{"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/201038_bir-baris-manco-vardi.html", "text": "Barış Manço, 2 Ocak 1943 tarihinde, Rikkat ve Hakkı Manço çiftinin dördüncü çocukları olarak Moda'da dünyaya geldi. Annesi Rikkat Hanım, Türk Sanat Müziği sanatçısıydı. Aileden gelen yeteneğiyle özellikle ortaokul öğrenimini aldığı yaşlarda müzikle ilgilenmeye başladı. Lise yılları Galatasaray Lisesi'nde başladı. Müzik hayatına Galatasaray Lisesi'nde adım atan Barış Manço'nun arkadaşlarıyla birlikte kurduğu ilk grubun adı Kafadarlar, ikincisi ise Harmonilerdi. Daha sonra Şişli Terakki Lisesi'ne geçiş yaptı. Lise yılları bittiğinde Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi'nde 1963- 1971 yılları arasında resim, grafik ve iç mimari eğitimi aldı. Belçika'da Lemistgrees adında, Amerikalı, Belçikalı, İtalyan, Kuzey Afrikalı, İngiliz müzisyenlerden oluşan bir grupta yer aldı. Lemistgreesle çalışmalarının sürdüğü iki yıl içerisinde Paris Olympia'da konser verdi. 1966 yılında Paris'te iki 45'lik plak çıkardı. 1970 yılında Türkiye'ye döndüğünde Fuat Güner ve Mazhar Alanson ile birlikte Kaygısızlar adlı grubu kurdu. Aranjman şarkılara tepki göstererek Anadolu'dan beslenen pop folk tarzında müzik yapmaya başladı. Onuncu plağı Dağlar Dağlar ile büyük bir çıkış yaptı, albüm beş ayda 700 bin adet satışa ulaştı. Dağlar Dağlar çalışması, sanatçıya Altın Plak Ödülü'nü de kazandırdı. 1971 yılında Moğollar ile çalıştı. Aynı yıl Kurtalan Ekspres'i kurdu. İlk klibini 1973'te, Hey Koca Topçuya çekti. 1975'te ilk albümü 2023ü yaptı. 1978 de Lale Manço ile evlendi, Doğukan ve Batıkan adında iki erkek çocuğu oldu. 1980 yılında Altın Orfe'de Nick The Chopper ve Ben Bir Şarkıyım adlı Bulgar şarkısı ile de altın madalyalar aldı. Yurtdışında birçok TV programına konuk olarak katıldı, birçok ülkede koserler verdi. 1983 yılında Eurovision Şarkı Yarışması'na Kazma adlı şarkısıyla katıldı, ancak elendi. 1988 yılının Ekim ayında TRT 1'de çocuk ve aileye yönelik bir eğitim kültür ve eğlence programı olarak başlayan 7'den 77'ye, 1998 Haziran ayında 370. kez ekrana gelerek Türk televizyonculuğunda ulaşılması zor bir rekora imza attı. Ekvatordan Kutuplar'a isimli programında ekibiyle birlikte beş kıtada 100'den fazla değişik yöreye giderek 600.000 km.'ye yakın yol kat etti. Bestelediği 200'ün üzerindeki şarkısı, kendisine 12 altın ve 1 platin albüm/ kaset ödülü kazandırırken, bu şarkıların bir bölümü daha sonra Yunanca, Bulgarca, Arapça, Farsça, Kürtçe, Japonca, İbranice, Fransızca, İngilizce ve lemenkçe olarak yorumlandı. Müzik ve televizyon hayatında sayısız ödüller alan Barış Manço'nun 1991 yılında devlet sanatçısı unvanı, yine aynı yıl Hacettepe Üniversitesi Onursal Doktora unvanı, Uluslararası Teknoloji Ödülü, Japonya Uluslararası Kültür ve Barış Ödülü, Belçika Krallığı Leopold II Şövalyesi Nişanı, Fransız Kültür Bakanlığı Edebiyat ve Sanat Şövalyesi Nişanı, Türkmenistan Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen Türkmen Vatandaşlığı ödülleri vardır. Barış Manço, 1 Şubat 1999 tarihinde Moda'da vefat etti."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/208876_sen-ki-aciz-bir-kul-vicdansiz-bir-insan.html", "text": "Vicdan kalmamış bir devir bir nesil. 16 yaşında bir Kız Çocuğu Olarak sesleniyorum size. Yaptığınız hareket davranış, bir anlık zevk için dokunamazsınız oyun oynamak için sokağa çıkan çocuğa. Siz ki oyunlarını bozamazsınız. Kaç yaşında olursa olsun erkek, kız, yaşlı, genç, çocuk fark etmez dışarda, sokakta, otobüste tek başına diye muhalefet yapamazsınız. Sizin erkek diye yetiştirdiğiniz bu güzel dünyanın kirli israfları. Zorun ne pislik zorun ne aç mı bıraktılar. Karın olacak zihniyetsiz mi seni bir şeylere aç bıraktı. Bir anneyi yıkmak senin ne haddine. Senin de evladın anan bacın var. Israf edilmiş olman seni bunlara zorlamaz. Yönelme ya binlerce sapık içinden en pislik olmak sana özel. Bu sitede de vardır. Her yerde bütün şehirde vardır illa bir israf. Kanı bozulmuş aileden gelmeler. Insan olun insan sizi bir insan bir kadın bir anne bu dünyaya pislik olun diye değil insan olun diye getirdi."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/219410_usumda-kamil-ocak.html", "text": "Bu günkü sohbet yazımda, senelerdir usumda saklı olan Kamil Ocaktan söz edeceğim. Bu yazımı, Gaziantep'i yönetenlerin sonuna kadar okumalarını istiyorum. Okumalarında yarar var diye düşünüyorum. 10 Ekim 1965'de Milletvekili ve Devlet Bakanı seçilen Rahmetli Kamil Ocak Beyin ölümünü şöyle hatırlıyorum. Saat 16.00 sıralarında bağ ve bahçe yorgunluğumu çıkarmak üzere evde sırt üstü yattım, pilli radyoda göğsümün üzerinde, Ankara radyosundan Türk Sanat Müziği dinlerken, birden ses kısıldı ve bir anons geçildi. Devlet Bakanı Kamil Ocak geçirdiği kalp krizinden hayatını kaybetti dedi ve müzik devam etti. Ben hemen yerimden fırlayarak köy kahvesine gidip, bu kötü haberi istemeyerek de olsa, sevenlerine duyurmuş oldum. Kamil Ocak, bizim komşu köyümüzden Karaçaören köyünde, bir köy ağasıydı. Oğuzeli'nin İkizkuyu köyü ise amcası ve aynı zamanda kayınbabası olan Fevzi Ocak da İkizkuyu Köyünün ağasıydı. Karacaören Köyü de Bir vekili Mehmet vardı. Kendisinin adına köyde işleri yönetirdi. oda kendisinden daha önce hakkın rahmetine kavuştu. İlk baharda 15-20 kişi içlerinde askerlik öncesi bende olmak üzere tam 33 gün Kamil Ocak'ın fıstık, zeytin, bağ olmak üzere ağaçlarının bakımın yaptığımızı hatırlıyorum. Askerlik öncesi, o zaman ben devlet memuru değildim. Kamil Ocak, bu kadar işçisi çalışanı var iken, İlk Bahar yaklaşınca jipe binerek Karacaören Köyüne saat 10.00 sıralarında gelir, saat 15.00 sıralarına kadar yeni yetişen fıstık fidanlarının makas ile kendini yormadan, bir eğlence gibi, kendi elleri ile budamasını yapardı. Çalışan işçilerinin yanına kesinlikle gelmezdi. Fıstık fidanlarına gösterdiği ilgiden anlıyorum ki fıstık ağaçlarını çok severdi. Bir de, bu çalışmayı sanırım spor olarak yapıyordu. Çünkü kendisi sporcu birisiydi. Köydeki konağında duvar boyu Babası olan Şıh Mustafa'nın yağlı boya ile yapılmış bir fotoğrafını görmüştüm. Oldukça sesi çok duyulan bu Zat'ı muhteremi bizim kuşak çok iyi tanır. Ama yeni nesilden kimselerin tanımayacağını düşünüyorum. Babası Şeyh Mustafa tekke sahibi birisidir. Tekke camii yanındaki tekkenin ocaklara aittir. Ocaklara ait levhanın bu bir iki yıl içinde kaldırıldığını duydum ve üzüldüm. Şeyh Mustafa'nın mezarı da, Şeyh Camiinin bahçesindedir. Şimdi Kamil Ocak kimdir? Aşağıda öz geçmişinden söz ediyorum ve kendisini rahmet ile anıyorum. Kamil Ocak 19 Şubat 1914'de Gaziantep'te doğmuştur. Gaziantep 'in eski Belediye Başkanlarından ve Konya'nın Mevlevi Şıhlarından Şıh Mustafa Efendi'nin oğludur. İlkokulu Gaziantep 'te sarı mektep te okudu. Daha sonra İstanbul Robert Koleji 'ne gitti. 1935 yılında Robert Koleji 'nin Ticaret kısmından mezun oldu. 3 yıl İstanbul Merkez Bankasında çalıştıktan sonra yedek subay olarak askerliğini yaptı. 1940 yılında Gaziantep Dokumacılar kooperatif müdürlüğüne tayin edildi. 8 yıl bu görevde kaldı. Aynı zamanda 1941 yılında siyasete de girdi. 1946 seçimlerinde Demokrat partiden aday oldu. 1948 yılında Ticaret Vekaletince Gaziantep Fıstık Tarım Kooperatifleri Birliği Genel Müdürlüğüne tayin edildi. 1960 yılına kadar bu birliğin Genel müdürlüğünü yürüttü. 1950 yılında DP parti il ve idare kurulu başkanlığına, 1951 yılında DP İl Başkanlığına seçildi. 1957 yılına kadar DP parti il başkanlığı yaptı. 17 Kasım 1955 tarihinden 16 Kasım 1956 tarihine kadar Gaziantep Belediye Başkanlığı görevini yaptı. 1961 yılı genel seçimlerinde AP Milletvekili adayı idi. 1962 yılında AP İl İdare Kurulu Başkanlığına seçildi ve bu görevini 1965 yılına kadar devam ettirdi. 1963 mahalli seçimlerinde Gaziantep Belediye Meclisine seçildi ve zaman zaman başkan vekilliği yaptı. 1965 seçimlerinde AP Milletvekili olarak meclise giren Kamil Ocak yeni kurulan Süleyman Demirel Hükümetinde Spor İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanlığı görevine tayin edildi. Bakanlığı süresince Gaziantep 'e 1 Stadyum ve 1 Spor Salonu inşa ettirmiştir. Kendi adını taşıyan stadyum, spor salonu ve spor kompleksi 2018 tarihinde yıkılarak yerine Gaziantep Büyükşehir belediyesi tarafından, park ve camii yapılma kararı alınmıştır. Kamil Ocak 1969 yılında Ankara'da vefat etmiştir. Fevzi Ocak 'ın kızı Mübeccel hanımla evli olan Kamil Ocak'ın 2'si kız, 2'si erkek olmak üzere 4 çocuğu vardır. Kamil Ocak çok iyi İngilizce, Fransızca ve Arapça bilmekteydi. Kamil Ocak'ın oğlu Osman Ocak hayatta, Fevzi Ocak vefat etmiştir. Kızı Nükhet ocak Balkan ile, Nezihe Ocak Ankara'da yaşıyorlar. Şunun altını çizerek söylüyorum. İnşallah ilgililer çağrıma kulak verirler. Gaziantep'te birkaç yıl görev yapan valilerin adları okullara, bulvarlara veriliyor da, Ocakzade, devlet adamı, Gazi Şehrin Öz Evladı, Rahmetli Kamil Ocak'ın adı bir bulvara niçin verilmediğini bir türlü aklım almıyor. Gaziantep hızla büyüyor ve gelişiyor. Yeni gelişen yerlerde bir KAMİL OCAK BULVARI olamaz mı? Daha doğrusu Kamil Ocak ismi bir bulvara da sığmaz. Onun ismi yeni yapılan Havaalanına veya bir spor salonuna verilmelidir diye düşünüyorum."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/223430_hendek.html", "text": "Bunun sebebi yazı sitemizden silinmiş olabilir yada ulaşmaya çalıştığınız linkte sorun olabilir. 2008-2022 Edebiyat Evi | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/227461_ahmet-ayaz-hayati.html", "text": "Ahmet Ayaz, Gaziantep'in Oğuzeli İlçesine bağlı Yakacık Köyünde doğdu. Aynı ilçenin Tınazdere Köyü nüfusuna kayıtlıdır. İlkokulu Yakacıkta, orta ve lise tahsilini Gaziantep'te tamamladı. Çok sayıda ödül ve plaketleri bulunan Ahmet AYAZ, şiir, araştırma, inceleme ve sohbet yazıları ile tanınır. İlk şiirleri, ulusal Yeni Asya ile Hergün gazetelerinde yayınlandı. 1980 ihtilalinde bu gazeteler kapanınca yerel gazetelere ve edebiyat sanat dergilerine yöneldi. Bazı edebiyat sanat dergilerinin yazı kurulunda bulundu, şiir ve araştırma yazıları yazdı. Bazı gazetelerde ise edebiyat ve sanat sayfası çıkardı. Güncel konularda sohbet yazıları ve şiir yazdı. Türk Edebiyatı Dergisi dahil bir çok edebiyat sanat dergileri ve antolojilerde şiirleri yayınlanan şair ve yazar, en son olarak 'Elvan Yayınları'ndan İhsan Işık'ın 2006 yılında yayınladığı on ciltlik resimli ve metin örnekli 'TÜRKİYE EDEBİYATÇILARI VE KÜLTÜR ADAMLARI ANSİKLOPEDİSİ'nde yer aldı. Ayrıca, (2008) Life (2012) Kumru Dergilerinde roportaji, (1998) Alleben dergisinde hayatı ve şiirlerinden kesit y gilerinde ürünleri yayınlanmaktadır. 04 Ocak 2007 Gaziantep Kültür Sanat ve Edebiyat Derneği'nin kurucu üyesidir, Atatürkçü Düşünce Derneği, Gaziantep Gazeteciler Cemiyeti, Gaziantep Lisesi Mezunları ve Mensupları Derneği ve İlesam üyesidir. Ahmet Ayaz halen Gaziantep'te yayınlanan Güneş Gazetesinde köşe yazarıdır. Haftalık Türkiyem Gazetesinde olduğu gibi Kumru Dergisi, Gaziantep Life Dergisi başta olmak üzere, bir çok edebiyat sanat dergilerinde ürünleri yayınlanmaktadır. Gaziantep Üniversitesi Edebiyat Fakültesi bölüm Başkanı Prof. Dr. Halill İbrahim Yakar Eylül 2017 tarihinde Adı altında 386 sayfalık bir kitap hazırladı."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/234965_arkadasim-cadi.html", "text": "Bu köprünün tahtaları meşe ağacından çevresi güzel kokulu sarmaşıklarla kaplı dört bir yanı renga renk çiçkekler ve ışıklarla süslüymüş. 10 Yılda sadece birkez ay ışığını köprünün üzerine mucizevi bir güzellikte yansıtır kolay kolay gözükmeyen bütün canlılar nehrin üzerinde gözükür dans edip şarkılar söylerlermiş. O ana şahit olanların her dileği kabul olur ve dillere destan güzellikte olan köprüyü Sadece komşu ülkeler değil çok uzak diyarlardan görmek için gelen ziyaretçilerde varmış bu ziyaretçiler her kesimden olurmuş. Suyundan içenler her türlü hastalığından kurtulurmuş. Bu iki kardeş krallıkların kralları aynı yıl evlenir ve evliliklerinden 3 yıl sonra evlat sahibi olurlar. Vaya kralın oğlu Saya, Loris kralın oğlu Leo dünyaya gelir nehrin üzerinde üç gün üç gece süren eğlenceler kutlamalar düzenlenmiş ve tam bir yıl sonra loris kralın bir de Kleo adında bir kızı olmuş. Loris kralı aynı sekilde çok güzel bir kutlama düzenlemiş Vaya kralı, Loris kralın bebeğinin kutlamasına kendi ülkesinde eğlenceler kurbanlar vererek süprizde bulunarak eşlik etmiş. Loris kralı bu zarif süprizden son derece memnun kalmış bu memnuniyetin etkisiyle Vaya Kralına kızının 20 yaşına basmasıyla oğluyla evlendireceğine söz vermiş. Bu sözünün ardından gururla böylece krallıklarımız tam 20 yıl sonra sadece dostluk bağıyla değil kan bağıyla daha da güçlü bir şekilde bağlanacaklar demiş. Vaya kralı, Loris kralın bu sözüyle çok mutlu olmuş memnun kalmış. Bu güzel eğlenceler ve sözden sonra huzur ve mutluluk içinde zaman su gibi akıp giderken günler haftaları haftalar ayları aylar yılları kovalarken 20 yıl geçmiş düğün günü gelmiş iki kralın kapısını çalarken bu sırada çoçuklar büyüyüp serpilmişler evlenme yaşına çoktan gelmişler. Tabiki bu izdivaçı isteyenler kadar istemeyenlerde varmış. Tıpkı büyüklerimizin dediği gibi \"birinin 1 dostu varsa 40 tanede düşmanı vardır\". Bizde bu sözden yola çıkarak bu iki krallığın dostluğunu çekemeyenlere kulak kabartalım. Vaya kralın oğlu saya ile Loris kralın oğlu leo çocuklarının doğduğu yılda Loris kralın kardeşi olan Lee vezirinde Mina adında bir kızı ve Teo adında bir oğlu olarak ikiz çocuğu dünyaya gelmiş. Vezir Lee küçük olduğundan abisi Loris kral olmuş Vezir Lee bu yüzden abisine nefret beslermiş. Vezir Lee'nin gözlerini kör eden bu nefretten dolayı çocuklarını adeta bir prens ve prenses gibi yetiştirerek büyütmüş. Vezirin kızı ile prens Leo birbirine aşık olur. Oğlu Teo ise hala hayatının aşıkını arar bu arada tarih ve sanata pek düşkün ancak babasının baskılarıyla çok iyi bir asker olarak yetişip ordunun komutanı olmaktan kaçamaz ancak gizli gizli sanatla uğraşırmış. Prens Leo bilimle ilgilenirken Prenses Kleo ile Mina birlikte silahşör olarak kendilerini gizlice geliştirirler. Prens Saya ile prenses Kleo'nun evliliğine sayılı günler kalır bu sırada vezir, prens Leo'yu nasıl öldürebileceğini düşünür planlarını uygular ama her defasında yenilgiye uğrar yinede hiç bir fırsatı kaçırmaz. nehrin üstünden geçmekte olan Meris adındaki cadıya aniden çıkan bir yıldırım çarpar ve o çarpma sebebiyle nehire düşer. Nehre düşen Meris'in ve suyun sesini duyar bunun üzerine askerlerini nehire yönlendirerek nehre doğru koşarlar ve nehirde Meris'i görürler. Onu hemen sudan çıkartıp askerlerine Meris'in kuruması için bir örtü getirmelerini emreder ve askerleri hemen örtüyü getirip Meris'in üstüne sararlar. Teo, Merise sen kimsin der. Meris Benim adım Meris der. Ben doktorum uzaklardan geliyorum uzaklara gidiyorum gördüğüm hastaları tedavi ediyorum der. Teo peki suya nasıl düştünüz der. Çok susadım nehirden su içmek istedim biraz etrafına bakındı sonra Teoya bakıp eliyle nehrin kenarında yüksekte duran bir kayayı gösterip gece olduğundan önümüde göremiyordum ve şu kayadan ayağım kayınca nehre düştüm der. Teo ülkenin şuanda düğün hazırlığı içinde olduğunu sonra da bu kadının aniden ortaya çıkmasının normal olmadığını düşünür ve askerlerine Merisi sorgulamak için sorgu odasına götürmesini emreder. Askerler Meris'i hemen saraya götürürken Teo'da saraya gelip babası Vezir Lee'ye olanları anlatı verir. Vezir Lee sarayın bir odasında sorgulanmak için tutulan kadının yanına oğluyla gelir o sırada kadın ısınmak için büyü yaparmış kimseye anlamasın diye başını örtündüğü battaniyenin altında saklarmış. Vezir Lee odanın kapısını açıp Merise yüzünü aç demiş. Meris başını battaniyenin içinden çıkarır oturduğu yerden kalkıp veziri selamlarken vezirin gözlerine bakar. Vezir gözlerinin içine bakan Meris'in gözlerinin ateş kızılından gök mavisine nasıl dönüştüğünü görür. Vezir yinede oğluna birşey hisettirmemek için kadını bizzat kendisi sorgulamak istediğini ve oğlunun bu olayın kimseye söylememesini saklaması gerektiğini söyler Teo anlam vermez ancak düğün hazırlığında olan kralı yormamak için gizli kalması gerektiğini düşünüp tamam demiş. Cadı merisle yalnız kalan Vezir Lee, öncelikle cadıya senin hayatına karşılık senden bir iyilik isteyeceğim çünkü kralın haberi olduğu andan itibaren sağ kalman imkansız der. Cadı, Kral beni neden öldürsün ki der. Vezir çünkü Kralım cadılardan nefret eder farkındaysanız burda kolay kolay sihirler büyüler gerçekleşmez. Ve belliki kaçındığınız kişiler var yoksa büyülü nehrin üzerinden neden geçesiniz ki demiş. Vezir kızıl ateş gibi parlayan gözlerinizden cadı olduğunuz rahatlıkla anlaşılıyor demiş. Cadı diyelim ki isteklerinizi kabul ettim peki özgürlüğüme kavuştuğumda sana zarar vermeyeceğimi nerden bileceksin demiş. Vezir buna inan sen özgür olduğunda biz dost olacağız çünkü çok iyi anlaşacağız demiş. Cadı önce gülmüş sonra madem öyle diyorsunuz şartlarınızı kabul edeceğim demiş. Vezir bunun üzerine sarayın içinde önceden kendisi için yaptırdığı gizli bir odayı cadının istediği gibi hemen hazırlatmış. Ve cadı, Vezir'e kendisinden ne istediğini sormuş. Vezir yarın akşam prenses Kleo ile komşu Kral'ın prensi Saya'nın izdivacı olacak ve düğün gününe kadar prenses Kleo'nun abisi prens Leo'yu öldüreceksin ve böylece Kral bu izdivaçtan vazgeçerek prenses Kleo'yu oğlum Teo'yla evlendirerek hem verdiği sözü tutamadığı için küçük düşecek ve hemde benim oğlum kral olacak der. Ancak Meris cadı olduğu için kötü biliniyor ve ne yazık ki Vezir Meris\"in ne kadar temiz bir yüreğe sahip olduğunu bilmiyormuş. Meris, çok üzülmüş yinede vezir'in şartını kabul eder gibi yaparak anlaşmayı imzalamış. Vezir bu duruma çok mutlu olmuş ve karşılıklı birer kadeh kırmızı sarap tokuşturup yudumladıktan sonra Meris, Vezir'e gezgin bir doktor olarak beni Kral ve ailesiyle tanıştır ki Prensi öldürebilecek kadar yakın olayım demiş. Vezir karşı çıkar ancak cadının ısrarı üzerine kabul eder. Vezir, Kral'a cadıyı gezgin bir doktor olarak tanıtıracak. ve başta oğlu Teo olmak üzere herkesi buna inandırmalıymış. Bunun için sahte belgeler hazırlamış. Meris Vezir'den gizlice o gece büyü yardımıyla sarayın içindeki Vezir'in özel hizmetçisiyle konuşmuş ve böylece vezir hakkında her birşeyi öğrenmiş. Bunun üzerine Vezir'e yersiz bencilliğinden ve kıskançlığından dolayı küçük bir ders vererek kötülüğün nelere sebeb olacağını ona göstermeye karar vermiş. Meris düğün sabahı kendisini tanıtma bahanesiyle Prens\"i Kral'ın huzurunda öldüreceğini Vezir'e söyler bunun için bütün ailenin orda olması gerektiğini söyler. Bunun Prens'in evliliği bahanesiyle kadeh tokuşturmak için Vezir küçük bir şölen tertiplemesini söyler. Vezir o gece hemen hazırlıklara başlamış. Kral Loris masadaki herkesin şaşkınlık dolu bakışları içinde aniden Merise doğru heyecanla yürüyüp o küçük gümüş yunus küpelerin seni bana getireceğini sana söylediğim günü unuttun mu eyy kendisi cadı yüreği merhamet kokan melek ruhlu Meris şimdi tekrar bana dönüp beni hatırladığını lütfen söyleyiniz demiş Meris'in ellerini tutarak. Meris tutalan ellerini dostlukla sıkarak nasıl unutabilirim ki sadece birine ders vermek için rol yaptım ve sen beni hatırlamayınca devam etmeye karar verdim demiş krala. Kral Loris şaşkınlıkla kime niçin ve ne dersi vereceksin hemde benim ailemden demiş. Meris bu şölenden sonra herşeyi size anlatacağım Kralım Müsadeniz olursa şuan dostluğumuza şahit olan herkesin hafızasını silmek istiyorum eğer silersem planım başarılı olurum aksi halde olabileceklerin önüne bende geçemem demiş. Kral tamam bu sahneyi silebilirsin demiş. Cadı bu dostluğu gören herkesin zihninden silmiş. Kral birşey olmamış gibi oğlunun olacak düğünü için küçük bir konuşma yapmış. Sonra Meris sembolik olarak Vezir tarafından krala tanıtılmış. Başta oğlu Teo olmak üzere herkesi inandırdı böylece yemekler yenilip şerbetler içilmiş. Kutlamadan sonra Kral'la gizlice buluşup herşeyi anlamış. Kral kardeşinin düşüncesi yüzünden çok üzülüp ve büyük hayal kırıklığına uğramış. Meris elini dostunun omzuna hafifçe bırakarak merak etme her birşeyi halledeceğim der yalnız sen sakince dur deyip ayrılmışlar. Meris, Kral'la olan buluşmasından sonra Vezir'in yanına gider Vezir öfkeyle Meris'e saldırır neden anlaşmamızı bozdun o küçük aklında neler planlıyorsun şunu unutma senin hayatın benim ellerimde demiş. Meris ona dönerek biliyorum yalnız şunuda sen unutma ben prensi öldürseydim oğlun Teo da ölecekti ve Teo'nun hayatı Prensin yaşamasına bağlı Vezir öfekeyle sen ne demek istiyorsun cadı..! diye bağırmış. Meris büyüyle onu sakinleştirerek ileride Teo'nun kaderinde esir düşmek var onu yalnız ve yalnızca Leo'nun oku ve zekası kılıcın ucundan kurtarabilecek. Leo ölürse, Teo Teo'yu kurtarma şansın hiç yok. Ben Teo'yu kurtarmak için herşeyi denedim yalnız bilinen bir gerçek var kaderi değiştiremeyiz yaşanılacakları erteleyemeyiz. Bu nedenle sana oğlun Teo'nun hayatını bağışlıyorum. Ve böylece sözleşme iptal oluyor. Ve şunuda sakın unutma çevrendeki bulunan herkesin özellikle Leo'nun büyük bir rolü olacak Teo'nun geleceği üstünde. Vezir duydukları karşısında yıkılmış birşekilde omuzları öne eğilmiş dizlerin üstünde başını kaldırarak ne yani oğlum Kral olmayacak mı Cadı der. Meris Leo ölsede ölmesede oğlun kral olursa Ölür ancak Leo kral oğlun yaşar. Ve şunuda unutma seninde kaderinde Kral olmamasının sebebi yaşaman gerektiği içindir. Olurda yaşamaya devam edersen neden Kral olmaman gerektiğini öğreceksin. Meris, Kanatlarını gösterince ışıltısından dolayı Vezir arkasını döner taki Meris kanatlarını tekrar gizleyene dek. Vezir, Meris'ten özür diler ve abinin yanına giderek ondan da özür dilemiş. Meris düğünden o gecenin sonunda ülkesine huzur gitmiş. O akşam Saya ile Kleo'nun düğünü yapılırken prens Leo, Mina'yı beyazlar içinde ellerinden tutarak Kral'ın karşısına çıkartıp müsadenizle bizde evlenmek istiyoruz ve Vezir ile Kral gülümseyerek onaylarlar. Teo ise halktan biri olan Alis'i düğünde görür ve ilk görüşte ikisi birbirlerine aşık olurlar ve fırsattan yararlanmak için Teo prensesiyle birlikte hazırlanıp babasının karşısına çıkar büyüklerinin onayını alırlar. Şansa bakınki o düğün gecesi ışıl ışıldar nehrin üstündeki köprü altın rengine bürünür köprünün etrafındaki sarmaşık ve çiçekler iki kat daha büyüyüp bir elmas gibi parlar bütün periler ve gözle görülmeyen bütün canlılar nehrin üstünde köprünün etrafında tek tek ortaya çıkıp dans ve şarkılar söylerler bu Mucizevi olaya tekrar şahit olan iki ülke halkı ve ilkkez şahit olan misafirler tekrar tekrar hayran kalırlar O sırada Pren Leo İle Mina sonra prens saya ile Prenses Kleo ve Teo ile Loris köprünün üstüne giderler ayın ışığının altından geçerler ve bir dakika süren bu 10 yılda bir gerçekleşen Mucize sona erer. Bu sırada bu mıcize anında nehirden su almak için göervli olan görevliler bissürü su toplamışlar. Hepsi mutluluk ve huzur içinde yaşamışlar.. NOT: Kendimce kaleme aldığım bu Masal tamamen kıt kanaat geçindiğim hayallerimin bir ürünüdür gerçekle hiç bir alakası yoktur. Kaleme aldığım bu yazıyı beğeninize sunarken oluşan yazım ve imla kurallarımın eksik ve yanlışlarından dolayı özürdilerim."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/244573_turkiyede-gazetecilik.html", "text": "Ülkemizde gazetecilik ya muhalif gazetecilik ya da iktidar yanlısı gazetecilik vardır. Tabii bunu bir kavramda işaret etmek gerekirse yandaş gazetecilik denilebilir. Bu gibi kişilere gazeteci demek doğru olmaz, bunlar yarı gazetecidir. Bu gazetecilere centaur gazetecidir. Bir gazetecide olması gereken en önemli özelliği tarihçi gibi tarafsız olmasıdır. Tabii tarihçilerdede bu sıkıntı yaşanır şu gibi örneklerde: 1915 Olayları techir mi soykırım mı ya da Dersim Olayı katliam mı yoksa isyan mı bu olayları tarihçiler kimlik benliklerini göre ya da siyasi düşüncelerine göre kayda geçiriler. Kürt, Türk, Ermeni, Fransız hepsi farklı bir şekilde kabul edeceklerdir. Biz bunları istisna olarak kabul etmeliyiz bu istisnalar bütün ülkelerdeki bütün halklarda vardır. Bunun çözümünü Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın dediği gibi dünyadaki farklı kesimlerdeki tarihçiler, bilim adamları ve benzerlerinin belgelere, kanıtlara binaen karar verip kayda geçirilmesi gerekiyor Biz asıl konuya dönecek olursak Türkiye'de tarafsız diyebileceğimiz gazeteci çok azdır. Gazeteci dediğini muhalif olmalıdır. Doğrudur, her iki cihete de muhalif olmalıdır. Tarafsız olmalıdır. Araştırmacı olmalıdır. O olayın detayına kadar inmesi gerekir. İsmail Saymaz ve Soner Yalçın araştırmacılıklarıyla göze çarpar. Detaycıdırlar. Bu gazetecilere centaur gazeteci demek doğru olmaz bu gazetecilerde bir nevi olsada yandaşçılık göze çarpar. Genel itibari ile toplarsak gazeteci dediğin, muhalif olmalın tarafsız olmalı, kanıtlayıcı olmalı ve işte o kişi o zaman gazetecidir."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/249472_babalar-gunun-kutlu-olsun.html", "text": "50 sayfelik deftere yazılan ilk isim baba... babam. Altı kardeşin eli nasırlı babası. Sabah okul harçlığını, Ne kadar ağır yük yüklediğimizi baba olduktan sonra anladım. En ağır yükü de babalar ağlamaz diye yüklemişiz. İçine gözyaşını akıttığını görmediğimiz Baba'mız, babalarımız. Çocuklarına hayat olurken, hayatından olan babalar, Babalar gününüz kutlu olsun..."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/255959_yunus-emrenin-mezari-tescil-olmayi-bekliyor.html", "text": "olduğu rivayet edilmekle beraber Yunus Emre'nin gerçek mezarı Konya ili, avlusunda, köy meydanındaki hocası Taptuk Emre'nin mezarına yaklaşık 150 metre mesafededir. tescillenememekte, ismi mezar taşındaki tahribattan dolayı Yunus Emir okunmakta, harekelerden doğum tarihi ve vefat ettiği tarih okunmaktadır. Saç telinden delil bulup suçluyu mahkum eden, kök hücreden canlı kopyalayan, da delildir aklı olana. Ve gönlü olana gönlünün gözü delildir."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/256035_ozgurluk-ve-bagimsizlik.html", "text": "Üzerinde yaşadığımız bu güzel toprakların, 20. Ve 21. Yüzyıllar içinde geçirdiği aşamaları tarih açısından özetle irdelemek istedim. Biliyoruz ki, halefi olduğumuz Osmanlı Devleti 1683 II. Viyana bozgunundan sonra yıl yıl gerileme ve çöküş devri yaşayarak I. Dünya savaşı sonunda yıkılmıştır. Osmanlı gerilerken Avrupa devletleri güçlenmiş yapılan savaşlarda ibre sürekli aleyhimize dönmüş ve imparatorluk büyük toprak kayıpları yaşamıştır. Avrupa sanayi devri yakalamış. Bizler sanayileşmeyi başaramayınca batı mallarının açık pazarı haline gelmişiz. Nihayet I. Dünya Savaşı öncesi İtilaf Devletleri aralarında yapılan gizli antlaşmalarla topraklarımızı kendi aralarında pay ettiklerini tarih bize söylüyor. Bu arada kuzey komşumuz Rusya Deli Petro'dan beri sıcak denizlere açılma... politikası güderek maalesef Osmanlı aleyhine büyümüş. Türk-Rus savaşlarının galibi olarak adeta Osmanlı'nın altını oymuştur. Çanakkale Savaşı, tarihimizde çok büyük öneme sahiptir. Türk Ulusu bu savaşta destansı direniş göstererek İtilaf Devletlerinin boğazı geçip İstanbul'u işgalini önlemiştir. Bu zaferin bizim için iki önemi daha vardır: Mustafa Kemal gibi bir deha ortaya çıkmış. İngiltere, Fransa gibi ülkelerle çarlık Rusya'sının bağlantısını kesilmiştir. Ve Rusya'da Bolşevikler çarı devirerek devrim yapmayı başarmışlardır. Eğer Çanakkale geçilip Çar kuvvetlerine yardım yapılabilseydi çar devrilmeyip Erzincan'a kadar gelen Ruslar geri çekilmeyecekti. Bu bağlamda Lenin liderliğinde kurulan Sovyet idaresi 1915 yılında yapılan Osmanlı topraklarının paylaşımı onursuz gizli antlaşmayı açıklayıp çar zamanındaki Rus isteklerinden feragat etmiştir. 1919-1922 yılları arasında Türk Ulusunun kaderini değiştiren Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı normal koşullarda değerlendiremeyiz. Bu savaş başlı başına bir büyük destandır. Bu savaşın başkomutanı Mustafa Kemal sadece Türk Ulusu'nun değil, başarılarıyla ezilen, sömürülen tüm uluslarında özgürlük savaşlarında örnek alınan bir lider olmuştur. Bilindiği gibi yıkılan bir devletin yerine yoklar var edildi. Bağımsızlık savaşı kazanıldı. Yeni bir devlet Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Atatürk'ün liderliğinde kurulan yeni devlet yüzyıllarca geri kalmış ülkeyi mamur hale getirmek için hızlı bir kalkınma çabasına girmiş. Barışı önceleyerek komşu ülkelerle dostluk pakları kurarak bağımsızlığını pekiştirmiştir. Atatürk, Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir. der. Bu fikrini yaşadığı yıllar içinde kurduğu devletin şaşmaz politikası haline getirmiş ve uygulamıştır. İnsanlık, 1939-1945 yılları arasında bu kez II. Dünya Savaşı yaşadı. Bu savaş boyunca dış politikamızın değişmez ilkesi olan Yurtta sulh cihanda sulh ilkesi takip edildi. Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın Batı Cephesi komutanı, Lozan Barışı'nın imzalayıcısı II. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün örnek politikaları sonucu Türkiye ateş çemberi savaşın dışında kalmayı başardı. 1945 yılında büyük yıkımlara neden olan savaş sona erdi. Savaş devam ederken 1944 yılı sonunda ve 1945 yılı içinde savaşın kaderi belirlendi büyük oranda. Almanya'nın ve de Japonya'nın savaşı kaybedeceği alenen şekilleniyordu. Savaşın galip devletlerinin liderleri Churchill, Stalin ve Roosevelt Şubat 1945'te Yalta'da toplanarak tabir caizse dünyayı kendi aralarında pay etme çalışması yaptılar. Aynı amaçla bir toplantı da aynı yıl içinde 17 Temmuz-2 Ağustos arasında bu kez Postam'da yapıldı. Katılan ülkeler aynıydı; ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği. Bu iki toplantıda bizi ilgilendiren en önemli konunun Stalin'in Rus çarları politikalarını sürdürmek istemesidir. Stalin boğazlarda üs kurmasına müsaade edilmesini ve doğuda öncelikle Kars ve Ardahan'ın Sovyetlere bırakılmasını sıklıkla ve şiddetle öne sürdü. O yıllarda hükümetimiz ve dış işlerimiz Stalin ve dışişleri bakanı Molotof birlikte yürüttükleri saldırgan politikaya amansız mücadele verdi. Sovyetlerin boğazları kontrol etmek istemesi, giderayak Akdeniz ve Ortadoğu'ya erişme istekleri özellikle İngiliz çıkarlarına uymuyordu. İngiltere ve daha sonra ABD Ortadoğu'nun zenginlik kaynaklarını kontrol etmek adına Stalin'in isteklerini karşılamadılar. Sovyet tehdidinden çekinen Türkiye Atatürk'ün tam bağımsızlık politikasını terk ederek savaş galiplerinden İngiltere, ABD'ye yaklaştı. Nihayet NATO'ya kabul edildik. Ve doludan kaçarken fırtınaya yakalandık. Kore'ye asker gönderdik. Türkiye'yi küçük Amerika yapma sürecine gidildi zamanın hakim politikasıyla... Silahlarımızı NATO'nun güdümünde batıdan daha çok ABD'den almak durumunda bırakıldık. Soğuk savaş süresince NATO'nun Sovyetlere karşı ileri karakolu görevi üstlendik. Yazıma neden olan ana düşünce şu: Atatürk 1938'de ölmeyip İsmet İnönü gibi uzun yaşasaydı. Örneğin 1964 ortalarına kadar yaşasaydı tam bağımsız politikasını sürdürebilir miydi? Bu konuda iletişim içinde olduğum donanımlı arkadaşlarla çokça zihin jimnastiği yaptık. Bazıları arkadaşlar, Atatürk'te yaşıyor olsaydı Stalin'in baskıları yüzünden tıpkı İnönü gibi batıya yanaşırdı derler. Bazı arkadaşlar da Mustafa Kemal ileriyi gören, konjonktürü en iyi değerlendiren bir liderdi. O, Ulusal Kurtuluş Savaşı için Samsun'a çıkmadan önce yapacaklarını planlamış girişeceği mücadele için yapacaklarını en ince ayrıntılarına kadar planlamış ve bu planı gün gün uygulayıp başarılı olmuştur. O bakımdan Atatürk önceleri batıya yaklaşsa bile NATO içinde olan Fransa, İtalya, Kanada gibi daha özgün politikalar uygulardı. Dışa bağımlılığı en aza indirger kendi uçağını, kendi gemisini... ülkemizde yapma davasını sürdürürdü görüşündeler. Zaten Stalin'in 1953'de ölümünden sonra Sovyetlerin ülkemizle ilgili politikaları terk edilmiştir. Atatürk ilke ve devrimlerini özümsemiş biri olarak ben de ikinci görüşü savunanlardanım."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/256964_mubalaga--ortak-calisma.html", "text": "Mübalağa : Bir özelliğin ya da durumun olduğundan daha çok gösterilmesidir. Abartmanın oluşması için, söz konusu özelliğin, mantığın sınırlarını zorlayacak biçimde büyütülmesi veya küçültülmesi gerekir. Böylece mecaz da oluşur. Tek bir örnekle konuyu anlatamayacağım için tanımadığınız arkadaşların dizelerini de örneklemiştim ama rahatsız olanlar varsa kendim yazarım dedim. Düşünülmeden yazılmış olsa da örnekler benden. Tek bir örnekle konuyu anlatamayacağım için tanımadığınız arkadaşların dizelerini de örneklemiştim ama rahatsız olanlar varsa kendim yazarım dedim. Düşünülmeden yazılmış olsa da örnekler benden. Dikkatinizi çekerim MÜBALAĞA- ABARTMA- TEZVİR - ŞİŞİRME etkin olacak. Haydi bir daha deneyelim. Dikkatinizi çekerim MÜBALAĞA- ABARTMA- TEZVİR - ŞİŞİRME etkin olacak. Haydi bir daha deneyelim. ---- Zülfün teli bin altın---- tek saç telinin bin altın değerinde olduğunu söyleyerek mübalağa sanatı kullanılmış. --- Güneşi fırlatırım yerleştirip bir yaya... Güçlü bir mübalağa... ----- Jilet kesti yüreği--- kalp derinin üstünde olmadığı için kabul edilebilir. --- kalbimin tamburası--- güzel bir imge ama mübalağa yok. ---- 2. Dizede durak hatası var mübalağalı anlatım da var. --- anlam açısından da mübalağa olarak da çalışılması gerek. --- Güzel bir beyit ama mübalağa belirsiz gibi... ---- Güzel bir beyit ama konumuz dışında --- Körelmiş beyin balta gibi görülmüş güzel bir benzetme bu ayrı bir konu. --- en büyük kadardın şimdi mikroskopla görebileceğim kadar küçüldün. Çok başarılı... ---- Ayı yanıma alıp yıldızlarla güreştim, hem mübalağa hem de daha sonra bahsedeceğimiz sanat var. Nasıl da sefil etti, aht etmiştim her ana, Dedim ki ol Adem'in, derdine yoktur çare, Nasıl da sefil etti, aht etmiştim her ana, Delirdim hasretinden, kurşun sıktım zamana... Adem Efiloğlu --------zamana kurşun sıkmak da olası olmadığı için bu sanata dahil edilebilir. Bu bir yarışma değil, sadece çalışma, darılmaca gücenmece olmasın, bilgim dahilinde değerlendirip anlatmaya çalıştım."