbaşa kala kala fazla inceleşmiş, adeta marazileşmiştir. Erkek, bilakis gittikçe hissizleşiyor, maddileşiyor. İki cins arasında muvazenesizlik çok büyüktür. Kadın, kalbi ile yaşamının cezasını çok çekmiştir. Umumiyetle haşin, maddi olan erkek onu her zaman kırmıştır. Bırakalım kadını, hür bir nefes alsın, kukla gibi yalnız beğenilmek arzusundan kurtulsun, hangi sahada kabiliyeti varsa orada çalışsın. Aklı başında, münevver bir erkek de ancak böyle hür, şahsiyet sahibi, içtimai mevkii olan, kendisine fikir arkadaşlığı edebilecek kadınlarla yaşayabilir. Erkek yumurta pişirmek için peşinde mutlaka bir hanım mı götürecek! - Yumurta pişirmek, kadın için değil, erkek için umumi bilgi sırasına geçmeli. Bir yerde yalnız kalan bir erkek yumurtasını pişirmek için peşinde mutlaka bir hanım mı götürecek! Hanımlar, yalnız yumurta pişirmeğe elverişlidir diye kökten aldığımız bir emir yok. Böyle olsaydı mükemmel erkek ahçılar olmazdı. Esasen bütün bu söylediklerimi de lüzumsuz buluyorum. Hayat, kadını çoktan yuvasından almış, götürmüştür. Bu cereyandan daha kuvvetli hangi fikir, hangi gaye var? Kadın yürüdüğü sahada kabiliyetini göstermiş, erkekten geri kalmamıştır. Asırlarca kafes ardında kalmış olmasına rağmen. - Bu zenginin, ihtiyarlığını unutturacak kadar manevi bir kıymeti varsa diyeceğimiz hiçbir şey yoktur. Aksi takdirde sırf menfaat için yapılmıştır ki münasebetli bir şey değildir. - Çirkin bir adet! Para mevzuu bahsedilerek yapılan her izdivaç çirkindir, sahtedir. Erkeğe drahoma vererek evlenen kadın gururunun çiğnendiğini idrak etmiyorsa ne yazık! Evlenen kadının zaten bir vazifesi olmalı, o da kazanmalı, müşterek hayatı birbirine yük olmadan geçirmeğe çalışmalı. Türk kadınının ne eskisi güzel, ne yenisi! - Ne eskisi güzel, ne yenisi! Eskisi estetik güzel olmasını bilmediği, havasız, hareketsiz kaldığı için, yenisi de sefahat, sefalet, ıztırap yüzünden güzel olamamıştır. - Saçma adet! Herkes yuvasının sahibi olmalıdır. Şükufe Nihal Hanımefendinin sözleri burada bitti, teşekkür ederek ayrıldım."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/644636982740402176/i-lhan-berk-yaz%C4%B1n%C4%B1n-fena-tutsa%C4%9F%C4%B1", "text": "Cemal Süreya, İlhan Berk'in portresini Yeryüzünde her şey yazılmak için varmış gibi geliyor ona diyerek çiziyor. Süreya'ya göre Berk, bardağa bardak olarak değil, yazılacak bir şey olarak bakıyor. Hiyerogliflerde üçgen yüzlü kablumbağalar olsaydı, işte derdim, işte İlhan Berk! İşte Keops, işte sokak, işte atlas! Gerçekten yüzündeki ve bedenindeki üçgenler giderek Mısır piramitlerine benzetti onu. Attila İlhan otuz yıl önce göğüstenbacaklı demişti İlhan Berk için. Tevfik Akdağ da daha iki gün önce, omuzdanbacaklı. Şiir serüveni altmış yılı buluyor. Birçok dönem yaşadı. Bütün devinimleri sınadı. Her seferinde eski kendisini inkar eder gibi göründü. Hayır, anılarını silmek, bildiklerini unutmak istedi. Sentezi değil, gelişigüzel sıralamayı ve bundan büyük tatlar çıkarmayı özledi. Hayatını düşünüyorum, hayatı da öyle değil mi? Repliklerle yaşıyor. Düğmelere basıyor. Yeryüzünde her şey yazılmak için varmış gibi geliyor ona. Sözgelimi bardağa bardak olarak değil, yazılacak bir şey olarak bakıyor. Gökyüzüne de öyle. Şöyle diyor sonra da: Gökyüzüne böyle bakan adamın hayatının cehennem olması doğaldır. Yazıya geçen çiçek solacak yazıdaki çiçekse hiç koklanmayacak. Gençliğinde etkilendiğini söylediği Türk şairlerinin adlarını sayalım: Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Nazım Hikmet. Bu üç adı iç içe geçirirseniz ne çıkar? Gerçekten İlhan Berk bugün ülkemizde sanat beğenisi en yüksek bir iki kişiden biri. Başka ne çıkar? Çelişki mi? İlhan Berk o çelişkiyi kabul etti. Onunla bütün bir Batı şiirini kucaklamak istedi. Türk şairinde kişisel reklam duygusu Tanzimat'tan beri çok yoğundur. Ama İlhan Berk bir canlı yayın yöntemi getirdi. Yıllar önce Ankara'da sokaklara düşer, belli bir sıra gözetmeden, sondaj usulüyle kapı zillerini çalarmış. Diyelim kapıyı güzel bir kız açtı. Sorarmış. Ünlü şair İlhan Berk burda mı oturuyor? Kızdaki izlenim: Demek İlhan Berk diye bir şair var, üstelik ünlüymüş! Bugün yetmiş yaşında en iyi şiirlerini yazan İlhan Berk elbet ününü salt bu yönteme borçlu değil. Ama olay İlhan Berk'i iyi anlatıyor. Doğru olmasa da, anlatıyor. Ankara'da, Piknik'te, genç şairlere bira ısmarlayarak şiirini okuttuğu doğru ama. Garson, iki arjantin daha! Yetmiş dedim, evet yetmişi döndü. Ama bugün de genç Rimbaud tavrıyla konuşmaktan kendini alamıyor: Bıktım yaşamaktan, bıktım şu cehennemden! Gençliğini yaşayamamıştı, yaşlılığı ise öğrenmeye yanaşmıyor. Aslında bütün bunları yine o ortada görünme tutkusuna bağlayabiliriz. Bir kız sevmiş paşa kızı çıkmış. Kendisinde tarih kavramı olmadığı için doğum tarihini bile anımsamıyormuş. Bizim kuşağın çıkış yıllarında hepimizi etkilemişti. Bunu bir yerde yazmıştım. Yanıt korkunç oldu: Etkilemekten nefret ederim! Dahası var, kendisini sevenlerden tiksinir, kaçarmış. Bunu da yazdı. Yazmak için yazmak... Bunu öylesine uç noktalara götürdü ki ortada görünme tutkusunun biçimleri de değişti. Canlı yayın\"ın yerini bu kez \"duyarsızlık almaya başladı. Hiçbir şey istemez, hiç tepkisi yoktur, süt nedir, şeker nedir?... Farklılaşmayı duyarsızlıkta aradı. Elbet, bütün bunlar sadece görüntüde. Yine de İlhan Berk'in kimliğini hiç etkilememiş olamaz. Yazıyı kendisinin fizik ve doğrudan uzantısı haline getirmek isterken, tersi bir durum da ortaya çıktı: Kendisi yazının uzantısı oldu. Bu çılgınlığı yaşadı İlhan Berk. Gerçekten geçmişi yok. Bugün bulanık, yer yer anlamsız, yer yer de tehlikeli biçimde saydam bir şimdiki zaman içinde. Sanatıyla hayatı bu anlamda tam çakışma halinde. Bu bir başarı mı? İstediğine ulaşmış olmayı başarı sayarsak, evet. Yine de yarın başka şey isteyebilir. Hatta en eskisi gibi, merkantilist bir söz sanatına yönelebilir. Bugün aşırı ölçüde çocuk-ihtiyar, ama hiç ölmeyecek bir görünümde. Yarın mesir macunu lekeli bir şemsiyeyle ortalarda dönmeye başlayabilir. Ünlü şair İlhan Berk burda yatıyor! Yukardaki sayıya bir sıfır da sen ekle."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/644637647183200256/sal%C3%A2h-birsel-maydanozlu-deyi%C5%9Fler-%C5%9Fiiri-%C3%B6ld%C3%BCr%C3%BCr", "text": "Şiir ve deneme türlerinde özel bir yeri olan Salah Bey, 1978 yılında, kırk yıllık dostu Oktay Akbal'ın sorularını yanıtladı. Birsel söyleşide, şiir ve denemeye ilişkin görüşleriyle, nasıl çalıştığını dile getirdi. Böyle yazmışım 1950'deki Şair Dostlarım dizisinde Birsel için... Yirmi yedi yıl geçmiş üstünden... Bu kanı, kaya gibi sağlam, yerinden kıpırdatmak olanaksız. Salah Birsel geçen yıllar içinde hem ozan hem denemeci olarak yazınımızdaki özel yerine öyle oturmuş ki! Son yıllarda denemeci yanı ağır basmaya başladı nedense... O birbirinden güzel yazılar, anılar, yazın üstüne denemeler bir ozanın sanat kültürü, yaşam deneyleri, zeka gücü ile kaynaşmış ürünlerdir. Kırk yıllık dostluk, derler Salah Birsel'le öyledir yakınlığımız... Yıllarca Ankara'da yaşadı, basımevi müdürlüğü, TDK Yayın Kolu Başkanlığı gibi işlerle yaşamını geçirdi. Şimdi emekli, Suadiye'de bir apartmanda yılların birikimi binlerce kitabı arasında, rahat koltuğuna gömülüp okuyor, yazıyor, düşünüyor. Bir kez daha karşı karşıyayız. Sormak, anlamak istediğim konular var. Gerçi az çok biliyorum neler diyeceğini. Kırk yıllık dostluk bu! İnsanın böyle dostları biraz da 'kendisi' gibi bir şey oluyor. Olsun. Okurlarım adına soracağım sorular var. Başlıyoruz söyleşiye. - Bugüne gelinceye değin, şiirlerimde pek çok pencereler, pek çok kapılar açtım. Açtım, kapadım. Açtım, kapadım. Ama düşüncelerimde, cigara tüttürüşümde pek bir değişiklik olmadı. 1940'larda Yahya Kemal'in Itri, Erenköyü'nde Bahar, Eski Mektup şiirlerine bir de Tamburi Cemil Bey çalıyor eski plakta dizesine bayılır, öbür şiirlerine, öbür dizelerine ise kürek çekmezdim. Şimdiler aynı istim üzerindeyim. Ne eksik ne artık. Ama her ozan yaşamı boyunca yeni yeni rüzgarlar yeni yeni esinler alır. Bu, elbet ozanların oturuşunu etkiler. Ama bağdaşını bütünüyle bozamaz. Nazım'ın şiirine bak. 835 Satır'da ne varsa, son şiirlerinde de o var. Ozanlar içinde en çok değişiklik gösteren belki Oktay Rifat'tır. Ama onun her şiirinde değişmeyen bir Oktay Rifat da var. - Dediğin doğru. Ben şiir üzerine çok düşündüm ve de çok yazdım. Şiirin ilkelerini bile saptamaya kalkıştım. Doğrusu ya her ozan kendi şiiri üzerinde, ya da genel olarak şiir üzerinde düşünür. Düşünmeyenler başkalarının dümen suyundan gidenler ve daha ilk solukta yarıştan ayrılanlardır. Ama şiir üzerine düşüncelerini saptamak ayrı bir şeydir. Ozanların çoğu böyle bir yolda kendilerini yitirmek istemezler. Daha doğrusu, bizim ozanlarımız böyledir. Batı'da şiir yazıp da şiir üzerine birkaç yazıcık olsun döktürmeyen hemen hemen yok gibidir. Ama benim durumum biraz değişik. Ben öteden beri düzyazıya biraz çokça sarılırım. Flaubert gibi düzyazıyı şiirden üstün tutmaya kalkışmam ama, şiire verdiğim değeri, düzyazıdan da esirgemem. Ama şiirin kurallarını göz önünden uzak tutmayan düzyazıdan. Çünkü düzyazı da büyük uğraşlardan, büyük çabalardan sonra yüzünü gösterirse gösterir. Ben, bir yazarın Bira getir garson demeden önce usunu kafasının içinde en az yedi kez döndürmesi gerektiğine inanırım. Diyeceğim çalakalem, hadi senin deyimini kullanayım çalatuş yazı yazmak benim düzyazı anlayışımın dışında kalır. - Haa, bak bunun üzerinde durmak gerekir. Yahya Kemal'in biraz önce andığım dizesini biraz mıncıklayalım: Tamburi Cemil Bey çalıyor eski plakta. Bu dizenin güzelliği bence yalınlığından, edebiyat oyunlarına arka dönüşünden, of amanlardan kaçışından gelmektedir. Ne ki içinde istemediğin kadar duygu var. Bencesi şu ki, söz oyunları yani benzetmeler, yani eğretilemeler, yani mecazlar, yani sıfatlar, yani maydanozlu deyişler şiiri öldürür. Onu duygululuk, şairanelik batağına yuvarlar. Ben şiirlerimden duyguyu değil, bu duygululuğu uzak tuttum. Edebiyat cambazlıklarını uzak tuttum. Duyguyu yakaladığım biçimiyle, bozulmamış biçimiyle vermeye çalıştım. Biliyorum Şiirin İlkeleri'nde zekayı biraz çokça övdüm. O zamanlar bu gerekliydi. Her yandan hıçkırıklı, üzünçlü şiirler yükseliyordu. Gerçeğini ararsan ben duyguya değil, kantarın topuzunu kıran coşkulara karşıyımdır. İlkeler'de de dediğim gibi coşkunun yeri günah çıkartma ya da evlenme önerisinde bulunma gibi yürek hoplatıcı sahnelerdedir ancak. Yalnız aklın düzen yaratıcı ışığı altından geçmemiş bir şiirin belli bir düzeye ulaşması beklenilmemelidir. Kısacası, duygu yoksa, hiçbir şey de yoktur. - Deneme için yapılacak bir tanımın pek işe yarayacağını kestiremiyorum. Çünkü şiir, roman, öykü, oyun olmayan her düzyazıyı deneme sananlar ve kendilerini denemeci olarak piyasaya sürenler bu tanım karşısında kendi yazılarının da ona uyduğunu söyleyeceklerdir. Ama deneme diye bir olay, bir tür var yine de. Yalnız sınırları kesinlikle ayrılmış değil. Sözgelişi Ataç'ın söyleşileri deneme sayılacak mı, sayılmayacak mı? Bana kalırsa Ataç'ın ilk yazıları denemedir de, son yazıları daha çok söyleşidir. Peki ama söyleşi de ne? Söyleşi diye ayrı bir yazı türü mü var? Yoksa kimi denemeler söyleşi havası içinde mi yazılıyor? Bilirsin Fransızların bir Alain'i var. O da yazılarını kahvede birine bir şeyler anlatıyormuş gibi yazar. Yazılarına da söyleşi adını oturtur. Öte yandan, kimileri de eleştiri yazılarını deneme sayıyor. Bir denemeci elbet bir günlükçü, bir anıcı gibi başka yazarların kitaplarını değerlendirme havasında olabilir. Bu onun denemeciliğine gölge düşürmez. Ama bir eleştirmen kitap değerlendirmesi yaparken, amacı doğrudan doğruya eleştiri olduğu için, ortaya koyduğu ürün hiç mi hiç deneme değildir. Bir de incelemeler var. Kimileri de bir ozan ya da bir romancı üzerine yapılmış incelemeleri deneme saymaktan geri kalmıyor. Bencesi bu tür yazılar da denemeden çok, eleştiri alanına girer. Şimdi istersen deneme için bir tanım bulmaya çalışalım. Denemenin asıl özelliği onun belli bir konusu olması, denemecinin daldan dala atlasa da, eninde sonunda asıl söyleyeceği şeye parmak basmasıdır... Ne ki, romanın, incelemenin, haber - yazıların, eleştirilerin de belli bir konusu yok mu? Görüyorsun bu tanımla da bir şeyi aydınlatmış olmadık. Belki şöyle bir tanım yapılabilir: Deneme, bir yazarın kendi duygularını, kendi beğenilerini, kendi eğilimlerini, kendi dünya görüşünü sık sık okurların önüne süren yazı türüdür. Bir İngiliz yazarı, yanlış anımsamıyorsam, denemeyi, daha çok İngiliz denemesini, yazarının açıkyürekliliğini ve içtenliğini ortaya koyan yazı türü olarak tanımlamıştı. Bunlar hiçbir şeyi çözümlemez. Çünkü bu özellikler yalnız denemecilerin değil, bütün yazı erlerinin özellikleridir. Ama yine bir deneme türü var değil mi? Ortalığı bütün bütüne karıştıracaksam da ben şöyle derim: Deneme adını verdiğim şey eleştiri, inceleme, makale, haber - yazı, söyleşi ve de anı olmayan yazı türüdür. Ben, hatırlayacaksın, bu yönteme şiiri tanımlarken de başvurmuştum Şiirin İlkeleri'nde. O zaman bir aydınlığa varamamıştım. Şimdi de varamadım sanırım. Sanat modadır, diyordun. Yine aynı kanıda mısın? Modalar akımlar geçip gidiyor, ama ozanlar, yazarlar kalıyor. Demek, modayı aşan sanatçı yaşıyor. - Sanat modadır sözü sanırsam çok yanlış anlaşıldı. Ben modaya uyan, ya da yeni bir moda yaratan edebiyatın, sanattan uzaklaştığını, yüzyıllara kalmadığını söylemedim hiç. Ama yazınlarda değişen, çarçabuk değişen, bir kuşağı öteki kuşaktan ayıran bir yan da var. Bak, şimdiler, şiirimize yepyeni bir kan getiren 1940 şiiri bile rafa kaldırılmak isteniyor. Onun gerçekçiliğini, daha doğrusu toplumcu gerçekliğini küçümsüyorlar. - İstanbul'a taşındıktan sonra çok uyumaya başladım. Kimi vakit altı saat uyuduğum bile oluyor. Dokuncalı bir şey bu. Jack London uykuyu üç, dört saate indirgemişti. Aklı başında bir sanatçı da bundan başkasını istememelidir. Geceleri ikiden önce yatmıyorum. İkide de gözkapaklarım artık taşınmaz hale geldiği için yatağın yolunu tutuyorum. Kimi zaman bir saatlik bir uykudan sonra kalkıp yeniden üç saat okuyorum. Ondan sonra yine dört, beş saat uyku. Elektrik kesilmelerini de hesaba katarsak genel olarak kuşluk vaktinde masamın başına oturmuş oluyorum. Yoruldukça mutfağa gidip bir şeyler atıştırdıktan sonra yine çalışmaya dönüyorum. Bu ya bir şeyler yazmak ya da fiş çıkarmak için oluyor. Ekim başından beri Boğaziçi'nin Şıngır Mıngır Yaşamını dile getirmeye çalıştığım için şimdiler boyuna fiş çıkarıyorum. Ama arada bir fişleri bir yana itip içimden kopan bir şeyleri kağıt üstüne geçirdiğim de oluyor. Akşam on dakika TV'de haberler. Kimi zaman da beş dakika. İlgi çekici bir dizi olursa bir saat da ona ayırıyorum. Sonra yine okumaya başlayarak ertesi gün çıkaracağım fişleri saptıyorum. Bu yeni kitabım için uyguladığım bir program. Deneme yazarken, şiir yazarken başka yirmi dört saatlerim vardır. - Şimdiler Boğaziçi çılgınlıkları üzerine bir kitap yazdığımı söyledim. İç ve dış havalar elverirse önümüzdeki sonbaharda işin arkasını alabilirim. Bu arada son üç yılda yazdığım denemelerimi de yakında bir kitap halinde yayınlamış olacağım. Ve Huurya İşkenceler adını verdim. Belki değiştiririm. Şimdilik kararım bu. Tezgahta bir de roman var. Peygamberci Abdüssamet. Derneklerde çöreklenen, dernekleri sömüren, derneklerin yağını çıkaran bir kişiyi, 'dernekçi' diyebileceğimiz ayrı bir insan türünü anlatmak istiyorum. Ama daha el sürmedim. Sadece birtakım notlar alıyorum. Hele Boğaziçi'nin haritasını çıkarayım bir."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/645396730137001984/hilmi-ziya-%C3%BClken-r%C4%B1za-tevfikin-%C3%BCzerinde", "text": "Sistemci filozoflara, kuru alimlere hiç benzemeyen Rıza Tevfik felsefe kadar tarih, edebiyat ve şiir vadilerinde dolaştığı halde daima filozofluğu benimser, en çok bundan hoşlanırdı. İnsanlık tarihinde fikir çığırları açmış, sistem kurmuş filozoflara bakıp da ondan bu sıfatı esirgeyenler haksızlık etmişlerdir. Filozof Rıza Tevfik 82 yaşına girerken vefat etti. Politikaya karışmış hayatını tarihe, hatıralarını akranlarına bırakarak burada onun birkaç nesli kuşatan fikir hayatından bahsedeceğim. Gençliğinden beri filozof diye imza atarmış; çok eski yazılarında Bacon'ın şakird-i marifeti' unvanını kullandığını hatırlıyorum. Bu hallerini garipseyenler çoktu. Geniş bilgisi, hoşsohbetliği, şairliği ile sistemci filozoflara, kuru alimlere hiç benzemeyen Rıza Tefik felsefe kadar tarih, edebiyat ve şiir vadilerinde dolaştığı halde daima filozofluğu benimser, en çok bundan hoşlanırdı. Bu hiçbir zaman heveskarlık değildi. İnsanlık tarihinde fikir çığırları açmış, sistem kurmuş filozoflara bakıp da ondan bu sıfatı esirgeyenler haksızlık etmişlerdir. Biz vakıa kendi dilimizde müverrihle tarihçiyi, filozofla felsefeciyi ayırıyoruz. Fakat garplılar bu hususta kıskançlık göstererek böyle bir ayrılışa lüzum görmüyorlar. Hatta üniversitenin felsefe şubesine girenler bile filozof demede mahzur görmüyorlar. Fakat Rıza Tevfik'in \"filozof\"luğu son yarım asırlık fikir tarihimizde mühim bir dönüm noktasını, çok mühim bir ihtiyacı temsil ediyordu. O zamanlar bizde skolastik medrese alimleri vardı. Bunların karşısında garp fikrini gazete ve edebiyat yolu ile yayan bir çığır açılmıştı. Bu çığırda, henüz, skolastikle savaşacak fikir seviyesi yoktu. İkisi arasında asker, sivil veya sarıklılar arasından ilmi ruh, mantık, hikmet-i tarih v. s. ile uğraşanlar yetişmişse de, bunlar tercüme ve tedris sınırlarını aşamayan, bu yüzden de memleketin fikir hayatında tesiri zayıf kalmış didaktik kımıldanışlardan ibaretti. Garplılık bize, daha esaslı olarak, \"içtimai reform düşüncesi ile giriyordu. Cemiyetin sarsılan bünyesine düzen vermek isteyenler garp ilim ve felsefesinin köklerine inecek yerde Fransız inkılabının ideologlarına, içtimai reformculara, ilmi içtima veya sosyoloji mensuplarına başvuruyorlardı. Bu endişe ne kadar yerinde ve pratik olursa olsun, garbı anlamak için kafi olduğu söylenemezdi. İşte bu devirde garp medeniyetinin köklerine nüfuz eden, bize yabancı ve büyük bir fikir dünyasına pencere açan insanlara ihtiyaç vardı. Öyle insanlara ki bin yıldan fazla içinde yaşadığımız İslam medeniyetinin düşünceleri ile derinden derine ülfetleri olsun. İki alemi karşılaştırmaya, birinden ötekine mefhumlar aktarmaya güçleri yetsin. Asla alışkın olmadığımız yeni bir dünyanın düşünce nizamına girebilmek için kendi dünyamızın hazırlıklarından faydalansın. Bu işi başarmaya çalışanlar az değildi. Matematik ilimlerde, matematik felsefede Salih Zeki, edebiyatta ve içtimai ilimlerde Ahmet Vefik Paşa, Abdullah Cevdet çığır açtılar. Fakat asıl felsefede, o sırada henüz yadırgadığımız garp felsefesinin yakası açılmamış büsbütün yeni meselelerinde bu çığırı kendi başına Rıza Tevfik açmıştır. Onu ben şairliği, hoşsohbetliği ve ansiklopedik bilgisi ile, Alman felsefesini İngiltere'ye sokmak için yaptığı sözlü, yazılı, çok cepheli çalışmaları ile Coleridge'e benzetiyorum. Rıza Tevfik'ten evvel bilgi nazariyesi, metafizik ve felsefe tarihi vadisinde garp düşüncesinin hiçbir meselesi etraflı olarak ele alınmış değildi. Rehber-i İttihad mektebinde verdiği felsefe derslerinden basılmış olan Mephas-i Marifet cildi garp felsefesine ilk esaslı ve vukuflu giriştir. Ulum-u İçtimaiye ve İktisadiye mecmuasını A. Şuayip ve M. Cavid'le birlikte çıkardı. Fakat orada da Bacon'un, Hegel'in ilimler tasnifini derinden derine anlatırken gündelik vakalar içinde kaybolan devrinin düşünce seviyesini canlandırdı. Bilgi Mecmuası'nda aynı çalışmalara devam etti. Celal Nuri ile birlikte Edebiyatı Umumiye mecmuasında Spencer tekamülcülüğünü ve en çok meylettiği agnosticisme hakkındaki düşüncelerini neşretti. İslam ve garp felsefelerinin mukayeseli tetkikine dayanan Kamusu Felsefe\"sini neşre başladı. Devrinin diğer felsefecileri ile beraber \"Istılahat-ı Felsefe Lugatçesi\"ni hazırladı. Mütareke senelerinde Darülfünun'da metafizik dersleri verdi. Bu sırada Bergson'dan \"Şuurun doğrudan doğruya verileri\"ni tercüme etmekte ve bu tercümesini sınıfta okumaktaydı. Sabah, İkdam gazetelerinde felsefi yazılar neşretti. Darülfünun ve Milli Talim ve Terbiye Cemiyeti'nde felsefe, estetik ve felsefe tarihi etrafında umuma konferanslar verdi. Memlekete döndükten sonra Yeni Sabah'ta yıllardır bu neşriyatına devam ediyordu. Rıza Tevfik'in üzerinde durulması lazım gelen esaslı cephelerinden biri de edebiyatımıza hizmetidir. Bu yalnız Serabı Ömrüm'de topladığı şiirleri ile değil, edebi tahlilleri ve şiir hakkındaki görüşleriyledir. Hayyam tercümesi, \"Hamitname bu çalışmanın mahsulü olan büyük eserlerdir. Fakat en çok Süleyman Nazif'e karşı halk edebiyatını ve edebi Türkçülüğü müdafaa yolunda yaptığı devamlı münakaşaları bu sahadaki en güzel mahsulleridir. Filozof Rıza Tevfik son yıllarda estetiğe dair bir kitap hazırlamaktaydı. Neşredilecek hale gelip gelmediğini bilmiyorum. Felsefe dilimizin, Türk felsefi düşüncesinin gelişmesi tarihinde onun gördüğü mühim hizmetleri hiçbir zaman unutamayız."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/645836830653235200/cahit-k%C3%BClebi-cenab%C4%B1-ha%C5%9Fimi-her-zaman-yahya", "text": "Atatürk Kurtuluş Savaşında adlı uzun şiiri Atatürk Oratoryosu adı ile bestelenen Cahit Külebi, 1951 yılında Hisar dergisinde yayımlanan söyleşide şiir anlayışını dile getirmişti. Külebi'ye göre, toplumun derdiyle uğraşmak isteyenlerin önce şiir gibi şiir yazması gerekiyor. Gerçekten de Külebi'yi söylediği halde, Devlet Konservatuvarı'ndaki odasında bekler buldum. Selamlaştık. Şöyle masasının sağ tarafında yer gösterdi. Sonra Siz Cenuplu musunuz? diye sordu. Hayır, Orta Anadolu'danım. Siz de öylesiniz, yüzünüz bana nedense bozkırı hatırlatıyor dedim. Aslen Erzurum'luymuş, Zile'de doğmuş, Niksar'da büyümüş, on bir senedir de öğretmenlik yapıyormuş. - Ne okutuyorsunuz efendim? - Ben mi efendim? Şey, tabii edebiyat tarihi. Sonra çaresizlik içinde kalmış gibi ellerini iki yana açarak; Zaten başka ne okutabiliriz? dedi. Bundan sonra bütün konuşmamızı efendimli, sizli, sizi yordum, asıl ben sizi yordum\"lu cümleler işgal etti. Öyle ki, Külebi'nin yanından ayrıldığım zaman, nezaket ifade eden kelimeleri fazla kullanmaktan mütevellit bir hafiflik hissediyordum. - Siz dedi, bunları Ahmet Muhip Dıranas'a sormadınız mı? - Bir kısmını sordum tabii. Muhip Bey iş bölümüne riayet ediyor. Bilmem ne dereceye kadar haklı ama şahıslar hakkında hüküm vermeyi edebiyat tarihçilerinin işi kabul ediyor. - Ben korkmadan söyleyeceğim. Biliyorum bana kızacaklar ama... - Şu halde ilk sualimi sorabilirim! Sanat faaliyetleri bakımından daha evvelki senelerle bugün arasında ne gibi farklar görüyorsunuz? - On yıl evveline nazaran şüphesiz bir zayıflama var; ama bu sözümle yeni yetişen arkadaşların daha zayıf olduklarını ileri sürdüğüm sanılmasın. Bizde sanat nesillerinin ömrü bir parça kısa oluyor. Yeni yetişen arkadaşlarımızın normal gelişmeleri sonunda, bir - iki seneye kadar yine aynı zenginliği tahakkuk ettireceklerine inanıyorum. Mesela geçen kış Haldun Taner bu işi hikayede fazlasıyla yaptı. On yıl evvelki hikayelerimizden daha da güzel hikayeler yazdı. Şiirde de niçin böyle olmasın? - Tiyatro için söyleyeceğiniz bir şey yok mu? - Var, dedi. Tiyatroda hayran olduğum, görmekle sevindiğim şeyler var. Mesela: Ahmet Kutsi'nin Köşebaşı'sı, Sabahattin Kudret'in Şakacı'sı, Ahmet Muhip'in Gölgeler ve O Böyle İstemezdi'si... Neden söylemeyecekti bilmem, \"Eğer Dıranas milletvekili olsaydı onunkileri söylemeyecektim dedi. - Ya dedim, Turgut Özakman'ın eseri? - İtiraf etmesi belki ayıp olacak ama, onun çok methini işittim fakat gidip göremedim. - Mevcut şiir anlayışını savunan dergiler arasında ayrılık var mıdır? - Ben bir kere memlekette herhangi bir şiir anlayışını savunan dergi bulunduğunu kabul etmiyorum. Hatta memleketimizde belli bir şiir çığırını kabullenip onu geliştirmeye, savunmaya, bir sistem halinde ortaya koymağa çalışanlar da yok. Tanzimat sonrası edebiyatımızla, çağdaş Batı edebiyatında bir sürü sanat okulu görüldüğü halde birkaç yarım örnek müstesna bizde böyle bir şey olmadı. Ama ya politika şiirleri diyeceksiniz! Sanat, bir şekil ustalığı, sanat çığırları bir şekil tutumu olduğuna göre ben bu yazıları sanat eseri saymıyorum. - Güzel, demek ki şiiri politikadan ayırıyorsunuz. Öyleyse inkılap şairi demektir? - Söyledim galiba, bence bir tek şair vardır; o da şiir yazan adamdır. - Orhan Veli malum bir ankete verdiği cevapta genç neslin Yahya Kemal'den öğreneceği çok şey olduğunu söylüyor; ne dersiniz, acaba bir defa daha mı yanıldı? Sonra neden Yahya Kemal'e hücum ediyorlar? - Doğrudur. Yeni nesil Yahya Kemal'den çok şey öğrenmiştir. Ama bir dakika, bu, Yahya Kemal'in erişilmez bir deha olduğunu ispat etmez. Ancak sırf yıkmak için ortaya çıkmanın özentiden başka bir manası da yoktur. - Edebiyatlarda bir evvelki nesle saldıranlar, yeni bir şey yaratanlar, sağlam temellere dayananlardır, gösteriş için saldırmak özentidir. O ankette ben de Yahya Kemal'i fazla beğenmediğimi söyledim; hareket noktam başka idi. Yıllardan beri eşsiz bir şekil üstadı sayılan Yahya Kemal'in şekilde zaman zaman sıkıcı tahkiyeleri -kusuru bakılmazsa- kafiye için acemice söylenmiş mısraları beni böyle konuşturdu. Ne yalan söyleyeyim, yine de öyle düşünüyorum. Cenap'ı, Haşim'i, her zaman Yahya Kemal'e tercih ederim. Yahya Kemal'e saldıranlar benim gibi düşünüyorlarsa onlara hak veririm; ama inkılap şairi değil diye kötülemeyi de hiçbir zaman kabul etmem. - Bazıları şairin topluma karşı bir vazifesi olduğunu, bu vazifeyi de onun dertleriyle uğraşmakla yerine getireceğini iddia ediyorlar. Siz bu hususta ne düşünüyorsunuz? - Şairin insan olarak topluma karşı herhalde vazifeleri vardır. Fakat şair olarak tek vazifesi şiirin icaplarını yerine getirmektir. Toplumun derdiyle uğraşmak isteyenler şiir gibi şiir yazsınlar, toplumun dertleriyle ise şiirlerinde değil, şiir dışında uğraşsınlar. Bana öyle geliyor ki şiiri böyle dertlere vasıta ettiklerini söyleyenler şiirle ilgileri olmayanlardır. - Dünya sanat ve fikir hayatı nereye gidiyor. Bu gidiş karşısında Türk sanat ve fikir hayatının durumu nedir? - Maalesef dünya sanat ve fikir hayatını yakından takip edecek imkanlara sahip değilim. Yarım yamalak edindiğim kanaate göre yavaş yavaş Romantizm yine sanatta hükümran olmağa başlamaktadır. Nitekim dünyanın içinde bulunduğu şartlar Romantik devrin öncelerine benzemektedir. Kanaatimin yarım yamalak bilgime dayandığını söylemiştim ama, size bir misal de verebilirim: - Peki bu Yeni Romantizm'in karakteri ne olacaktır? - Bunu daha evvel izah etmiştim, dedi. Sonra Benim yaptığım gibi diye ilave etti. Gerçekten ziyade muhayyele doğru, sırasında milli malzemeden faydalanarak, şüphesiz bu kadarla maksadımı anlatamıyorum. Fazla konuşarak sizi ve okuyucuyu sıkmak istemem, gücüm yeterse ileride yazacağım. - Şiirlerinizde düşündürücü unsurun eksik olduğunu iddia edenler var; bu sizce de bir eksiklik midir? - Böyle bir eksiklik olduğunu sanmıyorum. Eleştirmecilerimiz duyduklarını düşünmeden söylemek kolaylığına kendilerini kaptırıyorlar. Şiirlerimi güzel buluyorlarsa mesele yok. Bulmuyorlarsa onlara hak veririm, çünkü ben de şiirlerimden memnun değilim. - Son bir sual! Bize yeni çalışmalarınız hakkında bilgi verir misiniz? - Uzun müddet şiir yazmamıştım, bu yaz aylarında epey uğraştım. Yeni şeyler buldum diyemem. İmkan bulursam Atatürk Kurtuluş Savaşında adlı manzumemle beraber bir kitap halinde yayınlayacağım. Adı büyük ihtimalle Çürüyen Otlar - Yeşeren Otlar olacak. Ayrılırken bir de fotoğraf rica edeceğimi söyledim. Aksilik bu ya Külebi on bir senedir iyi bir fotoğraf çektirememiş. Ben bu çok nazik ve mütevazi şairin elini sıkarken, o da bir fotoğraf çektirmeye çalışacağını vadediyordu. Eğer okuyucularım bu konuşmayı fotoğraflı bulurlarsa, bilsinler ki Cahit Külebi yeni ve güzel bir fotoğraf çektirmiştir. - memetmunir liked this - piriltii reblogged this from edebiyatsoylesileri - piriltii liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/645837773029425152/tomris-uyar-i-kirciksiz-apa%C3%A7%C4%B1k-sevgiyi-hatta", "text": "Edip Cansever'in ölümünün birinci yıldönümünde Tomris Uyar, sağların bile hızla unutulduğu bir ülkede, sevdikleri ve okurları tarafından unutulmadığı için şairi kutlamak istediğini belirtiyor. Yazının sonunda ise Cansever'in Uyar için yazdığı bir şiir yer alıyor. Edip Cansever'i ağustostaki doğum gününde anmayı yeğlerdim. Değil sevgili ölülerin, sevgili sağların bile hızla unutulduğu bir ülkede, bir yıl içinde bir gün bile sevdiklerince ve okurlarınca unutulmamış olduğu için kutlamak isterdim onu. Ama onun benden beklediği ağustos coşkunu bir yazı yazmaya hazır değilim daha, belki gelecek yıla. Birbirimizi pohpohlamaya dayalı değildi eleştirilerimiz, ama oldukça benzer-kanallarda ses aradığımızdan, ortaya çıkan yeni yapıtın başarısı müthiş bir ortak mutluluk kaynağı oluyordu. Sevgililik ya da aşk duygusu -ne yazık ki- zamanla yara alabiliyor, örselenebiliyor, bitebiliyor. Bitmeyen tek aşkın gerçek ve lirik bir dostluk olduğunu; ikirciksiz, apaçık sevgiyi, hatta şımartılmayı Edip Cansever tattırdı bana. Her doğum günümde, tek kopya olarak yazılmış, istersem yayımlayabileceğim izniyle armağan edilmiş şiirleriyle yaşamımda ve yazımda sırdaşım, esin kaynağı oldu. Tek ihaneti, ölmesiydi!.."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/647026054300598272/agop-dila%C3%A7ar-bilgin-ve-bilge", "text": "Agop Dilaçar geniş ufuklu bir dil bilgini, zengin kültürlü bir ansiklopediciydi. Birinci Dünya Savaşı'nda Suriye'de Mustafa Kemal'le silah arkadaşlığı yapmıştı. Dil Devrimi başlarken, Atatürk tarafından ilk Dil Kurultayı'na bildiri okuması için çağrılmış, soyadı da onun tarafından verilmişti. O, genel dilbilimi ve Türkolojiyi, bu alanda bütün Batı dillerindeki çalışmaları inceleyerek kavramış bir araştırmacıydı. Agop Dilaçar'ın ağır bir ameliyat geçirdiğini ve Cerrahpaşa Hastanesi'nde yattığını Türk Dil Kurumu Genel Yazmanı Cahit Külebi Ankara'dan telefonla bildirmişti. 47 yıl hizmet verdiği TDK adına, yönetim kurulu üyesi Sami Karaören'le birlikte geçmiş olsun demeğe gittik ve Genel Yazmanın çiçeklerini götürdük. 84 yaşındaki bilim adamı, hastanenin bakımsız bir köşesinde, klinik başta gelmek üzere görevlilerin ilgisinden uzak kalmış, gövdesini bürüyen hastalığa karşı savaşım veriyordu. O güç koşullarda bile hoşgörülü kalabilen sayın eşinin özverisi ve bakımıyla son günlerini tamamladı. Toplumumuzun ve her düzeydeki görevlilerimizin bilime, kültür değerlerine artık ne kadar yan çizdiğinin acı bir örneği olarak dünyamızdan ayrıldı. Agop Dilaçar geniş ufuklu bir dil bilgini, zengin kültürlü bir ansiklopediciydi. Birinci Dünya Savaşı'nda Suriye'de Yıldırım Orduları Grubu Komutanı Mustafa Kemal'le silah arkadaşlığı yapmıştı. Ordumuzdaki Alman subaylarının Türkçe öğrenmek için yararlandıkları Türkishe Grammatik kitabı üzerinde Mustafa Kemal Paşa'yla dil ve yazı devrimi sorunlarını görüştüklerini anlatırdı. Ona Macar Türkoloğu Gyula Nemeth'in bu kitabında Türkçe'ye Latin harflerin nasıl uygulandığını açıklamış: Paşa, dayandığı sistem yeterince yalın olmadığı için yapıtı eleştirmişti. 12 yıl sonra Yeni Türkiye'de gerçekleştirilecek yazı devrimi çok daha kullanışlı bir sisteme dayanacaktı! Mustafa Kemal Paşa, kitapta Kaba Türkçe - orta Türkçe - fasih Türkçe biçimindeki bir ayrıma da Türkçenin kabası olmaz! diye tepki göstermişti!.. 1932'de dil devrimi çalışmaları başlarken Dilaçar Sofya'da bulunuyor ve Cumhuriyet gazetesine dille ilgili makaleler gönderiyordu. Orhun yazıtlarının 1200. yıldönümüyle ilgili yazısı Atatürk'ün ilgisini çekmiş ve ateş altında dil söyleşileri yaptığı bilgini, ilk Dil Kurultayı'na bildiri okumaya çağırmıştı. Dilaçar bu göreve koşarak geldi ve TDK'da çalışmaya başladı. Soyadını da Atatürk'ün kendisinden aldı. Genel dilbilimi ve Türkolojiyi, bu alanda bütün Batı dillerindeki çalışmaları tek tek inceleyerek kavramış bir araştırmacıydı. Dil, Diller ve Dilcilik (1968), Türk Diline Genel Bir Bakış (1964) gibi kitapları, kendi alanlarındaki hemen bütün kaynakları tek tek gösterir. Bu kaynaklardan pek çoğu yaşamı boyunca geliştirdiği özel kitaplığındaydı. Hasta yatağında kendisini görmeye gittiğimde Hieronimus Megıser'in 1612 tarihli yapıtının da kitaplığında olduğunu söylemişti. 10 yıl önceki bir kurultayda bildirisine konu yaptığı bu yapıt, Avrupa'da yayımlanan ilk Türkçe dilbilgisiydi. Dilaçar'ın kitaplığının dağılmamasını, bir bilim kuruluşunda, derleyicisinin adıyla hizmetini sürdürmesini dilerim. Dilaçar, İnönü / Türk Ansiklopedisi'nde görev yapmış, çalışmaları yönetmiş, dikkatli ve özenli araştırmalara dayanan yüzlerce madde kaleme almıştı. TDK'nin Dilaçar'a ait makaleleri, bildirileri derleyerek yayımlaması bir borçtur. Böyle bir kitapta birçoğu özgün birer araştırma olan bu ansiklopedi maddelerinin de belli başlılarının bulunması yerinde olur. Dilaçar'ın en ilginç yapıtlarından biri Kutagu Bilig İncelemesi (1972)'dir. Konu edindiği bu 900 yıllık başyapıtın yazarını ilk ansiklopedicimiz sayıyordu. Balasagunlu Yusuf'un devlet adamına öğütler vermek için yazılmış kitabının, ulusçu ve Türkçe, toplumcu, hümanist / insancı, layik nitelikleri üzerinde durmuştu. Bir dilci, bir Türkolog olarak yapıtı, çağını ve yazarını incelemişti. Kitabın içeriğini ele alan ve onu siyasetname, devlet bilgisi kitabı, ütopya, devlet romanı olarak inceleyen bölümler ise, Dilaçar'ın dünya edebiyatını çok yakından tanıyan başka bir yönünü, kültür adamı ve insancı düşünür kişiliğini tanıtır. 900 yıl önce Balasagunlu Yusuf'un verdiği öğütlerden biri de iyi bir ad bırakmaya çalışmak idi. Agop Dilaçar bu öğüdü en iyi yerine getirenlerden biri olmuştur."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/647488297260679168/kemal-ahmet-par%C3%A7a-par%C3%A7a-insan-kafas%C4%B1-sat%C4%B1lan", "text": "Birçok gazetede çalıştı, 1934'te, 30 yaşında veremden öldü. Sağken, Sokakta Harp Var adlı kısa romanı yayımlandı. Arkadaşı Ahmet Cevat'a emanet ettiği Ağlayan Nar İle Gülen Ayva adlı öyküsünün basıldığını ise göremedi. Nazım Hikmet, Ahmet Cevat ve Behçet Necatigil'in satırları, Kemal Ahmet'i olduğu kadar, parça parça insan kafası satılan bir caddeyi de anlatıyor. Öleli bir yıl oluyor. Belki adını çoğunuz duymamıştır. Yaşasaydı, adını duymayanınız kalmazdı belki. Öyle ölüler vardır ki, ben onların öldüklerini düşündükçe, vakit olur, yaşadığımdan utanırım. Onlar kadar değerli, onlar kadar büyük, onlar kadar iyi olmadığıma bakmaksızın yaşamaklığım kötü bir iş gibi gelir bana. Sonra, yine onlar kadar iyi, değerli ve büyük olmak için yaşamak isterim yalnız. Yazıcı Kemal Ahmet benim ölülerimden biridir. Dişlerine yapışmış dudaklarından ciğerlerini parça parça, kuru yapraklar gibi dökerek öleli bir yıl oluyor. Bence büyük bir ölünün yıldönümündeyiz Biliyorum, ne toprağına çiçek konacak, ne gazeteler fotoğraflarını basacaklar. Kim bilir, böyle yapılsaydı, onun anısı büyüklüğünden bir parçasını kaybederdi belki. Belki, bugün, burada, benim ondan söz açmam bile saygısızlıktır. Ancak n'eyleyim, önümde onun Ağlayan Nar İle Gülen Ayva adlı kitabı duruyor. Bunu iki üç gün önce, sağ olsun, Ahmet Cevat adında bir delikanlı bastırmış, bana da göndermiş. Kemal Ahmet geçen sene bugünlerde öldü. Kemal Ahmet kimdi? Ben onun ne doğum tarihini, ne de tastamam ölüm tarihini bilirim. Benim bildiğim bir şey varsa o da, Kemal Ahmet isminde değerli, bir gencin münkir adamlar arasında açlıktan öldüğüdür. Ben onu \"Yarın gazetesinin tahrir müdürü olarak tanıdım. Onu o vazifeye yalvararak çağırdılar. Yarın, 1500 satış yapıyordu. Kemal bütün enerjisini sarfederek çalıştı, gazetenin satışı yükseldi: Nankör Arif Oruç, etrafına toplanan bir iki serserinin sözüyle Kemal Ahmet'i, gazetesinden çıkardı. Her gün elli kuruş gündelik alan -o da muntazaman değil- Kemal, bu varidattan da mahrum oldu. Yalnız elli kuruşundan değil kendisine yatak vazifesini gören kırık koltuğu da bu suretle gaib etmiş bulunuyordu. Bir, iki ay boşta kaldı. Bir aralık Halk Dostu gazetesinde, Çulsuz Diyor Ki başlığı altında yazılar yazdı. Gece boşta kaldı. O zaman haleti nezide bulunan Haber\"e girdi, onu diriltti. \"Yarın\"da olduğu gibi Kemal'i çekemeyenler ona \"Haber\"de de musallat oldular. Buradan da çıkarılmasına sebep oldular. Bu son yediği darbe onu ruhen çok kırdı. Ve artık hiçbir gazetede çalışmamaya karar verdi. Ahdine sadık kaldı. Mesaisini amatör gençlerin çıkardıkları mecmualara sarf etmeye başladı. Bütün bu durmadan geçen zaman zarfında Kemal Ahmet, açlık, uykusuzluk içinde her gün biraz daha eriyordu. Kaç defa bana, 'Cevat, aylardan beri rahat bir yatağa sıcak bir yemeğe hasretim,' dedi. Ben fakir bir lise talebesi, ona ancak kuru bir teselli verebilirdim. Fakat ne yazık ki onun meslek arkadaşları ve matbuat cemiyeti benim yaptığımı da yapamadılar. Ellerinden pekala gelebilecek yardımı esirgediler. Matbuat cemiyetini teşkil eden yazarlardan, gazete patronu olanların hemen hepsinin Kemal Ahmet'e borcu vardı. Kemal ise cemiyete 15 lira borçlu idi, Kemal öldükten sonra bu borcu helal ettiklerini adeta davul zurna ile ilan ettiler. Fakat ben eminim ki eğer Kemal'in elbiseleri yeni olsaydı, bunları sattırıp cemiyete olan borcuna mahsup ederlerdi. Kemal'in merhamete ihtiyacı yoktu, zaten o bunu kimseden beklemiyordu. Fakat hiç olmazsa bu değerli çocuğun hakkını yememelidirler. Kendi tabirince, 'Eski Babıali, yeni Ankara caddesi' kapitalist patronları onu inkar ettiler. Hatta ayda 200 liradan fazla aylık alan Ahmet Haşim'in parasızlık içinde öldüğünü iddia eden Milli Türk Talebe Birliği bile açlıktan ölen, bu toprağın değerli çocuğunu anlayamadı. Tanıyamadı. namludan kopan bir kurşun gibi haykırıp,"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/647565970174509057/italo-calvino-torino-yerine-milanoda-ya%C5%9Famay%C4%B1", "text": "Yazmaya genç yaşlarımda başladım. Yazılarımı yayımlatmak benim için kolaydı ve hemen beğeni ve anlayışla karşılandım; ancak, bunun yalnızca şans olmadığını fark etmem, böyle bir kanıya varmam uzun sürdü. Benden yaşamöyküsel bilgiler vermemi istiyorsunuz; beni hep zora sokan bir şey bu. Yaşamöyküsel veriler -resmi kütüklerde kaydedilmiş olanları bile- insanın sahip olduğu en mahrem bilgilerdir ve bunları açıkça ortaya dökmek, neredeyse bir psikanalistle karşı karşıya olmak gibidir. En azından ben öyle olduğunu düşünüyorum: Bugüne dek psikanaliz çözümlememi yaptırmadım hiç. Sözlerime Terazi burcunda doğduğumu söyleyerek başlayacağım; bu yüzden, benim karakterimde denge ile dengesizlik karşılıklı olarak birbirlerinin aşırılıklarını düzeltirler. Annemle babam Karayipler'de geçirdikleri uzun yıllardan sonra yurda dönmek üzereyken dünyaya gelmişim; hep başka yerlere özlem duymama yol açan coğrafi kararsızlığım buradan kaynaklanıyor. Annemle babamın bilgileri tümüyle bitkiler alemi üzerinde, bitkilerin olağanüstü yönleriyle erdemleri üzerinde yoğunlaşmıştı. Ben başka tür bir bitki örtüsünün, yazılı sözün dünyasının çekiciliğini duyduğumdan, annemle babamın bana öğretebileceklerine sırt çevirdim, ancak insani olana özgü bilgeliğe de uzak kaldım. Çocukluk yıllarımdan gençlik yıllarıma Riviera'daki bir kasabada, kendi mikrokozmosu içine kapanmış bir kasabada büyüdüm. Kasabanın körfezindeki denizi de, yüksek dağları da koruyucu ve güven verici bulmuşumdur. İtalya'dan dar bir sahil şeridi, dünyadan ise yakınlardaki bir sınır çizgisi ayırıyordu beni. O koruyucu sığınaktan ayrılmak benim için doğum travmasını yeniden yaşamak demekti, ama bunu ancak şimdi fark ediyorum. Diktatörlükler çağında büyüdüğüm ve askerlik yaşıma geldiğimde birden dünya savaşıyla karşı karşıya kaldığım için, hala barış ve özgürlük içinde yaşamanın benden her an alınabilecek geçici bir talih olduğu kavramı vardır zihnimde. Bu olayın itkisiyle politika gençlik kaygılarımda belki de gereğinden fazla bir yer tuttu. Benim açımdan, yapabileceğim katkı açısından gereğinden fazla bir yer tuttu demek istiyorum; çünkü, politikadan uzak görünen şeylerin, ülkelerin ve halkların tarihinde çok büyük bir etkisi olur. Savaş biter bitmez, büyük şehrin çağrısını taşralı köklerimin çağrısından daha güçlü olarak duydum. Bir süre Torino ile Milano arasında kararsızlık geçirdim. Torino'yu seçişimin elbette kendine özgü nedenleri vardı ve belirli sonuçları oldu. Artık nedenleri de sonuçları da unutmuş durumdayım, ancak yıllar boyunca kendime eğer Milano'yu seçmiş olsam, her şeyin epey farklı olacağını söylemişimdir. Yazmaya genç yaşlarımda başladım. Yazılarımı yayımlatmak benim için kolaydı ve hemen beğeni ve anlayışla karşılandım; ancak, bunun yalnızca şans olmadığını fark etmem, böyle bir kanıya varmam uzun sürdü. Yayınevinde çalıştığım için, başkalarının kitaplarına kendi kitaplarımdan daha çok zaman ayırdım. Bundan pişmanlık duymuyorum: Uygarca bir arada yaşama çabası açısından yararlı olan her şey yerinde harcanmış enerji demektir. Ciddi ancak hüzünlü bir kent olan Torino'dan sık sık Roma'ya kaçamaklar yapardım. Böylece, nedenini hiçbir zaman kendime sormaksızın, olasılıkla en uzun süre yaşadığım İtalyan şehri Roma olmuştur. Benim için ideal yer, bir yabancı olarak yaşanması en doğal olan yerdir. Bu yüzden, Paris eşimi bulduğum, evimi kurduğum ve kızımı yetiştirdiğim şehir olmuştur. Karım da yabancı ve üçümüz bir aradayken üç farklı dil konuşuyoruz. Her şey değişebilir, anne karnından daha kendi içine kapalı ve nihai bir dünya gibi içimizde taşıdığımız dil dışında. Bu özyaşamöyküsünde temel olarak doğum konusu üzerinde durduğumu ve daha sonraki aşamalardan dünyaya gelişimin bir devamı gibi söz ettiğimi fark ediyorum; şimdi daha da geriye, doğum öncesi dünyaya gitme eğilimi içindeyim. Kökenlerin keşfi şeklinde duyumsanan her özyaşamöyküsünün tehlikesidir bu; Tristram Shandy'ninki gibi: Shandy soyunun öyküsü üzerinde uzun uzun durur; kendi yaşamını anlatma noktasına vardığında ise, artık söyleyecek hiçbir şey bulamaz."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/647656146466930688/melih-cevdet-anday-%C5%9Fiir-benim-akl%C4%B1md%C4%B1r", "text": "Melih Cevdet Anday'ın şiirlerinde mitoloji ve tarihe yöneldiği dönemin önemli bir verimi de Ölümsüzlük Ardında Gılgamış'tır. Evrensel değerleri ve Anadolu'daki eski uygarlıkları işleyen ozan, bu tercihini açıklarken Sadece kendimizde, sadece yaşadığımız anda hiçbir gerçeğe varamayız diyor. - Söylence için, benim en çok yandaş olduğum yorum şudur: Söylenceler, ilkel toplumun düşleridir. Bu söylencelerden sanat eserine geçmek dil'den söz'e geçmek anlamına geliyor. Bu, Levy-Strauss'un yorumu. Çünkü bildiğiniz gibi, dil toplumsaldır, onu hiçbir birey tam olarak bilemez; birey ancak dil'den zaman zaman alır, bundan da ortaya söz çıkar. Ben söylemden söz çıkarmak istediğimi yıllardan beri biliyorum. Ayrıca mitosların toplumsal düş sayılması varsayımına da yatkınım. Freud nasıl bireylerin düşlerini çözümlemeye kalkıp bilinçaltı buluşuna gittiyse, söylemlerden de toplumsal bilinçaltına gidilebilir diye düşündüm. Bu bana toplumların ortak yanını, ayrıca eski ile yeninin, geçmiş ile bugünün benzerliğini de verecekti. Gerçekten de öyle oldu; bütün bu şiirsel denemelerimde insanı yakalama fırsatını elde ettiğimi sanıyorum. Örneğin Troya Önündeki Atlar şiirimin ilk bölümüne Anakronik Atlar\"ı soktum. Böylece elde ettiğim şeyin felsefi bir araştırma sonucu olduğunu söylemeyeceğim. Ama buradan şiirim için, dünyaya bakışım, insan anlayışım için çok kazandım. Şunu eklemek zorundayım, bu şiirden önceki bir düşünce değildi. Şiir üzerine çalışmam bende bu kanıyı uyandırdı. Çünkü beni, bugün yaşayan bir insan olarak yaşam kandırmıyordu. Yaşamın süregelen bir şey olduğuna kimsenin inanmadığını sanıyorum. Herkes sadece kendi yaşamını yaşam sanıyor kanısındayım. Gerçi herkeste bir tarih düşüncesi var, ama buna kimsenin inanmadığını biliyorum. Ben kendimi inandırmak için bu yola gittim ve bunu, bildiğiniz gibi Kolları Bağlı Odysseus adlı şiirimde, Troya Önünde Atlar şiirimde, Ölümsüzlük Ardında Gılgamış şiirimde ve sizin yukarda adlarını andığınız kimi kısa şiirlerimde kendime tanıtlamaya giriştim. Bu, bana yalnızca akılsal bir boyut değil, şiirsel boyutlar da kazandırdı. Gerçekte ben şiirsel boyutların aklı genişlettirdiği kanısındayım. - Bizde özgürlük ve zorunluluk, sadece yasalara karşı bir sorun olarak ele alınıyor. Oysa bu sorun, yasalar dışında ele alınacak bir doğada, bir niteliktedir. Şöyle ki, toplumsal olarak koşullandırılmamızı, biyolojik koşullandırılmamızı göz önüne alacak olursak, özgürlük olarak bize ne kadar dar bir alan kaldığını anlarız. Ayrıca şunu da eklemem gerekiyor, bilmeden söylediğimiz sözler, bilmeden yaptığımız hareketler için ruhçözümcüler bilinçaltı diye bir neden kaynağı atıyorlar ortaya. Bütün bunlar karşısında insanın kendini bir kişi, özel bir karakter sayması hiç de kolay değildir. İnsanlar birbirlerine benziyorlar. Ve bunun farkında değiller. Demek ki zorunludurlar. Ben özgürlüğümü, diyebilirim ki, ozan olmama borçluyumdur. Çünkü yaratma, mecaz, imge, simge yoluyla, özgür olarak düşündüklerimi söyleyebildim diyemesem de, özgür olunabileceğini sezdim. Şunu yüzde yüz eklemem gerekir: Düşündükten sonra değil şiir yazarak düşünebiliyorum ancak. Şiir benim aklımdır. Akılcı şiiri bu anlamda anlıyorum. Yasaklar konusuna gelince; yasaların akla yasak koyabileceğine hiçbir zaman inanamadım. Tarihe inanıyorsanız bu sözüme de inanırsınız. İnsan düşüncesinin ilerlemesi hep yasaklar içinde olmuştur. Demek 'yasaklar var, ben düşüncemi söyleyemiyorum' düşüncesi yanlıştır. Akıl hep yasakları aşmıştır. Düşünmeyenler ya da yaratamayanlardır yasaklardan yararlanmak isteyenler. Benim Yanyana kitabım çıktığı zaman mahkemeye verildim. Savcı yedi buçuk yıl hapis istedi. Gerçi aklandım ama bugün size söyleyeceğim şudur; mahkemede söz konusu edilen birinin, Anı şiirimin, Rosenbergler için yazıldığı o gün tanıtlansaydı yatacaktım. Ama aradan bu kadar yıl geçti, Rosenberglerin suçsuz olarak öldürüldükleri gerçeği bizim televizyonumuzda da bir filmle gösterildi. Ben en güç durumda o şiirimi yazıp yayımladım. Okurlarım da biliyorlardı bu şiirin kimler için yazıldığını. Sloganlar her zaman mahkum edilebilir; ama şiiri mahkum etmek güçtür, mahkum edilse de mutlaka yengin çıkar. Çünkü zamana dayanan bir şeydir şiir. - Adlarını andığınız şiirlerimde uzaktan yakına, yukardan aşağı bir çıkış olduğu doğrudur. Bu da kameranın hareketine benzetilebilir. Bu gözlemi bana ilk söyleyen sizsiniz. Şimdi açıklayayım gerçekten de bir film yönetmek isterdim, şiir anlayışımı anlatmak için. Bence bu derinlik anlayışı, yalnız zamanı değil uzamı da yok etmek anlamınadır. Kişiyi bireysel karmaşasından kurtarmanın tek yolu budur bence. Bu anda ben buradayken başka yerde başka olaylar geçiyor. Ve bu an geçmişteki ve gelecekteki anlarla içiçe giriyor. Bunu anlamadan insan-insan, insan-evren ilişkisini anlamaya olanak yoktur. Sadece kendimizde, sadece yaşadığımız anda hiçbir gerçeğe varamayız. İnsanın ayırdedici özelliği çok boyutlu olmasındadır. Bunu belki sinema en iyi anlatıyor. Ama izin verirseniz ben gene şiiri savunayım. İlk şiirlerinizin söyleniş biçiminden tedirginlik duyduğunuz oldu mu hiç? Ya da bir dizeyi çok sevdiğiniz ve yinelemek istediğiniz? Bu sorunun eski şiirlerinizden Alaturka'daki Çık benim şair tabiatım çık orta yere dizesiyle son kitabınızdaki Paris'te Eski Bir Evde'den Hadi çık ortaya konuş Derd'im dizelerinden kaynaklandığını belirteyim. - Eski şiirlerimin söyleniş biçimlerini eleştirdiğim çok oluyor. Ama kimi gün şaşarak görüyorum ki eski şiirlerimdeki kimi dizelerin ölçüsü kırk beş yıl sonra yazdığım şiirlerimin dizeleriyle tıpatıp tutuyor. Değişmedim demek istediğimi sanmayın. Bir ozanın değişmesi üzerine ayrıca konuşalım isterseniz. Ama burada sizin de örnek getirdiğiniz dizelerimin inanın ki sanki haberim olmadan yeniden dilime gelmesi beni şaşırtıyor diyeceğim. Ama bunda şaşacak bir şey yok. Sanıyorum ki ben bir iki düşünce, bir iki işleyiş arasında dönüp durmuşum. - Bizde genellikle değişmemeyi savunurlar; bunu kişiliğin bir tanıtı sayarlar. Sözgelişi Mehmet Akif şapka giymemek için Mısır'a gittiği için inancında direnmesi açısından övülegelmiştir. Oysa Mehmet Akif bu inancını gözden geçirebilirdi. Aynı düşünceleri, aynı sözleri yıllarca yinelemek kişiliğin tanıtlanması değildir. İnsan sürekli yenilenmeye zorunlu bir yaratıktır. Bunun gibi düşünce değiştirmek de aydın olmanın tanığı sayılmamalıdır. Burada aklıma geldiği için söyleyivereyim, Nurullah Ataç'ı sık sık düşünce değiştirmekle suçladılar. Oysa Ataç, bu yergilere karşı, Benim bir iki düşüncem var, değiştire değiştire kullanıyorum yanıtını verdi. Şunu demek istiyordu: Bir tek düşüncesi olanlar değiştirecek bir düşünceleri olmadığı için bana şaşıyorlar. Sonuç olarak şunu söylemek istiyorum; değişmemek gibi değişmek düşkünlüğü de tembellikten başka bir şey değildir. Bir İngiliz düşünürü Düşünce değiştirmek; ishal gibidir. Zararlılarla birlikte zararsızlar da çıkar gider demiştir. Değişmek ve değişmemek, bu karşıtlar ancak özdeş olabildikleri durumda bir kişilik yaratımında yardımcı olabilirler. Çünkü ikisi bir arada varolmazsa, düşünce ortaya çıkamaz. Bunun gibi eyleme geçirici güç de kolay bulunamaz. Bir inançtan öbürüne atlamak, kişilikte hesabı verilmedikçe bir kişiyi bırakıp başka kişiye geçmekten farksızdır. Oysa bu bir süreçtir ve ancak bu süreç kişiliği ve yaratışı getirebilir. Deneyim\"i böyle anlamaktan yanayım. Şiirime gelince bütün yazdıklarımım ben. - okuyucu-01 liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/648289541096079361/maksim-gorki-sosyalist-devrimin-yazar%C4%B1", "text": "Maksim Gorki'yi niteleyebilecek en kapsamlı tanım, gerçekten de onun sosyalist devrimin yazarı olduğudur. Ekim 1917 devrimi nasıl Lenin adıyla kopmazca bağlıysa; devrim öncesi, devrim yılları ve devrim sonrası Rus ve Sovyet Rus edebiyatı da Maksim Gorki adıyla öylesine bağlıdır. Maksim Gorki, sosyalist devrimin yazarıdır. Onun yazarlık eylemi, bir düşünce adamı ve militan olarak çalışmaları, Rusya'da sosyalist devrimi yaratan büyük savaşımın içinde, bu savaşımın bir parçası olarak yer alır. Bu açıdan, Ekim sosyalist devrimini, bu devrimi oluşturan koşulları, devrimci savaşımı; devrim öncesi, devrim yılları ve devrim sonrası edebiyatını ve düşünce akımlarını incelemek isteyenlerin karşılaşacakları ilk adlardan biri Maksim Gorki olacaktır. Demokrat yazarlar, yoksulluk tablolarını çizerken, çoğu kez edilgen, betimci bir konumda kalıyorlar, yeni bir ufku, yaşamın yeni olanaklarını gösteremiyorlar, boğucu ortamı sergilemekle yetiniyorlardı. Gorki'nin ilk yapıtlarında da, açık bir sosyalist gelecek perspektifi yoktur. Fakat bu yapıtların kahramanları büyük bir özgürlük tutkusuyla, daha iyi bir yaşama sonsuz özlemle doludurlar. Bir de bu ilk hikayelerde, insanlara sımsıcak sevgiyle dolu bir yüreğin çarpışı duyulur. Bunlara Gorki'nin büyük yolculuklarının izlenimleri olan engin doğa betimleri de eklenince, onun ilk hikayelerinin ortamı, yazarına bir anda büyük ün getiren özellikler belirlenmiş oluyor. Gorki, hatta, kendini romantik bir yazar olarak tanımlar bu dönemde. Fakat bu, insanı gerçeklikten koparan bir romantizm değil, tersine, onu gerçekçiliğin natüralist sapmalarından kurtaran, geleceğin ufkunu açan bir duygudur. Bu açıdan, daha ilk hikayeleriyle Gorki, sosyalist devrim öncesi toplumda, halkın boğucu yaşama koşullarını sergilemiş ve onun yeni, büyük bir geleceğe özlemini yansıtabilmiştir. İlk gençlik yıllarından ölümüne kadar Maksim Gorki, yaşamını devrimin ve devrimci edebiyatın hizmetine vermiştir. Hiçbir zaman salt edebiyatçı çalışmasıyla yetinmemiş, gazeteci ve eylemci olarak, gerek Rusya'da, gerek zorunlu olarak yurt dışında bulunduğu uzun yıllarda, devrimin hizmetinde olmuştur. Kendi sözleriyle 1903'ten beri kendini bolşevik saymış, 1905 devrimini yazılarıyla, çıkışlarıyla desteklemiş, devrimci işçilerin silah edinmesini yapıtlarından kazandığı maddi olanaklarıyla sağlamış, devrim öncesi yıllarında birçok kez tutuklanmış, fakat gençlik ve işçi örgütlerinin, devrimci aydınların büyük protesto hareketleri sonucunda, çarlık rejimi onu her seferinde serbest bırakmak zorunda kalmıştır. Maksim Gorki, gerek devrim öncesi, gerek devrim sonrası yıllarında, demokrat aydınları birleştirmeye, birleşik bir devrimci güç durumuna getirmeye de büyük çaba göstermiştir. İlk hikayelerinin başarısından sonra, denebilir ki, Gorki'nin her yapıtı Rus toplumunda geniş yankılar uyandırmıştır. Bu yapıtlar, sadece işçi sınıfını ve onun sorunlarını yansıtmaz. Fakat Gorki toplumun hangi katmanının temsilcilerinden söz ederse etsin, çürümüş bir düzeni sergileyebilmekte ve insanca, özgür bir geleceğe özlemini duyurmaktadır. 1899'da yayınlanan Foma Gordeyev romanının kahramanı, bir taşra tüccarıdır. Foma, sınıfının çökmekte olduğunu hissetmekte ve bunun boğuntusunu yaşamaktadır. Romanda, Rus taşrası, bürokratlar ve tüccarlar ortamı, ustalıkla betimlenmektedir. 20. yüzyıl başlarında Gorki, oyun yazarı olarak da ürün vermeye başlıyor. Küçük Burjuvalar'ın kahramanları, taşralı mal sahipleri ve onların okumuş çocuklarıdır. Babalar, feodal düzenin azgın temsilcileridir. Onların okumuş, fakat eylemsiz çocukları ise, hem babalarının düzenine karşı çıkmakta hem de maddi olarak kopamadıkları bu düzenin yanında yer almaktadırlar sonuçta. Ya da çelişkileri, ikilemleri bunaltıya sürüklemektedir onları. Yine yüzyıl başlarında sahnelenen ve gerçekten büyük yankılar uyandıran Dipte / Ayak Takımı Arasında oyununda ise Gorki, toplumun dibine atılmış insanları, onların sorunlarını getirmektedir sahneye. 1906 yılı Maksim Gorki'nin yaratıcılığında yeni bir dönemi belirliyor. 20. yüzyıl işçi edebiyatının ve sosyalist gerçekçiliğin başyapıtlarından olan Ana romanını ve Düşmanlar adlı oyununu Gorki 1906 yılında yazmıştır. Ana, Gorki'nin 1905 devrimine ilişkin gözlemlerinden kaynaklanmaktadır. Düşmanlar'da da bir grev hareketi oyunun konusunu oluşturmaktadır. Ana Rusya'da ancak 1917'den sonra yayınlanabilmiş, fakat Berlin'de basılan Rusça nüshası, Rusya içlerinde de dağıtılmış, çeşitli dillere çevrilerek birçok kez basılmış ve işçi sınıfı gazetelerinde tefrika edilmiştir. yanında birleştirmek göreviyle çeşitli ülkeleri dolaşmış, devrimci işçileri eğitmek için Paris'te bir parti okulu açmıştı. tarihi üzerine dersler veriyordu. Bu yıllarda Gorki, göstermiştir. Gorki'ye mektupları buna tanıklık etmektedir. Maksim Gorki 1913 yılında Rusya'ya döndü. Gazete yazarı, edebiyatçı ve eylemci olarak savaşımını sürdürdü. 1914 yılında Proleter Yazarlardan Derlemeler adlı bir antoloji yayınladı. Bu kitap ve Gorki'nin bu alanda daha sonraki çalışmaları, Rusya'da işçi sınıfı edebiyatının doğmasını ve gelişmesini hızlandırmıştır. Maksim Gorki, 1921 yılında yeniden yurt dışına çıktı. 1928 yılına kadar yurt dışında kaldı. Yurduna döndüğü 1928 yılından ölüm yılı olan 1936'ya kadar, yoğun bir sanatsal ve toplumsal çalışma sürdürdü. Yenilenen ülkeyi, baştan başa, coşkuyla dolaştı. Birçok kültür, edebiyat ve eğitim kurumunun oluşmasına önayak oldu. Çocukların ve genç işçilerin sanat ve kültür eğitiminden geçmesine büyük önem veriyordu. Bu alanda birçok girişimlerde bulundu. Dönemin belli başlı yabancı sanat ve kültür adamlarıyla kişisel bağlantılar kurarak, dünya yazarlarının Rus diline kazandırılmasına büyük katkısı oldu. Dünya Edebiyatından Çeviriler yayınlarını kurdu ve yönetimini üstlendi. Sovyet halkı büyük bir sevgi ve ilgi çemberiyle kuşatmıştı Gorki'yi. Gençlerden, işçilerden, çeşitli sorunlar üstüne sayısız mektup alıyor, onların sorunlarını yanıtlamaya çaba gösteriyor; tüm gücüyle, ülkesinin kültür alanında da yenilenmesi, sanat ve kültürün en geniş ölçüde halk yığınlarına ulaşması için çalışıyordu. Rus toplumunun devrim öncesi ve devrim sonrası otuz, kırk yılını içeren ve özellikle küçük burjuva aydınının konumunu sergileyen başyapıtı Klim Samgin'in Yaşamı'nı da bu yıllarda tamamladı. tüm yaşam ve yaratıcılığı süresince, gerek militan eylemiyle, bu gelecek için savaşım gücünü hiçbir zaman yitirmemiştir. özlemlerini, Rus toplumunun çeşitli katmanlarının (köylülerin, içinde kavramak için Maksim Gorki'nin yapıtlarını okumalıyız. burjuva hümanistleri ise Gorki'nin gerek sanatsal yapıtlarında, ufuksuzluğuna yönelttiği amansız öfke; halka, işçi sınıfına,"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/648290066407555072/abd%C3%BClhak-%C5%9Finasi-hisar-eski-i-stanbulu-ya%C5%9Fad%C4%B1", "text": "Abdülhak Şinasi Hisar'la edebiyatımız, eseri kadar kişiliği de kendine has, büyük yazarlarından birini kaybetti. Eserinin önemi yalnız, artık temsilcileri aramızda pek seyrelmiş olan kendi neslince değil, en genç kuşaklarca da tereddütsüz kabul edilmiştir. Hisar'ın bu özelliğini kaydetmekte fayda vardır, çünkü neslinin yazarlarından pek azına nasip olmuştur gençlerce de beğenilmek ve ciddiye alınmak. O romanların dışında, doğrudan doğruya hatıra şeklinde verilmiş eserleri değerce ötekilerden aşağı kalmazlar. Bunların arasında, ağırlığı, uzunluğu ve sayısız tekrarlariyle aceleci okuyucuyu sarmasa bile, nesir edebiyatımızın en şiirle yüklü eseri sayılabilecek olan Boğaziçi Mehtapları başta gelir. Yer yer üslup işleyişi ile şaşırtıcı bir kalem ustalığından haber veren bu kitap, kendisinin, Boğaziçi Medeniyeti adını verdiği, artık tarihe karışmış, kenarda köşede kalmış birkaç eski yalısının hatıralarda canlandırmaya yetmediği, büsbütün ayrı ve muhteşem bir güzellikler aleminin, belki de böylesine bir ihtişamla, ancak şairin, her şeyi yeniden yaratıp güzelleştiren hayalinde yaşamış bir Binbir Gece aleminin tasviri ile doludur. Eski zamanın, politik yönünü değil, , Boğaziçi'ndeki şiirli tecellisini tasvirde bu kadarla yetinemiyen Abdülhak Şinasi, Boğaziçi Yalıları ile gene o büyülü atmosferi anlatmaya devam etmiş, sonra Eski Zaman Köşkleri ile eski İstanbul'un başka semtlerindeki şiiri, yüzlerce sahtesi arasına karışmış beş on halis elması sadece pırıltı farkından tanıyıp ayıran bir kuyumcu sabrı ile, her şeyi silip yok eden zamanın insafsız pençesinden kurtarıp ölümsüzlüğe kavuşturmuştur. Geçmiş zaman fıkraları ile geçmiş zaman mısralarını biraraya getiren iki kitabından başka pek yakından tanımış ve sevmiş olduğu iki büyük şairimizi, Yahya Kemal'le Ahmet Haşim'i de birer kitabiyle bize, bilinmiyen yanlariyle tanıtan Hisar, geçmiş zaman yazarlarından daha başkalarını da henüz çıkmamış bir kitabında anlatacaktı, zaten bu kitabın malzemesi çeşitli dergilerle gazete sütunlarında yatmaktadır. Edebiyat hayatına, bugün artık değerlerini büsbütün kaybetmiş birtakım zayıf şiirlerle, hem de büyük bir edebiyatçı için hayli geç sayılabilecek bir çağda atılmış olan bu usta yazar, yazarlıktaki ustalığını, ancak kişiliğini bulduğu hatıraları anlatmaya başladığı bir sırada, yani kırkından sonra herkese kabul ettirebildi. Edebiyat onun hareketsiz ve monoton hayatında her şey demekti, ölünceye kadar da öyle kaldı. Gelişigüzel sayfalar doldurmak, yazı karalamak onun harcı değildi. Hiçbir yazısı yoktur ki, birkaç defa kopya edilip, tekrar tekrar okunup düzeltilmeden basılmaya verilmiş olsun. Okurların karşısına çıkmaya ne zaman sıra gelse, derlenip toplanan, önünü ilikliyen bir efendi yazardı o. Edebiyata saygısı vardı, büyük yazarlara saygısı vardı, okura saygısı vardı, hepsinin üstünde kendine saygısı vardı. Onun için yaşına göre sayfa sayısı pek de kabarık sayılamıyacak eserini imkan bulduğu ölçüde hep bir özel katibin, ya da yakın bir dost ve hayranının yardımı ile meydana getirmiştir. Bitirdiği bir yazıyı, bir ya da birkaç kişiye okumadan, fikirlerini almadan, yayınladığı hemen hemen olmamıştır denilebilir. Eserine ne kadar önem vermişse, kusursuzluğuna güveni de o derece az olmuştur. En büyük talihsizliği on beş yıl kadar önce geçirdiği ağır bir hastalık oldu. Bu hastalık, dimağında büyük tahribat yaptı. Düşünme insicamı ile kelime hafızası bir daha asla eski haline gelmedi. Bunun, bir yazar için, hem de üslupçu bir yazar için nasıl bir bahtsızlık olduğu meydandadır. Zaten asıl eseri o tarihe kadar yazılmış olandan ibarettir. Ondan sonra ancak eski yazdıklarını tamamlamak, bir de dergi sayfalarında dağınık kalmış yazılarını pek az ilavelerle derleyip kitap haline getirmekten öteye geçmemiştir. Mesela, birkaç ay önce çıkmış olan Ahmet Haşim eserindeki yazıların büyük kısmını, ilk çıktığı yıllarda Varlık'ta yayınlamıştı. Abdülhak Şinasi Hisar'ın eseri gibi kişiliği de benzerine pek az rastlanan özellikler taşıdı. Her yanı ile eski bir İstanbul efendisiydi. Eski İstanbul efendisinin teşrifat ve nezaket merakını onda aşırılığa varan bir derecede bulurdunuz. Soylu bir aileden gelen bir kişi evladıydı. Yazarlığı da olan aydın ve zengin bir babanın itinalı terbiyesi ile büyümüş, zamanının en yüksek kültür ocağı olan Galatasaray Sultanisi'nde okumuş, siyasi ilimler tahsiline gittiği Paris'te uzun yıllar siyasi ilimlerle değilse bile, Fransız edebiyatiyle yuğrulmuş, yurda haklı bir Fransız hayranlığı ile dönmüş olmasına rağmen, oradan aldığı köklü milliyetçilik şuuru ve Barres'in etkisinde bir geçmiş hayranlığı ile gene hayranı olduğu Marcel Proust gibi kaybolmuş çocukluk zamanının peşine düşmüştü. Gerek ailesinden kalan serveti, gerekse hiçbir zaman fazla vaktini almamış sinekür cinsinden görevleri sayesinde refahlı ve rahat fakat, mazbut bir hayat süresince eserini istediği kadar geniş zamana sahip olarak, istediği kadar özenerek meydana getirmek imkanını bulmuştu. Talihsizliği, yalnızlığı ve tabiatın daha çocukluğunda ona musallat ettiği bir ruhi hastalıktı. Yakın akrabası olarak yalnız kardeşi Selim Nüzhet Gerçek vardı. Büsbütün ayrı bir yaradılışta olduğu için, pek iyi anlaşamadığı kardeşini de yirmi yıl önce kaybetti ve büsbütün kimsesiz kaldı. Hiç evlenmedi. Herkesle kolay dost olacak bir tabiatte değildi ve yakın dostlarından başka kimse ile ahbaplık etmeyi de sevmezdi. Onun için geçen yıllarla dostlar seyrekleştikçe, yaşadığı münzevi hayat yeni dostlar edinmesine de meydan vermediğinden, yalnızlığı büsbütün arttı. Yaşlılık, hastalıklar, biraz da geçim sıkıntısı son zamanlarda eskisi gibi, öğle ve akşam yemeklerini dışarda yemesine, yalnız taksiye binebildiği için epey pahalıya mal olan gezintilerini yapmasına engel olmuş, dolayısı ile yalnızlığının acısını arttırmıştı. Son yıllarda üstadın hatırını soranlar, kendisinden aldıkları hayli üzgün ve şikayetli cevapları hatırlıyacaklardır. Ruhi hastalık dediğimiz de kendisine ömrünün sonuna kadar hayatı zehreden bir mikrop korkusu idi. O yüzden bir otobüs veya dolmuşa binemez, kalabalık bir kaldırımda yürüyemez, tanımadığı kimselerle ülfet edemez, güvendiği pek seyrek yerler dışında, dışarda yemek yiyemez, hatta çayını çaydanlık içinde, ayrıca da fincanını haşlamak için kendisine kaynar su getiremiyecek bir yerde çay içemezdi. O, yalnız hastalığın değil, nefret ettiği bir siyasi inancın da kendisine bulaşabileceği korkusu ile tanıştığı her yeni insanın, bir aydın kişi ise, hangi inançta olduğunu araştırmadan rahat edemez, hakkında şüpheli bir söylenti işittiği kişilerle münasebetlerini hemen keserdi. Hiçbir zaman geçimine yetmemiş maaşlarını hep Yalova'da babadan kalma arazisini satarak takviye etmek zorunda kalmış, bu arazi azaldıkça ya da satış imkanları ortadan kalktıkça, büyük sıkıntılara düşmekten kurtulamamıştı. Son yıllarında ne yazık ki, bu sıkıntısı hayli artmış, asıl sükun ve güvenliğe en çok ihtiyaç duyulan bir yaşta, hayatının en kararsız ve mahrumiyetli günlerini yaşamıştır. Bu sıkıntının acısını son zamanlarında bütün dostları onunla paylaşmışlardır. Kaybettiğimiz her edebiyatçının ardından, edebiyatımızda bir boşluk bırakarak aramızdan ayrıldığını söylemek adet olmuştur ya, pek azı için doğrudur bu söz. Bunların başında Abdülhak Şinasi'yi sayabiliriz. Kendinden önce de, kendi zamanında da bir benzeri çıkmamış olan bu gerçekten halis edebiyatçı, eserlerinde yaşattığı hatıralarının dünyasını da beraberinde götürdüğü için, artık bundan böyle, herhangi bir kalemden, değil o tadına doyulmaz şiirli sayfaların bir aynını, hatta uzaktan bir benzerini dahi okumamıza, biliyoruz artık imkan yoktur. Ne var ki, bu doğuştan şair edebiyatçının okuduğumuz eserleri, yazdıklarının yarısı bile değildir. Geriye, çeşitli gezilerinin, okumalarının, düşünmelerinin kendisine ilham ettiği binlerce sayfalık notları kalmıştır. Geldiği gibi, gelişigüzel kaleme alınmış, ilerdeki eserlerinde kullanılmak üzere özenle saklanmış notlar. Hep aynı boyda, cep defteri sayfası boyunda kağıtlara geçirilmiş, düzenle tasnif edilerek ayrı kapaklar içinde biriktirilmiş, saklanmış, bu elbette ki, ham halde, ama son derece değerli yazıların kaybolmaktan kurtarılarak emin ellerde muhafaza edilmesi bu acı kayıptan duyduğumuz üzüntüyü bir dereceye kadar hafifletecek bir tedbir olacaktır."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/648290492948283392/%C3%A7etin-altan-refik-halitten-%C3%A7ok-%C5%9Fey-%C3%B6%C4%9Frendik", "text": "Refik Halit de artık yok işte... Yetmiş küsur yıllık yaşama macerası sona erdi. Onun parmakları dolaşırken canlanan kitaplar, o tuttuğu zaman konuşan kalem ve o yazarken anlam kazanan kağıt oldukları yerde oldukları gibi donup kaldılar. O kitapları başka parmaklar karıştırsa da, o kalemi başka eller tutsa da, o kağıtlara başkaları yazsa da hiçbiri Refik Halit'e ait dalga uzunluğundaki sesi ebediyen veremiyecekler. Refik Halit de artık yok işte... Yetmiş küsur yıllık yaşama macerası sona erdi. Onun parmakları dolaşırken canlanan kitaplar, o tuttuğu zaman konuşan kalem ve o yazarken anlam kazanan kağıt oldukları yerde oldukları gibi donup kaldılar. O kitapları başka parmaklar karıştırsa da, o kalemi başka eller tutsa da, o kağıtlara başkaları yazsa da hiçbiri Refik Halit'e ait dalga uzunluğundaki sesi ebediyen veremiyecekler. Nedense yüreğimi pek okşardı bu hayal. - Saçları uçan sarışın eksik kaldı, demişti. Bunca hır gür arasında kendime sakladığım tek çocuksu fiyaka galiba okuldayken imrendiğim hayattaki Türk yazarlarının hepsiyle sonradan dost olmuş olmamdır. Gazeteciliğin bana verdiği en süslü armağan bu oldu. Benden önceki kuşakların en parlak imzalarıyla yıllarca beraber çalıştım, Refik Halit'le de birlikte yazı yazdığımız dergiler vardı. İlk defa Ankara Palas'ta karşılaşmıştık. Bana haber göndermiş, tanışmak istediğini söylemişti. AKŞAM 'da ilk yazılarım çıkıyordu o tarihte. Uça uça gitmiştim. Olduğumdan daha fazla görünmek ve kendimi beğendirmek sıkıntısı içinde yalan yanlış Arapça cümleler de sıralamıştım. Genç, rahat bir yazar yerine acemi bir çocukla karşılaşmaktan biraz hayal kırıklığı duyduğunu sezmiştim. Sohbet edecek bir konu bulup kaynaşamamıştık. Uzun yıllar sonra Ulunay'ın minyatür çiftliğinde buluştuğumuz zaman artık hava başkaydı. Meselelerimiz, düşüncelerimiz açık ve seçikti. Ve tek bağlantımız kendisinin lezzetine doyum olmaz düşünce bohemindeki özlü ve emin sanatçılara has hudutsuz fantazilerinden benim de zevk almamdı. Refik Halit devri yazarlığı, olaylar karşısında duyup, görüp sezdiğini en güzel anlatma sanatıydı. Bizim devrimizde ise yazarlık toplumları mutlu kılacak doğruları bulma çabası olmuştu. Ve bu doğrular iktisat kurallarının merkezlerine yöneliyordu. - Benim için öyle değişik ve yabancı şeyler söylüyorsun ki, ben bunları hayatımda bir defa dahi düşünmedim, demişti. Osmanlı ve Meşrutiyet devri yazarının işi değildi bu... Onlar istidatları, zekaları ve üsluplarındaki hünerlerle sadece güzel anlatmıya önem verirlerdi. Politikaya hevesleri ise kişisel heyecanlarından ve çevre bağlarından doğmuştu. Ne sosyolojiyle, ne de iktisadi bir radikalizmle ilgileri yoktu. Bizim kuşağımızın yazarları güzel anlatmadan çok, doğruyu anlatmıya yöneliyorlar ve bunu da bilimsel bir süzgeçten geçirerek toplumun mutluluğu için metod araştırmalarında kullanıyorlar. Ve bu araştırmalar Refik Halid'in vaktiyle yazdığı Memleket Hikayeleri ndeki gerçekleri çok daha ayrı bir açıdan ve nedenleriyle değerlendiriyor. Bu farklar Refik Halit kuşağı ile aramızda çok kesindir. Ve onların son temsilcisi çok daha Cumhuriyetçi görünmesine rağmen kötü bir Batı burjuvazisi özlemciliğinden öteye geçemiyen, bunun için de çok daha alaturka kalan Falih Rıfkı'dır. 2000 yılına doğru yirminci yüzyılı tanımış eski kuşağa mensup Türk yazarlarından ne kalacak diye düşünüyorum. Refik Halit'den Memleket Hikayeleri ve malzeme olarak bazı anılar. Falih Rıfkı'dan da yeniden değerlendirilmek şartıyla yine malzeme olarak Mustafa Kemal'e ait bazı gözlemler kalacak belki.. Topluma karşı çok ilgisiz ve bilinçsiz olmalarına rağmen benim onlara karşı saygı ve sevgim eski ve yeni bütün sakat yargılarını da bilerek sanatçı olmalarından gelmektedir. Yaşadıkları devir icabı daha fazlasını bilemezlerdi. Üsluplarıyla bunu örtmüş, bilir gibi görünmüşlerdi ama bu o devirde her yazarın az çok büründüğü bir havaydı. Refik Halit dün akşam toprakta yattı. Türkçeyi çok güzel kullanmış zevkli bir Türk yazarıydı. Biz ondan çok şey öğrendik, ama Türk halkı ne öğrendi onu bilmiyorum."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/648925036588171264/halide-edip-ad%C4%B1var-hakk%C4%B1-baha-pars-%C5%9Fiire-m%C3%BCzi%C4%9Fe", "text": "Evliya Çelebi'yi ömrüne süren seyahatinde mübarek bir ses, bir rüyada, insan için herhangi meslekte esas olması lazım gelen birtakım nasihatlerle uğurlar. Garip tesadüf, bunları okurken Hakkı Baha Pars'ı düşünmüştüm. Belki de bu ne tesadüf ne de garipti. Çünkü Hakkı Baha Pars, şifasız bir hastalıkla hastanede yatıyordu, ve hududlarından hiçbir seyyahın geri dönemediği, meçhul bir diyara ergeç hareketi mukadderdi. Nitekim o gün gözlerini dünyaya kapadı. Haber alır almaz, nur içinde yatsın değil, yolu nurlu olsun dedim. Dünya ve insaniyet bugün bir dönüm noktasındadır. Birçok kıymetleri, gıllugıştan beri, yani objektif bir görüşle gözden geçirmek, bunlardan bazılarını ön sıraya koymak, hayatını onlara göre tanzim etmek mecburiyetinde bulunuyor. Ve bugün, hatta yarın için elzem olan kıymetler, o kadar çok ve birbirinden başka ki, birçoğumuz şu ve yahut bu kıymeti, bu çirkin, bu çetin, bu bin bir yüzlü alemde bir hatta iki değil, yüzlerce kıymetin seçilmesi, muhafazası ve gelecek nesillere aşılanması lazım geldiğini unutuyoruz. Bütün manasiyle davaları zorlu bir devirdeyiz. Ne kadar, amma ne kadar başka başka kuvvetlere ve görüşlere ve bunların tam bir ahenk içinde beraber çalışmalarına ihtiyacımız var! Dün, bugün ve yarın, hülasa bütün zaman için medeni insanlara elzem olan bazı esas kıymetleri şahsında toplamış ve onlara göre amel etmiş bir insan olan Hakkı Baha Pars'ın portresini işte bunun için yapmak istiyorum. Çünkü maddi olduğu kadar manevi kıymetlere ihtiyacımız bugün her zamandan fazladır. Cesaretin, düşüncenin, insani münasebetlerin her nevini göz önünde tutmak, bu iki nevi kıymetlerin imtizacını temin etmek hepimiz için bugün mukaddes bir vazife hükmünü almıştır. Hakkı Baha Pars'la sihri karabetimiz vardı, fakat insan gerek sıhriyet, gerek kan akrabasından ziyade, fikir ve inançları müşterek olanlara yakındır. Ve işte bundan dolayı Hakkı Baha Pars'la dostluk ve kardeşlik, bu sıhriyetten değil, konuşmak ve tanışmaktan hasıl oldu. Hakkı Baha Pars, meşrutiyetin başlarında, mizacı müsait olsa, gazetelerde ismi büyük başlıklarla görünebilirdi. İttihad ve Terakki'nin müessisleri arasındaydı ve meşrutiyete, yani hükümetin, idare edilenlerin rey ve rızasıyla olabileceğine iman etmişlerdendi. Şiire ve musikiye irsi bir aşkı olan bu adam aynı zamanda vazıh ve dürüst düşünür, esas meselelerde hiç fedakarlık yapmaz bir adamdı. Hükümet adamının, bilhassa buhranlı devirlerde biraz da eldeki insan malzemesine ve durumdaki realiteye göre hareket etmek mecburiyeti vardır. Hakkı Baha Pars bu noktayı vuzuhla görmüş olacak ki kendini en çok faydalı olabileceği sahaya vakfetti. Mütevazı, bir çerçeve içinde düşündüğünü açık söyledi, yazdı, okudu ve muhitine örnek olacak bir dürüstlükle, lakin hiçbir zaman dürüşt olmayan, daima etrafına gösterişsiz bir muhabbet saçan bir şekilde yaşadı. Fakat mutlakıyetten meşrutiyete geçen bir rejim yaratmanın, bilhassa Osmanlı İmparatorluğu gibi karışık ve kökleri çürümüş bir köhne idarede tehlikeli kararları vardı. Bunların hepsini sükunla kabul etti. 31 Mart hadisesinde ölümle nasıl yüz yüze geldiğini ve nasıl kurtulduğunu içinden bilenlerdenim. Mütareke senelerinde elinden geldiği kadar kurtuluş savaşına yardım etti. İşte bu senelerde Ankara'da onu en çok tanıdım, sevmeği ve hürmet etmeği öğrendim. İkinci defa bir rejim yaratmanın da -bu defa Cumhuriyet- kendisine göre tehlikeleri vardı. Hakkı Baha Pars'ın Cumhuriyet rejiminin büyük banisiyle meşrutiyet mücadelelerinde, hatta mektep sıralarında başlamış bir arkadaşlığı ve dostluğu vardı. Yarı sadık sıfatına her sınıf dostlariyle münasebetinde layık olan bu adam, bu dostluktan maddi bir menfaat beklemedi. Cumhuriyetin bu ilk oluş devrinde Hakkı Baha Pars prensiplerine daha sadık kalmışlar arasındaydı. Ve bu devirde onun en hakim vasfı softalıkla mücadelesidir. Bundan Hakkı Baha Pars'ın, amiyane manasiyle dinsiz olduğu anlaşılmamalıdır. Bilakis hayatında yalnız ve yalnız manevi kıymetler hakim olmuştur. İzmir'de geçirdiği son mektep hocalığı seneleri, şamatasızlığına, tevazuuna rağmen en güzel seneleridir. İki evladının da, kendi meslek ve inanç yolunda ilerlediklerini gördü. Bir taraftan ders okuturken bir taraftan da mütemadiyen faydalı eserler tercüme etti. Bunların isimlerine göz atmak tercüme ve teliflerinin, ruhiyatın ve bilhassa, kendine itimad ve istikbale inanmak yaratan sahada olduğunu gösteriyor. Bunların ekseriyetini mütevazı hayatından para arttırarak bastırmıştır. Bugün henüz basılmayan eserleri gene ruhiyat ve pedagojiye aittir. Hepsi açık Türkçe ile ve yazdığına inanan bir adamın üslubiyle yazılmıştır. Bunlar arasında çok inandığı kooperatif etüdleri de vardır. Bütün eserlerinin toplu bir halde basılması, ölmeden evvel müracaat etmeğe karar verdiği Maarif Vekaletinin bastırması hem faydalı hem de güzel hayatının layık olduğu takdir ve mükafatın tecellisi olur. Bugün vücudu toprağa giriyor. Ruhu bizimledir ve isimsiz dahi olsa istikbalin temiz ve verimli manevi bir mayası olarak kalacaktır. Çünkü gıllugışsız düşünen ve duyan bir insan nümunesiydi. Bu, bir seyyaha lazım olduğu kadar, hangi sahada olursa olsun ilerleyen, yükselen medeni insanların en lüzumlu hassalarıdır. Yabancı ve yeni illere giden seyyah gördüğü yeni şeylerden istifade için nasıl kafasını, kalbini açık tutarsa, her ferd de hayat yolunda ve insani münasebetlerinde gıllıgışsuz, yani objektif düşünmeğe mecburdur. Böyle düşünen ferdlerin sayısı nispetinde bir millet, ilimde, sanatta, iş durumunda en ileriye gidebilir. Yarı sadık denilen örneğin nümunesiydi. Bu da her zaman, mekan ve sahada elzem olan, işbirliğini mümkün kılan hassalardan biridir. En büyüğünden en küçüğüne kadar beraber çalıştıklarımızla başlayarak, bütün münasebetlerde sözüne sadık olan ferdlerin sayısı ne kadar çok olursa bir millet o kadar her sahada inkişaf edebilir. İyilerden iyilik öğrenen bir örnekti, hatta iyi örneklerin çoğu kitaplarda dahi olsa. Bugün, iyiyi kötüden, eğriyi doğrudan, güzeli çirkinden ayırd eden bir arkadaşımızın vücudu toprağa girdi. Fakat ondan kalan, onun yolunda yürüyen çocukları, talebesi, kitaplarında bıraktığı fikirleri ve emelleri var. İşte, artık bizim için bütün bu ölmeyen şeylerden ibaret olan Hakkı Baha Pars denilen manevi kıymete Yolun nurlu olsun diyorum. - xuxanov liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/648925343580913664/cemil-kavuk%C3%A7u-ya%C5%9Famad%C4%B1%C4%9F%C4%B1m-duyumsamad%C4%B1%C4%9F%C4%B1m", "text": "- Adam Öykü, yayın yaşamının ilk yılında iki soruşturma gerçekleştirdi. Birinci soruşturmada ilginç yanıtlar vardı. Unutulmuş ya da yeterince üstünde durulmamış değerlerin yanı sıra, öykücülüğümüzün kilometre taşlarını oluşturmuş, çağdaşlarını ve kendilerinden sonra gelen kuşakları da etkilemiş yazarlarımızın bile yeterince değerlendirilmediğini ileri sürüyordu Mehmet H. Doğan. İkinci soruşturma ise daha özneldi. 1950'den yukarı doğumlu ve ilk kitaplarını l980 'den sonra yayımlayan öykücüler arasından beğendiğiniz en çok beş yazarın belirlenmesi isteniyordu. Listede, beğendiğim, okurken tat aldığım öykücü sayısı beşten fazlaydı. Bu nedenle seçimim güç oldu. Soruşturma nedeniyle, kaba hatlarıyla da olsa, 80 sonrası öykücülüğümüzü bir kez daha gözden geçirme olanağı buldum. Sonuca gelince, sevindim. Nasıl biri miyim? İnsanın kendini anlatması ne kadar zor. Öykü yaşamım, 1981 yılında bir öykümün bir dergide yayımlanmasıyla başlıyor. İlk öykümün yayımlanmasının, ilk kitabın çıkmasının heyecanı farklı oldu. Herkes için de böyle olduğunu sanıyorum. Daha sonraları da heyecan duydum, sevindim, ama ilki gibi olmadı. Bana ait bir şeyin artık benden çıkıp gittiğini, tanımadığım birilerince okunup değerlendirileceğini düşününce paniğe kapıldım. Öykümü dergide okuduğum zaman hiç beğenmemiştim. Üzerinde daha çalışmam gerekirken acele ettiğim duygusuna kapılmıştım. Oysa kaç kez yazmış, kaç kez okumuştum. Sonra, o öyküme Fikret Otyam'dan bir övgü geldi. YAZKO dergisindeki bir yazısında benden de söz ediyordu. Dünyalar benim oldu. 1983 yılında çıkan kitabıma o öykünün adını verdim: Pazar Güneşi. Mehmet Yaşar Bilen, Yaba dergisinde kitabımı değerlendiren bir yazı yazdı. Ne kadar sevindiğimi anlatamam. O kitabı kaç kişinin okuduğunu çok merak ediyorum. Aradan on üç yıl geçti ama, hala yayınevinin duyurularında kitap mevcut görünüyor. Pazar Güneşi'ni, 1987 yılında bana Yaşar Nabi Nayır Öykü Ödülü\"nü getiren Patika izledi. Bu arada Ankara ve İzmir'de çıkan dergilerde öykülerim yayımlanıyordu. İstanbul dergilerine de ürün gönderdim, ancak yayımlanmadı. 1988 yılında, Ankara'da, öykücülerin çoğunlukta olduğu bir grupla \"Yazıt dergisini çıkarmaya başladık. Üçüncü öykü kitabım Temmuz Suçlu, Yazıt Yayınları arasında çıktı. Temmuz Suçlu Fethi Naci'nin ilgisini çekmiş, Adam Sanat dergisinde, kitabımla ilgili bir yazı yazmıştı. Sonra, beş yıllık bir kopukluk oldu. Ankara'daki edebiyat çevresinden uzaklaştım. Yazmayı bırakmakla bırakmamak arası gidip geldim. Daha doğrusu, bırakmak için çabaladım. Ama olmadı. 95'te Uzak Noktalara Doğru, ardından da Yalnız Uyuyanlar İçin geldi. Kaba çizgileriyle öykücülüğümün öyküsü bu. - Bir kopuş yaşamıştım. O beş yıl boyunca birçok şeyi yeniden gözden geçirme olanağım oldu. Kendime daha çok zaman ayırdım. Okudum, hafta sonları, hava koşulları uygunsa, bisikletle dolaştım, her cumartesi, hiçbir şey üretmeden, yalnızca bira içip çene çalmak için bir araya gelinen o mekanlara gitme zorunluluğundan kurtulmuştum: Bir süre yazamadım. Bundan adım adım uzaklaştığıma seviniyordum da. Ama Uzak Noktalara Doğru'daki öyküler peşimi bırakmadı. Özellikle, Ormanın İçlerine Doğru öyküyü yazdıkça rahatladım, dönüp okudukça da içim daraldı. Yalnız Uyuyanlar İçin daha sonra yayımlanmasına karşın, aradaki öyküler daha önce yazılmıştır. Kopuş öncesi öyküleri diyebilirim. Her iki kitabı da yayımlandıktan sonra okumadım. Bu son iki kitabımı bir \"sıçrama olarak görüyor ve bunu nasıl değerlendirdiğimi soruyorsun. Yazmaktan uzaklaşmaya çabalarken, aslında ben, abarttığım yanlarımdan arınmak istediğimi fark ettim. Bunda biraz başarılı olduysam, bu, öyküme de yansımıştır diye düşünüyorum. - Öykülerimin dergilerde yayımlanmaya başladığı, ardından kitabımın çıktığı 80'li yıllar, yakın tarihimizin en karanlık yıllarıydı. Bu dönemin yarattığı güvensizlik ortamı, yılgınlık ve karamsarlık doğal olarak öykülerime de yansıdı. Özellikle Patika ve Temmuz Suçlu'da, çalkantılı bir dönemin bıraktığı izleri, yıkımı, toplumsal olaylar karşısında bireyin korku ve tedirginliğini anlatmaya çalıştım. Bunun dışında, kendi yaşamımdaki çalkantılar, dönem ve dönemeçler de yazdıklarıma yansıyor. Bunu, öyküyü bitirdikten sonra anlıyorum. Ben öykülerimi önceden kurgulamıyorum. Kafamda tamamlayıp bitirdikten sonra kaleme aldığım hiçbir öyküm yok. Bir yerden başlıyorum ve gerisini yazının serüvenine bırakıyorum. Böyle başlayıp yarı yolda kalan birçok karalamam var. Öykülerin gerçekliğine gelince, onu sorgulamıyorum. - Birçok noktada kesişiyor. Kasabada doğdum. O ortamda büyüdüm. Kasabamı çok sevmeme karşın, başka yerlerde, başka yaşamlar düşledim hep. O ortamda yitip giden arkadaşlarım olduğu gibi, oraya sığamayanlar da vardı. Kafa kafaya verir, bir çıkış arardık. Düşler kurardık. O yıllar edebiyatla pek ilgim yoktu. Okurdum ama, yazmazdım. Resim yapıyordum. Üç arkadaştık. Fransa'ya gitmeyi düşlüyorduk. Kaçak olarak; bir gemiyle... Ben yaşamadığım, duyumsamadığım şeyleri yazamıyorum. Burada ikiye bölünüyorum; biri yazan Cemil Kavukçu, öbürü de onu bir yabancı gibi algılayıp okuyan Cemil Kavukçu. Önce onun beğenmesi gerek. Okur olarak, yazınsal değerleri göz ardı etmeksizin bir yapıtta içtenlik arıyorum, insan sıcaklığı arıyorum. Bunlar yoksa, o yazar benim yazarım olamıyor. - Bir insana, bir nesneye ya da bir yere bakıldığında nasıl da farklı şeyler görülebileceğini Sait Faik' ten öğrendim. Üniversite yıllarında, eski bir dergide onun Bir Bahçe adlı öyküsünü okumuştum. Kendime o kadar yakın bulmuştum ki, bir şeyler yazmam için adeta kışkırtmıştı beni. Bir bahçeyi, denizi ya da bir martıyı bile anlatsa, öyküsünün odağında insan vardı. Anlattığı insanları tanıyor gibiydim. İnce gözlemler, duyarlıklarla örülmüş cıvıl cıvıl bir dünya sermişti önüme. Öykünün büyülü dünyasını kendimce tanımaya başlamıştım. Ancak, tam olarak tanıyabileceğimi hiç sanmıyorum. Burada sınır yok. Matematikteki limit kavramı gibi. Bu nedenle öykünün tanımını da yapamıyorum. Bütün tanımlar doğru, ama eksik geliyor bana. Gündelik yaşamı, bir durumu, dış dünya ile ilgili ve dış dünyanın içe yansıması biçimindeki ayrıntıları, düşleri, kırgınlıkları, acıları, sevinçleri öyküye taşımaya uğraşıyorum. Çocukluğumda iki şeyi çok severdim; çizgi romanları ve sinemayı. Çizgi romanlar o yıllarda kaldı ama, sinemaya olan ilgim artarak büyüyor. Yazdıklarımla sinema arasında bir koşutluk kuruyorum. Sinemanın öykücülüğümü beslediğini düşünüyorum. Ama bir film öyküsü, ya da senaryo yazmayı hiç düşünmedim. - Cumhuriyet ile yaşıt sayılabilecek genç bir öykü edebiyatımız olmasına karşın, günümüze dek zengin bir kalıtın oluştuğunu görüyoruz. Özellikle 50'li yıllardan başlayarak 70'li yılların sonuna dek, öykümüzde, büyük bir gelişme, sıçrama ve yenilenme dönemi yaşanıyor. Değerlendirilecek böyle zengin bir birikim olduğu için 80 sonrası öykücülerini şanslı görüyorum. Son yıllarda dünya yazınının çağdaş örnekleri art arda dilimize çevriliyor. Bir yıldır, öykünün sorunlarının irdelendiği, genç yazarların ürünlerine yer veren, her sayısında, unutulmuş bir öykücüyü gün ışığına çıkaran Adam Öykü gibi bir dergi var. Düşler ve Öyküler dergisi çıktı. Ama yine de 70'li yılların sonuna dek ulaşılan zenginlik ve çeşitliliğin, 80 sonrası dönemde aynı coşkuyla sürdüğünü söyleyemeyeceğim. Bunda, toplumsal çalkantıların, bu kuşağı derinden etkileyen acıların, geleceğe duyulan kuşku ve kaygıların payı da büyüktü kuşkusuz. Yine aynı dönemde, oldukça hazırlıksız yakalandığımız bir kabuk değiştirme yaşandı toplumda. Baş döndürücü bir hızla tüketici bir toplum olduk. Teknolojik gelişmeler bize de yansıdı. Yabancılaştık. Ne doğayı koruyabildik, ne kentleri, ne de dilimizi. Öykü de, roman da, şiir de, sinema da, müzik de bundan payını aldı. Bu açıdan şanssız bir kuşağız. 90'lı yılların öyküsünü daha hareketli, daha canlı buluyorum. Çok yetenekli, kendi özgün dilini ve tekniğini oluşturmaya çalışan genç öykücüler var. Buna karşın, çoktan aşılmış bir öykü evreninden çıkamayan öykücülerin sayısı hiç de az değil. - Öncelikle Sait Faik, Sabahattin Ali ve Orhan Kemal'i saymalıyım. Haldun Taner, Sevgi Soysal, Bilge Karasu, Oğuz Atay ilk aklıma gelenler. Öykücülüğümüzün zengin birikimi ve geniş yelpazesi içinde okuduğum her öyküden değişik tatlar alıyorum; her birinin mutlaka bana bir katkısı olduğuna inanıyorum. Yaşayan öykücülerimizden kendi me daha yakın bulduklarımı öne çıkararak öbürlerine haksızlık etmek istemem. Kendi kuşağımın öykücülerini elimden geldiğince izlemeye çalışıyorum. Çok beğendiklerim, etkilendiklerim var. Dünya yazınından ise Maupassant, Poe, Çehov, Kafka, Cortazar, Fuentes, Salinger, O'Henry, Mansfıeld, Saroyan, Milorad Pavic, Raymond Carver'ı sayabilirim. - Yeni öyküler üzerinde çalışıyorum. Pek üretken sayılmam. Düzenli bir biçimde yazanlara hayranım. Bu konuda kendimi bir türlü disipline edemedim. Denedim; masanın başına oturdum ve kağıtla dakikalarca bakıştık; tek satır yazamadım. Üzerinde çalıştığım üç öyküm var. Hangisi çağırırsa ona gidiyorum. Uzun yürüyüşleri çok severim. Her gün beş kilometre yürürüm. Öykülerimle ilgili birçok şeyi de o yürüyüşlerim sırasında düşünürüm. Çok hayal kurarım. Kendimle iyi geçinemem. Şu sıralar Gombrowicz'in peşindeyim. Ferdydurke ve Pornografi'sini okudum, şimdi de Atlantik Ötesi'ni okuyorum. Sırada Fowles var. Bisiklete binmekten hoşlandığımı söylemiştim; Ankara'da olduğum zamanlar hafta sonları, günlük gezilere çıkıyorum. Geçen yıl bir arkadaşımla birlikte Antalya'dan Marmaris'e pedal çevirdik. Çok zevkli bir yolculuktu. - okuyucu-01 liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/648926463726419968/re%C5%9Fat-ekrem-ko%C3%A7u-ahmet-rasimin-yaz%C4%B1lar%C4%B1n%C4%B1", "text": "Ahmet Rasim, en kuvvetli bir fotoğraf objektifinden farksız yazılarıyle, yaşadığı devrin canlı, renkli, doğru yüzlerce klişesini çıkarmıştır. Bu yazılar, en tipik bir İstanbul çocuğunun seyyal zekası, ince zevkleri, müstehzi, şakrak uslubu, pürüzsüz, düzgün lisaniyle yaratılmış eşsiz şeylerdir. Ben merhum Ahmet Rasim'i perestiş ettiğim büyük Türk san'atkar ve muharriri Evliya Çelebi'nin, iki buçuk asır sonra gelmiş bir torunu olarak görmekteyim. Evliya, nasıl, orijinal uslubu, ince görüşü, bir Venedik ressamını andıran renkli cümleleriyle devrinin hakiki tablosunu çizmeğe muvaffak olmuş ise, Ahmet Rasim merhum da, en kuvvetli bir fotoğraf objektifinden farksız yazılarıyle, yaşadığı devrin canlı, renkli, doğru yüzlerce klişesini çıkarmıştır. Bu yazılar, en tipik bir İstanbul çocuğunun seyyal zekası, ince zevkleri, müstehzi, şakrak uslubu, pürüzsüz, düzgün lisaniyle yaratılmış eşsiz şeylerdir. Şimdi de Ahmet Rasim, Osmanlı Tarihi, Tarih ve Muharrir eserleriyle bize ilk tarih zevkini veren bir hocadır. Fakat onun hakiki simasını, biz Şehir Mektupları'nda, Eşkali Zaman'da, ve muhtelif gazetelerde çıkmış, ne yazık ki bir kitap halinde toplanamamış ve her birisi zamanının bir köşesini aksettiren birçok makalelerinde görürüz. Ahmet Rasim'in bu yazıları da, zamanında zevk ile okunmuştur. Bugün için ve yarın için ise, hem aynı zevk ve neşe ile okunacaktır, hem de birer tarihi vesika olarak birçok içtimaiyatcı ve müverrihe, birer tetkik mevzuu olacaklardır. Ahmet Rasim'in yazılarında, yaşadığı devrin psikolojisini, en bariz hatlarıyle görürüz; sonra, bu orijinal muharririn en büyük kıymetlerinden biri de, onun, muhtelif halk tabakalarına inmesi olmuştur. Bütün manzaraları ile ve her çeşit insanı ile, büyük bir şehir, İstanbul, Ahmet Rasim'in emsalsiz bir objektife benzeyen gözlerinden en gizli köşelerini bile saklayamamış, Ahmet Rasim'in yazılarında, bir sesli filim halinde akmıştır. Ahmet Rasim'in yazılarından, İstanbul'un içtimai tarihçesini okuyabiliriz. Rasim'in hayatı temadi eden bir inkılap senelerine tesadüf etmiştir. İnkılapların hayat üzerinde yaptığı değişiklikleri, onun yazılarında, adım adım adım takip etmek mümkündür. Balıkçılar, tulumbacılar, serseriler hırsızlar, kumarbazlar, zamanın meşhur simaları, nüktedanları, mahalle aralarından yükselen kadın ve çoluk çocuk sesleri, yangınlarda, gece baskınlarında, meyhane kavgalarında yükselen mübhem, karışık, anonim sesler, tabaka tabaka, sınıf sınıf, yaş yaş bütün bir İstanbul halkı, Ahmet Rasim'in yazılarında en öz lisanları, şiveleri, argoları ile konuşurlar. Ahmet Rasim'in yazılarını sıkınız: İstanbul'un kokusu, esansı damlayacaktır. Evet, Ahmet Rasim'in ölümü ile, biz, içtimai hayatımıza çevrilmiş emsalsiz gözler kaybettik. Ahmet Rasim, ebedi döşeğinde rahat rahat uyusun, o kıymetli gözler, ve o seyyal zeka, yurduna, elinden gelen hizmeti yapmıştır; ne duymuş ise, ne görmüş ise, alicenap bir sevgi ve cömertlik ile neşretmiştir."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/648930509333954560/yakup-kadri-karaosmano%C4%9Flu-atat%C3%BCrkten-sonras%C4%B1", "text": "Türkiye'nin tarihinde tanık olduğu beş dönemi değerlendiren Karaosmanoğlu'na göre, endişe veren olayların nedeni, Atatürk'ün ölümüyle doğan boşluk. Yazar, Atatürk'ün ölümünden sonra memlekette bir devrin bitip bir yenisinin doğduğu söylenirse de ben sadece biten bir devir görüyorum. Bir tarihi gidişin çöktüğünü, yerinde tepinen bir harekete dönüştüğünü ifade etmek isterim diyor. üçlü gözlemleri ile tanınan bir yazarsınız. Siyasi yaşantımıza ait sayısız ilginç anılarınız var kuşkusuz. Dilerseniz, başından bu yana özlü bir geçiş yapalım. - Hayli enteresan olacak, zira Abdülhamit devrini de alırsak beş devir yaşadım. İlki Meşrutiyet İnkılabı. Bildiğiniz gibi Abdülhamit devrinde Jön Türkler vardı. Avrupalılar bu ismi genç veya yaşlı olsun hürriyet için çarpışan, çalışan Türklere vermekte idiler. İçlerinde çok yaşlıların yanısıra çok gençler de bulunmakta idi. Onlarla ilk temasım 16 yaşında iken Mısır'da oldu. Mısır bizim eyaletimiz olmakla beraber siyasi hürriyete malikti. Bizim için meşrutiyet, cumhuriyet demekti. Abdülhamit'e birçok zulümler atfederler, gençleri denize attırdığını söylerler... Oysa tek bir kişiyi idam ettirmemiştir. Ölüm korkusu ile yaşardı ve hepimizden çok o muzdaripti. Bu tarihi hakikatin söylenmesi gerek. Doktor Rıza Tevfik vardı, Jön Türklerden, hapsedildiğinde hapishane müdürünün odası ona tahsis edilmişti. Her zaman ziyaretine gider ve kendisi ile konuşurduk. Böyle tatlı bir istibdattı. Beklediğimiz hürriyet nihayet geldi, fakat son derece çirkin bir yüzle. Komitacılar lakırdı söyletmezlerdi. Gazeteci muhalefeti tehlikeli bir oyundu. Nitekim iki gazeteci, bir gece arkadan vurularak öldürülmüştü. Atatürk bu dönemde yetişmiştir, bu terör rejimini yine o durdurmuştur. Bizim devrimizde zulmeden bir de şeriat vardı. Mesela ramazanda açıkta yemek yiyen birisini gördüklerinde öldüresiye döverlerdi. Bütün idamlar şeriata aitti. Bir işe de yaramıyordu. Halife savaş sırasında sancak-ı Şerif'i açar ve bütün Müslümanları savaşa davet ederdi. İlk harpte yapılan üç çağrıya rağmen gönüllü bir tek yabancı Müslüman orduya katılmamıştır. İstiklal Harbi'nde bütün ihaneti hacı-hocalardan gördük. Atatürk'ün laiklik üzerinde ısrarla durması bu sebeptendir. İstiklal Savaşı'nda karşımıza çıkan düşmanlar değil, halife ve din namına muharebe edenlerdi. Gençlerimizin çoğu bu kişilerin elinde ölmüştür. Bütün bunları açıklamamın nedeni bugünler yine bir halife sözü dolaşıp duruyor. - Şimdiye kadar kurulanların en ümit vereni. Genç arkadaşım Ecevit'i ağırbaşlılığı ile tanıdım. Alelade, ihtiraslı bir politikacı değil, tersine çok faziletli bir kişidir. İktidar olur olmaz neredeyse parçalayacaklardı, hala da uğraşmaktalar. Fakat o muhalefeti ağırbaşlılığı ile etkilemekte ve hücumlara tahammül etmekte. - Gençleri fikri münakaşa yapmayan milletler ilerleyemez. Cereyan eden olaylarda gençliğin yaptığı hareketin fikri olarak başladığına kaniyim. Sonradan dejenere olup, sokak kavgasına dönüşmesinin nedeni karşı tarafın fikri mücadele yerine kışkırtma ve hücumlarıdır. - Tiyatro. Darülbedayi dediğimiz ilk tiyatroyu kuranlardan biriyim. Avrupai bir sahnenin teşkili için Fransa'dan Antoine isimli bir tiyatrocu getirtilmişti. Sanatçı seçiminde Türkçe anlamamasına rağmen Muhsin Ertuğrul'u çok beğenmişti. Sonradan adı değişerek Şehir Tiyatrosu oldu. Bugünkü artistler Avrupa'dakilerle boy ölçüşebilir. Tercüme edilmiş birçok oyun seyrettim. Bu piyesleri Avrupa'da seyretmiştim, fakat buradaki kadar güzel değildi. - Dilde, şiirde ilerleyiş var. Nazımda bir başkalık var, yeni şairlerden çok ümitliyim. - Bence, büyük aşamalar olmamıştır. Atatürk'ün ölümünden sonra memlekette bir devrin bitip bir yenisinin doğduğu söylenirse de ben sadece biten bir devir görüyorum... Tüm güçlükleri, bize endişe veren olayları, Atatürk'ün ölümüyle doğan boşluğa veriyorum. Bir tarihi gidişin çöktüğünü, durduğunu, daima yerinde tepinen bir harekete dönüştüğünü ifade etmek isterim. Bugün okuryazarlar ve politikacılar arasında Atatürk'ü, yaptıklarını, yapmak istediklerini tam anlamı ile bilenlerin sayısı çok az. Ölüm yıldönümlerinde onun büyük bir kumandan, büyük bir inkılapçı, kısaca herşeyin en büyüğü olarak tanımlarlar. Fakat kimse yaptıklarının dünya tarihindeki yerinden söz etmez. Oysa, dünya tarihinde köklü bir değişimdir O'nun gerçekleştirdiği. Esaret devrini sürdüren büyük sermaye Avrupa'sının sömürüsüne son vermiş, o devrin haksızlıklarını önlemiştir. Ondan sonra bu hareket yeniden durmuştur. Bir uygarlığın yıkılışı, çöküşü olarak telakki ediyorum bu durumu. - Fecr-i Ati topluluğu o devir için gerekli bir değişimdi. Evet, kapanan devrenin yerine yeni bir devre açıldığını söyleyemem. Edebiyat-ı Cedide'nin ileri gelenleri Tevfik Fikret, Halit Ziya ve arkadaşları idi. Garp edebiyatını benimsiyorlardı. Halit Ziya daima, \"Biz şarktan doğma güneş yerine, batıdan doğan güneşi temsil ediyoruz Edebiyat-ı Cedide ile derdi. Onların bu sözlerine çok müteessir olurduk. Bu nedenle Fecr-i Ati topluluğunu kurduk. O devirde, memleketin öteki yerleri edebiyata girmeye layık değilmiş gibi, romanların ve hikayelerin konuları İstanbul'da geçmekte idi. Bizim istediğimiz ise orijinal, milli bir edebiyat idi. Tanzimat devrinden bu yana emeklemekten kurtulma çabası başlamıştır. Yenilik diye ifade ettiğimiz hareketin mutlaka Batı Avrupa'nın arkasından gitmesi, onu izlemesi gerekmez. Politikada bile bu hata işlenmiş ve sürdürülmektedir. Oysa Avrupa medeniyetini doğuran kaynağın neresi olduğunu biliyoruz. Bugün eğer Fransa, İngiltere ve Almanya bizim fikir rehberimiz gibi hep önümüzde yürümekte ise, bunun sebebi, bu adlarını gelişigüzel saydığım milletlerin de rehberleri olabileceğini düşünmediğimizdendir. Eğer Tanzimat dediğimiz devirde bu hakikat anlaşılmış olsaydı, bugün biz de Avrupalıların arkasında değil, yanısıra yürümekte olduğumuzu görecektik. Bizim kaynağımız Akdeniz, Akdeniz masalları olmalı idi; kaynağın sızıntıları değil. Bütün bunları geçmiş birer kültür hadisesi olarak bir tarafa bırakıyorum. Bugünkü durum bu kültürün doğurduğunu da silmiştir. Adına teknoloji denilen kültür dışı bir akışın içindeyiz. Bunu anlamamız gerekir. Aksi halde batan bir medeniyetin arkasında yeni bir tanzimat devri başlayacak. - fleuraris liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/649651657311993856/tezer-%C3%B6zl%C3%BC-bir-yazar%C4%B1n-izini-s%C3%BCrmek", "text": "Türk edebiyatının en güçlü ve özgün kalemlerinden Tezer Özlü, 43 yıllık hayatı boyunca yaşamın anlamını aradı; bu arayışını Svevo, Kafka ve Pavese'nin izlerini sürerek, Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabıyla romanlaştırdı. Kitaplarının adlarından oluşan sözcükler bile iç dünyasını özetliyor: Çocukluğun soğuk geceleri, eski bahçe, eski sevgi, kalanlar, bir intiharın izinde, yeryüzüne dayanabilmek için, zaman dışı yaşam. Bazı yazarlar vardır ki daha ilk cümlelerinde, okuyucusuna kadife yumuşaklığında ama demir sertliğinde bir yumruk yemiş hissiyatı verirler. Böyle bir yazar ile karşılaşmak tehlikelidir zira o anki ruh halin ve yaşın itibariyle seni, kendi uçurumlarına sürükleyebilir. Sade bir yalınlık içinde, sanki uyuyormuş izlenimi veren cümleler kafana ve kalbine sert darbeler vururlar. Tezer Özlü, 10 Eylül 1942'de gece yarısını birkaç saat geçe Simav'da dünyaya geldi. Çocukluğunun geçtiği Ödemiş'te ise bir gün ablası Sezer ile, ki Tezer ona Süm derdi, kentin yollarının nerede bittiğini, dünyanın ne kadar büyük olduğunu merak ettiler. El ele kentin dışına kadar yürüdüler. O zaman başladı Tezer'in dünyayı keşfetme arzusu. Öğretmen bir ana babanın üç çocuğunun en küçüğüydü. Ağabeyi Demir, İstanbul'da Kabataş Erkek Lisesi'ni kazanmış yatılı okuyor ve tatillerde ailenin yanına geliyordu. Sonra babası ile Süm İstanbul'a taşındılar. Annesi ile Tezer Gerede'de bir kış daha kaldı. Bu arada ağır bir bronşit geçirdi. İlerde hep hastalıklardan dert yanacaktı zaten. Anadolu'nun Tezer üzerindeki etkilerini anlamak için oraları bilmek ve anlamak lazım. Kışların soğuk geçtiği, okula kızakla gidilen, öğretmenlerin öğrencilerin kafasında bit aradığı ve bulduğunda dövdüğü, yazların ve doğanın canlılığı ile geldiğini bildirdiği, meyvenin dalından yendiği, sütün kaynatılıp içildiği Anadolu köylerdi. Bu uçsuz bozkırlardan sonra İstanbul. Annenin tayini ile birlikte Tezer de İstanbul'da ablası ile beraber 29 Ekim İlkokulu'na gitmeye başladı. Gümüşsuyu'nda Teknik Üniversite yurdunun müdürü olan baba ile aynı yerde lojmanda oturuyorlardı. Sonra Fatih'te bir eve taşınıldı, karşılarında gecekondular vardı. Beyoğlu ile ilişkisi bu dönem başladı ve Demir'le ilk kez sinemaya gidişi de yine bu dönem oldu. Abla ve kardeşin okul hayatları, bir yıl arayla, Avusturya Kız Lisesi St. Georg'da devam etti. Cumhuriyet coşkusunu doya doya yaşayan, İstiklal Marşı çalındığında evde bile olsa hazır ola geçen bir baba, namazına düşkün, yaşadığından fazlasını istemeyen ve soğuk günlerde kızları salonda leğende yıkayan bir babaanne. Aralarındaki uyumsuzluk sezilen bir anne ile baba. Rahibelerin karşıladığı, erken gidildiğinde sabah ayinlerinin izlendiği, Alman dilinin öğretilmesi için çaba harcanan bir okul. Bu iki dünya arasında yaşadığı çelişkiyi Tezer ileriki yıllarda 'şok' olarak açıklayacaktı. Bu şoktan çıkış ise ağabeyi ve onun edebiyatçı arkadaşları, Süm ve okuldaki en yakın arkadaşı gönenç Ertem nam-ı diğer Gümk ile oldu. Hep birlikte edebiyatın koruyucu kalkanına sığındılar. Tezer, Dostoyevski'nin nihilist acısını seviyordu. Zaten her zaman acı çekenlere yardım etmiş, onların yanında olmuştu. Hayalet, 17 Eylül 1975'te kırk altı yaşında kırk altı kilo olarak akciğer kanserinden boğularak öldü. Lise yıllarında okulun gönderdiği kampla Viyana'yı gördü. Ertesi yıl sınıf arkadaşı Güler ile Almanya ve Hollanda. Bu sırada aklına okulun gereksiz olduğu düştü. Okul ona ikinci bir dil, ikinci bir yaşam vermişti. Son sınıfta okulu bırakarak Almanya'ya gitti. Oradan Süm ile Paris'e geçti. Paris'e vardıklarında sağanak bir yağmur vardı ve Monteparnasse'daki Cafe Select'e sığındılar. Biraz sonra içeri Güner Sümer girdi ve üç aylık Paris macerası başladı. Güner ile Tezer'in Paris'te başlayan ilişkisi Türkiye'de de devam etti. Güner evlilik düşüncesindeydi ve bunu Ankara'da yaşayan kız kardeşi Adalet Ağaoğlu ile Tezer'in ağabeyi Demir'e mektup ile bildirdi. Süm ile Tezer, Paris'ten Almanya'ya, Stuttgart'a döndüler, paraları bitmişti. Geri kalan zamanda ne kadar çalışsalar da yol parası biriktiremezlerdi. Her yaz tatilini İtalya'da geçiren anneleri dönüşte kızlarını topladı ve beraber İstanbul'a döndüler. 1964 yılında Güner Sümer ile evlendi ama ileriki yıllarda bu evlilikten hep yakındı. Unutmadan, Tezer babasının isteği ile liseyi bitirmek için o sene Alanca eğitime geçmiş olan İstanbul Erkek Lisesi'nin sınavlarına dışardan girdi ve kolej kısmı öğrencileri ortaokulda oldukları için lisenin 1 numaralı diplomasını aldı. Ankara'da Kafka ile uğraşırken Sezer'e manik-depresif tanısı konuldu. İlerleyen yıllarda sağlığı bozulduğu belli sürelerde kaldığı klinik maceraları böyle başladı. Buralarda sadece sabahları hastalara beş dakika bakan sonra özel muayenelerine giden doktorlar, hastaları gelen misafirleri önünde soyunduran hemşireler, hastalarını cinsel yönden istismar eden doktorlar ve kaba kuvvet uygulayan hademelerle, insan onurunu küçük düşürücü davranışlarla karşılaştı. Elektroşok tedavisi gördü. İleride kendini iyileştirenin bu kliniklerden çıkamama korkusu olduğunu söyleyecekti Tezer. Güner Sümer ile ayrıldıktan sonra İstanbul'a döndü ve o zamanlar henüz genç bir sinemacı olan Erden Kıral ile tanıştı. İkisi 1968'de evlendiler. Tezer o günlerde çok mutluydu. Sonra 1973 yılında Deniz dünyaya geldi. Tezer'in Deniz Gezmiş hayranlığından kızının adını da Deniz koyduğunu biliyorduk ama o hiçbir zaman bu mücadelelerde yer almadı. Yine de o öldürücü elektroşok tedavilerinden birinde öleceğini düşündüğü sırada Ölüyorum, devrimci mücadeleyi bensiz sürdürün. diyordu. Sonradan ise Ne 12 Mart döneminde ne öncesinde ne de sonrasında devrimci mücadele içinde kendime bir yer vermiş değilim. Düşünce ve davranışlarım küçük burjuva özgürlüklerinin sıkıcı sınırlarını yıkmaktan öte bir anlam taşımaz demişti. Sevişmeleri severdi. Fakat doyum için değildi sevişmeleri bir arayış içindi, sevebileceği, onu sevecek saracak, bedensel tatminini ruhsal tatmine dönüştürecek birini arıyordu. Bazen de o insana iyilik yapmak, yaralarını sarmak için birlikte oluyordu. Anaç ruhluydu, tanımadığı birinin bile zarar görmesine dayanamıyordu. Hayatı boyunca insanlara zulüm edenlere 'faşist' dedi ve onlara karşı mücadele etti. Erden ile birlikte Arnavutköy'e taşındılar. Buranın güzelliği onu ölümüne kadar büyüledi. Uzaklarda olduğunda bile Arnavutköy'ü hatırlayıp, en çok orayı özleyecekti. On beş yıldır yazdığı ve çeşitli dergilerde yayılanmış hikayelerini Eski Bahçe adını verdiği bir kitapta toplayıp 1978 yılında yayımlattı. 1981 yılında DAAD'dan aldığı sanatçı bursu ile Deniz'i de alarak Almanya'ya gitti. Artık Almanca düşünüyor, yazılarının bir kısmını Almanca yazıyordu. Pavese'nin, Kafka'nın ve Svevo'nun izini sürdüğü Bir İntiharın İzinde isimli kitabını Almanca yayımladı ve 1982 yılında Marburg kenti edebiyat ödünü aldı. Kitabı daha sonra Yaşamın Ucuna Yolculuk adıyla Türkçeye çevirdi. Ferit Edgü'nün Hakkari'de Bir Mevsim romanından Erden Kıral'ın çektiği film Tezer'in de gayretleri ile Berlin Film Festivaline sokuldu ve Gümüş Ayı ödülünü kazandı. Bu yıl ayrıca Tezer çok sevdiği yazar Peter Weiss'le tanıştı. Bu tanışma onun için yılın en büyük artısıydı. Ağrıları yavaş yavaş yine su üstüne çıkmaya başlamıştı bu aralar. Yeşil bir kumaştan bir ceket Tezer'in ilgisini çekti. Böyle bir ceket giyen kişi ile tanışmalı diye düşünerek Hans Peter Martin ile tanıştı ve hayat arkadaşını bulmuş oldu. Ölümüm bu benim, kafatasım diyordu Hans Peter için. Erkeklik gururu olmayan, kendini tamamen sevdiği kadına adayan bu genç adamla tanışınca Erden'den dostça ayrılmaya karar verdi. Boşanma sıkıntılı geçti. İstanbul'a gelmişler ve evlenmek için başvuru yapmışlardı ama bir kadın yazarın kendinden on yaş küçük bir erkekle evlenmesi bürokratlara garip göründüğünden iki sene evlilik işlemleri hep yokuşa sürüldü. Sonunda Hans Peter'in memleketi İsviçre'ye gidildi ve hiçbir sorun ile karşılaşılmadan evlenildi. Tezer o gün İsviçre pasaportunu aldı. Onun için ülkelerin, sınırların, dinin, dilin önemi yoktu. O insanları seviyordu ve insanların hayatını zorlaştıranlara karşı öfke duyuyordu. Türkiye'deki siyasi çalkantılar üzerine İsviçre'de yaşama kararı aldılar. Tezer İsviçre'de bir sabah koltukaltında ve göğsünde yumrular buldu. Kanser dedi doktorlar ve alınmasını istediler. Önce karşı çıktı. Yakın arkadaı, sırdaşı Leyla Erbil'in tavsiyesi ile Paris'te bir hekime gidildi. Doktor da Tezer gibi düşünüyordu ve göğsün alınmasına karşıydı ancak kazanan İsviçreli doktorlar oldu. Ameliyattan sonra kendini iyi hissedince Kıbrıs'a gitti Tezer ve Hans Peter. Gerçi Tezer ben geçen sene öldüm ama kimse daha anlamıyor diyordu ya Kıbrıs'ta çekilen resimlerde yüzü hiç net çıkmadı. Hep siluet halinde hep bir hayalet gibiydi. Yılbaşında Zürih'e dönüldü. Baş ağrıları dayanılmayacak boyuttaydı. 18 Şubat günü hastaneye kaldırıldı ve orada bedenen öldü. Cenazesi 25 Şubat 1986 günü sağanak yağmurun altında Aşiyan'a defnedildi. Seninle birlikte Tezer Özlü'nün peşinden sürdüğümüz iz burada bitiyor ama kendi başımıza süreceğimiz izler devam edecek bunu biliyorum. Bir gün çok sıkılırsan, içinden isyan etmek, haksızlıklara karşı çıkmak gelirse, insanların iyiliğini istersen ya da gerçekten sarsılmak, uyuduğun uykudan uyandırılmayı arzu edersen kendine kadife yumuşaklığında, demir sertliğinde bir yazar bulmanı ve onun izini sürmeni tavsiye ederim."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/649652472911134720/eduardo-galeano-latin-amerikan%C4%B1n-tarih%C3%A7isi", "text": "Venezüella'da yaşamış ilk yerli kabilelerin inanışlarına göre kadın ile erkek düşlerinde Tanrı'nın kendilerini düşlediğini gördüler. Bu düşte ikisi de bir yumurtanın içindeydi. Tanrı, yumurtanın içinde kadınla erkeği düşlediğini görünce yumurta gerçekten oluverdi çünkü düşleyen Tanrı idi ve o ne isterse olurdu. Yumurtanın içindeki kadın ile erkek dans edip, şarkı söylüyorlar ve yumurtanın içinden çıkmak istiyorlardı. Sonra Tanrı yumurtayı kırmaya karar verdi ve ikilinin birlikte yaşayıp öleceklerini, ardından tekrar hayata gelip öleceklerini ve bunun böyle devam edeceğini söyledi. Bu mit yüzyıllar boyu nesilden nesile aktarıldı. Kolomb'un Amerika'yı keşfinden ve Amerigo Vespuci'nin buranın yeni bir kıta olduğunu söylemesinden yıllar sonra 3 Eylül 1940 günü Uruguay'ın başkenti Montevideo'da bir çocuk her Uruguaylı bebek gibi 'gol' diye bağırarak dünyaya geldi. Latin Amerika'nın bu küçük ülkesi başta futbol olmak üzere pek çok alanda bölgesinin ilklerini gerçekleştirmiş bir yerdir. İlk Dünya Kupası'nın yapıldığı ve kupayı ilk kazanan ülke olması bebeklerin neden gol diyerek bağırdığını biraz daha açıklar sanırım. 3 Eylül'de doğan Eduardo Hughes Galeano da her Uruguaylı çocuk gibi futbolcu olmak istiyordu. Ancak, top oynadığı zamanlar normal bacağı yokmuş da sanki tahta bacakları varmış gibi oluyordu. Futbolcu olamayacağını anlayınca sahada yaratamadığı mucizeleri kağıtların üstünde yaratmaya karar verdi. Galeano'nun babası ise kendi alnının teri ile ve arada bir oynadığı futbol bahisleriyle ekmeğini kazanan bir adamdı. Galeano her zaman babasını çok sevmişti ve adını değiştirmesinin nedeni olarak gösterilen oligark baba olduğu iddiasına hala çok üzülür. Bu boş söylentiye umarım inanmazsın. Resim yapmayı çok seven Galeano ilk siyasi karikatürünü on dört yaşındayken Sosyalist Parti'nin haftalık yayımladığı El Sol dergisine sattı. Yaşlı adam ise gençliğe özgü bu aptallığı yaşının olgunluğuyla karşılayıp, ne zaman elleri kaşınsa o zaman çaldığını, elleri kaşınmadığı zamanlar asla davula dokunmadığını söyledi. Bu sözlerin etkisi inanılmazdı. Hani bir olay yaşarsın ve aniden değişirsin. Esasında kendinsindir ama büyümüş, değişmiş, aydınlanmış bir halin vardır. İşte yaşlı adamın sözleri Galeano'yu böyle etkiledi. O günden sonra elleri kaşınmadıkça yazmamaya çalıştı. ilk atıldığı dönemler fabrika işçiliği, banka memurluğu, yazı inanmadığı düşünceleri temsil etmedi. Zaten yazı, inanmadığın düşünceleri yazmanı ve savunmanı asla affetmez, İnan bana yazının intikamı, intikamların en korkuncudur. Eduardo 1960'lı yıllarda Marca dergisinin editörlüğünü yapıyordu ve dergiye Mario Benedetti, Mario Vargas Llosa gibi Latin Amerika'nın önde gelen yazarları eserlerini gönderiyordu. 1973 yılında bir Latin Amerika geleneği olan askeri darbe ile Uruguay iktidarı askerlere teslim oluncaya kadar iki yıl da Epoca dergisinin editörlüğünü yaptı. Darbe ile birlikte tutuklandı ve bir süre sonra pasaportu verilmeden sınır dışı edildi. Ülkesinden bu ayrılışın üzerine Arjantin'e gitti. Arjantin yıllarından önce sana anlatmak istediğim bir kitap var. bir kitap, Latin Amerika'nın Kesik Damarları. Eduardo serbest gazetecilik yaptığı ve geçinmek için bazen Arıların Cinsel Yaşamı gibi kitapların editörlüğünü üstlendiği dönemde Montevideo Üniversitesi'nin de basım bölümünde çalışıyordu. Bu şekilde geçen dört sene oyunca geceleri kitaplar okuyarak ve bir olimpik havuzu dolduracak kadar kahve içip ayık kaldıktan sonra doksan günde kitabını yazdı. Latin Amerika'nın ilk keşfinden başlayarak önce Avrupa'nın sonra da Amerika Birleşik Devletleri'nin nasıl sömürgesi haline geldiğini, doğal zenginliklerine karşı gitgide nasıl fakirleştiğinin anlatıldığı kitap kısa zamanda bir efsane haline geldi. Bu arada Galeano içtiği onca kahveden sonra kahveye alerjik tepki vermeye başladı ama sonradan yendi. Hala iyi kahve içer. Askerler kendilerine karşı yapılan bu davranışı hiç hoş karşılamadılar ve dergi çalışanlarının bir kısmını öldürdüler, kimisini hapse atıp işkenceli sorgulardan geçirdiler. Bir kısmı ise kayboldu. Derginin sahibi konumundaki Fico Vogelius bir gün evinden alınmış ve şans eseri hayatta kalmıştı. Askerler onu işkenceli sorgulara tabi tuttular ve bu yüzden üst çenesindeki bütün dişleri kaybetmişti. açtığında Gelman neden sadece Latin Amerika tarihini yazacağını, Bu konuşmadan sonra Galeano tekrardan derin bir araştırmaya girdi ve sonunda üç ciltlik Ateş Anıları'nı yayımladı. Kitap, ilk mitlerden Amerika'nın keşfine oradan kolonyal döneme uzanır ve günümüz ile biter. Bu eser Latin Amerika'yı merak eden geçmişini iyice öğrenmek isteyenler için bulunmaz bir kaynak oldu. Galeano iyi bir tarihçi olduğunu gösterircesine her anlatısının sonunda kaynağını belirtiyordu ve inan bana sırf bu kaynakları okumak çoğu insanın bir ömrünü alır. Fico ile dergiyi çıkarmak için kolları sıvadılar ancak zor yıllar Fico'nun vücudunda çok hasar bırakmıştı ve şimdi de kansere yakalandığını öğrenmişti. Buna rağmen direndi ve 1986 yılının nisan ayında, derginin tekrardan çıktığının ertesi günü öldü. Latin Amerika'da sol partilerin iktidara gelmelerini yakından izleyen Eduardo çeşitli gazetelere yazılar yazıyor, gelişen durumları değerlendiriyor; diğer yandan futbolseverlerin başucu kitabı yapacakları Gölgede ve Güneşte Futbol için anekdotlarını bir araya getiriyordu. Galeano çoğu Uruguaylı gibi bu oyuna vurgundur ve sol düşünceli entelektüellerin futbolu hor görmelerinden hoşlanmaz. Bu konuda insanlığı seviyor ama insana paye vermiyorlar dediği entelektüellere karşı kendisini bir futbol dilencisi olarak gösteriyordu. İyi bir maç için Tanrı'ya yalvaran ve nerede oynanırsa oynansın bu maçı izleyip şükreden bir dilenci. halkların sesini tekrardan duyurmalarının mutluluğunu yaşıyor. Galeano her daim Latin Amerikalıların hafıza kaybı yaşamalarından yakınır ve bunu düzeltmek için tarihin parçalarını çıkarır. Bu parçalardan halkının, insanlarının bir şeyler alıp kendi belleklerine, kişiliklerine yerleştirmeleri için. Bir daha unutmamaları ve unutturmamaları için."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/649653269677965312/m-tahir-hatibo%C4%9Flu-baltac%C4%B1o%C4%9Flu-softalar%C4%B1n", "text": "Bilim ve düşün adamı, eğitimci Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu, Darülfünun Edebiyat Fakültesi'nde dekanlık, Darülfünun'da rektörlük yaptı. Cumhuriyet'ten sonra eğitim kurumlarının laikleştirilmesinin öncüsüydü. Yetmiş yıl önce yayımlanan Softa Başkaldırmış başlıklı yazısı ise güncelliğini koruyor. Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu (1886 - 1978), eğitim alanında yetişmiş büyük bilim ve düşün adamıdır. İstanbul Darülfünunu'nu bitirdikten sonra akademik kadroya geçmiş ve müderris olmuş, Türk üniversite tarihinde çok önemli yeniliklere öncülük etmiştir. Darülfünun Edebiyat Fakültesi'nde dekanlık, darülfünunda eminlik yapmıştır. Baltacıoğlu, Edebiyat Fakültesi Reisi iken tarihte 'Darülfünun Grevi\" olarak anılan ünlü öğrenci boykotu olmuştur. Boykotun amacı, Ulusal Kurtuluş Savaşı ve Türklük aleyhine yazı yazan ve konuşmalar yapan beş öğretim üyesini, üniversiteden uzaklaştırmaktır. Bu beş öğreticinin davranışları ne kadar yanlışsa, darülfünun özerkliği yönünden, bu kişilerin Edebiyat Fakültesi'nden uzaklaştırılmaları da o denli yanlıştır. Baltacıoğlu ve darülfünun, öğrencilerin bu isteğine karşı uzun süre direnmiştir. Ancak beş ay süren boykot sonucunda 1922 Temmuz ayında bu beş öğretim üyesi izinli sayılarak darülfünundan uzaklaştırılmıştır. Baltacıoğlu, Cumhuriyet'in ilanından on gün sonra Darülfünun Eminliği'ne atanmıştır. Atama, seçilen iki aday arasından yapılmıştır. Dolayısıyla Cumhuriyet'in ilk üniversite rektörü odur. Bu dönemde de ünlü 'Tramvay Olayı' olmuştur. O yıllarda Tramvay Şirketi'nin sahibi Belçikalılardır. Şirket, öğrenci indirimini kaldırınca darülfünun öğrencileri yürüyüş yapmışlardır. Rektör Baltacıoğlu, olay üzerine öğrencilerin yanına gitmiş ve eylemi desteklediğini ve öğrencilerin haklı olduğunu söylemiştir. Basına yaptığı açıklamada da üniversite, lise yaşamının sakinliğine çekilemez diyerek üniversitede bu tür olayların doğal karşılanması gerektiğini vurgulamıştır. İstanbul Üniversitesi'nin bahçesindeki ağaçlar onun tarafından dikilmiştir. Yine bu sırada 'üniversitede dans olayı' denilen bir olay olmuştur. İki kız öğrencinin Türkiye'yi ziyaret eden Macar iki öğrenciyle dans etmesi, o günlerin azgın gericileri tarafından 'olay' haline getirilmiştir. Baltacıoğlu, bu olayda da dansçı öğrencilerden yana tavır takınmıştır. 1914 yılında açılan Kız Üniversitesi'ne öncülük edenlerin başında yine Baltacıoğlu bulunmuştur. Aradan beş yıl geçtikten sonra kız-erkek birlikte aynı derslikte ders görülmesini üç arkadaşıyla birlikte başlatmış ve kız üniversitesinin kapanmasını sağlamıştır. Türk kızları üniversite yaşamları yönünden Baltacıoğlu'na ve arkadaşlarına çok şey borçludurlar. Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu, tepkici, özgürlükçü ve ulusalcı bir insandır. Onun bu yapısı zaman zaman Cumhuriyet yöneticilerinin hoşuna gitmemiştir. Bu yüzden olmalı ki 1933'te üniversite kurulurken tasfiye edilenlerin arasında kalmıştır. Kamu vicdanının tasfiyeye uğramalarını sindiremediği üç kişiden biridir. Atatürk döneminde böyle bir haksızlığa uğradığı halde her zaman ileri bir Atatürkçü ve aydınlanmacı olmuştur. Hasan Ali Yücel de anılarında, Beni en çok hocam Baltacıoğlu etkiledi demiştir. Ismayıl Hakkı Baltacıoğlu'nun yazısı: Softa Başkaldırmış! Softa başkaldırmış, ortalığa saldırıyor! Softa Türk inkılabına saldırıyor, softa Kemalistlere saldırıyor, softa Mustafa Kemal'e saldırıyor! Softa laiklere dinsiz diyor, Kemalistlere komünist diyor, Atatürk'e bozguncu diyor! Dini, imanı, Müslümanlığı, ticaret metaı imiş gibi kullanan, kendi çalışmayıp asalaklar gibi başkalarının sırtından geçinen, kendinden olmayan herkese 'dinsiz, gavur, komünist' diyen din düşmanı, iman avcısı, Müslümanlık vurguncusu, komünist yardakçısı softa! Padişahların dalkavuğu, halifelerin kölesi, medreselerin gediklisi, kara kaplı kitabın bekçisi, yosun kafalı, baykuş suratlı, şom ağızlı softa! Kuvvet görünce sinen, meydan bulunca başkaldıran, inkılap çağlarının yaltak köpeği, bunalma çağlarının bozguncuları ardından giden, leş yiyen softa! Sağa bastın günah, yedin günah, içtin günah, resim yaptın günah, musiki dinledin günah, tiyatro seyrettin günah diyen zevk ve sanat düşmanı softa! Türk'ü Türk olarak ayrı ve ulu bir ulus olarak tanımayan, Türk'ü Arap'tan aşağı görüp, Araplaştırmak isteyen, Türk'ü ve Türkçeyi aşağılayan, her yerde Türkçe yerine Arapça koyan, Türkçeyi Arapça gibi söylemek için ağzını burnunu çarpıtan, Türklükten çıkıp Araplaşarak soysuzlaşan, Türk ve Türklük düşmanı, soysuz softa! Softa! Komünist, nasyonalist ne demek olduğunu bilmeyen, öğrenemeyecek kadar kalın kafalı olan softa! Türk oğlu Türk, Müslüman oğlu Müslüman Alevilere, Kızılbaşlara, Tahtacılara 'dinsiz, gavur, zındık' diyen, bu din ve soy kardeşlerimizin vicdanına, hürriyetine saldıran vicdan ve hürriyet düşmanı softa! Kadın düşmanı, gençlik düşmanı, ilim düşmanı, fen düşmanı, makine düşmanı, medeniyet düşmanı, ilerilik, yenilik düşmanı softa! Ey gerilik ve kulluk tarihinin tek başına kahramanı olan yobaz! Ey bilgisizliğin, görgüsüzlüğün, cansızlığın ve ölülüğün en büyük timsali! Ey yobaz oğlu yobaz! Başkalarının sırtından geçinmek için yaratıldın. Başkalarının derisine yapış ve derisini em!"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/649654244623990784/zaven-biberyan-hep-emek%C3%A7ilerin-d%C3%BCnyas%C4%B1n%C4%B1-anlatt%C4%B1", "text": "Ermenice yazdığı öykü ve romanlarındaki kişilerin hepsi Türkiye'nin insanlarıydı. Bu yüzden yapıtlarının çoğunu Türkçe'ye çevirdi. Ama sadece Yalnızlar adlı romanı 1966 yılında Türkçe olarak basılabildi. 4 Ekim 1984 günü yitirdiğimiz öykücü, romancı, gazeteci ve çevirmen Zaven Biberyan altmış üç yaşındaydı. Genç yaşlarda yazarlık uğraşını seçen Biberyan, özellikle 1966 yılında İstanbul'da yayımlanan Yalnızlar adlı romanıyla tanınıyordu. Zaven Biberyan, 1921 yılında İstanbul'da doğdu. Liseyi bitirinceye kadar çeşitli okullarda okuyan Biberyan, öğrencilik yıllarından sonra genç yaşta geçimini sağlamak zorunda kaldı. Çeşitli işlerde çalıştı. Uzun yıllar gazetecilik yaptı. İngilizce ve Fransızca bilen Zaven Biberyan, çeşitli sözlükler hazırladı, ansiklopedilerin hazırlanmasında görevler aldı ve çevirmenlik yaptı. Türkçeye yirmiden fazla kitap çeviren Biberyan, özellikle Balzac, Gorki ve Jack London çevirileriyle dikkati çekti. Biberyan, yazarlık yaşamına Ermenice yazdığı öykülerle başladı. İlk öyküsü 1945 yılında İstanbul'da yayımlandı. Daha sonra çeşitli gazete ve dergilerde öyküleri yer aldı. Biberyan, öykülerindeki yalınlık ve gerçekçilikle ilk ağızda ilgileri çekti. İlk romanı Yalnızlar 1959'da çıktı. 1961'de en sevdiği öykülerini bir araya getirdiği Deniz adlı kitabı, bir yıl sonra da Yabancılar adlı ikinci romanı yayımlandı. Ancak Biberyan, Türkiye'nin insanlarını anlattığından yazdıklarının yalnızca Ermenice yayımlanmasını istemiyordu. Bu nedenle, yapıtlarının çoğunu Türkçeye çevirdi. Ama bunlar yayımlanma olanağı bulamadı. Ancak Yalnızlar adlı romanı 1966 yılında aynı adla İstanbul'da Türkçe olarak basılabildi. Zaven Biberyan, romanlarında ve öykülerinde, her kesimden insanı rahatça yansıtmayı başardı. Kişilerini genellikle çalışan kesimden seçti. Fabrika işçileri, dar gelirli memurlar, küçük dükkan sahipleri onun öykülerinin ve romanlarının kişileri oldular. Türkçe olarak da yayımlanan Yalnızlar adlı romanında, çeşitli kesimlerden insanların yaşadığı bir İstanbul semtinin birkaç günlük yaşamını dile getirdi, kendisini yutmaya hazır kentsoylu bir dünyanın içinde boğulmamak için çırpınan bir genç kızın acıklı sonunu anlattı. İkinci romanı Yabancılar'da ise, çalışarak geçimini sağlayan bir işçi kız ile kentsoylu bir delikanlının açmazlarını gerçekçi bir anlatımla sergiledi. Hemen bütün yazdıklarında birey - toplum çatışmasını işleyen Zaven Biberyan, öykülerinde de hep toplumsal sorunlarla boğuşan insanları anlattı."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/650024499389087744/celal-sahir-erozan-bir-kad%C4%B1n%C4%B1-neden-sevdi%C4%9Fini", "text": "Fecr-i Ati ve Servet-i Fünun akımının etkili isimlerinden, kadınlar ve aşk üzerine yazdığı şiirlerle tanınan Celal Sahir Erozan, ölümünden altı yıl önce, 46 yaşında, hayatını ve edebiyata bakışını anlatıyor. Edebiyatımda hiçbir zaman iddia sahibi olmadım diyen yazar bu uzun röportajda döneminin edebiyatını da değerlendiriyor. -Ne güzel kravatınız, Celal Sahir Bey! - Güzel, fakat ihtiyar işi. Fazla ciddi, fazla ağır. Annemin de şiirleri, eski usul şarkıları, gazelleri vardı. Şiir yazmak merakı eğer genetik bir şeyse bu bana annemden geçmiştir. 1896-1897'de esaslı olarak yazmaya başladım. Arada bir müddet bıraktım. Sonra tekrar yazdım. İlk yazım İrtika mecmuasında çıktı. Bu yazımı posta ile göndermiştim. Yayımlandığını görünce ne kadar sevinmiştim görseniz. Fakat arkadaş muzipliği bu ya. Gazeteye bu şiir çalıntıdır diye yazmışlar. Dergi bunu da yayımladı. Bunun üzerine ben kendimi savundum. Uzun mesele olduydu o zaman... O sıralarda birçok gazete çıkardı: Malumat, Musavver, Fennieden, Pul mecmuası vesaire... Bunları çıkaranların çoğu arkadaşımdı. Bunlardan başka bir aralık lisan mecmuası çıkmıştı. Bize vermişlerdi idare için. Orada da Fransızca şiirlerden filan tercümeler yayımladım. Sabah gazetesinde de birkaç hikayem çıktı. Mektepteyken asıl hevesim şiirlerimi Servet-i Fünun dergisinde yayımlatmaktı. Fransızcamı ilerlettikçe edebi zevkim artıyor, Servet-i Fünun edebiyatına eğilimimim artıyordu. Servet-i Fünun'a da bir-iki yazı yolladım. Yayımlanmadı. Sonra, o esnada Faik Ali Bey'le tanıştım. O, hapsolmuştu. Hapiste yazdıklarını Serveti Fünun'da Kahir imzasıyla neşretmişti. Bir gün o, Sadi ve ben konuşarak sokakta giderken, bir müstear isim aradığımı söyledim. Birimizin Sahir kelimesi aklımıza geldi. Galiba bunu bulan Sadi idi. Hepimiz beğendik. Ondan sonra Yapyalnız isminde bir şiirimi galiba Dr. Bafralı Yanko delaletiyle Serveti Fünun'a gönderdim ve yayımlandı. Yalnız üzerinde Tevfik Fikret bir kaç kelime düzeltmişti. Küçük yaşlarımdan beri, çevresine tepeden bakan tavırlardan pek hoşlanmam. Bu hadise canımı sıktı. Servet-i Fünun'da ilk eserimin yayımlanması gibi çok zamandan beri arzu ettiğim bir zevkin tadını bir parça kaçırdı. İkinci defa doğrudan doğruya, derginin başyazarı sıfatıyla Tevfik Fikret Bey'e yolladığım yazıya ilave ettiğim mektupta yazılarımın yayımlanması durumunda aynını muhafaza etmesini rica ediyordum. Lisanda öteden beri tercihim, mümkün olduğu kadar sade yazmak ve dilimizin içine lüzumsuz giren ve adeta imtiyazlı ve hakim bir vaziyet alan Arapça, Farsça kelimelerden kurtarmak idi. Fakat bir zamanlar taraftarları bulunan keskin tasfiyeciliğin aleyhindeydim. Bence makul tasfiye dilin ifade kabiliyetine zarar vermemekle, yararlı olmak bir zaruretti. Meşrutiyet'i müteakip Cenap Şahabettin Bey'in kardeşi merhum Ali Nusrat'ın Lisanı müzeyyen ve sanat unvanı ile Serveti Fünun'da neşrettiği makaleler silsilesi fırsatıyla bu husustaki fikirlerimi gene aynı mecmuada ve Lisanımız başlığı altında neşrettim. Meşrutiyet'in akabinde Türk Derneği kurulmuştu. Memleketimizde Türkçülüğün ilk kurumu olan derneğin kurulmasındaki maksat ve amacı net olarak bilen ve bilmeyen pek çok kişi bu çabaya dahil olmuştu. Bir müddet sonra ben de derneğe girdim ve ilk tavsiyem lisanın tasfiye meselesinde kuramla uğraşmaktan ziyade sade Türkçe ile, fakat aşırıya kaçmadan güzel eserler yazmaktı. Az müddet sonra Türk Yurdu mecmuası yayın hayatına atıldı. Onun da hem yazarları arasındaydım hem de yazı kuruluna girdim. Türk Yurdu'ndan sonra Türk Ocağı kuruldu. Onun da ilk üyelerindenim. Sonra da yazı kuruluna katıldım. 1. Dünya Savaşı öncesinde faaliyetine durgunluk gelmiş olan Türk Derneği'ni, Türk Bilgi Derneği unvanıyla geliştirmek girişiminde bulunduk. Hayalimiz Yurt ve Ocak'la beraber derneğin de etkisiyle Türkçülük akımının yaşayan kurumlarına sınırları belirli görevler vermekti. Türk Yurdu iç ve dış Türk aleminde, Türk Ocağı ise milliyetperverliği fikirlerini yayımlayıp bildirecek, Türk geçmişiyle ilgili konulara ait yerli ve yabancı yazarların yayın sahası olacak, Türk Ocağı bilhassa gençler arasında, milliyet fikir ve aşkını geliştirecek, dernek ise ayrıldığı muhtelif şubelerde uzmanlara inceleme yaptırarak Türkçülüğün her sahada bilimsel temellerini atacak, adeta müstakbel bir milli enstitünün nüvesi olacaktı. Türk Bilgi Derneği'nin organı olmak üzere nezaretim altında Bilgi Mecmuası çıkmaya başladı. Yedi nüsha çıktı. Manzum Fransız edebiyatında klasiklerden Jean Racine'in ve Moliere'in bazı eserlerini çok severim. Fakat bunların benim üzerimde sürekli bir iz bıraktığını düşünmüyorum. Romantiklerden Alfred de Vigny ara sıra hoşuma gider. Victor Hugo'yu sevmekle beraber tantanası beni yorar. Lamartine'i okurken bazen onun kanatlarını kim koparmış da bu kirli insanlar arasına atmış, diye düşünürüm. Fazla safiyeti ile benim üzerimde kendi cinsimden olmayan bir yaratık etkisi yapar. Musset için hislerimi bir cümlede toplayamam. Onu defalarla okuyacak kadar çok sevdiğim vakitler, olduğu gibi, hayatının düşkünlüklerini gösteren yazıları karşısında kızdığım zamanlar da olmuştur. Parnasiyenler arasında Theauphile Gautier ve Theodore de Banville, Catulle Mendes hoşuma gider. Sembolistlerin mübeşşiri olan Baudelair en çok sevdiğim şairlerden biridir. Verlaine'i, Albert Samain'i, Fenri de Regnier'e çok severim. Bu sonuncuyu bir romancı olarak da çok beğenirim. Yeni Fransız şiirinden ise çok bir şey anlayamıyorum. Fransız romancıları içinde Balzac'ı çok severim. Bütün eserlerini okudum diyebilirim. Yalnız söz aramızda kalsın, bu eserleri okurken içindeki bazı tarihi detayları ve betimlemeleri atlarım. Balzac da bazen realist bir yazarla bir parça Alexandre Dumas biraz da gazetelerin dizi yazarı karışır. İşte bu sonuncuda çok karıştığı sayfalar okumadan geçtiklerimdir. Zola'yı üslubundan hoşlanarak değil, fakat fayda gördüğüm bir alaka ile okurum. Maupassant en çok sevdiğim romancılardan biridir. Benim üzerimde büyük tesiri olmuştur. Düşündüğüm zaman doğamdaki kötümserliğin kaynağı biraz da onun eserleridir hükmünü veriyorum. Gustave Flaubert'in eserlerinden çok zevk alırım. Alphonse Daudet'nin romanları arasında bilhassa Jak, Pöti Şoz, Tartaren de Taraskon'u severim. Loti kanaatimce, bir romancı olmaktan ziyade bir şair ressamdır. Onun yazılarını okurken hem kaleminin sihri karşısında mest olur, hem de gösterişsizliğine kızarım. Aııatole France ince ve keskin mizahı ve zarif görüşü ile beni daima hayran etmiştir. İlk Fransız edebiyatını okumaya başladığımda Paul Bourget, Goncourt Kardeşler'in kitaplarını derin bir lezzetle okumuştum. Yeni Fransız romanlarından az ve birbirinden farklı eserler okudum. Pierre Benoit'nin çok hayal karışık romanları ilgimi çekmedi. Eserlerinden yalnız Alberi'i sevdim. Dekobra sadece hoşuma gidiyor. Kessel'i çok şayanı dikkat ve Mauriac'ın çözümlemelerini çekici buluyorum. Diğer dünya edebiyatlarında İngiliz şairleri arasında John Keats, Percy Bysshe Shelley'i ve yazılarına derin bir yakınlık duyduğum Mort'i severim. Charles Dickens'ın, Walter Scott'un eserlerini zevkle okudum. Shakespeare'in başta Antuvan ve Kleopatra ile Othello olmak üzere hemen bütün piyesleri ve az şayanı bahis görünmekle beraber çok kıymetli bulduğum şiirlerini pek beğenirim. Alman edebiyatının iki büyük dahisi olan Friedrich Schiller ve Goethe, bilhassa ikincisi bende hayran bir ilgi uyandırmıştır. Heine en çok sevdiğim, birkaç şair arasındadır. Empermezio\" fikrimce aşk şiirlerinin en incelerindendir. Rus romancıları içinde en çok tutkun olduğum Dostoyevski'dir. Gogol'u çok severim. Fazla kopyacı bir fazilet hatibi olmadığı ve bir yabancı için çok cazip olmayan detaya girişmediği eserlerinde Tolstoy'u beğenirim. Deminden tiyatroyu şiir ve romandan ziyade sevdiğinizi söylemiştiniz. - Evet, edebiyat nevileri içinde tiyatro bana daima romandan daha çekici görünmüştür. Ve gariptir ki tiyatroyu görmekten ziyade okumayı severim; Edmond Rostant'ın Cyrano de Bergeracı manzum tiyatrolar arasında en çok zevk aldığım eserdir. Bunu dört-beş defa aynı hazla okudum. Üç defa tiyatroda ve iki defa sinema filminde gördüm. Yine de hasretim tamamen geçmemiştir. Aptal bir mevcudiyete özlem duyan cismani bir güzelliğin arkasına gizlenerek yalnız aşkının tılsımlı sesini işittirmek zevki ile yetinen çirkin Cyrano nazarımda en sevimli mazlumdur. Tiyatro eserleri hakkındaki zevk ve tercihim pek zıt eserlere ve yazarlardan yanadır. Faraza Bernstein'ı çok sevdiğim gibi Bataille'dan da fazla hoşlanırım. Celal Sahir Bey burada sözünü kesti. Teşekkür ederim, fakat biraz da bizimkilerden bahsetseniz. Abdülhak Hamit bence Türk şairlerinin en büyüğüdür. En çok sevdiğim eseri 'Makber'dir. Makber'i 30 kereden fazla okudum. Manzum tiyatrolar arasında en çok 'Nesteren' hoşuma gider, ruhumda mücadele eden iki müttezat hissi gösteren parçalar bir şaheserdir. 'Finten', Hamid'in hayalindeki genişliği göstermek itibariyle, dikkat çekicidir. Namık Kemal'i, şair, romancı ve piyes yazarı olmaktan ziyade, yazar sıfatıyla ve büyük vatanperver olarak kabul ederim. Kemal Bey'in makalelerini çok beğenirim. Yazıldıkları zamanı düşünerek dikkatle okumak insanı derin hayretlere düşürür. Fikrimce Şinasi büyük Namık Kemal manzumesinin parladığı devrin en kıymetli müjdecisi olan bir yenilikçidir. Recaizade Ekrem şair olarak hafızamda bir iz bırakmamıştır. Onu yalnız edebi yenilikçiliğin başında, edebiyatı, dersleri ve yayınıyla yerleştirdiği kuramlara hakim bir vaziyette görürüm. Yazıları içinde en çok sevdiğim üstadın kendisince bile iyi anlaşılıp takdir edilmemiş hususi bir kudretini gösteren Araba Sevdası romanıdır. Sami Paşazade Sezai çok verimli olmakla beraber kıymetli bir yazardır. Küçük Şeylerini pek lezzetle okudum. Sergüzeşt roman tarzının bugünkü gelişimi önünde tamamen geri planda kalmakla beraber onda bulaşıcı bir hüzün vardır. Muallim Naci, bence, devrinin şayanı dikkat adamlarından biridir. Eski vadiye fazla kapılmış olmakla beraber şiirlerinde deruni bir ateşin alevi gözüken parçalar az değildir. Ömer'in çocukluğu ne tatlı ve munis bir dille yazılmıştır. Öyle sanırım ki eğer Naci başka koşullarda yetişseydi, edebiyat tarihinde daha büyük bir yeri olurdu. Türkçeyi en doğru kullanan yazar odur. Ahmet Mithat'ı bir edebiyat adamı olarak anmak belki tartışmaya yol açabilir. Fakat millette değerlendirme zevkini uyandırmak konusundaki büyük hizmetini inkar mümkün değildir. Zamanında ne kişiler onun anlaşılması kolay olduğu kadar değerlendirmesi faydalı eserlerini okuyarak okuma zevki edinmiştir. Bu vadide Ahmet Rasim'i, onun çok kıymetli bir yoldaşı kabul ederim. Edebiyat-ı Cedide şairleri arasında nazıma o zamana kadar sahip olmadığı bir ifade kabiliyetini veren Tevfik Fikret'i beğenirim. Tevfik Fikret eğer duygularını dizginlemeden ortaya koysaydı belki daha büyük şair olurdu. Fakat o daha ziyade bir fikir şairi böyle şey de olur mu bilmem?- olmaya önem verdi. Sembolizm şiirinin hususiyetlerini turfanda bir mahsul şeklinde lisanımıza nakleden Cenab'ın şiirleri arasında pek sevdiklerim var. Cenab'ın nesrini de kuvvetli ve kıymetli bulurum. Fakat, manzum ve mensur yazılarında, Cenab'da bulduğum zayıflık da ender fikirler, müstesna hayaller ve sanatkarane gevezelik icatlarıyla ifade şekillerine olan tutkusudur. Onun yazılarının ekserisinde çok özenti bir özen kendisini gösterir. Halit Ziya, bence Türk hikayesinin temelini atandır. Lisanın mütemadiyen yürüyen gelişimine rağmen bugün bile onun eserlerini kafi bir zevkle okumak mümkündür. Fakat asıl kıymetlerini tesbit için zamanlarını göz önüne almak insafı gösterilmelidir. Edebiyatı Cedide hakkında verilen hükümlerden biri de Batı taklitçisi olmaktır ve bu suçlamaya en çok maruz olan yazar Halit Ziya'dır. Hikayeleri ile diğer pek çok romancımızın eserleri arasında Türk hayatına uygunluk açısından adil bir karşılaştırma yapılsa bu hükmün ne dereceye kadar gerçekleşeceği konusunda çok şüphedeyim. Mehmet Rauf bence yalnız 'Eylül' ve 'Siyah İnciler'i şöhretinin zirvesine çıkmış ve ondan sonra yazdığı yazılarla o tepeden adım adım aşağı inmiştir. Servet-i Fünun şairleri arasında Faik Ali ve Hüseyin Siret dikkate değerdir. Faik Ali'nin yazılarında eğer zihni yoran fazla hayal bolluğu ve anjamböman ifratının nazmın anlaşılması kabiliyetine verdiği zaaf olmasaydı, kıymetleri çok daha iyi bilinirdi. Hüseyin Siret ince bir his şairidir. Hani yeşil yapraklar içinde gizlenen küçük mütevazı çiçekler vardır. Onların güzelliğini görmek için üzerlerine fazla eğilmek lazımdır. Onun şiirleri öyledir. Süleyman Nazif, kudretinin asıl şaşaasını Servet-i Fünun sayfalarındaki yazılarında değil, daha sonra yazdığı makalelerde ve eserlerde göstermiştir. Onun hakkındaki izlenimimi en iyi ifade etmek için ruhların farklı görünümde hayata döndüğüne inansam- Namık Kemal onda tekrar dirilmiş derdim. Fakat o büyüklükte olmak için zamanı ile beraber dirilmek lazım gelirdi. Şiirlerini nerede ve nasıl yazdığını öğrenmek için sorduğum suale cevaben minder bulursam yere şilte koyar, minderin üzerinde yazarım. Bulamazsam masada yazarım diyen Celal Sahir Bey'in eski şiirleri içinde en çok sevdiği Buhrandır. Yeni yazıları arasında da Sevr Sözleşmesi imzalandığı zaman yazdığı Feryat adındaki manzume ile Emine'nin Türküsü ve en son yayımladığı Günün gecesinde düşüncelerdir. Alırım karşıma üç saksı karanfil dizerim, Bir uzak yerdeki yangın gibi seyreliyorum, Leyali sahiriyetin yazarı kumral bıyıkları ile koparırcasına oynayarak, hırçın bir çocuk gibi cevap verdi. - piriltii liked this - bir-siyah-oyku liked this - muhammedinannesi liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/650472214214393857/sevgi-soysal-kanats%C4%B1z-bir-sevgi", "text": "41 yıllık yaşamına sığdırdığı Yenişehir'de Bir Öğle Vakti, Yürümek ve Tante Rosa gibi eserleriyle önemli ödüller kazandı. Yaşamında ve yazarlığında 12 Mart'ın derin izleri oldu. Kanatsız melek deyişini kesinlikle duymuşsundur. Ancak bu deyimin çıkışını, anlattığı hikayeyi biliyor musun? Pek zannetmem zira insanlar genellikle bu gibi deyimleri kısa ve mantıklı bir şekilde açıklamayı yeğlerler. Allah'ın yarattığı melekler kimi zaman insanlara özenir ve insan olmak isterler. Bazen de insanları o kadar severler ki, yaratıcının onlara bahşettiği gücün kurallarını biraz aşarlar. Bu gibi durumlarda, bir meleğin içinden gerçekten insan olmak da geçiyorsa hızla cennetten aşağı düşmeye başlar. Düşmekte olan meleği yere çarpmaktan kurtaran ise kanatlarıdır fakat onlar bu hızlı inişe dayanamaz ve bir süreliğine yok olurlar. Kanatları olmayan melekler, kanatsız melek de insan olarak aramızda yaşamaya başlarlar. Onların ömürleri çok uzun değildir. Bizden her zaman biraz farklı yaşarlar. Kanatları tekrar oluştuğunda da aramızdan ayrılırlar. Her şeyi bağışlayan Tanrı onların da bu ufak yaramazlığını bağışlar. Kanatsız melekleri dikkatli bakan herkes görebilir. Onlar bir sevgi hikayesi içinde olabilirler. Farklılıkları hemen göze çarpar çünkü alışılmış insanlara pek benzemezler. 30 Eylül 1936 günü Selanik göçmeni, mimar Mithat Yenen ile Alman asıllı eşi Annellese Rupp veya kocası için değiştirdiği adıyla Aliye Hanım'ın üçüncü çocukları Sevgi dünyaya gelir. Sevgi, İstanbul'da doğar ama küçük bir yaşta ailesiyle babasının işi gereği yeni kurulmakta olan şehre, başkent Ankara'ya gider. Bundan sonra da hayatının büyük bir bölümü Ankara'da geçer. Anne disiplinli bir kadındır. Sevgi ne kadar göstermese de disiplinli tarafını annesinden almıştır. Kolay kolay duygusallığa kapılmayan Aliye Hanım, yeni evin bodrumundaki kileri iki amaçla kullanır: Dönemin İkinci Dünya Savaşı yılları olmasıyla da bağlantılı olarak erzakların yığıldığı yer veya çocukların yaramazlık yaptıkları zaman cezalandırılmaları için kapatıldığı karanlık köşe. Aliye Hanım çocuklarını o kilere neden kapattığını sonradan çok net bir biçimde ifade eder, Sizin terbiyeniz için, sizi sevdiğim için yaptım. Gelecek yıllarda hapishanelere konacak olan Sevgi'nin ilk deneyimi işte bu kilerdir. 1940'lara gelinmiştir. Bayramlar özellikle Cumhuriyet Bayramları ayrı bir önemdedir. 'Yerli Malı' haftalarının yapıldığı, İkinci Dünya Savaşı sebebiyle Almanların pek de hoş karşılanmadğı zamanlar Yenen'ler için biraz zordur. Anneleri gibi sarı saçlı olan çocuklar yolda yürürken Alman, gavur gibi kelimeler duyarlar. Aliye Hanım da Türkçe konuşmaz. Mithat Bey ise ilkokula gitmeye başlayan kızlarının ayak ve bacakları zarar görmesin diye botlarını ve çoraplarını Almanya'dan getirtir. Diğer yaşıtlarından farklı olmaktan hoşnut olmayan çocuklar ilk olarak anneleriyle Türkçe konuşmaya başlarlar. Aliye Hanım Türkçe öğrenmek zorunda kalır. Türkçeyi gayet güzel öğrenen Aliye Hanım'ın aksan dışında bir sorunu yoktur. Artık konuşmalardaki yanlışları düzeltmeye, şiirler çevirmeye başlamıştır. Yenen'lerin en sevdiği yerlerden biri Gölbaşı'nda yaptırdıkları yazlık evleridir. Burası ileriki yıllarda özellikle damat adaylarının ter dökeceği bir yer olacaktır. İlkokuldan sonra Sevgi, ablası Gönül gibi Ankara Kız Lisesi'ne gider. Gönül derslerinde başarılı, uslu bir kızdır. Sevgi ise yerinde duramadığından saatlerce bir ders kitabının başında oturamaz. Hayatının hiçbir döneminde bunu becerememiştir. Arkadaşları bilirler ki Sevgi'den bir koltukta kitap okuyup beklenmesi istendiğinde, bir süre sonra o koltuk ters döner ve Sevgi dans etmeye başlar. Komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle Devlet Operası'ndan atılmış olan Ruhi Su, Ankara Kız Lisesi'nde hafta sonları türkü kursu vermeye başlamıştır. Sevgi de arkadaşı Jülide Gülizar ile bu kurslara katılır. Ancak bir keresinde Ruhi Su Muallim türküsünü öğretmek isteyince, ikili türkünün son kısmındaki turşu kursun fincana bölümünü Ruhi Su'yu işten atanlara atfen turşu kursun kerata olarak değiştirirler. Öğretmenleri kendilerinden kaç kez doğrusunu okumalarını istediyse de ikili türkünün bu bölümünü hiçbir zaman istenilen gibi okumazlar. Sevgi ile Jülide'nin arkadaşlıkları farklıdır. Sevgi yerinde duramayan, açık fıkralar anlatmayı seven, büyüklerin bile yüzünü kızartacak şeyler anlatan biridir. Ömrünün sonuna kadar da anlattığı neredeyse her olayda böyle muzır bir bölüm bulunur. 1952 yılında lise biter ve Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya fakültesinde arkeoloji okumaya karar verir Sevgi. Burayı seçmesinin esas nedeni, lise mezuniyetinden hemen önce tanıştığı, üniversitenin yakışıklı ve sevilen öğrencilerinden Özdemir Nutku'dur. Özdemir bir partide Gönül ile dans ederken yanlarına bir anda gelen ufak sarışın kız Gönül'e iyi dans edemiyorsun deyince Gönül gülümseyerek Özdemir'e kardeşi Sevgi'yi tanıştırmıştır. İlk başlarda edebiyattan ve sanattan konuşan ikili zamanla daha sık görüşmeye başlarlar. Bu arada Gönül, Doğan Öney ile evlenmiştir. Sevgi kendisinin de evlenip özgür bir hayat yaşayacağının hayalini kurar. Tüm yapacaklarına kendisi karar verecek, evini kendi istediği gibi döşeyecektir. Lisede yaşadıklarının aksine Sevgi üniversitede pek sorun yaşamaz ancak oradan da sıkılmaktadır. Ayrıca Özdemir ile aralarındaki aşk giderek büyümektedir. Sonunda ikili ailelerine evlenmek istediklerini açıklarlar. Ne var ki Nutku ailesi de, Yenen ailesi de ikilinin izdivacı için daha zaman olduğunu düşünmektedir. Aliye Hanım'ın Almanya'da olduğu bir dönem eczaneden aldığı aspirinleri yutan Sevgi bu şekilde ailesini kandıracağını düşünür. Akşama kadar eve gelen olmayınca ve mide bulantıları da başlayınca yakında oturan arkadaşı Sevim Dirimenler'e gider. Düşündüğü oyun biraz büyüse de istenilen sonuç alınmıştır. İkilinin nişanına izin çıkar. Ankara Golf Kulübü'nde yapılan düğünle evlenirler. Sevgi ilk evliliğiyle birlikte kendi evine taşınır. Her taşındığı eve kendinden bir şeyler katan, evi parçası gibi gören Sevgi ruhsuz mobilyalardan da ayrı durur. Evliliklerinin ilk yıllarında Özdemir, Georg-August Üniversitesi'nden tiyatro eğitimi için davet alır. Sevgi sevdiği adamla Almanya'ya gitmek için üniversiteyi yarıda bırakır. Sevgi için bırakmak sorun değildir. O sevdiği şeyleri yaşamak için bırakmayı göze alabilenlerdendir. Toplumun kadınlara yüklediği rolleri kabullenmez. Almanya'da ilk çocuğuna hamile kalan Sevgi, Türkiye'ye döner ve 17 Mart 1958'de oğlu Korkut doğar. Fakat doğum sırasında bebek ters geldiği için bir süre oksijen alamamıştır ve bu sebepten ilk başlarda tam tanı konulamasa da otistiktir. Özdemir bir yıl daha Almanya'da kalır, derslerini tamamlar ve karısıyla oğlunun yanına döner. Bu arada Sevgi ev kadını rolüne soyunmuştur. Kendisi pek istememiştir bu rolü ama alması gerektiğine inandırılmıştır. O yıllardaki sıkıntılarını ileride ilk kitabı Tutkulu Perçem'de görür okuyucu. Erdal Öz ve Ümit Serdaroğlu bir akşam Nutku'ların kapısını çalar. İkili, kafalarındaki edebiyat dergisi fikrinden bahsederler Özdemir'e. Özdemir o zamana kadar Maviciler olarak anılan grubun içinde yer almıştır. Sevgi de ilgiyle dinler konuşulanları ve Değişim dergisinin ilk sayısından itibaren Orhan Duru, Ece Ayhan, Edip Cansever, Özdemir İnce, Turgut Özakman gibi isimlerle birlikte yazar. Ne güzel suçluyuz biz hepimiz isimli ilk kısa öyküsü burada yayımlanır. Bu arada Max Frisch'in Andora ile Franz Kafka'nın Mezar Bekçisi oyunlarını Türkçeleştirir. Çevirilerinin ardından çıkan ilk kitabı o dönem fazla bilinmese de ağır bir eleştiri alır. Baba Mithat Bey kızının yazdıkları için İshal olmuş gibi yazmış der. Evlilikleri rutine girmişe benzeyen çift o sırada zorunlu bir ayrılık yaşar. Özdemir'in askere gitmesi gerekmektedir. Sevgi o dönem Dost dergisi ve Meydan Sahnesi'nden arkadaşları arasında hava alabilmektedir. Meydan Sahnesi tiyatroların yeterince özgür olmadığını ileri süren bir grup tiyatrocu tarafından, ki aralarında Adalet Ağaoğlu, Kartal Tibet, Mahir Canova gibi isimler vardır, kurulmuştur. Bu tiyatroda sergilenecek olan Zafer Madalyası isimli oyunda rol alır Sevgi. Karşısında ise İstanbul'dan gelmiş bir genç, Başar Sabuncu vardır. Başar ile arkadaş olarak başlayan ilişileri bir zaman sonra giderek ciddileşir. Askerden izinli gelen Özdemir, evde Başar'a ait eşyalar ve yazdığı aşk mektuplarını bulunca ikili avukatları araclığıyla boşanır. Sevgi artık bekardır ama kendisinden yaşça küçük sevgilisi İstanbul'a dönmek zorundadır. Sevdiği kadını arkasında bırakan Başar, onu görmek için ilginç yollar bulur. O dönemde İstanbul'dan Ankara'ya gazete getiren kamyonlar yolu beş saatte almaktadır ve Başar bunlarla bir anlaşma yapar. Kaçak yolcu olarak kimi zaman günübirlik Ankara'ya gelir. Başar, Cüneyt Türel ile Tarlabaşı'nda bir evde kalmaktadır. Arada Ankara'ya gidip gelirken bir gün Cüneyt arkadaşının tüm eşyalarını topladığını görür. Ne olduğunu sorduğunda aldığı yanıt ise Biz Sevgi ile birlikte yaşamaya karar verdik olur. Başar Ankara'yı pek sevmese de aşık olduğu kadın uğruna oraya gider ve iş aramaya başlar. Bu arada Gölbaşı'ndaki evde imtihana girmiş, istenilen özelliklere pek sahip olmasa da herkes tarafından sevilmiştir. Onu seven biri daha vardır, Korkut. İkilinin evlerine gelen pek ziyaretçi de yoktur. Bir akşam Turgut Özakman evine Adalet'i, Sevgi'yi, Şadan Karadeniz'i çağırır. Kendisi TRT Merkez Program Daire Başkanlığı'na getirilmiştir ve arkadaşlarına program sorumlusu olarak iş teklifinde bulunur. TRT'nin tarihinde altın yıllar olarak geçecek bu dönemde bulunulan iş Sevgi'yi rahatlatmıştır. İstediği gibi yaratıcı olabilecek, öykülerini ve hikayelerini yazacak zamanı vardır. Başar ile Korkut her gün evdedirler ve Başar, Korkut için bir babadan daha yakındır. İkili evlendikleri için çevredeki dedikodular da kesilmiştir. Bu arada ilk doğumdaki aksilikler yüzünden çocuk doğurmaktan korkan Sevgi, Başar'a haber vermeden kürtaj olmuştur. İlk kitabının çıkışından altı yıl sonra Tante Rosa gelir. Çocukluğundan beri duyduklarını, gördüklerini aktardığı kitabında yarattığı Rosa karakteri kendisi, annesi ve büyükannesinin bir birleşimidir. Rosa aynı Sevgi gibi gerektiğinde her şeyi arkada bırakabilen bir kadındır. Romanın bir başka coğrafyada geçmesi bazı eleştirmenlerin ısrarla üzerinde durduğu bir noktadır ama Sevgi bu kitabını çok sever. Zaten ölmeden önce de kitabının unutturulmamasını vasiyet etmiştir. O dönemde zorunlu bir ayrılık yaşanır. Başar da askere gitmek zorundadır. Askerliğini Ankara'da yapsa da, evde olmayışı Sevgi'yi bunaltır. O sıralar röportaj yapmak için görüştüğü Prof. Mümtaz Soysal'a aşık olur. Sevgi boşanmak istediğini söyler. Başar ilk başta bunu anlamaz. İkili boşansa da görüşmeye devam ederler. Ancak Mümtaz Hoca, Sevgi'den bir tercih yapmasını isteyerek uzaklaşır, çalışmalarına döner. Sevgi yanına geldiğinde artık kalbinde Başar'a ait bir yer yoktur. 1970 darbesi olmuş ve Mümtaz Soysal, Mamak Cezaevi'ne gönderilmiştir. Haftada bir, sadece çarşamba günleri on dakika görüşebilirler. Mümtaz Hoca Mamak'ta yatarken evlenirler. Bu arada Sevgi sıkıyönetim kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle Ali Elverdi mahkemesi tarafından tutuklanır. İhlal gerekçesi gece yarısı İsrail Başkonsolosluğu'nun önünde ışıklarda duran arabadan bir kadının Yeter diye bağırmasıdır. Bağıran Sevgi'nin arkadaşı Ela'dır. Bağırdığı kişi ise sevgilisi Mehmet. Bu olay üzerine Yıldırım Bölge Kadınlar Koğuşu'na götürülür. İki ay kalır. Çıktıktan sonra kocasını görmeye gittiğinde kendisine iki çuval kitap verilir. Koğuşta artık kitap bulundurulmayacaktır ve Mümtaz'ın kitaplarını eve taşıması gerekmektedir. Bu olayı bir restoranda Altan Öymen'e anlatırken orada bulunan iki muhbirin şikayetiyle orduya hakaretten tekrar hapse girer. Aynı dönemde Mümtaz da Yargıtay'ın kararıyla serbest kalmıştır. Yıldırım Bölge'de yaşananlar daha sonra aynı isimli kitaba konu olacaktır ancak orada geçen en unutulmaz anı, ilk evlilik yıldönümlerinde Mümtaz Soysal'ın yasak bölgeden hiçbir şey yokmuş gibi yürüyüp kendisini Sevgi'ye göstermesidir. Sevgi cezasının son döneminde Adana'ya sürgüne gönderilir. Adana'da bir yabancıdır. Herkes ona Alman'mış gibi Madam der. Tek sığınağı Yıldırım Bölge'den arkadaşı Mahiye Pekmezci'nin eşi, kayınvaldesi ve kayınpederinin oturduğu evdir. Sonra bir gece ev basılır. Karakolda üstüne asılsız iddialar yıkılmak istenir, tartaklanır ama o bütün bunlara karşı koyar. Cezası bittiğinde artık sevdiği adamla kavuşmasına hiç engel kalmamıştır. İkisi de büyük bir aile istemektedir. 1973 Aralık'ında Defne, 1975 Mart'ında ise Funda dünyaya gelir. Sevgi'nin iki kanadı tekrar çıkmaya başlamıştır. İnsanların çok disipinli, sevimli ama biraz agresif kısaca Alman dediği Sevgi esasında yerinde duramayan yaramaz bir melektir. Onu sakinleştiren kanatlarının biraz olsun çıkmasıdır. Ankara'da sol gruplarla eylemlere, gösterilere katılmaya başlar. O dönem yakın arkadaşı ve editörü Attila İlhan başta olmak üzere birkaç kişi ve Mümtaz Hoca kendisini uyarsa da dinlemez. Bir gün göğsünde bir sertlik hisseder. Hastanede kendisine ufak bir operasyon geçireceği söylenir. Uyandığında ise göğsü alınmıştır. Hastadır, tedavi olmaya başlar. Hala aynı neşe içindedir. Kitapları çıkmaktadır. 1974 yılında yazdığı Yenişehir'de Bir Öğle Vakti ile Orhan Kemal Roman ödülüne layık görülür. Ancak hastalığı ciğerlerine atlamıştır. İngiltere'ye gidilir. Burada TRT'den arkadaşı olan BBC'de çalışmaya başlayan Serpil Erdemgil'in vasıtasıyla radyo konuşmaları yazmaya başlar. Esasında istediği şeylerden biri yazı yazmak biri de Mümtaz'ın almayı sürekli ertelediği Conran'ın tasarladığı yazı masasıdır. Serpil ile birlikte alırlar. Aldığı ilaçlar yüzünden kapıyı açmak için evde sürünmesi gerekir. Giderek ağırlaşır ve Türkiye'deki akrabalardan yardım istenir. Pek umut yoktur Sevgi için, Abdi İpekçi'nin de yardımlarıyla 21 Kasım 1976'da uçakla İstanbul'a getirilir, ertesi gün kanatları eskisi gibi çıkmıştır ve uçmaya başlar. Biz onun uçuşunu göremedik. Tıpkı kanatsız diğer meleklerin uçuşu gibi. Ancak onlar her zaman çevremizdeler. Bize yardım ederken kimi zaman da muzırlık yaparak eğlenirken."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/650472883557154817/john-osborne-k%C4%B1zg%C4%B1n-gen%C3%A7-adam-bas%C4%B1n%C4%B1n-bana", "text": "İlk oyunu için güzel ve korkunçtu, sonrakilerden biri için de insafsız bir komedi dedi. Büyük başarı sağladığı Look Back in Anger adlı oyunuyla düzeni bozdu. Gazetelerin onun hakkındaki kızgın genç adam nitelemesine ise insaflı ve güzel bir yanıt verdi. Anger'in vermek istediği genel duygunun bir düzeni. Osborne yirmidokuz yıl önce Chelsea'de doğdu. Gençliğinde, uzun süren hastalıklar öğrenim yapmasını engelledi. Bir süre gündüzlü okulu denedikten sonra, kendisinin ucuz diye nitelediği yatılı bir okula girdi. Onyedi yaşındayken tecim dergilerine atandıysa da bunun kendi acunu olmadığını anladı. Daha sonra Barry O'Brien'in gezi oyunu olan No Room at the İnn'iyle (2) ilgili olan bir arkadaşı, oyundaki çocukların belleteni olan Osborne'un işe girmesini sağladı. Birkaç ay sonra, yetkililer belletenlikten sahne yöneticiliğine geçen Osborne'un gerekli nitelikleri olmadığını anladılar. O'Brien topluluğundan ayrılınca John Osborne, gezi tiyatrolarına girmeğe karar verdi. Sırasıyla Brighton, Kiddenminster ve Huddersfield tiyatro topluluklarıyla çalıştı. Huddersfield'le çalışırken onyedi yaşında yazmaya başladığı ilk oyunu sahneye kondu. The Devil Inside (3) adındaki bu oyunu için Osborne güzel ve korkunçtu o diyor. Bundan sonra bir arkadaşıyla birlikte Ilfracombe'a giderek Saga Repertuar Topluluğu'nu kurdu. Bu topluluk Ilfracombe ve çevresinde, Havling adasında bir gecelik oyunlar oynuyordu. Sonunda bu da bitti ve Osborne işsiz kaldı. İşte bu sıralarda kendini oyun yazmaya verdi. Emeğinin sonucunu da Anthony Creighton'la birlikte yazdığı Personal Enemy (4) ile aldı ki bu yapıtı bindokuzyüzelliüçte Harrogate'de sahneye kondu. Osborne bu oyunu için epiycene verimli bir gazetecilik diyor. Bindokuzyüzellibeş temmuzunda Osborne, Look Back in Anger'ı Royal Court Theatre'da English Stage Company'e gönderdi ve bir sonraki ayda oyun sahneye konmak üzere satın alındı. Oyunun denenmesi başladığı sırada da bu topluluğa oyuncu olarak katıldı. Osborne daha önce Anthony Creighton'la birlikte, Epitaph for George Dillon (5) adlı bir oyun yazmıştı. (6) Son oyunu baş rollerini Laurence Olivier ve Dorothy Tutin'in oynadıkları The Entertainer'den (7) sonra Love in a Myth'i (8) yazmıştır. Osborne bu oyunu için insafsız bir komedi, tatlı, çürük bir Piece Rose demektedir. John Osborne bazı çevrelerde Kızgın Genç Adam olarak adlandırılmıştır. Bunun üzerine hiçbir anlamı olmayan ucuz bir etiket. İnsanları düşünmekten alıkoymak için gazetelerce düşünülmüş. İnsanların bunlarla münasebetlerini kesme zamanı geldi şimdi, rahatsız edici diyor. Kimse, şüphesiz ki bunu Bay Osborne ve oyunları için söyleyemez. 1) Look Back in Anger: Geçmişte Öfkeyle Bakış. Ankara'da Öfke adı ile oynamıştır. 2) No Room a the İnn: Otelde Hiç Oda Yok. 3) The Devil Inside: İçimizdeki Şeytan. 5) Epitaph for George Dillon: George Dillon İçin Epitaf. 6) Epitahp for George Dillon: 1957 yazında Royal Court Tiyatrosunda oynanmıştır. 8) Love in a Myth: Mit'te Bir Aşk."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/650473334889480192/rafael-alberti-garcia-lorcan%C4%B1n-%C5%9Fiirsel", "text": "İspanya İç Savaşı'nda faşistler tarafından 38 yaşında öldürülen Federico Garcia Lorca, şair, oyun yazarı, ressam, piyanist ve besteciydi. 1927 kuşağının sembol ozanlarından olan Lorca'yı aynı kuşağın ozanlarından Rafael Alberti anlatıyor. Yurt, Madrid'in biraz dışında, yine bir zamanlar orada kalmış olan Juan Ramon Jimenez'in, şiirlerinde Uzun Kavaklar Tepesi diye adlandırdığı yeşil bir tepenin üzerindeydi. Bu adı vermesinin nedeni, bahçeyi çevreleyen ve başkente su sağlayan bir kanalla kesilen kavaklıklardı. Yurdun gösterişsiz yatak odaları ve ağaçları, yüzyılın başlarından Lorca'nın karanlıklara gömüldüğü trajik 18 Temmuz gününe dek, yeni ve özgür bir İspanyol ruhunun ve bu ruhun yarattığı en iyi yapıtların ortaya çıkmasına katkıda bulunmuştu. Özgür eğitim kurumlarının ortaya çıkışıyla doğan, 14 Nisan Cumhuriyeti'yle önem kazanan kültürün çekirdeğini oluşturan bu öğrenci yurdu, en büyük İspanyol sanatçılarının beşiği olmayı sürdürmüştü. Garcia Lorca'dan önce burada kalanlar arasında Ramon Menendez Pidal, Antonio Machado, Juan Ramon Jimenez, Miguel de Unamuno, Ortega y Gasset ve Americo Castro'yu sayabiliriz. Federico, ailesi tarafından 1919'da bu yurda gönderildi. Madrid'e, -Granada rüzgarlarının ve ırmaklarının çok iyi bildiği gibi- kanının tek ve doğal eğilimini izleyen bir ozan olarak değil, bir öğrenci olarak gelmişti. Arada sırada kayıplara karışan bir felsefe, edebiyat ve hukuk öğrencisiydi. Ne var ki hukuk öğrencisi olmak korkunç bir şeydi onun için ve mezuniyeti ancak 1923 yılında, Granada Üniversitesi'nde gerçekleşecekti. Garcia Lorca'nın kaldığı ve şiirin vatanına dönüştürdüğü bu yurt, on yıl boyunca, İspanyol entelektüel yaşamında yeni adlar ortaya çıkarmış ve bu yeni adlar, yarımadanın içinde ve dışında ün kazanmış ve saygı görmüş eski ustaların yerini almaya başlamıştı. Malagalı ozanlar Jose Morena Villa ve Emilio Prados; o zamanlar bile olgun yaşta sayılabilecek ressam Salvador Dali; sinemacı Luis Bunuel ozanın şen odasını her saat dolduran hayran öğrenciler topluluğunu oluşturuyorlardı ve Federico'nun en iyi iletişim kurduğu dostlarıydılar. -ne acı, ne acı, Yapıtlarına aldığını hiç görmediğim bu eski, dostluk öncesi dizeler! Bunlar benim için yüzü ve bedeni olmayan bir ozanın, ağaçsız bir esintinin, nereden geldiği belirsiz bir fısıltının imgesiydiler. Bu görünmez ozanla ve şiirleriyle ilk tanışıklığım 1922 yılında bir yaz günü, Guadarrama Dağları'nda olmuştu. Acaba nasıl biriydi Federico? Onu gören ve konuşan var mıydı? Ne zaman tanıyabilecektim kendisini? O zamanlar bunun iki yıl sonra gerçekleşebileceğini bilmiyordum kuşkusuz. - Rafael Alberti... Federico, kahkahalar ve abartılı mimiklerle kesilen, tanımı olanaksız bir sözcük yığını içinde kucaklardı tanıştırılan kişiyi ve de tüm dünyayı. -Tanıyorum ben seni. Nasıl tanımam! İki yıl önce açtığın bir resim sergisine gelmiştim. -Bir yandan da sırtıma vuruyor ve soluk almamı engelleyecek derecede sıkıyordu beni-. Tabii ya! Murcia'da, La Verdad'da şiirlerini de okumuştum. Yalan mı? Söyle yalan mı? Granada'da yaşayan amcan sana 'Alberti, Küçük Alberti' derdi. Görüyor musun nasıl da biliyorum seninle ve ailenle ilgili her şeyi? Biz böyle konuşurken, öteki arkadaşlar kuşatmaya başlamıştı çevremizi. Bu öğrenciler, onun belki de tam anlayamadıkları şiirlerini daha sonra kahvelerdeki ve üniversitedeki edebiyat toplantılarında yineliyorlardı. O zamanlar Garcia Lorca ipince bir delikanlıydı. Alnı geniş ve uzundu. Siyah saçları bazan, Romancero'sundaki Antonio Camborio gibi alnına düşerdi. Teni esmerdi ve zeytinlikler açısından en zengin topraklar olan Endülüs'de çok kullanılan bir deyimle zeytin yeşiline çalıyordu. Yüzünde neşeli bir ifade yoktu ama ansızın kahkahaya dönüşebilen geniş bir gülümseme yayılıveriyordu hemen. Davranışlarında bir canlılık, bir sevecenlik vardı ve konuştuğunda, şiir söylediğinde, bir oyundan bölümler okuduğunda ya da piyano eşliğinde şarkı söylediğinde, dinleyicilerini sımsıkı kendine bağlayan büyülü bir hava yayıyordu çevresine. Garcia Lorca her yerde bir piyano bulurdu. Bu ahşap öğrenci yurdundaki konferans salonunda da kendisi için hep açık duran büyük bir kuyruklu piyano vardı. Eğer bugün hala duruyorsa, kapağını kaldırdığımızda, İspanya'nın yıllardan bu yana süregelen romans ve şarkılarını içinde sakladığına tanık olabiliriz. Federico'nun sesi ve elleri o piyanonun kapağı içinde gömülüdür hala. Yurdun, hanımeli kokusunun sardığı o pencere kenarındaki köşesinde duran kuyruklu piyano, Federico'nun büyük yeteneğini herkesten daha iyi anımsayacaktır kuşkusuz. Ah yurttaki güzel günler! Baharlarda ve yaz başlarında akşamüstleri ve geceleri piyanonun çevresinde toplanıp, İspanya'nın sayılması olanaksız gizli zenginliklerinin derin, hüzünlü, sabırsız ve neşeli tüm farklı seslerini, Lorca'nın derin ırmağından yükselirken duymak! Ulusal şiirimize, kendi kaynaklarımıza yönelmenin o coşkulu dönemi! Bazan yine o piyanonun başında, öğrenciler arasında yapılan zevkli folklorik yarışmalara -ya da sınavlara- tanık oluyorduk. -Bu şarkı nereden, bilin bakalım! derdi Federico, bir yandan da dizeleri okurken: - Ay, ay! Eski şarkı ve romanslarımıza giderek artan bir tutkuyla sarıldığımız o ilk yıllarda, bunların çıkış noktasını bilmek pek güç bir iş değildi bizim için. -Bu Salamanca bölgesindendir diye yanıtlardı orada bulunanlardan biri. -Evet, bayım. İyi bildiniz diye onaylardı Federico, yarı ciddi yarı şakacı bir tavırla. Yine zaman zaman, bahçedeki kavakların ya da zakkumların altında şiir yarışmaları veya yeni şiirlerle ilgili söyleşiler yapılırdı. Ve ben ilk kez orada, gençliğin verdiği ürkeklikle, Marinero en Tierra'dan parçalar okumuştum. Arada sırada bazı yabancı ozanların, Paul Valery, Claudel, Aragon, Eluard, Teixeira de Pascoaes gibi yabancı ozanların sesleri de karışırdı bizim seslerimize. Federico, sonsuz tatilde olan bir öğrenci gibi, yaz iyice gelip de şiirlerinde onca sözünü ettiği Granada ve Fuente Vaqueros'a gidene dek, yılın büyük bölümünü işte bu ortamda geçirirdi. Gittiği yerdeyse kendisini bekleyen, Madrid'in piyanosu ve kültür ortamı değil, avlu ya da sokaklarda çalınan ve şiirsel oluşumuna büyük katkıda bulunan gitarlardı. -Kuzenim, ağaçlar başlarını salladığına göre yakında fırtına çıkacak. Hoşçakal. Kuzenim. İşte öğrenci yurdundaki o ilk tanışmamızda, o aydınlık Endülüslü yüzüyle ve hiç bırakmadığı o çingene tavrıyla böyle vedalaşmıştı benimle. Federico Sevilla'da ya da Sevilla Federico'da! 1927'de, Cordobalı büyük ozan Luis de Gongora'nın üç yüzüncü ölüm yıldönümünün coşku içinde yaşandığı o yılda, kuşağımızın öteki yazarlarıyla birlikte Garcia Lorca ve ben de bu Endülüs kentine çağrıldık. Bizi orada buluşturan edebi bir toplantıydı ama, asıl çeken neden, büyük boğa güreşçisi dostumuz Ignacio Sanchez Mejias'dı. Edebiyata olan büyük tutkusu ve ilgisi nedeniyle bizi, Manzanares Irmağı'nın bomboş kıyılarından, Sevilla'daki Guadalquivir Irmağı'nın çiçekli kıyılarına çekmişti. Federico'nun şarkı ve romansları Sevilla'da büyük bir ün yaptı. O sıralar henüz yayınlanmamış olan Romancero Gitano'yu okuması müthiş ve neredeyse boğa güreşçilerindeki kadar bir coşku ve alkış tufanı yarattı. Endülüs'ün onurunu yücelten ve şiirlerinde sürekli olarak Sevilla'dan ve Guadalquivir Irmağı'ndan söz eden Lorca'nın bu tutkusuyla kendilerinden geçen dinleyiciler, kravatlarını ve ceketlerini çıkarıp ona atma çılgınlığına kapılacak kadar ileri gittiler. Endülüs kentleri arasındaki masum çekişmeyi ateşlendiren daha sarsıcı, daha şaşırtıcı bir şey olamazdı. Federico Romancesoru\"sunu Sevilla'dan başlatmıştı! Bir boğa güreşinden söz ederken Sevilla'dan başlamak! Banamejili bir çingeneye, Cordobalı bir gence yeğlemişti bunu. Garcia Lorca'nın şiirsel amacı çok masumdu ve bölgesel çekişmelerden kesinlikle uzaktı ama, bu rastlantı, bir Granadalı'nın bu tutumu, kentlerini kıskanan Sevillalılar'ı sevinçten çıldırtmaya yetmişti. Bugün onu Alcazar'ın kıraç bahçelerinde, müzenin Zurbaran beyazlıkları önünde ve Santa Cruz bölgesinin kireçli labirentinde anımsamanın büyük hüznü! -\"Don Fernando Villalon Daoiz, Endülüs'ün tek kitaplı ozanı. Federico ile Villalon hemen arkadaş oldular. Villalon öğleden sonra ikimizi kenti dolaşmaya davet etti. Sevilla'nın karışık sokaklarından, tehlikeli dönemeç ve virajlarından Fernando'nun kullandığı arabayla geçtik. Zavallı Garcia Lorca'nın yüzündeki dehşet ifadesini hiçbir zaman unutamayacağım. Arabalara olan korkusu ancak Pablo Neruda'nın, ya da, ... ya da benim arabalara olan korkumla kıyaslanabilirdi. Çünkü Villalon bize, gelecekteki şiiri El Kaos\"un dizelerini okuyup açıklarken ellerini direksiyondan çekiyor, virajları çılgınca bir hızla dönüyordu. Yine aynı gece, Ignacio'nun şehir dışındaki \"Pino Montana adlı villasında toplandık. Kahkahalar, bağırışlar, kucaklaşmalar, itişmeler, Federico'nun Fernando'nun Başarılarını kutlama yöntemleri olan tüm bu davranışlar, Sevilla'daki Giralda Kulesi'nden duyulabilirdi. Sığır çiftliği sahibi -ozan Sanchez Mejias'ın kendisini oturttuğu köşede Lorca'ya Murillo'nun tablolarını keşfetme konusundaki gizli gücünü, tatlı sularda deniz kızı avlayabileceğini, boğaların gözlerini yeşile dönüştürebileceğini, pınarların suyunu kurutabileceğini anlatıyordu. Ve bu sonuncuya onu inandırabilmek için, Jerez de la Frontera yakınlarında küçük bir köy olan El Cuervo\"ya gidip kuruyan pınarları gözleriyle görmesini öneriyordu. Ah Ignacio'nun evindeki o güzel ve etkileyici gece! Dost ozanların, iyi insanların gecesi! Çok içtik o gece ve şiirlerimizi okuduk. Gongora'nın büyük yorumcusu Damaso Allanso, Don Luis Gongora'nın Primera Soledad adlı kitabından 1091 dizeyi ezbere okudu. Daha sonra Ignacio, gitarist Manuel Huelva ile birlikte Cante Jondo'nun en büyük dehalarından Manuel Torres'in geldiğini bildirdi. Manuel Torres'in güzel sesi yanında sözcükleri de çok şaşırtıcıydı. - Nereden buluyorsun bu sözcükleri? diye sordum. - Bazılarını ben uyduruyorum, ötekileri de arayıp buluyorum. Manuel Torres okuma yazma bilmiyordu ama şarkıcılığı kusursuzdu. Federico o yolculuktan yaralanmış, hatta yaralanmıştan da beter döndü. Ancak, güzelliklerden yaralıydı. İyi bir ozan olan Federico aynı zamanda kendisine gülmeyi de bilirdi ve bu olay onu çok eğlendirmişti. - Ama bu Dona Rosita ne kadar da numaracı bir kadın, Mariano! Ne kadar da numaracı! - Otuz iki, İrene, otuz iki! Ne harika! - Ne diyorsun, Mariano? diye sıçradı zeki karısı. - Köpek, İrene! Masanın çevresinde otuz iki tur attı! Her zamankinden daha çok! İnanılmaz, aynı ölçüde hüzün verici ve yorum gerektirmeyen bir olay. - Doğru mu, doğru mu söylediğin? Sessizce sorulmuştu bu soru ve az sonra, yalnız benim değil, bize yaklaşmakta olan herkesin sesi avluyu doldurdu. - Doğru mu, doğru mu? Hiçbirimiz inanmak istemiyorduk. Ancak o gece tüm kalemler büyük bir öfkeyle bu trajediyi haykırmağa başladı. İşte o günden başlayarak, Granadalı ozanın imgesi tüm dünyayı sardı. Romancero'sundaki 'beş dere olmuş kan çeşmesi' gibi yeryüzüne akıyordu. - Doğru değil, doğru değil. Hiçbir şey yapmayın. Hiçbir şey yazmayın. Federico'nun sağ olduğu ve bir yerde gizlendiği biliniyor. - Doğru olabilir mi? Yine bu küçük umut kırıntısı, Pen Kulüp Başkanı H. G. Wells'i Granada askeri valisini aramaya yöneltti. Verilen yanıt, sıradanlığıyla, kesin olanın en iyi kanıtıydı ve hiçbir kuşku bırakmıyordu. Kaba ve küçümser bir tonla şöyle demişti Espinoza: \"Bu bayın nerede olduğunu bilmiyorum. Uzun bir süre, Garcia Lorca'nın, Sierra Nevada'nın güç ulaşılır bir bölgesinde veya bir konsoloslukta gizlendiği ya da İspanya dışında küçük bir İsviçre kasabasında olduğu fısıldandı kulaktan kulağa. Ancak gerçekten gizlendiği yer toprağın üstünde değil altındaydı. Ve yüreği orada, dünyaya yeşillikler katacak ve hiç solmayacak simgesel bir ağacın köklerini salıyordu."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/650473561841106944/ahmet-telli-art%C4%B1k-insanlar-ac%C4%B1lar%C4%B1n%C4%B1", "text": "Pen Club 1981 yılında Ahmet Telli'nin şiirini dikkate değer bulduğunu açıkladı. Almanya'da yayımlanan en önemli edebiyat dergilerinden Akzente dergisi ise Telli'nin bir şiirini yayımladı. Bu iki gelişmenin ardından Ahmet Telli, Bilim ve Sanat dergisinin sorularını yanıtladı. - Pen Club 1981 yılında yaptığı toplantıda, yazdığım şiiri dikkate değer bulurken, genç Türk şiirinin önemini koyuyordu ortaya diye düşünüyorum. Dünya yazarlarının bu yaklaşımı, şiirimizin düzeyinin, vardığın noktanın, üstlendiği görevi yerine getirmenin belirtilmesinden başka bir şey değildir. İnsana, insan onuruna sahip çıkışın farkedilmesidir bu. Aynı zamanda insanın öneminin vurgulanması, gözetilen estetik düzeyin de ortaya konmasıdır. Tıpkı, güzelden söz eden bir şiirin güzel olmasını istemek gibi... Tıpkı, emekten söz eden bir şiirin bir emeğin ürünü olmasını istemek gibi. Pen Club'ın 1981 yılında Türk şiirinin üzerinde durması, şiirimizin dünyayı kuşatan, insanlığa sahip çıkan bir sesi taşıdığı anlamına gelir. Benim şiirimi hazırlayan koşulların ve şair arkadaşların Türk şiirini vardırdıkları noktanın sunulmasıdır bu da. 1981'de şiirimizin dünyada söz sahibi olmasının sevincini yaşarken payıma düşenden mutlu oluyorum. - Sanatçılar, şairler dünyada doğal bir işbölümü yapmışlardır. Her birinin yürünecek bir yolu vardır. Varmak istedikleri nokta, hedefleri aynıdır ama. Her şair, Fransa'da, İngiltere'de, Federal Almanya'da, Kongo'da, Türkiye'de... nerede olursa olsun, tamamlanması zorunlu o zincirin bir halkası olmak görevini yüklenmiştir. Bu uğraşının temelini, insanı, insan onurunu korumak düşüncesi oluşturmaktadır. Soylu sanatçıların, şairlerin ölümüne yüklendikleri, yaptıkları bundan başka bir şey değildir. Ki bu yüzden çabaları güzeldir, saygındır. Akzente Dergisi ülkelerin edebiyatlarına sahip çıkarken üstlendiği görevi yerine getirmektedir. Ülkeler arasında diyalogun kurulmasından öte bir şeydir bu da. Eritre'deki şairler üstlendikleri görevi şöyle yapıyorlar demeye gelmektedir. Bana, dolayısıyla Türk şiirine yönelen ilginin temelinde bu yatmaktadır. Akzente Dergisi, insanlara Türk şiirinden haber verirken benden örnek seçmişse, şiirimiz adına onur duyarım. - Şiirlerdeki sesin şairlerin fiziki yapılarıyla bir bağ taşıyıp taşıyamayacağını tartışmak istemiyorum. Söylemek istediğim bunun ötesinde olacak. Şiirlerdeki ses, şairin yaşadıklarında, çektiği acılarda, sevinçlerinde, üzüntülerinde karşılıklar bulabilir. Etkimelerin ortaya çıkardığı bir tepkinin göstergesidir bu ses. Eli yanan birinin çığlığı neyi anlatır? Oğlunu yitiren annenin ağıtı ne anlama gelir? Öfkelenen kişinin bağırması hangi duyguları karşılar? Ve bütün bunlar yoğun olarak dünyanın nerelerinde yaşanıp gitmektedir? Böyle düşününce, insan onurunun ayaklar altına alınmasından ötürü duyduğum acıyla haykırışım şiirime ses olmuşsa, Kappert'in şaşırması doğaldır. - Söylediklerinizi, şiirimizin önemsendiği oranda sevinçle karşılıyorum. Bu aşamada, bizim insanın sahiplendiği şiiri gözden geçirdiğimde de öğrendiğim çok şey oluyor. Bir kez, okuyucunun ölçü alınmasından öte bir şeydir bu. Ve uvriyerizmle bir ilişkisi yoktur bunun, popülizm de değildir. Sosyal bir dönüşüme, toplumsal bilinç sıçramasına bağlanabilir bu ilgi. Artık insanlar şairleriyle omuz omuza yürümek istiyorlar. Acılarını, sevinçlerini bölüşen sanatçıları gözetiyorlar. Onlara anlatmak, öğretmek istekleri, bir öğrenme isteğinin gerilimine de taşıyor. Ortaklaşa yazılandan yana olduğunu duyumsatırken, şaire de yalnız estetik çabayı yüklüyor, denilebilir. Uzatmaya gerek yok sanıyorum. Bu ilginin şiirimizin açısından önemi, nasıl bir şiirin yaratılması gerektiğini işaretlemiş olmasından geliyor. Artık, önemsenmiş olmanın bana yüklediği sorumluluğu daha bir üstlenmenin sorumluluğunu yaşıyorum."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/650548930429452289/f%C3%BCruzan-paras%C4%B1z-yat%C4%B1l%C4%B1-imtihanlar%C4%B1n%C4%B1n-%C3%A7ocuklar%C4%B1", "text": "Parasız Yatılı, 2021 yılında elli yaşına girdi. Yayımlandığında büyük yankı uyandırmış ve 1972 Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazanmıştı. Sürekli olarak yeniden basılan yapıt, yirmi beş yaşına girdiğinde de gündemdeydi. Füruzan, 1996 yılında eseri ile ilgili soruları yanıtlarken, öykülerinin gördüğü ilginin nedenleri hakkında önemli ipuçları vermişti. - Çocukken tıpkı bütün çocuklar gibi, sanat duygusu güçlü bir çocuktum. İlk gençlik yıllarımda resimle, müzikle de ilgilenmiştim. Nasıl mı, bol bol şarkı söyleyerek, radyoda müzik türlerini keşfe çıkarak, boş bulduğum kağıtlara bir şeyler çizerek, ne bulursam okuyarak. Bu ilgiler çocukluk yıllarımdan başlayarak beni özel bir dünyaya doğru taşıdı. Çevremdekiler, büyüklerim bu eğilimlerimi izlemediler. Sıkıntıları vardı. Ben kendimi oyalayabilir görünüyordum. Bu da onlara onca sıkıntıları içinde rahat bir soluk aldırıyordu. Sanatlara doğru bilinçsiz bir çekimle yol alırken, bir öğreticinin tepemde olmaması da, belki de beni sanata daha güçlü bağladı. Seçimi ben yapmıştım, karışanım yoktu. Sonraları bir yazma hevesi belirdi bende. Aynı yıllarda bulabildiğim araç gereçle bir yerlere gidip resim yapmaya heves ettiğim gibi... Geçmişte ilk yazdıklarımla arama bir sınır çekmenin yazarlığımın hakkı olduğunu biliyorum. Ben, birikimlerimden sonra verdiğim olgun bir karar sonucu çalışmalarımı 1960'ların ortasına tarihlememin nedenlerini anlatmak istiyorum. Sanat heveskarlığı ilk gençlikte hemen hemen herkeste vardır. Sonra çoğunluk hayat için ciddi sayılan hevesler ve arzulara doğru gidilir, sanatlar da biter. Dünyanın her yanında dergilerde, gazetelerde hatta zor olanaklarla bastırılmış kitapçıklarda bu tür gençlik yazıları vardır. Sonra unutulup geçmişe karışıp giderler. Bu imzaların sahipleri yıllar sonra ün kazanmazlarsa asla bir daha hatırlanmazlar. Bu benim için de böyledir. Çok uzun süreler sonra yazmalıyım diye karar verdiğimde başlar benim yazarlığım. Değerli şair Cemal Süreya o yıllar Papirüs'ü yayımlıyordu. Bir gün bana, Öykü yaz Papirüs'te yayımlayalım, dedi. Bunları boş yere söylemiş olmayacağını düşünerek öykülerime başladım. Papirüs kapanmadan orada çıkan son öyküm Nehir için dergiye gittiğimde orada Selim İleri'ye rastlamıştım. Cemal Süreya'ya iki öykü yazdığımı söyleyince, Birini Papirüs'e bırak, ötekini de Yeni Dergi'ye Memet Bey'e götürebilirsin, demişti, Çünkü Papirüs'ü kapatmak zorundayız. Bu haberle ne kadar üzüldüğümü bugün bile aynı güçte duyumsuyorum. Hatta Selim'le ben yayımlanacak öykülerimize rastlantıyla aynı adı taktığımızı o gün konuşup ikimiz de bunları değiştirmiştik. Öyküm Nehir olarak yayımlanmıştı. Sevgili Memet Fuat'la Yeni Dergi'de tanışmam da böyle gerçekleşmişti. O ay iki öyküm aynı zamanda, Nehir Papirüs'te, Su Ustası Miraç Yeni Dergide yayımlandı. O yıllarda, o dergilerin canlılığı içinde yetişen yeni yazarlar çok şanslıydılar. Yeni Dergi, Papirüs ve diğerleri 60'ların canlı dünyasını, yükselen insani kavramlarını sanat ortamına güçlü bir biçimde taşıyorlardı. Ben sonuçta yazarlığımı, yazarlıkla ilgili sorumluluğumu o yıllarda kurdum. 1968'lerde düşüncelerle, protestolarla donanan, bir anlamda bir Rönesans yaşadığını saydığım dünyanın o yıllarında... Bu açıdan geriye bakmayı anlamsız ve cılız buluyorum. Bir yazar, bir yazara yazarlığının başlangıcı için özgür bir tercih yapabilir. Birinci sorunuza kapsayıcı yanıtlar vermeyi istiyorum. Böylece sonraki yanıtlar bir anlamda bu açıklamaları içinde taşıyacaktır. İlk kitaplar kimi zaman önemli bir yazarın, bir yeteneğin sözcülüğünü de yaparlar. Bizde ve dünya edebiyatında bunun örnekleri çoktur. Hemen aklıma gelenleri sıralarsam sevgili Onat Kutlar'ın İshak öyküler kitabı, Sevim Burak'ın Yanık Saraylar'ı, Nezihe Meriç'in Bozbulanık'ı, Orhan Kemal'in ve Sait Faik'in ilk çalışmaları bunlardandır. Batı yazınında ise en çekici olanlardan biri F. M. Dostoyevski'dir. İlk romanı İnsancıklar ünlü Rus edebiyat adamı, eleştirmen Visaryon Belinski'ye ulaştırıldığında, Belinski kitabı sabaha kadar okuyup bitirir; sonra, Rusya büyük bir yazar kazandı, der. İlk çalışmalarıyla özgün, önemli bir sanat dünyası kurmuş olmayanların gittikçe yükselen sanat ürünleri vermediklerini elbette söyleyemeyiz. Rus ve dünya edebiyatının büyük öykü ustalarından Çehov'un ilk çalışmaları pek dikkat çekici değildir. Çehov, yıllar sonra, Nihayet, diye açıklar bir dostuna, artık yazdıklarımda ulaşmak istediğim yeri buldum. Edebiyatlarını yıllar içinde olgunlaştırıp ortaya koyan yazarlarla, ilk çıkışlarında vurucu bir etki yapanlar elbette aynı değer çizgisindedirler. İlk ürünleriyle ün kazanan yazarların, sonraki çalışmalarında onları çoğunluk şu sınav bekler. Bu da neredeyse kaçınılmazdır: Bu kitabı ötekini aşamıyor. Çıta yükseltilmiştir. Bakalım yazarımız şimdi ne kadar atlayacak, diye. Aşmak ne anlama gelmektedir acaba? Genellikle yeni bir şeyler beklentisi çıkar karşınıza burada. Buna yanıt olarak sağlam bir örnek saydığım pek çok kez de yinelediğim Dostoyevski'den bir alıntı yapacağım yine, yazar son romanı Karamazov Kardeşler'i yazmaktadır. Aynı yıllarda pek çok yeni yazar ünlenmiştir. Yeni eleştirmenlerse bir gün biraz da hafifseyerek, Dostoyevski'ye şöyle bir soru yöneltirler, Saygıdeğer Fyodor Mihayloviç, siz yine aynı şeyleri yazmaktasınız. Oysa edebiyatımızda çok büyük değişmeler, yepyeni yazarlar, yeni akımlar var. Çok şey deneniyor, yeni yollar aranıyor. Peki siz?.. Evet haklısınız, diye yanıtlıyor Dostoyevski. Gelin görün ki ben ölene değin yargıyı, acımayı, kuşkuyu, sevgiyi, ihaneti yazmayı sürdüreceğim. Sonra hep birlikte bekleyeceğiz. İş ciddiye binince yazılanların gücünü ve vardığımız noktayı anlayacağız.