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/257801_siyaset-dersi.html", "text": "Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır demiş atalarımız, doğru da söylemişler çünki herkesin parmak izi nasıl farklıysa yaptığı işi de kişiliği de farklıdır bu da yaratıcının kudretini ispatlar. O hocanın derslerini iple çekerdik, konuyu örneklerle anlatınca hem derse katılım çok olurdu hem aklımızda daha çabuk kalırdı diğer hocalar gibi ders içerisinde derbi maçlarını anlatmazdı örneğin hatta hangi futbol takımını tuttuğunu bile bilmezdik. Günlerden salı, saat on çeyrek, onun dersi var siyaset, tabiki heyecanlıyız onu bir abi olarak görüyorduk ama asla laubaliği sevmezdi. -Sen, dedi, kalk ayağa ve adını söyle! -Gel, şimdi de kürsüde söyle ismini dedi. Koşar adımlarla kürsüye çıktı arkadaş adını, soyadını yineledi. -Sesini herkes duydu mu? -Duyduk hocam, dedik hep bir ağızdan. -Söylemesini istediğiniz bir söz söyleyin, dedi. -Kardeşlik, dedik, yine hep bir ağızdan. -Barış, dedi, barış, biraz sesini yükselterek. Hocamız, arkadaşımızın dışarıya çıkıp aynı sözleri beş sefer tekrarlamasını istedi ancak bunu duyamadık. \"Sizin aradınızdan birini seçtim ve onun sesini hepiniz duydunuz çünki sizden biriydi. Yanıma geldiğinde ise sizin istediğiniz sözü değil benim istediğim sözü söyledi yani sizlerden kopmaya başladı. Dışarıya çıktığında ise ne biz onun sesini duyabildik ne o bizim sesimizi duyabildi aramıza mesafeler, engeller, bahaneler artık ne derseniz o girdi işte. Siyasetin en kısa tanımı budur, seçim anıyla seçim sonrasındaki uçurumlara denir."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/258359_elestiri-bir-yazarin-besleyicisidir.html", "text": "Eleştiri, iyi bir yazar için nimettir, müspet veya menfi, fark etmez... Onun suyudur, enerjidir, besleyicisidir. Müspet eleştiriler dost eleştirisidir; ayna gibidir, yapmak ister. Doğrularını, yanlışlarını görür, daha sağlıklı yol alır ve daha başarılı olursunuz, Menfi eleştiriler ise düşman eleştirisidir; sahtedir, yıkmak ister, kıskançlık doludur... Bu tür eleştiriler ile öncelikle doğru yolda olduğunu götürürüz! Aynı zamanda o kişinin karakterini de görmüş olur, kişiliğini tanımış oluruz. Aslında eleştiriler, eleştiri sahibini ele verir de onlar bunun farkında bile olmazlar..."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/261190_dun-yasadigin-olaylar-uzerine.html", "text": "Benim şu eski sevdiğimin gözlerinde dünyanın güzellik anlayışı var. Sırtında Hindistan'dan Güney Amerika'ya taşınan çiçek ticareti var onda, sıralanmış sarı, turuncu, kırmızı, pembe ve beyaz renkli begonyalar tren vagonlarında sırtında dolaşıyor. İşte dünya senin yükün, işte omuzlarında beliren evren. İşte sırtında adios diye bağıran çocuklar ve dünyanın yedi harikası olan et benlerin. Dünyanın düz olduğuna dair düşünceler çoktan belirmiştir orada, tartışmalar başlamıştır, doğrulsan da bu felsefenin esprisini yapsak. Sırtında aileler balkonlarda baharın cumartesini yaşıyor, üstelik kargalar da bu kadar korkunç bir zekaya sahip olmuyor ve biz daha büyük kedileri korkusuzca sevebiliyoruz. Güvercinler çizimlerdeki gibi çocuklar taşıyor gagalarında her biri senden düşüyor, sana benziyor. Ah bu eşeyli ürediğin Tanrı yok mu senin... Onlar da bulutları nesnelere, eşyalara veya birbirilerine benzetiyorlar, içtiğin sigaranın dumanını az ileriye ötelesen de bir sorunu daha ortadan kaldırsak diyorum. Yaşadığın dün, yaşattığın dünya."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/264956_koltuk.html", "text": "Ne ben seni bırakabilirim ne sen beni bırakabilirsin. Ne ben seni ağlatacak kadar taş kalpli olabilirim ne sen beni terkedecek kadar gaddar olabilirsin. Ne ben sensiz yapabilirim ne sen bensiz yapabilirsin, inatlaşmanın ne sana faydası var ne bana. Ne sen mutlu olabilirsin beni görmeden şu dört duvar arasında ne ben mutlu olabilirim pamuk gibi yumuşacık bedenine dokunmadan. Ne ben atabilirim seni yüreğimden, odamın kuytu köşesinden ne sen atabilirsin beni yufka yüreğinle. Çok kahrımı çektin, çok derdimi dinledin bir kez olsun ağzı açıp iki laf etmedin. Ne yaptımsa sinene çektin, için için ağladın. Uykusuz gecelerimde bana hem ana oldun hem baba hem kardeş oldun hem dost ama bana sevgini vermekten bıkmadın, sen sevdikçe ben hayata bağlandım;yeni arkadaşlıklar edindim, kendime hedefler belirledim, herkese ve herşeye farklı bir gözle bakmayı hüner edindim. Sakarımdır beni tanırsın, üzerine istemeden de olsa çayları, kahveleri çok döktüm ama sen suskunluğunu korudun, her zamanki gibi, bense pişkin pişkin karşına geçip güldüm. Belki içinde ne fırtınalar kopuyordu da dile getiremiyordun benim haylazlığım, vurdum duymazlığım yüzünden. Soğuk kış günlerinde koynunda ısındığım o günleri ölsem de unutamam, ana sıcaklığı gibiydi sırrını çözemediğim. \"Git\" desem de gidemezsin,\"git\" desen de gidemem bunu böyle bil. Anıların öyle işlemiş ki iliklerime söküp atamam. Benim kavgalarıma, aşklarıma, konuşmalarıma tanık oldun, seni yabancı olarak hiç görmedim, düşman olarak ise asla göremem bundan sonra. Bana konfordan ziyade güven verdin, bu duyguyu tattırdığın için sana şükran borcum var. Şimdi daha iyi anlıyorum bazı politikacıların seni neden bırakmak istemediklerini, alışıyoruz, bağımlılık yapıyorsun, kopamıyoruz..."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/265290_bir-gunes-dogdu-oratoryo.html", "text": "1- Kızlarınızdan utanmayın, onları diri diri gömmeyin! 3- Birbirinizin namusuna, malına, canına tecavüzde bulunmayın! 4- Ne zulmedin ne de zulme uğrayın! 6- Mazlumun dinine, diline, ırkına, cinsiyetine bakmayın! Onları koruyun! 7- Okuyun! İlim öğrenmek kadın erkek her Müslümana Allah'ın emridir! 8- - Allah'a kul büyüklere saygılı olun! 3- Ey insanlar dürüst ve adaletli olun! 4- Birbirinizi aldatmayın, yalan söylemeyin, emanete ihanet etmeyin! 5- Şah damarınızdan yakındır Allah bunu asla aklınızdan çıkarmayın! 6- Ve melekler kayıttadır unutmayın! Her şey unutulsa da bilin ki unutulmaz yazınız! 4- Allah'u Ekber, Allah'u Ekber, Lailahe illallah! Allah'ümme salli ala seyyidina Muhammed! Allah'ümme salli ala seyyidina Muhammed!"} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/265397_elveda-istanbul.html", "text": "Elif bir cami imamının kızıdır. Eli yüzü temiz, boyu posu da yerinde. Mahalleli gençlerin büyük bir çoğunluğu, onun gizli hayranlarındandır. Kur'an-ı Kerim Elif'le başladığı için, cami imamlığı yapan babası, onun adını Elif koymuştur. Elif her ne kadar kapalı ve geniş giyinse de, gençlerin gözleri önünde onun duruşu ve yürüyüşü her zaman, bir peri kızının özelliğini ve güzelliğini sergiliyor. Elif kolay kolay evden çıkmaz. Elif, ya terasta çiçeklere su verirken, ya da sabahleyin balkondaki zakkum çiçeğinin yanında, güneşe günaydın der gibi dururken görülür ve birdenbire de kaybolur. Güne güneş gibi doğan bu kız ilkokulu da okumamış. Çok küçük yaşta babasından Kur'an-ı Kerim dersi almış, Arap harfleriyle de okumayı, yazmayı öğrenmiş. Şimdi de Kur'an-ı Kerim'i ezberleyip, hafızlığa çalışıyor. Küçükken, Okula neden gelmiyorsun Elif? diyenlere, Ben Arap harfleriyle evde okuyup yazmaya babamla birlikte çalışıyorum. Latin alfabesi arpa ekmeği, Arap harfleri ise buğday ekmeğiymiş. Benim hoca babam da aynısını söylüyor. Hem de ölünce mahşer günü sorgu melekleri, bütün insanlara soruları Arapça soracaklarmış! Arapça bilmeyenlerin, Arap harfleriyle okuyup yazamayanların vay halineymiş! Ben bu durumu bilmiyordum. Hoca babamdan öğrendikten sonra, sizlerin haline akşam bir süre gözyaşı döktüm ve ağladım demiş. Elif'in babası Gaziantep'e Kahramanmaraş'tan çok küçük yaşta gelmiş. Bir halası da İstanbul'da yaşıyormuş. Fakat İstanbul'a Diyarbakır'dan gelen komşularına Gaziantep için övgüleri yağmur gibi yağdırırmış. Bu kıymetli komşuları, Almanya'dan gelen, oğlu ve gelini ile birlikte, Elif'in halasını da yanlarına alıp, Gaziantep'e gelmişler, Gaziantep'i görmüşler ve gezmişler. Bir gün de, bir saunaya gidip orada bir çiğköfte yemeğe gitmişler. Orada Elif'in halasının İstanbul'daki Diyarbakırlı komşuları, Elif'in bütün güzelliğini görünce, kadın başıyla Elif'e aşık olmuş.. Benim bir tek oğlum var. Erkeğin dörde kadar hakkı var. Dinimizin de gereği budur demişte başka bir şey demez olmuş. Kadın Elif'i oğlunun ikinci evliliğine istemiş. Elif'in hoca babası tamam demiş. Bunların zamanları da kısıtlı olduğu için tez zamanda bütün işleri tamamlamışlar. Ev eşyası yok, ağırlığı takıya vermişler ki, Elif'e altından kemer bile yaptırmışlar. Nikahtan sonra da arabalarına binmişler, ver elini İstanbul diyerek, İstanbul'a yetişmişler. Elif kumasıyla birlikte 15 gün eşiyle bir hayat yaşamış. 15 gün geçtikten sonra, Elif'in eşi olan Kürt Fazıl birinci eşini yanına alarak, Almanya'nın yoluna düşmeden önce, Elif'i anne ve babasına emanet etmiş. Elif'in evliliği resmi olmadığı için götüremiyor. Elif'e de sıkı bir tembih etmiş, Yanında olmadığım zaman kocan, annem ile babamdır. Onların emri benim emrimdir. Bunların çizgisinden bir santim çıktığın yerde de her şey biter demiş. Kürt Fazıl, Almanya'da, Elif İstanbul'da kör karanlığın içinde bir süre kalmış. . Kaynana kayınbaba gezerlermiş, tozarlarmış. Elif evde sonsuza dek mahkum. Ne bir haber, ne bir mektup, ne de bir telefon, Elif'in bütün günleri gözleri yaşlı ve karanlıkta geçiyormuş. Kürt Fazıl'ın sesine bile hasret iken, bir gün kapının zili çalınır çalınmaz kapıya koşarak, Elif, Hayırdır İnşallah! diyerek kapıya koştuğunda, postacı elinde bir mektupla gülümsüyormuş. Daha sonra, Hadi gözün aydın! diyerek mektubu Elif'e vererek hemen kapıdan süratle uzaklaşmış. Elif mektubu sabırsızlıkla eline almış. Ama Elif'in okuma yazması Arap harfleriyle, Latin alfabesini bilmezmiş. Kaynana, kayınbaba da evde yok. Kayınbabadan kaynanadan korka korka karşı kapının zilini çalmış ve içeriden çıkan bir hanımın eline mektubu tutturmuş. Genç ve güzel hanım başlamış mektubu okumaya. Deruni dilden, canı gönülden kıymetli babacığım, sevgili anneciğim. Gülden nazik, pamuktan beyaz ellerinizden hasretle öperim. Ahmet Ayaz'ın 2005 tarihinde yayımlamış olduğu adlı öykü kitabından alıntı."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/265793_yasanmamisa-hasret.html", "text": "- Gidiyorum, elveda. - Biliyorum, gidiyorsun ve dönmeyeceksin. Onun içindir bu mahzun halim. Şunu bil ki seni hep çok sevecek ve seni hiçbir zaman unutmayacağım. Ve sonra sen giderken ben biçare ve takatsiz dizlerimle arkandan bakakaldım. Senin uzaklara gideceğini ve geri dönmeyeceğini anladığımdan, öğrendiğimden beri yüreğim dağlanıyordu ve işte o gün gelmişti. Son bakışmayla veda gerçekleşmiş ve sen gidiyordun. Doğrusu yazmak, kasvetini bir nebze dağıtmış, sıkıntısını azaltmıştı. Yazdıkça rahatladı, rahatladıkça yazdı. Züleyha'yla ilgili hatıraları tek tek canlandı gözlerinde."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/266110_matmazel-cimbiz.html", "text": "Merhaba kadim dostum! Tatil bitmeden sana bir mektup daha yazmak isteğiyle aldım cep telefonumu elime. Bahaneler üretmek istemesem de Balıkesir'e döndüğümde sorumlu olduğum birçok konuyla ilgilenmem gerekiyor. Fırsat yaratır yaratmaz yeniden yazacağım, hiç merak etme. Defalarca kalemi ve kağıdı elime almama rağmen tekrar tekrar bıraktığım anlar oldu. Bunun yerine teknolojiden yararlanmam işimi kolaylaştırıyor. Kargacık burgacık yazınca okuyamasaydın bana afili küfürlerinden birkaçını savuracağını düşündüm. Ahh Matmazel Cımbızcığım, ah! Tersinin de ters olduğunu nasıl unuturum? Maazallah bir de eline geçirseydin beni, olanca hırsınla ikicik tüyden ibaret kaşlarımı yolup kesin dımdızlak bırakırdın. Nasılsın pıtırcığım? Seni bütün çabalarıma rağmen bulamamak ve bu derin sessizliğine karşı ince ince içimi yoklayan ızdırap çiçeksiz bir bahçenin yoksunluğuyla oradan oraya uçan kanatları zedelenmiş aciz bir kelebek gibi hissettiriyor. \"Neşemi kaybetmedim. Sadece kahkaha atmayı unutuyorum.\" Nazım Hikmet Piraye'ye böyle seslenmiş mektubunda... Dertlenmek benim gibi pozitif bir kadın için de oldukça gerekli bir ihtiyaç, fazlasına kaçmamak şartıyla alıyorum sazı elime tıngırdatıp duruyorum. Neyse, sana anlatacaklarım o kadar birikti ki üst üste koysam şu karşısında oturduğum dağ gibi olacak. Utanma hissi sarıyor, Nazım Hikmet'i düşlüyorum ve daha nicelerini. Hayal dünyamda dinamitlerle yıkıyorum o bencillikle dağ gibi nitelendirdiğim abuk sabuk dertlerimi. Tahmin edeceğin gibi günümüzde mektup yazmanın bir hayli garipsendiği zamanlardayız. Öyle olmasına karşın birçok edebiyatçının kaleme aldığı mektuplar merakla okunuyor, ayrıca yaşadıkları döneme ait tarihi belgelere sahip olmuş oluyoruz. Gelecek aylarda \"Kitap Dostları\" grubumuzla kitaplaşmış mektupları okuyup tartışacağız. Özellikle Nazım Hikmet'in Piraye ile yazışmalarını ilgiyle okumuştum. O büyük aşk beni derinden sarsmıştı. Bir de Kafka'nın Milena'ya yazdığı mektupları okumak istiyorum, sanıyorum grubumuza bu ünlü kişilerin kitaplarını önereceğim. Kafka'nın babası Hermann'ın Kafka'ya Kasım 1919'da yazdığı mektup, alıcısına hiçbir zaman ulaşmamış. Baba ve oğul arasındaki husumet ataerkil Yahudi orta sınıfının yaşadığı tipik bir çatışmanın yaygın bir örneğiydi. İlgimi çeken mektuplar cayır cayır içimi yakmıştı. Belki de aynı onun gibi yazdığım mektuplarım hiç sana ulaşamayacak, yine de Nazım ve Piraye'nin 17 yıl süren yazışmalarına bakıp inancım yenileniyor. Ben yine kaptırdım gidiyorum, değil mi? Soracak olursan tatilimiz gayet iyi gidiyor, sonbahar renkleriyle donanıyor çevrem. Bakır ve kahve tonları içinde bir tarafta şenlik diğer yanda hüzün etkisi yaratıyor. Doğanın içindeki değişimler arasında uzun süredir görmediğim eşekler var. Emeklilik günlerini yaşıyorcasına anırıp anırıp hayatın tadını çıkarıyorlar. İşe yaramamak üzüyor mu bilmem bu kadar gayretli, dünyanın en güzel gözlü varlıklarını."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/266118_matmazel-cimbiz.html", "text": "Uzun süredir sana iki satır da olsa mektup yazmadığımı kabul ediyorum. Pes etmek demeyelim de hayatın içinde bir mola yakalayamamak. Seninle dertleşmek arzusuyla ne kadar çok yanıp tutuştuğumu tahmin etmen hiç de zor değil. Böyle düşünmeme rağmen sana olumsuzluklardan değil güzelliklerden bahsetmeliyim. Sık sık söylediklerine göre şiirlerim zaten pek hüzünlüymüş. Bu söze cevaben hayatımızın içinde bu kadar olumsuzluk varken neşeyi yakalamak bir şair ve yazar için zor olsa gerek diyorum. Karakaşlı kocamla birlikte sonbaharın tatlı büyüsüne bıraktık kendimizi. Ekim ayında Marmaris'te tatil yapıyor olmak ve şezlonga uzanmışken şemsiyenin arasından güneş süzmelerinin yüzümde tatlı dokunuşlar yaparak köşe kapmaca oynaması beni hayal dünyasında kısa kısa yolculuklara çıkartıyor. Deniz kenarında bulunduğum anlarda dalgaların sesini dinleyerek huzurun yakasından yakalayıp adeta dört elle sarılıyorum hayatın işveli yolculuğuna. Kusura bakma hal hatır sorma faslını baya beklettim. Sen nasılsın cancağızım? Bunca zaman geçti iyisiyle kötüsüyle bana anlatacağın birçok olay yaşamışsındır. Senin de için dolup taşmış ve beni düşünerek karşına ilk çıkan ayna karşısında halleştiğin zamanlar olmuştur diye tahmin ediyorum. Lafı fazla dolandırmadan devam etmeli, değil mi? Hem babamla ilgili hikayelerime yenilerini ekliyor hem de sere serpe uzanmış bronzlaşırken sana mektup yazarak tatlı bir sarhoşluk içinde kanatlanıp uçuveren saniyeleri, dolu dizgin koşan her dakikayı değerlendiriyorum. Yazmak ve okumak bir arada devam ediyor. Bu arada Mina Urgan'ın \"Bir Dinozorun Anıları\" satırları arasında tekrar Virginia Woolf'a rastlamış oluşum eski bir dosta yeniden kavuşmuşçasına beni sevindirdi. Yazarla yolumun sık sık kesişmesini umdum her an. Tanışıklığımız sanıyorum 1929 yılında kaleme aldığı 'Kendine Ait Bir Oda' adlı, ayrıca feminist hareketin klasiklerinden biri olarak kabul edildiğini anımsadığım kitapla başladı. Kadın hareketinin elden düşürmediği önemli kitaplardan biri olan Kendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf'un belki de en kolay okunan kitabı. Çünkü konu çok somuttur: kadın ve edebiyat. Feminist miyim o da ayrı konu. Düşüncelerim Mina Urgan'a yakın desem daha doğru olur. Bu sözler beni adeta kırbaçlıyor, bir kısrak gibi şahlanıyorum... Yazıyorum ve yazmaya devam edeceğim. Bana inandığını ve güvendiğini her fırsatta söyledin. Şimdi yanımda olmasan da hala sırtıma koca bir dayanak olduğunu biliyorum. Sana bir sürprizim var. Ankara'da tanıştığımız dostlarımızın bu dönemde bizlerle birlikte olması da bizi nasıl memnun etti anlatamam. Seni yitirip gitmeden önce hayatımıza giren Tuncay abi ve eşi Semiha ablayı hatırlayacağını umut ediyorum. Semiha abla özgürce saçlarını aklara teslim etmiş ve hala terziliğini devam ettiriyor. Tuncay abi emeklilik sonrası sakal bırakarak kendince bir tarz yaratmış. Beraberce gittiğimiz Ilgaz'da ne çok eğlenmiştik. Hele kısa dağ yürüyüşümüz anında hatırlarsan aklımıza gelen tüm şaklabanlıkları yapmıştık. Semiha ablanın \"Şişelerime odaklanın.\" sözü dilimizde pelesenk oldu. O yaşananların delili olan videosunu yayınlasam kesinlikle tıklanma rekorları kırar. Birlikte geçirdiğimiz zamanın ne onlarca ne de bizler tarafından unutulmadığını görmek çok memnun ediciydi. Ha bu arada kızları Elif, bir psikolog olan dünya tatlısı Onur ile evlendi. Yuvalarının yeni üyesini sabırsızlıkla bekledikleri Güneş Hanım tatilimizi daha da anlamlandırıyor. Elif'e hemencecik sordum: Adını seçmenizin sebebi nedir?. Cevabı her yeni güne tüm ihtişamıyla doğan güneşin onlar için çok önemli olmasıymış. Kızlarının da hayatlarına girmesi böylesi anlamlı olacak. Bilirsin meraklılığım tamamen iyi niyetli, amacım sana bir nebze olsa da ayrıntıları anlatabilmek. Kocakarıların söylemlerine göre erkek çocuğuna hamile olan güzelleşir, kız bebek ise çirkinleştirirmiş anneyi. Ben tam aksini gördüm, gebelik daha da güzelleştirmiş Elif'i. Bu arada unutmadan söyleyeyim, Onur'un sana çok selamı var. Senden de bahsettiğimde birer kitap kurdu olduklarını yeni öğrendiğim aile bireyleri şaşkınlık anı yaşadılar ve kaybolduğunu duyunca çok üzüldüler. Ardından Onur Matmazel Cımbız'a neden mektup yazdığımı sordu. Sosyal medyada yazılarımı paylaştığım Edebiyat Evi'nden Gergef mahlasıyla yazan yazar ve şair arkadaşımın yorumuyla sorusuna cevap verdim: \"Çekmek, çıkarmak, şekil vermek şeklinde bakıldığında tıpkı hayatın eli gibi, olumsuz olan her şeyden sıyırıp en güzel şekilde biçimlendirmek. Çekik gözleri daha da belirginleşen Onur, bu cevabı gayet manidar buldu. Mektubuma şimdilik son verirken umarım karşına düşüncelerini ve sevgiyi paylaşabileceğin kişiler çıkar."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/266939_mars-gecidi-magarasi.html", "text": "Türk bilim adamları geçidi çalıştırmak üzereydi. Geçit mağaranın içinde Mars gezegenine açılıyordu. Yeryüzünde yaşamış kadim bir ırkın eseriydi bu. Keşfedileli henüz bir ay olmuştu. Mağaranın yeri sır gibi saklanıyordu. On kilometre çevre genişliği ile jandarma güvenlik altına almıştı. Yer İzmir'in dağlık bölgelerinden birindeydi. Bilim kurulunun başındaki Dr. Server mağaranın içinde çalışmayı koordine ediyordu. Jandarma subayı tam cevap verecekti ki geçidin helezonu bir dakikanın sınırını aşmış beş dakikaya varan aktifliğe ulaşmıştı. Ve mühendis Dr. Server, Dr. Server sonunda helezonu uzun süre diri tutmayı başardık. Geçidin Mars'a açıldığını test edebiliriz. Hazırız. Dedi heyecanla. Dr. Server oranın tek söz sahibiydi. Bu umulmadık gelişmeye çalışanlar ses çıkarmadılar. Bunu 'kısa yoldan zafer' gibi görüyorlardı. İletişim küresi ve Server geçidin önüne geldi. Hazırım dedi. Ve adımını geçitten atar atmaz ortadan kayboldu. Küreden sinyal hiç kesilmemişti. Ama Dr. Server'den bir görüntü bir işaret yoktu. Küre ıpıssız bir çölün ortasındaydı. Dünyadakiler bu durum karşısında ikinci bir denemeyi göze alamadılar. Mecburen Server'in kendileri ile iletişime geçmesini beklediler. Server içerisi ışık dolu bir odadaydı. Taş zemine yatırılmış elleri kolları bağlıydı. Üzerinde hiç giysi yoktu. Üryan bir şekildeydi. Dakikalarca öyle sırt üstü bekledi durdu. İki yaratık kesik kesik kahkaha attı. Siz dünyalıları seyretmek ne büyük eğlence. Siz insanları tüm galaksi izliyor. Siz insanların reytingi her zaman tavan yapıyor. Dedi ekledi. Seni kesip doğramayacağız. Bunu yerine sana biraz misafirlik göstereceğiz. Çünkü sen milletinin merhametli olduğunu söyledin. İki uzaylı yine kesik kesik gülmeye başladı. İki yaratık taş zeminindeki düğmeye bastı. Server o an serbest kaldı. Önce bana biraz yiyecek verin. Karnım çok aç. Yaratıklar peşine takılmasını söylediler. Server'de öyle yaptı. Işık dolu odadan çıktılar. Uzun bir koridor yürüyüşünden sonra içerisi, zeki yaratıklarla dolu bir salona girdiler. Birden bütün dikkatler içeriye girenlerin üzerine çevrildi. Server'i masa şeklindeki bir cihazın önüne getirdiler. Onun dikkati yiyecek yiyen kalabalık yaratıklardaydı. Kendini hayvanat bahçesinde bulmadığına sevindi. Bu yaratıklar insan değildi ama hayvanda değillerdi. Bu yaratıklar insanlardan zeki formunu her şeylerinde bulmuş kişilerdi. Yaratık elini cihaza değdirince bir ışık huzmesinin içinden içi yiyecek dolu tabak ortaya çıktı. Server yiyeceği tadına eli ile baktı. Gerçekten lezzetliydi. Tattığı yiyecek kendini yaratık gibi hissetmesine neden oldu. Ve karşısındaki yaratıklar tattığı yiyeceklerin ürünü gibi göründüler. Server soğan tatlısı denen yiyeceği tıka basa yedi. Yemekhaneden çıktıklarında Server'i bu sefer daha da şaşıracağı bilgi ve eğlence salonuna götürdüler. Server duyduklarına inanamadı. Ama bunu duyduğu da iyi oldu. Bunu dünyaya döndüğünde Değerlendirecekti. Hayret bir insan düşünmeden nasıl yaşar? diye düşündü. Ve yaratığın gösterdiği koltuğa oturdu. İzlediği şey fena ileri bir sanattı. Dünyadaki insanlar düşününce birebir onlar yaşanıyordu. Yaratıkların sanatı demek bu düzeye kadar erişmişti. Şu an ağlayan bir çocuğu izliyorlardı. Salondaki yaratıkların gözlerinden kızıl bir ışık ekrana akıyordu. O an çocuk aniden ağlamayı kesti. Çocuk Ben artık Mars yaratıklarını çok seviyorum. Dedi. Az sonra Server amca seni de çok seviyorum. Diye konuştu. Server şaşırdı kaldı. Demek bu teknoloji hem düşünce ile etkileşiyor, hem görüntülü hem eylemliydi. Server şimdi daha rahattı. Seyrettiklerine daha bir ilgi göstermeye başladı. Bir ara Ben ne zaman geri döneceğim. Diye düşündü. Diğer taraftan burada kalmanın fena bir fikir olmadığına karar verdi."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/267738_hazreti-peygamberin-hanimlari-ve-cok-evlenmesinin-hikmetleri.html", "text": "Bu nadide kadın, aynı zamanda ilk Müslümanlardandır. Vahyin nüzulünün onuncu yılında, hicretten üç sene önce vefat etmiştir. Allah Resulü, Hz. Hatice'nin ölümü karşısında bir hayli üzülmüştü. Hz. Peygamber'in amcası ve müşriklere karşı koruyucusu olan Ebu Talib ile kendisiyle sükunet bulduğu eşi Hatice'nin vefatı gibi üzücü olaylar peş peşe geldiği için bu yıla, hüzün yılı denilmiştir. Resulullah'ın bu evliliği 25 yıl sürmüş, İbrahim dışındaki bütün evlatları da yine bu nadide kadından olmuştur. Vefatı esnasında Resulullah'ın yaşı 50'dir. Yani Hz. Peygamber evlilik hayatının büyük bir kısmını ve aynı zamanda gençlik ve olgunluk yaşlarını, sadece ve sadece, kendisinden on beş yaş büyük olan bir kadınla geçirmiştir. Bu hanımı da ilk Müslümanlardandır. Kocası Habeşistan'a yapılan hicretten sonra vefat etmiş olup, kimsesiz kalmıştı. Efendimiz, onunla evlenerek, bu kalbi kırığın da, yarasını sardı; onu perişan olmaktan kurtardı ve ona enis oldu. Zaten sadece Efendimiz'in nikahı altında bulunmayı düşünen bu büyük kadının, dünya adına istediği başka hiçbir şey de yoktu. Ve Allah Resulü'yle evlendiğinde yaşı 55'ti. Buradan da anlaşılacağı üzere, bu evlilikteki asıl amaç, kimsesiz ve yardımcısız kalan bir kadının elinden tutmak, emin bir yuvaya kavuşturmaktı. Resulullah 'ın bakire olarak evlendiği ilk ve tek kadındır. O, daha sonra halife olacak olan Hz. Ebu Bekir'in biricik kızıdır. Ayrıca, Hz. Aişe çok zeki ve nübüvvet davasına tam varis olabilecek yaratılışa sahip bir kadındı. Evlendikten sonraki hayatı ve daha sonraki hizmetleri de göstermiştir ki, O mualla kadın ancak Nebi zevcesi olabilirdi. Zira O, yerinde en büyük hadisçi, en mükemmel tefsirci ve en nadide fıkıhçı olarak kendini gösteriyor, her yönüyle Hz. Peygamber'i temsil etmeye çalışıyordu. O'nun Hz. Aişe ile evliliği, yanından hiç ayrılmayan, çektiği sıkıntılara beraberce katlanan, mağara arkadaşı Hz. Ebu Bekir için en büyük bir mükafat idi. Hz. Hafsa dul bir kadındır. Kocası Bedir Savaşı'nda şehid edilmiş bir mücahittir. Kocasının vefatına üzülmüş, yalnız başına kalmıştır. Babası Hz. Ömer, kızını önce Hz. Osman'a evlenmesi için teklif etmiş, ancak O kabul etmemiş, Hz. Ebu Bekir'e teklif etmiş, O da kabul etmemiştir. Daha sonra da duruma şahit olan Allah Resulü fazla beklemeden O'nunla evlenmek istediğini bildirmiş ve evlenmiştir. Bu evlilik de, zaruretlerin getirdiği bir evlilik olup, bununla o yüce insan Hz. Ömer'in gönlü hoş edilmiş, kocasının ölümüne üzülen ve yalnız kalan birisinin bu yalnızlığı giderilmiştir. Resulullah Hafsa'dan sonra bu kadınla evlenmiştir. Onun kocası da Bedir'de şehit edilmiş olan, Ubeyde b. Haris'tir. Yalnız başına ve kimsesiz kalan bu mübarek kadının yaşı da 60'tır. Bu kimsesizlik zamanında, kendisine yardım edecek bir ele şiddetle muhtaçtır. Onu bu ihtiyaç içerisinde gören şefkat ve merhamet Peygamberi, onu da nikahlayarak kendi kanatları altına almak istemiştir. Zaten evlendikten iki yıl sonra da vefat etmiştir. Altmış yaşındaki bir kadınla evlilikte dünyevi bir arzunun bulunması elbette mümkün değildir. Bu evlilikteki tek gaye de, yalnız başına kalan birisine bir yardım eli uzatmaktan ibarettir. Bu da ilk Müslümanlardan olup, Habeşistan'a hicret edenlerdendir. Daha sonra da Medine'ye hicret etmiş, çok sevdiği ve kendisine sıkıntılı hicret yolculuklarında arkadaşlık yapıp, yanından hiç ayrılmayan biricik eşini Uhud Savaşı'nda şehit vermiştir. Yurdundan, yuvasından uzak, bir sürü yetimle, hayat külfetini yüklenmiş bu kadına, ilk şefkat elini, Hz. Ebu Bekir ve Ömer uzatırlar. Ancak o, bu talepleri reddeder. Daha sonra evlilik teklifini Resulullah yapar ve bu teklif kabul edilir. Böylece yetimleri, sıcak bir yuvaya kavuşmuş, babalarının ölümünden duydukları üzüntüyü, Allah Resulü vesilesiyle unutmuş, hiçbir zaman gerçek bir babayı aratmayacak bir babaya kavuşmuş oldular. Ümmü Seleme de Hz. Aişe gibi dirayet ve fetaneti olan bir kadındı. Bir mürşide olma istidadındaydı. Onun için bir taraftan şefkat eli onu, himayeye alırken, diğer taraftan da, bilhassa kadınlık aleminin kendisini her zaman şükranla yad edeceği bir talebe daha ilim ve irşad medresesine kabul ediliyordu. Yoksa, altmış yaşına yaklaşmış Resulullah'ın, bir sürü çocuğu olan, bir dul kadınla evlenmesini ve evlenip bir sürü külfet altına girmesini, başka hiçbir şeyle izah edemeyiz. Mekke'de küfrün bayraktarlığını yapan Ebu Süfyan'ın kızıdır. Ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarmaya muktedir Yüce Rabbimiz, gelecekte müminlerin annesi konumuna yükselecek bu kadına, İslam'ın bidayetinde imanı nasip etmişti. Mekke'nin zor şartlarında inancını yaşayamayınca, kocasıyla birlikte Habeşistan'a hicret etme mecburiyetinde kalmıştı. Ancak bu esnada kocası önce Hristiyan olmuş, sonra da ölmüş, Ümmü Habibe yalnız başına kalmıştı. Allah Resulü durumu öğrenince Necaşi'ye haber göndererek, tek başına kalan bu hanımın kendisine nikahlanmasını istedi. Durumu öğrenince fevkalade sevinen Ümmü Habibe'nin nikahı, Necaşi huzurunda kıyılmış oldu. Şayet Hz. Peygamber böyle yapmayacak olsaydı, yalnız ve kimsesiz bu kadın, ya Mekke'ye dönecek babasının ve ailesinin şiddetli zulümleri karşısında dinini bırakacak, ya Hristiyanlardan yardım dileyecek, ya da kapı kapı dilenip hayatını sürdürecekti. Ancak bu evlilikle en güzel yolu seçmiş oluyordu. Bu evlilik vesilesiyle, o gün için Müslümanların ve Peygamber 'in azılı düşmanı olan Ebu Süfyan, inananlara yaptığı işkenceyi hafifletmiş, içinde Hz. Peygamber'e karşı olan azılı kini birazcık dahi olsa dinivermişti. Daha geniş dairede ise, Emevilerle bir akrabalık te'sis edilmiş oldu ki, bu da onların Müslümanlığa girmelerini kolaylaştıran bir unsur oldu. Bundan sonra Ebu Süfyan hane-i saadete rahatlıkla girip çıkma avantajına sahip olarak, Müslümanlığı daha yakından tanıma fırsatını bulup, sonunda iman dairesine girmiş oldu. Açıkça görüldüğü gibi bu evlilikte de, kimsesiz kalan birinin yardımına koşup, onun elinden tutma, onun vesilesiyle Müslümanlara yapılan işkenceyi hafifletme ve azılı düşman biriyle akrabalık kurup, onun imana gelmesine vesile olma vardır. Müslümanlar, yapılan Müreysi gazvesinde galip gelmiş, pek çok ganimet elde edilmiş, bunun yanında 700 kadar da esir alınmıştı. Esirlerin içinde, Beni Mustalik kabilesinin başkanının kızı olan Cüveyriye de bulunuyordu. Cüveyriye, Haris b. Dırar'ın kızı idi. Haris, Mustalikoğulları Yahudilerinin reisi idi. Cüveyriye önce Musafi b. Saffan'la evlenmiş, Musafi, Müreysi Muharebesi'nde ölmüştü. Cüveyriye, Hz. Peygamber 'e müracaat ederek hürriyete kavuşmayı talep etmiş, Resulullah da onun fidyesini bizzat kendisi vererek hürriyete kavuşturmuştur. Babası gelip kızını götürmek isteyince, o Müslüman olarak Medine'de kalmayı tercih etmiş, bilahare de Resulullah ile nikahı kıyılmıştır. Resulullah 'ın bu evliliğinden sonra, Abdulmuttaliboğullarının hissesine düşen esirler salıverilmiş, diğer Müslümanlar da bu durum karşısında, Resulullah ile akrabalık bağı bulunan bir kabilenin insanları esir edilemeyeceği düşüncesiyle alınan bütün esirleri salıvermişlerdir. Hz. Peygamber 'in bu evliliği de altmış yaşları dolayındadır. Bu evlilikte O, önemli bir kabileyle akrabalık kurmayı hedeflemiş, pek çok esirin serbest bırakılmasını sağlamış, bundan da önemlisi pek çok Yahudi'nin İslam'la şereflenmesine vesile olmuş ve kocası savaşta ölen, dolayısıyla İslam'a ve Müslümanlara aşırı bir şekilde kinle dolu bir hanımı, şefkat kanatlarının altına alarak onu müminlerin anası mertebesine yükseltmiştir. Asıl adı Zeynep'tir. O dönemde Arabistan'da reislere düşen ganimet hissesine Safiyye denilmektedir. Bu kadın da Resulullah 'ın hissesine düştüğü için Safiyye adını almıştır. Ana-babası, Yahudilerin ileri gelenlerindendi. Hatta babası Nadiroğullarının reisi, annesi de Kureyza oğullarının reisinin kızıydı. Hayber Gazvesi'nde, babası, kocası ve kardeşi öldürülmüş, kabilesinden pek çok kimse esir alınmıştı. Safiyye, İslam'a karşı aşırı bir şekilde kin ve nefretle doluydu. Savaş sonrası Resulullah onu kendi nikahına alarak, yumuşamasını sağlamış oldu. Bu evlilikle de Yahudilerin önemli bir bölümüyle akrabalık kurulmuş, onların Müslümanlığı yakından tanımaları imkanı sağlanmış, düşmanların kötü bir kısım emellerinin, önceden bilinmesi kolaylaşmış ve Müslümanlığın sınırları bu vesileyle genişlemeye yüz tutmuştur. Resulullah İslam'a davet için etraftaki hükümdarlara mektuplar gönderiyordu. Bunlardan birisi de Mısır hükümdarı Mukavkıs'tı. Mukavkıs, elçiyi güzel bir şekilde karşılamış, Hz. Peygamber'e birtakım hediyelerle birlikte iki de cariye göndermişti. Yolda bu iki cariye, Müslümanlık hakkında malumat sahibi olduktan sonra, İslam'ı seçmişlerdi. Bunlar Medine'ye varınca, Resulullah Mariye'yi kendisine almıştı. Oğlu İbrahim, işte bu hanımındandır. Bu evlilik, bütün Mısırlılar üzerinde büyük bir te'sir icra etti. Müslümanlarla Mısır'daki Bizanslılar arasında çıkan savaşta, Mısırlılar tarafsız kalmış, Bizanslılara arka çıkmamışlardır. İşte bunun sebeplerinden birisi de, kendi milletlerinden olan bir kadının, Hz. Peygamber'le evli oluşudur. Asıl ismi Berre olup, Resulullah tarafından Meymune olarak değiştirilmiştir. Hz. Peygamber 'in son evliliğidir. Hudeybiye antlaşmasından bir yıl sonra Hz. Peygamber'le Müslümanlar, Mekke'ye tavaf ziyaretine gitmişlerdi. Bu sırada Peygamberimiz'in amcası Abbas, Allah Resulü'ne Meymune'yle evlenmesini teklifi etti. Zira Meymune, Abbas'ın baldızı olup, nikah yetkisini ona vermişti. Peygamberimiz de bu teklifi kabul buyurarak, onunla nikahlandı. Bu durum karşısında Mekkeliler: \"Demek ki, Muhammed hemşehrilerine hala dostluk ve hayır duyguları besliyor.\" yorumunu yaptılar. Bu evliliği yaptığında da Resulullah, altmış yaşları civarındadır. Gayesi, yine dul kalan bir kadına yardım elini uzatma, Müslüman olduğu halde Mekke'de müşriklerin içinde kalan birini bu sıkıntıdan kurtarma ve Mekkeliler'e karşı bir jest yapma vardır. Hz. Zeyneb, peygamberlikten yirmi yıl yıl önce dünyaya gelmiş, Efendimizin hala kızı idi. İlk iman edenlerdendir. Asıl adı Berre idi. Resulullah onu Zeyneb olarak değiştirmiştir. Babası Beni Esed kabilesinden Burre, annesi Efendimizin halası Ümeyye binti Abdulmuttalib'tir. O, Mekke'den Medine'ye ilk hicret edenler arasında yer aldı. Medine'ye hicret ettiğinde bekardı. Efendimiz onu evlatlığı Zeyd b. Harise ile evlendirdi. Bilindiği gibi, Mekke dönemi daha ziyade iman esaslarının, Medine dönemi ise İslami hükümlerin tesis ve tahkim dönemidir. Bu dönemde cereyan eden olaylar, ya geçmişten gelen toplumda yer etmiş batıl bir hükmü kaldırıyor, yerine yenisini koyuyor, ya da yepyeni bir hüküm ihdas ediyordu. Hz. Zeyneb'in gerek Efendimizden önce Hz. Zeyd'le evlendirilmesinde, gerekse daha sonra Efendimizin onunla evlenmesinde, diğer hanımlarından farklı, Cahiliyet Dönemi adet ve geleneklerini kaldıran hükümler ortaya çıkmıştır. Peygamber Efendimizin evliliklerinde gerek o zamanın münafıkları, gerekse yeni zamanın dalalet ehli tarafından en çok dile dolanılıp itiraz edilen Hz. Zeyneb'le olan evliliğidir. Ayrıca çok önemli hükümlerin ortaya çıkmasına sebep olan bir evliliktir. Bütün bu sebeplerle bu evliliğin nikahı bir \"akd-i semavi\"dir. yani bizzat Cenab-ı Hak tarafından kıyılmıştır... Cahiliyyet döneminde kölelik ve imtiyazlı sınıf kavramı en koyu biçimde yer etmişti. Bunun ortadan kaldırılması ve insanların Allah katındaki üstünlüğünün sınıf, rütbe, ırk farklılığıyla değil, takva ile olacağı vurgulanmalıydı. Bunun için en hassas konulardan biri olan evlilik ile bu yanlışın kaldırılması gerekliydi. Efendimiz Zeyneb gibi asil soylu ve güzel bir kızı, kendi azad ettiği hizmetçisi Zeyd ile evlendirmekle bu alanda bir adım atmak istemişti. Ancak toplumdaki yaygın kanaatlerin etkisiyle olacak ki, Zeyneb ve kardeşleri önce bu evliliği uygun görmediler. Hür bir kadının, azatlı bir köle ile evlenmesi o günkü geleneğe uymuyordu. Zeyneb, Resulullah'a, \"Ya Resulallah, ben senin halanın kızıyım, ona varmaya razı değilim, üstelik ben Kureyş'liyim.\" diye görüşünü beyan etti. Resulullah, Zeyd'in kendi yanındaki ve İslamdaki değerini anlatıp, aslında ana baba tarafından asil ve soylu bir kimse olduğunu belirti. Bunun üzerine Zeyneb, \"Ben Allah ve Resulüne asi olamam!..\" diyerek bu evliliği kabul etti. Fakat bu evlilik iyi yürümedi. Aralarında samimi bir sevgi ve saygı oluşmadı. Zeyneb, dindar ve Allah'tan korkan bir kadın olmasına rağmen, güzelliği, asaleti ile iftihar ediyor, azatlı bir köle olan kocasına iğneleyici sözler söyleyip tepeden bakıyordu. Hz. Zeyd, artan bu geçimsizliğe dayanamadı. Efendimize müracaat ederek karısını boşamak istediğini söyledi. Efendimiz çok müteessir oldu. Çünkü bu evliliği isteyen bizzat kendisi idi. Toplumun yanlış algılamalarını kırmak istiyordu. Bu sebebten her defasında Zeyd'e \"Karını tut, boşama.