\"İş ciddiye binince, her sanatçı yaşadığı çağın moda bile olsa sanat akımlarına elbette ilgi duyacaktır. Anlatım gücünü yükseltebileceğine inandığı biçimleri de deneyebilir... Fakat içerik buna zorlamalı. Benim yazında en önemsediğim şey alçakgönüllü yaklaşımlardır. Bu 'alçakgönüllü' sözcüğünün Türk edebiyatında en açıklayıcı adlarının başı çekenleri Orhan Kemal, Sabahattin Ali, Sait Faik, Memduh Şevket Esendal'dır. Onların dünyasında sevgi sözcüğü taşıdığı vazgeçilmez değeri hemen kazanır. Onlar kahramanlarına aynı boy hizasında durarak bakarlar. Yazarlarken tek önem verdikleri nokta budur neredeyse, 'alçakgönüllük'. Amansız aşağılanmaları engelleme, hakları ödenmeyenleri arkalamak isteyen bir bakış içindedirler, göstergeleri budur. Kibirliliğin yazdıklarında yeri yoktur. Derinlik burada başarıyla çizdikleri kahramanlarında karşımıza çıkar. Edebiyatımızdaki bu başarılı örneklerde yazarın etkileme gücü aynı zamanda estetik bir bütünlükle de donanır. Bana arada yöneltilen Parasız Yatılı'yı aşmak değerlendirmesinin işaret ettiği noktayı kavramakta güçlük çektiğimi söyleyebilirim. Çünkü, ben saygıyla andığım pek çok önemli edebiyatçının değişik eserlerini okurken onları kendi içlerinde hiç yarıştırmadım. Her sanat eseri ilginç bir dünyadır. Her edebiyatçı da kalemini istediği türlerde deneyebilir. Benim açımdan bunun en iyi örneği Sait Faik'tir. Öyküleri, röportajları, şiirleri, romanı onun kaleminden çıktığı için önemlidir. Parasız Yatılı 25 yaşında derken o, içinde taşıdığı insanlarla, onların umutları ve beklentileriyle, dünyadaki duruşlarıyla yakınlaşma, anlama isteğiyle yazıldı. Yazarlığımın bu temel anlayışı açıklayıcı bir manifestodur da. İlk kitabıma giden yolda seçkin yazarlar bana öğretmenlik yaptılar. Dünya edebiyatının ve bizim edebiyatımızın yaratıcıları insanların yaşadığı trajik durumları bana tanıttılar. Sanatların gücünü arasız düşündüm. İnsanoğlu ona kendisinin yeniden anlatılmasına gösterdiği bu ilgi ve tutkuyla yüksek bir yere ulaşıyordu. Ölümlü bir varlık olmanın daraltıcı sınırlarını aşıp sanatla ölümsüzlüğün yüzünü görüyordu. Ben İstanbulluyum. Köklü, seçkin bir İstanbullu aileden gelen büyük bir şairin, Nazım Hikmet'in dizelerinde, Memleketimden İnsan Manzaraları'nda Anadolu'yu yüreğinden tanıyor ve görüyordum. Lermontov'un Çağımızın Bir Kahramanı'nı okurken bir varoluş sıkıntısını içinde buluyordum kendimi. Çok küçük yaşlarda başladı benim okuma tutkum. Başta da değindiğim gibi, yakınlarımdan kimse bana yol göstermedi. Belki bu özgürlük benim sanattaki kerteriz noktam oldu. Sanatın gücünü ayrımsadıkça kendimi de daha güçlü bulmaya başladım. Fakat yazmayı düşünmüyordum. Önemli olan içimin, bakışımın donanım kazanmasıydı. Yaşadıklarımı, kendimi gözden geçirebilmekti. Yazmak benim için öyle başlarda kolayca ulaşabileceğim bir düşünce değildi. Başat olan öğrenmekti. Yaşananlara ulaşma yollarımı, bilgilerimi okumak genişletiyordu. Belleğimde, geçmişin bütün kahramanları sorularıyla yerlerini alıyorlardı. Dünyayı öğrenmenin en iyi aracının sanat olduğu duygusuna büyüme yıllarında yaklaştım. Sanatın insanlar arasında yarattığı evrense, ortak duyarlık inanılmayacak denli güçlüydü. Kolayca aşındırıldığını, üzülerek düşündüğüm sevgi sözcüğünün önemini içimizden kavrayarak bize yeniden tanıtmayı ancak sanatlar başarabiliyordu. Toplumun nedensel karmaşasını anlamama, olayların toplumları yönetenlerin iktidar gücüyle sınırlandığını görmeme sanatlar olanak verdi. Yıllar yıllar sonra, yazmaya karar verdiğimde kendileri için sözcülük yapabileceğim, yazmamı bekleyen kahramanlarım vardı artık. Ve ben ünümü onların aracılığı ile yaptım. Bu da sevinç verici oldu. - Şunu açık yüreklilikle söylemekte yarar var. Yazdıklarımın önemli karşılıklar alacağını biliyordum. Yukarıda da değindiğim gibi yıllarla edindiğim birikimle ülkemi, kendimi yazarak, eleştirerek anlamak istiyordum. Bu güçlü eleştiri duygusunu bana verenler varsıl, okumuş insanların çevrelerinde yarattıkları kibirli havaydı. Paranın, olanaklarla kazanılmış bilginin bilmeyenler ve yoksullara karşı yöneltilmiş olumsuz ışınları vardı bu kişilerde. Karşı tarafsa bilgisizliğinden, yoksulluğundan ürküyor, çekiniyordu. Bilginin kibirliliğini bende ilk kıran Nazım Hikmet oldu. Onun yazdıklarını okuduğumda nasıl ışıldayan bir insan sevgisi taşıdığını gördüm. O, beni, kendini beğenmişlerin dünyasından korunmuş şiirleriyle yatıştırmıştı. Büyüklük taslayanlardan, varsıllıklarını doğal haklarıymış gibi taşıyanlardan çok başka bir evrene götürdü. Ondan ve Marx'tan çok şey öğrendim. - Sanatçılar özgün dünyaları içinde, neredeyse tek bir ana sorunla didişirler. Bu da çoğunluk bize doğrudur diye öğretilenlerin öyle olmadığını anlamak uğraşıyla doludur. Yani gerçeğin sayısız çeşitlilik gösteren yüzünü her defasında yeniden yakalamak. - Bu konuda bazı yerlerde de açıklamalar yapmıştım. 1960'larda bir edebiyattan kopuş dönemi yaşadım. Dünyadan yeni sesler geliyordu: Barış, eşitlik çağrıları duyuluyordu. İnsanoğlunun korkularını besleyen nedenlerin temellerini anlamaya çalışıyordum. Beatles I want to Hold Your Hand ile müzikte pek çok şeyi yıkarak etkili sesler sunuyordu bizlere. Hep bir yenilenme, eski dünyaya taze duyarlılıklar kazandırma isteği yükseliyordu yeryüzünde. Ancak öykülerim dergilerde yayımlandığında tekrar edebiyata döndüm, bu ortamı yeniden gözden geçirdim. Tıpkı bugünkü gibi, Öykü öldü mü? soruları soruluyordu, tartışmalar, açık oturumlar yapılıyordu. Fakat, işte tam bu tartışmalar sürerken, öykü de kendi akacağı özgün derin yataklarını açıyordu. - Bu, bir yazarın yapacağı bir şey değildir kanımca. Fakat Parasız Yatılı'nın ilk basımından (Şubat 1971) bu yana geçen 25 yılı kapsayan olaylar çok çarpıcı. 12 Mart. Gözdağı verme idamları. İşkence. 12 Eylül. Darbe. Baskılar. Dehşet. İşkence. Liberaller. Berlin Duvarı'nın yıkılışı. Sovyetlerin dağılışı. Yükselen değerler tantanası. İnternet. Çok sarsıntılı bir 25 yıl. Üçüncü bin yıla ekonomik krizlerle giren dünya... - Papirüs ve Yeni Dergi o yıllardan bu yana etkileri hala süren iki dergidir. Hala değerli başvuru kaynaklarıdır. 70'ler küreselleşmenin doludizgin yol aldığı yıllar değildi. Dünyanın duyarlığı hayatı algılayışı henüz körelmemişti. Sanatlar tüketilirken aynı anda bir üretimin ilk basamaklarını da oluşturuyorlardı. Ben, zorunlu olarak, bir anlamda tabii, öykülerimle Yeni Dergi'ye yönelmiştim. Elime bir öykümü alıp, Bunu basar mısınız? sorusunu soramayacak kadar yayın konusuna değişik bakıyordum, Yeni Dergi'yi düzenli izleyen bir okur olduğum halde. Sevgili Cemal Süreya ancak beni yüreklendirmişti. Geçen yıl tek bir öykü yayımladın, 'Taşralı'. Memet Fuat onu yıllık seçkisine aldı. Rahatça götürebilirsin öykülerini, demişti. Su Ustası Miraç böylece gitti sevgili Memet Fuat'a. Sonra öykülerimle hep Yeni Dergi'de oldum. - Bir yazar, yazdıklarının değerini elbette önce kendi içinde tartar. Yazdıklarına inancı varsa yayımlar. Öyküden uzaklaşmayı düşünmüyorum. Yeni konulara eğilmek, yeni türleri denemek istekle yaptığım bir seçimdir. - Batı dünyasında ünlü yazarların ortaya koydukları her türlü çalışma bütünlük içinde ele alınır. Sonuçta bir edebiyatçının ürünleridir okunanlar ve görülenler. Evet, doğru. Yazarlığı bir komple uğraş gibi görüyorum. Günter Grass'ın desen sergisi açtığı yıl Berlin'deydim. Sanat insanları, sanat eleştirmenleri yadırgamadan yazarın çizimlerini anlamaya ve çözümlemeye çok özen gösterdiler. - Benim öykücü kişiliğimin temeli neymiş? Çok ilginç. Bu yargının kaynakları bana açık olmadığı için, bu konu üzerinde ne yazık ki akıl yürütemeyeceğim. - Biz çok göç alan bir kara parçasında yaşayanlarız. Hem iç, hem dış, hem kültür, hem inanç göçlerini arasız taşıyoruz. Kadınlar ve çocuklar, bunun bendeki en önemli tanıklarıdır. Seslerini çok duyuramaz onlar. Yazarlığımda, yüzleri derin kaynaklar oluşturur. Çıldırmanın eteklerinde gezen yoksulları ve aşağılanmışları hiçbir zaman görmezden gelemem. Moda günümüzde zenginlerden, tüketimin yeni buluşlarından söz etmek olsa da. - Böyle bir karşılaştırmanın yanıtı öykülerin içinde var. Buna bir şey eklemek gereksiz sanırım. - Durum yazarı olmak baştan seçtiğim bir şeydi. Bu anlatım türü Çehov'da eşsiz bir başarıyla görülür. Açıkça söylenenlerin ardındaki üstü örtülenler bize hemen ulaşır. Sözcükler açıkladıklarından daha çok şeyi duyurmayı başardığı ölçüde edebiyatı güçlendirir. - Bir yazar yaşadığı tüm zamanların tanığı olabildiği, aklına yüreğini de katıp dikkatli kılabildiği düzeyde kurgulayacağı dünyayı zenginleştirebilir. Yoksa bir ömür, bire bir yaşananlar yaratıcılık için asla yeterlilik göstermez. - Sanatçının özerk bir dünya kurabilme yolunda ayrıntıları örgüleyecek yetenek gücünün de olması gerekir. Ama, asla bu bir ayrıntılar yığını olarak da düşünülmemeli. Bu donanımla anlattığınızı ele alırsanız, o çok sıradanmış gibi görünen, üzerinde durulmayan konu ya da durum okurunuzla aranızda paylaşılan bir dünyayı oluşturur. Yazdıklarımda daima önemsediğim var. Bu da amaçladığım kanıyı, duyguyu okura iletebilmektir. -Ah, ben bunun böyle olacağını hiç düşünmemiştim!- diyebilmeli. Sanat en uç sınırdaki olmazlarda dolaşmasını bile ancak hayata dokunarak gerçek kılabilir. Yaşanmışlıktan mı yola çıktığım sorusu, bu hemen hemen bana en çok sorulan sorulardan biridir. Ne denebilir! Siz yazar olarak her yazdığınızın bir noktasında varsınızdır. Fakat aynı zamanda da kurgulayabildiğiniz kadar iyi ve özgün bir yazar olabilirsiniz. Yoksa şu sıradan tekerlemeden, 'her hayat bir romandır' söyleminden öteye gidilemez. - Öykünün de arada bir mola verdiği yıllar vardır. Bir kendini gözden geçiriş gibi. Türk edebiyatı çok önemli adlarla zenginleşmiş bir mirasa sahiptir. Bir süreklilik bu konuda yaratılmasa da, bu miras tartışılmasa da açıkça böyledir. Yeni öykücüler arasında dikkatimi çeken genel özellik, bir iki adın dışında, kapalı bir anlatımla, daha çok biçem arayışlarının ortaya çıktığıdır. Bu da elbette önemli. Fakat Sait Faik armağanlı Mehmet Saçlıoğlu'nun öyküleri, Hür Yumer'in Cevdet Kudret ödüllü Ahdım Var kitabı üstünde önemle durulması gereken çalışmalar diye düşünüyorum. Hür Yumer, ne yazık ki artık aramızda olmasa da yazdıkları tartışılmalı. - Öykülerimdeki yaşanmışlığın izleri dediğiniz noktalar bir yazma bilincinin kurgusundan geçerek ortaya çıkarlar. Bu, gündelik bilincin dışında bir şeydir. Sıradan, parçalanmış küçük noktalara dikkat eden bir bilinç değildir. Hüznün ve ışığın kol kola gezdiği bir zamana doğru çekilirsiniz. Bu sizin özel yazma hücrenizdir. Tüm kurguladıklarınızla, tüm duyarlılıklarınızla, görmelerinizle baş başa kalırsınız ve bu zorunludur da. S. G. - Bütün öyküleriniz arasında en beğendiniz üç öykünüzü belirtebilir misiniz? Belki böylece bugünün genç okurlarına Füruzan'ın öykülerine yönelmek için bir ipucu da verebiliriz. - Kendimden öyküler öneremem. Bu, okura gereksiz bir müdahaledir. Gençler, dünyayı onlara yeniden anlatmak için yola çıkan tüm has yazarları okusunlar. Sait Faik'i, Orhan Kemal'i, Yaşar Kemal'i, Abdülhak Şinasi Hisar'ı, Adalet Ağaoğlu'nu, Selim İleri'yi ve daha birçoklarını, doğu ve batı klasiklerini... zamanları bunlarla zenginleşir, dünyaları bunlarla büyür. F. A. - Yazarın 'bilinçlilik an'ı gerçeğine bakışınızı, bir öykücü olarak yazma bilinci ile yaratma bilinci arasındaki yakınlığa / uzaklığa yaklaşımınızı öğrenmek istiyorum. - Yazma bilinci gerçekten somuttan soyuta geçen bir an olarak görünüyor bana. Gerçeklerin yeniden kurgulandığı bir an. Bunu demin de anlatmaya çalıştım. Yeterli olabildim mi bilmiyorum. - Edebiyat, sanat değeri taşıyan tüm çalışmalar konusunda böyle düşünüyorum. Vermek, alabilene yeni bir katkı, yeni bir bakış getirmektir. Parasız Yatılı zaten konumu gereği bu özelliği taşıyor. Ne diyor, öykünün okul bahçesinde oturan hademesi:Parasız yatılı imtihanlarının çocukları hep erken gelir. Hiç gecikmezler...\"Sanatın çağlar boyu vazgeçilmezliğini bu vermelerde, bu göndermelerde buluyorum ben. Biliyorum ki insanı insan eden iki güçlü şey var: Adalet duygusu ile sanat duygusu. \"Bana niçin böyle davranıyorlar? Niçin her şey acımasız, sorusunun sorulduğu her yerde bu ikisi de kesinlikle vardır. 29 Ekim 1935'te İstanbul'da doğdu. İlk öyküsü 1956'da Seçilmiş Hikayeler Dergisi\"nde yayımlandı. 1964 - 1972 arasında \"Dost, Papirüs, Yeni Dergi\"de yayımlanan öyküleriyle büyük bir ilgi topladı. İlk kitabı Parasız Yatılı (1971) ile 1972 Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazandı. Art arda yayımlanan Kuşatma (1972) ve Benim Sinemalarım (1973) adlı kitaplarından sonra, edebiyatımızda sarsıcı bir etki yarattı. Memet Fuat bu durumu, \"Füruzan edebiyatımızda bir olaydır, biçiminde karşıladı. Füruzan geleneksel anlatım biçimleriyle geleneksel ilişkilerin dramatiğini yepyeni çağrışımlara yol açacak biçimde verebilmiştir. Bu başarısının asıl nedeni doğal, akıcı, açık seçik bir dili duru ve yalın biçimde kullanması olmuştur. Ayrıntılarla beslediği canlı anlatımı ve kişilerini derinlikli biçimde işleyişi başarısının öbür yüzünde durur. Füruzan'ın öbür yapıtları: Gül Mevsimidir (1972 öykü); 47'liler (1974, roman, 1975 TDK Roman Ödülü); Yeni Konuklar (1976, inceleme - araştırma - röportaj); Ev Sahipleri (1981, deneme - inceleme - araştırma - konuşmalar); Redifeye Güzelleme (1981, müzikli oyun); Ah Güzel İstanbul (1981, senaryo, Ömer Kavur ile birlikte); Gecenin Öteki Yüzü (1982, senaryo, Okan Uysaler ile birlikte); Günübirlik Adada (1988, senaryo); Berlin'in Nar Çiçeği (1988, roman); Benim Sinemalarım (1988, senaryo); Lodoslar Kenti (1992, şiir); Balkan Yolcusu (1994, deneme - inceleme - röportaj). Kendi öyküsünden senaryolaştırdığı Benim Sinemalarım, sinemada ilk yönetmenlik denemesidir."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/650730217242083330/orhan-pamuk-i-nsan-yazmay%C4%B1-kendisini-de", "text": "Orhan Kemal Roman Ödülü'nü 1983 yılında kazanan Orhan Pamuk, İnsan yazma dürtüsünü ayakta tutmalı. Yazmayı, yalnızca dünyayı değiştirecek bir şey olarak değil, kendisini de değiştirecek bir şey olarak görmeli diyor. Geçen hafta, Orhan Kemal Roman Ödülü'nü genç bir yazar, Orhan Pamuk kazandı. Eserinin adı Cevdet Bey ve Oğulları. 1974 - 1978 arasında yazdığı bu roman daha önce de, 1979'da Milliyet Yayınları Roman Ödülü'nü kazanmıştı. Orhan Pamuk, Gazetecilik Okulu'nu bitirince, mesleğe girmedi, denemedi bile. Ama yazmayı sürdürdü. Yazmaya, bundan dokuz yıl önce, 1974'de başlamıştı."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/650731601147396097/enis-batur-adnan-benk-gen%C3%A7li%C4%9Finde-y%C3%BCzy%C4%B1l%C4%B1n-en", "text": "Onu hem bir bey, hem de sıradışı bir beyin kılan, eleştirel bakışın dünyasında temel ama dengeli bir ölçüler bütünü taşımasıydı. Dil bilgeliği, Adnan Benk'te sanki içkin bir özellikti. Bir seferinde Blanchot'ya Barthes'dan daha fazla yakınlık duyduğumu söylemiştim, Aman dedi, şiirinde filozof ol da, sakın felsefe yapma. İşe kendini beğenmemekle başlamış. Amansız bir zekanız, dudak uçuklatıcı bir kültür birikiminiz, neredeyse herkesi şaşırtacak ölçüde yeteneğiniz varsa, bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de kendinizi beğenmiyorsanız, iyice yalnız kaldınız demektir. Kendisini karşısına koyup kılı kırk yaran biri, başkalarını beğenme konusunde ne kadar eli açık olabilir ki? Dönem dönem dile gelip etrafı kasıp kavurmuş Adnan Benk; gene de, çoğunlukla susmuş, telef etmeyi bir kişisel politika haline getirmeye yanaşmamış. Eline kalem almayı adet haline getirseydi, bundan kimsenin şüphesi olmasın, Türkiye'nin kültür ortamını bir hurdacı dükkanına çevirebilirdi. Yazdıkları, yazabileceklerinin kanıtı, tanığıdır. Oysa Adnan Bey hem de nasıl zarifti. İçindeki eleştiri dalgalarına ket vurmayı yeğledi. Bazı yazılarında insaf sınırını zorlamış olduğu düşünülebilir, özellikle hedef olanların canı yanmıştır şüphesiz. Gelgelelim, doğal bir saldırganlık güdüsünde, sirke üslubundan, bir şirret karakterinden eser yoktu onda: Onu hem bir bey, hem de sıradışı bir beyin kılan, eleştirel bakışın dünyasında temel ama dengeli bir ölçüler bütünü taşımasıydı. Tanıştığımızda 30 yaşında yoktum. Beni yokladı. Biraz iğneledi. Üstüme gelse, yüklense ezilirdim. Öyle yapmadı: Hiçbir söz söylemeden bana kıymet verdiğini sezdirdi. Bir iki sarsaklığımı hemen bertaraf etmemi sağladı. Eşitmişiz gibi davrandığını unutmadım. Çağdaş Eleştiri yıllarında, çatı katında, ufak bir ormana dönüştürdükleri evlerinde birkaç kez baş başa kalma fırsatımız oldu. Simin Hanım, yere basmıyormuşçasına yumuşak bir yürüyüşle çay koyar, çekilirdi. Bir seferinde Blanchot'ya Barthes'dan çok daha fazla yakınlık duyduğumu söylemiştim, Aman dedi, şiirinde filozof ol da, sakın felsefe yapma, küpe oldu. Bir başka seferinde, cesaretimi toplayıp üzerine gittim. Olgunlaşmış insan anlar, haddini bilir ve susması gereken noktada susar ya ben gençtim: Bunca birikim, bilinç ve yetenekle neden geride durduğunu, günümüzde etkili olan birçok isimden tartışılmaz biçimde daha etkin olabilecekken neden bundan kaçındğını sormaya cüret ettim. O gün zekasıyla beni atlatmayı seçmediydi. Önce, bir bakıma, matların arasında parlak görünmeyi onursuz bir tutum olarak gördüğünü aktardı. Sonra sözü Valery'ye getirdi: Beni biraz da o yakmıştır. Yüzyılın en büyük zihin terbiyecisi ile hesaplaşmıştı gençliğinde, o hesaplaşmadan yaralı çıkmıştı. Faka basmaz bir ifade cambazı, sıkı bir sözcük soykütükçüsü olduğunu kendisiyle birlikte çalışanların hemen fark etmemeleri olanaksızdı. Çoğumuzun bir ömür çırpınarak edinme uğraşı verdiğimiz dil bilgeliği, Adnan Benk'te sanki içkin bir özellikti, sıksanız onun öyle doğmuş olduğunu ileri sürebilirdiniz. Herkeste, kendisini tanıyanlar, bir ana izlenim bırakmış olsa gerek. Kendi payıma ben, Adnan Benk'i benzersiz bir karizma'nın sahibi olarak anımsayacağım. Aşırılık ve zarafeti özel bir tartım yoluyla terazisinde dengelemeyi başarmıştı. Sözünün yarattığı haz dokusunu betimlemek, aktarmak çok güç. Zekası göz alırdı desem, karşınızdaki pencereden gözünüzü çelen hergele bir güneş aklınıza gelir mi? Bütün bunlara, kim bilir kaç dişi kalbi yakmış, bunu yapmak için herhangi bir çaba göstermemiş adamı eklemek istiyorum."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/650732003482812416/%C5%9F%C3%BCkran-kurdakul-n%C3%A2z%C4%B1m-hikmet-atat%C3%BCrke-g%C3%BCvenini", "text": "Nazım Hikmet, 1938 yılında, orduyu isyana teşvik iddiasıyla yargılandı ve 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırıldı. Cezaevinde 12 yıl kalan şair, 1950'de çıkan Genel Af Yasası'yla özgürlüğüne kavuştu. Yön dergisinin 1967'de yayımladığı mektupta, Hikmet'in hüküm giydikten sonra Atatürk'e yazdığı satırlar yer alıyor. Ancak bu mektup Atatürk'e hiç ulaşmadı. Nazım Hikmet 15 Ocak 1902'de doğdu. 'Orduyu isyana teşvik' ettiği savıyla tutuklandığında, aydın kamuoyunun şiirleri, oyunları, kendi sesiyle yayımlanmış plakları, yazılarıyla tanıdığı bir şair kimliği kazanmıştı. Dünya görüşünü benimsemeyen eleştirmenlerin de yadsımadığı değişik bir şiir dünyasının öncüsü olmuştu çünkü Nazım. Biliyoruz ki, aykırı, toplum güçlerinin tepkiyle karşıladığı bir alem\"di Nazım'ın yarattığı. Bu nedenle Cumhuriyetin ilk on beş yıllık evresinde de, tutunmaya çalışan kişi, katman ve gizli-açık kurumlarıyla eskinin tuzağına düşürülmek istendi Nazım Hikmet. 1938 Harbokulu ve donanma davasının yorumu, yıllar sonra çeşitli açılardan, hukukçularca da yapılmıştır. Güven duyulan tek isim, hasta döşeğindeki Mustafa Kemal Atatürk. Yön dergisinin 3 Şubat 1967'de yayımladığı, okuyacağımız mektup gösteriyor ki, Nazım da yitirmemiş bu güven duygusunu. Türk Ordusunu 'isyana teşvik' ettiğim iddiasiyle 'on beş yıl ağır hapis cezası' giydim. Şimdi de Türk donanmasını 'isyana teşvik etmekle' töhmetlendiriliyorum. Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum. Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamlesini anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var. Yurdumun ve inkılapçı senin karşında alnım açıktır. Yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük bürokrat gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar. Deli, serseri, mürteci, satılmış, inkılap ve yurt haini değilim ki, bunu bir an olsun düşünebileyim. Senin eserin ve sana aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şarinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim. Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu 'inkılap askerini isyana teşvik' damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır. - piriltii liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/651166714014334977/mithat-cemal-kuntay-ali-ekrem-gayesine-y%C3%BCr%C3%BCrken", "text": "Namık Kemal'in oğlu, yazar, devlet adamı ve öğretmen Ali Ekrem Bolayır, 27 Ağustos 1937'de vefat etti. Ertesi gün yayınlanan sohbette, Mithat Cemal Kuntay, hocasını ve otuz yıllık dostunu anlattı. - Değerli üstadım Ali Ekrem muayyen bir yazı devrinin kuvvetli bir çehresidir. Servetifünun'da onun hususi bir köşesi vardı. Ve Servetifünun'a yazanlardan bir kısmı gibi, Ali Ekrem de, Fikret'te, Halid Ziya'da kaybolmadı. Nesirde, nazımda o, ayrı kaldı. Bu ayrılığı babasına karşı da gösterdi; bu, bir kuvvettir. Namık Kemal'in taklidciliğini herkesin yaptığı bir zamanda bile Ali Ekrem yazıda onun tesirini taşımadı; herkesin biraz Halid Ziya, biraz Fikret olduğu bir devirde de A. Nadir diye müstakil, ayrı bir adam vardır. Ali Ekrem ile babasının birleştiği en vazıh nokta da, ikisinin edebiyatta yerli adam olmalarıdır. Ali Ekrem ta çocukken hususi hocalarından öğrendiği Fransızcanın edebiyatından istifade etti, fakat o da babası gibi, yazıda yerli olmak meziyetini başka hiçbir kıymete feda etmedi. - Ali Ekrem kendi gayesine yürürken herkese çarpan adamdı. Bundan çok kimse rahatsız oldu. Sonra onun, her düşündüğünü söylemek gibi insan için hem meziyet, hem musibet olan bir hususiyeti vardı. Konuşurken, yazarken düşman kazanmaktan korkmadı. Bir şeyi mademki düşünüyordu, mutlaka söyleyecekti. Ona kendisi kadar başka hiç kimse düşman kazandıramazdı. Kanaatine uymayan şeylerin karşısında susmasını bilmiyordu. - Dostlarını düştükleri zaman arayan adamdı. Kalbi, parası, gözyaşları arkadaşlarınındı. - Kendi son yazdığı Tairi İlham adındaki şiirini beğenirdi. Ben de ilk yazdığı Feryad ismindeki şiiri beğenirim. - Yok. Siz sormuyorsunuz, fakat ben söyleyeyim: Ali Ekrem hastalığını, yani öleceğini biliyordu. Hekim ona kanser olduğunu söylemi, ve bu hekim bu kanserin geçeceğini de ilave etmişti. - Geçecek olan bir kansere tutulmuşum! diyordu."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/651167608886935552/halikarnas-bal%C4%B1k%C3%A7%C4%B1s%C4%B1-hayat-geriye-ve-ge%C3%A7mi%C5%9Fe", "text": "Cevat Şakir Kabaağaçlı 13 Ekim 1973'te hayatını kaybetti. Balıkçı ile yapılan son röportaj ise vefatından altı gün sonra yayınlandı. Konuşma, her cümlesi hikmet taşıyan bir bilgenin yazıya geçen son sözleriydi. Halikarnas balıkçısı cumartesi günü aramızdan ayrıldı. Bodrum'da binlerce Bodrum'lunun katıldığı, sevdiklerinin görülmemiş denecek kadar çiçek gönderdikleri bir törenle toprağa verildi. Onunla son röportajı Orhan İlhan yapmıştı. Doktorlar ezildiler, büzüldüler, bir ad bulamadılar yine de hastalığına... Aslında teşhisi koymuşlardı. Daha önceki görüşmemizde, Doktorlar söylemediler ama ben anladım hastalığımı. Yaşlılık demişti. Sağ eline sol eliyle bir kalem tutuşturdu. Sağ bileğini sol eliyle tutup mukavvaya iliştirilmiş beyaz kağıda yazmaya başladı. Büyük güçlük çekiyordu. Acı da hissediyordu. Yazık değil mi bedeninize üstad. Hani bir süre... diyecek oldum. Dinlenmeye zaman mı var? Biliyorum ben her şeyi. Zamanımın kısıtlı olduğunu da. Ne yazabilirsem kar sayıyorum. İngilizce olarak hazırladığım 'Efes' kitabını bitirdim. Şu günlerde baskıya da verildi. Efes'in uygarlık tarihindeki yerini belirten bir eser oldu. Şadan Gökovalı önceki kitaplarıma girmemiş öykülerimden derlemeler yapmış... Onların son düzeltmelerini yaptım. 'Gençlik Denizlerinde' adıyla yayınlandı. 'Hey Koca Yurt'u ikinci baskıya hazırladım. Hem yavaş, hem zor çalışıyorum. Beni en çok üzen de bu. Şadan yardım ediyor. Yazacaklarımı banda alıyor. Sonra kağıda döküp getiriyor. Manevi oğlum Şadan çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanmış yazılarımı da topluyor. Tetkik ettim. İyi derleme yapmış Şadan. 'Öteden Beriden' adlı büyük bir kitap olacak. Değil elbette. Yalnız büyük adamlar değil... Büyük adam demek gelenek olmuş... Oysa Artemisya'yı, Arahne'yi, Aspasya'yı, Arkiannase'yi, Plankia'yı, Magna'yı daha daha niceleri de anlatacağım... Canımız Anadolumuz, nice büyük kadınlar da yetiştirmiştir. Kadın, özgürlük ve yaratıcılığa, siftah olarak bu koca yurtta kavuşmuştur. Kadınlar için ilk üniversiteler, bugün bizim üzerinde yaşadığımız bu toprakta kurulmuştur. Hep ne diyorum biliyor musun? 'Anadolu Uluları'nı bir bitirebilsem, diyorum. 'Mersin - İstanbul Postası'nı, Anadolum için son söyleyeceklerimi, 'Öteden Beriden'i bir tamamlasam, diyorum. Başka bir gezegenden dünyanın görünüşü, hani şu ay'dan dünyanın görünüşü kitabı demiştim ya, ona da bir başlasam. Daha önce de sana söylemiştim, güzel bir görünümdür o. Oradan dünyaya bakanlar masmavi portakala benzeyen cennette niye düşmanlıklar var diye hayıflanır... Bu som güzelliği cehenneme çevirenlere içerler. Bu som güzellik içersinde ve kısa hayat süresinde iyi şeyler yapmayı özler insan. İyi yaşamayı ister. Bütün dünyada tüm gençliğin söylemek istediği de, bunalımların gerçek nedeni de budur. Zaman durmuyor, zamanla birlikte insan kafası da gelişiyor. Hayat, geriye ve geçmişe bağlanmayı bağışlamaz. Hayat, yenilik ister. Ölen her insanın kafatası, yeni insanlığın binasına taş olur. Çörçöpün yeni bitkilere gübre olması gibi bir şeydir bu... Böyle yükselir insanlık, böyle gelişir uygarlık. - compiilation liked this - zulalimayn liked this - gulenyuzs reblogged this from edebiyatsoylesileri - gulenyuzs liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/651462613704851456/kemal-tahir-ne-mustafa-kemale-ne-de-atat%C3%BCrke", "text": "Romanlarının yazınsal değeri kadar, özellikle Devlet Ana ve Yorgun Savaşçı'daki savlarıyla da gündemde kaldı Kemal Tahir. Selim İleri'nin söyleşisinde, Kemal Tahir'in siyasal düşünceleri ile romanları arasındaki ilişkiye dair konular yer alıyor. Eski edebiyatımızdan klasik değer ya da dayanılacak temel olarak yararlanıp yararlanamayacağımız meselesi de, bu konuşmanın belli başlı ağırlık noktalarından biriydi. Bir de edebiyat ürününün okurla ilintisi olgusunu deşmeye çalışmıştım. Edebiyat ürünü, bugün kime ses yöneltiyor Türkiye'de?; Türkiyeli insanların, büyük kalabalıkların aydınlanmasında edebiyatın herhangi bir görevi olabilir mi? Ne olmalı bu görev? gibisinden sorular vardı konuşmada. Kemal Tahir, tümüne cevap vermek inceliğini gösterdi. Ancak konuşmanın biçiminden memnun değildi. Gerçekten de karşılıklı söyleşmeden çok, yazışmalı bir metin elde etmiştik. Bütünde gerekli konuşma atmosferini yaratamamıştık. Bunun üzerine Türkçe meselesine değinen yeni bir konuşma yaptım. Kemal Tahir'in dilimiz hakkındaki görüşlerini öğrenmeye ve giderek okura iletmeye çabaladım. Gene beğenmemişti sonucu Kemal Tahir. Üzülünecek bir durum. Bu iki yazışmalı metinden sadece soruları bulabildim. Cevaplar Kemal Tahir'de kalmıştı o zaman. Soruları yayımlamaktan da hiçbir yarar ummuyorum. Üçüncü görüşmemizde, onun dileğiyle karşılıklı konuşma yoluna başvurduk. Bu kez sorular, salt roman ve Kemal Tahir romanı çevresinde döneniyordu. Kemal Tahir, konuşmanın yayımlanmasında bir sakınca görmedi önce. Sonraları böyle bir söyleşi için hiçbir vesile olmadığını ileri sürerek vazgeçti. Ayrıca Türkiye'nin çok zor, çok önemli günler yaşadığına inanıyordu. Bu tür sanatsal çabalardan öte, öncelik tanınmasını istediği işler vardı. Konuşmayı Kemal Tahir'in dedikleri üzerine Yeni Dergi'ye veremedim. Bugün, edebiyat tarihimize bir belge olur umuduyla yayımlıyorum. Kafamı kurcalayan bir soru var nicedir. Devlet Ana\"dan bu yana, hakkınızda, genellikle yerici yazılar, eleştiriler yazıldı. Bunlara hiç cevap vermediniz. - Romanı, romancıyı, roman okuyucusunu uyarıp aydınlatmıyorsa hiçbir polemiğe girmem. Kitaplarım için yazılan yazılarda, beni, ortaokul kitaplarındaki birtakım basmakalıp bilgilere karşı fikirler ileri sürüyorum diye kınıyorlar. Oysa ben, bütün düşüncelerimi romanlarım için geliştirmeye çabalıyorum. Devamlı buna çalışıyorum. Bu nedenle romana, asıl romana değinmeden, olumlu ya da olumsuz yönde beni eleştirmek, hemen hemen imkansızdır. Şimdiye kadar beni, ortaokul seviyesindeki düşüncelere, fikirlere çekmek istediklerinden polemiğe girmedim. Ayrıca bu yazıları yazanların fikir düzeyi, bizim 1930'larda öğrenip, inanıp, sonra yanlışlıklarını anlayarak bıraktığımız çürük-çarık, derme-çatma, herhangi bir düşünce sisteminden uzak bir haldedir. Bu fikirleri ileri sürenlerin tümü, çoktan, çağdışı kaldıklarından benim roman konularımda, inandığım toplumcu görüşte, dünya görüşümde taraf olamazlar. Ama \"Devlet Ana\"dan önce böyle değildi durumunuz; yanılmıyorsam. - Evet. Bu saldırıların \"Devlet Ana\"dan, o romandan sonra başlaması üzerinde de dikkatle durmak gerekir. Ben, \"Devlet Ana\"da, herhangi bir topluma onur verecek bir tarihsel başlangıcımız olduğunu ve buna layık insan birikimine sahip olduğumuzu belirlemek istedim. Anadolu insanının taşıdığı potansiyele duyduğum sonsuz saygıyı dile getirmeye çalıştım. Karşımıza çıkanlar, sanırım, bunu kabul etmeyenlerdir. Bunlar, cevheri özel yöntemlerle çürütülmek istenen bir toplumda, elli yıllık tarihle varolunur, yaşanabilir sananlardır. Gene \"Devlet Ana\"dan sonra eski eserlerinize dönüp bakıldı. Yeniden irdelendi eski eserleriniz. Atatürk düşmanı diyorlar size. Sözgelimi \"Yorgun Savaşçı\"nın Atatürk'e karşı bir roman olduğunu sık sık tekrarlıyorlar. \"Kurt Kanunu sonra, Yol Ayrımı. - Yorgun Savaşçı 1919'ları anlatır. 1919'larda dünyada Atatürk diye bir kişi yaşamıyordu ki, o kitapta ona karşı olunabilsin. Aslında ben ne Mustafa Kemal'e, ne de Atatürk'e karşıyım. Atatürk de, Mustafa Kemal de bizim toplumumuzda bazı işler yapmış birer asker paşasıdır. Biz Ganalı kabile toplumu değiliz. Tarihimizde de, bugünkü hayatımızda da çok çok paşa vardır. Bu nedenle herhangi bir paşaya ya da paşalar grubuna karşı olmak zorunluğunu şimdiye kadar hiç duymadım. Şimdiden sonra duyacağımı da sanmıyorum... Benim karşı olduğum, karşı çıktığım birtakım insanların ne olduğunu bilmedikleri halde Kemalizm dedikleri şeydir. İşin daha da şaşılacak yönü, bu Kemalizm sözünü en sık kullananların, bir düşünce sistemi olarak ortaya atanların dünyadaki bütün izmlere karşı olduklarını aralıksız tekrarlamalarıdır. Terimlerde bir anlaşmazlık doğuyor galiba. Siz kişilere değil, bir anlayışa katılmıyorsunuz. - Bence bir topluma yapılacak en büyük kötülük, o toplumun kişileri ve zümreleri arasında anlaşmayı imkansız kılmaktır. Bu da ancak bir yolla oluyor. O yol, hepimizin kelimelere, sözcüklere keyfimizin istediği ya da çıkarlarımızın, kişisel ve hesapçı çıkarlarımızın emrettiği; bağlılıklarımızın buyurduğu anlamları vermeye yeltenmektir. Sizin romanlarınızdan söz açıldığında insanı sevmiyor, insana düşman, diyorlar. Hatta insan yaşamıyor o kitaplarda, diyorlar. - Sanırım bir başka yerde de söylemiştim... Dostoyevski, insanları toptan sevmek alçaklıktır, gibisinden bir söz eder. Bu yargı, namuslu insanla namussuz insanı ayırtetme yetkinliğini taşır. İnsanları toptan sevdiğini söylemek, namusluyla namussuzu, ihanet edenle etmeyeni ayıramama zavallılığındandır. Bütün insanları sevdiğini ileri sürmek, sevilmesi gereken namuslu adamların sevgi payına namussuzları, hiç de hakkımız olmadığı halde ortak etmektir. Ancak namussuzlar katında duranların ya da o kata atlamadan, çıkmadan yapamayacaklarını, yaşayamayacaklarını kestirenlerin işine gelir... Durumu daha da aydınlatmak için göz açıcı bir örnek vereyim. Bütün insanları sevmek genellemesinin içinde Hitler canavarıyla, onun, yağından sabun yaptığı bedbaht çocukları hiç birbirinden ayırmadan sevelim namussuzluğu yatmaktadır. - Hümanizma, dünyanın en namussuz sömürüsü olan burjuva sömürüsünü ört-bas etmek için ileri sürülmüş bir duman perdesidir. Savunmak için sağlam bir neden bulamıyorum. - Hoşgörüye gelince, şair Yunus Emre'nin hoşgörüyle ilintisi tamamıyla ayrı bir şeydir. Batı hümanizmasıyla aykırı bir ilintidir. Bu aykırılık üzerinde derinlemesine durmakta yarar vardır. Çünkü Yunus Emre, bazı sol geçinen yarı aydınlarımızın sandıkları gibi dostunu, düşmanını ayırtetmeden hoşgörüye bağlanacak sanatçılardan değildir. İnsan olmanın erdemlerini seçmiş, değerlendirmiştir şiirlerinde. Kendisine bu gücü hiçbir şey sağlamasa bile, büyük şairliği sağlar. - Gerek genel anlamıyla hümanizma, gerekse hümanizmanın savunduğu dünya görüşü ancak gerçekten köle kullanmış, insanı köle olarak kullanmış toplumların tarihinde önemlidir. Gerçekten çok önemlidir. Bu önem, toplum şartları değiştikçe azalır. Toplum koşullarının başkalığı edebiyata da yansıyor herhalde. Sizin romanlarınızdan yola çıkarak soruyorum. Bizim romanımızdaki insan dramıyla Batı'daki bireyin dramında farklar mı görüyorsunuz? Devlet Ana\"yla \"Yol Ayrımı\"nın kuruluşları teknik açıdan benzeşiyor. Batı'daki anlamıyla bireyin değil, toplumun romanı oluyor onlar. \"Büyük Mal\"da da var bu. İnsan dramını farklı ele alıyorsunuz. - Evet. Başlıca farklar, bence, şunlar: Batı romanındaki insan, temel kanunları çeşitli yönlerden derinlemesine, enine boyuna incelenmiş bir toplumun bireyidir. Romancı, Batı'da, birçok tarihsel, sosyal, ekonomik meselelere değinmek zorunluğunu duymaz. Buna ihtiyaç yoktur. Tersine böyle bir yola sapması, onu, romandan uzaklaştırır. Orta halli okumuşların bile artık bildikleri fikirlere ve alanlara götürür. Bir tür, romanı roman olmaktan uzaklaştıran tekrar yığını... Sözgelimi Freudizm. Bize gelince, bizde toplumumuzun ekonomik, tarihsel, sosyal meseleleri genişlemesine çözümlenmemiştir. Toplum yapısının temel kanunları belirlenmemiştir. Müesseseler arasındaki ilintiyi kolayına kavrayamayız. İnsanlar dolayısıyla başka drama düşmüşlerdir. - Yaşama sürecimiz yüz elli, iki yüz yıldan beri ikiye bölünmüştür. Gerçekte bu bölünüşü hazırlayan aksaklık, çok daha da eskilere dayanır. Bu bölünüş, bu kopuş, ikiye ayrılış, bilinen bazı reformlarla Cumhuriyet'ten sonraki bazı reform denilen hareketler yüzünden büsbütün kuvvet kazanmıştır. Bu uzaklaşışı hazırlayan, insanlarımızın drama düştükleri tarihsel alan hakkında da romancı kimi açıklamalar yapmak zorunda kalmaktadır. Ne yazık ki kişisel olarak birtakım araştırmalara girişmek zorundadır. Girişecektir. Kopuşu hazırlamış ekonomik koşulları bulmak, çözmek, genel kalabalığın yargısına sunmak zorundadır romancı. Memleketi ve memleketinin insanları için yazıyorsa tabii. - Bir başka yerde de söylediğim gibi romanda drama düşmüş insan, başkalarının kolayca atladığı bir çizgiyi, dış ve kişisel koşulları dolayısıyla aşamayan insanın görünümüdür. Bunun nedenlerini araştırmaktadır romancı... Burada başkalarının aştığı derken, başkaları drama düşmez demiyorum. Onların da kendi dram çizgilerini aşamadıklarını akılda titizlikle tutmak gerekir. - Az önce söylediğim gibi, Batı'da bilimsellik gerçek alanında uygulanmaktadır. Kanunlar yerine konmuştur. Dolayısıyla Batı romanında tek kişinin dramı gerek romancı, gerek okuyucu ve gerekse öteki roman kişilerince enine boyuna çağrışımlar taşımaktadır. Yani bir anlamda herkes kendi yalnızlığında, kendi dram çizgisiyle öteki kişilerden ayrı bulunabilir. Bizim roman insanımıza gelince, bence, onun durumu farklı... \"Yol Ayrımı\"nda bireyin bireysel dramına rastlamıyoruz. Şimdi açıklayacaksınız sanırım. - Bizim romanımızda insan dramı Batı'ya göre çok boyutludur. Daha çok zengindir. Drama düşmüş roman kişisini ele alışta insanlığı bir insan boyu değil, toplumuyla ölçerek, oranlayarak zenginleştirmek zorundadır romancı. Toplumuyla oranlayarak dedim; çünkü bizde romancı ya da drama düşmüş insanın yakın çevresi, takılmış roman kişisini, zaman zaman, dönem dönem takıldığı çizgiden kurtarırlar. Bu da bir insana davranış, direniş, kurtuluşa yol arayış açılarından çeşitli zenginlikler getirir. Ayrıca toplumsal yaşayışımızdaki cevherleri romana kazandırır. - Sanatçı için dejenere olmadıkça yerli olmamak mümkün değildir. Çünkü fikrin en yakın öğesi dil, bunu kesinlikle zorunlu kıldığı gibi; toplumdan topluma geçebilmesi için ayrıca çeviriye ihtiyaç olmadığı sanılan resim sanatında da durum aynıdır. Çünkü her ulusun, toprağın kendine özgü mavisi, kırmızısı vardır. Yazı sanatına gelince; bir toplumun diğer toplumdaki sanat eserlerinden, edebiyat ürünlerinden gereği gibi yararlanması, hatta haberli olması için bile doğru, eksiksiz çeviri yetmez. İki toplum arasındaki karşılıklı tarih bilgisi, temel özellikleri belirleyen kültürel ön çalışmalar şarttır. Nitekim benim romanlarımı İngilizceye çevirmek isteyen İngiltere'nin ilerici yayınevlerinden biri; kitaplarımdan birinin Fransızcasını okuyunca İngiliz ruhuna uymadığı gerekçesiyle önerisinden vazgeçti. - Romanda roman kişisi, romancı tarafından öylesine gerçekçi kanunlar içinde anlatılmalıdır ki, sözgelimi bir romanda bekar ölmüş bir kahramanın eğer evlenip de torunu olsaydı, bu torunun kendisinden hangi nitelikleri taşıyabileceğini dikkatli okuyucular sezebilmelidir. Bu, tarihsel, ekonomik, sosyal koşulları derinlemesine ve genişlemesine incelenmiş Batı toplumları için elbette daha kolaydır. Bizim gibi tarihine, ekonomisindeki özel koşullarına ve sosyal hayatına pek az eğilinmiş, hatta tersine, gerçekleri altüst edilmiş, gözden saklanmak istenmiş toplumlarda bu iş de romancıya düşmektedir. Dolayısıyla roman tekniğimiz, daha uzun süre, Batı ölçülerine aykırı düşüyor görünen ayrıntılar üzerine mutlaka basmak zorundadır. Bu da romancıyı, istesin istemesin, kimi ikinci sıra kişilerin sonraki yaşayışlarına, romanın zamanından sonraki yaşayışlarına eğilmesini gerektirecektir. \"Yol Ayrımı bu gereksinmenin bir ifadesidir. - Bence belgesel çalışmalar ne kadar çok, ne kadar sağlam olurlarsa olsunlar kendi başlarına romana yetmezler. Salt belgelerle yetinmek üniversite araştırmalarına uygundur. Romancı, kendine göre dünya görüşü olan adamdır. Yani bu dünya görüşünü tanıtlayan, tutarlı, sistem sahibi olmak zorunda romancı. Belgeler gibi, o belgeleri oluşturan tarihsel koşulları da, tarihsel kişileri de kendi tanıtlayıcı, tutarlı sistemi içinde yeniden değerlendirmek zorunluğundadır. Bunu yapamayan adam, zaten orta halli bir romancı bile olamaz. Belgeler, romancının romancılık gücüyle anlam kazanırlar. Romanda zaman meselesine ilişkin bir soru sormak istiyorum son olarak. Sanatçının gününü ve geçmişini yazma meselesi. Güne açık olmak zorundayız tabii. - Hiç şüphesiz sadece ve sadece güne açık olmak zorundayız. Hiçbir gerçek sanatçı gününü yazmamazlık edemez. Buradaki fark, günün meselelerine doğru yanaşabilme farkıdır. Sanatına gerçekten egemen sanatçı, gündelik olayları, okuyucusunun hiç şaşırmadan daha iyi anlayabilmesi, kavrayabilmesi için ortak meseleleri ve bilinen ortak olayları uzak-yakın tarihten alarak, seçerek kullanır. Yalnız gündelik olayları anlatmak, sanatçıyı, bir ölçü kullanmak gerekirse, yüzde 95 yüzeyde bırakır. (1960 olayları sırasında Milli Birlik Komitesi üyelerinin tamamını sosyalist sanmak gibi.) Geriye kalan yüzde 5'e gelince, yani sanatçının büyük yeteneği, bilgisi, hazırlığı... Bu güçlü yanlarıyla gerçeği temelden, her yönüyle kavradığını saysak bile bu kez de okuyucularının ezici çoğunluğu, bu gerçeği kavrayacak olgunluklarda bulunmayacaktır. Böylece tespit edilmiş, üzerine eğilinmiş gerçek güme gidecektir. Bunun dışında kendini sanatçı sayanların bazılarının yaptığınca pencerede oturup sokağı seyretmekle ya da kahveye çıkıp işittiklerini kağıda geçirmekle, bu tür etkilenmelerle eser yazmaya kalkışmak, kesinlikle, sanat olmaz. Eğer bunu yapanın doğuştan yaratma gücü varsa, bu güç giderek kendi sıradan okuyucularının bile altına düşer. - piriltii liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/651554887893712896/erc%C3%BCment-ekrem-talu-leyl%C3%A2-han%C4%B1m-naziresiyle", "text": "Saz ve söz aşkını gönlünde aynı şiddetle yaşattı. Şiirleri Solmuş Çiçekler adlı kitapta yer aldı. Piyanoda taksim yaptığı vakit, civar ağaçlardaki kuşların, pencere önünde toplandıkları rivayet edilirdi. Güftelerini ekseriya kendi besteler ve çabucak piyasaya yayılırdı. Hatıraları ise eski Türk kadınlığının ve saray adetlerinin en canlı vesikasıdır. Sene, Hicri 1297. Osmanlı İmparatorluğu'nun siyasal ve sosyal hayatında önemli bir inkılabın işaretini vermiş olan Tanzimatı Hayriye edebiyat alanında da ciddi bir değişikliğin başlangıcı olmuş... Şinasi Efendi'nin açmış olduğu çığır, yeniliğe teşne birtakım genç edipleri etrafına toplamış, içine almış, divan edebiyatının basmakalıp, dapdaracık çerçevesinden kurtararak yepyeni ve gepgeniş ufuklarına sevketmişti. Namık Kemaller, Recaizadeler o yepyeni ufuklarda henüz kanat denemeleri yapıyorlardı. Tanzimat edebiyatının temelleri henüz atılmak üzere idi. O yapıya iştirak edecek olanlar divan tarzı ile yeni tarz arasında hala bocalıyorlardı. Böyle bir sırada, yeni edebiyatın ilk mübeşşirlerinden Antepli Münif Paşa, Bülbül redifli bir gazel söyledi. Gibi hasret ifade eden bu nazire acaba kimindi? Edebiyat aleminde bir merak uyandı. Ve nihayet anlaşıldı ki, yeni harekete katılmağa cüret eden kadın, Hekim lakabı ile ün almış, Aydın valisi İsmail Paşa'nın kızı ve Giritli Sırrı Paşa'nın karısı Leyla Hanım\"dır. \"Kimi arzusuna hakim, kimi mağlubü heves, Koncanın kalbi yanar seyr ile nazik dihenin, Gibi ince duygu mahsulü beyitlerin de onun kaleminden çıktığı anlaşılmıştı. Leyla Hanım, az vakit içersinde meşhur oldu. Sade sözü ile değil, sazı ile de, muhitinde dikkati çeken bu genç Türk kadını 1850 yılında İstanbul'da dünyaya gelmişti. Babası İsmail Paşa, Abdülmecit devri vezirlerindendi. Hekimdi ve hakimdi. Birkaç dil biliyordu. Sanatında mahirdi. Padişah, kendi sıhhatı ile beraber, yakınlarının da sıhhatlerini ona emniyet ediyordu. Leyla, küçüklüğünde ve ilk gençliğinde sarayın has müdavimlerinden oldu. Burada, zamanın en meşhur musiki üstadlarından hem Şark, hem de Garp musikisi meşketti. Hekim İsmail Paşa bir aralık gözden düştü, valilikle İzmir'e ve Girit'e gönderildi. Leyla Hanım da babası ile beraber oralara gitti. İsabet olmuş. On dokuzuncu asrın en büyük Türk mütefekkirlerinden Sırrı Paşa mektupçulukla İzmir'de bulunuyordu. Hekim İsmail Paşa'nın bu pek değerli kızı, o pek değerli adamla orada evlendiler. Bundan sonrda Leyla Hanım, kocası ile hemen bütün Anadolu'yu dolaştı. Sırrı Paşa mektupçuluktan valiliğe yükselmiş, sırası ile Rusçuk, Trabzon, Adana, Kastamonu gibi en mühim vilayetlerde bulunmuştu. Bunların her birinde Vali Paşanın Hanımefendi halkın sevgisini derhal celbetmekle kalmıyor, yüksek kabiliyeti ile yerli ulemayı, şuarayı kendisine hayranlıkla ve hürmetle bağlayıveriyordu. Leyla Hanım'ın piyano çalmaktaki mahareti, onu tanıyanlar arasında darbımesel hükmüne girmişti. Piyanoda taksim yaptığı vakit, civar ağaçlardaki kuşların, pencere önünde toplandıkları rivayet edilirdi. Bizzat nezmettiği güfteleri ekseriya yine kendi besteler ve bunlar, çabucak piyasaya yayılırdı. İçlerinde nağme bakımından çok orijinal şeyler vardır. Seksen yıl muammer olan Leyla Hanım, ölünceye kadar saz ve söz aşkını gönlünde aynı şiddetle yaşatmıştır. 1920 ile 1922 yılları arasında İleri ve Vakit gazetelerinde intişar eden hatıraları eski Türk kadınlığının özelliklerini ve saray adetlerini en canlı bir üslup ile nakleden değerli bir vesikadır. Muhtelif tarihlerde söylenmiş şiirlerine gelince bunlar da Solmuş Çiçekler adı altında ayrıca basılmıştır. Leyla Hanım, Nigar Hanım'la beraber, Tanzimat edebiyatımızın iki büyük kadın edipleridir."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/651555512972967936/ahmet-cemil-u%C5%9Fakl%C4%B1gil-beni-y%C3%BCz%C3%BCst%C3%BC-b%C4%B1rak%C4%B1p-gitti", "text": "Halit Ziya Uşaklıgil'in ölümünden dört beş gün sonra; şair, yazar, eğitimci, besteci ve politikacı Rüştü Şardağ, Mai ve Siyah romanının kahramanı Ahmet Cemil'in yanındaydı. Bir gece boyunca uzun uzun konuştular, mai ve siyah yazarı uzun uzun andılar. - Yoksa sen de şu komik edebiyat tarihçisi gibi beni silik mi buluyorsun? Hani pek yanlış da değil doğrusu. Gerçekten seni yücelere doğru tırmanmış görmeyi çok isterdim. Sen de büyük bir soluk ol, bir kaçınılmaz afet gibi nefesini ruhlarımız üzerine sal isterdim. Gerçi ben de seni silik buluyorum. Fakat bu Uşaklıgil'in teknik bir günahı değil, senin nasibindir. Sonra diyorlar ki o edebiyat tarihçisi seni unutmuş da, içinde senin de bir zamanlar bulunduğun Babıali'yi ele almış, guya Mai ve Siyah Babıali için yazılmışmış. - Peki, senin beni silik buluşun neden? Ortaokulun son sınıfında seni ve Makber'i okumuştum. İkinizden de, küçük bir bacaksızın anlayacağından çok fazla şeyler anlamış gibiydim. Makber'i her okuyuşumda daha yeni şeyler anladım, fakat koca eserde sevdiklerim azaldı, kala kala bir büyük vefanın ateşi kaldı. Seni ise bundan bir hafta önce gene hazla ve beşinci defa okumaya başladım. Gözümden asla, asla düşmüş değildin. İlk hatıralarıma yeniden can verdin. Fakat gönül senin bu kadar silik kalmış olmanı istemiyor. - Gene silik diyorsun! Belki anlatamıyorum. Yani istiyorum ki sen gerçekten maviliklerin genci olsaydın, hiç kırılmasaydın; veya kırılsan bile daha muhteşem kırılsaydın. Gerçi sen bana dünyanın baş eserlerindeki dostlarımı hatırlatırdın, hala da hatırlatıyorsun. Mesela şu parkın kanapesinde oturuşunu düşündükçe aklıma hep küçük ve vefalı arkadaşı Panço ile hayal iklimlerine sefere çıkan koca bebek Don Kişot gelir. Ondaki oynak ve beşeri arzular senin de küçük ve incecik bedenini az mı sarmıştı? Birkaç defa da Doktor Faust\"u anmıştım. - Faust'u mu? - Evet. - Fakat benim iyi insanlığı bu kadar derinden özlediğimi ne biliyorsun? İşte can olacak nokta! İşte Ahmet Cemil, senin silik kalışın; onların, o \"büyük\"lerin yanında silik kalışın! Sen bütün insanlığa kadar uzanamadın. Gerçi seninle Faust'u kımıldatan şey, büyük iyilik duygusu idi, fakat yollarınız sonradan ne kadar ayrıldı. Gerçi o da kırıldı, o da \"mükemmel bir kainat diye bağırmasına rağmen ona erişemedi, ama onun istediği şey çok büyük ve çok genişti. Senin Lamia ile olan büyük ve romantik sevgini biraz Verter'de de bulmak mümkündür. Hatta bu aşkın, gençlik çağlarının bütün sevda romanlarında hikaye edildiğini iyi biliyorum. Ama sen, gene söylüyorum. Dünyayı kaplayan bir soluk olamadın! - Yıllardan beri pek çok yazında hep bana dönüyor, beni haddim olmadan insani ve mahalli roman kahramanlarımız arasında pek üstün yerlere çıkartıyorsun. Hala da, şimdi de çıkartırım. Sen bizim için hiç de silik değilsin. Sen bizim için çok büyüksün. Reşat Nuri Güntekin'in pek çok hayal kahramanları seninle konuşmuş gibidir. Sen Türk romancılığına uzun zaman bir kaçınılmaz ilham oldun. Yakup Kadri'nin Hakkı Celis\"inde de sen yok muydun biraz? Hatta hatta Abdülhak Şinasi Hisar'ın \"Fahim Bey\"i bile o büyük büyük hayalleriyle, o büyük büyük kırılışlariyle sensin Ahmet Cemil, sen! Fakat sana kızıyorum da biliyor musun? Senden sonra edebiyatımızda hep bir kırılıştır gitti. Roman ve hikayelerimizde hep üstüste gelen felaketler sonunda kahramanlar sapır sapır döküldüler. Senin, annenle beraber bavulunu alıp bir uzak ülkemize gittiğin gibi senden sonra gelen roman kahramanları da, sana benzeyerek valizleri koltuğunda, Anadolu'ya, bu insandan, duygudan uzak -ne acı- sanılan yere gittiler. Ama gençler artık hiç de karamsar değil. Onlardan büyük romancı yetişmedi ise de bir hayli hikayeci çıktı ki felaketleri bile ezilmeden yaşayan kahramanlarla bizi tanıştırıyorlar. - Kabahat neden senin olsun? Sen kör olası bir ıstırabdadın oğlu idin! Rahat edemediği bir yerde kabak fidesi bile yetişmez, hürriyetsiz bir ülkede nasıl insan yetişir, nasıl? Seni bunca karanlığa, bunca kahra rağmen böyle yaşatıp büyüten Uşaklıgil, cemiyetimize evlatlarının en değerlisini armağan etmiş sayılır. Bir devrin damarlarında kan gibi dolaştın. Seni bir roman kahramanı olarak, günün kahramanı olarak tanıdılar. Hem geçici günleri doldurmak, hem gelecek yıllara uzanmak; büyük sanatın bir şartı da budur bence. Zamanlarında anlaşılmayan büyük eserler de vardır ki sonradan gelen nesillere ayan olabilirler. Fakat yaşadığı zaman sevilen ve daha sonra gelecek olanların sevgisinden de pay alan eserler kendilerini ilk sevenlerin hatıralariyle büyüye büyüye yarına daha güçlü kuvvetli olarak çıkarlar. Hem sonra \"ben yarın anlaşılırım diyen nice şiş karınlı mağrurların yarın gelmeden toz toprak olup unutulduğunu da biliriz. - Şimdi Raci'yi hatırladım, her akşam körkütük içen, hayatı kahırla geçen Raci'yi, dedi. Ona Sirkeci köftecilerinde günü öldüren birkaç genç şairi hatırlatarak: - Gene öyle mahzun insanlara rastlayabilirsin dedim, ve ilave ettim: Eğer Şevki Efendi'yi bulmak istiyorsan Ankara Caddesi'nde birkaç örneğini görmen mümkündür. - Belki... Fakat bu bahse dönmeyelim, Lamia şimdi kimbilir... Sevdin, aşık oldun ve bunu büyük usta bütün okuyucularına açıkça anlattı. Şimdi tekrar bu bahse dönmekten çekinecek ne var? Aşk utanılacak bir şey mi? Yalnız insanoğluna kendi aşkına benzer veya onu imrendirir aşklar göstermek lazım. Lamia ile sizin buluşamayacağınız, biribirinize kavuşamayacağınız muhakkaktı. - Biraz öyle. Fakat biraz da içtimai muhitleriniz yüzünden. Sen bir küçük ve fakir babanın oğlu idin. Hüseyin Nazmi zengindi ve zengin olarak hayatına devam etti. Lamia'ya vereceğin katkısız bir gönlün her şey demek olduğuna nasıl inandın? Felaketiniz tabii idi. Çünkü senin için bir felaketi örtecek başka teselli yoktu; muhakkak başka bir teselli beklersen gene göreceğin felaketti. Fakat Lamia acısını rahat hayatının yeni imkanlariyle her gün unutabilirdi. - Neden sıkılıyorsun, talihsizliğini herkese duyurdun diye mi? Senin talihsizliğin hiç olmazsa bir devrin talihizliğiyle birlikte düşünülür. Ya bugün piyasayı dolduran, uydurma talihsizliklerin, ucuz felaketlerin sürüsüne bereket müteverrimlerin hastalıklı maceralarını anlatan roman taslaklarına ne diyelim? Görüyorsun ya kardeş, seninle bu bakımdan aramızda henüz büyük bir ayrılık yok. üzgündü. Uşakligil'i mi hatırladın? diye sordum. - Biraz onu, biraz kendimi. Beni yüzüstü bıraktı gitti. - Ama sen yaşamaktasın. Hepimizin gençliğinden bir avuç hatıra olarak Ahmet Cemil kalıyor. Uşaklıgil belki dili ile, üslubu ile ve sanat dünyası ile bir daha dönmeyecek, ama edebiyat tarihine geçen izleri bir hayli sürüp gidecek sanırım. - Ya ben? Onsuzluk, babasızlık seni elbet üzer. Fakat sen her yıl bir parça hakikat olarak yaşayacaksın! - Haydi dünyana dön, rüyandan ayıl dostum... - siyah-kugu19 liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/651729953437696000/halide-edip-ad%C4%B1var-%C3%A7oban-ve-s%C3%BCr%C3%BC", "text": "Halide Edip, 1949'da yayımlanan Çoban ve Sürü başlıklı yazısını, Vala Nureddin'e ithaf etti. Çünkü Va-Nu, o günlerde Ziya Gökalp'in Sürülerin hani, çoban nerede? vecizesini gündeme getirmişti. Bu sözün, bir çoban, mutlak bir şef hasretini yansıttığını belirten Adıvar, bunun tehlike işareti olduğunu belirtiyor. Ziya Gökalp'ın yirmi beşinci yıldönümü münasebetiyle yapılan merasimde bulunmama hastalık mani oldu. Mamafih bu anmak ve ihtiram vazifesine bütün kalbimle iştirak ettim. Kendisini tanıdığım ilk günlerden, ta Ankara'dan bir kağnı içinde Diyarbakır'da fikri faaliyetine devam için ayrıldığı güne kadar hatıraları hafızamda canlandı. Hayatında etrafına nur saçan bir insandı, nur içinde yatsın! Bundan sonra da bu son merasim münasebetiyle yazılan ve elime geçen şeyleri okudum. Va-Nu'nun yazısı üstünde durdum, çünkü onun neslini, istikbal gençliğine yolu aydınlatacak fenerciler ve meşaleciler telakki ederim. Bizlerin çoktan göçmüş olacağımız o güne rehber olacak fikirlerin bazıları üzerinde durup gençlerle açık konuşmağı bundan dolayı manevi bir vazife biliyorum. Şurasını itiraf etmek gerektir ki, eski günlerde Şarkta ve Garpta tarikatlar manevi, hatta maddi sahada insaniyetin oluşunda mühim rol oynamışlardır. İlim, ahlak, içtimai nizam, insan münasebetleri, hatta sanat ve şiir vesaire bakımından Ortaçağda ve biraz sonra da birçok kıymetler getirmişlerdir. Fakat aynı zamanda, zarar tarafları da vardır. En mühimmi, fertte nemelazımcılık uyandırması, ferdin mesuliyetini şeyh efendinin omuzlarına yükletmesi olmuştur. Tarikatlara mensup bir hayli kıymetli fertler kendileri için Cennette yer temin etmekle meşgul olurken, yaşadıkları cemiyeti belki büyük içtimi faydalar temin edebilecek hizmetlerinden ve huzurlarından mahrum etmişlerdir. Diğer taraftan şeyhler arasında pek mübarek şahsiyetler olduğu gibi, fertlerin vicdanının mutlak hakimi olmak sıfatiyle bir nice kan dökülmesine, kötülüğe ve ahlaksızlığa yol açan Hasan Sabbah'lar da zuhur etmiştir. Demek ki insanlar bir ferdi, sadece maddi sahada rehber olarak değil, hatta manevi sahada vicdanlara hükmedecek layuhti bir şef diye kabul eder, hareketlerini hiç düşünmeden bir otomat gibi onun emrine göre ayar ederlerse, bu zihniyetin insaniyeti nerelere kadar götüreceği belli olmaz. Her münevver insan ve umumiyetle milletler atom devri denilen henüz neticesini tahmin edemediğimiz yeni bir çağa girerken maddi ve bilhassa manevi sahada, kanaatlerimizi dikkatli bir muhasebeden geçirmek mecburiyetinde bulunuyoruz. İşte bundan dolayı, Durkheim felsefesine göre ayarlanan, birçok faydası olduğu kadar tehlike tarafları da olan merhum Gökalp Ziya'nın iki vecizesini kısaca, fakat dikkatle ve samimiyetle gözden geçirerek bir karar vermek dakikası gelmiş olduğuna inanıyorum. Tanınmış bir vatandaşımız mütareke esnasında Malta'ya götürülmeden evvel, Sultan Vahidettin ile görüşmüş ve henüz başlayan milli mücadelenin lüzumundan bahsetmişti. Sultan sözünü keserek, ... Bey, Bey, ben çoban millet de benim sürümdür, demişti. Maalesef kontrolsuz kudret baştakini çoban ve halkı sürü telakki etmek temayülünü daima uyandırmıştır. - screechinghumanghosttaco liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/652245251192389632/giovanni-papini-dehan%C4%B1n-delili%C4%9Fe-ilticas%C4%B1", "text": "İtalyan gazeteci, eleştirmen, şair ve romancı Giovanni Papini, siyasi alanda ilericiyken ateşli bir faşizm savunucusu oldu. 1920'den sonra önceden reddettiği Katolikliğe dönerek dini eserler yazdı. O, sürekli bir başkasına dönüşmeye çalışan kahramanlarına benziyordu. Hasta kızı için sözleşmeyle satın alabileceği gençlik yılları arıyordu endişeli beyefendi. Yirmi iki yaşındaki Viyanalı prensese yıllarından birini kendisine ödünç verirse, o yılı ömrü sona ermeden gün gün geri ödeyeceğini söylüyordu. Yaşlandığında istediği zaman gençliğine dönebileceğini, saatlerle sınırlı olsa da yirmi iki yaşını yaşayabileceğini anlatıyordu. Teklifi kabul ediyordu mağrur prenses; kimsenin yirmi üçünü yaşamadan yirmi dördüne atladığını anlamayacağını düşünüyordu çünkü. Nitekim kimse bir şey anlamıyordu. Yaklaşık yirmi yıl sonra ikinci kez eline alıyordu sözleşmeyi. Şatosunda otururken, gözlerden uzakta endişeli beyefendinin bir gün veya bir hafta isteyecek olduğu zaman, hiç değilse bir ay önce kendisine haber vermesini rica ettiğini hatırlıyordu. Sonra mektuplar yazarak 'gün'lerini istemeye başlıyordu yaşam borçlusu\"ndan. Sözleştikleri 'gün' veya 'gün'ler geldiğinde birden yirmi üç yaşını giyinip başkentin zarif salonlarına, saray balolarına gidiyor, tazeliğiyle herkesi şaşırtıyordu. Giovanni Papini'ydi ismi bu dehanın... İtalyandı. 1881 Ocak'ını dokuz geçe Floransa'da orta halli bir ailede doğmuştu. Marangoz babası Luigi eski bir Garibaldi askeri, Tanrıtanımaz bir cumhuriyetçiydi. Annesi ise koyu bir Katolikti. Çok küçük yaşlarda dalmıştı romanlar, hikayeler arasına. Büyükbabasının kütüphanesindeki kitaplar arasında vakit geçirmeyi, akranlarına tercih ediyordu. Öğrenci Dostu isimli küçük bir gazetede Arslan ve Çocuk isimli öyküsü yayımlandığında on beş yaşındaydı. Aynı yıl bir ansiklopedi yazma girişiminde bulunmuştu. Uzun saatlerini ayırdığı bu eylem, onun edebiyatta veya edebiyatla ne aradığını anlatıyordu sanki hayatta. Her şeyi herkesi tanımak, bilmek, yeryüzündeki bütün bilgilere vakıf olmak istiyordu. İleriki yıllarda yazdıkları, Papini'nin işe kendisinden başladığını ya da bir noktadan sonra kendisine takılıp kaldığını gösteriyordu. Ölgün bir süs havuzunda aksine bakarken birden yanında beliren gençliğiyle el sıkışan ama onunla geçirdiği birkaç günün sonunda sıkılan, eski halinden bunalıp, o gülünç ve bilgisiz gençten kaçmaya çalışan kendisi olmalıydı. Bir düşün görüntüsü, düşlerin yapıldığı kumaştan bir adam olduğunu söylettiği kahramanı ona ne kadar benziyordu. Değişmek, bir başkası olmak isteyen bir diğer isimsiz kahramanı da yine Papini'yi andırıyordu. Fransa haritası değişir ama oda hep aynı kalır. Pardösünün rengi değişir ama örttüğü beden hep aynıdır. Kitabın kabı değişir, başlığı değişir, kapak süsleri, yazı karakterleri, bölüm başlıkları değişir, ama kitap hep aynı öyküyü anlatır diyordu. Kaç kez ruhunu özene bezene fırçaladığını, beynine yeni bir renk ve yüreğinin kırışıklıklarına yeni bir düzen verdiğini, yeni giysiler yaptırıp yeni ülkelere yolculuk ettiğini, yeni kentlerde kaldığını ama içinin derinliklerinde hep aynı kalan bir şeyi duyumsadığını söylüyordu o isimsiz kahraman. Hayat akışındaki duraklara bakınca daha bir örtüşüyordu yazdıklarıyla. Belki Yüksek Çalışmalar Enstitüsü'ne müfettiş olarak gidip gelmesi olağan karşılanabilirdi, hayatı daha on beşinde kayıt ve kontrol altına almaya çalışan bir gencin. Bu sırada Floransa İngilizce Enstitüsü'nde İtalyanca dersler vermesinde; babasını kaybettiği yıl Floransa Antropoloji Müzesi'nde kütüphaneciliğe başlamasında; bazı yazar ve sanatçılarla bir araya gelmesinde; İtalyan kültürünü İngiliz, Fransız ve Amerikan kültürleriyle geliştirmek amacıyla D'annunzio gibi gelenekçi yazarlarla birlikte Leonardo dergisini kurarken Krallık isimli dergiye katkıda bulunmasında olağanüstü bir şey yoktu. Uluslararası Felsefe Kongresi'ne katılmasında ve yirmi beş yaşında ilk kitapları Filozofların Çöküşü ile Trajik Gazete'yi yayımlamasında da öyle. Ama Kör Pilot'u yayımladığı yıl kendisinden beklenmeyecek bir şey yapmıştı Papini. Giacinta Giovagnoli ile kilisede yapılan dini törenle evenmişti. Bir ateist için hayli şaşırtıcı bir davranıştı bu. İki yıl arayla kızları Viola ve Gioconda katılırken aileye, o yazmayı sürdürüyordu. Ruh dergisini çıkartırken L'atra Meta yoldaydı. Kimsenin Hayatı'nı Bitmiş Adam izliyordu. Bu arada genç edebiyatçılar için bir cazibe merkezi haline gelen Lacerba'yı çıkarıyordu. Birinci Dünya Savaşı sırasında gönüllü olarak orduya katılmak istiyor ama ileri derecede miyop olduğu için başvurusu kabul edilmiyordu. Bu arada basılan Şiirin Yüz Sayfası, Cumartesi Ödemesi gibi kitaplar, onun hiç durmadan yazdığını gösteriyordu. Bir yandan da kurduğu, yönettiği veya bir şekilde içinde yer aldığı yayınların ismi sürekli değişiyordu. Roma'da dört aylığına Tempo gazetesinin üçüncü sayfasının editörlüğünü yapıyor; hemen ardından La Vraie İtalie dergisini kuruyordu. Sanki sürekli bir şeyler arıyordu. 1919 Ağustos'unda savaş yüzünden geçirdiği ağır ruhsal kriz ona bir anda geldiği söylenen ilhamla İsa'nın Hikayesi'ni yazdırmıştı. O yıl çıkan Fütürist Tecrübe ise, geçen birkaç yıl içinde geleneklere başkaldırarak benimsediği fütürist akım hakkındaki fikirlerini içeriyordu. Ertesi yıl Papini ikinci kez şaşırtmıştı kendisini izleyenleri, gizlice Katolik Kilisesi'ne katılarak. Ama garip bir biçimde Milano Sacro Cuore Katolik Üniversitesi tarafından kendisine sunulan profesörlüğü reddetmişti, ünü İsa'nın Hikayesi ile dünyaya yayılırken. Birkaç haftayla sınırlı bir sürede Bitmiş Adam'ın devamı olarak görülen İkinci Doğum'u yazarken, bu kitabın okura ancak ölümünün ardından ulaşacağını kendisi de bilmiyordu. Ve Gog geliyordu... Öyle bir karakter yaratmıştı ki, yaptıklarına inanamıyordu okur. Ama sayfaları çevirirken çok eğleniyordu. Paralı deliler pansiyonu\"nda yatan Goggings, o güne dek paranın kölesi olduğunu söyüyor, \"Artık o benim uşağım olsun diyordu. Başından geçenleri anlatıyordu büyük bir istekle. Komik şeyler anlatıyor, ancak uçmuş bir aklın üreteceği fikirler üretiyordu. Bir anda zengin olmuş, Vatikan'a büyük bağışta bulunmuş, bu bağış karşılığında gazeteci kimliğine bürünerek Papa'yla röportaj yapmaya gitmişti. Sormuştu Papa'ya: Tanrı var mı? Tanrı hakkında bir yorum yapmamıştı Papa ama dinlerin varlığından emin olduğunu söylemişti mesela. Sonra yamyamlar insan yedikçe ruhlarının gidip başka bedenlere yerleştiğini, bu yüzden kendisinin en azından dört beş ruh taşıdığını söylüyordu. İçinde işçi olmayan fabrikalar hayal ediyordu. Milletler gibi insanlar için de en büyük sorun bağımsızlıktı Gog'a göre. Benim olan şeyler bana aitmiş gibi görünüyor, halbuki ben hep benim olana aitim diyordu. İnsanlığın çektiği iki büyük zahmet vardı. Erkekler için düşünmek, kadınlar için doğurmak meşakkatli işlerdi ama insanoğlu hala ne düşünme ne de doğum makinesi icat etmişti! Çamur kelimesine pislik ve utanç anlamları yüklenmesine de karşıydı. Medeniyet çamurla başlamıştı çünkü ama kanla bitiyordu! Okur Gog'la meşgul olurken, bu sıralarda bir kez daha beklenmedik bir tavır sergilemişti. Gençliğinde milliyetçilik karşıtı olan Papini şimdi faşist Mussolini'yi destekliyor, kitaplarını ona ithaf ediyordu. Dante Hayatta, Mussolini Ödülü olarak bilinen Premio Firenze ile taçlandırılmıştı. Ardından Bologna Üniversitesi'nde İtalyan Edebiyatı bölümünde profesör olmuştu. Annesinin ölümüyle sarsılırken, sağlık sorunlarıyla mücadele ediyordu. İleri derecede rahatsız olan gözleri, artık cerrahi müdahaleyi zorunlu kılmıştı. Girdiği yoğun akademik çalışmalar ona İtalya'nın Akademisyeni payesi verilmesini sağlamış, ama İtalya Akademi Başkanı unvanını neden reddettiği bir türlü anlaşılamamıştı. Floransa'da Rönesans Çalışmaları Merkezi'ni kurduktan sonra L'Ultima dergisinde farklı isimlerle yazı yazmaya başlayan Papini asla dinlenmiyordu. Sıradan görünen sıradışı kahramanlarına ne kadar benziyordu aslında. Sürekli kendisini arayan, yenilenmeye hatta bir başkasına dönüşmeye çalışan o sadece sözlerden ibaret adamlara... Hep kendisini anlattığı için öykülerinin çekiciliğini yitirdiğini düşünüp, yazmaya ara vermek yerine sokaklarda ona hayatını anlatacak birilerini arayan Ruh Dilencisi herhalde oydu. Bir sabah posta kutusundan hiç mektup çıkmayınca şaşıran, birkaç gün bekledikten sonra arkadaşlarına koşup kendisine neden artık yazmadıklarını soran, kimsenin onu tanımadığını görünce ne yapacağını şaşıran ve kendisine Sen Kimsin diyen o olmalıydı. Başkasının Yerine Canına Kıymak'ta birbirimizin hayatlarını ödünç alıp alamayacağımızı sorgulayan kişi de yazarından başkası olamazdı. Son yıllarında iyice bozulan gözleri yazı yazmasını zorlaştırmıştı artık. Torunu Anna'ya dikte ettiriyordu bazı kısa yazılarını. Bir süre sonra gözleri artık hiçbir şeyi seçemez olmuştu. Kelimeler sanki kaybolmuştu. 1956 Temmuz'unu sekiz geçe Floransa'daki evinde ölmüştü Papini. Politik duruşu ve fikirleri sürekli değiştiği için son yıllarında itibar görmeyen ismi ölümünden sonra yarattıklarıyla birlikte unutulmaya yüz tutmuştu. Borges bu duruma \"Hak etmediği bir biçimde unutulmuş olduğundan kuşku duyuyorum sözleriyle itiraz ediyordu. Haklıydı Borges. Papini tartışmasız benliğini anlattıklarına katmış bir edebiyat dahisiydi. - rabesya liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/652702868571340800/apollinaire-utan%C3%A7-verici-bir-hastal%C4%B1kt%C4%B1r-a%C5%9Fk", "text": "Cesur ve aykırı bir teknik deneyen Fransız şair Guillaume Apollinaire, tüm öncü edebiyat ve sanat akımlarında yer aldı. Polonyalı bir anne ile İtalyan bir babanın oğluydu ve ailesinin kimliğini gizli tuttu. Karşılıksız kalan aşkı, Bir Aşk Kırgınının Şarkısı adlı ünlü şiirine esin kaynağı oldu. Sevmeye ihtiyaç duyduğu için mi seviyordu yoksa sevilmeye muhtaç olduğundan mı her zaman aşıktı? Neden bir aşkı yitirdiğinde bir diğerine sarılıyordu hemen? Neden hep, hep ve hep aşkı kutsuyordu? İstavroz önünde diz çöker gibi diz çöküyordu onun önünde; kutsal kitaba el basar gibi ona sadık kalacağına dair yeminler ediyordu. Bir yanı hep çıplak kaldığı için mi ruhuna hep yeni bir aşk giyiyordu? En çok sevenler en az sevilenlerdi belki; Sev beni diyemediklerinden bir türlü Seni seviyorum diyenler... Bir türlü yalnız kalamayan, arkalarında aşıklar ordusu bırakarak ilerleyen yetişkinler, kalabalıklar içinde bir başına büyümek zorunda kalan çocuklardı aslında belki... Yeterince sahiplenilmediklerinden sahiplenmek, yeterince ait olmadıklarından ait olmak istiyorlardı. Sahiplenilmedikleri için ait olmaya, hiç ait hissetmediklerinden sahiplenmeye çalışıyorlardı. İçten içe yeterince sevilmediğini bildiğinden sürekli sevenlerdendi o belki de... Kimliği uzun süre merak konusu olan ama bir türlü ortaya çıkmayan babası, kuvvetle muhtemel bir İtalyan papazıydı. Roma'nın asil erkeklerini baştan çıkarmakla meşgul annesi Angelica, Guillaume'u dünyaya getirdiğinde henüz yirmi bir yaşındaydı. Eski bir Polonya soylusu olan ve Rus Ordusu'ndan ayrılıp İtalya'ya yerleşen bir babanın kızıydı Angelica; alışık olduğu yaşamın geleneklerinden vazgeçemeyince hızla yoksul düşmüştü. Özellikle ikinci çocuğunun doğumundan sonra bu yaşamın gereklerini yerine getirebilmek için soylu erkeklerin yardımına ihtiyaç duyar olmuştu. Bu erkeklerden biri İtalyan subayı Francesco Flugi d'Aspermont'du. Belki kendisinden yirmi dört yaş genç kadına yardım ettiğinden Guillaume'un babası olduğundan şüphelenilmişti; belki de bu babalık rolü Angelica'nın iki oğlunu iyi bir eğitim alabilecekleri özel bir okula yerleştirdiği için başrahip olan kardeşine biçilmişti. Sanat eleştirisi yaptığı bir kitabında geniş yer ayırdığı Picasso, ressam Marie Laurencin'le tanıştırdı onu. Beş yıl süren doludizgin aşkları sırasında çevresi daha da genişledi. Ressamlarla olan yakın ilişkileri ve resim sanatına dair bilgisi, sergi kataloglarına önsözler yazmasını sağladı. Marie'ye adanmış şiirleri Mirabeau Köprüsü, Bulunmuş Saç Demeti, Bu Solan Alacakaranlıkta'yı peşpeşe başka dizeler izlerken Marges dergisi için yazı dizileri hazırlamaya başladı. Bu sıralarda Louise Lalanne takma adıyla kadın yazarları eleştiren makaleler kaleme aldı. İlk kitabı L'Enchanteur Pourrissant, Andre Derain'in desenleriyle yayımlandığında yıl 1909'du. Ertesi yıl kitapçıların vitrinlerini süsleyen romanı L'Heresiarque et Cie, Goncourt Ödülü oylamasında ilk turda üç oy aldıysa da son turda ödülü kaybetti. Bu prestijli ödülü kazanamamak onu üzdü üzmesine ama bir yanlışlık sonucu 'hırsız' olarak itham edildiği zamanki kadar sarsmadı. Evinde kalan Gery Pieret isimli konuğunun, Louvre Müzesi'nden çaldığı ve kendisinin de şöminenin üzerine özenle yerleştirdiği küçük bir heykel yüzünden tutuklandı. Suçsuz olduğu anlaşılıncaya kadar A La Sante hapishanesinde kaldı. Bu onur kırıcı olay onu öylesine etkiledi ki. A La Sante isimli şiirinde incinmiş duygularını anlatmaktan kendini alamadı. Şiirlerini derlediği Alkoller isimli kitabı onu geniş kitlelere tanıtırken, yakasını bir türlü bırakmayan yoksul günler başladı yeniden: Birinci Dünya Savaşı patlak vermişti. Savaş nedeniyle sanat dergileri kapılarına kilit vurduğu için beş parasız kalmıştı. Fransız vatandaşlığına henüz kabul edilmediğinden orduya da alınmıyordu. Gönüllü başvurusuna yanıt beklerken, dostlarının Nice davetini geri çevirmedi. Burada yeni bir aşk bekliyordu onu. Louise de Coigny-Chatillon kibar tabakadan bir kadındı ve görünüşe bakılırsa gönüllü savaş başvurusu kabul edilen şair sevgili Guillaume Apollinaire'i bekleyecekti. Ne var ki Apollinaire, 1914 yazında bindiği Marsilya treninde 'Lou'ya o kadar da büyük bir tutkuyla bağlı olmadığını hissetti. Nimes'teki topçu birliğinden her gün bir şiir yazsa da ona, yolculuk sırasında yakınlık kurduğu Cezayir'li genç kadın Madleine Pages'e aşk mektupları yazmaktan alamadı kendini. Karşılıksız değildi yaşadığı aşk. Cephedeyken mektup yoluyla nişanlandılar. Piyade asteğmen olarak çıktığı 1915 Noel iznini, Oran'da Madleine ve ailesinin yanında geçirdi. Fakat bu ziyaret beklediği üzere evlilikle sonuçlanmadı. Birkaç ay sonra savaşın kaçınılmaz mermilerinden biri gelip buldu onu. 17 Mart 1916 günü öğleden sonra, cephedeyken de yazı göndermeyi sürdürdüğü Mercure de France'ın son sayısını okuduğu sırada, biraz ilerisinde patlayan obüsten sıçrayan bir mermi miğferini delip başına saplandı. Ağır yaralanan Apqollinaire'in iyileşmesi aylar aldı. Tedavi gördüğü hastanede kendisini ziyarete gelenlere, asteğmen üniformasıyla ne kadar övündüğünü, vatan sevgisinin ne kadar kutsal bir duygu olduğunu anlatıp durdu. Hastaneden çıktıktan sonra Paris'te geri hizmete alındı. Bu süre zarfında başı hep sargılıydı. Madleine ile kopmalarına neden olan bu yaralanma olayı mıydı belli değildi. Ama kesin olan bir şey vardı. Apollinaire savaşmaktan da Utanç verici bir hastalıktır dediği aşktan da vazgeçmiyordu. Yaralandığı yıl tanıdığı ve şiirleri arasına Kızıl Saçlı Dilber olarak giren Jacqueline Kolb ile 1918 Mayıs'ında evlendi. Mutluydu. Nihayet bir kadını istediği gibi sahiplenecekti. Nihayet bir kadına istediği kadar ait olabilecekti. Ne yazık ki düşlerinin hiçbiri gerçekleşmedi. Sadece altı ay sürdü bu mutluluk. İyice zayıf düşmüş bedeni, 9 Kasım günü cepheleri kasıp kavuran İspanyol gribine yenik düştüğünde otuz sekiz yaşındaydı. - kelyame liked this - captainodinmm liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/652703840304529408/necip-as%C4%B1m-yaz%C4%B1ks%C4%B1z-kitap-delili%C4%9Fi-mevkiye", "text": "Ünlü bir dilbilimci ve tarihçi olan Necip Asım Yazıksız, 1893 yılında yazdığı Kitap adlı kitabında, kitap meraklılarını kitapseverler ve kitap delileri diye ikiye ayırıyor. İkinci grup kitap meraklılarını Yazıksız'dan aktarıyoruz. Bilim ve fenlerin ilerlediği ülkelerde cinnet-i kütüb denilen bir hastalık görülmektedir. Bu hastalık Milad'ın on altıncı yüzyılında malum olmuş ve en ziyade İngilizler'de görülmekte bulunmuştur. Vaktiyle bu hastalığın Yunanistan ve Roma'da bulunduğu da görülmektedir. Lucien'in kütüphane teşkil eden bir cahile yazdığı risalede, asla istifade düşünmeyerek, istifade etmeğe kabiliyeti olmadığı halde böyle bir meraka düşmesini, esassız bir özür dileme, vesile ve bahane arama sebebi buluyor. Milad'ın ikinci yüzyılından beri kitapların sayısı çoğaldıkça, kitap delileri de artmaya başladı. Kitapların ender ve eşsizine malik olmak isteyenlerin keyfini bozan matbaacılık, bu illete çare olmaktan ziyade, miktarlarını artırdı. Kitap delileri, kitapseverlere benzemezler. Bunlar yalnız kitap toplamak isterler. Bunlarla örneğin posta pulu, kundura, çubuk, suffe, yumurta toplama merakında olanlar arasında bir fark yoktur. Kitap delileri, kitabın içindekilere önem vermezler. Bunlar kitabın manevi değerine ve nadir oluşuna bakarlar. Örneğin Tevrat toplayan kitap delileri 1590 senesi Papa Beşinci Sixtus'un nezaretiyle Roma'da basılan ve birçok dizgi yanlışlarını havi olan bir kitabı ararlar. Bunun sebebi de Papa'nın kitap sonuna ilave ettiği tembihte kitaba kalem karıştıranları afaroz etmesi hasebiyle halkın istihzasını mucip olması ve sonra bu kitabın yine Papa'nın emriyle toplanıp mahvedilerek yalnızca birkaç nüshasının kurtulmasıdır. İşte bu sebep bugün o kitabın bir tanesini 1210 franga çıkarmıştır. Kitapseverler sevgilerini ifrata vardırırlarsa, kitap delisi unvanından kendilerini kurtaramazlar. Örneğin, İngilizler'den Lord Spencer bir sene Roma'da eski basmalar toplayarak ne Vatikan sarayını ne de Roma'nın yüce ve ünlü olan nadir ve makbul eserlerini temaşa etmeden memleketine gitmiştir (1473). Kitap delileri, kimseye ödünç kitap vermez. Kimsenin kitabından mütalaa etmez. Kütüphanelere girmezler. D'Alembert heyet kitabı delilerinden birisini nakleder ki, bu zat heyetten tek harf bilmez. Ne kendisi okur, ne de kimseye ödünç verirmiş. Saint-Simon (1760 - 1825) anılarında Kont Istre adındaki bir herifin 52.500 cilde malik olduğu halde okumak bilmediğini belirtir. Bu kitap delileri delilikte pek ileri gittiklerinden, haklarında şairler pek çok hicviyeler söylemiştir. İhtimal ki, Sadi'nin (1184 - 1291) sözü de bunlar hakkında ola. Kitap deliliği pek ileri gider bir heva-yi mecnunanedir. Kitap delileri kendilerine gönül sevgilisi edindikleri şeyleri için para ve şiddet gibi fedakarlıklardan çekinmezler. En tutumlu adamlar bile bu merak sebebiyle para harcamadan kendilerini alamazlar. Marki dö Blandford 1471 senesi basmalarından Dekameron'un bir eseri için 1812 senesi Dük dö Rukesburg'un terekesinde 56.500 frank vermiştir ki, şimdiye kadar bu kadar yüksek bir paha ile hiçbir kitap satılmamıştır. Kitap müzayedeleri, kitap delileri için en büyük fırsatlardandır. Kendisine bir kitabı değiştirmekten kaçınan bir kitap delisine kendisi gibi bir diğeri, İnşallah terekenden alırım! demiştir. Bu delilikten istifade eden esnaf da vardır. Bunlar garip ve nadir kitapları alıp satmakla uğraşarak erbabına mahsus fihristler yayımlarlar. Kitap delileri kitaplara para vermek ve kitap almak için nukut ve vücut itlafında kalmazlar. Bunlar namuslarını da tehlikeye koyarlar. İngiliz lordlarından Sir Edward Ceran kitap hırsızlığı ile ün almıştır. Bir kere Nord Cerland şatosunda kitap çalarken karısı üstüne varmış, bir kere de Paris'te çeşitli dillerde basılmış bir İncil çalarken yakayı ele vererek iki sene hapse mahkum olmuştur. Liberi adında bir herif o zamana kadar görülmemiş bir şekilde, Paris kütüphanelerinin hepsinden yazma nadir kitaplar çalarak yabancı ülkelere satmıştır. Barselona kitapçılarından Don Vensant adında birisi yegane zannedilen bir kitabın müzayedesi dolayısıyla arkadaşına suikast etmiştir (1842). Halbuki sonra o kitap yalnız bir nüshadan ibaret olmayıp Paris'te bir, iki tane daha bulunduğu muhakeme sırasında meydana çıkmıştır. Yine bu kitapçı; genç bir papaz, Almanyalı bir öğrenci, bir İspanyol şairi ile sattığı kitapları geri almak için dokuz kitapsever telef etmiştir. İdama mahkum olduğu zaman kitaplarına dokunulmaksızın Barselona Genel Kütüphanesi'ne teslim edilmesini vasiyet etmiştir. İşte, kitap deliliği, mevki ve mizaca göre, birtakım namus kırıcı eylemlere ve cinayetlere sebep olmaktadır."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/653150777282527232/i-lhan-sel%C3%A7uk-kemal-tahiri-romanlar%C4%B1-yerine", "text": "Mekteb-i hayat yollarında pabuç eskitmiş, genç yaşlarında 12 yıl hapishanecilikte pişmiş bir romancı. Bir ucu Saray'da, bir ucu Anadolu mahpushanelerinde, bir ucu sosyalizmde, bir ucu Osmanlı'da. Hem marifetli bir duvar halısı, hem renkli bir çadır kilimi. Bazı insan iyi yontulmuş heykel gibidir. Hani eskimiş antikacı dükkanlarının camekanında duran bazı heykelcikler vardır ki bakınca şıppadak ne idiğü anlaşılır: Şu İsa heykeli, şu Buda, beriki Japon işi, öteki duran Yunan... İnsanlar da böyledir. Bazı kişiyi çevresi ve yaşamı öylesine yoğurur, öylesine biçimlendirir ki, taklit yanı kalmaz; davranışlarında özenti görülmez; çizgileri kalın, rengi belirgindir. Kolay değil on iki yıl hapishane. Dört duvar insanı biçime sokar, hele yazar kişiysen örs ile çekiç arasındaymış gibi tavlanırsın. Kemal Tahir dört duvar arasında yetişmişti. Ve Kemal Tahir çay içişinden sigara ikram edişine dek Kemal Tahir'di. Salatanın acısına, beğendinin kıvamına, tavlanın zarına, dostluğun raconuna bakışı Kemal Tahir'di. Öfkesi, sevgisi, küfrü, övgüsüyle Kemal Tahir'di. Galatasaray Lisesinden ayrılıp mekteb-i hayat yollarında pabuç eskitmiş, genç yaşlarında 12i yıl hapishanecilikte pişmiş bir romancı. Bir ucu Saray'da, bir ucu Anadolu mahpushanelerinde, bir ucu sosyalizmde, bir ucu Osmanlı'da. Hem marifetli bir duvar halısı, hem renkli bir çadır kilimi. - Ne demek efendim, ne demek! Kalkmış doğru dürüst taharetlenmesini bilmiyen Kongolu, Belçikalıya kafa tutacak ha! Ulan, adamın kellesini alıp saçını yediri yediriverirler kendisine. Olabilemez böyle rezillik... dediği zaman bilecektiniz ki Kongoluya öfkesi, Belçikalıya yenilgisindendir. Yaşamın insanfsız koşulları üstüne mahpushane seminerlerinde doktora yaptığından, güçlünün yasalarını iyi bilmek gereği iliğine işlemişti. Renkli kişiliği, romancı eğilimiyle, tarihin labirentlerine dalıp gitmişti. Osmanlı konusu tutku gücüne erişmişti benliğinde. Türk edebiyatına başka bir soluk getirmişti bu nedenle. Konularını sinema anlatımında dile getirmesi, okur kesiminin genişliğini sağlamıştır. Kemal Tahir'i 1950'lerden tanıyorum. Yaşamının en bereketli 20 yılını uzaktan yakından izledim. Daha önce imzasız, ya da müstear adla yazıları yayımlanmıştı. 1955'ten sonra her kitabı bir olay yarattı. Çaplı bir romancıydı. Yaşadığımız çağın çeşitli kesimlerini romanlaştırmakla kalmadı, Devlet Ana ile geçmiş çağlara yöneldi. Yakın ve uzak tarihe değgin düşüncelerine katılmazdım Kemal Tahir'in, ama bu fikirler romancı Kemal Tahir'in malıydı. Diyeceğim şu ki Kemal Tahir'in Kemal Tahir olmak doğal hakkıydı; bilim adamının hakkı değildi Kemal Tahirleşmek... Sofra başında sözüne, sohbetine, lezzetine ve sanatına vurgunluk o denli yoğundu ki çoğu kişi Kemal Tahir'in çevresinde Kemal Tahirleşmişti. Kemal Tahir Türk edebiyatının vazgeçilmez bir romancısıdır. İleri sürdüğü tarih tezi de romanlarında dile getirilmiştir. Çoğu kişiyi de sürüklemiştir fikirleri... Geleceğin Türkiye'sinde bilim çalışmaları bu fikirleri onaylarsa diyecek birşey yok. Edebiyat adamlarımız bu soruya cevap vermelidir. Sanatı bilimden ayıran birşey var olmak gerekir. Bilim Eski Yunan'da Homeros'tan ve Çarlık Rusyası'nda Dostoyevski'den bu yana dev adımlariyle ilerledi. Homeros'u, Dostoyevski'yi bugün de okuyup zevk alıyoruz. Kemal Tahir'i romanlariyle değil tezleriyle yüceltmeye çalışmak bu bakımdan yanlış bir tutumdur. Çünkü seçtiği iş romancılıktı. Biz ona seçtiği işin dışında bir görev yüklemeye çalışmayalım. Şimdi on iki yıl hapishanede geçmiş bir yaşam noktalanmıştır. Dile kolay! Yirmi sekiz yaşından kırk yaşına dek dört duvar arasında yaşatmışız romancımızı... Dünya karşısında hepimizin paylaşacağı bir ayıptır bu. Öylesine bir Türkiye'deyiz ki neredeyse hapishaneye girmemiş yazar, hapishaneye girmiş yazarın karşısında aşağılık duygusuna kapılacak."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/654058569291972608/adnan-cemgil-peyami-safay%C4%B1-polis", "text": "1938-1944 yıllarının yazı ve fikir tarihini yazmak isteyenler, kitaplarında Peyami Safa'ya dolgunca bir yer ayıracaklardır. Bu, onun yazı ve fikir adamı olarak değerinden çok, 2. Dünya Savaşı yıllarında oynadığı rolün önemindendir. Gerçekten Peyami Safa bu yıllarda Türkiye'de, Almanya'da Rosenberg'in oynadığı faşizm kuramcılığı rolüne benzeyen bir rol oynamak istemiştir. Çeyrek münevverlere kendisi için mütefekkir edip dedirten, biyoloji, psikoloji, sosyoloji terimlerini doldurarak fikri çeşni vermek istediği fıkralarında öteden beri daima septik görünmeyi züppelik derecesine vardıracak kadar ileri götüren Peyami Safa'nın tam altı yıl boyunca imanlı bir mücahit oluvermesi inanılmaz bir şey olmuştur. Peyami Safa, inandığı faşist dinini kendinden geçerek yaydığı o yıllarda, İlayı kelimetullah uğrunda kafirlere kılıç sallayan bir mümin, Saint-Barthelemy gecesinde hançerleyecek protestan arayan gözü dönmüş bir katolik kini ile antifaşistlere saldırmış, nazi işgalindeki yerlerde Gestapo'ya verilen jurnallere pek benzeyen yazılar yazmıştı. Onu böyle polis romancılığından, fantezi yazıcılığından faşizm misyonerliğine geçiren amiller bilinmemektedir. Yalnız bu yolda ilk derslerini Abalıoğlu sülalesinin yeni nizamcı Cumhuriyet\"inde aldıktan sonra, efkarlı ve efkarsız \"Tasvir\"lerde olgunlaştığını vesikalar göstermektedir. İşin en trajik tarafı Mussolini, Hitler, Goebbels ve Himmler, nihayet Dr. Ley artık hiçbir şey duymamanın, hiçbir şey görmemenin saadetine erdikleri halde, Peyami, uğrunda bu kadar ter, salya, gözaşı ve mürekkep harcadığı ideolojisinin nasıl kepaze olduğunu ve kendisinin onu nasıl kepaze ettiğini görerek kan kusmaktadır. Yalnız onun ve ona acıyanların hiç tükenmeyecek bir teselli kaynağı var: Yazıları. Hele faşizmi yaymak için yazılan yazılarının en coşkunlarını bir araya getiren ve uzun zaman çömezlerinin elinde bir ilmü hal gibi dolaşan Millet ve İnsan adlı kitabı bu bakımdan pek verimlidir. Peyami burada, kaba propagandacılar gibi açık konuşmamış, faşist ideolojisini, sembollere bürüyerek anlatmıştır. En hoşuna giden semboller de milliyet, milliyetçilik, ideal, iman terimleridir. Şimdi hem Peyami Safa'ya, o kendini inkar ederek ne kadar unutturmak istese de, asla unutulmayacağını göstererek teselli sunmak, hem de ileride memleketimizde faşizm temayülleri üzerinde araştırma yapacaklara yardım etmiş olmak için birkaç örnek vermeyi faydalı buluyoruz. Hitler'in Almanya'sında, Horthy'nin Macaristan'ında, Salazar'ın Portekiz'inde, Franko'nun İspanya'sında ve Peyami Safa'nın bunları yazdığı 1943'deki Petain'in Fransa'sında hakim olan milliyet mefkuresi\"nin faşizm = nazizim sisteminden başka bir şey olmadığını da herkes anlar. Bu \"milliyet mefkuresi\"nin bütün dünyada gerçekleştiğini söylerken İngiltere ile Amerika'dan, faşizme boyun eğmemek için başta milli benliğini kurtarmak için yedi yıldır boğuşan Çin olduğu halde bütün kurtuluş savaşı yapan milletlerden söz açmaması da Peyami Safa'nın taptığı \"milliyetçilik\"in faşizmden başka bir şey olmadığını göstermektedir. İnsan Peyami Safa'nın memleketimizin faşizm barbarlığının boyunduruğuna girmesi için duyduğu sabırsızlığını açığa vuran bu satırları okurken elinde olmadan Yaya kaldın Tatar ağası! diyor. Gerçekten Peyami de, Çınaraltı\"ndaki ihvanı da, \"yeni nizamcı Abalıoğlu'giller de, Tasvir\"deki müritleri de ve nihayet Ankara'daki Turancı nümayişinin gülünç şövalyeleri de yaya kaldılar: Faşizm, dünya ölçüsünde yere serilmiş, gebertilmiştir. Herkesin ve herkesle beraber tarih ve sosyoloji bahislerinde pek uzun elli olan Peyami Safa'nın da bildiği gibi korporasyon nizamı bir kere Ortaçağ'da, bir kere de faşizmde meydana çıkmıştır. Peyami Safa daima dönen, dönek bir insan olduğuna göre şu bizde lonca diye anlatılan Ortaçağ korporasyonlarını söylememiş olmalıdır. Onun bayıldığı ve altını çizecek kadar önem verdiği korporasyon faşizmin icadı olan esaret sistemidir. Zaten refah, hürriyet ve sulh hakkındaki menfi hükümleri de faşisto-nazi Weltanschauung'unun hikmetlerindendir! - Medeniyet yıkılıyor, insanlık mahvoluyor, bu ne barbarlık, bu ne canavarlık! Evet, Peyami Safa, baykuş sesleri duymuş gibi ürpermekte haklı imiş. Gerçekten İkinci Cihan Harbinin sonunda büyük bir felaket büyük bir yıkılış olması mukaddermiş. Ama hadiselerdeki ideal düşmanlığına bakın ki harbin sonunda çöken, ta temellerine kadar yıkılan sulh esrarkeşlerinin uyuşturdukları Fransa, İngiltere, Amerika değil, topyekun harbi icat eden nazi Almanyası ile 8 milyon süngüsü ile övünen soytarı Mussolini'nin İtalyası ve geçenlerde Amerikalıların, Çinlilerin ve Sovyetlerin önünde dize gelen Güneşin oğlu Hiro-Hito'nun Japonyasıdır. Peyami Safa'nın pek hoşlandığı metafizik hakikat adına şunu da belirtelim ki bu sonuç onu pek sarsmayacaktır. Zira o, determinizme inanmaz; kültürünün dörtte üçü Mein Kampf'dan geliyorsa, dörtte biri de üstadı Şekip Tunç kanalı ile Bergson'dan geldiği için realiteyi akılla kavramanın imkansızlığına inanır ve işine geldiği zaman onu pekala görmemezlikten, anlamamazlıktan gelebilir! Ama diyeceksiniz, Peyami Safa'nın hep onların izinden gittiği doğru değil. Onlar zehir içtiler, hayatlarına son verdiler. Halbuki Peyami Safa yazın Adada, kışın Şişli'de hayattan kam almakta ve icap ettikçe de çürümüş demokrasilere kasideler çırpıştırmaktadır. Evet gerçekten meselenin bu cephesi -bütün iyi niyetimize rağmen- bizim için de karanlık. Ama kim bilir, belki bunlar da ideoloji harbinin icaplarındandır ve askerlikteki terimi ile maskelenmek\"tir. Son zamanlarda -bazı filozof dostları ile birlikte- dadandığı ispritizme alemlerine zaman zaman Hitler'in, Mussolini'nin, Goebbels ile Gayda'nın ruhları da geliyormuş. Herhalde ara sıra Peyami Safa'nın kafasına \"Tasvir için yazılar ilham eden bu ermiş ruhlar olsa gerek!"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/654058838072475648/nurullah-ata%C3%A7-edebiyat%C4%B1n-b%C4%B1rak%C4%B1lmas%C4%B1-insan%C4%B1n", "text": "Edebiyat eserlerinin okunmasını sırf edebiyatla uğraşanlara bırakıyorlar. Sanki edebiyatın insandan başka bir mevzuu varmış gibi!.. Edebi eserleri okumak her insan için bir vecibedir. Çünkü insan ancak o şartla hemcinslerinin ve kendisinin halini kavrar. Herkes kendine bir tek mevzuu seçip sırf onunla meşgul olmak istiyor, başkalarının nereye vardığını hiç merak etmiyor. Hatta bu meraksızlığı sanata, felsefeye kadar da götürüyor. Edebiyat eserlerinin okunmasını da sırf edebiyatla uğraşanlara, edebiyat mütehassıslarına bırakıyorlar. Sanki edebiyatın insandan başka bir mevzuu varmış, insandan başka bir şeyden bahsedermiş gibi!.. Edebi eserleri okumak, onlara alaka göstermek, mesleği, meşgalesi ne olursa olsun, her insan için bir vecibedir. Çünkü insan ancak o şartla insanlığı, yani hemcinslerinin ve kendisinin halini, ihtiraslarını, ne idüğünü kavrar. Edebiyatın bırakılması, insanın insanlıktan çıkması, kendi kendini öğrenmekten vazgeçmesi demektir."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/660954794615357440/marguerite-duras-ayd%C4%B1nlar%C4%B1n-yazar%C4%B1-ve", "text": "Fransız avangard edebiyatının önemli kalemlerindendi. Aydınlar arasındaki ününe karşın kitleler onu Hiroşima Sevgilim adlı filmin senaryo yazarı olarak tanıdı. 17'nci romanı Sevgili, halk tarafından kavrandığında 70 yaşındaydı. Marguerite Duras, bu son romanında, bütünüyle kendini katıyor işin içine. Şaşırtıcı ölçüde yalın bir kitap olan Sevgili özyaşamöyküsel bir nitelik taşıyor. Duras, on beş yaşındayken yaşadığı bir aşkı ve bunun sonradan hep süreduran etkilerini dile getiriyor. Yıl, 1930. Yer, Fransızların yönetimi altındaki Çinhindi. Ancak daha başından yıkılmaya yazgılı bir aşk ilişkisi bu. Yaşları, sınıfsal durumları ve ırkları ayırıyor sevgilileri: adam otuz beş, kız on beş yaşında; adam zengin bir aileden geliyor, kızsa yoksul; adam Çinli, kız Fransız. Sevgili, Duras'nın daha önceki yapıtlarındaki egemen temaların lirik bir bitiş bölümü sanki. Hepsi de beyazperdeye uyarlanan Hiroşima Sevgilim, Moderato Cantabile ve Hindistan Şarkısı\"nda olduğu gibi bu romanında da Duras, geçmişle şimdiyi ustaca kaynaştırarak insan ilişkilerinin dokusunu işliyor. Olgun Duras genç Duras'yı incelerken, bellek ve çözümsel anlatım uyumlu bir biçimde bütünleşiyor. Belli ki, uçarı bir ilkgençlik ilişkisinin anıları Duras'nın belleğinden silinmemiş bir türlü. Anlaşılan, Çinli sevgilisi için de aynı durum söz konusu. Çünkü \"Sevgili\"nin bir yerinde, ilişkinin sona ermesinden yıllar sonra, adamın telefon ettiğini, kendisini aklından çıkaramadığını ve ölünceye kadar seveceğini söylediğini yazıyor Marguerite Duras. Duras'nın bu gençlik ilişkisinden sonraki yılları da kişisel ve siyasal düşkırıklıklarıyla dolu. Robert Anthelme adlı pek tanınmamış bir Fransız yazarla evlenmiş. Bir oğulları olmuş, ama daha sonra boşanmışlar. Kendi kuşağının birçok Fransız aydını gibi Duras da Fransız Komünist Partisi'ne katılmış, ama \"bohem hayatı yaşadığı ve partiye uygun davranmadığı gerekçesiyle atılmış partiden. 1945'te partiye girdim, çünkü o sıralar Fransız Komünist Partisi katılmaya değer tek parti görünüyordu, diyor Duras, İnsanın romantik idealizmine sesleniyordu. Ama daha iyi düşünmemiz gerekirdi. 1933 Moskova Duruşmaları, bizi uyarmalıydı. Duras şimdi sosyalist solu destekliyor. Devlet Başkanı François Mitterand da en yakın dostları ve en büyük hayranları arasında. Duras, doyumsuzluğu ve yıkımı da yakından tanıyan bir yazar. Uzun yıllar alkole karşı pek de başarılı olmayan bir savaş vermiş. 1964 yılında içkiyi bırakmış, ama on yıl sonra yeniden başlamış. Siroz, iki yıl önce ölümün eşiğine getirmiş Duras'yı. Paris'teki Amerikan Hastanesi'ne yatmış. Hastanede içkiyi ansızın tümden kestikleri bir tedavi uygulamışlar. Duras, karabasanlarla, ağlayıp titremelerle dolu bir üç hafta geçirmiş hastane odasında. Eğer daha uzun sürseydi, canıma kıyabilirdim, diyor. Bir ara, bir daha hiç yazamayacağımı sandım. Ancak, Duras, tedaviden kısa bir süre sonra Sevgili adlı romanı üstünde çalışmaya koyulmuş ve dört aydan kısa bir zamanda bitirmiş kitabı. Şimdi, Marguerite Duras, zaman zaman Fransa'nın kuzeybatısında denize yakın bir evde; zaman zaman da Paris'te, son kırk yıldır kiraladığı küçük bir katta yaşıyor. Otuz yaşındaki yazar Yann Andrea ile paylaşıyor yaşamını. Yann Andrea'nın geçen yıl yayımlanan ve Duras'nın alkolle savaşımının öyküsünü anlatan M. D. adlı kitabı hala belleklerinde Fransızların. - sempertaediumvitae liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/660955553492811776/gaston-gallimard-anadan-do%C4%9Fma-yay%C4%B1nc%C4%B1", "text": "Yeryüzünde yayıncılık mesleğine damgasını basanların sayısı gerçekten çok sınırlıdır. Bunların en önemlilerinden, en kişiliklilerinden, en başarılılarından biri de, hiç kuşkusuz Gaston Gallimard'dır. 1881 yılında doğan, 1975'te ölen Gaston Gallimard, adını verdiği Gallimard Yayınevi aracılığıyla dünyaca tanınmıştır. Ama yakın zamana kadar adı çevresinde pek az şey bilinirdi. Geçenlerde Fransız gazeteci Pierre Assouline imzasıyla çıkan ve Gaston Gallimard, \"Fransız Yayıncılığının Yarım Yüzyılı adını taşıyan kitap, bu ilginç adamın yaşamının bilinmeyen yönlerine ışık tuttu. 1911 yılında Nouvelle Revue Française yöneticileri -ki aralarında Schlumberger, Andre Gide ve Jacgues Riviere vardı -züppe ve ilgi alanı geniş bir genç burjuvadan, zengin bir tablo tüccarının oğlu olan Gaston Gallimard'dan, derginin yayın sorumluluğunu üstlenmesini ve giderek dergiye koşut bir yayınevi kurmasını istediler. Gaston Gallimard, kendisinden istenen bu işi öylesine büyük bir istekle üstlendi ve başardı ki, basında ve sinemada uzantıları bulunan büyük bir yayın kuruluşunun yanı sıra, dünyada eşi bulunmayan bir yayın kataloğu oluşturdu. Yazarları arasında Sartre, Camus, Paul Valery, Aragon, Malraux, Eluard, Claudel gibi birbirine zıt adlar, koleksiyonları arasında Pleiade gibi değerli ya da Serie Nouire gibi polisiye diziler yer aldı. Assouline'in kaleminden tanıdığımız kadarıyla, Gaston Gallimard yalancı ama sevimli, uzlaşmaz ve aynı zamanda çok esnek bir adamdı. Çağının bu belki de en uygar adamı, güçsüzlüğünde ve ödlekliğinde bile gözüpekti. Birinci Dünya Savaşı sırasında, askere gitmemek için deli taklidi bile yaptı. Ama her yerde de ben \"ben ödleğin tekiyim demekten çekinmedi. İşin en inanılmaz yanı, dostlarının onu hep bağışlamalarıydı. Almanlara tutsak düşen, birkaç yıl sonra NRF dergisinin başına geçecek olan Riviere, Onun için, hiçbir şeyin eksiltemeyeceği hazineler, kaynaklar buluyorum kendimde diyordu. Ve Gaston Gallimard, ölünceye kadar kahraman\"a karşı çıkacak, kıyımdan ve mutlak saydığı bir ölümden kurtulduğu için hep kendini kutlayacaktı. Gallimard Yayınevi'nin patlama yapması 1919'dan sonra oldu. Gaston'un kardeşi Raymond, o sıralar idari ve mali yönetmen olarak işe girmişti. Bu iki adamın kurduğu eşsiz işbirliği, gerektiğinde topu birbirlerine atabilmeleri, kırk yıl süreyle birer ip cambazı gibi başarıyla iş görmelerini sağlayacaktı. Assouline ve başvurduğu kişiler, Gallimard'ın başarısını üç öğeye bağlıyorlar: Önce Gaston'un daha ilk gençlik çağlarında Malraux, Jouhandeau, Sartre, Camus, Kessel, Saint-Exupery gibi büyük yetenekleri sezmekte gösterdiği büyük sezgi gücü; sonra aralarında Ramon Fernandez, Jean Paulhan, Benjamin Cremieux, Brice Parain, Bernard Groethuysen gibi ünlülerin bulunduğu, pek konuşmayan ama çok etkili danışman kadrosu; son olarak da, tüm yetenekleri yayınevine yönelten edebiyat çevrelerine yayılmış antenlerin, temsilcilerin varlığı. Yayıncıyı, köpek balıklarının en usta, ama en acımasızı olan \"dentuso sınıfına sokan François Mauriac'ın bile, sonunda Gaston Gallimard'a evet demekten kendini alamaması, onun ne denli bir usta olduğunu gösteren tipik örnektir. Gaston, aynı zamanda yanlışlarını kabul etmeyi erdem haline getirmiş bir kişiydi. Marcel Proust'u ve Celine'i çeşitli nedenlerle başka yayınevlerine kaptırınca, onları Gallimard yazarları arasına katmak için elinden geleni ardına koymadı. Sonunda da kafasına koyduğunu başardı. Gaston her şeyden çok edebiyatı seviyordu, ama yazarları aynı oranda sevdiği söylenemezdi. Yazarların açgözlülüğünden, kaypak, kadınsı yaradılışlarından yakınırdı. Yazarlar imzaladıkları sözleşmeleri unutmaya hep hazırlar. Kimse yazarlar kadar ahlaksız olamaz... Yayıncılar dışında, derdi yakın dostlarına gülerek. İkinci Dünya Savaşı yıllarında da, yayıncılığı sürdürmek ve kağıt sağlayabilmek için işgalci Almanlardan devamlı istekte bulunmayı bildi. Yayımladığı kitapların sansürden geçmesi için çabaladı. Ama meslekdaşları Robert Denoel ya da Bernard Grasset gibi mutlak bir işbirliğine gitmedi. Kurtuluştan sonra gördüğü tek ceza, NRF dergisinin kapatılması oldu. Ama dergi, ad değiştirerek 1952'de yeniden çıktı. Pierre Assouline'in kitabının ilginç yanlarından biri, Gaston Gallimard'ın yazarlarla anlaşmak için başvurduğu kendine özgü yaklaşımlar. İnsana ve duruma göre taktik değiştiren Gaston'un bir başka büyük ustalığı da, sözleşme yaptığı yazarların en az on kitabını alması ve söz konusu yazarın öteki yayınevlerine dağılmasını önlemesiydi. Ama Claudel gibi, azla uğraşmamak için ömür boyu sözleşme yapanlar, Andre Maurois gibi her kitaba ayrı sözleşme isteyen yazarları da vardı. Gaston bir yazarı istedi mi, kimse onu kolay kolay durduramazdı. İşte bir olay: Yıl 1933 ve Gaston Gallimard, Georges Simenon'un peşinde. Simenon o yıllarda da ünlü bir yazardı. Kitapları Fayard Yayınevi tarafından çıkarılıyordu. İyi para getiren bu yazar, Gaston'un gözünde yeterince değerlendirilmemekteydi. Üstelik Simenon, kendini pazarlamayı da bilen bir yazardı ve 1931 yılında bir kitabını son derece ilginç biçimde tanıtmıştı. 20 Şubat 1931 günü, geceyarısı, Paris'in ünlülerini bir gece kulübüne davet etmişti. Kıyafet zorunluluğu bulunmayan bu davete çağrılanların, girişte parmak izleri alınıyordu. İçerde kürek mahkumu kılıklı garsonlar içki dağıtıyor, her yanda bir cezaevi havası hüküm sürüyordu. Simenon ise, bir köşeye oturmuş kahramanı Maigret adlı bir polis komiseri olan son romanını isteyene imzalıyordu. Ve Fayard'la anlaşması uyarınca, Simenon ayda bir roman yazıyordu. G. G. - Lütfen oturun, dostum. Sözleşmenizden konuşalım. Yayınevimizde kitaplarınızın çıkmasını, bizden biri olmanızı istiyorum. Andre Gide de bizim yazarlarımızdan ve sizi çok beğeniyor, sizinle tanışmak istiyor. G. S. - Bunu daha sonra konuşuruz. Şimdi sadede gelin. G. S. - Evet ama bu sizin koşullarınıza bağlı. G. G. - İyi öyleyse, önümüzdeki hafta iyi bir lokantada bundan söz edelim. G. S. - Bakın, Bay Gallimard. Bir kere, hiç birlikte yemek yemeyeceğiz. İş dışında her şeyden söz edilen iş yemeklerinden nefret ederim. Sözleşme koşullarını sizin odanızda konuşacağız, kapı kapalı, telefon bağlantısı kesilmiş olacak. Yarım saat içinde anlaşacağız. Yalnız size hiçbir zaman Gaston demeyeceğimi, aziz dostum diye hitap etmeyeceğimi bilin. Bu tür sözde yakınlıklardan nefret ederim. Bana bir gün ve bir saat verin, o gün buraya gelirim ve işin her yönünü tartışırız. Ama sözleşmeyi yenilememiz söz konusu olduğunda, bu kez siz zahmet edip bana gelirsiniz. Gaston şaşkındı. Hiçbir yazar kendisiyle böyle konuşmamıştı. Ama adamını eline geçirmişti, alınganlık yapmayacak ve onu bırakmayacaktı. Ertesi hafta garip bir sözleşme imzalandı aralarında. Simenon yayınevine yılda altı kitap verecek, kar yazarla yayınevi arasında eşit olarak bölünecekti. Kısa zamanda çok kitap yazma yeteneği ve kitaplarının ulaştığı büyük satış rakamları Simenon'un kendisini yayıncıyla eşit görmesine açıyordu. Bir yıl için geçerli olan sözleşme her yıl yenilenebilecekti. Aralarındaki anlaşma on üç yıl sürdü ve Simenon'un elli kadar kitabı Gallimard tarafından yayımlandı. Ama Gaston'un tüm çabalarına karşın, Simenon, Gallimard Yayınevi çatısı altında bir türlü rahat edemedi."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/660957292538281984/i-bn-%C3%BCl-emin-mahmut-kemal-i-nal-%C3%B6l%C3%BClere-hayat", "text": "Tarihçi, biyografi yazarı Mahmut Kemal İnal, 16 yaşında Osmanlı bürokrasisinde çalışmaya başlamış, zamanla sarayın en mahrem bilgileri, belgeleri kendisine teslim edilmişti. Hayatı boyunca karınca gibi çalışıp belge, bilgi derledi, bunları yayımladı. 1957'de 87 yaşında hayata veda ettiğinde geriye şairler üzerine 13 ciltlik, son sadrazamlar üzerine 14 ciltlik, son hattatlar üzerine 840 sayfalık biyografiler bırakmıştı. Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine! Hezar gıpta, o devr-i kadim efendisine! Bir asra yaklaşan ömre ve bu ömür içerisinde -kendi sahasında- on dört asırlık ilme sahipti. Korkunç denilecek bir hafızası, projektör gibi bir zekası, hikmet dolu nükteleri vardı. Mahmut Kemal, milletimizin nadir yetiştirdiği tarihçilerdendi. Türk hattatlarının nadide eserleriyle süslü tarihi konağında, Türk musikisinin sihirli nağmeleri, 90 seneden beri, her hafta yaşamıştır. Babasının sağlığından beri. Bu konak biyografi, tarih ve edebiyat sahasında, tek profesörü olan bir ilim ocağı idi. Uzun ömrünün her gününü ilme hasreyliyen Mahmut Kemal, üç basamaklı bir kale gibi idi. Onun ölümü ile bir devir kapanmış oluyor. Neşrettiği ve etmediği pek çok orijinal eserleri vardır. Son senelerde yeni harflerle basılanlardan 13 ciltlik (2352 sahife) Son Asrın Türk Şairleri, 14 ciltlik (2194 sahife) Son Sadırazamlar, 840 sahifelik Son Hattatlar birer biyografi şaheserleridir. Musiki tarihimize ait olup tabedilmekte bulunan son eseri Hoş Sada da bu meyandadır. Üstadın bibliyografi sahasındaki şöhreti, bütün İslam ve Garp alemine yayılmıştır. Bir müsteşrik onun için Ölüleri yaşatan adam demişti. İşte bu üstat da, ebediyete intikal etti. Fakat kendi sahasında Yaşıyan adam olarak daima yadedilecektir. Rahmetli üstadın bu mevzuda tetkik ve tasnif eylediği evrak, 800 sandıktı. Son Sadırazamlar adlı 14 ciltlik kitap, Babıali'nin canlı hatıraları ile dolu bir tarihidir. Kendisi uzun müddet devletin en mühim ve mahrem vazifelerinde bulunmuştur. Babıali'deki mesaisini 16 yaşında Babıali'ye girdim. 16 sadırazamın maiyetinde bulundum. Hepsinden takdirle iltifat gördüm diyerek anlatırdı."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/660957871842967552/ahmet-erhan-%C5%9Fiir-ya%C5%9Fam%C4%B1-yorumlaman%C4%B1n-%C3%B6zel-bir", "text": "İlk kitabı Alacakaranlıktaki Ülke ile 1981 yılında Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü alan Ahmet Erhan, 78 kuşağının önemli şairlerindendi. Ödül nedeniyle gerçekleştirilen söyleşide Erhan, yaşamı bütün yönleriyle şiirine sokmak istediğini belirtmişti. Henüz 23 yaşında Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü kazanan Ahmet Erhan, daha sonra Cemal Süreya, Halil Kocagöz, Behçet Aysan ve Melih Cevdet Anday şiir ödüllerine de layık görüldü. Tüm eserleriyle 2005 yılında Dionysos Şiir Ödülü'nü de alan Erhan, 2013 yılında 55 yaşındayken hayatını kaybetti. Erhan ilk ödülün ardından şiir ve yaşamla ilgili soruları yanıtlamıştı. - 1958'de doğdum. Çocukluğum ve gençliğimin ilk yılları Akdeniz'in çeşitli kentlerinde geçti. Lise sıralarında bir ara kesintiye uğrayan öğrenimim, bugün GYÖO Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde sürmektedir. Şiirlerim 1976 yılından bu yana çeşitli dergilerde sürekli olarak yayınlanıyor. Bildiğiniz gibi geçen yıl ilk kitabım Alacakaranlıktaki Ülke çıktı. Bir aksilik olmazsa, bu yılın ilk aylarında da iki kitabım yayımlanacak: Yaşamın Ufuk Çizgisi ve Akdeniz Lirikleri. - Bir zamanlar şiir için büyük yaşantıların gerekli olduğuna inanılırdı. Şimdilerdeyse, şiirin yaşantıyı aşan bir şey, bir dil sorunu olduğu konuşuluyor. Sorunuzu salt kendi yaşantım olarak değil, bütünüyle yaşam kavramı olarak almak isterdim. Böyle olunca, şiiri yaşamı yorumlamanın özel bir biçimi olarak düşündüğümü ve yaşamı bu nedenle bütün yönleriyle şiirime sokmak istediğimi söylersem, bilmiyorum sorunuzun karşılığını vermiş olur muyum? Yaşamı çok önemsiyorum; ancak o oranda şiirin bir bilgi birikimi ve dilsel boyutta bir yeniden yaratım olduğunu da önemsediğimi söylemeliyim. - Sorduğunuz soru Alacakaranlıktaki Ülke'ye yöneltilen en belirgin eleştiriyi, yineleme konusunu içeriyor. Bu eleştiriyi önemsiyorum; ancak kitabın varolma koşulunu ve sanat sorunsalını düşününce bu tür yaklaşımlara katılamadığımı söylemeliyim. Kitabın belirgin bir kurgusu ve bütünselliği var; ki, bu benim başından beri gözetmeye çalıştığım bir şeydi. Alacakaranlıktaki Ülke, en dar anlamıyla, ülkemizin belli bir döneminde ortaya çıkan ölüm olgusunun boyutlarını vermeye çalışan bir kitap... Durum böyle olunca, konuların ve sözcüklerin yinelenmesinden daha doğal ne olabilir? Zaten kitabın amacı da bu. Adnan Binyazar, yazdığı bir yazıda; Alacakaranlıktaki Ülke'nin tek bir şiir gibi okunması gerektiğini söylemişti. Bu saptamaya katılıyorum. Tek bir şiirin de yinelediği, dönüp dönüp altını çizmeye çalıştığı kimi durumların olacağını, olması gerektiğini düşünüyorum. - Akdeniz'e yalnızca bir duyarlık olarak bakmadım hiçbir zaman. Bunun bütünüyle kültürel bir olgu; giderek de benim dünya görüşümü belirleyen bir etken olduğunu söylemeliyim. Bu kültürel arayış, sorunuzdaki duygusal ve düşünsel boyutları da içeriyor aslında. Akdeniz'e bakışım konusunda epeyce spekülasyon yapıldığını en azından kendi çevremdeki ilişkilerimden bilebiliyorum; ki çok azı yazıya döküldü bunların. Genç bir şairin, yazın ortamına adımını atar atmaz kendi kültürünün sınırlarını belirlemesinin kimi insanları rahatsız ettiğini görmek çok şaşırtıcı bir deney oldu benim açımdan. Oysa Amerika'yı yeniden keşfetmeye, zaten varolan bir kültürel olguyu gündeme getirip, tartışmaya hiç niyetim yoktu. Dünyada bir Akdeniz Kültürü olgusu vardır. Yazınsal düzlemde, Halikarnas Balıkçısı'ndan Albert Camus'ye; Yaşar Kemal'den, Yannis Ritsos'a varıncaya dek çok geniş ve üst düzeyde gelişen bir olgudur bu. Ben bu kültürün gerek yaşam öyküsel deneylerim, gerekse evrensel boyutta hümanizma olarak ortaya çıkan düşünsel yaklaşımım açısından kendi ölçüleri içinde bir hasatçısı olarak görüyorum yaşamsal ve şiirsel serüvenimi. Bu durum da benim toplumcu öğretiye bakışımla kesinlikle çelişmiyor. Çünkü çağımızda bütün öğretilerin öncelikle hümanist bir temel üzerine oturması gerektiğine inananlardanım. Akdeniz'e bakışımı bölgecilik olarak görenler var; kültürel şovenlik olarak görenler de... Oysa ne bir coğrafya sorunuyla uğraşmak, ne da başka kültürleri küçümsemek gibi bir yaklaşımım olmadı hiçbir zaman. Yalnızca kendi kültürüme sahip çıkmak istediğimi, bundan da gurur duyduğumu söylemeliyim. Bu durum, başka kültürleri inceleyebilmemin ve onlara saygı duyabilmemin de bir önkoşulu gibi görünüyor bana. Sorun öncelikle şiirsel serüvenim açısından ilgilendiriyor beni. Asıl söylemek istediğim bu. Son yıllarda bu konuda epeyce yoğun bir araştırma içine girmeme, arkeoloji dergilerine varana dek her şeyi bir bir incelememe karşın, önceden söylenmiş şeyleri yinelememe kaygısıyla bir yazı yazmak gereğini duymadım. Zaten sorunun benim düzeyimi ve ilgi alanımı çok aşan boyutları var. Ama en azından yukarda sözünü ettiğim spekülasyonları önlemek açısından Akdeniz'e bakışımı içeren denemeleri yazmak istiyorum en kısa zamanda. Bu yazdıklarım da şiirlerime yansıyan dünyadan bağımsız olmayacak aslında. - Ödüller konusunda öyle belirgin bir görüşüm olduğunu söyleyemem. Sanırım ödülün ve verilen kişinin niteliği daha çok ilgilendiriyor beni. Ama son yıllarda yazın ortamının bir yansıması olarak ödüllerde de bir genç-yaşlı ayrımına gidilmesinden tedirginlik duyduğumu söylemeliyim. Bir de son günlerde ödüllerin bolluğundan yakınılıyor. İyi bir yapıta ödül vererek okurun dikkatini o yapıt üzerine çekmenin kötü bir şey olduğunu sanmıyorum ben. - piriltii liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/662945147035779072/cahit-tanyol-tanp%C4%B1nardan-%C3%B6nce-t%C3%BCrk%C3%A7e-r%C3%BCyas%C4%B1z", "text": "Şair Tanpınar, bir büyük rüyanın ağı içinde dolaşan esrarlı bir böceğe benzerdi. Musikimize, şiirimize, şehirlerimize, insanlarımıza ve tarihimize hep bir rüya içinden bakardı. Aşk ve kadın bu rüyanın büyüsü ve güzelliği idi. En kesin ve gerçek ten lezzetleri dahi şairin mısralarında arınır ve acısız hale gelirdi. oldu. Düşüncemde bir dumanlanma, duygularımda bir donukluk, doldurdu. Aramızdaki dostluk, dostluktan başka bir şeydi. dostluğumuz bütün bu sınırların ötesinde kurulmuştu. Her ikimizin de mevsimlik dostları olmuştu. Bazan aylarca, hatta yıllarca birbirimizi görmediğimiz olurdu. Öyleyken, içimde onun uzaklaştığını ve artık bana yabancı olduğunu duymazdım. Bu duygu onda da vardı. Rahmetli Nurullah Ataç bizimle şaka eder, bazan onun adına benim soyadımı birleştirir Ahmet Hamdi Tanyol, bazan da Cahit Tanpınar derdi. Bu yakıştırmayı şahsi dostluğumuz, dostluğumuz kadar bizim şiir ve sanat anlayışımızdaki beraberlikten ötürü yapardı. Doğrusunu isterseniz bunda Ataç'ın garip bir sezgisi vardı. Benim için Ahmet Hamdi erişilmesi uzak bir rüya pınarı idi. Soyadımı alırken bile Tanpınar'a, Tanyol'dan gidilir diye düşünmüştüm. Thibaudet, Mallarme'nin ölümünden bahsederken, Ölüm onu bir büyük rüya üzerinde yakaladı der. Tanpınar'ın ölümünü bu söz kadar hiçbir şey ifade edemez. Çünkü şair Tanpınar, bir büyük rüyanın ağı içinde dolaşan esrarlı bir böceğe benzerdi. Musikimize, şiirimize, şehirlerimize, insanlarımıza ve tarihimize hep bir rüya içinden bakardı. Aşk ve kadın bu rüyanın büyüsü ve güzelliği idi. En kesin ve gerçekten lezzetleri dahi şairin mısralarında arınır ve acısız hale gelirdi. Yahya Kemal'in cezbeli tarih konuşmalarının çevresinde yetişen şair, onun zengin ve zevkli bir teferruat içinde dolaşan tahlillerini bir rüya süzgecinden geçirerek bize sunardı. Bazı geceler ne güzel sohbetlerimiz olurdu. O zaman Tünel'de Narmanlı Hanı'nda otururdu. Canı sıkılan, derdi olan soluğu onda alırdı. O küçük bekar odasında, bazı günler Türkçe'nin ve şiirin en güzel sofrası kurulurdu. Tanpınar aranan adamdı. Onun bir tek kainatı vardı: Sanat... Hayatında daima dostları için yaşamıştı. Dostları için yapamıyacağı hiçbir fedakarlık yoktu. Toplumun diğer katlarını hiçbir zaman göremedi. Dostluk sınırlarının dışında başka türlü münasebetler ve bağlantılar olacağını bilmezdi. Kızmışsa bu, dostları içindi. Düşmansa dostları içindi; öyle sanıyorum ki, kendisi için ve kendisiyle ilgili bir mesele yüzünden kimseye kızmış değildi. Tanpınar'ın bu tarafını bilmeyenler bazan onu yadırgayabilirler. Hani, dostları için adam öldürebilir, dostları için suç işleyebilirdi, desem mübalağa sanmayınız... Bunun dışında Tanpınar'ın hiçbir hayatı yoktu. Bunun dışında o, dalgalanmayan bir rüyanın adamı idi. Tanpınar Türkçe'ye yeni bir ses, yeni bir eda getirmişti. Ondan önce Türkçe rüyasız bir dildi. Gerçi Ahmet Haşim'in şiirlerinde de bazı rüya serpintileri vardı. Fakat Haşim'de, şiirle nesir, iki ayrı zekanın eseri idi. Tanpınar'da ise, şiir nerede başlar, nesir nerede biter belli değildir: Bu vezin hececi şairler elinde bir türlü yumuşamamış, takır tukur, Aruz özentisi bir şey olmuştu. Onu mısrada eriten ve ona bir iç bütünlüğü kazandıran şair Tanpınar'dı. Hece vezninde başarı göstermek zor şeydi; Aruz'dan daha zordu. Mesela onun, Bu akşam, bu tenha saati ömrün, / Uzak servilerin arkasında gün, / Bu güneş döşenmiş bahar bahçesi mısralarındaki veznin bütün kemikli taraflarının kırıldığını ve mısrada eridiğini görürüz. Ama ben onun bu yönünden söz açacak değilim. Bizim kuşak, şiire birkaç ismin büyüsü içinde gözlerini açtı. Ahmet Haşim, Yahya Kemal. Sonra Tanpınar, sonra Tecer ve Ataç. Bunlar edebiyatımızda Tanzimat'tan beri gelen şiir hareketinin son halkaları idi. Bunlar bir zevkin, bir anlayışın temsilcileri idi. Tecer folklora yöneldi; fakat bu engin hazineye incelmiş bir zevk açısından baktı. Tanpınar şeffaf ve soyut bir rüya düzeni içinde gezindi. Bu isimler bizim sevgililerimizdi. Bütün gençlik hatıralarımız onlara asılı kaldı. Tanpınar'la bu devam zincirinin son halkası koptu. Yeni kuşaklarla eski devam zinciri arasındaki köprü yıkıldı. Bir ay kadar önce idi; Satvet Lütfi Tozan'dan dönüyorduk. Arabada kendisine, bak yeni bir şiir yazdım, okuyayım, dedim: Suyun çekildi aydınlığı / Karanlık tortu tortu çöktü dibe / Bir de baktık ki dönmüş gün / Bir de baktık ki / Alacakaranlığındayız ömrün. Ve devam ettim. Hiçbir şey söylemedi. Aramızda bir sessizlik oldu. Arabadan indi, Suyun çekildi aydınlığı bir de baktık ki dönmüş gün dedi ve kapıyı kapatarak uzaklaştı. Ölüm onu öylesine bir tuzağa düşürdü ki, belki o da bizim gibi şaşkın, başına gelenlere bir türlü inanmıyor. Not: Yazı Ahmet Hamdi Tanpınar başlığı ile yayımlanmıştır."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/664239161790873600/miquel-anqel-asturias-b%C3%BCy%C3%BCl%C3%BC-ger%C3%A7ek%C3%A7ili%C4%9Fin", "text": "- İspanyolca bilmeyen bir okurun bir kitabı anlayabilmesi için en önemli şart hiç kuşkusuz, yapılan çevirinin yalnızca eserin dildeki tutumunu yansıtması değildir; çevirinin ayrıca, kitabın yükünü taşıyan duygunun, şiirsel ifadenin, yaşayan öğelerin de hiç eksiksiz kavranması olanağını sağlaması gerektir. Bu söylediklerim klasik diyebileceğimiz bir dilden başka bir klasik dile aktarılan eserler, söz gelişi İspanya'da konuşulan İspanyolca içindir; ama güçlüğün en büyüğü, biz Latin Amerikalılar'ın konuştuğu İspanyolca ile yazılmış bir roman, bir şiir ya da bir hikayede belirir. Böyle bir şey çevrilmek istendiğinde, bizim dünyamızın ayrıntılarına kadar bilinmesi ve yalnız İspanyolca'nın değil, hatta daha çok çevrilecek dilin bu durumda Almanca'nın duyarlıkla kullanılabilmesi gerektir. Bana gelince, çok değişik nedenlerden kitaplarım, bugüne kadar başka Latin Amerikalı yazarların elde ettikleri şansa yazık ki kavuşamadı; sözgelişi büyük dostum Guimaraes Rosa'nın eserleri Alman okuruna çok usta çevirmenlerin çok üstün çevirileriyle sunuldu. Benim çevirmenlerim ise, hep edebiyat tüccarı diyebileceğim kişiler olarak kaldı, işin içine giremediler. Bu durumda okur, tek tek işlenmiş, enine boyuna düşünülmüş her kelimenin, kitapların duygusal bölümü için ne anlam taşıdığını kavrayamaz. Bu yüzden şimdi ünlü bir yayınevi eserlerimi basacağı ve basılmış olan acınacak çevirileri de ilerde yeni baştan çevirteceği için kendimi çok şanslı sayıyorum. Sözgelişi Mulata de tal romanımın Almancası. Miguel Angel Asturias'dan geçtim, benim melez kahramanıma karşı işlenmiş bir cinayet olarak adlandırılabilir. Yoksul melezciğin Alman okuruna beş para etmez bir yaratık olarak tanıtılmasından başka, benim büyülü dışavurum ya da büyünün şiirselliği dediğim, Indiolar'ın eski düşünüş biçimlerinin ve bugünkü çatışmalarının anlaşılmasını bir başına sağlayan o dil özelliğinden de iz kalmamıştı. - Kasırga romanı benim için yeni bir roman yazma yönteminin başlangıcı anlamını taşır. Bakın neden, anlatayım. Politik bir roman olan Sayın Başkanda toplumsal bir bağlamda büyük toplumsal bir bağlanma yoktur. Guatemala Efsaneleri ile Mısır Ekicilerini ise Guatemala'nın efsane ve geleneklerinin ruhundan çıkarmıştım. Ama bu edebiyat çeşidi Guatemala'nın asıl sorunlarına uzak kaldı. 1949'da Guatemala'nın bazı bölgelerini, özellikle de United Fruit Company'nin çiftliklerinin olduğu yerleri daha iyi tanımak olanağını buldum. Oralardaki gözlemlerim, o çiftliklerdeki yoksul işçilerle, ancak mahkumların yaşayacağı kamplarda yaşamak zorundakilerle konuşmalarım, bütün bunlar bana Kasırga yı yazmak için gerekli ön temel şartları sağladı. Böylece de bu, içinde sözgelişi, Sayın Başkandaki gibi politik ya da Efsaneler ve Mısır Ekicilerindeki gibi efsanevi öğelerin yerine, Guatemala'nın gerçeklerinin tabii kendi yaratılışıma, kendi anlayışıma göre yansıdığı ilk romanım oldu. Beni çok zaman, özellikle de sosyalist ülkelerde, efsane öğesini koruduğum için suçladılar, ki bu komünistlere göre toplumsal şikayeti, gerçeğin etkisini güçsüzleştirmektedir. Her şeyden önce şunu belirtmek isterim: Romanlarım asıl bu görüş açısından yola çıktıkları için gerçekçidir, çünkü bir büyücü ya da kasırga tanrısı benim yurdumun insanlarının gözünde en büyük gerçekliktir, çünkü muz çiftliklerini yerle bir eden kasırga aslında apaçık bir gerçektir ama benim İndiolarım için bu büyülü bir olaydır, çünkü bu anlayış, ruhu ve insan düşüncesini temelinden kavrar, ona biçim verir. Kasırgada toplumsal gerçeklik büyülü bir öğeyle işte böyle kaynaşmaktadır. - Latin Amerikalı yazarın önemli ve sürekli bir görevi olduğu kanısındayım: Eserlerinde ülkesinin gerçeklerini yansıtmak. Bugün Latin Amerika'da hala fildişi kulelerine kapanmış yazarlar var. Bugün bizde hala görevlerinden kaçan, ülkelerinin gerçeklerini unutmaya çalışan yazarlar var. Jorge Luis Borges'in büyük yazarlardan biri olduğuna inanıyorum ama Avrupalı yazarlardan. Bizim dünyamız Borges'inkinden çok değişiktir; bizim eserlerimizi çok başka duygular, çok başka düşünceler belirler. O zaman da tabii suya sabuna dokunmayan bu edebiyatla bizim edebiyatımız arasında bir uçurum belirir. Bizim edebiyatımız değil de yazarlarının kendilerini, içinde yaşadıkları çevreye karşı sorumlu tuttukları bir yükümlü edebiyat olarak nitelendirmek isterim. Ben inanmıyorum ki, yazmayı içtenlikle isteyen birisi odasına kapanıp Orinoco'nun, Rio Parana'nın ya da Amerika'nın başka nehirlerinin gümbürtüsünü hiç duymadan yazmaya başlayabilsin; inanmıyorum ki, yazar kilit altına girip kelimelerin, büyük ve küçük harflerin, 19'uncu Yüzyılın gelişmiş formüllerinin nasıl kullanılacağını talim etsin, insan eğer iyi bir yazarsa, bütün bunları zaten marangozun çekiç, testere kullandığı rahatlıkla kullanabilmek zorundadır, çünkü yalnızca iyi niyet yaratıcılığın yerini tutmaz; bazı bağlanmış yazarlarda beni rahatsız eden şey işte bu. Yükümlü yazar ortaya daha çok ustalık, daha çok sanat koymakla da yükümlüdür. Ama sanat gücü de tek başına yeterli değildir. Şimdi yine bizim Amerika'mıza dönecek olursak, yurdumuzun insanlarının sesi, çığlığı olmadan, neler neler umarak bize başvuran melezin yakarışını duymadan, bu sarsılan, acı çeken ve savaşan dünyayı algılamadan, bütün bunlar olmadan bizde edebiyat yapılamaz. Romanlarımız işte 1920'de gelip böyle bir dünyanın kapısına dayandı ve Avrupalı okur bizim dünyamızı bunların yardımıyla tanımaya başladı. Ama bunlar hiçbir zaman bir sonuca varmış, değişmez eserler değildir, hiçbir zaman. Edebiyatımız hep bu aşamada, bu karamsarlık içinde saplanıp kalmayacak, hep köyleri, İndiolar'ı, zencilerle beyazları, terle kanı, korkuyla acıyı anlatmayacak, hayır, hayır, hayır. Bizim edebiyatımız mantıklıdır ve gelecekte gelişmesini sürdürecektir. Ama bugün görevimiz tanık olmaktır, tanık, şikayetçi, karşı çıkan. Biz eserlerimizde, toplumumuzu güden insanlık dışı durumun tanıklığını yapmak zorundayız. - Bu değişimin düşüncelerimi herhangi bir biçimde değiştirdiğini sanmıyorum. Bakın, Kasırgayı daha Arjantin'deki elçilikte bir Guatemala memuruyken yazdım. Yani yazarken diplomatik bir görevim vardı; şu sırada üzerinde çalıştığım eserlerimde de ister toplumsal gerçekler, ister efsaneler yönünden olsun her zaman ele aldığım konulardan bugünkü diplomatik görevim yüzünden uzaklaşmayacağım gayet tabiidir. Hem bu, eserlerim yakında yayımlandığında da incelenebilir. İnanıyorum ki, daha doğrusu umuyorum ki, kendime her zaman bağlı kaldım. - Gerçekten bugünlerde bazı edebiyat çalışmalarım var. Bu konu açıldığına göre size biraz anlatayım: Maya tanrılarının sanatçıları nasıl yarattıklarını canlandırdığım şiir dizisi Clarivigilia Primaveralin yayımlanmasından ve 12 yıl sonra akrabalarımı yeniden gördüğüm, yurttaşlarımla yurdumu yeniden yaşadığım geçen yılki iki aylık Guatemala gezimden sonra bütün bunların etkisiyle Guatemala efsanelerinden örülü yeni bir diziye başladım, şimdi de bu konuda çalışıyorum. Bu efsaneler de Guatemala Efsaneleri adlı ilk kitabımın bir parçası olacak. Böylece F. Vogelsang'ın parlak çevirisiyle Almanya'da da yayımlanmış olan ilk kitabımın konusuna geri dönmüş oluyorum. Şu sırada üzerinde çalıştığım başka bir eser de yine bu efsaneler, gelenekler ve İndiolar dünyasında geçen ve adı El mal ladron olacak bir roman. Bu ad, İsa'nın Golgatha'da cenneti vadetmesine rağmen Tanrı ya inanmayan günahkarın adından geliyor. Ama bugünlerde üstünde en çok ve en titizce çalıştığım kitap şimdilik Dos veces bastardo adını kovmayı düşündüğüm bir roman. Bu roman bizdeki yüksek öğrenim gençliğini, daha doğrusu benim de içinden yetiştiğim 1920'nin öğrenci kuşağını konu alıyor. Bu, Guatemala'da yepyeni bir dil konuşmak isteyen, ilerici, devrimci, bambaşka bir kuşaktı. Ama zaman geçip de bu parlak ve devrimci kuşak yönetimde iş başına gelince, bir zamanlar uğruna savaştığı ve üzerine yemin ettiği her şeyi unuttu. Hayat her zamanki gibi sürüp gidiyor ve hiçbir alışkanlığın, hiçbir kurumun değişmemesinin suçu da bu dürüst olmayan davranışta. - \"Büyülü gerçekçilik\"den ne anladığımı size en basit biçimde anlatmaya çalışacağım. Bakın, küçük bir köyde bir yerli ya da melez \"gözlerimle gördüm diye anlatır: Bir bulut ya da koca bir taş, bir insan, bir dev biçimine girmiş ya da bir bulut taşa dönüşmüş. Tabii bunlar kabul edilebilecek gerçekler değildir, belirli bazı büyülü hayallerden çıkar. Bu yüzden ben buna bir edebiyat deyimi verdiğim zaman büyülü gerçekçilik diyorum. Ama burada başka bir şey daha var. Su getirirken kötü bir rastlantıyla çukura düşen kadın atın üstünden fırlayan bir binici ya da günlük başka olaylar, affairs diverse\"ler, denilebilir ki, eğer ortam hazırsa, yavaş yavaş \"büyülü bir olaya dönüşürler. Bir de bakarsınız, bir İndio ya da bir meleze göre artık kadın çukura düşmemiştir, tersine, kadın istediği için çukur kendine çekmiştir onu. Bir yılan, bir su kaynağı ya da bu gibilerden şeyler için artık neler neler uydurulur. Atlı da attığı iki kadeh içki başına vurduğu için atından yuvarlanmış değildir, tersine, üstüne düşüp kafasını patlattığı taş ya da içinde boğulduğu su çağırmıştır onu. İşte efsane denen hikayeler böyle böyle ortaya çıkar. Amerikanın Avrupalılar tarafından alınmasından önce yazılmış eski İndigena edebiyatı söz gelişi Popol Vuh ya da \"Los Andes de los Xabi\" gibi kızılderili kitapları bir ara gerçeklik kazanırlar böylece. Aslında \"gerçek gerçeklik\" demek gereken gerçeklikle insanın başından geçen biçimiyle büyülü gerçeklik arasında üçüncü bir gerçeklik daha vardır. Bu öbür gerçeklik ne yalnızca gözle görülebilen, elle tutulan ne de yalnızca hayalden ve düşten doğar; o, bu iki öğenin birbiriyle kaynaşmasının sonucudur. Bu bir parça Breton'un çevresinde toplanan gerçeküstücülerin yapmak istediğine benzer ve işte biz buna büyülü gerçekçilik diyoruz. Tabii ki büyülü gerçekçiliğin, İndioların eski düşünüş biçimleriyle doğrudan bir bağıntısı vardır. İndio resim gibi düşünür, gördüklerini olayların içinde görmez, onları hep başka boyutlar içinde taşır, bu boyutlarda gerçeğin kaybolup düşün belirdiğini görürüz, bu boyutlarda düş elle tutulur, gözle görülür bir gerçeğe dönüşür. - Bizlerin düşünce alanındaki yetişmemizde bütün çağların Alman edebiyatı çok önemli bir yer alır. Sözgelişi, Goethe'nin düz yazılarının tutkulu bir okuyucusu olduğumu söyleyebilirim. Yetişmemizin bu ilk döneminden sonra da tabii hepimiz Schopenhauer'in bütün parıltılı gücünü, Nietzsche'nin bütün olumsuz ve konstruktif büyüklüğünü içimizde duyduk. Daha sonraki yıllarda Musil ve Thomas Mann gibi güçlü yazarlardan gelen etkiler büyük anlam taşıdı. En başta da Thomas Mann en zor korku ve umutsuzluk günlerinde, en zor karşı koyma günlerinde bize dayanak oldu, tehlike karşısında düşüncelerimize, duygularımıza güç verdi. Thomas Mann, büyük hayal kırıklığı günlerinde, Almanya'nın uyandırdığı büyük hayal kırıklığı günlerinde, bizlere karşı öbür Almanya'nın, insanlık kültürüne sayısız ilerleme ve dayanak sağlamış Almanya'nın elçiliğini yapan bir peygamber oldu. Tanıdığım ve hepimizi etkilemiş daha başka Alman yazarlarından da konuşmam gerekirdi sanıyorum ama yine de Avrupa edebiyatının orta yerinde kendine özgü bir biçimde yükselen bir kale saydığım Thomas Mann'da kalmak istiyorum. - Latin Amerika romanlarının çevrilmesinde, çevirmenin bir şiir gücüne sahip olması zorunludur sanıyorum. Latin Amerika romanı çevirmenleri aslında birer şair değilse ve bizim kitaplarımıza duygululuk aktaramazlarsa, Alman okuruna eserlerimizin niteliğini üstün kötü bile iletemezler. Bizim İspanyolca'mız çok geniş bir gam üstünde gidip gelen bir dildir ve kelimelerden kurulu bu gam, duyma, algılama ve düşünme aşamalarının bu sırasına göre değişime uğrayarak, çevrinin aslına tıpatıp uymasını gerektirir. Bu yüzden bizim romanlarımızın çevrilmesinde, ancak her zaman her konuda kendine güvenen, Amerika'da, Latin Amerika'da olup bitenleri, her şeyin değiştiğini, yeni yeni sorunların ortaya çıktığını bilen kişiler başarı sağlayabilir. Bunlar, bizim eserlerimizin bu yaşayan ve değişen gerçeklerin cevabı olduğunu iyice bilmeliler. - Amerika'mızı hiç tanımayan Avrupalı için, bizde tabiatın nasıl bambaşka bir biçimde yaşadığını, bizim gerçeklerimizin neler olduğunu anlayabilmek ne kadar zorsa, daha çeviriye başlamadan önce bir kere bu dünyanın içine girmek de bir çevirmen için o kadar zordur. Bu evrensel dünyayla, toprak yüzünden savaşılan, sırf hayatta kalabilmek için savaşmak zorunda olunan bu dünyayla sıkı fıkı olmak gerektir. Çevirmen bütün bunların arasından çıkmalı, bunların hakkını vermeli. Anlam ve duygu dan yoksun ölü bir şey, ticari bir işten farksız bir nesne olmamalıdır. Böyle düşünen eninde sonunda başarısızlığa uğrar, özellikle bunun üstüne basmamın bazı nedenleri var. Almanya'da İtalya ve Fransa'dakinden başka olarak benim ve öbür Latin Amerikalı yazarların kitaplarının çevirilerinde bu kadar suçlu olunmasının nedeni her halde bunda aranmalıdır. Çeviriler İspanyolca'yı çok iyi bilen kişilere verildi, bunda hiç kuşkum yok ama onlar bizim İspanyolca'mızı bilmiyorlar, bu yüzden de bizim düşüncemizi, bizim duygularımızı tanımıyorlar. Kitaplarımızı kastilyaca, yani sanki İspanya'nın herhangi bir bölgesinde yazılmış gibi çevirmeleri de bundan; oysa böyle bir şey bizim yaratılışımıza, bizim yaşama biçimlerimize, bizim kişiliğimize ve bizim konuşmamıza çok, hem de ne kadar çok yabancı..."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/664333917184196608/ya%C5%9Far-kemal-i-nsan%C4%B1n-maceras%C4%B1n%C4%B1-daha-iyi", "text": "- Bir eser yazıldı mı, kendi kaderini kendisi yaşar. Yazarla pek ilişiği kalmaz. Eseri iyiyse, yazar onunla öğünür biraz. Sonra bir de eserin sorumluluğu vardır ki, bu en önde gelir. Yani etki sorumluluğu... Çeşitli etkileri alıyor tabii. Almıyor demek, bana yalan gibi geliyor, örneğin, eşin, dostun tenkit ediyor, şurasını beğendim, şurasını beğenmedim diyor. Bence sanat eseri, milli bir olaydır. Başka dile çevrilmesi, asıl bünyesinden çok şey kaybettirir. Ama insanlar, bu kaybı bildikleri halde, sanatın daha çok yayılmasını, geniş kütleler tarafından okunmasını istiyor. Sanatçı doymaz... Kadirli'ye üç tane İnce Memed gitmiş. Kadirli'ye gidince bu üç kitaptan birini liyme liyme gördüm. Kitap elden ele dolaşırken yıpranmış. Kahvelerde okunmuş. Bu olay beni, kitabımın çevrilmesinden daha çok memnun etti. Bütün bunlara rağmen, İnce Memed, uluslararasında, bir Türk romanı olarak belki ün sağlar. Ama dünyanın iyi romanları arasına gireceğini sanmıyorum. Bundan sonra iyi eserler verebilirsem, belki İnce Memed'in bir önder olması bakımından önemi büyük olacaktır. - Bu mesele biraz uzun. Roman hayatın, gerçeğin sentezi olmalıdır. Roman, mutlaka gerçek hayatlarını yazmağa çalıştığı insanlarla beraber olmalı, onlarla yaşamalıdır.. Bizim devrimizdeki sanatçının bir şanssızlığı var. Bugün büyük kütleye doğru bir gidiş var. Romancının hayatında da, büyük kütlelerin yeri çok önemli olmaya başladı. Bütün bunlara rağmen, evvela roman sanattır. Diğerleri arkadan gelmeli. Bir fikri iyi söylemem için, en iyi romancı olmam gerekir. En iyi roman ustası olmayan insan, istediği en iyi fikri, iyi şekilde söylesin, insanlar üzerinde bir etkisi olamaz. Romancının hikaye ve roman anlatmayı şehvetle sevmesi lazımdır. Dil çok önemli bir şey roman için. Esas öğedir. Dil sanatı, anlatma sanatı olduğuna göre, yazar en usta tekilde dili bilmeli söyleyebilmelidir. Dilin en gizli yönlerine kadar inebilmeli. Bence dilleri, halklar kadar sanatçılar yapmıştır. Üstteki tabakanın dilini sanatçı yaptığı gibi, halkın dilini de sanatçılar yapmıştır. Konu, üzerinde durulacak en önemli meselelerden birisidir. Romancının dili en güzel yapması gerek... Romancının en doğru düşünceyi söylemesi gerek... Bütün bunlar gibi, romancının en güzel konuyu da bulması gerektir. Devrimizde bir moda var. Eh diyorlar, konu önemli değil, konu olmazsa da iyi bir roman yapılabilir. Bence, kötü konudan iyi roman zor çıkar. Çıksa da, hiç olmazsa, konusuzluğu eksik kalır. Bu, kambur bir adamın, dünyanın en güzel dikilmiş elbisesini giymesine benzer. Kambur, elbiseyi de kendine benzetir... Konu, düşünce, romanı yapan bütün öteki ögeler, romanın yapısını meydana getirir. Bunlardan birinin zayıf olması, romanın bir tarafının zayıf olması demektir. Mükemmel roman var mı diyeceksiniz, olması gerek. - İnsanoğlunun macerasını daha iyi anlatabilmek imkanı olduğu için romanı tercih ediyorum, insan, romanda dünyasını daha kolaylıkla kuruyor. Romancı, bir dünya kuran adamdır. - Bizde roman var. Roman iyiye doğru gidiyor. Buna karşın, memleketimizde roman yazmak zor. Roman, sanatçının kendisinden başka yere vaktini harcamasını hiç affetmiyor. Sonra, romancı yeni bir dünya kuran adamdır demiştim. Bu yeni dünyayı kurması için, romancının çok şeye ihtiyacı var. Kendi dünyasını kurması için, başka dünyaları çok iyi tanıması, derinliklerine varabilmesi lazım. Kedisiyle, köpeğiyle, insaniyle, atomuyla, Sputnik'iyle bütün var olanların derinliğine, gerçek anlamlarına varması lazım. Kültür denilen nesnenin en çoğunun romancı da olması yüzde 100 gereklidir. Bizim romancılarımız daha çok hayattan geliyor, tarladan, fabrikadan geliyor. Bir tarafı çok iyi biliyorlar. Bir tarafları buna karşılık noksan kalmış. Yazdıklarıyla geçinebilseler, vaktinin yarısını okumaya verebilseler, tam başarılı bir romancı olabilirler. Ama bizim romancılar iyi bir yolda. Dünyalarını daha iyi kurabilmeleri için dünyayı tanımaları gerek. Ben uzun senelerdir yazmıyorum ama çalışıyorum. Kasaba diye bir roman yazıyorum. Konusu 1943'te aklıma düşmüştü. Roman yazmaya başladığımdan beri bu konu aklımdaydı. Geçen sene yazmaya başladım. Çok güzeldi. Altından kalkamadım. Belki kalkarım ama bitirmeden bırakmayacağım. Bu romanı atlarsam, birkaç ayda bitirebileceğimi sandığım romanlar var kafamda, elimde. O zaman arayı bu kadar açmayacağım. Ondan sonraki romanlar arka arkaya gelecek. Mesela, Cenubun Sümükiü Veli Tarlası, \"Vayvaylı'nın Harmanları\" bütün bunlar hazırlanacak romanlar. - Röportajlarıma malzeme bulmak, insan ve memleket tanımak bakımından çok faydaları oluyor. Ekmeğimin bir kısmını röportajcılıktan kazanıyorum. Bunun yerine hamallıktan, balıkçılıktan, devlet memurluğundan kazanabilirdim. Bu yorucu olurdu, tatsız, sevimsiz olurdu. Yani sözün kısası röportajcılığımdan memnunum. - Bence esas olan halk dilidir. Bir romancı arkadaşımızdan, bir röportaj yazarı sormuş, demiş ki Bu yazdığınız dilden endişe etmiyor musunuz? Ya 50-100 sene sonra bu dil ölürse? O da şöyle karşılık vermiş, Türk halkı yaşadıkça, benim dilim ölmez. Ben de aynı kanıdayım. Mesela, Karacaoğlan'ın dili ölmedi. Türk halkı yaşadıkça, bu dilin yaşayacağına inanıyorum. Ama bu demek değildir ki dilimiz gelişmeyecek, dilimiz ilerlemeyecek, yeni kelimelere, yeni nüaslara, deneyimlere sahip olmayacak. Dünyada her şey değiştiği gibi, her şey ileriye doğru gittiği gibi dil de değişecek, dil de ileriye gidecektir. Ama bir dilin ana unsurlarının kalacağına inanıyorum Ana unsurlar da halk dilinde bol bol var. Yani demem o ki, bir dilin ömrü, en az bir eserin ömrü kadar uzun olabilir. - Bazen hiç çalışmam. Aylarca çalışmam. Bazen hiç durmadan çalışırım. Elimden gelirse, çok çalışmak istiyorum. Roman az çalışmayı affetmiyor. Yalnız yatıp düşünmek yetmiyor. Son zamanlarda şu kanıya geldim ki, masa başına oturup inatla yazmak lazım. - İlyada'yı okudum. Şimdi Odysee'yi okuyorum. Temel eserleri defalarca okudum. Örneğin Donkişot'u bu güne kadar kaç kez okuduğumu unuttum. Sonra Stendhal'a tutkunum. Onun Kırmızı ve Karasını, Parma Manastırını tercih ederim."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/665146321435492352/yusuf-at%C4%B1lgan-en-b%C3%BCy%C3%BCk-%C5%9Fans%C4%B1m-%C3%BC%C3%A7-y%C4%B1l", "text": "Yusuf Atılgan ile son söyleşi 1989 yılında yapıldı ve yayımlandı. Anayurt Oteli'nin yazarı, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın derslerinin ve ara sıra gerçekleşen özel konuşmalarının yazarlık mizacında büyük etkisi olduğunu söylüyor. - Çocukluğum köyde geçti. Ailemin kökeni kent küçük burjuvası, esnaf. Manisa'yı Yunanlılar yaktıktan sonra köye yerleşmişiz. O sıralar babam aşar memuruymuş. Ayrılıp köyde bakkal dükkanı açmış. Daha sonra birkaç tarla edinmiş, bağ yetiştirmiş. Tutumlu adamdı; beni de öyle eğitmek isterdi ama, pek başarmış sayılmaz. İlk dayağımı bir bayram günü bana verilen parayı hemen harcadığım için yemiştim. Köy çocukları çok küçükken bile cinsellikle iç içedir. Hayvanlarla sık sık karşılaşmak, kızlı oğlanlı evcilik oyunları falan. Yazılarımda cinselliğin ön planda oluşu, cinselliği önemsemem belki buradan geliyor. 1936'da Manisa'da lise yoktu. Ortaokulu bitirdiğimde bağbozumu işleriyle uzunca bir süre uğraşmamız nedeniyle İzmir Lisesi'ne başvurduğumda kayıtlar kapanmıştı. Babam bir yıl beklememi istedi; ama ben dayatınca Balıkesir'de okumama razı oldu. Orada üç yıl yatılı okudum, bir bakıma iyi de oldu: Çarşıda kiralık kitap veren bir kitapçı vardı. Dükkanındaki bütün romanları okumuşumdur herhalde. Üniversitede Edebiyat Fakültesi'ni seçme nedenim öğretmen olmak isteyişim. Tıbbiye'ye gitmem için ailece ve yakınlarca yapılan baskılara karşı direndim. İstanbul'da -o sıralar ayda 25 lirayla- bir yıl kaldıktan sonra babam beni okutamayacağını, yatılı bir yer bulmamı istedi. Yüksek Öğretmen Okulu ikinci sınıfa kabul etmeyince Askeri Öğretmen'e girdim. Bitirince o sıralar Akşehir'de olan Maltepe Askeri Lisesi'nde bir yıla yakın edebiyat öğretmenliği yaptım, severek. Fakültedeyken bazı öğrenci eylemlerine karışmam nedeniyle tutuklanıp sıkıyönetim mahkemesinde 6 ay hapse ve ordudan ihraca yargılandım (1946). Sonrası köyde çiftçilik ve yazmaya başlamam. - 1976'da ikinci kez evlenip İstanbul'a yerleşince 1980'den sonra Milliyet ve Karacan Yayınları'na iyi ozan, iyi insan Ülkü Tamer'in isteğiyle bir çeşit danışmanlık ve yazılı çevirmenlik yaptım. Ardından kısa bir süre Can Yayınları'nda redaktörlük yaptıktan sonra ayrıldım. Şimdilerde belli bir işim yok. Fakültede dil bilgini Ragıp Hulusi, Rahmeti Arat'tan, Halide Edip Adıvar'dan yararlandığımı sanıyorum; ama en büyük şansım üç yıl Ahmet Hamdi Tanpınar'ın öğrencisi olmam. Örneğin Recaizade'den Proust'a, Gide'e, iyi müziğe atlayarak anlattığı derslerin ve ara sıra özel konuşmalarımızın yazarlık mizacımda büyük etkisi olduğuna inanıyorum. - Köyde, kentte arkadaşlarım, dostlarım oldu elbet; gözlemlerimden yazılarımda yararlanmışımdır. Ama daha çok roman ve öykülerimde kendi yaşantılarımdan, duyarlıklarımdan kalkarak kurduğum bir kişiye ya da kişilere aktarırım bunları. İnsanlara önemli mesajlar ileten biri değilim, yazma isteği duyduğum zaman yazarım. Bir çeşit mektup gibi: Bakın, ben bazı insanlardan söz ediyorum burada, belki sizi de ilgilendirir. Kimileri katılır, kimileri de kitabı atar. - Sizin de gözlediğiniz gibi, roman kişilerinin durumlarını küçük olaylarla, somut ayrıntılarla vermeye çalışırım. Soyut çözümlemeler beni sıkar. Ayrıntıları titizlikle seçmeye çalışırım. - Gerçekçi bir yazarım sanıyorum; ama bu natüralist bir gerçekçilik değil. Bir öykü, roman \"sanatsal kurgusu\"yla gerçekçidir, inandırıcıdır bence. Bu sanatsal kurguda kimi gerçeküstü öğeler bile yadırganmaz. Örneğin: Kafka'nın öyküsünde Gregor Samsa hamamböceği olabilir; ya da Marquez'in romanında güzel Remedios gökyüzüne uçabilir."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/665147485886562304/ece-ayhan-d%C4%B1%C5%9Flanaca%C4%9F%C4%B1m%C4%B1-biliyordum", "text": "İkinci yeni akımının şairlerinden Ece Ayhan, Türk şiirini kendi bakış açısından ele alan yeni ve değişik bir antoloji hazırlayıp şairleri değerlendirmişti. Ölçütü şairlerin, sivil, sıkı, cins ve etik açıdan sağlam olmasıydı. O günlerde Reha Mağden ile yaptığı söyleşide de neden hırçın ve kavgacı olduğunu, birçok yakınıyla, arkadaşıyla neden kavgalı olduğunu anlatıyor. - Tüccardan Ferit Edgü diye bir adam var. Ben tüccardan derim ona. Bir gün Yeşilköy'den yurtdışına çıkarken aranmış, Ece Ayhan yaptırdı demiş. Benzer bir olay Cemal'le ilgili. Papirüs'ü çıkarıyordu o zamanlar. Varlık yayınlarına Maliye müfettişleri teftişe gelmişler. Yaşar Nabi Cemal yaptırdı demiş. Aşağı yukarı aynı olay. Hangisi kara çalma bunların? İlk hareketi yaptıkları zaman arkasını getirmek zorundayım. Kötülüğün peşini bırakmam, sonuna kadar giderim. Ferit Edgü bana Zürih'e yazıyordu, İyi insanlara kara çalıyorsun, suçluyorsun diye. Birkaç defa Senin bildiğin gibi değil dediysem de ısrar etti. Sonunda vakti zamanında bir gardiyandan öğrendiğim şu sözleri yazdım ona: Bana namus taslama; senin namusunu çarşafa dolar, dörde katlar, bilmem ne yaparım. Suçladığınız bazılarının size özellikle İsviçre'ye tedaviye giderken önemli yardımları dokunmuştu. - Biz üçümüz; ben, Cemal, Sezai Karakoç hiç mülkiyete ilişmedik. Bize kızarlar, aptal derler, enayi derler; desinler varsın. Arızi olarak bile mülkiyete ilişmedik. Bu hangi oranda bilinçli, hangi oranda olayların getirmesi, bilemem. Mülkiyet kavramı yoktu bizde. Ben şu anlamda mülkiyete karşı değilim. İhtiyacın boyunca olursa, niye olmasın. İnsanlar orada bırakmıyor. İhtiyacın dışında, hükmetme aracı olarak kullanıyorlar. Onu kullanma hikayesi olursa, kızarız tabii. Cemal Süreya 500 liraya ihtiyacı var değil mi, 501 liraya çalışmazdı. Mesela Yaşar Kemal olsun başkaları olsun bana çok yardım ettiler İsviçre'ye tedavi olmaya giderken. Aynı Yaşar Kemal bir vakitler, 1957 - 58'lerde Cemal'in aleyhinde yazılar yazmıştı. Haddini bilmesi gerekirdi. Bunları birbirine karıştırmam ben. Can da yardım etti. Teşekkür ederim. Ama Can'la kavgalarımız da oldu. O ayrı, bu ayrı. Şimdi ben kendi imkanlarımla gidip ameliyat olamazdım. Milyarder yeri orası. Hele üç yıl kalmak ne demek. Bir çocuk orada burs buldu bana. Annem de burada benim kitaplarımı satarak geçindi. Benim hiç kitabım yok, biliyor musun? Halbuki ortaokuldan beri kitap alırım. Çaktırmadan İdris de yardım edermiş anneme. Evsahibi de kirayı arttırmamış. Ne buzdolabı, ne çamaşır makinesi vardı. Ocak bile yoktu. Piknik tüp kullanırdı. Ama hiç şikayet ettiğini hatırlamıyorum. Sanki varmış gibi davranırdı. Sait Kemal Mimaroğlu'nun Öğretmenler Bankası Yönetim Kurulu Başkanı'yken çıkardığı parayı, Mülkiyeliler Birliği Genel Başkanı Ayhan Açıkalın'ın, İş Bankası Yönetim Kurulu üyesi Fahir Armaoğlu'nun çıkardığı paraları Ece'ye göndereceğim diye alan, annemin, evimizin durumunu bilen arkadaşlarım da oldu ama. Sonra dedikodu çıkarmışlar. İlk ameliyattan sonra hastalandım. Ece'nin hastalığı ruhsal diyorlarmış. Halbuki ameliyatta kafama taktıkları şönt tıkanmış. Yürüyemiyoum, kolum tutmuyor. Cevat Çapan ile Önay Sözer'in kolunda evden çıkıyorum. Hastaneye götürecekler. Cevat, Önay, ruhsal diyorlarmış buna dedim. Hiç küfretmeyen adam, Cevat, küfretti. Neden ruhsal olduğunu söylüyorlar? Haklarında bildiklerimi söylediğim zaman, inanılmasın diye. İşte bunların da yardımını gördüm ben. - Düşüncesi bozuk olanın iyi şair olması mümkün değil. Çok iyi bir insan çok iyi sanatçı olmayabilir. Ama mesela Alparslan Türkeş şair olamaz. İnsanlar herşeyi yapabilir. O yüzden iyilik kötülük kavramları, herşeyi karşılamıyor. İnsan aynı zamanda kan-pislikten ibarettir. Dostoyevski Tanrı yoksa herşey mübah mı diye sorar. Tanrı öldü! Biliyorum. Ama insanın etik olarak sağlam olması lazım. Yüzyıllardan beri etik olarak sağlam olmanın kavgası var. - Şiirimde yanlış olabilir ama düşüncemde yapmam. Onun için sinirleniyorum bazen. İnsanları üzüyorum da. Yalnız başımayım. Düşüncem var. Para yok, pul yok, imkan yok. Bana sordular: Arkanda kimse var mı? Hiç kimse yok, dedim. Herkesin kaçışını bilirim. Çengelköy'de oturuyordum. Ulvi Uraz vardı, Can'la buluşurdu. Çok borcu vardı. Bir de hastaydı. Dedikodu çıkardılar, borç için üzerine varmasınlar diye hasta numarası yapıyor, dediler. Adam öldü. Haa, doğruymuş dediler. Bu kadar gaddardır bunlar biliyor musun? Nasıl sonuçlanır bilmem ama, gaddarlıkların peşini bırakmam ben. Kötülüklerinin üzerine sonuna kadar giderim. Neden gitmeyeyim? - Zor olduğunu ben de biliyorum tabii. Sen bu topluma İnsan toplumu değil dersen, o toplum seni dışlar. Bunu biliyorum ben. Ben de istemezdim ama, bu böyle. Biraz ileri gitmiş olabilirim. Ama ben hayattan çekilmiş olsam, bir başkası gelecek. Gelir. Bizim işlevimiz de bitti aslında. Yapılacak şeyi yaptık gibi geliyor bana. Bayrağı diktik. Ayarlar, aymazlar. Artık bizim dışımızda. Kemalist söylem içinde önemli şair. Diyelim ki 120 kilo ağırlığında bir komiser, sanık gördüğü bir adamı yakalıyor. Arkadaşları, kelepçe melepçe gelene kadar üzerine oturur. İsmet İnönü de Nazım Hikmet'in üzerinde böyle 12 sene oturdu. Ama rahatlıkla yer değiştirebilirdi. Yani Nazım Hikmet cumhurbaşkanı olabilirdi. Sadece programları farklıydı. İkisi de Kemalist söylem içindeydi. Nazım cumhuriyetle yaralanmış değildir. İyi şairdi. Ama gittikten sonraki şiirleri iyi değil. Şair dilinin içinde yüzer. Koparırsan onu olmaz. Gittikten sonra bir Saman Sarısı var. Onun da kurgusu iyi değil. Şiirleri algı ortalaması içindedir. Türkiye'de algı ortalaması neyse, onu zorlamadı. Nereden geldiği, nereye gittiği bilinmiyor. Öncesi sonrası yok bu adamın. Çok tuhaf. Sonrası olmaya çalıştılar. Edebiyatta ve şiirde hiç akrabası olmamış. Sivil şairleri büyük çapta etkiledi. Sait Faik'le Dağlarca'nın etkisindeyiz. Yani iki katır doğurmuş oldu. Sait Faik hem sıkı, hem sivil ayrıca da cins şair. Hikaye olduğuna bakmayın, yazdıkları şiirdir. Ben Memet Fuat'a kızarım. Antolojisi yayımlandığında Sait Faik'i şair olarak almalıydı. Düzyazı olarak yazmış olabilir. Hiç önemli değil. Fethi Naci onun hikayelerini ezberlerdi. Erzurum'da parasız yatılı okurken hikayelerini ezberliyor onun. Naci yalnız da değil. Sait Faik döne döne okunurdu yahu! Bir hikaye var: Sait üç eleştirmene çok kızmış. Veryansın ediyor bir yazısında. Yazının başlığı, üç eleştirmen hakkında olduğunu duyuruyor. Ama birini yazmayı unutmuş. Yani sadece iki eleştirmene veryansın etmiş, üçüncüsünü unutmuş. Nurullah Ataç ne der biliyor musun? Bu yazıyı yazmak için bütün hayatımı verirdim. O kadar güzel bulmuş. Esas bizi etkileyen de Alemdağ'da Var Bir Yılan. Biraz haksızlık edildi adama. Yapayalnız bırakıldı. Bir gün Nisuaz'da bir grup adama bir şeyler anlatmak ister. Aslında edebiyat çevrelerine pek girmezdi ama, o gün orada işte. Orhan Kemal, Sait Faik konuşmak isteyince şapkasını çıkarıyor, -Orhan Kemal köylü kökenli olduğu için kapalı yerde şapkayla oturur, köylüler kapalı yerde şapka çıkarmaz ya- evet şapkasını çıkarıyor, Sen şapkama anlat diyor, kendi konuşmasını sürdürüyor. Sait Faik dövünerek çıkıyor. Bir şey de yapmıyor. Horlandı. Çok önemli bir suluboya. Ama yine de Türk şiirini gülümsetenlerden biri. Suluboya şunun için dedim ben. Hiçbir ressam, suluboyasıyla ünlenmez. Suluboyası da olabilir ama, mutlaka yağlıboyası olması gerekir. Şimdi Orhan Veli Türk şiirinin yatağını değiştirdi. Kapalıçarşı şiiri var, bir sürü İkinci Yeni şiire bedeldir. Ömrü vefa etmedi aslında. Biraz yaşlanınca durumu çaktı. Ama o bile, şimdi 76 yaşında, yazılar yazar dergilere, gazetelerde, çok da yazar; bir kere bile Cemal'in adını anmamıştır. Bugünlerde seviniyorum, hem Turgut Uyar'ın hem Edip Cansever'in adı geçiyor yazılarında. Ben cumaları AKM'ye konsere giderdim. Bir cuma günleri alabiliyorsun bileti. Orada gişenin açılmasını beklerken döne döne yazısını okurdum. Aymış. Artık anlamı olmayan şeyleri seviyorum diyor. Tek başına bir şey değil tabii. İlhan Berk başlangıçta İkinci Yeni'yi çok etkiledi. Hatta moral de verdi. Sarkaç gibi Ağca'yla Yılmaz Güney arasında gidip gelir. Çok ilginç bir adamdır. Ama beli kırık yanları da var. Açıklaması zor işte. Bana bir mektup yazdı ben Bern'deyken, Seninle aynı çağda yaşamaktan seviniyorum gibi bir şeyler. Yere göğe koyamıyor. İlhan Berk'e darılmamın nedenini anlatayım. Biz bir süre İbrahim Yılmaz ile birlikte Tarlabaşı Bulvarı'nda o yıkılan evlerde oturduk. Bir gün gece eve dönüyorum. Tam İngiliz Konsolosluğu'nun hizasındayken bir çocuk bağırıyor arabanın içinden: Ece abi eviniz yandı. Eve gittim ki kapı baca, kitaplar dergiler hep yanmış. Eski savaşlarda bomba düşen yerlere saklanır askerler, bir daha oraya düşmez, diye. Ben de gittim orada yattım. Ertesi gün Mustafa Irgat'ı arayacağım. Sizin evde kalabilir miyim diyeceğim. Cebimde de 7500 liralık çek var. Gergedan'a yazı verip almışım. Ama gidip Mecidiyeköy'den çekeyim, diyorum. Çünkü başka şubeden çeksem havale parası kesiyorlar. İlhan Berk'in evi de oralarda. Eh evden telefon etmek daha iyi tabii. Gittim telefon ettim. Mustafa hiç beni üzmedi. Tabii, dedi. Kapattım telefonu. İyi tamam, dedim. İlhan bana ne dedi biliyor musun? Ece biliyorsun ben sabahları şiir çalışırım. Ben de küfrettim. Ne demek yani. Ölümden sonra en önemlisi yangındır. İnsanın başına daha ne gelecek. Üstelik ondan bir şey istediğim de yok. Yani Bende kalamazsın demeye getiriyor. İnsanın başına bir felaket gelse; birisi cinayet bile işlemiş olabilir; kalma evimde diyemem ki ben. Tedirgin olsam bile, git diyemem. Zor durumda kalmış, kapını çalmış. Bu işin hesabı yapılır mı? Doğru yanlış, böyle bu. Ruhsallıklarını ben ruhsallık olarak görmüyorum. Psikolojik şair denir ya hani. Onlar ruhsallık değil aslında. Rasim Adasal vardı Ankara'da. Psikiyatristti. Heyecanlı heyecanlı konuşur, mesela Freud'u anlatırdı. Anlattıkları hep boş ama. Kısakürek de öyle. Onlar herhangi bir gencin kolaylıkla yaşayabileceği şeyler. Mesela otelde kalan bir gencin. Fazla kadın bulamıyor, fazla para bulamıyor, imkan bulamıyor, işte onlar. Derinlik yok aslında. Dağlarca'nın kaynaklarından bir tanesi Kısakürek'tir. Ama hemen aştı. Eski kaynaklara döndü. Şeyh Galip'e döndü. Yani hepimizin kaynağına. Zararsız belediye şairi. Geçende çok canım sıkıldı. Cumhuriyet'te oturuyoruz. Bana Hilmi Yavuz'u nasıl bulursun diye sordular. Hem de oğlunu getirmişler. Ben bilmiyorum. Zararsız şair dedim. Babasına karşı çocuğun özel duyguları olur. Üzülmüş olabilir. Yapılır mı böyle şey yahu! Neyse. Düzyazıları fena değil. Özenli, dikkatli. Yanlış yapmamaya çalışıyor. Halbuki yanlış yapsa ne olur? İkinci baskıda düzeltir. Doktorası olmayan tek felsefe hocası. İngiltere'de açıköğretim gibi bir okul bitirmiş. Felsefeciliğinden kuşkuluyum. İyi şair değil. Eski hikayeleri güzel. Bir daha giremedi. Güzel kavramları kullanıyor. Hani yaparlar ya; caminin içinden ateş ederler. Şimdi mesela ben ahmak derim Asım Bezirci'ye. Her anlamda ahmaktır. Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever için faşist dedi, biliyor musun? Alçaklık bu. Cemal öldükten sonra pişman olmuş. Ağlamış falan da. Ama iş işten geçmiş yahu. Yaşarken nasıl faşist dersin. Faşist öyle mi yaşar yahu? Şimdi bu Asım Bezirci halkın önünde duruyor. Ben ateş ediyorum mesela buna. Eğiliyor. Sonra Bak gördünüz mü halka ateş etti diyor. Gerede'de Ecevit'i vurmak istediler de caminin içinden ateş ettiler. Sonra tabii polisler camiye ateş açtılar. Bakın camiye ateş ediyorlar dendi. Bu böyledir. Onat Kutlar da güzel kavramlar kullanır. Yok yüreğim kararmasın falan. Kendi yüreği kara. Wajda bulmuş: Bütün alçaklar, melek olmak ister diyor. İyiler taifesini seçtim diyor. Şairliği çok iyi. İslam mitolojisini ama, daha çok Sünni mezhebini kullanıyor. O da insanı deşeliyor ama, sonuna kadar deşeleyemez. Deşmek istiyorsan bütün mezheplerden alacaksın. Çok iyi şairdir. Sivil bir kafa. Gecekonduda oturuyor. Zor koşullar. Neden onu seçti? Başka türlü de yaşayabilirdi. Ama yaşamadı. Geçen sene otobüste gördüm. Birkaç gün önce Poesium tartışmaları sırasında beni savunmuştu. Teşekkür ederim, kılıç kalkan savunmuşsun beni dedim. Ben seni savunmadım. Benim düşüncem o dedi. Ataol Behramoğlu da başka türlü tavır almalıydı dedi. Onlar ikisi aynı kuşağın şairi, arkadaştırlar. Sosyal demokratların en büyük kusuru bu. Ben orada Erdal İnönü'yü suçluyorum. Poesium'u düzenleyenlere bir telefon açardı, yahu ne yapıyorsunuz, derdi. Bak Atatürk olsaydı yapardı. İleri gitmiyor musunuz, derdi. İçinde bulunduğu kuşak rahatlıkla onunla anlatılabilir. Nasıl ki sivil şiir deyince benim aklıma Cemal Süreya gelir... Benim babam değil ama, bizim kuşağı anlatmak için Cemal Süreya söylenebilir. Küçük İskender bir şeyleri kurcalıyor. Göze almış. Kolay değil. Cemal anlatmıştı bana. Küçük İskender'le tanışmışlar. İşte şunu severim, bunu severim, Ece Ayhan'ı severim demiş. Cemal demişti ki Başkasını niye söylüyor. Bu senin oğlun. Yalnızca seni söylese yeter. Bilmem artık. - okuyucu-01 liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/665407188924350464/vedat-t%C3%BCrkali-roman%C4%B1m-k%C3%BC%C3%A7%C3%BCk-burjuva-ayd%C4%B1n%C4%B1n%C4%B1n", "text": "İlki 1974 yılında gerçekleştirilen Milliyet Roman Ödülleri Yarışması'nda birinciliği Bir Gün Tek Başına adlı ilk romanıyla Vedat Türkali kazanmıştı. Bu vesileyle yapılan röportajda Türkali, edebiyatın yanı sıra sinema ve tiyatro alanında çalışmasını açıklarken Halkımın yararına ve ilerici devrimci nitelikte olduğuna inandığım şeyleri söyleyebilmek için her olanağı değerlendirmeye çalışıyorum diyor. - 1919 yılında Samsun'da doğdum. Askeri öğrenci olarak İstanbül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümüne devam ettim. 1942'de mezun olduktan sonra Akşehir ve İstanbul'da Maltepe ve Kuleli liselerinde edebiyat öğretmenliği yaptım. Türkiye gizli komünist partisine girdiğim iddiasıyla 141. madde gereğince tutuklandım. 1951 - 1958 yıllarını cezaevinde geçirdikten sonra, çok kısa bir süre Babıali'de Gar Yayınları adlı mizah yayınlarında editörlük yaptım. Sonra senaryo yazarlığı sinema yönetmenliği ve oyun yazarlığı (141. Basamak, Dallar Yeşil Olmalı, Bu Ölü Kalkacak) yaptım. Bir Gün Tek Başına ilk romanımdır. - Söylemek istediğim çeşitli şeyler var. Halkımın yararına ve ilerici devrimci nitelikte olduğuna inandığım şeyleri söyleyebilmek için her olanağı değerlendirmeye çalışıyorum. Ancak içlerinde en etkeni olduğu için sinemayı yeğlerim. O da, gönlümce yönetmenlik yapabilirsem tabii. Sinemanın çok etken sosyal bir kurum olduğunu yazık ki yalnız gerici yönetici güçler kavramış gibidir. Halk yığınları üzerinde en etkin bir sanat kolu olduğu halde aydınlarımız tarafından çoğu kez küçümsenir. İlericilik iddiasındaki yöneticiler bile sinema bilinçlerinin eksikliğinden, Türk sinemasının kendi yararlarına yaratıcı çalışma yapmasına olanak hazırlamayı akıl edemiyorlar. Söz gelimi iktidardayken bile, sansürün artık komikleşen tutumunu değiştiremediler. Bu arada, bugüne dek yaptığım filmlerin hiçbirinin gönlümce olmadığını belirteyim. - Sinema bizde bir endüstri düzeni içinde kapitalist sınıfın elindedir. Bu nedenle bu sınıfın koyduğu kurallara uymak gerekliliği söz konusudur. Sansürü ve ekonomik baskısıyla... Yeşilçam'ın Türkiye'nin sosyo-ekonomik yapısının bir minyatürü olduğunu söyleyebiliriz. Bizde sinema sanatı bir çeşit montaj fabrikası gibidir. Batının bize sattığı ham film ve diğer malzemeyi biz burada doldurur monte ederiz. Sinemanın artı değer yığınını tefeciler, aracılar, ithalatçılar, baş oyuncular yağmalar. Parazitlerin sömürdüğü bir sinema alanında kapitalistin bile gönlünce harcama yapma olanağı yoktur. - 1838'de Türk - İngiliz anlaşmasından sonra, Türkiye'nin yazgısında bir değişiklik oldu. Türkiye'nin 19. yüzyıldaki tefeci bezirgan ekonomik yapısı, Batı finans kapitaliyle aşılandı. Kırım Savaşı'ndan sonra bu süreç daha da hızlandı. Böylece gelen yeni düzen eskisinden daha pis, daha karmaşık, daha çelişkili oldu. Bu düzen kapitalizm de değildi. Biz 1908'de burjuva devrimi sürecini yaşarken, Batı'da 20. yüzyılın başında kapitalizm, serbest rekabetçi düzenden, tekelci emperyalist döneme geçiyordu. Böylelikle Türkiye hiçbir zaman kapitalizmin tarihsel ilerici misyonu denilebilecek misyonu yaşamadı. Bugünkü düzenimiz ise tarihin en eski, en geri düzeni, tefeci bezirgan düzeniyle, tarihin en yeni, en geri düzeni, finans kapital egemenliğinin yani emperyalizmin kilisede imam nikahı ile evlenmesinden doğan bir ucube oldu. Gerçekleştirdiğimiz tüm aşamalar da bu temel yapı üzerinde çeşitlemeler oldu. Evet, kompradorlar Mustafa Kemal tarafından tasfiye edildi; yabancı kumpanyalar ele geçti, ancak temelde bir şey değişmedi. Tekelci finans kapital, bankalar, sigorta şirketleri vd. aracılığıyla düzeni sürdürdüler. - Her şeyden önce böyle bir düzende özgürlük palavradır. Amerika, Fransa, İngiltere gibi ileri kapitalist ülkelerde özgürlüğün emperyalizm öncesi bir geçmişi vardır. Kaldı ki bu ülkelerde bile özgürlükler emekçi sınıfların özellikle güçlü örgütlere sahip, işçi sınıflarının direnişi ve savunusuyla varlıklarını sürdürebiliyorlar. Oysa bizde bu ve bu gibi kavramlar gerçek anlamlarıyla yaşatılmayan şeyler. Kişiye, zamana, ortama, yöneticilerin gizli hesaplarına göre değişen, kaypak nitelikte -ne yaşar ne yaşamaz- şeylerdir. Bu sınıfsal nitelikteki kavramlar, emekçi halk yığınları örgütlendikçe; işçi sınıfımız tarihsel ağırlığını, toplumdaki yerine koymasını bildikçe, var olup, yaşarlılık kazanacaktır. Sorun böyle olunca sanat ve sanatçının durumu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Özgürlüksüz sanat olabileceğini düşünemeyiz. Ancak özgürlük yalnız kanunların tanıdığı hakları değil, ekonomik olanakları, ortamı ve çeşitli koşulları da içerir. Ekonomik açıdan, sinemada, neredeyse ürünün pazarlanmasından bile sorumlusunuz. Oysa tiyatroda yine ekonomik açıdan yalnız salonunuzu savunmak zorundasınız. Ekonomik koşullar dışında bir de Anayasamızın 141 ve 142. maddeleri var ki bu maddelerle, toplumumuz birçok önemli yaratıcılıktan yoksun bırakılıyor. - 27 Mayıs öncesi yedi sekiz aylık bir süreyi ve bu sürede kişilerin, özellikle küçük burjuva aydınının halktan kopmuş durumunu ve dramını tartışıyor romanım. Bu dönem, Türk toplumunun bir sıçrama öncesi dönemine rastlar. 27 Mayısın neler getirip neler götürdüğünü yanıtlamak gerek. Aslında bir çözüm getirmemiştir. Çünkü bilinçlenme ters yönde olmuştur. Ancak 27 Mayıs'ın en önemli rolü, ilk kez herkesin kendi sınıfı doğrultusunda yerini almaya başlayacağı, sınıf bilinci için hazırlanacak ortama bir kapı açmasıdır. - kerporeiss liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/665411455423823872/%C3%A7etin-altan-peyami-safa-sevaplariyle", "text": "Çetin Altan'ın 1961 yılında, 62 yaşında hayata veda eden Peyami Safa'nın ardından yazdığı satırlar, farklı görüşlerdeki yazarların kasırgalar içinde de incelikleri koruyabileceğini sergiliyor. Başlıktaki bu isim bundan iki buçuk yıl kadar önce bu sütunda benim imzamın çıktığı yerde çıkardı. Ve şimdi ben bu yazıyı vaktiyle onun da oturmuş olduğu odada, onun da çalışmış olduğu masada yazıyorum. Her şey aklıma gelirdi, fakat bir gün Peyami Safa'nın uzun yıllar işgal etmiş olduğu köşeye, onun da vaktiyle sıcaklığını içmiş olan iskemleye yaslanarak, kendisi için mersiye yazacağım hiç aklıma gelmezdi. Düşünce olarak değilse de, şahıs olarak severdim Peyami Safa'yı. Bir tutamlık vücudu, geniş alnı ve kalın gözlükleriyle ayak ayak üstüne atarak oturur, avucunun içinde uzunluğuna tuttuğu ağızlığıyla iki sayfayı iki cümle içinde anlatıverirdi. Gençliği, kırgınlıkları, bazan her türlü ölçü ve müsamahayı aşarak, birkaç sabit fikrin etrafında dönenip duran fikirleriyle, sanatçı mizacını, hayatı boyunca boş yere düşünür hüviyetine sokmaya uğraşmıştı. - Türkiye'de üç kişiden biri casustur, diyordu. O Tercüman'a, ben Milliyet'e girdikten sonra da aramızda ufak tefek tartışmalar oldu. Ben teolojinin ilim olmadığını yazmıştım; o, ilimdir diye dayatmıştı. Delil olarak felsefe sözlüklerindeki tarifleri gösteriyordu. Ben metafizik alana kayan konuların ilim olamayacağında ısrar ediyordum. - Çetin bey, demişti, metafizik, ilmin tam kendisidir. Bu tartışmadaki üslup nezaketinden pek memnun kaldığını müşterek dostlarımızdan daha sonra öğrenmiştim. Peyami Safa'nın en kuvvetli tarafı kalemiydi; bir konuyu en kısa şekilde yazmasını bilen yazardı. Yazış tarzı, yazdıklarından çok çok daha hoşuma giderdi. Fıkracılıktaki bu ustalığını Türkiye için pek kolay olan bir yönde kullanmamasını isterdim. Zekası, bilgisi, sezgisi ve kalemindeki maharete rağmen konularını bu alaturka kolaylıklardan nedense kurtarmaya gitmezdi. Server Bedi imzasiyle yazdığı romanların sayısı belki de dünya rekoruydu. Ve hele Dokuzuncu Hariciye Koğuşu şaheseri, başka hiçbir şey yazmamış olsa dahi, ismini edebiyat tarihinin baş köşesine büyük harflerle mıhlayacak ölçüdeydi. Bu eseri yazmış bir yazarın, küçük politika taktiklerinin üstüne çıkamamasına bazan çok şaşardım. Bütün bu çapaklı davranışlarını sanatçı özündeki istikametsiz çalkantılara verirdim. - Teşekkür ederim, senin gönül adamı olduğunu bilirim, demişti. Yakın zamanlarda aynı konuları çok ayrı ayrı açılardan işliyorduk. O savunduğu fikirlerin önüne, hemen mahud kalkanını oturtuyordu. Azıcık itiraz etsen, derhal polemiğe kayan ve aynı kalkanın gürzüyle hücum etmesini seven bir tarafı vardı. Dün sabah gazetelerde öldüğünü okuyunca içim burkuldu. Sevaplariyle, günahlariyle Peyami Safa bir yazardı. Ve bir zamanlar bu sütunun növbeti tasarrufu uhdesinde bulunmuştu."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/665419927802527744/ahmet-hamdi-tanp%C4%B1nar-en-k%C3%BC%C3%A7%C3%BCk-%C5%9Fiirim-dahil-her", "text": "Hayatımın hangi devrinde edebiyatçı olmaya karar verdim? Bunu pek söyleyemeyeceğim. Hatta böyle bir karar verdiğimi de pek hatırlamıyorum. Daha iyisi şöyle düşünelim: Günün birinde kendimi edebiyattan başka bir işe yaramaz buldum. Ama, o günün tarihini benden isteme. Hususi istidatlara inananlardan değilim. Hatta insanın biraz da şartlarının esiri veya mahsulü olduğuna kaniim. Benim şartlarım beni edebiyata götürdü. Herhalde, babamın Anadolu memuriyetleri dolayısiyle bir yerde fazla oturmamamız, o zamanların uzun süren yolculukları, gittiğimiz uzak imparatorluk memleketlerindeki değişik iklim ve yaşama şekilleri, ani ayrılışların hüznü, dönüşlerin saadeti, daha çocuk yaşlarda iken hayatıma dikkat etmeme, hiç olmazsa onu bir sergüzeşt gibi görmeme sebep olmuştur sanırım. Hiçbir zaman çalışkan bir talebe olmadım. Hatta buna fırsat bile bulamadım. Hele orta tahsilim seferberlik yıllarına tesadüf ettiği ve ben oldukça uzak vilayetlerde bulunduğum için, adeta hocasız denecek mekteplerde okudum. Hulasa, kendi kendime derinleştirebildiğim şeyleri derinleştirdim. Şurasını da söyleyeyim ki, okuma zevkim çok gençken başladı. Kısası Enbiyayı, Cezmiyi, Celalı çok küçük yaşlarda okudum. 1914-1916 yıllarında Kerkük'te iken, hemen hemen basılmış bütün müverrihlerimizi okumuş bulunuyordum. Kerkük'ten sonra gittiğimiz Antalya'da daha talihli çıktım. Orada kira ile kitap veren küçük bir kütüphane buldum. Bir de Ahmet Bey isminde kitap meraklısı bir komşumuz vardı. 1918 sonbaharına kadar Serveti Fünun külliyatını ve tercüme romanları hatmettim. Evet, o yıllarda hakikaten çok okuyordum. Garip bir mütalaa idi bu. Ne esaslı bir düşüncem ne şahsi bir keşfim veya tercihim vardı. Sadece bir rekor kırar gibi okuyordum. Okuduğum kitapların hiç birisinin üzerimde açık bir tesiri olmadı, diyebilirim. Daha ziyade Fransız romanlarında sık sık görülen o vilayetlilere benziyordum. Yani okumak ve hülya ile yaşıyordum. Yalnız Antalya'da iken yeni edebiyatı takip mümkündü. Hemen bütün mecmuaları, bilhassa Yeni Mecmuayı okuyordum. Ziya Gökalp'in makaleleri üzerinde geçirdiğim saatler... Bu büyük alimi behemehal anlamağa karar vermiştim. Bu yüzden, neredeyse yaşımı unutacaktım. Bereket versin, edebiyat ağır basıyordu. Yeni Mecmuada Yahya Kemal'in gazellerini ezberliyordum. Musul'da 1916'da bir tesadüfle Haşim'in birkaç şiirini, bilhassa Şiir-i Kamerleri okumuş ve onun garip, akıcı, maddesiz hüznü içime çökmüştü. Bu sefer ondan ayrı bir şiirle karşılaşıyordum. Antalya'da o zamanlar Avni Başman'la tanıştım. Bana Yahya Kemal'den, Halide Edip'ten çok bahsetti. O konuşmaların lezzetini hala hatırlarım. Herkesin hayatında kesif yaşanmış, bu yüzden şahsiyetin uyanmasına yarayan, onu çabuklaştıran bir devir vardır. Benim hayatımda 1916 Martından Birinciteşrinine kadar olan devir çok mühimdir: Sonradan üzerinde düşününce insan talihi ile ilk defa bu aylarda karşılaştığımı anladım. Bu zamanın mühim bir kısmını annemin birdenbire yol üstünde hastalandığı ve öldüğü Musul'da geçirdik. Onunla beraber evcek hastalanmıştık. Ben kısa fasılalarla tekrarlanan bir hummaya tutulmuştum. Biraz iyileşip sokağa her çıkışımda, birkaç cenaze ile, sefaletin her nev'i ile karşılaşıyordum. Arap memleketlerinde daha yanık ve çok ezici olan ezan sesleri, salalar, ölüm düşüncesini adeta içime hakkediyordu. Her kımıldanışta hastalıkla, açlıkla kemirilmiş insan yüzleri görüyordum. Bir gün üzümcü küfesinin yanında, çarşının dayanılmaz uğultusu içinde bir adam gözümün önünde bir lahzada öldü. Onu liyme liyme elbiseleri içinde yavaş yavaş olduğumuz yere gelirken görmüştüm. Yüzü kirli sarıydı. Bir iskelet gibi uzamış dişleri ve hummadan büyümüş gözleri bu sapsarı çehreyi adeta bir kabus yapıyordu. Eski bir eğerden kesilmiş bir deri parçasına benzeyen elini küfeye doğru uzattı, dilenecek miydi? Doğrudan doğruya bir salkım üzüm mü alacaktı? Sonra birdenbire, sanki üzümcünün, sinek ve arıları kovalamak için salladığı yelpazenin darbesiyle olduğu yere devrildi. Herkes başına üşüştü. Ben olduğum yerde, bu zayıf çehrede kendi başına yaşamakta devam eden açık gözlere bakıyordum. Öyle sanıyorum ki, sonuna kadar bu gözlere bakabilirdim. Bereket versin, bir bedevi yavaşça eğildi, bu açık gözleri kapadı. Fakat eli, küfeye ve insanlara uzanan eli hala açıktı. Bana öyle geliyor ki, bu adam, aradan geçen 35 seneye rağmen insanlardan hala bir şeyler istiyor. Bu ölümü, bir de daha evvel, Musul'a gelirken, yağmurlu bir günde Zab kenarında gördüğüm sıtmalı ihtiyat zabitini hiçbir zaman unutamadım. Adı galiba Sabri'ydi. Benden üç dört yaş büyük olmalıydı. Fakat vücudunu bir yorgan gibi kavrayan kaputu içinde hiçbir yaşın haddini dolduramayacak kadar küçük, yağan yağmurla neredeyse eriyecekmiş görünüyordu. Nelerden konuştuk, bilmiyorum, bana mütemadiyen sual soruyor, fakat dinlemiyordu. Yalnız İstanbul'a döndüğümüzü söyleyince yüzünü garip bir parıltı yaladı: İstanbul.. İstanbul... diye mırıldandı ve ilk yaklaşan sala bindi. Dikkat ettim: Her şey unutuluyor, insan çehresinin ıstırabı ve bir de güzellik unutulmuyor. O aylarda imparatorluğun yıkılış faciası içindeydik. Çanakkale'deki büyük zaferi, mukadder saat bize Şark ve Suriye ordularının mağlubiyetiyle ödetmişti. Memleketin her tarafında, benim yaşımda, benden daha çok küçük çocuklar her gün buna benzer şeyler görüyorlardı. Yazık ki o zamanki düşüncelerimi pek hatırlamıyorum. İşin facia tarafını acaba görüyor muydum? Öyle geliyordu ki, sadece zaferi bekliyordum. Durmadan haritalar çiziyor, kaybolmuş yerlerden başlayarak imparatorluğu yenibaştan kuruyordum. Bununla beraber sıkılmıştım. Ölüm, Arap memleketlerinde çok haşin oluyor, insanda hiçbir mukavemet hissi bırakmıyor. Çocukluğumun belki en garip hatırası, bu seyahatin sonudur. Teşrinievvele doğru Antalya'ya gelirken denizi ilk gördüğümüz yerde, ailece her zaman yaptığımız gibi, arabadan inmiştik. Ben sevincimi göstermek için havaya bir el rövolver sıktım. Annemin ölümünü bir türlü unutamayan ve yıllarca bize yanında gülmeyi meneden babam, beni tokatladı. Hakkı da vardı. Ben gerçekten, bu yolculukta gördüklerimin, duyduklarımın hepsini, hatta annemin ölümünü bile unutmak istiyordum. Akdeniz iklimini, denizi görmüştüm. Yeni bir hayat başlıyordu. Fakat olan olmuştu. Arap salaları ve korkunç düşünce içime yerleşmişti. 1918 Ağustosunda, babam, tahsilimi tamamlamak için beni İstanbul'a yolladı. Bu harbin son anlarıydı ve İstanbul hakikaten korkunçtu. Dört senelik harp, şehri içinden ve dışından beraberce kemirmişti. Her şey eskimiş, küçülmüş, değişmiş, fakirleşmişti. Büyük, çok büyük, bizim fert hudutlarımızı geçen bir şey ölmüş gibiydi. Daha ilk günü bunu hissettim. Burada, Antalya'da olduğu gibi, yakınlarım arasında avunmak imkansızdı. Resmi ağızların vadettiği ve benim bütün mürahiklik devrince hülyasını kurduğum zafer bile bundan bizi kurtaramazdı. İçimdeki rahatsızlığın adını koymuş muydum? Bunu bilmiyorum; fakat hakikaten rahatsızdım. Bir müddet bir nevi yetimlik hissi içinde yaşadım. Hiçbir milletin münevveri, bizim kadar içtimai olamaz. Eğer ferde ait bazı tabii hakların bile peşinden koşmamışsak bu, daimi bir tehlike içinde yaşamamızdan gelir. Türk milleti, iki yüz sene muhasara edilmiş bir kale nizamiyle yaşadı. Muhasara şiddetlendikçe fert kendisini cemiyete bağışladı. Bu hal, bizim neslimizde büsbütün kuvvetli oldu. Çocukluğumun hangi devresine baksam, etrafımda ve kendi içimde bu vatan endişesini gördüm. İşte mütarekenin eşiğinde bu endişe beni büsbütün kaplamıştı. Leyli bir mektebe yerleşmeyi bekleyerek evvela Rami taraflarındaki bir akrabamın evinde oturdum. Sonra daha iç ve fakir bir semtte, Kasımpaşa'da teyzemde kaldım. Her gün ayrı çehresiyle inkırazı görüyordum. Yaşım ve düşüncem, imparatorluğun son anlarını yaşadığımızı anlayacak bir kıvama gelmişti. Fakat elbette ki, arkadan bizi bekleyen akıbeti, mütareke ve İzmir işgallerini düşünemezdim. Büsbütün perişan ve sahipsiz bir insanlık olarak ortada kalacağımız elbette aklımıza gelmezdi. Formasyonum bu yıllar ve bu hadiselerle oldu. Fakat ben yine edebiyatta kalayım. Üzerimde ilk büyük tesiri Yahya Kemal yaptı. Edebiyat Fakültesine yazıldığım zaman, ilkönce tarihe, sonra da felsefeye devam etmek istemiştim. Fakat Yahya Kemal'in edebiyatta hoca olduğunu işitince oraya girdim. Yahya Kemal'in derslerini dinledikçe, içimdeki karışık dünya, nizamını buldu. Yavaş yavaş hislerin dünyasından fikirlerin dünyasına girdim. Yukarıda da anlattığım gibi, büsbütün boş değildim. Ayrıca yaratmağa hevesliydim. Fakat işe nereden başlayacağımı bilmiyordum. Yahya Kemal'in bana ilk öğrettiği şey, galiba kendime mühlet vermek oldu. 0 zamanki hayatımızdan, üniversitedeki derslerden, Yahya Kemal'in hususi sohbetlerinden, İstanbul matbuatında milli cepheyi nasıl tuttuğundan, fikir sahasındaki mücadelelerinden birçok defalar bahsettim. Şurasını da söyleyeyim ki, cemiyet fikriyle saf estetiği atbaşı yürütmesi, hatta birbirinin tamamlayıcısı yapması onun en büyük tarafıdır. Fakat asıl büyük işi, bir cevher gibi dili, devrinin dilini bulmasıdır. Hakikatte Yahya Kemal, edebiyatımızın bir asır, yani Tanzimat'tan beri beklediği adamdı. Reşit Paşa'dan sonra herhangi bir devirde gelebilir ve geldiği anda fikirler sarahat kazanırdı. Çünkü Yahya Kemal her şeyden evvel vuzuh ve sarahattir. Büyük kültürü, kayıtsız şartsız Avrupalı olması, yani realiteden hareket etmesi ona edebiyatımızda hiç kimseye nasip olmayan bir işi yapmayı nasip etti. Bizi kendi meselelerimize ve imkanlarımıza ve hakiki vaziyetimize götürdü. Zevki kurdu ve mazi ile en geniş hesaplaşmayı yaptı. Lüzumsuz ütopyalardan, fakirliğin ta kendisi olan yalancı zenginliklerden bizi o kurtardı. Bir bakıma Yahya Kemal, mitolojinin o ifrit öldürücü kahramanlarına benzer. Bugünün gençleri onu sadece eserine ve onu besleyen büyük damarlara kapanmış görüyorlar ve başından beri böyle olduğunu sanıyorlar. Devrimiz, eserden başka şeyler istiyor ve şaire sadece şair olmasını affetmiyor. Etrafındaki aksülamelin büyük bir kısmı buradan geliyor. Dergahın çıkması, o zamanki hayatımın en mühim hadiselerinden biri oldu. Bu mecmua milli mücadele devrinin bence en ehemmiyetli vesikasıdır. Orada hakikaten yeni bir edebiyatın ve dilin temeli kuruldu. Bu edebiyatın ve dilin bugün değişmiş olması bir şey ifade etmez. Eski ufuksuz edebiyatımızda şiir dili ve şiir anlayışı daima değişti. Mesele geleceğe imkan hazırlamaktır. Gençlerin Dergahta büyük bir hissesi olmadı. Biz orada sadece kanat çırpıyorduk. Asıl bizden büyükler, Yakup, Haşim, Mustafa Şekip ve bilhassa Yahya Kemal, mecmuanın havasını yapıyorlar ve kalacak eserleri veriyorlardı. Dergahta Falih Rıfkı Bey'in ve Abdülhak Şinasi'nin de birkaç eseri çıktı. Fakat birincisinin iştiraki hiçbir zaman Yeni Mecmuanın son nüshaları gibi olmadı. Abdülhak Şinasi de asıl eserlerini sonradan verdi. 'Dergahm kroniklerinin mühim bir kısmını yine Yahya Kemal hazırladı. Ben bu mecmuaya hiç eser yazmadım. İlk hamleyi daima yenmeğe alışıktım. Kendimi hazırlıksız bulur, vazgeçerdim. Bence nesir, şiirden güçtür. Çünkü her an elimizde olan bir şeydir. Aldanabiliriz. Dergah çıkmadan evvel bir toplantı tertip etmiştik. Bu toplantıda Yakub'u, Falih'i tanıdım. Necmettin Halil'le, Mustafa Nihat'la, Halil Vedat'la, Hasan Ali Yücel'le fakülteden arkadaştık. Fevzi Lutfi başından itibaren Dergahtaydı. O zaman Ticaret Mektebi'ne devam eden Hüsnü İzzet Paşa'nın oğlu Ali Mümtaz, Haşan Rasim, Yahya Kemal'le, Haşim'le çok yakın dost olan Hüseyin Avni, daha ilk nüshalarda bizimle beraberdiler. Nurullah Ataç, İsviçre'den döndüğü zaman kafileye katıldı. Biraz sonra da Halkalı Ziraat'i bitiren Ahmet Kutsi bize geldi. Ali Mümtaz ve Kutsi, ilk edebiyat dostlarımdır. Kutsi ile birbirimizi hiç kaybetmedik. O zaman ne düşünüyorduk? Galiba kendimize bir şiir dili aramağa ve yapmağa uğraşıyorduk. Dergahta birkaç manzume neşrettim. Bunları neşretmemiş olmayı şimdi çok isterdim. Hatta o zaman da içimde bir hata işlediğim hissi vardı. Fakat bir kere kendime karşı zayıf davranmıştım. Adımın tanınmasını istiyordum. Ondan sonra devam ettim ve hemen hemen her müsveddemi neşrettim. Herkes beni fildişi bir kulede yaşıyorum, zanneder. Heyhat; görüyorsunuz ki, camdan bir evde oturmuşum. Hayatımın en mühim hadiseleri birbiri ardınca kendi şairlerimi bulmam olmuştur, diyebilirim. Evet, kendimi vaktinde bulamadığım için, başkalarını keşifle meşguldüm. Yahya Kemal'den sonra ilk büyük keşfim Baudelaire oldu. Bu büyük şairi daima sevdim. Hatta diyebilirim ki, sade şiir için değil, hayat için bir hoca telakki ettiğim devirler oldu. Üniversiteden çıkarken verdiğim dersi ona ayırmıştım. Beni musikiye, garp musikisinden bahsediyorum, o götürdü. Resmi onun tesiriyle tatmağa başladım. Fakat asıl büyük ufku şiir estetiğimde açtı. Luxe, caline et volute, benim için zihni düstur oldu. Sonra sırasiyle, Verlaine, Mallarmee geldiler. Anatole France, belki bu yolumu geciktirenlerden biridir. Buna mukabil Goethe, Hoffmann, Dostoyevski ve bu üçünden sonra okuduğum Poe, benim için çok hayırlı oldular. Şurasını da söyleyeyim ki, bende şair ve hikayeci daima beraber ve hatta birbirini nakzeder gibi yürüdü. Başından itibaren ikiye bölünmüş yaşadım. Nesrim, hayatıma ne kadar açıksa, şiirim de o kadar tecride gider. Bittabi iki sanatı olanların çoğundaki karışma ve karşılaşma bende de vardır. 1926'ya doğru ve bilhassa 1927'de büyükçe bir kriz geçirdim. Modem şiir beni kendine çekiyordu. Arkadaşlarımın çoğu dışarda idiler; ben Konya'da yalnızdım. Garip bir tereddüt içinde yaşıyordum. Şiirin hakiki mahiyeti ile insanın kendisi ve istekleri bende çarpışıyordu. Paul Valery'nin birinci Varietessi o esnada elime geçti. Valery beni bu tereddütten kurtardı. Şurasını da söyleyeyim ki, üniversitede iken Yahya Kemal'in söyledikleriyle Valery'nin ve sonradan okuduğum Bremond'un fikirleri arasında büyük fark yoktu. Yalnız Fransız şairi daha zengin bir mirasa dayanarak konuşuyordu. O kadar az nazariyeci olan Yahya Kemal'in meseleleri ne kadar basitleştirmiş, çekirdeğine indirmiş olduğunu bir daha hayretle gördüm. Valery'yi daima okudum. O ve Gide, bir de Prouste en sevdiğim muharrirlerdir. Fakat hayatımda asıl çalışma devresi, Garp musikisini tanımağa başladığım zaman açıldı. Gazi Terbiye Enstitüsü'nde iki sene birkaç yüz plağın içinde yaşadım. Sonra bizim musikişinaslan tanıdım. Her eserimin başında, -en küçük şiirimin bile-, Garp'tan veya bizden bir musiki eseri vardır. Ve belki de beni şahsiyetimin asıl idrakine, ancak eriştiğimiz zaman varlığını öğrendiğimiz noktalara götüren musikidir. Kompozisyon için örneğim de musiki olmuştur. Sarih olmak için şurasını da söyleyeyim ki, 19. asra kadar edebiyat, kendi terkibini daha ziyade plastik sanatlarla yapmıştır. 19. asrın ortasından sonra, bilhassa Baudelaire'le, birdenbire musikinin saltanatı başlar. Sade şiirde ve ondan çok ayrı bir saha olan edebiyatta değil, resim ve heykelde dahi bu tesir vardır. Bu asır sanatlarının, iyi ve bozucu, geçirdikleri her maceradan az çok musiki mes'uldür. Biz Türkler, burada da bütün hayatımız gibi parçalanmış yaşıyoruz. Kaç türlü musikimiz var? Hayatımıza kaç türlü zevk hakim? Cemiyetimizin bence en büyük meselesi, medeniyet ve kültür değiştirmesidir. Bunu bir gün Ihlamur Köşkü'nü tek başıma gezerken, adeta tenimde duydum. Bu değişikliğin, yahut ikiliğin en zalim şekilde kendini hissettirdiği nokta da musiki zevkimizdir. Çünkü musiki bir milletin zamana tasarruf şeklidir. Yukarıda birçok şair adı söyledim. Eğer borçlarımın hepsini söyleyecek olsam, bu liste daha kabarır. Hiç bir suretle erişemeyeceğim şeylerin peşinde koşmaktan müteessir değilim. Çoktan beri asıl gayenin kendimizi bulmak veya vücuda getirmek olduğuna inanıyorum. Bu adamlar beni kendi hakikatlerime veya asli yalanlarıma götürdüler, çünkü, belki de hakiki şahsiyet yoktur ve bizim benlik dediğimiz şey, ilk, yahut en büyük ibda ve ihtiraımız, bir kelime ile, masalımızdır. Aziz Yaşar Nabi! Görüyorsun ki, hayatım gecikmelerle doludur. Buna bir yığın düşünce cezir ve meddini de ilave ediniz. I932'ye kadar çok cezri bir Garpçı idim. Şark'ı tamamiyle reddediyordum. 