\" diyordu. Ancak her şeye rağmen bu evlilik bir seneden fazla sürmedi. Zeyd, sonunda karısını boşamak zorunda kaldı. Aradan bir süre geçtikten sonra, sıra Cahiliyette yaygın bir başka yanlış adetin kaldırılmasına gelmişti. Bu da evlatlıkların, öz evlat gibi kabul edilmesi, dolayısıyla onların hanımları da babalıkların öz kızı hükmünde telakki edilmesi yanlışı idi. Bu ayetin nazil olmasından sonra, Hicretin 5. yılında, Zeyneb, otuz beş yaşında iken Efendimiz ile semavi bir akitle evlenmiştir. Peygamberler ümmetleri için bir nevi baba hükmünde olup, onlara kendi babalarından daha büyük bir şefkatle baktıkları halde, bu neseb itibariyle bir babalık değildir. İşte ayet-i kerime bu sebeble peygamberlerin ümmetlerinden hanım almasının akla, ilme ve tabiata uygun düşmeyen bir durum olmadığını açığa çıkarıyordu. Böylece İslam, evlatlıkla öz evlad hukukunu birbirinden ayırıyordu. Ancak bu adet o kadar köklü ve yerleşik idi ki, o gün Müslümanlar arasında bile kimse böyle bir evliliğe cesaret edemezdi. Bu yüzden o günkü münafıklar bu evliliği dillerine dolamış, çeşitli senaryolar üretmişlerdir. Hatta bu evliliği Efendimizin -haşa- nefsaniyetine düşkünlüğüne delil göstermek istemişlerdir. Hz. Zeyneb'i daha önce bakire iken de tanıyan Efendimiz, onu Zeyd'le evlendirmeden önce de evlenebilirdi. Buna bir engel yoktu. Demek ki, bu evlilikte toplumda yaygın eski yanlışların düzeltilmesi ve yeni bir takım hükümlerin yerleştirilmesi gibi önemli hikmetler vardır."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/268122_kucurek-oyku.html", "text": "Aileden hayatta bir o kalmış bir de annesi. Biz mi? Biz de yakında öleceğiz. Annem de, ben de. -Tanrı'nın olmadığı bu dağ başında ne arıyorsun? diye sordu tanıdık bir -Onlardan biriymiş gibi konuşma, dedi. Sen, kendin niçin ordasın? -Bilmiyorum, dedim. Belki, sizlerden değil, artık onlardan biri olduğum için.\" Liseye giden bir kız yiğenim var, arasıra misafirliğe gelince sorarım, okulunu, derslerini, arkadaşlarını vb. Meslek lisesinin çocuk gelişimi bölümünü okuyor, düşüncesini değiştirmezse öğretmen olmak istiyor ve şuan stajerlik yapıyor. Benim en büyük hayalimdi öğretmen olmak, gerçekleştiremedim, inşallah yiğenim gerçekleştirir. -Ne öğrendiniz bugün? -Küçürek öykü. -Ne? -Küçürek öykü dayı, hiç duymadın mı? -Duymadım, neymiş bakalım? -Kısa kısa öyküler, dayı, okunması da anlaşılması da kolay. Gerçekten de ilk kez duymuştum aslında yıllardır bu hikayeleri okuyor, bu tip hikayeler yazıyormuşum da haberim yokmuş, adını bilmiyormuşum. Yukarıdaki öyküler küçürek öykücülüğün temsilcisi Ferit Edgü'ye ait bazen şiire bazen de fıkraya benziyor. Lise kitaplarında okuduğumuz Ömer Seyfettin ve Sait Faik Abasıyanık'ın hikayeleri oysa çok uzundu ve biz hikayeleri bu şekilde öğrendik;bu küçürek öyküler yeni moda yani ben onlara\"yavru öykü\"diyorum ve de çok seviyorum. Öte yanda kısa öykü, kısa kısa öykü, küçük öykü, mini öykü, kurmaca, en azcı öykügibi isimlendirmelerle de anılırmış ve küçürek öyküismini Ramazan Korkmaz kullanmış. 6. Varoluşsal bir deneyimi aktarması açısından tercih edilirmiş ve de çok doğru. Okuma oranlarının günden güne düştüğü ve sosyal medya bağımlılığının günden güne arttığı bugünlerde, küçürek öykü en akıllı yol, en doğru tercih olacaktır, okuma alışkanlığının yeniden kazandırılması açısından. Uzun yazınca kendimi\"zaman hırsızı\"gibi hissediyorum, gereksiz benzetmelerle, örneklerle, karşılaştırmalarla yazıyı uzatıp okuyucuların aklını bulandırmayı mantıklı bulmuyorum. Bu tip hikayeleri yazmayı ve okumayı herkese tavsiye ederim, zaten kimi köşe yazarları bunu en iyi şekilde uyguluyor."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/268766_sanki-ilk-cemrelerde-gibi-alp-daglari-2.html", "text": "Fasist`e hemen hemen her saniye, her firsatta, her yerde karsilasip rastlamak mümkündür. INDO-GERMAN tarihsel gecmisini Hindistan ötesi yüksek daglardan ve engin vadilerden sürükleyerek uzun, yoksul ve zorlu yolculuklari ardinda koyarak Iskandinav`lar üzeri Orta Avrupaya indiklerinde soguk ve yari buzul iklimin kovaladigi siginacak yerlesik arama miladini Kavimler Göcü diye de bilinen yeryüzü topluluklarinin özdes toplumsal hikayesine benzer seyirle ROMA IMPARATORLUGU`nun kabul iznine bagliligin kiyisinda kösesinde `Ileri Uc `muhafizlari ve karakolculari olarak cografi nufusa gecis kaydini saglayip kazanmislar Angla-Sakson`lar ve Germenler. Alt basliklarinda Vandallar, Gotlar, Franklar, Saksonlar, Angillar, Burgundlar, Bavyeralilar, Firizyalilar ve Almanlar gibi soydas kabile guruplarini barindiran Germenler, icinde Etrüsk ve Kelt`leri yogurmus ve eritmis ROMA merkezli LATiN kabilesinin Normandiya`lilar ve Vikingler`le daha büyük, homojen ve genis toplumsal karisimi yüzyillarboyu kiran savasarak en yabani acilarin büyüttügü enkazdan hayatta sasirip yerip hayrete düsürecek hicbirseyin olmayacagina; ve akil-vicdan kabul etmez bütün herseyin mümkün olabilecegini inanip kaniksayan SOGUKLUGUN temel dayanagini - düsünme veya sorgulama yetenegi ne kadar ilerleyip gelisme saglarsa saglasin- ROMALI`lardan eksiksiz devraldigi mirasla yasam felsefesine rehber sözlügü edindi.. Bu yüzden de ekip bicme alanlari, sarp ve yüksek daglarla kapli ormanlarini kökünden sökerek ancak yamacta derede düzde tarima elverisli kilmanin yollarini bulan, burdan saglanan tümüne yakin gelirini -yine kapilarinda canini vermeye hazir nöbette kul olanlar sayesinde- gösterisli, korunakli ve erisilmez satolarinda en acimasiz ve en adaletsiz kosularda taaa ciftci ayaklanmalarina, kesiflerin artmasina ve ticaretin gelismesine kadar soguk iklimde mecburen tutunmanin akil fikir teknoloji yollu üretmeden hayatta kalmanin asla mümkün olmayan gayreti geregine kendi kabugundan her sartta disari tasip cikmaya, Roma Imparatorlugunun gelenegi olan sömürgeci ve yayilmaci karakteristik özelligini de harmanlayarak sartlar ne denli iyilesir degisirse degissin kökten getirdikleri kronik kalitimin sürekli baskalarina karsi gerek sahip oldugu maddi manevi kazanimlari gerekse kendini kabugunun altindaki disa vurulmamis asosyal gelisimsizligi her sartta icgüdüsel korku ve kaygiyla zirhlanip, kin nefret horlama dislama ön yargi ve pesin hüküm verme duygusal bozukluklariyla korumaya alma huzursuzluguyla, bizzat kendi aralarinda karsilikli güven yoksunu `güvenmek evet belki, ama kontrol olmadan asla `mantigiyla acligini bir türlü doyurup tatmin olamamis korkularla bezeli cekimserligin ve tereddütlerin tüketim bagimlisi durumundadir Germen Topluluklari Dünyasi. Agirlikli olarak Orta Avrupa Merkezli güc, kuvvet, kudret, ihtiras ve ihtisam saglama ve dengeleme ugruna felaket sinirini azmis sapkinlasmis vahset dehset zulüm katliam ve cellatligin birbiri pesi ardina yasandikca alisilmis olan kücük kiyametlere bagisiklik kazanildikca SÜPER öldürme ezme ve yok etme teknigi artirilan bilimsel labaratuarlardan deney sahasi genisletildi ve cehennem hortlatma provasi yapildi. Tipki Roma`lilardan devraldiklari usul icap üzere kendilerinde olmayanlari, kendilerinin hic hukuku hakki olmayan dünya ötelerinden sorgusuz sualsiz mal mülk edinmenin hegomonyaciligi güdülerek orali kul kurbanliklarina derdini belasini yükleyen pahadan kosulsuz itaatlilikte kalmayip keyfiyet ayari tanrisal kutsallikla özdesenlerin ölümlerden baska hic bir yasam hakkini tutumu talebi davraisi tepkisi ve deger dengesini reva görmedigi; ve nerde ne zaman nasil buyrulursa öylece itirazsiz tepkisiz sinen susan kaderci kabullenise mahkum edildi. Kib u olgu halen hazirda, Yapay Zeka teknoloji cagi katkisiyla eksilmeyip, artan kizil kiyametlerle istisnasiz tüm yeryüzünü kendi mali mülkü ve tüm yeryüzü yoksul sefillerini de kendi kulu kölesi olarak algilayip bilen hizla hükmü varligini sürdürüp devam etmektedir. Yikim ardina yikim; ölüm ardina zulüm; kiyamet ardina bir baska kiyameti kopartip kovalasarak Ikinci Dünya Savasi`nin hemen sonrasinda -ister MONARSi idarelerinde olsunlar isterse Yari Baskanlik yahut tamamen Parlementer Demokrasi- tüm örf adet ve siyasi gelenege dair yanmis yikilmis Almanya`ya hic degilse zaman eksen odakli enkaz altindan ölüsünü toplama deneyimini cikararak Yeni Demokrasi Ülkesi Kurma Proesi`ni gedikteki cukurdaki yeniden ayaga kalkmanin mutlak geregi ve aracisi olacagi inancini tutturup rayina oturtmak icin KONRAD ADENAUER... savasta galip gelenlerin de karsilikli acik veren Soguk Savas diye tanimlanan Dogu-Bat Bloklasmasi zaafiyetlerini bilerek aradaki gerilimi verimli kazancin gelir kaynagina dönüstürdü. `Kein EKSPERIMENT..!` diye bangir bangir bagirmayi bu hassas ince ve nazik durumu asla maceraperest kapilmisliklara birakmaya tahammülü olmadigina kendisiyle markalasmisligin slogani haline getirdi. Cünkü beyanamesi, rejimi, söylemi, sistemi, bahanesi ve düzeni ne olursa olsun, savasin toplayip yeniden savasmaya biriktirdigi karsilikli kutuplasan her yerde, illa ve mutlaka gerilimin bosalttigi iletkenlere ve aracilara ihtiyac vardi. Ikinci Dünya Savasi sonrasinin maddi manevi tam destekli Nato gücünü arkalayan; Avrupa Birligi kurulumuna lokomotiflik etmesi saglanan ve fakat ayni zamanda da ekonomik zenginligini teknolojik üstünlügünü her sekil isgalciligi aradan kaldirmaya dair Sosyalist SOVYET`lerle ülesip paslasarak bölünmüs parcalanmis haritasini yeniden tamir ve tedarik ettiginde Almanya; ilerde CiN Halk Cumhuriyetcileriyle de artik hangi yol yöntemlerin sorunsuz zahmetsiz calisip isleyecegine iliskin coktan deneyimlerle tecrübesi kazanilmis Yapay Zeka kivrakliginin sahibiydi. Biz nasil nicin nerden niye ne gibi gibilerle yurttan siladan tren tiren binip sürüklenerek taaa buralara geldik elbetteki derin sosyolojik, ekonomik sosyal ve siyasal mevzularin süre gele, halen süre gidenler konusudur. Fakat alistik artik sendikayla isverenler kulübünün ayni yüzdelige aylar günler öncesinden kafa kafaya danisikli dögüserek; aylik sonunu maaslarin emekliden calisan her kesime tüm bindirip cullanan ömür alici yüküyle beraber getirmenin zorluguna ISCi kökenli bir hayatin göcebe sicilimizi zamana yayilmis asimilasyonun yitik kayip nesillerle birlikte yasami sürekli zordan zora sokan, her dayatilan herseyi mecburen kabule zorlayan, kalitesini ve ücretini düsüren, coktan kendi aralarinda alinmis kararina fabrikalarda, insaatlarda, madenlerde, belediye cöpcülüklerinde bizi boynumuzdaki agirliktan ve asili profillerden okuyan mesailer boyunca, taaaa ucagin kuyrugunda tabut olmaya... coktaan alistik artik. Ve cok iyi hatirliyorum özgecmisi isaret levhasinin sirtinda yazan; her bir orta ölcekli kasaba köy yahut sehirde benzerinin oldugu SCHWABEN bölgesinde, dag göllerinin en büyügüne on dakka bile degil ve sehrin sanayi mahlesinde HOLLACAUST`tan arta kalan barakalarda zilli cingirakli saatlerde calismadan uykuya uykudan ters vardiya dönüsümlü calismaya uyurgezer gidip gelen insanlarimizin sila hasreti ile kan -ter olmus gelecek yarinini aradigi hic bir yerde bulamamanin pasaport günceleri ve yurtdisi yaban yasamlari döndü dolasti. Ve Fasist dedigine resmi dairede, yolda, fabrikada, irmak kiyisinda, göl kenarinda, butikte, bulvarda, carsida, eydanda, pazarda, müzede kitapcida, tiyatroda, sinemada, bayramda, festivalde orda burda her an her yerde; sana idda edip buyurdugu yahut seni yazip kodladigi disinda hic bir insani deger ve dengesini layik görmeyen; sigic ve sürgün bildigi seni her sekil eziklige layik esitligin disinda adaletsiz hukuksuz asagilayici horlayici, dislayici, kücümseyici, üstenci, kibirci, baskici, zorbalikla ön yargili pesin hükümlü -ister Schiller okusun Ister Goethe`den mezun olsun ster Marks Lenin yalamis yutmus olsun- cikar carkinin tersiysen eger, ölünceye kadar konumu statüsü belirlenip bilinen sana yaftalanan cagrilmis enkaz kaldirma toplama irgatligini onlara göre silip temize cikaramazsin. Fakat tüm bu akrep sokumu iblislige ragmen yok mecalimiz takatsiz dermansiz kimsesizligimizle bir basina yalinciplakliklarda üstelik de ülkemizden DENIZ FENERI gibi sahipsizligimizin cileli nafakasini sirf hirsizlayip soymaya gelen soysuz ipsizlere ragmen dayandik, direndik, yorulduk, yiprandik.... Ve bizden giden yillarla beraber hayatin bizi onurlandirdigi SOSYOLOJIK gercekligimizi hic bir bagnaz yobaz kayitsiz ilgisizlige birakip terketmeden, bizi bize emanet edenlerden aldiklarimizla ülke deger ve kiymetleriyle beraber, bitzi her firsatta yolunacak kaz bilen soyan sömüren hirsizlayan dislayan yok ve hice sayan burali Fasist`lere ve Ülke haydut haramisi adi asagiliklarin yüzüne kalibina tükürürcesine bizden olma cacuklarimiza hayatimizi adadik, canimizi verdik, gözümüz ve göz bebegimiz gibi sarilip sahip ciktik.. Ikindide, ksama varmadan veya sabaha cikmadan tükenmis ömrün kucagina düsüp ölmediysek eger, iki dünya arasi hayat gercegimiz, silasi yurdu her halimizden okunan hali vakti GURBET kimligimizle, sag salim olmaya da durmaksizin devam etmekteyiz."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/270243_basimiz-sag-olsun.html", "text": "Bugün için çok yoğun bir iş planı yapmıştım. Çok erken saatte laboratuara dalıp çalışmaya başladım. İşleri yoluna koyduktan sonra internetteki haberleri okudum.... Saatlerdir haberlerden kopamıyorum. Dertleşecek, duygularımı paylaşacak birileri de yok maalesef, gurbet elde yaşamak böyle bir şey... Edebiyat Evine dökmek istedim. Yaşlılık mıdır nedir, önceleri hiç bu kadar kötü olmamıştım... Karda, kışta, soğukta hem de korkarak yaşam mücadelesi verenlere Rabbim yardım etsin. Üstelik o kadar acı kaybe rağmen. Musibet, bela, afet vesair haber vermeden gelirmiş... Hem de hiç beklenmedik bir zamanda.... Her zaman maddi ve manevi hazır olmak lazımmış diye düşündüm... Başımız sağolsun, Rabbimden hayatını kaybedenlere rahmet, kalanlara sabır ve yardım dilerim. Rabbim deprem bölgesinden yardım kurtarma vd yardım çalışmalarına katılanlardan razı olsun."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/270886_kadin.html", "text": "Evet dünyada genel tabir şudur erkek güçlüdür, iktidardır ve elde edendir. Cariyeler haremler ve sonu kötü biten aşk hikayeleri bu sebepten vardır. Kadın naiftir, zariftir ama gücün değil güçlülünün tercih etttiğidir. Ve kadında özgürlüğü kısıtlanmış bir varlığa dönüşür. Sevgisi ve sevdası erkeğin çoğu zaman istediğini elde edene kadardır. Ama gerçek aşkı bilen bir erkek ile aşkı tercih eden bir kadının yolunun kesişmesi, özgürlüğü ve demokrasiyi içselleştirmiş bir toplumda yani kadının özgür düşüncelerini özgürce söylediği bir toplumda mümkündür."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/271118_kendinizi-onemseyin.html", "text": "Ne kadar değerli olduğunuzu kendinize inandırın. Eğer siz ilk önce kendinize saygı göstermezseniz kimseden beklemeyin. Kimine mesafeler yorucu ah vah eder. Kimi de toprağa basmanın hayalini kurar.. Bazen zorluğa bile özendiriyor insanı, daha zorunu görünce! Paha biçilemez dediginizi duyar gibi oldum ama gerçek değerini de ancak kalkamayanlar bilir. Ve belki yüzüne hiç bakmayan sevda. Et kemik ve kandan ibaret oluşumuz. Diride de et kemik var, ölüde de... İnsanın yanına da insanlığı hatırlamıış oluruz. Eti kemiği İki milyonda bir olan benim için herşey çok çok kıymetli. Çünkü üzüntünün kerametini kavrayan el değil.. Çünkü, her gün içine attığın gözyaşlarınla dolacak olan bir cennet kumparasıdır o hüzün. O sabır kumparasının altına da bir delik açılmış olur. Elin de ruhun da boş kalır.. Seni sonsuza kadar pişman etmesine izin verme! Çünkü, sen en şerefli varlık olan bir insansın."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/271234_pervane.html", "text": "Gün biterken Keklik kayalarin oraya geldiginde yükü yorgun halimiz gölgemiz, dallarina gelmis gecmis Altay siteplerinden kalma aliskanliklarin baglanmis rengarenk dilek tutmalarin gönlüne göre cabutlari eser sallanirdi yaban alicinda. Yorgunlugumun bir yanini aklimin bir kösesine koyarak, cicege böcege verirdim taaaa ki irmagin vadisinden yorula yürüye KARABURUN dan asan kehten köy görünene dek.."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/271673_hic-kimseler-surusu.html", "text": "Yeniden soluk alıp veriyorum telefonun klavyesine dokunuyorum. Çabuk sıkılıyorum ve adeta bir kuğu gibi boynumu büküp Franz Kafka'nın yazılarının arasında harmanlanırken \"Bir hiç kimseler sürüsüne\" soruyorum. Ne düşünüyorsunuz? Oturma odamın bir duvarına kaplatdırdığım kiraz ağaçlarının hakim olduğu ve göl kenarında yüzen iki tane yelkenliye kaydırıyorum bakışlarımı. Şiirsel cevabı o manzarada bulma olasılığım daha fazla. Ya da bir tanış ihtiyacı duydum mu? diye kafa yordum kitabın satırları arasında. İşte o an tek hissettiğim içindeki öfkenin devşirip hislerimi ele geçirdiğine şahit olmaktan öte birşey değil. Gözlerimi kapatıp bir dağ gibi sarsılırken tekrar derin bir soluk daha alıyorum. Bir yumruk büyüklüğündeki kalp derler, bilmiş bilmiş. Ben de görmedim sadece gördüğümü sandım. Ben sevdim ben eridim sadece... Bir şehrin büründüğü tatlı sarhoşluğu duyumsarken ayılmaya başladığım anda nasılsa ayaklar altında çamura dönerken nasıl evrilecektim bilemiyorum."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/271737_dervisim-bir-sey-sorabilir-miyim.html", "text": "-Dervişim bir şey sorabilir miyim? Merak ediyorum eşiniz tarafından sevildiğinizi nasıl anlıyorsunuz? Ben sevilmediğimi anlıyorum. Bana bu konuda yardımcı olur musunuz? -Peki, öyle ise can dostum mesela ben eve gelirken, eşimin suratı asık olur yemeği hazırlamaz, ben hemen mutfağa koşarım, öylesine güzel bir yemek yaparım ki yiyen parmaklarını yer, lakin eşim yemez aç kalır sabaha kadar, kıvranır. Dinlersen anı ayrılık kapısını aralıyor sanki. Ben, buna izin verir miyim dostum. Ben eşimden uzak düşen kişi olarak, kendimi sanmadım hiç. Bendeki gönül kulağı, aşkın nuru onda yok, o birleşmeyi tenle bilir, ben gönülle bilirim. Tenle sarılmaya izin gerekirken, gönülde sevmek için kimseden izin almaya gerek yok. Ben kendimi veya o kendisini testiye doldursa, denize dökse ne kadar yer kaplar denizde? Bilen yok tartan yok. Rabbim kaldıracağım taşıyacağım kadar yük verdi bana. Lakin eşim Rabbimin verdiğinden başka yükleri yükledi kendisine. Ben aşkın sırrına ermek için ucu bucağı olmayan denizinde, okyanusunda yüzerken onunla umutla yüzdüm o korkuyla benden aşktan kaçtı. -Dervişim siz bu halde sevildiğinizi mi sanıyorsunuz? -Sevilmek ne demek? Aşk dururken aşkla olunması gerekirken, aşkla sevmeyen bunu düşünsün. Akıl mantık aşkla yan yana olmayınca sen şimdi bunu böyle sandın. Gönül yanmaya koşarken, akıl yanaşamaz yanaşmak istese de, yanmak akla göre değildir. Aşk her daim ümide götürürken, akıl bu yönde yanmakta kaçarak ümitsizliğe sevk eder bu nedenle aşk gelince aklı kovar yerinde. Aşkla olan yolundan dönmez, akılla giden bir süre sonra döner terk eder. Aşk kendi yaratanın Allah C. C. olduğunu bilir, yanlışa götürmez, yolda bırakmaz kendisiyle hakka yürüyeni yolda terk etmez. İçinde ne varsa olduğu gibi verir saklamaz. Ben aşkla olduktan, bunlarla hakla olduktan sonra sevilen kim sen karar ver. -Aklımla karar verirsem olmaz, ancak senin gibi gönlümle karar vermeliyim lakin ben buna da sahip değilim ki! -Öyle ise aşk kapını çalınca, gel kapımı çal, bana cevabını ver."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/271933_devreduzgunce.html", "text": "Kötülükle iyilik arası karakteristik özelliği yeryüzü hayatının en bilinen başlıca zıtlaşması ve çelişkisini gerçekliği tartışılmaz kendine denk yapısında barındırdığı; farkındalığı olan ve yetişkin insan içindir, kundak kucağından itibaren hayata duyduğu ilgiyi ve yaşamsal ihtiyaç bildirimlerini işaretler, mimikler, çığlıklar, hareketler ve içgüdülerle duyurup ortaya koyduğu reflekslerin yerini, etkin yaşayarak gözlemlediği kazanım ve deneyimlerle kendi kişiliğine doğru giderken bütün zıtlıkların ayraç çizgisinde birbirini tamamlayan dünyayı algılar; aynı zamanda da örtüşüp bağdaşmayan farklılıkları anlamlandırıp tanımlayan seçeneklerin aklını fikrini bilincini idrakını duyarlılığını iradesini ve zihin zeka kaydını gerçekleştirir. Çünkü hor bakışarak, kabaca, bilinç altındaki içgüdümlülüğün kibir kahır kapris cilve cazibe takıntı saplantı ahkam sergi sunum gösteriş azgınlık dengesizlik sapkınlık doyumsuzluk ve görgüsüzlüğünü barındıran bütün toplum ve İnsanlık seviyeli değer dengelerinden sapma göstergeli her büyütülüp yüceltilen ABARTI, gerçekte hem insanlığı, hem insan ilişkilerini hem de dünyayı ufalar, ezer, bozar, alçaltır, sarsar, tıkar, boğar, başkalaştırır, çölleştirir ve küçültür. Çünkü sevgiden saygıya, sağlıktan adalete, tarımdan ticarete, dilden dağarcığa, kültürden inana, ulaşımdan iletişime, edebiyattan sanata, eğitimden bilime, duygudan düşünceye, davranıştan duyarlılığa, liyakatten samimiyete, imardan insana... abartılarak yüceltilip büyütülen herşey, tapındığı aldanışları insanlıktan uzaklaştırıp büyüterek özel seçkin ve ayrıcalıklı kılınanlara sağladığı üstünlük, imtiyazcılığın geri dönüşümü, her zaman her şartta sonsuz felaketleri beraberinde getiren; artçıları çok kıyametleri çağıran; başına buyruk keyfiyeti İLAHLAŞTIRAN bozgun, yıkım, alçalış, küçülme ve intihar girişimciliğidir. Ordan, yani ilahlaştırılan şair yazar rejisör siyasetçi sanayici tarımcı filimci bilimci hukukçu mühendis mimar tarikatcı iletişimci eğitimci gıdacı butikçi siporcu balıkçı mapazacı süper hiper marketçi pazarcı isportacı reklamcı sunucu haberci toplulukları patron tanrı ünü ve ünvanıyla yüceltilip insanlık üstü şöhret makam merci servet saltanat ve mertebelere BÜYÜTÜLDÜĞÜ vade ve müddetlerden, gerçek hak hukuk beceri cesaret özgürlük özgüven emek paylaşım liyakat denge ve düzey değerlerinde sanat bilim edebiyat ilim inanç kültür irfan kişilik eğilim donanım ve karakteri doğup büyümediği gibi, miras ve milat tarihi dolanlarıyla tüm insanlık ölmeye devam edecektir. Her ilmek kendine düğüm, her cemre kendine bahar, her güzellik kendine çiçek, her örgü kendine nakışlanmış süslenmiş aşk idi ; dünyanın cümlesince hali günü vakti serveti nasibi nimeti hikmeti ve vadesine, saygın samimi ehli muhabbet sevdalısı olup bilen ve bilinen her şeye ve herkese."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/273166_peygamber-efendimizin-sairi.html", "text": "Hasan İbni Sabit, Medine'de doğdu. Efendimizden yedi veya sekiz sene önce dünyaya geldi. Hazrec kabilesinin Neccaroğulları'na mensuptur. Annesi Feria binti Halid'dir. Künyesi Ebu'l Velid, lakabı şair-i Resulullah'tır. Ebü'l-Hüsam ve Ebü'l-Mudarrib ünvanlarıyla da anılmıştır. O, cahiliye devrinde de meşhur şairlerdendi. Gassani hükümdarının sarayında kalırdı. Şiirleriyle devlet ricalini metheder ve bol bahşişler alırdı. Ukaz'da müsabakalara katılırdı. Lamiyye Kasidesi pek meşhurdur. Onun İslam'la şereflenmesi hicret yılına rastlar. O zaman 60 yaşlarında bulunuyordu. Hasan İbni Sabit müslüman olduktan sonra İki Cihan Güneşi Efendimizin yanından ayrılmadı. En güzel şiirlerini O'nun için yazdı. O'nun huzurunda müşriklerin şairlerine şiddetli cevaplar verdi. Cahiliye devrinin kokuşmuş değer yargılarını, soy sop saplantılarını dile getiren hicviyeler söyledi. Bu şiirler arap kabileleri arasında son derece etkili oldu. O, yaşlı ve bedenen çok zaif olduğu için bizzat savaşa katılamadı. Fakat müslümanları metheden, cihata teşvik eden onların kahramanlık duygularını coşturan şiirler yazarak cihattan geri kalmadı. İslami heyecanın uyanmasına çalıştı. O rakik kalpli, hasas yürekli idi. Bir gün arkadaşları ona: Bedir Gazasına katılamadığı için, cihat sevabına kavuşamadın diye bir söz söyledi. Buna çok üzüldü. Kendi kendine hayıflandı. Üzüntüsü yüzüne vurdu ve hali değişti. Resul-i Ekrem Efendimiz onun bu halini gördü ve: \"Hasan'ın sözleri düşmana ok darbesinden daha tesirlidir\" diye iltifatta bulundu. Fahr-i Kainat Efendimiz onun şahsına ve sanatına çok değer verirdi. Şiirlerini okuması için Mescid-i Nebevi'de ona bir minber yaptırdı. Hasan İbni Sabit orada İslamiyeti metheden şiirler okudu. Sözleriyle İslam düşmanlarını yerden yere vurdu. Hicviyeleri, müşrikler üzerinde şok tesirler yaptı. Rahmet Peygamberi Efendimiz ona hiciv şiir yazacağı zaman Hz. Ebu Bekir 'dan bilgi almasını ve ona danışmasını emretti. Birgün İslam düşmanlarının yüzkaralarını ortaya koyan bir şiir okudu. İki Cihan Güneşi Efendimiz onun keskin kılıç gibi sözlerinden duygulandı ve: \"Ey Hasan! Müşriklerin, kafirlerin yüzkaralarını ortaya koy. Cebrail seninledir. Ashabın silahla harb ettiği gibi sen de dil ile harb et\" buyurdu. Söz ve yazı ile cihat etme şerefine ilk kavuşanlardan oldu. \"Ya Rabbi! Onu Ruhul-kudüs ile teyid et\" diye dua etti. Hasan büyük bir aşk ve şevk içerisinde ayağa kalktı. Aynı vezin ve kafiyede uzunca bir şiir okudu. İslam'ın faziletini, ahlakını ve diğer dinlere olan üstünlüğünü gayet açık bir ifade ile açıkladı. Şairlerini hayran bıraktı. Hatta heyetin ileri gelenlerinden Akra İbni Habis kendisini tutamadı ve: \"Allah'a yemin ederim ki, bu zata, \"Muhammed aleyhisselama\" her zaman bizim bilmediğimiz bir yardım gelmektedir. O muhakkak muvaffak olacaktır. Herkese üstün gelecektir. Onun hatibi ve şairi bizimkinden üstündür. Sesleri de seslerimizden daha canlı ve gürdür\" diyerek hakikatı haykırdı. İki Cihan Güneşi Efendimize doğru yaklaştı ve kelime-i şehadet getirerek müslüman oldu. Onun İslam'la şereflendiğini gören heyettekiler hep birlikte İslam'a girdiler. Bunun üzerine Fahr-i Kainat Efendimiz hepsine birer hediye verdi. Esirlerini serbest bıraktı. O şiirlerinde ayet ve hadislerden ilham aldı. Hikmet ve darb-ı meseller şiirlerinde önemli yer tuttu. Hz. Ömer devrinde de bir kaç defa minbere çıkarak şiir okudu. Her ayıp ve kusurdan pak yaratıldınız. Hindistan, Mısır ve Tunus'da divanı basılan Hasan İbni Sabit 120 yaşlarında iken Medine-i Münevvere'de vefat etti. Cenab-ı Hak şefaatlarına nail eylesin bizleri. Amin."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/273902_ciglik-mavisi-1.html", "text": "Bunun sebebi yazı sitemizden silinmiş olabilir yada ulaşmaya çalıştığınız linkte sorun olabilir. 2008-2022 Edebiyat Evi | Eserlerin tüm hakları ve sorumluluğu eser sahiplerine aittir."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/274145_cemil-meric-buyuk-cilekes.html", "text": "Büyük düşünür. Son asrın yıldızlarından. Çağdaşları Sezai Karakoç ve Necip Fazıl gibi. Bir zincirin spon halkalarından bir ve en önemlilerinden. Bu Ülke'yi taçlandırdı. Umrandan aldığı devleti uygarlığa taşıyan zihniyeti sorguladı. Müstağrip aydını sarstı. Dağlardan yükselen büyük ses. Büyük çılgın. Ender raslanan dahilerden. Nesiri şiire gark etti. Müziksel bir nesrin örneğini verdi. Adeta yeni çağın Sinan Paşa'sı oldu. Jurnalleri alanında aşılamayan örnekleri teşkil etti. Okurlarına nesirden ve hatıralardan yarattığı o eşsiz şarabı sundu. Sıradan yazarların foyasını ortaya çıkardı. Büyük sanılanların ne kadar küçük olduğunun ölçütü oldu. Kültürden İrfana yükseltti küllerinden doğması beklenen İslam medeniyetini."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/274173_cahit-zarifoglu-ve-dolayisiyla.html", "text": "Bir zarif insan. Zarif ve nahif. Edebiyatımızın zarif ve naif bekçisi. Şiirimizin güzel rüzgarı. Bir güzel adam. Yedi güzel adamdan biri. Güzel insanlar iyi insanlar gerek bize. ''İyi insanlar iyi atlara binip gittiler'' dendi, ama o bunu kabul etmedi...\"Aramızda hala iyi insanlar var\" dedi. Aramızda hala güzel adamlar var. Bu yüzden kıyamete hala vakit var. Bir yıkılıştan sonra bir dirilişin ilk kıvılcımları Osmanlı İslam güneşinin batışından sonra yeniden doğuş. Bu doğuşun ilk örnekleri onlar; işaret çocukları. ve yedi güzel adam çıkar onların içerinden bir bir... Biz işaret çocukları onlarla yıkandık arındık. Biz yedi uyurlar onlarla uyandık. Onlarla dirildik. Zarifoğlu deyince aklıma İslam insanının yeniden doğuşu gelir. İlk adı Abdurrahman olan bir cihat eridir O. Onu ilk kez lise yıllarında elime geçen Edebiyat dergisinde gördüm. Bu dergi bana nasıl gelmişti. Edebiyat öğretmeni mi yoksa edebiyatla haşır neşir meslek dersleri öğretmeni mi vermişti, şimdi pek anımsayamıyorum. Üstad Necip Fazıl'ın Büyük Doğu külliyatıyla daha yeni tanışmış onları hasret ve hararetle adeta içerek okumuştum. Edebiyat benim için bir çeşni olmuştu. Hep garipsediğim ama anlamaya çalıştığım bir tavır. İçten gelen bir sezişle iyi niyetli olduklarına inanıyordum. Bu bir iz sürme idi. Üniversite yılarına dek sürdü. Üniversitede Sezai Karakoç ve Diriliş'i tanıdım. Beşir Atalay ve Nazif Gürdoğan'ın gözetiminde Edebiyat evleri... Burada bir gizli mektep vardı. Karakoç'un eserleri özümseniyor Edebiyat yayınları dağıtılıyordu. Yedi Güzel Adam. Bilmem kaç kez Ankara'ya gidecektim. Bir keresinde bu Yedi Güze Adam'a uğradım. Hangileriydi şimdi tam hatırlayamıyorum. Ama içlerinde Zarifoğlu vardı. Konuştuk neler anlattık daha doğrusu neler anlattılar şimdi tam hatırlayamıyorum: Namaz kıldık, beni imam yaptılar, seferi olduğum halde... Bu ahlak ve fazilet sahibi insanları tanımanın mutluluğu içinde döndüm. Sevinçliydim; işaret çocuklarının peşinden gidecektim. Daha çok okuyacak, daha çok çalışacaktım. Menzillere bu inanç ve aşkla varacaktım. Ülke buradan, tam bu noktadan çökertilmişti. İlim kültür ve sanat... Ulema ve Üdeba.. Ümera'nın tefessühü sonra."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/275346_politika.html", "text": "\"Politika nerede yapılır?\"diye sorulsa kimisi mecliste der, kimisi siyasi partilerin binalarında der oysa en iyi ve en güzel politika; eski ismi berber dükkanı, modern ismi kuaför ve eski ismi kahvehane modern ismi cafe olan yerlerde yapılır çünkü buralara eşin dostun gelebileceği gibi birbirini tanımayan her kesimden ve her görüşten insanların yollarının kesiştiği yerlerdir, sohbet edilmeye, çözüm üretilmeye ve dedikodu yapılmaya müsait mekanlardır. Düşünden edemiyor insan, berber, ücret tarifesini tam aynanın karşısına asmış çerçeve içerisinde,\"kimse traş ücretini sorup sinirimi bozmasın,\"demek istiyor galiba. O da zam yapmış, yapmasa şaşardım zaten adet haline geldi bu iş, nasıl olsa yılda iki sefer asgari ücrete zam geliyor ve diğer zamları tetikliyor doğal olarak. Yaşlısı da genci de keli de aynı ücreti ödüyor keşke \"adalet\" kelimesini tüm iş yerlerinin kapısından ziyade gönüllerin içine yazabilseydik..."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/275565_hayal-icinde.html", "text": "Bu öykü paralel bir evrende geçmektedir. Her ne kadar evrene dair bildiklerimiz kısıtlı olsa da biz öyle varsayalım. Paralel evren, sonlu ve sonsuz var olan olası evrenlerin hipotezsel bütünüdür. Ve bu evrenler var olan her şeyi kapsar. Örneğin insanların olmayıp hayvanların baskın bir tür olduğu ya da ağaçların hareket edip insanların kök saldığı bir evren var olabilir. Bu öykü ve geçtiği evren de varsayımdan ibarettir. Öykünün sonunda da anlaşılacağı gibi. Uçarak geldi bu gezegene ve gelirken birkaç asteroitte durmak zorunda kaldı. Çünkü kanatları uzay boşluğu için yapılmamıştı. Bu kelebek gezegeninden kaçmak zorunda kalmıştı. Artan nüfus ve azalan doğal kaynaklar gezegendeki yaşamı tehlikeye atmaya başlamış, çöküşün eşiğine getirmişti. Buradaki bilim insanları koloni kurmak için evrenin dört bir tarafına roketler yolluyordu. İçlerinde onar kişiden oluşan ekipler vardı. Kelebekler için kullandığım kişiler kelimesi her ne kadar bizim evrenimizde geçerli olmasa da bahsedilen öykü paralel bir evrende geçtiği için bu sözcüklere fazla takılmadan okuyup geçelim. Bu faaliyetler arttıkça gezegen daha da yaşanmaz hale geliyordu. Kelebek ilk gönderilen roketlerin birindeydi. Koloni kurmak için gittikleri gezegenin rotasından saparak bir solucan deliğinin yörüngesine girdiler. Her saniye biraz daha solucan deliğine çekilen rokette zaman daha yavaş akmaya başladı. Yörüngede geçirdikleri zamanı hesap edebilselerdi ayrıldıkları zamandan yüzlerce yıl ileride olduğunu görürlerdi. Çünkü zaman burada farklı işliyordu. Peki, solucan deliğinin diğer tarafındaki zaman ne olacaktı. Binlerce yıl ileri mi yoksa geri mi? İşte bunu solucan deliğinden çıktıklarında öğreneceklerdi. Sonunda roket solucan deliğine çekildiğinde bildikleri evrene veda etmek zorunda kaldılar. Deliğin diğer tarafından çıktıklarında ilk başta kendi evrenlerinin keşfedilmemiş bir tarafında olduğunu düşündüler. Çünkü ellerindeki yıldız haritaları hiç de buraya uymuyordu. Ama günler geçtikçe sadece hipotezden ibaret olan paralel evrenlerin varlığı kanıtlanmış oldu. Uzay boşluğunda rotasız bir şekilde hareket ederken birden bir asteroitin yörüngesine kapıldılar. Artık bir uydu gibi yörüngede dönerken yörüngedeki başka bir asteroit ile çarpıştılar. İşte o zaman kelebeklerden biri uzay boşluğuna savruldu. Üstünde uzaya dayanıklı giysiler olmasaydı bir dakika içinde ölmüş olacaktı. Uzay giysisi kelebeğin kanatlarını kullanabilmesine imkan sağlayan dayanıklı bir elementten yapılmıştı. Daha öncede bahsettiğimiz gibi giysiler uzaya dayanıklı olsa da kelebeğin kanatları değildi. Kelebek birkaç asteroitte durarak sonunda bir gezegene indi. Ama uzayda geçirdiği zaman boyunca nasıl ölmediği sorulabilir. Uzay giysisinin içinde kelebeğin yaşamsal fonksiyonlarını yavaşlatan bir kimyasal vardı. Uzay boşluğuna savrulduğunda devreye giren kimyasal gazlar kelebeğin fonksiyonlarını yavaşlatmış sadece hareket edebilmesi için kanatlarını kullanabilmesine imkan vermişti. Bu da uzay giysinin gücünün tükendiği an devreye girerek kelebeğin istemsiz bir şekilde hareket etmesini sağlıyordu. Otomatik bir pilotu andırsa da böyle demek doğru olmaz. Sadece verilen kimyasallar beynin uçma bölümünün bir kısmının hareket etmesine izin veriyordu. Yani hareket eden zaten kelebekti. Gezegenin bir atmosferi ve yıldızı vardı. Gezegene indikten birkaç dakika sonra kendisine gelerek uzay giysisinden çıktı. Etrafı araştırmak için kısa bir zamanı vardı. Çünkü aldığı kimyasal gazlar uzayda yaşamasına imkan verse de zararları hakkında pek de bir şey bilinmiyordu. Gücünün kesildiğini hissediyor ve bu anların yaşamının son zamanları olduğunu biliyordu. Yanında sadece bir tırtıl kapsülü vardı. Onu bir elma ağacının yaprağına bırakıp yere düştü. Artık ölmüştü. Yeni bir yaşam için çıktıkları bu yolculukta sadece bir kapsülü kurtarabildiler. O kapsülün içindeki tırtıl yaşama gözlerini açsa da aslında yalnızlığa açıyordu. Çünkü koca bir gezegende türünden sadece kendisi vardı. Birkaç gün sonra kapsülden çıkan tırtıl elma ağacının yapraklarını yemeye başladı. Her geçen gün biraz daha büyümeye ve değişmeye başladı. Bu değişimin verilen gazların bir sonucu olduğunu söyleyebiliriz. Tırtıl bir hafta sonra bir elma ağacının boyuna gelmişti. Tırtılın büyüdüğü alan elma canlılarının türlerinin devamını sağladıkları büyüme merkezleriydi. Elma canlıları büyüme merkezindeki davetsiz misafirin farkına vardıklarında artık çok geçti. Tırtıl biraz daha büyümüş ve elma ağaçlarını tek bir ağız hareketiyle yutacak büyüklüğe gelmişti. Elma canlılarının başkentinde bir kargaşa hakimdi. Bu yok edicinin portakal canlıları tarafından gönderildiği açıktı. Varoluştan beri hep bir ayrılık içinde olan bu tür sonunda savaş başlatmıştı. Elma canlıları ise bu çağrıya cevap vermeye hazırdı. İlk başta büyüme merkezindeki yok ediciyi öldürmeye çalıştılar. Ama bu girişimler başarısız oldu. Bu sefer de portakal canlılarının büyüme merkezine saldırmaya karar verdiler. Ve öldürücü gaz bombalarını ateşlediler. Portakal canlılarının büyüme merkezlerine büyük tahribatlar verdiler. Ne olduğunun farkında bile olamayan portakal canlıları da savaş hazırlıklarına başladı. Ve iki tür arasında büyük bir savaş başladı. Bu iki tür arasında binlerce yıldır devam eden bir ayrılık vardı. Ve bu ayrılığın temelini püskül ve kravat oluşturuyordu. Bizim evrenimiz için geçerli olan bu nesneler burada farklı bir anlam taşıyordu. Püskül elma, kravat ise portakal canlılarının kutsal saydıkları birer emanetti. Elma canlılarının kutsal merkezlerinde uzun dar bir koridor vardı ve koridorun tavanından püsküller sarkıyordu. Buradan geçerken bu püsküllerin onları kutsadıklarına inanıyorlardı. Aynı şey portakal canlılarında da vardı. Onlarda yere uzunca serilmiş kravatın üstünden yuvarlanarak ilerliyorlardı. Bu iki tür kutsal emanetlerin kendilerinin olmasını arzu ediyor ve bu uğurda her şeyi yapmayı göze alıyorlardı. Ayrılığın temel noktası işte buydu. Savaş devam ederken elma canlılarının büyüme merkezindeki tırtıl kozaya girmişti. Kimse bu durumun farkında değildi. Bütün dikkatler savaşa yöneltilmişti. Bu yıkıcı savaşın büyük sonuçları olacağı kesindi. Kaynaklar tükeniyor milyonar ölüyordu. Sonunda iki türün liderleri barış yapmaya karar verdiler. İşte o zaman bu savaşın çıkma noktasının kendileri olduğunu öğrendiler. Her iki türde savaş için birbirlerini suçluyordu. Sonunda elma canlılarının bahsettiği yok ediciyi görmeye gittiler. Ama büyüme merkezine vardıklarında büyük bir kabukla karşılaştılar. Tartışmalar tekrar başlamıştı ki birden koza yırtılmaya başladı. İçinden dev kanatlarıyla artık yok ediciye benzemeyen kelebek çıktı. Rengarenk kanatalarını açıp çırpmaya başladı. Herkes renklerin birbirinden ayrı ama bir o kadar da uyumlu halini büyülenmiş bir şekilde izliyorlardı. Kelebek sonunda havalandı ve gökyüzüne doğru uçmaya başladı. Ama gökyüzünde fazla uzun kalamadı. Önce kanat çırpmamaya başladı ardından düşüşe geçti. Tam olarak havalandığı noktanın biraz ilerisine portakal ve elma canlılarının üstüne düştü. Kelebeklerin yeni bir yaşam için çıktıkları bu yolculukları başka yaşamları yok eden bir sefere dönüştü. Bir el masaya uzandı. Tabaktaki elma ve portakallardan birer tane alarak çantasına attı. Masadaki kravatı alarak boynuna bağladı. Cam kavanozun içindeki küçük tırıla baktı ve cama birkaç kez tıklattı. Sonra odanın köşesindeki püskül oyuncağıyla oynayan kedisini okşadı. Saate bakıp evden çıktı."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/275598_bir-kucuk-prens-meselesi.html", "text": "O günkü görevimiz sadece keşif amaçlıydı. Belirlenen noktaların üzerinden uçup gerekli istihbaratı topladıktan sonra üsse geri dönecektik. Her şey güzel başlamıştı uçağımız sorunsuz bir şekilde havalanmış ilk gözlem noktasının üzerinden uçarken hiçbir sorunla karşılaşmamıştık. Uçağı kullanan en yakın dostum birinci sınıf bir pilottu. Ben ise arkada gözlem noktalarını inceleyip bilgi kaydetmekle sorumluydum. Çoktan ikinci gözlem noktasının da bilgilerini kaydetmiştim. Son olarak üçüncü noktayı da halledip üsse dönmeyi iple çekiyordum. Şunu söylemem gerek ki uçmayı asla sevmem. Tanrı, insanların uçmasını isteseydi onlara muhtemelen kanat verirdi. Son gözlem noktasına beş dakikalık mesafede düşman uçaklarıyla karşılaştık. Bizim uçağımız keşif amaçlı üretilmiş bir P-47 idi. Üzerinde hiçbir silah bulunmuyordu. Sadece herhangi bir tehlikeye karşı uçağın yan tarafına monte edilmiş otomatik bir tüfek vardı. Karşı da ise türünün son örnekleri jet avcı uçakları uçuyordu. Yani bugün bizim son günümüz olabilirdi. Ben öyle düşünüyordum. Gözlem noktasına ulaşmadan rotamızı değiştirip kaçmaya başladık. Kendimizi birden kedi fare oyununun içinde bulduk. Arkamızdan ateş ederek avcı uçakları yaklaşıyordu. Bize yetişip uçağımızı düşüreceklerdi. Çoktan soğukkanlılığımı kaybetmiştim. Son günümün havada olacağını hiç düşünmezdim çünkü söylediğim gibi uçmayı asla sevmem. Ama dostum atılan atışlardan kaçmayı başarıyordu. Bir ara başını hafifçe geriye atarak birazdan yapacağım şeyi hiç sevmeyeceksin dedi. Aklından ne geçtiğini tam o anda anladım çölün üstünde uçmayı planlıyordu. Avcı uçakları hızlı olmalarına karşın manevra kabiliyetleri o kadar gelişmiş değildi. Ama bizim uçağımız daha küçük ve manevra hassasiyeti iyiydi. Çölün içinde kum tepelerine doğru alçalmaya başladık. Peşimizdekiler ise biraz daha ateş ederek gözden yittiler. Kurtulmuştuk. Ama bir sorun vardı. Motorun bir parçası kırılmış ve bizi zorunlu iniş yapmaya mecbur bırakmıştı. Daha doğrusu uçağımız düşmüştü. Kendime geldiğimde uçağın içindeydim. Hala tek parçaydı. Pilot dostum ise baygındı. Uçaktan inip onun yanına gittim ve onu sarstım. Ama uyanmadı. Başını kaldırdığımda alnından akan kanı gördüm. Alnından akarak göğsüne kadar şeritler oluşturmuşu. Onu alıp uçağın gölge yerine yatırdım. Ve başını tedavi etmeye başladım. Sonra uçağı inceledim. Motor bozulmuştu ama tamir edilebilirdi. İlk gün güneş batıncaya kadar motorla uğraştım ve ara ara dostumun durumuna göz attım. Gece çok soğuk geçti. Sabaha karşı dostum biraz kendine gelir gibi oldu ama daha aymamıştı. İçinde bulunduğumuz durumu ona anlattım. Sabah ilk ışıkla birlikte uçağı tamir etmeye başladım. Güneş tam tepedeyken uçağa dokunmama izin vermiyordu. Sanki çöldeki her şey benim ve siz yabancılar onlara dokunamazsınız diyordu. Ve içme suyumuz çok azdı. İdareli kullanırsak ancak bize dört ya da beş gün yetirdi o da en iyi ihtimalle. İçme suyumuz tükenmek üzereydi ve ben hala uçağı tamir edememiştim. Dostum ise ara sıra kendine geliyor ve geri bayılıyordu. Bir sabah dostumun biri ile konuşmasına uyandım. Ne kadar sevindiğimi sizlere anlatamam. Öncelikle dostum iyileşmişti ve ikinci olarak bu çölde bizden başka biri daha vardı. Büyük bir sevinçle doğrulduğumda hüsrana kapıldım. Dostum uyanmıştı ama karşısında kimse yoktu. O kendi kendisiyle konuşuyordu. Beni fark edince, bak burada bizden başka biri daha var dedi. Benden bir koyun çizmemi istiyor. Bozuntuya vermeden peki çizdin mi? diye sordum. Çizdim ama bizimkisi çok seçici bir türlü beğenmiyor dedi. Her geçen gün dostum hayali arkadaşı hakkında bana yeni bilgiler veriyordu. Bir keresinde bana onun başka bir gezegenden geldiğini söyledi. Ve söylediğine göre gezegeni ev büyüklüğünde bir şeymiş. Her ne kadar bir gezegen ya da asteroitin ev büyüklüğünde olması imkansız gibi görünse de dostumun hayalinde oluyordu. Çölde geçirdiğimiz dördüncü gündü. Uçağı biraz tamir etmiş nerdeyse havalanacak duruma getirmiştim. Dostum artık kendine gelmişti ama ayağa kalkamıyor benle oturarak konuşuyordu. Görünürde hiçbir şey yoktu. Alnındaki yara kapanmış sadece hafif bir iz kalmıştı. Ve gözleri bana değişik gelmeye başlamıştı. Çünkü dostumun gözleri kahverengiydi ama gün geçtikçe yeşile dönüyordu. Motorun kırılan parçası için bir parça hazırlamış onu takmak için uğraşıyordum. Bu parçayı da takarsam uçak havalanmaya hazır hale gelecekti. Dostum uçağın sol tarafına sırt üstü dayanmış çölü izliyordu. Birden başı öne düştü ilk önce uyuduğu sandım. Ama hayır uyumamıştı. Çünkü benle konuşuyor adının Küçük Prens olduğunu öğrendiğim minik gezginin gülünü anlatıyordu. Gidip onu düzelttim ve konuşmamıza devam ettik. Çölün kavurucu sıcağına rağmen dostum buz gibiydi. Kan vücudundan çekilmiş damarları donmuş gibiydi. Çöl sıcak çok sıcaktı. Güneş olanca ihtişamıyla parlıyor günü adeta kavuruyordu. Buna rağmen dostum buz gibiydi. Dostumun yanına oturdum. Sırtımı uçağa dayadım. Sıcak, ısınan metalden geçip sırtımı yakmaya başladı. Gözüm kararıyor çöl gittikçe küçülüyordu. Birden karşımda onu gördüm altın sarısı saçlarıyla karşımda duruyor bana gülümsüyordu."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/275620_onlarin--hayati--siir.html", "text": "Ey benim dana oğlum o kafiyen tutmadı. Yaptığın eşekliği, bil ki anan yutmadı. Neyse, Cavit bakkala giderken arkadaş mutfağa yönelir ve düşünmeye başlar. Tabii ki şiir olarak düşünür. Of of ki of, of ki of, yine ağrıycak kalça. Dolaptan çıkarmalı hem patlıcan hem salça. Akşama şu gebeşe yapam imam bayıldı. Soğan pembe olmalı, bir iyice kavuram. Ülkenin güneyindeki bir evde bunlar yaşanırken kuzeyde de durum farksızdır. İkinci arkadaş da bir taraftan kızını okula göndermek için hazırlık yaparken, öteki taraftan evin kedisi Minnoşu beslemektedir. Pisi pisi gel pisi, var mı senin gibisi. Portakalı soydum/ Başucuma koydum/ Ben bir yalan uydurdum/ Duma duma dum. Sakın yalan söyleme o çok büyük ayıptır. Çocuk kapıdan çıkmadan önce de her zamanki tembihlerini yapar. Okulda koşma sakın, aman ha düşme sakın. Her teneffüs kantine koşup da şişme sakın. Sıra kocayı yolcu etmeye gelmiştir. E haliyle onu da yolcu ederken bir şeyler söylemek lazım. Pardesünü unutma yağmur olur yaş olur. Sen ne biçim memursun, insan bir tıraş olur. Adamcağız ''La havle vela kuvvete illa billahil aliyyül azim'' diyerek kapıya yönelmişken arkasından bir daha seslenir. İnsan bir kerecik de, der eşimi öpeyim. Adam ''Zıkkımın kökünü yap!'' Der ve çıkar. Bizim arkadaş başlar düşünmeye. Ay vallahi adamın gözleri de belerdi. Zıkkımın kökünü yapmak elbette ki onun için çocuk oyuncağıdır ama o an malzemeler aklına gelmez. Lakin tabii ki demokrasilerde çare tükenmez. Hemen telefonu eline alır ve güneydeki arkadaşı arar. ''Alo' yu bile şiirsiz demesi mümkün değildir. Ay çok fena kızdırdım, öfkeyle gitti halo. Sen nasılsın hayatım, önce diyeyim alo. Ah bir bilsen hayatım seni nasıl özledim. Zıkkım kökü yapacam, akşam bir güzel yesin. O sinirle kalmadı ne ilhamım ne esin. Güneyli önce bir kahkaha attı ve sonra zıkkımın kökü denen yemeğin malzemelerini saymaya başladı. Üzerine bir tutam ekecen ziftin peki. Sonra bir but, velakin mutlak olmalı kuzu. Üzerine ilave bir fiske davul tozu. Unutmadan söyleyim, iki baş kelle soğan. Rayihası için de dam üstünde saksağan. Kuzeyli anında belleğe kaydetti tüm malzeme ve pişirme yöntemini. Yemek meselesi hallolduğuna göre çok daha önemli diğer konulara geçilebilirdi artık. Doyururum böylece hem kızı hem herifi. Güneyli başladı düşünmeye ama tabii ki yine şiirsel düşünüyor. Kuzeyli cevabın geciktiğini görünce yapıştıdı hemen. Oysa Güneyli cevabı bulmuştu. Hemen o da karşılık verdi. Aşkın gözü kör değil kulakları sağırdır. Bütün erkek milleti hem kütük hem sığırdır. Erkek aşktan anlamaz, ister kadın evrilsin. Bana kalsa hepsinin boyu posu devrilsin. Kuzeyli de bu cevap üzerine gaza geldi ve saydırmaya başladı. Çok haklısın vallahi tüm erkekler yabani. Hepisinin de kıçında çıkmalı şark çibanı. Başkasına çok nazik, evde ise dayılar. Güneyli derin bir aaah çekti ki şiir dışında ağzından çıkan tek hece buydu. Lafı hemen Kuzeylinin ağzından alarak devam etti. Safiye de kim yahu. Hele söyle bakayım. Tanıyayım ki ona iki beyit sokayım. Aman boşver aldırma, sakın sen etme merak. O da öyle birisi, kel başa şimir tarak. Evet... Gördüğünüz gibi bu iki arkadaşım konuşurken de düşünürken de hep şiir okuyordu. İki arkadaş böyle tatlı tatlı şiirleşirken aynı anda her ikisinin çocukları da eve geldi ve aynı anda her ikisinin çocukları da aynı türküyü söyledi."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/275718_varsayimlar.html", "text": "Yolun kenarında ters bir şekilde duruyor. Buraya nasıl geldiği hakkında bir fikre sahip değiliz. Tek bildiğimiz orada duruyor olduğu. Kim tarafından ya da neden atıldığı ise bir muammadan ibaret. Sabit bir şekilde yerinde duruyor. Bu cismin durumunun ya da yerinin değişmesi için dışarıdan bir etken gerekiyor. Ve bu etken iki türlü şekilde olabilir. İlk olarak cisme doğru ilerleyen kişi yerde gördüğü bu dairesel cisme vurabilir. Canı sıkıldığı veya vurmak istediği için olabilir. Yol boyunca onu sürükleyebilir ya da bir vuruş veya birkaç vuruştan sonra bırakabilir. İkinci durumda kişi cismi görmeyip üstüne basabilir. Dairesel cismin şekli bozulabilir. Bu dairesel cismin bir şişe kapağı olduğunu söyleyelim. Hava oldukça güzel ama bunun kapağa bir faydası yok. Bu ifade anlatımı zenginleştirmek, okuyucuya bilgi vermek için kullanılmış bir cümle. Havanın iyi ya da kötü olması kapak için bir şey ifade etmez. O cansız bir varlık bir nesnedir. Bu demek değildir ki bu durum kapağı etkilemez. Örneğin havanın sıcak olduğu zaman kapak ısınabilir. Ya da yağmurlu bir gün olduğu için kapağın yeri değişebilir. Ama bu bizim ilk başta söylediğimiz duruma ters düşer. Onun için ifadeyi değiştirmek lazım. Cismin durumunun ya da yerinin değişmesi için dışarıdan bir etken gerekiyor ve bu etken her türlü şey olabilir. Böylelikle söylediğimiz ilk ifade ile çelişmemiş oluruz. Ama bu onu söylediğimiz gerçeğini değiştirmez. Şimdi kapağın yanından minik bedeniyle bir karınca geçmekte. Muhtemelen bunu daha önce de gördü. Ama yolun ortasında duran bu cismin ne olduğunu bilmiyor. Kapağın etrafında döndükten sonra içine bakmaya karar verdi. Şuan kapağın kenarında yürüyor. İçine girmeye daha karar vermedi. Kenardan birkaç adım atsa da geri çekilip duruyor. Sonunda inmeye karar vermişe benziyor. Artık kapağın içinde geziniyor. Acaba karınca burada ne aradığının ya da ne bulmak istediğini biliyor mu? Yoksa sadece yolda gördüğü bu cismi bir dürtüden dolayı mı merak etti? Bunu asla bilemeyeceğiz. Tıpkı kapağın buraya nasıl geldiği gibi. Kapağın buraya nasıl geldiğini gören olmuştur ama biz sadece tahmin edebiliriz. Gören kişi ya da kişiler çıkıp da böyle oldu derse o ayrı. Kapağı atan kişi susadığı için çantasından su şişesini çıkardı. Ya da çanta taşımadığı için şişe elindeydi. Her durumda da tek ortak yön var kapağı atan kişinin susaması. Su şişesinin kapağını açıp suyu içiyor ama kapağı yere düşürdü. Yer düştüğü için yüzünde bir hayıflanma ifadesi oluşuyor. Kapağı yerden kaldırmadı. Bütün suyu içtikten sonra şişeyi çöpe attı. Burada şu sorun olabilir. Şişeyi çöpe atan kişi kapağı neden atmadı. Belki temizlik takıntısı vardır ya da kaldırmak istemediği içindir. Dediğimiz gibi sadece tahmin ediyoruz. Farklı bir durum da olabilir. Örneğin ilk başta söylediğimiz birinci durum. Kapak zaten daha önceden yerdeydi. Ve kişi kapağı vurarak buraya sürükledi. Biz sadece kapağın buraya nasıl geldiğini tahmin ettiğimiz için daha önceden atılma durumuna girmeyeceğiz. Kapak yine tek başına çünkü karınca gitti. Muhtemelen hiçbir şekilde kedisinin ve yuvanın işine yaramayacağı bu cismi incelerken kaybettiği zamanı telafi etmek amacıyla gitmiştir. Kapağın nasıl atıldığını bilmediğimiz gibi ne zaman atıldığını da bilmiyoruz. Belki akşam atılmıştır. Ve günün ilk ışıkları kapağın üstündeki çiy taneleri buharlaştırıp gökyüzüne yollamıştır. Burada kullanılan atılmak kelimesi de yanlış kullanılmış oldu. Çünkü kapağın atıldığı veya düşürüldüğünü bilmiyoruz. Zira atılma ve düşürülme eylemleri farklıdır. Birinde kasıtlı bir yapılma durumu varken diğerinde istemsiz bir olay gerçekleşir. Tüm bunlar varsayımdan ibaret olunca kelime seçimlerini de açıklamamız gerekiyor. Ya da tüm seçimleri bırakıp varsayımlar üzerinden ilerleyebiliriz."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/275961_sitede-herkeste-yorum-yazmama-sikintisi-var.html", "text": "Kimse kimseye yorum yazmaz oldu. Veya yazılsa bile bir iki cümlelik nezaket sözlerinden öteye geçmiyor. Bence bu durum site yazar ve şairlerinin üretkenliğini son derece etkiliyor. Bir şair veya yazar düşününüz ki saatlarca çalışmış, emek harcamış, kafa yormuş kendisine göre bir şiir veya nesir oluşturmuş. Elbette ki bu kardeşimizin okuyucularından, takipçilerinden bir taktir veya taltif beklemesi en doğal hakkıdır. Nasıl ki bütün güç ve kuvvetini harcayarak bir rekora imza atan sporcunun bu gayret ve başarısı mükafaatsız bırakıldığında o sporcu moralmen çökerse bir şair de okuyucuları tarafından bir taktir görmezse o da çöker. Artık eline kağıt kalem almak istemez. Öyle ya niçin alsın ki? Nasıl olsa herkes ilgisiz. Kimse başarısını görmek istemiyor. Veya hataları, eksikleri varsa onları izale edecek hiç bir yazı yazılmıyor. Yorum yapılmıyor. Öyle ise o şair veya yazar aptal veya geri zekalı mıdır ki kendisini paralasın da yeni yeni eserler kaleme alsın. \"Milletin aptalı ben miyim ? Her yazıya yorum yetiştireceğim diye kendimi parçalıyorum millet kılını kıpırtatmıyor. Benden bu kadar \"der peseder. Oysa ki yorum yazmak, en baştan o yazının veya şiirin okunduğuna dair en büyük kanıttır. Eser sahibine bir kıymet vermektir. Eserini ve o eseri meydana getirirken göstermiş olduğu gayreti takdir etmektir. Ya eserin teknik yönüne ya da mana yönüne. Ya okuyucunun atalet ve tembelliğini veya teknik ve mana konularında bilgi sahibi olmadığını. Bazan öyle güzel konular işlenir ki okuyucunun o konuya kayıtsız kalması mümkün değildir. Saatlarca, günlerce yazılsa konu yine kapanmaz. Böyle durumda nasıl kayıtsız kalınıyor benim aklım almıyor. Bırakınız şiire yorum yazmayı bazan yazılan yoruma bile sayfalarca cevap yazmak gerekebiliyor. Editörlerim müstesna çünkü onlar her şiire yorum yazmak zorundalar. Öyle olunca da işleri çok zor oluyor. Fakat öyle arkadaşlarımız var ki yazılan yoruma dahi cevap yazmıyorlar. İnsanın çok acil ve müşkil durumu olabilir. O durumlar müstesna. Yoruma cevap yazmamayı asla kabul edemem. Belki yaz sıcakları bir mazeret olabilir. Ama bu sıcaklar da geçicidir. İnşaallah bu sıcaklara bağlı olarak sitedeki bu atalet de geçici olur. Bütün temennim bu yöndedir. Bu yazımla hiçbir arkadaşımı hedef almış değilim. Kırıcı olmak istemedim. Sadece bir eksikliğe parmak basarak siteyi biraz daha canlandırmak istedim. Umarım değerli arkadaşlarım beni mazur görürler. Herkese bol paylaşımlı, bol yorumlu günler dilerim."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/275985_yasli-adam-ve-ati.html", "text": "Ay ışığının aydınlattığı patikada yaşlı bir adam ile atı güçlükle yol alıyordu. Saatlerdir yolda olan yaşlı adam dar olan karla kaplı patikada hırıltıyla aldığı nefesi verdikçe daha yüksek hırıltıyla tekrar nefes alıyordu. Atın da yaşlı adamdan farkı yoktu. Aynı sahibi gibi oda yeterince yaşlanmış, çökmüştü. Yaz ve güzün sürülerin çayıra giderken ezdiği bu patika, pek geniş sayılmazdı. Yaşlı adam tepedeki bu patikayı aşınca on dakikaya kalmaz evde olacağını biliyordu. Yaşlı adam kasabadan dönüyordu. Sabah evden günün ağarmasıyla çıkmış, karısına akşama doğru evde olacağını merak etmemesini söylemişti. Kasabadan aldığı erzakları kır atına yüklemiş, yola düşmüştü. Ne var ki yolda at yükü birkaç kere devirmiş yaşlı adam yükü tekrar yapmak için nerdeyse iki saatini harcamıştı. Bir yandan söyleniyor, bir yandan sevgi sözcükleriyle atını methediyordu. Yaşlı adam atını daha küçük bir tayken almış onu yetiştirmiş, büyütmüştü. At çok geçmeden herkesin diline düşmüş civar köyler bile attan bahsetmeye başlamıştı. Tepeli köyünden filancanın kır atı yok mu ne yamanmış arkadaş iki atın yükünü tek başına çekiyor. Bu sözlerden önce at daha tayken yine herkesin diline düşmüştü. Yaşlı adam atı alıp, gelip, ağıla bağlamış. Ama at bağlı düğümü çözerek, ağıldan kaçıp, eski evine karşı köye kaçmış. Yaşlı adam atı göremeyince soluğu karşı köyde almış. Bakmış ki at orada tekrar alıp eve getirmiş. Bu sefer düğümü çok sıkı bağlayıp, ağılın kapısını kapatmış. Birkaç gün yerinde duran at bir gece ağılın kapısını kırarak tekrar karşı köye kaçmış. Yaşlı adam sabah uyandığında ağılın kapısını kırık görünce atın peşine düşmüş. Adam karşı köye varınca at başka köye varıp kişnemeye başlamış. Adam soluğu öbür köyde alınca at bu sefer köye dönmüş köyün içini birbirine katmaya başlamış. Bu olaylar aylarca devam etmiş köyde huzur bırakmamış. Adam atın peşinde dolanıp durmuş. Bu attan çekeceğin var aldığın adama götür de başka at al demişler. Ama yaşlı adam kimseyi dinlemeyip sonunda atı evine alıştırmış. Yaşlı adamın hırıltılı nefes alıp verişi atın kalın bacakları ve iri cüssesiyle ezdiği karların sesi dingin bir sükuneti bozuyordu. Son bir gayretle tepeyi aşmaya çalışan at birden irkilerek geri tepince öndeki yaşlı adam sırt üstü kara düştü. Zorla ayağa kalkmayı başaran yaşlı adam atın neden ürktüğünü görmek için etrafına bakındı. Ne kadar baksa da bir şey göremedi. Atın yularını tekrar eline alıp yürümesi için çekse de at yerinden kımıldamadı. Atı birkaç kere zorladı ama at hareket etmedi. Yaşlı adam bu işe bir anlam veremese de atın yorulduğunu birkaç dakika dinlenmesi gerektiği çıkarımında bulundu. Her ne olduysa at bir kez daha ürktü ve geri dönmeye çalışarak sağa sola dönmeye başladı. At ne tarafına dönerse dönsün üstündeki yükler çalı dallarına takılıp atın dönmesini engelliyordu. At kişneyerek geceyi adeta yırttı. Yaşlı adam önüne baktığında karşısında kurdu görünce istemeden de olsa birkaç adım geriledi. Kışları yemek bulmakta zorluk çeken kurtların köylere ve kasabalara indiğini biliyordu. Ama ilk defa kendi gözleriyle şahit olduğu bu olaya inanamıyordu. Geride at tepiniyor, kişniyor, kurdu korkutmaya çalışıyordu. Yaşlı adam elindeki uzun değneği kurda karşı kaldırarak, kendini savunmaya hazırlandı. Birkaç defa yerinde dönen kurt dişlerini çıkararak, hızla ileri atıldı. Yaşlı adam sopayı sallayarak ileri atılan kurda vurdu. Sersemleyen kurt kara yığıldı. Ayağa kalkan kurt üst dudağını kaldırarak sivri dişlerini göstermeye başladı. Kurt birden patikadan çıkarak çalıların arasına girdi. Etrafa bakan yaşlı adam kurdun ne yapacağını anlasa da kurt çoktan atın arkasından saldırdı. Dişlerini atın bedenine gömünce at can havliyle tepinmeye başladı. Üstündeki yükleri devirdi. Kurdu ısırma umuduyla başını geri atmaya çalıştı. Ne kadar denese de kurt dişlerini çekmiyor daha kuvvetle ısırıyordu. Atın arkasına geçen yaşlı adam yirmi altı yıllık yoldaşını kurtarma umuduyla kurda vurmaya başladı. Atı bırakan kurt bu sefer yaşlı adamın koluna saldırdı. Kolunu kaptıran yaşlı adam kolunu kurtarma umuduyla diğer eliyle kurdun boğazını sıkmaya başladı. Boğazını kaptıran kurt yaşlı adamın kolunu bıraktı. Kurt kolunu bırakınca yaşlı adam iki eli ile birlikte kurdu boğmaya devam etti. Bir süre sonra cansız bedeni karların üstüne attı. Kır atın sesini duyan yaşlı adamın karısı, köydeki diğer evlere giderek tepenin ardında kır atın kişnediğini bir şeyler olduğunu anlattı. Köyün delikanlıları ellerine aldıkları fenerlerle silahlarla yolu tuttular. Tepe varınca gördükleri manzara karşısında şok olan delikanlılar birkaç saniye durakladılar. İçlerinden şoku atlatan biri hemen yaşlı adamın kolunu üstünden yırttığı bez parçasıyla sarmaya başladı. Diğerlerinin yardımıyla yaşlı adam sırtlayarak tepeden aşağı hızlı adımlarla yürümeye başladı. Geride kalanlar ise yaşlı adımın atı ve yüklerle yola düştüler."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/276079_ailem-ve-ben-5-hatice-ninem-nami-diger-babaannem.html", "text": "KANGALA sülalesinden. 3. Kız kardeş ve 3 erkek kardeşin en büyüğü. Yoksulluk yüzünden geç evlendirilmiş. Hoca sülalesine gelin gitmiş, yırtıcı çalışkan bir kadın. Damat adayı Topal Ahmet Hoca'nın gönderdiği portakallar eve varmadan kurnaz öğrenci kayınbirader tarafından yenip bitirilir, iki tarafın da bundan haberi olmaz. Kocasına bir çok çocuk verir. Çocuk vermekle kalmaz onun evini, tarlasını çekip çevirir, ahırına bakar. Ayran yapıp yağını biriktirerek yerler satın alır, torunlarını bile abat eder. Hayatında rahata yer yoktur. Büyük oğlu Harun sesiyle başlar gün onun evinde. En büyük dayanağı odur. Evi onunla çekip çevirir. Tarlaları sürer ilkel usullerle, ekip biçer. Çapa yaparlar, kesip biçerler. Mısırını, buğdayını, fasulyesini yapar. Kocasını beceriksizlikle suçlar sürekli. Ona hiç değer vermez, hep onu aşağılar, ulu orta tahkir eder. Buğdayı değirmene gönderir büyük oğluyla öğüttürür. Un yaptırır. Undan evin ekmeğini yoğurur. Ocakta pişirir. Kocası imamlık yapar öteki köylerde, eve pek az gelir. Kente göçmüşlerdir, yerlerini yurtlarını satıp az bir bahayla. Kentte de köy hayatı sürdürürler. Zaten satın aldıkları tarlalar da köyle kent arasında, köyden çok kente yakındır. Hallerini değiştirmezler. Bir ahşap evden başka bir ahşap eve geçmişlerdir yalnız. Su orada da sokakta akar, burada da. Elektrik orada yoktu zaten, buraya gelme ihtimali vardır en azından. Onun bunlarla bir alışverişi yoktur. Kocasının arazinin birini satıp parayı zayi etmesini hiç hazmedememiştir ama dillendirmez. Bu işi büyük oğluna havale etmiştir sanki. Kocasının beceriksizliği yanında dağınıklığından hep şikayet eder durur. 4 erkek, 3 kız çocuk doğurduktan sonra kocasına kadınlık etmemiştir. Kocası dul bir kadınla nikahlanıp hacca gitme isteğini açıklayınca feveran etmiştir. Karı koca arasındaki mahrem ilişkiyi kast ederek ' o işi yapa yapa mı Kabe'ye gideceksiniz' diyerek tepkisini ortaya koymuş ve bu evliliğe mani olmuştur. Çok az yer, hemen hemen hiç elbisesine bakmaz. Allah'ın günü tarla ve inek peşinde çalışır durur. Yırtıcıdır. Sırtında kendi ağırlığının birkaç katı fazla yük taşır. Büyük kızını ve onun çocuklarını çok sever ve bunu belli etmekten çekinmez. Büyük oğlunun en büyük oğlu dışında diğer çocuklarını pek sevmez. Ama yine de onların evine oturmaya gider. Aralarının pek şeker renk olan gelini o gelince sessizce - pek yakın sayılabilecek yerde olan annesinin evine- kaçarcasına gider. Onun orda olmasından hoşlanmadığı anlamına gelir. Gelin de onun evine pek gitmez. Evi büyük evdir. Akşamları orada toplanılır. Çaylar içilir, yemekler yenir. O bundan şikayet etmez. Para biriktirir, öldüğünde sandığından tedavülden kalkmış paralar çıkmıştır. Amcamın kendisi için aldığı kuşbaşı etleri pişirip yediği bile şüphelidir. Yaşamıyor gibidir. Kimsenin dedikodusunu yapmaz. Yüzü hiç gülmez. Zayıf esmer bir kadındır. Kocasıyla beraber bir yere gittiği görülmemiştir. Hoş gezmek için bir yere gittiği de vaki değildir. Tarlalarından başka yer bilmez. Düğün bayramı yoktur. Kendi sokağı ve tarlanın yolundan başka çalı çırpı odun topladığı Tavşantepe denilen bir küçük tepeyi bilir. Komşuların evine gittiği, iki kelam ettiği vaki değildir. Köyde eltisiyle ettiği kavga pek meşhurdur. Bu yüzdendir ki kimseyle ihtilat etmez. Kapısının önünde ve önü oğullarının yaptığı binayla kapanmış balkonlarında oturur bazen. Namazı niyazı dışında evindedir. Hep bir şeylerle meşguldür. Gelinlerin işine karışmaz. Erken yatar erken kalkar. Yoğurdu kendi yapar, ineği kendi sağar, hatta yayığı da kendisi vurur. Lahana yapar, turşu kavurur. Kış turşusunu o kurar koca küplere. Büyük kızı kanser olunca üzülmüş ama üzüntüsünü belli etmemiştir. Ölünce kendi akrabası 20 yaş küçük yeğeniyle evlendirmiştir damadını, çocukları yetimlik çekmesin diye. Mirası bir imzayla erkek kardeşlerine bağışlamıştır. Barsak düğümlenmesinden ölmüş, dedemi yalnız bırakmıştır."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/276180_laz-oglu-onbasi-zafer-ve-sahanda-tereyagli-yumurta-fasli.html", "text": "- Murat Çavuş, sevilduğunu bil daaa! Aramiza asker ocağunda başka kımseyu almayuz ama sen de bızdensun, harbi delıkanlu arkadaşsun, demişti. Ekmeğimizi tereyağına bandıra bandıra büyük bir iştahla yedik. Yemeğimizi bitiremeden, daha keyif çayımızı içemeden nöbetçi komutanın postasına yakalandık. Aniden yemekhaneye girip ışıkları yaktı ve bizlere burada ne yaptığımızı sordu. Posta, komşu bölükten Adanalı bir onbaşıydı. Zaman zaman da selamlaşırdık. Ben de durumu izah edip bizi idare etmesini söyledim. \"Peki\" deyip gitti fakat beş dakika sonra geri dönüp yanında getirdiği kalemle bir kağıda tek tek isimlerimizi yazdı ve nöbetçi subaya vereceğini söyledi. Önce şaka yaptığını sanmıştım, alt tarafı yemek yiyip çay içmiştik, isimlerimizi vermez diyordum, gidip ispiyon etmiş bizi. Zafer'in iki laz arkadaşı o gece misafirimiz olduğu için onların da zarar görmesini istemedik ve suçu Zafer ile birlikte üzerimize aldık. Hakkımızda disiplin cezası uygulandı. Suçumuz : 'Emirlere ve talimatlara aykırı şekilde hareket ederek devletin elektriğini özel işimizde kullanmak.' idi. Önce yedi gün olarak belirlenen cezamız, askerdeki başarılarımız nedeniyle bölük komutanımızca üç güne indirildi. Onbaşı Zafer, Rize-İyidere'li olduğu için çok iyi silah kullanırdı ve bölükte atış birincisiydi. İşin enteresan tarafı ben de bölüğün en başarılı örnek çavuşu seçilmiştim ve koridordaki duvarda çerçeve içinde ikimizin de fotoğrafı asılmıştı. Silah bana her zaman soğuk gelmiştir. Elime alınca ürperirdim. Zafer için ise su içmek, yemek yemek kadar doğaldı. Bir defasında bana silah kullanmanın püf noktalarını da öğretmişti. - Bak, coreymisun uşağum, ha buna 'cez' derler. Ha bu 'cöz' ha bu da arpacuktur. İyice yaslayacaksun silahi omzina. Ha burdan cöreceksun hedefi, tutacaksun nefesuni basacaksun tetuğe. Ahaaa, bu kadar basittur. Şimdi sıra sendedur, yap bakayum deduklerumi. Yapardım yapmasına da onun kadar marifetli değildim, hatta bir defasında denetimlerde zamana karşı atış yaptığımız için heyecanla şarjörü tersinden takmıştım da, kör olasıca şarjör sıkışmış ve bunu gören bölük komutanımız, sol böğrüme hızlıca bir kaç tane tekme atmıştı. O tekmeleri yiyince gözüm kararmış, başım dönmüş, nefesim kesildi sanmıştım. Sonradan düşündüm de hak verdim. Bunun anlamı 'savaş çıksa, öldün!' demekti. Bir defasında da tabancayla elli metre uzaktaki hedef tahtasına atış yaparken bölük komutanımızın atış komutundan önce bir anda nasıl olduysa dalgınlıkla tetiğe basmıştım. Komutanımız tam önümdeydi, silahın namlusu yere doğru eğik olmasa facia olabilirdi, çok ucuz kurtulmuştum. - Buradaki disko nasıl bir yer ki? Ne yapılır orada? Sivilde üç beş kere gitmiştim, çok da gürültülüydü müzik, dedim gülerek. - Ula Murat Çavuş amma da safsun, ciddu mi diyesun, bilmeysun öyle mi buradaki diskonun anlaminu. Burasi askeru cezaevu gibu bir yer. Oyle boşuna umitlanma oğlum orada kari, kız bulunmaz, dans etmeye citmuyoruz daaa! demişti. Diskoda üç gün Zafer'le aynı koğuşta yattık. Birlikte yerleri süpürdük, paspas çektik, yatakları düzelttik, bulaşıkları yıkadık, mıntıka temizliği yaptık. Sigaramız azalınca aynı sigarayı bir o, bir ben ortaklaşa içtik. Hatta bana iş yaptırmak istemezdi. - Sen bizum çavuşumizsun. Senun yerune ha pen yaparum. Hem burdaki uşaklar ne güne durayu daa! demişti. - Olmaz öyle şey! Anca beraber, kanca beraber. Bak omzuma! Rütbe falan kalmadı. Sende de kalmadı, bende de kalmadı. Yahu Zafer, biz yanlışlıkla film setine falan mı geldik ki? Biz hakikatten burada neyiz ki? Disko denilen cezaevinde koğuşlardaki yataklarda oturmak yasaktı. Koğuşta bir tane iskemle var, başka da yok. Sırayla o iskemlede beşer onar dakika oturuyorduk. Koğuşta bizden başka üç, beş kişi daha vardı. Bütün gün ayaktaydık ve çömelerek dinleniyorduk. Demir bir kapısı vardı koğuşun. Tuvalet ihtiyacımız olduğunda demir kapıyı yumruklayıp askeri gardiyandan izin isteyip koridordaki tuvaleti kullanıyorduk. Sigara molaları çok kısıtlıydı, adeta zamanla yarışıyorduk. Zafer karadenizli olduğu için biraz dik kafalıydı ve o da benim gibi haksızlığa gelemiyordu. Burada mecburen susmak ve bazı şeyleri yutmak zorundaydık. Hani verseler o gardiyanları Zafer'in eline, anında yere devirirdi ikisini de. İkide bir küfür ediyorlardı çünkü. Yok tuvalet ihtiyacı için şimdi zamanı mıymış, yok niye yatağın üstüne oturmuşuz, yok sigara içmenin zamanı değilmiş falan, filan. - Gözümü bir kapatsam, bir açsam Ankara'da olsam. - Ceza verilen askerlerin siz olduğunu bilmiyordum. Sonradan öğrendim, çok da üzüldüm. İkiniz de temiz, efendi, saygılı askerlersiniz. Keşke o gece veya ertesi sabah bana gelseydiniz hakkınızda işlem yapmazdım. Asker isim listesini getirince ben de işlem yaptım. Keşke çağırsaydım, sizi sima olarak şahsen tanıyorum ama adlarınızı bilmiyordum. Oldu bir defa, kusura bakmayın arkadaşlar, deyip gönlümüzü almıştı. - Doğru söyle bana Murat Çavuş, sana ceza verdim diye bana kızgın mısın? diye sormuştu. Ben sessiz kalınca da sözlerine şöyle devam etmişti: - Kızgınsın, kızgınsın. Şimdi sen Ankara'ya gideceksin, askerliğin bitti, ama benim askerliğim devam edecek. Benim yerime Kızılay'da ekmek arası döner yer misin? Benim de canım döner çekti, demiş, gülüşmüştük. - Komutanım, size kızmak mı? Asla! Siz görevinizi yaptınız. Disiplini uyguladınız. O cezayı hak etmiştim. Çünkü asker arkadaşlara örnek olmam gerekiyordu. Canımız çekince ilk ve son kez sucuklu yumurta yapalım demiştik, ama afiyetle yiyemedik. Söz komutanım, Ankara'ya gittiğimde sizin yerinize döner de yiyeceğim, ayran da içeceğim, demiştim. Sarılıp, vedalaştık. Bana sağ olsun yedi gün yol izni vermişti. Bir nevi ödüldü bu bana. O güne kadar hiç kimseye bu kadar çok yol izni verilmemişti. - Uyyy, Murat çavuşum gelmiş, neydeysun daaa! Ha bugün bağa nöbet var midur? Saat kaçtadur daaa! Hele bi sigara vereyum sana, kendine gel daaa! sözleri de... Şimdi ne zaman aklıma Laz oğlu Zafer Onbaşı gelse, peşinden de sucuklu yumurta gelir. İkisini de düşündükçe içim yanar. Zafer meslek olarak uzun yol şoförlüğü yapardı. Bayramlarda seyranlarda birbirimizi arar, askerlik günlerini ve özellikle de o sucuklu yumurta faslını kahkahalar atarak yad ederdik. En son görüştüğümüzde bana, kendi bahçelerinden topladıkları özel çaydan gönderecekti. Kargoyla daha önce adresime göndermişti. Beni Rize'ye davet ettiğinde, - Atla uçağa gel daaa! Senu misafir edeyum, demişti. - Ben, Zafer Çelik'in asker arkadaşıyım. Kendisine telefonla bir türlü ulaşamıyorum. Telefon numarasını değiştirmiş olmalı. Nerede kendisi? Biliyor musunuz telefonunu? dedim. - Zafer'e ulaşamayız, dedi üzgün bir ses tonuyla. - Uzun yola mı gitti yoksa? Not alın, gelince ulaşırsınız. Beni arar o zaman, dedim. - Bilmiyorsunuz demek ki siz, dedi. - Neyi bilmiyorum? dedim merak içinde. - Nasıl söylesem bilmem ki? dedi. - Ne oldu, Zafer'e bir şey mi oldu yoksa? dedim. - Zafer öldü... dedi. - Yok, şaka olmalı, Zafer sensin. Sesini değiştirme uşağum. Böyle şakalar da yapma bana, dedim. Karşımdaki ses doğru söylüyordu. Onbaşı Zafer Çelik, kardeşiyle birlikte trafik kazası geçirmiş ve ikisi de vefat etmişti. Bunları duyduğumda sanki başımdan kaynar sular döküldü, içim yandı. Telefonda konuşamadım bile. - Kaza nasıl oldu? diye sorabildim sadece. Yıllardır içim hep yanar benim. Genç yaşta kardeşiyle birlikte trafik kazasında ölen Zafer, son oyununu Azrail'e karşı oynamıştı. Telefonlarda kendisini hep uyarırdım. - Aman Zaferi'm dikkat et, hızlı gitme yollarda, derdim. Bilirdim çünkü huyunu. Hızlı yaşardı, hızlı da öldü genç yaşta. - Ula sen pu oyinu bileymiydun daha once? demişti. - Zafer, ben Ankaralı'yım, kapı gıcırtısına oynarız biz. Senden gördüm, öğrendim horon oynamasını. Hep gülüşürdük onunla. Hep mutlu, hep güleç, hep cesurdu. O benim can arkadaşımdı. Ardında gözü yaşlı sevenlerini ve iki yetim çocuk bıraktı. Allah gani gani rahmet etsin. 