1932'den sonra kendime göre tefsir ettiğim bir Şark'ta yaşadım. Asıl yaşama iklimimizin böylesi bir terkip olacağına inanıyorum. Beş Şehir ve Huzur bu terkibin araştırmalarıdır. Yazacağım öbür eserlerin de çekirdeği budur. Güç ve yavaş yazarım. Yazarken çok değiştiririm. Çalışmaya başlayınca araya herhangi bir şey girmezse, sonuna kadar aynı hızla devam ederim. Fakat aralık verince tekrar başlamaklığım için aylar ister. Çok defa devamlı çalışmam için eserin beni bırakmayacak kadar ilerlemiş olması ve kapıda matbaacının adamının beklemesi lazım gelir. Hayatımda en mesut olduğum anlar sekizden bire kadar yazı masasının başında kalabildiğim anlardır. Mevzularımı çabuk ve daha ziyade konuşurken bulurum. Fakat geliştirirken zorluk çekerim. Yaptığım planı da kolay kolay takip edemem. Çok defa bir epizodu yazdıktan sonra bütünün planını yaparım. Yazarken çok düşünürüm. En büyük güçlük, eseri gündelik hayatımın tesirlerinden muhafazadır. Nesirde her şey birbirine karışabilir. Cümle cümle yazarım. Beyaza geçirirken bazan bir sayfa, beş on sayfa olur. Kafam büsbütün boş iken, sırf yazmak için masa başına hiç oturmadım. Kendimi kısır devirlerimde yazmağa zorladığım oldu; daima kafamda birkaç eser projesi bulunduğu için bunlardan birine başladım. Böyle başladığım bütün eserleri bitirmek nasip olursa, epeyce cilt çıkar. Hayatımda en çok üzüldüğüm şey, jurnal tutmamamdır. Gençlere verecek tek nasihatim, bir jurnal tutmalarıdır. İnsan her şeyi kendinden, hayatından çıkarır. Jurnal tutan adam, kendini gözünün önünden ayırmıyor, demektir. Bundan büyük ekonomi olamaz. Burada şiir ve sanat anlayışımdan da bahsetmek isterdim. Fakat uzayacağını görüyorum. Bence güzel, bir hasrettir: Objesini kendisi yaratan bir hasret. Onun için şiirle rüyanın arasında daima bir yakınlık buldum. Bugünkü edebiyatımızın büyük bir hazırlık devresi olduğuna inanıyorum. Yavaş yavaş ve parça parça yeni bir dil, yeni bir duyuş hazırlanıyor. Öyle ki, şiirin balıyle dolacak petekler sıralanmış bekliyor. Gençler iki büyük maden buldular: Halkın dili ve halkın kendisini... Fakat şiiri, sanatın kendisini çok ihmal ediyorlar. Bir kısmı sanat için sadece hiddet ve istihzanın, yahut müphem veya cezri inanışların, sevgilerin veya inkarların kafi olduğuna inanıyorlar. Çoğu da kendi hayatlarında mahpus kalıyor. Bilmiyorum, az kudretle, küçük dikkatle, ne dereceye kadar büyük bir edebiyat yapılır? Şiirde, hikayede, romanda, daha geniş mevzii çerçeveleri kırmış, insanın talihini daha büyük merhalelerinde arayan eserleri bir müddet daha bekleyeceğiz. Şurası da var ki, hemen hemen bir asırdır, edebiyatımız dışarıya çok bağlı. Suların bizde durulabilmesi için oralarda vuzuhun doğması lazım. Daha gençler içinde İlhan Tarus, Orhan Kemal, Tarık Buğra var. Yeni İstanbul gazetesinin müsabakasındaki Dost hikayesini okudunuz mu, bilmiyorum? Orada Homeros'a layık bir cümle vardı: Kasap dükkanında öküzün yüreğinden yavaş yavaş damlayan kan. Fakat asıl derdi unutmayalım. Hatta bizde bile her edebi inkişaf kitapçıya bağlı olmuştur. Siz olmasaydınız, bugünkü yeni edebiyat teşekkül edemezdi. Ahmet İhsan olmasa Serveti Fünun muharrirleri, Ebüzziya olmasa Namık Kemal yarım kalırdı. Diğer taraftan azız. Beş altı bin okuyucu ile bir edebiyat kurulmaz. Dışarıya kapalı bir dilde yazıyoruz. Dünya ile münasebetlerimiz çok dar. Hülasa bütün hayatımız gibi edebiyatımız da çok fakir ve hiç tanzim edilmemiş bir ekonominin ıstıraplarını çekiyor. Söylemeğe hacet yok ki, edebiyat davamız artık sadece okur yazar halkımızın elindedir. Hayatın sahibi kitledir. O tutarsa her şey vardır. Devlet ancak bazı şeyleri, o da isterse ve karar verirse, kolaylaştırır. Şunu da söyleyeyim ki devletin bir edebiyatı tam benimsemesi hiç bir yerde görülmemiştir ve fayda da vermemiştir. Münevverlerimiz, edebiyatımıza hiç olmazsa Aziz ve Hamid devirlerindeki bakışla, o sevgiyle dönerlerse edebiyatımız değişir. Fakat bunun için kendimizi bugünkünden başka türlü sevmemiz lazımdır. Aziz kardeşim! İşte düşüncelerim... Son olarak güzeli daima sevdiğimi, onu insan kaderinin tek iyi tarafı olarak gördüğümü söyleyeyim. Gözlerinden öperim. - zayfbiri liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/665684269637697536/refik-durba%C5%9F-nahit-s%C4%B1rr%C4%B1-%C3%B6rikin-pek-%C3%A7ok-eseri", "text": "1960 yılında 65 yaşında hayata veda eden, Sultan Hamit Düşerken\"in yazarı Nahit Sırrı Örik'in dergi ve gazete sayfalarında kalmış çok sayıda öykü, roman ve yazısı gün ışığına çıkmayı bekliyor. Nahit Sırrı da değerini bilemediğimiz birçok yazarımız gibi edebiyat sözlüklerinin satırları arasında yaşamını sürdürüyor. 22 Mayıs 1895 tarihinde İstanbul'da doğmuş. Babası Rüsumat müdir-i umumiyeliğinden emekli Örik Ağası-zade Hasan Sırrı Bey. Beşiktaş'ta Afitab-ı Maarif Rüştiyesi'nde okumuş. Galatasaray Sultanisi'ne devam etmişse de bitirememiş. 1913'te Hukuk Mektebi'nde dersleri izlemiş. Daha çok kendi kendini yetiştirmiş. 1915 - 1928 yılları arasında Tiflis, Berlin, Paris, Viyana, Roma ve Kopenhag'da bulunmuş. 1928 yılında Cumhuriyet gazetesinde yazarlığa başlamış. Milli Eğitim Bakanlığı'nda çevirmenlik yapmış. Uzun süre Anadolu'yu dolaşmış. Hiç evlenmemiş. Yaşamını gazete yazıları ve çevirilerle kazanmış. 16 Ocak 1960 tarihinde İstanbul'da ölmüş. Kısaca bu, Nahit Sırrı Örik'in yaşamöyküsü. Bunun ötesinde öykü ve roman yazarı Nahit Sırrı. En çok da \"Sultan Hamit Düşerken\"in yazarı. Ne zaman, nerede Nahit Sırrı adını görsem, bu romanın adı da aklıma geliyor. Yaşadığı süre içinde yirmi yapıtı yayımlanmış Nahit Sırrı'nın. Bunlardan iki oyunu, Para Uğrunda 1949'da İstanbul Şehir Tiyatroları'nda, Alınyazısı ise 1952'de Devlet Tiyatrosu'nda oynanmış. Bir de Düşüş var, Kemal Bekir'in Sultan Hamit Düşerken romanından oyunlaştırdığı. Düşüş de 1976'da sahnelenmiş. Bu yirmi yapıtın yanı sıra Nahit Sırrı'nın dergi ve gazetelerin sayfalarında kalmış sayısı oldukça fazla öykü, roman ve yazıları gün ışığına çıkmayı bekliyor. O da işte değerini bilemediğimiz birçok yazarımız gibi edebiyat sözlüklerinin satırları arasında yaşamını sürdürüyor. Kendi adıma böyle bir yazarın 30. ölüm yılında böyle bir yazı yazı yerine, bugün onun yeniden yayımlanmış bir kitabı üzerinde yazmak isterdim. Ancak böyle anlamı olabilir bir yazarı, bir sanatçıyı anmanın."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/666140779513856000/sermet-muhtar-alus-mektebi-hukuktaki-edebiyat", "text": "Eski İstanbul yazarı Sermet Muhtar Alus, 1906 - 1910 yılları arasında Mektebi Hukuk'ta öğrenciydi. Alus, o dönemi anlatan ve 1932 yılında yayınlanan yazısında, edebiyat ve basın tarihine geçecek yazarlar ve öğretim üyeleri ile ilgili çizgilerin yanı sıra II. Abdülhamit döneminin gölgesi yer alıyor. Eski bir yazımda da dediğim gibi ismi Mektebi Hukuk, içi Babil Kulesi gibi bir yerdi. Karınca yuvası gibi kaynayan koridorlarında adım atılmaz, tıklım tıklım dershanelerinde oturacak yer bulunmaz, panayır meydanına benzeyen set bahçesinde, yekdiğere yabancı yabancı nazarlarla bakışılırken, gitgide göz aşinalığı artmaya, yavaş yavaş teklif tekellüf kalkmaya başlardı. Hakkı bey idare teşkilatımızın tarihine girişip, bir virgül yeri şaşırmayarak, öhö bile demeyerek edebiyat yapmaya koyulunca, derhal gözler parlar, tavırlar değişir, kimlerin edebiyatçı olduğu, kimlerin oralı olmadığı o dakika sezilmeye başlardı. Bir müddet daha bu minval üzerine gidildikten sonra Şuayıp merhum, Ormanlar bahsinde, zümridin çemenler, nefti gölgeler, şakrak bülbüllerden tutturdu mu artık bıçak kemiğe dayanır, derunu kalp taşmaya başlar: Fikret'in noktai nazarınca... Uşşakizade diyor ki... Faik Ali'deki itila ve haşmeti eda... gibi kelimeler ağızlardan dökülür, çok geçmeden ahbap ve samimi olunuverirdi. Devrin sonlarına doğru, edebiyatın büsbütün gırtlağı sıkılmış, matbuatta şiir, hikaye, roman tamamen menedilmişti. Gençler, eserlerinin neşri ihtimalini, yüzde bir hatıra getirmedikleri halde gene çalakalem meşgul olmaktan geri kalmıyorlardı. O zaman, Mektebi Hukuk'taki edebiyat kapı yoldaşlarının şeyhi Mithat Cemal beydi. Çok yakışıklı siması ile, kibar ve nazik tavrı ile, doktora imtihanlarına gelip gittikçe Vefa İdadisi'nden beri şair olduğunun bahsi geçer, eski arkadaşı Sait Hikmet merhum, ezberinde olan bazı şiirlerini ve nüktelerini tekrarlardı. Set bahçeden seslensen cevap verecek kadar yakında oturan Tahsin Nahit merhum, tıraşını olup, bıyıklarını kırpıp mantarlı fesini başına, Civelekyan dikişi paltosunu sırtına, Fransızca Antoloji kitabı ile şiir defterini cebine koydu mu, ikinci ile üçüncü ders arasında mektebi boylar, durmadan anlatır, güler, O Kadın ve Büyükada'yı terennüm eden yeni şiirlerini okurdu. İbrahim Alaettin bey, Söz gümüş ise sükut altındır meselinin modeli gibi, edip, mütevazı, sessiz, sedasız, hep sami vaziyetinde bulunurken günün birinde bir şiirini okuyuverdi. O özlü ve hisli lisanı ile parmakları ağızda bırakarak derhal en baş safa çıktı. Arkadaşları arasında en genç, en hararetli ve en velutlardan biri de Mehmet Behçet beydi. O günlerin bazı ilhamları Erganun'da mutlaka vardır. Şimdi felsefe mütehassısı ve muallimi olan Mustafa Namık bey, o zamanlar şiir yazar, daima yeni yeni sonelerini okurdu. Bir aşıkı şuridedil hal ve reftarında bulunan Sakallı Rifat beyin ise ahlı, uflu şiirleri dilinden düşmez, genç çehresindeki ipek sakalı ile, naümit, meyus, mustarip bir aşıkı andırırdı. Zeka ve esprisine payan olmaz, Haydar efendinin binlerce sayfalık Mecelle şerhini bir kere devretti; latife ve nüktelerine emsal bulunmazdı. Şimendifer tarifesini, bir iki kere gözden geçirince ezberine alır, zihnine nakşeder, iki göz arasında da irticalen ne mısralar söylemezdi. Ahmet Süreyya bey zekavette ustura gibi keskin kalem ve mantıkta kuvvetli, talakat ve hitabette ise yekta idi. Tığ gibi bir delikanlı olan Suphi Nuri bey, gür sesi ile güzel nesirlerini dinletir, İbrahim Necmi beyin geniş nasiyesi ve parlak gözleri, edebiyat ve lisandaki kuvvetli vukufunu bar bar bağırır, Bürhanettin beyin gerek söz, gerekse yazıdaki pırıl pırıl zekası cümlece yad ve tezkar olunurdu. Geçen sene Bursa'da merhum olan N. Behçet, ince uzun boyu, kıvrım kıvrım saçları, solgun benzi ile sanki bir şibih filozoftu. Hayatı, dürbünün ters tarafı ile gören yazılar yazar, onları en samimi bir iki arkadaşına gösterirdi. Bir aralık mektebe devam edip aramızda bulunan Ziya Şakir Bey, haftada bir çıkan Hanımlara Mahsus Gazete'nin sermuharrirliğini deruhte etmişti. Sait Hikmet, Tahsin Nahit, Mehmet Behçet, N. Behçet, Rakımülhuruf (2), kadın imzası ile ve tercüme kaydı ile, semtleri ve eşhas isimlerini frenkleştirerek bazı yazılar yazıp dururduk. Bu, şimdikinin aksi olarak, bir nevi Türkçe'den Fransızca'ya adapte idi. Bir gün, bahçedeki çamın altında, sekiz, onumuz başbaşa vermiş, etrafı kollaya kollaya, çene çalıyoruz. - Haberiniz var mı? Ömer Naci Avrupa'ya kaçmış! demesin mi? Herkeste şafak attı; hoşafın yağı kesildi; etekler tutuştu. Etraf dolu; kalabalığın arasına hariçten birkaç işgüzarın sokulması ihtimali yüzde yüz. Haftalarca bunun tasasını çektik ve dut yemiş bülbüle döndük. (2) Rakım-ül huruf: Eserin muharriri, müellifi. Eskiden bir şey yazanlar, tevazu yoluyla çok defa kendilerinden böyle söz ederdi."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/666141524654981120/%C3%A2saf-halet-%C3%A7elebi-l%C3%A2melif-bana-beni-tan%C4%B1tan-bir", "text": "Hayatta olduğu gibi, somut malzemeyle soyut bir alem yaratmıştı Asaf Halet Çelebi. Kemal Sülker'in canlı tanıklığına dayanan yazı, Doğu-Batı kültürlerini bağdaştıran ve ekzotik şiirleriyle tanınan şairin, dizeleri kadar egzotik kişiliğini yansıtıyor. 1941 Ağustos'unun son günleriydi. Sıkıyönetimin duyurularına aykırı yayın yaptığı için Vatan ve Son Havadis gazeteleri birer gün kapatılmıştı (28 Ağustos 1941). Cumhurbaşkanı Milli Şef İsmet İnönü'nün yurt gezisiyle ilgili resimler foto muhabirlerince gönderilmiş, klişeye verilmiş, ertesi günü çıkacak gazetede yerleri ayrılmıştı. Ama ilgili yerlerden birinden gelen telefonla İnönü'nün resimlerinde hiçbir komutan veya askeri fabrikayla ilgili bir yerin görülmeyeceği bildiriliyordu. Bu nedenle sayfa planında değişiklik yapılacak, yeni resimler seçilecekti. İki gazetenin kapatılması gibi Tan'ın da böyle bir kazaya uğramaması için yazı işleri müdürü Münir Berik yalnız makale ve fıkraları değil, haberleri de görmeyi istiyor, bir bölümünü benim denetimime bırakıyordu. Gergin bir ortamda görev yapıyorduk. İç sayfanın imzalı yazılarının en azından üç günlüğünün sekreterlikte olmasını istemişti Münir Berik. Yalnız Ulunay'ın Takvimden Bir Yaprak sütununa yazdığı iki yazı politik gelişmeye ters düştüğü için yayınlanmayacaktı. Ulunay'dan yeni iki, hatta üç fıkra isteyecektik. Ulunay da, her günküne oranla gecikmişti. Merdivenlerden duyulan gevrek, tok bir kahkaha Ulunay'ın gelmekte olduğunun muştusuydu. Münir Berik'in izniyle, İnönü'nün yeni resimlerini seçmeye ve Said Kesler'den geçen haberleri okumaya ara verip Ulunay'ın isteğine uydum. Molla Cami'nin şiirleri üç Divan'da toplanmıştır. Ama hiçbir padişaha kaside yazmamıştır, bunu zül saymıştır. Böyle olduğu halde vefatında hükümdarlar, şehzadeler, devrin uluları ve irfan erleri onu huzur-u Rebbani'ye teşyi ettiler. Şiirlerimde ritme önem veririm, Hind'in esrarlı ikliminden, Çin'in uysal havasından motifler almaya özenirim dedi. Günümüzden, geçmişten, uluslararası sorunlardan ve insancıl duygulardan yararlanıp yararlanmadığını sordum. Sözlerimden ürkmüş gibi bir hali vardı. kasrında Şirin de böyle ağlıyor Ferhaaad. Çelebi hapşırıklarını sürdürdürken Ulunay da daha küçük bir kutu çıkararak o da burnuna enfiye çekti ve daha heybetli bir hapşırıkla odayı çınlattı. Bu şiir anlayışı, hele 1938 savaşından sonra insanoğluna hiçbir yarar getirmiyor, ya da savaş dramından yorgun düşen acılı insanlara umut ışığı ve yaşama sevinci vermiyordu. Ama özgün bir şair karşısındaydım. Deri kitap kılıfından bir kağıt çıkardı. Ulunay da kalemini bıraktı, gözlüğünü çıkardı. Asaf Halet Çelebi okurken not almayı sürdürdüm. Başı sana benzeyen Lamelif'in / havada kolları elamaaan / çekti çıkardı çengeli sağ kolunun / ve takıldı ruhumdaki köke. Harikulade, harikulade Kemalciğim, bunları süsle, püsle Tan'da yayınlayalım; ama sayfa sorunu var, Beyefendi'nin de şiirlerinin yer aldığı Ses, Hamle, Uyanış gibi mecmualara veriver. O yılların savaş psikolojisi ve çeşitli yasaklamalar, kısıtlamalar döneminin en titizce uygulanmasının yarattığı isteksizlik, bana göre Çelebi'yle röportajı gereksiz kılıyordu. O nedenle bunları yayınlanma düzenine koyamamıştım. Asaf Halet Çelebi'nin 15 Ekim 1958'de şeker hastalığına yenilerek yaşamının sona erdiğini okuyunca notlarımı çıkardım, şiirlerine baktım, resmine daldım. Kendine özgü, geniş kültürlü, ama sanat anlayışında aşama yapamamış bir İstanbul efendisinin göçüşüne acıdım. Asaf Halet'in bir antolojisi yayımlanmıştı 1953'te; Divan Şiirinde İstanbul. Naima incelemesi de o yıl basılmıştı. 1954'te de Ömer Hayyam incelemesi ilgi çekmişti. Budha'yı yorumlayan kitabı Eşrefoğlu divanı, argo sözlüğü kültür yaşamımıza bıraktığı Çelebi yadigarları\"ydı. Yazı, Gergin bir ortamda Asaf Halet'le söyleşi başlığı ile yayımlanmıştır. Ara başlıklar edebiyatsoylesileri. com tarafından eklenmiştir. Orijinal metindeki yazım özelliklerine bağlı kalınmıştır."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/666142002489032704/necati-cumal%C4%B1-%C5%9Fiirde-insan-sesini-arar%C4%B1m", "text": "Kadıköy'deki Gençlik Kitabevi'nde 11 Nisan 1987 günü düzenlenen toplantıda konuk Necati Cumalı'ydı. Soruları yanıtlayan Cumalı, kadınların daha gerçekçi ve sağduyulu olduğu için büyük kadın şair çıkmadığını söylemişti. Kadıköy'de, Gençlik Kitabevi sahibi Celal Bey, her hafta cumartesi günleri sanat toplantıları düzenliyor. Bu toplantıları şair Cemal Süreya yönetiyor. Toplantılarda tanınmış yazarlar, sanatkarlar, yaşamları, düşünceleri, hatta yaşam felsefeleri üstüne konuşuyorlar. Cahit Kayra bundan sonra her hafta dinleyici olarak katıldığı bu toplantılarda aldığı notları kısaltarak Güneş okurlarına sunacak. Şimdiye kadar bu toplantılarda Ferruh Doğan, Ece Ayhan, Necati Cumalı, Cihat Burak, Mehmet Kemal, Adnan Özyalçıner, Sennur Sezer, Osman Şahin, Cahit Tanyol, Muzaffer Buyrukçu, Şinasi Özdenoğlu konuştular. Ancak Kayra, bunlardan sonuncu toplantıda not tutmaya başladığı için, geçmiş konuşmacılardan yalnız Cumalı, Burak ve Mehmet Kemal'e ait olanları yayınlayabiliyoruz Daha önceki yazar ve sanatkarların bağışlamalarını rica ediyoruz. - 1921'de Florina'da doğdum. Orada hep şair, sanatkar yetişir. Mübadil olduk. Selanik'e giderken annemin kucağında... Gökte koskoca bir ay vardı. Uzanıp tutmaya çalışıyordum. Büyükbabam ayrılmak istemedi. Gemiye zorla bindirirken inme indi. Annemse çok akıllıydı. Urla'da yerleştik. Birinci sınıftayken Latin harfleri kabul edildi. Öğretmenimiz Arap harfli kitapları kaldırdı. Para topladı ve yeni bir kütüphane yaptırdı. - İlk kez Arzu ile Kanber... Sonra Fikret'in Kuşlar Uçar Ben Uçarım şiiri. Ama otuzlu yıllar yoksulluk yılları. Yengem yürekli ve iyimser. O olmasaydı ortaokula gidemeyecektim. - Önceleri Necip Fazıl'ı seçtim. Faruk Nafiz'i sevmedim. Orhan Seyfi'yi çok kötü buldum. Ahmet Haşim'den etkilendim. Nazım'dan çok etkilendim. Ortaokulda tanıştıklarım Abdülkadir Karahan, Nihat Kürşat, Samih Nafiz, Şadi Çelik. - Orhan Veli Ahmet Muhip, Melih Cevdet... Onlarla ilişki kurdum. - Ben şiiri, şiir olarak sevmem. Şiirde İsa'yı ararım. İnsan sesi ararım. Necip Fazıl'ı bunun için severim. Şiir konusunda başka kimlerle ilişkin oldu. - Sabahattin Kudret'le. Ben o zaman şiir yazdığımı söylemiyordum ama bütün bir gece otelle fakülte kapısı arasında gidip gelerek şiir konuştuk. Orhan Veli kibar, soylu ve çok şıktı. Sonra parasız kaldı. Benim iki pantolonum vardı. Birini ona verdim. Cahit Sıtkı melek, peygamber gibiydi. O zamanlar gençtik. Bütün şairler dostumdu. İnsan yaşlanınca dostu azalıyor. - Kadınlar daha gerçekçi, daha sağduyulu, belki de onun için. Biraz da toplumsal düşüncelerinden söz etsene. - Ben sosyalist insanı vefalı ve uygar buluyorum. Hepimiz vahşi doğarız. Zaman içinde insanlaşmamız gerek. - Her şair ayrı bir tattır. Herkes kendi kişiliğine göre bir şair seçer. Ataç da öyle. 1939'da dört şair var, derdi. Yahya Kemal, Tanpınar, Nazım, Orhan Veli. Tanpınar'la kavgalı idi. Ataç'ı ciddiye almazmış. Lise öğretmeni diye. Orhan Veli'ye çok kızardı. Siz aşık olamazsınız demiş. Oysa bir öğretmene aşık olduğunu sanırmış, Ataç. - Dindar ve kötü bir şiir. Zaten sözgelişi sosyalizm, din başka, şiir başka bir şey. Şiir eğitimi diye bir şey var mı? Kimse piyanoya oturup çalamaz. Ama piyano çalmak öğrenilebilir. Oysa şiiri öğrenmek mümkün değil. Buna karşın herkes şiir yazmaya kalkıyor. Şair başkalarında olmayanı bulup getirendir. - Evet... Çok uğraşarak. Kitaplardan, tiyatrodan, sinemadan. Ayda elime üç-dört yüz bin geçiyor. İlk şiir kitabımı ise, yedeksubay kaputumu satarak bastırabilmiştim. - Şiirsiz insan ve dünya eksik bir şey. Ben şiirlerimi ülkenin en zengin adamının servetine değişmem. Kitapsız toplum yozlaşır. İnsanlar şiir okumuyorlarsa, bu ölen, çürüyen bir düzen demektir. Ama ilerde insanlar daha az çalışacaklarsa, şiir yazmaya daha çok zaman bulacaklar, demektir. Zaman değiştiği halde büyük sanatkarlar, Dostoyevski gibi, mezarlarında bile mücadelelerini sürdürüyorlar... Necati Cumalı konuşmasını Cahit Sıtkı'nın hüzünlü sözleri ile bitirdi: Şaire yakışan yavaş yavaş ölmektir."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/666142409888038912/thomas-mann-her-%C5%9Feyden-%C3%B6nce-rus-romanc%C4%B1l%C4%B1%C4%9F%C4%B1na", "text": "Alman yazar Thomas Mann, anti faşist kimliği nedeniyle Nazi Almanyası'dan çıkmak zorunda kalmış, Amerika'ya göç etmişti. Aynı nedenle Ankara Üniversitesi'nin yolunu tutan Hindoloji uzmanı Prof. Walter Ruben, 1944'te yayınlanan yazısında Mann için, Ondaki bütün hakiki arka planların araştırılıp yüze çıkarılmasında görülen ilmi zihniyet, eserlerini, kendi zaman ve meslek arkadaşlarının çok üstüne çıkarmıştır diyor. Son zamanların mümtaz yazıcılarından biri hiç şüphesiz Thomas Mann'dır. Şimal Almanya'da Lübeck'li zengin bir tüccar ailesinden gelmedir. Thomas Mann'ın doğumuna rastlayan günlerde (1875) büyük burjuvazi kendi inkişafının zirve noktasına gelip çatmış bulunuyordu. İşte bu zümreden gelme genç nesil, kendi tahtı üzerinde, babaları, dedeleri derecesinde kaygısızca bağdaşıp kurulamıyor, aldıkları çok daha incelmiş bir terbiye onları, olup biteni düşünmeye zorluyor, hatta istidat ve şartlara uygun şekilde münevverleştiriyordu. Thomas Mann da ayniyle, kendi kendisinin sanat poblemlerini bulup, kendi kendisinin karşısına diktiği andan başlayarak, kendi köyünden kopup çözüldü. Mamafih, münevver olmasına rağmen o, kelimenin en iyi manasında gene de burjuva kalmıştır. Hemen bütün modern yazıcılar gibi Thomas Mann da ilk önce natüralist mektep yolunu tutmuştur. Üzerinde tesiri olanlar, Maupassant ve daha sonra Skandinav şairleriyle Dickens ve Thackeray gibi İngilizler olmakla beraber, herşeyden önce o Rus romancılığına meftundu. Şair için asıl olana, yani lisana olan hakimiyet, Thomas Mann'da tam ve mükemmeldir. Ondaki yüksek kültür seviyesi, ondaki hüzünlü istihza, ondaki kendi sanat çalışmalarına karşı beslenen ciddi vazifeseverlik, ondaki, bütün hakiki arka planların araştırılıp yüze çıkarılmasında görülen güvenilir ilmi zihniyet, eserlerini, kendi zaman ve meslek arkadaşlarının çok üstüne çıkarmıştır. Seçtiği mevzular, ait bulundukları zamanın sayısız meseleleri kadar çeşitlidir. Bu yüzden, muhtevaları itibariyle yarına malolmuş bulunanları arasında sırf günlük olanlarının da mevcudiyeti gayetle tabiidir. Mamafih formel olarak her eseri bize, onun adından bekleneni verir mahiyettedir. Bir yandan, bir sanatkar olması itibariyle Thomas Mann'ın burjuvaziye karşı olan aykırı durumu, mevzularının seçiliş ve işleniş tarzlarını tayin ederken, öbür yandan, burjuva cemiyetine mensubiyeti, gene aynı şekilde, aceleyle halli gereken meseleleri ihmal etmesini ve ondaki sanatkar-insan tezadı yollu telakkiyi doğurur. Bu yüzden, hayattan uzak sanat, Thomas Mann'ın Tonio Kröger, Die Hungernden, Tristan (1903) gibi bir sıra hikayelerine mevzuluk etmiştir. Aynı problem, o devir ferdiyetçiliğinin içinde çabaladığı krizi ve demokrasiye doğru yönelen zaruri dönüşü açığa vurması istenen, Köngliche Hoheit (1909) adlı eserinde de, sembolik manada, bir prensin hayatında, bu arada satirik-sosyal kritik bir perde arkasından aksettirilmiştir. İlk büyük romanı Buddenbrooks'da (1901) o, bir misale dayanarak, geçen asır içinde büyük burjuvazinin evvela kuvvetlenip serpilişini ve daha sonra da çürüyüp dağılışını anlatmaktadır. Bu romanda, kalabalık bir aileden ayrı ayrı dört nesille karşılaşıyoruz. Her şahsın ve her karakteristik sahnenin verilişinde hakim unsur, içlerinde sakladıkları semboller bakımından manidar cümle veya kelimelerin tekerrüründen ibaret stilistik bir ustalıktır. Thomas Mann'ın stiline bir cazibe hususiyeti veren bu teknik, onun bütün öbür eserlerinde de kendini gösterir. Parça parça ve aynı zamanda bir kül olarak da harikulade olan bu roman, geçen asır ve kısmen de zamanımız burjuva kültürünün mahiyetiyle tanışmak isteyen herkesce okunmalıdır. İlk dünya harbinden biraz sonra, harpten önceki Avrupa'nın kültürel meselelerini ele alıp, teferruatın birbirine zincirlenmesi bakımından fevkalade iyi işlenmiş ve karakter yapıları itibariyle manidar olan muazzam romanı Der Zauberberg çıktı. 1939'da Lotte in Weimar adlı kitabı satışa çıkarıldı. İhtiyar Goethe'nin gençlik sevgisiyle buluşuşu Thomas Mann'a, büyük şair ve mütefekkir\"i, hiç alışılmamış bambaşka bir ışık perdesi ardından görmek ve tanımak fırsatını verdi. Okumuş ve bilmişliğinin bütün iç zemberekleriyle o, bu küçük tesadüfü son derece hoş bir huzme altında ışıklandırdı. Üsluptaki üstatça maharetine olan emniyet içinde o, bizzat Goethe'nin kendi ifade ve düşünüş tarzı içine girip, inceden inceye hem kendisi ve hem de Goethe ile eğleniyor. \"Goethe mevzuu Thomas Mann'ı her zaman meşgul etmiş ve o, bu iki muasıra, yani Goethe ve Tolstoy\"a dair bir etüt kaleme almıştır. \"Rönesansta doğup, Büyük Fransız İhtilali ile hakimiyeti ele alarak 19'uncu yüzyılda dört bir yanda... tam bir inkişaf ve tekemmüle erişmiş bulunan burjuva-humanistik-liberal devrin ilk dünya savaşı sonunda 'feci bir sona erişini' tesbitten sonra o, mediteran-klasik-hümanistik geleneğin bir beşeriyet davası ve dolayısiyle ebedi - beşeri mi, yoksa sadece muayyen bazı şartlara bağlı veya fani bir tefekkür tarzı, bir devre yani bir burjuva-liberal devre mi mal olduğu, ve bu devirle birlikte mahva mı mahkum bulunduğu meselesi\"ne gelip dayanmıştır. Avrupa diyor o, bu meseleye daha şimdiden cevap vermiş gibidir. Goethe'nin, hümanistik terbiye idealine karşı takındığı tavır, biraz da Tolstoy'un müziğe karşı takındığı tavra benzer; yani Goethe, bu umumi-beşeri terbiye idealinin tehlikesini teşkil eden... amatörce, heveskarca-havalarda kanat çırpana karşı sosyal bir mukavemet göstermiştir. Velhasıl Thomas Mann onu, bazı muayyen tehditlere tabi bir hümanist diye tarif ediyor. Onun en yeni romanı Die Vertauschten Köpfe ve Yusuf-roman- trilojisi aşağıda esaslı şekilde incelenecektir. Burada ancak, Thomas Mann'ın esas eserlerinden birkaçı kısaca alınıp gözden geçirilmiştir. Küçük hikayeleri, skeçleri, siyasi ve kültürel-siyasi yazıları ve kitapları sayısızdır. Nasyonal-sosyalist rejimin bir düşmanı olarak Almanya'dan çıkmak zorunda kalan Thomas Mann şimdi Amerika Birleşik Devletleri'nde yaşamaktadır. Stokholm'de Berman-Fischer kitabevince ayrı ayrı ciltlerde bir seri halinde yeni baştan satışa çıkarılan eserleri, bugün artık istenince bulunabilmektedir."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/666143531040194560/latife-tekin-yoksulluk-%C3%B6l%C3%BCm-kadar-kesin-ve", "text": "İlk romanı Sevgili Arsız Ölüm ile 1983'te büyük ün kazanan Latife Tekin, Gece Dersleri romanı ile tartışmaların odağında yer aldı. Tekin, 1987 yılında, yapıtlarına konu olan dünyayı ve duyguyu anlatırken Yoksulların ruhları en iyi birbirleriyle tanışır ve anlaşır diyor. Latife Tekin uzunca bir süredir yeni romanı üzerinde çalışıyor. Bu süre boyunca sık sık yazma pratiğine eskisi gibi bağlanamamaktan şikayet etti. Şaşırtıcı olan belki de, bağlanamamasından çok şikayet etmesiydi. Çünkü öteden beri yazarlık konumunu benimseyemediğini, bir yazar olarak yazıyor olmaktan rahatsız olduğunu söyler dururdu. Bu yüzden söyleşiye buradan başlamaya karar verdik. Nedir senin yazarlıkla, yazıyla ilgili derdin? Daha doğrusu dertlerin? Anladığım kadarıyla yazıyla ilgili derdinle, yazarlıkla ilgili dertlerin aynı şeyler değil. - Bugün yazarlık da, diğer bütün meslekler gibi kendine özgü ayrıcalıklar, kendine özgü bir iktidar talep eden bir konum. Bense hala kendimi yoksul bir insan olarak tarifliyorum, tariflemeye çalışıyorum. Bu da bir mülkiyet duygusunu olduğu gibi bir iktidar duygusunu da içselleştirememiş olmayı gerektiriyor. Yaptığım işten dolayı talep edilen bir ayrıcalık beni utandırıyor. Üstelik benim durumumda işin katlanan bir yanı da var: Yoksul insanlardan bahsettiğim, onların acılarını anlattığım için bir ayrıcalık talep etmiş oluyorum kendimi yazar olarak tarif etmekle. Onlar hakkında ve onlar üzerine bir otorite gibi olmuş oluyorum. İyi hoş ama 80 sonrasında en çok reklamı yapılan yazar sen oldun. En çok sen genç yazar olarak konuştun. - Evet, haklısın ama o sanki hepimiz adına alınmış bir intikam gibiydi. Bir de o dönemi hatırlaman lazım. Mesela daha hiçbirimiz, ya da hiç değilse ben, benim çevremdekiler, solun yenilgisinin derinliğini kavramamıştık. Tabii mahalleler elimizden alınmıştı, arkadaşlarımız tutuklanıyor, işkence görüyorlardı, aranıyorduk. Ama bütün bunlara rağmen enerjimizi politik bir anlamı olacak bir şekilde değerlendirmek hala mümkün görünmüyordu. İşte benim için yazmanın da, yazarlığın etrafında üretilen onca lafın da böyle politik bir anlamı vardı. Yanılmış olabilirim. Ama o dönemde benim yazıyor olmamın çevremdeki insanlara büyük bir moral katkısı oldu. İstanbul yanıyor; millet kaçan kaçana, sen kitap yazıyorsun türünden espriler yapılıyordu. Ve bu herkes için büyük bir heyecandı, üstelik ben üniversiteli falan değildim, daktilo kullanmayı bilmiyordum, bir tane de çocuk büyütüyordum. Bütün bunlar, yazarken de kitap çıktıktan sonra da insanların benimle özdeşim kurmasını kolaylaştırdı. O yapıyorsa, biz de yapabiliriz türünden bir duygu,. Ben de hem kendi kuşağımla hem de genel olarak yoksullarla kendi aramda bir duygudaşlık, bir özdeşim, neredeyse bir temsiliyet ilişkisi vehmettim. Hatta o kadar ki, Sevgili Arsız Ölüm'ü yazdıktan sonra bir arkadaşımla birlikteyken Cevat Çapan'la karşılaşmıştık. Arkadaşımı Sevgili Arsız Ölüm'ü birlikte yazdık diye tanıştırdım. Gerçi o çok kızmış, utanmıştı ama genç yazar olarak o kadar çok konuşmanın berisinde böyle bir duygunun çok önemli bir payı var. Sanki bir yazar gibi değil de, onlardan biri olarak ünleniyor, konuşuyordum. Ama bir yandan da başka bir sürü şeyi sezmeye başladım. Habire iş teklifleri, yazı teklifleri alıyordum. Basın, meşhur ettiği insanları, zamanı geldiğinde, ele geçirmeye, kendi bünyesine katmaya çalışıyor. Sadece basın da değil... Kendini bir sürü çıkar ilişkisinden, kurumlaşmış çıkar ilişkisinden oluşmuş bir ağın ortasında buluyorsun. Çok klasik bir çark tabii ama yaşayarak tanımanın dehşet verici bir yanı var. Ama neyse ki, bir yandan da kendini çok çabuk ele veren, çok ilkel bir doku. İnsanın çok çabuk, öyle Amerikanvari büyük ihtiraslar falan yaşamadan, canı sıkılıyor. İstersen yazma pratiğine geri dönelim. Herhalde Sevgili Arsız Ölüm'ü yazmak, hele böyle anlattığın gibi bir duygudaşlık konumundan yazmak çok heyecanlandırıcı olmuştur. - Daha çok acı verici bir yanı vardı. İçinde büyüdüğüm insanları teşhir ediyormuşum gibi bir duygu. Bir tür onur kırıklığı... Sevgili Arsız Ölüm'ü yazmakla, geçmişteki politik çalışma arasında, duygu bakımından, gerçekten bir süreklilik vardı. Kendi yaşamış olduğum acıya hala politik bir anlam atfediyordum. Onu yazıya dökmenin, paylaşmanın diri kalmayı mümkün kılacağını düşünüyordum. Bu yüzden sadece kendim yazmakla da kalmıyor, etrafımdaki insanları da yazmaya zorluyordum. Sanki bütün bu ezilmiş, yenilmiş insanlar kendi hayat parçalarını yazarak paylaşabilseler, bu savrulmuşluk yerine yeni bir tür devrimci bilincin doğacağını umuyormuş gibi davranıyordum. Delice bir şey yani... Üstelik bir de bunu teorize ediyordum; ilkeler koyuyor, kurallar saptıyordum. - Sevgili Arsız Ölüm'ün yayınlanması tabii... Kitap yayınlandıktan sonra, kardeşimin deyimiyle, moral bozukluğundan komaya girdim. Onbeş gün boyunca sebepli sebepsiz ağlayıp durdum; çok alınganlaşmıştım, kendimi çok yalnız hissediyordum. Bu çok şaşırtıcı... Sadece beğenilme filan değil, Sevgili Arsız Ölüm herkesi, çok farklı kesimlerden insanları çok heyecanlandırdı. - Bir günlük gazetede bile insanı çok heyecanlandıracak, daha çok da sarsacak, etkileyecek şeyler okuyorsun. Mesela adamın biri işsizlikten çocuklarıyla birlikte trenin altına atlıyor. Sevgili Arsız Ölüm'de bu kadar çarpıcı, olağanüstü şeyler de yok. Çok daha kısmi, tahammül edilir acılar. Ama yine de ben yaşarken hiçbir hükmü olmamış benim olan bu acıları anlattığım için ödüllendiriliyordum sanki. İnsanlardaki yazılı metin hırsı, estetize edilmiş biçimler hırsı sarsıcıydı, korkutucuydu. Dirmit'i çok seviyorlardı ama benim için hayatın her yanı Dirmit'le, yaşayabildiğim, dokunabildiğim Dirmit'lerle doluydu. Oysa bana hayatın içinde hiç karşılaşmadıkları şeylerden söz ediyormuşum gibi davranıyorlardı. Acayip bir yerden gelmiş bir yaratıkmışım gibi bakıyorlardı. Müthiş bir dil kopukluğuydu bu. İlk defa o zaman hissetiklerimi hiçbir zaman aktaramayacağımı düşündüm. - Ya, ben zaten kendimi edebiyat dışı bir yere koyuyorum. Ben, kendimi Türkiye'deki edebiyat serüvenine ya da dünyadaki edebiyat geleneğine bağlı görerek yazmaya başlamadım ki. Aksine bu geleneği karşıma alarak yazdım; üstelik pek öyle bir duygusal bağ da hissetmeden. Bütün bunlara rağmen niye yazdığım sorusunun da cevabını vermiştim zaten: Yazmayı bizim politik serüvenimizin bir devamı olarak görüyordum. - Bu sorunun cevabını artık bilmiyorum. Yazarken yazdıklarımı hep sol bir politik etkinlik üzerindeki olası etkileriyle değerlendiriyordum. Ama Sevgili Arsız Ölüm'ün yayınlanmasından sonra bu büyük ölçüde değişti. Kitaba gelen tepkiler, solun toparlanma süreci içinde yapılıp edilenler, benim yazıyla kurduğum ilişkinin kendi dinamiği... Bütün bunlar politikaya, dünyanın politik bir biçimde adlandırılmasına başka türlü bakmaya başlamama yol açtı. Hayata dair hissettiğim bir sürü şeyi içeren bir politik dil, bunları hesaba katan politik davranış biçimleri olmayacak galiba. Sevgili Arsız Ölüm'ün yayınlanması bu duyguyu derinleştirdi. Ben kitabı yaygınlaşacak bir şey olarak kasdetmiştim; alabildiğine tekil ve özgün bir örnek olarak algılandı. Oysa ben o kadar özgün olmak, özgün kalmak istemiyordum. Bak biz bu hayatı bu biçimiyle yaşamayı reddediyorduk ya; bu red bizi, hepimizi herşey olmaya aday etmeliydi. Bu hayatı yeniden üreten konumlara sıkışıp kalmamalıydık. Bu da tek başına gerçekleştirilebilecek bir şey değil. Yanlış anlama, sözünü ettiğim hemen büyük, kitlesel bir devrim, bir adımda komünizme sıçramak değil. O kadar da toy değilim. Bak Beatles'dan John Lennon'ın bir sözü var: Kim bizim kadar aşağılanmayı göze alsa, o kadar başarılı olurdu. 1980 sonrasında müthiş bir grup psikolojisi yaşıyorduk. Zaten ezik, yoksul konumlardan geliyorduk, bir de yenilmiştik. Bu koşullarda derin bir tartışma, sadece tartışma da değil, yoğunlaşma süreci yaşadık -kaçmayanlarla yakalanıp içeri düşmeyenler. Buradan böyle herkesin herşey olabileceği yaratıcı bir çözüm çıkabilirdi. Bak, o zamanlar Cumhuriyet'te yaptığım bir söyleşide 'kalemim vardı yazı yazdım, piyanom olsaydı, bilmem belki onu da çalar, beste yapardım' demiştim. İnsanlar çok kızmıştı buna. Oysa kendi adıma bir büyüklenme değildi bu. Verili tariflerin, sınıflandırmaların, konumların içeremeyeceği, onları aşacak bir potansiyele işaret etmek istiyordum. Ama bu potansiyel gerçekleşmeyince ben de yazar olmaya razı olmuş oldum. Ama tam kerhen bir razı olma. Böyle kerhen razı olunmuş bir konumdan da ne umulabileceğini kestiremiyorum. Ama bütün bunlar bende büyük bir öfkenin doğmasına yol açtı. Biraz yakıcı bir yazar olmak istiyorum; daha doğrusu yazım artık öyle işliyor. Yola çıktığımda kuşağıma karşı derin bir duygudaşlıkla, özdeşimle yazıyordum. Büyük aşkların hüsranı da büyük oluyor; şimdi aynı derinlikte bir öfke duyuyorum. - Bir kere Sevgili Arsız Ölüm'den Gece Dersleri'ne tamamen yazma serüveninin çizdiği bir yol var. Bir de tabii kendi kuşağımla ilgili kurduğum feci bir düşün kırıklığı... Bizim kuşağın verili bütün düşünce ve davranış biçimlerini kırabileceğini umuyordum. Bunun da nedeni, bizim kuşağın dünyaya belki de aşırı bir belirlenmişlik konumundan başlamış olması. Yani kendisini, bütün düşünsel ve politik dinamikleri kendisinden önce oluşmuş bir hareket içinde buldu. Sonra birdenbire ayağımızın altından zemin kaydı. Üstelik geçmişin politik kültüründen, bu boşlukta kendimizi nasıl savunabileceğimize, bu badireyi nasıl atlatacağımıza dair bir bilgi de devralmamıştık. Böyle bir noktaya sıkışmış bir kuşak, bu badireyi ancak dünyayı ve kendini köklü bir biçimde yeniden adlandırarak aşar, sandım. Kendine dair bir bilgiyi, bir duyarlığı, bir dili yine kendisi oluşturacak, geleceği öyle kuracak diye umdum. Ama izlediğim bizim kuşağın böyle bir girişimden kaçtığı, kendisinin olmayan biçimlerde saklandığı. Bir çaresizlikten bir özgürlük umuyorsun... Senin söylediklerinde bana tutarsız gelen şöyle bir şey var: bir yandan alabildiğine maziperest bir yazarsın. Direniş imkanlarını geçmişte, yoksulların, ezilmişlerin, iktidara uzak olanların örtük bilgisinde arıyorsun. Oysa bizim kuşakla ilgili olarak dile getirdiğin bütün umutlar, kuşağın geçmişinden mutlak bir biçimde kopmasını öngörüyor. - Böyle bir şeyi öngörmüyor. Benim dediğim geçmişten bir kopuş değil, geçmişe duyulan bir öfke... Bütün adlandırmaları bir kenara koyup, kendi adlarına konuşabileceklerini umuyordum. Ama bu dediğin gibi bir adlandırmanın ayırdedici özelliği tam da tarihsizliği. - Tarihsizlik değil; ben kendilerini belirlenmiş olarak içinde buldukları politik geçmişten kopmayı kastediyorum. O zaman da gidebilecekleri kendi tarihlerinden başka, yoksulların kültüründen, benim geleneksel bilgi dediğim şeyden başka bir yerleri olmayacaktı. Bak şöyle bir şeydi umduğum: Bu adamların, bizim, kendimizi içinde bulduğumuz konum, hazır düşünce kalıplarının bize biçtiği konum, çok sıkışıktı, dardı. Üstelik de orada yalnızca militan olarak varolduk. O konumun yaratılmasına hiçbir düşünsel katkımız olmadı. Artık militan olamayınca da yapabileceğimiz hiçbir şey kalmamıştı. Militan değildiysek hiçbir şeydik. Bu anlamda gerçekten bir çaresizlikten medet umuyordum. Bu kadar çaresiz bir konumda, insanların yapabileceği tek şey, kendilerine gerçekten sahici olan bir zemin bulmak olur diye umuyordum. Öteden beri çaresiz olmuş, ama buna rağmen varolabilmiş insanların bilgisine başvurabilirlerdi; yoksulları, onların dünyasını içerden tanımayı deneyebilirlerdi. Ve bu gerçekten yepyeni bir şey olurdu. Sadece militanlık düzeyinde de olsa, bir evrensel kültürü iyi kötü edinmiş kişiler, bu donanımla geçmişlerinin artık sadece bir mırıltıya dönüşmüş sesine kulak verebilselerdi, buradan gerçekten müthiş bir şey çıkabilirdi. Mesela, hiç değilse, isyanımız nereden kaynaklanıyor, nasıl bir dünya tasarısı barındırıyor, onları anlayabilirdik. Yapmadık ya da yapamadık. Ama bu konudaki çaresizlik, öfkemi azaltmıyor. - Evet ama onu ancak yazıda gerçekleştirmek mümkün galiba. Bazen ben de yazılabilir olanla yaşanabilir olanı karıştırıyorum. O zamanlar benim onları yazmakla istediğim şeyi biraz olsun gerçekleştirdiğimi vehmetmem mümkün oluyor. Ama eninde sonunda ben de bizim kuşağın mensubuyum. Onlar için yapamadılar dediğim şeyleri ben yapabildim mi ki? Ama zaten sana söylemiştim: Bizim kuşaktan umduğum şeyler, ancak hep birlikte, hiç değilse bir kısmımız birlikte kalkışsaydık gerçekleştirilebilecek şeylerdi. Kimsenin tek başına yapabileceği şeyler değil. Tek başına kalınca bana yazmak düştü. Ya da daha doğrusu yine kaba, yine hoyrat, bana karşı bir politika ile bana yabancı bir gelenek içinden sürdürdüğüm, hayat diyebileceğim herşeye uzak bir estetik faaliyet arasında bir tercih yapmak durumunda kaldım. İkincisini tercih etmiş oldum. Hiç değilse böylelikle bu hayal kırıklığı karşısında duyduğum öfkeyi, bir zamanlar gerçek olduğuna inandığım bir imkanın anısını diri tutabiliyorum. Daha da önemlisi, o asıl tarihle, yani ezilmişlerin, yoksulların tarihiyle, bilgisiyle estetik düzeyde de olsa buluşabiliyorum. İşte bu yüzden de mesela bu son romanımda yine oralara döndüm. Ama senin yoksulluğa sahip çıkma biçiminin iki uçlu bir yanı var: Biri geçmişe, geleneksel olana gönderiyor ama diğer yandan da dünyayı çok kesin bir biçimde ikiye ayırıyor: Yoksullar ve diğerleri diye. Bu da alabildiğine kaba ve kavramsal bir ayrım, bir adlandırma senin deyişinle. - Evet o iki uçlu dediğin şeyi ben de seziyorum. Ama buna rağmen yoksulluğa bir biçimde sahip çıkmak istiyorum. Seçeneksizlik gibi bir şey. Tabii benim yoksulluk diye tutturmamın, yoksulluğun benim geçmişim olması ile ilgili bir yanı var. Ama ben aynı zamanda yoksulluk üzerine söylenmiş birçok şeyi tersine çevirmek istiyorum. Bunun için de gösterebileceğim tek kaynak işte kendi hayatım, yazdıklarım, kendi geçmişim. Ancak oradan hareketle ikna edebilirim insanları ya da kendimi. Ama tabii kimse benim geçmişimi paylaşmıyor. Yoksulluk, yoksulluk dediğimde insanların kulağına farklı biçimlerde çarpıyor o laf. Ama ben yine de ortada varolan söylemi tartışmaya getirmek istiyorum. Yoksul insan, olmayan, bir sürü şeyi olmayan insandır ya... İşte bu bir sürü şeyi olmayan insanlar, bir sürü şeyleri olmayarak nasıl yaşıyorlar, kendilerini bu dünyada nasıl taşıyorlar, bütün bunlar beni çok ilgilendiriyor. Ama bunlar da hiçbir zaman yoksulluk hakkında yazılıp çizilenler, söylenenler tarafından içerilmiyor. - Tam sınıf yerine yoksulluk demiyorum. Ben yoksulluğun pek değişebilir bir şey olduğuna inanmıyorum. Yoksulun biri sınıf atlayabilir ama yoksulluğunun değişebileceğini sanmıyorum. Onun için sınıftan daha farklı bir şey benim yoksulluk dediğim. Daha çok yoksulluk duygusuna sahip olan insan. Yani içerden konuşmaya çalışılarak edilmiş bir söz yoksulluk. İsterse daha sonra zengin olmuş, köşeyi dönmüş olsun herif, ben yoksulluğunu bir belirlenmişlik gibi görüyorum. O zenginliğin temelinde, dokusunda bir yoksulluk varsa, bu artık değişmez bir şey. Hayatı değiştiğinde de değiştiremeyeceği bir şey. Bu bakımdan hem bir belirlenmişlik, hem de çok geleneksel bir şey. Toplam bir bilgi var onun. Yani tuhaf bir soyutlama benim yapmaya çalıştığım. Sınıf tabii çok daha belirgin bir ayrım, yoksulluk muğlak bir laf. - Sınıf mı diyelim, diyorsun? - Evet. Belki de yoksulluğun değişmez bir şey olduğunu kendimle ilgili olarak vehmetmeye çalışıyorum. Yani kendim de tanımaya çalıştığım bir şey yoksulluk. Kendi yoksulluğumun değişmez olduğuna inanmaya çok fazla ihtiyacım var belki de... Bilmiyorum neden. Benim için yoksulluğun geçmiş olduğuna inanmıyorum. Anlıyor musun? Neredeyse şöyle bir şey demek istiyorsun: Yoksulluk, yoksul olmuş olmak, benim kendi geçmişime ihanet etmeyeceğimin teminatıdır. - Biraz öyle galiba. Böyle teminatlar ne işe yarar diyeceksin. Ama ben kendimi yoksul insanların içinden hissetmeseydim ve onlarla müthiş bir duygu bağım olmasaydı, yazdığım kitapları yazamazdım ki. Tamam, geçmişte, bir noktada öyle müthiş bir paylaşma yaşanmış. - Geçmişimde var ama o kitapları yazdıktan sonra da bir şeyin değişebileceğine inanmıyorum doğrusu. O kadar öfkeyle, o kadar duygu bağıyla yazdıktan sonra ben sınıf mı atlayacağım yani? Ya da kendi yoksulluğum artık bir geçmiş mi olacak? Geçmiş mi oldu? Bence geçmiş oldu. Üstelik şöyle geçmiş oldu: Senin gecekondu semtleri... Onların hayatları ile seninki farklı biçimlerde seyretti. Sen, o geçmişte paylaşmış olduğunuz duyarlığa sadık kalmak için daha çok çaba gösterdin. Hakkında yazdığın çevrenin öyle bir problemi, geçmişlerine sadık kalmak gibi bir dertleri yoktu. - Ama hiçbir zaman bilinçli bir biçimde öyle bir dertleri olmadı ki. Daha önce de, ben o kitapları yazmadan önce de yoktu öyle bir dertleri. Kendilerini hayata kaptırmış yaşayıp gidiyorlardı. Üstelik ben daha yazmadan önce de kopmuştum onlardan. Daha doğrusu ciddi bir biçimde atılmıştım aralarından. onların yaşama biçimlerine, değerlerine uymadığım için barınamadım, müthiş şiddetli kavgalar, kıyametler koptu ve sonunda onların dışına itildim. Başka bir yerden bakarsak, benim yaşadıklarım yüceltilecek bir şey belki. İşte yoksulluğun dışına gittim ve kendime, başka bir yerde yeni bir hayat kurdum. Aslında yoksulların gözünden baktığında da görünen aynı şey içimizden biri kurtuldu\"dur herhalde onların da tepkileri. Yani iki taraftan da baktığında görünen bir başarı hikayesi. Ama ben çok erken bir yaşta biliyordum ki, bu aslında bir atılmışlıktı. Onların arasından çıkmak istemiyordum aslında. Tabii bir sürü insan, sadece yoksul olan gençler değil, hali vakti yerinde ailelerin çocukları da belli bir yaşta aileleriyle, sınıflarıyla bir çatışmanın içine giriyorlar. Benimki de buna benzer bir çatışmaydı sonuçta ama benimki tümüyle dışarı atılmamla sonuçlandı. O atılmayı ya da \"başarı\"yı ben hiçbir zaman kaldıramadım; çok ciddi bir duygusal yaralanma oldu benim için. Onların arasındayken kendimi bir dayanışma içinde hissediyordum; işte benim yoksulluk bilgisi dediğim şey belki... Yoksul bir insan olarak, onlarla birlikte bir bilgiyi kullanarak, herşeye rağmen daha güvenli yaşıyordum hayatın karşısında. Onların arasından atıldıktan sonra dünyayı yeniden adlandırmak zorunda kaldım. Adlandırdım diyorum ama daha doğrusu başka insanlar dünyayı nasıl adlandırır, bunu öğrenmeye çalıştım ya da öğrendim. Başka bir dil konuşmaya başladım ama onu çok içselleştirdiğimi sanmıyorum. Beni yaşatacak bilgi elimden gitmişti. O bilginin bir yanı geleneksel bilgi, bir yanı da yoksul insanların birarada durarak birbirleriyle kurdukları dayanışmadan, yoksulluklarını nasıl taşıyacaklarını yaşayarak anlamalarını sağlayan çok özel bir bilgi. O yok oldu. Çok fazla savunmasız kaldım; kendimi çok yalnız hissediyordum. O zamandan bu yana evime dönme isteği hep çok güçlü oldu. - Feyz almak diyorsun. Bak ben hala hayatımdaki en büyük dayanışmayı yoksullarla, yani orada yaşadığımı hissediyorum. Bir politik çalışmanın içinde bulunmuş olmama rağmen, cebindeki son kuruş parayı birbirleriyle paylaşan insanları yoksulların arasında gördüm. - Bir anı oldu! Ama bunun tekrarlandığı tek yer vardı, o da politik çalışmaydı. Bütün insanlar değil ama, son kuruşuna kadar parasını, evini, hayatını paylaşan insanları politik çalışma içinde gördüm. Öyle bakarsan politik çalışma da bir anı. - Çünkü işin başka bir yanı var. Dayanışma tek başına bir şey değil, bir örnek; başka bir şeyin örneği. Ben diyorum ki, yoksul bir insan olduğumu öğrendiğimde, belli bir yaşta bunu hissettiğimde ve öğrendiğimde, aynı zamanda kendimi yoksul bir insan olarak nasıl taşıyacağımı da öğrenmiştim. Mesela çocuklara büyüyünce ne olmak istediklerini sorarlar değil mi? Bu, bütün çocuklara sorulur. Yoksul çocuklara ne olmamaları gerektiği hakkında bir bilgi aktarılır. Mesela benim en çok olmaktan korktuğum şeylerden biri hırsız olmaktı. Çünkü sürekli olarak yoksul çocukların çalmasına karşı açık ya da gizli önlemler alınır. Farklı bir psikolojidir bu. Üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin, insanın üzerinden atamayacağı bir şeydir, sana aktarılan bir bilgidir. Yoksul bir insansın ve kendi yoksulluğunu, kendine ve çevrene zarar vermeden, kendini en iyi hissedebileceğin biçimde şöyle taşıyabilirsin, diyen bir bilgidir. Tenine siner. Paylaşma diyoruz, dayanışma diyoruz, bir sürü yönü var bunun, ama en temelde çok geleneksel bir bilgi bu. Dayanıklılığını, yokluğa, inanılmaz yoksulluklara, hep hayatın dışına itilmeye çalışılmasına rağmen varlığını sürdürebilmesinden alan, tuhaf ilişki biçimlerinde, tuhaf örgütlülük tarzlarında ifadesini bulan bir bilgi. Benim kendimi belirli bir yaşa kadar içinde tanıdığım, kendimden geçerek, kendimden hareketle tanıdığım bir bilgi bu. Benim de demek istediğim, bugün hala yoksul olanlar bu bilgiyi hızla unutuyor. Yani bu bilgiyi sen taşıyorsun şimdi. Daha önce de konuşmuştuk. Gecekondular ANAP zihniyetinin tam yatağı haline gelmiş durumda. Yoksulların tarihiyle senin tarihin farklı yönlerde seyretti derken, böyle bir şeyi kasdediyordum. - Keşke öyle söyleseydin ya, o zaman o kadar uzun laf etmezdim. Ya İskender, bugün gecekondularla ilgili hissettiğim şeyler ikili. Bir yandan çok yoğun bir öfke duyuyorum tabii; kaldıramıyorum oradaki değişimi. Ama diğer yandan çok başka türlü bir öfke de duyuyorum: Hayatın toplamını düşündüğümde, sanki, o kadar kenarda, neredeyse hayatın dışında denebilecek bir yerde ömrünü tüketmek zorunda olan insanların herşeyi yapmaya hakları varmış bu dünyaya gibi geliyor. Yani bırak arabesk de söylesinler, işte oylarını kime veriyorlarsa versinler. Yani kötülük denen herşeyin ya da her olumsuzluğun onlarda görünür hale gelmesi, fuhuşundan hırsızlığa, şiddetine kadar... Solcuların solu tarifleyiş biçimleriyle, yoksulların yaşayış biçimi birbirinden o kadar farklıydı ki! Bunlar sözünü ettiğim tepkiler değil ki; arabeskten sonra olan şeyler bahsettiğim. Arabeskte gerçekten bir olumsuzluk vardı. Fuhuşunda, şiddetinde bir olumsuzluk var; bir negativite var. Ama gecekondunun şimdi evrildiği noktada bu olumsuzluk da kalmıyor gibi görünüyor. - Haklısın galiba. Gerçi çok az bir kısmı hakkında bir şey biliyoruz ama gerçekten büyük bir kitle için geçerli gibi görünüyor bu. Ama kime görünüyor? Yani nereden bakarak söylenmiş bir söz? Sen, gecekondular ANAP zihniyetinin bir yatağı haline geldi, dediğinde ne demek istediğini anlıyorum ama ben baktığımda çok farklı şeyler görüyorum. Bak, eskiden gecekondu mahalleleri için \"sol diyorduk. Gerçekten de doğruydu bu; solun en diri olduğu yerlerdi mahalleler. Ama ne demekti mahallelerin sol olması? Solcuların solu tarifleyiş biçimleriyle, oradaki yoksulların yaşayış biçimi birbirlerinden o kadar farklıydı ki! Bunu biraz olsun gösterebildim sanıyorum ilk iki kitapla; mahallelerdeki solun, mahallelerin, yoksulların kendi dilinde nasıl göründüğünü. Şimde benzer bir şey var. Gecekondular ANAP zihniyetinin yatağı haline geldi, diyorsun. Doğru bu da; ama o kadar dışardan bakarak söylenmiş bir şey ki! Üstelik zaman zaman benim de paylaşabileceğim bir yargı. Hatırlarsın bu son romana ilk başladığımda, Ümraniye'ye gitmiştim de, ilk tepkim müthiş irkilmek olmuştu. Orada yerleşmiş olan davranış biçimlerini, değerleri asla içerden yazamayacağımı düşünmüştüm. Ama işte her zaman bu ilk tepkinin ötesine geçen bir buluşma oluyor. Çünkü sana dediğim gibi, yoksulluk aslında bir belirlenmişlik. Çünkü biz ister solcu olalım ister ANAP'lı olalım, ne yaparsak yapalım, yoksul olarak, yoksul kalarak yapıyoruz. Paylaştığımız ortak yoksulluk bilgisi birbirimizi tanımamızı, anlamamızı sağlıyor. Bu yüzden, solculuktan ANAP'a geçişte senin bir kopuş gördüğün yerdeki değişimi ben de görüyorum ama başka bir şeyin daha farkındayım; orada yoksulluğun süren sesini, yoksulluk bilgisi dediğim mırıltıyı işitiyorum. Bunu sana bir türlü anlatamadığımın da farkındayım ama bu, tam da sen bu bilgiyi taşımadığın için, benimle aynı dünyayı paylaşmamış olduğun için böyle oluyor galiba. Benim tenime sinmiş olan yoksulluk duygusu senin için bir sözden ibaret. - Bak belki şöyle bir şey: Sen hep benim yoksulluk bilgisi dediğim şeyi geçmişin yitirilmiş olmasına tercüme etmeye çalışıyorsun ya... Ben ikisinin aslında ayrı şeyler olduğuna eminim. İkincisi, yani kayıp geçmiş, beni neredeyse aristokratik diyebileceğim bir duyarlıkla buluşturuyor. Mesela seninle bu kadar iyi anlaşmamızı, mesela Murat'la anlaşmamızı mümkün kılan bence o. Ama bizim mahalleden insanlarla, yoksullarla anlaşmamı sağlayan şey o değil. Ve bir türlü gösteremiyorum, anlatamıyorum size bu işaretlerin nasıl bir bilgiden kaynaklandığını. Göstermek bir yana varlığına bile inandıramıyorum. Belki ancak yazıyla yapılabilecek bir şey bu. Belki gerçekten de bu konuşma sırasında gündelik dilin sınırlarına ulaşmıştık; artık, birbirinden çok farklı iki tarihin, iki dünyanın ürünü olan bu insanların yaşantıları arasında bir köprü olamıyordu. Uzaklarda ağlamaktan gözleri jüt olmuş pılık pırtık adamlar on yedi gün aralıksız yağan karın dindiği sabah saçaklardan söktükleri ince uzun buzları kılıç yapıp oynayarak camiye doluştular. Şu dünyada kader arsızlarını şaşırtacak ne kaldı ki! Caminin iç avlusundaki kocaman eskimo evini ve yedi cücelerin kardan heykellerini öyle bir umursamadılar ki onların gördüklerine ve anlattıklarına inancım ta kökünden sarsılıp devrildi. Ama ne yapayım? Büyücünün boşa üflediği soluklar gibi güven vermiyor da olsalar yaşadıkları hayat esrarlı ve dev bir mıkntıstan daha çekici. Yoksulların ruhları en iyi birbirleriyle tanışır ve anlaşırlar! Yoksulluk ölüm kadar kesin ve keskin olan tek şeydir ve yoksullar, bu gerçeğin baskısına direnebilmek için yoksul olmayanların asla öğrenemeyeceği sessiz işaretleri ve gizli dilleriyle yüzyıllardan beri durmamacasına mırıldanıyorlar. Karın içinden çıkıp rüzgar çekirgeleri gibi şehrin üstüne savrulan bu adamlar oynadıkları oyunlardan arta kalan dekorları topladıkları depolardan farksız küçücük evlerinde eşyalarına nüfuz ede ede yaşıyorlar. Karnımızı doyurmak için çırpındığımız her anı eşyalarımızda dondurup saklamamız boşuna değildir. Soluk alıp verdiğimizi, geçmişte de var olduğumuzu kendimize kanıtlama ihtiyacı içindeyiz. Bedenlerimizi ve ruhlarımızı dünyanızın saldırılarından korumak için kurduğumuz şaşırtıcı, mucizevi savunma sistemimizin kıymetli bir parçasıdır dekorlarımız. Yazı ve Yoksulluk başlığı ile yayınlandı."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/666418035397197825/orhan-pamuk-savrulan-toplumla-birlikte-ac%C4%B1", "text": "1994'te, Yeni Hayat'ı tamamlamaya çalıştığı günlerde yeni eseri, yazarlık serüveni ve hayata bakışı konusundaki soruları yanıtlayan Orhan Pamuk yeni bir hayata başlamak, öteki tarafa geçmek, yeni bir ruha sahip olmak imgesinin kendisine hep çekici geldiğini söylüyor. Bir gün her şeyi bırakıp yeni bir yerde yeni bir yaşama yeniden başlama umudunu, bir anlamda başkası olma isteğini her zaman canlı tuttum, kitaplarımda yaşattım diyor. Orhan Pamuk'un yazımevi, tahmin ettiğim gibi, kitaplarla dolu bir çatı katı. Giriş kapısının önüne ve ardına bir kamyoneti dolduracak kadar Taşdelen su şişesi sıralanmış. Tüm odalara yayılan kitaplıkta sosyal bilimlerle ilgili her türlü kitabın yanı sıra din, büyü, Ortaçağ Hollanda resmi gibi çok değişik konuda yüzlerce İngilizce eser var. Sözlük ya da Türkçe gramerle ilgili kitaplar göze ilk çarpanlar arasında değil. İşte bir muzip espri konusu... Soğuk bir şakayla merhaba, demek yerine Bu gürültülü ortamda nasıl yazıyorsunuz\" diyerek giriyorum söze. Bu nedenle Nişantaşı'nın gürültülü trafiğinden pek etkilenmiyor. Masası salonun en fazla ışık alan köşesinde. Üzerinde yeşil bir örtü; epey zamandır silkelenmemiş, iki kül tablası, bir paket sigara. İki dolmakalem. Masa lambasının ve kalemliğin üzerine röportajda değinmek istediği konuların notları yapıştırılmış. Bir köşede bloknottan yırtılmış, el yazısıyla doldurulmuş sayfalar. Hiç karalama yapılmamış. Sayfaları balonlar, çarpılar ve oklarla doldurmaktansa yeniden yazıyor. Pamuk, kağıt kalemden vazgeçmeyerek yazma eyleminin sıcaklığını koruyanlardan. Bilgisayar ve beyaz formika masa seçeneğinden bir kabustan bahseder gibi söz ediyor. Kahve yetişiyor imdadımıza. Her şeye karşın karamsarlık, aydınlarımız ve romanı hakkında söyledikleri kesilip saklanmaya değer. Orhan Pamuk, Türkiye'nin iki ayrı senaryodan birini seçmek için zorlandığına inanıyor. Onu karamsar yapan seçenekler arasında; bir yanda kapitalist ülkelere eklemlenme, kitlesel üretimin, kültürün tüketicisine dönüşme senaryosu, diğer yanda eklemlenmeyi başaramayıp daha kapalı bir topluma dönüşme tehdidi var. Türkiye'nin, Batı'nın tüketim değerlerini alıp çağdaş açılımlarını görmezlikten gelenlerle, Kuran egemenliğini savunan yasakçı İslamcılar tarafından birer yanından tutup çekiştirildiğini belirtiyor. Toplumsal dokunun özgünlüğünü koruyarak çok sesli bir kültür yaratma olasılığının her geçen gün uzaklaştığını sezmekte. Karamsarlık ve felaket duygusu üzerindeki vurgunun yoğunlaşması, sözü yeni romana getiriyor. Yani, Yeni Hayata. Henüz son noktayı koymadığı için ayrıntıya girmek istemiyor Orhan Pamuk. Söylediklerinden anlaşıldığı kadarıyla, uzunca, esrarengiz ayrıntılarla zenginleştirilmiş, otobiyografik özellikler taşıyan bir roman. \"Romanımda yoğun biçimde felaketlerden söz ediyorum. Bir öykünün parçası olmadan, içgüdüsel olarak trafik kazalarını anlattım. Felaket duygusunu, ölümle hayatın ilişkisini, amaçla amaçsızlık, varoluşla hiçlik, derin bir yok oluşun, acının hissettirdiği olağanüstü parlak bir an ile sinekler, toz ve yanan bir öğleden sonra duygusunun ikilemlerini yanyana getirmeye çalıştım. Romanı yeni hayatın kendisinden çok yeni hayata geçiş umudu söz konusu. Ülke olarak, Batılılaşma'dan beri bir gün yeni bir hayatımızın olacağını, mutlu olacağımızı düşünüyoruz. Kişisel açıdan bakıldığında, yeni bir hayata başlama, öteki tarafa geçme, yeni bir ruha sahip olma imgesi benim için her zaman çekici oldu. Bir gün her şeyi bırakıp yeni bir yerde yeni bir yaşama yeniden başlama umudunu, bir anlamda başkası olma isteğini her zaman canlı tuttum, kitaplarımda yaşattım. Yeni Hayat, yazarını en fazla terleten Orhan Pamuk romanı değil. Uzunluğu dikkate alındığında diğer romanlarla aynı sürede yazılmış. Buna karşın dört aydır bir türlü tamamlanamıyor. Baskıya gidecekken yeniden yazı masasının üzerinde ameliyata yatırılıyor. Çoktan bitirmiş olacağımı sanıyordum. Ama bana şaşırtıcı kapılar aça aça uzadı. Sürekli yazıyorum, değiştiriyorum, roman uzuyor. İçimden bir mekanizma sanki kitabımı bitirmeme mani oluyor. Bazen şöyle düşünüyorum: Toplumla birlikte ben de bekleme duygusu içerisindeyim. Belki bir felakete doğru gidiyoruz, belki hiçbir yere... Bekliyoruz. Ben de sanki kitabımla topluma katılmaktan çekiniyorum. Öte yandan kitabımdaki kimi duygunun toplumun şu sırada yaşadığı dağılış, parçalanış, tek başına kalış ve ufuksuzluk duygusuyla örtüştüğünü görüyorum. Yazdığım romanın gerçekte hiç kimseye hiçbir şey söylemeyeceği, son derece bireysel bir şey olduğu duygusuna kapılıyorum. Bu, belki bütün kitaplarımı bitirirken yaşadığım, insana olağanüstü şekilde yalnız olduğunu hissettiren bir duygu. Günümüzde en fazla eleştirilen yazarlardan biri Pamuk. Türkçe'yi bilmediği, tarihi kötü kullandığı birçok kez yazıldı. Kara Kitap hakkındaki eleştiriler başlı başına bir kitap oldu. Peki yazarımız, hakkında yazılan eleştirileri okuyor mu, eleştirmenleri ciddiye alıyor mu? Bu sorunun cevabı da evet. Kitapları hakkında yazılan tüm eleştirileri okumaya çalışıyor. Ancak bugüne dek saptamalarıyla kendisini şaşırtan eleştirmene rastlamamış. Yıllardır üzerinde düşündüğü, endişelerini hissettiği konular gündeme geliyor eleştirilerde. Yeni bir şey yok. Biraz politik bir yaklaşımla; eleştirmenin kitapla okur arasında köprü görevi yaptığını, yazarla kitap arasında köprü olamayacağını söylüyor. Postmodernizm Pamuk'un zoraki kabul ettiği bir etiket. Kendisini postmodernist olarak tanımlamıyor ama kitap kapağına yazılınca da itiraz etmiyor. Kitaplarının best seller olması karşısındaki yaklaşımı da pek farklı değil. Önceleri Popüler duyarlılığı mı yakaladım, güncel politikayla mı çakıştım? endişesini yaşamış. İnce bir vicdan sızısı çekmiş. Şimdilerde konuyu fazla dramatize etmeden, ruhsal bütünlüğünü zedeleyecek bağlantılara girmeden yazarlık uğraşısını sürdürüyor. Orhan Pamuk için yoğun bir gün. Aktüel'den hemen sonra Alman televizyoncular sırada. Zil çaldığında son sorumuzu yöneltiyoruz. Acaba Pamuk, sinemacılar gibi mekan geziyor mu? Yazar, ilk romanı Cevdet Bey ve Oğulları için Erzurum-Sivas demiryolunu gezmiş. Kara Kitap öncesinde ise İstanbul'u. Yeni Hayat için otobüs garlarını, istasyonları incelemiş. Taşranın dokusunu kavramaya çalışmış."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/668310014858067968/n%C3%A2zima-fikret-gizer-tevfik-fikretin", "text": "Tevfik Fikret'i eşi anlatıyor başlığı ile yayınlanan konuşmada, Nazima Hanım, şairle ilgili soruları yanıtlamıştı. Nazima Hanım, İkinci Abdülhamit'in cülus günlerini görmemek için Tevfik Fikret'in perdeleri kapattığını ve saraydakileri sevmediğini söylüyor. Şişli'de tramvaydan indim, dalgın ve mütereddit adımlarla Şair Tevfik Fikret'in eşinin evini aramağa başladım. İşte 104 numaralı ev. Evvelden telefon sözleşmesi yaptığımız için sayın bayan Nazima Fikret Gizer adeta beni bekliyormuş. Zili çalar çalmaz hizmetci kapıyı açtı, beni kısmen şairin eşyasını havi bir odaya aldılar. Biraz yorgunluk aldıktan sonra sayın bayan Gizer ile konuşmağa başladım. - Sizi merhumun bir kitabını yeni yazıya almak üzre olduğumdan rahatsız ettim; hususi hayatına dair malumat isteyecek, adı geçen eserin aynen yeni harflerle basmaklığıma izniniz olup olmadığını soracağım. - Fikret'te yurt, aile, vatandaş sevgisini aydınlatır mısınız? - Ne söyleyeyim efendim, hepinizin bildiği gibi şair evine gayet bağlı idi, geceleri evine hemen girer, nadiren geç kalırdı. Onun arzularından biri de iyi bir yuvaya sahip olmak, başını açıkta bırakmamak, mazbut bir aile havası içinde haşır neşir olmaktı. Bu gaye ile Aşiyan'ın arsasını temin etmiş, bütün planlarını kendi eli ile yapmış, evi bir yılda ikmal ettirmişti. - Hoş, kaç sene yaşıyabildi Aşiyanında, dedi. Ev 1906'da tamamlandı. Kendisi de 19 Ağustos 1915'de öldü. Vatan sevgisine gelince: Şair tabii, vatanını severdi. Fakat nedense o vakitki rical ile biraz arası açıktı. Vatandaş sevgisine gelince; bunun hakkında size bir şey söylemeyerek Haluk'un Vedaı şiirini misal göstereceğim. Şair vatandaşını sevmese nasihatte bulunur muydu? Bayan Gizer bu sefer de bana sual sormaya başladı. - Siz Aşiyan'ı gezdiğiniz değil mi? Orayı müze denilecek bir halde buldunuz mu? Benim halimi ve sıkışık durumumu anlayan Bayan Gizer sualinin cevabını vermeğe başladı. - Efendim, Şair ölünce bir ara evi kiraya verdimdi. Sağ olsunlar eşe, dosta da ona ait bazı eşyaları dağıtıyordum. Böyle giderse aradan zaman da geçtiği için onun az kalsın bütün yadigarlarından mahrum olacaktık. Her şeyin bir vakti, saati var, derler ya bizim Aşiyan da Sayın Hasan Ali Yücel'in isabetli görüşünü ve Aziz Valimiz Dr. Lütfü Kırdar'ın gayretini bekliyormuş, ne ise o da oldu. Belediye evi satın aldı, onardı. Müze haline getirdi. Bu yerinde ilgiye ne kadar teşekkür etsek azdır. Fakat ben memnun değilim... Çünkü onlara, edebiyat sevenlere Fikret'i böyle az malzeme ile mi tanıtmalıydım? Dediğim gibi, birçok asarını, resimlerini eşe dosta dağıtmıştım, onlar da temin edilip müzeye konulursa o zaman zenginleşecek, mükemmelleşecektir. - Dost, akraba, öğrencileri ile teması nasıldı? - Maalesef dostlarını çok kırardı. Fakat samimi olanları ile de kaç göç yapmazdı. Karşısındakinin kendi fikrinde olmasını isterdi, fikrinde olmayanlarla senelerce dargın kalır, konuşmazdı. Mesela Hüseyin Cahit Yalçın'la, merhum Cavit'le az mı dargın kalmıştı? Son günlerinde onları bazı dostları eve getirmiş ve dargınlık da ortadan böylece kalkmıştı. - Evet, denilebilir ki onun sofrası meşhur sofralar arasındadır. Mutlaka her sofrada mevsime göre çiçek bulunacak. Sofra muntazam olacak. Soğuk su, buzlu şerbet, hoşaf olacak. Pilavın da sadesi olmayacaktı. Hikmet Feridun'a da dediğim gibi o, bir ahçının dolma yemekleri ile beğenileceğine kani idi. Sofrada içki kullanmaz, nadiren likör içerdi. İçki kullanmadığı için dostları ile yemek yerken bile içki bulundurmazdı. Hayavata Haluk'un kayığının adı idi. Geceleri onunla boğaza açılırdık. Ressam Tevfik Aksaray'daki konakta olduğu gibi, sandalda da bir atelye kurmuştu. Koyları sandalla geçer, bütün boğazı dolaşırdık. Bebek koyunda balık avlar, Çubuklu'da oturur, bazan Sarıyer'e kadar yürürdük. O bugün hayatta olsaydı muhakkak ki Şişli'ye sığmazdı. Bütün arzusu 19 Ağustos culus günlerini görmemekti. 19 Ağustos geceleri halk bayram yapar, donanma olur, sünnetler yapılırdı. Bizse bütün perdeleri indirir, ışıkları yakmaz, donanmaya iştirak etmezdik. Tabii siz bugünleri nereden bileceksiniz a oğul?.. Şairin siyasi hayattan ürktüğünü, resmi vazifelerden kaçtığını, saraydan uzakta yaşamak istediğini, saraydakileri sevmediğini şimdi aynen hatırlıyorum. Fakat ne garip tesadüftür ki Allah onu sevmediği bir günde, 19 Ağustos'da aramızdan aldı, çok şükür yıl 1915'di, Şair 1908'i çoktan görmüştü. - O okuldan çıkar, eve gelir, evde öğrencilerin ödevlerini tashih eder, meşgul olurdu. Dediğim gibi onun hiçbir gayesi yoktu. Hatta 24 Temmuz onu münzevi yaşamaktan ayırmış, Babıali caddesine yollamıştı. Satı Bey'i de çok severdi, ona bir seri konferans bile verdirmişti. Müstait öğrencilerini de sever, daima bunların ziyaretleri ile iyi vakitler geçirirdi. Öldükten sonra ilk üç sene içinde 19 Ağustos ihtifalleri yapılmıştı. O gün öğleden evvel Eyüp'e gidilir, sonra ise dostları ile evde toplanılırdı. Hala hatırlıyorum, üçüncü yıldönümü idi. Ebedi Şefimiz Atatürk de şeref verdiler. Meşhur kadife kaplı deftere lütfen imza attılardı. Bu sırada sayın bayana büyüklerimizin Fikret hakkındaki düşüncelerini sordum. Bilmiyorum amma herhalde severler dedi. - Çokları beni üzdüler. Bazıları ise hakikatten ayrıldılar. Geçen sene Hikmet Feridun Es, Akşam'da Şairi bitaraf olarak ele almıştı. Tabii okumuşsunuzdur. Şimdiki yayınları pek takip edemiyorum. Salih Keramet'in, Rıza Tevfik'in eserlerini okumuştum. Eskiden Rubabı Şikeste'nin şiirlerini satır satır bilirdim. Artık ihtiyarladık. İnşallah siz de bizim yaşımıza gelince o vakit cevap vermesini görürsünüz. Hele bugünün gailesini de ekledikten sonra!.. Hemen pişirilip getirilen kahve çoktan soğumuştu. Ben ise sual sormaktan ve onları yazmaktan etrafa bakamıyordum. - Biliyorsunuz ki o, Amerika'da makina mühendisi olarak bulunmaktadır. Son beş ayda mektup alamadım. Kalb hastalığına tutulmuş, hekimleri hava tebdili için Florida'ya yollamışlar. İyi Türkçe okur, yazar; fakat edebiyatını bilmezdi. - Haberiniz var mı, Aşiyan müdürü Bay Zeki Afşin, Şairin kemiklerini getirtip havuz başına defnettirecek, makberine de Rıza Tevfik'in söylediği şiirini hakkettirecekmiş. - Evet haberim var. İnşallah kurtarıcı gayretler bize bunu da esirgemezler. Ben bilmiyorum amma, kendisi guya Aşiyan bahçesine gömülmesini istemiş ve öldüğü vakit Rıza Tevfik'in bu yoldaki teklifine pederim mümanaat etmiş, Eyüp aile kabristanını uygun bulmuştu. Mademki şimdi Aşiyan'ın geleceği teminat altına alınmış, öyle ise kurucusunun da oraya getirilmesinde bir mahzur yoktur. Bu fikir kabul edilirse bu 19 Ağustos'ta da yapacaklarmış, dedi ve ben de izin isteyerek yanlarından ayrıldım. - piriltii liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/668761403042168832/demir-%C3%B6zl%C3%BC-bir-toplum-%C3%A7%C3%BCr%C3%BCmeye-gidiyorsa-bu", "text": "1950 kuşağının önde gelen temsilcilerinden Demir Özlü, edebiyatın her dalında eser verdi. Çok önemli ödüllere de layık görüldü, sakıncalı askerliğe ve cezaevine de, yurttaşlıktan çıkarılmaya da... 13 Şubat 2021'de hayatını kaybeden Özlü, sosyal realizm akımı için Biz bu anlayışta gerçeklikten kaçış, idealize ediş gördük demişti. - Asım Bezirci II. Yeni'ye çok karşıydı. Bu satırları benimle ilgili bir incelemesinde yazdı. Ben o kadar karşı değilim. Başlangıçta II. Yeni'yi biz de eleştirdik; Asaf Çiyiltepe, Orhan Duru ve ben. Fakat sonradan akım yerine oturdu ve çeşitli eleştirilecek yanları olmasına karşın iyi şiirler yazıldı. İyi, belki de çok büyük şairler çıktı II. Yeniciler arasından. Edebiyata başladığımız 1950'li yıllarda daha çok ortaklaşa davranıyorduk. Birçok genç yazar, hep birlikteydik. Ankara'ya gidip Mavi dergisi çevresinde dostlarımızla görüşüyorduk. Güner Sümer, Ahmet Oktay, Özdemir Nutku, Ferit Edgü, vb. isimlerle hep birlikteydik. İstanbul'daki toplanma yerimiz, cadde üzerindeki Baylan Pastanesi'ydi. Buraya giderek iktisatçılar, felsefeciler, başka dallarda çalışan arkadaşlar da gelmeye başladılar. Bir ortaklaşalık vardı. Durmadan birbirimizin kitaplarını değişerek okuyor, bu kitaplar üzerine tartışıyorduk. Herkesin tek başına oluşunun bir anlamı vardı; ancak edebi, felsefi konularda ortaklaşa bir bakışımız vardı. Aramızdaki arkadaşlık da çok önemliydi. Türk edebiyatında çok önemli şeyler olmuştu. Bence esas sorun Türk dilinin arınması sorunudur. Eski dille modern bir edebiyat yapma olanağı yoktu. Ama Nurullah Ataç'ın ve arkadaşlarının çalışmaları ile Türk dili arınmıştır. Nurullah Ataç, Türk dilini değiştirdi; hatta devrik cümle kullanarak cümlelerin yapısını bile ters çevirdi zaman zaman. Ataç 13. yüzyıl edebiyatıyla, Mercimek Ahmet vb. yazarlarla ilişki kurdu. Bu, çok önemli bir oluşumdu. Elde çok iyi bir biçimde kullanılacak bir dil olmadan edebiyat yapmaya olanak yok. Bizden daha önceki dönemlerde önemli yapıtlar vermiş yazarlar var, bu yazarlar yalnızca dildeki sorunlar yüzünden bugün okunamaz hale geldiler. - Edebiyatla uğraşmaya başladığımızda iki büyük amacımız vardı. Bunlardan ilki, Türk diline, büyük diller denen -Fransızca, Almanca, İngilizce gibi- diller ölçüsünde anlatımsal ve geçişli bir biçim vermek. Geçişli diyorum, ara cümlecikler bir cümlenin içine girebilmelidir ve anlatım gelişmelidir, çok işlevsel bir anlatım haline dönüşmelidir. Bu amaç çerçevesinde durmadan toplanır ve çalışmalar yapardık. 1957'de Fransa'dan dönen Selahattin Hilav'ın -kendisi Fransızca'yı ve İngilizce'yi çok iyi bilir. Osmanlıca'yı da bir ölçüde bilir- çok önemli katkıları olmuştur. Çok farklı yapıda diller var. Fakat biz, Almanca, İngilizce, Fransızca gibi çok anlatımsal bir dile ulaşmaya çalıştık. Türkiye'de çok fazla benimsenmese de, başarılı olduğumuzu düşünüyorum. İkinci amacımıza gelelim. Çağdaş, Batılı eserler ayarında eserler vermek istiyorduk. Yazabildik mi yazamadık mı, bilmiyorum. Bunu ancak karşılaştırmalı edebiyat ile uğraşanlar belirtebilir. Edebiyatta her şey görece, matematik kesinlik yok. Bu nedenle ancak karşılaştırabilirsiniz. Bunu da üniversitelerdeki uzmanlar yapmalı. Türkiye'deki üniversitelerde Türk edebiyatı ile çok ilgilenilmiyor. Bu bölümlerdeki uzmanlar ya çok zayıf bilgilere sahip oluyorlar, ya da bilgi bakımından değerli insanlar olup sadece kendi konuları ile uğraşıyorlar, hatta Türk edebiyatını küçük görüyorlar. - 1950'li yıllarda katı bir sosyal realizm anlayışı hakimdi. Gerçekler çıplaklığıyla, biraz da fotoğraf gibi anlatılacak, aynı zamanda hikayenin, romanın içinde olumlu tipler olacak, toplumu düzeltmeye çalışan kahramanlar. Biz bu anlayışta gerçeklikten kaçış, idealize ediş gördük. Bir toplum çürümeye doğru gidiyorsa bu gidişi açıklıkla ortaya koymak gerekir. Çürümeye giden bir toplum üzerine bir şeyler yazarken hemen olumlu tipler ortaya çıkarmak, Gelecek güzel ve mutlu günler var, diyerek edebiyat yapmak gerçeklikten kaçmaktır. Bir yere kadar gerçeğin içine girmek, onu görmek, yazmak; fakat ondan sonra idealize etmektir. Biz bu nedenle Sovyetler'de baskın olmuş parti edebiyatına karşıydık. Bize göre gerçek, olduğu gibi anlatılmalıydı. Çürüyen yanların çürüdüğünü göstermekten kaçınmamalıydık. 1960'lardan sonra cinsel devrim patlak verdi. Cinsel hayatın da bir ölçüde, istismar edilen ölçüde değil, var olduğu ölçüde ortaya konmasını istiyorduk. Özgürleştirme yönünde. Çok iyi hatırlıyoum, bir toplantıda, Türkiye'de çok bağlayıcı olan ve feodal ahlakın devamı olan kızlık konusuna şiddetle saldıran bir konuşma yapmıştım. Sonra toplumdaki değişme bu yönde oldu. Bugün büyük şehirlerde azalmıştır bu saplantı. Ama edebiyata başladığımız yıllarda egemen yapılmak istenen, ayakta tutulmak istenen anlayış, seksüel konuların açımlanmamasıydı. Biz, belli ölçülerde, konuyu istismar etmeden, ilgi çekmek amacıyla değil gerçeğe yaklaşma açısından, bu konuda da seksüel özgürlükçüydük. Gerçekçilik anlayışımız bu. Her şeyi olduğu gibi ortaya koymak. Önemi büyük ölçüde inkar edilen gerçeküstücülük herhalde en büyük edebiyat akımıdır. Onlardan da etkilendiğimiz için, hikayelerimizde bu gerçeği olduğu gibi aktarırken birtakım imgeler, metaforlar, simgeler kullanıyorduk. - Birey olmadan hiçbir şey yapılamaz. Sadece topluluk ruhu, kötü anlamda da sürü ruhu söz konusuydu, gazete yazılarında bile. Topluluk halinde yapılamaz her şey. Eğer bireyler bir topluluk haline gelirse bir şeyler yapılabilir. Öyle sanıyorum ki yakın tarihimizdeki başarısızlıkların nedeni ve sonucu budur. Kalabalık halinde, siyasi olsun başka alanda olsun, düşüncelerimizi, karşıtlıklarımızı belirtmeye başladığımız zaman sonunda iş şiddete ve kavgaya varıyor. Kalabalıkları oluşturan insanlar çoğunlukla bir birey olmuş değiller. Bireylerin oluşturduğu topluluklar, yaşama akla uygun yönler verebilir. Bunu Prens Sabahattin de belirtmişti. Bizim kuşağın eskilerle arasındaki önemli bir farktı. Özellikle eleştirmenler planında. - Bunu benim anlatmam çok zor. Bana pek düşmez de. Ben kendimi hiçbir zaman öykü ustası olarak hissetmedim. Hemingway'in Temiz ve İyi Aydınlatılmış Bir Yer öyküsü ölçüsünde bir öykü yazamadığımı hissediyorum. Ya da Kafka'nın Avcı Crachus'u gibi. Öykücülüğümüze ne getirdiğimi ben açıklayamam. Sadece öyküyle mücadele eden birisi olduğumu söyleyebilirim. Bizim kanımıza nihilizm, düşünsel anarşizm girdiği için, eski öykü kalıplarını parçalamak istedik. Öyküdeki eski dili, yapıyı parçalamak istedik. Hikayelerimizde sürrealist imgelerden yararlanarak dili yeni biçimde sentez etmeye, önce parçalayıp sonra birleştirmeye çalıştık. - Onları yazmaktan dolayı çok memnunum. Bazen ben bile okuyabiliyorum o kitapları. Böyle diyorum; çünkü bir kitabım yayımlanınca birkaç yıl okuyamam. Bu kitaplardaki hatıralar hoşuma gidiyor. Ayrıca ben betimlemeci bir yazarım. Bunda, yapımda da vardı ama, Fransız yeni romanını başlangıcından sonuna dek okumamın da etkisi olabilir. O betimlemeleri yaptığıma memnunum. - Yüzyıllarca kadınlar baskı altında tutulmuşlar. Bilim, felsefe gibi alanlarda kadın isim çok az. Kadın bütün toplumla beraber ezilmiş. Edebiyatta kadın yazarlar erkeklerden daha az. Oysa kadın, çok yetenekli bir cins. Ben kadınları çok sevdim. Bunun nedenlerini bilmiyorum. Belki beni kadınlar yetiştirdiği içindir. Kadınlar bana hep çok güzel göründüler. Olduklarından da güzel. Ben onları hep çok güzel betimlemeye çalıştım. Kadını her zaman eşit gördüm. Ama Türkiye'de, özellikle bizim yetiştiğimiz dönemde, kadınlar tarihin, toplumun baskıları yüzünden bir yaştan sonra bir travma geçiriyorlardı. Zihinsel bir dağınıklığa uğruyorlardı. Zihinsel bir gerileme görülebiliyordu onlarda. Biçin bu yazmayayım? Bu benim özgürlüğüm. - goldenhappykat1 liked this - symi liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/669039322408878080/erc%C3%BCment-ekrem-tal%C3%BB-m%C3%BCtareke-g%C3%BCnlerinde-i%C5%9Fgal", "text": "- Duygu itibarıyla Gün Batarken, tez ve yazılış itibarıyla Kopuk, mizah itibarıyla Evliya-yı Cedid, kazanç itibarıyla getirdiği paradan dolayı Meşhediler'i... Evliya-yı Cedid'in bende güzel hatıraları vardır. Bunlardan biri benim için son derece iftihar nedenidir. Atatürk'ün bana bizzat ve lütfen söyledikleri gibi, Anadolu harbinin en çetin ve üzüntülü bir gününde Evliya-yı Cedid'i savaş meydanında okumak ve onunla telezzüz etmek lütfunu göstermişlerdir. Bu, eserimin en yüksek hatırasıdır. İkinci hatıram, Fransızların melodramik dedikleri türdendir. - Rica ederim, bundan kendimi övdüğüm anlamını çıkarmayınız. Benim çalışma tarzımı hayat arkadaşım söylesin... Çalışmam gençlere ve arkadaşlara ders olmalıdır. Gayet metodik ve muntazam çalışırım. Günde tam 12 saat... Bu hal aşağı yukarı 1,5 yıldır böyle sürüyor. Geçinmem yalnız kalemime intisar ettiğinden beri gözlüğümün numarası 1'den 2.75'e çıktı. Nasıl çalıştığıma bu güzel bir delil olabilir sanırım. Şimdi artık yemeğimi bile gözlüksüz yiyemiyorum. Bunurma birlikte bu muntazam çalışmanın başka bedeni faydalarını da gördüm. Çalışmaya daldım. Ne kafam ihtiyarladı ne de kendim. Karşınızda 31 senelik meslek hayatını anlatan bu arkadaşınızın saçına henüz boya değmemiştir. - İntizam... Hiçbir iptilayı hayatımda suistimal derecesine vardırmadım. Sadece dimağımı suistimal ettim. Onda da galiba fazla bir mukavemet kabiliyeti var ki dayandı... - Acaba ben onun için ideal bir erkek miyim? - Hiç şüphesiz... - Briç oynarım... Sevmemin sebebi şu: Kağıt oyunlarının satrançıdır. Kumar derecesini bulamaz. Bu itibarla maddi zararı yok. Düşündürür. 12 saat içinde yorulan dimağıma bir nevi jimnastik yaptırır. - Teşekkür ederim, dedi. - Biliyor musunuz, dedi, insan 20'sinde evlenmeli... 40'ından sonra evlat sahibi olmalı... Mükemmel baba oluyor. Bir kere tüm ihtiraslar sönüyor. Havailik siliniyor. İnsan kendini yalnız evladının terbiyesine, istikbaline veriyor. - Anlatayım. Çocuğumuz bir aylıkken Varşova'ya geldi. Dadı tutmak zorunda kaldık. Almanca'yı öğrendi. Yurda dönerken dadıyı bırakabilirdik. Düşündük: Nasıl olsa insana birden fazla yabancı dil gerek. Kızım 20. yüzyılın kızıdır. Çalışacak, öğrenecek, çalıştıracak ve öğretecek. Onun için kendine tabii iyi bir terbiye vermeyi arzu ediyoruz. Sonra ilim ve fen dilinin Almanca olduğunu kendim Almanca'yı bilmediğim için anladım. Bilgimi artırmak ihtiyacını bildiğim öteki diller tatmin edemedi. - Zevk değiştirmek özelliği yazarlıkta da vardır. Şimdi bana yevmi gazetecilik, fıkracılık daha cazip geliyor. İnsan hayatının her seferinde zevklerini değiştirir. Çocukluğunda ağzına erik koymayan adam 40 yaşından sonra eriğe bayılabilir. Benimki de öyle... Maamafih ben fıkracılığa bugün başlamış değilim. Senelerce evvel bugün kullandığım Bugün de isimli köşede, Tercüman-ı Hakikat gazetesinde fıkralar yazıyordum. - Diyorum size... Harikulade bir hayat yoldaşıdır. Ev kadınlığına dair bir de eser yazdı, dedi."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/671032958462885888/attila-i-lhan-t%C3%BCrk-%C5%9Fiirine-en-zararl%C4%B1-%C3%BC%C3%A7-%C5%9Fey", "text": "- Hata işleyebilmek ve hatamı kabul edebilmek cesarettim. - Bazı hallerdeki aşırı soğukkanlılığım. - Siyaset. - İdealden geçtim, beğenebileceğim kadının öyle sanıyorum ki, Marlene Dietrich, Georges Sand ve Audrey Hepburn'ün bazı özelliklerinden kendine mahsus bir sentez yapması gerekir. - Aptallık, ikiyüzlülük, sanat züppeliği. - Büyük gezginler göz önünde tutulursa amatör sayılırım. - İzmir ve Paris. - Çok. - İki kardeşim: Hikayeci Cengiz İlhan, aktris Çolpan İlhan. - Üç büyük haksızlığımın insanlarından biri şimdi Venezuella'da Caracas'da yaşıyor; öbürü yanılmıyorsam Leipzig'de. Biri de İstanbul'da öldü. Hatırladıkça kahrolurum. - Yalnız olarak, evet! - Sadece futbol. Galatasaraylıyım. - Birkaç bakımdan: Klasik Batı Müziği olarak: Bach, Beethoven. Fransız şarkıları derseniz: Piaf, Greco, Mouloudji, Brasens, Aznavour. Bizim halk türküleri: Ruhi Su... Bir de Rumen halk türküleri. -Yeni yeni ısınıyorum. - Balzac, Zola, Dostoyevski vs. - Malraux, Aragon, Ehrenburg, Koestler. - Sık sık değişiyor. Şu anda Gyula Illyes ve Vietezlav Nezval. - Yahya Kemal, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Ahmet Muhib... - Yakup Kadri. - Siyasi baskı, medeni cesaretsizlik, bir de Orhan Veli... - Bence, non-conformiste olmak conformisme'i. - Sinema. - - Çok! İlk aklıma gelenler: Pudovkin, Clair, Welles, De Sica, Carne, Rosselini, Krusowa, Renoir vs... - Orson Welles'in Citizen Kane adlı filmi. - Garbo, Dietrich, Harlow... - Ticari sinema olarak gelişiyor. - Sansür, kesif bilgisizlik, ciddiyet eksikliği... - Üçüncü romanımı bitirmeye çalışıyorum. Bir şiir kitabım hazır. Ayrıca üç kitabım da ikinci baskılarını bekliyor. - Yeniler'in ilk yolculuk notları arasında olması. Bir de Zenciler Birbirine Benzemez\"le paralelliği. Bence bu iki kitap birbirini aydınlatıyor."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/671121832976531456/boris-pasternak-ad%C4%B1m%C4%B1n-esiri-olmak-istemiyorum", "text": "Muhalif Sovyet yazar Boris Pasternak, ölümünden iki yıl önce, 1958'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazandığında ünlü romanı Dr. Jivago henüz ülkesinde yayımlanmamıştı. O yıl İsveçli bir öğretmen yazarı Moskova yakınlarındaki evinde ziyaret etti. Romanın Batı'da yayımlanan versiyonunun taslak metnin yüzde 25'i olduğunu öğrendi. Pasternak ülkesinin dönüşüm geçirdiğini söylüyor, bunu kimsenin durduramayacağına inanıyordu. Pastemak'ın evini Moskova eteklerinde eski Rusya'yı hatırlatan Peredelkino köyünde buldum. Pasternak ince yapılı fakat zinde görünüyor. Saçlarının bembeyaz olmasına karşın 70'ine yaklaştığına inanmak çok güç. Yüzünde, hassaten küçük, büzülmüş ağzında müşfik bir ifade var. Gözlerinin etrafında, elmacık kemiklerinde, kişiliğinin muazzam kuvvetliliği okunuyor. Görünüşü de, hali tavrı da dinamik hayatiyetini belirtiyor. Beraber geçirdiğimiz saatler boyunca Pastemak en ufak bir yorgunluk alameti göstermeden durmadan konuştu. Benim söze karışmam adeta gereksizdi. Gerçek anlamıyla bir mülakat yaptığımızı söyleyemem. Çünkü benim soru sormam gereksizdi. Bana öyle geldi ki Pasternak kendi kendisiyle konuşuyordu. Ziyaretim sadece içindekileri boşaltan yay oldu. Kuyruklu bir piyanonun hemen boydan boya kapladığı küçük bir odada oturmuş konuşuyorduk. Duvarlarda babasının tabloları, krokileri vardı. İki katlı ev gayet sade döşenmişti. Pasternak'ın bir de televizyonu vardı. Halen Moskova'nın Arts Tiyatrosu'nda Pastemak'ın çevirisiyle Schiller'in Maria Stuart\"ı oynamakta. Dr. Jivago'yu neden yazmış? Söylediğine göre bütün ömrü ve modern Rusya'nın gelişmesi eserin kaynağını teşkil ediyor. Eseri onu hala meşgul etmekte. Pasternak, Dr. Jivago'ya hayatının ve bütün yazdıklarının birleşimi gözüyle bakıyor. Daha önceki şiirleri de nesri de artık onu ilgilendirmiyor. Yayınlanmış haliyle Dr. Jivago, Pasternak'ın taslaklarının ancak dörtte birini tutuyor. Çalışmalarına İkinci Dünya Savaşı bittikten hemen biraz sonra başlamış. Fakat Jdanov'un etkin olduğu dönemde eseri bir kenara bırakmış. Taslak kopyaları, parça parça meslektaşları arasında elden ele dolaşmış. Bazen, muhalif bir yazar tutuklandığında kağıtları arasında bu kopyalara rastlanıyormuş. Kimin yazdığı biliniyor, fakat bir şey yapmıyor, ona dokunmuyorlarmış. Ömrü vefa ederse Pasternak bir roman daha yazmak istiyor. Bunun bambaşka bir havası olacağını, daha keyifli, daha rahat bir konu işleyeceğini söylüyor. Dr. Jivago kişiliği ise Pasternak'ın kafasında 1930'lu yıllarda şekillenmeye başlamış. Pasternak kanlı, dehşet verici tasfiye yıllarından söz açtı. O sırada dostlarının pek çoğu tutuklanıp ortadan kaybolmuş. Bir defasında bana da geldiler. Ellerinde imzalamamı istedikleri bir kağıt vardı. Partinin generalleri kurşuna dizdirmesini uygun bulduğunu belirten bir yazı. Bunu bir bakıma bana karşı beslenilen itimadın bir delili saymak gerekti. Adı tasfiye edilecekler listesinde olanlara götürmemişlerdi bu kağıdı! Ağlıyor, imzalamam için yalvarıyordu bana. Fakat bir türlü imzalayamadım. O gün hayatta kalmanın mı yoksa ölmenin mi daha iyi olacağının muhasebesini yaptım. Beni de tevkife geleceklerinden emindim. Benim de sıram gelmişti artık. Fakat hazırdım ben. Durmadan kan dökülmesinden nefret ediyordum. Buna daha fazla dayanamayacaktım. Fakat hiç bir şey olmadı. Sonradan söylediklerine göre, beni kurtarmış olanlar gene meslektaşlarımdı. İçlerinden hiçbiri benim beyannameyi imzalamadığımı yukarıdakilere duyurmaya cesaret edememiş. Pasternak son harbe bir kurtuluş, kötü bir rüyadan hakikat alemine uyanış gözüyle bakmış. Hava akınlarına karşı korunma çalışmalarına katılmış. Senelerden beri ilk defa şiirlerini iki küçük kitap halinde yayınlatmış. Yazarlar Birliği'nde faal rol oynamaya davet edilmiş. Harbin sonunun büyük ümitler getireceğine inanmış. Evet diyor Pasternak. \"Sadece resmi tedbirlerin, tahditlerin önemi yoktur. Yeni Rusya, bütün idari müdahalelere rağmen mutlaka ortaya çıkacaktır. Bu, toplumun doğal gelişimidir. Devrimizde, genel olarak, bireylerin yeni bir hayat görüşü anlayışı var. 19'uncu asırda hakim fikir burjuvalıktı. İnsanlar, mal, mülk, toprağı düşünüyordu. Bugün ise insanlık sadece mülkün güven sağlayamayacağını öğrenmiş bulunuyor. Bunu komünizm anlamıyla ve Rusya'ya yönelik söylemiyorum. Bu dünya savaşları devrinde, atom devrinde insan değerleri değişiyor. Hayatın misafirleri olduğumuzu, iki istasyon arasındaki yolcular olduğumuzu öğrenmiş bulunuyoruz. Onun için de aradığınız güveni kendi içimizde bulmamız gerek. Pastermak'ın erişmiş olduğu bu iç emniyetinin önemli bir de sonucu var: Dr. Jivago'dan dolayı başına gelebileceklere aldırış etmiyor. Daha şimdiden Pasternak'ın Yazarlar Birliği'nden atılmasını isteyenler var. Bu gerçekleşirse evi elinden alınacağı gibi her türlü geçimini de kaybetmiş olacak. Fakat Pasternak bu ihtimaller üzerinde dururken sanki dünyanın en önemsiz olayından söz açar gibi konuşuyor. En ufak bir kendi kendine acıma, hatta kendi kendini feda etme ifadesi yok sözlerinde."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/671126152809791488/ahmet-hamdi-tanp%C4%B1nar-akdenizliyim-biz-akdeniz", "text": "Yıl 1955. Tanpınar 54 yaşında. Detaylı mülakatta genelde kültür, özelde şiir üzerine görüşlerini aktarıyor. Her şiirde dünya yeniden kurulur diyor. Siz bir konuşmanızda şiirin tarifi güçtür, demiştiniz. - Bilmiyorum, belki söylemişimdir. Her halde şiirin bir yığın tarifi yapılabileceğinden çok bahsettim. Fakat, bu kadar inceliğe gitmeye lüzum var mı? Onu Moliere'in felsefe hocasının yaptığı gibi nesirden ayırmak kafidir zannederim. Belki, ufak bir çizgi daha ilave edebiliriz: Nesirde söylenmesi imkanı olmayan, yahut söylenmesi için nesrin rahatlığına muhtaç olmayan şeylerin sanatı da diyebiliriz. Herhalde, benim için evvela bu tarafından ayrılır. İyi bir şiir nesirde daima eksik, az tatmin edici ve hatta lüzumsuz ve bozulmuş şeklini arar görünür, Homeros'da kendi vücudunu arayan Ahileus gibi... Bu, dilin içinde insanı bütünüyle aramaktır. Dilin çığlık, şekil ve nağme oluşu... Bunları nesre tek başlarına nakledin, ortaya tahammül edilmeyecek bir şey çıkar. Çünkü nesir, düşüncenin ta kendisidir. Şiir ise kendi şeklinin peşindedir. O, dolayısiyle konuşur. Şüphesiz bunun aksi olan eserlerde vardır. Hem de çok büyüklerinden. Fakat onlar da eninde sonunda, sadece dilin imkanlarından gelen güzelliği veren o saf taraflarına, yani beş on mısra'a iner. Asıl hava onların etrafında teşekkül eder. Halk bunları seçer. Eski destanları böyle ayıkladı. - Söyler, elbette söyler. Hem daha çok söyler. Fakat bizi kendi içimizde konuşturarak... Bütün şekiller gibi varlıklarıyla konuşur. - Tabii, ben şiirin kendisinden bahsediyorum. Bugünün veya takvimdeki herhangi bir tarihin anlayışından bahsetmiyorum. Ona bakarsanız her devrin şiir anlayışı var. Seyid Vehbi zamanında şiir nükte, cinaslı söz, mazmun, yahut aruzun çuvalına alelacele tıkılmış söz sanlırdı. Ama, şiir diye insanlığın tanıdığı, seçtiği, ayırdığı ve unutmadığı bir şey de var dünyada... O, duruyor, gelişiyor, daima kendi eşi olan soyunu yaratıyor. Ve bu şiirin de her dile göre kaideleri ve hususiyetleri var. Mevcut olması için onları arıyor ve istiyor. Şiir dilin çiçeğidir. Şu halde, siz kafiyeye, vezne. hatta şekle bir zaruret gibi bakıyorsunuz. Onlar oyunun şartlandır. Yani işin içinde ve esasında mevcut şeyler. Hiç oyun oynayan çocuklan seyretmediniz mi? Nasıl kaidelere riayet için kıyamet kopanrlar. Kardeşim olmadı... diye birbirlerini yerler. Aksi takdirde kendilerini veremezler işe de onun için. Çünkü oyun oynadıklarını bilirler. Onun ciddiyetine inanmak, o zahmete katlanmak için gizli mukaveleye riayet ederler. Sanat da oyun gibi içtimai bir mukaveledir. Ama kendiniz bu şartlardan çıktığınız oldu. - Aksi kabil mi? Bütün zahiri hürriyetler gibi o da beni kendine çekecekti tabii. Fakat doğrusunu ister misiniz? Daima, hatta kompozisyon esnasında bile içimde bir şüphe kaldı. Hayır, fazla keyfi, fazla bana tabi bu iş... Halbuki şiir sosyaldir. Geleneğe bağlıdır. Şair asırlık şekillerin ve kaidelerin içinde kendini daha emniyette hisseder. Daha şahsi olur. Düşünün bir kere! Bir veznin etrafında başlayan o ilk mısra, onun içinizde kımıldanışı. O veznin, yani sesin birden size ait bir ritm oluşu, onu benimseyerek emrine girmeniz. Kafiyelerin tuttuğu ışıkta, onların uyandırdığı dikkatle adım adım yürüyüşünüz... Birden dilin içine düşersiniz. Her kelimeyi ayrı ayrı bulmak, ayırmak, birbiriyle kaynaştırmak lazım. Yavaş yavaş kıtalar veya büyük ritm cümleleri başlar. Temler birbirleriyle karşılaşır, gelişir. Nihayet son mısra, büyük, geniş bütün tecrübeyi içine alan, yahut tamamlayan, yahut o zannı veren o son işaret veya çığlık. Bu başlama, bu yürüyüş, bu bitişte şiirin, yani insanın, yahut dilin -zaten bu noktada aralarında fark yoktur.- sırrı teşekkül eder. Dünya yeniden kurulur. Evet her şiirde dünya yeni baştan kurulur. Musikinin bir başka eşi. Bunu yalnız şiirin ahengini, ritmini düşünerek söylemiyorum. Şiirdeki konuşmanın şekli musikiye benzediği için söylüyorum. Şiir bir ikameler sarfatıdır. O da musiki gibi kendi maddesini kendi şartlarıyla yaratır. Bugünkü telakkinin, bu musikiye benzer, onun aynı olan şeyleri, hatta basit ahenk endişesini bile reddettiği söyleniyor. Halbuki tamamiyle onun peşinde... Bütün sanatlar musikinin peşinde. Ve hatta bu yüzden tabiatlarını inkara kadar gidiyorlar. Fakat bugün bizi bu kadar meşgul etmeli mi?.. Yanlış söyledim tabii... Demek istediğim şu: Bizim bugün dediğimiz şey sadece bir estetik iddiası değil ki.. Bir devir, bir cemiyet gibidir, onun bir yığın tarafları vardır. Ben nazım şekillerini yıkarak muasır olmaya çalışan yüzlerce şair bilirim ki, eskinin eskisidir. Vasıf gibi şaka ile, zarafetle şiir yazarlar. Kelime üstünde oynarlar. Biz bugünü başka yerde, yani kendisinde ararsak daha iyi olur. İçimizde demek istedim. İnsanın huzursuzluğunda. Bununla şiirin behemehal bir şekil meselesi olması icab ettiğini de söylemiyorum. Kendi inandığımı söylüyorum. Zaten cins şairler yavaş yavaş bu şekli kendiliğinden bulmaya başlıyorlar. Ona ister istemez gidiyorlar. Onu yaratıyorlar. - Bugünkü insanın huzursuzluğunu kastediyorum. O, kendisini evinde hissetmemekten gelen yadırgama, o ifade ihtiyacı, yaptıklarından şüphe... Hülasa çivilerin yerinden oynamış olmasını kasteddim. Asıl bugünü veren şey bu huzursuzluk, tatminsizlik değil mi? Kelimelere hatta dile inanmamak, her an köklere doğru gitmek, her an kendisini evirip çevirmek, sökmek, tekrar takmak... Hatta artık takamıyoruz da.. Dağınık unsurlarımızın karşısında çırpınıp duruyoruz, yahut onları orada bırakıp kaçıyoruz. Sizin hikayenizdeki Abdullah Efendi gibi. Hani kendi zerrelerini loplar. - Evet, kendi zerrelerini toplar. Ama Abdullah Efendi 1935'de yazıldı. Bugün yazılsaydı onu da yapmazdı. Belki de bu şekilleri yıkmaya bu kadar ısrarla çalışmamızda bunun da tesiri var. Sonra devrimizin münevverinde başlayan o garip hastalık. Behemehal kendisinin dışına çıkmak, kalabalığa karışmak, beklenmezi bulmak ihtiyacı... Hakikatte bugünün entellektüeli çok güç bir iş yüklendi. Kendisini lüzumundan fazla sorumlu addediyor. Durmadan itham ediyor, durmadan bırakıyor. Hani masallardaki gibi: Ormanın etrafına bir ip sarıp taşımaya çalışan kahramanlar gibi bütün hayatı yüklenmeye çalışıyor. Beni İsrail'in İsa'dan evvelki devrine benzedik. Her köşede bir saat evvel giydiği paçavralarının içinde dövünen bir peygamber var. Şüphe peygamberi, iman peygamberi, vazgeçme peygamberi... Hıristiyanlıktan, hatta İslav mistiğinden geçmiş, Hıristiyanlıktan gelen bir nefs ithamı. Ben hastayım, binaenaleyh varım. Halbuki Descartes, yani Avrupa, düşünüyorum, binaenaleyh varım, diyordu. Ve adı konmamış şeylerin peşinde değildi. Böyle bir şeye rastladı mı Latince lügatini açar, bir ad bulurdu. Bir ad ki, tarifin ta kendisi olurdu. Bakın, demin benden şiirin tarifini sordunuz. Şiirin, sanatın tarifi kendi adlarındadır. Kelimeler köklerine indikçe eşyayı ve insanı verirler. Evet, Avrupa diyordum. Avrupa zaruretlere isyan etmez, onları tanıdıkça yeneceğine inanırdı. Avrupa... O, hiç Şark değildir. Bittabi bunun bir kısmı da taklit. Bir hastalığı bütün araziyle taklit. Farkında olarak veya olmayarak. Netice ne oluyor? Ya insan tek haneli bir rakama iniyor, yahut dağılıyor. Ama, neticenin böyle olması vakıanın varlığından bizi şüphe ettiremez, değil mi? Ne de hazzından. Çünkü bir kısmını kendimiz icad etsek bile karışığın, elle tutulmazın, inkarın, kendini dönülmez yollarda, karışık rüzgarların elinde hırpalanır görmenin, nev'inin yeganesi tecrübelerin adamı hissetmenin de bir hazzı vardır. Asrımız ki, dışından bakınca büyük fikirlere, inançlara inince o kadar sosyal görünür, bu meselede bütün tarih boyunca görülmemiş kadar ferdiyetçidir. Ne yazık ki, sanat sosyaldir ve sosyete akıldır, nizamdır, devam zinciridir. Bunları söylerken insan, yalnız huzur içinde, sabit kıymetlerle iş görür, demiyorum. O cinsten bir huzur ölümün ta kendisidir. Hatta daha beterdir. İnsan değişmezse çürür. İnsanlık değişir. Nesilden nesle daima değişir. Fakat meseleleri müsbet almak şartıyla. Bu Dionysos ile Apollon'un karşılaşmasıdır. Toprak elbet besler, fakat yalnız kökü besler tohumu çürütür, o kadar. Üzüm ve buğday ise güneşin altında olur. İste onun için sanatta şekilciyim, yani kendimle mücadeledeyim. Huzur romanını yazdığınız ne kadar belli. - Mesele, eski masalları iyi okumakta. Titan ve ifrit her zaman vardır insanın içinde her lahza uyanır. Hakikatte onlar bizim zenginliklerimizdir de. Fakat kayıt altına almak şartıyla... O zaman hür olarak karşısına geçeceğimiz malzeme olurlar. Biz bugün onlara yardım ediyoruz. Edebiyattan kaçalım derken daha kötü bir edebiyat yapıyoruz. Ama hep böyle değil tabii... işin içinde tesadüfün fazla girmesine rağmen yine de güzel eserler çıkıyor. Çünkü insanoğlu elindeki işe kendisini geçirmesini biliyor. Başlarken inkar edilen dikkat kendiliğinden işin ortasında uyanıyor. - Dikkat... İnsan dikkatidir. Dikkati nisbetinde büyüktür, kuvvetlidir. Çünkü dikkat bize, eşyanın ve kendimizin kapılarını açar. Rilke ne güzel söyler. Ağaç şiiri mi yazacaksın, der. Aylarca ağaca bak, nizamını içine naklet. O sende, kulaklarında ve gözlerinde kurulsun, der. Hayır, bu son kısmı orada söylemez. O son sonelerdedir. Ne şair ama... Tercümeden okuduğum halde -Almanca bilmem- hayranım. Bakın burada da bu meseleye dönebiliriz. Hiç de aslının güzelliğine erişmeyen tercümelerle bir şair nasıl sevilir? Düşüncesi için mi? Elbette ki, hayır! Seviyorum, seviyoruz, çünkü Rilke, cins şair olarak düşüncesini, kendisinin olan bir tekniğin emrine vermek suretiyle o kadar değiştirmiş ki!.. Anlıyor musunuz, şekil, ruhu ve muhtevayı öyle benimsemiş ki. kendisi dağıldığı halde yine de bir şey kalmış. Yani şekil, ruhu yaratmış. Canım öyle değil mi!.. Biz şeklimizle mevcut değil miyiz? Şeklimizle yani vücudumuzla... Bütün kabiliyetlerimiz vücudumuzdan gelmez mi? - Zeytin ve inciri de koyabilirdim. Çünkü Akdenizliyim. Biz Akdeniz insanıyız. Türk kültürü Akdenizlidir. Eski medeniyetimizin modalarına mukavemeti, onlarla mücadelesi de buradan gelir. Biz esersizlikten şikayet ederiz. Nasıl eser olsun ki? Bu modaları bugün taklide rağmen benimsememiş, gizliden gizliye ona isyan etmiş. Ve sonunda işi şakaya ve tam oyuna götürmüş. Evet, Akdenizliyiz. Yahya Kemal'i biraz da bunun için severim. Bu hakikati bulduğu için. Camus'den çok evvel, dediği ve ondan evvel, çok gençken Çamlar Altında Musahabeleri yazdığı için. Nedim'e Tahmisinde de bunu ayırır. Akdeniz size bir çok şeyler duyuruyor ve düşündürüyor galiba. - Adalar Denizi'nde bir dolaşın, anlarsınız. Ben 1920'de Antalya'ya denizden gittim. Hem 10 gün sürdü bu yolculuk. Vapurla gittik ama, bir yığın iş çıktı. Bekledik, yavaş yürüdük. O zaman çok cahildim. Fakat kör değildim tabii, gördüm. O güneş altındaki vuzuhu gördüm. Ne hacet, İstanbul, bütün sahillerimiz böyle. Ve her adanın ta uzaklardan çıkışı, bütün kenarlariyle büyüyüşü, o şaşırtıcı nisbetler ve renkler... İnsan ister istemez, her şeyi kendi zihninden ve elinden çıkmış gibi kabul ediyordu. Her şey insandı, insana dönüyordu. Herşey, herşey sanki akıldı. Ve tabii, çıplak ve güzel vücuttu. Herşey insana, sen ve yalnız sen varsın, diyordu. Yalnız senin düşüncenin ve vücudunun nizamı var, diyordu. Bazen realitenin dışında veya üstünde gibisiniz. - Anlaşılıyor, benimle adamakıllı kavga etmek istiyorsunuz. Bilakis... Yani hem evet, hem hayır. Yalnız beni realite prensiplere götürür. Yavrum, ben biraz eski adamım, yani takvimin adamı değilim. Ben komedinin komedi olduğuna, şiirin şiir, hikayenin hikaye olduğuna, nev'ilerin aralarında bir silsile bulunduğuna inanırım. Şiir benim için bir iç-alem nizamıdır. Yapabilir miyim, ne dereceye kadar yaparım, o ayrı bir mesele. Tabii bu demek değil ki. trajedi Racine gibi yazılır. Hayır, bu gülünç olur. Trajedi bugün belki de yazılmaz. Yazılırsa az çok Giraudoux gibi yazılır, veya Gide gibi yazılır. Yani kaidelerine, şartlarına riayet etmek şartıyla. fakat yeniden yazılır. Daha doğrusu hiç kimse gibi yazılmaz. Yalnız insan talihinin büyüklüğünü vermek için yazılır. Onun şartı budur. Avrupa'dan bahsederken Şark değildir, dediniz.. Halbuki siz Şark'ı sevdiğinizi pek inkar edemezsiniz. - Elbette severim. Evvela tarihimle bağlıyım, sonra ondan ayrıldığım tek meselem olduğu için severim. Bazen bir zenginliği, bazen alıştığım bir hastalığı sever gibi severim. Yalnız bir noktayı unutmayalım. Bu sevgi bizim için bir nevi evvel yaşanmış hayattan kalma sevgidir. Yani artık Avrupalı olduğum için severim. Yani tefsir ederek severim. Bunda da bir fevkaladelik yok. Her nesil mazinin tefsirini yapar. Sevmek, daima hususi bir bakış tarzıdır. Yahya Kemal'de mazi hasreti var, diyorlar. - Süleyman Nazif'ten gelme bir söz. Bir de Ziya Gökalp'ten. Fakat tabii yanlış, Bilakis yarının hasreti var. Deniz Türküsünü okumadınız mı? Biz o zamana kadar milletinin mazisini bilen edebiyatçıya rastlamadık da onun için. Avrupa'da büyük sanatkarlar az çok bir kültür erüdisidirler. Bizde... Bugünün en modern adamını açın, adım başında tarihten size bahseder. Hatta sol tanınanlar bile. Çünkü tarih, şahsiyetin ta kendisidir. Aragon'u okuyun. Fransa tarihinden çıkar mısınız, görün. Malraux'yu gördünüz. Asrın en büyük sanat tarihini yazdı. Dedim ya, tarih, şahsiyetin kendisi, hiç olmazsa, kaynağıdır. Onsuz insan teşekkül edemez. Öyle bir yalnızlığa düşer ki konuşmak bile imkansızlaşır. Onun için nesiller ve fertler daima mazi ile meşguldürler. Daima tarihin karşısında vaziyetlerini tayin ederler. Sabahaddin Eyüboğlu'nun Yeni Ufuklarda bu bahse dair güzel bir yazısı çıktı. Başka türlü nasıl olur canım? Ben tek başıma yaşayabilir miyim? Ben bir oluşun parçası, yarın ortaya geçecek son halkasıyım. Zinciri tanımazsam olur mu? Yahya Kemal'deki tarih de bu. Yalnız o ayrıca tarihçidir de. Ve galiba en iyi tarihçimiz. Fakat herşeyden evvel realisttir. İlk büyük realistimiz bence odur. Yani içimizde hayata aldanmadan bakan tek adam. Onun için ütopya kurmaz. Aldanan insan korkunç bir şeydir Çünkü etrafını aldatır, yıkar. Mazi daüssılası ve Yahya Kemal... Bu bir dost şakasıdır. Biraz da gelenekte mevcut olmayan bir şeye, rüya adamı ve derbeder sanılan şairin ağzında hakiki bilgiye rastgelmekten doğan bir şaka. Ha, şu var. O kendi hislerini ve aktüalitelerimizi zaman zaman maziye nakletti. Ama, bunun için mazide yaşıyor, demek. Ama bu, Des Fetes Galantes'ı yazdığı için Verlaine'i asrında yaşamamakla ilham etmek olur. Halbuki Verlaine, devrinin ve bugünün bütün bir tarafıdır... Yahya Kemal şiirimizde bir devam zinciri kurulmasını istedi. Bu da tabii hakkı idi. Hatta tarihi rolü idi. Bugünkü gençler bunu başka şekilde folklora giderek yapmak istiyorlar. - Tabii... Hem çok. Cesaretlerine, ısrarlarına bayılıyorum. Onlarla konuşurken onların yaşındaki zamanımı hatırlıyorum. İcabında üstünde oturduğum kahve sandalyelerini silah gibi kullandığım zamanlan. Kahveciler bundan epeyce şikayetçiydiler. Ama ben ahmaklığa kızardım, yani kapalılığa. Galiba gabavet denen şey beni daima çıldırttı. Gabi adam ne kolay haksızlık yapar! O, bütün insanlığa hakaret gibi bir şeydir. Bir de hiç bir zaman sanatın üstünde bir şey görmezdim. Onun başka şeylerin emrinde olmasını istemezdim. Hatta hayatımın bile san'ata fazla girmesini istemezdim. Hala da öyleyimdir. Şair her şeyini şiirde ve san'atta bulmalı. Giderse san'attan onlara gitmeli MuzalarTanrı kızlarıdır, esarete gelmezler. Değişirler. Allahısmarladık bile demeden giderler. Haberiniz dahi olmaz gittiklerinden. Bektaşi dedesini yakmışlar, bir de bakmışlar ki, ateşin içinde yalnız tacı ile hırkası kalmış. Onun gibi bir şey. Elinizde sadece iyiniyetleriniz kalır. Ama insan mesuldür demiştiniz. Hatta sık sık söylersiniz. - İnsan herşeyden evvel mesuliyet duygusudur. Evet. Ama bu mani değil ki. İnsan, insan talibinden mes'uldür. Fakat şair, şiirinden de mesuldür. Zaten iyi şair bunu kendiliğinden halleder. Sembollerini, dünyasını öyle kurar ki şiirinde, bütünlüğü ile kendiliğinden oraya geçer Baudelaire, Rilke, Valery, Verlaine. Yahya Kemal öyle değil miydiler? - Sanat eserinde, sanat kaygusundan başka bir endişe olmamalı. Ama bu meselesiz olmak demek değil. İnsan, kendi meseleleridir. Ben herhangi bir davanın açıkça müdafaasını yapan eserden hoşlanmam. İnsanı bütünü ile alan ve arasından meseleleri veren eseri tercih ederim. - Şiirde mısra mısra... Zannederim ki, bu en iyi şekildir, fakat nesri bozuyor. Yani cümle cümle yazıyorum. Binaenaleyh bazan terkibin bütünlüğü kayboluyor. Daima develope ederek çalışırım. Cümle çok defa sahile, sahife forma olur. Çok tashih yaparım. Kökünden değiştiririm. Daha ister misiniz? Alıştığım kalem, alıştığım kağıt, masamın oturduğum köşesi, yalnızlık, hülasa bir yığın itiyadlarım ve tiryakiliklerim vardır. Kendime karşı daha hür olarak çalışmayı isterdim. - greatscissorsslimeeclipse liked this - piriltii liked this - zayfbiri liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/673028096241401856/%C5%9Femseddin-sami-mum-%C4%B1%C5%9F%C4%B1%C4%9F%C4%B1nda-d%C3%BCnyalar-yaratt%C4%B1", "text": "Dil kurultayı, dil çalışmalarında onun eserlerinin esas tutulmasına karar vermişti. Kütüphanemizde, masamızın üstünde, elimizin altında, müşkülümüze cevap vermek için duran hala onun eserleridir. Kırkı geçen bu kitapların hepsi de ana eser denilen cinsten ve her zaman kendilerine müracaat edilen, her vakit bakılan muazzam birer çalışma mahsulüdür. Elli sene önce bir sabah vakti. Henüz güneşin doğmasına epeyce zaman var. Bütün Erenköyü, Caddebostanı karanlık içinde ve herkes tatlı uykusundadır. Yalnız Caddebostan camisinin tam karşısındaki kuleli köşkün ikinci katındaki ön odada titrek bir ışık var... Şemseddin Sami'nin evi, Şemseddin Sami'nin odası... Ve Şemseddin Sami çalışıyor! Onun şaşmaz adeti budur. Bütün hayatında böyle çalışmıştır. Şafaktan çok önce, kalkar. Güneş doğuncaya kadar yazılarını tamamlar, hazırladığı tashihlerini Lala ile matbaaya gönderdikten sonra tekrar yatar. Şimdi yazı hususiyetlerini daha yakından görmek için odasına kadar girelim. Köşkün içinde çıt yok. Zira Şemsedin Sami kimseyi uyandırmamıştır. İkinci kattaki odanın kapısını yavaşça açıp içeriye girerseniz evvela hiçbir şey göremezsiniz. Yalnız yerde yığın yığın kitap! Gözlerinizi ayarlarsanız kitapların arkasında heybetli bir baş, uzun bembeyaz bir sakal. Ve bir kalem cızırtısı... Duvarlarda mum ışığının mütemadiyen oynattığı gölgeler... Bilhassa büyük, muntazam bir başın, uzun heybetli bir sakalın ihtişamlı gölgesi... Burada Şemseddin Sami'nin ilk hususiyeti ile karşılaşıyoruz. O, geceleri bütün eserlerini mum ışığında hazırlamıştır. Petrol lambasında tek satır yazmış değildir. Gaz lambası onun \"zıddı ekberi\"dir. Mum ışığında ilim dünyaları yaratmıştır. Petrolün ışığından da, lambasından da, kokusundan da nefret ederdi. Zaman, petrol lambalarının en parlak devri ve Şemseddin Sami en ileri mizaçlı insanlardan olduğu halde, hayatında Caddebostanı'ndaki köşke petrol lambası girmiş değildir. Bunun yerine ikide bir köşke, her türlü cinsten, sandık sandık mum gelirdi. - Fakat okuyacağı kitaplar için bu da kafi gelmezdi. Odanın her tarafında yükselen bir kitap yığınları içinde adeta kendisine bir yuva, bir yer ayırmıştı. Bu yığınların kenarından, üstünden adeta atlayarak, ayağını geçirerek ortadaki bu boşluğa son derece hafif vücudu ile sığınır, çalışmağa başlardı. Odaya girdiğiniz zaman boynundan aşağısını görmezdiniz. Ve daha ilk adımda odasında tamamiyle kendisine mahsus bir koku, \"kitap kokusu derhal burnunuza çarpardı. - Şimdi bir eski kitap açınca, bir kitap kokusu duyunca babamın kokusunu duyuyor gibiyim! Rahlenin iki tarafında iki sehpa bulunurdu. Bunlarda da üstadın kağıtları, müsveddeleri, hokkası, kalemi dururdu. Işık daima arkasından gelirdi. Bunun için, mum koymağa mahsus rafcıklar yaptırmıştı. Arkadaki rafta üçüzlü bir şamdan dururdu. Sehpalarda ise birer mum. Üstat bunları ihtiyaca göre oraya buraya, sağa, sola çekerdi. Daha kocaman kitapları açmak icap edince masasına giderdi. Mum tertibatı arkada yapılan raflarla orada da aynen göze çarpardı. Daima uzun, koyu mavi kağıtlara yazardı. Bu kağıtların kenarlarının mühim bir kısmını kıvırır ve haşiyeler, ilaveler, tashihler için daima boş bırakırdı. Düz yazılarda sade bir siyah mürekkep kullanırdı. Fakat mesela üç metinli eserlerde, metinlerin birbirine karışmamaları için kırmızı, mavi, yeşil gibi üç ayrı mürekkep kullanırdı. Lakin kağıdın mavi rengi, büyük bir mecburiyet olmayınca değişmezdi. Bütün hayatında bu renkte kağıt kullanmıştır. Daima kamış kalemle yazardı. Kalemlerini büyük bir itina ile önceden yontup, inceli, kalınlı olarak hazırlardı. Kalem yontmaktan zevk duyardı. Hokkası, en ucuz cinsten, devrilince dökülmez camdan mektep hokkası idi. Bütün o muhteşem eserlerini bu beş paralık hokkaya bandığı kalemi ile yazmıştı. Çalışırken yanına kimsenin girmesine tahammül edemezdi. Fakat işi bitince yaptığı bir şey vardı. Tashihler hemen yola çıktıktan sonra ellerini birbirine üç kere vururdu. Bu üç kere el vuruşun tek bir işareti vardı: Bitişik odada yatan büyük kızı Samiye Erer'i çağırmak! Üç kere el sesini işitince genç kız yatağından fırlar, terli de olsa babasının yanına, çalışma odasına koşardı. İşte o zaman annesinden altı yaşında öksüz kalan genç kızla, babasının en iyi saatleri olurdu. Şemseddin Sami kitaplar arasından, o pek genç yaşında kendisini yakalayan siyatikli bacaklarını tutarak kalkardı. Çok uzun ve narin vücudu, büyük kar gibi sakalı ile mum ışığında, yeleli, zayıf bir aslanı andırırdı. Babanın bu serin sabah saatinde mühim bir zevki vardı: Konyak, limon ve çayla kendi tertip ettiği bir punç hazırlamak... Çayı mutlaka elile haşlardı. Baba kız bu konyaklı çayı fincan fincan içerlerken Şemseddin Sami gayet güzel hikayeler anlatırdı. Sonra genç kız, Şemseddin Sami'ye, Allah rahatlık versin babacığım, diyerek odadan çıkardı. Çünkü büyük alim müsveddelerini gönderdikten sonra tekrar yatar, uyurdu. Son derecede muntazam bir insan olmasına rağmen odasının, masasının üstünün rahlesinin tozunun alınması, kağıtlarının kaldırılarak yerleştirilmesi dünyanın en sakin erkeği olan Şemseddin Sami'yi fevkalade sinirlendirirdi. Zira bir kağıdın yerinden kalkması, bir kitabın sahifelerinin çevrilmesi bile onun işine sekte vurabilirdi. Bunun için odasının tozunun alındığını görünce, Gene mi kitaplarım, müsveddelerim karışmış diye sorardı. Halbuki kendisi şaşılacak derecede sıhhatsiz ve her türlü hastalığa elverişli bir bünye sahibi idi. Bu itibarla odasının tozunun alınması, havalandırılması elzemdi. Bunun için kızı bir kolayını bulmuştu. Küçük küçük zarflar tedarik etmişti. Müsveddeleri, kağıtları, notları ayrı ayrı bunların içine koyuyor, en küçük bir parçanın bile kaybolmasına meydan vermiyordu. Şemseddin Sami'nin evinde akşam yemeği. Büyük alimin gündelik hayatının en mühim fasıllarından birini de bu teşkil ederdi. O zamanlar belki hiç kimsenin evinde sofrada bu kadar oturulmazdı. Şemseddin Sami'nin akşam yemeği bazen iki, bazan iki buçuk saat sürerdi. Üstat sofrada en güzel hikayelerini, Trablusgarp'taki sürgünlük hatıralarını, en neşeli fıkralarını anlatırdı. Şemseddin Sami'ye peygamber adını veren ahçıbaşının bütün maharetini gösterdiği zaman ekseriya akşam yemekleri idi. Evvela mutlaka çorba ortaya gelirdi, sonra ekseriya balık... Şemseddin Sami ağzına zerzevat koymaz, bunlara birtakım otlar derdi. Zeytinyağlı katiyen yemezdi. Böreğini, bilhassa ıspanaklı, pazılı pideyi, süt pidesini pek severdi. Buna mukabil pilavdan adeta nefret ederdi. İki buçuk saat süren yemekten sonra yarım saat kadar oturulur ve gecenin en erken saatinde derhal yatılırdı. Zira güneşten çok erkence kalkmak lazımdı. Yatarken karyolasının başucuna şamdanı ve üç ayaklı sehpası konulur; bu sehpanın üstüne de yine bir dökülmez hokka, bir kamış kalem, bütün hayatında kullandığı kocaman saati ve müsveddelik koyu mavi kağıtlar bırakılır; Allah rahatlık versin efendim denilerek kapısı çekilirdi. Lakin çok defa iş böyle olmaz, alaturka saat on bir buçukta iken mesela çat çat kapı! Bir de bakarlardı ki altı kişilik, adeta bir heyet halinde ta Afganistan'dan gelmiş bir misafir grubu. Zira dil alimi bütün Şark dünyasında çok iyi tanılır, onlarla her dilden daima mektuplaşırdı. Ve Afganistan'dan, Hindistan'dan, diğer memleketlerden gelen münevver seyyahlar, Şarklı mütefekkir, Buharalı, Semerkantlı alimler, hatta Çin Müslüman alimleri İstanbul'a yolları düşünce hiçbir otel ismi sormadan doğru ta memleketlerinde iken ismini işittikleri, kendisi ile mektuplaştıkları Şemseddin Sami'nin köşkünün kapısını çalarlardı. Hangi saat olursa olsun! Halbuki Şemseddin Sami'nin ne müthiş bir para sıkıntısı içinde olduğunu daha sonraki yazılarımızda anlatacağız. Buna rağmen alaturka saat on bir buçuk bile olsa derhal yeniden sofralar kurulur, ta Hint, Çin, Afgan diyarlarından gelen alim misafirler son derecede mükemmel bir tarzda ağırlanırdı. Hatta bazan iki, üç ayrı memleketlerden gelmiş iki, üç grup misafirin aynı zamanda evde birleştikleri bile olurdu. Böyle vaziyetlerde hemen evde yanan şamdanlar çoğaltılır, yataklar yapılır, misafirlerin odalarına mangallar giderdi. Evde Şemseddin Sami onlarla ayrı ayrı kendi lisanları ile, pek fasih bir surette konuşurdu. Onun bildiği diller Türkçe, eski Yunanca, Latince, Fransızca, İtalyanca, Almanca, Arapça, Acemce, Rumca idi. Muhtelif Hint lehçelerinden anlardı. Uzak diyarlardan gelen alimlerle konuşmaktan pek zevk alır ve onları bazan haftalarca, hatta bazan da -Tunuslu Mesut Efendi gibi- daimi surette kendisine misafir ederdi. Yalnız misafirleri değil, mektupları da pek enteresandı. Üstat zamanının en çok mektup alan insanı idi. O kadar ki aldığı mektupların adedi bugünkü sinema yıldızlarını kıskandıracak bir halde idi. Şark'a ve Garb'a ait kamuslar hazırladığı için dünyanın en uzak memleketlerinden, Afrika'nın ve Asya'nın hiç umulmayan şehirlerinden ve türlü türlü dillerde mektuplar gelirdi. Bunlar ekseriya kamuslar için verilen, oralara ve insanlarına ait malumattı. Şemseddin Sami hesabına bütün bir Şark çalışır ve kendisine malumat gönderilirdi. Şimdiki modern ilim müesseselerinin yeni yeni yaptığı gibi... Ve Şemseddin Sami bunlardan çok istifade ederdi. İşte gelen alimler, mütefekkirler, münevverler de ekseriya böyle mektuplaştığı kimselerdi. Hatta alınan mektuplar öyle çoğalmıştı ki Şemseddin Sami adeta kendisine mahsus, hususi bir posta servisi yapmıştı. Bir adam yalnız bu işe tahsis edilmişti. Şemseddin Sami yazısını bitirdikten sonra aldığı mektuplara cevap yazardı. Bazen yedi ayrı dilden ayrı ayrı mektuplar yazdığı olurdu. Bir gün 15-20 mektup birden postaya veren ve postadan birçok mektuplar alan Şemseddin Sami'nin adamını, fazla muhabere şüphesiyle tevkif bile etmişlerdi. Adamcağızı güç hal ile kurtarmışlardı. Dil merakı onda yedi lisandan mektup yazmak, yedi diyardan gelen misafirlerle konuşmaktan, kamuslar hazırlamaktan ibaret kalmıyordu. Aşağıdaki bir hatıra Şemseddin Sami'nin dil, ilim uğrunda nerelere kadar müracaat ettiğini gösterir. Lapa lapa kar yağıyor. Şemseddin Sami ile, büyük kızı ve öteki çocukları bir iş için İstanbul'a iniyorlar. Bu, ilim adamının fevkalade vakalarından biridir. Zira mecbur olmayınca İstanbul'a inmez. Hele son derece zayıf bünyesinden dolayı böyle karlı, yağışlı zamanlarda evden pek çıkmaz. Baba ile çocuklardan mürekkep kafile Köprü'den geçiyor. O sırada Karaköy Köprüsü bir dilenciler galerisi halinde. Her cinsten, her milletten ve her dilden ilahiler okuyarak dilenenler var. Soğuktan hızlı hızlı yürürlerken birdenbire Şemseddin Sami bir kör dilencinin önünde duruyor. Adam Arapça ilahiler okuyarak dilenmektedir. - Harikulade bir Arapça! Bu adam en güzel Arapça aksanı olan ve en güzel Arapça söyleyen biridir. Dikkatle dinleyiniz. Ve çocuklarla beraber o hava cereyanlarından çekinen, o soğuktan korkan, o çelimsiz insan, öbek öbek yağan karın altında tamam bir saat, evet bir saat hakikaten en eski Arapça ilahileri, şiirleri harikulade bir tarzda okuyan dilenciyi dinleyor. Hatta bazı yerlerine işaret ediyor ve çocuklarına Acaba bu adamı size Arapça öğretmesi için eve alamaz mıyız diyor. Şemseddin Sami'de öğrenmek ihtirası işte böyle kar altında, Köprü üstündeki ayrı ayrı dillerde ilahiler söyleyen dilencileri dinliyecek, hatta onları eve almağa kalkışacak derecede idi. Sıhhatsiz bünyesile bir saat kar altında dilencinin Arapça'sını dinlemek kendisine şiddetli bir nezleye mal olmuştu. Fakat o bundan yine memnundu. Vakıa kör dilenci eve alınmadı. Fakat birçok dilleri gayet iyi bilen Tunuslu Mesut Efendi eve yerleşti. Bu suretle köşkteki yedi çocuk -ikisi teyze çocuğu- her on beş günde bir teker teker Şemseddin Sami tarafından öğrendikleri dillerden imtihana çekilirlerdi. Şemseddin Sami dilin dil olarak öğrenilmesini, bir kimsenin ne kadar ayrı ve çok lisan bilirse bilsin bunları Türkçe'ye karıştırmamasını isterdi. Mesela Arapça'yı çok sevdiği halde, Türkçe'ye Arapça kelime karıştırılmasını istemez, Serveti Fünun cereyanı karşısında, Bu çocuklar çok ilerleyecekler... Lakin dillerini biraz daha Türkçeleştirseler... derdi. Hüseyin Rahmi'yi konuşma diline yaklaştığı için pek severdi. Şemseddin Sami'nin madde yapısındaki en göze çarpan tarafı, aslan yelesi halindeki kocaman ve hayatında tek sigara içmediği için bembeyaz sakalıdır. Şemseddin Sami denince akla bu hakikaten güzel beyaz sakal gelir. Ve onu çocukluk zamanı hariç hiç kimse sakalsız görmemiştir. Şemseddin Sami onu hiç kesmemiştir. Yani çocukluktan delikanlılığa geçerken sakal büyümeğe başlamış ve asla bir usturaya raslamaksızın, gelişmiş, sonra da beyazlaşmıştır. Bu suretle hiç sakalını kesmeyen Şemseddin Sami cildine asla bir ustura değdirmemiştir. İlk çıkmağa başladığı günden itibaren hayatının sonuna kadar kesmediği bu güzel sakala Şemseddin Sami büyük bir itina gösterirdi. Saçları tamamile dökülmüştü. Evden çıkıp yazısının başından ayrılmamak için asla berbere gitmez; kendi sakalını kendi elile, makasla keser, düzeltir, ona biçim verirdi. Bu sakala, yabancı el değmiş değildir. Ve son 20-30 sene içinde Şemseddin Sami hiç berbere gitmemiştir. Şemseddin Sami bütün gün çalıştıktan sonra, gece yatak odasına çekilmiş bulunuyor... Mevsim kıştır. Ve dışarıda lapa lapa kar yağmaktadır. Fakat Şemseddin Sami'nin yatağında bizim yorgan ismini verdiğimiz şeyden eser yoktur. Zira Şemseddin Sami bütün hayatında, en soğuk kışlarda bile yorgan örtmemiştir. Onun yorgan aleyhdarlığı bütün aile içinde pek meşhurdu. Şemseddin Sami, kışları, yorgan altını ılık bir cennet addedenlere gülerdi. Yorganı hiç sevmez, onu kalıbına kıyafetine göre hiç ısıtmayan lüzumsuz bir ağırlık ve komik bir eşya addederdi. Nitekim devrinde herkes içi pamuklu ve dikişli hırka giydiği halde o bundan da nefret ederdi. Pamuklu yorganın ısıtmayacağını söyleyen Şemseddin Sami yalnız battaniye örterdi. Mevsime göre bu battaniyeler birden başlar ikiye, üçe, hatta bazan daha fazlaya çıkardı. Gayetle sıhhatsiz bir insan olduğu için odasındaki soba gecenin her saatinde hemen hemen aynı şevki muhafaza ederek yanardı. Pamuklu eşya sevmemesine karşılık yün eşya kullanırdı. Şemseddin Sami'nin -dünyanın en haluk, en terbiyeli insanı olmasına rağmen- gayet nazik bir inadı vardı. Karşısında kendisine itiraz eden kimseyi bazan saatlerce uzun uzun ve pek büyük bir nezaketle dinler, lakin fikirlerinden bir zerre fedakarlığa kalkışmaz ve konuşmanın sonunda, Belki haklısınız efendim, lakin ben böyle düşünüyorum diye dayatırdı. Saf nezakete asla fikirlerini kurban etmemiştir. Derin nezaketli inatçılık onun çalışma hayatında ise büyük bir enerjiye tahvvül etmişti. Zaten bu nazik inat, takip fikrinden başka bir şey de değildir. Ne derece haluk olduğunu göstermek için de şu misal kullanılabilir. En sinirlendiği zaman karşısındakine en ağır sözü, Çok ayıp ediyorsunuz! cümlesiydi ki bu pek meşhurdu. Ve Şemseddin Sami onu gayet az kullanırdı. En ufak bir gürültüde bile yazı yazamadığı için koca konağın içinde birçok tedbirler alınmıştı. Adeta çıkabileceği düşünülen bütün sesler maskelenmişti. Zira bütün gün çalışan üstat tam bir sessizlik isterdi. Yazı yazarken bazan -odasının kapısı daima kapalı durduğundan- meşhur ve sevgili kedisi Kır kedi dışarıda kalırdı. Halbuki Kır kedi romancı Hüseyin Rahmi'nin Sarı\"sı yahut \"Nazlı\"sı gibi gelip yazı yazarken Şemseddin Sami'nin ayaklarına yatmağı adet haline getirmişti. Büyük mütefekkir bu kırçıl renkli hayvanı pek ziyade severdi. Kır kedi dışarıda kalıp da, içeride efendisinin çalışmağa başladığını hissedince üstadın mesai odasının kapısını tırmalamağa başlardı. İşte koca evde tek gürültü bu olurdu. Kır kedinin bu işareti üzerine büyük kamuslar müellifi en ciddi bir faslı yazarken bile olsa hemen kalkar ve kapıyı açardı. O zaman Kır kedi bir iki miyavlar, üstadın \"Sus ihtarı üzerine hemen sesini keserdi. Şemseddin Sami çalışma minderinin üstüne oturur, mavi müsveddelik kağıdını dizine dayar, Kır kedi de hemen onun ayaklarının üstüne yatardı. Bir iki saniye sonra yine odada kamış kalemin o kendisine mahsus cızırtısından başka ses işitilmezdi. Kır kedi bile -sanki Şemseddin Sami'nin en küçük gürültüden hoşlanmadığını hissediyormuş gibi- ancak o yazısını bitirince gerinerek doğrulur ve hırlamağa başlardı. Biz bununla Şemseddin Sami'nin ne kadar derin bir sükunette çalıştığını işaret etmek istiyoruz. Görülüyor ki o kapıların kedi tarafından tırmalanmasından bile rahatsız olur, çalışamazdı. - Yangın mı var efendim? Bu nezaketli otorite evin içinde derin bir sessizlik tesis etmişti. Yangın mı var efendim? cümlesi en gürültücü çocuğu bile kendine getirtirdi. Yukarıda roman yazarken Hüseyin Rahmi'nin ayaklarına yatan Sarı, Nazlı adındaki kedilerden, Şemseddin Sami lugat yazarken ayaklarının üstüne kıvrılan Kır kedi\"den bahsettik. Şarklı alim, mütefekkir, sanatkarlarının hayatlarında böyle hisli hayvanlara çok rasgeliyoruz. Nitekim Kır kedi bir yaz günü -1904 senesi haziranınının beşinci günü- köşkten kayboldu. Çünkü o günü Şemseddin Sami ölmüştü! Şemseddin Sami, tamamile kendisine mahsus bir ev kıyafeti yaptırmıştı. Yazın bu kıyafet şöyle idi: Bir gömlek, yakası çekilince kordonla kapalı. Sonra yine gömlek gibi, şeklini kendi tayin ettiği arkalıklı terlikler... Gömleğinin yakası daima kapalı ve toparlak kordon düğümlü... Kışın ise siyah, çok uzun, pardesü yahut cübbeyi andıran bir palto, yine ayaklarında iskarpin gibi terlikler. Şemseddin Sami bu terlikleri 11 sene, hatta belki de daha fazla giymişti. Bir fikir motörü halinde nasıl çalıştığını gördük. Dinlenmesine gelince... Akşam üstleri minimini bir kadehin içinde, bir tek \"Omurca konyağı içerdi. Küçücük konyak kadehinin yanında bir tek şeker dururdu. Ekseriya şekeri içine atardı. Ve yemeğe kadar da konuşurdu. Konyak ile, akşam yemeği arasında bir çay içerdi. Kışın soğuk günlerde bu çay, sabahları olduğu gibi, punç haline getirilirdi. Çok sıcak yaz günleri ise, bazan Çiftehavuzlar'a kadar uzanılır, orada köpüklü fakat yalnız bir bardak bira içilirdi. - Ben çocukluğumda da bir kere bile, malum çocuk oyunlarından oynadığımı bilmiyorum. Çocukluğumda da hiç oyun oynamadığım gibi ne topacım, ne uçurtmam, ne de bu kabilden başka bir oyuncağım vardı. Evet, doğrudan doğruya küçük Şemseddin kendisini okumağa vermişti. Onun hususiyetlerini eşelerken kendisinde kitaba hürmet hissinin bir nevi mukaddes duygu haline girdiğini görürüz. Yanında hoyrat bir elle, sahifelerinin kenarları pürüzlenerek kitap açılmasına katiyen tahammül edemez, bağırıp çağıran bir insan da olmadığı için dışarıya çıkardı. Dikilmemiş, ciltlenmemiş olarak satılan kitaplar kendisini pek üzer ve Bunları sahifeleri kaybolsun diye mi böyle satarlar\"sözü ile onları bizzat dikerdi. Şemseddin Sami -pek sakin yaşamasını sevmesine rağmen- şaşılacak derecede yaşından fazla görünürdü. 45 aşında bulunduğu zamanlarda sekseninde gibi dururdu. Tamam 46 yaşında çektirdiği resim bugün seksenini geçmiş insanları andırıyordu. Belki de yeryüzünde hiçbir insan bu derece yaşından fazla gösteremezdi. Uzun sakalı bembeyazdı. Başındaki saçlar tamamile dökülmüştü. O kadar ki fesinin arkasından saçının dökük mıntıkası pekala görünebilirdi. Gayet genç yaşında, erkekler arasında saç dökülmesi bütün ailesinde göze çarpıyor. Lakin o kırk yaşında iken sekseninde görünmesine katiyen aldırış etmezdi. Hatta fesini öne doğru giymese saçının arkadan döküldüğü görünmeyecekti amma bu onun aklına bile gelmezdi. Kendisini beğendirmek düşündüğü şeylerden değildi. Esasen yazılarından, kitaplarından kendisini düşünmeğe hiç vakti de yoktu. Son resimleri, hele iki arkadaşı ile birlikte geçen gün neşrettiğimiz Tolstoy'a benzeyeni adeta bir piri fani gibi bembeyaz kaşlar ve saçlarla gösteriyordu. Halbuki genç denilecek bir yaşta, 54 yaşında ölmüştü! Şemseddin Sami'nin yatak odasının duvarında asılı duran bir genç kadın fotoğrafı vardı. 20-21 yaşlarında romantik yüzlü bir genç kadın... Büyük ilim adamının, ölünceye kadar, gözleri sık sık oraya çevrilirdi. Bunun kalın, siyah çerçevesi bilhassa çarpardı. Bu resim, etrafındaki kare çerçevesi ile bir \"hatıra tablosu halindeydi. Zira üzerinde Arapca, Farisi beyitler yazılıydı. Çerçevenin içinde, fitoğrafın üstündeki karton oyularak vücuda getirilmiş uzunca bir yerde ise koyu kırmızı bir tutam kadın saçı dikkati çekiyordu. Bütün bunları Şemseddin Sami kendi elile yapmıştı. Arapça ve Farisi beyitleri kendi yazmıştı. Zira Şemseddin Sami devrinin en sanatkar hattatlarından biri idi. Hatta icabettiği zaman onun oturup gayet güzel dükkan tabelası yazdığını bile görüyoruz. Bundan daha aşağıda bahsedeceğiz. Kara çerçeveli fotoğraf, üstadın ilk zevcesi Emine Hanım'a aittir. Şemseddin Sami onun ölümünde bu hazin hatıra tablosunu ıstıraptan titreyen parmaklarla yapmıştı. Resim aynı halde hala kızı bayan Samiye'de durmaktadır. Kendisini yalnız bırakan genç kadının, ölüm yatağında, çok sevdiği saçlarından bir tutam kesmişti. Kartonları oyarak ve ayrı dillerde beyitler yazarak bu kara çerçeveyi vücuda getirmişti. Şemseddin Sami ikinci defa olarak yakın akrabasından bulunan bir genç hanımla evlenmişti. Bu hanım ölen biraderinin genç zevcesi idi. Bu izdivaca daha ziyade bir mecburiyet gözü ile bakmak icabeder. Zira dul hanımın iki çocuğu kendisine vasiyet edilmişti. Şemseddin Sami bu suretle mütevazi bütçesi ile iki eve birden bakmak mecburiyetinde kalıyor, çok sıkıntı çekiyordu. Halbuki zevcesini kaybeden Şemseddin Sami, kocasını kaybeden bu hanım ve çocuklar bir aile gibi birbirlerine de pek düşkündüler. Bir tarafın yetim çocuklarla beraber bir erkeğe, öteki tarafın öksüz çocuklarla bir kadına şiddetle ihtiyaçları vardı. - Çok güzel bir kadındı. Prenseslere benzerdi. Bize annesizliğimizi bir gün bile hissetirmedi. Pek iyi kalbli idi, diyor. Talihine çok küskün bir insandı. Bereket versin ki bu talihsizliklere öyle umursamazlı. Lakin hayatında hakikaten pek ziyade talihsizlik jestleri vardı. Mesela mesaisini paraya tahvil etmek hususunda talih daima onun karşısında adeta cephe almıştı. Kamusu Arabi'nin gördüğü rağbet üzerine Şemseddin Sami kendi hesabına Salkımsöğüt'te bir dükkan açtı. Hatta oturdu. Boyalı çinko üzerine gene kendi elile dükkanın levhasını yazdı. Bu da Salkımsöğüt'teki kütüphanenin üstüne asıldı. Bu vaka Şemseddin Sami'nin hayatının hiç bilinmeyen köşesidir. Dükkana ailenin uzun müddetten beri tanıdığı adamı Hacı Musa Efendi oturtuldu. Pek emin bir zattı. Ve eser ilerliyor, formalar çıkar çıkmaz adeta kapışılıyordu. Bütün Mısır, Arabistan, Aden'e kadar müşteri idi. Kamus tam c harfine geldi. Ermeni vakası patladı. Vakanın karışıklığı esnasında dükkan yağma edildi. Her taraf alt üst oldu. Ne formalar, ne müsveddeler, ne klişeler kaldı. Hacı Musa Efendi bile canını güç kurtardı. O kadar ümitler bağlanan Kamusu Arabi işte bu yüzden cim harfinde kaldı. 16 sene içinde kendisine ancak 300 lira kazandıran Kamusül Alam bitmişti. Bütün Şark aleminde hatta dünya mikyasında bir tesir uyandırdı. - Sevmez beni Sultan Hamit! Nihayet ahbaplardan sözüne itimat edilir zat, Fakat eserinden göndermemenden fena mana çıkarıyorlar. Rahat çalışman için gönder dedi. Bunun üzerine Kamusül Alam'ın altı cildi mor kaplı olarak ciltlendi. Mor kadifeden altı gözlü bir çekmece yapıldı. Eser Sultan Hamit'e gönderildi. Ve bir hafta sonraki gazetelerin nişan alanları ilan eden sütununun en baş tarafında Kamusul Alam eserinin tabii saadetlu Mihran Efendi hazretlerine ikinci rütbeden mecidi nişanı tevcih edildiği bildiriliyordu. Garip tecelli! - Bir kravat alırdı. Hemen hemen parçalanıncaya kadar kullanırdı. Pek eskiyince ikincisini satın alırdı. Kravatın lüzumsuzluğuna kaildi, sert kolalı gömlekleri de şikayet ederek giyerdi. Mamafih Şemseddin Sami'nin eşyası hiç eskimezdi. Çünkü bazen ayda yalnız iki defa sokağa çıktığı olurdu. Bunun için bir elbiseyi 10 sene giydiği olduğu gibi, 11-12 yıllık elbiseleri de pek yeni dururdu. Dokuz, on yıllık kunduraları vardı. Sokak ve insan kalabalığı bu büyük adam için baş döndürücü bir yerdi. O kadar hokkasına, kalemine ve yazı minderine bağlı idi ki bunlardan ayrılıp da yaptığı en kısa ve mecburi bir gezintiden bile son derece yorgun dönerdi. Caddebostanı iskelesine vapur yanaşmış. Yolcular çıkıyor. Kalabalık arasından Şemseddin Sami'yi derhal farketmek kabildi. Çünkü boyu 1.84'tü. Yolcular içinde beyaz sakalını birçok başların üstünden farketmek kabildi. Boyuna mukabil şaşılacak derecede zayıf. Daracık omuzlu idi. Vücudunun sıhhatsizliğini çalışma tarzı ve yaşama tarzı büsbütün arttırıyordu. Bazan onu günlerce kapalı kaldığı odasından türlü manevralarla güneşe çıkarıyorlardı. Evin önünde tam 20 dönümlük bahçede bütün hayatında geçirdiği zaman birbirine eklense belki de 10 saat tutmazdı. Bahçede bilhassa kiraz ağaçları göze çarpardı. Hepsi de güzel kirazlardı. Vakti gelince Şemseddin Sami yalnız bu kirazları kendi elile aşılamak için bahçeye çıkardı. Fakat bu da pek nadir. Bu işi yaparken İnsanlar için yalnız kafa gıdası, kafa tadı değil, ağız tadı da lazımdır. Çocukların ağız tadını hazırlıyorum derdi. Lakin çocuklar bu kirazları yiyemediler. Onları Fehim Paşa yedi. Seneler geçtikçe sıhhatsizliği artıyordu. Bilhassa siyatikleri tahammül edilmez bir hal almıştı. Ailesi içinde doktorlar olduğu halde o zamana kadar tıbba ve tıbbın yardımına hiç ehemmiyet vermemişti. Fakat siyatikler kendisini pek muztarip ediyordu. Enjesyonlara başlandı. Bu arada evdeki yedi çoluğun mühim bir vazifesi vardı. Muntazam saatlerle, muntazam nöbetlerle gelip birer birer, irili ufaklı elleri ile büyük dil aliminin ağrıyan bacaklarını ve kollarını uğuyorlardı. Bir çocuğun nöbeti bitince ötekine sıra geliyordu. Nihayet sıhhatsizliği öyle bir raddeye geldi ki saraydan bile kendisine, Şemseddin Sami Bey artık saraya gelmeyecek ve yazı da yazmayacaksınız. Maaşınız evinize gönderilecektir dediler. Yazı yazmamak? Şemseddin Sami için bu kabil mi idi? Evden çıkmıyordu amma çok daha mühim işlere başlamıştı. Türkçenin öz kaynaklarını araştırıyor, Orhun Abideleri'ni okuyordu. Ve meşhur çarşamba toplantıları yine büyük bir intizamla yapılıyordu. Çarşamba toplantıları üstadın çok sevdiği arkadaşları ile oluyordu. Şemseddin Sami'nin en büyük vasıflarından biri şüphesiz ki intizamı idi. Mesela kendisi buruşuk kağıt görmeğe bile tahammül edemez. Onu alıp ince uzun parmakları ile ve şaşılacak maharetle düzeltir, buruşuklarını giderir ve kaldırırdı. İntizam perisi sanki onun bu halini bildiği için üstadın hayatında inanılmayacak kadar garip bazı tesadüfler yaratmıştır. Mesela kendisi 1850 senesi 4 haziranında doğmuştu. 1904 yılı 4 haziranında 54 yaşına bastı ve yeni yaşının ilk gününde vefat etti. Sanki intizam perisi bile, ölüm perisi bile onun intizamına göre hareket ediyordu. Yine bu kabilden garip tesadüf olarak, Şemseddin Sami'nin hayatında 4 ile biten rakamların büyük bir rolü vardır. 4 haziran tarihinde doğmuştu. 14 mayısta mektepten şehadetname almıştı. 54 yaşında ölmüştü. Vefat ettiği tarih 1904 yılı idi. En yalnızlık, bekarlık zamanında bile intizamsız derbeder bir hayata tahammül edemeyen Şemseddin Sami pansiyonlarda, otellerde katiyen yaşayamamış, tam kadrosu ile, Fatih civarında bir ev bir de işgüzar hizmetçi tutmuştu. Hayatını sonsuz bir intizama sokmuştu. Zaten o bu intizamını sürgünlere kadar götürmüştü. Trablus'a sürüldüğü zamanda orada da bir ev tutarak yerleşmiş, hatta Trablus ismile sürgünde bir de gazete çıkarmıştır. Gayet az sokağa çıktığı halde daima küçük hacimde bir defter taşır ve bir şey aklına gelince hemen buraya yazmağa başlardı. Böyle birçok küçük defterleri vardı. Öldüğü zaman eserlerini basan Ahmet Cevdet onun intizamından bahsederken, 20 müsveddelik kağıdı tamam bir forma tutardı. Ne bir kelime fazla, ne bir kelime eksik diyordu. Yazılarını bir daha okumaz ve tashih etmezdi. Ahmet Cevdet 40 sene evvel yazdığı bir bendde Şemseddin Sami'nin münhasıran siyah mürekkeple yazı yazdığına işaret ediyor. Halbuki ben hatta aynı sahifede, siyah, kırmızı ve yeşil olmak üzere üç ayrı renkte mürekkep kullandığını gördüm. Henüz o zamanlar soyadı olmadığı için Şemseddin Sami isimlerin birbirine karışmasına son derece sinirlenirdi. Ve bunun için de herkesin üç isim kullanmasına taraftardı. Hatta Şemseddin Sami gibi meşhur bir ismin bile karışmamasını isterdi. Esasen o zamanlar geniş şöhretinden dolayı birçok Şemseddinler Sami ismini de almışlar, birçok Sami\"ler ise isimlerinin baş tarafına birer Şemseddin lokomotifi takmışlardı. Soyadı ve isim hakkında Avrupai düşünceleri olan Şemseddin Sami buna karşı şöyle imza atıyordu: Ebu Ali Şemseddin Sami... Oğullarına ve kızlarına da üçer isim takmıştı. Mesela Ali Sami'nin asıl ismi Sadeddin Ali Sami idi. Öteki çocuğunun adı ise Süleyman Necmeddin Sami... Ailede herkesin üçer ismi vardı. Her şeyinde son derece teceddüt taraftarı olan Şemseddin Sami'nin devrindeki bazı şeyler pek sinirine dokunurdu. Mesela hep birden köyden İstanbul'a inilmiş, Köprü'ye çıkmışlar, burada Şemseddin Sami'nin bir arabaya, zevcesinin başka bir arabaya binmesi yok mu? İşte bu üstadın son derece sinirine dokunan bir şeydi. O zamanlar kadın-erkek bir arada fotoğrafçıya gidip resim çektirmek kimsenin aklına gelen şeylerden değildi. Fakat Şemseddin Sami bundan 60 yıl, hatta çok daha fazla bir zaman önce, fotoğrafçıda zevcesi ile karşılıklı resim çektirmiştir. İlk yazımızda bu resmi neşretmiştik. Yalnız onda her türlü yeniliğin manasız taraflarına da körü körüne aşık olmak gibi bir şey yoktu. Mesela sert kolalı yakayı giyerken, \"Ne işkence... Kadın fistanı giysek çok daha iyi derdi. Sami yazıdan pek yorulduğu zaman eline bir şimşir parçası alır. Bunun üzerine birçok şekiller, yazılar kazımağa başlardı. isimlerini, serlevhalarını kendi elile şimşire kazımıştır. Şemseddin Sami'nin din telakkisi tamamile kendisine mahsustu. Şarkın en meşhur din alimleri gayet iyi dostu olduğu halde, onlardan son derecede ayrılırdı. Mesela namaz kıldığını ve oruç tuttuğunu yakınları hiç görmüş değillerdi. Kızı onun hakkında Volteriyen idi diyor. O yalnız iyiliği ve ve doğruluğu kendisine din olarak kabul etmişti. Geri kalanına inanmıyor, hatta en samimi dostu olsa bile, softalarla şiddetle alay ediyordu. Mamafih buna rağmen daha onun sekiz, on yaşında iken sırtında bir cüppe, başında kocaman bir kallavi sarıkla gezdiğini herkes hayretle seyretmişti. Bilhassa Rum mahallelerinden bu koca sarıklı sekiz yaşındaki çocuğun geçişi adeta etrafta bir şaşkınlık dalgası yaratıyordu. Bir alim için pek genç denilecek yaşta ölen Şemseddin Sami'nin yapmak istediği birçok şeyler, idealleri, fikri emelleri vardı. Eserlerini, hiç değilse bir misline, 100'e çıkarmak, bazı neşriyat yapmak istiyor... Mesela Yer ve Gök adlı bir mecmua çıkarmak... Ve bunda yalnız astronomiden bahsetmek! Tabii ilimlerden, hayvanattan, nebatattan bahsetmek... En merak ettiği mevzuların başında astronomi geliyor. Kamil Flamaryon'un bütün eserlerini getirtmişti. Hatta mecmuanın şeklini bile düşünmüş, onu ayda bir çıkarmağa karar vermişti. Yer ve Gök ismini Şemseddin Sami çok sever, bunu çok şümullü bulurdu. Esasen Yer, Gök adı ile ayrı neşriyat da yapmıştı. haftalarca, aylarca köşkünde kaldıktan sonra kendisini de Çin'e, kerecik, o da bir menfadan dönerken Napoli'ye gidebilmişti. Yaşasaydı, birçok yeni sahalarda harikuladelikler yaratacağına şüphe yoktu. Zira hemen hemen tecrübe etmediği hiçbir yazı sahası yoktu. Lugattan tiyatroya, hikayeye, romana kadar... İhtiyar Onbaşı ismi ile hikaye yazmış, tiyatroları yüzünden sürülmüştü. Bir de romanı vardı. Bir insanda bu ne kabiliyet ve bir dile karşı ne büyük bir sevgidir ki bir zamanlar şivesiz olarak kullandığı bir lisanın, Şemseddin Sami, en büyük otoritesi haline girmiştir. Ölümü üremiden olmuştur. Hastalığının son günlerinde ölümün kendisine yaklaştığını hissediyordu. Pek meraklı olduğu ve her zaman çakı ile düzelttiği uzunca tırnaklı elleri bilmumulaşmıştı. Tırnaklarının ve ellerinin temizliğine o kadar meraklıydı ki üç renkli mürekkeple ve ayrı metinlerle yazı yazarken bile onların mürekkeplenmemesine pek dikkat ederdi. Fransız edebiyatına ve bilhassa romantik devre meftundu. Küçük yaşta Fransızca öğrettiği kızına sıhhatte olduğu zamanlarda her akşam yemeğe kadar aslından Victor Hugo'yu, Lamartine'i okuturdu. 1850 yılı 4 haziranında doğmuştu. 1904 yılı 4 haziranında doğum yıldönümünde kızına, Bana Graziella'yı oku dedi. Genç Samiye, Graziella'yı aldı. Açtı. Babasının çok sevdiği bir parça vardı. Okudu. Şemseddin Sami'nin hakikaten güzel olan manalı gözleri nemlenmişti. Ertesi günü, yeni bir yaşa girerken koca alim öldü. Allah kelimesinden evvelki son cümlesi, başucunda duran genç yeğeni Yusuf Celal'i elile işaret ederek, Bu çocuğun gözlerini tedavi ettiriniz! demek oldu. Ve sonra vefat etti. Yusuf Celal çok istidatlı fakat gözleri gayet az gören bir gençti. Şemseddin Sami böyle istidatlı gençleri daima himaye ederdi. Halbuki Yusuf Celal ondan birkaç sene sonra dünyadan çekildi. Şemseddin Sami Sahrayı Cedit mezarlığına bir servinin altına gömülmüştür. Bana en küçük bir taşı bile olmayan bir toprak yığını gösterdiler. Memleket irfanı namına inanılacak şey değildi amma hakikatti! Hayatını vererek, günlerce güneşe, temiz havaya çıkmadan zayıf vücudu ile bu dile 40 ana eser kazandıran Şemseddin Sami'nin ölümünün üstünden 40 sene geçtiği halde mütevazı mezarına 40 santimlik olsun bir taş bile dikilmiş değildi. Evet, inanılmaz şey! Bu yazı Hiç bilmediğimiz bir fikir devi başlığı ile yayımlanmıştır. - piriltii liked this - greatscissorsslimeeclipse liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/673028873585377280/necati-tosuner-%C3%B6yk%C3%BC-bitince-okuyan%C4%B1n-kafas%C4%B1nda", "text": "Öykülerden seçilmiş tümcelerle oluşturulmuş sorular yardımıyla, Necati Tosuner, kendiyle konuşsa nasıl olurdu? Hürriyet Yaşar, bu yöntemle yazarı konuşturmuş ve ortaya aşağıdaki söyleşi çıkmıştı. Tosuner, yaşam böylesine acımasız olmasa, dünya pek sıkıcı olurdu diyor. Yapı Kredi Yayınları, Necati Tosuner'in tüm kitaplarını yeniden yayımladı. Önce tek romanı Sancı.. Sancı, sonra da altı öykü kitabını -yazılış sırasına göre- üçer üçer bir araya getiren Kambur ve Öncesi ile Sisli ve Sonrası çıktı. Okurlarla Necati Tosuner arasında yaşanan / yaşanacak bu yeniden buluşmanın anımsatmasıyla, Necati Tosuner'le bir konuşma yapmaya karar verince, önce bildik sorular dizildi art arda. Sonra yeniden okundu tüm öyküler. Sonra bir daha okundu. Sorulacak soruların çoğunun öykülerde de sorulmuş olduğu çıktı ortaya. Bildik soruların yazıldığı kağıtlar buruluşturulup çöpe atıldı. Duygularınızın bulanıklığında bir şeyler gizliydi. Biz bir şeyler arıyorduk. Ne aradığımızı, aramak isteyip istemediğimizi bilmeden yalnızca aranıyorduk, aranmak yaşantımızdı bizim. - Bu satırları yazdığımda, lise öğrencisiydim Ankara'da. İyi öğrenci olmaya falan artık aldırıyor değildim. Bunun için çok geçerli nedenlerim de vardı elbet. Toplumun değer yargıları, gençliğimi içimden geldiğince yaşamama engel oluyordu. Tek başına Ahmet Bey ya da Ayşe Hanım değildi bunu yapan. Hep bir araya geldiklerinde onlarla aramda bir duvar oluşuyordu. Kimseye bir kötülüğü dokunmamışken, kötü adam oluyordum. Kendilerinden farklı olmam, farklılığı sırtında taşıyor olmam, beni kendilerinden aşağı kılıyordu. İşte buna yoktum. Onlardan aşağı olmadığımı kanıtlamak için, yazar olmaya özendim. Nasıl yazılır bilmeden, neyi yazmam gerektiğini bilmeden, yazarak ve yazmaktan büyük sevinç duyarak, yazınca boyumun büyüdüğü duygularına kapılarak, elliye yakın öyküden sonra, ilk kitabım Özgürlük Masalı'na aldığım öyküleri yazdım. İyi ki yazmışım, diyorum şimdi. Bırakacaktım bu kentin sokaklarını. Yalnız olmaktır yaşantım. Yalnızlık dostumdur benim. Ben yalnız, ben mutlu. - Yazıyor olmak çok yardım etti bana. Elbet acı da verdi. Benim durumumdaki insanların kendilerine sormaktan kaçınacakları soruları açmak için kendimi bıçağa yatırmam gerekiyordu. Sonra da bu acıyı yazınca mutlu oluyordum. Yaşadığım yoğun yalnızlığı da aşan derin bir düşsel yalnızlık içindeydim. Tanrı, insanlar, sevgisizlik, acınıyor olmak, yaralı olmak, eksik değil fazlalıklı saymak kendini, sessiz bir başkaldırı.. sanki yalnızlığı daha artırmak için gerekeni yaptım. Terk ettim baba evini, İstanbul'a geldim. Yalnızlığa sığındım. Kaçmanın yenilgiyi kabullenmekten başka şey olmadığını anladığım günler sinsice ve birdenbire geldi. Ama yılmamalı, yalnızlığı değil, erdemi aramalıydım. İnanmak, onu aramak için yeterlidir. İnsanlardan kaçmak yerine, onların içinde, onlarla uğraşmakla başlar bu da. - Evet, oradan oraya geldim. Yazdıklarıma da yansıdı bu. Özgürlük Masalı'nda bir şeyler sezdirilmeye çalışılır. Bu satırların alındığı Çıkmazda ise, başkaldırının doruklaştığı öyküleri içerir. Ne yaşanıyorsa o yazılıyor gibidir. Aktardığı bunalım, özel durumuma verilerek dostça bağışlanmalarla karşılanmıştır. Kendim için söylediklerime değil, başkaları için söylediklerime bakıp, benimle ilgili yanlış değerlendirmeler de olmuştur. Sevmek güzeldir, karşılıksız kalmanın acısı yaşanıyor olsa da! Artık kendime bir iş bulmalıyım. Öyle herkesin kapıştığı gibisinden bir iş tutacağıma güvenemediğimdendir belki, arpa saplarından sepet örmeyi kuruyorum. Güzel biçimli süsler işleyeceğimi umuyorum. Sevdayı öreceğim. - Çıkmazda'dan bir anlamda kurtuluştur Kambur. Sanki Özgürlük Masalı ile Çıkmazda'yı birlikte aşıyor gibidir. Yoğun bir sevda dokusu taşır, çaresizlikten çok direnç içerir. Yazıyor olmak da yetmez. İntiharı da başaramaz, iyi ki... Sevmek güzeldir, karşılıksız kalmanın acısı yaşanıyor olsa da! Yok, kıyıların nasıl yağmalandığını anlatacak değilim. Üzülüyorum bir akarsu gibi. - Sisli'deki bu öykü, kitabın ilk bölümüne son verir. Bu kitapların yazıldığı yıllar, Türkiye'de toplumsal yaşamın hızla değişime uğradığı, sosyal gerçekçiliğin altın çağını yaşadığı yıllardır. Sanki yazdıklarım toplumsal gerçekliğin dışındaymış gibi, kendini anlatıyor olmakla çok suçlandım. Oysa, önerilen biçimde ürünler vermiş olsaydım, o zaman da Ne yapsın, kambur, bunları yazıyor işte... gibisinden değerlendirmelerle karşılaşacaktım. İçimden gelen yoldan gittim, bakıyorum, iyi de etmişim. Altı yaşındaysa da, Türkçeyi Başbakanımızdan daha güzel konuşuyor. Elinde resimli bir dergiyle geldi, dedi ki: Bana bunun öyküsünü anlatır mısın? Bense yıllardır hikaye yazmaya özenirdim. Utandım. - Gerçekten de Süleyman Demirel'in Türkçesi çok kötüydü. 12 Eylül'den sonra Türk Dil Kurumu kapatılınca, inanılmaz bir şey oldu. Demirel'in Türkçesi düzeldi. Ortaokula gittiğim yıllarda, eğitimde Türkçeye büyük önem veriliyordu. Güzel Türkçe bilinciyle geldim liseye, Yazmakta biraz ilerlediğim zaman, bir hazineyle karşılaştım: Ataç'ın Sözcükler'i. Bu kitaptan kendime özel bir sözlük hazırladım. Öykü sözcüğünü, öykücü olmamak için pek sevmiyordum, yanılmışım. Şimdi özel ad olarak da güzelce kullanılıyor. Öykücü olmak da fena değil. Hulki hikaye yazıyor, ben öykü yazıyorum. İyi de ettiğime inanıyorum. - Okuyucuyu alıyordum karşıma, kendimi anlatıyordum ona. Daha çok böyle yazdım. Bu ise büyük bir içtenlik gerektiriyordu. Çok, şükür, bunu başardım. O. Henry'yi ya da bir başkasını seviyorsam, elbet onun gibi yazmam da gerekmiyordu. Daha ilk kitabı hazırlarken, kimseye benzememek gerektiğini sezgiyle öğrenmiştim. Öykü bitince, okuyanın kafasında sürmesini seviyorum. Ha, ben diye yazmanın çok fena olduğu gibi bir görüşe de rastlıyorum. Anlamıyorum, niçin? Ben diye yazmak kötüyse, sen yazma, aferin! Sait Faik çarpar adamı. Bence, Türk edebiyatı çok geniş bir mozaik. Herkese yer var orada. Herkes istediğini.. istediği gibi yazsın. Evet, bu çerçeveyi böylesine geniş tutmamın gizli bir amacı da olabilir. Hani, zar zor da olsa o mozaikte yer alabilmek gibi. Ben kendimle dalga geçmeyi severim. Önce bir kağıt gibi buruşturuyorum yaşamayı. Buruşuk, bumburuşuk bir şey oluyor avcumda. Sonra geliyor umut: Hele dur bakalım. Ve büyük bir özenle düzeltiyorum kırışıklığını. - Beşinci kitabıma Necati Tosuner Sokağı adını koymam itici bulundu bazılarınca. Dostlarım da, cadde ya da bulvar istememiş olmamla savundular beni. Oysa öykünün zamanını belirleyen sevimli bir buluştu yalnızca. Bu da gönlümde yatan aslan olsa kime ne zararı vardı? Necati Tosuner Sokağı ve Çılgınsı'da ikinci kambur\"un öyküleri yer alır. Yaşam böylesine acımasız olmasa, dünya pek sıkıcı olurdu sanki. Kamburunu yenmeyi başarmış adamın karşısına daha da güç bir tümsek çıkar. Daha da güç, çünkü bu derdi başkasına da yaşatmaktadır. Eşime bir çocuk veremeyişim gibi... Bu altı kitapta, 1964 - 1990 yılları arasında yazılmış 68 öykü yer alıyor. Çok sayılmaz. Bir bakıma da, hiç de az değil. Buruşturulmuş yaşamı yeniden düzeltip, bir yeni sıkıntının izlerini taşıyan yeni bir kitap hazırlıyorum şimdi. Adı, \"Seni Sevdim! Sonrasını da, sonra düşüneceğim elbet."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/673363485426679809/nezihe-meri%C3%A7-bir-yazar-%C3%A7a%C4%9F%C4%B1n%C4%B1n-tan%C4%B1%C4%9F%C4%B1d%C4%B1r", "text": "Öykü yazınımızda gelenekle yenilik arasındaki en sağlam köprülerden olan Meriç, kadın bakış açısının getirdiği konu, kişi ve ayrıntıları şiirsel bir anlatımla yansıttı. 2009'da, 84 yaşında hayatını kaybeden Meriç, 1996'da yapılan söyleşide, bir yazar; aydın, sanatçı, çağdaş ve iyi bir yazarsa, çağının tanığıdır. İlericidir, devrimcidir. Geri kalanını bırakın, küflensinler demişti. Nezihe Meriç 1925 yılında doğdu. Seçilmiş Hikayeler Dergisi\"nde çıkan öyküleri ilgiyle karşılandı (1950 - 1952). Aydın kadınları anlattığı ilk kitabı Bozbulanık (1953) ile kuşağının önde gelen öykücülerinden biri olarak benimsendi; giderek öykü yazınımızın en önemli adlarından biri oldu. Kadın bakış açısının getirdiği konu ve kişileri, ayrıntıları titizlikle değerlendiren şiirsel bir anlatımla dile getirdi. Türkçeyi en güzel yazan yazarlarımızdan biri olduğu belirtilebilir. Öykü yazınımızın geleneksel yolu ile yenilikçi yönsemi arasındaki en sağlam köprülerden biridir. Öykü kitapları: Topal Koşma (1956), Menekşeli Bilinç (1965), Dumanaltı (1979), Bir Kara Derin Kuyu (1989). Korsan Çıkmazı (1962) adlı bir de romanı var. - \"Yeni İstanbul Dergisi yayımlanırken Türkoloji'de öğrenciydim. O ilk yazıyı, çok heyecanlanarak, çekinerek yazdığımı anımsıyorum. Ama, nasıl bir yanlışlık oldu bilinmez. N. Ufuk imzasıyla çıktı. Bir ay boyunca ne hayaller kurarak beklemiştim. Öyle fena bozulmuştum ki! İçimden, dergiye küstüm, bir daha da yazmadım. ama, çocukluğumdan beri, babamdan gördüğüm gibi, gece gündüz okumayı sürdürüyordum. Bu okumaların içinde 'gün gelecek ben de yazacağım' hep vardı. Sorunuzdaki, yazmaya yönelten etkiler, ivmeler için iki satırlık bir özetleme yapayım. Uzun hikayedir çünkü. Fakültede, çok sevgili arkadaşlardan oluşmuş küçük bir grubumuz vardı. Neşeli, canlı, yaramaz, okuyan çocuklardık. Bunlardan, benim en yakın arkadaşım olan biri -Satı Erişenler- hastalanıp prevantoryuma yatınca, ben, onun, bizim günlük yaşamımızın, sinemaların, dergilerin, İstanbulu altüst edişlerimizin dışında kalmasına hiç dayanamadım. Başladım hemen her akşam ona beş on sayfalık mektuplar yazarak yaşadıklarımızı anlatmaya. Kısa süre sonra, prevantoryumdaki öğrencilerin yazarı olmuştum -sanki-. Hepsi beni bir öykücü olarak karşılamışlardı. Oysa ben roman yazacağım diye tutturmuştum. Böyle başladı. O sırada Ankara'da çıkmakta olan Seçilmiş Hikayeler Dergisi\"ne, \"Bir Şey adında bir öykü yazıp yolladım. Şaşılacak bir şey oldu sahiden, birden edebiyat dünyasına bir Nezihe Meriç geliverdi. Dedim ya uzun hikayedir. Yazabilirsem, anılarımda ayrıntılarıyla yazarım. Sorular çok olduğu için, kısa kısa yanıtlamam gerekir diye düşünüyorum. - Bilirsiniz 50'li yıllardan öykünün altın yılları diye söz edilir. Ben zaten yeni başlamıştım. Coşkulu bir çocukluk dönemim vardı: Doğu Anadolu'yu, Orta Anadolu'yu, oraların doğasını, insanını, kültürünü içeren bir birikim. Öyküyle başlamıştım, onunla sürdürüyordum. Nedeni bu olabilir. Pek karar kılmış da sayılmam. Biliyorsunuz roman ve oyun geldi arkasından. - Bozbulanık görülmemiş bir sevgiyle karşılandı. Öyle çok sevinmişimdir ki o zamanlar, bu anlatılamaz. Hemen ikinci baskı yaptı. Türkiye'de ilk kez bir öykü kitabı, kısa sürede ikinci baskı yapıyordu. - Ben, hep, 'yazmak için yaşadım' demek isterim. Bu çok gerçek bir yanıt olur da, soğuk ve abartılı olsun istemem. Sahiden de, yazmak benim yaşamımın anlamı, keyfi, eylemi. Etkiler ve kaynaklar için önceki sorulardaki imler yeterli sanıyorum. Ya da burada, oturup uzun uzun yaşamöyküsü yazmak gerekir, ayrıntılarla. Yeni kuşaklar edebiyatı ailede öğrenemiyor, okullarda asla! - Yazarın yaradılışına, kişiliğine göre değişir bu. Benim için hiç geçerli olmadı böyle bir sorun. Ama, keşke olsaydı. Yeni kuşaklar edebiyatı -memleketin okuma yazma durumu böylesine sıfır noktasında olunca- ailede öğrenemiyor. Okullarda asla. Halk eğitim araçlarının -klüpler, dernekler, seminerler, bunların düzenlediği etkinlikler vb.- en etkilisi olan televizyonda hiç. O zaman, eğer çeşitli yöntemler kullanarak gündemde kalmıyorsanız, bu genç kuşaklarla, okumak isteyenlerle aranıza büyük açıklıklar giriyor. Unutulmak işten değil. - Öyle diyorsanız öyledir. Cumhuriyetten bu yana öykücülüğümüz üzerine, elbette değerli araştırmalar yapıldı ama, yeterli mi diye sormak isterim ben de. Öykücüler üzerine, tek tek ve her açıdan, dil olarak, kurgu olarak, yazarı belirleyen etkenler, ilgi alanları, etkilenmeler vb. açılardan incelemeler, karşılaştırmalar yapılmış olsa o zaman, eğer olmuşsa, benim etkim nasıl olmuştur ben de anlayabilirdim. Bu konuda çok bilgili değilim. Cumhuriyet dönemi ilk kadın yazarı dediler öyle de yerleşti. Bu, böyle bir şey. Benimsemek ya da benimsememek ilgimi çeken bir şey değil. -Arkadaş çevremde, bağışlayın, hep gır gır konusu olmuştur-. - Ben bunu nereden bileyim. -bilmesine bilirim de!- İncelemeciler döksünler tüm yazdıklarımı, dediğim gibi her bakımdan, dildi, kurguydu, anlatımdı, gerçeği kullanış, fantezi vb. bir baksınlar. Sonra, yaşamım için de, inceden inceye irdeleyici röportajlar yapılsın, psikiyatristler de girsin araya, ben, onlardan nerede, hangi bakımlardan, nasıl, ne yaparak ayrılmışım, çıksın ortaya. Bu elbette genelde, her bir yazar için geçerli olacak, olması gereken bir iş. Batı'da yazara gösterilen ilgi, yazar hakkında bilgilenme bu çeşit çalışmalarla elde ediliyor. - Nezihe Meriç için -yaşamının ayrıntıları, eğitimi, gelişmesinin evreleri vb. elbette çok önemli, ama diyelim ki biliniyor -ben üç dönem saptıyorum. İlk kitabı olan Bozbulanık'tan, ilk romanı Korsan Çıkmazı, hatta ilk oyunu Sular Aydınlanıyordu da içinde olarak, bir ilkgençlik birikimlerinin kullanılışı. Ayrıntı sayılabilecek, kendi içindeki değişimler, dilin kullanılışı bir yana, genel çizgisi böyle. Dumanaltı'yla başlayan, ilkgençlik döneminden sonra gelen -gene yaşamın ayrıntıları var burada- bir zorunlu susma zamanını da kapsayan bir dönem bu. Bu dönem, toplumsal yaşamın ağır, baskılı, sıkıntılı bir zaman parçası. Yaşam buradan geçerken -geçerek- kuruyor sanatçı kurgusunu, buradan geçip getiriyor -yaşamının- yapıtının yorumunu, anlamlamasını. Dumanaltı ve ondan sonraki yapıtların dönemi bu ikinci dönem. O arada da Nezihe Meriç için, toplumda çok hızlı yaşanan, çok hızla değişen, çok hızla yıpranan, alt üst olan, yozlaşan kültürün -bir yaşam biçimi olarak aldığımızda- içinde, biraz abartılı da olsa bir insanını tanımakta, olup biteni anlamakta zorlanma, bunalma, kırılma, bir ebkem kalma dönemi geliyor. Bu dönemde az da yazsa hala bir şeylere erme, bir şeyleri anlayıp çözümleme falan gibi alttan alta sezilen bir çaba var. Sonra gene, -alt dudağını ısırarak- yaşamının tüm deneyimini harmanlayıp, yeniden yazma devrine giriyor. Bu sanıyorum, insanoğlunu, yaşadığı toplumun durumu ne olursa olsun, onu olduğu gibi kabullenip algılayıp, özümleyip, evrensel ögelere taşıyarak yazmak, yaşadığı çağı ve kendini olduğu gibi yazıya dökmek, tanıklığını kullanmak falan gibi bir şey oluyor. Yaşamını belirleyen toplumundaki olan biten karmaşayı, bu karmaşadan çıkan, kimsenin kolay kolay akıl erdiremeyeceği biçemlerin yarattığı insanları, durumları anlamaya çalışırken çok zorlandığı bir dönem. - Bu bir inceleme konusu. Bir öykü nasıl oluşuyor, nasıl okunuyor, diye yazmak istediğim bir yazı var, bir yıldır kafamda dönüp dolaşıyor. Uzun bir yazı. Ben şimdi burada iki satırla bunu nasıl anlatabilirim. - Nasıl olur da karamsar olmam? Bu mümkün mü derim. Acılarımızı anlatırken çok kullandığımız bir laf vardır, 'yüreğim parçalanıyor' deriz. Aynen böyle. Çevremde olup bitenlere baktıkça yüreğim parçalanıyor. - Sorunuzda, Sait Faik için kullandığınız tüm imlemeler doğru da, bir iki eksik var. Ben zaten yazma isteği olan bir çocuktum. Bunun nedenini, nasılını irdeleyemem şimdi burada ama, bir sezgi halinde, pek bilgisizce, pek cahilce de olsa, ben ilkokuldan beri, ödevleri öğretmenler odasında okunan bir öğrenci, çok onurlandırılmış bir küçük yazardım. Ve, Anadolu'da, babamın peşi sıra dolaşırken yol yapımlarında, şantiyelerde, bitmek tükenmez kış gecelerinde, başka çare olmadığı için babamın kocaman bir sandığa istiflenmiş olarak bizimle beraber dolaşan kitaplarını okuyordum. Fransız, Rus vb. yazarlarını. Hep 'büyüyünce ben de yazacağım' düşleri içinde yaşadım. İlk etki kaynağımın ne olduğunu tam bilemem ama, bu durumda Sait Faik değildi. Ben, üniversiteye gelince, onu tanıyınca çok sevdim, bana yazma isteği, yazma coşkusu verdi. Öykülerini ezbere bilirdim neredeyse. Etkisi, izleri vardır elbette; dünyalarımızın çok ayrı olmasına karşın... - Yazarın yalnız şu ya da bu durumda değil, her zaman için meselesi, işi, görevi iyi yazmak değil midir? Yazar, bir toplumun ürünüyse, her toplumun da bir tarihi, bir coğrafyası, yaşama biçimi, amaçlamaları varsa, bunların tümü yazar için de geçerlidir. Çünkü onun kişiliğini belirleyen ögelerdir bunlar. Yazar, tek başına varolamayacağına göre, toplumunu oluşturan insanlarla bir arada, onların insan olarak varoluşlarını, yaşamlarını kuran., yapan, yıkan, etkileyen, olumlayan, bozan tüm toplumsal eylemlerin içinde yaşamaktadır. Bir fazlası, o sanatıyla yaşamı ifade edebilmektedir. Onun, ona 'sanatçı' dedirten, ötekilerden ayrı ve farklı bir yanı vardır. Bu x yanı onun aydın, çağdaş, bilgili oluşunu da içerir. İşte bu x gücünü kullanarak, birarada yaşadığı insanlar için yazan yazar, hele toplumun değişim zamanlarında büsbütün sorumlu, büsbütün yazdığına sahip olmak durumundadır. Çünkü ancak iyi yazarak, kendinde topladığı bu -değiştirici, etkileyici, insan gibi yaşamının koşullarını düşünmeyi öğretici, insanı, yaşamını etkileyen politikaya bakmaya, katılmaya karşı uyarıcı, sanatın insan yaşamındaki yerini algılatıcı, aydınlatıcı- gücü ötekilere geçirebilir. Nezihe Meriç yaşamayı çok seven biriyse, bu, öyküsüne de geçiyorsa, ne yapsın! - Öykü öyküdür! Nezihe Meriç öyküsü de, tanımladığınız gibiyse eh o da öyledir. Eskiler ne derler bilirsiniz, üslubu beyan, ayniyle insandır. Nezihe Meriç yaradılışı gereği, yaşamayı çok seven, ayrıntılı sevinçler üreten, bunu durma çevresindekilere geçiren biriyse, bu, öyküsüne de geçiyorsa, ne yapsın! Dergide yüz sayfalık yer ayırsanız bile. İnsan bu sorulara öyle iki satırla, üç satırla yanıt veremez biliyor musunuz? - Cumhuriyet aydını derken kimleri kastediyorsunuz? Benim kuşağımdan, büyük kentlerde okuyanları da biliyorum da, Anadolu'da, hele benim gibi köy kent dolaşarak, dağ başlarında, şantiyelerde, yol yapımlarında büyüyenler için bir tanımlama yaparken çok düşünmek gerekir. Biz Cumhuriyet kuşağı olarak büyük kentlerde, yabancı dil öğrenerek okuyanlar da içinde olmak üzere, -ayrıcalığı olan üç beş tanesini saymıyoruz elbette- ne öğrendiysek sosyalizm olsun, yasaklı kitapların pek çoğu olsun, tümünü 27 Mayıs'tan sonra ele geçirebildik, okuyabildik. Sezgi denilen bir şey var ya, -acıklı ama doğru- ben yöneliş dediğiniz o şeyi hep -çok okumamı, doymak bilmez öğrenme sevgimi de hesaba katmak gerekir- sezgimle ve el yordamıyla elde ettim -bilirsiniz, ben bunu hep söylerim-. Bu konuda konuşan, fikir beyan eden, ama benim ne dediklerini bir türlü anlayamadığım allamelere hiç sözüm yok. Benim sözüm kendim için geçerli. - Yanıtlar uzun oldukça -eski bir dergici olarak- pek mahçup oluyorum. 1950'li yılların öykücülüğü bir coşkulu zaman öykücülüğüydü. Şimdi neredeyse elli yıl aradan sonra bile hala etkisini, değerini yitirmemiş öykücülerimizin çoğu o zamanın genç öykücüsüydü, üstelik hepsi peş peşe gelmişti, birarada ürün veriyorlardı. Çağdaş, modern öyküye geçilmişti. En önemlisi şu benim pek özlemini çektiğim 'coşku' sözcüğü. Öykünün doğuşu öyle gizemli, öyle şaşırtıcı evrelerden geçer ki! Dil, bunun kuruluşu öykücülüğünüzün çekim odağı. Yazmayı öğretici / gösterici bir yanınız var. Geldiğiniz çizgide bugünkü yazın / öykü dünyamıza bakışınızı da öğrenmek isterim. Bunca altüst oluş karşısında yazı serüveninizin elli yıllık tanıklığının dile getirecekleri önemlidir. - Öyle diyorsanız öyledir de, ben bunun hiç ayırdında değilim. Öykünün doğuşu, diyelim imgeleme ilk düşüşü, gelişimi, aldığı etkiler, renkler vb. öyle gizemli, öyle şaşırtıcı evrelerden geçer ki, ben bu dediğinizi nasıl yaptığımı hiç bilemiyorum. Kendiliğinden oluyor zahir. Bugünün öykücülerini izlemeye büyük özen gösteriyorum da, -bir ikisini saymazsak- onlara karşı çoğu, ikircimli duygular içindeyim. Pek zorlanıyorum. - Ben size bir şey söyleyeyim mi, bir yazar, hem aydın hem sanatçı, hem çağdaş, hem iyi bir yazarsa, zaten çağının tanığıdır. İlericidir, devrimcidir. Geri kalanını bırakın, küflensinler."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/674649286777126912/dido-sotiriyu-benden-selam-s%C3%B6yle-anadoluyada", "text": "Ailesinden sağ kalanlarla, 1923 Mübadelesi'nde Aydın'dan Yunanistan'a giden Dido Sotiriyu, Benden Selam Söyle Anadolu'ya adlı kitabıyla tanındı. Yazar, bu romanda kurguyla belgeselin ayırdedilemeyeceğini söylüyor. - Bir yazar tepkilerin ne olacağı hesabını yapmadan gerçekleri söylemek zorundadır. Kitaplarım yurt dışında da sevildi ve çeşitli dillere çevrildi. Fakat hiç bir ödül almış değilim. Amacım da ödül almak değildi zaten. Yunan halkına gelince, yalnız Anadolu'dan göçenler arasında değil, bütün halk arasında büyük sevgi gördü romanlarım. Geniş bir okur topluluğu buldu. İlk kitabım şimdiye kadar yedi baskı yaptı. Tabii albaylar cuntası sırasında kitaplarımın yayınlanması dağıtılması yasaklanmıştı. Bu da onların halk arasında nasıl sevildiklerini gösterir sanırım. - Çetin koşullara göğüs germek zorundaydık. Bu koşullar altında savaşımı sürdürmemiz gerekiyordu. Ben de ayakta durmak ve direnmek zorunda olanlardan biriydim. Yeğenime bakıyordum. Kızkardeşim Beloyanis'in karısıydı. Onları duymuşsunuzdur. Beloyanis 1952'de, iç savaşın sonunda idam edilmişti. Karısı, yani kızkardeşim de iki kere idama mahkum oldu. Gebe olduğu için onu öldüremediler. Yakında Türkçeye çevrilecek romanımda onların öyküsü de işlenmiştir. Aralarında büyük bir aşk vardı. Onların bu yarım bıraktırılmış yaşamlarını, belgesel denecek bir biçimde anlattım romanda. Gizlilik koşullarında takma adlar kullanıyordum. Sonradan kendi adlarını ve fotoğraflarını da kattım. İç savaş... Onaltı yaşında cezaevlerine doldurulan, sonra oyunlarından alınıp papazların önünde son duaları yaptırılarak asılan genç kızlar... Gerçek olayları, romanın yapısı içine, neredeyse belgesel biçimde yerleştirdim. Kişiler, tarihler hep böyledir. - Evet. İlk romanımla, Benden Selam Söyle Anadolu'ya arasında, savaşın Türklerle Yunanlılar arasında çıkmadığını, bunun dış güçler tarafından kışkırtıldığını belgeleyen bir inceleme yaptım. Benim için romanlarım önemlidir. Söyleyeceklerimi orada söyledim. Halkımın çektiği büyük acılar. Başlarından geçen büyük serüvenleri dile getirmeye çalıştım. Böyle bir işi başarabilmek için de belgeleri derlememin onlardan yararlanmamın gerekli olduğuna inandım. - Bu sorunuzun yanıtı Benden Selam Söyle Anadolu'ya romanımda en iyi verilmiştir. Bu romanda kurguyla belgesel içiçedir. Ayırdedilmez. Bütünüyle kurguya dayanan bir roman yazarsınız da hiç sanat değeri olamayabilir. Öte yandan belgelere dayanırsınız, büyük ölçüde gerçek olaylardan yola çıkarsınız, ama natüralizme, gereksiz ayrıntıcılığa saplanmaz da gerçekçiliğin dengesini yakalarsanız amacınıza varmış olursunuz. - Bu büyük ölçüde, romancının duyarlılığına, bilgisine ve yeteneğine bağlıdır. Gerçekleri ayıklamasını bilmek. Ayrıntılara takılmamak. Soyutlamalara gitmeyi becerebilmek ve her olanaktan yararlanarak sanatsal heyecanı diri tutmak, o gerilimi sağlayabilmek. - Yalnız natüralizm değil. Yazarın kendisi, kültürü, bakış açısı önemlidir. Basit saptamacılıktan onu kurtarabilecek olan bu özellikleridir. Bu özelliklere sahip bir romancı sanatsal heyecanı diri tutabilir, insanı düşündürebilir. Bilinçlendirme görevini yerine getirebilir. Özellikle düşündürmeyi bilmek. - Yunanlılar tarihlerinin büyük bir bölümünde çeşitli diktatörlüklerle karşılaştılar, bunlara, bu zorbalıklara karşı direnmek zorunda kaldılar. Meteksa diktatörlüğünden, işgal yıllarına, sonra albaylar cuntasına kadar bir sürü acılar çekildi. Bu acılar ve direnişler içinde doğdu Yunan politik romanı. Tabii olaylar hemen, sıcağı sıcağına yazılamıyor. Aradan zamana geçmesi, yazarın kafasında yaşanmış olayların biraz pişmesi gerek. - Hayır. İlle de o anda yaşanan olayların yazılması gerekmez. Tarih boyutunu kullanma, düşünülen bir konuyu başka olaylara, değişik bir tarihe uyarlama yoluna gidilebilir. Bu teknikler, başka olaylarla yaşanan olaylar arasında benzerlikler, paralellikler kurma tekniği politik romana geçiş olanakları sağlar. Burada da önemli olan yine yazarın tavrı, onun konuyu ele alıştaki tavır ve ustalığıdır. Bu noktalar bizim edebiyatımız açısından da çok önemli. Çok benzer sorunlarla karşı karşıyayız. - Birbirine çok benzeyen çok ortak sorunları olan iki halkız. Bizi ne yapıp yapıp birbirimizden ayırmışlar. Duyarlıklarımız, düşüncelerimiz, arzularımız özgürlük tutkumuz aynı. Barışa, özgürlüğe bağlılığımız tam olduğu sürece, ben, bizi birbirimize düşürmek isteyenlerin hakkından geleceğimize inanıyorum. Kıbrıs vb. gibi sorunları, ortak gücümüzle çözümleyebileceğimize inanıyorum. Ortak idealleri olan insanları birbirinden ayırmayı başaramayacaklar. İnsani olanı, ortak olanı mutlaka bulacağız."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/674650842644791296/aziz-nesin-kemal-tahir-zor-ko%C5%9Fullar%C4%B1n-k%C3%B6t%C3%BC", "text": "Aziz Nesin, Kemal Tahir'in çok yakın dostuydu. Milliyet Sanat dergisi için yazdığı ve Kemal Tahir'in mezarı başında okumağa çalışıp tamamlayamadığı yazı, kendi deyimiyle, yaşamının en zor yazısı\"ydı. Türk edebiyatının zorlu bir fırtınası dindi. Aralarında hiçbir benzerlik olmamakla birlikte, Süleyman Nazif'ten bu yana, edebiyatımızda böylesine sert, böylesine zorlu bir fırtına esmemişti. Kemal Tahir fırtınası yanında, en sert edebiyat yelleri bile inbat esintisi kalır. Gürleyen yergi yıldırımları, dilinde çakan sövgü kıvılcımları, yağdırdığı taşlama yağmurlarıyla, edebiyatımızın en yaman fırtınası dindi. Eşi Semiha arkadaşımız, sabahın altısında, telefonda, \"Kemal uyudu, bir daha uyanmayacak diyordu. Bu denli yalın, yapyalın bir sözün, birdenbire bu denli anlamlaştığı, bu denli şiirleştiği pek az görülmüştür. Bu olağan, bu dümdüz söz, edebiyatımızda başka hiç kimsenin ölümüne, Kemal Tahir'in ölümüne olduğu denli uygun düşmez. Bir daha uyanmayacağı uykusuna yatmış Kemal'in alnından öptüğümde, dudaklarıma geçen yokluğunun serinliğiyle, o zorlu fırtınanın büsbütün dindiğini acıyla duydum. Arkadaşlarıma değgin dosyamda iki bölüm var; birine Birlikte Yaşadıklarım, öbürüne Birlikte Öldüklerim başlığını koymuştum. Birlikte Yaşadıklarım bölümündeki adları bir bir silip Birlikte Öldüklerim bölümüne aktarıyorum. Kemal Tahir de Birlikte Yaşadıklarım\"dan \"Birlikte Öldüklerim arasına göçtü. Her ölen arkadaşımla ben de biraz ölüyorum; ama bu kez biraz değil, pekçok öldüm. Neden böyle oldum, diye düşündüm. Çünkü dostluğumuz, yıllardan beri, sevgi bağlarıyla ve ve dargınlıklarla, anlaşmalarla ve anlaşmazlıklarla, dayanışmalarla ve çatışmalarla, barışmalarla ve küskünlüklerle, gönül almalar ve kızgınlıklarla, değer vermeler ve eleştirmelerle sürüp gitti. Yani gerçek dostluğun bütün gerekleriyle, aramızda her ne geçerse geçsin, her ne olursa olsun, birbirimizin vazgeçilmeziydik. İşte bunun için olacak, bunca yazılar yazmış, bunca yılın yazarı olan ben, bugün yaşamımın en zor yazısını yazıyorum. 1944 yılında bir gün, dergisinde çalıştığım Sedat Semavi, kurşunkalemle ince ince yazılmış bir sarı yapraklı müsvette defteri verdi. Okumamı istedi. Uygun görürsem roman Yedigün'de yayınlanacaktı. Roman müsvettesinin yazarı Bedri Eser'di. Okudum. Toplumsal içeriği de olan, iyice usta işi bir macera romanıydı. Romandaki olaylar, barlarda, genelevlerde, batakhanelerde, kumarhanelerde geçiyordu. Romanın başkişisi, uçarı, bıçkın, bileğine güçlü, yiğit, ama doğru bir delikanlıydı. Sedat Simavi'ye Yayınlanmalı, güzel roman. Kim bu Bedri Eser? diye sordum. Sedat Bey gülümseyerek, Kemal Tahir dedi. Kemal Tahir'le hiçbir ideolojik yakınlığı olmayan -ama düşmanlığı da olmayan- Sedat Simavi, o soylu gerçek iyilikçi kişiliğiyle, eskiden birlikte çalıştığı Kemal Tahir'e yardım edebilmek için, onun takmaadlarla yazdığı romanları, hikayeleri, dergilerinde yayınlıyordu. Bedri Eser takma adıyla yazdığı romanını okuyana dek, Kemal Tahir üstüne çok şey dinlemiştim. Onun Ayıngacılar adlı şiirini çok dinlemiş, çok söylemiştim. Bedri Eser takma adıyla yazdığı romanın başkişisiyle Kemal Tahir'in yaşantısı arasında benzerlik, koşutluk, tıpkılık ortadaydı. Kemal Tahir de, romandaki başkişi delikanlı gibi, uçarı, bıçkın, gereğinde kavgacı, doğrucu, yiğit bir gazeteciydi. Kemal Tahir'in o yaşındaki resimlerinde bakınız, onun bu karakterini hemen anlarsınız. Onun bu yanını, 13 yıllık cezaevi yaşantısı daha da olgunlaştırarak sürdürmüştür. Bu döneminde Kemal Tahir'in soyadı bile, Nazım Hikmet'in şiirinden esinlenerek Benerci'ydi. Kemal Tahir'in bu yanından izler ölümüne dek yaşamında sürmüştür. İşte ünlü bir yazarken bile, birçok aydınları şaşırtabilecek olan parmağındaki kalın şövalye yüzüğü, kehribar tesbihi, konuşma biçimi, pardesüsünü mapusane gocuğu gibi omuzuna alışı, davranışları, kendisine çok özgün bir çekicilik veren bütün bu yanları, Beyoğlu eğlence dünyasında geçen, bıçkın, kavgacı, uçarı, arkadaş canlısı, çok devingen gazetecilik günlerinden ona kalmıştır. Bence Bedri Eser ve başka takmaadlarla yazdığı o zamanki romanları, Kemal Tahir adıyla yazdığı romanlarının müsvetteleri, alıştırmalarıydı. Hatta, çeviriymiş gibi uyarladığı Mayk Hammer adlı vurkır romanlarında bile, bugünkü Kemal Tahir'in izleri vardır. Bütün bu oluşumlara, Kemal Tahir'in babası Tahir Bey'den geçen Şebinkarahisarlı, has Anadolu insanı davranışlarını da eklemek gerekir. Kemal Tahir'in romanlarını değerlendirmek isteyenler, onun bütün bu yaşantısını, Bedri Eser ve başka takma adlarla yazdığı romanları, çeviri diye sunduğu uyarlamaları, babasından geçen Anadoluluğu iyice araştırıp incelemek zorundadırlar. Bir de eşi Semiha'yı hesaba katmadan, Kemal Tahir'in yaşamını anlamak ve eserlerini çözümlemek olanağı yoktur. Bütün yaşamı, dostlarına, arkadaşlarına fedakarlıkla geçen bu eşsiz elcil, bu sonsuzcasına fedakar kadın, hiçbir kadının dayanamadığı, dayanamayacağı o Kemal Tahir fırtınasına seve seve dayandı, kendini Kemal Tahir'e adadı, benliğini silip kişiliğini de koruyarak kendini tümüyle Kemal Tahir yoluna verdi; tıpkı kökü sağlam güçlü bir kamışın zorlu fırtına önünde eğilip doğrularak hep yerinde durması gibi hem kendisi direndi, hem Kemal Tahir'i dik, diri, ayakta tuttu. Kemal Tahir son günlerinde, fırtınasının dinginleştiği zamanlarda, Semiha'ya, Sen olmasan, ben yaşayamazdım! derdi. Evet öyleydi. Kanser canavarının pençesinden Kemal Tahir kendi moral gücüyle, ama daha da çok Semiha'nın sevecenli elleriyle kurtuldu. Daha başka birşey de vardı: Semiha olmasaydı, Kemal yalnız yaşayamaz değil, yazamazdı da. Sonra kardeşleri? Eserleriyle yüreğini ortaya koyma cömertliğindeki, nesi varsa başkalarına verme elciliğindeki bütün büyük sanatçıların, yakın çevrelerine tıkandıkları bencillik Kemal Tahir'de de vardı. O eşsiz iki kardeş, Kemal Tahir'in yeryüzü için yaşadığını bilerek, onun yoluna kendilerini adamış iki güçlü destek, iki yardımcıydı. 1955'de, Harbiye'deki cezaevinin daracık bir hücresinde Kemal Tahir'le birlikteydik. Bu dar hücreye, yatarken, ikimiz birden sığışamadığımızdan, geceleri yere benim başım onun ayaklarına, onun ayakları benim başıma gelmek üzere, birbirimize ters uzanırdık. Hücre karanlıktı. Tepede, örgü tel içindeki kör lamba hücreyi aydınlatmıyor, karanlığın yoğunluğunu daha da çoğaltıyordu. Öylesine daracık bir yerdeydik ki, yerdeki taşlara uzanınca, dört duvarla tavan ve taban, yani içinde bulunduğumuz hacmin altı yüzünü birden aynı zamanda görüp duyumlayabiliyorduk. Geceleri hücrenin çıplak taş tabanına uzanıp yatıyorduk. Sonradan Yassıada duruşmalarında bir yargıç albayın yaptığı tanıklığa göre, biz orada, işlemediğimiz bir suçtan, başkalarının işlediği 6-7 Eylül olaylarının suçunu bizlere yüklemek amacıyla, idam edilmek üzere tutuklanmıştık. İşte bu koşullar altında birlikte kaldığımız o hücreyi, Kemal Tahir çınçın öten kahkahalarıyla, patlayan sövgüleriyle ışıtıyor, canlandırıyordu. Kemal Tahir'deki iyimserliği başka hiç kimsede görmedim. İnsanın yiğitliği, zor yerlerde, dar geçitlerde belli olur. Kaç kez denemişimdir, Kemal zor koşulların, kötü yerlerin, dar geçitlerin yiğit arkadaşıydı. Düşün Yayınevi'ni kurmayı işte o hücrede kararlaştırmıştık. Çağdaşlarım içinde böylesine coşkulu arkadaşım olmadı. Beğensinler, beğenmesinler, sevsinler sevmesinler, dostu olsunlar, düşmanı olsunlar, ama her namuslu kişi, Kemal Tahir için şu gerçeği onaylamak zorundadır: Çağımız Türk romanında işini en ciddiye alan, neyi, neden, nasıl yaptığını ve yapacağını bilen, bütün bunları en çok araştırıp inceleyen yazarımızdı. Her romanını nasıl yazdığı, ayrı bir roman konusu olacak denli çileli bir çalışmadır. Elbet günün birinde bıraktığı müsvetteleri, notları, ondan geriye kalan herşey, araştırılıp, taranıp, sıralanıp değerlendirilerek, onun çalışma yöntemi ortaya konulacaktır. Kemal Tahir bir diyalog adamı değildi. O, bir monolog adamıydı. Çünkü diyalogu kendi kendisiyle yaptığı için, konuşmaları dışarıya monolog olarak yansırdı. Kendi kendisiyle tartışarak konuşurdu. Her konuşması, gelecekteki bir eserinin bir ön çalışmasıydı... Onun, sıksık yön ve biçim değiştirecek olan bu ön çalışmalarını, yani konuşmalarını, düşüncelerinin son biçimi, kesin yargısı sananlar yanılmışlardır. Onun beynini, yaramaz bir kedi yavrusunun oynayıp karmakarışık ettiği bir yün yumağına benzetirim. Kemal, düşünceleri işte böyle karıştırır, birbirine düğümler, karmakarışık eder, en sonunda bundan yeni bir düzen çıkarırdı; ama bu düzen de elbet kesin sonuç değildi. Herşeyi yeni baştan düşüneceğiz, Eski yargıları, değer yargılarını yeniden eleştireceğiz, Yeni düşün bileşkelerine varmalıyız gibi çok doğru olan yargıları, her konuda özgün düşünceyi arayışı, Kemal Tahir'i zaman zaman orijinallikten paradokslara götürmüştür. Çünkü o, sürekli arayışlar içindeydi. Bu arayışlarında karşıt boyutlarda, en ters ve en uç düşünce doruklarında dolaşır, bu yüzden de çok abartmalı konuşurdu. Sürekli arayış içinde olduğundan, bir zaman savunduğu bir düşünceyi, kendine özgü davranışla, Yahuuuu, yanılmışız! diye eleştirdiği çok olmuştur. Kanser ameliyatında ciğerinin biri alındıktan sonra Kemal Tahir'e olan davranışlarım büsbütün değişmişti. Onunla tartışmaktan çekiniyor, dediklerini benimsemesem de tartışmıyordum. Bütün yaşamımda, en yumuşak davrandığım, düşüncelerini tartışmadığım tek arkadaşım son iki yılındaki Kemal olmuştur. Çokları, o kanser canavarından kurtulduktan sonra bambaşka bir Kemal Tahir'le karşılaştıklarını bilemediler. Bir gün bana, Arkadaş, bu kitapları ne yapacağız yahuuu? diye sormuştu. Zengin kitaplığına asıl verdiği değer, her kitabına yazdığı notlarından ileri geliyordu. Bu kitapların her satırında onun düşünceleri vardı. Bir gün zengin kitaplığındaki kitaplarını inceleyenler, o kitapların satırları arasına yazılmış çok özgün düşünceler, eleştirilerle birlikte çok ağır sövgüler de bulacaklardır. - Ben bir vakıf kuracağım Kemal, dedim. - Çok iyi olur, çok iyi, dedi. Ben de bir vakıf kurayım. Hele sen bir kur da... - saqisaqsaqi liked this - piriltii liked this - hayirdirneyabakiyon liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/675800410926284800/naz%C4%B1m-hikmet-sabahattin-ali-t%C3%BCrk-nesrinde-bir", "text": "Nazım Hikmet, Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan adlı romanının 1955 Rusça baskısı için yazdığı yazı, Türk okurlarıyla ancak 1978 yılında buluşabildi. Hikmet'e göre, Sabahattin Ali, Türkiye halkının ve Türkçenin en namuslu, en yurtsever, en istidatlı evlatlarından biridir. Sertel'lerin çıkardığı Resimli Ay dergisinde bir çeşit teknik yazıişleri müdürlüğüyle musahhihlik yapıyordum. Resimli Ay o devirde demokrasiyi savunuyor, emperyalizme, hele Amerikan emperyalizmine karşı savaşıyordu. Faşizme düşmandı, Sovyetler Birliği'yle dostluğun pekiştirilmesini istiyordu. Bugün olduğu gibi o günlerde de, Sovyetler Birliği'yle demokrasi düşmanları, faşistler, turancılar, emperyalizm ajanları tek cephe yapmışlardı. Bu tek cepheye karşı Resimli Ay da yayınlarında tek bir cephe kurmuştu. Dergide Putları Yıkıyoruz başlığı altında bir edebiyat münakaşası yapılıyordu. Bu edebiyat münakaşası gerçekte, siyasi, demokratik hakları savunuyordu. Aynı zamanda dergide, İstanbul'da patlak veren ulaştırma işçileri grevini savunan bir şiirle, Sovyet Azerbaycan'ı hakkında bir röportaj ve İstanbul'daki Amerikan kolejleriyle, İncil Evleri ve Hıristiyan Gençler Birliği teşkilatı aleyhine bir sıra makale yayınlanıyordu. Bunun sonucu olarak da, Türk Ocağı, VV. M. C. teşkilatı ve İstanbul polisi elbirliğiyle harekete geçiyor, Resimli Ay matbaası basılıyordu. Başta Zekeriya Sertel olmak üzere, Sabiha Sertel ve ben linç edilmek istenmiştik. Fakat Resimli Ay mürettipleri ellerinde kumpaslarıyla matbaa koridorlarında görününce saldırganlar yüz geri etmişti. Resimli Ay dergisi hakkında bu kısa bilgiyi verişim boşuna değil. Bu dergi, Sabahattin'in hem edebiyat, hem de politika hayatında belirli bir yer tutar. Sabahattin'in Bir Orman Hikayesi Resimli Ay\"da yayımlandı. Bu onun ilk hikayesiydi. Dotluğumuz böyle başladı. \"Resimli Ay idarehanesinde başlayan dostluğumuzdan bahsediyorsam, bunun da Sabahattin'in edebiyat ve politika hayatında önemli yeri olduğunu sandığımdandır. Sabahattin'in ilk hikayesini Resimli Ay dergisinde, o devirdeki Resimli Ay\"da yayınlaması, yazarın o zamandaki edebiyat, dolayısıyla politika cereyanları arasında belirli bir safta yer alması demekti. İlk yazısını bize getirişi Sabahattin'in antiemperyalist, demokratik temayülünü gösteriyordu. Gerek dostluğumuz, gerek \"Resimli Ay\"ın o zamanki çevresine girişi, gerekse sonraları Sinop Cezaevi'nde Parti üyelerinden bazılarıyla tanışması, Sabahattin Ali'nin sosyalist idealleri benimsemesinde tesirli oldu. Bu benimseyiş her gün biraz daha kuvvetlendi. Sabahattin, Marks'ı, Engels'i, Lenin'i okuyor, uluslararası işçi ve halk hareketleriyle ve Türkiye işçi, köylü ve zanaatkarlarının hayatıyla, kavgasıyla yakından ilgileniyordu. Sabahattin orta boyluydu. Tombulcaydı. Gözlüklerinin arkasında pusuya yatmaz, gözlüklerinin arkasından insanın gözüne dostça, bazan dost bir alaycılıkla bakardı. Bakışları arasıra mahzunlaşırdı. Bazan lüzumundan fazla telaşlandığı olurdu. Bazansa kendisine, sırf kendine, lüzumundan fazla güvenirdi. Yumruklarına değil, zekasına. \"Ben elbette, bizim polis hafiyelerinden, komiserlerinden, müdürlerinden, bizim içişleri bakanlarından zekiyim, akıllıyım derdi. Sabahattin, elbette ki bütün bu cellatlar ve yamaklarından zekiydi, akıllıydı. Ama onlar sinsi, zalim ve kurnazdı. Ve teşkilatlıydılar. Oysa ki Sabahattin hiçbir teşkilata dahil değildi. Parti'nin çok yakın sempatizanıydı, ama üyesi değildi. Parti üyesi olsaydı, bu onun hapislere girmesini, yahut katledilmesini belki yine de önleyemezdi. Lakin, o kahrolası faşist provakasyonuna o kadar kolayca düşmez, bir ormanda öylesine kolayca katledilmezdi. Sabahattin'in saçları vaktinden önce ağardı. Öldürüldüğü zaman arkasında vefalı bir genç kadınla bir kız bıraktı. Almancayı çok iyi bilirdi. Almanya'da bulunmuştu. Belki de bu yüzden ilk eserlerinde Alman romantiklerinin tesiri görünür. Ömrünün sonuna kadar da büyük Alman romantiklerinin hayranı kaldı. Fransızları, hele Fransız realistlerini çok severdi. Fakat üzerinde Fransız edebiyatının büyük bir tesiri olmuştur denemez. Klasik Rus edebiyatıyla, hele Gogol, Tolstoy, Turgenyef, Çehov ve Gorki'yle tanışması yalnız edebiyat değil, sosyal faaliyetleri üstünde de tesirli olmuştur. Sovyet yazarlarından Şolohov'u çok severdi. Onu büyük Rus klasikleri arasında sayardı. Sabahattin Türk folklorunu, halk edebiyatını çok iyi bilirdi. İyi şairdi de. Şiirlerinde halk şiirinin tesirini bilhassa belirtirdi. Sabahattin Ali Türk edebiyatının ilk inkilapçı-gerçekçi hikayecisi ve romancısıdır. Türk edebiyatında Sabahattin'den çok önce natüralist, hatta tenkitçi-gerçekçi hikayeciler ve romancılar vardır. Bunların üzerinde bilhassa Fransız natüralizminin ve gerçekçiliğinin izi görülür. Fakat tenkitçi-gerçekçilikle sosyalist-gerçekçiliğin arasında ve sosyalist-gerçekçiliğe yakın bir merhale olan inkılapçı, halkçı gerçekçiliğin Türkiye'de ilk hikayeci ve romancısı Sabahattin'dir. Türkiye edebiyatında şehir esnaf ve zanaatkarlarının, aydınların, köyün ve köylünün hayatlarını natüralist, hatta tenkitçi-gerçekçi bir gözle yazanlara Sabahattin'den çok önce rastlıyoruz. Burada şunu kısaca yazmadan edemeyeceğim. Mahmut Makal'ın meşhur Köy Anılarından hemen hemen elli yıl önce Küçük Paşa adında bir roman yayınlanmıştır Türkiye'de. Bu romanın birinci bölümünde anlatılan köyle elli yıl sonra Mahmut Makal'ın anlattığı köy arasında, açlık, sefalet, cehalet, çocuk ve kadın istismarı vesaire bakımından hemen hemen hiçbir fark yoktur. Her iki kitapta da natüralizm ağır basmakla beraber, tenkitçi-gerçekçilik unsurları da bulmak mümdür. Evet, Türkiye orta sınıflarının, köylüsünün, fukarasının hayatını bizde anlatan ilk yazar Sabahattin Ali değildir. Fakat bunu büyük bir ustalık ve inkılapçı, halkçı, gerçekçi bir görüşle yapan ilk hikayecimiz, romancımız odur. Geçenlerde bir edebiyat tenkitçisi, İstanbul'da çıkan bir burjuva gazetesinde Türk edebiyatında, hele son devir romanlarını incelerken, Sabahattin'in adını anmamazlık edemiyor da, Cumhuriyet devrinin en kuvvetli romancısı Sabahattin Ali'dir diyor. Bunu demese, Türk edebiyatının son devrindeki romanı inkar edecek. Aynı gazeteler Sabahattin'in katledildiği haberini adeta sevinerek vermişlerdi. Aynı gazeteler, Sabahattin'in katilini neredeyse milli kahraman diye göstereceklerdi. Sabahattin Türk nesrinde bir mektebin başıdır, başlangıcıdır. Sabahattin en usta Türk nesircilerinden biridir. Sabahattin'in Türk nesri üzerindeki, bilhassa Türk hikayeciliği üstündeki tesiri büyüktür, hayırlıdır. Türk edebiyatının halkçı, demokrat, emperyalizm düşmanı, sosyalist kolu, bir kelimeyle, Türk edebiyatının ilerici yazarları kendi aralarında Sabahattin Ali gibi bir yazarın bulunmasıyla onun sağlığında da övündüler, ölümünden sonra da övünüyorlar ve övünecekler. Sabahattin'in, İçimizdeki Şeytan romanı hakkında kitabın önsözünde oldukça etraflı bilgi verilmiş. Ben buna bir şey katacak değilim. Yalnız, Sabahattin'in yazdığı devirlerde ve şimdi de Türkiye'de sansür, sansür şartları denildiği zaman bunu, kitaplar, dergiler, gazeteler filan yayınlanmadan önce bir sansür kurumuna gönderilir manasına almamalı. Böyle bir sansür o zaman da yoktu, şimdi de yok. Fakat bundan beter bir sansür var: Hapisane. Yani kitabını önceden sansür ettirmek zorunda değilsin. Fakat kitabın yayınlanmasından hemen sonra toplanabilir ve seni içeri atabilirler. Dahası var. Kitabını bir kitapçının, bir tüccarın yayınlaması gerekir çok defa. Bunun için de kitabının bu tüccarın hoşuna gitmesi şarttır, onu hapse düşmek tehlikesiyle karşılaştırmaması da şarttır. Yahut, kitapçı, senin kitabından çok para kazanacağını hesaplamalı ve ona göre hoşuna gitmese de, tehlikeli olsa da kitabını basmağa yanaşmalı. İşte gerek Sabahattin, gerekse arkadaşları bu gibi sansür şartları altında çalıştılar, hala da her gün biraz daha keskinleşen bu gibi şartlar altında yazı yazıyorlar. Sabahattin'in bazı hikayeleri Rusçaya çevrildi. İçimizdeki Şeytan Rusçaya çevrilen ilk romanıdır. Gönül isterdi ki, Sabahattin'in bütün hikayeleri ve en usta romanı olan Kuyucaklı Yusuf da Rusçaya çevrilsin. Sabahattin sağ olsaydı ve ona sorsaydınız, ilk önce hangi dile çevrilmek isterdin deseydiniz, o size şu karşılığı verecekti: Tolstoy'un ve Lenin'in diline... Bunu öyle laf olsun diye yazmıyorum. Bir gün bana kendisi aynen böyle dedi:- Halide Edip Hanımefendiyi Rusçaya çevirmişler.. . Bir gün beni de çevirirler mi dersin? . Boru mu bu? Geleceğin en büyük diline çevrilmek, yüz milyonlarca insanın seni okuması, halkını ve seni sevmesi.. Sabahattin Ali'yi, Puşkin'in ve Lenin'in dili sayesinde yalnız Ruslar değil, birçok Çinliler, Bulgarlar, Ukraynalılar, Moğollar, Macarlar, hasılı yetmiş yedi millet okuyor. Doğrudan doğruya Rusçadan okuyabiliyor ve kendi dillerine çeviriyor. Mayakovski'nin ve Lenin'in dili sayesinde yetmiş yedi millet Sabahattin Ali'nin halkını ve onun dilini seviyor. Çünkü Sabahattin, Türkiye halkının ve Türkçenin en namuslu, en yurtsever, en istidatlı evlatlarından biridir. - piriltii liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/677005871490924544/beh%C3%A7et-necatigil-sanatta-i%C3%A7tenli%C4%9Fin-erdem", "text": "Varlık dergisi, 1967'de, ölümünün 10'uncu yıldönümünde özel sayı ile Ziya Osman Saba'yı anmıştı. Behçet Necatigil bu sayıda yayınlanan yazısında, şair hakkında, Eserine katıksız bir saygıyla bağlı oluşu, yazdıklarını süslemekten onu alıkoyuyor, bu gösterişsiz haliyle belki çarpıcı olamıyor, yalnız şiirin ölmezlik suyunu, ana pınarı bulmuşların iç rahatlığıyla, kağıtlara durulmuş, arınmış yaşantılarını sessizce aktarıyordu demişti. Çağın hızlı, hırçın temposu içinde, bizi bize bırakmayan sert dönemeçlerin tedirginliği içinde, orada, gerilerde bizim telaş ve korkularımıza gülümseyen yüzler var: Eski şairler. Sağa sola itilen, fırlatılan, kendilerini çarklara kaptıran, fakat soylu ve kutsal saatlerde yazgılarda değişmeyecek olanı bilen, söyleyen, ya da söylemeyen, fakat bilen yüzler de var: Yeni şairler. Ziya Osman Saba, tutarlığını burada buldu: Eskilerden geleni, yarınlara güven ve inançla aktaran, değişken toplum koşul ve ortamları içinde kişioğlunun değişmeyecek tekil yalnızlığını, naçarlığını göstermekte buldu. Bir sanatçının tutku, korku ve saplantılarının gerçek nedenleri; dönem dönem hayatının ayrıntıları iyice bilinmedikçe, elde güvenilir monografiler olmadıkça açık seçik anlaşılamayacaktır. Sanatçıyı yakından tanıyanların biraz değindikleri, çok kere bir vefa duygusuyla sergilemekten çekindikleri çapraşık bir hayat yapısını, ne çare, ancak dolaylı yansımalar oranında, kalan eserdeki ipuçlarından çıkarmak gerek. Ziya Osman bütün içtenliğine rağmen, iç dünyasının büyük bir bölüğünü, asıl tasalarını bir yerde kaçırdı şiirlerinden; oysa ona ahretle, ölümle, Tanrıyla beslenmiş o temiz şiirleri sanatı değil, hayatı yazdırmıştı. Fakat haklıydı, çünkü bazı şeylerin yalın, fakat karanlıkta kalması gerekiyor. Ne zaman bir şiir yazmaya kalksam önümde hep Ziya Osman Saba. İnsanın bir kaderi gibi, bir ya da ancak birkaç şairi olmalı. Yazı Ziya Osman Saba başlığı ile yayımlanmıştır."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/677160643267280896/murat-belge-roman%C4%B1-evrensel-%C3%A7er%C3%A7evesi-i%C3%A7inde-ve", "text": "1981 baharında Uğur Mumcu'nun çağdaş Türk romanı, daha geniş bir deyimle çağdaş Türk edebiyatı ve Türk aydınının konumu üzerine Attila İlhan'la yaptığı söyleşi büyük uyandırdı. Bu konuşmaya değin çeşitli görüşler dile getirildi. Ardından Mumcu, Türk romanı ile ilgili tartışmaların niteliği ve temeldeki sorunlarla ilgili sorularını eleştirmen Murat Belge'ye yöneltti. - Var tabii, ama bizim romanın sorunlarına gelmeden önce, bu çağda romanın genel sorunlarına bakmak istiyorum. Roman türünün ortaya çıkmasına temel oluşturan gerçeklik anlayışı, yirminci yüzyılın yeni bilimsel yaklaşımlarıyla değiştiyse, bu sarsıntı romanda da duyulacaktır elbette. Edebiyatta ve bu arada romanda yenilik sorunu, eski bir gerçekliği yeni bir biçimde anlatmak demek değildir. Anlatımın değişmesi gereği doğmuşsa, gerçekliğin kavranışında bir değişiklik olmuştur. Sanırım dünya romanı böyle bir arayışın içinde. Bizdeki durum epey farklı. Roman, görünüşte tartışılıyor. Ama sorunlar hemen kişiselleşiyor. Temelde yatan teorik sorulara cevap aramak yerine, kişisel alınmalar, kırılmalar, sinirlenmeler ve kişisel savunmalar kaplıyor ortamı. Böyle bir tartışmadan olumlu bir yere varılacağını sanmıyorum. Romancı veya eleştirmen, yazma pratiğinin içinde yer alanların bu tartışma yöntemi, edebiyatı izleyen kitleyi kötü koşullandırıyor. Edebiyatın, romanın teorik sorunları, onları da ilgilendiriyor. Ama bir tartışma yerine bir atışma ile karşılaştıkları için, sanırım önce hayal kırıklığına uğruyorlar, sonra onlar da beğendikleri yazarlara göre, yüzeysel denebilecek bir biçimde tavır alıyorlar. Bütün bu yazılıp söylenenler de sansasyon\"u veya \"dedikodu\"yu aşmıyor. - İlkin evrensel çerçevesi içinde ve teorik bir zeminde tartışmalıyız romanı. Ondokuzuncu yüzyılda doruğuna varan gerçekçi roman geleneğinin dayanakları, epistemolojik öncülleri nelerdi vb.? Genel olarak \"gerçekliğin ampirist kavranışı diye adlandırabileceğimiz bu temeller nasıl sarsıldı? Yirminci yüzyılda, fizik alanında bulgular, tarih alanında bulgular ve birey alanında bulunanlar, gerçeklik arayışını nasıl değiştirdi? Proust, Joyce gibi yazarların denedikleri yenilikler, bu karmaşık durumda neye cevap vermeyi amaçlıyordu? Bugün geleneksel romanın durumu nedir, Marquez gibi yazarların yaptıkları yeniliklerin kaynakları nelerdir? Bu evrensel diyebileceğimiz sorunların tartışılmasından sonra, kendi roman geleneğimizi taze bir gözle incelemeliyiz. Türkiye'de roman yazma pratiğinin içsel ve dışsal ögeleri nelerdir? Bunlar zaman içinde ne kadar değişmiş, hangi yeni ögeler bu bileşime eklenmiştir? Sürgit Türk romanı geleneği diyebileceğimiz bir çizgi kurulabilir mi? Kurulursa, nedir bunun ekseni, omurgası? Yeterli midir, değilse neden yetersizdir? Hangi başarıları sürdürülmeli, hangi boşlukları doldurulmalıdır? Tartışmaları bu gibi sorulara yönlendirirsek, herhalde şimdikinden daha verimli sonuçlar alırız. - Bunu Fethi Naci söylemişti. Abartılmış bir tez olduğu ileri sürülebilir. Ama bence şunlara da dikkat etmek gerekir: Naci genel bir hoşnutsuzluğu dile getiriyordu. Bu hoşnutsuzluğa kişi olarak ben de katılırım. Roman yok diyeceği yerde, daha ölçülü bir dille çağdaş bir zevk düzeyinde doyurucu roman çok az yazılıyor filan gibi bir şey söyleseydi Naci, böyle bir söze kimse kulak asmazdı, bugünkü tartışma da olmazdı. Fethi Naci, mizacı gereği, uzun boylu araştırmalar yapan bir eleştirmen değildir. Ama kıvrak bir zekası vardır ve kışkırtıcı saptamalar yapar. Böyle bir eleştirmen tipi olduğu için onu suçlayamayız. Üstelik uyguladığı bu yöntemin bizim aydın tipi için daha geçerli olduğunu da yadsıyamayız. Bizim aydınlarımız da, çok zaman eleştirdikleri şeyleri kendileri yaparlar. Nitekim onun sorduğu soru, hemen, Bana nasıl yok der? karşı sorusuna yol açtı. Kişisel savunma dışında, aslında eleştirmen yok gibi duygusal tepkiler dışında, kimse kalkıp sorunu temelden alarak tutarlı bir görüş getirmeye kalkışmadı. Roman var, yok tartışması bir yana, bu tartışma biçimi bir yeni sorun çıkarıyor ortaya: Bizde ciddi roman tartışması yok. - Attila İlhan'ın değişmez bir özelliği var gibi geliyor bana. Belki yanılıyorumdur ama, böyle tartışmalarda hep gözüme çarptı. Birçok doğru şey söyler, bu arada bazı yapay tabuları yıkar. Bu bakımdan o da kışkırtıcıdır, sağlıklı bir şekilde. Öte yandan, söylediği doğrular arasında kabul edilemeyecek birtakım fantaziler mutlaka oluyor ve sonuçta herkes yanılırken yalnız Attila İlhan'ın en doğru şeyleri düşünmüş, söylemiş veya yapmış olduğu anlaşılıyor. Bu sonuçla karşılaşınca, önceki bütün doğru saptamalara rağmen buruk bir tad kalıyor ağzınızda. Şimdi ben o konuşmada, bir genel saptamalara, bir de Attila İlhan'ın kendi romanı hakkında söylediklerine kısaca değineyim. Attila İlhan'a göre, Türkiye toplumsal tarihinde olduğu gibi roman geleneğinde de bütün kötülükler komprador, alafranga özentisi aydından kaynaklanıyor. Bu sözler çok söylendi, ama pek bir şeyi aydınlatmadı henüz. Ulusal sentez gibi kavramlar fazlasıyla yuvarlak. Açıklanabilir bir olguyu saptamaktan çok, tanımsız özlemleri dile getiriyor. Nitekim, Attila İlhan'ın doğru örnek olarak sundukları da son derece tartışılır nitelikte. Batılılaşma diye önerilen şeyin aslında Batılılaşma filan olmadığını vurgulamak bence daha önemli. İkinci konu, Attila İlhan'ın kendini örnek göstererek önerdiği yazma tekniği: Bireysel ve toplumsalı birleştiren bir tip yaratma yöntemi. Daha önce de yazmıştım, bu bana geçerli görünmüyor. Filanca kişi, şu toplumsal tabakadan geliyor ve dolayısıyla şu ahlakı ve aynı zamanda şu cinsel sapmayı temsil ediyor. Hayat bu kadar şematik değil; sanat da bu kadar şematik olmamalı. - Son dönemde yazılan romanlarda ortak özellikler olduğu bence de doğru. İç monolog tekniği bu romanlarda önemli bir yer tutuyor. Böyle bir teknik elbette bireysel veya öznel bir bilinçlilik merkezi yaratıyor romanda. Kendine uygun bir biçim, hatta bir anlatım kalıbı da yaratıyor. Ancak, bu öznelliğin, biçimciliğin kendi tanımları gereği bir sağcılık oluşturduğunu sanmıyorum. Sağcılık varsa, bunu başka yerde aramalı. Çünkü bu gibi tekniklerle yazılmış, ama hiç de sağcı diyemeyeceğimiz birçok roman var dünyada. Bu tekniğin romancılar arasında tutulması ve ayrıca okura da çekici görünmesi, bence toplumsal gelişme sürecimize bağlı bir durum. Eski Türk romanında ağır basan anlatım dışsaldı, yani kişilere dıştan bakılırdı. Uzun süre bir cemaat hayatı yaşamış bir toplumda böylesi kaçınılmaz. Bireyleşme gelişmemiş ve duygular, toplumun kurumları içinde, onlar yoluyla dile geliyor. Hayatın önemli olayları, kendilerine uygun törenler oluşturuyor. Örneğin ölüm olayı, duygulanmasını, cenaze töreninin kalıpları içinde gerçekleştiriyor. Bireysel duygular bu yapıda tören jestleriyle dışlaştırılıyor. Böyle bir kültürel ortamda romancı da iç dünyada olup bitenleri dışa vuruş biçimleriyle anlatmayı tercih ediyordu. Onun için de Türk romanı geleneğinin başında, örneğin ağlayan karakterlerin döktüğü gözyaşı miktarı, yolduğu saç miktarı fazlaydı; derdin büyüklüğüne göre sapsarı kesilmekten bayılmaya kadar, uyulması gereken birçok kamusal jest vardı. Sevinç de, aşk da, ahlaklılık veya ahlaksızlık da, belli dışsal kalıplar içinde gerçekleşirdi. Daha sonraki köy romanları olsun, tezli romanlar olsun, kişiler konusunda bu tutumu sürdürdüler. Elbette, bir köylünün iç dünyası, bir Proust kahramanının iç dünyası gibi zengin ve karmaşık bir biçimde anlatılamaz. Tezli romanlar da fikirler\"e dayandıkları için, kişisel iç dünyalardan çok eylemlere, dışsal ve kamusal olana yönelirler. Dolayısıyla, toplumda ya da romanda bireyselleşme, Türkiye için yeni bir olay. Son günlerin roman tekniğinin temeli haline gelen \"iç monolog da bu gelişmenin bir ürünü. Bu arada, özelilikle kadın yazarlar, eski romanda eksikliği duyulan ayrıntıyı getirdiler. Ayrıntı da bireyselleşme sürecinin bir parçası, çünkü kendisi dış dünyada olsa bile, görülmesi, farkedilmesi, bireysel bir göze bağlı. Gerek fiziksel ayrıntıların, gerekse insanların davranışlarındaki küçük ayrıntıların, kadın yazarlar tarafından daha dakik bir biçimde gözlemlenmesi, kolay anlaşılır bir durum. Böylece, roman, toplumsal gelişmenin paralelinde içselleşti. Ama gerçekten anlamlı bir içselleşmeyi engelleyen etmenler büsbütün ortadan kalkmış değil. Türkiye hala göreneksel ve resmiyetçi bir toplum. Resmi ideolojiden ayrılan, muhalif denebilecek düşünce akımları da kendi resmiyetlerini çarçabuk kuruyor, kendi tabularını, kutsallıklarını yaratıyorlar. Bütün bu çeşitli resmiyetlere taviz veren yazar, sonunda gerçekçi de olamıyor. Bugünlerde bazı yazarlarımızın, bu resmiyetleri eleştirdiklerini iddia ettiklerini görüyoruz. Burada ayrıntılı bir şey söylemem mümkün değil, ama hiç aynı kanıda değilim. Tersine, bunu yaptıklarını söyledikleri yerde tam bir teslimiyet görülüyor. İç monolog, onun gelişmiş biçimleri olan görüş açısı tekniği ya da bilinçlilik akışı, romana büyük imkanlar getirirken, estetik boyutları da genişlettiler. Aslında, örneğin Faulkner gibi bir yazarda dehşetli bir disiplin görülür. Bizde ise bu iç monolog yazarın sere serpe içini dökme aracı oluyor. Ayrıca, döktüğü şeye karşı çıkan olursa, Onu ben söylemedim ki, o karakter söyledi. deme kolaylığını kazandırıyor. - Açıklamaya çalışırım... Toplumsal olan, bireyselleşme süreci... Ama toplumda olan her gelişmenin sanatta tek türden bir karşılığı olmasını bekleyemeyiz. Yani, bireyselleşme süreci gibi nesnel bir olay, romanda -edebiyatta- böyle yansıdığı gibi, başka biçimlerde de yansıyabilirdi. Başka bir söyleyişle, değişik bir romancı, değişik bir tekniği ve değişik bir içeriği oluşturabilirdi aynı toplumsal süreç karşısında. Türkiye'de şu anda olan, yazarlıktan çok, yazar mitosu\"nun yaygınlaştırılması. Sanatla ilgili çevrenin niceliği de buna uygun. Bu çevre eskiden daha dardı, dolayısıyla ilişkiler daha yüz yüzeydi. Mitosa elverişli değildi. Çevre çok daha genişlese bu sefer de yüz yüze ilişkiler -Batı'da görüldüğü gibi- olmadığı için, mitosun niteliği farklılaşırdı... Örneğin Fransa'da, her kültürlü Fransız Malraux'yu, Sartre'ı okumuştur, ama onu çok uzaktan, ancak kitle iletişim araçlarında gözüktüğü kadar bilir... Bizde, şu sırada, ikisi arası bir durum yaşanıyor. Görece yüksek tirajlı dergiler yeni bir olay. Yazarlar yeni yeni televizyonda filan görünmeye başlıyor. Okurlar arasında da, o yazarlardan \"Ahmet şöyle yapmış. Ayşe böyle demiş diye söz etmeye meraklı gruplar türemeye başladı. İşte bu yeni durum, yeni bir yazar ideolojisi üretiyor, yazarın kendini algılama biçimi çıkıyor ortaya; olduğu gibi değil de, kendini görmek istediği gibi.. Roman da, bu daha genel ideolojinin egemenliği altında yazılır oldu. Yetersizliği bu naiflikten kaynaklanıyor. Konuşmanın başında, romanın bütün dünya ölçüsünde sorunları olduğunu söylemiştim. Kimi zaman bu sorunlara cevap arayışı, bir yeni biçim arayışı gibi görünebiliyor. Oysa sorun daha köklü, üstelik yalnız roman alanında değil, bütün sanatları ilgilendiriyor. Son analizde, gerçekliğin kavranması biçimi, tartışma konusu. Çağdaş olmak isteyen Türk sanatçısı, romancısı da, bu araştırmanın içinde olmalı. Ampirik gerçeklik anlayışının yıkıldığı bir çağda, sulandırılmış, gevşetilmiş bir Virginia Woolf dokusuyla roman yazmaya çalışmak bana çözüm gibi görünmüyor. Disiplinsiz ayrıntı envanterleri yığmakla, yeni gerçekçilik kurulamaz. Dolayısıyla, sanat teorisi tartışılmalıdır Türkiye'de. Sanat toplum için midir, yoksa sanat için mi? düzeyinde değil elbette. Dünyada yeni sanat tartışmaları, başka alanlardaki teorik bulguların derin etkilerini taşıyor. Her ne kadar bir sanatçı, aynı zamanda bir sosyolog veya psikolog olmak zorunda değilse de, bunları dışlamakla olumlu bir yere varması bugünkü koşullarda bana çok güç görünüyor. Sanat alanı dışında oluşmuş bir teoriyi alıp bunu sanata, yani yaşantıya mekanik bir şekilde uygulamak elbette bir çözüm değildir. Böyle bir teoriden yararlanmak söz konusu olsa da, sorun, teoriyi estetiğin diline çevirmekte yatıyor. Bütün bunlar da, zorlu bir entellektüel uğraşı gerektiriyor. Bir sanatçının, hele bir romancının, bize henüz düşünemediğimiz şeyleri düşündürmesini beklememiz sanırım meşru bir haktır. Herkesin ağzında dolaşan birkaç klişeyi alıp romandaki kişilere söyletmek, böylece de toplum hakkında tezler sunan bir roman yazmış olma havasına girmek, anlaşılır iş değil. Pratik bir yararı var yazara şüphesiz; belli bir ortalamalık niteliği sağlıyor, herkesin böyle bir metne nüfuz etmesini kolaylaştırıyor. Sanat alıcısı konumunda olan çevrede, bu ortalamalığın ötesinde bir şeyler bekleyenlerin de hayli kalabalık olduğuna inanmakla bilmem hayalperestlik mi ediyorum? Ama Türkiye travmatik yaşantılarla dolu, son derece gergin bir ülke. Geçen yirmi yıl içinde, her yurttaş olağandışı şeyler yaşadı. Yaşadıklarına karşı yalnız teorik cevaplar değil, yaşantısal açıklamalar da bekliyor. Burada sanattan beklenen, herkese, yaşadığını daha zenginleşmiş bir gözle görmesini sağlayacak sorular sorması. Şimdi bir yazar çıkıp, romanının iki sayfasında bir, İnsanlar ölüyor, niye insanlar ölüyor? yollu laflar ederse, evet, herkesin sorduğu bir soruyu tekrarlamış olmakla, genelde yaşanan bir yaşantıya katılmış olur, ama bu ortak soruyu bir adım ileri götürmüş olmaz. Kısacası, çok şey var romanda yapacak. Türkiye'de roman var belki. Ama bunları yapan roman yok. Ya da, böyle genel bir yargı her zaman yanıltı tehlikesini taşıyacağına göre, şöyle demeli. Bunları belli bir istikrar içinde yapan roman geleneği yok. Bir romanda, çok başarılı bölümler görebiliyorsunuz, çok gerçek kişiler görebiliyorsunuz. Bazan başarılı bir roman da çıkıyor ortaya. Ama bunlar sürekli olmuyor, üstelik artık geri dönülmeyecek bir standart da oluşturamıyor. Öyle ki, çok iyi bir roman üreten bir yazar, daha sonra kendi standardının çok gerilerine düşebiliyor. - Doğrusu, yapmıyor. Aynı izlenimcilik, benmerkezcilik orada da var. Bütün dünyada eleştiri gitgide teorikleşirken, bizde gitgide ampirik, izlenimci oluyor. Bir pratik olarak, öbür yazma türleri içinde en zayıf olanı zaten eleştiridir bizde, öteden beri. Bugün de fazla değişen bir şey yok. Bence bu sorun, bireysel çabalarla yerinden kıpırdatılamaz. Ekolleşmeye gitmek gerekiyor. Bundan kastım, tekdüzenlik kurmak değil, ama bir ortak temel bulunmalı ve bu teorik bir temel olmalı. Bu dönemde, sanat ve edebiyatın ihtiyaç duyduğu enerji, yoğun bir eleştiri söylemi içinde sağlanabilir. Buradan oraya enerji aktarılabilir. Böyle düşündüğüm için kendim de uzun süredir yayımlanan tek tek romanlar üstüne laf etmekten kaçındım. Filancanın A romanı hakkında böyle düşünüyorum, demek, genel bir yaklaşımın yokluğunda, fazla bir yarar sağlamayacak kanımca. Ama öyle bir yaklaşım gerçekleşirse, o zaman bunu yapmak, hem de ampirizme ve izlenimciliğe düşmeden yapmak mümkün olur, yararlı da olur. - Yalnız romanla, hatta yalnız edebiyatla yetinmeyen, bütün estetik alanı kapsayan bir yaklaşım. Dolayısiyle, kişileri aşan ve değişik alt-alanlara benzer biçimlerde bakan değişik kişileri bir araya getiren bir yaklaşım. Bunun bir fikri temeli olmalı. Yani ortaklık, belli bir sanat anlayışı, sanat alanına belli bir teorik yaklaşım temeline dayanmalı. Bir de pratik temeli olacak elbette. Böyle kişiler varolan bütün yayın organlarında kendi yaklaşımlarını örnekleyebilir ve açıklayabilir, ama bir de toplu platformlarının olması gerekir. Bu da, olsa olsa, bir dergidir. Şimdiki dergiler sanatta zaten varolanı yansıtıyorlar, az çok belirginleşen tutumları olsa da, söylediğim anlamda bir teze dayanmıyorlar, yapıları da buna uygun değil doğal olarak. Böyle dergilerin yararını hiç azımsamıyorum. Öte yandan, sanat teorisi alanında belirli tavır alan bir derginin zorunluluğuna da inanıyorum. Bazı arkadaşlarla, böyle bir dergiyi oluşturma çalışmamız epey bir süredir var, ama şimdilik bundan fazlasını söylemek istemiyorum. Ara başlılar edebiyatsoylesileri. com tarafından konmuştur."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/677161369196544000/selim-i-leri-t%C3%BCrkiyede-d%C3%BC%C5%9F%C3%BCncelerin-bir", "text": "Fethi Naci'nin 1981 yılında Türkiye'de roman yok demesiyle başlayan tartışma, Attila İlhan ve Murat Belge ile gerçekleştirilen söyleşilerle sürdü. Tartışmaya katılan Selim İleri ise, roman yoktur savı hakkında yazılanların sıradan polemikler olmaktan öteye gidemediğini söylüyor. - Romanın tartışılması bence bir gereklilikti. Üstelik geç kalınmış bir tartışma bu. Birçok konu ve alanda olduğu gibi, romanımızın tartışılmasında da geç kalındığı kanısındayım. Öte yandan güncel tartışmalarda pek yeni bir şey söylenmedi. Belli kişiler, belli fikirlerinde direttiler. Yeni şeyler söylenmesi de biraz güç iş sanırım. Bunun için yeni romanları okumak gerekiyor her şeyden önce. O romanların niçin yazıldığını, nasıl ve neden yazıldığını irdelemek... Bundan sonra yapılır herhalde. Ancak o zaman roman tartışmaları, bir bardak suda kopartılan fırtına olmaktan çıkabilir. Derinlikli, yoğun roman incelemelerine gidilmedikçe, şu ya da bu biçimde günümüz Türk romanından söz açmak benim gözümde sadece bir gövde gösterisidir. Fethi Naci, roman yok bizde diyordu. - Evet. Herkes bu konu üzerinde durdu. Bunu Fethi Naci söyledi, tanıtlamak da Sayın Fethi Naci'ye düşüyordu. Ama onun yerine bambaşka kişiler Türk romanının varlığını tanıtlamaya çabaladılar... Neyse ki Fethi Naci, bu meseleye açıklık getiren başka yazılar da yazdı. Önemsediği romanları ve sanatkarane bulduğu roman tarzını bir kez daha açıkladı. Onun roman yoktur sözü etrafında yazılıp çizilenler, bence, sıradan polemikler olmaktan öteye gidemedi. Ben, Fethi Naci gibi düşünmüyorum, hiçbir zaman da düşünmedim. Gelgelelim Fethi Naci'ye yöneltilecek yanıtların daha düzeyli olması gerektiği kanısındayım. - Attila İlhan'ın söyleşisi, son bir yıl içinde daha önce dergilerde yayımladığı kuramsal yazıların bir tür somut örneklerle noktalanması gibi bir şeydi. Attila İlhan, bu söyleşisinden çok önce, Yazko Edebiyat, Gösteri gibi dergilerde ad vermeksizin görüşlerini açıkladı. Türk romanındaki gelişmeyi toplumcu... özür dilerim... toplumsal gerçekçilik hareketinin çizgisinde görmediğini belirtiyordu. Bu yazıları okuyanlar anımsayacak, aşağı yukarı, Ben biçimci sanat yapılmaz demiyorum diyordu Sayın Attila İlhan, ama biçimci sanatı toplumsal gerçekçilik gibi değerlendirmemizi istiyor ve bireyci sanatçıların açıkça billurlaştırılmasını gerekli görüyordu. Bu yazılar, ad verilmeksizin yazılmış olduğundan hemen hiçbir yankı uyandırmadı. Kimdi o bireyci romancılar? Sayın Uğur Mumcu'yla yapılmış olan söyleşi, bu açıdan, bana sorarsanız, çok dürüst bir tutumu belgeliyor. Çünkü, yıllardır tanıdığım, dostluk ettiğim, görüşlerini dinlediğim Attila İlhan'ın benim yazıp çizdiklerim konusunda 'gerçekten' ne düşündüğünü hiçbir zaman öğrenememiştim desem, yalan olmaz. Bu bakımdan görüşlerini ilgiyle izledim. Ben, romancı olarak da, şair olarak da, düşünsel yazılarıyla da Attila İlhan'ı severim. Önemli, renkleri savsaklamamış, kendini ille okutan bir sanatçıdır. Görüşlerini de o renklilik içinde düşünüyorum. - Bu alafranga sağcılığın, Hıristiyan demokrat deyiminden türetildiğini düşündüm. Belki de yanılıyorum. Attila İlhan, bunlar, yani alafranga sağcılar, Batıdaki burjuva aydının bizdeki karşılığıdır demek istiyor herhalde. Aslında bu konuda pek bir şey söylemek istemiyorum. - Yoo, Attila İlhan'a bir yazar olarak saygım var benim. Onun bazı savlarını, bu saygı duyuşun dışında tutmak istemem. Ama ille bir şey söylememi istiyorsanız; Attila İlhan, romanımıza ya da anlatı edebiyatımıza yenilik getirmiş, soluk katmış değerli başka yazarlara -yanlış anlaşılmasın; o değerlerden biri de benim, demiyorum kuşkusuz- Ferit Edgü gibi, Bilge Karasu gibi önemli yazarlarımıza şöyle bir tepeden bakıp geçmek istiyor. Listesine sonradan Adalet Ağaoğlu'yla Tomris Uyar'ı da katmış... Onun bu tarz görüşlerini Gerçekçilik Savaşı adlı polemik kitabında da okumak olası. Orada da bobstiller deyimi var; doğrusu ben çok irkilmiştim. Bununla birlikte, bir yazarın renkliliği diye de bakmak olası o deyimlere. - Ben Adalet Ağaoğlu'yla Bilge Karasu'nun nasıl olup da yan yana getirildiklerini pek kavrayamadım. Farklı sanatçılar... O zaman, dediğim gibi, Attila İlhan'ın yenilikle, özenli bir edebiyatla muhasebeye girdiği düşüncesine vardım. Kendisi de yeniliklere adamakıllı açık bir sanatçı. Öyleyse? Öyleyse, Attila İlhan'a da mı alafranga sağcı-bireyci demek gerekiyor? Yok; bu, edebiyatın da sınırları dışındaki bir siyasal seçim, dünya görüşü sorunu olarak irdelenmişse, Attila İlhan'ın yargısıdır... Bütün bu deyimlerin, terimlerin, kavramların Türkiye'ye artık yarar getiremeyeceği kanısındayım. Bence bu tarz sözcükleri kullanmaksızın bir şey yapabilmek çok daha anlamlı. İkinci Yeni, Üçüncü Yeni... Bunlar zorlama şeyler. Ne yazık ki o zorlama şeyler, birtakım yarı aydınların kafasında derhal yer ediyor ve artık, 'damga' yerine kullanılıyor. Edebiyatta, çağdaş edebiyatta bu tarz öbeklendirmelerin tutmadığı açıklık kazanmıştır. Bugün edip Cansever'in toplu eserlerine dönüp bakalım; İkinci Yeni şairi mi Cansever? Sadece Edip Cansever'in şiirinden konuşulabilir. Bunun gibi, Üçüncü Yeni roman diye bir şey yoktur. Bu tarz deyimlerin arkasına birkaç kişi takılır, sonra da kitaplar karşısında unutulup gider o deyimler. - Benim değer verdiğim, önemsediğim yazarlardan söz açılmıştı o söyleşide. Onlarla birarada anılmaktan tabii ki onur duyarım. Ama böylesi toplu değerlendirmelere katılmadığımı demin de belirttim. - Evet, aydınlardan, daha çok da yarı aydınlardan söz açmaya çalıştım ben. Attila İlhan'ın aydını olumsuzlayan görüşlerine temelde yüzde yüz katılıyorum. Dediğiniz gibi, aydın bende olumsuz 'görünen' bir tiptir. Ama yine aydın, bende, çöküşünün acısını çeker. Derin bir ruhsal karmaşa söz konusudur. Bu, bence yalnız aydınların değil, bütün bir toplumun sancısı. Ne yapmak gerektiği konusunda sürekli kararsızlıklar içinde bocalamış insanlarız. Aydınları olumsuzlamak, onları salt olumsuz yanlarıyla görmek de soruna çözüm getiriyor. Ben, Türkiye'de görüşlerin, düşüncelerin bir düzeylilik eğitiminden geçmesi gerektiği kanısındayım. Sorunların, her türlü sorunun açıksözlülükle tartışılmasından yarar umdum. Örtbas ederek yol alınamayceağı ortadaydı. Ne yazık ki, tartışılması gereken sorunlar, bizde çarçabuk 'gırgıra alınıyor.' Bazı yazıları okuduğum vakit, dehşetli bir yalnızlık, ıssızlık duygusuna kapılıyorum. Böyle yazılar çok yazılıyor bizde. Kırmak, küçümsemek, aşağılamak, 'pislik atmak'... bunlar ne yazık ki aydınlarımızın çoğunda erdem yerine geçiyor. Bunlardan usandım. Bizleri okuyan insanları, gerçek okurları her zaman çok daha fazla önemsiyorum. Asıl onlara karşı sorumlu olduğumuza inanıyorum."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/677162039977852928/attila-i-lhan-t%C3%BCrkiye-roman%C4%B1-do%C4%9Furan-toplumsal", "text": "12 Eylül darbesini izleyen aylarda yoğun bir roman tartışması başlamış, Türkiye'de romanın niteliği çok konuşulmuştu. Uğur Mumcu'nun Attila İlhan ile gerçekleştirdiği söyleşi ise büyük yankı uyandırmıştı. İlhan'a göre, Türkiye 60'lardan itibaren şehirleşme, yani burjuvalaşma/işçileşme dönemini yaşadığı için romanın gündemde olması doğal bir sonuç. Romanlarının başına şöyle bir not düşüyor Attila İlhan: Bu kitapta anlatılanların gerçek kişilerle ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. Onları ben, büyük bir aynanın içinde gördüm. Üstelik ayna dumanlıydı ve olmayan bir şehirde geziniyordum. Romanlarda öykülerini okuduğumuz kişilerin bazen yanımızda soluk alışlarını duyarız, bazıları iyice yabancıdır bizlere. Kurtlar Sofrası'nda öyle, Yaraya Tuz Basmak'ta öyle, Sırtlan Payı'nda öyle. En iyisi Attila İlhan ile roman üzerine konuşsam, diyor ve konuşuyorum. Bir konu mu konuşuyoruz, yoksa birçok konu mu bilmiyorum. Attila İlhan'ın sözcüklerinden çıkan kıvılcımlar, Fransız edebiyatını, Osmanlı kültürünü, Cumhuiyet aydınını, sosyalist akımları, devrimci-karşı devrimci ikilemini birdenbire tutuşturuveriyor. Romanlarının müziği, an oluyor, 'Karantinalı Despina' oynaklığı içinde depremler oluşturuyor, acı oluyor nihavent hüzünlerde duruluyor. a) Adına 'siyaset' dediğimiz rezillik 'askıya alındı' mı, her ülkede olduğu gibi, ülkemizde de, sanat konuları ağırlık kazanıyor. Seviyesizliği akıllara durgunluk veren parti çekişmeleri aralanınca, çeşitli fikir ve sanat sorunları yüzeye çıktı. Yalnız, bu tartışmaların da, öncekilerden daha seviyeli cereyan ettiğini söyleyebilmek, bir hayli zor. b) Türkiye, hanidir, romanı doğuran toplumsal koşulları yaşıyor. Edebiyatta bu tür, çağdaş manasıyla, bireyin toplumsal gerçek olarak belirmesi, kişilik kazanmasıyla gelişmiştir. Derebeylikte birey ya serftir, ya da kul; şövalye ya da sultan da olsa, kaderini kendisi yaratamaz, 'takdir-i ilahiye' bağlıdır. Ancak Cartesien düşünce, positivisme, onun çocukları olan iki düşman kardeşler, liberallik ve sosyalistlik, ortaya çıktıktan sonradır ki, birey toplumda önem kazanmış, bireysel/sınıfsal çıkarı doğrultusunda, 'teşebbüsü şahsi' sahibi olmuştur. Sosyoloji düzeyinde bu dönem, şehirleşme, yani burjuvalaşma/işçileşme dönemidir ki, Türkiye'nin 60'lardan bu yana bu süreci yaşadığını, sağır sultan bile duydu. Üstelik tartışma bu yıla mahsus değil, 'köy romanı' tartışmasının devamı. O zamanlar, estetiğe boş veren, aşırı şemalaştırılmış halkçı/Narodnik köy romanını eleştirmiştim: Köylülüğü, ilericiliğin temeline koymak yanlışını yapıyor, kırsal kesim çözüldüğü halde, İnönü diktası dönemine özgü bir kültür ilericiliğini köylerden başlatmayı öneriyordu. Tipleri eğreti, birbirinin benzeri ve yapaydı. Roman mimarisiyse, son derece ilkel. Köy romanını benimle birlikte eleştirenler arasında, birtakım İkinci Yeni ardılları vardı ki, Fransız Yeni Roman akımının, İngiliz Bilinç akımının, bazı gerçeküstücülük ve varoluşçuluk heveslerinin biçimsel/bireyci numaralarıyla, kendilerini alternatif olarak ileriye sürdüler. Şimdi tartıştığımız, bunların güncelleştirdiği biçimcilik/bireycilik sorunu! Cinsel psikolojinin yüksek dozda kullanıldığı bu romanlarda, anlatım, anlatılan şeye tekaddüm etmekte, kelime kuyumculuğuna dönüşen hastalıklı ve titiz bir biçimcilik, zaten geçerliği tartışılabilir içeriği iyice bulanıklaştırmaktadır. Ayrıca, kahramanların ağzına bir-iki toplumcu tartışma cümlesi oturtulabilir, meyhanelerde kaybolmuş birkaç kayıp devrimci tipi çizilebilirse, yazılanların toplumcu değilse bile toplumsal oldukları savunulabilinir sanılıyor. Mevsim başında karşı çıktığım tavır budur. Biz, biçimci/bireyci bu tür edebiyata Üçüncü Yeni adını taktık. Şiirde ve romanda aynı geleneği sürdürüyorlar. Yazarların cinsel konuları üzerine yazdıklarını eleştiriyor Attila İlhan... Kendisi de son romanından ötürü, aynı nedenlerle 'fena halde' eleştirilmiyor mu? Hem de nasıl! Sözü, burada noktalı virgüle bağlayıp, romancıyı konuşturmak gerekir, diye düşünüyorum. Ama burada birey, sabit, bir kerede olmuş bitmiş, her şeyin merkezindeki varlık olarak alınmamıştır. Sürekli çelişkilerle, tez/antitez/sentez ilişkileri oluşturur, bu ilişkiler toplumsal düzeyde olduğu kadar bireysel düzeyde de hem onu, hem birbirini etkiler, bu etkileşimden son derece zengin bir toplumsal/bireysel roman hamuru yoğurulur. İlk romanlarımdan beri, benim yapageldiğim budur, oysa Üçüncü Yeni romancıları bunu mu yapıyor? Hayır! Bir kere bireylerin toplumsal sınıfları net olarak verilmez. Küçük burjuva diye adlandırılırsalar da, daha çok ülkemizdeki komprador aydınlar ghetto'sundaki yabancılaşmış tiplerdir. İkincisi, işledikleri bir ilişkiler süreci, diyalektik bir değişkenlik değil, sabit ve değişmez bir bireydir. Üçüncüsü, bu birey 'esas' alınmış, toplumsal olaylar, bütün dış dünya, ona göre değerlendirilmiştir. Burada kesif bir bireycilik, hatta benmerkezcilik görülür. Dahası, konu işlenirken öyle seçkinci, öyle çetrefil bir üslup kullanılmaktadır ki, bireyciliği raffine bir biçimcilik tamamlamakta, adeta tüy dikmektedir. Bireyi esas alan dünya görüşünün liberallik olduğunu kim bilmez; bu takdirde bireyci/biçimci bir edebiyat eğilimini sağcılıkla nitelendirmek, eşyanın tabiatına da uygundur. Attila İlhan, birçok yazarı, romancıyı, düpedüz 'bireyci/biçimci' olarak niteleyiveriyor. 'Tatlısu frenkliği' ve de 'komprador aydınlık' da cabası! Farkındayım, bu sözler, bu yargılar, oldukça ağır ve acımasız. Attila İlhan, bu sözleri ile bir tartışmaya kapı aralıyor. Bu tartışmayı başka söyleşilerde de sürdüreceğiz. Öteki yazarlarla, romancılarla, aydınlarla konuşa konuşa bu tartışmayı iyice gündeme getireceğiz. İyisi mi, diyorum, Attila İlhan'dan bu 'komprador aydın' kavramını ayrıntısı ile öğrensek; öğrensek ve bu tartışmayı kıyasıya yapsak. Son iki kitabımda, Hangi Atatürk'le Hangi Sağ'da komprador aydın kavramını açıklamaya çalıştım. Özet olarak denebilir ki, komprador aydın, ülkesinin ulusal kültür bileşimini yapamamış, yabancı bir kültür bileşimini onun yerine 'ikame etmiş' kişidir. İnönü diktası döneminde, çağdaşlaşmak, Batılılaşmak diye alınmış, bu yapılmıştır; Batılı klasikler çevrilir, Yunanca/Latince 'mecburi' ders olarak okutulursa, kalkınırız sanılıyordu. Bu kafanın, ulusal bileşimci Müdafaa-i Hukuk öğretisiyle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Nasıl olsun ki, Müdafaa-i Hukuk, ilkin ulusal kültür haklarımızın savunulmasını gerektiriyordu. Mustafa Kemal, kitaplarıma aldığım pek çok sözünde, bunu açıkça belirtmiş, aydınları bu işle görevlendirmiştir. Aslında, 'kültür yoluyla kalkınma', kültür emperyalizminin -çöreklenebilmek amacıyla- azgelişmiş ülkelere benimsetmeye çalıştığı yaldızlı fakat zehirli bir reçete. Bakın dünya ülkelerine! Ağır sanayileşmeyi gerçekleştirmeden, elektrik, elektronik, kimya ve benzeri sanayi dallarını kurmadan, şu ya da bu kültürü benimsemek için sadece okul açarak kalkınabilmiş tek ülke var mı? Tam tersine, kültür aktarması komprador aydın tipini oluşturur, bu aydının ilk davranışı da halkını küçümsemek olur, zira artık onun kültür çevresinden çıkmıştır, halk da ona yabancılaşan aydını reddeder. Bundan birinci derecede yararlanan kimdir sanırsınız? Elbette, emperyalizm! Halkını uyarmayan, önünde bayraklaşmayan aydının bulunduğu ülkeyi içinden çökertmek çok daha kolaydır. Osmanlı'nın bu yoldan çöktüğünü hiç unutmayalım. Gelişmiş ülkelerde aydının işlevi nedir, düşündünüz mü? Siyasal örgütler, meslek kuruluşları, iktidar, muhalefet vs. halka birtakım sloganları gerçeğin ta kendisi olarak sunmuyorlar mı? Aydınlar işte burada devreye girer, özgür vicdanları ve bağımsız yöntemleriyle, sloganların içeriğini tartışma konusu yapıp, halkı aydınlatmaya çalışırlar. Ak koyunla kara koyun böyle seçilir. Gelişmemiş ülke aydını böyle davranmıyor. Tam tersine, siyasal kuruluşlardan, meslek örgütlerinden, iktidardan, muhalefetten medet umuyordu; bunu sağlamak için de, halka onların sloganlarını kabul ettirmeye sıvanıyor. Bundan büyük rezilik olmaz! Adı geçen örgütler, çıkarları gereği aydınları buna özendirirler. Bağımsızlığını korumak isteyenleri silmek, etkisizleştirmek için çevirmeyecekleri dolap, tevessül etmeyecekleri bayağılık yoktur. İlle aydınlar ondan yana olsun, geçerliği tartışılabilir sloganlarını papağan gibi halka tekrarlasın! Aydın da bir fikre, bir yönteme angaje olmayı, bir örgüte ya da kuruluşa angaje olmakla karıştırdığından, serbest düşünme ortamını kaldıracak aşırılıklara düşüyor. Çünkü bu işi can-ı azizi için bir şeyler beklediğinden yapmaktadır. Pir aşkına değil. Hepimiz, bir milletvekilliği, bir basın ataşeliği, beleşten bir Avrupa seyahati için, önemsediğimiz ne aydınların, ne yalakalıklar yaptığını gördük. Allah bilir, daha da göreceğiz. Oysa aydınların toplumsal gelişmede işlevsellikleri, yalnız ve yalnız yöntemlerine angaje olmalarıyla mümkündür. Bu da, kendileri için bir şey istememekle gerçekleşebilir. Bir dakika! Yönteme angaje olmanın da, bir usturubu var. Bu işi ulusal koşulları göz önünde tutarak yapmak, zorunlu gibime geliyor. Aksi halde komprador aydınlığına düşmez miyiz? Hadi bir örnekle konuşalım: Sakızlı Ohannes Paşa Omanlı aydınlarından sayılırdı. Mülkiye'de iktisat okutuyordu. O tarihte Batıda liberallik prim yapıyor ya, o da tutmuş harıl harıl bunu savunuyor. Neden, İngiltere'de, Fransa'da, liberalliğin başarılarını görmüş, ondan, Osmanlı 'bırakınız yapsın, bırakınız geçsin' formülünü uygulamaya geçince, İngiltere 'devlet-i fehimesi' gibi olacak sanıyor. Sonucu bilirsiniz, Osmanlı liberalliği, en muhtaç zamanında devletin gümrükleri gevşetmesine yol açar, bu da dokuma sanayiinin mahvıyla sonuçlanır. Ohannes efendi, liberalliği, Osmanlı'nın koşullarını göz önünde tutarak değerlendirebilseydi, böyle olmazdı elbet. Bilmem anımsar mısınız? Romancılarımız arasında 'köy romanı-kent romanı' diye amansız bir tartışma çıkmış, bu tartışmada romancılarımız birbirlerini üç-beş satırla harcayıvermişlerdi. Attila İlhan ile yine bu tartışmaya giriyoruz. Köy romanındaki 'toplumculuk' üzerine konuşuyor, buradan kent romanına, kent romanlarından '12 Mart romanlarına' geliyoruz. Dedim ki köy romanı toplumcu değil halkçı/Narodnik bir romandı, Üçüncü Yeni romanıysa şehir romanı değil, bireyci/biçimci bir romandır. Toplumcu roman, Türkiye'nin işçileşme/burjuvalaşma sürecinde, toplumsal sınıfların ve bireylerin toplumsal ve bireysel diyalektiği gözlenerek, yaratılacak. Hani o duygusallığı ağır basan 12 Mart romanları, iki satırda bir slogan atan hikayeler, ya da toplumculuğu yürekler acısı bir yoksullukçuluk sananlar var ya, hepsini geçin bir kalem. Malraux, Aragon, Grkiy gibi ustalar okunursa görülür ki, asıl dikkat ettikleri şey, tipleştirmede ve olaylaştırmada, toplumsal ve bireysel diyalektiğin çelişkilerini saptamak ve işlemektir. Bireyleri bu düzeyde tanımlar, romandaki kaderlerini yaşamaya salıverirler. Demek ki, sanatçının toplumculuğu romanını tarihsel/toplumsal düzeyde sahneye koyarken belirir; her paragrafta kahramanlarına siyasal söylev çektirerek değil. Ha, az kalsın unutuyordum: Bir de, romanın 20. yüzyıl özelliklerine değinmeliyiz. Önceki yüzyılın romanı 'tasvirci'ydi. Balzac, Zola, Dickens, her şeyi ince ince, uzun uzun anlatırlar. Sebebi basit: Versailles'da bir saray kapısı anlatılıyorsa, iyice canlandırmak zorunludur, zira Marsilya ya da Bordeaux'daki okurun kapıyı görebilmesi olasılığı son derece zayıf. Çağımızda öyle mi ya, görsel sanatlar, yeni iletişim araçlarının, zoom, ağırçekim vb. olanaklarıyla, Versailles sarayının kapısını, -okurun gözüyle göremeyeceği incelikleriyle- burnunun dibine getiriyorlar. Bunun anlamı nedir? Okurun imgelemi ve belleği, saray kapısı konusunda, her türlü çağrışım uyarısına açık! Yazara düşen, artık uzun uzun tavir etmek olmuyor, okurun imgelem ve belleğini, sadece etkileyici bir imgeyle uyarmak! Dakikasında mekanizma işliyor, saray kapısı okurun zihninde canlanıyor. '... Roman kuruluşumuz henüz geri ve ilkel. Son birkaç yılın hangi romanına el atsanız, roman estetiği ve kuruluşu bakımından, 19. yüzyıl yazarlarının hizasını aşamıyor. Aşamıyor ne laf, bulamıyor. Aşırı sol sosyalist realizmden gelen şemacılık ve popülizm bir yandan, kahve sohbeti ve meddahlık kırması bir anlatıcılık öbür yandan, çerçevemizi daraltıyor. En iddialı romancılarımız bile, eserlerini, bir çeşit tefrika tekniği üzerine kurmuyorlar mı? Yerli filmle yerli roman arasındaki mesafenin her gün biraz daha azaldığı bir gerçek değil mi?.. ... bir de 20. yüzyıl çizgisini aramak var. Yeni sanatların, bu arada radyo, televizyon ve sinemanın; yeni sanat gidişlerinin, bu arada surrealisme'in ve pek tabii olarak psikanalizin verilerini, roman kuruluşları içinde eritmeye, dünya anlayışı ve yöntemi ile hazırlanmış özü modern ve ona uygun bir estetik yapıya dökmek çabası var. Bu elbet, alışılmış anlatıcılık tutumuna ters düşüyor. Konular bitecek gibi değil. Daha başka konulara da giriyoruz, başka romanlara, yazılmış ve yazılacak romanlara... Geleceğin romanına... Attila İlhan, zeka ve kültür kıvılcımları ile yeni romanların satır aralarında dolaşıyor. Bazen bir savcı gibi suçlayarak, bazen tutkulu bir okuyucu gibi coşkuyla, beğeniyle geziyor romanların, roman kahramanlarının aralarında. ara başlıklar edebiyatsoylesileri. com tarafından konmuştur. - kibirliruh liked this - piriltii liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/677794175462375424/bertolt-brecht-kavgaya-sunulan-sanat", "text": "Sanatındaki tek amaç sosyalizm doğrultusunda dünyanın değiştirilmesiydi. Hiçbir zaman parti üyesi olmadı ama en güzel parti şiirini o yazdı. Modernist akımları tarihsel-toplumsal yerine oturtarak bağnazlıktan uzak durdu. Sanatı gibi hayatı da bir başyapıttı ama mezarına tek sözcük yazılmasını bile istemedi. Hafif çukura kaçmış yuvarlak, delici, soğuk ve araştırıcı bakışlı gözleri; kıpırtısız gibi durmakla birlikte ona belirgin bir incelik havası da veren, yanaklarına birleştiği yerden aşağı doğru hafif bir eğimle kurnaz -kimi zaman küstah- bir gülümseyişe neden olan dudakları; keskin hatlardan oluşmuş bir çehre; ağzının kıyıcığına yerleştirdiği purosu; söylenen her şeyi dikkatle dinlemeye hazır gibi gergin duran kulakları; yuvarlağa yakın kafasının üzerinde hep kısa ama dik ve inatçı saçlarıyla ve belki tam da bu saçlara uyan dik, inatçı, küstah, kimseyi takmayan ama kendisine yöneltilmiş en küçük bir eleştiriyi bile bıkıp usanmadan saatlerce dinleyebilen; hep dostlarıyla ve hep yalnız; Alman burjuvazisinin en acımasız ve tutarlı eleştiricisi ve yapıtlarıyla (otuzun üzerinde tiyatro, bin üç yüz kadar şiir ve şarkı, üç roman, birçok roman fragmanı, yüz elliden fazla düzyazı yapıt, çok sayıda makale, kısa öykü ve konuşma) hem 20. yüzyıl Alman edebiyatının hem de sosyalist gerçekçi edebiyatın en yetkin ustalarından biri: Eugen Berthold Friedrich Brecht, Bert Brecht ya da genellikle bildiğimiz adıyla Bertolt Brecht. Brecht'in çok sonraları yazdığı bu şiirde dile gelen ailesine ve burjuvaziye duyduğu tepkinin kaynağını aslında doğup büyüdüğü toplum ve çağının kaosu oluşturmaktadır. 1848 devriminin bir karşı devrimle bastırılması ve sonraki yıllarda giderek koyulaşan burjuvazi-junker ittifakına dayalı gerici Alman monarşisinin egemenliği, güçlü bir milliyetçilik temeli üzerinde yükseliyordu. Alman burjuvazisi Avrupa'daki benzerlerine göre geri kalmışlığından kurtulmak için önce, Almanya'nın siyasal birliğini sağlar. Ancak sömürgelerden yeteri kadar pay alamayan burjuvazi bu geç kalmışlığın yarattığı arayı kapatmak için emekçi sınıflar üzerinde yoğun bir baskı ve sömürü politikası uygularken diğer yandan da milliyetçiliği körükleyerek emperyalist amaçlarına uygun zemini hazırlıyordu. Askeri harcamaların büyük boyutlara varması ve sürdürülen ekonomik politika geniş yığınlarda yoksullaşmaya neden oluyor, toplumsal yaşamda derin bir çöküntü ve çözülme gözleniyordu. Emekçi sınıfların en küçük talepleri bile ödün olarak nitelendirilip acımasız bir şiddetle geri çevriliyor, muhalif güçlerin yayın organları yasaklanıyor, önderleri hapsediliyor ya da sürgünde yaşamaya zorlanıyordu. 20. yüzyıl başında oldukça çalkantılı olan bu toplumsal-siyasal koşullarda düşünsel yaşam da oldukça karmaşık bir görünüm sunmaktadır. 19. yüzyılın son çeyreğinde ortaya çıkan natüralizmin Almanya'daki etkileri yüzyılın sonuna doğru belirmeye başlar ve karşıtlarını yaratmakta da gecikmez. Gerçekliğin doğadaki kaba biçimiyle, sanatçı bilincinde dönüştürülmeden yansıtılması olarak tanımlayabileceğimiz natüralizme karşıt olarak empresyonizm, dış gerçekliğe verilen önem nedeniyle gerçekliğin eksik yansıtıldığını, oysa iç gerçekliği yansıtmanın daha önemli olduğunu savunur. Empresyonistlerin bu tavrının daha da ileri götürülmesi olan sembolizm ise toplumsal olanı tümüyle reddederek bireyciliğe, natüralizme ve dolayısıyla materyalizme karşıt metafiziğe, akıldışı güçlere, mistisizme yönelir. Toplumsal çözülme ve çöküşü değişmez sayıp yaşama bağlılığı reddeder ve koyu bir pesimizmi savunur. Bu üç akımın dışında kalan sanatçılarda ise daha eski dönemlere tutku eğilimi ağır basmaktadır. Romantizm ve klasisizm, çok etkili olmamak üzere bu sanatçılar tarafından yeniden canlandırılmaya çalışılır. Sanat ve edebiyatta 20. yüzyılın ilk on yılına dek etkinliğini sürdürebilen bu akımlar giderek derinleşen ekonomik bunalım ve onun yarattığı toplumsal sorunlar karşısında etkisizleşmeye başlar. Her türden ahlaki çözüntü, açlık ve sefalet, aileden başlayarak toplumun çözülüşü, iletişimsizlik, devletin artan baskı ve terörü, kitlelerde başgösteren hoşnutsuzluk eğilimleri, yaygın bir kötümserlik vb. karşısında sanatın çaresiz kalışı yeni bir tepkinin doğmasına neden olur: Ekspresyonizm. Maddi gerçekliğe bağlı kalmayı reddederek öznelliği seçen ekspresyonizm, kısa bir süre sonra iki farklı eğilimi barındırır hale gelir. Sanatçı öznelliğinden nesnelliğe, yani zihinsel olandan maddi olana doğru gerçekliği soyut dışavurumla anlamaya yönelen eğilimle, sanatı kuşatan yapay davranışlı özelliklere, çarpıtılmış biçimlere, hastalıklı bir keder ve baskı ortamına başkıldırıya yönelen diğer eğilim. Yvan Goll (4) bu ekspresyonist eylemciliği kudretsiz insanın gökküreye karşı kızgınlıkla salladığı ilk yumruk olarak niteler. Bir diğer tanımda ise ekspresyonizmin bu yönü Yoğunlaşma, tutumluluk, kütlesel güç, sağlam olarak yerleştirilen biçimler ve şiddetli hisleri açığa çıkaran bir hüzün, dışavurumculuğun gerçek yapısını açıklayan özellikler olarak belirtilir. Ekspresyonistler 1911'den başlayarak geçmişten bağlarını kopartma isteğiyle bugünden görebildiklerini varsaydıkları gelecekteki dünya için gelenek ve görenekleri/yerleşik değer yargılarını yıkmaya uğraşırlar. Der Strum (Fırtına - 1910) dergisi çevresinde ekpresyonizme aykırı düşmeyen modern sanat akımlarının tanıtılıp yaygınlaştırılması için uğraşılırken, Die Aktion (Eylem - 1911) dergisi çevresinde toplanan genç sanatçılar da başkaldırının sesi olurlar. Derginin yöneticisi Frans Pfemfert (5) Ruhun varlığını yitirmesi, çağımızın yıkıcılığını gösteren bir imgedir. Birey olmak için ruh gereklidir. Yaşadığımız çağ bireyi tanımak istemiyor. sözleriyle çağın getirdiği yıkıcı değerlere karşı mücadeleyi vurgular. Bu çağrı daha sonra hazırlanan bir şiir antolojisinde Kurt Pinthus'un (6) Tümüyle kendi yaratıcılığı, kendi bilimi, teknolojisi, istatistiği, ticaret ve sanayii ile burjuva gelenek ve göreneklerinin fosilleşmiş toplumsal sıra düzenine dayalı bir toplumun olanaksızlığı gittikçe daha da belirginleşmektedir diyerek burjuva toplum ve değer yargılarının ortadan kaldırılması hedefini gösterir. Ekspresyonizm, bu hedefi dolayısıyla ister istemez bir felsefi ve estetik düzlemin dışına çıkar ve adeta bir dünya görüşü gibi algılanmaya başlanır. Tanımlamaların ulaştığı somutluk düzeyi, akıma bağlı sanatçıları maddi gerçekliği ve onun politik ifadesini yıkmaya zorlamaktadır. Başta aile olmak üzere kurulu düzenin tüm resmi ve gayrı resmi unsurlarına karşı, bu sistemin dışında kalmış olan gençlerin, yoksulların, akıl hastalarının, fahişelerin, serserilerin ve diğer marjinal kesimlerin dayanışması savunulur. I. Dünya Savaşı'nın yarattığı kıyımdan en çok etkilenenler de zaten bu kesimlerdir ve giderek genişlemektedir. Almanya'nın savaştan yenik çıkması, zafere koşullanmış yığınlarda tam bir bozgun havası ve moral çöküntü yaratmıştır. Gençliğinin büyük bir kısmını savaşta yitiren ülkede büyük kentleri işsizler, savaştan sakat dönenler vb. doldurmaktadır. Ancak savaş sonrasında ekspresyonist akımın bir kesimi koyu bir idealizme kapılırken, Das Ziel dergisi çevresinde toplanan diğer bir kesimi (7) Kasım 1918'de başlayan Spartakist Ayaklanma'ya katılır. Berlin ve Bavyera'da sovyet yönetimleri kurulur. Ancak sosyal demokrasinin ihaneti üzerine ayaklanma kanlı bir biçimde bastırılır, Spartakist önderler öldürülür. Ayaklanmanın yenilgiyle sonuçlanması ekspresyonistlerin düzen değişikliği umutlarının da sona ermesine neden olur ve akım kendi içinde kesin bir ayrışmaya uğrar. Bir kesim değişen ve yeni bir durum alan gerçekliğe göre davranmayı tercih ederken eylemci kesimin sanatsal etkinliği sosyalist gerçekçi bir çizgiye oturur. On sekiz yaşında tıp öğrenimine başladığında I. Dünya Savaşı ikinci yılını doldurmuştur. Askere alınmalar nedeniyle derslikler hemen hemen boştur ve profesörler, gençliği bekleyen kara geleceği göz önüne alarak disiplini gevşek tutmaktadır. Brecht burada iki yıl süresince tıp, doğa bilimleri ve edebiyat tarihinin yanı sıra teoloji dersi de alır. Boş zamanlarını ise Münih birahanelerini dolduran çürüğe çıkmış askerlere ve arkadaşlarına gitar çalıp kendi yazdığı savaş aleyhtarı baladları söyleyerek geçirmektedir. Brecht savaşamayacak durumdaki yaşlıların sağlam raporu verilerek askere alınmalarına karşı tepkiyi dile getiren ölüler mezardan çıkartılıyor sözünden esinlenerek yazdığı, (1935'te Nazi iktidarında Alman yurttaşlığından atılmasına da gerekçe gösterilen) ve birahanelerde gitar eşliğinde çalıp söylediği Ölü Asker Destanı adlı baladıyla, bu acımasız, iğrenç gerçekliğe duyduğu tepkiyi dile getirir. Baal: Ben ölüm dirim savaşı veririm. Derisiz bile yaşarım. Ayak parmaklarımın içine kadar çekilirim. Bir boğa gibi devrilirim otların en yumuşak yerine. Ölümü yutarım ve hiçbir şeyden haberim olmaz. demektedir. Ancak 1927'de yayımlanabilen Ev Vaazları da bu dönemin ürünüdür. Bu yapıtında militarizmi, şovenizmi, Alman emperyalizminin Drag Naht Osten sloganında ifadesini bulan saldırgan amaçlarını; kilisenin Gott mit uns diyerek bu insanlık dışı çirkin politikaya arka çıkışını alaycı bir dille eleştirerek mahkum eder. Ev Vaazları daha XVI. yüzyılda Yahudi düşmanlığını rasyonalize ederek sistemli bir propaganda geliştiren, Yahudilerin Almanya'dan sürülmesine ve tüm servetlerine el konulmasına cevaz veren Luther'in vaazlarını alaya alan bir bölümden ve Katoliklerin dinsel alıştırmalarıyla, Kronikler, Ölmüşlerin Küçük Gündüzleri ve Yoksul B. B. adlı beş bölümden oluşur. Bu şiirlerin tümünde esas olarak burjuva toplum ve değer yargılarına yönelik bir eleştiri söz konusudur. Mahagony Şarkısı\"nda tanrıya, \"Ayartılmaya Karşı\"da da tanrının yeryüzündeki elçilerine başkaldırı çağrıları yer almaktadır. \"Cehennemdeki Günahkar şiirinde ise burjuva toplumun, kendi rezil varlığından kaynaklanan suç ve ceza kavramlarına yüklediği anlamı ve tanrısal adaleti reddederek suç\"u yargılayan \"asıl suçlu\"ya karşı toplumun yarattığı suçlunun yanını tutar. Çünkü bu insanlar özünde masumdur. Onları tanrı unutmuş, kurulu düzen de bu hale getirmiştir. Ev Vaazları ile \"Büyük bir şair doğmuştur, ama bu şeytanın şairidir. Protestan tanrıbilimcilerden Karl Tieme kitap için 'evet bu bir dua kitabı. Ama şeytanın dua kitabı. der (11). Brecht bu şiirleri ve Baal oyununu yazdığı sıralarda oyunun kahramanı Baal'inkine benzer bir yaşam sürmektedir. Lech Nehri kıyısında içinde yalnızca bir banyo küveti ve yatağın bulunduğu bir tavanarası odasında kalmakta, Münih meyhanelerinde gitar eşliğinde baladlarını ve moritatlarını söylemektedir. Ancak burada, genç Brecht'in dünya görüşünün henüz biçimlenmemiş olduğunu unutmamak gerekir. Baal'i Brecht'in diğer oyunlarının sergilenmesi izler. Annesinin ölümü üzerine (1 Mayıs 1920) ailesiyle bağlarını kopartarak Münih'e yerleşir. Orada sergilenen oyunlarından umduğu başarıyı sağlayamayınca Berlin'e gider. Spartakist Ayaklanma'nın gerçekleştiği koşullardaki Alman toplumu, ayaklanma sırasında insanların sınıfsal konumlanışları ve takındıkları çelişkili tavırları işlediği Gecede Trampet Sesleri (13) adlı oyunu Berlin Oda Tiyatrosu'nda sahnelenir. Bu kez başarı sağlamakla kalmaz, en büyük tiyatro ödülü olan Kleist Ödülü\"nü de alır (1922). Artık tüm dikkatleri üzerinde toplayan bir sanatçıdır. Öyle ki savaşın hemen ertesinde Hitler'in önderliğinde örgütlenmeye başlayan Nazi hareketinin Münih'teki darbe girişimi sırasında (1923) tutuklanacaklar arasında Brecht'in de adı vardır. Kazandığı başarıdan sonra yönetmenlik ve oyun yazarlığı önündeki engeller ortadan kalkar ve Berlin'e yerleşir (1924). Gerçekten de Brecht'in düşünsel gelişimi bilinç düzeyine koşut bir gelişme göstererek, başkaldırıdan eyleme, giderek bir toplumsal devrim gereğine doğru evrilmiştir. Bu gelişmede içinde bulunduğu toplumsal koşulların ve aynı dönemde birlikte olduğu sanatçı dostlarının da etkisinin olduğu kuşkusuzdur. Brecht'in Spartakist Ayaklanma sırasında ayaklanmaya şu veya bu şekilde katılmış parti üyesi sanatçı arkadaşları olduğu gibi, yerine koyacakları toplumun çerçevesini belirleyemeyen, yalnızca düzen değişikliği özlemiyle yetinen ekspresyonist akım içinde yer alan arkadaşları da vardır. Ancak mücadelenin sıcağında ekspresyonistlerin kararsızlığını onda görmek mümkün değildir. Nitekim ayaklanmayla birlikte Münih'te kurulan Bavyera Sovyet Cumhuriyeti'ne girmekte tereddüt göstermez. Tüfeği omzunda, yumruğu havada sosyalist şarkılar söyleyerek ya sokaklarda ya da barikatlardadır. Bütün aktivist özelliklerine karşın daha en başta parti üyesi olmaması ise o yıllarda Alman Sosyal Demokrat Partisi'nin yaşamakta olduğu bunalımlı süreç ve bölünmelerle açıklanabilir. Üstelik henüz Marksizm'le entelektüel bir tanışıklığı da yoktur. Bu doğrultuda, Nazi hareketinin giderek yükseldiği ve sınıf mücadelesinin keskinleştiği sıralarda Brecht, fabrikalarda, atölyelerde, kışla ve okullarda oynanmak üzere, sosyalist ajitasyona ağırlık veren ve oldukça yaygınlık kazanan Lehrstrück adını verdiği bir dizi öğretici oyun yazar. Oyunlarda sosyalizm, sınıf mücadelesi, örgütlü mücadele, parti, parti örgütlenmesi gibi temalar ağırlık taşır ve bu temalar çevresinde epik yapıyla tartışma-öğrenme atmosferi yaratılır. Karar adlı oyunda geçen aşağıya aldığımız şiir, bu tür oyunların niteliğine bir örnek oluşturduğu gibi Brecht'in enternasyonalizm ve örgütlü mücadeleye yaklaşımına da bir örnektir. Beş kıtanın beşini de biliyor parti. Her yoldaşın bir vakti saati var, Her yoldaşı yok edebilirler her an. Parti ise yedi değil, binlerce can. Hitler'in iktidara gelişinden kısa bir süre sonra Reichtag'ın yakılması (27 Şubat 1933), Almanya'da yeni bir terör döneminin başlatılması için gerekçe sayılır. İçlerinde, o sırada Almanya'da bulunan Dimitrov da olmak üzere, pek çok komünist tutuklanır. Hemen ardından ise Berlin opera binası önünde ünlü Kitap Yakma olayı gerçekleşecektir. Böylece adının çevresi kırmızı kalemle işaretli pek çok komünist ya da demokrat sanatçı yurdunu terketmek zorunda kalır. Brecht, yangının ertesi günü ailesiyle birlikte Almanya'dan ayrılarak tutuklanmaktan kurtulur. Zürih ve Paris, sürgünlüğün ilk iki durağıdır. Daha sonra ise Almanya'daki gelişmeleri yakından izleyebilmek amacıyla Alman sınırına yakın olan Svendburg'da bir köy evine yerleşir (1934). Burada ahırdan bozma bir odada çalışmalarını sürdürür. Olup bitenlere karşı son derece duyarlıdır. Olayları gazetelerden günü gününe izlemekte, kupür ve fotoğrafları keserek düzenli bir biçimde saklamaktadır. Film senaryoları yazarak geçimini sağlamaya çalışsa da bütün girişimleri sonuçsuz kalır. Fritz Lang'la, Çek halkının Naziler'e karşı direnişini konu alan bir senaryo üzerine çalışırlar. Lang'ın gerçekleri çarpıtarak tipik bir Hollywood filmi yapma isteğinde olduğunu anlayan Brecht, çalışmalardan çekilir, kazandığı parayla yeniden tiyatroya döner. Görüldüğü gibi Brecht, Amerika'da da boş durmaz. Hollywood'da pek çok sinema oyuncusu ve yönetmenle ilişki kurar. Bunlardan en önemlisi kuşkusuz Charlie Chaplin'dir. Karşılıklı dostlukları oldukça gelişkindir. Hatta Chaplin'in kendi filmlerinde ilk kez denediği yeni anlatım teknikleri ve tiplemeleri bazı oyunlarında Brecht de kullanır. Heinrich ve Thomas Mann kardeşlerle, Franz Werfel ve diğer dostlarını bir araya getirerek kurduğu okuma kulübünde haftada bir kez toplanılmakta, herkes o sıra yazdığını okumakta, kimi kez siyasal olaylar ve gelişmeler üzerine tartışmalar yapılmaktadır. Naziler'e karşı sürdürülen radyo konuşmalarına, çok istemesine karşın Brecht'in katılması engellenir: FBI'ın hakkında düzenlediği rapor, onu komünist eğilimlerinden dolayı tehlikeliler kategorisinde saymaktadır. Savaşın sonu gün geçtikçe yaklaşmakta, Almanya'nın yenilgisine kesin gözüyle bakılmaktadır. Sürgünde bulunan Alman sanatçılarda yenilgiden sonra Nazi Almanyası ile Almanya arasında bir ayrım gözetilmesi, Almanya'da sosyalist demokrasinin kurulması için çalışılması eğilimi ağır basmaktadır. Sovyetler Birliği'nde sürgün olarak yaşayan aydınlarla bir kısım savaş esirinin kurduğu Özgür Almanya Komitesi'nin kuruluşunu (1943) coşkuyla karşılayan Brecht, Amerika'da yaşayan Almanlar'ı da bu komiteye destek olmaya çağırır. Başlangıçta çağrıya yanıtları olumlu olan bazı dostları, Amerikan hükümetinin bu girişimi olumsuz karşılaması üzerine desteklerini çekerler. Bunun üzerine Brecht Demokratik Almanya Konseyi\"ni kurar. Ancak savaşın hemen ardından Roosevelt'in ölümüyle iktidarı devralan Truman yönetimi yoğun bir antikomünist politika izlemeye başlar. Buna bağlı olarak önerilen Marshall Planı gereğince de Almanya'nın bölünmesi önlenemeyecektir. Savaşın galipleri Almanya'nın geleceği üzerindeki görüşmelerini sürdürürken 1947 yılında İsviçre'ye gitme hazırlıklarına başlayan Brecht, kendisini birdenbire Amerika'ya Karşı Çalışmaları Araştırma Komitesi'nin karşısında bulur. Tarihe Mc Carthy Dönemi olarak geçen antikomünist terörün başlangıcını oluturan bu çalışmalar, sendikalardaki, üniversitelerdeki ve yaşamın diğer alanlarındaki komünistleri ortaya çıkartmak, Amerikan kültür yaşamına, sinema ve tiyatro sektörüne sızmış hücreleri temizlemek ve vatanı komünizm tehlikesinden kurtarmak amacını taşımaktadır. Soruşturmalar sonunda yüzlerce suçsuz insan hain ilan edilir, kara listelere geçirilerek işsizlik ve yoksulluğa mahkum edilir. Soruşturma komisyonunun sorularına, zaman kazanmak ve kendisine yöneltilen suçlamalardan sıyrılabilmek için, kötü İngilizce'siyle yanıtlar veren Brecht izleyicilerin kahkahalarıyla tam bir gösteri alanına dönüşen salondan muzaffer bir edayla çıkar. Buradan İsviçre'ye giderek Almanya'ya giriş için gerekli iznin verilmesini beklemeye başlar. Müttefiklerin izin vermemesi üzerine Çek yetkililerden edindiği pasaportla Berlin'e geçer. Artık yeni Almanya'nın kuruluşuna doğrudan katılma olanağına kavuşmuştur. Karısı Helene Weigel ile birlikte devletin desteklediği, ama kuruluşuna ve çalışmalarına kesinlikle karışmadığı Berliner Ensemble'ı kurar (1949). Çalışmalarını ölümüne dek (14 Ağustos 1956) burada sürdürür. Brecht'in sosyalist dünya görüşünde biçimlenen düşünsel evrimi sanatsal üretiminin de tümüyle belirleyicisi olmuştur. Derin çalkantılara ve değişmelere gebe bir toplumda temel sorunun eskiye, yıkılıp gitmekte olana başkaldırmak olduğunu görmesi bu evrenin ilk aşamasıdır. Bu açıdan döneminin ekspresyonizmini değerlendirirken Sanattaki anlatım biçimine yönelikti başkaldırısı, oysa o sıra anlatılan şeyler bir başkaldırıyı gerektiriyordu. sözleri, diğerlerinden farklı olarak onun çağın dinamiğini sezdiğini göstermektedir. Kapital'i okuyarak girdiği Marksizm'i öğrenme sürecinden ise gerçekliğin tüm somutluğuyla değiştirici kitlelere yansıtılması ve bu doğrultuda işlevsel bir sanat yapma sonucuyla çıkar. Walter Benjamin'in onu ziyareti sırasında karşılaştığı bir görünüm, Brecht'in amaçladığı işlevselliğin gerçekleşmesi için nasıl düşündüğünü göstermesi bakımından büyük önem taşır. 1- Anna Seghers, Gerçekçiliğin Evrensel Mirası, , De Yayınevi, İstanbul 1980, s. 62. 2- Aktaran Marianne Kesting, Brecht, Alan Yayıncılık, , İstanbul 1985, s. 15. 4- Yvan Goll: Alman şair (1891-1950). Ekspresyonist akıma bağlı olarak yazmaya başladıysa da şiirlerine giderek toplumsal bir duyarlılık egemen oldu. 5- Franz Pfemfert: Alman gazeteci (1879-1954). Die Aktion'un yayın yönetmeni, Spartakist Ayaklanma'yı destekledi. 6- Kurt Pinthus: Ekspresyonist akımın en yetkin tiyatro eleştirmeniydi (1886-1975). 7- Ludwig Baumer, Bremen Sovyet Cumhuriyeti'nin sorumlularından, Ernst Toller Bavyera Sovyet Cumhuriyeti'nin kurucularından biridir. Ressam Condor Felixmüller ve oyun yazarı Friedrich Wolf, Dresden barikatlarında çarpışır. Nerzfeld kardeşler hapistedir. 8- Aktaran, M. Kesting, a. g. e. s. 39. 9- Georg Trakl: Avusturyalı şair (1887-1914). Dış dünyaya aldırmaz bir tarzda yaşamını kuşatan varoluş ve ölüm korkusunun egemen olduğu şiirler yazmıştır. Küçüklüğünden beri bilinçaltında taşıdığı intihar eğilimini savaş sırasında dışa vurur: Bir sıhhiye taburunda eczacı teğmeni olarak görev yaparken doktor ve ilaç yokluğu arasında 90 ağır yaralının sorumluluğunu kaldıramaz. İntihar girişiminde başarısızdır. Şizofreni teşhisiyle kaldırıldığı akıl hastanesinde aldığı aşırı dozda kokain bu kez ölümüne neden olur. 10- Walter Benjamin, Brecht'i Anlamak, , Metis Yayınları, İstanbul 1984. 11- Rene Wintzen, Brecht'in Şiiri, B. Brecht, Çevirenler: A. Kadir, Asım Bezirci, Halkın Ekmeği, İstanbul. 1974 içinde. 13- Gecede Trampet Sesleri, ilk yazıldığında (1919) adı Spartaküs'tür. 15- Brecht, Sosyalist Gerçekçilik ve Toplum Altın Kitaplar, İstanbul 1980 içinde, s. 128. 16- Edebiyat ve Politika Yazılarından, Can Yücel çevirisiyle, Birikim Temmuz 1975. Partiye Övgü Şiiri de aynı kaynaktan alınmıştır."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/677794508021415936/%C3%B6zdemir-asaf-sait-faik-son-d%C3%B6neminde-adaya", "text": "Sait Faik'in 25. ölüm yıldönümünde yayınlanan yazıda, öykücünün renkli kişiliği ve son günlerini yansıtan anılar yer alıyor. Özdemir Asaf'ın satırları, dönemin edebiyat ortamını ve yayıncılık dünyasındaki koşulları da sergiliyor. - Gece boğulacak gibi oluyorum iç sıkıntısından. Dört yanım deniz, kendimi karşıya atasım geliyor. Eskiden hiç duymazdım adada böylesine bir sıkıntı. - Barba, bu halin ne, tirit olmuşsun, beş damadın var, beşi de yüksek mühendis, beşi de zengin, sen burada ne oyalanıyorsun, her birinde birer ikişer gün kalarak turlasan, yan gelip rahat eder yorulmazsın. - Hepsi de, kızlarım da boyuna beni çağırıyorlar. Ama ben biliyorum, bu işi bırakırsam hemen ölürüm. Anadolu Birahanesi'nin tavanlarının yüksekliği beş metre kadar vardı. Devasa büfeler, konsollar ve sarı yaldızlı koskocaman iki ayna... Sait Faik'in Bir akşam şehrin aynalı meyhanesine girip / aynaların içine Selim-i Sabis gibi kurulacağım... dediği yer. Biraz öne eğik duran o aynaların içinde ufacık kalırdık. O cuma gecesi Sait'in gezeceği tuttu. Ben direttim, doktorlardan biliyordum. Fazla içmemesi ve erken yatması gerekiyordu. Tedavi kapıları kapanmıştı. Birkaç gün önce, yanında tanımadığım kişilerle Çiçek Pasajı'nın girişinde elinde küçük bir bardak kırmızı şarapla gördüğümde ve içme onu dediğimde boş ver demişti. Dostları ve arkadaşları Dr. Nejat Harmancı, Dr. Safder Tarim, Dr. Fikret Ürgüp (1913 - 1978) biliyorlardı yapılacak bir şeyin kalmadığını. O şarap meselesini onlara iletmiştim. Benden de saklarcasına suskunlukla geçiştirmişlerdi. Hırçınlığı vardı son zamanlarda. Birçok kişilere kızıyor, onlarla karşılaşmak, konuşmak istemiyordu. Gece yarısına doğru Beyoğlu'nda ayrıldık, o Osmanbey'e evine gitti, ben Kadıköy'e geçtim. Ertesi gün öğle üzeri Gazeteciler Cemiyeti'ne giriyordum ki kapıda Münir Süleyman Çapanoğlu'yu gördüm: Haberin var mı? der demez anladım, doğru Osmanbey'e apartmanına gittim. Sabahleyin erkenden, şehre pek az inen annesi ilk vapurla gelmiş ama onu daha önce hastaneye kaldırmışlar. Kapıcı, annesinin de orada olduğunu söyledi. Sabah erkenden kalkmış, yüzünü yıkarken, birden bir karaciğer kanaması olmuş. Günlerden 9 Mayıs 1954 Pazar. Sait Faik, 10 Mayıs Pazartesi gece yarısından sonra fenalaşıp 11 Mayıs Salı, sabah üç sularında yaşama gözlerini yummuştur. Kapıcı ile yukarı çıktım, biraz etrafı toparladım. Şaşkına dönen annesi elindekileri attığı gibi hastaneye koştuğundan darmadağınıktı her yer. Hastane koridorları, odasının önü hareket halindeydi. Öbür koğuşların hemşireleri Sait'i görmeye geliyorlardı. Kendine bakan hemşire öbürlerine anlatmış. Çok şeker bir adam, diyorlardı. Hepsine ayrı ayrı takılmış, şakalar yapmış. Bilenlere bir şey anlatmanın söz ya da yazı biçemi ile bilmeyenlere anlatmanın biçemi apayrıdır. Ben burada, daha çok o günlerin uzağında olanlar için, bir kişi'nin yaşamından somut bir kesimi aldım. Söz götürmez sanatçı kişiliği ölümsüzlüğünü sürdürüyor, sürdürecek. Gene, şimdi genç kuşaklara, yaşayacak Sait Faik'den birkaç anı ileteyim. Bir gün Sait öfkeyle basımevine geldi. Elinde pasaportu var, yeni almış. Mesleği sorusunun karşılığında şu yazılı: Mesleksiz-Sans Profession. Buna müthiş kızmış. Pasaport memuruna hikayeciyim demiş, olmamış, yazarım demiş, hiç olmamış. Gazeteciyim demiş, belge sormuşlar, gösterememiş. Bana da buna benzer bir durum çattığından, Amerika için pasaport çıkartırken, dairedeki meslekler listesine yazar karşılığı olarak redacteur deyimini ekletmiştim. Beraber pasaport dairesine gittik, mesleksiz deyimini sildirdik, redacteur\"yazdırdıktı. Hikaye yazmanız için bir külfete gereksinmeniz yok! Galiba muhasebede bir yanlışlık oldu efendim, demiş. Hikayelerime on lira, röportajlarıma beş lira çıkartılacakken ters hesap yapılmış, demiş. Sait Bey, demiş Sedat Simavi. Yanlışlık değil. Hikaye yazmanız için bir külfete, bir masrafa gereksinmeniz yok. Bir kağıt bir kalem kafi. Ama röportaj yapmak için, bir yerlere gidiyorsunuz, ne bileyim, vapura, trene falan biniyorsunuz. Yol parası veriyorsunuz, icabında beklemek gerekiyor, bir kahveye falan oturup çay kahve içiyor, masraf ediyorsunuz. Sait aklına o güne kadar hiç gelmemiş olan bu düşünce biçimine şaşırmış kalmıştı. Öykülerine bu karşılaştırma ağırına gitmişti. Sanıyorum bundan sonra o işe devam etmedi. - Herif durmuş bana saati soruyor. Dedim ki pz'e: Beyim şu koskoca Beyoğlu Caddesinde saati sormak için bula bula beni mi buldunuz? Ulan bende, suratımda bir ahmaklık var mı be. - Sait hikaye var mı? - Var, dedi. - Ver, dedi. - Vermem. - Beş lira... - Hayır. - On lira... - Hayır. - On beş. - Hayır. - Yirmi. - Hayır. - Otuzzz... - Ha... ha... ha'yır. - Otuz beşşşş... - Ha.... yıııır... - Ver... - Ver. Bir gün baktım, elinde Georges Simenon'un \"L'Homme qui regardait Passer les Trains romanı var. Hayrola, dedim Lautreamont'un pabucu dama mı atıldı? Lautreamont en çok sevdiği yazarlardan biriydi. Öyle söylerdi. Eline nereden geçmişse, Simenon'u okumuş, beğenmiş. Çok iyi yazar dedi. Benim Simenon'u beğendiğimi bilirdi. - O kadar çok sevdim ki, tuttum bir forma kadar okudum, başladım yazmaya. Baktım, üç dört formalık yazı yazmışım. Biraz daha okudum, gene devam ettim. Atlaya atlaya biraz daha da okudum ve yazdım. Kitap bitti. İş sırası kitabı yayınlamaya geldi. Pazarlamasını yaptık. Hemen ele aldılar. Çabucak kitap dizildi, basıldı, renkli alacalı bulacalı bir de kapak hazırlandı. Yaşamak Hırsı... Yazan: Sait Faik. Kim kime, dum duma, kitap Sait Faik olarak ve ayrıca halk kitabı satış düzeyinde satıldı, bitiverdi. Bu bence ilginç bir olaydır. Ve ben böylesi bir yazar işbirliğine, yakınlığına hayır demiyorum. Böylesi çalışmalar olabilir. Bir önsözle belirtmek koşuluyla. Tabii bu, sıradan yazarlar için bir yol değildir. Konu ortaklığı, ortak yetişkinlikler de ister. - myl0vesyou liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/677975628626214912/halk%C4%B1n-dostlar%C4%B1-%C3%A7eyrek-as%C4%B1r-sonra-bir-arada", "text": "İlk sayısı 1970'te piyasaya çıkan aylık devrimci sanat ve kültür dergisi Halkın Dostları, Ataol Behramoğlu ve İsmet Özel tarafından yayınlanmıştı. Dergi, sıkıyönetim mahkemesi kararıyla Eylül 1971'de 18'inci sayısının ardından kapandı. Yolları ayrılan Behramoğlu ve Özel, 25 yıl sonra ilk kez bir araya gelerek Halkın Dostları'nı tartıştı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı'nca Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde düzenlenen Şiir Patikası toplantısında İrfan Çiftçi'nin yönettiği Çeyrek Asır Sonra Halkın Dostları konulu bir söyleşi düzenlendi. Toplantıya katılan Ataol Behramoğlu ve İsmet Özel, ilk sayısını 1970'te çıkardıkları Halkın Dostları dergisini, 25 yıl aradan sonra ilk kez biraraya gelerek tartıştılar. Her iki şairin o yıllardan bugünlere kadar süren poetik ve politik seyirlerinin konuşulduğu söyleşinin tam metnini yayımlıyoruz. Ataol Behramoğlu - Halkın Dostları dergisi daha doğrusu bizi böyle bir dergiye ulaştıran fikir ben Trabzon'da, İsmet Sivas, Konya, Elazığ ve Muş'ta askerlik yaparken, birbirimize yazdığımız mektuplar sürecinde ortaya çıkmıştır... İsmet, benim onun şiirleri, onun da benim şiirlerim hakkında yazmayı ve ortak bir çıkış yapmamızı istemişti. Tabii ikimizin 1960'lı yıllardaki şiirleri arasında siyasi, politik ve etik paralellikler olmasaydı dergi olmazdı. Böylece ikimizin ortak bir yayın yapma arzusuyla doğan bu dergide doğal olarak belirleyici olan şiirlerimiz idi. Hikaye alanında, eleştiri alanında böyle bir uyum yoktur. Yani bizim fikrimize uygun başka edebi örnekler yer almadı. Eleştirmeni olmayan bir hareket olması önemle üzerinde durulması gereken bir nokta. Murat Belge'nin etüdleri bizim şiirimizin boyutlarının anlaşılması açısından yapılan eleştiriler değildi. Bizi dergiyi çıkarmaya yönelten tavır ise şöyledir: İkinci Yeni şiirinin kapalı, mistik, siyasetten uzak, giderek biçimci oyunlar içinde kalan yapısına karşı çıkış vardır. Cevabımız açık toplumcu bir şiirdi ama; bu toplumculuk yalınkat bir toplumculuk değildi. Gerçeküstücü şiir zaten tanınıyordu, biz bunu bir nevi toplumculukla sentezleyip, modern öğeleri kullanıp şiir yazdık. İkinci Yeni şiirine ihtiyaç olmadığını düşünüyorduk. Diğer bir tavır ise anti-emperyalist duruştur. Mesela Mobil'in ödül vermesine açık bir şekilde karşı çıkmışızdır. İsmet Özel - Halkın Dostları başarısız bir dergidir. Hiçbir önemli metin yayınlanmamıştır. İçinde hiçbir sarsıcı inceleme yer almamıştır Ve Halkın Dostları'nda bizim şiirlerimiz de dahil olmak üzere en iyi ürünlerimiz yer almamıştır. Teknik ve estetik açıdan da bozuktur. Yaşar Kemal bana dağ fare değil sinek doğurdu demiştir ve haklıdır da. Halkın Dostları'nı çıkaran insanların elinden böyle bir dergi sadır olmamalıydı. Çok daha göz dolduran, tatmin edici bir dergi olmalıydı. Ama Halkın Dostları tüm bunlara rağmen önemli bir dergidir. Önemi; niyetinin, ümidinin, direncinin olmasındandır. Ben, Ataol ve Murat Belge belli bir kuşakta yaptığı işi ciddiye alan, vurduğu yerden ses getirmek isteyen insanların olmasından gelir. Ciddiyetini bütün yayın hayatı boyunca korumuştur. 12 Mart 1971 muhtırasında derginin kapağına Vietnam'lı bir ağlayan çocuğun resmini siyah şeritle basmıştık. Başka numaralar da yapmıştık ve dergi kapatılmıştı. Ve böylece dergi 'tavrını' yerine getirmiş, açıkça ortaya koymuştur. Dergiyi çıkaranların hayatında bir tıkanma vardı. Bunu 25 yıl sonra bir ayrıntı olarak vurgulamak istiyorum. Biz Türkiye'de 1960 sonrası oluşan bir açılımın meyveleriydik. Bu, o dönemin sonrası, Türkiye'de toplumun kendini tanıma çabası, öğrenme çabası, kendini sorgulaması söz konusuydu. Biz kimlik, kişilik ve hedef belirleyebilmiş insanlardık. Fakat çoğu insanlar, çok kısa bir süre içinde hayat çizgilerinin olumsuz etkilendiğini farkettiler. Politik bir zeminde, varlık gösterme, çözüm üretme gibi bir avantajımız vardı. Ama politik zemin çok rahatça manipüle edildi. Biz niyetlerimiz ve izlemlerimiz bakımından güdük kaldık. Bunun acısını hazmedemedik ve zaten ciddiye aldığımız, emek verdiğimiz bir işi kabul edilebilir bir forma soktuk. Bugün bile bu özlemin, bu niyetin halen geçerliliğini koruduğunu söyleyebiliriz. Mesela Gerici Sanata Hücum yazısında; devrimin öncü kişilerini belki bu duyarlılığa itmek, diri tutmak ve terbiye etmek için yazdık. Bugün 1995'te başka bir değişimin, müslümanca, İslami bir arka planı olan değişimin arefesindeyken, yine Türkiye'de değişimi bu açıdan isteyen insanların, belki bu duyarlılığa sahip olup olmadıklarını düşünmek gerekiyor. Bugün aslında Halkın Dostları dergisi birileri tarafından çıkarılıyor olmalıdır diye düşünüyorum. Geçen 25 yıl içinde zihni donanım bakımından önemli bir erozyonun da yaşandığının farkına varılması gerekiyor. Halkın Dostları bu bakımlardan başarılı veya başarısızdır. Halkın dostları kimlerdir ve sosyal demokratlarla nasıl mücadele ederler? Bu Lenin'in kitabının ismidir. Ben inanıyorum ki; Türkiye'de edebiyat adamı, düşünce adamı, gerekirse bilim adamı, halkın dostları olmak zorundadırlar. O zaman biz halk olamayız ancak, halkın dostu olabiliriz görüşünü taşıyordum, halen de taşıyorum. Zaten halkı makbul kabul etmiyorum, güvenilir bir unsur olarak görmüyorum. Bence halk biçim verilebilir bir kalabalıktır. İnsanların biricik olduklarını ve tek tek önemli olduklarını, böyle olunca da yönetilmeyeceklerini düşünüyorum. Halk ancak otoriter rejimlerin yücelteceği bir olgudur. İrfan Çiftçi - Geçen zaman içinde her ikinizin de tavrında birtakım değişiklikler olmuştur. Fakat sanata hücumu halen savunuyor olabildiğinizi düşünüyorum. İsmet Özel - Bu konu o kadar kesin değil, konuşmak lazım. İrfan Çiftçi - O zamanlar İkinci Yeni'ye, Divan şiirine karşı çok sert bir tavır alış var. Daha sonra yumuşamalar olmuş olabilir. Ama sizin poetik ve politik tavırlarınız belirleyici olabildi. Ataol Behramoğlu - 1965-1970'li yıllar arasında, İsmet'in ve benim şiirimin arasında aslında temelli farklılıklar vardı. Benzerlikler, tavır noktalarındaydı. Aktif siyasal hayat, modern öğelerle yalınkat olmayan toplumculuk ve bunun şiirine imza attık. Dergi; bizim çıkartıyor olmamızdan kaynaklanan bir öneme sahipti, bugün de öyledir. Böyle bir dergi çıkartmak zorundaydık. Çünkü; mevcut şiir ortamında, edebiyat ortamında hem kabul görüyor, hem de başat olan kendileriymiş gibi davranıyorlardı. İsmet Özel - Verseler reddederim, ama vermezler. Ataol Behramoğlu - Divan şiirine bir ölçüde karşı çıktık. Turgur Uyar'ın Divanına Kemal Tahir'in çok olumlu bakışı, göklere çıkartışı, keza Nazım'ın rubailerine de aynı şekilde bakışı, yani bizim şiirimizin karşısında duran 'statik' tavra karşı çıktık. Benim Aykut Baysal takma adıyla yazdığım Divan taklitleri bu mücadelenin örnekleridir. Heyecan bizim şiirimizde vardı ve bu hayatımıza da yansıdı. Ama daha önce dediğim gibi bu heyecanın paralelinde bir başka eleştiri, hikaye vs. yoktur. Murat Belge'nin Althusser Eleştirileri hiç hoşuma gitmemişti ama galiba İsmet ile uyuşmuşlardı. Ben Murat Belge'nin bizim şiirimizle ilgili şeylere kanalize olması gerektiğini düşünüyordum. Zannederim arkadaşlarımız hazır değillerdi. Biz onlardan ilerideydik. Nihat Behram dönemi, güncel politikayla ilişkiler açısından önemlidir. Genç şairler yer almıştır. Defne Sandalcı'nın benim hakkımdaki yazısı güzeldir. Özetle tavrımız böyledir. Dergi, patlama noktasına gelişimizin manevi ürünüdür. İsmet Özel - Çevresi her ne kadar edebiyat dışı olsa da Halkın Dostları pür olarak iki şairin kendini ortaya koymasıdır. Anti-emperyalist tavır konusunda da, zaten o zamanlar başka bir tavır olamazdı. Okur-yazar dünyasında, Turgut Uyar'ın Lorca şiirleri, Ece Ayhan'ın şiirimiz karadır abiler\"deki toplumsal yaklaşımları zaten vardı. Bu anti-emperyalist tavır dışında da Türk şiirinde sol bir yönetim yoktu da biz mi ortaya çıktık? Hayır. Ahmet Arif'e verdiğim cevapta Türk şairleri bünyelerinde bir şizofreni yaşıyorlar, demiştim. Hayatımızı şiirimize, şiirimizi hayatımıza katmak uğraşısı içindeydik. Bu manada bugün de insanların kendi hayatları doğrultusunda bir düşünce atmosferi içinde olup olmadıkları meselesi canlılığını koruyor. Türkiye'de 1945'ten bu yana yok sayılanların, kendisini yok sayanlara karşı uzlaşma eğilimleri, şaşkınlıklarının bir uzantısı olarak devam ediyor. Edebiyat, bu durumu yok olmaktan uzak, empoze edilmiş düşünceler dünyasında dönüp duruyor... Toplum nezdinde sloganlar, görüntüler değişmekle beraber yara aldığımız yer ve tedavisi gereken şey bekliyor. Türk aydınının, toplumsal yeri bakımından tekabül ettiği bir alan olduğunu anladım. Türkiye'de modernizasyonun tamamlanması, Türk şiirinin uç modernist tavırları içinde olması, bir paralellik arz ediyordu. Ataol Behramoğlu - Biz İsmetle ne zaman biraraya gelsek ciddi bir gerginlik olur. Çünkü bu şiire ve şiirimize verdiğimiz samimi çabadan gelir. Hep yarışmışızdır, fakat bu, her zaman verimli bir yarışma alanı olmuştur. Ben onun kendini mevcut konumundan aşağıya düşürecek olaylar yapmasını hiç istemem. İsmet Özel - Dostluğumuz üniversite yıllarına dayanır. Biz ta o zamanlardan bu yana bu, şiirin has adamıdır diye bakarız birbirimize. Bir farklılığımız vardır: Ataol, donanımı gereği, Türk şiirinin cumhuriyetçi ve yerli kanadına, kuşağımız içinde, en yakın kişiydi. Benim öyle olmamama rağmen, bizi ortak noktada buluşturan şey hayatını şiire bağlayarak, ona karşı olan saygı ve emeği göstermek, önem vermekten gelir. Biz bunda anlaşmışızdır. - piriltii liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/677975962264190976/leyla-erbil-ben-dili-de%C4%9Fil-dilin-dilini", "text": "Çeşitli kişilerin birbirlerine yazdıkları özel yaşam itiraflarıyla dolu mektuplardan oluşan Mektup Aşkları yayımlandığında epey yankı uyandırmıştı. Kitapla ilgili soruları yanıtlayan Leyla Erbil ise, Romandaki çocukları analarıymışım gibi acıyarak, kızarak, severek yazdım diyor. - Örgütsüz bir dönemde olmak koşuluyla daha yakın ya da çok daha gerilerde geniş bir takvimde oynatabiliriz aşkları kanımca. Ama özel olarak Türkiye İşçi Partisi'nin kuruluşundan (1960) önceyi ya da kapatıldıktan sonrayı düşünmekte haklı olabilirsiniz. Gene de ben bu ilişkileri bir bakıma tarihsiz olarak yorumluyorum. Zira insan duygularında anında değişiklikler beklemek olası değildir. İnsanlar her dönemde sevmek sevilmek, evlenmek isteyecekler, aşkı arayacaklardır. Hele uzun bir gelenekte gerçek bir sol örgüt disipliniyle eğitilmedilerse. Ancak o eğitimle yazgılarında değişiklikler umabilirdik. Çünkü aylaklığa doğru kayma eğilimi gösteren o çocuklar üniversite çağında, bir ikisi dışında sol bir partiye girme bilincine de sahipler. Zaten bu işin yanı bilindiğinden, insanın kendini kurtaracak özgürlük ortamlarına hiç izin verilmez ya... - Anlaşılan siz öyle kolay aşık olanlardan değilsiniz! İnsanlar toyken daha kolay kanar bilirsiniz. Yanı sıra boy veren mutlak aşk tutkusu ise burjuva ideolojisinin yıkadığı beyinlere işaret ediyor olmalı. Jale'nin seçmeciliğini ayıplamayın, Ferhunde'nin mektubundan öğrendiğimize göre, kızcağız, gizli örgüte alınmak için bile uğraşmış. Bence o sıra gizli örgüte sahip çıkanlar da Jale'yi seçmeyecek kadar seçmecilermiş. Acaba solcu bile olsak, bağrından çıktığımız toplumun ve sınıfın yanlışlarını üstümüzde barındırdığımızı düşünebilir miyiz? Evet Sacide farklı; o biraz lumpen, biraz piç. Ben daha çok ahlakı belirleyen sistemin üzerinde duruyorum. - Bu romandaki çocukların tümünü de kendimmişim ya da analarıymışım gibi acıyarak, kızarak, severek yazdım. Aslında yazmak bana acı verir ama eğlenmekten, alay etmekten de kendimi alıkoyamam. Bütün kişiler, yazarın kendisi olduğuna göre, kendimle alay etmek de en sevdiğim işlerden biridir. - Kitabı beğenmenize sevindim. Öte yandan, yazdıklarını başkalarına düzelttirerek ortaya çıkaran ünlülerden söz ediyorsanız onları izlemiyorum! Doğrusu yanlışlı mı yanlışsız mı yazmanın zor olduğu hakkında hiç bir fikrim yok; ben dili değil, dilin dilini kurmakla uğraşıyorum. - İhsan! Onu çok sempatik buluyorum. O, yok sandığında bile bir yerlerde gizli tutuyordu tanrısını mutlaka. Ancak riyadan o da nasibini almıştı: Ankara'da Sacide'yle buluştuğunu neden saklamış olabilirdi ki Jale'den! Gene de Jale'ye tutkundur; kendine tutkun olduğu gibi; \"yarı ben'im diye sever onu. Hem hepimiz ummadığımız bir zenginlikle karşılaştığımızda üstüne titremez miyiz? Tahtaya vururuz, nazar boncuğu asarız vb... İhsan da Allah'a nazar boncuğu gibi sarılıyor. Anlaşılan karı kendini yüksek satıyor. Zeki'nin Tanrı İnsanın Riyasıdır - İnsan Tanrının Riyasıdır - Riya İnsanın Tanrısıdır - Riya Tanrının insanıdır diye nefis bir çeşitlemeyle süren felsefesi tektanrıvardırodaölümdür biçiminde noktalanıyor... Ötekilerin tersine aşkını dillendirmektense sanat ve felsefi söylemle iletmeyi yeğleyen Zeki'nin de başka bir yoldan mutlak\"a bağımlılandığını söylemek mümkün mü? Bir de onun hikayesi diğerlerine göre daha hüzünlü galiba. - Evet tabii, her şey denönce de Zeki'nin babadan tevarüs ettikleri var. İrsiyetle bağımlılığı mutlak. O evde cezalandırıcı tanrı kol geziyordu. Jale'yle biraz yolunu aralar gibi oluyordu Zeki ama, Hıristiyan Batı - Müslüman Doğu çatışması bir yana, hastanelerde de şok gibi, ilkel yöntemlerden çok çekti Zeki; tanrıyı da tanrısızlığı da ölerek öldürene kadar... - Gençken çok acı çekiliyor bu toplumda, yaşlılıkta da bir başka türlü ya... Boşu boşuna en güzel günlerini tüketiyor gençlik. Boşu boşuna arayışlarla, cinselliğini değerlendirip tanıyasıya dünyaya geldiğine bin kez pişman ediliyor; suçlanıyor, yargılanıyor, yüceltiliyor, aşağılanıyor. Her bir hücresinden düşmanlıklar, ağular fışkırtan, buyurganlık tutkularıyla karşısındakini mahvetmeye hazır, büyüklük saplantılı bir toplum bu. Tensel hazzın sağlayacağı güzellikleri, yaratıcılıkları bilmeden yitip gidebiliyor insanlar. Doğru deneyimleriyle yol gösterenlere kulak asmayıp, aynı hataları yineleyerek yaşlanmak gibi bir özrü de var insanlığın. Hele kadınlar! Korkup kaçanlar, özgürlük adına tabiatından şaşanlar! Oysa yaşamımızı, geleceğimizi, sağlığımızı zenginleştiren, güzelleştiren her duyguya her şeye açık olmalıyız... Ve yüzyüze gelmemiz gerek gerçekle; aşk denen cinselliği sorgulamalıyız yeniden. Önünde sonunda sınıflı bir toplumda gerçek insanın henüz var olmadığını kabul ettiğimize göre, gerçek aşkın var olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Yeni kuşakların kandırılmadan, gerçeği, yani yaşamı algılamalını kolaylaştırmalıyız diyorum ben. - Jale, romandaki kişilerin arasında teoriyi en iyi bilendi sanıyorum. Teoriyi bilendi belki ama, yaşamı pek tanımıyordu. Baksanıza en güvenilir sandığı, seçtiği adamın ne mal olduğuna! Onca mektubu okudu da, \"senin yüzünden ölücem işte, hep işçilerin yüzünden işte, hep ailenin yüzünden işte diye tutturmuş, istediği olmayınca kusması gelen, ağlayan sızlayan nevrozun cehennemini çıkaramadı o mektuplardan! Haklısınız; onda o kafa, o naivlik varken başına herbirşeyler gelmiş olabilir... Ama Ahmet'i özleyeceğini pek sanmam! Bir kadını o denli soysuzca aşağılayan bir adama, olsa olsa tiksintiyle karışık bir acıma duyuyordur Jale. Bu romanın ikinci bölümünü yazsaydım, ona iki çocuklu, yaşlı, dul bir koca bulur evlendirirdim. Kocayla yatarken kah İhsan'ı kah Reha'yı düşünerek orgazm olmaya çabalardı... Zavallı yavrucak!.."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/677975987045171200/adonis-arap-%C5%9Fiirinin-g%C3%BC%C3%A7l%C3%BC-sesi", "text": "Suriye doğumlu Adonis, Lübnan vatandaşlığına geçti ve Beyrut Üniversitesi'nde edebiyat profesörü oldu. Yayınladığı iki dergi ile çağdaş Arap şiirine öncülük etti, şiirdeki devrimi bütün kültür alanlarına yaymaya çalıştı. Yapıtları, geleneksel Arap şiiri ile Batı şiirinin bireşimidir. Arap dünyasında, yaşayan en büyük Arap şairi olarak kabul edilen Adonis, 1 Ocak 1930 tarihinde Kassabin'de doğdu. Asıl adı Ali Ahmad Said Esber olan şair, 1954 yılında Şam Üniversitesi'nde edebiyat öğrenimi gördü (1954) ve Beyrut Saint-Joseph Üniversitesi'nde devlet doktorası yaptı (1973). Lübnan vatandaşlığına geçti ve 1959'dan itibaren Beyrut'ta yaşamaya başladı. Beyrut Lübnan Üniversitesi'nde edebiyat profesörlüğü yaptı ve aynı kentin Saint-Joseph Üniversitesi'nde doktora tezleri yönetti. 1980-1981 yıllarında Yeni Sorbonne Üniversitesi'nde ders verdi. Birkaç yıldır Paris'te yaşıyor. 1957 yılında kuruluşuna ve yönetimine katıldığı Şiir dergisi Arap şiirinde devrim yarattı: Böylece, Arap şiirinin geleneksel yapısı yıkıldı, şiirin evrensel yapısı benimsendi, öz ve biçim olarak Arap şiiri çağcıllaştı. Bu şiirsel devrimde Adonis bir öncü kimliği kazandı ve şiiri Ortadoğu'dan Fas'a kadar bütün Arap şiirini etkiledi. Arap şiirinin klasik yapısı ve söylemi tümüyle değişti; otuz yıl gibi kısa bir zamanda bütün Arap ülkelerinde evrensel şiirsel yapı ve söylem içinde yazan çok önemli şairler yetişti. Adonis'in 1968 yılında kurduğu Mawaqif adlı dergi, şiirsel devrimi bütün kültür alanlarına yaymayı amaçladı. Adonis, bu dergiyle birlikte, bir düşünür, bir şiir kuramcısı kimliği kazandı. Bu kimliğin somut örneğini Arap Poetikasına Giriş (Introduction a la poetique arabe, Editions Sindbad, Paris, 1985) adlı yapıtında görüyoruz. Profesörler Kurulu'nun daveti üzerine College de France'da verdiği dört dersten (Mayıs 1984) oluşan bu kitapta Adonis, Poetika ve Sözellik; Poetika ve Kur'an Çevresi; Poetika ve Düşünce; Poetika ve Çağcıllık başlıkları altında Arap şiirinin dilsel, yapısal ve ekinsel sorunlarını incelemekte, eski geleneksel şiirin küllerinden doğan yeni ve çağcıl Arap şiirinin sözellikten yazısallığa uzanan serüvenini irdelemektedir. Önsözünü büyük Fransız şairi Yves Bonnefoy'nın yazdığı bu başyapıt gerçek bir ders kitabıdır. Adonis'in şiiri iki şiir kaynağından beslenir: Aralarında Hallac ve Niffari'nin ön sırada yer aldığı Arap şiiri kalıtının özümlenmesi; Hölderlin, Rilke ve Michaux'nun ağır bastığı Batı şiiri. Adonis'in şiiri bu iki şiir dünyasının bireşimidir. Adonis'in yapıtları başta Fransa olmak üzere ABD, İngiltere, İspanya ve Norveç'te şiir ve denemeleri, dergi ve çeşitli yayınlarda, Fransa, ABD, İngiltere, Belçika, İsveç, Japonya, SSCB ve Norveç'te yayınlandı. Şiir ve deneme çalışmaları dışında çeviriler de yapan Adonis, Georges Schehade, Saint-John Perse ve Yves Bonnefoy'nın bütün yapıtlarını ve Racine'in iki oyununu Arapçaya çevirdi. 1983 yılından bu yana Mallarme Akademisi muhabir üyesi olan Adonis'e 1986 yılında Liege Uluslararası Büyük Şiir Ödülü verildi. Adonis'ten çevirdiğimiz Newyork'a Mezar adlı, Newyork'a Mezar, Ta'ifa Krallarının Tarihine Öndeyiş ve Bu Benim Adımdır başlıklı üç uzun şiirden oluşan yapıt, bu yılın sonuna doğru dilimizde yayınlanacaktır."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/678084164805918720/azra-erhat-b%C3%BCy%C3%BCk-talihim-iki-total-insana", "text": "Bu yıl art arda yitirdiğim iki büyük ustam Halikarnas Balıkçısı ile Sabahattin Eyuboğlu'ndan söz etmeye doyamıyorum. Total insan yani tam insan beni oldum olasıya ilgilendirmiştir ve ömrüm oldukça da ilgilendirecektir. Benim büyük talihim total insan diyebileceğimiz iki insana rastlamış ve onlarla dostluk kurabilmiş olmaktır. Biri Halikarnas Balıkçısı, öbürü Sabahattin Eyuboğlu'dur. Halikarnas Balıkçısı'nı ilkin Bodrum'da sürgün olarak görüyoruz. 1928 yılları mı neydi, unuttum. Uzun, çok yorucu bir yolculuktan sonra hiç bilmediği ve o zamanları Türkiye'de hemen hiç kimsenin bilmediği, adı bile çirkin, bir kasabaya varıyor, at ya da katır sırtında, yanı başında jandarmalarla. Bodrum'un açıklığı, koyları ve mavisi allak bullak eder onu. Cevat Şakir o zaman olgun bir adamdır, bir İstanbul efendisi, bir Babıali yazarıdır. Bodrum kalesinde kalebent olmaya mahkum edilmiştir. Gelir kaleye kapatılacağını sanır, ama kale bir harabedir, oraya kapatılmasına olanak yoktur, Cevat Şakir'e o gece oturacak bir ev bulunur, üç aylığı yirmi beş kuruşa, deniz kıyısında bir ev. Orada birkaç yılı var Cevat Şakir'in. Bodrum'u ve dolaylarını gezer. Balıkçılarla, süngercilerle, halkla alışveriş kurar, ilişki kurar. İnsanca, derin ilişkilerdir bunlar, bir baba oluverir Bodrum halkına, bir hekim, bir tarım uzmanı, her alanda kafası çalışan, derde derman bulan bir yol gösterici. Cevat Şakir burada hem alıcı hem de vericidir, alışverişi de tümdür, bütün insanlığını ve bütün insanları kaplar. Denize açılabildiği gün başka bir kültür alanı açılır Balıkçı'ya. Bir sandal kiralar, sonra da Yatagan diye bir sandal yapar kendine, başlar Cova'yı dolaşmaya. Bu ana kadar Balıkçı'yı çevresinden bütünüyle etkilenmiş ve bütünüyle bu çevrede bir etkiye koyulmuş insan olarak görüyoruz. Balıkçı bununla da yetinmez. Sanatçıdır, yaratıcıdır, hikayeler, romanlar yazarak çevresiyle tüm alışverişi dışarıya yaymağa başlar. Böylece Balıkçı Bodrum'u, Ege'yi yaratıcılık alanı olan yazına sokar, mal eder. Yıllar geçer, Halikarnas Balıkçısı, toprağını cennet bahçesine, denizini ürün maviliğine çevirdiği Bodrum'da kalamaz olur, çocukları büyümüştür, liseye gitmek ister, aradan savaş geçmiş, hayat zorlaşmıştır, tuttuğu balıkları konu komşuya dağıtmakla ailesinin geçimini sağlayamaz artık Balıkçı. Ne yapsın? Kendi eliyle yaptığı deniz kıyısındaki evi satmak, Yatagan'ı elden çıkarmak ve başka bir çevreye göçmek zorunda kalır Cevat Şakir. İzmir'e gider yerleşir. İkinci bir kez, ikinci bir yabancı çevreye ayak basar. İzmir gerçi Ege kıyısındadır, ama Arşipel, o çok sevdiği el değmemiş Adalar Denizi, mavi kıyılar değildir, İzmir bir büyük şehirdir. Bodrum kıyılarını, Knidos'u, adaları, bükleri nasıl için için tanımağa, bugünden uzak bir geçmişe dek canlı canlı tanımaya alışmışsa, öyle girişir İzmir'i ve çevresini de anlamaya, tanımaya. Önce Kültür parkında bahçıvanlık eder, diker bir sürü ağaç, bir sürü bitki ve çiçek. Sonra da kendine yeni bir iş bulmaya koyulur. Ekmek parası, geçim parası kolay mı çıkar topraktan büyük şehirde? Balıkçı bu kez başka bir alan arar ve bulur: Kılavuz, tercüman-rehber olur. Ege'yi bütünüyle ele almaya, binlerce yıllık geçmişiyle kavrayıp anlamaya ve gezdirdiği insanlara anlatmaya girişir. Hep yabancı çevrelerle karşılaşan ve aydın zekasıyle onları aydınlatmaya çabalayan Balıkçı, bu kez yepyeni ve gerçekten yabancı bir uğraş alanı içine girmiş bulunmaktadır. Gerçi Oxford'da tarih okumuştu, ama bu kez eskiden ilişki kurmuş olduğu bilim dünyası ile kıyasıya bir karşılaşma yapmak zorundadır. Ege kıyılarının bilimi, tarihi, arkeolojisi çizilmiştir Batı bilimince, Yunan uygarlığının ilk merkezi diye tanımlanmıştı, ama görüş açısı Ege'den Yunanistan'a kaymış, Batı aleminin gözünde Ege ve Anadolu önemini yitirmiş, Yunan uygarlığı, kültürü XIX. yüzyıl şairlerinin ve bilginlerinin duygusal yanlışlara yol açan görüşleri ile yalnız Yunanistan'a mal edilmişti. Balıkçı İzmir yöresinde tercüman-rehberlik mesleğini kurarken, o mesleğin bir yanlış yön tutuculuk üstüne kurulmasına izin vermez, bilimin bozuk düzenini düzeltmeye koyulur. Bildikleri, gördükleri, okudukları arasında tek başına köprüler kurmaya girişir, uğraşır, düşünür, yazar, bakar ve çizer, böylece ilkçağ bilimine yeni bir anlayış getirmeye koyulur. Balıkçı'nın evrensel bir kafası ve bilgisi, daha doğrusu merakı vardı. Her bitkiyi doğanın kökenlerine giderek incelediği gibi, her taşı da aynı kaynağa giden ve bütün gelişimi boyunca, bütün ayrıntıları ile izleyerek aydınlatan bir görüşü vardı. Bu uğraşıda Halikarnas Balıkçısı doğa ile cebelleştikten sonra, bilimi karşısına alıp onunla yaman bir savaşa girer. Buluntularını her geçen gün Efes'in, Bergama'nın, Milet, Pirene ve Didyma'nın anıtları karşısında dimdik duruşuyle gür sesiyle dağa taşa karşı, insanları tanık alarak haykırır. Hayır, diye bağırır, Yunan Mucizesi yüzyıllardan bu yana Batı biliminin sandığı gibi Yunanistan'dan -kendi deyimiyle Hellenistan'dan- doğmuş değildir, Yunan Mucizesi diye bir şey yoktur, Ege Mucizesi vardır. Felsefe burada doğmuş gelişmiştir ve o, Hellenistan'a göçtüğü zaman arılığını ve yararlığını yitirmiştir. Physiologoi denilen maddeci ve doğacı düşünürler doğa ile insanı bir bütün olarak almışlar, gerçek bilimin temellerini atmışlardır. Nitekim XX. yüzyılda yeniden parlayıp doğan atom bilimi, insanlığa çağ değiştiren büyük düşünce Ege filozoflarının buluşudur, bu düşünce Yunanistan'a göçünce doğa bilimi kısırlaşmış, insan bilimi soyutlaşmış ve Platon gelmiş, Aristo gelmiş, soyut idea'larla insanlığı bütünlüğe doğru açtığı çığırdan saptırarak, dinlerin ve hurafelerin kucağına atmışlardır. Atina felsefesi insanlığı en az iki bin yıl geriye atmıştır. Halikarnas Balıkçısı bu savaşında kıyasıya bir tutum takınır, Platon ve Sokrates'i karşısına alır, onlarla tartışır, dövüşür, boğuşur, ölüm kalım savaşı verir gibi cebelleşirdi. Bu kavgasını anlamak ve gereği gibi değerlendirmek zordur. Tarihin tozlarına karışmış olayları ve değerleri bunca coşku ve canlılıkla tartışmasının nedenini yanlış yorumlamak, dar bir bölgeselliğe ya da ulusalcılığa indirgemek kolaydır, ama hem Balıkçı'ya, hem de kültürümüzün gelecekteki gelişim olanaklarına kapıyı kapatmak olur. Balıkçı'nın bu tutumu bilimsel midir, değil midir? Tartışılacak bir konu bu, ne var ki bilim kurumlarımız onu pek ciddiye almadıklarından olacak, üstünde bile durmazlar. Oysa Balıkçı önerilerinde ne kadar cüretli olursa olsun, yalnız da değildir, Batı biliminin bir bölüğü -örneğin Robert Graves- onun görüşlerine yakın görüşler savunur. Sabahattin Eyuboğlu'na gelelim. Eyuboğlu ile Balıkçı çok ayrı kişilerdir. Eyuboğlu Trabzon'da doğmuş, liseyi orada bitirmiştir. Atatürk'ün Avrupa'ya okumaya gönderdiği ilk öğrencilerdendir Sabahattin. Dönüşünde Edebiyat Fakültesine doçent olur. O sıraları büyük bir filoloji bilgini vardır Edebiyat Fakültesinde. Romanist Leo Spitzer. Sabahattin onun Fransızca verdiği ders ve konferansları Türkçeye çevirir. O zaman Spitzer'in ne demek istediğini pek anlamamıştım. Bu sözün derinliğin şimdi anlıyorum, şimdi ki 1934'ten bu yana yazdığı bütün yazıları topladık da yayımlamak üzereyiz. Özüne giderek çözümlediği bütün Batı değerlerinin hepsini aktarır Sabahattin. Dil, şiir, roman, resim, heykel, sanat, kültür, nesi varsa Batı'nın hepsini en ufak ayrıntısına kadar aktarır. Bu görevi öyle bir titizlikle yapar ki, her alanda yeninin doğmasına yol açar Türkiye'de, şiirde, resimde, heykelde, mimaride, yazıda. Bir yeni Türk insan ve sanat görüşünün temellerini atmaktadır Sabahattin. İnsan dergisinin kurucularından ve en önde gelen yazarlarındandır. İlk gününden total insan ve büyük hümanisttir. Hasan Ali Yücel, Eyuboğlu'nu Ankara'ya çağırınca, dostumuzun bu yapıcı ve yaratıcı çabaları daha bir yaygınlık kazanır. Bir yandan Ataç'la birlikte Tercüme Bürosu çalışmalarına koyulur, bir yandan da Tonguç'la Köy Enstitülerinin kuruculuğuna girişir. O yıllar destan yıllarıdır Ankara'nın. Eyuboğlu bin bir alanda birden çalışmaktadır. Salı günleri Tercüme Bürosu toplantıları olur, gelen çeviriler tartışılır, ama haftanın her günü, her gecesi çalışılır, pazar günü Moliere, çarşamba akşamı Musset, bir başka gece Yunan klasikleri, Latin klasikleri, Rus yazını romanlar, oyunlar, şiirler ele alınır, hepsi Sabahattin'in başta gelen çabasıyle kazandırılır dilimize. Bir yandan da kendisi Montaigne çevirilerine başlar. Sabahattin her yerde vardı, o günün şairleri ile dostluk ilişkileri kurar, sanatçıların hepsini yöneltir. Haftanın iki üç gününü de Hasanoğlan Köy Enstitüsünde geçirir, orada Platon'u okutur, sevdirir, anlatır, tartıştırır köylü çocuklarına. Piyesler koydurur sahneye. Hasanoğlan'da, çorak toprakları Yunan heykelleriyle süsletir. Cumartesi geceleri türkü ve oyun şenlikleri düzenletir. ayrılır, İstanbul'a döner ve yaratıcılığını gene de sürdür. iteler, çevre deyince de dar bir dostlar çevresi anlaşılmamalı, esin kişiliğinin yurt sevgisi, ulusal yapıcılık anlayışı, Bir yandan da kendi kendine çalışırdı, geceleri, sabahlara dek. La Fontaine, Montaigne, Prevert, daha birçok, birçokları işte o geceleri Türkçe konuşmaya başlamışlardır. Çünkü Türkçe konuşurlar Eyuboğlu'nun kaleminden çıktıktan sonra. Alalım La Fontaine'i, bugün Fransa'da bile kaç kişi okur ve anlar onu, XVII. yüzyıl dili eskimiştir, birkaç masalını çocuklar okulda ezberlerler, ama kimse ne Mongtaigne'i, ne La Fontaine'i alıp da okumaz bugün Fransa'da, birkaç uzmanın dışında. Oysa türkçe çevirisiyle herkes okuyabilir bugün Montaigne ile La Fontaine'i Türkiye'de. Fransızlar bunu bilird, hele Türkçe bilen Fransızlar, şaşarlar La Fontaine'i bütünüyle bugünün diliyle ve kendi diline bunca yakın bir ustalıkla Türkç eden okuyabilmek şaşırtır onları. Böylesi çeviri dehası ben görmüyorum başka bir kişide, başka bir ulusta. Andre Gide Eyuboğlu'dan çok gerilerde kalır. Eyuboğlu bu aydınlatıcı dehasını yalnız çeviri, yazı ya da eleştiri alanlarında kullanmamış, filmde, fotoğrafta, daha bir sürü alanda güzeli, verimliyi, yapıcı ve yaratıcıyı ortaya koymak ve yaymak için kullanmıştır. Bugün lokantalarda, pastanelerde, takvim ya da kutlama kartlarında Surnameleri, saray kitaplıklarında bugüne kadar kapalı kalan minyatürleri, resimleri canlı canlı görebiliyorsak, bunu Eyuboğlu'nun çabasına borçluyuz. Derdi günü kapalı çevrelerde, birkaç uzmanın tekelinde bulunan varlıkları herkese mal etmekti. Bu amacı gerçekleştirmek için de nelere katlanırdı! Yalnız Türkiye sanatına yol açmakla kalmamış, bir Türkiye sanatları biliminin de temellerini atmıştır. Ama bunun kitabını yazmamış, istemezdi kendi yazmak, adını büyük büyük kitap kapaklarına yazdırmak, bundan alçakgönüllü bir bilim ve sanat adamı, giderek bir hümanist bile görmemiştir dünyamız. Balıkçı, Ana Tanrıça, Kybele'yi düşüncesinin ve Anadoluculuk savının simgesi yapmış, onun üstüne çok konuşmuş, çok yazmıştır. Eyuboğlu bu tanrıçanın filmini yapmıştır. Balıkçı mavi yolculuk\"un fikir temelini atmış, onu tek başına gerçekleştirmiş de, Eyuboğlu \"mavi yolculuk\"u yıllarca uygulamış, yürütmüş, somutlaştırmış, yaymıştır. İnsanlara açmıştır bütün ayrıntılarıyle, doğayı ve yurdumuzu tanıtmak, tanıtmaktaki bütün yararlarını somut somut, canlı canlı ortaya koyarak. Bu iki insanın ikisi de total insandı. Onların örneği total insana varmanın ne çok ve birbirinden ayrı yolları olduğunu gösterir, içimizi iyimserlikle doldurur. ara başlıklar edebiyatsoylesileri. com tarafından konmuştur. - sanatsalserzenis liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/678160581925175296/nedim-g%C3%BCrsel-pavesenin-ya%C5%9Fam%C4%B1-boyunca-i%C3%A7inde", "text": "Cesare Pavese'ye duyduğum ilk ilginin nedeni Ölüm gelecek... adlı şiirinin bende uyandırdığı çağrışım oldu. Herkese bir bakışı var ölümün / Ölüm gelecek ve senin gözlerinle bakacak dizelerini okuduğumda on yedi yaşındaydım henüz; -bundan beş yıl kadar önce Yeni Dergi\"nin intihar özel sayısıda yayımlanmıştı bu şiir- o dönemdeki deneylerimle aşkın ölüme yakınlığını simgeleyen bu dizeler arasında bir bağlantı kurulabileceğini düşünmüştüm. Yaşam-ölüm ikileminin karşıtlıktan çok bir süreklilik oluşturması, bilinçaltındaki ölüm dürtüsünün aşk ilişkisine de yansıması, giderek histeriye dönüşme olasılığı, İstanbul'da aydın çevresine sokulmaya çalışan küçük burjuva kökenli birçok genç arkadaşım gibi beni de etkiliyordu. (1) Oysa bu dizelerde duyarlık değil bir durum, hatta o durumu aşan belli bir sorun sözkonusu. Bugün beni Pavese üstüne yazmaya iten de karşılığını bir gencin duyarlığında bulan çağrışımları anımsamaktan çok yazarın küçük bir ayrıntıda, bir \"bakış\"ta somutlaştırdığı ölüm imgesinin ardında yatan çağdaş gerçek oldu. Pavese'nin, kısa bir süre önce Türkçede \"Yaşama Uğraşı (2) adıyla yayımlanan günlüğünü okurken dünyayla somut bağlar kurmaya çabalamış, yaşamı bütün nesnelliği içinde kavrayabilmek isteyen bir insanın ölümü seçmesinin nedenlerini düşündüm. Bu seçmeyi bazı özel koşullardan çok genel bir durumun, bir çağdaş sorunun -gerçeklikle ilişki kurabilme, dünyayı değiştirme sorunu- belirlediğine inandığımdan Pavese'nin intiharı üstüne değil, ama Pavese üstüne yazmak istedim. Önce şunu belirteyim bir yazarın kişisel serüveni yarattığı dünya açısından ilgilendiriyor beni. Bu dünya insan bilincine yabancı kalmadığı, tarihin itici gücü olan sınıf çatışmasında geleceğe dönük yerini aldığı ölçüde yazarın bireysel deneyi insanlığın ortak deneyine bir katkıda bulunabiliyor. Pavese'nin yapıtına da, onu birey olarak çöküşe götüren varoluşunun kafamızda uyandırdığı sorulara da bu anlayışla yaklaşmak gerekir sanırım. Yoksa her kişisel edimi toplumsal gerçekliğin dışında, benzersiz ve anlamını yalnız kendi içinde taşıyan kapalı bir birim olarak değerlendirme yanlışına düşeriz. Bu da doğruluk yönünden geçersizliği bir yana bireyi sınıf çatışmasının, toplumsal ilişkilerin dışında ele alan idealist bir aydın tavrıyla bütünleşmek olur. Burada dünyada olmak bir anlamda insanın kendisini nesnelerle özdeşlemesidir. Çocukluğunu geçirdiği Torino yakınlarındaki San Stefano Belbo köyünü çevreleyen doğa, özellikle de tepeler Pavese'nin yapıtı için tükenmez bir esin kaynağı oldu. Yaşamı boyunca içinde taşıdığı çocukluğu dünyayla arasına giren uzaklığa bir misilleme gibiydi. Çünkü dış dünyanın bir parçası olmak, kendini yaşamın içinde duyabilmek ancak, gerçekliğin her türlü yanlış bilinçlenmenin dışında algılanabildiği çocukluk döneminde mümkündür. Oysa dış dünya bir nesne olarak kavrandığı ölçüde, yani insanın kendisini dışta tuutabildiği sürece nesnel bir gerçeklik kazanabilir. Ama bir de, bu nesnel gerçekliğin oluşturduğu bir iç dünya, yani varlık\"ın belirlediği \"bilinç var. Her birey gibi Pavese'nin de yaşamına yön veren, başka bir deyişle onun varoluşunu çizen bu dış ve iç karşıtlığının oluşturduğu dinamiktir. Ne var ki, içinde yaşadığımız sınıflı toplumda bu karşıtlığın dengeli bir çözüme ulaşamaması bazı dirençsiz kişilerde yaşamdan çok ölüm eğiliminin ağır basmasına yol açabiliyor. Belirli koşullar yüzünden kişinin iç dünyasının aşınması, bireyin nesnel gerçekliğin yankısını duyurabileceği bir iç ortamdan yoksun kalması yaşama direncini azaltıyor ister istemez. Pavese'nin dünyasına yaklaşmak isteyen herkes bu soruna değinmelidir, bence. Çünkü yazarın yapıtıyla kişisel serüveni arasındaki ilişki ancak bu açıdan bir yaklaşım denemesiyle ortaya konabilir. Hele sözkonusu yazar yaratıcı eylemini ben\"le \"ben olmayan arasında gidip gelen, bu yüzden acı çeken, en sonunda her ikisinin de dışına düşen bir bilinç aracılığıyla gerçekleştirmişse. Tepelerdeki Şeytan\"ın (3) bir yerinde romanın başkişisi Poli şöyle der: \"İnanılır şey değil, içimizdeki en eski ruh çocukluğumuzdan kalmış bize. Hep çocukmuşum gibime geliyor. Çocukluk edindiğimiz en eski alışkanlık olmalı (s. 280). Pavese'nin, yapıtlarındaki dünyayı Piemonte bölgesiyle sınırlandırması yazardaki çocukluk özleminden çok, iç dünyasına, imgelem gücüne kaynaklık eden ilk gerçekliğe sıkı sıkıya sarılmasından geliyor. Tinçözüm, psikozu, çocukluktan kalma özlem ve hayallerin yetişkin insan ego\"sunu kaplayıp iki dünya arasında uzlaşma olanağının bütünüyle ortadan kalkması olarak tanımlar. Amacım Pavese'nin tinsel yapısını freudçü bir yöntemle inceleyip bazı tartışma götürür sonuçlara varmak değil. Ben yalnızca yazarın \"Köyün kente, doğanın insan hayatına, çocuğun adama dönüşmesi olarak nitelediği şiirlerinde, daha sonra yazacağı öykülerin hemen tümünde ve romanlarının çoğunda ele alacağı çocukluk temasının aslında bir kişiliğini bulma -kendisi olma- sorunuyla olan bağlantısına dikkati çekmek istiyorum. Benim bile, konusu Piemonte'ye bağlı olmayan bir şiir yazabilmem gerekir elbet. Gerekir ama, bugüne kadar yazamadım böyle bir şiir. Kökleri doğuştan çevreme bağlı olan imgeleri özümlemekten öteye geçemedim demek ki. Başka bir deyişle, şair olarak sanatımda bir kör nokta, istemediğim, ama bir türlü de yok edemeyeceğim, elle tutulur bir sınırlılık var. Gerçekten nesnel bir tortu mu bu, yoksa kanıma karışmış vazgeçilmez bir şey mi? diye yazıyor 1935'de. Yaşamının sonuna dek Piemonte'nin dışına çıkmayacaktır. Yolculuk ederken bile tepeleri, mısır tarlalarını, yalnız ağaçları, dünyayı ilk tanıdığı çocukluk yıllarını düşünür. Yolculuktan aldığı tek tadın bu olduğunu söyler. Yoksa başka yazarların günlüklerinde okuduğu yolculukla ilgili sayfalar onda anlatılmaz bir can sıkıntısı yaratmaktadır. Yazarı şaşırtan yepyeni, yabancı yerler! Herhalde bu şaşırma bu izlenimlerin köksüz olmasından, boşluktan, dış dünyadan, geçmişin yükünü taşıyan bir dünyadan ortaya çıkmasından ileri geliyor, diye yazar. Yani her gerçek görüntü çocukluğunu yaşadığı doğal çevreyle ilgili çağrışım alanına girdiği ölçüde ilgilendirir Pavese'yi. Geçmişin yükünü taşımayan bir dünya, köksüz izlenimler uyandırmaktan öteye gidemez. Yukarda sözünü ettiği kör nokta\"ysa yalnız sanatında değil, kendi öz yaşamında da bir başlangıç ve sürekli olarak o başlangıca dönme eğilimidir. Yeniden cenine dönüşme dürtüsüyle açıklanabilecek bu eğilim, bu \"kör nokta yapıtında ana rahminin karşılığı olan doğal çevredir. Bu doğal çevre yapıt düzeyinde bir anlatım biçimi olarak gerçekleşmekle kalmaz, yazarın somut yaşamında bir ufuk çizgisi olarak da belirir: Yüksek tepelerde yürümenin zevki. Orada gördüğün küçük ağaçlar, o tepelere özgü başka şeyler senin ufuk çizgindir! . şekillerinin yayıldığı dar alan çekingen yaradılışının, Dünyayı ilk algıladığımız dönem çocukluktur. Nesneleri kendinden ayıramadığı için, çocuk çevresindeki gerçekliği yargılayamaz. Ancak sonraları, gerçeklikle bilinci arasında belli bir uzaklık oluştuğu vakit dünyaya bakabilir. Okuduğum yapıtlarından birçoğunda Pavese bu uzaklığı aşma çabasıyla dikkati çekiyor. Yaratıcılığının temelinde de doğayla yeniden birolma özlemi var sanıyorum. Dünyayla arasına giren uzaklığı anlatım aracılığıyla nesnelleştirip ondan kurtulmaya, yitirdiği birliği sağlamaya, yani yeniden kendisi olmaya çalışıyor. Gerçek zamanın karşısına, anlatımda bir geriye dönüş olarak gerçekleşen yapıtın zamanını koymak istiyor. Bu nokta çok önemli bence. Yazarın bu tavrı, yaratıcılığı bir varoluş sorunu olarak ele alışı, yıllar sonra kendi istemiyle gerçekleştireceği ölümüne de ışık tutuyor bir bakıma. Pavese yazmayı bitirdikten sonra kendini bir tüfek gibi hala sıcak ve sarsıntı içinde duyuyor. Onun için yazmak varlığını tüketmektir; atış yapan tüfeğin boşaldığını, zamanla soğuduğunu da bilir. İntihar etmeden kısa bir süre önce günlüğüne İçimde yazma dürtüsü kalmadı artık, beynimdeki boşluk yeniden beliriyor. Romanım bitti; romatizma sancıları, eklemlerimde sızılar duyuyorum, diye yazacaktır. Pavese'nin Dante, Stendhal, Baudelaire gibi sanatçıların yapıtlarını değerlendirmek için kullandığı üsluplaştırılmış durumlar deyimi kendi yapıtı için de geçerli sayılabilir. Yalnız önemli bir ayrımla söz konusu sanatçıların gerçekliği üsluplaştırmalarına karşılık -Dante ve Baudelaire'i bu tanımın dışında bırakmak daha doğru olur, bence- Pavese gerçekliğin oluşturduğu bir simgeler dünyasını üsluplaştırmış\"tır. 17 Mart 1947'de günlüğüne \"insanın yorgunluğu üslupta, biçimde, simgede kendini gösterir diye yazıyor. Ona göre yapıtın içeriğini ortaya koyabilmek için yaşamak, yaşama değgin bazı deneyler edinmiş olmak yeterlidir. Asıl iş yapıyı kuracak anlatımı bulmakta gösterilecek çabadadır. Yani, sanat yapıtının sınırı algıları dışlaştırma sürecinde, gözlemcinin yazara dönüştüğü yerde başlar. Müziğin dışında her sanat bir şeyi anlatma, bir durumu üsluplaştırma amacında olduğuna göre bu görüş genel bir doğru sayılabilir. Ama her sanatçı içinde yaşadığı toplumsal koşulların belirlediği özel bir üslup yaratır. Aralarında birçok ortak nitelik bulunsa da, her yapıt kendi özgün dilini oluşturur. Yoksa bazı genel doğruları uygulayarak sanat yapmak mümkün olurdu. Ben büyük yalnızları, hayatta kendi belirli sanat, ahlak ve siyaset anlayışlarının gerçekleşmesinden başka bir şey istemeyen çilekeşleri tutuyorum. Geri kalanların hepsi yaşantı peşindedirler; bunların eserleri de bu yaşantıları yansıtan günlüklerden başka bir şey değildir. . Üstünde çalışılmış, titiz, ölçülü bir anlatımı var Pavese'nin. Yazmanın alanını yaşamın alanından ayırmayı, bir yaşantı parçasını bilincin denetiminden geçirerek ayıklamayı, kısacası bir \"durumu üsluplaştırmasını biliyor. Bu durum yazarın içinde yaşadığı değil, özlediği, belleğindeki anılar birikiminin yarattığı bir durum. İşte Pavese'nin yukarda sözünü ettiğim yabancılaşmayı, nesneler dünyasıyla insan bilinci arasına giren uzaklığı aşma çabası da sözkonusu durum\"a bir dönüş deneyi olarak anlam kazanıyor. Bu kez olay romanın önemli kişilerinden birinin ağzından anlatılır. Ama geçmiş, bellekte kalan bir zaman birimi gibi değil, gerçekte yaşanan bir şimdiki zaman olarak verilir. Şimdiki zamandan geçmişe dönüş yoktur. Yazar daha önceden, yazmaya oturmadan gerçekleştirmiştir bunu. Geçmişle şimdiki zaman arasında gidip gelen imgelemin kurmaya çalıştığı -ama şimdiki zamanın, yani uzaklığın bilincinde olarak- bir denge vardır. Pavese kendi varoluşunda gerçekleştiremediği bu dengeye -çocukluğunda algıladığı dış dünyayla yeniden özdeş olmanın getireceği dengeden, yabancılaşmanın bireysel düzeyde aşılmasından söz ediyorum- yapıtıyla varmak istiyor. Örneğin Soyut dergisinin 1973 Mayıs sayısında yayımlanan Langa adlı öykünün kişisi köyünden çıkmakla açıldığı dünyayı bırakıp yeniden çocukluğunu yaşadığı yerlere döner: Böylece günün birinde evime döndüm ve tepelerimi aradım. Ama geçmişe dönüş olanaksızdır. Ona çocukken uçsuz bucaksız gibi görünen dış dünya birkaç ev ve ağaçtan ibarettir aslında. Taşra yoluyla köy alanı anımsadığından çok daha dardır. Bilinç olgunlaşmıştır, nesnelerle özdeşleyemez kendini artık. Yeniden yolculuğa çıkar, bu kez dönmemek üzere: O toprakların ağırlığı gövdemde ve bilincimde yer etmişti. Ama uzun yıllar geçti. Ve geri dönüşümü durmadan ertelediğimden, artık köye giden trene binmeye cesaretim kalmadı. Böylece ancak belleğinde kalanların bir bütün olduğunu söyler: Tek başıma kendi köyümdüm ben. Hem tek başına, hem de köyünden uzak bir köy, kendi köyü. Bu durum derin bir melankoliye yol açar. Pavese'nin anlatımına bu melankoli sinmiş gibidir. Pavese Po ırmağının serinliğini, kırları, şarabın verdiği başdönmesini, ağustos sıcağının güzelliğini anlatırken birden yaz güneşinin aslında ölüm koktuğunu sıkıştırıverir araya. Yaşamın olduğu kadar ölümün simgelerini de doğada arar. Oysa anlatım yönünden bu romana benzeyen başka bir romanda, Hemingway'in yitik kuşağın öyküsünü anlattığı Paris Bir Bayramdır (6) adlı yapıtında bayram gerçek bir bayramdır. İki yazarın da, üstelik yaşam karşısındaki tavırları açısından birbirine hiç benzemeyen bu iki yazarın da aynı çizgide, intiharda birleşmeleri bir raslantı değildir belki. Ama bu bence hiçbir zaman Pavese'nin Hemingway'i doğru yorumladığı anlamına gelmemeli. Romandaki simge dünyası mitsel özelliği olan bir dünya. Simgeleri yerli yerine yerleştirdin derken yazar onların başka bir şeye benzemediklerini, doğada özel bir yer kapladıklarını belirtmek istiyor. Oysa nesnel bir açıdan bakılırsa gerçekte hiçbir şeyin, hiçbir yerin ötekilerden daha önemli olmadığı görülür. Böyle bir sıralama ancak mitolojilerde söz konusu olabilir. Pavese en başarılı olduğu son dönem yapıtlarının birçoğuyla birlikte Tepelerdeki Şeytan\"ı da \"simgesel gerçeklik\"le niteliyor. Bence bu tanım yazarın mit yaratma eğilimini, buna bağlı olarak da çocukluk özlemini açığa çıkarması yönünden ilginç. Çocukluk yıllarında algılanan gerçeklik simgeseldir. Ama çocuk bilinci simgesel olarak algılamaz bu gerçekliği, gerçekle mit arasında bir ayrım yapamaz. Küçükken bize anlatılan masalları doğru sanmamız, doğayla masalların simgeleri arasında kendiliğinden bir bağ kurmamız bu yüzdendir. Sözcüklerle nesneler arasında aşılmaz duvarlar yoktur. Pavese yapıtlarında yeniden ele alıyor bu gerçeği. Ama onun yarattığı simgeler dünyasının mitsel niteliği yalnızca çocukken gördüğü yerleri anlatmasıyla açıklanamaz. Yazarın eski Yunan kültürüne duyduğu ilgi de yapıtlarındaki doğa kavramının mitle olan ilişkisini açıklamaya yeterli değildir, bence. Bunlar olsa olsa özel nedenlerdir, içinde yaşadığı çevre, yetişme koşulları, kültür vb. gibi Pavese'nin kişiliğiyle sınırlıdırlar. Oysa temelde, yazarı etkileyen daha önemli bir olgu var sanıyorum: Genel olarak dünyada, özel olarak da Kuzey İtalya'da üretim güçlerinin gelişme sürecinin belirlediği durum. İtalyan toplumunun savaş öncesinde hızla sanayileşmesi, bu arada faşizmin bu gelişmeyi emekçi sınıfların ve demokratik güçlerin ezilmesi yönünde örgütlemeye çalışması, burjuva sınıfının doğayı salt kullanılması gereken -üstelik herkes için değil, üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip belli bir azınlık için- bir nesneye indirgemesi bireyde önemli tepkiler uyandırmıştır. Kırsal bölgelerde kapitalizmin gelişmesi Pavese'de \"el değmemiş doğa imgesinin oluşmasına yol açıyor. Piemonte bölgesinde büyük çiftliklerin kurulması, tarımın sanayileşmesi karşısında şaşkına dönmüş gibidir yazar. Tepelerdeki Şeytan\"da bu şaşkınlık yerini bilinçli bir tartışma ortamına bırakıyor. İnsanların doğayı bozduğunu, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını söyleyen gence arkadaşı Pieretto şu karşılığı verir: \"Kır eskisi gibi değil' diye zırvalayıp durma. Doğayı yapan insandır. Doğayı yapan sülfat, petrol, sabanlardır... (s. 186). Olayı anlatan genç roman kişisi Pavese'nin düşüncelerini dile getirir. Pieretto, Oreste ve bir çiftçi olan Oreste'nin babasıysa daha gerçekçidirler. Sanayileşmenin kırsal bölgelere de yayılmasının toplumsal ve ekonomik koşulların bir sonucu olduğunu anlamışlardır. Pieretto doğada hiçbir şeyin gizemli olmadığını, kazmanın bile bilimsel bir aygıt sayılması gerektiğini söyler. Aslında roman politik bir sorun koymuyor ortaya. Zaten Pavese anlattığı insanlara sınıf açısından bakmadığı gibi, kır-kent çatışmasını da kapitalizmin yarattığı çelişkiler bütünü içinde değil, soyut bir uygarlık sorunu olarak ele alıyor. Baştan sona kırda geçen romanda köylülerle ilgili topu topu bir tek bölüm var. O da on satırı geçmiyor. Kırsal alanlarda sınıflaşma sorunu, küçük üreticilerin topraklarını satarak proleterleşme süreci içine girmeleri, tarım işçilerinin sayısındaki artış, kısaca üretim ilişkilerindeki yeni gelişmeler yazarın ilgi alanının dışında kalıyor. Ayrıca romanın toprak sahiplerinin de çalışmasını dileyen, temeldeki uzlaşmaz sınıf çelişkilerini görmeden herkes için soyut bir çalışma ahlakı öneren bir yanı da var. Pavese'nin bu tutumu son çözümde Candide\"deki \"herkes kendi bahçesini ekmelidir düşüncesiyle, yani burjuva mülkiyet anlayışıyla birleşiyor. Bu durum, yazarın insanı doğanın bir parçası ve onu emeğiyle değiştiren toplumsal bir varlık olarak görmemesinden geliyor sanırım. Doğadaki yeryüzü şekillerinin, örneğin sayfalarca anlattığı tepeler denizi\"nin ancak kendi başına, kendi yalnızlığı içinde bir anlamı olabileceğini düşünüyor; bu tepelerin üstündeki köyler, soluk alıp veren, toprağı işleyen insanlarla birlikte değil. Böylece yapıtın simgesel niteliği, somut insan ilişkilerine karşı ağır basıyor. Oysa aşağı yukarı Pavese'nin yapıtlarıyla aynı dönemde ortaya çıkan yeni-gerçekçi İtalyan sineması somut insan ilişkilerini ön plana aldığından, bir bakıma simgesel gerçeklik anlayışının karşıtı gibidir. Örneğin Visconti'nin Ossessione adlı filmi bir aşk serüvenini sergilerken kırsal alanlardaki üretim ilişkilerinin oluşturduğu toplumsal sorunlara da ağırlık verir. Alıcı, serseriliğe başlamış yarı-proleter bir tarım işçisini ve sevdiği kadını izlerken, konunun dışına çıkmadan politik çözümlemeleri belgeleyecek saptamalarda da bulunur. Rocco ve Kardeşleri\"nde içerik değişir, alıcı bu kez kent yaşamına kayar ama yöntem değişmez. Çünkü Visconti tikel olanı vurgularken kişilerini toplumsal ilişkilerinden soyutlamaz. Oysa Pavese'nin anlattığı insanların içinden geldikleri sınıf, yaşadıkları toplumsal çevre davranışlarını çok az etkiler. Örneğin \"Tepelerdeki Şeytan\"ın başkişisi Poli, büyük bir toprak sahibinin, Milano'lu bir \"commendatore\"nin oğludur. Çocukluğu hizmetçiler, atlar, dadılar, çiftliğe av partisine gelen soylular arasında geçmiştir. Ama yazar Poli'nin hastalıklı kişiliğini, yaşam karşısındaki güçsüzlüğünü, kadınlarla olan ilişkilerini, umutsuzluğunu betimlerken kendini anlatır gibidir. Kişisinin sınıfsal kökeni üstünde durmaz pek. Bu nedenle birçoklarının öne sürdüğü gibi yeni-gerçekçi İtalyan sinemasıyla Cesare Pavese arasında önemli benzerlikler olduğunu sanmıyorum ben. Pavese'nin gerçekçiliği dışa dönük değil, içe dönük bir gerçekçilik. Pavese dış dünyayı kendi iç dünyasındaki simgeleri nesnelleştirmek amacıyla kullanıyor o kadar. Örneğin sözkonusu romanda \"tepe yalnızca doğanın kentten, yani uygarlıktan uzaklığının bir simgesi olarak kalmıyor, uygarlığa bakışın, onu değerlendirmenin bir ölçüsü olarak da önem kazanıyor. Poli, bir eli Oreste'nin omuzunda, aşağıda uzanan ışık denizine baktı. - Şimdi ne yapıyoruz, diye sordu Oreste. Poli, - İnsan ne kadar da küçük, diye söylendi, sokaklar, avlular, çatılar... Bu tepeden bakıldığında bir yıldız okyanusu gibi gözüküyorlar. Oysa aralarındayken bunun böyle olduğunun farkına bile varmıyor insan. (s. 127) Yazar insan gücünün doğayı akılcı bir yöntemle değiştirme çabasını bence yanlış değerlendiriyor. Önemli olan teknolojiye karşı çıkmak değil, teknolojinin insana aykırı bir biçimde kullanılmasına, insan emeğinin sömürüldüğü sınıflı toplumda teknolojiden belli bir azınlığın yararlanmasına karşı çıkmaktır. Pavese'nin tavrı daha çok, günümüzde çevre kirlenmesini protesto eden, gürültülü kentleri bırakıp kırda lahana yetiştirmeye giden Batı gençliğinin eylemlerini anımsatıyor. Bu konuda onu geç kalmış bir romantik saymak yanlış olmaz sanırım. On dokuzuncu yüzyıldaki romantik sanatçılar kuşağı, gelişen kapitalizmin temel çelişkilerini göremediği için toplumdan kaçmanın yolunu doğaya sığınmakta bulmuştu. Gittikçe büyüyen sanayi kentleri, işçilerin oturduğu izbeler, sanatçıya, uygarlaşmanın getirdiği çirkin bir dünya gibi görünüyordu. Oysa bugün elimizde kapitalizmin çözümlemesini yapmakta bize ışık tutacak bilimsel bir kuram var. Doğayı, ona yabancılaşmadan değiştirmenin nasıl bir toplumsal düzende gerçekleşeceği bilinen bir gerçek artık. Pavese'nin yapıtında yansıtmaya çalıştığı yalnızlık, aslında başkalarıyla birlikte olamamanın getirdiği bir yalnızlık duygusundan çok insanın içinde taşıdığı kendi öz yalnızlığıdır. Yazar yalnızlığı hem sevmekte hem de bu durumdan acı çekmektedir. Sait Faik'in o güzelim deyişiyle kavun acısı bir yalnızlık sözkonusudur; hem göçebe olmanın heyecanını, hem de dokunulunca yok oluveren bir köpüğün saydam güzelliğini taşır. Bu iki tür yalnızlıktan birincisi, ben\"le birlikte dolaştırılan, bireyin kendisini özdeşlediği göçebe yalnızlık güç vericidir: \"Akşamlarını gene yalnız geçirmeye başladın, küçük bir sinemanın bir köşesine oturmuş, sigaranı içerek, hayatın tadını çıkararak. . yazar mazohistçe bir tad bile alır bundan. Bir kadınla birlikte, saatlerini, odasına yalnız dönmenin mutluluğunu düşünür. Mazohisminin temelinde de ölüm dürtüsünün yarattığı gerilimi yok etmek için başvurduğu bir hiçleştirme eğilimi yatar. Bu hiçleştirme eğilimi kendi kişiliğinde bir öfke yoğunlaşması yarattığı gibi, yapıtlarına da yansır. Pavese'nin öykülerinin hemen tümünde cinsel ilişkinin yıkıcılığı, özellikle de kadına duyulan kin önemli bir yer tutuyor. ırzına geçer, sonra da Po ırmağında boğulmasına göz yumar. türlü kurtulamadığı Hıristiyan kültürünün izlerini taşır. Bazı yaşamöyküsü yazararı Pavese'nin kadınlar karşısıda uğradığı düşkırıklığını sanatıyla avutmak istediğini yazmış olmalılar ki, \"Yaşama Uğraşı\"nın Türkçe çevirisine eklenen önsözde bu soruna önemli bir yer veriliyor. Oysa bunun tam karşıtı daha doğru gibi geliyor bana. Pavese varoluşunu sanatıyla gerçekleştirdiği için kadınlar karşısında düşkırıklığına uğramıştır. Yazmayı ne denli önemsediğini, nasıl varlığını bir sayfanın kapalı dünyasında gerçekleştirmeye çabaladığını günlüğünü okuduğumuzda daha iyi anlıyoruz. \"Artık sayıklamıyorum. Sanatım için yaşayarak kafa dirliğine kavuştum. Öte yandan, ölümden korkar oldum, bedenimin bana bir oyun oynamasından ödüm kopuyor diye yazıyor 1940'da. Bu satırları yazmasından intiharına dek geçen on yıl içinde en önemli yapıtlarını verecek, yoğun bir yaratma sürecine girecektir. En bilinçli, en aydınlık yapıtları hep bu on yıllık dönemin ürünleridir. Yukarda Pavese'nin yaşam gerçeğini iki tür yalnızlığın belirlediğini söylemiştim. Bunlardan dokunulunca yok oluveren bir sabun köpüğü saydamlığında olan ikincisi bireyin iç dünyasıyla değil, daha çok dış\"la, \"ben olmayan\"la ilgili. Bu nedenle \"başkaları\"nı, toplumla birey arasındaki ilişkiler bütününü içeriyor. Pavese'nin yapıtlarından çoğu, insanlar arasında sahici bağların kurulamayacağını göstermek için yazılmış gibidir. aşk ilişkisinde değil, ortak bir eylemde bile yalnızdırlar. direnme savaşı bile öykü kişilerini yalnızlıktan kurtaramaz. Yazar bazı sorunları ele alırken bir türlü kendi öznelliğinin dışına çıkamıyor. Başkalarını anlatırken bile aslında yavaş yavaş, içine kapanacağı kendi kozasını örüyor. Yapıtlarının üstü kazınınca da eski bir kabartma gibi kendi iç dünyası çıkıyor ortaya. Yaşarken de dış dünyaya şöyle bir değinmek, onun varolduğunu, kendi içinde de varolduğunu bilmek, artık doğanın tazeliğini ve verimliliğini edinmiş bir iç yaşantılar dünyasını beklemek\"le yetiniyor. Pavese'nin simgeye önem verişinin bir başka nedeni de bu olsa gerek. Yazar dünyaya bir kristal topun içinden bakıyormuş gibi simgelerini doğadan gelen ışıktan süzüyor. \"Tepelerdeki Şeytan\"da ağustos güneşinin aydınlığı, Poli'nin amaçsız yaşayışındaki saçmalıkla makinelerin altüst ettiği toprağın yalnızlığını birleştirir. Giderek hem boşuna harcanan bir yaşamın, hem de insanda tedirginlik uyandıran bir doğa kıyımının yakıcı simgesine dönüşür. Ne var ki üstün anlatma yeteneğini, simgeler dünyasının o unutulmaz şiirsel özünü yaşamındaki kişisel deneylerinin yanılsamalarına kurban ediyor Pavese. Kendi öznel durumunu herkes için geçerli sayma, bu durumdan yola çıkıp genel bir doğruya varma çabasında direniyor. Yazımın başında beni Pavese üstüne yazmaya iten nedenin bir duyarlık sorunundan çok yazarın hem yapıtında hem de yaşamında önemli bir yer tutan ölüm imgesinin ardındaki çağdaş gerçek olduğunu söylemiştim. Pavese'nin anlatım özelliklerini araştırırken sözkonusu gerçeği, yetişkin insan bilinciyle doğa arasındaki uzaklık olarak nitelemiştim. Böyle bir genel tanım önemli eksikler taşımakla birlikte yabancılaşma kavramına bir yaklaşım olanağı sağlıyor. Burada yabancılaşma konusunda duracak değilim. (12) Zaten Pavese'nin kişisel serüveninin beni ancak yarattığı dünya, yani yapıtı açısından ilgilendirdiğini önceden de belirtmiştim. Yukarki bölümlerde yapıtlarına dayanarak yazarın yarattığı dünyanın ilginç bulduğum yönlerini, gerçeklikle olan bağlarını ortaya koymaya çalıştım. Pavese'nin intiharından söz etmek içinse belki yazının sınırlarını biraz daha genişletmek, bu intihar olayının içinde yaşadığımız toplumda bir soru işareti sayılıp sayılmaması gerektiğini kısa da olsa tartışmak gerekiyor. Camus Sisyphos'u mutlu düşünmek gerek diyerek, Sisyphos'un cezası kadar saçma ve umutsuz olsa da yaşamı seçmenin bir erdem sayılabileceğini öne sürmüştü. Prometheus'un insanlara öğrettikleriyse tanrılardan çaldığı ateşten daha önemlidir, yoksa başkaldırıyı intihar ediminde aramak doğaötesel bir tavırdan öteye geçemez. Bu arada keskin tanrıtanımaz Sartre'ın en önemli felsefe yapıtlarından birinde -Varlık ve Hiçlik\"de - intiharın dünyada varolmanın bir başka biçimi olduğunu söylemesini de -aynı doğaötesel tavırla birleştiğinden- çok şaşırtıcı bulduğumu söylemeliyim. Öyleyse Pavese'nin intiharını, düşünülerek varılan bir durum ya da bir başkaldırı edimi olarak değil, bu dünyayla bağ kurabilme, ben\"le \"ben olmayan arasındaki ilişkiler bütünü açsından ele almak daha doğru olur sanırım. Sorunu böyle koyunca da yabancılaşma kavramına değinmek gerekecek. İlkel insan uygar insana oranla, hem kendisiyle hem de doğayla uyum içinde yaşıyordu. Emeğiyle dünyayı değiştirirken -bu değişiklik önceleri üretim araçlarının kullanılmasıyla değil, av, meyva toplama gibi etkinliklerle gerçekleşiyordu- kendisinin uğradığı değişikliğin de bilincindeydi. Emeğinin sonucu ortaya çıkan ürünün paylaşılmasında söz sahibi olabiliyordu çünkü. Oysa iş bölümüyle, yani ilkel toplumdan sınıflı topluma geçişle yabancılaşma da başladı. İnsan hem doğaya hem de kendi emeğinin yarattığı değerlere uzak düştü. Yabancılaşma kavramını derinlemesine olarak ilk kez ele alan Hegel, daha çok, düşünce, duygu ve eylemlerini kendisi dışındaki bir nesneye aktaran insandaki sevgi yabancılaşması üstünde durur. Tanrıyı tarihin konusu olarak incelemesi de bir bakıma bu yüzdendir. Ama nesnel gerçek dünyayı değiştiren emek olmadan insan kendini değiştiremez düşüncesi de onundur. Genç Marx'ın Hegel'de idealist özellikler taşıyan yabancılaşma kavramını maddeci bir görüşle ele alıp somut temeller üstüne oturttuğunu biliyoruz. Marx iş ve üretim yoluyla doğaya yabancılaşmış insanın kapitalist toplumda ürettiği nesnelere, giderek kendine ve başkalarına yabancılaşmasını bilimsel bir yöntemle incelemiştir. Ne var ki Pavese doğrudan doğruya üretime katılan bir emekçi değil, tanım yerindeyse dış dünyaya yabancılık duyan bir küçük burjuva aydını. Onun maddesel dünyadan kopmasının yarattğı umutsuzluk duygusuyla, bir işçinin yaptığı parçanın nerede kullanılacağını bilmemesinden doğan emek yabancılaşması arasında önemli ayrımlar olsa gerek. Burada bireyin yalnızlaşmasının, dış dünyayla kurduğu bağların azalmasının nedenlerinin toplumsal olduğunu belirtmekle yetinmek istiyorum. Pavese'nin varoluşu kullandığı malzemeden, yani algılarından, maddesel olanın duyumlarından çok, bu malzemenin biçim almasına -yazmaya- bağlıdır. Görüldüğü gibi anlatım yalnızca yapıtın değil yazarın da bir kendisi olma sorunu biçiminde gerçekleşiyor. Kirilov'un mantıksal intiharının gerçekte hiçbir geçerliği yoktur. Günümüzde mümkün olan tek intihar Ecinniler\"in bir başka kişisinin, Stavrogin'in intiharıdır. O da nasıl yorumlanırsa yorumlansın ölümden başka çıkar yolu olmayan bir yenilgiden öteye gidemez. Pavese 1950 yılında \"Yalnız Kadınlar Arasında adlı romanına verilen İtalya'nın en büyük edebiyat ödülü Strega'yı aldıktan sonra Roma'dan Torino'ya döner. Yaşadığı sürece üşütmemeye ve dönemeçlere dikkat etmeyi becermiş bir insan olarak küçük bir otel odasına çekilip gerektiği kadar uyku hapı alır. Bu, roman kişilerine özgü bir sınırlılık değil, Pavese'nin algılama yetersizliğidir. Belki yetersizlik sözcüğü tam olarak açıklamıyor yazarın tavrını. Gerçekliği bütün boyutlarıyla algılamak sorunu Pavese için önem taşımıyordu demek daha doğru olacak sanırım. Mısır Tarlaları (15) adlı öyküsünde yazdığı gibi, çok uzakta, tüm mısır tarlalarının ve bomboş gökyüzlerinin çok ırağında\"dır. Burada mısır tarlası kendi yalnızlığına terkedilmiş kapalı bir yöreyi, yazarın gittikçe \"hiçleştiğini duyduğu iç dünyasını yansıtır. Yani mısır tarlasında olmak bile nesnel gerçekliğin dışına düşmektir, ama o çok uzakta, tüm mısır tarlalarının da uzağında\"dır. zindan\"olarak niteliyor. Oysa zindanın duvarlarını yıkmak, Yukardaki satırları okurken Pavese'nin çağdaşı bir başka İtalyanın, Antonio Gramsci'nin yaşamını düşündüm. Faşist Mussolini iktidarı bu ünlü düşünür ve eylem adamını yirmi yıl ağır hapis cezasına çarptırmıştı. Gramsci faşizmin zindanlarına on yıl dayanabildi ancak. 1937 yılında, cellatlarının on yıla indirdiklerini bildirdikleri cezasının bitiminden üç gün sonra yatırıldığı hastanede öldü. Ama on yıllık zindan yaşamı boyunca devrim için çalışarak kendisini çeviren karanlık duvarları yıkmasını bildi. Hapisteyken çok kötü koşullar içinde elyazısıyla doldurduğu otuz üç defter felsefeden ekonomiye, sanattan politikaya değin, devrimci kültür açısından son derece önemli düşünceleri içeriyordu. Demek gerçek bir zindanda bile karanlık duvarları aşabiliyor insan bilinci. Bana öyle geliyor ki Pavese'nin gerçeklik diye algıladığı dünya sözünü ettiği zindandan bir parça taşıyordu zaten. Belki bu yazı boyunca ortaya koymaya çalıştığım Batılı insanın çağdaş durumu zindanın duvarlarını genişletip yazarın ölümü seçmesine yardımcı oldu. Ama ölüm bir gün mutlaka gelecek. Önemli olan dünyayı, giderek insanı değiştirecek devrimci koşulları tarihin akışı yönünde oluşturabilmek. Ölüm nereden ve nasıl gelirse gelsin hoş geldi, sefa geldi diyerek ölüme ağıt yakmanın bir anlam kazandığı, en azından yaşam içinde ölümü açıkladığı çağımızda, Pavese ölüm ölmek istemez artık derken yaşamın dışında, ölümün ölmek istemediği -zaten buna gerek kalmadığı- bir yerde duruyor. Çağdaş kapitalist toplumda yaşayan bir bireyin, geride özgün yapıtlar bırakan Torino'lu yazar Cesare Pavese'nin yaşama uğraşı böyle bir yere vardığı için bu uğraş üstüne yazmak gereksiz bir çaba gibi görünmedi bana. Türkiye'de Paris Bir Şenliktir adıyla yayınlandı. Metindeki yazım özellikleri korunmuştur. Ara başlıkların büyük bölümü edebiyatsoylesileri. com tarafından konmuştur. (1) Öykülerim içinde iki tanesi, Senin Adın Yalnızlık\"la \"Ölümden Güzel Kadın Yoktur -ilki Yeni Dergi'nin 1969 Kasım sayısında, ikincisi 1970'de Yeni Gazete'nin edebiyat ekinde yayımlanmıştı- yer yer bu etkilenmenin izlerini taşırlar. Memet Fuat'ın Nedim Gürsel'in 'Senin Adın Yalnızlık'ı, bu gibi konularda yazacağı hikayeleri dergiye koymayacağımızı kendisine önceden bildirdiğimiz halde, anlatımının yer yer ulaştığı şiirsel güzelliğe yenik düşerek yayımladığımız bir hikaye diye yazması bu etkilenmeye karşı bir uyarmaydı sanırım. O dönemde yeni azmaya başlayan gençlerin toplumsal gelişime ters düşen bir duyarlıktan etkilenmelerine karşı ilerici dergi yönetmenlerinin aldıkları tavrı belirtmek için bu konuya değiniyorum. (2) Yaşama Uğraşı, Türkçesi Cevat Çapan, E Yayınları, 1973. (3) Diable Sur Les Collines, Ed. Gallimard, 1955. (4) Pavese'nin yapıtlarını fransızca çevirilerinden okuduğumu söylemeliyim. Yazarı ana dilinden okuyabilenler bilmem bu yargıma katılırlar mı! (5) Le Bel Ete, Ed. Gallimard, 1955. Türkçeye Çıplak Modeller adıyla çevrilmiştir. Pavese'nin Türkçe yayımlanan ikinci yapıtı da Yoldaş\"tır. . Canpo Yayınları'ndan çıktığını sanıyorum. (6) Ed. Gallimard, 1964. Kitabın İngilizce adı A Moveable Feast. (7) Dialogues Avec Loco, Ed. Gallimard. (9) Entre Femmes Seules, Ed. Gallimard, 1955. (10) Sözünü ettiğim kadın yazar Füruzan'dır. Gorki'yle başlayan, bizde Orhan Kemal'le süren bir geleneğin, insana sevgiyle bakışın öykücüsüdür Füruzan. \"Parasız Yatılı\"nın arka kapağında şöyle diyor: \"Burjuva aldatmacası olan 'insan yalnızdır' yinelemesini değiştirmek özlemiyle yazıyorum. Yabancılaşmanın her biçimine karşı çıkmamız, bireysel kurtulma yolu olan bu 'yalnızlığın' aldatıcılığını anlatmakla olacaktır. İnsan yalnız değildir, yeter ki elele vermesini bilsin. Yazar, örneğin bir Edirne Köprüleri\"ndeki kişilerin en sonunda hep birden hora tepmelerini anlatırken, ya da \"Kış gelmeden\"de ablayla işsiz kalan erkek kardeşin birlikte yeni alınyazılarına doğru yürümelerini betimlerken, insanlar arasındaki dayanışmanın en güzel örneklerinden birini verir. (11) Son yıllarda Batıda gürültü koparan yapıtların çoğu, kapitalist toplumun son aşamasında ulaştığı durumu çözümlerken markxçı kuramın verilerinin yanı sıra tinçözüm yöntemlerinden de yararlanıyorlar. Geçen yıl Fransa'da devrimci aydınlar arasında çok önemli yankılar uyandıran \"Anti-Oedipe bu tür incelemelere örnek gösterilebilir. Ayrıca tinçözüm kuramında ve uygulamalarındaki yeni gelişmeler, Laing, Gentis, vb. gibi anti-psychiatrie akımının öncülerinin ortaya koydukları sorunlar ilerde bu konuyla ilgili tartışmaların daha da çoğalacağını gösteriyor. (12) Bilindiği gibi yabancılaşma marxçı düşünürler arasında çok önemli bir tartışma konusu. Son yıllarda İngiltere, Fransa, Almanya, Amerika ve Yugoslavya gibi ülkelerde yapılan tartışmalar çağımızın en önemli marxçılarını iki kampa ayırmış gibidir. Örneğin Goldmann, Fromm, Bloch, Lukacs gib idüşünürler sosyalist bir hümanizmanın kurulabilmesi için yabancılaşmanın ortadan kalkması gerektiğini, sosyalizmin asıl amacının da bu olduğunu öne sürerken, O. Bell, Althusser, vb. de yabancılaşma kavramının marxçılığın bilimsel niteliğiyle bağdaşmadığını söylemektedirler. Yeni Dergi\"de yayımlanan birkaç çevirinin ve Murat Belge'nin \"Halkın Dostları\"ndaki kısa bir değinmesinin dışında (sayı 13) bu sorun bizde pek ele alınmadı sanıyorum. Sisyphos'sa ölüler ülkesinde kocaman bir kayayı güçlükle tepeye çıkarmakta, tam tepeye varacakken kaya aşağıya yuvarlanmaktadır. Sisyphos'un sonsuza değin katlanması gereken işkence, sonuca hiçbir süre ulaşamayacağını bilerek elindeki kayayla tepeye her defasında yeniden tırmanmaktır. Camus Le Mythe de Sisyphe adlı denemesinde Sisyphos'u umutsuzluğun ve saçmanın bir simgesi olarak ele alır. (14) 1924 yılında gerçeküstücülerin intihar konusunda açtıkları bi soruşturmaya verdiği yanıttan. (15) Soyut, Temmuz 1973, Türkçesi Tezer Özlü."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/678430413629292544/fikret-otyam-resim-yaz%C4%B1-ve-foto%C4%9Fraf%C4%B1", "text": "Sekiz, on yaşındayken içinde bir şey koptu; Bu insanlar sahipsiz! Kar, kış demeden, çantası omuzunda, memetçik çizmeleri ayağında, kamyon, at, deve, eşek sırtında hep Anadolu'daydı. Fırçasında, kaleminde, objektifinde hep Anadolu insanı vardı. Yapıtları türkü gibi dağıldı dünyaya. Yaşadıkları ise siyasetten basına, resimden edebiyata Türkiye'nin çok renkli bir izdüşümüydü. - Önce şunu söyleyeyim: Siz ne iyi ettiniz de geldiniz buraya... Ufkumuz genişledi. Şenlendik, mutlu olduk. Gördünüz işte M. Ö. 117'de Selinus'un yaşadığı yerde şimdi biz yaşıyoruz. Bu evi yapmak için buraya geldiğimizde yolu yoktu. Dozer gelecekti, greyder gelecekti. Burası bir bakla tarlasıydı. İlk kez bir motorlu araç geldi bu toprakların üstüne. Düzelttik buraları, bu evi yaptık. Sonra da kendimizce bir yaşam kurmaya giriştik. Yokluklar, acılar, kıvançlar... Görüyorsunuz, radyomuz var, televizyonumuz var, Özal'dan sonra otomatik telefonumuz var... Ama en çok özlediğimiz, ne sabun, ne jambon, ne uskumru, ne de ithal malları... Dost özlüyoruz, arkadaş özlüyoruz, aydın insanı özlüyoruz. Çünkü o topraktan geldik biz. Birdenbire bu Allahın dağının eteğinde bulunca kendimizi, sudan çıkmış balığa döndük. Onun için siz şimdi mutluluk getiriyorsunuz bize... Gün geldi bu kapının önünde otobüsler durdu. Taksiler durdu yerli, yabancı plakalı. Yurdun dört bir yanından tanıdığımız, tanımadığımız insanlar... Yani bizim Kabe işliyordu... Kim bunlar? Vefakar okuyucularım, bazı tanıdıklar. Buradan geçerken, hadi bir uğrayalım diyen insanlar, sevenler. Ben yüksek dereceden emekli olmuştum, altı bin lira aylıkla; yetiyordu o zamanlar... Ama sonraları içkiye para yetiştiremez olduk. Ben yazdım dostlara, dedim ki: Yahu kardeşim, yemek bizden, içki sizden, gelin... Geliyorum bazen eve, kapının önüne içki bırakmış biri... Geçerken uğradım diyor, geldim bulamadım. Bir okur işte ya da şuradan buradan bir tanıdık. İçimde bir şey koptu: Yahu bu insanlar sahipsiz! - Doğru tabii, ben unutuyorum... Önce şuradan başlayalım: Benim de doğum tarihim yanlış geçiyor Behçet Necatigil'in sözlüğünde. 1923 doğumlu diyor, değilim... Benim doğum tarihim 19 Aralık 1926, Niğde-Aksaray. Babam bir yorgun savaşçı; eczacı binbaşı. Ömrü cepheden cepheye koşmakla geçmiş. Sonra Yemen'i kurtarmaya gitmiş. Tabii babamdan önce dedem de gitmiş Yemen'e. Yani ben bir asker çocuğuyum. Sonra babam Konya II. Ordu'dan emekli olunca, Niğde-Aksaray'a çağırmışlar: Burada bir eczane var, gel başına otur diye... Böylece aslında İstanbullu olan babam, gelip Aksaray'a yerleşir. İşte ben o eczanede altı yaşından itibaren çalışmaya başladım. Hep köylülerle birlikteydik. II. Dünya Savaşı başlamıştı. Müthiş bir sıtma salgını vardı. İlaçlar Almanya'dan gelirdi o zaman ve ha bire bombalanıyordu Almanya'daki ilaç fabrikaları. Millet kırılıyordu sıtmadan. Eczanenin önünde ölüler gördüm ben. Tabii bir yandan kan davasından, su davasından öldürülen insanları da görüyordum. Bir de tabii, şair ağabeyim Nusret Kemal Otyam; onun çok büyük yardımları oldu yetişmemde. Teknik üniversitede okurken, ilerici dergi ve gazetelere şiirler gönderiyordu. İşte bu ağabeyim, Yeni Edebiyat diye bir dergi gönderiyordu bana. Oradan Abidin Dino'yu öğrendim. Kargacık burgacık resimler gördüm ve çok sevdim. Ama bunları ben de yaparım dedim. Tabii gene bu arada sol mol diye laflar da var ve ben bunları bilmiyorum. Bir gün Çınaraltı diye bir dergide bir ilan: Memleketinizdeki ilginç insanları anlatın, diye... Suphi Tiran Baba, hiç unutamıyorum. - Eee, 38-40 yılları olduğuna göre, on dört yaşında filanım. Ben gönderdim bir şeyler ve çıktı. Sonra Nusret Ağabeyim'den bir mektup: O dergiye bir daha yazı gönderme, o dergi sağcı diye... Yani işte daha o yaşlardan başlayan bir yazı tutkusu vardı bende. Reçete kayıt defterimin arasına günlüğümü koyardım ve ne olup bittiyse bir bir yazardım. Halkevleri vardı o zaman ve çok güzel çalışıyordu. Halkevi'nin Folklander diye körüklü bir fotoğraf makinası vardı ; İsmet İnönü 1942'de Aksaray'a geldi ve ben ilk fotoğrafıma o Folklander ile İsmet İnönü'yü çekerek başladım. Daha sonra Aksaray'da köylüleri çektim. Bob-stil modası vardı o zamanlar. Benim elbiseler babamdan ağabeyime, ağabeyimden de bana çevrilmiş olanlar; paçalar otuz iki, iki taraflı kruvaze ceket... Herkes alay ediyor tabii, yadırgıyor. Tabii okulda hep bürokrat çocukları, bakan çocukları; Can Yücel var mesela; hepsi bob-stil. Bir DDY Genel Müdürü'nün oğlu vardı, çok güzel giyinirdi, bayılırdım ona. Utanırdım otuz iki paçamdan. Bana orada bir insan sahip çıktı. Geçenlerde duydum, ölmüş çok üzüldüm; edebiyat öğretmenim Fevziye Abdullah... Sağı solu öğrenince anladım, sağcıymış. O bana sahip çıktı işte. Bir gün bir yazma konusu verdi bize, dedi ki evinizdeki hayvanları anlatın. Ben de tuttum deveyi anlattım. Yazıda Tevfik Fikret'in Han-ı Yağması\"ndan söz ettim, bir deve başı resmi yaptım. 1014'tü numaram, \"1014 gel buraya! Kim yazdı bunu? dedi Fevziye Hanım. Ben yazdım dedim, inamamadı kadın, Oku o zaman dedi. Ve azizim, okuyamadım biliyor musun. Ezik bir adamım, utanıyorum... Otur, sıfır dedi. Ne düşündüyse, iki üç gün sonra gelip, Başka bir hayvanı anlat dedi. Ne anlatayım, bu sefer de eşeği yazdım. Ve kadın beğendi kardeşim. Başka sınıflara gitmiş: 4 C'de bir Fikret var, üç gün çalıştı öğrendi demiş... Bilemez tabii, bunun eskisi var. Sonra bir gün Aksaray'da bir çocukla tanıştım, Neşet Günal. Şimdi büyük ressam, öğretim görevlisi. O zaman Akademi'de okuyormuş. dedim nedir bu akademi, resim öğretiyor dedi. Gittim babama. Ben Güzel Sanatlar Akademisi'ne gideceğim dedim. Tabelacı mı olacaksın dedi. Hayır, ressam olacağım dedim. Razı oldular ve çektim geldim. - Evet tabii... Bedri Rahmi dünya güzeli bir adamdı... Şiir, edebiyat, resim, insanlık, aşk... Akademi'deki en güzel yıllarım onun yanında geçti. Hoca'nın Balyoz Sokak'taki atölyesine kim varsa gelirdi o zaman. E ben de yazıp çiziyorum ya, hep edebiyatçıların sanatçıların yanında yöresinde dolaşıyorum. Çünkü birdenbire kendimi Orhan Veli, Cahit Irgat, Agop Arad ve Fikret Adil'lerin arasında bulmuşum. Müthiş seviniyorum ve bir yandan, Aksaray'dan getirdiğim defterime öyküler yazıyorum. Gece Postası diye bir gazete vardı; inanır mısın bir öykü için yedi buçuk lira telif verdiler bana. Bir gün Akşam gazetesinde bir öyküm çıkmış, oturmuş onu okuyorum meyhanede bir arkadaşıma. Karşı masada, pardesülü, pörtlek gözlü, tıraşı uzamış bir adam beni dinliyor... Biz o sıralar müthiş korkuyoruz polisten. Dedim ki arkadaşıma, Yahu bu adam polis. Ben sonra okuyayım. Devam et ulan dedi arkadaşım. Devam edip bitirdim. Adam, Niye anlattığın gibi yazmıyorsun kardeşim? dedi. Ben Sen kimsin yahu? deyince, adam, Ben Sait Faik demez mi? Tabureden düşüyordum.. Bir de Orhan Kemal var... Benim Aksaray'dan arkadaşım... Sonra ayrılmışız. Varlık'ta görüyorum imzasını. Ben de Varlık'a kasaba notları yazıyorum o sıra. Bir gün gittiğimde, Bu Orhan Kemal benim arkadaşım dedim Yaşar Nabi'ye... Zennetmiyorum... O yaşlı başlı bir adam. Senin arkadaşın olamaz dedi. Meğer isim benzerliğiymiş. Bir gün atölyeye geldim. Genç bir adam oturuyor. Saçları hafif kırlaşmış. Cebinde bir tomar kağıt, ayakkabıları eski. Bakın dedi Reis, Sizi kiminle tanıştıracağım... Orhan Kemal. Ama nasıl seviyorum öykülerini. O sıralar Yaşar Kemal'le ben, Anadolu'dan gelmiş iki tane ayı, İstanbul kazan biz kepçe dolaşıyoruz. Türküler okuyoruz, masallar anlatıyoruz. Evlere çağırıyorlar bizi sazendeler gibi... Ben tabii Orhan Kemal'i bulunca bıraktım Yaşar'ı. Sonra gazetecilik... Selahattin Sonat diye bir dostumuz vardı, ağabeyimin arkadaşı. Son Saat'te istihbarat şefiydi. Ona gittim, ben gazeteci olmak istiyorum dedim. Olur mu olmaz mı, hem Akademi hem gazete yürür mü yürümez mi derken, gel çalış yanımda dedi. Cihat Bey'e söyledik, kovdu beni. Hem ressamlık hem gazetecilik olmaz diye. Ama ben inat adamım. O kovuyor ben geliyorum. Bir gün gazetenin adliye polis muhabiri izin istedi. Vermedi Cihat Bey ve kovdu adamı. O zaman sözleşme filan nerede?.. Ve bana dönüp Adliye polis muhabirimiz sensin dedi. Haydaaa... Üç yıl burnuma kan koktu. Katiller, cinayetler, hırsızlar, polisler, eroinciler... Tabii o zaman müthiş ünlü polis muhabirleri var. Mesela Feyyaz Tokar, Yılmaz Çetiner, Ali Karakurt... Ben ne yaparım bunların arasında? Hepsi büyük usta ve ha bire atlatıyorlar beni. Tuttum cinayeti öykülemeye başladım ben de. Tabanca patladı, adam yere düştü... Meğer bu üslup Fransız gazetelerininmiş. Bir de tabii desenler çiziyorum haberlerin yanına, bir tabanca, kurukafa filan... Tuttu bu iş. Ve ustalar bana, ben onlara haber verir olduk. Derken 1953 yılında Dünya gazetesine geçtim. Bedii Faik Bey'in yanında; yazı işleri müdür yardımcısı ve röportaj yazarı olarak. Hemen bir sanat eki yaptık Adnan Benk'le birlikte ve ben havamı buldum orada. Mesela okur mektuplarına cevaplarım var: Bu şiirinizi beğendik, bize yazın ya da şiirlerinizi beğenmedik, çok amatör. Kimmiş biliyor musun? Ahmet Oktay... Bilge Karasu öykü yolluyor, benim cevabım Çok karışık, ama yollamaya devam edin. Böyle işte. Sonra hiçbir gazete yayınlamazken biz yayınladık Orhan Kemal'in öykülerini. Bereketli Topraklar Üzerinde'yi yayınlıyoruz; Adana'daki CHP'liler baskı yaptılar kesin diye... Kesmedi Faik Bey, devam etti. - Tabii ben bu arada resim de yapıyorum, fakat zaman yok. Ve gün geldi gazetecilik ağır bastı. Yürümedi çünkü. Kim olursa olsun, ister davulcu, ister zurnacı, ister şair ister ressam, kendini on - on iki saat veremiyorsa işine, namuslu bir iş çıkaracağını düşünemiyorum ben. Bunu ben keşfetmedim tabii, ama uyguladım. Ama resimden de kopamıyorum... Geçenlerde elime geçti; Haldun Taner'in bir öyküsünü yayınlamadan önce bir şartname yapmışız. Öyküler için on lira verilecek. Öyküleri Fikret Otyam resimleyecek diyor. Demek ki bırakamamışım bir türlü... - Tabii, çevrem edebiyatçı dostlarla dolu, Bab-ı Ali'deyiz ya... Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Sait Faik'le enseye tokatız artık. Çok güzel yıllarım geçti orada. Sabahattin Ali'yi tanıdım. Onun Kağnı öyküsünden etkilenip Saman Yüklü Kağnı adında bir öykü yazmıştım; Cumhuriyet'in Yunus Nadi yarışmasında dereceye girmişti. Hoca, Yanındaysa oku dedi... Yanımda tabii, okudum. Hiç unutmuyorum altın çerçeveli gözlüklerini çıkarıp gözyaşlarını silmişti. Buydu işte çevrem. Kaçamıyordum resme. İşte böyle böyle röportajlar başladı. Daha sonra Anadolu'ya taktım kancayı. Ben Orta Anadolu çocuğuyum ve Doğu'yu hiç bilmiyorum. Akademi'yi bitirdiğimde bir gün Bedii Faik Bey, Kuzum Otyat dedi, Sen şöyle Hopa'ya kadar git de gemiyle, bir dinlen dedi. Ben deniz sevmem efendim. izin verin Doğu'ya gideyim dedim ve çıktım. Çıkış o çıkış tabii. Öylece bindim kamyona ve Aksaray, Adana derken geldim Diyarbakır'a. Diyarbakır'da dolaşıyorum, bir fayton geçti önümden. İçinde bir esansçı. Kur'an-ı Kerim'ler, Enbiyalar, Şahmaranlar, Hz. Ali'ler... Şalvarlı, saçlı sakallı bir adam. Bir baktım, tebdil kıyafaet Yaşar Kemal... Ulan Kürt diye seslendim, durdu. Cebinden bir makina çıkardı, Leica M-1... Kürdün aklının ereceği bir makina değil. Ulan oğlum geldim ama fotoğraf yok dedi. Ben çekerim dedim, ama bir şartla: Cumhuriyet'te fotoğraflar Fikret Otyam diye çıkacak. Tamam Gardaş dedi. Şimdi düşünüyorum: Bu Kürt bana kazık atmasına atacak da, ben nasıl edeyim de ondan önce atayım kazığı. İki tane film aldırdım Yaşar'a, 6x9, on ikişerden yirmi dört kare eder... Ve biz çıktık. Yirmi kare resmini çektim Yaşar'ın, orada burada, halkla konuşurken... Röportaj bitti, sıra bana geldi. Ben Rufailer'in köyüne gideceğim, Yaşar'ı da götürmek istedim, almadılar ve ben ayrıldım. Ertesi gün buluşacağız, ilk uçakla İstanbul'a döneceğiz. Sabah oldu, ben röportajımı yapmışım geldim; Yaşar yok. Atladığı gibi uçağa ver elini İstanbul... Perişan oldum. Gittim Bitlis'e. O zaman Ali İhsan Göğüş bizim yazı işleri müdürümüz; Bitlis'te ondan bir telgraf: Cumhuriyet röportajlara başlıyor, acele iki yazı. Ben hemen yazıları yazıp postaneye gittim, telgrafçı çekmez. Ben nasıl çekerim on sayfalık yazıyı diyor. Ulan ne yapacağız? Atlarsın bir kamyona tekrar Diyarbakır. Sonra da işi yarım bırakıp, İstanbul... Sabah Meserret'teyim, tak tak cam vuruldu. Orhan Kemal... Ulan n'aptın fukara Kürde? dedi. N'aptım dedim ben saf saf. Gözüne görünme, öldürecek seni dedi, Orhan Kemal. Efendim mesele şu: Yaşar, Cumhuriyet'e gelip, Doğan Bey'e elindeki Leica'nın bozuk olduğunu, bu yüzden fotoğrafları benim çektiğimi söylüyor. Tabii Doğan için fırsat bu fırsat, açıyor telefonu Bedii Faik Bey'e. Senin enayi bizim Yaşar'ın fotoğraflarını çekmiş. Biz başlıyoruz röportaja diyor. Tabii Bedii Bey müthiş bozuluyor; Gelir gelmez kovun diyor. On dakika sonra Doğan'dan bir telefon daha; Yahu Bedii seninki bizim Yaşar'a fena kazık atmış, yirmi karenin yirmisi de boş, bembeyaz. Sonradan sordu Bedii Faik Bey niye yaptın? diye, anlattım. İlk kazık benden olsun diye dedim. Ve benim röportaj yayınlandı kardeşim. Yer yerinden oynadı. Bir ay... Dış basına, dış radyolara kadar tepkiler aldı. Ve serüven başladı. Tabii röportaj fotoğrafı getirdi. O zamanlar yanımıza ayrıca fotoğrafçı veremiyorlar, pahalıya maloluyor. Yeni bir kamera aldım ve başladım kendim çekmeye. Bir gün Orhan Peker, canım kardeşim, evladım gibi severim. Yahu Fikret, sen iyi bir fotoğrafçısın. Gel bunlarla bir sergi açalım dedi. Yahu Ara var, Gültekin var, benim lafım mı olur, filan diye itiraz ettimse de sonunda bir seçme yapıp Fotoğraflarla Gide Gide I Anadolu diye ilk fotoğraf sergimizi açtık. Halk ilk kez kendini görüyordu, akıl almaz bir yankı yaptı ve ondan sonra devam ettim röportaj fotoğraflarını sergilemeye. Yedeksubayken Ulus'ta çalışmaya başladım. İki saat resim dersi veriyorum askerde, geri kalan zamanım boş. Gittim söyledim Bedii Bey'e, o da Kasım Gülek'ten rica etmiş ve ben girdim yedi yüz lira maaşla Ulus'a, yazı işleri müdür yardımcısı olarak. Kasım Gülek, parti adına Ulus'un sahibi o zaman, Bülent Ecevit de hem parti görevlisi hem yazar. Sonra terhis oldum, Bedii Bey'e geldim. O zaman Dünya'daki maaşım yüz yirmi beş lira. Kiralar filan da yüksek... Yeniden Ulus'a döndüm. Ve o çalkantılı dönemde, 1957'den 27 Mayıs'a kadar büyük bir Ulus serüveni yaşadım. Orada Yakup Kadri'yi, Nihat Erim'i tanıdım. Tabii en çok da Nurullah Ataç... Çok güzel anılarım vardır Ataç'la. Ulus'ta particilik yapmadım. Namuslu bir gazeteci olmaya çalıştım. 27 Mayıs öncesinde, yazı işleri müdürü, müdür yardımcısı, herkes içerideydi ve öyle gün oldu ki ben tek başıma çıkardım gazeteyi. 27 Mayıs'la birlikte gazete yeniden açılınca bir sidik yarışıdır aldı gitti, askerlerle partililer arasında. Ve ben bunaldım. Bülent Ecevit'e dedim ki, Ben sıkıldım artık bu masa başından. Gidip röportaj yapacağım. Kime bırakacaksın gazeteyi dedi, Buluruz birini dedim. Yerime bir adam bulduk ve sonra kardeşim ben bu adamla kavga ettim; gazetenin tiraj kaybından beni sorumlu gösteriyor. Bastım istifayı. Bülent Ecevit girdi araya; Duydum, müessif bir olay olmuş, ama istifanı geri al. Olmaz böyle şey. Sen olmazsan Ulus da olmaz filan. Peki dedim. Ama istifamı almak aklımın ucundan bile geçmedi; söz vermişiz yahu! Bak şimdi, bir namussuzluğu anlatıyorum: 31 Aralık akşamı bana partiden bir resmi yazı geldi; Bugüne kadar yatığınız hizmetlerden dolayı teşekkür eder, yeni işinizde başarılar dileriz... İmza İsmail Rüştü Aksal. Eğer o mektup üç gün sonra gelse, o zamanın parasıyla 180.000 TL. tazminat alacaktım... Bu, ilk ihanetidir Bülent'in, benim bildiğim; daha sonra da halka ihanet etti. Kaldık mı biz aç? İki çocuk, karım... Hemen radyo röportajlarına başladım. Altmış lira para ödüyor o zaman radyo, röportaj başına. O da bir olay oldu. Halk kendi sesini duydu. Sonra Vatan'a, eski gazetem Dünya'ya röportajlar yaptım. Fakat benim aklım fikrim hep Cumhuriyet'te, gazeteciliğe başladığımdan beri... Dün gece sözünü ettiğim, İllhan Başgöz'le hazırladığımız Kendi Sesinden Yazarlarımız dizisi var elimde; fotoğraf makinamı da sırtıma alıp çaldım Nadir Nadi'nin kapısını: Cumhuriyet'te çalışmak istiyorum. İyi de, kadro yok. Bana uyduruk bir iş verdiler. Anadolu bayilerini dolaşacağım, tirajları öğreneceğim, bu arada röportajlarımı yapacağım. Bu kadroyla girdim Cumhuriyet'e; bana iki bin lira maaş vereceklerdi. Ama Fikret Otyam zor durumda ya, bin iki yüz'e indirip, istersen dediler; net dokuz yüz geçecek elime. N'apalım, onu da kabul ettik. Orada bir isim buldum kendime: Umum Gazete Bayileri Teftiş Müdürü... Tabii hiç yapmadım. 1962'de bana bir röportaj konusu verdiler: Ramazan'da Anadolu... Buyrun bakalım! Nasıl olacak Cumhuriyet'te bu? Cami cami dolaştım. Gene tuttu röportaj. Sonra Aleviler konusunda röportaj yaptım. Bir ay Aleviler arasında dolaştım ve Hu Dost adıyla yayınladım. Yasakladılar önce, sonra mücadele ettik, izin çıktı ve gene korkunç bir yankı uyandırdı. Sünni bir adam Alevileri anlatıyor... Hala baba, dede derler bana. Özet olarak şudur kardeşim: Otuz beş, kırk yıllık gazetecilik hayatımda bilerek tek satır yalan yazmadım. Yalnış yazmışımdır, ama yalan asla. Ben halkımın dili, gözü, kulağı olmak istedim. Sel var, deprem jandarma zulmü var... Kar demeden, kış demeden, çantam omuzumda, memetçik çizmeleri ayağımda, kamyon, at, deve, eşek sırtında hep halkın yanında oldum. Böyle işte.. - İşte 1962'den 1979'a kadar Cumhuriyet'te parlamento muhabiri, birinci sayfadan Başkent Notları yazarı ve daha çok da röportajcı... En güzel röportajlarımı Cumhuriyet'te yaptım. Ustalarım hep orada. Nadir Nadi'nin çok desteğini gördüm. Unutamam. Canım istediği zaman atlar giderdim Doğu'ya. Bir telefon ederdim, Fikret yok. Kimse sormazdı, nereye, kime, diye.... Sonra bir gün geldi, yazılarımı kesmeye başladılar. Çünkü kadrolar değişti. Benim eline kalem verdiğim adamlar, başıma genel yayın müdürü oldular. Tabii bir sürtüşme başladı. Sonra kara yüzlü bir herif geldi gazeteye; ha bire beni ihbar ediyor. Katil olacağım... Alın ulan atınızı, dedim. Zaten koymuştum kafama, geldim bir arsa aldım buradan. İstifa edip yedi yüz küsur bin lira tazminat aldım ve Filiz'le buraya geldik; 27 Mayıs 1979'da. Çektik kamyonu evin önüne, boşalttık eşyayı... - Neden? Kaçamak da olsa resim yapmayı sürdürüyordum ben gazeteciliğin yanında. Mesela fotoğraf sergilerime resimlerinden de koyuyorum arada. Ama boya karmayı bile unutmuşum... Yavaş yavaş başladım. Ressam Rasin var... Kulakları çınlasın! Bir tatile giderken, tam tabiriyle bir eşşek yükü boya verdi bana. Salam gibi boyalar, hala kullanıyorum. O girmişti kanıma, resme vurdum. Tabii bir de yazmayı düşündüğüm kitaplar... Ben bunları ne Ankara'da yazabilirdim, ne İstanbul'da, ne de Bodrum'da. Onun için geldim bu Allahın dağının eteğine. Tabii ilk başta sorun oldu. Filiz için de öyle. Ama alıştık. Filiz'e bir kilim tezgahı yaptık önce, başladı kilim dokumaya. Artık firmalara bile yetiştiremiyor. Filiz'in işini halledince, ben çekildim çilehaneme; günde on on iki saat. Yetmiyor gün, geceyarılarına kadar reflektörlerle çalışıyorum. Sergi açıyorum, para kazanıyorum... Hani Her şaşının kör bir alıcısı olur derler ya, benim de bir müşterim var. Satıyor resimlerim. Turistler geliyor, dövizle resim satıyoruz burada. Tabii kaçtı gitti diye eleştirdiler beni. Niye kaçayım kardeşim? Ben buradayım. Hep buradayım. Gene yazıyorum, gene boyuyorum. İşte biliyorsun, Cumhuriyet, Milliyet, gene yayınlıyorum. Boş duramam ki ben. - Var tabii. Mesela bir Türban Yasası meselesi var şimdi. Kenan Evren veto ediyor, YÖK Başkanı bir kararname çıkartıp atlatıyor Meclis'i. Şimdi burada bir soytarılık var, ama kimsenin umurunda değil. Açıp söylüyorum Yalçın Doğan'a, çıt yok. Deniz Som var, eski Cumhuriyetçi, şimdi Hürriyet'te. İnandığım, sevdiğim bir röportajcı. Türk silah sanayii ile ilgili bir yazı dizisi yayınladı. Efendim biz, uçaksavar top mermisi yapmışız, 1600 metre menzilli. Meğer pervaneli uçaklar içinmiş... İşte kardeşim bu mermi için tam 73 milyar lira sarfedilmiş. E, kardeşim 73 milyar bu... Nerede bunu yapanlar? Bu fukara devleti 73 milyar lira dolandıran kimler ve bunun hesabı nasıl sorulmaz? Bugüne kadar tekzip edilmedi. Başka memlekette olsa yer yerinden oynar. Tıs yok ama bizim gazetelerde. Tabii sadece gazetelerle de iş bitmiyor; nerede muhalefet, nerede İnönü'nün oğlu? Nerede Süleyman Bey? Bu da başka tarafı işin. İşte ona buna telefon ediyorum buradan ve kendime kuduruyorum. Yani gene buradayım. - Şimdi tabii ben Aksaray'dan İstanbul'a giderken Türkiye'nin en büyük ressamı olacaktım ve halkımın dertlerini resimle anlatacaktım; Bedri Rahmi gibi, Abidin Dino gibi... Ama baktım sadece resimle olacak iş değil bu. O zaman yazı yazdım. O da yetmedi fotoğraf... Ve ben bunun üçünü harmanladım kardeşim. Bana kimse ressam Fikret Otyam diyemez. Yazar Fikret Otyam da, fotoğrafçı Fikret Otyam da diyemez. Ben bunlarla harmanlanmış bir adamım. Ne birinci sınıf bir ressam, ne birinci sınıf bir yazar, ne de birinci sınıf bir fotoğrafçı. Ama diyorum, bu harman, harman olarak konursa ortaya, bir yerlere gelirim gibi geliyor. Yetmedi n'apiim. Yalnız yazı, yalnız resim, yalnız fotoğraf yetmedi. Yazıya ağırlık verdiğim zaman, fotoğraf beni unuttun diyor, fotoğrafa ağırlık versem bu sefer fırçalar başlıyor isyana, yahu Otyam, biz de varız diyorlar. Böyle bir adamım ben de işte. Böyle böyle altmış iki yaşıma geldim. Ama mutluyum da bu adamdan. - 12 Eylül'den sonra Türk basını çok ağır bir yara aldı bence. Korkmayan kalemler vardı gerçi, ama genelde sustu basın. Aslında deneyimliydi de... En şiddetli baskı yasalarına rağmen yazılırdı eskiden. 60'tan önce, 60'tan sonra, 12 Mart'ta... Ama 12 Eylül'le birlikte sustular ve görevlerini yapmadılar. Sonradan anlıyorum ki, niyetleri ileride kitap yapmakmış; o gün için söyleyemediklerini kitaplarda söyleyeceklermiş. Meğer yazılması gereken her şeyi dosyalamışlarmış ve modası gelince, sürdüler piyasaya. Bu affedilir bir şey değil kardeşim. Ancak şimdi uyandılar, ancak şimdi geldi sırası, köy göründükten sonra! Yani görevini yapanların hiç mi aklı yoktu? Diyeceksin sen Cumhuriyet'te olsan yazar mıydın? Ben Cumhuriyet'te olsam yazardım kardeşim. Peki bırakırlar mıydı? O da o günkü adamlara bağlı. Resme gelince, resim aldı yürüdü. Ama ben bunun uzağındayım. Ben resim yapıyorum ve kaç para eder bilmiyorum. Bir türlü fiyat koyamıyorum, yetişemiyorum çünkü. Geliyoruz Ankara'ya, soruyoruz kaç para koyalım diye, öyle bir fiyat söylüyorlar ki aklım almıyor benim. Herif enayi mi ki bana üç milyon versin diyorum, bir buçuk milyon koyuyorum. Ve herif geliyor kardeşim, yüzüme bile bakmadan sayıyor bir buçuk milyonu... O zaman da dizlerimi dövüyorum. Kısaca bir meta artık bu iş. Moda filan değil. Öyle olsa gene iyi. Parababaları var, meraklısı var... Bir de soytarılar var. Amerika'ya gidiyorlar, duvar boyuyorlar, kıç gösteriyorlar filan. Ressam bunu yapmaz ama. Herif adı geçsin diye parmağının üstünde yürüyecek neredeyse. Tabii tekkeleri de var resmin, edebiyatta olduğu gibi. Ben bunların dışındayım. Hiçbirine girmedim, girmeyeceğim. Adam yazı yazmak için resim istiyor yahu. Yahu niye vereyim, enayi miyim ben? Ben tabii bütün bunları reddettiğim için bir daha kötü oluyorum. Lehte yazmaya elleri varmıyor, aleyhte yazsalar biliyorlar ki cevabını alacaklar. Görmezlikten geliyorlar öylece ve bir suskunluktur gidiyor. Girmeyeceğim ama gene de. Onların istedikleri numaraları yapmayacağım ben. Gözardı ettiler de n'oldu Orhan Kemal'e? Öldü mü? Hayır! Kahroluyordu sadece. N'apiim ben de kahrolurum. - Şimdi benim gazeteciliğe başladığım yıllarda bir saat modası vardı. Darülaceze'de Bir Saat, Şehir Tiyatroları'nda Bir Saat... İşte efendim, gittik, şu müdürle görüştük, bize şunları söyledi ve biterdi röportaj. Hikmet Feridun Es vardı, çekti Amerika'ya gitti. E bu Türkiye ne olacak? İşte anlatmıştım daha önce; polis muhabirliğindeyken yazıyordu herkes: Dün Şehremini'nde Atlas Sokak'ta bir cinayet işlenmiştir. Polisten aldığımız bilgiye göre, bilmem kırk yedi yaşında kim, bilmem kimin metresini yedi yerinden bıçaklamıştır. Sanık yakalanmış, Adliye'ye sevkedilmiştir. Oldu sana haber. Ben değişik bir üslup tutturmuştum, anlattım yukarıda: Tabanca patladı, kadın yere düştü, adam kaçtı. Bununla da yetinmiyor, belgeler arıyordum. Bir mektup: Sevgili kocacım. Hastaneye geldik. Üç gün sonra çıkıyorum. Bana pamuk ve kolonya getir. Mektupta rujdan bir dudak, bir de sigarayla yakmış ucunu. Ben bunun klişesini yaptırıyorum filan. Önce beni alaya aldılar tabii. Ve sonradan öğreniyoruz, France Soir'ın numarasıymış bu. - Başta anlattım, ben çok genç yaşta girdim aydınların arasına. Çok güzel dostlar edindim. Hep severdim onları. Özellikle yaşlıları dinlemeyi severdim. Mesela Yakup Kadri, Şevket Süreyya, Cevat Dursunoğlu (19 yaşında Erzurum Kongresi'nde görev almış bir adam) gibi... Çok şey öğrendim onlardan. Bunun aslı esası da gelip gelip sevgiye dayanıyor. Öyle gördüm öyle yetiştim çünkü. Şimdi buraya geldik. Yani o ha ha hi hi ortamdan ayrıldık. Basınından, ressamından, şairinden, yazarından... Ne bileyim, operasından, tiyatrosundan... Güzel dostlarımız vardı, onları bıraktık orada. Tabii bu büyük bir acıydı. Öksüz hissettim kendimi. Kendi meselelerimizi konuşacak kimse yok. Ha bire hıyar kaça gitti, muz ne oldu bu mevsim, bunu konuşuyoruz köylülerle. Yıllar boyu konuşmuş, dertleşmiş, iç içmiş, meyhanelerde kavga etmişiz dostlarımızla; sonra birdenbire sudan çıkmış balık... İkide birde teybin başına geçip eski kayıtlarımı dinliyorum: Can Yücel'i, Orhan Peker'i, Ahmed Arif'i... Fotoğraflara bakıyorum; Sait Faik, Metin Eloğlu, Orhan Kemal, Suat Taşer... Yetmiyor tabii... İşte sergilere gidiyoruz, büyük bir açlık; nasıl açmışız kucağımızı özlemden, ama kollarımız havada kalıyor. Nerede yahu bizim dostlarımız, arkadaşlarımız? Herkes can derdine düşmüş, bir geçim derdine. Ama vefa denilen bir şey vardı eskiden yahu! Semt olarak var şimdi sadece. Yarın belki o da kalmayacak. Çok meşgullermiş. Peki ne yapıyorsunuz? Ortada bir şey yok. Baktım olmuyor, ben aramaya başladım onları, gene olmuyor. Dostluk bitmiş kardeşim. Peki bende niye bitmemiş, bunu anlayamıyorum. Yahu kardeşim bunlar artist, sanatçı... Bambaşka bir yürek olması lazım bu insanlarda. Ama ihanet de bunlarda, ilgisizlik de, vefasızlık da... İş nasıl geldi bu noktaya anlamıyorum; benim sana sormam lazım aslında. Tamam, 12 Eylül solu tırpanladı, Türk ekonomisinin içine etti, demokrasinin içine etti... Ama asıl büyük zulmü, insanlarımızı birbirine düşürdü; sevgiyi yok etti. Peki kardeşim aydın denen adam nasıl düşer bu tongaya? O ona çatıyor, öteki ona. Bir zamanlar bayraktı Çetin Altan, şimdi oğluyla bir olmuş veryansın ediyor Mumcu'ya. Sapıyor insanlar. 12 Eylül, saptırdı bu insanları. Yahu ihanet az şey mi, onun acısı az şey mi? Uyku bile uyuyamıyordur adam ihaneti yüzünden. Ama 12 Eylül bu işi becerdi. Bu, dünyanın en zor eylemini, ihaneti yaptırtabildi insanlara. Tabii bazılarına. Bunun altında yatana gelince, para mıdır, şan şöhret midir? Bunu çözebilmiş değilim kardeşim. - Biz Gazipaşa'da sevgi üretiyoruz kardeşim. Burası sevgi evi, dost evi, can bir ev. Övünerek söylüyorum bunu. Burada biz aşkla çalışıyoruz. Dedim ya, aşksız hiçbir şey olmaz... Hünerim neyse onu yapmaya çalışıyorum. Anlattım işte, resim yapıyorum, telefonda kavga ediyorum, yazı yazıyorum, sevdiğim insanları uyarıyorum. Öyle iç içe olmuşum ki bu işle, duramıyorum. Bu iş gazeteciliği de aşmış artık, kanıma iliğime işlemiş. Sürekli bir uyanıklık, sürekli bir didişme. Gazipaşa'da bunları yapıyoruz. - Tasarılar... Şimdi Ankara'da, Alman Kültür Derneği'nde bir sergimiz var: Resim ve Özgün Dokuma Sergisi, Filiz'le beraber. Şubat'ta Stuttgart'ta Mannheim'da sergilerimiz vark. Efendim bir zamanlar kara listedeydik, televizyona çıkamıyorduk, şimdi oradan öneriler geliyor. GAP'a ilişkin bir proje getirdiler, sanat danışmanlığını yapacağım. Eğer atlatmazlarsa Samandağı röportajım kitap olarak çıkacak... - Valla bu koşullarda hiçbir şey yapılmaz. Ama ne yaparsan kardır diyorum ben. - Yani giderek eksildiğimi hissediyorum. O bir acı ve artık çökmeye başladı. Ölüm korkusu değil bu. Çok sevdiğim insanları hep ben gömdüm. Ya ben çok yaşadım ya onlar çok erken öldüler diyorum. Bu ağırıma gidiyor. - Çok sabırlı bir adamım diye düşünürdüm ben kendimi. Hep içime atardım çünkü. Ama şimdi öfkeleniyorum. Haksızlığa öfkeleniyorum. Eskiden umursamayabiliyordum. Ahmed Arif'ten örnek verdim... Bana nasıl yapar bunu? Burada öfkeleniyorum, bu kadarına dayanamıyorum. Elimde onca anı var, onca belge var. Yazsam kitap olur. Sonra düşünüyorum, sana yakışmaz Fikret diyorum. İçime atıyorum. Ama işte o zaman da morluk büyüyor göğsümde. Böyle yayılıyor. Dayanamıyorum yahu! - Valla bak şunlar dört beş günün ürünleri. Dört resim. Yeni bir malzeme deniyorum şimdi. Günde on, on iki saat. Sabahleyin kim erken kalkarsa radyoyu açıyor, kim önce davranırsa mutfağı kapıyor. İkimiz de müthiş zevk alıyoruz yemek yapmaktan. Sonra da oturup çalışıyoruz. Ben onun kilimine karışıyorum, o benim resmime. Zaman zaman da bu uyku kutusunu seyredip uyuyorum. Bazen de deli ediyor tabii, uykularım kaçıyor. İllet oluyorum o spikerlerin dil yanlışlarına. Allahaşkına bir gün de bir hatun ya da er kişi o haber denen illeti doğru okusa... ölsem gam yemem inan. Hayır kardeşim okumuyorlar. Hanımın biri var, rekor onda; artık öyle alıştı ki, yanlışı doğru diye okuyor. Meğer papatyaymış. Tabii bu arada unutmadan gene söyleyeyim, aydan aya en büyük mutluluğumuz Yeni Düşün dergisi. Harika bir şey bu, bu bizim aylık gıdamız. - Ne reklamı yahu! Fikret Otyam'ın reklamından ne olur? O bizim aylık bayramımız, inan. Filiz'le paylaşamıyoruz. Öyle ki, doyamıyorum, bazılarını iki üç kez okuyorum. Bak şeyi de söyleyeyim, bir harikaydı İlhan Berk söyleşisi. Çok kavga etmişimdir, çok küsmüşüzdür, çok numaralar yapmıştır bana; ama kardeşim, İlhan hayatı boyunca böyle doğru konuşmamıştı. Nasıl ama, anlatamam şimdi burada, müthiş gerçekçi bir İlhan, tek satır yalan yok... Gelse şimdi diyorum, kavga etmeyiz herhalde, ama kim bilir gene duramaz o... Gençleri okuyorum. Tecelli diye bir öykücü var, onun öykülerini seviyorum. Geçenlerde Hasan Ali Toptaş diye bir öykücünün Yabu adındaki öyküsünü okudum bir dergiden. İnan ağlattı beni öykü. Son zamanlarda okuduğum en güzel öykü. - Efendim, benim bir fotoğraf sergim bana bu hanımı kazandırdı. Filiz'in bir arkadaşı benim bir fotoğrafımı almış, fotoğraf da büroda, onu almaya geldiler, yanında Filiz... Ben de o zaman evden kopmak üzereyim; canımdan usandığım bir dönem. Baktım Filiz de canından usanmış, tanıştık, anlaştık. Nikah yapacak bir yer arıyoruz; Ankara'nın içinde iki üç ay sonraya gün veriyorlar. E bizim vaktimiz yok, seyahate çıkacağız. Gittik Gölbaşı'na. Kulağı çınlasın, Dursun Akçam benim şahidim, Adnan Binyazar da Filiz'in... Nikahımızı yaptık, bir köfteciye girip köftelerimizi yedik, o işine gitti, ben gazeteye. Sonra atladık uçağa, ver elini Yemen. Sonra Mısır, sonra Kenya; gezdik dolaştık. Yamyamların arasına girdik. Film, fotoğraf, döndük geldik. Sonra başladım Doğu'ya giderken Filiz'i de götürmeye. Makinalarımdan birini Filiz'e armağan ettim. Ama o alaylı değil mektepli olmak istiyor; işi gücü bırakıp kurslara başladı. Banyo, laboratuvar derken bizim fotoğrafları Filiz basmaya başladı. E buraya geldi, bu kilim işini buldu. Benim sağ kolum işte. Bir de dilim. Benim yabancı dilim yok. - Valla şimdi biz eski kuşağın öğrencileriyiz diyorum ben. Çok iyi gazetecilerin yanında ve çekirdekten yetiştik biz. Şimdi üniversitede öğretiyorlar gazeteciliği. Meslek öğretilir tabii, ama sevgi, biraz zor. Dedim ya, Bedri Hoca bize sadece resim öğretmedi diye... Bize insana bakmayı öğretti, onu görmeyi öğretti. Doğaya, kurda kuşa, börtü böceğe bakmayı öğretti. Şimdi bunlar yok. Sonra biz çile çektik. Tamam çile çeksinler demiyorum, ama benim eşek sırtında, kamyonda gittiğim yerlere onlar helikopterle iniyorlar. E kardeşim gökten göremezsin ki bunları. Aşağıda neler oluyor, inmeden görmen mümkün değil ki. Ben enayi miydim Fırat'ı salla geçip boğulma tehlikesi atlatırken? Bunu yapmıyorlar şimdi. Böyle bir soluk da yok, heves de. Sonra biz işimize saygılıydık. Dolayısıyla da kendimize saygılıydık. Hani kıl aldırmazdık burnumuzdan. Kimse yan gözle bakamazdı bize. Ya şimdi? O Kemal Horzum denen, Türkiye'yi 80 milyar dolandırmış adam, serbest bırakıldığında gazetecilere dönüp, Karaktersizler diyebiliyor ve bizimkiler gülüyor. Yahu bu nasıl olur kardeşim? Ben şimdi dava edeceğim o adamı. Ben gazeteciyim yahu. Basın Şeref Kartım var kaç yıldır. Soracağım avukatlara ve mahkemeye vereceğim. Ama ben isterdim ki biri çıksın da, karaktersiz sensin desin, ben isterdim ki, bu laftan sonra yürüyüş yapsın gazeteciler. Hayır bu yok. - Valla bilmiyorum işte. Belki bunun hakaret olduğunun farkında bile değiller. Birisinin dövmesi lazımdı yoksa en azından. Tamam kaba kuvvet kötü. Ama adam aranmış. Adamın yaptığı ne peki? Bilemiyorum işte. Zinhar olmazdı bizim zamanımızda bunlar. Biz mesela Demirel'in basın toplantısını topluca terkettik. Hatırlamıyorum şimdi, kızdık bir şeye ve haydin arkadaşlar dedim, iş bitti. Kaldı ortada Demirel. Biz Meclis Başkanı'nı protesto edip basın toplantısına girmedik mesela. Toplanmışız adamı bekliyoruz. On beş dakika, yarım saat. Herif yok ortada, aklı sıra hınç alıyor basından bizi bekleterek. Öyle mi? Çıktım orta yere Bu olmaz arkadaşlar dedim, Bu basın toplantısı olmaz. Herkes gidecek. Basın toplantısına katılmıyoruz. Terkettik biz yirmi kişi. Bir tek Allahın kulu da itiraz etsin. Hayır ama, saygı vardı, sevgi vardı, dayanışma vardı... Şimdi yok. E, acı tabii bu... Ama n'apalım, demek ki böyle vaziyet... - Ben teşekkür ederim. Tabanca patladı. Kadın yere düştü. Adam kaçtı. başlığı ile yayınlandı."