29/09/2009 -Trabzon'un Arsin ilçesindeki trafik kazasında hayatını kaybeden kardeşler Rize'de toprağa verildi. Alınan bilgiye göre, ilçenin Yeşilyalı beldesinin Yanbolu mevkisinde, Rize'den Trabzon'a giden Zafer Çelik (32) yönetimindeki 34 Z 1850 plakalı otomobilin devrilerek karşı şeride geçmesi sonucu ölen Zafer Çelik ile kardeşi Ensar Çelik (30) için Rize'nin İyidere ilçesine bağlı Büyükçiftlik köyü Merkez Camisi'nde cenaze töreni düzenlendi. Törene, Çelik ailesi ile vatandaşlar katıldı. Çelik kardeşlerin cenazeleri, kılınan cenaze namazının ardından aile mezarlığında toprağa verildi. AA muhabirinin edindiği bilgiye göre, Ensar Çelik'in bir yıldır kan kanseri tedavisi gördüğü, Zafer Çelik'in kardeşine kendi kemik iliğinden vermek istediği, ancak uyum sağlayamadığı için naklin yapılamadığı öğrenildi. Uygun ilik arayışları süren Ensar Çelik ile ağabeyinin, kaza günü, Ensar Çelik'in dermoid kist rahatsızlığı nedeniyle muayene için Karadeniz Teknik Üniversitesi Farabi Hastanesi'ne gittikleri bildirildi. Ensar Çelik'in bir, ağabeyi Zafer Çelik'in ise iki çocuk babası olduğu belirtildi."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/276193_tatli-dilli-papagan.html", "text": "Bir varmış başka hiçbir şey yokmuş. Allah her şeyi yaratmış yaratılışını güzel yapmış. Güzel söz söyleyenleri de çok ama çok sevmiş. Evvel zaman içinde, zaman zaman içinde, bir tatlı dilli papağan da bizim masalın içindeymiş. Tatlı Dilli papağanın kanatları rengarenkmiş. Görenler ona hayran olup, onu çok beğeniyormuş. Ama bu papağan masal ormanında daha çok tatlı dilinden, arkadaşlarına karşı güzel söz söylemesinden dolayı seviliyormuş. Bir canlının kalbi sevgiyle dolunca dili güzel sözler söylermiş. Yine bir gün Tatlı Dilli masal ormanında bir ağaçtan bir ağaca uçuyormuş. Sevgi dolu sesiyle bir şarkı söylüyormuş. O sırada şakacı şempanze muz ağacının üstündeymiş. Onu görünce kuyruğuyla dala tutunarak sarkmış. Başı aşağı sarkmış şekilde papağana seslenmiş. Şakacı ani bir hareketle doğrulmuş. Dalın üstüne oturmuş. Daha söze başlayacakmış ki bir serçenin sesiyle irkilmiş. Şakacı yaptığın şey hiç de doğru bir davranış değil. Bir arkadaşımızla burnundan dolayı alay etmeni beğenmedim. Biz masal ormanı sakinleri birbirimizi sevmek için söz verdik. Sevmek ise birbirimizi incitmemektir. Demiş. Şakacı, serçenin bu sözlerine alınmış. Kendini tutamayarak onunla da alay etmeye başlamış. Tatlı Dilli, arkadaşları arasındaki bu söz sataşmasından rahatsız olmuş. Tartışmanın büyümemesini istemiyormuş. Bunun için araya girmesi gerektiğini anlamış. Daha Tatlı Dilli sözünü bitirmemişti ki şakacı söze girmiş. Bak gördün mü küçük! Tatlı Dilli yaptığının doğru olmadığını söylüyor. Seni ilgilendirmeyen işlere karışma! diyerek serçeyi azarlamış. Arkadaşlar kızgınken söz söylemek doğru değildir. Bu durumda birbirimizin kalbini daha çok kırabiliriz. Bunun için kızgınken susmak en güzel davranıştır. Sevgili şakacı, sabah ilk gördüğünde söyleyeceğin günaydın sözü beni daha çok mutlu ederdi. Evet günaydın dedin ama aynı zamanda koca burun diyerek benimle alayda da ettin. Ben seni üzmemek için bir şey demedim. Unutma şakacı herkes benim gibi olmayabilir. Kimimiz çok alıngan, kimimiz çok öfkeli, kimimiz neşeli, kimimizde böyle şakalara sert tepkiler veren bir özellikte olabiliriz. O zaman da hoşumuza gitmeyen sözler işitebiliriz. Kim kendisiyle alay edilmesinden hoşlanır ki şakacı? Ben sadece senin üzülmeni istemediğim için karşılık vermedim. Bak benim yerime serçe kardeşimiz söz söyledi diye hemen onunla da alay ettin. Onu da küçümsedin. Ama şunu öğrendim ki rahatsız olduğumuz davranışları arkadaşlarımıza tatlı bir dille söylemeliymişiz. Yoksa onlar bizim bu alaycı sözlerden hoşlandığımızı sanabilirler. Tatlı Dilli, biliyorum senin arkadaşlarını üzmek istemediğini, bunun için şakacıyı uyardım. Arkadaşlar birbirinin sevincini de üzüntüsünü de paylaşabilmelidir. Dedikten sonra şakacıya dönmüş. Şakacı, ben de seni üzmek ve kızdırmak için söylemedim. Seni üzdüysem özür dilerim. Arkadaşlar arasında güzel söz her zaman mutluluk vesilesidir. deyince şakacı yaptığı yanlışı anlamış. Tatlı Dilli özür dilerim. Bir daha arkadaşlarımın herhangi bir özelliğinden dolayı onlarla alay etmeyeceğim ve onları üzmeyeceğim. dedikten sonra küçük serçenin bulunduğu dala zıplayarak onun yanına oturmuş. Ellerine alıp onun küçük ve yumuşacık kanatlarından öpmüş. Gökten üç elma düşmüş. Birisi arkadaşlığın kıymetini bilip güzel söz söyleyenlerin, birisi yanlışlara karşı uyaranların, üçüncüsü de bu masalı okuyan ve dinleyen sevgi dolu çocukların başınaymış."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/276466_hafizlik.html", "text": "Uzun bir süre içimden gelmedi, bu yolda ilerlediğim her adımda beni mutlu edecek jestler geldi önüme. Mutlu oldukça ilerledim, ve artık ilerledikçe mutlu oluyordum. İlerleyen zamanda ise Sevdalandım ben bu yola, vazgeçmek için küçücük bir sebep ararken şimdi ise beni bu yolda muvaffak kılacak sebepler aramaya başladım. Değişmiştim çünkü, içimde öyle derin bir istek vardı ki, zorunda olduğum için değil, gönülden istediğim için yapıyordum. Önceden ders yapmam gerektiği halde yapmadığımda içimde oluşan kırıklık yoktu, zaman kaybediyordum ama bu benim umurumda bile değildi. Şimdi ise yapmam gereken o dersi yapmadığımda içime oturan bir hüzün var. O gün bitmişti benim için. Bir top oynasam, ilahi dinlesem bile mutlu etmiyordu beni. Benim yürüdüğüm yol en zoru ama en mükafaatlısıydı. Bu sevda çok zordu, ama hangi sevda da kolaydı ki... Benim yolum zordu ama imkansız değildi. Benim yolum herkese nasip olacak bir şey değildi. Benim yolum HAFIZLIK'tı..."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/276480_gullu-gule-gule.html", "text": "Sessiz, sakin, saygılı, utangaç ve becerikli bir kızdı, ustalar tarafından stajerler arasında parmakla gösterilirdi. Gençti, güzeldi ve enerjikti. Aradan biraz zaman geçtikten sonra bizim masum, çocuksu Güllü, hem göbeğini açık bırakan kısa giysiler giymeye hem de herkesle yüz göz olmaya başladı. Tanımadığı, konuşmadığı hatta şakalaşmadığı kimse kalmamıştı, kız arkadaşlarından çok erkek arkadaşlarla muhatap olmaya başlayınca iş çığırından çıktı, okulunu yarıda bırakıverdi stajını bitirmeden. Askerliğini yapmış 22-23 yaşlarında aynı birimde çalışan usta ile çıkmaya başladı, önce gizlediler sonra itiraf ettiler \"niyetimiz ciddi, evleneceğiz.\"diyerek ulu orta yerde söylemeye başladılar. Arkadaşın aracı vardı, aylardır beraber gidip geldiler iş yerine karı-koca gibi. İş ve eş insan hayatı için çok önemlidir birisi ak ciğeriyse diğeri kalbidir, insanın başarısı ve mutluluğu buna bağlıdır. Sen ise acele davrandın, sevgili yapmak yerine kariyer yapmayı yeğleseydin senin için daha güzel olurdu, henüz yolun başındasın. Amatör iken bir oyunu profesyonelce oynayamazsın. Yazılı hiç bir aşk kanunu yoktur;bazen haklıyken haksız çıkarsın bazen profesyonel olsan bile partnerin tarafından hep amatör kalırsın. Aşkta yaş kriter değildir.\"diyenlere, bir cevap vermiş oldunuz. Güle güle Güllü, sana hayatında başarılar diliyorum, karşına güvenebileceğin kimseler çıkar inşallah çünkü insan, güvendiğini sever."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/276687_kus-sutu-eksikligi-nasil-giderilir.html", "text": "Evet sizde bilirsiniz ki memleketimizde kuş sütü eksikliği her zaman gündemimizin baş köşesini işgal etmektedir... Hükumetimizin ivedilikle bu konuya el atması gerekmektedir.... Kuş sütü bu zaten öyle kolay kolay ele geçen bir şey değil... Güvenilir kaynaklardan aldığımız bilgilere göre, çok yakın zamanda biten Bakanlar Kurulu toplantısında ülkemizdeki kuş sütü eksikliğini gidermek için hangi tür kuşların yakalanacağı ve sütlerinin sağılacağı on iki saat süren bir toplantının sonunda belirlenmiştir... Ayrıyeten bazı durumlarda inek ve keçi sütlerine su karıştırılma durumlarını geçmişten bildiğimiz için, kuş sütlerine de su katılamaması için azami derecede dikkat gösterilmesi üzerinde önemle durulmaktadır... Kuş Sütüne gereken önem verildiği zaman, hanımların sosyetik toplantılarında da bundan böyle ''Aaaa burada bir kuş sütü eksik.'' gibi sitemlerde ortadan kalkacaktır... Bu arada kuş sütünü kuşlardan sağma işini yapacak elemanlarında sekiz ay süren sıkı bir eğitimden geçirildikten sonra sahaya girecekleri ve ele geçen kuşları sağmaya başlayacakları milletimize önemle duyurulur... Bir önemli dikkat edilmesi gereken durumda kuşlardan kuş sütlerini sağma işini yaparken, sağım yapan elemanların kuş gribine yakalanmaması için çok dikkat edilmesi gerekmektedir... Zaman zaman toplantılarda kuş sütü eksikliği olduğunda yetkililerin, ilgililerin hatta alakadar olanların ''Alo Kuş Sütü 1919191919191919191!! numarayı arayıp kuşsütü siparişi vermeleri de gündeme gelecektir... Tabi önceden hangi kuşun sütünü sipariş vereceğinizi de belirlemeniz gerekmektedir... Yoksa leylek sütü isteyip de size güvercin sütü gelmesin... Bilmem anlatabildik mi... Kuş Sütü sağma işi, hele de memleketimizin bazı sıkıntılar çektiği şu zamanlarda çok önemlidir, kesinlikle savsaklanmamalıdır... Bu sağım işi ''Kuş uçmadığı ve kervanında geçmediği yerlerde.'' haliyle yapılmamaktadır, bu nedenle kervanların pek geçmediği yerlerden tekrar kervanların geçmesini sağlamak, oradan kuşların geçmesini de sağlayacak, böylece de yakalanan kuşların sütleri sağılacaktır... Bir de burada hanım kardeşlerimize önemli bir iki uyarıda bulunmakta fayda var. Bir kere kuş sütlerini mayalayıp da yoğurt yapmaya çalışmasınlar, kesinlikle olmuyor, biz denedik olmuyor billahi... Eeeee yoğurt olmayınca ayranda olmuyor... Bir de kedileri varsa kuş sütü vermesinler, kedilerde kuş sütü içmiyorlar, nedendir bilinmez, her zaman inek sütü de inek sütü diyorlar, kediler işte, ömrümü yediler billahi..."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/276784_sarkici-bulbul---serdar-yildirim.html", "text": "Uzaklardan gelen nağmeler kulaklarından ruhunun derinliklerine yayılmıştı, ihtiyar kaplumbağanın. Yuvasından çıktı. Büyük ve ağır kabuğunu zorlukla sırtında taşıyordu. Ayakları ağrıyordu, ama olsundu. Sıkıntıya katlanacak fakat en güzel öten, en güzel şarkı söyleyen bülbülün konserini kaçırmayacaktı. O bülbül ki, aman efendim, bir ses bir nefes! Duyanlar elindeki işini bırakır, dinlemeye koşardı. Zalim, bir de yakışıklıydı ki.. Şöyle bir yan döner, kafasını yukarıya kaldırıp şarkı söylemeye başladığı zaman, dinleyenler mest olur Ah çekerler, biçareler, mecnunlar Of çekerlerdi. İki ay önce çevre ormanları şampiyonlarının katıldığı güzel ses yarışmasında birinci olup Şampiyonlar Şampiyonu unvanını almıştı. Kendisine armağan edilen büyük bir yuvada yaşıyordu. Yuvanın temizliğine ve yiyecek işine yardımcıları bakıyordu. Konserler veriyor, çok kazanıyor, çok harcıyordu. Yakın dostları, arkadaşları yüzleri aşmıştı. Hepsi, iltifat ediyor, övgüler yağdırıyor, çevresinde pervane oluyordu. Bu böyle dört ay daha devam etti. Havalar soğumaya başlamıştı. Orman hayvanları kış uykusuna yatmaya başladılar. Bülbül, yakın arkadaşları ile görkemli yuvasında eğlenceler tertipliyor, şarkılar söyleyip, sabahlara kadar zevk ve eğlence ile vakit geçiriyordu. Karlı bir kış günü bülbül yuvasından çıktı. Daldan dala neşe ile uçarken yoruldu. Terledi. Susuzluğunu gidermek için, biraz kar yedi. Tekrar havalandı. Uçtu. Uçtu. Akşamüstü yuvasına geri döndü. Arkadaşları evde toplanmışlardı. Bülbülün gelmesiyle eğlenceler tekrar başladı. Sabahlara kadar yediler, içtiler, güldüler, oynadılar. Arkadaşları gittikten sonra, bülbül odasına girdi. Yatağına yattı. Derin bir uykuya daldı. Vakit öğle üzerini geçmişti. Bülbül uyandı. Başı sersem gibiydi. Ter içindeydi. Yutkunmaya çalıştı, yutkunamadı. Boğazı yanıyordu. Aklını toplamaya çalışırken, dün terliyken soğuk kar yediğini hatırladı. Hastalanmıştı. Doktor Sincap Bey'i çağırdı. Doktor Sincap, bülbüle dinlenme tavsiye etti. Çeşitli ilaçlar yazdı, haplar verdi. Bülbül, bu tavsiyeleri aynen uyguladı. Birkaç gün sonra iyileşti, ayağa kalktı. Ertesi gün odasında yalnız olduğu bir sırada canı şarkı söylemek istedi. Kendisini ne kadar zorladıysa da fark etmedi; sesi eskisine göre, kalın, boğuk ve çatallı çıkıyordu. Bu sesle şarkı söylemeye kalkarsam herkesin yanında rezil olurum. Beni alaya alırlar. En iyisi hiç kimseye bundan söz etmemek dedi kendi kendine. Sonraki üç ay aynı şekilde eğlenceler devam etti. İhtiyar kaplumbağa günlerdir çok üzgündü. Sesine hayran olduğu yakışıklı bülbülün haline kahroluyordu. Duydukları doğruysa, bülbül sesini kaybetmişti. Bülbülü evinde arıyor, fakat bulamıyordu. Bir gün ormanın tenha bir yerinde bülbülle karşılaştı. Kaplumbağa: Merhaba sayın bülbül. Ne zamandır sizinle tanışmak istiyordum. Geçen yıl siz şarkı yarışmasını kazandığınızda ben de seyirciler arasındaydım. Sesinizi ilk kez orada duydum, hayran kaldım. Daha sonra verdiğiniz konserlerden hiçbirini kaçırmadım. Siz şarkı söylerken, kendimi bulutların üzerinde gibi hissediyorum dedi. Bülbül: Ne yazıktır ki, hepsi mazide kaldı. Hatıralar hayal oldu. O bülbül yok artık aramızda. Duymuşsunuzdur, karlı bir kış günü uçarken yorulmuş ve biraz kar yemiştim. Hastalandım. Hastalık birkaç günde geçti. Fakat sesimi kaybetmiştim. Param çokken yanımdan ayrılmayan dostlarım beni terk ettiler. Her neyse, sizi de meşgul etmeyeyim, belki işiniz vardır dedi. Kaplumbağa: Bakın sayın bülbül. Ben tam yüz on yaşındayım. Nice olaylara tanık oldum. Bunca uzun süren yaşamım boyunca kimseye zararım dokunmadı. Aksine birçoklarına yardım ettim ve karşılık beklemedim. Anladığım kadarıyla, sesinizi etkileyen, ses tellerinizin iltihaplanmasıdır. Dumanlı dağdaki Şifa Veren İksiri ağır hastalıklar sonucu oluşan arazların giderilmesine birebirdir. Bu iksirin içinde bulunan elementler, çeşitli hastalıklara iyi geldiği gibi, ses telleri ve gırtlak üzerinde olumlu etkileri vardır. İksirden günde üç bardak olmak üzere dört gün boyunca içeceksin, dört gün sonunda sesinin düzeldiğini göreceksin. Haydi, bakalım sayın bülbül, yolun açık olsun dedi. Bülbül, kaplumbağa ile vedalaştıktan sonra, bir ok gibi gökyüzüne yükseldi. Kaplumbağanın söyledikleri doğru ise ve sesi düzelirse, eski güzel günlere dönebilecekti. Fakat çok daha bilinçli ve tutumlu olacaktı. Bülbül uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra, dumanlı dağa vardı. İksirin aktığı pınarı buldu. Dört gün sonunda, sesi eski sağlığına kavuştu. Tekrar ormana döndü. İlk işi kaplumbağa ile buluşmak oldu. Son derece sevinçliydiler. Hemen gidip konser tertipleyen bir organizatörle anlaştılar. Bülbülün konserler vereceği haberi ormanda büyük yankı uyandırdı. Orman hayvanları, bülbülün büyüleyici sesini dinlemeye koştular. İki hafta sonra: Bülbül eski güzel günlere nihayet dönmüştü. Kazandıklarını harcarken tutumlu davranıyor, gereksiz harcamalardan şiddetle kaçınıyordu. Bir işe karar vermeden önce kaplumbağaya danışıyor, onun söylediklerini harfiyen uyguluyordu. Organizatörlere yardımcısı olduğunu söyleyip ayrıca kaplumbağanın para kazanmasını sağlıyordu. Zevk ve eğlence arkadaşları: Neden evinde eğlence düzenlemiyorsun? diye sorduklarında buruk bir şekilde gülümsüyor, Yakında arkadaşlar, yakında... diyerek geçiştiriyordu. Bu arkadaşlarıyla daima arasında belirli bir mesafe bırakıyordu. En acılı günlerinde karşılık beklemeden yardımcı olan, üstün bilgi ve engin hayat tecrübesine sahip bulunan yüz on yaşındaki ihtiyar kaplumbağaya sarılıyor ve Bir gerçek dost bin posttan iyidir. diyordu. İnternetten bulup alıyorlar. İşin parasal yönü yoktur. Benim amacım, okuyucuya güzel hikayeler sunmaktır."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/276808_keloglan-zenginler-ulkesinde---serdar-yildirim.html", "text": "Zaman zaman içinde, zaman saman içinde, saman duman içinde, yaman bir Keloğlan yaşarmış. Bu Keloğlan çok çalışkanmış. Çok çalışır, çok kazanırım umuduyla köyünden ayrılmış, şehre çalışmaya gitmiş. Günler, haftalar, aylar birbirini kovalamış, fakat Keloğlan istediğini bir türlü elde edememiş. Şehirde iş varmış var olmasına da bulduğu işler sürekli olmazmış. Beş gün çalışır, üç gün boş gezer, bir hafta çalışır, on gün boş gezer iş ararmış. Çalıştığı günler biraz para arttırırmış, boş gezdiği günlerde bu para ile geçinirmiş. Sonuçta sıfıra elde var sıfır. Ne uzar ne kısalırmış. İstermiş ki, devamlı çalışacağı bir işi olsun, para biriktirsin. Şöyle kocaman bahçeli bir evi olsun. Evin içine yeni eşyalar alsın, giyinsin, kuşansın. Bayram günlerinde bile hep aynı elbiseyi giymek zorunda kalmasın. Keloğlan: Çalışıp para kazanırım demiş. Adam otururken birden dizlerinin üzerinde doğruluvermiş. Öncekinden daha da sinirli bir şekilde: Parayı ne yapacaksın? diye sormuş. Adamın son sözüne Keloğlan çok bozulmuş. Şöyle bir yutkunmuş. O anda aklına geleni söylese kavgaya neden olacağını düşünüp vazgeçmiş. Sakin bir şekilde: Kazandığım para ile temiz elbiseler alırım. Bağ-bahçe alırım. Ev alırım. Yeni eşyalar alırım. Mal sahibi olurum. Para ile başka ne yapılır ki? demiş. Keloğlan'ın cevabına adam kahkahalarla gülmüş. Sen çok yaşa emi Keloğlan demiş. Yıllar var ki, ne ağladım ne güldüm. Sen beni güldürdün, ben de seni güldüreyim. Bak Keloğlan, bizim ülkeye Zenginler Ülkesi derler. Bu ülkede para kullanılmaz. Zaten her ihtiyacın karşılanır. Keloğlan o gün eve yerleşmiş. Durup dururken ev-bark sahibi oluvermiş. Adamın çardağının karşısına kendi de bir çardak kurmuş. Akşama kadar yan gelmiş yatmış. Akşam yemeğine komşusuyla beraber gitmişler. Sofrada yok yokmuş. Etli yemekler, kavurmalar, tatlılar, pilavlar, hoşaflar çeşit çeşitmiş. Keloğlan şimdiye kadar böyle bir sofra görmemiş. Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar yemiş, içmiş. Sofra başında baygınlıklar, fenalıklar geçirmiş. Keloğlan'ı zorla sofradan uzaklaştırmışlar. Evine getirip yatağına yatırmışlar. Keloğlan o gece sabaha kadar uyumuş. Sabah kahvaltısına yine komşusuyla beraber gitmişler. Ballı-börekli, pastalı-çörekli kahvaltı yapmışlar. Sonra evlerine gelip çardak altında oturmuşlar. Öğlen oldu haydi yemeğe, akşam oldu haydi yemeğe, sonra yatıp uyumaya, bu böyle tekdüze şekilde aylarca sürmüş. Keloğlan gün geçtikçe kilo almış, şişman bir oğlan olmuş. Keloğlan adı unutulmuş. Köydekiler kendisini Şişmanoğlan diye çağırmaya başlamışlar. Bir gece evinde uyurken rüya içinde rüya görmüş. Her çeşit yiyecek ve içeceğin bulunduğu büyük bir sofrada kendisini yemek yerken görüyormuş. Yemiş içmiş, yemiş içmiş, içtikçe şişmiş, şiştikçe şişmiş, sonunda boom diye patlamış ve yerlere yayılmış. Bu durumu acıma duygusu ile seyreden Keloğlan'mış. Şişmanoğlan'a doğru çok sert bir hareketle hızla dönmüş. Kaşlarını çatmış: İşte gördün Şişmanoğlan. Rüya içinde gördüğün rüya bitti. Şimdi ben senin asıl rüyanım. Böyle bol bol yiyip bel bel bakınmaya, yan gelip yatmaya devam edersen sonunun ne olacağını anladın. Eskiden sen de benim gibiydin, Keloğlan'dın. Kuvvetliydin, çeviktin, çalışkandın. Ya şimdi şu haline bak. Parmağını bile kıpırdatmak sana zor geliyor. Sorarım sana aylardır bu Zenginler Ülkesi'ndesin. Ne kazandın sanki? Dur, hiç boşuna düşünüp de yorulma. Cevabını söyleyeyim: Hiçbir şey kazanmadın, ayrıca sağlığını kaybettin. Bana bak Şişmanoğlan. Benim canımı sıkma. Ya eski günlere geri dönersin, ya da her gece rüyalarına girer, bu sopayla seni döverim demiş, sopayı kaldırmış ve Şişmanoğlan'a vurmaya başlamış. Şişmanoğlan gördüğü korkulu rüyadan feryat ederek uyanmış. Ter içindeymiş, her tarafı ağrıyormuş. Akşam yemeğinde haddinden fazla pilav yemiştim. Bu korkulu rüyayı görmemin sebebi bu herhalde demiş kendi kendine. Rüyasında gördükleri hatırına gelmeye başlamış. Sonunda, rüyasındaki Keloğlan'ın söylediklerinin mutlak doğru olduğuna karar vermiş. Açıklamasını ise şöyle yapmış: İnsanın mutlaka çalışması lazım geldiği, çalışmadan yaşamanın tembellik olduğu, tembelliğin insanı bunalımlara sevk edeceği, bunalımın ortaya çıkış biçiminin insandan insana değişebileceğini, kendisinde bu durumun bol bol yemek yeme şeklinde meydana geldiğini ve bunun sonucu olarak şişmanladığının bilincine vardığını, bu zor durumdan kurtulmanın tek yolunun yeniden çalışmaya başlamak olduğunu anlamış. Bu durumu bir kağıda yazıp, bu kağıdı defalarca okumalarını, yaptıkları yanlışı fark etmelerini rica etmiş. Kağıdı yatağının üzerine bırakmış. Sabah güneş doğarken bir daha dönmemek üzere Zenginler Ülkesi'ne veda edip memleketine, evvelce yaşadığı şehre doğru yollara düşmüş. Eskiden olduğu gibi, çalışkan günlerin yakın olduğunu biliyor, hayalinde tığ gibi Keloğlan'ı görür gibi oluyormuş. Yayınevleri internetten alıyorlar. İşin parasal yönü yoktur. Benim amacım okuyucuya güzel eserler sunmaktır."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/276810_biktim-artik-yalnizliktan---serdar-yildirim.html", "text": "Buna çok üzüldü ve gık diyemedi. Yer yarılsa da içine girsem diye düşündü. Daha sonraki günlerde kendini derslerine verdi. Çok çalıştı. Ankara Hukuk Fakültesi'ni kazandı ve dört yıl sonra avukat oldu. Fakültede okurken birkaç kıza arkadaşlık teklif eden Eren avucunu yaladı. Daha sonra İstanbul'a geri dönen Eren bir avukatın yanında bir yıl staj yaptıktan sonra kendi hukuk bürosunu açtı. Kazancı yerindeydi. Bir gün babasının marketine gitti. Yıllar önce kendisine bakkal çırağı diyen kızla karşılaştı. Kız marketten çıktıktan sonra peşine takıldı. Apartmanın girişinde kıza kendini tanıttı ve o zamanlar bakkal çırağı dediğini ama şimdi bir avukat olduğunu hatırlattı ve arkadaşlık teklifini tekrarladı. \" Olur, Eren olur, sen hele sabret. \" dedi. Gözlerini sıktı. Sağa sola bakındı. Biraz umutlandı. Bakarsın olur diye düşündü. Bakarsın bir gün benim de bir kız arkadaşım olur. Ayağa kalktı. Ellerini pantolonunun ceplerine soktu. Hafiften bir türkü söylemeye başladı ve parkın çıkışına doğru yürüdü."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/276927_bir-siir-ve-analiz-tahlil.html", "text": "Bugün Üstat Sezai Karakoç'un Leyla için yazdığı bu güzel eserini kendimce Analiz Ve Tahlil etmeye çalışacağım. Leyla bir dünya, gecelerin içinde parıldayan ve karanlıkta bırakan olamaz, karanlık aşk dolu bakışıyla ona işlemez, demirden kılıç karanlığı, aydınlık eden aşka işlemez ki, ortadan ikiye bölemez ki çünkü aşk karşısında kılıç ortadan ikiye bölünür. Her gün doğan güneş aşktan ve aşkla yaşayan Leyla'yı aşkı takip ederek aşkla doğarken, aşkın üzerine kara perdeyi çekenler olsa da bu aşka engel olmaya çalışanlar çok olsa da güneşin aydınlığını kapatamazlar, aşkın yaşanmasına mani olamazlar. Aşk hep yaşanılır, aşk hep yaşatır ve aydınlatır, söndüremezler. Bu kısacık aklım la birkaç hece ile anlatmaya fikrimi diri tutmak için yazmaya çalıştım sürçü lisan ettim ise af ola, selamlarımla."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/277029_altin---gumus-ve-z---kusaklari.html", "text": "Biz iki arada bir derede geçiş döneminde yaşamış 20. ve 21. yüzyıl arasında köprü olmuş nesilleriz. Aynı zamanda bir yarımız1950'li yıllardan gelirken, diğer yarımızla 2020'li yılların, hızla teknolojinin baş döndüren gelişmelerinin içinde kendimizi bulmuşuz.. Bizden önceki kuşaklar o kadar çok Harpler, savaşlar, ekonomik sıkıntılar yaşamışlar'ki, çoğu evinden parkından, vatanından, canından olmuş, yuvalar parçalanmış. Pek rahat yüzü görmemişler ve davalarından da asla taviz vermemişlerdir. Devasa zor hayat şartlarına rağmen yılmamış, yıkılmamış, Her şeyin insan gücüyle yapıldığı dönemlerde, ekmişler, biçmişler bizleri de dini, milli yetiştirmişlerdir.... Onlar Halka hizmeti, Hakka hizmet bilerek yaşamış kutlu ve mutlu büyüklerimizdi. Bizim örnek aldığımız, bizi yetiştiren nesillerin altına toprak konmuş, ayağına lastik ayakkabı, sırtına bin yamalı ceket giydirilerek, arpa ekmeğiyle yetişmiş baba ve dedelerimizdi.. İşte biz doğru dürüst bir fotografları bile bulunmayan, ömürleri cephelerde geçmiş dede ve babalarımızın, çoğu okuma yazma bilmeseler de, hepsi iki üniversite bitirmiş gibi kültürlü nesillerin devamı olan son halkasıyız... Ne yazık'ki bizden önceki dede, baba ve geçmişin manevi güzelliklerini, dini, milli aile yapısıyla alakalı değerleri, öncekilerden aldığımız mirası, 50 - 80 arası gelecek bugünkü nesillere \"son Kuşak\" kuşağına tam aktarmayı başaramadık.. Bizden önceki nesillerde ve bizlerde internet sosyal medya diye bir şeyler yoktu. Ve hayat bütün yönleriyle hareketli yaşanırdı. Cep telefonları olmadığı için, sohbetler yüz yüze yapılır, davetiyelerin ayağa gidilerek iletildiği yıllardı. Ziyaretlerin dışardan gelenlerin ayrı bir yeri ve özelliği vardı. Özlerdik, severdik canı gönülden sarmaş dolaş olur, bazende tüm hissiyatımızı mektuplara dökerdik.. Hayatın anlamını, manasını, mahalle kültürü içinde büyüklerin Engin nasihat ve tecrübelerinden öğrendik. Şimdiki gençlerin maruz kaldığı deprasyonlar, kişilik bozuklukları, trip'ler o zamanlar pek yaşanmazdı.. Kendi oyuncağımızı çoğu zaman kendimiz yapar, söküğümüzü kendimiz dikerdik. Böylece bir çok beceri ve el alışkanlığı kazanmış olurduk. Simdi'ki gibi marka takıntımız, gösteriş, caka gibi ayıp sayılan havamız da yoktu... Cumartesi bile okula gider ev işleri, ahır, bağ, bahçe, tarla işlerine de vaktimiz olur, yemek yapmayı da bilirdik. Hafta sonları ve uzun kış gecelerinde beş taş, saklambaç, topaç çevirmek gibi oyunlar, bazende kendi aramızda kale maçlar yapardık. O zamanlar çamaşır makinalarımız yoktu, ama herkes tertemiz giyinir, tertemiz gezerdi. Çamaşırlar bahçelerde veya çay kenarlarında kurulan kazanlarda kaynayan suda kil, Arap sabunu gibi basit şeylerle yıkanırdı. Google - sosyal medya yoktu. Amma, bize faydalı bilgilere canlı, bilge, insanlardan, öz kaynaklardan ulaşır, ansiklopedik bilgilerden görerek, okuyarak, dinleyerek, yazarak, sorarak sahip olurduk. Her müslüman için gerekli dini ilmihal bilgilerini hepimiz mutlaka öğrenir, yaşardık. Bizler ve öncekiler çok sıkıntılar, darbeler, saldırılar, maddi manevi acılar çektik. İmtihan dedik, kader dedik, memleket, vatan dedik.. Eksiğimiz olsa da bayrağı bugünlere taşımayı başardık. Yılmadık, yıkılmadık, kimseyi satmadık, ihanet gördük ama ihanet etmedik. Arkadaş, dost sırrına sadık kaldık. Dini, milli değerler için gerekirse ölmeyi, vefayı, sadakatı bildik... Biz orta nesiller, yakın tarihimizin en son canlı kaynak kişileriyiz. Her birimiz büyük kütüphaneyi andıran, yakın tarihe ışık tutan, ansiklopedik tarihi kitapları hükmündeyiz.. Bizim eksikliğimiz, \"biz kara tahtadan bilgisayara geçiş döneminde\" o çelik yumruk ecdadın, biraz şımarmış, ipin ucunu biraz gevşek tutmuş, orta halkası evlatlarıyız.. Bu gün \"son kuşaklar\" kuşağı olarak çalışmadan, okumadan, ter dökmeden, helal, haram gözetmeden, hazıra konmayı düşünerek yetişmişseniz?... 15-17 lik kınalı kuzuların Çanakkale de vatan savunmasına koşup şehit olduğu yaşta, sizler ülkesini geçmişte istila eden, ecnebi devletlere kaçmayı düşünüyorsanız ?.. Biz sizlere sahip çıkamadık. Sizi doktor, avukat, öğretmen, üniversite bitirmiş olarak okuttuk. Amma velakin; Özüne, dinine, milletine uygun yetiştiremedik.! Size \"okuyun diploma, makam sahibi olun dedik. Amma; size adam olun demeyi unuttuk \".. Ama her şeye rağmen Ümit varız; istikbalde bu gençlik özünü bulacak, \"ilim'le, bilim'i\" harmanlayıp, geçmişten de dersler çıkararak, özlenen dünyayı yeniden inşa edeceklerdir. İnşallah.."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/277071_cinli-tepe.html", "text": "ise yalnızca gündüzleri ve cesareti olanlar geçebiliyorlardı bu mevkiden. koruyor ve bir efsane gibi dilden dile anlatılıyordu. Emmi'nin iki oğlu vardı. Eşi Hafize ikinci oğlunu doğururken vefat etmişti. -A benim aklı Emmi inadından dönmedi, evlenmedi bir daha. askere yollamış, sonra köyden evlendirip koyun ve keçileri oğluna vermişti. olduğu zamanlar gelinine yardım eder, torunuyla vakit geçirirdi. kılmış ve azığını, baltasını, eşeğini alıp gün doğarken yola koyulmuştu. dibinde biraz kestirdikten sonra tekrar ormanda gezinmeye ve çalışmaya koyuldu. Böylece akşama kadar ormanda kalmış oldu. doğru ilerlemeye başladı. Bu saatte köyden de kimse kalmazdı ormanlık yerde. Karanlık çöktü mü ormanın nasıl zifiriye döndüğünü biliyordu Salih Emmi. yükselmeye başladı. Ardından ışıkların içinden kapıya benzer bir huzme göründü. saçan kapıya benzeyen şey olduğu yerde duruyordu. yemeğini hazırlıyordu. Elini yüzünü yıkadıktan sonra oğluyla oyunlar oynadı. - - - - esirgesin, babam akıllı adamdır. Yemek olmak üzere, istersen karşına git, - - - Aleyküm selam Musa yeğenim. diyerek karşılık verdi sevecen bir tavırla. - - - - - - gece kalmıştır, meraklanma, bir durum olursa bana da haber ver. Dedi. - - kollarından tutup bağırlarına basıyorlar, üzüntüsünden ağladığını sanıyorlardı. korkusu kat be kat artardı. Şimdi de öyle olmuştu. Mezarlığı görür görmez, ışık parladığını gördü. Ateş dese ateş değil, araba dese bu yola araba giremez, merakla koşmaya başladı. Yaklaştıkça ışığın bir adam boyunca olduğunu gördü. kadar beklediğinin farkında değildi. Durmadan bildiği duaları mırıldanıyordu. - Yarabbi!! Diye ekledi. Sonra Kim o?!! Kimsin?!! Diye bağrdı. herhangi bir ses gelmiyordu. Işıkların içinden masmavi gökyüzünü gördü. Güneşi gördü, bir esinti bile geliyordu. Ancak esinti ile gelen hava oldukça kötü kokuyordu. Salih Emmi önce arkasını dönüp kaçmak istedi. Sonra bu isteğinden vazgeçti. ayakları ters olurdu. Ortada ne köpek, ne keçi ne de bir insan görünüyordu. görünüyordu. Bir de daha önce hiç görmediği devasa binalar. Anlam veremiyordu gördüklerine, Mekke'ye Medine'ye gidip gelebildiklerini duymuştu. Anlam veremiyordu. yanaştıktan sonra ışığın kapının içindeki güneşten kaynaklandığını anladı. aydınlanmıştı. Gördükleri karşısında silini yutmuş gibiydi. duraksadı nefes almak için ve babasını gördü ışığın karşısında belli belirsiz. - - gök mühürlenirmiş diye duymuştu ve bu saatler ecinnilerin saatleriymiş. her yer aydınlanmıştı. Bir ışık topu Musa'nın kafasının üzerinden geçti. ellerinin arasında aldı. Büyük bir gürültü duydu. Babasını merak ediyordu. havlıyorlardı. Musa sağına soluna baktı. Babası ortalıkta görünmüyordu. - Babaaaaa! Babaaaaa! Diye bağırmaya başladı. Ama ses seda yoktu. babasını kaçırmışlardı. Bunu çözse çözse köyün imamı Mustafa Hoca çözebilirdi. Nefesinin kesilmesine aldırış etmeksizin köye doğru koştu. varsa okumaya çalışıyordu. Gözlerini kapattı ve yerde bir süre öylece bekledi."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/277290_en-vefali-acilarim.html", "text": "Hiç biriniz, sizi taşıdığım sol yanıma yakın olan, ölümü göze almış organ kadar gözü kara değildiniz! Hiç biriniz, ona sarılarak ağladığım kadar, size sarılarak ağlamama izin verecek kadar vefalı değildiniz! Hiç biriniz, beni tanımayan bir doktorun dilinden dökülen dua kadar samimi değildiniz! Tam altı tane düşmanı vardı safra kesemin, hepsine savaş açtı da, gitmedi bu bedenden... Etrafımdaki kalabalık bile kaçtı da bu savaştan, bir o bırakmadı beni, bir o korkmadı benden. O düşmanlar öyle pusuya yatıyorlar ki bazı geceler, tam da el ayak çekildiği vakitler, insanların derin uykularda, güzel rüyalar gördüğü saatler.. Kara bulutlar, idamlık mahkumun boynuna yağlı ipi takan cellat gibi çöküyor üstüme! Duvarlar, en kuytulara sakladığım sıkıntılarımı kızgın yağı döker gibi döküyor üstüme! Her bir yanımdan silah sesleri gibi, ölüm sesleri yankılanıyor adeta! Hangi yanıma dönsem, saklanamıyorum o düşmanlardan mesela.. Öyle gecelerin, güneşi görmeyen gündüzleri oluyor bir de.. O açıyor bana kollarını, onun omuzlarında uyuyorum ağlaya ağlaya.. Ben düşmanın mayın döşediği omuzlar da ağlıyorum da, sizin omuzlarınızda ağlayamadım daha. İyi günümde, bir yudum sevgiyi, bir tutam mutluluğu paylaştıklarımın hiç biri yoktu etrafımda. O gün, yalnızlığın hançerini de sığdıramadım sırtıma! Oysa ben, hayal bile kurmuştum sizin dualarınızın üstüne! Onların duası varsa, sana da şifa vardır dedim kendi kendime.. Bir iki kuzenim, bir iki de iyi arkadaş halimi hatrımı sordu da, dost bildiklerim yoktu yanımda.. Hastaneye gidiyorum da, en can bildiğim bile emanet etmedi beni Allah'a! Olmuyor sevgi, Asya'nın İlyas'ının yazı yazması gibi kamyon arkasına.. Ona benzetiyorum şimdi sosyal medyadan gösterilen sevgileri;bir demet çiçek, bir iki böcek, biraz edebiyat, biraz da muhabbet.. Ne dostluk kaldı, ne akrabalık, ne kahveler kaldı, ne de o kahvelere uyarlanan sohbet.. Sahi neden diye sormak istiyorum da, sormayacağım ama.. Siz tahmin ediyorsunuzdur zaten kanayan yaraların nasıl sızladığını da da, yoğunsunuzdur mutlaka.. Kiminizin çocukları var, kiminizin işleri, kiminizin sevdikleri, kiminizin bu mevsimde yüreğine kar yağan kışları.. Kiminizin sevdikleriyle boy boy fotoğrafları çekilmiş, kiminizin işleri için afiş afiş reklamları yapılmış.. Şarkılar yapılmış, şiirler yazılmış, resimler çizilmiş ama belli ki vefa gösterenlerin ki geri dönmemiş. Bir sizin meşguliyetlerinizi izlerken üşüdüm ben, bir de çığlıklarımın duvarları parçaladığı gecelerde ölümün yolunu gözlerken üşüdüm.. Sonra, beni hiç tanımayan, benim hiç tanımadığım bir dua yetişti imdadıma! Meğer beni hiç tanımayan, benim hiç tanımadığım bir doktormuş dualarıyla üstümü örten.."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/277423_kardelen-cicegi.html", "text": "Özellikle cennet bahçesi ile ilgili olan efsanesi insanların ilgisini çekmektedir. Kardelen çiçeği Tanrı'nın onu cennet bahçesinden kovması üzerine göz yaz yaşları dökmesi sebebi ile Havva ile bağdaştırılmaktadır. Havva umutsuzluğa kapılmış ve mutsuzdur. Onun bu umutsuzluğundan etkilenmiş bir melek ise kar tanelerini alarak Havva'nın neşelenmesi ve umutsuzluğunun yok olması adına Dünya'ya fırlatır. Bunun üzerine dünyaya atılan kar taneleri parçalanır ve umudun sembolü olarak görülür. Bu da yeni başlangıçları ifade eder. Kardelen çiçeğinin yeni başlangıçları ve umudu ifade etmesinin en büyük sebebi de bu hikayeden çıkagelir. Fakat kardelen çiçeği hakkında tek hikaye bu değildir. Kardelen çiçeğinin her baharda menekşe ile buluşuyor olması etrafındaki tüm çiçeklerin onu kıskanmasına sebep olurmuş. Zira kışın soğuğunda hiç bir çiçek açmaya cesaret edemezmiş. Oysa o aşkı için onunla birlikte olabilmek ve sevgisini gösterebilmek için yeşermiş. Ne yazık ki onun sevgisine karşılık verebilecek başka bir çiçeğin açmasını beklemiş ve yolunu gözlemiş olsa da hiç gelen olmamış. Bunun üzerine ise kardelen çiçeğinin soğuktan değil tam tersine yaşamış olduğu hayal kırıklığı sebebi ile üzüntüden karlar üzerinde boynunu bükmüş ve gözlerini kapamıştır. -Eflatun'a iki soru sormuşlar. Birincisi: \"İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nedir? Eflatun şöyle cevap vermiş: Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler... Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler... Yarından endişe ederken bugünü unuturlar. Dolayısıyla ne bu günü, ne de yarı yaşarlar... Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler...\" Sıra gelmiş ikinci soruya: \"Peki sen ne teklif ediyorsun?' Bilge yine sıralamış: \"Kimseye kendinizi sevdirmeye kalkmayın!. Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi sevilmeye bırakmaktır..."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/277449_songul-hanimin-biricigi.html", "text": "İş arkadaşları onun bir kedi olabileceğini düşünerek, -Getir buraya dediler, biz de sevelim. -Olmaz dedi, kalabalığı sevmez. -Hangi marka mama yiyorsa alıp sevindirelim deyince kan beynine sıçradı, ağzına geleni geri çevirmedi: Songül hanımın \"Biriciğim\"dediği kendisinden yirmi yaş küçük, ilk evliliğini görücü usulüyle yapmış, şiddetli geçimsizlik nedeniyle boşanmış ve emlak işleriyle uğraşan bir gençti."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/277557_kaya.html", "text": "Eski zamanlarda bir Kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak?.. Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu Kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına ıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde. 'Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir' diyordu Kral. Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders almıştı."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/277568_karabatak.html", "text": "\"Kadınları anlamanın yolu var mıdır,\"diye sorsalar: \"Bu soru TUS sınavında bile çıkmaz çünkü çok zor ve cevabı yok,\"diye cevap verirdim. Uzun boylu, esmer, ince belli ve neşeli bir garson var, annesiyle yaşıyormuş güya doğruysa, eşinden boşanmış ve çocuğu var mı yok mu bilmiyorum. \"Erkek arkadaşım var.\"demişti bir ara, olabilir bunda bir gariplik yok zaten. Genç kadın, elbette evlenecek yeni bir yuva kurmanın heyecanını yaşayacak onun da hakkı evlilik kutsaldır. Evli ve iki çocuk sahibi arkadaşla çok samimi olmaya başladılar, çay molalarında beraber, sabah akşam serviste hep aynı koltuğa oturup liseli aşıklar gibi muhabbet ediyorlar, onları görenler karı-koca sanmakta son derece haklılar. Garson kızda bir hava bir hava;saçlarını boyatıp yanlara salmalar, ince ve dekolteli elbiseler giymeler, mini etekler, şortlar... -Kiralık ev arıyormuşsun, dediler bulabildin mi? -Evet arıyoruz, uygun bir yer olursa haberimiz olsun, dedi. -Kendin için mi arıyorsun? -Yok tanıdık yaşlı bir teyze için, tanımazsınız. Karabatak'ı herkes tanıyordu aslında ama kimse ses etmedi."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/277883_eskenar-ucgen-uzayda.html", "text": "Uzunlukları birbirine eşit üç doğru bir araya gelip bir eşkenar üçgen oluşturdu. Ben bu eşkenar üçgenin içine iki göz ile bir burun ve bir ağız çizdikten sonra kulaklarını ekledim. Meydana gelen şekil bir insan başına benzedi. Şekle en basitinden gövdeyle, kollar ve bacaklar da çizerek insan modelimi ortaya çıkardım. Beyaz bir kartona çizdiğim insan modelimi makasla kenarlarından keserek aldım ve ayakları üstünde duracak şekilde bıraktım. Haydi, eşkenar üçgen, yolun açık olsun, dedikten sonra onu uğurladım. Aradan iki ay geçtikten sonra eşkenar üçgen geldi ve başından geçen olayları anlattı: Senden ayrıldıktan sonra uzun süre yol yürüdüm. Sonunda bir ormana geldim. Ormanda giderken ileride bir ışık gördüm. Meğerse ışık açık bir alanda duran uçan daireden geliyormuş. Hiç korkmadan uçan daireye bindim. Uçan daire az sonra havalandı. Rengarenk ışıklı düğmeler vardı uçan dairede ve biri yanıp biri sönüyordu. Bilgisayardan gelen metalik ses uzaya çıkıldığını ve Samanyolu Galaksisi'nin çok uzağında bulunan bir başka galaksideki 31092-ct adındaki gezegene gidildiğini haber verdi. Bayağı keyiflenmiştim. Metalik sesin söylediğine göre, uçan daireler, kozmik güçle hareket edermiş. Metalik ses aylarca yolculuk yapıldığı halde uzayın sonunun bulunamadığını söyledi. Ertesi gün pat diye bir ses duydum ve uçan daire hafifçe sarsıldı. Bunun ne olduğunu sorduğumda metalik ses Samanyolu'ndan bir başka galaksiye geçildiğini, bilgisayarın önceden programlandığı gibi zaman ayarını yapıp, atlamayı gerçekleştirdiğini, zaman ayarının periyodik uzay takvimine göre yapıldığını, zaman ayarını yapmadan, atlamayı gerçekleştirmeden bir galaksiden bir başka galaksiye geçmenin mümkün olmadığını söyledi. Her galaksinin kendine özgü, sadece o galakside geçerli olan zamanı varmış. Daha önceden hazırlanmış olan periyodik uzay takviminde, bulunduğun galaksiyle geçmek istediğin galaksi arasındaki zaman farkı bulunurmuş. Zaman farkı bulunmadan zaman ayarı yapılamazmış. Zaman farkını bulmak için, bulunduğun ve geçmek istediğin galaksilerdeki en yaşlı gezegenler baz alınırmış. En yaşlı gezegenlerin yaşı birbirinden çıkarılınca aradaki fark + - zaman farkı olurmuş. Örneğin bulunduğun galaksinin takvimi 4900 yılını gösteriyor. Periyodik uzay takviminde geçmek istediğin galaksinin durumunun -1200 olduğunu gördün. Bulunduğun galaksinin yaşı olan 4900 yılından -1200 ü çıkarınca, geçmek istediğin galaksinin yaşını 3700 olarak bulursun. Şimdi iş süpersonik zaman göstergecinde zaman ayarını yapmaya kalmıştır. İlgili tuşlara basarak rakamların göstergecin ekranına düşmesi için bir dakika beklenir. Sürenin sonunda zaman ayar düğmesine basarak işlem tamamlanır. Boş versene sen ya, ne işim varmış benim uzayda dedim. Bunun üzerine eşkenar üçgen keyfin bilir dedi ve vedalaştık. Eşkenar üçgen ayrılırken son olarak elveda dedi el sallayarak. Sanırım onu bir daha hiç göremeyeceğim."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278010_kopek-korkusu.html", "text": "Köpekten çok korkardım. Çocukken anlatılan kuduz köpek hikayeleri, gazete haberleri, kuduz iğnesi olan kişilerin olumsuz hikayeleri, daha üniversite öğrencisiyken köpek korkusunu beynime yerleştirmişti. Tıp fakültesi öğrencisiyken, köpek ısırma vakalarında ilk müdahaleden sonra Pasteur İnstitüsünden serum temin etmelerini, bulurlarsa Avrupa iğnenin daha etkili olacağını söylerdim. Yıllar geçti, mezun oldum, mesleğe yurt dışında başladım. Bir gece nöbetinde hastaneye köpek ısırma vakası geldi. Köpek ısırıp kaçmış, köpeği karantina şansımız yoktu. İlk müdahalemi ve pansumanını yaptıktan sonra hemşireye; hastaya kuduz iğnesi de yapalım dedim. Hemşire aradı ilaç dolabını, bulamadı koştu gece hastanenin eczanesini açtı, buzdolabındaki aşı serum ilaç hepsine baktı, bulamadım doktor bey dedi, yok. Ben de hastayı eve gönderirken, sabah tekrar gelmesini, kuduz iğnesi yapılması gerektiğini söyledim. -Dr. İrdelmen, gelir misiniz? -Hocam beni çağırdınız -Dr. İrdelmen, siz dün gece nöbetinizde bir hastada kuduz vakasından şüphelendiniz mi? -Hocam, aslında şüphelenmedim, ama hastayı köpek ısırmıştı, tedbir olarak bu gün için tekrar gelmesini ve kuduz iğnesi olması gerektiğini söyledim. Gece hemşire hanım iğneyi bulamadı, yapamadık. -Dr. İrdelmen dedi, hoca, tekrar sordu endişeli, hastada kuduz belirtileri var mıydı? -Hayır hocam dedim, köpek hastanın bacağını ısırdıktan sonra kaçmış, hasta da on dakika içinde hastaneye gelmiş, ben gereken müdahaleyi yaptım. Kuduz ile ilgili hiçbir bulgu yoktu. -Doktor dedi, 300 yıldır ülkemizde kuduz vakası yok, bu sebeple ne aşısı var ne de serumu. Gerçekten şüphelenmiş olsaydınız çok farklı olabilir, bir ulusu endişelendirecek bir durum ortaya çıkabilirdi. İlerleyen yıllarda, çalıştığım ülkede köpeklerin, insanlardan daha titiz denetim altında olduklarını, kimlik ve aşı karnelerinin bulunduğunu hayretler içinde öğrendim. Bu olay 1975 yılında, kırk sekiz yıl önce başımdan geçti. İhtisasım bitti ailemle birlikte ülkemize döndük. Kirada oturduğumuz apartmanda kapı komşum bir fabrikada müdür. Hayvanları, özellikle köpekleri çok seviyor. Hafta sonları fabrikadan farklı bir köpek getiriyor, çeşitli köpekleri varmış. Köpekler cüsseli, bazıları benden daha iri, ürküyorum. Çocuklarım o zaman daha küçükler en büyüğü okula yeni başlamış, eşim ben, köpekten hepimiz korkuyoruz. Eve geldim, sıcak bir gün, apartman girişine kalın zincirle bağlanmış aslana benzer bir hayvan boz kızıl arası bir renkte dili bir karış dışarıda salyaları akıyor, sakin mermere uzanmış. Ben diyeyim 90 kilo siz deyin 120 kilo yeleli cüsseli bir hayvan. Giremedim binaya, beni gördü, göz göze gelmekten korkuyorum kapıdan giremem, mümkün değil. Biraz yürüdüm, binayı geçerken komşum seslendi, arkamdan, binanın içindeymiş, apartmanın giriş kapısından çıktı, hayvanı görünce fark etmemişim ayıp oldu ama, -Doktorum merhaba, görüşemiyoruz. Özkan Bey, merhaba dedim, hayvan sizin galiba, ne cins bir hayvan. -Eh iyi ya köpek madem -Çok iyidir, iyi huyludur tanıdıklarına, siz korktunuz galiba Korktuğum her halimden belli, gencim o zaman kovalamaya kalkarsa kaçıp üstüne çıkıp durabileceğim yakın bir yer veya tırmanabileceğim bir ağaç bakıyorum. Sesimi gayretle titretmemeye çalışıyorum, korktuğumu anlarsa yandım. -Gelin gelin dedi komşum, uzak durmayın gelin sizi tanıştırayım, yalnız sakın kaçmaya kalkışmayın, şansınız olmaz. - Başka zaman tanışsam - Çekinmeyin gelin, sizi tanısın istiyorum, tanımadıklarına karşı çok serttir. Özkan Bey' le de aslında yeni tanıştık, birkaç aydır hanımı çocuklarıyla merhabamız var, henüz birbirimize ziyaretimiz yok, huyunu suyunu bilmeden komşumun şimdi bir de bu tehlikeli köpekle tanışma durumu... Keşke eve daha mı geç gelsem, işten bundan sonra biraz geç mi çıksam, karışık düşünceler geçiyor kafamda. -İsmi ne? -Şah -İsmi cüssesiyle uyumluymuş -Uzatın elinizi, dedi komşum, koklasın sizi -Uzatın uzatın dedi, korkmayın -Tanıştınız doktor bey, dedi, artık o sizin dostunuz, köpeğin dili kuyruğundadır, dik ve sağa sola oynuyorsa neşesi yerindedir oynamak ister, ama dedi, bir köpek kuyruğunu kısar ve hareket ettirmez ise işte o zaman korkmalısınız. Oynadım... En çok karnını kaşımamı sevdi. Ne büyük keyifmiş insanın kendinden büyük bir köpekle oynaması, aşık oluyor insan. - Özkan Bey, önümüzdeki hafta sonu Şah'ı yine getireceksiniz değil mi? Hafta sonunu bekleyemedim, hafta arası fabrikada ziyarete gittim, beni görünce nasıl zıplıyor sevinçten, Şah arkadaşım oldu benim. Tanışma merasimi aynıydı, hepsiyle tanıştım çoğunda Özkan Bey yoktu."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278156_tavugun-hikayesi.html", "text": "Kimi zaman yarışmanın, kıyaslamanın, kıskançlığın ve kızgınlığın sonucu iyi olmayabilir. Sadece insanlar arasında değil hayvanlar arasında da bu tarz duygular yaşanır, canlıların tek gayesi vardır:hayatta kalmak. Ördek, aynı sözlerini yinelemek zorunda kalsa da tavuğu ikna edememiş. Ördek o gece kümeste kalmış ve sabahında suya kavuşmuş fakat tavuk ise yüzme bilmediği için boğulup balıklara yem olmuş."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278237_ruyama-giren-kuruslar.html", "text": "Rüyama giriyor, ama nasıl giriyor, nereden boşluk buluyor da giriyor işte onu bir türlü bulamıyorum. Neden bulamıyorum onu da bilemiyorum... Tam markette kasadayken. kasiyer kız aldıklarımı yazıyor, yazıyor yazmasına da hesap tamı tamına 699.99 kuruş tutuyor. Ben de seviniyorum kasada yedi yüz lira vereceğim ama üstüne de bir kuruş alacağım derken aniden uyanıyorum kan ter içinde... Başka bir zaman diliminde başka bir rüyada yine karşılaşıyoruz kuruşlar ile... Bu kuruşlar beni herhalde çok seviyor diye içimden geçirmeden duramıyorum. Acaba diyorum dar gelirli, bol giderli, çok atarlı bir küçük esnaf emeklisi olduğumuzdan mıdır bu kuruşlar benim peşimi bırakmıyor? Düşünüyorum düşünüyorum aklıma da başka bir şey gelmiyor... Yine rüyalar, yine kuruşlar ile cebelleşmeler... Tam yolda yürürken kocaman bir binanın üzerinden benim üzerime bir kuruşlar, beş kuruşlar, on kuruşlar yağıyor... Tam yoldan kuruşları toplayacağım zaman, on kuruşlardan birisi dile gelip ''Hoop hemşerim hooop üzerimize sakın basma, topla bizi topla on tanemiz bir lira yüz tanemiz on lira yapıyor, ne haber koçummmm!'' böyle bir muhabbete dalıyoruz kuruşlar ile... Bende uykuda bitmez rüyalarda bitmez. Bir ara bir kuruşlardan, on kuruşlardan, beş kuruşlardan tam kurtuldum diyecekken onların arasından ortası delik on paralar ortaya çıkmaz mı... Çıkmaz diyorsanız yanılıyorsunuz, çıkıyor çünkü... On para da kuruşlara dönerek ''Ah ki ah! beni ortadan yaraladılar delik deşik ettiler kardeşler.'' diyor... Of ki offfffff! Yahu bu kuruşlardan başka bir şey niye girmiyor rüyalarıma? Yine geldi girdiler rüyalarıma... Markete gidiyorum bir şeyler almışım yine... Rüya işte emekli maaşıyla dünyanın malzemesini almışım. Kasaya gelmişim kasiyer güzel bayanın birisi... Hesabım 4599.90 kuruş... Omzumda bir çuval kasaya döküyorum. Kasiyer bayana dönüp ''Ben bu hesabı bir kuruş, beş kuruş ve on kuruşlar ile ödeyeceğim.'' deyip kasada ki bayanı da yanağından öpüp ''Say bakalım güzelim.'' diyorum. O sırada kasiyer bayan güvenliği çağırıyor ve de bana bir güzel sopa attırıyor, o anda kan ter içinde uyanıyorum. Olan kan ve tere oluyor, benimse başımda kuşlar uçuşuyor..."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278267_simitci-cocuk---serdar-yildirim.html", "text": "1970 yılının mayıs ayının bir öğleye doğru vaktinde herkes kendi alemindedir. Büyük soğukların hüküm sürdüğü, kar yağışının manzarayı beyaza boyadığı, tipinin, fırtınanın bol olduğu bir kış mevsimi etkisini kaybetmiştir. Yaz gelmiştir. Ağaçlar dallanmış, kovanlar ballanmıştır. Yemyeşil çimenler bitmiştir. Tomurcuklar ilk nefeslerini derin derin içlerine çekmektedirler. Kırlar, parklar, bahçeler, insanla dolmuştur. Kışın sokaklarında hayaletlerin, cinlerin kartopu oynadıkları, kardan adam yaptıkları bu şehir yazın gelmesiyle birden bire heyecanlanmıştır. Dam altlarını, kapı eşiklerini, insan nefesini bir heyecan kasırgası etkilemektedir. İskender, 11 yaşında iş almak için Beyaga'nın fırınına gelir. Kapı ardına kadar açık hemen kapının bitişiğinde geniş ve uzun raflar vardır. Kapının üzerinde - İşi olmayan girmesin - yazılı tabela bulunuyordu. Fırının orta yerinde tahminen bir metre yüksekliğinde genişçe göbek taşı, bu taşın üzerinde de üç tane uzunlu kısalı fırın küreği ve koklayanın ah ettiği taptaze, bol susamlı simitler duruyordu. Fırın ocağının başında 40 yaşlarında, orta boylu, saçlarının önü tamamen dökülmüş, topluca yüzü ateşin etkisiyle kiremite çalan bir tavır takınmıştı. İçeride ayrıca gençten dört kişi vardı. İkisi simit satmak için bekleyen seyyar simitçi diğer ikisi hamur açıp simite şekil veren fırında çalışanlardı. İskender içeri doğru birkaç ürkek adım atıp Ali Dayı'ya sordu: ---- Ben, dedi, simit alıp satmak için gelmiştim. Şöyle bir yutkundu. Eğer satıcıya ihtiyacınız varsa çalışmak istiyorum, dedi. Ali Dayı şöyle bir göz ucuyla çocuğu süzdü. Kısa saçlı, esmer yüzündeki buruk ifade onun bundan önce geçen hayatının pek kolay olmadığını gösteriyordu. Normal boylu, hafif zayıftı. Üzerinde eski ve siyah renkte biraz bol ve uzunca bir ceket ve pantolon vardı. Fırında bir yandan simitler fırına verilirken diğer yandan da sohbet koyulaşıyordu. İskender gün boyu sinema, maç, kahvehane, mahalle, sokak demeden dolaşmış ve elindeki simitleri satmış fakat oldukça yorulmuştu. Eline hesap kitaptan sonra kalan 5 lirasını aldı. Hava iyice kararmıştı ve sokaklar hala insan doluydu, çünkü o akşam pazar akşamı olduğu için üç-dört yerde birden düğün vardı. İskender ele güne aldırmadan evinin yolunu tuttu. Yol üstündeki bakkaldan içeri girdi. Tanesi bir lira olan ekmekten iki tane aldı. Koltuğunun altına ekmekleri sıkıştırarak dışarıya çıktı. Evleri şehir merkezinden oldukça uzaktı. İnegöl Belediyesi'nin göçmen evleri olarak yaptırdığı aynı tipte evlerden oluşan şehir kenarında kurulmuş bir mahalleydi. Halkı fakir insanlardı. Evlerde iki oda mevcuttu. Ayrıca evin yanında tuvalet ve çitle çevrilmiş küçük bir bahçesi vardı. Bahçeye daha çok mısır, domates, biber, fasulye ekerlerdi. Daracık, tenha sokaklar karanlıktı. Daha elektrik gelmemişti. Mahalleli odalarını kandil veya gaz lambalarıyla \" eh işte \" aydınlatarak karanlığı kovuyorlardı. İskender evin kapısını çaldı. Kapıyı anası açtı. Çocuğunun elinde iki tane ekmek görünce gözleri ışıdı: ---- Oğlum, ekmekleri nasıl aldın? diye sordu. İskender buruk bir şekilde: ---- Ana bugün simit sattım. Kazandığım paranın bir kısmıyla bu ekmekleri aldım, dedi. Annesi kapıyı kapadı. Birlikte odaya girdiler. İskender'in babası, sedirin üstünde köşeye büzülmüş, oturuyordu. Sobanın üzerinde tencere kaynıyordu. Oda mis gibi kuru fasulye kokuyordu. Koku, İskender'in açlığını bir kat daha arttırdı. Çünkü sabah içtiği çorbadan sonra ağzına lokma koymamıştı. Ekmekleri anasına verdi ve sobanın yanına oturdu. Bahar aylarında olmasına rağmen üşümüştü. Geceleri nispeten soğuk oluyordu. İskender'in babası, 38 yaşında ve orta boylu idi. Çektiği sıkıntılar onu yaşından 10 yaş daha yaşlı gösteriyordu. Sırtı hafif çökmüş, saçları kırlaşmaya yüz tutmuş, beti benzi solmuştu. Gençliğinden beri tarlalara çapaya gider, ne iş bulursa çalışırdı. Yaptığı işin karşılığını alamamış, devamlı ezilmişti. Bilirdi ki kendisinden çok daha mutlu ve rahat yaşayanlar vardı. Bilirdi ki nefes almak, üç beş kuruş kazanıp anca karın doyurmak yaşamak değildi. Ama ne yapsındı ki ne yapsın! 2 yıl sonra: Sonbaharda yavaş yavaş soğuklar başlamakta kış gelmektedir. İskender'in anası hamile kalmıştır. Fakat diğer yandan soğuktan iyi korunamamış, grip olmuş, devamlı öksürmektedir. 1972 yılı ocak ayında evinde doğum yapar, bir oğlu olmuştur. Çocuğun adını İsmail koyarlar. Yaptığı doğum ve gıdasızlık nedeniyle kadın çok halsiz düşmüştür. Doktora gidecek, ilaç alacak paraları yoktur. Bir hafta sonra hastalık zatürreye çevirmiş ve hasta perişan olmuştur. O gece devamlı sayıklamış, inlemiştir. Sabahı komşulardan birkaç kişi aralarında para toplarlar. Öğleye doğru baba kadını sırtlar, İskender de beraber İnegöl Devlet Hastanesi'nin yolunu tutarlar. Kapıdan içeri girerken, ayakkabılarının çamurunu kenarda silerler. İçeride görevli adama doktoru sorarlar, yukarıda sola sapın, ilerde, diye tarif eder. Baba zor zahmet merdivenleri çıkar. Doktorun kapısını çalar, içeri bir adım atar ki, ayağı kenardaki masaya takılır. Zaten yorgunluktan bitmiş, tükenmiş olan baba sendeler ve sırtında karısıyla beraber yere yuvarlanır. Kadının kafası sert zemine çarpar ve kanlanır. İskender anasının üstüne kapaklanır: ---- Ana, ana, diyerek feryat eder. Seslere birkaç doktor ve hemşire gelir. Baba yerinden yavaşça doğrulur, şaşkındır. Ne yapacağını bilemez. Oğlunu tutar, kaldırır. Doktor: ---- Kadın zaten çok hastaydı. Adam birden düştü. Adamın bu işte bir suçu yok, der. Polise haber verilir. Anasının hastalığı ve hastanede vefat edişi İskender'in tertemiz yüreğinde derin yaralar açmıştı. Kolay değil yıllarca insanlık tarafından terk edilmiş vaziyette ipe sapa gelmez kaderinle baş başa yaşa, tam yeni işe girmiş az buçuk ekmeğini kazanmaya başlamış ve kardeş sahibi olmuşken, anacığını, o hep iyiyi düşünen, yaşamının en güzel yıllarını onu büyütmek için feda eden anasını kaybetmek... Babası ve kardeşi İsmail ile yalnız kalmışlardır. Kardeşi daha küçüktür ve bakıma ihtiyacı vardır. Şefkate ihtiyacı vardır. Yakın komşularının yardımıyla durum birkaç gün idare edilir ve komşu mahalleden kocası 1 yıl önce kızı Kisme ile yüzüstü bırakıp kaçmış olan Ardüş Hanım'ı İskenderlerin evine getirirler. Kadın çocuğa bakacak, ev işlerini yapıp o evin hanımı olacaktır. 1 yıldır kızıyla birlikte yalnız yaşamaktadır. Hayat şartları zordur. Kızı Kisme 7 yaşında, zayıf ve siyah saçlıdır. Eve üç yaşlı kadınla Ardüş Hanım ve Kisme misafir gibi gelirler, konuşurlar, anlaşırlar. Akşam üstü kadınlar giderler ve Kisme anasıyla yeni evinde kalırlar. Kisme çok sever İsmail'i, İskender'i de sever. İskender ne olduğunun farkındadır. Eve yeni bir kadın gelmiştir. Acaba iyi insan mıdır? Ana diyebilecek midir? Soruları kafasından geçerken sofra kurulur, babasının sesini duyar. ---- Haydi bakalım oğlum, gel de yemeğimizi yiyelim. İskender oturduğu yerden kalkar, sofraya oturur. İskender ertesi gün erkenden fırına gelir. İskender'i gören Ali Dayı:---- Ooo İskender, kaç gündür nerelerdesin? Seni çok özledik... Gel bakalım, şöyle azıcık konuşalım, diye seslenir. İskender usul usul, mahsun tavırla Ali Dayı'nın yanına yaklaşır. Durumu fark eden Ali Dayı: ---- Ne o, yoksa kötü bir şey mi oldu? Söylesene oğlum, der. İskender o gün annesinin çok hastalandığını, babasıyla hastaneye götürdüklerini, orada anasının vefat ettiğini ağlayarak anlatır. Bu duruma Ali Dayı çok üzülmüştür: ---- Her neyse, başınız sağ olsun, istersen bugün simit satma da yarın başlarsın, diye söylenir. Fakat Ali Dayı düşünmeden konuşur. İskender: ---- Öyle deme Ali Dayı, akşam evdekiler ekmek bekler. Ne yer, ne içeriz sonra, der. Yarım saat sonra İskender simitleri tablaya doldurup yola çıkınca \" Haydi, sıcak sıcak simitler, isteyen yok mu? diye bağırır. Son kelimesinde laf ağzının içinde düğümlenir. Anası, babası, evi, kardeşi aklına gelir. Gözleri dolar. Şöyle etrafına bakınır. Ohoo kimin umurundadır, anası vefat etmiş, babası, kardeşi aç, kendisi aç, soğuktan küçücük elleri, kulakları, burnu, ayak parmakları mosmor olmuştur. Kimse duymaz sanki onun sesini, belki de duymak istemezler. Herkesin işi gücü var, geçim dünyasıdır, menfaat dünyasıdır, bu dünya... Elma İskender, kurt da kederi içini hızla sömürmekte ve çürümektedir. İskender, gözlerindeki yaşları siler buz kesmiş parmaklarıyla. Memur vardır, işçi, köylü dertleri farklıdır. Hepsinde dert tonla ekmek fakirde umuttur. Kasalar vardır, cüzdanlar vardır. Mis gibi hayat yaşamaktadırlar. Fakir fukaranın hakkı olan ekmeğin bir parçası toplanır toplanır, onların boyunlarına gerdanlık, kollarına bilezik, parmaklarına yüzük olur. Eşitlik bu değildir. Hak bu değildir. Kardeşlik bu değildir."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278269_insan-zulmeder-allah-ise--adaletlidir.html", "text": "Kainatın işleyişinde ilahi bir adalet mevcuttur. Bilimin bize verdiği bütün bilgilerle baktığımız zaman büyük bir denge ve adalet sistemi ile kainatın yaratıldığını anlarız. Jeoloji, biyoloji, astroloji vb. bilimlerden; bitki, insan ve hayvanın yaratılışına kadar her birisi ince bir hesap ile çok adil ve ölçülü şekilde yaratılmıştır. Güneş sisteminden insanın görme mekanizmasına kadar her kademede var olan kozmik bir denge, Allah'ın adaletinin yansımasıdır. Gökler, galaksiler, yer, dağlar, hepsi adalet üzere olup, Allah'ın yaratmasında bir adaletsizlik göze çarpmaz. İşlerin değiştiği nokta, Şems Suresi'nin 7-10. ayetlerinde zikredilen, nefsi düzenleyen Allah'ın, o nefse hem takvasını, hem de kötülüğü ilham etmiş olması... O zaman ortaya şu çıkacak ki; nefsinin kötülüklerine boyun eğen, onu dizginlemeyen ziyan edecek, nefsini kötülüklerden arındırıp sorumluluklarının şuurunda olan kurtuluşa erecek!.. Demek ki insanlardan kimi kötülüğü, kimi ise iyiliği tercih edecek. Allah hiçbir şeyi unutmaz, belki hesabı erteler. İnsanlar kötülerin yaptıklarını yanlarında kar kalır zannediyorlar. Halbuki aldanıyorlar. Allah insan gibi aceleci değildir. Bizim bilemediğimiz bütün bağlantıları, ince hesapları yapar ve hesap soracağında da sebepleri yaratır. Adli İlahi mutlaka gün gelir tecelli eder. Ayet bize bu hususta şüpheye yer olmadığını şöyle söylüyor: \"Rabbinin yakalaması şüphesiz pek çetindir.\" (Buruç/12). Şu ayeti kerime, Allah'ın hiçbir şeyden gafil olmadığını bize açık bir şekilde hatırlatıyor: \"Resulüm! Sakın Allah'ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma. Allah onları cezalandırmayı, dehşetten gözlerin dışarı fırlayacağı bir güne ertelemektedir.\" (İbrahim/42). O gün ne yar ne de yaran fayda eder. Selim, duru, temiz ve fedakar bir ruhla gelenler hariç: \"Ve o gün ne mal fayda verir ne de evlat.\" (Şuara/88). \"Dünyada yetimi, yoksulu itip kalkan\" (Maun/2) da o tür sahtekarlardır. Her şeyleri, imanı da, iyiliği de, tebessümü de gösteriştir. Ama gösterişin fayda etmeyeceği gün, herkesin üzerindeki sahte boyalar dökülecek. Yine Kur'an'a sözü bırakalım: \"Kıyamet gününde aleyhlerinde olarak dilleri, elleri ve ayakları bütün yaptıklarına şahitlik edecektir.\" (Nur/24). Hz. Musa tarif edilen yerdeki ağaçların arasına gizlenerek karşıdaki çeşme başında yolcuların yaşayacağı olayları izlemeye başlar. İlk olarak bir atlı gelir çeşmenin başına. Atından iner, üzerindeki heybesini alıp ağacın gölgesinde oturarak yemeğini yer, suyunu içer, içinde altınları bulunan heybesini orada unutarak atına binip uzaklaşır. Arkasından gelen ikinci yolcu, çeşmeden suyunu içer, etrafa bakarken ağacın dibinde bir heybe görür. Kaptığı gibi heybeyi gözden kaybolur. Onun arkasından iki gözü de görmeyen üçüncü yolcu gelir, o da eğilerek çeşmeden suyunu içer, bir kenara çekilerek şöyle birazcık dinlenmek isterken heybenin sahibi ilk yolcu çıkagelir, öfkeyle heybesini aramaya başlar. Yaşlı bir adamdan başka kimseyi görmeyince, \"Burada unuttuğum heybemi sen alıp sakladın, ya paramı verirsin ya da canını\" der. İhtiyar şaşkınca şöyle der: \"Ben iki gözü de görmeyen bir adamım. Senin heybenin nerede olduğunu ne bileyim\". Öfkesi başına sıçrayan atlı, \"Bu yaşta beni mi kandıracaksın?\" diyerek bir vuruşta ihtiyarı yere serer, ölümüne sebep olur. Hemen atına atlayıp oradan uzaklaşır. Bütün bunları bulunduğu yerden seyreden Hz. Musa şöyle seslenir: \"Ya Rabbi, bu atlının içi para dolu heybesini arkasından gelen genç bir yolcu alıp gitti Yüce Allah, \"Ya Musa, insanlar böyledir işte. Hep hadiselerin dışına bakarlar, içindeki kaderin İlahi adaletini çoğu zaman göremezler. Burada herkes geçmişte yaptığının karşılığını gördü aslında. \"İki hesap yeri var\" Onun için hikmet sahibi büyüklerimiz şöyle derler: \"Hak Teala bir kulun hakkını başka bir kul ile alır; bilmeyen gafil onu kul kendi yaptı sanır!\" Allah her şeyi görüyor, işitiyor. İnkarcının kötü sözünü de, müminin yakarışını da. İki hesap yeri var. Biri burada diğeri de ahirette. İkisinde de adalet tecelli edecek. Er veya geç. Onun için iman et. İyi insan ol. Samimi ol. Kul hakkına meyletme. Mazlumun ahı ile Allah arasında perde yoktur. Bil ki insan zulmeder. Allah ise adaletlidir."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278286_sevgili-omur-hanim-nazire.html", "text": "Bir manifestodur yaşamak ve ılıman yürek ikliminde seken hecelere sığındığım. Soyut bir gezegen saklıdır içimde somuta döndürmek adına ne kadar uğraş versem de gerçek olmayan öyle ki hikayelerimdir beni bana sunan ve şiirlerin tutanağında saklı iken sessiz nidalarım. Bir çalı süpürgesi nasıl ki yumurta kapıya dayandı ve işte yumdum gözlerimi ve bir çalımla süpürdüm yüreğimin önünü. Ben de olmazdım, Ömür Hanım ve şairinden çaldım ben bu mutsuzluğu mutum iken mutlak kaygılar asla da mum gibi eriyip gitmedi hem hayallerim. Delişmen rüzgara eşlik ettiğim de doğrudur hani ve eğri oturup doğru konuşan kalemime de kefilim. Her köy benimdir varsın olsun uzağımda varsın düşeyim insanların tuzağına. Bir yatır gibi peşine düştüğüm aslında vicdanımdır benim bam telim. Yoksa yağan bombalar mı gök kubbeyi siyaha boyadı ve işte akacak kan durmuyor damarda ve damardan bir şarkı mırıldanıyor ilham perim. Münferit kaygılar değil asla bilakis insanlığın çürüdüğü. Bir yatırımsa kimi devletin bu zulmü desteklediği Allah'a havale ediyorum yandaşlarını bu insanlık trajedisinin. Yatıya kalan acılarsa kanatan derinden ve kalemin hicranıma eşlik ettiği. Yaşamakla ölmek arasında bir yerdeyim ve sefilliğim tuş oldu çıktığım er meydanında ar bildiğim ne varsa muhafaza etmek adına telaşla yaşıyor telaşla yazıyorum bu satırları. Bir düş' e daha yenik düştüm ve solladım bak, kaderimi. Müzmin bir hüzün derine çöreklenen ve mazbut yaşantım. Kemale erdiğim kadar da hidayete ermek adına kah ölüyorum kah doğuyorum. Mil çektiğim gözleri hüznün ve ulusuyum sözcüklerin uladığım ünlendiğim ve mimlendiğim ve imgelerim benden birer parça çocuk yüreğimde ip atlayan dizelerim şiirlerime bandığım masallarım ve yazdığım birkaç roman beni alt etmeden bu yalan dünya derhal kaçmalı derhal firar etmeliyim dünyadan. Tırlatmadan da ölmenin bir yolunu arıyorum ve deştiğim kadar yüreğimi taşıyorum da bedenimden. Kasıtlı kasıtsız bir ölüm ise kalemimle hırlaştığım. İmleç sağanağında devasa bir ayraç bahşederken yüce Huda ve işte parmak izimle damgamı vurmaksa hayata damgalı puluyum da yalnızlığın ve kendimi bir zarfa hapsettiğim. Adresime henüz ulaşmadı sana yazdığım mektup, Ömür Hanım. Ve senin şairine duyduğum saygı kadar hayata da duyduğum saygıda bir kusur etmemek de adına itina ile yaşıyor yazıyorum. İhlal edilmiş sınırlarımda saklı beyitler henüz yazmadığım."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278311_ask.html", "text": "Zamana şerh düşüyorlar sessizliğim iken zamansız bir ölüme meyleden ve zemin çürüyor ruhum çürüyor ne de olsa bir ayrık otu olarak yarattı beni yüce Tanrı. Bentlerden taşıyorum gölgeler pis pis sırıtıyor. Pisipisine öldüğüm zamanlardan geliyorum belki de bir piste yayılmış yakıt gibiyim için için yağan için için yağmalanan yerin göğün efendisi neferi aşkın hükümranlığında Mevla'nın gölgemi çoktan kovduğum; nefsimi ta çocukken öldürdüğüm münferit bir acıyım içi kıyıldıkça yüreği kıyama duran serkeş sözcüklerin atası yalnızlığın tanrısı bir dua gibi üstüme yıkılan duvarlardan kaçamadığım kadar yırtılmış duvağımda oynaşan gölgelerin müptelasıyım. Aşkın bekası s/onsuzluğun g/izinde saklı sadece bir detaydan çıkıp da yola resmin geneline zikrettiğim yandaş fikrimle ben modern çağın Don Kişot'u; ben yalnızlığın neferi aslında ben isyankar tohumların sitemlerinde konuşlu batıl ve atıl bir gücüm. Kaf dağında uçuşan egolardan münferit sayacından evrenin mustarip. Sözcüklerin yatıya kaldığı akşam yıldızıyım ya da Zühre ve dokunaklı varlığıma eşlik eden nice ukde. Beynamaz rüzgar nasıl da sevdalı bana. Bedensel diyetler bedensel arzular değil varsa yoksa ruhun hulasası ve engebeleri aşan dağları deviren yamacında iken yüce Mevla'nın yüreğin kınında hayatın kirinde yalnızlığın ferinde solan bir gök taşı misal. Yasaklarım var asla da değilken yeknesak. Açlıkla terbiye ettim ben bedenimi ve ruhumu ve çizmeyi aşan kafirlerden olmadım asla. Sadece Rabbime taptığım sadece Rabbime koştuğum sadece de Rabbime sadık bir Mümin. Dağ tepe tanımadan uçurumlara düşsem de sağ salim yüzeye tırmanın ve aşkın hulasası dengimse özleme konuşlu bir isyan değil bir ikaz hiç değil belki bir ibare ibraz ettiğim sonsuz aşkın külfeti hiç değil kof sözcüklerden üremediğim küflü sandığımda saklı iken naftalin kokulu anılarım ve işte ben aşkın müdavimi ve sırdaşım iken yüce Rabbim yüreğimde saklı sonsuzluğun saltanatı. Yakut gözleri aşkın yandığım kadar aşkı da kalemi de yaktığım. Adaklar adadığım endamlı bir duyguyum ben. Bazen Leyla bazen Ferhat bazen Adem bazen Mecnun. Teamülü sevginin tacizi olsa bile döngünün aşkı teyit ettiğim ve tebessümler ekip umut biçtiğim. Yakutum ben bazense tohuma kaçan bir tutku. Tek arzum Rabbe kavuşmak ve göçmek bu alemden ve işte göç vaktime ilerlerken kendimden kurtulmak adına şah damarımdan yakın olana sevdam ve tek ihtiyacım kurtulmak bu bedenden ve İlahi Aşkı tek servetim bilmek. Hep aşık oldum en çok da aşka. İhbar ettiğim soylu duygular var ve her ne hikmetse rahmetin aralıksız yağdığı nurunda inancın nezdinde hayallerin ve işte umudun yolcusu bir semazen. Hem beşerim hem de şaşmamaya gayret ettiğim. Engelli bir koşucu iken yüreğim ve sevgi engelli dünyanın çoktan dibi tutmuşken ben yaktıklarımdan kendime bir alem bir cennet inşa ettim. Ama ölmeden tozu da dumana katacağım."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278366_askin-ta-kendisi.html", "text": "Düşlerim: melun mahzun bense seferi yıldızıyım aşkın ve manen nasıl da dolu doluyum yüreğin de yongası iken şiir. Mevsim tetikler hüznümü ve emir-komuta zincirinde dönenir kalemim. Bir o kadar gerçeğim şüheda mazimde saklı olsa da içimdeki dinmeyen rüzgar. Atılı yüreğimin adeta batık bir gemi ve atık misali uzat çöplüğüne boşalttığım karalanmış nice sayfam. Ağırdan aldığım kadar hayatı duygularımı bilir Sağır Sultan ve tensiye ettiğim kadar pek çok insanı ihbar ederim ben kimin suç dosyası kabarık ise. Ve işte kabaran yüreğimi kahvenin telvesine banarım adeta bir f/aldır ruhum ve sözcüklerim nasıl da ifşa eder içimi. Mahzun gülüşlerim kundaklanır ve de ansızın. Yattığım ranzanın da üst katıdır şiir ve üsteledikçe kalem durmaksızın yazarım anarım da dünümü bir gezidir benim için şiirden şiire göç ettiğim ve öcümü alırım hayattan. Suçlu olandır bir o kadar mağdur bir o kadar canlı. Afrasına tafrasına yenik düştüğüm aşk ve şiarım iken kalemim şair kimliğimi yayarım dört bir yana ve dönenirim deli gibi sözcüklerin nezdinde şaha kalkarım. Şah damarımdır aşkın ta kendisi ve işte yüce Rabbe dönük yüzüm aralıksız sadık kaldığım kaderim ve yaza yaza kederimi sağalttığım. Baygın gözlerinde mevsimin nasıl da nasıl da sular seller gibi ç/ağlıyorum. Ve içinde yaşadığım su testim mademki kırıldı suyolunda bense Nasrettin Hoca gibi kendimi tokatlıyorum bin parçaya ayrılmadan binlerce mil yol kat ettiğim iken kendimden kendime döşediğim o yolda bazen zar tutan kadere iken sitemim ve sitayişimle sadece kendime yükleniyorum. Hüznün kulvarında tek geçtiğim tüm duyguları. Ben bir düş çukuruyum gamzesinde ömrün galip geldiğim soluk renkler mevsimi içimde saklı iken yalnızlığın ve hüznün titri. Sinyal veren duygularsa yüreğimin röntgenini çektiğim ve işte şiirler iken benim tek sığınağım minnacık yüreğimde nasıl da haşmetli duygularla sürdürüyorum yolculuğumu. Ve bodoslama sevdiğim insan izlekleri belki bir ritüel belki bir varsayım belki de içimdeki hüzünlü çocuğa ettiğim veryansın. Gel gör ki: sessizce ve uzaktan sevdiğim asla da bir karşılık beklemediğim elbet aşkın şahı yalnızlığın şahikası sözcüklerin de sonlanmayan bataryası. Künyemde saklı ismimle doğrulduğum kadar da yol yorgunu. Ve yufka yüreğim tüm meziyetim iken kendime ettiğim eziyet. Ruhumun da örtüsü iken aşk ve şiirlerim ve işte tabanları yanıyor kalemimin bense rugan bir çizme gibi içinde saklandığım hicretim ve aralıksız kendimi hicvettiğim. Yasımın da şiarı iken döktüğüm yaş. Kah açtığım kah solduğum çiçeklerin de en itibarlısı iken künyemdeki ismimin hakkını verdiğim mademki insan ismiyle yaşar ve tereddütsüz dikenlerimle hemhal bazen yorgun bazen ıssız bazen uzak kaldığım kadar kendime. Rızası olduğu kadar kalemim razı geldiğim binlerce cümle binlerce şiir. Surelerin seferberliği ve Allah yolunda aşkla ihtimamla yaşadığım. Bazense kağıt gibi bembeyaz kesildiğim ve ölümle restleştiğim kadar rastlaştığım gölgeler. Bu yüzden keyfini sürüyorum hem hayatın hem duyguların. Recim edilse de iç sesim anbean. Gaipten gelen bir sözcükle el sıkışıp kendimi ansızın bir şiir yazarken bulduğum kadar kendimi binlerce kere kaybetmenin ertesi kalemimle avunduğum kadar da içimdeki saf sevgiyi savunduğum. Mizacımda saklı iken kah coşku kah hüzün."