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/678728817231134720/furu%C4%9F-ferruhzad-sonsuz-g%C3%BCnbat%C4%B1m%C4%B1", "text": "Yaşamını yazarlık ve gazetelerde editörlük yaparak kazandı. Çektiği belgesel film 1962 yılında, İtalya'daki Belgesel Filmler Festivali'nde birinci seçildi. 1963'te Kara Ev ile Almanya'da Ober Havzen Film Festivali'nde en iyi film ödülünü aldı. 13 Şubat 1967'de trafik kazası sonucu öldüğünde henüz 32 yaşındaydı. Düşünceleri ve şiirleri ile İranlı kadınların yanısıra baskıcı rejimlerde yaşayan kadınları da etkiledi. Bu küçük kız o kalabalık evde yalnızdır. Düşünüyor, okuyor ve şiir yazıyor, on sekiz yaşına varıyor. Evleniyor. Bir çocuk doğuruyor, oğlan, adı Kamyar. Ama evliliği dört yıldan fazla sürmüyor ve acıyla son buluyor. Çünkü Furuğ dört duvar arasında kalmayı değil, uçmayı istiyor. O dönemin ürünü, Köle adındaki şiir kitabıdır. Bu kitaptaki şiirler genellikle aşıkane, kadınlıktan dert yanan ve ezik kadın hikayelerinin yer aldığı şiirlerdir. Zirveye daha epey yol var. Duvar çıktı, yıl 1964. Büyük şair ve ressam Sohrab'ın dediği gibi \"Kavak ağacına çıkan çocuk, ışık yuvasından yavrular almaya başladı. Sonra Yeniden Doğuş çıktı. Ve artık Furuğ uçuyordu. 1965'ten 1967'nin sonuna doğru Furuğ o zirvede uçtu. Ve artık kendisi de bu uçuşun bilincindeydi ve uçuşu hatırla, kuş ölümlüdür dedi. Onun beşinci şiir kitabı Soğuk Mevsimin Başlangıcına İnanalım, ölümünden sonra dostları tarafından basıldı ve yayınlandı. Ben ve yakın dostlarına ölümünden iki gün önce bu uzun şiirin müsveddesini okudu. Bir şey vardı bu şiirde. Hepimiz şaştık, kaldık. Sanki bir şey, karanlık bir şey, soğuk bir şey hissetmiştik. Onu anlatmaya çalışıyordu. İki gün sonra, şubat ayının karlı, ama çok karlı bir gününde, saat 16.00'da, evinin yakınlarında, kendi arabasıyla bir başka arabaya çarptı. Arabasının kapısı açıldı, koltuğundan yaya kaldırımına fırladı, kafası kaldırımın köşesine çarptı ve o anda öldü. Ondan geriye, beş kitap, Ev Karadır diye dokümanter bir film, insanlara ve yaşama dünya dolusu bir aşk ve birkaç dost kaldı. Sonsuz Günbatımında, Furuğ, Farsçadan çevirenler Onat Kutlar ve Celal Hosrovşahi, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2019. - kabuslardanbeslenencocuk liked this - de4dpoetsoci3ty liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/678787410910380032/sal%C3%A2h-birsel-1940-ku%C5%9Fa%C4%9F%C4%B1-unutuldu-yaln%C4%B1zca", "text": "Şiirde zekanın zaferini aradı. Bağımsız bir şiir yapısı kurdu... Behçet Necatigil, onu bu sözlerle tanımlar. Deneme, günlük, roman, anı gibi birçok türde de eser veren Salah Bey, 1994'te gerçekleştirilen söyleşide, yazarlar, üslup ve dil hakkındaki görüşlerini dile getirmişti. Salah Birsel'le İstanbul'da Üstbostancı'daki İstasyon ve Olimpiyat kahvehanelerinde şıngır mıngır iki oturumluk söyleşimizden bir bölümü. - 1940 kuşağının başında Abidin Dino vardı. Bunu söylerken ona pek fazla bir paye de vermek istemiyorum. Orhan Veli ve arkadaşları Ankara'daydılar. Onun şiirleri mizah dergilerinde yer alırdı. Biraz alay konusuydu. Örneğin Bir taş attım ağaca / Düşmedi yere / Düşmedi yere şiiri (1). - 1937'de Orhan Veli'nin Yazık oldu Süleyman Efendi'ye (2) şiirini Nurullah Ataç bulup yazar. Mizah dergilerinde yayımlar. Bu ifade espri konusu olurdu. Biraz garipçe durum karşısında Yazık oldu şuna veya buna denilirdi. Orhan Veli işini bilen adamdır. Sabahattin Eyuboğlu'nun peşinden ayrılmadığı söylenirdi. Sonra bir ara sözde Orhan Veli ile Ahmet Hamdi Tanpınar Büyükdere'de kayıkla dolaşırken kayık alabora olur. Orhan Murat Arıburnu da bunu gidip Cumhuriyet Gazetesi yetkililerine söyler. Aslı olmayan bu haber Cumhuriyet gazetesinde yayınlanır. Biz 1946'da 10'ar lira vererek Yenilikler dergisini çıkarırdık. Orhan Veli de CHP'nin Ülkü dergisinde yazılar yayımlardı. Hatta Behçet Necatigil'in Nineler şiiriyle ve benim şiirlerimle alay etmeye çalışırdı. - Bizler bir kahvede çay içer, 20 kuruş verirdik. O meteliksizin teki olduğu halde 100 kuruş verir, üstünü almazdı. Bu da bizim pek işimize gelmezdi. Bir gün Cahit Sıtkı ile Beyoğlu'nda dolaşırken Orhan Veli ile karşılaştık. Bizi Lambo meyhanesine davet etti. Kendisi orada kafayı çekermiş. Orhan Veli şanslı adamdı. Şimdi 1940 kuşağı unutuldu, yalnızca 'Garipçiler' adı kaldı. Çok yanlış. - Bu yapıta Macit Gökberk de karşı çıkmış, 27 yaşında şiirin ilkeleri yazılmaz demişti. O zamanlar pırıl pırıl bir zekam vardı. Sonraları o kafayı nereden bulacağım demiştim. - Söylemesem olmaz mı? İzmirli bir şair. . Hadi söyleyeyim, Nahit Ulvi Akgün. Ona şöyle demiştim: Türk şiirine ineği sokan adam olmakla birlikte Türk edebiyatını ahıra çeviren adam da oldun. Sizin bir de romanınız var: Dört Köşeli Üçgen. - Var. O aslında Türkiye'de yayımlanmış ilk düşünce romanıdır. Melih Cevdet Anday'ın Gizli Emir'i de ikinci romandır bu türdeki. - Aslında Türkiye'de roman yoktur. Türk romanı yoktur tam anlamıyla. Uzun öyküler vardır. Sözgelişi Yaşar Kemal roman yazamamıştır. Fransızcada 'nouvelle', bu yazarlara da 'nouvelliste' derler. Yaşar Kemal'in romanını İngilizceden İsveççeye çeviren bir hanımın eşiyle tanıştım. Çevirirken birçok yeri gereksiz diye atmış. Orhan Kemal'in öykülerini severim, ama romanlarını sevmem. Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf'u bir yerli film senaryosundan başka bir şey değildir. Kürk Mantolu Madonna'sı güzeldir, öyküleri güzeldir. - Cevdet Bey ve Oğulları'nı 119. sayfaya kadar okuyabildim. Sonra kaldırdım. Batıdan etkilenmeler var. Kara Kitap'a iyi diyorlar ama okumadım. Sözü denemeye getirelim. Adnan Binyazar, denemelerinizin toplumsal sorunlardan uzak olduğunu söylüyor. - Nerede söylüyor bunu? - Benim her denememin amacı vardır. Örneğin Kebana, çiçek sevgisi uyandırmak içindir. Amerikalı zencilere yapılan zulmün tarihini yazıyorum. Amerika'da böyle bir problem yoktur, Afrika'dakileri yazsa dediler. Aradan çok geçmedi. Amerika'da bir zenci katledildi. - Nurullah Ataç'ınkiler deneme değil söyleşidir. Bugün benim anladığım anlamda denemeci yok, çünkü üslup yok. - Sözcükleri seviyorum. Okuyanlar da seviyor, anlamasalar da seviyorlar. Örneğin 'karaşın' sözlükte var. Ancak onu edebiyatta ilk kez ben kullandım. Sonra Ece Ayhan kullandı. - Hayır, dilde ileriye gidiş var, geriye dönüş yoktur. 'Anımsamak' dedim, 'hatırlamak' sözünden nefret ediyorum. - Şiirde sözcükler çok önemlidir. Yazar için de önemlidir. Bazen yeni bir sözcük türetebilirsiniz. Sözgelişi 'Gülmari' gibi. Ben bunu 'Rosemari'den aktardım. Biliyorsunuz 'rose' gül demektir. Şimdiki şairler Osmanlıcayı çok kullanıyorlar. - Bence, söylediğim gibi \"dil\"dir. Osmanlıcaya yönelme bir problemdir. Bazı şairler kendilerine \"toplumcu şair diyorlar. İyi şiirleri yok. Bu toplumcu şairlerden iyi şiir yazanları gösterebilir misiniz? Hayır. Şair zaten toplumun içindedir, ondan bir parçadır, söylemese de her şair aynı zamanda toplumcudur. - 'Şiirin İlkeleri'ni ezberlesinler. Ciddi söylüyorum. Denemelerimi dikkatle okusunlar. Günlüklerimi atlamadan okusunlar. Çok okusunlar, çok çalışsınlar. - Eleştirmenler okumuyorlar, okumuş gibi davranıyorlar. Sonra alıyorlar kalemi biraz oradan biraz buradan. Örneğin Asım Bezirci, eserleri okumuyor, birilerine okutup özetini çıkarıyor, sonra bunlar üzerine çalışıyor. Olmaz. Fethi Naci'nin eleştirileriyse değersizdir. - Birkaç kişiyi överim ama kimse için hiçbir garanti veremem. Müslim Çelik, Haydar Ergülen, Vural Bahadır Bayrıl, Hüseyin Ferhat, Ahmet Erhan, Hulki Aktunç, Seyhan Erözçelik gibi isimleri sıralayabilirim. - Yolumdan gelen olmamıştır. Edip Cansever için derlerdi ama inanmazdım. Edip Cansever'in ilk şiirleri iyi değildir, sonradan iyi şeyler yazmıştır. Orhan Veli'nin Galata Köprüsü benden mülhemdir. Kitabına ad olarak koyduğu 'karşı' motifi, benim Orman göle karşı durmuştur diye başlayan bir şiirimden esinlenilmiştir. Cansever'in Masa da Masaymış Ha'sı benim 'odayı daraltan masadır'ın adaptesidir. Benim şiirlerimi kimse taklit edememiştir. (2) Şiirin adı Kitabe-i Seng-i Mezar'dır. Yazık oldu Süleyman Efendi'ye şiirin ilk kıtasının son dizesidir. - okuyucu-01 liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/679064871528218624/mahmut-makal-uyan%C4%B1%C5%9F-durdurulamaz-ancak", "text": "Köy Notları yayınlandığında büyük yankı uyandırdı. 1950'de Bizim Köy adıyla kitaplaştırılan yazılar başyapıt, öğretmen Makal da Köy Enstitülü yazarların öncüsü sayıldı. Yazıları yüzünden tutuklanan Makal'a yönelik baskıların sonuncusu, İstanbul Sağır ve Dilsizler Okulu'na atanmasıydı. Bu tayini İstanbul'u öğrenmek için fırsat olarak gören yazara göre, tarihin saati durdurulamaz, ancak geciktirilebilir. Yıllarca sonra Makal'la İstanbul'da karşılaşmak da varmış kaderde... Duydum ki Sağırlar Okulu'na atanmış. İlginç geldi bana doğrusu... Öyle ya taşla, sopayla, dipçikle kovala; sür Anadolu'nin bir köyünden, öbür köyüne... Sonra da \"mücazatı, mükafat diye, doğru İstanbul'a, İstanbul'un Beşiktaş'ına... Yeni bir ceza sistemi gibi geldi bu bana. - İstanbul'u öğrenmek için iyi bir fırsattır, İstanbul'a atanışım. Sonra, görevin yeri önemli değil. Her yerde olduğu gibi burada da namusumla çalışabileceğim inancındayım. - İstanbul'da ne kadar kalacağım belli değil. Bir başka yerde hizmete devam etmek de her zaman olduğu gibi normaldir. Yurdun birçok yörelerinde bir türlü kopamadığınız görevinizi başarı ile yürüttüğünüze politikacı değil, ama halk gerçekten inanıyor. Halkın sizi ilgiyle izlemesi bunun kanıtı. Acaba Sağırlar ve Dilsizler Okulu'na yararlı olmanız inancında mı, sizi buraya atayan zihniyet. - İstanbul'a atanmam, ayakta durmam yönünden iyi oldu. Adana'da jandarma subaylarına takip ettirilmem falan hayatım bakımından iyi değildi. - Köy Enstitülerini yarıda bırakan zihniyettir, 27 Mayıs'ı yarıda bırakan zihniyet. İleri bir zihniyetin yapacağı, Köy Enstitülerini devam ettirmek olmalıydı. Köy Enstitüleri devam etseydi, 1960 ortamı, 27 Mayıs'ı daha yararlı kılacak şekilde olurdu... - Uyanış durdurulamaz, ancak geciktirilebilir. Bizde yapılan da odur... - İşte İstanbul'a geldik!.."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/679065415261011968/wilhelm-emrich-g%C3%BCnl%C3%BCkleri-kafkan%C4%B1n-kendini", "text": "Franz Kafka, 3 Temmuz 1883'de Almanca konuşan Çek asıllı bir tüccar ailenin oğlu olarak Prag'da doğdu. Babası Hermann Kafka, Strakonic yakınında Wossek adındaki küçük bir köyden gelerek Prag'da yılmak bilmeden çalışmış, pek yoksul koşullardan zengin bir tüccar durumuna yükselmiş, bir toptancı mağazasının sahibi olmuştur. Aile birçok kereler ev değiştirmiş, Franz'ın da ortak yaşantısı olan bu ev değiştirmelerle baba'nın ekonomik durumundaki yükseliş dışa karşı da kendini göstermiş, onun kaba fizik ve ruh yapısıyla yaşayışındaki düpedüz pratik-ekonomik yön, hassas ve ince Franz için bir hayranlık, ama aynı zamanda yenilmez bir nefretle ıstıraplı bir yabancılaşma kaynağı olmuştur. Kızlık adı Löwy olan annesi Julie Kafka, manevi yönü oldukça belirgin, ince duygulu, pek hatırı sayılır ve kibar bir Prag'lı aileden geliyordu. Anne tarafından akrabalar arasında bilginlere; komik hayaller, yalnızlıklar ya da serüvenlere düşkün tuhaf, acayip insanlara rastlamaktayız. Kafka'nın anne ve babası arasındaki karşıtlıklardan daha büyükleri adeta düşünülecek gibi değil. Ne var ki, anne tamamen kocasının buyruğu altında yaşadığından, özellikle annesel istidatlara sahip küçük Franz, hele kendisinden ufak üç kızkardeşiyle aradaki yaş farkı pek büyük olduğu için nerdeyse büsbütün tek başına bırakılmıştı. Zamanla babasının egemenliğinden kendini kurtararak içsel bir özgürlüğe kavuşan en küçük kızkardeşi Otta ile ancak büyüdüğü vakit daha sıkı manevi bir ilişki kurabildi. Franz 1893-1901 yılları arasında Prag'da Altstaldter Ring'deki Alman jimnazında okudu. Sınıfının en iyi öğrencilerindendi. Aşağı yukarı onbeş, on altı yaşlarındayken Spinoza ile düşüp kalkmaya başladı; Darwin'i, Haeckel'in Weltraltsel\"ini, Nietzsche'yi hayranlıkla okudu; tanrı tanımazlığı ve sosyalizmi benimsedi. Dine karşı ilgisiz, özgür baba evinde dinsel bir hava ve eğitimden eser yoktu. Okuldaki Musevilik dersi kuru bir ahlak öğretiminden ve seçimi isteğe bağlı düpedüz filolojik bir İbranice dersinden oluşuyordu ki, Kafka da bu derse katılamıyordu. Daha ileri sınıflardaki felsefe derslerinde Fechner'in \"Psychophysik\"i, yani ruhsal büyüklüklerin matematik ölçülebilirliği öğretisiyle tanıştı. Kafka'nın henüz bir öğrenciyken, yani 1903'de Fechner'in tümevarımsal ruhbilimiyle uğraştığı, belgelere dayanılarak gösterilebilir. Sıkı bir dostluk Kafka'yı jimnaz döneminde, daha sonra önemli bir sanat tarihçisi olan ve Birinci Dünya Savaşı'nda şehit düşen Oskar Pollak'a bağladı. Pollak ve diğer öğrencilerle birlikte antiklerikal eğilimli ve muhalif \"Özgür Okul derneğini kurdu. En sevdiği ozanlar Goethe, Kleis, Grillparzer ve Stifter idi. Jimnazdan mezun olurken Kafka bundan sonraki amacının felsefe öğrenimi yapmak olduğunu bildirmiş, ama Münih'de 14 gün kimya dersleri dinledikten ve bir sömestr de germanistik okuduktan sonra, 1901-1906 yılları arasında Prag'daki Alman üniversitesinde hukuk öğrenimine başlamıştı. O sıralar Prag'da bulunan ve yanında doktorasını yaptığı Alfred Weber'in sosyoloji derslerinin kuvvetle etkisinde kaldı. Weber'in son kapitalist endüstri toplumu ve bu toplumu bekleyen tehlikelere ilişkin çözümlemeleri Kafka'yı hayli etkiledi ve meşgul etti. Daha sonra Franz Brentano'nun bir öğrencisi olan Anton Marty'den felsefe dersleri dinledi, Brentano'cuların Cafe Louvre'daki toplantılarına katıldı. Franz Brentano felsefesinin, üzerindeki bu etkisi, sıkı bir ilişki içerisinde bulunduğu fahri doçent Oskar Kraus ile daha da güçlendi. Klaus Wagenbach'ın Kafka Biyografyası'nda ortaya koyduğu gibi, Kafka'daki etik amansızlığı ve ahlaksal yargılayışta uyguladığı çözümleyici yöntemin başlıca kökü, Brentano'nun ahlaksal yargılama felsefesinde bulunur. 1903 yılında Kafka Das Kind und die Stadt ' adındaki, bugün kayıp bir roman üzerinde çalışmış, bu romandan bazı parçalarla kimisi bu tarihten önce yazılmış olabilecek aynı şekilde bugün kayıp şiirleri ve düzyazı taslaklarını dostu Oskar Pollak'a yollamıştı. 1904-1905'de Beschreibung eines Kampfes adındaki en önemli parçalarını, Hugo von Hoffmannsthal'ın Gespralch über Gedichte ve Brief des Lord Chandos'un Mektubu adlı yazılarının kısmen etkisi altında kaleme aldı. Bu tarihten sonra başta Hebbel, Grillparzer, Byron ve Amiel'in günlükleri, Kügelgen, Lord Clive, Macaulay, Flaaubert, Vita vb. nın anıları olmak üzere günlükleri, anıları ve mektupları okumaya verdi kendini Sonra Marc Aurel, Meister Eckhart, Hamsun, Hoffmannsthal, Thomas Mann, Flaubert, Stendhal ve Kassner'in eserleriyle, Joh. Peter Hebel, Stifter, Hermann Hesse, Emil Strauss, Wilhelm Schalfer ve daha sonraları da Carossa, Dostoyevski, Tolstoy, Strindberg ve aşağı yukarı 1909'dan bu yana da Robert Walser ve en başta onun Jakob von Gunten adlı eserleriyle düşüp kalktı. Gerek Huysmann, Oscar Wilde, Frank Wedekind ve ilk döneminde Heinrich Mann gibi zamanın öncüleriyle Çöküntü ve Şeytansal yazarlarından, gerekse Gustav Meyrink gibi Prag'lı Dehşet, Fantastik ve Grotesk yazarlarından uzak kaldı. Kafka ile Meyrink'in eserleri arasında kurulmak istenen bağlantılar ve görülmek istenen benzerlikler bir yanılgıdan başka bir şey değildir. Kafka ömrü boyunca Stifter'in Nachsommer, Joh. Peter Hebel'in Schatzkalstlein\"ı ve Grimm masalları gibi özellikle sade, \"tabii yazarları ve yazıları sevdi. Öğrenim yıllarında, 1902'de, Max Brod'la ömrü boyunca sürecek dostluğu başladı. Ayrıca Felix Weltsch ve kör ozan Oskar Baum ile sıkı bir ilişki içerisinde bulunuyordu. Eski okul arkadaşı Felix Braun, Kafka'yı daha bir öğrenciyken Prag'ın en yüksek sosyetesine sokmuştu. 1906'da hukuk doktorasını yaptıktan ve Prag ceza ve asliye hukuk mahkemesinde bir yıl stajyerlikten sonra Assicurazione Generali\"ye ve 1908'de memur olarak Prag'daki İşçi Kaza Sigortası'na girdi; burada hastalığının ortaya çıkmasına, yani 1917 Eylülüne kadar ve bu tarihten sonra da -hastalığından baş aldıkça- kazaların önlenmesi bölümünde, yüksek, hatırı sayılır bir mevkide çalıştı. Gerek üstleri ve gerekse astlarından hayli takdir gördü. Görevine bağlılığı, işten anlaması, nezaketi karakteristik özellikleriydi. İş kazalarının teknik önlenmesindeki ıslahat konusunda yol gösterici ya da uyarıcı bir rol oynadı. Mesleği ve sanatçı eğilimi arasındaki çatışmayla ağır bir şekilde hırpalanmış, ama öyleyken toplum içinde bir iş güç sahibi olması gerektiği kanısına sımsıkı bağlı kalarak bundan asla vazgeçmemişti. Kafka Prag'ın yalnız kültür çevreleriyle değil, basit halkla da ilişki içerisinde yaşadı. Prag'lı öbür iki ozanın, Rilke ve Werfel'in tersine Çeklerle sıkı ilişkiler kurdu. Sık sık Çek nasyonal demokrat, sosyalist ve anarşistlerinin siyasi toplantılarında bulunuyor, Prag'lı Alman yazar dostları Çek politik hayatına uzak ve ilgisiz kaldıkları için hep yalnız yapıyordu bunu. Yıllar yılı, Bayan Bertha Fanta'nın çevresinde ve evinde yapılan bilimsel konferanslara, tartışmalara katıldı. Evin konukları ve konuşucuları arasında Albert Einstein, matematikçi G. Kovalevski, filozof Christian von Ehrenfels, Philipp Frank, Freundlich ve Hopf vb. fizikçiler bulunuyordu. Kimi sürekli kurslar, kimi seri konferanslar halinde, Einstein'ın görecelik, Max Planck'ın kuvanta, Cantor'un sınırsız sayılar kuramı ve Sigmund Freud'un psikanalizi, ayrıca Hegel'in \"Phalnomenologie des Geistes adlı eserleriyle Fichte'nin bilim öğretisi ve Kant'ın Kritik der reinen Vernunft\"u yine bu evde hep bir arada incelenip tartışıldı. 1911'de Rudolf Steiner, Theosophie'ye eğilimli Bayan Fanta'nın evinde bir seri konferans verdi. Kafka bu konferansları ateşli bir ilgiyle izledi, sonra da Steiner'in ziyaretine gitti. Doğu Yahudilerinden kurulu bir tiyatro topluluğunun Prag'da temsil ettiği Jidde oyunlarının kuvvetli etkisinde kalan Kafka, yine 1911'de Yahudi tarihi ve Jidde edebiyatıyla geniş çapta ilgilenmeye başladı. Chassid hikayelerini ve herhalde Mendele Moscher Sfurim'in Jidde dilindeki romanlarını okudu. Bunlar hayvan hikayeleri konusunda Kafka üzerine uyarıcı bir etki yapmış olabilir, çünkü Kafka'dan hayli değişik ve ussal-öğretici, alegorik biçimde olmakla beraber, Sfurim'de de insanlar hayvan kılığında boy gösterirler. Ne var ki Kafka bağnazlık ölçüsünde bir siyonizme pek yüz vermemiş, buna karşılık siyonizm içerisindeki Chaluz akımına, yani Filistin'de sosyalist kolhozlar temeline dayanan bir Yahudi kolonizasyonu fikrine canlı bir ilgi beslemiştir. Ömrü boyunca Kafka doğal tedavi bilimine ve buna bağlı solunum jimnastiği, giysi devrimi, vücut kültürü, çiğ yiyecekler vb. gibi çalışmalara yakınlık duydu. Sebzeyle beslendi; dayanıklı ve iyi bir yüzücü, kürek çekici, ata binici ve yol yürüyücüydü. Tatillerde İsviçre'ye, İtalya'ya, Paris'e, Berlin'e, Macaristan'a ve 1912 yılında da her vakit bir yakınlık duyduğu Goethe'nin yaşadığı çevreleri görmek, tanımak üzere Weimar'a, arkasından da Harz'a, doğal tedavi yeri olan Jungborn'a seyahatler yaptı. Martin Buber, Franz Werfel, Otto Pick, Ernest Weiss, Willy Haas, Emil Utitz, Rudolf Fuchs, Wolfenstein, Gustav Janoufch, inşat üstadı Ludwig Hardt vb. şahsen görüşüp konuştuğu kimselerdi. Biri 1914, diğeri 1917'de ikisi aynı kızla olmak üzere üç kere nişanlanıp ayrıldı. Başka kadınlara, sözgelişi 1920-1922 yılları arasında Milena Jesenska-Pollak'la olan ilişkilerini de kesti sonradan. Ancak hayatının son yılında (1923-1924) hatırı sayılır bir Doğu Yahudi ve Chassid ailesinden gelen Dora Dymant ile ilişkisinde mutlu olabildi. Ancak bu olumlu ilişki sayesinde Prag'daki ailesiyle arasındaki iç bağlardan kurtarabildi kendini ve Dora Dymant'la o berbat enflasyon döneminde, Berlin'de orta halli bir ev açtı. Daha önceki sevgi bağlantılarında kendisinden ve evlilikten bekledikleri sınırsız ölçüde büyük olmuş, bu da birtakım bunalımlara yol açmıştı. Bu bakımdan Kafka kendi durumunu Kierkegaard'ın (G 318) ve biraz da, o sıralar harıl harıl okuduğu Strindberg'in durumuna \"benzer görmekteydi. Eserleri, şu tarih sırasına göre doğdu: Öğrenimini tamamladıktan hemen sonra, 1906-1907'de Hochzeitsvorvereitungen auf dem Lande adındaki fragmanı yazdı. 1909'da Hypreion dergisinde, daha 1904-1905 yılında yazılmış Bir Savaşın Tasviri\"nden iki konuşma yayımlattı. 1910'da günlük notlarını kaleme almaya başladı; bu notlar onun için sadece düşünü değil, özellikle imge, parabol ve hikaye gibi sanatsal yaratışlar yoluyla kendi kendini aydınlatma ve biçimlendirmeye yarayan başlıca bir araç oldu. Ocak 1913'de, \"Bir Savaşın Tasviri\"nden kimi parçalarla, 1910-1912 yılları arasında yazılmış eskizlerden meydana gelen \"Betrachtung yayımlandı. 1911'den 1914'e kadar Der Verschollene romanı üzerinde çalıştı; romanın başlıca bölümleri 1911-1912'de yazılıp bitti. 12 Eylül 1912'de, Der Verschollene romanındaki Dickens etkisi taşıyan anlatıma karşıt yeni bir sanatsal biçimlendirmeye geçiş olarak baktığı Das Urteil hikayesi doğdu. Ama 1915'de de hala her iki anlatım biçimlerini birleştirebileceğini umuyordu(G 463). Das Urteil\"dan hemen sonra yine 1912'de \"Die Verwandlung\"u, 1914 Ekiminde ise ihtimal o sıra kopan savaşın etkisi altında \"In der Strafkolonie hikayesini yazdı. Kendi görüşüne göre, Das Urteil\"dan bu yana ele geçirilmiş yeni anlatım imkanı bu son hikayede bütün açıklığıyla uygulanmış bulunmaktadır. Bu hikayeyle hemen hemen aynı zamanda, 1914 güzünde \"Dava\"yı yazmaya başladı ve romanın ana parçası olan \"Kanun Önünde efsanesinin yorumu (G 448) 13 Ocak 1914'de doğdu. Dava üzerindeki çalışma 1915'te de sürdü. Bir yandan da, 19 Aralık 1914 ve Ocak 1915'de Der Dorfchullehrer hikayesiyle Errinerungen an die Kaldabahan\"ı yazdı. 1913'de yayımlanmış olan \"Der Heizer roman fragmanı için Fontane armağanını aldı. Sonradan 1919'da Ein Landarzt adıyla yayımlanan hikayelerinin çoğu 1916-1917'de yazılmıştı. 1917'de Avcı Gracchus fragmanı üzerinde çalıştı. Beim Bau der Chinesischen Mauer hikayesi 1918-1919'da, Die Abweisung, Zur Frage der Gesetze vb. gibi bununla ilgili hikayeler ise ihtimal aynı tarihte ya da daha sonraları (1920-1922) yaratıldı. 1924'de Kafka tarafından Ein Hungerkünstler adıyla yayımlanan dört hikaye, sonuncusu Şarkıcı Josefine 1924 Martında olmak üzere, 1921-1924 yılları arasında yazıldı. Forschungen eines Hundes aşağı yukarı 1919-1924 arasında, Der Bau ise Kafka'nın ömrünün son yılı, yani 1923-1924'de Berlin'de doğdu. \"Şato üzerinde 1921'de ve en çok da Milena bunalımı sırasında, yani 1922'de çalışıldı. 1917 Eylülünde akciğerlerindeki hastalığın kendini belli etmesinden bu yana Kafka bazen sanatoryomlarda, bazen de Prag'da yaşadı. Hayatının son yılını (1923-1924) ise Berlin'de geçirdi. Max Scheler'i, Troeltsch'in din sosyolojisi incelemelerini, Martin Buber'i, Maimonides'i, Chassid hikayelerini, ama beri yandan anlaşılan Musevilik sorununu elden geldiğince çok yönlü olarak enine boyuna düşünmek istediğinden Hans Blüher gibi antisemitik yazarları yutar gibi okudu. (bk. 1917 Ekim başında Max Brod'a yazılan mektup). Hayatının son yıllarında, özellikle mükemmel bir hebreist olan Dora Dymant'ın yanında harıl harıl İbranice öğrenmeye çalıştı. 1917'de, en çok da 1918'de Kierkegaard ile pek yakından ilgilendi. Bu dönemde Kierkegaard'ın Entweder-Oder, Furcht und Zittern, Wiederholung, Stadien vb. gibi eserleriyle tanıştı. 21 Ağustos 1913 tarihli günlükte Kierkegaard'ın Buch des Richters adlı eserine değinilmesi, sadece bu yazarın evlilik sorununa karşı benzer tarzdaki çapraşık ilişkisi yüzündendir. Franz Kafka 3 Haziran 1924 günü kırk bir yaşındayken Viyana yakınında Kierling sanatoryomunda hastalığından kurtulamayarak hayata gözlerini yumduğu zaman, doktoru ve dostu Robert Klopstock şu satırları yazmıştı: Ruhu nasıl temiz ve sertse yüzü de öyle katı, sert, yaklaşılmaz - sanki en soylu, en eski bir sülaleleden gelme bir kıral yüzü. Eserlerinin ölümünden sonra yakılmasını vasiyet etti."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/679066184029798400/c%C3%BCneyt-cebenoyan-i-yi-ki-vard%C4%B1-tar%C4%B1k-sipahi", "text": "23 Ekim 2018'de hayatını kaybeden Tarık Sipahi ressamdı; hikaye, şiir, roman yazarıydı ve gazeteciydi. Aramızda 16 yaş fark vardı ama arkadaş olduk. Tanıdığım en bohem adamdı. Ondan Tom Waits'i sevmeyi öğrenmiştik; bir de İstanbul'un erguvanlarını sevmeyi. 23 Ekim'de Tarık Sipahi hayatını kaybetti. Tarık, ressamdı; hikaye, şiir, roman yazarıydı ve gazeteciydi. AnaBritannica Ansiklopedisi'nde çalışıyorduk ikimiz de; orada tanıştık. Aramızda 16 yaş fark vardı ama arkadaş olduk. Yıl 1987'ydi. O dönem çok gezdik AnaBrittannica'cılar olarak. Kimsenin arabası yoktu. Minibüs tutar kuzey Ege'de gezerdik. Assos'u keşfetmiştik ve büyülenmiştik. Tarık bu gezilerin ayrılmaz parçasıydı. O gezilerde minibüste dinlediğimiz müzikler ve çevrede gördüklerimiz başta Eleni Karaindrou olmak üzere aklıma kalıcı şekilde işlenmiştir. Bir de Goran Bregovic&Iggy Pop şarkısı The fish knows everything vardı ki üzerine bir dizi resim yapmıştı Tarık. Tabii ki balık her şeyi bilir, onun için düşünmesine gerek yoktur! Tarık'tan Tom Waits'i öğrenmiştik bir de. Tom Waits, Tarık'ın alter-egosu gibiydi. Yani sanırım onunla bir özdeşleşme yaşıyordu. Tanıdığım en bohem adamdı Tarık. Aslında doğru mu bu tanım bilmiyorum ama bana sanki ona uyuyor gibi geliyor. Evi, evden başka her şeye benzerdi. Yatacak bir döşek yeterli eşyaydı Tarık için. Mala, mülke önem vermezdi. Sorun şu ki, sizin malınıza mülkünüze de önem vermezdi. Cebinde beş lira varsa, ki zaten daha fazla pek olmazdı, size verirdi düşünmeden. Sizinkini de size sormadan alabilirdi ama. Bu yüzden belki, fazla arkadaşı olmadı. Tarık'tan bir de İstanbul'un erguvanlarını sevmeyi öğrendim. İlk diktiğim ağaç bir erguvan ağacıydı, son radyo programımın adı da Erguvani İstimbot. Aslında bunlardaki Tarık etkisini bugüne kadar hiç düşünmemiştim. Tarık Sipahi'nin bazı kitaplarının adlarını vereyim: Dokuz Öpüşen Balık; Köprücücesi; Lacivert Kedi; Hala Kitabı; Üsküdar; Dilsiz Martı vs.. Sanırım ilkini bulmak en kolayı. Ve de sayısız resmi var Tarık'ın. Bir türlü satamadığı... Neredeyse bedava vermeye hazır olduğu... Ne bulursa onun üzerine yapardı resimlerini çoğunlukla. Atılmış suntalar, aynalar. Bazen de olması gerektiği gibi tuvale. Önemli olan resmin yapılmasıydı, neyin üzerine yapıldığı değil. Tuval için para gerekiyordu ayrıca. Tarık umarım ışıklar içinde uyumuyordur, biri ışıkları söndürmüştür. Yok o ışıklar yanıyorsa da, uyuyamadığı için küfür ediyordur. Yine de... Ruhun şad olsun be Tarık! Tarık Sipahi iyi ki vardı, iyi ki hayatıma girdi. Hakkını helal etmiştir umarım, benimki de helal olsun. Bernardo Bertolucci'yi kaybetmişiz dün. Tarık, Bertolucci ve benim kesiştiğimiz bir nokta var. Hayatta profesyonel bir dergide yayımlanan ilk sinema yazımın adı Paris'te Son Tango ve Çölde Çaydı ya da buna benzer bir başlığı vardı. Yazıda, Bertolucci'nin iki filminde gördüğüm tematik benzerlikleri anlatmıştım ve 1992'de aylık Antrakt Sinema Dergisi'nde yayımlanmıştı. Bu benzerlikleri önce Tarık'a anlatmıştım, o da yazsana, Antrakt'ta tanıdıklarım var, yayımlattırırım demişti. Sanırım Serhat Öztürk'tü o tanıdık. Ben de yazmıştım ve her zaman yarı amatör kalacak olan film eleştirmenliğime bu şekilde başlamıştım."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/679066632585412608/memet-fuat-i-yi-insan-yeti%C5%9Ftirmenin-yolu-%C5%9Fiirden", "text": "Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi ilk kez 1985 yılında yayınlandı. Önemli bir eksikliği gideren antolojiye çeşitli eleştiriler de yöneltildi. Memet Fuat ise yapıtı ile ilgili soruları yanıtlarken, Okutulsaydı Çağdaş Türk Şiiri en sevilen ders olurdu... Dünya ülkeleri arasındaki yarışta yüzümüzü güldürebilecek tek varlığımız Çağdaş Türk Şiiri'dir... demişti. - Memet Fuat'ın Seçtikleri diye anılan antolojileri 1963-1972 arasında on yıl yayımlamıştım. Edebiyatımızı günü gününe izleme olanağı bulamayan aydınlar için, bir önceki yılın ürünlerinden seçmeler yapıyordum. O antolojilerde de nesnel bir tutumum vardı, ama yaptığım iş bir değerlendirme işi olduğundan ister istemez öznelliğe açıktı. Gereksiz tartışmaları daha baştan önlemek amacıyla öznellik konusu üzerinde özellikle durmuştum. Memet Fuat'ın Seçtikleri diye üstüne basmam, bir başkasının beğenisiyle çok değişik bir antoloji yapılabileceğini belirtmek, saçma sapan tartışmaları önlemek içindi. - Bir oranda önlemiştim. Antolojilerde Bu niye var, bu niye yok? tartışması büsbütün önlenemez... Çağdaş Türk Şiiri Antolojisinde ise kendime verdiğim görev biraz değişikti. Cumhuriyet döneminde çok önemli atılımlarla geçen altmış yıllık bir şiir serüvenini örneklerle yansıtmaya çalışacaktım. Akımları, etkileri, tepkileri, gruplaşmaları göz önünde tutan bir düzenlemeyle, örneklerden öğrendiklerimi gene örneklerle anlatmaktı amacım. - Bu antolojide önemli olan, Çağdaş Türk Şiiri'nin gelişmelerini göstermekti. Seçmeleri yaparken hep buna dikkat ettim. Ayrıca, önde gelen şairlerimizin kendi gelişmeleri de yansıtılacaktı. Şiirini sürekli değiştirmiş, geliştirmiş olan şairlere uzun bölümler ayırmak gerekti. Bu arada, doğal olarak, bazı şairlerin belli dönemlerini örnekleyen orta düzeyde şiirler de antolojiye girdi. - Çağdaş Türk Şiiri çok çeşitli dünya görüşlerine bağlı sanatçılar elinde gelişti. Bu arada yönetime ters düşen, yasalara aykırı eylemlere katılan, ağır cezalara çarptırılan şairler de oldu. Şiirin siyasa ile içli dışlı görünmesi yöneticilerde öylesine bir tedirginlik yarattı ki, okutulan edebiyat kitaplarına alınması gereken, şiir adına, dil adına öğrencilerle incelenmesi gereken ürünlerde herhangi bir sakınca bulunmasa da, şairine güvenilmediği için, bu ürünlere uzak duruldu, şiirimizin gelişmeleri bir yerden sonra öğrencilere gösterilemedi. Oysa bu yok sayılan ürünler Cumhuriyet döneminin yansıması, çağdaşlaşmamızın şiirdeki uzantısıdır. - Sanırım en sevilen ders olurdu o zaman edebiyat... - Evet, şöyle diyebiliriz: Yasalarca yasaklanmamış her konu, bu arada, okunması yasalarca yasaklanmamış her şiir, okullarda okutulabilmelidir. Eğitim için gerekliyse, öğrencinin gelişmesine yardımcı olacaksa... Bence Çağdaş Türk Şiiri öğrencilerin dil beğenilerini geliştirmek, iç dünyalarını zenginleştirmek için bulunmaz bir kaynaktır. Divan, Tanzimat, Servet-i Fünun bilgidir daha çok. Bilgi olarak kalır kafada. Çağdaş şiir ise öncelikle bir beğeni oluşturma aracıdır. Tevfik Fikret'e her okuyan saygı duyar; ama günümüzde Tevfik Fikret'e özenerek şair olunmaz; bu yoldan kimseye şiiri sevdiremezsiniz. Günümüzün insanını, günümüzün toplumsal ilişkileri içinde yansıtan şiiri bir yana itmek, eğitim kurumlarına sokmamak son derece yanlıştır. İyi insan yetiştirmenin en kestirme yolu şiirden geçer. - Türkiye'nin dünyaya açılması, çağdaşlaşması, Türk kültürünün dünya kültürleriyle ilişkiye girmesi, dolayısıyla yeni örneklerle karşılaşması, şiir geleneğinden yararlanma yollarının öğrenilmesi, bu inanılmaz birikimi yaratan nedenler olarak sayılabilir. - Şair sayısı da şaşırtıcı. Bu dönemde yetişmiş olan, her zaman, her antolojiye girebilecek, her beğeniye diz çöktürebilecek yirminin üstünde şair var. Dünya görüşleri çeşitli, siyasal eylem anlayışları çeşitli, şiirleştirme yöntemleri çeşitli... Çağdaş Türk Şiiri'nin kapsamı, yüceliği, gücü karşısında ne düşüneceğimi şaşırıyorum... Türkiye'nin başka hiçbir alanda böylesine gelişmiş bir görünümü yok. Dünya ülkeleri arasındaki yarışta yüzümüzü güldürebilecek tek varlığımız Çağdaş Türk Şiiri'dir diyebilirim. Kimileri, antolojiye aldığınız şairleri, ikisi de 1944 doğumlu İsmet Özel ve Refik Durbaş'ta bitirdiğinizi, daha genç şairlerden az da olsa örnek alınabileceğini ileri sürüyor. - Bu antoloji belli bir yerde kesilmiştir. İçinde 1940'larda doğmuş şairlerden yalnızca altı kişi var. Onlar da İkinci Yeni'nin eteklerinde başlayıp 1965 sonrasında bir değişmeye uğrayan gençleri örneklemek için seçildi. Çağdaş Türk Şiiri derken günümüze çok yakın başlangıçları düşünürsek, bu 84 şairlik antolojiye en az 100 şair daha almak gerekir. Elinizdeki antoloji İkinci Yeni'den kopmalarla sona ermiştir. Ayrıca, günümüzün şairlerinin benim uyguladığım yöntemlerle ele almaya olanak da yoktur. Daha işin başındalar, daha hiçbir şey belli değil. Şöyle bir yöntemle de antoloji yapılabilir: Bildiğiniz, başarılı olduğuna inandığınız ne kadar şair varsa sıralarsınız. Bir fotoğraf, kısa biyografi, iki ya da üç sayfa da şiir, çok ünlülere dört ya da beş sayfa... Şiirler iyi seçilirse yararlı, güzel bir antoloji olur. Ama ben böyle bir tanıtma antolojisi yapmadım."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/679180265299509248/g%C3%BCzin-dino-m%C3%BCnevver-anda%C3%A7-n%C3%A2z%C4%B1m%C4%B1n-gizli", "text": "Münevver Andaç hep Nazım'ın uzaklardaki sevgilisi olarak tanındı. Aslında o, Nazım Hikmet, Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk'un çevirmeniydi. Güzin Dino ile gözden geçirip yeniden çevirdikleri Nazım Hikmet şiirleri ölümünden bir yıl sonra Fransa'da yayımlandı. Güzin Dino, Nazım Hikmet Antolojisi'nin serüvenini ve Münevver Andaç'ı anlatıyor. Münevver Andaç'ı geçen yıl 16 Mayıs günü yitirmiştik. Ölümünden yaklaşık bir yıl sonra Güzin Dino ile birlikte hazırladığı Nazım Hikmet Antolojisi Fransa'da yayımlandı. Güzin Dino, kitabın hazırlanış serüveni üzerine sorularımızı yanıtladı. - Gallimard önemli bir yayınevi. Münevver'in çevirisi olan Yaşar Kemaller de hep Gallimard'dan çıkmıştı. Yani Münevver ne teklif etse kabul ediyorlardı. Abidin de Münnever'e demişti ki, Niye Gallimard'la bir Nazım kitabı çıkartmıyorsun? Öyle başladı bu kitap çalışması. - 1997'nin sonuydu. Gallimard, Münevver'in teklifini olumlu karşılayıp bir Nazım Hikmet antolojisi ısmarladı. Münevver de Seninle yapalım bu kitabı deyince, aman abartma ben daha Nazım Himet'le ilgili bir şey yazamam diye itiraz etmiştim. Münevver benim bu konuda yetkin olduğumu düşünüyordu. On sene kadar Paris Üniversitesi Doğu Dilleri kürsüsünde Türk edebiyatı dersi vermiştim. Programımda Nazım Hikmet de vardı. Talebe olmayanların bile gelip izlediği ders saatlerinde şiirler okurduk, çevirileri eleştirirdik. Oturduk. Bir plan yaptık. 500 sayfa istedik ama vermediler. Çünkü bir şiir serisi içinde yayımlamaya karar vermişlerdi. Bu bir koleksiyon deyip karşı çıktılar. Bunun üzerine birçok şeyi dışarda bırakmak zoruda kaldık. Benim çevirdiğim şiirler ve Münevver'in çevirdiği, Memleketimden İnsan Manzaraları'ndan büyük bir bölüm aldık. Münevver'le yaptığımız kitap yeni tercümelerden oluşmuyor aslında. Nazım'ın aşağı yukarı bütün şiirleri, sekiz onu müstesna çevrilmiştir Fransızcaya. Biz Münevver'le mevcut çevirileri topladık. Kendi seçimimizle yeni bir düzenleme hazırladık. Münevver'in, benim ve Dobjynsky'nin gözden geçirip değiştirdiği çeviriler içinden bir seçme yaptık. Öyle olunca büyük destansal şiirleri dışarda bırakmak zorunda kaldık. Dobjynski'nin düzelttiğini sandığı şiirleri tekrar eski haline getirdik. Ya da daha yenileştirdik. - Bu çeviriler konusunda küçük bir facia yaşandı aslında. Münevver daha Türkiye'den kaçmadan Nazım'ın şiirlerini çevirip çevirip Paris'teki editörüne Editeurs Français Reunis'ye gönderiyordu. Onlar da nedense aynı zamanda arkadaşımız da olan Polonyalı bir şaire, Dobjynski'ye veriyorlardı bu çevirileri bir gözden geçirsin diye. Dobjynsky nedense, çevirileri kendince tekrar elden geçiriyor ve Münevver'den hiç söz etmeden çevirmeni olarak imza atıyordu. Oysa Dobjynsky tek kelime Türkçe bilmeyen birisi, nasıl bu çevirileri yapabilir? Ama hiçbirimiz buna aldırış etmiyorduk, olaya yeter ki Nazım'ın şiirleri basılsın diye bakıyorduk. - Münevver o zamanlar müdahale edebilecek bir durumda değil. Evinin önünde polis, çocuk bir yaşında. Oğlu 12'sine gelene kadar böyle yaşamışlardı İstanbul'da. Sadece şiirler Paris'e vardı mı acaba diye merak ediyor ve şiirleri muntazam göndermekle yetiniyordu. Oysa şiirler burada yayımlanıyordu. Hem de bir başka imzayla, yani Dobjynsky'nin imzasıyla. Düşünsenize Dobjynsky Türkçe bilmiyor. Nasıl çevirebilirdi bu şiirleri. Gerçi şu var... Prag'a falan gittiğinde Nazım'la tanışmış, oturmuşlar bir iki kez Nazım'ın ona okuduğu şiirlerden bir ikisini Nazım'ın yardımıyla çevirmişlerdi. Paris'e geldiği zaman Münevver pür hiddet gitti yayınevine. Rezalet falan diyerek. Müthiş bir soğuk hava esti. Ama Dobjynsky ile de ahbaptık. O daha hafif küstü. Ancak hiç bu lafı bir daha ağzımıza almadık. - Münevver Türkiye'den kaçıp Avrupa'ya geldikten sonra da Nazım'ın şiirlerini çevirmeyi sürdürmüştü. Çünkü buna hiçbir mani yoktu. O Nazım Hikmet'in şiirlerine ve şair kişiliğine karşı hiçbir tavır almadı. - Paris'te bizim evde çalıştık. Münevver bize çok yakında, bir sokak ötede küçük bir stüdyoda kalıyordu. Asıl evi orası değil. Göz ameliyatı için gelmişti, fakat uzun süre kaldı. Saat iki buçuktan, yedi buçuğa kadar her gün çalışıyorduk. Bir ayda bitirdik. Mucize. Ama nasıl bir çalışma! Tartışıyorduk. Çok olumlu bir çalışma idi. İkimiz de çok memnun kaldık çalışma tarzımızdan. Üstelik de Nazım olduğu için çalışma konusu, müthiş bir coşkuyla çalışıyorduk. Ayrıldığımız zaman adeta sarhoş gibi oluyorduk. Zaten Nazım'ın şiirleri beni sarhoş ediyor. Birtakım başka sıkıntılarım vardı o sıralar, ilaç gibi gelmişti Nazım. - Antolojilerde hep Dobjynsky ismiyle çıkmıştı bu tercümeler. Ama şimdi hepsi geri alındı. Münevver'in eski yaptıkları da yeniden çevrilmiş oldu. Dobjynsky tabii hiçbir şey diyemeyecek. Bunlar hep yeni tercümeler. Münevver, biraz savaşçıdır. Desin bakalım diyordu. Zaten bir şey yapmaz, öyle bir adam değil. Zannediyorum ki çok iyi oldu. Yanlışlar vardı. Söylemediği şeyleri söyletmişti Nazım'a. - Evet, kitap Nazım kimdir diye benim bir sonsözümle çıktı. Gallimard basınca bambaşka bir çevreye de hitap edecek, sadece solcular, sade Nazım meraklılarına değil. Dehşet bir sonsöz değil, ama Nazım'ın serüvenini topluyor. Kitapta bir de Fransa'nın en ünlü yazarlarından ve Nazım Hikmet'in dostlarından biri olan Claude Roy'un önsözü yer alıyor. Claude Roy da ne yazık ki kitabın yayımlanmasından önce aramızdan ayrıldı. - Hemen her kitapçıda rastlıyorum. Oldukça büyük ilgi gördüğünü düşünüyorum. Kitap 420 sayfa. Adı Nazım Hikmet - Karanlığa Kar Yağıyor ve Diğer Şiirler. . Antolojide 100'ün üstünde şiiri ve destanlarından bölümler yer alıyor. - Münevver'in acil para kazanmaya ihtiyacı vardı. Ben de o sırada Fransızca'ya Yaşar Kemal'in İnce Memet ve Orta Direk'ini çevirmiştim. Gallimard Yayınevi bütün kitaplarını çevirtmek istiyordu, böylece bu işi Münevver üzerine aldı. Bir de Adalet Bakanlığı'ndan yeminli tercüman olmamı istediler, ancak benim vaktim yoktu, bunu da ona devrettim. Yaptığı çeviriler çok sağlam çevirilerdi. Yaşar Kemal'i çevirmek bir derttir, halk dilinden kimsenin bilmedeği kelimeleri bulur çıkarır. Münevver, Yaşar'ın 16 kitabını çevirdi, birçok ödüller aldı. Sonra Orhan Pamuk çevirilerine başladı. Sanırım dört tane oldu. - 1950 yılında Nazım'ın hapisten çıkışının beşinci günü Çiftehavuzlar'daki evimize geldiler, kendisiyle ilk karşılaşmamız böyle oldu. Daha sonra yine birkaç kere görüştük, ama asıl dostluğumuz Paris'e geldikten sonra başladı. - nöbet bekledi. Nereye gitseler polisler de arkalarından geliyordu. - Paris'e gelişi biraz sancılı olmuştu. Çünkü Polonya'da yaşamaktaydı. Münevver '68'den sonra geldi Paris'e. Münevver'in lafı öylesine eve kadar girmişti ki şahsen bir dostluğumuz gelişmemişken de o hayatımızdaydı. Sanki kırk yıllık bir dost gibi karşıladık onu geldiğinde. Başlangıçta biraz şaşkın bir haldeydi. Çok kötüydü. Oğlunun da gelmesi gerekiyordu. 16 - 17 yaşındaydı. En zor yaşlar... İş konusunda elimizden geleni yaptık, çeviriler falan bulduk. Evvela maddi hayatını düzenledi. Sık sık bize geliyordu, sohbet ediyorduk. Önce normal bir ahbaplık tesis edilmişti. Hiçbir zaman kişisel konularını anlatan bir kadın değildi. Abidin'i çok severdi. Mehmet de öyle. Abidin onu benden çok tanıyordu. Nurullah Berk'in karısı olduğu dönemden. - Bir arkadaşının tanıdığı çok yaşlı yalnız bir Beyaz Rus'la, Mösyö Volkof' ile onun aracılığı üzerine bir evlilik yaptı. Çünkü Polonya pasaportuyla Fransa'da yaşamak kolay değildi. Mösyö Volkof'un yaşı epeyce ilerlemişti. Paris'te kalabilmesi ancak böyle sağlam bir statüye geçmesiyle mümkün olabilirdi. Böylece oğlunu da getirebildi. Evliliğinin bunu ötesinde bir başka cephesi ise yoktu. Ölmeden önce uzun bir süre felçli kaldı ve hastanede yattı. Münevver de onunla meşgul oluyordu. İyi bir insandı peder vaziyetinde... ve evlendiklerinden iki yıl sonra öldü. Daha sonra Bulvar Raspail'a taşındılar. Oranın özelliği aile apartmanı gibi olmasıydı; ressam Mübin Orhon ve Komet ile Sinan Bıçakçı da orada oturuyorlardı. Mehmet'in geniş bir arkadaş çevresi vardı. Raspail'daki ev küçük geldi ve Montrouge'a taşındılar. Bir ara Mehmet Brötanya'ya gitti, sonra Fransa'nın güneyinde Menerbes köyünde iki katlı bir bağ evi tuttular ve oraya yerleştiler. - Öncelikle çok güzel bir hanımdı. İstanbul'da hukuk eğitimi görmüştü. Annesi Fransızdı, Fransız dilini çok iyi kullanmasına karşı Münevver'e Fransızlık değil de Boğaziçi hanımefendiliği yakışıyordu. İstanbullu bir Boğaziçi hanımefendisiydi o. Çok cesur bir insandı, yalıdan çıkıp da 12 yıl Kuşdili'nde polislerin önünde nöbet tuttuğu evde oturmak, dile kolay... Çok çalışkandı, dinlenmek nedir bilmezdi, gece gündüz daktilonun başında hep çalıştı. Nazım'la ilgili konuşmak için bütün dünya ayağına geliyordu, ama hiçbiriyle görüşmeyi kabul etmedi."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/679180575186223104/orhan-pamuk-m%C3%BCnevver-anda%C3%A7-o-kadar-ak%C4%B1ll%C4%B1yd%C4%B1-ki", "text": "Yazarlar, kitaplarını çok yakından okuyan akıllı okurlardan korkarlar. Münevver Hanım benim hayatta tanıdığım en akıllı kadınlardan biriydi. O kadar akıllıydı ki ondan korkardım. 1984 yılında otuz iki yaşımdayken, Fransa'daki Gallimard Yayınevi'nden bir mektup aldım, Sessiz Evi yayımlamak istiyorlardı. Dünyanın en iyi yayınevlerinden biri Gallimard'a beni o zamanlar tanışmadığım iki kadının Yaşar Kemal'in eşi Tilda Kemal ile Nazım Hikmet'in eşi Münevver Andaç'ın tavsiye ettiğini bir yıl sonra öğrendim. 1986'da Amerika'dan İstanbul'a dönerken, Paris'te Münevver Hanım'la tanıştım. Raspail Bulvarı üzerindeki apartman dairesindeki o ilk buluşmamız, daha sonrakiler gibi birbirine benzer. Önce hep Münevver Hanım'ın çevirmekte olduğu kitabımın sorunlarından söz ederdik. Şununla ne demek istediniz? gibi sorular sorardı. Sessiz Ev'de içinde kefalların gezindiği bostan kuyusu nasıl bir kuyuydu, Kara Kitap'taki kenar mahalledeki eski devrimcinin evini anlatırken birinci kat derken zemin katı mı kastetmiştim, onun üstünü mü, hatırlamaya çalışırdım. Benim biraz kızarıp bozardığım, onun da kaşlarını çatıp sorularına cevap aradığı ilk fasıldan sonra benim asıl hoşuma giden şeyi yapar, kitaplardan, filmlerden bahsederdik. Kitapları, filmleri gerçek bir ikinci hayata çevirebilmiş mutlu kişilerdendi. Sonra bazen onun sorması üzerine Türkiye'den ve o sırada gidip gelmekte olduğum Amerika'dan bahsederdim. Münevver Hanım yeni yazarları, yeni kitapları, bu türden yeni heyecanları ve konuları merak eder, ben de severek onları anlatırdım. O zaman bir-iki kere bana hatıralarından, Polonya'dan ya da İstanbul'dan söz etmişti. Münevver Hanım'ın geçmişini, onun için yazılan şiirleri, hakkında anlatılanların bazılarını kitaplardan, sağdan soldan işittiklerimden biliyordum, ama bu konuları onunla bir kere bile konuşmadık."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/679181218274820096/m%C3%BCnevver-anda%C3%A7-k%C3%BClleri-bo%C4%9Faza-serpildi", "text": "Sofya'da doğdu. Andaç soyadı ona Mustafa Kemal'in armağanıydı. İlk eşi Nurullah Berk'ti. Halasının oğlu Nazım Hikmet'e olan aşkı nedeniyle yıllarca polis takibi altında yaşadı. 1961'de Türkiye'den kaçtıktan sonra Varşova Üniversitesi'nde okutman, Fransa'da çevirmen olarak sürdürdü yaşamını. Münevver Andaç, başarılı çevirileri nedeniyle çok sayıda ödül almıştı. 1917'de Sofya'da doğdu. Babası Sofya'da diplomat olan Mustafa Celaleddin Bey, annesi Gabrielle Hanım'dır. Mustafa Celaleddin, bu sırada Sofya'da ateşemiliter olarak Mustafa Kemal'in ve sefir Fethi Okyar'ın arkadaşıydı. Soyadı Kanunu çıktığında Mustafa Kemal, genç yaşta ölen arkadaşı Mustafa Celaleddin'in anısına kızlarına Andaç hatıra soyadını verdi. Liseyi dayılarının yanında Marsilya'da okudu. Annesinin vasiyeti üzerine İstanbul'a geldi. Büyük dayısı Ali Fuat Cebesoy himayesinde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne yazıldı ve buradan mezun oldu. 1944 yılında Nurullah Berk'le evlendi. Bu evliliğinden Renan doğdu. 1949'da Bursa Cezaevi'nde yatan halasının oğlu Nazım'a aşık oldu. 1950'de Piraye Hanım'dan boşanan Nazım'la hapis sonrası beraber oldu. 1951'de oğlu Mehmet Nazım dünyaya geldi. Nazım, hapishanede iken başlayan aşkları belki de hiçbir sevginin tanık olmadığı kadar çok engelle yüzyüze kaldı. Nazım kaçtıktan sonra Menderes Hükümeti'nce kendisine pasaport verilmedi ve kapısına polis dikildi, yaklaşık on sene işsiz kaldı. Nazım Hikmet'in Türkiye'den ayrılışından sonra 1955 yılına kadar ancak başkaları aracılığıyla birbirlerinden haber alabildiler. Mektuplaşmaları bile yasaktı. Menderes'in izniyle kaldırılan mektup yasağı kilometrelerce uzakta yaşamak zorunda kalan Münevver ve Nazım için olağanüstü bir sevinç nedeni olmuştu. Nazım Hikmet, Münevver Andaç'ın ilk mektubuna ancak altı yıl sonra kavuşabilmişti. İki tarafın birbirine yazdığı mektuplar 800'ü bulmuştu. Nazım Hikmet'in Moskova yakınındaki evini ziyaret edenler Münevver ve oğlu Mehmet'in bütün duvarları süsleyen resimleriyle karşılaşıyorlardı. Münevver Andaç 27 Mayıs'tan sonra da pasaport alamayınca 1961'de iki çocuğuyla Lehistan'a kaçmak zorunda kaldı. Bu kez de Nazım Hikmet, Vera ile evlenmişti. Münevver Hanım'ın ise bu evlilikten haberi yoktu. Varşova'da buluştukları zaman Nazım Hikmet'ten öğrendi bu gerçeği. Topu topu birkaç gün birlikte olabildiler. Ancak bir kez daha görüşebildiler. Münevver Andaç Varşova'da üniversitede Türkoloji Bölümü'nde okutman olarak çalıştı. 1968'de Paris'e geçti. Bir yandan Gallimard için kitap tercümeleri yaparken bir yandan da Fransız Hükümeti Mahkemesi'nde resmi mütercim olarak uzun seneler hizmet verdi. Emekli olana kadar resim-halı galerisinde çalışarak geçimini sağladı. Münevver Andaç, Nazım Hikmet'in Moskova'da yapılan cenaze törenine oğlu Mehmet'le katıldı ve sevdiği adam gömülmeden önce son kez ona veda etti. Nazım Hikmet vasiyetinde herşeyini Münevver Andaç, oğlu Mehmet ve Türkiye Komünist Partisi'ne bırakmıştı. Münevver Andaç, Nazım Hikmet'in birçok eseriyle birlikte Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk'un eserlerini Fransızca'ya çevirdi. Bu çevirileri ile çeşitli ödüller aldı. 1997'de yakalandığı akciğer kanserine 16 Mayıs 1998'de Menerbes'deki evinde yenik düştü. Cenaze töreni 20 Mayıs günü Provence'de yapıldı. Nazım Hikmet, 1950 yılında Bursa Cezaevi'nde Münevver Andaç'ın portresini yapmıştı. - piriltii liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/679439778322726912/yeni-edebiyat-ger%C3%A7ek%C3%A7i-sanat-anlay%C4%B1%C5%9F%C4%B1n%C4%B1n-tutarl%C4%B1", "text": "Yeni Edebiyat dergisi 5 Ekim 1940 ile 15 Kasım 1941 arasında 26 sayı yayınlandı. 15 günde bir çıkan dergide, dönemin devrimci ve gerçekçi yazarlarının ürünleri yer aldı. Attila İlhan ve Enver Gökçe'nin şiirleri de ilk kez Yeni Edebiyat sayesinde okurla buluştu. Yıllardır adını ve övgüsünü hep duyduğum bir dergiye sonunda kavuştum: Yeni Edebiyat. Sanatçı dostum Nusret Kemal Otyam, bu derginin çıkmış bütün sayılarını arşivinden verdi. Otyam'ın, İstanbul'da henüz Eczacılık Fakültesi öğrencisiyken, birçok şiirleri bu dergide yayınlanmıştır. Yeni Edebiyat, 5 Ekim 1940 - 15 Kasım 1941 tarihleri arasında 26 sayı çıkmıştır. İlk sayısında 'yarım aylık' denmektese de, ikinci sayıdan sonra '15 Günlük' olarak düzeltilmiştir. Günlük gazete boyunda dört sayfa çıkan dergide, başlık dahil hep siyah mürekkep kullanılmış. Bir de başlık yazısı 26 sayı boyunca hiç değiştirilmemiş. Sahibi Neriman Hikmet (D. 1912) ve yazı işleri müdürü M. Çetin, sayısı 5 kuruş. Dergide edebiyat ve sanatın bilcümle dalları üzerinde kuramsal tartışmalar, tanıtma ve tartışma yazıları sürekli görülmektedir. Suat Derviş her sayı yerli bir romanı ve yazarını geniş ölçülerde tanıtıyor ve doğrusu kimsenin de gözünün yaşına bakmıyor. İlk sayfada özellikle as'ların sanat ve toplum sorunları üzerine yazıları yer alıyor. Son sayfa genellikle öykü sayfasıdır. İlk sayısında Sabahattin Ali'nin 'Bir Mesleğin Başlangıcı' adlı öyküsü yer almıştır. Daha sonraları Orhan Reşit ; Sadri Ertem, İlhan Tarus, Kemal Bilbaşar, Kenan Hulusi, Mehmet Seyda, Halil Aytekin, Sefer Aytekin, F. Celalettin, Faik Baysal, Bekir Turgut Eliçin, Emin Türk Eliçin, Ahmet Naim ve Neriman Hikmet'le Suat Derviş'in öyküleri yer alacaktır. Doğum ve ölüm yıldönümlerinde yerli ve yabancı bilim, sanat, kültür ve eylem adamları resimleriyle tanıtılmıştır: V. Hugo, Marat, Tevfik Fikret, W. Shakespeare, Moliere, Rönesans, Ziya Gökalp, M. Gorki, Lermontof, Darvin, H. Rahmi Gürpınar, Zola, Tolstoy, Einstein, H. Bergson, Dostoyevski ve Nazmi Ziya. Taşhan, Nusret Kemal Otyam, Suat Taşer, Fethi Giray, Kemal Sülker, İşin ilginç yanı, ünlü iki ozanımızın ilk şiirleri de bu dergide yer almıştır. Attila İlhan'ın 'Balıkçı Türküsü' (sayı 23, Ekim 1941). Öbür ozanımız Enver Gökçe'dir. Derginin son sayısında (26) Enver imzasıyla yazdığı 'Yapılmayan Reçete', ne yazık ki, sonradan yayınlanan iki kitabında da yok. Bu şiirin çıktığı sayfada, Orhan Raşit'in 'Beyrut Hikayeleri: I, Kardeşim Niyazi' adlı hikayesi var. 2. Halit Ziya'nın bazı küçük hikayeleri realizmin başlangıcıdır. Meşrutiyette realist olmak hevesiyle müfrit naturalizme kaçan bir cereyan doğdu. Hüseyin Rahmi de realist sayılabilir. Ne var ki, realiteyi yüzeyden alıyor. Olayların arkasındaki ruhi ve sosyal realiteye nüfuz edemiyor. O batıl itikatları tasvir ederken, bunların arkasında gizlenen ruhi komplekslere, toplumsal buhranlara bütün derinliğiyle nüfuz edecek yerde, yalnız olayın kahramanlarını kuklalar halinde bırakıyor. 'Gulyabani' gibi. Yeni devirde Yakup Kadri realist olmaya doğru gidiyor. Ancak bu realizm onun eski romantik dünya görüşü ve hıristiyani zevkiyle bulaşıktır. Bir türlü kendisini kurtaramamıştır. Daha realist yazar Sabahattin Ali'dir. Henüz tam romancı olmayan, hikayecilikle romancılık arasında bir geçiş devresinde bulunan bu yazar, romanlarında terkibi zaruretten ziyade parça parça çok kuvvetli realist sahneler vermektedir. Bu yol onu büyük hikaye ile roman arasındaki farkı aşarak tam romancı sınıfına girdiği zaman gerçek başarıya götürecektir. 1. Halkçı bir edebiyatın ancak realist olabileceği açık bir gerçektir. Halk genellikle realist olduğu ve tahriften hoşlanmadığı için, gerçekleri maksatlı veya maksatsız, şuurlu veya şuursuz değiştiren yazarlardan da pek hoşlanmaz. Yalnız bu realizm naturalizme pek benzeyen diğer realizm ile karıştırılmamalıdır. Realist olacağım diye hayatta vakıa halinde mevcut bulunan romantizmi inkar etmek saflık olur. Zaten ben bu izm'lerden pek bir şey anlamam. Benim için sadece hayat ve insan vardır; bin türlü görünümleriyle bugün realist, yarın romantik, öbür gün natüralist olan hayat ve insan. Yazar yalnız görüşünde değil, yazışında da bu hayat gibi olmalı, yani herşeyden önce bir insan olmalıdır. Çeşitli yanlarıyla herkes gibi bir insan... Ve böyle yazmalıdır. Yazar realist mi? Şöyle mi, öyle mi? diye araştıracağımıza, namuslu mu, yoksa yalancı ve tahrifçi mi diye sormalıyız. Hakiki realizm samimi olmak, yalan söylememektir. 2. Türkiye'de bu bakımdan realist denebilecek birkaç yazar vardır. Fakat hiçbir eserinde hiçbir satırının, hiçbir duygu ve düşüncesinin yalan olmadığını söyleyebilecek hakiki büyük yazarı galiba biraz daha bekleyeceğiz. 1. Eğer edebiyatın hakikaten halkçı olması lazımsa, ancak dediğimiz gibi halkın seviyesine indirilmiş bir realizmle daha ziyade mümkün olacağı tabiidir. Fakat hatta manasını iyi anlamadan bu halkçı edebiyat tabirinden hoşlanmadığımı söyleyeyim. Bir edebiyat için lazım olan şey hakiki, beşeri ve güzel olmasıdır. Ve bunlar olunca tabii olarak cemiyetle o, mekanizmasını tahlil dahi mümkün olmayan rabıtasını bulur. Halkçı heykeltraş, halkçı bir müzik, halkçı bir şiir tasavvur edemeyeceğimiz gibi, halkçı edebiyat deyince, hakiki manasında tasavvur edilemez. Halkçı edebiyat halka ait meseleleri mevzubahis eden edebiyat ise o başka, bu takdirde yine bu kelime lüzumsuz kalır. Çünkü hakikaten edebiyat, cemiyetin meselelerini yani hümmasini yaşadığı ihtiyaçları, zaruretleri mevzu olarak almaya mecburdur ve alır. Balzac ve Stendhal'de olduğu gibi, bence halkçı edebiyat kelimesi edebiyatın sahasını tahdit ediyor ve onu geniş hükümranisinden mahrum kılıyor. 2. Bizim edebiyatımızda, yeniliğine ve tarihinin kısalığına rağmen daha çok realizm vardır. Fakat bu realizm, daha henüz hayatın dış kabuğunda dolaşmaktadır ve yazarların şahsi müşahadelerinin mahsulleri olmaktan ileriye gitmemişlerdir. Cemiyetin iç bünyesinin sınıf ve nesillerin ihtiyaçlarının, temayüllerinin büyük hakikatleriyle beslenmemiştir. Bunun belli başlı sebebi, bu meselelerin ayrıca aramızda geniş bir münakaşa mevzuu teşkil etmemesidir. Münferit ve kendisi için mevcut olan eserlerin yanıbaşında, üzerlerinden zaman geçtikçe ikinci derecede ve adeta anonim bir edebiyat gibi kalan diğer eserler vardır. Bunlar günün büyük meselelerini münakaşa ederler. Vakıa ortadan kaybolurlar. Fakat asıl edebiyatı beslerler. Bizde bu eksiktir. Sonra hakikaten cemiyet hayatına sırf tefekkür zaviyesinden bakmış yerli filozoflarımız ve mütefekkirlerimiz eksik. Denebilir ki edebiyat, malzemesini etrafında bulamıyor. Bizde realizmin en güzel eserlerinden biri Yakup Kadri'nin 'Yaban' romanıdır. Realizm anketi dışında, derginin sürekli yazarları da bu konuda yazılar yazmışlardır. Özellikle Sabiha Zekeriya'nın (1898 - 1968) 'Cemiyet ve Yazıcı' (s. 4), Naci Sadullah'ın 'Münakaşa' yazısı, aynı sayıda A. Dino'nun 'Realizme Dair Notlar' . Zeki Baştımar (1908 - 1973) çok önemli yazılar yazmıştır. Onun ve Reşat Fuat'ın (1900 - 1968) derginin 26 sayılık yaşamı boyunca hemen her sayısında iki üç yazıları çıkmıştır. Kültür ve toplum sorunlarının irdelendiği bu olgun ve seçkin yazıları, dillerine azıcık dokunarak bugün dahi yayınlamak olanaklıdır, yararlıdır. Ünlü araştırmacımız Hüseyin Avni Şanda (1902 - 1971) 'Reaya ve Köylü' adlı önemli çalışmasının ilk ürünlerini de bu dergide yayınlamıştır. Ünü uluslararası değerdeki sanatçımız Abidin Dino (o tarihte 26 - 27 yaşındadır) deneme, polemik ve çizgileriyle dikkat çekicidir. Özetle, 13 aylık (26) sayılık Yeni Edebiyat dergisinin gerçekçi edebiyatımıza önemli katkıları, toplumcu düşüncenin yayılmasında büyük etkileri olmuştur. Onları saygıyla anıyoruz."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/679440584434401280/yal%C3%A7%C4%B1n-k%C3%BC%C3%A7%C3%BCk-yahya-kemal-saltanat-d%C3%BC%C5%9Fk%C3%BCn%C3%BC-bir", "text": "Cumhuriyet döneminin en gelişmiş resmi sanatçısı. Osmanlı'nın son zamanında Jön Türk oluyor, Paris'e ihtilalci olarak gidiyor. Ekonomi politik okuyor, sola merak salıyor. Sonra Cumhuriyet öncesi at üstü yayılmacılığının estetik değerler haline getirilmesinin aracı oluyor. Cumhuriyet topraklarını hep Osmanlı ölülerinin mezarı olarak algılıyor. Falih Rıfkı yazıyor: Yere kapanarak Atatürk'ün ayağını öpen tek adam hatırlarım. \"Resmi ile sanatçıyı yan yana getirmek çok zor; merasim sözcüğünün çoğulu olması bu zorluğu anlatıyor. Usule aşırı düşkün birisini sanatçı olarak algılamak imkansıza yakın, olsa olsa bürokrat olabilir. Ancak Türkiye bir imkansızlıklar ülkesine yaklaşıyor; Türkiye'de resmi sanatçı oluyor. Resmi aynı zamanda ve en çok akla gelen anlamıyla, devlete ilişkin ya da devletten kaynaklanan bir niteliği belirliyor. Türkiye'de şimdilerde devlet sanatçıları çoğalıyor. Aynı anlam; resmi sanatçı bir aşağılama tonalitesi ve devlet sanatçısı da en azından resmi ağızlarda bir övgü rengi taşıyor. Çoğalan değersizleşiyor. Çoğalırken değerini kaybetmeyen yalnız halk var. Türkiye'de halk sanatçısına ihtiyaç artıyor. Tarihte ve başka ülkelerde bir saray sanatçısı var; bir tür hokkabazdır, evetefendimci, bir tür soytarı. Buna Türkiye'de Cumhuriyet Türkiye'sini anlatmak istiyorum, en çok Yahya Kemal yaklaşıyor. Mütareke döneminde, Tokatlıyan'ın arka salonunda jambo dilimlerini tavana fırlatıp ağzına düşürme yarışları yaptığını ve kazandığını, başka çalışmalarımda, aktardım. Daha sonra bu yarışlara, Çınar Altı'nda, oturduğu yerden en uzun ihtiyaç giderme yarışları eklediği biliniyor. Bir aktarma daha yapabiliyorum; Çankaya Yaranı, Kemalizmin içten yazıcısı, Falih Rıfkı'yı, Yahya Kemal türünden ayırmak gerektiğini düşünüyorum. Kemal Paşa'nın pek çok yakını olmuş ve yakınında olanları en çok görmüş Falih Rıfkı şunları yazıyor: \"Ben yere kapanarak Atatürk'ün ayağını öpen tek adam hatırlarım. (2) Adını da veriyor; Yahya Kemal. Haz'cıdır, tüm hedonist türünden korkak ve dalkavuk. Bilim ve sanat, yalnızca tipoloji çıkarmak ile değil, en gelişmiş tipolojiyi ortaya koymakla gelişiyor. Gelişmişliği, ahlak ya da olgunluk planında anlamamak gerekli; bir ilişkiler bütününü soyutlama anlamında düşünmek zorunlu oluyor. Böyle bir bağlamda ele alındığında resmi sanatçı, yalnızca bir düzenin yerleşmesine katılan birisi değil, düzeni geriye çekerek yerleşmesini hazırlayan ajan oluyor. En azından Kemal Paşa'nın ölümüne kadar, Falih Rıfkı'yı inançlı bir burjuva-demokrat devrimci olarak görüyorum. Çankaya'sı, her okunduğunda devrimci demokrat dersler verebilen dürüstçe bir çalışma olarak ortada duruyor. Pek sevdiğim Yeşil Gece'nin yazarı Reşat Nuri'yi ise Cumhuriyet rejiminin sağladığı rahata alışan bir demokrat sayıyorum. Yahya Kemal ise başka; Cumhuriyet döneminin en gelişmiş resmi sanatçısıdır. Yahya Kemal hem edebiyat, hem politika dünyası için bir ilişkiler yumağıdır, bir kişi'den uzak, yaratılmış kişilik olarak kalıyor. Restorasyon döneminde, bir geriye çekiliş aşamasında, Kemalizm'in estetiği, Yahya Kemal'in kişiliği çerçevesinde oluşturuluyor. Falih Rıfkı ne güzel ortaya koyuyor: Yahya Kemal'in nesi eksikti, bilmiyorum. Bir şeyi kıramadı, bir yükseği aşamadı, eski kalıba yeni bir ruh vermek denemeleri içinde çırpındı, gitti. Kendisi de o hava içinde Osmanlı kaldı. Ne Türkçülüğü ne Türkçeciliği, ne de Cumhuriyet devrimi ve devrimciliği benimseyebildi. (3) Şunları da ekliyor: Yahya Kemal Osmanlı emperyalizmi destancısı idi. Bu Osmanlı destancısı, Anadolu İhtilali'nin Restorasyon Dönemi'nde model sanatçı yapıldı. Her burjuva devriminin ileriye atılışını bir restorasyon dönemi izliyor. Devrim, doğal topraklarına yerleşebilmek için, daha ileriye uzanmak gereğini duyuyor. Pekişme, bir anlamda, geriye çekilme olarak gerçekleşiyor; buna restorasyon adı veriliyor. Cromwell'in adıyla özdeşleşen İngiliz siyasi devriminin arkasından krallığa dönüşle de somutlaşan bir restorasyon dönemi geliyor. Büyük Fransız Devrimi'nden sonra restorasyon ayrıca bir dönemin adı oluyor. Anadolu İhtilali'nin restorasyon döneminin olmaması mümkün değil. Şimdiye kadar adı konmuyor. Yeni bir çalışmamda, 1930 yıllarının sonlarından başlayan ve İsmet Paşa'nın devlet başkanlığında doruğunu bulan bir siyasal dönemi restorasyon olarak niteledim. Türkiye, böyle bir dönemde, Cumhuriyet'in radikalizmini köreltmek ve Cumhuriyet'i daha arka topraklara yerleştirebilmek için restorasyon sürecini yaşadı. Bir de sanatçı modeli gerekiyor. Nasıl gösterebilirim? Şöyle de sorabilirim; nasıl görülmüyor? Başkalarını bilemiyorum, restorasyon süreci çözümlemesi benim önümü açıyor. Böyle bir çözümleme ile Amerika Birleşik Devletleri ile kamplaşma, her türlü solculuğu yokluğa mahkum etmeyi içeren bir demokratlaşma, Nazım'ın hapse konması, önce Yahya Kemal'in ve daha sonra Orhan Veli'nin öne sürülmesi daha çok yerlerini buluyor. Aktarma yapmam gerekiyor; aktarmaları, fizik bilimcinin laboratuar malzemesiyle özdeş tutuyorum. 1940 yıllarında SES Dergisi çıkıyor. Dinamo'dan aktarıyorum: Yeni SES'in ikinci sayısı biraz solumtrak görülüp kuşku uyandırmış olduğundan Bedri Rahmi Eyuboğlu biraz çekinerek dergideki havanın yumuşatılmasını istedi. Bunu uygulamak üzere de Yahya Kemal'in o zamanlar çok ünlü olan Vuslat şiirinin büyük puntolarla kapağa konmasını önerdi. Dediği gibi yapıldı. (4) Bu dönemde Yahya Kemal, bir yumuşatıcı işlevi görüyor. Doğu'yu Mehmet Akif ve Batı'yı Yahya Kemal temsil ediyor. Ancak başlangıçta ayrı yola çıkıyorlar, Türk sağına göre, hemen birleşiyorlar. Teferruatlıca, bu ayrılığın ilk noktası, çıkış ağzı, birinde estetiğin, öbüründe ülkünün hedef tutuluşudur. Biri estetikten çıkarak ülküye varıyor, öbürü ülküden başlayarak hemen estetiğini kuruyor ve sonra ikisi birlikte yürüyor. Türk sağı, Yahya Kemal'in Akif kadar kendisine ait olduğunu ileri sürüyor. Katılıyorum. Akif'e sahip çıkmak gereğini duyan ürkek ve güvensiz sol'a pek çok şaşıyorum; hiç katılmıyorum. İki aktarma daha yapıyorum; her ikisi de Tanpınar'dan. İlkini Ahmet Hamdi'nin 1938 yılında yayınladığı Şiire Dair başlıklı incelemesinden alıyorum. Şöyle: Bir gün Yahya Kemal'e şu gülünç suali sorduklarını işittim: 'Ne zaman şair olduğunuza inandınız?' Yahya Kemal hiç tereddüt etmeden 'Türkçeyi hissetiğim zaman.' cevabını verdi. Hiçbir söz onun şiirini bu kadar iyi izah etmez. Onda dilin intuition'u yüksek şuur haline gelmiştir. O kadar ki, bazı şiirlerinde bizi sadece dilimizin dehasıyla başbaşa bırakmış hissini verir. (6) Yahya Kemal hayranı Tanpınar, Yahya Kemal'in bu anlamsız bulduğu soruya verdiği cevaba hayran kalıyor. Olabilir. 1962 yılında ise Yahya Kemal biyografisini yazmayı deniyor. Tanpınar'ın çalışmalarını hep öğrenerek okuyorum. Yahya Kemal çalışmasını tümünün en değersizi, bilimsellikten ve emekten en uzağı olarak değerlendiriyorum. Bu çalışmadan da bir aktarma yapıyorum. Bir gün kendisine 'Moreas'a ne zaman kendisini Fransız şairi hissetiğini hiç sordunuz mu?' diye bir sual sormuştum. 'Evet sordum' dedi. Ve buna şu cevabı verdi: 'Fransızcayı duyduğum anladığım zaman! (7) Tüm hedonistlerin korkak olduğu kadar tembel de olduklarını eklemem gerekiyor. Sorulara cevapları, başkalarından alıyorlar. Osmanlı'nın son zamanında Jön Türk oluyor. Paris'e bir ihtilalci olarak gidiyor. Ekonomi politik okuyor, sola merak salıyor. Sonra yerini buluyor; Culte de Moi yazarı Barres'dan önemli ölçüde etkileniyor. Barres'nin ölülerin yattığı toprak düşüncesi Yahya Kemal'e pek hoş geliyor; Cumhuriyet topraklarını hep Osmanlı ölülerinin yattığı yerler, mezar, olarak algılıyor. Türkiye'de 1936 yılında kaç sayı çıktığını bile saptayamadığım bir önemsiz dergi, Kültür Haftası, yayınlanıyor. Bu derginin ilk sayısında da Yahya Kemal'in Memleketten Bahseden Edebiyat başlıklı incelemesi yer alıyor. Her zaman yazılan, yazılmış olan sıradan tezleri tekrarlıyor; Acaba bizim vatanımız gibi, geniş bir memleketi olup da, onu asla görmeyen, edebiyatta, gözleri ecnebi bir aleme dalmış ve yalnız o alemden bahseden başka bir millet var mıdır? (8) Reşat Nuri'nin Yeşil Gece'si, Yakup Kadri'nin Yaban'ı henüz yeni yayınlanmıştır; Nazım'ın şiirleri her gün bir put yıkıyor, buna karşın, böyle bir yazı çıkıyor. Tilmizi Ahmet Hamdi, ustası ve Darülfünun'da hocası Yahya Kemal'in bu düsturunu bir Mektepten Memlekete cereyanı haline getirmek istiyor, çalışıyor, herhangi bir başarısı görülmüyor. Hilmi Ziya, Nurullah Ataç, Nazım Hikmet, Sabahattin Eyuboğlu bir derginin hazırlığı içinde görünüyorlar; İnsan. 1938 yılında çıkarmayı planlıyorlar, hazırlıklarını buna göre yapıyorlar. Derginin çıkışına yakın bir zamanda, çıkarıcıları için umulmadık bir tarihte, Nazım Hikmet tutuklanıyor; o gün belki bilinmiyor, on üç yıllık bir dönem için hapse konuyor. Bir şaşkınlık yarattığını ve bir korku saldığını bugün çok net görebiliyorum. Bir parantez açıyorum: Rejimlerin estetik uzmanları, bakanlıklara memur alınca yarışma sınavıyla bulunmuyor. Uzun bir deneme ve oluşma sürecini gerektiriyor. Henüz kimseye cevap vermiyorum; bunu Oktay Akbal'ın öğrenmesi zamanı geldi. Devlet Başkanlığı köşklerine öyle çeşitli yerlerde denenmeden memur alınmaz. Devlet Başkanlığı bir yana artık Cumhuriyet Gazetesi bile bu yolu izlemeye başladı. Stajyer muhabir yetiştirmeyi nerede ise çoktan bıraktı. Aydınlık gazetesi, Güneş Gazetesi, Nokta Dergisi türünden yerlerde denenmiş ve uygun bulunmuş kimseleri alıyor. Nurullah Ataç, Osmanlı döneminin son maliye nazırlarından Ata'nın oğlu Nurullah, İsviçre'de gönderildiği eğitimden bir üniversite diploması alamadan Türkiye'ye dönüyor. İstanbul'da iyi bir öğretmenliğe atanıyor, Büyükada'da yaşamaya başlıyor. Gazetelerde yazıyor, beğeniliyor, Ankara'da görev veriliyor. Daha sonra da Çankaya Köşkü'nde İsmet Paşa'nın dairesinde görev alıyor. Oktay Akbal, benim Nurullah Ataç'ı İsmet Paşa'nın estetik ajanlarından birisi olarak göstermemi, Çankaya Köşkü'ne atanmasının daha sonra olduğunu ileri sürerek karşılamaya çalışıyor. Son derece mekanik bir bakış açısını dile getiriyor; insanlar hizmetlerini kanıtladıktan sonra Başkanlık Köşkü'ne taşınıyorlar. Oktay Akbal'da süreç kavramı hiç yok; süreç kavramını çalışmasının yararlı olacağını düşünüyorum. Parantezi kapatıyorum. Ataç ile Sabahattin Eyüboğlu, İsmet Paşa'nın estetik görevlileri oldular. Restorasyon döneminde, Türk sanatını, geriye çekmede etkin işlev üstlendiler. Nazım Hikmet'in hapiste olduğu bir dönemde Türk estetiğinden başkaldırıyı kaldırmada en büyük rolü bu ikisi gerçekleştirdi. Ataç'ın mücadeleci olmasa da kavgacı kişiliği yine de rolünün olumsuzluğunu azalttı. Eyüboğlu'nun kaypak kişiliği ise olumsuz işlevini çoğalttı. Eyüboğlu, kardeşi Bedri Rahmi'ye yazdığı mektuplarda hiçbir iz düşmüyor, Nazım Hikmet'in hapse konmasının yarattığı korkuyla olduğunu düşünüyorum. İnsan Dergisi'nin ilk sayısına Yeni Türk Sanatkarı Yahut Frenk'ten Türkçe Dönüş başlıklı bir yazı yetiştiriyor. Ben şöyle bir tarif teklif edeceğim diyor ve ediyor: Yeni Türk sanatkarı Avrupa'ya frenk hayranlığı ile gidip Türk hayranlığı ile dönen adamdır. (9) Tanımını iyice seçiyor; Nazım hiç Avrupa'ya gitmediği için işin başında yeni Türk sanatçısı olma şansını kaybediyor. Eyüboğlu, reçetesini, seçimine göre veriyor. Bence yeni Türk sanatını yukardaki tarife uygun olarak en iyi temsil eden Türk, Yahya Kemal'dir. O'nun şiirde yaptığını her Türk sanatkarının kendi dünyasında yapması icap ettiğini ve Türk sanat tenkidinin onu bir kriter sayabileceğine kaniim. Bundan sonra, 1932 yılında, Paris'te Türk Talebe Cemiyeti'nde büyük Türk üstadının yapmış olduğu kıymetli müsahabeden şu unutulmaz cümleyi hatırladığını ekliyor: Ben Paris'e alafranga geldim, alaturka döndüm. Sabahattin, Restorasyon Dönemi için Türk sanatçısı modelini Yahya Kemal'den çıkartıyor ve Yahya Kemal'e yazıyor. Övgüde sınır bilmiyor: Ne Abdülhak Hamid, ne Tevfik Fikret ne Ahmet Haşim frenk şiirini Türk özüne karıştırmakta onun erdiği kemale erememişlerdir. Onlardan birleşen iki alemin, frenk şuurile Türk kıymetlerinin ek yerlerini bulmak mümkündür. Yahya Kemal'de ek yeri yoktur. (10) Yahya Kemal, eksiz Türk Sanatkarı oluyor. Ataç, her zaman, Eyüboğlu'ndan daha dürüst kalabiliyor. Hem Yahya Kemal'in gözünün Osmanlı'dan başka bir toprağı görmediğini ve hem de Yahya Kemal'e karşı çıkılabileceğini belirtmek gereğini duyuyor. Bu, Ataç'ın değişmez bir Yahya Kemal hayranlığı beslemesini önlemiyor. En gelişmiş tip yöntemi içinde resmi sanatçıyı, yalnızca, üniversite öğretim üyesi, dışişlerinde büyükelçi ya da Ankara'da milletvekili olması belirlemiyor. Bunlar olabilir; asıl olması gereken, bir kampanyanın konusu yapılmasıdır. Nazım'ın hapse konduğu bir dönemde, Orhan Veli başkaldırısızlığın şiirinin kırbacı, kendisi için değil kendi halinde, günlük dertleri ya da daha ileri gidilerek içgüdülerinden kaynaklanan bir dünya özleminin sahibi orta tabakaların şiirinin manivelası yapılırken, Yahya Kemal de ulusal değerlere dönme gerekçesiyle koyu ve kör bir yerelliğin, Cumhuriyet öncesi at üstü yayılmacılığının estetik değerler haline getirilmesinin aracı oluyor. Büyük bir kampanyanın, ilk başlarda belki kendisini de şaşırtan bir övgünün konusu yapılıyorlar. Hasan İzzettin Dinamo'dan son bir aktarma yapıyorum: Nazım Hikmet'in bırakıp dama kapandığı günden beri, burjuvazi davranmış, Yahya Kemal'i tahtırevanda bir kez daha şiir tahtına oturtmuştu. Genç şairler öbür yanda yırtınıp dururken meydanı boş bulan Yahya Kemal, Cumhuriyet Gazetesi'nde iri, ışıklı göktaşları gibi şiirler döktürüyor, her şiiri de bir olay oluyordu. (12) Resmi sanatçı, olay yapılan sanatçıdır. Bu incelemeyi bitiriyorum. Ancak incelemenin asıl burada başladığını belirtmek durumundayım. Şimdi kampanyayı, büyük sermaye yapıyor. Tekelci büyük basın, rantlarının bir bölümünü, sanata ayırmayı bir politika haline getirdi. Sanat dergilerinde, hiç ekonomik davranmak gereğini duymaz oldular; zarar eden yayınlarını büyük kadrolarla çıkarmayı sürdürüyorlar. Büyük sermayenin ödüllerini bir kenara bırakıyorum; artık yeni bir Sabahattin Eyübğlu ya da Ataç'ların devlet memuru, ya da Köşk çalışanı olmalarına gerek yok. Tekelci karlar, özel kesiminin ulaştığı ideolojik düzey, resmi estetik uzmanlarının hem sayılarını çok artırdı ve hem de bunları özel kesim kuruluşlarına kaydırdı. Bu dergiler, resmi sanatçı kampanyaları için çıkıyor. Bir sonuç ve bir ip ucu ile yeni bir incelemeyi açıyorum: Babıali'nin sanatçı kampanyalarının hepsini büyük bir kuşku ile ele almak gerektiğine inanıyorum. Not: ara başlıklar edebiyatsoylesileri. com tarafından konmuştur. Yazının orijinalindeki yazım özelliklerine bağlı kalınmıştır. - piriltii liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/679441759482347520/henry-miller-rezillik-ger%C3%A7e%C4%9Fi-ba%C5%9Fka-t%C3%BCrl%C3%BC", "text": "Yaşadığı dönemdeki edebiyat formlarının dışına çıktı. Roman, otobiyografi, felsefe ve mistisizmi karıştırarak kendi biçemini yarattı. Amerika'nın kültürel değerlerine ve ahlaki tavrına başkaldıran kitapları müstehcenlik iddiası ile ABD'de yasaklandı. Ama elden ele ulaştırılan kitapları ününün artmasına neden oldu. 1961 Eylülü'nde The Paris Review adlı dergide yayımlanan söyleşide Miller Tabular, hasta kafaların ahlak ve dini öne sürerek başımıza bela ettiği kalıntılardır diyor. - Hayır, böyle bir şey yok bende. Kahvaltıdan hemen sonra çalışmaya koyulurum genellikle. Yazı makinesinin başına geçerim, içimden gelmiyorsa hiç üstelemem, herhangi bir, sizin deyiminizle ısınma hareketi de yapmam. - Şimdilerde sabahları çalışmak daha iyi geliyor bana. Bu da iki, üç saat sürüyor. Eskiden, masanın başına gece yarısı oturur, gün ağarıncaya kadar çalışırdım, ama daha ilk başlardaydı bu. Paris'te bile sabahları çalışmak bana daha uygun geliyordu. Ama o dönemde, saatlerce kalırdım masanın başında. Bütün bir sabah çalıştıktan sonra öğle yemeğini yer, biraz kestirir, tekrar yazmaya koyulurdum. Kimi zaman gece yarısına kadar sürerdi bu. Son on ya da on beş yıldır bu kadar çalışmayı gereksiz buluyorum, hatta zararlı saydığımı bile söyleyebilirim. Bütün birikimini tüketiveriyor insan. Çok hızlı yazdığınız söylenebilir mi? My Friend Henry Miller'de, Perles, tanıdıkları arasında makinede sizin kadar hızlı yazanı görmediğini söylüyor. - Evet, böyle diyenler çok. Yazarken çok gürültü çıkartıyorum da ondan belki. Hızlı yazdığım doğru galiba. Ama bu da değişebilir. Bir gün bakarsınız, tıkır tıkır gidiyor, sonra bir tutukluk dönemi gelir, bir sayfanın üzerinde saatlerce durduğum olur. Ama sık sık olmaz bu, çünkü bocaladığımı görür görmez içinden çıkamadığım bölümü atlarım, başka bir gün daha sakin bir kafayla yeniden ele alırım. - Söyleyemem. Bir kitabın ne kadar zamanımı alacağını bugüne değin hiç kestiremedim; bugün bile kestiremem. Hem ben size bir şey söyleyeyim mi; bir yazar kalkar da, kitabımı şu tarihte yazmağa başladım, şu tarihte bitirdim derse, sakın inanmayın. O süre boyunca sürekli olarak yazdığı anlamına gelmez bu. Örneğin Rosy Crucifixion'ı alalım ele; galiba 1940'ta başlamıştım buna, hala da üstünde çalışıyorum. Ama o yıldan bu yana sürekli olarak üstünde çalıştığımı söylemek saçma olur. Hatta, yıllarca aklıma bile gelmedi. Sorunuza neden yanıt veremeyeceğimi bilmem anlatabiliyor muyum? - Doğrusunu isterseniz bu soruları anlamsız buluyorum. Bir kitabın şu ya da bu kadar zamanda yazılması ne gibi bir önem taşıyabilir? Bunu Simenon'a sorsanız kesin bir yanıt verebilir size. Bildiğime göre dört ila yedi haftada bitiriyor bir kitabı. Ne zaman bitireceğini de başından kestirebiliyor, çünkü kitaplarının genellikle belirli bir boyu var. Sonra, hiçbirimize benzemeyen, eşine az rastlanır bir insan Simenon. Şimdi şu kitabı yazmaya başlıyorum dedi mi, yalnız o işe veriyor kendini. Kapanıyor odasına, gözü dünyayı görmüyor artık, yalnız kitabını düşünüyor. Ben hiçbir zaman böyle düzenleyemedim hayatımı. - Hiç belli olmaz. Yazarken düzeltme yapmam, yazdığımı da tekrar gözden geçirmem. İşi oluruna bırakırım, aklıma estiği gibi yazmaya çalışırım. Sonra, yazdıklarımı bir kenara kaldırırım, soğuyana kadar bekletirim. Bir ay, bazen de iki ay geçer aradan. Tekrar ele aldığımda, yepyeni bir gözle bakabilirim yazdıklarıma. İşin tatlı tarafı da budur. Başlarım kıyasıya yontmaya. Her zaman değil tabii. Bazen yazılan tam istediğim gibi olmuştur, elimi sürmem artık. - Bir dolmakalem ya da mürekkepli kalemle değişiklikleri yaparım, çıkartmak istediğim yerleri çizerim, ekleyeceklerimi de yazarım. Bu çalışma sonunda elyazması çok garip bir görünüm kazanır, Balzac'ın müsveddelerine benzer. Bu iş bitince yazı makinesinde temize çekerim yaptıklarımı, temize çekerken de gerekli gördüğüm değişiklikleri eklerim. Başkasına yazdırmam, kendim temize çekmek daha işime gelir; çünkü istediğim bütün değişiklikleri yaptığım kanısına varsam da, parmağım yazı makinesinin harflerine değince düşüncelerim daha bir açıklığa kavuşuyormuş gibi gelir bana. Müsveddeyi son şekliyle temize çekerken bile birtakım değişiklikler eklemekten kendimi alamam. - Evet, yazı makinesinin uyarıcı bir etkisi oluyor; bir çeşit işbirliği kuruluyor aramızda. - Var. Bir yazarın ya da herhangi bir sanatçının, çalışma sırasında bütün kaygılarından sıyrılmak istemesi kadar saçma bir şey olamaz bence. Kendimden biliyorum bunu ben. Sıkıntı dediğimiz şey belki de bir yardımcı ya da bir uyarıcıdır sanatçı için. Daha iyi koşullar altında çalışma olanaklarını bulabilenler bile, bakıyorum, verimi düşürmemek için daha kötü koşullara bile bile katlanıyorlar. - Bilmem. Evet, Dostoyevski yaşamının her döneminde mutsuz bir adamdı, ama kendini bile bile ruhsal bunalımlara kaptırdığı da söylenemez. Hayır, hayır söylenemez tabii. Yalnız Dostoyevski değil, hiç kimse bu gibi sorunları bilinçli olarak kendine dert etmeyi seçmez. Bana kalırsa çoğu yazarda yaradılıştan gelme bir iblislik var. Ellerinde değil, ille de belayı satın alacaklar. Hem de, yalnız yazarken değil, yaşamlarının her döneminde, her konuda, evlilikte, aşkta, işte, para sorunlarında, her şeyi, her ayrıntıyı kendilerine dert ederler. Bütün bunlar birbirine bağlı, aynı kaynaktan besleniyor. Yaratıcı kişiliğin bir özelliği de diyebiliriz buna. Her yaratıcı insan böyle değildir tabii, ama ne yapalım ki, kimileri de böyledir. - Biri yerinizi alıyor sanki, size de söylenenleri yazmak düşüyor sadece. D. H. Lawrence üstüne hazırladığım incelemeyi kaleme alırken böyle bir şey geldi başıma. Çok düşünmeyi gerektirdiği için bu işi yarıda bıraktım. Doğrusunu isterseniz, düşünmek hiç de iyi gelmez yazarlara, öyle uzun boylu düşünmemeli bir yazar. Ama ne yapalım ki, öyle kafadan atarak üstesinden gelinebilecek bir inceleme değildi. Çalışırken bütün gücümü ve yaratıcılığımı içimdeki gizli bir noktadan alırım; yazım sırasında da ne olacağını, neyin nasıl olacağını kesinlikle bilemem. Evet, ne yazmak istediğimi bilirim, ama nasıl söyleyeceğimi önceden kestiremem. Bu incelemeyi hazırlarken birtakım düşüncelerle, fikirlerle uğraşmak zorundaydım; kitabın belli bir biçimi, tutarlı bir anlamı ve daha birçok şeyi olmalıydı. Yanılmıyorsam iki yılımı yedi bu çalışma. Kendimi bir türlü kurtaramıyordum, sonunda da bela kesildi başıma, bir saplantı olup çıktı. O kadar ki uykularım bile kaçıyordu bu yüzden. Az önce de dediğim gibi, beni aşan bir güce kaptırmış gibiydim kendimi. Aynı olay Capricorn'da ve öteki kitaplarımın bazı bölümlerinde de başıma geldi. Bu bölümlerin apayrı bir havası var bence. Ama başkaları da bunu sezer mi, sezmez mi, orasını bilemem. - Evet, bu terimi kullandım. Sözünü ettiğim bölümler çok karmaşıktır; her sözcüğün, kendine yer açmak için öteki sözcükleri iter kakar gibi bir hali vardır. Sonsuza dek böyle sürebilirmiş gibi gelir insana. Doğrusunu isterseniz insan yazacaksa her zaman böyle yazmalı. Düşünce, davranış ve disiplin bakımından Batı ile Doğu arasındaki büyük farkı bu bölümlerde bütün açıklığıyla görebilirsiniz. Sözgelimi bir Zen sanatçısı, bir ürün vermek istiyorsa, önce uzun bir hazırlık döneminden geçer. Kendini ve kafasını denetim altına alır, konusu üstünde derin derin ve sessizce düşünmeye koyulur; sonra da düşünmeyi bile aşar, tam bir sessizliğe, bir boşluğa gömülür. Aylarca, yıllarca sürebilir bu. Sonra işe başladığı zaman, her şey bir yıldırım hızıyla gerçekleşir; dilediği gibi, en etkili biçimiyle oluşur. Bana sorarsanız, her sanat yapıtı böyle gerçekleşmeli, derim. Ama buna aldıran kim? Mesleğimizle taban tabana karşıt bir yaşam sürdürüyoruz. - Tabii sokabilir, ama yapan kim? Her sanatçı, istese de istemese de, şu ya da bu biçimde kendini bir baskıya sokmak ve belli bir duruma geçmek zorundadır. Belirli bir yöntem sanmayın bunu, adamına göre değişir. Doğrusunu isterseniz, yazarın gerçek çalışması, masa başında ya da yazı makinesinin başında yaptığı çalışma değildir. Gerçek çalışma sessizlik ve sükunet içinde geçer; yürürken, traş olurken ya da oyun oynarken, hatta, örneğin sizi hiç mi hiç ilgilendirmeyen bir kişiyle konuşurken oluşur her şey. Bir art düşünce olarak kafanızın bir köşesinde evirip çevirdiğiniz o sorun üstünde asıl o zamanlar çalışıyorsunuzdur. Öyle ki, yazı makinesinin başına geçtiğiniz zaman size sadece bir aktarma işlemi kalır. - Demiştim tabii, gene de diyorum. Bakın! Kimdir büyük eserleri yazan? Altına imzasını atan bizler değiliz herhalde. Sanatçı sanatçı diyoruz. Nedir bir sanatçı? Duyargaları olan, evrendeki, havadaki akımları algılayabilen bir insan; bütün ayrıcalığı bu akımları oldukları gibi algılamasında. Özgünlük nedir? Bütün yaptıklarımız, bütün düşündüklerimiz bizden önce de vardır; bu zaten var olan şeyleri kullanan bizler aracıdan başka bir şey olamayız. Büyük düşünce akımlarının, büyük bilimsel buluşların dünyanın çeşitli yerlerinde aynı zamanda ortaya çıkmaları sizi hiç düşündürmedi mi? Bir şiirin, bir büyük romanın ya da herhangi bir sanat yapıtının kurgusunda yer alan çeşitli bileşkenler için de aynı şeyi düşünebiliriz. Bunlar zaten var olan şeylerdir. Bütün sorun henüz dile getirilmemiş olmaları. Canlanmak, biçimlenmek, kısacası varolmak için insana, onları yorumlayacak insana gereksinimleri var. Tabii kendi çağlarına göre çok ileride kimi insanlar. Ama günümüzde, sanatçının öteki insanlardan, örneğin bir bilim adamından daha ileri olduğuna inanmıyorum. Sanatçı geride kalıyor, hayal gücü bilim adamlarının hayal gücüyle atbaşı gitmiyor. - Bence yazardan yazara değişir bu. Böyle bir genelleme yapılabileceğini sanmıyorum. Yazar da önünde sonunda bir insandır, öteki insanlara benzeyen bir insan. Sinir hastası olabilir de, olmayabilir de. Demek istediğim, kişiliğinin bir parçası olan nevroz ya da herhangi bir sinirsel rahatsızlık yazı yazmasının nedeni sayılamaz. Bu işin sanıldığından çok daha karmaşık olduğuna inandığım için herhangi bir açıklamaya kalkışmayacağım. Duyargaları olan bir insandır, demiştim yazar için; ne olduğunu gerçekten bilse, çok alçakgönüllü olurdu. Öteki insanları yararlandırsın diye belirli bir yeteneğin kendisine verildiğini, böbürlenmek için hiçbir nedeni olmadığını, adının hiçbir anlama gelmediğini, benliğinin kendi başına hiçbir değer taşımadığını, uzun bir zincirin bir tek halkasından başka bir şey olmadığını anlardı. - Herhalde Western Union'da çalıştığım zaman başlamışımdır. Daha önce de başlamış olabilirim ama, ilk kitabımı o zaman yazdım. Daha önce de bir şeyler karalamıştım, ama gerçek yazarlık hayatım 1924'te başlar. O yıl yazar olmayı aklıma koymuştum, bütün vaktimi yazarlığa verebilmek için de Western Union'dan ayrıldım. - Aşağı yukarı. İki üç roman da yazdım o dönemde. Tropic of Cancer'den önce iki roman yazdığımı kesinlikle biliyorum. - The Rosy Crucifixion'da uzun uzun anlattım bu dönemi. Sexus, Plexus ve Nexus'un üçü de bu dönemle ilgili. Nexus'un son bölümünde daha da çok yer vereceğim bu döneme. O yıllarda başımdan bütün geçenleri, fiziksel yaşantımı, karşılaştığım bütün zorlukları anlattım. Deli gibi çalışıyordum, ama her yanımı sis sarmıştı sanki; ne yaptığımı, nereye gittiğimi bilmiyordum. Bir roman yazıyordum sözüm ona, büyük bir roman, ama, doğrusunu isterseniz, hiçbir şey çıkmıyordu ortaya. Dört, beş satırı bir araya getiremediğim günler oluyordu. Akşamları geç dönerdi karım, eve girer girmez de sorardı: Ee, nasıl gidiyor bakalım? . - Çok iyi gidiyor, derdim. - Güzel! Neresindesin şimdi? Beni duyan yüz ya da yüz elli sayfayı kıvırmışım sanırdı, ama aslında üç ya da dört sayfadan öteye gidememiştim. Yaptıklarımı ona anlatır, anlatırken de romanı kafamda kurmaya çalışırdım. O da bilirdi yalan söylediğimi, ama gene de sözlerimi can kulağıyla dinler, beni yüreklendirirdi. Ertesi gün, eve döndüğünde, yine sorardı: Geçen gün sözünü ettiğin o bölüm nasıl oldu? Bütün bunlar yalandı; ikimiz arasında, ortaklaşa sürdürülen bir uydurmaydı. Müthiş bir şeydi ama, olmaz bir şeydi... - 1927 yılında. Karım Avrupa'ya gitmiş, yalnız kalmıştım. Queens'de, belediyeye bağlı parklar müdürlüğünde memurken, bir gün, mesai saatinin sonunda, eve döneceğime, kitabımın genel planını kesinleştirmeyi koydum aklıma. Sabaha kadar bunun üstünde çalıştım, bütün yazdıklarımın kırk ya da elli sayfalık bir planını çıkardım. Kısa kısa notlar halinde. Bütün yaptıklarım ve yapacaklarım oradaydı. Capricorn'dan The Rosy Crucifixion'a kadar, bugünü anlatan Cancer bir yana, bütün kitaplarım, rastlaştığımız ilk günden Avrupa'ya gidişime kadar bu kadınla birlikte geçirdiğimiz o yedi yıllık dönem üstünedir. Ne zaman gideceğim pek belli değildi, ama ergeç gideceğimi biliyordum. Yazarlığımı en çok etkileyen dönem bu oldu. Avrupa'ya gidişimden hemen önceki dönem. - Evet, öyle sanıyorum. Tropic of Cancer'de ben de duydum bu gereksinmeyi. O güne kadar, kendime özgü bir yanı olmayan, onun bunun etkisinde kalan, sevdiği bütün yazarların söyleyişlerini kolaylıkla benimseyiveren bir yazardım. Tam bir edebiyatçıydım. Bilmem aradaki farkı anlatabiliyor muyum? İşte o gün edebiyatçılığı bıraktım, aradaki bağı kopardım. Elimden ne geliyorsa onu yaparım, yalnızca kendimi dile getiririm, dedim. Birinci tekil şahısı kullanmam, kendim üstüne yazmam bu yüzden. Görüş açısı olarak kendi deneyimimi aldım, bildiklerimi ve duyduklarımı. Beni kurtaran da bu oldu. - Benim kişiliğimin izlerine bu romanlarda da rastlanabilir, daha doğrusu rastlanması gerekir. Ne var ki, o dönemde roman denince başı sonu belli bir hikaye, bir olay örgüsü gelirdi aklıma. Biçem ve biçimi gerçekleştirme yolları ilgilendiriyordu beni, işin esası değil. - Evet, modası geçmiş, baştan savılacak gereksiz bir şey. Edebiyatçıyı öldürmek gerek. Tabii öldüremezsiniz edebiyatçıyı, yazar kişiliğinizin bir parçasıdır, ayrılmaz bir parçası ve bir sanatçının kendini tekniğe kaptırmaması da düşünülemez. Ama, edebiyatçının yanı sıra, bir de siz varsınız. Bana kalırsa en iyi teknik hiçbir tekniği olmamak. Belirli bir yöntemi benimsemek hiçbir zaman aklıma gelmedi. Şu ya da bu düşünce esintisine ya da akımına göre dönmeye hazır, her şeye açık ve uysal olmaya çalışırım. İşte benim tutumum ya da tekniğim; o sırada bana uygun gelen herhangi bir şeyi kullanabilmek için uysal ve uyanık olmak. - Paris'te yaşadığım sıralarda, bunu çok iyi anlatan bir deyimimiz vardı, tam bir Amerikan deyimi, sık sık da kullanırdık: İskandili izleyelim derdik. Bu da, en derine inmek, bilinçaltına dalmak, yalnız içgüdülerine kulak vermek, canından ya da yüreğinden gelen atılımlara kendini bırakmak anlamına geliyordu. Ben böyle anlatıyorum bunu, ama gerçeküstücü öğreti gerçekte bu değil: Örneğin Andre Breton bu tanımlamayı dünyada kabul etmez. Bununla birlikte Fransızların görüş açısı, yani işin öğretisel yanı beni hiç ilgilendirmiyordu. Önemli olan, bence daha yeni, daha işlenmiş bir anlatım aracı bulmaktı, ama yerinde kullanılması gereken bir araç. Tanınmış gerçeküstücülerin bu tekniği bilinçli olarak benimsediklerini sanıyorum. Sonuçta anlaşılmaz bir şey çıktı ortaya ve hiçbir işe de yaramadı. Anlaşılırlık elden gitti mi, bence insan hapı yuttu demektir. - Evet, söz konusu olan başlıca şey rüyaydı. Gerçeküstücüler rüyadan yararlanıyorlardı; bu da, bilindiği gibi, deneyimin insanı şaşırtacak kadar verimli bir görünümüdür. Bilinçli ya da bilinçsiz olarak bütün yazarlar, gerçeküstücü olmasalar bile, rüyadan yararlanırlar. Sanat alanında en az yararlı olan uyanık bir kafadır. Yazarken insanın en büyük çabası bilmediğini ortaya koymak. Bilincinde olduğumuz bir şeyi anlatmak, doğrusunu isterseniz, hiçbir anlam taşımaz, insanı da hiçbir yere götürmez. Herkes yapabilir bunu biraz gayretle, herkes bu türden bir yazar olabilir. - Tabii, tabii, hiç şüphesiz. Lewis Carrroll sevdiğim bir yazar. Onun kitaplarını yazmış olmak ya da onun düzeyine biraz erişebilmek için her şeyimi vermeğe hazırım. Kafamdaki taslağı gerççekleştirdikten sonra hala yazmak hevesim kalırsa, büsbütün anlamsız şeyler yazmak isterim. - Evet, dadacılığın önemi gerçeküstücülüğün öneminden de büyüktü. Tam anlamıyla devrimci bir hareketti. Değer ölçülerimizi yıkmaya, bugünkü yaşantımızın temeldeki saçmalığını ortaya koymaya, inançlarımızın düzmeciliğini açıklamaya yönelik bilinçli bir çabaydı. Çok büyük adamlar yetişti dadacı akım çerçevesinde. Hepsinde de şakacı, alaycı bir yan vardı. Güldürmek istiyordu dadacılık, ama düşündürmek de istiyordu. Black Spring'de dadacılığa çok yaklaşmışsınız gibi geldi bana. - Doğru. Bütün duyarlılığım üstündeydi o zamanlar. Avrupa'da karşılaştığım bütün yeniliklere açıktım. Tabii Amerika'dan hazırlıklı geldiğimi unutmayalım. Transition'ı Amerika'da tanıdım. Adını bile duymadığımız birtakım değişik ve garip yazarları bulup çıkarmakta çok ustaydı Jolas. Örneğin Armory Show'a gidip Marcel Duchamp'ın Merdivenden İnen Çıplak'ını ve daha birçok güzel şeyi gördüğümüzü çok iyi hatırlıyorum. Aklımı iyice takmıştım bu gibi şeylere. Bunları arıyordum, hepsi de bana çok yakın ve bildik geliyordu. - Çok basit. Amerika'da anlaşılmam pek söz konusu olamazdı, çünkü kitaplarım basılmamıştı orada. Ayrıca, her ne kadar yüzde yüz Amerikalıysam da Avrupalılarla çok daha iyi ilişkilerim oldu. Avrupalılarla konuşabiliyordum, düşüncelerimi daha kolaylıkla anlatıyordum. Amerikalılarla bu kadar yakın ilişkilerim olmadı. - Evet, her zamankinden çok inanıyorum buna. Bence Amerika temelde sanatçıya karşıdır. Amerikalının gözünde sanatçı bir düşmandır, çünkü Amerikalılığa karşıt bir şeyi, bireyselliği ve yaratıcılığı savunur. Bütün ülkeler arasında Amerika en makineleşmiş, en otomatlaşmış ülkedir. - Bir kere, Amerika'da benzerine rastlamadığım bir özgürlük buldum Paris'te. İnsanlarla, daha doğrusu konuşmaktan zevk alacağım insanlarla çok daha kolay ilişkiye girdim. Benim gibi insanların orada çok daha fazla olduğunu gördüm. En önemlisi de, hoşgörüldüğümü hissettim. Anlaşılmak ya da kabul edilmek değildi istediğim, hoşgörülmek yetiyordu bana. Amerika'da hiçbir zaman duymadım bunu. Ayrıca Avrupa yeni bir dünyaydı benim için. Öyle sanıyorum ki, herhangi bir yerden hoşlanabilirdim, yeter ki bana yabancılığımı duyuracak kadar başka ve değişik bir yer olsun. Çünkü, doğrusunu isterseniz ömrüm boyunca hep beni yadırgatan şeylerden hoşlanmışımdır. Belki de ruhsal yapımın garipliğinden geliyor bu. - Aynı şeyi bulamazdım belki, ama kendimi dile getirmenin, kendimden kurtulmanın yollarını bulabilirdim. Belki bugünkü gibi bir yazar olmazdım, ama kendi kişiliğime kavuşurdum sanıyorum. Amerika'da kalsam, sonum ya delilik, ya da intihar olurdu. Tam bir yalnızlık içindeydim. - Yo, hayır! Doğadan başka bir şey yoktu orada. Yalnızdım, istediğim de buydu. Issız bir yerdir diye katlandım Big Sur'a. Bulunduğum yerin etkisinde kalmadan yazmaya alıştırmıştım kendimi. Big Sur olağanüstü bir değişiklik oldu benim için. O dönemde kentlerden tam bir bıkkınlık gelmişti. Bıkkınlıktan da öte bir tiksinti, tabii, söylemeye gerek yok. Big Sur'u ben seçmedim. Bir arkadaşla gidiyorduk, yolun kenarında bıraktı beni. Ayrılırken de Git dedi; şu insanları gör, seni bir geceliğine ya da bir haftalığına konuk ederler. Çok güzel bir yöredir. Sanırım hoşlanacaksın. Oraya gidişim böyle oldu işte. Big Sur'un adını bile duymamıştım daha önce. Robinson Jeffers'i okuduğum için Point Sur'u biliyordum. The Women at Point Sur'u Paris'te, Rotonde kahvesinde okumuştum, hiç unutmam. - Size bir şey söyleyeyim mi, aslında bir Çinli yaratılışı var bende. Bilirsiniz, eski Çin'de yaşlandığını hisseden sanatçı ya da filozof kırlara çekilirdi. İnsanlıktan uzak yaşamak ve düşünebilmek için. - Tamamıyla. Ama neylersiniz ki, hayatımda önemli sayılabilecek ne varsa böyle gelmiştir başıma, rastlantısal olarak. Tabii bu dediğime de inanmıyorum aslında. Her şeyin bir nedeni var ve bir nedeni olmak zorunda. İçten inanıyorum, bütün bunların açıklaması benim burcumla ilgili. Her şey çok açık bana göre. - Birçok nedeni var. En büyük neden Big Sur'a yerleştikten az sonra evlenmiş olmam; sonra çocuklar; ayrıca param da yoktu, hem o sırada Big Sur'u da sevmeye başlamıştım. Paris'teki yaşantım artık ilgilendirmiyordu beni, bu fasıl kapanmıştı. Dostlarımın çoğu gitmişti. Savaş her şeyi altüst etti. - Pek denemez, ama Stein'ın ne demek istediğini anlıyorum. Tabii Paris'teyken Gertrude Stein'ın tersine daha çok İngilizce konuşurdum ben. Yani Fransızca'yı çok konuşmazdım. Ama gene de sürekli Fransızca konuşulan bir ortamdaydım. Allahın her günü sabahtan akşama yabancı bir dili dinlemek insanın anadilini geliştiriyor, o güne dek farkına varmadığınız birtakım incelikleri ve ayrıntıları daha iyi kavrıyorsunuz. Anadilin yabancı bir ortamda bir dereceye kadar unutulması, kimi deyimleri ve deyişleri yeniden gözden geçirme isteğini uyandırıyor insanda. Kendi dilinizin daha bir bilincine varıyorsunuz. - Hayır, hiç olmadı. Ne onunla tanıştım ne de çevresinden herhangi bir kimseyle. Doğrusunu isterseniz, o dönemde hiçbir çevreyle ilişkim yoktu. Ben kendimi bildim bileli yalnız kalmışımdır; çevrelerle, takımlarla, çetelerle, tarikatlarla hiçbir bağlantı kurmamışımdır. Birçok gerçeküstücüyle tanıştım ama gerçeküstücüler topluluğuna hiçbir zaman üye olmadım. - Walter Lowenfels'i, Samuel Putnam'i, Michael Fraenkel'i tanıdım. Daha sonraları Amerika'da Sherwood Anderson, Dos Passos, Steinbeck ve Saroyan ile görüştüm. Çok değil ama birkaç kere karşılaştık o kadar. Herhangi bir dostluk bağı olmadı aramızda. Tanıdığım bütün Amerikalı yazarlar arasında en çok Sherwood Anderson'u sevdim. Dos Passos sıcakkanlı, müthiş bir adamdı, ama Sherwood Anderson bambaşkaydı doğrusu: Yazdığına, yazışına, diline tutuldum desem yeridir. Birçok konuda özellikle de Amerika konusunda hiç anlaşmadığımız halde, insan olarak da çok tutardım onu. Amerika'yı severdi, çok da iyi tanırdı. Amerikalıları da, Amerika'yla ilgili her şeyi de çok severdi. Benim tam tersim. Ama Amerika üstüne söylediklerini dinlemek hoşuma giderdi. - Durrell ile evet, fakat bir İngiliz yazar olarak göremiyorum pek onu. İngiliz'e benzer hiçbir yanı yok bence. John Cowper Powys'in tabii büyük bir etkisi oldu benim üstümde. Ama o dönemde onu ne gördüm ne tanıdım. Cesaret bile edemezdim! Bir devdi o, onun yanında da ben bir cüce. Tanrım, önderim, tapınağımdı. Yirmi yaşlarındayken tesadüfen görmüştüm onu. New York'ta Cooper Union sendikasının salonlarında ve ona benzer yerlerde konferanslar veriyordu. On senti bastırdınız mı gidip onu dinleyebilirdiniz. Otuz yıl kadar sonra, Galler'deki evinde onu görmeye gittim, yazdıklarımdan haberi olduğunu duyunca da çok şaşırdım. Beni daha da çok şaşırtan yapıtlarımdan büyük bir saygıyla söz etmesiydi. - Paris'teyken iki üç kez görüştük Orwell ile. Dostum olduğunu söyleyemem; sadece tanışırdık, o kadar. Ama Down and out in Paris and London kitabı çok sarmıştı beni. Tam bir klasik kitap, belki de en iyi yapıtı. Kendi türünde müthiş bir adamdı. İngilizlerin çoğu gibi o da idealistti, hem de, tabii bana göre, budala bir idealist. İlkeleri olan, ilkelerine sımsıkı bağlı bir adam. Çok canımı sıkar böyleleri. - Hiç. Sahteliğin, ahlaksızlığın kol gezdiği bir evren sayarım politikayı. İnsanı hiçbir yere götürmez politika, olsa olsa alçaltır. - Beterin beteri dedikleri o işte. İdealcilik taslayanlarda gerçeklik duygusu aramayın. İdealler, ilkeler arasında dolana dolana tümü de pusulayı şaşırmıştır. Politikacı mı olacaksın, bir kere, her şeyden önce ayağın yere sağlam basacak; doğruymuş, eğriymiş aldırmadan bir fikir uğruna -günümüzde yaygınlaşan fikirlerden söz ediyorum- birtakım insanları gözünü kırpmadan harcayacaksın, yok edeceksin. - Sevdiğim yazarlar o kadar değişik ki, bunları belirli bir tipe indirgemek çok zor. Ama ille de ortak bir yan bulunacaksa, yazarlığı aşmış, yazarlığın ötesine geçmiş yazarları tuttuğumu söyleyebilirim. Fazladan bir şey var bunlarda, ama ne? Fizikötesi mi desem, gizemli mi desem, büyülü mü desem, tam terimini bulmak zor, ama fazladan bir şey olduğu muhakkak. Ve bu fazladan şey, bu ufacık şey, edebiyatın bütün sınırlarını aşmalarına yetiyor. Bilirsiniz, hemen herkes ya oyalanmak, ya vakit geçirmek, ya da öğrenmek için okur; ben öğrenmek için okumam, kendimden kurtulmak, başka birinin etki alanına girmek için okurum. Beni kendimden kim uzaklaştırabiliyorsa ona yönelirim, onu ararım. - Çalışmalarım ilerledikçe ne yaptığımı, ne yapmak istediğimi anlayamaz olmuştum. Bir an geldi, yığınla çelişki arasında buldum kendimi. Sonunda bir de baktım ki, gerçekte kim olduğunu bilmiyorum Lawrence'in, belirli bir yere oturtamıyorum adamı, gözümün önünde canlandıramıyorum. İçinden çıkılamayacak bir bataklığa saplanmış gibiydim. Ben de boş verdim sonunda, kitaptan vazgeçtim. - Katılmıyorum ama, kimi sınırları zorlamasına, giriştiği savaşıma hayranım. Saptamalarının çoğu da yerinde. Ama, bana budalaca ve saçma gelen, gülüp geçtiğim fikirleri de var. Hem çok var. Bugün daha iyi anlıyorum Lawrence'i ama üstünde durulmaya değecek kadar önemli saymıyorum. - Dedim. Ayıp dolaysızdır, müstehcenlik ise dolambaçlı yollara sapar. Bence, ger eği olduğu gibi, kılımız kıpırdamadan, bütün açıklığıyla, gereğinde en utandırıcı, en isyan ettirici biçimiyle ortaya koymalıyız. Rezillik, gerçeği başka türlü göstermeğe kalkıştığımız zaman başlar. Yani, uzun sözün kısası, ayıp şeylerden söz etmek bir arıtma yöntemidir, müstehcenlik ise pisliği çomaklamaya benzer. - Bir tabu, bir yasak çiğnendi mi, insanın gücüne güç katan bir şey çıkar ortaya, iyi bir şey. - Yerine göre değişir. İlkel topluluklarda tabuların, ahlak yasaklarının bir nedeni vardı. Bizim yaşamımızda, yani uygar toplumlarda yok, üstelik tehlikeli ve sağlıksız da. Aslına bakarsanız uygar halkların yaşamında hiçbir ahlak kuralının ya da ilkesinin geçerliliği kalmamıştır. Sözünü ederiz, övgüsünü yaparız, ama hiçbirine de inanmayız. Hayatımızda yeri yok bunların. Doğrusunu isterseniz, tabular, ahlak adına konan yasaklar, birtakım hasta kafaların, yaşamayı yüklenecek kadar yürekli olmayan kişilerin, ahlak ve dini öne sürerek başımıza bela ettikleri köhne kalıntılardır. Dünyayı, uygar dünyayı alabildiğine dinsiz görüyorum ben. Uygar toplumlarda geçerli olan din anlayışı, din kurucularının amacından saptırılmış, sahteliğe ve ikiyüzlülüğe dayanan bir anlayıştır. Ama çok dindar bir insan olduğunuzu söylersiniz hep. - Evet, ama hiçbir dine bağlanmadan. Bu şu demek; yaşama saygı duymak, ölüme karşı çıkmak, yaşamdan yana olmak. Tekrar ediyorum; benim kafamda uygarlık sözü ölüm sözüyle eşanlamlı. Uygarlık dendi mi, insanı felce uğratan, sakatlayan, ahmaklaştıran bir şey geliyor aklıma. Yeni değil bu, dünya kuruldu kurulalı böyle. Hani altın çağ diye bir çağdan söz ederler ya, inanın bana, ancak birkaç insan için, birtakım ayrıcalıklı kişiler için altındı o çağ; büyük halk kitleleri içinse yoksulluk, bilgisizlik, bağnazlık, kilise ve devlet baskısı altında ezilmek demekti. Spengler uzun uzun anlatır bunları, kültür ile uygarlık arasındaki karşıtlığı bütün açıklığıyla ortaya koyar. Kültürün kireçlenmesidir uygarlık. - Durrell'in ne demek istediği belli. Bir sarsma, silkeleme tekniğinden söz ediyor olmalı. Bu amaçla kullanmışımdır belki, ama bile bile değil. Ayıp sayılan şeylerden de, herhangi bir şeyi anlatır gibi söz ettim. Soluk almak gibiydi bu benim için; varlığımın düzeni, devinimi içinde belirli bir yeri vardı. Kimi zaman belden aşağı konuşur insan, kimi zaman da konuşmaz. En önemli şey hayatta budur demiyorum, inanmıyorum da böyle olduğuna, ama gene de çok önemli sayıyorum; yadsınmasına, hasıraltı edilmesine göz yumulamayacak kadar önemli... - Olsun, ne çıkar bundan? Kime ne zararı var? Bu telaş niye? Sözcüklerden niçin bu kadar çekiniyoruz? Ya da fikirlerden? Tutalım ki, bazı sözleri duyunca, isyan edesiniz geliyor; n'olmuş peki, o kadar da mı ödleğiz yani? Hele bir düşünsenize, bugüne değin nelerle karşılaşmadık biz; yok olmanın hem de savaşla, hastalıkla, vebayla, kıtlıkla yok olmanın eşiğine kadar gelmedik mi hiç? Ayıp dediğiniz şeyler ne bakımdan tehlikeli olabilir bizim için? Amerikan cep kitaplarında çok yaygın olarak görülen şiddet olayları yanında bizim ayıp saydığımız şeylerin çok zararsız kaldığını söylemiştiniz. - Evet, bu sapık ve çarpık edebiyattan tiksiniyorum. Benim yazdıklarım her zaman sağlıklıdır, çünkü hem sevinç verir insana hem de yaratılışımıza uygundur. İnsanların her gün söyledikleri, her gün yaptıkları dışında bir şey anlatmıyorum ki! Herhalde kendim uydurmuyorum bunları, hokkabaz da değilim ki şapkandan tavşan çıkartıyorsun diyesiniz! Çevremizde var bu, soluduğumuz havada var. Kimse kabul etmek istemiyor ama bu gerçeği. Yazıyla söz o kadar mı farklı birbirinden? Hem, size bir şey söyleyeyim, ayıp ya da kaba dediğimiz sözlerin yasaklanması öyle sandığınız kadar eski değil. İki, bilemediniz üç yüzyıllık bir geçmişi var, o kadar. - Bunu yanıtlamak çok zor. Beni sevmeyen eleştirmenlerin zevzeklik diye niteledikleri mantık dışı, gerçek dışı konulara cinsellikten çok daha geniş yer verdim. Ama her nedense akıllarını cinselliğe takmışlar, Nuh diyor, peygamber demiyorlar. Hayır, sorunuzu yanıtlayamayacağım. Yalnız şu kadarını söyleyeyim, cinsel ilişkinin hayatımda gerçekten çok büyük bir yeri oldu. Yaşadığım, hem de çok yoğun biçimde yaşadığım bir şeyden niye söz etmeyecek mişim? - Hayır, sanmam. Ne var ki, Amerika'dan Fransa'ya geçince cinselliğin ne kadar ağır bastığını hemen anlarsınız. Bir akışkan gibi sarar çevrenizi; Amerikalıların da, herhangi bir ülkenin insanları kadar derin, çeşitli ve güçlü bir cinsel yaşamları olduğundan şüphem yok, ama oranın havasında böyle bir şey sezemezsiniz. Sonra, Fransız kadınının büyük bir yeri var erkeğin yaşamında. Sosyal durumu daha iyi, saygı görüyor, yalnız karı ya da sevgiliymiş gibi davranılmıyor ona, adam yerine konuluyor. Ayrıca Fransız erkeği kadınsız toplantılardan hoşlanmaz. İngiltere ve Amerika'da ise erkek erkeğe çıkma merakı vardır. Ama Villa Seurat'da hep erkekler beraberdiniz. - Doğru, ama sürekli olarak birtakım kadınlar vardı çevrede. Erkek arkadaşlarımın yanı sıra kadınlarla çok yakın ilişkilerim oldu. Hiçbir zaman kadınsız kalmadım. Bu da benim burcumda var; dost edinmek için yaratılmışım. Başkalarına neler borçlu olduğumu, yazmaya başlayınca anladım. Arkadaşlarımdan, hatta yabancılardan ömrüm boyunca yardım gördüm. Dostu olanın para sıkıntısı olur mu? Dostun varsa, her şeyin var demektir! Çok dostum oldu; büyük dostlar, uzun süreli dostluklar. Bugün ayrılıyorsak, ölüm araya giriyor da ondan. - O daha sonra. Kesin söyleyemeyeceğim ama, 1927 ya da 1928'de başladım resme. Hiçbir zaman da edebiyat kadar ciddiye almadım. Yazarlığın önemli bir yeri vardı hayatımda, hem de çok önemli bir yeri. Gerçi yazıya çok geç başlamış sayılırım, yanılmıyorsam otuz üç yaşlarında falandım, ama daha önceleri de yazarlık sık sık aklımı kurcalardı. Çok yüce bir şeydi benim için, altından kalkacak kadar yetenekli bulmuyordum kendimi. Sanatçı kişiliğim olduğuna inanmıyordum açıkçası. Yazarlığı düşünmeye bile cesaretim yoktu. Resimle ilişkim böyle olmadı tabii. Baktım elimden geliyor, hoşuma da gidiyor, yapayım bari, dedim. Bir eğlence oldu benim için, öteki işlerimin yorgunluğunu üstümden aldı. - Hem de nasıl! Bir alanda yaratıcı olan başka alanda da yaratıcıdır. Benim için önemli olan neydi başlangıçta, bilir misiniz? Musiki. Piyano çalardım, ileride büyük bir usta olmayı kuruyordum. Yeteneğim yokmuş anlaşılan. Ama, bugün bile, musikisiz edemem. Hatta diyebilirim ki musiki, edebiyattan da, resimden de daha önemlidir benim için. - Çalışmam gerek. Daha başlamadım. Birkaç kez denedim ama sonunu getiremedim. - Gerek de ondan. 1927'de hazırladığım taslağı bitirmeliyim. Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik artık. Bu işi neden savsakladığımı bilmiyorum doğrusu. Belki de sonuçlandırmayı canım çekmiyor. Öyleyse, bu sayfayı çevirmenin, başka bir yola sapmanın zamanı geldi demektir. Kişisel deneyimlerim üstüne yazmak istemiyorum artık. Bütün kitaplarımda hep kendimden söz ettim, değil mi? Peki, neden ettim acaba? Kendimi önemli bir kişi saydığım için mi? Değil, kesinlikle değil. Size belki gülünç gelecek ama, yazıya başladığım sıralarda, yeryüzünde hiçbir insan benim kadar büyük acılar çekmemiştir diyordum. İçtenlikle inanıyordum buna. Roman ilerledikçe, acı konusunda nasıl bir acemi çaylak olduğumu anlamaya başladım. Evet, çekmesine çektim ama, o kadar korkunç sayılmazdı çektiklerim. The Rosy Crucifixion adını bu yüzden seçtim. Bu acının bana iyi geleceğini, acıyı benimsersem mutlu bir yaşama yönelebileceğimi anlamıştım. İnsan çarmıha gerildi mi, bendeki ben'i, öldürebildi mi, bir çiçek gibi açar yüreği. Tabii, ölmez insan aslında, kimse ölmez, ölüm yok, başka bir görüş açısına, yeni bir bilinç alanına, bilinmeyen bir evrene göçmek var, o kadar. Nereden geldiğimizi bilmediğimiz gibi, nereye gittiğimizi de bilemeyiz. Ama, yaşamın öncesinde de, sonrasında da bir şeyler olduğuna kesinlikle inanıyorum. - Etkilemedi ki! Bütün bu olup bitenler gerçek dışı gibi geliyor bana. Benimle ilgisi yokmuş gibi. Doğrusunu isterseniz hiç hoşlanmıyorum da. Ne zevki var bunun? Kafamı kurcalayan tek şey, hayatımın yeniden altüst olacağı. Önüne gelen burnunu sokacak işlerime, bir sürü saçmalıkla uğraşmak zorunda kalacağım. Şimdi herkesin ilgilendiği bu kitapla ilgimi keseli çok oluyor; hiçbir anlamı kalmadı benim için. Kendilerine heyecan veriyor, diye beni de heyecanlandırdığını sanıyorlar. Herkesce kabul edilmeyi çok önemsermişim gibi geliyor onlara. Beni kabul etmelerine önem verdiğim kişilerin beni çoktan kabul ettikleri kanısındayım. Herkes beğenmiş beğenmemiş, umurumda bile değil. Doğrusunu isterseniz, ağırıma da gidiyor bir bakıma. Bana büsbütün aykırı düşen nedenlerle beğeniyorlar kitabımı. Gereğince değerlendirildiğim anlamına gelmez bu. - Bunu ne zaman sorsalar The Colossus of Maroussi derim. - Cancer'i bir daha okudum geçenlerde, sandığımdan daha iyiymiş. Sevdim de. Daha doğrusu şaşırdım. Yıllardır almamıştım elime. İyi olmasına iyi, sağlam nitelikleri de var ama The Colossus of Maroussi hayatımın büsbütün ayrı bir düzeyinde yazıldı. Sevinçle dolu olduğu için, sevinci anlattığı, insana sevinç aşıladığı için seviyorum onu. - Unutuldu gitti, ama belki günün birinde tekrar ele alırım. Kendi yaşantılarımı konu ettiğim kitaplarda ne yapmak istediğimi açıklamağa çalışacaktım bu incelemede. Böylelikle, yapıtın gerçek anlamını yazarın açısından ortaya koyabilirim diye bir umuda kapılmıştım. Oysa, yazarın bakış açısı da, çeşitli bakış açılarından biri olabilir ancak. Yapıtının üstüne düşündükleri, söyledikleri, öteki düşüncelerin, seslerin uğultusu arasında kaybolup gider. Sandığı kadar iyi bilebilir mi bir yazar ne yaptığını? Bilemez bence. Uykudayken söyledikleri ve yaptıkları kendisine anlatıldığı zaman şaşkına dönen bir medyumdan farkı yoktur yazarın."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/679524950880796672/claudine-monteil-ger%C3%A7ek-bir-feminist-iyi", "text": "Fransa'daki kadın hareketi öncülerinden Simone de Beauvoir'ın yaşamının son yıllarında yanında olan Claudine Monteil, izlerimlerinden ve bu etkileşimden yararlanarak 12 kitap yazdı. Aralarından sadece Özgürlük Aşıkları Türkçeye çevrildi. Monteil, Beauvoir iyi yemeklere düşkündü, bizi de pahalı lokantalara götürürdü diyor. akademisyen olan annesinin 1948 yılında Claudine'e hamileyken, yılının baharında ise 20 yaşındaymış. Beauvoir ise 62. Fransız Kültür Merkezi'nde Beauvoir üzerine bir söyleşi yaptı. - Fransa'daki kadın hareketleri 1968 öğrenci hareketleriyle başladı. O dönemde siyasi partilere güvenmiyorduk. Çünkü hepsi erkekler tarafından yönetiliyordu. Cezayir'in Bağımsızlık Savaşı'ndan çıkılmıştı. Cezayirli kadınlar ülkelerinin bağımsızlığı için savaşmıştı. Savaştaki rolleri bittikten sonra ise evlerindeki görevlerine dönmüşlerdi. Sovyetler Birliği'ndeki kadınların şartlarının iyi olmadığını da biliyorduk. Bütün bu çerçeve Beauvoir ile karşılaşmamı anlatmak için önemli. Feminist hareketin en gençlerinden biriydim. Beauvoir benimle tanışmak istediğini söylemiş. - O dönemde işçi kadınlarla bazı çalışmalar yapmıştım, bunu duymuş olmalı. Bu arada ben Fransa'da bilimle uğraşan bir anne babanın kızıyım. Annem de akademik çevrelerde önemli bir noktadaydı. 1948'de evlendiklerinde babamın arkadaşları ona 'Evinin kadını olacaksın herhalde' demişler. O da 'Öneriniz için teşekkür ler ama hayır' yanıtını vermiş. Annem bana hamileyken Beauvoir'ın 'İkinci Cins' kitabını okuduktan sonra 'Yalnız değilim,' diye düşünmüş. Bunu tanıştığımızda ona da anlattım. 'İşte ben bu İkinci Cins'in çocuğuyum,' dedim, o da bana 'Yaramaz çocuksun yani' dedi. Hep bir Beauvoir hayranı olarak büyüdüm ve onun gibi heyecan verici bir hayatım olmasını istedim. 1968'in özgürlük rüzgarı eserken, Fransa'da genç bir kızın Beauvoir'dan etkilenmemesi düşünülemez herhalde.. - Evet, düşünün 20 yaşındayım, idolüm Simone de Beauvoir'ın kapısını çalıyorum. Bana tam saat 5'te gelmemi söylemişti. Tam 5'te geldim. Kapıyı kendisi açtı ve 'geç kaldınız', dedi. Korkunç bir çalar saati vardı, hep 7 dakika ileriydi. - Evet, çünkü Sartre ve Beauvoir herkesin görüşmek istediği kişiler oldukları için yazmaya zaman kalmayacak diye korkarlardı. Ben de zaten korku içindeydim, bir de böyle karşılanınca iyice heyecanlandım. Ben bu görüşmeye yapacağımız eylemleri dinlemek için gitmiştim, ama o bana 'Fransız kadınları için ne yapalım,' diye sordu. Çok hızlı düşünen ve çok hızlı konuşan birisiydi. Ben de aynı süratte cevap vermem gerektiğinin farkındaydım. Eğer öyle yapmasaydım, hayalkırıklığına uğrayıp ilgilenmeyecekti. Beauvoir ile hikayemiz böyle başladı. Bu dostluk tam 16 yıl sürdü. - O yıllarda Katolik dininin etkisiyle kürtaj bir tabuydu, kesinlikle yasaktı. Bir manifesto yazmaya karar verdik, bu ünlü manifestonun ismi de 343 manifestosu ydu. Çünkü 343 kadın imzaladı. Hiç kürtaj olmamıştım, ama dayanışmaya katılmak için ben de imzaladım. Kürtaj kelimesi de 24 saatte günlük hayatın içine girdi. Bir sonraki seçimlerde de yasak kalktı. - Evet, her pazar günü toplanıp yapacağımız eylemleri konuşuyorduk. Çok sade bir insandı, ama güzel yemekler yemeyi severdi. Evde yemekleri hep çok iyi bir aşçı da olan, ressam kızkardeşi Helene yapardı. Beauvoir özellikle çikolatalı sufleye bayılırdı. Yemekten sonra kızkardeşine 'Sen gerçek bir burjuvasın' derdi. Lokantaya gittiğimizde de çok iyi yemekler ısmarlardı 'İyi bir feminist iyi yemek yiyendir' derdi. - 1975'e kadar çok yoğun bir hareketti bu.. Her gün hakarete uğrayıp gülünç duruma düşürülüyor, fiziki zorlamalarla karşılaşıyorduk. O dönemde Fransız toplumunun bir duvar olduğunu ve o duvara çarptığımızı düşünüyorduk. Biz skandal yaratıcılar olarak görülüyorduk çünkü... Erkekler ve Fransız toplumu için ise hiç sorun yoktu. Bizim hareketimizde kadın sorunları yüksek sesle konuşulup topluma yayılmaya başlandı. Bugünse bütün sorunların çözüldüğü söylenemez. Kadın erkek arasındaki maaş farklılığı hala devam ediyor. - Sadece bu kadar değil tabii... Savunma Bakanı çok saygı gören bir kadın ama çok az kadın milletvekili var. Parlamentonun sadece yüzde 13'ü kadın. Kadınların ekonomik özgürlüğü var, doğum kontrolü serbest ama Fransız toplumu parlamentoda daha fazla kadın görmek istiyor. Üniversitelerde de erkek öğretim üyesi sayısı yüzde 87'lerde.. Yani aşılacak çok uzun bir yol var. Ama 35 yıl geriye baktığımda büyük yol kat edildi. Yine de her an uyanık olmak lazım, çünkü kazanılan her hakkı kaybedebiliriz. Erkeklere hiç güven olmaz. - Beauvoir'ın düşünceleri hala çok modern. 'İkinci Cins' kitabı hiçbir zaman günümüzde olduğu kadar çok başka dillere çevrilmemişti. Genç kadınlar isterlerse erkekler kadar heyecanlı bir hayatları olabilir. Sadece hayallerinin peşinden gitmeleri gerekiyor. Simone de Beauvoir bize hep şöyle derdi: 'Hiçbir şey kazanılmış değildir, özellikle kadın hakları. Bir ekonomik veya siyasi kriz anında kadın hakları sorgulanabilir. Bütün ömür boyu uyanık olmak gerekiyor.' Kadınlar hayatlarının kontrolünü kendi ellerine almalı. Monteil Sartre'ın çok fazla metresi olduğu halde Beauvoir'a aşıktı. Beauvoir'ın zekası onu etkiliyordu. Yazdıklarını ilk ona okuturdu. - piriltii liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/679525153854636032/i-lhan-berk-i-stanbul-benim-atardamarlar%C4%B1mdan", "text": "Bir kent; bir ağacı, bir kuşu, bir insanı, bir çarşısı, bir lokantası, bir sokağı anlatılarak var edilebilir mi? O şehir İstanbul, yazan da İlhan Berk ise var edilir. Şair, İstanbul Kitabı'nda, şehrin insan, tarih, coğrafya demek olan mitologyasını yazmak istediğini söylüyor. - İstanbul Kitabı, 1944-1980 yıllarını kapsıyor. Kitap iki bölümlük. İlk bölüm, 1947'de çıkan İstanbul kitabımdaki şiirleri içeriyor. Ayrıca o evrede yazıldığı halde kitaba girmeyen altı uzun şiir de bu kitapta yer alıyor. İkinci bölümdeki şiirlerse, üç yıldır üstünde çalıştığım yeni şiirlerim. Mitologyalar dediğim bu bölümde: Lale, Aya Triada, Güvercin, Kınalıada, Dolapdere, Elia Marvo, Cumhuriyet Lokantası, Kapalıçarşı, Çınar, Beyoğlu şiirleri var. Yıllardır İstanbul'u yazıyorum. Bir bölümü Kül adlı kitabımda çıkan bu düzyazı-şiirlerle İstanbul'un insan, tarih, coğrafya demek olan mitologyasını yazmak istedim. Çağımızın mitologya kahramanları artık tanrılar değil; insanlar, kentler, nesneler, hayvanlar. Bu yoldan İstanbul'u İstanbul'un bir ağacını, bir kuşunu, bir insanını, bir çarşısını, bir lokantasını, bir sokağını böylece onu yazmak bu dünyada var etmek istedim. Mitologya dediğim bu. Bu olgu benim daha önceki kitaplarımda da var. Hem eski, hem yeni çağların bu büyük kenti, bu dükalık bütün boyutlarıyla vursun istedim. Öte yandan, İstanbul'u anlatmak gözümde daha da bitmiş görünmüyor bana. Benim atardamarlarımdan biri diye bakıyorum ona. Kentler hem benim hep konularım olagelmiştir. - Doğu'da da, Batı'da da birçok ozanların yaşadığına, yaşıyor olduğuna inanırım. Bu belki şiiri bir dünya şarkısı olarak düşünmek istememden geliyordur. Elimden geldiğince de bu ikiliği yok etmek isterim. Şiiri, şiirin yapısını, yani kendisini bu dogmadan kurtarmak gerekir. Yeryüzünde kapalı ekonomiler çağı geçti, dili zorlamak, ona dünyalık bir yapı kazandırmak gerek. Bu bir tekdüzeliğe gitmek değildir. Şiiri herkesin yapmaktır. Ben ulusallık olgusunu salt yaratıcıya, yaratıcının dünyayı kavrayışına, özümleyişine, yani kendi olmasına bağlarım. Ortada bir ozan varsa, ozansa bu, ulusaldır da. Sorun Doğulu olmak, Batılı olmaktan önce budur. Türk şiiri şimdi bu evrededir. Doğuyla da Batıyla da hesaplaşmaktadır. Kendi olmak için. Nazım da, Oktay Rifat da öyle gelmediler mi bugünkü yerlerine. Bana gelince, kendime, bir kendime bakıyorum artık. - Çağdaş yazının konusu kentlerdir. İnsan yaşamı oralarda çörekleniyor da ondan. Şiir bu yüzden yatağını oralara sermiştir. Yalnız geçmiş değil, şimdi de, gelecek de orada boy gösteriyor. Bir yaşama biçimi koymaktır şiirin işi, kentlerden devraldığı budur. Daha ne istenir? Bir kentin tarihi, coğrafyası dediğimiz de bundan, bu yaşama biçiminden başka bir şey değildir."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/679525398449618944/fernando-pessoa-okurken-taht%C4%B1ndan-vazge%C3%A7mi%C5%9F", "text": "Okuyorum ve işte özgürüm. Nesnelliğe ulaşmışım. Ben olmaktan, o dağınık varlık olmaktan çıkmışım. Okuduğum şey, üzerimde pek hissetmediğim, sadece bazen ağırlık yapan bir giysiye benzemiyor, dış dünyanın, her haliyle hayranlık uyandıran engin aydınlığına dönüşüyor o ya da hepimizi gören güneşe, huzurlu toprağa gölgelerini saçan aya, denize açılan geniş topraklara, ta tepede yeşil başlarını sallayan ağaçların oluşturduğu o kara kütleye, bahçelerdeki havuzların donmuş sessizliğine, asma tünellerinin altından vadilerin dar yamaçlarına inen üstü kapalı yollara. Tahtından vazgeçmiş kral gibiyim okurken. Nasıl ki kralın asasıyla tacı en yüksek değerine kral giderken onları yere bıraktığında ulaşırsa, ben de sıkıntının, düşün bütün madalyalarını giriş odalarındaki taşlara bırakıyor, sadece bakışımdaki soyluluğu kuşanmış olarak merdivenleri tırmanıyorum. Ölürcesine okuyorum. Ve klasiklerin, sakinlerin, acı çekseler bile bunu asla söylemeyenlerin, bana kendimi kutsal bir yolcu gibi hissettirenlerin dünyasında işte onların dünyasında - kendimi kutsanmış bir hacı, amaçsız dünyanın nedensiz seyircisi, çekip giderken, hüznünün son sadakasını son dilenciye veren Büyük Sürgün Prensi gibi hissediyorum."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/679701575480033281/azize-bergin-sadece-yazmak-isterim-g%C3%BCzel", "text": "Charles Dickens'tan George Orwell'a, Dan Brown'dan Arthur Hailey'ye 55 yılda onlarca kitap çevirmişti Azize Bergin. Mesleği gazetecilikti. Uzun yıllar Hürriyet'te dünya basınını izledi, gelişmeleri Türk okuruna aktardı. Babıali'de başlamıştı meslek hayatına. İkitelli'deki plaza çağında da aynı ilkelerle devam ettirdi. Ne dişiliğini öne çıkardı ne de ilişkilerini... Tercihinin bedellerini ödemek zorunda kaldı. Günün birinde hoyratça mesleğinin dışına itildiğinde kırgınlıklarını unutmak için anılarını kaleme aldı. 2016 sonbaharında, 85 yaşında hayata veda eden Bergin Bunları yapmaya değer miydi, diye kendime soruyorum ama cevabını veremiyorum diyor. yandan da olan bitene anlam vermeye çalışıyordu. işe... O yıllardaki 3-5 kadın gazeteciden biriydi. Ben, gazeteciliğine alışmak. Başka türlü bir yabancılaşmaydı. bir heyecan değildi belki bu ama yazmasa yaşayamazdı. Birlikte çalıştığı gençlere uyum sağlamaya çalıştı ama yazılan yazıları, yapılan röportajları hiç beğenmedi. Hatta kendisiyle yapılan röportajları bile eksik buldu Benimle yapılan röportajlarda ben yokum, kitap var. Oysa ben olsam beni daha iyi tanıtacak sorular hazırlardım. Ayşe Arman bile 'Arkanızda birileri olmadan mı bu kadar yıl çalıştınız' diye sormuştu. Sponsorsuz çalıştığıma inanamadı. Yeni gazeteciler yazı yazmanın zevkine tam varmamış insanlar... O bir başka zevkti. Bunları yapmaya değer miydi, diye kendime soruyorum ama cevabını veremiyorum. An be an değişebilir. İyi bir kemancı olmayı hakikaten çok isterdim. Bizim aile hep müzisyen... Annemin büyükbabası besteci Medeni Aziz Efendi, annem keman, teyzem piyano çalar... Kuzenlerim operada çalışıyor. Ben çocukken masal dinlemedim, bestecilerin hayat hikayelerini dinledim. Müzikle yoğruldum. Müziği bırakmak zaman zaman içimi titretiyor. Sonra... İkitelli gazeteciliğinde kırgınlıkları birikince başladı yazmaya... Biraz kırgınlıktan başladım anılarımı yazmaya. Bir köşede oturuyordum, iş veriyorlar yapıyorsun yapmıyorsun. Belirsiz bir ortam oldu bir ara... Çok kırıldım."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/679702012852666368/%C5%9Fair-i-hsan-raif-han%C4%B1m-hayalindeki-kuvveti", "text": "Son Osmanlı vezirlerinden Köse Mehmed Raif Paşa'nın kızıydı. Rıza Tevfik Bölükbaşı'dan özel dersler aldı. Büyük şehir ve çevre kadın şairleri içinde hece ölçüsünü ilk o kullandı. Milli edebiyat akımından ve Bölükbaşı'nın şiirlerinden etkilenerek yazdığı şiirleri Gözyaşları (1914) kitabında topladı. 1926 da, ameliyet için gittiği Paris'te hayatını kaybettiğinde 49 yaşındaydı. 20 Nisan 1926'da idi, Köse Raif paşanın büyük kızı İhsan Raif hanım geç kalan bir apandisit ameliyatını mütakip Paris'te vefat etti; çünkü, eceli gelmişti bir... Ameliyat geç kalmıştı iki... Zavallı İhsan hanım durup dururken yollandı gitti. Raif paşa uyanık ve uzağı gören bir zattı; oğullarına mükemmel tahsil ve terbiye verdi. Onları buranın ve Avrupa'nın en iyi mekteplerinde okuttu; kızlarına da hususi hocalar buldu ve pek iyilerini buldu. Üstadımız Rıza Tevfik ve Tevfik Lami gibi; okuttu, fakat onları tutacakları yolda serbest bıraktı. Mesela Nihat mükemmel bir mühendisti, hariciyeci oldu; ağabeysi Ragıp bey de aynı şeyi yaptı, hem mükemmel yapı; Fuat bey ağabeyleri asker ve Sultan Hamidin yaveri oldu. Bu vazifelerinin her ikisi ona yakıştı. Zira ehli idi. Bir taraftan da lisanda eski Türkçe hevesine düşmüştü. Rıza Tevfik beyle münakaşalarda bulunurdu. Vapurlar dururdu sahil boyunda / Güneşin koynunda uyurdu soğuk; / Sükunla baş başa bir kış gününde / Sevdalı Beldeye misafir olduk. Çamların altında fısıltı bitmiş / Sükutu dinliyen her yer ıssızdı; / Gezinen gölgeler çekilip gitmiş / Her ağaç öksüren hasta bir kızdı. Kızlara benziyen hasta çamların / Başlarında birer beyaz yemeni / Diyorlardı gelin bizi kurtarın / Atın saçımızdan şu ak kefeni. Uçan bir kuş bile yoktu havada / Çiyleri titriyen çama dayandım; / Baş başa verip de o gün Adada / Hep siyah gözlüler ağlıyor sandım. Baktım ki denizin rengi de atmış / Dağ eteklerini sarmıştı güneş; / Martılar sahilde pusuya yatmış / Çamlıklar arardı kendine bir eş. Uzandım şöylece çamlar altına / Maziye buluttan kefenler ördüm; / Sevdalı Beldenin garip bahtına / Ağlıyan... Ağlıyan gönlümü gördüm... İhsan Raif hanım güzel ve hisli şairelerimizden biriydi. Lisanına hakimdi, dürüst yazardı: Neşeli, şakacı, nüktedan, çok hassas, çok terbiyeliydi; bütün muzipliklere tahammül eder; hey gidi dünkü çocuklar he, der gibi yüzümüze bakar, dudak bükerdi. Demek istiyorum, müsamahakardı, affetmenin zaferini bilirdi. Allah rahmet eyliye; ihmal etti hastalıağını; çok yazık oldu İhsan hanıma."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/680089129631039488/enis-batur-%C5%9Fi%C5%9Fedeki-mektuba-%C5%9Fi%C5%9Fede-mektup", "text": "- Bilmiyorum büsbütün özel 'zihinsel çalışma' biçimleri var mıdır, ne olursa olsun çeşitli işleme biçimlerinin varlığından söz edilebilir sanıyorum. Benim zihnim, belki pek çok benzeri gibi, birbiriyle çelişen iki hareket tarzı tutturuyor genelde: Bir, merkeze yönelen, kendisini çekirdeğin etrafında deriştiren, yoğunlaştıran hareket var; bir de, merkezkaç kuvvetle çepere doğru savrulan karşı-hareket var. Bu zıtların birlikteliği yönlendiriyor zihnimi, gibi geliyor bana. Yoğunlaşmakta güçlük çekmiyorum, ola ki bundan, parçalanmaktan ve dağılmaktan ürkmüyorum. Yazarken eksen\"i unutmam hiç, ona döneceğimi bilmek firari hareketleri benimsememi kolaylaştırıyor. Tabii, verdiğin örneği düşünecek olursak, metne ayrılan vakit de önemli: \"Tahta Troya topu topu 50 sayfalık bir metin, ama bir buçuk yılda, iyi-kötü her gün üzerinde çalışarak yazmıştım onu. Böyle olunca dağılmaya da, toplanmaya da zaman kalıyor. - Her şey, herkes, iki kutup arasına gerer trapezini. İman ve şüphe. Baktığım iç ve dış dünyayı tutmak, sarmalamak, onlara nüfuz etmek isterim. Öyle olduğunu sandığım anlar olur. Kısa sürer bu. Elimden sıvışıp gittiklerini görürüm. Yeniden başlarım. Hepimizde bir, birkaç Sisifos barınır. Zaman zaman, iş\"imizin bir tür boşinan ya da kanı oluşturmak olup olmadığını düşünürüm. Pek çok insan bu alıştırmayı yapar; yazma uğraşı bunu daha sık yapmaya sürüklüyor insanı. - İşte burada, trapezin hangi kutbu ağır basıyor sorusu ortaya çıkıyor. Şüphe; içeri ve dışarı yönelik şüphe belirgin bir üstünlük gösterdiğinde her şey sık sık yer değiştirmeye başlıyor: İnsan vardığı eşiklerin, çizdiği sınırların, ördüğü duvarların belirsizliğini keşfediyor. Bilim adamı olsaydım, kesinlik arayışı beni herhalde yıkardı. Bilginlerde, bilimerlerinde inancın payının yüksek olmasını anlıyorum. Kişi şair, sanatçı olduğunda kesin gibi görünenin bile arkasına uzanmak için kıvranma eğilimi artıyor sanıyorum. Kendi kimliğiyle oynamasının, oyunu bir tür oyunbozanlık katına çıkarmasının, kazanılacak bir şey olmadığını bilmesiyle ilgisi var bence. - Şiirin ne olduğunu biraz daha iyi biliyorum. Yaşam'ın ne olduğunu bilemiyorum buna karşılık. Her ne ise, Yaşam akıp giderken şiir onun dışında bir yerde olur, varolur. İnsan şiir kurarken bir de yaşayamaz. Sonra yaşama katılmaz mı şiir, katılır, her şey yaşama katılır zaten, ama tekrarlıyorum, şiirin varoluşu yaşamın biraz berisindedir. Okurken de biraz böyle değil mi durum: Şiir okurken, gerçekten şiir okuduğumuzda neredeyizdir? - Epeydir kendi yazımı, kitaplarımı birer 'konu' olarak gördüğümü saklayacak değilim. Onlardan birini ya da birkaçını şüphesiz, kendi adımla, ama bir başkasıymışcasına akıl yürüterek yoklamak isterim. Nabokov'un \"Yevgeni Onegin çevirisi için yaptığı dev boyutlu bir çalışma ortaya koymak: Bu çekici tasarıyı erteliyorum durmadan. Celladım ya da avcım, böyle birinden, birilerinden ne beklerdim? Metinlerim arasındaki toplam bağlantıların kataloğunu çıkarmasını sözgelimi. Ya da Doğu-Batı Divanı\"nın bir bakıma yerlem envanterini: Şahıslar, zamanlar, mekanlar. Neden birini, öbürünü, diyebilirsiniz: O sonuçları bilmediğim, merak ettiğim için. - Konu karmaşık, soru çapraşık, bana bütün bunları daha iyi anlayabilmek için vakitler gerek. Süreğen bir derinlik kazanma çabasından söz edebilirim yalnızca. Gündelik yaşama bir iki dublör sunma zorunluğu doğuruyor bu, yıldan yıla geçtikçe. Kişi, gerçek prizmasını ortalama bağlamının dışına çıkarak kullanabiliyor ancak: Yapayalnız kaldığında, yolcu çıktığında, \"ev\"ine çekilebildiği anlarda. Acıysa, en çok acı veren, sahici hayata ayırmaya hak kazanabildiğimiz anların sınırı. bereket, \"asıl iş\"im, kendimle birlikte oluşuma ayarlı ve pek çok kişiden fazla çalışıyor, çalışabiliyorum. Olanaklarım elverseydi, bugünkünden çok geri durmak, derinlik kazanmak isterdim. - Ayırmak, ölçülendirmek kolay değil böyle durumlarda. Bir keresinde, Ece, \"yüreğine çengelli iğne ile tutturmak gibisinden bir yaklaşım getirmişti. Dönüp dolaşıp, iman/şüphe ikilemine getiriyorum sözü: Küçük adam kendisinden kuşku duymuyor pek, kurcalamak istemiyor fazla, duygusundan düşüncesinden neredeyse emin oluyor. Bir de, toplumsal başarıyı gereğinden çok önemsiyor. En iyisi, müşteriyi hiç düşünmemektir. Şişedeki mektuba şişede mektup gelirse arasıra, yeter, yetmelidir. İnsan, genellikle, yaptığının kendisi kadar hiç kimseyi ilgilendirmeyeceğini bilir, kabul ederse yol alır, vasat eşiğinden atlayabilir. - Sahici ilkel de, sahici uygar da, yeryüzü ölçeğinde azınlık statüsüne giriyor aslında. Biri neredeyse eldeğmemiş, bozuşmamış; öbürü olabildiğince kendini yontmuş, inceltmiş, korunmuş olan iki kategoriyi ayıracak olursak, Hayat'ı, döndüren ne yazık ki ortadakilerdir. İlkel olunamaz, doğulur. Uygar doğulmaz, olunabilirse olunur. Bütün bir iç ve dış program gerektirir uygar olma süreci, üstelik kesin bir derecesi yoktur. Işık, diyorsun ya, bana anlamlı görünen Karanlık ve Aydınlık gerçekte. Birine yaklaşan ötekini de seçebilir, tamıtamına göremese de. Bu açıdan, uygar'ın ilkel'le buluşma noktasını aramak can alıcı önem taşıyor. İnsan'ın, hayvan'dan ve bitki'den, su'dan ve taş'tan, toprak'tan ve ateş'ten öğrenmesi gereken bunca şey olmasının nedeni de bu, sanırım. Ne ki, bir daha söylüyorum, Hayat daha çok 'ortada' geçip gidiyor, bizi birinden ve öbüründen uzaklaştırıyor. Son iki yüzyıl, kaçacak yer bırakmadı insanoğluna, yitirilmiş cenneti sanatta ya da yazıda kovalamamıza yol açan biraz da budur. - Opera\"nın ikinci cildinde de, tıpkı ilk ciltte olduğu gibi, en ciddi sorunum \"mizansen ile iç ritm arasında bir uzlaşma biçimi oluşturma konusunda doğuyor. Her bölümde kıvrandırıyor bu sorun. Lirik şiirler çerçevesinde, son yıllarda, söz-ses dengesinin yarattığı düğümler vaktimi alıyor: Karacoğlan, Petrarca, Gongora, Rönesans musikisi ile didişiyorum. Şiir, gerçekten de matematikten farklı bir uğraş değil: Sorunu koyuyor, çözümü arıyorsunuz. - Divan şiirleri, bana Hayat'ı kuşatma konusunda açılımlar getirdi. Şiir ile öykünün alışverişi çok eski zamanlara dayanır, Homeros'tan bu yana anlatıyor şairler. Doğu'da da aynı eğilimle karşılaşırız. Şüphesiz, bugünün şairi, anlatı eğrileri konusunda dünün şairinden ayrılacaktır: Bizler sinemanın çocuklarıyız bir yandan. Öte yandan, radyo oyunları dinleyerek, çizgi-roman okuyarak yetiştik. Şiirin öyküye bulaşması açısından bütün bu verileri gözönünde tutmak gerekir. - Bende 'anlaşılmama isteği' olmadı hiç. Ahmet Oktay, sanırım, anlam tabakalarını kuruş, içiçe geçiriş biçimimde gözüken karmaşıklığa dikkat çekiyor. Her durum, açık ya da örtük, bir çokanlamlılık koyar önümüze; hem yatay ve dikey, hem de sarmal bir akışı vardır olayların, insanların. İmge mekanizmam böyle çalışıyor. Kişi kendisini bazen aşağılar, hiçe sayar, sıfırlar: bazen de yüceltir, kutsar. Ne biri doğrudur, ne de öbürü; ama, denge genelde böyle tutturuluyor galiba. Aynaya bakmak, ille de aynada gördüğünüzü beğeneceksiniz anlamına gelmiyor: Belki de anlamaya çalışıyoruz oradan yansıyanları. - oldu hep: Yalnızlığımızın altında ezilmemenin formülü, diyebiliriz. Onlar, sizinle birlikte, 'içeridedir'. Benliğim, eşim, işim: Fanusu bu üçgeni kurup kapatmak mümkündür. Gelgelelim, kendim karar verebildiğim ölçüde başarı sağlayabilirim. - Şiirin ne ve nasıl olduğu üzerinde görüş birliği yok galiba. En iyisi, herkesin kendi tanımını getirmesi belki de. El\"imle çalışıyorum, ama \"uz\"um, \"beceri\"m salt bu organa bağlı değil, görüyorum. Zihnim, imgelemim, bilincim ve bilinçaltım \"iş\"imi bilinçlendirmede \"el\"ime ne kadar yardımcı oluyorlar, ne kadar köstek? Şairin algı refleksleri, şair olmayanınkilerden ayrılır. Çalışma refleksleri benzeyebilir. İki, üç yıldır Ovidius'la boğuşuyorum, iki bin yıl önce yaşamış benden, reflekslerimiz açısından hiçbir fark yok aramızda. Yazı, yazma teknikleri başka, onlar çağdan çağa değişir, değişmiştir de. Ben, sözün ham gerçekliğini öteden beri önemsemiş biriyim, \"yetkin teknik bu hamlığı zedelemeden verme yöntemidir. Şairin teknik bilgisi ona tuzak kurabilir, teksnisyenliğinin dozunu iyi ölçmesi gerekir. - Önce Yahya Kemal tabii, yolumuzu açan odur. 1945-65 arası yazdıklarıyla Dağlarca, sonra. Ardından, benim için, Necatigil, Ece Ayhan ve Oktay Rifat gelir. Bu beş şair, şiirimizin parametrelerini değiştirmişlerdir. - Yayıncılık yapıyor olmam, yaklaşık 25 yıldır, yeni şiiri izlememi kolaylaştırıyor. Kendi kuşağımdan beğendiğim şairler var; daha yenilerden de. İsim vermek biraz gül dağıtmak anlamı taşıyor, bundan kaçınıyorum. Büyük bir üretim var, 1970 sonrasına baktığımızda, yüzlerce şiir kitabı yayımlandığını görüyoruz. Buna karşılık, değerlendirme cephesi çok zayıf. Şiirin yalnızlığı diyorum, şairin yalnızlığı da var demek. - Osmanlı şiirinin trigonometrisini çıkaran bir tek kişi olmuştur: Tanpınar. O da bu işi derslerinde yapmış, oturup yazacak zamanı bulamamıştı. Tek tek şairlerin yapıtları üzerinde bu türden bir işleme dalmak iyice zor görünüyor bana. Bir yandan, kendi şiirleri arasındaki uzaysal denge, bir yandan metinlerarası ilişkiler: Kapsamlı ve çapraşık ilişkiler kısacası. Özne dediğinde iyice ürküyorum: Şiiri yürüten ben\"ler nasıl konumlanabilir? Bazen şairin kendisi, öteki-benidir bu, bazen şiirin kendisi ya da bambaşka biri, bir \"şey -kolay gelsin! - Söz alan kişi, yazdıklarında ve söylediklerinde kaydolmuş olanlarla takip ediliyor genellikle. Ya sözünün içindeki sessizlikler, suskular? Ya yazmadıkları, söylemedikleri? Bir inceleme konusu daha işte. Hep aynı örneği veriyorum bu konuda; Borges'in Kur'an için Arap kültürünün ürünüdür, çünkü develerden hiç söz edilmez demiş olması bir fantezi değildir. Söylemek, yazmak, yapmak bana öteden beri giderilmez bir susuzluğun göstergesi gibi geliyor. Hani, asıl söyleyeceğimi daha söylemedim durumu. - Üretken değilim demiyorum, üretkenliğim abartılıyor diyorum, dünya ölçeğinde üretkenliğe bakarak. Bir yazı insanı olduğum doğru elbette; düzeni, sıkıdüzeni olan biri olduğum da. Ama olağan bir ritmim var: Ciddiye aldığım bir özel hayatım, bir iş hayatım, bir de iç hayatım olması yeterince açıklık getirir mi soruya? - \"Opera\"nın ilk kıvılcımı 1974'te çıkmıştı; ilk yazma girişimleri 1979-80'de geldi ; kesin yazıma 1985'te başladım. 12 bölümlük çatı, başladığımda hemen hemen hazırdı. Geçen süre içinde bazı bölümlerin sırası değişti yalnızca. Her bölüm için binlerce sayfalık belge okumam gerekiyor, onları fotokopiler halinde dosyalıyor öyle çalışıyorum. Fetihle ilgili bölüm için örneğin, tam bir Bizans ve Fatih dönemi uzmanı kesildim, hatta tarihçilerin yanlışlarını bulmaya başladım. Bazı bölümler için özel yolculuklar yapmam gerekiyor, Firnas'la ilgili olarak Endülüs'e, 1789'la ilgili olarak Devrim hapisanelerine gittim, Ovidius'un doğduğu köyü görmek için İtalya'nın ortasında kaybolmayı göze aldım. Bunları biraz da şunun için söylüyorum: \"Opera\"yı neredeyse hayatımın gölgesi kıldım yıllardır, bir tek masabaşında yazarken oluşan bir kitap değil o, beni Zaman'ın ve Coğrafya'nın uçlarına savuran anlamlı bir uzun yolculuk da. Tek dileğim, onu bitirmeye hak kazanmak. Tuhaf, neredeyse batıl bir istek bu. Kaç yıl çalışmam gerektiğini bilmiyorum üzerinde, ne kadar gerekecekse o kadar çalışacağım, anlaşılan bana bir de uzun ömür gerek."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/680089413997445120/yusuf-ziya-orta%C3%A7-mektep-arkada%C5%9F%C4%B1m-y%C3%BCcel", "text": "Benim bir Ahmet Haşim'im vardı: Güzeli beraber tadar, çirkinden beraber iğrenir, beraber güler, beraber kızar, beraber acırdık. Sevincim onun da sevinciydi, öfkesi benim de öfkem! Benim bir Mithat Cemal'im vardı: Yalnız vücutlarımızla iki ayrı insandık. Bütün bir yaz, Anadolu Klübünün bahçesinde, neşemiz tek kahkaha olurdu. Şimdi yıllardır onsuzum. Mithat Cemalsiz bahçede dost gözlerle baktıklarım kimlerdir bilir misiniz? İhtiyar ağaçlar! Sanırdım ki bu ikisinin ölümü kadar acı dost ölümü olamaz. Olurmuş!.. İşte Hasan Ali Yücel'in ölümü. O, benim mektep arkadaşımdı. Vefa İdadisinde beraberdik. Zeki, çalışkan, hırslı bir öğrenciydi. Sonra, Birinci Dünya Savaşında birbirimizi kaybettik. Yalnız bir gece, eski Gaziantep mebusu rahmetli İshak Rafet'in zengin akraba konağındaki sofrasında konuşarak, gülüşerek, dertleşerek ve türküler, destanlar, nefesler okuyarak geçirdiğimiz bir gece, hala yıldız yıldız gönlümdedir. Asıl dostluğumuz bu üç dört saatlik kadeh arkadaşlığından sonra başlamıştır. - Sıfır nedir? - Sizin huzurunuzda ben! Bu imtihan gezisinde, Hasan Ali sıfır almayan tek yolcudur sanırım. Ona komünist dediler. Neden mi? Bu aydınlar çorağında kaybedecek tek insanımız olmadığını bildiği ve her değerin üstüne titrediği için! Ne oldu? Onun kaybetmek istemediği değerlerin hepsini başka milletler kazandılar: Şimdi, kimi Fransız üniversitesinde profesör, kimi Amerika! Bana sorarsanız demokrasimizin en büyük kurbanı Hasan Ali Yücel'dir. Geriliğe verdiğimiz bütün kurbanlar ondan sonra gelir. - En başarılı Milli Eğitim Bakanımız kimdir? - Yücel! İşte bu Yücel'i, bir gün, kendi partisi, kendi gazetesinin, Ulus'un sayfalarından bile koğdu! O kırılmış kalbin, ansızın duruşuna değil, bu kadar dayanışına şaşmalıyız. - piriltii liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/680325857412317184/mario-levi-bo%C4%9Faz%C4%B1n-sular%C4%B1n%C4%B1n-bizi-beklenmedik", "text": "- Romanı 1993 yılının Mart ayında yazmaya başlamıştım. Beni o günlerde çağıran birçok eski görüntüyle bir türlü yazılamamış, nicedir anlatılmayı bekleyen birkaç hikaye vardı. Bir yerlerimde, biraz da ayırdına varmaksızın gizlediğim, koruduğum 'sesler'iyse 'yazı'mın yoluna çıkmayı göze aldığım günlerden sonra gereğince duyabildim. Anneannem 1989 yılında ölmüştü. Dedem, altmış iki yıllık eşiyle, yaklaşık kırk yıl süresince paylaştığı Şişli'deki o apartman dairesini tek başına taşıyamayacağı duygusuna kapılmış, hayatının geriye kalan zamanını Göztepe'deki yazlık evinde geçirmeye karar vermişti. Ev boşaltılmış, kurtarılabilenler kurtarılmış, kurtarılamayanlarsa, böylesi yolculukları yaşamaya mecbur kalan birçok eşya gibi, başka yerlere, başka insanlar için gitmişti. Dedemin bana o günlerde, 'burada eski evraklar var' diyerek verdiği, küçük, çelik bir para kasası da vardı. Bu kasa, ticaret yaptığı günlerde, ona 'uğurlu' gelmişti, bana da gelebilirdi. Ayrıntılar arasında kaybolmuş, gerçek yerini ancak zamanla bulabilecek, küçük bir armağandı bu. Söylenenleri belki de bu nedenle gereğince önemsemedim, kasayı belki de bu nedenle açmak istemedim. Aradan bir yıl geçtikten sonra daireyi kiralamaya karar verdik. Bunun için tapuya ihtiyacımız vardı. Dedemden tapunun kasada olduğunu öğrendim. O kasayı işte o zaman açtım. Gerçekten de orada eski evrak vardı. 60'lı, 70'li yıllardan, günün birinde 'sorulur' endişesiyle saklanmış eski vergi makbuzlarıyla, önemli iş görüşmelerinin kayıtları gibi... Ancak o evrak arasında, eski bir mektup da vardı. Kızılhaç damgalı, Mayıs 1946 tarihli, Fransızca, el yazısıyla yazılmış bir mektup... Mektubu okumaya başladığımda, tarihi bir belgeyle, birinci elden bir tanıklıkla karşı karşıya olduğumu gördüm. O satırlar Cenevre'deki bir klinikte, dedemin ağabeyi Nesim'in kayınbiraderi Mösyö Alber tarafından kaleme alınmıştı. Mösyö Alber, ailesiyle birlikte toplama kamplarına gönderilmiş, geriye, eğer deyiş yerindeyse, hayata dönebilen tek insan olmuştu. O ölüm yolculuğuna Nesim de ailesiyle birlikte çıkmıştı. Mektup 'orada' yaşananları anlatıyordu. Kayıtsız kalamayacağım bir çağrıyla karşı karşıyaydım. Bu mektup üzerine uzun bir hikaye kurabileceğim duygusuna o zaman kapıldım. Kahramanlar birtakım değişimlere uğradı ama galiba. - Sadece kahramanlar değil, mektup da birtakım değişimlere uğradı. Mösyö Alber, İspanya İç Savaşı'ndaki yenilgiden sonra, Fransa'ya sığınmış bir siyasi mülteci oldu, Nesim'in en küçük kızı Jinet, aslında Toplama Kampları'nda öldüğü halde, romanda yaşatıldı. Bunlar da benim hikayelerimdi. Bir başka deyişle, bu dönüşsüz yolculuğun insanları, benimle, 'yazı'mda, bir başka yolculuğa çıktı, başka dönüşleri yaşadı. 'Yazı'nın yoluna çıkanların bildiği, kaçamayacağı bir yürüyüştü bu. Anlattıklarım, anlatmak istediklerim biraz da bendim çünkü sonuçta. - Dedem, ağabeyinin toplama kamplarında öldüğünü babasından gizlemiş. Onun, o günlerle ilgili, hiç unutamadığı bir anısı vardı. Bir sabah uyandığında, çok tuhaf bir rüya gördüğünü söylemişti babası. Bu rüyada Nesim, salonlarındaki büyük büfenin içine girmişti. Babası, büfeden birtakım iniltiler geldiğini duymuş, kapıyı açmış, açmasıyla birlikte de, uzun yıllardır görmediği oğlunu karşısında bulmuştu. 'Baba kapıyı kapa, burası çok kötü kokuyor' demişti Nesim, oraya neden girdiğini söylememiş, başını sessizce önüne eğmişti. Bu rüyaya anlam verememişlerdi o gün. Aradan bir süre geçtikten sonra, yaptıkları hesaplara göre, o rüyanın görüldüğü gecenin, Nesim'in gaz odalarında öldürüldüğü gece olabileceğini anlamışlardı. O büfe benim evimde duruyor şimdi, birçok eski hikaye, görüntü ve eşyayla birlikte, bende yaşamaya devam ediyor. Romanımda ilerlemeye, yürümeye çalıştığım günlerde, bana biraz da bu küçük söylenceler ışık tutmuştu. - Bu roman, öncelikle benim kendimde yolculuğumdu. Yolculuğumda, içimde bir parçalarını, en azından bir parçalarını gizlediğim, koruduğum insanlarla bu yüzden istesem de istemesem de karşılaştım. Bu karşılaşma bir kaçınılmazlıktı, bir yazgıydı. Karşılaşmaksa anlatmak, unutmamak, artık unutmamak için anlatmak demekti. Onlar sadece bireysel tarihimin değil, vazgeçemeyeceğim bir toplumsal belleğin izlerini de taşıyorlardı çünkü. Şimdi, onca uğraştan sonra, hala anlatmadığım, ya da anlatamadığım birçok insanın, bana kendilerini hatırlatmaya çalıştıklarını fark ediyorum. Böyle bakışın beni mutlu ediyor. Romanımı yazarken, Şehrazat'ın soluğunu sık sık yanımda hissettim çünkü. Anlatmak, hayatta kalabilmek için anlatmak... Ertesi gün ölebileceğini göz ardı etmeksizin anlatmak... Bu duygunun o kadar yakınındayım ki şimdi... Yahudi olmak, Yahudi bir yazar olmak ve bir Türk Yahudisi olmak nasıl bir şey? Bunu, kendi özel yaşamına dair şifreleri açık edesin diye sormuyorum... Mesela böylesi ilginç bir cemaatten olmak senin yazarlığının ve yaşama bakışının önünü mü açtı, yoksa hep başına bela, gereksiz bir ayrıntı mıdır bu?.. - Yahudiliğin 'laik' bir kimlik olarak da algılanabileceğine her zamankinden daha çok inanıyorum artık. Dindar olmak ya da olmamak tartışması beni artık ilgilendirmiyor. Ama bu kimliği irdelemek, sorgulamak, daha da önemlisi anlamaya çalışmak, benim için hani neredeyse bir kaçınılmazlık. Dünyanın neresine giderseniz gidin, Yahudi olmaktan kaçamıyorsunuz çünkü. Kader sözcüğünü bu yüzden seviyorum. Bu kaderden kaçmaya da çalışmıyorum üstüne üstlük. Doğduğum, kendimi anlatmaya, kırgınlıklarımı, umutlarımı, sevinç ve öfkemi duyurmaya çalıştığım dilde bir ilki denediğimi iddia etmem çok mu rahatsız edici öyleyse? Bunun için bir bedeli göze aldım. Boğaz'ın sularının bizi beklenmedik bir zamanda yutabileceği, ya da başka denizlere sürükleyebileceği korkusundan söz etmem boşuna değil. Ben bu korkunun da, bu korkunun dile getirilmek istenmesinin de irdelenmesi gerektiğine inanıyorum ama öte yandan, içinde, beni birçok kez birçok yere çağırmış birçok sesi barındıran bir yapı olarak düşündüğüm Türk edebiyatına ürkekçe bir taş bırakmak istiyorum anlayacağın. Bu taşı herkes istediği yere koyabilir. Kendine göre, kendisi için, kendi yerini daha iyi görebilmek için... Yerin bu durumda önemi yok. Bu taş korunmaya değer bulunacak mı, işte ben en çok bu sorunun yanıtını merak ediyorum... - İlişkilerimize yön veren en önemsenmeye değer itici güçlerden birinin 'gereksinim' olduğunu burada bir kez daha hatırlayabiliriz belki. Soykırım, Türk Yahudileri için, oralardaki tüm akrabalarına karşın, temel bir mesele değildi. Ama Türk Yahudileri, doğrusunu söylemek gerekirse, kendileriyle ilgili sorunları dile getirmekte de çok geciktiler, dahası yeterince yürekli olamadılar. Varlık Vergisi meselesini bile önce 'başkaları' anlattı. 40'lı yıllardaki sindirme hareketinin bunda büyük bir payı var kuşkusuz. Başkalıkları o insanlara, öncelikle, vatandaşlığını taşıdıkları devlet tarafından hissettirilmişti. Susmak, kendini korumanın bir başka biçimi olabilirdi sonuçta. Tüm azınlık toplumlarının kaderi bu. Yazdıklarıma bu 'başkalığım' yüzünden de ilgi duyanlar oldu ama. Onlara tüm benliğimle teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. İçin için oluşmuş, inşa edilmiş bir beklentiye, 'zamanında' yanıt vermiş de olabilirim. Sonrasıysa, belki de asıl önemlisi edebiyatın. Edebiyatın, ya da sadece 'yazı'nın. Hayatın o gizli yüzünü görebilmek için... Duyurmak istediklerime bu açıdan yaklaştığımda da, başka kimliklerimin çok daha derinlerinde gizlendiğini ve beni daha çok acıttığını söylemem gerekiyor. Bu durum, benim kahramanlarım için de geçerliydi... Bu İstanbul sizin İstanbul'unuzdu! Bu İstanbul sizdiniz! - Öncelikle şu 'mesaj' kavramını irdeleyelim biraz istersen. Etnik bir kimliğe dayalı bir mesaj vermek gibi bir amacım, dahası bir kaygım olmadığını bugüne dek hep anlatmaya çalıştım. Konuya böylesi bir açıdan yaklaştığımızda tespitine katılmamak elde değil. Ayrımcılığın farklı yüzlerini görmeye ve göstermeye çalışan, kimliğini biraz da böylesi bir arayıştan yola çıkarak inşa etmeye çalışan bir birey olarak, şovenizmin, beni, öncelikle o tarihin yolunda bekleyen tuzaklarına düşmemem gerekiyor. Ama sonuçta, tüm çekingenliklerimize ve kendimize çekilişlerimize karşın, her hareketimizin, bakışımızın ve kullandığımız sözcüğün bir mesaj ilettiği gerçeğini de göz ardı etmemeliyiz. Bizi biz yapan her ayrıntı bir mesaj iletir. Ben, İstanbul'u, bu romanımda, nostaljik bir ağıta dönüştürmekten çok, yaşayan, bizi bize tüm yanılgılarımızla gösterebilecek bir hikayede yeniden bulmak ve buldurmak istedim. 'Yaklaşın, biraz daha yaklaşın. Nasıl?.. Gördükleriniz sizi biraz şaşırttı değil mi? Oysa bu İstanbul sizin çok yakınınızdaki bir İstanbul'du. Bu İstanbul sizin İstanbul'unuzdu. Bu İstanbul sizdiniz...' demek istiyordum. Romanımda, anlattığım soykırım öyküsü de, etnik azınlık karakteri de önemliydi ama, asıl önemlisi, benim tüm yüreğimle bağlı olduğum bu şehir için bulmak istediğim 'dil'di galiba. Bu 'dil'de benim öfkem var, benim bu şehrin masalını ve duygusunu korumak için birilerine uzattığım bir el var. 'Yazım', sözcüklerin, sözcüklerimin daha da derinine inmek için çıktığım bu zorlu yolculuğumda, ancak bu 'dil'i gereğince duyurabildiğimde anlam kazanacak. Biraz da bundan sonrasından söz açalım... Yeni serüvenler hangi rotaya?.. Neler yapmayı tasarlıyorsun?.. Bu soluklu roman, seni izleyenlerin ve okurlarının çıtayı yükseltmesine neden oldu. Bu sana neler düşündürüyor?.. - İstanbul'u 'uzaktan' tanımış bir gemiye binmeye hazırlanıyorum. Bu yeni yolculuğa 'rota' sözcüğü çok uygun düşüyor. Başka bir sessizliğe girmek üzereyim. Umarım bu sessizlik, daha önceki gibi, yedi yılı aşkın bir sessizlik olmaz. Ama 'yazı' bu. Kimin, kimi, nerede beklediğinin bilinmeyeceğini, dahası kimi yolculukların yeni karanlıklara gitme anlamına da gelebileceğini boşuna söylemiyorum. O saat ustası, bize, kimi zamanların içimizde hep yürüyeceğini söyledi bir kere. Düşlediğim o yerlere ve insanlara kayıpları göze almadan ulaşamayacağımı da biliyorum artık üstelik. Ben, kendi adıma, tan yerinin kızıllığını bekleme sabrını göstereceğim... Not: Yazı İstanbul Bir Masaldı'da etnik bir mesaj yok başlığı ile yayımlandı."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/680326292432994304/cavit-orhan-t%C3%BCtengil-ali-suavinin-1867de", "text": "Ali Suavi'nin 31 Ağustos 1867 ve 3 Kasım 1868 tarihleri arasında Londra'da 50 sayı yayınladığı Muhbir gazetesi Avrupa'da yayınlanan ilk Türk gazetesi olarak basın tarihimizin önemli dönüm noktalarından birini teşkil etmektedir. Bu yazımızda, Ali Suavi'nin yüzyıl önce üzerinde durduğu konulardan dikkate değer bulduğumuz birkaçı ele alınacaktır. kelimesiyle kasdettiği Bizim reisimiz olan Padişah\"ımızdır. Ali Suavi'nin yüz yıl önce Londra'dan yükselen sesi bugün de düşündürücü olmaktadır. ara başlıklar edebiyatsoylesileri. com tarafından konmuştur."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/680326511414345728/bernard-shaw-kafas%C4%B1n%C4%B1-de%C4%9Fi%C5%9Ftiremeyenler-hi%C3%A7bir", "text": "Ünlü İrlandalı yazar, eleştirmen ve düşünür George Bernard Shaw (1856 - 1950) çağımızın sık sık, asık bir yüz takınan insan düşüncesinin derinliğini yitirmeden güler yüzlü kalan yanlarından biridir. Oysa Shaw'un düşüncesi birkaç sahne eseri dışında, yurdumuzda gereğince tanınmış değildir. Okuyacağınız parçalar, Şakir Eczacıbaşı'nın Shaw üstüne hazırlamakta olduğu seçmeler kitabından alınmıştır. Vaktimin yarısını, başkalarına ne yaman bir adam olduğumu anlatmakla geçiriyorum. İngiltere'de, akıllıca işler başarmak yetmiyor. On yıl, görülmemiş bir inatla, halkın kafasına son derece nükteci, zeki ve akıllı bir adam olduğum inancını soktum. İngilizler artık buna inanmıştır ve ne yeryüzünde, ne de gökyüzünde hiçbir güç bu inancı değiştiremez. Bunasam da, saçmalasam da, sırf para kazanmak için yazı yazıp yavanlaşsam da, yeni yetişen genç zekaların oyuncağı da olsam, alay konusu durumuna da düşsem, ünüm zarar görmeyecektir; çünkü, tıpkı Shakespeare'inki gibi, körü körüne tekrarlana tekrarlana, artık sağlam ve sarsılmaz hale gelmiştir. İngilizlere nasıl yaşadıklarını anlatarak servetimi yaptım. Kendi yaşantılarının gülünçlüğünü görmeyip, başarıya, güldürme yeteneğimden ötürü ulaştığımı sandılar. Ben karanlıkta birşey göremem, ama bunlar, gün ışığında rüyadaymış gibi dolaşıyorlar ve tiyatroda kendilerini görmek istiyorlar. Oyun yazmaya bu yüzden başladım. Yalnız onlarla alay ettiğim zaman beni ciddiye alıyorlar. Linç edilmememin tek sebebi, her sözümün alay sanılması. Bir kelimemi ciddiye almış olsalardı, toplumsal düzen çoktan tehlikeye girerdi. Çağımızın uygarlığına hayran olanlar, uygarlığı, buharlı makina ya da telsiz telgraf sananlardır. İstediğinizi elde edemezseniz, elde ettiğinizi istemek zorunda kalırsınız. Diş ağrısı çekenler, dişleri sağlam olanları; yoksulluk çekenler, parası bol olanları mutlu sanır. Kadının işi bir an önce evlenmek, erkeğinki ise, mümkün olduğu kadar evlenmeden kalabilmektir. Ünlü bir oyunun ne kadar kötü olduğu en az iki defa görmekle anlaşılır. Büyük İskender sarhoşken en yakın dostunu öldürmüştü; ama ona duyduğumuz hayranlığın nedeni bu değil. O, sayısını bilemeyeceğimiz kadar insan öldürttüğü için tarihin en ünlü kişilerinden biri oldu. Wellington, Ordu, midesinin üstünde yürür demişti. Londra tiyatroları da öyle. Bir oyuncunun, oyuna başlamadan önce yemeğini yemesi, oyunu sahneye koymadan önce kirasını ödemesi gerekir. Londra'da halk yararına kurulmuş tiyatro yoktur: Hepsinin amacı, bina sahibine kira yetiştirmektir. İki kişilik bir yatak, Shakespeare'den bir lira daha fazla getiriyorsa, Shakespeare gider, sahneye iki kişilik yatak girer; bir sürü akılsız güzel kız ve komik adam, Mozart'dan daha çok para ediyorsa, Mozart da gider. Değişiklik olmadan gelişme olmaz ve önce kafasını değiştiremeyenler, hiçbir şeyi değiştiremezler. Kurallar, dinler, kör inançlar beynimizi kemikleştirir ve böylece değişimi imkansız kılar. Hayatımı yedi döneme ayırabiliyorum. Hepsini de bırakmak zorunda kaldığım şeylerle hatırlıyorum. Birinci dönemde memurluğu bıraktım; ikinci dönemde bohemliği bıraktım; üçüncü dönemde romanı bıraktım; dördüncü dönemde belediye meclisini bıraktım; beşinci dönemde nutuk çekmeyi bıraktım; altıncı dönemde oyunlarımı tiyatrocuların eline bıraktım; son dönemde kendimi alevlere bıraktım. Büyük yazar kömürü alır, elma yapar; sonra eleştiriciler bu elmasları alır, yeniden kömüre çevirir. Çocuklarınıza ders vermek istiyorsanız kendinizi örnek gösterin; ama sizin gibi olmaları için değil, sizin gibi olmamaları için. Çirkin ve mutsuz bir dünyada en zengin adam bile ancak çirkinlik ve mutsuzluk satın alabilir. İnsanların çoğu yılda iki, üç kere düşünür. Ben haftada iki, üç kere düşünerek milletlerarası üne ulaştım. Biri bilmediği bir şeyi, zekası gelişmemiş başka birine öğretmeye çalışır ve sonunda da öğrendi diye ona diploma veirirse, ikincisi eğitim görmüş bir centilmen olur. Bir oyun yazarı kendinden daha üstün bir kişi yaratamaz... İçki düşkünü bir yazar, kahramanını içki düşmanı yapabilir; çirkin, güçsüz, çelimsiz ve çekingen olan, yarattığı kişiyi Apollon ya da Herkül'e benzetebilir; sağır ve dilsiz olan, büyük hatipler, prima donna'lar üstüne romanlar yazabilir; ama kişilerini istediği kadar yeteneklerle donatsın, istediği kadar başarılara boğsun, yine de onlara kendininkinden daha üstün bir ruh veremez. Defoe, Robinson Crusoe'yu, Shakespeare'in aklına gelmeyecek serüvenlerin kahramanı yapabilir; ama erdem üstüne can sıkıcı sözler söyleyen o sıradan serüvenciyi, Shakespeare'in prensine birazcık olsun benzetemez. Dürüst bir oyun yazarı, tıpkı bir dişci gibi, acı çektirmeden işini yapamaz. Ulusların ahlak kuralları dişlere benzer; ne kadar çürürse, dokunmak o kadar acıtır. İngilizler mutluluk nedir bilmezler. Onlara göre rahatsız yaşamak, ahlaklı olmak demektir. Kadınlar mutluluk için evlenmezler genellikle. Evde kalmış kadın olmaktansa, evlenmiş kadın olmak istedikleri için evlenirler. En güzel özgürlük, kölelerin hayalini kurduğu özgürlüktür; çünkü öylesini kimse görmemiştir. Bir gün gelecek, bu adalar madenlerinin bolluğuna değil, insanlarının aklına güvenerek yaşamak zorunda kalacak. Belki o zaman umudumuz olacak. Cezaevleri olduktan sonra, içinde kimlerin bulunduğu önemli değildir. Kahramanlıktan çok kişi hoşlanır. Kahramanlık, yeteneksiz kişilerin ünlü olabildikleri tek yoldur da ondan. Aslandan niçin korkuyoruz? Onun ne ülküsü, ne dini, ne siyasal inancı, ne terbiyesi, ne de diploması var. İngilizler uşaklarını seçerken çok titizdirler; ama baronlarını seçmezler bile, onları doğar doğmaz kabul ederler. Yenilgiye değil, savaşa; köle olmaya değil, köleliğe; zengine değil, yoksulluğa başkaldırın. Yoksa korkaklarla, asilerle, kıskançlarla bir olursunuz. Size yapılmasını istemediğiniz şeyi başkasına yapabilirsiniz. Belki de onun isteği sizinkinden başkadır. Hayat boyunca güzel bir kadınla mutluluk istemek, tadını seviyoruz diye ağzımızı hep şarapla dolu tutmaya benzer."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/680326947078848512/melih-cevdet-anday-%C5%9Fair-nail-v-ya-da-gaibten", "text": "Nail V. Çakırhan'ın şiir kitabını görmek beni duygulandırdı, heyecanlandırdı. Eski dostum, arkadaşım, yoldaşımdır. Nazım Hikmet'le birlikte yayımladığı \"1+1=1 adlı şiir kitabı basıldığında (1930) ben on beş yaşındaydım. 1+1=1 adlı şiir kitabı çıktığında, biz şiir heveslisi gençler, Nail adının sonundaki V.\"yi merak eder dururduk; meğer \"Vahdet adının ilk harfi imiş. Nail'in soyadı Çakırhan\"dır, ama yeni basılan \"Daha Çok Onlar Yaşamalıydı adlı kitabının kapağında, tarihe uyularak gene Nail V. diye yazılı. Değiştirilemez. Nail V. 1932'de Nazım Hikmet'le birlikte tutuklandı. 1933'te çıkarılan af yasası ile serbest bırakıldıktan bir süre sonra Sovyetler Birliği'ne gitti; orada iki yıl kaldı, Doğu Üniversitesi'nde öğrenim gördü. Nail V., 1946'da Türkiye Sosyalist Emekçi Köylü Partisi'nin öteki yöneticileriyle birlikte yargılandı; Ceza Yasası'nın 141. maddesine aykırı eylemde bulunduğu savı ile dört yıla hüküm giydi. Şimdi Ceza Yasası'nın o maddesi kaldırılmıştır. Gerçi şiiri bıraktı, ama güzel sanatların bir başka kolunda, mimarlıkta yapıtlar üretmeğe başladı; Muğla'nın Akyaka köyünü şiir gibi güzel evlerle donattı. -Bir kurtuluş kavgasını hatırlayarak- Şimdi de kitaba adını veren şiiri birlikte okuyalım. O topraklarda hep el ele tutulmuştur, 1983'te, aklının ucundan bile geçmeyen bir sürprizle karşılaşır. Dünyanın en saygın mimarlık ödüllerinden Ağa Han Uluslararası Mimarlık Ödülü verilir Çakırhan'a. Mimarık eğitimi almamış, kendi kendini yetiştirmiş birinin böylesine önemli bir ödüle layık görülmesi akademik çevreleri ayağa kaldırır. Mimarlıkta alaylı - mektepli, geleneksel - çağdaş tartışmaları yıllarca sürer. Ödül'den gelen parayla Muğla'daki eski bir hanı Kültür Evi olarak restore eder. Ardından otel inşaatları. Letonia, Montana gibi büyük tatil köyleri gelir. Gökova, Dalyan, Bodrum, Muğla, Datça, Fethiye'deki birbirinden güzel yapılarıyla geçmişin değerlerini günümüze ve geleceğe bağlayan bir ad olarak efsaneleşir. Sade, alçakgönüllü bir insan Nail Çakırhan. Gülüşünde çocuk ışıltıları dolaşan Ulalı bir halk adamı... Evrensel bir aydın... Güzelliğe açık herkese pay dağıtan bir şair-mimar... Hayalleri, yaratma gücü, üretme arzusu hiç tükenmeyen 86 yaşında bir delikanlı. Şair Nail V. başlığı ile yayınlandı."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/680327781557600256/alev-g%C3%BC%C3%A7l%C3%BC-cela-bir-dil-kuyumcusudur", "text": "Patolog Prof. Dr. Alev Güçlü, 1989 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan karanlık gerçekçi Camilo Jose Cela'nın yapıtını, yazarın kendisiyle yazışarak, onunla dostluk kurarak çevirmiş. Prof. Güçlü, zor bölümlerin Cela'nın kendisi tarafından halledildiğini söylüyor. 1989 Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanan İspanyol yazar Camilo Jose Cela'nın dilimizdeki iki romanını İspanyolca aslından Prof. Alev Güçlü çevirdi. Alev Güçlü, çağımızın en büyük romancılarından biri olarak tanımladığı Cela'nın, önce ilk ve en önemli yapıtı sayılan Pascual Duarte ve Ailesi, ardından Arı Kovanı adlı romanını dilimize kazandırdı. 1937 doğumlu olan Güçlü, üniversiteden mezun olduktan ve ihtisasını tamamladıktan sonra Kanada'ya gidiyor ve uzun yıllar orada çalışıyor. Güçlü, iyi derece İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve Rusça biliyor. - Sekiz yıl önceydi. İspanyolca öğrenmeye karar verdim Ancak İspanyolca öğrenmek çok zordu. Çünkü Türkiye'de İspanyolca bilen çok azdı ve kitaplar hemen hemen hiç bulunmuyordu. Altı, yedi ay çok sıkı çalıştıktan sonra, bir arkadaşım vasıtasıyla tesadüfen Camilo Jose Cela'nın Pascual Duarte ve Ailesi adlı kitabı elime geçti. İspanyolcamı ilerletmek için çevirmeye başladım. - Çeviride iki büyük güçlüğüm vardı; bir, o sıralarda İspanyolcam, kitabı tam olarak anlamaya yeterli değildi. Bunu şu şekilde çözdüm, yazarla yazışarak dost oldum. Yazarla sekreteri, bana karşılaştığım problemlerin çözümünde çok yardımcı oldular. Ben önce Fernando G. F. Corugedo adındaki sekreterine İngilizce olarak yazıyordum. Sekreteri İspanyolca'ya tercüme ediyordu. Daha sonra onlar bana İspanyolca cevap veriyorlardı. Bu yazışmalarınız kaç yılında başladı. Pascual Duarte ve Ailesi\"nin çevirisini tam olarak kaç yılda tamamladınız. - Yazışmalarımız 1983 yılında başladı. Konu, temelde romandı. Ufak tefek şakalaşmalar, dostluk ilişkileri başlamıştı. Sonunda çeviriyle ilgili en zor bölümleri aşağı yukarı Cela kendisi halletti sayılır. - Cela'nın dili Cela'nın dilidir. Altında imzası olmasa da Cela'dan bir sayfa okuduktan sonra bu Cela'nındır tanısını koyarsınız, aynı bizde Kemal Tahir'de olduğu gibi. Çok özgün bir dili vardır. Ama dil farkı dedikleri aslında başka bir olay. Olay, Cela'nın yazdığı her romanda apayrı bir teknik kullanması. Bir romanı, bir romanına benzemez. - Cela o kadar büyük dil ustası hatta İspanyol dilinin kuyumcusu ki her romanında her cümle bir şiir bence. Bu bakımdan Cela, hiçten, sıfırdan, yoktan, güzellik yaratmasını bilen bir adam. Bazıları bunu bir boşluk olarak görüyorlar Cela'da. - Bütün bu olay çok fazla cinayetler, kabalıklar... İspanya'nın Franco döneminde 1940'lı yıllarda özellikle Arı Kovanı\"nda rastladığımız olaylar, İspanya'nın alışkın olmadığı şeyler. O bakımdan Cela'da çok fazla şiddet, kadercilik olduğu söyleniyor. Bence bu gerçekçilikten başka bir şey değil. Zaten Cela, \"tremendismo denilen bir akımın öncüsü. Dehşetçilik ama bu biraz abartılmış, biraz vahşi, biraz kaba bir gerçekçiliktir. - Büyük ölçüde katılıyorum. Zaten okuduğum kadarıyla Cela hakkındaki görüşlerim şöyle: Cela, dünyanın da, insanoğlunun da pek iyi bir şey olmadığı kanısında. Ama insanlara karşı, insan olma problemlerine karşı büyük bir acıması var. İnsanoğluna çok acıyor, onları çok seviyor ve kötü şeylerle de korkunç alay ediyor, dalga geçiyor. Korkunç alaycı, iğneleyici bir dili var. O bakımdan, bir açıdan Cela hümanisttir sonucuna varabiliriz. - Cela, eserlerinin Türkçeye çevrilmesine çok sevindi. Türkçede benim daha bir kelimem yayımlanmadı diyerek memnunlukla karşıladı. Pascual Duarte ve Ailesi\"nin aşağı yukarı çevrilmediği dil yok. 1983 yılında 108 baskısı yapılmış durumdaydı. Bu yılki (1989) Nobel Edebiyat Ödülü'nün sahibi Camilo Jose Cela'yı İspanyol edebiyatında bir \"anıt yazar olarak görenlerin sayısı hayli kabarık. Goya gibi şiddetin ve acılı alayın dışavurumunu sanatsal görev edinen Cela, İspanyol ruhunun derin tutkularında gezinen, aşkla nefret, zulüm ve sancı arasında gidip gelen bir kalem. Ancak, şaşırtıcı bir duygulardan arıtılmışlıkla kendisini bu gezinmelerin, dalgalanmaların dışında, usta bir gözlemci gibi saklıyor. Bu tavrın benzerini, Franco rejimi sırasındaki tavrı ile kıyaslamak da mümkün. Diktatörlüğün İspanyol ruhuna falçata atmasını nefretle gözlemleyen yazar, kavgasını bir saatçi dikkatiyle, nüansla sürdürdü yıllar boyunca. Kurucuları arasında yer aldığı -ve varoluşçulukla akrabalığı yadsınamayacak olan- tremendismo'nun düşünsel zemininde, kullandığı öğelerde, üslupta hep bu rejimin çizme izleri görülecektir. Cela, toplumun insan üzerinde yıkıcı etkiye sahip olduğunu savunur. Bu temel tez de en net görünümüyle, 26 yaşındayken yazdığı klasik yapıtı Pascual Duarte ve Ailesi'nde ortaya çıkar. Katil Duarte'nin öyküsü, adeta cinnet geçirmiş bir kalemden çıkmış gibidir. Çocukluğunda ve ilkgençliğindeki mutluluk, hemen hiç yansımamıştır Cela'nın yapıtlarına. Camilo Jose, gümrük müfettişi J. J. Cela ile Emmanuela Trulock Bertorini'nin oğlu olarak 1916'da İspanya'nın Galicia bölgesinde doğar. Anasının İtalyan ve İngiliz kökenleri, ona göre, karakterinin belirlenmesinde tayin edici rol oynamıştır. Babasını pek anlamadığını söyler; ama ondan daha sonra La Rosa adlı anılar kitabında söz edecektir. Mutlu bir yaşamdır bu kitaba yayılan, ayrıca okuyucuya yazarın entelektüel gelişmesi hakkında önemli bilgiler de verir. Hayatı dolu dolu yaşamaya meraklı, edebiyat düşkünü babasının kitaplığında Cela'nın ilgisini çeken, ona formasyon kazandıran yapıtların arasında Nietzsche ve Schopenhauer'inkiler önemli bir yer tutacaktır. Mutlu hayat, Madrid'e 1925'te taşınma sonucu biter. Tıp okuduğu sıralarda, onun edebiyata seçim yapmasına neden olan kişi de yine bu kentte ortaya çıkacaktır: Ozan Pedro Salinas. Onun üniversitedeki derslerini gidip dinler. İlk edebi yapıtı da bir şiir kitabı olur. Lorca, Alberti, Aleixandre ve Cernuda ile desteklenen 1930'lar şiirine rağmen bu türü kısa sürede terkeder; gazeteciliğe, gezi anılarına, pikaresk\"e yönelir. Savaş gelir sonra. 1936'da ikiye bölünür ülke. Bir yanda Cumhuriyetçiler, öbür yanda Milliyetçiler. Cela, ikincisini seçer. Çatışmaları bir kabus gibi yaşadığını, sonraki yapıtlarında tüm çıplaklığıyla göreceğiz. Seçiminin doğurduğu sonuçları konuşmaktan kaçınmıştır Cela. Bugün, hiçbir tarafın iç savaşta haklı olmadığını savlamaktadır."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/680434948865490944/gavsi-ozansoy-yeni-%C3%A7%C4%B1kan-tangolar%C4%B1-ve-rumbalar%C4%B1", "text": "Sırtını eski Beyazıd camiine dayamış Küllük bile sonunda ültra modern şairlerin şerrinden kurtulamıyarak, birkaç gün içinde garib bir şöhrete kavuşmuştu. Küllük nasıl bir yerdir? Burayı genç ve yaşlı ediblere bir nevi sığınak yapan hususiyetler nelerdir? Müdavimleri kimler? Gazete ve mecmua sütunlarında sık sık bu isme raslıyanlar, bunu da merak etmiş olsalar gerek. - İyi ya, işte. Gene arada münasebet var demektir. Burada da genç şairler eşeleniyor. Hülasa, sırtını eski Beyazıd camiine dayamış, senelerden beri yeşil akasyaların ve kestane ağaçlarının altında yorgun, unutulmuş dinlenen \"Küllük bile sonunda ültra modern şairlerin şerrinden kurtulamıyarak, birkaç gün içinde böyle garib bir şöhrete kavuşmuştu. Bu şöhret hala da devam ediyor. Beyazıdın bu eski ve köhne kahvesi bir gün edebiyat tarihimizde de yer alırsa, pek şaşmamalıdır. Küllük nasıl bir yerdir? Burayı genç ve yaşlı ediblere bir nevi sığınak yapan hususiyetler nelerdir? Müdavimleri kimler? Gazete ve mecmua sütunlarında sık sık bu isme raslıyanlar, bunu da merak etmiş olsalar gerek. Herkes ayakta ve ihtiram halindedir. Fakat, eğer üstad Necib Fazıl da aramızdaysa; o, bu harekete bir ilave yapar. Cenazenin arkasından yedi adım yürür. Çünkü, İslami an'ane böyledir. Yeni çıkan tangoları ve rumbaları öğrenmek için, nasıl Yüksekkaldırım'dan bir defa geçmek kafiyse, her mevsimin şiir modasını takib için de, arada bir Küllük'e uğramak yetişir. Nasıl ki, bu defa da öyle. - Koca Arif, seni öperim. Sen bir dahisin! diye bağırdı. Ve münakaşa daha böyle birçok teferruat üzerinde uzadı, gitti. - Bunlara çeşid çeşid kitab buldum, getirdim. Birini almadılar. Bakalım şimdi bir yeni kitabım var, belki bu işlerine yarar? diye ilave etti. - Haydi baylar. Güzel kitablarım var, tanesi 10 kuruşa. diye haykırıyor, bu hale tahammül edemiyen ediblerimiz de eserlerini satın alıyorlarmış. Bu zekayı selamladıktan sora, Küllük'ten ayrıldım. - manoelt-finisterrae liked this - kumsal-world liked this - batu344-batuhan reblogged this from edebiyatsoylesileri - batu344-batuhan liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/680435399573864448/mario-vargas-llosa-edebiyat-ne-i%C5%9Fe-yarar", "text": "Kitap okumayan, edebiyata el sürmemiş bir insanlık, kaba ve ilkel dili yüzünden ürkütücü iletişim sorunları yaşayan bir sağır-dilsizler topluluğuna döner. Aynı şey bireyler için de geçerlidir. Hiç okumayan, az okuyan, ya da yalnız süprüntü okuyan insan, engelli bir insandır: Çok konuşabilir, ama az şey söyler. Kitap fuarlarında ya da kitabevlerinde sık sık başıma gelmiştir: Efendiden bir adam yanıma yaklaşıp imza ister. Ya karısı içindir, ya kızı, ya da annesi. Kitap okumayı çok sever, der. edebiyata bayılır. Ben de hemen sorarım: Ya siz? Siz kitap okumaktan hoşlanmaz mısınız? Yanıt hemen her zaman aynıdır: Hoşlanmaz olur muyum, ama başımı kaşıyacak vaktim yok. Bu açıklamayı kimbilir kaç kez işitmişimdir. Böyle binlercesinin yapacak o kadar çok önemli işi, hayatta o kadar çok yükümlülük ve sorumluluğu vardır ki, değerli vakitlerini saatlerce roman ya da şiir okuyarak harcayamazlar. Bu yaygın anlayışa göre, edebiyat her zaman onsuz edilebilir bir iştir; hiç kuşkusuz, insanın duyarlığını ve görgüsünü artıran yüce ve yararlı bir uğraştır edebiyat, ama ancak boş vakti olan insanların göze alabileceği bir eğlence, takıp takıştırabileceği bir süstür. Hayat kavgasında vazgçilmez olan görev ve ödevlere öncelik tanınması gerektiğinde, edebiyat hiç duraksamasız gözden çıkarılabilir. Orta sınıftan kadınlar, erkekler kadar çalışmadıkları için daha çok kitap okuyorlar. Kadınlarla erkekleri katı sınıflamalara ayıran, kadının ve erkeğin birbirinden farklı erdem ve kusurları olduğu görüşünden yola çıkan açıklamalardan hiçbir zaman hoşlanmamışımdır; ne var ki, edebiyat okurlarının sayısının her geçen gün azaldığı ve kalan okurlar arasında da kadınların ağır bastığı açık. Bu, her yerde böyle. Sözgelimi, İspaynya Yazarlar Birliği'nin İspanya'da kısa bir süre önce yaptığı bir araştırma, ülke nüusunun yarısının bugiüne kadar tek bir kitap okumamış olduğunu ortaya koydu. Araştırma, ayrıca, kitap okuyan azınlık içinde, kitap okuduğunu söyleyen kadınların sayısının erkeklerden yüzde 6,2 daha fazla olduğunu gösterdi. Bu kadınlar için seviniyorum; ama bu erkeklere ve kitap okuyabilecekken okumamaya karar vermiş olan milyonlarca insana acıyorum. Edebiyatı olmasa da olur bir eğlencelik olarak gören anlayışa karşı ve edebiyatı, zihnin en önemli ve en gerekli uğraşlarından biri olarak, modern ve demokratik bir toplumun yurttaşlarının, özgür bireylerden meydana gelen bir toplumun oluşumu için onsuz edilemez bir etkinlik olarak gören anlayıştan yana birkaç görüş sunmak istiyorum. Bilim ve teknolojinin olağanüstü gelişmesi, böylece bilginin sayısız araç ve bölümlere ayrılması sonucunda, bilginin uzmanlaştığı bir dönemde yaşıyoruz. Uzmanlaşma, kuşkusuz, birçok yarar getirir. Ama olumsuz sonuçları da vardır, çünkü insanların bir arada var olmalarını, birbirleriyle iletişim kurmalarını ve bir dayanışma duygusu içinde olmalarını olanaklı kılan ortak düşünsel ve kültürel özellikleri yok eder. Uzmanlaşma, toplumsal anlayışın yok olmasına, insanların teknisyenler ve uzmanlar gettolarına bölünmelerine yol açar. Edinilen bilgiler gittikçe daha kendine özgü ve bölmeli bir duruma geldikçe, bilginin uzmanlaşması, özelleşmiş dilleri ve giderek daha fazla gizli şifreyi gerektirir. Eskilerin, yapraklara bakıp ağacı görememek, ağaçlara bakıp ormanı görememek dedikleri, aslında bu ayrıntıcılığa ve bölünmeye karşı bir uyarıdır. Ulusların ve bireylerin tekbenciliği, nefretlere, savaşlara ve hatta soykırımlara neden olan paranoya ve hezeyanlara, gerçekliğin çarpıtılmasına neden olur. İnsanları, önyargının, ırkçılığın, dinsel ya da siyasal bağnazlığın ve kendi dışındaki her şeyi dışlayan milliyetçiliğin aptallıklarına karşı, tüm büyük edebiyat yapıtlarında karşımıza çıkan bu hakikatten daha iyi hiçbir şey koruyamaz. Etnik ve kültürel farklılıklarda insanlık mirasının zenginliğini görmeyi ve bu farklılıkları insanlığın çok yönlü yaratıcılığının belirtisi olarak değerlendirmeyi, edebiyattan daha iyi hiçbir şey öğretemez. İyi edebiyat yapıtlarını okurken, hiç kuşkusuz, büyük bir keyif alırız; ama aynı zamanda, insan bütünlüğümüz ve insanca kusurlarımız içinde, yaptığımız işler, düşlerimiz ve karabasanlarımızla, bir başımıza ve bizi başkalarına bağlayan ilişkiler içinde, toplumdaki imgemizde ve bilincimizin gizli kovuklarında ne olduğumuzu ve nasıl olduğumuzu öğreniriz. İsaiah Berlin'in deyişiyle, bu çelişkili doğruların karmaşık toplamı, insanlık durumunun özünü oluşturur. Günümüz dünyasında, insana ilişkin bu bütünlüklü ve canlı bilgi, ancak edebiyatta bulunabilir. Beşeri bilimlerin öteki dalları bile felsefe, tarih ve toplumsal bilimler bile bu bütünleyici vizyonu, bu evrenselleştirici söylemi sağlayamamıştır. Beşeri bilimler de, düşünceleri ve söz dağarları sıradan insanların çok uzağına düşen parçalanmış ve teknik bölümlerde gittikçe daha kopuk bir niteliğe bürünerek, bilginin kanserli bölüm ve altbölümlerine gömülmüştür. Bazı eleştirmen ve kuramcılara kalsa, edebiyatı bile bilime dönüştürürler. Ama bu hiçbir zaman olmayacak; çünkü edebiyat, varlığını, yaşantının yalnızca tek bir alanını araştırmaya borçlu değildir. Edebiyat, parçalanıp bölümlere ayrılırsa ya da şemalara ve formüllere indirgenire ortadan kalkacak olan insan hayatını düşgücü aracılığıyla zenginleştirerek var olur. Proust En sonunda aydınlığa, gün ışığına kavuşmuş gerçek hayat, tastamam yaşanmış biricik hayat edebiyattır derken, bunu söylemek istemiştir. Bana kalırsa, Proust'un bu sözlerinde hiç abartı yoktur; bu sözler, Proust'un yalnızca yazarlık uğraşına duyduğu aşktan da kaynaklanmamaktadır. Proust, burada, belirli bir önermede bulunmakta; edebiyatın, hayatın daha iyi anlayışılmasını ve daha iyi yaşanmasını sağladığını ve hayatı daha tastamam yaşamanın, onu başkalarıyla birlikte yaşamayı ve paylaşmayı gerektirdiğini söylemek istemektedir. Edebiyatın insanlar arasında kurduğu kardeşlik bağı, onların diyaloga girmelerini, ortak bir köken ve ortak bir ereğin bilincine varmalarını sağlayarak, tüm zaman engellerini aşar. Edebiyat, bizi geçmişe taşır ve bize erişmiş olan o metinlerde, şimdi bize keyifler yaşatan ve düşler kurdurtan o metinlerde bir zamanlar keyifler yaşamış ve düşler kurmuş insanlara bağlar bizi. Zamanın ve mekanın ötesinde, ortaklaşa insan yaşantısının bir parçası olduğunu duyumsamak, kültürün en büyük zaferidir ve bu duygunun her kuşakta yenilenerek sürmesine hiçbir şey edebiyattan daha çok katkıda bulunamaz. Edebiyat ne işe yarar? sorusu, Borges'i her zaman tedirgin etmiştir. Borges, bu soruyu aptalca bulmuş ve, Kanaryanın ötüşü ya da çok güzel bir günbatımı ne işe yarar diye sormak kimin aklına gelir! diye yanıtlamıştır. Böylesine güzel şeyler varsa ve bu güzel şeyler sayesinde hayat bir an için de olsa daha az çirkin ve daha az hüzünlü olabiliyorsa, bunlara yararcı doğrulamalar aramanın ne alemi vardır? Ama gene de, Edebiyat ne işe yarar? sorusu fena bir soru değildir aslında. Çünkü, romanı ve şiiri yaratan rastlantı ya da doğa değildir ki, romanlar ve şiirler, bir kuşun şakımasıyla ya da batmakta olan güneşin görünümüyle aynı şey olsun. Romanlar ve şiirler insanlar tarafından yaratılmıştır, dolayısıyla da nasıl ve neden doğduklarını, amaçlarının ne olduğunu ve neden bu kadar kalıcı olduklarını sormakta bir sakınca yoktur. Edebiyat yapıtları, yazarın bilincinin mahremiyetinde; altbilinci, yazarın çevresindeki dünyaya duyarlılığı ile duygulanımlarının birleşik gücünün izdüşümünde, şekilsiz hayaletler olarak doğarlar; şair ya da yazar, sözcüklerle boğuşarak, bütün bu şeylere yavaş yavaş biçim, vücut, hareket, ritm, uyum ve hayat verir. Hiç kuşkusuz, yapay bir hayat, düşlenmiş bir hayat, dil ile oluşturulmuş bir hayattır bu; ama gene de, bazıları sık sık, bazıları arada sırada da olsa insanlar bu yapay hayatı ararlar, çünkü gerçek hayat onlara yetmez, onlara istediklerini sunmakta yetersiz kalır. Edebiyatın varlığı, tek bir bireyin yapıtıyla başlamaz. Edebiyat, ancak, o yapıt başkalarınca edinildiği, toplumsal hayatın bir parçası durumuna geldiği, okunarak paylaşılan bir yaşantıya dönüştüğü zaman var olur. Edebiyatın ilk yararlı etkilerinden biri, dil düzeyinde gerçekleşir. Yazılı bir edebiyatı olmayan bir topluluk, başlıca iletişim aracı olan sözcüğü edebiyat metinleriyle geliştirmiş ve yetkinleştirmiş bir topluluk kadar şaşmazlıkla, nüans zenginliğiyle ve açıklıkla ifade edemez kendini. Okumayan, edebiyata el sürmemiş bir insanlık, kaba ve ilkel dili yüzünden ürkütücü iletişim sorunları yaşayan bir sağır - dilsizler topluluğuna, sözcük oluşturma yetisinden tümüyle yoksun bir topluluğa döner. Aynı şey bireyler için de geçerlidir. Hiç okumayan, az okuyan ya da yalnızca süprüntü okuyan bir insan, engelli bir insandır: Çok konuşabilir, ama az şey söyler, çünkü söz dağarı kendi kendini dile getirmeye yeterli değildir. Yalnızca sözsel bir sınırlılık değildir bu. Aynı zamanda zihinde ve düşgücünde bir sınırlılığı da gösterir. Düşünce yoksulluğudur, çünkü içinde bulunduğumuz durumun gizlerini kavramamızı olanaklı kılan düşünceler ve kavramlar, sözcüklerden bağımsız bir biçimde var olmaz. Düzgün konuşmayı iyi edebiyattan, yalnızca iyi edebiyattan öğreniriz İyi konuşmak, dili zengin ve çok yönlü bir biçimde kullanabilmek için, düşünmeye, öğretmeye, öğrenmeye, söyleşmeye ve aynı zamanda düşler ve faznetizler kurmaya, duyumsamaya daha iyi hazırlıklı olmak gerekir. Sözcükler, tüm eylemlerimizde, dille uzak yakın bir ilgisi yokmuş gibi görünen eylemlerimizde bile, içten içe yankılanır. Dil, edebiyat sayesinde, evrilip gelişerek inceliklerin ve üslubun yüksek düzeylerine eriştikçe, insanların keyif alma olasılığını artırmıştır. Edebiyat, aşkın, tutkunun ve cinselliğin sanatsal yaratı niteliği edinmesine bile katkıda bulunmuştur. Edebiyat olmasaydı, erotizm olmazdı. Aşk ve haz, daha yoksul olur, duyarlık ve incelikten yoksun kalır, edebiyattaki fantezilerin sunduğu yoğunluğa erişemezdi. Garcilaso, Petrarca, Gongora ya da Baudelaire okumuş bir çiftin, hazzın değerini bilme ve hazzı yaşama konusunda, televizyondaki bayağı dizilerin aptala çevirdiği cahil insanlardan daha ileri oldukların söylemek abartı sayılmamalıdır. Okuması yazması olmayan bir dünyada, aşk ve cinsel istek, hayvanların doyumunu sağlayan şeylerden farksız olur, temel içgüdülerin kabaca gerçekleştirilmesinden öteye gidemezdi. İnsanlara, dilin içerdiği olağanüstü zengin olanakları güvenle ve beceriyle kullanmayı öğretme işinde, görsel-işitsel medya da edebiyatın yerini tutacak donanımda değildir. Tam tersine, görsel-işitsel medya, kendisinin ana dili olan görüntülere ağırlık vererek sözcükleri ikincil düzeye düşürmeye; dili, yazılı boyutunun çok uzağında, sözel anlatımla sınırlandırmaya yatkındır. Bir filmi ya da bir televizyon programını edebi diye tanımlamak, sıkıcı olduğunu söylemenin kibarcasıdır. Bu nedenle, radyo ya da televizyondaki edebiyat programları halka pek çekici gelmez. Bilebildiğim kadarıyla, bu kurala uymayan tek örnek, Fransa'da Bernard Pivot'nun Apostrophes adlı programıydı. Bu da, bana, edebiyatın, dil konusunda tam bir bilgi ve ustalığa ulaşmak için vazgeçilmez olmakla kalmadığını, aynı zamanda edebiyatın yazgısının ayrılmaz biçimde kitabın yazgısına, birçoklarınca artık modası geçmiş diye nitelenen o sanayi ürününün yazgısına bağlandığını düşündürüyor. Buradan, Bill Gates'e geleceğim. Bir süre önce Madrid'e gelen ve Microsoft'la ortak bir işe girişmiş olan İspanya Kraliyet Akademisi'ni ziyaret eden Gates, n harfinin bilgisayar yazılımından hiçbir zaman çıkartılmayacağı konusunda Akademi üyelerine güvence verdi. Gates'in bu sözü, beş kıtada İspanyolca konuşan dört yüz milyon insana rahat bir nefes aldırdı; çünkü böylesine vazgeçilmez bir harfin siber alandan çıkartılması çok büyük sorunlara yol açacaktı. Gates, Akademi'den ayrılırken düzenlediği basın toplantısında, en büyük amacını ölmeden gerçekleştireceğini umduğunu açıkladı. Bu amaç, kağıda ve sonra da kitaplara son vermekti. Gates'e bakılırsa, kitaplar tarih sürçmesine uğramış nesnelerdi. Bilgiyasayar ekranları, bugüne dek yerine getirdiği tüm işlevleriyle kağıdın yerini tutabilirdi. Bilgisayarlar, daha az sıkıntı vermelerinin yanı sıra daha az yer tutmakta ve daha kolay taşınabilmekteydi; ayrıca, haberlerin ve edebiyatın bu elektronik medya ile iletilip aktarılması, çevre açısından da yararlı olacak, ormanların yok edilmesine son verecek, böylece kağıt sanayiinin yol açtığı bir bela ortadan kalkacaktı. İnsanlar okumayı sürdürecekler, ama bilgisayar ekranlarında okuyacaklardı, bunu sonucunda da çevrede daha fazla klorofil olacaktı. Ben, Gates'in basın toplantısında bulunmadım. Bu ayrıntıları gazetelerden öğrendim. Ama orada olsaydım, beni ve meslektaşlarımı, kitap yazarlarını hiç utanmadan işsizler arasına göndermek niyetinde olduğunu açıkladığı için Gates'i yuhalar; ortaya attığı görüşlere şiddetle karşı çıkardım. Bilgisayar ekranı, gerçekten de bütün yönleriyle kitabın yerini tutabilir mi? Doğrusu, o kadar emin değilim. İnternet gibi yeni teknolojilerin iletişim ve bilginin paylaşılması gibi alanlarda gerçekleştirdiği büyük devrimin bütünüyle farkındayım; İnternetin çalışmamda bana sonsuz yararlar sağladığını itiraf ediyorum; ama bu olağanüstü kolaylıklara duyduğum gönül borcundan dolayı da, elektronik ekranın kağıdın yerini ya da bilgisayarda okumanın edebiyat yapıtlarını okumanın yerini tutabileceğine inanacak değilim. Kitap okumanın mahremiyetinde, zihinsel yoğunluğunda ve ruhsal yalıtımında düşlerden ve sözcüklerden aldığımız hazzı bilgisayar ekranında da alabileceğimizi kabul edemem. Bu, belki de, pratiksizlikten ve edebiyatı çok uzun zamandır kitaplar ve kağıtlarla bir tutmaktan kaynaklanan bir önyargıdır. Ama dünyada olup biteni öğrenmek için İnternette gezinmekten hoşlansam bile, Gongora'nın bir şiirini, Onetti'nin bir romanını ya da Paz'ın bir denemesini ekranda okumaya kalkışmam, çünkü böyle bir okumanın etkisinin aynı olmayacağından eminim. Gerçi kanıtlayamayabilirim, ama kitabın ortadan kalkmasıyla birlikte edebiyatın çok ağır bir darbe, ölümcül bir darbe yiyeceği kanısındayım. Edebiyatın, ulusların hayatında önemli bir yeri olduğunu düşünmemiz için bir neden daha var. Tarihsel değişimin gerçek motoru ve özgürlüğün en iyi koruyucusu olan eleştirel düşünce, edebiyat olmadan, onulmaz bir yara alacaktır. Çünkü nitelikli edebiyat yapıtlarının tümü de radikaldir ve içinde yaşadığımız dünyayla ilgili radikal sorular atarlar ortaya. Büyük edebiyat metinlerinin tümünde, çoğu zaman yazarlarının böyle bir niyeti olmaksızın, bir ayartıcılık vardır. Edebiyat, yazgılarına boyun eğen, yaşadıkları hayattan hoşnut olan insanlara hiçbir şey söylemez. edebiyat, asi ruhu besler, uzlaşmazlık yayar; hayatta çok fazla şeyi ya da çok az şeyi olanların sığınağıdır. İnsan, mutsuz olmamak ve bütünlenmek için edebiyata sığınır. La Mancha kırlarında kemik torbası Rosinante ve şaşkın Şövalye'yle birlikte at sürmek, Kaptan Ahab'la birlikte bir balinanın sırtında denizlere açılmak, Emma Bovary ile birlikte araenik içmek, Gregor Samsa'yla birlikte böceğe dönüşmek: Bütün bunlar, kendimizi bu adaletsiz hayatın, benliğimizi saran birçok özlemi dindirebilmek için birçok farklı insan olmak istememize karşın bizi hep aynı insan olmaya zorlayan hayatın yanlışlarından ve dayatmalarından arınmak amacıyla icat ettiğimiz yollardır. Edebiyat, bu can alıcı doyumsuzluğu yalnızca geçici olarak dindirir; ama bu mucizevi anda, hayatın bu geçici askıya alınışında, edebi yanılsama bizi alıp tarihin dışına taşır, bizi zaman dışı bir ülkenin yurttaşlarına dönüştürür ve böylece ölümsüzleştirir. Sıradan hayatın dayatılmış tekdüzeliğinde olduğumuzdan daha güçlü, daha zengin, daha karmaşık, daha mutlu ve daha duru oluruz. Kitabı kapayıp edebiyatın yanılsamasından çıktığımızda, gerçek hayata döner, onu az önce ayrıldığımız o güzelim ülkeyle karşılaştırır ve büyük bir düş kırıklığına uğrarız! Ama aynı zamanda müthiş bir şeyin de farkına varırız: Romandaki fantastik hayat, kendimizdeyken yaşadığımız hayattan, içinde bulunduğumuz durumun sınırları ve sıkıcılığı tarafından koşullandırılan bir hayattan daha iyidir, daha güzel, daha renkli, daha kapsamlı ve daha yetkindir. Dolayısıyla, iyi edebiyat, gerçek edebiyat, her zaman yıkıcı, boyun eğmez ve asidir: Var olana bir meydan okumadır. 'Savaş ve Barış'ı ya da 'Kayıp Zamanın İzinde'yi okuduktan ve saçmasapan ayrıntılardan, ortalıkta kol gezen ve adım başı düşlerimizi yerle bir eden sınırlamalar ve yasaklamalardan oluşan dünyamıza geri döndüğümüzde, kendimizi aldatılmış hissetmez miyiz? Kültürün sürekliliğini sağlaması ve dili zenginleştirmesinin ötesinde, edebiyatın, insanlığın ilerlemesine en büyük katkısı, belki de, bu dünyanın düzeninin bozuk olduğunu; bunun tersini ileri sürenlerin, güçlülerle talihlilerin yalan söylediklerini;tdünyanın düzeltilebileceğini, düş gücümüzün ve dilimizin yaratabileceği dünyalara daha yakın kılınabileceğini bize anımsatmasıdır. Özgür ve demokratik bir toplum, yaşadığımız dünyayı durmadan incelemek, gittikçe daha olanaksız bir görev haline gelse de, yaşadığımız dünyayı yaşamak istediğimiz dünyaya daha yakın kılmaya çalışmak gerektiğinin bilincinde olan, sorumlu ve eleştirici yurttaşlardan oluşur. Ve hayatın doyumsuzluğunu kışkırtmanın; yönetenlerin yönlendiremeyeceği, sürekli bir ruhsal devingenlik ve canlı bir düşgücüyle donatılmış, eleştirici ve bağımsız yurttaşlar oluşturmanın, iyi edebiyat okumaktan daha iyi bir yolu yoktur. Gene de, okurun bilincini dünyanın kusurlarına karşı duyarlı kıldığı için edebiatı ayartıcı diye nitelemek, sansür uygulayan kiliseler ve hükümetlerin sandığı gibi, edebiyat metinlerinin doğrudan toplumsal ayaklanmalara yol açacağı ya da devrimleri hızlandıracağı anlamına gelmez. Bir şiirin, bir oyunun ya da bir romanın toplumsal ve siyasal etkileri önceden kestirilemez, çünkü şiir, oyun ya da roman ortaklaşa yaratılmaz ya da ortaklaşa yaşanmaz. Yazdıklarından ya da okuduklarından çok farklı sonuçlar çıkaran bireyler tarafından yaratılır ve okunurlar. Bu nedenle, şaşmaz şablonlar belirlemek zor, hatta olanaksızdır. Dahası, bir edebiyat yapıtının toplumsal sonuçlarının, onun estetik niteliğiyle pek az ilgisi olabilir. Harriet Becher Stowe'un orta karar bir romanının, ABD'de köleliğin korkunçluğuna ilişkin toplumsal ve siyasal bilincin uyandırılmasında belirleyici bir rol oynadığı söylenir. Edebiyatın bu tür etkilerinin saptanmasının zorluğu, bu etkilerin var olmadığını göstermez. Önemli olan, bunların, kişilikleri bir ölçüde kitaplar tarafından oluşturulmuş yurttaşların eylemleriyle ortaya çıkmış etkiler olmasıdır. İyi edebiyat, insanların doyumsuzluğunu geçici olarak giderirken, aslında, hayata karşı eleştirel ve uzlaşmaz bir tutum geliştirerek o doyumsuzluğu, o yetinmezliği artırır. Edebiyatın, insanları, mutsuz kılmaya daha yatkın olduğu bile söylenebilir. Doyumsuz olarak yaşamak, hayatla savaş halinde yaşamak, kendini boşuna savaşlar vermeye mahkum etmek demektir; tıpkı, Yüz Yıllık Yalnızlık\"ta Albay Aureliano Buendia'nın kaybedeceğini bile bile bir sürü savaş vermesi gibi. Bütün bunlar doğru olabilir. Ama hayatın sıradanlığına ve sefilliğine başkaldırmasaydık, hala ilkel bir durumda yaşıyor olurduk, tarih durmuş olurdu. Öyle bir durumda, bağımsız birey yaratılmamış, bilim ve teknoloji gelişmemiş, insan hakları tanınmamış, özgürlük var olmamış olurdu. Bütün bunlar, mutsuzluktan, yetersiz ve dayanılmaz bulunan bir hayata meydan okumalardan doğmuştur. Edebiyat, şövalye romanları okuya okuya aklını kaçıran Don Kişot'un çılgınlığıyla araştıran, sıradan hayatla yetinmeyen ruhu az kışkırtmamıştır. Bir an için, tarihi düşsel olarak yeniden kuralım. Edebiyatın olmadığı, insanların şiir ya da roman okumamış olduğu bir dünya düşünelim. Güdük kalmış söz dağarında homurtuların ve maymunsu seslerin sözcüklere ağır bastığı bu tür bir körelmiş uygarlıkta bazı sıfatlar olmayacak ve bu sıfatlar arasında, hepsi de edebiyat kökenli olan Don Kişot'vari, Kafka'vari, Rabelais'vari, Orwell'vari, sadist ve mazoşist de bulunacaktı. Hiç kuşkusuz, aklını kaçırmış insanlar, paranoyaklar, açgözlüler ve gözü dönmüşler, acı vermekten ve acı çekmekten zevk alan iki ayaklı hayvanlar gene olacaktı. Ama, kültürümüzün normları tarafından engellenen bu davranış aşırılıklarının ardında, insanlık durumunun temel özelliklerini görmeyi öğrenmemiş olacaktık. Cervantes, Kafka, Rabelais, Orwell, Marquis de Sade ve Sacher-Masoch'un yeteneklerinin önümüze serdiği kendi özelliklerimizi keşfetmemiş olacaktık. La Mancha'lı Yaratıcı Asilzade Don Kişot yayımlandığı zaman, romanı ilk okuyanlar, hem bu hayalperest şövalyeyle, hem de romanın öteki kişileriyle alay etmişlerdi. Bugün, bu hüzünlü şövalyenin, yeldeğirmenlerini değil devleri gördüğünde diretmesinin ve saçmasapan görünen davranışlarda bulunmasının, aslında cömertliğin en yüksek biçimi ve bu dünyanın sefilliğine karşı onu değiştirme umuduyla sesini yükseltmenin bir yolu olduğunu biliyoruz. İdeal ve idealizme ilişkin, olumlu ahlaksal yananlamlarla yüklü kavramlarımız, Cervantes'in dehasının inandırıcı gücü aracılığıyla bir romanın kahramanında cisimleşmemiş olsalardı, şimdi oldukları gibi, açık seçik ve saygın değerler olmayacaklardı. Aynı şey, romanlardan öğrendiği tutkulu ve görkemli hayatı yaşamak için var gücüyle savaşan o küçük ve pragmatik dişi Don Kişot, yani Emma Bovary için de söylenebilir. Emma Bovary, bir kelebek gibi, aleve fazla yaklaşmış ve ateşte yanmıştır. Edebiyatın bütün büyük yaratıcılarının buluşları, kendi durumumuzun bilinmeyen yönlerini görmemizi sağlar. İnsanlığın ortak derinliklerini keşfetmemizi ve daha eksiksiz anlamamızı olanaklı kılar. Borges'vari dendiği zaman, gerçekliğin mantıklı düzeninden uzaklaşır, fantastik bir evrene gireriz; nerdeyse baştan sona dolambaçlı ve gizemli bir evrendir bu; kişiliğimizin yanızca Jorge Luis Borges'in edebi yaratısında biçim bulmuş gizli tutkularını ve saklı gerçeklerini tanıdığımız için benzersizleri bize hiç de yabancı olmayan edebi göndermelerle ve anıştırmalarla dolu, özenli ve zarif bir evrendir. Aklımıza ne zaman Kafka'vari sözcüğü gelse, modern dünyada onca acı ve haksızlığa yol açmış iktidarın baskı aygıtarının -otoriter rejimler, tepeden inmeci partiler, hoşgörüsüz kiliseler, boğucu bürokratlar- tehdidi altındaki savunmasız bireyler gibi hissederiz kendimizi. Almanca yazan ve hep tetikte yaşamış olan bu cehennem azapları çekmiş Praglı Yahudinin kısa öyküleri ve romanları olmasaydı, dört bir yanı saran kudretli devletlerin karşısındaki birbaşına bireyin kapıldığı umarsızlığı, ezilen ve ayrımcılığa uğrayan azınlıkların duyduğu dehşeti anlayamazdık. Kafka'vari\"nin yakın akrabası \"Orwell'vari sıfatı, toplum üyelerinin davranış ve ruhlarını en becerikli, en acımasız ve en katıksız biçimde denetleyen yirminci yüzyılın totaliter diktatörlüklerince yaratılmış olan o korkunç acıyı, aşırı anlamsızlık duygusunu dile getirir. George Orwell, 1948 yılında, terör ve teknolojiyi ustalıkla kaynaştırarak özgürlüğü, kendiliğindenliği ve eşitliği yok etmiş ve toplumu bir otomatlar sürüsüne çevirmiş olan Büyük Ağabey'e, o mutlak hükümdara boyun eğmiş insanlığı olanca soğukluğu ve ürkünçlüğüyle anlatmıştı. Bu karabasandan farksız dünyada, dil de iktidara boyun eğmiş, tüm yaratıcılıklardan ve öznelliklerden arındırılarak, bireyin sisteme köleliğini güvence altına alan birtakım yavanlıklara dönüştürülmüştür. Gerçi 1984 romanındaki uğursuz kehanet olmadı; Sovyetler Birliği'ndeki totaliter komünizm, Almanya ve başka ülkelerdeki totaliter faşizmin yanını boyladı, hemen ardından Çin'de ve anakronik Küba ile Kuzey Kore'de gerilemeye yüz tuttu. Ama gene de, tehlike tümden giderilmiş değil; Orwell'vari sözcüğü, tehlikeyi tanımlamaya ve tehlikeyi kavramımızı sağlamaya devam ediyor. aynı zamanda en gizli insan gerçekliklerinin kavranmasına yarıyor. değil; bazen, romanların ve şiirlerin aynasına yansıyan imgemiz, okuduğumuz zaman, aynadaki canavar imgesini daha iyi görürüz. Manzara bazen o kadar iğrenc ve ürkünçtür ki, dayanılmaz olur. Gene de, bu kitaplarda anlatılanların en kötü yanı kan, aşağılama ve kahrolası işkence tutkusu değildir; en kötüsü, gereken bu korkunç derinlikleri doğru dürüst göremezdi. Uygarlıktan nasibini almamış, barbarlığın baskın çıktığı, duyarlıktan yoksun, söz fukarası, cehaletin kol gezdiği, salt içgüdüleriyle davranan, tutkuyu ve sevmeyi bilmeyen bu edebiyatsız dünyanın, burada resmetmeye çalıştığım bu karabasanın başlıca özellikleri, insanlığın güç ve iktidarla uzlaşması ve ona boyun eğmesi olurdu. Yalnızca var olma savaşımı, bilinmeyenin verdiği korku ve bedensel gereksinimlerin karşılanmasından oluşan bu hayatın gündelik uygulamalarını temel içgüdüler belirlerdi. Böyle bir dünyada ruha yer olmazdı. Dahası, böyle bir dünya, hayatın katlanılmaz tekdüzeliğiyle de kalmaz, insan hayatının başka türlü olamayacağı, hep böyle kalacağı, bunu hiç kimsenin ve hiçbir şeyin değiştiremeyeceği duygusundan kaynaklanan kopkoyu bir karamsarlığın boyunduruğuna girerdi. İnsan böyle bir dünyayı kafasında canlandırırken, gözünün önüne, Latin Amerika'da, Okyanusya'da ve Afrika'da çağdaşlığın dışında yaşayan, çaputlara bürünmüş ilkeller, küçük büyük din toplulukları geliyor. Ama benim kafam, bir başka sakatlığa takılıyor: Sözünü ettiğim karabasan, az gelişmişliğin değil, çok gelişmişliğin sonucu. Teknolojinin ve ona kölece boyun eğişimizin sonucu olarak, bizi bilgisayar ekranlarından geçilmeyen ve kitapların bulunmadığı bir toplumun ya da fizik çağında simya nasıl bir konumda ise kitapların, yani edebiyat yapıtlarının da o konumda olduğu, başka bir deyişle kitapların, medya uygarlığının yeraltı gömütlerinde nevrozlu bir azınlığın uğraştığı arkaik bir meraka dönüştüğü bir toplumun beklediğini düşünebiliriz. Korkarım, bu sibernetik dünya, refahına ve gücüne, yaşam düzeyinin yüksekliği ve bilimsel başarılarına karşın, edebiyat-sonrası dönemin özgürlükten umudunu kesmiş otomatlarından oluşan, teslim bayrağını çekmiş bir insanlığın uygarlıksız ve alabildiğine ruhsuz dünyası olurdu. Bu ürkünç ütopyanın gerçekleşmesi, kuşkusuz, pek yakın bir olasılık değildir. İnsanlık öyküsünün sonu, tarihin sonu henüz yazılmadı, önceden belirlenmiş de değil. Ne olacağımız, tümüyle bizim vizyonumuza ve irademize bağlı. Ama düşgücümüzün yoksullaşmasını, duyarlığımızı arıtıp incelten, bize daha güzel ve özenli konuşmayı öğreten yetinmezliğin yok olmasını, özgürlüğümüzün güçsüzleşmesini önlemek istiyorsak, harekete geçmeliyiz. Daha açık seçik söylemek gerekirse, kitap okumalıyız. Mario Vargas Llosa'nın bu yazısı, ilk kez, ABD'de yayımlanan The New Repubic gazetesinde çıkmıştır. Ara başlıkların büyük bölümü edebiyatsoylesileri. com tarafından konmuştur."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/680435661256409089/julio-cortazar-politika-k%C3%BClt%C3%BCrel-%C3%B6zg%C3%BCrl%C3%BC%C4%9F%C3%BC", "text": "Eğer okuyacağım bu sayfalarda bir konferans havası varsa, bu benim hatam yüzündendir ve buna çok üzüleceğim. Çevresinde bunca sevgili dostun ve hayranın toplandığı bu kürsüye, dostlarımın çene çalmak için bekledikleri bir eve ya da kafeye girer gibi coşkuyla çıkıyorum. Ancak, beni fiziksel olarak sizlerden yükseğe çıkartan bu kürsü -yine de kendimi daima yerde hissetmeme karşın- içimden geldiği gibi ve duruma uygun biçimde konuşmamı önlemeye yetiyor ve işte bu nedenle, başkalarında çok beğendiğim o akıcı biçemle söylemeyi yeğleyeceğim sözleri yazmayı gerekli buluyorum. Bu yüzden, konuşmama, elimdeki bu kağıtların gerekliliğini savunma nedenleriyle başladığım için kimsenin bunu biçimsel bir değişiklik sanmasını istemiyorum; ben sizlerle konuşuyorum ve bir konferans okumuyorum. Şu anda burada bulunan bizler, yıllardır, bu toplantıyı düzenlememiz için bizi harekete geçiren ve özellikle de bu konuşmayı yapmamı gerektiren bir sorunla karşı karşıyayız: Yazarın Latin Amerika'daki görevi. Sorumluluk duyan her aydının çok iyi bildiği birtakım düşünceleri yinelememiz gerekmiyor: Halklarımızın özgürlük ve kendi kendine karar verebilme bilinçlerini geliştirmek konusundaki sorumluluklarımızı ve bizi bunları kazanmaya, ya da zaten kazanılmışlarsa daha da güçlendirmeye götürecek yöntemlere katılma kararımızı biliyoruz. Yazarın bu konudaki zorunluluklarına ilişkin eski tartışmalar bugün, daha somut bir sorunun yanında önemsiz kalıyor. Yaptıklarımızın dışında daha neler yapmalıyız? Özellikle aydın çalışanlar sektörü olarak, jeopolitik bölgelere katkılarımızı nasıl artırabiliriz? Yazarla, henüz okuru olamamış kişiler arasında gittikçe büyüyen uçurumu kapatabilecek yeni iletişim yollarını nasıl yaratabilir ve uygulayabiliriz? Çoğumuzun bu alandaki deneyimi pek fazla değil -ve böyle olanlarımız çoğunlukta olduğundan utanmaya gerek yok sanıyorum, bizim deneyimimiz başka alanda. Kuramsal çözümlemelerin artık yeterince eskimiş olduğu ve yeni eylem biçimlerine, doğrudan katılımlara yol verdikleri bu aşamanın önemi kimsenin gözünden kaçamaz. Yazınsal yaratıcılığın mühendisleri olarak, sözcüklerin planlayıcıları ve mimarları olarak, hepimizin, aydınlara özgü üretimler ve bunların yöneleceği hedefler arasında giderek daha zorunlu olan köprüler bağlantısını tasarımlamak ve hesaplarını yapmak için gereğinden fazla zamanımız oldu. Artık bu köprüleri gerçekten kurmanın, bu boş alanı patikaya, hissedilebilir bir iletişime, bizler için bir yaşantılar yazınına, halklarımız içinse bir yazın yaşantısına dönüştürmek üzere çalışmaya başlamanın zamanı geldi. Gerek tasarım gerekse gerçek olarak köprü, neredeyse insan kadar eskidir. Bir müzik yapıtı, bir roman ya da bir resim gibi, şiir de her zaman bir köprü olmuştur. Daha az yeni olansa, o romanlardan, o resimlerden ve o müzik yapıtlarından çıkan bir köprünün, bunlardan hiçbirinin erişemediği ya da gerçek anlamıyla erişemediği öte yakaya doğru uzatılması düşüncesidir. Örneğin, yayımcıların uzattığı köprüler yazarlarla okurları buluştururlar. Ancak, bu trafiğin çok uzağında kalan yerlerde yalnızlık ve iletişimsizlik çölleri oluşur. Belki şu anda bulunduğumuz bu ülke gibi bir ülkede daha az ölçüde, ama Latin Amerika ülkelerinde korkunç bir düzeyde. İşte bu nedenle, bizi burada buluşturan görev duygusu, zorunlu olarak, kentsel düşlerin, seçkinci hümanizmaların ve yüksek aydın bilincin görmezden gelmeyi ve yok saymayı yeğlediği bir şeyden ortaya çıkmaktadır. Tıpkı pek çok yönetimin ve politikacının, başkentlerle kentsel yerleşim merkezlerinin etrafını hendekle çevirip, dışarıda kalanların bir bilgisizlik suskunluğu, baskı, iletişimsizlik, yabancılık içinde kalışını görmezden gelmesi gibi. Üç haftadır Nikaragua'daydım (1982). O iki yüzlü kültür düşüncesinin etkilerini, bir diktatör hanedanının eski bir ilkeye, çoğunluğun bilgisizliğinin azınlığın zenginleşmesini sağladığına ilişkin o ilkeye dayanarak yaptığı ayrımın etkilerini herkesten daha iyi kavrayabilen o kişilerle bir kez daha birlikte oldum. Sandinista yönetimi üç yıldır, olanaklarının en büyük bölümünü, halkın bilgisizliğini ve okumamışlığını ortadan kaldırmaya adamıştır ilk adım olarak. Amacı halkın tümünü aydın, estetik ve politik olsun tüm alanlarda değiştirecek bir insanlık bilincine kavuşturmaktadır. Bu yönetimin Ernesto Cardenal, Sergio Ramirez gibi büyük yazarlara, Miguel D'Escoto ve Tomas Borge gibi plastik sanat ve şiir sanatı uzmanlarına sahip olması bir rastlantı değildir. Genç savaş kumandanlarından biri olan Omar Cabezas, Somoza'ya karşı verilen savaşın kanıtlarını büyük bir yetkinlikle ortaya koyduğu bir kitap yazmıştır. Ve bir yazarlar ve sanatçılar topluluğu, Amerika Birleşik Devletleri ve suç ortaklarının gözdağı altında, bu küçük ülkenin zorlu günlük işlerine coşku ve kararlılıkla yardımcı olmaktadırlar. Kentlerle öteki bölgeler arasındaki ilk köprüleri, az zaman öncesine dek tedbirli okurlarla sınırlı olan yaratıcılar ile, günden güne, adım adım, yaşamın yalnızca varlığı sürdürmek demek olmadığını; görevin gecenin derin uykusunda bitmesi gerekmediğini, düşünmenin, başkalarından alınmış fikirlerin, atavizmlerin ve önyargıların kafanın içinde dönüp durmasından çok daha farklı bir şey olduğunu kavrayan o kalabalıklar arasında ilk köprüleri kuranların onlar olması da rastlantı değil. Nikaragua üzerinde bunca ayrıntıyla duruşumun nedeni, görev düşüncesinin, üzerinde çalışmamızın son derece gerekli ve ivedi olduğu Latin Amerika gerçeklerinden biriyle doğrudan ilişkili olduğunda çok daha fazla önem kazanmasıdır. Başlamak için şöyle diyeyim, Nikaragualı aydınlar hemen her kez bende, eğilim duydukları yapıtları diğer pek çok etkinlikle birleştirdikleri etkisini yaratmaktadırlar. Bu etkinlikleri ya halk arasında yol göstericiler, yöneticiler olarak, ya da bitmez tükenmez toplantılarda, yuvarlak masalarda, çok popüler olan gösterilerde ve bilgilendirme buluşmalarında yalnızca konuşmacı olarak yerine getirmektedirler. Eğer bu durum, yalnızca Nikaragua gibi devrimci bir yapılaşma içinde dikkati çekiyorsa, hiç kuşkusuz, öteki ülkelerdeki yazarların kendilerini diğer insanlardan ayıran bir çeşit etikete ne derece yapışmış olduklarını göstermeye de yardımcı olur. Ayrıca, yaşadığımız herhangi bir yerdeki görevimizin Latin Amerika sahnesine kişisel olarak daha yakından -mümkünse fiziksel olarak- girmemizi ne ölçüde önlediğini kendimize sorabilmemizi sağlar. Ya da görevlerimize öyle yeni yayılma özellikleri aşılar ki, kendi öz yapısını hiç bozmadan yararlı olabileceği kişilere yansıtabilecek biçime sokar. Şunu söylemek gereksiz sanırım: Ben kolaylık yanlısı değilim. Pek çok kişinin, aydınlara özgü o babacan tavrın gerçekte bir tür gizli küçümseme içerdiğini anlamadan, halkın katılımı adına çağrı yaptığı o yalınlığı istemiyorum. Aydın öncü gruplar hiç duramazlar ve gerçek yazarların kendi yaratı planlarının dışına çıkmasını asla onaylamayacaklardır. Oysa o yazar belki de, insanın tarih ve kültürdeki simgesinin yükselen bir yay olduğunu biliyordur. İşte bu nedenle kültüre açılan hızlı ya da yavaş kapıların, o yayda herkesin katılımı olması için, alıcı ya da verici olsun her kişinin tüm olanaklarıyla katıldığı o çoğalımın, yayın yükselişini daha da hızlandırması için yüreklendirilmesi ve yalınlaştırılması gerekir. Ancak daha önce de söylediğim gibi, artık kuramları geride bıraktık ve eylem zamanı geldi. İşte bunun için, içten gelen bu görev duygusunu, içinde bulunduğumuz koşulların izin verdiği ölçüde en anlaşılabilir biçimde vurgulamak istiyorum. Kısa süre önce Meksika'da yaptığı ve hala yankıları süren konuşmasında Fransız Kültür Bakanı J. Lang şunları söyledi: Halkların en derin eğilimlerinden uzak kalan bir kültür -ki buna yalnızca etnik değil, tarihi ve politik özellikler de dahildir- gerçek kültür sayılamaz. Kültüre ilişkin o eski düşünceleri taşınmaz bir mal gibi görmekten vazgeçmeliyiz. Onları taşınabilir bir mala dönüştürebilmek için, tıpkı ekmekte, bisiklette, ayakkabıda ve öteki tüketim maddelerinde olduğu gibi sunulan, verilen, alınan, değiştirilebilen ve onarılabilen bir toplu yaşam maddesi durumuna getirmeliyiz. Son yıllarda bu soru yanıtını bulmaya başladı. Latin Amerika'da, kitaplarının dışında, halklarının jeopolitik gelişimlerine şu ya da bu biçimde katkıda bulunmayan pek az sorumlu yazar var. Bunlar yukarıda belirttiğim Nigaragualı yazarlar gibi doğrudan etkinliklere katılıyorlar, ya da gazetecilik bilgilerine paralel olarak etkinlikler yürütüyorlar. Bazıları da duruma göre, insan hakları için ve halkların kendi kararlarını verebilmeleri için savaşan ulusal ve uluslararası örgütlerle, pek çok farklı yazınsal görevden, aşırı yazınsal dayanışmadan, destekten, suçlamadan söz etmeksizin işbirliği yapıyorlar. Her gün giderek artan sayıda aydının jüri üyeleriyle, politika yöneticileriyle, iktisatçı ve sosyologlarla çalışması, Bertrand Russel'ın üstün simge olarak değerlendirdiği ve çok iyi bilinen bir adım gibi görünüyor bana. Bununla birlikte, tarihin ve Latin Amerika'nın popüler konularına giderek artan sayıda aydının katılımı şimdiye dek olumsuz bir boyuttaydı. Bu durumu kısmen eylemlerin özellikleri ve uzmanlık gereksinimi, kısmen de kıtamızın baskıcı rejimlerinin ve patronları Kuzey Amerika'nın blokesi yaratıyordu. Bu eylemlerin popüler düzeyde kazanabilecekleri ya da kazanmaları gereken güç, yüreklilik ve etkinlik alanlarının genişlemesi engelleniyordu. İşte bu nedenle bizim görevimiz yeni ilişki biçimleri yaratmaya çalışmak, tüm düzeylerde yeni iletişim yolları bulmaktır. Bizim kalıplaşmışlığımız, şimdiye kadar yapmadığımız derin bir özeleştiriye gereksinim duymaktadır. Şimdi söyleyeceklerim biraz çocukça görünebilir, ancak eski bir atasözü çocuğun insanın atası olduğunu söylemez mi? Öyleyse niye, her zaman iyi ve güvenilir bir limana götürmeyen bir yetişkinlik ciddiyeti uğruna susmayı yeğleyelim? Fark edileceği gibi bugün yazınla ilgili konulara girmekten kaçınacağım ve tek bir istisna bile bu uzaklığı daha da korumaya yarayacak. Yalnızca şunu anımsatmak istiyorum ki, 1812'de ozan Shelley de aynen şu anda hissettiklerimizi hissetmişti. Ve devrimci düşüncelerini mümkün olduğunca fazla yayabilme isteğiyle denize, bunları bulacak olanlara yönelik mesajlar içeren şişeler atmış, gökyüzüne balonlar uçurmuştu. Bu çok belirgin taşkınlığı, zamanının yönetiminin büyük saldırılarına neden olmuş ve sonunda sürgünle sonuçlanan bir politik soruşturma başlatılmıştı. Düşmanlarının en kötü suçlaması ise çocuksuluğuydu. Burada çok sevdiğim ozanlardan birinin adını anacağım. Sanırım birkaç yıl önceydi. Polonya'da kutlanan bir Şili halkıyla dayanışma toplantısında o da -sanırım Shelley'deki aynı çocuksulukla- hiçbir zaman sözcüklerin ve onları benimseyenlerin dışına çıkamayan politikacı savlarının yerini alabilecek bazı eylemler ileri sürmüştü. Örneğin, Şili'de yayınlanan ya da dış ülkelerden gelen kitaplara Pinochet tarafından konulan sansüre üzülüp dövünmektense, her birimizin, dağıtımı yapabilecek yetenekli kişilere deniz yoluyla kitap paketleri göndermemizi önermiş, bunun çok düşük bir ederi olacağını belirtmişti. Ve bugün biliyorum ki pek çok Şilili genç, evimizin köşesindeki postaneye gönderdiğimiz öyküleri okuma olanağını buluyorlar ve bulacaklar. Tıpkı şimdi çok farklı ama aynı derecede önemli nedenlerle Nikaragua halkı için yapmakta olduğumuz gibi. Bu ozan aynı zamanda, Şili, Arjantin, Uruguay gibi ülkelere yönelik kısa dalga radyo yayınlarını geliştirme olanaklarından söz etti. Yalnızca bu ülkeler yönetimlerinin değiştirdikleri ya da yok ettikleri tüm gerçek bilgileri onlara ulaştıracak bir araç olarak değil, ayrıca sürgündeki yazarların canlı varlıklarını duyurmak için de yapılmalıdır. Bu sürgün yazarların sesleri böylece, yazılı yayınlara, radyo ve televizyona sansür uygulanan yerlerde yaşayan binlerce dinleyiciye ulaşacaktır. Tüm bunlar çocukça mı, önemsiz mi? Çoğumuz ülkelerimize, kolayca tanınan ve aynı zamanda aydınlara özgü ve politik değerlere sahip kasetler soktuk ve çoğumuz videodan yararlandık. Ülkelerine hemen hiç giremeyen yazarlar acaba neden video şirketleriyle ilişkiye geçmiyorlar? Bunlar Latin Amerika'daki askeri sektörlerde giderek çoğaldığından ve kolayca bulunabildiğinden sansürü atlatmak da daha kolay olacaktır. Ben yakın bir zamanda bu yöntemi Salvadorlu savaşçılar için uyguladım ve biliyorum ki pek çok dostum da Guatemala, Arjantin ve Şili için aynı şeyi yapıyor. Düşgücünün iktidara geçmek için en iyi silahımız olduğu ve olacağı kesinse -ki iktidar deyince, halkın kendi kimliğine ve yasal geleceğine kavuşması için yapılan savaşta daha sert ve etkili bir katılımı anlıyoruz- bizim görevimiz de geleneksel ve alışılmış olanlardan daha etkin tekniklere dayanmalıdır. Bu teknikler ayrıca, geleneksel öykü yazarı, ozan, romancı ve deneme yazarı etiketlerimizden doğan tekniklerden daha az kalıplaşmış olmalıdır. Ve tüm bunları yalnızca alışık olduğumuz gibi ileriye bir adımcık atarak değil, amacımıza ulaşmamızı sağlayacak biçimde yapmalıyız. Eğer daha güzel, daha gelişmiş ve daha yürekli bir yol yerine eski alışılmış yolumuzu izlersek, oraya asla varamayız. İşte bu nedenle, İngilizce'den kötü bir biçimde çevrilen gülmece çizgi romanlardan ve bunların olanaklarından söz edersem umarım kimse bana alaylı bir biçimde gülümsemeyecektir. Biliyoruz ki taşlama içeren gülmece çizgisi romanlar -ki Anglosaksonlar buna cartoons diyorlar- yüzyıllardır, ciddi olan her şeye sansür uygulayan ülkelerde bile politik etkisini göstermiştir. Ancak bunların gülmece unsuru içermeleri zorunludur ve onun aracılığıyla da halkın kesin olarak anlayabileceği ve özümleyebileceği bir ciddiyet gereklidir. Ne yazık ki böylesine önemli bir yetenek yazarlarda yoktur ve çoğu, bu tür bir konuyu tasarımlamak ve resimlemek konusunda yeteneksizdir. Oysa bu tür çizgi romanlarda her zaman bir yazarla çizerin işbirliğine gereksinim vardır; çizgi roman hareketsiz bir film gibidir, görüntü ile yazı birliktedir, senaryoda entelektüel bir içerik vardır ve temsil edilen kişiler bir mürekkep darbesiyle canlanıp okur-izleyicinin duyarlığıyla ilişkiye geçebilir. Bu türün hemen tüm Latin Amerika ülkelerinde harika örnekleri vardır, ancak Meksika'da Rius, Arjantin'de Quino ve sizlerin kuşkusuz çok iyi tanıdığınız daha pek çoklarının kişisel yetenekleri, yazarlar-çizerlerle bir ekip oluştururlar ve gülmece çizgi romanları anlatı yazınının altına düşmeyecek boyutlara getirirlerse, daha da gelişecektir. Birkaç yıl önce, bir Meksika çizgi romanını çalıp içine, Fantom'un serüvenlerindekine benzer bir karakteri, binlerce okurun putlaştırdığı bir Süperman'i ekledim ve arkadaşların yardımıyla sahtesini yayınladım. Gerçek amaç çokuluslu kurumları suçlamak ve CIA'nın Latin Amerika'daki en kirli işlerini açığa vurmaktı. Kuşkusuz Fantom karakteri sayesinde yayın hemen tükendi ve bir kez daha, okurların kapısına değil ama penceresine kondu. Kuşkusuz Meksika'da ün kazanmış sonun yerinde başka bir son vardı. Madem ki bu noktaya geldik, fotoromanlar gibi, büyüleyici bir kültür iletisine dönüştürülebilecek bir başka çağımız hastalığına ne demeli? Yazar ve fotoğrafçıların akıllıca bir işbirliği, yayılgan bir düşgücüne açılan geniş bir alan yaratabilir. Ancak biliyoruz ki, günümüz dergilerinde, binlerce zeki, yetenekli okuru aptallaştıran ve çokuluslu kurumların ceplerini dolduran fotoromanlar yayınlanmaktadır. Son olarak en ilginç, en coşkulu, en etkin silahı belirtmekle yetineceğim: Televizyon. Biliyorum bana hemen, televizyonun da sinema gibi büyük kapitallerin elinde bulunduğunu ve hiç kimsenin beyin yıkayıcıların sansürü olmadan onun kutsal alanına giremeyeceğini söyleyeceksiniz. Ancak Latin Amerika'da, Küba ve Nikaragua gibi halka ait ve halk için çalışan kanalları bulunan ülkelerde bile, kolaylık ve rahatlık yasasına büyük ölçüde uyulduğunu kanıtlamak çok üzücü. Bunun tek nedeni, yazarların, sanatçıların, hepimizin, üstümüzdeki etiketlerle, en uzak ve en yoksun bırakılmış bölgelere bile gerçek kültürün yayılmasını sağlayacak o kaleleri ele geçirmekte yeteneksiz oluşumuzdur. Sanat alanında tek istisna sinema ve tiyatro olabilir, çünkü Latin Amerika'da bu alanlarda giderek daha devrimci bir yol izlenmektedir. Aydın olma görevimizin mümkün biçimlerini sorguladığımız ve bir parça kararsız olduğumuz şu anda, bu örneğin büyük bir değer taşıdığını söyleyebilmek çok güzel. Biliyorum ki bu üçlü militanlığın sınırlarını tartışmamız mümkün ve ben kendi açımdan, mesaj içermenin yazarın yapıtında değişmez bir özellik olması gerektiğine hiç inanmıyorum, çünkü halkının kendinden biri olarak benimsediği bir yazarın kaleminden çıkan saf kurgusal edebiyat da bir devrimci mayadır. Ancak ben de, Britto Garcia gibi, görevimizin, eğilimlerimize ve olanaklarımıza göre, mümkün olan tüm yönlere açılmak olduğunu ve militanca yapıtlardan tümüyle kopmanın, zamanımızın çağdaşlık kasırgasının kuru yapraklara dönüştürdüğü ve unutulmaya terk ettiği sözde birtakım mutlak değerler adına halklarımıza sırt çevirmek anlamına geleceğine inanıyorum. Çok iyi biliyoruz ki Latin Amerika'da gösterişli yayıncıların fuarlarına ve kendilerini pohpohlayan ayrıcalıklı toplulukların ödüllerine hayır demeyen ve fildişi kulelerinin zamana ters düşen sığınağında kalmakta direnen yazarlar var. Bir gün kendi üzerlerine de düşmesi mümkün napalm ya da nötron bombasından kaçınmak için hiçbir şey yapmıyorlar ve yapmayacaklar. Belki de, gizli söylevlere dayanarak, fildişinin kendilerini radyasyondan koruyacağına inanıyorlar. Örneğin, ticari ölçülerde büyük önemini sürdüren ve halkın çabucak benimsediği popüler müziği duygusallıktan, kolaycılıktan ve kabalıktan kurtaracak metinlerle birleştirmek gibi yeni görevler önermeyi sürdürebilirim. Yeni Küba şarkılarında olduğu gibi ya da pek çok İspanyol ve öteki ülkeler sanatçılarının yaptıkları gibi yüksek sesle söylenen protesto şarkıları yolu göstermiştir ve ben kendi hesabıma, Paris'te Arjantinli dostlarla hazırladığımız ve Rio de la Plata'da yasaklandığından kuşku duymadığım bazı tangoların, bugün hala, onları gizli yollarla dinleyenlerin belleklerinde yaşadığına inanıyorum. Ancak ben artık burada duruyorum, çünkü tüm bu söylediklerim hiç kimseye ders vermek amacını taşımıyor ve ben yalnızca bir umudu mümkün olan en iyi biçimde somutlaştırma ve hepimizden başka bir şey beklenen bu toplantıya kuramsal bilgilerden daha fazla bir şey verebilme isteğindeyim. Konuşmamı bir başka umuttan, değinmeden geçemeyeceğim önemli bir görevden, dünyanın pek çok bölgesinde bulunan sürgün Latin Amerikalılar topluluğunu doğrudan ilgilendiren bir görevden söz ederek bitireceğim. Eğer sürgünde olmanın herhangi bir anlamı varsa, tüm bu acıları ve özlemleri paylaşanlar için bu asla olumsuz bir anlam değildir. Aksine, bumerang'ı daha da etkili yapabilecek gücü veren bir değerler değişimidir ve dönüş için güç kazanmayı sağlar. Dönme isteğini yitirmemiş olan herkes yeteneğini ve düşgücünü halkın hizmetine sunabilir ve sunmalıdır. Aydınlar ise, yalnızca burada belirttiğim olasılıkları değil, kendisinin de keşfedebileceği tüm yolları onlara açmalıdır. Yazılı sayfalardan, roman ya da şiirden sıçrayıp, her zamankinden daha kaçınılmaz ve değerli olan Latin Amerika gerçeğinin arenasına, kendi aramızda ve herkes için yazabileceğimiz o koskocaman kitabın arenasına ulaşmak mümkündür. Sözlerim çok acımasız görünse bile şunu bir kez daha vurgulamak istiyorum ki, sürgün, gözlerini açık tutmayı ve gözlem yapmayı becerenleri zenginleştirir. Artık topraklarımıza daha az dar düşünceli, daha az milliyetçi ve daha az bencil olarak döneceğiz. Bu dönüşe şimdiden hazırlanmalıyız ve bunun için de en iyi yöntem, bu sürgünün bize kazandırdığı zenginliği, yapıtlarımızla, yeni ilişkilerle yorulmak bilmeksizin başkalarına iletebilmemizdir. Aralarında pek çok sürgünün bulunduğu bu dost yazarlar semineri, İspanya topraklarında bulunan ve bana kucağını açıp sevdiğim ve saydığım tüm bu dostlarla bir araya getirmeyi dileyen bir üniversitenin soylu duygularından doğdu. En derin ve içten umudumun, bu toplantının bizi bekleyen göreve bir an için de olsa bir katkı sağlaması olduğunu söylersem üniversite benim gönül borcumu anlayacaktır kuşkusuz. Çünkü önemli olan toplantının kendisi değil, etkilerinin son derece yalnız olan Latin Amerika'ya, kendileri için toplantılar düzenlenmeyen, kitapları ve köprüleri olmayan binlerce kişiye uzanabilmesidir. Her birimiz, elde edebileceğimiz tüm araçlardan yararlanarak bunları kendi halklarımıza yansıtmaya yardımcı olursak, İspanya'ya, Sitges'e boşuna gelmemiş ve burada boşuna konuşmamış olacağız."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/680717937330520064/konur-ertop-abd%C3%BClhak-%C5%9Finasi-hisar-roman", "text": "Ali Nizami Bey, Abdülhak Şinasi Hisar'ın anlatmayı çok sevdiği eski zaman adamlarından biridir. Geçmiş Zaman Peşinde yazarı Marcel Proust'un yolunu izleyen Hisar, onun gibi, geçmiş zamanın içinden renkli görüntüler çekip çıkarır. Geçmiş Zaman Köşkleri, Geçmiş Zaman Fıkraları, yazarının Boğaziçi Mektupları, Boğaziçi Yalıları gibi kitaplarında da bu geçmiş zaman sözü kendini duyumsatır: Yayımlamayı tasarladığı bir kitabının adı Geçmiş Zaman Adamları\"dır. Üç romanı \"Çamlıca'daki Eniştemiz, Fahim Bey ve Biz Ali Nizami Beyin Alafrangalığı ve Şeyhliği üç eski zaman adamı\"nı canlandırır... Bunların sonuncusu Can Yayınları'nda yazarı genç kuşaklara tanıtacak yeni dizinin ilk kitabı oldu. Kahramanlarının gerçek kimliklerinin ortaya çıkarılmak istenmesi onu tedirgin etmiştir. Örneğin Nasuhi Baydar, Fahim Bey... romanının kahramanını tanıdığını, gerçek adının Fatin olduğunu, romanda olduğu gibi Çetine elçiliği başkatipliğinde bulunduğunu ileri sürmüştü. Hisar ise bu tanıklığı kabul etmeyerek, Bu o şahıs değildir, bu başkasıdır der. Onda hele romanın 'Şeyhlik' faslını okur okumaz, bir vakitler Sütlüce Bektaşi dergahında rasgelip tanıdığım İlhami Bey adında bir zavallı adamın hüviyetini sezmemem mümkün değildi... Arasıra, Baba'nın yanıbaşına büzülmüş ufacık, incecik vücuduna hiç uymayan kalın bir sesle ve koyu bir Rumeli şivesiyle, her heceyi, her vurguyu dört beş misli uzata uzata; \"Babaaa erenler, müsaade buyurursanız, size son yazdığım bir Nefes'i okuyayım, diyerek söze karıştığı olurdu. Bir kadınla randevusuna yetişmek için Ada'dan yelkenli kiralayarak karşıya geçer, Haydarpaşa'dan atla Çamlıca'ya çıkar, kimseyi bulamayınca randevusunun ertesi gün olduğunu farkeder. Kaç-göç zamanında yalı komşusu bir kadınla buluşmak için kayıkla denize açılır, yüzerek yalıya çıkar, gizlice harem dairesine alınır! Bu sorumsuz yaşamın sonu eşinin onu terk etmesi olacaktır. Har vurup harman savurduğu servetinin tükenmesinden, ağır bir hastalığın bastırmasından sonra Çamlıca'da harap bir eve yerleşir. Bektaşi babası olduğunu, burada bir hankah açtığını söylemektedir. Tek müridi ise \"alafrangalığı döneminde ondan yüz çevirmiş yaşlı lalası Hüseyin Efendi'dir. Düpedüz bir akıl hastası haline gelen Nizami Bey'in üzerine lalası kol kanat germiştir. İkisi Donkişot ile Şanso Pança'yı anımatır. Ama gördüğü bu şefkat dahi biçare Nizami Bey'in yoksulluğunun ve hastalığının ilerlemesini, uluyarak kaldırıldığı akıl hastanesinde can vermesini önleyemeyecektir. 1952'de basılan roman 1936'da Varlık dergisinde bir uzun hikaye olarak yayınlanmıştı. O tarihte ise Hisar 50'sine yaklaşmıştı. Ülkesinde yaşanan hızlı değişim karşısında çekingen, kararsızdı. 1921'de ise yazar, Bir Türk ve İslam hayatının kucaklayamayacağı bir hakikate inanamıyoruz diyecektir."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/680718196845805568/maksim-gorki-kalbinin-yan%C4%B1nda-mermi-ta%C5%9F%C4%B1yordu", "text": "Yalnız kendisinin değil, kendi kendine terkedilmiş milyonlarca meçhul insanın ümitsizliği, hayatın manasından ve hakikattan şüphe; işte Gorki'ye tabancasını doldurtan bunlar olmuştu. - Şalyapin, sizinle tanıştığımdan dolayı bahtiyarım, çünkü dün de tiyatroda söylediğim gibi siz İsaky kardeşimizsiniz. - Hakikaten Rus köylüsünü iyi temsil ediyorsunuz. Bu Rus-Alman piyesinin pek hayranı olmadığım halde, Soussanine (2) rolünde çocuklarınızı hatırlayıp ağladığınız zaman sizi dinlemekten hoşlanıyorum. - Evet, demiştim, belki de hakikate tamamiyle uymayan bu rolleri mümkün olduğu kadar tabii yapmaya çalışıyorum. Bu, benim Gorki ile ilk karşılaşmam oldu ve yine o akşam uzun, hararetli ve samimi bir dostluk aramızda yerleşti. Birçok kimseler Gorki ile çocukluğumu ve ilk gençliğimi beraber geçirdiğimi, onunla Volga üstünde beraber çalıştığımı zanneder ve böyle de yazarlar. Hatta bir muganni takımına girmek için beraber imtihana girdiğimizi ve benim sesim olmadığı için reddolunarak yalnız Gorki'nin kabul olunduğunu söylerler. Bütün bunlar doğru değildir. Gorki, kim olduğumu sorduğu vakit ona hayatımı anlatmaya koyuldum. Şaşılacak şey, o zaman gençliğimizde birbirimize tanımadan tesadüf ettiğimizi anladık. Hayatlarımız birbirine o kadar çok benziyordu ki, hatta bazı hallerde yan yana geçmişti. Mesela, Kazan'da daha küçük bir çocukken, ben Maloksa-Prolamaiva sokağının köşesinde kunduracı Andrev'in yanında çıraktım. Gorki de Maloksa ile aynı sırada olan Bolşaira-Prolamaiva sokağının köşesindeki fırında işçiydi. Patronun ismini hatırlamıyorum fakat fırının Dolgusin çay mağazasının altında olduğunu hatırlıyorum. Zannedersem Gorki'nin \"Yirmi Altı Erkek ve Bir Kız hikayesi burada doğdu. Daha sonra on yedi yaşıma yeni girerken bir Astrakan römorkörüyle Nijni-Novgorod panayırına gidiyordum, param olmadığı için uğradığımız iskelelerde salapuryaların yükleme ve boşaltma işlerinde çalışıyordum. Aleksi Maksimoviç (3) Samara limanında un çuvalından yapılmış bir pantolonla çalışıyordu. Bununla beraber bir gazetede muhabir ve tefrika muharriri olarak yazı da yazıyordu. Konuşurken Tiflis'te yan yana oturduğumuzu da öğrendik. Ben uzak Kafkas şimendifer idaresinin muhasebe servisinde iken Aleksi Maksimoviç aynı trenlerin atelyesinde çilingir veya yağlayıcılık yapıyordu. Muganni namzetliği imtihanımıza gelince, hakikatte ikimiz de Serebiakov operası rejisörünün Kazan hemşerilerinden genç seslerle kendi takımını kuvvetlendirmelerini istemesi üzerine gittik. Gorki'ye iş verdiler, beni almadılar, çünkü o benden dört yaş büyüktü, sesi gelişmişti, benimki ise henüz olgunlaşmamıştı. Nihayet gene Tiflis'te Gorki ile komşuluk ettiğim bir tesadüfü hatırlıyorum. Golovinski caddesinde tiyatroda şarkı söylüyordum, bu benim artistliğimin ilk günleriydi. Gorki de hemen yakınımda şato Mzkhet (4) hapisanesindeydi. - Bu nasıl adamdı? - Kardeşim niçin kambur duruyorsun, niçin damarların şiş, dedim. O vakit bana bütün hayatımca unutamayacağım bir şey anlattı: - Fyodor kardeş, şimdi artık iyiyim, fakat görüyor musun? Göğsünde, kalbinin yanında bir iz gösteriyordu. İşte buraya, herhalde aptallığımdan bir tabanca kurşunu yerleştirdim çünkü ümitsizliğe düşmüştüm. - Niçin? Nasıl? - Yaşamak için hiçbir sebep bulamıyordum, hayat bana o kadar ağır geliyordu ve etrafımda o kadar çok yalan vardı ki. Beni Fydorosvki sokağından Kazan hastanesine getirdiler, dostlarım oraya geldi, içlerinden biri azarlar gibi bana baktı, başını salladı: Seni odun kafalı, bir de muharrir olmak istiyordun, ayıp! dedi. İnanır mısın Fyodor? Yaşamak için öyle bir arzu duydum ki, bugün bile aynısını hissetmiyorum. Burama yerleştirdiğim kurşundan başka kaburgalarım da kırıldı herhalde, kürek kemiklerim, damarlarım ve başka yerlerim de bundan öyle oldu. - Öyle ise sen bazan kendine bir kurşun sıkıyorsun, bazan da kaburgalarını kırıyorsun, diye şaka ettim. - Kaburgalarımı ben kırmadım, onları başkaları kırdı, dedi. Bu tesadüfen bulunduğum bir köyde oldu. Orada şu sahneyi gördüm: Başı açık, çıplak bir kadını at yerine yük arabasına koşmuşlar, içinde oturan mujikler, kocasına sadakatsizlik etti diye onu kamçı ile dövüyorlardı. Oracıkta bir papaz oturuyordu, insanı tahrik edici bir sükutu vardı. Bütün bunları ne gözle gördüğümü anlarsın, hemen yaklaştım ve bağırdım. Köpoğlu köpek, iyicene bunadın mı? Ne yapıyorsun? Papaz mukabele etti: Ya sen kimsin, burada ne arıyorsun? O anda papazın üzerine yürüdüm ve şiddetli, adamakıllı bir yumruk attım. İşte biraz sonra bir hendekte kendime geldim. Zannedersem, bu da, talihim varmış ki yağmur yağmaya başlamış, ondan oldu, hendeğe dolan soğuk su beni canlandırdı. Güç halle sürünerek, köydeki hastaneye kadar geldim. Bütün bu izler, meydana koydukları ile bu adamın nihai derinliklerinde saklı idi. Kırbaçla dövülen kadın, Volga'nın üstündeki o zahmetli avare hayat, yalnız kendi işi değil milyonlarca insanın işi, ümitsizlik: Yalnız kendisinin değil kendi kendine terkedilmiş milyonlarca meçhul insanın ümitsizliği, hayatın manasından ve hakikatten şüphe; işte bunlar ona tabancasını doldurtmuştu. Aleksi Maksimoviç için bana ne derlerse desinler, kati surette ve içime en küçük bir şüphe gelmeden biliyorum ki, bütün düşünceleri, hareketleri, meziyetleri ve kusurlarının bir tek kökü vardı: Büyük Rus nehri Volga ve onun iniltileri. Gorki şiddet ve emniyetle ilerlediği vakit, halk için daha iyi bir istikbale doğru gidiyordu. Gorki, ne kadar kazansalar, beş parasız olan adamlardandı. Kendisi için para harcamazdı, parayı sevmezdi ve onunla alakadar da olmazdı. Hayır, Aleksi Maksimoviç'i sürükleyen para hırsı değildi. Halk için çektiği ezeli ıstıraptan bahsettim, onun yakıcı bir ihtirası daha vardı: Rusya'ya olan aşkı. Rus fırtınası her birimizi bir tarafa dağıtmış, aradan birçok seneler geçmişti. Ben Paris'te yaşıyordum, Gorki Moskova'ya gitmek için Sorrente'den Roma'ya gelmişti. Şunu da söyleyeyim ki ben Rusya'dan ayrılırken Gorki de bunu tasdik etmiş, bizzat kendisi Kardeşim yerin burası değil demişti. Fakat sonradan 1928'de Roma'da tekrar karşılaştığımız vakit, dostuma göre Rusya'da çok şeyler değişmiş ve orada benim için çalışmak imkanı açılmıştı. Bana sert bir sesle, Şimdi, Fyodor, Rusya'ya dönmelisin diyordu. O vakit Gorki'nin nasihatlerine neden uymadığımı anlatmamın şimdi sırası değil, yalnız bu vakte kadar hangimizin haklı olduğunu bilmediğimi namuskarane söyleyeceğim. Fakat katiyetle inandım ki Gorki'nin sesinde benim için olduğu kadar Rusya için sevgi vardı. Ondaki derin şuur konuşuyordu, Hepimiz, vicdanımızın, milletimizin malıyız. Bazan kendimi teselli etmek için söylediğim gibi onunla yalnız manen beraber olmamız yetmez; bedenen, bütün yara izleri, katılaşmalar ve kamburlarımızla da ona bağlıyız. (3) Aleksi Maksimoviç Peşkov. (4) Tiflis'te Mzkhet şatosu. . Gorki oraya sosyal demokratlarla olan münasebetleri yüzünden atılmıştı."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/680718983924727808/y%C4%B1ld%C4%B1z-ecevit-o%C4%9Fuz-atay-toplumdaki-somut-ve", "text": "Başlangıcından bu yana etik ve siyasal çerçevedeki konusal kurgu kalıplarıyla üreten bir edebiyatın ortasına, yetmişlerin ilk yıllarında yabancı bir madde gibi indi yapıtlarıyla. Ellili yılların köy romanı döneminden ve altmışların toplumsal sorunlara çözüm arayan eğiliminden sonra, 'birey'i ve onun iç dünyasını odak alan ve bunu, o güne değin Türk edebiyatının hiç tanımadığı biçim / kurgu teknikleriyle sergileyen Atay, edebiyatımızda yeni bir dönemin başlangıcı oldu. 13 Aralık 1977'de yitirdiğimiz Oğuz Atay'ı sevgiyle anıyoruz. 20. yüzyıl Türk edebiyatında, edebiyat ölçütlerinin dışına taşarak idolleşmiş üç yazar vardır. Bunlar farklı aşamalarda toplumun nabzını tutmuş, okurunun bayrağı olmuştur. Yazdıkları edebiyat türleri, kişilikleri, okurları ile bütünleşme biçimleri ve alımlanma düzlemindeki yaygınlıkları birbirlerinden çok farklı da olsa, bu üç yazarın ortak paydası, yaşamı ve kendilerini olağandışı bir dürüstlük ve içtenlikle yaşamaları ve dile getirmeleridir. Belki de onları okurlarıyla böylesine bütünleştiren, güçlü sanatsal yetenekleri ve keskin zekalarının yanı sıra, sözünü ettiğimiz bu özellikleridir, aynı zamanda. Nazım Hikmet, Aziz Nesin ve Oğuz Atay'dır bu üç yazar. Doksanlı yılların başıydı. Oğuz Atay'ın bir ölüm yıldönümünde konuşmacı olarak bir derneğe çağrılmıştım. Sonuna dek dolu olan salon tek bir yürek gibi atıyordu. Şaşırmıştım. Gerçi bir edebiyat ürünüyle coşkulu bir biçimde bütünleşmeye yabancı değildim. Oğuz Atay'ın romanlarını ilk okuduğumda yoğun duygularım olmuştu. Daha sonra bir araştırmacının nesnel merakına dönüşen duygulardı bunlar. Ancak salondaki elektrik alışılmışın dışındaydı. Genç insanlardı dinleyiciler; çoğu öğrenciydi. Soru sormak için söz alanlar, onun yapıtlarından kimi bölümleri ezbere okuyorlardı. Atay'ın okur düzlemindeki alımlanmasında var olan sıradışı boyut ilk o zaman somutlaşmıştı karşımda. Aynı yıllarda, yine Atay'la ilgili bir konuşma yapmak üzere Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ne gittiğimde yaşadım benzer türde bir coşkuyu. İnşaat Fakültesi öğrencilerinin Oğuz Atay için kurdukları bir edebiyat grupları vardı. Mühendislik öğrencileri, kendileri gibi mühendis olan yazara duydukları hayranlığın coşkusuyla ama ciddi bir 'edebiyat' öğrencisinin 'bilgisiyle' katıldılar tartışmaya. Etkileyiciydi. Yine bu yıllarda, Atay'ın bir öyküsünün adını başlık olarak taşıyan bir derginin varlığından haberim oldu: Beyaz Mantolu Adam. Kuralların dışında 'anlaşılmaz' yapıtlar üreten ve yasallaşmış estetiğin başlangıçta dışladığı bir 'avangard' sanatçının, suskunluktan coşkuya dönüşen alımlanmasının öyküsüydü bu. Tanzimat'tan bu yana genel çizgisi 'gerçekçilik' olan Türk edebiyatı yetmişli yılların başında Oğuz Atay'ın romanlarıyla birlikte tarihindeki en köktenci değişimi yaşar. Türk romanı, köklerini Türk edebiyat geleneğinden almaz; ne dinsel motiflerle süslü Divan edebiyatından ne de somut gerçekliğin dışında bir fantaziler dünyasını yansıtan halk masallarından izler taşır; tümüyle Batı örneğine göre biçimlenmiştir. Türkiye'de roman, Tanzimat'la başlayan Türk aydınlanmasının, estetik düzlemdeki yan ürünü görünümündedir; insanları aydınlatmak / bilgilendirmek, onlara doğru yolu göstermekle yükümlü sayar kendini. Bu nedenle de, okurun metindeki iletiyi özümsemesini zorlaştıracak yabancı biçimleri deneysellemekten kaçınır; gerçeği 'yabancılaştırmadan' yansıtır; herkesin rahatlıkla izleyebileceği zamandizinsel öykülerle oluşturur kurgusunu. Oysa 20. yüzyıl başlarında Türkiye'de romanın yeni yeni uç verdiği yıllarda, Batı romanı, Türk romanının kendisinden örnek almış olduğu geleneksel-gerçekçi edebiyat anlayışını geride bırakmış, Joycelar / Kafkalar / Proust'larla farklı bir estetiğe doğru yol almaktadır. Batıda yerleşik biçim / kurgu / yapı ölçütlerini tersyüz eden öncü romancılar birbirini izlerken, aynı yıllarda yeni yaşam bulmaya başlayan Türk romanında ise 'değişiklik' yalnızca konusal bağlamda olmaktaydı. İlk romancılarımızdan Ahmet Mithat'ın metinlerinde özgür davranışlar gösteren eğitimli kadınları konu alması; ya da yirmili / otuzlu yıllarda Türk Zola'sı diye anılan, Selahaddin Enis'in doğalcı bir yaklaşımla cinsellik / fahişelik gibi konuları metinlerinde odağa oturtması, edebiyat çevrelerinde oluşan yankıların kaynağıydı; estetikten çok 'etik' özellik taşımaktaydı. Türk romancısı uzun yıllar çoğunlukla Doğu-Batı ya da ezen-ezilen karşıtlığı bağlamındaki tezini daha iyi vurgulayacak 'yeni' ve çarpıcı öykülerin ardından koştu; özgünlüğünü konusal bağlamda kanıtlamaya çalıştı. Oğuz Atay, başlangıcından bu yana etik ve siyasal çerçevedeki konusal kurgu kalıplarıyla üreten bir edebiyatın ortasına, yetmişlerin ilk yıllarında yabancı bir madde gibi indi yapıtlarıyla. Ellili yılların köy romanı döneminden ve altmışların -yalnız Türkiye'de değil dünya genelinde- toplumsal sorunlara çözüm arayan eğiliminden sonra, 'birey'i ve onun iç dünyasını odak alan ve bunu, o güne değin Türk edebiyatının hiç tanımadığı biçim / kurgu teknikleriyle sergileyen Atay, edebiyatımızda yeni bir dönemin başlangıcı oldu. 1972 yılında ilk romanı Tutunamayanlar\"ı yayımladı. Zamandizinsel öykü anlatımının delindiği, iç ve dış dünyalar arasındaki sınırların yok olduğu, farklı gerçeklik disiplinlerinin farklı biçim düzlemleri ve anlatım ögelerine dayanılarak çokkatmanlı bir yapı içinde verildiği bir romandı \"Tutunamayanlar. Bu metinde 'toplum' değil, insanın iç dünyasıydı artık odağa yerleşen; insanın bilincinin kıvrımları, bilinçaltının labirentleri ve insanlığın ortak bilinçaltının arketipleri imgeleşiyordu roman dokusunda. Tutunamayanlar Türk edebiyatında 'birey'in başkaldırısının ilk köktenci belgesidir; bütün değişimlerin devlet eliyle gerçekleşti Bireye de ne oluyordu? (Günlük / 1987, 25.3.1974) denilen bir toplumda, insanın kendisini tüm toplumsal baskıların dışında açıkça / dürüstçe yaşama çabasını kurgu düzlemine taşır. Biz insanı anlatıyoruz, bir çıkmazı çözümlemiyoruz, der, 24.3.1974 tarihli günlük notunda Atay. Onun motif kullanımı açısından bir üçleme diye adlandırabileceğimiz yapıtları Tutunamayanlar / Tehlikeli Oyunlar / Oyunlarla Yaşayanlar\"ın ana kişileri, adları ister Selim ya da Turgut, isterse Hikmet ya da Coşkun olsun, özde aynı kişilerdir: Duygularını, düşüncelerini, davranışlarını, toplumsal kimliklerini ameliyat masasına yatırmış; çıkardıkları parçaları büyük bir yüreklilikle analiz ederek 'kendileriyle hesaplaşan', 'Özben'lerini bulmaya çalışan insanlardır bunlar. Bir 'arayış'ın yazarıdır Atay; geleneksel edebiyatın gerçeği 'bilen' ve bu 'kesin' gerçeği okuruna aktararak, onun doğru yolu bulmasını sağlamaya çalışan yazarından farklıdır. O, romanlarında insanlara 'kişiliklerini aratır; çünkü tüm sorunların kaynağı ve çözümünün insanın kendisinde olduğunu düşünmektedir; \"çünkü kendini çözemeyen kişi, kendi dışında hiçbir sorunu çözemez (Tutunamayanlar / 1984, 76) Atay'a göre. Oğuz Atay'a göre, Türk romanının sorunu kişiliktir. İnsanımızın kişilik kazanma savaşının önemini henüz kavrayamamış olmasıdır. Kendisiyle hesaplaşma diye bir kavramın varlığından habersiz oluşu. Bunun için romanımız düzmecedir. (Günlük, 30 Ocak 1976) Uzun yıllardan beri 'romantizm' ve 'bireycilik' sözcüklerini yergi anlamında kullanan bir edebiyatın gündemini 'birey', 'oyun', 'düş' gibi kavramlarla zorlamaktadır Atay. Birey-insanın kimliğini araması, bu yolda tüm içtenlikle 'kendi kendisiyle hesaplaşması' Atay'ın 'üçleme' diye adlandırdığımız yapıtlarında ana motif konumundadır. Yazarın ikinci romanı Tehlikeli Oyunlar\"ın Hikmet'i, \"herkesin, başkalarından bucak bucak kaçırdığı muhtevayı (Tehlikeli Oyunlar / 1984, 281), 'kendini' sergilemektedir 'yaşam oyunu'nda, bir sanatçının yapıtını sergilediği gibi... Tehlikeli Oyunlar tümüyle insanın 'ontolojik sorunsalı'nı büyüteç altına alır: Metinde soyadı 'Benol' olan Hikmet, 'Ben olma' yolundaki ilk adımını, bu ülkede eksikliğini duyduğu insanın kendisiyle hesaplaşma meselesini bizzat kendi'sine( uygulayarak (Tehlikeli Oyunlar, 335) atar. Bireyin kendini tanıması ise, kişiliğindeki çelişkileri tüm açıklığıyla tanıması demektir. İnsanın yapısındaki bu çelişkileri, kurgusal düzlemde ana kişi Hikmet'i 'karşıt' parçalara bölerek somutlaştırır Atay: Akılcı Hikmet, evli erkek / burjuva Hikmet, patolojik Hikmet, içgüdülerinin buyruğundaki Hikmet... Tüm Hikmetler birbirinin devamı ya da karşıtı özellikleriyle metni bir ağ gibi sarar bu romanda. Atay, toplumdaki somut ve soyut çirkinliklerin dışında bir dünyanın özlemini çeken farklı değerlerin insanını anlatır bize. Bir aydındır bu insan; yozluklar denizinin ortasında yarattığı odasında, 'yükselen değerler'e ayak uydurmaksızın yaşamaya çalışmaktadır zorlukla; dürüstlük, içtenlik, saflık, çıkargözetmezlik, sevgi ve kültürel değerlere saygı gibi 'arkaik' özellikler gösterir. İçinde yaşadığı sisteme yabancılaşmıştır. Üstelik Doğulu bir geçiş toplumunda yaşamaktadır Atay'ın aydını ve bu toplumun eğitim görmemiş kesimiyle arasındaki ayrım, Yakup Kadri'nin yıllar önce Yaban romanında yaptığı bir saptamayı doğrular görünümündedir; bir Londralı İngilizle bir Pencaplı Hintli arasındaki farktan büyüktür. Shakespeare'in çevresindeki yapaylıklara / yozluklara dayanamayarak iç dünyasına kapanan melankolik prensi Hamlet'i, toplumla uyuşmazlık içindeki yabancılaşmış aydının simgesi olarak kullanır Atay romanlarında. Cervantes'in, düş dünyasında yeldeğirmenleriyle simgelenmiş bir değerler sistemine karşı çıkarak erdemlerini korumaya çalışan ünlü pikarosu Don Kişot ise saf kimliğiyle bir aydın arketipidir onun metinlerinde. Hıristiyanlığın önderi İsa da, çıkargözetmez tutumu ve düzene karşı gösterişsiz direnişiyle bir peygamberden çok, bir 'tutunamayan' olarak boy gösterir Atay'ın ilk iki romanında. Evrensel olan yerel olanla iç içe geçer bu romanlarda. Yozlaşmış bir düzende 'tutunamamak' ise 'olumlu' bir edimdir Atay'da; çıkar gruplarının -günümüz tanımıyla- 'çetesel' ilişkilerin dışında bir yaşam biçiminin göstergesidir. 'Tutunamayan'; kokuşmuşluğun boy hedefi olan aydınlık insandır; düşüncelerinden ötürü egemen güçlerin yerden yere vurduğu kişidir; gündelik yaşamda ise, kitap okumakla manav tarafından aldatılmaya engel olama (Tutunamayanlar, 334) çelişkisini yaşar; rant / prestij / güç çarkının dışında bir dünyanın adamıdır; somuttan çok soyut düzlemdedir. Tutunamayanlar romanının iki tutunamayanından biri Turgut, Yaşamak ölmek gibi değil, der. Daha çok tehlike karşısında insan. Çoğunlukta değiliz. Ezilebiliriz. Biz (Tutunamayanlar, 343). Aynı romanın diğer tutunamayanı Selim ise, Beni kötü yetiştirdiler. Annem de, babam da bana gerekli eğitimi veremediler. Yaşamak için, (Tutunamayanlar, 561) diye yakınır. Korkuyu Beklerken öyküsünün ana kişisi ise, ona yabancı olanlarla dolu, uçsuz bucaksız bir denizin ortasında yalnız başı a kal (Korkuyu Beklerken / 1988, 53) düşünmektedir. Atay'ın 'böyle' bir düzene tutunmaya karşı çıkan kişilerinin içinde en çarpıcısı ise, insanların arasında aykırı giysisi içinde tek sözcük söylemeksizin bir 'turist' gibi dolaşan 'Beyaz Mantolu Adam'dır; bir tutunamayan 'mit'idir o; Atay'ın deyişiyle bir 'disconnectus erectus'tur. Atay'ın aydını, Oyunlarla Yaşayanlar başlıklı tiyatro metninin ana kişisi Coşkun da toplumla uyuşmazlığını siyasal düzlemde yaşar. Yetmişli yılların aydın avı, Coşkun'un tümcelerindeki 'korku'da yansır: Biz aydınlar hep bu korkuyla mı yaşayacağız? Hep kapımız gecenin hangi saatinde çalınacak diye endişeyle bekleyecek miyiz? (Oyunlarla Yaşayanlar / 1985, 90). Tutunamayanlar\"ın Turgut'unun tedirginliği ise, düşünde, bir sistem korkusu olarak ortaya çıkar. Söz konusu düşte son derece canlı ve güçlü görünen Abdülhamit karşısında \"saçlarının hemen hepsi dökülmüş, sırtı kamburlaşmış (Tutunamayanlar, 303) olarak beliren Mustafa Kemal, romanın yayımlanmasından 26 yıl sonra bugün toplumda yaşanılan karabasanın kurgusal düzlemdeki bir öngörümü gibidir. Atay'ın aydın imgesi onun Bir Bilim Adamının Romanı adlı 'biyografik roman' metninin ana kişisi Pofesör Mustafa İnan'ın kişiliğinde bir evrim geçirir. Yazarın aynı zamanda Teknik Üniversite'den hocası olan Mustafa İnan da farklı bir değerler dizgesinin insanıdır. Ancak, yazarın daha önceki aydınları gibi umutsuzluk içinde bir 'ada'ya çekilmez. Toplumda uyuşmazlığını; iç hesaplaşmasının sonuna gelmiş, kendisiyle barışık insanın bilgece yaklaşımı içinde yaşar: Sen de çok safsın derlerse, ben de onlara derim ki Size göre kusur sayılan bazı yanlarımızı korumak istiyoruz.(Bir Bilim Adamının Romanı / 1975, 269) Egemen ölçütlere yenik düşme yerine, düzende tutunmayı engelleyen 'saflık / içtenlik / dürüstlük' gibi özellikleri bir madalya gibi göğsünde taşıyarak ilerler Mustafa İnan yolunda. Bir Bilim Adamının Romanı\"nın ana kişisi, Doğu ve Batı kültürlerinin kesiştiği bu coğrafyanın çoğu aydını gibi bir 'kültür kargaşası' yaşamaz. \"Tehlikeli Oyunlar\"ın Hikmet'inde olduğu gibi, \"Doğudan alınan parçaları Batıya isyan (Tehlikeli Oyunlar, 336), karşıt değerlerin kıskacında sıkışmış kalmış biri değildir Mustafa İnan. Rudyard Kipling'i çok sever; Goethe'den şiirler ezberler; Batının büyük bestecilerini hayranlıkla dinler. Ama Divan edebiyatı ve klasik Türk müziğine de aynı duyarlılıkla yaklaşır. Atay'ın bu son aydını, onun daha önceki aydınlarının marjinal özelliklerini 'denge' ve 'hoşgörü' filtresinden geçirerek yumuşatır; toplumu karşısına almaz. O bir 'uyum' insanıdır. 13 Aralık 1977'de beynindeki tümör nedeniyle öldüğünde 43 yaşındadır Oğuz Atay. Önünde tamamlayamadığı üç ciltlik bir roman projesi vardır. Türkiye'nin Ruhu adını vermeyi tasarladığı bu dizide, Türk toplumunun kolektif bilinçaltını tarihsel bir evrim süreci içinde yansıtmayı, birey-devlet / birey-toplum ilişkilerini, bu metinlerde 'malzeme' olarak kullanmayı amaçlamaktadır. Modernist edebiyatın en önemli kimi temsilcileri gibi bir teknik adamdır Oğuz Atay; inşaat mühendisidir; İstanbul Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi'nde topoğrafya ve yol inşaatı dersleri veren; bir öğretim üyesidir. Modernist edebiyatın titiz bir kurgu mimarisi gerektiren yapısı, teknik bir ön eğitimden geçmiş yazarın yaratıcılığını çok daha yatkın sergileyebileceği özellikler içermektedir. Roman artık geleneksel eğilimde olduğu gibi, yazarın, tezini destekleyebileceği çarpıcı / sürükleyici konular bulması ve bu konuları etkileyici söz sanatlarıyla süslemesi anlamına gelmemektedir. Atay 25 Nisan 1970 - 3 Ekim 1977 tarihleri arasında tutmuş olduğu günlüğünde sayfalar boyunca yapı, biçim ve biçem sorunlarını tartışır kendisiyle. İnşaata başlamadan önce aylarca binasının tüm ayrıntılarını plana döken bir mimar gibi çalışır metinlerinin üstünde. İnsanın iç dünyasını, duyarlılıklarını, yaşamı algılayışını, özlemlerini, tutkularını, düş kırıklıklarını, bunalımlarını... dile getirmenin yollarını arar; 'soyut'u 'somutlaştırma'nın, -Fethi Naci'nin bu bağlamda çok kullandığı bir deyimle- onu 'ete kemiğe büründürmenin' titiz bir ön çalışmasıdır bu. Kurgulama edimindeki ana ilkesini belirlemiştir Atay: İki ihtimal var -ya konular yanyana dizilerek, bilinen klasik düzen içinde verilir, ya da çağrışımlar serbest bırakılarak organik ve ruhsal bir gelişim gerçekleştirilebilir. , ikinci yaklaşımı, gerçeği bu biçimde algıladığı için kendi e daha yakın buluyor. (Günlük, 1 Mayıs 1976). Özellikle Tutunamayanlar romanında uygular bu görüşünü Atay. Konusal bütünlük yerine Türk insanının kimliğini organik bir yapı içinde ele alır. Türk kültürü de, gelenekleri / tarihi / beğeni ölçütleri ve etik değerleriyle bu organik yapının bir parçasıdır. Kimi yerde metnine İlmihal ya da Hadisat adını verdiği bir bölüm katar, Osmanlıca'yı parodi düzleminde kullanır, arkaik bir dille öyküler. Kimi yerde, Kutbay Çalık'lar, Salgan Saçak'larla dolu, Orta Asya kokan bir başka parodi kesiti girer devreye. Mini mini bir kuştum tangosu dejenere olmuştum diye sürer metinde: İnsanların yığmaca kültürel değerlerle biçimlenmiş beğeni düzeylerindeki çarpıklık; ezbere dayalı, insana yabancı bir eğitim sistemi; din; cinsellik; Arapça dua edip kemiklerinin adı Latince olan (Tutunamayanlar 106) insanlardaki kültürel kargaşa türünden, Türk insanının anatomisini oluşturan ögelerle dokur metnini. Konunun önemli olmadığı bir dilsel karnavaldır bu; renkli, çarpıcı, eğlenceli, şakacı... Ama, sonunda palyaçonun öldüğü, yaşam gerçeğinin eleştirel bilincin süzgecinden geçirilerek tüm çıplaklığıyla sergilendiği buruk bir karnaval... Tutunamayanlar, içerdiği montaj kalıpları ve tiyatro / şiir / deneme / gülmecenin iç içe girdiği 'atektonik' yapısıyla deneysel bir romandır; 'grotesk'i kullanır; gerçeği teke tek anlatmaz, onu 'yabanlaştırarak' yeniden 'biçimlendirir'. Atay'ın bu ilk romanı, Türk edebiyatında da bir ilktir; modernist edebiyat anlayışının ilk bütüncül örneğidir; 667 sayfalık bir 'biçim' arayışının ürünüdür. Yaşamı, metinlerinin kurgusunu araştırmak ve estetize edebileceği malzemelerle ilgili bilgileri toplamakla geçer. Sürekli okur; Wittgenstein, Berne, Camus, Ahmet Hamdi, Halit Ziya, Freud Toynbee\" ... Elias Canetti, Jacop Lind, Henry James, Joseph Conrad, John Barth, Paul Bailey, Henry Thoreau, Truman Capote, Oscar Lewis ve Belinsky'den söz eder; James Joyce'un Finnegans Wake\"inin önemini vurgular; Oswald Spengler'den yola çıkarak Avrupa uygarlığının 'matematiği' üzerinde düşünür (Günlük, 10 Mayıs 1976); Fanon'un 'lümpen proletaryası' üzerine fikir üretir; 'entropi'yi edebiyata taşır, \"Kafka'nın dehşetinde bu entropiyi sezmesinin payı (Günlük, 22 Haziran 1976) olduğunu bulgular. Dönemin, romancılarının çoğundan farklıdır. Bu ülkede herkese kafa tutuyor (Günlük, 5 eylül 1976) gibidir. Oysa o güne değin yapılmayanı yapmıştır Oğuz Atay Türk romanında. 'Toplumsal öge'nin edebiyatta ana amaç sanıldığı bir ortamda, toplumsallığın, yaratılan estetik bütününün hizmetinde bir 'malzeme' olarak nasıl kullanılabileceğini Türk okuruna göstermiştir. Ne var ki, Türk edebiyatında özgünlüğün bedeli büyüktür. Çünkü özgünlük sanatsal boyutta, 'biçim' / 'yapı' / 'kurgu' olarak ortaya çıkar. Konusal düzlemdeki 'sürükleyici' gerilim ögesini içermeyen bu yapıtlar, yazara, yakın bir gelecekte medyatik ün sağlamazlar genelde. Ticari açıdan ise, satışı az olan kitaplardır bunlar. Başlangıçta yayınevlerinin kapıları Oğuz Atay örneğinde olduğu gibi, çoğunlukla bu kitaplara kapalıdır. Her şeyin maddesel ölçütlerle değerlendirildiği, para / ün / prestijin mihenk taşından geçirildiği bir ortamda 'gerçek' sanatçı, tüm bunları elinin tersi ile iterek, yalnızca sanatsal ilkelerin önderliğini de yaratan insandır; özellikle desteklenmesi gerekir. Avangard yazarın, hangi nedenden ötürü olursa olsun önünün tıkanması, sanatın / edebiyatın önünün tıkanması demektir. Bu da, sanatın sürekli olarak kendini yinelemesine, bir kısır döngünün içine girmesine, 'yozlaşmasına' yol açar. 'Edebiyatı yönlendirmek' gibi son derece ciddi bir sorumluluk taşıyan eleştirmen ve yayıncıların, kendi edebiyat görüşlerine uymasa bile, yenilikçi yapıtları desteklemeleri, en azından onlara engel olmamaları gerekir. Ölümünün üzerinden yirmi yıl geçtikten sonra bugün, büyük yayınevleri tarafından basılan kitapları tüm kitapçıların en ön sıradaki raflarında yer alan ve kendisine 'hayran' bir okur kitlesi tarafından çevrili olan Oğuz Atay; 'sanatsal' öğeyi ana değer ölçütü olarak alan bir yazarın, getirdiği estetik, yerleşik olanla çatışsa bile, er ya da geç hakettiği yere geleceğini kanıtlar bize. Edebiyat tarihleri ölümlerinden sonra devleşen Franz Kafka'ların, Georg Büchner'lerin öyküleriyle doludur. Estetik seçimleriyle, ülke edebiyatının ana ölçülerini biçimlendiren kimi güçlü yayıncı ve edebiyat adamının, avangard yazarı, Atay gibi umutsuzluğa itmemeleri, sanıyorum Türk edebiyatına yapacakları en büyük hizmetlerden biri olacaktır. Yirmi yıl önce yitirmiştik onu başlığı ile yayınlandı. Ara başlıkların büyük bölümü edebiyatsoylesileri. com tarafından eklenmiştir."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/680719541208334336/mehmet-ero%C4%9Flu-bir-yazar%C4%B1-derinle%C5%9Ftiren-yetenek", "text": "İlk romanı Issızlığın Ortası, 1979 Milliyet Roman Ödülü'nü kazansa da, 12 Eylül 1980 darbesini izleyen günlerde basılmadı. İkinci romanı Geç Kalmış Ölü de benzer bir sonu paylaştı. 1984 yılından itibaren art arda basılan romanları ile ödüller alan Mehmet Eroğlu, 2002 yılında Zamanın Manzarası'nı çizdi: Güneydoğu'da savaşanlar, ölüme yatanlar, yoksulluktan intihar eden çocuklar... Eroğlu, Kimsenin görmediği, görse de farkına varmadığı insan manzaralarının ressamı olmak; işte benim yazar tanımım diyor. - Yansıtmak, üstüne ayna tutmak, aktarmak istediğim ülkemizin hali. Bir yanda varlık ve mutluluk, öteki yanda ise bunlarla çatışan derin bir yoksulluk; mutsuz insanlar. Biraz da kendimi suçlama isteği belki. Bir yazarı olgunlaştırıp derinleştiren yetenek, mayasında kendini suçlama isteğinin var oluşudur; buna hep inanmışımdır ben. Kimsenin görmediği, görse de farkına varmadığı insan manzaralarının ressamı olmak. İşte benim yazar tanımım. Aynı süreçte yazıldı. Odağında aşk, acıma ve yazma eylemi olan bir öyküyü son romanımı bitirdiğimde tasarlamaya başlamıştım. Yeni bir romana başlamak bende böyle olur. Birinin sonuna vardığımda öteki suyun üstüne çıkar. - İnsan ölümleri. Cezaevlerinde, dağlardaki siperlerde, varlıklıların köşklerini koruyan demir kapıların kanatlarının arasında ölenlerin acıları. Ve aşkı ararken aşkın trajik yüzüyle, sevilmemekle karşılaşanların acıları. Ölüm orucuna yatanların annelerinin, babalarının acıları... Romanı yine 'piyasa' çizgisinin dışında buluyorum. Romanlarımın zamanlamasına gelince, bundan böyle iki, ya da üç yılda bir roman yazmaya niyetliyim. Yazarken okuru değil, kendi içsesimin bana söylediklerini gözetirim. Romanın kahramanı Barış, esin kaynağı iyilikten çok kötülük olan, savaşta edindiği ömür boyu sürecek, aşınmaz pişmanlığından bir put oyarak ona tapmayı seçen biri. Böyle biri aşık olursa ne olur?Değişir; kötülükten iyiliğe doğru çıktığı bu yolculukta acımayı tekrar öğrenir. Barış, aynı zamanda kuşağa dönüşemeyen, öldürmeyi bilen, ama soyut kavramlar için ölebilme yeteneği edinememiş bir neslin temsilcisi. Çok şey içerse de bence yine de hüzünlü bir aşk hikayesi. Zamanın Manzarası Barış'ın olduğu kadar Elif'in de hikayesi çünkü. İçinde aşk öğesi bulunmayan bir drama nasıl ilgi duymazsak, hiç aşık olmamış kadına da öyle bakarız... Bu cümle ikisini buluşturur ama gerçek aşkı aradıkları yolculukta birlikte vardıkları son, mutluluk değildir. Barış ve Elif, aşkın değişik tanımları olduğu iddiasının bir varsayım olduğunu, aşkın her seferinde yalnızca kendine benzediğini, onu değişik sözcüklerle tanımlamamızın, olsa olsa karşılaştığımızda bütünüyle kavrayamamamızdan ileri geldiğini keşfederler. Tarihi masal anlatma yerini -lafını sakınmayan bir ustanın deyişiyle- 'edebiyatta beyaz kadın ticaretine' teşvik kampanyalarına bıraktı. Kimi yazarların işi bundan sonra daha da zor. Yani özetle eski tas eski hamam, sadece tarz değişti. Gerçeklerden uzak durma isteği devam ediyor. Belki... Ama önemli olan bunu savaşmış birinin yazması. Bir gün o da olur. Türkiye'nin ana sorunu hala demokrasi. Umudumuz bir gün -kendi çabamızla- demokratik bir ülke olmak. Mesaj açık: Seven hele çaresizse- aşık olduğu kadın için en büyük rakibine bile boyun eğer, kendini inkar eder. Aşkın bizi değiştirme gücü korkutucu, bir o kadar da şaşırtıcıdır. Ama ne boyun eğmemizi, ne de değişmemizi önemseriz. Çünkü aşkta onurun yeri yoktur. Tabii ki sadece bu konuda değil, her konuda benzersizdir. Konuyu romandan alınmış bir cümleyle tamamlayalım. Tanrıyı güldürmek istiyorsan ona hayallerinden bahset. Bence Tanrı sandığımızdan daha komiktir; sık sık güler. Yaratıcılık, iyilik kutbundan çok, kötülük kutbuna yakındır. Tıpkı aşkın masumiyetten çok günahkarlığa yakın olması gibi. Kötülüğe eğilimimizin ardında biraz da özgürlük isteğimiz var. Kötülüğün tutarlı bir bilinci varken, iyilik sadece merhametle beslenen denetimsiz bir içtepi. Kötülüğün kaynaklarının çeşitliliğini, en çok sevdiğimizde bile var olduğunu, doğallığını unutmamalıyız. Toplumun duyarsızlığı bazen insanı umutsuzluğa sürüklese de asıl olan hele bir sanatçı olarak- direnmek ve adalet, eşitlik kavramlarının yanında yer almaktır. Yazar uyumsuzlukları, çelişkileri belirginleştirmeli, unutturmamalıdır. Eğer sözcük dağarcığımızdan ve toplumsal vicdanımızdan acıyı çıkarır, uzaklaştırırsak çok önemli bir ölçü aletini yitirmiş oluruz. Birini değerli bulmamızın nedeni çoğu kez o insanın bizden fazla acı çekmesidir. Toplumsal açıdansa acı yok olursa sıradanlık yaygınlaşır, kötülük meşrulaşır. Light anlayışının, özellikle edebiyatta en büyük tehlikesinin erdemlerimizin tehdit altında kalması olduğunu düşünüyorum. Asıl falcılık, Zamanın Manzarası'ndan sonra yazacağım romanda. Bilmiyorum. Zaten bilmek de gerekmiyor. İlişki sırasında da aşık olduğumuzu düşündüğümüz anlar olabilir. Çünkü aşk bazen cinselliğin içinde yapılmış plansız ve yorucu bir gezi de olabiliyor. Ama edebiyat için gereken aşk değil, aşkın acısı ve mutsuzluğu. Yazmaya değer olan ve yazılan aşkın bu yönü. Romandaki kahramanın çok özel bir durumu var. Bu nedenle böyle konularda genelleme yapmamak gerekir diye düşünüyorum. Ama şöyle bir genelleme yapabiliriz. Ölümü paylaşabilirken, ihaneti paylaşamamak ne garip... Bunlar da roman kahramanının sözleri. Aşkın ana sorunu sanırım sevmeyi öğrenebilmekteki yeteneksizliğimizde gizli. Çoğumuz aşkı sahip olma duygusuyla, kıskançlığın arasına hapsediyoruz. Öte yandan aşkta taraflardan birinin ödün vermez bir özgürlük kaygısı gütmesinin varacağı kaçınılmaz sonsa, gizli bir bencilliktir. Bunu da sık sık unuturuz. Özetle neresinden bakarak bakalım aşk yorucu bir iş. Shakespeare galiba Jülyet'in bu yüzden 14 yaşında olmasını uygun görmüş. Hayır, yazmak ve edebiyat seminerlerinde ders vermenin dışında hiçbir şey yapmıyorum. - Hala zaman zaman hiç başaramayacağımı düşünerek vazgeçmeden o güzel cümleyi kurmaya çalışıyorum. Seminerlerimize her yaştan gençler katılıyor. Ortak paydamız sanallıktan ve light lıktan uzak bir ortam ve edebiyat ve felsefe. Çok satması için değil, kitabın edebiyat ölçülerinin içinde kalınarak tanıtılması için başlatılan bir çabaya destek verdiğimi düşünüyorum. Yazarının kitabın önüne çıkmasını eğer yazar sıra dışı Fransızlar büyük diyor- bir hayat yaşamış ve edebi kimliğinden başka bir kimlik kazanabilmişse kabullenebiliriz diye düşünüyorum. Kitaplarımın genel kabul gördüğünü söyleyen ilk kişi sizsiniz. Yayıncım buna bayılırdı; ama ben yaygın değil, derinlemesine okuru olan bir yazar olduğumu düşünürüm. Ömür boyu sürecek, aşınmaz bir pişmanlığın yanı sıra yazmak için gereken şeylerden birisi de, boğulurcasına düzenli bir içme isteğidir. Romanın kahramanının bir yazar olduğunu unutmayın. Hem içki kişiliklerimizin üstündeki kabuğu eritir ve tutkuyu açığa çıkarır."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/680996592231317504/melih-cevdet-anday-sakall%C4%B1-celalin-%C3%BCn%C3%BC", "text": "Ancak eskilerin anlayabildiği bir tür kahramanlıktı onunki. Kendisi için hiçbir şey istememiştir, ne para ne de parlak bir yer; yeter ki ülke yükselsin, çağdışı geleneklerden, inanışlardan toplum kurtulsun, aklın, mantığın dediği olsun! Sakallı Celal her gittiği yerde softalarla çatışır, bu yüzden ölüm tehlikeleri de atlatmıştır. Ahmet Haşim, anılarına değindiği bir yazısında; Ankara Lisesi'nin bahçesindeki havuzun başında akşamları Sakallı Celal'in harikulade saçmalarını dinlerdik diye yazar. O saçmalar harikulade olmasaydı dinlemeyeceklerdi elbet. Kim dinler alelade saçmayı! Üstelik harikulade sözcüğü Haşim'in dilinde şiirin tanımına yaklaştıran bir kavramdır. Sakallı Celal'in konuşması şiire benzer miydi? Hayır. Mantıkçıydı Sakallı Celal, şiir ise mantığa karşıdır. Ohan Veli, onu Sokrates'e benzetirdi. Sokrates gibi sorular sorarak konuşmasından. Doğru bellediklerini doğrudan söylemezdi Sakallı Celal, karşısındakine buldurmayı yeğlerdi. Akıllı olduklarına inananların kullandığı bir yöntemdir bu. Herkes akıllıdır da, akıllı olduğuna inanmak başka şeydir. Sakallı Celal aklı ile görünmeği seçmiş, akıllı bir insandı, bu yüzden de sıkıcı olurdu zaman zaman. Sakallı Celal bir paşanın oğludur, zengin bir ailedendir. Galatasaray Sultanisi'ni bitirmiştir, iyi Fransızca bilir, fakat bir baltaya sap olamamıştır. Başarısızlığından değildir bu, istememiştir de ondan. Herkesi şaşırtmak daha işine gelmiştir. Pantolonu yamalıdır, ayaklarında koca koca galoşlar vardır, başında kasket, elinde Fransızca gazeteler. Otobüse, tramvaya bindi mi, gazetelerini yüzünün bir o yanına, bir bir bu yanına siper ederek, yolcuların aksırık tıksırıklarından, mikroplarından korur kendini. Kapı tokmaklarına çok el değdiği için de bir önlem almıştır, kapıları dirseği ile açar ve bu yöntemin sağlığı korumakta çok önemli olduğunu anlatan broşürler bastırıp dostlarına dağıtır. Üstünün başının dökülmesi yoksulluğundan mıdır? Ben tanıdığımda yaşlıydı Sakallı Celal Bey ve sanırım kıt kanaat geçinecek kadar parası vardı. Çamaşırını kendi yıkar, yemeğini kendi pişirirdi. Bu işlerle uğraşmakta iken kapısını çalarsanız, yarım açar, aralıktan size Çamaşır yıkıyorum, içeri alamam derdi. Peki, ünü nerden gelir Sakallı Celal'in? Kahraman olmasından. Ancak eskilerin anlayabildiği bir tür kahramanlıktı bu. Kendisi için hiçbir şey istememiştir, ne para, ne parlak bir yer, yeter ki ülke yükselsin, çağdışı geleneklerden, inanışlardan toplum kurtulsun, aklın, mantığın dediği olsun\" Başından geçenlerden bir ikisini anlatırsam, belki onu daha iyi ortaya çıkarmış olurum. Sakallı Celal trende ateşçidir; özel vagonunda Kazım Karabekir Paşa'nın yolculuk ettiğini öğrenince, lokomotiften vagona geçer, Paşa'yı görmek istediği haberini gönderir içeri. Bir ateşçi ne isteyecektir ki ondan, ya para ya da daha iyi bir iş, değil mi? Oysa elleri, yüzü gözü kömür tozu ve yağ içinde olan ateşçi, Paşa'nın karşısına çıkınca, Türkiye'de eğitimin nasıl olması gerektiğine ilişkin özgün düşüncelerini söyleyip, eğitim meraklısı Paşa'yı şaşırtır. İşte bu öykülerden kaynaklanmaktadır Sakallı Celal'in ünü. Bir yakını bana bu öykülerin dokuzu geçmediğini söylemişti. Bu durumda, insanın, dokuz öykü uğruna bunca sıkıntıya katlanmaya, üst, baş perişan gezmeğe değer miydi diye soracağı gelir. Ama o üstü başı dökülen adamın, her girdiği yerde saygı gördüğü, herkese kendini dinlettiği, ötekini berikini sınavdan geçirdiği düşünülürse konunun rengi değişir. Gene de eski zaman kişiliklerinden biridir o, bugünün savaşım anlayışı ile bağdaşmaz onun savaşımları. Sanki toplumu değiştirmek için değil, okumuş yazmışları şaşırtmak için bu yolu tutmuştur o. Rauf Mutluay, benim Raziye adlı romanımdaki Dayı'nın, Halikarnas Balıkçısı olabileceğini yazmıştı. Bu tür benzetmelere bizde çok önem verilir nedense; bir roman kişisinin ille dışarda bir karşılığı bulunması gerekli imiş gibi. Oysa Raziye'deki Dayı, hiç de benzemez Halikarnas Balıkçısı'na, onu benzetsek benzetsek Sakallı Celal'e benzetebiliriz. - krispystrawberrytragedy liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/680996962546384896/orhan-pamuk-b%C3%BCt%C3%BCn-sorun-b%C3%BCt%C3%BCn-teknikleri", "text": "Orhan Pamuk / Bütün sorun, bütün teknikleri, üslupları yırtıp insanın kendi biçimini bulabilmesinde, ama bunu düşünmek bile korkutucu! - Belki de, farkına varmadan Doğu'nun Zamanı\"nı keşfetmişimdir! Üstelik romanın kahramanları, ister iyi aile babası, tüccar Cevdet Bey olsun, ister demiryolu yapımcısı mühendis, ya da ressam olsun, bilinçli veya bilinçsiz, siyasetle, ticaretle, düşüncelerle, bu \"zaman\"ı parçalamaya çalışıyorlar. Belki de onlar, bu işte bir ölçüde başarılı oldukları için, son kuşak kahramanlarını romanın biçimine sokmak zor oldu. Dört yıl önce, roman bittiği zaman demek ki, şimdi başka roman biçimleri gerekiyor, diye düşünmüştüm. Şaka bir yana, roman kahramanlarının içinde gezindiği bu zamanın hala bize yabancı olmadığı kanısındayım. Belki bizde de artık değirmenlerin çoğunu su değil makine döndürüyor; ama günlük hareketlerde, temel insani davranışlarda sanki Batı'dakinden çok daha değişik bir \"Zaman\"ın kuralları hala geçerliliğini koruyor. Başka roman biçimleri, dediniz. Cevdet Bey ve Oğulları'nın biçimi, klasik ya da geleneksel denilen romanın biçiminden öyle çok uzak da değil. - Evet! Bilinçle yaptım bunu. Romanı yazarken büyük ölçüde Lukacs'ın etkisi altındaydım. Bu aynı zamanda, Tolstoy'un, Stendhal'ın, Mann'ın etkisi altında olduğumun farkındaydım da demek. Gene de Cevdet Bey ve Oğulları'nda geleneksel romanın kullanmadığı bazı şeylerin yer aldığını ileri süreceğim. Bugünlerde bitirmekte olduğum bir romanda, moden roman tekniklerinden çok daha rahat yararlanıyorum, ama şunu da eklemek isterim: Bu teknikler kendi başlarına hiçbir şeyi haklı çıkarmazlar. Artık bizde de, pek çok kişi Balzac'dan sonra Balzac gibi yazmanın yetersiz olduğunu haklı olarak söylüyor. Bundan sonra, Woolf'tan sonra Woolf, ya da Joyce'dan sonra Joyce gibi yazmanın da yetersiz olduğunu söylemek acaba çok mu cesaret gerektiriyor? Bütün sorun, bütün teknikleri, üslupları yırtıp insanın kendi biçimini bulabilmesinde, ama bunu düşünmek bile korkutucu! Ama denemeli insan! Sonunda başarılı olamazsak bile, hiç olmazsa, hayata bize özgü bir anlam veremediğimizi, ama böyle bir anlamın olması gerektiğini düşündüğümüzü, onu aramaya cesaret ettiğimizi söyler, kendimizi avuturuz. Romanın topluma tutulan bir ayna olduğu çok söylenmiştir. Ama önce, Türkiye'nin bile artık, eski geleneksel aynaların dar çerçevesine sığmadığına karar vermek gerek. Türk romancısı, kendi gerçeğine tutacağı aynayı kendi bulmalı! O zaman gerçeğin de eski gerçek olmadığını öğreneceğiz. Roman da, o eski yansıtma görevini bu şekile yerine getirebilir. Bir yerde Carlos Fuentes'in, Latin Amerika romancısı hem Balzac hem Butor olmalıdır, dediğini okumuştum. Bu söz, toplumu yansıtmak isteyen romancı deneylere girişmelidir, anlamına geliyorsa bana doğru gözüküyor. - Anı kitaplarını, eski gazete koleksiyonlarını bol bol okudum, ama bunları yaparken romana birşeyler katacağımı düşünmedim hiç. Bu yazılar Rimbaud'nun sesli harflerin rengini bulduğu o ünlü şiirinde sözünü ettiği yazılar gibi eğlencelidir. Sefir eskisi Osmanlı paşalarının anılarını, yazarlarının kırk yıl önce kendi paralarıyla yayımladığı yurt kalkınması tasarılarını, sararmış eski gazete koleksiyonlarını okurken roman kahramanları için ayrıntı aramıyordum. Söz gelimi, 1905'de Abdülhamit'e yapılan başarısız suikastten romanın başında söz etmem gerektiğini düşünüyordum. Ama özel bir ayrıntı bulmasaydım belki romana o bombayı koymazdım bile: Olaydan iki gün sonra bir konakta toplanan birkaç paşa, bomba patladığı zaman kimin nasıl korktuğunu, güle eğlene birbirlerine anlatmışlar! Bazan bu tür ayrıntılar bana, kanlı canlı kırk kişiyi öldüren bir bombadan daha gerçek geliyor. Bütün sorun, yaşayarak, uydurarak ya da okuyarak bu tür ayrıntıları bulabilmekte! Bence, böyle bir ayıntıyı bulduktan sonra yazar gerisini okuyucunun hayal gücüne bırakmalı. - Edebiyat eseri üretmenin topluma karşı büyük sorumluluklar gerektiren trajik bir iş olduğuna inanmıyorum. Birçoğumuz, kitaplarımıza derinlik ve tat verecek olan öznelliği her şeyden sorumlu bir seçkin devlet adamı soğukluğuyla öldürüyor. Dostoyevski, hepimiz Gogol'un Palto'sundan çıktık, diyordu. Türk yazarının geleneği de neredeyse, hepimiz sorumlu bir devlet adamının kaftanından çıktık, der gibi. Şair ve hikayecilerimizden çok, romancıların benimsediği bu ahlakçı tutumun, yazarı, üstün bir insanın babaca tavrına sürüklediğini düşünüyorum. Dostoyevski kendisini okuyucularından hiç de öyle üstün bir insan olarak görmüyordu. Bu boğucu sorumluluk duygusundan kurtulunduğu an, yazacağımız her satırın artık yalnızca eserin değerini arttırmak için yapılacağını biliyorum. Romanlarımın değerini arttıracağını bilseydim, şeytanla pazarlık yapmaya otururdum. Kendilerinden başka herkesi yargılamaya hazır, bireysel sorunları küçümseyen, seçkin yazarlar böyle şeylere yanaşmazlar! Bence seçkin yazar değil, vatandaş yazar olmanın yolları araştırılmalı artık. Sait Faik'in de, Orhan Veli'nin de bir an olsun seçkin yazar yanılsamasına kapıldıklarını sanmıyorum. Onlar kendilerini önemsemedikleri için biz bugün onları önemsiyoruz. Bitirmekte olduğunuz bir romandan söz etmiştiniz. - Evet, Şeytanın Torunları. Bu romanda bambaşka şeyleri denememe rağmen, bunun da, Cevdet Bey ve Oğulları gibi, bir ailenin hikayesi olduğunu kabaca söyleyebilirim. Bu iki romanda, yapmak istediğim şeyleri, yıkılan büyük aileler aracılığıyla gerçekleştirmeye çalıştım."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/681062838856466432/b%C3%BClent-ecevit-ezra-poundun-d%C3%BCnyas%C4%B1-tutuculukla", "text": "Sanatçı akıl-dışılığını sosyal ve ekonomik sorunlara olduğu gibi uygulamaya kalkışınca yolunu şaşırıp faşizme sürüklenmişti. Aslında, içinden çıktığı topluma tepkisinde haksız sayılmazdı. Ezra Pound, Amerika'daki sosyal ve ekonomik düzenin derinlerinde yatan bunalım tohumlarını daha 20. yy'ın başlarında, ozan sezgisiyle görmüştü. Ama bir hekim gibi değil de büyücü gibi tedavi yolları aramıştı. Çağın en büyük ozanlarından T. S. Eliot'un (1888-1965) en büyük usta dediği büyük ozan Ezra Pound 87 yaşında Venedik'te öldü (1885-1972). İkisi de Amerika'lıydı. İkisi de genç yaşta Amerika'dan ayrılmıştı. İkisi de genç yaşta Amerika'dan ayrılmıştı. İkisi de Yeni Dünya\"nın yüzeysel kültürüyle yetinemeyecek kadar büyüktü. Avrupa'da, Batıdan Doğuya dünyanın binlerce yıllık kültür birikimine kök saldılar, o birikimle bütünleştiler. \"Piza Kantoları\"ndan aldığımız parçadaki, \"Neyi gerçek seversen özbeöz senin / Kimin dünyası, benim mi, onların mı, / belki de kimsenin? mısralarıyla, Ezra Pound, sanki, böyle bir bütünleşmeye, Eski Yunan'dan Çin'e, Japonya'ya kadar, gelmişiyle geçmişiyle bütün dünyanın kültürünü benimsemeğe, kendisinde hak görüşünü anlatır. İki büyük ozan da, eski dünyanın kültür birikimine, yeni dünyadan taze kan kattılar; cesaret aşıladılar. Ne kadar anayurtlarından kopmuş olurlarsa olsunlar, yeni dünya ile eski dünyanın ortak ürünü idiler. İkisi de dünya görüşlerinde birçok bakımlardan tutucu, yaşamlarında isyancı, ikisi de yaratılarında devrimciydiler. Ezra Pound, bir arkeolog gibi, çağın dünyasından eski çağların kültür dehlizlerine kapılar açtı. Yüzyıllarca karanlıkta veya gözden ırakta kalmış kültür hazinelerini gün ışığına çıkardı. önderliğiyle olduğu kadar, çevirileriyle de çağımız şiirini, Ezra Pound'un şiirlerinde kimi zaman duru bir lirizm görülür. Neredeyse yetenekli bir genç şiir heveslisini andırır bazı şiirlerinde... Bazan da kendini kurulaştırdıkça kurulaştırır. Bazan, bütün düşünceleriyle, duygularıyla apaçıktır şiirlerinde... Bazan da şiirlerinin anlamını, kendi zengin bilgiler, anılar, izlenimler hazinesinde saklı, hatta kilit üstüne kilitli tutar. Anahtarını da vermez kimseye... Ünlü büyük epik yapıtı Kantolar\"ın birçok yerleri böyledir. sanmışlar, o yüzden yayınlarına bir süre ara verdirmişler. Ezra Pound'un faşistlik serüveni, sanatçı akıl-dışılığını sosyal ve ekonomik sorunlara olduğu gibi uygulamağa kalkışınca yolunu şaşıran bir insanın büyük ve acı yanılgısıydı. İkinci Dünya Savaşı sonlarında Amerika'lılar İtalya'yı işgal edince, Ezra Pound yakalandı; bir süre, Piza kenti yakınlarında bir kampta tutuldu. Büyük yapıtı \"Kantolar\"ın son bölümlerini kapsayan \"Piza Kantoları\"nın adı, o günlerin anısını yansıtır. \"Piza Kantoları\"nı çok ağır koşullar altında, orada yazmağa başlamıştı. Ezra Pound daha sonra Amerika'ya götürüldü. Amerika'lılar, ülkelerine, hem de savaş sırasında, açıktan ihanet etmiş olmasına karşın, Ezra Pound'un büyük ozan kişiliğini, onun çelişkilerle ve yanılgılarla dolu siyasal kişiliğinden ayrı tutabilme olgunluğunu gösterdiler. Onu, ağır mahkumiyetlerden kurtarabilmek için, bir akıl hastanesine yatırdılar. Pek dengeli bir insan sayılmazdı zaten; o nedenle, kendisine \"deli raporu vermekte fazla güçlük çekilmemiş olsa gerektir. 1949'da, daha savaşın üstünden ancak beş yıl geçmişken, büyük yazarlardan oluşan bir kurul, Ezra Pound'a, Amerika'nın manevi değeri en yüksek yazın ödüllerinden birini, Bollingen Ödülü\"nü verdi. Bu yüzden tartışmalar oldu, ama kimse Ezra Pound'a bu ödülün verilmesini önlemeğe kalkışmadı. Bizim bu yılki \"Altın Koza Ödülü perişanlığı sırasında bu olayı hatırladım. 1972 Türkiye'sinde, sadece tutuklu olan bir sanatçıya bir sanat ödülü verilmişken, jürinin kararı baskı ile değiştiriliyordu. Amerika'da ise, savaş sırasında yurduna ihanet etmiş bir insana, ozanlığı için, o ülkenin en büyük ödüllerinden biri verilebiliyordu. Resmi düşünce çizgisinden bir ölçüde bile ayrılan yazarlara, sanatçılara, 1972 Türkiye'sinde kolayca vatan haini damgası vurulabiliyordu. Fakat daha savaş anılarının ve acılarının taze olduğu yıllarda, Amerika'da Ezra Pound'un ozanlığını öven yazılar yayınlanabiliyor; yalnız şiirleri değil, hiçbir bilimsel değeri olmayan ekonomi yazıları da serbestçe basılabiliyordu. Bir süre sonra serbest bırakıldı Ezra Pound. Ömrünün geri kalan yıllarını, gönül verdiği İtalya'da geçirdi. Çağımızın dünyasıyla bağdaşamayan -belki de bir çağa sığamadığı için bağdaşamayan- Ezra Pound'un yaşamı, belli ki cehennem azaplarıyla doluydu. Özellikle son yıllarında içindeki cehennemden söz ettiği olurdu. Fakat Piza Kantoları\"ndan aldığımız parçada da görüldüğü gibi, Ezra Pound'un iç dünyası, bazan \"cehennemin dehlizlerinde bile cennete el değdirebilmesini sağlayan bir dünyaydı. Çünkü gerçek sevgi vardı o dünyada. Gözüpekliği de düzenliği de inceliği de yapan, Not: Yazı Ezra Pound başlığı ile yayınlandı. - cnsu8 liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/682624189304291328/onat-kutlar-%C5%9Fiir-de-a%C5%9Fk-gibi-her-%C5%9Feyi-birden", "text": "- Hüzünden başlayalım. Hüzün değil efkar. Bir Anadolu sözcüğüdür bu. Çok sağlam bir uyak aranmazsa hüzün güzel, efkar bahar uyaklıdır. Unutulmuş Kent, iki kitaptan oluşuyor. Pera'lı Bir Aşk İçin Divan ve Unutulmuş Kent. Pera'lı Bir Aşk İçin Divan bir aşk divanıdır. Unutulmuş Kent'in tema'sı da hemen hemen aynı. Her ikisinde de bir kentin ya da semtin yer alışı aynı zamanda bu aşk şiirlerinin, içinde uzun yıllarımı geçirdiğim bu kentle özel, adeta gizemli diyebileceğim ilişkisinden doğuyor. İstanbul gerçekten sadece ülkemizin değil, yeryüzünün en güzel kentlerinden biri. Ve bence önemli bir özelliği, yaşanarak araştırılması ve keşfedilmesi gerekli güzellikleri ortaya çıkararak yaşamak, bunları şiire dönüştürmek ne demekse bir insanın sevdiği insandan oluşturduğu şiir de odur. Kaldı ki, şiirlere yansıyan bu duyarlığı birçok insanla paylaştığıma inanıyorum ve içinde yaşadığımız yılların ayrılıklar, özlemler ve bir türlü ortadan kaldırılamayan yoğun bir efkar duygusuyla yüklü olduğunu da sanıyorum. - Doğru. Kitap bir öykümün son cümleleriyle noktalanıyor. O cümleler şöyle: ... Diyor ki içimden bir ses, 'beni yüreğinin üstüne bir mühür gibi koy. Çünkü ölümden daha güçlü bir sevgiye ihtiyacım var. Geçmişin selvi ağaçlarından, sönen yıldızın ışığından, köşeyi dönerek kaybolan gençlikten kutulmaya ihtiyacım var. Bir insan elinin sıcaklığına... Yalnızca sevgide değil, tüm insan ilişkilerinde dayanışmanın, birlikteliğin geleceğe dönük en büyük güç olduğuna bugün her zamankinden daha fazla inanıyorum. - Her şeyden önce şuna inanıyorum. Türkiye'de yazan bir şair önemli, zengin bir şiir geleneğinin ve derinlikler taşıyan bir kültürel birikimin içinde deviniyor demektir. Bir zamanlar Melih Cevdet Anday'ın genç bir ozana verdiği yanıtta dediği gibi, \"Ozanın yaşı yoktur. Ben bu cümleye şunu eklemek istiyorum. Şiirin de zamanı yoktur. Şiirde geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman çoğu kez birbirine karışır. Tıpkı gerçek olanla düşsel olanın, bilinçle bilinçaltının, sözcüklerin kendisiyle işaret ettikleri şeylerin, günlük 'dil'le 'üstdil'lerin birbirine karıştıkları gibi. Belki de şiir, geçmişin deneyimini unutuluştan kurtarmak, geleceği bugüne yaklaştırmak ve şimdiyi alabildiğine yaşamaktır. Şiir de aşk gibi her şeyi birden ister. Bu yüzden özlemleri yoğundur. - Bu şiirlerin büyük ölçüde yaşadığım şeylerden kaynaklandığını söylemeliyim. Yaşamın kendisinde neler varsa, bir sınırlama getirmeksizin ve benim becerebildiğim ölçüde şiirlere yansımıştır. Şiirlerde yer yer birkaç katmanlı okuma söz konusudur. İlk anda yalın bir duyarlığı yansıtır görünen bir şiirde, daha alt okumalarda, kültürel göndermelere ya da ironiye rastlamak mümkündür. - Çok gerçek değerleri var. Cezayir ile ilgili şiirler, benim bir Cezayir yolculuğum sonrasında yazıldı. Cezayir çok sevdiğim bir ülke. Japonya'ya gelince, Japon sanatında beni çok etkileyen yanlar olduğunu sanıyorum. - Tıpkı günümüzde sanatların bağımsızlık savaşlarının önemini yitirişi gibi, şiirde de artık gelenekten kopma ya da geleneğe bağlanma tavırları çok anlamlı değil. Az önce Japon sanatından nasıl etkilendiğimi anlattım. Aynı biçimde kendi şiir geleneğimizden ya da öbür Doğu geleneklerinden esinlenmemiz son derece doğal. Bu konuda Nazım'ın bütün kültürlere açıklığı savunan sözlerini yeniden hatırlamakta yarar var. - Kafka, Gustave Janouch ile konuşmalarında, bir soruya kısa ve kesin bir yanıt veriyor. Şiir yaşamı değiştirir. Ben yaşamın değişmesinden yanayım. Bu yüzden de şiir yazmadığım zamanlarda, hiç olmazsa şiir okuyarak bu tutkuyu sürdürüyorum. - Resim ya da müzik kendi anlatım araçlarını, işaret ettikleri bir anlamı dile getirmeksizin de kullanabilirler. Örneğin soyut bir tablo, kendisinden başka bir şeye işaret etmeyebilir. Bir müzik yapıtının işaret ettiği şey, gene kendisidir. Oysa edebiyatta ve sinemada bu pek mümkün değil. Genellikle marjinal kalan deneysel yapıtları bir yana bırakıyorum. Ama şiir, düzyazı ya da sinema dilinin anlatmak istediği, işaret ettiği, kendisinden başka bir şey vardır. Bunu söylerken dilin, sözcüklerin, görüntü parçalarının önemini küçümsemek istemiyorum. Ama sözcükleri ya da görüntüleri bir araya getiren ve yalnızca kendileriyle açıklanamayan, bir başka şey olmalı. Bu da sanatçının yaşamdan ürettiği şeydir. Bana göre yazdıklarımda ya da sinema çalışmalarımda yaşamın nabzı vurmuyorsa mutlaka bir şey eksiktir. Sinema ile şiirin yaşamla kopmaz ilişkileri yönünden yakın akrabalıkları var. Bu yüzden bir Taviani filmini bir şiir gibi okuyabilir, bir Nazım şiirini bir film gibi izleyebilirsiniz."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/682624935951319040/melih-cevdet-anday-batsa-batsa-bilim-ve-sanat", "text": "Bilim ve sanat adamları yaratan bir toplumun batmayacağını söyleyen Melih Cevdet Anday, Demokrat, laik, bağımsız, özgür Türkiye batmayacaktır. Bütün halkların birbirine dost olduğu, çağdışı önyargılardan kurtulmuş bir insanlığın üyesi olarak yaşayacaktır. diyor. Aşağıda okuyacağınız yazı, 1991'de Ankara Sanat Kurumu'nun Melih Cevdet Anday onuruna düzenlediği saygı toplantısında Arslan Kaynardağ'ın yaptığı konuşmanın metnidir. İlk kez yayımlanan metindeki kimi tümceler geçmiş zaman biçimine getirilmiştir. Bu toplantıda Arslan Kaynardağ'dan sonra Füsun Akatlı, Ayşegül Yüksel, Olcay Önertoy, Kaya Sezgin, İlhan Selçuk da konuşmuşlar, Anday'ın şiirinden, tiyatrosundan, romanından, sanat anlayışından, yazarlığından söz etmişlerdi. Kaynardağ'ın bu ilginç toplantıyla ilgili anı ve izlenimlerini daha sonra yayımlayacağız. Daha çok şairliği ile tanınan Melih Cevdet Anday'ın, şairliği yanında düşünürlüğü, deneme yazarlığı, oyun yazarlığı, romancılığı da vardır. Aynı zamanda iyi bir öğretmendi. İstanbul Konservatuvarı'nda tiyatro ve ses bilgisi konularında uzunca bir süre ders verdi. Yaşam öyküsüne kısaca bakarsak şunları görüyoruz: Liseyi bitirdikten sonra toplumbilim öğrenimi yapmak istemiş, bu amaçla Beçika'ya giderek orada yüksek öğrenime başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı'nın çıkması üzerine yurda dönmek zorunda kalmış ve bu öğrenimi yapamamıştır. Okumayı sevdiği için, insan ve toplum konusunda düzenli biçimde edindiği bilgilerle kendisini yetiştirmiş, bir yandan da felsefe kültürü edinmiştir. Dil, tarih, sanat gibi konular onu aynı zamanda felsefe olarak da ilgilendiriyordu. Yazılarında İlkçağ'ın Thales, Herakleitos gibi filozoflarından, Yeniçağ'ın Wittgenstein, Husserl, Marks, Engels'ine kadar birçok filozofun adı geçiyor, onların düşüncelerine değiniyor. İslam felsefesine de değinmektedir, bu felsefenin bizdeki etkileri üzerinde duruyor. Anday'ın ilk düşünce yazısını ne zaman yayımladığını bilmiyorum. Bu tür yazıları daha çok, Yaprak dergisinin çıkmasından sonra görülmeye başlıyor, yani 1949'dan sonra. Adı geçen dergiyi şair arkadaşı Orhan Veli Ankara'da yayımlamaya başlamıştı. On beş günde bir yayımlanırdı. Bir buçuk yıl kadar sürdü bu dergi, az sayfalı olmasına karşın büyük ilgi topladı. Anday'ın düşüncelerini daha çok deneme türündeki yazılarında buluyorduk. Batı'da Rönesans'la, yani 15. yüzyılda başlayan, ilk örneklerini yine o dönemde Montaigne ve Bacon gibi filozoflarda gördüğümüz deneme, bizde daha çok 1940'ların ortalarında sevilen bir yazı türü olmuş, çeşitli örnekleriyle günümüze kadar sürüp gelmiştir. Bu türün özelliklerini kısaca söyleyecek olursak şöyle diyebiliriz: Makale değildir deneme, salt felsefe yazısı da sayılmaz. Denemeci kendi kendisiyle konuşur gibi yazar. Çeşitli konulara değinir, eleştiri yapabilir. Başta gelen özelliği aydınlık bir akılcılığı içermesidir. Anday'ın denemelerini topladığı ilk kitabı 1961'de Doğu-Batı adıya yayımlandı. Sonra aynı türden altı kitap daha yayımlandı. (1) Onları okurken bazen her sayfada akılcı bir yazarla karşılaşıyoruz; bağnazlığa, despotluğa, ezberlenmiş yargılara her zaman karşı çıkılıyor. İnsancıdır Anday, ilericidir, özgürlükten yanadır. Bütün bunlar, aydınlanmacı insanın özellikleridir. Bizdeki humanizma akımı içinde önemli yeri vardır Anday'ın, dil ve tarih sorunlarına bakışı her zaman ilgi çeker. Hasan Ali Yücel'in Eğitim Bakanlığı zamanında, Türkiye'deki humanizma çalışmaları hareketli günlerindeyken, Melih Cevdat Anday, Nurullah Ataç, Sabahattin Eyuboğlu, Vedat Günyol, Azra Erat, İsmail Hakkı Tonguç çok verimli bir takım oluşturmuşlardı. Düşünce hayatımıza, edebiyatımıza, klasiklerin çevrilmesine, eğitime büyük katkıları oldu. Anday'ın yakın dostları arasında folklor bilgini Pertev Bortav, ressam ve yazar Abidin Dino, türkü ustası Ruhi Su gibi kimselerin de bulunduğunu söylersem, Anday'ın 1940 ve 1950'lerde nasıl bir ortam içinde olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Ayrıca lisedeki öğretmenlerinden ikisinin adlarını vereyim: Edebiyat tarihçisi Mustafa Nihat Özön, şair ve yazar Ahmet Kutsi Tecer. Çok doğru saptamalar bunlar. Bugünkü aşamaya gelmemizde, 1940'tan sonraki kuşakların, o kuşaklarda bulunan yazarların, denemecilerin, düşünürlerin büyük emeği geçmiştir. Uyanık tutmuşlardır bizi, üretici, öğretici, aydınlatıcı olmuşlardır. Bu ilgi onun şair olması kadar, düşünce adamı olmasından da kaynaklanıyordu kuşkusuz. Toplumumuzda dil konusu, ulusallaşma ve çağdaşlaşmayla birlikte gündemdeki yerini alınca o bunun uzağında kalamazdı. Radyo konuşmalarında dil özleşmesinin sorunlarını, Türkçenin gelişme evrelerini, onu öteki dillerden ayıran özellikleri anlattı. Terimler konusu üzerinde durdu. Dil ve tarih sorunları her ulusun aydınlanmasında başta gelen konulardan olmuştur, bizde de öyle olması gerekirdi, yoksa Türk aydınlanmasından söz edilemezdi. Zaman, geçip giden bir şey değildir ona göre. Zamanın geçip gitmediğini sanat kadar iyi anlatan bir şey yoktur. Öyle ki, insanlar sanatı zamanı yenmek için yaratmışlardır ve sanat her zaman ölümsüz kalacaktır. Bir yazısında sahne sanatçısı Müşfik Kenter'i zaman dışında kalarak oynadığı için övdüğünü görürüz. İhtiyarlığı kabul etmez, insan her zaman gençtir onun için. Kaç yaşına geldiğini düşünmemeli, işini gücünü sürdürmelidir. Doğada da yıl yoktur zaten, onu aklımız uydumuştur, hatta ölümü de o uydurmuştur. Anday'ın tarih ve arkeoloji bilimindeki gelişmelere ilişkin epeyce bilgisi vardır. Eski Anadolu tarihinde çığır açan Texier, Hrozny gibi arkeologların çalışmalarına hayranlık duydu. İlyada ve Odise'yi dikkatle okudu, inceledi. Heredot Tarihi, Yunan Mitolojisi başucu kitapları arasında yer alıyordu. Bütün mitolojilere meraklıydı, destanlarla ilgilendi. En çok sevdiği destanın Sümerlerin Gilgameş destanı olduğunu söylüyordu. Dünyanın en güzel destanı olarak nitelendirirdi onu, bütün okullarda okutulmasını isterdi. Felsefe ilgisi gibi tarih ilgisi de şiirlerine yansımıştır. Özellikle 1960'dan sonraki şiirlerinde Troya, Likya masallarından Hitit tarihinden esinlenmeler vardır. Onun yine deneme yazarlığına dönüyorum: Cumhuriyet gazetesinde uzun yıllar, haftalık yazılar halinde yayımlanan denemeleri merakla beklenir, zevkle okunurdu. Denemelerinde çeşitli konulara sorunlara değindi. Özellikle dil, tarih, toplum sorunlarını tartışıyor, okuduğu kitapları, tanık olduğu olayları anlatıyor, gittiği dinletilerden, seyrettiği oyunlardan söz ediyordu. Çoğu kez, kendi düşüncelerimizi, duygularımızı bulurduk o yazılarda, kafamızda yeni düşünce parıltıları oluşurdu. Yukarda da söyledim, denemelerinin çoğu kitaplaşmıştır. gazete ve dergilerde kalanlar varsa onlar da bir araya getirimeli kitaplaşmalıdır. Kitaplarını okurken, düşünce dünyasının bütünlüğü çıkıyor ortaya, felsefe ile yakınlığı iyice belli oluyor. Onun düşünce dünyasını bütün kapsamıyla öğrenebilmek için, yalnız düz yazı kitaplarını değil şiir kitaplarını da incelemek yararlı olabilmektedir. Örneğin son şiir kitabı Güneşte'de Aristoteles mantığına karşı çıkış, determinizme başkaldırış görüyoruz. Kör bir inançtır, der nedensel bağlantı için. Öte yandan onda poetika yani şiir felsefesi çok belirgindir. Şiirini onun kadar anlatan, şiirinin arkasındaki estetikten onun kadar söz eden şair az bulunur. Şiirden söz ederken her fırsatta felsefeye yönelir, başka şairleri de böyle yapmaya çağırır. Ona göre \"şairlerimiz filozof olmak zorundadır. Neden? Çünkü bizde şiir felsefesi yoktur. Evreni, dünyayı anlatacak, nereye yöneldiğimizi, niçin yaşadığımızı yorumlayacak çok yönlü düşün çalışmaları yapılmamıştır. Anday'ın şiir kuramına göre, yalnız Dionisos'la, o coşkunluk tanrısı ile şair olunmaz, us tanrısı Apollon da işe karışmalıdır. Sanatta Dionisos-Apollon diyalektiği zorunludur. Doğuda Apollon olmadığı için orada Batı'daki anlamıyla klasik de görülmez. Bizde klasik var mı diye sorar Anday ve bunu tartışmaya açar. Anday yaptığı yolculuklarla ilgili kitaplar da yayımlamıştır. Anadolu'nun batısındaki illere, Rusya'ya, Balkan ülkelerine, Macaristan'a, Fransa'ya gidip oraları gezmiş dolaşmıştır. Anadolu'da ve Sosyalist Ülkelerde başlığını taşıyan kitabında çok ilgi çekici yolculuk notlarını okuyoruz. Anadolu'da değişik uygarlıklardan kalan yapıtları anlatıyor. Milet, Efes, Klazomenai kentlerini anlatırken oralarda doğup felsefe yapan Anaksagoras, Herakleitos, Thales gibi filozof hemşerilerimizden sevgi ile söz ediyor. Anday, 1979'da Paris'te Türk elçiliği eğitim danışmanı olarak görevlendirilmişti. İki yıl kadar kaldı bu görevde. Oradan yazdıklarını, izlenimlerini Paris Yazıları başlıklı kitabında topladı. Fransa'daki sanatçılarımızla, işçilerimizle yakından ilgilenmiş, onların sorunlarına yardımcı olmaya çalışmıştır. Ama nereye giderse gitsin aklı hep yurdundadır. Türkiye ile Fransa'yı karşılaştırdıkça hüzünlenir, sanatçılarımızın başarılarını gördükçe heyecanlanır, sevinir. Paris'te Closerie de Lilas adında ünlü bir kahve vardır, müze gibidir orası. Paris'te bulunduklarında bu kahveye devamlı gelen, dünya sanatçısı, düşünür ve yazarlarının masalardaki plakalarda adları yazılır. Anday, bizim şairimiz Yahya Kemal'in de Paris'te iken bu kahveye geldiğini bilmektedir. Onun adını arar masalardaki plakalarda. Göremeyince gerekli girişimi yapar ve Yahya Kemal'in adı da bu ünlü kahvedeki adlar arasında yerini alır. Türkiye'yi, Türk kültürünü tanıtmak için nice tasarılar oluşur kafasında, uygulamak ister bunları, vakit kalmaz, görevi 1980'de son bulur ve yurda döner. Anılarını da yazmaya başlamıştır Anday. Anılarının ilk kitabı Akan Zaman Duran Zaman başlığı altında 1984'te yayımlandı. Buna birinci kitap diyor, bildiğim kadarıyla arkası gelmedi. İkinci kitabı yazmaya başlamış olabilir, sayın eşine sormalı. Anılarının ikinci cildinin daha kapsamlı, daha öznel olacağını söylüyordu. Özeleştiri ve eleştiri de yapacaktı orada. Hazırlıkları vardır sanıyorum, not halinde de olsa bir şeyler kalmış olmalı. Yazımın başında onun denemelerinden epeyce söz etmiştim. Orada değinmediğim pek önemli bir özelliği daha var bu tür yazılarının, ondan şimdi söz edeceğim: Gani Girgin ile diyaloglarından. Gani Girgin, kimi denemelerinde düşsel bir kişi olarak çıkıverir karşımıza, teklifsiz bir dost olarak yazıya girer, anlatmaya ve sormaya başlar. Çoğu zaman eleştiricidir, toplumu eleştirir, Anday'ı eleştirir. Bir düş insanı olduğu halde, yazarı ve okuyucuları gerçek dünyaya çağırır, alıştığımız mantığın dışına çıkmamızı ister. Kimi zaman Faust'un Mefistosu gibidir, kimi zaman felsefesi Hilmi Ziya Ülken'in kitabındaki (4) şeytanı andırır, Nurullah Ataç'ın Kezban'ına benzediği de olur (5). Kuşkusuz, bir kukla değildir Gani Girgin, yazarın kişiliğinin bir parçasıdır. İlkçağ'ın bilgiç Yunan sofistleri gibi her konuda konuşmaktan zevk alır. Madalyonun öteki yüzünü göstermek isteyen bir doğrucu da olabilir. Bu diyaloglar düşsel de olsa yazıda başka türlü bir devinim sağlamakta, düşünceye yeni boyutlar getirmektedir. Melih Cevdet Anday için daha çok şey söylenebilir, kitaplar yazılabilir, seminerler yapılabilir. Cumhuriyetle gelen şiir, yazı ve düşüncenin en güzel birikimlerinden biridir Anday, çağdaşlaşmamızın, aydınlanmamızın, kültür bilincimizim simgesidir. 1) Anday'ın deneme kitapları sırayla şunlardır: Doğu ve Batı 1961; Yeni Tanrılar 1973; Maddecilik ve Ülkücülük 1977; Yasak 1978; Sevişmenin Güdüklüğü ve Yüceliği 1990; Yiten Söz 1992; Geçmişin Geleceği 1999. 4) Felsefeci Profesör Hilmi Ziya Ülken'in 1942'de yayımladığı Şeytanla Konuşmalar'da bu türden diyaloglar yer almaktadır. 5) Nurullah Ataç'ın yazılarında adı geçen düşsel bir dostu vardı: Kezban. Ataç, kimi denemelerini Kezbana Mektup olarak yazar, yayımlardı. Yazı, \"Denemeci ve düşünür yönleriyle Melih Cevdet Anday başlığı ile yayınlandı. Ara başlıklar edebiyatsoylesileri. com tarafından konulmuştur. - piriltii liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/682625148721971200/faz%C4%B1l-h%C3%BCsn%C3%BC-da%C4%9Flarca-b%C3%BCt%C3%BCn-yazd%C4%B1klar%C4%B1m-tek", "text": "- Ben yıllardır, her sabah saat yedide kalkan bir insanım. Oysa son zamanlarda, vücudumun bütün uzuvlarına soruyorum, Yataktan kalkmak istiyor musun diye. Örneğin, sağ ayağımın serçe parmağı, kalkmak istemiyorsa, ben de yataktan kalkmıyorum. İşte bunları düşünürken, insanların, arkalarını sırtlarını hiç kullanmadıklarını fark ettim. Arkamı o kadar çok düşünmeye başladım ki sonunda bu uzvun kitabını yazmaya başladım... Bir çocuk, gece yarısı uyanır. Gökyüzünde, yerçekimi olmayan bir ülkededir. Burada herkes sırtüstüdür. Yalnız bilinçsiz olanlar, hayvanlar, bitkiler dik durmaktadır. İnsanlar boydan kurtulmuştur. Boy olmayınca boy ölçüşmekten de vazgeçmişlerdir. Silahlar bırakılmıştır... Savaş yok... Uygarlık ilerler... Yepyeni bir dünya... Bütün düşler renklidir bu dünyada... Çeşitli gezgenler vardır: Balık gezegeni, Bitki Gezegeni. Örneğin Tavuk Gezegeninde öğretmen bir yumurta kırar, 45 çocuk yer, yarısı da artar yumurtanın... Uyku gezegeni vardır. Çocuk annesine yalvarır: Söz dinleyeceğim anne. Sakın beni oraya yollama diye... Ölüm sözü bir tek kere geçer. Arkaüstü ölmek daha kolay der büyükanne. Çocuk anlamaz bile, Ne dedi büyükannem diye sorar... İşte ölümsüzlüğün, uçsuz bucaksız yaşamanın var olduğu bir ülkeyi dile getirir Arkaüstü. - Çocuk şiirleri yazmaktan büyük tad alıyorum alıyorum öncelikle. Sonra... Sonra büyüklere meram anlatırken başımıza dert açılıyor. Hem büyükler, çocuk şiirlerini de pek anlamıyorlar, o yönden de rahat... Aslında çocuğa karşı büyük bir sevgim ve eğilimim var. Bu eğilimin ilk ürünleri, 1950 yıllarında Çocuk ve Yuva dergisinde yayınlanan şiirlerimdir. Bunlar sonradan Açıl Susam Açıl kitabımda toplandı. Kuş Ayak, Çalgılı Ağaç kitapları, diğer çocuk şiirlerimi kapsadı. Aslında benim bütün yazdıklarım bir tek şiirdir. Her kitabım da bir şiirin bir kelimesi... Gelelim çocuk sevgime. Sokakta, annesinin elinden tutmuş giden bir çocuk görünce, ona öyle bakarım ki, yanımdan geçerken, çocuk da beni duyar, birbirimize dostça gülümseriz. Anne çocuğun kolunu hızla çeker, alıp götürmek ister. İnanın o an benim omzum acır. Ama altı yaşından sonra çocuk bozulmaya başlıyor. O gülümsemesi kalmıyor. Onu biz bozuyoruz. Eğitimle bozuyoruz. - Önce eğitim sisteminde tümüyle bir değişiklik gerek. Örneğin dünyadaki dil ayrılığını kaldırıp, dillerin üstünde ortak bir dünya dili getirmek gerekiyor. Sonra ülkemizle doğrudan doğruya ilgili bir sorun var ortada: Çocuk edebiyatından yoksunuz. Çocuk edebiyatından yoksun bir ülkenin geleceği olamaz. Yarışmalarla, ödüllerle çocuk edebiyatının gelişmesine çalışmalıyız. Önce bir araştırma komisyonu kurulmalı. Bu komisyonun onaylamadığı kitaplar yayınlanmamalı. Bugün bizde çocuk edebiyatı ismi altında, parlak kağıda basılmış renkli, resimli kitaplar sunuluyor zengin çocuklara. Oysa bir Heidi\"nin başarısı, kağıdına veya renkli resimlerine dayanmaz. Çocuk kitabı tıpkı bir sözlük gibidir. Çocuğun ilk kelimeleri bin tanedir. Sonra üç bin, beş bin olur. Ona bu kelimelerle seslenilmelidir. Bugün piyasa, kovboy dergileriyle doludur. Çocuklarımız bunları okur. Evet çocuk kitapları ucuz olmalı, yaygınlık kazanması için. Ama bunlar değil. Bu kovboy dergileri yasaklanmalı ve çocuk kitapları apayrı bir branş olarak ele alınmalıdır. Çocuk edebiyatının bir yararı da büyükleri çocuk üzerine eğilmeye, eğitmeye yaramasıdır. Çocukların babalarını annelerini anlamaları kadar anneler babalar da çocuklarını anlamalıdır. Çocuk şiirlerimde büyüklere çocukları göstermeğe de uğraşırım. Bizde yeterli bir çocuk edebiyatı olsaydı bugün sokakları dolduran perişan çocukları biz anneler babalar bu durumdan kurtarmış olurduk. - Çok, hem de çok mutlu oluyorum. Çünkü çocuk doğduğu vakit milliyeti yoktur. Çocuk evrenseldir. Hem sonra çocuklara eğilmem son yıllarda oluşagelen bir şey değil. Çocuk kalemi elime aldığım günden beri karşımdadır, karşımdakidir. Bunca çocuktan söz ettik, çocukluğumda beni en çok etkileyen anım nedir bilir misiniz? Küçükken, her gece uyanır, annemle babama bakmaya giderdim, odalarına. Yerlerinde yatıyorlar mı diye. Ve kızardım içimden, öfkelenirdim. Bunlar ne biçim insan, yanlarında anne babaları olmadan, nasıl böyle rahat uyuyabiliyorlar diye. Nitekim, çocuk sahibi olmamamın tek nedeni, ya uzun yaşamaz da çocuğumu yetim bırakırsam korkusuydu. Oysa yanılmışım."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/688310028982173696/halit-ziya-u%C5%9Fakl%C4%B1gil-%C3%B6mr%C3%BCm-boyunca-kalem-elimden", "text": " Yahu, diye bağırmış, şu Uşaklı yazara söyleseler de, yazılarının sayfalarına numara almasa. Belki o zaman sayfalar birbirine karışır da makalelerin altları üstlerini tutar! Ben üstadı dinledikten sonradır ki biçare mürettibin bu garip isyanına hak vermek mecburiyetinde kaldım. Ben, diyor, çocukluğumdan beri çok iyi okur fakat gayet fena yazarım. Bütün ömrümce elimden kalem düşmediği halde her yazdığım satır bana utanç verir. Zaman olur ki, yazdıklarımı kendim bile anlayamam. - Eğer, dedi, Arapça güzelyazı dersinden sınıfta kalınsaydı, ben mektepte bir tek sınıf geçemezdim. Muhatabımın, tefsirimdeki yanlışlığı gideren ve beni doğrultulmaz bir çam devirmekten kurtaran bu sonuncu cümlesini geniş bir iç geçirerek not ettikten sonra sordum: Ben, dedi, yazıya tercümeyle başladım. Tercüme ettiklerimi, haftanın bir gecesinde odamda toplanan arkadaşlarıma okurdum. Ve onlar, büyük sabırla dinlerdi. Asıl hayret ettiğim nokta, onların sabırlarından ziyade kendi cüretimdi. Hatta ben bu cüreti günün birinde, İstanbul'da çıkan mecmualara, hatta vilayetin resmi gazetesine yazılar göndermeye kadar vardırdım. Hem de ne Fransızcaya ne de Türkçeye tam hakim olduğum halde. Hele o yazıların kabul edilip yayımlanmaları cüretime karşı duyduğum hayreti bile gölgede bıraktı. Sonra öyle bir yaştaydım ki, yüreğimde esen her rüzgar bana aşikane bir heyecan veriyordu. Ve bu heyecanların buhranı bir gün bana gazeller, manzumeler yazdıracak bir hezeyan nöbeti halini bile aldı! Sen bu hülyadan vazgeç! Diyen büyüklerime itaat ettim. Bilmem sanat kalesini yaygara ile fethine çabalayan favurili şairler, üstadın bu hayli manidar hatırayı anlatmasındaki inceliği sezebilecek kadar arif midirler? Kimbilir, ihtimal bunu okuyunca gülüp, üstadın amma çocukça hatıraları varmış, diyeceklerdir. Ben, diyor, yarım asırlık yazı hayatımda, birçok haksız hücuma, manasız tarizlere uğradım. Fakat bunlardan hiçbiri beni Muallim Naci'nin bir hareketi kadar hırslandırmadı. Müşahere mahşerine çevirdiği Tercümanı Hakikat'a Aşkımın Mezarı başlıklı bir yazı göndermiştim. Muallim Naci'nin bu yazımı: Mezarda aşk aramak ölüde can aramaya benzer kılıklı bayağı bir cümleyle neşrettiğini görünce hiddetten dişlerimle dudaklarımı kanatmıştım. Maamafih, onun bu ilk iğnelemesi bana bir aşı gibi yaramış olacak ki ondan sonra uğradığım hücumların zehirli tesirlerinden daima muaf kaldım! Bu itibarla, muallim Naci'ye müteşekkir olmam lazım. Biz, demiş, Halil Ziya'nın romanları kadar çocukça eser yazıp da neşretmekten utanırız! Bir diğeri de sizin bugünkü edebiyatla bahçenizdeki tavuklar kadar bile alakadar olmadığınızı söylüyor! Anlaşılıyor ki o delikanlı bahçemdeki tavuklarla meşgul olmaktan yazdıklarımı okumağa vakit bulamıyor! Ben de gülerek desenize üstat, diyecektim: Romancı değil tavuk hırsızı mübarek! Fakat üstadın eday vakur\"ına bakınca bu latifeyi fazla hafif buldum ve kendimi bir pot kırmaktan üçüncü defa korudum. Elbet, derdim, çünkü, benim tavuklarım, bugünün yazar ve şairleri kadar cılk nesneler yumurtlamıyor. Fakat belki Halid Ziya Uşaklıgil çamurlu bir inkar çıkmazından şöhrete ulaşmak isteyen bu ateşli ihtiras kervanına taş almak istemiyor. Anlaşılan, temiz ismine yeniden zifos sıçratmaktan korkuyor. Bu bana bahsi yeniden değiştirmek lüzumunu duyurdu. Size, dedi aşk kelimesini her duyuşumda daima önce aklıma gelen bir macerayı anlatayım. Annemin hususi hizmetlerini gören bir cariyesi vardı. Gülter adında esmer, karakuru, çatıkkaşlı, mağmum çehreli bir Çerkez kızıydı. Güzel değildi. Fakat herkes tarafından sevildiğini düşünerek \"çirkindi diyemeyeceğim. Temiz huylu, iyi ahlaklı ve kibirli denecek kadar da ciddiydi. Verem olduğu söylendi. Fakat hastalığının bulaşma ihtimaline rağmen evde tedavisine karar verildi: Çünkü annem onun dışarıya gönderilmesine bir türlü razı olmamıştı. Bir gece, eski dadılardan biri, bize Gülter'in bir ricasını bildirdi. Kardeşimi görmek istiyormuş. Hayli hayretle karşılanan bu garip rica derhal yerine getirildi: Etem'i onun odasına götürdüler. Ve yalnız bıraktılar. Hastanın yanından yarım saat sonra çıkan kardeşimin benzi korku verecek kadar sararmıştı. Biz merakla etrafını çevirdik ve o, sıtmalı gibi titreyen bir sesle anlattı: İçeri girince yatağın bir ucuna ilişmiş, bir kelime söylemeden Gülter ona uzun uzun bakmış. Sonra kansız elleriyle hastalıktan bütün bütün ufalmış yüzünü kapamış: Sarsılışlarını belli etmemeye çalışarak sessiz sessiz, ağlamış. Ve kardeşimin ellerini dudaklarına götürmüş, hıçkıra hıçkıra defalarca öptükten sonra kaşını yastığına bırakmış artık gidin ve mutlu olun, demiş. Bu hikaye o zaman, kardeşimin genç zevcesini bile hüngür hüngür ağlatmıştı. Gülter, dedi, bütün hayatınca gizlediği bu zavallı sırrı böylece açığa vurdu. Ve birkaç saat sonra da, kendisine hiçbir sevinç nasip etmeyen dünyadan göçüp gitti! Vakti yaklaşan treni kaçırmak korkusu, Güller'in matemini bir dakikadan fazla tutmama mani oldu. Ben, dedi, İzmir'de, bir ecnebi mektebinde okuyan ilk Türk'üm diyebilirim. Bu durum milliyet hissini taassup haline vardırmış olan o muhitte beni hayli eleştiriye maruz bıraktı. Rahipler, merkezleri Viyana'da ve Venedik'te bulunan bir zümreydi. Türkiye'de şube açmalarına Ermeni Katolikleri sebep olmuştu. Mesela dini merasimlerle tatbikathaneyi ve kütüphaneyi idare eden bir rahibi hatırlarım. O ihtiyar, fakat zinde ve uzun boylu, dik başlı, eli hürmetle öpülecek okumuşlardandı. Eğer bilseydiniz, bizde, bu yolda ve Türkçe telif edilmiş birçok kıymetli eser bulabilirdiniz! Ermeni harflerde Türkçe... Ben bunu büyük hayretle dinlemiş ve muhatabımın yüzüne garip garip bakmıştım. Bu, dedi, bir coğrafya kitabıdır. Ermeni harflerde yazılmıştır. Fakat tamamen Türkçe. Mekhitarist rahipler; Ermeniceyi bırakmış olan Ermeni Katolikleri için bir kütüphane hazırlamış. O zengin kütüphanedeki bütün kitaplar, Ermenice harflerle, fakat Türkçe yazılmıştır! Eğer bizim alnamelar, ellerini biraz, daha ağır tutarsa, özlü eser bulabilmek için Ermeni harflerini öğrenmekten başka çare kalmayacak. Doğrudur. Fırsat bulursam yapacağım, dedi. Buna cesaretim yok değil. Fakat uzun soluklu bir kitap yazmak için cesaret kadar zaman da lazım. Ve bu ikincinin mevcudiyetine karşı duyduğum şüphedir ki beni yeni bir romana başlamak niyetinden vaz geçiriyor. Çünkü yarıda bırakmayacağıma emin olamayacağım bir işe girişmek istemiyorum. İçimden gelen uzun ömür temennisini sahte bir kelime kalıbına sokmaya bir türlü dilim varmadı. Ve sükutu tercih ettim."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/694220240252518400/v%C3%BCsat-o-bener-kendiniz-i%C3%A7in-yazsan%C4%B1z-da", "text": "Ölümünden beş yıl önce yapılan söyleşide Bener, yaşam öyküsünü, ailesini ve yazma ritüelini anlatıyor. Dil ile ruhsal durumların müthiş bir kaynaşma içinde olduğu söylenebilir. Çok sivri, acı bir dili vardır Vüs'at O. Bener'in. Bilinen ironisi Bay Muhannit Sahüegi'nin Notlarından Siyah Beyaz'a gitgide sert biçimler almaya, acıtıcı ve yok edici olmaya başlamıştır diyen Semih Gümüş'ün kitabının adıyla, Kara Anlatı Yazarı olarak tanınan Vüs'at O. Bener'in, kunt bir anlatımı var. Ama, sözlük anlamına göre, anlatımın bu ağır, dayanıklı, kalın, sağlam ve sert özellikleri, anlatıcının dilinin berraklığı, yalınlığı, öyküyü özgür bırakan edası ve ironisi ile buluşup ortaya çıktığında, metnin özgünlüğü de yaratılmış oluyor. Bu söyleşi, 2000-2001 yıllarında, Mimarlık Kültürü Dergisi XXI için yapılan, ancak yayımlanamayan bir çalışma. Kendisiyle 13-14 Şubat 2001 günlerinde, Çankaya'da, Sedat Simavi Sokak'taki çalışma evinde görüşmüştük... Aramızdan ayrılışının birinci yılında, Vüs'at O. Bener'i saygıyla anıyorum. - Şimdi buranın geçmişi yaklaşık 10 yıl öncesine kadar gidiyor. Karayollan Genel Müdürlüğü'nden emekli olmaya karar verdim; 1980'e doğru, kritik döneme yaklaşıyoruz. Kaynaşmalar başladı, ben o zaman Hukuk Müşaviri'ydim. Gençler arasında rahatsızlıklar var. Genel Müdür Şerafettin Uzuner'in ilgisiyle Hukuk Müşavirliği'ne getirilmiştim; enteresan bir adamdı, kurumda kökten yetişmeydi. Bakan da Şerafettin Elçi. Bu Elçi, dedim, seni tutmayacak burada. Ben de senin adamınım ya, beni de tutmayacak. Sanmıyorum, dedi, bakan iyi adamdır. Tam o sırada da, Ziraat Bankası'nda bir yayın birimi kurma düşüncesi varmış, duyduk; hatta Adalet Ağaoğlu, ben, Ayla Kutlu gibi isimleri düşünmüşler. Daha çök kendi alanıma açılabilirim diye düşündüm ve Ben ayrılayım, dedim. Banka yayın işinden politik bir kararla vazgeçti, ben de dilekçemi vermiş bulundum, hatta bir ay kadar işleme koymadılar, ayrılmamı istemiyorlardı, ama ben geri almadım. Şimdi daha ben o sırada bunu düşünüyordum, sığınacağım bir yere ihtiyacım vardı. Avukatım ama devlet adına çalışmıştım, özel büro düşünmüyordum. Bana göre bir yer lazım, mütemadiyen istediğim bir şey. Ev yaşamına benim katılmam mümkün değil; Askerlikte örneğin yüzbaşılığa kadar çıktım oradan istifa ettim ama yine devlet için ve hep fiilen çalıştım. Emeklilik kararını verdikten sonra sağa sola bakmaya başladım, ama maddi bir konu aynı zamanda. Bu siteye benim ön bir sevgim de oluşmuştu: Burada oturan ODTÜ'lü hocalardan, Ayşe'nin [eşi Ayşe Bener Ilıcalı) de tanıdığı bir karı-koca dışarıya mı gideceklermiş, ne yapacaklarmış, burada bir daireleri varmış; hep konuşuluyor konu. Dediler ki, Eşyayı bir odaya kapatacağız. Gelsin işte burada -yazı mı yazacak, çalışacak mı- otursun. Sadece masrafım versin. Aman, ben oraya hemen kapandım ve Buzul Çağının Virüsü orada yazıldı. Gidip geliyordum, bir masa, bir yatak attım oraya. Ayşe de kızıyordu ama geceleri saat ikilere üçlere kadar çalışıyordum, roman orada bitti. Derken yine burada oturan ve yine Ayşe'nin tanıdığı bir hoca, buradaki dört kapıcının ikiye indirildiğini söyledi ve boşalan daire için hemen bir şey yapalım dedi. Burayı gördüm, bir harabe; kırmışlar etmişler, hor kullanmışlar; oturulacak halde değildi. Bir de dediğim gibi taşkınlar filan, yazdığım gibi. Ama her şeyi göze almalı, çalışma imkanlarını geliştirmeli, dedim. Ayşe'nin de İngiltere'ye burs işi çıktı, onu da gönderdim, yapayalnız kaldım. Parasal durum, onun maaşı kesildi, ben sadece emekli maaşıyla geçinir oldum, işler sarpa sardı. Derken dediğim çıktı, Şerafettin Uzuner'i görevden aldılar. Çok üzüldü, telefonla görüşüyoruz, Dava edelim, diyor. Peki, senin için alacağım ben bu kararı, dedim. Yürütmeyi durdurmayı da, göreve dönmeyi de ama seni iade etmeyecekler göreve. Danıştay'da da ayrı şöhretim var, elden ele dolaşıyor dilekçelerim... Şerafettin Uzuner, o zaman Yol-İş Sendikası ile ilişkimiz var, benim işçi lehine alınan pek çok karara katkım biliniyor, tanıyorlar. Daha önce de bir teklifleri olmuştu, kabul etmemiştim. İşte Şerafettin, Niye, dedi, danışman olarak çalışmıyorsun sendikada? Tuhaf bir şey tabii, bu sefer karşıya geçip işçi sendikasının temsilciliğini yapacaksın. Sadece Karayollan değil, Köy İşleri var, Bayındırlık Bakanlığı'nda başka yerler de var. Halit Mısırlıoğlu o zaman başkan, beni çok sever. Beni danışman olarak çağırıyorsunuz ama sizin gibi düşünmeyeceğimi bilin, gerçek danışman olmamı istiyorsanız geleyim. Giriş o giriş, 13 sene oldu ve 1992'ye kadar çalıştım. - Tabii, çünkü kendi dünyanızda yaşıyorsunuz. Ne kadar da bir evlilik içerisinde olursanız olun, ne kadar anlaştığınız bir insan olursa olsun, birlikle yaşamak sorunu var. Ziyaret var, birlikle bir yere gitmek var; biz bunu çok asgari bir düzeye indirdik. Ama daha önce de hiç zaman bulamazdım. Ancak garip bir şey de söyleyeceğim, bir sıkışıklık bile insanı dürtüyor. Ayrıca Dost, Yaşaması gibi kitaplar askerlikte yazıldı. Ne zaman yazardım biliyor musunuz? Nöbetçi olduğumda: Bir odam vardı, Etimesgut'ta, kapıyı kapatıp yazıyordum. Daktilosunu kendim yapıyordum, büyük bir coşku ile, Salim Şengil'in Seçilmiş Hikayeler dergisine gönderiyordum. O zaman Siyasal Bilgiler'de öğrenci toplulukları vardı; çok yetenekli çocuklardı, çok değerli arkadaşlar da vardı. Bunlardan biri, unutmuyorum, Oğuz Erdil'di. Karşılaştırmak değil de, Nazım'ın destanına yaklaşan bir eseri vardı çocuğun, çok duyarlı bir çocuktu. Benim Dost öyküsünü yarışmaya ite kaka soktular. Beni yazmaya teşvik eden kişi, tesadüf o jüride bulunan Memduh Şevket Esendal oldu. Jüride Orhan Veli ve Ahmet Hamdi Tanpınar da var. Yarışmacılar arasında ise Samim Kocagöz de var. - New York Herald Tribüne ile Yeni İstanbul gazetesinin ortaklaşa koyduğu, uluslararası bir ödüldü. Esendal, benim öykümü Salim Şengil'e övmüş ve birinci olmam için çalıştığını söylemiş. Beni görsün, demiş; ben o zaman askerim. Evine gittim, adam resim filan yapıyormuş, duvarlarda, çok nazik. Çok büyük coşkuyla karşıladı: Canım, 'Kasap' hikayesi de birinci olur mu? dedi filan. O zamanlar Amerikalıların traktör hücumu filan var, onu yazıyorlar. Dört öykü finale kalmış, benim ve Samim'in öyküleri var. Birinciliği tanınmamış birisine vermişler. Ben daha eleştirel yazıyordum, Salim Şengil de bilir: Erhan çok küçükken başladı yazmaya, o çok profesyonel, ama benim ilgim dile oldu. Ben daha bir eleştirmen olmayı düşünüyordum. Belki de babamın işte Farsçayı, Arapçayı, Fransızcayı iyi bilmesinden gelen bir şey, annem de Fransızcayı çok iyi konuşurdu. - Değildi ama çok okurdu, özellikle edebiyatı çok iyi bilirdi. Osmanlıcayı ve dili genelde çok iyi kullanabilmem onun sayesinde oldu; aslında kendisi fizikçiydi. Salim'in, Erhan'ın, diğer arkadaşların baskılarıyla öyküler yayımlamaya başladım. Bilge Karasu ile tanışıklığım, Oktay Akbal'la, Oğuz Atay'la, Cevat Çapan'la tanışıklığım hep çok genç yaştan başlayarak gelişti. Yani Ankara'da başka türlü: İlhan Berk buradaydı, Cevdet Kudret buradaydı, Sevgi Soysal buradaydı; böyle kendiliğinden oluşan, ekol de demeyeyim ama başka, bir başkent havası oldu. - Evet. Ama ben uzun zaman ara verdim. Ihlamur Ağacı Türk Dil Kurumu Ödülü'nü aldıktan sonra, ara vermek zorunda kaldım. Sendikada ise çalışabilirim umudundaydım ama bu sefer de onların sorunları ağır basmaya başladı. TDK Ödülü'nde de jüride Haldun Taner, Ergin Orbey, Necati Cumalı vardı; orada da bir çekişme olmuş. Tuncer Cücenoğlu ile aramızda paylaştırıldı ödül, Haldun Taner'in desteğini almışım. Onu da Berna Moran'dan öğrendim. Gelelim mekan meselesine. Arkadaşlar burası boşalıyor, filan derken, ben kaptım burayı. 1992 senesinde sendikadan emekli olduğum zaman, beni yer aramaktan kurtardı burası. 10 yıldır buradayım kısacası, bir kapıcı dairesinde: Şaşırdılar yani beni burada görünce. İsabetli olmuş, çünkü sendikadan ayrıldıktan sonra da gençten bir arkadaş vardı, babasının ofisini verdi. Orada tiyatro bölümünden iki arkadaş vardı, şimdi Mersin Üniversitesi'nde araştırma görevlisi oldular. Sonra Ayşegül Yüksel'le tanıştım, Sevda Şener'le tanıştım, o tutkundur Ihlamur Ağacına. Neden sonra, bir sürü serüveni vardır Ihlamur Ağacının, pat diye geçen yıl sonunda çıkardılar İstanbul'da, oynuyorlar şimdi. Mekan ihtiyacı, ta o zamandan beri içimde yaşattığım bir şeydi. Ama işte yaşımın neresine geldiğim zaman ancak böyle bir şeye kavuştum; ve ondan sonra da iyi kötü yedi-sekiz kitap çıkardım. İletişim'ciler el koydular. - Bağımsız kalıyorsunuz ama sizin için zaman da bir sorun haline gelmiyor değil, boğuşulması gereken bir zaman: Belki sıkıntı veriyor, kopuyorsunuz biraz, insanlarla ilişkiler kopuyor; yani hep dönüp geçmişi yaşamaya başlıyorsunuz. Gerçi uzun bir süre olduğu için aradaki birikimlerin yapıta dönüşmesi önemli ama onlar da sizi boğmaya başlıyor. Tabii onun karşılığını alamamak gibi bir şey de var, ister istemez; her ne kadar kendim için yazıyorum derseniz deyin, bunun toplumda bir yankı bulmasını istiyorsunuz. Kolay da olmuyor. Ben profesyonel değilim, bilgisayarla yazamıyorum. İlla kalem ve kağıt, kalemin kağıt üzerindeki izini, hışırtısını izleyeceğim... - Evet. Evet, işte, onların birbiriyle çatışmasını-çakışmasını; bunları yakalayamazsam olmuyor. Çok duruyorum üstünde ve en ufak bir harf yanlışı bile insanı çok üzüyor. Ama bakınız: Oradaki, Kulak öyküsündeki M ile N harflerinin yer değiştirmesi, ezan sesine karşı Beethoven sağırlığının getirdiği şey var ya, ezan sesinde duyulan sıkıntının yansıması var orada: Beethoven sağır olduğu için, dansı başıma diyorum yani, dansı başına değil. Bir harf hatası nereye götürüyor işi. Ya da ve düşmanlığım da var. Sadece bir Nurullah Ataç tutumu değil bu, gereksiz buluyorum da onun için. Zaten bize sonradan giren bir sözcük ve. Fransızca ya da İngilizcedeki ya da başka dillerdeki \"ve değil, onlardan kopya ettiğimiz bir şey. Bir virgül bizde rahatlıkla bu işi hallediyor; ne gereği var? İşte bütün bu hastalığın, bu titizliğin getirdiği sinirlilikleri ben burada tek başıma hallediyorum. Başkasını da bu titizliğim ve sinirim nedeniyle başka bir saplantıya götürmek istemiyorum. - Şunu söylemek isterim: Toprağı bol olsun, Bilge Karasu, Cevat Çapan, Kuzgun Acar ile ilişkilerim beni o yana itti. Tiyatrodan başka kişiler, şimdi bale okulunda olan kişiler... Bir bu tarafı var. Ama bir de halk adamıyım ben. Ben askerken de halkla çok iç içeydim. Onların arasındaydım. Ankara'ya geldikten sonra, genç grupla, tiyatro, müzik, resim filan derken, bütün bunlar bana daha başka açılımlar sağladı. Mimari bakımdan şöyle düşünüyorum: Bende demek ki bu ilişkiler nedeniyle bir estetik oluşum olmuş: Bakıyorum ben! Örneğin ben Kızılay'a inemiyorum şimdi. Niye? Kızılay binası, şu yeni yapılan, üstüme yıkılıyor. Bilmiyorum, mimari yönden nasıl değerlendirilir ama. Kızılay binasının eski halini biliyorum, pek sempatik bir yapıydı: Bahçesinde oturulur, anlatmışımdır, sandviç, insanlar, çocuklar, şusu busu. Şimdi neden böyle bir şeyi Kızılay Meydanı'nın ortasına koydular, hala bilemem. İstanbul'a gittiğimde gene bakıyorum; işte Akmerkez. Herkes koşuyor, buluşuyor, bilmem ne. Bir kere işlevsel olarak da yanlışlıklar olduğunu sanıyorum: Giriyorsun böyle, nereden çıkacağını bilemiyorsun, ne tarafa gideceğini bilemiyorsun. Orada, içeride kalmanız bekleniyor ve alışveriş etmeniz. - Öyle oluyor ve büyük bir özenti gibi geliyor bana. O dikilen binalar, Sabancı'nın İş Bankası'nın kuleleri, bütün o güzelim Marmara Denizi, Boğaz manzaralarını kapayan binalar... Ben İstanbul'a daha önce gittiğimde Piyer Loti'ye giderdim, bakardım oradan. Haliç'in kötü bir görünüşü vardı, bütün gecekondular, kokular falan ama bakılırdı yine de. Şimdi epeyce düzelmiş ama. Doğu'da pek çok şehri biliyorum. Mardin'i biliyorum örneğin, sonra oradaki Süryani Kilisesi'ni biliyorum. Papazlarla çok güzel sohbetlerimiz olurdu, beni gezdirirlerdi. Bir defe çok bilgili insanlar, dillerine ve kültürlerine çok dikkat eden, çocuklarını yetiştiren insanlar. 1980'den sonra kulağıma geldi, baskıyla çok bozulmuş. Sonra mezarları çok ilginçti, kilisenin altında; gezdirmişlerdi orayı, dikine gömüyorlar ölüleri. Bir duvar yapılmış bodrumda, şapel biçiminde sade bir kilise, çok sade yaşayan insanlar, hala da kullanıldığını duydum. Hatta ben bir öykümde kullandım. Beni kabul eder misiniz? demiştim, Çile odalarından birinde kalabilirim. Ama o odaları hiç gezdirmiyorlar. Çok sade yaşamın içinde dil çok önem kazanıyor. Türkçeyi de çok iyi kullanıyorlar. - Şehir olarak, İzmir ve çevresi iyi. Yöresi de. Eski Foça, hatta Yeni Foça da güzel. Ayvalık, yine eski şehir. İstanbul'da yine de benim için Ada, Adalar önemli. Küçük adalar daha çok, Burgazada'yı daha seviyorum. Oraya gittiğim zaman mutlanma olabilir içimde, kalabilirim de. Karadeniz şehirleri bir de, özellikle ta çocukluğumun Trabzon'u olabilir. Pek yaşamadım ama geçişlerde hep gördüm, Erzurum-Rize arasından Ziganalar'dan sonra, Spikörleri, Gümüşhane tarafına doğru. Gümüşhane de iyidir. Ruslar geldiği zaman kendi yapılarını taşımışlar tabii, demir- yollarını da. Doğu'da Tatvan, Van çok ilginçtir. Oralarda yaşamayı sevebilirim. Adana ve Mersin'i sevmiyorum ama sempatim yok. Biraz iklimlerinden dolayı. Sinop beni çok çekiyor, anlatılanlar ve Sabahattin Ali öyküleri nedeniyle. Kalesi... Güneyde, Fethiye ile pek barışamadım. Sivas'ta bulundum, orası da ilginç. Ve Kıbrıs; orada bulundum, İngiliz Koleji'nde okudum orada; Erhan Bener orada doğdu. Evimiz de çok enteresandı, Lefkoşa merkezinde. Bir başka şehir olarak da Amasya. Amasya'dayken küçük bir çocuktum ve Amasya mağaralan içinde, mezar ve türbelerinde kaybolurdum. Benim yazılanına da girdi. Ferhat'ın Şehri ve Şehzadeler Kenti Amasya. Yeşilırmak çok ilginçtir ve dedem orada gömülüdür, mağaralardan birinde. Çevikçe Mahallesi'nde, mezarlıktan gelen yan sokak üzerinde idi evimiz. Erol Çevikçe ile orada tanıştık. Kıbns'tan gelince ilginç de olmuştu: İngilizceyi rahat konuşan bir çocuktum ve Amasya'ya döndük, Amasya'da görülmemiş bir şey. Sınava tabi tuttular ama Kıbns'taki İngiliz Okulu çok disiplinli ve sıkı; bilgiler ve dil yönünden bir yere oturtamadılar. Annemi de ilginçtir, Merzifon'da, Fransızların açtığı bir misyoner okulunda okutuyor dedem. Dedem de Merzifon'da kadı. Kadıefendi de, tek Türk kızı olarak kızını o okula veriyor. Kadı dedem de son derecede uyanık bir adam, 1908'de II. Meşrutiyet ilan edilmiş filan, Kadı, kızını gavur etti demişler. Ne ki, demiş ki, Kızım Müslüman. Ona dini bilgiler vermeyin, ama bir dil öğrenmek, kültür öğrenmek, sizden istediğim bu. Babam Çanakkale Savaşı'ndan İstanbul'a dönüyor, daha sonra Anadolu'ya geçiyor. O zamanın da etkin insanları, Milli Eğitim Bakanlığı'ndaki arkadaşları. Muştaki Necati, Reşit Galip galiba, herhalde o da var. Onlarla ilgili de kız kardeşim bir çalışma yapıyor; ana tarafını ve baba tarafım inceliyor, çok değerli bir belgesel çıkıyor ortaya. En küçük dayım mesela Kars'a gitmiş, onun yaşamı; ondan bir büyük dayım, onun yaşamı da ilginç. Bu büyük dayım, ilahiyat okulunu bitiriyor, geliyor, o zaman işe başlayabilmesi için icazet alması gerekli; kadıdan icazet alabilmesi gerekli şer'i hükümlere göre. Kadıefendi dönüyor bakıyor, dünya değişiyor, Ne, diyor, o kafandaki? Çağdaş eğitim de başlamıştır. Sen git, diyor, Hukuk Fakültesi'ni de bitir, ondan sonra gel. Adam gidiyor, İstanbul'a, Hukuk Fakültesi'ni de bitiriyor ve icazet alıyor, Gümüşhacıköy'e, oranın hakimliğine tayin ediliyor. Savaş da devam ediyor bir taraftan. Adamcağız, kalp hastası diye askere almıyorlar. Küçük dayım götürüyor onu: Trajik bir hikaye. Diyeceğim, dil meselesi oradan; annem orada beş-altı sene devam ediyor okula. Öte yandan babam, 1. Dünya Savaşı'ndan sonra, ki Çanakkale'de ağır topçuymuş; oradan burnu kanamadan kurtuluyor nasılsa, İstanbul'a dönüyor. İstanbul'dan Anadolu'ya geçiyor. Amcam ise Cemil Sena. Felsefeci babam harita okuyor. Amcam da arkasından kaçıyor evden. Babama biraz altın falan vermişler evden. Halep İdadisi'nde okuduktan sonra İstanbul'a dönmüş, parası bitiyor, rehberliğe başlıyor. Turistlere ve acemlere, İstanbul'u gezdiriyor, Arapça ve Farsça bildiği için. Amcamı da Yüksek Muallim Mektebi'nde okutup Fransa'ya gönderiyor. Sonra 1928-1930 arasında birbirlerinden kopuyorlar. Komik ve trajik hikayeyi araya kıstırayım. Dönünce babamı Maarif Müdürlüğü'ne atıyorlar, devri için çok önemli bir görev. Ama babamın aldığı ilk talimat ise, misyoner okullarını kapatmak. Ve ilk işi de Merzifon'daki annemin okuduğu misyoner okulunu kapatmak. Babam, hitabeti güdü, halkla ilişkileri iyi olan bir adam, eşraf karşılıyor Merzifon'da; öyle resimleri var ki, insanın aklı durur. Öyle kürsü mürsü yok, halkın ortasında nutuk atabilen bir adam; çok da seviliyor ve bekar. Yaşı çok ilerlemiş, Darülfünun ve savaşlar... Ailesiyle buluşması da çok keyifli; amcam, babam, bir amcam daha var, bir de halamız, dört kardeş. Hepsini kaybettik şimdi, en uzun da amcam yaşadı, İstanbul'da. Hasan Ali ile çok samimiydi. Sanıyorum o masondu. Uzun zaman eğitimci olarak çalıştı ve pedagoji, felsefe kitaplan var. Sonuç olarak babam gelince, hemen Evlendirelim, diyorlar. O zaman okuma yazması olan da pek az. Esnaf çocuklan bile kemküm. Düşünüyorlar, kadı ölmüş ama büyük dayı sağ, çok oturmuş, kültürlü bir aile. Babamın yaşı oldukça ileri 30; annem de evde kalmış kızlardan biri, 21 yaşında, o zamana göre; tatlı hikaye. Görüşmek istemişler, görüşüyorlar; babam annemin Fransızcasına dikkat etmiş: Annemin Fransızcası daha iyi, babama nazaran; ayrıca çok alımlı bir kadın, olumlu bir hava esmiş. Yıl 1921. Yine bir hareketlenme oluyor, babamı yine askere alıyorlar, Samsun Sahil Koruma gibi. Ve ben orada doğuyorum. Yıl 1922. Diyeceğim, yaşamöyküsü bu. - Öyle. Soyağacı falan diye düşününce insan, bir akrabamız var, şimdi emekli başsavcılıktan, İzmir'de yaşıyor. Bize karşı büyük sempatisi var, Sinop'ta savcılık yaptı. Ana tarafından gitmiş, bizim için de alay konusu olurdu. Amcam, Bizim tarikatımız Mevleviliktir derdi. Babamla İstanbul'a gittiği zaman, Mevlevi dergahları varmış, insan aç kaldığı zaman falan koruyorlar. - Evet. Hasan Ali de oradandır değil mi? Öyle anımsıyorum. - Sanıyorum. Babam kurallarını getirdi, dervişliği, kitaplarını, Doğu edebiyatını büyük ölçüde ondan öğrendik. - Raşit. - Soyadı ile ilgili farklı bir durum var. Önce bir soyadı kargaşası başlamış iki tarafta da, bir türlü karar veremiyorlar. Cemil Sena o zaman Ongun diye bir soyadı almak istiyor; onu da babam beğenmemiş. Böylece ayrı soyadları oluşmuş. Sonra amcam, birbirlerinin takma adları var; mesela amcamın Sena- adını babam koymuş, o da ona Sina adını; koymuş. Cemil Sena ve Raşit Sina. Sonradan Ongun soyadını amcam da beğenmedi, kaldırttılar. Erhan adını da ben koymuştum kardeşime, bu Vüs'at adı epey dert çıkarıyordu başıma. Güneş de benim koyduğum bir ad, takma adı kız kardeşimin, asıl adı Bilge. - Olur tabii. Askerde epeyce kaldım ben, 12 sene, askeri mahfel deyimi de vardır. Her yerde böyle bir mekan yapmışlar. Biraz da steril oluyor, yüzeysel bir şey oluyor ama. Sivil kişiler ve mülki erkanı, bunların bir tür sosyal hareketliliğini aktarabilen, onlara öncülük yapabilen yerler. Balolar düzenleniyor bu tür yerlerde, oyunlar sahneleniyor. Mesela Erzincan'da bir hükümet konağını hatırlarım; orada böyle şeyler yapılırdı. Öncülüğünü babam yapardı; annemle ilk dansı yaparlardı. Onları anımsıyorum. - Pek kasvetli değil de, yine şehir kulübü deyince bir örgütlenme var. O yörenin ileri gelenleri, ruhban sınıfı, esnaf, memur takımı orada örgütlenirler. Oralarda daha çok politika konuşulur. 1950'leri, 1946'lan anlattım ben daha çok: Şehir kulübü ilişkilerini, oluşumlarını, küçük çapta fabrikatörüydü, dişçisiydi, Halk Partisi'nin yıkılması için uğraşan grubu; Demokrat Parti'nin gelişmesi için çalışanları... O zaman Celal Bayar gençlere yöneliyor ve gençlere de sola doğru, guya, yöneliyor. Bir arkadaşım, 1947'de ünlü Husumet Andı metinlerden birini kaleme alanlardan biriydi. Diyeceğim, şehir kulübünün öyle simgesel bir yanı var ve birçok yerde de devam ettiriliyor galiba. Şehir kulübü böyle. Bir de askeri mahfel. Onu da söyleyeyim. Başka var mı? - Şöyle. Biz Harp Okulu'ndayken İkinci Meclis'in altındaki parka giderdik, orası açıktı, çok otururduk orada. Fakat ben Çiftliğe çok giderdim. Çiftliğin çok güzel bir bahçesi vardı, orada müzik yapılırdı, piyano, keman ve benzeri müzik eşlik ederdi. Gençken arada bahçede dans ediyorduk. Küçük lokantalar vardı ve o arada da Çiftlik Lokantası. Çiftlik Lokantası hem bir bina olarak ilginç bir yanı vardı, yemek salonu çok hoştu. Servisi iyiydi, Karpiç gibi özeldi: Yazarlar, gazeteciler, Can Yücel, pek çok yazar ve şair. Nurullah Ataç oraya gitmedi bir tek. Kızılay'da tavuk suyuna çorba yapan bir lokanta vardı. Onun bitişiğinde, bir kıraathanede otururdu Ataç. Biz orada buluşurduk. Keyifli görüşmelerimiz olurdu orada. Geçende ölen Ahmet Kabaklı bir şiir yazmış; bakın hemen anılar üşüşüyor insanın üstüne; bir gittiğimde dedi ki, Ben Ahmet Muhip'i severim, ama bundan daha iyisini yazamazdı. Müthiş bir belleği vardı; çok güzel bir şiirdi, şimdi adını hatırlamıyorum, ezbere okudu. Oktay Akbal'la tanışıyor musun? dedi. Hayır, dedim. Evine gidelim, dedi, orada tanışırsınız. Yolda, Ahmet Kabaklı şiirini tekrar tekrar okuyor. Kiminle karşılaştık, Suut Kemal'di herhalde, böyle üst düzeyde bürokrat havası taşıyan bir adamdı. Hemen durdurdu onu. Zaten ilk tanıştığı kişiye sorduğu sorulardan biri şuydu: Ben dinsizim. Sizin bir dininiz var mı? Böyle bir soru, şaşkına döndürürdü insanları. Nefis bir adamdı, çok şey öğrendim ondan. Neyse, yolda giderken durdurdu adamı. Sana bir şiir okuyayım, anlamazsın ama, dedi. Çok güzel okudu şiiri. Nasıl buldun şiiri? Eh, dedi adam. Söylemiştim anlamazsın diye, dedi. Hadi güle güle. Adamı sepetledi, biz yolumuza devam ettik. Nerede oturuyordu Oktay? Yine Kızılay'ın ortasında, Saraçoğlu Mahallesi'nin oralarda küçük bir sokakta, küçük bir bodrum katında oturuyordu. O zamanlar herhalde Tercüme Bürosu'nda mı çalışıyordu? Öyle olsa gerek. Gittik. Pazar günü müydü üstelik, çamaşırları asmışlar. Karısı toplayıverdi, ama çok yakın oldukları için habersiz gidilebilen bir kişi. Bak, dedi, işte, benim için bu da bir edebiyatçı. O zamanlar birkaç öyküm çıkmıştı, fazla yoktu. Ataç'ın bir huyu vardı, sevdikleri hakkında yazı yazmak istemezdi. Tuhaf bir şeydi. Bana kızıyordu: Boğuyorsun adamı, ne biçim öyküler bunlar? Bazıları çok isterdi, apaçık bir şey yazmasını, çünkü o yazdığında, kıyamet kopuyordu. Oktay o sırada bir öykü yayınlamış, onun ağzından bir şey duymak istiyor. Ataç'ın çok kızdığı şeylerden biri; Aziz büyüğüm, üstadım, filan gibi adlandırmalardı. Karısını kaybetmişti, onun yüzüğünü de kendisininkiyle üst üste takıyordu; çok çabuk aşık olurdu; kısacası çok hoş bir adamdı. Oktay dayanamadı, Kızmayın ama nasıl buldunuz? dedi. Sen öykünü bırak, dedi Oktay'a, benim yazılarımı okuyorsun, değil mi? Okuyorum. Son Ulus gazetesindeki Kezban'a Mektuplar mıydı, o başlık altında yazdığı yazılardan birini, böyle başını kaldırdı, oldukça uzundu. Tamamını ezbere okudu. Ondan sonra da döndü, Ben böyle çalışıyorum, böyle yazıyorum dedi. Zorlu bir gösteri yaptı. Ataç genç öldü, üremiden. Bursa'ya bir edebiyat günleri gezisi yaptık. Bursa milletvekilinin eşi Faliha Hanım düzenlemiş ve pek çok ilden yazar ve şairi Bursa'da toplamış. Bizi orada ağırladılar. Müthiş bir sofra hazırlanmış Çelik Palas'ta. Ataç'ın yanında, Faliha Hanım, onun yanında ben oturuyorum. Attila İlhan'ın Pia şiirini seviyor, hoş bir hanım. Karşı tarafta da, İstanbul'dan özellikle Doğu edebiyatını bildiğini sananları da çağırmışlar. Onlar da bu edebiyat toplantısında, işçi gruplan falan da vardı. Ataç'ı küçümsüyorlar. Dinledi herkesi. Efendiler, siz Şeyh Galip'i biliyor musunuz? Tuttu ezbere Şeyh Galip'i okudu herkese, bunlar sus pus, tabii. Nurullah Ataç hep şiirler okuyor, oradan bir de bana laf atıyor. Derken bir de baktım, Ataç, Faliha Hanım'a tutuldu. Orhan Veli, Orhan Peker, Oğuz Atay, Salim Şengil, Nezihe Meriç, Yakup Kadri, hep gazete ve dergi çevrelerinde, yazar ve sanatçı çevrelerinde tanıdığım insanlardan bazıları. - Vallahi içim kaldırmıyor. Zaten biraz tedirginimdir, kolay ilişki kuramam. Mesela, ne bileyim, herkes Kürdün Meyhanesi der, ben Kürdün Meyhanesi'ne girmedim. Buna karşılık Gardiyanın Meyhanesi diye bir yer vardı, Oğuz Atay geldi mi onunla giderdik, Ulus'ta. Ama İstanbul meyhanelerine taş çıkartacak küçücük bir yerdi orası. Çok keyifli mezeler verir, tek sıra masa dizerdi. - Arka taraflarda, Hacıbayram'ın arkasında. Orayı hala merak ederim. Sonra sahibi adamcağız öldükten sonra Kızılay'da bir yer açtılar, ama sevmedim orayı. Bol bol Tavukçuya giderdik, eskisine ama salaş Tavukçu'ya. O zaman sobalı. - Evet. Hep hamsi üzerine giderdik Daha doğrusu ben elma ile rakı içerdim. Sonra bir şeyler yerdik. Oraya kadınları ben soktum ilk kez. Şimdi sahibi pastaneler zinciri de açtı. Karpiç'e, Baba Karpiç zamanında çok giderdim. Çok acemiydik ilk gidişimizde. Önemli bir yerdi, biz de çekiniyorduk Girdik kapıdan, Baba Karpiç hemen anladı acemiliğimizi, Buyrun beytiğim, deyip davet etti, şef garsona işar eder falan. Liste geldi ama yemeklerin çoğunu bilmiyoruz, Ankara Tava filan gibiler dışında bilmediğimiz isimler. Bir de tereyağ gelmiş, duruyor, biz komşu masalara bakıyoruz nasıl yeniyor diye. Gene gelin, dedi Baba Karpiç. Sık gelin. - Evet. Benim müzikle ilk temasım da çok hoştur. Ankara'ya ilk gelişimizde bir operaya gidişimiz vardır. Madam Butterfly. Taşrada olmayan bir şey. Gittik. O zamanlar henüz Opera binası bitmiş değil. Küçük Tiyatro kullanılıyor. Girdik oturduk. Bir süre geçti, finale doğru yaklaşıyoruz. Harakiri yapılacak, yapü. Ama bir uzun tirad, arya var. Bizi büyük bir sinir aldı, gülme krizi tuttu. Bizi kovacaklar, dedim, çıktık. İlk deneyim bu oldu. Ama ondan sonra sürdürdüm ben. - Hay hay. Şimdi, burası işlikten çok bir sığmak olarak var. Küçük ev diye bir ad taktık, kolaylık olsun diye. İlk geldiğim zamanlar yadırgadılar. Böyle bir amca geliyor, garip biri. Onu anlatmadım, bir kapıcımız vardı, onun bir kızı var, ama ne kadar tatlı bir şey. Hatta, İletişim'de Ümit Kıvanç vardır, bana gelmişti Fatih Özgüven'le birlikte. Bana uğruyor camdan, bu kızda beklemeyeceğiniz ölçüde bir güzellik. Ümit böyle hayranlıkla bakakaldı, Nasıl bir çocuk bu yahu? Nerden buldun bunu? diyor. Burada, diyorum, o beni buluyor, arada bir geliyor, böyle iki satır konuşuyoruz: Kuşlardan, börtü böcekten; özellikle kuş merakı vardı, babası da kuş aldı ona. Neyse, bu ilk tanışmalarda çocuklar daha ilgi kurmamışlardı, sığınak, gecekondulara bakıyor. Gecekondu çocuklan, buradaki yaşam tarzını görüyor: Onlarla arkadaşlık kurmak istiyorlar, aileleri istemiyor. Tabii çocuk bahçesi gibi bir şey var, onlar istifade edemiyorlar, bir hınç. Şimdi bir de buraya böyle bir adam geldi; burada bir sığmakta, kapıcı dairesinde oturuyor, yazı yazıyor filan. Garip bir adam daha çıktı. Şimdi onların öfkesi, bütün buraya yayılabiliyor, daha ileriye müsaade edilmiyor. Bir de şurada ara bir yer var, oraya sokulup sigara içiyorlar falan. Daha ziyade bir gürültü kaynağı olmaya başladı; hem de arka bahçeye molozlar atılıyor filan. Öyle olunca pencerelere sineklik yaptırdım. Bir gün geldim baktım, sigara söndürülerek teller delik deşik edilmiş. Nasıl yapayım, kapıcıyı çağırdım, Bunu yenilet, yeniden yaptır, dedi. Sonra aklıma geldi, plastik tülden değil de dayanıklı bir şey yapmak lazım, ne yapalım? Tel al, dedi, teli kolay kolay yakamazlar. Dostluk kuruyorum onlarla. Burada oynuyorlar, gürültü yapıyorlar falan, göz yumuyorum onlara ama arada bir Çocuklar evlatlar, ben burada çalışıyorum, ne olur fazla gürültü etmeyin. Öbür tarafta arkadaşlarınız var, çocuk bahçesi var, oraya... diyorum Bizi almıyorlar, diyorlar. Bisikletleri var, bisiklete biniyorlar, vermiyorlar, bir çekişme aralarında. Ayrıca zarar verme, buraya gelip arka bahçeye çişlerini filan yapmalar. Hınç... Şimdi o hadisenin tekrar edeceğinden endişe ettiğim için çocuklar bir araya toplandıklarında, Merhaba çocuklar, dedim. İçlerinden biraz daha uyanıkça gördüğüm birine, Bak yavrum. Ben buraya sizler için değil, sinek teli yaptım, yakılmış tel. Yine böyle bir şey olur, yangın çıkar, size de zararı dokunur. Bunu yapan var, kim? Tanıyor musunuz? dedim. Tanıyoruz, dedi birisi. Kim, nerede, filan. Tarif etti evini. Esrar mesrar da içiyorlar... Sigara içiyor musunuz? İçiyoruz, O tarif üzerine kalktım, bu gecekondu mahallesini göreyim ben. Gerçi tanımadığım şey değil. Burhaniye'de yaşadım ki, aman Allah, köyden bozma bir yer. Güneydoğu'da Siirt, çok geri bir zamanda gitmiştim, su içemiyorduk, tifo tehlikesi, bütün gün çayla dayanıyorduk. Yani görmediğim şeyler değil bunlar. Ama Ankara'nın göbeğinde, bütün bu vadi dolu. Müthiş bir nüfus dolu; bu olayı da bahane ederek, ben de sora sora evi buldum. Evde pencere camı yok; naylon, çul, çaput. Kapı uyduruk, bir yerden bulmuşlar. Tuğlalardan, sıvasız, basit bir yer. Çok kötü. Çaldım kapısını, yaşlıca bir kadıncağız çıktı. Önce polis sandı, korktu, filan. Korkmayın, dedim, sığınakta, kapıcı dairesinde oturuyorum. Nasıl oluyor yani, diye düşünüyor; bir beyefendi geliyor, kapıcı dairesinde oturduğunu söylüyor. İnandırıcı gelmedi ona ama. Oğlunuz var mı? Var. İşi var mı? Yok. Sağda solda sürtüyor. Ben, dedi, büyükannesiyim. Ve olayı anlattım ben, Oğlunuz yapıyormuş, çocuklar söylediler. Söyleyin, yapmasın... Kadın ağlamaya başladı. Ben de çok üzüldüm. Ama olay kesildi. - Evet ama yeni ve koskoca binalar yapılıyor, altyapısı düşünülmüyor. Bu çok büyük bir eksiklik. - gloriagnes liked this - okuyucu-01 liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/697470943348572160/alain-de-botton-a%C5%9Fk-stat%C3%BC-sa%C4%9Flar-stat%C3%BC-de-a%C5%9Fk%C4%B1", "text": "Statü Endişesi'nin Türkiye'de yayımlandığı günlerde Botton bir başka kitaba, Mutsuz Aşk Hikayeleri'ne yazdığı önsözle de dikkat çekmişti. Botton, aşk ve statü üzerine soruları yanıtlıyor. Çağın yeni yazı aracı hipermetin nasıl ses, görüntü ve metinden oluşuyorsa çağımızın yeni filozofu Alain de Botton da felsefe, kara mizah ve aşktan oluşuyor. Yaşama ve insana mesafesiyle bizi çıldırtan akademi felsefesi ile hükümetlerin ve medyaların boyunduruğundaki piyasacı entelektüeller arasında sağlam, sadık ve sakin bir yer arayan günümüz düşünürlerinin çok önemli bir yükümlülüğü var artık: Eskiden adına halk denilen, sol filozofların kitle adını verdiği ve ekonomi- finans dünyasının müşteri/tüketici/yatırımcı olarak tasarladığı artık erişilebilir, denetlenebilir ve bazı kriterlerle kısmen ölçülebilir bir topluluk. Alain de Botton özellikle Aşk Üzerine ve Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir? kitaplarıyla birkaç yıldır ülkemizde hayli popülerleşen bir yazar, ilk kez bir edebiyat-dışı yazar bu kadar tanınıp okunabildi Türkiye'de. Eleştirmenler yazara duyulan bu ilgiyi onun stiline ve felsefe, edebiyat gibi sosyal disiplinlere karşı alaylı ve esprili yaklaşımına yoruyorlar, İsviçreli yazar Londra'da yaşıyor ve birkaç yıl önce İngilizceyle birlikte birçok dünya dilinde yayınlanan Felsefenin Tesellisi ülkemizde piyasaya çıktığı hafta çok satan listelerini işgal etmekte gecikmedi. Botton bu kitapta, yaklaşımı en teröpatik olan, günlük hayattaki sorunlarımızı çözmeye en fazla gayret eden -bugünün terapistlerine en çok benzeyen- filozofları ele alıyordu. Felsefenin Tesellisi'nin Türkiye'deki umulan satış ve ilgi başarısının ardından yazarın Agora Kitaplığı'ndan çıkan bir derlemeye yazdığı önsözle yeniden gündeme geldiğine tanık olduk. Alain de Botton'dan yeni kitabı Statü Endişe'nin kıtalararası tanıtım turunda olduğu bugünlerde hem Mutsuz Aşk Hikayeleri hem de çok yakında kitapçılarda yerini alacak yeni kitabı hakkında görüşlerini yazışma yoluyla aldık. Mutsuz Aşk Hikayeleri kitabına bir önsöz yazdınız. Bu son dönemler için hayli yeni bir durum. - Bana gelen editörlere pek az zamanım olduğu için sadece bir yazı verme şansım vardı. Bu yazı da Aşk Üzerine'de yer almayan Aşk ve Okuma\" adlı yazıydı. Türkiye'de yıllardır kitaplarım yayımlanıyor ve çok iyi satıyor. Türk okurlarına bir şekilde ödemek istediğim bir borcum olduğunun bilincindeydim. Bu yüzden de severek verdim bu yazıyı. - Çok fazla kurmaca okursanız, gerçek aşkın her zaman mutsuz ve umutsuz olduğuna inanabilirsiniz. Ben bunun her zaman böyle olması gerekmediğine inanmaktan yanayım. Gerçek aşk sakin ve düzenli olabilir. Ama yazarların her zaman hayatın dramatik anlarına yoğunlaşacaklarına da şüphe yok. Tıpkı polisler gibi, yazarlar da krizlere doğru çekilir. - Üç yıl önce. Başarı ve başarısızlık kavramlarını incelemek istemiştim. Kitap için iki yıl araştırma yaptım, bir yılda da yazımını tamamladım. Statü kaygısını dünyadaki duruşumuza ilişkin bir endişe olarak tanımlıyorum; aşağı mı gidiyoruz yukarı mı, kazananlar mıyız, yoksa kaybedenler mi?.. - Statümüz tek nedenle önemli: Çünkü çoğu insan sahip olduğumuz statünün miktarına göre bize iyi davranıyor. Terfi ettiğimizi duyarlara gülümsemeleri biraz daha enerjik, çuvalladıysak bizi görmezden geliyorlar. Statü sahibi olmamaktan endişe ediyoruz çünkü diğer insanlar bizi fazla sevmese veya saygı göstermese bile, yine de kendimize güvenmekte başarılı değiliz. Egomuz veya kendimizi algılayışımız, her zaman şişik kalması için sonsuz sevgiye ihtiyaç duyan ve en ufak ihmal iğnelerine duyarlı olan, hava kaçıran bir balona benzetilebilir. Kendi kendimizi kabul edilebilir bulmak için dünyanın bizi saydığının işaretlerine güveniyoruz. Bir kıtlık sırasında statü anksiyetesi yaşamak tuhaf olabilir ama tarih, toplumların temel geçim ihtiyaçlarını karşıladıkları anda statü endişesinin hızla devreye girdiğini gösteriyor. Modem dünyada statü endişesi, dengimiz olduğunu düşündüğümüz kişilerin başarılarını kendi başarılanınızla karşılaştırdığınız zaman ortaya çıkar. Bir tanıdığın gazetede habere konu olduğunu görürsek statümüzle ilgili endişeye kapılabiliriz. Yakın bir arkadaşımız iyi niyetle -ya da tamamen sadistçe- - Statü endişesi şimdi her zamankinden daha kötü çünkü başarı ihtimali olan alanlar -cinsel, finansal, mesleki- her zamankinden daha çok. Kendimize kaybeden dememek için olmasını beklediğimiz daha çok şey var. Sürekli olarak başarmış insanların hikayelerini duyuyoruz. Tarihin büyük bir bölümünde aksine bir tavır geçerli olmuştu; düşük beklentiler normal ve bilgece kabul edilirdi. Pek az kişi zenginlik ve tatmin peşindeydi. Çoğunluk tevekkül içinde, sömürülmeye mahkum olduğunu bilirdi. Elbette bugün de toplumun zirvesine çıkma ihtimalimiz fazla değil. Belki Bill Gates'in başarısına rakip olmamız, 17. yy'da XIV. Louis kadar güçlü olmak kadar imkansız. Ama ne yazık ki, artık imkansız görünmüyor; kişinin okuduğu dergilere bağlı olarak, henüz başaramamış olması tuhaf bile karşılanabilir. - Aşk kesinlikle bize statü sağlayan bir şeydir ve statü de bize aşkı getirir."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/697471594458710016/aziz-nesin-mizah%C4%B1n-aziz-yazar%C4%B1", "text": "Türk mizah edebiyatının en tanınmış ve en üretken ismi Aziz Nesin, yazarlığının dışında da bir fenomen oldu ve ne zaman trajikomik bir olay yaşansa tam Aziz Nesin'lik demek toplumsal alışkanlık haline geldi. Tuhaf zamanlar yaşıyoruz öyle değil mi? Durmadan kendine gebe kalıp kendini boğazlayan tuhaf zamanlar. Karmaşık ve anlaşılmaz kurallarıyla gizemli; fakat kuralsızlığıyla malul zamanlar. Her sabah yeni baştan kurgulanıyor gibiyiz, sil baştan bir oyunun parçaları gibi durmadan form değiştiriyoruz. Ek yerlerimiz aşınmış, hep başka bir parçanın yanına ilişmekten yorgunuz. Sanki biri çıkıp gelecek de bizi bu karmaşadan çekip alacak gibi heyecanlıyız bazen, bazense hayata getirildiği o küçücük andan koparılmış, çaresizce kendine başka fotoğraflar arayan hınzır bir gülümseme gibiyiz; albümler dolusu yolculuklara çıkıyoruz, başka yüzlerle dolu donmuş karelerde, başka başka dudaklara yerleşiyoruz. Sonraları alışıyoruz böylesi bir yaşama, çatlaklarımızdan su sızmaz oluyor, kırıklarımız taş gibi sağlam... Eksik, gedik ne varsa hasıraltı edip, ağır bir uykuya dalıyoruz. Biz deliksiz uykumuzda tatlı rüyalar diyarını seyre dalarken, içine doğduğumuz bu karmaşa sonsuz ve zamansız bir masal gibi kemikleşiyor. Bizi yadsıyacak denli güçlenip gerçekliğin ta kendisi oluyor. Hayaller dünyasının yumuşak evrenini sevenler için bir kaçış yolu var elbet. Kaçıp saklanacak bir düş yaratılabilir örneğin, el değmemiş tatlı bir düşe dalmak hiç fena fikir değil. Ama derdi gerçekle olanların işi zor. Onları çarpık ve yerinde gitmez ne varsa görüp uykularını kaçıracak bir yaşamın izini sürmek bekliyor. Ama öyle asık suratlı ve yılgın değil, vazgeçmeden, kararlı ve kimi zaman gözyaşını gülmeceye çeviren bir simyacı gibi ince ince çalışarak. Tıpkı çarpıklıklarla savaşımını kendi yaşam kavgasından ayırt etmeden sürdüren Aziz Nesin'in yaptığı gibi. 1915'te Heybeliada'da doğan Aziz Nesin'in gerçek adı Mehmet Nusret'tir. İnsanlar adını çağırdıkça ne ve kim olduğunu hatırlamak ve asla unutmamak için soyadı kanunu çıktıktan sonra Nesin\"i seçer. Zira savaş yıllarının yokluk zamanlarından payına düşeni fazlasıyla almış yoksul bir aileden gelmektedir ve bu zor koşullar dört kardeşiyle beraber annesini de alıp götürdüğünde sadece on iki yaşındadır. Pek çok okul değiştirip Çengelköy Askeri Ortaokulu'nda yedinci sınıfa başladığında 1944'e kadar sürecek askerlik hayatının da ilk adımını atmıştır. Aklında yazarlık, ressamlık ya da oyunculuk gibi başka hayaller olsa da askeri okul parasız okuyup bir meslek sahibi olabileceği en iyi seçenektir. Harp Okulu'nu asteğmen olarak bitirdiği 1937 yılında Maçka'daki Askeri Fen Tabiat Okulu'nun yanı sıra şimdi Mimar Sinan Üniversitesi olan Güzel Sanatlar Akademisi'nin Doğu Süsleme bölümünde hat, minyatür, çinicilik, tezhip dersleri almaktadır. Okul yıllarındayken tanıştığı Vedia Hanım'la, Muratlı 3. Kolordu'da görev yaptığı sırada evlenir ve ilk çocukları Ateş ve Oya bu yıllarda doğar. Savaş yılları boyunca Erzurum, Kars, Zonguldak gibi Anadolu'nun çeşitli kentlerinde görev yapıp eğitimlere katılan Aziz Nesin bu yıllarda bedeli ne olursa olsun askerliği bırakmaya karar verir. Hatta 1944 yılında Mehmet Topalosmanoğlu takma adıyla Muhsin Ertuğrul'a yazdığı bir mektubunda otuz yaşında, iki çocuklu, tiyatro tutkunu bir aile babası olarak oyuncu olabilme şansını sorar. Muhsin Ertuğrul'un verdiği yanıt ise pek cesaret verici değildir... Aynı yıl usulsüz izin verdiği bir er geri dönmeyince, tayınları zimmetine geçirmekle suçlanıp mahkum edilir ve 4 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılarak görevi kötüye kullanmak suçundan ordudan çıkarılır. Hayatını askerlikle kazanıyor olsa da Aziz Nesin iç in önce hep yazı vardır. İlk romanını ilkokulu bitirdiği yıl yazar. İlk oyun denemeleriniyse, her cuma çocuk aklının coşku dolu hayranlığıyla izlediği Şehzadebaşı'ndaki Millet Tiyatrosu'nun açtığı yarışma için ortaya koyar. Askerlik yılları boyunca da öykü ve şiirler yazmaya devam eder. Ancak yazı yazan asker portresi ordudaki bazı üstlerince pek makbul karşılanmadığından bu çalışmalarını babası Abdülaziz Efendi'nin ismini kullanıp Aziz Nesin imzasıyla yayımlar. Böylece yerleşen Aziz Nesin ismi yıllar sonra yurtdışında basılan kitaplarının telifini almak için bankaya gittiğinde sorun olacak, nüfus kağıdında Mehmet Nusret Nesin yazdığını gören yetkililere dert anlatmak zorunda kalacaktır. Ordudan ayrılması onun yazıyla gerçek buluşmasını sağlayacak sayısız yapıta imza atacağı bir dönemi başlatmaktadır kuşkusuz, ancak askerliği bıraktıktan sonra profesyonel yazarlığa geçiş dönemi hemen olmaz. Öne Nuruosmaniye'de bir bakkal dükkanı açar, 1945'te, Sedat Simavi'nin çıkardığı Yedigün dergisinde gazeteciliğe adım atar. Babıali'ye girdiği bu ilk yıl, Sedat Simavi'nin Zekeriya Sertel'e şiddetle tavsiyesi üzerine Tan gazetesinde çalışmaya başlayan Aziz Nesin, ayrıca Cumartesi adlı haftalık bir magazin çıkarır ve ilk bağımsız yapıtı olan Parti Kurmak Parti Vurmak'ı yayımlar. Basın hayatına böyle hızlı ve üretken giren Aziz Nesin için asıl dönüm noktası 1946'da Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz ve Mim Uykusuz'la yayımlamaya başladıkları Marko Paşa olur. Türk basınında siyasi taşlamanın özgün örneklerinden olan dergi, satışını yetmiş binlere kadar çıkarır. Ne var ki mevcut yönetimin baskıları sonucu dergi defalarca kapatılır ve Merhumpaşa, Malumpaşa, Yedisekiz Hasan Paşa, Öküz Mehmet Paşa gibi farklı isimlerle tekrar çıkarılır. Baskılar sonucu dağıtımcılar almayı reddettiğinde elden dağıtılan ve \"yazarları hapiste olmadığı zaman çıkar ya da fırsat buldukça çıkar ibareleriyle basılan derginin ömrü Sabahattin Ali ve Aziz Nesin'in tutuklanmasıyla son bulur. 1946'da Marko Paşa'yla başlayan dönem Aziz Nesin için zorlu bir süreçtir, zira baskılar, tutuklanmalar peşini bırakmaz. Amerikan emperyalizmini eleştirdiği bir broşürü yüzünden on ay mahkum edilip sürgün cezasına çarptırılır. Kuşkusuz, yaşanan tüm zorluklar ailesini de büyük çalkantılara sürüklemektedir. Nitekim 1948'de Bursa sürgününden döndükten sonra eşi Vedia Hanım'dan ayrılır. Dünyaca tanınan, eserleri pek çok yabancı dile çevrilmiş ve ödüller almış bir yazar olan Aziz Nesin'in uluslararası kimliği ilk nüvelerini ne yazık ki ödüllerle değil davalar ve mahkumiyetlerle verir. Nasıl mı? 1949'da Hürriyet'te yayımlanan Krallar İşi Azıttılar adlı yazısından sonra İngiltere Prensesi Elizabeth, İran Şahı Rıza Pehlevi ve Mısır Kralı Faruk, yazısında kendilerini aşağıladığını öne sürüp Aziz Nesin'den davacı olurlar. O sırada Prenses Elizabeth henüz devlet başkanı olmadığından şikayeti cezaya çevrilmese de, Aziz Nesin her bir şikayet için üçer ay ceza alıp toplam altı ay hapis yatar. Hapisten çıktıktan sonra bir süre Baştan, o kapatıldıktan sonra da Yeni Baştan dergilerini çıkaran Aziz Nesin bir yazısı nedeniyle tekrar mahkum edilir. Aziz Nesin'in bu yıllarda yaşadığı ardı arkası gelmez mahkumiyetlerin belki de en can alıcı tarafı hayatını yazıyla kazanan biri olarak artık ona iş verecek, yazılarını yayımlayacak bir yer bulmakta çektiği güçlüktür. Değil yazılarını basmak, kendi imkanlarıyla çıkarttığı kitabının tanıtım ilanını dahi verecek gazete bulamaz. Gazetelerin Geriye Kalan'ın tanıtım ilanını kendi adıyla yayımlamayı reddetmeleri üzerine çaresiz düzmece bir ilan hazırlar, zira ailesini geçindirmek zorundadır. İlanda intihar etmek üzere evden çıkıp gördüğü bu kitapla hayata dönen ve bu kitabı herkese şiddetle tavsiye eden genç bir adamın heyecanlı seslenişi vardır. Bir vatandaş imzasıyla verdiği bu ilan zararsız bulunup yayımlanmayı başarır. Ne var ki kitap hiç satmaz. Yaşamı boyunca iki yüzden fazla takma isim kullanan Aziz Nesin, Akbaba dergisinde çalışmaya işte böyle bir zamanda başlar. Dergideki yazıların yüzde sekseni onun kaleminden çıkmaktadır, ancak hiçbiri kendi imzasıyla yayımlanmaz. Bu durum 1956'da İtalya'daki Altın Palmiye uluslararası gülmece yarışmasında Fil Hamdi öyküsüyle ödül alana kadar sürer. Bu ödülü 1960'ta devlet hazinesine bağışlayan Nesin, daha sonra yazıları Filipinlerden Bulgaristan'a başka pek çok ülkede ödül alacak, dünyada tanınmış bir yazar olacaktır. Ne var ki mahkumiyetler bitmez. 6-7 Eylül olayları sırasında olaylarla ilgisi olmayan onlarca isimle beraber sıkıyönetimce tutuklanır. Fakat Aziz Nesin için bu sefer durum biraz farklıdır. Zira polis kapısını tam da evlilik planları yaptığı bir anda çalmıştır. Gönlünü Çorum'dan İstanbul'a gelip Akbaba dergisinde çalışmaya başlayan Meral Hanım'a kısa sürede kaptıran Aziz Nesin, mahkumiyetinin mutluluğuna mani olmasına izin vermez. Zira alışmıştır artık. Harbiye cezaevinde yüzükler takılır. Çıkar çıkmaz da evlenirler. Aziz Nesin ve Meral Hanım'ın Ali ve Ahmet adlarında iki çocukları olur. Yıllar boyunca önceki iktidarın kıyasıya eleştirisini yaptığı için baskılar görmüş hükümler giymiş Aziz Nesin, 27 Mayıs'tan sonra tutuklanan ilk aydınlardan biri olur, zira iktidarlar değişir ama muhalif aydınların kaderi hep aynı kalır. 1964'te Tanin'de sansürlenip yayımlanmayan yazısından boş kalan yere konulan kırmızı pelikan fotoğrafı\"nı ertesi günkü yazısında hicvedecek, \"şimdi daha iyi anlıyorum ki bizim için tek çıkar yol... ulusumuzun kalkınması, tüm bunlar kırmızı pelikanlarla olacaktır. diyerek cevabını verecektir. Kalemiyle verdiği bu mücadele içeride süredursun, Aziz Nesin, adı dünya çapında tanınan evrensel bir yazardır artık. Ne var ki kırktan fazla ülkede iki yüzden fazla kitabı basılan, yapıtları üzerinde pek çok dış ülkede araştırmalar yapılmış, tezler yazılmış Aziz Nesin, ilk pasaport başvurusunu 1950'de yapsa da, on beş sene sonra ilk kez pasaport aldığında elli yaşındadır. 1965 senesinden sonra yurt içinde ve dışında pek çok ödül alan Aziz Nesin için bu yıllar edebi olarak da daha üretken geçer. Çarpık bürokrasiyi hicvettiği Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, sosyete ve iş dünyasının yozluğuyla ince ince alay ettiği Tatlı Betüş, Zübükzade İbram Bey üzerinden politikacılara ince dokunuşlarda bulunduğu Zübük ve daha nice sevilen eseri bu dönemden sonra hayata gelir. Gerçek hayattan beslenen, konularını ve kahramanlarını birebir gerçek hayattan alan Aziz Nesin, doğrusuyla yanlışıyla ülkesinin insanını anlatır. Bu yüzden hiç tıkanmaz, dosyalar dolusu biriktirdiği gazete haberleri onun asıl konu kaynağıdır. Edebiyata ilk başladığı tür olan şiirle de bağlarını koparmaz, ancak malzeme kendimim dediği ve daha çok kendini anlattığı şiire yoğunluklu dönüşü 1980'den sonra olur. Öyle ki, Yedigün'de Vedia Nesin adıyla yayımladığı ilk şiirlerini okuyan Orhan Kemal bu bayan şaire aşık olup mektuplar yazsa da kendine has bir üslup oturtamadığını düşündüğü şiirde iddialı olmayacaktır. Sanatçı var olan düzeni beğenmez, sürekli olarak kurulu düzenle çatışma halindedir. Büyük sanat yapıtları buradan doğmuştur diyen Aziz Nesin, kalemiyle başlattığı mücadeleyi toplumsal eylemin içinde bizzat bulunarak da sürdürür. Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanlığı ve Aydınlar Dilekçesi girişimi bunlardan sadece birkaçı olur. Düşünce özgürlüğü adına Salman Rüşdi'nin büyük tartışmalar yaratan kitabı Şeytan Ayetleri'ni çevirip 26 Mayıs 1993'te Aydınlık'ta yayımlamaya başlaması köktendinci çevrelerde protestolara neden olur. Aynı yıl 2 Temmuz günü Sivas'ta düzenlenen Pir Sultan Abdal Şenlikleri'nde Sivas Aziz Nesin'e mezar olacak naralarıyla başlayan felaket Madımak Oteli'nin ateşe verilmesiyle katliama döner. Aziz Nesin'i polis sanıp yardıma gelen ancak sonra kim olduğunu anlayıp onu öfkeli kalabalığın arasına savuran itfaiye erinin görüntüleri zihinlere kazınır. Aziz Nesin'in kan revan içinde linç edilmekten kurtarıldığı Sivas Vahşeti, aralarında Metin Altıok, Asım Bezirci, Behçet Aysan'ın da bulunduğu otuz beş aydının katledildiği unutulmaz bir acı olur. Yusuf Ziya Ortaç'ın anılarında O Türkiye'de yalnız üç yerden yakınlık gördü, biri okurlarından... Öbür iki yakınlık ya Emniyet Müdürlüğü'nün yakınlığıdır ya Sıkıyönetimin dediği Aziz Nesin, derin uykuların uyuşuk boşluğundan sistemle yüzleşmeye giden yolda muhalif duruşundan vazgeçmeyen bir yazar oldu. Seksen yıllık yaşamına boyunca kitap sığdıran Nesin, Sivas'ta yitirdiği dostlarına tam iki yıl iki gün sonra Çeşme'deki bir imza gününde kavuştu. Vasiyet ettiği gibi törensiz ve sessiz sedasız gömüldüğü vakıf bahçesinde şimdi üzerinde çocuklar koşuşuyor. Ara başlıklar edebiyatsoylesileri. com tarafından eklenmiştir."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/697471888607363072/samuel-beckett-ancak-bir-%C5%9Feyin-hayali", "text": "İngiliz - İrlanda kökenli bir aileden gelen yazar, şair ve eleştirmen Samuel Beckett, 1969 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldı. Tiyatro oyunlarıyla, özellikle Godot'yu Beklerken ile tanındı. Bu oyun Paris'te sahnelendiğinde büyük başarı kazanınca dünya çapında ünlendi. Çektiğim acılar varlığımın inşasının irili ufaklı parçalarıdır. Sadece düşünmek var etmez insanı; duygularını, ruhunu ve hatta zekasını geliştiren asıl öğreticiler acılardır. O halde varım çünkü acı çekmekteyim. Doğduğum günden beri anlatmak istediklerim var ve elbette asla anlatmayacaklarım ve anlatıyor gibi yapıp asla anlatmadıklarım. Önce akciğerlere değen oksijenin yakıcılığıyla başladı ilk acılar, sonra dünyanın anlamsızlığını düşünüp duran beynimin kıvrımlarındaki patlamaların elektrik çarpmalarıyla. Doğduğumu anımsıyorum, ölümü ise düpedüz hatırlıyorum. Bir insan doğduğunda gözyaşları dökülür, sevinçten. Bir insan öldüğünde gözyaşları dökülür, üzüntüden. Yani hayat boyunca değişmeyen tek şey gözyaşlarıdır ve yeryüzünde gözyaşları sonsuzdur. Biri ağlamaya başladığında, bir başka yerde de, bir başkasının gözyaşları diner. Biri doğarken başka birinin de öldüğü gibi. Geriye kalan sadece gözyaşları ve hiçtir. Ve arada ağzımızda bir ömür dolandırıp durduğumuz onca laf, kağıtlara döktüğümüz onca kelime sadece bir tür duygu kalabalığıdır. Tutsaklığımızdan kurtulmaya çalışmanın beyhude uğraşlarıdır bunlar. Asla gerçekten bir şey anlatılamaz, ancak bir şeyin hayali anlatılabilir, kendisi değil. O yüzden anlatmaya değil, anlatmamaya bakarım. Anlatma derdinden çok anlatmamanın zevkine kurulurum. Ama yine de hiç susmam, eğer bir gün susarsam, bu artık söylenecek hiçbir şey kalmadığı içindir, her şey söylenmiş, hiçbir şey söylenmemiş olsa bile. Kötü bir çocukluk geçirdiğimi söyleyemem. İrlanda yeşil bir yer. Bedel tahmincisi babamdan kalan uzun yürüyüşler hemşire annemden kalan koyu dindarlığın havasını epeyce dağıttı ama geriye tedirgin bir ruh hali ve doğaüstü olayları sorgulama eğilimi bıraktı. Ben de kafayı dağıtmak için habire kriket oynadım. Sonra sıkıldım ama yine de bana göre din can sıkıntılarının en önde gidenidir. Yirmi iki yaşında Paris'te konferanslar vermeye başlamak insanın egosunu biraz şişirebilirdi. Ama benim canımı sıktı. İrlanda'ya dönüp akademik hayat süreyim dedim. Ondan daha fena sıkıldım. İlgimi çecek hiçbir şey yoktu. O dönemler çok yoğun sinema okumaları yapıyordum, fotoğraf ve yazının birleşimi beni etkiliyordu. Bu yeni sanat dalı belki de sadece yeni olduğu için ve bambaşka bir dünya vaat ettiğinden ilgimi çekiyordu. Moskova'da bulunan Gerasimov Sinema Enstitüsü'nde yer almak için Sergei Eisenstein'a onun asistanlığını yapmak istediğimi belirten bir mektup yazdım. Sergei dünya sinemasında ilk defa paralel kurguyu kullanan adamdır yani uzun lafın kısası bugün kesişen hikayeler, atlamalı kurgular varsa, sinema kurguyu bu kadar etkileyici kullanabiliyorsa, bunu Sergei'ye borçludur. Her neyse. Ama bana bir türlü yanıt gelmemişti. Salgın hastalıklardan dolayı sık sık karantinaya alınan bir bölgede olduklarını öğrendikten sonra belki de bu sebeple mektubun ulaşamayacağını düşündüm. Bu, içimdeki hevesleri çok büyük bir hızla yaktı. Ben de ne hikmetse birdenbire Almanya'yı gezmeye karar verdim, bir yılda hemen hemen her yerini dolaştıktan sonra tekrar Fransa'ya dönüp, Paris'e yerleştim. Seine nehrinin üzerine kurulan, sanatsal ve kültürel yaşamın başkenti, o büyülü ışık şehirde aşık olmayı da becerdim. Gecelerden bir gece, kafam biraz kıyak Paris'in güzel ve bakımlı parklarından birinde kafamda yeni şiirler, birkaç roman karakteri, yeni konular, tiyatro oyunlarıyla ilgili parça parça diyaloglar, kelimeler dolanıp dururken ben de ne olduğunu anlamadan üzerime çullanan adamla biraz boğuştuktan sonra bir de baktım ki, sokak serserisinden bıçağı yemişiz. Ölmeyeceğimi biliyordum ama yine de gündelik sıradan bir olay değildi benim için bıçaklanmak. Bayılsam mı, bağırsam mı, ayağa kalkmaya çalışıp bir taksi arasam mı diye yine düşünüp dururken, beni yattığım çimlerin üzerinden kaldırıp, en yakın hastanenin acil servisine götüren kadına aşık oldum; film gibi, şiir gibi, rastlantısal ve romantikti. Ömrümün sonuna kadar da bu kadınla kaldım. 