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278413_bu-gidise-bir-dur-demeli.html", "text": "Dünya; üzerinde milyarlarca hayatı barındıran bir mefhum! Ve biz ona hükmetmek için onu yavaş yavaş kemiren varlıklarız. Etrafınıza bir bakın. Savaşlar, ayrılıklar, göz yaşları, sefalet... Sizce de kendi eliyle kendi yuvasını yıkan yedi buçuk milyarlık hepçil bir koloniye benzemiyor muyuz. Peki bunu neden yapıyoruz? Hırs, kıskançlık, cehalet veya doyumsuzluk mu? Belki de bunların hepsi... Ama asıl mesele içinizde hissettiklerinizde. İnsanlar asli ihtiyaçları karşılandıktan sonra inanç, his ve düşünceleri ile yaşamayı öğrenmek zorunda. Zira fazlasını istedikçe durulmaz bir şelaleye benziyoruz. Ve maalesef zamanla kendi kendimizi aşındırıyoruz. Oysa mutlu olmak ve yaşamak için bazen bir avuç su bazen de küçücük bir ümit yeter..."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278433_hosca-kal.html", "text": "Sözcüklerim muktedir değildir ölüme bense peşi sıra koşarken Kara Meleğin. Azık bildiğim sözcüklerim emre amade yüreğim. Sancılı bir telaffuz imiş meğerse aşk. Sanrı yüklüymüş sevmek özleme dönük yüzü aşk meleğinin ve hüzne eşlik ederken ilham perim ve işte kalemimle katıla katıla ağladığımızdır tek gerçeğim. Oysaki şehrin ve aşkın müdavimi yüreğim nasıl da kördüğüm ve işte içtimada ve işte nöbette gözlerim yolda kaldı şafak doğacak diye de sancağımı dikemedim en tepeye ne de olsa hidayettir varıp varacağım ve görünen o ki: daha da çok yolum var elbet rızkımı veren yüce Rabbim ve de sev emrini, veren. Önüme b/aktığım kadar kıtalar aşarım beyitler dizerim ve ben safkan sevgimle şerh düşerim evrene ve aşka. Acının da zümresi sözcüklerim ve sivri dilli zebani bense kah çocuk kah mazlum, kırık ve mahzun kalemimle alabildiğine yazar ve severim. Hem ben hem ben, durduk yere sevdim sizi ya da değil! Öncemde de böyle miydim sahi yoksa örtüştüğüm müdür şiirlere ve sözcüklere kani olmak kadar kaile alınmadığım ömrün de kah güftesi kah bestesidir iç sesim kalemimin nezrinde kimine göre aciz kimine göre şair kimine göre hiçliğimin iz düşümüdür şiirlerim. Aşk ise bir adım ötesi ve mademki birden fazladır benim ad'ım varsın olsun hüzün şairi mahlasım. Annemin defalarca beni doğurduğu da değil asla yalan. Kalemim de yanık kokar ve mektuplarım ve şiirlerim ve özveri ile sevdiğim şu devasa cihanda bir Allah'ın kulu da alabildiğine sevseydi ya beni, annemden sonra. Kalemimse asıldığım darağacı ben ki bunca acının yoldaşı. Rengim pembe ruhum uçuk yüreğim kor misali kör noktası lahidin mezar taşıma yazılacak binlerce şiiri çoktan biriktirdim ben hem yürek rahlemde. Gönülsüz bir rüzgar değilim bilakis içten içe kuvvetlice ve ters esen ve işte ters açan bir laleyim ben şairin de dediği gibi. Bense bir düz bir ters örerim şiirlerimi ve kilit noktam aşk ve kör noktam hüzün ve kordan hecelerim külümde saklı sefil bir gül' üm ben. Ve yine hükümranlığında Huda'nın beni tüm canlıların şerrinden korusun diye eksik etmediğim dualarım. Duvağı çocuk gelinin benimse ördüğüm kalın duvarlar. Hıfzı sahası mevsimin ve esen deli rüzgar. Yüreğin surunda serili delişmen bir iklimim."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278435_onume-geleni-opuyordum.html", "text": "Önce saksıdaki çiçeği öptüm, sonra birde saksıyı öpeyim dedim, saksı dik dik baktı bana, duramadım onu da öptüm. Baktım saksıda bir gevşeme oldu... Durur muyum, peşinden birde saksının toprağını öpeyim dedim onu da öptüm. Çiçek mutlu, saksı mutlu, toprak mutlu, ben mutlu, mutlu olmayan yok neticede... Yok, yok bu böyle olmayacak. İçimde önüme gelen her şeyi öpme isteği depreşiyor ki hem de ne depreşme, anlatılmaz, ancak yaşanır. Bundan sonra kimleri öpmeli? Halı var, perdeler var, masadaki tabak çanaklar var, kitaplarım var, kitapların sayfaları var, kitapların arasına koyduğum ayraçlar var, kalemlerim kağıtlarım var... Çoban Sülü ''Süleyman Demirel'' gibi yakaladım mı kendime hızlıca çekip öpmeliyim. Öpülenler öpülmekten nefessiz kalmalı adeta... Hızlıca dışarı çıktım sabahın yedisinde, baktım apartman görevlisi Hikmet, hemen sarıldım onu da öptüm. Hikmet şaşırdı birden bire ''Bayram değil seyran değil sabah sabah abim beni niye öptün?'' diye bir soru boca etti suratıma hafif de sinirli bir şekilde... Döndüm '' Yahu Hikmet çiğim içimden geldi be dostum, istemiyorsan bir daha öpmem.'' dedim... Hikmet de ''Bir daha öpme beni abi şapır şupur.'' dedi biraz da dişlerini gıcırdatarak... Durduramıyorum artık kendimi, içimde müthiş, hem de çok müthiş önüme gelen canlı cansız her şeyi öpme isteği... Baktım kapıda bir leylak, yanında bir çınar ağacı onlara da hafifçe sarıldım başladım mucuk mucuk, öpücükler kondurmaya. Allahtan onların hiç bir itirazı olmadı... Tam tepemden uçan kuş da üstüme boca etti o güzelliklerini ona bile kızmadım. Yerden yaprakları toplayıp onları da öpmeye başladım... Öğlen olmak üzereydi, bastım gittim hayvanat bahçesine. İlk önüme çıkan ceylanların bulunduğu bölümdü, giremedim tabi içlerine, uzaktan öpücüklerle selamladım ceylanları. Baktım yan tarafla lamalar... Onlara da öpücük atayım diye yaklaştım, yolladım öpücükleri, şlaaaaaapppp diye tükürüğü yedim suratıma... Yarabi şükürrrrrrrrr! demedim tabi ki... Tam ben de onlara tükürecektim ki, boş ver hayvanla hayvan olma Ahmet dedim vaz geçtim... Baktım ileride Filler, biraz yaklaştım tam öpecekken, bir kovadan fazla suyu yüzüme boca etti, üstüm başım perişan... Ondan sonra doğru caddeye attım kendimi. Baktım karşıdan Başkanımız Himfurt Cimbert geliyor. Ona doğru ellerimi açarak yürümeye başladım, oda ellerini açmış bana doooğru geliyor tam ben onu öpecekken, benden önce davranıp o beni öptü, önce yanaklarımdan, sonra her yerimi öpmeye başladı, tam o sırada spiker İlker Yasin'in ''Her yerinizden öpüyorum her yerinizden.'' cümlesi ortamda birden kulağıma geldi... Bir anda uyanmıştım heyecanla... Şoktaydım. Salona geçip televizyonu açayım bari dedim, baktım iğneden ipliğe, sigaradan, ekmeğe, soğandan bezelyeye, don lastiğinden, at nalına kadar her şeye zam gelmiş... Öpülen milletçe biz olmuş gibiydik... Gibisi fazla diye de buraya bir cümle yazsam, çok da abartmış olmam diye düşünüyorum..."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278463_ali-ayse-yi-sevecek-mi.html", "text": "Yokluğa alışmanın ilk çaresi yalnızlığı içine çekip sevgisizliği sindirmektir gel gör ki: sevmeden de yaşayamaz insan gel gör ki: hayatın hörgücü iken sevgi ve ben sadece bir damladan ibaret olsam bile okyanuslara denk düşerim ve sonsuzluğa ve ufka ve kimler ve de neler biriktirmişken hayal dünyamda hayal ettiğim kadar da bilirim bir hayalet olduğumu ve ulaşılmazlığımı ve dokunulmazlığımı da kayıt altına almışken Tanrı. Allah'ın sevgili kuluyum ve aşkın kölesi sınırları aştı hem benim şöhretim hele ki şüheda mazim ve işte içimde kıpraşan duygular bense hala Cin Ali okuyup Ayşe'yi de Ahmet'i de ne de çok seveceğim. Ve evet, devam eden bir savaşın gıybetini yapıyorum ve zulme ve zalime isyan ediyorum hepsini de çoktan havale etmişken Rabbime. Kasım ise bir aldatı: kasım bilmiyor kasımlığını ve kastıkça kasıyor sanırsın ki ısıtan yaz güneşi. Çocukluğumu doya doya yaşamış olsam bile yalnız bir çocuk olduğumu asla inkar edemem bir o kadar hayal gücümle aştığım engeller ve sınırlar."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278498_fisilti-gazetesinde-haberler-bitmez.html", "text": "Eveeeeeet, geldik Fısıltı Gazetesine. Fısıltı Gazetesinin Baş Muharriri Hicabi Fısıl ki biz öyle diyoruz, siz Başyazarı da diyebilirsiniz, tiraj raporlarını ve haberlerini toplumla paylaşacağını, bu büyük hizmet karşılığında da hiç bir ücret talep etmediğini bildirmiştir... Yurdun dört bir yanında ki fısıltı gazetemizin bayan muhabirlerinden aldığımız önemli haberlere göre Sayın Başbakanımız, Tirmanya'mızın medarıiftiharı Himfurt Cimbert'in hanımı Ekolese Cimbert, muhalefet partilerinin başkanlarının hanımlarını hiç ayırt etmeden sabah kahvesine çağırmış, kahveler içildikten sonrada ayriyeten hepinizin falına ben bakacağım diyerek, bütün alicenaplığını göstermek suretiyle, hepsini kucaklamıştır... Yine fısıltı gazetesinin önemli spor muhabirlerinden Himmet Bedenselin bildirdiğine göre, bundan böyle futbol maçlarında penaltılara itiraz edilmeyecek, penaltılara itiraz eden biri olursa her şeye rağmen direk kırmızı kart ile oyun dışı kalacak ve dışarı çıkınca da direk soyunma odasına gidip, kartlaşmış patates yiyecek... Şayet kartlaşmış patates yemeğe itiraz edecek olursa, yandaki çuvaldaki pişmemiş patatesler ile kafasına vurulup yemesi sağlanacak... Fısıltı Gazetesi yollarda... Fısıltı Gazetesinin yol muhabirlerinden aldığımız haberlere göre, bundan böyle radara giren arabaların şoförleri Tirmanya Trafik Polislerine rüşvet veremeyecek. Çünkü bütün arabalar kamera sistemi ile kontrol ediliyor, hatta selam bile veremeyecek, trafik polisine, selamınaleyküm, merhaba gibi kelimeleri kullanamayacak, bunun üzerine de ''Selam verdik rüşvet deyu almadılar.'' gibi bir cümlede kuramayacak... Gazetemizin Sosyal Medya muhabirlerinden Ayşegül Asosyal'ın bildirdiğine göre bundan sonra DM ile bayanlara yürümeye ve koşmaya çalışılmayacak, aksi şekilde hareket edenleri büyük cezalar bekliyor. Ne gibi cezalar derseniz, ''Bir dakika sıkıştırmayın, işte nasıl sallayayayım diye düşünüyoruz herhalde.'' Eline kağıt verip her gün yüz kere ''Ben DM den yürümeyeceğim kimselere, gidip yekten söyleyeceğim.'' diye yazdırılacakmış. Gazetemizin dalgacı muhabirlerinden Zihni Dalga da sosyal medya da ya da normal medya da birileri ile dalga geçenlerin cezalandırılacağını, ancak kendileri ile dalga geçenlerin bu cezadan ve kendileri ile dalga geçmekten sorumlu olmayacaklarını belirterek son noktayı koymuş. Son noktayı koyduktan sonra da hızını alamamış ve üç beş kelam daha etme zahmetine katlanarak, bu ıstıraba son vermiştir..."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278536_sonbahar-huznu.html", "text": "Mayıs ayında bizim bölgemizde köylerde göç başlar. Koyununu, sığırını önüne katanlar yayla yollarına dizilir. Şenliktir bu göç. Neşeli, heyecanlı ve telaşlı... Bir an önce yaylaya varmak. Yayla evini şenlendirmek telaşı gün boyu devam eder. Bir yandan yayla evinin özellikle çatısında varsa onarıl isteyen kısımlar onarılır. Koyun sürülerine ağıl yapılır ve iki ay sürecek bu birinci yayla ikameti için odun tedariki bir günde tamamlanır. Bu tatlı telaşeleri yaşamak benim için çok çok gerilerde kaldı. Artık sayıları üç basamaklı sayılarla ifade edilecek koyun sürümüz yok. Sığırlarımız mandalarımız da yoklar listesine sırasını aldı çoktan. Kardeşim üç beş tavuk besliyor hayvan olarak hepsi o kadar. Tomas'ımızı unutmayalım. Köpeğimiz Tomas'la gideriyoruz hayvan sevgimizi. Köy şenliğimiz anne-babamın vefatıyla sona erdi. Memuriyet, değişen koşullar hepimiz savrulduk en güzel çocukluk ve ilk gençlik yıllarımızı yaşadığımız köyümüzden. Sadece savrulanlar arasında ben değildim. Benim kuşak değil, benden küçük olanlar hatta bazı aileler köydeki ev, arazi tüm menkullerini satıp göç kervanına katıldılar. Köy boşaldı kısa süre içinde. Beş sınıf okulumuz kapandı. Yarım asır içinde yaşandı tüm bu olgular. Şimdilerde köyün değeri arttı. Büyük ümitlerle yaşam kavgası içine dalanlar, bizler köye dönmeye başladık yaz aylarında olsa bile. Ahşap evlerin yerini betonarme binalar aldı. Büyük şehirlerin kalabalığından sıkılanlar kısa bir tatillerde bile köyün yolunu tutuyor. Emekliler ise yaz boyu köyün havasını teneffüs ediyor. Nisan başında köye dönüp meyve ağaçlarının çiçeklenmesini ve yeşermesini gözlemlemenin tanımsız güzelliğini gün gün yaşıyorlar. Kırlara açılıp yeşile kesen çayırlarda yeşil rengin bütün tonlarının içinde yaşamanın güzelliğini tüm duygularıyla hissediyorlar. Köy, doğduğum toprakların özlemi terk etmedi hiç beni. İlkbaharın yaklaşmasıyla büyülü bir güç iter beni adeta sılaya doğru. Nihayet eşimle mayıs ayının bir gününün erken saatlerinde yolculuk başlatırız. Hedef tamı tamına 1300 kilometre uzaklıktaki köy. Mutat yolculuğumuzu bu yaz başı da yaptık. Bulutlara komşu köyümüze vardığımızda karşıki dağların başı ak rengini birazcık kaybetmiş karlarla kaplıydı. Çiçeğe durmuştu kırlar. Fundalıklar arasında mor menekşeler fark ediliyordu. Yeşil çimenler boy atmaya başlamıştı. Köy yavaş yavaş şenleniyordu. Mavi mavi dumanlar yükseliyordu evlerin bacalarından. Evimiz soğuktu. Bizde sobayı tutuşturduk. Gün gün havalar ısındı. Karşıki dağların başındaki karlar yerini yeşilliklere bırakıyordu. Evimizin ilerisindeki ormandan kuş sesleri ve hafif hafif esen rüzgar sesine karışıp tatlı bir senfoni oluşuyordu. Şehirlerin gürültüsü, egzoz dumanından tamamen azat olmuştuk. Derken bahçe işleri başladı. Her yılki gibi fasulye, biber, salatalık... Ekim işleri yaparken toprağa dokunmak bir tatlı huzur verir vücuduma. İlk günler biraz yorulsam bile yorulmak da güzeldi doğduğum topraklarda. Hele sabahları evimizin ormana bakan bahçesinde ormanın yeşillik denizinin karşısında kahvaltı yapmak kış boyu ne çok özlemiştim. Uzun yaz geçti hiç farkına varmadan. Eylül derken ekim ayı da geliverdi. Bahçe işlerini de yoluna koyduk. Fasulyeleri toplamak ayıklamak eğlence gibi geldi. Meyvelerin hasadı yapıldı. Yazın köye dönenler köyü buruk bir gönül kırgınlığında işyerleri şehirlere döndüler. Günler kısaldı, geceleri havalar iyice soğudu. Bazı geceler çayırlarda oluşan kırağı doğayı kar yağmışçasına beyazlara bürüyordu. Yayvan yapraklı ağaçlarda yeşil yapraklar yerine gökkuşağının yedi renginin farklı tonlarına bıraktı. Ve: Böylemi, esecekti/ Son günümde bu rüzgar. Şarkısının sözlerindeki gibi rüzgar sert esmeye başladı. Her gün ağaçlar yapraklarını döktü bir önceki günden daha fazla olarak. İlkbaharda doğayı eşsiz müzikleriyle şenlendiren kuşlar da vefasız çıktı. Ormanlarımızı yetim bıraktılar. Evet, mevsim artık sonbaharın tüm hüznü ile yaşanmaya başladı. Köyde insanlar iyice azaldı. Çok az evin bacalarından yükseliyordu dumanlar."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278537_hayat-agaci.html", "text": "Elleri toprak, üstü başı toz duman olmuş, yırtık pırtık elbisesinden başka elbisesi, bir çift öküz ile bir eşekten başka mal varlığı olmayan ve bedeni buram buram ter kokan bir çiftçinin oğluyum, bununla da gurur duyuyorum. Eskiden ne vardı diyenlere şöyle derim:kıymet vardı, bereket vardı, hem insanlara hem de emeklerine saygı vardı. Fazla değil bundan 15-20 yıl öncesinde ürettiklerimizin değeri vardı, dün gibi hatırlıyorum iki çuval haşhaş tohumunu satıp onun parasıyla bana üst baş almıştık rahmetli babamla liseye giderken. O yüzdendir ki toprakla uğraşanları yeryüzünün en kutsal insanlarıdır diye anarım. Köy yaşamını çok iyi bilirim, imkanlar kısıtlıdır ama iman ile inanç asla... İlkokuldayken hayat bilgisi dersinde şunları öğrenmiştik:Bir canlının oluşması ve gelişmesi için sıcaklık, ortam yani oksijen, su gerekliydi ayrıca beslenmesi, barınması ve korunması hayatta kalması için ilk şartlardandı. Tüm canlılar kendileri için yaşarlar bu nedenle çatışmaların ve kavgaların çıkmaması imkansızdır. Tarım, ekonomi, sağlık, adalet, eğitim, turizm bir ülkenin hayat ağacıdır ve hepsi birbirlerine bağlıdır tıbkı vücudumuzu oluşturan organlar gibi. Elimize iğne batsa dokunduğumuz her şeyde hep onun acısını duyarız. O da öyle yaptı özellikle 2000'li yıllardan sonra köylerimiz yavaş yavaş boşaltıldı herkes şehre göçüp iş güç sahibi oldu. Şu saatten sonra köyüne döner mi hiç sanmam, kendisi dönse çoluğu çocuğu dönmez. \"Yerli malı yurdun malı herkes onu kullanmalı.\"sloganımız vardı okuldayken, evlerimizde ne varsa getirir okulun bahçesinde bir piknik havasıyla hem getirdiklerimizi yerdik hem eğlenirdik. İş eğitimi dersimizde; oklava, tırmık, kağnı, beşik, masa, sandalye ve tahta kaşık yapar, ağaç nasıl budanır, nasıl ve hangi aylarda aşlanır, çapa nasıl yapılır uygulamalı olarak öğrenirdik. Saksılarımızda çiçekler yetiştirir, kuru fasulye ve nohutun ıslak pamukta nasıl filizlendiğini gözlemler heyecanla annemize anlatırdık. Çiftçilerimizin bağkur pirimleri devlet tarafından karşılansın ki onlar da bu ülkenin üretim sektörünün baş kahramanları olduklarını anlasınlar. Tek kavgası toprakla olup ekmeğini taştan çıkartan tüm çiftçilerimize selam olsun, sizler var oldukça bizler varız..."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278552_bende-saklisin.html", "text": "Sürgün edildiğimse yalnızlığın coğrafyası oysaki ana kıtam sevgi ve ana vatanım aşk seccademde saklı huzurumla ve yaşımla önce Rabbimin huzuruna çıktım ve işte geldim kondum kabrine. Bense insanların tuzağında içi boş bir tuzluk gibi salınıyorum ve sarmalında yokluğun var olmanın hikayesini yazıyorum. Yorgunluğun münferit hüznü ve kimsesizliğimi dindiren yüce Rabbim. Meylettiğim kadar sevgiye mealim de sevmek. Sevdiğim kadar sevildiğim şüphe götürür ama bu, beni sevmekten alıkoyamaz. Rakımı yok içimdeki ulu dağın rengi de yok sözcüklerimin aslında kanaviçeler asılı her birinde aslında ben Araf'ta saklı ve asılıyım çünkü cennet de cehennem de içimde ve nereden gelip nereye gittiğimi unutmadım unutulma ihtimalimi geçtim çünkü unutulduğum kadar umurundayım da birilerinin. Birileri deyip de geçiştirdiğimi sanma sakın sevgili babam ne de olsa geçiştirilen benim ve geçkin zamanın gergin derisinde gidip geliyorum adeta hüznün meddücezriyim ve seyrüseferinde duyguların kah bir nakkaş kah bir şair kah bir terzi ve bilumum söküklerimi yaza yaza dikmeye çalışıyorum. Evet, dik başlıyım çünkü neyin doğru neyin yanlış olduğunun bilincinde kanıksadığım kaderimin de izini sürüyorum ve gizimle örtünüyorum aslında izahı olmayan var oluşların notunu alıyorum. Peyda olan yeni bir gün ve yeni dertler. Karanlığın zikrinde saklı iken aydınlığın fikri. Fikren yenik düşsem de zikrimden ödün vermediğim. Bir açıp bir solan ters lale. Olmaz mı hem de haddinden fazla yine de karşılık vermekten imtina ettiğim söz düelloları ve insanların nezdinde hali hazırda sessiz kendi halinde bir insan olsam da aralıksız hezimete uğruyorum. Eziyet babında haiz olduğum meziyetlerim ve bir Allah'ın kulu da üstünde durmuyor meziyetlerimin ve asla sıvazlamıyor sırtımı ama zaten benim Ulu bir Dağım var ve evet, benim Ulu bir Çınarım var. Sarkaç kırıksa ve de sarnıç kayıpsa saydam yüreğimden dökülen her duygunun intiharı mıdır yoksa kalemimin diyetini ödediğim kadar yalnızlığımın rotasında koştuğum yüce Mevla ve işte bu sayede örtüştüğüm gerçeklerden payımı alıp çıtamı yükseltiyorum. Fani yüreğim ve fevri sevgim ve sevdalandığım kalemim. Bir bilinmeze tekabül eden gizin sitemi ve dinmeyen sireni ve evet, gözlerim parlıyor ve evet, gözlerimi ben en tepeye diktim bu bağlamda Aşkın İlahı D/okunuşunda seyyah sözcüklerimle ve günden güne büyüyen ışığımla karanlığı delip geçiyorum. Işığım hep vardı ve var da olacak üstelik yaşasam da ölsem de bir şey değişmeyecek çünkü ben iki cihanda da aynı olacağım tıpkı doğduğum günkü gibi saf ve masum ve doğru kalmanın mücadelesidir aralıksız sarf ettiğim gücün bazen sönen duygularım ve sonsuzluğa mahal veren İlahi Aşkın nüansı da tınısı da zaten içimde saklı. Gerçi az yorulmadım senin otoritenle ve baskıcı bir informal eğitim idi ki sergilediğin ama şimdi daha iyi anlıyorum neden bı kadar korumacı olduğunu. Dünümü temize geçmiyorum çünkü yeteri kadar temizim. Gel gör ki temyize gidecektir içimdeki çocuk ve boynu bükük de addedilmesin hani çünkü ben kendimi kimseye ezdirmedim görünürde herkes üstünlük taslasa da büyükten büyük Allah var ve işte devir değişse de insanların tutumları değişmiyor asla ama yılmadan da mücadelemi veriyorum. Ve işte sessizliğimle kopan gürültüye b/akıyorum da. Ve bir lahza da yaşayan kalemim aslında tarumar edildiğim aslında kutsandığım aslında kalemim ve yüreğim iken benim tüm servetim. Geçtiğin yollardan az da olsa geçtim ama sana benzemek adına da çok çile çektim gerçi senden öğrendiğim onca şeye rağmen senin gibi baskıcı ve otoriter bir insan olmadım olamadım gerçi öğretmenlik yaptığım yıllarda da hep tatlı-sert olsam da nasıl da erirdi yüreğim öğrencilerimle olan diyaloğumda nasıl da sevgi kelebeği addedilirdi kimliğim. Dünde kalan çok şeyin hazzını yaşıyor yasını tutuyorum ve yorgun iklimin de elini tutarken ansızın bırakıldığım cami avlusunda biliyorum ki: Allah yolunda olduğum kadar pek çok merhaleden geçtim ve gerçek manada methiyeler dizdim de yeteri kadar insanlara. Yadım dünüm ve kefilim içimdeki cennete. Bazen bir cehennemi yaşadığımın da ertesi duyduğum huzur ve şükürle sabrın ne olduğunu da öğretti bana yüce Rabbim. Delice esen rüzgar üşütürken beni senin nasıl üşüdüğünü tahmin ediyorum, baba ve sana kavuşmak adına da çok çaba sarf etmiyorum çünkü yeryüzünde tamamlamam gereken görevlerim var. Sakin ve huzurlu bir dervişe öykündüğüm kadar zikrimle fikrimle aynı kalmayı başarmanın verdiği öz güvenle yaşıyor ve yazıyorum. Bir nebze de olsa beni anlamış insanların varlığıdır da beni ayakta tutan ama en başta yüce Rabbimin verdiği güç kuvvet ile yaşadığımın da ta kendisidir şu yazdıklarım gerçi içinde bulunduğum koşullarda iki arada bir derede yazsam da benim ruhumun dere yatağı asla kurumadı ve işte gönlümün enginliğinde ve hayallerimin eşliğinde kimine göre bir baltaya sap olamasam da dert değil çünkü ruhumdaki saf bakir balta girmemiş ormanlarda yaşayan uçuşan kuş kalbimle sekiyorum da bir bir kah cenneti kah cehennemi yaşadığım hayatın engebeli arazisinde sadece doğru zamanı bekliyorum tüm hayallerimi gerçekleştirmek adına. Bir sonraki görüşmemize kadar huzurla kal, baba ve bil ki durduk yerde seninle istişare etmiyorum."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278555_insan-hakikati.html", "text": "Yaş aldıkça hayatın buhran dolu olduğunu anlar insan. Kendinden yaşca ufaklara imrenir hatta belki kıskanır. Bu gün bedbaht hayatımın aşikar bir hakikatini idrak ettim bu ömrün yaşadığı ve yaşayacağı bütün günler semaya ah çekmekten başka bir iş icra etmeyeceğidir. Çoğu insan bu alalade fikirlerime tamat gelebilir belki ama söylediklerim ve söyleyeceklerim hayatın yadsınamaz hakikati. Çoğumuz biliriz Simurg'u aramaya çıkan kuşları. O şah eser ki anlatır çaresizliği, bilgeliği, ölümü ve cehaleti. Biz de Simurg'u aramaya cihana gözümüzü açtık. Bu yolda kimisi öldü kimisi cehaletin bilgeliğine kavuşup yolun yarısında geri döndü kimisi de vardı bilgeliğin cehaletine. O cehalet ki seni okyanusta bir damla su kılar. Simurg hakikatti hakikat iki tür cehaletti biri cehaletin bilgeliği bir diğeri ise bilgeliğin cehaleti. Hakikat bizim içimizde idi yolun başında da yolun sonunda da. Toprak pişer çanak çömlek olur lakin öz yine topraktır. Anlayacağımız cehalet de bir bilgelik de bir, öz insandır."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278600_canakkale.html", "text": "Çocuklarımıza tarihi nasıl sevdirebiliriz?Hep yüzeysel cümleler kurarız bu hususta, geçmişini bilmeyen geleceğini bilemez deriz ancak geçmişimizi sevdirmek için hiç bir adım atmayız. Öyle ki tarih spekülasyon yapılmasına açık bir alan;bazıları bazı padişahları veya komutanları \"vatan kahramanı\"ilan ederken bazıları \"vatan haini\" ilan eder, örnekleri çoktur. Lisedeyken ise Mehmet Ali Tiftik'ti tarih öğretmenimiz, dersin başından sonuna kadar yazı yazdırırdı yani kitabın fotokobisini çekerdik adeta bu yüzden el yazımın çok kötü olmasının ilk nedeni budur, arkadaşlara yetişebilmek için hızlı yazardım. Genelde tarih dersleri sıkıcı dersler arasında gösterilir kimi not tutmaz kimi uyuklar kimi de kopya çeker. Çanakkale... Birliğin, bütünlüğün, cesaretin, mert ve yardımseverliğin, vatanseverliğin, özgürlüğün, imanın ve inancın, Avrupa'nın \"Hasta Adam\"olarak damgaladıkları devletin gözlerini kırpmadan şehit ve gazi olmak için cephelerde çarpışan şanlı, namuslu halkının zaferle sonuçlanan adresi.... \"Türkler insan sayılmazlar, fare gibi zehirlemelisiniz.\" Harbiye Nazırı Sir Vinston Churchill. Tarih, merakla başlar. Yavuz Bahadıroğlunun \"Bir Devrin Bittiği Yer Çanakkale\" isimli bu kitabını keyifle okudum, bütün öğrencilerin okumasını isterim;uzun paragraflar, uzun ve karmaşık cümleler yok, sıkılmadan okuyabilirler, bazı komutanlarımızın hayatları anlatılırken bazı askerlerimizin ailelerine yazdıkları mektuplara da yer verilmiş. Çanakkale'de toplam ne kadar zayiatımız var gibi soruların cevapları bu kitapta. Değil mi cephemizin sinesinde iman bir, Değil mi sinede birdir vuran yürek... Yılmaz!"} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278601_batiya-goc.html", "text": "Uzun sayılacak bir süre kuş uçmaz, kervan geçmez Karadeniz bölgemizin bir köyüne atandım. Çiçeği burnunda daha on sekiz yaşında bir öğretmendim. Trabzon'da okudum Öğretmen Okulunu. Trabzon sosyal hayatı gayet canlı bir kenttir. Sinemaları, kütüphanesi, gezip görülecek mekanları bir köy çocuğu için bulunmaz olanaklar sağlıyordu. Günlük gazete, her türlü dergilere ulaşmak sorunu yoktu. Üç yıllık okul yaşamı dopdolu geçti. Stajyerlik, askerlik derken günler geçti. Bölgenin özellikle kış aylarında sisli, puslu geçen günleri çekilmezdi. Böyle günlerde ufkum daralır, görüş mesafesi iyice kısalırdı. Bir hapis yaşamıydı böylesi zamanlar. Ülkemizin fiziki haritasına bakardım sık sık. Ulaşım sorunu olmayan, merkeze yakın köylerin hayalini kurardım. Havaların kapalı olduğu zamanlarda gün uzar yüzyıl olurdu. Benim için... Haritada yeşil rengin hakim olduğu illere atama yaptırma özlemiyle altı yılı tamamladım. Nihayet Kocaeli ili emrine atandığım haberi aldığımda bayrama kavuşan çocukların mutluluğuna eş değer bir mutluluk yaşadım. Artvin'deki ve Trabzon'da çalıştığım köy nere, Kocaeli nere! Yurdumun daha nice illeri görme şansım olacaktı. Dar lojmanlı, yolu olmayan köyde yetesiye görevimi yapmıştım. Ayrıca benim gibi köy öğretmenleri, Bursa, Sakarya, İstanbul gibi batı illerine gitmişlerdi bir bir. Benim de sıram gelmişti. İyi hoş. Eşyalarımızı nasıl götürecektim yeni atandığım köye. Sakarya iline benim gibi yeni atanan köylüm bir öğretmen arkadaş da benim gibi aynı kaygı içindeydi. Eylül başları. Arkadaşla ilçeye varıp eşyalarımızı taşıtacağımız bir kamyon arama aramaya başladık. Büyük kamyon tutmaya bütçemiz yeterli değildi. Yolluk da alamamıştık. Yer demir gök bakır, kesemize uygun hangi kamyoncuya gitsek olumlu yanıt alamadık. Şavşat'tan Sakarya'ya, Kocaeli'ne küçük kamyon sürücüleri ilgi bile göstermedi. Gün akşam oldu. Köye döndük. Genç öğretmenler, nasılsınız? Ne yapıyorsunuz? gibi sözlerle hal hatırımızı sordu. Biz de durumumuzu anlattık bir bir. Ve kamyon aradığımızı söyledik. Laçin amca, köyümüzün sözü dinlenir, girişimci ve de güçlü kuvvetli bir değerdi. Sözü uzatmadan, İşte kamyon! Bu kamyon ne güne duruyor! Bu sözler akşamın yaklaştığı bu saatte bir gün doğdu bizim için. Olur mu? Ali ali amca dar o günümde el vermişti bana! Babamın yaptığı bir iyilik imdadıma yetişmişti. Babam yaşadıkça arkamda yaslanacağım bir yüce dağ var diye güven içinde yaşardım. O öldüğü zaman yaşamın tüm sorumluluğu omuzlarıma yüklendiği hissettim sürekli. Hiç öyle şey olur mu Laçin, parayı adam öder, kağıt ödemez! bu söz üzerine isteği yerine gelen Laçin amca güle güle bizden ayrılmıştı. Aradan yıllar geçmesine karşı babamın yaptığı iyiliğin, ektiği tohumun ürününü hasat etmek bize nasip olmuştu. Gideceğimiz günü kararlaştırdık. Zaten birkaç yatak yorgan ve kış için annemin yaylada hazırladığı yağ peynir benzeri yiyeceklerden oluşuyordu eşyamız. Öğretmen arkadaşın da fazla eşyası yoktu. O yıllarda hali, koltuk benzeri bir evi donatacak eşyalarımız yoktu. Zaten köylerdeki öğretmen lojmanlarına yemek masası, sandalyeleri, koltuk koymaya yeterli büyüklükte olmazdı. Ilık bir Eylül günü sabahın erken saatlerinde kamyona yükledik yatak yorgan eşyalarımızı. Bir kat yatağı kamyonun kasasına serdik. Kamyon büyük. Yatak sermeye yetesiye yer vardı. Çocuklar içindi bu hazırlık. Henüz yirmi beş yaşımda yeni bir umuda, yola çıkıyordum. Bu kentlere gitmekte tek amacım vardı. Çocuklarımı daha iyi koşullarda okullarda okutmak... Bakalım zaman ne gösterecekti."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278609_utopya.html", "text": "Mülkiyet sahibi olunmaya izin verilmez,10 yılda bir ev değiştirilir. İnsanlar günde 6 saat çalışır ve elde edilen ürünleri halkın ortak malı olarak değerlendirip ambarlarda tutar. İnsanlar tek tip giyinir ve elbilerini kendileri dikerler. Kadınlar 18, erkekler 21 yaşından önce evlenemez. Halk tarıma hakimdir;yün veya keten dokumacılığı, duvarcılık, demircilik, marangozlul başlıca zaatlarıdır. Hem evlerindeki hem de halka açık yerlerdeki tuvaletler ve tuvaletlerde kullanılan eşyalar altından ve gümüştendir. Çok eşliliğe ya da boşanmalara sıcak bakmayan insanlardır. Avukatlık mesleği yoktur çünkü avukatların olayları kılıfına uydurduklarını ve yasaları saptırarak kullandıklarını düşünürler. \"Bize zarar vermediği müddetçe kimse düşmanımız değildir.\"düşüncesine sahiptirler. Savaş, gereksiz ve alçaltıcı bir konudur. \"Biz altın yüzük, altın bilezik alıp takamazken onların tuvaletlerinin her köşesi nasıl altın olur, toplanıp gidelim neredeymiş bu ülke?\"diyerek düşünmeyin çünkü böyle bir ülke yok."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278640_ascibasi-nasil-olunur.html", "text": "Birçok arkadaşın merak ettiği bir soru var: \"Aşçıbaşı nasıl olunur?\" Gözlemlediklerim, düşündüklerim ve tecrübelerim doğrultusunda cevap vermeye çalışayım ancak bu tesbitlerim otel bünyesinde çalışanlar içindir yoksa başka işletmelerdeki şartları bilmediğim için kulaktan duyma bilgilerle fikir yürütmek doğru olmaz. Şu fakültenin şu bölümünü şu dereceyle bitireceksin, şu kadar tecrüben olacak, şu kadar yabancı dil bileceksin, şu yaş aralıklarında olacaksın gibi şartların hiçbir önemi yoktur referans yani halkın deyimiyle torpilin önemi kadar. Arkanızda sağlam adam varsa aşçıbaşı da olursunuz koordinatör de. Yirmi yaşında aşçıbaşı olarak çalışan da vardır yetmiş yaşında çalışan da. Özel sektörün sınavı, puanı, ortalaması, mülakatı yoktur;neyi vardır, torpili yani bu sistemin egemenliğinde hak etmeyenler bazen hak ettiklerini sandıkları yerlerde çalışabilirler. Kısacası gastronomi bölümünü dereceyle bitirseniz hemen sizi yarın aşçıbaşı yapmazlar. Şimdiye kadar çok iş yeri değiştirdim okuduğum okulun ve çeşitli yerlerden aldığım belgelerin maaşıma yansıyan yönünü görmedim oysa en büyük referans eğitim ve kalite olması gerekirken... \"Aşçıbaşı tüm mutfaklara hakim midir?\" Değildir. Doktorların, mühendislerin, avukatların ve öğretmenlerin branjı olduğu gibi onun da brajı vardır ve genellikle sıcak, pastahane ve alacart aşçılarından çıkar. İnsan kapasitesi sınırlıdır hepsine hakim olmak güç ayrıca dünya mutfakları var hepsinin yemekleri ayrı bir dünya. Mutfak geniş bir kültürdür."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278652_bir-adim-yok-benim.html", "text": "Bir gecenin iniltisine karıştı yaşlarım ve yaslarım: mağdur iklimdi kaynakçam ve yalnızlığımla sevişen sözcüklerle kaç cephede verdiğimi bilmiyordum savaşımın. Etik idi acılarım her açmazda aymazlığı tattığım her kurumuş ırmakta bendim sağaltan sözcükleri bendim dolduran barajları bendim bana ırak ve bendim bana tuzak. Renkler bir metafor sözcüklerse bir imleç ve göğün şapkasının altında yaşarken tanrıcı kuşlar ve her fasıl ve her edim bir şiirin yörüngesinde saklı iken imgeler. Seferisi yalnızlığın, seyyah bir gölgeydim ve izafi idi sevincim. Saklı tuttuğum bir gölge misali bir ömür peşime düşmüş iken kalem ve ben sadece on sene evvel keşfetmişken kalemimin varlığını ve işte kale' m düştü düşecek iken kalem' in rüzgarına savruldum ve savurdum duygularımı ırksız acılarım yorumsuz sözcüklerim kalemse coşkulu ve sözcükler cebbar bense yol yorgunu. Bir bükülüş idi mademki bileğimin hizasında saklı ruhlar. Düşkün sözcükler değildi düşkünü olduğum düşlerden ördüğüm bir yelek bir mintan kınına yaraşır bir hüzünle bütünleşen duygularım ve kıblemde saklı sırlar ve ben artık seyyah bir şairdim ve kalemin nakşında dünün na'şını gömüldüğü topraktan çıkaran bir yazar unvanı almıştım iyi kötü ve iyi kötü yazıyor olabilmenin verdiği huzurla döşüyordum A4 kağıdın tam da ortasına sapladığım pergelin tutamağı iken kalemim ve kağıt delindikçe ruhumdaki yamayı sarıp sarmalıyordum. Düşlerim vardı benim delişmen rüzgara inat uçmayı erteledim gün batımına. Melun mahzun renklerim vardı hazanın örtüsünde saklı ölüm günbegün de büyüyen bir hüzün. Mağdur bir iklimdim ben ve içimde saklı kısık sesli vaveyla. Yanlı bir aşktım da aşikar ve her ne kadar aşina olsam da yalnızlığa dört gözle bekliyordum yolunu mevsim ötesi bir baharı içtimada yaşarken telaşla ördüğüm yaşımı akıtmamak adına önümdeki saf bakir beyaz sayfaya. Beyazım ben hali hazırda akça pakça bir yorgunluk hasıl olan. Siyahı hiç sevmedim en sevdiğimse pembe en çok da utandığımda yanaklarıma yansıyan ve göz teması kurduğum insanlardır beni layığıyla selamlayan. Ben kayıp bir mısraayım hem kanıksanası hem peşine düştüğüm. Metazori gölgelerden ırak varsa yoksa içimdeki şehla hüzne tutsak. Çocukluğumu yaşadım delicesine severken her kimse etrafımdan eksik olmayan en çok babaannemi sevdim çocukken ve aşkın nakaratında saklıydı o yaşlı ve asil kadın bense asi bir rüzgarın minvalinde tokalaştığım kadar hayali arkadaşlarımla. Akranım yoktu yanı başımda sadece yaşlı çınarım sevdalandığım medarı iftarım canım babaannem. Onu andık bu gün annemle nasıl da kol kanat germişti sevgili ailesine. Bandık da hüznü gidenlerin ardından şerbetlenmiş acılardan içerken avuç avuç ve sırtını sıvazladık kaderin kederin müptelası yazgımız örtüştüğü kadar benimki annemle lakin tek farkla: o da bende kalsın. İtibarım saklı Allah katında nemalandığım kadar sevgiden ve umuttan büyüyen devasa bir iman gücü benimle paralel seyreden semanın da armağanı iken başıma saçılan kah nur kah yıldızlar nasıl ki Yıldız'a düşkün bir sevdayla anarken beni Hakkın rahmetine çoktan kavuşmuş insanlar. Küfemde saklı iken hayatın ağır yükünü. Elbet şiirlerim de ölümlü benim gibi bu yüzden her gün yeni baştan derliyorum hayatı yazdığım şiirlerin kutsal ç/ağrısında içimde saklı nice ben nice yıldız nice çiçek nice gül nice sitem. Sabırla kat ettiğim bir yol dünden miras iken öğretiler ve kulağıma küpe nice nasihat babadan yadigar köstekli saatin durduğu saatte saklıyım ben ve o bozuk saat bile bir günde iki defa doğruyu gösterirken ve işte Doğrucu Davut kimliğimle kapısından kovulduğum köyler en başta muhtırasını verirken delişmen muhtar. Atıl bir iklimdir içimde saklı adı bazen güz bazen bahar. Baz aldığımsa sadece ve sadece sevgi ve işte kah seyyah kalbimle kah kalemimle fink attığım kainat tavaf etmenin de en güzel yönü iken kalp gözümle etrafa bakmak. Attığım adım aslında bir arpa boyu yol almadığım insanların nezdinde gel gör ki: ben çoktan kavuştum hem Rabbime hem kabrime. Azat edilesi renkler başımda uçuşan ve içimde seken o kör kurşun bazen bir batında doğan güneş ve mehtap ve işte yıldızlar çakıyor gözlerimde ve işte çakma aşklar son buluyor kaderin ve Tanrının izniyle."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278694_ceset-tanrisi-amerika.html", "text": "Kendi ülkemizin sınır güvenliği için yapılan operasyonlarda; terör örgütü pyd'nin hedeflerini imha eden, ordumuzun siha'sı Amerika tarafında düşürüldü! Amerikalı yetkili yaptığı açıklamada üzgünüz ifadesini kullandı! Memleketin bazı kanallarında Amerikalı yetkilinin, kaç defa özür dilediğini sayıyorlardı! Güler misin ağlar mısın? Amerika yaptığı hiçbir kötülükten, iğrençlikten, işlediğini cinayetlerden asla üzüntü duymaz! Amerika Irak'a Saddam'ın elinde kimyasal silahlar var! Yalanı ile girip bütün dünyanın gözü önünde Irak'ın ırzına geçti! Sözde batı medeniyeti ne yaptı? GÖRMEZDEN GELDİ! Saddam'ın elinde kimyasal silahlar var söylemi ne kadar gerçekse, sihamızı düşürdüklerinde yaptıkları, üzgünüz açıklaması da o kadar gerçek! Lafı hiç uzatmaya gerek yok! Amerika bizim müttefikimiz değil! İşin daha da kötü olan tarafı, Amerika şerefli bir düşman da değil! 1.5 milyar dolar ödediğimiz ne f-35'leri, ne de 1.5 milyar doları geri verdi Amerika! Hem hırsız! Hem Katil! Yetmezmiş gibi bize vermediği silahları, bizim terör örgütü dediğimiz katil sürülerine veriyor! Amerikan Rüyası diye dünyaya pazarlanan iğrenç bir yalan var! Amerika kendini dünyaya böyle pazarlarken aynı Amerika dünyanın bitmeyen kabusu oluyor! Ve halen Amerikan sevicileri, Amerika'ya övgüler diziyor! Bu övgüleri dizenler emperyalizme de destek vermiş oluyorlar! Sonra da vatanseveriz diye ortalıkta dolaşıyorlar! Amerika demek; cinayet, ölüm, gözyaşı, iğrençlik demek! Nerede petrol, sömürülecek bir kaynak var, nerede savaş varsa Amerika oradadır! Amerika dünya haritasındaki en iğrenç! En pislik! En aşağılık! Çıkmaz bir lekedir!"} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278709_ulusal-birligin-onemi-ve-geregi.html", "text": "Atatürk diyor ki: Bilirsiniz ki, savaş ve çarpışma demek yalnız iki ordunun değil, iki ulusun bütün varlıklarıyla, bütün mallarıyla, bütün maddi ve manevi güçleriyle karşılaşması demektir. Hangi ulus güçlerini iyi seferber ederse savaşı o ulus kazanır... Evet, Atatürk'ün belirttiği gibi savaşı kazanmanın yolu ulusun yediden yetmişe birlik beraberlik içinde aynı hedefe yönlenmesiyle olasıdır. Biz Türk Ulusu olarak destansı bir zaferle Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı kazanarak yeni ve bağımsız devlet kurma başarısını gösterdik. Yüzyıllarca süren savaşlar sonucu ülke bakımsız, halkımız yoksulluk içindeydi. Devleti kuran kadro hızla kalkınma savaşına girişti. Bu savaş uygarlık yolunda yürüme savaşıydı. Çağdaş uygarlık düzeyini yakalama ve üzerine çıkma savaşıydı. Atatürk'ün yaşadığı yıllarda tüm yokluklara karşın uygarlık savaşında örnek başarılar sağlandı. Peki, neydi Atatürk dönemindeki hızlı kalkınmanın sırrı? Bu sorunun cevabı yine Atatürk'ün ordular arasında yapılan savaşı kazanmanın formülünde saklı, birlik, beraberlik. Kalkınma için ulusu yediden yetmişe seferber edilmesi için hızlı bir kalkınma yoluna girildi. Yapılan çalışmalarda biricik kılavuz akıl ve bilimin şaşmaz yolu izlendi. Kalkınmada elit kadrolar için yurt dışına öğrenci gönderildi. Hitler faşizminden kaçan Yahudi asıllı bilim insanlarına kucak açılarak onların bilgi ve deneyimlerinden yararlanıldı. Bu insanların üniversiteler ve fabrikalar kurulmasında yadsınamaz büyük katkıları oldu. Ülkemiz hızlı bir kalkınma seferberliği yaşarken maalesef Atatürk'ümüzü çok erken bir yaşta kaybettik. Derken II. Dünya Savaşı yaşandı. Gerçi savaşa katılmadık fakat savaşın olumsuz etkileri kalkınma çabalarını yavaşlattı. Bu savaş nedeniyle eli iş tutan erkekler askere alındı. Babam anlatırdı. Tamı tamına otuz altı ay askerlik yaptım. Memleketi unutmuştuk. Tarım ülkesi olan ülkemizde toprağı işlemek cefakar kadınlarımıza kaldı. Ekmek karneye bağlandı. Yine de çocuklar aç kaldı lakin babasız kalmadı. İkinci adam İsmet İnönü'nün üstün politikası bizi ateş çemberinin dışında tuttu. Ne yazık ki savaş sonunda Stalin'in yayılmacı sonucu batıya yaklaşmak zorunda kalındı. Gerçi Stalin'in istekleri karşılanmadı lakin batının, ABD'nin güdümüne girildi. Daha sonra NATO'ya üye olundu. Marşal yardımı ile ABD şirin yüzünü gösterdi. Atatürk ilkeleri, cumhuriyet değerleri yetesiye gerçekleştirilmeden çok partili sisteme geçildi. Gericiler ve batı işbirlikçilere karşı yapılan Atatürk devrimleri yetesiye içselleştirilmediği için cumhuriyet karşıtlarına gün doğdu. Öncelikle halkımızın, özellikle köylerimizin aydınlanması için İkinci Dünya Savaşı'nın olanakların kıt olduğu bir dönemde Köy Enstitüleri açıldı. Etkisi hala silinmeyen bu çağdaş okullar köy ağalarının temsilcileri milletvekillerinin önermeleriyle kapatıldı. Yetesiye yurttaş olma bilincine erememiş halkın bilinçlenmesinin önüne setler çekildi. Maalesef cumhuriyet demokrasiyle taçlandırılamadı. Halkın cehaleti ve kutsal din duygularını sömüren politikacılar sürekli at oynattı güzel yurdumuzda. Bizimle birlikte kalkınma yarışına giren ülkeler başarı kazanırken bizler hala yetesiye ilerleme sağlayamadık. Uzun yıllardan beri enflasyon girdabının içinde halkımız yaşam savaşı veriyor. Çok az kesim aşırı varsıllaşırken büyük çoğunluk gün gün, yıl yıl yoksullaşıyor. İktidara gelen hükümetler enkaz devraldık diye yakınırken iktidarı bırakırken bu kez aldıkları enkazın üstüne yeni enkazlar bırakıyor. Umar ve dilerim bilgiye, deneyime, liyakati değer veren partileri iş başına getirme olgunluğuna kavuşuruz halk olarak. Bunun da biricik yolu, çağdaş nitelikli eğitim sistemleriyle çocuklarımızı eğitmekten geçer."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278724_umudun-sertifikasi.html", "text": "Teyelli bir düştür ömür teğet geçilesi hüzne mazhar göğün kabulüdür yüreğimdeki mevsim. Delişmendir rüzgar ve tevazu yüklü bir rabıta kekremsi hecelerle iştigal şairinse özlemi kendine ve kapıp da koyuverdiği içindeki sergüzeşt iklimi debelendiği değil düştüğü ırmak uçurandır yalnızlığı ve d/okunmak adına yarınlara. Körü körüne değildir hem sevgi kordan hecelere yatırdığı kalemi ve dişinden tırnağından arttırdığı kelimeleri. Mikado çöplerine olan düşkünlüğü çocukluktan başlar aşkın bahçesinde yeşeren neşesi. Mahzun gülüşüne kıymışken insanlar ve işte içinde saklı tuttuğu masumiyeti Huda'nın eseri. Kimi esir olmuşken bir diğerine eser sessizce. Kimyası bozulmayan yüreği ve evrenin verdiği sertifika. Günde saklı bir rabıta sürdüğü kadar izini. Ve her gün yeni sırlar yeni şifreler sunar evren. Günden güne eriyen buzdağı iken kaybetmeye meyyal tek serveti. Hayatın karesini alıp da ölümün karekökünde saklı iken hicreti ve hicvi sözcüklerin. İtibarı zedelenmesin diye de baş koyduğu yoldan yoktur mademki dönüşü."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278727_sizde-gidici-misiniz.html", "text": "Gideceksiniz de nereye acaba? Ben de amma meraklıyım yahu! Nereye giderseniz gidin, beni ne ilgilendirir, diyemiyorum. Kötü yollara gitmeyin en azından ne siz, ne de çocuklarınız. Kötü yol derken bir tane de değil ki bir dolu kötü yol var, uyuşturucudan tut da, anarşi ve teröre, fuhşa, dolandırıcılığa kadar... Yazın illaki tatil niyeti ile bir yerlere gitmek için planlar yapmışsınızdır. Sizler plan yaparken bir taraftan da kader ağlarını örer sizin haberiniz olmadan. Bir düşünürde ''Bazen gitmek gerek! Nedeni, niçini, niyesi olmayan bir gidiş. Dönmek mi? Nasip!'' demiş... Muzip bir vatandaşta ''Gitmek kolaysa, dönmek fantaymış. Dönersin sandım ama sen lahmacun çıktın.'' demiş... Zaman kötü kolaya da fantaya da fazla yaklaşmamak lazım, neme lazım, bin türlü dert var mide fesadına uğrarsınız, gastrit olur, ülser olursunuz filan benden söylemesi... Her istediği zaman istediği yere de gidemiyor insan. Buna ahirette dahil yani. Ah bir ölsem ah bir ölsem, dünyada bu kadar zulüm var, insanlar birbirini boğazlıyor, keşke görmesem bunları, deseniz de, isteyince değil, ancak Rahman'ın dilemesi ve izni ile ölünüyor... Hepimiz gidiciyiz de gitmesine, bakalım ötelerde durumumuz ne ola... Hani oğlan babasına ''Sen cennetliksin baba.'' demiş de, babası da ''Umamam oğlum umamam.'' demiş.. O hesap işte... Çok da zamanımız yok şu ölümlü dünyada, yalan dünyada gerçek mekanımıza doğru yol alırken. Kırmayalım kalpleri incitmeyelim sevdiklerimizi, üzmeyelim yakınlarımızı, öldürmeyelim bir avuç toprak parçası için, başka başka milletlerden insanları, silah tüccarlarının, emperyalistlerin ekmeğine yağ bal sürmeyelim... Sadece insan değil her canlı gidicide olsa siz yine de bir hasta ziyaretine gittiğinizde ''Sen de gidici gibisin diye de'' bir laf edip kafa göz yarmayın sakın... Oradan çıkarsın bir bakarsın rüzgar çıkar kafana bir kiremit düşer, hooop doğru imamın kayığına, dört kolluya '' Er kişi ya da hatun kişi niyetine.'' dendi mi işin zor..."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278738_silkelen.html", "text": "Hayatta en büyük erdemlerden biri, nerede, ne zaman veya nasıla bağlı kalmadan, başına ne gelirse gelsin, düştüğünde, buna gülerek ayağa kalkabilmektir. Bir İngiliz atasözü Nasıl düştüğün önemli değildir, önemli olan ne kadar çabuk ayağa kalkabildiğindir der. Bazen adı ister nazar olsun ister şanssızlık ister dikkatsizlik, isterse kullandığın araçların yetersizliği, adı ne olursa olsun, o an bir şekilde seni yere vuran her ne ise, aslında seni test etmekte ve gerçek potansiyeline ulaşmanı engellemek için, tam depar atacağın noktada ayağına bir çelme takmaktadır. Senin gerçek potansiyelin aslında bu etabın çok daha iyilerini yapabilecek seviyededir. Düştüğün şekil, konum ya da durum sana acı verse de eğer kendi içindeki güce, kalbindeki ilahi aşkın enerjisine ve 'içindeki hadi kalk daha iyisini yapabilirsin' sesine kulak verebilirsen, seni korkutmaya çalışan o negatif enerjilere hoşçakal beni yolumdan çevirecek güçte değilsin dersin. Kendi değerinin ve ışığının farkına vardığında, etrafındaki herkesin sana daha çok sevgi takdir ve beğeni ile 'helal olsun' der gibi baktığına şahit olursun. Unutma, ayağa kalkmak daha zorunu başarabilmek cesaret ister ve mangal gibi yürek ister. Kendi adıma, hayatımda, işimde, ilişkimde hangi darbeyi yemişsem, hangi şekilde düşmüşsem, hepsini ve herkesi kabule geçiyorum. Bir an durup yaşadıklarıma bakıp, bunlar pişmiş tavuğun başına gelmez diye düşünüp düştüğüm durumdan avantajlı konuma geçerek ve güçlenerek sıyrılmayı seçiyorum. Yüksek dağın karı bol olurmuş dediklerinde, kendi yaşadıklarıma bakıp, bu karların neden bana geldiğini anlamayı artık öğrendim. O yağan karları, zirvenin soğukluğunu avantajıma çevirmenin artık zamanı..."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278748_dort-yanlis-bir-dogru.html", "text": "Bir yanlış bir doğruyu götürse acaba doğru ve yanlışların arası düzelir mi diye de düşünmeden edemiyorum. Buradan testleri hazırlayanlara sesleniyorum doğrular ve yanlışlar birbirlerine diş biliyorlarmış. En fazla bir doğru bir yanlışı götürsün gerekirse bunun için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine ya da Lahey Adalet Divanına kadar gidilmesi de gündemdeymiş... Ben ya da bir başkası birine bir yanlış yaptıysa, yani üst üste üç yanlış daha mı yapması gerekmektedir? O yanlışları düzeltmek için sonrasında kaç doğru yaparsa araları düzelir, diye de düşünmeden edemiyor insan. Hadi oldu da yanlış sayısını istemeden geçtik, beş yanlış yaptık, altı yanlış yaptık, oda olmadı yedi yanlış yaptık. Bu yanlışlardan kaç doğru gider. Bir de hesaplanması gereken böyle bir durum var ki bununda ivedilikle ele alınması lazım, ama tabi ele alanında Recep İvedik gibide hayali kahramanın olmaması lazımdır... Bir konuda artık çok net olmak lazım yanlışlardan başlayarak. Bir yanlış bir doğruyu, iki yanlış bir doğruyu, üç yanlış bir doğruyu, dört yanlış bir doğruyu nereler götürür, götürdükten sonrada geri nasıl getirir ya da hiç getirmez mi bunun tespitlerinin Doğru ve Yanlış Genel Müdürlükleri tarafından acilen yapılması lazımdır... Atalarımızdan biriside böyle bir şey yumurtlamış, ama hangi atamız ya da hangi milletin atası belli değil onu da anti parantez belirtelim ''Üç yanlış bir doğruyu, yanlış insan tüm doğrularını götürür.'' O halde ne yapıyoruz yanlış insanlardan uzak durup, direksiyonumuzu doğru insanlara doğru kırıyor ve onlarla bütünleşiyoruz. O zamanda güzel oluyor. Billahi sizde deneyin bak, gözümle gördüm iyi oluyor..."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278756_fenomen-lik.html", "text": "Geçen hafta ailece iki günlüğüne gezmek için Mardin'e gittik... İki gün boyunca cep telefonu kullanmayalım, sosyal medyalara girmeyelim, ama ne olur ne olmaz biz telefonlarımızı yanımıza alalım dedik ve telefonlarımızı kapattık yola çıktık. Sonuç; değil iki gün, iki saat bile dayanamadık, ayrı kalamadık, duramadık sosyal medyasız yapamadık. Anladık- ki bizde sosyal medyanın bağımlısı olmuşuz... Çocuklara soruyorum \"büyüyünce ne olmak istiyorsunuz\" diye... Aldığım cevap şu \"fenomen\" olmak istiyorum. Ne garip değil mi?.. Nedir bu fenomen-lik, yoksa yeni bir iş kolu-mu?.. Sosyal medyada \"fenomen\" olmak için ne çok çılgınlıklar ve ne çok rezillikler yapılıyor değil mi?.. Akla hayale gelmeyecek içerikler üretiliyor Allah Allah bu kadar da olmaz ki dedirtiyor insana. İnternet bağımlılığı ve sosyal medya hastalıkları, her geçen gün literatürümüze daha çok yerleşmekte ve ciddi ciddi insanları kendine bağımlı yapmaktadır. Günümüzde sosyal medya birçok insanın üzerinde önemli bir yere sahip olmaktadır. Kişiler sosyal medya paylaşımları ile sanal toplum tarafından kabul görülme ve beğenilme duygularını gütmektedir. Buna bağlı olarak kullanıcılar hayatlarında olup biten her şeyi alacakları beğenilere göre yansıtıp bazen gerçeğe uygun olmayan şekilde paylaşım yapmaktadırlar. Bizler, teknoloji ve internet çağında doğmadık... İletişim çağının etkisiyle insanlar çılgınlar gibi sosyal medya bağımlısı olmaktadır. Örneğin yapılan her davranışın sosyal medyada paylaşılması, çok fazla boş zaman geçirilmesi, aşırı derece kullanım ile bağımlı olunması vs... Bu durumlar hayatımızı kötü etkilemektedir. Önlem almakta fayda vardır. Ama nasıl?.. Sosyal medya, kesinlikle kullanmayı bilenler için çok eğlenceli ve faydalı bir ortam. Her ne kadar faydası yok gibi gözükse de sosyal medyayı faydalı yapmak bizimle alakalı bir durum, nasıl ve ne için kullandığımızla alakalı. Takip ettiğimiz sayfalar, kişiler ve kurumlar kendi tercihimiz. Artık insanlar, her anını, her saniyesini sosyal medyada paylaşır oldu. Son yıllarda fotoğraf ve videolar, sosyal medya unsurlarının ana malzemeleri olmuş durumda. Günümüzde insanlar görüntülü iletişim tekniklerine sanıldığının aksine itibar etmemektedir. Halbuki insanın karşısındaki kişinin sesini duyma kadar görüntüsünü görebilme olayı daha üst boyutlarda bir iletişim aracı olduğu halde hep bundan kaçınmaktadır. Neden mi? Aslında cevap çok basit! Çünkü birçok kişi doğal haliyle görünmek istemiyor. Kişiler için bakımlı bir şekilde yüzlerce fotoğraf çektirip içlerinden en iyi olanları paylaşmak daha güvenilir geliyor. Paylaşılan bu fotoğraflarda. Kaç beğeni aldığın veya kaç takipçin olduğu en büyük popülarite sayılmaya başlandı ve parayla takipçi satın alma gibi bir şey icat edildi. Bunların tek bir amacı var aslında. O da beğenilmek, ilgilenilmek ve sevilmek. Herkesin beğenilmeye ve sevilmeye ihtiyacı var ama bunun sanal bir ortamda olması sadece anı kurtarıyor. Hiç farkında değiliz ama gitgide yalnızlaşmaya başlıyoruz. Neler oluyor bizlere, neler oluyor gençlere?.. Dikkat ettim de Yüce Allah git gide daha da şaşırtıyor insanları gibime geliyor. Halk dilinde Allah şaşırtmasın çokça denilir -ya o yüzden dedim bende. Bu ne çılgınlıktır böyle? Bu çılgınlığın daha da ötesi nasıl olur-du acaba.; diye düşünmeden de edemiyorum. Bu çılgınlığın sonu yok gibime geliyor ne bir sohbet ne bir muhabbet eder olduk varsa yoksa sosyal medya. Şu anda olduğu gibi dermişim:)Neyse... Ninemin elinde cep telefonu sosyal medyada, dedemin elinde aynı çoluğun çocuğun, kundaktaki bebeğin elinde bile akıllı telefonlar var. Eee ne olacak o zaman bu işin sonu böyle?. Resmen sosyal medyayla yatıp sosyal medyayla kalkıyoruz. Bir şaşkınlıktır gidiyor... Allah, doğru yolda olan kimselerin yolunu şaşırtmazmış. Yolunu sapıtmış olan kulunu doğru yola çağırırmış. Ama kul, Hakk'ın çağrısına uymaz da kendi yolunda ısrar ederse Allah onu zorla doğru yola götürmez. Kendi haline bırakır. Allah dilediğini doğru yola iletir, dilediğini de şaşırtır, yani kendi şaşkınlığında ve sapıklığında bırakır. Çünkü Allah kendisine yöneleni doğru yola iletir (Ra'd:27). Kişi günah işleyince şeytana davetiye çıkarmış olur, o da gelir. Yoksa kişi durup dururken şeytan onu saptırmaz. Birey yoldan çıkar, Allah da onun sapmasını onaylar. Allah tercih edeni saptırır, tercih edeni de doğru yola yöneltir. Şeytanın şaşırtması ise, insanı vesveseleriyle kandırıp eğri yollara, yanlışlara düşürmesidir. Gerçek saptıran, şaşırtan şeytandır. Çünkü onun görevi budur. Ama sonuçta şeytan da Allah'ın izniyle bu işi yapmaktadır. Yüce Allah, insanlara muhtaç oldukları her bilgiyi, her uyarıyı bildirdiği halde, yine de inanmamakta direniyorlar.. Bu yaşıma geldim, şimdiye kadar hep şunu gözlemlemiş ve her seferinde de aynı noktaya gelmişimdir; para çok para insanı çıldırtabilir, delirtebilir, güçlendirebilir ve olduğu kişilikten çok başka bir kişiliğe taşıyabilir. Sosyal medya fenomen-liğin den çok para kazananlar zengin olanlar- da varmış. Bir insanı Allah şaşırttı mı artık ondan hayır beklemek imkansız hale geliyor. İstese de, iyi niyetli de olsa Allah onun elinden hayır halk etmiyor! Dahası Allah onun kalbine öyle fitneler, yanına öyle insanlar veriyor ki, o sayede bunlar azgınlıkta sınır tanımıyorlar. Yanlışta ısrar ediyorlar ve her gün yanlışlarına yeni halkalar ekliyorlar! Tıpkı karanlıkta kalanın nereye gittiğinin farkında olmaması, bastığı yeri görememesi gibi bunlar da hak ile batılı ayıramaz, hayatın anlamının ve hakikatinin ne olduğundan habersiz olarak yaşarlar; bundan dolayı ne hakka kulak verirler ne de hakkı konuşurlar. Özellikle bu zamanda, gençlerin nefislerine ve hevalarına uyma tehlikesi artmış durumda, durum çok çok vahim yani. Üzgünüm. Bu sosyal medya ve \"fenomen\" olma çılgınlığının sonunu ben hiç iyi görmüyorum. Vesselam Allah sonumuzu hayır eylesin, kendinize iyi bakın..."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278810_intihar-cicekleri.html", "text": "Bir düş' e mahal veren iklim feryadı dinmeyen matem. Ah, ne de çok badire atlatmışken belki de salkım saçak varlığı salkım söğüt iken içinde saklı dinmeyen feryadı ve ölümsüz rüyası. Hazan mahsulü bir gün ışığı sönmeye yakın gecenin ferinden süzülen mehtabın çağrısı ve şair, yıldız kimliği ile eş tutarken hayallerini ve hüzün çeşmesinde doldurduğu yüreği kalemin tininde saklı olduğu kadar varlığından bir noksan bir fazla iken asası iken duyguların ve azadesi mevsimin ve kin tutmayan yüreği kir tutmayan alnı aşkın da vaveylası iken peşinden eksik olmayan özlemi ve hasreti yağdıran nasıl ki kaderi ve yağmalandığı kadar kederin kuşağında saklı bir delik gibi elbet noksan sıfatlardan elbet ayırdına vardığına kadar gerçeklerin açtığı o devasa parantez ve içine yığdığı kadar yüreğin makberini. Rengi yok mevsimin gülüşünde açan kış çiçeklerinin aslı astarı da yok gidip de dönmeyecek sözcüklerin bir batında doğan güne sunumumdur yalnızlık bir güfteye tutunduğumdur yazılası her şiir. Mevsim mekik dokuyor yerle gök arası. Makul olansa çekip gitmek mademki doldu vadesi sözcüklerin. Kararan bakırın kaynayan kazanın kulpunda saklı bir hece adı olmayan nice insan hicranı içine çeke çeke ölümle raks eden hayaletlerin ifratı elbet şakıyan göğün yağan rahmeti yağmur dolu pervasız bulutlar ve kararan havada saklı tevazuu kış güneşinin cebbar iç çekişi Kasımda saklı vefası rahmetin kışlığı ve içliği hüzün iken dikiş tutmayan sökükleri şairin. Bir de mahal verdi mi umuda. Bir renktir yüreği yasa boğan karanın nazı beyazın niyazı. Zemheriler yoldaşım kilimin renginde saklı kurşuni bir sancı ölüme meylettiğim yerin göğün yıldızı, hüznün kızı ve şiirlerin çekilirken de içten içe nazı. Çeyiz sandığımda saklı varlığın nakkaşı ve sözcüklerim semiren belli belirsiz şakıyan sesi imgelerin ta ki bir şiirin daha dikerken söküklerini bir bir imgelerle ve işte infilak eden yüreğin seferisi aşkın hasret yüklü çekincesi ve kilitli çekmecem kindar nefsine uzak kaldığım kadar zalimin de dinmez iken zulmüne bir tekme daha atmak adına başköşede saklı sonsuzluğun kıblemde saklı duası. Sazı sözü kayıplarda rücu ettiği kadar insan aslına ve her rüku ettiğinde dile gelir yürek aşkın peçesine saklı iken her dilek ve perçemine şairin yağan karı için için içine çekerken yalnızlığın nazında büyür korkusu büyür gözleri varsın olsun sökün etsin yüreğinden nice kelebek elinin kiri yüzünün akı ne de olsa balçıkla sıvanmaz gün ışığı ve şairin niyazı."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278812_parmak-izi.html", "text": "Renkli ve şaşalı bir hüzün biriktiriyorum kumbaramda saklı tutulası isyanları söndürdüğüm bir balon misali nasıl da yükseliyorum semanın kucağında. Meylettiğim o rabıta ve aşkı kürüyorum yalnızlığımın sevdasında sırlarla deşiyorum yaramı ve toprağı ve yadımda saklı onca teselli. Gıyabında mevsimin yağan mevsimin ilk karı yağmalanansa yüreğim bir rengin izinde bir düşün gizinde bulutlanan yüreğim meylettiğimse bahar denen gizemli mevsim. Külliyesinde ruhumun saklı hicazı ve hüznü yaşamın. Kırsal bir alanda kır saçlı bir kuş gibi. Kanat sesinde ölümün çağıran son gibi. Sevdalandığım hazanın makberinde saklı bir kurşun hem kör hem kordan sektiği kadar ruhumdan yüreğime kölesi olduğum aşkın ihbarı. Meylettiğim tutsaklığım yetmedi tutulan nutkum ve körelen inancı zalimin ve mazlumlara ayna tutan verdiğim kadar elimi ve yüreğimi münasip bir kavşakta buluştuğum sözcüklerin esintisi. Yağmalandığım kadar içime yağan karın her zerresi. Kardan bozma çehresi ölü kuşun anaç yüreğinde saklı sevgisi. Hali hazırda beklemeye aldığım kadar mutluluğu kalemse bir rozet adeta yakama iliştirdiğim bilinmezin nüansı ve yaza yaza keşfettiğim; yana yana dünümü yad ettiğim; yakardığım kadar Rabbime acıyı da iki alemi de için için idrak ettiğim. Kös kös yaşamak değil benimki bilakis coşkuyla ve azapla ve hüzünle bazen umutla seyrelen saçlar mevsimin, elasında gözlerimin yeşeren bir şiire meylettiğim sabahın erken saatleri yeniden doğmak benimkisi yırtık duvağım bitimsiz dualarım çevreme ördüğüm duvarlarım duayeni olduğum hüznün ve acıların. Hicap değil hicran değil israfı hayatın yakıtım hüzün yadım dünde kalan neşem yarenimse bilinmezin ta kendisi ve Rabbine sadık bir Mümin. Kelamımsa ruhumun uzamında yerleşkesi varlığımın yoksunluğun ayak izinde saklı iken parmak izimle eşleşen kalemim ve şiirlerim."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278814_prens.html", "text": "Onlar benim en kıymetlilerim, karanlık yolumu aydınlığa çeviren fenerlerim, öğrenmeyi ve öğretmeyi sevdiren değerli öğretmenlerim, aldatmayı ve aldanmayı aklının ucundan bile geçirmeyen en samimi dostlarım, sevgililerim... \"Okunacak kitap listesi çok ama okuyacak adam sayısı az,\"derim her zaman çünkü saatler boyu sosyal medyada harcadığı vaktinin, çeyreğinin çeyreğini okumaya ayırmaz;sonra da ülkeyi kurtarmaktan bahseder. Ayrıca paralı askerlere ve yardımcılara güvenmenin ciddi bir hata olduğunu, az para verildiğinde savaşmadıklarını, savaş çıktığında ise savaştan kaçacaklarını söyler ve bir prensin sağlam temeller atmasını \"iyi yasalar ile iyi silahlar\"sayesinde olacağını düşünür. \"Kral Louis Lombardiya'yı neden kaybetti,\"gibi soruların cevaplarını bu kitapta bulmak mümkün. Prenslerin halkı her zaman baskı altında tutmasını ve halka zulmederek başarılı olacağını;halkın prens olarak seçtiği prenslerin zayıf olup halkın her an bu prensi ayaklanarak indirebileceğini söyleyerek \"savaş yanlısı\" olduğunu ilan etmiştir adeta. Kilise tarafından bu kitap \"yasaklı şeytanın kitabı,\"olarak anılmış ve Machiavelli'nin ölümünden beş yıl sonra yayımlanmıştır. \"Düşmanınıza saldırabilirsiniz; doğru mu yanlış mı yaptığınızı düşünmeniz gerekmez, er ya da geç yargı larınız sizi haklı çıkarmak için en iyi gerekçeleri bulacaktır nasıl olsa\"."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278815_vicdan.html", "text": "Bir insana iyilik veya kötülük yapmak isterseniz onu vicdanıyla başbaşa bırakın çünkü vicdan en iyi yargıçtır;eninde sonunda yaptıklarınız size fazlasıyla geri dönecektir. Ali, sevdiğim bir arkadaştı eskiden ancak onun şefiyle küçük bir tartışma esnasında ya taraf tutarak ya da yanlış anlayarak sesini yükseltip üzerime yürüdü, benden hem uzun hem de kuvvetli güya beni dövecekti arkadaşlar araya girmese. Elin işi için çirkinliğe gerek var mı, yok, kalp kırmaya gerek var mı yok fakat insanlar biranlık sinirlerine yenik düşerek bazı taşkınlıkları yapabiliyorlar, sonrası elbette pişmanlık. Çok üzülmüştüm bu olaya ve Ali'yi ilgilendiren bir konu yoktu, ummadığım kişiden ummadığım tepki alınca şoke oldum. İnsan ailesinden çok iş arkadaşlarıyla yüz göz oluyor küskünlüğü sürdürmeyi kim ister ki? Her ne kadar gözgöze gelmek istemezken iş gereği konuşmaya mecbur kalabiliyorsun, her bir tartışmada iş bırakılmayacağına göre. Bazen \"seni karın sevsin, karın öpsün\"desem de aldırmıyor;geçmişe bir sünger çekmek hem ona hem de bana yakışan davranış olacak."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278816_esmanin-cigliklari.html", "text": "Sevgilisi dakikalar öncesinden iş yerinin önüne gelir, elinde mutlaka hediyeler olur, Esma'nın mesaisi bitince yanağına öpücükler kondurup elindeki paketleri takdim ettikten sonra motora atlayıp gözlerden kaybolurlardı her gün. Onların bu aşkları hakkında yorum yapanlar çoktu kimileri bu aşkın sonsuza kadar süreceğini söyler, kimileri ise oğlanın zengin çocuğu olduğunu belirterek Esma'yla sadece vakit geçirdiğini söylerlerdi. -Orda, işte orda... -Kim orda Esma, sakin ol! -Çabuk uzaklaştırın onu çok korkuyorum. -Kimse yok ki burda Esma, sen kendinde misin? -Kendimdeyim, alın götürün onu!"} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278839_kendimden-kimsesizlige-uzanan-yolda.html", "text": "Terk edilmişliğimde saklı isyan aslında iade-i itibarı varlığın koktan yayılan sıcaklık kök hücresinde cihanın ve işte baş veren umudu el yordamıyla her zerreme yaydığım. Islık çalan mazinin şüheda ruhundan şüphem yok iken. Ve kerevete çıkan hayallerim, makus talihimin de ihbarı iken yazdıklarım. Kimi Zühre kimi kundaklanan soğukluğun rüzgar hızında saklı buz kesen bedenimin Kutup Yıldızı. Ve işte mimlediğim ucu yanık mektuplarımın kokusu nasıl da uzaktan gelir burnuma ve burnumun direğini sızlatan yangın öncesi aşkın şah damarından da yakın iken varlığı ve içimde saklı yetim çocuğun dinmeyen öfkesi gel gör ki kendime gel gör ki yol uzanırken kendimden kimsesizliğe. Kızıl göğün saklı tutulası sırları ve işte uzağında kaldığım kadar mutluluğun hayatın her hüznünde kendime inşa ederken umutla ve hevesle ve işte cennetim iken hayallerimle sürtüşse de gerçekler an geldi mi cehennemi bana yaşatan karanlık gölgeler. Öldürücü güdülerin değil gülümseyen çehrelerin özlemini çektiğim. Tozu dumana katmanın da özlemi var iken içimde yadım iken dünüm yağan rahmetin peşinde. Ütülemeden sevdiğim insan izlekleri: bazen uzaktan bazense tanımadığım insanlardan yana dahi kesmemişken ümidimi."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278843_nasil-adamlar-bu-eskikulagikesikler.html", "text": "- Ooooooo Sami abi Sami abi - Buyur canımmmmmm! - Sen de eski kulağı kesiklerdenmişsin ağabey? - Evet öyleydi bir zamanlar. - Nereden kestin ya da kestiler ağabey kulağını? - Bir yerden kesmediler ama öyle diyorlar işte. - Kim diyor ağabey? - Eski kulağıkesikler... - Yani sen onu, onlarda seni biliyorlar... - Bilirler bilirler daha da neler neler bilirler... - Neler yaptın ağabey eski kulağıkesik zamanlarında - Neler yapmadım ki... - Tamam işte ben de onu soruyorum. - Anlatsam roman olur bilmem kaç cilt... - Anlat ağabey anlat da rahatla... - Anlatsam da anlamazsın ki - Niye anlamayalım ağabey geri zekalı mıyız biz? - Zor zamanlardı zor. - Nasıl zor mesela? - Biz böyle mahalleye bir girdik mi herkes büyük küçük bize saygı gösterirdi... - Hmmmmm! Ne güzel demek kulağı kesiklik hatta eski kulağı kesiklik çok da kötü bir şey değil. - Yaaaaaaaaaaani! - Ne mutlu size kulak kesilmiş ama bir damla da kan akmamış... Arayalım bakalım başka başka kulağı kesikler var mı bu çevrede... - Himmet abi Himmet abi... - Buyur canım ciğerim - Sende öyleymişsin doğru mu? - Hooop hooop orada dur bakalım öyleymişsin ne demek çarparım ha! - Yanlış anladın abi, eski kulağı kesiklerdenmişsin diyecektim. - Eh öyleyiz biraz öyle derler. - Yaş tahtaya filan fazla basmıyormuşsunuz. - Basmayız nerede kuru tahtalar varsa gider onları bulur onlara basarız. - Sen neler yaptın ağabey eski kulağıkesik zamanlarında - Bizim zamanlarımız siyasetin cafcaflı zamanlarıydı - Siz de girdiniz mi siyasete? - Girdik ama temkinliydik çok da acı günlerdi şimdiki gibi değildi. - Kaç tane darbetör kaç tane muhtıra gördük. - Darbe demek istiyorsunuz. - Neyse ne canım işte geçti gitti... - İzleri var mı? - Geçti gitti dedik ya anla işte anla! Kakakara kakara kakarar kikiri kikiri kikiri gülüşmeler... Biraz acı biraz hüzün dolu... - Abi hiç dolandırmaya kalktılar mı mesela sizi? - Olmaz mı oldu tabi geçmişte bir kaç hadise... - Nasıl mesela oldu ağabey azıcık anlatır mısın. - Bir tanesi bana Galata Köprüsünü satmaya kalktı - Sende almadın tabi... - Aldım aldım... - Yapma abi yahu nasıl aldın. - Façasını aşağı aldım, yer miyim ulan ben bu numaraları - Helal olsun abi, boşuna size sizin gibilere eski kulağı kesikler demiyorlar... Bir de eski vekillerimizden var eski kulağı kesik bir beyefendi... - Sayın vekilim sayın vekilim. - Buyur gardaşım buyur yalnız eski vekilim ben ta yetmişli yıllarda - Siz de eski kulağı kesiklerdenmişsiniz. - Doğrudur - Meclis gibi bir yerde de kulağıkesiklik nasıl bir duygu. - Zor bir duygu çünkü orada herkesin kulağı kesik. - Bakanlık filanda yaptınız mı? - Yok gardaşım o zamanın başbakanı bizi sevmedi pek. - Ama yine de çok tanınırdınız o zaman - O zaman öyleydi şimdi torunlara bakıyoruz hanımla. - Sizin de beş on tane daireniz yatlarınız katlarınız vardır... - Yahu karıştırma oraları boş ver. - Yeni kulağı kesiklerden de arkadaşlarınız vardır. - Yok, yok kulağı kesiklerden arkadaşlarımın hepsi yaşlı başlı yani eski kulağıkesikler... - Neyse sayın vekilim size ve tüm eski kulağı kesiklere saygılar..."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278849_yeni-roma-ve-islam-dunyasi.html", "text": "Yeni Roma İslam dünyasına gizli ve açık bir savaş başlatmıştır. Yeni Roma eskisinden daha planlı bir şekilde düşman bildiği İslam dünyası için organize olmuş bir vaziyette savaş açmıştır. Bu savaş İslamın yayıldığı yıllardan bu yana sürmektedir. Kendi aralarındaki çıkar çatışmalarına dinler arası diyalog çalışmalarıyla son vermiş, İslam alemine karşı top yekun bir savaş açmıştır. Bu savaş büyük bir savaştır, iki dünyadan biri yok oluncaya dek sürecektir. Geçmişte kapitalist ve komünist bloklara ayrılan Hristiyan alemi İslam toplumlarının dirilişi karşısında birleşme yoluna gitmiş, güç birliği yapmıştır. Bu güç birliğidir ki bu gün İslam dünyasının geçmişte iki blok arasındaki bölünmüşlüğünü daha fazla artırmıştır. Böl, parçala, yok et teorisiyle İslam dünyası güçsüzleştirilmiştir. İslam dünyası Yeni Romanın böl, parçala, yok et teorisinin de ötesinde birbiriyle savaştır sloganıyla iç savaşlara sürüklenmektedir. Önce İran devrimi desteklenerek Şia bayrağı güçlü bir savunucuya kavuşturulmuş, sonra ırak parçalanarak İran'ın yayılmacı siyasetine terk edilmiştir. Şimdiyse Yemen'e kadar uzanan bir Şia kuşağı tamamlanmaktadır. Bu kuşak Suriye'nin parçalanmasıyla yıldızına kavuşmuştur. Bu karışık ortamda yıllar önce Afganistan'da konuşlandırılan El-Kaide örgütü bu bölgede uç vermiş, taşeron Işid örgütüyle ehl-i Sünnet camiası Harici akımın kollarına atılmıştır. İran'la savaştırılamayan Türkiye parçalanmak istemiş, Arap baharıyla bütün Arap devletleri korkunç bir iç karışıklığa, kaosa mahkum edilmiştir. ABD'de rehin tutulan İslam halifesi bir yargı darbesiyle Türkiye'nin başına geçirilmek istenmiş, ama bu planda başarı sağlanamamıştır. Eğer bu plan da başarıya ulaşsaydı Sünni ve Şii İslam dünyası bitmeyen bir savaşa sokulacak, bu savaş yoluyla tüm İslam dünyasının kitlelerce kıyımını sağlanarak, yok edilmelerinin yolu açılacaktı."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278850_emeklinin-ilk-gunu.html", "text": "Mahallede üç beş esnafın sabahtan akşama kadar okey oynadıkları bir kahve vardı, oranın yolunu bile bilmezken şimdi daimi müşterisi olmuştu. -Üzülme Mahmut, biz de zamanında bu yollardan geçtik, Allah ömür verdiği sürece işin biri biter, biri başlar. -Beni bu yaşımda kim işe alır abi, çıraklık da yapamam. -Sen de kendi işini yaparsın. -Ne iş yeri açacak kadar sermayem var ne de iş yerini ayakta tutacak kadar eşim dostum, tanıdığım. -Benim söyleyeceğim işi yapmak istersen bunların hiçbirine gerek yok. -Ne işi yapacağım abi? -Hurdacılık... İster karton topla, ister teneke ister şişe ister demir;emekli maaşından fazla kazanırsın."} {"url": "https://www.edebiyatevi.com/yazi/278854_koy.html", "text": "Şehirden köye taşındım bugün. İçim öyle rahat ki. Koşuşturmam bitti. Kafamın içi sustu. İlk defa sessiz kafam son zamanlarda. Hatta inanmazsın, etrafımı duyuyorum. Arabaları, kuşları, kedileri, hatta insanları... Senden başka da nefes alan varmış. Senin gibi düşünen bile varmış hatta. Biliyor musun, bittin ya benim için. Köye taşınmış gibiyim. Yeni emekli olmuş birinin yaşam hayalleri var içimde. Yeniyi tanımak istiyorum. Kendimi yeniye hazırlamak istiyorum. Yeniden birine burcun ne diye sorabilmek istiyorum. Yapabilirim bunu. Çünkü artık kafamın içinde seni sayıklayan o kız yok. Seni unutabilirim, seninle geçtiğimiz yolları yeniden tanıyabilirim. Hatta bir köye taşınıp yepyeni yollar keşfedebilirim. Görüşürüz sevgilim. Görüşmeyelim ki ben bu yeni dünyamda kalabileyim. Görüşürüz sevgilim..."}