1940'ta Naziler Paris'i işgal edince hiç düşünmeden Fransız Direnişi'ne katıldım. Haftada bir ya da iki kez değişen merkezlerimizden diğer merkezlere kuryelik yapıyordum. Gizli bilgileri, bazen ufak tefek yazışmaları, bazen yiyecek içecek bile taşıdığım olmuştu. Gestapo'ya yakalanmaktan kaç kere paçayı sıyırdım ben bile hatırlayamayacağım. İki yıl sonra birliklerimizin ihbar edilmesiyle güneye kaçıp beni o parkta belki de ölümden kurtardan kadınla birlikte bir kasabaya yerleştik. Kaldığımız kır evinin arka bahçesinde mühimmat saklayarak direnişe yardım etmeyi de sürdürüyorduk tabii. Maquis gerillalarının Alman ordusuna karşı gerçekletirdikleri sabotajlara elimden geldiğince destek oldum. Sonraları Fransız hükümeti bana direniş madalyası, savaş haçı gibi savaş kadar gereksiz teşekkür madalyaları bile verdi. Sıradan izcilik faaliyetleri için fazla sansasyonel ve içeriksiz şeylerdi bunlar. Her neyse. Savaşın ne lanet bir şey olduğunu görüyordum böylece, ama oturup savaş üzerine bir kitap yazmaya kalkışmadım. Zaten olabildiğince berbat ve ağza alınmaya değmeyecek kelimelerin donattığı insaniyet dışı bir rezillik, mezbelelik bu savaş denen potpuri. Asıl olan, beni asıl çeken savaş sırasında savaşla uzaktan yakından ilgisi olmayan bir anti-roman yazmaktı. Yazdım da, adını da Watt koydum. Dört yılda biten roman ancak on iki yıl sonra satışa çıktı. 1946'da Sartre'ın dergisinde kısa hikayelerimden birinin ilk bölümü yayımlandı. Ama Simone de Beauvoir hikayemin ikinci bölümünü yayımlamamak için diretti de diretti. Sonunda yayımlanmadı, ben de yeni bir roman yazmaya başladım. Ama yazmaya başladığım günden ancak yirmi dört yıl sonra basılabildiğini düşünürsek ben de biraz huysuz biriyim galiba. Ben stilsiz yazarım, Fransızca da bana göre stilsiz yazabilmek için en uygun dil. Stilsiz derken herhangi bir yoksunluktan değil hiçlikten bahsediyorum. Savaş ve ölüm, doğum ve yaşam, sözcükler ve kitaplar, mutluluklar ve üzüntüler neyi ifade eder... Anlamlara değer verilmeyen bir dünyada durmaksızın anlam arayışları ne işe yarar... Şu dünyada mutsuzluktan daha şamatalı başka bir hikaye daha olamaz. Yazdığım romanları felsefi terimlerle anlatabiliyor olsaydım yazmazdım. Absürd tiyatro, olaysız romanlar, okurun bir kurmacayla karşı karşıya olduğunu anlatan ama arada pek bir şey anlatmayan yazılar; bir nevi anti edebiyattı, benim ortaya koyduklarım. Ama her şey hiçten gelir ve hiçe gider, tek esasım budur benim. Nobel'i kazandığımın haberini Tunus'ta tatil yaparken aldım. adamım, ayrıca tatildeyim şimdi kalkıp törene gidecek halim yok. arasında ne kadar dayanabiliyorsa bir insan ben de o kadar dayandım. Hayatımla ilgili tek kesinlik kazanmış şey, bir saat içinde her şey için çok geç olacağı, ben deli doğup deli kalanlardanım. Nerdeyim bilmiyorum ve asla bilemeyeceğim. Derin bir sessizlik içinde sizler de bilemeyeceksiniz. Yolunuza devam etmelisiniz, ben edemem ama edeceğim. Hep denedim, hep yenildim. Olsun. Yine deneyeceğim ve yine yenileceğim, ama bu kez daha iyi yenileceğim. Ve her sözcük sessizlik ve hiçlik üzerinde gereksiz bir leke gibi durmaya devam edecek."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/697472303112568832/oktay-rifat-%C5%9Fiirin-ola%C4%9Fana-ba%C4%9Fl%C4%B1-kalmas%C4%B1", "text": "- Sayın Doğan Hızlan, Yusufçuk dergisinin Ekim 1980 sayısında Şiirin Dili başlığı altındaki yazımda bir gözlemde bulunmuş, bundan yüz yıl önce sembolizmacıların söyledikleri sözlerin günümüze değişerek ulaştığını ileri sürmüş, Mallarme'nin bu konudaki düşüncesini aktarmış, yine sembolizmacıların Aristo'dan bu yana süregelen yansıtma ya da betimleme diyebileceğimiz yöntemi bir yana iterek duyurma yöntemiyle şiir yazdıklarını, dillerini müzik diline yaklaştırdıklarını, ancak bunun için dili ezip büzmeye gerek olmadığını belirtmiştim. Şiir dilinin salt bir duyuru aracı olarak kullanılmasının, üstelik gerçeğe yan çizerek boş kalıplar peşinde koşulmasının şiiri yozlaştıracağını eklemiştim. Demek bir iki yargı dışında ilke filan yok o yazıda, öyleyse ayırımlar ve benzerlikler söz konusu değil. - İzin veriniz de anlatmayayım. Bu bir eleştirmenin işidir. Ben sadece şiir yazarım, iki roman yazdım, beş on da oyunum var. Öyle çelişkiye düşmek, etki altında kalmaktan korkmak gibi kaygılarım da yoktur. Tek dayanağım olduğum gibi görünmektir. İnsana inanırım, insana inandığım için de kendime güvenirim. Yazdıklarımın Türk yazını içinde bir değeri varsa sorunuzun konusu eleştirmenlerce yorumlanacaktır. - Olmaz olur mu: Bir iki kez yazdım. Bir daha söyleyeyim. Türk ve Fransız yazınında, hele ilk zamanlarda, eteğine yapıştığım, yollarından yürümeye çalıştığım birçok ozanlar oldu. Bütün büyük ozanları sevdim. Eski Yunan ve Latin ozanlarını okudum. Şiirler çevirdim onlardan. Yunan Antologyasından Seçmeler, Latin Ozanlarından Seçmeler adlı iki de küçük kitabım var. Bu ozanların da etkisinde kaldım. Fransız düşünürü Alain özgünlüğü etkiye karşın değişmeyen özellik olarak tanımlar. Belki bu düşünce de etkiledi beni. Dedim ya, etki altında kalmaktan korkmadım. Karşılıklı Fransızca-İngilizce, Fransızca-Almanca metinlerden Alman ve İngiliz ozanlarını okudum. Aynı yolla İspanyol ozanlarını okudum. İyi ozan her zaman, her yerde birbirine benzer. Benzer yöntemlerle derdini anlatır. Bu yöntemlerin neler olduğunu zaman zaman yazdım. Yeri gelince yine yazarım. - Tuhaf bir soru. İkinci Yeni 1956 Kasımı'nda yayımladığım Perçemli Sokak adlı şiir kitabımın basımından, bu tarihten sonra ortaya çıktı. Tersini söyleyen, bu tarihten önce basılmış İkinci Yeni özelliği taşıyan tek bir satır varsa göstersin. Özür dilerim, var. 1940'larda yazdığım bir şiir var: Karga. Alışmadığım bir çiçek koklamak isterdim / Güle benzemesinden korkuyorum diye başlar. Kısa bir şiir, ilk kitabımdadır. Merak eden varsa okusun. Perçemli Sokak'ta savunulan düşünceleri bir kez daha özetlemek istiyorum: Anlamlı söz diye aklın ilkeleriyle çelişmeyen söze denir. Başka türlü söylemek gerekirse anlamlı söz gerçekle çelişmeyen sözdür. Çünkü aklın ilkeleriyle doğayı yöneten yasalar, belki aklımız doğanın bir ürünü olduğu için, uyum halindedir. Bu bakımdan anlamlı söz olağanı dile getirir. Oysa şiirin olağanla bağlı kalması istenemez. Çünkü bir de olağanüstü var. Aklın ilkelerini hiçe sayan bilinçaltı var. Bu bakımdan olağanla bağlı kalmasını isteyemeyeceğimiz şiir ister istemez anlamla da bağlı kalamaz. Şiir tadı yeniden sorunuza geliyorum. Bilgi yayınevinin çıkardığı Orhan Veli - Bütün Eserleri, adlı kitabın cilt I, 296. sayfasında Aramızda Konuştuk adında bir yazı var. 15.2.1949 da Yaprak dergisinde çıkmış. Orhan, Sabahattin Eyuboğlu, Metin ve ben aramızda konuşmuşuz. Kitabın 298. sayfasında şöyle diyorum: \"Bir de akıl dışı manalar var. Frenk şairlerinden bazıları kelimeleri mantık ölçülerine göre birleştirmiyorlar. Tabir caizse yeni manalar çıkıyor ortaya, Eluard'da olduğu gjbi. Demek 1956 da çıkan Perçemli Sokak önsözünün ilkelerini 1949'da aramızda konuşurken özetlemişim. Var mı ötesi? - Aşağı Yukarı ve Karga ile Tilki adlı iki kitabımı Çan Yayınları'nda 1963'te İkilik adıyla bir araya getirdim. Aşağı Yukarı ve Karga ile Tilki kitaplarında yayımlanan şiirlere çeki düzen verdim. Bu dönem, diyeceğim Aşağı Yukarı ve Karga ile Tilki dönemi toplumcu sanata en çok yaklaştığım dönemdir. Bunu 1956 dönemi izledi. Perçemli Sokak ve Aşık Merdiveni adlı kitaplarımın, söylemek gereksiz, toplumculukla filan ilgisi yoktur. Ordan bu yana Bir Cıgara İçimi'ne doğru yürüdüm. Sartre, kendi deyimiyle, engaga edebiyattan yanadır. Ama şiiri bundan ayırır. Onun kendine özgü kuralları olduğunu söyler. Nerde söyler! Aklımda kalmadı. Galiba Edebiyat Nedir? yapıtında. Şiir konusunda ben de Sartre gibi düşünüyorum. - Ada Yayınevi'nin çıkartacağı yeni şiir kitabımın adı Elifli. Başta 10 tane sone var. Bu sone sözcüğünü hiç sevmiyorum... Buram buram yabancılık kokuyor. Türkçe bir karşılık bulabilsek, bu şiir biçimi de hemen bizim olabilir. Çünkü her şey adlandırılmakla başlar. Ne yazık ki yabancı sözcüklere karşılık bulmak pek elimden gelmez. Evet, 10 tane sone var. Bunlar çobanıl diyebileceğimiz türden. Gerisi Bir Cıgara İçimi'ndeki şiirler gibi. Değişik bir gerçeküstücülük eğilimi var kimisinde."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/698032532907802625/suat-dervi%C5%9F-halk%C4%B1n%C4%B1n-mutlulu%C4%9Funa-adanm%C4%B1%C5%9F", "text": "Bir öncüdür. Halkı için yazmıştır. Denilebilir ki, popülist edebiyatın, toplumcu gerçekçi bir öz kazandırılmış ilk örneklerini vermiştir. Önce bir gazetecidir. Halkının mutluluğuna adanmış, halkının mutluluğu için savaşan bir kalemdir. Sanatçılar vardır, öldüklerinde yazılır çizilir arkalarından, her ölüm yıldönümünde anılırlar. Gerçekten büyüktürler, hak etmişlerdir bunu. Yine yazarlar vardır, ölümlerinde ne denli büyüklüklerinden söz edilse de çabucak unutulurlar. Bir de gereğince değerlendiremediğimiz, özellikle unutturulmuş yazın emekçileri vardır, halkın mutluluğuna adamışlardır kalemlerini. Yaşamlarında çeşitli baskılarla susturulmak istenmişler, edebiyat kitaplarından, antolojilerden, ansiklopedilerden sürülmüşlerdir. Ölümlerinde de bırakmaz peşlerini bu değerbilmezlik. Son oyunu doğa oynar onlara. Tıpkı Suat Derviş'in ölümünde olduğu gibi. Bir baskı ve yılgı döneminde gelir yapışır yakasına ölüm; 23 Temmuz 1972'de. Çocuk denilecek yaşta yazmaya başlayan, çıkardığı Yeni Edebiyat dergisiyle toplumcu edebiyatın gelişmesine katkıda bulunan bu öncü yazarın ölümü de sessizlikle karşılanır böylece. Bir gazete haberine konu olur yalnızca. Yaşamı ve yapıtlarıyla ilgili ilk ayrıntılı bilgi ise ölümünden üç yıl sonra, şairliğinin yanı sıra titiz bir araştırmacı olarak da tanınan Behçet Necatigil'den gelecektir. Hem de anlamlı bir anışla: Dünya Kadın Yılında Suat Derviş Üzerine Notlar. '(Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı 1976, sayfa 593). Özel öğrenim görerek yetişme, Fransızca Almancayı öğreniş; Berlin'de Konservatuvara ve Edebiyat Fakültesine devam etme, Alman gazetelerine öyküler, makaleler yazış, dergi ve gazetelerde çalışma, sonra babasının ölümü üzerine (1932) Istanbul'a dönüş... Istanbul'da yaşamını kazanmak için yeniden gazeteciliğe başlayacak, röportaj ve roman yazarı olarak ünlenecek, Akşam ve Hürriyet dışında hemen bütün gazetelerde yazıları yayımlanacaktır. 1940'da Yeni Edebiyat\"ı çıkarınca, faşizmin Avrupa'da fırtına gibi estiği, ülkemizde de yandaşlarının türediği yıllarda, toplumcu görüşleri savunanlar bu dergi çevresinde toplanırlar. Söz gelimi bir Orhan Kemal'in ilk öyküleri \"Yeni Edebiyat\"ta yayımlanır. Ama yaşamasına olanak tanınmaz derginin. Reşat Fuat Baraner'in karısıdır Suat Derviş, toplumcudur ve halkının daha iyi bir yaşama ulaşması için kavga vermektedir. Oysa Suat Derviş'i susturmak güçtür: \"Yazı yazmaktan bir gün vazgeçmedim. Ve elimde de intişar etmemiş tek satır yoktur. Söylediğim gibi, bunları ecnebi memleketlerde daima imzamla çıkardım. Bin dokuz yüz kırk üç, kırk dörtten sonra, artık imzalı yazılarım kadar, müstear isim de kullanmaya başladım. Bu tarihten sonra radyo skeçleri, radyo piyesleri de yazdım, sahne piyesleri de. Kendi imzamla bunları oynatamadım. (Zihni Anadol, Suat Derviş'le Konuşma, May Dergisi, s. 15, 1968). Avrupa'da faşizm yıkılmıştır, Türkiye'de tek parti dönemi son günlerini yaşamaktadır. Demokrat Parti'nin seçimleri kazanması yeni umutların doğmasına yol açmış, bir özgürlük havası esmiştir ülkede. Ama kapitalizmin yerli işbirlikçileri çok geçmeden sol'u ezmeye yöneleceklerdir. 1953'te yeniden yurt dışına çıkar Suat Derviş, 1963'te dönünceye kadar da romanlarının Fransızca çevirisiyle uğraşır. Paris'te, daha birçok ülkede yayımlanan dergi ve gazetelerde, öyküleri, romanları yayımlanır. 1963'ten sonra Istanbul'da sürdürür gazete yazarlığını. Ölmeden önce ise ancak iki romanının kitaplaştığını görür. İşte sanat anlayışı: ... Ben naturalist bir muharrir değil realist bir yazarım. Ve her mevzuumu hayattan aldığım gibi yani bir fotoğraf makinası gibi aksettirmem, onu bütün buutlarıyla, nedenleriyle birlikte göstermek isterim. Benim tiplerim oldukları gibi değil, daha fazla onları malzeme gibi kullandığım birçok tipten kompoze edilmiş kişilerdir. Birçok Fatmalardan kompoze ettiğim Fatma, eğer hakikaten hayattaki eşlerine benziyorsa onu tanıyabilmiş ve benzetebilmişsem, birkaç sahife sonra, o, tek başına hareket etmeğe başlar ve hemen özgürlüğünü kazanır. O artık tıpkı bir canlı insandır ve romanımda benim onu evvelden götürmek istediğim sonuca gitmez, onun kendi realitelerinin, onu sevkettiği sona gider. Ben onun, mukadderatını idare etmem, o beni sevkeder. (Ahmet Köklügiller, İbrahim Minnetoğlu, Nasıl Yazıyorlar, s. 137). Öte yandan yalınlığı, sözcük oyunlarına sapmadan apaçık bir anlatımı da geliştirmiştir. Yaşadığı toplumun en alt kesimlerine yönelmiştir dikkati. Anlattığı insanı toplumsal koşullarından soyutlamaz. Bir Fosforlu Cevriye'nin de sevebileceğini, sevdiği uğruna ölümü göze alabileceğini anlatırken, kişisini yücelterek gerçekliği çarpıtmadığı gibi, cıvık bir duyguluğa da kaptırmaz kendini. Ne sanatın o yüce kanatlarıyla uçmak ister, ne de duyguları sömürmenin kolaylığına sığınır. Gördüğünü, kendi düşünce süzgecinden geçirdikten sonra göstermektir amacı. Gorki'yi anımsatır. Özellikle anlatımı açısından Orhan Kemal'i etkiler. Bir öncüdür. Halkı için yazmıştır. Denilebilir ki, popülist edebiyatın, toplumcu gerçekçi bir öz kazandırılmış ilk örneklerini vermiştir. Büyüklenmeden, ama durmaksızın yazarak. Oysa ne zaman, ne de koşullar ondan yanadır. Önce bir gazetecidir çünkü. Yazarlığı halkının mutluluğuna adanmış gerçek anlamıyla bir düşünce savaşçısıdır. Yaşadığı dönemde, bir kadın olarak, bütün ilk\"leri gerçekleştirmek görevini yüklenmiştir. \"Avrupa'ya muhabir olarak giden ilk kadın gazeteci\"dir. Refet Paşa'nın, Ankara temsilcisi olarak Istanbul'a ilk gelişinde (1922) kendisiyle görüşmeyi yapan odur. Bir günlük gazetede (İkdam, 1926) ilk kez \"kadın sahifelerini hazırlayan ve sahife modasını çıkaran ilk gazeteci yine ondan başkası değildir. Onu hayatın gerçekleriyle gazeteciliği yüzyüze getirir. Gazeteci olduktan sonra yazmaya başlar gerçekçi eserlerini. . Ve gazetelerde yayımlar. Popüler romana kayması bundandır, gerçekçiliği de toplumcu düşünceyi benimsemiş olmasından. Tefrikacılık, romancılığını olumsuz yönde etkiler; kuşkusuz 1940'tan sonra gelişen siyasal baskının yardımıyla. Toplumcu eyleme ucundan bulamış değildir ki bir kıyıya çekilip sanatsal amaçlara yönelsin. Tam ortasındadır tersine. Susturulamaz ama etkisizleştirilir. Birçokları gibi. Yine siyasal baskılar nedeniyle yurdundan uzaklaşmak zorunda kalınca unutturulması kolaylaşır. Döndüğünde, boynuzlar kulağı geçmiştir. Şu gerçek unutulmamalı ama: Toplumcu gerçekçi Türk edebiyatı bugün ulaştığı noktayı, Nazım Hikmet'ler, Sabahattin Ali'lerle birlikte biraz da Suat Derviş gibi sanatçılara borçludur."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/698033827208151040/jorge-semprun-edebiyat-onun-hayatta-kalma", "text": "İspanyol yazar Jorge Semprun, ailesiyle birlikte iltica ettiği Fransa'da felsefe eğitimi gördü; Fransız Komünist Partisi üyesi olarak Direniş Hareketi'ne katıldı, Buchenwald Çalışma Kampı'na gönderildi. İlk romanı La Grand Voyage 1963'te yayımlandı. 1988 - 1991 yıllarında İspanya'da kültür bakanlığı yaptı. Türkiye'de cumhuriyetin ilan edildiği yılın aralık ayında başka bir Akdeniz ülkesi İspanya'da yeni kuşak bir 'İspanyol Kızılı' dünyaya geliyordu. 10 Aralık 1923'te İspanyol Kızılları diye anılan bir ailenin yeni üyesiydi Jorge Semprun. Madrid'te ailesiyle birlikte dört yıl dayanabildiler, İspanya Savaşı'ndan kaçıp Fransa'ya iltica ettiler. Aile boyu kızıl oldukları için üstlerindeki baskı ve gözetleme hiçbir zaman eksik olmadı, Semprun bu rahatsız ortam içinde tedirgin bir çocukluk dönemi geçirecekti. Ailenin politik bakışından uzak yetişmeyen Semprun, felsefe eğitimini tamamladıktan sonra on sekiz yaşında Fransız Komünist Partisi'ne üye oldu. Ama bir yıl sonra Gestapo tarafından tutuklanarak Buchenwald toplama kampına konacaktı. Daha yirmili haneleri görmeden siyasi suçlu pozisyonuna düşmüştü. İkinci Dünya Savaşı'nın ve işkencelerin gölgesinde yaşamak zorundaydı artık. Yaşayan hiçbir canlının hak etmediği şartlara tabi tutuluyordu, diğer tutsaklar gibi. Çok az besin ve zalimce çalışma. Sabah dağıtılan tayınının hepsini bir kerede bitirmemek için zor tutuyordu kendini. Bu, on dört saat boyunca boş mideyle çalışmak demekti. Günlerin açlığı bedenini çoktan kuşatmış, zulmün eritmeye koyulduğu ruhu yara almıştı. Ama yine de gelecek fikriyle o anlık açlığını unutmaya, bastırmaya çalışıyordu. Bu karanlık mağaranın ışığı, uçsuz bucaksız okyanusun hiç sönmeyen feneri edebiyat oluyordu. Sanattan, yazından çok öteydi edebiyat onun için, özellikle de şiir. Edebiyat bir uğraş, meşgale değil, bir zorunluluktu. Edebiyat onun için bir hayatta kalma yöntemiydi. Buz gibi sularda, kumlu sabunla, tüm gece diğer mahkumlarla sıkış tepiş yatmanın pis kokularını bedeninden kazımak için tüm derisini kızarana dek ovarken Rimbaud'nun Yazın sabahın dördünde / aşk uykusu sürer hala... dizeleriyle bilincini uyuşturuyordu. Uyuşturuyordu ki içinde bulunduğu durumun vahşetinde akıl sağlığını koruyabilsin, delirmiş gibi davranarak aklına mukayyet olabilsin. Sevdiği şiirleri söylüyordu tüm mahkumların bir arada yıkandığı ortak duşlarda. Kamp günlerinde anadili İspanyolca, Semprun'un yasadışı yaşamının dili olacaktı. Aklında kalabilmesi, hatırlayabilmesi için rakamları, telefon numaralarını, yıldönümü tarihlerini birer tekerleme gibi zihninde döndürüp duruyordu. İnsanın anadilini unutmaktan korkması... Ne garip bir ruh halidir, ne olasılık dışı bir korkudur... Öylesine bir kampta tutsaktı ki önceki iki cümle gerçekliğini öylesine kaybediyordu. Semprun için bunlar basit, alışılagelmiş kaygılar oluyordu. İspanyolcayla ilişkisini, zihnini perde arkasında, derin, karanlık ve sıcak yüzeyinde yaşayan canlı şiir ayakta tutmuştu. Weimar-Buchenwald kampı 1937 yılında kurulduğunda Nazi şefleri bir yeniden eğitim kampı modeli fikrindeydiler. Tutsak anti-faşist militan ve kadroların dönüştürülmesi amacıyla kamp kütüphanesine birtakım Nazi kitapları konmuştu. Semprun da bu kütüphanenin müdavimlerindendi. Faulkner'i seviyordu, Adolf Hitler'in Kavgam kitabını her görüşünde buna dayanmak zorunda kalıyordu. Zaten kısa süre içinde eğitim kampı diye yutturdukları nane, zorunlu çalışma ve imha kampına dönüşecekti. SS'lerin keyfi sertliklerinin dehşeti içinde yaşamın adaletini sorguluyor, her şeye rağmen hayatta kalmayı düşünüp dayanma yolları arıyordu. Gerçek değişmiyor, omuzda taşındığında kemik çatısını bozacak ağırlıktaki taşların altında, koşar adım kölelik etmek zorunda kalıyor, aç köpekler ayak bileklerini ısırırken Nazilerin kalleş yumruklarını midesine yiyerek hayatta kalmaya çalışıyordu. Kampa katılan iri kıyım bir Rus, çalışma saatlerinde Semprun'la eşleştirilmişti. Ağır yükleri Semprun'un yerine yükleniyor, SS'lerin boşluklarından yararlanarak Semprun'un bedeninin kaldıramayacağı işleri bu yoldaş Rus yapıyordu. Karşılık beklemiyor sadece içinden geldiğince Semprun'u kollamaya çalışıyordu. İnsan doğasına içkin olan, iyilik yapma yönündeki temel özgürlüğe örnek teşkil ediyordu. Semprun, SS subaylarından birinin karısı hakkında sarsıcı bir hikaye duyduğunda uzun zaman kendine gelememişti. Hikayeye göre kadın, yakışıklı mahkumları seçiyor, önce yatağında soyuyor, onlardan zevk alıyor ve varsa dövmelerini inceliyordu. Mahkum infaz edildiğinde ise derisini uygun biçimde işletip abajur yapmak için alıyordu. Ve bunun gibi onlarca sapkınlığın savaşla çığırından çıktığı, insanlık kelimesinin dışkıdan daha az itibar gördüğü bir yerdeydi Semprun. Buradan sonra cehenneme gidilse rahat edilebilirdi belki de. Yaşadığı tüm bu zulmün üstüne, Semprun, Gestapo tarafından soruşturulmaya başlandı. Kısa süre önce soruşturulan ve ardından infaz edilenler olmuştu. Bunardan biri Semprun'un eski şeflerinden biriydi. Semprun için tehlike çanları çalmaya başlamıştı. Üyesi olduğu parti, Semprun'un durumuna endişeleniyor, onu kaybetmeyi göze alamıyordu. SS'lere karşı bir oyun oynamaya karar verdiler. Ölmek üzere olan biri bulunacak, akabinde Semprun revire sevkini çıkartacak ve bulunanla yer değişecekti. Bu fikir Semprun'u içten içe rahatsız ediyordu ama ufukta başka bir seçme şansı gözükmemekteydi. Buldukları kişi Parisli genç bir öğrenciydi, üstelik ölmek üzereydi. Revirde yer kazanabilmek için tutsaklar yataklara birinin başı diğerinin ayağına denk gelecek ters bir şekilde yatırılıyordu. Semprun, genç Fransızla aynı yönde yatıyor, ölümün ve yaşamın işaretlerini onun yüzünde görebiliyordu. Yaşamın ötesine çoktan geçmiş gibi duran bu genç adamın çıplak yatan deri kaplı iskeleti, kurumuş bacakları, çürümüş adaleleri leş gibi kokuyordu. Gövdesini yavaşça kendine doğru çevirirken gerçek denen şeyin ne denli rezilce olduğuna inanamıyordu. Ruhu bu genç adamı çoktan terk etmiş, geriye kalanlar onunla ilgili bir gerçeklik taşımıyordu. Bu terk edilmiş zavallı kısa süre içerisinde krematoryum fırınında yanacak, sabun olacaktı. Ölümün kayıp adımlarının dolandığı o revirde, inlemeler, hırıltılar ve solgun, umutsuzluk ve korku dolu çığlıklar kanserli duvarlara toslayıp birer birer eriyordu. Semprun'un etrafında leşlerden, cesetlerden, ölümün, onursuzca öldürmenin pis kokusundan, sabuna dönüşecek etten başka bir şey yoktu. Filmi burada makaslıyoruz ve iki yıl ileri alıyoruz, gerçekleri konuşur ve yazarken yaşamın sadece ölümden, kandan ve vahşetten oluşmadığını unutmamak için. Semprun, Buchenwald'tan ayrılıyordu, özgürlüğüne tekrar kavuşuyor ve Paris'in yolunu tutuyordu. Her şeyden öte bir de aşk vardı. 1945'te Paris'e geri döndüğünde eskiden kalan bir arzu zihnini ve kasıklarını titretti. Kampta geçirdiği tutsaklık günlerinde erkek gibi hissedebilmesini sağlayan, aç ve yorgun, buz gibi suların altında bedeninin hayaliyle seviştiği kadını yağmurlu bir pazar akşamüstü şehrin meydanında elinde sandaletleri, yalınayak ve sırılsıklam olmuş gömleğinin tenine yapışmış haliyle görüyordu. Kadın da onu görmüş ve bir anda kollarına sığınmıştı. Hiçbir söz söylenmedi, hiçbir ses çıkmadı. Islaklık, sıcak vücuduyla buluştuğunda gözlerini kapatmış, tüm yaşayamadığı arzularının acı muhasebesini yapmıştı. Ama yine de yazlık giysilerinin içinde hayal meyal seçilen diri ve körpe bedenini arzuladığını, onunla dakikalarca, saatlerce, günlerce, yemek yemeden, uyumadan, konuşmadan sevişmek istediğini söyleyememişti. Yağmur dindi ve o kadın gitti. Bir daha onu görmedi. Ona benzeyen genç bir kadınla evlendi. Daha sonra militanlık yılları tekrar başladı. 1957 - 1962 yılları arasında İspanyol Komünist Partisi'nde yer aldı. Federico Sanchez takma adıyla Franco karşıtı yeraltı faaliyetler düzenledi. 1964'te partiyle fikir ayrılığına düştü ve ayrıldı. Yedi yıl UNESCO'da çevirmenlik yaptı. 1988 yılında İspanyol hükümeti tarafından kültür bakanlığına seçildi ve üç yıl bu görevi yaptı. Fransa'da Goncourt Akademisi'ne seçildi. İşkenceler bitmiş, mücadelesi devam ediyordu. Ediyordu ama o yağmurlu Paris akşamüstü söyleyemediği sözleri unutamayacaktı. Ara başlıklar edebiyatsoylesileri. com tarafından konmuştur."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/698388369908121602/%C3%A7etin-altan-mevcut-hicivciler-osmanl%C4%B1", "text": "Çetin Altan, sivri kalemiyle iktidarı salladığı yıllarda, haftalık siyasi ve mizahi halk gazetesi Kirpi'nin sorularını yanıtlamıştı. Hiciv için hicvi faydalı bulmadığını söyleyen Altan, hicvin yerini modern mizahın aldığını belirtiyor. Yıllardan beri toplumsal sorunlarımız üzerinde yazdığı çeşitli fıkra ve makaleleriyle; iç-dış sömürücülerin ve çıkarcıların kuyruklarına bir hayli teneke bağlayan değerli yazar Çetin Altan bizim Uykusuz'un Basınköy'de kapı komşusu. Karikatürist Uykusuz bir yandan Çetin Altan'ın portresini çizerken biz de sorularımıza geçtik. - Mizahi yazıların genişlik yönünden etkisi ciddi yazılardan fazladır. Buna karşılık ciddi yazıların da derinlik yönünden etkisi inkar edilemez. - Türkiye'nin baskı kuvvetlerine karşı halktan gelen tepkisi uzun yıllardan beri ancak mizah yoluyla olabilmiştir. Bu da Türk mizah edebiyatının, çok renkli, değişik ve kuvvetli bir tür olarak öteki san'at ve tenkit dallarından ayrı biçimde ortaya çıkmasına yol açmıştır. - Yerli nükte olarak: Meşrutiyet Meclisinde Ismail Hakkı Babanzade'ye, o gün çıkan bir makalesiyle ilgili olarak, bir Ermeni mebusun; Bugün, bir yazı okudum, altında da bir imza vardı, yabanzade mi ne demesi üzerine verdiği cevaptır: Tashih et, babandır - Bu şekide bir ayırım yapılmasının doğru olduğu kanısında değilim. En ileri ülke dahi, daha büyük ileriliklerin önünde geridir ve insanlık, içinde bulunduğu durumun, büyük düşünce dünyasına nisbetle yetersizliğini ve olumsuzluğunu duydukça intikamlardan en acısını mizah yoluyla alır. Bu bakımdan geri ülkelerde de ileri ülkelerde de, mizah aynı orantıda patlayışlar gösterir. Olsa olsa bunların açıları ve hedefleri değişiktir. - Bir zeka tramplenindeki titreyişin yarattığı mizah titreyişi, topluma sirayet ederek onu su altından usulca uyandırdığı ve münkabız, katı bir ataletten, geniş, sonsuz, yaratışı bir insanlık dinamizmine ittiği için faydalıdır. - Yeterli olmaya ve üzerine düşeni yapmağa çalışıyor. - Toplumcu olanların hepsini, mizahı ciddiye aldıkları için beğenirim. - Dokunulmaz adam inancasını ve siyasi otoritenin tenkit edilemeyeceği kanısını yıkmıştır. Düz biçimde yapılacak tenkitlerin yaratacağı ilk yadırgama ile sert tepkiyi hafifleterek, yöneticileri tenkide alıştırmıştır. - Gerçekten mizah gücü taşımalı, soğuk dedirtmeyecek nitelikte olmalıdır. - Uyarma, şaka yoluyla gerçeklere dikkati çekme, ciddi olarak gerçekleri söylemeye yetmeyen cesaretlere, mizaha sapma imkanı hazırlayarak içini boşaltma özgürlüğü sağlama... - En önde olanlarla bir çizgidedir. - Her ikisinin de iyisini. - Giovanni Papini, Marcel Ayme, Daninos, Guareschi, Derangis, Gabriel Chevallier, şu anda aklıma gelen ve sevdiklerim arasındadır. - Toplumun ızdırabı olan ve bize yaşantımızda olağan görünen anormallikleri aklın gereğine çarptıracak biçimdeki bir kompozisyonu ki, bu çarpıştan güldürücü bir nitelik çıkartma mizahçının kabiliyetiyle orantılıdır. - Hiciv için hicvi faydalı bulmam. Olumlu bir dayanağı olan hicvi nisbeten faydalı bulma imkanı vardır. Hiciv gitgide kaybolmaktadır. Yerini, tutanaklı ve modern mizaha bırakmaktadır. Bizde mevcut hicivciler Osmanlı özentisinden öteye gidememektedir."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/698389541508235264/edip-cansever-%C5%9Fair-ya%C5%9Fad%C4%B1%C4%9F%C4%B1-zaman-diliminin", "text": "Edip Cansever'in Şairin Seyir Defteri adlı kitabı 1980 yılında yayınlandı. Cansever kitapla ilgili soruları yanıtlarken, şiirin zamansal boyutlarının dolaysız olarak genişletilebileceğini söylüyor. - Doğa, son yıllarda iyiden iyiye yerleşti şiirlerime. Doğanın verdiği yalnızlık, kendi kendinelik, beni hem monoloğa hem de diyalog kurmaya yöneltiyor. Şiiri doğadan sağdığıma göre, bu iç konuşmayı şöyle özetleyebilirim: Duymayı düşünmek, düşünmeyi duymak. Oysa, şair 'iç yalnızı'dır, bence. Genellersek, insan yalnızdır. Yalnızlığını başkalarıyla gideren tek yaratıktır. - Yalın ve ilkel olarak, evet. - Öteden beri Eliot'un nesnel karşılık kuramına çok önem verdim. Yani duyguların, düşüncelerin, coşkuların vb. nesnel bir karşılığı olması kuramına. Böylece şiirsel bir dekor hazırlanması söz konusu. Şiirlerim küçük insandan, küçük durumsal anlardan çok, insan dramını, yani bir çelişkiler, karşıtlıklar bütünlüğünü içermeye yönelik olduğundan, bu dekorun nesneleri de, insanları da daha bir hareket halinde görünüyorlar sanırım. - Şairin kendini konu yapması elbette doğal bir şey. Ne var ki, tragedya yazmak şairi zaman zaman dış dünyaya itiyor, salt öznellikten kaydırıyor. Şu da var: Tragedya bir karşıtlıklar bütünü olduğuna göre diyalektiktir. Acıma, korku uyandırarak insanlara arınma sağlamak klasik tragedyanın amacıdır. Buysa kaderciliktir, insan yaşamının etkinliğini durallaştırmaktır. Ben, insan soyu sürdüğünce, tragedyanın da geçerli kalacağına, kapsayıcı bir yazın biçimi olacağına inanmaktayım. Şöyle ki, insanlık toplumcu düzene geçse de, bireyin bireyle, bireyin çevresiyle çatışması engellenemez. - Bireyliğimi korumak, aşırı öznelliğe kaçmamak koşuluyla. - Şiir, şairin özgül değeri, özgül biçimi olmalı, bence. - Yörüngemde iki şiir devinimi oluyor. Bunlardan biri, gene de bir bütünsellik içinde yazdığım kısa şiirler. Anlık duygulanımların şiirleri de denilebilir. Ötekisi ise, düşünceye ağırlık veren, bir sorunsalı içeren şiirler. Birinden birine geçerken, daha geçme döneminde kitaplarımı birbirine bağlayabiliyor yazdıklarım. Bazen de birkaç kitaptan sonra gerçekleşiyor bu. - Bu sorunuzu şöyle yanıtlayabilir miyim acaba? Güncel olanı soyutlayıp daha sonra somuta dönüştürerek bir genelliğe varmak, böylelikle onu zamanlara yaymak, hatta zaman ötelerine götürmek özlemi, yaratının ilk koşulu bence. Ama, sizin sorunuz daha başka. Şöyle diyebiliriz: Şair yaşadığı zaman diliminin ya da kesitinin bilinçle dışına çıkabilir. Bu yol alış, geçmişe doğru da olabilir, geleceğe de. Yani, dolaysız olarak genişletilebilir şiirin zamansal boyutları. Bağlayalım: Yaşantılar üst üste biriktikçe, geçmiş aşındıkça, ölüm duygusu daha bir yakından yaşandıkça; kısacası, anlamsızlığa karşı bir başkaldırış oluyor 'zaman dışılık' özlemi. - Sorulmasını istediğim çok soru var. Ve kendi kendime soruyorum durmadan; daha duyulmamış duyguların tarihçisi olarak."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/698457233290297344/gabriel-garcia-marquez-k%C4%B1rm%C4%B1z%C4%B1-pazartesiyi", "text": "Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez'e 1982 yılında Nobel Edebiyat Ödülü verilmesinin gerekçesi şuydu: Fantastik ve gerçekçi yazımın bir arada bulunduğu, hayal gücünün zengin dünyasından oluşmuş, bir kıtanın hayatı ve ihtilaflarını yansıtması. Marquez, ödül almadan önce İspanyol gazeteci Plino Apuleyo Mendoza'nın sorularını yanıtlamıştı. - Yazmaya bir rastlantı sonucu başladım, belki de bir arkadaşıma bizim neslimizin de yazar çıkarabileceğini kanıtlamak için. Sonra düştüm tuzağa ve zevk için yazmaya başladım. Sonunda yazmaktan çok sevdiğim bir şey kalmadı dünyada. - Her iki sav da doğru. Mesleği öğrenirken benim için yazarlık neşeli bir şeydi, handiyse sorumsuzca. O zamanlar gecenin ikisinde, üçünde gazetedeki işimi bitirince, bir kitabın üç, dört, beş, belki de on sayfası kadarını yazabiliyordum. Hatta tüm bir öykü bile. - Şimdi ise tüm bir gün boyunca uzun bir parça yazabilirsem mutluyum. Yazmak bir işkence haline geldi bir acı. - Olan şey sorumluluk duygusunun gelişmesi. Yazılan her sözcüğün yankısı daha büyük ve daha çok sayıda insanı etkiliyor. - Evet. Sevilen yazarlara alışmamış bir kıtada kitaplarının tereyağı gibi satılması, yazınsal ünü amaç etmemiş bir yazar için olabilecek en kötü şeydir. Toplumun izlemesi için sunulan bir şey olmaktan nefret ederim. TV'den, konferanslardan, derslerden ve tartışmalardan nefret ederim. - Onlardan da. Hayır, ilerlemeyi kimse için dilemem. Dağa tırmananlara olanın aynısı olur çünkü. Büyük çaba göstererek zirveye gelirler ve sonra ne yaparlar? Aşağı inerler ya da onurlu bir şekilde ve büyük gizlilikle inmek isterler. - Evet, bildiğim en büyük acılardan biri o. Ne ki bu dehşet, Hemingway'in salık verdiği bir sözü okuduktan sonra geçti. Yazarın günün işini, ertesi gün nasıl sürdüreceğini saptadıktan sonra bırakmasını yazıyordu. - Bir görüntü, bir resim. Diğer yazarlarda kitap bir düşünce, bir görüş sonucu doğar. Ben ise hep bir resimden yola çıkarım. La siesta del martes benim en iyi öyküm, her ikisi de kara giyinmiş ve ellerinde kara şemsiyeler olan bir kadın ile bir kızın kızgın güneş altında köyde giderlerkenki görüntüsünden çıktı. El coronel no tiente le escriba, (1) Barranquilla'nın pazaryerinde gemi bekleyen bir adamın görüntüsü. Bir çeşit sessiz endişe ile bekliyordu. Birkaç yıl sonra ben de Paris'te öyle bekliyordum, bir mektubu ya da para çekini. O zaman kendimi o adamın görüntüsü ile özdeşleştirdim. - Yaşlı bir adamın çocuğu -görülecek ilginç bir şey mi, bir sirk numarasıymış gibi- buz göstermeye götürmesi. - Evet. - Doğrudan doğruya değil ama kitap gerçekten etkilenerek yazıldı. Ben küçükken ve Aracataca'da otururken dedemin beni hecin devesi görmek için sirke götürdüğünü anımsıyorum. Bir başka kez de ona buz görmemiş olduğumu söyleyince alıp beni buz şirketinin deposuna götürmüştü. Orada birisine içinde donuk balık olan bir dolabı açmasını emretti ve elimi değmeme izin verdi. O kitabın tümü bu görüntüden çıktı. Sen genellikle kitaptaki ilk anlama büyük değer verirsin. Bazen bu ilk anlamı yazmanın, tüm kitabı yazmaktan daha çok vakit aldığını söylemiştin bana. - Evet, çünkü ilk anlam, içinde kitabın anlatım tarzı, yapısı ve hatta uzunluğu gibi öğelerinin saptandığı bir laboratuvar gibidir. - Yazmanın kendisi değil, hayır. Hızlı bir oluşum o. Yalnızlığın Yüzyılını iki yıldan az süre içinde yazdım. Ama daktilonun başına oturmadan önce 15-17 yıl kafa patlattım. Salt o yapıtı düşündüm. - Otuz yıl. - O olayların geçtiği 1951 yılında ben konuyla bir roman olarak değil röportaj olarak ilgilendim. Ama o zamanlar bu tür gazetecilik Kolombiya'da fazla gelişmemişti ve çalıştığım bölge gazetesi böyle bir konuya ilgi göstermiyordu. Ancak birkaç yıl sonra konuyu yazınsal terimlerle düşünmeye başladım ama annem, içinde birçok yakınımızın ve hatta akrabaların bulunduğu bir kitabı kendi oğlunun yazması düşüncesine bile isteksizce karşılık veriyordu. Bunu hiç aklımdan çıkarmadım. Bu arada itiraf etmeliyim ki konunun beni ciddi olarak sarması epey sonra gerçekleşti ve birden anladım ki her iki katil de cinayeti işlemek istememiş ve birinin onları durdurması için ellerinden geleni yapmışlardı. Çok önemliydi bu. Bu dramdaki tek yeni gerçek budur ve bu gerçek de Latin Amerika için alışılmış bir şeydir. Sonraki gecikmeler hep yapısal nedenlerleydi. Gerçekte kitap, vurulmuş karısı ile kocanın 25 yıl sonra gelmesi ile biter. Bu sahnenin titiz anlatılması zorunluydu. Ama benim için suçun anlatımı ile kitabın bitmesi en doğal bitiş şekliydi. Bunu çözmek için -ilk kez ben olarak- zaman sürecinde özgürce ileri ve geri giden birine anlattırdım olayı. Kitabın yapısal zaman süreci içinde. Yani, otuz yıl sonra anladım ki en iyi yazınsal formül gerçektir. Bunu biz yazarlar çok sık unuturuz. (1) Türkiye'de Albaya Mektup Yok adıyla yayınlandı. (2) Türkiye'de Yüzyıllık Yalnızlık adıyla yayınlandı. (3) Türkiye'de Kırmızı Pazartesi adıyla yayınlandı. Not: Bu konuşma yazar Nobel Ödülü'nü almadan önce yapılmıştır."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/698918264665980928/jose-marti-%C5%9Fair-walt-whitman-kendi-keyfi-i%C3%A7in", "text": "Demokrat ve devrimci bir şair olan Kübalı Jose Marti, Nisan 1887'de çağdaşı Walt Whitman'ı anlatmıştı. Yazı, çevirmeni Mehmet H. Doğan'ın sunuşu ile Düşün dergisinde 1988 yılında yayımlandı. Marti'ye göre Whitman, Çimen Yaprakları'nın sayfalarından güneşin ışıkları gibi yansıyor. Dün akşam, o kadife bir koltukta oturmuş, dağınık gür beyaz saçları, göğsüne inen sakalı, ormanlar kadar sık kaşları, bastonuna dayalı eliyle bir tanrıya benziyordu. İşinin ehli eleştirmenlerin -her zaman çok azdır bunlar- ülkesinin ve çağının yazınında olağanüstü bir yer verdiği yetmişlik ata Walt Whitman hakkında bugünkü gazeteler böyle yazıyordu. Eski çağların kutsal kitaplarından bu yana, vahiy dili ve güçlü şiiri, satışı yasaklanmış olağanüstü kitabı Çimen Yaprakları'nın sayfalarından güneşin ışıkları gibi fışkıran bu yaşlı şairin görkemli yalvaçça sözleriyle karşılaştırılabilecek bir öğreti henüz görülmemiştir. Doğal bir yapıt olduğuna göre, neden olmasın ki? Üniversiteler ve uzmanlar insanları artık birbirlerini hiç tanımadıkları bir yere getirmiş bugün; insanlar, içlerindeki asal ve sonsuz şeyin çekiciliğiyle birbirlerine sarılacak yerde, tümüyle ikinci derecede ayrılıkları bahane ederek balıkçı kadınlar gibi birbirine saldırıp ayrı düşüyorlar. Bir puding nasıl kalıbının biçimini alırsa, o insanlar da biçimlerini okudukları kitaplardan ya da onları anlık merak ya da modalarla ilk tanıştıran coşkulu öğretmenlerden alırlar. Felsefe, din ve yazın okulları, insanları uşak üniforması içine hapsederek bir kalıba döküyor; insanlar da atlar ya da boğalar gibi demire vurulmalarına ses çıkarmadan, markalarını göstere göstere dünyanın çevresinde gösteri yapıyorlar; öyle ki, çırılçıplak, yaratıcı, seven, güçlü, içten insan karşısında - gezen, seven, döğüşen, kavga eden - hüznü kabullenen ve dünyanın dengeliliğinde ve tamlığında son zaferi okuyan insan - Walt Whitman diye sert ve melek gibi bir yiğitle yüz yüze gelince kendi özbilinçlerinden kaçar gibi kaçıyor ve bu canlı, üstün insanlık örneğinde kendi soluk, ehlileşmiş ve cüceleşmiş türlerinin gerçek tipini görmezlikten geliyorlar. köpeğine benziyordu. Whitman kendi doğal kişiliği, yaratıcı gücünü dizginsiz salıveren doğası\"yla, \"en küçük bir filizin gerçekten ölümün olmadığını gösterdiğine olan inancıyla, Dünyaya Selam'daki halkları ve ırkları o heybetli harmanlayışıyla, her şeydeki kusursuz düzeni ve dinginliği görünce, onlar tartışırken ben sesimi çıkarmam, giderim, yıkanırım ve kendime hayran olurum diyen insanın güveniyle ortaya çıkıyor; bunları bir dolar için söylemeyen, Görüyorum, dans ediyorum, gülüyorum ve şarkı söylüyorum - yeter bu bana diyen, koltuğu, kilisesi, felsefesi olmayan Whitmandır bu; o raşitik şairler, bir kitaplık ünler, ücretliler, bir uzlaşmanın filozofları -edebiyat ve felsefe mankenleriyle karşılaştırıldığında Whitman böyle dikilir ayağa işte. Whitman incelenmelidir, çünkü çağının en tatlı şairi değilse bile en korkusuz, en kapsamlı, en kendiliğinden şairidir o. Yoksulluğun hiç de yabancı görünmediği küçük tahta kulübesinde Victor Hugo'nun fotoğrafı, çevresine çekilmiş yas çizgileriyle kutsanır; yazıları insanı arındıran ve yücelten Emerson, kolunu onun omuzuna atar ve dostum der ona; her şeyin ta özünü, çekirdeğini görenlerden olan Tennyson, İngiltere'deki meşeden sandalyesinden büyük yaşlı adama sıcak selamlar gönderir; sözünü sakınmaz İngiliz, Robert Buchanan Kuzey Amerikalılar'ı sınava çeker; o dağ gibi Walt Whitman'ınıza hak ettiği yüce onuru vermiyor da yaşlı günlerinin elinden kayıp gitmesine göz yumuyorsanız - der - ne anlarsınız edebiyattan? O kendi gramerini ve mantığını kendisi yaratır. Öküzün gözlerini, yaprağın özünü okur o. \"Senin evinin pisliğini temizleyen kişi kardeşimdir benim. Whitman'da ilk bakışta şaşırtıcı gelen apaçık karışıklığın, düzensizliğin, daha sonra, o çok kısa, korkunç abartma örnekleri dışında, dağların ufka karşı yan yana sıralanışındaki yüce düzene ve yapıya ulaştığı görülür. Çılgın şenlikler kenti... Ne senin tantanalı alayların, ne de hep değişen tabloların senin, görüntülerin doyuruyor beni... Ne caddelerdeki gösterişli alaylar, ne tıka basa malla dolu aydınlık vitrinler, ne çok okumuşlarla konuşmalar... değil bunlar, bunların hiçbiri, ama ben Manhattan'dan geçerken bana sevgilerini sunan çakmak çakmak gözlerin senin... Aşıklar, sönmeyen aşklar, ancak onlar verebilir bana istediklerimi. Çimen Yaprakları'nın sonunda bildirdiği yaşlı adamlar gibidir o: Bildiririm, sayısız genç insan, güzel, dev gibi, sıcak kanlı, / Bildiririm, sayısız yaşlı insan, doğayla sarmaş dolaş, büyük bir soy. dünyaya yayılan taptaze ve gürbüz bir felsefe yaratmakta. Dünyanın bugüne değin gördüğü özgür insanlardan ve işçilerden oluşan en büyük topluluk, inancın ve bütünlüğün uyumlu, sakin ve ağırbaşlı şiirini istiyor; bulutları tutuşturarak, dalgaların tepesine kıvılcımlarla dokunarak okyanusun üzerinden doğan bir güneş, kıyı boyunca uzanan balta girmemiş gür ormanlarda uyuyan çiçekleri, yuvalarında kuşları uyandıran bir güneş itiyor. Çiçek tozları dağılıyor; cilveleşmeler, aşıkane konuşmalar birbirine sarılmış sık dallar arasında gizleniyor; yapraklar güneşi arıyor; her şey müzik içinde; Whitman işte bu doğal ışık diliyle konuştu Lincoln üzerine. Lincoln'ün ölümü üzerine Whitman'ın yazdığı ağıt, çağdaş şiirin en güzel yaratılarından biridir. Bütün doğa eşlik eder o tahta tabuta mezara son yolculukta. Yıldızlar önceden bildirmiştir olayı, kara bulutlar top top olmuştur bir ay önce. Şair, ölüm düşüncesi, ölüm haberiyle elleri böğründe gölgeli tarlalara vurur kendini. Bu hazin şeyleri kusursuz bir alacakaranlık uyum içinde bir araya getirir, eritir ve yeniden yaratır müzik diliyle. Şiir biter ve tüm dünya, okyanustan okyanusa cesetlerle kaplı, yas giysisine bürünmüş gibi görünür. İnsan, bulutları, felaketi haber veren ölgün ayı, boz renkli kuşun kanatlarını görür. Poe'nun Kuzgun'undan çok daha güzel, çok daha garip ve büyük. Şair bir leylak dalı kor tabutun üzerine. Söğütler otların üzerinde iç çekmiyor artık; ölüm hasat\"tır, \"göklerdeki o ulu evin kapısını açan ve yol gösterendir; büyük haberci; apaçık çelişkiler ve kederler göksel baharın tamlığında çözülür; bir kemik bir çiçektir. Görkemli bir kararlılıkla son duraklarına doğru yürüyen güneşlerin gürleyişi hemen yakına gelir; yaşam bir ilahidir; ölümse yaşamın gizli bir biçimi; kutsanmıştır ter, tek hücreli hayvan kutsanmıştır; insanlar karşılaştıklarında yanaklarından öpmeli birbirini, ayrılanlar dile gelmez bir aşkla sarılmalı birbirine; otu, hayvanı, havayı, okyanusu, hüznü, ölümü sevmeli insanlar; sevgiye erişen insanlar daha az acı çeker; yaşam, anlamını erkenden çözenlere keder vermez; balın, ışığın ve bir öpüşün ortak bir kökeni vardır; top top olmuş yıldızların parıldadığı gecenin kararmış kemeri altında, sakin sessiz dev gibi bir leylak ağacı, av köpekleri gibi ayaklarının dibinde uzanmış uyuyan dünyaların üzerinde çok tatlı bir müzikle yükselir. Her toplum biçimi kendi anlatımını öyle bir yolla edebiyata getirir ki, ulusların tarihinin gerçek öyküsü, tarihi parşömenlerden ve belgelerden daha çok edebiyatın aşamalarından çıkarılabilir. Doğa'da zıtlıklar olamaz; insanın, yaşam boyunca aşkta, yaşam sonrasındaysa bilinmeyende ideal bir erdem ve güzellik tipi bulma isteği yaşamın bütününde, dünyada bulunduğumuz o kısa süre içinde dağınık ve düşman görünen ögelerin mutlu bir birliktelik içinde olduğunu gösterir. Apaçık çelişkilerin, en sonunda mutlu bir biçimde birleştiğini haber veren ve bunu hazırlayan edebiyat; dogmaların ve ilkel durumlarında ulusları bölen ve kana bulayan düşman tutkuların daha yüksek bir barışta teklifini ilan eden Doğa'nın kendiliğinden amacı ve bildirisi gibi ortaya çıkan edebiyat; insanların korkak ruhlarında en son adalete ve güzelliğe yaşamın dertleri ve bozukluklarıyla zedelenmeyecek ya da sarsılmayacak kadar derin bir inanç oluşturan edebiyat, yetkinliğe bugüne kadar bilebildiğimizden daha yakın bir toplumsal durumu açıklamakla kalmayacak, edebiyatın şiire ve harikalara susamış insanoğluna eski inançların boşluğunu ve yetersizliğini anladığından beri el yordamıyla arayıp durduğu bir din sağlayacağı konusunda birleştirici bir erdem ve neden kazandıracaktır. donattığı en iyiler, kör ve acılı bir yok oluşla yaşamın çirkin yanlarıyla uğraşma coşkusunu yitirecek; kitle, halk, mideciler, sıradanlar, kafaları bomboş bir çocuklar kuşağı yetiştirecek, onları yalnızca araç olarak kullanılacak temel yetiler düzeyine yükseltecek ve yalnızca güzel olanla, yüce olanla doyurulan ruhun onmaz acılarını gözü doymaz bir ikbal düşkünlüğü telaşıyla şaşkına çevirecektir. Özgürlük, başka nedenlerden ayrı olarak -varoluşun erincinden, uyaranından ve şiirinden daha doğuştan yoksun olan- çağdaş insana, istencin verdiği güven ve erinçle yaşayanların, dünyanın düzeninde bulacağı o yüce barışı ve dinsel mutluluğu getireceği için kutsanmalıdır. Terkedilmiş mihrapları boşuna dökülen gözyaşlarıyla sulayan şairler, tepelerin ötesine bakın. Anlayamadığınız bir biçim değişikliğine uğradığı için dinin kaybolduğunu mu sanıyorsunuz? Kalkın, çünkü din adamları sizlersiniz. Özgürlük son dindir, özgürlük şiiri ise yeni tapım. Şiir bugünü rahatlatır ve güzelleştirir, geleceği bugünden gösterir ve aydınlatır, evrenin dile gelmez amacını ve ayartıcı güzelliğini açıklar. Bu çalışkan ve mutlu halkın şarkılarını duyun; Walt Whitman'ı duyun. Kişinin çabasını görkeme, hoşgörüyü adalete, düzeni mutluluğa yükseltiyor o. Saltıkçı bir inancın peşinden giden insan, kabuğunun içinde, çevresini saran mahpusundan başka şey görmeyen ve o karanlıkta onu dünya sanan bir istiridye gibi yaşar; özgürlük, istiridyeye kanatlar takar. İstiridye kabuğunun içinde uğursuz bir çatışmaya benzeyen şey, gün ışığına çıkınca, dünyanın atan nabzında kanın doğal akışına dönüşür. Walt Whitman için dünya bugün nasılsa daima öyle olmuştur. Bir şeyin olması, olasılığı yeterlidir; olması gerekmediği zamansa, tükenecektir; artık var olmayan, görülmeyen, ne olduğuyla kanıtlanır ve görülür, çünkü her şey her şeydedir ve biri diğerini açıklar; bugün olan artık olmayınca, o zaman ne ise ondan kanıt alacaktır. Bölünemeyecek kadar küçük olan, sonsuz olanla birlikte çalışır; her şeyin kendi yeri vardır, kaplumbağanın, öküzün, kuşların, kanatlı amaçlar\"ın. Ölmek de doğmuş olmak kadar güzeldir, çünkü ölüler canlıdır: \"Hiçbir söz dizisi Tanrıyla ve ölümle ne denli barışık olduğumu söylemeye yetmez). Başkalarının son bulma dediği şeyle alay eder o, zaman nedir bilir. Her şeyi kişiliğinde içerir o; kendinde ne varsa her şeydedir; bir başkasını aşağılayan her kimse onu aşağılamış olur; gelgittir o, denizin çekilişi ve yükselişi; kendini doğanın yaşayan ve düşünen bir parçası gibi hissederken nasıl övünmez kendisiyle? İçinden doğduğu rahime yeniden dönse, nemli toprağın öpüşüyle yararlı bir sebzeye ya da güzel bir çiçeğe dönüşse ne umuru? İnsanları sevdiği için onları besleyecektir artık. Görevi yaratmaktır onun; yaratan atom aslında kutsaldır; yaratma eylemi çok güzeldir, kutsaldır. Evrenin kimliğine inandığı için Kendimin Şarkısı\"nı söyler, şarkısını her şeyden dokur - yükselen, savaşan ve göçüp giden inançlar, doğuran ve çalışan insan, bir de ona yardım eden hayvanlar. Ah! \"bir teki bile diğerinin önünde diz çökmeyen... bir teki bile saygıdeğer ya da mutsuz olmayan... durumlarından sızlanmayan, korkuya düşmeyen hayvanlar. Kendini dünyanın mirasçısı gibi görür o. Hiçbir şey yabancı değildir ona, hiçbir şeyi dıştalamaz - yerde sürünen salyangoz, gizemli gözlerini ona dikip bakan öküz, gerçeğin bir bölümünü tüm gerçekmiş gibi ileri süren papaz. İnsan kollarını açmalı ve her şeyi: doğruyu olduğu kadar kötüyü de, temizi olduğu kadar kirliyi de, aklı olduğu kadar cehaleti de bağrına basmalıdır; her şeyi potada eritir gibi yüreğinde eritmelidir; ama her şeyden önce, beyaz sakalını bırakmalıdır büyüsün. Sonra şöyle ekler: Yeteri kadar eğildik, aman diledik; kuşkucuları, safsatacıları ve gevezeleri paylar; yakınacağına yarat ve dünyaya ekle! Mihrabın basamaklarını öpen dindarın bağlılığıyla inan! öfkelenmeksizin yargılar, fakat en yetkin dinin Doğa'da olduğuna inanır. Din ve yaşam Doğa'da birleşir. Nerede bir hasta varsa, doktora ve papaza oraya gitmelerini söyler: Düşen adamı yakalar ve direnilmez inançla kaldırırım... Dehşetli soluğumla şişiririm seni. Suyun yüzünde tutarım seni, evdeki her odayı silahlı bir güle doldururum. Sevenlerim benim, mezar şaşkınları. Yaratıcı, Kutsal sevgili ve kusursuz Yoldaştır; insanlar camerados'tur, zamanda ve uzamda yer tutan her şey diğerleri kadar değerlidir, ama insanlar inandıkça ve sevdikçe değerleri o kadar artar; ancak her biri dünyayı kendisi için görmelidir, çünkü ta yaradılışından beri dünyayı içinde hisseden Walt Whitman, güneşli ve açık havanın kendisine öğrettiklerinden bilir ki, bir gün doğuşu en iyi kitaptan daha çok şey söyler insana. Gezegenleri düşünür, kadınları arzular, çılgın ve evrensel bir aşkın elinde hisseder kendini; yaratış sahnelerinden ve içini mutlulukla dolduran insanın çalışmalarından bir müziğin yükseldiğini işitir; dükkanların ve büroların kapandığı, batan güneşin suları tutuşturduğu saatlerde nehir kenarına iner, Tanrıyla buluşması vardır sanki, insanın iyi olduğunu bir kez daha doğrular ve güneşin aydınlattığı, suya düşmüş başının yuvarlak gölgesinden ışık ışınlarının çıkışını seyreder. Tıpkı erkekliğin ve sevecenliğin yüksek zekalı erkeklerde bolca toplanışı gibi, yaratma işini sürdürmek için bölünmek zorunda kalmış olan iki gücün de, yaşamın son dinginliğini evrenin bütün görkemi ve sevinciyle bulduğu o tatlı karışıklıkta bir araya geleceğini, birleşeceğini önceden görür. tümüyle ortaya çıkar, sessizce ve boşuna harcanmamış bir günün düşünceleriyle dopdolu, hoşuna giden konular üzerinde düşünceye dalar; gece, düşler ve ölüm üzerine; sıradan insanın yararına evrenselin şarkısı üzerine; \"ilerlerken ölme\"nin, ormanda kalan son yılan tarafından ısırılıp elinde baltası, çok eski çağlardan kalma bir ağacın dibine düşmenin güzelliği üzerine. Kendine güvenli yabanıllığıyla kabarmış bu dil, insanları bir araya getirecek aşkı göklere çıkardığında, ne denli yeni ve garip bir etki doğacağını düşünün. Calamus'taki şarkılardan birinde Doğa'ya ve yurduna borçlu olduğu en büyük mutlulukları sayar; fakat sevdiği dostunu yanı başında uyur görünce, yalnızca ay ışığında okyanusun dalgalarını bulur birlikte şarkı söyleyerek sevincini dile getirecek. Alçakgönüllüleri sever, yenilmişleri, yaralıları, hatta günahkarları. Büyükleri aşağı görmez, çünkü ona göre yalnızca yararlı olanlar büyüktür. Kolunu arabacıların, gemicilerin, işçilerin omuzuna atar. Onlarla ava gider, balığa gider, hasat zamanı arabanın tepesine tırmanır, onlarla birlikte harman yerine gider. Broadway'in en kalabalık saatinde, kadanaların gerisinde yük arabasını sakin sakin süren güçlü kuvvetli zenci, savaştan zaferle dönen bir imparatordan daha güzeldir onun için. Bütün erdemleri anlar, bütün ödülleri alır, her türlü işte çalışır, bütün acıları çeker ve demirci dükkanının eşiğinde durup da balyozlarını başlarının üzerinde savurarak sırayla indiren, bellerine kadar çıplak delikanlıları görünce büyük bir zevk duyar. Köledir o, mahpustur, dövüşçüdür, düşmüş insandır, dilencidir. Kan ter içinde, kovalanan bir köle kapısına geldiğinde banyo teknesini doldurur ve masada bir yer hazırlar ona; dolu tüfeği onu korumak için köşede hazır bekliyordur; ona saldırmaya gelirlerse, kovalayanı öldürecek ve sanki bir yılan öldürmüşçesine rahat dönüp masaya oturacaktır. cümlelere dağıtan, ustalıkla bir kalıba sahip kesimlerin düzenlenişinde yatmaktadır. Taş üstüne taş koyarak değil koskoca bloklarla bir yapı kuran bir ulusun doğal şiir biçimidir bu. Zavallı bir düşünceyi yaldızlı süslere sarıp ortaya sürecek ve o dış zenginliğin altında ezilmesine izin verecek insan değildir o. Serçeleri, kartala benzesin diye şişirmez o; elini her açışında kartallar uçurur elinden, tıpkı çiftçinin tohumlarını toprağa savuruşu gibi. Bir dize beş hecelidir, öteki kırk, sonraki on heceli. Karşılaştırmalara yüklenmez, gerçekte karşılaştırmaz da. Ne görüyor, ne anımsıyorsa yazıyla, keskin bir dokunuşla dile getirir, yaratmak için yola çıktığı birlik duygusunu vermekte şaşmaz ustadır o. Amaçladığı resmin parçalarını Doğa'da gözlediği aynı düzensizlik içinde ortaya koymak için gizli sanatını kullanır. Öfkeyle bağırıp çağırıyorsa uyumsuz seslerle yapmaz bunu, çünkü aklın örneksemeler yoluyla bir konudan bir başka konuya düzensiz ya da zorlamasız gezinmesinin yolu budur da ondan. Ayrıca, bir an dizginleri elinden bırakmaksızın gevşetmişse hemen toparlar ve atlarını sıkı bir çekişle şaha kaldırır, dizeleri, mesafeleri yutarcasına dört nala kalkar. Bazan dik başlı aygırlar gibi sabırsızca kişnerler; bazan köpük içinde ve bembeyaz, bulutların üzerine tırmanırlar; bazan cesur ve kapkara bir öfke içinde toprağın karnına dalarlar ve uzun süre işitilir yerinden altından gelen gümbürtü. Kabataslak resimler yapar, ama denilebilir ki, hep ateşle. düşünülebilir. Zaman zaman, her dem canlı ve can alıcı belgeçlerine başvurmaksızın, yalnızca yetkin bir ustalıkla şiire bir sokup bir çıkardığı sesleri kullanarak tablolar çizer; bu teknik çeşitliliğiyle, tek bir biçemin tekdüzeliğinin tehlikeye sokabileceği ilgiyi sürekli kılar. Yabanıllar gibi, yinelemeleri kullanmak yoluyla hüzün uyandırır. Beklenilmeyen, zorunlu durakları herhangi bir kalıba uymaksızın boyuna değişir, yine de gelişmelerinde, duruşmalarında ve kesilmelerinde bilinçli bir düzen bulunabilir. Yığma yöntemini en iyi betimleme yöntemi olarak düşünür; uslamlamaları hiçbir zaman sıradan kanıt biçimine ya da tantanaları söylev biçimine düşmez, bunun yerine dolaylı söylemin gizinde, inandırmanın sıcaklığında ve esinin ateşli tonunda kendi dilini bulur. Kitabında ikide bir bizim İspanyolcadan sözcükler buluruz: viva, camarada, libertad, americanos gibi. Fakat onun karakterini, esrikliği apaçık dizelerine yerleştirdiği Fransızca sözcüklerden daha iyi ne gösterebilir: anlamlarını abartmak ister gibi ami, exalite, accoucher, nonchalant, ensemble sözcüklerini kullanır; ensemble sözcüğü özellikle coşturur onu, büyüler, çünkü ulusların ve dünyaların en mutlu birlikteliğini görür onda. İtalyancadan bir sözcük almıştır: bravura. Sonuç olarak, kas gücünü ve cesareti yücelterek; yanından geçenleri, ellerini hiç korkmadan kendi ellerine koymaya çağırarak; avuçları açık havaya dönük, yeryüzünün şarkısını dinleyerek; devcesine doğurganlıkları sevinçle bularak ve ilan ederek; tohumları, savaşları ve yörüngeleri epik şiirlerde toplayarak; arıların kanatlarının her dem uyanık özgürlüğün etek uçlarına dokunduğu Amerika'nın vadileri ve dağları boyunca oğul vermekte olan insanları gösterir şaşkın ve hayran çağlara. Dostluk çağlarını son tabakanın sonsuz sessizliğine doğru götürerek, Walt Whitman, dostlarıyla birlikte durur, dostları şarap verir ona, tahta masalarda baharın ilk tadını tattırır. Dünyaya eksiksiz, seven ve içten bir insanı gösterdikten sonra, maddeden kurtulacağı ve kendini arındırıcı havaya bırakarak patlamaya hazır bir tohum ve koku, \"bedenden sıyrılmış, utkulu, ölü olacağı mutlu saati bekler. Not: Metindeki dizelerin çevirilerinde Memet Fuat'ın ve Can Yücel'in çevirilerinden yararlanılmıştır."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/699085406307827712/ahmet-rasim-yaz%C4%B1lar%C4%B1n-kitaplar%C4%B1n-%C5%9Fark%C4%B1lar%C4%B1n", "text": "Tarihçi, gazeteci, şarkı sözü yazarı ve bestekar Ahmet Rasim 21 Eylül 1932'de Heybeliada'da öldü. Onunla tanışma şansına kavuşan Taha Toros, yazarı, ölümünün 55. yıldönümünde yayınlanan bir yazı ile anmıştı. Geçmişte, basın dünyamızda Ağabey olarak tanımlanan tarihçi, gazeteci, şarkı sözü yazarı ve bestekar Ahmet Rasim'in adı -çocukluk anılarım arasında- tarihçilik yönüyle yer alır. İlkokulu bitirdiğim yıl, bana üç türden, üç kitap hediye edildi. Bunlar, edebiyat ve tarih alanında, ilk okuduğum ya da okuyup kısmen etkilendiğim eserlerdi. Bunlardan biri, İhsan Raif Hanım'ın Gözyaşları adındaki şiir kitabı, ikincisi Refik Halid'in Guguklu Saati, üçüncüsü Ahmet Rasim'in dört ciltlik Resimli Osmanlı Tarihiydi. Osmanlı Tarihi, resimli olduğundan mı, dip notları niteliğindeki Faide başlıklı yazılarından dolayı mı, bana daha ilginç geldiydi. Tarih sevgisini filizlendiren bu eser, gerek o döneme göre sade bir dille yazılışı, gerek anlatılışındaki akıcılığı dolayısıyla, okuyanları büyülerdi. Olaylarla ilgili tarih bağlantılarını sağlamaktaki hüneriyle, bu dört ciltlik eserde okuyanların tarih zevkini güçlendirici bir nitelik vardı. Yine o yıllarda başlayan Ahmet Refik'in zevkli üslubuyla tarih sevgisini saygınlaştıran kitapları da bu alanda temel sayılabilecek eserleri oluşturmaktaydı. Öyle sanıyorum ki, -ileri bir tarih metodu bulunmasa bile- bizim nesle tarih sevgisi ve zevki vermiş olan eserler arasında Ahmet Refik ile Ahmet Rasim'inkiler başta gelirler. Bunlar, tarihi olayları yansıtırken, zaman zaman şiirleştirmişlerdir. Her ikisinin kitapları, bugün bile, fazla sadeleştirmeye gerek duyulmadan, zevkle okunabilecek yararlı eserlerdir. Ahmet Rasim Bey'e, birkaç kez gittim. Hastalığı sırasında bile. Tarihçiliği, fıkracılığı, besteciliği ve araştırmacılığı ile kültürümüzün her dalındaki yetenekli çalışmalarıyla tanınan Ahmet Rasim'e, Türk basınında Ağabey adı da verildiydi. Onun kişiliği ve fıkraları ile ilgili olarak, Atatürk'ün sofrasında geçen, bir iki sohbete burada değinmek istiyorum. Bunlar Ruşen Eşref Ünaydın'dan dinlenilmiştir. Ruşen Eşref Ünaydın, bilindiği gibi, Atatürk'ü Çanakkale'den tanımış olan bir yazardı. Sonraları milletvekili ve Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği görevinde bulunarak Atatürk'ün çok yakınında yer almıştı. - Ahmet Rasim Bey, Meclis'e yeni bir hizmet için değil, kalemi ile milletine yıllarca hizmet ettiği için girecektir. Ahmet Rasim adı, onun yaşamı süresince, insanın hatırına hemen içkiyi getirirdi. Bu alanda Neyzen Tevfik birinci gelirse, Ahmet Rasim ikinci sayılabilirdi. En çok içki içmiş kişilerdendi. - Şurada bir kova su, bir kova rakı olsa, bir eşek gelse, hangisini içer? - Neden içer? - Eşekliğinden içer!.. Profesör Mazhar Osman ile Ahmet Rasim'in adları, belki bir fıkraya tatlılık vermek için karıştırılmıştır. Yoksa aslında bu iki ünlü kişi, belki de böyle bir toplantıda hiç de karşılaşmamışlardır. Yakın yıllara kadar, baba ile oğlun, hele dede ile torunun birbirlerinin karşısında sigara içtikleri görülen olaylardan değildi. Böyle bir hareket, en büyük saygısızlık sayılırdı. Oysa Ahmet Rasim, hem oğlu hem torunu ile musiki toplantılarında kadeh tokuşturan nadir kişilerdendi! Ne var ki oğlu Mazlum Bey de, kızından doğan torunu, ünlü bestekarımız Osman Nihat Akın da Ahmet Rasim'in neslinden gelen ve içki yüzünden erken ölen kişilerdir. Üstat Ahmet Rasim, 21 Eylül 1932 günü Heybeliada'da öldü. Çok sevdiği Heybeliada Mezarlığı'nda denize bakan bir yamaçta, dile getirdiği İstanbul'un tarihi seması altında, güzel bestelerinden birini dinlercesine yatıyor. Ölümünün 55. yılında Ahmet Rasim başlığı ile yayınlandı."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/699085825600782336/necati-cumal%C4%B1-sait-faikteki-insanc%C4%B1l-%C3%B6z%C3%BC-hep", "text": "- Öykü, yaşamımızda en çok yeri olan bir türdür. Herkes, hemen hemen her gün, hem de günde birkaç kez başkalarına öyküler anlatır, ya da başkalarından öyküler dinler. Okuldan dönen çocuk, evde anasına babasına, okulu, öğretmenleri, yolda gördükleri ile ilgili olaylar anlatır. Ertesi gün okula gidince, bu kez evde olanlarla ilgili olarak arkadaşlarına yineler bu işi. Karı kocanın evde bir araya geldiklerinde hep böyle anlatacakları olaylar, izlenimleri vardır birbirlerine. Bu anlatılanlar hep öykü özellikleri taşırlar. Nedir ki, çok kişi bu işi yaparken sözlü bir kültürün, geleneğin, ya da okuyarak öğrendiklerinin kalıpları içinde kalır. O kalıplar içinde görür, kurar, anlatır anlatacaklarını. Öykücü ise, alışılmış kalıpların dışında, yaşamında, çevresinde, başkalarının göremediği öykü bütünlükleri bulan, sonra da bunu kendine özgü bir biçim içinde anlatan kişidir. Sait Faik, bütün yazdıklarıyla izlenimciydi denilebilir. Öykülerinin kendine özgü bir büyüsü vardı. Bu büyü yazdıklarına kendini verişinden geliyordu. Duyuları ile değerlendirirdi konularını. Sevdiği sevmediği insanlar vardı. Sevdiklerinden söz ederken rahatlar, sözü uzatır, sevmediklerinden söz etmek zorunda kaldıkça sıkılır, kızar, küfür ederdi sanki. Öykülerinin başlama, gelişme, bağlanmaları hep bu tutumu ile bağlantılıdır. Başkalarında kusur olan dağınıklık onun büyüsünü oluşturur. Örneğin ünlü öykülerinden birini, Kameriyeli Mezarı alalım. Bir koy, sonra martı yumurtaları üstüne uzayan betimlemeler, derken Hüseyin Avni'nin mezarını görür. Mezar taşının uyandırdığı çağrışımları sayar döker, beklenilmedik bir karşılaşma ile Hüseyin Avni'nin dulu üstüne kulağına gelen konuşmalar ile öyküyü tamamlar. Birbiri ile ilgisiz görünür ilk bakışta bu olaylar. Oysa o kendine özgü bir duyarlık ile yaşar anlattıklarını. İçtenliği, kendini öyküsüne adayışı ile bağışlatır dağınıklığını. Ona benzemeye çalışanların çoğunda eksik olan bu büyü, bu yazdığını yaşamaktaki kendini tüketiş, adayıştır. Sait Faik'in öykülerindeki insancıl özü öteden beri hep yakın bildim kendime. Sait Faik'in deneyinden çok şeyi öğrenerek, kaparak, yararlanarak yetiştim diyebilirim. Ama ben izlenimci değilim. Öykülerimde konu birliğine, duruluğa bağlıyım. - Değişik Gözle benim kişiliğimi açıkça bulduğum dönemin öykülerini bir araya getirir. Pek erken gelmiş bir kitap sayılmaz. Sabırla, daha önce yazdığım, ya da tasarladığım pek çok öyküyü yok ederek vardım o aşamaya. Değişik Gözlenin üçüncü baskısı bu yıl, on yeni öykümü topladığım Kente İnen Kaplanlar ile tek cilt halinde çıktı. İki kitabı bir arada okuyanlar yadırgamadı, eskimiş bulmadı Değişik Gözledeki öykülerimi. - Ödüle hangi kitapların katıldığını henüz tam olarak bilmiyorum. Okuyamadığım pek çok kitap var henüz. Katıldığını duyduklarım arasında Tarık Dursun K.'nın Bahriyeli Çocuku var. Henüz okuyamadım. Ama Tarık, usta, kişiliği olan bir öykücüdür. Jüri üyesi olsam kitabı üzerinde dikkatle dururdum herhalde. Bu arada yeni bazı öykücülerimizin kitaplarını okudum. Okuduklarım arasında Ayşe Kilimci, Yapma Çiçek Ustaları ile umut veren bir yazar. Nedir ki, öykülerinde henüz ayıklanmamış çok değişik etkiler var. Biçim araştırmalarına çok kaptırıyor kendini. Ben genellikle sevdim öykülerini. Onun yaşında onun anlatım ustalığına, tümcelerinin sağlamlığına varmış öykücü sayılıdır bizde. Nedir ki, öbür öykü kitaplarını henüz okumadığım için oyumu ona verirdim diyemiyorum. 1974'de Madaralı Roman Armağanı ilk kez verilirken, Yağmurlar ve Topraklar adlı romanınızın değerlendirme dışında tutulmasını istemiştiniz, katılma koşulu aranmadığı halde. Bu tutumunuzu göz önüne alarak sizden, Türkiye'de ödül ve armağanlar üzerine görüşlerinizi öğrenmek istiyoruz. - Ödüller, ödülü alanın değerini saptadığı kadar verenlerin de değerini açığa vurur. Dayanışmaların, önyargıların, duygusallığın ağır bastığı jüriler vardır. Bakarsınız nesnel değer ölçüleri bir yana bırakılır, kendiliğinden yönetmelik dışı bazı ölçüler oluşur bu türlü jürilerde. Toplumumuzun yapısına göre olağan karşılanması gereken bir tutumdur bu. Örneğin Madaralı ödülü köy çıkışlı yazarlara, kırsal bölgeleri anlatan romanlara veriliyor. Orhan Kemal ödülü ise polisin, 141., 142. maddelerin gadrine uğramış yazarlarla uğrayanları konu alan romanlara. Her iki ödülde bu tutum hemen hemen gelenekleşti. Ben karşı değilim buna. Ödüllerin kendilerine özgü nitelikleri olmasını hoş karşılarım kendi payıma. Nedir ki, o ödüllerin yönetmeliklerine de geçmelidir bu özellikler, herkesçe bilinmelidir. Bir de bunun tersi bir durum var bizde. Jüriden değil de ödüllere katılanlardan geliyor. Atatürk'ün görüşlerine, dilde özleşmeye karşı bir yazar Türk Dil Kurumu Armağanı'nı, Sait Faik'i kötüleyen bir yazar, Sait Faik Armağanı'nı bekleyebiliyor. Yani bu türlü yazarlar da hiçe sayıyor yönetmelikleri. Ödüller hakkında bir de şunu söylemek isterim. Verilen ödül ya yerini bulur ya da bulmaz. Toplumun benimsediği, değerini kabul ettirmiş bir sanatçıya verilen ödül, kamuoyunun da desteğini kazanır. Jüri bir bakıma kamuoyunun sözcüsü olur kararında. Kamuoyunun desteğini almayan ödüller boşunadır. Değersiz bir yapıta verilmişse o yapıtı kurtaramaz. Bizde olduğu gibi bütün dünyada böyledir bu. İvan Bunin, Nobel armağanı aldı diye, Gorki'den üstün sayılmıyor bugün. - Hem olumlu hem olumsuz etkileri oluyor. Örneğin, şiirde ulaştığım yalınlık, düzyazıda yalınlığa ulaşmamda yardımcı bir deney oldu. Oyun yazmak, konuları sahne kurallarına göre düşünmek, diyalog yazmak alışkanlığı, öykülerimi, romanlarımı, daha sağlamlaştırdı kanısındayım. Tiyatroda konu kurulur, sergilenir, bağlanır. Öykülerimi de bu kural içinde düşünmek yerleşmiş bir alışkanlıktır bende. Değişik dallarda çalışmamın olumsuz yanı ise şu: Bir türden öbürüne geçerken her seferinde bocalarım. Şiir yazıyorsam, söz gelimi, o ara başka bir şey yazamam. Mektup bile. Şiirden öyküye geçince de beş on gün toparlayamam söyleyeceklerimi. Yazdıklarım tekdüzeliği girip çalışmam kolaylaşmaya başladı mı, kuşku ile karşılarım yazdıklarımın değerini. Tür değiştirmek zorundaymışım gibi gelir bana. Kolaylıktan daima kaçınırım."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/699087535273623552/fethi-naci-postmodernizm-ger%C3%A7eklikten-uzakla%C5%9Fmak", "text": "Birçok okurun beğeni düzeyini yükseltmesinde onun büyük payı var. Yaşam serüveni, Türkiye'deki eleştiri, yazarlık ve yayıncılığın durumunu gösteren Fethi Naci, Yazmak benim için her zaman kurtarıcı olmuştur diyor. - İlk yazım, 1943 yılında, Erzurum gazetesinde yayımlanmıştı; çok sevdiğim babaannemin ölümü üzerineydi. Erzurum gazetesinde 1943, 1944 yıllarında şiirler, hikayeler yayımladım. O yaşlarda birinin, adını basılı olarak görmesinin heyecanını hala anımsarım; gazetenin çıkacağı gün, gazete binasının önüne gidip beklediğimi unutmam olanaksız! 1945'te, lise son sınıftayken, İstanbul'da yayımlanan İstanbul dergisinde, Yedigün'de, Giresun'da yayımlanan Yeşilgiresun gazetesinde, Halkevi dergisi Aksu'da şiirler yayımladım. Liseyi bitirdikten sonra pek şiir yayımlamadım. Yeşilgiresun'da birkaç hikayem çıktı. En son yazdığım Mumlar adlı hikayem 1949'da Yeşilgiresun'da yayımlandı; Sait Faik'i anlatan bu hikayeyi Bir Hikayeci: Sait Faik... adlı incelememin sonuna koydum. İktisat Fakültesi'ni bir kamu kuruluşundan burs alarak okumuştum. Sekiz yıl mecburi hizmet\"im vardı. Konya Ereğlisi'ndeki Sümerbank Bez Fabrikası'nda 14 ay çalıştım. İktisat Fakültesi'ne asistan olarak dönmek istiyordum. Asistanlık sınavını kazandım. Prof. Hazım Atıf Kuyucak, sınavı kazananlar arasından beni seçmiş ve bunu Fakülte Kurulu'na bildirmişti. Fakülte kalemindeki bir polis memurunun benim için \"Komünisttir! demesi üzerine o zamanlar dekan olan Prof. Ömer Lütfi Barkan o kadroyu lağvetti. Kısa bir süre sonra İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği kurucuları ve yöneticileriyle birlikte tevkif edildim. Sorgusu yapılan herkes tahliye edildi. Çünkü bu tevkiflerin, yeni iktidara gelen Demokrat Parti'nin ünlü 141. ve 142. maddelerini daha da ağırlaştırmak için kamuoyu oluşturmaktan başka amacı yoktu. Bir buçuk ay yattıktan sonra Sultanahmet Cezaevi'nden çıktım. Gidecek başka yerim olmadığı için Giresun'a gittim. Kendi şehrimde dört ay bir sürgün hayatı yaşadıktan sonra İstanbul'a döndüm. Sultanahmet\"te tanıdığım arkadaşlar Yeryüzü adlı bir dergi çıkarıyorlardı; yazmamı istediler. Ben de \"Oktay Deniz takma adıyla yazmaya başladım. Üniversiteye dönseydim bilim adamı olacaktım, dönemediğim için eleştirmen oldum... İstesek de, istemesek de hayatımızı rastlantılar yönlendiriyor... O tevkifin büyük bir faydası oldu: Sümerbank beni işe almadı; böylece bir buçuk ay hapis yatarak mecburi hizmet\"i ödemiş oldum! yeni bir imza oluşturdum. İlk yazım yayımlanır yayımlanmaz Nurullah Ataç, Ulus gazetesinde bir yazı yazdı. O yıllarda Ataç'ın, bırakın adı sanı bilinmeyen bir genç hakkında müstakil bir yazı yazması, ünlü şairlerin, yazarların yalnızca adlarını anması bile o şairler, o yazarlar için bir mutluluk kaynağı olurdu. Ataç, yaşadığı sürece yazılarıma ilgi gösterdi, yazılarımdan söz etti. İnsan Tükenmez (1956) yayımlanınca iki yazı yazdı. Ulus'ta, yetinmedi, Varlık dergisinde de iki yazı yazdı. Ataç, yazılarımdaki düşüncelere karşı çıkıyordu ama yazış biçimimi beğeniyordu, bunun için tutuyordu beni. - Önce ilk önemsiz okumalar\"dan başlayayım. İlkokul birinci sınıfta okuyup yazmayı öğrenince ikinci sınıfta dergi almaya başlamıştım. Kapı komşumuz Fikri Taş, benden üç yaş büyüktü; ailesi bizimkinden de fakir olduğu için, \"dergi al da birlikte okuyalım, demişti. Okul kitabı dışı okumalar böyle başladı. (On beş yıldır gitmediğim Giresun'a 1997 Temmuzu'nda gittiğimde, Giresun'a vardığım akşam, o gün Fikri'nin toprağa verildiğini öğrendim...) Hiç unutmam, haftalık formalar halinde yayımlanan Çırak Uçman adlı bir çocuk romanı vardı; o formalar Giresun'a gelince, babaannemi karşıma alırdım, yüksek sesle okurdum. Çırak Uçman'ın Oğuz adlı bir kahramanı vardı; babaannemle birlikte Oğuz'un Giresun'un da üstünden geçmesini aylarca beklemiştik. İlk vnemli dkumalar, Erzurum Lisesi'nde başladı. Ortaokul ikinci sınıfa geçtiğim yıl sınava girmiştim; altı yüz küsur öğrenciden yalnızca altı kişi parasız yatılı sınavını kazanmıştık. Bizim sınava girdiğimiz yıldan önce sınava girip de kazananları hep İstanbul'a, Haydarpaşa Lisesi'ne gönderirlerdi; bizi ve bizden sonrakileri Erzurum Lisesi'ne yolladılar. Erzurum'a kar yağdı mı her yer aylarca kar altında kalırdı. Lisenin bahçesindeki karlar Nisan ayına doğru erimeye başlayıp da toprağı görünce, Bahar geldi! derdik. Haftalarca okuldan çıkmadığımız olurdu. Okumak dışında yapacak pek bir şey yoktu. Lise yıllarında okul kitaplığının düzenlenmesine yardım ettiğim için kitaplıktaki dergilerden, kitaplardan dilediğim gibi yararlanabiliyordum. O eski, büyük boy Varlık'lar, Yurt ve Dünya'lar... Bütün parasızlığıma rağmen aldığım İstanbul, Büyük Doğu, Yaratış dergileri... Erzurumlu sınıf arkadaşım Oğuz Öğün, babasının okuduğu Ulus'tan Ataç'ın yazılarını keser bana getirirdi. Fransızcamı geliştirmek için Baudelaire'in Les Fleurs du mal'ini Haşet Kitabevi'nden ödemeli getirtmiştim. Onuncu sınıfta Necmettin Halil Onan'ın İzahlı Divan Şiiri Antolojisi'ni, yıl boyunca, ders kitabı olarak okumuştuk. Divan şiirini seviyordum. Aruzu o yıllarda öğrendim. Lise yıllarımdan bir anı: Edebiyattan sınava girmiştim. Hocalardan biri bir soru sordu, dokuzuncu sınıfta iken edebiyat hocamız olan, şiir yazdığımı bilen ve beni destekleyen Sıtkı Bey, benim yerime kısaca cevap verdi, sonra da bana Son yazdığın şiiri oku! dedi. Okudum, on verdiler, çıktım. Erzurum Lisesi'ndeki edebiyat hocası İzzet Deliçay, Orhan Seyfi Orhon'un Çınaraltı dergisini okuyanlara bir not fazla vereceğini söylerdi! Kentle, halkla ilişkimiz yoktu! Ben son sınıftayken İkinci Dünya Savaşı sona erdi ve Erzurum'da kimsenin aklına bunu kutlamak gelmedi! İlk önemli okumalar\", Marksizmden söz eden kitaplarla başladı. İktisat Fakültesi'nde, o yıllarda, Marksizmden söz eden öğretim üyeleri hep anti-Marksist yorumlar yaparlardı ama bir Beyazıt Kitaplığı'nda Manifest'in Türkçe çevirisini bulabiliyorduk; Engels'in Cemiyetin Asılları, Lenin'in bir iki kitabı İkbal Kitabevi'nce yayımlanmıştı ve serbestçe satılıyordu. Carlo Cafieri'nin bir Kapital özeti vardı. Sonra Editions Sociales'in ucuz kitapları gelmeye başladı. Kadırga Talebe Yurdu'nda Milli Eğitim Bakanlığı'nın yayımladığı klasiklerin çoğu vardı; bir yandan onları okurken, bir yandan da genç yazarların neredeyse hepsini okuyordum.. - 1995'in yazında eleştiri yazılarını bırakıp anılarımı yazmaya iten, kırgınlık, küskünlük değildi. O yaz, epeydir üzerinde çalıştığım Reşat Nuri Güntekin'in Romancılığı adlı son incelememi bitirmeye karar vermiştim, bunun için çalışmamı dağıtmak istemiyordum; yalnızca Reşat Nuri okumak, Reşat Nuri yazmak istiyordum. Ama yıllardır yazdığım Adam Sanat'a yazmayı da sürdürmek gereğini duyuyordum. Yıllardır anılarımı yazmayı düşünüyordum ve bir türlü başlayamıyordum. Anı yazmak için kitap okumak gerekmiyor, malum, ben de kitap okuma gücümü Reşat Nuri'ye yönelttim ve anılar yazmaya başladım. Daha önceleri de eleştiriden, koptuğum demeyeyim, uzaklaştığım olmuştu. Eleştiri Günlüğü 1. Kitap'a bakıyorum: Eylül 1983'ten Mayıs 1984'e kadar yazmamışım. Gücünü Yitiren Edebiyat'a bakıyorum: Ağustos 1987'den Şubat 1989'a kadar yazmamışım. En son 1995 sonbaharından 1996 sonuna kadar yazmayı bırakmışım. - Reşat Nuri'nin Romancılığı hakkında dört yazı yazıldı: Memet Fuat, Tarık Dursun, Prof. Gürsel Aytaç ve Doğan Hızlan yazdılar. Bir inceleme kitabı hakkında dört yazı küçümsenecek bir sayı değildir; bu bakımdan, son kitabınızdan hiç söz edilmemesi sözünüz gerçeği yansıtmıyor. Reşat Nuri'nin romancılığı hakkında yazı yazılmamasından çok iki olgu beni üzdü: Hiçbir edebiyat dergisi bu kitabın adını anmadı, bu bir. Okur, bu kitabı okumak gereğini duymadı, bu iki. Şimdilerde bu kırgınlığınız biraz geçmiş görünüyor. - Geçmedi. Reşat Nuri'den sonra Halit Ziya Uşaklıgil'in, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın romancılıkları üzerine birer kitap yazacaktım, vazgeçtim. - İstanbul'a 1945 yılında geldiğim zaman ilk tanıştığım yazar Oktay Akbal'dı. Oktay Akbal'ın bazı kitapları erken tanımam konusunda bana yardımları olmuştur. Sonra edebiyattan çok ekonomiye, daha doğrusu Marksizme önem verdiğim bir dönem var. Ardından on dört ay Konya Ereğlisi'nde çalışma... Tutuklanma... 1951 güzünde İstanbul'a döndüğüm zaman Yeryüzü dergisinde Oktay Deniz takma adıyla hem ekonomik-toplumsal-siyasal konularda, hem de edebiyat üzerine yazılar yazmaya başladım. Ardından Beraber dergisinde gene takma adla aynı konularda yazılar... Oktay Deniz\"in nasıl merak edildiğini, herkesin \"Kim bu adam? diye sorduğunu yaşadıktan sonra artık ilişkiler\"in beni etkilemesi söz konusu değildi. 24-25 yaşlarından başlayarak dostluk, arkadaşlık ilişkilerim, benden 15 yaş büyük yazarlarla bile hep \"eşitlik ilkesine göre yürüdü. Çok güzel anılarım var - çok kötüleri de. Bir başkası, bir şiirini eleştirince, benim bir gazetede haftada bir köşe yazısı yazmamı önleyebildi... Üstelik bunlar solcu olduklarını söyleyen insanlardı. Bunun içindir ki edebiyat dışından olan dostlarımın sayısı edebiyatçı dostlarımdan çoktur. - İnsan Tükenmez'deki yazılar Marksizmin klasiklerinden ve Fransız Marksistlerinden öğrendiklerimi edebiyatımızın sorunlarına uygulama çabası diye değerlendirilebilir. O zamana kadar söylenemeyen pek çok şeyin o küçük kitapta söylenmesi birden ortalığı sarsmıştı. Ataç'ın kitap hakında yazdığı dört yazıdan birinde söyledikleri bunu gereğince açıklıyor: İnsan Tükenmez'i, Bay Fethi Naci'nin bu adla topladığı yazıları okuyorum. Çok söz söylenebilir o betik üzerine. Öyle sanıyorum söylenecektir de. Kimi, örneğin Yeni Ufuklar'da, Yeditepe'de yazanlar pek beğenecek, pek önemli sayacak, bilimsel bir yöntemle bizde eleştiriyi yenileştirdiğini, büyük doğruları yayıp gözleri açtığını söyleyeceklerdir. Kimi de ürperecektir; yavuzlar yavuzunun, yıkıcılar yıkıcısının, Şeytan'ın parmağını görecekler bu betikte, yırtılmasını, yakılmasını isteyeceklerdir. İnsan Tükenmez'deki eleştirileri yazarken en beğendiğim eleştiri tanımı Plehanov'un tanımıydı: Maddeci eleştiri bir eserin özünü sosyolojik dile çevirmektir. Plehanov, bununla yetinmemek gerektiğini, eserin biçimini de eleştirmek gerektiğini yazıyordu ama ortada yararlanabileceğimiz örnekler yoktu. Bunun için benim eleştirilerim de içeriğe yönelik, toplumbilimsel yanı ağır basan eleştirilerdi. Bir edebiyat eserinin edebiyat hazzı verebilmesi için biçimin de yetkin olması üzerinde duruyordum -ama o kadar. İnsan Tükenmez'e baktığım zaman birtakım yeteneksiz şairleri ve yazarları yalnızca solcu oldukları için, hapishanelere girip çıktıkları için tutmuş olduğumu görüyorum. İyimserlik-kötümserlik hakkındaki düşüncelerimin çoğunun Türkiye gerçekleriyle uyuşmadığını görüyorum. Olumlu tip sorununun kökünde yatan parti çizgisine uyma zorunluluğunun sanatçıyı yaratma özgürlüğünden nasıl uzaklaştırdığını göremediğimi görüyorum. - Epey geç yaptım askerliğimi. Önce İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği davası vardı, 141. başladı. Bu dava da sonuçlanınca askere gitmeye karar verdim. Yaş, otuzu geçmişti. Neyse ki okul dönemini, İstanbul'da, Genelkurmay'a Fransızca mütercim olarak atandığımı bildirdiler. Ne var ki Genelkurmay'a gitmeden üç aylık bir kıta hizmeti vardı. Beni Haber Merkezi'ne verdiler. O zamanlar lise, meslek lisesi, vb. mezunları da yedek subay oluyorlardı; bizim 48. dönemde yüksek öğrenimliler toplamın yüzde 10'u kadardık. Benim işim, gelen yazıları kaydetmek ve alay komutanına götürmekti. Bir ay sonra çift aylı zarfların birinden pek de hoş olmayan bir yazı çıktı: Asteğmen İsmail Naci Kalpakçıoğlu'nun Genelkurmay'a tayini iptal edilmiştir. Kıtada kalacaktır. Dosyası ayrıca gönderilecektir. Bir saat sonra, beni bir bölük komutanının emrine verdiler. Bana bir oda ayırmışlardı. Bir şey yapmadan oturuyordum. Askerle ilişkide bulunmamı istemiyorlardı. Bir gün, bir rastlantı sonucu, eğitim malzemesi olarak tüfek, vb. resimlerine gereksinim olduğunu öğrendim. Bölük komutanına eğitim için gerekli resimleri yapabileceğimi söyledim. Bir örnek verdi. Yaptım. Çok beğenildi. Beni başka taburlardan da çağırmaya başladılar. O zaman rahatladım: Ankara'dan sürülmek tehlikesi yoktu. Bizden önceki dönem yedek subaylar terhis edilince beni levazım bölümüne verdiler. Büsbütün rahat ettim: Çünkü levazımcı\"lar nöbet tutmuyorlardı. Mütercimlik tayinimin iptal edildiğini kimseye söylememiştim. Sonradan Edip Cansever anlattı: Orhan Kemal, \"Bu ne biçim komünistlik! Herif, Genelkurmay'da mütercim! diye dedikoduya başlamış. Fethi Naci imzasıyla yazdığım ilk yazıda, Orhan Kemal'in bir hikayesini eleştirmiştim. Ataç da o ilk eleştiri için Ulus'ta bir yazı yazmış, beni övmüştü. Bunlar yetmiyormuş gibi Yaşar Kemal'in 1955'te yayımlanan Teneke'si için de coşkulu bir yazı yazmıştım. Bütün bunlar Orhan Kemal'in bana fena halde kızması için yeterliydi. Bir aylık izinle İstanbul'a gittiğim zaman Edip, Çengelköy'de eşi dostu topladı, Orhan Kemal de gelmişti. Bir öğle yemeği yedik. Orhan Kemal'le karşılaştıktan beş-on dakika sonra buzlar erimiş, karşılıklı espriler başlamıştı. Dost ve Pazar Postası dergilerinde yazıyordum. Askerlikte yazdığım yazılar bir kitap dolduracak kadar olunca, Muzaffer Erdost, Açık Oturum Yayınları'nda ikinci kitabımı yayımladı: Gerçek Saygısı. Yıl, 1959. Bir hayli endişeli başladığım askerlik umulmadık bir rahatlık içinde geçti. - Yön dergisinin iki dönemi var: 20 Aralık 1961'de ilk sayısı yayımlanan Yön, 5 Haziran 1963'te yayınını durdurmuştu; Yön'ün ikinci dönemi, 25 Eylül 1964'te başladı ve 30 Haziran 1967'de sona erdi. İkinci Yön'ün hazırlık döneminde Doğan Avcıoğlu İstanbul'a geldi; şimdiki Nimet Abla gişesinin yanında Ege Lokantası vardı, bir akşam yemeği için orada toplandık. Davetliler arasında Rauf Mutluay, Ayperi Akalan ve daha birkaç kişi vardı. Doğan, Yön'de yazmamı istedi; sayfa düzenini bile yapmıştı kafasında: Derginin arka sayfasında yazacaktık: Üstte ben, altta Mehmed Kemal! Kurucuları arasında olduğum Türkiye İşçi Partisi organı Sosyal Adalet'ten kopmuştum, ayrıca, o günlerde Sosyal Adalet Sıkıyönetim'ce kapatılmıştı. Türkiye İşçi Partisi'nden de ihraç edilmiştim. Yazmak, her zaman kurtarıcı olmuştur benim için; Doğan'ın önerisini kabul ettim. Rauf Mutluay da yazacaktı; devlet memuru olduğu için Samih Emre takma adıyla yazacaktı. Bir süre sonra Yön'ün sanat sayfalarını yönetmemi istedi Doğan. Selahattin Hilav ve Edip Cansever'le konuştum; bana yardım etmeyi kabul ettiler. Öbür gün TİP'e oy vereceğim. İkide bir kendi kendime bunu tekrarlıyorum: Öbür gün TİP'e oy vereceğim. Yaşamalı günlerdi o günler, umutlu günlerdi. - Sümerbank, 141. maddeden tutuklandığım için beni işten attı. Yıl, 1951. O yıllarda işsiz kalan solcular genelikle muhasebeci olurlardı; ben de Ayvansaray'da, bir fabrikada yıllarca muhasebecilik yaptım. Askerlik dönüşü, Bakırköy-Yenimahalle'deki Emayetaş fabrikasına girdim. Personel işlerine bakıyordum, ayrıca murahhas azanın yardımcısıydım. 1960-1964 arasında rahat rahat çalıştım o fabrikada, ama 1964'te işler değişti; toplu iş sözleşmeleri ve grevler dönemi başlamıştı. İşverenlerin toplantılarına murahhas aza ile birlikte katılıyordum. Ve işverenler, toplantılara katılan Naci Kalpakçıoğlu'nun Yön'de yazan Fethi Naci olduğunu öğrendiler. Murahhas azaya beni toplantılarda görmek istemediklerini söylemişlerdir. İşten çıkarıldım. On bin lira tazminat verdiler. O ayın aylığı, yıllık ücretli izin ve bankadaki parayı da bu on bine ekleyince 17.000 liram oluyordu. Arkadaşım Enver Aytekin Tanin gazetesinden ayrılınca Sosyal Yayınlar'ı kurmuştu, pekala yürütüyordu da. Patronlar bana artık iş vermezlerdi, bunu biliyordum. Düşündüm taşındım, yayıncılıktan başka bir şey yapamayacağımı gördüm. Elimde hazır bir kitap vardı, çünkü yazıları daha önce Yön'de yayımlanmış olan Az Gelişmiş Ülkeler ve Sosyalizm. Ama önce bir işyeri kiralamak gerekiyordu. Aradım aradım, bulamadım. Doğan Avcıoğlu, Yön'ün bürosunu kullan, doğru dürüst bir yer buluncaya kadar idare ederiz. dedi. (İşten atılıncaya kadar yazdığım yazılar, Üçüncü Dünya Konuşuyor köşesinin hazırlanması ve sanat sayfalarının yönetimi için Yön'den hiç para almamıştım; işten atılınca Doğan ayda 600 lira ödemeye başladı.) Az Gelişmiş Ülkeler ve Sosyalizm, 1965 Mayısı'nın sonunda, Gerçek Yayınevi'nin ilk kitabı olarak çıktı. 17.000 liralık sermaye\"nin 12.000 lirası bu kitaba gitmişti! Altı ayda 6000 sattı ve ikinci baskı yaptı. Ama yayımlanacak başka kitap yoktu; 1965 yazında Emperyalizm Nedir'i yazdım. 1968'de \"100 Soruda dizisine başladım. Galiba ölünceye kadar da yayıncılığı sürdürmek zorundayım. - Gerçek Yayınevi vardı, şimdi de var. Bunun için sorunuzu hiç düşünmedim. - Ben yıllarca iyi bir Marksist olmaya çalıştım. Klasik iktisat öğrenimi görmenin yararları oldu. Gerçi 25 Şubat 1966 tarihinde Yön'de... Sosyal bilimler okuyan öğrencilerin de, bilim adamlarının konferanslarını dinleyenlerin, yazdıklarını okuyanların da unutmamaları gereken bir gerçek vardır: Bugün, ekonomi bilimi diye önlerine sürülen burjuva ekonomi politiğidir, devrini tamamlamış bilgiler, fosilleşmiş bilgiler toplamıdır. Ben de şu bizim İktisat Fakültesi'ni bitirenlerdenim, ödüm kopuyor bir yazımda o fakülteden öğrendiklerimi -farkında olmadan- tekrarlarım diye!.. yazmışım; ama İktisat Fakültesi'nde hiç olmazsa mal\"la \"meta ya da kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki farkları öğrenirsiniz; bunları öğrenmeden Kapital'i okumak, olanaksızdır demeyeyim, ama çok zordur. 27 Mayıs 1960'tan sonra, o eski deyişle, nispi bir özgürlük ortamı doğmuştu. Vatan'daki yazıişleri müdürü dostum Turhan Tükel'den söz etmiştim; öteki yazıişleri müdürü Ali Gevgilili de dostumdu. Bana makaleler yazmayı ilk öneren Ali'dir. Sonraları Turhan da desteklemiştir. Cemal Süreya, bir yazısında, Edebiyatın nabzı dergilerde atar. demişti; ekonomi, politika, toplumsal gelişmeler konusunda da yeni düşüncelerin nabzı dergilerde atar; bunları izlemezseniz, farkında olmadan, hala anneannenizin margarinini kullanırsınız. Edebiyatın yerini siyasanın alması, mutluluk veren bir duyguydu. Türkiye'de bir seyirci gibi yaşamadığınızı, bir şeyler yapabildiğinizi görüyordunuz. Ben yıllarca kendimi buna hazırlamıştım. Sonunda düşlediğim şeyleri gerçekleştiriyordum. - Politika yazılarını, sol'un ilk büyük bölünüşünün ortaya çıktığı, 1968 yılında bıraktım. Ondan sonra edebiyata kesin dönüş yaptım. 10 Türk Romanı'na 1960'ta başlamıştım. Dört ya da beş roman üzerine yazdıklarım İstanbul'da yayımlanmaya başlayan Pazar Postası'nda çıkmıştı. Memet Fuat beni yazı için sıkıştırıyordu. Memet'in ve Edip Cansever'in baskılarıyla 10 Türk Romanı'nı tamamladım. Edip, kalan yazıları yazdırmak için öylesine dostça bir ilgi gösterdi ki, ben de kitabı Edip'e ithaf ettim. Siyasanın odağındaki yıllar\"ım edebiyat anlayışıma zarar vermemiş; çünkü siyasetle uğraşırken Yön'ün de, Ant'ın da edebiyat sayfalarını yönetiyordum, edebiyattan kopmamıştım. Siyasetin en kötü etkisi, sanatçılara yukardan bakmak olur, sanatçıları \"gütmeye kalkışmak olur; bütün kötü siyasetçiler böyledir: Siyasetçi olamadan siyasal yaşamım sona erdi. - Önce yazarın özgürlüğü açısından büyük bir fark var. Adam Sanat dergisinde Moskova-Tiflis, 1972 başlığıyla anılarımı yazarken belirtmiştim: 1972'de Moskova'da ve Tiflis'te beni rahatsız eden gerçeklerle karşılaşmıştım ama bunları yazmaya cesaret edememiştim, kendi kendimi sansür etmiştim, susmuştum; hiç olmazsa Moskova'ya giden bütün solcular gibi Moskova'yı övmeye kalkışmamıştım. Moskova-Tiflis izlenimlerimi ancak 25 yıl sonra, 1997'de yazabildim. Yazarın işi muhalefettir. diyorduk; ama ben ilk defa, dostum Engin Cezzar'ın bir TV programında, Yazarın işi elbette muhalefettir, ama yalnızca kapitalist düzende değil, sosyalist düzende de yazarın işi her zaman muhalefettir. diyebildim. 1958 yılında Bir autocritique denemesi\"ni yazarken gerçek bir yazar özgürlüğüne doğru ilk adımlarımı atıyordum. Ancak şimdi, 1997'de, kendimi gerçekten özgür hissediyorum. Edebiyata da \"özgürce bakabiliyorum. Özgürlük bana bağışlanmadı, özgürlüğümü ben kazandım. Bunun öyle pek de kolay gerçekleşmediğini söyleyebilirim. Haklarında yazdığınız yazılar yüzünden size darılan pek çok yazar var. Önceleri darılmayanlar da sonradan size çok kızdılar. Bir tek Yaşar Kemal ile dostluğunuzun bozulmadığını söylüyorsunuz. Ben gene de şunu sormak istiyorum. Sizin de bazen o kadar da sert yazmasaydım ya da, Kantarın topuzunu bu kez kaçırmışım ya da, Yanlış yazmışım, haksızlık etmiştim, dediğiniz oldu mu? Varsa eğer böyle durumlar, okurlarınız bunu sizden duymak isteyecektir. - Benim için yazar değil, eser vardır. Bir yazar, bir eserini beğendiğim zaman bütün eserlerini de beğeneceğimi sanıyor. Keşke öyle olsa! O zaman kimse bana darılmaz. Ama bunun böyle olması için, o yazarın beğendiğim eserinden sonra yayımladığı eserlerin de en azından beğendiğim eser düzeyinde olması gerekir; o düzeyin altında ise niçin beğeneyim o eseri. Bir örnek: Mehmet Eroğlu'nın Issızlığın Ortasında adlı romanı yayımlanınca Bir roman olayı: 'Issızlığın Ortasında' başlıklı bir eleştiri yazmıştım. (Eleştiri Günlüğü I. Kitap, s. 163-167) Hiç tanımadığım biriydi Mehmet Eroğlu, kitabını beğenmiştim, yazmıştım. Arkadan Geç Kalmış Ölü çıktı. Kötü bir romandı. Arkadan Yarım Kalan Yürüyüş çıktı. O da kötü bir romandı. Sonra Adını Unutan Adam çıktı. O da berbat bir romandı. Düşünün, Mehmet Eroğlu'nun ilk romanını beğenmişim, övmüşüm, sonra üç romanı çıkıyor, hiçbirini beğenmiyorum ve susuyorum... Olacak şey değil! Benim de okurlara karşı bir sorumluluğum var. O ilk yazıyı yazmasam mesele yoktu; ama o övgüden sonra susmak mümkün değildi. Adını Unutan Adam için bir eleştiri yazdım ve romanın insansız bir roman olduğunu gösterdim. Epey zamanımı aldı o eleştiri, ama şimdi içim rahat. Artık Mehmet Eroğlu'nun bundan sonra çıkacak romanlarını okumasam da olur. Ha, Mehmet Eroğlu da sürüye uydu: O eleştiriden sonra bir daha aramadı beni. Özetlersek, sizin o sıraladığınız durumlar hiç olmadı. - Hayır. Ne var ki günümüzde yazılan şiirlerin çok azını seviyorum. Eskiden çok şiir okurdum, sayısız dize, beyit vardı belleğimde; son zamanlarda fazla şiir okumadığımı itiraf etmeliyim. Okuduğum zaman da eskiden sevdiğim şiirleri okuyorum. Bir de kendimi romana çok verdim. Roman, çok fazla zaman isteyen bir eleştiri alanı. Düşünün, Ahmet Haşim'in yazdığı bütün dizelerin toplamı 1436! Ben yalnızca Yaşar Kemal'den 8000-9000 sayfa kadar okudum... - Sonradan vazgeçtiğim yazarlardan birini daha önceki sorulardan birine cevap verirken açıklamıştım: Mehmet Eroğlu. Vazgeçtiğim, yazdıklarını artık merak etmediğim başka yazarlar da var. Vedat Türkali'nin 1975'te yayımlanan Bir Gün Tek Başına adlı romanını çok sevmiştim; ama bu romandan sonra yayımladığı Mavi Karanlık ve Tek kişilik Ölüm adlı romanları berbattı. Hele Tek Kişilik Ölüm! Bu kadar berbat bir roman çok az yazılmıştır. Bu iki romanı okuduktan sonra, arada çıkan Yeşilçam Dedikleri adlı romanını okumadım. Bir zamanlar pek umut bağladığım Selim İleri'nin cinsellik sömürüsünden medet umar hale geldiğini görünce (Orhan'ı deli gibi arzuluyordu. Hatta, korkunç ama, sevişmek de yetmiyor, pislikte debelenmek, boğulmak için çırpınıyordu. Öyle çırılçıplak yataklara uzanmış, Orhan yaklaşıyor, boydan boya bu çıplak gövdeye işiyor! İşiyor! İşiyor!) yazdıklarını okumamaya karar verdim. Erhan Bener'in, Ayla Kutlu'nun sevdiğim birer romanları vardır, ondan sonra o kadar çok sıradan romanlar yazdılar ki artık okumuyorum yazdıklarını. Bir de değişik bir durum var: Tahsin Yücel'in Aykırı Öyküler'ini 1991'de okumuş, Son Yılların En Güzel Hikaye Kitabı başlığıyla bir eleştiri yazmıştım. Peygamberin Son Beş Günü adlı romanını 1992'de okudum, en uzun eleştirimi o roman için yazdım: Kitap sayfasıyla tam 37 sayfa! Tahsin Yücel'i Kurulu düzeni eleştirmekten kurulu düzene muhalefet edenlere muhalefet eden bir çizgiye geçmekle eleştiriyordum. Bu yıl okuduğum Vatandaş ise nefis bir anlatıydı: Yazımın başlığı da Tahsin Yücel'den bir başyapıt idi. Bende önyargı yoktur! yazarken yeniden okudum ve çok kötü bir roman olduğunu gördüm. - Günümüz Türk romanı, çok kalın çizgilerle bir değerlendirme yaparsak, toplumsal koşullarla ilişkisini, bu ilişkinin büsbütün dışına çıkamayacağına göre, en düşük düzeyde tutmaya çalışıyor. Türkiye'nin üzerinden bir buldozer gibi geçen 12 Eylül, edebiyat dünyasını da etkiledi. Bunu açıkça görmek için 12 Mart romanları ile 12 Eylül romanları\"nı karşılaştırmak yeter. 12 Mart romanları, soylu davalar için kendilerini harcayan gençlere ağıtlar yakar, onlara sevgiyle yaklaşır, onları yüceltir. Oysa 12 Eylül romanları, genellikle, o gençlerle alay eder, onları aptal yerine koyar; yani 12 Eylül romanları, bir bozuk düzene muhalefet eden gençlere muhalefetin romanıdır. Bu durum, edebiyatımızın nereden nereye geldiğini açıkça göstermektedir. Postmodernizm, yaşanan gerçeklikten uzaklaşmak için bir sığınak oldu. - Yıldız Ecevit, Orhan Pamuk'u Okumak adlı kitabında şöyle yazıyor: 'Metinlerarasılık 'legal' bir edebiyat ögesi durumuna gelmiştir son dönem romanında. Yazar, okuyup etkilendiği bir başka metinden yola çıkarak, ondan birçok öge içeren anlatılar ortaya koyuyor ve bunu, Dante'nin 'Yeni Hayat' başlıklı kitabından esinlenerek aynı isimde bir roman yazan Orhan Pamuk gibi göğsünü gere açıklayabiliyordur. Metinlerin içinde, Alman tiyatro yazarı Heiner Müller'de olduğu gibi Hamletler, Macbethler kol geziyordur artık. Yazar, katkıda bulunmakta zorluk çektiği, kendine giderek yabancılaşan dış gerçeği yeniden üretmek yerine, çoğu kez daha önce üretilmiş kurmaca yapıtların dünyasında gezinmeyi, kurmaca gerçeklik düzleminden yola çıkarak üretmeyi yeğliyordur postmodern romanda. Gerçeği ikinci elden üretmek demektir bu. (s. 19) - Bir romancı, romanını yazarken, özyaşamından da, başkalarının yaşamından da yararlanabilir; olağandır bu; ama romanını özyaşam üzerine kurmaya kalkışırsa gündelik yaşamın ayrıntılarıyla kurmaca dünyanın kuralları çatışır, hem başarılı bir kurgu sağlanamaz, hem de roman -yazarına ne kadar ilginç, ne kadar vazgeçilmez gelirse gelsin- okuru ilgilendirmeyen bir yığın ayrıntıyla dolar. Çünkü günlük yaşamın ayrıntılarıyla kurmaca dünyanın ayrıntıları benzemez birbirine; kurmaca dünyanın ayrıntılarının o dünya içinde belirli işlevleri vardır, işlevsel olmayan ayrıntıya yer yoktur bir romanda; oysa gündelik yaşam işlevsel olmayan ayrıntılarla doludur. Roland Barthes, Anlatıların Yapısal Çözümlemesine Giriş adlı incelemesinde, \"Eğer Flaubert, Un coeur simple'de, belirli bir anda, görünüşte üzerinde durmadan, Pont-Eveque Kaymakamının kızlarının bir papağanları olduğunu bize öğretiyorsa, bu daha sonra Felicite'nin yaşamında bu papağanın büyük bir önemi olacağı içindir. diyor. Oysa Ayla Kutlu, Hoşça Kal Umut adlı romanında, roman kahramanına, babası hakkında şunları söyletiyor: Babam, görevli olarak güneyde bir yere gitmişti. Görevi gizliydi. Gizliliğe gerçekten uyardı. Ve roman boyunca Oruç'un babasının gizli görev\"ine bir daha dönülmüyor! Rus formalisti Tinyanov, \"Yaşamın yazına girdiği yerde yaşamın kendisi yazın olur diyor; eklemek gerek: İşlevsel ayrıntı olarak girince. Yaşar Kemal, Orta Direk, Yer Demir Gök Bakır, Ölmez Otu üçlüsü için, Bu üçlü benim yaşantım ve tanıklığımdır. demişti ama yaşantısından bu üç romana aktardıkları, o pek müstamel benzetişle, buzdağının suyun üstünde görünen parçası kadardır; buzdağının görünmeyen o büyük ana gövdesini görüp incelemeseydi görünen o küçük parçayı yazamazdı; ama görüp tanıdığı o ana gövdeyi olduğu gibi yazmaya kalksaydı yazdığı roman olmazdı. Romancı nice emekler sonucu elde ettiği bilgilerin ne kadar çoğunu yazmazsa o kadar iyi romancıdır. O zamanlar Kemal Tahir'le pek dosttuk. Başlangıç, roman değil. yargısı üzerinde Kemal Tahir'le epey tartışmıştık, sonunda bana hak vermiş. Çıkaracağım. demişti. Bu satırları yazmadan romanın Adam Yayınları'ndan çıkan yeni baskısına baktım: Evet, Kemal Tahir çıkarmış o Başlangıç\"ı. Psikolojik gerçekler toplumsal gerçeklerden de önemlidir romanda. Ve yaşananları yazmak konusunda romana değerini asıl kazandıran da onlardır. - Puslu Kıtalar Atlası'nı okudum. Kitabül Hiyel'i yarısında bıraktım. Bana, büyükler için hafif, çocuklar için ağır geldi. O yoldan bir yere varılabileceğini sanmıyorum. - Şiirde \"kendi geleneğimizin özgün sesi\"nden söz edebiliyoruz, çünkü bir şiir geleneğimiz var. Nitekim Yahya Kemal, Edebiyat-ı Cedide dilinin, Tanzimat dilinin üzerinden atlayarak, eski şiirimizin ya da şiir geleneğimizin birkaç yüz dizelik şiir birikiminden yararlanmasını bilmiş, böylece, hem bir yeni şiir dili kurmuş, hem de \"geleneksel şiirimizin sesi\"ni bulmuştur. Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler'de şöyle diyor: \"Yahya Kemal'i başka bir milletten bir şaire benzetmek lazımsa Puşkin'e benzetebiliriz. Onun gibi gelecek nesillerin hesabına kapılar açmış, bize, dilimizle milletimizin şuurunu getirmiştir. Bu düşünceye katılmamak olanaksız; hatta bu düşünceye şunu da ekleyebiliriz: Üstelik uluslaşma sürecinden önce getirmiştir bu ulusal dili. Oysa bir roman geleneği\"miz yok. Anayasadan demokrsiye kadar, teknolojiden romana kadar birçok şeyi Batı'dan aldık. Batı'da Stendhal, Goethe, Dickens, Dostoyevski o unutulmaz romanlarını yazarlarken bizim atalarımızın seçkinleri, Leyla ile Mecnun'u, Yusuf ile Züleyha'yı vb. okuyorlardı; halkımız da Battal Gazi'yi, Hazret-i Ali Cenkleri'ni vb. DİNLİYORDU. Gerçek roman, yani on sekizinci, on dokuzuncu yüzyılın romanı, Batı'da, burjuva yaşama biçiminin belirmesiyle birlikte ortaya çıkan bir edebiyat türü. Oysa 1872'de ilk Türk romanı, Şemsettin Sami'nin Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat'ı yayımlanıdğı zaman ülkemizde burjuvazi yoktu; yani başka bir coğrafyanın, başka bir tarihin ürününü ithal etmiştik. Batılılaşma çabalarıyla girişilen romanlar, edebiyatın da Batı'ya açılması sonucunu doğurmuştu. kullanarak ithal malı yaşama biçimine karşı çıkmışlardır. 1960-1980 arasında uygulanan sanayi politikasına ithal ikamesi politikası dendiği bilinir: Yabancı sanayi mallarının ithalini bırakarak bunların benzerlerini ülkemizde üretmek. Bugün edebiyatımızda da böyle bir ithal ikamesi sorunu var: Çoğu edebiyatçı, eserinin özünü de Batı'dan ithal ediyor. Yıllar önce Sartre'ın, Camus'nün etkileriyle ortaya çıkan bunalım edebiyatı nasıl bir ithal ikamesi idiyse, bugün de postmodern romanlar ithal ikamesi ürünlerdir. Kendi geleneğimizin özgün sesini, bulsanız bulsanız, Yaşar Kemal'in İnce Memed'lerinde bulabilirsiniz. - Fransız, İngiliz, Alman ya da Rus denince hemen belirli kişisel özellikler gelir aklımıza. Peki, Türk denince ne geliyor aklımıza? Türkiye denince Şiş kebabı çok güzel, Boğaz harikulade! diyen yabancılar gibi, biz de, en çok, Konukseverlik, tevekkül gibi sözcükleri tekrarlamaktan başka bir şey diyebiliyor muyuz? Kapitalizm, değer yargılarını, beğenileri, kimi insani duyguları alt üst ediyor. Bu, bir Türkiye'de böyle değil, bütün dünyada böyle. Çağımızın Fransız'ı, İngiliz'i, Alman'ı, Rus'u bizim bildiğimizi sandığımız Fransız, İngiliz, Alman, Rus değil. Bizim bildiğimizi sandıklarımız, on dokuzuncu yüzyıl romanının bize öğrettikleri. Bir Dostoyevski çıkıp da Rus halkı Hamlet'ler çıkaramaz, bizden Karamazov'lar çıkar ancak! dediği içindir ki Rus denince aklımıza belirli özellikleri olan kişi geliyor. Ama bunlar geçen yüzyılda kaldı. Geçen yüzyılda güçlü bir Türk romanı olsaydı, Türk denince herkesin aklına belirli özellikleri olan bir kişi gelebilirdi. Ama geçti artık. Gene de edebiyatımızda, Türk insanı\"nı demeyeyim, kapitalizm öncesi dönemin belirli bir bölgede yaşayan \"Türk köylüsü\"nü belli başlı nitelikleriyle betimleyen bir romancımız var: Yaşar Kemal. Romancılarımız, Türk köylüsünü ya idealize etmişlerdir, ya köylülerin kimi davranışlarını, düşünüşlerini saklamışlar, kentlilere karşı \"kol kırılır yen içinde havasına girmişlerdir, ya da köylülere büyük mal diye, kavat diye bakmışlardır. Bir Yaşar Kemal vardır romanımızda köylüleri olduğu gibi gösteren; Yaşar Kemal, yaşantısına ve tanıklığına bağlı kalmış, gerçekçilikten sapmamıştır. Bunun içindir ki Türk köylüsünü olduğu gibi tanımak için elimizdeki tek kaynak, Yaşar Kemal'in romanlarıdır. Ortadirek'i düşünüyorum: Değişik olaylar ve kişiler karşısındaki tepkileriyle tanıdığımız Meryem'in, Ali'nin, Elif'in ilişkileri, bu üç kişinin aralarındaki ana-oğul, gelin-kaynana, karı-koca ilişkileri, ancak o ilkel tarımsal üretim düzeyinde yaşayan Türk köylüsünün ilişkileridir; başka ülkelerde o ilişkilere rastlanabileceğini sanmıyorum. Yaşar Kemal'in büyük başarıbı burada, bence: Hem roman okurlarını, hem de toplum ve insan gerçekliğimizi araştırmak isteyen toplumbilimcileri doyurabilmesinde. Yaşar Kemal, yazdığının roman olduğunu hiçbir zaman unutmaz; anlattığı çevrenin ekonomik-toplumsal yapısını bütün ayrıntılarıyla bilir, ama bu geniş bilginin romana girmemesi gereken büyük kısmını yazmamak ustalığını gösterir. Yaşar Kemal, romancı olduğunu hiçbir zaman unutmaz; bunun için uzaktan bakılınca hep birbirlerine benzer görünen köylülerin hiç de birbirlerine benzemediklerini, akla kara gibi şematik tasniflerle köylülerin anlatılamayacağını, hepsinin ayrı bir iç dünyası olduğunu, bireysiz olduğu söylenen köy topluluklarında unutulmaz bireysel dramların yaşanabileceğini gösterir. Bunun içindir ki bir görev, giderek bir tutku haline gelen öldürme saplantısı, bocalamalar, korkular, kaygılar, düşle gerçek arası bocalamalar, kurtulmak için çabalamalar içindeki Memidik'i anlattığı Ölmez Otu'nda bir köylü Hamlet yaratabiliyor, bir Türk köylüsünde de bir Shakespeare kişisinin yaşayabileceğini gösteriyor. Köyü, köylüyü anlatan Yaşar Kemal, köy toplumunun durağan bir toplum olmadığını, köyde de bir şeylerin değişmekte olduğunu gören ve gösteren bir romancı. Değişen ekonomik-toplumsal koşullar, köy insanını, bu insanın inanışını, töresini değiştirmektedir. Bunu en iyi Yusufçuk Yusuf adlı romanında görürüz. Yaşar Kemal, bu romanında, \"astığı astık, kestiği kestik derebey artığı ağa tipinin çöküşünü, yok oluşunu ve bu çöküşle, bu yok oluşla birlikte giden bir gelişmeyi, yani tarımdan para kazanan ağaların -Demokrat Parti'nin de kredi yardımlarıyla- sanayi alanına yatırım yapmalarını, eski toprak ağalarının yavaş yavaş sanayici olmaları sürecini betimler. Değişen yaşam koşulları, gelenek ve görenekleri de değiştiriyor: Kan davası güden iki ağanın çocukları, aynı şirketin idare meclisinde artık birlikte çalışabilmektedirler. Yaşar Kemal'den söz edip de Yaşar Kemal'in dili üzerinde durmamak olanaksız. Gerçekten, bu üç romanda da Yaşar Kemal'in dili ayrı özellikler gösterir, benzemez birbirine. Otuz iki yıl gibi büyük bir zaman dilimi içinde yayımlanan dört cilt İnce Memed'de Yaşar Kemal hep aynı dili kullanır, hep aynı anlatımı sürdürür: Anlatıcı ile anlattığı kişiler hep aynı dünyanın insanlarıdır sanki; sanki özdeşleşmişlerdir, dilleri aynıdır, inançları aynıdır, aynı mucizelere inanırlar. Sözgelimi İnce Memed yeniden eşkıyalığa dönünce Yaşar Kemal, Başında o sarı ışık dönüyor, şavkıyor, savruluyordu. diye yazar; Anacık Sultan'ın gömülüşünü anlatırken, Bu sırada ölünün üstüne ak bir bulut geldi durdu, o her zaman Ocağın üstünde duran bulut. diye yazar ; O ak bulutla, o üç kuş doruğun üstünde süzüldüler kaldılar. Gece de bir yıldız kümesi, ışıkları savrularak doruğun üstüne indi. diye yazar. Yaşar Kemal mi yazıyor, halk mı söylüyor, karışır birbirine: Yaşar Kemal de halkın düşündüğüne inanır gibidir. Yaşar Kemal'in dil\"den söz ederken adını andığı iki romandan Akçasazın Ağaları, bir toplumsal değişimin romanıdır, elbette İnce Memed'lerin diliyle yazılamaz o roman; Deniz Küstü ise Yaşar Kemal'in tek kent romanıdır, İstanbul'un pisliği, rezilliği sinmiştir o romana, dil de buna uygun bir dildir. Asıl ilginç örnek Yer Demir Gök Bakır'dır: Bu romanda birçok efsane anlatır Yaşar Kemal, ama anlatışı İnce Memed'lerdeki gibi değildir, çünkü anlatıcı, anlattıklarından ayırmıştır kendini. Yaşar Kemal'in, Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor'da, dil konusundaki o birkaç satırı bile bu konuda ne kadar bilinçli olduğunu göstermeye yetiyor. - Kitabınızı hazırlarken hangi düşüncelerden yararlandınız? Bu soruyla ilk defa 1956 yılında, ilk kitabım İnsan Tükenmez dolayısıyla, basın savcısının odasında karşılaşmıştım. O yıllarda Adliye, Büyük Postane'nin üstündeydi. Savcı, bizim yazarlarımızın adlarıyla yetinmiyor, ille de yabancı adlar istiyordu. Ben de hep Sainte-Beuve'ün iki ciltlik Pazartesi Konuşmaları'nı, Anatole France'ın o yıl yayımlanmış Edebiyat Hayatı'nı ileri sürüyordum, ama savcı yemiyordu. Kimlerden yararlanmıştım İnsan Tükenmez'deki yazıları yazarken? İlk kaynak Plehanov'du. Çünkü Les questions fondamentales du marxisme'i daha üniversite öğrencisiyken edinmiştim; ders çalışır gibi okuduğum bir kitaptı. Editions Sociales'in yayımladığı kitaplar çok ucuzdu, bunları öğrenci harçlığı ile alabiliyorduk. Fakülteyi bitirdikten sonra o yayınevinin birçok kitabını getirtmiştim; aralarında gene Plehanov'un ünlü L'art et la vie sociale'i de vardı. Ama şimdi İnsan Tükenmez'i gözden geçirirken Plehanov'un adına rastlamıyorum; sanırım o yılların etkisiyle... Anımsarım, Asım Bezirci de Plehanov'un bir yazısını, Plehanov'un küçük adını soyadı gibi kullanıp, P. Georges\"dan diye çevirip yayımlamıştı. Ben de Plehanov'un \"maddeci eleştiri hakkındaki düşüncelerini, 1952'de, Beraber dergisinde yayımlamıştım; çevirenin adı olarak Fikret Güney\"i kullanmıştım, ama Plehanov'un adını yazmış mıydım, anımsamıyorum. 1959'da yayımlanan Gerçek Saygısı'nda ise hiç kaynak göstermemişim. Bu da çok doğal; çünkü o yazıları Ankara'da askerliğimi yaparken yazmıştım; kitaplığım İstanbul'daydı; Ankara'da okuduğum kitaplardan, dergilerden yararlanarak yazmıştım o yazıları. Roman Jakobson'un Questions de poetique adlı kitabı bana çok şey öğretmişti. Mayakovski üzerine yazdığı incelemeden eleştiri günlüklerinden birinde söz etmiştim. Bahtin'in Esthetique et theorie du roman ve Esthetique de la creation verbale adlı kitapları, ders çalışır gibi okuduğum kitaplarıdır. Tzvetan Todorov'un derleyip Fransızca'ya çevirdiği Theorie de la litterature'ü de öyle; mutlaka okunması gereken bu kitap, Sema Rifat-Mehmet Rifat ikilisinin nefis çevirisiyle Türkçe'ye çevrildi. Adını andığımız Roland Barthes severek, yararlanarak okuduğum bir yazar. Hiç çeviri yayımlamadığım halde, bana çok şey öğreten Anlatıların Yapısal Çözümlemesine Giriş'i, yazarlarımıza yararlı olur diye çevirtip yayımladım. Ama yazarlarımızın bu kitaba ilgi duydularını söyleyemem. Yararlandığım başka kaynaklara gelince; yazılarımda, kitaplarımda adlarını anmışımdır. Burada iki Türk yazarını da anmak isterim. Ataç'ı hep Türkçe öğretmenim gibi görmüşümdür; Türkçe'ye saygıyı ondan öğrendiğimi söyleyebilirim. Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Türkçesi pek parlak değildir, ama onun da gerçekten özgün düşüncelerinden çok yararlanmışımdır. Peki, sizi etkileyen bu kaynaklara bakarak, bizde eleştirinin durumunu açalım mı yeniden! - Eleştiri, bir yazarın bütün zamanını ister. Bir işte çalışayım, artan zamanlarımda da eleştiri ile uğraşayım diyen biri doğru dürüst eleştirmen olamaz. Eleştirmen, bütün zamanını eleştiriye vermek zorunda olduğuna göre, yazacağı eleştirinin getireceği para ile geçinebilmelidir. Türkiye'de bu koşullar olmadığı için eleştiri de gelişemiyor. Bakın eleştirmenlerin haline; Memet Fuat Adam Yayınları'nda çalışıyor; Doğan Hızlan, Hürriyet'te yayın danışmanı; Ahmet Oktay, yıllarca TRT'de, gazetelerde çalıştı; Atila Özkırımlı, eleştirmenliği ikinci plana atıp edebiyat tarihçiliğine ağırlık verdi; rahmetli Asım Bezirci, emekli oluncaya kadar muhasebe işlerinde çalıştı; Füsun Akatlı, bir reklam şirketinde çalışıyordu, sonra dramaturgluğa başladı, şimdi ne yapıyor, bilmiyorum; siz, Semih Gümüş, bütün gün Adam Yayınları'nda çalışıyorsunuz; ben, bu yaşımda, hala kitap kolisi yapıyorum, hala faturalarla, irsaliyelerle, KDV beyannameleriyle, vb. uğraşıyorum. Asıl işimiz olması gereken eleştirmenlik hep ikincil işimiz oluyor. Bu koşullarda eleştirinin gelişmesi zor. Bir de eleştiriyi ikincil iş olarak yapmayanlar var: Üniversite öğretim üyeleri. Berna Moran'ı kaybettik. Tahsin Yücel var, Yıldız Ecevit var, başkaları var. Onlar bize göre daha talihli: Eleştiri yapabilmek için bir başka işte çalışma zorunlulukları yok; bizden daha verimli olabilirler, bizden daha iyi olabilirler. (Ama üniversite öğretim üyeleri içinde benim Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme adlı kitabımdan intihal yapıp da intihali fakültece ödüllendirilen kişiler de var: İntihali yapan doçent, mahkeme kararı Yargıtayca onandıktan sonra profesörlükle ödüllendirildi!) Bu koşullarda bizde eleştiri kolay kolay gelişemez. - Batı'da okunan iki romancımız var: Yaşar Kemal'le Orhan Pamuk. Bu iki romancı, romanlarını Batı'ya ihraç edebiliyorlar. Ayrıca bu iki romancı Türkiye'de de çok satıyorlar. Yani yazdıklarının parasıyla geçinebiliyorlar, bütün zamanlarını yalnızca romana verebiliyorlar. Bana bir dergi üç milyon, bir başka dergi ile haftada bir yazdığım gazete daha fazla ödüyorlar; ama bu daha fazla, aynı sürede bir temizlikçinin kazandığı paranın ancak yarısını buluyor. Emek gücünün beyin gücünden daha değerli olduğu tek ülke belki de Türkiye'dir. Emek gücü adına sevinmeli mi, beyin gücü adına yerinmeli mi? Bırakın eleştirinin düzeyi\"ni, hala \"eleştiri varlığını sürdürüyorsa buna şükredin! - İnanılmayacak kadar mükemmel! - Genç yazarlardan kişisel olarak tanıdıklarım pek az, üç beş kişi. Ama bu tanıdıklarımı tanımış olmaktan mutluluk duyduğumu belirtmeliyim. Haklarında yazdığım gençlerin büyük çoğunluğunu tanımıyorum. Böyle bir beklentileri var, bu, beni hem mutlu eder, hem de zaten var olan sorumluluk duygumu daha da güçlendirir. Kimi genç yazarların, ne kadar aceleci, ne kadar üne susamış olmaları beni ürkütüyor; onların umduklarını bulamamaları durumunda nasıl ağızlarını bozduklarını görünce edebiyat adına umutsuzluğa düşmemek elde değil. - Evet, bir ömrün çoğu yaşandı gitti. Hayatımı karartan düş kırıklıkları: İktisat Fakültesi'ne asistan olarak girip iyi bir iktisatçı olamamak ve bunca hazırlıktan sonra bizi politika\"dan öylesine soğuttular ki, bir şeyler yapamayacağımı, örgüt adamı olamayacağımı anlamak... O acılara, önce alkolle, sonra çalışmayla direnebildim. Yazmak, ki çalışmak demek benim için yazmak demektir, benim için her zaman kurtarıcı olmuştur. O iki aziz ölünün anılarına sunmak için yazdığım Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme, beni yeniden hayata döndürdü."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/699350511496904704/zeyyat-selimo%C4%9Flu-hik%C3%A2ye-bir-y%C3%BCz-metre", "text": "Yunus Nadi Armağanı'nı kazanan ilk yazarlardandı Zeyyat Selimoğlu. Özellikle gemi adamlarını anlattığı öyküleri ona başka ödüller de getirdi. İlk ödülünden kırk yıl sonra gerçekleştirilen söyleşide, Selimoğlu, hikaye ve roman arasındaki ayırım hakkındaki düşüncelerini dile getiriyor. Bu satırlar, 4 Temmuz 1950 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'nde çıkan Zeyyat Selimoğlu'nun Rize'nin Köylerinden başlıklı yurt yazısından. Selimoğlu, bu yazısıyla, 1949-50 Yunus Nadi Armağanı yarışmasında birincilik kazanmış. - Lise son sınıftan itibaren... - Steinbeck, Stefan Zweig, Panait İstrati, Sait Faik, Orhan Kemal, Halide Edib, Yakup Kadri... - Evet... Sırf bir amatör sıfatile Varlık, Çınaraltı mecmualarile Tan ve Milliyet gazetelerinde hikayelerim çıktı. Kırk yıla yakın bir süre önce apılan bu konuşmayı daha fazla uzatmanın gereği yok. Yunusz Nadi Armağanı'nı kazanan en eski daha doğrusu ilk yazarlardan birisi olan Zeyyat Selimoğlu bugün neler düşünüyordu... Selimoğlu ile o günlerden günümüze konuştuk. - Kendimi bildim bileli evimize Cumhuriyet Gazetesi girer. bu yüzdten böyle bir yarışmadan haberim oldu. 1940'lı yılların sonları. O sıralar hikayeler yazıyordum. Yarışmanın dördüncü yılıydı sanırım. 1949-50. Yarışmanın konusu Yurt Yazısı idi. Rize'nin Köylerinden başlıklı yazımla katıldım ve birinci oldum. - İlginçtir, bu yarışmadan önce yine Cumhuriyet Gazetesi'nin Yunus Nadi adına açtığı hikaye yarışmasına katılmıştım. Gönderdiim hikaye gazetede yaımlandı, fakat dereceye giremedi. Onun üzerine hemen sonraki yurt yazısı yarışmasına girdim. - Bu yazı ilk hikaye kiütabımın sonunda vardır. 1955 yılında Yenilik Yayınları arasında çıkan Kavganın Sonu ve Başı adlı kitabımın sonunda. - Hayır. O, bir yarışma yazısıydı. Ama daha sonraki Gemi Adamları hikayelerinde Rize de zaman zaman gündeme geldi. Hikayelerin içinde. - Bu yarışmada birinciliği kazanmak, bende bir atılım doğurdu. Benim için itici bir güç oldu. Hikaye yazmaya daha çok ağırlık verdim. Gerçi arada kopuk bir devre vardır. Yazmadığım bir devre. bu, beş yıl kadar sürmüştür. 1952'den 50'lerin sonuna kadar. Babamın işleriyle meşgul olduğum sıralar. Sonra babamın işleri tasfiye olunca, ben de kendimi tamamen yazmaya verdim. Zaten içimde bir birikim vardı. Gemi adamlarıyla birlikte yaşamış olmanın verdiği bir birikim. Bu da öyle kendiliğinden olmadı. yazdıkça birer birer çıkmaya başladı hikayeler. bu birikim, hikayede otuz yıl sonra, 1970'de Direğin Tepesinde Bir Adam\"la Sait Faik Hikaye Armağanı'nı getirdi. - Evet, yarışmaya İstanbul'dan katıldım. Bu yarışma yazısı da doğrudan Rize'nin köylerini anlatmıyordu. Aslında benim çocukluk anılarımdı. Gördüğüm, yaşadığım şeyler yani. - Yarışmayı kazanınca Cumhuriyet Gazetesi'nin iç sayfalarından birinde resmim çıktıydı. O sıralar Heybeliada'da oturuyorum. birkaç gün sonra plaja gittim, denize gireceiğ3im. Uzaktan tanıdık Heybeliadalı bir genç telaşla yanıma geldi. \"Yahu Zeyyat, gazetede resmini gördüm dedi. Birisini mi bıçakladın, ne oldu? Çünkü gazetede ya birini bıçaklayınca ya bıçaklanınca resmin çıkıyor. Öyle anlaşılıyor. O genç de öyle anlamış. Pek tabii benim yazı yazdığımdan alan haberi yok. İşte böyle bir garip anısı olmuşturn bu yarışmayı kazanmanın. - Ödül 1000 liraydı. O paranın bir kısmıyla bütün evdekilere armağanlar aldım. babama kravat filan. Geri kalanını da güzel güzel yedim. - Bir sanat yapıtının başarılı yanı, hüzünle gülmecenin bir arada yürümesinde ortaya çıkıyor kanısındayım. Örneğin Şarlo'nun filmlerinde de öyle değil midir? Onun yapıtlarında da gülmece ile hüzün bir arada, yan yana yaşar. Sanırım Orhan Kemal'in Murtaza\"sı ile Cervantes'in \"Don Kişot\"u için de aynı şey söylenebilir. Bu örnekeri daha da çoğaltmak mümkün. ben de kimi zaman hüzne kapılır, kimi zaman kıvanca kapılanırım. Yazdıklarıma yansıyan da belki budur. - Yalnız hikayeye ağırlık vermek gibi bir sorun yok. Roman da, çocuk romanı da yazdım. Ne var ki yazarlıkta bir türün ağırlık kazanması söz konusu olabiliyor. bu da yazarın yazarlık karakteriyle ilgili olsa gerek. Spordan bir örnek vereyim: Atletizçmde yüz metre koşucuları var, maratoncular var. Hikaye bence bir yüz metre koşucusudur. Roman ise maraton ya da kros koşucusu. Yani hikaye, \"Az laf, çok iş demek. Hikayeyi az, ama öz konuşan insanlara da benzetebiliriz. Roman ise konuşmaya doymayan söyleşi meraklıları gibi. Her dereden su getirir. Hikayeyi romandan ya da şiirden ayıran... - Hikayeyi şiire daha yakın buluyorum. kurgusal açıdan bakarsak ikisi de daha doğal, daha candan, daha bir kendiliğinden. Oysa roman öyle değil. Romanda işin içine birtakım hazırlıklar giriyor, planlamalar giriyor. Şiir ve hikaye okurla sevişerek, bir rastlantı ve karşılıklı anlaşma sonucu evlenirken, roman görücü usulüyle evleniyor. şiir ve hikaye okura oldukları gibi görünüyorlar. Roman ise önceden tuvaletini yapıyor, kaşını gözünü alıyor, hazırlığa girişiyor. Ayrıca şu da var: Şiir bir söyleme, hikaye ise anlatma. İşin birk başka boyutu da şiir ve hikayenin ticari yanlarının zayıf, romanın güçlü olması. - şu sıralar, Yavöru Kayık adlı çocuk kitabımın ikinci baskısı çıktı Can Yayınları'ndan. bir de Siegfried Lenz'den yaptığım yeni bir çeviri: Bir Savaş Sonu. Çok ince bir kitap olacaktı. Barış Ödülü'nü aldığı zaman yaptığı Barışın Kenarında adlı konuşmasını da ekledik. Tezgahta ne var derler ya, şu sıralar bir uzun öykü üzerinde çalışıyorum. Ne zaman biter, ben de bilmiyorum. Bu arada bir yandan da Mişima'nın çok sevdiğim No Oyunları'nı çeviriyorum. Altı oyunu çevirdim. Ne zaman yayımlanır bilemiyorum. Beni az yazmakla eleştirirler. Ben hikayenin üzerine fazla gitmiyorum. O gelsin beni bulsun. Böyle düşünüyoum. Onun için yazmak süreci zaman alıyor biraz. Günümüz hikayecilerinden Zeyyat Selimoğlu, 1922 yılında İstanbul'da doğdu. Alman Lisesi'ni, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Bir süre armatör olarak çalıştıktan sonra yaşamını yazarlık ve çevirmenlikle sürdürmeye başladı. 1949-50 Yunus Nadi Armağanı'nda Rize'nin Köylerinden başlıklı yazısıyla birinci olunca başarı yolu açıldı. Almanca'dan çeviriler yaptı, radyo oyunları yazdı. Konularını genellikle denizcilerin hareketli ve renkli yaşamlarından alarak gemi adamlarını anlattı. Yunus Nadi Armağanı'ndan başka Koca Denizde İki Nokta oyunuyla 1970 TRT Sanat Ödülleri yarışmasında başarı ödülü aldı. 1970'te Direğin Tepesinde Bir Adam adlı öykü kitabıyla Sait Faik Hikaye Armağanı'nı, Koca Denizde İki Nokta kitabıyla da 1974 Türk Dil Kurumu Hikaye Ödülü'nü kazandı."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/699698852453892096/safiye-erol-ci%C4%9Ferdelen-beni-deldi-ge%C3%A7ti", "text": "Ciğerdelen müellifi Safiye Erol, ricam üzerine san'at hayatının tarihçesini çizmeye başlarken söylediği bu sözü perçinlemek ister gibi, durdu. Biraz dalgın bakışında; içte, hele böyle en körpe ve masum çağda doğan arzunun sebeplerini aramak zahmeti beyhudedir, der gibi bir mana vardı. - Hatta o zamandan da çok evvel... 4-5 yaşında, etrafımdaki çocuklar arasında ayni hizada kalmak ağrıma giderdi. Onlardan ayrılmak, ayrı ve müstesna bir mevkide görünmek isterdim. Hatta bir rüya görmüştüm; bir sabah vakti... Yeşil dallar şebnemlerle bezenmiş.. Yanımda ben yaşta çocuklar, fakat sade benim başımda bir bizanten taç parıldıyor. - Alman mektebinde okuyordum. Tahrir vazifelerinde daima birinci gelirdim. - 1918'de, 13 yaşında Almanya'ya gittim. Orta, lise, üniversiteyi orada bitirdim. Münih Üniversitesi'nde felsefe ve edebiyat şubelerini tamamladıktan sonra 1927'de doktoramı yazdım. Ertesi sene 8,5 yıllık bir ayrılıktan sonra İstanbul'a döndüm. - Bir profesörüm benden evvel bunu aklıma getirmişti.. Bir gün bana Sen Türklerin Selma Lagerlog'u olacaksın demişti. Fakültenin birinci sömestrinde, ilk yazımı bir Alman mecmuasında neşretmiştim. - Leyla ile Mecnun... Bir de büyücü masalı yazmıştım. Fakat tahsille meşgul olduğum için kendimi yazıya fazla veremezdim. - Bir hayli sonradır. İstanbul'a geldikten sonra birkaç sene çalıştım. Evlendim. O zaman Milli Mecmua çıkıyordu. Orada Safiye Sami, Dilara imzalarıyla ilk Türkçe yazılarım intişar etti. Bunlar küçük hikayeler, tercümeler falandı. İlk romanım, üstünde 3-4 yıl çalışmış olduğum Kadıköy'ün Romanı\"dır ki 1935'te Vakit gazetesinde tefrika edildikten sonra kitap halinde çıktı. - Hala... Mevzuunu hayattan almış ve benim gönlümün bağlandığı Kalamış'ı yaşatmış oluşu bu romanıma karşı sevgimi devam ettirdi. - 1938'de Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilen Ülker Fırtınası.. - Basbayağı... Müsveddelerimi çantama koydum. Matbaaya gidip Yunus Nadi Bey'in kapısını çaldım. Bir romanım var, dedim. Aldı. Hele bir okuyalım, dedi. Aradan 2-3 sene geçti. Ses seda çıkmadı. Gittim, \"Geri verin dedim. Vermediler. Sonra bir gün Allah rahmet eylesin Nadi Bey'e Cerc'd Orient'da rast geldim. Yarın kitabımı verin artık dedim... Ertesi günü haber gönderdi, neşrediyoruz, diye. Böylece 1938'de tefrika edildi. Sonra kitap oldu. - En çok sevdiğim de odur: Ciğerdelen. Manalı bir gülümseyişle elini göğsüne götürerek. - Deldi... Deldi de ondan... Diyor ve ilave ediyor; - Bunu yazarken 12 kilo kaybettim. İki defa bayıldım. Bitirdikten sonra hasta yattım... - Feylesof Nietzche'nin bir sözü vardır: Büyük eserler müelliflerinden intikam alır... - Aldı... Aldı hem de nasıl... - Hayır... Korku yok... Su destisi su yolunda kırılır... - Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın... - Ne zararı var... Dedim ya su testisi su yolunda kırılır.. Sonra da bu her zaman olmaz.. - Yedi Peçeli babında ve kitabın son babında.. - Onun da fevkinde... San'atkarın bir hadiseyi, bir macerayı yaşama tarzı, şahsi yaşayışının fevkindedir. Ben bir eserimde bir aşk hicranı tarif ederken, o hicranı bütün Şark kadınları namına yaşadım. - Niçin itiraf etmeyeyim: Ben gayet fatalist'im bu cemiyetin bana ne kadar ihtiyacı varsa, o kadar yaşarım... Fazlasına da zaten lüzum yok.. - Dördüncü romanımı... 3-4 senedir çalışıyorum. Bir seneye kadar tamam olur... Vakia aradan hayli zaman geçti. Ama dinlendik.. Paraları biriktirdik, artık harcayabiliriz... - Benden başka bilen yok... - Bir sır, halvet havası içinde çalışırım ben.. - Yorar... Bazan asabım bozulur, yemek yiyemem. Çalışma zamanım belli olmaz. Ev kadını vazifelerim de var. Ancak yazarken kimseyi yanımda istemem, kapanırım. Bir kaç sigara. İşte o kadar... - Çok zayıf... Hani eser? - Bilmem.... O tarafı beni alakadar etmez. Çünkü san'atkarın vazifesi değildir. Eser yok. O malum. Ama niçin yok, onu bilmem... - Yenilerden Abdülhak Şinasi Hisar... - Yakup Kadri... - Felsefe... Türkçe tarih, tasavvuf edebiyatı. Halk edebiyatı, divanlar, masallar.. - Yunus Emre'yi tercih ederim. - Evimle meşgulüm... Eskiden spor yapardım. Şimdi yasak... Okurum... - Konser... diyor. Alafranga ve alaturka müzik... Ancak alaturkada solo sevmem... Bilhassa hanımları... - Hanımları karıştırmamak şartıyla bir şeker, yazmayın kuzum... - İyi... Tam değil fakat iyi... Yüzüme bakarak duruyor: - Erkekleri sormuyorsunuz.. Söyleyeyim mi? - Böyle buluyorum amma, kabahatli bulmuyorum.. Erkekler bugün zaruretlerin ilcasıyla iyi bir durumda değil. Müşkül bir durumda. Kendini henüz bulamamış, içtimai ve ferdi benliğini tamamıyla müdrik değildir. Kadın daha iyidir. Lakin bu bir geçittir. Düzelir... - Olmaz olur mu? Bazen kapıyı çalarlar, tanışmak istiyoruz, diye gelirler... Fakat beni en ziyade mütehassis eden, bir gün bir müessesede otururken, kahve ocağındaki çocuk geldi, heyecanla elimi öptü... Meğer kariim imiş. Halk tabakasında böyle anlayış gördüğüm zaman cidden seviniyorum. - Tanımıyorum öyle bir şey... Benim bir anadilim var. Başkasını bilmiyorum. - Evet... Alman romancısı Jakob Wasserman'ın üslubunun tesiri altında kaldım. - Bu üslup sahibinin mizacı, devran-ı demi, şiddet ve ihtirası bana en uygun geliyor. Onu okurken bunu hissediyorum ve yazarken gayr-i iradi bu hissin tesiri altında kalıyorum. - Hürriyet ve istiklal... - O kadar ki hürriyetimi, ne de olsa tahdid edecek diye, şöhretten bile korkuyorum... - okuyucu-01 liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/699699185155457024/orhan-veli-ahmet-ha%C5%9Fimin-%C5%9Fiiri-karag%C3%B6zl%C3%BCkten", "text": "1950 Kasımı'nda belediyenin açtığı çukura düşüp birkaç gün sonra beyin kanamasından hayatını kaybettiğinde 36 yaşındaydı Orhan Veli. Bir yıl önce, estetik açıdan farklı fikirleri temsil eden Edebiyat Alemi dergisinde yayımlanan röportajında çağdaş şairleri ve geçmişin ustalarını değerlendirmişti. Tereddüt etmeden bugünkü genç şairlerin alemdarı diyebileceğimiz Orhan Veli ile karşı karşıya gelip ondan Edebiyat Alemi için bir görüşme rica ettiğim zaman, ne diyeceğini bilmiyor değildim. Bu adeta; Celal Bayar veya Hikmet Bayur'u bir koyu Altı Okçular kulübüne davet edip Konuş bakalım der gibi bir şeydi. - Sizinle şiir mes'eleleri üzerinde, yani en çok düşündüğüm, hoşlandığım mes'eleler üzerinde konuşmaktan zevk duyarım. Buna her zaman hazırım da. Gel gelelim bu konuşmanın Edebiyat Alemi dergisinde çıkmasına razı değilim. Çünkü bu dergiyi gördüm. Havasını biliyorum. O havaya girebilen, hatta girmekten hoşlanan okuyucuya, benim sözlerimin hiçbir şey anlatamayacağı kanaatindeyim. Benimle ayni inanışta olmayan kimselerle de tartışmalara girebilirim. Bununla beraber, peşin hükümlerle hareket edenlere, böyle hareket etmeye mahkumlara hiçbir şey söyleyemiyorum. Bu sözlerimle Edebiyat Alemi okuyucularını hor görüyorum sanılmasın. Herkese saygım vardır. Maksadım konuşmamızın boşa gideceğini, hiçbir işe yaramayacağını arzetmekden ibarettir... Buna rağmen, Edebiyat Alemi okuyucularının, benim şiir üstünde söyleyeceğim sözleri hiç olmazsa merak ettikleri için okuyacaklarını tahmin ediyorsanız, yani bu konuşma şiirin değil de, derginizin işine yarayacaksa, bunu da bir kar sayalım ve konuşalım... Bence, asıl şiirin işine yarayacağı muhakkak olan bu konuşmaya işte böyle başladık. Evvela, bu sütunlarda bugünkü edebiyat hakkındaki fikirlerini belirttiğimiz eskilerin yeni şiir mevzuundaki tereddütlerini hatırlatarak, bu hususta ne diyeceğini öğrenmek istedim. - Edib ve yahut eski şair geçinenlerden birkaç kişi bugünkü şiirin parlak vaziyeti olmadığını söylemiş olabilir. Ben bunu mi'yar saymıyorum. Bugün şiir okuyan büyük kütle, belki bunun çoğunu gençler teşkil ediyor, yeni şiire karşı menfi değil. Daha doğrusu yeni şiir tabirini yanlış kullandım, bugünkü şiir demek istiyorum. Şiirde yeni, eski diye bir ayırma yapmıyorum. Bence şiir var, bir de şiir olmayan var. Bugün şiir olup olmadığı mes'elesine gelince de, şöyle düşünüyorum: bugün Türkiye'de şiir her günkünden daha çok var. - Bugünkü şiirin evvelkilerden farklı taraflarını görebilmek için eski çağlardaki şiirlerin özellikleri üzerinde durmak lazım. Yüz yıllar boyunca, memlekette şiir namına sadece Divan şiirinin hakim olduğu çağlarda, şiir sadece bir söz sanatıymış. Şairler bilinen kaideler içinde bir takım lafız ve mana sanatlarıyla yetinirmiş. O çağlarda bu türlü şiirin en yüksek mertebelerine ulaşmışız. Tanzimat hareketinden sonra şiire başka endişeler de girmiş. Bu endişelerin başında insan, onun yanı sıra da toplum meseleleri geliyor. Bu meseleleri Tanzimat'tan sonraki şairler ele almasını becerebilmişler mi, bunun üzerinde durmayacağım. Yalnız işaret etmek istediğim nokta şu; şiire bir takım şiir dışı meseleler girince şiir ortadan kaybolmuş, yani Tanzimat'tan sonra gelen şairler, kendilerinden öncekilere nazaran daha yeni işlerle uğraşmışlar ama kendilerinden öncekiler gibi şair olamamışlar. Yalnız son zamanlarda Tevfik Fikret'te bazı şairce pırıltılar görüyoruz. Dokunduğu mes'eleler yarında şiirin de imkanlarını zorlamaya çalışıyor. Ondan sonra gelen şairlerden Ahmet Haşim, Yahya Kemal aşağı yukarı bir asırdan beri kaybedilmiş olan şiirin ipuçlarını ele geçiriyorlar. Bunlardan Ahmed Haşim dil kıvraklığının şiirdeki yerinin ne olduğunu anlayamadığı için, içinde bir hayli şairlik cevheri olmasına rağmen bir nevi Hacivatlıktan kurtulamıyor. Yahya Kemal ise tersine, bu ehemmiyeti günden güne daha fazla duyarak şiirdeki ustalığın dildeki ustalıkla yan yana yürümesi gerektiğine inanıyor ve bu yolda çalışıyor. Onlardan sonra yetişen bir şair, Nazım Hikmet ilk defa şekille özü bağdaştırma yolunda bir teşebbüse girişiyor. Divan edebiyatının ustalığı ile Tanzimat edebiyatının düşünen tarafı ilk defa onda birleşiyor. Bununla beraber Nazım Hikmet'in de eksik tarafları yok değil. Mesela şekil bakımından çok ihtilalci görünmesine rağmen birçok tarafıyla -tabii bunu söylerken sanatları kastediyorum- eski şiire bağlı... O bağlardan kurtulup san'atsız bir şiir, sadece kendi özellikleri için de var olan bir şiir meydana getirmek Nazım Hikmet'den sonraki şairlere düşüyor. - Mademki başlanan işin müspet olduğuna inanıyorum, bu hareketin gelişeceğine, olgunlaşacağına inanıyorum demektir. Yarının şiiri şüphesiz bugünkünden daha mükemmel olacak... Ama, muhakkak ki bu günkü yolda yürümek şartıyla. - Sanmam... - Bugünkü yolda yürümek şartıyla derken, ancak bugünkü şiirin mükemmel olacağı demek istedim. Yoksa bir Abdülhak Hamid yahut Cenab Şahabeddin yolundan gidilerek başka bir şiire varılabileceği ihtimalini düşünmedim değil, böyle bir şeyin imkansız olduğunu biliyorum. Orhan Veli ile konuşmamız burada bitti. Ve zannediyorum ki, ona ve arkadaşlarına muarız olanların bile, şiirin işine yarayan dört başı mamur bir konuşma oldu."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/700258141968924672/salah-birsel-i-nsan%C4%B1n-insana-olan-sevgisini", "text": "Salah Birsel, bir süredir rahat bir nefes alıyor, dinleniyor sanmıştım. Yanılmışım. - Çok yazdığım gerçek. Çok okuduğum da... Gündüzleri yazıyorum, geceleri okuyorum... Yazmak, benim için hem kolay, hem güç. Alışkanlık var, yazmak kolay. Ama belli bir seviyenin üzerinde yazmak zor. Yazılarımı kolay beğenmem. Bekletirim. Sevmediklerimi ortaya çıkarmam. Yeniden yazarım... Okumaya gelince: Bende müthiş bir merak var. Okumadığım yazar yoktur. Bir yazar yakaladım mı bütün eserlerini okurum. Okurken notlar alırım. Küçük fişlere yazarım bunları, falanca kitaptan, şu şu sayfalar diye. İlerde bir denemede lazım olur diye. Sonra, o günkü kafama göre, notları ya kullanırım, ya kullanmam. Çünkü kafa bu, günden güne değişir. - Sevdiğim kişilerin edebiyat anılarını hemen yakalarım. Sonra bir kitabı okurken, içinde başka kitapların ya da yazarların adları geçer. Onları da bulur okurum... Yakaladığım kitapların boşa çıktığı da olur. Ama yüzde 99 yanılmam... Sonra okurken araya sandöviçler sokarım. Yazdığım konularla ilgili ne bulabilirsem, okumaya çalışırım. Şimdilerde Salah Birsel Sonbahar Oyunları diye bir deneme yazıyor. Bu nedenle iki aydır Bağdat Caddesi'ndeki tüm ağaçları tek tek incelediği gibi ağaçlar üzerine ne kitap bulduysa da okumuş. Ama bu konuyu nasılsa onun kaleminden okuyabilirsiniz, onun için ben geçiyorum. - Öyle. İnsanın insana olan sevgisini aşılamaya çalışıyorum... İnsan sevgisinin edebiyatı bizde çok yapılıyor ama iş sevmeye gelince 'bir dakika' deyip kaçıveriyorlar... Sevgi, sevdiği kimse için her türlü özveride bulunabilmek demek. Dürüst olmak demek. Evet aşkı kastediyorum, ama tarifini yapmak zor. İnsan bir şeyler duyuyor. O sevdiğinin her an yanında olmak istiyor. Hatta hiç konuşmadan, öylece yanında olmak... Şimdilerde aşk da değişti, değişiyor. Dünyada daha doğal sınırlara oturtuluyor. Bizim aşk dediğimiz şeyi, şimdiki gençler günlük bir olay haline getirmişler. Belki böylesi daha güzel. Bilmiyorum. Böylesini yaşamadım, yaşayamadım ki... Ama ben kendi dönemimin aşkından memnunum. İzmir'de her gece saatlerce Alsancak'ta yürür dururdum. Bir bakış için. Ama o bir bakış öyle değerliydi ki... - Aşkların sadık bir bendesi olduğum halde, aşk şiirlerime -özellikle ilklerinde- hep humour'la yaklaştım. Ne kadar duygulansam o kadar da akla yakınım, rasyonelim. 'Salah Birsel'in Aşkı', 'Salah Birsel'in Son Maceraları' hep gülmece salçasıyla yazılmıştır. Gülmece güldürmeceyle... - Partnerin haberi olmazdı ya da zaman geçmiş, partner değişmiş olurdu... Asıl, 'Güzin'in Gençlik Yılları', 'Güzin'in Son Yılları' gibi Güzin'li şiirleri yazdığımda zil zurna aşıktım... - Var elbet, olmaz olur mu? Güzin'inki zil zurna aşktı. Adı da Güzin değildi... - Evet. Geç evlendim. Partnerler beni oyaladı ya da aldattı... Evlilikten müthiş ürküyordum. Ama evlenince memnum oldum. Eşim çok anlayışlı. Ben de ona karşı anlayışlıyım... - Çok doğru bir gözlem. Ama benim için böyle bir şey söz konusu olamazdı. Çünkü ben çok ünlü bir yazar olacağımı daha sekiz yaşındayken, yazmaya başladığım ilk günden itibaren biliyordum. Yazar olarak doğduğuma inandım ve ünlü olacağımdan hiç şüphem yoktu. Çalışmama engel olur, edebiyatla arama girer diye hep evlilikten kaçtım... Hem aşklar maşklar istediğim gibi sonuçlanmadı... Edebiyat çalışmalarımı engellemesin diye çoluk çocuk işlerine de girişmedim. Edebiyata, sanata verdiğim değer her şeyin üstünde. Yazıya dönelim: Sizi okurken, binbir görüntü gelip karşımıza çakılıyor. - Görüntüyü sözcükler yaratıyor. Sözcüğün başına öyle bir sıfat oturtuyorum ki, görüntü çıkıveriyor ortaya. Sözcükler, benim tek uğraşım. Eskiden bilmediğim, kullanmadığım bir sözcüğe rastladım mı hemen deftere yazardım. Şimdi sözcük ve deyim listelerim var. Bir kısmını ben fabrike ediyorum. Bu bulduklarımı birbiriyle çarpıştırıyorum, tokuşturuyorum. Benim oluyorlar. - Öyle. Sesle de oynamayı çok seviyorum. Şıp şıp, tıkır mıkır, şıngır mıngır... İlk kez, son şiirlerimde kullanmıştım. Şimdi elverdiği zaman okuru sıkmadan kullanmaya çalışıyorum... Eskiler taklidi ahengi derlerdi. Şimdi yansılama mı ne deniyor. Bunları kullanmayı hem çok seviyorum hem de bunlar görüntüyü zenginleştiriyor. - Sözcüklerden... Artık deneme yazmaktan şiir yazamıyorum. Ama denemeyi de şiir tavrıyla yazıyorum. Sözcüklerin üzerinde teker teker işleyerek... Denemede belli bir mesaj iletmek istiyorum. Bir sürü şey anlatıp duruyorum, sonunda şutumu çekebilmek için. Bence siz en çok paylaşmak istiyorsunuz. O, bir sürü şey dediğiniz, hep paylaşmak istedikleriniz. - Ah işte çok güzel dediniz! Evet paylaşmak istiyorum. Bir şey okuyorum, paylaşmak istiyorum. Bir şey görüyorum, paylaşmak istiyorum. İzliyorum, paylaşmak istiyorum. Hep paylaşmak istiyorum."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/700258671461007360/memet-fuat-yeni-dergi-y%C4%B1llar-sonra-da", "text": "Eleştirmen, yazar, yayıncı, çevirmen ve eğitimci Memet Fuat'ın önemli yapıtlarından ikisi de Yeni Dergi ve Adam Sanat'tı. Yayıncılık anlayışı ve çeviride izlediği tutumla ilgili soruları yanıtlayan Memet Fuat, Genç yazarları belli düşüncelere yönlendirme yoluna hiç sapmadım diyor. - Yeni Dergi'yi De Yayınları'ndan ayrı düşünmemek gerekir. Hem dergideki çevirilerde, hem de yayımladığım çeviri kitaplarda kesinlikle katılaşmayan, çok yönlü bir seçme anlayışım vardı. Ne yapmak istediğimi anlamayanların yanlış yorumlarına neden olan bu seçme anlayışımı bugün de sürdürüyorum. Bir işaretle ya da bir sözle karşısındakine hangi düşünceden, hangi çıkar grubundan olduğunu anlatıveren kişiler vardır. Ben bundan hep kaçındım, böyle bir insan olmak istemedim. Ayrıca, bu tutumun yazarlıkla bağdaşacağına inanmıyorum. Dayanışmanın önemini anlamadığım sanılmasın. Yeryüzünde süregelen acımasız çıkar kavgasında, gelir gidere dayanan yüzeysel yakınlaşmaların kaçınılmazlığını kimse yadsıyamaz. Ayrıcalıklarından vazgeçmek istemeyenler de, her türlü ayrıcalığı sona erdirmek amacında olanlar da, çeşitli yollarla, güçlerini bir arada tutmak, gruplaşmak zorundadırlar. Ama yazarların durumu çok başka. Onlar -yeterince bilinçli olmayanları bile- gerçekleri kurcalayan, akıp giden insan ilişkilerini dondurup gözler önüne seren, doğruların bulunmasına yardımcı olan kişilerdir. Önlerine konan başkalarınca seçilmiş şeylerle değil, her şeyle ilgilenmelidirler. Çeşitli yaşam biçimleriyle, çeşitli düşünüş tarzlarıyla önyargısız karşı karşıya kalmalı, bütün oluşumlara ilgi duymalı, insanları değişik görünüşleriyle derinliğine tanıma olanağını aramalıdırlar. Çevremdeki genç yazarları, çevirmenleri belli düşüncelere ya da belli sanat anlayışlarına yönlendirme yoluna hiç sapmadım. Bir yön verici durumuna hiçbir zaman düşmedim. Onlara istedikleri ölçüde yardımcı oldum. Bunu yaparken de hep çeşitli anlayışlarla karşılaşmalarını, kendi seçimlerini kendilerinin yapmalarını sağlamaya çalıştım. Kulaktan dolma bilgilerle yetinmemelerini, kendi araştırmalarına dayanarak sağlam temeller üstünde yükselmelerini özledim. Yeni Dergi güncel olaylara bağlı kalmayan, yıllar sonra da okunabilecek bir dergi görünümündedir. Ama bu durum, güncellikten uzak olduğu, yayımlandığı günlerin sorunlarıyla ilgilenmediği gibi yanlış bir yargıya kaynak olmamalı. Yeni Dergi yıllar sonra da okunabiliyorsa, güncel sorunlara nitelikli yazılarla, derinliğine yönelmiş olmasındandır. Güncel sorunlar, modalaşan eğilimler karşısında, temel yazılar, derinliğine incelemeler, konuya aydınlık getirecek kitaplar yayımlamanın, yüzeysel tartışmalar açmaktan daha yararlı olduğu kanısındaydım. Bugün de öyle düşünüyorum. Çevrilmesini istediğim yazıları, kitapları genellikle bu kaygıyla seçtim. Şu yazı çevrilse iyi olur, şu kitabı çevirtip yayımlamanın tam zamanıdır -yanlış anlaşılmasın, ilgi görür, çok satılır diye değil, genellikle, düşünsel katılaşmaları önleyecek bilgilenmeyi sağlamak için... Hep böyle baktım yayıncılığa. Başka türlü bakabileceğimi de sanmıyorum. Çevremdeki genç çevirmenlere yayımlanmasını özlediğim yazıları, kitapları önerirken, onları yönlendirmeye kalkmadım, eğilimlerini araştırdım, ne tür çevirileri daha iyi yapabileceklerini, ne tür çevirileri yaparken daha mutlu olacaklarını anlamaya çalıştım. Çok yönlü bir seçme anlayışı çevrilmesi özlenen yazıların ya da kitapların adlarını alt alta yazmakla gerçekleşecek bir anlayış değildir. Çevirmenlerle sürekli bir iletişim kurmak, onlardan gelen önerileri değerlendirmek, kendi özlemlerini onlara açmak, bir yerde düşünce birliğine varmak gibi aşamalardan geçilir. Sizin seçtikleriniz, çevirmenlerin seçtikleri... biri ağır basabilir... ya da mutlu buluşmalar olur. Ama öncelikle çevirmenleri çok iyi tanımanız, özelliklerini çok iyi bilmeniz gerekir. Akşit Göktürk'ü A dergisi çevresinde tanımıştım. İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi'nde öğrenciydi. De Yayınevi'nin kurulduğu yıllarda o bölüme asistan oldu. Dergilerde temiz bir dille yaptığı çeviriler çıkıyordu. T. S. Eliot'un Denemeler'ini önerdi De Yayınevi'ne. T. S. Eliot düşüncelerine hayranlık duyduğum bir eleştirmen değildir; o zaman da değildi. Ama çeviri çok başarılıydı, ayrıca, bu denemelerin Türkçe olarak okunabilmesi, düşünce dünyamızın gelişmeleri açısından yararlıydı. Severek, özenerek yayımladım kitabı. Ne var ki, ben Türkçe'ye çevirmek üzere bir eleştirmen seçecek olsam bu T. S. Eliot olmazdı. Christopher Caudwell benim seçtiğim, Türk okurlarına tanıtmak istediğim bir eleştirmendi. Yazılarının çevrilmesini durup dururken kimseye önerdiğimi sanmıyorum. İngiliz Filolojisi'nde okuyan genç bir çevirmenle, Celal Üster'le konuşurken, onun bu yazarın denemelerini çevirmek istediğini öğrenmem mutlu bir rastlantı oldu. Mehmet H. Doğan'la da öyle. Yeni Dergi'nin eleştiri yarışmasını kazanan bu eleştirmen bir gün Caudwell'in Yanılsama ve Gerçeklik adlı ünlü yapıtını çevirmeyi önerdi. Bu tam anlamıyla bir özveriydi: Kendi yazılarınıza ayırabileceğiniz zamanınızı başka bir eleştirmenin tanıtılmasına adıyorsunuz. Çevrilen bölümleri önce Yeni Dergi'de yayımladık. Çevirinin tamamlanıp basıma hazır duruma geldiği günlerde De Yayınevi'nin para sıkıntısına düşmesi yüzünden de kitabın Payel Yayınevi'ne verilmesi gerekti. Görüldüğü gibi, Eliot örneğinde öneri çevirmenden geliyor, daha önce aklınızda olmayan bir yazarın yapıtını seçmiş oluyorsunuz. Caudwell örneğinde ise çevirmenlerden gelen öneriler, sizin de çevrilmesini özlediğiniz, seçtiğiniz yapıtlarla çakışıyor. Akşit Göktürk'e, Varoluşçuluk felsefesinin kırık dökük bilgilerle modalaştığı günlerde, Dostoyevski'den Sartre'a Varoluşçuluk adlı kitabı göstermiş, çevrilmesinin çok yararlı olacağını söylemiştim. Antoloji niteliğinde, kalın bir kitaptı. Bu tür aydınlatıcı bir yapıtın o günlerde çevrilip yayımlanması gerektiğine o da inanıyordu. Ama kitap çok kalındı, üstelik içinde çevrilmesi son derece güç felsefe yazıları vardı. Hiç çevrilmemesindense yalnız önsözünü çevirip yayımlamayı önerdim. Böylece Akşit Göktürk önceden düşünmediği bir çeviri işini yüklenmiş oldu. Faulkner, Joyce gibi yazarların yapıtlarını çevirmekte büyük başarı gösteren Murat Belge'ye de, çevrilmesi gerekli olduğuna inandığım bir yapıtı, fazla umutlanmadan göstermiş, düşünce yazıları çevirmediği için ilgilenmez sanmıştım. Marx ile Engels'in Sanat ve Edebiyat'ıydı gösterdiğim yapıt. İlgilenmiş, Şiirleri çeviremem, onları siz çevirirseniz olur, demişti. Bu örneklerde, yayıncıdan gelen önerinin çevirmence benimsenmesi söz konusu. Murat Belge örneğinde, bir alanda başarılı olmuş bir çevirmenin başka bir alana çekildiği görülüyor, ama kayma daha güç bir alandan daha kolay bir alana. Düşünce yazıları çevirmekte başarılı olmuş bir çevirmenin önüne Joyce'un bir kitabını koymak aklımın ucundan bile geçmezdi. Murat Belge'nin çevirmenliğe başlayışı, De Yayınevi'ne, Yeni dergi'ye gelişi de ilginçtir. Akşit Göktürk, Filoloji'deki öğrencilerinden birinin Faulkner'in Döşeğimde Ölürken'ini çevirmeye başladığını, bayağı da başarılı olduğunu, ama çeviriyi sürdürüp sürdürmemekte kararsız kaldığını, yayımlanma olanağı yoksa boşuna uğraşmak istemediğini bildirerek, Çevirdiği bölümleri getirsem, okur musunuz? diye sormuştu. Getirdi, okudum. Faulkner yayımlamayı hiç düşünmüyordum. Ama çeviri gerçekten başarılıydı. Söyle, bitirsin, ben yayımlarım bu kitabı, dedim. Faulkner'in üslubunu Türkçe'ye yansıtabilmek olanaksız gibi gelirdi bana. Böyle bir çevirmenle yapılacak ikinci iş Joyce çevirisiydi. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi'ni çevirmeyi Murat Belge kendisi mi istedi, ben mi ona önerdim, bilmiyorum. Ama sonraki aşama kaçınılmaz olarak buydu. Murat Belge'nin çevirmenliğine eleştirmenliği de katan ilk çıkışı ise, yanılmıyorsam, Yeni Dergi'nin Bilinç Akımı Özel Sayısı'yla gerçekleşmiştir. Kendisi önermişti bu özel sayıyı. Çok yönlü bir seçme anlayışım vardı, derken, neyi anlatmak istediğim iyice açıklık kazandı bu örneklerle sanırım. Diyelim, Asım Bezirci Pyrrhus ile Cineas'ı, Bertan Onaran Edebiyat Nedir'i önerdiler; bu kitapların Türkçe'de yayımlanmaları yararlı olur diye düşünüyorsunuz. İlhan Berk, Rimbaud; Behçet Necatigil, Borchert; Sabahattin Kudret Aksal, Eluard; Cemal Süreya ile Tomris, Apollinaire; Ülkü Tamer, Pound çevirileri yapıp getirmişler: Burada bir seçme söz konusu değil; çevirmenlerin tartışılmaz değeri öne çıkıyor; bir yayıncının bu şairlerle okurlarının arasına girip bir seçme yapmaya kalkması, bence, saçmalıktır, kendini bilmezliktir. Beğenmezseniz, bir yazı yazar neden beğenmediğinizi açıklarsınız, ki bu eleştirmenliğe girer. Yayıncı olarak yapabileceğiniz yalnızca bu seçkin şairlerin size sundukları çeviriyi yayımlamaktır. - Evet beğenmeseniz de... Bu düzeyde şairlerle okurları arasına girilmez. Konuşmamız kitaplar ağırlıklı gelişiyor gibi... Oysa siz dergideki yazıları sormuştunuz. Yeni Dergi'nin yönetiminde de bu çok yönlü seçme anlayışı geçerliydi. Bugün Adam Sanat'ta da aynı anlayışı sürdürüyorum. Çevrenizdeki çevirmenlerin bilgi düzeyini, eğilimlerini aşağı yukarı bilirsiniz, neler yapabilirler, neleri yaparken mutlu olurlar, ona göre önerilerde bulunursunuz, ya da onlardan gelen önerileri değerlendirirsiniz. Örnekse, Cevap Çapan, Lorca Özel Sayısı yapalım, der, ya da Ece Ayhan İntihar Özel Sayısı yapabileceğeini belirtir; bazı öneriler sizin özlemlerinizle çakışır, bazısı çakışmaz, ama o arkadaşın o işi iyi yapacağını sezersiniz. Sizi ilgilendirse de, ilgilendirmese de, ortaya iyi bir iş çıkacaktır. - De Yayınevi'ndeyken İngilizce'den yapılan çevirileri asıllarıyla karşılaştırarak okurdum. Özellikle yeni çevirmenlerle çalışırken bunu yapmak gerekir. Bugün ulaşmış oldukları yere göre düşünmeyin; çoğu genç, yeni çevirmenlerdi o günlerde bu andığımız adlar. Ama salt Türkçesi'nde, noktalamasında aksaklıklar, daktilo yanlışları vb. kalmasın diye okuduğum çeviriler de çoktu. Aslında, redaksiyon denen gözden geçirme işi, çevirmenin ne yapmak istediği anlaşılmadan, gelişigüzel, genel bilgilerle yapılırsa, bozucu da olabilir. Onun için de, ben çevirilerde gördüğüm aksaklıkları -açık bir bilgisizlik ürünü değilseler- hep çevirmenlerin kendilerine göstererek düzeltirim. - Benim deneyimlerime göre, bu konuda kesin bir şey söylenemez. Her türlü çeviriyi belli bir düzeyin üstünde yapanlar vardır. Ama düşünce yazısı çevirenlerle edebiyat çerçevesine giren yazıları çevirenler arasında bir ayrılma, bir uzmanlaşma eğilimi olduğunu biliyorum. Daha da ileri gidebilir bu uzmanlaşma, ya da yatkınlık diyelim... Örnekse Murat Belge'nin yaptığı Faulkner, Joyce çevirilerini herkes yapamaz, belki bugün kendisi de yapamaz, ama onun kadar ya da ondan daha iyi düşünce yazısı çevirenler var. - O zaman Türkçe'yi bugünkü kadar iyi bilmiyordu. Aykırılıklardan, ters söyleyişlerden hiç rahatsız olmuyor, Türkçe'yi İngilizce'nin yönetimine kolaylıkla bırakabiliyordu. Bugün, Türkçe'de bu böyle söylenmez! kaygısına kapılabilir, yeterince atak davranamaz. Bilemem, belki de daha iyisini yapar. - Sanat konularında kesin konuşmak doğru değildir. Selim İleri bir ara bana nedense pek bir öfkelenmişti, bu tutumumu alaya alırdı: Öyle de olur, öyle de, diye... Ama ben ne yapayım: Öyle de oluyor, öyle de... Düşünce yazısı, düzyazı edebiyat, şiir... Hepsi ayrı alışkanlıklar ister, ama birinde başarılı olmak öbüründe başarılı olmaya engel de değildir. Bu konuya daha dar bir açıdan da yaklaşılabilir. Örnekse Tolstoy'u başarıyla çeviren bir kimse, Gorki'de aynı başarıyı gösteremeyebilir. Gene Rimbaud'yu iyi çevirirsiniz de, Prevert'i çeviremezsiniz. Hele şiirde iş büsbütün karışıktır. Bir şairin bir şiirini iyi çevirir, öbürünü çeviremezsiniz. Gerçekten başarılı bir çeviri önceden belirlenemeyecek birçok koşula bağlıdır. Hiç beklemediğiniz bir yerde çok başarılı olabilirsiniz. Ben türde, konularda uzmanlaşmadan, giderek belli yazarlara yönelmeden yanayım. Özel bir amaç yoksa, yazarını ya da yazarlarını arayıp bulmak, uyum sağlamak, uzmanlaşmak en doğrusudur. - Yeni Dergi'nin, daha doğrusu benim çevirmenlerin yetişmesinde etkili olduğumu düşündüğünüz anlaşılıyor. Bu şu anlamda doğrudur: Yeni Dergi çevresindeki çevirmenler düzeyli işlere yönelmiş, başarılı çeviriler yapmak isteyen, başka yayıncıların benimsemeyeceği önerilerle gelen kimselerdi. Ayrıca, yaptıkları işin sıkı bir denetimden geçeceğini bilirlerdi. Hiçbirinin, bana, yapabileceğinin altında, şişirme bir iş getirdiğini hatırlamıyorum. Özellikle ortaya vurduğum titizliğimle onları özenli olmaya zorladığımı çok iyi biliyorum. Getirdikleri çevirileri baştan sona dikkatle okur, noktalar, virgüllerle uğraşır, çift anlamlı, bir okuyuşta anlaşılamayan, iyi kurulmamış tümceleri düzeltmelerini ister, hepsine ayrı ayrı büyük bir yakınlık gösterir, yaptıkları iş önemliyse önemini, güzelse güzelliğini belirtir, yüreklendirici sözler ederdim. Özetlersek, ben Yeni Dergi çevresindeki yetenekli çevirmenleri yeteneksizlerden ayırıp yüreklendirerek, onları seçtikleri yapıtları yayımlamayı kabul ederek birçok çevirmenin gelişmesine, ortaya çıkmasına yardımcı olduğum kanısındayım, ama onları yetiştirdiğimi söylemem. - Yetiştirilir, yetiştirilmesine büyük katkıda bulunulabilir. Bugün yaratıcı yazarlık dersleriyle yazarların yetiştirilmesine bile katkıda bulunuluyor. Ama bu iş okullarda olur. Düzenli bir eğitim çerçevesinde olur. Yayınevi yönetiyorsunuz, gençler geliyor çeviri yapmak için, aralarından yetenekli olduğunu gördüklerinizi seçiyor, çevirilerini denetleyip, kendilerine, az ya da çok, bir oranda yardımcı oluyorsunuz, bu durum o gençleri yetiştirdiğiniz anlamına gelmez. Örnekse Yurdanur Salman'ı Akşit Göktürk aracılığıyla tanımıştım, üniversitede asistandı. Kim bilir, belki de çeviri dersi veriyordu. Getirdiği çevirileri gözden geçirdim, takıldığım yerleri kendisine gösterdiğim olmuştur mutlaka. Ama o işine saygılı, titiz, başarılı bir çevirmendi. Yeni Dergi çevresinin ona katkısı ancak heyecanlarını paylaşmak düzeyinde olmuştur. Çevirmek istediği kitaplardan, yazılardan söz ederken, bir coşkuyu yaşarken, karşısındaki kimsenin de o coşkuya katıldığını görmek, insana büyük bir çalışma gücü verir. Örnekse Theory of Literature adlı kitabın birçok bölümü önce Yeni Dergi'de yayımlanmıştır. Demek istediğim, yayıncılık doğrudan eğitimcilik gibi bir iş değil. Yurdanur Salman üniversitede çeviri dersi almışsa oradaki öğretmenidir onu yetiştiren. Yayıncının eğiticiliğinden söz etmek aşırı bir onurlandırma olur. Aslında ben çevirmen yetiştirme çabası göstermedim değil. Çeviri yapmak isteyen bazı gençlerle saatlerce karşılıklı oturup çalıştığım, yaptıkları çeviriler üzerinde, çeviri dersi verir gibi, uzun uzun durduğum oldu. Çevirecekleri metinleri de genellikle ben seçerdim. İngiliz dilinde Joyce'dan, Woolf'dan, Faulkner'dan sonraki yazarların, bu ustalardan gelen ezici baskılardan nasıl kurtulduklarını göstermek amacıyla, Malamud, Updike, Salinger gibi sanatçılar üzerinde dururduk. Ama aralarından işi sürdüren çıkmadı. Sanırım çevirmenlik de öncelikle yetenek işi. Tıpkı sanatçılar gibi, salt eğitimle yetiştirilemiyor, çevirmenler de... Gene, tıpkı sanatçılar gibi, özel bir eğitim görmeden, yetenekleriyle başarılı olabiliyorlar. Sırası gelmişken bir gözlemimi aktarmak isterim: İşi sürdürmediklerini söylediğim gençlerin ortak özelliği, ya da ortak eksikliği, edebiyata düşkün olmamalarıydı. Hele Türk yazarlarına duydukları ilgi, sıradan bir okurun ilgi düzeyini aşmıyordu. Çeviri alanında bugün başarılı yeni adların az olması, bence, yetişme dönemlerinde kötü yönlendirilmiş olmalarından. Yayıncılık büyük sermayeye geçince, küçük yayınevlerinin kurduğu düzen etkisini bütünüyle yitirdi. Günümüzde redaktörler varsa da, işlerini benimseyerek yapmıyorlar. Bir Vedat Günyol'un, bir Fethi Naci'nin yapacağı okumayla, geçim kaygısıyla redaktörlüğe katlanan, başında bir şefle çalışan, herhangi bir kimsenin yapacağı okuma eş tutulamaz. Ayrıca, bugün birçok yayınevinde gelen yapıtları okumuyorlar bile. Gazetelerin yayıncılığa başladığı dönemde ortalık çevirmenden geçilmez olmuştu. Yabancı dil bilen herkes çeviri yapabilir sanılıyordu. Boş zamanlarını değerlendirmek için çeviri yapmak istiyorum, diye çıkagelen ilgisiz tiplerden öylesine bezmiştim ki, diplomalarından söz eden, bildikleri yabancı dili ne kadar iyi bildiklerini anlata anlata bitiremeyenlere, Çok iyi de, Türkçe biliyor musunuz? diye çıkış yapacak kadar gerginleşmiştim. - Kendimi çevirmen olarak düşünmüyorum. Ama bir süre çeviri yaptım. Neden yaptım? Yüzeydeki nedenleri sıralarsak, bunların en başında gelen, para kazanma zorunluluğuydu. Okuldan yeni çıkmış, doğru dürüst bir işi olmayan, çeviri yaparak birkaç kuruş kazanabileceğini anlayan bir gencin birbiri ardına kitaplar çevirmesi... O ara sanırım üst üste on kitap çevirmiştim. Küçük kitaplar... Yıllar sonra başka bir neden: Oturduğum semtteki bir spor kulübünde tiyatro çalışmaları yapan gençlere kısa oyunlar çevirerek yardımcı olma özlemim... Ama çok daha önce, üniversitede okurken de, çeviriler yapmıştım. Bir arkadaşımla, Tuna Baltacıoğlu ile birlikte, küçük öykü kitapları yayımlamıştık... Bu ilk çevirilerimin yüzeysel nedeni de yayıncılık hevesi diye nitelenebilir. Ama bütün bu yüzeydeki nedenlerin ötesinde, hepsinin üstüne çıkan, bende çeviri yapma özlemini doğuran bambaşka bir neden olduğunu bugün çok iyi biliyorum. Bunu çeviri olayı kendiliğinden sağlamaz mı? Çevirmenin kendi üslubu katı bir üslup değilse, büyük oranda sağlar, ama o yumuşaklığı elde etmek, yazarın üslubunu Türkçe'de karşılayacak yumuşaklığa ulaşmak bilinçli bir çalışmayı gerektiriyor. Nurullah Ataç çevirilerinde kendi üslubunu zorlamazdı. İki ayrı yazardan iki ayrı çeviri yapsa, ikisinin de onun üslubunda eriyerek birbirlerine çok yaklaştıkları görülürdü. Sabahattin Eyüboğlu da -daha az bir oranda- böyleydi. Can Yücel ise bu anlayışın çılgını, tadına doyulmaz bir uç örneğidir. Ama böyle bir rahatlık, çoğu zaman, yazarın üslubunun silinmesine, Türkçe'ye yansıtılamamasına neden olur. Ben çeşitli yüzeysel nedenlerle çeviri yaparken, işe hep bir üslup karşılama çalışması diye baktım. Genellikle kısa öyküler, kısa oyunlar çevirmemin nedeni budur. Düşünce yazısı çevirmeye hiç heves etmedim. Çok yararlı bir iş olduğunu biliyorum, ama o işte üslup karşılama çabası pek yoktur; önemli olan, yanlışsız, açık, kolay anlaşılan bir çeviridir. Hemingway, Steinbeck, Caldwell, Poe, Jack London, Walt Whitman, Katherine Mansfield, Saroyan, Truman Capote gibi değişik üslupları olan yazarlardan çeviriler yaptım. Türkçe'de bu yazarların üsluplarını karşılamaya çalıştım. İçinde kaybolacağım büyük işlere girişmedim. Birkaç sayfalık bir kısa öykü üzerinde çalışmak çok daha kolaydır. Tekrar tekrar okur, düzeltir, istediğiniz gibi oynarsınız. Olmadığını görürseniz, bir daha yaparsınız. Sonunda ortaya gönlünüze göre bir şey çıkabilir. Hiç kimse kendi üslubundan büsbütün sıyrılamaz, ama bu çaba gene de gösterilmesi gereken bir çabadır. Bu çabayı göstermeden, Çevirmen kendi üslubuyla yazar! deyip yabancı bir yazarı kendi üslubuna tıkıştırmanın çevirmenlikte bağışlanmaz bir kolaya kaçma olduğu kanısındayım. Hemingway'den, Poe'dan, Saroyan'dan, Capote'dan yaptığım çevirileri karşılaştırarak okursanız, bir çevirmen olarak bu yazarlara Türkçe'de üslup ararken kendimden ne oranda sıyrılabildiğimi değerlendirebilirsiniz. Pek bir ayrım yoksa, yazarın özelliklerini yansıtamamışsam, üslubunu karşılayamamışsam bu benim başarısızlığımdır, savunduğum çeviri anlayışının değil. Bu anlayışın doğruluğuna yüzde yüz inanıyorum. O çevirileri yaptığımda genç bir yazardım. Kendimi geliştirmek istiyordum. Çevirinin getirdiği sorunları çözmek, üslup aranışları içinde bu çözümleri çeşitlemek bir yazara çok şey kazandırır. Gerçi çevireceğim öyküleri yabancı dilde okurken işi kıvırıp kıvıramayacağımı anlamaya çalışır, Türkçe'ye aktaramayacağımı sezdiğim öyküleri hiç ele almazdım, ama, öyle de olsa, üslup kaygılarıyla birlikte, sorunlar üst üste yığılırdı. Örnekse okurken kolay çevirebileceğimi sandığım Saroyan'da büyük zorluklarla karşılaşmış, birçok öyküyü yazarın üslubunu yakaladıktan sonra yeniden çevirmek gereğini duymuştum. Bu üslup karşılama işinin yalnızca bir dil sorunu olmadığını düşünmeme yol açan bir deneyimim de var. Seçerken, çevirirken, işin içinde yuvarlanırken, hiç beklemediğim bir şeydi, ama yıllar sonra dönüp baktığımda, en başarılı çevirilerim Truman Capote ile Katherine Mansfield'den yaptıklarımmış gibi geliyor bana. Bunlar İngilizceleri'ne sıkı bir bağlanmanın getirdiği üslup karşılamaları diye değerlendirilebilir. Bu öykülerin Türkçeleri'ndeki üslupları, İngilizceleri'ndeki özellikleri çok yakından izleyerek bulduğum kanısındayım. Yazar İngilizcesi'yle elimden tutup yazdırdı, demek geliyor içimden. Demek ki üslup karşılama işi yalnızca bir dil sorunu değil. Yalnızca bir dili öbür dilin yönetimine vermekle varılmıyor bir yazarın üslubuna. Yazarın anlattıkları, düşünceleri, duyguları, havası da büyük oranda etkiliyor çevirmeni. Üslup insandır derler... Anlaşılan, başka bir dilde, üslubunun karşılığı aranarak yazara dil yoluyla ulaşılabileceği gibi, yazardan yola çıkarak, yazarın havasına girerek, başka bir dilde, ona karşılık olabilecek bir üslup bulmak da olanaksız değil. Açar. Bu tür aykırılıkları gidermek için çok dikkatli bir sonradan okuma gerekir. Yönlendiren dilin baskısından sıyrılmak amacıyla çeviriyi bir süre dinlendirip salt Türkçesi açısından yeniden okursunuz. Ama her zaman bir çözüm bulabileceğiniz söylenemez. Ya da o aykırı söyleyişe alışmışsınızdır, ayrımına bile varmadan atlayıp geçersiniz. - Çevirmenlerden gelen öneriler ağırlıktadır sanırım. Türkiye'de uzun süre çevirmenler, yabancı edebiyatları iyi bilen kişiler olarak, yayınevlerine bir anlamda danışmanlık da etmişlerdir. Öneriler getirmişler, yayıncıları, eğilimlerine göre, Çok satılır! ya da Bunu yayımlamak bir görevdir! gibi sözlerle önerdikleri kitapları yayımlamaya yönlendirmişlerdir. Yayıncının yabancı dilden kitap seçmesi, yanılmıyorsam, Varlık Yayınevi'yle başlamıştır. Kitap seçiminde modalar, yaşanan dönemin eğilimleri elbette etkili olur. De Yayınevi'nde de olmuştur. Modaya kapılarak yayın yaptığımı söylemek istemiyorum. Tersine, modaların yüzeyselliğini yok etme çabası gösterdim hep. Bir düşünceye inandığınız zaman o düşünceyi gerçekten bilmeniz gerekir. Biliyorsanız sorun yok, inanın, ama hiçbir şey bilmeden, herkes o yolda diye akıntıya kapılıp gidiyorsanız, hemen ışıklar açılmalı, ortalık aydınlanmalıdır. Aydınlıkta bütün yüzeysellikler sırıtıverir. Bence, dünyada en acıklı görüntü, modaya kapılmış, modaların elinde oyuncak olmuş insanlardır. - greatscissorsslimeeclipse liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/700258991604891648/hayati-as%C4%B1lyaz%C4%B1c%C4%B1-o%C4%9Fuz-atay%C4%B1-okudu%C4%9Fum-ilk-gece", "text": "Sinan Yayınları'nın kurucusu Hayati Asılyazıcı, Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar'ını okurla buluşturan ilk yayıncıydı. Kendim bulmuştum Atay'ı; ne biri önerdi, ne de kendi getirdi kitaplarını diyen Asılyazıcı, bir zamanların Sinan Yayınları'nı anlatıyor. Gorki'den Max Frisch'e, Oğuz Atay'dan Tomris Uyar'a birçok önemli kitabın yayıncısı Hayati Asılyazıcı'nın kurduğu Sinan Yayınları'nın serüveni böyle başlıyor. Diğer yollar tıkanıp yayın programı, kendi deyimiyle, 'sekte-i kalb'e uğrayınca sanat kitaplarıyla yetinmek zorunda kalmış Asılyazıcı. Hayati Asılyazıcı, makalelerden kitap derleme geleneğinin de başlatıcısı. Bu türün ilk örneği olan Nadir Nadi'nin \"27 Mayıs'tan 12 Mart'a adlı kitabını o yayımlamış. Sanatı geniş bir perspektif içinde kavrıyordu Asılyazıcı. Bu yayınladığı kitaplara da yansıdı. Artıları fazla olan, anılacak bir yayıncılık yaptı Hayati Asılyazıcı. Bertolt Brecht, Beş Paralık Roman, Türkçesi Sevgi Soysal. Max Frisch, Çarpık Sevda, Türkçesi Sezer Duru. Maksim Gorki, Yaşanmış Hikayeler, Türkçesi Ataol Behramoğlu. Jerzy Stawinski, Bencil, Türkçesi Sezer Duru. İvan Turgenyev, Devrim Öncesi, Türkçesi Ataol Behramoğlu. Oğuz Atay, Tutunamayanlar, 1970 TRT Roman Ödülü. Demirtaş Ceyhun, Çamasan, 1972 Sait Faik Hikaye Armağanı. Tarık Dursun K., Bağrıyanık Ömer'le Güzel Zeynep. Necati Tosuner, Kambur, 1970 TRT Hikaye Ödülü. Bekir Yıldız, Kaçakçı Şahan, 1971 Sait Faik Hikaye Armağanı. Ömer Faruk Toprak, Tuz ve Ekmek. Nadir Nadi, 27 Mayıs'tan 12 Mart'a. Mete Tunçay, Heredotos'tan Hegel'e Batı Siyasal Düşünüşünden Seçmeler. Hıfzı Veldet Velidedoğlu, Türkiye'de Üç Devir. Peter Weiss, Soruşturma, Türkçesi Ülkü Tamer. Charles De Gaulle, Umut Anıları (1958-1962). Pierre Duran, Karl Marx'ın Aşk Hayatı, Türkçesi Fahri Yazıcı. İsmet Zeki Eyuboğlu, Tanrı Yaratan Toprak Anadolu. Rudolf Schlesinger, Sovyet Hukuk Teorisi, Türkçesi Metin Aktan. - greatscissorsslimeeclipse liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/700259267791437824/nicolas-guillen-her-zaman-angaje-ozan-oldum", "text": "Kübalı şair, Karaip etkisi dışındaki Latin Amerika halklarının ABD emperyalizmince belirlenmiş bir ortak kimliği olduğunu söylüyor. Guillen'e göre angaje ozan ifadesi, devrimden önce toplumdaki sorunlarla mücadele eden kalemleri korkutmak için kullanılan bir klişe. Bugün 82 yaşında olan büyük Kübalı ozan Nicolas Guillen hala Küba Yazarlar ve Sanatçılar Birliğinin başkanlığını ve milletvekili görevini sürdürüyor. Yapıtları dünyanın çeşitli dillerine çevrilen Guillen, görüşmemiz sırasında Fransa'da yeni bir kitabının yayınlanması nedeniyle çocuksu bir sevinç içindeydi. İleri yaşının verdiği işitme ve hareket ağırlıklarına karşın düşünce gücünden hiçbir şey yitirmemişti. - Her şeyden önce, angaje ozan dediğiniz nedir? Ben her zaman öyle oldum. Sizce bu, devrim öncesinde, Küba toplumundaki sorunlara karşı mücadele veren ozanları korkutmak için kullanılan bir klişe değil mi? - Her zaman emperyalizme karşı mücadele etmek zorunluluğu. Bizim büyük düşünürlerimizden biri, tam bağımsızlığa kavuşmak için kesinlikle gerekli bir koşula dikkati çekmişti: ABD emperyalizminin yenilmesi. Bunun için çalışıyoruz ve bu gerçekleşene değin de çalışacağız. Söz konusu düşünür, bildiğiniz gibi Jose Marti. - İki tür var kanımca: Her şeyden önce şiir, hemen sonra da roman. - Bu, sorunuzu ne yönde ele alacağımıza bağlı. Küba'da XIX. yüzyıl Avrupa'ya dönüklüğüyle tanınır ve bu yöneliş içindeki temel öge de Fransız olanıdır. Ülkemin aristokratları Fransızlar gibi giyiniyor, Fransızlar gibi yemek yiyor, hatta bilmem belki de Fransızlar gibi sevişiyordu. Yazındaki Fransız etkisi ise bize bir Nikaragualı'nın şiirleriyle geldi; hiç olmazsa adından mutlaka tanıdığınız büyük bir ozan, Ruben Dario. Fakat bu salt yazın alanına özgü bir etkiydi ve Fransa'nın büyük isimleri Küba yazınını işgal etmeye başladılar. Başta Victor Hugo geliyordu. Daha sonra Hugo'nun etki alanı daraldı ve diğer yazarlar, daha gerçek, daha insancıl karakterlerle öne çıktılar. Bunların da başında bildiğiniz gibi Honore de Balzac var. Bana gelince, madem soruyorsunuz anlatayım: Ben de bu tuzağa düştüm sayılır, ama çok kısa bir süre için ve pek belirgin olmayan bir şekilde. Modernizmin sonuna doğru, yani İspanyolca yazında ve özellikle şiirde Fransız etkisinin sonlarına doğru, bu akımın çekiciliği bende tümüyle sönmüştü ve yerine koyacağım başka bir şey de yoktu. Durum Dario'nun ölümünden Motivos de Son adlı dizelerimi yazana değin böyle sürdü. Ama Küba'da gerçek modernciler, Fransız yazınına en çok öykünenler arasında Jose Manuel Poveda, Augustin Acosta ve Regino Boti'yi saymak gerekir ki bugün bunlardan hiçbiri yaşamıyor. Paul Eluard, Louis Aragon, Tristan Tzara ve diğer birçok Fransız ozanıyla kişisel dostluğum olduğu halde, bu dostluk bende hiçbir zaman yazın düzeyine yansımadı. Eluard'la birlikte Paris'den Meksika'ya gittik. Bir gece benim evimde kaldı ve ertesi gün birlikte aynı uçağa bindik. - Sorumu yineleyim: Latin Amerikalı kimliği dediğiniz nedir? Dilde mi, gelenek göreneklerde mi, yeme içmede mi -ve bir kez daha- aşkta mı? İki Latin Amerika çekirdeğinden söz edilebilir belki: Biri anakarayı oluşturuyor, diğeri adalar grubunu. Bu sonuncu grup Karaip Denizi adalarını içine alır ve temel olarak da Karaip etkisi altındadır. Bunun dışında, bütün Latin Amerika halklarının ABD emperyalizmince belirlenmiş bir ortak kimliği var. - Pek çok şekillerde olabilir bu. Antiller'de ya da Paraguay'da müdahale biçimi aynı olamayacağına göre çeşitli yollar var. Ama tüm bu mücadele biçimleri, tarihin doğurucusu olan devrimci savaşımın hızlandırılmasına yönelmeli. - Küba'da kültür çılgınlığı denebilecek bir durum var. Şu anda açık olan kitap fuarının görünümünü ancak -benzetmeyi hoşgörün- büyük gıda ya da alım-satım fuarlarına benzetmek olası. Sizin de gördüğünüz gibi kitleler kültüre yaygın bir şekilde katılıyorlar. Bu durumu değerlendirmeyen ve neredeyse bilinçsizliğe yakın yazı taslakları gerçeklerin ağırlığı altında ezilerek yok oluyor."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/701018350967455744/re%C5%9Fat-enis-ac%C4%B1-ger%C3%A7ekleri-yans%C4%B1tan-sert-ve", "text": "Ocak ayı içinde yitirdiğimiz Reşat Enis, gazeteciliğinin yanı sıra öyküleri ve romanlarıyla Türk edebiyatı içinde de bir yere sahiptir. Yazmaya başladığı dönemi ve yazarlığının olgunluk çağı temel alındığında onu 1940 kuşağının eleştirel gerçekçi romancılarından biri saymak yanlış olmayacaktır. 1 Haziran 1909'da İstanbul'da doğan Reşat Enis, ortaöğrenimini tamamladıktan sonra iki yıl Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebi'nde, bir yıl da Edebiyat Fakültesi'nde okudu. Fakülteyi bitirmeden okuldan ayrıldı. Adliye muhabirliğiyle Milliyet Gazetesi'nde basın, dolayısıyla iş yaşamına atıldı (1930). Aynı yıl Servetifünun Dergisi'nde yayımlanan öyküleriyle edebiyat çevrelerinde tanınmaya başladı. Dergilerde yayımlanan öykülerinden başka, ayrıca yazdığı 13 öyküyü Kılıcımı Sürüyorum adlı kitabında topladı (1930). Milliyet'ten sonra sırasıyla Vakit, Haber, Son Dakika gazetelerinde sekreterlik, yazı işleri müdürlüğü yaptı. Politika Gazetesi'nde tefrika edilen Kanun Namına'yı (1932) diğer romanları izledi: Gonk Vurdu (1933), Gece Konuştu (1935), Afrodit Buhurdanında Bir Kadın (1939). 1940-1945 yılları arasında Adana'da çıkan Bugün gazetesinin yönetimini üstlenen Reşat Enis, Çukurova ve tarım işçilerine ilişkin gözlemlerine dayanarak ünlü romanı Toprak Kokusu'nu yazdı (1944). Aynı roman 1969'da Kara Toprak adıyla yeniden yayımlandı. İstanbul'a döndükten sonra Son Dakika gazetesinde çalışmaya başladı. 1952-1957 yılları arasında Cumhuriyet, ardından Yeni İstanbul gazetelerinde çalıştı. 1956'da Cumhuriyet'te tefrika edilen Despot (1957) adlı romanı yüzünden kovuşturmaya uğradı, sonradan aklandı. 1962-1968 yılları arasında Anadolu Ajansı'nda çalıştı, oradan emekli oldu. Yazarlık yaşamına gazetecilikle başlayan Reşat Enis, Kılıcımı Sürüyorum (1930) adlı kitabında topladığı öykülerden sonra yazdığı, dergilerde kalan öykülerini yeniden kitaplaştırmamış, tüm çabasını romanda yoğunlaştırmıştır. Toprak Kokusu'ndan sonra sırasıyla Ekmek Kavgamız (1947), Ağlama Duvarı (1949), Yol Geçen Hanı (1952/1979), Despot (1957), Sarı İt (1968) adlı romanları yayımlanmıştır. Yazmaya başladığı yılların roman anlayışına egemen olan Reşat Nuri - Mahmut Yesari çizgisi, ilk çalışmalarında etkili olmuşsa da giderek bu etkiden kurtulmuş, tersine o eğilime zıt bir noktaya bile gelmiştir. Reşat Nuri'deki duygusallık, gerçekliğin yumuşacık betimlenmesi, yazar olarak yansıttığı görünüm, Reşat Enis'te tümüyle farklılaşmıştır. Onun Reşat Nuri'nin adına sunduğu Gonk Vurdu'da bile (1) yaşamın şiddeti yumuşatılamamıştır: Toplumsal kurallar işlerliğini sürdürerek geçerliliğini korumuşlar, insan\"ın kötüyü değiştirme çabası, tüm iyiniyetliliğe karşın başarısız kalmış, kimi kez yine \"insan\"lar tarafından kötüye kullanılmıştır. Egemen anlayışın etkisinden hızla sıyrılan Reşat Enis, çok geniş sınıflar yelpazesine açılan bir pencereye sahiptir. Toplumun hemen her türünden -politikacısından bürokratına, doktorundan tiyatrocusuna, deniz emekçilerinden maden işçilerine ve lumpenlerine kadar- insan malzemesi, yapıtlarında boy gösterir. Bir romanıyla sanki bütün bir toplumu birden yansıtmak zorunda duyar kendisini. Toprak Kokusu'nun Elif'ini, Adana'dan kaldırır, ta İstanbul'a getirir bu yüzden. Despot'ta, (2) vatanı işgal eden düşmanla bile işbirliğinden kaçınmayan, daha sonra kendisini kahramanlaştırıp milletvekili, bir bankanın yönetim kurulu başkanı olan bir işbirlikçiyi görmeyi umarken, bir de bakarsınız Dilaver Paşa Kanunu ve Zonguldak Havzası'nda oturanların mükellefiyet\"i ve maden işçilerinin sorunlarıyla yüz yüzesinizdir. Yapıtlarında bir savruklukmuş gibi görünen bu durum, birbirinden habersiz yaşayan ve bağımsız gibi görünen parçaların, gerçekte bütünün içinde bir \"kader birliği oluşturduğunu ve bütünün hastalıklarını taşıdığını sergilemeye yöneliktir. Bu kesitte, ilkin siyah-beyaz görünen insanlar, yapıtlarının çoğunun sonuna doğru ya yavaş yavaş beyazların elenmesi, grileşmesi ya da kararmasıyla kendilerini gösterirler. Tahir Alangu, Her gün kavgalar, cinayet, ölüm gibi olaylarla karşı karşıya kalma, sürekli onlarla uğraşma sonucuna bağlıyor bu durumu. (3) Bu yüzden olsa gerekir ki, Toprak Kokusu'na kadar (1944) yazmış olduğu romanlarında konu olarak, sınıf dışı kalmış, sınıf dışına itilmiş insanların varlığı, ağırlık kazanmıştır. Bu konuda özellikle fahişelere yaklaşımı, toplumda egemen olan ahlaki değer yargılarına karşı özellikler barındırmış; Reşat Enis, onları düşüren maddi çevreyi sergileyerek kimi kez fahişelerin safını tutmuştur. Dil ve üslup olarak da gazeteciliği sanatçılığını etkilemiş bir yazardır Reşat Enis. Kolay okunabilen, yalın, yapmacıksız bir dili vardır. Anlatıda yer ve insan betimlemesi, başvurmadığı bir yöntemdir. Onun insanları hemen hemen sürekli hareket halindedirler. Hep gezerler, gezinirler, bir yerden bir yere yolculuk ederler. Ve en kaba toplumsal çelişkiler en kalın ve en koyu renkleriyle bu hareketlilik içinde yansıtılırlar. İnsanların düşünmeleri, önceyi, bir önceyi... anımsatmaktadır. Ancak bu durum romanlarına bir sığlık getirmez. Derinlik, düşüncelerin davranışlarda somutlanması, yeni eylemlerin üretilmesiyle, okuyucunun kavrayışına bırakılır. Roman kahramanının bir fahişeyle evlendiğini öğreniveririz bir anda. Karar aşamasını ise daha sonraki yaklaşımlarında birlikte yaşarız. Gezici kumpanyaların çilesini anlattığı Yol Geçen Hanı'nda (4) arkadaşıyla kendisini aldatan karısının tuzağı sonucu, doktorluğu elinden alındığı gibi, bir de yıllarca hapse mahkum edilen bir doktorun yaşamını alt üst eden bu olayın akışını birkaç cümlede öğreniveririz. Hep trajik bir gazete haberi gibi. Haberin ötesini kendi imgeleminde yaratan merak eden bir okuyucuya yazılmış gibi. Bu özelliklerin en tipik örneğini Gonk Vurdu adlı romanında görürüz. Bu romanda, roman kahramanının görerek duyumsadığı bir gerçeği, algılayıp çağrışımla anımsaması, alt alta dizilen ve harf boyu olarak gittikçe büyüyen sözcüklerle dizilip yazılarak, okuyucuyla yapıt arasında adeta görsel-sessel bir atmosfer oluşturulmuştur. Aynı teknik, roman içinde birkaç kez yinelenmiştir. \"Realist romancımız Reşat Enis Toprak Kokusu adına Adana'mızın çiftçi muhitini canlı bir surette aksettiren bir roman hazırlamıştır. Umumi bir alaka uyandıracağından emin bulunduğumuz bu romandan bir parçayı okurlarımıza veriyoruz. (5) sözleriyle, duyurusu ilk kez Adımlar dergisinde yapılan Toprak Kokusu, yazarın Çukurova gözlemlerine dayanarak yazdığı bir romandır. Romanda ilk kez, az topraklı köylülerin ve tarım işçilerinin kırsal kesim içindeki yaşam mücadelesini anlatmasının yanı sıra, ağalığa karşı mücadele gösterdiği örnekle de büyük gürültü koparır. Toprak Kokusu, toprak korkusu yaratır. Eser yayınlanınca büyük bir olay oldu, parlamento, Toprak Kanunu düzeyine girmişti zaten. Toprak ağalarının etkisi de işe karışınca, kitabı Bakanlar Kurulu kararı ile topladılar. O zaman dıştan görünüşü ile mücadeleyi sevmeyen bir yaratılış gösteren Reşat Enis, ... işi Başbakan'la görüşmeye kadar götürdü. (6) Daha sonra yayımı serbest bırakılan Toprak Kokusu kendisinden sonrakilere öncülük yaptığı gibi, Reşat Enis'in yazarlığının da ikinci evresini başlatmaktaydı. Yazdığı dönemin övgüyle desteklenen gerçekçi romancısı Reşat Enis yazarlık yaşamını, çok daha fazla roman yazmaya yetecek kadar konuyu içinde barındıran 10 romanla noktaladı. Eşinin de ölümüyle yaşamaya başladığı yalnızlığını bir huzurevi\"nde tamamladı. - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/701659543983226880/oktay-akbal-ben-bir-i-stanbul-yazar%C4%B1y%C4%B1m", "text": "Oktay Akbal, İstinye Suları, Tarzan Öldü, Karşı Kıyılar ve Yalnızlık Bana Yasak adlı öykü kitaplarının yeni baskıları nedeni ile altmış küsur yıllık birikimine ilişkin soruları yanıtlıyor. - Son Osmanlı değilim. 'Hele, hiç Osmanlı değilim.' Üstelik Osmanlılık anlayışına öteden beri karşı bir yazar olarak bilinirim. Konaklarda yetişmedim. İstanbul'da Şehzadebaşı'nda doğup büyüdüm. İlkokulu ve takip eden iki yılı Fransız okullarında okudum. Babam avukattı. Öldüğünde annemle beş parasız kaldık. Fransız Lisesi'ni parasızlık yüzüden yarıda bıraktım. İstiklal Lisesi'nde okudum. Özel bir okuldu ama babam okul sahibinin avukatıydı, benden para almadılar. Büyükbabam emekli bir valiydi. Çocukluğum yoksulluk içinde geçti. Daha lise sıralarında yazılarımla para kazadım. Yani zorluk içinde... - 1943-44 arasında Servet-i Fünun-Uyanış Dergisi'nde yöneticilik yaptım. Yirmi yaşındaydım. Elli lira aylıkla. Türkiye Yayınevi'nin dergilerine öykü, çeviri yaparak bir o kadar daha para kazanıyordum. Altın, yedi sekiz liraydı. Yani şimdi kazandığım kadarını daha o yaşlarda alıyormuşum: Yazarlıkla... O dergi, genç yazar ve şairlerin yuvasıydı. Orhan Arıburnu, Cahit Irgat, Sabahattin Kudret, Salah Birsel, Sait Faik ve Özdemir Asaf'ı orada tanıdım. İlk öykülerim orada çıktı. - Ben bir İstanbul yazarıyım. Kentin en yoksul hem de oldukça zengin semtlerinde yaşadım. Suadiye, Erenköy, Fatih, Şehzadebaşı... Bildim bileli öykü düşünür, yazarım. Öykü yazarı olmak bir rastlantı değil! İçten kopan bir istek. Neredeyse seni zorlayan bir şey; hem kendini, hem çevreni, insanları anlamaya iten! İlk kitabım Önce Ekmekler Bozuldu 1946'da çıktı. Birçok baskı yaptı. Altmış yıldan sonra da öykü anlayışım değişmedi: Kısa yazmak, sözü uzatmadan, okuru aldatmadan, içimden geldiği gibi. Kısa öykü, zor bir daldır. Hem şiir, hem roman yükünü taşır. Çok öykü yazan var! Ama kırk-elli yıl sonraya kaçı kalacak? - Edebiyat yarış yeri değildir! Herkesin kendi alanı var. Kimse kimseyle yarışamaz. Yazar ancak kendisiyle yarışır. Kendini geçmekle, kendini yenilemeye çalışmakla... Günümüzde öyküye çok heveslenen var. Gençlerden çok iyi öykücüler yetişti. Hanımı, erkeğiyle! 'Hanım yazar' derken korkuyorum. Yazarın hanımı beyi olur mu, diyorlar! Yine de kadın-erkek öykücülerimizi okurken sevinç duyuyorum. - Edebiyat karın doyurmaz. Kaç kişi var roman, öykü, şiir, deneme yazarak geçinen? Hepsinin başka bir mesleği var. Babadan zengin olan var mı, bilmem! Orhan Pamuk bir tüccar ailesinden. Geçim derdi yok. Ama kitapları çok kazandırdı. Ne zaman? Ün kazadıktan sonra!.. Yaşar Kemal yıllarca gazetede çalıştı. Ben, sayısı yetmişe varan kitaplarımdan pek bir şey kazanmıyorum. On yıl önce en az beş bin basarlardı, şimdi bine indi. Genç yaşımdan bu yana gazetecilik yaptım. Sekreter, müdür olarak. 1956'dan beri köşe yazarlığı... Vatan, Barış, Cumhuriyet, Milliyet gibi gazetelerde. Okurlarım istedikçe yazmak zorundayım. Ekmek parası... - Yazar olarak ilkelerim, gazete yazarı olarak da aynı. İçtenlik, dürüstlük, insan sevgisi. Toplumda bir uyanışın, bilinçlenmenin yaşanmasına katkı... Öyküde fotoğraftakine benzer bir belirleniş anı meselesi var. - Öykü bir anın fotoğrafını çekmektir derler ama değildir. Fotoğraf yüzeysel bir görüntü verir. Öyküde bir anı anlatırsınız ama derinine inerek, bir tek anı çoğaltarak, ileriye geriye doğru... Sait Faik ölümsüz anları yakalamayı başarmıştır. Geçmiş bir an değildir! Artık o, yaşamın içinde yakalanmış, ama zamana meydan okumuş bir zaman parçasıdır. - Ben ayırmam. Bu incelemecilerin işi. Onlar bakar, bulur. Zaman farkları var aralarında tabii, ama bunu teşhis etmek uzmanların işi. - Yeni öyküler yazdım. Bazıları Öykü Dergisi'nde yayımlandı. Yarım kalmışlar var. Onları bitiriyorum. Bunlar Son Öyküler olacak. Zamanımız olursa En Son Öyküler\"i de yazarız! Ben bir kez yazmıştım. Benden sonra öykü, roman ve denemelerimi, güncelliğini korumuş tüm yazılarımı biraraya toplamak isterlerse, ona \"Yazılar başlığını koysunlar. Roman, öykü, anı, deneme birdir yazar için. Birbirini bütünleştirir. Kişilik sorunudur bir yazarın çağını aşması, dün de bugün de okunması, sevilmesi... Sait Faik okunur, Memduh Şevket, Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Sabahattin Ali, Yakup Kadri vb. okunuyor. Sanırım yazmasını, anlatmasını bildiklerinden..."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/701828074939072512/t%C3%BCrk-roman%C4%B1n%C4%B1n-kurgusal-d%C3%BCnyas%C4%B1-bize", "text": "Orhan Pamuk, 1987 yılında Amerika'da Princeton, New York ve Columbia üniversitelerinde Türk romanı hakkında konuşmuştu. Konuşmada Pamuk, Türk romanı ile Batı romanının özelliklerini, ikisi arasındaki farkları ve bu farkların neyi temsil ettiğini anlatıyor. Tek tek eserlere hiç değinmeden bir ülkenin edebiyatı hakkında düşünmek mümkün müdür acaba? Bu konuşmada bunu yapmaya çalışacağım: Kitaplardan, konulardan temalardan, yazarlardan tek tek hiç söz etmeden Türk romanı hakkında bazı gözlemler yapacağım. Paul Valery, bir yerde benzer bir düşünce geliştirir. Edebiyat tarihi, diye yazar Valery yazarın boş anlarındaki kimi rastlantıların, ya da eserlerinin rastlantısal başarılarının tarihi değil, bir edebiyat üreticisi ve tüketicisi olan bir ruhun tarihi olmalıdır. Varsa eğer ya da deyiş yerindeyse böyle bir ruhtan söz etmeye çalışacağım bu akşam: Hatta daha sınırlı, daha dar bir ruhtan, bir ülkenin romanının ruhundan. Batı romanıyla karşılaştırarak Türk romanının kimi belirgin özellikleri üzerine gözlemler yapacağım. Türk romanı ya da Batı romanı gibi kavramların ne kadar belirsiz genellemeler içerdiğinin farkındayım. Bu tür genellemelere dayanarak düşünmek insanı Türk insanı, Doğu insanı gibi iri kavramların şemsiyesi altına sığınarak ilginç, ama gelişigüzel gözlemler yapan 19. yy seyahatname yazarlarının rahatlığına sürükleyebilir. Ama karşılaştırmak istediğim şeylere de birer ad da vermek zorundayım. Bu yüzden Türk romanı ya da Batı romanı kavramlarını her kullanışımda birbirlerinden farklı ve bu karşılaştırmanın çerçevesi içinde birbirleriyle ilgili iki tür roman anlayışından ve roman dünyasından söz ettiğim anlaşılsın yeter. Her Türk romanı benim burada kullanacağım anlamda bir Türk romanı olmadığı gibi, Batı'da yazılan her roman Batı romanı da değildir. Bu kavramların aslında iki tür roman anlayışını karşılaştırmaya yaradığı düşünülür ve Türk romanının ruhuna ilişkin yapacağım bazı gözlemlerden sonra bütün kavramlar, hatta karşılaştırmalar da unutulur da akılda yalnızca sezdirmeye çalıştığım bu ruh tutulursa belki en iyisi yapılmış olacak. 1 A - Birinci çeşitten bir romanı, bir Batı romanı\"nı okurken yazarın anlattığı, tasvir ettiği olayların gerçek anlamını bütünüyle bilmediği duygusuna kapılırım. Sanki \"Batılı yazar anlattığı, hikaye ettiği olayların tam ne anlama geldiğini bilmediğini söylemektedir okuyucusuna. Sanki bu yazarın en iyi yaptığı şey nesneleri, kişileri, konuşmaları tasvir edip anlatmaktır ve görevi de bununla sınırlıdır. 1 B - Bir Türk romancısı ise okuyucuda anlattığı olayları, nesneleri neden anlattığını bilen ve daha önemlisi bunu bildiğini de bilen biri izlenimini uyandırır. Tasvir ettiği şeylerin, olguların açık seçik birer anlamı olduğunun fazlasıyla bilincindedir bu yazar. Anlattığı şeylerin anlamından ve varlığından o kadar emindir ki, nesneleri ayrıntılarıyla irdeleme gereğini de duymaz. Nesnelerin onun anlatısında hikayeyi ilerleten işlevsel ve çıplak varlıklarından anlatının içinde bir yerde, orada olmalarından başka anlamları yoktur. Yazarın da açık seçik bildiği ve bildiğini sezdiği simgesel anlam dışında. 2 A - Böylece, sanki Batılı romancı olayların akışı içinde bir ağaçtan söz etme gereğini duyduğunda, bu ağacın varlığını okuyucusuna kanıtlamak zorunda kalır. Bu ağacı öteki ağaçlardan ayırmak, gerçek bir ağaç yapabilmek için onu tekil ve özel bir ağaç olarak görmek zorunda kalmak demektir bu. Böylece ağacı ayrıntılarıyla tasvir etmeye girişir. 2 B - Aynı dürtüyü duyduğunda, yani hikayenin akışı içinde bir ağaçtan söz etmek zorunda kaldığında Türk romancısı ağacı tekil, özel biricik bir ağaç yapacak ayrıntılara girmez. Onu tasvir ederse bir ağaç olarak genelliğini tasvir eder. Schiller'in naif diyeceği bir kolaylık ve rahatlıkla ağaç anlatıdaki doğal yerini, sanki kendiliğinden buluverir. 3 A - Sanki Batılı romancı nesnelerle onların idea\"larının kolay kolay buluşmayacağını, örtüşmeyeceğini düşünür. Sanki tekil şeylerle onların anlamları arasında aşılmaz bir uzaklık vardır. Jestleri, kokuları, hareketleri, kararları derindeki bir gerçekliğin doğrudan açığa vuruluşları olarak gözlemleriz. Gerçeklik daha arkada bir yerde gizlidir sanki. Ayrıntılar, tam kestiremediğimiz bir biçimde, arkadaki bu gizli gerçekle bir şekilde ilişkilidir, ama bu ilişkinin bilgisi sınırlıdır. 3 B - Sanki ikinci çeşit romancı nesneler, hareketler ile anlamlar, idealar arasındaki uzaklığı yalın hikayesi ile aşacağını, kelimelerinin aynı anda her iki düzeye de işaret edeceğini düşünmekte, okuyucuyu bu tür bir dünyaya bu tür bir okumaya çağırmaktadır. Bunu daha yalın bir şekilde, bu yazarın dünyasında geleneksel \"görüntüler ve özler ayrımına yer yoktur, diye de söyleyebilirim. 4 A - Özler ve görüntüler, anlamlar ve hareketler arasındaki ikilemin farkında olan ve bu ayrımın işaret ettiği kapatılmaz boşluğun bilincinde olan Batılı yazar sanki en sonunda eserinin günlük hayatın akışındaki gizli bir anlamı çağrıştıracak bir şey olduğuna karar vermiştir. Böylece okur da bu yazarın eserinin anlamının en iyi onun bütünlüğünden çıkacağını bilir. Batılı romancı\"nın eserinin değeri, parçacıklarının basit bir toplamından farklı bir şeydir. Ama bir paradoksla, öte yandan da yazar gücünün büyük bir kısmını bu parçacıkları daha \"inandırıcı, gerçek, sahih kılmak için yeni söyleyiş yolları, anlatım teknikleri, tasvir yöntemleri bulmak için harcar. 4 B - Gözlemlenmiş, tasvir edilmiş olgular ve olaylarla onların anlamlarının neredeyse aynı olduğuna inanan ve kelimeleri, şeyleri ve ideaları kolayca kapsayacağına inanan Türk romancısı, eserinin önceliklerini ve ayrıntılarını sonuna kadar bildiği bir gerçekliği ya da bir dizi gerçekliği doğrulayan bir çaba olduğuna karar vermiştir sanki. Böylece sanatsal çabasının gerçekleşmesi, onun bütünselliğinin gerçekleşmesine değil, küçük parçacıkların yaratılmasına yöneliktir. Eserinin küçük parçacıkların güzelliğine dönük anekdodik bir yapısı vardır. Eseri gizli kalmış bir anlama, yazardan da gizli bir gerçeğe ulaşma çabası değildir. Şimdiden verilmiş, elde edilmiş bu gerçeğe ya da bir dizi gerçekliği kelimelerle tasvir edip anlatma çabasından oluşur sanatı. Bu yüzden yazar yeni yazım tekniklerini araştırmaya, anlatıcısının öznelliğini öne çıkaracak yöntemler geliştirmeye kalkışmaz hiç. 5 A- Böylece sanki, birinci çeşit yazar, Batılı yazar, romanın satırları arasında okuyucusuna ondan fazla bildiği tek şeyin kendi sanatı olduğunu söylemektedir. 5 B - İkinci çeşit yazar, Türk yazarı ise eserini doğrulamak için, sanatından başka bir de gerçeklik, hayat, dünya vs. hakkında okuyucudan daha bilgili olduğunu bize sezdirmek zorundadır. Bunu satır aralarında da yapmaz: Gerçeklik hakkındaki bilgisi en önemli silahıdır onun. Geleneksel, yazarın sorumluluğu - özgürlüğü ikilemine yaklaşımı işte bu noktadan olur: Okuyucusundan, yalnızca sanatı konusunda değil, hayat, dünya, gerçeklik konusundaki geniş malumatı yüzünden de bilgilidir. Batı romanındaki tıkanmaları, dilsel kireçlenmeleri temizleyen sorumsuz serseri yazarlar\"a Türk romanında değil, ancak Türk şiirinde rastlanabilir. Bütün bu gözlemlerim ve karşılaştırmalarımdan sanki iki tür kurgu dünyası, iki tür roman dünyası olduğu ortaya çıkıyor. Neyi sezdirmek istediğimi anlayanlar artık kavramların tuzaklarına fazla aldırmadan birinci dünyanın Batı romanı\"nın, ikinci dünyanın da \"Türk romanı\"nın dünyası olduğunu bir kolaylık olarak düşünebilirler. Fazlaca istisnası olan bir kolaylık. 1 - \"Batı romanı\"nın dünyası, anlamı, günlük hayatın gürültüleri arkasına iyice gizlenmiş bir dünyadır. Bu dünya Batı felsefesindeki geleneksel \"özler - görüntüler ikilemini bütünüyle doğrular. Bizde bir eksiklik duygusu, tamamlanmamışlık sezgisi, bütünselliğin kaybı izlenimini uyandıran, günlük hayatının anlamında bir eksiklik olan problematik bir dünyadır bu. 2 - Türk romanı\"nın kurgusal dünyası ise bize bir tamamlanmışlık duygusu sezdirir. Gözlemlediğimiz ayrıntıların, tasvir edilmiş olguların arkasında ulaşılmaz, erişilmez, anlaşılmaz, gizli bir gerçeklik olmadığını, yazarın eseriyle bu gerçeği hizmetimize sunduğunu sezeriz. Bu dünyada bir kusur, bir eksiklik varsa, bu dünyanın kuruluşu, yapısı yüzünden değil, anlaşılabilir bir haksızlık, yanlış bir davranış, hatta eksik bilgi ve bir yanlış anlama yüzündendir bu. Yazar herhangi bir nesneyi adlandırdığında onun varlığından hemen emin oluruz biz de. Eğer bu dünyanın bir yerinde bir giz, bir esrar, saklanmış bir gerçek varsa, ya başka kişilerin planladığı bir kumpastır bu ya da bu dünyanın içinde bir yerde güvenilir bazı kişilerin farkında olduğu bir gerçek. Bütün bu gözlemlerden, \"Türk romanı\"nın dünyasının ruhuna ilişkin bu sezdirmelerden sonra insanın sormak istediği, akla hemen geliveren ilk soru şudur: Bu kurgusal dünyalar, bu hayal dünyaları, bu roman alemleri herhangi bir şekilde gerçek bir dünyaya tekabül ediyor mu hiç? İnsan \"Türk romanı\"nın ruhundaki bu tekrarlanan tutarlılığı nasıl açıklayabilir acaba? Gösterişli bir şekilde \"gelenek dediğimiz şey, yani tekrar, taklit ve etkilenme, edebiyatın sınırları içinde kalarak bu soruya verilecek ilk cevaptır. Gerçek dünyanın kurallarından çıkarak verilecek cevaplar ise, aklı başında her edebiyatçının nefret edeceği şeye sosyolojiye sürükler bizi."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/701828548766400512/adalet-a%C4%9Fao%C4%9Flu-ba%C5%9Fkald%C4%B1r%C4%B1n%C4%B1n-her-%C3%A7e%C5%9Fidi-insan", "text": "Hayır adlı yapıtı ile ilgili soruları yanıtlayan Adalet Ağaoğlu, romanda başkaldırı biçimlerini epey gösterdim sanırım diyor. Adalet Ağaoğlu, son romanı Hayır...\"la, ilk iki kitabı \"Ölmeye Yatmak ve Bir Düğün Gecesi olan üçlemeyi tamamlamış oluyor. Geçen yılın çok satan kitaplar listelerinde yer alan Hayır...\"da \"Ölmeye Yatmak\"ın Doçent Aysel Dereli'si profesör olarak çıkıyor karşımıza. Yine sunulanı sorgulayan, kendi bilgisini oluşturmaya çalışan Prof. Aysel, bu kez \"Yenins aracılığıyla geleceği de arıyor. Toplumbilimci Prof. Aysel'in hazırladığı Aydın İntiharları ve Geleceğin Başkaldırısı adlı akademik çalışma, neredeyse Aydın İntiharları başlıklı bir inceleme kitabını ortaya çıkartacak denli derinlemesine ve kapsamlı yer alıyor kitapta. Camus'nün en ciddi felsefe sorunu olarak kabul ettiği intihar konusunda konuşmayı öneriyoruz Ağaoğlu'na. Ve ilk sorumuz Neden intihar? oluyor. - Tarih boyu pek çok düşünürü, yazarı derinden ilgilendirmiş, bazılarında, hatta en karşı oldukları anda bir edim haline gelmiş bu olgu. Son otuz yedi yılda üç asker darbesi yemiş ve değişim sancılarını bu baskılar altında geçiren toplumumuzda aydın ya da değil, insanımızın belki de ilk kez bu kadar yoğunlukla yüzleşmek durumunda kaldığı bir olgu niteliği kazanmış olsa gerek. Hayır...\"daki intihar izleği, bir anlamda da bu olgunun yazarı tarafından sezilmesidir. - Stoacılık, tarih içinde evrildi. İnsanların kendi sonlarını kendilerinin belirlemesi gereği, yerini insanların kendi hayatlarını kendilerinin belirlemesi gibi durumlara bıraktı. Efendiye başkaldırı, sınıf mücadelesi, özgürleşme... Buna \"direniş' dendi. Ben roman yazarıyım ve düşünceyi hayatla birleştirmeye en yatkın alan olduğu için roman yazmayı severim. Bu bakımdan 'direniş'le de epey alışverişim oldu. Çünkü direniş insan hayatında tek yönlü bir durum değil. - \"Hayır...\"da kendine başka bir yer, başka bir ufuk seçen de var, hayatta kalıp işini devletten ve resmi ideolojiden bağımsız olarak en iyi yapmaya çalışan da, \"Hayatın yakasını koyvermeyelim dostlarım deyip kendini pencereden aşağı bırakan da... Hayatta her şey kadar intihar da var. Roman önermez. Okuru düşünmeye çağırır. Hayat üstüne olduğu kadar ölüm üstüne de... - Zamanımız üstüne yeterince düşünmüyoruz. Bizim için en önemli sorun günlük hayat olup çıktı. Salt günlük hayat içinde debelenip durursak hayatı nasıl anlamlandıracağız. Zaten anlamlandırılmıyor da. Yeni düşünceler yeni hareket alanları yaratıyor, tam istendiği gibi, düşünemez keşfedemez olup çıkıyoruz.... Prof. Aysel umutsuzluğun umudunu yaratıyor bende. Ben bir bilim adamamızın, İsmail Beşikçi olayının üstünde bile yeterince durduğumuzu sanmıyorum. Beşikçi olayının büyük önemde boyutları vardı. Resmi öğreti nasıl bir öğreti olursa olsun, o öğretilerin sultası altında bilim yapılamayacağı durumu var. Üstünde durulmadı, çünkü altında Kürt sorunu... vardı gibi bir özür aramak... Budur işte resmi ideolojiyle uzlaşmak. Sonra da basında, TV'de günlerce Bulgaryada rehin tutulup Özal'ın özgürleştirdiği Aysel! Bundan büyük ikiyüzlülük olamaz... Romanın kahramanının toplumbilimci olması bir romana yedirilmesi kolay olmayan düşüncelerin irdelenişi bakımından olanaklar sağladı. - Aşk, delilik, yaşlılık, özgürlük, cinayet, ölüm vb. üstüne düşündüğüm kadar düşünmüşümdür. Hayır henüz hiç denemedim. Ona bakarsanız ne aşkı kendi anladığım biçimde yaşadım, ne delirdim, ne cinayet işledim şimdiye kadar. İntihar, romanınızda bir başkaldırı olarak ele alınıyor. Bu tür bir başkaldırıyı da genellikle aydınlar seçiyor. Buna belli anlamlarda gücün tükenmesi de diyebilir miyiz? Başkaldırının başka biçimleri de var. - Romanda başkaldırı biçimlerini epey gösterdim sanıyorum. Bunun, üniversitelerdeki durumu var, bunun mahkemelerdeki durumu var, sokaktaki durumu, aşktaki durumu, ne bileyim kişiyi yenmeye azmetmiş her şeye karşın şeker pembesi terlikler, gül goncalı çoraplar, mercan küpeler ve yeni bir insan düşüyle karşı durulmuş değişik durumlar var. Başka ne diyebilirim? Örgütlü savaşım? Ama ben parti programı yazmıyorum ki... Düşünsel bir faaliyet sonucu intiharı, hayır hiç de gücün tükenmesi, yeniliş, kaçış gibi görme eğiliminde değilim. Tam karşıtı alçakgönüllülüğü hiç kaldırmayan güçlü bir başkaldırı intihar. Ancak gücü de anlamı da yapanından menkul. Güçsüzlük ya da kaçış demek kolay yol. Ben bunu diyemem, zorba bir yargıç yerinde olmak istemem. Başkaldırının her çeşidi insan hakkıdır."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/701921474545598465/samim-kocag%C3%B6z-sosyalist-bir-yazar-halk%C4%B1n-ve", "text": "Yeni İstanbul - Herald Tribune gazetelerinin 1950 yılında düzenlediği Dünya Hikaye Yarışması'nda Sam Amca öyküsüyle birincilik kazanan Samim Kocagöz (1916-1993), Yağmurdaki Kız kitabı ile 1968 yılında TDK Hikaye Ödülü'nü, Alandaki Delikanlı kitabıyla da 1979 yılında Lions Hikaye Ödülü'nü aldı. Kalpaklılar ve Dolu Dizgin gibi Milli Mücadele'yi anlatan romanlara imza atan yazar, 1988 yılında yayınlanan romanı Eski Toprak üzerinde çalıştığı günlerde, Sanat Emeği dergisinin sorularını yanıtlamıştı. - Çok girişimlerim oldu, nedenini anlayamadığım birtakım olaylar yüzünden şimdilik hiçbir yayıncı kitaplarımın yeni baskısı için istekli görünmüyor. - Çok büyük sorumluluklar vardır, bu konuda yazılacak çok önemli konular vardır. Bir de yazıp da yayınlamak için çok güçlükler çektiğimiz sorunlar vardır. Sosyalist bir yazar bilinçli çalışıyorsa halkın ve kişinin gözü açık gördüğü düşlerin sözcüsüdür. Bugün bizim toplumumuz büyük bir kaynaşma içinde düşten öte gerçekleşmesini istediği büyük sorunlarla karşı karşıyadır. Yazarın ödevi bu sorunlara elinden geldiğince eğilmek olmalıdır. - Eski Toprak adıyla üç yıl çalışıp ortaya koyduğum yeni bir romanım var. Umuyorum önümüzdeki sonyazdan sonra yayınlanabilir. Yazdım bitirdim; konunun bence çok önemli olmasından ötürü yeniden elden geçirmek istiyorum. - Yeni romanım Türkiye'deki 1900'lerden gelen sosyalist kaynaşmanın bir yansıması olarak ortaya çıkıyor. Romanın fonunda Türkiye'nin bugüne dek illegal kalmış sosyalist savaşımının tarihsel bir görüntüsü vardır. Bu görüntüyü kuru bir biçimde ortaya koymamak için eski yaşlı bir sosyalistin yaşam öyküsünü araç olarak kullandım. Bir tarihsel kesite ışık tutan bu romanım ve romanımın kişisi tüm çaresizliklere karşın gelişmenin iyimser bir sembolü olarak ortaya çıkmaktadır ki, yazar olarak ben de iyimserim. Bir de 1919'lardan 1929'lardan bu yana sosyalist kaynaşmanın liderliğini yapan namuslu liderlerin artık görevlerini tamamladığını ve bu savaşımı gençlere bırakmasını vurgulamaktadır. - Evet ele aldığım konuda 1900'lerden 1970'lere değin süren sosyalist kaynaşmaların bulabildiğim belgesel kitaplarından ve belgelerden, zamanla topladığım gazete kupürlerlerinden yararlandım. - Söyleyebiliriz, bu romanı 1921'lerden 1970'lere kadar memleketimizdeki sosyalist kaynaşmanın ve sürecinin bir yansıması olarak yazdığımı umuyorum. - Bundan sonra yazılacak öykülerim var, bir romanı da geliştirmekteyim. Ne var ki, bundan önce altmış dört yaşıma geldiğimden edebi çalışmalar ve 1940'tan bu yana içinde bulunduğum edebiyat çevreleri konusunda anılarımı yazmak istiyorum. Zaman zaman bu konuda tuttuğum notlarım hazır. Yıllar boyu tuttuğum bu notlardan yararlanarak önümüzdeki kış çocukluğumdan başlayarak bir roman havası içinde, gerçekleri içine alan anılarımı yazacağım. - Siz sağ olun. - piriltii liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/701921748852064256/can-y%C3%BCcel-%C5%9Fiir-kelimeleri-bu-galaksiye-iade", "text": "Bir kez gözaltındayken 'Hayatını anlat' dediler, bir başladım, nasıl susturacaklarını bilemediler, sonunda... tir ol git deyip kovdular. Yaşamını 'en güzel şiiri' olarak niteleyen Can Yücel, yaşadıklarını, düşündüklerini yine kendi üslubuyla anlatıyor. İlkokul üçteyim. Küçücük çocuk. Boğaziçi okulunda okurdum. Evden yolladılar. Leyli yollandım. Hem aynı şehirde oturacaksın hem de okula leyli yollanacaksın. Çok bozuldum, çok üzüldüm. Evde, ikiz kardeşimle kavga ediyorum diye yollandım. Benimsemedim. Her şeyi benimsemediğim gibi... Futbol vardı, futbol oynuyordum... İyi bir futbolcu olacaktım. Nasıl gol atacağım hala rüyama girer... Zaten şiirde de hep nasıl gol atacağımın peşindeyim ya! Ankara'da Taşmektep. Ahır gibi. Bombok bir yer. Futbol da yok. Üstelik vekil oğlusun. Bombok bir durum. Hiç sevmedim... Ortaokul bitti. Atatürk Lisesi. Aynı numara, orayı da sevmedim. Klasik şube harikaydı. Harika kadro, Nurullah Ataç, Cevdet Kudret ders veriyor. Nazım okuyoruz. Dünya edebiyatını tanıyoruz. Latince öğreniyoruz. Sekiz öğrenciyiz. Gazi Yaşargil de orada. Gazi çok çalışkan, bize karışmaz. Orada komün kurduk. Harçlıklarımızı komüne verip para biriktiriyoruz. Dışarı gitmek için. Sonra tüm topladığımızı Gaziciğimize verdik, onu dışarı yolladık. Ben babama hep posta koyuyorum. Tek parti numarası vardı ya. Utanıyorum senden derdim. O da niye utanıyorsun diye çıldırıyordu. Arabasına binmezdim. Öyle bir gerginlik işte. Sonunda beni Cambridge'e postaladılar. Bu da çılgınlık. Ben Dil Tarih Fakültesi'nde Almanca öğrenmiştim, Alman edebiyatını biliyorum. İngilizce bilmiyorum. Niye yolluyorsunuz beni Cambridge'e! Çılgınlık işte! Züppelik işte! İlk şiirimi on yaşında yazdım. Babamın metresi olan hanımın yuvasındaydım. Yuvada bir çocuk öldü. Çok üzüldüm. Arkasından şiir yazdım. Ben mümkün olduğu kadar aile içinde yaşadım. Bütün serseriliğime rağmen aile köklerimi kaybetmedim. Aile değil sade, arkadaşlarım için de böyledir. Öldükleri zaman şiir yazarım. Şiire, babamın yardımı çok oldu. Hep şiir çevresindeydim. Babam okur, babaannem okur... Şiire elverişli bir dünya yaratmıştı babam bana... İngiltere dönüşümde çevreme çok dikkatli baktım. Herkesle beraber olmayı ve dinlemeyi seçtim. Cahit'le, Orhan'la... Bu arada insan şiiri kaybedebilir de. Ama temelde şiir güdüsü yatıyordu. Dili iyi biliyorsan, şiirin ne olduğunu biliyorsan yazmadan duramazsın. Elbette hümanizma beni etkilemiştir. Böyle yetiştim ben. Baba Mevlevihane'de doğmuş, yetişmişti. Babam her ne kadar Batıcı, Atatürkçü, Batılılaşma hareketinin bir yiğini olarak yaşamışsa da Şark edebiyatı, mistisizm, Divan edebiyatı ve bizim temel gökkubbemiz musikisini de birleştirmişti. Ama ben o kadar şanslı değilim. Hayatımda, karım hariç, iki şey sevdim: Şiir ve politika. Şiir nedir, diye sorarlar. Şiir göklerde uçan nazenin bir balon' değil; o balon çoktan patladı. Benim için şiir akıl ve heyecan meselesidir. İnsan beyninin yalnız yüzde onu bilinir, gerisi meçhul kıta. Şiir, beynin işlemeyen yüzde doksanını harekete geçirmektir. Benim gördüğüm, aşk, sevmekten başlayan azgınlıktır. O kadar çok sevmek ve azmak lazımdır ki aşk için, hiçbir boğa seni tutamasın, hiçbir toreador sana kırmızı şal göstermesin... Evet, aşk kendine mahsus bir boğa güreşidir. Picasso dahi bunu çok iyi bilir. Oktay Rifat'ın söylediği gibi: Kelimeler, günlük konuşma ve iletişimde yıpranırlar. Oysa kelimeler bütünselliğin parçalarıdır. Şiir, kelimeleri bu galaksiye iade etmektir. Bu arada kurulan güzellikler, bütünlükler büyük bir 'happening' olur. Şiir, yaşamı çekip çeviren bir ilke. Diyalektik, şiirde öfke ve sevgi olarak tecelli ediyor. Bu sevgi ve öfkenin diyalektiği eytişimdir. Bu nedenle sevgi ve öfkenin bir bileşimi olarak ortaya çıkar sanat. Olanı kabul yerine olanı değiştirme yolunda bir çabadır, bundan dolayı verimlidir ve önemlidir. Bundan dolayı insan beyninin ince noktalarına kadar giren, süreklilik kazanan bir eylemdir. Şiir, gürültüden müziğe geçmektir. Şiir, evrenin içinde büyük seslerin molekül ve atomlardan başlayan bütünlüğü, bu bütünlüğün müziğidir. Şairin görevi bu musikiyi kurmaktır. Kozmosdan aşağı şiir yazılmaz. Üst tarafı minördür... Harika o ki, insanlar kendi adlarına değil, kainat adına yazarlar. Bütünselliğin dışında şiir yoktur. Hayat ve ölüm de bütündür. Şiir bu bütünden çıkan büyük çılgınlıktır. Çok ağır geçen hayatımızın içinde ironi, bütünselliği bozmayacak ana çaredir. Bir direnç kahkahasıdır. Bence kahkaha çiçekleri yaratmak Baudelaire'in 'Şer Çiçekleri'nden daha iyidir. Hiç olmazsa, kahkaha çiçeklerinden LSD yapılır. Hayatımda şiirden başka, çeviriyle uğraştım, onun dışında bir iki kısa memuriyetin dışında hiçbir iş tutmadım. Eskiden babaanneme anlatırdım: Bak şimdi, şu yazıdan elli lira kazanacağım, ötekinden şu kadar... diye. Kadıncağız kahkahalarla gülerdi. Hiçbiri doğru çıkmazdı. Para kazanmak için birtakım işler yaptım, tercümeler, fıkra yazarlığı. Ama aldığın para para değil, ekmek parası bile değil. Peki nasıl geçiniyorum? Ankara ve Dragos'daki baba evlerini sattık, Kuzguncuk'ta ev aldım. Artık babam sayesinde parasızlıktan şikayetim yok. Şiir benim için meslektir. Düne ve geleceğe bakışımla birlikte yürüyen özgür bir meslektir. Son zamanlarda kitaplarımdan gelen parayla yaşamımı sürdürüyorum. Bu benim için çok önemli bir şey. Ben hep iki tür düş görüyorum. Ya futbol düşleri ya da erotik düşler. Erotik düşler, eski hikayelerle. Kadınları çok seviyorum. Kadın erkek çelişkisi çok önemli. Çok yakın bu iki cinsin, bu çelişkiyi, gerilim içinde yaşaması bir mucize. Erotizm, bu gerginliği yaşama. Hayatın temelindeki erotizm bu. En güzel yanı insanları ayakta tutması. Yabancı bir televizyon görüncesinde bitkilerin nasıl çiftleştiğini seyrederken ağlıyorum... Derken, aklıma geliyor Güler'le ilk seviştiğimiz. Orada da ağladığını gülerek hatırlıyorum. Ben yedi yaşında, yetmiş yaşında gibi hissettim kendimi. Yetmiş yaşında da kendimi yedi yaşında gibi hissediyorum. Bundan dolayı iş karışık... Belli bir yaştan sonra insanda çocuklaşma demeyeyim de, dünyaya çocuk açısından, çocuk gibi bakma ihtiyacı doğuyor. Zaten bazı şeyler de ancak çocukça anlatılabilir geliyor bana. Şiirden değil, çeviriden yattım. Che Guevara'nın 'İnsan ve Sosyalizm'i ile Che, Mao ve bir Amerikalı generalin yazdığı 'Gerilla Harbi' kitaplarını çevirmiştim. Amerikalı general kontrgerillayı anlatıyor. Dava dört yıl sürdü. Amerikalı general yüzünden mahkum olduk. Şairlerin hepsi hapisane kuşudur. Kendi kendilerine acımaktadırlar ki, insanın en büyük kabahati kendine acımasıdır. Ondan dolayı çok güç çıkıyor şiir, daha doğrusu şair çıkmıyor da şiir çıkıyor ara sıra. Cumhuriyet şiiri, bütün tek parti devrindeki gayretlere rağmen -Hececiler, şunlar bunlar- resmi şiir tutmadı. Şiir resmi kanalın dışında, siyasi olarak da onun dışında duranların inhisarında gelişti. Bu nedenle de menfi bir şey olarak bakılmıştır şiire Türkiye'de. Şimdi otel yaptılar ya, Sultanahmet Cezaevi'nden geçmemiş şair yoktur o devirde. Menfiden kasıt öfkeyse sevgiyle beraber olmalı bu. Nazım'da da böyledir. Ama baskıdan ciddi zarar görmüştür şiir. Gençlere seslenme bakımından ayağı bağlanmıştır, kösteklenmiştir. Kitleye intikali güçleşmiştir. Ondan dolayı da kendi içine kapanmıştır. Hele 1980'den sonra şiir ve şair kendine acır hale geldi. Bir insan için kendine acımaktan daha kötü bir şey yoktur. Benim şiirimde de, siyasetimde de hakim iki unsur var. Bu iki unsurun çelişkisi ve sentezi, bana yaşama gücü veriyor. Olupbitene ve olupbitenin sorumlularına karşı öfke; olması gerekene, olabileceğe ve onu getirecek olan büyük emekçi ve aydın kitlelerine sevgi... Öfke ile sevgi arasında çırpınan bir çelişkinin içinde yaşıyorum ben. Şiirlerimle de, siyasamla da, bana enerji, akıl ve yaşama sevinci veren şey, öfkeyle sevincin çelişkisi. Küfrü ve argoyu halk kullanıyor. Yazdığımız şey de halkın nabzı ve ağzı olduğuna göre, elbette bu küfür işi de kendiliğinden katılıyor işin içine. Aslında küfür bir özgürlük davasıdır. Türkiye'de de kala kala küfretme özgürlüğü kalacak. O özgürlüğü de elden bırakmak istemiyorum. Hırgür sevmeyen bir insanımdır. Ama hırgürsüz yaşanmıyor bu ülkede. İkincisi mahcubumdur, fakat artık yırtık olmadan yaşanmıyor. Mümkün olduğu kadar asude, kendini dinleyeek yaşamayı seviyorum, fakat çok patırtılı bir ülke. Bundan dolayı insanın mizaç doğrultuları, bu yaşam içinde kendi sonuçlarına varamıyor. Hiçbir zaman umudumu kaybetmedim. İnsanlıktan umut kesmem. İnsan, zaman zaman iyimserlik ya da karamsarlık duyabilir. Fakat, insanla ilgili aşağı yukarı bütün gerçekler içinde bir tansık, bir mucize vardır. Bu mucize, umudu getiriyor. Ama umut durduğu yerde olmaz. Kazanarak, çalışarak, savaşarak edinilir. Umudun olmadığı yerde insan 'Herkes koyun gibi kendi bacağından asılır' diyerek, enayi gibi kendini, yaşamayı askıya alır, geberip gider. Aslında bir kül tabağıdır dünya. İçine bir güneş bastırılmış. Amma da izmarit ha!.. Ölmekten değil, ölümün acısı olmasından, işkenceden korkuyorum. Ölüm içimizdedir hep, her doğan çocuğun içinde. Ölüm bütünselliktir. Bu bütünselliği bozacak, beni parçalayacak acıdan korkuyorum. İnsanı ezici, bütünselliği bozucu her şeyden nefret ediyorum. - pixibull reblogged this from edebiyatsoylesileri - pixibull liked this - piriltii liked this - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/702471801105743872/claude-farr%C3%A8re-bir-karag%C3%BCn-dostu", "text": "Yüreği hakseverlik ve adalet duygularıyla dolu olan Türk dostu Fransız yazar, Türkiye'nin karanlık günlerinde, haklı davasını Batı'da sonuna kadar savundu. Fransız edebiyatçıları arasında Lamartine'den sonra Pierre Loti (1850-1923) ile Claude Farrere (1876-1957) Türkleri Batı'da savunan yakın tarihimizin dost kişileri olarak tanınırlar. Yürekleri hakseverlik ve adalet duygularıyla dolu olan bu iki yazar Türklerin karagünlerinde hep yanlarında oldular. Milletimizi dünya haritasından silmek, ülkemizi parçalamak için adeta söz ve işbirliği yapan Batı dünyasına karşı, dilleriyle, kalemleriyle bir savaş bayrağını dalgalandırdılar. Pierre Loti 19'uncu yüzyılın son çeyreğinin ilk yıllarında Osmanlı ülkesinde görev yaptı. Kalemiyle, konuşmalarıyla Batılılara karşı milletimizi savunan Pierre Loti yaşlanınca bu görevi kendisinin yetiştirdiği Claude Farrere'e devretti. Claude Farrere, yemininin hakkını veren bir kişi olarak Türklerin kalbine girdi. Gençlik yıllarında Türkiye ve Türkler hakkında kafasına yanlış bilgiler aşılanmış olan Claude Farrere, bir teğmen olarak 1902 yılında Türkiye'ye geldi. Burada iki buçuk yıl görev yaptı. Bu zaman zarfında gerçek bir Türk dostu oldu. Claude Farrere büyük dostluğunu İstanbul düşman altında inlerken, Anadolu'da çetin bir ölüm kalım savaşı sürerken de gösterdi. 1922 yılının Haziran ayında İstanbul'a geldi. Milletimizin maneviyatına katkıda bulunan ziyareti sırasında bütün kültür, basın ve hayır kuruluşlarını dolaştı, konuşmalar yaptı. Anadolu'ya geçerek Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa'yla görüştü. Claude Farrere İstanbul'daki temaslarını İzmit ve Adapazarı'ndaki gözlem ve izlenimlerini bir zafer ışığı olarak Paris'e götürdü. Claude Farrere'in ölümünden sonra geride bıraktığı değerli tablolar, Türk antikaları, kitaplar, belgeler ve diğer eşyaları müzayede yoluyla satıldı. Bu müzayedede onun paramparça olmuş Türkiye'ye ait günlüğü ve anılarını içeren darmadağınık notları da satışa sunuldu. Bu notlara göre Claude Farrere 5 Haziran 1922 sabahı İstanbul Limanı'na Tadla vapuruyla gelmiş. İstanbul'un ufkunu süsleyen mahzun minareleri duygulanarak seyretmiş. Kalburüstü kişilerin oluşturduğu bir topluluk tarafından coşkuyla ve adeta bir hükümdar gibi karşılanmış. İstanbul'a geldiğinde ilk götürüldüğü yer Gülhane Parkı olmuş. Farrere parkın girişine asılmış olan Türk Bayrağı'nı saygıyla öpmüş ve Türkçe olarak Yaşasın Türkiye diye bağırmış. Bilindiği üzere Claude Farrere İstanbul'da yoğun temaslarda ve görüşmelerde bulundu. İşgal altında bunalmış ve karanlıklar içerisinde yaşayan İstanbul'dan sonra Anadolu'ya geçerek oradaki ışıklı insanları ziyaret etmek istedi. Başkumandan Mustafa Kemal Paşa, Claude Farrere'e istediği randevuyu verdi. Gerek İstanbul Hükümeti'yle işgal kumandanlarını, gerekse Batılı devletleri şaşırtan Mustafa Kemal - Claude Farrere görüşmeleri, yerli ve yabancı basında Türkleri lehine derin yankılar uyandırdı. Claude Farrere'i kabul ettiğinde, öğle ve akşam yemeklerinde Mustafa Kemal sivil kostümlüdür. 19 Haziran Pazartesi günü askeri elbisesini giyer. Claude Farrere'le birlikte, lokomotifi çiçeklerle süslenen bir trenle Adapazarı'na giderler. Claude Farrere'in günlük notlarına göre, Mustafa Kemal'in orada üç bin kişilik askeri kıtayı selamlaması ve üç bin kişinin hep birlikte gök gürültüsünü andıran bir sesle Merhaba Paşam karşılığını vermesi bir inancın ifadesi, dönüşü olmayan kesin bir kararın yeminidir. Claude Farrere bu gürleyen sesi Türk milletinin kalbinden kopan bir duygu olarak nitelendirmektedir. Kurtuluş Savaşı yıllarında Türk davasını sonuna kadar savunan ve İstanbul Sultanahmet'te bir caddede adı hala yaşatılan bu büyük Türk dostu, geride birçok eser bırakarak 1957'de Paris'te yaşama gözlerini yumdu."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/702472093940547585/rebecca-solnit-%C3%B6zveriyle-cesaretle-giri%C5%9Filen", "text": "Başucu yazarları Rilke, Neruda... Etkilendiği ustalar Galeano, Marquez, Woolf... Meraklı okur, başkaldırının sesi Rebecca Solnit durmaksızın araştırıyor, distopya çağında soluğu kesilen vicdanlara umut aşılayan metinler sunuyor. 2018'de kitaplar üzerine yapılan söyleşide Subcomandante Marcos'un denemeleri bana lirizmle politik edebiyatın nasıl bir araya gelebileceğini gösterdi diyor. - Şu anda neredeyse bir yığın kitap var: Adrienne Rich'in On Lies, Secrets, and Silence ve Adrienne Maree Brown'ın Emergent Strategy, Keeanga-Yamahtta Taylor'ın How We Get Free, Erika L. Sanchez'in Lessons on Expulsion, Philip Levine'ın One for the Rose, Carla Bergman ve Nick Montgomery'nin Joyful Militancysi... Alexander Chee'nin How to Write an Autobiographical Novelı muhtemelen aralarında en yeni yayımlananı ve harika... - Orwell'in The Road to Wigan Pier ve Roxane Gay'in Hungerı arasında kura çekmem lazım... Bununla birlikte çoğunlukla kitapları ilk satırdan sonuncusuna kadar okuyanlardan değilim. Hızla tarıyorum. Çünkü hayatımın yarısı kitapları araştırmalarım için taramakla geçti. Yani sadece keyif için okumuyorum, belirli bir şeyi arıyorum. Bununla birlikte çoğunlukla kayda değecek düzeyde keyif aldığımı söyleyebilirim. Çoğu kez araya bir şeyler giriyor, mesela kitap dolu bu evde yanlış yere koyup sonra bulamıyorum. Öyle ya da böyle, çoğunlukla bir düzine kitabı bir arada okuyorum... - Diğer herhangi bir kitaptan önce, Jorge Luis Borges'in Labirenti. 15 yaşında keşfetmiştim. Kurgu dışı kısa düzyazıda neler yapılabileceğini bana göstermişti. Subcomandante Marcos'un 1994 Zapatista devrimiyle birlikte denemeleri bana lirizmle politik edebiyatın nasıl bir araya gelebileceğini gösterdi. Bildirileri ve denemeleri bu açıdan başucu kitabımdır. Hemen yanında Rilke'nin Duino Elejileri durur, döner döner tekrar okurum. Her ikisi de çok derin ve bir o kadar da tükenmez metinlerdir. - A. Kauffman'ın Direct Action: Protest and the Reinvention of American Radicalism protestoların sistem üzerindeki etkilerini, son 50 yıldaki kazanımlarını anlatan en iyi inceleme. Lauren Markham'ın The Far Away Brothersı tek başına hayata tutunmaya çalışan iki göçmen çocuğun hikayesini ele alan çok güzel bir kitap. Neden terk edildiklerini, ABD'de kayıtsız göçmen olmanın anlamını anlatıyor. Jonathan Schell'in The Unconquerable Worldü devlet gücüne ve şiddete karşı yükselen barışçıl hareketin etkileyici öyküsünü ele alıyor. Danielle L. McGuire'in At the Dark End of the Streeti feminist alternatif tarih örneği. Konusu Rosa Parks ve insan hakları hareketi. Jeff Chang'in We Gon' Be Alrightı kentlerin ve sosyal yaşamlarındaki farklı grupların güncel durumunu sergileyen harika bir inceleme. Charles F. Wilkinson'ın Blood Struggle: The Rise of Modern Indian Nationsı 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana Amerikan yerlileri ve kültürlerindeki canlanma hakkında şaşırtıcı derecede cesaret verici bir çalışma. Tüm bunlar Amerikan güncel siyasetinin arka planını aktaran kitaplar. Günlük gelişmeleri takip etmek için çoğu kişi gibi benim de gözüm sürekli internette... - Jia Tolentino, Roxane Gay, Ocean Vuong, Louise Erdrich, Gary Snyder, Wendell Berry, Barry Lopez, Elena Ferrante, Ariel Dorfman, Bill McKibben, Jamaica Kincaid, Maria Popova, Annie Dillard, Arundhati Roy, Leslie Marmon Silko, Alicia Garza, Fanny Howe, Nick Flynn, Lidia Yuknavitch, Greg Sarris, Elizabeth Kolbert, Jane Mayer, Jelani Cobb, Ronan Farrow, Valeria Luiselli, Eyal Press, Gustavo Esteva, Robert Hass, Mike Davis, Rob Macfarlane, Richard Holmes, Masha Gessen, Zeynep Tufekci, Rebecca Traister, Dahlia Lithwick, Soraya Chemaly, David Corn, Garance Burke, A. C. Thompson. - Kaliforniya'da, dünya edebiyatı, sanat ve devrimci politik yayınlar konunda uzmanlaşan kitapçı City Lights Books'un kitap alım bölümü şefi Paul Yamazaki'ye. 40 yıldır aynı işi yapıyor. Yayın dünyasıyla ilgili her şeyi bilir, asla yanılmaz. - Her zaman... Etrafımda birileri varsa ya da dışarıda hızlı hareket etmem gerekiyorsa bu durumlar hariç... Kimi zaman dışarıda koştururken de okumaya fırsat bulabiliyorum. - Dünyada daha önce fark etmediğin bir izlek, anlam, düzeni görmek coşku veriyor, hatta kimi zaman göklere çıktığını hissediyorsun. Bireylerin cömertçe, cesaretle giriştikleri eylemlerde beni çok etkileyen, güçlendiren etik bir güzellik var. İşte bu nedenle siyasi eylemler ve toplumsal yaşam üzerine yazıyorum. - Kısa öykü okumuyorum. Roman okumayı özlüyorum. Fakat çok seçici oldum, beni sürükleyecek eser bulmak zor. Birkaç yıl önce Napoli Romanları dizisine dalıp gitmiştim. Biyografi okuyorum, tarih, anı, günce, mektuplaşmalar üzerine antolojiler, doğa bilimleri tarihi, siyaset tarihi... Çok sayıda çevrimiçi metin, basılı eser... Araştırma yaparken telaşla kitaplarda, kitaplıklarda, arşivlerde hedefe yönelik okumalar yapıyorum. Düzenli diyebileceğim şekilde şiir de okuyorum. Mesela Neruda... Şiir okumak sözcüklerin gücünü gösteriyor, güzellik duygumu canlandırıyor. Bununla birlikte internetteki günlük patlamaları ilgiyle takip ediyorum. Pek çoğumuz gibi ben de ABD'deki çılgınca gelişmeler konusunda çok duyarlıyım. Pek zevkli olmasa da özellikle iklim değişimiyle ilgili haberleri takip ediyorum. - Takdir ettiğim, öyle ya da böyle imrendiğim o kadar çok eser var ki... Fakat bunlardan birini yazmak için Bury the Chainsin yazarı Adam Hochschild ya da Death Comes to the Archbishopın yazarı Willa Cather olmak gerekir. Bunlardan biri değilim. Fakat yazdıklarım çoğunlukla okumak istediklerim. Bu kitaplar olmadığı için ben yazıyorum. - Özverili bir kütüphanecinin kapımı çalmasını bekliyorum! Kitaplar evimin her köşesinde, her odasında, bodrum katında kutular içinde yığılmış, kategorilere ayrılmayı bekliyor. - Lauren Markham'ın The Far Away Brothersı. - Ne etçilim ne de vejetaryen... Zihinsel anlamda her türlü gıdayla beslendiğimi tüm okurlarım biliyordur sanıyorum. Kitaplığımda 18. yy'dan kalma ciltler, paralanmış eserler, masalları bulmak mümkün. Bir raf Budizm, bir raf mistisizm ve eylemcilik üzerine eserlerden oluşuyor. Gece ve karanlık, kelebekler, bizonlar, albatroslar, Hz. Musa, uzunca bir raf Batı Tarihi, çevrebilim, yürüyüşten coğrafyaya, kentlere kadar pek çok başvuru kaynağım var. - Geçmişte Earthsea serisinden Tenar, şimdilerde Miss Havisham. - Çok oburdum. Mısır gevreği kutularına ve evde gördüğüm her kitaba hızla dalardım. Ebeveynlerimin, ağabeylerimin kitaplarına, eski kitaplara... Her hafta kütüphaneden yedi kitap alırdım. Yıllar boyunca günde bir çocuk romanı okudum. En çok fantezi ve bilimkurgu kitapları beni etkilerdi. Narnia serisi, The Once and Future King, ayrıca Earthsea serisi, The Last Unicorn, Dune... Mitoloji kitapları. - Günlük özet bilgi formlarını okumaktan aciz birisi yerine baştan sona kitap okuyan bir bireyden söz etseydik yeryüzünde şu anda yaşayan ve gelecekte yaşayacak tüm yaratıklar açısından çok hayırlı bir durum olurdu... Belki Frederick Douglass'ın otobiyografisini ya da Rev. William Barber II ile Jonathan Wilson-Hartgrove'un yazdığı The Far Away Brothers, bunu beğenmezse The Third Reconstructionı seçebilirim. - Henry David Thoreau, Virginia Woolf, Subcomandante Marcos: sürprizlerle dolu üç isim... Mary Shelley ve annesi Mary Wollstonecraft'ı da gerçekten davet etmek isterdim. Ve Frederick Douglass ile Walter Benjamin de... - Kitap okurken her zaman, deyim yerindeyse, kutsal kase avcısı gibiyimdir. Mükemmel kitap bize her şeyi anlatır. Güzelliği yıldırım kadar korkutucudur. Anlamsal açıdan bize, iyi bir pusula gibi, her zaman gerçek kuzeyi gösterir. - Benden çok sonra, tanışmadığım, karşılaşmadığım birinin! Memnuniyetle Keats'in mezar taşındaki gibi biri de olabilirim: Here lies one whose name was writ in water - Burada ismi suya yazılı biri yatıyor - Antroposen Çağı konusunda okuyorum epeydir. Okuma planımda ise şu anda yazdığım kitabın yedinci bölümü için aldığım notlar ve taslak metinler var. Bunları okuyup bölümü tamamlayacağım."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/702822694445531136/orhan-pamuk-t%C3%BCrkiyenin-nas%C4%B1l-bir-yer-oldu%C4%9Funu", "text": "Orhan Pamuk, ölümünün ardından kaleme aldığı yazıda Aziz Nesin'in edebiyatını değerlendiriyor. Ortaya eşi benzeri modern Türk edebiyatında olmayacak kadar geniş, kapsayıcı, zengin ve okunması zevkli bir yazı çıkardı. Her zaman öfkeli, her zaman gülümseyen bir yazı diyor. Haberi bakkalda dalgın dalgın gazeteye bakarken öğrendim. Oysa iki saat önce aynı gazeteyi evde okumuştum, ama haber yoktu orada. Alışverişimi yaptım, elimde plastik torbalar yazıhaneye girdim: Plastik torbaları koltuğa değil, mutfağa koymalıydım, ceplerimi boşaltmalı saatimi çıkarmalıydım, faks makinasına bakacaktım, ama orada kalakalmıştım. Ağlamaya başladım. Bu işi öyle sık yapan biri değilim. Kendime şaştım, sinirlerimin bozuk olduğunu, öfkeli olduğumu, buna benzer şeyleri düşündüm, ama başka şeyler vardı aklımda. Faks makinesindeki kağıt bu yazıyı hemen yazabileceğimi söylüyordu. Masaya oturdum. Aziz Nesin'i ilk gördüğümde sekiz yaşındaydım. Ankara'daki Bilgi Kitabevi'nde kitaplarını imzalıyordu. Annem ağabeyimle beni, kitapçının olduğu Sakarya Caddesi'ne alışverişe götürmüştü. Orada, çarşının gürültüsünden ve erken gelen sonbahar akşamının karanlığından uzakta arkada bir yerde, çekici ve güven verici kitap kokusu içerisinde insanların arasında bir adam kitaplarını imzalıyordu. İleride ben de bir yazar olacaktım. Evimizde kitapları okunurdu, ben de okumaya başladım. Türkiye'nin nasıl bir yer olduğunu, burada yaşayanların nasıl insanlar olduğunu erken yaşta hayattan ve gazetelerden öğrendiğim kadar ondan öğrendim. Hayatlarımızda büyük, derin bir yarayı andırır bir eksiklik vardı. Bunun ruhsal bir acı gibi farkındaydı, ama çocuklar gibi örtbas etmeye, bir yamayla yamamaya, milli bir gururla parlatmaya, hatta bilerek seçilmiş bir özellik gibi onunla övünmeye hazırdık. Bir kenara itilmişliğimizin, yoksulluğumuzun ve birbirimize karşı gaddarlığa varan acımasızlığımızın arkasında da bu eksikliğin, bir çeşit hamlığın ve öfkenin olduğunu da seziyorduk. Hayatın her çeşnisinde, günün her saatinde kendini hatırlatan bu eziklik ve öfke bize önce, Biz adam olmayız dedirtir, sonra da mahallemize Amerikalılar misafir geldiğinde gençlerimizi konuk ağırlanan evin penceresi önünde toplattırır, İstiklal Marşı söylettirirdi. Aziz Nesin kitaplarında bu kırılganlığın ve bir gün kolayca, kurnazca, kestirmeden bu eziklikten kurtulma umudunun her rengini, her belirtisini, her sonucunu, her tuhaflığını bize zevkle anlatıyordu. Çocukluğumda onun hikayelerini okurken İstanbul'un ve bütün Türkiye'nin her türlü günlük hayat rengi, dolmuş kapısının nasıl açılacağından, genel helaların seyrekliğine ilişkin sokak gözlemi, dikiş makinesinden oturağa, düdüklü tencereden ütüye ev eşyalarının canlılığı, bizi kısa yoldan açığa vuran dil ve konuşma alışkanlıklarımız, kaynanalar, emekliler, çocuklar, kediler, bir şehri şehir yapan bütün o aileler, hayatlar, dükkanlar ve devlet daireleri en hurda ayrıntısına kadar, bende derin bir gerçeklik duygusu uyandırarak canlanırdı. Daha sonraki yıllarda da dönüp dönüp yeniden okuduğum hikayeleri, orasından burasından karıştırarak ve çoğu zaman en beklemediğim anda gülerek hatırladığım kitapları, beni her seferinde Aziz Nesin'in dikkatinin ve gözlem gücünün bitip tükenmeyen canlılığına, oynaklığına, çeşitliliğine imrendirirdi. Onun en büyük başarısı da budur: Dünya edebiyatında yaşadığı şehrin ve ülkenin hayatına ve insanlarına bütün ayrıntılarıyla bu derecede tanıklık eden ve bu kadar da rahat okunan çok az yazar vardır. Özellikle Demokrat Parti'nin ilk yıllarından başlayarak, yetmişli yılların sonuna kadarki otuz yıllık dönemin İstanbul ve Anadolu hayatının bütün kahramanları, bütün o idare memurları, yeni zenginler, işsizler, üçkağıtçı politikacılar, taksi şoförleri, sosyete kadınları, askerler, askeri darbeciler, tutuklular, mahkumlar, suçlular, ırz düşmanları, pavyon kadınları, köy muhtarları, futbolcular, aydınlar, ağalar, şeyhler, imamlar, eskiciler, dolandırıcılar, hırsızlar ve akla hayale gelebilecek her meslekten, her cinsten, her huydan insan, tıpkı bazı Osmanlı surnamelerinde olduğu gibi onun kitaplarından geçerler. Hiçbir Türk yazarı bu otuz yıllık dönemin İstanbul hayatının ayrıntılarına Aziz Nesin'in gösterdiği kapsayıcı ve akıllı dikkati göstermemiştir. Romandan çok kısa hikaye yazması Aziz Nesin'i hayattan doğrudan aldığı malzemeyi bir büyük hikayeye bütünsellik ilişkileri içersinde bağlama zorunluluğundan kurtarmış ve böylece ilgisini çeken, severek ve zekice anlatabileceği herşeyi; her durumda yazıya dökebilmiştir. Bu büyük yaratıcılığın arkasında, yazarlığın esinlenmekten çok çalışmakla ilgili bir iş olduğunu anlamış herkesin göreceği gibi, benzersiz bir çalışma gücü ve isteği olduğunu biliyorum. Aziz Nesin her zaman her durumda sürekli yazardı ve yazı hayatının büyük kısmında yaratıcılığının matbaaaların ve baskı makinalarının hareketine yetişmek zorunda olmasının yazılarının değerinden vazgeçmek için bir özür olamayacağına karar vermişti. Ama çalışmak onun için iç burkucu bir şeyden çok hayatın acımasızlığına karşı bir inada, hayata karşı kazanılmış bir zafere dönüşmüştü. En kötü zamanlarda bile onu yapılabilecek şeyleri araştırmaya yönelten umudu ve akıllı düşmanlarının da hayran olduğu cesaret ve özgüvenini de kendi çalışma gücünü tanımaya borçlu olduğunu düşünüyorum. Sürekli çalışabildiği ve bazı insanların makinalara ya da aşka inanabilmesi gibi o da yazıya inandığı için hayatın anlamı ve amacı onun için hep pırıl pırıl açık kaldı. Bu yüzden başkalarının kararsız kaldığı, gördüklerine inanmadıkları, başka dostların ya da örgütlerin tanıklığını ya da desteğini arayarak bocaladığı durumlarda o öne çıkıp kendine güvenle ilk tepkiyi verirdi. Düşündüğünü açıkça ifade etme ayrıcalığının yalnızca cesurlara bırakıldığı bir ülkede Aziz Nesin pek az yazara nasip olmuş bir keyifle cesaretinin tadını çıkarırdı. Kendi sustuğu zaman başkalarının da sustuğunu ya da sesinin duyulmadığını, kendi hak edilmiş cesaretinin başkalarında haklı ve yararlı bir utanç uyandırdığını görüyordu. Düşünmek ile cesaretin yavaş yavaş birbirine karıştırıldığı bir ülkede düşünceden önce cesareti harekete geçirmek gerektiğini ve başkaları söyleyince kulak asılmayan pek çok sözü kendisi söylediğinde düşüncenin şu veya bir şekilde harekete geçtiğini biliyordu. Toplumsal hayatla ilgili pek çok derdin doğal bir teslimiyetçilikle devletçe çözümlenmesinin beklenmesi gibi, düşünsel ve siyasal hayatla ilgili bütün sorunların da benzer bir vekalet anlayışıyla kendisi gibi olanlara, bazen de yalnızca kendisine bırakıldığını hissediyordu. Kısa hikayelerinde cesur yazara daha da cesaret öneren, ondan daha da ileri gitmesini isteyen, onu ölçüsüzce öven ama kendisi etliye sütlüye karışmayan, sesini hiç çıkarmayan vatandaş örneklerinden pek çok kereler söz eder. Aziz Nesin'in ve çalışma ayrıntılarını öğrenmekten hoşlandığım günlük hayat alışkanlıklarının, saklamanın, biriktirmenin, dosyalamanın, bir gün bir işe yarar diye bir kenara koymanın, yazıya iyimser ve yararcı açıdan yaklaşmasının arkasında bu istekler olduğunu hayal ettim hep. O bütün bunları sabırla, çalışkanlıkla, gayret ve zevkle yaparken, ortaya eşi benzeri modern Türk edebiyatında olmayacak kadar geniş, kapsayıcı, zengin ve okunması zevkli bir yazı çıkardı. Her zaman öfkeli, her zaman gülümseyen bir yazı."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/702823689621831680/sean-ocasey-i-rlandal%C4%B1n%C4%B1n-g%C3%B6lgesi", "text": "İlk olarak Dublin'deki Abbey Tiyatrosu'nda 1923'te sahnelenmiş olan \"Silahşörün Gölgesi adlı oyunun A. S. T. tarafından sunulmaya başlanması, ülkemizde Juno ve Tavus dışında kalan oyunları henüz oynanmamış olan ünlü İrlandalı yazar Sean O'Casey'i de gündeme getirdi. O'Casey, birkaç yüzyıl boyunca İngiltere'nin yönetiminde ve İngiliz kültürünün egemenliği altında yaşamış olan İrlanda'da, Ulusal Bağımsızlık Savaşı'ndan bağımsız, ama ona koşut olarak 19'uncu yüzyılın sonuna doğru başlatılan İrlanda Edebiyat Hareketi'ne katkıda bulunmuş ve 1904'te Abbey Tiyatrosu'nda sergilenen oyunlarla süren İrlanda Ulusal Tiyatrosu anlayışı içinde güçlü yapıtlar vermiş iki büyük oyun yazarından biridir. J. M. Synge bu tiyatro hareketi içinde İrlanda'nın köy gerçeğini dile getirmiş, O'Casey ise kentte yaşayan yoksul halkın ve işçi sınıfının politik-toplumsal-kültürel konumunu sahneye çıkarmıştı. Sean O'Casey İrlanda Ulusal Bağımsızlık Savaşı'nın en çalkantılı dönemlerinden birinde yaşadı. Başlangıçta kendini bu savaşa kaynak olan ideal\"e adamıştı. Sonra \"çelişkileri görmeye başladı... İrlanda ulusu görünüşte İngilizleri topraklarından atmaya yönelik bir ulusseverlik\"te birleşmiş gibiydi. En azından \"bağımsız İrlanda sloganı kimsenin dilinden düşmüyordu. Oysa insanlar kendi içlerinde kolayca bölünüveriyorlardı. Katoliklerle protestanlar kavgaya tutuştuğunda bağımsızlık savaşı adına kurulan birlik bozuluveriyordu. Bağımsızlık savaşını yürüten örgütlerin içinde de yer alan işveren kesimi işçiyi sömürmeyi sürdürüyordu. Romantik önderlerin idealist çağrılarına kucak açarak savaşa katılan işçilerden ölmeyenleri kollarını ya da bacaklarını yitirdikten sonra işsiz ve güvencesiz kalıyorlardı. En kötüsü, İngilizlerin çoğunlukla denetim altına alabildiği ayaklanma eylemlerinde, olan sivil halka oluyor, kadınlar, yaşlılar, çocuklar yok yere ölüyorlardı. 1916'da Dublin'de yaşanan kanlı Paskalya Ayaklanması'ndan sonra O'Casey yurttaş olarak kesin tutumunu belirledi: İşçi sınıfına yüce idealler\"den önce \"ekmek gerekliydi. İrlanda insanı öncelikle, birbirine karıştırdığı politik-dinsel-ekonomik sorunlarını tek tek açık seçik olarak değerlendirip, düşünce ve davranış biçimlerini somut gerçekler doğrultusunda, duygusallıktan uzak bir yaklaşımla saptamalıydı. O'Casey yapıtlarının hemen tümünde bu düşünceyi savundu. Yaşamındaki ve düşüncelerindeki çelişkileri göremeyen, ekonomik savaşımında da, bağımsızlık savaşında da disiplinli bir eylem sürdüremeyen, bu yüzden hep kim vurduya giden Dublin'li yoksul insanları kafası karışık, ağzı kalabalık, aşırı duygusal kişiler olarak çizdi. Bireysel, dinsel, ekonomik, politik konularda bir anda birbirine girebilen, buna karşın zor anlarda herşeyi unutup birbirine sahip çıkabilen, aşırı palavracı, çok sevimli, hem korkak, hem yürekli, hem çıkarcı, hem de kolayca özveride bulunabilen, ciddi olanı şakaya, şakayı ciddiye alan, kısacası baştan sona çelişkili konumla da yaşayan bu insanların trajikomik boyutlarını tek tek işledi yapıtlarına. Oyun kişileri çoğunlukla, Dublin'de yoksul halkın barınması için birer ikişer odalık bölmelere ayrılmış eski yapılarda içiçe yaşayan kadınlar, erkekler ve çocuklardı. O'Casey'nin oyunlarında ötekilerin arasından sıyrılıp öne çıkan kahramanlar yoktu. Yanyana getirildiğinde çarpıcı karşıtlıklar oluşturarak İrlanda insanının tüm renklerini yansıtan bir karşı-kahramanlar topluluğuydu sahneye çıkardığı. O'Casey toplumcu dünya görüşüyle belirlediği öz\"ü, dramatik tiyatronun \"biçim\"ine benzersiz bir ustalıkla yerleştirmiştir. İrlanda Ulusal Hareketi içinde verdiği, 1910'lar ve 20'ler İrlanda'sını dile getiren ürünlerin özünde \"evrensel\"i öylesine güçlü bir biçimde yakalamıştır ki, yirminci yüzyılın sonuna gelmiş olmamıza karşın, bu oyunlar pek çok ülkede soluk soluğa yaşananları -yeni yazılmışcasına- dile getirmektedir. Oyunların \"biçim\"i ise tiyatro yazma tekniklerinde zaman içinde gözlenen değişikliklere karşın -yeni yazılmışcasına- tiyatro tadı vermektedir. Oysa 1920'lerin Abbey Tiyatrosu bağlamında çarpıcı serüvenler yaşamıştı bu oyunlar; dördü geri çevrilmiş, 1923'te sergilenen \"Silahşörün Gölgesi\"nden sonra iki başyapıtı \"Juno ve Tavus ile Saban ve Yıldızlar birbirinin ardından Abbey'in sahnesine çıkmıştı. Bu iki oyun tiyatroyu iflas\"tan kurtaracak düzeyde başarı kazanmış, O'Casey'nin ününü perçinlemiş, ancak onun İrlanda'ya küsmesine de neden olmuştur. Aşırı \"milliyetçi ve dinci grupların O'Casey'i İrlanda Ulusal Bağımsızlık Savaşı'na, İrlanda'nın idealler\"ine ve İrlanda halkının erdemlerine gölge düşürdüğü savıyla suçlamalarına yol açan, yazarın işçi sınıfına olan yakınlığı nedeniyle Dublinli aydın takımının dudak büktüğü bu üç oyundan sonra O'Casey 1926'da İrlanda'yı terketmiş, kendini İngiltere'ye sürgün etmiş, 1964'te noktalanan uzun yaşamı boyunca, yurdundan uzakta, ama hep İrlanda'yı yazmıştır. Bir sonraki oyununun da geri çevrilmesinden sonra O'Casey uzun yıllar oyunlarının Abbey Tiyatrosu'nda sahnelenmesine izin vermedi. Karşı-gerçekçi teknikleri de kullandığı daha sonraki oyunları arasında toplumcu tutumunu yansıtmayan \"masalsı yapıtlar da yer almaktadır. Son yapıtları içinde en ünlüsü ve en başarılısı 1949'da yazdığı ve İrlanda taşıma işçilerinin 1913'teki grevini konu alan Kırmızı Güller\"dir. A. S. T.'ın sahnelediği Silahşörün Gölgesi, İrlanda Cumhuriyet Ordusu'nun İngiliz yönetimine karşı açtığı savaşın Dublin'in büyük yapılarındaki bölmelerde tıkış tıkış yaşayan sivil halkın gündelik yaşamını nasıl etkilediğini gösterir. Ülkenin siyasal-toplumsal konumu içinde yaşanan bir dolu çelişkinin dile getirildiği oyunda I. R. A'nın silahşör\"leri, ortaya koydukları çete eylemleriyle hem sivil halkı İngiliz polisinin korkunç gece baskınlarına hedef yapmakta, bir yandan da \"kurtarıcı görünümüyle yoksul halkın romantik duygularını beslemektedirler. Öyle ki, çevresinde olan bitenle hiç mi hiç ilgilenmeyen, 'sanat için sanat' yapma kaygısındaki genç ozan bile -kendini tehlikeye atma pahasına da olsa- onun saklanan bir silahşör olduğunu sanarak çevresini hayranlıkla saran komşularına gerçeği söyleyemez. Gerçek silahşörler ise uğrunda savaştıkları halkı gereksizce ölüme sürükleyebilecek düzeyde sorumsuzdurlar. Öte yandan, çenesi düşük silahşör hayranları, evlerinde bir silahşörün gizlendiğini, sırf böbürlenmek için, İngiliz polisinin de kulağına gidecek biçimde sağa sola yaymadan edemezler. Güvencede olduğu zaman yurtseverlik konusunda bol palavra atan kimileri, İngiliz polisini karşılarında görünce dut yemiş bülbüle dönerler. Alınamayan haklar gizli dilekçelerle I. R. A.'ya bildirilir; bu belgeler baskın sırasında insanların başına dert olur. Genellikle korku sevgi\"ye üstün gelir; ama \"sevgi\"nin korkuya baskın çıktığı zamanlar da vardı. Kişisel çekişmeler zor durumlarda kolayca unutulabilir. O'Casey bu oyununda İrlanda insanının kafasındaki ve yüreğindeki kargaşayı tüm güldürücü yanlarıyla sahneye getirirken, yalın bir olaylar dizisi içinde Dublin'li sivil halkın \"trajik konumuna çok tutumlu bir yaklaşımla ve sahne üstünde oluşturduğu olağanüstü devinimle ulaşmaktadır. Ülker İnce'nin çevirdiği, sahne tasarımını Serter Çetiner'in yaptığı, Rutkay Aziz'in hem yönetip hem de Erol Demiröz, Cezmi Baskın, Yaşar Akın, Koray Ergun, Jale Aylanç, Şebnem Erkekli, Nurhan Özenen, Recep Yener, Hakan Akın ve İbrahim Sezen'le birlikte oynadığı Silahşörün Gölgesi yapımı A. S. T.'ın son iki yıl içinde izlediğimiz en başarılı çalışması. Oyunun katıksız dramatik anlatımının hiç bozulmadan yorumlandığı bu yapımda çok özenli bir metin çalışması yapıldığı, O'Casey tiyatrosunun gündelik dilde yansıyan şiirinin, trajedi\"yi beklenmedik bir anda koyulaştırıveren \"güldürü\"nün sınırlarının bilincine çok iyi varıldığı anlaşılıyor. Üstelik \"gerçekçi biçimde başarılı bir oyunculukla sergileniyor Silahşörün Gölgesi. A. S. T., O'Casey gibi dev bir yazarı genç kuşaklara tanıtmakla önemli bir kültür hizmeti de vermiş oluyor. 1) İrlandalı dev yazar Sean O'Casey ve A. S. T.'ın sergilediği Silahşörün Gölgesi başlığı ile yayınlandı. 2) Ara başlıklar edebiyatsoylesileri. com tarafından eklenmiştir."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/715762059186470912/fikret-%C3%BCrg%C3%BCp-yazd%C4%B1m-%C3%A7abalad%C4%B1m-ya%C5%9Fad%C4%B1%C4%9F%C4%B1m%C4%B1", "text": "Gazetedeki ölüm duyurusunda (Cumhuriyet, 9 Mart 1977) birkaç akrabasının adları, yakınlık dereceleri sıralanıyor, sonra da Dr. Fikret Ürgüp bu dünyadan kurtuldu. Cenazesi 9 Mart 1977 Çarşamba günü ikindi namazı kılındıktan sonra Çengelköy'deki aile mezarlığında huzura kavuşacaktır deniyordu. Kim yazdıysa ne kadar yalın ve içten bir gerçeği dile getirmişti. Sanatçı kişiliğini bilenler için zaten gereksizdi hikayeci olduğunu belirtmek; bilmeyenler içinse, artık bundan sonra hatırlatmak değmezdi! Rahat günlerde ve huzurda bir boşluk yaşayan; yazdıklarını ancak acılarda, yitik ve sıkıntılarda yazanlar vardır; belki ben de böyle olduğum için, nedenler arasında farklar da olsa, Fikret Ürgüp'ü biraz da bu yüzden seviyordum. Onun yazması için de gerilim, gerginlik ve sarsıntı gerekiyordu. Ölümler de çokluk böyledir, bir yazma kapısıdır. Sağlığında yazamayıp ölümünde yazmak. Ölümlerde bazan birdenbire beni zorlayan şey, bir bağışlanma isteği midir? Ölüler bağışlamaz, ama tek olan ölümün sonrasında çeşitli yaşamalar, unutulmayışlar da var. Birkaç yıldır ağır bir hastalık geçirdiğini biliyordum. Neydi hastalığı? Adını, ayrıntılarını bilmiyorum, öğrenmek de istemedim. Bir hastanedeydi, hangisi, onu bile bilmiyorum. Öğrensem gidebilir miydim? Ziyaret günleri, saatleri nerden nasıl öğrenilirdi? Kalkıp gitsem kapıdan çevrilebilirdim. Ne nöbetçi doktora kadar ulaşıp özel bir izin koparmak ne de hastane kapısından bir hademeyle, yazılı bir hatır sorma, bir geçmiş olsun deme kartı göndermek benim harcım değildi. Becerikli olmak, hayat adamı olmak da bir ilimdi. Ürgüp'ün kendi kaleminden hikaye anlayışı, Kısa Lodos Hikayeleri kitabında önsözde dile gelmişti: ... Çok kısa hikayeyi anlamak, hissetmek güç ister. Okuyanın kendine yabancı gelecek yaşantı parçalarına, kendi hesabına iştirak etmesini gerektirir. Gerçek üstü olmayıp sahici gerçek insan yaşantısının üç değişik alanını birden içine alır. Onların bir karışımıdır: Bilinç, bilinçaltı ve rüya. Süperrealist hikayeyi okuyanın, yazarı ve kendini bu üç alanın karışımı şeklinde anlamaya, kapıları açık olması gerekir. şaşkınlığından kurtulmak. Hepsi kısa hikayelerdir. Pul kolleksiyoncusunun, Saksunya vazodan içtiği şekersiz Vermut'tur kısa hikayeler. Van hikayelerini bastırmıştım. Bir kadın okumuş, -korktum, dedi. Korkacak bir şey yoktu. Ne rüya ne de uydurma. Yaşantının ta kendisiydi. Van'a gittin mi, diye soranlar oldu. -Hayır, ben Van'ı Haydarpaşa'daki trenciler arasında yaşadım. -Olur mu böyle şeyler? Olur gibi yazmış. Adamı kapatmalı. Deli mi nedir? diyenler oldu. Ne deli, ne bir şey. Ne ayıp, ne günah. Apaçık, sahici insan gerçeğinin yaşantısından parçalardı kısa hikayeler. Yaşanırken başkadır. Yazılınca sanat olur, eğer okutturuyorsa kısa hikayeler... Ayrı bir üslup sahibiydi Ürgüp, özgün, taze, çarpıcı biçimlerdeydi hikayeleri. Yazıları uzun bir süre Yeditepe ve Varlık dergilerinde yayınlanmıştı. Sait Faik'in dostu ve doktoru olmuştu. Sait üzerine en içtenlik dolu, en aydınlık yazıların çoğu onun kaleminden çıkmıştır. O da Sait Faik gibi, dünyada rahatlıklar içinde hep bir yadırgamayı beslemiş, büyütmüş, kendi dünyasını boşluk, tedirginlik, uyumsuzluk alanında kurmuş bir sanatçıydı. -Görüşelim! derdi, bindebir karşılaştığımızda. Telefon numarasını verirdi. Ara beni! -Ararım, görüşelim! Ama neyi görüşecektik? Onun hayatı başkaydı, benimki başka. Hikayeleri bana yetiyordu. Cenazesini Çengelköy'deki aile mezarlığında toprağa verirken çevreme bakındım. Tanımadığım aile fertleri, sonra sanat dünyasından birkaç tanıdık: Leyla Erbil, Suavi Koçer, Ertuğrul Şevket ve Mina Urgan. Hepsi bu. O akşam Radyo, gene o gün bir başka mezarlığa gömülmüş bir gazetecinin töreni üzerine bilgi verdi; Gazeteciler Cemiyeti sahip çıkmıştı ona. Ve Fikret Ürgüp, bu ilginç hikayeci, gelebilen beş on kişinin önünde sessizce gömüldü. Hayattır ve cenazelere işimiz, engelimiz yoksa, yakın bir yerse ya da çok önemli kişiyse gidebiliyoruz. Doğaldır ve ölümse ölümdür. İster çok kişi, isterse yakınlar, uzaktan sevenler, kim o gün boşsa. Fikret Ürgüp, o hikayeleri yazan, eminim, bunları çok iyi anlardı. Her sanatçı sevdiği sanatçılarla ölüyor, sonra gene, birkaç saat geçince, uzun kısa yeryüzünde yaşamasına koşuyor. Gemiler geçtikten sonra, deniz üstü dalgasız. Kemal Tahir konuğunu savunmak ihtiyacıyla Fikret Ürgüp'ün saygın, seçkin ailesinden söz açıyordu. Hekim oluşundan, Şizofreniadlı, Türkçe'de kendi alanında pek güzel bir eser yazmış olduğundan. Fikret Ürgüp bir kadeh konyak istemiş, Kemal Tahir'in sözlerini uzaktan dinlemişti. UZAKTAN: Bir gün Behçet Necatigil aracılığıyla Şizofreni'yi, Van'ı okuyunca Fikret Ürgüp'ün birinci tekil kişiden üçüncü tekil kişiye dönüşümünü, bu, yazıya geçmiş evrimi ayırt edecektim. Fikret Ürgüp biz derli topluların dünyasına sövgüler yağdırmıyordu ama o dünyada var olmadığını açık açık söylüyordu. Vanbir korkular kitabıdır. Küçücük okur topluluklarından ün ve kazanç bekleyen muhteris yazarlar o zaman var mıydı, şimdi kestiremiyorum. Ama Van o zaman da şaşkın okur topluluğuna ulaştırılmamıştı. Bu topluluğun kendisine sunulandan öte pek bir istemi olmadığı için Vanda, Kısa Lodos Hikayeleride has edebiyata gönül açmış tektük kitapevinin raflarında tozlanıp görünmeden yitmiş olmalı. Kitaplarına girmemiş, dergilerde yayımlanmamış öyküleri, yazılan, şiirleri alkolle bulanmış sanılabilir. Oysa bu dünyadan kurtulmakisteyen bir yazarın söylemi başka nasıl olabilirdi7 O zamanlar ya Kulüp 12 ya da Gup 12 diye adı ışıklı harflerle yazılmış, artık modası geçmiş, bir hayli köhnemiş bir 'gece kulübü'nde Fikret Ürgüp'ü çılgıncasına dans ederken görmüştüm. Birkaç kez; hep çılgıncasına dans ederken. Orada müthiş yeşil gözlü bir kadın boğuk sesiyle şarkılar söylerdi: Renata. Bazen birlikte dans ederlerdi. Orada bir gece yarısı Sevim Burak, şimdi yazarçizerler katına erişmiş bir arkadaşımızın Bu hanım burada mı çalışıyor? Konsonmatris mi? sorusuna çılgıncasına bir kahkahayla karşılık vermiş ve henüz yazarçizerler katına erişememiş, yaşıtım, o zamanki genç arkadaşa Şekerim, bana bir bol ısmarlamayacak mısın? demişti. Fikret Ürgüp bu dünyadan 8 Mart 1977'de kurtuldu. Sevim Burak'ın oğluna yazdığı harikulade mektuplar ancak geçen yıl yayınlandı: Mach 1'den Mektuplar. MEKTUPLAR: Bir gün, Kafes'i yazarken, tekrar okuduğum Şizofreni'de birçok sayfanın seslendiğini ayırt ettim. Yalnız Neveser Reşat'ı değil, Süha Rikkat'i ve Hayal ve Istırap'da, hatta hepsini sesleniyor sandım. Sesleniyorlardı. Öylesine ıssızlık dolu sayfalardı ki bu seslenen sayfalar, kağıt üstünde çıkılan yolculuğu... kağıt üstünde çıkılmış bütün yolculukları uğultular donatıyordu. İşte benim uydurduğum kişiler Şizofreni'yle çoktan beri yazışmaya koyulmuşlar. Ben de onları yanı başımda görüyormuşum."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/716774477820723200/j-luis-borges-yaz%C4%B1nsal-hammadde-bir-gizemdir", "text": "1976 yılında, Babil Kitaplığı'nın Fransa'da yayımlandığı günlerde Borges'le buluşan Odile Baron Supervielle yazara ölümden esine, kadınlardan Nobel Edebiyat Ödülü'ne, hatta hayal kırıklığı yaratan siyasi görüşlerine dek pek çok konuyu sormuştu. - Hayır, asla. - Hayır, başka bir yaşamın varlığına inanmam. Kederli olduğum zaman, yakında yok olup gideceğimi düşünerek avunurum. Birileri çıkıp da beni öbür dünyayla korkutmaya kalktı mı, beni rahat bırakmalarını söylerim, çünkü her şeyin sona ereceğini düşünmek beni mutlu eder. Borges adlı birinin, Arjantin'de, şimdiki yoksulluklarla sonsuza dek yaşayacağını düşünmek bile korkunçtur. Kesin bir ölüm bekliyor, umuyorum. - Tanrıbilimin düşsel yazının en yetkin biçimlerinden biri olduğuna inanıyorum. Annem, Arjantinli hanımlar gibi, Katolikti; babam, bütün Arjantinli erkekler gibi bilinemezciydi; büyükannem İngilizdi, Protestan'dı, yöntemciydi; öbür ninem sözün tam anlamıyla Katolikti. Hepimiz bir arada yaşarız, ama hiç bir zaman tartışmadık bu konularda. - Kimse söyleyemez bunun yanıtını. Zaman zaman, fırtınaya yakalanan uçaklarda ya da başka yerlerde ölümle burun buruna geldim. Ve hiç bir şey duymadım. Buna karşılık, bedensel acıdan müthiş korkarım. Bugünkü yaşamım son derece sınırlı. Eskiden sık sık sinemaya giderdim, bugün koskoca bir beyaz perdenin karşısına oturup da oraya bir ovanın mı, yoksa bir insan yüzünün mü yansıtıldığını görememek içimi sızlatıyor. Okumayı, yazmayı severdim, ikisini de yapamıyorum. Bundan ötürü, yalnız kalınca birtakım şeyler düşlemeye, anlatılacak konular bulmaya çalışıyor, böylece yalnızlığıma katlanabiliyorum. Oysa eskiden Adrogue'de otururken, kente gelirken trende geçirdiğim 40 dakika, elimde kitap yoksa, bitmez tükenmez gelirdi bana. Şimdi şu gördüğünüz odada iki saat kalabilir ve kendimi var olmaya bırakabilirim. - William Blake'nin dediği gibi, mutluluğun neşeden daha önemli olduğuna inanırım. Mutluluk dingin ve sessizdir, neşedeyse gelip geçici, rahatsız edici, gürültülü bir yan var. Neşeli insanlar bağıra çağıra konuşur. İnsan mutluluğu bir cümle ya da iğretilemeyle tanımlayamaz, bir ruh halidir mutluluk. Hele çocukluğumda sık sık mutlu oldum. Yüzerken, ata binerken, kitap okurken sonsuz mutluluklar tattım. Bunlar çok kolay mutluluklar, çünkü yalnız size bağlı. Oysa mutluluğumuz başka birine bağlıysa, işin içine hep biraz kuşku ve kaygı karışır. Mutluluğun ne kadar süreceğini merak ederiz hep. - Başarısı kadar yanıltıcıdır. Kipling'in dediği gibi, başarısızlıkla başarı iki düzmecidirler. Sanırım ikisi de rastlantıya bağlıdır, örneğin, 1923'te ilk kitabımı yayımladığımda kimsenin aklından başarı ya da başarısızlık geçmiyordu. Kitabımı hiç bir gazeteye, yazara, kitapçıya göndermedim. Dostlarıma dağıttım, birkaçının okuması beni müthiş sevindirdi. - İşte bu yüzden ilgimi çekiyor. Genellikle, değişik şeyler ilgimizi çeker. Ayrıca ben, Whitman'a öykünerek başladım yazarlığa. Gençler, işin başında, mutlaka birine öykünür. - Tanımıyorum, ilgimi çekmiyor. Nobel'i Malraux'ya ya da Jorge Guillen'e vermelerini yeğlerdim. Sizden de sık sık Nobel adayı diye söz edilir. - Bir Nobel adayı olarak ölmek isterim. Şimdi o kadar çok sözü ediliyor ki, zaten almış gibiyim. Bu ödüle layık olduğumu sanmıyorum. İsveç Akademisi üyeleri de büyük bir coşkunlukla bu kanımı paylaşıyor. Bir ödülün bunca önemli, onu verenlerinse böylesine önemsiz olmaları çok garip doğrusu. Hiç bir Akademi üyesinin adını anımsıyor musunuz? - Biliyorsunuz, bir aydır yeniden Fransız yazınına döndüm. XVIII. yüzyıl yazarlarına, Voltaire'e, Diderot'ya Ansiklopedicilere. - Fransız Devrimi'yle görüş birliğinde olmazlardı sanırım. Ayrıca, hiç kimse giriştiği eylemlerin sonuçlarını önceden kestiremez. Edimler, sonuçlara bakılarak yargılanmamalı. 50 yıl sonra, herhangi bir edim iyi ya da kötü diye nitelendirilebilir. Edim, doğurduğu sonuçlara bakarak değil, kendisine esin kaynağı olan dürtüye, gerekçeye bakarak değerlendirilmelidir. Kişisel bir edim tarihsel zamana değil, kişisel zamana göre ele alınmalıdır. En önemlisi, iyi niyetle edimde bulunmaktır. - Kadınları hiç bir zaman çoğul olarak değil, tekil düşünürüm, tek kadını düşünürüm. Kadınlardan söz etmek, kayıtsızlık belirtisidir. Aynı anda iki kadının birden var olduğunu düşünüyorsanız, kadınlar karşısında kayıtsızsınız demektir. Hep aynı kadın olmasa da, öteden beri tek kadınla ilgilendim. İşin bedensel yanı ikinci derecede kalır: önemli olan, kadından çevreye yayılandır. İnsan kadının varlığını, tıpkı denizin ya da güzelliğin varlığını duyar gibi duyar. Ben kadında anlayışlılığı, sevecenliği, bir de suskunluğu severim, evet, kimi zaman bütün söylevlerden daha tumturaklı olan suskunluğu. Aslını arasanız, kadınla erkek arasındaki ilişki kolay kolay tanımlanamaz. Ayrıca, varlıklarla, kır görünümlüyle, hatta yazınla aramızdaki ilişkilerde saydamlıktan çok telepati vardır. Bir insanın, bir yazarın, bir kır görünümünün bizi neden çektiğini bilemeyiz, bunun nitelik ya da kusurlarla hiç ilgisi yoktur. - Siyasetle ilgilenmem; bana bu konuyu sormaya bayılırlar. Ben de aklıma geleni söylerim. Siyaset beni ancak törebilimle ilişkisi içinde ilgilendirir. Bir sonnet, düşsel bir öykü ya da başka bir şey yazdığım zaman, bunun siyasal düşüncelerimle ilgisi yoktur, oysa önemli olan, göz önünde bulundurulan siyasal düşünceler oluyor. Geçmişten bir örnek alalım. Kimse kalkıp da Shakespeare'in, Cervantes'in ya da Verlaine'in bugün yaşasa kime oy vereceğini düşünür mü? Verlaine'e, Prusyalıların Paris'e geldikleri haber verilince: İyi müzik dinleyeceğiz demektir diye yanıtlamış. Sonra büyük yurtsever gibi çarpışmış elbet, ama ilk tepkisi bu olmuş. Siyaset onu da ilgilendirmezmiş. Oysa, benim için Verlaine en büyük Fransız ozanıdır. Verlaine'e mi yoksa Hugo'ya mı daha çok hayranlık duyduğumu kestiremiyorum. Belki Verlaine'e daha yakınım. - Emerson'un öğüdünü tutuyorum: Bugüne dek tek gazete bile okumadım, yararsız buluyorum. Gazetede yazılanlar unutulmak içindir. Zaten bu amaçla kaleme alınır, yoksa gazete diye bir şeyin var olmaması gerekirdi. Ayrıca gözlerim görmediği için, zamanın gözümde başka bir boyutu var. Bir müzik eleştirmeni geçenlerde sizin Brahms'a düşkünlüğünüzü inceleyeceğini söyledi. - Çok gülünç bir şey bu. Müziğe tümden kapalı kulaklarım. Adolfo Bloy Casares'le çalışırken, eşi zaman zaman plak çalardı, genellikle Debussy ya da Brahms. Debussy'nin tersine, Brahms'ın bizi kamçıladığını saptadık. Brahms'ı yeğleyişim bundandır. - Sözcükleri severim, onları incelemeye bayılıyorum ama onların ötesinde başka bir şeyin bulunduğunu ummak isterim. Söyleyiş biçimi önemlidir elbet ama en önemli şeyin bu olmadığını sanıyorum. Elimizde bu savı doğrulayan kanıtlar var. Ben öteden beri, yazının özünün kağıda geçirilen şeyde değil, düşlenen tasarlanan şeyde olduğuna inandım. Zihinde canlandırılan şeyin kağıda aktarılmasıysa çok özel bir bilimi gerektiriyor. - İkisinin de gerekli olduğunu sanıyorum. Yazınsal yapıtın araç ve gereçlerini elde ettikten sonra, oturup üzerinde çalışmak, kesip oymak gerekir. Ama yazarın bu araç ve gereçlere yüzde yüz egemen olduğunu da sanmıyorum, neden ve nasıl geldiklerini bilmez. Onları çekip çevirmek istiyorsa, egemen olmaya da, fazla çözümlemeye, ayrıştırmaya da kalkmamalı. Yazınsal hammadde bir gizemdir, yazar onu böylece ele alıp çözümlemelidir. -Freud'cular yazmanın bilinçdışı sorunlarımızın yüceltilmesi, su yüzüne çıkarılması olduğunu söylüyorlardı. Bunu demek, gizemi çözmüyor. Çok şükür, gizem el değmemiş olarak, olduğu gibi orada duruyor. Gerçekte yazar, yapıtının hammaddesinin kaynağı konusunda pek az şey bilir. Bilse, yapıtın en iyi eleştirmeni kendisi olurdu, oysa yoktur böyle bir örnek. Buna karşılık, bu işi uğraş seçmiş eleştirmenler gerçek yaratıcı edimi tanımadıkları için, yazım birtakım niteleme sıfatlarına indirgeyebilir, her şeyin yerli yerine konduğu minicik çekmeceler yaratabilirler. Örneğin ben. Cervantes'in hiçbir zaman Don Kişot'un imlemiyle, neyi gösterdiğiyle ilgilenmediğine inanırım: aklı fikri kitabını yazmaktaydı çünkü. Öbür yapıtlarına bakarak söylersek, gerçekten sıradan bir yazarın kaleme aldığı biricik üstün yapıt Don Kişot olmasa, bugün kimsecikler bilmeyecekti Cervantes'in adını. - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/716775044246831104/henry-miller-homo-sapiens-%C3%A7a%C4%9F%C4%B1-kapand%C4%B1", "text": "Amerikalı yazar Henry Miller, iyimserlik ve neşe vurgusuyla başladığı röportajda söz insanlığın günümüzdeki durumuna gelince tavrını değiştiriyor. Toplumsal yaşamımızda hiçbir şey yolunda değil ama bunun dışında bireysel bir yaşam kurabiliyoruz. 0 zaman, mutlu olabiliyoruz diyor. Öteden beri felsefe dışının felsefeci olduğunuzu söylersiniz ve içgüdüyle doğaötesi olduğunuzu belirtirsiniz. Gerçekte felsefeniz hep iyimserdir. Şimdiki zamanın şu anda varoluşun felsefecisi olduğunuz söylenebilir. - Ve iyimser adam, dünyanın sonunun geldiğini görsem bile, karşımızdadır, değil mi? Ben, insanlar avaz avaz haykırmalı, dans etmeli diyorum. Olguların, olayların yazarken yaşadığınız andakinden daha canlı olduğunu söylüyorsunuz. Kağıda geçirilmiş anı, bellek harika bir güce sahip. Yeniden Bulunmuş Zaman bu. Yazmak, geçip giden zamanı geri getirmek oluyor. - Belleğin, anının gerçeklikten çok daha canlı olduğu sözü korkunç doğru... Hem de daha canlı ve çok garip bir şey bu. Belki de insanoğlu işte bu yüzden, bellek yaşamdan daha güçlü olduğu için ölmüyor. - Ama ölüyoruz, öyle değil mi? Belki de ölmüyoruz. Siz, sonsuz şimdiki zamansınız. - Nietzsche'dir değil mi böyle konuşan? Hayır, bildiğim kadarıyla, o sonsuz dönüşten söz etmişti. - Şimdiki zamandan başka bir şey var olmadığı için herhalde. - Ölüm şu: Elimde bir nikel para var. Tanıyorsunuz değil mi bu parayı? İki yüzü var, ölüm ve yaşam, iki ayrı görünüş. Ölümün bir son değil, yeni bir başlangıç olduğuna inanıyorum. - Evet, şu anlamda: bu dünyada iyi çalışmışsak, ilk dirilmede bir şeyler kazanırız. Ondan sonra, daha yükseklere çıkabilmek üzere uğraşılabilir. Dirilmelerle doluyum demiştiniz bir gün. Ayrıca zaman dışı, yaşsız bir ben'iniz var. Beş yaşında ne denli yaşlıysanız, 80'inde de o denli gençsiniz. Hatta belki de çocuksuluğa erdiğiniz an, çocukluğunuzdakinden daha genç oldunuz. - Doğru, derin anlamında öyle, çünkü bilgeliği yeniden küçük bir çocuk gibi olmak diye tanımlıyoruz. Gerçek bilgelik budur, yoksa saçı başı ağırmış biri, aksakallı bir Çinli olmak değil. Bu gibilerinin bilgeliği hüzünlüdür, çünkü yalnızca birtakım şeyler bilirler. Mutsuz bilinç diyordu Nietzsche. Öteden beri, yaşamınızın sonsuz bir sabah olduğunu söylediniz. - Çok güzel bir tanım bu. Ama bu lafı bana Fransızca söylediniz mi, başka bir renge bürünüyor. Çoğu kez, benim dediğimden daha güzel, belki daha şiirsel oluyor... Yine iyimserliğiniz kanıtlayan başka bir laf daha ettiniz: Gelip bana Henri Miller'ın kim olduğunu sorsalar, 'Hekimdir, şifacıdır' derim. Tımarhaneleri boşaltan adamsınız siz. Demek ki son derece sağlıklı bir bildiri getiriyorsunuz. Bildiriniz bir iyileştirme yöntemi aslında, Miller'ce iyileştirme yöntemi. - Yüzlerce mektup alıyorum, hep aynı sözlerle başlıyorlar: Hiç bir yazara mektup yazmadım şimdiye dek, seslendiğim ilk yazar sizsiniz, canımı kurtardığınız için teşekkür etmek istiyorum, çünkü sizi okumazdan önce her bakımdan yoksul, yoksun bir insandım, falan filan. - Hah, işte buna bütün varlığımla inanıyorum. - Evet, müthiş olduğunu biliyorum. - Bilmem. Hiç tanımadığım bir yabancı. Sık sık, kendiniz değilmiş, bir bakıma başsız yürüyen bir vücutmuşsunuz gibi duyuyorsunuz galiba kendinizi. - Büyük coşkunluk anları yaşadım, o sırada tam anlamıyla kendimin dışındaydım, her türlü çılgınlığı yapabilir, delice sevişebilir, şiddet hareketlerine girişebilir, gerekçesiz edimlerde bulunabilirdim. Uzun süre düşlerinizi bir kenara yazmışsınız. - Evet, bu defterler hala kitaplığımda, onlardan yola çıkarak Gece Yaşamının İçine Doğru'yu yazdım. Geceleri, canlılarla ölüleri birbirinden ayıran uçurumları atlayıp aşarsınız diyorsunuz yapıtlarınızda, hem de sık sık. - Bilmem, belki de öyledir, ama bu dediğiniz, özellikle Fransızcada, harika bir şey gibi geliyor bana! Henry Miller, siz bir hekim, iyileştirici, üfürükçü, neşeli bir insansınız, gülmeyi, güneşi ve geceyi, cenneti ve cehennemi seviyorsunuz. Ve bu cennetin var olmadığını söylüyorsunuz. Cennet buradadır, bu dünyada yaratmak gerekir onu. Böylesi, cennete inanma yanılsamasından çok daha iyi belki. - Az önce iyimserliğimin, nereden geldiğini sormadınız mı? Geçen akşam, bir konuşma yaparken bu soruyu sordular, nedenini bilmediğimi, bunu bir armağan saydığımı, bence insanın daha başından iyimser doğduğunu söyledim. Neşeli doğuyor kişi. Yıldızlatın armağanı bu, çünkü kimi insanlar mutsuz, kederli ve olumsuz, karamsar doğuyorlar. - İyileşebilirler. - Felsefem, aslında neşeli sayılmaz. Benim için, birey için mutluluk verici olabilir elbet, ama halk yığınları için çok acımasız. Beylik deyimle, insanlığın hali içler acısı. Sıçanlar gibi yaşıyoruz, iyi birer hayvan bile sayılmayız. Geçen gün, gazetelerde bir hükümet üyesinin daha iyi ve çok besin almak istiyorsak, evcil hayvanları öldürmemiz gerektiğini söylediğini okudum, kendileri köpekleri gebertmeliymişiz. Öldürün evcil hayvanları, sayılan 60 milyonu buldu, diyordu. İrlanda Ayaklanması sırasında, Jonethan Swift de açlık her yanı kapladığı, insanlar besin bulamadıkları için, bebeklerin kesilip yenmesini, önermemiş miydi? Acı acı sırıtarak Yeni doğan bebekleri yiyin! diyordu Swift. Bugünkü dünya hakkındaki kanım çok olumsuz. Bence, insanlığın hali tiksinç, insanlıkdışı. Dünyanın, Amerika'nın, dünyaya boyun eğdiren eli kanlı Beyaz'ın tiksinçliğini çok kez vurgulamıştınız. - Mormonların, zencilerin, Kızılderililerin, Eskimoların, atom bombası kurbanlarının tiksinçliğini gördüm. Ve bu karamsar bakış açısı içinde, insanoğlunun, daha doğrusu Beyaz adamın bittiğini, tükendiğini bile söylediniz. - Homo sapiens tükendi. Size göre, geleceğin inşanı dünyanın belki de henüz keşfedilmemiş bölgelerinde yaşamakta. Biz bu insanı şimdi görmüyoruz bile. - Hep ustalardan söz eder ama onları tanımayız. Usta, belki de serserinin biridir. Souvenirs d'Eniroda, o günlerde Paris'te pek tanınmayan kişilerden, ustalardan söz ediyorsunuz. Big Surdaysa, geleceğin zenginliklerine sahip başka kişiler var. Şimdi konuştuğumuz dili sürdürürsek, şu sonuca varmak zorundayız: insanlık konusunda genellikle karamsarsam, gidip canıma kıymak niyetinde değilsem, mantık gereği günün birinde yeryüzünde daha iyi bir insan yaratacağımıza inanmamız zorunlu. - Bugünü Roma'nın çöküşüne benzetebiliriz. O zaman da harika imparatorlar vardı. Ve İsa'yı hemen hemen hiç kimse tanımıyordu. - Ancak 100 yıl sonra tanındı. - Yeniden Doğuş Çağı'nda değil, Ortaçağ'da doğmak isterdim, harika bir çağdı o. İlerde, Rimbaud'nun deyişiyle Dünya Noel Bayramına dönecek, hiç değilse sizin inancınız böyle. Ayrıca, yeryüzünde henüz göremediğimiz bir düzenin var olduğuna da inanıyorsunuz. - Toplumsal yaşamımızda hiçbir şey yolunda değil ama bunun dışında bireysel bir yaşam kurabiliyoruz. 0 zaman, mutlu olabiliyoruz. - Yok canım, kalkıp Tibet'teki bir tapınağa kapansın demiyorum. Burada, merkezde, her şeyin ortasında kalmak gerekir. Siz dünyayı değil, insanları değiştirmek istiyorsunuz. - Kadınlar çoğu kez en iyi öğrencidir, benim de istemeden bir sürü öğrencim, öğretimi benimseyip yayan izleyicim var. - Toplumsal durum çok kötü ama yaşam hep iyi. İnsanoğlu berbat ediyor her şeyi. Yaşam, elimizdekilerin, bildiklerimizin tümüdür. İyisiyle kötüsüyle her şeydir, yaşamdır, bundan başka bir şey söylenemez. Onu, yaşamla ilgisi bulunmayan toplumsal yaşamın tam karşısına dikmek gerekir. Tepe taklak duran kayalıkların bulunduğu Le Chaos-de Montpellier-le Vieux gibi ufacık köylerde yaşayan küçük insan toplulukları belki bu sözün dışındadır. - Yıldızları, burçları mı? Büyük bir gizdir onlar. Evrenin neden öyle olduğunu gerçekten bilmiyorum. Benim için, oradaki her şey yabancı, açıklaması yok. Bilim adamları açıklıyor ama ben bu açıklamaları kabul etmiyorum, insanın evren konusunda aklına eseni söyleyebileceğine inanıyorum. Bir yerde, galiba şöyle bir laf etmiştim : Dünyanın en harika yanı, kendisine sorulan bütün soruları yanıtlamasıdır. Yaşam bütün soruları yanıtlar ve insan dilediği yanıtı verebilir. Bunlara bakıp yargıya varmak bize düşer. Bu korkunç, şu kötü, şu iyi diyebiliriz. Bunların hepsi doğrudur, çünkü doğru her şeyin karışımından oluşur. - Dünyaların ilki o; üç dünya var: ananın kartındaki dünya, yaşanan dünya ve ölümden sonraki dünya. - Ona zaman zaman, Hintçe bir ad verip Devverham diyoruz. Geçiş evresi bu, bu dünya açısından ölüyüz ama kullanmamış çocuk ruhlarının gittiği yerde yaşamaya devam ederiz. Orada bütün yaşamımızı yeniden gözden geçirebiliriz. Orada, yaşarken yaptığınız her şeyi düşünmenize, yaşamanızın nerde sersemce, nerde bilgece geçtiğini görmenize izin verilir. O zaman, yeniden dünyaya gelmeye hazır olursunuz, dersinizi almışsınızdır, anlıyor musunuz? O vakit ananızı babanızı seçersiniz, daha üst düzeyli bir sınavı seçebilirsiniz, daha çok ders alabilmek için. Benim hoşuma giden, şiirsel, olasılığı bulunan yeniden dünyaya gelme inancı bu, içinde belki bir adalet var. Bu dünyadan göçüp gideceğimi düşünürken, sık sık kendi kendime: Oh, dostlarımı göreceğim öbür dünyada, oturup konuşacağız, kafaları çekeceğiz derim. Yalnız, bir yazarın da dediği gibi içtiklerimiz gerçek purolar, gerçek viskiler değil, düşlenen, sonradan insanın başını ağrıtmayacakları için belki de şimdikilerden iyi sayacağımız düşsel purolar, viskiler olacak. Demek ki bu gerçeklikten yoksun bir dünya ve ölüm belki de yalnızca bir düş. - Ölüm belki de düşten uyanıştır. - Yüreğin Bilgeliği adında bir kitap yazdım. Londralı ruhçözümcü doktor Graham Howe'la buluşmamızdan sonra kaleme aldım onu. Howe habire yüreğin bilgeliğinden söz ediyordu: Gönlünüzün sesini dinleyin diyordu, bugün ben de gençlere aynı şeyi söylüyorum, çünkü her yan sinir hastalarıyla, her şeyden yoksun kalmış insanlarla dolu: Beyninizin dediklerini değil, duygularınızı dinleyin. Beyin bir dümenden başka şey değil diyorum. Gemiye yön verilmesinde dümenin rolünü biliyorsunuz. Dümen her şeyidir geminin ama sizi iten güç duygularınızdır. Size birtakım işler yaptıran hep duygularınızdır, duygularınızı izleyin, kafanızdan geçen düşünceleri değil. Sonunculara ayak uydurmak iyi değildir, aklınızı başınızdan alır. - Olabilsem, harika bir şey olurdu. Çok sevdiğim, büyücüye yakın bir terim var, Tanrının soytarısı, öyle miyim değil miyim bilmem ama olmak isterdim. - Çok iyi bir düşünce bu. Bununla, yüzde yüz özgür olan, özgürlüğünü iyilik etmekte kullanan, insanları mutlu kılan, günahsız, kadersiz, herkesi güldüren Tanrı'ya aracılık eden kişiyi anlatmak istiyorum."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/717021461966209024/adalet-a%C4%9Fao%C4%9Flu-ama%C3%A7-okuru-d%C3%BC%C5%9F%C3%BCnsel-bir", "text": "Yaz Sonu adlı romanı ile ilgili soruları yanıtlayan Adalet Ağaoğlu, romanın kurgulanması olayında, okuyucunun da en az yazar kadar çalışkanlık ve düşünsel bir eylem içine girmesine çalıştım diyor. Son yapıtınız Yaz Sonu\"da yanılmıyorsam, kişinin iç dünyası ile imgesel birleşmişlik, söz konusu olaylara derinlemesine boyutlar kazandırmak için en iyi biçimiyle kullanılmaya çalışılmış. - Evet çok iyi algılamışsınız. - Aslında, şimdiden yazın dünyamıza ne getirecektir diye bir belirlemeye girmem yanlış olabilir. Fakat açıklama getirebilirim. \"Yaz Sonu adlı yapıtımda yeni bir anlatı biçimini denedim ve başarmaya da çabaladım. Bu kez, yazarın sorunlarının da, romanın diğer bireylerinin sorunlarının yanısıra birliktelik içinde bütünlük kazanmasına özen gösterdim. Öyle ki, yazarı da düşünecek olursak her romanının da diğer bireyler kadar, kendi boyutu olan yazın eyleminde bir sorunsaldır. Bu nedenle kısaca söylemek gerekirse, romanın kurgulanması olayında, okuyucunun da en az yazar kadar çalışkanlık ve düşünsel bir eylem içine girmesine çalıştım. - Bence, elimizde sanat için gerekli ne kadar hammadde varsa da, önemli olan gerek bireye gerekse topluma olabildiğince çok boyutta yaklaşmaktır. Çağdaş roman için dünkü birikimler mutlaka önemli ve yarar vericidir. Ancak gözden kaçıramayacağımız bir gerçek de, ne dünkü insan bugünküdür, ne de yaratıcısının gözü dünkü gözdür. Okuyucunun eğitim düzeyi ve kültürel faktörler elbet önemli kavramlar. Fakat çoğu kez bunlar görecelidir. Bazen bakıyorsunuz okuyucusunun kapasitesi yazarı aşıyor ve yazdıklarınızla doyum kazandıramıyorsunuz. Açıkçası bir yerde yetmiyorsunuz. Diğer yanda ise tam bunun aksi oluyor. Fakat şu bir gerçek ki, toplum olarak şu ya da bu biçimde de olsa ilerliyoruz. Bence amaç, okuru düşünsel bir etkinliğe geçirtmektir. - Sanırım kesin olmasa da, bazı saptamaları, belirlemeleri söyleyebilirim. Birinci olarak okuyucunun mutlaka yazar kadar çaba göstermesi söz konusudur. Çünkü yazarı, tek boyutlu yorumlamalarla her zaman anlaşılmaz kılmak olasıdır. İkinci olarak, eğer yazar her tümcesini çok düşünerek yazıyorsa, okuyucunun da aynı dikkat ve özen içinde olmasını isteyecektir. Bence amaçlanan ve özlenen, okundukça okunmak istenen, çözüldükçe çözülen, daima yineleme gereksinimi duyduğumuz başucu kitapları\"dır. Son olarak da, yazar için, çok boyutlu roman yazma özeninin ve çabasının gösterilmesi gerektiğini söyleyebilirim. İmgelerle bireyin iç dünyası, bireyle toplumsal ilintiler ve bütün bunların mutlak karşıtlarının ve karşılıklarının roman içinde olabildiğince yalın ve net olması gerekli. - Daha önce de söylediğim gibi, bu ilişkide okuyucunun eğitim düzeyi ve kültürel gelişimi önemli etkendir. Toplumun ilerici uç kısımları, yani toplumda en iyi yazarlar okuyucuya yetersiz gelebiliyorsa, okuyucu mutlak daha iyisini çıkaracaktır. Ya da yazarı daha iyiye yöneltecektir. Aslında roman dediğimiz, yazarın, geliştirmek istediği düşüncelerdir. Roman kurgulaması ise, yazarın kitlelere geçirtmek istediği düşüncelere bir olanak, hatta bir mazeret aramaktır diyebilirim. Romanın bireyini doğru saptayabilmişsek, bir yerde okuyucuyu da saptamışızdır. \"Çağdaş roman için dünkü birikimler önemli ve yararlıdır başlığı ile yayınlandı."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/717222821094457344/i-nci-aral-korkun%C3%A7-%C5%9Feylerin-ya%C5%9Fand%C4%B1%C4%9F%C4%B1-bu-%C3%BClkede", "text": "Ağda Zamanı adlı kitabındaki öykülerle edebiyata adım attı. Onu, Kıran Resimleri, Uykusuzlar, Sevginin Eşsiz Kışı adlı öykü kitapları ile Ölü Erkek Kuşlar, Yeni Yalan Zamanlar ve Mor gibi romanları izledi. 35 yıla 20 yapıt, beş ödül sığdıran İnci Aral, Yazarken insan yanımızı ararız; insan ruhunun aydınlığını ve o korkunç karanlığını öncelikle kendimiz için anlaşılır kılmaya çalışırız diyor. - Birkaç tane dışında Ağda Zamanı'ndaki o öykülere, benden taşanlar, diyorum ben. Haklısınız çoğunu da bir gecede, bir oturuşta yazmışımdır. O kadar hazırdılar sanırım, o kadar dolmuştum da bir işaret bekliyorlardı yazılmak için... - Aşk... Haziranlarda bir aşk mektubuydu. Çekingen bir ilanı aşk ve epey yürekli bir iç döküştü. Ama daha o noktada bu ilgiyi uzun yıllar sürecek bir yazışmaya ve dostluğa dönüştürdü mektup sahibi. Ona yazdığım ilk dört beş uzun mektuptan sonra şöyle demişti bana: Neden bir şeyler yazmayı denemiyorsun, o kadar güzel yazıyorsun ki... Sanırım işaret buydu. O yaz dört öykü yazdım. Sonbaharda bu dört öyküyü Varlık\"a ve \"Türk Dili\"ne yolladım. Kısa süre sonra Yaşar Nabi Nayır'dan ve M. Şerif Onaran'dan birer mektup aldım. Öykülerimi övüyorlar ve hemen yayımlayacaklarını söylüyorlardı. Şimdi, Yaşar Nabi'nin o mektubundaki saptaması hep aklıma gelmiştir sonradan. Şunu diyordu: \"Siz çok yeteneklisiniz, çok iyi öyküler yazacaksınız kuşkum yok, ama asıl çok önemli bir romancı olacaksınız. Bence, bu maya sizde var. Beni son yıllarda romana yönelten şey bu sözler olmadı elbette, ama Yaşar Nabi'nin yirmi yıl önceki bu doğru değerlendirmesi şaşırtıcı geliyor şimdi. On üç on dört yaşlarımda şiirler yazmaya başladım. Bursa, Çelebi Mehmet Ortaokulu'nun duvar gazetesine konuyordu bu şiirler. Her çarşamba öğleden sonrası eğitsel kol etkinlikleri yapılırdı. Konular ağırlıklı olarak şiir, edebiyat olurdu. Şiir yazma ya da okuma yarışmaları, yazarların tanıtıldığı programlar. Bunların hepsine katılırdım, çarşamba günlerini özlemle beklerdim. Türkçe öğretmenim, Kadir Çağal, hem okul müdürüydü, hem eniştemdi, hem de vasimdi. Onun evinde, elinde yetiştim. Kompozisyonlarımı, yazılı kağıtlarımı eve getirir, yanlışlarımı açıklayıp gösterirdi. Yanlış ve yalnız sözcüklerinin kök anlamlarından gelen doğru yazımlarını böyle öğrendim örneğin. Manisa Öğretmen Okulu'nda okurken kentte çıkan Spil dergisinde şiirlerim ve onlara çizdiğim desenler yayımlandı. Gene okul duvar gazetelerinin başköşesindeydim kuşkusuz. Kültür Edebiyat, Kitaplık Kollarının değişmez başkanıydım. MEB klasikleriyle dolu okul kitaplığına kendimi kilitleyerek saatler geçirirdim. Sonra, mektup yazmayı çok seviyordum. Ağabeyime, sınıf arkadaşım Zühal'e uzun mektuplar yazıyordum o sıralar. Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü'nde okurken de şiirler, günlükler ve mektuplar yazmayı sürdürdüm. O sıralar ticari bir antolojide şiirlerim yayımlandı ve Türk Kadınlar Derneği'nin öykü yarışmasına değişik adla gönderdiğim bir öyküyle ikincilik ödülü aldım. 1964. Sevdiğim herkese, özellikle aşkla, tutkuyla bağlandığım erkeklere çok uzun, çok içten mektuplar yazdım yıllar boyu. Mektuplarla kavga ettim, en gizli sırlarımı anlattım. Öyle ki her gün gördüklerime ya da yanı başımda yaşayanlara bile. Yani, gündelik dilin duygularımın yoğunluğunu aktarmaya yetmediği yerde kağıda kaleme sarıldım hep. Bu alanda belli bir yeteneğim olduğuna inandım. Sözlerin uçuculuğu güven vermedi bana, duygularım kalıcı olsun istedim sanki. Bir de şu vardı, ben kavgacı, hazırcevap, laf cambazı biri olamadım hiç, diyelim biriyle tartışırken. Ama oturup zehir zemberek yazabiliyordum. Sözcükleri kağıt üzerinde yazılı görmekten inanılmaz bir zevk aldım her zaman. Bence bu bir tür hastalık. Bütün kağıtları, defterleri, mürekkepleri, dolma ve kurşun kalemleri çılgınca sevdim. Kalemlerimi tabanca gibi, öyle bir güvence duyarak taşıdım yanımda. Çok uzun anlatıyorum şimdi ama, şöyle bir düşünce vardı kafamda yirmi yaşlarındayken: Ben de bir gün bir şeyler yazacağım, ama kırk yaşımdan sonra. Nedense böyle bir ertelemem vardı. Yani yazmak için olgunlaşmak, dünyayı daha doğru yorumlamak gerekir diye mi düşünüyordum, kim bilir? Ama on sekiz yaşında Andre Gide'in günlüğünü okurken, yazarken fiziki koşullar ne olmalı yolundaki önerilerini not etmişim günlüğüme. İşte, yazarken ne aç ne de çok fazla tok olmamalı, oda sıcaklığı şu olmalı, çok uyumamalı, altı saat yeter, filan gibi. Neyse, gördüğünüz gibi herkes nasıl başlıyorsa öyle işte.. - İlk öykülerimi yazdığım sırada dergileri izliyordum. Genç, yeni öykücülerin kitapları çıkmıştı. Buna benzer öyküleri, bunlar gibi öyküleri ben de yazabilirim, diye kendimi yüreklendiriyordum. - Attila İlhan Ağda Zamanı için şunu söylemişti bana: İlk kitaplar kılçıklı balık gibidir, ama çok tatlıdırlar. Sonraları kılçıklar ayıklanır, ama artık o tadı da bulamazsın. Ama Sevginin Eşsiz Kışı daha olgun, daha ustalıklı bir toplamdır bana göre. İlk kitabımda sizin söylediğiniz özellikler var mı yok mu bilmiyorum. Yani o kitapta kendime özgü bir dil, bir üslup kurabilmiş miyim, bundan çok emin değilim. Şu var ki öyküler çok sağlam. Yapı olarak sağlam. Anlatmak istediğimi beş altı sayfada söyleyip bitirmişim. Bir öyküyü o kadar kısa tutmak, o yoğunluğu kurabilmek ve aynı zamanda vurucu sona ulaşmak çok zordur. Bunu yapmışım. Belki birçok etkilenme var bu öykülerde, ama yapı olarak, kurgu olarak başarılı öyküler. Klasik öykü anlayışına yatkın buna rağmen özgün. Yayımlandığında edebiyat ortamımız daha diri, daha canlıydı. Epeyce önemsendi kitabım, ödül aldı. Bu bana sürdürme cesareti verdi. Şimdi şöyle bir şey var... Ben sizin önce Uykusuzlar'ınızı okudum, Kıran Resimleri'ni okudum. Ağda Zamanı adlı bir kitabınız olduğunu biliyorum, ama bulamıyorum. Bulduğumda 90'ların başıydı. Çok geç buldum. Uykusuzlar ve Kıran Resimleri'nden aldığım tat, yaşadığım sarsıntı Ağda Zamanı'nda da vardı. Söylemek istediğim, ilk kitabınız olmasına rağmen, sonraki kitaplarınızdan sonra okuduğum halde elimden düşmedi kitap, bir solukta okundu. - Tabii, Ağda Zamanı'ndaki öyküler çok içtendirler. Eskimemiş olmaları, etkilerini korumaları buradan geliyor bence. Kitap on sekiz yıl sonra bugün hala okunuyor ve aranıyor. Ben o öykülerde içtenlikle, kaygısızca ve cesaretle içimi döktüm sanırım. Kendi sorularıma cevaplar bulmaya çalıştım. Hiçbir sahtelik, özenti yok yazdıklarımda. Herhangi bir feminist bakış açısıyla ya da politik düşünce birikimiyle oturmadım yazmaya. Artık yazmadan, anlatmadan duramayacağıma inandığım bir zamanda, kişisel deneyimlerimden, birikimimden yola çıkarak yazdım ilk öykülerimi. Bu yüzden nahif bir yanları da vardır. İçtenliğin okur açısından inandırıcılığı, sahiciliği sağlayan çok önemli bir imkan olduğuna inanırım ben. - Olmaz olur mu, oluyor Ya da biz bilmiyoruz. Başka biçimde yaşıyorlar, daha başka yaşıyorlar. - Hep öyle sanılır, ama hayır, onlar da kadınlar gibi yaşıyorlar. Aynı acıları duyuyorlar, hatta erkekler kadınlardan daha dayanıksız bu durumlarda. Ama dağıtmaya, dışarda, ev dışında yaşamaya daha yatkın oldukları, daha kolay avundukları, yeni birini daha kolay buldukları da bir gerçek. Evet, o dayanıksızlıkları var genel olarak. Ben onların kendileriyle ilgili problemlerini merak ediyorum. Eşlerinden ayrıldılar, çocuklar var ya da yok, yanlarında ya da değil; boş bir eve girdiklerinde içsel olarak ne yaşıyorlar? Erkekler bunu pek yazmadılar. Yazılanlar da kadınların yaşadıklarından pek farklı değil gibi. Öykülerdeki yaşamla yaşadığımız öyküler, aslında çok da ayrı şeyler değil ama pek anlatmıyorlar içsel yalnızlıklarını. - Ne kadar zor durumda olursa olsunlar kuyruklarını dik tutmaya çalışıyorlar bence. Ama pek sürdüremiyorlar bunu. Yerlerde sürünen, kapı kapı dolaşıp ortak dostlarına ağlayan, şiddete başvuran, ruhsal dengesi bozulup hastanelik olanları, içkiye sığınanları gördüm. Ama iş yaşananları anlatmaya gelince erkekliklerine pek yediremiyorlar. Önemli olan, kadın gibi, erkeğin de kendi duygusal alanında başlangıçtan itibaren ayakları üstünde durmayı öğrenmesidir. Bunu biliyorsa çok yıkılmıyor. Sevmekten, acı çekmekten, bunları bütün kalbiyle dile getirmekten utanmıyor. Bir yazar hiçbir zaman kendini bütünüyle gizleyemez. Gizliyorsa, açmaya korkuyorsa, başkaldırmayı, inatlaşmayı bilmiyorsa iyi yazar olamaz. Şuna benziyor bu, insan iyi şarkı söyleyebiliyorsa sesini koyverir, mırıldanmaz. Benim inanşım şu: Neyi, kimi yazarsak yazalım hep kendimizi anlatırız aslında. Hala pek iyi bilmediğimiz, insan yanımızı ararız yazarken. İnsan ruhunun aydınlığını ve o korkunç karanlığını öncelikle kendimiz için anlaşılır kılmaya çalışırız. Yazmak, yalnızca bu çerçevede bir oyundur, ciddi bir oyun, görüntülerin ötesindekini arama, dile getirme cesaretidir. Bunu yapamayan insan, erkek ya da kadın, yazmakla zaman kaybetmesin derim. Bireysel yaşantıları anlatırken, anlatan bir kadınsa, anlatılanlar hakkında, Kadın duyarlılığı ile yazılmış ince öyküler ya da roman gibi tanımlamalar görüyoruz. Ama anlatan erkekse, kimse kalkıp da, İşte erkek duyarlığı ile anlatılmış hoş öyküler ya da roman ya da oyun gibi bir şey demiyor. Erkek duyarlığı diye bir şey geçmiyor. Sözcüklerle pek anlatamıyorum galiba. - Anlıyorum, anlıyorum. Ama bu bize özgü bir şey. Kadın duyarlığından söz edenler de hep erkekler. Erkek tanıtım yazarı söylemi bu. Ne olduğu ise hiç açık değil. Yani kadın dünyasının küçük sembol ve nesnelerinden, işte bulaşıklardan, toz ve çocuk bezlerinden filan söz edildiğinde ortada bir ayrıntı zenginliği vardır. Ben Kadın Duyarlılığı yerine Kadın Yürekliliği demeyi uygun buluyorum. Çünkü bizim cinsimiz, bizim yazan kadın kuşağımız kendilerini, duygularını anlatmada erkeklerden daha korkusuz ve içten oldular. Az önce de söz ettim, başarıları da buradan geliyor. Çok uzun zaman erkekler tarafından oldukça yüzeysel ve dolaylı bir biçimde, daha çok bir aşk nesnesi olarak anlatılmışlardı çünkü. Ama şundan, bizim ülkemizdeki toplumsal baskı mekanizmaları güçlülüğe şartlamasıyla erkekleri kıstırmış ve kapatmıştır. İnce duygularını, zaaflarını, görünenin tersine o dayanılmaz kırılganlıklarını anlatmak, erkekler için çoğunlukla erkeklik rollerine ters düşen bir durum olmuştur. Bilinçli değil bu çekingenlik hiç kuşkusuz, ama var. Dünya edebiyatında böyle bir durum yok, kadın ya da erkek duyarlığı diye bir ayrım yok. Dünya edebiyatı kadınları ve erkekleri müthiş bir incelikle anlatan kadın ve erkek yazarlarla dolu. Hemen aklıma gelenler, Çehov, Lawrence, Balzac, Proust, Tolstoy ve daha yeni, Dan Franck. Bizden Mehmet Rauf, Oktay Akbal örneğin. Ama tabii artık kırılıyor, çatlıyor kabuklar. Günümüzün genç yazarları erkekle kadının duyarlık açısından farklı olmadıklarını biliyorlar. Yazmanın bir cins değil, bakma, görme, hissetme, derinleşme sorunu olduğunun farkındalar. Kadın duyarlığı sözünün modası artık geçmiştir bence. Herhangi bir tanıtım ya da eleştiri metninde hiçbir şeyi açıklamayan, ucuz, kolaycı bir kalıptır bu. - Solmaz'la Sevil tarihsel olarak aynı dönemin kadınları. Ama farklı yerlerde ve konumlarda bu iki kadın. Sevil, küçükburjuva bir aileden çıkıp seksen öncesi dönemin gençlik eylemleri içinde önemli deneyimler yaşamış, bir kuşağın heyecanını, hem toplumsal hem de bireysel düş kırıklıklarını ve çözülüşünü prototip olarak yüklenmiş biridir. Solmaz ise aynı günlerde bir Ege kasabasında, toplumsal kargaşanın bütünüyle dışında, kendi dünyasının sınırları içinde sessizce yaşar düşlerinin yıkılışını. Türkiye'deki sınıfsal, yöresel, eğitsel, kültürel, etnik farklılıklar, bu topraklarda yaşayan kadınlar açısından da geçerli elbette. Yani bu topraklarda çok farklı kadın tipleri var. Ben daha çok en iyi tanıdığım tipi, büyük kentlerde yaşayan az çok eğitim görmüş, nispeten özgürleşmiş kadınları anlattım öykülerimde, romanlarımda. Taşrada, o kapalı, korkunç tutucu ortamda sıkılan, küçük şeylere büyük anlamlar yükleyerek avunmaya çalışan ya da genel geçer değerlere sıkı sıkı tutunarak var olmayı seçen kadınları yazdım. Ama gidip gördükten sonra Kahramanmaraş'taki kadını da anlattım. Yani bu kadınları aynı yere, aynı şekilde koymanıza imkan yok. Dünyaya bakışları, düşünme, yaşama biçimleri çok ayrı. Erkeklere, kadınlara, çocuklara bakışları o kadar ayrı ki yan yana getirmek zor. Belki çok kaba çizgilerle, ana hatlarıyla, kadınlık, analık güdüleriyle benzerlik var, ama bunun dışında zor. Onları hele şimdi 97'lerde, belli genellemeler içine hiç sokamıyorsunuz çünkü toplum dinamikleri değiştikçe kadınlar da değişiyor. Önce kadınlar değişiyor. Urfa'da, orada burada töre gereği kent meydanlarında bu yüzden boğazlansalar bile. Solmaz birkaç yıl önce öldü, mezartaşında filancanın karısı, yazıyor sadece, ama kendi adı yok. Tabii hala birçok Solmaz yaşıyor aynı kasabada. Ama şimdi değişimden söz ediyordum ya, Solmaz'ın on yıl önce hemen hemen aynı koşullarda yaşayan kız kardeşi kocasıyla kavga etmekten korkmuyor artık. Ona küfür ediyor, bütün gün konken oynuyor ve her gece bir büyük şişe rakı deviriyor. Yapabilecekleri bunlar. Şu var ki, bu değişim bana bir öykü duygusu vermiyor şimdilik. Sonuçta ben kendi yazarlık serüvenimde farklı konumda kadınlara göz attığımı, en azından çoğuna ilgisiz kalmamış olduğumu söyleyebilirim. - Çocuk dünyasına pek yakın olamadım. Çocukluğun yetişkinliğe taşınmış çatlaklarıyla daha çok ilgilendim. Mutsuz, sıkıntılı, sevgisiz bir çocukluk yaşadığım ve bunun ruhsal savrukluğunu taşımak zorunda kalmış biri olduğum için herhalde. Ama ben şundan hep kaçındım, çocukları anlatırken kadın yazarların düştüğü bir tuzak vardır. Bu da aşırı derecede anacıl, ana-nine-öğretmen duyarlığıyla o vıcık sevecenliklerle yaklaşmak kahramanlarına, o duyguyla örmek, kurmak öyküyü. Bu yol bir yere çıkmaz. Ben bu tür öyküler yazan kadınların bir noktada tıkanıp kaldıklarını gördüm. O tuzağa düşmemeye çalıştım. İşin içine çocukları koyduğunuz zaman o tuzağa düşme tehlikesi vardır. Bu konuda daha yırtıcı olmayı yeğledim ben. Daha katı. Ayrıca çocuklar sanıldığı kadar masum değillerdir her durumda. Yani birbirlerine yönelttikleri şiddet ve acımasızlıkla yaralanmış çok çocuk vardır. Umarım bu söylediklerimden çocukları sevmediğim anlamı çıkmıyordur. Çocuğun nasıl anlatıldığı çok önemli. burada öykü edebiyatımızın en güzel örneklerinden birini, Füruzan'ın Bünyamin Doksanbeş adlı bir sokak çocuğunu anlattığı o unutulmaz Sokaklarından Gemilerin Geçtiği Kent adlı öyküsünü sevgiyle anıyorum. - Bugün geriye dönüp baktığımda Kıran Resimleri'ni yazmakla çok önemli bir şey yapmış olduğumu düşünüyorum. Önce kendi açımdan, Maraş'a gitmek bana büyük şeyler kazandırdı. O güne kadar o coğrafyayı görmemiştim, o insanları tanımıyordum. Bunun ne büyük bir eksiklik olduğunu orada anladım. Maraş'a gitmek ve sonra Kıran Resimleri'ni yazmak hem insan, hem de yazar olarak beni çok zenginleştiren bir deneyimdir. O öyküleri yazarken bu olaylar bir daha asla yaşanmasın isteği çok yoğundu içimde. Bu yüzden yan tutmadan bakmaya çalıştım olup bitenlere. Katilleri de anlamaya çalıştım, yani hangi duyguyla, nasıl bir kışkırtmayla yüz yıllık komşusunu keser insan diye sordum kendime. Bu ülkede yaşayan insanların uzlaşmak zorunda olduklarına, toplumsal hoşgörülerine inanmak istiyordum. Sonra, Sıvas Olayı bütün umutlarımı yıktı. O günlerde Yeni Yalan Zamanlar'ı yazıyordum. O kadar büyük bir sarsıntı yaşadım ki romanım yön değiştirdi. O korkunç yangınla ilgili bir bölüm yazdım. Daha politik, daha köktenci bir tavır alış içine girdim. Belli bir grubu, din duygularını çirkin, köhnemiş amaçlarına alet etmekten çekinmeyen karanlık güçleri apaçık karşıma alma gücü kazandım. O güne kadar belki daha hoşgörülü -bazı kafalardaki niyetlerin ne olduğunu tam olarak algılayamadığım için hoşgörülü diye parantez açıyorum-, davrandığım kimi insanlara, kimi düşünceleri temsil eden oluşumlara karşı çok daha şiddetli, kararlı karşı çıkmak gereğini kavradım. Üzüldüğüm bir şey var. Bu olaylar gene olacak, ne yazık ki gene yaşanacak, bitmiş değil. Belki de daha yoğun biçimde yaşanacak. Eğer uyanmazsak, şu günlerde gözümüzü açmazsak... - Benim Türk öykücülüğünün altın çağı olarak düşündüğüm uzun bir dönem var, kırklı yıllardan seksen başlarına kadar sürmüş bu dönemdeki öykücülerin hemen hiç eskimemiş olduklarını görüyorum. Seksenli yılların ortalarından sonra grafik düşmeye başladı. Belki en yalın şöyle söyleyebilirim. Bugün o dönemi özlüyorum. Benim yazmaya başladığım dönemde her ay sekiz on gerçek edebiyat dergisi çıkıyor, bu dergilerde bir o kadar da öykü yayımlanıyordu. Ben ve benimle birlikte bugüne gelebilen birçok arkadaşım bu dergilerle ortaya çıktık, var olduk. Sonra kitaplaştı öykülerimiz. Yeni birinin iyi öyküleri yayımlandığında hemen dikkat çekerdi, konuşulurdu. Bugün o canlı, heyecan verici ortam yok. Benzerleri arasından sivrilen, parlak yeni öykücü sayısı da az elbette. Sanıyorum seksenli yılların bildik ortamında çok fazla içe kapandı edebiyat. Yenilikten yana biriyim elbette. Değişen dünyanın, değişen değerlerin, insanın çok fazla farkındayım. Ama bize özgü durumların, oluşumların, yaşanmışlıkların, yaşanamayanların gerisinde, ya da daha doğrusu uzaklıklarında, ötesinde seyrediyor öykü bugün. Çok içe kapalı, çok kendi kendisiyle meşgul bir öykü, acaba neden? Bir tavır yok. İnsanı toplumsal ilişkiler bütünü içinde, olup bitenlerin içinde kavramak hiç gerekli değil, bunun modası geçti artık, diye düşünülüyor sanırım. Böyle bir uçarılık seziyorum yazılanlarda. Ama bir aşk öyküsünde bile aşıkların ayaklarının nereye bastığı önemlidir bence. İnanıyorum ki o aşkın nasıl yaşanacağını o insanların durduğu yer belirler. Yani bunu atladığınız zaman her şey havada kalıyor. Ama elbette iyi şeyler yakalayanlar var, hep olacak. Yeniler gelecek. Benim yadırgadığım bizimki gibi müthiş dinamik bir toplumda, korkunç şeylerin yaşandığı bu ülkede edebiyatın nasıl olup da insandan bu derecede soyutlanabildiği. - Evet, ama biraz da moda, globalleşme! Her dönem çok ağır şeyler yaşanıyor. Ama insan o an içinde bulunduğu, yaşadığı anı hep daha ağırlıklı duyumsuyor. Sanıyorum bundan kaçma yöntemi içe çekilme. - Bir şey söyleyeceğim burada. Bir cezaevi edebiyatı oldu. Çok yetersizdi, nitelik olarak da yetersizdi. Neden daha nitelikli ürünler çıkmadı ortaya? Neden seksenlerde yaşananlar doksanların edebiyatına yansımadı? - Feride iyi bir yazar kuşkusuz. Ama daha başkaları da çıkmalıydı. Feride'nin yazdıklarına kayıtsız kalınmadı öyle değil mi? Yani toplum artık bunlara ilgi duymuyor denebilir mi? Tam tersine. Kuşkusuz ben burada yapılanları değerlendirme durumunda değilim. Ona edebiyat tarihi karar verecek, o tarafa gitmiyorum. İyiydi de şimdi kötü demek istemiyorum. Bir eksik kavrayıştan söz etmeye çalışıyorum. Bir eksik tavırdan... Var olan malzemeyi kullanma yetersizliğinden söz etmeye çalışıyorum. Bugün böyle bir tablo görüyorum. Elbette 12 Eylül'ün insanlara yaptığı kötülüğü göz ardı etmiyorum. Büyük bir pasifize olmuşluk var, apolitizasyon var. Eh, yangın yerinde gül bitmiyor! - O başka bir şey. Belki bir boşluğu doldurdu. Ama edebiyat daha ince şeylerle uğraşıyor. Hele öykü baştan sona incelikle, ustalıkla görülmüş bir türdür. Gerçek okur gazetecinin yazdıklarıyla tatmin olamaz. Şimdi bakın, bu ülkede bu kadar kayıp insan var. Bununla ilgili hiçbir öykü yok. Bu ülkede bunca acı yaşanırken, yazan çıkmıyor. Bu bir eleştiri değil, derin bir üzüntü, beklenti. Her yazarın yazarlığından önce bir insan olarak yaşam ve yaşamak karşısında bir mesele\"si var diye düşünüyorum. Sizin \"mesele\"niz ne? Nasıl açıklarsınız bunu?- Temel sorunum öncelikle kişisel bütünlük ve özgürlüğe ulaşma isteği. Öyle sanıyorum. Dünyanın anlamsızlığına, adaletsizliğine karşı çıkmak. Kendime özgü bir bakışa, duruşa sahip olabilmek. Sürünün içinde yitip gitmemek, önde ya da arkada, ama bir adım ayrı yürümeyi becerebilmek. İnsan olarak doğarken donatıldığım yetenekleri boşa harcamamak. Yüzde yüz doğru ve mantıklı bir yanıtı yok belki de sorunuzun bende. Bilmiyorum. Asıl meselem, o meselenin ne olduğunu, ne olması gerektiğini bıkıp usanmadan arayıp durmak mı yoksa? - Yazmak, yazıyor olmak kendime duyduğum güveni sağlamlaştırdı. Kendimi daha çok sevmeye, daha değerli bulmaya başladım. Yazma inadımı bütün olumsuzluklara karşın sürdürebilmiş olmanın ferahlığı var içimde. Başarmış olmanın, hala bunun için uğraşıyor ve yaşadığım sürece uğraşacak olmanın doyumu var. Soluk soluğa yaşamanın, can sıkıntısına teslim olmaya zaman bulamamanın mutluluğu var. Küçük, ince, pek çok insanın göremediği şeyleri görebilmenin üstünlüğünü yaşıyorum kendi kendime. Özgür, çok özgür hissediyorum kendimi. Ruhum hiçbir yere, hiçbir şeye bağımlı değil maddi anlamda. Zaman zaman kendime sordum, neden yazdığımı. Büyük kırgınlıklar, alt üst oluşlar yaşadım. Birtakım ilişkiler içinde haksız yere kayırılanları, ödüllere boğulup göklere çıkarılanları gördüm. Birçok arkadaşım gibi hak ettiğim ölçüde önemsenmemenin, görmezlikten gelinmenin acısını çektim. Yazdıklarımdan, kendi yeteneğimden kuşkuya düştüğüm, yazmamaya karar verdiğim günlerim, gecelerim oldu. İçtenlik ve yalınlığın, içinde bulunduğum ortamın kurallarına hiç uymadığını farkettim. Sabrımı, inadımı korumaya çalıştım. Böylece olgunlaştım. Övgüye ve yergiye kayıtsız kalabilme erginliğine ulaştım. Hiç kuşkum yok, benim yaşımdaki birçok yazar bu aşamalardan geçmiştir. Kendine inanmayı böyle gel gitlerle, düşe kalka öğrenmiştir. Öte yandan, içsel olarak, hiçbir zaman abartmadım yazar kimliğimi. Bir ayrıcalık sorunuymuş gibi yaşamadım. Hep şöyle düşündüm, işte, bir marangoz, bir kunduracı ne yapıyorsa sen sözcüklerle aynı şeyi yapıyorsun. Belki başlangıçta daha fazla önemsiyordum yazıyor olmayı. Gündelik yaşamımla yazmak arasında denge kuramıyor, bölünüyordum. Bu beni aşırı derecede yoruyor hırçınlaştırıyordu. Şimdi duruldum. Yazmakla yaşamak arasında uzlaşma sağladım bir ölçüde. Uzun süredir gündelik yaşamımda, çocuklarımla, eşimle, dostlarımla ilişkilerimde pek aklıma gelmiyor yazar kimliğim. Pazar torbalarını zar zor taşırken, yemek yapar ya da evi süpürürken tümden unutuyorum. Sıradan biri olduğumu ise hiç unutmuyorum. - Bu soru bir yazara sorulmamalı bence. Sağlıklı, yan tutmadan cevaplayamaz insan o kadar emek verdiği, yüreğini koyduğu öykülerinin nasıl olduğu sorusunu. Doğrusu, \"Eleştirmenlerin söyleyebileceği bir yığın şeyi ben de çok merak ediyorum. Çünkü bugüne kadar yazdıklarımın bütünü üzerine iyi kötü bir şey söyleyen bir eleştirmen çıkmadı pek. Ama benim yazma kararlılığımda okurlarımın yüksek ilgisinin, sevgisinin çok büyük rolü vardır. Bu ülkenin okuru, onlara duyduğum sorumluluğu anladı, bana sahip çıktı. Bundan büyük mutluluk duyuyorum. Eğer yaptıklarımı beğenmeseydim, yazdıklarım beni tatmin etmeseydi onları yakar, ortaya çıkarmazdım. Gene de bu söylediklerim kendime biraz daha dışardan bakamayacağım anlamına gelmiyor elbette. İçtenlikle söylüyorum, her kitaptan sonra onulmaz bir başarısızlık duygusu içine düştüm ben. Boşluk, ne diye yazdım bunları sanki, ne anlamı var, kimi ilgilendirir ki anlamsızlığına. Ve hemen ondan daha iyisini yazacağıma dair söz verdim kendime. Kendimle yarıştım, inatlaştım. Zor yazan biriyim, tükenerek yazıyorum, yapabileceğimin en iyisini yapmaya uğraşıyorum çünkü. Ama ben ya da başkaları, asıl büyük kararı zaman verecek. Zamanın rüzgarı, tozu toprağı savurduktan sonra geriye ne, neler kalacak? Önemli olan bu. - Evet içinde bulunduğum ortama baktığım zaman genel olarak böyle değerlendiriyorum. Aynen böyle düşünüyorum. Nedim'e söylettiğim bu sözler benim saptamalarım, benim sözlerim. Dedim ya, hep kendimizi yazarız aslında."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/717850577671012352/alki-zei-ge%C3%A7mi%C5%9Fe-sar%C4%B1lan-arkada%C5%9Flar%C4%B1m%C4%B1", "text": "Türkçede Mor Şemsiye, Petros'un Savaşı ve Aşil'in Nişanlısı romanları yayımlanan Yunan yazar, siyasi eylemci Alki Zei, 2. Dünya Savaşı sırasında direniş hareketinde aktif rol almış, bu süreçte ülkesinden ayrılıp 10 yıl Moskova'da yaşamak zorunda kalmıştı. 52 yıl sonra kitap fuarına katılmak üzere tekrar şehre döndüğünde kendisiyle karşılaşan genç yazar hayranına o günleri anlatmıştı. Kendi kuşağımın Alki Zei'yi okumamış birkaç çocuğundan biri olmalıyım, daha sonra yazmaya başlayan birkaç çocuktan biri... Kitabını ilk kez 35 yaşında, onunla Moskova gezisinde tanıştıktan sonra okudum. Hayatımın en hoş sürprizlerinden biriydi: kendi yaşının iki buçuk katında biriyle tanışıp aynı yaştaymış gibi hissettiğin pek fazla kişiyle karşılaşmıyorsun. O anda şöyle düşündüm: 93 yaşında bir kadın, yaşından dolayı değil, hoşlanmadığı için Avrupa'nın diğer ucundaki Moskova'ya gelmeyeceğini söylüyor. Sonraki iki gün birlikte çok zaman geçirdik. Mesafeler o kadar uzundu ki yorulmamak için tekerlekli sandalye kullanmak zorunda kaldı. Grubun en genç üyesi olarak da onu ben taşıdım. Son gün programımız serbestti ve şehri dolaşmak için dışarıya çıktım. Onunla otelde buluşmak için biraz geciktim. Beni arayıp ''Neredesin?'' diye sordu. ''10 dakika sonra geliyorum'' dedim. ''Yoksa bir tavşana mı yakalandın?'' diye lobideki kızları ima etti. ''Hayır hayır'' diye itiraz ettim. ''Sana inanmak istiyorum'' derken gülüyordu. Daha sonra kahve içerken sohbet siyasete geldi. ''Geçmişe sarılan arkadaşlarımı anlamıyorum. Eve geldiklerinde siyaset konuşmaktan kaçıyorum dayanamıyorum.'' dedi. Atina'ya döndüğümüzde ona oğluna kadar eşlik ettim ve tekrar görüşmek üzere sözleştik. İki hafta sonra 'Petros'un Uzun Yürüyüşü'nü ç. n Türkçeye 'Petros'un Savaşı' adıyla çevrildi- okuyup onu evinde ziyaret ettim. Harika zaman geçirdik ve daha sonra da birkaç kez telefonda sohbet ettik. Evine gittiğim o öğleden sonra benim için 'Petros'un Uzun Yürüyüşü'nü imzaladı. Kitap benim değildi ve epeyce de yıpranmış bir baskı olduğu için ona daha yeni okuduğumu söylemeye utandım. Bana o kitabı bir arkadaşım vermişti ama çocukluğumda iki tane vardı. Eminim bu satırları okuyabilseydi beni affederdi. Yannis Palavos: 1980 Kozani doğumlu. Öykü yazarı ve çevirmen. - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/718199033787826176/fyodor-mihailovi%C3%A7-dostoyevski-derbeder-bir-k%C3%A2hin", "text": "Rus edebiyatının büyük ismi Fyodor Mihailoviç Dostoyevski, Suç ve Ceza, Kumarbaz, Budala, Karamazov Kardeşler gibi romanlarıyla insan ruhunun en bilinmeyen, en derinlerde saklı yönlerini ortaya çıkardı. Siz sadece bir tek kişiden mi oluşuyorsunuz? Kötülüğü de iyilik kadar cömert miktarda hamurunuza katmış bir Tanrının evlatları olan sizler, doğuştan sahip olduğunuz kötülükleriniz, o hep bastırmaya çalıştığınız, kimi zaman bastırmaya çalışarak beslediğiniz habis istekleriniz, aşağılık arzularınız, zaaflarınız, erdemlerin dışında kalan beklenti ve hayallerinizle, bir gün kendinizi 'anlatmaya', hatta üzerinde düşünülmüş, uzun zamanlar boyunca titizlikle kurgulanmış cümlelerle kendinizi 'yazmaya' kalksaydınız, bahsettiğiniz kişi, ne kadar 'siz' olurdunuz?Siz her ne kadar göründüğünüz kişi olduğunu iddia etseniz de, buna inanmayan, görünüşe aldanmayan biri, size sizin yazamadıklarınızı verdi. O, Fyodor Dostoyevski'ydi ve nefret edilecek bir babadan, sırf oğlu olduğu, onun kanını taşıdığı için nefret ederek büyümüş bir çocuk olarak, ömrünün ilk bilinçli yıllarını insanlığın bu garip çelişkisini önce fark edip sonra da inkar ederek geçirmişti! Babası bir albaydı, bir doktordu, iflah olmaz bir cimriydi; çocuklarına Latince öğretirken onların bütün o ders saatleri boyunca oturmalarına izin vermeyecek, toprağını işleyen işçilerini kendisine selam vermedikleri zaman selam vermedikleri, selam verdikleri zamansa kafalarından şapkalarını çıkartarak hasta olup işi asmaya niyetlendikleri için kırbaçlatacak kadar otorite delisi ve adaletsiz biriydi... Çocukluğunu bakıcısının, sütannesinin ve öz annesinin hikayeleri ile geçiren 'Fedor' için babası, cimriliğiyle, yersiz sertliğiyle, yalancılığı ve alkolizmiyle, 'yaşaması gerekmeyen' biriydi. Ve altı çocuğun verdiği yorgunlukla veremden ölen annesinin ardından ağlayan Fedor, karısının ölümünden sonra hiç durmadan içen, kız kardeşlerinin odalarını gecenin bir yarısı bir aşık saklayıp saklamadıklarını anlamak için tetkik eden, hizmetçilerinden birini metres tutan babasının kendi köylüleri tarafından hunharca katledildiği haberini, askeri okulun soğuk koridorlarında aldığında, işte tam olarak bu duygularla ilk sara krizini geçirmişti... O, babasının ölmesini gerçekten isteyip istemediğini kendine sorup durmuş ve ruhunu tanık kürsüsüne çıkardığı o içsel mahkemede kendini mahkum etmişti belli ki... Babasının cimriliği nedeniyle uzun haftalarını parasız geçiren, askeri manevralar sırasında çıkılan arazinin sert koşullarında bir çay içecek kadar bile parası olmayan Fedor, okulundan mezun olduktan hemen sonra, o ana dek yaşadığı fakir hayata inat, müthiş bir savurganlıka para harcamaya başlamıştı. Borçlanması için pek çok neden vardı üstelik; Fedor bir kumarbazdı. Bunun dışında bir de garip bir yöntemle 'bir şeyler' biriktiriyordu hiç durmadan: Üzerindeki giysilerin dökülmekte olduğunu gördüğü insanlara bir yemek ısmarlayıp para karşılığında onların hayat hikayelerini dinliyor, bu sayede en küçük detayları bile sorma hakkını elde ediyordu... Bütün bu 'birikim' ona İnsancıklar'ı getirdi. Dostoyevski, geleceği olmayan birkaç oyunun ardından yazdığı bu ilk romanını, ev arkadaşına okuduğu andan itibaren gerçekten de çok tuhaf bir dönem başladı hayatında: Roman, elden ele dolaşarak ünlü eleştirmen Belinski'ye kadar ulaşmıştı. Kendisine 'yeni bir Gogol' olarak tanıtılan bu adamın yazdıklarına aşağılayan gözlerle bakan Belinski, romanı okuduktan hemen sonra Dostoyevski'yle, 'Rus edebiyatının bu yeni tanrısıyla' tanışmak istediğini söylemişti heyecandan tutmuş bir sesle... Yazarla eleştirmen buluştuklarında, eleştirmen yirmili yaşlarının başındaki bu gence hayranlığını övgü dolu sözlerle belirtmiş ve bu andan sonra onu salon salon dolaştırmaya, edebiyat çevresinin 'meşhurlarıyla' tanıştırmaya başlamıştı. Romanının henüz yayımlanmadığı ve tüm zararsızlığına rağmen sansür bürosunda odadan odaya savrulduğu bu zamanlarda, genç yazar, kendi deyimiyle Petersburg'un yarısı tarafından tanınıyor ve baş döndürücü bir şöhretin kanatlandırdığı duygularla kendisine 'büyük, gerçekten büyük' olduğunu söyleyen insanların yüzlerine şaşkınlıkla bakıyordu. Yalnız kaldığı anlarda, her ne kadar kardeşine şöhretinden dolayı çalım satan mektuplar yazmakta bir sakınca görmese de, aldığı o övgülerin ağırlığı altında eziliyor, aslında onların söyledikleri gibi 'büyük bir yazar' olmadığından korkuyordu. Gittiği salonlarda, yazdıklarına hayran olan insanların bile davranışları yüzünden kendisiyle alay ettiklerinin farkındaydı; yeteneği nedeniyle 'bana aşık' dediği Turgenyev bile onunla ilgili alaycı koşuklar yazıyor ve etrafındakilere Dostoyevski'nin tanıştığı genç bir kadın karşısında, daha ilk anda nasıl bayıldığını anlatırken çevresindekileri gülmekten kırp geçiriyordu. Çok sevdiği Turgenyev ile Nekrassov'un Üzgün yüzlü şövalye / Dostoyevski, sevimli palavracı / Edebiyatın burnundan kızaran / Yeni bir sivilcesin sen dizeleri gittiği her yerde tekrarlanırken Dostoyevski, duyduklarına sinirleniyor, bir salona girdiği anda insanların yüksek sesle gülmeye başlamalarını üzerine alınarak çıkıp gidiyordu. Ya da bazı zamanlarda birden cesur, yapmacıklı, çalımlı bir ifadeyle onların arasına karışıyor ve kendisini kabul ettirme isteğiyle başladığı konuşmalarında devirdiği çamlarla yeniden alay konusu oluyordu. Reddedilmenin verdiği öfkeyi, renkli gecelerle boğmaya çalışıyordu artık; sabah uyanınca hatırlamaktan tiksindiği gecelerinin izlerini silmek için hemen ağzını çalkalıyor ve rezilliklerini unutmaya çalışıyordu. Bu neredeyse bir bunalımdı ve onu yalnızca İnsancıklar'ın basımı kurtarabilirdi... İnsancıklar nihayet yayımlandığında, 'bizimkiler' dediği Belinski ve çevresi tarafından yine övülürken büyük tirajlı gazete ve dergiler tarafından şiddetle eleştirildi; Dostoyevski, kardeşine yazdığı mektuplarda neden okurların yalnızca üçte birlik kısmının beğenisini kazanabildiğini anlayamadığını yazıyordu. Kısa bir süre sonra, hükümetin, sansür kurulunun ve kölelik sisteminin eleştirildiği bu toplantılarda Belinski'nin 'dini açıdan sakıncalı' bir mektubunu, Grigoriev'in isyana teşvik eden bir öyküsünü okumaktan dolayı tutuklanacak, otuz dört arkadaşıyla birlikte kapatıldığı kalede ömrünün geri kalanını belirleyecek olan o hayati kararı bekleyecekti. Aylar sonra tutuklulardan yirmisi, kaleden çıkarıldı. Nereye götürüldüklerini bilmiyorlardı. Sonunda vardıkları meydanda arabalardan indirildiklerinde, çevrelerindeki kalabalığı fark ettiler önce, sonra da bağlanarak kurşuna dizilecekleri kazıkları, bir kenarda duran papazı, haklarındaki hükmü okumaya hazırlanan subayı... Gördükleri her şey, haksız bir idamın habercisiydi düpedüz! Ve işte şimdi o askerin dudakları arasından da aynı meşum kelime dökülüyordu: İdam... Dostoyevski idam edilecek olan altıncı kişiydi.... İlk beş kişinin infazı bitene kadar ancak beş dakikası kaldığını hesap ederek bu sürenin \"ilk iki dakikasını dostlarıyla vedalaşarak, sonraki iki dakikasını düşünerek ve son dakikasını da dünyaya bakarak geçirmeye karar vermişti. Sessizlik, katlanılır gibi değildi, askerler silahlarını omuzlarına yerleştirmiş, verilecek olan emri bekliyorlardı. Aniden 'geri çekil' borusunu duydu mahkumlar... Çar, 'yücegönüllülükle' hepsini affetmiş, cezalarını kürek mahkumiyetine çevirmişti ve aslına bakılırsa tüm bu mizansen de bizzat çarın başının altından çıkmıştı! Ve çar, yalnızca Dostoyevski'nin adının yanına gizli kalmasını özellikle istediği bir not düşmüştü: Diğer mahkumlardan farklı olarak Fedor Mihailoviç Dostoyevski, cezasının ilk dört yılını kürek mahkumu olarak geçirecek ve sonraki dört yılda da ordunun hizmetinde olacaktı. Dostoyevski, davanın başlangıcında serbest bırakılan kardeşi Mişel'e sarılırken mutlu görünüyordu neredeyse, yeni yeni hikayeler toplayacağını söylüyor, kardeşini teskin ederken bir yandan da edebi umutlarından bahsetmekten kendini alamıyordu... Mahkumiyeti boyunca sefaletin asıl anlamını öğrenmişti, o da diğer tutuklular gibi ağzını çalkaladığı suyla yüzünü yıkamıştı sabahları, o da diğerleri gibi sakalsız ve kafası ile bıyıklarının yarısı tıraşlı bir durumda iğrenç lekelerle dolu kül rengi giysiler giymiş, gecelerini zehirleyen o sara nöbetlerinin ardından her gün ağır işlerde çalıştırılmak üzere değişik yerlere nakledilmişti... Burada geçirdiği dört yıldan sonra cezasının diğer kısmını tamamlamak üzere Semipalatinsk'e gönderildi. Bu küçük taşra kasabasında nispeten daha iyi bir hayata başlaması için aradan uzun bir zaman geçmesi gerekmeyecekti. Etrafındaki cahil, bakımsız, kültürsüz, her türlü görgüden yoksun insanlarla, kürek mahkumiyeti sırasında tanıdıklarına nazaran, daha iyi ilişkiler kurabilmişti. Üstleri tarafından da seviliyordu üstelik... Bir süre sonra karargahın dışında bir oda tutması için izin bile almıştı. Gündüzleri işe gidiyor, akşamları yeni arkadaşı savcı Baron Vrangel ile geçiriyor, onun sayesinde kalburüstü insanların arasına eski bir kürek mahkumu olmasına rağmen girebiliyor, 'yukardakilerin' kendisinin yeni keşfettiği Rus halkı hakkında atıp tutmalarına şiddetle direniyordu. Bir gün davetlilerden biri ona, Rus halkı adına konuşma hakkını nereden bulduğunu sormuştu. Dostoyevski müthiş bir sakinlikle pantolonunun paçalarını sıyırmış ve ayak bileklerinde hala belli olan zincir izlerini göstererek Buradan bayım demişti, Rus halkı adına konuşma hakkını tam olarak buradan alıyorum.\"Bu tip zaferlerle tuttuğu tarafı açıkça ortaya koyan genç adam, gecelerini de kafasındakileri kağıtlara boşaltarak geçiriyordu. Sarhoş ve serseri bir öğretmenin karısına tutulana kadar hemen hemen her gece fakir odasında yazmıştı ama kadının kocasının yeni görevi nedeniyle bir başka yere gitmek zorunda kalmasıyla Dostoyevski'nin zihnindeki tüm çarklar bir anda duruvermişti... Ölüler Evinden Anılar üzerinde çalışan yazar, şimdilerde yazamıyordu. Kadının gönderdiği mektuplarda adı geçen bir adamı kıskanıyordu çünkü. Bir süre sonra iki yılı aşkın zamandır sevdiği kadının dul kaldığını öğrendiğinde, babasının ölümünde olduğu gibi, yine kendini suçladı Dostoyevski, defalarca adamın ölmesini istediğini hatırladı. Suçluluk hissi, sevgisini azaltmamış, aksine daha da kuvvetlendirmişti ama kendisine evlilik ümitleri veren kadın, mektuplarında bahsettiği adam yüzünden onu terk edecek, genç yazarı yeni bir buhranın orta yerinde yapayalnız bırakacaktı. Ancak Dostoyevski, teğmen olur olmaz bütün gururunu bir kenara bırakarak genç kadına yeniden evlenme teklif etti ve masraflarını tamamen başkalarına borçlanarak yaptığı düğünün ertesinde artık evli bir adam olarak kısa bir balayına çıktı. Balayının sonu, bir sara kriziyle gelmişti ama Dostoyevski yine de mutluydu; karısı Mari'ye, o yerlerde yatan, hırıldayan, bir köpek gibi tuhaf sesler çıkartan o halini unutturabileceğini düşünüyordu. Dostoyevski, bu dönemde öyle büyük borçların altına girmişti ki hayatı boyunca yakasını bırakmayan ve her daim sıkıntıya düşmesine neden olan bir illet, kumar sayesinde bunları temizleyeceğine inanacak kadar çaresizdi. Tek çözüm, Almanya'ya gitmek ve kumar oynamaktı. Polin de kendisini Paris'te bekliyordu, parasını Wiesbaden'in aydınlık kumar salonlarında bırakan Dostoyevski'yi canlandıran tek şey de genç sevgilisinin kendisini beklediği düşüncesiydi. Ama bir süredir Paris'te bulunan Polin, çoktan genç bir İspanyol'a gönlünü kaptırmıştı bile ve kendisini sevmeyen o adam uğruna bu 'kırklığı' terk etmekte de hiçbir sakınca görmeyecekti. Yine de kendisiyle beraber Rusya'ya dönmesini isteyen ve ona sadece bir ağabey gibi davranacağını söyleyen Dostoyevski'nin bu teklifini kabul edecekti. Kumarbaz adlı romanındaki Polina'ya aşık olan zavallı adam, 'onun yanında bütün onurunu yitirdiğini' söyleyecekti ve Dostoyevski de bu kadının karşısında aynı şeyi hissediyordu. Baden Baden'de bulundukları sıralarda, onun odasına giriyor, soyunması için yalvarıyor, reddedildikçe de kumarhaneye gidip kendinden geçercesine rulet oynuyordu. Kumar hastalığı öylesine önüne geçilemeyecek biçimde ruhunu sarmıştı ki, Polin'in kendisini bir erkek yerine koymamasına daha fazla dayanamayıp ondan ayrıldıktan sonra, borç para istemek için onu bile arayacak duruma gelmişti."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/718200200973484032/yannis-ritsos-%C3%B6zg%C3%BCrl%C3%BCk-ancak-t%C3%BCm-insanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1", "text": "Ömrü, barış ve özgürlük için mücadele, tutukluluk ve sürgünle geçti. Yazıt adlı kitabı Zeus tapınağında törenle yakıldı. Yunan ozan, 1984 yılında, Mehmet Ünal'ın sorularını yanıtlamıştı. Paros Adası. Kikiladen adalarının tüm özelliklerini üzerinde taşıyor. Gemi iskeleye yanaşırken gördüğümüz bu bembeyaz adaya daha bakar bakmaz hayran kalıyoruz. Bir dinlendirici ışık saçıyor ada. Kikiladen adaları.... Işığın adaları olarak tanımlanıyor, okuduğumuz kitaplarda. Gerçekten de öyle. İşte bu arkadaşlarımızdan biri de Juli. Kendisi sanatçı. Geleneksel el işlemesine, kendisi de katkıda bulunarak, konulu, duvara asılabilecek resimler işliyor. Bulunduğumuz körfezin tek lokantasında oturuyoruz. Ay dolunay biçimini almış, tepemizdeki kamışlardan yapılmış güneşliğin arasından dinlendirici ışık saçıyor. Uzo içiyoruz, anlaştığımız konuların çokluğu, yeni tanışmamızın heyecanı. Sürekli birbirimize birşeyler anlatmak için yarış eder gibiyiz. Birbirimizin sözünü yarıda kesmek durumunda kaldığımızda, ne o sinirleniyor ne de ben. Bu gibi dostça karşılaşmalar benim için Federal Almanya'daki Alman dostlara bir yanıt niteliğinde. Her yıl Yunanistan'a gideceğimi söylediğimde onlar şaka mı, ciddi mi olduğunu anlayamadığım bir tek soru sorarlar: Korkmuyor musun? Önceleri bu soruyu ciddiye alarak, kafalarındaki yanlış bilgileri düzeltmek amacı ile yanıtlamaya çalışırım. Artık gerek duymamaya başladım. Her Yunanistan gezisinden geri döndüğümde gelecek yılı hasretle bekler oldum. Her yıl eski dostluklar pekişiyor; yeni dostlar ediniyorum. - Bak Memet, sen fotoğrafçısın. Ritsos ile görüşüp, fotoğraflarını çekmek ister misin?\"Bende bir sevinç. Yutkunma. Neredeyse gözlerim yaşaracak. Kendimden iki kuşak yaşlı bir büyük sanatçının fotoğraflarını çekebilmek yerküremizde kaç kişiye nasip olur ki? Juli daha sonra Ritsos ile ailece görüştüklerini, annesi ile Ritsos'un birlikte tiyatro yaptıklarını, görüşmemin hiç de zor olmayacağını anlatıyor. Adadan Atina'ya annesine telefon ediyor hemen. Yarım saat sonra Atina'dan adaya telefon geliyor. Juli telefonda söylenenleri bana acele çeviriyor: Ritsos ile pazar gününe kadar görüşebilme olanağı olduğunu, daha sonra Paris'e gitmesi gerektiğini söylüyor. 5 Eylül, Çarşamba. Adadan Atina'ya giden son gemiye biniyorum. Heyecanım hala geçmedi. Ritsos'a neler soracağım. Nasıl davranmalıyım? Keşke başka gömlek pantolon mu giyseydim? gibisinden binbir türlü karışık duygular... Daha sonra soruların dışında düşündüklerimin gereksiz olduğunu kavrıyorum. İki gün önce en iyi arkadaşı, büyük tiyatro adamı Katrakis ölmüştü. Aynı yaştaydılar. Birlikte sürgün yemişlerdi. Ritsos'un içinde bulunduğu bu durumu göz önüne alarak, sorular hazırlamalıydım. 6 Eylül '84, Perşembe günü. Saat 6.30. Gemi demir atıyor. Tayfalar büyük bir el çabukluğu ile halatları iskeleye atıyor, gemiyi sağlamcana iskeleye bağlıyorlar. Juli annesine gemiden iner inmez telefon etmemi söylemişti. Onun tavsiyesini tutarak telefon ettim. Bayan Damvergi benim erken telefon ettiğim için özürlerimi kabul etmiyor: \"Zararı yok. İyi yaptın. Hemen gelmemi söylüyor; 8.30'da buluşmaya karar veriyoruz. Tam saatinde orada oluyoruz. Asansörün kapısı önünde karşılıyor beni bayan Damvergi. Oturma odasına giriyoruz. Büyük bir fincan ile orta şekerli bir kahve yapıyor hemen. Kendisine daha fazla eziyet etmek istemediğimi belirttiğimde, sen de aynı şeyleri yapardın diyerek beni susturuyor. Ritsos'a telefon ediyor. Bir saat sonra gelebileceğimizi öğreniyorum. Heyecanım son haddinde. Hazırlamış olduğum soruları asgariye indirmemin gerektiğini anlıyorum. Bayan Damvergi artık hem şoförüm, hem de çevirmenim. İyi Almanca bilmesine karşın, benimle bu dili konuşmuyor. Naziler, İkinci Dünya Savaşı'nda babasını ve kocasını öldürmüşler. Dili öğrenmiş olduğuna bile pişman. Anlaşma dilimiz İngilizce. On beş dakika sonra Ritsos'un oturmuş olduğu apartmanın önündeyiz. Sokakta pazar kurulmuş. Bir demet her renkten karanfil alıyoruz. Ritsos apartmanın en üst katında oturuyor. Asansör ile çıkıyoruz. Ritsos kapıyı açıyor. Evde yalnız. Hanımı ve kızı adadalar. Önce Bayan Damvergi'ye sonra bana sarılıyor, yanaklarımdan bir baba, bir dost sıcaklığı ile kucaklıyor, öpüyor beni. Evi bir müze niteliğinde. Kitaplar, tablolar, taşlar, heykelcikler... Kendisi de bu müzenin hem sahibi, hem de bu müzenin önemli bir parçası. Oturmamız için yer gösteriyor. Ben sürekli Ritsos'u izliyorum. Telefonu sürekli çalıyor. Telefonlarda arkadaşlarının sıhhati hakkında sorular sorduklarını anlatıyor Bayan Damvergi daha sonra. Ben hala Ritsos'u seyrediyorum. Fotoğraf çekmeyi bile unutmuşum. Bayan Damvergi'nin uyarısı ile aygıtımı elime alıyorum. - Bu çok ilginç. Yaptığın iş hem mesleki hem uğraş olarak, hem de toplumsal işlevi açısından çok önemli diyor. Ve sürdürüyor konuşmasını:- - Hem tarihi değeri olan hem de Yunanistan'ı çok derinden ilgilendiren bir konu. Ne salt Türkiye'nin ne de Yunanistan'ın isteğine bağlı. İşler başkalarının elinde. Küçük halkların ancak tarihsel, düşünsel ve kültürel alanda güçlü olan halkların kaderini başkaları çiziyor. Onun için gerçekten Türkiye'de, Yunanlılara kin beslendiğine inanmıyorum. Bu düşmanlık duygularını, üçüncüler, çıkarları nedeniyle yaratıyor ve körüklüyor. Açıkçası; büyük devletlerin çıkarları ve bugün hepimizin bildiği gibi, Amerika'nın çıkarları için yaratılıyor. Böylelikle, tüm bu toprakları başka halklara saldırıda ileri karakol olarak kullanmak amacını taşıyor. Gerek Ortadoğu'daki halklara karşı, Araplara, petrol ve yeraltı zenginlikleri olan ülkelere karşı kullanmak için. Sözlerinin burasında gözleri doldu Ritsos'un. Dokunsan ağlayacak. Onun bu durumunu bozmak istemeyen bir tavırla seyrediyordum. Bir sigara yaktıktan sonra, bana bakmaya başladığında, artık diğer sorumu da sormamın gerektiğini anladım. 1 Mayıs 1984'de, 75 yaşına giren Ritsos, hala dimdik. Bir dağ gibi heybetli karşımda oturuyor. Ve yaşının izlenimlerini üzerinde taşımıyor. İçinde bulunduğu üzüntülü durumu sezdirmemek isteyen bir tavrı var. Aynı şiirlerindeki gibi. - Sanırım yaşamın kendisi; ruhi, düşünsel ve duygusal mekanizması ile ve insanlık tarihini tüm geçmişi ile, yaşamın sürekliliğini ve niteliksel gelişmesi için, harekete geçmemizi bize dayatıyor. Bunun sağlanması için tek ve temel şart tüm insanlığın gerekliliğini duyduğu, vazgeçilmez gereksinimi olan özgürlüktür. Bu özgürlük, ne keliminin ulusal anlamı ile sınırlı, ne de yalnız teorik bir anlam. Biyolojik ve bedensel gereklilikten doğan özgürlüktür. Ve ancak tüm insanlığı severek, barış ve huzurla sağlanabilir. Konuşmamızın soru - yanıt bölümü burada bitiyor. Fotoğraf çekmem için odasının çeşitli bölümlerinde duruyor. Aygıtımın ona verdiği rahatsız durumu hissetmeme karşın, dileğim bir poz daha fazla çekim yapabilmek. Terasa çıkıyor. Çekimi sürdürüyoruz. Bitirdiğimizde, şimdiye değin yayınlanmış ve yayınlanmamış fotoğraflarını gösteriyor bana; Aragon ile, Nazım Hikmet ile... Ritsos geldiğimizde çalışıyordu. Masasının üstünde o güzel el yazısı ile başlamış olduğu bir yazıyı bitirmesi gerekiyordu. Artık ayrılık zamanı gelmişti. Tekrar görüşmek dileği ile ayrılıyoruz. Adaya geri dönene dek Ritsos'un bana anlattıklarını Türkçe dilinde duymak istiyorum. Bu işi bana ancak değerli dostum Sula yapabilir. Üç gün büyük bir özveri ve özenle çeviriyor Sula. Birlikte okuyoruz. Beğenimizi anlatmak için sözler bulamıyoruz. Ama bakışmalarımız ile her şeyi anlar gibiyiz. Ayrılıp gelip dayatıyor. Vedalaşma, \"Yasu fili! Gelecek seneye... Gelecek senelere."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/720400849103421440/beh%C3%A7et-necatigil-%C5%9Fiir-bir-ya%C5%9Fant%C4%B1d%C4%B1r-bize-el", "text": "1979'da, 63 yaşında hayata veda eden Behçet Necatigil şiirde güncel akımların dışında kalmaya özen gösteren bağımsız bir sesti. Kimi zaman dizelerindeki suskunluğuyla ya da söylemedikleriyle okurlarının hayal dünyasını genişletti. Farklı tarihlerde yayımlanan röportajlarında dile getirdiği görüşlerden yapılan bu seçki şairin portresi niteliğinde. Divan şiirinden yararlanmayı, ölmüş kelimeleri diriltme diye almıyorum ben. Estetikten, istiften, teknikten, disiplinden yararlanmak diye alıyorum. Halk edebiyatı bir yanıyla, birkaç ozanıyla nasıl toplumcu şiire kaynak olabiliyorsa, Divan şiiri de biraz kapalı, biraz soyut şiire öylece destek olur. Şiir ne yana yönelirse yönelsin, geçmişten tam kopamaz. Eski motif ve imgeleri de değerlendirmek, onlarla beslenmek zorundadır. Kendimize, yani eski kültümüze gözgü olmamız, kendimize özgü olmamızı kolaylaştırır. Şiiri az kelimeyle kurmak, şiiri korumaktır. Düzyazı uzatmayı gerektirir; düzyazı dahi, şiir yoğunluğuna, şiir özüne, kısaldıkça kavuşmuyor mu? Az sözcük ne sadeliktir ne de özetleme. Nedir? Anlam gücünü, çağrışım boyutlarını, türlü yorum olanaklarını pekiştirme, depo etme çabası. Kara kolaylıktır, ürkütür deniz beyaz; açılız. Şiir, kısıtlama ve anlatım toparlanmalarında gene de cesur bir açılma oluyor. Bence bir şairin gerçek okuru, şairin uzağında, şairden habersiz, aynı duyarlığı bölüşen kişidir. Şair, daha çok, böyle gizli okurların düşünce ve güveniyle güçlenir. Çünkü normal olarak, şair sayısıyla eşit olsa okur sayısı, yatar şairlik. Ne güzeldir o atasözü, çok beğenirim: Keçiyi yardan uçuran bir tutam ottur. Kendisini belki göremediğimiz ama kokusunu aldığımız için ilerlemeyi göze aldığımız şifalı bitkilerdir şiir okuyucuları. Benim şiirlerim ister Tekke ve Divan şairlerinin imge - kelime atkı ve desenleriyle dokunsun, ister kendi patentimle katıksız benim imalatım olsun, çağdaş - gündeş bir soruna, bir duruma da yaslanır. Çağın, çağdaş insanın ağırlığını duyduğu baskılardan, acılardan birine yaslanır, ipuçları verir. Kendiliğinden öyledir. değildir, tek yön değildir. Dilediğimiz yollara, yolculuklara açık, çeşitli yönlerdir, türlü doğrultulardır. Ben, düşündürücü yanlarını çoğaltmış, yatırım ve çabaları çokça, çokgen bir şiirden yanayım. Şiiri ağırlaştırıp, atraksiyonlara, süslere yatırıp, özü havasızlıktan boğmak değildir bu. Şiirin eski savaşçılarından biriyim, yorulmadım, yorgun değilim. Yıllar önce Evlerle savaşımız savaşların çetini demiştim; şiirle savaşım da, çetinlikte evlerle savaştan geri kalmadı. Uzatmalı bir nefer. Çevik, atak değilim, ama tecrübem var ve şiirle savaşa, geri karakollarda hala katkım olabilir. Şiir, ince ince soğan doğramak gibi. Çok eğilmişseniz üstüne, yaşarır gözleriniz. Ülkemizde şiir diğer edebiyat türlerinin yanında değil, önündedir. Gönümüzdeki durumuyla da önündedir. Çünkü önce en çok o görülür, o göze batar, o tartışılır, o izlenir. Dikkatler en çok ona çevrilmiş, kulaklar en çok ona verilmiştir. Tehlikeli olabilir. Kılçıklısı, dikenlisi zor, fakat özlüdür, değerlidir. Lapa gibi, lokum gibi olanları kolaylıktır, fakat çocuk ellerinde sıvaşır, ele yüze bulaşır, el yüz kirletir. Gizli şiir sayısı, gizli işsiz sayısından aşağı değildir. Birçok şiirler, varlıklarını duyuramaz, kendilerine bir elin uzanmayışına sessizce katlanır. Bence şair, şiir hayatı boyunca, üç burçtan, gurbet, hasret ve hikmet burçlarından geçiyor. Şiir kaleleri bir bir çöküp yıkılırken, yalnız gerçek şiirdir ki, hangi yıldız burcunda olursa olsun, çok sağlam bir kale gibi uzun süre zamana dayatıyor, hatta sonsuza kadar. Gerçek şiir, kolay kolay dişleri düşmüş, sırıtan bir sur kalıntısı olmaz. Okunmak sözü de görece bir söz. Hele şiir, sanat spekülasyonlarıyla alçalıp yükselen bir para borsasıdır. Nice kalp akçenin, sanat sarraflarının pazarlama dümenleriyle, ayarı tam sikke gibi kapışıldığı çok olmuştur. Böylesine kandırmaca okunmak istemem. Osmanlı kantarlarında hilesiz tartılmak! Eşlerde, dostlarda sevildikten, düşmanlarda, hasutlarda ölüp gittikten sonra, çok ilerde, biz artık yokken, yüreklere, belleklere buruk bir tortu olacak mıyız? İnce eleyip sık dokuyan yazılara, eleklere dolgun konular olacak mıyız? Gerçek okunma, değerlendirilme budur. Meydan okur gibi mi konuştum. Yoo, hayır, beni düşünmeyin! Ben, sağlığımda istediğim ölçüde okundum, anlaşıldım. Bulup da bunamayalım! Bulunmaz Hint kumaşı değiliz hiç birimiz."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/720401246633279488/yakup-kadri-karaosmano%C4%9Flu-cumhuriyet-nesli-bana", "text": "Romanlarında Abdülhamit'ten Cumhuriyet'e dönem panoraması çizen Yakup Kadri Karaosmanoğlu 74 yaşında bir doktora öğrencisinin sorularını yanıtlarken Tanzimat dönemi ailesini nezaket ve asaletin timsali olarak gördüğünü söylüyor. Cumhuriyet dönemi gençlerinin ruh halini anlayabilmiş değilim diyor. - Romanlarım kronolojik bir sıra takip etmiştir. Bunu isteyerek yapmış değilim. İlk romanım Nur Baba ve Bir Sürgün Abdülhamid devrini, Kiralık Konak ve Hüküm Gecesi Meşrutiyet, Sodom ve Gomore Mütareke, Yaban Milli Mücadele ve Panoramalar Cumhuriyet devrini anlatır. Sıra kendiliğinden hasıl olmuştur. Bunda yaşadığım devirlerin de tesiri büyüktür. - Eski devirlere bir özlem diyemem fakat bir fikrim yar. Bir hayat tarzı yapmışlar bu ne Asyai ne Avrupai, fevkalade özelliği olan bir hayat. Ben Tanzimat ailesini geleneklerine bağlı İngiliz ailesine benzetiyorum. Onlar bana nezaketin, asaletin bir timsali olarak görünüyor. Şunu da söylemek isterim ki bu devri ancak halamın anlattığı kadarıyla tanıdım. - Nesilleri verirken bir planım yok, haliyle oluyor. Yalnız şunu söylemek isterim ki her nesile kendimden bir şeyler katmışımdır. -Eserlerinizde Avrupa medeniyetini zem ediyorsunuz. Bunun bizdeki şuursuz Batılılaşma ile bir alakası var mıdır? - Avrupa medeniyeti deyince hatıra iyi bir şey gelmelidir. Ben zem etmiyor sadece gerçeği göstermeğe çalışıyorum. Mesela edebiyat orada endüstrileşmiştir. Oscar Wilde, Bernard Shaw gibi büyük entelektüeller içinde bulundukları cemiyete isyan etmişlerdir. - Cumhuriyet nesli bana da müphem ve muğlak görünüyor. Karakteristik ve idealist bir gençlik yetişmemiştir. Halen onların haleti ruhiyesini anlamış değilim. - edebiyatsoylesileri posted this"} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/726532669602676736/cahit-s%C4%B1tk%C4%B1-taranc%C4%B1-i-nsano%C4%9Flundan-bekledi%C4%9Fim-her", "text": "Lisede Baudelaire'i içime sindirerek okuduktan sonra şiir yazmak teneffüs etmek, yemek, içmek kadar tabii bir hayat faaliyeti oldu diyor Cahit Sıtkı Tarancı şiir serüvenini anlatırken. Ölümünden beş yıl önce, 1951 yılında yapılan bu mülakatta sanatçının himaye görmesine de karşı olduğunu açıklıyor. Mağlubiyetlerin ve yalnızlığın olgunlaştırdığını belirtiyor. - İlkokulda Namık Kemal'in, Tevfik Fikret'in, Mehmet Emin'in şiirlerini inşad ederek okumayı pek severdim. Fransız mektebine geçtiğimde durmamacasına roman okumak iptilasma tutuldum. Yine o tarihlerde Diyarbakır'daki kızkardeşime uzun manzum mektuplar yazdığımı hatırlıyorum. Fakat bende edebiyata ve bilhassa şiire karşı hakiki ve köklü denilebilecek ilk alaka Galatasaray 10. sınıfında, Ziya Osman Saba'nın delaletiyle tanıdığım Baudelaire ile başlar. Bu dev Fransız şairini içime sindire sindire okuduktan sonradır ki, şiir yazmak benim için teneffüs etmek, yemek içmek kadar tabii bir hayat faaliyeti oldu. - Şiir yazmaya başladığım sıralarda meşhur olmaya çok imrendiğimi saklamayacağım. Fakat sonra sonra gerçek şöhretleri yalancı şöhretlerden ayırt etmeye başlayınca, bir okuyucu kitlesi tarafından sevilip beğenilmenin kolay bir şey olmadığını anladım ve bu anlayışla çalışmaya koyuldum. Hem, bırakın meşhur olmayı, gerçekten güzel bir şey yazmanın insana verdiği haz az şey midir? Üç beş edebiyatçı, beş on şiir okuyucusu tarafından bilinmeye şöhret denilemez şüphesiz. Bugün az çok meşhur bir şair sayıldığım için şöhreti hor gördüğüm zannedilmesin, hayır; sadece, şöhretin bir sanatkar için gaye olamayacağını, olmamasını söylemek istiyorum. Güzel bir anıtın dikildiği güneşli meydanda elbette gölgesi olacaktır. - Liseye kadar adamakıllı çalışkan bir talebeydim, hele Fransız mektebinde çoğu zaman sınıfın birincisiydim. Dersler arasında bir fark gözetmez, hepsini aynı aşkla öğrenmeye gayret ederdim. Fakat liseden itibaren riyaziye, fizik ve kimya ve tabiiye beni sıkmaya başladı. Buna karşılık edebiyat tarafım gittikçe gelişiyordu. Talebelik hayatıma ait hatıralar mı?.. Çoook... Birini anlatmadan edemeyeceğim: Mülkiye mektebindeydim. Harikulade bir nisan günüydü. Üçüncü derse girmek zili çalmıştı. İçimde bir pirelenme vardı. Bu havada derse girilir miydi? Hem de kimin dersiydi, biliyor musunuz? Bugün son derece hürmetkarı olduğum Sıddık Sami'nin. Böyle bir günde Medeniye Hukuku dinlemek mi, yoksa dersten kaçıp çimenlere uzanmak veya kırlarda dolaşmak mı? Tahmin edeceğiniz gibi, fazla tereddüt etmedim. Arkadaşlar kurbanlık koyunlar gibi derse girerken ben de hürriyeti seçmiş olmanın keyfiyle yukarı bahçeye çıktım ve çimenlere uzanarak bahar üzerine bir şiir düşünmeye başladım. Bir yandan da sigaramı tellendiriyordum. Aradan bir çeyrek saat geçmişti, geçmemişti, yanıbaşımda bir ses duydum: Ne o, Cahit Bey, derse girmediniz mi? İstifimi bozmadan, mihaniki olarak cevap verdiğimi hatırlıyorum: Hayır efendim, hava o kadar güzel ki, derse girmeye gönlüm razı olmadı. Numaramı not defterine yazıp lahavle kabilinden başını sallayarak yanımdan uzaklaşan zat, o zamanki müdür muavinimiz Zeki Beydi, 1950 Türkiye güzellik kraliçesi Güler Arıman'm babası. Güler o zaman bir yaşında vardı yoktu. - Nasıl yazdığımı ben de açıkça bilmiyorum, dersem şaşmayınız. Şiirdir bu, hiç belli olmaz. Yemek yerken veya yolda giderken bir mısra geliverir, galiba Valery'nin yukarıdan inen mısraı gibi bir şey. Bakarsımz, o zamana kadar karanlık gördüğünüz bir dünya birdenbire aydınlanmış. Artık o mısra kılavuzunuz olur, yazacağınız şiiri, mevzuunu, şeklini, boyunu, posunu, hepsini o tayin eder. Ve o şiir bitinceye kadar siz işgal altında bir memleket gibisiniz. Dairede çalışmanızı, yemeğinizi, gezmenizi, uykunuzu ona tahsis etmek mecburiyetindesiniz. Şiir bitmeden bu hantiseden kurtulamazsınız. Bu arada kalbinizin, sinirlerinizin, kafanızın, hatta kollarınızın ve ayaklarınızın akıl sır ermez bir işbirliği halinde çalıştığını görürsünüz. Gerçekten güzel şiirlerdeki hayatiyet belki de buradan geliyor. Şiirle hayat arasındaki bu sıkı münasebete inandığım içindir ki, şiiri hiçbir zaman bir fikrin ispatı, bir davanın müdafası, bir felsefe sisteminin takdimi olarak telakki etmedim. Şiirin bünyesinin gerektirdiği bu bağımsızlık, şairlerin hürriyet aşkıyla da izah edilebilir. Bunun için, baskı rejimlerinde ilk isyan bayrağını açanların daima şairler olduğuna şaşmamak, bunu tabii karşılamak, buna sevinmek gerektir. - Villon'dan, Ronsard'dan başlayarak Superville'e, Pierre Emmanuel'e kadar bütün Fransız şairlerini okudum. Hepsinden de çok şeyler öğrenmişimdir. Bu arada bilhassa Baudelaire ile Verlaine'e çok şey borçluyumdur; bu şairler insana şahsiyetini bulduran cinsten, ağabey ve dost şairlerdir; insana kötülük değil iyilik ederler. Bizim şairler arasında da, dikkatli bir şiir okuyucusuna çok şeyler öğretecek olanlar vardır. Divan şairlerinden, halk şairlerimizden faydalandığım kadar, Yahya Kemal'den, Haşim'den ve daha yenilerden de yoluma ışık serpmiş olan şiirler hatırlıyorum. İşini namuslu gören her şair, kendisinden sonra geleceklere muhakkak bir şeyler öğretir. Bunun için, genç şairlerin, kendilerinden evvel gelmiş olanları dikkatle okumaları menfaatleri icabıdır. Dağınık mısralardan, beyitlerden, kıtalardan bahsetmesem daha iyi olur. Şiirden başka bir projem olmadığını söylemekle iktifa edeyim. - İlk yazılarımda şekil zaafı vardı, mısra titizliği, bütün endişesi yoktu. Eskiden duymak kafidir, sanırdım. Ne kadar aldanıyormuşum! Bereket versin, sonradan kendimi toparlayabildim: Ömrümde Sükut ile Otuz Beş Yaş'ı okuyanlar bu farkı görebilirler, edebi telakkim! 20 yaşındaki bir şairin edebi telakkisi olamaz ki. Edebi telakki zamanla teşekkül eder. Jean Cassou'nun Şiir ne yapabilir demek, insanoğlu ne yapabilir, demeye gelir sözünü kendime düstur etmişimdir. İnsanoğlundan beklediğim her şeyi şiirden bekliyorum. - Şiirimizin namuslu ve usta ellerde olduğuna çok memnunum. Hikayemiz de öyle. Fakat roman ve piyes alanında aynı canlılığı gösteremediğimize çok üzülüyorum. Romanda bu işi bir aşk ve mesele olarak ele alan bir Peyami Safa var, roman görüşüne iştirak edin veya etmeyin, bu vakıayı teslim etmek mecburiyetindesiniz. - Sanatkar gönül rahatlığıyla çalışabilmek için bu faaliyetine herhangi bir şekilde müdahale edilmemesini ister; bu da onun en doğal hakkıdır. Bir sanatkarın herhangi bir şekilde himaye edilmesine taraftar değilim. Sanatkar, hayat kavgasında yalnız kala kala, mağlup ola ola kendini olgunlaştırır. Ekmeğini kazanmak için başka bir iş tutması mı lazım? Tutsun. Yazacak şeyi varsa herkesin uyuduğu saatlerde yazar. Sanatkar bu haysiyetini idrak etmeli ve asla uşak veya dalkavuk seviyesine inmemeli. En güzel, en ömürlü eserlerin haysiyetli ve şerefli sanatkarlardan çıktığını her zaman görmekteypiz. Bugün çok şükür haysiyetli sanatkarlarımız olduğu için edebiyatımızın gelişmekte olduğunu görüyoruz ve daha da gelişeceği hakkındaki inancımız artıyor. Beklemek ve sabırlı olmak lazım."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/726532847430778880/melih-cevdet-anday-ozan-dilini-a%C5%9Ft%C4%B1k%C3%A7a-dilini", "text": "Yıl 1962, Melih Cevdet 47 yaşında. Anket sorularını çağrıştıran bir mülakatta şiir yaklaşımını anlatıyor, dönemin yeni şairlerinden umutlu olduğunu belirtiyor, o güne kadar takma isimle 14 roman yazdığı halde roman sanatı üstüne derinlemesine düşünmediğini söylüyor. - Elimizde bir şey kalmaz. Kimi zaman bir şiirin tümü ya da birkaç dizesi belleğimizde kalır. Ama çoğun, bunlardan daha baskın olanı, bir şiirin belleğimizde bıraktığı anıdır. Bunu bir renk anısına, bir davranış anısına benzetebiliriz. Neyin rengi, nasıl bir davranıştı unutsak da, onun yeri kalmıştır düşüncemizde, duygumuzda. Benzeri olmayan bir yer... Sonra bir gün o yer, hangi nedendense, bize kendini duyuruverir. - Ozan, kendine özgü bir dil aramaz, aramamalıdır. Ozanın dili, kişiliği demektir. Kişilik nasıl aranmakla bulunmazsa, şiir dili de özenerek yaratılamaz. Aykırı görünecek ama ozan, dilini aştıkça dilini bulur, kişiliğini aştıkça kişiliğini bulur. Bunların ötesine geçebilmektir gerçek başarı. Kimi ozan için de özel bir dil gerekmez. - Birkaç şiir çevirdim. Bunların içinde başarılı sayılanlar varsa, bundan benim bu işi gereğince bildiğim anlamı çıkarılmamalıdır. Birkaç şiirle iyi bir ozan olunamayacağı gibi, birkaç çeviri ile de iyi bir şiir çevirmeni olunamaz. Şiir çevirme, sürekli bir çaba isteyen bir sanattır. Bu sanatın gerektirdiği yetenek ve yetkiler, belki de bir ozan olmak için gerekenden daha önemlidir. Bir yabancı dili iyi bilmek, sağlam bir şiir bilgisi ve ana dili tadı, şiir çevirme sanatının belli başlı öğeleridir. Sırası gelmişken söyleyeyim, yabancı bir dilde yazılmış bir şiiri dilimize çevirirken, onu yerlileştirmeye kalkmamalı, başka bir deyişle kendimize indirgememeliyiz. Öyle çeviriler görüyorum ki, bugün bizde yazılan şiirlerden ayırt edilemiyor. Bundan ötürü, yabancı dillerden çevrilen şiirlerin çoğu bize yeni bir şey katmıyor; tersine olarak, bizim ozanlarda, o büyük yabancı ozanların da kendileri gibi yazdıkları kanısını yerleştiriyor. Başka dillere çevrilmiş olan şiirlerime gelince, o şiirlerin, çevrildikleri dillerde ne gibi bir etki uyandıracağını kestiremediğim için bu konuda bir şey söyleyemeyeceğim. - Sorunuzu iyi anlayamadım. Şiirde durgunluk ne anlama gelir, önce bunda anlaşmak gerek. Kimi, ortaya büyük yapıtlar konsa da, şiir üzerinde keskin çatışmalar yoksa, öyle bir dönem için şiirde durgunluk var diye düşünür. Kimi de, ozanlar arasındaki kavgalara, çatışmalara boş verir, büyük yapıtlar arar, bulamadı mı şiirde durgunluk var der. Bana kalırsa, son yıllarda şiirimizde keskin çatışmalar olmadığı gibi, gerçekten büyük yapıtlar da konmadı ortaya. Ama ben gene de şiirimizde durgunluk olduğu düşüncesinde değilim. Çünkü birbiri arkasına yeni, yetenekli, güçlü ozanlar yetişiyor, bunlar dilimizi bayıtıyor, dilimize yeni anlatım olanakları kazandırıyorlar. - Son yıllarda 13-14 roman yazdım. Bunları da bir değil, birkaç takma adla gazetelerde yayımladım. Romancı olmaya özenmediğim için, kendi adımı kullanmadım. Romancı olmaya özenseydim, hiç çekinmez, imzamı atar, böylece de bu alanda geçireceğim acemilik döneminin bana yüklediği sorumluluktan yararlanırdım. Oysa, ben, o romanlarımın hemen hepsini seviyorum. Kendi adımla bir roman yazsaydım, onlardan daha iyi olmazdı sanırım. Ama roman üstüne hiç düşünmedim, bu bakımdan ortaya bir roman çıkarmakla, roman üstüne hangi düşüncemi yaymak istediğimi bilemem. Önemli olan da budur, birtakım öyküler düzenlemek değil... - Bu sözden, ozanın, sözcüklerini gelişigüzel değil de, miskalle kullanmasını anlatmak istiyorsanız, şiirde ekonomi, ozanın kendisine, işine, okuruna saygısı, aptallıktan, sahtelikten, zavallılıktan kaçması, bilinci, sorunu ve şiirsel anlatımı aramasıdır, diyebiliriz. - Ankara'da Baraj yolunda, bir otomobille uçurumdan yuvarlandık, ölümden kurtulduk. Otomobili ben kullanıyordum, Orhan Veli kendini bilemeyecek gibi yaralandı idi. Bu yüzden 24 saat tutuklu durdum ve Orhan Veli kendine gelince bırakıldım. - Bu sorunuzu adlar üzerinde yanıtlamak daha iyi olurdu. Genellemeler yanlışlıklara, yanılmalara yol açıyor. Yeni ozanlar içinde de, yeni hikayeciler içinde de izlediğim, sevdiğim epeyce sanatçı var."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/729525709851262976/mahmut-baks%C4%B1-ya%C5%9Far-kemalin-i-sve%C3%A7-tvsinde", "text": "Romanlarını Kürtçe yazan Mahmut Baksı, 1970'lerin başında siyasi sürgün olarak İsveç'e yerleşip 2000 yılında, 56 yaşında vefat edene kadar araştırma, biyografi ve roman türünde 22 kitap yayımlamıştı. Ölümünden sekiz yıl önce, Türkiye'ye geldiği günlerde yayımlanan ibret vesikası röportajda, 1977 yılında Yaşar Kemal'in Nobel Edebiyat Ödülü almasına nasıl engel olduğunu anlatmıştı. -1969'da Kürtçe bir roman yayımlamıştım. Tabi kitabım yasaklandı ve hakkımda dava açıldı. Zaten polis tarafından yeterince mimlenmiştim. O zamanlar Kürdistan sözcüğünü ağzına almakla silah sıkmak arasında hiç fark yoktu. O yüzden Ocak 1970'te önce Almanya, bir süre sonra İsveç'e geçtim. -Apo ile 1981'de iki ay boyunca Ortadoğu'da birlikteydik. 12 Eylül gelmiş ve yurdışına kaçmışlardı. Gelecek belirsizdi. Ancak bugün geriye baktığımda Apo'nun o dönem ileriyi oldukça isabetli gördüğünü anlıyorum. Benim 1972'de çıkan Kürt Tarihi başlıklı bir kitabım vardı ve Apo bu kitabı okumuştu. Orada Kürt sorununun ancak silah zoruyla çözüleceğini belirtmiştim. İdeolojik olarak farklılıklarımız vardı ama birbirimizin görüşlerine önem verirdik. -Bu büyük olasılıktır. Bazı çatlak sesleri boş verirsek bunu TC de destekler. Kürt sorunu uluslararası planda oldukça etkilidir ve dün Irak'ta 36. Paralel'in üstüne geçmeyeceksin diyen güçler, Türkiye'ye Sivas'tan öteye geçmeyecesin diyebilir. -İkisi de Ortadoğu'nun biçimlendirdiği liderler. Özellikle Talabani'yle yakın dostuz. Politikası öyle gerektiriyorsa bir söylediği diğerini tutmaz. Demirel'den farkı, birinin Türk diğerinin Kürt olması. Son derece esnektir. Çantasında Mem-ü-zin'i taşır. Barzani ise aşiret geleneğinden geliyor. 10 binin üzerinde aşiretine bağlı adamı var. Dostlarına karşı son derece sınırsızdır ama katı bir insandır. -Kendisini 1987 yılından itibaren tanıyorum. Paris Kürt Enstitüsü Başkanı yakın dostum Kendal Nezan aracılığıyla tanışmıştık. Elysee Sarayı'nda onunla röportaj yapan ilk Kürt gazetecisiyim. Sonraki yıllarda Kuzey Irak'a yaptığı gezilere de birlikte gittik. Bayan Mitterand'ın onurlu bir geçmişi var. 2. Dünya Savaşı'nda faşizme karşı savaşmış, işkence görmüş, zindanlarda yatmış bir öğretmen. Fransa'da bir gelenek var, cumhurbaşkanının eşine istediği vakfın başkanlığını verirler. Bayan Mitterand da Özgürlükler Vakfı'nı alıyor. Kürt sorunuyla ilgisi bu genel kapsam çerçevesindedir. -Ben İsmail Beşikçi'nin kendisine karşı değilim, Kürt Enstitüsü'nün başkanlığını Kürt olmayan, Kürtçe bilmeyen birinin yapmasına karşıyım. Uluslararası planda, örneğin bir basın toplantısında kendisine sorulan Kürtçe soruları anlamayan biri nasıl Kürt Enstitüsü Başkanı olabilir? Fahri başkan olabilirdi. Zaten bu durum İsmail Beşikçi'nin kendi görüşlerine de aykırı ve sanıyorum kendisinin talebiyle olmadı bu. Yalçın Küçük'e gelince, önce Türk aydınları, ilericileri tarafından takdir edilsin! Çok iyi şeyler yapmış biri gibi orada durmasının hiçbir anlamı yok. Yaşar Kemal'in romanları Kürt geleneklerinden çalındı! -Yaşar Kemal'le çok eskiden beri tanışırız. Beni 1968 yılında DİSK'e aldıran odur. O zamanlar o Kürt Yaşar, ben Kürt Baksı. Avrupa'da da tanınmış bir yazardır. Her kitabı yayınlandığında İsveç'e gelir benim konuğum olurdu. 1977'de beşinci kitabının da İsveç'te yayınlanması nedeniyle geldi. Kendisine ertesi günü çıkacağı televizyonda, Kürt sorununa değinmesinin zamanının geldiğini söyledim. Kabul etti ama kalktı İsveç ve Türk kuşlarının benzerliğinden bahsetti! Aramız açıldı. Onun Kürt kimliğini reddetmesine kızdım. Türkiye'ye bir gazeteci arkadaş göndererek kitaplarında geçen olayları, efsaneleri incelettirdim. Toplanan dokümanlara dayanarak Ağrı Dağı Efsanesi'nin, İnce Memet'in aslında Kürt geleneklerinden çalındığını ispatlayan 350 sayfa tutan Kürdistan isimli bir kitap yayımladım. Bu olay 1979'da, Yaşar Kemal'in Nobel Edebiyat Ödülü'nü neredeyse alacağı bir döneme rast geliyor. Yazarlar Birliği'nin, İsveç Nobel Akademisi üzerinde etkisi vardır. Hangi ülkenin yazarı Nobel'e en yakınsa onun hakkında detaylı bilgi toplarlar. Akademi üyesi Arhur Lundkivist beni telefonla arayarak Yaşar Kemal'i sordu. Kendisine durumu anlattım."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/729526724741742592/jamal-mahjoub-yazardan-mesaj-iletmesi", "text": "Sudan kökenli İngiliz yazar Jamal Mahjoub 1989'da İngiltere'de yayımlanan Navigation of a Rainmaker adlı romanıyla dikkat çekmişti. Türkiye'de 2003'te yayımlanan Raşid'in Dürbünü ve iki yıl sonra piyasaya çıkan Cinlerle Yolculuk ile tanındı. Sonrasında Alametler Saati ve Kayıp Enlemler tercüme edildi. 2012'de Parker Bilal mahlasıyla polisiye romanlara yönelen Mahjoub ilk kitaplarının Türkçe yayımlandığı günlerde yapılan röportajda İngiltere'de önce beni kategorize ediyorlar sonra bunu eserlerimi yok sayma bahanesine dönüştürüyorlar diyor. - Çocukluğum, Sudan'da görece sakin bir döneme rastladığı için şanslıyım. Hartum'u, hiçbir şeyin aceleye getirilmediği, güvenli rahat bir yer olarak hatırlıyorum. Geçmişe bakınca, elbette bazı sorunlar vardı ve birkaç gün okul tatili yapacağımız anlamına gelen hükümet darbeleri oluyordu. Okul, bütün ülkeyi katır sırtında gezmiş ve oldukça cesur bir adam olan Piskopos Camboni tarafından 19. yüzyılda kurulmuş eğitim kurumlarından biriydi. Okulların standardı yüksekti ve öğrencileri de mezuniyetin ardından çoğunlukla başarılı kariyer ediniyordu. Hıristiyan öğrencilerin çoğunlukta olduğu bir orta sınıf okuluydu. Öğrencilerin ebeveynleri tüccar, öğretmen, zanaatkar ve yöneticiydi. Eğitim genellikle İngilizce yapılırdı ki bu durum oldukça tuhaftı. Beyaz cübbeli içinde rahipler... Belki de bu yüzden Latin Amerikalı yazarların dünyasıyla aramda bir bağ hissettim. -Başlangıçta buna değiniyordum, çünkü belirli bir edebi kategori ya da alt türe şartlanmaktan kaçınmanın önemli olduğunu hissediyordum. İnsanların basit, eksiksiz varlıklar değil, bir araya getirilmiş parçalar oldukları gerçeğini vurgulamak istiyordum. Ben sömürgeci dönemin bir ürünüydüm. Britanya 1898'de Sudan'a girmiş olmasaydı, annemle babam hiç tanışamayacaklardı mesela ve benim konum olduğunu hissettiğim şeyin dinamiklerini yaratan da bu bağlantıydı. Durum değişti ve bugünlerde bir insanın karma bir geçmişinin olması çok da sıra dışı bir şey değil. Aynı zamanda, yazarları kategorize etme eğilimi yine de hala çok güçlü. Başka türlü ifade etmek gerekirse, yaşamda çok daha fazla çeşitlilik ve farklılık var; oysa edebiyatta bir nedenle kategoriler yerlerini her zamankinden, daha sebatla koruyorlar. Birçok insan için, böyle ayrımlara neden ihtiyaç duyduğumuzu sorgulamaktansa insanları dışlamak daha kolay. - Evrensel olduğum iddiasında bulunmak zor; çünkü bu genelde, öncelikle belirli bir ulusal edebiyatı temsil eden bir yazar olarak tanınmaktan geçiyor. Benim öyle bir seçeneğim yok. Eserlerim Arapçaya çevrilmiyor, Sudan'da da yaygın oldukları söylenemez. Kitaplarım hakkında bir şeyler kaleme almış Sudanlılar, genelde Batıdaki üniversitelerde çalışan akademisyenler. İngiltere'de etnik azınlık, bir yabana, bir erkek, bir Arap, bir Müslüman olarak görülüyorum. Bu kategorizasyonlar çoğu zaman evrenselliğe işaret eden nitelikler olarak değil, eserlerimi yok saymak için bahane edilen özürler olarak kullanılıyor. Benim için, evrensellikte, eser şu an varolan ulusal kaygıların üzerindedir ve sadece diğerlerine benzer olmakla kalmaz. Evrensellikten bahsederken, çoğu zaman Batı tarafından kabul görme ve tanınmayı kastederiz. Üstelik, ticarileştirme eylemi, aynı şeyler olmadıkları halde, sık sık evrensellikle karıştırılır. Gazetecilerin, akademisyenlerin, editörlerin kendi politik görüşlerine uyan yazarlar arama ya da eserin kalitesi hakkında hüküm vermek yerine popüler akımları takip etme eğilimleri sinir bozucu. Sonuç olarak, bugünün dünyasında birçok haksızlık yapıldığı ve azınlık kategorisine konmanın sadece küçük bir haksızlık olduğu söylenebilir. - Raşid oldukça şanssız bir adam olarak düşünülüyor. Doğumundan itibaren hayatında her şey ters gidiyor. Hikayeye daha çok mizah katmayı ummuştum; ama bence sonunda savaşı karanlık olan taraf kazandı. Raşid elbette ki çok büyük bir şansla kutsanmış bir adam. Hapishane ve deniz kazası da dahil olmak üzere, başına gelen bütün felaketlerden kurtuluyor; yine de kendini bazı açılardan şanssız buluyor. Hikayeyi sürdürmek gibi bir fikrim vardı, zaten kitabın sonu da bu yüzden açıktır, ancak bu bir zaman bulma/ayırma meselesi. - Edebiyatın bir şeyleri doğrudan değiştirme gücü olduğuna inanırdım. İlk romanım petrolün bulunuşu ve Hartum'daki zengin sınıflar arasındaki farklılıklar yüzünden iç savaşa Ve kargaşaya sürüklenen Sudan'a yönelik karamsar bir bakış içeriyordu. Akademisyenler bana çok karamsar olduğumu ve bu romanda Batılı bakış açısına hizmet ettiğimi söyledi. Şimdi, 15 yıl sonra, bana romanın yaşanacakların doğru tahmini olduğunu söylüyorlar. İnsanlanın görüşlerini etkilemeyi ummuştum ancak işler böyle yürümüyor ve bence bu, bir romancının işi değil. Sadece varolarak da, biz olmasak varolmayacak bir bakış açısını sunarak da dolaylı olarak etki edebiliriz ama insanlar yazarlardan mesaj iletmelerini beklememeli, bu işi postanelere bırakmak lazım. - Bilimin bize dünya hakkında söyledikleriyle, dini geleneklerin inanmamızı istedikleri arasında çok büyük bir takım çelişkiler var. Evrim Teorisi ya da Darwinizm gibi konular, şu anda ABD'de tartışmaya yol açan meseleler. İnançla mantık arasındaki çelişkinin İslam dünyasında güçlü bir tarihi vardır, özellikle de İbn-i Rüşd gibi bilginlerle. İbn-i Rüşd iki tür akıl tanımlamıştır: Dinsel ve bilimsel. İbn-i Rüşd'ün Rönesans'a ve Avrupa'daki reformasyona etkisi çok önemlidir. Raşid'in Dürbünü özelinde bakarsak bütün temel varsayımlarına meydan okunduğunu gören bir karakter çizmek istedim ben o romanda. Büyürken tüm bu meydan okumalarla sürekli karşı karşıya kaldığımıza inanıyorum. Olduğunu farzettiğimiz şeyleri sorgulamadığımızda da maneviyata dönüyoruz. -Popüler kültüre giriş şekilleri yüzünden yaygın kabul görmüş şablonlarla ilgili bir şey bu. Şablonlar rahat, çünkü statükoya meydan okumuyor. Onları değiştirmek kolay değil. Avrupa düşüncesinin merkezinde, örneğin benim Raşid'in Dürbünü'nde gönderme yaptığım John Dee ya da Cinlerle Yolculuk'ta gönderme yaptığım Hildegard von Bingen gibi insanları içeren, derinlemesine yerleşmiş mistik bir bakış açısı var. Edward Said, Doğu'nun algılanışının nasıl kadınsı, zayıf ve Batılı egemenlik hırslarını edinmeye hazır olduğuna geniş ölçüde değindi yazılarında. Ve haberler bize gerçeğin çok farklı olduğunu söylese de, popüler kültürde, sinema ve edebiyatta egemenliğini sürdüren imaj bu. Batı'da, Doğu'yla ilgili olup da başarı kazanan kitaplar çoklukla Doğu'nun tensel yanını, Doğu'nun güzel kokularını, tatlarını ve cinsel elde edilebilirliğini yansıtan kitaplar olmuştur. Şablonlar hala varlıklarını sürdürüyor, çünkü kullanışlı ve elverişliler. -Batı'ya seslenmesi için yazıldığını sanıyorum. İngilizce yazıldı ve Londra'da yayımlandı ve Avrupa'da karşılaştığım önyargılar, dışlanma ve görmezden gelinmeye bir karşılık vermesi amacıyla tasarlanmıştı. Yine de, Doğu'ya da söyleyecek bir şeyleri olduğuna inanıyorum. Sudan asıllı yanınızı Avrupa'yla ilgili en çok çarpan şey ne oldu? - Bence işler eskisi kadar zor değil. Avrupa 20 yıl önce olduğundan çok daha çeşitlilikle dolu bir yer haline geldi, bu da Avrupa'yı daha kolay yaşanır bir coğrafya yapıyor. Bu, göçün etkileri ve ayrıca insanların artık daha çok seyahat etmeleri sayesinde oldu. Bu çeşitliliğin edebiyatta kendine yer bulmasının bu kadar ağır gerçekleşmesini tuhaf buluyorum. Yayınevlerinde çalışanlar daha çok dışarı çıkmalı. Popüler müzik ve filmler, olup bitenlerle uyumlu olmaktan çok uzak. Kitap dünyası çok eski moda bir yola takılıp kalmış durumda ve o yoldan çıkmazsa, hepimiz mahvolduk demektir. Sudanlılar çok sosyal insanlar ve ben, o rahat ilişkileri özlüyorum; bu sıcaklığı bazı Afrikalı dostlarımla yakalasam da aynı şey olmuyor. -Sizin dile getirdiğiniz şekilde öteki olma ya da alışkanlıkları, görünüşü ve tarihi sizinkinden farklı bir toplumda azınlık olma deneyimi, zor bir deneyim. Farklı giysilere ya da yeme alışkanlıklarına uyum göstermek kolay, ancak içinizde kendini oralı hissetmeyen ve bunu birçok şekilde dışavuran bir yan var. Sanırım benim temam bu. Yazdığım her şeyde şu ya da bu şekilde var. Ama bu yabancılaşma hepimizin etrafında var ve ben yazarlığımda bunu kendi özelimden çıkarıp, insan olarak yaşamlarımızı nasıl anlamlı kılıyoruz gibi varoluşsal bir soru sorma noktasına taşımaya ve böylelikle genişletmeye çalışıyorum. -İslamiyet, yaşadığımız çağa damgasını vuran Doğu-Batı çatışmasında kilit bir rol oynuyor ve bunun nedeni de kısmen insanların dilek ve ihtiyaçlarını etkili şekilde sunma yöntemlerinden yoksun olmaları. Ortadoğu'da etkili ve doğru bir hükümet olursa, İslamiyet ruhsal dünyamıza hükmetme noktasına gelecektir, bugünkü gibi, ulusların politikalarına etki etmeyecektir. Esas sorun İslamiyet değil, politik anlamda özgürlükten yoksun olmamız. İslamiyet'in modernleşmesi için, aynı inancı paylaşmayan birçok insanın varolduğu bir dünyada yaşadığımızı kabullenmesi ve sınırlarını bilmesi gerekir. Aynı pragmatizm, dini inançlarım dünyanın geri kalanına empoze etmeye çalışan diğer gruplar için de geçerli. Bunun alternatifi, bütün gezegeni imha etmektir. Bugün milyonlarca insanın yaslanabileceği tek şey inançları. Hükümetler sorumluluklarıyla yüzleşene kadar, İslamiyet o insanların tek umudu olmaya devam edecek. -Raşid'in Dürbünü gibi bir romanla, yazar olarak Doğu-Batı kutuplaşması, ırkçılık, inanç gibi soruları irdelerken, Batı'nın mistik Doğu edebiyatı arayışı size ne hissettiriyor? Şu reçete hakkında ne düşünüyorsunuz; yazdıklarına biraz mistik ve egzotik, biraz da etnik sos dökersen Avrupa'ya açılırsın... -Ben bunu bir reçete bulmak seklinde düşünmüyorum. Yazar okuyucusuyla iletişim kurmak için bir yöntem bulmak zorunda; okuyucunuz yoksa hiçbir şeyiniz yok demektir. Ve bence birçok yazarın İslamiyetin mistik yanına yönelmesi, bunun Batılı okuyucu için daha cazip olmasından. Romantik yan anlamları var, ayrıca intihar bombacılan ya da yüksek binalara uçaklarla çarpan insanlar yaratan İslamiyet türünden apayrı bir şey olarak görülüyor. Bunun sadece Batılı tüketimine açık bir şey olduğunda da şüpheliyim üstelik. İslam dünyasında geçmişi, tarihi ve gelenekleri romantikleştirme, Arap dilinin güzelliğini, şiirselliğini vurgulama yönünde güçlü bir eğilim var örneğin. Benim durumumda, Türkçeye çevrilmiş iki romanımdan yola çıkarak bir hüküm vermek zor, yedi romanım var, hepsi de birbirinden farklı. -Bu türde belirli bir yazar yok, zaten aksi takdirde yazmak yerine sadece oturur, onları okuyarak mutlu ederdim kendimi. Çoğu romanda, hatta sevdiklerimde bile, hemfikir olmadığım şeyleri bulmaya meyilliyim. En sevdiğim yazar sorulur hep. Bilmiyorum, diyorum genellikle. Sorun şu ki beğenim değişiyor. Şu sıralar Arapça eserlere daha çok eğilmeye çalışıyorum. Daha ziyade Fransızca kitaplar okuduğum bir dönem yaşadım ve İspanyolca daha çok kitap okumak isterdim. Sanırım çoklukla okuduklarım İngilizce yazan çağdaş yazarlar. - Daha yeni iki roman bitirdim. Biri İngilizce, diğeri Fransızca yayımlanacak. Garip bir fikir ama İngilizcesinin yayımlanması o kadar uzun sürüyor ki onlan bekleyecek olursam, kitap yayımlanana kadar cenazem kaldırılmış olur. Fransızca romanım Nubya hakkında. Babam aslen oralıdır ve Nubya 1960'larda Mısır'da Assuan Barajı inşa edilirken Nil Nehri'nin baskınına uğramıştır. Diğeri iki İngiliz ya da yarı İngiliz kız kardeş ve bu kardeşlerin birbirlerinin varlıklarından nasıl haberdar olduklan hakkında. İngiltere ve Sudan'da geçen bir roman bu. -Salman Rüştü'nün durumu birçok yönden tek ve gerçekten ona paralel başka bir olay yok. Şeytan Ayetleri sadece Doğu'yla Batı arasındaki ilişkiler açısından değil, edebiyatın ilgileri açısından da bir set çekti. Salman Rüştü'nün romanı sadece Doğu'da değil, Batı'da da İngiliz hükümetinin ırkçı politikalarını hedef alışıyla tepki topladı. Rüştü'nün romanı birçok açıdan yaşadığımız çağı simgeliyor: Onu okumayanlar tarafından yasaklanan ve yakılan bir roman. Romanın İngiliz gazeteciler tarafından da hararetle eleştirildiğini unutmayın. Rüştü bu sorunları yaşamadan önce, romanı İngiliz gazeteciler tarafından okunmaz damgasını yemişti zaten. O günden beri İslami bir mirasa sahip oldukları iddia eden lezbiyenlerimiz ve New York'ta kadın bir peygamberimiz oldu. Bu iki olay da İslami tarih bilgisi ve içerdiği göndermeleri kavramak için Batı'nın popüler kültürünü anlamayı gerektiren bir edebi romandan daha ilginç, ancak iki olay da Rüştü'ye gösterilen türden bir öfke ve histeri uyandırmadı. Bugünlerde yayımcılar o tarz bir kitabı yayımlama riskini göze almaz, Büyük bir yaygara koparacağından değil büyük ihtimalle kitap satmayacağından almazlar bu riski. Başka bir kitap ya da yazarın bir daha aynı şekilde dikkat çekeceğini sanmıyorum. Dünyanın birçok yerinde, yazdıkları yüzünden sansüre ya da mahkumiyete katlanan birçok cesur yazar var. Bu tür şeyler sürekli yaşanıyor ve biz bunların çoğundan haberdar olmuyoruz. -Proust'a karşı özel bir hayranlığım yok. Çok güzel cümleler yazmış, ancak ben bu cümlelerin sonuna gelmeden uykum geliyor. Bütün hayatım yüce bir mükemmellikte bir eser yaratmaya adayan sanatçı fikri, bütün o çabada gerçekten kıymetli bir şeyler olduğuna ikna olmamızı isteyen yayıncılar tarafından yaratılmış bir mit bence. Ben, gül bahçelerinde şiirler yazarak dolaşan zengin aristokrat sınıfından gelmiyorum; okuyucunun ilgisini çekmeyi başaracak iyi öyküler yazdığı sürece varolan yazarlar sınıfındanım. - Asla özellikle ironik olma ya da bir romanın iskeletine sembolik şablonlar yerleştirme niyetiyle yola çıkmadım. Başlıkla, romanın modern dünyada kurulmuş bir hikaye anlatması arasında bir çelişki var elbette ve evet, bu bilinçli bir tercih. Makinelerle mistik inançlar arasındaki apaçık çelişki türünden çatışma ya da paradokslar merakımı çekiyor ve beni büyülüyor. Egzotik fanteziler isteyen zavallı Batı okuyuculara gelince, edebiyat anlamında hala onların beslenebileceği türden yeterli sayıda çalışma mevcut. - Buna cinler karar verir, insan değil."} {"url": "https://edebiyatsoylesileri.com/post/733720887613964288/orhan-veli-bence-sait-faik-ne-gen%C3%A7-hikayecidir", "text": "Sait Faik'in 1950'de yayımlanan Mahalle Kahvesi kitabından yola çıkan Orhan Veli Kanık, yazarın anlatım biçimi ve seçtiği kahramanlar konusunda yöneltilen eleştirileri ele alıyor. Faik'in ileri bir dil anlayışına ulaştığını, bununla birlikte zaman zaman çok savruk yazdığını söylüyor. Neyi anlatmaya çalışacağım? Sait Faik'i mi? Buna pek lüzum yok sanıyorum. Öyle ya, adı sanı duyulmadık bir yazar değil ki. Onu, Yaprak okuyucularının hepsi tanır. Bu çabam olsa olsa, onun yeni çıkmış bir kitabından haber vermiye yarıyacak. Eh, işte söyledin söyliyeceğini, bir de kitabın adını ver, yeter diyeceksiniz. Bir bakıma doğru. Bu kitaptaki hikayelerin özellikleri de eski hikayelerdeki özelliklerden pek farklı değil. Ama ne yapılım ki adet olmuş, bir kitaptan bahsederken birkaç da söz söylemek gerek. Yalnız, bu iş, Sait Faik'den bahsedildiği zaman tehlikeli bir iş olabilir. Güçtür çünkü Sait hakkında konuşmak, hoşlanmıyabilir. Kendisi de bir hikayesinde yazmış ya Hikayelerimi beğenmezler, üzülürüm, beğenirler kızarım diye. Öyledir, gerçekten. Ama bırakalım biz onun hırçınlıklarını bir yana da bildiğimizi okuyalım. Gerçi Sait'i sevenler, beğenenler çoktur, bununla beraber sevmiyenler, beğenmiyenler de yok değildir. Mesela derler ki: Çok savruk. Yazdığını okumuyor. Bir yazar, okuyucunun karışısına çıkarken, kendisine biraz çeki düzen verir. Okuyucuya biraz saygı gösterir. Mecburdur buna. Sait Faik için söylenen sözlerin, daha doğrusu kütülemek için söylenenlerin galiba en haklısı bu. O savrukluğu Sait'de zaman zaman ben de görüyorum. Bir cümlesini anlıyabilmek için uzun uzun düşündüğüm oluyor. Şu cümleyi şöyle kursaydı daha iyi ederdi dediğim oluyor. Oluyor ya, bir yandan da biliyorum onun ileri bir dil anlayışına vardığını. Bir sanatkara, fesli redingotlu Babıali dilinin yakışmıyacağını anlamış bir yazar. Bir sanatkarın halkın dilinden, konuşma dilinden faydalanması gerektiğine inanmış bir yazar olduğunu biliyorum. Dili, tadı, tuzu kalmamış beylik kalıplardan kurtarmıya çalışıyor. Kelimelere değil de halk dilindeki cümle oyunlarıyla, türlü evirip çevirmelerle zenginleşmeye çalışıyor. Ama bunu her zaman beceremiyormuş, ne yapalım? Biz beceriyor muyuz sanki? O da bana kaç defa çıkışmıştır: Böyle kelime kullanılır mu? Böyle Türkçe yazılır mı? diye. Çoğu zaman hakkı da vardır. Bir gazete müvezzinin iki çocuğu varmış. Biri mahalle çocuğu imiş, bir türlü okumuyormuş. Öbürü kibar olmak sevdasındaymış, uslu uslu mektebine gidiyormuş, derlerine çalışıyormuş. Müveziin ümidi de o kibar çocuktaymış. Mahalle çocuğu, okuyamadığı için gazete müvezzi olmuş. Kibar çocuk okumuş, tıbbiyiyi bitirmiş, Avrupa'ya gidip gelmiş, yurda da büyük bir doktor olarak dönmüş. Dönmüş ama ne fayda? Külüstür bir gazete müvezzi olan babasını tanımamış bile. Babasına, gene, kendisi gibi gazete müvezzi olan çocuk, o okumıyan mahalle çocuğu bakmış. Küçük, kaplamaları simsiyah kesilmiş bir ahşap evde oturduğunu sanıyorum... Evin alt katlarında kendileri oturur, üst katını yazın kiraya verirler... Arkadaşım dediğim kızın kendi başına bir odası yoktur. Demek Sait Faik, sevdiği insanı, ihtiyar müvezzinin doktor olmuş oğluna benziyen kimseler arasından seçmiyor. Fakir fukara arasından, kara ahşap evlerde oturan, geçinebilmek için evlerinin iki odasını kiraya veren, bir saatlik vapur yolculuğunu ikinci mevkiin tahtaları üzerinde geçiren kimseler arasından seçiyor. Şimdi meseleyi daha bir kendimize göre kapatayım. Daha doğrusu Sait Faik için kendime göre bir hüküm vereyim. Hali bir fil hikayesi vardı, körlere filin türlü yerlerini tutturmuşlar da sonra Anlatın bakalım, nasıl hayvanmış şu fil? demişler. Bacağını tutan fil bir kumaştır demiş, dişini tutan fil bir kemiktir demiş. Benimki de biraz ona benzeyecek. Yazıma başlarken Sait Faik'in gençliğinden, ihtiyarlığından bahsettim. Sonra da muhabbetle anlattığı kahramanlarından birinin bir mahalle çocuğu olduğunu söyledim. Mahalle çocuğu, Sait'in hikayelerinde bir iki tane değildir. Birçoktur. Bunu onun bu yaşa kadar değişmemiş mizacına veriyorum. Bence Sait Faik ne genç hikayecidir ne de ihtiyar. Bence o, 40'ını aşmış bir mahalle çocuğudur. Ama sakın bu hükmü onu kötülemek için söylenmiş bir söz sanmayın. Çocuk deyişim ona gençlikten daha genç bir yaş biçişimden, mahalle çocuğu deyişim de onu ekseri mahalleden yetişenler gibi, halktan bir insan, halka bağlı bir insan sayışımdan ileri geliyor."}